Ana Sayfa Evliya
2.867 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.867 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 9 / 29 · 2.867 kayıt

Latif Baba – Ayvacık

📍 Ayvacık, Çanakkale

Sancaktar Baba – Çanakkale

Çanakkale – Gelibolu – Kavak köyü Kavak Kasabası sınırları içinde, köyün küzeysınırında Şarköy çıkışında yer alır. Yaklaşık 5 m yüksekliğinde bir tepecik üzerine dört sütun ayak üzerine oturan kubbeli bir anıt bulunmaktadır. Anıtın etrafı mezarlık olarak kullnılmıştır. Tepeciğin batı eteğinde moloz taşlardan yapılmış yuvarlak kemerli bir çeşme mevcuttur. Anıt, Süleyman Paşa’nın Gelibolu’nun fethi sırasında şehit olan Sancaktarı anısına 1945 yılında Gelibolu kolordu komutanlığı tarafından yaptırılmıştır. Anıtın ve mezarlığın bulunduğu tepecik üzerinde gördüğümüz birkaç blok taştan ve tepeciğin genel yapısı ile burada bir Tümülüs olmalıydı, Türnülüs hem anıtın yapılması hemde çevre düzenlemeleri sırasında düzleşmiş olmalıdır.

📍 Gelibolu, Çanakkale

Saruca Paşa Türbesi

çanakkale – gelibolu Rum asıllı ve II. Murad’ın devşirmelerinden olduğu tahmin edilen Osmanlı veziri Saruca Paşa (v.1454)’nın kul olarak Yıldırım Bayezid’in son dönemlerinde hizmete alındığı ileri sürülür. Daha sonra II. Murad devrinde yükselerek sancak beyliği ve beylerbeyilik yapar ve vezirliğe getirilir. II. Murad’ın Selanik kuşatması sırasında Gelibolu muhafızlığında bulunduğu anlaşılan Saruca Paşa, Osmanlı donanmasını takviye edip Venedik için bir tehdit oluşturmasını sağlar. 1426-1427 yıllarında Selanik’te yaşayan Türk tüccarlara bazı haklar tanınması ve haraç ödenmesi karşılığında Venedik ile yapılacak barış görüşmelerini bizzat yürütür. 1428 yılında Osmanlılar’ın Güvercinlik Kalesi’ni ele geçirmesi ve bu sebeple Macarların geri çekilmesi üzerine yalnız kalan Sırp Despotu Brankovic’i vergi vermek ve gerektiğinde asker göndermek şartıyla barış yapmaya zorlar. Rumeli beylerbeyi ve vezir sıfatıyla Rumeli’deki faaliyetlerde ve Osmanlı Devleti’nin Batı ile münasebetlerinde önemli rol oynar. Bizans imparatoru, Osmanlı Devleti ile dostluk için onun aracılığına başvurur. Macarlar’a karşı Sırp despotu ile dostluk ve uzlaşma politikasına taraftar olduğundan Sırp despotunun Macar kralıyla ilişkisini kesmek ve despotun kızı Mara’yı Sultan Murad’la evlendirmek şartıyla ilişkilerin yumuşamasını sağlar. Saruca Paşa, Sırp despotuna bağlılık yemini ettirir, fakat kız küçük olduğu için düğün 1435’de yapılmak üzere sonraya bırakılır. II. Murad Karaman seferine (1435) giderken onu Edirne’ye muhafız tayin eder. Saruca Paşa, Edirne’deki camisini bu sırada yaptırmış olmalıdır. Ancak Saruca Paşa, Sırp Despotu Brankovic’in Macarlar’a meyletmesi, Sırplar’ın Semendire’yi tahkim etmesine ilgisiz kalması ve bunu padişahtan gizlemesi sebebiyle gözden düşer ve vezir rütbesinde beylerbeyi iken 1435-36’da azledilerek önce Amasya’da Sultan Alaeddin (1427-1443)’in lalası olur, ardından Gelibolu kaptanlığına getirilir. Bu yıl içinde tekrar vezir olan Saruca Paşa (1438-39) yeniden azledilir. Macarların (1443) İzladi Derbendi’ne hücum etmesi üzerine bunlara karşı mücadele etmek için kendi imkanıyla 1000 asker toplayarak Filibe’de II. Murad’ın ordusuna katılır, savaşta yararlık gösterince yeniden hizmete alınır. II. Mehmed’in ilk saltanatı sırasında vezirliğini koruyan Saruca Paşa, Varna Savaşı’na da katılır. II. Mehmed’in Buçuktepe Vak’ası’yla tahttan indirilip Manisa’ya gönderilmesi esnasında beraberinde lalası olarak bulunmaktadır. II. Murad’ın Edirne’de ikinci defa tahta çıktığı sırada (1446) Saruca Paşa ikinci vezirdir. II. Kosova Savaşı’na katılan Saruca Paşa ordunun sağ koluna kumanda eder (1448). Karamanoğlu isyanını bastırmak için Anadolu’ya geçen padişah Edirne’de yerine çok güvendiği Saruca Paş a’yı bırakır. İstanbul kuşatması öncesinde (Ağustos 1452) tamamlanan Rumelihisarı’nın dört burcundan kuzeye bakanını kendisi inşa ettirdiği için burası Saruca Paşa Burcu diye anılır. İstanbul’un fethi için Edirne’de yapılan hazırlıklar arasında onun nezaretinde 300 kantar barutun kullanıldığı büyük bir top dökülmüştür. Muhtemelen İstanbul’un fethinden kısa süre sonra (1453) diğer vezirlerle birlikte azledilmiş, tekrar Gelibolu’ya çekilerek (1454) burada vefat etmiştir. Saruca Paşa Türbesi , Fransız Mezarlığının hemen yanı başında, Hamza Bey koyuna bakan yamaçta bulunmaktadır. Giriş eyvanının üzerinde bulunan ve sonradan konulduğu anlaşılan, Saruca Paşa ’nın Yazıcızade Mahallesindeki kendi imaretine ait olduğu kabul edilen kitabede 1436 tarihi bulunmaktadır. Bu tarihlerde Gelibolu dışında bulunan Saruca Paşa yedi yıl sonra Gelibolu kale komutanlığına atanarak kente yeniden yerleşmiştir. Saruca Paşa 1454 yılında öldüğüne göre türbenin de bu yıllarda yaptırıldığı sanılmaktadır. Saruca Paşa’nın Gelibolu’da bulunan zengin vakıf eserlerinden sadece çifte hamamı, türbesi ve tamir ettirerek güçlendirdiği tersane havuzu ile kale burcu ayaktadır. Türbe, 1907 tarihinde, kaymakam Neşet Bey ve Yüzbaşı Muammer Bey tarafından tamir ettirilmiştir. Saruca Paşa Türbesi’nin üzerinde iki adet kitabe yer almaktadır. Bunlardan giriş eyvanın güney duvarının üzerinde bulunan ve imarete ait olduğu kabul edilen üç satırlık celi sülüs Arapça kitabenin metni şöyledir. “Bu imaret –Allah memleketini daim kılsın- Sultan Murad Han zamanında tesis edildi. Bu imareti, emirlerin meliki büyük emir Saruca Paşa imar etti. Allah hayrını kabul etsin. Bu imaret, 840 yılında yapıldı”. Genel olarak türbe dik, eğimli, bir arazide, 4,5 m. çapındaki daire alan üzerine, altıgen planlı, tek katlı, eyvanlı bir formda inşa edilmiştir. Orijinal örtü sisteminin kubbe olduğu ileri sürülen yapının üzeri günümüzde alçak piramidal bir çatıyla örtülüdür. Türbe, 1907’de eski imarete ait düzgün kesme taşlar kullanılarak aynı formda yeniden inşa edilmiştir. Duvar yüzeyindeki düzgün kesme taşlar, belirli bir düzene göre değil de gelişi güzel yerleştirilmişlerdir. Beyaz mermer söveli pencere çerçeveleri, düz dövme demir şebekelerle tezyin edilmişlerdir. Kaynaklarda; türbenin orijinalinde, 1907 yılına kadar her yüzeyinde bir penceresinin bulunduğu belirtilmektedir. Ancak 1907 yılında yapılan yenilemede, cephelerde bulunan diğer üç pencere dıştan kesme taş malzeme ile örülerek kapatılmış, içerden de kireç harcı ile sıvanmıştır. Türbenin kuzey cephesinde içeriye geçişi sağlayan eyvan biçimindeki giriş bölümü yer almaktadır. Giriş eyvanının üzeri, türbenin üst örtüsüne uygun olarak, eğimli bir çatı ile örtülüdür. Eyvanın iç duvarlarında, karşılıklı iki oturma sediri vardır. Yine bu sedirlerin üstünde duvar yüzeyinde mermer kaplı kare formda birer niş bulunmaktadır. Nişlerin içleri boş bırakılmış, soldakinin üstüne, imaretten alınan kitabe gelişi güzel yerleştirilmiştir. Eyvanın duvarları, türbe duvarlarından daha incedir. Basık kemerli ve söveli giriş kapısı, üstte yüzeysel olarak işlenen yuvarlak tahfif kemeriyle kuşatılmıştır. Yalnızca kapı sövelerinin iç kısımlarında, karşılıklı konulmuş, taştan, üç basamaklı birer küçük konsol vardır. Basık yay kemerin üstünde 1907 yılında yapılan onarıma ait dört satırlık Osmanlıca kitabe yer almaktadır. İçerisinde Saruca Paşa’ya ait bir sandukanın bulunduğu türbenin asıl zemini, giriş eyvanından bir basamak daha yüksek tutulmuştur. Üç katlı bir düzenlemeye sahip sanduka, türbenin ortasına doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş olup üzerinde herhangi bir süsleme unsuru yoktur. Sanduka, basit bir işçilik kullanılarak yapılmıştır. Sanduka üç kademeli olmasına rağmen, yerden yüksekliği çok azdır. Baş kısmı (şahidelik), üçüncü kat yüksekliğinde ve bu kata bitişik yapılmıştır. İşlemesiz, sade, yuvarlak biçimindeki baş taşı, sanduka üzerindeki tek süsleme örneğidir. Çatı üzerinde, erken Osmanlı mimarisinde sıkça rastladığımız, yöreye özgü oluklu kiremit kullanılmış, bir tane de alem konulmuş, giriş eyvanının üzeri de, aynı tarzda örtülmüştür. Türbede kullanılan malzemeler; cephe duvarlarında ve giriş eyvanında ağırlıklı olarak, düzgün kesme taş, kapı ve pencere sövelerinde, sanduka üzerindeki kapak kısmında, eyvan duvarlarında mermer kullanılmıştır. İçeride eyvan ve türbenin tavanında ahşap kaplamaya yer verilmiştir. Türbenin pencerelerinde kullanılan düz, dövme demir şebekeler, orijinal yapıdan kalma malzemelerdir. Türbe 2007 yılında Balıkesir Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilir. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gelibolu, Çanakkale

Şah Dede Sultan – Çanakkale

Çanakkale – Ezine – Akköy Şah Dede Sultan mezarlığı, Akköy’ün kuzeydoğusunda bulunmaktadır. Halen köy mezarlığı olarak gömü yapılmaktadır. Tamamen çalılıklarla kaplı olan mezarlığın içinde mermer mezar taşlı osmanlı dönemi özellikleri gösteren mezarlar mevcuttur. Mezarlığın orta kısımlarında bir de türbe bulunmaktadır. Mezarlık, 14. yy başlarında kurulmuş olan Akköy’ün tarihi açısından oldukça önemlidir. Mazarlığın içindeki en eski mezarlar türbenin bulunduğu alandadır. Türbe mezarlığın orta kısmında özel ayrılmış bir bölümde yeralmaktadır. Kırma kiremit çatılı moloz taşlardan yapılmış kare planlı bir yapının içinde bir ve dışında iki mermerden yapılmış mezar bulunmaktadır. Halk tarafından türbe, “Şah Dede Sultan” türbesi olarak bilinmektedir. Türbe binası muhtemelen son dönemlerde yapılmış olmalıdır. Türbenin hemen yanında 7 kasım 1871 tarihli İsak Efendi’ye ait mezar bulunmaktadır. Muhtemelen türbe içindeki mezar sahibi ile, her ikisi de Şah Dede Sultan olarak anılmaktadır. Mezarlardan birinin üzerinde “Saime” adlı bir kadın ismi ve 1620 tarihi okunmaktadır. Yine bu mezarın tam karşısında mermerleri dağılmış durumda olan ikinci bir mezar bulunur. Aynı uslüba sahip olan bu mezarlar süsleme özelliği itibariyle 17. yy özelliği taşımaktadır. Bu özellikleri itibariyle bu iki mezarın aynı tarihlerde ölmüş ya da öldürülmüş, aynı aileden iki kişiye ait olduğunu düşünebiliriz. Bu mezarın şahide taşı üzerinde bir vazo içinden çıkan gül, nergiz ve lale yanında hançer motifinin bulunması, mezarın şehzade veya asker gibi üst düzey bir yöneticiye ait olduğunu göstermektedir. Bu hançer süslemesi nedeni ile mezar bir erkeğe ait olabileceğinin kanıtıdır. Muhtemelen de İstanbul’dan kaçarak gelen bir şehzade ve ailesi oldukları burada öldürül­dükleri söylenmektedir. (Osmanlı tarihinde bu zamanda tahtta II. Osman bulunmaktadır.) Mezarlığın iç kısmında özellikle eski mezarlarda mezar taşı olarak kullanılmış çok sayıda mimari parçalar bulunur. Bu mimari parçalar yakında bulunan antik kentlerden getirilmiştir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Ezine, Çanakkale

Yahya Dede – Eceabat

çanakkale – eceabat – kumköy Eceabat ilçesi, Kumköy köyünün 5 km kuzeyinde bulunan terkedilmiş Keçili köyü mezarlığıdır. Uzun bir zamandır kullanılmayan mezarlık, ağaçlarla ve çalılıklarla kaplıdır. Mezarlık oldukça geniş bir alana yayılmış durumdadır. Mezarlık batıdan doğuya yükselen bir sırt üzerindedir. Mezarlığın batı bölümündeki yamaçlarda bölgede 14. yy’da gördüğümüz dikili taş (Balbal) mezar taşlarının kullanıldığı mezarlar bulunmakta, doğu bölüme doğru gidildikçe Geç Osmanlı dönemi özellikleri gösteren mermer mezar taşlı gömüler görülmektedir. Geç Osmanlı dönemi özellikleri gösteren mezarlar mezarlığın en batı bölümündeki düzlük üzerinde yoğunlaşmaktadır. 14. yy özelliği gösteren dikili taşların (balbal) bazılarının yüksekliği 3 m’yi bulmaktadır. Bu tür mezar taşlarının çoğu yıkık durumdadır. Boncukkıran mezarları ile benzerlikler göstermektedir. Türkler’in gömü geleneğine ışık tutması açısından önemlidir. Mezarlığın batı bölümünde moloz taşlatdan yapılmış basit bir mezar bulunur. Köy halkı bu mezarın kerameti olan ermiş kişi olduğuna inanılan “Yahya Dede” mezarı olduğuna inanır vesaygı gösterir. Yıl içindeki kutsal günlerde mezar ziyaret edilerek dualar edilir vehayırlar yapılır. Ama son yıllarda defineciler tarafından kaçak kazı yapılarak tahrip edilmiştir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Eceabat, Çanakkale

Bahşi Baba Türbesi

çanakkale – eceabat – kumköy Eceabat ilçesi, Kumköy köyünün 3 km güney batısında Kavakaltı deresinin batısındaki ağaçlık alan içinde kalmaktadır. Uzun bir zamandır kullanılmayan mezarlık, ağaçlarla ve çalılıklarla kaplıdır. Mezarlık oldukça geniş bir alana yayılmış durumdadır. Mezarlık içinde iki tür mezar taşları kullanılmıştır. Gelibolu yarımadasında bulunan ve 14. yy Mezarlıkta, 14. yy özelliği gösteren dikili taşların (balbal) bazılarının yüksekliği 3 m’yi bulmaktadır. Bu tür mezar taşlarının çoğu yıkık durumdadır. Boncukkıran mezarları ile benzerlikler göstermektedir. Türkler’in gömü geleneğine ışık tutması açısından önemlidir. Ayrıca mezarlıkta yakındaki antik kentlerden getirilmiş devşirme mimari parçalar da mezar taşı olarakta kullanılmıştır. Mezarlığın tam ortasında moloz taşlardan yapılmış bir mezar bulunur. Köy halkı bu mezarın, mezarlığa ve köye ismi­ ni veren ermiş kişi “Bahşi Baba” mezarı olduğuna inanır ve saygı gösterir. Yıl içindeki kutsal günlerde mezar ziyaret edilerek dualar edilir ve hayırlar yapılır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Eceabat, Çanakkale

Ece Baba Türbesi

Ankara – eceabat – beşyol köyü Eceabat ilçesi, Beşyol köyü sınırları içinde, Ece limanı mevkiinde yer alır. Köyün yaklaşık 4 km kuzeyinde Köy Deresi azmağının denize ulaştığı yerin hemen doğusunda kıyıda ve yamaçta çatı kiremit parçaları, yerleşim izleri ve seramik parçaları gözlemlenmiştir. Ayrıca mezar tuğlalarıda gözlemlenmiştir. Yerleşim izleri kıyıdan başlamak üzere 300- 400 m geriye yamaçlara kadar uzanmaktadır. Bu alanın batı bölümünde Ece Baba türbesi de bulunmaktadır. Türbe kiremit çanlı moloz taşlardan yapılmış, kare planlıdır. Ece Baba bölgenin fetih edilmesinde büyük yararlılıklar göstermiş Süleyman Paşa’nın komutanlarından mı, yoksa başka bir Ecebey mi bilinmez. Fakat bölge halkı tarafından saygı gören bir zattır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Eceabat, Çanakkale

Aburga Ahmed Dede

çanakkale – bozcada – fener burnu mevkii Aburga Ahmet Dede mezarlığı , Alaybey mahallesi Fener Burnu mevkiinde bulunmaktadır. Bozcaada limanına ve denize hakim bir tepe üzerinde küçük bir mezarlıktır. Mezarlığın orta kısmında kenarları duvarlarla çevrili bir mezar bulunmaktadır. Bu mezarı ri­vayete göre denizci olan ‘ Aburga Ahmet Dede “ye ait olduğuna inanılır. Mezar denizciler tarafından kutsal sayılarak ziyaret edilir ve adaklar adanır. Mezarlık ismini bu mezardan alır. Osmanlı Döneminde de kullanılan mezarlıkta, 10 adet mezar numaralandırılarak tescillenmiştir. Mezarlıkta en eski mezar 1710 tarihlidir Aburga Ahmed Dede Kabristanın bulunduğu yerdeki tekkenin şeyhinin torunlarından olan Kutlu Altay Kocaova’dan şu bilgileri paylaşalım ; ”Aburga Ahmed Dede ya ad “Ebû Erkâ” Ahmed Dede, Bozcaada’nın mutasavvıfıdır. Hakkında fazla bir bilgi yok. Ancak Türkçe’de “aburga” diye bir kelîme yoktur. Aynı şekilde Arapça, Farsça gibi dillerde de bulunmamaktadır. Erkâ, Arapça, “çok yükselmiş olan” demek. Hattâ dilimizde kullanılan “erkân” kelîmesi de, buradan geliyor. Dolayısıyla “Ebû Erkâ”, “pek yükselmiş olanın babası” anlamına geliyor. Burada “ebû”, yâni “babası” kavramı, biyolojik bir babalığa vurgu olabileceği gibi daha büyük ihtîmâlle tasavvûfî anlamda bir babalığa işâret etmektedir. Yânî bu anlamda “Yükselmişlerin babası” Ahmed Dede diyebiliriz. Kurmuş olduğu tekke ya da dergâhın, hangi târikâta bağlı olduğu bilinmemekle berâber tekkenin son iki şeyhi olan Şeyh Ahmed (dedemin dedesi) ile oğlu Şeyh Hüseyin’in (dedemin babası) Nakş-i Bendî olması dolayısıyla Ahmed Dede Tekkesi’nin Nakş-i Bendî olduğu düşünülebilir.” Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Bozcada, Çanakkale

Işıklar Tekkesi – Türbesi

çanakkale – bayramiç – ışıklar köyü Bayramiç ilçesi, Işıklar köyü sınırları içinde köyün yaklaşık 3 km kuzeydoğusunda, Işıklar köyü ile Zerdali köyü ara­sında Tekke mevkiinde bulunmaktadır. Alan üzerinde temelleri 30 m kadar izlenebilen 50 cm kalınlığında büyük bir yapıya ait duvar kalıntıları bulunmakta, bu alanın yaklaşık 50 m güneyinde büyük selvi ağaçları içinde bir türbe ve türbe etrafında mezarlık alanı bulunmaktadır. Türbe taş duvarlı ve alaturka kiremitli kırma çatılı, kare planlıdır. Bu­rada yapılan çok yoğun kaçak kazılar nedeniyle türbe büyük ölçüde tahrip olmuştur. Alanın batısında bulunan çamlık alanın içerisinde temel seviyesinde izlenebilen konut temelleri bulunmaktadır. Alanda bulunan temel kalıntıları tarihi kaynaklarda geçen Işıklar köyü tekke alanında bulunan medrese ve yerleşimine ait kalıntılar olmalıdır. Bu alan muhtemelen Bayramiç’in diğer köylerinde bulunan türbeler gibi erken Osmanlı döneminde bu köylere yerleşen boy beylerine ya da dini kişiliği olan zatlara ait türbelerden olmalıdır. Bu türbeler günümüzde de bazı özel günlerde hayırların ve duaların yapıldığı alanlar olarak kullanılmaktadır. Tekkenin bulunduğu Işıklar Köyü, bölgeye yerleşen Türkler’in ilk köylerinden biridir. Muhtemelen Ezine Akköy ile aynı zamanda, 14. yy da iskan edilmiş olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Bayramiç, Çanakkale

Dede Mezarı

çanakkale – merkez – salavat köyü Çanakkale merkez, Salavatoba köyü sınırları içinde, Sakartepe üzerindedir. Mevki Salavatoba köyünden Çiftlikdere köyüne giden yol üzerinde bulunan tepe üzerindedir. Köyden yaklaşık 500 m uzaklıktadır. Mezarlık içinde moloz taşlardan yapılmış mezarlar yanında, Osmanlıca yazılı mezar taşlı mezarlarda bulunmaktadır. Mezar taşları üzerindeki tarihlerden 200 yıllık bir mezarlık olduğu anlaşılmaktadır. Moloz taşlardan yapılmış olan mezarlar, mermer mezar­lardan çok daha eski tarihen olmalıdır. Mezarlığın üst kısmındaki apa üzerinde diğer mezarlardan ayrı olarak yapılmış moloz taşdan yapılmış mezar, bölge halkının kutsal saydığı önemli bir zata ait (Dede Mezarı) olmalıdır. Kusal günlerde yöre halkı mezarı ziyare ederek, kurbanlar kesilerek ziyafetler verilmekedir. Alandaki mezarlık burada bulunan mezardan dolayı oluşmuş olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Çanakkale

Sarıcaali Türbesi

çanakkale – merkez – sarıcaeli köyü Sarıcaali Türbesi , Çanakkale merkez, Sarıcaeli köyünün yaklaşık 4 km güney batısında Karacaağaç mevkiinde, Çanakkale’ye ve Boğaz’a hakim bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Sarıca Sultan ‘a ait mezar ile birlikte hazire şeklindedir. Bu mezarlık içinde yeni gömüler de yapılmış durumdadır. Hazire içinde yeni mezarlar dışında 18. yy özellikleri gösteren 15 civarında mezar bulunmaktadır. Ayrıca yine 18. yy özelliği gösteren bozulan ve dağılan mezarlara ait şahide taşlan bir araya toplanmış durumdadır. Çevrili alanın güney bölümde iki farkı mezar bulunur. Mezarların birinin şahide taşının üzerinde, H 1225, M 1810 tarihli “Saruca Sultan” ismi geçmektedir. Bu nedenle bu bölümde bulunan mezarlar Saruca Paşa ailesi ile ilişkili olmalıdır. Mezarlık alanı Sarıcaeli köyünün ve çevre köylerin saygı duyduğu kutsal bir alan olup, özellikle baharın gelişi ile birlikte kurbanların kesildiği, hayırların yapıldığı bir alandır. Burada bulunan betondan yapılmış olan mescit, muhtemelen burada bulunan mezarlık alanı ile birlikte yapılmış mescitin yerine yapılmış olmalıdır. Sarıcaeli köyü Çanakkale’nin en eski Osmanlı dönemi köylerinden biri olup, 15. yy’ın ilk yarısından itibaren tarihi kaynaklarda ismi geçmektedir. Saruca Paşa muhtemelen 18. yy’da bu bölgede saygı gören önemli bir şahsiyet olmalıdır. Erken Osmanlı döneminde Anadolu’nun ve Avrupa’nın fethinde ve İslamlaşmasında etkili olan ve Gelibolu’da türbesi bulunan Sarıca Paşa’nın ardıllarından biri olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Çanakkale

Yedierenler – Çanakkale

çanakkale – merkez – kemel köyü Merkez Kemel köyü sınırları içinde Dedelik tepesi üzerinde bulunmaktadır. Mevki, köyün hemen üstünde, güney doğusunda bulunan yüksek tepededir. Kemel köylüleri buraya hayır tepesi de demektedir. Tepe Çanakkale boğazına ve çevresine hakim bir konumda bulunmaktadır. Tepe üzerinde betonla onarılmış altı adet mezar ve altıgen taşlarla muntazam bir işcilikle yapılmış bir mezar olmak üzere toplam yedi mezar bulunmakta ve tepe ismini bu mezarlar­dan almaktadır. Mezarların bir kısmı, bölgede Erken Osmanlı Döneminde sıkça görülen gömü tiplerindendir. Bu dönemde bölgenin saygın ve önemli kişilerinin mezarları, mezarlıklar dışında bölgenin yüksek tepelerine gömülürler, bu mezarlara dede mezarı olarak adlandırılırdı. Bu mezarların bulunduğu yerlerde çevre köylerin halkların hayırlar yaparak dualar ederlerdi. Kemel köyü tarafından bu alanda her yıl 6 Mayıs günü çevre köylerden gelen davetlilere yemeklerin verildiği ve du­ aların edildiği hayır törenleri yapmaktadır. Ayrıca bu alanda tepenin etrafında bazı duvar kalıntıları görülmektedir. Bu duvarlar olasılıkla antik bir dönemden olmalıdır. Artıca oldukça az sayıda Roma dönemi özelliği gösteren kaba seramik parçaları görülmüştür. Tepenin bölgeye hakim durumda olması antik dönemde de burada bir iskan bulunduğunu güçlendirir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Çanakkale

Yeşilhisar Türbeleri

Karacabey Türbesi Karacabey’in Sultan Murad ordusuna mensup bir kumandan olduğu rivayet edilmektedir. Sultan, Revan seferine giderken Karacabey burada vefat etmiş ve onun emriyle buraya defnedilmiştir. Önceleri açıkta olan bu mezarın daha sonra etrafı duvarla çevrilmiştir. Ancak yanında bir mezar daha mevcuttur ki bu mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Karacabey türbesi, geçmişte olduğu gibi bugün de ziyaret edilmektedir. Özel­likle dini önemi haiz günlerde yöre halkı buraya gelerek Allah rızası için dua etmektedir. Aynı zamanda burası yağmur duası yapılan yerlerden biridir. Burada dilek ve adak ziyaretleri pek sık yapılmamaktadır. Koyunbaba Türbesi Bir tasavvuf şairi olduğu söylenen Koyunbaba’nın yaklaşık 1565 tarihinde vefat ettiği türbenin üzerindeki yazıdan anlaşılmaktadır. İlçe mezarlığının içinde bulunan Koyunbaba türbesi, genellikle mezarlığı ziyarete gelenler tarafından ilgi görmektedir. Ali Dede Tekkesi – Türbesi Yeşilhisar’ın 20 km. güneyindeki Doğanlı (Gördeles) köyünün kuzeyindeki bir tepede bulunmaktadır. Kare şeklinde örtülü bir binanın içinde bulunan türbe 1970 yılında köylüler tarafından tamir edilmiştir. Türbede yattığı ifade edilen Ali Dede’nin ne zaman yaşadığı bilinmemekle birlikte, köyün kervan yolu üzerinde oluşu sebebiyle onun kervan sahibi ulu bir kişi olduğuna inanılmaktadır. Köyde şimdiye kadar dolu, sel kıtlık vb. felaketlerin olmayışının Ali Dede’nin oradaki mevcudiyetinden kaynaklandığına inanılmaktadır. Ayrıca Ali Dede’nin geceleri elinde bir ışıkla dolaştığı ve bu durumun köylülerce görüldüğü de yaygın inanışlar arasındadır. Tekkeyi genellikle çocuğu olmayanlar, hastalıklarına şifa arayanlar ziyaret, etmekte ve yağmur duası için de buraya gelinmektedir. Ziyaretler sırasında ziyaretçiler namaz kılıp, dua etmekte fakat kurban olayına rastlanılmamaktadır. Ova Çiftliği Yatırları Yeşilhisar’ın 20 km. güneyindeki Ova çiftliği köyünde kimlere ait olduğu belli olmayan fakat Horasan’dan geldikleri rivayet edilen üç kardeşe ait olarak bilinen mezarlar mevcuttur. Mezarlardan birisi köyü kuzeyinde, diğeri batısında, bir diğeri ise güneyinde bulunmakta ve bu mezarlar sacayağı olarak ifade edilen bir üçgen oluşturmaktadırlar. Eski bir döneme ait oldukları söylenen bu türbeler, Ramazan ve Kurban bayramlarında ikindi namazından· sonra ayrı ayrı cemaat halinde ziyaret edilmektedir. Türbenin birisi bir odalı ev şeklinde olup eskiden burada kazan kaynatılır ve burası aşevi olarak kullanılırmış. Anlatıldığına göre, bazı cuma geceleri, kuzeydeki türbede yatan zat batıdakini ışıkla ziyarete gider, oradan da güneydeki türbeye uğramış. Ziyaret karşılıklı devam edermiş. Bu türbeler yağmur duası dışında pek sık ziyaret edilmemektedir. Ancak burada dikkat çeken bir husus özellikle hacca giden kimselerin ölünce mezarlığın içindeki türbenin yakınına gömülmüş olmasıdır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Yeşilhisar, Kayseri

Yahyalı Türbeleri

Kanlı Ardıç Türbesi Yahyalı’nın Aladağ yaylalarına giden yolun kenarında beş tane büyük ardıç ağacı vardır. Yaylaya gidenlerin mola verdikleri bu muhite Kanlı ardıç denilmektedir. Burası ayrıca bir dilek ve ziyaret yeri olarak da şöhret bulmuştur. Kanlı ardıçtaki mezarların kime ait olduğu tam olarak bilinmemektedir. Buraya Süme’nin Makamı da denilir. Rivayete göre burada şehit edilen şahsın adı Süme ya da Süleyman’mış. Bu şahıs, iki kaçağı elleri bağlı olarak Yahyalı’ya getiriyormuş. Yolda kaçaklar, kendilerinin kaçmasına fırsat vermeyen bu adamı şehit etmiş ve ardıçların olduğu yere gömmüşler. Sonraları yaylalarda ölen kimselerin de buraya gömülmesi adet haline gelmiştir. Ayrıca Kanlı ardıç mevkiinin cinlerle meskun olduğuna inananların sayısı da çoktur. Bununla ilgili olarak aşağıdaki olay anlatılmaktadır: Bir adam Kanlı ardıca odun temin etmek için gitmiş, kestiği odunları eşeğe yükleyip çadırına getirmiş. Ancak sabah kalktığında bir de ne görsün odunlar yok. Tekrar Kanlı ardıcın yanına gittiğinde o unları orada görmüş. Odunları tekrar yükleyip çadıra geri getirmiş, sabah kalkınca odunların yine olmadığını farketmiş. Bu durum üç gün böyle devam etmiş. Sonunda bu olay karşısında korkuya kapatılan adam bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmez ve başından geçenleri konu komşuya anlatır. O gün bu gündür hiç kimse Kanlı ardıçtan bir dal bile almaya cesaret edemez. Daha sonraları önemli bir ziyaret yeri haline gelen Kanlı ardıçı, insanlar dermanı bulunmayan dert ve sıkıntılara deva bulmak, çocuğu olmayan kadınlar çocuk sahibi olmak, düşman sahipleri ise düşmanlarının şerlerinden emin olabilmek için ziyaret ederler. Dilek sahipleri dileklerinin kabul olması için orada bulunan ardıç ağaçlarına dert ve maksatlarını göz önüne getirerek bir çaput bağlarlar, yahut iki rekat namaz kılar ve dua ederler. Dede Sultan Yahyalı’nın Yular köyünde bulunmakta olan, Yerköy köyündeki Akça Koca’nın kardeşi olduğu söylenen bu zatın mezarı dağın tepesinde olup bugün ise harap bir haldedir. Köylüler herhangi bir dilek için ziyaret etmiş olduktan bu mezara ziyaret sırasında para ve metal cinsinden bir şey bırakırlar. Bu durum zamanla mezarın define arayıcılar tarafından birkaç kez kazılmasına sebep olur. Ancak burayı kazan kişilerin feci bir şekilde kaza yaparak ölmeleri, o mezarın köylüler arasında önemini artırmış ve bir daha mezarı kazma eylemine cesaret edilememiştir. Dede Pınarı Yahyalı’nın güneyinde, Aladağlar Aksu mevkiinde bir pınarın yanında bir mezar vardır. Buraya Dede Pınarı denilmekte, mezarın da Dede Efendi diye bilinen bir zata ait olduğuna inanılmaktadır. Pınarın yanında bodur ağaçlar bulunmakta olup, hastalar. çocuğu olmayanlar veya başka bir dileği olanlar buraya gelerek oradaki ağaçlara çaput bağlayıp dilekte bulunurlar. Ziyaretlik Türbesi Yahyalı’nın güneyindeki Yeşilköy’de Ziyaretlik diye bir ye mevcut olup burada büyük bir kayanın ortasından şelale şeklinde bir su akmaktadır. Suyun döküldüğü yerin yanında mezar vardır. Daha önceleri buranın gayr-i müslim mezarı olduğu ve onlar tarafından ziyaret edildiği kabul edilmektedir. Ancak aşağıda anlatılan olağanüstü olaylardan sonra halk buranın bir müslüman mezarı olduğuna inanmaya başlamış ve müslümanlar tarafından ziyaret yeri haline getirilmiştir. Anlatıldığına göre buraya bir su değirmeni kurulmak istenilince şelalenin suyu kurumuş, bu teşebbüsten vazgeçilince su yeniden akmaya başlamış. Ayrıca boyabdesti almak için bir şahıs suya girmiş, yine su hemen kurumuş. Adam sudan çıkar çıkmaz su akmaya başlamış. Bu suyun şifalı olduğuna inanılmakta ve hamile kadınlar çocuklarıyla ilgili dilekte bulunmak maksadıyla buraya gelerek suyundan içip, suyun içine de para, demir parçası vb. şeyler atmaktadtrlar. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Yahyalı, Kayseri

Tomarza Türbeleri

Gül Baba Türbesi Gülveren köyü girişinde bulunan Mezarlığın yanında bulunan bu türbe, son zamanlarda yapılmıştır. Halk o zatın cesedinin çürümediğine inanmaktadır. Günümüzde yağmur duası burada yapılmaktadır. Halil Dede Türbesi İncili köyündeki türbe Halil Dede1ye aittir. İran Horasan1ından bu köye gelmiş olan Halil Dede’nin kardeşleridir, diye anlatılmaktadır. Halen bu köyde Halil Dede’nin soyundan geldiğine inanılan· insanlar mevcuttur. Bu türbeye İncili Çavuş’un anma gününde de topluca gidilir ve ziyaret edilir. Aynca burada yağmur duası da yapılır, Sözkonusu türbe başka zamanlarda ziyaret edilmez. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Tomarza, Kayseri

Pınarbaşı Türbeleri

Avcı Hamza Baba Türbesi Melikgazi türbesi’nin yakınında Avcı Baba mezarı diye bilinen bir ziyaret yeri vardır. Bununla ilgili olarak halk arasında şu hikaye anlatılmaktadır: Melik Gazi’nin hanımı bir gün keçi sağarken keçi durmaz. Kadın. ”Avcı Hamza’nın okundan gidesin” diye beddua eder. O sırada çalılıkta gjzli olan Avcı Hamza hemen okunu çeker ve keçiyi öldürür. Kadın. “Hazır mıydın, gözün kör olsun!” der demez Avcının gözü kör olur. Bunun üzerine Avcı Baba küser ve kaleden ayrılır, kendisine bir ev yapıp herkesten uzakta yaşar. Öldükten sonra da mezarı müstakil olarak oraya yapılır. Daha önceleri yerli halkın bu mezarı sıkça ziyaret ettiği ifade edilmektedir. Musa Dede Türbesi Pınarbaşı’na bağlı Ayvacık köyü sınırlan içerisinde bir su kaynağı ve bu su kaynağının 100 metre ilerisinde de bir tek mezar mevcuttur. Dede Musa denilen ve hakkında hiç bir bilgi bulunmayan ancak bu kimseye ait olduğu kabul edilen mezar sadece söz konusu köylüler tarafından ziyaret edilir, orada adak kurbanı kesilir ve yağmur duası yapılır. Buradan akan su ile özellikle çocuk bezleri başta olmak üzere hiçbir temizlik yapılmaz. Çünkü böyle bir temizlik yapıldığında Dede Musa’nın küseceğine inanılır. Mezarın yanındaki ağaçlara ve karamuk çalılarına çaput bağlanır. Köyde Musa isimli çocuklara, Dede Musa’ya saygısızlık olmasın diye kendi adı ile değil, ‘’Dede’’ diye ile hitabedilir. Garip Türbesi Ayrıca o yörede Koçcağız deresi denilen yerde bir türbe daha vardır. Halle arasında “Garip Türbe” diye anılan yapının Dulkadiroğlu Süleyman Bey tarafından yaptırıldığı rivayet edilmekle birlikte burada medfun bulunanın kim olduğu bilinmemektedir. Seyit Gürler Baba Türbesi Türbe ilçenin batısında Güzelyazı mahallesinin üst tarafında bir yerdedir. Türbenin bulunduğu bu bölgeye Evliya da denilir. Anlatıldığına göre, Sarıoğlan’da ikamet etmekte olan Ahmet Hoca 1962 yılında sürekli bir hastalığa yakalanmış ve ilci üç yıl bu hastalığı yatarak çekmiştir. Bir gece rüyasında, doktor olduklarını söyleyen üç kişinin yanına geldiklerini görmüş: Bu kişiler hocayı ilaçsız olarak üç gün içinde iyileştireceklerini söylemişler. Sonra ellerini Ahmet Hocanın vücuduna sürerek okumuşlar. Yalnız iyi olduktan sonra, ayaklarının veya dizlerinin ya da ellerinin eğri kalacağını belirtmişler. Sabah olunca hastanın tamamen iyileşmiş olduğu görülmüştür. Bu arada ilci el parmaklarının dışa doğru eğilmiş olduğu da müşahede edilmiştir. Bu gelen zatların Şam’lı, Seyid Gürler ve oğulları oldukları ifade edilmektedir. Türbe, bu zatın adına inşa edilmiştir. Aynca Bakarcak mahallesinde Gürler Baba1nın Zekeriyya ve Ahmet Emin adlı iki oğlunun mezarının bulunduğu da anlatılmaktadır. Ahmet Hoca (Başaran)’nın anlattığına göre, bu zatlar evliyadır ve her mevsiminde hacca giderler, dönüşte memleketleri olan Şam’ı ziyaret ettikten sonra tekrar buraya dönerlermiş. Aslında Sanoğlandaki ziyaret fenomeni birbirine karışmış durumdadır. Bu bakımdan Seyid Baba’nın Uzankaya da yattığı bel rtilen velilerle de sıkı ilişkisi vardır. Rivayete göre Seyid Baba (Gürler) Uzankaya mevkiinde bulunan velilerle toplanıp zikir yaparken Kaya zikre dayanamayıp feryad eder. Melekler, Rabbine kayanın zarını bildirir. Yaratan kayaya “Uzan, sen de onlar ile zikret!” der. Bugün türbe çeşitli maksatlarla ziyaret edilmektedir. Abdullah Kerametttin Türbesi Çiftlik kasabasının takriben 4 km. doğusunda bulunan bu türbe, kare şeklinde olup yığma taştan yapılmış üzeri çatı ile örtülü bir ev görünümündedir. Geçmiş yıllara oranla türbeye daha çok önem veren kasaba halkı, türbenin etrafındaki alam duvarla çevirip, bahçesini de ağaçlandırmıştır. Bu türbede yatanın Abdullah Keramettin isimli bir zat olduğu anlatılmaktadır. Bu civardaki şeyhler, Malazgirt zaferinden sonra bu yörelere gelerek yerleşmişler ve buradaki halkın Türkleşmesi hususunda büyük hizmette bulunmuşlardır. Halkın ifadesine göre Şeyh Abdullah Keramettin kendi müfrezesi başında Düzencik iğdeliği denilen yerde savaşırken bir kolu düşman kılıcı darbesi ile kopar ve bunun üzerine Şeyh şehit düşerek bugünkü türbesinin bulunduğu yere defnedilir. Daha sonra burası, kendisini sevenler tarafından türbe haline getirilir. Şeyh’in kolunun koptuğu yer olarak bilinen Düzencik İğdeliği de bu vesiyleyle kutsal sayılmaktadır. Başka bir rivayete göre ise, büyük bir ihtimalle Çiftlikte yatan Şeyhrin kardeşi de burada yatmaktadır. Türbe ilk planda yağmur duasının yapıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Kasaba halkı kurak mevsimlerde bu türbeye gitmektedir. Anlatıldığına göre, duaya çıkmadan önce Kasaba Belediye Başkanlığı tarafından türbeye gidileceği ilan edilir. Görevliler tarafından halktan yağ, bulgur vs. toplanır, kurbanlıklar temin edilir. Belirtilen günde erkenden türbeye gidilir. Öğle namazına kadar Kurran okunur, dualar edilir, kurbanlar kesilip yemekler yapılır. Öğle namazı burada cemaatle kılındıktan sonra yemekler yenilir, tekrar dualar edilir. Duada el, ayası yere gelecek şekilde tutulur. Bu esnada özellikle çocukların yüksek sesle amin demeleri sağlanır. Dua ilkbaharda yapılıyorsa koyun sürüsü kuzu sürüsüne karıştırılır. Bu durumun duanın kabul edilmesinde etkili olacağına inandır. Yağmur duasının dışında, doktor tedavisi ile şifa bulamayan özellikle felçli hastalar, şifa bulmak amacıyla, buraya getirilerek; türbedeki büyük mezarın yanında yatırılıp uyutulur. Yöre halkının ifadesine göre, türbedeki ibrikler kendiliğinden dolup boşalmaktadır. Ayrıca burada namaz vakitleri ezan okunur, sarıklı cübbeli kişiler burada namaz kılarlarmış. Bazan uzun yola, mesela hacca gidecek olanlar da yola çıkmadan önce türbeyi ziyaret ederek, burada namaz kılar, dua ederler. Günümüzde çiftlik ve civar köylerden genellikle kadınlar türbeyi ziyaret ederek,burada namaz kılar, dua ederler. Adağı olanlar adak kurbanım burada keserler. İğdeli Türbe Sarıoğlan ilçesine bağlı Düzencik köyü sınırları içinde, köyün 2-3 km. güneydoğusunda İğdeli Türbe veya Et Yemez Şıh Türbesi diye anılan bir ziyaret yeri vardır. Burada günümüzde herhangi bir mezar, türbe ve bu tür şeyleri andıracak bir bir yapı bulunmamasına rağmen, adı geçen yer türbe diye bilinmekte, burası hem köy sakinleri hem de çevre köylerin halkı tarafından ziyaret edilip, kurban kesilmekte ve oradaki iğde ağaçlarına bez bağlanmaktadır. İğdelikte yatan şahsa Et Yemez Şıh denilmektedir. Bu, Şeyh’in sağlığında et yememesi, eti yenen hayvanları kesmemesi ve eti kendisine haram saymasından ileri gelmektedir. Rivayete göre, Çiftlik kasabasında yatan zatın kardeşi veya yakın arkadaşının burada şehit düşmesi buranın kutsal olarak bilinmesine sebep olmuştur. Çiftlik Türbesi bahsinden hatırlanacağı üzere, burası Şeyh’in kolunun koptuğu yer olması sebebiyle de kutsal sayılmaktadır. Anlatıldığına göre, bu kol 1940’lı yıllarda Yanıktepe mevkiinde bulunmuş, köyden ikiyüz altın alacağı olan bir çelepçiye verilmiş, bir daha da bundan haber alınamamıştır. Rivayete göre, bir şeyh bir yolculuk esnasında askerlerle burada konaklarlar. Askerlerin sıcaktan bunalmış olduğu bir anda, Allah tarafından burada iğde ağaçlan meydana getirilir. İşte bunun için iğde ağaçları kutsal sayılmaktadır. Bu yüzden köylüler bu ağaçlara dokunmamakta, bir tek dalına bile zarar vermemektedir. Nitekim civar köylülerden bir kişi iddia üzerine iğde ağacının birisini kesmiş, dönüşte adamın ayağına bir çalı dikeni batmış ve o kimse bu sebeple ölmüştür. Bu mevkide avlanmaya da izin verilmediği inancı yaygındır. Burası yağmur duası başta olmak üzere, şifa arayanlar, dilekte bulunanlar, yeni evlenenler ve çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilir ve genellikle bu ziyaretler esnasında kurban kesilir. Ayrı Dede Üzerlik küyünün kuzeybatısında yattığına inanılmakta olup kurak mevsimlerde burada yağmur duası yapılmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Pınarbaşı, Kayseri

Özvatan Türbesi

Amarat Türbesi Köye yakın bir tepede, bir ağacın altında birkaç mezarın mevcut olduğu görülmektedir. Etrafı taşlarla çevrili olan bu yere Evliya, ya da Amarat Evliyası denilmektedir. Burada yattıkları söylenenlerin tarihi kişilikleri hakkında hiç bir bilgi mevcut değildir. Anlatıldığına göre, yağmur duasının da yapıldığı bu yer, genellikle çocuğu olmayan ya da durmayan kadınlarla, sıtma hastalar tarafından ziyaret edilmektedir. Sıtmalı hastalar burada yatar; uykularında korkutulurlarsa hastalıktan kurtulurlarmış. Ayrıca ziyarete gelenlerin burada bulunan ağaca çaput bağladıkları da tesbit edilmiştir. Türbe denilen bu yerin yaklaşık 20 metre kadar köy tarafında etrafı duvarlarla çevrili ayrı bir yatır daha vardır. Bu yatırın Zeynel Abidin olduğu, Zeynel Abidin Gazi ve 20 arkadaşının Zırha (Kaleo) kalesinde bulunan düşmanlarla savaşırken şehit düştükleri destani bir tarzda anlatılmaktadır. Çok yakın zamanda ortaya çıkan bu yerin, yukarıda bahsedilen veliden daha büyük olduğu kabul edilmektedir. Bu mezar daha önceleri boş bir arsada iken, daha sonra bu arsaya ev yapan bir vatandaşın evinin avlusunda kalmıştır. Ancak buraya ev yapan kimse birkaç kez trafik kazası geçirdikten sonra, aşağıda anlatılan rüya üzerine burasını kendi arsasından ayırarak müstakil hale getirmiştir. Hamza Sultan Büyük Toraman kasabasının kuzeyindeki dağın tepesinde bulunan Hamza Sultanın kimliği hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bu mezar daha çok yağmur duası maksadıyla ziyaret edilmektedir. Yağmur yağmadığı zamanlarda köyün erkekleri koç, koyun vb. hayvanları götürerek burada kurban keser, namaz kılar ve dua ederler. Aynı günde kadınlar da kasabanın güneyindeki Çift denilen mevkide bulunan ve kime ait olduğu bilinmeyen bir mezara giderek orada kurban kesip, dua ederler. Bunların 5 kardeş olduğu, hatta Karaşeyh köyündeki yatan zatın da bunların kardeşi olduğu rivayet edilmektedir. Yatır Büyük Toraman’ın Pek adlı mevkiinde bulunan bu isimsiz mezarın ziyaret yeri şekline dönüşü tarla sahibi olan Nail adındaki kişinin rüyasında “Beni çiğniyorlar, etrafımı çevir” demesi ile başlamıştır. Bunun üzerine tarla sahibi mezarın etrafını duvarla çevirmiştir. Mezarın üzeri kapalı olmayıp, hece taşlarında ziyaretçiler tarafından bağlanmış bezler bulunmaktadır. Bu yerle ilgili olarak köylüler “Kekeç Mehmet isimli bir şahsın sigara içerek oradan geçerken, ‘’Sigaranı söndür!’’ diye bir ses işitmiş olduğunu anlatmaktadırlar. Bu yatır daha çok kadınlar tarafından çeşitli niyet ve maksatlarla ziyaret edilmekte ve o muhitten geçen yolcular burada yatmakta olan kişinin ruhuna fatiha okumayı ihmal etmemektedirler. Üç Şehitler Türbesi Bu türbe, Özvatan’a bağlı Küpeli köyünde, bir derenin kenarında bulunmakta olup, son zamanlarda ortaya çıkarılmıştır. Burada medfun şehitlerin yaşadıkları tarih bilinmemektedir. Talas’lı Cemil Baba, burada yatanların Mehmed ve Hüseyin adında kişiler olduğunu söylermiş. Köylüler, üçüncü kişinin ismini hatırlamamaktadır. Şehitlerin burada bulunan dereden abdest aldıklarını birkaç kez görmüşlerdir. Bunların hürmetine Küpeli köyüne tabii afetlerden zarar gelmediğine inanılmaktadır. Daha önceleri burada yağmur duası yapılır, adak kurbanları kesilirmiş. Fakat şu anda sadece ziyaret maksadıyla buraya uğranılmakta , şehitlerin ruhlarına fatiha okunmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Özvatan, Kayseri

İncesu Türbeleri

Omuz Gürzlü Türbesi Sürtme Köyü sınırları içerisinde, Evliya dağının eteklerindeki yatırlardan biri de Omuzu Gürzlü diye anılan, Horasan erenlerinden, hem veli, hem de akıncı başı olduğu kabul edilen bu zatın I. Haçlı seferi sırasındaki savaşlara katıldığı, bu ve benzeri hizmetlerinden dolayı Selçuklular tarafından adına bir türbe yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Halk arasında onunla ilgili şöyle bir olay anlatılmaktadır: Seferberlik sırasında oraya birkaç eşkiya gelerek sığınır. Aralarından birisi velinin uzun sandukasını görünce, elini üzerinde gezdirerek, “Bu kadar boyun varsa vebalını boynuna mı?” der ve adeta onunla alay eder. Çok geçmeden bu sözleri söyleyen eşkiyanın sandukaya dokunan eli diğer bir eşkiya tarafından kesilir. Omuzu Gürzlü’nün sağlığında çok iyi sapan kullandığı hatta onun sapanla attığı taşlan “Yavaş Yavaş” diyerek Yavaş ovasına düşürdüğü de anlatılmaktadır. Omuzu Gürzlü türbesi, Evliya dağındaki diğer velilerle birlikte ziyaret edilir ve burada da değişik niyet ve maksatlarla kurban kesilir. Halk arasında Şeyh Turesan’ın yedi kardeşinin olduğundan bahsedilmekte, bunlardan Şeyh Şaban ve Omuzu Gürzlü’nün aynı yörede yattıkları söylenmektedir. Şeyh’in türbe kapısının hemen önünde tek parça halinde düz ve uzun taşlar mevcuttur. Bu taşların bazı yerleri aşınmış bulunmaktadır. Halk arasında bu aşınmalar, Şeyh’in burada namaz kılması ve secde azalarını koymasından ileri geldiği şeklinde yorumlanmaktadır. Tekke içerisindeki karanlık odalardan birinde, bir insanın ancak sürünerek geçebileceği bir menfez vardır ki buradan geçenin günahlarının affolunacağına inanılmakta ve buraya Günah deliği adı verilmektedir. Türbeye çocuğu olmayanlar çocukları olması için, hastalar şifa bulmak, çiftçiler ise yağmur duası maksadıyla gelirler. Ziyaret sırasında dileyen kurban keser, dileyen de sadace namaz kılıp dua eder. Şeyh Şaban Türbesi Türbe, Şeyhşaban köyün kuzeybatısında bulunan köy camisinin kıble tarafından camiye ait avlu kapısının sağında yer almaktadır. Kitabesi olmadığından kim tarafından ve ne zaman yapıldığı belli olmayan türbenin içinde yatan zatın tarihi kişiliği hakkında da kesin bir bilgi mevcut değildir. Şeyh Kumalı Türbesi Şeyh Kumalı Osmanlı döneminde, Kara Mustafa Paşa zamanında yaşamış, Paşanın İncesu’ya gelmesi sırasında onunla muhatap olmuş veli olduğuna inanılan bir zattır. Anlatıldığına göre, Şeyh bir gün tarlada çift sürerken öküzü ölür. Hemen o sırada Gökdağ’ın ormanlarından bir arslan gelerek öküzün yerini alır ve şeyh çift sürmeye devam eder. Diğer bir anlatışa göre, Şeyh, Kara Mustafa Paşa’nın sefere gitmekte olan ordusunun önüne çıkarak Paşa’ya “Ordunun karavanasını ben hazırlayacağım” der ve kazana bir miktar bulgur, yağ koyarak yemek pişirip bununla bütün askeri doyurur. Paşa, Şeyh Kumalı’nın kerametini anlayınca “Benim at firik arpa istiyor” der. Bunun üzerine Şeyh, bir tepenin arkasına dolanır ve bir süre sonra arpayı alır gelir. O mevsimde firik arpanın sadece Şam taraflarında bulunabileceğini bilen Paşa, Şeyhin büyüklüğünü bir kere daha anlamış olur. Köy halkı yağmur duası için bu türbeye gelir, yemekler yapılarak kurbanlar kesilir ve yağmur yağması için topluca dua edilir. Şeyh Aslan İncesu çevresinde birçok yatır ve ziyaret yerleri daha mevcuttur. Ancak burada bulunanların efsanevi kişilikleri bile pek bilinmemektedir. Örneğin bunlardan Şeyh Aslan, Evliya dağında yatmakta olup; yıllarca gerek Haçlılar’la, gerekse başka düşmanlarla mücadele etmiş bir eren olarak bilinmektedir. Bu yatırın bulunduğu yerde cinsi münasebette bulunduğu söylenilen bir oğlanla bir kızın taş kesildiği de anlatılmaktadır. Ayrıca Şeyh Şaban köyünün kuzeydoğusunda yer alan Evliya dağının doruğunda Emir Çoban tarafından yapılmış içinde yatanın Evliya olarak bilindiği bir türbeden de bahsedilmektedir. Yedi Kardeşler Kızılören’de, geceleri ışık yandığına inanılan yedi kardeşlerin bulunduğu bir ziyaret yerinden de bahsedilmekte ise de, hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 İncesu, Kayseri

Hacılar Türbeleri

Bakdur Dede Hacılar ilçesinde Sakar bağları yolu üzerinde Dede mevkiinde metfundur. Hayatı hakkında bildiklerimiz sınırlı olup, onun Orta Asya’dan gelen erenlerden biri ve o muhite yerleşen kabilelerin reisi olduğu ifade edilmektedir. Bakdur abının onun alnında yazılı bulunduğu, bu sebeple de kendisine ”Bakdur Dede” denildiği rivayet edilmektedir. Hacılar kasabasının kurucularından olduğu ve bugün ‘Baktır’ soyadını taşıyanların onun soyundan geldikleri söylenmektedir. Sesli Dede Sesli Dede’nin büyük bir din bilgini olduğu ve İstiklal Savaşında şimdi türbesi bulunan dağın tepesinden “Haydi aslan kardeşlerim kalkın, kardeşleriniz vatan uğrunda savaşıyorlar, ben onlara yardıma gidiyorum. Derhal peşimden geliniz!” dediği anlatıla gelmektedir. · Sesli Dede diye bilinen bu ziyaret yeri, Hacılar, Beğendik bağlan civarındaki Sesli Dağı tepesinde bulunmaktadır. Dağda bulunan bazı kale kalıntıları, buranın geçmişte bir yerleşim bölgesi olduğunu göstermektedir. Sesli Dede’nin kim olduğu ve nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, O’nun mezarı, hali hazırda kadınlar tarafından ara sıra değişik maksatlarla ziyaret edilmektedir. Anlatıldığına göre, define aramak maksadıyla bu mezarı kazmak isteyen birisi, bu işe teşebbüs ettiğinde kendisini mezarın birkaç km. uzağında bulur. Tekrar gelip yeniden mezarı kazmak istediğinde ise yine aynı durumla karşılaşır. Bu durum üç kez tekrar eder. Sonunda adam, yanlış bir iş yapmakta olduğunun farkına varır ve bu niyetinden vazgeçer. Şıh Aslan Dede Şıhaslan dağının tepesindedir. Onun dindar ve büyük bir zat olduğuna inanılmaktadır. Ulaşmak zor olduğu için ziyaretçisi azdır. Eskiden buraya bez bağlanır ve dilekte bulunulur. Gelincik Kayası Erenler türbesi ile Hacıların arasındadır. Bu kayanın ortasında genişçe bir delik vardır. Bu deliğin içinden geçilir. Burada dua edilir ve dilek dilenir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Hacılar, Kayseri

Felahiye Türbeleri

Ardıçlı Yatır Kayapınar Küçük Toraman köyünün kuzey tarafındaki bir tepede bulunan ve köylüler tarafından Dede diye adlandırılan bir mezar vardır. Bu mezarın yakınında bir ardıç ağacı bulunmaktadır. Ardıçla yatır adeta bütünleşmiştir. Ardıç ağacından bir dal koparılıp eve getirilirse, sabaha kadar o dalı getirene rahat verilmeyeceğine inanılmaktadır. Bir kadın tarafından etrafı çevirtilen bu mezarın yanından geçen yolcular üç ihlas bir fatiha okumadan geçilirse işleri rast gelmez. Çocuğu olmayan kadınlar orada yatırılırsa daha sonra çocukları olur. Sıtma tutanlar orada şifa bulur. Yağmur duasında köylüler oraya çıkarlarsa Allah onları mutlaka yağmur vereceği inancı köylüler arasında oldukça yaygın gözükmektedir. Ayrıca oradaki ardıcın deliğinden kan akıtılırsa, Allah, ne murad edilirse verir, inancıyla adak kurbanları bu ağacın yanında kesilmektedir. Dede’nin manevi gücü ile ilgili olarak bir avcının şöyle anlattığı halk arasında söylenilenile gelmektedir, Kekliğimi alıp kafesi ardıç ağacına bağladım. Keklikler geliyor, fakat tüfeğimle nişan aldığımda birer karataş oluyorlardı. Sonunda bir dokunayım, dedim. Tetiği çektiğimde tüfek üç parça olarak elimden . fırladı. Ağaca bağladığım kafesteki kekliğe baktığımda bir de ne göreyim! Zavallı keklik de ölmüştü . Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Felahiye, Kayseri

Develi Türbeleri

Damsalı Bekir Türbesi XIX. Yüzyılda yapıldığı rivayet edilen türbe, çoban ve aynı zamanda alim olduğu söylenen Bekir adındaki bir zata aittir. Türbe basit bir şekilde döşenmiş, olup içinde devamlı .su bulundurulmaktadır. Bu zatı yeşil sarığı ile türbede görenler olduğu kanaati o çevrede oldukça yaygındır. . . Bu şahsın hayvanlarla konuştuğu inancı da halle arasında yaygındır. O köyde sığır çobanlığı yapmakta iken bir gün akşam üzeri sürüdeki ineklerden birisi buzağılar. Köye dönmeden önce çoban Bekir inekle konuşarak ona “Haydi, köye gidelim sahibin bana kızar” der. Ancak inek ve buzağı gelecek durumda olmadığı için çoban onları orada bırakır. Köye geldiğinde ineğin sahibi kadın çok acı sözler söyleyerek çobana kızar. Çoban ineğin yanına dönerek “Gördün mü sahibinin bana nasıl davrandığını” der ve eski mezarlığa girerek kaybolur. Nebi Baba Türbesi Soysallı köyünün güneyindeki ovada bulunan türbe bir mezarlığın ortasında yer almaktadır. İnşası Osmanlıların son dönemine tekabül. ettiği tahmin edilen türbe, yakın zamanlarda köklü bir tamirat geçirmiştir. Burada yattığı söylenilen· Nebi Baba’nın tarihi kişiliği hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Nebi Baba’nın köyün sığırlarını güttüğü, ovada sığırın etrafına bir çizgi çizerek namaz kılmak için camiye gittiği, camiden gelinceye kadar sığırların bu çizginin dışına çıkmadıkları söylenir. Hatta Nebi Baba’nın aynı şekilde sığırları ovada bırakarak Cuma namazını kılmak için İstanbul’a gittiği ve namazdan sonra aynı anda tekrar -sığırların başına döndüğü de onunla ilgili rivayetler arasında yer almaktadır. Öyle ki, köylülerden biri Nebi Baba’yı aynı gün istanbul’da görüp onunla konuşmuş. Köye gelip de durumu anlattığında komşuları Nebi Baba’nın o gün köyde bulunduğunu söylemişlerdir. Daha önceleri sıkça ziyaret edilen bu türbe, bugün artık eski önemini kaybetmiştir Evliyadağı Türbesi Ayvazhacı köyünün batısındaki dağ Evliya Dağı olarak bilinir. Ali adında bir çoban 40 gün bu dağda yağmurdan koyunlarını korur, 40 gün koyunlarla birlikte kaybolur, 40 gün sonra geldiğinde geçen bu süre zarfında nerede olduğunu söylemez. Ancak ısrar edilince durumu anlatır ama 40 gün sonra da ölür. Çobanın karısı kocasının ölümünden sonra devamlı bu dağa giderek orada ibadet eder. Bir gün kadın halka hitaben, “Bu dağa ziyaretin dışında bir maksatla gelmeyiniz, bu dağda evliyanın mezarı var, kevenlerini kesmeyiniz, yoksa dağın gazabına uğrarsınız!.”der. Bunu demesinden 40 gün sonra kadın da ölür. Dağın başına kadın için ağaçtan bir türbe yaparlar. O sene Ağustos ayında kanlı kar yağar. Köylüler ağaçtan yapılmış olan türbenin tahtalarını dağın eteğinde bir derede parçalanmış halde bulurlar. Çobanın karısı köy halkının rüyasına girer ve onları şu şekilde rahatsız etmeye başlar, ”Türbe yapmadınız, ari taşlardan bir yığın yapın”. Bunun üzerine köy halkı taşlardan bir yığın yaparak kadının istediğini yerine getirir. Abdül İlyas Türbesi Develi’nin Kızık köyünde yığma taştan yapılmış Abdül İlyas denilen zata ait bir türbe bulunmaktadır. Türbe ziyaret edilmekle birlikte yağmur duası burada değil, göl kenarında yapılır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Develi, Kayseri

Bünyan Türbeleri

Yedi Kardeşler Bünyan’daki kabristan içinde bulunup, mezarlığın aslının bu yedi kabre dayandığı söylenmektedir. Hepsinin de hoca olduğu ve yaklaşık bin yıl kadar önce yaşamış oldukları rivayet edilen bu kimselerin, mezarlarına· özellikle ruhi bunalım geçirenler getirilerek mezar taşlarının üzerindeki oluklardan geçirilen su, içirilir ve bundan şifa umulur. Üçgözlü Mevkii Bünyan’daki yatırların en önemlisi ve en çok ziyaret edileni Sümer Mahallesindeki Üç gözlü denilen yerde, aile fertleriyle birlikte medfun bulunduğu kabul edilen kişiye ait olduğu ifade edilen mezardır. Buradaki kişinin mezar taşındaki Arapça yazıdan anlaşıldığı üzere isminin Seyyid Halil olduğu görülmektedir. Anlatıldığına göre, Seyyid Halil, mezarının bulunduğu yerde namaz kılarken, hanımı ve iki çocuğu ile birlikte eşkiyalar tarafından şehit edilmiştir. Şeyhin bazı geceler burada namaz kıldığı, hakkında anlatılanlar arasındadır. Burası genellikle kadınlar tarafından Perşembe ve Cuma günleri ziyaret edilmektedir. Pirahmet Türbesi Bünyan’a bağlı Pirahmet köyünde mermer bir mezarı bulunan Pirahmed’in, Musa Şeyh, Köse Şeyh ve Gani Şeyh adında üç kardeşinin bulunduğu ve bunların Pirahmed’in en büyüğü olduğu söylenmektedir. Bugün etrafı çevrili bulunan bu mezarın yakınlarında, bir gün sabah namazından önce beyazlar giymiş ak sakallı birinin elinde ibrikle görülmüş olduğu anlatılmakta ve o kimsenin Pir Ahmet olduğuna inanılmaktadır. Burada sadece yağmur duasının yapıldığı ve her seferinde de yağmurun yağdığı, söz konusu türbenin, bunun dışında, başka bir maksatla ziyaret edilmediği ifade edilmektedir. Samağır Türbesi Bünyanın Samağır köyündeki bir tepede, kesme taştan yapılmış, kubbeli bir türbe bulunmaktadır. Bu türbede Melik Gazi’nin komutanlarından Abdurrahman Gazi’nin yattığı söylenmektedir. Anlatıldığına göre, Melik Gazi ile birlikte Zamantı kalesinin fethini gerçekleştiren Abdurrahman Gazi bu savaş esnasında düşmanlar bozguna uğrayıp kaçarken, bu yöreye gelince askerlerine ”salma kır!” diye emreder ve bu savaşta Abdurrahman Gazi burada şehit düşer. Buna dayanılarak köyün ve türbenin isminin buradan geldiği anlatılmaktadır. Çok önceleri geceleri burada ışık yanarmış. Yağmur duası halen burada yapıl­ maktadır. Önceleri daha fazla ziyaret edilen türbede kurban kesildiği ve mum yakıldığı ifade edilmekteyse de bugün türbede sadece namaz kılınıp dua edilmektedir. Kara Hızır Köyün yakınındaki yüksek bir tepede bulunan mezarda, Şeyh Seyyid Halil’in arkadaşlarından olduğu söylenen Kara Hızır adında bir zatın yattığı kabul edilmektedir. Söylendiğine göre, Kara Hızır, Karakaya’daki adı geçen Şeyh’in dergahında bulunur ve ona yardım edermiş. Köylülerin “Uzun Mezar” diye andıkları bu yer, günümüzde ziyaret edilmemektedir. Karadayı Türbesi Karadayı köyündeki Karatay Hamam giriş kapısının sol tarafında bulunan odada bir yatırın bulunduğu görülmektedir. Kime ait olduğu belli olmayan bu yatır, Hanı görmeye gelenler tarafından ziyaret edilmektedir. Burası özel bir maksatla olmak yerine, ziyaretçilerin niyetlerine göre ve daha çok orada yattığı farz edilen ulu kişinin ruhuna dualar ithaf etmek amacıyla ziyaret edilir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Bünyan, Kayseri

Talas Türbeleri

Dede Mezarı Merkez Koçcağız köyü yakınlarında yüksekçe bir tepede, ardıç ağaçlarının arasında, kime ait olduğu belli olmayan, ancak Dede Mezarı olarak bilinen bir yatır mevcuttur. Burada yatanın Karakaya, Amarat ve Höbekdekilerle kardeş ya da amca çocukları olduğu söylenmektedir. Dede türbesi olarak bilinen bu yerdeki ağaçların kesilerek köye getirilip yakılması büyük günah kabul edilir. Bu sebeple hiç kimse bu ağaçlardan bir dal kesemez. Anlatıldığına göre, burada kurban kesilerek yağmur duası yapılmaktadır. Evliya Mezarı Yukarıda zikredilen Dede Mezarından başka bu köyde, Evliya olarak bilinen bir yatır daha mevcuttur. Burasının Ali Baba türbesi ile ilişkisi olup olmadığı bilinememektedir. Anlatıldığına göre bu mezar önceleri köyden bir adamın evinin dibinde imiş. Adam evini genişletmek için orayı yıkmak istemiş, ne var ki bu işi yapınca çocuklarının gözleri kör olmuş. Daha sonra adamın rüyasında bu işten vazgeçmezse onun başına daha çok işler açarım demiş. Bunun üzerine burası bir türbe şeklinde yapılmak istenmiş ve bu maksatla dört duvar içine alınarak üzeri örtülmeye çalışılmış. Fakat türbenin üzerini örtmek bir türlü mümkün olmamış. Türbenin üzerine örtülmek için getirilen ağaçlar her seferinde başka bir yerde yığılmış bir halde bulunmuş. Bu sebeple türbenin birkaç kez yıkılıp yeniden yapıldığı anlatılmaktadır ve türbenin üzere ise açıktır. Himmet Dede Anlatıldığına göre, günümüzde Himmet dede adı verilen bu muhite, nereli olduğu bilinmeyen üç kişi gelmiş, Bunlardan birisinin adı Himmet’miş. Bu zatın aynı isimle anılan köyün kurucusu olduğu tahmin edilmektedir. Hakkında daha fazla bilgi bulunmayan bu şahsın türbesi köyün ortasında bulunmakta olup etrafı duvarla çevrilidir. Bu yatırı çocuğu olmayan kadınlar, çocuk sahibi olmak, herhangi bir dert ve sıkıntısı olanlar da bu sıkıntılarından kurtulmak maksadıyla ziyaret etmektedirler. Daha önceleri buraya çaput bağlandığı, ancak bugün bu adetin uygulanmadığı görülmektedir. Türbeye ibrik ve mum konulmaktadır. Halk Himmet Dede’nin geceleri görüldüğünü, köyün çeşmesine gelerek abdest aldığını anlatmaktadır. Ardıç – Türbe Ardıç köyünün batısında yüksek bir tepe üzerinde bulunan ve Osman Zinnüreyn Hz. (Osman) a ait olduğu kabul edilen bir mezar bulunmaktadır. Buraya insanlar daha çok yağmur duası için gelirler. Burası sadece köy sakinleri tarafından değil, yöre halkı tarafından da ziyaret edilir. Ayrıca çeşitli dilekler için de buranın ziyaret edildiği bilinmektedir. Türbe avlusunda bulunan alıç ağacına çaput bağlanmaktadır. Cuma geceleri başta olmak üzere, diğer kutsal gecelerde de evliya türbesinde ışık yandığına, hatta bu ışığın aynı köyün girişinde bulunan ve bugün harabe olan kızlar mezarlığına kadar uzandığına, inanılmaktadır. Mikdat Dede Türbesi Talas ilçesinin Sakaltutan köyünde bulunan türbe, Horasan erenlerinden olduğu kabul edilen Mikdat Dede isimli zata aittir. Türbenin mimari özelliğinden Mikdat Dede’nin Anadolu Selçuklu döneminde yaşamış olduğu tahmin edilmekte olup onun Melikgazi’nin piri olduğundan bahsedilerek ziyarette önceliğin buraya ait olduğu bu türbe ziyaret edilmeden Melikgazi’ye gidilmemesi gerektiği üzerinde duıulmaktadır. Köylülerin ifadesine göre, yaklaşık onbeş sene öncesine kadar özellikle çocuğu olmayan, durmayan, yüz felci geçiren ya da ağır bir hastalığa yakalanan kimseler, genellikle perşembe günleri türbeyi ziyarete gelirlermiş. Türbenin hastalıklara iyi geldiği hususunda halk arasında anlatılan bir ki olayı burada zikretmek yerinde olacaktır. Bünyan’ın Koçcağız köyünden yatalak olarak gelen bir kadın türbede 2-3 gece kaldıktan sonra, iyileşir ve köyüne yürüyerek gider. Yine aynı şekilde türbenin bulunduğu köyde, yataktan kalkamaz durumdaki bir hasta, orada birkaç gün kalıp geceledikten sonra iyileşir. Bu durumu kendisi köylülere şöyle anlatır: Türbede yatarken rüyamda ak sakallı bir hoca geldi. Önümde duran büyük bir hendeği atlamamı söyledi. Bunun ilerine o, “atlarsın, atlarsın” diyerek arkamdan bir tekme vurdu, öbür tarafa geçtim. Bir de baktım hiçbir rahatsızlığım kalmamış. Eskiden türbede geceled ışık yanarmış hatta bu ışık, köyün yukarısından Şıhoğlu denilen adamın evine kadar gidermiş. Bugün artık ziyaret edilmeyen bu türbe, halkın yağmur duası için başvurduğu bir yer olma özelliğini devam ettirmektedir. Çevrim Türbesi Talas ilçesi – Sakasultan köyünde , Mikdat Dede türbesine yaklaşık 20 m. uzaklıkta, köyün içinden geçen Tomarza yolunun kıyısında bulunmaktadır. Mezarın ortaya çıkarılış hikayesi şöyledir: Vaktiyle köyün büyüklerinden “Palalı” denen birine rüyasında “bizim üstümüzü çığmıyorlar, köylüye söyle bizi kurtarsınlar” diye şikayette bulunmuşlar. Bu rüya görme olayı üç beş gün devam etmiş. Adam rüyasını köylülere anlatmış. Onlar da ”Biz gaybı ne bilelim, bulundukları yerin etrafını çizsinler biz de ona göre elimizden geleni yapalım” demişler. Palalı ertesi sabah söz konusu yeri etrafı çizilmiş olarak görmüş. Köylüler de o günün imkanlarıyla burasını bir avlu içine almışlar. Bunu takiben aynı kişiye rüyasında “bizim bir beyimiz var. Biz oniki kişiyiz, üç basamak aşağı inilecek, alnına konulmuş bir aşık var başucunda, işte beyimiz o” demişler. Adam üç basamakla aşağıya inmiş, tarif edilen yeri ve alma konulmuş aşığı bulmuş ve etrafını çevirmiş. Daha sonra buranın adı Çevrim mezar olmuş. Çevrim mezar, türbe gibi ziyaret edilmemektedir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Talas, Kayseri

Abdullah Develioğlu

1308 Rumi ve 1309 Hicri yılında (1891) Develi’nin Cami-i Kebir Mahallesi ‘nde doğmuştur. Babası ulemadan Develi Müftüsü Hacı Mahmud Efendi , annesi ise yine ulema kızı Ayşe hanımdır. İlk tahsilini Develi’de mahallin Hoca Efendi’lerinden yapan Develioğlu, Rüşdiye’yi onüç yaşında bitirdikten sonra 1324/1908 yılında Kayseri’ye gelmiştir. Kayseri’ye geldikten sonra Hamurculu Osman Efendi’den Nahiv, Mantık, Belagat ve İlm-i Beyan okumuştur. 1328/1912 yılında Hamurculu Osman Efendi ‘nin vefat etmesiyle Miyaszade Nuh Naci Efendi ‘nin derslerine devam eden Develioğlu , üç sene de bu Hoca Efendi’den okuduktan sonra icazet-name (diploma) almıştır. Daha sonra Adab, Kelam, Fıkıh, Feraiz, Tefsir, Aruz, Elgaz ve Muamma gibi dersler okuyan Develioğlu , Harb-i Umumi (Birinci Dünya Savaşı) ‘nın başlaması üzerine (1331/1914) on yıllık derslerine ara vermek zorunda kalmıştır. Harbi Umumi’de askerliğe alınan Develioğlu, askerliğini Ankara’da yapmıştır. Dört yıllık askerlik görevinden sonra Kayseri’ye gelmiş ve1335/1919 da Kayseri’de evlenmiştir. 22 Teşrin-i Sani 1336/1920 tarihinde Kayseri Daru’Il Hilafe Medresesi muallimliğine tayin edilmiştir. Dört yıl bu görevde kaldıktan sonra, medreselerin lağvi üzerine Kız Orta Mektebi Din Dersi Öğretmenliği ne getirilmiştir. Daha sonra hapishane öğretmenliğine getirilen Develioğlu , bir yıl sonra Develi İlk Okul öğretmenliğine tayin edilmiştir. Bu vazifede iken ek görev olarak bir de Develi Vaizliği verilmiştir. 1933 yılında öğretmenlikten ayrılan Develioğlu, Develi’de Vaizlik yaparken aynı vazife ile Kayseri’ye nakledilmiştir. Mayıs 1941 yılında Kayseri Müftü Müsevvidi olarak görevlendirilen Develioğlu , 1943 yılında Müftü Miyaszade Nuh Naci Efen­di’nin felc olmasıyla Müftü Vekilliğine getirilmiş, iki senelik vekaletten sonra 30 Teşrin-i Sanı 1945 tarihinde Kayseri Müftülüğüne getirilmiştir. Beş yıl Kayseri’de Müftülük yaptıktan sonra 18 Mart 1950 tarihinde Merkezi Kayseri olmak üzere Yozgat ve Sivas illeri gezici Vaizliğine tayin edilmiştir. İki yıl kadar bu görevde bulunan Develioğlu, bu müddet zarfında gittiği yerleri İrşad eylemiştir. 9 Ağustos 1952 tarihinde Adana Müftülüğü’ne getirilen Develioğlu Hocamız, beş yıl kadar da burada görev yapmıştır. Bu vazifesi sırasında ayrıca Adana İmam-Hatip Lisesi meslek dersleri öğretmenliğinde de bulunmuştur. 1956 yılında emekli olan Develioğlu, 1964 yılında İstanbul’da ikamet etmeğe başlamıştır. Burada fahri vaizlik yapmakla ve kitap yazmakla vakit geçirirken nihayet 28 Mayıs 1984 Pazartesi günü-93 yaşında olduğu halde- İstanbul’da vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Allah ü Teala rahmet eyleye (Amin) Şairliği de bulunan Develioğlu , şiirlerinde Abdi mahlasını kullanmıştır. Hocamızın Pençname’deki iki eseri manzum olarak yazılmıştır. Develioğlu Hocamız, Erbilli merhum Şeyh Mehmed Esad Efendi’den feyz almıştır. Eserleri 1- Gülzar-ı Sufiyye der İzah-ı Taiyye 2- Fülkü’l-Ebhar fi Şerhi Lücceti’l-Esrar 3- Penç-name (Beş Kitap) 4- Üçbin Türk ve İslam Müellifi (Büyük İnsanlar) 5- Sabr u İbtila ve ibretli Kıssalar 6- Şerhu Şir’atil-İslam Tercümesi (Yazma) Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Hacı Torun Efendi

kayseri – hunat hatun camii Kayseri hanedanından Çukurluzade Ahmed Ağanın oğlu olan Hacı Torun Efendi ‘nin asıl adı Muhammed (Mehmed) Salih olup 1214/1799 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Baba ve dedeleri, Sivas Şehri yakınlarında bulunan Kesik Köprü Vakfı ‘nın mütevellısi olup, 610/1213 tarihli bu vakfiyeye göre sülaleleri Selçuklu Vezirlerinden Ebü’l-Leys Arslan b. Sinbat’a dayanmaktadır. Bu vakfiyeye göre ecdadının Horasan tarafından gelerek Sivas’a yerleşmiş oldukları tahmin edilmektedir. Kendisi daha çocukken babası Ahmed Ağa’nın ölümü sebebiyle annesinin babası ulemadan Hacılarlı Musa Efendi ‘nin yanında erginlik çağına kadar kalmış, akranlarından ayırt edilmesi için Musa Efendi tarafından kendisine ”Torun” takabı verilmiştir. Bu suretle adı bundan sonra halk arasında Torun Efendi diye meşhur olmuştur. İlk tahsilini Hacılar’da dedesi Musa Efendi’nin yanında yapan Torun Efendi , keskin zekasıyla Musa Efendi’nin hayır dualarına mazhar olmuştur. Musa Efendi Kayseri’de Sivas Kapısı yanında bulunan Çiğdeli Camii’nde vaaz ederken arkasına aldığı bu küçük torununu halka göstererek samimi dualarda bulunmuştur. Gençlik yıllarının ilk devresinde iken dedesi Musa Efendi’nin de ölmesi ile kimsesiz kalan Torun Efendi , Kayseri’de halasının kocası Kıranardlızade Hacı Seyyid Ağa ‘nın evinde kalmağa başlamış ve bu arada geçimini temin için dokumacılık sanatına başlıyarak yirmiyaşına kadar bu sanatla meşgul olmuştur. Manevi bir işaret olmak üzere bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i görmüş ve Peygamber (s.a.v.) Efen­dimiz kendisine bir Kur’an-ı Kerim vererek ”oku” buyurmuştur. Bunun üzerine uyanan Torun Efendi ‘nin içinde bir ilim sevgisi, tahsil aşkı meydana gelmiş ve o günden itibaren dokumacılık sanatını bırakarak Mürekkepci lsmail Efendi ‘nin derslerine devam etmiş ve Yanıkoğlu Camii imamı Hacı Derviş Efendi’den İlm-i kıraat öğrenmiştir. Aynı zamanda o asırda ilmi etrafa yayılmış olan Göncüzade Kasım Efendi ‘nin derslerine devam ederek icazetname almıştır. Bir aralık Ankaravi Sarı Abdullah Efendizade Mehmed Efendi’ nin de derslerine devam etmiş ve Raşid Efendi Kütüphanesi’nin Hafız-ı Kütüplerinden Hacı (M.) Salih Vahdeti’den Telhis ve Mutavvel okumuştur. O asırda medreselerin verimsiz hale gelmesiyle tedris hayatı camilere kaymış olduğundan Kayseri’de Cami-i Kebir ders-i ammı Hocazade Mehmed Efendi ‘nin ölümünden sonra Cami-i Kebir’de müderrislik vazıfesini üzerine alan Hacı Torun Efendi , otuz seneye yakın bu camide yüzlerce talebe yetiştirmiş, vaaz ve irşadda bulunmuştur. Talebeleri içinde en meşhurları, damadı Divrikli Emin Efendi , Küçük Hacı Hafız Efendi , Müftü Nail Efendi , Müftü Mesud Efendi , Müftü Hacı Enver Efendi gibileri olmak üzere üçyüzü aşkın talebeye icazetname (diploma) vermiştir. Bir aralık Hacc’a da giden Hacı Torun Efendi gidiş gelişlerinde Mekke, Medine ve Şam gibi Osmanlı Vilayetleri’ndeki alimlerle karşılaşmış ve ilmi sohbetlerde bulunarak kudretini onlara da tasdik ettirmiştir. Hacdan dönüşlerinde Karaman Müftüsü Hadimizade Abdullah Hasib Efendi’ ye uğramış ve Hadimi Hz.lerinin kendi el yazması mecmuasını ve diğer eserlerini görmüş ve bir kısmını istinsah (kopya) eylemiştir. Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi’ne de pek çok devam eden Hacı Torun Efendi , kendi el yazısı ile bazı kitaplar istinsah eylemiştir. Kendisi Nakşibendi Tarikatı’na mensup olduğundan Hadimi Hz.lerinin “Risale-i Nakşibendiyye” sini de istinsah etmiş ve Şeyh Hadimi merhumun ruhani himmetiyle adı geçen tarikatta tezyid-i feyz ve kemal eylemiştir. Hacdan döndükten sonra da yine Cami-i Kebir’deki tedris hayatına devam eden Hacı Torun Efendi, ders-i anımdan olması sebebiyle Tefsir, Hadis, Fıkıh Usulü, Maani, Beyan, Bedi, Sarf, Nahiv, Mantık, Adab, Kelam, Hikmet ve Hey’et gibi ilimlerden ders okutmuştur. 1254/1838 tarihinde telif ettiği “İşaratü’l-Kur’an” isimli eserini Sultan Abdülmecid Han’a 1258/1842 de takdim ettiğinde padişah tarafından mükafat olmak üzere Hacı Torun Efendi’ ye hazineden 250 kuruş maaş bağlanmıştır. 1273/1856 yılında Cami-i Kebir’in tamiratı sırasında bir hayli emeği geçmiştir. Bu sıralarda telif hayatına da başlıyan Hacı Torun Efendi , isimlerini aşağıda vereceğimiz eserlerle bazı Haşiye ve Ta’likatlar meydana getirmiştir. Muhakkık, Müdakkik, zeki ve vakar sahibi, halk ve ulema arasında zamanın İmam-ı A’zam ‘ı gibi hürmete layık bir kimse idi. Zamanındaki alimler ve şeyhler ziyaretine gelerek hayır duasını almağa çalışırlardı. Yaşları yetmişe vardıktan sonra Beyzavi Tefsiri ile Buhari derslerinden başka ders okutmamışlar, ibadetle vakit geçirmişlerdir. Son zamanlarında bazı müzmin hastalıklara yakalanmış olup, iyileşmesi mümkün olmayan bir hale geldiği halde hiç bir zaman şuurunu kaybetmemiş ve bu halde iken bile Cenab-ı Hakk’a hamdetmeğe devam etmiş ve hiç bir zaman hastalığından şikayet etmemiş, tahammülsüzlüğe delalet edecek bir kelime bile söylememiştir. İlahı emanetin teslimi zamanı yaklaştığı sırada üç gün üç gece yanlarında Hatm-i Hace tertibini emredip kendileri dahi o hasta halinde Hatm-i Hace’ye devam ederken 22 Zilhicce 1302/1884 Cuma günü, Cuma Namazı’ndan ewel vefat etmiş, Hunat Camii’nin batı kapısından girerken görünen Hunat Hatun türbesi yanına defnedilmiştir. O tarihlerde Kayseri Naibi bulunan Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi, ölümüne şu tarihi düşürmüştür: “Lafzıle tarih-i fevtin zabt idüb FEVZi dedi” “Üçyüz iki sali içre kıldı Aden’e irtihal” Menkıbeleri 1- Gençliginde bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i görmüş, Peygamber Efendimiz kendisine bir Kur’anı-Kerim vererek ”oku” buyurmuştur. Bunun üzerine uyanan Hacı Torun Efendi , çalışmakta olduğu dokumacılık sanatını bırakarak Mürekkepci İsmail Efendi ‘nin derslerine devam etmiştir. 2- Abdullah Develioğlu Hocamız merhum anlatıyor: 1909 senesinde Edirne’de bulundum, Saathane Medresesi Müderrisi İsmail Hakkı Efendi -o zamanlar 80 yaşlarında olduğu zannediliyordu- şöyle dedi: – “Bir zamanlar İstanbul’da idim, Hacı Torun Efendi ile Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi’yi gördüm. Hacı Torun Efendi’ye Kur’an-ı Kerim ‘in bazı sureleri başlarındaki huruf-ı mukattaa’nın manasını sordum, şöyle dedi: – “Habib ile mahbub arasında bir sır ve şifredir. Onlardan başkası bunun hakikatini bilemez.” 3- Mezar taşına şu beyit yazılmıştır: İza kale’l-Müezzinü fi’l-hamsi eşhedü Ve nahnü nücibu fi’I-Kuburi ve neşhedü Açıklaması: Müezzin beş vakit ezanda: “Eşhedü -Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine ve Hz. Peygamber’in O’nun rasulü olduğuna şehadet ederim- dediğinde, biz de mezarda olduğumuz halde cevap verir ve şehadet ederiz.” 4- Bir gün Hacı Torun Efendi ziyaretçilerine: – “Allah daha iyi bilir, Maraşlı bir öğretmen bana bir mektup getiriyor” der. Biraz sonra içeriye ince yazma sarıklı, kısa cepkenli, Maraş yemenili birisi selamla girerek, Hoca Efendi’ye bir mektup uzatır. Adam gittikten sonra Hoca Efendi ziyaretçilerine: – “Herhalde kerametime hükmettiniz. Pencereden bakarken bu adam birisine bir şey sordu, adam da bizim evi gösterdi. Kıyafetinden Maraşlı olduğu anlaşılıyordu. Maraş Müftüsü’nden bir mektup bekliyordum. Gelen kimsenin öğretmen olduğunu da, oynayan çocuklara dikkatli bakışlarından çıkardım” dedi. Eserleri 1- İşaratü’l-Kuran 2- Miftahu’l-Hayat 3- Risaletü’l-İndiraciyye 4- Tenbihü’l-Ağbiya 5- Hissü’l-Hakk ve Zaher 6- Risale fi Ta’rifatil-Ahkami’ş-Şer’iyye Hocaları 1- Mürekkepci İsmail Efendi 2- Hacı Derviş Efendi 3- Göncü-zade Kasım Efendi 4- Sarı Abdullah Efendi-zade Mehmed Efendi 5- Hacı Mehmed Salih Vahdeti Hoca Efendi Talebeleri 1- Divrikli Damad Emin Efendi (Ölümü: 1327/1909) Divrikli Hafız Mustafa Efendi’nin oğludur. Hafız Mustafa Efendi Kayseri’de müderris iken, Emin Efendi 1237/1821 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. İlk tahsilini Kayseri’de yapmış ve küçük yaşta iken Kur’an-ı Kerim-i ezberlemiştir. Sonra kardeşi İsmail Efendi ile beraber memleketi olan Divrik’e gitmiş ve orada sarf ile nahvi, daha sonra Tokat’a giderek mantık okumuştur. 1265/1848 tarihinde tekrar Kayseri’yegelen Emin Efendi, zamanın büyük alimi Hacı Torun Efendi ‘den sekiz sene kadar okuyarak icazet-name almış ve hocası Hacı Torun Efendi ‘nin kızı ile evlenmiştir. Bu evlilikten dolayı “Damad” adı ile şöhret bulmuştur. Kayseri’de kırk sene kadar tedrisatta bulunarak ders okutmuş ve 300’den fazla talebeye icazetname vermiştir. Nihayet-seksen sekiz yaşında olduğu halde-1327/1909 yılında Kayseri’de vefat etmiş ve cenazesi Hunat Cami-i Şerifi’nin batı girişindeki türbenin yanındaki boşluğa defnedilmiştir. Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, “Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlm” adlı eserinde şöyle bir kıssa anlatmaktadır: “Ben, Anadolu vilayetlerinden büyük bir vilayet olan Kayseri’de talebe iken, işittiğime göre Hocam Divrikli Mehmed Emin Efendi ki Kayseri’li Hacı Torun Efendi ‘nin damadı diye meşhurdur -Allah her ikisine de rahmet etsin-, Şeyh Damad Halil Efendi adında meşhur ilim adamlarından biri kalabalık ilmi bir cemaat içinde ”O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir varlık yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” ayetinde çalgı aletleri ayetin manası içine nasıl girebilirler?” diye bir soru sormuştur. Damad Emin Efendi’nin mantıkta büyük bilgisi vardı, şöyle cevap vermiştir: – “Ayetteki kazıyye (önerme) umumidir. Her varlık ki var oluşu sebebiyle Allah’ı tesbih eder ve böylece bu ayetin hükmüne lehiv aletleri de girer. Zira bunlar da mevcut varlık olmaları sebebiyle Allah’ı tesbih ederler. Lehiv aletlerinin insanları Allah’ı zikirden alıkoymaları ve şer’in onu yasaklaması sebebiyle asıl maddelerinin Allah’ı zikirden yoksun olmaları lazım gelmez. Mantık bilgisi sebebiyle hüküm çıkaran bu hikayeyi Mısır’da kalabalık ilmi bir topluluk içinde anlattım. Gereken ilgi ve alaka gösterilmedi. İhtimal ki bu ilgisizlik mantık ilminin Mısır’da gerektiği gibi takdir edilmeyişinden ve gaflette olanların bu ilim aleyhinde bulunmasındandır. 2- Küçük Hacı Hafız Efendi (Ölümü: 1307/1890) 1238/1822 yılında Kayseri’de doğmuştur. İlk tahsilini mahalle mektebinde yaptıktan sonra medrese tahsilini de Hunat Hatun ve Melik Gazi medreselerinde yapmış ve Hacı Torun Efendi’den icazetname almışlardır. Daha sonra Hunat Medresesi ‘ne müderris olmuşlardır. Nihayet -Yetmişüç yaşında olduğu halde- 28 Ramazan 1307/ 1890 tarihinde Kayseri ‘de vefat etmiş ve Hunat Camii Türbesi ‘nin yanındaki boşluğa defnedilmiştir. 3- Müftü Nail Efendi: Hayatına dair hiç bir bilgi elde edemedik. 4- Müftü Mes’ud Efendi (Ölümü: 1310/1892-93) Kayseri ‘nin Ağırnas Köyü ‘nde doğmuştur. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra medrese tahsilini Kayseri’de Hacı Torun Efendi’de yapmış ve bu zattan icazetname almıştır. İslam Hukuku Mütehassıslarından olan Mes’ud Efendi, Kayseri Müftüsü olmuştur. Daha sonra İstanbul’a giderek hademe-i şahane ve musıkı-i hümayun arabi muallimliğine tayin olunmuştur. Kayseri’nin sayılı ve değerli alimlerinden biridir. “Mir’at-ı Mecelle” adlı eserinde mecelle maddelerinin, otuz kadar hanefi fıkıh kitaplarından çıkarılmış kaynaklarını, asıllarını arapça olarak vermiştir. Mecelle’nin maddeleri aynen alınmış, her maddenin altına yukarıda adı geçen kaynaklardan alınan ifadeler yerleştirilmiştir. Ayrıca mehazın adı ve babı da zikredilmiştir. Mecelle cemiyetinin takdirlerini de kazanmış olan bu eser, 1302 yılında İstanbul’da bir cilt halinde 750 sayfa olarak basılmıştır. Müftü Mes’ud Efendi nihayet-1310/1892- İstanbul’da vefat ederek Yahya Efendi Dergahı avlusuna defnedilmiştir. 5- Müftü Hacı Enver Efendi: (Ölümü: 1326/1908) 1251/1835 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Babası Mehmed Salih Efendi’dir. İlk tahsilini mahalle mektebinde şeker-zade’den yaptıktan sonra medrese tahsilini de Kayseri’de Hacı Torun Efendi’den yaparak icazet-name almıştır. Kayseri’de Hatuniye Medresesi’ne müderris olan Hacı Enver Efendi, daha sonra Kayseri’ye müftü olmuştur. 36 sene kadar müftülük yaptıktan sonra nihayet yetmiş üç yaşında olduğu halde 1326/1908 tarihinde Kayseri’de vefat etmiştir Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri

Develili Celal Baba

kayseri – develi – Ulu cami avlusu Celal Baba , Develi, Tufanbeyli, Kadirli, Kozan yörelerinde menkıbeleşmiş hikayeleri anlatılan ve veli olduğu kabul edilen ” Meczup Velilerden” mukaddes bir zattır. Celal Baba, ona dair bilgilerin çoğunu onunla ilgili anlatılardan edinebildiğimiz gizemli bir insandır. Ümmî bir zat olmasından dolayı yazılı hiçbir eser bırakmamıştır. İnsanların “celal”inden çekindikleri, hiçbir zaman zavallı ve aciz durumda olmayan, tersine kimseye eyvallah etmeyen, mezar taşında yazdığı gibi “Allah’ın Mecnunu” dur. Bırakın birilerinin yardımına ihtiyaç duymayı, yanında kaldığı kişilere maddi yardımlarda bile bulunduğu belirtilmiştir. İnsanların dualarında adını zikredip “yüzü hürmetine” diye yakardıkları, sıkıntılarında darına yetişeceğine inandıkları bir velidir. Ondan korkmanın ötesinde, muhabbet besleyenlerin gülümseyerek hatırladıkları, kimi zaman bir çocukla atışır gibi gülümseyerek atıştıkları, parayla ve dünyayla ilgisi olmayan keramet ehli bir zattır. Celal Baba , edinilen nüfus kayıtlarına göre 1 Temmuz 1917’de Develi’de doğmuştur. Adı Celal Kındıra’dır. Baba adı Ali, anne adı Fatma’dır. Hiç evlenmemiştir. 11 Temmuz 1994’te Develi’de akrabası olmayan ancak ona ev sahipliği eden ve hizmetini gören Pembe Kapusuz’un (Kadir Özdamar, Sarıkız’ın Seyit olarak belirtir.) yanında hakka yürümüştür. Aynı anneden olma başka kardeşi yoktur ancak babasının ikinci eşi Nazife hanımdan olma 1932 Ankara doğumlu Osman isimli bir erkek kardeşi vardır. Kardeşi de 1997 yılında vefât etmiştir. Elde edilen bilgilere göre Celal Baba ’nın okuma yazması yoktur. Ama cezbe anında çok etkileyici, yarısı Arapça yarısı Türkçe dua ettiği Yrd Doç. Dr. A. Kadir Özdamarlar tarafından yazılan bir köşe yazısında belirtilmiştir. (Özdamarlar 5 Aralık 2017) İtikadi bağlamda Tufanbeyli’de görüşülen kişilerin anlattıklarına göre Hanefî bir mezhebe değil İmam Cafer’i merkez alan bir itikada mensuptur. Ancak Develi’de görüşülen kişiler ise Kadirî Tarikatı’nın Nâdirî kolunun kurucusu olan Muhammed Bilal Nadirî ’ye bağlı olduğunu belirtmektedir. Nitekim anlatılan kerametlerinin birinde; bir bebeğin adının “Bilal” konulmasını talep etmesi, başka bir kerametinde ise Gaziantep’te bir türbeyi ziyaret edeceğini belirtmesi Bilal Nadiri Hazretleri ’nin Gaziantep’in Nurdağı ilçesi Hamidiye köyündeki kabrini ziyarete gitmiş olma ihtimali düşündürmektedir. Celal Baba, adı gibi “celâlli” bir insandır. Genelde sinirli bir tabiatı olmakla birlikte sevdiği insanlara karşı çok müşfiktir. Sokakta yürürken kimi zaman söve saya giden, kimi zaman da evde kendi aralarındaki bir kavgada hanımına vurmaya çalışan kişinin aniden arkasından yumruklayıp “Onun ne suçu var da vuruyorsun!” diyerek kadını koruyan şefkatli bir zattır. Üstüne başına dikkat etmeyen, çoğu zaman toz toprak içinde kalan Celal Baba’nın üstünü başını değiştiren, yenilerini giydiren, hamama götüren pek çok kişinin etrafında bulunduğu belirtilmektedir. O, azametinden çekinilen, duasını almak içinse kendisine hizmet edilmeye çalışılan bir velidir. Celal Baba , ömrünün büyük bölümünü Develi’de geçirmiştir. Develi’de yaşadığı dönemde “Deli Celal”, “Keleş Ali’nin Celal” , Kadirli, Kozan ve Tufanbeyli’de ise “Pehlül Celal” ve “Celal Baba” olarak adlandırılmıştır. Develi’ye geldiği zamanlarda 35 gün, bazen bir hafta kalmış sonra bir ay, iki ay ortadan kaybolmuştur. Ona dair anlatılanlardan anlaşıldığı kadarıyla sık sık Develi ilçesine bağlı Bakırdağı köyü tarafındaki Gezbeli Geçidi’nden Adana tarafına geçmiştir. Kadirli ve Kozan’da ”Uçan Celal” olarak anılmıştır. Celal Baba ile anlatılarının en sık karşılaşılan hadisesi Celal Baba’nın bir vasıtanın (otomobil, otobüs vs.) gidebileceği mesafeyi o vesaitten çok daha önce kat etmesi hadisesidir. Anlatıların birinde: Develi’den bir Hac Kafilesi Kabe’ye gitmek üzere iken Celal Baba da onlarla yolculuk etmek ister. Şoför, onu “meczup” olduğu için arabaya bindirmez. Kabe’ye vardıklarında Celal Baba’nın kendilerinin önünde ibadet ettiğini görürler. Bir başka hadisede, Celal Baba bir kadının pişirdiği köfteyi Kozan’dan Ankara’ya köfte soğumadan ulaştırır. Mekânı, olağandışı şekilde değiştirmesi ile ilgili pek çok anlatının bir kısmı da Celal Baba’ya verilen emanetlerin ya da mektupların ilgili şahsa adres belirtilmeden Celal Baba tarafından ulaştırılabilmesi ile ilgilidir. Örneğin Develi’den Gaziantep’e gideceğini söyleyen Celal Baba’ya teslim edilen asker mektubu kışta kıyamette sahibine ulaştırılır. Mektubu verirken Celal Baba’nın elinde onlarca mektup bulunur, o okuma bilmediği halde mektuplara bakmadan o mektubu bulup sahibine teslim eder. Onun verdiği cevabı da tekrar getirir. Kadirli yöresinde “Celal Baba, erenlerin postacısıydı.” denilmekte “Uçan Celal” şeklinde de anılmaktadır. Celal Baba’nın, zaman zaman mendil açıp para topladığı, topladığı paralarıysa sevdiği kişilere verdiği belirtilmektedir. Bu paraları alanlardan bir kısmı harcarken bir kısmı “bereket parası” diye cüzdanında ya da sandığında saklamıştır. “Celal Baba, bu paraları isteyen herkese vermez. Sadece gönlünün ısındığı kişilere verirdi.” denilmektedir. Bu paraları saklayanlarsa evinin bereketinin hiç azalmadığını belirtmektedir. Celal Baba’ya dair “bereket sağlama” anlatılarının biri: “Onu devamlı arabasıyla taşıyan Kozanlı bir şoför, Celal Baba arabaya bindiğinde arabanın yakıtının hiç bitmediğini, borçla aldığı arabanın borcunun nasıl olup da kapandığına anlam veremediğini, bunların da Celal Baba’nın bereketinden kaynaklandığını söyler.” şeklindedir. “Onu döven birinin o günden sonra boynunu tutamayan yarı felçli biri olduğu anlatılmaktadır.” “Bakırdağı’ndan Kadirli tarafına giden bir kamyoneti durdurmak istemiş. Adam durmamış. Daha ileri bir yolda yeniden karşısına çıkmış Celal Baba, yine durdurmak istemiş adam yine durmamış. Kadirli’ye vardığında yine karşısına çıkmış. “Elinin kazandığını, cebin görmesin!”demiş. Adam şimdi kazandığının bereketinin olmadığını bunun da Celal Baba’nın bedduasından kaynaklandığını söylüyor. Celal Baba’nın, Develi’deki yağmur dualarında muhakkak bulunan bir zat olduğu belirtilmektedir. Kendi gelmese bile hocaların: “Onun duası geçer.” düşüncesi ile yağmur dualarına katılmasını istedikleri biridir: “Elbiz’in yan tarafları eskiden harman yeriydi. Oralara duaya çıkılırdı. Celal Baba ceketini çıkarır tersine çevirir ve tekrar giyerdi. Elini kaldırır dua eder, aşağı doğru döndürürdü. Dudakları dua ederdi devamlı. O dualardan yağmursuz döndüğümüzüde pek hatırlamam.” Celal Baba’nın geçmiş ve gelecekten haberdar olmasına dair en ünlü anlatısı kendi mezar yeri ile ilgili olan ve ölümü sonrasına dair söyledikleridir. Kadir Özdamar’ın da bahsettiği bu hadise şöyledir: “Celal, bir gün bana dedi ki ‘Yaşar abi, ben Kadirli’de ölürsem orada mezarım hazır. Develi’de ölürsem de (caminin bahçesinde şu an kabrinin bulunduğu yeri göstererek) beni şuradaki mezara gömeceksiniz tamam mı, dedi. Biz geçiştirmek için “he, hı!”dedik. Çünkü o mezar dolu diye biliyorduk. Burası tarihi bir yer illa birisi vardır ki mezarı var burada diyorduk. Çünkü tamamen bir mezar olarak görünüyordu burası. Celal: “Yok burası boş. Burası benim.” derdi. Celal gidince merak ettik ve mezarı kendi elimizle kazdık. Burası için ‘Bu camiyi yapan usta düşmüş de ölmüş onun mezarıymış.’ denilirdi. Kazdık ama mezardan kemik vesaire çıkmadı. Dediği gibi mezar boş çıktı. Celal Baba, ben ölünce bir meczup olan Cücünlü Bekdeş beni yıkayacak demişti. Celal Baba bu vasiyet olayından kısa bir süre sonra hakka yürüdü. Biz yıkamak için toplandık. Cücünlü Bekdeş aniden geldi. “Çekilin, çekilin!” diye bizi etrafından kovdu. “Ben yıkayacam.” dedi. Güzelce yıkadı omzumuza alıp gelirken önümüzde yürüdü dua ede ede. Mezarının başına oturdu, bıdır bıdır birşeyler söyledi, gömülene kadar.” Celal Baba’nın kabri Develi Ulu Camii’nde minarenin dibindeki küçük kabristandadır. Yazılma tarihlerinin farklı olmasından dolayı olabilecek bir sebeple biri baş ucunda ve diğeri ayak ucunda olmak üzere Celal Baba’nın iki mezar taşı bulunur. Başucundaki taşta “Celal Kındıra, Celal Baba, Ruhuna Fatiha, D. 1331ö. 11. 7. 1994” yazar, ayak ucundaki mezar taşında ise: “Allah’ın Mecnunu, Celal Baba, Ruhuna Fatiha, 1918-1994” yazılıdır. Celal Baba, hayatta olduğu dönemde kendine mezar olarak iki yer belirlemiş ve ölümü gerçekleştiğinde bu iki yerden birine defnedilmesini vasiyet etmiştir. Bunlardan biri Kadirli’de bir mezar, diğeri Develi Cami-i Kebir diğer adıyla Ulu Camii bahçesindeki küçük kabristandır. Kadirli’deki mezar yerinin, Celal Baba oraya defnedilmese de kendini sevenlerce mezar ve ziyaretgah kabul edildiği belirtilmektedir. Ayrıca Tufanbeyli’deki Evci köyünde de Celal Baba’nın makamı bulunmakta ve sevenleri tarafından burası da ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Aşık Seyrani Bildirileri I. cilt , Develili Celal Baba üzerine bir araştırma , Emel Şimşek , Kayseri Büyükşehir Belediyesi

📍 Develi, Kayseri

Kayserili Mehmed Tevfik Efendi

📍 İstanbul

Şeyh Seyyid Ahmet Kumari Türbesi

kayseri – incesu – Kızılören köyü ile Omuzu güçlü zaviyesi arasında Moğol katliamından kaçarak 13. asır ortalarına doğru Kızılören Kasabası havalisine yerleşen es-Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin kabilesine mensup olan Şeyh Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri M.1400-1490 (Hicri 800-900) yılları arasında, o gün Kara Kilise bugün ise Boyun Kilise içi denilen yerde (Armutluk mevkisinde) yaşamış ve vefatını müteakip Kızılören’in güneyindeki Gökdağı eteklerinde şeyhliğinde bulunduğu zaviyesi yakınlarına defnedilmiştir. Şeyh Ahmed Kumari hazretlerinin vefatına müteakip kabri üzerine bir türbe inşaa edilmiş ve bu türbeye çeşitli meşrutalar ilave edilmiştir ve yine bugünkü Armutluk ve çevresinde bulunan bazı tarlaların gelirleri de bu tekke ve bu türbenin giderleri için vakfedilmiştir. Şeyh Seyyid Muhammed el-Kadiri ’nin torunları yörede Karakilise olarak bilinen Romalılardan kalma kiliseyi tekkeye çevirerek insanları irşada başlamış, Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri de zamanla bu tekkeye şeyh olmuştur. Bu Kadiri tekkesinde daima meskûn kimseler bulunmakta idi. Halkın irşâdı için çalışan Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri nin tekkesine ait çeşitli vakıf gelirlerinin olduğu ve arşivlerde kayıtlı olduğu belirtilir. Şeyh Ahmed ve Şeyh Mehmet isimli kimseler M.1440 tarihinde yine bu zaviyede hizmet görmüşler ayrıca bu kimseler ve aileleri padişahın fermanıyla avarız vergisinden muaf tutulmuşlardır. Şeyh Ahmed Kumari’nin vefatından sonra kimlerin tekkenin şeyhliğinde bulunduğu, kesin olarak tespit edilememiş ise de, yine arşiv vesikalarından Şeyh Ahmed’in veya Şeyh Mehmet’in veya Şeyh Budak’ın veya Kızılören’de yaşayan diğer bir Şeyh Ahmed’in tekkenin başında bulunduğunu öğrenmekteyiz. M.1698 (H.1110) tarihinde Şeyh Ahmed Kumari Tekkesinde Hacı Abdi isimli biri ve ondan sonra ise M.1708 (H.1115) senesinde Seyyid Üveys isimli diğer bir kişi tekkenin şeyhliğinde bulunmuştur. Ayrıca Seyyid Hazretlerinin vakfının kayıtlarından Seyyid Ahmed Kumari Hazretlerinin çocuklarının vakfın tevliyetinde bulunduğunu ve buradan hisse aldıklarını öğrenmekteyiz. Zamanla Şeyh Ahmed Kumari Hazretlerinin kabri hariç türbesi, tekkesi, bunların meşrutaları ve vakıf arazileri ortadan kalkmıştır. Hakkında rivayet edilen kerametlerden biri şu şekildedir: Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri, tarlasını sürerken rivayete göre ormandan gelen bir arslanı çifte koşardı. Yaklaşık 500 yıldır yöre halkı darda kaldıklarında, kuraklığa ve salgın hastalıklara müptela olduklarında, ihtiyaçlarının karşılanıp dualarının kabul edilmesi için onun kabrine gidip dua ederler. Hazretin adının halk arasında Kumarı olarak anılmasına karşın aslen Kumalı olduğu düşünülmektedir. Kumalı Hazretlerinin hangi tarihte yaşadığı tam olarak bilinmemesine rağmen, halk arasında anlatılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile olan menkıbeleri gözönüne alındığında 1600’lü yıllarda yaşamış olduğu kanaatine varılmaktadır. Hakkında anlatılan menkıbelerden bazıları şunlardır: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ordusuyla İncesu’ya uğrar ve burada bir cami, kervansaray, han, hamam vesaire dükkânlardan oluşan güzel bir külliye yaptırır. Bir ara ordusu ile şimdi “saz” diye bahsettiğimiz geniş düzlüğe gelir ve burada Kumarı Hazretlerine bir haber salarak “Şeyhim, bu gün ordumun tüm iaşesi sana aittir” der. Zira o zamanlar tüm Karataş nahiyesi Kumarı Hazretlerine dirlik olarak verilmiştir. Kumarı Hazretleri eline bir uruplağa bulgur, bir kaşık yağ, biraz tuz, birazda baharat alarak ordunun yanına gelir. Elindekileri gören Paşa “Sen bizimle alay mı edersin Şeyhim, neye yetecek o elindekiler?” deyince, Şeyh “siz orasına karışmayın, kazanları kurun Paşam” diye cevap verir. Kazanlar kaynamaya başlar Şeyh Hazretleri kazanların başına geçer, elindekileri Yaradan’a dua ederek kazana atar. Onca kazanda sular kaynar, yemekler pişer tüm orduya verilir ancak hazretin getirdiği bir uruplağa bulgur hâlâ tükenmemiştir. Kara Mustafa Paşa artık şeyhdeki sırrı anlamış erenlerden olduğunu sezmiştir. Ona keramet göstermesi için bir dilekte daha bulunur. “Şeyhim, benim atım yalnızca filik arpa yer, bana bu arpadan bulabilir misin?” der. Filik arpa “baharda büyüyen, yeni başak veren arpa” demektir. Mevsim güz olduğu için bu arpayı o esnada Anadolu’da bulmak imkânsızdır. Şeyh hazretleri buna da “peki” der ve “biraz bekleyin getiriyorum paşam” diyerek oradan ayrılır. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ise elinde birazcık arpa ile gelir ve atın önüne atar. Bu azıcık arpadan tüm atlar yer ancak yine de arpa tükenmez. Şeyhteki keramete hayran kalan Paşa “Şeyhim arpayı getirdiniz ama çok oyalandınız” diye sırra vâkıf olmak ister. Kumalı Hazretleri ise gülümseyerek “insaf Paşam! Filik arpa bu mevsimde yalnızca Şam’da bulunuyordu, oradan getirdim” diye karşılık verir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 İncesu, Kayseri

Hacı Zühdü Efendi ( Sayram )

kayseri – merkez -seyyit burhanettin mezarlığı Alim, müderris, vaiz (Kayseri, 1860 – Kayseri, 1945). Deliklitaş Mahallesi’nde doğdu. “Lülecizade”lerden olup baba adı Hüseyin, anne adı Emine’dir. Mahalle mektebinde okuduktan sonra medrese tahsilini Damad Emin Efendi, Hacı Ka­sım Efendi (Kızıklı) ve Hacı Hafız (Kü­çük Hafız) Efendilerin yanında yaptı. Nü­fus kayıtlarından, 1910 yılında kaydını Camikebir Mahallesi’ne naklettiği anla­şılmaktadır. Soyadı kanunundan sonra “Sayram” soyadını aldı. Hacı Torun Efendi ‘nin kızını aldığı için meşhur olan Da­mad Emin Efendi’nin damadı oldu. Kar­deşi Hacı Mustafa Efendi’nin de (Ö 1932) Yahyalı’da müderris olması, ailenin ilim­le olan ilgisini gösterir. Kendisi de ilim öğrenmek için Trablusgarb’a kadar git­miştir. Orada, Dağıstanlı Şeyh Hüsamed­din Efendi’den Nakşibendi Tarikatı’ını; İstanbul’daki Kelami Dergahı Şeyhi Esad Erbil ‘den de Kadiri Tarikatı’nın erkanını öğrendi. Aynca o, ilim ve ahlak sahibi, sevimli, heybetli ve vaazlarında sözleri etkili bir şahıstı. Hacı Zühdü Efendi 1915 kışında Kayseri’ye döndü ve burada Daru’l Hilafe’de ha­dis, tefsir ve fıkıh dersleri okuttu. Kilimli a­ğazade Hasan Okutan ve Mehmed Ali Satoğlu kaydı geçen öğrencilerindendir. Başkatibzade Ragıb (Güven) Bey de İs­ tanbul’da öğrencisi oldu. Hacı Zühdü Efendi, “gazi-şehid” olmanın üstünlüğü­nü tartıştdığı ilmi bir sohbette şahadetin üstünlüğünü savunurken, Hacı Kasım Efendi ise gaziliğin üstünlüğünü savundu. O, memur maaşı olmayan alimlere bağlanan “Mustehıkkin-i İlmiye” tertibinden maaş almaktaydı. Kabe’ye giderek hacı oldu. Mezarı, Seyyid Burhaneddin Mezarlığı­’nın güneydoğu köşesinde, kardeşi Mus­tafa Efendi ile birliktedir. Vefatında Ab­ dullah Develioğlu Kayseri müftüsüydü. Cenazesi çok kalabalıktı; bu, onun İlmi kişiliğini ve halk tarafından çok sevilen biri olduğunu gösterir. Develioğlu, Hacı Zühdü Hoca’nın vaiz olması nedeniyle, zamanın Diyanet İşleri Başkanı Şerafettin Yaltkaya’ya (Ö 1947) bir ta’ziyetname göndermiştir. Halen Kocasinan’a bağlı Mevlana Ma­hallesi’nde, adına, “Hacı Zühdü Efendi Sokağı” bulunmaktadır. Vaizler ”sözlü kültür”ü önemsediklerin­den dolayı bilinen bir eseri yoktur. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri

Gözübüyükzade İbrahim Efendi

kayseri – incesu – hacı kılıç mezarlığında Alim ve müderris (Kayseri, Ocak, 1747-Kayseri, ıs Ocak 1838). Hacı Kılıç Mahallesi’nde doğdu. Babası o dönemin bilginlerinden olan Müid Efendizade Mehmet Behçet Efendi’dir. İlk tahsilini Kayseri’de yaptıktan sonra Konya’nın Hadim ilçesine giderek devrin tanınmış bilginlerinden Hadım Müftüsü Ebu Said Mehmed el-Hadimi’den dini ve ilmi bil­giler aldı. Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Büyük Hüseyin Efen­di’den icazet alarak Kayseri’ye döndü. Gözübüyükzade İbrahim Efendi , devrindeki gelenek olan ilim tahsili için İstanbul, Mısır,Şam, Bağ­dat vb. şehirlere değil de, Hadım’a gitme­yi tercih ederek, burada dini ve ilmi alanda büyük başarı göstermesi ile çağ­daşlarından ayrılmaktadır. Kayseri’de 1785 yılında Gözübüyükzade Medresesini kurarak burada Arap dili, mantık, kelam, felsefe. tefsir ve hadis dersleri vermeye başladı. Elli yılı aşkın bir süre bu medresede başmüderris ola­rak görev yaptı ve çok sayıda eserle bir­likte beş yüzden fazla öğrenci yetiştirdi. Kayseri Müftüsü Hacı Torun Efendi , Hisarcıklızade Mustafa Efendi gibi bil­ginler bunlar arasındadır. Aynı aileden yetişen müderrislerin idare­sinde 134 yıl kesintisiz hizmet veren Gözübüyükzade Medresesi 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı. Bu medresede kurulduğundan 1924 yılı­na kadar, çok sayıda ilim adamı yetiştirdi. Örneğin, siyaset ve bilim adamı Suat Hayri Ürgüplü bu medresenin son dö­neminde yetişenlerden birisidir. Gözübüyükzade İbrahim Efendi ‘nin ve ailesinin asıl lakabı Muid Efendizade ol­ masına rağmen öğrencileri, onun ileri görüşlü olması ve meseleleri çözmekteki maharetinde dolayı ”Gözübüyükzade” lakabıyla anmaya başlamışlar ve bu lakap ile meşhur olmuştur . Bu ne­denle Mu’id Efendizade ailesinden ge­lenler bundan böyle günümüze kadar Gözübüyükzadeler (Gözübüyükoğulla­rı) olarak tanınmıştır. Gözübüyükzade ‘nin müderrisliği, öğren­cileri arasında problemleri çok kolay çözmesi ve izah etmesiyle çok sevilmiştir. Ayrıca hoşgörüsü ve insanlarla iyi iletişi­mi nedeniyle Kayseri halkının büyük sev­gisini kazanmış olan Gözübüyükzade 91 yıllık uzun ömrü boyunca yedi Osmanlı padişahı görmüştür. Kendisine II.Mah­mud tarafından şeyhülislamlık görevi teklif edilmişse de yaşının ilerlemesini ileri sürerek bu görevi kabul etmemiştir. İlmi çalışmaları yanısıra hayır faaliyetle­rine de katkıda bulunmuştur. Nitekim Gümrükçü Osman Paşa’nın yaptırdığı Battal Gazi mesiresi, Ziyaretçiler Köşkü ve mutfaktan oluşan hayrat ve imaret kurumlarının idaresi kendisine verilmiş­tir. Gözübüyükzade birçok alanda eser vermesine rağmen özellikle tefsir alanın­ da verdiği dersler ve eserlerle tanınmıştır. Bu eserler arasında Nebe Suresi Tefsiri en tanınmış olanlardandır. Onun eserle­rindeki üslubu çok önemli konuları çok kısa ve açık bir şekilde ortaya koymadaki metodolojisi ile dikkat çeker. Eserlerinin bir kısım ders notu şeklinde olup kendi medresesinde ve diğer medreselerde okutulmuştur. Gözübüyükzade İbrahim Efendi , 15 Ocak 1838 Pazartesi günü Kayseri’de vefat etti ve Hacı Kılıç Mezarlığına defnedildi. Mehmed Cemaleddin’in Gözübüyükza­de’nin Mecmuatü’r-Resail’e yazdığı tak­diminde, “Kaza-i merkumda i’dad olu­nan mahalde defin kılınmıştır” ifadesi, başta Bursalı Mehmet Tahir Bey’in Os­manlı Müellifleri olmak üzere birçok eserde, Gözübüyükzade’nin vefat ettiği ve kabrinin bulunduğu yer yanlışlıkla Hadim olarak kaydedilmiştir. Mezar taşında Fehmi mahlaslı bir şairin Gözübüyükzade’nin ölümüne tarih dü­şürdüğü şu beş beyitlik bir manzume bulunmaktadır: Kurretü’l-aynı cihanın hem zemanın sey­yidi. Nuş edip cam-ı ecelden daldı bahr-ı rah­mete Kabr-i yari eylenir ravza-i Huld-i berin Hurilerle daim olsun iş-ü zevk-i ibrete Tuttu matem hep vilayetler ona feryad edüp, Nice tullap bağrını yandırdı nar-ı firkate Gel dua kıl kabrine şimdengeru ihlas ile Hem şefaat iltica kıl gitti erdi devlete Mevtini tarih di Fehmi ah ile cevher gibi Es-sena li’llah düştü İbrahim Efendi Cennete. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 İncesu, Kayseri

Bostancı Baba ( Bahaeddin Çelebi )

kayseri – incesu Kayseri’de türbesi bulunan velilerdendir. Hayatı hakkında hiçbir tarihi malumat bulunmamaktadır. Mezarı ve şimdi yıkıl­mış bulunan zaviyesi Kayseri merkez Küllü (Küllüce) Köyü’nde, Kızılırmak kenarındadır. Yakın zamanlarda yenilenmiş bulunan türbesi, burada bulunan es­ki bir mezarlık içindedir. Mezarında bu­lunan mezar taşlarında da herhangi bir yazı bulunmamaktadır. Köylüler türbe çevresindeki, geniş bir alanın onun der­gahına ait olduğunu söylemektedirler. Esasen köy türbe yakınındaki bir vadide bulunan eski yerinden tepede bulunan bugünkü yerine taşınmıştır. Osmanlı dönemi 1500 ve1584 tarihli va­kıf tahrirlerinde “Vakf-ı Zaviye-i Bostan­cı Çelebi” olarak tahriri yapılmış bulunan Bostancı Çelebi Zaviyesi (Tekke)’nin ge­lir kaynağı olan arazinin “Ambar Viranı Mezrası (ekinliği)’nın ve Kızılırmak ke­narındaki Boyalı Mezrası veya Köyü” ol­duğu kayıtlıdır. Ambar Viranı, bugünkü şehrin Ambar arazisidir. Kızılırmak ke­narında olarak belirtilen Boyalı Köyü’nün ise bugünkü Küllü Köyü olduğu an­laşılmaktadır. Gerçekten Ambar’da bü­yük bir arazi Bostancı Çelebi vakfına ait iken son zamanlarda yanlış olarak, ora­daki Kara Mustafa Paşa vakıf arazisi ile birlikte kadastro tespiti ve mahkeme ka­rarı ile maliye hazinesine yazılmıştır. Va­kıf evladından Bayram Mazmanoğlu bu hususta vakfı kurtarmak için çalışmış ise de başarılı olamamıştır. Küllü Köyü’nde de bugün vakfa ait kayıtlı herhangi bir arazi kalmamıştır. Vakfın 1500 tarihli ya­zımında meşihatın (zaviye şeyhliğinin) Bostancı Çelebi evladından Elvan Çelebi veresesine ait olduğu ve halen Mevlana Cemal tarafından tasarruf edildiği kayıtlı­ dır. XIII. veya XIV. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Bostancı Çelebi hakkında Hacı Bektaş-ı Yeli menkıbelerinde bahis bu­lunmaktadır. Buna göre sık sık Hızır (a.s.) ile buluşan Hacı Bektaş-ı Yeli bir gün Kayseri’nin yukarı tarafındaki Seykalan (kayıtlarda yanlış olarak Saklan olarak okunmuştur) Kalesi’nin (bu kale kalıntısı halen mevcuttur ve Fatih’le Karamanoğ­lu Plr Ahmed arasındaki anlaşmaya konu olmuştur) batısında (vakıf arazisinin bu­lunduğu Ambar’da) Hızır Aleyhi’sselam ile buluşur. Orada bir kişinin kavun ekti­ğini görürler (Ambar arazisi bugüne ka­dar kavunları ile meşhurdur). Önce Hacı Bektaş-ı Yeli sonra Hızır (a.s.) asıl adı Ba­haeddin Çelebi olan bostan eken zata “Kardeş, bostandan bir kavun koparıp getir deyiyelim” derler. Bostan sahibi Ba­haeddin Çelebi de “baş üstüne, inşallah olunca getiririm” deyince, ‘ ‘bunlar, belki olmuştur, bir dolaş ta bak” derler. Baha­eddin Çelebi “Bir bakayım” deyip bosta­na girdiğinde burnuna kavun kokusu ge­lir. Yeni ektiği bostan mahsul vermiştir. Bunlardan ikisini koparıp birini Hızır (a.s.)’a, diğerini Hacı Bektaş-ı Veli’ye ve­rir. Böylece Hacı Bektaş-ı Veli Bahaed­din Çelebi’ye himmet eder ve onu velilik mertebesine ulaştırır. Bahaeddin Çele­bi’nin adı da bundan böyle Bostancı Ba­ba olur ve birçok kerametler gösterir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 İncesu, Kayseri

Necmeddin İmad

Ankara – Necmeddin İmad hazretlerinin Doğum tarihi bilinmemektedir. 1224 tarihinde vefat etmiş ve Serçeönü Mahallesindeki türbesine defnedilmiştir. Necmeddin İmad hazretleri, Halvetiyye tarikatının önemli şeyhlerindendir. Kendisi Kayseride yaşamış ve burada vefat etmiştir. Hayatı hakkında etraflı bilgi yoktur. Ancak, anlatılan bir olayla ölümünden sonra da Kayseri üzerindeki manevi-himayesinin sürdüğü anlaşılmaktadır. Derler-ki, XVII. yüz yılın başlarında “Kara Yazıcı” olayları olarak tarihe geçen iç ayaklanmalarda Samsun, Amasya ve Çorum’da etkili olan 64 zat, Kayseri’ye gelerek burasını işgal altına alır. Kendisinin ortadan kaldırılması için, Osmanlı Orduları İbrahim Paşa Kuman­dasında buraya gelirsede, başarılı olamayarak geri çekilmek zorunda kalır. İşte Kara Yazıcı’nın böyle etkili olduğu ve Kayseri’yi yağmala­maya başladığı bir günde bir gece rüyasında Necmeddin İmad ‘ı görür; Necmeddin İmad , Abdulhalim adını taşıyan bu eşkiyaya, “Kısa zamanda bu şehri terket ve burasının halkına kötülük yapma,” şeklinde bir uyarıda bulunur. Bunun üzerine Eşkiya buradan çekilerek Çorum iline gider ve böylece Kayseri böyle bir beladan kurtulur. Türbe kitabesinde, ”Kutbul-Arifin, Gavsül-vasilin Şeyh Necmeddiin İmad Nevvar Allahu Kabrehu” ifadesinin yer alması, onun döneminde çok büyük tasavvuf şeyhi olduğunu göstermekte­dir. Bu kitabenin türkçesi şöyledir: ”Ariflerin kutbu, Allah’a ulaşanların yardımcısı, Şeyh Necmeddin İmad Allah Onun kabrini nurlandırsın.” Onun yaşadığı dönemde Kayseri büyük ölçüde dış baskılara maruzdu. Onun için insanların sevgi ve birbirlerini kabullenerek hayatlarını sürdürmeleri gerektiğini tavsiye etti. “Manalar aleminin sırrını çözen birisi, kendi içinde mahşer haline gelmiş bir insana kıyamaz.” derdi. İnsanların bu imtihan dünyasında iyi şeyleri yapma­ları gerektiğini söyler, kötülüklerden kaçınmak için insanoğlunun kendi nefsini kontrole almasını tavsiye ederdi. Necmeddin İmad , Cüneyd-i Bağdadi’ye intasabeden ve bu yolda derinleşerek kendisi de büyük Veliler arasına giren Muham­med Bin Nur Halveti’nin adına oluşan Halveti tarikatını tanınınmış büyüklerindendi. O, insanların, İlim, Amel ve İhlas’la sonsuz kurtuluşa ereceğine inanırdı. İnsanın evvela neye inandığını bilmesi, sonra mahiyetini bilip öğrendiği şeyi yaşaması gerektiğini söylerken, 1221 yılında Kayseri’de vefat etti ve Kayseri’de toprağa verildi. Mezarı Serçeönü mahallesinde, bugün yıkılmış olan Hüseyin Bey hamamı yakınındadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri

Şeyh Taceddin Türbesi

kayseri – merkez – Şeyh Taceddin veli türbesi Şeyh Taceddin Türbesi , Osmanlı döneminde (1513) yapılan eserin yakın zamanda aslına uygun olarak onarılmış olduğu anlaşılmaktadır. Türbe, kare planlı, üzeri kubbe ile örtülü, batı yönde girişi olan, doğu ve kuzey cephe ortalarında birer penceresi bulunan Osmanlı dönemine ait, kesme taştan inşa edilmiş bir yapıdır. Türbede, zeminden yaklaşık 50 cm. yüksekliğe kadar dört yönden onarıma yönelik müdahale yapıldığı (çepeçevre kaplama yapıldığı) fakat daha sonra yapılan kaplamanın söküldüğü görülmektedir. Türbenin batı köşesine yaklaşık 3 m. mesafede yeni inşa edilmiş olan caminin güneydoğu köşesi denk gelmektedir

📍 Kayseri

Yalnız Sultan Türbesi

kayseri – yeşilhisar – keşlik köyü Yeşilhisar’ın 7 km.kuzeyinde Keşlik köyünün kuzeybatısındaki mağaralar arasında, dikdörtgen şeklinde, üstü kemerle örtülü bir binanın içinde üç mezardan ibaret bir türbedir. Tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan bu mezarların Yalnız Sultan adındaki bir zata ve ailesine ait olduğu ifade edilmektedir. Yöre halkının anlattığına göre Yavuz Sultan Selim bir sefere giderken ordusu ile Yeşilhisar’da konaklamış bu sırada Keşlik köyünde yaşayan alim ve zahid olan bu zatın şöhretini duymuş. Bunun üzerine ordusuyla birlikte bu zatı ziyaret için köye çıkmış. Yavuz Sultan Selim bunu sadece evliya ve sultanların yapabileceğini işareten “Sen de burada Yalnız Sultansın” diyerek onun büyüklüğünü takdir etmiş. Bu zat vefatından sonra bulunduğu yere gömülmüş ve o günden beri ”Yalnız Sultan” olarak anılagelmiştir. Türbe çoğunlukla adak adamak, dilek dilemek ve hastalıklardan kurtulmak için ziyaret edilmekte ve çocuğu olmayan ve durmayanlar da buraya gelerek maksatları için dua etmektedirler. Ziyarete gelenler tarafından türbe içindeki mezarlar üzerine kilim, seccade vb, Örtüler örtülmektedir. Adak kurbanlarının da kesildiği bu türbede daha önceleri çıra, mum gibi aydınlatıcı şeyler yakıldığı fakat günümüzde bunların görülmediği ifade edilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Yeşilhisar, Kayseri

Mir’ati Dede Türbesi

📍 Yeşilhisar, Kayseri

Akça Koca Sultan Türbesi

kayseri – yahyalı – Kopçu köyü Kopçu köyünde bulunan bu türbede yatan ve Kopçu Baba olarak da bilinen Akça Koca ‘nın kardeşi olduğu söylenilmektedir. Başka bir rivayette ise onun Dev Ali’nin kardeşi olduğu ifade edilmektedir. Böylece onun da Horasan’dan geldiği kanaati kuvvetlenmektedir. Akça Koca Sultan öldükten sonra kendisi için türbe yapılmamasını vasiyet etmesine rağmen bir kadının bu türbeyi yaptırmaya teşebbüs ettiği ve türbe inşaatı bitinceye kadar her gün yemek sinisinin altında bir altın bulduğu, bu altınlarla da inşaat masraflarını karşıladığı inancı yaygındır. Türbe yapılırken sıra üzerinin örtülmesine geldiğinde Akça Koca üzerinin örtülmesine razı olmaz. Türbenin üzeri kubbe ile örtülürken tam o sırada bir rüzgar çıkar ve kubbeyi yerle bir eder. Daha sonra türbeyi yaptıran kadına rüyasında üç delik sağ, üç delik de sol taraftan açmalarını söyler, bunun üzerine belirtildiği şekilde yeniden yapılan bu kubbe bir daha yıkılmaz. Akça Koca ‘nın türbesindeki sütunun insan müdahalesi olmadan oraya gelişi, türbenin yapılışı sırasında kubbesinin yıkılışı oraya olan ilgiyi artırmıştır. Anlatıldığına göre sultanı ziyarete gelenlerin hayvanlarına bakması için ahırlar ve atların yemesi için bir ev dolusu arpa varmış. Arpanın üzerinde sürekli olarak bir yılan dururmuş. Arpadan o kadar yedirilmesine ve bir o kadar da yolcuların yanlarına alıp götürmesine rağmen yılan orada bulunduğu sürece arpa hiç eksilmezmiş. Yine anlatıldığına göre Akça Koca Sultan ‘nın ziyaretçisi hiç eksik olmazmış. Bir keresinde köylülerden birine üç atlı misafir gelmiş. Bunlar gece yarısı kalkıp türbeye giderek namaz kılıp, sultanla birlikte tesbih çekmişler: Bunları gizlice takibeden ev sahibi eve gelerek yatağına girmiş misafirler eve döndüklerinde, ”Sanki Osman Ağa uyuyor” demişler. Bunun üzerine ev sahibi kalkıp hemen ellerine sarılmak istemiş, fakat misafirler o anda kaybolmuşlar. Türbede geceleri ışık yandığı görülmekteymiş. Türbede halen su ile dolu ibrikler bulundurulmakta ve Sultan’nın bununla abdest aldığına inanılmaktadır. Zira, belirli günlerde bu suların boşaldığı rivayet edilmektedir. Köy halkının anlattığına göre bir gece hırsızlar türbeye girerek halıları toplayıp çıkmak istediklerinde kapı kapanır ve bir türlü dışarıya çıkma imkanı bulamazlar. Türbeden ancak elleri boş olarak çıkmalarına izin verilir. Son zamanlara kadar her perşembe günü ikindi namazı için burada ezan okunduğu ve köy halkının burada namaz kıldığı anlatılmaktadır. Bu türbede daha çok yağmur duası yapılmaktadır. Yağmur duasında dua edecek kişi türbenin damına çıkar ve orada yüksek sesle dua eder, diğerleri de Amin derler. Duadan sonra da fakirlere yemek yedirilir. Çocuğu olmayanlar çocuk sahibi olmak, durmayanlar da çocuklarının yaşaması için buraya gelerek dua ederler. Burada ölmesinden endişe edilen çocukların isimleri değiştirilerek uzun ömürlü olmaları umulmaktadır. Türbede bulunan mermer sütun dilek esnasında kucaklanmak.ta, iki elin parmakları kavuşursa dileklerin kabul olacağına inanılmaktadır. Aynı şekilde türb de bir de delile mevcuttur ki hamile kadınlar bu deliklere elJerini sokarlar, eğer ellerine boncuk çıkarsa kız, başka bir şey çıkarsa oğlan çocuğuna sahip olacaklarına işaret olduğuna inanırlar. Burada senede en az 3-5 adak kurbanı kesilmektedir. Ayrıca bir ağrısı, sızısı olanlar mezarın yanında bulunan tokuç ile ağrıyan yerine vurdurur. Böylece o kişi oradan çıkmadan ağrısının geçeceğine inanır. Burada dilekte bulunan kadınlar ya türbeye sergi sermekte, ya da çaput bağlamaktadırlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Yahyalı, Kayseri

Yahyalı Hacı Hasan Efendi

kayseri – yahyalı – kalender cami ……… Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Yahyalı, Kayseri

Seyid Ali Türbesi

kayseri – yahyalı – Yahyalı devlet hastanesi bahçesi Seyid Ali Türbesi , ilçe merkezinde Devlet Hastanesi bahçesinde bulunmakta­dır. Yaklaşık 1 m. yükseklikte, kare bir kaide üzerine oturmak­tadır. Türbenin kaidesi moloz taşlardan, Kare planlı türbe ise kesme taşlardan inşa edilmiştir. Türk üçgenleriyle kubbeye geçiş sağlanmaktadır. Türbenin; güney, kuzey ve batı yönle­ rinde birer pencere vardır. Giriş doğu yönde olup, iç kısımda sanduka yoktur. Türbenin mihrabındaki mukarnaslar ve kapı­sındaki geçmeler dışında bezemesi yoktur. Mescit bölümü­nün giriş kapısı üzerinde kitabesi vardır ancak kitabe harap durumda olduğundan okunamamaktadır. Türbenin mimari örneklerle olan benzerliklerinden dolayı, 12-14. yüzyıllar ara­ sında inşa edilmiş olduğu söylenebilir

📍 Yahyalı, Kayseri

Talaslı Cemil Baba

kayseri – talas – talas mezarlığı Nüfus kayıtlarında Cemal Kazan olarak bilinen Talaslı Cemil Baba 1912 yılında Kayseri’nin Deliklitaş mahallesinde dünyaya gelmiş, çocukluğundan itibaren esrarengiz hayatı burada geçmiştir. Kayseri ve çevresinde sevilen, sayılan ve biraz da kendisinden çekinilen bir kişiliğe sahiptir. Yakın tarihte yaşamış olmasına rağmen onun özel hayatı hakkında ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz. Onun hayatını Talas-Kayseri arasında geçirdiği, kerametleri arasında sık sık hacca gittiği hususu ilk sırayı teşkil etmekte ve bu yüzden de halk arasında Hacı Cemil olarak anıldığı bilinmektedir. Onun kerametleri ile ilgili birçoğu halen yaşamakta olan insanların pek çok müşahedeleri vardır. Bu müşahadelerden bir kısmı onun ‘tayyi mekan’ ettiği ile bir kısmı onun adeta gaibden haber verircesine insanların sırlarına aşina olduğu ile, büyük bir bölümü de daha çok halka uyan ya da teselli edici mahiyette uyarılarda bulunuşu ile ilgilidir. Anlatıldığına göre Cemil Baba bütün Peygamber ve velilerin türbelerini bilirmiş. Genellikle kendisini ziyarete gelen yabancılardan muhitlerinde bulunan veli ya da Peygamberin kabrinin civarından yedi adet taş getirmesini ister, taşlar getirildiğinde bunlardan bir tanesini alıp geri kalanları getiren kimseye iade eder ve evinin bir köşesinde saklamasını istermiş. Çok sayıda kerametinin olduğu bilinen Cemil Baba’dan iki anekdotla yetineceğiz: Kayserinin tanınmış simalarından birisi hacca gider, Kayseri’li hacılardan birkaçı bir araya gelerek sohbete başlarlar. Aralarında Cemil Baba da vardır. İçlerinden birisi, “Canım bir bulgur pilavı çekti ki…” der. Diğer hacılar da “Hakikaten olsa da yeseydik” derler. Böylece sohbet devam eder. Bir ara Cemil Baba ‘nın ortalıktan kaybolduğunu farkederler. Az sonra orta yere buğuları tütmekte olan. bakır bir tabak içerisinde bulgur pilavı konur. Cemil Baba “Haydi buyurun ağalar!” der. Pilav yendikten sonra Cemil Baba “Ağa tabağını Unutma, çantana koy” diyerek oradan uzaklaşır. Adam tabağın kendilerine ait olduğunu anlar ama buna anlam veremez. Hac dönüşü çantada tabağı gören karısı onu bir süreden beri aradığını fakat bulamadığını söyler. Kocasının olup bitenleri anlatması üzerine hayrete düşer. Onunla ilgili bir başka menkibe de şöyledir: Halen Kayseri’de ikamet etmekte olan emekli bir öğretmen, 1960 yılında tayin olduğunda çevresinde duyduğu Cemil Baba ‘yı görmek arzusu ile birkaç kez Talas’a gider. Nihayet bir akşam hanımını ve çocuklarını alarak Cemil Baba’nın evine varır. Cemil Baba yanındaki çocuğu görür görmez” Bu çocuğu Seyyid Halil Devletli’de kazandınız, değil mi?” der. Bunun böyle olduğunu bilmekte olan adam hayrete düşer. Derken tekrar çocuğu göstererek ”Adı İsmail olduğu halde ona ne diye Mehmet diyorsunuz?” diye sorunca adam hayretten bir kez daha irkilir. Çünkü nüfus cüzdanında çocuğun adının İsmail olduğunu kendisi ve hanımından başka hiç kimse bilmemektedir. Adam kendini toparlama fırsatı bulamadan Cemil Baba ‘dan üçüncü soru gelir, “Şu minik yavrunun ismini de Mustafa koydun değil mi? Sen de uzun süre hastalık çektin, hastalığında peyderpey geçecek. ” Adam dehşet ve şaşkınlık içinde … O akşam uzun bir sohbet sürüp gider. Bir ara yine Cemil Baba “Bugün kabak yediniz değil mi? Yanında da üzüm hoşafı vardı; hoşafın içinde de erik kurusu.” Nihayet adam kendinden geçmiş bir halde Cemil Baba’nın ellerini öperek oradan ayrılır. Bu olaydan onbeş yirmi gün sonra yine adam Cemil Baba ile kalenin yanında karşılaşır. Ona bir miktar para verir, o da buna karşılık bir miktar somun ekmeği verir. Adam ekmeği eve getirir, büttin bir aile yer fakat bitiremez. Sofradan kalktıklarında Cemil Baba ‘nın somunun bir kısmı hala orada durmaktadır. Halk arasında anlatılanlara göre vefatı şöyle olmuştur: 5 Kasım 1982’de Talas Belediye Otobüsü ile cuma namazını eda etmek için şehre geldi. Otobüstekilere; “Anam beni çağırıyor yarın anama gide­ ceğim” dedi. Bu tarihten bir hafta kadar önce de şehirde gördüğü tanıdıklarından helallik istedi.5 Kasım’ı 6 Kasım’a bağlayan geceyi ibadetle geçirdi. Sabahın er­ken saatlerinde Seyyid Burhaneddin Tür­besini ziyaret etti ve uzun bir yolculuğa çıkacağı gerekçesiyle abdest aldı. 6 Ka­sım’da saat 15:30’da yeğeni Ali Felek’in Talas’taki evinde hayatını kaybetti. 7 Ka­sım’da “Anayasa Oylaması” olmasına rağmen, cenazesi büyük bir kalabalığın katılımıyla Talas’ta toprağa verildi. Def­nedildiği mezarlık kendi adıyla anılmak­tadır. Vefatından kısa bir süre sonra se­venleri mezarının üzerine bir kubbe yap­tırdı. Cemil Baba zaman zaman Talas Beledi­yesince düzenlenen seminer ve toplantı­larla anılmaktadır. Gazeteci Veli Altınka­ya tarafından Allah Dostlarından Mavi Boncuklu Cemil Baba isimli kitap onun hakkında kaleme alındı (1984). Ayrıca Et­hem Cebecioğlu’nun 20. Yüzyıl Evliya Menakıbı adlı eserinde yer alan şahsiyet­ lerden biri de Cemil Baba’dır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri Ansiklopedisi

📍 Talas, Kayseri

Melikgazi Türbesi – Kayseri

kayseri – pınarbaşı 1071 de kazanılan Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun fethinde büyük katkıları olan, Büyük Selçuklu Sultanlığı’na bağlı olarak kurulmuş bulunan Danişmendlilerin kurucusu Danişmend Gümüştekin Ahmet Gazi (ö. 1105) nin oniki oğlundan biri olan Melik Emir (Gazi) pek çok savaş ve fetihlere katılmış ve zaferler elde etmiştir. Özellikle Melik Gazi’nin Haçlılar’a, Ermeniler’e ve Bizanslılara karşı kazandığı zaferlerden sonra mevkii ve şöhreti yükselmiş, kendisine Bağdat’taki Abbasi Halifesi ile İran’daki Büyük Selçuklu Sultanı Sancar birer elçi, hükümdarlık alameti olarak da dört bayrak, davul, altın gerdanlık ve bir asa göndererek onun “ Melik “liğini tasdik etmişlerdir. Ancak o esnada Malatya’da bulunan Melik Gazi elçilerin gelişinden bir kaç gün sonra, yaklaşık olarak 1131 yılında vefat etmiştir. Danişmendlilerin Kayseri açısından da ayrı bir önemi vardır. Çünkü Kayseri onlar tarafından fethedilmiştir. Nitekim Camii Kebir yaptıran Melik Gazi ve Pınarbaşı ilçesinin Melikgazi köyünde türbesi bulunan Melik Gazi Danişmendlilerin hükümdarlarındandır. Melik Emir Gazi çok cesur; zeki, adaletli ve kudretli bir hükümdardı. Onun kahramanlıkları dilden dile anlatılarak adeta o, destanlaştı ve türbesi Türkiye’nin her tarafından gelen ziyaretçilerin dolup taştığı bir yer haline geldi. Kısaca tarihi kişiliğinden bahsetmiş olduğumuz Melik Gazi halk arasında tamamen efsanevi bir kişiliğe bütünmüş ve tarihi şahsiyeti, halkın efsaneleştirdiği kimliğinde hemen hemen kaybolmuştur. Halk onu, eteğinde türbesinin bulunduğu kalenin fethinde gösterdiği kahramanlıklar ve kerametlerle benimsemiş ve kendine maletmiştir. Anlatıldığına göre, Melik Gazi Zamantı kalesinin Hıristiyan komutanının yanına uşak olarak girer. Gerek komutan, gerekse hanımı onun hizmetinden memnun kalırlar. Bir ara komutan Kudüs’e hac görevini ifa etmek için gider. Daha sonra evin hanımı helva yapmış olduğu bir sırada yanında bulunan Melik’e, “Ah, ah! Efendin de şu anda burada olsa idi de şu helvadan yeseydi, o bunu çok severdi” deyince Melik, ”Abla bir kaba koy da hemen götüreyim” der. Kadın içinden “Herhalde uşağın cam helva istiyor da meramını ancak böyle ifade ediyor” diye geçirir. Bunun üzerine bir kap helvayı Melik’e verir. Sonra Melik birden kaybolur ve Kudüs’te bulunan efendisine götürdüğünü söyler. Ancak kadıncağız buna inanmaz. Ta ki komutan Kudüs’ten döndüğünde heybesinden helva kabını çıkararak “Malımızda, canımız da, dünyamız da, ahiretimiz de Melik’in elinde; ona bugüne kadar daha iyi davranmadığımız için hata etmişiz” deyinceye kadar. Bunun üzerine karı-koca Melik’den özür dilerler. Bundan sonra Melik’e ‘ ‘Senin dinin ne ise biz de onu kabul edeceğiz” diyerek Müslüman olurlar ve gizli gizli İslamiyetin vecibelerini yerine getirmeye başlarlar. Melik’in kaleyi fethetme arzusunu öğrenen komutan ona, “Sana kaleyi fethettireceğim, ancak öldükten sonra ayak ucundan bir yer isterim” der: Bu arada Selçuklu ordusu kalenin yakınlarına gelerek pusuya yatar. Önceden kararlaştırıldığı gibi en müsait bir anda Melik ezan okuyacak ve bunu takiben de ordu kaleye hücum edecektir. Nitekim böyle de olur. Kalenin komutanı traş olurken Melik’e ezan okuması için işaret eder. Melik ezan okumaya başlayınca berber ne olup bittiğini sorar. Komutan durumun anlaşılmaması için, ”Ne olacak, Deli Melik aklına ne düşerse onu işler” diye cevap verir. Fakat durumdan şüphelenen berber hemen o anda komutanın başını keser. Burası cami, medrese, aşevi ve türbeden oluşan bir külliye konumundadır. Osmanlılar zamanında devletin sağladığı imkanlarla burada kazan kaynar; yolcular, kimsesizler ve fakirler karşılıksız olarak yemek yerlermiş. Türbede medfun bulunan Melik Gazi’ nin mumyalanmış cesedine iğne batırıldığında halen kan çıktığı inancı halk arasında oldukça yaygındır. Ziyaretler sırasında türbenin içine girerek dua etme hususunda ziyaretçiler ısrar etmektedirler. Ziyaret için belli bir saat ve gün yoktur. Ancak genellikle hasat mevsiminden önce ve sonra ziyaretler yoğunluk kazanmaktadır. Halkın inancına göre bu mübarek zat için zorluk yoktur. Hastalar, çocuğu olmayan veya olup da duyanlar hep buraya gelirler. Herhangi bir adağı olanlar da buraya gelip kurban keserler. Bu türbeyi yurtdışındaki işçilerimiz dahil ülkemizin her tarafından gelenler ziyaret ederler. Türbeyi ziyaret esnasında, Kur’an bilen Kur’an okur, salavat getirilir, dileği olanlar dileklerini dilerler ve bu sırada sandukanın etrafında dolaşarak “Yatanların yüzü suyu hürmetine” diyerek dua ederler, daha sonra kurban keserek ziyaretlerini tamamlarlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Pınarbaşı, Kayseri

Şem’un El Gazi

📍 İncesu, Kayseri

Şeyh Turesan Veli

kayseri – incesu – Kayseri’nin İncesu ilçesi ile Ürgüp’e bağlı Başkaya arasındaki Tekke Dağı adı ile anılan yerde bulunan ve halk tarafından Tekke diye bilinen türbe 1. Alaaddin Keykubad’ın karısı Mahperi Hunad Hatun tarafından Şeyh Turesan adına yaptırılmış bir Selçuklu yapısıdır. Rivayete göre Turesan-ı Veli Horasan’dan gelerek buraya bir tekke kurmuş ve bu yolla İslam’ı yaymaya başlamıştır. Başka bir yerde ise, Kayseri Fatihi olarak kabul edilen Turesan Bey’ in 1. Haçlı seferin de büyük yararlılık gösteren Şeyh’in Horasan’dan gelen dervişlerden biri olduğu ve bugünkü türbesinin bulunduğu yerde halen mevcut olan bir çilehane yaptırıp orada kırk gün inzivaya çekildiği rivayet edilmektedir. Anlatıldığına göre, padişahlardan biri o yöreden geçerken, Şeyh Turesan ‘a kendilerine erzak göndermesi için haber gönderir, o da bir şinik buğday ile padişahın askerlerini doyurur. Türbe, hastalıklara şifa bulmak için ziyaret edilir, burada yağmur duası yapılır ve kurban kesilir. Genel olarak kuzey-güney doğrultuda dikdörtgen bir plân arz eden yapı, 21.18×14.12 m.ölçülerindedir. Zaviyeye doğu cephenin biraz güneyine kaydırılmış basık kemerli bir kapıdan girilmektedir. Kapı kuruluş olarak duvardan çökertilmiş bir yüzeye açılarak cephede daha belirgin hale getirilmiştir. Kapı kemeri yığma ayaklar üzerindeki konsollara oturmaktadır. Kapının üzerinde beyaz mermere yazılmış kitabe, onun da üzerinde 90×50 cm. ölçülerinde dikdörtgen formlu bir pencere bulunmaktadır. Pencere ve kapının bulunduğu duvar diğer bölümlerinkinden biraz daha yüksek yapılarak kapı vurgusu pekiştirilmiştir. Kapıdan uçları batı ve kuzeye doğru uzatılmış bir “L” şeklinde plânlanmış orta bölüm veya kapalı avluya girilmektedir. Avlunun doğu-batı doğrultuda plânlanan bölümü iki sivri kemerle takviye edilmiş, sivri tonozla örtülmüş olup, güney-kuzey doğrultuda plânlanmış bölümden daha geniştir. Zaviyeyi oluşturan mekanların büyük bölümü avlunun bu kanadına açılmaktadır. Orta tonoz batıda, türbe ve oda kapılarından sonra alçalıp bir kademe meydana getirerek sona ermektedir. Bu kısmın altında sonradan yapıldığı düşünülen ve iki yanda kısa ahşap trabzanları bulunan yerden 65 cm. yüksekliğinde üzeri ahşap döşemeli bir seki bulunmaktadır. Sekinin doğu duvarında bir kare dolap nişi, güney duvarında da türbeye açılan pencere bulunmaktadır. Orta bölümün kuzeyinde 10 adet basamaklı merdivenle zaviyenin damına çıkılmaktadır. Avlu tabanı sal taşlarıyla döşenmiştir. Avlunun güneydoğu köşesinde yer alan kapıdan zaviyenin kuzey-güney doğrultuda dikdörtgen bir plâna sahip olan mescidine geçilmektedir. Mescide giriş kapısı, zaviyeye giriş kapısıyla aynı karakterdedir. Mescid mekanının üzeri sivri tonozla örtülmüştür. Güney duvarı ortasında bulunan mihrap, dış cephede çıkıntı yapmaktadır. Mihrabın üzerinde iki mazgal pencere bulunmakta olup, biri kapatılmıştır. Tabanı ahşap döşemeli olan mescidin duvarlarında küçük nişler bulunur. Mescidin batısında, kapısı avlunun ortasına gelecek şekilde açılmış türbe yer almaktadır. Türbe, doğu-batı doğrultuda dikdörtgen bir mekan olup, üzeri sivri tonozla örtülmüştür. Mescitten daha büyük tutulan bu mekanın ortasında büyük bir sanduka yer almaktadır. Mescidin doğu ve güney duvarında birer küçük mazgal pencere bulunurken, kuzey duvarına sonradan dikdörtgen boyutlu büyük bir pencere açılmıştır. Avlunun kuzey cephesinde doğu taraftaki kapıdan zaviyeyi oluşturan birimlerden biri olan dikdörtgen mekanlı ve tonoz örtülü odaya geçilmektedir. Bu odanın batısında zaviyenin mutfağı bulunmaktadır. Mutfak mekanının üst örtüsünü oluşturan sivri tonozun ortasına bir baca deliği açılmıştır. Avlunun kuzey-güney doğrultuda uzanan kısmının kuzey duvarına açılan bir kapıdan doğu-batı doğrultuda düzenlenmiş ve zaviyenin kuzey cephesi boyunca tasarlanmış han bölümüne geçilmiştir. Bu bölümün üzeri iki sivri kemerle takviye edilmiş sivri tonozla örtülmüştür. Duvarlarda hayvan bağlamak için açılmış delikler burasının zaviyenin ahırı veya hanı olabileceğini akla getirmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 İncesu, Kayseri

Seher Dede

Kayseri – Hacılar – Dört Kuyular mevkiinde Seher Dede, Hacılar – Dört kuyular mevkindedir. Yol kenarında bulunduğundan yanından gelip geçenler dua okurlar.. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Hacılar, Kayseri

Torun Hasandede Türbesi

kayseri – hacılar – hasan dede caddesi Torun Hasandede türbesi Beğendik bağları ve Hasandağı mevkiine ayrılan kavşakta bulunmaktadır. Bu ismin nereden geldiği ve burada yatan zatın kim olduğu hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir. Ancak orada bulunan kale kalıntılarından orasının da çok önceleri bfr yerleşim merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Hacılar, Kayseri

Karaşeyh Türbesi

kayseri – felahiye – karaşeyh köyü Karaşeyh köyü camisinin bahçesinde yatmakta olan Kara Şeyh ‘in Karakaya’daki Seyyid Halil’in, Gani Şeyh tarafındaki Gani Şeyh’in kardeşi olduğu söylenmektedir. Halk arsında Kara Şey h’in manevi gücünün çok büyük olduğuna inanılmaktadır. Onun bu gücünden faydalanmak için, hasta veya dilek sahipleri onun mezarının yanında yatarak rüyalarında kendilerine problemleri konusunda gösterilecek çözüm yollarını ve Şeyh’in yardımlarını beklemektedirler. Ancak hoşnut olduğu kişiye himmet eden Dede, sevmediği kişileri ise orada durdurmamaktadır. Bu türbede en çok dikkati çeken husus, hece taşlarının, birçoğu çürümeye yüz tutmuş muhtelif bezlerle donatılmış olmasıdır. Bu bezler oraya dilek ve adakları olan kadınlar tarafından bağlanmıştır. Köylüler bu zat ile uğraşmanın uğraşana sıkıntı vereceğini şu olayı anlatarak ifade etmektedirler: Güneşli köyünden bir zat “Niçin bu adama tapıyorsunuz?” diyerek Şeyh’in mezarının başındaki hece taşını alıp götürmüş. Ancak o gece sabaha kadar ona eziyet etmişler. Bunun üzerine o da on amele yevmiyesi vererek taşı yerine geri göndermiş. Bu zatın aleyhinde konuşanların onmadığı ve bu meyanda bir kaç tane ocak batırdığı halk arasında anlatılmaktadır. Buraya her türlü hastalıktan kurtulmak, çocuk sahibi olmak veya herhangi başka bir dileğin yerine gelmesi için gelinmektedir. Yağmur duası da burada yapılmaktadır. Yağmur duası için bir oğlak veya kuzu kesilip, pilav pişirilir ve yemekten sonra da dua edilir. Dilek sahipleri ise “Eğer bu dileğim kabul olursa Dede’ye kurban keseceğim” der, dileği gerçekleşince de kurban keser, orada iki rekat namaz kılar. Kurbanın etini ise çiğ veya pişirilmiş olarak dağıtır. Önceleri ekonomik durumu elvermeyenlerin adak kurbanı olarak tavuk, horoz gibi hayvanları kestikleri de ifade edilmektedir. Çocuk sahibi olmak için dışardan gelenler bu dilekleri için cuma günlerini tercih etmektedirler. Gurbete gidenler sağ dönebilmek için Şeyh’in mezarından toprak alarak bunu Üzerlerinde taşırlar.·Köye döndüklerinde ise o toprağı tekrar mezara koyarlar. Bu köyden Kore savaşına katılanlar, geleneklere uydukları için sağ-salim dönmüşlerdir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Felahiye, Kayseri

Epçe Sultan Türbesi

kayseri – develi – epçe köyü Develi’nin 15 km. güneydoğusunda yer alan Ebce köyünde türbe ve mescidi ile bir bütün teşkil eden yapının köyün kurucusu olan Ebce Sultan’a ait olduğu belirtilmekte, ”Dün Horasan’dan ettik firar; Epçe’de kıldık karar,” dediği anlatılmaktadır. Yıkılan türbenin yeniden inşası köy sakinlerinden Ağcalar’ın Hacı Yusuf Efendi isimli şahsın rüyasında gördüğü manevi işaretle gerçekleşmiştir. Anlatıldığına göre adı geçen şahıs, bir gece türbenin şimdiki yerinde yatarken rüyasında gaipten gelen bir adam, yan tarafında bulunan sağ elini alıp kalbinin üzerine koyar. Hacı Yusuf Efendi o anda uyanır ve burada büyük bir zatın yattığını anlar. Bu zatın daha sonra Tekke adı verilen bu türbede kazan kaynatarak Toros dağları üzerinden gelen yolcuların iaşe ve ibatesini sağladığı rivayet edilmektedir. Anlatılan bir menkıbeye göre, Horasan’dan geldikleri söylenen Ebce Sultan ile Havadan köyündeki zat kardeşmiş. Birgün. Havadan’daki kardeş bir koçun üzerine binerek kardeşini ziyarete gelir. Böylece kardeşine kendi manevi gücünü göstermek ister. Bunun üzerine Ebce Sultan da adeta ona bir ders verircesine bir taşa gem vurarak onunla Havada.n’a gider ve iade-i ziyarette bulunur. Bu hadiseden sonra Ebce Sultan ‘ın büyüklüğünü anlayan kardeşi, bağışlanmasını isteyerek onun derecesini takdir eder. Köylülerin ifadesine göre, Ebce Sultan ‘ın bindiği taş türbeye 400 metre uzaklıktaki bir yerde durmakta olan taştır. Ebce Sultan ‘a izafe edilen kerametlerden bir diğeri de halk arasında şöyle anlatılmaktadır: Define arayıcılar burada hazine olabileceğini düşünerek türbenin içine girdiklerinde kapı kendiliğinden üzerlerine kapanır, pencereler yükselir. Bunun üzerine, buranın kutsallığını anlayan defineciler yaptıklarına pişman olarak Allah’a tevbe ederler, bu sırada kapıda tekrar kendiliğinden açılır ve defineciler oradan uzaklaşırlar. Türbe özellikle yağmur duasının yapıldığı bir yer olarak bilinmekte, bunun yanı sıra adağı olan kimseler tarafından da ziyaret edilmektedir. Adağı olan kimse buraya gelir ve türbeye bitişik olan mescitte ilci rekat namaz kılarak ziyaretine başlar. Namazdan sonra türbeye girer, dua eder daha sonra da kurban keser. Ayrıca türbedeki sandukanın başında kuvvet taşı denilen bir taş mevcuttur. Ziyaret edenler bu taşı ağrıyan yerlerine sürerek bununla şifa sağlamaya çalışırlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Develi, Kayseri

Şeyh Ümmi Türbesi

kayseri – develi – abidler kabristanı Şeyh Ümmi Türbesi ; Develi de Abidler kabristanındadır. Mezarlığın kuzey kısmında yer alan türbe dört duvarla çevrili olup üzeri açıktır. Halkın uğradığı önemli ziyaret yerlerinden biri olan bu türbede yatan kişi Anadolunun fethinde yer alan Devali , Seydi Şerif , Hızır İlyas gibi dört komutandan birisi olarak bilinmektedir. Genellikle Seydi Şerif, Dev Ali ve Hızır-İlyas türbelerini ziyaret edenler bu türbeye de uğramadan edemezler. Özellikle Şeyh Ümmi’ nin mezarının yakınındaki beyaz yapraklı bir ağacın bacaklarda oluşan, iyileşmeyen yaraların tedavisinde kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Böyle yarası olan bir kimse perşembe sabahı, sabah ezanından evvel o ağaçtan bir dal alarak kurumaya terkeder. Dal kurudukça yara da kurur, iyileşir. Nitekim bize bu bilgileri veren şahıslardan biri, bizzat bu etkiyi kendi üzerinde deneyip göründüğünü ve bu yolla bacağındaki yaradan kurtulduğunu ifade etmiştir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Develi, Kayseri

Hızır İlyas Türbesi – Kayseri

kayseri – develi Develi’nin yaklaşık 4 km güneyindeki yukarı Develi’ye hâkim bir tepenin üzerinde yer alan türbe, Şevval ayının on beşi çarşamba günü vefat eden harzemli Mahmut oğlu Seyyid İmadettin Muhammed ’e aittir. Tamamen kesme taştan inşa edilmiş olan türbe, kare bir gövde üzerine kasnaksız bir kubbeden oluşmaktadır. Mihrabın çevresindeki üst kısımda Allah’ın güzel isimlerinden on iki tanesi yazılıdır. Türbenin içerisinde bulunan mihrap nişi ise Selçuklu döneminin şah eserlerindendir. Türbe giriş kapısının sağ ve sol taraflarında yer alan kitabelerde Zariyat süresinin 56. Ayeti yazılıdır. Salnamelerde veli olarak gösterilen Seyyid İmameddin Harzemli ‘nin mezar taşı türbe içerisinde yer almaktadır. Ayak ucu kitabesinde Harzemli Mahmut oğlu Seyyid İmadettin’in Seyyid soyundan bir din alimi olduğu ve kendisinden kırk dört yıl sonra vefat eden Seyyid Şerif’in hocası olduğu anlaşılmaktadır. Hızır ve İlyas ’ın buluşma günü olarak da bilinen ve halk tabiriyle Hıdırellez olarak isimlendirilen nevruz, Develi’de de Develi Belediyesi’nin 6 Mayıs’ta gelenek haline getirdiği organizasyonuyla Seyyid İmadettin Muhammed türbesi çevresinde kutlanmaya devam etmektedir. Hıdırellez kutlamalarına ev sahipliği yapmasından dolayı Hıdırellez türbesi olarak bilinen Seyyid İmadettin Muhammed türbesi, tarihe şahitlik eden Develi’deki onlarca tarihi eserlerden sadece bir tanesi. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Develi, Kayseri

Seydi Şerif Türbesi

Kayseri – Develi – Tekke sokakta Kitabesjnden 1276 yılında Seydi Şerif adına yapıldığı anlaşılan türbe bir Selçuklu yapısıdır. Seydi Şerif Horasan erenlerindendir. Kuzey cephedeki basık kemerli geniş bir kapıdan girilen türbenin kapı üzerinde de kitabe levhası bulunmaktadır. İç mekân kubbe üzerine açılmış üç mazgal doğu ve batı duvarlarına açılan dikdörtgen pencerelerle aydınlatılmıştır. Tamamı düzgün kesme taşla kaplanmış, türbe, sade bir görünüşe sahiptir. Türbenin dışta tek bezemeli yeri giriş bölümüdür. Giriş kapısı, geometrik örgülü, iki bordürün oluşturduğu yüksek dikdörtgen bir çerçeve içerisine alınmıştır. Kubbede, etekten tepeye doğru kavisli olarak yerleştirilmiş on iki tas basamak ve kubbeyi orta yerinden kuşatan geometrik bezemeli silme yer almaktadır. İç mekânda mihrap özenle tasarlanmıştır. Sivri kemerli ve mukarnaslı mihrap nişi; içten dışa doğru geometrik desenlerle süslenmiştir. Kitabesine göre, Seyyid Şerif Er Rifai adına 1296 yılında inşa edilen ve mezar taşının içerisinde olduğu türbe tarihe şahitlik eden Develi’deki onlarca eserlerden sadece bir tanesi. Bu türbe genellikle çocukları olupta durmayan kadınlar tarafından ziyaret edilir. Çocuğu yaşamayan kadınlar ziyaret esnasında şöyle bir yol takip ederler: Çocuğunun yaşamasını isteyen kadının boynuna at nalı, boncuk vb. şeyler takılarak o mahallede meskun bulunan Mehmet isimli yedi kişinin kapısı dolaştırılır ve bu kimselerden tuz gibi şeyler alınır. Bundan sonra kadın türbenin kapısına bağlanır ve türbeye sarılır. Bunu takiben türbenin içine elini uzatan kadına boncuk, taş, çöp, cinsinden bir şeyler verilir. Bu verilen şeylerle hamile kadının doğacak çocuğunun oğlan ya da kız olacağına dair tahminde bulunulur. Bu arada doğacak çocuğun yaşaması için ayrıca kurban kesilir, dua edilir. Çocuk 7 yaşına gelince tekrar buraya getirilmesi, iki rekat namaz kılınıp kurban kesilmesi ve kurbanın kanından o çocuğun alnına sürülmesi hususu türbedar kadın tarafından tenbih edilir.. Genellikle de bu uygulamaya itina gösterilir. Çocuğu olmayanlar için yapılan jşlemler ise biraz farklıdır: Türbedar kadın mezarın başında bulunan büyük mermer taşı çocuğu olmayan kadının sırtına kor ve dua ederek mezarın etrafını dolaşmasını ister. Bu işlemden sonra birkaç değişik bez parçası okunup üflenir ve çocuğu olmayan kadına verilir. Türbe ile ilgili önemli diğer husus da ziyaret sonucu çocuk sahibi olanlardan Seyit isimli şahısların hepsinin de isimlerini buradan almış olmasıdır. Zira bu işle görevli türbedar, çocuk sahibi olacaklardan bu olay geçekleştiğinde oğlan olanlara Seyit, kızlara ise Şerif ismini koymaları gerektiğini ifade etmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Develi, Kayseri

Devali Türbesi

kayseri – develi – develi kalesi yanında Dev Ali türbesi kesme taşlarla inşa edilmiş olup, sekiz köşeli bir kaideye sahip ve üstündeki külahı da aynı şekilde sekiz satıhlı bir ehram şeklindedir. Türbe hem yeni hemde eski Develi’ye hakim bir yerdedir. Yöre halkının ifadesine göre Dev Ali , Seydi (Seyyid) Şerif, Hızır ilyas ve Şeyh Ümmi gibi dört komutandan biridir. İnanışa göre, bunlar Horasan erenlerinden olup, Anadolu’nun fethinde bizzat görev almışlardır. Hatta halk arasında Dev Alinin Alparslan’ın gözde komutanlarından olduğu kanaatı da yaygındır. Yukarıda adı geçe şahıslar Zencefil (Develi) kalesinin fethinde önemli rol oynamışlardır. Fetih esnasında Dev Ali , kalenin ağaç kapı denilen büyük kapısını sağ eliyle sökmüş, bu sırada kalabalığın arasından bir düşman askeri Dev Ali’ nin arkasından sinsice yaklaşarak, onu zehirli bir okla yaralayarak şehit etmiştir. Dev Ali ‘nin şehit düştüğü yerde defnedildiği ve daha sonra burada adına bir türbe inşa edildiği ifade edilmektedir. Dev Ali’nin yaşadığı zaman konusunda kesin bir şey söylenememekle birlikte, türbenin mimarı yapısının XIII. yüzyıl Selçuklu mimarisi özelliklerini taşıdığı bilinmektedir . Halkın çoğu Dev Ali’ nin bazı mübarek gecelerde kalkıp namaz kıldığına inanmakta ve bu sebeple de onun abdest alabilmesi için türbede testilerle su bulundurmaktadırlar. Dev Ali 1094 yılında vefat edince kalenin fethedilmesinde gösterdiği başarısından dolayı yakınları tarafından kale girişindeki ağaç kapı mevkiine kümbet yapılarak, kümbetin zemin kısmına yiğit komutanı defnederler. Cenazelik, mescit ve piramidal külah bölümlerinden oluşan türbe sekizgen gövde üzerine tamamen kesme taştan inşa edilmiştir. Türbenin üst kısmında bulunan mescidin, sekizgen duvarının üzeri kubbe ile örtülmüştür. Kubbeye, köşelerde yer alan yuvarlak tromplarla geçilmektedir. Mescit doğu, batı, kuzey ve güneyine açılan dört mazgal pencere ile aydınlatılmaktadır. Mescit kısmının kıble yönü ise oldukça sade bir tarzda yapılmış olup mihrap nişin duvarları yer almaktadır. Mescit kısmının duvarları ise yerden 1 metre yüksekliğe sahip ahşap lambrilerle kaplanmıştır. Develi Belediyesi tarafından türbenin yan tarafına inşa edilen Çanakkale Şehitleri anıt parkında Dev Ali beyin bir de heykeli bulunmaktadır. Dev Ali’nin ziyaret edildiği ve mescit kısmında da namaz kılındığı türbe, Develi’de tarihe şahitlik eden onlarca mekândan sadece bir tanesidir. Özellikle Dev Ali türbesi adak kurbanlarının kesildiği bir yer olarak bilinmektedir. Bununla birlikte çocuğu olmayanlar ile yağmur duası yapanlar da bu türbede kurban kesip dua etmektedirler. Dev Ali türbesi genellikle Seydi Şerifle başlatılan ya da Hıdırellez günü Hızır ilyas türbesinde yapılan ziyaretler zincirinin son halkasını teşkil eder. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Develi, Kayseri

Koyun Abdal Türbesi

kayseri – bünyan – Koyun abdal köyü Bünyanın 20 km. kuzey-doğusunda bulunan Koyunabdal köyündeki bu türbe, yaklaşık 400 yıl önce yaşadığı belirtilen ve köyün kurucusu olarak bilinen Koyunabdal isimli birine aittir. Onun vaktiyle koyunculuk yaptığı anlatılmakta ve evliyadan olduğuna inanılmaktadır. Anlatıldığına göre, türbenin yakınındaki bir evin sahibine rüyasında bir kişi görünerek “Buraya pislik atıyorsunuz, sizi batırırım der. Bu rüya üzerine orasını açarlar ve cesedi çürümemiş bir halde bulurlar. Bundan sonra mezar küçük bir binanın içine alınıp üzeri kiremitle örtülür ve türbe meydana gelir. Türbeye duyulan saygı sebebiyle yanında bulunan karaağaca da dokunulmuyor. Eskiden sıtmalı hastalar türbenin etrafında dolaştırılırmış. Bugün de çocuğu durmayanlar için aynı işlem yapılmaktadır. Bunun yanı sıra, başı ağrıyanlar, bedenen zayıf olan ve çok ağlayan çocuklar, bir dileği olanlar burayı ziyaret etmektedirler. Bu durumda olan ziyaretçiler, üç gün sabah namazından sonra gelip, mezarın etrafını üç kere dolaşır ve dua ederler. Ayrıca dilek sahibi olanlar buraya havlu, seccade vb. şeyler bırakırlar. Camiye bitişik olan türbe, halen cuma namazından sonra cemaat tarafın an ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bünyan, Kayseri

Musa Şeyh Türbesi

kayseri – Bünyan – Musa şeyh köyü Bünyan’ın 6 km. kuzeyinde aynı isimle anılan köyün içinde bulunan türbe dört köşeli olup, sert taşlardan yapılmış, dış yüzeyi harçla sıvalı ve damı çatı ile örtül­müş, herhangi bir mimari özelliği olmayan bir yapıdır. Bu türbede yatanın Musa Şeyh adında bir şahıs olduğu ve bunun Koyunabdal, İğdecik (iğdeçih), Piramit, Kahveci ve Kösehacı köylerinde yatanlarla kardeş olduğu söylenmektedir. Veli olduğuna inanılan Musa Şeyh hakkında şöyle bir olay anlatılmaktadır. Musa Şeyh o çevrede koyun otlatırmış ve bu arada diğer köylerin arazisine de geçtiği için Sulcanhanında oturan devrin idarecisine şikayet edilmiş. Bunun üzerine Şeyh Musa gönderilen iki asker refakatında idarecinin huzuruna çıkarılır. Komutanın Şeyh Musa ‘ya niçin böyle yaptığını sorması üzerine o da ”köy sınırlarının belli olmadığı” şeklinde cevap vermiş. Daha sonra komutan ”Sana ermiş diyorlar, bir kerametini görelim” demiş. Bunun üzerine Şeyh, komutana ne istediğini sormuş. O da yanındaki havuzu göstererek, ‘ ‘Şuradan bize bir balık çıkart” demiş. Bu söz üzerine Musa Şeyh , besmele çekip elini havuzun içine daldırmış ve bir tabak kızarmış balığı alıp çıkarmış. Komutan bu olay üzerine hayrete düşerek onun bir veli olduğuna inanmış. Köylülerin ifadesine göre, yukarıda zikredilen altı köyün sınırları, bu vesileyle Musa Şeyh tarafından belirlenmiştir. Bu türbe özellikle adak ziyaretlerinin yapıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Burada adak k!1fbanı kesilir, etinden yemekler pişirilip türbenin etrafında topluca yenir. Adak kurbanını kesen kimse ise, abdest alıp iki rekat namaz kılar ve adağının gerçekleşmesinden dolayı Allah’a şükreder. Bu tilrbenin bir diğer özelliği de, yöre halkının ifadesine göre, perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde burada yeşil bir ışığın yanmasıdır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bünyan, Kayseri

Seyyid Yahya Rıza Sevgili Efendi

kayseri – bünyan – burhaniye köyü Seyyid Yahya Rıza Sevgili Efendi , 1912 yılında Kayseri – Bünyan ilçesi Karakaya köyünde dünyaya gelmiştir. Babası kadiri Şeyhlerinden Osman Efendi annesi Mevlüde Hanımdır. Babası Kadiri Şeyhi Osman Efendi Yahya Efendi neseb itibariyle Peygamber Efendimize dayandığını kendi beytinde şöyle ifade eder. Ceddim Muhammed Mustafa İnanmayan ummasın vefa Burhaniye köyüm Bünyan emelim Kayseri Gültepe nakli semerim Babam yurdu Karakaya bilmektir. Emir Yakup oğulları diye tanınan dedeleri sırası ile şöyledir: Seyyid İshak-Molla Osman-İshak Çelebi-Kara Ahmet-Merdan Ali-Deli Seyyid-Merdan Ali Dedesi Seyyid İshak ve Oğlu Molla Osman Belhten Kayseriye gelip oradanda Karakaya köyüne gelmişlerdir. 1912 yılında Karakayada dünyaya gelen Yahya Efendi önce Burhaniye Köyüne daha sonra 1952 yılında Kayseriye göç ederek Gültepe mahallesine yerleşmiştir. Hayatının son dönemine kadar burada yaşamıştır. Yahya Efendi tasavvuf alanın da Erzurum’da son dönem meşhur Nakşi Şeyhlerinden olan Alvar İmamı diye Maruf Muhammed Lütfi Efe ve kardeşi Vehbi Efe Hazretlerine intisab ederek manevi sahadaki seyr-ü suluküne başlamıştır. Yahya Efendi Hazretleri sohbetlerinde en çok Vehbi Efendi Hazretlerinden feyz alıp onun teveccühüne mazhar oldugunu ifade etmişlerdir.Onunla ilgili Divanında şunları söylemiştir: Vehbinin ateşi canımı yakar Vehbisiz cihana gözümü bakar Vehbiden ayrılan canını yakar Hergünüm bizardır kimseler bilmez Doldu şu gözüme şu kanlı yaşlar Bahar mevsiminde yeşillendi ağaçlar Vehbimde canıma ateş bağışlar Bu derdi zarimden kimseler bilmez Ağlamaktır halim görenler bilmez Yanıyor ciğerim yanmayan bilmez Hayali perdede duranlar bilmez Vehbiyi görmeyen gözler ne bilir Bu RIZA gözü gönlü yarinde Bir gül gibi açmış Vehbi ilinde Her ne söyler ise Vehbi ilinde Vehbisiz bağların bülbülü bilinmez Tasavvuf geleneğinde Yunus Emre ve Niyaz-i Mısri gibi Hakk aşıklarının yolundan giden Şeyh Yahya Efendi Hazretleri Vecd ve ilahi aşk halinin çok erken yaşlarda başladığını yine kendi sohbetlerinde ifade ederlerdi. Ömrünü yüce dinin anlatılmasına ve yayılmasına adayan Yahya Efendi hazretleri ALLAH’a vuslatı dervişlikte bulduğu için onlarla beraber oturur sohbet eder ve sohbetide kendi yolu olarak nitelendirirdi. Bu sebepledir ki müridleri sohbetlerini imkan nisbetin de kaydetmeye çalışmış ve bunları Sohbetler adı altında kitap haline getirmişlerdir. Merhum Yahya Efendi Hazretlerinin en önemli eseri ilahi aşk halindeyken söylenip sadece kaydedilebilenlerden bize intikal eden DİVAN ıdır.Sohbetlerinde olduğu gibi Divanında da şeriatın ve hakikatın esaslarını bütün esrarıyla ortaya koymuşlardır. Tasavvuf meşrebinin temsilcilerinden olan Yahya Efendi Hazretleride tasavvufun yaşanış şekli olan tarikatı şöyle tarif eder: ” Şeriat,Tarikat,hakikat,Marifetullah….. Herkim hakikatı bulursa marifete yolu geçer.Evvela şeriatın yolunda doğru olacaksın şeriata muhalif bir halin varsa onu düzelteceksin şeriat ve tarikat birbirinden ayrı şeyler değildir.Şeriat ALLAH-ü Zülcelalin Kuranın ahkamıdır.Tarikat ise ALLAH-ü Zülcelale giden bir yol demektir. ” Yahya Efendi hazretleri sohbetlerinde arkadaşlarının maddi ve manevi yönden gelişmelerini sağlayacak birçok konuda tavsiye ve öğütlerde bulunmuştur.Allah ü Zülcelal e kulluk onun yolunda dost doğru yürümek efendimiz (s.a.v) e hakkıyla ümmet olmak kısacası iyi bir Müslüman olmanın temel ilkelerini arkadaşlarına ve tüm müminlere hayatı boyunca anlatmıştır. Bu nasihatlerden bazıları şunlardır. “Ey müminler Allah’a itaat etmekten başka güzel bir iş yoktur. Allah’a muti olmaktan ve ona ibadet etmeten başka bir doğru yol yoktur. Allah’ı sevenleri seversen Allah’ı ananlar ile sende anar isen Allah’ı razı edenlerle sende beraber olur isen ve Allah’ın takdirine rıza gösterirsen bundan bir sevgi elde eder ve kamil bir insan olursun. Allah’ın nehyettiği şeylere dalarsan münkir ve kafirlerle beraber olursan dinin emretmediği doğrultuda hareket edersen Hz. Muhammed (s.a.v.) ın sünnetinin dışında yürürsen o zaman Allah’ın lanetine mazhar olmuş olursun.” Dünyaya mağrur olmamak….. “Ey müminler bir düşünün …. Bu dünya hayatı çok vefasızdır.Nice insanlar bu dünya hayatına mağrur olup asıl hedefi ve maksadı unutmuş sonrada dünyada sahip oldugu her şey elinden çıkıp gitmiştir.” İlmin değeri….. “Ey müminler kara cahillerden olmayınız.Sadece ilimde yeterli değildir.İnsana amelde lazımdır.Bundan dolayı daima bilmediğiniz şeyleri öğreniniz.Hakikatın yolunu öğrenip hakikatı tanıyınız.” “İnsan ölünce dünyaya geri gelmesi muhaldir.Dünya bir misafirhanedir.Biz insanlığın hilkatini elde etmemiz cennet ve cehennem yollarını bulmamız için dünyaya geldik.Herkes hürdür cebriyet yoktur.Amma her şeyde bir cebriyet vardır.Kuran-ı Kerim in emirleri insanı cebriyete koymuştur.Tam hür değiliz.Emirleri tutmayanlara büyük cezalar vardır.İnsanlar günah ve küfürleri sebebi ile cehenneme giderler.” “Kuranı ve onun emir ve nehiylerini tatbik etmek ilimle olur.İnsanları kemale getiren ilimdir. Allah-ü Teala kıyamet gününde benim zikrimden kuranımdan yüz çeviren kimseleri hesaba çekip cezalandıracağım onları ama olarak haşredeceğim geçimlerini daraltacağım diye Kuranında beyan etmektedir.Onun için sizler Kuranın emirlerini yerine getirmede azami gayret göstereceksiniz.Kuransız iman olmaz.” Namazın önemi…. “Namaz kılan kimseler namaz daki okunan sureler ayetler Kurandır.İşte namaz kılan kimseler bu sureleri okumakla Kuranı okumuş olurlar.Namazı kılmayan kimseler Kurana uymamış olurlar.Namaz huzuru ilahidir.Şükürlerin en büyüğü namaz dır.Bir insanın Allah’ın nimetlerini yiyip de “Yarabbi şükür “demesi şükür değildir.Kim ki namazı kılar ibadetlerini yaparsa şükrü eda etmiş olur.” Kulluğun önemi (O’na kul olmak) “En büyük kemal derece kulluktaki ibadetin kemalidir.Peygamberler veliler alimler abidler Salihler kullukta hizmet ederek daima derece ve kemaller elde etmişlerdir.Yaratılmışın küllîsi Allah’a muhtaçtır.Allah Teala ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Kul Hakkın rızasına ibadet ve taat ile ulaşır.” “Allah dinine sahip çıkan Müslümanları sever. Allah tealada onlara sahip çıkar, onları korur ve muhafaza eder ve onlara yardım eder.” Doğru ve dürüst olmak…. “Ey müminler Bir lokma haram yiyenin kırk gün ibadeti kabul olmaz.Sakalda saçta kılıkta iş yok.İş dorulukta ve güzel ahlakta.yaştada iş yok.Bir kadınla zina eden o kadından daha kötüdür.İsterse temiz adam olsun.İstikametlerinizi Allah tealaya düz olarak yönelterek insanları aldatmayacaksınız.Ölçü ve tartınıza çok dikkat edin.Evvelki ümmetlerin helaklarının bir kısmı ölçü ve tartılarında eksik ve hile yaptıklarıdan olmuştur.Haramdan çok olacağına helalden az olan daha hayırlıdır.Bir kimse gece namaz kılmaya kalksa çocuklarından ayrı odada çok namaz kılmaktansa çocuklarının bulundugu odada az namaz kılması daha hayırlıdır.” Hayatı boyunca binlerce insanı irşad eden merhum Seyyid Yahya Efendi hazretleri 31 temmuz 2001 yılında Maşukuna kavuşmuştur. Merhuma Allah’tan rahmet diliyor ve şefaatını umuyoruz. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bünyan, Kayseri

Seyyid Halil Devletlü Türbesi

kayseri – bünyan – karakaya köyü Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bünyan, Kayseri

Ganişeyh Türbesi

kayseri – akkışla – ganişeyh köyü Türbe, Akkışla ilçesine bağlı Ganişeyh köyünün yaklaşık 2 km. güneybatı tarafında olup, mezarlığın içinde bir meşe ağacının yanındadır. Üzeri açık olan türbe, 2 m. yükseklikteki duvarlarla çevrilidir. Türbenin mimarı bir özelliği olmayıp halen bakımsız bir durumdadır. Ganişeyh ‘in, Musaşeyh ve Karaşeyh isimli şahısların kardeşi olduğu, hatta Çiftlik, Düzencik ve Karakaya türbelerindekilerle de akrabalık ilişkilerinin bulunduğu söylenmektedir. Açık olan türbenin üzeri köy sakinleri tarafından birkaç kez örtülmüşse de her defasında da kendiliğinden tekrar açılmıştır. Nitekim köylülerden biri rüyasında Şeyh’i görmüş ve Şeyh ona, “Benim üzerimi örtmeyin” demiştir. Hatta türbenin örtülmesinde kullanılan ağaçlardan peşin para ile alınanlar bir tarafa, veresiye alınanlar bir tarafa ayrılmış. Bundan sonra türbenin üzeri hep açık kalmıştır. Bu hususu köylüler şöyle açıklıyorlar: Burada yatanlar Allah’ın rahmeti olan yağmur, kar, dolu, rüzgar, güneş … gibi şeylerden mahrum kalmak istememişler, yağmurun üzerlerine yağmasını, üzerlerinde otlar bitmesini arzu etmişler, üzerleri kapatıldığı takdirde rahat edecekleri dolayısıyla bu rahatlığı reddederek; dış dünyanın rahmetinden ve zahmetinden faydalanmak istemişlerdir. Rivayete göre Şeyh, buradan gelip geçenleri soyduğu ve yöre halkına eziyet ettiği iddiasıyla şikayet edilir. Bunun üzerine Şeyh’i yakalamak üzere asker gönderilir. Askerler Şeyh’in yanına çıkmadan önce, saygısızlık olmasın diye kelepçeyi dışarıda bir taşın dibine bırakırlar. Şeyh, askerleri iyi bir şekilde karşılayıp onları ağırladıktan sonra “Haydi gidelim” der. Askerler Şeyh’in bu durumu bilmesine şaşırıp kalırlar. Kelepçenin bulunduğu yere gelince Şeyh, “alın şu emanetinizini” der, bir de ne görsünler, kelepçe siyah bir yılan oluvermiş. Askerler ellerini uzatmaktan çekinirler. Şeyh’in cesaret vermesi üzerine ellerini uzatınca yılan tekrar kelepçe olur. Şeyh’in bu gücünü gören askerler onu kelepçelemek istemezlerse de Şeyh’in ısrarı üzerine Pınarbaşı’na yaklaşınca kelepçeyi takarlar. Nihayet yapılan sorgulamada Şeyh’in suçsuz olduğu ortaya çıkar. Yine anlatıldığına göre, köy halkından bir şahıs türbenin yanındaki meşe ağacından bir dal kesmiş, bunun üzerine kısa bir süre sonra dalı kesen şahsın ve çocuklarının elleri eski canlılığı kaybetmiştir. Türbeyi çocuğu olmayanlar veya yaşamayanlarla ümitsiz hastalığa yakalananlar ön planda ziyaret etmektedirler. Bunun dışında burası yağmur duası ve herhangi bir dilek için de ziyaret edilmektedir ve akabinde kurban kesilmektedir. Hastaların özellikle amaların türbenin içindeki mezarın yanında birkaç saat uyutularak şifa bulacaklarına inanılmaktadır. Bununla birlikte son zamanlarda buraya olan rağbetin azaldığı, hastalıklar içinse, ancak doktor tedavisinden sonra ümidi kalmayanların geldiği köylüler tarafından belirtilmektedir. Ayrıca burada bir taş beşik mevcuttur ki, bunun Şeyh zamanında para basmakta kullanıldığı ifade edilmektedir. Ganişeyh türbesinin 1 km. güneyinde bir mezarlık daha vardır. Buradaki mezar taşlarının birinin üzerinde, yöre halkı tarafından “Fadime anamızın kirmeni” olarak bilinen kaz ayağı resmi bulunmaktadır ki bunun Tahtacı Türkmenlerinin işareti olduğu bilinmektedir. Bu arada köylüler tarafından, Hz. Ali’nin atının ayak izinin bulunduğu bir taştan bahsedilmekle birlikte, bugün bu taşın kaybolduğu anlatılmaktadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Akkışla, Kayseri

Battal Gazi – Kayseri

Kayseri – Battalaltı semti – Battalgazi camii Kayseri’nin Battalaltı semtinde Battal Gazi adına yapılmış, eski bir tarihe sahip olap bir türbe bulunmaktadır. Orada yattığı söylenen Battal Gazi, tarihi bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, O daha çok efsanevi ve menkibevi kjşiliği ile şöhret bulmuş ve halk arasında bu yönüyle benimsenip anlatılagelmiştir. Battal Gazi’nin 717-740 yılları arasında İslam ordularının komutanı olarak Bizans üzerine seferler yaptığı ve bunların birinde şehit düştüğü bazı tarihi kaynaklarda zikredilmektedir. Bugün aynı zamanda mescid olarak da kullanılan türbe, çeşitli dilek ve maksatlarla ziyaret edilmektedir. Özellikle asker ana ve babaları, oğullarının askerden sağ şalim dönmesi için buraya gelerek dua etmektedirler. Dilek sahipleri, türbenin arkasındaki mihrap çıkıntısının üzerine üç taş alıp atmakta, bu taşlardan biri düşmediği orada kaldığı takdirde, dileklerinin yerine geleceğine inanmaktadırlar. Hz. Ali’nin, Battal Gazi türbesinin bulunduğu semtte, yaslanarak oturduğu ve sırtının iz bıraktığı söylenen bir kaya vardır ki, bu kaya da kutsal olarak bilinip ziyaret edilmektedir. Battal Gazi Camisinin kuzey-doğu cephesine bitişik olan türbenin beşik tonoz örtülü alt katı günümüze gelebilmiştir. Zeminden üç basamaklı merdivenle inilerek batı kenarı ortasına açılmış dikdörtgen kapı açıklığı ile girilmektedir. Alt kat yaklaşık dikdörtgen planlı, üzeri sivri beşik tonozla örtülüdür. Zemini beton ile kaplı bu mekanda sanat ve tarih değeri olmayan sanduka bulunmaktadır. Dışta üst örtünün üzeri çimento ile kaplanmış ve ortasında havalanmayı sağlayan bir delik bulunmaktadır. Üst katının orijinalinde tonozla örtüldüğü ve eyvan tipinde olduğu düşünülmektedir. Yapı kesme taş malzeme ile inşa edilmiştir. Dışta siyah renkli ve büyük ölçekli taşlarla 1.35 m. genişliği bulan duvar yapılmıştır Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kayseri

Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi

kayseri – melikgazi – Seyyid burhaneddin mezarlığı Mutasavvıf, İslam Alimi ve düşünürü (Özbekistan /Tirmiz,1165 /1166 – Kayse­ri, 1244). Tam ismi Seyyid-i Sırdan Burhanu’l-Hak ve’d-Din Hüseyin Mu­hakkik Tirmizi’ dir. İnsanların kalplerin­den geçen gizli sırları keşif yolu ile bildi­ğine inanıldığı için Horasan, Tirmiz, Buhara gibi şehirlerde kendisine “Seyyid-i Sırdan”(sırların efendisi) denil­di. Hakikatleri iyice araştırıp tetkik ettiği, ilimde taklidi bilgi düzeyini aşıp en üst dereceye ulaştığı için de “Muhakkık” (ha­kikati araştıran) unvanı verildi. Döneminin dini ilimlerini tahsil etti ve kendisi şair olmasa da şiire karşı ilgi duy­du. Hakim Senai gibi sufi şairlerin şiirle­rine düşkündü. Ayrıca tıbbi bilgisine baş­ vurulan mümtaz bir kişiydi. İlim ve irfan tahsilinin önemli bölümünü Belh’te, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled ‘in yanında tamamladı, hem zahir (müsbet) hem batın ilimleri tah­sil etti. Gençliğinin ilk çağlarında Bahaeddin Veled ‘e intisap ederek ilk aşa­ mada kırk gün hizmetinde bulundu. Ta­savvufi kaynaklara göre velilik ve keşif adına elde ettiği her şeyi o kırk günlük hizmeti esnasında elde etti. Mürşidinin irşadıyla, birçok makam ve hallere erişti. Bahaeddin Veled’e intisap ettiği dönem­ de ağır nefis mücadeleleri geçirdi. Cezbe­li, dünyadan uzak ve manevi sarhoşluğu uyanıklığına galip bir dervişti. Şeyhinin sohbet meclisindeki coşkunlu­ğu, bazen onu kendi kabına sığmaz hale getirince Şeyh Bahaeddin Veled , “Seyyid’i meclisten dışarı çıkarın da huzurumuz bozulmasın.” diye uyarmak zorunda kalırdı. Şeyhinin sesini işitince derhal cezbe halinden çıkar, ayakları yere basardı. Bahaeddin Veled’e mürid (bağlı) olduğu dönemde, yaşadığı cezbe hali sonucu on yılı aşkın bir süre tedirgin ve kararsız bir halde dolaştı. Bu kararsızlığına, eriştiği tecelli nurlarının çokluğu ve birbiri ardı­na gelen tasavvufi haller neden oldu. Çok ağır usullerle nefis mücadelesini sürdür­dü. Bu mücadele dönemi on iki yıl sürdü. Bunun ardından bir gün artık maksadın hasıl olduğuna, mücadeleyi bırakması gerektiğine dair ötelerden bir ses işitmesi üzerine dünyadan el etek çekmeyi bırak­tı. Ders verdiği bağlılarına, benzer bir seyr ü süluk metodu uy­guladı. Bu metot, öncelikle nefsin terbi­yesi için ağır bir el etek çekme evresi, ar­ dından da onların topluma hizmete yönlendirilmesinden ibaretti. Bu husus, talebesi Mevlana’nın da tasavvufi irşat metodunun umdelerinden birini oluştur­du. Halkın kendisine olağanüstü nitelikler atfetmesini önlemek, kulluk ve insanlığın üstüne çıkarılabilecek kötü zanlarını gi­dermek için daima özen gösterdi, kera­metlerini gizli tutmaya ehemmiyet verdi. Hocası ve şeyhi Bahaeddin Veled’in Belh’ten göç etmesiyle, doğduğu şehir Tirmiz’e geçti ve orada yaşamaya başladı. Tirmiz’deyken Bahaeddin Veled’in H 18 Rebiulahir 628 (M 23 Şubat 1231) günü Konya’da vefatı üzerine etrafındakilere, “Şeyhim bu toprak aleminden temiz aleme göçtü.” diyerek ağladığı belirtilir. Hocası ve şeyhi için gıyabi cenaze namazı kıldı. Şeyhinin vefatından kırk gün geçtikten sonra gördüğü rüyadaki mane­vi işaret üzerine, Tirmiz’den Anadolu’ya göç etme kararı aldı. Birkaç yakın bağlı­sıyla yola çıkarak Anadolu’ya geldi. Kay­seri’ye uğradı ve Konya’ya geçti. Konya’ya geldiğinde Bahaeddin Veled’in ölümü üzerinden tam bir yıl geçmişti. Mevlana , o sıralar Larende (Karaman) şehrine git­mişti. Birkaç ay, Konya’daki Sincari Mes­cidi’nde inzivaya çekildi. Daha sonra iki dervişle Mevlana’ya bir mektup gönderdi ve ondan Konya’ya dönmesini istedi. Mevlana’yı, zahiri ilimleri tahsil etmesi için Halep ve Şam’a gönderdi. Mevlana’nın ilim tahsili için Halep ve Şam’da bu­lunduğu süre zarfında Kayseri’de kaldı. Bu süre zarfında Mevlana da ailesini ve şeyhini ziyaret için ara sıra Kayseri ve Konya’ya geldi. 1237’den önceki dört ve­ ya yedi yılı kapsayan bu ilim tahsilinden sonra Mevlana’yı Kayseri’de karşıladı. Vezir Sahib Şemseddin İsfahani’nin Mevlana’yı kendi sarayında ağırlamak istemesi üzerine “Babanın adeti medre­sede konaklamaktır.” diyerek buna izin vermedi. Anadolu’ya geldikten sonra ha­yatının büyük bölümünü Kayseri’de ge­çirdi. Ancak bazı dönemler Mevlana’nın eğitimi için Konya’ya gitti, Konya’dan ayrıldığı dönemlerde tekrar Kayseri’ye döndü. Mevlana’ya tam dokuz yıl mürşit­lik yaptı. Mevlana’nın tasavvufi eğitim sürecinin pişme ve olgunlaşma aşaması­nın etkin yol göstericisi olarak Mevlana’nın seyr ü süluk anlayışının şekillenme­sinde önemli tesire sahiptir. Ancak kendisinin de bu süreçte Mevlana’dan çok şeyler aldığını, şu sözüyle belirtir: “Benim onun üzerinde hakkım vardır. Ama onun benim üzerimdeki hakkı be­nimkinin binlerce mislidir.” Mevlana’nın tasavvufi eğitim sürecinin tamamlandığı­nı görünce Mevlana’dan, Kayseri’ye te­melli dönmek için izin istedi. Seyyid Burhaneddin’in o zamanlar “Daru’l­ Fetih” denilen Kayseri’yi çok sevdiği, Ali Dağı’na çıkarak orada ibadet ve dua ettiği kaydedilmektedir. Kaynaklar ondan “ dönemin Kayseri’sin­ de etrafındaki insanlara rehberlik eden gönül kandili nurlu bir şeyh ve bilge” olarak söz eder. O dönemde Kayseri, Selçuklu Veziri Sahip Şemseddin İsfahani’nin yönetimi altındaydı. Kayseri ileri gelenlerinin onun sohbetlerine katıl­dığına, dönemin Kayseri valisi konu­mundaki Selçuklu Veziri Sahip Şemsed­din İsfahani’nin ona bağlandığına dair rivayetler, Kayseri’de Seyyid Burhaned­din’e gösterilen toplumsal yöneliş ve hür­ metin ipuçlarıdır. Mevlevi kaynaklarından Sipehsalar Risalesi’nde, keramet ve güzel vasıflarının çok olduğu belirtilmektedir. Nefisle savaşmaya daima dikkat eden, müşahede sahibi bir veli, boş söz ve işlerle uğraşma­ma konusunda son derece titiz bir bilge olarak tanındı. Sohbetlerinde genelde tevhidin hakikati üzerinde durdu. Halvete (Allah’la baş başa kalmaya) büyük önem verdi, masivadan (Allah dışındaki her şeyden) uzaklaşmaya derin istek duydu. Sohbet­lerinde, ısrarla insanın melekleri bile ge­çebilecek potansiyele sahip olduğunu belirtti. İnsanın Allah’tan ayrı düştüğünü, ibadetlerin amacının da bu ayrılığı kaldır­mak ve vuslatı gerçekleştirmek olduğunu belirtti. Tüm ibadetler ona göre Allah’a vuslatın araçlarıdır. İnsanın kendi benli­ğinden sıyrılması gerektiği üzerinde önemle durdu. Ona göre her insanın za­ruri olarak bilmesi gereken husus, mari­fetullahtır. Nefsin terbiye ve tezkiyesinde dünyadan el etek çekmek ve orucun ehemmiyeti üzerinde önemle durdu. Aş­kı, saliki hedefine ulaştıran en önemli rehber ve tasavvuf yolunu da bütünüyle aşk yolu olarak değerlendirdi. Onun tasavvuf görüşleri bu şekilde özetlenebilir. Menakıbu’l-Arifin’de Kayseri’de bir ca­mide imamlık yaptığı nakledilir. Namaz esnasında yaşadığı tasavvufi bazı haller sebebiyle bir süre sonra imamlık göre­vinden ayrıldı. İslam Halifesi’nin elçisi sıfatıyla Bağdat’tan Anadolu’ya gelen dönemin meşhur şeyhi Şihabüddin Sühreverdi (ö. 632/M 1234) ile görüştü. Sühreverdi, Halife’nin elçisi sıfatıyla Kayseri’ye geldi­ğinde Vezir Şemseddin İsfahani, döne­min meşhur şeyhinin kendi şeyhiyle gö­rüşmesini çok arzuladı. Vezir aracılığıyla Şihabuddin Sühreverdi ile bir araya gel­diler. Ancak sohbet, bilinen iletişim yo­luyla gerçekleşmedi. Aktarılan rivayete göre Şihabuddin Sühreverdi , huzura gi­rince bir müddet toprak üzerinde karşı­lıklı oturdular. Daha sonra musafaha ederek ayrıldılar. Bu olaydan sonra sevdiği şehirde bir müddet daha yaşadı ve ölüm vakti yakla­şınca yanındaki bağlısından sıcak su hazırlamasını istedi. Suyun ısıtıldığı söyle­nince, “Şimdi dışarı çık ve kapıyı da sıkıca kapat. Sonra git ve garip Seyyid dünyadan göçtü diye bir sala ver.” dedi. Hizmetçi dışarı çıktı ancak Seyyid Burha­neddin’in ne yapacağını merak ettiğin­den ibadethanenin kapısına eğilerek içe­riyi izlemeye koyuldu. Gördüklerini şöyle nakletti: “Seyyid Burhaneddin kalk­tı, hazırladığım sıcak su ile gusül abdesti aldı. Elbisesini giydi. Evin bir köşesinde kıvrıldı ve dudaklarından şu kelimeler döküldü: ‘Gökler temizdir ve feleklerde olanların hepsi temizdir. Temiz ruhlar hazırlanmışlar. Ey bana bir emanet veren hazır ve nazır Allah’ım! Lütfedip gel, bu emanetini benden al.’ Peşinden de Hz. İsmail’in kurban edilmek üzere Hz. İbrahim’in önüne yattığı esnada söyledi­ği,’İnşallah beni sabredenlerden bulur­sun.’ (Saffat, 37) ayetini ve ardındanda şu şiiri okudu: ‘Ey dost! Beni kabul et ve canımı al. Beni mest edip her iki dünyadan al götür. Gönlüm sensiz her ne ile rahat ediyorsa, İçime bir ateş koy da onu yak! Böylece canını teslim etti.” Sahib Şemseddin’e ve ileri gelenlere ha­ber ulaşır ulaşmaz, Kayseri’nin bütün büyük ve küçükleri bir taziye adeti gereği başlarını açtılar. Hafızlar Kur’an okudu, şeyhler zikir yaptı, alimler de üzüntü içinde naaşını defnettiler. Yaklaşık 79 yaşında Hakk’a sefer etti. Defin işlemleri ile bizzat ilgilenen Vezir Sahip Şemseddin, peşinden geniş katı­lımlı matem törenleri tertip etti. Hatimler indirildi. Adı geçen vezir ona bir türbe yaptırdı. Ancak gördüğü bir rüya üzerine türbenin üzerini kapatmadı. Daha sonra­ ki asırlarda restorasyon geçiren türbe, Kayseri’de, kendi adı ile anılan mezarlık içindedir. Ölümünün üzerinden kırk gün geçtikten sonra Sahip Şemseddin, bu ölümü Mevlana’ya bir mektupla bildirdi. Yakın müritleriyle birlikte Kayseri’ye gelen Mevlana, mürşidinin kabrini ziyaretten sonra yeniden bir matem töreni (urs) tertip ettirdi. Bütün kitapları Mevlana ve yanındakilere takdim edildi. Bunların içinden istediklerini aldılar. Hatıra olmak üzere birkaç risaleyi de Sahib Şemsed­din’e bırakarak Kayseri’den Konya’ya döndüler. Hakkında bilgi veren en eski kaynaklar, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ibtidaname adlı mesnevisi, Sipebsalar’ın Risale’si ve Mevlana’nın torunu Çelebi Arifin müridi olan Ahmed Eflaki Dede ‘nin Menakıbu’l-Arifin adlı eserleri ve ayrıca kendi sohbet ve sözlerinden derlenmiş olan Maarif adlı kitabıdır. Ha­ yatıyla ilgili bilgilere Mevlevi kaynakla­ rında Mevlana ile ilişkisi bakımından değinilir. Bu yüzden hayatının Mevlana ve ailesinden uzaktaki dönemi hakkında pek fazla bilgi yoktur. Eseri Maarif: Sözleri, sohbetleri ve müritleriy­le diyaloglarının yer aldığı bir eserdir. Eser, sohbetlerini dinleyen bağlıları tara­fından tutulan notların bir araya getirilip ona sunulması ile meydana gelmiştir. Aynı zamanda Makalat (sohbetler) diye isimlendirilmesi bu yüzdendir. Eserde ibadetlerin tasavvufi anlamları, ayet ve hadislerin tefsir ve tevilleri, tasavvufi kav­ramların ve seyr ü sülukun incelikleri kısa fakat mana bakımından zengin, özlü cümlelerle ifade edilmiştir. Çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları mevcut olan Maarif, İranlı bilgin mer­hum Prof. Dr. Bediüzzaman Fürüzanfer tarafından Konya Mevlana Müzesi 2118 numarada kayıtlı eldeki en eski tarihli nüsha (H 5 Muharrem 687 tarihli) esas alınmak suretiyle diğer nüshalardaki farklılıklar da gösterilerek 1961 yılında İran’da bastırıldı (1340/1961). Daha son­raki yıllarda Maarifin iki farklı nüshası ortaya çıktı. Bu iki nüsha, Fürüzanfer’in esas aldığı nüshadan daha sonraki döne­me aittir: Birincisi Derviş Cezbi Mevlevi tarafından 1597 Şubatında (H 1005 Receb) istinsah edilen ve şu an F. N. Uzluk Kütüphanesinde bulunan 256 varaklık başka bir el yazmasında Baha Veled’e ait Maarif in iki versiyonunu, Bahaeddin Veled’e atfedilen iki kısa incelemeyi ve Burhaneddin’in 13 varaklık Maarifi’ni içermektedir. Burhaneddin’nin Maarifi’ni içeren ikinci yazma ise Konya Mevlana Müzesi 145 numarada kayıtlı olan ve M.1353 tarihli diğer bir el yazması içindedir. Bu nüshalardan haberdar olan ve onları gözden geçirerek Maarifi tekrar yayınlamak isteyen Bediüzzaman Fürüzanfer’in ömrü buna vefa etmedi. Maarif’le birlikte iki surenin, Muham­med ve Fetih Surelerinin tefsiri de Seyyid Burbaneddin ‘e atfen basılmıştır. Ancak bu tefsirlerin meşhur sufi Sülemi’nin (ö. 1021) Arapça tefsiri Hakaikul-Tefsir’i temel alarak oradan iktibaslar olduğu söylenebilir. Fünüzanfer, telif üslubun­dan müellifin Burhaneddin Muhakkık olduğunu söyleyerek bunları Maarifle birlikte bastırdı. Maarif Arapça yazılan ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler, bazı şiirler ve bazı kısım­lar hariç Farsça yazılmıştır. Şiire olan il­gisi nedeniyle, uygunluk arz eden yerler­ de, başta Hakim Senai , Ferıdüddin Attar ve Mevlana gibi sufi şairlerin şiirleriyle konuyu pekiştirmiştir. Eserde Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerden, hadis-i şerif­lerden ve meşhur mutasavvıfların sözle­rinden iktibaslar yapılmıştır. Bediüzzaman Füruzanfer tarafından bas­tırılan Farsça Maarif, Türkçeye iki kez tercüme edildi. Tercümelerden birisi Ab­dülbaki Gölpınarlı’ya (1972), diğeri Ali Rıza Karabulut’a (1995) aittir. Giriş kapısında yer alan Nazım Paşa’ya ait celi sülüs hatla yazılan kitabe Fart-ı adab ile gir zair-i mahlas ki budur Merkad-ı Muhterem-i Hazret-i Burhaneddin Çeşme-i irfanına kühl ister isen olmalısın Cebhe-say-i kadem-i Hazret-i Burhaneddin Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin Türbe-i Şerifi Kayseri şehir merkezinde kendi adıyla anılan mezarlığın içerisinde bulunmakta­dır. Tarihi ve dini öneme sahip manevi şahsiyetlerin makamlarının onarım veya inşasına büyük önem veren II. Abdülha­mid Han , bu doğrultuda Kayseri’de Sey­yid Burhaneddin Türbesi’nin inşasını da desteklemiştir. Türbenin giriş kapısı üze­rinde yer alan ve Kayseri Mutasarrıfı Mehmed Nazım Paşa tarafından kaleme alınan kitabede inşa tarihi bulunmamak­la birlikte Türbenin içerisindeki kalem işi süsleme­ler orijinal olmayıp restorasyonlar sıra­sında yapılmıştır. Başbakanlık Devlet Arşivlerinde yer alan belgelerden, türbenin inşa sürecini takip edebilmekteyiz. Tespit ettiğimiz belgeler içerisinde, en erken tarihlisi 25 Mart 1891 tarihini işaret etmektedir. Ankara Valisi Abidin Paşa tarafından yazılan belgede, Seyyid Burhaneddin’nin, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin hocası olduğu, birçok kişi tarafından hürmetle ziyaret edildiği ve kabrinin üzerinin açık oldu­ğundan bahisle üzerine bir türbe inşa et­menin gerekliliği anlatılmaktadır. Türbe­nin inşasının il müftüsü, ulema ve şehir mühendisinden oluşan bir komisyon ta­rafından yürütüleceği ve yapım maliyeti için 30.000 kuruş sarf olunacağı belirtil­mek suretiyle Mabeyn-i Hümayun’a arz olunmuştur. Bu talep 27 Şubat 1893 yılında­ da Mabeyn-i Hümayunda görüşülerek Evkaf-ı Hümayun Nezaretine havale edilmiştir. 25 Mart 1891’de başlanan, 1 Kasım 1894’de sona eren Seyyid Burhaneddin Türbesi’nin in­şası neredeyse dört yıllık bir süreci kap­samıştır. Seyyid Burhaneddin Türbesi’ manevi öneminin yanı sıra yapıldığı Batılılaşma Dönemi’nin sanat ve mimarlık özelliklerini taşıması bakımından da şe­hirdeki diğer türbe örneklerinden ayrılan güzel bir eserdir. Seyyid Burhaneddin’in Türbesi içerisinde kubbe altında, büyükçe silindir şeklinde sandukası bulunmaktadır. Sandukanın başında, son Mevlevî şeyhlerinden, mezarı türbe avlusunda bulunan Kayserili Ahmet Remzi Dede’nin Seyyid hakkında yazmış olduğu, “Ayine-i Seyyid-i Sırdan” başlılıklı manzum methiyesi bulunmaktadır. Türbe girişinin solunda duvar dibindeki, Mevlevî kavuklu mezar taşlı mezarlardan duvar tarafından olanı, Kayseri Mevlevî şeyhi, 1251 yılında (Miladi 1835 yılında) vefat eden Süleyman Türabi (Konya Ereğlisin’de bulunan Aşık Türabi neslinden); onun yanındaki yine Mevlevî şeyhi olan oğlu 1282 yılında vefat eden (Miladi 1865 yılında) Ahmet Remzi Efendi’ye aittir. Ahmet Remzi Efendi’nin oğlu Süleyman Ataullah Efendi’nin mezarı türbe avlusunda olup 1322, Miladi 1904 yılında vefat etmiştir. Süleyman Ataullah Efendi’nin oğlu olan ve yine son Mevlevî şeyhlerinden, büyük şair ve yazar Ahmed Remzi Dede (Akyürek)’nin de mezarı, yukarıda bahsedildiği gibi Türbe bahçesindedir ve o da 1944 senesinde vefat etmiştir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri Ansiklopedisi , Kayseri Valiliği Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri

Ali Baba – Akkoca Sultan Türbesi

Ankara – Höbek köyünün manevi kurucusu kabul edilen Ali İsevi (Ali İsari – Ali Baba – Akkoca Sultan ) Medine’de uzun süre kadılık görevinde bulunduktan sonra Moğol istilası sonucu önce Kayseri’ye gelmiştir. Kayseri’de bir süre müderrislik yapmış, ömrünün son zamanlarında ise Höbek’e yerleşmiştir. Akkoca Sultan burada bir tekke kurmuş, tekkeyi XVI. yüzyıla kadar köylülerden Höcekoğulları ailesi işletmiş, XVII. yüzyıldan sonra ise tekkenin yönetimi, Tekkenişinoğulları’na geçmiştir. Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik 13 Aralık 1925’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren kanunun uygulanmasıyla tekke Ali Yağmur’un (1879-1940) yönetiminde iken kapatılmıştır. Tekke kapatılmadan önce burada ihtiyaç sahipleri için günde üç öğün yemek çıkarılmakta, öğle yemeği vaktinde tarlada, bağda çalışmak zorunda olanlar içinse azık verilmekteydi. Ayrıca, köyde Tekkenişin ailesine ait “Büyük Oda” denilen yerde kış aylarında, genellikle kasım ayından başlanarak köyün erkekleri toplanır, yatsı namazından önce ya da sonra Dudu Kuşu (Tûtî-nâme), Battal-name, Siyer-i Nebi gibi kitaplar okunurdu. Sohbet aralarında kahve ya da şerbetler içilir, bu ortam bahar ayı gelip yeniden köy işleri başlayana kadar devam ederdi. Uzun bir tarihi geçmişe sahip olan köyde nesilden nesile aktarılan sözlü kültürün izlerini hâlâ görmek mümkündür. Efsaneleşmiş olayların, Ali Baba menkıbelerinin yanı sıra ne zaman söylendiği dahi bilinmeyen bazı şiirler günümüze kadar gelmiştir. Ali Baba türbesi Höbek köyü camiinin güneybatısına bitişik bir konumda bulunmaktadır. Mimari herhangi bir özelliği bulunmayan türbenin giriş kapısı caminin içindedir. Rivayete göre, Ali Bab a’nın yedi çocuğu ve üç kardeşi varmış. Ali Baba’ nın kardeşlerinden biri Çukurova’da kalmış, diğer ikisi de Höbek köyüne gelerek burada çiftçilikle uğraşmaya başlamışlardır. Anlatılanlara göre, bir sene çok buğday yetişmiş, üç kardeş çekmekle bitirememişler. Şu anda Mollahacı köyünde medfun olan Ali Baba’nın kardeşi, kendi buğday hissesinden bir kısmını “Nasıl olsa ben bekarım, fazla buğdaya ihtiyacım yok” diyerek gizlice Ali Baba’nın hissesine ilave eder. Ali Baba da kendi payından bir kısmını gizlice kardeşinin hissesine ekler. Bunun üzerine Molla Hacı , “Ben kendi yerimi kendim bulayım” diyerek Höbek’ten ayrılır ve şimdiki Mollahacı köyüne yerleşip burada evlenir. Daha sonra sık sık kardeşini ziyarete giden Ali Baba ‘nın kendinden yaşca büyük olmasına rağmen niçin hep kendisinin kardeşini ziyarete gittiğini soran çocuklarına şöyle cevap verdiği anlatılmaktadır “Kardeşimin ailesi sert mizaçlıdır, bu sebeple o ziyaretime gelemiyor, o halde ben onu ziyaret etmeliyim”. Bunu duyan çocukları babalarının gururlu ve kibirli biri olmayıp ne derece alçak gönüllü bir kimse olduğunu anlarlar. Ali Baba ‘nın çocuklarından birisi ”Baba, senin gibi olabilmek için ne yapmamız gerekir?” diye sorduğunda, onun şöyle cevap verdiği anlatılmaktadır: “Şu oturmuş olduğun köyde seni taşlasalar, kafam gözünü yarsalar bile onlara karşılık vermeyip hoşgörü ile davranmalısın”. İşte bu öğüt nesilden nesile intikal ederek etkili olmuştur ki, şimdiye kadar Höbek köyünde herhangi bir cinayet olayına rastlanmamıştır. Ali Baba ile ilgili birçok keramet anlatılmaktadır. Bunlardan bazılarını halkın anlattığı şekilde burada zikretmek yerinde olacaktır. Savaşlardan birinde köyün bütün erkekleri askere alınmıştır. Ali Baba arpa tarlasında çalışırken, askerler onu da alıp harbe götürmek isterler. Ali Baba askerlere ”Komutanınıza selam söyleyin, köyde yaşlı bir kimse olarak sadece ben varım’ ‘ diyerek gelmek istemediğini belirtir. Buna rağmen komutan Ali Baba ‘nın getirilmesini ısrarla ister. Askerler tekrar geldiğinde Baba onlara şöyle der: “Öldürdüğünüz düşman askerlerinin gırtlaklarını kesip bakınız, hepsinin boğazında arpa kılçığı bulacaksınız. Size güle güle” der. Bunun üzerine komutan Ali Baba ‘nın getirilmesi isteğinden vazgeçer. Ancak savaş dönüşünde söylenilenin olduğu gibi çıkması üzerine, komutan Ali Baba ‘nın iyilikle getirilmesini emreder. Askerler köye girerken silahlarını yakın bir yerde bırakırlar. Ali Baba ile geri döndüklerinde silahlarının birer yılana dönüşmüş olduğunu görünce, korku ve hayret duyguları içinde onun büyüklüğünü anlamış olurlar. Höbek köyü camisinin altından kaynayarak çıkan su, Ali Baba’nın kerameti olarak kabul edilmektedir. Bu su ile tuvalete girilmez, gusül abdesti alınamaz. Nitekim, ‘Büyük Hoca’ denilen bir zatın babası bu suyun ayağını, tuvaletin pisliğini alıp götürmesi için kendi tuvaletine bağlamış, ancak gece rüyasında Ali Baba “Benim suyumu tuvalete verme yoksa seni helak ederim” demiş. Bunun üzerine o da suyun ayağını hemen değiştirmiş. Ali Baba’nın diğer bir kerameti de köyde davul çaldırmayışıdır. Ali Baba , Höbek köyünde, hangi sebeple olursa olsun davul çaldırmaz. Bu konuda bir takım denemeler, hem de kasıtlı denemeler olduğundan ve her defasında böyle yapmak isteyenlerin bir felaket ve sıkıntı ile karşılaştıklarından bahsedilmektedir. Özellik­le de buna örnek olarak şu olay anlatılmaktadır. Bu köyden Felahiye’ye bir gelin giderken oğlanın babası, davulcuya “Sen çal, ne olacaksa bana olsun” demiş. Davulu çalmaya başlayınca, gelin şiddetli bir şekilde hastalanmış, ayakları tutmaz hale gelmiş ve üstelik davul da ilk vuruşta patlamış. Bunun üzerine davulcu düğün sahibine, “Ben çalamıyorum, davulu al sen çal” demiş. Gelini daha sonra doktorlara götürmüşlerse de artık o, bir daha eski haline dönememiş ve yürüyememiş. Köyde şimdiye kadar hiçbir cinayetin işlenmeyişi de onun önemli kerametlerinden biri olarak anlatılmaktadır. Bu köyde şimdiye kadar adam öldürme hadisesinin olmadığı ve bu olaya Ali Baba ‘nın izin vermediği ve vermiyeceği inancı hakimdir. Nitekim, anlatıldığına göre bir defasında tarla konusunda çıkan bir tartışma sırasında taraflardan birinin sabrı taşmış ve tabancasını çekip hasmını öldürmek istemiş, fakat tabanca bir türlü ateş almamış. Bunun üzerine kendinden daha güçlü olan hasmı, tabancayı elinden alarak oradaki bir horoza sıkmış, silah patlamış ve horoz oracıkta ölüvermiş. Bu olay üzerine iki hasım, bu köyde adam öldürülemeyeceğini anlayarak barışmışlar. Buna benzer olaylardan bir tanesi de şöyle cereyan etmiştir: Bir gün köylülerden birisi komşusunu arkadan habersizce bıçaklamak ister. Bu amaçla birçok kez eline bıçağını alır ve hasmına vurmak ister. Her defasında eli bir karış yukarıda kaldırır ve bir türlü bıçağını hasmına saplayamaz. Adamın haberi olup da “Ne yapıyorsun” deyince, artık adam işi şakaya getirerek, “Seni korkutmak istemiştim” diye cevap verir. Camiden halı çalmak isteyenlere mani oluşu: Höbek köyü camisi gece gündüz açık durur. Zira Ali Baba ‘nın camiyi her türlü tehlikeye karşı koruyacağına inanılmaktadır. Nitekim bununla ilgili olarak şöyle bir olay anlatılmaktadır; Caminin devamlı açık bulunduğunu öğrenen hırsızlar, buradaki kıymetli halıları çalmaya karar verirler. Bu maksatla camiye girerek halıları toplamaya başlarlar. Bu esnada caminin kapısı üzerlerine kilitlenir. Köyden birilerinin geldiğini zanneden hırsızlar, halıları bırakıp çıkmak isteyince kapı açılır. Halılarla çıkmak istediklerinde kapı tekrar kapanır. Sabah namazı vaktine kadar böylece uğraşan hırsızlar, sonunda bitkin bir şekilde elleri boş olarak oradan uzaklaşırlar. Ali Baba türbesinin üzerini tamamen kapattırmaz. Nitekim türbenin üzerindeki bacayı, kar ve yağmur içeri yağmasın diye kaç kere kapatmışlarsa da her defasında sabah olunca buranın üzerinin açılmış olduğunu görmüşler ve bunun üzerine bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmemişlerdir. Köyde yol yapmak isteyen dozerin arızalanması da Ali Baba’ya izafeten anlatılmaktadır. Köyün yolunu yapmak için gelmiş olan Karayollarına ait bir dozer. Ali Baba türbe-camisinin köşesinden bir taş kopartır. Bunun üzerine dozer arızalanır, bir buçuk ay orada tamir dilemeden kalır. Sonunda yetkililer dozeri öylece alıp götürürler. Ali Baba türbesini Türkiye’nin her yerinden ziyaret etmeye gelirler. Bilhassa çocuğu olmayanlar çocuk sahibi olabilmek için buraya gelip kurban keserler, dua ederler. 13-15 sene çocuk sahibi olamamış olanlar bile buraya gelirler. Nitekim bu durumdayken bile burayı ziyaretten sonra çocuk sahibi olanlardan bahsedilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Höbek Köyü Yer Adları Üzerine bir inceleme , Ömer Yağmur

📍 Kayseri

Helvacı dede

kayseri – sahabiye – serçeönü mah – helvacı sokak Tarihi şahsiyeti hakkında bilgi bulunamayan ve menkibevi yönü ile şöhret bulan Helvacı Dede ‘nin sandukası, Serçeönü mahallesi, Helvacı sokağında yol ortasında bulunmaktadır. Mezarın etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş olup hiçbir mimari özelliğe sahip değildir. Rivayete göre, burada eskiden Helvacı Dede ‘ye ait bir dergah varmış. Helvacı Dede ‘nin bulunduğu arsa parsellenip inşaat yapılmaya başlanınca bu mezar da kaldırılmak istenmiş, ancak bütün teşebbüslere rağmen mezarı kaldırmak mümkün olmamış, bunun üzerine bu teşebbüsten vazgeçilerek mezar beton bir sanduka haline getirilmiştir. Anlatıldığına göre, Melikgazi ‘nin kumandanlarından Kapadokya fatihi olarak bilinen Tur Hasan Bey, hacca gittiği bir sırada Medine’de Şeyh Eimmetu’l-Hulvan diye bilinen Helvacı Dede ‘yle tanışır, Dönüşünde de onu beraberinde Kayseri’ye getirir. Helvacı Dede uzun bir süre Kayseri’de halkı irşad eder. Tur Hasan Bey’in yine hacca gittiği bir sene, annesi bir gün helva yapar ve “Oğlum olsa da şu helvadan yeseydi” der. Bunun üzerine Helvacı Dede , helvayı soğumadan sıcak sıcak Medine’deki Tur Hasan Bey’e ulaştırır. İşte bu olay, onun kerametleri arasında anlatıla gelmektedir. Eskiden burada perşembeyi cumaya bağlayan akşamları mum yakılırmış. Helvacı Dede ‘yi bilenler, Türkiye’nin dört bir yanından kalkarak ziyarete gelmekte, burayı ziyarete gelenler, dilekleri geçekleştiğinde helva dağıttıkları gibi, ayrıca kandil geceleri ve cuma günleri de burada helva dağıtılmaktadır. Bununla birlikte, mezarın bulunduğu yerin ziyarete müsait olmayışı, buranın daha çok ve daha rahat ziyaret edilmesine engel teşkil etmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kayseri

Mümin dede

Eskişehir – İnönü ilçesi ………….

📍 İnönü, Eskişehir

Abdülmüttalip Dede – Eskişehir

Eskişehir- odunpazarı – emirler köyü Aşağı Muttalip kabristanında Abdülmüttalip Dede hazretleri Anadolu Selçuklu’nun kuruluşu esnasında Anadolu’ya gelen Alperen büyüklerimizden birisi olup Ankara Mamakta medfun olan Malatya beyi Seyyid Hüseyin Gazi oğlu Seyyid Battal Gazinin silah arkadaşlarındandır. Bugünkü türbesinin bulunduğu Muttalip köyünde yerleri bile bildiğimiz 17 adet Alperen arkadaşlarıyla köyün muhtelif yerlerinde , bilhassa Akcamii ve Yenicami civarında şehit düştükleri yerlerde sırlanmıştır. Abdülmuttalip Dede’nin ; Atalan Tekkedeki Mehmet Efendi Hazretleri ve Sevinç köyündeki mübarekle de arkadaş olduğu bilinmektedir. Kendisi sülaleyi tahireden olup seyyidtirler. Muttalip köyünün manevi açıdan münbit olması bu mübareğin himmetiyle olup köyün adıda kendisinden gelmektedir.

📍 Eskişehir

Muttalipli Hacı Mehmed Hilmi Efendi

Eskişehir – tepebaşı – muttalip köyü Hacı Mehmed Hilmi Efendi (k.s.), “ Muttalibli Hoca ” ve “ Mutta­libli Hacı Hafız Mehmed Hilmi Efendi ” lakabıyla da anılmış, 1888 yı­lında Eskişehir’in merkez köylerinden olan Muttalib’de doğmuştur. Babası Halil Efendi, validesi Gülsüm Hanım’dır. Muttalib, adını hangi alp-erenden aldığı bilinmez ama Hz. Mu­hammed (s.a.v)’in dedesinin adı “Abdülmuttalib”dir. Hacı Mehmed Hilmi Efend i’nin hayatı hakkındaki bilgiler riva­yetlere dayanır. Küçük yaşta hafızlığını ikmal eden Mehmed Hilmi Efendi, medrese tahsili için İstanbul’a gider. Kendi beyanına göre bir dönem Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Aksekili Hasan Hüsnü Erdem ile medrese arkadaşlığı yapar. Medrese tahsilinden sonra Muttalib Köyü’ne gelerek Orta Ca­mii’de imam olarak göreve başlar. İmam-Hatiplik hizmetinin yanı sıra genç hafızlar yetiştirmek için zor şartlar altında gayret gösterir. Sayısız hafız yetiştiren Mehmed Hilmi Efendi , genç yaşta Hacca gider. Hacı Mehmed Hilmi Efendi Medresesi Medine-i Münevvere’de rüya halinde Rasülullah Efendimizle (s.a.v) gö­rüştüğü ve Peygamber Efendimiz kendilerine: “Hilmi; sen bize, Kuran ve hafızlarla yakın ol” diyerek sırtını sıvazladığı ve hoca efendinin bundan sonra aşk ve şevkle kendini hafız yetiştirmeye adadığı rivayet edilir. Cami avlusuna bir medrese yaptırarak, yatılı eğitim veren bir eğitim kurumu haline getirir. Menemen olayından sonra sıkı takibe uğrayan Hacı Mehmed Hilmi Efendi, defalarca sorguya çekilir. Eskişehir yıllarında Üstad Bediüzzaman , Muttalib Köyü’ne bir­ kaç kez gelerek Hacı Mehmed Hilmi Efendi ‘yi ziyaret eder ve hafızlık törenlerine katılır. İlk tanışmaları şöyle rivayet edilir: Üstad Bediüzzaman, Muttalib Köyü’nden geçerken arabası Hacı Meh­med Hilmi Efend i’nin cami ve medresesinin yakınlarında arızala­nır. Yapılan müdahalelere rağmen bir türlü çalıştırılamaz. Üstad bunda bir hikmet vardır diyerek camiye doğru yönelir. Camiye girdiklerinde Hacı Mehmed Hilmi Efendi tebessüm ederek karşılar ve “Ne o Üstad! Araba çalışmadı mı?” der. Bu görüşme yıllarca sü­recek manevi dostluğa vesile olur. Bediüzzaman, Muttalib’te Hacı Mehmed Hilmi Efendi’yi ziyarete geldiğinde Hilmi Efendi’ye ”Yolda­şım!, izdaşım! istirahatgahını belirledin mi? Neresidir?” diye sorar. Hilmi Efendi’de bugünkü Orta Cami avlusunda bulunan minare kaidesinin yanını gösterir. Bunun üzerine Üstad “ben ölürsem beni işte buraya defnedin” der. Üstad’ın “Eskişehir’de vefat edersem Muttalib’e, Emirdağ’da vefat edersem kaldığım evin bulunduğu yere ve Isparta’da vefat edersem Çam Dağı’na beni defnediniz” de­diği de rivayetler arasındadır. Hafızlık müessesesinin Eskişehir ve civarındaki en büyük mi­marlarından olan Hacı Mehmed Hilmi Efendi’yi merhum Abdullah Toprak hoca şu kısa sözle anlatır: “Ey koca hoca! Dünya bizi aldattı; sen ise dünyayı aldattın.” Tasavvufi Hayatı Hacı Mehmed Hilmi Efendi genç yaşta Nakşi-Halidi şeyhlerin­ den Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (k.s)’ye (1807-1903) intisab eder. Şeyhi vefat ettiğinde onbeş yaşlarındadır. irşad yetkisini han­gi yaşlarda aldığını bilemiyoruz. Nakşibendiyye’nin “Halidiyye” kolu, kurucu Pır Mevlana Ha­lid-i Bağdadi’nin Ahmed el-Ervadi, Seyyid Taha Hakkari, Abdul­lah Mekki (Erzincanı), Ali es-Sebti ve Muhammed Kudsi (Memiş Efendi) gibi halifeleriyle, Anadolu ve Balkanlar’da geniş muhibban edinmiştir. “Memiş Efendi” adıyla da tanınan Muhammed Kudsi (v. 1852)’nin halifeleri Konya merkez olmak üzere İstanbul, Kırım, Trabzon, Sivas, Tarsus ve Manisa’da irşad faaliyetinde bulunmuş­lardır. Silistreli Hacı Feyzullah Efendi (v. 1875), Konyalı Topbaşzade Ahmed Kudsi Efendi ile (v. 1889) Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi meşhur halifelerindendir. Hacı Feyzullah Efendi İstanbul’da Fa­tih-Halıcılar’da kendi adına bir dergah kurar. Şair Leskofçalı Galib ve Mehmed Emin Paşa onun müridlerindendir. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi’nin mensuplarından Halil Develioğlu (v. 1933) Tar­sus ve çevresinde faaliyet gösterir. Ondokuzuncu asrın Anadolu bilgelerinden olan Hacı Abdullah Efendi (k.s.), H.1222/M.1807 yılında Konya ilinin Bozkır ilçesine bağ­lı Karacahisar köyünde doğar. Babası aynı köyden Ali oğlu müder­ris Yeğen Mehmed Efendi, annesi Bozkır’ın Karacaardıç köyünden Sarı Fakih kızı Zeyneb Hanımdır. İlköğrenimini babasından görmüş, onun vefatından sonra Hocaköy (Üçpınar) müderrisi Mehmed Kud­si Efendi’nin derslerine katılmış ve 1833 yılında da icazet almıştır. Bundan sonra Seydişehir’e yerleşen Şeyh Abdullah Efendi, Seydişe­hir’in şimdi yıkılmış bulunan büyük medresesinde, 36 yıl müderris­lik yapmış, çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. “Memiş Efendi” olarak tanınan Nakşibendi-Halidi meşayihinden Şeyh Mehmed Kudsi Boz­kıri (k.s.)’ye intisab eder. Şeyh Mehmed Kudsi’nin mürşidi Ödemişli Hasan Kudsi Efendi (k.s.), onun mürşidi de Hazreti Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s.)’dir. Mürşidinin manevi eğitiminde seyr-i sülukunu tamamlayarak Halidi kolundan hilafet alır. Mürşidi Şeyh Mehmed Kudsi Bozkıri’nin 1853 yılında Seydişehir’in Çavuş nahiyesinde vefatı üzerine, Seydişe­hir’de Nakşi-Halidi irşad şeyhliği postuna oturur. Uzun yıllar Nakşi-Ha­lidi şeyhi olarak irşad faaliyetlerini yürüten Şeyh Abdullah Efendi’nin sohbetlerine Konya ili sınırları dışından gelen çok sayıda muhib katı­lır. İrşad faaliyetleri yanında medrese hocalığını da yürüten Abdullah Efendi, 1869 yılında medresedeki görevini oğullarına devreder. Bu tarihten sonra her sabah Seyyid Harun-ı Veli Camii’nde cemaate tefsir dersleri vermeye başlar. Tasavvuf sohbetleriyle de ilahi aşka susamış gönüllere merhem olur. Şeyh Hacı Abdullah Efendi (k.s.), 26 Zilhicce 1320/26 Mart 1903 tarihinde 96 yaşındayken Seydişehir’de vefat etmiş, mezarı üzerine Sadrazam Mehmed Ferid Paşa ve Sultan il. Abdülha­ mid’in yardımı ile bir türbe yaptırılır. Türbe, 1955 yılında temelinden itibaren onarılmıştır. “Hızır Mescidi” olarak tanınan türbede, ailesi ve oğulları Hacegôn (v. 1906), Hacı Ahmed (v.1918) ve Hacı Şôkir (v.1909) medfundur.Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi’nin Eskişehirli bilinen halifeleri şunlardır: Muttalibli Hüseyin Efendi (1841-1912), Muttalib­ li Hacı Sadık (Toprak) Efendi (1866-1942), Eskişehir-Muttalibli Hacı Hilmi Okur Efendi ve Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif zade Ahmed Şemseddin Efendi’dir. Ali Öztaylan, Altınoluk Dergisi’nde yaptığı söyleşi de Hacı Meh­med Hilmi Efendi’yi ziyaretinde yaşadığı bir hatırasını şöyle anlatır: Eskişehir’de Hacı Hilmi Efendi hazretleri vardı. Hacı Abdullah Efendi’nin hulefasından. üç halifesi vardı. Kırkağaç’ta Karkaszade, Avran’da İbrahim Efendi bir de Bergamalı İbrahim Efendi hazretleri vardı. Eskişehirli Hilmi Efendi baktım fakire tazimde bulundu, “Faki­ri birisine benzetti, tevafuk mu oldu” diye aklımdan geçirdim. “Sizler Haydar ve Sami Efendilerin teveccühüne mazharsınız” dedi. Utandım eyvah keşke gitmeseydim dedim kendi kendime. Allah himmetlerine nail eylesin. O büyük zatlar bir sevdiklerini bir daha bırakmıyorlar. Onlar ihvanım cennete girdirmeden kendileri girmezler. Merhum “Al­lah rızası için bizi bir kere ziyaret edeni biz unutmayız” derdi… Şeyh Hacı Mehmed Hilmi Efendi , üç seher vaktine ve Hatme-i Hace’ye önem verir. Bu üç seher; gündüzün seheri sabah namazı vakti, akşamın seheri ikindi namazı vakti ve gecenin seheri olan yatsı namazı vaktidir. Vefatı Hacı Mehmed Hilmi Efendi , 21.07.1964 tari­hinde vefat eder. Cenaze namazını halifesi Hacı Osman Efendi kıldırır. Vasiyeti gereği medrese önünde bulunan minare kaidesinin yakınına defnedilir. On bir gün sonra yönetim tarafından mezarı ilk yerinden kaldırılarak Muttalib Köyü kabristanına nakledilir. Mezar taşında Osmanlı­ca şu ibare yazılıdır: Hüve’l-Baki İklim-i cüzhan fi ta’limi’l-Kur’an Bi-şekk şübhe hevacekan Vuslat-ı rahmet-i Rahman Hak dostu muhibb-i Peygamberan Halidi Nakşibendi mürşidan Eş-Şeyh el-Hac Mehmed Hilmi Okuyan Rebiül-evvelin on ikinci yevm-i Salı Eyledi ervah-ı pertev-efşan 1381. Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

📍 Eskişehir

Uşaklı Cemalettin Aziz Efendi ( Kunat )

📍 Merkez, Uşak

Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza Efendi

UŞAK ŞEHİR MERKEZİNDEKİ ŞEHİTLER KABRİSTANINDA. KABRİSTANININ ÜST KAPISINDAN GİRDİĞİMİZDE 50 METRE AŞAĞI YÜRÜYORUZ . SOL TARAFTA 20 METRE İLERİDE. Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza efendi Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza Hazretlerinin (ö. 2. 12. 1939, Uşak) irşadı faaliyetleriyle Şabaniyye silsilesi Uşak’ta neşv ü nema bulur. Babası’nın yüzünde ben olduğu için “Yamalı” lakabıyla tanı­nan aile, soyadı kanununda Yamalıoğlu soyismini almıştır. “ Yamalı Baba ” lakabıyla şöhret bulan Şeyh Ali Rıza Efendi , Eskişehirli Mehmed Sadık Aziz tarafından yetiştirilmiş ümmi bir zattır. Mizacen şok sert olan Sadık Aziz ‘le ilgili bir hatırası şöyledir: Mehmed Sadık Azız, Yamalızade Efendi’yi bir grup dervişle bir­likte Odunpazarı’ndaki tekkede Halvete koyar. Bir gün, üç gün, beş gün, yedi gün derken otuz dokuz gün geçer. Malumdur ki Halvetiyye tarikinin usulüne göre halvetçi dervişlerin hal ve zuhuratları ikindi namazından sonra mürşid tarafından alınır, derviş tekrar hücresi­ne çekilir. Sadık Aziz diğer dervişan huzura gelirken bir şey demez, Yamalızade gelirken: – Gel bakalım eşek herif, anlat bakalım eşek herif diye çok sert davranırmış. Yamalızade nükteyi anlayamaz: – Yahu ben eşek olsam burada işim ne? Aziz’im bana neden böy­le diyor diye gücenir, kendi kendine: – Şu halvet bir tamamlansın, Pir huzuruna gidip azizi şikayet edeceğim, diye söylenirmiş. Bu hal üzere halveti kırmadan devam etmiş. Otuz dokuzuncu gün huzura tekrar geldiğinde Sadık Aziz: Yine aynı sert hitapla karşıladıktan sonra: – Yaa oğlum,senin pir dediğin adam benim işime ne karışır? diye zirveden, biraz da şatahat kabilinden sözler söylemiş. Yamalızade zuhuratını anlattıktan sonra destur deyip tekrar hücreye döndüğünde bir de bakmış ki seccade üzerine oturmuş zikr-i daimi halinde Hu Hu Hu diye zikrediyor… İçi dışarıda, dışı içeride… Meseleyi anlamış tabii. Etesi sabah saadethaneye getirildiğinde Sadık Baba kendisine: – Gel Ali Rıza Efendi oğlum, gel! diye taltif etmiş, alnından öperek “aradığını buldun Hakk’a hamd ü sena kıldın!” diye­rek kendisine tekbirlerle velayet ve hilafet sırrını vermiş. Yamalı Baba irşadını Uşak’ın mer­kezinde bulunan saadethanesinde yap­mıştır. Az ve öz derviş kabul etmiş halkı başına toplamamıştır. Kendisinden son­ra posta geçen Yakupzade de aynı tavra sahip olup seçici davranmıştır. Yamalızade de, onun müntesibi olan başta dönemin büyük alimlerinden Uşaklı Yusuf Ziya Bey , Yakupzade Hafız Mustafa Özyürek , Kütahyalı Elifzade Nuri Efendi gibi zevatın da saygın kişiler olduğu görülecektir. Nitekim Yamalı Baba, Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşı ve çok güvendiği için de Kuva-yı Milliye’nin bölgedeki mali işlerinin başına getirdiği büyük alim Yusuf Ziya Bey’in de şeyhidir. Dervişlerine tasavvufun tekke, takke ve merasim işi olmadığını ısrarla telkin eden Yamalızade, “şeriat hakikatten doğmuştur, ilm-i ledün önde gider!” yahut “Sanii gör, günde yüz bin san’at gösterir/ Kendini göstermek içindir o san’atdan garaz” diyerek bilginin kayna­ğının Hak ve hakikat olduğuna işaret etmiş ve onları sevgi ve bilgi yoluyla Hakk’a davet etmiştir. Tekaya’nın seddinden sonra günlük kıyafet olarak yol tacını ve merasimlerde irşad tacı-ı şerifini, hırkayı ve diğer irşad çihazlarını çıkarıp modern kisveye bürünen ve bunun ulu’l-emr kabul ederek uygulayan ilk mürşid bu zattır.1939 senesin­ de vuslat eden Yamalızade Hazretleri, radyonun yavaş yavaş alınıp satıldığı ve yaygınlık kazandığı dönemlerde memleketi Uşak’ta rad­yo satın alan ve dinleyen ilk kişidir. Bu sebeple kendisine “ Radyolu Şeyh ” de denmiştir. Başına gelen ve haksız yere yargılanıp da son duruşmada berat eden Elifzade Nuri Efendi’ye adliyeye giderken söylediği muhteşem kelam, onun tasavvuftaki tasarrufunun delilidir: “Dünyada alemin­ de bin bir hakimim mana aleminde ben bir hakimim!” Yamalı Baba ‘nın kabri Uşak’ta nakl-i kubur yoluyla eski mezarlıktan Şehitler Me­zarlığı’na getirilmiştir. Şahide kitabesi ken­dinden sonraki postnişin Yakupzade Haz­retleri tarafından yazılmış olup şöyledir: Hazine-i esrar-ı Huda Dürr-i ekber-i Hazret-i Meula İmamü’l-uşşak ve’l-urefa Bende-i Şaban-ı Veli eş-Şeyh Ali Rıza

📍 Merkez, Uşak

Şirvani Şeyh Hacı Ahmed-i Gıyasi Efendi

Denizli – Merkez – İlbadı kabristanı Es-seyyid Şeyh Hacı Ahmed Gıyasi Şirvani Hazretleri, Şirvan Hanlığı’nın (Azerbaycan) Karasubasar Mahalli’nin Zerdab Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Şeyh Şirvani Hazretleri, Miladi 1826-1827 yıllarında Denizli’nin o zamanki beyi olan Tavaslıoğlu Osman Ağa’ nın daveti üzerine bu topraklara gelmiştir. Tavaslıoğlu Osman Ağa, Şirvani Hazretleri’nin isteği üzerine Musa Mahallesi’nde dergâh ve medrese inşa ettirmiştir. (Bu medrese 1920 yılında çıkan bir yangın sonucu harap olmuştur.) Bu topraklarda irşad faaliyetlerinde bulunan Nakşibendi tarikat şeyhlerinden olan Şirvani Hazretleri, miladi 1853 yılında vefat etmiştir. İnanç Bey kapısından girdiğinizde dümdüz patikayı takip edin. Patikanın ileride ayrılan sağ toprak yolun sonundaki türbede Şeyh Şirvani Hazretleri medfundur.

📍 Merkez Efendi, Denizli

Hacı Mehmed Zülali Efendi

Mevlana halid Bağdadi hz nin halifesi eskişehir – odun pazarı kabristanı Hacı Mehmed Zülali Efendi (k.s.), Nakşibendi tarikatına men­ sub Eskişehir’in gönül sultanlarından biridir. Hayatları hakkında elimizde fazla bilgi bulunmamakla beraber günümüze ulaşan eserleri ve sözlü rivayetler vardır. Kızları Hatice Hanım’ın torunu Bahri Dede’nin hayatta iken sevdiklerine anlattığı sözlü rivayetlere göre; Mehmed Zülali Efendi ‘nin ailesi günümüzde Özbekistan sınır­ları içerisinde bulunan Buhara yakınlarında Belov denilen belde­den Eskişehir’e gelmişler. Mehmed Zülali Efendi ; aşağıda bahsede­ceğimiz kendilerinin istinsah (kopya-çoğaltma) ettiği Reşahat’ın son sayfasına yazılan “Zülali Efendi Belovi Mevleviden…” notundan Buhara’ya bağlı Belov beldesinde doğduğu anlaşılıyor. Doğum tarihlerini de bilmiyoruz. Ancak yine Reşahat’ın orji­nal metninin 297. sayfa kenarına kendilerinin yazdığı; ”…hizmet in­tihabıyla meşgul Mehmed Zülali, otuz dokuz tarihinde (1239) Şam-ı Şerif’de, mürşidi’s-sakaleyn, Hazreti Mevlana Şeyh Halid Zülcena­ heyn , hizmetlerinde iken…’ diye devam eden notdan 1239/1823-24 yıllarında tarikat erkan ve adabını tahsil için Şam’da bulunduğu­nu öğreniyoruz. Bu yılları en düşük ihtimalle gençlik yılları kabul edersek 15-16 yaşlarında olması gerekir. Buradan hareketle 1807- 1808 yıllarında bu aleme teşrif ettiklerini söyleyebiliriz. Torunları Bahri Dede Efendi’nin anlattıklarından; Mehmed Zülali Efendi ‘nin dedesinin isminin Şıh Abdullah olduğunu ve Bu­hara’da “Sakinler Medresesi” müderrisliğini ifa ettiğini öğreniyo­ruz. Hacı Mehmed Zülali Efendi , tarikat erkan ve adabı tahsili için Şam’da Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin daire-i saadetlerin­ de bulunmuşlar. Bahri Dede: “Dedem Zülali Efendi, Mevlana Halid Hazretleri yanında faz­la kalmayıp Nakşibendi-Halidi tariki üzere icazet almış. Böyle kısa sürede icazet alınca, tekkede yıllardır bulunan bazı dervişler şa­şırmışlar. Dervişlerin merakı Meulana Halid Hazretlerine malum olunca bir sohbetlerinde ihvanına “Eskişehirli buraya geldiğinde gönül lambasının camı, gazı ve fitili hazırdı. Biz sadece onu uyan­dırdık” buyurmuş. Mehmed Zülali Efendi , muhtemelen icazet aldık­tan sonra Hacca giderek Hac görevini de ifa edip Eskişehir’e dön­müşler. Eskişehir Orta Mahalle Temettuat Defterinde, 1845 yılında Hacı Kayyumoğlu Molla Mehmed ismiyle 16 numaralı hanede ikamet etttiği ve attarlık mesleği ile uğraştığı kayıtlıdır. Reşahat’ın ilk ka­pak altı sayfasına yazılan: “iş bu kitab-ı müstetab, Eskişehir’de sakin, Attar el-Hac Zülal Efendi rahmetullah’ı aleyh rahmeten vasıa Hazretlerinin Reşahat-ı Şerifi’dir” notu da bu bilgiyi teyid etmekte­dir. Malum olduğu üzere “attar” güzel koku ve şifalı bitkiler satılan yere ve satanlara deniyor. Mehmed Zülali Efendi hastalara tıbbi bitkilerden ilaç da yapmaktadır. Özel arşivimizde bulunan hazre­te ait bu konudaki üç eserden, onun farmakoloji ilmine de aşina olduğunu görüyoruz. Eserlerde; hangi hastalığın hangi ilaçlarla tedavi edileceğine ve bu ilaçların nasıl yapılacağına dair bilgiler bulunmaktadır. Orta Mescid Hacı Mehmed Zülali Efendi, attarlık mesleğinin yanında, Eski­şehir ve çevresinde Tarikat-ı Nakşibendiye-i sevdirmeye çalışmış­lar. Bu dünya aleminde kaldığı süre içerisinde maddi hastalara maddi ilaçlar, manevi hastalara da manevi ilaçlar sunarak has­taların ve taliblerin derdine derman olmuşlar. Odunpazarı sem­tinde bulunan Orta Mescid (günümüzde Orta Cami) aynı zamanda Zülali Efendi ‘nin şeyhi olduğu Nakşibendi dergahıdır. Bu konuda günümüze ulaşan sözlü rivayetlerin yanı sıra, Orta Cami minare kitabesini yazan kişi olarak “el-fakır Zülali” imzası bunu doğrulamaktadır. Ayrıca cami zemininde kayma olduğu için “2013 Eski­şehir Türk Dünyası Kültür Ajansı Kalıcı Eserler Daire Başkanlığı” tarafından Orta Cami temellerine kadar söküldü. Günbegün biz­ zat takip ettiğimiz söküm esnasında; caminin kuzey tarafında bu­lunan girişin sağ ve sol tarafındaki odalarda üzerleri sıva ile ka­patılmış ocak, kitaplık ve gömme dolap yerlerinin açığa çıkması söylediklerimizin doğruluğunun en güzel işaretiydi. Fatma Hanımefendi ile izdivac eden Hacı Mehmed Zülali Efen­di’ nin Hatice ve Mustafa isminde iki çocuğu vardır. Bereketli bir ömrün ardından 1900’lü yılların başında sevenlerini gözyaşları içinde bırakarak irtihal-i dar-ı beka eyleyen Hacı Mehmed Zülali Efendi ‘nin kabr-i şerifleri Eskişehir Odunpazarı Kabristanı’ndadır. Himmetleri hazır ruhu şad olsun. Eserleri Müntehab-ı Terceme-i Reşahat : Hacı Mehmed Zülali Efendi ta­rafından istinsah edilen ve özel bir kütüphanede bulunan eser; aynı sayfada orijinal metin ve transkrip edilmiş şekliyle “Reşahat” adıyla 2013 yılında yayınlandı. Divan: Güldeste demek daha doğru olur. 392 sayfadır. Zülali Efendi’nin kendi şiirlerinin yanısıra değişik dıvanlardan alınmış şi­irler vardır. Siyah kapak (çizgili deftere kaplanmış) 16x10cm. ebat­ larında olan eserin başlangıç kısmında ayeti kerimeler ve hadis-i şerifler yazılıdır. Eser günümüz harflerine çevrilmiş olup yayına hazırlanmaktadır. Zübdetü’r-Resailil-Farikiye ue Umdetü’l-Mesôcili’s-Sufiye : Milli Kütüphane 26 Hk 23/1 arşiv kaydında bulunan eser Arapçadır. İs­tinsah tarihi 1269 (1851) yılı olan eser üzerinde tercüme ve yayına hazırlama çalışmaları devam etmektedir Tasavvuf Risalesi: Molla Mehmed Murad Efendi’nin “Tasavvuf Risalesi”nin şerhidir. Arapça olan risale, Milli Kütüphane 26 Hk 994 Arşiv numarasında kayıtlıdır. 11 varak olan eserin ilk varağı eksik­ tir. Tercüme edilmiş olup, yayına hazırlanmaktadır. Cami’us-sahih : Sahihu’l-Buhari adıyla da bilinir. Kastalani’nin Buhari şerhinin birinci cildidir. Milli Kütüphane 26 Hk 1 arşiv nu­ marasında kayıtlı olan eser, Mehmed Zülali Efendi tarafından 1278/1860 yılında intinsah edilmiştir. Bugüne kadar değişik yayı­nevleri tarafından yayınlanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

📍 Eskişehir

Seyyid Nureddin Hazretleri

eskişehir – sivrihisar – kumluyol kabristanı “Seydi Nureddin” adıyla da anılan Seyyid Nureddin hazretleri , on ü­çüncü yüzyılda Sivrihisar’da yaşamış bir mutasavvıftır. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Nesebinden “şehid-i Kerbela” Hazreti Hüseyin (r.a.) evladından olduğu anlaşılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesine göre Karaca Ahmed Sultan ‘ın mürşidi ve Polatlı ilçesinin Bacı Köyü’nde türbesi bulunan Fatıma Bacı ‘nın babasıdır. Hacı Bektaş-ı Veli Velôyetnamesi’nde Seyyid Nureddin Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda yeterli bilgiye ulaşıla­mayan Seyyid Nureddin ‘in adı Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi’n­ de zikredilir. Hacı Bektaş-ı Velı Velayetnamesi’nde “ Hacı Bektaş-ı Veli Batın Aleminden Rum Erenlerine Selam Virdügidür”başlığı al­tında şu menkıbe anlatılır: Nakldür kim ariflerin başkanı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli -kutlu sırları aziz olsun-Anadolu’ya yaklaşınca mana aleminden Anadolu erenlerine selam verdi. “Allah’ın selamı üzerinize olsun. Anadolu’da olan erenler ve gardaşlar” dedi. O zamanda orada elli yedi bin Ana­dolu ereni hazır idi. Karaca Ahmed de bu erenlerin gözcüsüydü. Hazret-i Hünkar’ın selam verdiği Sivri Hisar diyarından Sey­yid Nureddin’in kızı ve henüz bekar olan Fatıma Bacı ‘ya malum olur. Fatıma Bacı erenler meclisinde erenlerin yemeklerini pişirir­ di. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridlerindendi. Fatıma Bacı hemen ayağa kalkıp, Hünkôr varlığından yana yönelip, elini göğsüne koyup, üç kerre “Allah’ın selamı senin de üzerine olsun” di­yerek geri yerine oturdu. O mecliste hazır olan erenler Fatıma Ba­cı’nın selam alıp oturduğunu görünce: – “Kimin selamını aldın?” diye sordular. – “Anadolu’ya bir er geldi. Siz erenlere selam verdi. Onun selamını aldık.” dedi. Erenler: – “Kendisi nerelidir ve nereden geliyor?” dediler. Fatıma Bacı : – “Horasan diyarındandır amma Beytullah tarafından geliyor.” dedi. Bu kelam üzerine erenler: – “Şimdi bir tedbir düşünelim ve onun Anadolu’ya girmesine en­ gel olalım. Zira Anadolu halkının tamamını kendisine muhib eder ve zapt eder. Bize dahi yer kalmaz.” derler. Bu kavil üzere Anadolu erenle­ri Anadolu sınırını velayet kanatlarıyla arşa kadar kaplarlar. Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu sınırına gelince görür ki yolunu bağlamışlar. Mana aleminden velayetle arşın tavanına erişir ve Me­lekler onu nurdan “kubbe-i elif” ile “Merhaba, safa geldin, ey evlad-ı Resul oğlu” diyerek karşılarlar. Sonra bir gökçe güvercin şeklinde uçup Suluca Karahöyük’te bir taş üzerine konar. Mübarek ayakları o taşa gö­mülür ve hamura gömülür gibi iz bırakır. Anadolu erenlerinin üzerine bir mertebe azım heybet düşer. Anlarlar ki Anadolu’ya bir er geldi. – “Şimdi o er Anadolu’ya girdi, yolunu bağlayamadık” derler ve Karaca Ahmed ‘e: – “Sen gözcüsün bir nazar eyle. Bak gelen er kimdir? Anadolu’ya girdimi ve nerededir?” Karaca Ahmed bunun üzerine murakabeye çekilir ve bir saat sonra başını kaldırarak: – “Anadolu’nun tamamına nazar kıldım, her mahluk çifti çiftiy­le. Amma Suluca Karaöyük’ün üzerinde bir gökçe güvercin oturur. O olsa gerek. Ona nazar kıldığımda üzerine heybet düştü. Ondan başkası değildir.” Deyince erenler: – “Bir kimse olsa da doğan donun giyip onu oturduğu yerde ya­ kalayıp getirse.”Bu söz üzerine orada bulunan Bayezid-i Bistami’nin ulu halifelerden ve Irak’dan Anadolu’ya gelen Hacı Tuğrul , ayağa kalkarak: – “Himmet eyleyin, onu oturduğu yerde avlayarak size getire­yim” der. Erenler: – “Kuvvetin artsın” derler. Hacı Tuğrul hemen doğan donunu gi­yerek uçup gider. Nazar eder ve görür ki Suluca Karaöyük’ün üze­rinde bir gökçe güvercin oturur. Pençesini açarak hemen Hazret-i Hünkar’ın üzerine iner. Bunun üzerine Hünkar hemen silkinerek adem donunu giyer. Doğanı yakalar ve sıkar. Doğan donunda olan Hacı Tuğrul’un aklı başından gider. Bir müddet yattıktan sonra aklı başına gelir ve karşısında Hacı Bektaş’ın oturduğunu görür. Hemen doğrularak yerine geçer: – “Kötülük bizden kerem erenlerden, eksiklik ettik” diyerek özür ve bağışlanmasını diler. Hünkar’ın elini öper ve ayağına kapanır. Başlığı­nı çıkarıp önüne koyar ve geri çekilerek durur. Bunun üzerine Hünkar: – “Er erin üzerine öyle gelmez. Siz bize zalim donunda geldi­niz. Biz size mazlum donunda geldik. Eğer güvercinden daha çok mazlum bir şekil olsaydı o surette gelirdik” diyerek Hacı Tuğrul’un başlığını tekbir edip başına giydirir. Hacı Tuğrul: – “Sultanım bizim neslimizden ne kadar erkek ve dişi olursa size adağımız olsun” der. Ondan sonra Hazret-i Hünkar şöyle buyurur: – “Şimdi geldiğin o meclise var. Anadolu erenlerine bizden selam söyle. Buraya gelsinler. Nefeslerini ve yüzlerini görelim. Sende bu­rada ne gördüysen onlara aynen anlat. Bizim nefesimizden onları buraya gelmeye davet et. Onlarla birlikte sende gel.” Dedi. Hacı Tuğrul “sem’an ve ta’atan” (işittik ve itaat ettik) diyerek ayrılır ve erenlerin huzuruna gelir. Erenler neler oldu diye sorarlar. Hacı Tuğrul başından geçenleri aynen anlatır ve: – “Siz erenlere selam eyler ve siz erenleri huzuruna davet eyler” deyince, erenler: – “Ne lazımdır kim biz onun ayağına varalım” diyerek ser-keşlik ederler. Hacı Bektaş’ın davetine icabet etmeyerek herkes makamı­na gider. Onların bu hali Hazret-i Hünkara malum olur. Oturduğu yerden bir kere üfürür ve cümlesinin çerağı söner. Üç gün üç gece çerağlarını yakamazlar. Bundan sonra Hünkar varlığı mübarek parmağıyla işaret eyleyerek Anadolu erenlerinin seccadeleri alt­ larından kaybolur. Anladılar ki bütün bu olaylar onun davetine icabet etmediklerinden dolayı oluyor. Bunun üzerine erenler top­lanarak kendi aralarında meşveret eylerler: “Bu rumuzlar ol erin oyunudur bizi kendileri davet etti, biz muhalefet eyledik, elbette varmak gerekir” diyerek karar verirler ve Hazret-i Hünkar’ın huzu­runa gelirler… Velayetname’deki menkıbenin devamında, Anadolu eren­leri Hacı Bektaş-ı Veli’den özür dileyerek, tanışırlar ve sohbet ederler. Erenlerin sorusu üzerine Hacı Bektaş, Türkistan ilinden Horasan’dan geldiğini, evlad-ı Resül neslinden olduğunu, Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi’den icazet aldığını söyler ve icazetinin yazılı olduğu yeşil fermanı gösterir. Anadolu erenleri de Hünkar’ın vela­yetini kabullenip, bağlılıklarını ifade ederler ve her er on müridini Hünkar’ın hizmetine verir. Daha sonra erenler huzurdan ayrılmak için müsaade isterler ve Hazret-i Hünkar erenlerin her birine bir nasıb verir. Karaca Ahmed de Hünkar’a “Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi bizim hizmetimize bir div (dev) vermiştir, o zamandan beri bizim hizmetimizdedir, biz dahi onu sana yadigar verelim, hayatın­ da emrinde hizmetinde olsun. Dünyadan gittikten sonra yine me­ zarını beklesin” diyerek vedalaşır. Menkıbede adı geçen Hacı Tuğrul Baba ‘nın türbesi, Ankara-Po­latlı ilçesi Hacı Tuğrul Köyü yakınında, Fatıma Bacı’nın türbesi Hacı Tuğrul Köyü’nün kuzeydoğusunda bulunan Bacı Köyü’nde, Karaca Ahmed Sultan’ın türbesi ise Ankara-Polatlı ilçesine bağlı Karaca Ahmed Köyü yakınında ve Sakarya nehri kıyısındadır. Fatıma Bacı, Seyyid Nureddın hazretlerinin kızıdır. Karaca Ahmed Sultan da Seyyid Nureddın’in mürididir. Bazı kaynaklar­ da Seydi Nureddin’in kızı Fatıma Nuriye Bacı’nın Karaca Ahmed Sultan ile evlendiği zikredilir. Kaynak olarak da Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi gösterilse de mezkur kaynakta Nuriye Bacı’nın adı zikredilmez. Ayrıca Bektaşi geleneğinde Hacı Bektaş-ı Veli’nin Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi’nin halifesi olduğu gösterilse de bu görüş tarihen mümkün görülmemektedir. Ahmed Yesevi hazret­leri M. 1166 yılında vefat etmiş, Hacı Bektaş-ı Veli ise 1210 yılında doğmuştur. Seyyid Nureddin Zaviyesi Seyyid Nureddin , kesin tarihini bilmediğimiz bir zamanda Siv­rihisar şehir merkezine gelerek yerleşir ve bir zaviye (tekke/der­gah) açar. “Seyda Zaviyesi” adıyla da anılan zaviyesinde sohbetle­riyle halkı irşad eder. Dönemin Selçuklu sultanları tarafından da zaviyesinin giderlerini karşılamak için vakıflar tahsis edilir. Sultan II. Selim dönemi evkaf defterindeki vakıf kaydı şöyledir: “Şehir altında bir pare yerki on mudluk yerdir. Ve Porsuk Vira­nı’nda iki pare yerki dört mudlukdur. Ve Tutlu da üç pare bağki Sey­yidi Nureddin Zaviyesine kadimden vakfdır. Mülk ıssı Mülkeddin’den Şeyh Mustafa tasarruf ider deyu nakl olunmuş an defter-i Kirmasti. Mezkur Şeyh Mustafa müteveffa olub ehladından Şeyh İshak tasar­ruf ider elinde temekk-i? padişahi yokdur deyu kayd olunmuş der defter-i Köhne. Haliya Şeyh Mustafa mutasarrıfdır elinde padişahı­mızdan nişan-ı şerif var. El-haletü hazihi zikrolunan vakf yerleri za­viye-i mezbure içün kayd ve hıfz idüb yevmi bir akce ile Mevlana Muhyiddin b. Mustafa zaviyedardır. Elinde padişahımız e’izzeallahu ensare hazretlerinden berat-ı humayun vardır. Hasıl 100 [akce]” 1301/1883-84 ve 1303/1885-86 tarihli vakıf muhasebe defterle­ rinde Sivrihisar şehir merkezinde bulunan Seydi Nureddin Zôviye­ si’nin yıllık geliri 60 kuruştur. Tekke ve zaviyelerin sırlanmasından sonra (1925) zaman için­ de zaviyesi binası harap olur ve Seyyid Nureddin’in mezarının bulunduğu sahada dönemin belediye başkanı Garaj Park inşaatını başlatır. Rivayetlere göre zaviyenin bulunduğu yerde iş makinaları çalışmaz. Bu durum üzerine bazı kişiler, yetkililere bu alanda Sey­yid Nureddin ‘in kabri olduğunu ve nakledildikten sonra çalışmala­rın yapılmasını tavsiye ederler. Bu ikaz üzerine hazretin kabri Sivrihi­sar Kumluyol Kabristanı’na nakledilir. Prof. Dr. Hüsrev Subaşı, Sey­yid Nureddın’in mezar taşını Hoşkadem Camii’nin kıble du­varında bulmuştur. Hoşkadem Camii’nin güneydoğu köşesinde bulunan kitabe siyah yağlıboya ile boyanmış ve zaman tahriba­tı dolayisiyle de yazılarda erime olduğu için okuna­mamıştı Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

📍 Sivrihisar, Eskişehir

Cafer Tayyar Türbesi

eskişehir – sivrihisar Mute Muhrebesi şehidi Cafer-i Tayyar (r.a) Hazretlerine Sivrihi­sar ilçe merkezinde makam türbe yapılmış ve bir zaviye kurulmuş­tur. Zaviyenin inşa tarihi bilinmemektedir. 580 Numaralı ve Sultan II. Selim Han dönemi Hudavendigar Livası Sivrihisar kazası evkaf defterinde “Cafer-i Tayyar Zaviyesi Vakfı” kaydı bulunmaktadır: Vakıf kaydına göre Sivrihisar şehir merkezinde bulunan Ca­ fer-i Tayyar Zaviyesi’nin şeyhliğini Sultan İkinci Murad ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın nişanlarıyla Aydın Şeyh oğlu yürütürmüş. Aydın Şeyh oğlu vefat edince yerine Fatih’in beratıyla iki dükkan Seyyidi Mehmed tayin edilir. Ayrıca Fatih bu zaviyeye iki dükkan daha vakfeder. Seyyidi Mehmed kendi isteğiyle görevi bırakır ve meşihat Gani Fakiye verilir. Gani Faki de vefat edince evladı olmadığı için ha­riçten Derviş Sinan’a padişah beratiyle sadaka olunur. Çandır Bü­kü’nde iki buçuk mudluk yeri Derviş Sinan tasarruf etmeye başlar. Daha sonra Derviş Sinan, zaviyenin kenarında ve iki yolun arasın­ da bir parça yeri tasarruf etmeye başlar. Sultan II. Selim zama­ nında vakfa Seyyid Mehmed mutasarrıf olur. Vakfın yıllık geliri de dört yüz elli akçedir. H. 1282/M. 1885-66 yılında Cafer-i Tayyar Zaviyesi vakfının mü­tevellisi Osman Efendi olup vakfın yıllık geliri 852 kuruştur. Sivrihisar ilçe merkezinde bulunan Cafer-i Tayyar (r.a) zaviye­sinden günümüze sadece bir türbe ulaşabilmiştir. Bir bahçe içinde ve etrafı yapılarla çevrilidir. Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Türbede bulunan sanduka üzerinde de herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Yapının onarım geçirip geçirmediği hakkında bilgi bulunmamakla birlikte, iç sıvası ve mermer kaplamalarının son dönemlerde yapılmış olduğu açıktır. Sivrihisar İlçe merkezinde bulunan türbenin etrafı yapılarla çevrilmiştir. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı yapı, güneye eğimli ahşap çatıyla örtülüdür. Doğu, batı ve kuzey cepheleri sağır olan yapıya, güney cephe ekseninde bulunan dikdörtgen biçimli kapı açıklığından girilmektedir. Kapının batısında büyük boyutlu dikdörtgen biçimli bir pencere bulunmaktadır. Zemini kotu, sokak kotundan aşağıda kalan türbeye iki basmakla inilerek girilmektedir. Basamaklar son zamanlarda yapılan onarımlarda mermerle kaplanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Sivrihisar, Eskişehir

Seyyid Şeyh Mahmud Süzani

eskişehir – sivrihisar İsminin Seyyid ve Şeyh olması çağının ileri gelen din adamlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Seyyid Mahmut Süzâni’ nin hayatı ve kişiliği hakkında, külliyesi ve kabrindeki kitabesinden başka bir bilgiye sahip değiliz. İsminin Seyyid ve Şeyh olması çağının ileri gelen din adamlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Vakıf kayıtların da mezarının bulunduğu çevrenin SEYYİD MAHMUT SÜZANİ KÜLLİYESİ olarak belirtilmiş olması da bize ayrı bir bilgi vermektedir. Bilindiği gibi Sivrihisar’da yaptıranın ve ihdas edenin ismine izafeten bir çok külliye mevcuttur. Külliyelerin yapısı içinde Medrese, Mescit, İmaret, Misafirhane ve Kütüphane gibi bölümler bulunuyor. Mahmut Süzani Külliyesinde de bunların bulunması külliyenin bu zat tarafından yaptırılmış olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Ancak, Külliyenin mescit kitabesinde, “bu imareyi ve türbeyi Hoca Bahadır Ömer’in oğlu büyük kadı Yakup 749 da yaptırdı.” denilmesi mescidin ve Süzani’nin türbesinin bilahare yapıldığını belirmektedir. Seyyid Mahmut Süzani ’nin türbesinin kitabesinin Türkçe’si “Darı fena olan dünyadan Dârı bekâ olan ahirete ve gurur merkezinden sevinç yurduna giden şehit, Seyyid, Allah’ın rahmet ve gufranına vasıl olan Şeyhlerin kutbu Abit, Zahit, Fütüvvet sahibi Şerafettin oğlu Seyyid Mahmut’un kabrini yüce Allah ışıklandırsın. Sene 630” Kitabede belirtildiği üzere Şeyh Süzani , Selçuklular çağında İslâm’a hizmet verip vasfı ile gurur diyarı, Sivrihisar’daki medreselerde görev yapmış ulu bir din büyüğüdür. Mahmûd Suzani Türbesi Kurşunlu Mahallesi, Uçapark Caddesinde yer alan iki katlı yapının alt katı dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülü, üst katı eyvanlıdır. 1348 yılına tarihlenen yapının banisi, Hoca Sadreddin Yakub bin Hoca Bahadır Ömer’dir. 1980 yılında belediye tarafından onarılarak doğu ve batı cephelerine tuğla örgülü birer üçgen alınlık yapılmış ve yapının üzeri kırma çatıyla örtülmüştür. Yapı sağlamdır. Her iki kata da batı cepheden girilir. Alt kata, eksende bulunan dikdörtgen biçimli bir kapı; üst kata, önünde yer alan sivri kemerli, eyvandan basık kemerli bir kapıyla girilir. Üst kattaki eyvanlı giriş, sivri tonoz örtülüdür. Eyvan içinde, eksende yer alan kapı, iki yanda iki sütuncenin sınırlandırdığı derinliği az, dikdörtgen biçimli bir niş içerisindedir. Kapının üzerinde tek sırada dört mukarnas dilimi yer alır. Mukarnasların üzerindeki kare panoda beş satırlık inşa kitabesi bulunur. Mescit kısmı, üçgen kuşak ile geçilen 4.90 m çapında bir kubbe ile örtülüdür. Bu katın güney duvar ekseninde kademeli üç düz şerit ile çevrelenen yarım daire kesitli mihrap nişi bulunur. Mihrap kavsarasında dört sıra mukarnas bulunmaktadır. FOTOĞRAFLAR: EROL ŞAŞMAZ

📍 Sivrihisar, Eskişehir

Şeyh Musa Türbesi

eskişehir – alpu – Büğdüz köyü Eskişehir Alpu ilçesi bağlı Büğdüz yolu üzerinden 7 km. köy orman yolu içindedir. Köyün Şehitliği içinde bir tepede 1987 yılı mayıs ayında yapılan türbede bulunan Şeyh Musa Rahmetullah 1100 yıllarında Anadolu Selçuklu devleti kurulmasında katkı koyan Türk kumandanlardandır. Anadolu’nun Türkleştirme faaliyetlerinde bulunan Türkmen kumandanın Şeyh Musa’nın türbedeki mezarında kendinden başka oğlu ve gelinin de mezarları bulunmaktadır. Türbenin bulunduğu geniş bir alanda köyün değişik mücadelelerde şehit düşen askerlerin meydana getirdiği büyük bir şehitlik vardır. FOTOĞRAFLAR: EROL ŞAŞMAZ.

📍 Alpu, Eskişehir

Kühut Baba Türbesi

Eskişehir – Mihallıçcık – Çalcı Köyü Çalçı Köyü’nde bulunan Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılmış ve Osmanlı kayıtlarında ‘Gür Baba Türbesi’ olarak geçen (Kühut Baba Türbesi) köy merkezinden 1 km. ileride yüksekçe bir tepededir. Türbe girişi iki kısımdan meydana gelmiş olup, ilk kısım sadece giriş amaçlı olup Kühut Baba’nın naaşı ikinci kısımdadır. Kaynakça: – Eskişehir Valiliği.(2014). Eskişehir Rehberi(5.Baskı) Fotoğraflar: Erol Şaşmaz

📍 Mihallıçcık, Eskişehir

Elveren Türbesi

eskişehir – seyitgazi – üçsaray köyü Kitabesi bulunmayan türbe, mimari özellikleri dikkate alınarak 16.yüzyılın ilk yansına tarihlenmektedir. Beşsaray Köyünün 2 km kuzeybatısından, Üçsaray Köyü’nün 1.5 km doğusundan kuzeydoğu istikametine sapan toprak bir yolla ulaşılan türbe, Üçsaray Köyü’ne yaklaşık 5 km. mesafede geniş ve boş bir arazide yer alır. Yapının çevresinde, bu alanda bir takım yapıların bulunduğunu gösteren, işlenmiş taşlara rastlanmaktadır. Kuzeydoğu ve doğusundaki mezar kalıntıları, çevresinin mezarlık olarak kullanıldığını düşündürmektedir. Türbe duvarları, içten ve dıştan sıvanmak, kubbe, zemin ve sanduka yüzeyi ise beton kaplanmak suretiyle özensiz bir şekilde onarılmıştır. Tek katlı, sekizgen planlıdır. İç duvarları sıvanarak yuvarlatılmıştır. Kubbe doğrudan duvarlara oturur. Doğu cephe ekseninde dikdörtgen biçimli kapı yer alır. Kapının üzerinde dikdörtgen biçimli boş bir kitabelik, güney ve kuzey cephe eksenlerinde küçük birer mazgal pencere bulunur. Cephelerinin üst seviyesinde dikdörtgen biçimli küçük birer iskele oyuğu yer alır. İç mekanda doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı bir sanduka vardır. Duvarlarında değişik yüksekliklerde dört küçük niş yer alır. Bunlardan biri kapının kuzeyinde ikisi kapının güneyinde, dördüncüsü güney duvardaki pencerenin batısında bulunur. İç duvarlarının üst seviyelerinde farklı yüksekliklerde iskele oyukları bulunmaktadır. Cephelerin dökülen sıva altlarından moloz taş örgülü olduğu anlaşılmaktadır. Kubbe moloz taş örgülüdür. Türbenin herhangi bir süslenmesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir

Melikgazi Türbesi ( Makam )

eskişehir – seyitgazi – doğançayır beldesi Danişmend Gazi’nin 1105 yılında vefat etmesinden sonra yerine en büyük oğlu olan Emir Melik Gazi geçer ve yaklaşık olarak otuz yıl hükümdarlık yapar. Danişmend Gazi’nin vefatından sonra hanedan üyeleri arasında taht kavgaları oluşur. Bunu fırsat bilen I. Kılıç Aslan Malatya’yı alır. Emir (Melik) Gazi , başlangıçta Anadolu Selçuklularına tâbi olur. Sultan Mesud’u nüfuzu altına alan ve ona karşı Atabey olarak davranan Emir Gazi ; onunla birlikte Haçlılar, Bizanslılar ve Ermeniler gibi dış düşmanlara karşı ortak bir siyaset takip eder. Bu dönemde Anadolu Selçuklu-Danişmendli ilişkileri bu şekilde devam eder. Emir Gazi ’nin Bizanslılar, Haçlılar ve Ermenilere karşı yaptığı gazalar ve kazandığı zaferler sonucu Konya dışında Sakarya’dan Malatya’ya kadar Anadolu hâkimiyetini ele geçirmesi, huzur ve asayişi sağlayarak Anadolu’nun en nüfuzlu hükümdarı olması, Abbasi Halifesi ile Büyük Selçuklu Sultanı’nın da kulağına gitmiştir. Bunun üzerine 1134 yılında Abbasi Halifesi (1118- 1135) ve Büyük Selçuklu Sultanı Sancar, Emir Gazi’ye menşur, bayrak, davul, altın asa, tac gibi hâkimiyet alametlerini vermek ve “Melik” ünvanını tevcih ederek onu Kuzey Anadolu Hükümdarı ilan etmek için elçiler gönderirler. Ancak, onun ölümü üzerine bu hâkimiyet alametlerini yerine geçen oğlu Muhammed’e vererek onu “Melik” ilan ederler. Malatya’da vefat eden (1134) E mir Gazi ’nin cenazesi, Kayseri’ye getirtilerek burada Pınarbaşı ilçesi Pazarören nahiyesinin Melik Gazi köyünde sağlığında yaptırdığı türbeye defnedilir. Eskişehir ile olan bağlantısı nedeniyle bazı yerel kaynaklar ve söylenceler O’nun Seyitgazi nahiyesinin Arabviran Karyesiyle Çukur Ağıl Karyesi arasında bulunan bir toprak kale civarında vefat ederek (H 529, M/1134) defnedildiğini kaydeder. Malatya ile olan bağlantısı nedeniyle de Seyyid Battal Gazi’nin evladı; Seyyidetü’ş-Şerifetü’l-Aleviyye, Battal Gazi’nin kız kardeşi olup Malatya emiri Ömer b. Nu’man ile izdivacından olan Nâzırü’l-Cemal Hatun’un çocukları olduğu belirtilir. Bunların yanında diğer Melik Gazi Tekkeleri Kale Dağ yakınlarındaki Sarımsaklık’ta, Niksar’da bulunanla büyük bir ihtimalle, Danişmendoğullarının aynı adı taşıyan beyi (M 1106-13) ile de aynı kültürel bağlantılarla ilgilidir. Dolayısıyla Eskişehir’deki Melik Gazi adına izafe edilen tekke bir makam tekkedir. Türk ve İslam kültüründe kahramanlıklarıyla büyük izler bırakmış olan kimliklerden Melik Gazi’nin bu bölge içinde bu manada anıları hâlâ tazedir. Burada gömülü olmasa bile onun kutlu adı için bir tekkenin kurulmuş olması yöre insanının dini inançlarının köklerinin yanında millî benliğin oluşturulmasında da son derece önemli bir hareket noktasını oluşturur. Melikgazi ( Melekgazi ) Türbesi Seyitgazi ilçesi, Doğançayır köyündedir. Mimari özelliklerine göre 14. yüzyıla tarihlenen yapı sağlam durumdadır. Doğançayır köyünün 3 km. güneydoğusunda tepe üzerinde yer alır. Çevresinde yapı kalıntıları ve devşirme malzemeler bulunmaktadır. Eski bir yapının kısmen temelleri üzerine oturtulmuşa benzeyen tek katlı yapı, doğu­ batı doğrultusunda dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülüdür. Doğu cephe ekseninin kuzeyinde dikdörtgen biçimli bir kapı, kapının güneyinde kare biçimli bir pencere yer alır. Kapı ve pencere, üstlerinde yer alan sonradan doldurulmuş sivri kemer biçimli, açıklıkların içerisine sonradan oturtulmuşa benzemektedir. Güney cephe ekseninin iki yanında doğudakinin sonradan doldurulduğu sivri keıner alınlıklı dikdörtgen biçimli birer pencere yer alır. Yapının batı cephesi sağırdır. Kuzey cephe ekseninin batısında, sivri kemer alınlıklı dikdörtgen biçimli sonradan doldurulmuş bir pencere yer alır. Söz konusu pencere iç mekana dikdörtgen biçimli bir niş olarak yansır. Tüm duvarlarını bir sekinin dolandığı mekanın ortasında doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş sanduka yer alır. Güney duvar ekseninde dikdörtgen biçimli mihrap nişi bulunmaktadır. Cephe düzenlemesi kapı ve pencere biçimleriyle içeriye yansır. Yapının sivri kemer profilli tonoz örtüsü, kuzey güney doğrultusunda atılmış, eş aralıklı dört duvar payesinin taşıdığı birer sivri kemerle takviye edilmiştir. Cephelerde düzenli teknikle moloz taş, pencere alınlık kemerleriyle tonozda, düz istif-şaşırtmalı teknikle tuğla, kapı-pencere söve ve lentolarıyla mihrap lentosunda devşirme malzeme, iç duvarlarda sıva kullanılmıştır. Mihrabın iki yanında ve doğudan batıya doğru dördüncü kemer kamında kartuşlar içerisine alınmış ayetlerle bitkisel bezemelerden oluşan kalem işi süslemeler yer alır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir

Yılankıran Türbesi

eskişehir – seyitgazi – beykışla köyü Mimari özellikleri dikkate alınarak 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Beykışla köyünün 4 km. güneydoğusunda, tarlalar arasındaki düz arazide yer alır. Kubbesi tamamen, duvarlarının üst bölümleri kısmen yıkılmıştır. Kare planlı, kubbe örtülüdür. Kuzey cephe ekseninde sivri kemerli çökertme alınlıklı, basık kemerli bir kapı yer alır. Kapının sivri kemeri üstünde, sivri kemerli bir üst pencere bulunur. Diğer cepheleri sağırdır. Günümüze gelebilen bölümlerinden yapının, üçgen kuşakla geçilen kubbeyle örtülü olduğu anlaşılmaktadır. Moloz taş örgülü duvarları, düzenli teknikle moloz ve kesme taş malzemeyle kaplanmıştır. Örtü ve geçişlerde düz istifle tuğla, kapı kemerinde mermer, iç duvarlarda sıva kullanılmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir

Bahşeyiş Baba Türbesi

Eskişehir – Seyitgazi – Bahseyis ( Gökbahçe ) köyü Türbenin kuzey cephesinin batı köşesinde bulunan basık kemerli giriş kapısı üzerinde bulunan kitabeden yapının H.978/M.1570-1571 yılında inşa edildiği anlaşılmaktadır. İki satırlık kitabenin Türkçesi; 1- Kutbu’l -arifin sene 978 Hazret-i Bahşayiş Baba rahmetelullah 2- Bu ziyaretgah-ı saadet penah içindeki mezar-ı şerif (Yard. Doç. Dr. Halit BİLTEKİN 2010) Birbirine bitişik iki türbeden ilki, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. İki yana eğimli ahşap beşik tavanı dıştan kiremit kaplamalıdır. İlk yapının, güney cephesinin batı bölümünü ortak kullanmak suretiyle sonradan eklendiği anlaşılan kuzey güney doğrultusunda dikdörtgen planlı ikinci yapı da ilk yapı gibi iki yana eğimli beşik çatıyla örtülüdür. Kuzey cephenin batı köşesinde basık kemerli dikdörtgen giriş kapısı bulunur. Kuzeydeki türbenin batı cephesi sağırdır. Doğu cephesinde dikdörtgen biçimli bir mazgal pencere bulunmaktadır. Güney cephenin batı yarısının ortasında dikdörtgen biçimli bir pencere bulunur, doğu yarısı sağırdır. Bu pencerenin ikinci türbeye geçiş için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kuzey cephenin batı köşesinde bulunan basık kemerli dikdörtgen kapıdan iki basamak inilerek türbeye girilmektedir. İçerisinde doğu-batı doğrultulu iki sandukanın bulunduğu yapıda herhangi bir süsleme unsuruna rastlanmamaktadır. İlk türbenin güneyinde bulunan ikinci türbenin, doğu ve batı cephelerinde dikdörtgen birer pencere açıklığı mevcuttur. Güney cephesi sağır tutulmuştur. İçerisinde iki mezar bulunan bu bölümün özensiz inşası ve duvarlarında tespit edilen dilitasyon ilk türbeye sonradan eklendiğini göstermektedir. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir

Yunus Emre – Eskişehir

Eskişehir – Yunus Emre ……….. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Yunus Emre, Eskişehir

Bektaş Baba Türbesi

eskişehir – mihallıçcık – ömerköy Babai ayaklanması sonrası yapıldığı ileri sürülen yapı, Anadolu Selçuklu Devleti ‘nin son dönemine tarihlenebilir. Yapının, daha önceleri bir alevi yerleşiminin bulunduğu söylenen köyde, “Hacı Bektaş” türbesi olarak anılması bir isim benzerliğine ya da halkın yakıştırmasına bağlanabilir. Yapı günümüzde kullanılmaktadır. Doğu batı doğrultusunda uzatılmış sekizgen planlı, dıştan kiremit kaplı kırma çatı, içten kirişlemesi alttan kaplamalı düz tavan örtülüdür. Kuzey cephesi sağırdır. Doğu ve batı cephe eksenlerinde dikdörtgen biçimli küçük birer pencere yer alır. Güney cephenin doğu köşesindeki tek kanatlı dikdörtgen biçiminde kapıyla türbeye girilir. Türbenin içinde, ortada, doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş sanduka yer alır. Türbenin tavanı saç kaplıdır. Sıvandığından yapının duvar örgüsünde kullanılan malzeme anlaşılamamaktadır. Süslemesi yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Mihallıçcık, Eskişehir

Kayı Köyü Makuf Türbesi

eskişehir – mihllıçcık – KAYI KÖYÜ Yapı, mimari özelliklerine dayanılarak 14. yüzyıla tarihLenmektedir. Duvarlarıyla örtüsü sağlam, pencere ve kapı açıklıklan boş ve bakımsızdır. Kare planlı, kubbe örtülüdür. Doğusunda kare planlı bir avlu bulunur. Yapının kuzey cephe ekseninde sivri kemer alınlıklı, basık kemerli bir kapı yer alır. Alınlığın içerisinde basık kemerli boş kitabelik bulunur. Doğu ve batı cephe eksenlerinde sivri kemerli çökertme alınlıklı dikdörtgen biçimli birer pencere yer alır. Pencerelerin içlerine yarı yüksekliğe kadar moloz taş doldurulmuştur. Güney duvar ekseninin doğusunda, sonradan açılmış dikdörtgen biçimli bir açıklık bulunmaktadır. Dış cephe düzeni kapı ve pencere biçimleriyle içeriye yansır. Dıştan prizmatik külah şekli verilmiş kalaslarla kaplanan kubbesine on sıra mukarnas dolgulu köşe üçgenleriyle geçilir. Kubbe eteğini dik ve çapraz yerleştirilmiş tuğlalarla oluşturulmuş bir şerit dolanmaktadır. Kubbenin üst kısmı, tepede dökülmüştür. Yapının duvarlarında, düzensiz almaşık teknikle tuğla-kesme ve moloz taş kullanılmıştır. Kuzey cephe, altta bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla, üstte bir sıra kesme taş iki sıra tuğlayla örülmüştür. Kapı ve pencere alınlık kemerleriyle kubbede düz istifle şaşırtmalı teknikte tuğla, kapı lento ve sövelerinde mermer, geçişlerin mukarnas dolgularında alçı, iç duvarlarda sıva, güney ve batı cephelerin pencere lentoları ile kubbenin dış kaplamasında ahşap kullanılmıştır. Köşe üçgenlerin başlangıç seviyesinde, bütün duvarları, eş aralıklı üçer dilimli tek sıra kalemişi palmet motifleri dolanır. Köşe üçgenlerinin üzerinde, kubbe eteğini dolanan tuğlaların çapraz ve düz dizilimiyle oluşturmuş bezemeli kuşağın dışında, yapının süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Mihallıçcık, Eskişehir

Sarı Lala Türbesi ( sarı lale türbesi )

eskişehir – çifteler – ortaköy Sarı Lala (Sarı Lale Tekke) Türbesi, Eskişehir Çifteler ilçesine bağlı Ortaköy (Alikan) köyünde bulunmaktadır. Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının, inşa tarihi bilinmemektedir. Devşirme malzemesi dışında süslemesi bulunmayan yapı, mimari özellikleri göz önüne alınarak, 14.yüzyıl sonu 15. yüzyıl başına tarihlendirilmektedir. Türbe, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Tüm cepheler 0.50 m. yüksekliğinde bir su basmanı ile çevrilidir. Küçük bir yükseltinin üzerinde yer alan türbenin önünde, etrafı düzensiz bir duvarla çevrili küçük bir mezarlık bulunmaktadır. Yapı, dıştan iki yöne eğimli kiremit kaplı, dışa taşkın saçaklı beşik çatı ile örtülmüştür. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı yapının kuzey ve güney cephe eksenlerinin iki yanında üçgen kesitli birer payanda bulunmaktadır. Kuzey ve batı cepheleri sağır tutulan yapının güney cephe eksenine, dikdörtgen biçimli bir üst pencere açılınıştır. Yapıya, doğu cephe ekseninde bulunan dikdörtgen biçimli bir kapıyla girilmektedir. Kapının hemen üstünde, içerisine bezemeli devşirme bir levha parçası yerleştirilmiş yuvarlak kemerli bir niş bulunmaktadır. Nişin üstündeki duvara eksenden güney kaymış dikdörtgen biçimli bir üst pencere açılmıştır. Türbenin içinde, kuzey ve güney duvar eksenlerinin iki yanında yanlan iç mekana taşan diğer yarıları duvarlara gömülmüş karşılıklı yerleştirilmiş birer sütun bulunmaktadır. Bu sütunların üzerinde bulunan konsolları birbirine bağlayan kuzey-güney doğrultusunda atılmış iki kemer, türbenin sivri kemer profilli tonozunu desteklemektedir. Yapının içinde yer alan seki üzerine doğu batı doğrultusunda uzanan beş sanduka bulunmaktadır. Batı bölümde üç, orta bölümde dar kenarlarından birbirine bitiştirilmiş iki sanduka bulunmaktadır. Türbenin duvarları içten ve dıştan sıvanmış, cepheler yeşil badana ile boyanmıştır. Tuğla, moloz taş, kiremit ve devşireme (mermer) malzeme kullanılmıştır. Türbenin önündeki mezar taşlarının ve devşirme malzemelerin üzerinde bulunan bitkisel ve geometrik bezemelerin dışında bezemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Çifteler, Eskişehir

Hasan Baba Türbesi – Beylikova

eskişehir – beylikova – imikler köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Türbenin doğu bölümü, kuzey ve güney duvarlarına atılan aynı doğrultudaki bir kiriş ile üstte kareye dönüştürülmüş ve betonarme kubbe ile örtülmüştür. Batı bölümü, düz betonarme tavanlıdır. Kuzey ve doğu cephesi sağır tutulmuş yapının, güney cephe ekseninde ve eksenin iki yanında yuvarlak kemerli birer pencere, batı cephesinin kuzey köşesinde dikdörtgen biçimli bir kapı açıklığı bulunmaktadır. Zemin kötü, yol kotunun altında kaldığından, türbeye kapısının hemen önünde, yapının içinde bulunan üç basamaklı merdivenle inilerek girilmektedir. Mekanın kubbe örtülü bölümünde, doğu-batı doğrultusunda yan yana uzanan, iki sanduka bulunmaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Beylikova, Eskişehir

Aziz Ağa Türbesi

eskişehir – alpu – karahöyük köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Alpu ilçesine bağlı Karahöyük Köyünde Karahöyük (Midaion) olarak bilinen höyüğün doğu yamacında yer alır. Kuzey güney doğrultusunda uzanan kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Dıştan kiremit kaplı kırma çatı ile örtülüdür. Kapısı, kuzey cephenin doğu köşesinde bulunur. Doğu ve batı cephelerinin üst kısmına dikdörtgen biçimli birer küçük pencere açılmıştır. Güney cephe sağır tutulmuştur. Kuzeyde bulunan dikdörtgen biçimli kapı açıklığından girilen türbenin, içerisinde doğu batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen biçimli bir sanduka bulunmaktadır. Son yıllarda yapılan onarımlarla sandukası tuğla ile kaplanan türbenin güney duvar ekseninde dikdörtgen kesitli basık sivri kemerli bir mihrap nişi bulunmaktadır. Herhangi bir süsleme unsuruna rastlanmayan yapı, iri moloz taş örgülüdür Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Alpu, Eskişehir

Ali İhsan Dede Türbesi

eskişehir – merkez – yörükkırka köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Yapıda 2008 yılına onarımlar gerçekleştirilmiştir. Eskişehir Merkeze bağlı Yörükkırka Köyü ile Aşağı Kalabak Köyü arasında Yörükkırka Köyüne 3 km. mesafede, yol kenarında bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Doğu batı doğıultusunda dikdörtgen planlı türbe, içten düz tavan, dıştan iki yöne eğimli kiremit kaplı beşik çatı ile örtülüdür. Kuzey, doğu ve güney cephelerinin üst kısmında dikdörtgen biçimli birer pencere bulunmaktadır. Yapıya batı cephenin güneybatı köşesinde bulunan dikdörtgen biçimli bir kapı açıklığıyla girilmektedir. Türbe mekanının ortasında doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş 2.92 m. uzunluğunda bir sanduka bulunmaktadır. Duvarları içten ve dıştan sıvanarak boyanan yapının süslemesi bulunmamaktadır. Beden duvarları içten ve dıştan sıvalı olan yapının, her hangi bir süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir

Orta Tekke Türbesi – Eskişehir

Eskişehir – Merkez – Uludere Köyü Yapı plan, destek sistemi, örtü ve malzeınesine göre 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Giriş kapısı üzerinde yer alan onarım kitabesine göre, 1966 yılında tüm cepheleri ve üst örtüsü yenilenen türbe, bu onarımda özgünlüğünü kaybetmiştir. Eskişehir caddesinde, köy meydanının güneyinde, etrafı duvarlarla çevrili bir avlu içerisinde yer almaktadır. Tek katlı, dikdörtgen planlı türbe, içten beşik kemer profilli tonoz, dıştan iki yana eğimli beşik çatı ile örtülüdür. Kuzey cephe ekseninde basık kemerli bir giriş kapısı yer alır. Doğu ve batı cepheleri sağırdır. Güney cephe ekseninde dikdörtgen biçimli bir pencere bulunmaktadır. Yapının tonoz örtüsü doğu ve batı duvarlarının yaklaşık ortasına denk gelen kısımda doğu batı doğrultusunda atılmış hafifçe sivri bir takviye kemeriyle desteklenmiştir. Cephelerin kapı ve pencere biçimleri aynen içeriye yansımaktadır. Mekanın güney duvar ekseninde dörtgen kesitli bir niş bulunmaktadır. Farklı büyüklüklerde kaideleri bulunan, doğu batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma biçimli beş sanduka, kuzeyden güneye doğru ard arda sıralanmaktadır. Duvar ve sandukalarda düzeniz örgü tekniğinde moloz taş , tonozda düz istifle tuğla duvarların iç ve dış yüzeyleriyle sandukalarda sıva kap, kasa ve kanadında ahşap kullanılmıştır. Yapıda süsleme yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir

Koç Takreddin Baba

Eskişehir – Merkez – Ortaca Köyü Kabristanı Türbe, plan, örtü, destek sistemi ve malzemesine göre 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Köyün bugünkü mezarlığı içerisinde yer alan kare planlı yapı, tek katlı ve kubbe örtülüdür. Dıştan kırma çatı ile örtülü 5.14 m. çapındaki kubbe, beden duvarlarından içeride başlayan sekizgen kasnağa oturmaktadır. Kubbeye geçiş hafif sivri kemerli tromplarla sağlanmıştır. Yapının kuzey cephesinde, batı köşeye açılmış dikdörtgen biçimli bir kapı bulunur. Doğu ve güney cepheleri sağırdır. Batı cephe ekseninde dikdörtgen biçimli bir pencere yer alır. Cephe düzenlemesinde görülen kapı ve pencere biçimleri iç mekana aynen yansımaktadır. Güney duvar ekseninde hafif sivri kemerli yarım yuvarlak kesitli bir mihrap nişi yer almaktadır. Yapının içerisinde doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma biçiminde beş sanduka bulunmaktadır. Sandukalardan dördü, kuzeyden güneye doğru art arda sıralanmıştır. Ayak kısmı doğu duvarına çok yaklaştırılmış beşinci sandukanın doğu duvar ekseninin kuzeyinde yer aldığı görülür. Tüm duvarlarda düzenli teknikte moloz taş, kubbe örgüsünde düz istifle tuğla, kubbe kaplamasında Mar. ilya kiremidi, duvarların iç ve dış yüzeylerinde sıva ve yeşil renkte badana, pencere kasasında ahşap, kapı kasası ve pencere parmaklıklarında demir kullanılmıştır. Yapıda süsleme yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir

Arap Dede Türbesi – Eskişehir

Eskişehir – Merkez – Gökçekısık Köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Sekizgen planının, özgün temel duvarları üzerine oturtulduğu varsayıldığında, yapıyı 14.-16. yy. arasına tarihlemek mümkündür. Eskişehir’ e bağlı Gökçekısık köyünün dışında yol kenarında bulunan sekizgen planlı türbe, kiremit kaplı kırma çatıyla örtülüdür. Cepheleri sağır tutulan yapıya, kuzey cephe eksenine yerleştirilmiş dikdörtgen biçimli bir kapıdan girilmektedir. İçerisinde doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş bir sanduka bulunan türbenin, batı ve güneydoğu duvarlarında dikdörtgen kesitli birer niş yer almaktadır. Güney duvar ekseninde önden arkaya doğru daralan üç cepheli bir mihrap nişi bulunur. Yapıda herhangi bir süsleme unsuruna rastlanılmamaktadır. İçten ve dıştan çamur harçla sıvanan yapının duvarlarının iç yüzleri plastik boya ile badanalanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir

Mehmet Efendi – Atalan Türbesi

eskişehir – merkez – atalan tekke köyü Türbe, plan, destek sistemi malzeme ve teknik özelliklerine dayanılarak 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Köyün kuzeyinde, Tekke meydanı denilen yerde, kuzeybatısına bitişik olarak sonradan yapılmış bir sundurma ile birlikte yer alan sekizgen planlı, tek katlı yapı, kubbe ile örtülüdür. Günümüzde, dıştan kiremit kaplı sekiz yüzeyli kırma çatı içerisine alınmış bulunan kubbesinin sekizgen cepheli kasnağı, beden duvarlarından içeride yer almaktadır. Tüm cepheler dışa taşkın düz bir silme ile sonlanmaktadır. Türbenin kuzey cephesine sonradan bitiştirilerek inşa edilmiş bir yapının içerisinde kalan kuzey duvarında, eksenden doğuya kaymış basık kemerli bir giriş kapısı yer alır. Kapının üzerinde dikdörtgen biçiminde bir niş bulunmaktadır. Yapının doğu ve batı cepheleri sağırdır. Güneydoğu ve güneybatı cephe eksenlerinde dikdörtgen biçimli parmaklıklı birer pencere bulunur. Güney, güneydoğu ve güneybatı cephelerinin saçak altlarına kare biçimli ikişer yuva açılmıştır. Bu yuvaların, sonradan yapılmış ahşap bir sundurmaya ait olduğu düşünülebilir. Yapının kubbesi doğrudan duvarlara otunnaktadır. Dış cephe düzenlemesi, kapı ve pencere biçimleri içe yansımaktadır. Gün y duvarında sivri kemerli yarım yuvarlak bir mihrap nişi vardır. Diğer duvarlarda eksenlerde dikdörtgen biçiminde birer niş yer almaktadır. Mekanın ortasında, sonradan yerleştirilmiş doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma gövdeli bir sanduka bulunur. Türbenin tüm duvarlarında düzenli örgü ile moloz taş, kubbe kasnağında düz istifle tuğla, tüm iç ve dış duvarlarda sıva, pencere kasalarında ahşap kapı kasa ve kanadıyla pencere parmaklıklarında demir malzeme kullanılmıştır. Yapının kapısının basık kemeri üzerindeki duvarda yer alan, ortasında daire olan altı kollu yıldız şeklinde Mühr-ü Süleyman ‘ı anımsatan kabartma madalyonun dışında herhangi bir süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir

Ebul Hasan Ali Şazeli (k.s.)

Ankara – İsmi; Ali b. Abdullah, künyesi; Ebu’l-Hasan , lakabı; Nureddin, nisbesi; Şazeli. Babasının adı; Abdülcebbar. Kimi rivayetlerde İspanya’nın Septe civarında Gammara Nahiyesi köylerinden birinde, kimilerinde Tunus, Cebelzafran civarında bulunan Şa­zila’da 593/1197 tarihinde doğmuş ve Şazeli nisbesini de oradan almış. Defalarca hacca giden büyük mürşid, son haccında Yukarı Mısır çölünü geçerken Homoysi­ re’de fena alemine göçmüştür. (656/1258) Türbesi halen ziyaretgahdır. Şazeli Hazretleri daha çocukluğunda ilme aşık bir insan idi. Gençliğinden itibaren büyük bir aşk ve zevkle kendini okumaya verdi. Bundan dolayı gözleri görmez oldu. Her şubesinde söz sahibi olduğu dini ilimleri memleketinde ikmal etti. Devrin büyük alim ve sufilerinden olan Necmeddin İsfehani , Abdüsselam İbni Meşiş gibi zatların sohbetlerinde bulundu. Kendisinin Şazeli meşreb olduğunu söyleyen, şahsi hayatlarında benzerlik ve irşad anlayışlarında uygunluk olan Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri O’nu: “Evli­yanın her birinde hususi birer mazhariyet vardır. Bu cümleden, ilminin kuvveti ve varidatta Ali b. Hasan eş-Şazeli. …” diye tavsif etmiştir. İslam’ı tebliğ ve insanları irşad etmek için Tunus, Mısır ve Suriye’ye seyahatlar­ da bulundu. Bir ara İskenderiye’ye yerleşti. Kahire’de bulunduğu sırada dünyanın ilk üniversitesi olan Ezher’de devrin en bü­yük ilim adamlarına ders okutmuştur. Bu alimler arasında İbn Hacib , İbn Abdisse­lam, İbn Dakik gibi hala eserleriyle tanınan şahsiyetler vardır. Hazreti Şeyh bu tale­belere özellikle “Şifa” ve “İbn Atiyye” okutmuştur. Ezher’in yüzyıllar boyu Ehl-i Sünnet inancına bağlı kalması ve bu görüşleri yay­maya çalışan bir ilim ve irfan merkezi olmasında Şazeli Hazretlerinin payı inkar edile­mez. Bir taraftan ilim okuturken diğer taraftan da gösterişten uzak adab, erkan ve kıyafete takılmadan iman, ahlak ve aşk üzerinde duruyor, irfan pınarlarından insanlara içirmeye çalışıyordu. İlim ve irfanını duyanlar halka halka hizmetine koşuyor tefey­yüz ediyorlar, Afrika’nın İslamlaşmasını sağlıyorlardı. Afrika’da Murabıtlar’la başlatılan İslamlaştırma hareketi Muvahhidler -ki başkanları bir sufi olan İbn Tumart’tır- ile devam etmiş en parlak noktasına ise Tlemsenli Şeyh Ebu Medyen vasıtasıyla ulaşmıştır. Ebu Medyen , Ebu Hasan Şazeli ‘nin şeyhinin şeyhi olduğu gibi aynı zamanda İbn Arabi’nin de mürşididir. Şazeli Hazretleri dinin zahiri ahkamına titizlikle riayet eder ve bütün bağlılarının da aynı hassasiyeti göstermesini ısrarla isterdi. İnsanları kurtaracak yegane kayna­ğın Kur’an ve sünnet olduğu üzerinde durur, bu iki kaynağa uymayan ya da muhalif olan her türlü hareketten sakındırırdı. Bu mevzuya işaret için şöyle diyor: ‘ Elde ­ ettiğin bir keşif hali ki; kitap ve sünnetle çelişti. Derhal o keşfi bırak, Kitab’a ve Sünne te sarıl…” Talebe ve müridlerine özellikle Gazali’yi incelemelerini tavsiye ederek “İhya” ve “Kutu’l-Kulub”un tetkik edilerek esaslarının uygulanmasını isterdi. Taraftarlarının tabii meşguliyetlerini bırakarak daimi bir zühd ve halvet hayatı yaşamalarını reddeder, mümkün olduğu takdirde günlük tabii meşguliyetler ile dini amellerini birleştirerek bağlı bulundukları iş ve çalışmalarını takip etmelerini, sosyal hayattan kopmamalarını isterdi. O’na göre ibadet hayat değil, hayatın ibadet olması asıldı. “ Bizim bu yolumuz, ruhbanlık yolu değildir. Hatta ne arpa ekmeği yiyerek ge­ çinmektir, ne de hurma ile doymak. Bu yol; ancak hidayeti bulabilmek için, emirlere ve yakin haline sabırla devamdan ibarettir” derdi. Pejmürde kılıklı bir sufi ziyaretlerine gelmişti. Şeyhin gayet temiz ve muntazam giyinişini kastederek: “Bu elbiseler içinde Allah’a nasıl ibadet ediyorsunuz?” diye sor­du. Cevap verdiler: “Benim elbisem insanlara “ben zenginim, sizden birşey istemem” diyor; seninki ise, “fakirim, bana bağışta bulunun” diye, bağırıyor” diyerek tabiiliği sa­vunuyordu. Eserleri Büyük risaleler telif etmemiş fakat, kendisine bir çok hikmetler ve evrad atfedil­miştir. Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri derlediği üç ciltlik “Mecmuatü’l­ ahzab” adlı dua kitabının ilk cildini Şeyh’in virdlerine ayırmıştır. Şazeli tarikatının beş temeli şöyledir: 1. Zahir ve batında Allah’dan korkmak, 2. Söz ve davranışlarda hadislere sarılmak, 3. Musibet ve felaket anında insanlardan bir şey beklememek, 4. Büyük küçük bütün işlerde Allah’a teslim olmak, 5. Sevinç ve kederde Allah’a sığınmak, Hicri 8. asırdan beri Kuzey Afrika’nın hakim tarikati olmuş, Osmanlı’nın son za­manlarında İstanbul’a gelmiş ve burada üç adet tekkeye sahip olmuş olan Şazelilik di­ğer İslam beldelerinde yayılmamıştır. Şeyhin en büyük halifesi, tarikatın ikinci büyük şahsiyeti, Ataullah İskenderi Haz­retlerinin de şeyhi olan Ebu’l-Abbas Mürsi Hazretleridir. En büyük temsilcilerini Mısır’da yetiştiren tarikat, gerek kendi içinde, gerekse Kuzey Afrika’nın ikinci etkin tarikatı olan Kadriyye ile birleşerek çok sayıda kollara ayrıldı. Tarikatın Osmanlı’nın son dönemlerinde etkin olduğunu II. Abdülhamid’in bu ta­rikatın Şeyhi Zafir Efendi ‘ye intisab etmiş olduğundan anlıyoruz. Ayrıca Kuzey Afrika’daki sömürge devletlerinin istiklal mücadelelerinde de mü­him rol oynadılar. Avrupa’da Rene Guenon , Ebubekir Siraceddin , Abdülkadir Sufi gibi ihtida etmiş çağdaş muharrirlerin bu ekole mensup olmaları günümüz ihtida olaylarında da en etkin ocağın Şazeliye olduğunu göstermektedir. Sözlerinden – Dünya ve ehl-i dünyadan gönül rabıtasını kesmeyen, velayet rayihasını koklaya­maz. – Tarikata dahil olmak istersen; herşeyin Allah’dan olduğunu kalben hıfz edip, li­sanen halk ile muamelede olduğunu izhar eylemelisin. – Dua edince muradına ereceksin diye değil, sevdiğinle mükaleme ettin diye sevin. – Sakın, elinden biri tutmadıkça; yükselmeye heveslenme. Sonra ayağın kayar. Yuvarlanır, düşersin. – Hz. Rasulullah (S.A.V) Efendimiz’in cemali bir dakika gözümden kaybolsa, ken­dimi müslüman saymam. – Arif ol da nasıl istersen ol. İnsanların şerrinden kaçtığın gibi hayrından da öyle kaç. Çünkü, onların hayrı kalbine, şerri ise bedenine isabet eder. Kalbe isabet eden ise, elbette be_denine isabet edenden daha zararlıdır. İnsanlara ikramı arzu et. Onla­ rın ikramını isteme. – Uğursuzluğu olmayan yolu bulmak istersen; dilinde Fark, kalbinde Cem’olsun. . Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Seyyid Ahmed Rıfai (k.s.)

Ankara – Doğumu ve Nesebi Adı Ahmed, künyesi Ebu’l-Abbas, nisbesi er-Rıfai, el-Bataihi. Rıfai nisbesi atala­rından er-Rifa’a el-Hasan el-Mekki’ye nisbetle, Bataihi nisbesi, Bağdat’la Basra arasın­da kalan “bataklık yerler ” manasına gelen Bataih bölgesinden Ümm Abide köyün­ de doğduğu için verilmiştir. 512/1118 tarihinde doğdu. Babası Ali b. el-Mekki. Hz. Hüseyin (r.a) soyudan bir seyyid. Annesi Ebu Eyyub el-Ensari (r.a) nın soyundan Fatıma el-Ensari. Bu yüz­den kendisine “iki sancak sahibi” manasına gelen “Ebu’l Alemeyn” künyesi verilmiştir. İlmi ve Yetişmesi Ahmed Rıfai hazretleri yedi yaşında iken babasını kaybetti. Dayısı Mansur el-Ba­taihi, eğitimini yüklenerek annesi ve kardeşleriyle birlikte himayesine aldı. Önce Ab­dülmelik Hamuti ‘ye teslim ederek hafız olmasını sağladı. Sonra da zamanın ilim ve irfan merkezlerinden olan Vasıt şehrine götürdü. Devrin alim ve mutasavvıflarından Ali el-Vasıti ve diğer bazı alimlerden İslami ilimleri öğrendi. Ebu İshak eş-Şirazi ‘nin Şafii fıkhı ile ilgili olan “Kitabü’t Tenbih”ini okudu. Bu kitab üzerine yazdığı şerh, Mo­ğol istilası esnasında kayboldu. Tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimlerde söz sahibi oldu. Hocası Vasıti ona zahir ve batın ilimlerine dair icazet verdi. “Herkes üstadıyla iftihar ediyor. Ben ise talebem Ah­med ile iftihar etmekteyim.” derdi. Vasıti’nin vefatından sonra, dayısı Mansur el-Bataihi’nin halkasına girdi ve sülukunu tamamladı. Bataihi ona “Şeyhü’ş-Şüyuh” (Şeyhler şeyhi) Unvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini tevdi etti. Bunun üzerine Rifai Ümm Abi­de’deki tekkeye yerleşerek irşad faaliyetlerine başladı. Pazartesi-Perşembe günleri irşad kürsüsünde vaazlarda bulunur, diğer günlerde sabah akşam fıkıh, hadis, tefsir ve akaid dersleri okuturdu. Delillerinin güçlü oluşu karşısında inkarcı ve inatçıların dilleri tutulurdu. Tarikatı Şeyh Hazretleri’nin tasavvuf ve tarikat anlayışı Kitap ve sünnet’e mutlak tabiiyyeti gerektirir. O’na göre mükemmel sufi, her halde Hz. Peygamber (s.a.v.)’e tabi olan ve kulluk derecesini en yüksek derece olarak benimseyen kimsedir. Kulluk, hakiki arifin vasfıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), kulluk mertebesinin en yüksek örneğidir. Derviş ol­mak için cemiyet hayatından uzaklaşmak gerekmez. Diğer büyük sufiler gibi kerame­te önem vermeyen Rıfai, keramet göstermeyi bir noksanlık olarak kabul eder. Kendi­si tarikini “tevazu, alçak gönüllülük, yaratılmışlara şefkat ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uymak” olarak ifade eder. Yaptığı çalışmalarla gönül halkası kısa zamanda genişlemiş, bağlılarının sayısı ço­ğalmış ve şöhreti yayılmıştır. Kendisini çekemeyen kimi iftiracılar zikir meclislerinde erkek ve kadınları bir arada topladığı iddiasıyla Abbasi Halifesi el-Muktef i’ye (v. 538/1160) şikayet ederler. Halife durumu incelemek için bir müfettiş gönderir. Tek­keye gelip toplantılara katılan müfettiş “eğer bu seyyid ve müridleri de sünnetten baş­ka bir yol üzerinde iseler, yeryüzünde sünneti takip eden bir topluluk kalmamış de­mektir.” şeklinde tesbitlerini bir rapor halinde Halife’ye hülasa etmiştir. Bunun üzerine Halife, bu teftişten dolayı özür dileyen bir mektup göndermiştir. Zamanın Halife’lerine hazan mektup göndermek suretiyle zaman zaman da ziya­ret ederek nasihatlarda bulunurdu. Halife Müstecid’in onun fikir meclislerine katıldığı kaynaklarda yazılıdır. Adına nisbetle Ahmediye, doğum yerine nisbetle Bataihiye diye bilinen Rıfai’lik tasavvuf tarihinde ilk ve büyük tarikatlardan biridir. Tarikat silsilesi hem Ali el-Vasitı , hem de dayısı Mansur el-Bataihi kanalıyla Hz. Ali (r.a)’ye ulaşmaktadır. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin vefatından sonra kendisine “gavsiyyet” makamı verilmiş, böylece kurbiyyet ve gavsiyyet makamlarını şahsında birleştirmiştir. Tarikatın tarih içinde pek çok kolu teşekkül etmiş, Arabistan, Mısır, diğer Ortado­ğu ülkeleri, Anadolu ve Balkanlar’da yayılmıştır. Balkanlarda müslümanlar arasında tesiri hala canlı ve yapıcıdır. Toplu olarak yapılan zikirler sesli, ayakta ve oturarak yapılır. Siyah renkte sarık sarılır ve bir sancakları olur. Sancak nefis terbiyesi için her an mücadeleye hazır olun­duğunu gösterir. Şemail ve Ahlakı Ahmed Rifai Hazretleri orta boylu, siyah gözlü, buğday benizli idi. Yüzünden şef­kat ve merhamet akardı. Alnı geniş, sakalı siyah ve kısa idi. Tatlı bir gülüşü vardı. Sa­de giyer, beyaz ve siyah giysilerden hoşlanırdı. Düşkünleri çok sever, onları her zaman himaye ederdi. Hayvanlara karşı çok merhametli idi. Kimsenin kalbini kırmaz ve kin tutmazdı. Çok cömertti. Sırtında odun taşıyıp muhtaçlara ve güçsüzlere dağıtırdı. Çocukların arasına karışır, seviyelerine inerek onlarla haşır neşir olurdu. Sohbetlerini yakın ve uzaktakiler aynı tonda duyar­lardı. Daima az konuşur ve “sükutla emr olundum” buyururdu. Bir gün etrafında toplanmış olan yakınlarına; “içinizde benim bir ayıbımı, kusuru­ mu görüp de söylemeyen var mı? Varsa lütfen söyleyiniz.” buyurdular. Oradakilerden biri, “Efendim, ben sizde bir kusur görüyorum. Bizim gibi, size layık olmayan kimse­leri huzurunuza kabul buyurmanızdır” deyince Rıfai Hazretleri ile birlikte oradakiler ağlamaya başladılar. Kerameti Ahmed Rıfai ‘nin kerametleri çoktur. Bunların en meşhuru büyük bir topluluk hu­zurunda vukubulan, biyografisini yazan müelliflerin pek çok şahit ismi sayarak müte­vatir bir haber şeklinde anlattıkları hadisedir. 1160’ta bazı yakınları ve müridleriyle birlikte hacca giden Rıfai, dönüşte Medine’yi ziyaret eder. Medine uzaktan görününce Ahmed Rıfai devesinden inip yürüyerek Ravza-i Mutahhara’ya girer. Hz. Peygam­ber’in kabri önüne gelince “es-Selamü aleyke ya ceddi” diyerek selam verir ve orada bulunanlar Hz. Peygamber’in “Aleyke’s-Selam ya veledi” sözüyle selama karşılık ver­diğini duyarlar. Cezbeye gelen Rıfai diz çöküp, “uzakta iken benim yerime varıp top­rağını öpsün diye sana ruhumu gönderiyordum; şimdi bu devlet bedenime de nasip oldu; uzat elini de dudaklarımla öpeyim” manasına gelen şiirini okur. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in kabrinden dışarıya nurani bir el uzanır ve Rıfai bu eli öper. Eserleri 1- El-Hikem er-Rifaiyye, 2- El-Burhanü’l-Müeyyed, 3- El-Mecalisü’s-Seniyye er­ Rifaiyye, 4- El-Erbaune Hadisen, 5- Haletü Ehli-Hakika maa’llah, 6- En-Nizamu’l Hass li-Ehli-İhtisas , 7- El-Eş’ ar 8- El-Ahzab vel-Evrad. Sözlerinden Hurma ağacına bakınız. Başı dik olduğu için Allah (cc) ona meyvelerinin yükünü nasıl taşıtıyor. Kabak, karpuz, kavun gibi bitkiler ise yüzünü ve dallarını yere koyduğu için Allah onun meyvelerinin yükünü yere taşıtıyor. Bizim yolumuz üç şey üzerine kurulmuştu;: İstemeyiz, reddetmeyiz, biriktirmeyiz. Kardeşim! Çocuğa bakmaz mısın? Doğduğunda, avucunu sıkarak dünyaya gelir. Bu, onun dünyaya olacak olan hırsının nişanıdır. Dünyadan ayrıldığında ise, avucunu açarak çıkar. Bu da, peşine düştüğü şeylerden elinde hiç bir şey kalmadığının itirafıdır. Ey oğlum! Kalbinde ufak bir leke görürsen, oruç tut. Gitmezse, az konuşmaya bak. Gitmezse, günahlardan şiddetle kaç, yine gitmezse, her hali iyi bilen Allahü Tea­la’ya yalvarmaya, sızlanmaya başla. İlminin fazla, amelinin çok olması ile gurura kapılan kimse, marifet sahibi değildir. Çünkü şeytan da pek fazla bilgiye sahipti. İyi ibadetlerine aldanma. Çünkü.Bel’am-ı Baura ve Bersisa, en çok ibadet edenlerdendi. Vefatı – Türbesi Ahmed er-Rıfaî , şiddetli bir ishal hastalığı sonunda 23 Eylül 1182 yılında vefat etti. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır. İlk eşi Hatîce bint Ebû Bekir el-Vâsıtî en-Neccârî’den Fâtıma ve Zeyneb adlarında iki kızı, onun vefatından sonra evlendiği Râbia’dan Sâlih adlı bir oğlu olmuş, ancak Sâlih evlenmeden vefat ettiği için nesli kızları ile devam etmiştir. Fâtıma’dan İbrâhim el-A‘zeb (ö. 609/1212) ve Ahmed el-Ahdar (ö. 645/1247) adlarında devirlerinde meşhur iki sûfî, Zeyneb’den ise ikisi kız altısı erkek olmak üzere on torunu olmuştur. Bunlardan İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271) Rifâiyye’nin Sayyâdiyye kolunun kurucusu olup tarikatın Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve Suriye’de yayılmasında tesiri olmuştur. Ahmed er-Rifâî’nin nesli günümüze kadar devam etmiştir. Rifâî aileler Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır, Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır. Bütün kaynaklar pek çok müridi olduğunu, tekkesine her gün binlerce kişinin geldiğini, sabah akşam bunlara yemek verildiğini yazar. Tekkesinin vakıf, hediye ve bağış yoluyla çok büyük geliri olduğu da ifade edilmektedir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.111-114, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Necmüddin Kübra (k.s.)

türkmenistan – köhne ürgenç Hayatı Adı, Ahmed bin Ömer, künyesi Ebulcenab, lakabı girdiği her münazara ve müba­hasede üstün başarı gösterdiği için “Tammetü’l-Kübra” olarak verilmiş, daha sonra şeyhinin kendisine taktığı “ Necmüddin ” lakabı ile “Kübra” kelimesi birleştirilerek “ Necmüddin Kübra ” denilmiştir. Nisbeti Harezm’in Hayvek köyünde doğduğu için Hayveki ve Harezmi’dir. 540/1145’de doğup, 618/1221 tarihinde Harezm’de Moğollar’a karşı yaptığı mücadelede şehid olarak vefat etti. Yetişmesi Çocukluk yıllarını doğduğu yerde geçiren Necmüddin Kübra ilim yolculuğuna çı­karak zamanın ilim ve irfan çevrelerini dolaştı. Devrin büyük alimlerinden istifade et­ti. Daha çok hadis ilmi sahasında yoğunlaşan Kübra ilk yolculuğunu Hemedan’a yaparak Ebu Ali’den bu sahada icazet aldı. Hadisi ali isnadla rivayet eden Ebu Tahir Silefi ‘nin şöhretini duyunca İskenderiye’ye, oradan da Nişabur’a geçerek Ebu’l­ Meali’nin derslerine devam etti. Meşhur kelam alimi Fahru’d-din Razi ile de görüştüğü söylenen Şeyh, başka bir kelamcı olan Ebu Nasr Hafda’nın Tebriz’de derslerine de­vam etti. “Şerhu’s-Sünne ve’l-Mesalih” adında mukaddime mahiyetindeki kelama dair eserini burada yazdı. Bu arada tanıştığı sufi Baba Ferec Tebrizi ‘nin tesirinde kalarak kelam çalışmalarını terketti. Bir yolculuğu esnasında hasta olduğu için Şeyh İsmail Kasri ‘nin dergahında ko­naklamak zorunda kalan Necmüddin Kübra ‘yı buradaki sema alemleri rahatsız etmiş, neticede düşüncelerinde önemli değişiklikler olmuştu. O’nun ruh halini anlayan Kasri, Ammar Yasir’e gitmesini tavsiye etmiştir. Bir müddet burada kalan Kübra yine Şey­hi’nin emri ile Ruzbihan Kebir Mısri’nin yanına gitmiştir. O’nun müridi olarak nezareti altında sıkı riyazet geçirmiş, bu sırada şeyhinin teveccühünü kazanarak kızı ile evlen­miştir. Ruzbihan, damadını tekrar Ammar Yasir ‘e göndermiş, bir müddet daha şeyhi Ammar’ın yanında kalan Necmüddin Kübra ‘yı şeyhi Harezm’de irşadla görevlendir­ miştir. Tarikatı İlk tarikat kurucularının hemen hepsiyle çağdaş olan Necmüddin Kübra , şeyhinin emri üzerine Harezm’e yerleşerek orada bir tekke tesis etti. İnsanları irşad ederek Kübreviyye (Zehebiyye) tarikatının prensiplerini vazetti. Cehri zikir üzerine kurulan tarikatın prensipleri şu üç esasa dayanmaktadır. 1- Tedrid olarak yemeği azaltmak, çünkü, ağyar (vücut, nefis, şeytan) bununla güç ve kuwet bulur. Yemek azalınca hakimiyetleri de azalır. 2- Mürşid-i kamil’in iradesine tabi ve bağlı olmak. 3- Cüneyd-i Bağdadi’nin şu sekiz prensibini yerine getirmek: Devamlı abdestli ol­ mak, devamlı oruçlu olmak, devamlı susmak, devamlı halvette bulunmak, devamlı zikretmek, devamlı şeyhle kalbi rabıta ve bağlılık halinde olmak, kendi tasarrufunu şeyhin tasarrufunda yok etmek, devamlı olarak havatırı unutmak, Allah’tan gelen şe­ye itiraz etmemek. Melami ve Üveysi meşrep olduğu da kabul edilen Necmüddin Kübra görüşleriyle Nakşbendiyye ve Mevleviyye tarikatlarına etki etmiştir. Pek çok veli O’nun tedris ve irşadından geçtiği için kendisine “ şeyh veli teraş ” -veli yetiştiren şeyh- denilmiştir. Yetiştirdiği kamiller arasında, Harezm’den çıkıp Anadolu’ya gelerek Konya, Kayseri ve Sivas’ta yaşamış olan “Mirsadu’l-İbad” müellifi Necmüddin Daye (Razi); önceleri Ahmed Yesevi ‘ye intisablı iken, vaktiyle gördüğü bir rüya üzerine yıllarca Necmüddin Kübra ‘yı beklemiş, nihayet O’nun Harezm’e geldiğini duyar duymaz hemen hizmetine girmiş olan Ali Lala , Mevlana’nın babası Sultanu’l­ Ulema , Şems-i Tebrizi ‘nin şeyhi Baba Kemal Cendi , Fahrettin Attar ‘ın şeyhi Mecdüd­ din Bağdadi , Sadettin Hamevi, Seyfüddin Baherzi gibi mühim şahsiyetler vardır. Kübreviyye tarikatı, bu insanlar sayesinde, Moğol istilasından sonra Altınordu ve Çağataylar döneminde, Türk ve Moğol göçebe kabileleri müslümanlaştırmak suretiyle birinci derecede tarihi rol oynamıştır. Harezm, Orta Asya ve İran’da yayılan tarikat, Osmanlı topraklarına, Kübreviy­ye’nin bir şubesi olan Nurbahşiyye tarikatı yoluyla, Yıldırım Beyazıt’ın damadı Emir Sultan vasıtasıyla girmiş fakat iki nesil sonra kaybolmuştur. XV. asırdan itibaren bu tarikatın yerini Nakşbendiyye almış, öyle ki, XIX. asırda Kübreviyye sadece Harezm ve Orta Asya’nın küçük bir bölümünde mevcudiyetini ko­rumuştur. Buna rağmen Rusya’daki rejime karşı tavır alanların başında Kübreviler yer almışlardır. Cihadı 7. Hicri ve 13. Miladi asır, tarihin şahid olduğu en büyük yağma, talan, tahrip ve kıyım asrıdır. Moğollar bütün İslam memleketlerini kasıp kavurmuş, çekirge sürüleri gibi müslümanların başına üşüşmüştür. Semerkand, Harezm, Hemedan, Bağdat vb. İslam şehirleri halkını kılıçtan geçirerek, milyonlarca insanı katletmekle kalmamış, ge­lişen kültür ve medeniyet mirasını çiğneyip geçmişlerdi. Bu kan ve harabe yığınlarını tamir ve ihya görevini tasavvuf yüklendi. Öyle ki, vahşi Moğollar ayakları altında çiğnedikleri müslümanların dinine sonunda, sufi ve dervişler vasıtasıyla teslim olmak zorunda kalmışlardı. Moğollar Harezm’i işgal ettikleri sırada Necmüddin Kübra ‘nın maiyyetinde 600’den fazla müridi bulunuyordu. Onları toplayarak Harezm’i terketmelerini emretti. Fakat kendisi Harezm’de kaldı. Cengiz Han, velileri sihirbaz saydığından manevi kudretinden çekindiği için şeyhe haber gönderip, gelmesini, halkın tamamının öldürüleceğini bildirmiş, buna karşılık Necmüddin Kübra , “yetmiş yıl beraber yaşadığım hemşehrilerimden ayrılamam, bela da müşterektir” diyerek savaşmayı tercih etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur. Bu es­nada kendisini şehid eden kafirin perçemini tutmuş, şehadetten sonra onu şeyhin elinden kimse kurtaramamış, sonunda kafirin perçemini kesmek zorunda kalmışlar­dır. Eserleri Necmüddin Kübra eserleri ile tasavvuf tarih ve düşüncesine en fazla hizmet etmiş şeyhlerdendir. Çoğunluğunu Arapça olarak yazdığı eserleri, İbn Arabınin eserleri ile birlikte, tasavvuf düşüncesinin sonraki gelişmesinin esasını ve temelini teşkil etmiştir. Bunlar: 1) Usul-i Aşere; tarikatların el kitabı mahiyetinde olan bu risale İsmail Hakkı Bursevi tarafından Türkçe’ye çevrilip şerhedilmiştir. 2) Risale ile’l-Haim, 3) Fevaihu’l-Cemal. (İlk üç eserini “Tasavvufi Hayat” ismiyle Doç. Dr. Mustafa Ka­ra Dergah Yayınları arasında terceme ederek neşretmiş bulunmaktadır.) 4) Aynu’l-Hayat, Tevilat-ı Necmiye, Bahru’l-Hakaik (Tefsire dair olan bu kitaplar üzerinde ihtilaf vardır. Şeyh’in “Te’vilatı Necmiye” isimli eserini “Bahru’I-Hakaik” adıy­ la müridi Necmüddin Daye’nin tamamlamış olması muhtemeldir). 5) Adabu’s-Sufiyye, 6) Risale-i Necmüddin, 7) Sekinetü’s-Salihin, 8) Risale-i Sefine, Sözlerinden – Şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir. Müridin, kendisine manevi terbiye ve­ren şeyh ve mürşidine karşı yaptığı hizmetler uzlet hayatının içindedir. Halkla müna­sebet sayılmaz. – Nefis çocuk gibidir. Düşmanı olan şeytan, ona bir şeyi musallat kılar, nefis de kü­çüklüğü ve önemsizliği sebebiyle onu tasdik eder. Çünkü şeytan oyun ve hileler konu­ sunda mahir ve ustadır. İhlas kapısı hariç her yol ve kapıdan insana girebilir. – Zühd az olsun, çok olsun, dünyanın malından, hoşa giden şeylerinden ve makam­ larından uzak kalmaktır. Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet demir ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama aletidir. Oruç vücuttaki su ve toprağa ait parçala­ rın azalmasına tesir eder, kalbi kir, pas ve bulanıklıktan temizler. Muhabbet marifetin meyvesidir. Çünkü bilmeyen sevemez. Allah’ın bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.107-110 ( Necdet Yılmaz), İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Hace Muiniddin Hasan Çeşti (k.s.)

Hindistan Hindistan’da İslam’ın yayılması bütün tarihçilere göre mürşidler vasıtasıyla olmuştur. Bu mürşidlerin başında özellikle Çeştiyye Tarikatı büyükleri gelmektedir. Ne yazık ki şimdiye kadar bu tarikatın tarihini ciddi olarak araştırıp çalışan olmamıştır. Konuyla ilgili birçok kitap da o büyük mürşidleri, adeta insan üstü ve hep tabiatla çatışan kimseler olarak ele almış, ilmi çalışmadan uzak eserlerdir. İsmi ve Nesebi İsmi Hasan, lakabı Muıniddin , Horasan’ın Secez bölgesinde şimdi Afganistan’ın Zahidan şehri yakınlarında bulunan bir yerde 537 /1142’de dünyaya geldi. Baba ve ana tarafından Hz. Hüseyin (r.a) neslindendir. Ayrıca annesi Abdülkadir Geylani (k.s)’nin yeğenidir. 633/1236’da Ecmir’de fanilik alemine veda etti, Yetişmesi Hace Muiniddin (k.s) onbir yaşlarında iken babası vefat eder. Malı üç evladı arasında bölünür, bir bağ da Hace Hazretlerine düşer. Bu bağda bulunduğu bir esnada İbrahim Kalender adında bir meczub-i ilahi oradan geçer. Hace Hazretleri onu karşılar, elini öper ve bir ağaç altına otururlar. Önüne bir miktar üzüm kor ise de meczub üzümlere rağbet etmeyip kendi koynundan bir miktar kuru ekmek çıkararak dişiyle bir parça koparıp kendi eliyle Hace Muiniddin ‘in (k.s) ağzına kor. Hace Hazretleri, o lokmayı yer yemez kalbinde nur-u ilahi coşmaya başlar ve gönlünden dünya sevgisi çıkar. Bütün mallarını fakirlere dağıttırarak marifet-i ilahiyye’yi kazanmak için seyahata çıkar. Evvela Semerkand’a giderek orada Kur’an-ı Kerim’i hıfzeder ve zahiri ilimleri ikmale koyulur. Devrin bütün ilimlerini tahsilden sonra, Nişabur’un Harun semtinde Şeyh Osman Haruni ‘ye (618/1221) intisab eder. Senelerce hizmet ettikten sonra tarikat hırkasını giyer. Buradan Bağdat’a doğru yola çıkar. Sincan adlı bir kasabada Necmüddin Kübra (k.s} ile görüşür. Oradan Cudi Dağı taraflarına giderek Abdülkadir Geylani (k.s)’nin sohbetlerine katılır, oradan da Geylani Hazretleri ile Bağdat’a gelirler. Burada Ziyaüddin Sühreverdi , Şihabüddin Sühreverdi , Evhamüddin Kirmani Hazeratı ile görüşüp sohbetlerinde bulunur. Hemedan’da Yusuf Hemedani (k.s), Tebriz’de Celaleddin Tebrizinin tarikat piri Şeyh Ebu Said Tebrizi , İsfehan’da Mahmud İsfehani , Esterabad’da Ebu Said el-Hayr ve Nasıruddin Esterabadi ile, Kazvin’de de Şeyh Abdülvahid Gaznevi ile görüşür. Hac için Medine’ye gittiği bir sırada rüyasında Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i görmüş ve şu hitaba mazhar olmuştur. “ Hindistan Cenab-ı Hak tarafından senin için saklanan bir emanettir. Sen oraya git ve Ecmir’de yerleş. Allah (c.c)’ın inayetiyle senin ve senin yolunda gidenlerin gayretleriyle İslam o topraklarda yayılacaktır. ” Bu emre derhal uyan Hace Hazretleri, Hindu hakimiyeti altında ve tamamen putperestlerin mesken tuttuğu Ecmir’e yerleşir. (561/1186) İrşad Çalışmaları Moğollar’ın Buhara, Semerkand, Rey, Hemedan, Kazvin, Merv, Nişabur- Harzem ve nihayet Bağdat gibi İslam kültür ve medeniyetinin beşiği olan şehirleri yakıp yıkması ve adeta eski medeniyetin mezarı haline getirmesiyle birlikte, buralarda yetişmiş olan birçok gönül eri kendilerine yeni irşad bölgeleri aradılar. Bir kısmı Anadolu’ya bir kısmı da Hindistan’a yöneldiler. Bu ulu erlerin üstün cesareti, yüce ideali ve iman gayretleri neticesinde, Anadolu ve Hindistan topraklarındaki binlerce, onbinlerce insan İslam’la müşerref oldu. Hindistan Yogizm ve İlhamcılığın merkezi durumunda idi. Ağır riyazatlarla bir takım harikulade haller gösteren insanlar, bir anda kendilerini Firavun’un sihirbazları gibi hissettiler. Hace Muinuddin (k.s) yaptığı vaazlarla kısa zamanda etrafındakilerin küfür karanlıklarından hidayete kavuşmalarına vesile oldu. Şöhreti kısa zamanda yayıldı. Hindular İslam’a akın akın girdiler. İslam idaresinin Hindistan’da yerleşmesine zemin hazırlanmış oldu. Böylece Hindistan; alimler, veliler diyarı, İslam ilimlerinin ve dini ilerlemelerin yurdu halini aldı. Tarikatı Tarikatın Çeştiyye ismi almasının sebebi, Tarikat pirlerinden olan Hace Ebu İshak Şami Hazretleri ‘nin Horasan’ın Çeşt köyünden olmasıdır. Hindistan’da İslam’ı yayma ve tebliğ etme prensibi üzerine kurulan tarikatın silsilesi Hz. Hace Muiniddin Hasan Çeşti , Hz. Hace Şeyh Osman Haruni , Hz. Hace Hacı Şerif Zindani , Hz. Şah Sincan , Hz. Hace Ahmed bin Mevdud Ceşti, Hz. Hace Mevdud Çeşti , Hz. Hace Yusuf b. Sem’am , Hace Ahmed Abdal Çeşti , Hz. Şeyh Ebu İshak Şami , Hz. Şeyh Uluv-i Dineveri , Hz. Hace Hureyre Basri , Hz. Hace Huzey­ fetu’l-Merlaşi , Hz. Sultan İbrahim b. Edhem , Hz. Fudayl b. İyaz , Hz. Hace Abdül­ vahid b. Zeyd , Hz. Hasan Basri kanalıyla Hz. Ali (k.v) Efendimize ulaşır. Hace Muiniddin Çeşti Hazretleri , daha hayatta iken Ecmir şehri Hindistan’ın idare ve saltanat merkezi olma özelliğini Delhi’ye kaptırır. Büyük mürşid, Delhi’de kendine vekillik yapmak üzere en büyük halifesi Hace Kutbuddin Bahtiyar Kakiyi tayin eder. Kendisi ise Ecmir’de oturmaya devam eder. Hindistan Meşayıhı ara ında İmamuttarik olarak bilinen Hace Muiniddin Hazretle­ri ‘nin tarikatı olan Çeştiyye, Hindistan ve Pakistan bölgesinin hakim tarikatı olur. Ni­tekim lakabı olan “Aftab-ı-Mulk-i Hind” (Hind ülkesinin Güneşi) bunu göstermektedir. Zamanla eski gücünü kaybetse de geçen asrın başlarında Nur Muhammed tarafından yeniden canlandırılmıştır. Günümüzde en etkin tarikatlardan olan Nakşi Halidiliğin Çeştiyye prensiplerine de aynı zamanda sahip olması, Çeştiliğin tekrar tanınmasına ve yayılmasına vesile ol­ muştur. Tarikatın üç temel esası “deniz gibi cömert, güneş gibi tatlı, toprak gibi alçak gönüllü” olmak şeklinde özetlenmiştir. Sema ve musikiye önem veren tarikatın tekkelerinin misafirperverliği çok meşhurdur. Tarih boyunca tarikatın ileri gelenleri zamanın akışını değiştirrmek ve devrin ahva­lini düzeltmek için bütün güçleriyle çalışmışlardır. Diktatör idarecilerin yüzüne karşı hak sözü söylemekten, onların yanlış gidişatına karşı koymaktan ve onlara güzel tav­siyelerde bulunup, memleketi güzel idare etmeye yöneltmekten sakınmamışlardır. Nizamiyye ve Sabiriyye adında iki kolu olan tarikata yön veren temel kitaplardan biri Sühreverdi (k.s)’nin “Avarifu’l-Maarif”idir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık,( Yazan Necdet Yılmaz) s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Alimcan Barudi Efendi

Ankara – Alimcan Barudi Efendi 1857 yılında Kazan vilâyetinin Barudiye (bugünkü B.D.T. Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin Porkhovaya Sloboda) yöresinde doğdu. Babası ticaretle uğraşan Muhammedcan Bünyaminoğlu Efendi , annesi Bibi Fahrünnisa Hanım’dır. Beş yaşına gelince Kazan şehrinde bulunan Kölboyu Medresesi’nde okumaya başladı. İlk dört yıl Kur’an okumayı ve Türkçe’yi öğrenmekle geçti. İkinci dört yıl Arapça (sarf-nahiv) okudu. Daha sonraki üç yılı da mantık ve kelâm kitapları okuyarak geçti. Medresedeki hocaları kendisine Buhara’ya gitmesini, tahsiline orada devam etmesini tavsiye ettiler. 1875 yılında kardeşi Azizcan ile birlikte Buhara’ya gitti. Buhara’ya varır varmaz, iyi hocalar aramaya koyuldu, onlarla görüştü. Kitaplıkları dolaşıp iyi ve faydalı kitaplar buldu ve zamanını azami derecede faydalı şeyler öğrenmekle geçirdi. Buhara’nın manevî havası, insanları kendisini çok etkiledi. Bunu kendisi şöyle anlatır: “Buhara’da geçirdiğim yedi yıl, hayatımın en tatlı bir devri sayılabilir. Buhara halkının ve talebenin sade yaşayışı, insanlık edeplerine riayetleri; halkın, hatta uluların ve zenginlerin ilme ve ilim yolunda bulunanlara karşı saygı ile davranmaları, benim pek hoşuma gidiyor, ders ve mütalaa babında neşatımı arttırıyordu. Genç şakirdler, gecenin serin havasında medrese avlusuna çıkıp, çapanlarına (cübbelerine) bürünüp ders tekrarlayıp bitirdikleri sırada, ben yatağa giriyordum. Sabahın erken saatlerinde kalkıp, ibrik biçimindeki küçük semaverimi yakıp, çayımı hazırlayıp hemen mütalâaya başlardım. Tanyeri ağarıncaya dek yanımdaki kardeşimin bir dersini dinledikten sonra, büyük üstadım Seydi İhtiyar Han Hazretlerinin evine giderdim. Ders arkadaşlarım gelinceye dek, kapı yanında, üstadın gözyaşları dökerek Kur’an okumasını ve münâcaatını dinleyip otururdum. Ne kadar tatlı idi “o saatlerim!” Alimcan Barudi Efendi , Buhara’da yedi yıl kaldıktan sonra, kafası bilgi ve fikir ile doygun ve develere yüklediği denkleri çok kıymetli kitaplarla dolgun bir halde memleketi Kazan’a döndü. “Ak Meçit” adını taşıyan camide imamlık yapmaya başladı. Bir süre sonra medrese açtı. Medresesi zamanla gelişti, büyüdü, yeni binalar yapıldı (1901) ve “Medrese-i Muhammediye” adıyla adlandırıldı. Alimcan Barudî Efendi , medresesinde yeni bir usûl takib etti. Eski medreselerdeki eğitimin problemlerini yakından biliyordu. Gerek metod yönünden, gerek müfredat yönünden pek çok eksiklikler vardı. Öğretim okumaya ve ezbere dayanıyordu ve birkaç yılda öğretilebilecek bilgiler için yıllar harcanıyordu. Onun için Kırım’da Gaspıralı İsmail Bey’in başlattığı yeni metodları (Usûl-i Cedîd) benimsedi. Buna göre, ilkokul medreseden ayrılıyor, elifba öğretimi heceleme yoluyla değil de, “Usûl-i Satviyye” denilen yeni bir metodla yapılıyor; okumanın yanında yazı da öğretiliyordu. Kızlar için de ilkokullar açılması, erkeklere öğretilen bilgilerin onlara da öğretilmesi isteniyordu. Medresede tefsir, hadis, fıkıh ve Arapça’nın yanısıra müsbet ilimlere de (tabiiyat, riyaziyat, tarih, coğrafya) yer verildi. Ayrıca millet dili olan Türkçe ile, devlet dili olan Rusça da programa alındı. İslâmî ilimlerin Arapça’nın yanısıra Türkçe olarak da anlatılmasının faydalı olacağı kanaatinde olduğu için, medresede okutulmak üzere ders kitapları yazdı: Ezkârüs Salât, Bed’ül Maarif, Muamelât-ı Diniyye… gibi. Alimcan Barudi Efendi ‘nin kurduğu, hocalık ve idarecilik yaptığı bu medrese (Medrese-i Muhammediye), devrinin en ileri eğitici kadrosuna sahipti ve en iyi eğitim kuruluşu olarak tanınıyordu. İbtidai, rüşdiye, idadî ve âliye kısımları vardı. Ayrıca öğretmen yetiştirmek için “Muallimin Şubesi” tesis edilmiş idi. Rusya müslümanlarının uyanışında, eğitim ve kültür seviyelerinin yükseltilmesinde bu medresenin büyük payı vardır. Alimcan Barudî Efendi bu faaliyetlerinin yanında, İdil-Ural bölgesindeki siyasi ve sosyal hareketlere de etkili bir şekilde katıldı. Rusya müslümanlarının tertip etmiş olduğu ikinci (13/23 Ocak 1906) ve üçüncü (16-21 Ağustos 1906) kongrelerde faal rol oynadı. Bilhassa üçüncü toplantıda dinî-ruhanî müesseselerin ıslahı konusunda kurulan komisyona başkanlık etti. Müslümanların haklarını korumak için kurulan “İtti-fakül Müslimin” adlı siyasi partinin kuruluş çalışmalarına katıldı. Ayrıca “Ed-Din vel-Edeb” adında, Usûl-i Cedidciler safında yayın yapan onbeş günlük bir dergi çıkardı (1906). Fakat bütün bu çalışmalar Rus yönetimini çok rahatsız ettiği için iki yıl müddetle kuzeydeki Vologda şehrine sürgün edildi (1908). Alimcan Barudî Efendi ilmî ve sosyal çalışmalarını tasavvufî çalışmalarla birlikte yürüttü. O, öteden beri faydasız, neticesiz bilgiden kaçınıyordu; ilminin ve gayretlerinin boşuna gitmesinden pek korkuyordu. Ona ilmin faydalı ve neticeli olması için, ilim sahibinin müttakî, dindar ve ahlâklı olması birinci şart gibi görünüyordu. Okuduğu Teracüm-i Ahval kitaplarından, işittiği kıssalardan, görüştüğü ünlü zatlardan, o yüce sıfatların tasavvuf ehlinde mevcud bulunduğu neticesine vardı. Onun için talebelik devrinden beri tasavvufa ilgi duydu. Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi ‘nin, Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerinden Şeyh Zeynullah Rasûli Efendiye intisab edip, tasavvufî eğitimini tamamladı. Kazanlı Şeyh Zeynullah Rasûli Efendi, tarikat çalışmalarının yanısıra kendisine ait “Rasuliye” medresesinde hocalık yapan ve Tatar entellektüel hareketinde büyük tesirleri olan bir kimseydi. Alimcân Barudî Efendi, Rusya’da 1917 Şubat ihtilâlinden sonra ortaya çıkan geçici hürriyet havasından faydalanmak isteyen, müslüman Türk unsurların 1-11 Mayıs tarihleri arasında Moskova’da tertib ettiği “Bütün Rusya Müslümanları Kurultayı’na katıldı. Burada İç Rusya, Sibirya ve Kazakistan müslümanlarının dini işlerini yürütmek için yapılan müftülük seçiminde en fazla oyu alarak “Rusya Müslümanları Müftüsü” seçildi. Daha sonra, Ufa’da kurulan İç Rusya ve Sibirya Türk-Tatarları’nın Milli Meclisinde bulundu. Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmelerinden sonra da bir müddet görevine devam ederek, bu yıllarda müslümanların haklarının korunması için çalışmalar yaptı. Osmanlı Devleti’nin Moskova elçisiyle çeşitli görüşmeler yaparak Rusya’daki Türklerle ilgilenmelerini sağlamaya çalıştı. Fakat faaliyetlerinden dolayı, bir müddet sonra Bolşeviklerce birkaç ay hapsedildi. O yıllarda Rusya’da ortaya çıkan kıtlık ve açlık yüzünden zor günler geçirdi. 1921 yılında Moskova’da vefat etti. Aynı zamanda bir Nakşî şeyhi olan Alimcân Barudi Efendi , “Usûl-i Cedid” hareketinin eğitime uygulanmasında, yenilikçi fikirlerin Rusya müslümanları arasında yayılmasında ve bu yolla müslümanların şuurlanması, fikri ve kültürel seviyelerinin yükseltilmesinde ilmî şahsiyetinin yanında, bilhassa tasavvuf! kişiliği ile mühim tesirler icra etmiştir. Fakat “Cedidciler” safında yer almakla birlikte, İslâm birliğini zayıflatacağı inancıyla milliyetçilik akımlarına; dini ve millî hayata zarar vereceği için batıcılık akımlarına taraftar olmamıştır. Yazdığı eserlerde ve mecmuasında bu fikirleri savunmuştur. O zamanki kültür merkezleri olan İstanbul, Şam, Mekke, Medine ve Kahire’de bulunmuş ve buralardaki tanınmış ilim adamlarıyla görüşmüştür. Bir başka özelliği de ilim adamlarının faydalandığı çok zengin ve kıymetli yazmalara sahib özel bir kütüphane kurmuş olmasıdır. Öğretimin Türkçe yapılması fikrinde olduğundan bir çok ders kitabı yazmış ve bunlar devrin mekteplerinde okutulmuştur. Bunlar arasında en önemlisi kabul edilen Maarif-i İslâmiyye adlı eseri, kaleme alındığı 1890 yılından başlayarak defalarca basılmış, Rusya müslümanlarının uyanış hareketlerinde önemli tesirler yapmıştır. “Ed-Dîn vel-Edeb namında ayda iki mertebe neşredilir mecelle-i İslâmiyyedir.” başlığıyla 1906 yılında Kazan’da yayınlamaya başladığı ve kaydedildiğine göre 1917 yılına kadar yayınını sürdüren onbeş günlük mecmuası, devrin en uzun ömürlü neşir organlarından biri olduğu kadar, mutedil yenilikçi fikirlerin de temsilcisi durumundaydı. Alimcân Barudî Efendi hakkındaki yazımızı bir talebesinin ifadeleriyle noktalıyoruz: “Yumuşak, tatlı bir eda ve yavaş bir sesle konuşan; her soruyu düşünerek cevaplandıran; umumiyetle bir mütefekkir ve hakim tavrıyle görünen, ağır başlı, ince yüzlü, orta boylu, nahîf bedenli bir kişiydi üstadımız… Gerçekten riyazî ve perhizkâr adam olduğu besbelliydi. Öte yandan -bir tüccarzâde olmasından mıdır, nedir- bir batılı gibi hesaplı kitaplı bir âlimdi; dünyalıktan da elini ayağını çekmiş değildi. Çocuğu olmadığı için zürriyet bırakmadı ama, onun kültür ve terbiye alanında bıraktığı nurlu izler döl-döş aratmayacak ve unutulmayacak kadar ulvîdir.” Kaynak ; ) Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506 ( Yazan : Metin Erkaya ) , İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Abdullah Çetin Faruki El Müceddidi (k.s.)

Ankara – altındağ – solfasol kabristanı “Miskin Şah”, “Hadimü’l–Fukara”, “Pir”, “Sultan”, “Evlad–ı Kiram” gibi isimlerle de anılan Abdullah Çetin Faruki , 1936 yılında, Siirt ilinin Kasımlı (Verganis) köyünde dünyaya geldi. Babası Muhammed Hamdi Efendi ‘dir. Hz. Ömer (r.a)’in soyundan gelen bir aileye mensup olan Muhammed Hamdi Efendi, Şeyh Varkanısi diye bilinen ve Bitlis şehir merkezinde metfun olan Fethullah Varkanisi (k.s.)’nin akrabalarındandır. Annesi Nazire Suzan Hanım’dır. İlköğrenimini Siirt’ten göçettikleri Bitlis’te tamamlamıştır. 1954 yılında Bitlis’ten Muş’a göç ederler. Bu dönemde yani 1954-1957 yılları arası gördüğü manevi rüyalarla tasavvuf yoluna seyr ü sülük ederek İslam’a hizmet edeceği kendisine işaret edilmiştir… Hoca Efendi 1957 yılında askerliğini İzmir’de yaptıktan sonra, 1962 yılında ailece Muş’tan Malatya’ya hicret etmişlerdir. Hoca Efendinin ilk evliliğinden iki evlâdı dünyaya gelmiştir. İlk hanımı vefat edince ikinci bir evlilik daha yapmış ve bu evliliğinden de iki evlâdı dünyaya gelmiştir. . İlk tasavvuf eğitimini, Siirtli Allame Şeyh Muhammed Hazinin oğlu Arifi billah Şah Alaaddin Fersafi ‘den alan Abdullah Faruki Efendi , uzun zaman Siirt’te bulunan mürşidinin yanına gidip gelmiş; 1982 yılında Ankara’ya, Hacı Bayramı Veli Hazretlerinin doğup büyüdüğü Solfasol semtine yerleşmiştir. Tasavvuf anlayışı, zengin fakir demeden bütün halk tarafından kabul görmüş ve ehl-i sünnet çizgisinde, Hanefi fıkhına göre sürmüştür. Eğitime büyük önem vermiş, halka dini­ni öğretirken sünnete tabi olmak gerektiğini sık sık vurgulamış; “Allah Rasul’ünde sizin için çok güzel örnekler vardır” ayetini, bizzat kendisi yaşayarak hayata ·geçirmek için gayret etmiştir. Hayattayken bir çok insan onun sohbetleriyle irşad olmuş ve tasawufun ilahi zevklerini tadmıştır. İrşad faaliyetlerini sohbetlerinin yanında, hazırladığı ilmi eserlerlede sürdürmüş ve “Zahiri ve Batıni Edepler”, “Evrad-ı Şerife-i Farukiyye”, “İslam’da Zikir ve Rabıta”, “Fıkhı Risaleler”, “Salavat-ı Şerife-i Farukiyye”, “Ehl..i Beyt ve On İki imamlar” isim­ li kitapları yayınlamıştır. “İmam-ı Rabbani’yiAnlamak”, “Mevlid-i Nebevi ve Muhammed Ümmeti”, “Maarif-i Nefs/Nefsi Bilmek ve Terbiyesi”, “Tevhid ve Tasavvuf”, “Sünnet-i Seniyye ve Ras0le İttiba”, “Nefs Terbiyesi ve Sigara”, “Tasavvufi Açıdan imanın Çeşitleri”, “İnsanları Allah’a Yaklaştıran Yollar ve Sekiz Kapısı”, “Yurtlarından Çıkarılanlar, Katledilenler ve Hicret”, “Aşura Günü ve Hazret-i Hüseyin (r.a.)”, “Sevgi ve Barış Haritasının Merkezinde Hünkar Hacı Bektaş Veli el-Horasani (k.s.)”, “İlm-i Ledün, Batını ve Zahiri ilimler”, “Tasavvuf Tarihinde Ömeri-Müceddidi Kolu” konulu makaleleri dergilerde yayınlanmıştır. Edebli olmayı, Hakk’ın hoşnutluğunu gaye bilmeyi, sözüne sadık olmayı, ahde vefa göstermeyi, hizmet ehli olmayı, cömert davranmayı, muhtaçlara yardım etmeyi, emaneti korumayı, insanlar ile olan ilişkilerde hakka riayet etmeyi, öfkelenmemeyi, cedelleşme ve tartışmalardan uzak kalmayı, başkalarının ayıp ve kusurlarını araştırmamayı, feraset sahibi, zeki ve ayık olmayı devamlı olarak sohbetlerinde tavsiye ederdi. Abdullah Çetin Faruki hazretleri, diğer gönül sultanları gibi sevenlerinin gönlünde yaşamak üzere 63 yaşında, 11 Kasım 1999 yılında ebedi yolculuğa çıkmış ve kabirleri Solfasol Köyündedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Hacı Hasan Burkay (k.s.)

Ankara – Gölbaşı – Hacı Hasan Zamanın büyük Mutasavvıflarından olan Hasaneynil Hüdaverdi (k.s.) hazretleri Bursa’nın Orhangazi ilçesinin Sölez Köyünde Hicri 1350, miladi 1 Ocak 1930 yılında dünyaya teşrif etmişlerdir. İsim ve Mahlası Hasan Burkay ’ın üstâdı olan Şeyh Şerafeddin Hz’leri tarafından Hasan adına ek olarak “Hüdâverdi” adı mahlas olarak eklenmiştir. Hasan Burkay da o günden sonra şiirlerinde ve yazılarında adının yanında “Hüdaverdi” lakabını da kullanmıştır. Kendisi mahlasının nereden geldiğini şöyle ifade etmiştir: “1955 Nisan’ının bir cuma gecesi sabaha karşı üstâdım Şeyh Şerafettin Hz’lerini, bütün ricalullah ile toplanmış bir halde gördüm, beni çağırdılar ve ismimi sordular. Ben de “Sizin verdiğiniz isim “Hüdaverdi” bizim ismimiz “Hasan” dedim. Sonra beni tebrik ettiler ve gittiler.” Babası Hafız Mehmet Hulusi Efendi Hasan Burkay ’ın babası, Hacı İbrahim ağanın oğlu, Hafız Mehmed Hulusi Efendi ’dir. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Hafız Mehmed Hulusi Efendi, çocukluk ve gençlik yıllarını Selânik’in Karacaova ilçesine bağlı Fuştan bölgesinde geçirmiştir. Mehmed Hulusi Efendinin ilk hocası babası Hacı İbrahim Ağadır. Oğlunu hafız olarak yetiştirmiş, oğlunun dinî eğitimi ve terbiyesiyle bizzat kendisi ilgilenmiştir. Yaşı ilerleyince ticarete başlayan Mehmed Hulusi Efendi bu arada evlenmiş ve bu evlilikten adını Abdullah koyduğu bir oğlu dünyaya gelmiştir. Ancak bu evliliği uzun sürmemiş ve geçimsizlik nedeniyle evlilik ayrılıkla sonuçlanmıştır. O dönemlerde Mehmed Hulusi Efendi, ikinci defa adı “Hasene” olan bir hanımla evlenmiştir. Bu evliliğinden Fatma adını verdiği bir kız evladı dünyaya gelmiştir. Babası İbrahim Ağa, torunu Fatma’nın doğumundan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Osmanlı imparatorluğuna isyana kalkışan Yunanlılara karşı, birkaç arkadaşıyla silahlanıp mücadele vermiş, bölge halkına yapılan zulüm karşısında Yunan askerlerini öldürmüştür. Yunan askerlerinin öldürülmesi ve silahlarına el konulmasına karşı, Mehmed Hulusi Efendi , Yunan makamlarınca ismi arananlar listesine geçmiş ve idamla yargılanmıştır. İsmi arananlar listesine geçince bulunduğu bölgeyi terk etme kararı alan Mehmed Hulusi Efendi , Selanik’ten İstanbul’a, oradan da Bursa’ya göç etmiştir. Ailesini de yanına almak istemiş lâkin eşi Hasene Hanım o günlerde Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Mehmed Hulusi Efendi, Bursa’nın Maksem Mahallesinden ev satın almış ve ardından sabunculuğa başlamıştır. Sonrasın da polisliğe akabinde komiserliğe terfi etmiştir. O dönem Bursa ulemasının sıkça uğradığı, kavafiye dükkânı sahibi, İslâm ve sohbet ehli olan Tevfik Efendi’nin Ayşe adında kızı olduğunu duymuş ve bizzat kendisi gidip Allah’ın emri ile Ayşe Hanım’a talip olmuştur. Bu şekilde Mehmet Hulusi Efendi üçüncü evliliğini yapmıştır. Mehmed Hulusi Efendinin evlerine yakın bir yerde tasavvuf büyüklerinden Ahıskalı Ali Haydar (k.s) Efendi ’nin talebesi, Hacı Hafız Sadık Efendi oturmaktadır. Zamanla bu zât ile arasında muhabbet teessüs etmiş ve Mehmed Efendi, belli bir süre sonra Hacı Hafız Sadık vasıtasıyla Ahıskalı Ali Haydar Efendi ’den ders alarak tasavvufa adımını atmıştır. Mehmed Hulusi Efendi , Hocası Ali Haydar (k.s) Efendi’den ders aldıktan kısa bir süre sonra tanışmış ve yaşlı olmasına rağmen hocasıyla birlikte Hacca gitmiş ve orada hocasının bütün hizmetlerini severek yapmıştır. Günlerden bir gün sohbet esnasında şehirlerin bozulmakta olduğundan şikâyet eden Ali Haydar Efendi; “Şehirlerden hicret etmek üzerimize farz oldu” cümlesini sarf etmiş, bu sözün üzerine Mehmed Hulusi Efendi, hocasının bu niyetini emir telakki etmiştir. Akabinde ailesiyle yaşamını sürdüreceği Bursa’nın Uludağ ilçesine bağlı Baraklı köyüne yerleşmeye karar vermiştir. Annesi Ayşe hanım; Son derece dindar, eşine itaatte kusur etmeyen, zamanının neredeyse çoğunu çocuklarının mânevî eğitimine harcayan birisidir. Çocukluğu ve Tarikata İntisabı Hasan Burkay ’ın, annesi ve babasının İslamla hemhâl olup tasavvufi hayat sürmeleri neticesinde, Allah aşkıyla oluşturdukları yuvalarında küçük yaşlardan itibaren o havayı teneffüs ederek büyümesi, ailesinin, Hasan Efendi ve kardeşleri üzerindeki manevi etkilerini ortaya koymaktadır. O kadar ki babasının şeyhi Ali Haydar Efendi tarafından henüz altı yaşındayken kendisine ders verilmesi ailesinin tasavvufla iç içe olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Sonrasında, birkaç yıl geçtikten sonra, Ali Haydar Efendi , dersini yapan Hasan Burkay Efendi ’ye kendi verdiği dersi bırakmasını söylemiş ve şöyle demiştir: “Onun mânevi nasibi bir başka yerdedir. Zaman gelip vakit ulaştığında, nasibi onu arayıp bulacaktır.” Ayşe Hanım bu özellikle Hasan Burkay ’a itinâ göstermiş, oğluna ilahiler ve Türkçe dualar öğretmiştir. Burkay konuşmaya başladığı ilk andan itibaren annesi ona dini telkinlerde bulunarak, “Tevhidi” evladının minik yüreğine ivme ivme işlemiş, oğluna dini hikâyeler anlatarak evladının manevi olarak şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Annesinden çok feyz alan küçük Hasan, bazı zamanlar evde imamlık yapmaya özeniyor ve annesi de hemen arkasına geçip Hasan’ın “cemaatini” oluşturuyordu. Ayrıca küçük Hasan babasıyla birlikte dost sohbetlerine gitmekten de geri kalmıyordu. Tahsili Hasan Burkay, ilkokula Muradiye semtindeki On bir Eylül İlkokul’unda başladı. İlk üç sınıfı burada okuduktan sonra aynı semtte bulunan Onuncu Okula geçti ve oradan da mezun oldu. Ablası Hasene ve annesi sayesinde Kur’an öğrendi. Henüz ilkokul çağında bir çocukken dini bilgiler öğrenmek için gayret sarf etti. İlkokuldan mezun olduktan sonra dükkânda babasına yardımcı oldu. Ancak okumaya ve yazmaya çok meraklı olduğu için küçük yaşlarda hatıra tutmaya, şiirler yazmaya başladı.Hasan Burkay, Bursa Altıparmak Camii imam hatibi Kavalalı Hacı Hafız Emin Efendi’den Kur’an tâlimi ve kırâat dersi almıştır. Sonrasında İnegöl İlçesi, Hoca Köyü imam hatibi Hacı Ahmed Efendi’nin babası, Murat Hocadan da bir süre dini tahsil görmüştür. Burkay, babasının üstâzı Ali Haydar Ahıskalı (1870/1960) vasıtasıyla tasavvuf âlemine adım atmıştır. Bursa Muradiye medresesi müderrislerinden Muhammed Necati Simâvî Hazretlerinin (1859/1957) manevi terbiyesiyle pişerek, Şeyh Şerafeddin Zeynel Âbidin (1876/1936) ve Küçük Hüseyin Efendi ’den (1828/1930) aldıkları feyizle, kemâle ermiştir. Burkay , ilme duyduğu aşkla önce İstanbul’a gitmiş, bir süre sonra Çarşamba Medresesi’nde, bir sürede de Eftalızâde Medresesi’nde farklı hocalardan şerî ilimler, fıkıh vb. dersleri almıştır Her ne kadar Burkay, belli bir süre farklı hocalardan eğitim alsa bile, arapça, tefsir, hadis gibi ilimlerde kesbî diyeceğimiz bir medrese eğitiminden geçmemiştir. Burkay, kendisine intisab edenlerin ifadesiyle ve şeyhlerinin işaretiyle vehbî olarak irşad vazifesine devam etmiştir. Ankara’ya Gelişi ve Hacı Hasan Köyüne Yerleşmesi Askerlik yaptıktan sonra Bursa Ulu Cami civarında billuriye mağazası işleterek kazancını sağlayan Hasan Burkay ’a 1962’den itibaren Ankara yolu gözükmüştür. Kendisi olayı şu şekilde anlatmıştır: “Bir an mana âleminin tezahürleri neticesi, Bursa’dan Ankara’ya gitme arzusu doğdu. Zaten uzun bir zamandır Ankara’ya davet ediliyordum. Böylece 1962 yılında, üstadımın doğum gününe tesadüf eden Zilkadenin üçünde, bir pazartesi gecesi Ankara’ya ayakbastım.” Hasan Burkay, beş yıl kadar Bursa–Ankara arası sık sık gidip gelmiş ve nihayetinde 1967 yılında, Cebeci semtinden bir ev alarak Ankara’ya yerleşmiştir. 10 yıl Cebeci’de ikamet ettikten sonra 1977 yılında şehir hayatından uzaklaşmak için, Ankara’nın Gölbaşı ilçesine 7 km uzaklıkta olan, 120 dönümlük arazinin alınmasına öncülük etmiştir. Bu arazi üzerine evler kurulmuş, yerleşim yerleri oluşturulmuştur. Hasan Burkay da 1977 yılında adının verildiği köye yerleşmiştir. Tasavvufi Yönü Hasan Burkay hazretleri ;henüz altı yaşındayken babası Hulusi Efendinin hocası Ali Haydar Efendi’den ders almıştır.121 Ancak Hasan Burkay dokuz yaşına geldiğinde hocası Ali Haydar Efendi ona haber yollamış ve dersini bırakmasını isteyerek şöyle demiştir: “O’nun mânevî nasibi başka yerdedir. Zaman gelip vakit ulaştığında nasibi onu arayıp bulacaktır.” Kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, bu emirden sonra Hasan Burkay dersini bırakmış ve nasibini beklemeye başlamıştır. Burkay ’ın gerçek anlamda tasavvufla alâkası askerde bir rüyayla başlamıştır. Burkay rüyasında Heybeliada’da iken olan Mehmet Necati Simavi Hz’lerini görmüştür. Kendisi Bursa’ya teşrif etmiş Altıparmak semtinde bir evde kalmaktaymış. Hasan Burkay da rüyasında bu zâtı, kendi evine davet etmek üzere oraya gitmiş, kalabalığın arasından geçmeye çalışırken, kısaya yakın orta boylu, başı büyücek ve sarıklı, üzerinde cübbesi olan bir zât ona eli ile merdivenleri işaret etmiştir. Hasan Burkay kendisine gösterilen merdivenleri çıkmış bir odaya girmiştir. Mehmet Necati Hazretleri seccade üzerinde kıbleye karşı dizleri üzerine oturmuş Kur’an-ı Kerim okumaktaymış. Burkay, Mehmet Necati Simâvî (k.s)’i fakirhanesine davet için geldiğini söylemiş. O da: “Peki, bayram sabahı geleceğim.” demiş. Hasan Hoca odadan çıkarken tereddüt geçirmiş. Bayram amma, hangi bayram? Dönüp tekrar odaya girmiş. Bu defasında Mehmet Necati Simâvî (k.s) Delail-i Hayrat okumaktaymış. Hasan Burkay ona: “Efendim hangi bayram”diye sormuş. O da: “Yarın, yarın.” diye cevap vermiştir. Rüyadan sonra Hasan Burkay, Mehmet Necati Simâvî (k.s)’ye iletmek üzere bir mektup yazmıştır. Mektubu Bursa’da ikamet eden çok sevdiği bir arkadaşına göndermiş ve kendisinden, “Mümkünse mektubu Hazrete kendi elinle teslim etmeni istiyorum” diyerek ricada bulunmuştur. Mektup Hazretin eline geçmiş ve mektubu okuyan kişiye şöyle demiştir: “Bu rüya değil, hakikati görmüştür. O sarıklı, cübbeli zat; Küçük Hüseyin Efendi’dir. Bundan otuz yıl kadar önce bu âlemden göçmüştür. Şimdi bize yardımcıdır. Ona da yardım edecektir. Gidip kendisini ziyaret etsin.” buyurmuştur. Bunun üzerine Hazretin emrine uyan Burkay , ziyareti gerçekleştirmek üzere Eyüp’e gitmiştir. Kabrin yerini nasıl bulacağım diye içinden geçirirken o anda birden rüyadaki Küçük Hüseyin Efendi’ yi karşısında bulmuştur. Küçük Hüseyin (k.s) Efendi bizzat “Buyurun.” diyerek Burkay’ın önünden yürüyerek kendisine yol göstermiş ve türbeye gelince de gözden kaybolmuştur. Burkay, askerliğini bitirdikten sonra Bursa’ya geri dönmüştür. Kendisi 21 yaşına eriştiğinde “Nasibi onu arar bulur.” müjdesi gerçekleşmiştir. Mehmet Necati Simâvî (k.s), Hasan Efendi’yi dükkânında ziyaret etmiş, birlikte öğlen namazını kılmak üzere Bursa Ulu Camiine gitmişlerdir. Mehmet Necati Simâvî (k.s) ile Hasan Burkay arasındaki bu buluşma maddi âlemdeki ilk buluşmadır.Mehmet Necati Simâvî (k.s) bu ziyaretten sonra Bursa’dan ayrılmış fakat birkaç gün sonra tekrar Bursa’ya dönerek Hasan Burkay’a: “Senin için geldim yavrum” demiştir. Hasan Burkay’da onu ve eşi Safiye Hanımı evinde misafir etmiş, sabah olunca Muradiye Camiinde sabah namazı kılınmış, ardından eve dönülüp kahvaltı yapıldıktan sonra Mehmet Necati Simâvî (k.s) geri dönmüştür. Hasan Burkay’ın ders alması böylece vuku bulmuştur. Şeyh Oluşu Hasan Burkay hazretlerinin henüz 27 yaşında şeyh oluşunun nedenleri arasında kendisinin üveysî şeyhi Şerafeddin Zeynel Âbidin Hazretleri tarafından manevi irşadıyla, vehbî şekilde yetişmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Zamanı gelince kendisini emanet ettiği Mehmet Necati Simâvî (k.s), Hasan Burkay ’ı üç noktada imtihana tabi tutmuştur. Bundan sonrasını Hasan Burkay şöyle anlatmıştır “Muvaffak olduğum anlaşıldı ki, ertesi günü Yıldırım’da bir eve gittik, hocam orada bana “Bugünden sonra ben yokum, sen varsın.” deyip, ders talim etti. Mehmet Necati Simâvî (k.s) dersten sonra şöyle buyurmuştur: “Bundan sonra ben yokum, siz varsınız. Arkanızdaki cemaat bir hayli kalabalık, çünkü bütün sahipsiz yollar, sizde birleşecek.” Hasan Burkay Hazretleri ise hocasına şöyle cevap vermiştir: “Allah razı olsun Hazret, vazifem güzel, ancak bu görevler daha sağlıklı bir kişiye tevdi edilse. Benim mazeretlerim var. Sağlığım yerinde değil. Görevimi gereği gibiyapamamaktan korkarım.” demiştir. Zira Burkay askerdeyken verem hastalığına yakalanmış, henüz sağlığına tam anlamıyla kavuşamamıştır. O an Mehmed Necati Simâvî (k.s)’nin yüzü aydınlanmış, tebessüm etmiş ve yumuşak bir ses tonuyla: “Yavrum, bu vazifeleri veren ben değilim ki geri alabileyim. Vazife size verilmiştir, takdir O’nundur. Siz endişe etmeyin, büyükler yardımcınızdır. Arkanızdan pek çok kişi gelecektir. Şimdiden sizi ve onları tebrik ederim.” diyerek vazifeyi geri alamayacağını açıklamıştır. Şeyhinin bu sözü üzerine Hasan Burkay “O gün bugün hizmette kusur etmemeye çalışıyoruz. Rabbim kusurlarımızla, küsurlarımızla kabul buyursun.” demiştir. Bursa’nın Yenişehir ilçesinde, yaklaşık yetmiş kişinin bulunduğu bir ortamda, hilafetin Hasan Burkay’a verildiğini rahmetli Hafız İsmail Boncuk Efendi şahit olmuş ve bu olayı anlatmıştır. Prof. Dr. Yakup Basmacı Hasan Burkay ’dan şöyle bir olayı nakletmiştir: “ Şeyh Şerafeddin Hazretleri mana âleminde geliyor. Göğüs göğüse uzun süre beraber kaldık. Bende çok değişiklik hâsıl oldu.” diyerek, Burkay’ın manevi bir değişim geçirdiğini ifade etmektedir.Bir başka kaynakta ise 1957 yılında, Mehmed Necati Simâvî (k.s), vefat etmeden önce Hasan Burkay’ı Terziler köyüne çağırmış ve orada özel bir görüşme yapmışlar. Takriben otuz yıl Hasan Burkay’ın hizmetinde bulunan ve Hacı Hasan Köyü’nün o zamanki muhtarı rahmetli Aydın Mendi’nin ifadelerine göre; 1957 yılında Mehmet Necati Simâvî (k.s) vefat edince, cemaat içerisinde bir dalgalanma olmuştur. Kişiler kime intisap edeceklerine şaşırmışlar. Bu arada birkaç yıl geçmiş ve bu süre zarfında Hasan Burkay sessizliğini korumuş, ne zamanki Burkay, rüyasında Mehmed Necati Hazretlerini görmüş ve “hâlâ ne bekliyorsun?” diye uyarılmış. Bu rüya sonrası Hasan Burkay kendisini açıklamıştır. Hasan Burkay , Şeyh Şerafeddin Âbidin Hazretlerinin , Mehmed Necati Simâvî Hazretlerinin ve 1958 yılında vefat eden Ahmed Hamdullah Efendi’nin müritlerini de etrafında toplayarak irşad vazifesine devam etmiştir. Çünkü şeyhleri kendi müritlerini Burkay’a teslim etmişlerdir. Mehmed Necati Simâvî Hazretlerinin ifade ettiği gibi tüm sahipsiz yollar Hasan Burkay’da birleşmiştir. 1958 yılında aldığı emaneti vefat ettiği 2005 yılına kadar 47 yıl sürdürmüştür. Eserleri Hasan Burkay ’ın basılmış elli tane kitabı vardır. Bu 50 kitabın içinde “Evrad-ı Bahaiyye” ve “El Ediyyet’il Varide” olmak üzere iki arapça eseri mevcuttur. Hasan Burkay’ın eserlerinde içerik olarak daha çok tasavvuf konusu yer almaktadır. Güncel meselelere de fazlaca yer veren Burkay, Allah dostlarının kısa biyografileri ve menakıplarına yer verdiği eserleri de mevcuttur. Hastalığı ve Vefatı Hasan Burkay, uzun yıllar nefes darlığı rahatsızlığıyla mücadele etmiş, Temmuz 2005 de yine nefes darlığına bağlı organ yetmezliği nedeniyle dünya evinden ahiret yurduna hicreti gerçekleşmiştir. Hasan Burkay’ın yerine kimi bıraktığına dair ihtilaflı görüşler mevcuttur. Bir görüşe göre Burkay, yerine şeyh makamında kimseyi bırakmamıştır. Diğer görüşe göre de Burkay, sohbetinde ifade ettiği üzere: “Biz Yakup Bey’i çok severiz. Ben öldükten sonra inşallah yolumuzu o devam ettirecektir” diyerek görevi kime verdiğini açıklamıştır. Lakin bu görevin şeyh makamında mı vekillik makamında mı olduğu konusunda ihtilaf mevcuttur. Kabri kurucusu olduğu Ankara’nın Gölbaşı ilçesi Hacı Hasan Köyünde bulunmaktadır. Kaynak ; Hasan Burkay’ın hayatı, eserleri ve tasavvuf anlayışı , Derya Kasap , Ankara üniversitesi Sosyal bilimler enstitüsü Temel islâm bilimleri anabilim dalı Tasavvuf bilim dalı Yüksek lisans tezi

📍 Ankara

Dr. Münir Derman

📍 Ankara

Ahmet Kayhan Dede

Ankara – Mamak – Ahmet Kayhan camii

📍 Ankara

Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ( Melami Şeyhi )

Ankara – altındağ – solfasol kabristanı Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ile ilgili bilgilere Mahir İz’in anılarında rastlıyoruz. Ankara Solfasol Köyü kabristanında kabri bulunan İsmail Ağa, Cumhuriyetin ilanı yıllarında Ankara’da gönül erbabı arasında önemli bir yere sahiptir. Mahir İz “İz Bırakanlar” isimli eserinde İsmail Ağa hakkında şunlar yazar: “Ankara’dan şahsen tanıdığım Arabacılar Kahyası İsmail Ağa , işte mezkur Şeyh Nurü’l Arab’dan inabe etmiş olan Ankara Hukuk Mahkemesi azası Vehbi Efendi’den el almıştı. Yıllarca evvel Umumi Harp içinde bir gün berber Selanikli Kazım Nami’nin dükkanında traş oluyordum. Bu İsmail Ağa da köşede oturmuş çubuk içiyordu. Berbere anlattığı bir vak’a veya hikaye dolayısiyle bir Ayet–i Kerim’e okudu. Fakat verdiği mana birden bire nazarı dikkatimi celbetti, çünkü ancak okumuş yazmış bir hoca efendi bu kadar güzel tefsir edebilirdi. Hemen berberin elini tutup arkama dönerek baktım. İsmail Ağa “Ne o Efendi! Yakıştıramadın mı?” dedi. Ben mahcup oldum. Berber işini bitirdikten sonra gidip yanına oturdum; yukarıda verdiğim izahatı kendinden öğrendim. Bu zatın Melamiliği amel bakımından Ehl i Sünnet yolundaydı; ezan okunur okunmaz camiye cemaate koşardı. Kıyafet tam o zamanki esnaf kıyafeti idi. Yalnız hoca efendilere veya meşayihe benzeyen uzunca bir sakalı vardı. Daha sonraları bütün Anadolu’da büyük bir şöhret kazandı. Ben İstanbul’a döndükten sonra, bir gün Maraşlı Tahir Efendi merhumun müritlerinden ve Türkçe muallimlerinden Sivaslı Ali Bey’e rastladım. Şuradan buradan konuştuktan sonra “Bize gidip bir kahve içelim” dedi. Gittik. Ankara’da yapılan bir dil kong­resine iştirak etmesi için hemşehrisi olan Maarif Vekili Reşad Şemseddin Bey’e bir mektupla müracaat ettiğini ve bu suretle Ankara’ya gittiğini söyledikten sonra “Maksadım dil kongresi değil, İsmail Efendi hazretlerini ziyaretti” deyince ben şaşırdım. “İsmail Efendi kütüphaneden dışarı çıkmaz, Ankara’ya nasıl gitti?” deyince; bana “Sizin dediğiniz Kütüphane Müdürü İsmail Saib Efendi değil; bu bütün Anadolu’nun tanıdığı İsmail Efendi hazretleridir ” diye karşılık verdi. Bu söz, bende bir tedaı yaptı; “Bu zat sakın Arabacılar Kahyası İsmail Ağa olmasın?” dedim. “Tamam, işte o zattır, kerameti zahirdir” dedi, ismini anarken bile derlenip toplandı. Zannediyorum 1952 53 ders yılı içinde idi. Haydarpaşa lisesi’ne tanıdıkları ziyaret için gelen Maarif Vekaleti Teftiş Kısım Şefliğinden emekli Ankaralı Mehmed Galib Karabatur Bey’e ki -herkesin sevgisini kazanmış hayırhah bir zat idi- İsmail Ağa’yı sordum; “Vefat etti” dedi ve kerametine dair şöyle bir hadise anlattı: “Bir gün kahvede iki kişi oturuyormuş. Merhum İsmail Ağa da yanlarındaki masada nargile içiyormuş. O zatlardan birine: “Ne düşünüp duruyorsun? Bu dünyada öyle yanlışlıklar olur ki, onu düzeltmeye kimsenin gücü yetmez.” ve diğerine de: “Herkesin verdiği söze aldanmamak, takdir yerini bulur.” demiş. Sonradan bu iki zat naklediyor: ilki, Ziraat Vekaleti memurlarından olup, isim yanlışlığı ile emekliye sevkedilmiş ve bu emr ı vakii düzeltemediği için üzüntü içinde imiş. Adı Hasan olan bu zat, asıl emekli yapmak istedikleri başka bir Hasan Bey yerine kur­ban olmuş, ikinci zat ise yukarıda adı geçen Çorum Mebusu Abdurrahman Dursun Bey imiş; kendisi partisi tarafından ihmal edilmiş, yine bir meb’usluk ona vaad edildiği halde, iki seçimde de hatırı sorulmamış; üzüntüsü ondan neş’et ediyormuş. Mehmed Galip Bey, İsmail Ağa’nın birçok hususi halleri olduğunu da söyledi. Melamilerde bir husus nazarı dikkatimi celbeder. Bunların zikri sohbettir. Bu zevattan bazılarıyla görüştüm; herkesten başka türlü düşünüyor ve beyanları da başka türlü oluyor. Mesela Harbiye Nezareti Kalemi emeklilerinden merhum Fehmi Bey’le tanıştım.” Ankara – Altındağ Solfasol Köyü mezarlığında bulunan kabri üzerindeki kitabede şu ibare yazılıdır: “Kutbül arifin ve gavs’ül…vasılin kibarı muhakkıkini melami… yeden arifi billah Ankara evi Hacı İsmail Gül Efendi hazretlerinin ruhu saadetlerine Fatiha. hakka vuslatı: 26.5.193 Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Şeyh Mehmed Tayyib Baba

Ankara – Altındağ – Sofasol köyünde Son Osmanlı dönemi mutasavvıflarındandır. Şeyh Mehmed Tayyib Baba Efendi, resmi nüfus kayıdlarına göre 1856 yılında Ankara’da doğmuştur. Tayyib Efendi’nin babası Şeyh Edhem Reşad Baba , annesi Nezihe Hanım’dır. Birisi erkek, ikisi kız üç büyük kardeşi olan Mehmed Tayyib Efendi’ye çocuk yaşta iken ağabeyi Muhlis Baba ile birlikte, Hacı Bayram-ı Veli zaviyedarlık ve türbedarlık görevi tevcih edilmiştir. Hacı Bayram-ı Veli dergah evi şeyhi Abdülhamid Baba’nın vefatı üzerine 30 Haziran 1897 tarihinde Hacı Bayram Dergahı şeyhi olmuştur. Şair Sadullah izzet Efendi’nin oğlu şair Mustafa Pertev Efendi tarafından Mehmed Tayyib Efendi’nin doğumu üzerine şu tarih kıtası yazılmış: Mübarek-bad daim sulb-i Edhem ‘den ki Bayrami Bi hamd-illah yine bir gonce-i nevaçtı kim ceyyid Gelib bir müjde-i hatif dedi tarihini Pertev Cihana hayr ile basdı kadem Tayyib Baba Seyyid( 1272/1855) Hacı Tayyib Baba , Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda 3 ve 4. dev­rede Ankara mebusu olarak bulunmuştur. Tayyib Baba mebusluktan önce de Ankara’nın sosyal yaşamı ile yakından ilgilenmiş, bir çok fahri görevler yapmıştır. Ankara Vilayeti eski Salnamelerinde, Ankara Meclis-i idare-i Vilayeti üyeliği, iskan ve Muhacirin Komisyonu üyeliği. Nakibü’l-eşraf Kaimmakamı, Hamidi Sanayi Mektebi Komisyon Heyeti Reisliği gibi görevlerde bulunduğu kayıtlıdır. Eski Ankara Salnameleri, Hicri I 325 ( M. I 907) yılından sonra yayınlanmamıştır. O tarihten ölümüne kadar geçen 13 yıl içinde yalnız 1330-1334 (1914-1918) yıllarında Osmanlı Medisi’nde mebus olduğunu biliyoruz. Şeyh Tayyib Efendi vefatına kadar, Ankara Meclisi’ne katılmıştır. 20 Mayıs 1920 tarihinde, 1338 Ramazanı’nın ilk gecesinde sahurdan sonra tövbe ve istiğfarlarla yattığı yatakta ertesi sabah kalp sektesinden vefat etmiştir. O gün, Halil Nihat Bayramoğlu şu beyitleri yazar: Gurre-i maft-ı siyamda ircii emri gelip Şeyh Efendi sofra-i cennete bulmuştur makam. Şeyh Tayyib Efendi vefatına üzerine yazılan başka bir şiir: Nesl-i pak-i Hazret-i El-Hace Bayram-ı Veli Şeyh Hacı Tayyib Efendi hami-i erbab-ı din Gitti saim olduğu halde Huzur-u, izzete ide Ya-Rabb sofra-i cennette iftar-ı, Güzfn 128 Şeyh Mehmed Tayyib Efendi’nin kabri Solfasol Köyü mezarlığındadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Kasım Dede – Güdül

Ankara – güdül – türbe tepe Türbesi, Güdül İlçesinin Türbe Tepe denilen yerde bulunan Kasım Baba veya Kasım Dede ile ilgili rivayetlerin dışında, hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. Söz konusu rivayetler ise şöyledir: Bu rivayetlerden birincisi “ Kasım Dede ‘nin Genç Osman’ın Bağdat’ı fethi zamanında yaşadığı, Genç Osman Bağdat fethin­ de iken, Kasım Dede bulunduğu bu yerde (Güdül’de), savaşın çereyanını sezerek, elindeki sopayı yere vurarak “O tarafa, bu tarafa” diye söylendiği” şeklindedir. İkinci rivayet ise “Dede o yoldan geçen askerlere bazlama sunuyor, elindeki birkaç bazlamayı binlerce askere sunduğu halde bu bazlamalar tükenmeksizin devam ediyor.” Onun bu kerametleri halk arasında dilden dile dolaşarak günümüze kadar ulaşıyor. Keramet ehli bir zat olan Kasım Baba ‘nın türbesi, ziya- retgah yeri haline geldiği söyleniyor Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Güdül, Ankara

Tiridzade Hüseyin Efendi

Ankara – Samanpazarı – aslanhane camii yanı 1779(1192) Yılında Ankara’da doğdu.1863(1279) yılında vefat etti. İrşad vazifesi yaptığı ve medfun bulunduğu Tekke ve Türbe; Ankara, Saman pazarı, Aslanhane Camii yanı, Aslanhane Mahallesi, Filiz Sokak, 77 Pafta, 141 Ada’dadır. Sağlığında Ankara Şer’iye Mahkemesi sicilinde, 123. sıradaki vakfiyesini 2 Zilkade 1258 senesinde tescil ettirerek, tekke ve türbesini vakıf haline getirmiştir. 28 Haziran 1988 yılında Resmi Gazete 19856 sayı, 48. sayfasında Kültür Bakanlığı Eski Eserler Yüksek Kurulunca koruma altına alınmıştır. Tiridzade Hacı Hüseyin Efendi Hz’i, Halveti Yolu, Şabaniye Kolu, Altun Silsilesinde Çerkeşli Mustafa Efendi’den sonraki kırksekizinci halkayı tamamlamaktadır. İslami İlimler ve Tasavvuf İlminde birçok alim, halife ve dervişan yetiştirmiştir. Vazifeyi, yetiştirdiği talebelerden Yozgatlı Aziz Ahmet Hakkı Efendi’ ye bırakmıştır. Tiridzade, ismi ile meşhur olması ise, zamanındaki Osmanlı Paşası İzeddin Paşa’nın kırk kişi ile kendisini ziyarete gelmesi üzerine, evinde et suyundan başka bir şey bulunmamakla Cenabı Hakkın ihsanıyla o et suyunun içine ekmek doğrayarak tirit yapıp, Paşa ve mahiyetini doyurması ve hatta erenlerin himmetiyle yemeğin bir kısmının artması olarak rivayet edilmiştir. Bu hadise ile İzeddin Paşa’nın “Tiridzade Hüseyin” demesi ile bu isimle anılır olmuşlardır. Kendisine delileri iyileştirme ve ruhi bozuklukları teskin etme ruhsatı verilmiştir. 1925’te tekke ve türbeler kapatılırken; Türbesi içerisinde bulunan sancağı şerif, el yazma eserler, zikir tesbihleri, virdi şerifler, eski Kuranı Kerimler, âsâlar, tarihi şecere ve silsileler toplatıldı. Etnoğrafya Müzesinde olduğu tahmin ediliyor. Günümüzde de Tiridzade Türbesi; feyizli ve bereketli bir ziyaret makamıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Şeyh Hüseyin Nakşibendi

Ankara Günümüzde Samanpazarı’nda Altındağ Belediye Sarayı’nın bulunduğu yerde, Nakşibendi Türbesi bulunuyormuş ve kaynak­lara göre bu türbede de, Seyyid Hüseyin Nakşibendi isminde bir gönül erinin kabri varmış. Ankara tarihinde “Nakşibendi Medresesi”, “Nakşibendi Tekkesi” ve “Nakşibendi ilkokulu”ndan oldukça fazla bahsedilir. Özellikle istiklal Savaşı yıllarında Nakşibendi Dergahı Şeyhi Topcu Efendi , oldukça faal bir vatanperverdir. İlk defa, Ankara’da bulunan İngiliz ve Fransız askerlerine karşı, Nakşibendi Medresesi müderrisi ve Nakşi Şeyhi Sadullah Seyhan Efendi isyan başlatmıştır. Belgelerde, Nakşibendi dergahına ve medresesine yapılan vakıflar oldukça fazladır. 1925 yılından sonra bu dergah yıkılmış ve daha sonra yerine Altındağ Belediye Sarayı yapılmıştır. Yol çalışmaları yapılırken, Es-Seyyid eş-Şeyh Hüseyin Nakşibendi hazretlerinin kabrinin nereye taşındığı hakkında bir bilgiye ulaşamadık. Ahf Şerafeddin Türbesi içinde Nakşibendi şeyhlerinden Buharalı Pirzade Hacı Seyyid Ahmet Efendi’nin kabri vardır. Mezar taşında: Fenadan bekaya eyledi rıhlet ide Hak kabrini ravza-i cennet Tarikatı aliyye-i Nakşibendiyye Salihini izamından Buharalı . , . Pir zade el -hac es-Seyyid Ahmed Efendı nın ruhuna el-Fatiha. Sene 1307 ( 1890) Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara