Kastamonu'da Ziyaret Edilecek Türbeler
Kastamonu bölgesinde 83 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.
Tüm Noktalar (83)
Kastamonulu Hacı Merdan Efendi
Kastamonu – Devrekani – Hacı Osman camii Kastamonulu Hacı Merdan Efendi ’nin babası Şeyh Mehmet Efendi aslen Bolu’dan gelmedir. Nakşibendi tarikatına mensuptur. Bir gün şeyhi Mehmet efendiye çağırır ve der ki: -“Mehmet, bizdeki rızkın tükendi, Kastamonu boş kaldı; var git oraya hicret et ve yerleş.” Bunun üzerine Şeyh Mehmet Efendi evine gelir. Eşine: -“Hanım, hemen hazırlan. Yarından tezi yok Kastamonu’ya gideceğiz, şeyhimin emridir.” Der. Eşi –Ana kadın nene- Hatice hanım: -“İyi de efendi, biz orada ne yer, ne içer, nerede kalırız? Sonra iki- üç merkep ile ne götürebiliriz?” -“Hanım hanım bizim orada her şeyimiz var, Allah’ımız var ne zaman imanından oldun.” Cevabını alır ve kayıtsız şartsız tevekkülle küçük çocuklarını heybelere koyarak yola çıkarlar. Kastamonu’da geldikleri yer şimdiki Şeyh Şaban-ı Veli dergahıdır; sonradan şu anda Karanlık Evliya diye anılan türbenin yanındaki dergaha taşınılmıştır.. Şeyh Mehmet Efendinin Merdan ve İsmail isminde iki oğlu; Ayşe, Cemile, Hafize ve Zahide isimli altı çocuğu vardır ki hepsi de Bolu doğumludurlar. Şeyh Merdan Efendi genç yaşta babasının ölümü ile sarsılmıştır. Her ne kadar babasından feyiz almış ise de Konya Seydişehirdeki Nakşîbendi şeyhi Şeyh Abdullah Efendiye yedi yıl süre ile gitmiştir. Son gidişinde kırk günlük halvet süresinin sonunda şeyhi gelir ve der ki: -“Merdan, bunun sevabını Zuhuri’ye –Şeyh Abdullah Efendinin oğludur veya bu isim bir mahlas olarak kullanılmıştır- veriver de sen bir daha giriver oğlum.” Emre itaat kesindir ve hiç çıkmadan ikinci halvet başlar ve seksen gün tamamlanır. Bunun sonunda Şeyh Abdullah Efendi talebesini huzura alır ve: —Merdan, bize ihtiyacın kalmadı, var git Allah yolunda hizmet eyle.” Der. İşte bu müsaade üzerine Şeyh Merdan efendiye Nakşîbendi şeyhidir. Ailenin Horasandan gelip Bağdat’a yerleştiklerini orada ehlibeyt –Peygamber ailesi- asıllı bir aile ile tanışıp akrabalık kurduklarını sonra her nedense Anadolu’ya göçtüklerini, bir ara birbirlerini kaybedip sonra Bolu dolaylarında bileşildiğini yine kız alıp vererek akrabalığın devam ettiğini dayısı Şeyh Merdan efendi ile olan sohbetlerinden duyduğunu sandığım babam muallim Halit bey (1318 – 25/11/1972) gurur duyduğu ve kim bilir belki de unutulmaması için bana tatlı t birkaç kez anlatmış idi.. Bu büyük bir iddia; yalnız gerek tahsili ve gerekse maddi manevi yaşamında hiçbir yalan ve yanlışını görmediğim babamın hiçbir çıkarı da olmadığı bu meselede bunları bana içtenlikle miras olarak anlattığına inanıyorum. Çünkü hatırladığım babaannem çıkık şakakları ve yüz şekliyle tam bir Horasan tipiydi. Bu baptan olmak üzere Bolu’da ailede bulunan bazı kutsal emanetlerin zamanın devlet erkânına teslim edildiği ve bu emanetlerin götürüldüğü yerlerde sık sık yangın çıktığı ve sonunda Eyüp sultan türbesinde muhafaza edildiği yine bana anlatılan rivayetlerdendir. Bunların araştırması oradaki emanetlerin gel dileri araştırılarak yapılabilir, ancak ben buna muktedir deyilim. Şayet bazı emanetlerin geldisinin Bolulu bu aileden olduğu tespit edilebilir ise ailenin ehlibeyt ile münasebetinin doğruluğunun da ispatı mümkün olur. Babasının ölümünden hemen sonra bir ramazan günü Kastamonu’nun bir zengini iftar yemeği verir, o da gider. Ne var ki genç Merdan’ı orada buyur eden olmaz. Evine aç dönen Merdan Efendi dede annesinin omzuna yaslanarak ağlamağa başlar. Ve der ki: “Ya Rab bana öyle bir feyzi-i ganimet ver ki: Kıyamete kadar yetim, dul, garip bütün kulların ondan yararlansınlar.” İşte bu feyz-i ganimetten ilk yararlanan belki de genç yaşta dul kalan kardeşi Cemile Hanım ve çocuklarıdır. İleriki yıllarda eşraftan birinin kızı olan Şerif hanımla evlenen Şeyh Merdan efendi’nin oğlu Dünya’ya geldiğinde adına şeyhi Abdullah efendinin oğlunun adını vermiş ve Zuhuri -mahlas olabilir- demiştir. Hapishane müdürü olan dayısı gibi uzun boylu ve çok yakışıklı bir genç olan Zuhuri Efendi, aynı zaman da çok çapkın ve uçarıdır. Sokak aralarından geçerken bazı hanımlar tarafından başına su atıldığı dahi olurmuş. İşte tam bir erkek güzeli olan bu genç babasının ihtar ve nasihatlerini dinlemeyince babası bir gün usanır ve “Allah oğlan ciğerini görmeyince ölme’ der. Çok geçmeden Zuhuri Efendi göksünde çıkan bir çıbanın açtığı yara sonucu o günkü tıbbın da acziyle kurtulamaz ve ölür. Oğlunun dermansız hastalığı şeyh Merdan efendiyi perişan eder. Yapmış olduğu bedduadan pişmandır; ne var ki son pişmanlık fayda etmez, oğlunun sıhhati için yaptığı hayır dualar artık kabul görmemektedir. Kaybettiği Zuhurisi, şeyhi yıkmıştır. Bir gün kardeşi İsmail efendi gelerek: “Ağabey Sait’in –Kardeşleri Cemile hanımın büyük oğlu- uçarılığının önünü alamıyorum; çok zordayım, ne yapayım?” sorusuna: “İsmail, sakın ha beddua etme; ola ki şeytan-ı lâin benim intikamımı Zuhuriden aldığı gibi, babasının intikamını Sait’ten almak ister. O –Sait beyi kastederek- kendini melanetten kurtaracaktır. Sakın ola ki yanlış bir söz ve fiilde bulunma. Sonra pişman olmayalım.”diye cevaplar. Ve nitekim Sait Bey kırk yaş dolaylarında tövbe ederek hak yolunda hem manen ve hem de ilmen ilerler. Şeyh Merdan efendinin büyük kızı Bahriye hanım eşraf-ı muhitten Halil efendi oğulları mahdumu Asım bey –Bu günkü Abdurrahman Paşa Lisesi binasının müteahhidi- ile evlendirilmiştir. BAHRİYE Hanımının Mecit Bey ve ile İclâl –İzzet- hanım isimli iki çocuğu vardır. Rahmetli Mecit beyin Ceyhun –rahmetli olmuştur- ve Selâhaddin YÜCEMEMİŞ isimli iki oğlu vardır. İkinci kızı Fatma hanımın yine eşraf-ı muhitten, genç yaşta ilk eşinin ölümü ile dul kalıp yetişkin bir oğlu olan Ragıp bey ile evlenmesine rıza göstermiştir. Rıza göstermiştir diyoruz, çünkü Ragıp bey, bu gün banka aralığı dediğimiz yerde o gün içkili lokanta işletmekte imiş. Şeyh efendinin bu izdivaca müsaadesinin taassubu itibarı ile, inanç ve düşüncesinin hiçbir şekilde baskıya müsait olmadığının bir delili olmalıdır. Fatma hanımın Ragıp Bey ile çocukları olmamıştır. Üçüncü kız Tevhide Hanım Ragıp beyin biricik oğlu dişçi Ahmet Bey ile evlendirilir. Suat Bey, Nezahet ve Sevgi hanım isimli üç çocukları olmuştur. Soyadları Oral’dır. Ragıp ve Ahmet Beyler döneminde İstanbul’a yerleşmişlerdir. En küçük kız Lûtfiye Hanım ise o zamanlar Kastamonu’da bir devlet memuru olan Amasya Merzifon ilçesi Han köy eşrafından ŞARMAN ailesi mahdumu Cahit bey ile evlenmiştir. Bu evlilikten Orhun Bey, Olcay ve Özden hanımlar dünya’ya gelmiş olup Merzifon’da ikamet etmektedirler. Soyadları ŞARMAN’dır. İlk başta da yazdığım gibi Şeyh Merdan efendiyi babam Halit Bey ve halam Huriye Hanımın anlattıkları kadarı ile tanıyorum. Bu anlatılanlarda da mübalağa ve benim yorumum yoktur. Şeyh efendiye bilgisi dışında bir şey anlatılırken veya rivayette hata yapılır ise sertçe “Hıh” diye bir tepki verir ve olayı –bilmediği sanıldığı halde- baştan sona doğru olarak anlatıverirmiş. Bir gün Yayla Halkacılar köyünden kağnı arabaları ile köylüler tekkeye odun getirirler. Ne var ki kışın zayıf ta olan hayvanlar yolda kalma noktasına gelirler. Konuklar ağırlanıp yemek yenirken Şeyh Efendi bir ara: “-Efendiler, mübarek hayvanlarımız bu gün yolda sizleri üzdüler; İnşallah-u Taala hem siz ve hem de onlar halklarınızı helal etmişsinizdir.” demiş ve oradakileri şaşırtmıştır. Bir gün gelen iki ziyaretçi tırnak kesmenin abdesti bozup bozmayacağını soracaklarmış. Şeyh efendi soruya fırsat vermeden ”Şu abdestimizi tazeleyelim.” Diyerek abdestini tazeler, sonra konukların yanında tırnaklarını keserek “Demek ki tırnak kesmek abdesti bozmazmış. Buyurun vakit geldi namazımızı kılalım.”der ve namaz eda edilir. Bu kerameti şahit olanlar anlatmışlar. Çok geldiği kız kardeşi Cemile hanımın köyü olan Halkacılara bir yıl yine geldiğinde bir yaz günü, Bayır dağı diye hala anılan yerde çadır kurdurup, Sohbete gelen insanlar ile orada sohbet etmiş. Yine çadırın önünde oturmuş cemaat ile sohbet ederken bir kurdun yaklaştığını gören ve huzursuz olan cemaate: “Bırakın, o sohbet dinleyecek.” Der. Kurt yaklaşıp hemen şeyhin yanındaki boşluğa oturur. Bir süre sohbet edildikten sonra “Efendiler, vakit geldi; abdest tazeleyip namazımızı eda edelim.” demesi ve cemaatin yavaşça yerlerinden kalkmaları üzerine kurt, kalkar ve gider. O zaman şeyh efendi: “Her gördüğünüz göründüğü gibi değildir.” buyurur. Şeyh Merdan efendiye bir görev düşmüştür. Kız kardeşi Cemile hanımın küçük oğlu Halit beye kız istenecektir. Bunun için dost ve akrabalarla birlikte Devrekâni Hacı Hasan Oruç köyüne dünürlüğe –kız isteme- gidilir. Kız babası eşraf-ı muhitten Altıkulaç zade Mehmet beyden söz alınır. Akrabalık akdine girilmiştir. Ne var ki dönüşte Devrekâni panayır yeri –şimdiki yem sanayisinin bulunduğu mevki ve İsmail bey camisinin batı yönü- emri hak vaki olur ve o gün -Devrekâni hükümet tabibi Sait (KESKİN) beyin teşhisi ile kalp krizi sonucu- Hak’kın Rahmetine kavuşur. Acı haber üzerine Kastamonu ve civardan büyük bir cemaat Devrekâni’ye dolup mevtayı Kastamonu’ya almak isterler. Ancak Devrekânili Hacı Osman efendinin de yoğun ısrarı üzerine Devrekâni’de bu günkü Hacı Osman Efendi Camisi yanındaki kabristana defnedilir. Şeyh Merdan Efendi döneminde feyiz dağıtmaktan, Allah’ın emirlerini ve kuran ahkamını tebliğden başka hiçbir şeye kalkışmamış, sohbetleri tamamen dini ve toplum ahlakı üzerine oluşmuştur. Nakşibendîlikte esasen aşırıya ve gösterişe kaçan bir eylem ve zikir yoktur. Şeyh efendi ortaya oturur, müritleri onun etrafında halka oluşturarak şeyhin vermiş olduğu zikri müsaade edilen tespih miktarı sessizce zikrederlermiş. Şayet halvet miktarı oruca ve çile çekmeye müsait olan ve arzu eden mürit var ise şeyh ona izin verir ve halvete alırmış. Halvet, çok küçük bir penceresi –temek misali- olan loş bir odada akşamdan akşama bir tuzsuz serme –yere yazma da tabir edilen pişmiş yufka- ve bir tas tuzsuz çorba ile kırk gün boyunca oruç tutulup, ibadet ve tespih miktarlarında zikredilen, dışarıya halvetin hemen yanında bulunan def-i hacet ve abdestlikte ihtiyaç gidermek ve abdest tazelemek için sadece ihtiyaç miktarı çıkılabilen, yalnız başına kalınan bir mekândır, nefisi terbiyedir. Bu arada Şeyh Merdan efendinin zarurette olan fakir-fukaraya yardımcı olduğu, zaruretlerini giderdiği, tekkeye getirilen hediyeleri fakirlere dağıttığı aşikârdır. Bu nedenlerle veya Şeyh Merdan efendinin saygın ve mütevazı kişiliği itibarı ile olmuş olacak, hilafetin kaldırılması ve devrimler sırasında, diğer tekke ve zaviyeler kapatılıp soruşturma yapıldığı sırada devrin valisi tarafından emniyet müdürü bizzat görevlendirilerek ve gelerek yalnızca “Şeyhim bir süre evinizden çıkmayıverin.” diye ikaz edilmekle yetinilmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin ve bizleri şefaatlerinden mahrum kılmasın. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.)
Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi
kastamonu – tosya – Hacı Hafız Recep Ese , 1934 yılı Temmuz ayında Kastamonu’nun dostlar şehri Tosya’da dünyaya gelir. Babasının ismi Hüseyin, annesinin ismi Emine’dir. Babası Semerci Sarı Hüseyin lakaplı Hüseyin Ese’dir. Anne ve baba tarafından soyları Hz. Hüseyin (radıyallahu anh) Efendimiz’e uzanmakta olup seyyiddir. İlköğrenimini 1941-1946 yılları arasında İnönü İlköğretim mektebinde tamamlar. İlköğrenimini tamamladıktan sonra hafızlığa çalışmaya başlar. Bunun için zamanının meşhur hafızlarından olan Kurra Hafızı Çaybaşılı Mustafa Efendi ve Hafız Rahmi Çatıkkaş Efendi’den, Yeni Cami adıyla bilinen Mer’aş-i Abdurrahman Paşa Cami’nde Kur’an-ı Kerim dersleri görür. Hafızlık öğrenimini iki yıl gibi kısa bir sürede tamamlar ve 1950’de yapılan bir merasimle icazetini alır. Hafızlık eğitiminin bitince İstanbul Vefa Lisesi’nin ortaokul kısmında okumaya başlar. Ancak iki yıl sonra okulu bırakır. “Ne yapayım diye düşünmek, niye yaptım diye pişman olmaktan iyidir.” düşüncesiyle hareket eden Hacı Hafız Recep Efendi’nin öğrenimini yarıda bırakması onu etkilemez, aksine ilme ilgisini artırır. Arapça öğrenmeye çok meraklıdır ve yaşamında en üst seviyeye çıkar. Yaşamı boyunca kendini din ilimlerini öğrenmeye adar. Önceleri Tosya’ya müftü olarak atanan Ahmet Serdaroğlu Hoca Efendi’den, ondan sonra da Lütfi Şentürk Hoca Efendi’den dersler alır. 1955-1957 tarihleri arasında askerliğini Siirt ve Malatya’da yapar. 1957 yılında askerden dönen Recep Efendi, baba mesleği olan semerciliğe başlar. Bu dönemlerde sabah namazlarından önce Pazar Cami ve Yeni Cami’de mukabele okumaya devam eder. Askerlik görevini tamamlamasının ardından öğrenim ve çalışma hayatını kaldığı yerden sürdürür. 1959 yılında Tevhide Hanım ile evlenir. Bu evlilikten Abdullah (1960) ve Said (1962) adlarında iki çocukları dünyaya gelir. 1960 yılında Lütfi Şentürk Hoca Efendi başka bir yere tayin edilir. Bu sırada Ilgazlı Hacı Hafız Ahmet Efendi ’nin kendini okutmak istediği talebini aileye iletir. Aynı yıl Ilgaz-Kaleköyü’nde köy imamlığı ile görevlendirilir. Ilgaz’da kaldığı süre boyunca ilim tahsili için her sabah 6 km yürüyerek Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi’den sarf, nahiv, fıkıh, tefsir, kelam, hadis, ahlak ve tasavvuf gibi zahiri ve batini dersler alır ve öğlen namazından önce tekrar köye döner. Bu şekilde yaklaşık 16 yıl devam eder. 8 Aralık 1975’te Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi’nin irtihalinden sonra hilafet görevini alır. Hacı Hafız Recep Efendi 30 Mayıs 1976’ya kadar Kaleköy’deki imam hatiplik görevine devam eder. Sonra görevinden istifa ederek Tosya’ya yerleşir. 3 Ocak 2008’de ise vefat etmiş olup kabri Tosya’dadır. Kendisi Mevlana Halidi Bağdadi’nin Halidiyye risalesini “Tasavvufta Edep, Erkan ve Yol Alma Hususları” adıyla terceme etmiştir., Veda Vasiyetnamesi Şu vasiyetname; Hak Teâlâ’nın varlığına ve birliğine cümle noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna ve Muhammed Aleyhisselâm’ ın Hak Peygamber olup canib-i manevisinden haber verdiği şeylerin cümlesine kalp ile inanıp dil ile ikrar eden Hüseyin Oğlu Recep ESE ‘ nindir. Ey kardeşlerim! Bu fani dünyaya aldanmayın. Zira her doğan ölecektir, her gelen gidecektir. Bu yolculuk bize de vardır. Fırsat elde, vücut sıhhatte iken tövbe istiğfar edip, Hakkullah’ı ve Hakkı İbadiyi ( kul hakkını ) üzerinizden giderin. Benim gibi gafil olmayın. “ Ölüm zamanında Allahu Teâlâ’ya hüsnü zan ederek can veriniz. “ diyen peygamberimizdir. İnsan, hayatında korkusu ümidinden; ölüm zamanında ise ümidi korkusundan çok olmalıdır. Allahu Teâlâ’nın af ve mağfireti sonsuzdur. Rahmetin deryası andan çok büyüktür, gam yemem diye ümidvâr olmaya çalışmalı. Hadis-Şerifte geldi ki “ Bir mü’minin vasiyetsiz iki gece geçirmesi helâl değildir “. İslama uygun vasiyet edip saadet-i ebediyeye, Muhammed Aleyhisselâtü vesselâm Efendimizin şefaatine kavuşmak cümlemize nasip eylesin. Evlâdıma, ahbâb-ı yâranıma vasiyetim odur ki; Kelime-i Tevhidi telkin etsinler , “ Söyle” diye ısrar edip zorlamasınlar. Zekarât-ı mevt ( ölüm acısı ) , bin kılıç darbesinden acıdır. Bir mü’min can verirken “ Lâ ilâhe illâllah “ derse canı rahat bulur. Yüzü nurlu olup ve can verme acısı duymaz. Yanımda bulunan dost ve ahbaplarım bana hayır dua edip, saadet ve imanla gitmem için duada bulunsunlar. Tövbe etmeyi hatırlatsınlar. Bedenimi temizleyip tırnak, koltuk, kasık ve traş olmayı ve diğer sünnet olan şeyleri hatırlatmayı ihmal etmesinler. Mümkünse gusül, değilse abdest aldırsınlar. “ Can alıcı melek kendisine geldiği zaman abdestli bulunan kimse şehitlik mertebesine kavuşur.” Buyruldu. Kıbleye döndürülüp sağ yanıma yatırsınlar. Güzel kokulu buhur yakıp, kötü kokuları gidersinler. Yasin-i Şerif suresini okumayı ihmal etmesinler. Ölürken yanıma kadın ve çocuk koymasınlar. Salih din kardeşlerim yanımda bulunup, silsile-yi şerifi okusunlar. Ruhum kabzolunca, gözlerimi kapayıp, çenemi ve ayaklarımı bağlasınlar. Eğer bulunursa arkadaşlarım yıkayıp, ağzıma su kaçırmasınlar. Bütün bedenime kâfuri ile hazırlanmış suyu döksünler. Kefenimin içinde bulunan tefârik gül esansı ile zemzemi karıştırıp yüzüme ve azalarıma koysunlar. Arkamdan feryad – ı figan edip ağlamasınlar. En kısa zamanda devir muamelesini yapmayı ihmal etmesinler. Sala verilmesin. Sonra zamanında namazımı kılıp defnetmeye çalışsınlar. Cenazemi mezarlığa götürürken, arkamdan tekbir, tehlil getirmesinler. Bıraktığım meblağı alıp beyan olunduğu üzere sarf eyleyin. Devre oturanlar fakir ve salih kimselerden olsun. Zira o verilen paralar o fakirin kendi malı olur. Defnetmeden önce, devir muamelesini yerine getiriniz. Kabrimin derinliği boyumca olsun. Eni, yarısı kadar olsun. Tamamı kazıldıktan sonra kıble tarafına bedenim girecek kadar geniş ve derin kazsınlar, buna Lâhit derler. Mümkün ise yapınız. “ Lâhit, bizim içindir; yarık, bizden olmayanlar içindir. “ buyruldu. Ancak, toprak yumuşak ve gevşek ise müstesnadır. Yedinci günü, kırkıncı ve elli ikinci günü diye bir şey yoktur. Yapmak mekruhtur. Böyle bir şey yapılmaz. Yalnız, gün saymadan kolayına giden her gün bir sadaka vermesi yerinde olur. Nefislerimin kötülüğünden, amellerimizdeki günahlardan ve kabirde korkmaktan Allahu Teâlâ’ya sığınırız. Hadis-i Şerifte geldi ki ; “ Herkesin gökte iki kapısı vardır : Birinden rızkı iner, diğerinden iyi ameli yukarı çıkar. Ölünce o kapılar kapanır. Bir mü’min ölünce namaz kıldığı yerler bir birine seslenip “ filan mü’min vefat etmiş” deyip ağlarlar. Gök ve yer de ağlayıp, secde ettiği yer, bulunduğu mekânda matem tutarlar ve bu yerler kıyamet günü hüsn-ü haline şahitlik yaparlar. “ İmam-ı Tırmizî, Şerh-i Sudur’unda, Huzeyfe Hazretlerinden bildirdi buyurdu ki ; “ Kabirde ve ahrette hesap vardır. Kabirde hesap olunan kurtulur, kıyamette hesap olan azap görür. “ Kabir azabından ve cehennem azabından Rabbime sığınırız. Muhammed Sallallahü aleyhi vessellem’in ümmeti olup, şefaat-i uzmaya nâil ve Liva-ül Hamd sancağı altında cümlemizi haşr ü cem eylemesini Allahu Teâlâ’dan niyaz ederim. Mezarımın üstünü mermer gibi ziynetli şeylerle tezyin etmeyiniz. Gül ve sedir ağacı dikmek münasip olur. Cümle akraba ve dostlarım haklarını helâl etsinler. BÂKİ HÜDAYA EMANET OLUNUZ. Evlatlarıma vasiyetim odur ki; 1. Siyasetle uzaktan yakından ilişkiniz olmasın. Çünkü siyaset, bulaşıcı hastalık gibidir. Telâfisi mümkün olmaz. Karşı taraftaki melek gibi adamı şeytan gibi, kendi safındaki şeytan gibi adamı melek göstermeye çalışmak ve bundan hâsıl olan vebali herkesin taşıması mümkün değildir. 2. Dünürlük işine karışmayın. Annesi-babası evlâdını en iyi bilendir. Israr etmeye lüzum yoktur. Herkesi kendi haline bırakmak lazımdır. 3. Orduya ve hükümet başkanına kötü söylemeyin. Beddua etmek millete zarardır. Milletin aynası hükümettir. O halde fertler kendini düzeltmeli, iyi olmaya çalışmalıdır. Suçu hep başkasında ararız. Hâlbuki kendimizde arayıp tövbekâr olmak lazımdır. İnsan güneş gibi olup herkesin üzerine doğmalıdır. Su gibi lâtif, toprak gibi mütevazı olursak dünyada rahat ve huzur, ahrette ise saadete nail oluruz. 4. Gizli aşikâre Allah’tan kork. İstikamet üzere ol. Kimseyi hor-hakir görme. Allah’ı taksimine razı olan kimse kaybettiği şeyden dolayı üzülmez. Nefsinin arzu ve isteklerini terk eden hür olur. Hasedi bırakanı insanlar sever. Kişinin kendini beğenmesi, aklının zayıf olduğuna alâmettir. Bir işi ‘’ Ne yapayım’ diye düşünmek; ‘’Niye yaptım’’ diye pişman olmaktan daha iyidir. Yorulmadan rahatlık olmaz. 5. Çocuklarına iyi muamele et. Eve gelince çocuk gibi ol. Saadet ve huzurda daim ve kâim ol. ÇOCUKLARIMA VASİYETİMDİR; Dünya malı için birbirinize darılmayın. Şimdiye kadar o mal ile mi geçindiniz. Aldatırsan da kardeşini aldatırsın, aldansan da kardeşine aldanırsın, başkasına değil. Bunlar hayal ürünüdür. Hoşgörü ile davranın. Dünya malı küllükte bulunan bir kemik parçasına benzer. ‘’ Sen alacaksın, ben alacağım’’ diyerekten vakit geçirirler; nihayet onlara da yaramaz. Şayet o bölsün öbürü alsın, öbürü bölsün sen al. Kadın kocasının zulmünden değil, aldırışsızlığından üzülür. Kıymetini iyi bilin. Daha şimdi anlayamazsınız. Her şeyi müşavere yolu ile halletmeye çalışın. Hani bir zamanlar babanız ne oldu? İnşaallah Cennette beraber oluruz. Cenab-ı Hâk cümlemize iman nasip eylesin. Dünyanın geçici varlığına aldanıp, fâni hayatta gaflete dalmak, kâr-ı akıl değildir. Sofranıza oturan doysun. Herkese hoş davranın. Ailenize sert muameleden çekinin. Bu yolculuk bugün bana ise yarın sizedir. Ayağınızı yorganınıza göre uzatın. Birgivî’ yi okumaktan geri kalmayın. Ehl-i Sünnet itikadını tahsil edip, ona göre yaşayınız. Şiârınız Ehl-i Sünnet olsun. Şiârınız Mürşidinizdir. Başka bir şey aramanıza gerek yoktur. Dualarımız; iki cihanda yüzünüz ak olsun. Cümlenize hakkımı helal ettim, siz de ediniz. Ihvân-ı yârana selam ve dua da bulunuruz. Onlara da hakkımı helal ettim. BÂKİ HÜDAYA EMANET OLUNUZ. Recep ESE 08.01.2007 Pazartesi 13.45 1. Bu iş burada bitmiştir. Bundan sonra herkes İmam-ı Azam mezhebine tâbi olarak yaşasın. 2. Kardeşler arasında ufak tefek şeyler için nizak fezak yapmayın. Kardeşçe iyi geçinin. 3. Namazınızı geciktirmeden kılınız. Dünya ve ahret Allah’a kul olalım. (olun) Bu dünya fanidir. Hepsi senin olsa ne olacak. Baki Hüda’ya emanet olunuz. Babanız Recep ESE Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.) 33- Hz. Yapraklalı Hacı Mustafa Okutan (ks.) 34- Hz. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi (ks.) 35- Hz. Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi (ks.)
Karabaş-ı Veli Türbesi – Kastamonu
kastamonu – aycılar camii yanında Aycılar Mahallesi’nde kain Aycılar (Hacıabdullah) Camii’nin güneydoğu köşesinde Karabaş-ı Veli Medfeni olarak bilinen bir türbe vardır. Türbe, etrafı demir parmaklıkla çevrilmiş, yerden 90 cm. kadar yükseklikte taş duvarlı ve baş şahidesi kavuklu bir mezardan ibarettir. Mezarın başındaki levhada Karabaş-ı Veli olarak bilinen Ali Alaeddin Etval isimli alim ve şeyhe ait bilgiler yazılıdır. Bu bilgiler doğru olmakla beraber, burada medfun olan zata ait değildir. Maamafih, bilvesile bu kıymetli alimin hayatına dair bilgi vermeyi uygun buluyoruz. Aşağıda burada medfun olması muhtemel iki zata ait bilgiler verilecektir. Alaeddin Ali Etval Efendi, aslen Arapkirli olup Kastamonu’ya gelerek Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin postnişinlerinden Çorum’lu İsmail Kudsi Efendi’ye mürit olmuş ve ondan icazet alarak halveti şeyhi unvanına erişmiştir. Uzun boylu olduğu için “Etval”; Şa’baniyye usulünce siyah sarık sardığı için de “Karabaş” unvanını almıştır. Karabaş-ı Veli hazretleri aynı zamanda dirayetli bir alim ve müfessir olup Şerh-i Füsusi’l Hikem, Tarikatname ve Tabirname gibi yazılı eserleri vardır. Alaeddin Efendi, bir süre Kastamonu’da yaşamış ve bu sırada Aycılar Camii olarak bilinen camii yaptırmıştır. Bir ara Çankırı’da şeyhler arasında çıkan anlaşmazlığı çözmek üzere oraya gönderilmiş ve görevini tamamlayıp tekrar Kastamonu’ya dönmüştür. Daha sonra İstanbul’a giderek Üsküdar Rum Mehmet Paşa ve 1085 H. yılında Eski Valide Sultan tekkelerinde şeyhlik yapmıştır. 1090 H. yılında Limni adasına sürgüne gönderilmiştir. 1097/1685 yılında Mısır’ın Gaylan Köyü’nde hac dönüşü vefat edip orada toprağa verilmiştir. Mustafa Ma’nevi isimli bir oğlu vardır. Rahmetullahi aleyhi Sözkonusu Aycılar türbesinde medfun olan zatın kim olduğu hususu tereddütlüdür. Halk tarafından bu zatın daha ziyade kıraat ve tecvid alimi olarak meşhur olduğu bilinmektedir. Asırlardan beri nakledilen ismi de Ali Efendi olduğuna göre bu mezarın, “Etval” lakablı değil ama aynı ismi taşıyan Müderris Alaeddin Ali Efendi olması muhtemeldir. Bu değerli alim, Kastamonuludur. Müderris olup kıraat-ı seb’ayı talebesine tedris ederdi. (Kur’an-ı Kerimi 7 kıraat aliminin okuduğu şekliyle okur ve öğren cilerine de okuturdu) 907/1501’de vefat etti. Karabaş tecvidine şerhler yazdığı için bu lakapla anıldığı söylenmektedir. Bu bilgiler ışığında öteden beri saygı ve hürmetle ziyaret edilen Karabaş-ı Velı Türbesi’nde medfun olan zatın, adı geçen Kastamonulu müderris Alaaddin Ali Efendi olduğu tahmin edilmektedir. Buradaki mezarın, vakıf kayıtlarında camiin banisi olarak gösterilen Hacı Abdullah Efendi’ye ait olması ihtimali de vardır. Aynı mahallenin Yeniyol Sokağı’nın sonunda etrafı demir parmaklıkla çevrili iken 1996 yılında betonarme olarak inşa edilmiş olan bir türbe daha vardır ki bu da Karabaş Efendi adıyla bilinir. İçinde üç adet mezar vardır. Önceden ahşap parmaklıkla çevrilmiş bir tümsekten ibaret olan türbe zaman zaman definecilerin taarruzuna uğramaktaydı. Mahalle halkının türbe yapılması isteğiyle karşılaşan ve burada kabir olup olmadığından emin olmak isteyen dö nemin belediye başkanı Sayın Süleyman Yücel, rüyasında burada bulunan üç adet iskeletin başında Kur’an-ı Kerim okunduğunu gören salih bir zatın sözleri üzerine kazı yaptırmıştır. Gerçekten üç adet iskeletin mevcut olduğu görülmüş ve mevcut bina inşa edilmiştir. Mahalle sakinlerinin ifadesine göre bu zatın iki kardeşinden birisi Aycılar Ca mii haziresinde, diğeri de Eski Tosya Caddesi’nin Duayolu Mevkii’ndedir. Ahşap parmaklıkla çevrilmiştir. Her üçü de ziyaretgahtır. Şahideleri bulunmadığından haklarında bilgi edinmek mümkün değildir. Rahmetullahi aleyhim. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
İbn Neccar Türbesi
kastamonu – merkez – ibn neccar camii İbn-i Neccar Mahallesi Atlambaç mevkiinde ve kalenin hemen dibindeki İbn-i Neccar (Kubbeli) mescidinin doğu bitişiğindedir. Mescidin bahçesini çevreleyen taş duvarın içinde etrafı açık, sadece üzeri mescit saçağının sundurma biçimindeki uzantısı ile örtülmüştür. Yerden bir metre kadar yükseklikte bir sehpa üzerinde bulunan ağaç sandukanın kime ait olduğuna dair belge yoktur. Ancak halk tarafından bu zatın, İbn-i Neccar Camii ile Kubbeli Mescid’in banisi olan Murad oğlu Hacı Nusret Efendi olduğu söylenmektedir. İbn-i Neccar (Marangozoğlu), lakabıyla meşhur olan bu zatın, kendi adıyla anılan camiin yapılış tarihi 754/1353 olduğuna göre Candaroğulları dönemin de yaşamış bir hayır sahibi olduğu kesindir. Vefat tarihi bilinmiyor. Rahmetulla hi Aleyh. Türbe, ziyaretgah olup çevre düzenlemesine ihtiyaç vardır. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Maden Dede
kastamonu – merkez – atabey camii karşısındadır. Atabey Camii kapısının karşısındadır. Önden görünüşü itibarıyla kıble duvarı büyük bir kemerden ibarettir. Kemer, kesme taştan geniş ve sivri biçimde yapılmıştır. Çevresi çok yıpranmış olmasına rağmen güzeldir. Kitabe taşları kırılmış ve muhtemelen tamirler esnasında ayrı ayrı yerlere konulmuştur. Okunabildiği kadarıyla sağ üst köşede, “Emera bi imareti…” , sol köşede ise, “… isna… semane mie …” yazıları vardır. 800/1400 Küsur yıllarına ait bu kitabe kalıntılarının bu türbeye mi yoksa başka bir binaya mı ait olduğu belli değildir. 85 Cm. duvar kalınlığı olan türbe, moloz taşından yapılmış, üzeri tekne tonozla örtülmüştür. Çatısı ahşap üzeri kiremitlidir. İkisi cami tarafında ve dikdörtgen biçiminde, biri de doğu tarafında ve kemerli olmak üzere üç pencereden ışık almaktadır. Kuzey tarafındaki duvarın inşa tekniği ve iptal edilmiş kapı, türbenin dışında bulunan tek mezarın da önceden türbeye dahil olduğu intibamı vermektedir. “Atabey Cami-i şerifinin kebir kapısı karşısında medfun Maden Dede Türbe-i şerifinin mürur-u zamanla köhneleşmiş kubbesinin hedm olunmasından (yıkılmasından) dolayı yeniden inşaası için icap eden bir kıt’a keşif defteridir” başlıklı 5 Mart 1327 tarihli keşif özetine göre bina bu tarihte yenilenmiştir. Bahsi geçen restorasyonda kireç, kum ve ketenden yapılan harçla taş ve tuğla karışık olarak örülen duvar üzerine pişkin tuğla ve örencik taşıyla kubbe inşa edilmiştir. Kubbe nin altı kireç, kum ve ketenli harçtan yapılan beyaz sıva ile sıvanmıştır. 6.5×8 Metre ebadındaki türbenin içinde üç mezar vardır. Sandukalar lahitlerin hemen üzerine konulmuştur. Ortada bulunan lahid, bütün taştan çıkarılmış olup şahidelerdeki yazılar okunamayacak derecede yıpranmıştır. Bu yüzden kime ait olduğu belli değildir. Mezarlardan birisinin Maden Dede ‘ye ait olduğu kesindir. Bir diğerinin de halifesi olan Veli Dede ‘ye ait olduğu söylenmektedir. Maden Dede olarak bilinen zatın adı Ebu Salih el-Münci’dir. Nakşibendi şeyhi Hemedan’lı Yusuf Efendi’nin halifelerinden olup Maveraünnehir ulemasındandır. XII. asrın ikinci yarısında hayatta olduğu ve Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin (vefatı: 561/ 1165-66) kendisini ziyaret ettiği söylenir. Yaşadığı dönemde şiilerin faaliyetleri artmış olduğundan, şeyhi tarafından Anadolu’ya gönderilen halifelerden birisidir. Yani şiilerin bozuk akidelerine karşı Müslümanları aydınlatmak amacıyla buraya gönderilmiştir. Madenler hakkında uzman olan Ebu Salih, burada çeşitli madenler de keşfederek, harp halinde bulunan zamanın hükümdarı Hüsameddin Çoban Bey’e müzahir olmuştur. Bu yüzden kendisine “ Maden Dede ” denilmiştir. Fetihten sonra Atabey Gazi, Maden Dede ‘ye camiin imamet ve irşad hizmetlerini tevdi etmiştir. Nakşibendi tarikatı üzerine irşad görevini üstlenen Maden Dede , vefatına kadar bu hizmetlere devam etmiştir. Kendisinden sonra yerine Veli Dede ve İsa Dede gibi zevat irşad seccadesine oturup görevi devam ettirmişlerdir. Üçüncü lahdin kime ait olduğu meçhuldür. Bunun, İsa Dede ‘ye ait olduğu söylenmekte ve hatta türbenin kapısına İsa Dede’nin biyografisi levha halinde yazılmışsa da bu bilgi yanlıştır. Zira Şeyh Şa’ban-ı Veli Menakıbnamesi’nin 32. sayfasındaki derkenarda bu zatın, Harmancık Kabristanı’nda medfun olduğu yazılıdır. Aynı eserdeki bilgilere göre İsa Dede , Ankara’da medfün Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin halifesidir. Zahiri ilimlerde asrının ileri gelenlerinden olduğu gibi tasavvufta da mümtaz bir mevkie sahiptir. Bayrami tarikatında yeni usuller geliştirmiştir. Daha sonraları bu usuller, “Usul-i iseviyye” olarak adlandırılmıştır. İsa Dede , Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin Kastamonu’yu şereflendirdiği 937/1530 tarihinde hayatta olup kendisini karşılamak üzere iki dervişini şehir dışına göndermiş ancak dervişler, Şa’ban Efendi kendisini tanıtmadığı için onu fark edememişlerdir. İsa Dede’nin vefat tarihi tesbit edilememiştir. Kendisinden sonra Şeyh Ali Dede , Müftü Şeyh Mustafa Efendi, Şeyh Mehmet Efendi, Münzevi Şemseddin Efendi gibi halifeler posta oturmuşlar. Türbe ile kuzeyindeki şahsa ait evin arasında bulunan tek mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Mahalle sakinlerinin anlattığına göre bundan 40-50 yıl önce bu evin sahibi olan şahıs, mezarın bulunduğu yeri bahçesine dahil etmek üzere kazmaya başlar. Olağandışı bazı engellere aldırmayıp kazıya devam eder. Tam mezarın bulunduğu yere geldiği anda aniden iki gözü birden kör olur. Daha sonra bu şahıs evini başkasına satarak burayı terk etmiştir. Bu gün mezar, hafriyat yapılan bu kısımdan iki metre kadar yüksekte bulunmaktadır. Hadisenin bir benzeri 1 Mart 1998 tarihinde tekrar vaki olmuştur. Madendede Türbesi ile aynı çatı altına alınarak üzerinin kapatılması mümkündür. Allah (c.c.) derecelerini daima yüceltsin. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Benli Sultan ( Şeyh Mehmed Muhyiddin Efendi )
kastamonu – ılgaz – ahlat köyü Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemekle birlikte hakkında anlatılan menkıbelerden hareketle XVI. asrın başlarında yaşamış olduğu kabul edilen Benli Sultan ’ın adı etrafında oluşturulan etki halesi oldukça geniştir. Kastamonu Postası’ndan Cebrail Keleş’in yazısından öğrendiğimize göre, külliyesi Kastamonu’ya 27 km uzaklıkta Ilgaz Dağı’nın eteklerindeki Ahlat Köyü’nün Benli Sultan mahallesindedir. Cami, mutfak, misafirhane ve türbeden müteşekkil yapılar topluluğunun Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde ve muhtemelen onun emriyle inşa edilmiş olduğu kabul edilir. Külliyenin bir yangın geçirdiğini, önce Şeyh Şani Efendi , daha sonra da Şeyh Nureddin Efendi tarafından tamir gördüğünü ve 1994’te de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiş olduğunu öğreniyoruz. Türbesinde sekiz ve ön tarafta üç olmak üzere on bir sanduka vardır. Kıble tarafında en başta bulunan sanduka Nakşibendi şeyhi Mehmet Muhyiddin Efendi ‘ye aittir. Yanağında büyükçe bir ben bulunduğu için Benli Sultan lakabıyla meşhur olan Mehmet Muhyiddin Efendi’nin Tosya’dan, Sivas’tan veya aynı köyden ya da bir başka köyden gelip buraya yerleştiğine inanılır. 1500 yılları başında buraya gelerek II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim dönemleri ile Kanuni’nin saltanat yılları başına kadar yaşadığı söylenmektedir. Hz. Pir Şeyh Şa’ban-ı Veli (1500-1570) döneminde yaşamış ve menkıbelere göre onunla yakın münasebet içinde olmuştur. Halkın dini ve tasavvufi açıdan eğitilmesine çok büyük katkıları olur ve hatta Kanuni döneminin meşhur vaizlerinden Kastamonulu Şeyh Muharrem Efendi’nin onun müritlerinden biri olduğu ileri sürülür. Necati Kertiş, çalışmasında şunları kaydeder. ‚ Şakaik-i Numaniye’de bu zattan bahsedilirken ‘Namus-u Ekber ve tâvus-u ahdar gibi mele-i alada (büyük ve ileri gelen meleklerin toplandığı yer) mekan bulur idi. Erbab-ı kulub ve ashab-ı mükâşefeden idi. Sırlara, hafızalara ve gözlere vâkıf idi.’ diye öv(ül)mektedir.‛ Ballıkzade Mahir Efendi, türbeyi ziyaretleri esnasında Benli Sultan hakkında şu şiiri söyler: “Bu dergah-ı muallâ Kabe-i erbab-ı irfandır “Asa suyu ferevandır(fer u an) ona yok gerçi söz amma Olanlar bende elbet mazhar-ı altaf-ı sûbhandır ” Anı icra eden bu kutb-i alem Benli Sultandır” “Bu ali zirve-i İlgaz o Sultan-ı keremkân “Sakın etme tereddüt feyz-i imdadında ey zâir Uluvv-i kadimi temsil eder gaye ki bir handır” Büyük küçük âna halk-ı vilayet cümle kurbandır” Birkaç nesil boyunca Benli Sultan Külliyesinde hizmet yapmış bulunan Karagöz ailesinden Adil Karagöz’ün kaleme almış olduğu kitapçıktan edindiğimiz bilgilere göre, yayla köyü özelliği gösteren köydeki aile sayısı yazları 20 civarında olmaktadır. Benli Sultan ’ın Şeyh Şaban-ı Veli’den beş altı yıl önce vefat etmiş olduğu kabul edilir. Külliyeyi oluşturan yapılardan aşevi 1990’larda yapılmış olup Hasip Yılanlıoğlu Aşevi adını almaktadır. Menkıbeleri Ilgaz Dağındaki Hacıbakiler köyünden birisi, Hac görevini yerine getirmek üzere Hicaz’a gider. Fakat orada her nasılsa kervanını kaçırır. Şaşkın ve üzgün şekilde dolaşırken bir adam niçin böyle dertli olduğunu sorar. -Ben Kastamonu’dan Hacc için geldim. Kervanımı kaçırdım, burada kaldım. Memleketimde çoluk çocuk beni beklerler, ne yapacağımı şaşırdım, der. Adam ona, ‚sen falanca mescide git. Oraya yüzünde büyükçe beni olan bir kimse gelecektir. Ona durumunu anlat ve seni memleketine götürmesini rica et. Her ne kadar reddederse de ısrar edip elini bırakma‛, der. Tarif edilen mescide giden hacı, yüzü benli kimseyi beklemeye koyulur. Sonunda o zat gelip namazını kılar. Ilgazlı hacı da yaklaşarak durumunu anlatır ve ‚beni memleketime kavuşturmanın çaresi sizdeymiş‛, der. Yüzü benli zat, ‚Yanlış gelmişsin. Bizde öyle bir hal ve durum yoktur‛, der. Ilgazlı hacı yine kederli şekilde oralarda vakit geçirirken daha önce hatırını soran kimseyle tekrar karşılaşır. -Sen gitmedin mi hala, ne dolaşıyorsun buralarda, diye sorar. -O dediğiniz yüzü benli zatı buldum. Halimi anlattım. Sen yanlış adama gelmişsin diye karşılık verdi, der Ilgazlı. -Sen yine ona git, der adam.Benim çarem sizdeymiş de. O ne derse desin, elini tut ve bırakma. Yoksa o da memleketine giderse, ondan da mahrum kalırsın. Ilgazlı hacı bu defa denileni yapar ve Benli zatın elini bırakmaz. Israrla, ‚beni köyüme ulaştır‛, diye yalvarır. Sonunda benli kişi: -Peki, gözünü yum, ben seslenmeden de açma, der. Gözünü yumup biraz sonra açtığında hacı kendisini Ilgaz Dağının doruğunda Hacettepe denilen yerde bulur. Benli zat, ‚burası neresi‛ diye sorar. -Burası benim memleketim. Ilgaz Dağının doruğu, Hacettepesi, der hacı sevinçle. -Peki köyün nerede? Adam eliyle Hacıbakiler köyünü işaret ederek, ‚işte burası. Artık sizi bırakmam. Ben bulacağımı buldum‛, der. -Peki öyleyse burada kalalım, diyerek bu günkü Benli Sultan denilen yere yerleşirler. Ilgazlı hacının Demirci Mehmet Efendi olduğu söylenir. Günün birinde Mehmet Efendi Benli Sultan’da bir inşaat olduğunu duyar ve çalışmak için vardığında kendisini Hacc’dan getiren Benli Sultan’ı karşısında görür. Orada çalışmaya başlayarak bütün arazilerini dergaha vakfeder. Bir başka menkıbe de şöyledir . Benli Sultan, döneminde yaşayan iki veli arkadaşı ile Hacettepesi olarak bilinen yere çıkarlar. Aralarında anlaşırlar, üçü de ellerine birer taş alıp onu atacaktır. Attıkları taş nereye düşerse oraya yerleşecek, orada irşad görevi yürüteceklerdir. Benli Sultan eline aldığı taşı fırlatır ve taş 15-20 km. mesafede bugün Benli Sultan köyü olarak anılan yere düşer. Bu durum Benli Sultan ilahisinde de geçer: Hacet‟ten taşını attı Yerine türbesin yaptı Şeyh Şani mamur etti, Yaa Allah der Şeyh Şani Hemen Hu der dervişleri Benli Sultan’ın yerleşmek için seçtiği yerin kervan yolu üzerinde olduğu anlatılır ve denilir ki, külliyesini kurduktan sonra kervanlarla gelen yolcuları burada ücretsiz misafir eder, bu arada irşad hizmetlerini yürütürmüş. Bir menkıbe de külliyenin inşaı sırasında ustalarla ilgilidir. Benli Sultan pek varlıklı biri değildir. Çalışan ustalar nasıl ücret alacaklarını merak ederler. Yaptıkları takip sonucunda Benli Sultan’ın bir taşın altından aldığı altınlardan kendilerine verdiğini anlarlar. Bu durum karşısında bir plan yaparlar. Neden bu parayı almayalım diye düşünerek, Benli Sultan’ın olmadığı bir zamanda, taşı kaldırırlar fakat gördükleri karşısında şoka uğrarlar. Taşın altında yılanlardan başka bir şey yoktur. Bu menkıbede taşın yerini bazen eşik tahtası alır. Ziyaretçilerle ilgili anlatılan bir menkıbe de şöyledir . Birisi; ‚Benli Sultan , Benli Sultan ım diyorsun, göster kendini‛. O kişi böyle söyledikten sonra kapıdan girememiş, yanındaki kişi rahatlıkla kapıdan geçmiş. 1980’li yıllarda kendisinin derviş olduğunu söyleyen yaşlı biri gelerek burada iki yıl kalır. Caminin bir bölümünde ikamet eder. Türbe için aldığı fenerlerde, o sıralarda elektrik olmadığı için mum yakar. Yangına sebep olacağı için ikaz edildiği halde derviş yine bildiği gibi hareket eder. Sonunda bir gece yangın çıkar ve kendiliğinden söner. Ama durum oldukça şaşırtıcıdır. Benli Sultan’ın sandukası üzerindeki ayetler yazılı kumaşın kenarları yandığı halde, yazı olan kısım yanmamıştır. Vakıf kayıtlarına göre, zaviyenin mal varlığının bir kısmı olan Eceoğlu köyündeki on bir parça tarla ile bir değirmen arsasının toplam geliri 1952 yılı hesap cetvelinde 90 lira olarak tespit edilir. Tosya’da ikamet eden Ġmambeşe zade Salih Paşa kızı Fatma Hanım da 1301 tarihli vakfiye ile Kuzyaka Seremettin köyündeki beş gözlü değirmen ile bir adet bahçesini vakfeder. Ayrıca Benli Sultan ve Hamal köylerinde de vakıf arazileri mevcuttur. 1317 tarihli vakıf tahrir defterinden anlaşıldığına göre dergahın aydınlatılmasında kullanılan zeytinyağı ve mum, Ġstanbul Hamidiye ambarından gönderilmektedir. Bu tarihten sonra ise senelik 20 okka zeytinyağı ile beş okka mumun bedeli olan yüz otuz dört kuruşun mahalline gönderilmesine karar verilmiş ve malzeme Kastamonu’dan alınmıştır. Benli Sultan Dergahı Şeyhleri Adil Karagöz’ün kaleme almış olduğu Benli Sultan Külliyesi adlı kitapçıkta Şeyh Şanı Efendi ’nin 19. Yüzyılda yaşamış olduğundan bahisle külliyeye büyük hizmeti geçtiğinden söz edilir. Onun 1842 ile 1882 tarihleri arasında zaviyede şeyhlik yapmış olduğundan, bu süre içersinde zaviyeyi mamur hale getirdiğinden başka ziyaretçileri ağırlaması ve ruh hastalarını tedavi etmesiyle de şöhret sahibi olduğu anlatılır. Vefatıyla birlikte 1888 yılında büyük oğlu Hafız Mehmed Şadi Efendi dergaha şeyh olur ve 22 yıl sonra yerini 1910 yılında oğlu Hafız Mehmed Nuri Efendi’ye bırakır. Ahmet Yaşar Zengin ‘Kastamonu Evliyaları’ adlı kitabında ise Şeyh Şanı Efendi’den söz ederken, onun Kastamonulu olup ilk tahsilini Kastamonu’da yaptığını anlatır. Benli Sultan Dergahı’nın şeyhliğini deruhte etmek üzere Kastamonu’da Halidiyye şeyhi Ahmet Ziyaeddin Efendi’den (Ahmed Siyahi Hazretleri) icazet alarak Nakşi tarikatı üzerine toplantılar düzenlediği ifade edilir. Eline geçen bütün serveti külliyenin tamir ve bakımına sarfettiği ilave edilir. Bayrami şeyhi Ahmed Ziyaeddin Efendi (1864-1946) de Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun ‘Kastamonu’da Bayramilik ve Şemsizade Ailesi’ adlı kitabında belirttiği üzere, Mehmed Nureddin Efendi’ye icazet vermiştir. Nasrullah Camiinin baş imam hatibi Hacı Nureddin Karasu (1885-1953) Benli Sultan Dergahının son Halidi şeyhi olarak icazeti Ahmed Ziyaeddin Efendiden aldığında henüz 25 yaşındadır. Kastamonu’da Ferhad Paşa Camii haziresinde medfun olan babası Şeyh Şadi Efendinin yerini oğluna bıraktığı tarih 1910 senesidir. Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun Altınoluk dergisine yazmış olduğu ‘Hâtıralarımdaki Hocaefendiler’ başlıklı yazısında Benli Sultan Dergahının Halidi şeyhi Hacı Nureddin Karasu ’dan şöyle bahseder. ‚Çocukluğumda bu camide iki imam vardı. İkisi de aynı zamanda şeyh idiler. Başimam Hacı Nureddin Efendi, ya da Benli Sultan Şeyhi’ne Büyük Şeyh; ikinci imam Abdülhadi Efendi’ye Küçük Şeyh denirdi. Cuma ve bayram namazlarını başimam kıldırırdı. Fizikî olarak da Hacı Nureddin Efendi mülehham, oldukça iri yarı; Abdülhadi Efendi ise ufak yapılı idi. Belki de büyük küçük ayırımında bu fizikî görünümün de tesiri vardı. Nureddin Efendi’nin aile künyeleri Karabeyoğlu iken soyisim kanunu uygulanması esnasında Karasu olarak değiştirilmiştir. Benli Sultan Türbesi’ne girerken soldaki lahidin sahibi Şeyh Şânî Efendinin torunudur. Babası ise 1856 yılında doğmuş olan Şeyh Mehmed Şâdî Efendi’dir ve bu zât Kastamonu İl merkezinde kâin Ferhad Paşa Camii avlusunda medfûndur. Nureddin Efendi’nin tahsil hayatı hakkında detaylı bilgimiz bulunmamakla birlikte, gözünü açtığı ve şeyhliğe kadar yükseldiği bu irfan yuvasında çok iyi bir seviyeye gelebilmiş olmalı ki, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Kastamonu’nun en büyük merkezî camii olan Nasrullah Camii imamlığına tayin edilmiştir. 1942 yılında bir süre İstanbul/Üsküdar’da Nuhkuyusu Camii de denen Cevri Usta Camii imamlığında da bulunup II. Cihan harbinin başlamasıyla Kastamonu’ya dönmüş ve tekrar Nasrullah Camii’nde görevine başlamış; 1951 yılına kadar da bu görevini sürdürmüştür. İsteği ile, eskiden Beyoğlu, halen Beşiktaş Müftülüğü’ne bağlı Küçük Mecidiye Camii imam-hatipliğine görevini nakleden Nureddin Efendi 5 Kasım 1953 günü ikindi vakti camide rûhunu teslim etmiş; 6 Kasım 1953 günü defnedilmiştir. Bu vesile ile merhumun iki vasiyetinden söz etmek icap edecektir. Vasıyyeti üzerine cenazesini dönemin Beyoğlu Müftü Muavini (eski ifadesiyle müsevvidi) kimyager Fuat Çamdibi Hocaefendi yıkamış, Beşiktaş Sinan Paşa Camiinden kaldırılmış; keza vasıyyeti üzerine Karaca Ahmed Kabristanı 8. Adada medfun bulunan (caminin olduğu ada, sol arkası), Trikopisi esir alan Dadaylı Kurmay Albay Halid Akmansü merhûmun yanına defnedilmiş; daha sonra buranın kaldırılacağı söylentileri üzerine, 10. Adadaki (türbenin bulunduğu ada, türbenin 20 metre kadar arkasında) nakl-i kubûr yapılmıştır. Halid Akmansü merhûmun nâşı da Ankara Devlet Mezarlığına nakledilmiştir. Kırk sene sonra Halid Bey’in mezarının nakledilmesi, yıllar öncesinde yapılan işteki isabeti göstermektedir. Hacı Nureddin Efendi âlim, fâzıl bir zât idi. O günün şartlarında hemen herkes hâfız olduğundan, ayrıca onun hâfızlığından söz etmeye lüzum kalmıyor. Hoş bir sîması vardı, insana güven verirdi. Şeyh Efendi’nin Kastamonu’daki evi, Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun da evlerinin önünden geçen cadde üzerinde, tahminen 200 metre kadar yukarıdadır. Halen yerinde beton yığını bulunan bu evin altında fırın vardır ve sıcak ekmek çıktığında güzelim kokusu etrafa yayılmaktadır. Şeyh Efendi günde en az iki, hatta üç defa buradan gelip geçer, cami-ev arasında gidip gelirdi. İşte bu geçişlerde burnuna taze ekmek kokusu ulaştığında durur ve bütün gücüyle kokuyu içine çeker, akabinde el-Hamdüli’llah derdi. Denirdi ki, “Hocaefendi rahatsızlığı sebebiyle ekmek yemiyor, kokusunu hissedebildiği için de Allah’a hamd ediyor..” Torunu Turhan Karasu Bey de bu söylenenleri doğrular mahiyette tamamlayıcı bilgiler veriyor ve “…Eskiden beri midesinden rahatsız idi. 1953 yılında liseyi bitirince Ġstanbul’a yanına gittim. Küçük Mecidiye Camii avlusu içindeki meşrûtasında kalıyordu. Mide kanaması geçirdi, iyileşir gibi oldu. Daha sonra tekrarladı. Muhtemelen mide kanseri idi. Bir keresinde kırk senedir pastırma vesaire yemiyorum, buna rağmen neden böyle oluyor, anlamıyorum demişti”, diyor. 1943/1944 yıllarında merkez üssü Tosya ve il merkezi Kastamonu olan, Tosya’yı nerede ise tamamen yıkan deprem esnasında halk çadırlara taşınmıştır. Artçı depremler sık aralıklarla olmaktadır. Bir öğle namazında cami ağzına kadar doludur. Hacı Nureddin Efendi nöbetçi imamdır. Farza durulur. Daha birinci rek’atta iken sallanmaya başlar ve kısa aralıklarla arka arkaya sallanır. Cemaat panik içinde camiyi terkeder. Hocaefendi depremi duymamıştır. Cemaat kendisini merak etmektedir. Dışarıda, camiin pencerelerin dibine dizilmişler, içeriye bakmaktadırlar. Hocaefendi, hiç bir değişiklik ve telaş göstermeden ve her zamanki gibi huşû içinde farzı bitirir, selâm verir; son sünneti de kılar. Tesbîhat ve duâsını yaptıktan sonra mihraptan doğrulur, vekar içinde, ağır adımlarla camiden çıkarak cemaatin arasına katılır. Muhtemelen depremi ve cemaatin telaşla dışarıya çıkmalarını hissetmemiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreği biterken Benli Sultan Külliyesinin bakımını Karagöz ailesi üstlenir. Bazıları kadrolu bazıları fahri olmak üzere hizmeti geçenler arasında Ahmet Efendi, Şaban Karagöz, Hüseyin Karagöz, Muzaffer Karagöz ve Muammer Karagöz sayılabilir. Kitapçıkta anlatılan menkıbelerden bazıları da şöyledir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Küre Evliyaları
Batallar Türbesi Küre’ye 15 km. uzaklıktaki Batallar Köyündedir. Köyün üst tarafinda yer alan bir koru içersinde, rivayete göre Battal Gazi ve atına ait olduğu rivayet edilen bir türbe bulunmaktadır. Mezarın sol bitişiğinde takriben çapı 70 cm, kalınlığı 1 karış ve ortasında 8 veya 10 cm çapında ve bir o kadar da derinliği olan bir taş vardır. Bu taş hafif yatık ve dikliğine durmakta olup sadece alt kısmı toprağa basmaktadır. Taşın baş kısmında Yasin Suresi okundukça delik içinde su biriktiği ve bu suyun şifalı olduğuna inanıldığı için çay kaşığı ile içildiği anlatılır. Vaktiyle adamın birisinin bu taşı yerinden kaldırarak dereye yuvarladığı, fakat taşın aynı yere geri geldiği söylenir. Türbe yerli ve yabancı bir çok kişi tarafından ziyaret edilmektedir Ethem Baba Kastamonu’nun Küre ilçesine bağlı, ilçenin 8 km kuzeyinde yer alan Alacık köyünde Hamambahçe mahallesi civarında Ethem Baba adında hakkında bir çok menkıbe anlatılan bir evliya yaşamış olduğu anlatılır. Ethem Baba’nın Aliağa Mahallesi mezarlığına defnedilmek istendiği, fakat tam defnedileceği sırada tabuttan kaybolmuş olduğu farkedilir. Kızana Türbesi Küre ilçesinin kuzeyinde tarlasındaki bir ana ve kızına ait olduğu rivayet edilen Kızana Türbesi bulunmaktadır. Küre’deki Gürnek dağında Gürnek Türbesi olduğu söylenmektedir. Kesikbaş Hafız Hasan Türbesi Kesikbaş Hafız Hasan’ın kabri Küre ilçesindeki Hoca Şemseddin Camii’nin doğu tarafında bir bahçe duvarı dibindedir. Adaletsiz yere başının kesildiği ve şimdiki yerine defnolunduğu anlatılan zatın hayatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Kara Abdal Cami kebir mahallesi Kara Abdal mevkiinde bugünkü talebe yurdunun alt tarafında etrafı taş duvarla çevrili ve üzerinde 100 yıllık erik ağacıyla çevrili birkaç mezardan ibaret olan türbenin hangisinin Kara Abdal’a ait olduğu bilinmezdi. 1986 yılında Belediye tarafından parselasyon çalışmalarına paralel olarak yıkılmış ve tarumar edilmiştir. Türbenin kime ait olduğu hakkında bir bilgi yoktur. Nurullah Efendi Türbesi bugün Etibank işletmesi flotasyon tesislerinin ön tarafında buradaki tesislerin inşaatı sırasında tahrip edilmiş olan Nurullah Efendi’nin Küre-i Nühas taburu komutanlarından olduğu rivayet edilmektedir. Türbenin bundan 50 yıl önceki durumu toprak seviyesinden aşağıya taş ile örülmüş, tahmini 3X3 m. ölçülerinde bir oda ve içinde kabir bulunmaktaydı. Daha önceki yıllarda bu zata ait bir kılıcın da duvarda asılı olduğu söylenmektedir. Kızıl Karaae Türbesi Kürenin Kayıncak tepesindeki bu türbenin çevresi, yerel tabirle kuş üzümü veya karaca üzüm denilen ve saplarından çalı süpürgesi yapılan kırmızı yapraklı bodur ağaçlarla çevrilidir. Allah’ın keramet ehli ermiş bir kulu olduğu, çevre halkı tarafından saygıyla ziyaret edildiği ve bilhassa hacca gidilmeden önce muhakkak bu ziyaretlerin gerçekleştirildiği anlatılır. Ancak son 50 yıldır ziyaret edeni azalmış ve hele son zamanlarda neredeyse tamamen unutulmuş olan bu türbenin yeri bilen kişiler vasıtasıyla tespit edilmiş, defineciler tarafından talan edilen mezarı nispeten onarılmış, aşağıdaki yol kenarına da bir tabela asılarak yeri belirlenmiştir. Bu evliya hakkında anlatılan bir rivayet söyledir: ‚Kayıncak Semti eskiden Küre’nin bitişiği evlerle meskun bir yerdir. Zaten yüz elli sene önce Küre’de 12000 hane mevcut olduğu anlatılmaktadır. Burada hayvancılıkla geçinen bir aile vardır. Bu ermiş zat da bu ailenin çobanıdır. Gün olur evin erkeği hacca gider. Bir gün evin hanımı gözleme yapmaktadır. Kadın çobanı da ekmek yemesi için çağırır. Çoban ekmeği yerken kadın der ki : ‚Ah!. Ağan da gözlemeyi pek severdi‛. Çoban da, ‚sen bana sahana gözlemeleri koyuver. Ben ağama götüreyim‛, der. Kadın zanneder ki, çoban doymadı, utandı ve dışarıda yiyecek. Bir sahana birkaç gözleme koyarak çobana verir. Çoban, ‚yum gözünü aç gözünü‛, deyip ağasını Kabe’de bulur. Sıcak sıcak gözlemeleri verir. Sonra da, ‚yum gözünü aç gözünü‛, der ve Küre’ye döner. Ağayı hacc dönüşü bütün kasabalı karşılamaya gider ve ellerini öpmek isterler. Fakat ağa elinde gözleme sahanı, ‚Bizim çoban nerde, bizim çoban nerde‛, diye aranmaktadır. Nihayet çobanı görür. Ve ağa çobanın elini öpmek ister. Sırrı meydana çıkan çoban ise hemen oracıkta vefat eder. Vefat ettiği yere bir türbe yapılır. Ġşte Kızıl Kaare böyle ermiş bir zatın türbesidir. Fırıncık Türbesi Müderris Mahallesi Fırıncık sokağında ve yeni yapılan Mehmet Akif Ersoy okulunun altındadır. Keramet ehli ve ermiş bir kadının türbesidir. Hakkında rivayetten öte bir bilgi yoktur. Ne zaman yaşadığı ve ne zaman öldüğü bilinmemektedir. Türbesinin bulunduğu sokak eskiden meskun mahal imiş. Kadın evliyanın vefatından sonra yıllar içersinde bu sokağın mezarlık haline geldiği ve bilhassa kadın cenazelerin buraya defnedildiği şu anda türbe çevresinde arta kalan birkaç kadın mezarından anlaşılmaktadır. Anlatılan menkıbe şöyledir : Vaktiyle türbenin bulunduğu yer evdir ve bitişiğinde fırın vardır. Evin kadını bir gün Tabaklar Sokağı’ndaki Hacı Gani Hamamına gider. Hamamdan çıkıp evine dönerken karşısına bir genç çıkar ve der ki, ‚Allah aşkına yüzünü aç bir göreyim‛. Kadın, Allah aşkı sözü için yüzünü açar. Yüzünü gösterir. Eve gelince kadın olayı kocasına anlatır. Ancak bu olaya kocası çok kızar. Adam hemen evin bitişiğindeki fırını iyice yakar. Tam tavına gelince karısını çağırır. Ve, ‚Allah aşkına fırına gir‛, der. Ve kadın hiç tereddüt etmeden fırına girer. Girmesine girer de ancak o anda umulmadık bir mucize ile fırının içi cennetten bir köşe ve yem yeşil bir çimenlik olur. Ermişlik sırrı meydana çıkan kadın ise hemen orada vefat eder. Ve aynı yere defnedilir. Bilhassa kadınlar arasında büyük bir yeri olan türbenin asırlardan beri ziyaretçisi eksik olmaz. Halen Perşembe ve Cuma günleri kadınlar toplu halde giderek Yasin-i Şerif ve hatim okurlar. Çörekler kesip helva dağıtırlar. Eskiden de fakir fukaraya helva çörek dağıtılırmış. ….. Mahren veya Mehrem Türbesi Mahren veya Mehrem Türbesi olarak bilinen mezar, Recep Kethüda’lardan Müderris Hacı Hasan Efendi’ye ait olan kabirdir. Mezar taşının alt kısmı beton içinde kaldığından ölüm tarihi okunamamıştır. Ancak 1800’lü yıllara ait olduğu sanılmaktadır. Recep Kethüdaoğulları bugün Devrekani ve ilçeye 14 km uzaklıktaki Baltıcak ve civarı yerlerde yaşamaktadırlar. Hasan Efendi aynı zamanda Nakşibendi tarikati şeyhidir. Mezar taşındaki kitabeden onun ulemadan ve bir müderris olduğu anlaşılıyor. Bu türbeye bitişik olarak bir mezar taşı daha vardır ki, tarihi açıdan değerlidir. 1521 tarihli mezar taşı mermer ve süslü olup baş kısmı kopuktur. Yazıları rahatlıkla okunmaktadır. Ġbrahim oğlu Ahmet bey’in Yavuz Sultan Selim zamanında Kastamonu sancak beyliği yapmış olduğu anlaşılıyor. Her iki mezar da ilgili dernek tarafından etraf demir parmaklıkla çevrilmiş olup koruma altına alınmıştır. Kulaksız Ömer Efendi Hoca Şemseddin Camisi’nin ana giriş kapısı tarafındaki bahçede yatan zat, mezar taşındaki kitabeye göre Kulaksız Ömer Efendi’dir. 1790 yılında vefat etmiştir. Bugün Hahvad ve torunları Kulaksızoğulları soyadı ile Devrekani ve Kastamonu’da yaşamakta, atalarının Küreli olduğu bilinmektedir. Hakkında anlatılan menkıbeye göre, vaktiyle ilçede zulüm ve haksızlık artar. Hoca Efendi ise bu haksızlıkları vaazlarında sürekli eleştirir. Yönetimi aşırı şekilde tenkit ettiğinden zindana atılır. Zindanda uyurken kulaklarını fareler kemirdiğinden Kulaksız lakabı ile şöhret bulur. Fakat o zindandan çıktıktan sonra da haksızlıkları sürekli tenkit etmeye devam eder. Şöhreti ve tenkitleri Ġstanbul’a kadar ulaşır. Devrin padişahı Küre’deki bu olayları duyunca birkaç adam göndererek hocayı Ġstanbul’a alıp getirmelerini ister. Hoca Ġstanbul’dan gelenlere, ‚siz yola çıka durun ben de size toparlanıp yetişirim‛, diyerek başından savar. Ancak onlardan çok önce Ġstanbul’a gelir. Padişahın Cuma selamlığına çıkacağı camiye (bir rivayete göre Ayasofya’ya) namazdan önce gelerek etkileyici bir şekilde vaaza başlar. Padişah da camiye girince, ses tonunu yükselterek memleket ahvaline yapılan yolsuzlukları ve haksızlıkları bir bir anlatırken bir yandan da vaaz kürsüsünü konuşma muhtevasına uygun şekilde ileri geri sallamaya başlar. Bu esnada o koca cami hocanın ritmine uyarak ileri geri sallanmaya başlar. Padişah ve cemaat korkudan, ‚dua buyur hocam‛, diye hocaya yalvarmaya başlarlar. Padişah namazdan sonra hocaya iltifat eder ve kim olduğunu öğrenir. Ġhsanlarda bulunmak ister. Ancak hoca ret eder . Bu sefer padişah hocayı saraya yemeğe davet eder ve hoca bu daveti geri çevirmeyerek saraya gider. Ġleri gelen zevatla birlikte sofraya oturan hoca et ve pilavdan ibaret yemekten, ‚yetim kanı var yetim hakkı yiyorsunuz‛, der ve bir avuç pilav alarak eliyle sıkar. O anda pilavdan kan akmaya başlar. Hoca sarayı ve Ġstanbul’u terk ederek Küre’ye döner ve ölünceye kadar Küre’de irşad görevine devam eder. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Daday Türbeleri
Ballıbaba Türbesi Daday’ın Ballıdağ bölgesinde anayoldan zirveye giden yola sapıldığında bir km. mesafedeki verici istasyonu ve yangın kulesi yanında beyaz badanalı mütevazi bir yapıdır. Ġki bölümden oluşan yapının bir kısmında kurban kesimi ve özel günlerde kullanılacak kap kacak bulunurken, diğer kısımda üç adet sanduka yer almaktadır. Şahide taşlarından anlaşıldığına göre iki erkek bir kadına ait olan kabirler dışında, evliya hakkında bir bilgi yoktur. Kıyak Bey Türbesi Kastamonu merkeze bağlı Kıyık köyünün adı Candaroğlu Beyliğinin son beyi olan Nasıreddin Mahmud Bey’in kardeşi Ali Bey’in oğlu Kıyak Bey’den gelir. Candaroğulları ile Çobanoğulları arasındaki savaşta Daday yakınlarında şehit düşen Kıyak Bey’in türbesi Daday yakınlarındadır. Hasan Şeyh Türbesi İlçeye 15 km. mesafede bulunan Hasanşeyh köyünün adı, burada bulunan tekkenin şeyhinden gelir. 1926 yılına kadar hizmet verdiği bilinen tekkenin kurucusu olduğu ileri sürülen Hasan Şeyh’in türbesi de bu köydedir. Ayrıca köyde Asa Suyu denilen bir şifalı su olduğuna inanılmaktadır.Yaşar Kalafat’a göre, az sayıda olsa da ziyaretçisi olan türbeye çevreden gelenler yağmur duasını burada yapmaktadırlar. Çayırlı Köyü Türbesi İlçeye üç km. mesafede bulunan Çayırlı köyündeki bakımı köylüler tarafından yapılan türbenin mimari hiçbir özelliği yoktur. ….. Sükuti Hasan Efendi İlçeye 10 km mesafede bulunan Sorkun köyünde medfun bulunan zatın adı Sükuti Hasan Efendi’dir. ….. Çömlekçiler Türbesi İlçeye yedi km. mesafede bulunan köyün adı, eskiden beri çömlek üretildiği için Çömlekçiler olarak kalmış.Bölgenin en eski yerleşim yerlerinden biri oluşu köydeki höyükle açıklanıyor. Osmanlı dönemindeki kayıtlarda da Daday’ın Çömlekçiler köyünden söz edildiği ifade edilen köyde bir de türbe bulunmaktadır. ….. Bastak Tekkesi Türbesi İlçeye 4 km. mesafede bulunan yerleşim yerinin adı köyde bulunan tekkeden gelmektedir. Bastak Tekkesi uzun yıllar Daday civarına hizmet vermiştir. Ayrıca Bastak Türkleri Oğuz boyuna bağlı bir koldur (!). Köyde Sarı Şeyh veya Şeyh Ahmed denilen bir zata ait türbe günümüze ulaşmıştır. ….. Toygar Murat Türbesi İlçeye sekiz km. mesafede bulunan İnciğez köyünün adı, yakın çevredeki kaya mezarlarından gelmektedir. Birbirine geçilebilen bu üç katlı kaya mezarları ile ilgili menkıbe Murat isimli askerin kaya mezarlarındaki ve yer altı şehirlerindeki düşmanı ortadan kaldırmasını anlatır.Tıpkı bir toygar kuşu gibi havada asılı kalırcasına kayalık bölgede hareket eden bu savaşçının türbesi, Toygar Murat türbesi adıyla bu köydedir. Çiftlik Mahallesindeki Balabanlar Konağı köyün tarihinin çok eskilere dayandığını da gösterir. …. Kızılörencik Türbesi İlçeye on üç km. mesafede bulunan Kızılörencik köyünde her yıl tekrarlanan Hıdrellez şenlikleri, köylünün türbe dediği yerde toplanıp okunan dualarla açılır. Kazan kazan yemekler yapılır ve çevre köylülerle birlikte eski günler yad edilir. …. Okluk Türbesi İlçeye yirmi km. mesafede bulunan köyün adı, askerlerin ihtiyacı olan oklar bu köyde yapıldığı için, Okluk olarak kalmıştır. Esasen okluk ok konulan torbanın adıdır. Gulam askerlerinin ok ihtiyacı ve atlara konulan ok heybeleri yani ok torbaları da eskiden bu köyde imal edilirmiş. Köyün tarihinde Sarnıç Mahallesindeki su sarnıcı ile türbe önemli yer tutar. Bu türbe her yıl yağmur duası için köylünün toplandığı mekandır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Taşköprü Türbeleri
1871 tarihli Şeriyye Sicili’nden öğrendiğimize göre, Taşköprü’de büyük velilerden Seyyid Hüsameddin, Hızır Baba, Şeyh Abdullah, Fikri Baba, Kara Seydi, Dede Müezzin, Şeyh Sadullah, Gayguncu (Gaygonca) Emrullah Sultan, Yavaşça Sultan, Şeyh Musa, Salih Fakih, Şeyh Abdal Hasan ve Yavlak Arslan Hazretleri medfun bulunmakta olup bunların ekserisinin türbeleri mevcud ve mamurdur. Bunlardan başka üç tekke, bir zaviye, bir kütüphane, iki medrese, bir rüşdiye, ikisi zikura biri inasa ait olmak üzere üç ibtidai, dört sıbyan mektebi, on beş çeşme Taşköprü’nün o yıllardaki durumu hakkında bir fikir vermektedir. ….. Kastamonu iline 62 km, Taşköprü ilçesine 20 km uzaklıktaki köyün adı takriben 60’lı yıllarda Çambaşı şeklinde değiştirilmiş olup önceki adı, Meye olarak geçmektedir. Köyün en önemli etkinliklerinden biri senede bir defa yapılan yağmur duasıdır. Köyün alt tarafında çay kenarında bulunan yatır’da dua yapılır. Gelen misafirlere yöresel yemeklerden ikramda bulunulur. ….. Şeyh Hüsameddin Taşköprü ilçe merkezinde Şeyh Hüsameddin Camii veya Tekke Camii adıyla anılan caminin haziresinde yatan zatın hakkında anlatılanlara göre, kendisi Alaeddin Keykubad’ın komutanlarından Muzaffereddin Yavlak Arslan Bey’in babasıdır. Alaaddin Keykubat, Kastamonu çevresini fetih için onu gönderir. Oğlu ile buralara gelen bu mübarek şeyh de, buraya bir tekke kurar. Kadiri tarikatı üzerine hareket ettiği ve seyyid olduğu kabul edilen Şeyh Hüsameddin, vefatı üzerine buraya defnedilir. ….. Gazi Dede Taşköprü’nün yedi evliyasından biri olarak kabul edilen Gazi Dede ’ye ait olduğuna inanılan kabir, ilçe merkezinde yolun tam ortasında bulunmakta ve her iki yanından arabalar rahatlıkla geçmektedir. Gazi Dede Camii din görevlileri ve konuyla ilgili araştırma yapan Bayram Özsoy, ‚ Gazi Dede Türbesi ’nin diğer il ve ilçelerden de ziyaretçileri olduğunu, mahalle büyüklerden edindikleri bilgiye göre ise, asıl isminin Hüseyin Gazi olarak bilindiğini ve Malazgirt Fatihi Alparslan’ın komutanlarından biri olarak Anadolu’yu Türkleştirme yolunda büyük katkılar sağladığını‛ anlatmaktadır. Özsoy, Hüseyin Gazi’nin Taşköprü’ye yerleştikten sonra kendini ilme verdiğini ve ilçe halkına ilmi yönden çok büyük hizmetleri olduğunu da belirtir. Taşköprü insanına göstermiş olduğu sevgi, saygı ve hoşgörüsü nedeniyle insanların gönlünde taht kuran Hüseyin Gazi daha sonra Gazi Dede ünvanıyla anılır. Mahalle sakinleri ise mezarın yol çalışmaları sebebiyle buradan kaldırılmak istendiğini, fakat bir türlü Gazi Dede’ye ait mezarın yerinden kaldırılamadığını anlatırlar. 1986 yılında yol çalışmalarına katılan ve makineyle bu mezarı kaldırmaya çalışan Ahmet Alay da o dönemde yaptıkları yol genişletme çalışmaları çerçevesinde buradaki mezarı da kendisinin kaldırmaya çalıştığını, fakat araçla mezara yaptığı her teşebbüste ya aracın hareket etmediğini ya da bir yerinin kırıldığını ve daha sonra bundan ürpererek bu işten vazgeçtiğini anlatmaktadır. Daha sonraki yıllarda ise Üstadlar Mahallesi Emerce Sokak’ta yolun tam ortasında bulunan Gazi Dede Türbesi’nin yapım ve onarımı Taşköprü Belediyesi tarafından gerçekleştirilir. ….. Nevruz Sultan Türbesi Taşköprü İlçesi’nin Obrucak köyünde bulunan Nevruz Sultan türbesi , Sevgenler Mahallesi’nin batısında bir buçuk kilometre kadar mesafede bölgeye hakim bir tepenin üzerindedir. Banisi belli olmayan türbede ikisi kadın olmak üzere medfun bulunanlara ait dört adet yerden bir metre kadar yükseltilmiş tahta sanduka bulunmaktadır. Türbenin muhafaza altına alındığı binanın üzeri kiremit kaplanmıştır. Türbenin onarım ve bakımı Obrucak köylüleri tarafından yapılmakta olup, isminin nereden geldiği hakkında bir bilgi yoktur. Yörede Nevruz Sultan ’ın, aslen Ilgaz’dan gelme, birisi Ilgaz’da, birisi Taşköprü civarında olan arkadaş veya kardeş üç velîden birisi olduğuna inanılmaktadır. Nevruz Sultan türbesi Taşköprü mıntıkasının yağmur duası için çıktığı önemli yerlerden birisidir. Taşköprü ve çevre köylerden gelenler tarafından topluca ziyaret edilerek türbenin bulunduğu yerde yağmur duası yapılır. Bu dönemlerde yaklaşık iki bin kişinin ziyaret ettiği türbe civarında dokuz büyük kazan kurularak yemekler pişirilir. Türbede medfun bulunanların himmetinden yararlanmak için yapılan münferit ziyaretlerin dışında ayrıca her yıl Kasım ayında adak kurbanı olanların, kurban kesmek için ziyaret ettikleri yerlerden birisi konumundadır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Muhammed İhsan Oğuz
Abdurrahman Memiş İslam Ansiklopedisi’ne yazmış olduğu makalede, Nakşibendi-Halidi şeyhi Muhammet İhsan Oğuz hakkında detaylı bilgiler verir. Buradan 1887’de Kastamonu’da doğan Oğuz’un Hattatlar diye bilinen bir aileye mensup olduğu için ‚Hattatzade‛ lakabıyla tanındığını öğreniriz. İlk tahsilini Deveci Sultan ve Yarabcı Hoca mahalle mekteplerinde gördükten sonra Kastamonu İdadisini ve Askeri Rüşdiyesini, ardından Ziyaiyye Medresesini bitiren İhsan Oğuz, bu medresenin müderrislerinden eniştesi Ahmed Ziyaeddin Efendi’den özel dersler alır. Onun genç yaşta vefatı üzerine çalışmalarını tek başına sürdürerek çeşitli alanlarda derinleşir. Daha sonra Posta ve Telgraf İdaresinde memuriyet hayatına başlayan İhsan Oğuz, bir ara Galatasaray Mekteb-i Sultanisinde katiplik, askeri rüşdiyede hüsn-i hat ve Türkçe öğretmenliği yapar. Askeri rüşdiyenin kapatılmasından sonra tekrar Posta ve Telgraf İdaresine geçer. Burada muhabere memurluğundan başmüdürlüğe kadar çeşitli kademelerde görev yapar. 1938’de emekliye ayrılan Muhammet İhsan Oğuz bu andan itibaren elli yılı aşkın verimli bir hayattan sonra 3 Ağustos 1991’de vefat eder ve Kastamonu’da defnedilir. İhsan Oğuz Efendi , tasavvufi eğitim sürecini ve şeyhlerini ‘Arifler Silsilesi’ ile ’Tasavvuf yolunda manevi cihad’ isimli eserlerinde ayrıntılı biçimde kaleme alır. Henüz on iki yaşında iken Nakşibendiyye şeyhi Hace Muhammed Evliya’ya (Muhammed Hulusi Efendi) intisap eden Oğuz, babasının da şeyhi olan bu zatın hac için gittiği Mekke’de 1902’deki vefatına kadar üç yıl hizmetinde bulunur. Daha sonra Bursa Orhan Gazi’de oturan Nakşibendi şeyhi Şerefeddin Efendi’ye mürid olur. Bu zatın da vefatı üzerine Nakşibendi olduğu söylenen bir başka şeyhe bağlanır. Birkaç yıl sonra ise bu zatın şeyhliğe ehil olmadığını anlayarak ondan ayrılır. Ganizade diye bilinen Tosyalı Nakşibendiyye şeyhi Mehmed Sadık Efendi’ye intisap eder. Ancak bu zat da altı ay sonra vefat eder. 1917 yılının mevlid kandilinde rüyasında kendisine Seyyid Ahmed Kürdi yazılı bir levha gösterildiğini ve onun kutbü’l aktab olduğunun belirtildiğini söyleyen Muhammed İhsan Efendi, araştırmaları neticesinde bu zatın aslen Bağdatlı olan Halid el Bağdadi’nin halifelerinden Ali es-Sebti’nin yanında yetiştiğini, Çapakçur’da (Bingöl) doğduğu için ‘Çapakçuri’ ve ‘Kürdi’, Hz. Hüseyin neslinden geldiği için ‘Hüseyni’ lakabıyla anıldığını ve Harput’ta yaşadığını öğrendiğini, 1918’de rüyasını da kaydedip gönderdiği mektubuna bir yıl sonra cevap geldiğini, bu tarihten vefat ettiği 1921 yılına kadar yazdığı mektuplara şeyhinin dokuz adet mektupla cevap verdiğini, bunlarda kaydedilen zikir tarifleri vasıtasıyla yüz yüze hiç görüşmeden seyrü sülükü tamamladığını söyler. Muhammet İhsan, Seyyid Ahmed Kürdi’nin vefatının ardından kutbü’l gavs olarak tanımladığı Seyyid Muhammet Mestur el-Üveysi’nin sohbetlerine katılarak kısa zamanda ondan da hilafet aldığını, İmam-ı Rabbani’nin neslinden Muhammed Ma’sum Müceddidi’den istifade edip onun bütün manevi birikimini tevarüs ettiğini, son olarak da ‚yedinci. mürşidim‛ dediği Hz. Peygamberin ruhaniyeti vasıtasıyla 1941 yılından itibaren eğitildiğini ve bu tarihten sonra diğer bütün şeyhlerle irtibatının kesildiğini kaydeder. İhsan Oğuz’un intisap ettiği şeyhlerden Şerefeddin Efendi ile icazet aldığı Seyyid Ahmed Kürdi’nin tarikat silsileleri Nakşibendiyye-Halidiyye’nin kurucusu Halid el-Bağdadi’nin yer almadığı farklı silsilelerle Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin kurucusu İmam-ı Rabbani’ye ulaşmaktadır. Tarikat-ı Nakşibendiyye-i Müceddidiyye-i Ahseniyye (Tarikat-ı Ahseniyye) adını verdiği tarikatın kurucusu olduğunu söyleyen Oğuz, 1972 yılında kaleme aldığı Mufassal Mezheb-i Selef ve Mülahhas Mezheb-i Selef isimli eserlerinde Selefiyye Mezhebiyle ilgili kaydettiği esasların aynı zamanda Ahseniyye tarikatının da temelini oluşturduğunu belirtir. Oğuz ayrıca 1983’te Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin evrad ve ezkarında bazı değişiklikler yapmış ve bunu tarikatının evradı olarak belirlemiştir. Selefiyye’yi ‚sahabenin, tabiinin ve ilk üç asırda yetişen müctehid imamların yoluna girenler‛, diye tarif eden Oğuz, Maturidiyye mezhebini Eşariyye’ye göre Selefiyye’ye daha yakın bulur ve Selefiyye mezhebini en üstün yol olarak benimsemekle birlikte İbn Teymiyye ile İbn Kayyim el-Cevziyye’yi mutaassıp diye nitelendirip iyi niyetten yoksun olduklarını ileri sürer. ‘İnsandaki Cüz’i İrade’ adlı eserini onların bazı yanlış inanç ve tutumlarına işaret etmek amacıyla yazmış olduğunu belirtir. Muhammet İhsan Oğuz’un belli başlı eserleri şunlardır. 1. Arifler Silsilesi 2. Muhammed İhsan Oğuz’dan Mektuplar. 3. Tasavvufun Öncüleri 12 büyük Veli. 4. İslam Düşüncesinde 7 önemli Konu. 5. İslamda kaza ve kader. 6. Şeriat-Tarikat Kavramları Zikir ve Tasavvuf Yolları. 7. Saadet Anahtarı. 8. Dünya ve Ahiret Hayatı. 9. İslam’da mübarek günler ve geceler. 10. Mufassal Mezheb-i Selef; Selefiyye Mezhebi ilk Müslümanları Örnek Alma Yolu Muhammed İhsan Oğuz Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 31. Hz. Şeyh Ali Septi (ks.) 32. Hz. Şeyh Ahmed El-Kürdi (ks.) 33. Muhammed İhsan Oğuz Efendi Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Deli Eşref – Hacı Eşref
Kastamonu – inebolu yolu üzerindeki hacorta köyünde Deli Eşref veya hacı olduktan sonra Hacı Eşref denen Eşref Özbenli (eski şöhreti ile ve mahallî ağızla Benlizâdeler veya Benlioğlu/ Benloğlu) H.1324/M 1906 yılında, Mustafa ve Nebiyye’den, Kastamonu’da doğmuştur. İlin Deveciler Mahalleli nüfusuna kayıtlı olup 7 nolu haneden çıkmaktadır. O, aslında varlıklı bir ailenin oğludur. Aile, eski İnebolu yolu üzerinde bulunan Hacorta Köyü’ndendir Babası Hacı Mustafa’nın 1912 Balkan Harbi’nde asker iken şehadeti üzerine kendisine şehid maaşı bağlanmış olup ağabeyi Tevfik bey tarafından vasîlik ve amcası Ahmed Benlioğlu, Hisarardı Mahallesi Muhtarı Hamdi Pehlivan ve eski Belediye Başkanlarından Şerafeddin Sabirin tarafından kendisine bakım ve hizmette bulunulmuştur. Bir ara Şerafeddin Sabirin de vasîsi olmuştur. Eşrefin amcası Hüseyin Rüşdü Özbenli de, 1959 yılında vaki ölümüne kadar onun vasiliğini yapmış, her türlü kahrını çekmiştir. Eşref Özbenli’nin yaşı icabı nasıl bir eğitim gördüğüne dâir her hangi bir belge bulamamakla birlikte, sahih derecede namazlarını kılmasına; az ve öz konuştuğunda hikmetli konuşmalarına bakılırsa onun en azından bir mahalle mektebi eğitiminden geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim kaynak kişilerden Enver Eroğlu’nun anlattıklarına göre, dedesi Hacı Mustafa’dan ders almış ve bir kere de dayağını yemiştir. Eşrefin, babası tarafından kalan mirası, vasî vasıtasıyla kullanabilmiş olması keyfiyeti, onun aklî dengesinin doğuştan yerinde olmadığını göstermektedir ki yakın akrabasından bazılarının kendisi ile hiç ilgilenmediklerini söyleyenler de vardır. Deli Eşref tavır ve hareketleri ile meczûb biri olarak tanınır; çocukluk alışkanlığı olacak ki çarşı ve sokaklarda dilenirdi; ancak onun bu hali kesinlikle maddeye hırsından kaynaklanmıyordu. Çok az konuşur, sabır kelimesini sıkça söylerdi. Herkesin verdiği parayı almaz ve herkesten de para istemezdi. Bilhassa buluntu paraları kabul etmez; ayyaş, kumarbaz gibi kişilerle, kazancında helallik görmediklerinin paralarını, verseler de almazdı. Topladığı bu paraları kimsesiz fakir kişilere, öksüz ve yetimlere, muhtaç okul öğrencilerine, çeyiz hazırlığı yapan fakir kızlara; kırlarda ve köy yollarında bakımsızlıktan kullanılmaz hale gelmiş suların tamiri gibi hayır işlerine sarfederdi. Eşrefin yanında üç adet para kesesi bulunurdu. Rastladıklarından “Kuruş ver”, “Kuruş, kuruş…” diyerek para ister; zamanında oldukça değerli olan tırtıllı veya ortası delik kuruşu alır; meselâ biri 25 kuruşluk verse 24 kuruşu sayarak iade ederdi. O, aslâ mücerred bir para dilencisi olmamıştır. Keselerden biri günde bir, bazen günde iki kere dolar: diğeri iki veya üç haftada hatta ayda bir dolar; üçüncüsü ise aylar sonra ancak dolmuş olurdu. Aldığı paraları, manevi bir ilhamla, ilgili keselere koymasını gayet iyi bilirdi ki bunun keyfiyeti, verilen paraların helal ve temiz olmaları ve onların temizlik derecelerine uygun keselere konmasıyla daha çok zarurî ve cevaplı işlere sarfedilmeleri bakımından âdeta bir ölçü olurdu. Okulların açılmasıyla Eşref, şehirdeki ve bazı köylerdeki ilkokullara giderek muhtaç öğrencileri tesbit eder ve kimi okula 50 pabuç, kimi okula 40-50 önlük, kimine defter, kitap ve benzeri zaruri ihtiyaçları götürerek öğrencilere dağıtırdı. Bunları aldığı esnafa peşinen borçlanır, hesaplar açtırır ve topladıklarını kesesi doldukça o dükkânlara götürüp boşaltır, sayılanı hesaptan düşürterek peyderpey borçlarını kapatırdı. Onun bu halini bilen hiç bir esnaf itiraz etmez, hatta bizim de hayrımız dokunsun düşüncesiyle aldıkları mallarda ikrâmda bulunurlardı. Yaptıklarına ilâveten topladığı paralarla sokakta yaşlı, bakımsız bir fakir görse kadın olsun, erkek olsun hemen en yakın bakkaldan yiyecek bir şeyler alır hatta ihtiyaç durumuna göre giyecek malzemesi de alarak kendisine verirdi. Şehrin hangi mahallesinde olursa olsun yaşlılıktan dolayı evinden çıkamayan düşkünleri araştırır, ihtiyaçlarını alarak evlerine kadar götürürdü. Deli Eşref in, sahipleri marûf ve güvenilir kimseler olan bazı dükkânlarda emanet para kutuları da vardı. Meselâ Halıcı merhum İbrahim Selvi’nin, şehrin diğer güvenilir esnafının; daha sonraki yıllarda Kemal Pattabanoğlu’nun dükkânları böyle yerlerdendi. Oralara zaman zaman kesesini boşaltır, biriktirdiği paraları bütünletir, bir hayır için böylece stokta bulunurdu. Aniden gidip meselâ bana 10 lira ver, diyerek para istediği dükkân sahiplerinin, çekmecelerinde bulunan kutusunu açtıklarında tamamı tamamına 10 lira bozuk para bularak şaşkınlığa düştükleri çoktur. Eşref tarafından sayılması, hesabının yapılması mümkün olmayan bu halin izahı gerçekten zordur. Deli Eşref , küfür bilmediği gibi küfürbazlardan uzak durur, onların verdiklerini almazdı. Çok gezer, gezdikleri yerlerde dâima âlim ve şeyh kişileri ziyaret eder, şayet fotoğraflarını eline geçirirse onları cebinde taşırdı. Şehirlerarası selâm getirenleri, önceden karşılayarak alır; selâmı getiren, unutup söylememişse hemen karşısına çıkarak “Hani benim emâneti niçin vermedin?” der, böylece muhatabını şaşkınlığa uğratırdı Bunun örnekleri oldukça fazladır. Onun Kerâmet Sayılan Diğer Halleri Yozgat Hakimliği’ne naklen tayin edilen Necip Ruşen Oktay, izinli olarak memleketi olan Kastamonu’ya geleceği günlerde biri, “Hacı Eşrefe selâm götür” der Kıymet vermediği için kendisine söylemeyi düşünmez, fakat şehre iner inmez Eşref yolunu keser ve “Hani, benim emâneti vermedin.” deyince şaşırır. Bu olaydan sonra hâkim, kendisine ayrı bir saygı hissi duymağa başlar. N.R.Oktay bu olayı zamanın müftü yardımcısı Kâmil Anbarcıoğlu’na anlatmıştır. Çorum’da askerlik yapan Kastamonulu biri, şubede cam kırmış, camcıya gitmiş. Camcı, askerin Kastamonulu olduğunu öğrenince “Orada bir Hacı Eşref var, tanır mısın? O deli değil, velîdir, izne giderken bana uğra, sana bir paket vereceğim, selâmımı da götürürsün…” der. Çocuk Kastamonu’ya geldiğinde Eşref, ondan daha evvel davranarak babasını görür ve “Oğlun askerden gelmiş, emânetimi versin.” diyerek karşısındakini şaşkınlığa uğratır. Bediüzzaman Said Nursî Kastamonu’da mecburî ikamettedir. Ziyaretine giden biri, köyden hediye olarak yoğurt götürmüştür. Onun hediye almak âdeti olmadığından yoğurdu getirene, “Ben aldım, kabul ettim. Hediyeyi alın ve giderken Eşrefe verin.” der Evden ayrılıp giderken yoğurt sahibi Eşrefi görür. Eşref kendisine “Benim yoğurdumu veriniz” diyerek kerametinin bir örneğini daha ortaya koyar. İskilipli Osman Usta, Kastamonu Karayolları’nda operatör olarak çalışmaktadır. Sene 1969. Kırkçeşme Caddesi üzerinde yürürken Eşref yolunu keser ve 2,5 lira ver der. Arkasından “Senin işin olacak”, diye ilâve eder. Duyanlar, ne iş olduğunu sorduklarında Osman Usta “Yarın Ankara’ya ağır vasıflı ehliyeti imtihanına girmek için gideceğim.” der. Gerçekten Osman Usta ilk imtihanda kazanıyor ve ehliyetini alıyor, (Kaynak kişi Osman Usta’nın hemşehrisi olup birinci kaynaktan dinleyen Doç. Dr. Mücteba Uğur). İl merkezinde, Karamehmed’in kahvesine Eşref gelir, selâm verir. Orada bulunan bir yabancı Eşrefin kim olduğunu sorar “Deli derler ama muhterem biridir.” diye cevaplarlar. konuşmalar çok sessiz bir şekilde cereyan eder. İlin en büyük birkaç kahvesinden biri olan ve o anda kahvenin başka bir köşesinde bulunan Eşref “Ben meczûb deliyim” diye söze karışır. (Kaynak kişi Mehmet Tufan Arslan) 1976’daki vefatıyla vasiyeti üzerine İnebolu yolu üzerinde Hacorta (Hoca Orta veya Hacı Orta) Köyünde bulunan Meşeli türbesine defnedilir. Kaynak ; Tanıdığım Kastamonu Delileri İçinde Bir Veli: Deli Eşref / Abdülkerim ABDULKADİROĞLU
Şemsizade Ahmed Ziyaeddin Efendi
Şemsizâde Ailesi Şemsizâde ailesi 1250’li yıllardan beri Kastamonu’da yaklaşık iki asırdır bilinen bir ailedir. Bu ailenin Bayramîlik konusundaki hizmetleri ve tesirleri çok büyük olmuştur. Ailenin fertleri sülaleden gelen bir görev aşkıyla hizmeti ayakta tutmaya gayret etmişlerdir. Abdülkerim Abdulkadiroğlu, bu aileden kendisine tevdi’ edilen evrakları ve belgeleri inceleyerek bu konuda aydınlatıcı bilgiler sunmuştur. Örneğin, tekkenin evrak-ı metrûkesi arasında bulunan ve tekkenin kitapları hakkında kısa bilgilerin verildiği bir not, tarikatın ve ailenin bu ildeki eskiliğini belgelemektedir. İlgili metin şu şekildedir: “Kastamonu eizze-i meşayıh ve eşraf-ı kibarından Şeyhzadeler demekle maruf olup altı yüz elli (1252) tarihinden bu zamana kadar silsile-i halefleri mütevasıl ve hala post-nişîn-i erkân-ı tarikat-ı aliyye-i Bayramiyye Reşadetli Şeyh Ziya Efendi’nin ecdad-ı kiramlarının te’lif ve istinsah tarikıyla cem ettikleri ve Fatih Atabey Gazi Hazretleri türbe-i şerifesi sahasına vaz’ ile muhafazasını evlatlarının eslah ve erşedine vasıyyet buyurdukları kütüb-i mevkufe-i nefiselerin, Fatih hazretlerinin camii şeriflerinde cihet-i vakıftan ve ashab-ı hayır taraflarından mevzu’ eşya-yı mevkufedir.” Yukarıda yazılı olan belgede 1252 tarihinden bu yana Şemsizâde ailesinin meteselsilen Bayramiyye tarikatının postnişîni olduklarını ve Atabey Gazi Camii ve türbesi ile bağlantılarını açıkça ifade etmektedir. Şemsizâde ailesinin Bayramîlik konusundaki hizmetleri ve tesirleri çok büyük olmuştur. Aile fertleri sülaleden gelen bir görev aşkıyla hizmeti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Fakat Kastamonu’da Bayramîlik’in beklenen düzeyde yaygın olup tanınmamasının ya da gizli kalmasının Abdulkadiroğlu’na göre iki büyük sebebi vardır. Birincisi, Nakşibendilik ve Halvetîlikten büyük izler taşıyan ve onların karışımı gibi kabul edilen Bayramîlik, Halvetiyye’nin önemli kollarının merkezi durumunda olan Kastamonu’da belirgin olarak kendini gösterememiştir. Şa’baniyye’nin merkezi Kastamonu’dur. Yine onun alt şubesi olan Çerkeşiyye’nin merkezi Çerkeş, Haliliyye’nin merkezi olan Gerede o tarihlerde Kastamonu’ya bağlı ilçelerdir. Aynı Şekilde Halvetiyye’de büyük şeyh kabul edilen Hayrettin Tokadî hazretleri de Bolu’da metfundur. Çevre yerleşim yerlerinden Mudurnu dâhil o zaman bu tarikatın yayıldığı tüm bölge eski Kastamonu topraklarıdır. Safranbolu’da aynı şekilde Kastamonu’dan ayrılan bir belde olarak bu konuda önem arz eder. Bölgede Halvetîlik’in ağırlığını anlamak açısından ve tarikat faaliyetlerinin ne kadar eskilere dayandığını göstermesi bakımından bugün şehirleşmenin tamamen dışında kalmış, Araç ilçesi, Küre-i Hadid köyünün camisindeki halvet odaları güzel bir örnek teşkil etmektedir. Daha sonra İstanbul’da süratle yayılan, faaliyette birçok şubesi bulunan, padişahların intisab etmesi bakımından birinci sırada yer alan Şa’banîlik, pek çok devlet erkânınca da hüsn-i kabul görmüştür. Nakşibendilik de aynı derecede halk arasında tutulmuştur. Bayramîlik’in Melâmîlik yönü de tarikatın gizli kalmasına etken olmuştur. Şemsizâde ailesinden günümüze korunarak getirilen belgeler Bayramîlik’in diğer tarikatlara göre sosyal yönünün çok daha fazla olduğunu ve halk ile iç içe bir özellik taşıdığını göstermektedir. Şimdi Bayramîlik’in bu yönünü yaşantılarıyla ve hizmetleriyle sergileyen Şemsizâde ailesinin Kastamonu ve çevresindeki etkilerini ve yaptıkları hizmetleri irdeleyelim. Son Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi , halk arasında “Şeyh Ziya Efendi, Şeyh Ahmed Ziya Efendi, Atabey Şeyhi, Ziya Efendi” gibi isimlerle anılmakta ve yazışmalarda bu adlarla yazılmaktadır. Aileden gelen ve son kuşağın ellerinde bulunan şecerenin üstünde şu not yazılmıştır: “Kastamonu’nun eski hanedanından Şeyhzâde denmekle maruf Atabey Şeyhizâdelerin nisbetini beyan eyler şeceredir. Haseb ve neseb ile iftihar şer’an caiz değildir. Maamafih hasebi zayi etmeyerek hıfz eylemek labüddür.” Şecerenin üzerindeki notlara göz atacak olursak şunları söyleyebiliriz: “Şeyh Ali Dede” ismiyle başlayan şecerenin üzerinde yazan notlarda “onuncu asrın kibâr-ı ricâlinden” diye bahsedilen şeyh el-Hac Mustafa Efendi ve sonrasındaki üç kuşakta şeyh lakabı bulunmaktadır. Bunlar arasında yer alan Şeyh Mehmed Şemseddin Efendi’den sonra aile “Şemsizâde” lakabıyla şöhret bulmuştur. Şecerede ifade edildiğine göre, 1185 tarihinde Berat gecesinde vefat eden, aynı zamanda beldenin müftüsü olan Şeyh Mustafa Efendi Atabey Camiinin yukarı kapısında metfundur. Ardından gelen kuşaktaki Şeyh Şemseddin Efendi yine aynı caminin türbesinde metfundur. Ondan sonra gelen Hacı Abdullah Vecihi Efendi’nin de yine Atabey Gazi Türbesinin zîrinde metfun olduğu, hayırsever bir kişi olduğu, Kazancılar Camii’ni yaptırdığı ve vefat tarihinin 1260 (1844) olduğu bilgisi mevcuttur. Şecerenin devamında yer alan şahısların yine sahibü’l-hayrat- vel-hasenat olduklarından, yaptıkları hayırlardan bahsedilmekte bazılarının ise müderris olduğundan söz edilmektedir. 1891’de vefat eden Mehmed Şemseddin Bey’e kadar üç kuşakta şeyhlik bırakılmış, muhtemelen takibat sebebiyle gizli kalmıştır. Mehmed Şemseddin Bey’in oğlu Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin isminin altında kendisi ve dönemindeki canlanma hakkında şecerede şunlar yazılıdır. “Kastamonu’da reîsü’l-meşâyıhtır. Bayramîdir. Atabey Camii’nde seccâde-nişîn olup kendilerine gelinceye kadar üç batında şeyhlik bırakılıp bu zat dergâhı sonradan ihya etmiştir.” Şecerenin başında yer alan Şeyh Ali Dede yukarıda bahsedilen İsa Dede’den sonra halife olan Ali Dede olması muhtemeldir. Bilindiği üzere İsa Dede’nin de Hacı Bayram-ı Velî’nin halifesi ve damadı olduğu ihtimalinden söz edilmektedir. Şemsizâde Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi (1867-1946) Kastamonu’da Şeyhoğulları olarak bilinen aileye mensup olan Ahmed Ziyâeddin Efendi, Seyyid Mehmed Şemseddin Bey’in oğludur. Aileden gelen Osmanlıca şecerede bu isim Mehmed Bey olarak geçmektedir. Ailenin lakabı son iki yüzyıldır Şemsizâde iken kanundan sonra “Uluoğlu” soyadını almıştır. Ziyâeddin Efendi 1867 doğumludur. İlköğrenimini ve hafızlığını Nasrullah Mektebi’nde tamamlamıştır. Daha sonra Rüşdiye Mektebi’nden mezun olmuştur. Namazgâh Medresesi’ndeki eğitimine devam eden Şeyh Ziyâeddin Efendi, o zaman müftü olan A’mâzâde Mehmed Emin Efendi’den 1897 yılında icazet almıştır. Ziyâeddin Efendi ledünnî ilmi tahsil edip şeyh olduktan sonra medrese tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Bu duruma delil olarak hocası A’mâzâde Mehmed Efendi’nin kendisini evine davet etmek üzere yazdığı 27.09.1892 tarihli mektubu verebiliriz. Hocasının bir şeyh olan talebesine hocalık hukuku bir yana gösterdiği nezaket ve karşılıklı hürmet mektupta açıkça görülmektedir. Mektup metni şudur: “Reşadetli Efendim Hazretleri! Meclis-i envar-ı füyûzat-ı maneviyyeleriyle iktibas-ı Ziya-yı daimi olunmak ve akdemce can u cinanımıza cilve-nüma-yı zuhur olan nefahât-ı kudsiyyelerinin bir kat daha ta’mıkına muvaffakıyet hasıl olmak üzere yarınki Salı günü saat dokuz raddelerinde hane-i daiyanemi teşrife rağbet buyurulması bilhassa temenni olunur…” Ziyâeddin Efendi’nin medrese eğitimine ara vermiş ve sonradan tamamlamış olmasının sebebi, seyr ü sülükünü tamamlamak üzere tarikatın genel merkezi olan Ankara’ya giderek bir yıl süreyle orada eğitim almış olmasıdır. Elde bulunan 5.4.1889 tarihli Mürûr Tezkiresi bu konuyu aydınlatmaktadır. Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi Ankara’dan Kastamonu’ya döndükten sonra Atabey Camii’nde tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar, Pazar akşamları Bayramîlik tariki üzere ayinler yapmıştır. Kendisinin Ankara’da, yanında aralıksız bir yıl kalarak hilafet aldığı Bayrami şeyhi Abdülhamid Baba’dır. Bu bilgi tarihi belgelere daha uygundur. Hem mürur tezkiresindeki tarih hem de Abdülhamid Efendi’nin takip eden dönemde Ziyâeddin Efendi ’ye yazdığı iki mektup eldeki veri olarak bu bilgiyi doğrulamaktadır. Bu mektuplardaki hitaplar da delil niteliğindedir. Mektupların yazıldığı 1890 ve 1892 tarihlerinde de yine Şeyh Abdülhamid Baba’nın görevi başında olduğu bilinmektedir. Abdulkadiroğlu tarafından Fuat Bayramoğlu’nun Hacı Bayram-ı Veli Yaşamı-Soyu-Vakfı adlı eserine dayanarak, eserin birinci cildinde geçtiğini ifade ettiği şecereye göre Şeyh Ziyâeddin Efendi ’nin hilafet aldığı Bayramî şeyhi, Şeyh Mehmed Tayyib Baba olarak görünmektedir. Abdulkadiroğlu o şecerede ailenin bir koldan devam ettirildiğini, akrabalık kollarının dâhil edilmediğini söylemiş ve yukarıdaki gerekçelere dayanarak bu bilgiyi doğru bulmamıştır. Ahmed Ziyâeddin Efendi müderrisliği ve daha sonraki yıllar Atabey Gazi Camii imam hatipliği gibi görevleri bir yana, Osmanlı’nın son devirlerinde aralıksız İdare Meclisi Azalığında; Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinde Kızılay, Çocuk Esirgeme ve benzeri hayır müesseselerinin aza ve reisliğinde bulunmuştur. En büyük hizmeti İstiklal Savaşı esnasında görülmüştür. Atatürk’ün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurması üzerine, Kastamonu’da da beş kişiden kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanlığına seçilmiş; bu cemiyetin Halk Partisine dönüşmesine kadar aralıksız görevini sürdürmüş ve büyük hizmetlerde bulunmuştur. İstiklal Savaşında gösterdiği fedakârlık ve kahramanlıktan dolayı İstiklal madalyası ile taltif edilmiştir. Halen Anıtkabir’in İstiklal Savaşı Müzesi’nde Niksar Redd-i İlhak Cemiyeti ve Bolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlarıyla birlikte Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı sıfatıyla Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin fotoğrafı da yer almaktadır. Şeyh Ziyâeddin Efendi o dönemde aynı zamanda Çocuk Esirgeme Kurumu Kastamonu Şubesi Başkanıdır. Bu hizmetleri bize aktaran Abdulkadiroğlu, Ziyâeddin Efendi’nin kişiliği hakkında şunları söylemektedir: “Bütün hizmetlerini hiçbir maddi karşılık beklemeden yapan Ahmed Ziyâeddin Efendi mutaassıp biri değildi. Fazileti, temiz ve dürüst ahlakı, aşırı derecede cömertliği ile tanınmıştı. O fakir ve muhtaçlara hep yardımcı olmuştur. Esasen içlerinde bizzat bulunmakla gurur duyduğu anlaşılan değişik boyutlu vakıf hizmetlerinin altında yatan da bu duygulardan başkası değildir.” Şeyh Ziyâeddin Efendi Kastamonu’da ilmî ve dinî kimliğinin yanı sıra yardımsever, vatanperver ve toplumun ihtiyaç ve sorunlarına daima çözüm arayan, sözü dinlenen itibarlı bir kişilik olarak bilinmektedir. Aileden intikal eden evraklardan Abdulkadiroğlu bu sonuca varmıştır. Evrakların içerisinde müderris kimliği ile vilayet Maarif Müdürlüğü tarafından okullardaki çeşitli sınavlara mümeyyiz sıfatıyla çağırıldığına veya ödül törenlerine ya da imtihan jüriliğine davet edildiğine dair belgeler mevcuttur. Şeyh Ziyâeddin Efendi’nin görevlerinden biri de “Nakîbü’l-eşraf Kaymakamlığı”dır. Peygamber soyundan gelenlerin işlerini yürütmek için hükümet tarafından taşrada bu işlerle görevli kimselere Nakîbü’l-eşraf Kaymakamı denirdi. Bu görev de Ziyâeddin Efendi’nin onurla yaptığı hizmetlerdendir. Kastamonu Vilayeti Tahrirat Müdüriyetinden Ziyâeddin Efendi’ye gönderilen bir davet yazısında “Bayrâmî Dergâh-ı Şerîfi Seccade-nişîni ve Nakîbü’leşraf Kaymakamı Faziletli Ziyâeddin Efendi Hazretleri’ne…” hitabı vardır. Böyle bir Resmî yazı onun bu görevi fiilen yaptığını göstermenin yanında kendisine hitaben yazılan bütün resmî ve gayr-ı resmî evrakta Bayramî dergâhı postnişini olduğuna vurgu yapılması, Ziyâeddin Efendi’nin bu kimliğiyle o dönemde ne kadar şöhret bulduğunu göstermektedir. Kastamonu ve çevresinde Ziyâeddin Efendi, diğer tarikat şubelerinin halifeleri arasında en gençlerinden biri olmasına rağmen Reîsü’l-meşâyıh (Şeyhlerin reisi) kabul edilmiş bu yetki ile hilafet törenlerini yönetmiştir. Bu törenlerden birisi de Nakşîlik’in Halidiyye kolunun son şeyhi olan ve aynı zamanda Nasrullah Camii başimam-hatibi Hacı Nureddin Karasu’nun hilafet tacı giyme merasimidir ki Ziyâeddin Efendi bu törene Reîsü’l-meşâyıh olarak başkanlık etmiştir. Ziyâeddin Efendi’nin yaşlılık günlerinden Atabey Gazi Dergâh Camii’ne genç yaşta Şeyh olan Ziyâeddin Efendi aynı zamanda encümen reisidir. Herkes tarafından sevilen bir insandır. İyi derecede Farsça bilmektedir. Hakkında yazılan hatıralarda geçtiğine göre Bayram sabahları bu camide Türkçe ve Farsça vaaz verdiği ve bu esnada caminin dolup taştığı anlatılmaktadır. Yine Ziya Efendi’nin sabah namazlarından sonra dervişleriyle evrad okuduğu, Cuma akşamları kendine ait konağında dervişlere yemek verdiği, Bayramlarda halkın kendisini ziyarete geldiği, şehrin müftüsünün ve diğer hocaların devamlı suretle ziyaretinde bulundukları yakınlarının hatıralarında nakledilmektedir. Kaynak ;Uluslararası Hacı Bayram-ı Velî Sempozyu Bildiriler Kitabı , Naile Baltacı’nın “Bayramîli̇ği̇n Kastamonu’ya Etkisi ve Bayramî Şeyhi̇ Şemsi̇zâde Ahmed Ziyâeddin Efendi (1867-1946)” adlı makalesinden alınmıştır.
Taraklı Sultan
Kastamonu – Merkez – Hasan Çelebi camii İsmailbey Mahallesi’nin Tenekeci Sokağı’nda kain Hasançelebi Camii’nin harimi dahilindedir. Cami ile aynı kapıyı paylaşan türbenin duvarları kerpiç malzeme ile yapılmıştır. Döşeme tavan, duvarların iç tarafı ve çatısı ahşaptır. Üzeri cami ile beraber kiremitle örtülmüştür. 8.20 Metre uzunluğu ve 3 metre kadar eni olan türbe, kapı tarafına doğru daralarak üçgen bir şekil almaktadır. Batı duvarı boydan boya cam olan türbenin kıble tarafında da iki adet penceresi vardır. Ahşap olan iç duvarların orta bölümünü, kapıdan başlayarak kıble duvarının doğu köşesine kadar dolaşan kuşak üzerinde Bakara suresinin son iki ayeti ile Ayete’l Kürsi yazılıdır. Bu kuşağın üzerinde ise Yahya -i Şirvanı’nin Vird-i Settar’ından bir bölüm olan, “Sübhaneke ma abednake hakka ibadetik Sübhaneke ma arefnake hakka ma’rifetik Sübhaneke ma zekernake hakka zikrik Sübhaneke ma şekernake hakka şükrik” yazıları; kıble duvarında da: “La ilahe illallahül melikül hakkul mübin. Muhammedün Rasülullahi sadikul va’dil emin” yazısı vardır. Türbenin kıble tarafında demir çerçeveli cam şebeke içinde iki adet tahta sanduka vardır. Bunlardan birisi Tarakcızade Abdurrahman Efendi , diğeri de oğlu Mahmut Efendi’ye aittir. Abdurrahman Efendi’nin, Hz. Pir Camii’nin kıble tarafındaki hazirede medfun olan Seyyid Sünneti Efendi nin halifesi olduğu rivayet edilir. Buna göre Sünneti Efendi’nin vefatından sonra Kastamonu’da Halveti Tarikatı usulünce irşad görevi Abdurrahman Efendi tarafından devam ettirilmiş, dergah olarak da Hasan Çelebi Camii seçilmiştir. Kendileri her ne kadar “Taraklı Sultan” nisbesiyle biliniyor ve bu konuda bazı menkıbeler anlatılırsa da bu nisbenin aslında Tarakcızade olduğu eski belgelerden öğrenilmektedir. Tarakcızade Abdurrahman Efendi , Şeyh Şa’ban-ı Veli hazretlerinin bölgeyi teşrif ettiği tarihlerde çevredeki saygın ve meşhur şeyhlerden birisi idi. Buna göre 937/1530 tarihlerinde hayatta olduğu anlaşılıyorsa da vefat tarihi meçhuldür. Kendisinden sonra yerine, yanında medfun bulunan oğlu Mahmut Efendi şeyh olmuştur. Bu zatın da ne kadar şeyhlikte bulunduğu ve vefat tarihi hakkında malumat yoktur. Bitişik camiin şirin bir köşesinde kendilerine ayrılan manevi tahtlarında istirahat eden Tarakcızade Abdurrahman ve Mahmut efendilerin türbesi, cemaat tarafından itina ile korunmakta ve yıllardan beri eksilmeyen saygı ve hürmet duygularıyla ziyaret edilmektedir. Allah kadirlerini yüceltsin. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Abdalhasan Türbesi
Kastamonu – taşköprü – abdalhasan köyü Abdal Hasan ’ın yaşadığı dönem kesin olarak bilinmemekle birlikte, hakkında anlatılan menkıbeden yola çıkılarak, XV. asrın sonlarıyla XVI. asrın başlarında yaşamış olabileceği tahmin edilmektedir. Esra Yıldız’ın ‘Taşköprü Abdalhasan Köyü ve Türk Devri Mimari Eserleri’ adlı çalışmasından edindiğimiz bilgiye göre, Abdal Hasan ’ın, 16. yy. evliyalarından biri olarak kabul etmenin dışında, Kalenderiler zümresine mensup olduğu bilinmektedir. Evliyanın adıyla anılan köyün, muhtemelen yapılan zaviye etrafında gelişerek oluştuğu kabul edilmektedir. Zekiye Çağımlar çalışmasında, Abdal Hasan hakkında Ahmet Yaşar Zengin’den atıfla şu menkıbeyi nakleder. ‚Zamanında Sultan Beyazıt’ın bir kız çocuğu olur ve bu kız 20 yaşına kadar hiç konuşmaz. Kızının derdine deva bulamayan sultan, çevresindekilerin tavsiyesi üzerine kızını adamlarına teslim ederek Kastamonu’daki Abdal Hasan ’a gönderir. Daha kafile köye gelmeden, Abdal Hasan olaylar kendine malum olduğu için, kafileyi köyün girişinde karşılar. ‚Kızım konuş‛ , der. Kız ise ‚Selametü’l-insan, fi hıfzı’l-lisan‛ (İnsanın selameti dilini tutmasındadır) der. O günden sonra konuşmaya başlayan sultanın kızı köyden ayrılmayarak oraya yerleşir. DİA’da Şerafettin Turan’ın kaleme almış olduğu maddede, İbn Kemal’in kaydına göre çocuklarının ve torunlarının sayısı 300’ü aşmış olan Bayezid II’nin (1448-1512) sekiz oğlu ile onbir kızının olduğu, Esra Yıldız’ın çalışmasında M. Çağatay Uluçay’ın, ‘Padişahların Kadınları ve Kızları’, adlı eserinden nakille, “ Aynışah Sultan, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Gevherimülûk Sultan, Hatice Sultan, Hundi Sultan, Hüma Sultan, İlaldı Sultan, Kamer Sultan, Selçuk Sultan, Şah Sultan ve Sultanzade Sultan” olmak üzere toplam on iki kızı olduğu görülmekte ve bunlar arasında Dilsiz Sultan ismine rastlanmamaktadır. Menkıbe açısından ‘Dilsiz Sultan’ adı muhtemelen bir yakıştırma olmalıdır. Abdal Hasan’ ın hakkında anlatılan bir menkıbe de, tevbe kapısını açan hırsızlarla ilgilidir. Köyün halkı oldukça fakirdir. Bir gece hırsızlar gelerek, sadece tek kuzusu olan bir adamın hayvanını çalarlar. Sonra da çaldıkları bu kuzuyu kesip, köye yakın bir mağarada pişirip yemeye başlarlar. O sırada mağaraya üstü başı perişan bir adam gelir, kendisinin de sofraya katılıp katılamayacağını sorar. Hırsızlar onu da aralarına alıp kızarmış kuzudan verirler. Yemeğe başlamadan önce, bu sonradan gelen kişi yemek bitince şükür duası etmek istediğini, bunun için de yemek yenirken kuzunun kemiklerini atmamalarını, bir kenarda toplamalarını söyler. Yemeğin bitiminde, kuzunun sadece bir tarafta toplanmış kemikleri kalmıştır. Mağaraya sonradan gelip yemeğe katılan bu kişi, şükür duası eder ve, ‚Allahım biz eksilttik sen yerine koy‛, der. Birden kemikler canlanıp yeniden kuzu olur ve derhal mağaradan çıkarak doğruca köye gider. Bütün bunları şaşkınlık ve korkuyla seyreden hırsızlar, bu kişinin yörede adı çok bilinen ermiş Abdal Hasan olduğunu anlarlar. Bunun üzerine hırsızlık yapmamaya tövbe eder ve, Abdal Hasan’ın elini öperek iyi insan olmaya söz verirler. Kastamonu Postası’ndan Cebrail Keleş’in türbe ziyaretinde dikkati çeken hususlar, çevrede bulunan Bizans döneminden kalma mermer sütun başlıkları ile Bizans döneminden kalma bir kilisenin camiye dönüştürülmesi ile ilgili bir rivayettir. Esra Yıldız’ın çalışmasından ise, caminin muhtelif zamanlarda tamir görmüş olduğunu anlıyoruz. Vaktiyle kubbeli olan imaret kısmının günümüzde düz ahşap tavanlı kırma çatıyla örtülü olduğu fotoğraflarından görülüyor. Avlu ortasında yer alan şadırvanda XVI. yüzyıl süslemelerinden burmalı lüleler göze çarpıyor. İlgi çekici bir süsleme de, doğudaki eyvanların arasında benzeri Niksar’daki Çöreğibüyük Camii’nde karşımıza çıkan geyik figürüdür. Bu figürün bir tarikat simgesi olduğu kabul edilir. Yapının giriş kapısı da grift düzeniyle ahşap işçiliğin enfes örneklerinden biri olarak göze çarpar. Tarihlendirme konusunda VGM eski eser fişlerinde 1582 yılına ait bir kayıt ile 1530 yılına ait Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri’nde Abdal Hasan Köyü zaviyesinin ve adının geçmesi ışık tutucu olmaktadır. Muhtelif zamanlarda tamir görmüş olan türbede biri Dilsiz Sultan’a, diğeri Abdal Hasan’a ait olduğu kabul edilen iki ahşap sanduka bulunmaktadır. Türbe çevresindeki hazirede bulunan mezar taşlarından tarihi tespit edilebilenler 1834-1900 yılları arasında yer alır. Türbe ve diğer yapılarda yer alan devşirme malzemenin bolluğu, burada Roma-Bizans varlığının işaretidir. Çalışmasının sonunda Esra Yıldız’ın varmış olduğu sonuç itibarıyle, eski adı Tutaş olan köy bir Kalenderi dervişi olan Abdal Hasan tarafından kurulmuş, ve buraya devlet tarafından bir külliye inşa ettirilmiştir. İmaret, mescit, hamam ve medreseden oluşan bu yapılar topluluğundan mescit ile medresenin günümüze ulaşamamış olduğu anlaşılıyor. Türbenin biraz yukarısında ‚Asa Suyu‛ adıyla anılan ve şifalı olduğuna inanılan bir su vardır. Bu isim, Şeyh Şaban-ı Veli’nin Türbesindeki ve Benli Sultan Türbesinin bahçesindeki su için de kullanılmaktadır. Abdal Hasan’ın türbesindeki suyun, cilt hastalıklarına iyi geldiğine ve çeşitli rahatsızlıkları olan kişilerin bu suyla yıkandıktan sonra, rahatsızlıklarından kurtulacaklarına inanılmaktadır. Ayrıca cinli olduğuna inanılan, saralı olan, hamileyken çocuğunu düşüren ya da çocuğu olmayan kadınlar da bu türbeye gelerek dua etmekte ve kısa zamanda dileklerinin gerçekleştiği düşünülmektedir. Ve yine, konuşamayan çocuklara Asa Suyu’Suyu’ndan içirerek onların kısa zamanda konuşacağı kabul edilmektedir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Yavaşça Sultan
kastamonu – taşköprü – akdoğantekke Taşköprü ilçesindeki, adını, köyün merkezinde bulunan Yavaşça Sultan Türbesinden (tekkeden) ve komşu köy Akdoğan’la bağlantısından aldığı düşünülen Akdoğan Tekkesi Köyü’nde bulunan bu türbenin, Horasan erenlerinden İsa Beyzâde’ye (Yavaşça Sultan) ait olduğu kitabesinden öğrenilmektedir. Yavaşça Sultan 1484 yılında vefat eder. Türbenin de aynı tarihte yapılmış olduğu sanılmaktadır. Moloz taştan yapılmış, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüş olan türbe, basit bir yapıdır. İçerisinde Yavaşça Sultan’ın mezarından başka bir sanduka daha bulunmakta olup, bunun kime ait olduğu bilinmemektedir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Hayreddin Halil Bin Kasım
KASTAMONU – KÜRE Ailesi Cengiz’in istilası sebebiyle Anadolu’ya gelmiş ve Kastamonu’ya yerleşmiş olan Fatih zamanı Osmanlı alimlerinden Hayreddin Halil bin Kasım , Taşköprü medresesine müderris tayin edilince, bu aileye bundan sonra Taşköprülüzade ailesi denir. Hayreddin Halil’in doğum yeri ve tarihi kaynaklarda bildirilmemektedir. 1475 senesinde Kastamonu’nun Küre kasabasında vefat eden Hayreddin Halil Efendi , Hızır Efendi’nin yaptırmış olduğu caminin avlusuna defnedilir. Hayreddin Halil önce memleketinde ilim öğrenmeye başlar. Daha sonra Bursa’ya giderek bir müddet Molla İbn Beşir’den ilim tahsil eder. Bursa’dan Edirne’ye geçer. Burada Molla Hüsrev’in kardeşinden ilim öğrenir. Fahreddin Acemi’den tefsir ve hadis ilimlerini tahsil ederek Edirne’den Bursa’ya döner. Sultaniyye Medresesi müderrisi olan Şemseddin Fenari’nin oğlu Yusuf Bali’den de bir miktar ders alır. Daha sonra Molla Muhammed Yegan’ın yanına giderek bu zatın sohbetlerinde ve hizmetinde bulunur. Burada fazileti, güzel ahlakı ve ilmi ile meşhur olur. Candaroğlu İsmail Bey Molla Yegan’dan Taşköprü’deki Muzafferüddin Medresesi’ne bir talebesini müderris olarak göndermesini isteyince, o da Molla Hayreddin Halil ’i bu iş için görevlendirir. İsmail Bey Molla Halil’e günde 30 akçe maaş tahsis eder. Ayrıca Küre’de çıkarılan bakır madeninden de 50 akçelik tahsisat ayırır. Hayreddin Halil, burada bir müddet rahat ve huzur içinde talebe yetiştirir, fakat Fatih Candaroğulları Beyliğini topraklarına katınca, Küre’de kendisine tahsis edilen 50 akçe kesilir. Fatih İstanbul’da Sahn-ı Seman medreselerini yaptırınca, Hayreddin Halil’i bir tavsiye üzerine bu medreselerden birine müderris olarak tayin eder. Fakat o bu vazifeyi kabul etmez. Fatih de Hayreddin Halil’i Taşköprüdeki Muzafferüddin Medresesi’ndeki görevinden azleder. Bundan maksadı, Molla Halil’e İstanbul’da Sahn-ı Seman Medresesi’nin müderrisliğini kabul ettirmektir. Maddi bakımdan sıkıntıya düşmesine rağmen, o vazife istemez. Taşköprü ileri gelenleri Molla Halil’in sıkıntıdan dolayı İstanbul’a gitmek için yola çıkamadığını zannederek kendi aralarında on bin akçe toplayıp getirirler. ‘Bununla yol ihtiyacını giderirsin’, demek isterler. Fakat o, bunların hiçbirini kabul etmez. ‚Bana Allah u tealadan başkasından bir şey istemek uygun değildir‛, der Daha sonra Küre kasabası halkı Taşköprü’ye gelerek bir hayli yalvardıktan sonra Hayreddin Halil’i kasabalarına götürürler. O artık burada her Cuma günü vaaz ve nasihat eder ve insanlara, Allah u tealanın dinini öğretir. Vefat ettiği zaman, cenazesi, vaaz ettiği caminin avlusuna defnedilir. Molla Hayreddin Halil, muhtemelen 1430 -1470 arasında olmak üzere kırk sene Taşköprü’de Muzafferiyye Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Belagat, usul, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde büyük bir alimdir. İslamiyet’e çok bağlı ve vera sahibi bir zattır. Temiz kalpli olup temiz giyindiğinden, faydasız işlerden, gıybetten, dedikodudan ve boş sözlerden uzak durduğundan bahsedilir. Onun mescidde devamlı Kur’an-ı Kerim okuduğu, nafile namaz kıldığı ve her zaman oruçlu bulunduğu anlatılır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Abdülmecid Bin Şeyh Nasuh Tosyevi
Keşkekci Dede Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Hocafakıf Mahallesi Pirinçci sokak …….. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Hakıklı Dede Türbesi
Kastamonu – Tosya – İbniselim Mahallesi Şehit Hamza Sokak Hamzababa Camii arkası Hayatı ile ilgili bilgiler yakında eklenecek. (inşallah) Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Tosyalı Şeyh Hacı Mehmet Efendi
Kastamonu – Tosya – Kargı mahallesi havuzaltı sokak No:29 . Benli Sultan’nın Şeyhi , Tosyalı Hacı Mehmet Efendi Türbede Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu şeyhlerinden Tosyalı şeyh hacı Mehmet efendi yatmaktadır.1250 hicri Tosya kayıtlarına göre doğum tarihi 1208 dir.Orta boylu kır sakallı bir zattır. Türbeye abdulgaffur denmesinin nedeni Hacı Mehmet Efendinin Oğlu Abdulagaffur’un da aynı yerde yatmasıdır.Zamanın en büyük din alimlerinden biridir Hacı Mehmet Efendi.Bilgilerini insanlara yaymak adına bir çok eseri kaleme almıştır.Bunlardan en önemlisi VAKIF adındaki el yazması tefsiridir.İki ciltlik bu eserin sadece bir cildi günümüze kadar gelmiştir.Hocasının kim olduğu konusunda kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamaktadır.Hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğimiz Hacı Mehmet Efendi yaşadığı süre içerisinde birçok öğrenci yetiştirmiştir.Bunlardan beklide en önemli olanı Benli Sultan diye bilinen Şeyh Muhyittin Efendidir.Hakkında anlatılan bir çok menkıbesi vardır.Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmak isterim. Her evliyanın kendine has kerametleri vardır.İşte Şeyh Hacı Mehmet Efendiye ait olduğu rivayet edilen menkıbeler: Birgün davul zurna eşliğinde düğün alayı geçiyormuş.Bu düğün alayının önünde köçekler oynuyormuş. Şeyh Hacı Mehmet Efendi bu alayı görmemek için oradan uzaklaşmaya çalışır.Acele ile başkasına ait bir ekili ekin tarlasına girer.Dervişlerine bu olayı anlatır ve ‘’ben ölünce benim sağ ayağımın kefeni çürür,mezarımdan çıkarıp beni yeniden kefenleyin’’ der. Ölümünden 7-8 sene kadar geçmiştir.Dervişlerinden birinin rüyasına girer ve ona bu vasiyetini hatırlatır.Dervişi bunu dikkate almaz ama olay birkaç defa tekrarlanınca diğer dervişlerle birlikte mezarı açarlar. Şeyh Hacı Mehmet Efendi nin vasiyetinde olduğu gibi sağ ayağının kefeni çürümüştür.Hemen kefeni değiştirirler ve yeniden Şeyh Hacı Mehmet Efendi yi gömerler. Dervişleri Şeyh Hacı Mehmet Efendiye hastalanıp ölüm döşeğine düştüğünde ‘’Sen ölürsen biz senin hasretine dayanamayız kırkına bizide kat ,bizi koynuna al ‘’ derler. Şeyh Hacı Mehmet Efendinin ölümünün kırkıncı gününde ikiside ölür. Şeyh Hacı Mehmet Efendi’nin ayak taşını onların baş taşı yaparlar ve onları buraya gömerler. Şeyh Hacı Mehmet Efendi ölümünden birkaç gün önce hasta yatağında yatarken bir hurma ister.Hurmayı yer çekirdeğini ise yutar.Karısına ise bir hurma çekirdeği yuttuğunu ölümünden sonra mezarından bir fidan biteceğini ve bunu ilkkez görenin fidanı neye benzetirse o meyveyi vereceğini söyler.Ölümünün üzerinden bir süre geçtikten sonra birgün kızı Şeyh Hacı Mehmet Efendinin mezarından göğüs hizasında bir fidan çıktığını görür.Hemen annesine seslenir:’’anne babamın mezarından bir çağla (badem) fidanı çıkmış’’. Şeyh Hacı Mehmet Efendinin eşi ise vasiyetini hatırlar.Bir süre bekledikten sonra o fidanın Şeyh Hacı Mehmet Efendinin söylediği gibi çağlaya benzetilmesinden ötürü çağla olduğu rivayet edilir. Benli Sultan Şeyh Hacı Mehmet Efendinin talebesidir.İlim tahsilini tamamlayınca’’ İrşad görevi için nereye gideyim ya şeyhim ‘’diye sorar. Şeyh Hacı Mehmet Efendi de ona ‘’bana yakın olup ziyaretçin az mı olsun,yoksa bana uzak olup ziyaretçin çok mu olsun’’ der.Benli Sultan Hazretleri de ‘’ziyaretçim bol olsun isterim ama hocam bu nasıl olabilir ki?Siz burada iken benim ziyaretçimin çok olması hiç olası değil.Siz ölünce burada kalırsınız.Beni o gideceğim köydekilerden başka kimse tanımaz ziyaretime gelmez ‘’cevabını verir. Şeyh Hacı Mehmet Efendi de’’ben Tosya’da yatacağım bana ziyarete gelenleri ben sana gönderirim’’ der. Bu gün Şeyh Hacı Mehmet Efendi nin mezarını çok az kişi bilir.Ama Benli Sultan’ı akın akın insanlar ziyaret ederler. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ Hayatı için ; http://www.haber37.gen.tr/evliyadan-tosyali-haci-mehmet-efendi.html
Kirişçi Hoca Mehmet Efendi
Kastamonu – Karamukmolla köyünde Kastamonu il merkezine 30 km uzakta bir orman köyü olan Karamukmolla köyünde 1850 yılında dünyaya gelen Kirişçi Hoca Mehmet Efendi, eğitimini alim bir zat olan babası Mollaoğlu Satı’dan alır. 20 yaşına gelmeden İnebolu’dan deniz yoluyla gittiği İstanbul’da şeyhülislamın sorduğu bütün soruları cevaplarken kendisi tarafından sorulan üç sorunun şeyhülislam tarafından cevaplandırılamamış olduğu anlatılır. 1937 yılında vefat eden Kirişçi Hoca Mehmet Efendi’nin türbesi kendi köyünde bulunmaktadır. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 168 olan Karamukmolla köyünde de her yıl divan mevlidi yapılır. Ünlü hattat merhum Muhittin (Yesari) Tanır , Kirişçi Hoca Mehmet Efendi’nin oğludur. Hattat Muhittin Tanır Muhittin Tanır, 1876 yılında Kastamonu merkez Karamukmolla Köyü’nde doğdu. Babası Kirişçi Hoca Mehmet Efendi, annesi Reşide Hanım’dır. İlk hat derslerini babasından aldığı, Mısır El- Ezher Üniversitesi’nde hat dersleri verdiği bilinmektedir. Her iki elini de maharetle kullanırdı. Bazı levhalarında Yesârî (solak) imzasını da kullanmıştır. 1956 yılında yokluk içinde vefat ettiği, mezarının yerinin belli olmadığı nakledilir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Mehmet Feyzi Efendi
Hayatı boyunca insanlara ilim irfan, hikmet ve güzel ahlakın yüceliğini en güzel bir tarzda yaşayarak anlatan merhum Mehmet Feyzi Efendi (Kuddise Sirruhü), 28 Mart 1912de Kastamonu’da doğdu. Babası İzzet Efendi, annesi Hafize Aişe hanımdır. 1935 1937 yılları arasında İstanbul Yıldız’da muvazzaf askerliği, daha sonra da Beykoz da7 ay ihtiyat askerliğini yaptı. 1957 yılında muallim İbrahim Efendi’nin kızı Melek hanımla evlendi. Nuriye, Aişe,Münibe, Mevlibe ve Mehmet Münip diye isimlendirdiği dört kızı bir oğlu oldu. 1966,1970 ve 1976 yıllarında üç defa hacca gitti. Soyu neseben Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e ulaşan nurani Seyyidler silsilesindendir ki sohbetlerinde Seyyid olmayanın seyyid im demesi nasıl çirkin bir yalansa, seyyid olanında değilim demesi ceddini inkar olacağını şecere şart değil, aile içi bilgilendirme (tevatür nakü) ile bilinmesi o kimsenin seyyidliğine kafidir buyurarak bu kutsi emaneti çocuklarına biz hem anne, hem de baba tarafından seyidiz. Müjdesiyle vermiştir. Tahsil Hayatı Bilinen ilk muallimesi Çerkez Hoca Hanımdır. O günkü eğitim koşullarina göre 7 yaşında başladığı Yarabcı Mektebinde ilk tahsilini tamamladı. Sinanbey Cami’inde imamlık, Nasrullah Camiinde Hatiplik yapan daha sonra İstanbul Fatih Camii başimamı ve diyanet işleri başkanlığına ait Mushafları inceleme kurulu başkanlığı görevinde bulunan Kurra Hafız Ömer Aköz hoca efendiden hafızlığını tamamladı ve Kuran talimi aldı. Yine aynı hocaefendiden “Mukaddeme-i Cezeriyye”, “Tecvid-i Edaiye” ve “İlm-i irtifa” okudu. Hafız Abdurrahman Efendiden Arapça, Fıkıhtan Halebi Hafız Tevfik Efendiden ”Kıraat-ı Sab-a” Reisü’l- Kurra Hoca Kamil Efendiden “Mülteka”, ”Şiriatü’l İslam” ve ”Fıkh-ı Ekber” tahsil etti. İstanbul’da iken Nevşehirli Hacı Hayrullah Efendiden “Tefsir-i Alusi” Hoca Hüsrev Efendiden Buhari-i Şerif okudu Abdulhakim Arvasi Hazretleri’nin “Tefsir-i Kebir” den verdiği derslere katıldı. Asker dönüşü daha önce Kastamonu’ya gelmis olan Bediüzzzaman Said Nursi Hazretleri’nden Kelam, İslam Felsefesi ve mantık dersleri aldı. Hizmetteki yakınlığından dolayı Sır Kitabı unvanıyla taltif edildi. Bu ünvan altında mazhar olduğu “İlm-i Ledün” den hikmetleri ise sohbetleriyle insanlara sundu. Aynı zamanda zahir anlamda kendisine müracaat edenlere Arapça Tefsir ve Hadis dersleri vermenin yanında önceleri hafızlara sonra İmam Hatip lisesi talebelerine Kur’an-ı Kerim talimi okuttu. Hayata Bakışı Merhum Mehmet Feyzi Efendi (Kuddise Sirruhu) yıllarca ilim, iman, hikmet ve feyz dolu sohbetlerinde Kuran-ı Kerim ve Hadis-i Şerif okuma, bunların hakikatlerini keşfetme, manası ile ahlaklanıp yaşamanın önemini yaşayarak anlatmıştır. Kur’an’ın tealluk, tehalluk, tahakkuk mertebelerinin olduğunu belirterek ittibadaki istikameti göstermiştir. Çağımız ilim asrı olduğundan, ne akıl namına kerameti reddetmiş, ne de keramet namına aklı iptal etmiştir. Bu nedenle kerrer sohbetlerinde farzdan evvel farz ilmidir, ihlas sevgi huşu ve samimiyetten uzak ilminde ölü ceset gibi olacağından hareketle farz içinde farz da ihsastır. Buyurarak ilim ile İhlasın varoluştaki önemini veciz bir ifade ile belirtmiştir. Sohbetlerinde fiziki kerametten ziyade ilmi keramet göstererek akıldan geçen soruları sormadan anlatmıştır. Bununla beraber sohbetlerinin bir başka özelliği de muhatapların dillerindeki sorudan ziyade kalplerindeki manevi hastalığı giderecek nitelikte olmasıdır. Sosyal olaylarla ilgili olarak bir yandan “Sadakat-i Vataniye (vatanseverlik), Mefahir-i Milliye (milliyetçilik) ve hamiyet-i Diniye (dindarlık) birdir, bunları ayırmaya çalışıyorlar. Vatan olmazsa millet olmaz, millet olmazsa kim Islamiyeti yaşayacak?” diğer yönüyle de sultan zalim bile olsa beddua edilmez. O zaman terör ve anarşi olur, hukuk olmaz. Buyurarak vatan millet din, devlet, hukuk kavramlarının ayrılmaz bir bütün olduğunu izah ederek tefrika çıkarmak isteyenlere meydan vermemiştir. İslamiyet ruh Türklük cesettir. Sözleriyle de bin asırlık tarihimizi özetlemiştir. Din ve millet ilişkisinin kuramını belirleyip müspet milliyetçiliğin en güzel tanımını yapmıştır. Yine yeis (ümitsizlik), fert ve toplumlar için kötü sonuç vereceğinden, bir “Fecr-i Sadık”ın doğacağını müjdelerken öbür yönden “Alim vaktini bilmek” mecburiyetindedir. Fecr-i Kazipte (yalancı fecir) sabah namazı kılınmaz buyurarak ”din garib başladı ileride yine garib olacak…” hadisindeki GARİB kelimesini vatanından ayrı kalana denir diyen fıkıhçılar gibi tarif etmemizi çünkü bu hadisin varud (söyleniş) sebebinin fıkhi bir hüküm çıkarma olmayıp, bir hakikatin bir doğuşun anlatıldığını İslam başlangıçta nasıl çok kısa zamanda hakikati ile bir güneş gibi diğer dinler arasında parladı ise sonunda da böyle olacağının müjdesi var. Ehl-i Hakikat, GARİBİ güneşle tarif ediyor. Yani benzersiz, adim-i binazir, biz de böyle düşünelim. Buyurmuştur. Bu hadis yorumunu Fetih Süresindeki; “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hidayet ve hak din île gönderen O’dur..” (Fetih 48/28} Ayetiyle birleştirerek ahir zamanda da yine öyle olacağının müjdesini vermiştir. Ancak pencere kışta iken açılmaz, baharda açılır. Buyurarak müspet düşüncenin, müspet konuşmanın, müspet hareket etmenin önemini de ayrıca belirtmiştir. Vefatı Mehmet Feyzi Efendi (Kuddise Sirruhü), hayatının her safhasında hatta her anında, sakalından-tırnağına, yemesinden içmesine, sevincinden, kızmasına, sözlerinden sözlerini yaşamasına kadar Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve sellem) sünnetine ittibada (uymada) öylesine dikkat etti ki, bunun mükafatı olarak, bin bir sır ve hikmetleri içeren Cenab-ı Hakk’m Habibi’ni (Sallallahu Aleyhi ve sellem) dünyada iken ilahi huzuru davet mucizesi Miraç gecesine rastlayan 4 mart 1989’da vefat ederek ilahi huzura kavuşması, Kuranı Kerimin mucize bir tarzda verdiği, ahir zamanda süneti ve sünnete ittibayı hafife alacak bir takım insanlara karşı ; “(Resulüm) de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki, Allah ta sizi şevsin…” (Ali îmran 3/31) Ayetinin surrına nail olurken öbür yandan mezarının bile annesinin ayakucunda oluşuyla cennet , anaların ayaklarının altındadır. Hadis-i Şerifinde ittibanın güzel bir örneği olmuştur. Vasiyeti üzerine kabir taşına yazılan; HÜVE-L-HAYYÜ’L-BAKÎ, Burada yatan ADEM Bir zaman HUBBİ idi Bir zaman CUBBİ idi Bir zaman SUKÜTİ idi Şimdi de TURABİ oldu
Şeyh Mustafa Efendi – Seyit Serçeoğlu Türbesi
Şeyh Mehmet Efendi – Kastamonu
Gölköy Şeyh Ahmet Efendi
Şeyh Hafız Mustafa Efendi
Şeyh Hafız Mustafa Efendi’nin kabri şerifi ; Kastamonu Şeyh Şaban Veli türbesinde Abdullah Efendi’nin vefatından sonra Şaban-ı Veli Tekkesine 13. Şeyh olarak Şeyh Hafız Mustafa Efendi irşada memur edilmiştir. Babaları Halveti Şeyhlerinden Şeyh Hacı Ahmet Efendi olup 1123 H. tarihinde dünyaya gelmişlerdir. Şeyh Hafız Mustafa Efendi, hafızlığı bitirdikten sonra akli ve nakli ilimleri tahsille, zahir ilimden icazet aldıktan sonra sofiler mesleğine kendisinde bir heves uyandığından Şeyh Hafız Mehmet Efendi’ye intisab ile Şeyhlik icazetini almıştır. Şeyh Hafız Mustafa Efendi , zahit olmakla beraber zahiri ilimde de çok kuvvetli bir şahsiyet olup tevatüren nakil olunan ve büyüklerine delil olan hadiselerden birini burada nakletmeyi münasib bulduk : O devrin tanınmış ilim adamlarından halen Çorum’da medfun Şeyh Yusuf Bahri Hazretleri her nerede olsa fazilet erbabı ile görüşmek ve onlarla ilmi mübaheserde bulunmayı adet ettiğinden tesadüfen şehrimize yolları uğramıştır. Kastamonu’nun üleması ile görüşmek ve ilmi sohbetlerde bulunacak ilmen ve İrfanen kimin bulunduğunu görüştüğü kimselere sorduğunda Şaban-ı Veli tekkesinde Mustafa Efendinin bulunduğunu söylemişlerdir. Yusuf Bahri Hazretleri , ilmi sohbetlerde kanşısındaki ilim adamına, faziletçe bir üstünlük gördüğü vakitte nefsinde bir haz duyduğu için daima ilmi sualleri sormakla tereddüt etmezmiş. Şeyh Mustafa Efendi ile görüşmek üzere Şaban veli dergahına giderken bir taraftan da Şeyh Mustafa Efendi’ye soracağı sualleri hafızasında kararlaştırdıktan sonra tekkenin kapısından içeri girdiğinde Şeyh Mustafa Efendi’nin hücre başında elinde kağıt ve kalem olduğu halde yazı yazdığını ve bu yazıların kendi kafasında hazırladığı suallerin cevabı olduğunu anlar anlamaz, ilahi bir aşk kendisni kaplamış ve derhal Şeyh Hafız Mustafa Efendi’nin ellerini öperek dervişleri olmuşlar ve bu suretle Halveti tarikatının usul ve erkanını öğrenmeye başlayıp bir erbain çıkararak Cenab-ı Hakk’a ibadetle meşgul olmuşlar fakat bu 40 gün içerisindeki mücahede ve zikre devam etmişlerse de ikmali hale muvaffak olmamışlar ve bu erbainden sonra iki erbain daha halvete girerek nefsi ile mücahede de bulunmuşlar ve bütün dünya varlığından ellerini çekmişler ve nihayet Şeyhlik icazetini almaya muvaffak olmuşlardır. Şeyh Mustafa Efendi ‘nin diğer bir icazetli Şeyhleri de Çankırılı Şeyh Hacı Dede olduğu rivayet olunmaktadır. 33 yıl şeyhlik yaptıktan sonra 1215 Hicri (1800 M.) ahirete intikal etmişler ve Şaban-ı Veli türbesine defnolunmuşlardır. Kerametlerinden biri şöyle naklolunur ; vefatlarında adet üzere cenazenin yıkanması çadır içinde olup yıkayıcı olan zat vaktin ülemasından Ağaimareti Müderrisi Arap Hoca Efendi olup taassuf saikası ile Şeyh Mustafa Efendi aleyhinde söylemedik söz bırakmazmış. Su kuyucu derviş çadırdan çıktığı ve çadırda yalnız Hoca Efendi kaldığı bir sırada Şeyh Mustafa Efendi hocanın bileğinden şiddetle tutar, hoca bileğini kurtarıp dışarıya fırlayarak ” Abdurrahman Efendi , babanız hayattadır , giripi içeri bakın” demesi üzerine Abdurrahman Efendi içeri girdiğinde babasında hayat eseri olmadığını görür ve meseleyi anlar ” siz hizmetinizi yaptınız, bu size bürhandır, azize bazı tarizlerde bulunuyordunuz , bu ona işarettir ” demiştir. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010
Şeyh Mustafa Çelebi Efendi
Şeyh Mustafa Çelebi Efendi ‘nin kabri şerifi ; Kastamonu – Şeyh Şaban-ı Veli türbesi içerisinde. Şeyh Mustafa Çelebi , İsmail Kutsi Hazretlerinin oğludur. Bütün zahiri ve manevi tahsilini babası İsmail Kutsi Efendi’den yapmış ve 16 sene halkı irşat ve tenvirle meşgul olduğu gibi kamil ve mükemmel şeyhler yetiştirmiş, babasının bihakkın varisi olarak ilmi kemalatı ile her tarafta büyük bir şöhret kazanmıştır Yetişdirdiği şeyhlerden büyük bir şöhret sahibi olan Şeyh Aliyül Atval (Karabaşi Veli) olup kamil ve mükemmel iki yüz şeyhe icazet verdiği gibi, Husus şerhi ve Miyarüt tarika gibi bir çok güzide eserleri vardır. Şeyh Mustafa Çelebi ilminin kerametinden olarak, ruhi hasta olup da tedavi edilemeyenleri irşat nazarı ile ve dua etmek sureti ile bir çok hastaları tedavi ettiği ve oturduğu yerin bir doktorun muayenehanesi gibi işlediği söylenmektedir. Şeyh Mustafa Çelebi 1070 (1660 M.) tarihinde vefat etmiş ve Şaban-ı Veli’nin türbesi içersine defnolunmuştur.
Şeyh Ömer Fuadi Efendi
Ömer Fuadi Efendi’nin Türbesi ; Kastamonu – Şeyh Şaban Veli Türebsinde Ömer Fuadi Efendi 1560 M. (966 H.) yılında Musafakıh mahallesinde doğmuştur, İlk tahsilini Kur’an mektebinde yaptıktan sonra medreseye intisab etmiş, yüksek tahsilini burada ikmal etmiştir. Arap ve Fars lisanlarına vakıfdır ve bu diller üzerinde ilmi, edebi tasavvufi kitaplar yazmıştır. Kendisi ilmiye mesleğinden müntesip olduğu için hocalar arasinda ilim ve fazilet ve ahlakı ile temayüz etmiş ve müftü müsevvitliğine tayin olmuştur. Aynı zamanda Şaban-ı Veli Camiinin hatipliğini de üzerine alan Ömer Fuadi tam 17 sene müftü müsevvitliğinde bulunmuştur. Bu sırada Şaban-ı Veli Tekkesi Şeyhlerinden fazilet ve tasavvuftaki yüksek bilgisi ile tanınmış olan Şeyh Abdülbaki Efendiye intisap etmiş ve yıllarca bu zatın derviş ve müridi olarak hizmetinde bulunmuş ve kendisine Şeyhlik unvanı ve icazet verilmiştir. Ömer Fuadi , tarikata intisabını kendi kalemiyle yazdığı eserinde şöylece tasvir etmektedir. ” Akli ve nakli ilimler tahsil, edip ve lakin kalp aleminden, ruh makamından tahsil olunan batın ve ledün ilmine meylim ve talebim yok iken Allah’ın iradesi, hidayeti ve zahir ilmi kuvvetiyle gafil kalbime safa ve inşirah gelmekle ilahi cezbe zuhur etti. Dünya zevklerini terk etme yoluna girip bu maksatla nice zaman uzlet ve mücahede ile çokluğu kendimden kovup yalnızlığı tercih ettim. Küreli Mehmet Çelebi , Şeyh Abdülbaki Efendi gibi zevatın hallerine özenip şeriat ve tarikat kitaplarını, risalelerini mütalaa ederek ledün ilmi ile ilgili müşkillerimi çözmeye uğraştım. Sonunda anladım ki, bir mürşid-i kamile hizmet etmedikçe bermurad olabilmem ve müşkilatımın halli mümkün değildir. Bu mecburiyetle mürşid aramağa başladığımda elbette mürşid-i kamildir diyerek Şaban Efendi postnişini Abdülbaki Efendi’ye seyr-ü sülük amacıyla müracaat etmeye karar verdim. Lakin memleketi olan İskilip’e gitmişti. Arzum şiddetli olduğundan sabredemeyip yine Şaban Efendi halifelerinden meşhur Hacı Dede ’ye (aynı isimli cami bitişiğinde medfun) halimi arz ettim. Bu zat, ‚bu müşkül ve cezbe eseri olan hal tezelden hallolunur ve bilinir değildir. Zaman ve tedrici eğitim ister‛, deyip, ben hakir acele ile irşad talebinde ısrar edince de, ‚tez irşada kadir değiliz‛, diye acz gösterdi. Aynı şekilde Nureddinzade halifelerinden Himmet Efendi ’ye müracaat edip ondan da aynı tarzda karşılık gördüm. Ilgaz Dağında Benli Sultan Ocağında babası yerinde kaimmakam olan Mahmut Efendi’ye de vardım. O da acz göstererek bu biçareyi ümitsizliğe sevk ettiler. Amma bu biçare Hakk’a teveccüh ile derdime derman talebinde iken ruhani tabib Abdulbaki Efendi hastaya Hızır gibi yetişmiş, seccadeye dönmüştü. Hiç vakit kaybetmeden doğruca Hz. Pir asitanesine gidip buluşmak istedim. Vardığımda Cuma günü olduğundan kürsüde vaaz ediyordu. Ledün ilmi ve tasavvufta mükemmel olmakla Hz. Musa (a.s) gibi halini ve ilmini zahir yüzüne hasretmeyip Hızır (a.s) gibi ledün ilmi kuvvetiyle irfan mertebelerini ve ilahi hakikatleri beyan ediyordu. Hemen o mecliste bir miktar müşkilatım hallolmuştu. Bilahare kendisinden irşad talep ettiğimde asla acz ve tereddüt göstermeyip alem-i hakikat şarabından bir kase şarap vermekle gönül alemimde olan elem ve kedere şifa bahşetti… ‛ Ömer Fuadi 27 yaşında iken intisap ettiği Abdülbaki Efendi’nin nezaretinde üç yıl seyr-ü sülüke devam eder. Fıkıh ilmindeki dirayetine binaen Şaban-ı Veli Camii hatipliği ile resmen görevlendirilir. On yedi yıl süren bu görev dolayısıyla seyrü sülüke ara vermiş olan Fuadi ahrete intikal eden Abdülbaki Efendi’nin yerine halife olan Muhyiddin Efendi’ye intisap eder. Mürşidinin 1604 yılında vefat etmesiyle Hz. Pir makamına şeyh olur. Ve bu görevde 33 yıl boyunca halkı tenvir ve irşad eder. İlim ve tasavvuf alanında bir çok eserler kaleme alır. 1637 yılında vefat eden Ömer Fuadi, sağlığında inşaını gerçekleştirmiş olduğu Şaban-ı Veli türbesinin kütüphaneye bitişik duvarı yanına defnedilir. Hz. Pir Dergahının Şeyhi Ömer Fuadi , her şeyden önce mutasavvıf bir şairdir. Halvetilik içinde yetişmiş, tarikat şeyhi olmuş ve adeta tasavvuf içinde yoğrulmuştur. Bunun sonucu olarak tasavvufî ifade, şiirlerinin en önemli yapısını oluşturur. Şiirlerinde ve nesirlerinde dile getirdiği aşk, ilahi aşktır. Fuâdi, öğreticiliği ön plana çıkardığı için, eserlerinde tasavvuf yüzeyde kalır. Şiirlerinde hayal unsurundan çok, reel alemden alınan kesitler görülür. Bir tarikat şeyhi olarak şiiri, tasavvufî heyecanları ifade etme noktasında bir araç olarak kullanır. Onun şiirlerini bu çerçevede değerlendirmek daha doğrudur, çünkü, tasavvufî heyecanlarla yazılmış ârifâne ve âşıkane şiirlerinin, Şeyh Şabân-ı Veli ‘ye duyulan derin sevgi, saygı ve özlemlerin, ancak şâirin yüklendiği misyonla izahı mümkün olacaktır. Eserlerinde öğretici niteliğin ön planda oluşu da bu sebepten ileri gelmektedir. Şâir, tarikata giren kişilerin olgunlaşma sürecinde yapması gerekenleri bir gazelinde: İy tâlib-i irfânî kesretde koma cânı Bülbül gibi ol dâ’im vahdet güli hayrânı Mücellâ-yı dil ü cânı pâk eyle alâ’ikden Tâ ide tecellî bir hâlet-i ruhâni Mefhûm-ı amâ’i bil amâlıgı terk eyle Fehm eyle şühûd ile el’ân kem-a-kânı Esrâr-ı kemâl-i Hakk görindi Fu’âdîde Feyyâz-ı ezel virdi çün neş’e-i Rahmâni şeklinde ifade ederek, irfâna tâlip olanların nefis terbiyesinden geçip, gönüllerini kesret aleminden çekmeleri gerektiğini, bülbülün gözü nasıl ki gülden başkasını görmezse, tâlibin de vahdetten başka bir düşünce içinde olmaması gerektiğini belirtir. Çünkü gönül, hâlet-i ruhâniyenin tecelli edeceği bir yerdir. Tâlip, varlığını Allah’ın varlığında eritmeye hazırlanacak ve “hâl ü kemâl” sahibi bir “ilm-i ledünnî” sultanı olacaktır. Fuâdi, çevresini gönül gözü ile görüp eşyanın ardındaki hakikati anlayan kemâle ermiş tâlibe “neş’e-i Rahmâni” gözü ile bakmaktadır. Şairin üstlendiği sorumluluğun sonucu olarak sanatına da yansıyan “öğreticilik” yönü nesirlerinde de görülmektedir. Ayet ve hadislerden örnekler göstererek insanları yanlış düşüncelerden korumaya çalışan Ömer Fuadi , Menakıbnamesinin yazılış gayesini açıklarken, okuyan herkesin anlayabilmesi ve istifade edebilmesi için Türkçe ve basit ifadelerle yazıldığını söyler. Ömer Fuadi , dinin ve halkın dini duygularının istismar edilmesine de şiddetle karşı çıkmış ve çevresindekilerin, bu tür durumlar karşısında duyarlı olmalarını sağlamıştır. Ömer Fuadi ‘nin söyleyişteki sadeliği, pek çok şiirlerinde Yunus’u hatırlatmaktadır. Onun sanatında mahallileşme etkileri de görülmektedir. Ömer Fuâdi ‘nin sanatçı kimliğinin halkla bütünleşmesi noktasında önemli olduğu görülür. Sanatının bu yöndeki inceliklerini ortaya koyduğu en önemli eseri Bülbüliyye’dir. Sade, akıcı bir üslupla kaleme alınan eserde lirizmin ve didaktizmin başarılı bir şekilde dizelere yansıtıldığını görürüz. O, insanın ruhuyla ve nefsiyle bir bütün olduğunu, maddi ve manevi acılarla olgunluğa ulaştığını ifade eden bir gazelinde: Gidemezsin reh-i cânâna bensiz Varırsın Hazretine lîk sensiz Dile mahsûs olan kâli niderler Ki hâl ehli anı söyler dehensiz Resen ile irişdi dâra Mansûr Hüviyyet ehli irişür resensiz Dile Yusuf gamından olma hâli Ki Ya‟kubun evi olmaz hazensiz Bu dem rûh ile nefsi ile hem-dem Fu’âdî „ârif olmaz cân bedensiz mısralarıyla sevgiliye (Allah’a) ulaşmak, vuslata ermek için nefisten, benlikten sıyrılmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. Ömer Fuâdi, klasik edebiyatın nazım ve nesir sahasında kendini kanıtlarken, nazımda çoğunlukla divan şiirinin geleneklerine bağlı kalmış, Mecmua-i İlahiyat’ta yer alan heceyle yazılmış üç ilahinin dışında aruz ölçüsünü kullanmış; çoğunlukla gazel ve mesnevi türündeki şiirlerinde ve nesirlerinde sade, akıcı bir üslup kullanmaya özen göstermiştir. Şair, bir mürit için dış görünümü önemsiz ve değersiz bulurken içeriği, gönlü, güneş gibi parlak ve umman gibi erişilmez, uçsuz bucaksız bulduğu cihetle, şiirde de mânâ ve bilginin önemli olduğu düşüncesindedir. Tasavvuf felsefesinin özünü ifade eden şiirlerinde, muhteva bakımından Mevlâna’nın yansımalarını, üslup noktasında ise: Benem ol ışk bahrısı denizler hayran bana Derya benüm katremdür zerreler ummân bana mısralarını çağrıştıran Yunus’un izlerini görmek mümkündür. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 20 Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,
Şeyh Muhiddin Efendi
Şeyh Muhiddin Efendi türbesi ; Kastamonu’da Şeyh Şaban Veli Türbesinde Şeyh Muhiddin Efendi , Eflani ilçesine bağlı Demirli köyünde doğmuştur. Tahsilini medresede yaptıktan sonra tasavvuf ilmine karşı kendisinde merak ve arzu husule gelmiş ve bu batıni ilmi tahsil ederken kalbinde ilahi bir aşk zuhur etmiş, bunun üzerine Küre’de Şaban-ı Veli’nin icazet verdiği şeyhlerden Mahmut Efendi’nin hizmetine dahil olmuş ve bu suretle manevi aşkın zevkini tatmakta iken Mahmut Efendi vefat etmiştir. Mürşidinin vefatı üzerine mahsun kalan Muhiddin Efendi, doğruca Kastamonu’ya gelmiş ve Şaban-ı Veli’nin ellerini öperek himmetlerini istemiştir. Şaban-ı Veli, Muhiddin Efendiye : “ Sen sağol, hakikaten aşık isen isteyen mevlasını bulur, bu yerde sen garip olmazsın, sen Mahmut Efendi’nin yadigarı olarak kaldığın müddetçe biz de sana himmet ederiz ” demiştir. Muhiddin Efendi, Şaban-ı Veli’nin yanında hizmete başlamış, bir dakika yanından ayrılmamıştır. Kış günlerinde Şaban-ı Veli’nin Hisarardı’ndaki ikametgahında ateş bulunmadığından akşamları honsalar camii yanında bulunan ve 25-30 sene evvel yıkılan Honsalar hamamının yanındaki bir odada sakin olmuş ve sabahları oturduğu odadan her gün camii şerife gider ve Şaban-ı Veli’nin hizmetinde bulunur ve hatta kapısında nöbet beklerdi. Bu suretle Şaban-ı Veli’nin yüksek teveccühünü kazanmış, gösterdiği sadakat ve istikametten ve ruhen yükselmesinden dolayı kendisine şeyhlik payesi verilmiştir. Şaban-ı Veli onda gördüğü yüksek istidat ve kabillyetten dolayı Muhiddin Efendi’yi Şam’a göndermişler, bir müddet Şam’da Halveti tarikatı üzerine halkı irşat ve tenvir ettikten sonra Haç farizasını da ifadan geri durmamışlardır. Tekrar İstanbul’a doğru gelmekte iken kendisine Şaban-ı Veli tekkesinde memur edileceği bildirilmesi üzerine üzerine Küre’ye gelmişler vetaştan yaptırdıkları bir mağarada ibadetle meşgul iken Abdülbaki Efendi’nin vefatı üzerine beşinci şeyh olarak Şaban-ı Veli tekkesine gelmişler, halkı ilmen ve irfanen İrşada başlamışlardır. Şeyh Muhiddin Efendinin kerametinden : Bolu’da Muhiddin Efendinin dostlarından Mustafa Dede hastalanmış, ahirete intikal ederken “benim cenazemi bir kimse yıkamayıp Şeyhim Muhiddin Efendi’nin yıkamasını ve namazımı kılmasını vasiyet ediyorum demiş ve cenazemi de bağ kapısından çıkarmayıp bağın avlusunu yıkarak oradan çıkarırsınız” diye vasiyet etmiştir. Bir kaç gün sonra hayata gözlerini kapamıştır. Kasabanın ulema ve sülehası Mustafa Dede’nin evine gelmişler, Mustafa Dede’nin oğulları babalarının vasiyetini gelenlere anlatmışlar ise de cenazenin uzun müddet durmasi doğru olamıyacağı ve Kastamonu’da bulunan Şeyh Muhiddin Efendiye haber gönderilip acele gelmesi dahi vasiyetin ifasına mani olacağından bir an evvel cenazenin yıkanıp defnolunması şer’an icab ettiği cihetler münakaşa edilirken Şeyh Muhiddin Efendinin bir kaç dervişi ile bağın yanına geldiği ve Mustafa Dedenin vasiyeti mucibince bağ avlusunun duvarını yıktırarak içeri girdiği görülmüştür. Orada bulunanlar bu vaziyeti hayretle karşılamışlardır. Muhiddin Efendinin zamanında bir çok meselelerde kerameti zuhur etmiş ise de bu kerametin meydana çıkarılması ve söylenmesinin doğru olmadığını ve buna dair bahis ve münakasalarda bulunulmamasını dervişlerine daima tavsiye etmişlerdir. Muhiddin Efendi 16 yıl hizmetten sonra 1604 M. yılında vefat etti. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010
Şeyh Hayreddin Efendi
Şeyh Hayreddin Efendi Türbesi ; Kastamonu’ da Şeyh Şaban Veli türbesinde Şeyh Hayreddin Efendi Kastamonulu’dur. Tahsilini yaptıktan sonra ticaret hayatına atılmış ve bakırcılık sanatı ile iştigal ettiğinden (Kazancı Hayreddin) namiyle maruf olmuştur. Kendisi ilim ve irfan sahipleriyle görüşür, onlarla ilmi muhasebelerde bulunurken ilahi aşkın kalbinde tecellisi ile Şaban Veli hazretlerinin yoluna intisap etmiş bu büyük zatın yılllarca hizmetinde bulunmuştur. Bu sıralarda dükkanın da çalışan işçilere nezaret etmek üzere bütün ticari işlerini oğlu Hacı İlyas Efendi’ye havale eylemiş, ailesinin nafakasını evinin bütün masraflarını dükkanın kazancına bağlamıştır. Bu suretle dünya işlerinden elini eteğini çekmiş, bütün ömrünü Şaban-ı Veli’nin yanında ibadetle vakit geçirmeğe hasreylemiştir. Şaban-ı Veli Hazretleri, Hayreddin Efendi ‘de gördüğü yüksek kabiliyet ve istidada binaen kendisine şeyhlik payesini vermiş. Amasya halkını tenvir ve irşat için Amasya’ya gönderilmiştir. Hayreddin Efendi , bütün aile efradını vilayette bırakmış ve yalnız olarak kendisi Amasya’ya gitmiştir. Amasya’ya gitmeden evvel oğlu İlyas Efendiyi yanına çağırmış, sermaye koyduğu para kesesini oğluna vererek demiştir ki : “oğlum sana tevdi ettiğim bu keseyi asla boşaltma ve kar ettikçe eline geçen paraları içerisine koy ve buradan çıkanp eve ve dükkana lazım olan hususlara parayı harcet ve kese içerisinde bulunan paraları birden çıkarıp sayma ve hesap etme, parayı az ve çokda koysan bu kese içerisindeki para asla tükenmez ve sana tenbihim olsun ki bu sırrı hiç kimseye açma. Eğer başkaları duyarsa paranın bereketi gider” demişlerdir. Oğlu babasının bu nasihat üzerine kesenin içerisine on lira koysa bin lira harcettiği halde tükenmediğini görmüş ve babasının bu kerametinden dolavı kendisine gurur ve azamet gelmiştir. Hayreddin Efendi’nin oğlu Hacı İlyas Efendi diyor ki: ”Babam olmadığı halde dükkan işlerimiz çok iyi gidiyor, kazancımız: her gün artıyordu. Bir gün babamın dostlarından Emrullah Dede bana nasihat yolu ile “baban sana bu dükkanı böylemi havale etti, sen bol bol masraf yapıyorsun sermayeyi tüketeceksin ve sonra da muhtaç bir vaziyete düşeceksin” dedi. Ben bu zat babamın dostlarından olduğu için babamın kimseye söyleme diye tenbih ettiği kesenin sırrını bu zata açtım. Hemen Emrullah Dede “babanın verdiği sırrı bana duyurmakla hata yaptın” diye beni azarladı. Bundan sonra bu kesede evvelki hali ve bereketi bulamadım”demiştir. Hacı İlyas Efendi’nin dükkanları Ağa imareti (Yakupağa) caminin yanında idi. Bütün bakırcılar orada çalışırlardı. 1569 M. yılında bir gün İlyas Efendi Ağa imareti Camii Şerifinin avlusunda dolaşırken derviş kıyafetli kamil bir zat eski dostlar gibi Hacı İlyas Efendiye selam verdikten sonra “Amasya’da bulunan babanız Hayrettin Efendi’den haber var mı” dedi. Hacı İlyas Efendi de “yakında haber geldi, sağ ve salimdir” deyince derviş kıyafetli zat, “Şaban Efendi tekkesinde Şeyh olan Osman Efendi iki güne kadar ahirete intikal edecekler onun yerine babanız geleceklerdir, hazırlık üzere bulunuz, babanız geldiğinde bize da hayır dualar etmeyi unutmasınlar” deyip çarşı semtine doğru gitti. Bu müjdeyi veren acaba kimdir diye arkasına gittiğimde ne tarafa gittiğini göremedim. Şeyh Osman Efendi ise iki gün sonra vefat etti. Babam Hayrettin Efendi de Amasya’dan Şaban-ı Veli tekkesine geldi. Dervişin bu halini babam Hayrettin Efendi’ye söyledim. ”O derviş erenlerdendir, seni sevindirmek için bu haberi vermiştir” cevabında bulunmuştur. Hayreddin Efendi , Şaban-ı Veli tekkesinde 1579 M. yılına kadar 10 yıl tenvir ve irşat meşgul olmuş ve birçok dervişi Hak yoluna getirmiş ve bir çok kimselere de Şeyhlik payesi vermiş, hariçten ziyarete gelenleri kendisine hayran bırakmıştır. Hayreddin Efendinin kabri Şaban-ı Veli türbesinin içindedir. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010
Şeyh Şaban Veli
Şeyh Şaban Veli hazretleri’nin türbesi ; Kastamonu hisaraltı mevkiinde Şaban-ı veli camii ve külliyesinde Pir Şaban-ı Veli Hazretleri (k.s.) Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin Gökçeağaç bucağına bağlı Çakırçayı Köyü’nün Cimdar mahallesinde dünya’ya geldi. Hz. Pir’in doğum tarihi hakkında kesin bilgilerimiz olmamakla birlikte müze kayıtlarında 1482 tarihine rastlanmıştır. Hz. Pir , henüz dünyaya gelmeden babsını kaybettiği için yetim, üç yaşlarında iken annesi vefat ettiğinden öksüz kalır. Daha sonraki hayatı, hayırsever bir hanımın yanında geçer. Bu hanım , Şaban Efendi ‘yi manevi evlatlığa kabul etmekle birlikte tahisilini yapmasında maddi ve manevi yardımlarını esirgemez. Hatta tahsilini tamamlamsı için İstanbul’a gönderir. Hz. Pir , İlk tahsilini Taşköprü’de yapar. Akli ve nakli ilimleri özelikle Kuran, hadis, tefsir ilimlerinde bilgilerini derinleştirmek için Kastamonu’ya gelir. Ancak memleketindeki tahsille yetinmeyerek ilim ve fazilet diyarı olan İstanbul’a gider ve tahsilini İstanbul Fatih civarındaki medreselerden birinde bir odayı ikemetgah ittihaz ederek İstanbul’un tanınmış ilim adamlarından tefsir, hadis ve meali gibi ilimleri tahsile devam etmiş , fakat kalbinde üzücü bir sıkıntının hüküm sürdüğünü bildiği için ekseriya bulunduğu odanın kapısını kilitliyerek münzevi bir hayat geçirmeye başlamış , arasıra da tekeklere devam ederek zikr ile meşgul olan dervişlerin arasına karışmışsa da, üzücü olan bu iç sıkıntısını gidermeye muvaffak olamamış, bu sırada İslam dinine ait ilimleri ikmal eder ve hocalarından ilim neşrine ait icazetnamesini alır. Bir gece rüyasında ”Sıla’ya dön , Kurtuluş oradadır ”diye bir ses duyar. Bunun üzerine; Bolu üzerinden Kastamonu’ya gitmek üzere yola çıkar. Sılaya giderken yol üzerinde bulunan adını ve methini duyduğu Hayreddin Tokadi Hazretleri’ni ziyaret etmek ister. Bolu’ya yaklaştığı zaman Bolu’dan İstanbul’a gitmekte olan iki derviş görür. Karşılaştıkları dervişler ; Şeyhimiz Hayreddin Tokadi kazretleri ” Kastamonulu Şaban Efendi , İstanbul’dan dönüyor, onu alın dergaha getirin ” buyurdu. ” Biz istanbul’dan gelen Şaban Efendi’yi bekliyoruz” derler. Bunun üzerine Pir Şaban Veli Hazretleri ” Kastamonulu Şaban benim ” der. Ve iki dervişle Hayreddin Tokadi Hazretlerinin dergahına gitmek üzere yola çıkarlar. Akşam üstü Tokadi Hazretleri’nin huzuruna varırlar. Yatsı namazlarını tekkede kıldıktan sonra oaradaki zikir halkasına katılırlar. Üçünçü gün Pir Şaban Veli hazretlerinin arkadaşı; ‘ ‘Üç gündür burada kaldık. Artık destur isteyelim ”deyince Pir hazretleri gözlerinde biriken yaşları silerek; ” Kardeşim! Onlar, bir zincir-i taifedir. Aşıklar kendi taraflarına ve silsilelerine çekerler. Osnların cezbeleri galip geldi. Var sen güle güle git. Bana burada kalmak göründü ” deyip arkadaşını uğurlar. Tokadi’nin dergahında kalan Hz. Pir Şaban-ı Veli, Hayreddin Tokadi hazretlerine biat eder. Tam on iki sene Tokadi hazretlerinin rahle-i irşadında kalır ve canla, gönülle hizmete talip olur. Nefsini ve ruhunu mürşidi yoluna adar. Sonunda mazhar-ı hilafet olur. Hayreddin Tokadi Hazretleri, hilafet duasını yaptıktan sonra ona icazet vererek ; ” Sana hilafet verildi, memlketine dön! İrşat soframızı orada kurarak aşık ve sadıkları irşad edip tarikatı neşrediniz ” buyurur. Pir Şaban-ı Veli Hazretleri , 1530 yıllarında Kastamonu’ya varır. Kastamonu’ya gelişinde ilk zamanları, Seyyid Sünneti mescidi yakınlarındaki Cemaleddin Camii Avlusuna iner. Bir süre burada münzevi bir hayat geçirir.seyyid sünneti Mescidi’nde bulunan halvethanelerin birinde erbaine niyet eder ve erbainin tamamlar. Onun kemalatının farkına varan halk, Hz. Pir’in sohbetlerine iştirak eder. Ancak o tarihlerde mescidin şehrin dışında bulunması nedeniyle Şaban Efendi ‘yi Honsalar mahallesindeki Honsalar camiine davet ederler. Şaban Efendi, bu camiide vaz ve nasihat ve irşad ile meşgul olur. Daha sonra çıkan yangında Honsalar camii yanar. Camiyi yeniden yaptırmak isteyen dervişlere Şaban Efendi izin vermeyerek: ” Bu yanıkta bir hikmet vardır” buyurur. Yangının ardından Şaban efendi, Hisarardı Seyyid Sünneti Mescidine yakın bir eve taşınır ve irşat görevini Seyyid Sünneti hazretleri’nin yaptırdığı dergahta devam eder. Pir Şaban Veli Hazretleri’nin irşadı o dereceyi bulur ki, dar-ı bekaya erinceye kadar üç yüz altmış halife yetiştirir. Bu icazet alanlar Anadolu ve Rumeli’nin muhtelif şehirlerinde tekkeler açmış ve Halveti tarikatının Şaban efendi’nin adına nisbetle Şabani Kolunu kurmuşlardır. Hz. Pir, Vefatından iki gün evvel dervişlerini yanlarına çağırmış ve her birine ayrı ayrı nasihatte bulunmuşlardır. 976 Zilkade ayının 18’inci (4 Mayıs 1569) günü Hakk’a yürür. Cuma namazından sonra Şaban-ı Veli ‘nin cenazesi eller üzerinde Gazi Paşa okulunun bulunduğu ( namazgaha) yere getirilmiştir ve namazı Şeyh Muharrem tarafından kılındıktan sonra Kendi dergahının bahçesine defnedilir. Şu anda Hz. Pir Külliyesi içerisindedir. Şeyh Şaban Veli hazretlerinin Menkıbeleri (k.s.) Şeyh Şaban’ın öğrencilerinden olan Muhyiddin Efendi’nin anlattığı rivayet edilen bir menkıbeye göre, Şeyh Şaban öğrencileriyle ders yaparken bir adam huzuruna gelir. “Efendim, yol üzerinde bir değirmenimiz vardı. Bir arkadaşımla değirmenin taşını değiştirecektik. Yeni taşı kaldırdık tam koyacakken derenin dibine yuvarlandı. Dereden tekrar çıkarıp yerine koymamız mümkün değildi. Çünkü taş çok ağırdı. Ne yapacağımızı düşünüp dururken, hatırımıza siz geldiniz ve, “Yetiş ey Şaban-ı Veli Hazretleri!”, diye imdat istedik. O an bir el değirmenin taşını aşağıdan aldığı gibi getirip yerine koydu. İşte orada gördüğüm el ile bu öptüğüm el ile aynı eldi” der. Şeyh Şaban’ın öğrencilerinden Mehmet Efendi’nin anlattığı rivayet edilen bir menkıbeye göre, Horasan evliyalarından biri, üç öğrencisine Anadolu’da Şeyh Şaban isimli bir evliyanın yaşadığını ve gidip ondan feyz almaları gerektiğini söyler. Yola çıkan dervişler Kastamonu’ya yaklaşırken, Şeyh Şaban kendi dervişlerini yanına çağırıp onlara bir ayna verir ve Horasan’dan gelen üç dervişi yolda karşılamalarını ve aynayı onlara vermelerini söyler. Kastamonu’dan yola çıkan dervişler bir süre sonra, Horasan’dan gelen dervişler ile karşılaşırlar ve onlara Şeyh Şaban’ın armağanı olan aynayı verirler. Aynayı alan her derviş aynaya baktığında Şeyh Şaban’ın tebessüm ederek kendilerine baktığını görür. Bunun üzerine Horasan’dan gelen dervişler, “Biz göreceğimizi gördük, anlayacağımızı anladık, Şeyh Şaban’ın teveccühlerine kavuştuk”, diyerek, Kastamonu’ya gelmeden memleketlerine geri dönerler. Günün birinde, Şeyh Şaban Veli’nin yanına biri gelir. Çok fakir olduğunu, bir eşeğinin olduğunu onun da öldüğünü söyler. Çocuklarının geçimini temin edecek hiçbir şeyi kalmadığını, namerde muhtaç olmak istemediğini sözlerine ilave eder. Bunun üzerine Şeyh Şaban elini açarak Allah’a, bu fakirin dileğinin gerçekleşip, geçimini temin edecek yolun bulunması için dua eder. Duanın bitiminde dergahın bahçe kapısı açılır ve atın üzerinde bir adam yedeğinde bir katırla içeri girer. Şeyh Şaban’a bu katırı hediye etmek istediğini söyler. Şeyh Şaban da fakire dönerek, “Allah ölen eşeğin yerine daha iyisini hediye etti. Bu katır senin”, der. Olayın ne olduğunu anlamayan adama fakirin durumu anlatılınca, adam aslında katırı yarın getireceğini, ama içinden bir sesin mutlaka bugün götürmesi gerektiğini söylediğini anlatır. Böylece fakir adam geçim kaynağı olacak bir katıra kavuşmuş olur. Kürekçi Mustafa isminde birinin başından geçtiği rivayet edilen menkıbede, kürekçi birine 1200 akçe borçlanmıştır. Ne kadar çalışsa da kazancı bu borcu ödemeye yetmemektedir. Bunun üzerine bir türbeye gidip burada dua ederek borçlarından kurtulmayı diler. Türbeden çıkışta aklına Şeyh Şaban’a gitmek gelir. Dergaha gelir, Şeyh Şaban’ın huzuruna çıkar. Bu esnada Şeyh Şaban yalnızdır. Kürekçiyi görünce oturduğu minderin altını göstererek buradaki akçeleri almasını söyler. Şaşıran kürekçi minder altındaki akçelerden bir miktar alınca, Şeyh Şaban tamamını almasını söyler. Oradaki akçelerin tamamını alan kürekçi, dua ederek huzurdan çıkar. Dışarı çıkıp akçeleri saydığında tam borcu olan miktar kadar olduğunu görür. Hemen borcunu öder ve o günden sonra da bir daha hiç borçlanmaz. Murat Halife ismindeki bir imam bir gün dergaha gelir. O sırada öğrencileri ile sohbette olan Şeyh Şaban’ın konuşmalarını dinler. Çok etkilenir. Bir an Şeyh Şaban’ın başını caminin kubbesi büyüklüğünde görür. Hemen yaklaşıp Şeyh Şaban’ın elini öpmeye başlar ve dizinin dibine oturur. Öğrencilerden biri yanındakine, niye hocamızın elini durup durup öpüyor acaba diye sorunca, diğer öğrenci, “gönül gözü açıldı da ondan. Ya hocamızın başının Arş-ı âlaya değdiğini görse, zevkten mahvolurdu”, der. Şeyh Şaban bir yıl kendine ait bir odada halvete girerek günlerce dışarı çıkmaz. O sıralarda vakit Hac mevsimidir. Kastamonu’dan bir kişi de hac görevini yerine getirmek için Kabe’ye gitmiş, görevini yerine getirip memleketine döneceği zaman çok hastalanmış, uzun zaman hasta yatmış, bir türlü iyileşip de memleketine dönememiştir. Memleket hasretiyle yanıp tutuştuğu bir an, yanına biri gelerek hacının ağlama nedenini sorar. Sıkıntısını öğrenince, “Kabe’nin Hanefi mihrabının yanında beş vakit namaz kılıp kaybolan biri vardır. Oraya git ve onu bul. Bulunca da ellerine yapış, derdini anlat. Kendisini gizlerse de sen ısrarla derdine çare olmasını iste”, der. Hacı peki diyerek Hanefi mihrabının yanına gider. Namaz kılarken dikkatle etrafını kontrol eder. Bir ara memleketinden tanıdığı Şeyh Şaban’ı görür, namazdan sonra yanına giderim diyerek, hem namazını kılar hem de derdine derman olacak kişinin kim olduğunu anlamaya çalışır. Namaz bittikten sonra Şeyh Şaban’a baktığında onun kaybolduğunu görür. O zaman, aradığı kişinin Şeyh Şaban olduğunu anlar. Bir sonraki namazda, yine aynı yerde Şeyh Şaban’ı görünce hemen yanına gidip derdini anlatır ve çare olması için yalvarır. Şeyh Şaban sırrının açığa çıkmasından korktuğunu dile getirince, hacı sır saklayacağına yemin eder. Şeyh Şaban namazdan sonra kimsenin bulunmadığı bir yerde görüşerek hacının gözlerini kapatmasını söyler. O zat gözlerini açtığında kendisini Kastamonu’da evinin kapısında bulur. Bu menkıbenin Benli Sultan hakkında da anlatıldığını bu arada not edelim. Şeyh Şaban Veli kalabalık arasına çıkmayı sevmez. Daha çok uzlette yaşamakta, vaktini ilimle, ibadetle ve öğretmekle geçirir. Halvete girdiği dönemlerde bir dostu ona yemek getirmektedir. Fakat her ne olursa olur, birkaç gün yemek getirmeyi unutur. Aklına geldiğinde bin bir üzüntüyle Şeyhin yanına koşar, yemek getirip özür diler. Bu durumdan hiç şikayetçi olmayan Şeyh yemek gelmediği günlerde fare yiyeceklerinin artıklarıyla beslendiğini, onların da hepsini fareler de aç kalmasın diye yemediğini Allah’a hamd ederek anlatır. Efsaneye göre Şeyh Şaban-ı Veli’nin yedi kardeşi vardır. Şeyh Şaban-ı Veli bir gün eline yedi taş alır ve bu taşları değişik yönlere doğru atar. Her taşı atışında da bir kardeşin ismini söyler. Böylece hangi taş hangi yöne gidip düşmüşse, ismi söylenen kardeş oraya yerleşmiş, halka kerametlerini göstermiştir. Yörede Şeyh Şaban-ı Veli kadar tanınan ve Ilgaz Dağı eteklerini mesken tutan Benli Sultan ile Taşköprü’ye yerleşip bir gün taşla sohbet ederken coşup taşı hamur gibi sıkan ve taşta parmak izlerini bırakan Abdal Musa bu kardeşlerden ikisidir. İnanışa göre kötü yolda olan, bundan içten içe vicdani rahatsızlık duyan kişiler rüyalarında Şeyh Şaban-Veli’yi görmektedirler. Rüyalarında Şeyh Şaban-Veli onları türbesine çağırmakta ve doğru yola girmeleri gerektiğini söylemektedir. Özellikle ahlak dışı yollarla geçimini sağlayan kadınlar ile hırsızlar Şeyh Şaban-ı Veli’yi rüyalarında görmektedirler. Rüyayı gören kişi türbeye gelip tövbe etmekte ve inanışa göre türbenin bahçesinde akan zem zem suyunu eve götürüp, bu suyla yıkandıktan sonra annelerinden yeni doğdukları gibi günahsız olmaktadırlar. Mehmet Bey, bir kış günü Çankırı’dan Kastamonu’ya düğünden dönerken dağda kardan, buzdan arabası çalışmaz, karısıyla birlikte dağ başında yolda mahsur kalır. Araba tamirinden çok fazla bir şey anlamamakla birlikte Mehmet Bey arabayı çalıştırmak için epeyce uğraşır, ama başarılı olamaz. Dağda cep telefonu da çekmediği için kimseye ulaşamaz. Gecenin çok geç bir saati ve buzlanma olduğu için de yoldan geçen çok azdır. Geçen arabalar da fren yapamadıkları için duramamaktadır. Kendilerini çaresiz hisseden çiftten Süheyla Hanım, “Yetiş ya Pir” diye dua etmeye başlar. Mehmet Bey bütün olanların sıkıntısıyla son derece öfkeli bir şekildedir. Bu duaya bile çok sinirlenir. ‚ “İlla dua edeceksen kurtlar kuşlar bizi bu dağ başında yemesin diye dua et, bu havada Pir bile türbesinden çıkıp gelmez”, diye karısına çıkışır. Bir süre sonra bir araba yanlarında durur ve içinden 55-60 yaşlarında, Süheyla Hanım’ın ifadesine gore, nur yüzlü bir bey iner ve sorunu öğrenir. Sonra arabanın motor kısmını açar, bir beş dakika kadar uğraşır, sonra Mehmet Bey’e, “Arabayı yavaş yavaş çalıştırın”, der. Mehmet Bey arabayı çalıştırır ve araba yürümeye başlar. Bunun üzerine arabayı tamir eden bey kendi arabasına biner ve, “Her ihtimale karşı ben önden ağır ağır gideyim siz beni takip edin”, der. Bu şekilde Kastamonu’ya yaklaşık 5-10 km. kalana kadar giderler. Bir ara bir sis olur ve sisten çıktıklarında düz yolda olmalarına rağmen arabayı bir daha göremezler. Yol buzlu olduğundan hızlı gidemeyeceği için, yolda da herhangi bir sapak olmadığından arabaya ne olduğunu bir türlü anlayamazlar. Mehmet Bey şaşkın şaşkın “Düz yolda bir araba yok olmaz ya, uçmaz ya”, diye kendi kendine söylenirken, Süheyla Hanım, “O kesin Pir ya da Pir’in gönderdiği biriydi”, der. Bugün hala Mehmet Bey olayı anlayamadığını ama eşinin de inandığı gibi kendisinin de artık, o yolda yardım eden kişinin Pir olduğuna inandığını söylemektedir. Fakir bir ailenin yüksek okul mezunu bir oğlu vardır. Çocuk okulu bitirdikten sonra iki yıl kendine uygun bir iş bulamamış, bu nedenle ciddi bir psikolojik bunalıma girmiştir. Hem okuyup da iş bulamadığını hem de çocuğunun günden güne üzüntüden zayıfladığını, hastalandığını gören anne Şeyh Şaban-ı Veli’nin türbesine gelerek burada dua edip namaz kılmış, oğlunun işe girmesi için yedi Cuma gelmeye niyet etmiştir. Kadın, yedi hafta diyerek eğer bu süre içinde olmazsa hem veliyi rahatsız etmem aynı konu için, hem de hayırlı olsaydı iş zaten veli onu oğluma nasip ederdi, diye düşünmekte ve inanmaktadır. Niyet ettiği gibi yedi Cuma gelerek burada namaz kılıp, hayırlı bir iş için dua eden kadın, yedinci Cuma günü türbeden evine geldiğinde kapıyı açarken telefonun çaldığını duyar. Aceleyle telefona yetişip açan kadın, sanayi denilen yerdeki bir fabrikadan oğlunu aradıklarını öğrenir. Telefondaki kişi, oğlunun fabrikasındaki işe altı ay önce başvuruda bulunduğunu, elemana yeni ihtiyaç duydukları için bugün aradıklarını eğer işe girmediyse gelip kendileriyle oğlunun görüşmesini ister. Hemen oğlunu bulan kadın, fabrikaya gönderir ve oğlu teknisyen olarak aynı gün o fabrikada işe girer ve üç yıldır aynı fabrikada çalışmaktadır. Duruçay (Camili) köyünden Tevfik Çelikten, yoksul bir ailenin çocuğudur. Bütün zorluklara rağmen okumaya devam etmiştir. Her gün köyden Kastamonu’ya yürüyerek gelip giden Tevfik Çelikten, bu zor koşullar nedeniyle sınıfını geçse de çok başarılı bir öğrenci değildir. En büyük endişesi lise bitince ne yapacağıdır. O kadar sıkıntıyla okuduktan sonra şehirde iş bulamayacağını düşünmekte, üniversiteye gidemeyeceğini de bilmektedir. Liseyi bitirip köyde kalıp, çiftlikte çalışmak zor gelmektedir. Bütün bu sıkıntılarla her gün okula gitmeden ya da okul çıkışı Şeyh Şaban-ı Veli türbesine gidip namaz kılıp dua etmektedir. Liseyi bitireceği hafta bütün kaygıları daha da artmış halde türbeye gittiğinde dua etmiş, oradan okula gitmiştir. Milli Güvenlik dersinde hoca, “İçinizde astsubay olmak isteyen var mı?”, diye sorar. Tevfik Çelikten el kaldırır. Bunun üzerine hoca astsubaylık sınavı açıldığını, başvurular için de son günler olduğunu söyleyerek isteyenlere başvuru formu verir. Sınıftan bir tek Tevfik Çelikten katılır ve başarılı olur. Bugün emekli astsubay olan Tevfik Çelikten hayatının değişmesini sağlayan fırsata Şeyh Şaban-ı Veli’nin vesile olduğuna inanmaktadır. Bu menkıbeyi anlatan ise, bizzat olayı yaşayan kişidir. Kastamonu merkezinde yaşayan bir çiftin otuz yıllık evlilikleri süresinde bir çocukları olmamış, yıllarca çocuk özlemiş çekmiştir. Bir gece kadının rüyasına giren Şeyh Şaban-ı Veli, kadının yanına gelir, saçını okşar. “Kızım üzülme senin ocağını tüttürecek çocuk, Taşköprü’nün …………köyünde, ……..anne ile ………babanın çocuğudur. Çocuğun ismi de şudur. Gidin onu alın evlat bilin, sizin evladınız olsun”, demiştir. Sabaha uyandığında kadın, hala rüyanın etkisindedir. Bunu kocasına anlatır. Kocası, “Eğer Şeyh Şaban-ı Veli söylediyse öyle bir köy ve orada bizim çocuğumuz mutlaka vardır”, der. Aynı sabah Taşköprü’nün adı geçen köyünden çocuklu bir kadın da pazara satmaya mal getirir. Fakir bir kadındır ve geçimini küçük bahçesinde yetiştirdiklerini satarak sağlamaktadır. O gün pazarda malını sattıktan sonra Şeyh Şaban-ı Veli’nin türbesine gelerek burada namazını kılar. Yorgunluktan namaz sonrası türbenin duvarına dayanmış dinlenirken, kendinden geçer ve uyuya kalır. O da rüyasında Şeyh Şaban-ı Veli’yi görür. Veli rüyasında kadına, “En küçük kızının evlatlık verilmesi gerektiğini, yoksa bu dünyadaki kısmetinin bittiğini, üç gün içinde evlatlık verilip başka bir ocağın bacasını tüttürmezse öleceğini”, söyler. Kadın rüyada, “Eğer ölecekse evlatlık vermeye razıyım”, der. Şeyh Şaban-ı Veli kadına rüyasında evlatlık vereceği konusunda kadına yemin ettirir. Tam kime evlatlık vereceğini söyleyeceği an türbede bir çocuk ağlar ve kadın uykudan uyanır. Böylece kime vereceğini öğrenemez. Gördüğü rüyayı nasıl yoracağını bilemeyen kadın, hemen müftüye gider rüyayı anlatır, ne yapması gerektiğini sorar. Rüyayı baştan sona dinleyen müftü rüyada gördüğü Şeyh Şaban-ı Veli’nin görüntüsüne ve söylediklerine dair birkaç soru sorar ve rüyadaki kişinin Şeyh Şaban-ı Veli olduğuna kanaat getirir. Bunun üzerine kadına, çocuğunu evlatlık vermesi gerektiğini, bunun Şeyh Şaban-ı Veli’nin aracılığıyla Allah’ın isteği olduğunu söyler. Özellikle evlatlık verilmezse üç gün içinde öleceği düşüncesi kadını çok korkutmuştur. Fakat kadın kime kızını götürüp evlatlık vermesi gerektiğini bilmediği için, kapı çalınıp da, “Bu kızı evlatlık alın yoksa ölecek denmez”, diye düşünmektedir. Bunun için ne yapacağını bilmemektedir. Müftü kadının evine gitmesini, çocuğun kısmetinin çocuğu bulacağını söyler. Eğer üç gün içinde bir aile gelip evlatlık almazsa, kadının kızı ile birlikte türbeye gelip, buradaki zemzem suyuyla yıkanıp tövbe etmesini, kısmeti bulamadığını Şeyh Şaban-ı Veli’ye söylemesi gerektiğini zaten bu durumu Şeyh Şaban-ı Veli’nin bileceği ve anlayacağı için kadına anlayış göstereceğini söyler. Kadın endişe, şaşkınlık ve telaş içinde köyüne gider. Üç gün sonra, çocukları olmayan aile rüyalarında kendilerine söylenen köye gelerek doğru muhtarın yanına gidip, …….isimli ailenin evi nerede diye sorar. Muhtar bu çifti alarak çocuğun evine getirir. Kapı çalınıp da kadın kapıyı açtığında kapıda tanımadığı bir erkekle kadını gören anne, çocuğunu evlat edinecek ailenin geldiğini anlar. Çocukları olmayan aileden kadın gördüğü rüyayı, çocuğun annesi de kendi gördüğü rüyayı anlatır. Çocuğun annesi hiç birşey sormadan, nerelisiniz, kimsiniz demeden kızının eşyalarını bir bohça yapıp aileye verir, kızını da elinden tutarak kadının kucağına teslim eder. Çocuğun annesi eğer kadına ve erkeğe nerelisin kimsin diye sorarsam Şeyh Şaban-ı Veli’yi gücendiririm. O benim iyi ailedir sözüme güvenmedin mi diye düşüneceği endişesi bir de yeri ve ailenin kim olduğunu tam olarak bilirse evlat hasretiyle bir gün verdiğine pişman olup gidip alırım o zaman da çocuğum ölür endişesiyle hiç bir şey sormaz. Çocuğu olmayan aile kızı bir yaşında alıp Kastamonu’ya evlerine getirir ve öz evlatları olarak kabul edip yetiştirirler. Fakat çocuktan nasıl evlat edindikleri gerçeğini saklamazlar. Kız on beş yaşına gelince aile kendilerinin artık iyice yaşlandığını, ölürlerse mallarını kızlarına veremeyecekleri için mahkeme kararıyla evlat edinmeleri gerektiğini düşünürler. Bunun için nüfus cüzdanının çıkarılması gerektiğinden, ayrıca evlilik çağı gelip isteyenler de çok olduğu için evlilik için de nüfus cüzdanı gerektiğinden köye giderek kızın öz annesini bulup mahkemeye getirirler ve mahkeme kararıyla evlat edinirler. Kız öz annesini sadece o gün görür. Öz annesi mahkemeden kısa bir süre sonra ölür. Kız o gün kendinin yedi kardeşi daha olduğunu ve onların nerede yaşadıklarını öğrenir. O günden sonra kardeşleriyle de görüşmeye başlar. On altı yaşında da kız evlenir. Bugün Muş’ta öğretmenlik yapan bir kızı ve teknisyen olarak fabrikada çalışan bir oğlu vardır. Evlendiği günden bu güne kadar hemen her Cuma Şeyh Şaban-ı Veli’nin türbesine gelerek şükür namazı kılmaktadır. “Eğer Şeyh Şaban-ı Veli annelerimin rüyalarına girerek benim evlatlık verilmemi sağlamasaydı bugün ya ölmüştüm ya da köyde çok perişan yoksul biri olarak yaşamış olacaktım. Ha öz ailemdem 16 yaşında gelin çıkmışım ha bir yaşında gelin çıkmışım. Ben bugünümü Şeyh Şaban-ı Veli’ye borçluyum” demektedir. Şeyh Ömer Fuadi zamanında hayırseverlerden İstanbul’da bulunan Ömer Kethüda tarafından türbenin inşası için üç bin kuruş gönderilmiş ve daha lüzum ettikçe göndereceğini Ömer Fuadi’ye bir mektupla bildirmiştir. Bilahere Ömer Kethüda hakız yere idam edildiğinden hayır severlerin yarıdmı ile türbe yapılmıştır. Daha sonra camiinin yanında üç kat üzerine haram ve selamlığı havi muazzam bir bina inşa edilir. Bu Bina 1318 (1902 M.) tarihinde harap olduğundan yıkılmış ve Mahmut Paşa tarafından iki tane harem ve selamlığı havi bugünkü mevcut binalar yapılmış ve ikisinin arasına mutbak kurulmuştur. Binaların yapılmasından sonra iki bina arasına abdest için havuz inşa edilmiştir. Şaban-ı veli’nin sandukası yeniden yapılmış, yazılı ve işlemeli bir örtü ve aynı zamanda lahuri bir şal konmuştur. Türbe ve zaviyelerin kapanması üzerine sanduka üzerinde bulunan taşla beraber bu şalda alınmıştır. Zemzem suyu Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri’nin türbesinin bahçesinde akan suyun zemzem tadında olduğu kabul edilir. Bunun için Hicaz’daki zemzem kuyusundan Kastamonu’ya, İstanbul’a, Bolu’ya, Bursa’ya, Buhara’ya, Semerkand’a, Endülüs’e ve Fas’a uzanan görünmeyen kanallar olduğuna inanılmaktadır. Şifa olması niyetiyle konuşamayan çocuklara içirildiği gibi, yeni doğan çocuğun ağzına da ilk giren şeyin zemzem olması isteğiyle bu sudan damlatılmakta, ölmekte olan kişinin ağzı zemzemli gitsin diye, yine ağzına bu sudan damlatılmaktadır. Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi Cami, türbe, Kütüphane, dergah evleri, asa suyu, gasilhane, kurban kesim yeri ve tuvaletten oluşan Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi, Musafakih Mahallesi Gümüşlüce Caddesi üzerinde yer alır. Hz. Pir Camii adıyla anılan yapı, tahminen 1480’lerde yapılmış olan Seyyid Sünneti Efendi Mescidi’nin yeniden inşaı ile meydana gelmiştir. Menakıbname’den ahşap ve kubbeli olduğu anlaşılan ilk cami küçük fakat manevi hatıraları ile önemli idi. Dergahın şöhret bulması ve halkın rağbeti ile ihtiyaca cevap veremez hale gelen mescid, aynı arsa üzerinde genişletilir. Böylece harimi üç kat halinde kademeli olup arka tarafında halvethaneler sıralanmıştır. Doğu yüzünden açılan kapıdan başka iki ayrı kapıdan da üst kademelere giriş sağlanmıştır. Mihrap alçıdan ve bezemeli yapılmıştır. Sedef minber kapısı ise ahşap oyma tekniği ile yapılmış nadide bir eserdir. Aynı şekilde bir diğer sanat şaheseri ahşap vaaz kürsüsüdür. Tek şerefeli minare kuzey doğu köşede yer alır. Halkın bağışladığı bakır şamdanlar ve hat örnekleri bu güzelliklere güzellik katar. Mevcut kitabeden Caminin 1580 yılında Sultan III. Murad’ın hocası Şücaeddin Efendi tarafından yenilendiği anlaşılıyor. 1702, 1778, 1845 ve 1950 yıllarında tamir ve restorasyon gören yapıya, 1954 yılından itibaren dernek çatısı altında cümle kapısı önüne kapalı son cemaat mahalli ilave edilir. Harçla moloz taşından örülen türbe binası 9.5 m. uzunluğunda bir kare plana sahiptir. Üç kapısı altı penceresi ile yapının inşaı sırasındaki yaşanan sıkıntı ve ilgi çekici olaylar Ömer Fuadi tarafından kaleme alınan Türbename adlı eserde anlatılır. Bir Mevlevi tarikatı mensubu olan Sadrazam Kuyucu Murad Paşa’nın desteği ile Anadolu’nun her yerindeki evliya zümresine saygı ve hizmetiyle meşhur Ömer Kethüda bey tarafından Fuadi’ye bir gün bir mektup gönderilir. Bu mektupta, Şaban-ı Veli Hazretlerinin mukaddes ruhlarına hürmeten mezarı üzerine bir türbe yapılmasını arzuladığını belirten Ömer Kethüda, bu iş için üç bin kuruş nezrettiğini ilave eder. Ömer Fuadi bu teklifle birlikte Şeyh Muhyiddin Efendi’nin vasiyetini hatırlar. Ġnşaat başlar, duvarlar pencere hizasına kadar yükselir. Bu sırada Kethüda Ömer Bey yeni sadrazam Nasuh Paşa tarafından Diyarbakır kalesinde haksız yere hapsedilip öldürülünce, türbe inşaatı iki yılı aşan bir süre atıl kalır. Sonunda Hibetullah ve Mehmet Efendiler başta olmak üzere halkın katkılarıyla inşaat tekrar başlar. Türbenin tamamlanıp kubbenin zirvesine kilit taşı yerleştirileceği gün hazır bulunan dervişler ilgi çekici bir zikir halkası teşkil ederler. Zakirbaşı kubbenin tepesinde olmak üzere dervişler üç kat iskele üzerinde halka olup zikre başlar. Son ilahi bitmek üzeredir ki, türbe binası rahmani bir hareketle dervişlerle birlikte sallanmaya başlar. Binanın hareketi üzerine orada bulunan herkes hayret ve dehşet içinde kalır. Kubbenin yıkılacağından korku ve endişeye kapılan mimarbaşı elindeki metre ile etrafındakileri durdurmaya çalışır. Ömer Fuadi’nin kardeşi sakinleştirmek için ona seslenip, -Korkma usta!. Bu hareket yıkılmak için değildir. Hz. Pir’in türbesi de dervişlerle zikretmektedir. Der. Kurban kesilir, kilit taşı yerine konur. Dua edilirken türbenin tekrar sallandığı görülür. Oradaki herkes bu durumu tüyleri ürpererek seyreder. Fatihadan sonra eller yüze sürüldüğünde türbe sükunet bulur. Bugün türbede kabirlerin üzerine işaret olarak konulmuş olup içleri boş olan on altı tane ahşap sanduka bulunmaktadır. Üzeri bitkisel motifler ve yazılarla süslenmiş yeşil kadife ile örtülü, baş kısmı da siyah tülbentle sarılı olanı Şaban-ı Veli’ye aittir. Külliyenin kütüphanesi, türbenin kuzeybatı cephesine bitişik kare planlı kargir bir yapıdır. Kitapların çoğu Çorumlu İsmail Kudsi Efendi tarafından vakfedildiğine göre, 1637 yılından sonra inşa edilmiş olmalıdır. Zamanla harap olan bina 1965 yılında dernek tarafından yenilenmiştir. Kütüphanenin alt katına girilen kapının hemen yanıbaşında yer alan Asa Suyu’nun, Hz. Pir’in asasını yere vurmasıyla çıktığına inanılır.Tad ve koku bakımından zemzem suyunu andıran bu suyun bazı hastalıklara şifa ve psikolojik rahatlık verdiği kabul edilir. Vaktiyle ramazan aylarında Kastamonulunun Nasrullah Camiine ve evlere götürülüp oruçların bu su ile açıldığı anlatılır. Harem ve selamlık olmak üzere iki bina halinde inşa edilmiş olan konaklar, sırtını Ersil Kayasına dayamış vaziyette caminin kuzey doğu köşesindeki mevkide yer alır. Zemin katlar moloz taştan olmak üzere ahşap malzemeden iki katlı olarak inşa edilen binalarda göz zevkine hitap eden bir işçilik göze çarpar. 1900’de inşa edilen konakların banisi Mahmut Sırrı Paşadır16. Konakların önünde yer alan şadırvan 1910 yılında Mahmut Paşa’nın eşi Prenses Fatma Hanım adına yaptırılır. 1989 yılında aslına uygun şekilde restore edilir. Türbe civarındaki hazirede medfun bulunan zatlar, Hz. Pir ve halifelerinin halk ile kaynaşma derecesini gösterir. Kastamonu valilerinden muhtelif tarikatlara mensup zatlara kadar toplumun her kesiminden bir çok kişinin kabri bu hazirede yer alır. 1954 yılında Hasan Fehmi Ataulusoy, Hamdi Pehlivan, Niyazi Yücebıyık, Osman Keserci, Asaf Zaluludağ, Kamil Türit ve İhsan Sezgin’den müteşekkil yönetim kurulu ile Şaban-ı Veli Onarım Derneği kurulur. 1995’te Şeyh Şaban-ı Veli Müzesi açılır ve 1996’da Resmi Gazete’de yayınlanan kararla Şeyh Şaban-ı Veli Kültür Vakfı kurulur.
Seyyid Ahmed Hicabi
Seyyid Ahmed Hicabi hazretlerinin türbesi ; Kastamonu – Merkez’de Çuhadar sokak ile Kuyulu sokak kesişimindeki Şeyh Ahmed Siyahi hazretlerinin dergahında Şeyh Ahmed Siyâhî hazretlerinin oğlu olarak 1826 senesinde dünyaya gelir. Altı aylık iken beşiğine aks eden parıltıyı kapmak için mâsumâne bir gayret sarfetmesi, sanki Allah ü teâlânın lütf ve ihsânıyla ileride büyük bir zât olacağını belli etmektedir. Üç dört yaşlarında iken babasının hatme-i hacegan meclislerine katılmaya başlar. Babası Ahmed Siyâhî hazretlerinin dergâhına giden yolda kışın zaman zaman Serçeoğlu yokuşunda kızağa binen çocukları seyre gider. Yine böyle bir günde yolun kuzeyinde bulunan Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin büyük halîfelerinden Hacı Mustafa Efendi Hazretlerinin medfûn bulunduğu türbeden çıkan bâzı kimseler kendisini türbe içine alır ve pek çok nîmetlerle gönlünü hoş ederler. Bu olay pek çok kere tekrarlanır. Hattâ bâzan her türlü nîmetin mevcûd bulunduğu o mübârek zâtların yanından ayrılmak istemez, uzunca bir süre içeride kalır. Bir defasında uzun aramalardan sonra anne ve babası kendisini adı geçen türbeden çıkarken görüp çok şaşırırlar. Tahsil yaşına geldiğinde önce meşhur kırâat âlimlerinden Hüseyin Hüsnü Efendi’den Kur’ân-ı azîmüşşânı hatmeder. Babası Ahmed Siyâhî hazretlerinden sarf, nahiv, fıkıh, hadîs ve kelâm tahsilinden sonra Keskinzâde Ahmed Erîb Efendi hazretlerinin sohbetlerine devamla, tasavvuf dersleri alır. Kara Kâdızâde Mustafa Efendi ’den ilm-i ferâiz ve Mesûdî Efendiden de ilm-i hadîs dersleri aldıktan sonra babası Ahmed Siyâhî hazretleri kendisine icâzet verir. Ahmed Hicâbî Efendi, 1851′ de İstanbul’a gelir. Burada da tahsîline devamla meşhur âlimlerden Müneccimbaşı Tâhir Efendi’den hikmet, astronomi, Amasya’daki Halidi şeyhi İsmail Siraceddin’in (1782-1848) oğlu eski sadrâzam Mehmed Rüşdî Paşa’dan (1829-1876) mantık, edebiyat ve Hâzım Efendi’den usûl-i fıkıh dersleri alır. Bu tahsilleri sırasında Hocapaşa semtindeki Safvetî Paşa Dergâhında ikâmet ve talebeleri yetiştirme işi ile meşgul olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin daha sağken yerine tâyin ederek kendi yerine irşâd makâmına geçirdiği Abdülfettâh-ı Akrî hazretlerinin sohbetlerine koşar ve dört sene hizmetinde bulunur. Bu esnâda tasavvuf mertebelerinde ilerler. Ahmed Hicâbî Efendinin çalışmasından, gayretinden ve ihlâsından çok hoşnud olan Abdülfettâh Efendi, onun kavuştuğu ilim ve irfâna bakarak, babası Ahmed Siyâhî hazretlerinin verdiği icâzetnâme üzerine kendisi de bir icâzetnâme yazar. 1857 yılında Kastamonu’ya dönerek bir müddet babalarının yanında talebelerin terbiyesi ve yetiştirilmesi işi ile meşgul olur. Abdülazîz Efendi hayatta olduğu halde irşâd işinin başına Ahmed Hicâbî hazretleri geçer. Din ilimlerinde emsâli az bulunan ve fen ilimlerinde bölgede bulunanların hepsinin üstünde yer alan Ahmed Hicâbî hazretleri, 1874 yılından vefât târihi olan 1889 yılına kadar bir taraftan talebelerin yetiştirilmesi ile meşgul olurken diğer taraftan husûsî sohbetlerinde zikir yoluyla sevenlerini tasavvuf yolunda ilerletir. Kastamonu ve çevre illerden pek çok talebe onun derslerine koşar. Bütün davranışları, huyları, hareketleri hep Peygamber efendimizin güzel ahlâkını andırmaktadır. Her zaman hep Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uyar, insanlara İslâm ahlâk ve yaşayışının nasıl gerçekleştirildiğini gösterir. Ahmed Hicâbî hazretleri 1878 senesinde babasının türbesinin bahçesi içerisinde bir kütüphâne ile ona bitişik bir dershâne yaptırır. O târihten îtibâren Temmuz, Ağustos ve Eylülden başka aylarda Cumâ günleri Şifâ-i Şerîf kitabını okutmaya başlar. O sohbet ve derslerin bereketiyle kalpler şifâ bulur, hep iyi düşünce ve niyetlerle dolar, ibâdetlerde ihlâs hâsıl olurdu. Ahmed Hicâbî hazretlerinin, yaz ve kış Nasrullah Câmii şerîfinde sabah namazını edâ eyledikten sonra civarda bulunan medreselerde din ve fen ilimleri ile meşgûl olmaları âdetleri idi. Cumâ günleri dergâhta bulunup talebelerin yetiştirilmesi ve Kur’ân-ı kerîm kırâati ile meşgul olurdu. Ramazân-ı şerîfte haftada bir gün Nasrullah Câmiinde ikindi namazından sonra ve Cumâ günleri namazdan sonra Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin dergâh-ı şerîflerinde vaaz ve nasihat ederdi. Bu vaaz ve nasihatlar müslümanlara uzun bir süre çölde susuz kalmış kimselere su vermek gibi idi. Kalpleri Allahü teâlânın aşkı ile dolardı. Nefisler aradan kalkar, herkes yaptığı her işi Allahü teâlânın rızâsı için yapardı. Onun kalpleri ve gönülleri feyz ve nurlarla dolduran bu sohbetlerinden istifâde edebilmek için vaazlarına aşırı hücum olurdu. Bu sırada diğer câmilerde ders veren hocaların derslerine kimse gitmezdi. Ahmed Hicâbî hazretleri bu durum üzerine Nasrullah Câmiindeki vaazlarını terk eder. Ramazanın dört Cumasında ise şeyhi dinleyebilmek için oraya can atarcasına acele giden birkaç bin ahâli özlerinden istifâde etmeye gayret ederdi. Seyyid Ahmed Hicâbî hazretleri 1889 senesinde hastalığının artması üzerine daha ziyâde inzivâyı, köşesine çekilip Allahü teâlâyı zikretmeyi arzu eder oldu. Geceleri uyumaz, namaz ve zikir ile meşgul olurdu. Kendilerinde yirmi senedir bulunan kalp hastalığına müptelâ oldukları halde, aslâ ve katiyyen hastalıklarından bahsetmez ve soranlara; “Rabbimizin keremine şükrolsun, âfiyetteyim.” cevâbıyla mukâbele ederlerdi. Vücutlarında görülen aşırı halsizlik sebebiyle Ramazân-ı şerîfte oruç tutmasının hastalığı arttıracağı tabibler tarafından ihtar olunduğu halde; “Böyle bir mübârek aya ulaştık. Şimden sonra bizim için nasip, kısmet mukadder değildir. Borçlu gitmeyelim.” cevâbını vererek orucunu tutmaya başladı ve Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile tamamladı. Bir yere gitmek için kendisinden izin istemeye gelen dostlarına; “Geri dönersiniz. Amma beni bulamazsınız. Hakkınızı helal edin.” derdi. Seyyid Hicâbî hazretleri bir müddet sonra Tosya’da bulunan ulemâdan Mâhir Efendinin gelmesi için haber gönderir. Haberi alan Mâhir Efendi on iki saatlik mesâfeyi sekiz saatte alarak huzur-ı saâdetlerine ulaşır. Seyyid hazretleri ona bakarak, “Molla Mâhir görüyorsun. Biz pazarlığı ilerlettik. Cenâb-ı Hakk’ın emrini bekliyorum. Vasiyetlerimin yerine getirilmesine dergâh ve medresenin memuriyetine ve talebelerin yetiştirilmesine gayret ve himmet et. Benim için müteessir olma. Aradığım bu gün idi. Hemen ölüm hâlimizin güzel ve kolay olması için duâ edin.”, diye buyurur. Sonra dâmâdı Keskinzâde’ye kütüphânedeki emânetler içerisinde bulunan ve muhterem pederlerine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri tarafından ihsân edilen yeşil tâcın tabutları üzerine konulmasını, kabirlerinin pederlerinin kabrinden küçük yapılıp süslü olmamasını ve dergâha hizmeti terk etmemesini vasiyet eder. Cumâ günü öğleden sonra yanlarına girmekte olan hanımlarına, kızlarına ve hizmetçilerine hitâben, “Bizim etrafımız artık mukaddes ruhlar ile doldu. Çok dikkatli hareket edin ve çok seyrek olarak girip çıkın.”, diye buyurur. Ġkindiye yakın abdest alarak ağızlarına bundan böyle dünyâ nîmetlerinden bir şey almayacaklarını ve Rabbi teâlâ ile meşgûl bulunacaklarını beyân buyurur. O gece beş-altı senedir dergâhın imâmlık vazîfesini gören Hâfız Emin Efendi ile Hâfız Sûzî Efendi iki taraftan nöbetle sabaha kadar Kur’ân-ı kerîm okurlar. Ahmed Hicâbî hazretleri seher vakti âhirete irtihâl eyler. Vasiyeti gereğince mezarı babasının mezarından daha küçük yapılmıştır. Baş şahidesinin kavuğu üzerinde, asılmış bir tesbih motifi; kitabesinde ise şu yazı vardır; “ Hoca Şeyh Ahmet Siyahi hazretlerinin ferzend-î hüsnü’l meabı ve kaimmakam-ı irşad ve intisabı ve nüsha-i ilm ü irfanın ümmil kitap faslü’l hitabı Mevlana Hoca es-seyyid Şeyh Ahmet Hicabî hazretlerinin ruhuna fatiha. ” Ayak şahidesinde ise şeyhin on beş yıl irşat makamında bulunduğu ve 1306/1888 yılında altmış altı yaşında vefat ettiği belirtildikten sonra Ahmet Mahir Efendi tarafından kaleme alınan şu manzume yazılıdır: “ Hoca Seyyid ki anın Ahmet Hicabı namıdır, Salikan-ı rah-ı hakka oldu bunda kıblegah. Etmiş idi hak anı insan-ı kamil bil vücuh, Himmeti asandır, işte anın bu hankah. Öyle bir hurşid-i evc-i ilim ve ilham idi kim, Keşf oturdu halka-i feyzinde her bir iştibah. Mürşid-i irfan-ı meab ve fazıl ü ali cenap, Varis-i ilm-i nebi ve arif-i sırr-ı ilahî; Düştü bir necm-i şeref cevher gibi Mahir yere Ma’kad-ı sıdk-ı hüdayı etti Seyyid nazgah ” Şeyh Ahmet Hicabi hazretlerinin kabrinin bulunduğu hazire etrafı demir parmaklıklı ihata duvarı ile çevrilmiş olan bahçenin içindedir. Güney köşesinde bir de kütüphane bulunan bahçeye doğu tarafındaki demir kapıdan girilmektedir. Mezarların şekli ve ait olduğu zevat hakkındaki şunlardır; 1- Bakana göre sağdan birinci mezar Ahmet Siyahî Efendi’ye aittir. Baş şahidesinin kavuk ve kitabe kısmı siyahtır. Mermerden yuvarlak biçimdeki şahide üzerinde bu zatın, Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin hulefasından olduğu anlatılıp fatiha dileği ile yazı sona ermektedir. Yine mermer olan ayak şahidesinin üst kısmında şeyh efendinin 100 yıl yasadığı, 50 yıl irşadda bulunduğu ve 1291/1874 yilinda vefat ettiği belirtildikten sonra, “Kutb-i devran-ı cihan Ahmet Siyahı şanı kim ../’ beytiyle başlayan on beyitlik bir manzume yazılıdır. 2- İkinci Mezar Seyyid Ahmed Hicabi hazretlerine aittir. 3- Ahmed Hicabi hazretlerinin kendisinden önce vefat eden oğlu Mehmed Necmeddin efendi 4- Kastamonu eşrafından ve salihinden Keskinzade Ahmed Rıza Efendi 5- Kesme taştan yapılmış ve üzeri açık olan bu mezarın şahidesi yoktur ve kime ait olduğu belli değildir. Şeyh Ahmed Siyahi hazretlerinin vefatından sonra dergahda şeyhlik yapan Şeyh efendiler ; Şeyh Ahmed Siyahi hazretleri Şeyh Seyyid Ahmed Hicabi hazretleri Şeyh Müderris Arif Efendi ( Ahmed Hicabi hazretlerinin kardeşi Abdulaziz Efendi’nin oğlu) Şeyh Mehmed Sadeddin Efendi (Müderris Arif Efendi postnişin olmuş fakat bir süre sonra amcası Mehmet Sadeddin Efendinin Şeyhülislamlık makamına vaki itirazı haklı bulunarak 12 şevval 1310 tarih ve 409 no’lu kararla şehylik makamına bu zat atanmıştır. ) Şeyh Müderris Arif Efendi ( 1314 de tekrar Şeyh Olmuştur.) Şeyh Mehmed Nureddin Efendi
Şeyh Ahmed Siyahi
Şeyh Ahmed Siyahi hazretlerinin türbesi ; Kastamonu – Merkez’de Çuhadar sokak ile Kuyulu sokak kesişimindeki dergahında Son Halifemiz Kastamonu’lu Şeyh Ahmed Siyahi Efendi’dir. Mevlana Halid Bağdadi Şeyh Ahmed Siyahi Hazretleri H.1191/M.1777 senesinde Kastamonu’da doğdu. Şehrin önde gelen alimlerinden ilim tahsil etti. Çorum’da Yusuf-i Bahri Efendiden hadis ilmini öğrenip Hafız-ı Hadis unvanı aldı. Çerkeşli Şeyh Mustafa Efendinin sohbetlerine katıldı. Mustafa Efendi, Ahmed Siyahi Hazretlerini, Nakşibendiyye yolunun büyüğü Mevlana Halid-i Bağdadî Hazretlerine talebe olarak gönderdi, başına siyah sarık sarması sebebiyle hocası tarafından Siyahi lakabı verildi. H.1243/M.1827 senesinde Halid-i Bağdadi Hazretleri tarafından icazet (diploma) verilerek insanları irşad vazifesi ile Kastamonu’da görevlendirildi. H.1291/M.I874 senesinde vefat etti. Yerine halife olarak oğlu Seyyid Ahmed Hicabi Hazretleri geçti. Yetişmesi ve İlim Tahsili Şeyh Ahmed Siyahi hazretleri hicri 12. yüzyılın sonlarında Kastamonu’nun Kırkçeşme Mahallesi’nde Sa’diyye tarikatının salihlerinden demirci Ahmed Baba’nın soyundan dünyaya gelmiştir. Henüz küçük bir çocukken şefkatli anasının, derviş meşrebli babasının merhametli ellerinde dervişane vera (takva ve zühd) sahibi olarak terbiye görmüştür. Kur’an-ı Kerîm öğrenmek için ilk defa önünde besmele çektiği Şaban Hoca Efendi ‘nin sahip olduğu zühd (dünyaya dalmamak) ve vera (şüpheli şeyleri terketmek, titiz davranarak takvanın bir üst mertebesine ulaşmak) onda doğuştan bulunan zahidlik kabiliyetine başka bir letafet ve parlaklık katmıştır. Gençliğinde gördüğü bu sofiyane terbiye sayesinde gerekli ilimleri tahsil ettikten sonra, kendini Kasabalı Mehmet Efendi adındaki vera sahibi, temiz ahlaklı bir zatın terbiye edici eline teslim etmiştir. Daha sonra zühd ve salihlikle meşhur olan Amasyalı Uzun Ali Efendi merhumun istifade halkasına devam ederek, ilim ve fazilet dairesini genişletmeye çalışmıştır. Bir müddet değerli alimlerden ve Nakşibendi şeyhlerinden (Kastamonu’da bulunan Numaniye Medresesi’nin kurucusu ve müderrisidir) Hoca Numan Efendi ‘nin ilim ve irfan kütüphanesiyle Üveysi azizlerinden Buharî Abdülazîz Efendi ‘nin olgunluk kazandıran kürsüsünden ilmî ve amelî feyizler elde etmeye mümkün mertebe gayret ve himmet etmiştir. İrfan ve fazilet fikirleri genişledikçe, kemal elde etmeye şevk ve gayreti arttığından olmalıdır ki, altında bulunduğu ihtiyacın, ağır yükün çekilmez sıkıntısı altında, fakirlik ve sabrı kıran darbesine, sofiyane metanetini koruyucu bir siper edinerek, o zamanlar alimler merkezi denmeye layık olan Amasya’ya yönelerek. Mantıkçılar arasında eşsiz Hoca Payas ‘tan ve ilmi tefsirde Beyzaviye denk olan Hoca Muhammed Caniki Hazretleri’nden gerekli kitapları okuyup tamamlayarak icazet almıştır. Dönüşünde Çorum vilayetinde feyiz nurlarıni yayan Yusuf Bahrî Hazretleri ‘nden hadîs ilmini öğrenerek, rivayet silsilesini tashih suretiyle, kendisiyle sohbet şerefini elde etmiş olan hemşehrilerinin söylediğine göre, hadis hafızı unvanını haiz olacak kadar Rasulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in hadîs-i şerîflerini ezberlemiş olarak doğduğu yer olan Kastamonu’ya dönmüştür. Bu sırada meşhur Ayaklı Kütüphane’nin en kıymetli talebelerinden olan ve mezkur beldenin Namazgah Medresesi Müderrisi Hoca Osman Efendi Merhum’dan tefsir, meanî ve kelam ilimleri okumuştur. Mevlana Halid Bağdadi Hazretleriyle buluşması İlim tahsil ettiği dönemlerde tatil günlerinde birkaç defa Çerkeş’e giderek, Halveti Tarîkatı’nın müceddidlerinden Şeyh Mustafa Efendi Hazretleriyle sohbet etmiş ve ondan inabe (tarikat dersi) istirham etmişse de, Mustafa Efendi; “ Senin feyzine sebep olacak zatın adı Halid olacaktır. Onu ara! ‘ şeklinde irşad olunmuştur. Bu irşad edici kılavuzun irşadının şevkiyle aşıkane fikirleri kaynamaya başlayıp, gizlice işaret edilen mürşidine doğru koşmak isterken ve bir takım imkansızlıklar içerisinde şeyhine ulaşmaktan mahrum iken, memleketin zenginlerinden Abdulbakîzade Hacı Numan Ağa isminde cömert, yüksek ahlaklı bir seveninin nakdî yardımı ve himmetiyle Hicaz cihetine yöneldi. Derken cennet kokulu Şam’a ulaşınca, Yüce Nakşibendî Tarîkatı’nın en mükemmel müceddidi (yenileyicisi), Mevlana Halid-i Bağdadî Hazretleri (Kuddise Sirruhü) ile buluştu. Ahmed Siyahî Hazretleri, insanların ve cinlerin peygamberinin sünnetlerine uygun olarak, siyah sarık sarınmayı alışkanlık haline getirdikleri için, Halid-i Bağdadî hazretleri tarafından “Siyahi lakabına mazhariyetle maksadına ulaşmış, sülük erbabı için gerçekten cihan kıymetinde bir nimet denmeğe layık bir şekilde O’nun maiyyetinde Hicaz’a doğru yönelerek, halkın kıblegahı olan, Kabe’yi tavafla mutlu olmuş, Cenab-ı Hakk’ın sevgilisinin Ravza-i Mutahhara’sını ziyaretle tecellilere mazhar olmuştur. Ahmcd Siyahî Hazretleri Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere ziyaretlerini mürşidi Halid-i Bağdadî Hazretleri ile birlikte nice tarikat sırlarına vakıf olarak îfa edip hac farizasını yerine getirdikten sonra, o yüce terbiye edicinin tarikat nurlarınıyaymak üzere mürşidinin verdiği icazemameyi alarak H. 1242 (1826) senesi başlarında Kastamonu’ya dönmüş ve görevi gereği salihlerîn terbiyesine başlamıştır. Ahmed Siyahî Hazretleri, Halid Bağdadi hazretlerinin en son halifesi
Varhaddin Dede
Varhaddin Dede türbesi ;Şeyh Şaban-ı Veli hazretlerinin türbesinin yakınındaki türbe sokakda Hazreti Pir Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin çamaşırcısı olan bu mübarek velinin hayatı hakkında ne yazıkki yeterli bilgiye sahip değiliz. Allah sırrını mübarek eylesin.
Ali Senai Efendi
Ali Senai Efendi ‘nin Türbesi ;Kastamonu – Merkez’de Türbe yolu sokakta yer alan Müfessir Alaeddin Efendi Türbesindedir. Ali Senai Efendi Araç kazasının Sırt (iğdir) nahiyesine tabi Ribati köyünde 1230 hicri yılında doğdu. İlk öğrenimine komşu Uğru köyünde başladı ise de babasının işlerine yardım gerekçesiyle izin vermemesi yüzünden tahsiline ara vermek zorunda kaldı. Babasi Bekir Ağanın kısa bir süre sonra vefatı üzerine ilk tahsilini tamamlayıp Kastamonu’ya gelerek Mahmudiye Medresesine kaydoldu. Zile’li Abdurrahman Hoca, Deli Emin Efendi, Abdullah Efendi ve Keskin Efendi isimli hocalardan ders aldı. Safranbolu’ya giderek Kürt Hoca lakaplı müderristen fen ilimleri tahsil eden Senai Efendi tekrar Kastamonu’ya dönerek Karakadızade’den tefsir, Trablusgarp’ın Hoca Mahcub’dan hadis tahsil ederek icazetnameler aldı. Bu sırada Kastamonu’da bulunan Horasan’lı Şeyh Abdülvahid Efendi’den Nakşibendî usulü üzere tasavvuf eğitimi tahsil edip hilafet aldı. Bilahare bir çok zat bu tarikat usulünce kendisinden irfan tahsil etmiştir. Dört zata icazet vermiş olan Senai Efendi’nin ikmale muvaffak olamadan vefat etmesi üzerine kabir azabı bahsinde kalan akaid kitabı daha sonra Ahmet Hicabî Efendi tarafından tamamlanmıştır. Görev yaptığı Semhiye Medresesinde son dönemlerinde kırktan fazla talebesi vardı. Hoca Ali Senai Efendi 1287 hicri yılında elli yedi yaşinda vefat etti ve Müfessir Alaeddin Efendi Türbesinde sırlandı. Hoca merhum 1272 senesinde inşa ettiği medresesine bir de kargir kütüphane ilave etmiş ve bütün kitaplarını oraya vakfetmiştir. Kendi yazdığı “Buhari-i şerif” ve “Dürer” isimli eserler de bunlar arasındadır. Ali Senai Efendi sabrı ve vatanperverliği ile de meşhurdur. At ve silah meraklısı olduğundan tatil günleri talebelerine şehrin Okmeydanında nişan talimi yaptırırmış. Rusya’nın Sinop’u bombardımanı esnasında çoğu talebesi olmak üzere yüz kişilik gönüllü süvari birliği ile oraya gitmiştir. Hoca Efendi cömertliği ile de maruftur. Hanesi her zaman fakir ve zengine açık bulundururdu. Hacı Mehmet ve Abdurrahman adında iki oğlu olup Hacı Mehmet Efendi babasından icazetli olarak 1321 senesinde vef atına kadar babasının medresesinde ilim neşriyle meşgul olmuştur. Torunu Darü’I hilafet-i aliye sabık müderrislerinden Zühdü Efendi de dedesinin inşa ettiği Semhiye Medresesinde müderrislik görevinde bulunmuştur. Zühdü Efendi İstiklal Savaşı esnasında halka yaptığı müessir telkinlerle öne çıkan alimler arasındadır. Bazılarının elinde fotokopisi bulunan tarihsiz bir icazetnamede bu zat ve diğer bazı ulema hakkında aydınlatıcı bilgiler mevcuttur. Bu belgeye göre. Ali Senaî Efendi , aralarında İmam-ı Gazalî, Fahreddin Razî… gibi müfessirlerin de bulunduğu, peygamberimize kadar ulaşan bir silsilenin halkalarından birisidir. Aynı kaynaktan Ali Senaî Efendi’nin Sırtlı Ebubekir Efendi’nin oğlu ve Kastamonu Semhiyye Medresesi müderrislerinden olduğu anlaşılmaktadır. Belgenin düzenlendiği tarihte hayatta olmadığı anlaşılan Senaî Efendi’nin tefsir, usul-i hadis, usul-i fıkıh, hikmet, kelam, meanî ve mantık gibi ilim dallarında üstat olduğu ve Nebe Suresine kadar Kuran-ı Kerim tefsir ettiği belirtilmektedir. Said lakabıyle meşhur olan Kelkit’li Mehmet Efendi’den icazetli olan Ali Senaî Efendi ‘nin hususiyetleri sayılırken kullanılan, “tahrir-i kamil (güzel yazı ve beyan sahibi), Allame-i zemani hi (devrinin en büyük alimi), Sahibül-kuvvet-i kudsiye (manevî kuvvet sahibi) ve Ebu’n-nür (nur sahibi)…” gibi ifadeler onun İlmî kariyeri hususunda fikir vermektedir. Ali Senai Efendi’nin kabrinin bulunduğu Müfessir Alaaddin Efendi’nin Türbe binası, harçla moloz taşından yapılmış, çatışı ahşap ve kiremitle örtülü; iç ebadı 5.5×10 metre olan dikdörtgen bir binadır. İlk yaptıranın kim olduğu ve yapılış tarihi net olarak belli değildir. Fakat bu türbeden alınarak Kastamonu Müzesine kaldırılmış olan bir kitabede: “Emera biimareti hazihi’l makbereti el-Abdurraci rahmete rabbihi Yaman bin Mehmet fî sene semanün semanine ve sitte mie.” 688/1289 yazısı vardır. Bu yazılı taşın, bir mezarın başından alınmış olmasına rağmen şahide türbe kitabesi olduğu görülmektedir. Kitabede adı geçen Yaman bin Mehmet, kuvvetle muhtemeldir ki Candaroğulları Beyligi’nin kurucusu olan Şemseddin Yaman Candar’dan başkası değildir. Müfessir Alaeddin Efendi kendisi veya bir başkası için yaptırılmış olan bu türbede medfundur ve halkın rağbetine binaen türbe onun adıyla anılmaktadır. Kuzey köşesindeki kapıdan girilen türbenin içi boydan boya ahşap şebeke île bölünmüştür. Doğu tarafı salon olarak bırakılmış olan türbede yedi adet ahşap sanduka vardır. Sandukalar kabirlerin baş ve ayak şahideleri arasına gelecek şekilde konulmuştur. Kesin olmamakla beraber sağdan sola doğru sandukalar şöyledir ; I. Sanduka ; Müfesssir Alaeddin Efendi II. Sanduka ; Şahidesi silik olduğu için kime ait olduğu belli değildir. III.Sanduka ; Vefat tarihi 1374 kim olduğu belli değil. IV. Sanduka ; Merhum Sırtlı hoca Ali Senai Efendi V. Sanduka ; Şahidesinde ” Külli şey’in halikün illa vechehü” yazısı okunmakta ama kime ait olduğu belli değil. VI. Sanduka ; Vefat tarihi ve kim olduğu belli değil. VII.Sanduka ; İzbelizade Mehmet Efendi‘ye aittir. Türbede kesin olarak kime ait olduğu belli olan sadece bu mezardır. Mehmet Efendi’nin Celvetî tarikatına mensup olduğu ve 1228/1813 tarihinde veba hastalığından vefat ettiği hususu şahidesindeki yazılardan anlaşılmaktadır. Mehmet Efendi Kırkçeşme’deki Şeyh Mustafa Efendi dergahında şeyhlik görevi îfa etmiş bir Celvetî şeyhidir. Rabbim şefaatlerine nail eylesin. Amin
Müfessir Alaeddin Efendi
Müfessir Alaeddin Efendi Türbesi ;Kastamonu – Merkez’de Türbe yolu sokakta yer alan türbesinde Müfessir Alaeddin Efendi’nin hayatı hakkındaki bilgiler menkıbelerden ibarettir. Halk üzerinde o derece müessir olmuştur ki hakkındaki menkıbeleri bilmeyen hemen hemen hiç kimse yoktur. Türbesinin bulunduğu mevkie adının verilmiş olması kendisinin ebediyyen minnetle anılması anlamına gelmektedir. Bu yüce velinin nereden ve ne zaman geldiği belli değildir. Kastamonu Müzesinde bulunan 1268/1851 tarihli Hamdi Paşa tarafından yaptırılan tamire ait kitabede onun, Belh şehrinden olduğu belirtilmiştir. Yalova Güney Köyünde medfun bulunan Şeyh Şerafettin Hazretleri’nin beyanı veçhile; ” Bu zat aslen Buhara’lı dır. Kastamonu’yu teşrif leri şöyle olmuştur. Kendisi hacc için Mekke-i Mükerreme’de bulundukları sırada imameynden yani zamanın kutbunun sağ ve solunda bulunan iki veliden sağ cenahta bulunan veli yanına gelerek : ” Siz hacc esnasında Kastamonu’lu hacılardan bir zatın kerimesini görerek aşık olacaksınız. Aşk zehirinin zararının dokunmaması için şimdi burada evleniniz” dedi. Müfessir Alaaddin Efendi hüsnü zannı galip biri olduğundan bu veliyi tanımadığı halde emrini kabul ederek : “Ben burada garibim, kimseyi tanımam, bu işi kendim nasıl yaparım” dedi. O zat kendisine yardım sözü verdi ve sonrasında Mekke Şerifi’nin yanına giderek bir vasıta ile kayınpederi olacak Kastamonu’lu zatı huzurlarına davet ettirip kerimesini Alaeddin Efendi Hazretlerine nikah ettiler ki böylece gelecekte olması lazım olan zarar zail oldu. İşte böyle bir manevî işaret üzerine Kastamonulu bir zatın kızı ile evlenmeleri suretiyle bu zatın Kastamonu’ya gelişi gerçekleşmiştir. Hacdan sonra eşiyle birlikte Medine-i Münevvere’ye giderek orada bir ev satın aldı ve orada temelli kalmayı tercih etti. Bir müddet ikametten sonra bir gece rüyasında Hz. Ebubekir (r.a.)’i görerek: “ Ey Alaeddin! Resulullah’ın bütün ashabı Ümmet-i Muhammed’e faydalı olan ilmi miras bırakmak için alemin dört bir tarafına tohum gibi ekildiler. Siz ise burada mücavirliği seçmekle nefsinizi emniyette bulundurmak istiyorsunuz. Bu doğru olmaz ” şeklinde bir ikazla karşılaştılar. Bunun üzerine Alaeddin Efendi evlerinni Medine-i Munevvere’ye vakfederek Kastamonu’ya doğru yola çıktılar.” Şerafettin Efendi’nin aktardıklarına göre Alaeddin Efendi’nin farsça bir tefsiri vardır ki bunun Arapçaya çevrilmesini asrındaki ulemadan Abdülmuhsin en Nisaburi’ye havale etmiştir.Kendisi bu tefsirde tefsir ile tevili birbirine karıştırmadan ayrı ayrı açıklamış olduğundan gayet istifadelidir. Müseylemetül Kezzaba karsı yalan hadisleri tetkik ve reddeden bir eseri daha bulunduğu da ifade edilmektedir. Bu zatın vefat tarihi de kesin olarak belli değildir. Fakat yaşadığı dönemi tahmin etmek mümkündür. Şöyle ki: Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin torunu olan Ulu Arif Çelebi, Candaroğullan’nın ilk hükümdarlarından 1. Süleyman Paşa zamanında Kastamonu’yu ziyaretleri esnasında Alaaddin Efendi île görüşmüş ve kendisine Necmeddin Daye’nin yazma tefsirini hediye etmiştir. Ulu Arif Çelebi, 1272- 1319 M. yılları arasında yaşamış olduğuna göre bu tarihlerde Alaaddin Efendi de hayattadır. Kastamonu’da Işık Saçan Türbe Ve Müfessir Alaeddin Efendi Fazıl Çifçi’nin ” Kastamonu Türbeleri ” isimli kitabının 187. sayfasında ” Kastamonu Asarı Kadimesi” ve yine sf107 de ayrıca Paflagonia sf 345 den naklenMüfessir Alaeddin Efendi türbesinde ilginç olaylar yaşandığı , nurlar görüldüğü , oradan çekilen resimlerde de bunun belirgin olduğu belirtilir. Bu konuyla ilgili özel bir çalışma yapan Dr. Gültein Caymaz’ı okuyalım ; Dr. GÜLTEKİN CAYMAZ fizik tedavi ve Türkiye’nin sayılı akupunktur uzmanlarından biridir. Ayrıca bilinmeyen ve açıklanamayan olayların yorulmak bilmez bir takipçisi ve yorumcusudur. Bütün bu özellikleriyle, sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da tanınmaktadır. Dünyanın yarısını dolaşmış, incelemeler yapmıştır. Esrarengiz ışıklar saçan türbenin hikayesini anlatması için ise sözü şimdi ona bırakalım … Türbeyi ziyaret “1981 yılındaki Anadolu gezimde. Kastamonu yakınlarındaki bir türbenin öyküsü dikkatimi çekti. Türbenin yakınındaki gecekondulara yol açmak için bir buldozer getirtmişler. ‘Türbeyi yıkıp başka bir yere daha iyisini yaparız’ demişler. Buldozerin türbeye her yaklaşışında motor durmuş. Aracı bir türlü çalıştıramamışlar. Ardından insan gücünü denemişler. Kazmalarla işe girişmişler. Kazmalar toprağa saplanıp kalmış. Bir türlü çıkarılamamış. zorlayınca da sapları kırılmış. Türbenin civarında geceleri garip ışıklar görülüyormuş. Korkmuşlar ve işi bırakmışlar … Ben inançlı biri olduğum için gidip orayı ziyaret ettim. Dua okudum … Niyetim türbenin fotoğraflarını çekmek!i. Birçok fotoğraf çektim. Bir de kendimi türbenin önünde çekeyim dedim. O anda birinden yardım istediğim takdirde sanki işin tılsımı bozulacaktı. .. Fotoğraf makinemi ayaklı sehpasına yerleştirdim. Otomatiğe ayarladım. Koşarak türbeyi arkama alacak biçimde makinenin karşısına geçtim. Ankara’ya döndüğümde film banyo edildi. Hayretle gördüm ki. kendimi çektiğim fotoğrafta çevremde yaygın bir ışık alanı oluşmuştu (1 no’lu fotoğraf, üstte). Türbenin esrarengiz ışıklar çıkardığı ya da oluşturduğu doğru muydu?. Yoksa ortada başka şeyler mi dönüyordu?. Tekrar oraya gidip fotoğraf çekmeye karar verdim.” Işığın kaynağı Dr. Caymaz olayı açıklamak ıstıyor. Kastamonu’ya tekrar gidiyor. “İkinci gidişimde hava kararana kadar bekledim. Yine yalnızdım. Fotoğfraf makinemi sehpasına yerleştirdim. Otomatiğe ayarladım. Bu sefer değişiklik olsun diye. türbenin tam köşesinde durdum. Çıkan fotoğraf ta çevremdeki ışığın yine havaya ve yere doğru yayıldığı görülüyordu. Acaba bu ışığın kaynağı ben miydim? Bir başkasını götürüp onun resmini çektim ve aynı ışığın bu defa onun çevresinde yer aldığını gördüm (2 no’lu fotoğraf). Deneylere devam ettim. 3 no’lu fotoğraf ta görüldüğü gibi. iki ayrı kişiyi aynı şekilde. yine ışıklı olarak görüntüledim. Birinin yerini değiştirdim. Yanına da bir başkasını yerleştirdim. Yine ışık vardı (4 no’lu fotoğraf). Son fotoğrafi çekerken. fotoğrafinı çektiğim kişiler benim çevremde de bir ışığın olduğunu ve bunu gözle gördüklerini söylediler. Yer değiştirdik. onlar beni bir başkasıyla çektiler. Hava kararıyordu. yanımdakileri 5 no’ lu fotoğraftaki yere gönderdim. Fotoğrafi çektiğim anda çevrelerinde oluşan parlamayı gördüm. İşte bu fotoğraf en garibiydi … “ Başı kaybolan insan “Bu çektiğim fotoğraf ta (5 no’lu fotoğraf) gördük ki, fotoğraftakilerin birinin başı yarı yarıya kaybolmuştu, diğerinin, yani gür saçları olan kızın saçlarının bir kısmı yoktu. Ama benfotoğrafi çekerken bu eksiklikleri görememiştim. Daha sonra, aynı yerde, ama daha uzaklardan fotoğraflar çektim. Fakat oradan uzağa gidildikçe ışıklar görünmüyordu. Bu konuyla haftalarca uğraştım ve inanlyorum ki, benim gibi olaya saygıyla bakabilecek her kişi bufotoğrafları çekebilir. Ama gereksiz merak amacıyla bu fotoğraflar elde edilemez … “ Ruhsal ve bedensel enerji Dr.Caymaz ışıklann kaynağını açıklamaya çalışıyor: “I970′lerde Romanya’da Dr. Joan Florin DumitfE;scu elektronograji dediği bir teknik geliştirdi. Insan vücuduna belli bir yöntemle elektrik yüklüyor ve bu elektrik yüklenmiş vücudun fotoğrafını çekiyordu. Çıkan fotoğraflarda insanların çevrelerinde ışık alanları görülüyordu. Çok basit olarak anlattığım bu teknik olaydan anlaşılmaktadır ki, insanlara dış etkiler tarafından belli dozlarda enerjiler YÜkletilebilir. Aslında bunu her an yaşıyoruz. Evrenden gelen çeşitli ışınlar, atmosferde süzüldükten sonra bizlere ulaşıyorlar. Türbe olayında da bir enerji vardır ama bu enerjinin han,gi şartlarda ortaya çıktığınl anlayamıyoruz. Insanda da bir enerji var olduğuna göre, bu ruhsal enerjidir. Evliya dediğimiz farklı insanların bedensel enerjileri, belki de mezarlarının çevresinde birikip, bizce anlaşılmayan bir görev yapmaktadırlar … “ Bu ışık ruh mu? Dr. Caymaz’ın ilginç açıklamalarından ve fotoğraflardan sonra akla bir yığın soru geliyor. Fakat en önemlisi, bu ışığın kaynağının ruh olup olmayacağıdır. Bilim, bizlerin bir tür enerji taşıdığımızı kabul etti, tıpölümden sonra vücutta bir boşalma olduğunu kanıtladı. Bu boşalan şey, adına ruh dediğimiz bir tür enerji olabilir mi? Ama inançlara göre ruhlann başka bir dünyaya gitmeleri gerekmiyor mu? Burası ve Orası aynı yer mi? Cevapları almamız çok güç, belki de ola olanaksız. İnsanoğlu kendisini ve yaşadığı ortamı yeni yeni tanımaya başlıyor. Kim bilir daha neler öğreneceğiz veya hatırlayacağız? Insan vücudundaki elektrik enerjisi İnsan vücudunun belli bir elektriksel enerjiye sahip olduğu bilim tarafından çoktandır kabul ediliyor. Eskiler bu ışığın görülebildiğini, ama görebilmek için uzun bir çalışma döneminden geçmek gerektiğini söyler/erdi. Hatta o devir/erde peygamberler, başlarının etrafında bir ışık halesi olduğu halde resmedilirdi. Buda’nın böyle çizili birçok kabartma resmi ve heykeli vardır. 50 yıl kadar önce Semyon Kirlian adlı bir Rus, insandan fışkıran enerji alanının fotoğraflarını çekmeyi başardı. Ama bütün bu çalışmalar insandan kaynaklanan bir enerjiyi anlatıyordu. Peki, ölümden sonra ne oluyor? Acaba bu enerji dağılıyor mu? Yoksa bir yerde toplanıp kalıyor mu? Ya da yaşayan insanlara bir etki yapıyor mu? Bütün bu sorular cevap bekliyor. .. Alaeddin Efendi Hazretleri ömrünü ilimle bütünleştirmiş ve çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Hatta ona ecel bile engel olamamıştır. Rivayet edilir ki: Talebelerine tefsir dersleri verirken vefat etmesi üzerine, defnedildiği günün gecesi, öğrencilerinin ayrı ayrı hepsinin rüyasına girerek mezarının başına gelip orada derslerine devam etmelerini tenbihler. Ertesi sabahtan itibaren mezarın başında toplanan talebeler, aynen hayatta imiş gibi hocalarının sesini duyarak tefsirin kalan kısmını tamamlayıncaya kadar her gün derslere devam ederler. Bir gün talebelerin ciddiyetten uzaklaştıkları esnada “Benim sağlığımda olduğu gibi yine aynen ciddiyetinizi muhafaza edeceksiniz!” diyerek onları îkaz ettiği de mervidir” Alaaddin Efendi’nin Türbe binası , harçla moloz taşından yapılmış, çatışı ahşap ve kiremitle örtülü; iç ebadı 5.5×10 metre olan dikdörtgen bir binadır. İlk yaptıranın kim olduğu ve yapılış tarihi net olarak belli değildir. Fakat bu türbeden alınarak Kastamonu Müzesine kaldırılmış olan bir kitabede: “ Emera biimareti hazihi’l makbereti el-Abdurraci rahmete rabbihi Yaman bin Mehmet fî sene semanün semanine ve sitte mie. ” 688/1289 yazısı vardır. Bu yazılı taşın, bir mezarın başından alınmış olmasına rağmen şahide türbe kitabesi olduğu görülmektedir. Kitabede adı geçen Yaman bin Mehmet, kuvvetle muhtemeldir ki Candaroğulları Beyligi’nin kurucusu olan Şemseddin Yaman Candar’dan başkası değildir. Müfessir Alaeddin Efendi kendisi veya bir başkası için yaptırılmış olan bu türbede medfundur ve halkın rağbetine binaen türbe onun adıyla anılmaktadır. Kuzey köşesindeki kapıdan girilen türbenin içi boydan boya ahşap şebeke île bölünmüştür. Doğu tarafı salon olarak bırakılmış olan türbede yedi adet ahşap sanduka vardır. Sandukalar kabirlerin baş ve ayak şahideleri arasına gelecek şekilde konulmuştur. Kesin olmamakla beraber sağdan sola doğru sandukalar şöyledir ; I. Sanduka ; Müfesssir Alaeddin Efendi II. Sanduka ; Şahidesi silik olduğu için kime ait olduğu belli değildir. III.Sanduka ; Vefat tarihi 1374 kim olduğu belli değil. IV. Sanduka ; Merhum Sırtlı hoca Ali Senai Efendi V. Sanduka ; Şahidesinde ” Külli şey’in halikün illa vechehü” yazısı okunmakta ama kime ait olduğu belli değil. VI. Sanduka ; Vefat tarihi ve kim olduğu belli değil. VII.Sanduka ; İzbelizade Mehmet Efendi ‘ye aittir. Türbede kesin olarak kime ait olduğu belli olan sadece bu mezardır. Mehmet Efendi’nin Celvetî tarikatına mensup olduğu ve 1228/1813 tarihinde veba hastalığından vefat ettiği hususu şahidesindeki yazılardan anlaşılmaktadır. Mehmet Efendi Kırkçeşme’deki Şeyh Mustafa Efendi dergahında şeyhlik görevi îfa etmiş bir Celvetî şeyhidir . Rabbim şefaatlerine nail eylesin. Amin Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları Hasan Burkay, Menakib-i Şerefiyye, Cilt 6, sh:26-27 Lalegül Dergisi sayı 33
Hatun Sultan Türbesi
Hatun Sultan Türbesi ;Kastamonu – Merkez’de Kırkçeşme caddesi üzerindeki Şeyh Mustafa Efendi türbesinin hemen arkasında; Kırkçeşme mahallesi Selçuk sokaktaki Selçuklu Camii’nin önünde bulunan meydanın köşesindeki şahsa ait evin bahçesinde yer alan türbe, kesme ve moloz taştan kare planlı olarak yapılmış olup, tromplu basık bir kubbe ile örtülüdür. İçten içe 5.38X5.38 m. boyutlarındaki türbeye doğusundaki kemerli kapıdan girilmekte, diğer cephelerinde birer pencere bulunmaktadır. Türbenin doğu tarafındaki 1436 tarihli kitabe vardır; ” Emere biimareti hazihi’t türbeti’ş şerife ismetü’d dünya veddin Hatun Sultan binti es Sultan Mehmet bin Bayezid Han. Bevveehümallahü fi dari’s selam. Fi sene erbaine ve semane mie ” Manası ; ”Bu türbe-i şerifin yapılmasını din ve dünyanın ismeti , Bayezid Han oğlu Sultan Mehmet Han’ın Kızı Hatun Sultan emretti. Allah onları darü’s selamda daim eylesin.” Kitabeye göre türbe ; Çelebi Sultan Mehmed’in kızı Hatun Sultan tarafından, kardeşi II. Sultan Murad’ın karısı olan Candaroğulları Beyi İbrahim’in kızı Hatice Sultan’ın kardeşleri için yaptırılmıştır. Türbenin içinde dörderden iki sıra halinde üzerleri sülüs kabartma yazılı 8 mermer lahid vardır. 1 . lahid; 840/1436’da vefat eden İbrahim Bey’in kızı Paşa Melek Hanım’a aittir. 2 . lahidde de Paşa Melek Hanım’a ait bilgiler yer alır. Her iki lahid de bu hanıma atfedilmiştir. 3 . lahid; Orhan Bey, 4 . lahid; Emir Yusuf Bey ait olup üzerinde ‘1441 tarihinde vefat etti’ yazmaktadır. 5 . lahid; Hafese Hatun’a aittir. Lahit sanat değeri ve üzerindeki yazılar bakımından dikkati çekicidir. Bunların sahipleri İbrahim Bey’in çocuklarıdır. 6 . lahid; Murat kızı Sitti Nefise Hanım’a ait olan en son tarihli mezardır. 7 . lahid; kimliği bilinmeyen bir zata ve 8 . lahid de; ulemadan Lütfullah oğlu Mehmed’e aittir. İkinci sırada köşede duran lahdin baş şahidesinde burmalı bir kavuk bulunur. Türbenin 1898 yılı onarımı ile ilgili Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belgeler vardır. 1316 tarihli irade, ‚I. Mehmed kızı İsmet Sultan, İsfendiyarzadelerden İbrahim Bey ve Şeb-i Çırağ Hatun’un türbesinin tamire ihtiyaç gösterdiği, yapılan keşif ve eksiltme sonucu 6885 kuruşdan 135 kuruş eksikle 6750 kuruş masrafla vücuda getirildiği‛ bilgilerini içermektedir. 1922 yılında türbeyi ziyaret eden M. Behçet, o tarihte türbenin ilk biçimini korumadığını, yıkılmış, yeniden inşa edilmiş olduğunu kaydetmekte, ‚mimari kıymeti olmadığını belirttiği türbenin ‚sakıflı, tahta döşemeli, sıva duvarlı basit bir yapı‛ olduğunu not etmektedir. Türbe 1997 yılında hemen yakınındaki Celveti külliyesi ile birlikte restore edilmiştir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,
Atabey Gazi
Atabey Gazi Türbesi , Kastamonu – Atabey mahallesindeki Atabey Gazi camiinin güneydoğu köşesinde Mülkiyeti Atabey gazi vakfına ait olan Cami’nin kitabesinden öğrenildiğine göre, Çobanoğulları beylerinden Atabey Muzafferüddin Yavlak Aslan 1273 yılında yaptırmıştır. Kastamonu’nun en eski camisi olan bu yapı 1800 ve 1871 yıllarında onarılmıştır. Cami kesme ve moloz taştan yapılmış, ibadet mekanını kırk ahşap direğin taşıdığı bir tahta tavan ile örtülmüştür. Bundan ötürü de halk arasında Kırk Direkli Cami olarak tanınmıştır. Giriş kapısı taştan yapılmıştır. Rivayete göre Selçuklu devletinde üst düzey komutanlardan birisi olan ve 200 bin çadırlık aşireti ile önemli bir güce sahip bulunan Hüsamettin Çoban Bey Kastamonu’yu fethettiğinde, kalenin hemen eteklerinde bir cami yaptırmis ve ilk Cuma namazını burada kıldırmıştır. Cuma hutbesine çıkarken de, fethin simgesi olarak minbere kılıç kuşanarak çıkmıştır. Daha sonradan torunu Muzafereddin Yavlak Arslan tarafından ilk yapılan cami yıkılarak yerine bugünkü Atabey camii inşa edilmiştir. Ancak fethin ardından kılınan ilk Cuma namazında minbere kılıçla çıkan Hüsamettin Çoban Bey’in başlattığı gelenek sonradan da devam ettirilmistir. Günümüzde de Atabey cami’mde imam hala Cuma hutbesi için minbere çıkarken kılıç kuşanma geleneğim devam ettirmektedir. Caminin güney duvarının hemen doğusunda da Atabey Gazi Hazretlerinin türbesi bulunmaktadır. Türbede bu zatın dışında kimin yattığı kesin olarak bilinmemekle beraber, Muzaffereddin Yavlak Arslan’ın mefdun olduğu kesin olarak bilinmektedir. Cami ve türbe son olarak 2009 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafında restore edildi. Türbede medfun olan Atabey ‘in adı belli olmamakla beraber tarihî kaynaklar Kastamonu fatihi olarak Hüsameddin Çoban Bey’i göstermektedir. Son yıllara kadar kale kilidinin sandukasının başında asılı durması ve türbe duvarındaki levhada yazılı bulunan:” Eazım-ı Rical-i Selçukiyye’den Fatih-i belde Atabey Gazi Hazretlerinin türbe-i Şerifesidir ” ibaresinden bu Atabeyin Hüsameddin Çoban Bey olduğu anlaşılmaktadır. Hüsameddin Çoban Bey’in Anadolu Selçuklu Devletinin ilk hükümdarı Kutalmış oğlu Süleyman Şah’ın seçkin emirlerinden Kara Tekin’in soyundan geldiği kabul edilmektedir. (Kara Tekin, 1074 M. yilinda Sinop ve Kastamonu havalisini fetheden Danişmentliler Devleti emindir ve Çankırı’da medfundur). Çağdaş kaynaklarda bildirildiğine göre Hüsameddin Çoban Bey , Anadolu Selçuklu Devleti’nin önde gelen komutanlarından biridir. Melikü’l ümera unvanına bakılırsa sıradan bir bey olmayıp Bizans sınırlarındaki “Uç” tabir edilen bölgenin Beylerbeyidir. Binaenaleyh, sınırları Sinop’un batısında kain bir noktadan Kastamonu, Devrek, Bolu, Eskişehir, Kütahya ve Denizli’yi içine alan bir yay şeklinde Akdeniz’de Fethiye Körfezine kadar uzanan bölgenin tamamı Hüsameddin Çoban Bey’in liderliğindeki Kayı Boyunun yönetiminde bulunuyordu. Aralarında Ertuğrul Gazi ‘nin de bulunduğu bütün Kayı beyleri bu beylerbeyi’ne tabi idi. Muzafereddin Yavlak Arslan döneminde Hoylu Hasan Bin Abdüldülmümin tarafından yazılan bir eserin mukaddimesinde yer alan, “ Melikü’I ümera ve sipah-büd-ı diyar-ı uç ” unvanlarından Beylerbeyi sıfatının Çobanoğulları Beyliği’nin yıkılmasına kadar Kastamonu beylerinin uhdesinde kaldığı görülmektedir. Bu durumda Ertuğrul ve Osman Beyler Söğüt civarında bir oymağın beyleri sıfatıyla yaşadıkları devirde kuzey-batı Anadolu sınırlarının muhafazası ile görevli bulunan Çobanoğulları Beyliği’ne tabi bulunuyorlardı. Hüsameddin Çoban Bey ve oğulları Bizans’ı Paflagonya Bölgesinden atarak sürekli mücadelelerle zayıflatmış ve küçük bir bölgeye sıkıştırarak nöbeti Osmanlı’lara devretmiştir. Osman Bey’in Söğüt Yaylası’nda temellerini attığı muhteşem imparatorluğun mayasında Kastamonu’nun payı küçümsenemeyecek ölçülerdedir. Bugün gururla yad ettiğimiz Osmanlı Devlet geleneklerinin tecrübelerle olgunlaştığı yer olarak Kastamonu, Türk-îslam tarihinde müstesna bir mevkie sahiptir. Atabey Gazi Türbesi, Atabey Camiinin Güneydoğu köşesindedir. Yerli tuğladan yığma tekniği ile yapılmış, üzeri aynı teknikle kubbe biçiminde örtülmüştür. İçeriden bakıldığında sekiz köşeli, dışarıdan yuvarlaktır. 3.8×3.8 Metre ebadındaki türbenin kapısı güney duvarından açılmaktadır. Türbe ile cami arasını birleştirmek suretiyle meydana getirilmiş 4×6 metre ebadındaki duvarları moloz taşı ve harçla örülmüş olan döşemesi tahta, tavanı ahşap tonozlu bölüm son restorasyonda kaldırılmıştır. Türbe iki katlı olarak inşa edilmiş olup zeminde mezarlar üst katta ahşap sandukalar vardır. Cesetler toprağa gömülü olup sandukalar işaret için konulmuştur. İçinde iki adet tahta sanduka vardır. Diğerine göre daha büyük olanı bölgenin fatihi Atabey Gazi’ye aittir. Son restorasyon esnasında kaldırılan bölümden çıkan mezar şahidelerine göre buradaki mezarlardan birisi 1227/1812 tarihinde vefat eden Bayrami Şeyhi Şemseddin Efendi diğeri de 1234/1818 tarihinde vefat eden eşi Gülsüme Hanım’a aittir. Atabey Gazi Türbesinin civarındaki kabristan, aralarinda alim, şair, tabip, mühendis ve müderrislerin bulunduğu; Her biri sahasında emsalsiz olan çok sayıda zevatın ilmî sohbetlerinin hiç aksamadan devam ettiği bir meclis gibi görülmektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Hayran Efendi
Hayran Efendi Türbesi ; Kastamonu – Gökdere caddesi üzerindeki hazirede. Gökdere caddesi üzerindeki yıkılmış olan Hacı Kürük camii ile aynı yerde bulunan hazirede 7 adet kabir vardır. Mezar şahideleri tamirler esnasında yıpranmış ve yazılar okunamayacak duruma gelmiştir. Bu yüzden kime ait oldukları belli değildir. Sadece kıble tarafından dördüncü mezarın şahidesinde 1125/1713 tarihi okunabilmektedir. Duvarın kıble tarafında ise camide imamet görevi yaptıkları zannedilen 1282 ve 1295 tarihlerinde vefat etmiş Erzurumlu Seyyid Ahmet ve iskilipli Gazi Ahmet Ağa’nın mezarları vardır. Hayran Efendi’nin kabir taşı ise ne yazık ki yoktur. Halk tarafından Hayran Efendi Türbesi olarak bilinip fatihalar okunmaktadır. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Hacı Dede
Hacı Dede Türbesi ; Kastamonu – Beyçelebi mahallesi Hacı dede sokaktaki Hacı Dede camii yanındadır. Şeyh Hacı Dede ; Şeyh Şaban-ı Veli hazretlerinin halifelerindendir. Şabaniye Silsilenamelerinde Hazreti Pir’in bizzat kendisinden icazetli şeyhler arasında gösterilmektedir. Menakıbname-i Şeyh Şaban-ı Veli’de Ömer Fuadi , Şeyh Hacı Dede’den bahisle, ona da başvurduğunu anlatır. Abdülbâki Efendi’ye o sırada İskilip’te olması sebebiyle ulaşamayan Fuâdi, içinde gitgide artan aşk ateşine daha fazla sabredemez. Bunun üzerine Şeyh Şa’bân-ı Veli’nin halifelerinden meşhur Hacı Dede’ye halini arz eder. O da bu durumun kısa sürede halledilemeyeceğini, zamana ve tedrice ihtiyaç olduğunu, Allah’tan başka her şeyi terk ederek tarikata girmesini ve böylece mücahede ile hâlinin düzeleceğini ifade eder. Ömer Fuadi, bu sırada duyduğu heyecan ve çektiği ıstırapla Hacı Dede ’den derhal irşad niyaz etmektedir. Şeyh Hacı dede’nin hayatı hakkında ne yazık ki başka bir bilgiye ulaşamadık . Kendisinden sonra kimin postnişin olduğu da malum değildir. Bir süre görevde bulunan ve 1125/1713 tarihinde vefat eden Şeyh Mahmut Efendi’ nin yerine şeyhlik ve imamet görevi oğulları Mehmet ve Mustafa efendilere tevcih edilmiştir. Kırk üç sene kadar görevde kalan Mehmet Efendi’nin vefatı üzerine 1168/1754 tarihli buyrultuyla seccadeye oğulları Abdullah ve Mustafa efendiler getirilmiştir. Son iki zatın vefatından sonra tekke uzun bir süre muattal kalmış ve 1220/1805 tarihli buyrultuyla Nakşibendî Şeyhi Hacı Hafız Ahmet bin Mustafa Efendi Şeyhlik makamına atanmış ve dergah, Nakşî dergahı olmuştur. Daha sonra bir süre görev ifa eden Güdüloğlu Hafız Hüseyin Efendi görevden çekilmiş ve yerine, yapılan sınavda başarılı olan Mehmet Sadık Efendi atanmıştır. Adıgeçen zevattan hangilerinin türbede medfün ve sandukaların kime ait olduğu malum değildir. Yalnız türbede asılı bir levhada bunlardan birisinin Benli Sultan’ın oğlu olduğu yazılıdır. 1591 tarihlerinde yapılmış olduğu tahmin edilen Hacı dede mescidi yanmış, yerine bugünkü mescit 1850 yılında yapılmıştır. Döşeme ve tavanı ahşap, mihrap ve minberi basittir. Türbe 1971 yılında restore edilmiştir. Caminin dikkat çeken bir özelliği, duvarlarının tavanla bitişen üst kısımlarının içeriye kavisli olmasıdır. Bu özellik Hz. Pir Camii’nde de mevcuttur. En son 1971 yılında cemaat tarafından tamir edilmiş, bitişiğindeki türbe ile cami avlusunun zemini betonla yenilenmiş ve avluya abdest alma yeri, tuvalet yapılmıştır. Doğu bitişiğindeki kapıdan türbeye geçilmektedir. Bölge halkı tarafından sık sık ziyaret edilmektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,
Abdülfettah Veli
Abdülfettah Veli hazretlerinin türbesi ; Kastamonu merkez’de yer alan Yılanlı camii içerisinde Abdülfettah-ı Veli (k.s.), Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin torunudur. Babasının adına izafeten Abdülazizzade nisbesiyle anılan kola mensuptur. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivindeki 203/706 esas nolu şahsiyet kaydına göre Pervane Ali bin Süleyman tarafından inşa edilen şifahane bünyesindeki camiin şeyhlik,imamet ve hitabet vazifeleri kendisine tevdi edilmiş ve bu vazifeler tevarüs yoluyla ahfadına (torunlanna) intikal etmiştir. Yılanlı Dergahı olarak bilinen yapı Selçuklu döneminin önemli eserlerindendir. 1837 senesinde çıkan yangında yanmıştır. Eserden geriye sadece camiinin girişinde yer alan inşa kitabesi kalmıştır. Tekke ve zaviyelerin kapanmasına kadar burası kadirî dergahı olarak da irşat merkezi hususiyetini muhafaza etmiştir. Son Şeyh Necip Efendi zamanında dergahta fakirlere, yolculara ve misafirlere yemekler verildiği, mevlit kandillerinde de halka ikramlarda bulunulduğu ve bu hizmetler karşılığında dergahın aylık beşyüz kuruş tahsisatı olduğu bilinmektedir. Dergaha Yılanlı denilmesinin sebebi ise rivayete göre şöyle ; Abdülfettah Veli hazretleri , Kastamonu ya geldiğinde belde halkından cami yapmak için yer talep etti. Onlar da,’Şurada cinlerin zabtettiği bir yer vardır. Eğer ona razı olursanız veririz’ dediler. Razı olup o mahalde bir mabet yapmaya başladı. Bir gün gördüler ki, büyük bir yılan hankahın kapısına çöreklenmiş. (Abdülfettah Efendi) Keşfiyle bunun yılan suretinde bir cin olduğunu bildiler ve eliyle meshedince Allahın kudretiyle taş oldu. Bir müddet geçtikten sonra bir ejder zuhur etti. Onun da cin taifesinden olduğunu anlayınca aynı şekilde meshetti ve o da tasa çevrildi. Bu hadiselerden sonra cinlerin tasallutundan kurtuldu. Ejderli taşı camiye sütun olarak kullandı ve diğer taşı da başka bir yerde muhafaza etti.Hatta bu bilgilerden başka halk arasında Abdülfettah Hazretlerinin buradaki yılanları toplayarak bir bohça ile şehrin üst tarafındaki Kaybılar deresine attığı ve yılanların kendisine itaat ettiği de anlatılmaktadır. Abdülfettah-ı Veli hakkında daha etraflı bilgiler veren Seydişehirli Şeyh Şerafeddin Efendi 1329/1911 tarihinde Kastamonu’yu ziyaretleri esnasında şu bilgileri kaydettirmiştir: “ Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin Anadoluda birçok torunu medfundur, birisi Bursa’da Ahmed el Kebir, ikisi İstanbul’da Arpacı Camiinde Musa el Hadi ve Abdül Hadi, birisi de Sinop’ta Medfun olan Salih el Geylani’dir. Kastamonu Yılanlı Dergahında medfun olan Abdülfettah adındaki zat da Geylani Hazretlerinin halifelerinden ve cariyeden gelme torunlarındandır. Büyükler arasında sayılan Abdülfettah’lardan biri de bu zattır. Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin torunları dokuzdur. Bu torunlanndan biri de Kastamonu’daki Abdülfettah Hazretleridir. Evladının oraya buraya dağılmalarının sebebi zamanlarındaki padişahın zulüm ve düşmanlığıdır.Abdülfettah Hazretleri de aynı sebepten dolayi bin kişi île birlikte Bağdat’tan buraya hicret etmişlerdi. Medfun oldukları yerde civarında bulunanlar da büyüklerdendir. Nitekim Kabr-i Şerîfin üzerinde bulunan malumattan anlaşıldığı üzere etrafında yatan zevattan ikisi hariç diğerlerinin tümü çocukları ve torunlarıdır. ” Abdülfettah Veli hazretlerinin türbesi Yılanlı Camii’nin içerisindedir. Camiden ve kuzey tarafından açılan iki kapısı vardır. Duvarları harçla moloz taşından yapılmış, çatışı ahşap, üzeri kiremitlidir. Dikdörtgen planlı olan bina doğu-batı istikametinde uzanmaktadır. Döşemesi beton olan binanın kıble duvarında bir mihrap hücresi vardır. 1133 Tarihli Şer’iye Sicilinden ilk binanın kubbeli olduğu ve harap olan kubbesinin aynı tarihte Yusuf Paşa’nın vakfettiği meblağdan tamir edildiği anlaşılmaktadır. İçinde büyüklü küçüklü 25 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. Mihrabın hemen önünde ve cami tarafında bulunan, diğerlerinden daha büyük ve yüksekçe yapılmış olan, bakır mahfaza içindeki sanduka Abdülfettah-ı Velî hazretlerine aittir. Adı geçen şer’iye siciline göre sandukalardan birisi Süleyman Efendi isimli bir zata,bir diğeri de türbeye ikiyüz kuruş vakfetmiş olan Kayseri valiliğinden emekli Yusuf Paşa’ya aittir. Kaynak Abdülkadir Geylani ve Kadirilik , Adalet Çakır , İsam. Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Kastamonu Evliyaları – Abdulhalim Durma Lalegül Dergisi , Kasım 2015 sayısı
Deveci Sultan
Deveci Sultan türbesi ; Kastamonu – Deveciler mahallesindeki Deveci camii içerisindeki türbesinde Deveci Sultan olarak bilinen zatın asıl adı Horasanlı Yusuf’tur. Hacc’a gitmek üzere kendisine tabi yüz kişi ile beraber yola çıkıp Erzincan’a vardıklarında gece rüyasında Peygamber Efendimizi görür. Peygamberimiz kendisine Kastamonu beldesinin fethi için mücadele eden orduya katılmasını emrederek bu gazanın yetmiş bin hacdan daha efdal olduğunu söyler. Ne suretle hareket edeceğini bilemeyen Yusuf Efendi tereddüt içinde kalınca yedi gece aynı rüyayı görür. Bunun üzerine hac seferine ayırdığı paralarıyla bir çok at katır ve deve satın alarak Kastamonu’ya hareket ederler. Horasan’da iken kendisine Kabe ve Mescit-i Nebevi’ye sarf edilmek üzere bol miktarda para verilmiştir. Bu para ile de bir çok deve satın alırlar. Bu develeri Kastamonu’nun etrafında bizzat güttükleri için ‘ Deveci Sultan ’ lakabı ile anılır. Altı ay sonra Atabey Gazi de Kastamonu’ya ordusu ile vasıl olur. Yusuf Efendi develerin tamamını gazilere taksim eder. Bu sırada yine rüya yolu ile Haddad Endülüsi Hz.leriyle görüşerek kendisinden demirden harp aletleri yapmasını öğrenir. Bu ve benzeri hususlarda Yusuf el Horasani Atabey Gazi’ye yardımcı olarak fethin gerçekleşmesinde müessir olmuştur. Fetihten sonra Atabey Gazi tarafından devlet hazinesine reis ve nazır tayin edilir. Hazinenin başına geçirildiği halde, bu kasadan sadece tuz, ekmek ve sirkeden başka bir şey almaz. Bir ekmeğin dörtte biri ve biraz tuz, onun bir günlük yiyecekleridir. Kendileri ehl-i keşif ve ashab-ı velayettendir. Bu bilgiler türbesindeki sandukasının başında yazılı olan şairi ve tarihi belirsiz bir şiirde tekrarlanmaktadır. Türbesi bir zamanlar kendi isminden mülhem Deveciler diye anılan mahallenin aynı isimli sokağında bulunan Deveciler Camii’nin harimi dahilindedir. Tavanı cami ile ortak olan türbenin döşemesi tahta olup, sandukaların görünebileceği bölüm camlarla kaplanmıştır. İçinde 12 adet ahşap sanduka vardır. Makbereler toprakta olup sandukalar işaret için konulmuş ve üzerleri yeşil örtülerle örtülmüştür. Bunlardan diğerlerine göre daha gösterişli olanı Deveci Sultan’a aittir. Diğer sandukalardan birisi Kastamonu mutasavvıflarından Nakipzade Hacı Kadem Efendi’ye, bir diğeri Elyakut Hoca’ya, birisi de Miralay Mehmet Ali Bey’e aittir. Diğerlerinin kime ait olduğu bilinmemektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,
Karanlık Evliya
Karanlık Evliya türbesi ; Kastamonu Yavuz Selim mahallesi Karanlık evliya sokaktadır. Hepkebirler camii’nin arka sokağında. Burada medfun bulunan zatın veya kişilerin kim olduğu bilinmiyor. Fakat Selçuklu mimarî geleneğinde yapılmış bulunan bu tip türbelerin hükümdarlar için inşa edildiği bilinmektedir. Buna göre türbenin, Çobanoğulları hükümdarlarından birisi için inşa ettirilmiş olması muhtemeldir. Ne yazık ki hiç bir yerinde kitabe veya işaret bulunmamaktadır. Hakkında belge de bulunamadığından kimin adına inşa edildiği meçhuldür. Bilinen bir şey varsa o da türbenin, beldenin en kadim türbelerinden birisi olduğudur. Bununla birlikte, menkıbe türbede yatan zatı devlet adamı olmaktan çok bir evliya olarak kabul eder. Rivayete göre, hayattayken kalabalık içine karışmayan ve yüzünü kimseye göstermeyen bu kişinin Cuma günleri namaz kıldıracağı zaman da camiye yüzünde siyah bir örtü ile gelip, namazı öyle kıldırdığı anlatılır. İşte yüzündeki o siyah örtüden dolayı kendisine Karanlık Evliya denildiğine inanılmaktadır. İsimle ilgili bir başka inanış da türbenin taş yapısının siyahlaşmış oluşundandır. Çevre sakinlerinin söylediklerine göre, türbe zamanında bir yangın geçirir. Yapı taş bina olduğu için türbe yanmaz ama taşları alevlerden dolayı kararır. Bu sebeple, burada yatan evliyaya Karanlık Evliya denmiştir. Bir başka anlayışa göre de ışık alacak penceresi olmadığı için içerisinin karanlık olmasından dolayı bu ismin türbeye verilmiş olduğudur . Hakkında yazılı kaynaklarda bilgi bulunmayan evliyanın mahalle halkını her türlü kötülükten koruduğuna inanılmaktadır. Türbe ; Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının akabinde avlusunda bulunduğu ev ile beraber Aşçı Ragıp Usta adındaki sahsa satılmış ise de daha sonra çevresi istimlak edilerek açığa çıkarılmış ve yanında bulunan mescit ile beraber restore edilmiştir. Bina, kesme taştan sekiz köşeli ve iki katlı olarak yapılmıştır. Üzerinde koni biçiminde çatısı vardır. Sandukanın yer aldığı alt kata, doğu taraftan 80 cm. eni ve 100 cm. yüksekliği bulunan küçük bir kapıdan girilmektedir. Işık alacak penceresi de bulunmadığı için içerisi karanlıktır. Bu yüzden “ Karanlık Evliya ” adı ile bilindiği tahmin edilir. Kapı üzerinde 100 cm. uzunluğunda bir tonoz bulunmaktadır. 3.5×3.5 Metre ebadındaki bu bölümün döşemesi tahtadır. Tavanı enli tuğlalardan yapılmış basık bir kubbe ile örtülüdür. Ortasında bir adet tahta sanduka vardır. Bu sandukanın içinde sonradan bir araya toplandığı tahmin edilen birkaç kişiye ait iskeletler bulunmaktadır. Üst katın duvarları da aynı şekilde sekiz köşe üzerinde yükselmektedir. Doğudan açılan kapının üzerinde kemerli bir hücre bulunmaktadır. Kapı süveteri aynı zamanda hücre kemerine ayak vazifesi görmektedir. Boş olan bu katın üzeri tuğladan sivri bir kubbe ile örtülüdür.Bu sivri kubbe aynı zamanda binanın çatısını teşkil etmektedir. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1966 yılında, 1975-1977 yılları arasında, 1979’da ve 1981’de olmak üzere çeşitli kereler onarılmış; bu sırada merdiven basamakları ile taş kaplamaları yenilenmiştir. Gerek mimari ve gerekse kıymeti bakımından son derece önemli olan türbe ; Yerli yabancı ziyaretciler tarafından ziyaret edilip fatihalar okunmaktadır. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları ,
Ahi Şorve
Ahi Şorve türbesi ; Kastamonu – Beyçelebi mahallesi Hacı dede sokak no :23’de. XIII. ve XIV. yüzyıllarda yaşamış olan Ahi Şorve dönemin önemli Ahi büyüklerindendir.Eski kayıt ve belgelerde Ahi Şorve, Ahi Şarva , Acı Şorbe veya Ahi Çorba olarak anılan bu zatın asıl adı belli olamamakla beraber günümüzde Ahi Şorve olarak ziyaret edilmektedir. Hayatı hakkında bilgi sahibi olamadığımız Şeyh Ahi Şorve ;hayatta iken zaviyesine tahsis edilen birtakım araziyi, düzenlemiş olduğu vakfiye ile zaviyeye tahsis etmiştir. 703/1303-4 tarihli vakfiyeden bu zatın aynı tarihte sağ olduğu; mevkileri zikredilen arazileri zaviyede ikamet edenlerle birlikte gelen giden yolcu ve fukaraya yemek yedirilmesi için vakfettiği anlaşılmaktadır. Bir kısmının tapu kütüklerinde halen kaydı bulunan bu araziler şunlardır: Kastamonu’ya tabi Hisarcık ve Değirmen çayın adlı mezralar, Kuzyaka Nahiyesine tabi Kızılcavıran Mezrası, Akçaviran Nahiyesine tabî Seyreklik Mezraı, Göl adlı mahalle tabi Karasu ve Terkeşe adlı çiftlikler ve Kastamonu Merkezi’nde zaviyenin içinde bulunduğu bahçe ile bir başka bahçenin tamamı. Ahi Şorve Zaviyesinin asırlar boyunca fonksiyonunu icra ettiği, topluma yön veren birçok zatın burayı irşad merkezi olarak kabul ettiği bilinmektedir. Zira Kanuni Sultan Süleyman Döneminde zaviyede şeyh olan Muhyiddin Efendi’nin de nüfuzunun bir hayli fazla olduğu görülmektedir. Tahminen türbedeki sandukalardan biri de bu zata aittir. Zaviyeden günümüze takriben 20 metrekare civarında basit beton bir bina kalmıştır. Bina hali hazır şekliyle son zamanlarda çevredeki hayır sahipleri tarafından yaptırılmıştır. İçinde kıble istikametine doğru sıralanmış üç adet tahta sanduka vardır. Bu işaret sandukalarının kime ait olduğunu gösteren herhangi bir belge yoktur. Sandukalardan birisinin zaviyenin kurucusu olan Ahi Şorve ait olduğu kesindir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Topçuoğlu Türbesi
kastamonu – merkez – topçuoğlu camii Topçuoğlu Camii’nin kuzeybatı köşesine bitişik ve son cemaat yerinin önündeki sundurma dahilinde yer alan 9 m2 genişliğinde basit, beton bir binadan ibarettir. Batı yüzünde yer alan hacet penceresinin iki tarafında iki adet mezar şahidesi ile bunların arasında latin harfleri ile yazılmış kitabe vardır. Türbede bulunan iki adet ahşap sandukadan kıble tarafındaki, 1259/1843 yılında vefat eden nakşibendi Emirefendizade Mehmet Hulusi Efendi ; diğeri ise son cemaat yerinden itibaren camiin ön kısmını yaptıran Melek Hanım isimli hayır sahibine aittir. Bu hanımın vefat tarihi şahidede yazılı olmadığından tesbit edilememiştir. Mehmet Behçet, Kastamonu Asar-ı Kadimesi adlı eserinde, aynı türbede bulunan bir mezar şahidesinde, “Merhum ve mağfur Hoca Kıyas ila Rahmetillahi teala. Tarih 919” yazısını okuduğunu kaydetmiştir. Buna göre, daha önceleri türbede başka mezarların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Hoca Kıyas’ın kim olduğu belli olmamakla beraber bu kayıt, 919/1513 tarihinden önce türbenin ve dolayısıyle camiin de mevcut olduğu kanaatini vermektedir. Camiin batı tarafındaki yol açılırken burada mevcut olan, demir parmaklıkla çevrili iki üç mezarın bulunduğu türbenin üzeri taş ve toprakla doldurularak şahideler yolun seviyesine kadar yükseltilmiştir. 2008 Yılında Vakıflar Bölge Mü dürlüğü tarafından yapılan restorasyon esnasında mezarlar esas seviyesine indirilerek türbe önceki şekline getirilmiştir. 1064 Tarihli vakfiye ile Sahaflar Sokağı’ndaki hanı Topçuoğlu Camii önünde yaptırmış olduğu sofada dokuz kişi tarafından her gün sabah namazından sonra birer cüz okunmak suretiyle üç günde bir hatim okunması vazifesine vakfeden Yanıkzade Hacı Ahmet Ağa’nın vasiyeti gereğince kabrinin de burada olması gerekir. Sonradan yapılan çevre düzenlemeleri sırasında diğer mezarlarla bir likte onun mezarı da başka yere nakledilmiş olmalıdır. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Cemalettin Efendi ve Kargaş Sultan
Kastamonu – Merkez – Kargaşık sokak. Hisarardı Mahallesi Gümüşlüce Caddesi’nin Kargaşık Sokağı’nda ve yıkılmış olan Cemaleddinağa Camii’nin önündedir. Burada yan yana sıralanmış üç mezar bulunmaktadır. Kuzeyden güneye doğru birinci mezarın baş şahidesinde, “ Kutbü’l Arifin Gavsü’l vasilin Kargaş Sultan hazretleri 855 ” yazısı bulunmaktadır. Buna göre bu mezar, 855/1451 yılında Candaroğlu İsmail Bey zamanında vefat eden bir şeyhe aittir. Bu yazı, bazı kaynaklarda Karabaş Sultan olarak zikredilmiş ise de kesinlikle Karabaş kelimesi geçmemektedir. Zaten türbenin yer aldığı sokak da resmi kayıtlarda Kargaşık, halk dilinde Kargaşa adıyla bilinmektedir. İkinci mezarda hayır sahibi Cemaleddin Ağa medfundur. Vefat tarihi 851/1447 olarak baş şahidesinde yazılıdır. Bu zat da Candaroğulları döneminde vefat etmiş olup buradaki kendi adıyla anılan camiin banisidir. Vakıflar Genel Müdürlüğünün kayıtların da burası Cemaleddinağa Mescidi Arsası olarak kayıtlıdır. Kıble tarafındaki üçüncü mezarın kavuklu olan baş şahidesinde yazı kalmadığı için kime ait olduğu bilinmemektedir. Fakat mezar şahidesinin kavuklu olma sına bakılırsa ilmiye sınıfından olduğu zannedilmektedir. Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin ilk ikametgahı olan camiden bahsedilirken banisinin Hüsam Halife olduğu zikredilmiştir. O halde bu mezarın da Hüsam Halife’ye ait olması muhtemeldir. Bu zatın, Kütahya, Bursa ve Manastır medreselerinde müderrislik ve Trabzon müftülüğü görevlerinde bulunmuş, 934/1527 yılında vefat etmiş olan Kastamonulu Gedik Hüsam lakaplı alim olduğu zannedilmekle beraber buradaki mescidin banisi ile aralarında isimden başka bir bağ kurmak da mümkün değildir. Şu kadar ki burada medfun bulunmasa bile şehrimizin yetiştirdiği mümtaz alimlerden birisi olan Hüsameddin Efendi bu vesileyle hatırlanmış olmaktadır. 1123/1711 Tarihli buyrultuya göre Pazar ve Perşembe günleri türbede Kur’an-ı Kerim okunması için vakıf gelirleri bulunmaktadır. Mezarların bulunduğu yer, bitişiğindeki mescit arsası ile beraber 1994 yılında demir parmaklıkla çevrilmiştir. Kaynak ; Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Şeyh Ahmet Efendi – Mollaköy
Kastamonu – Merkez – Mollaköy Kastamonu Merkeze bağlı Mollaköy’ün içindeki derenin hemen yanında, köprünün ayaklarının altında kapısında Şeyh Ahmet Efendi Türbesi yazan küçük bir kulübe vardır. İçeride bir sandukadan başka bir şey bulunmayan bu türbede yatan zatın Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin kardeşlerinden biri olduğu söylenir. Bu türbedeki zat, Devrekani’de yapılan bir savaşta kafasını kaybeder, ama kellesini koltuğunun altına alarak savaşa devam eder. Zafer kazanıldıktan sonra, kellesi koltukta ağabeysinin yanına gitmek için yola çıkar. Mollaköyü’ndeki dereden geçerken karşıda çamaşır yıkamakta olan bir köylü kadın kendisini görür ve ; -Aa!.Kellesi koltukta gidiyor, der. Bunu duyunca bir anda suyun içine yığılır kalır ve suya gömülür. Zamanla yapılan bu binanın içine sembolik olarak bir sanduka konur. Anlatılanlara göre içi boştur. Bundan epey bir zaman önce Kurtköylüler sulama için bir bent yapar. Fakat su biraz yükselince biri bendi bozar. Ne yapsalar olmaz. Bir gece elde silahlarla tüm köy halkı bendi beklemeye başlar. Derken suyun içinden bembeyaz elbisesiyle kesik başı elinde olan biri gelir, bütün kazıkları söker ve bendi yıkar. Yine yaklaşık 15 sene evvel müthiş bir sel olur. Kesikbaş Evliya Türbesi’nin bulunduğu kulübe yarısına kadar suyun içinde kalır.Üflesen kırılacak gibi duran kapı ve penceresinden içeri tek damla su girmez. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Molla Said Türbesi
kastmano – merkez – molla said camii Beyçelebi Mahallesi Satıkahya Sokağı’ndaki Mollasaid Camii ‘nin harimi dahilinde ve kıble tarafındadır. Arazi meyilli olduğundan aslında toprak zemininde olmasına rağmen camiin ikinci katı seviyesindedir. Duvarları moloz taşın dan harçla yapılmış, tavanı ahşap ve çatısı cami ile birlikte kiremitle örtülmüştür. Kapısı camiye açılmaktadır. Camiin kıble duvarı boyunca uzanan türbede altı adet ahşap sanduka vardır. Bunlardan üçünün kime ait olduğu bilinmiyor. Diğer üçü ise bitişik camide Rufai tarikatı üzere irşad hizmeti ifa eden Şeyh Seyyid Mehmet Efendi ile babası ve kardeşine aittir. Bu üç zatın hayatları hakkında bilinenleri şöyle hulasa edebiliriz: Molla Mehmet Said Efendi : Camiin bulunduğu yerdeki ev ve arsa kendisinin iken Kastamonu Mutasarrıfı Gazi İpsalalı Ahmet Paşa tarafından satın alınıp buradaki cami yaptırılmış ve Rufai Dergahı olması şartıyla bahçenin gelirleri vakfedilmiştir. Cami ve türbe adına izafeten anılan bu zat 1245/1829 tarihinde vefat etmiştir. Şeyh Hafız Mehmet Efendi: Adı geçen Molla Said Efendi ‘nin oğludur. Vakıf Ahmet Paşa tarafından camiin imam ve hatipliğine tayin edilmiştir. Aynı zamanda rufai dergahına şeyh ve vakfa mütevelli olarak günlük dört akçe maaş tahsis edilmiş, vefatından sonra da evladının mütevelli olması kayda bağlanmıştır. 1234/1818 Tarihli beratla şeyhliği tasdik edilen Mehmet Efendi, 1295/1878 yılında vefat etmiştir. Seyyid Ahmet Rufai Efendi: Şeyh Hafız Mehmet Efendi ‘nin kardeşidir. Yevmiye iki akçe ile camiye müezzin tayin edilmiştir. 1277/1860 Tarihinde vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyhim. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Seyyid Zülfükar Türbesi
Kastamonu – Seydiler – Seyyid Zülfükar camii Seydiler, İnebolu-Kastamonu karayolu üzerinde çok eski tarihlere dayanan bir yerleşim yeridir. 1991 tarihinde Kastamonu ilinin 19. ilçesi olur. Seydiler’in isminin de Çayır Mahallesindeki camiye adını veren, türbesi de ilçe merkezinde bulunan Seyyid Zülfikar isimli zattan geldiği rivayet edilmektedir. Seydiler Köyünde bulunan ve bugün maalesef yıkılmış bulunan medresede vaktiyle müderrislik yapmış bulunan Ali Efendi’den rivayet olunduğuna göre, Seyyid Zülfikar’ın iki kardeşinden biri Konya’da diğeri Afyon’dadır. Müftüzade Esseyyid Salih Ağa namında muhterem bir zat tarafından, Seydiler’de kendisinin yapmış olduğu Seyyid Zülfikar Camii ve şu anda yatmakta olduğu mezarlık çevrilir ve türbe haline getirilir. Seyyid Zülfikar’ın 1500’lerde yaşadığı tahmin edilmektedir. Türbesi 1817 yılında yapılmıştır. Türbenin duvarında bulunan kitabe şöyledir. “La ilahe illahül melikül hakkul mübin Muhamedün Resulullahi sadikul va‟dil emin Sahibül hayrat ve‟l hasenat Müftüzade Esseyyid Salih Ağa türbeyi Esseyyid Zülfikar Kaddesallahü sırrahül aziz sene 1232” Halit Çal’ın, ‚Hurufat Defterlerine Göre 19. Yüzyılda Küre Kazası‛, adlı çalışmasından anlaşıldığına göre, 1830’larda Küre kazasında Ağlı nahiyesinde Seydiler nam karyede Seyyid Zülfikar Tekyesi’nde Tekkenin vakfını idare etmek üzere görevlendirilen kişiler, anlaşıldığına göre, Seyyid Zülfikar Hazretlerinin soyundan gelen kişilerdir ve tekke evladiyet üzerine kurulmuştur. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Muzaffereddin Gazi
Kastamonu – sanat okulu caddesi üzerindeki hazirede Eski adiyle Muzaffereddin, yeni adiyle Saraçlar Mahallesi’nin Sanatokulu Caddesi üzerindeki yıkılmış Muzaffereddin Camiinin batı bitişiğindeki hazirede bulunmaktadır. Buradaki mezarlar arasında değişik üslupta ve diğerlerine göre farklı bir mezar vardır. Mezarın boyu 3,5 metredir. Baş ve ayak şahideleri bir metre kadar yükseklikte mermerden ve ön yüzleri çok köşelidir. 1244/1828 tarihli şehir haritasında burada cami ile hemen hemen aynı büyüklükte bir türbe binası ile batı bitişiğinde bir çeşmenin mevcut olduğu görülmektedir. Buna göre cami ile beraber türbenin de yıkılmış olduğu bellidir. Adı geçen cami, mahalle ve türbenin aynı isimle anılıyor olması bu mezarın Muzafereddin Yavlak Arslan’a ait olduğu intibanı vermektedir. Bu zat Çobanoğulları Beyliği’nin üçüncü hükümdarıdır. 1291-92 miladi yıllarında Kastamonu’da Moğollarla yapılan bir savaşta şehit olmuştur. Türbe ve camiin tarihi hakkında belge bulunmaması nedeniyle kesin birşey söylemek mümkün değildir. Bu güne kadar bu kahraman büyüğümüzün mezarının nerede olduğu tesbit edilememiştir. Tarihi belgeler vefatının bu bölgede olduğunu ve kabaca tarihini vermekle beraber mezarının yerini bildirmemektedir. Uzun yıllar bölgedeki Türk boy ve beylerinin liderliğini üstlenmiş ve bölgeyi ilim ve kültür açısından tezyin etmiş olan bu Türk büyüğü hiç de unutulacak bir şahsiyet değildir. Yukarıda temas edildiği gibi hem cami, hem mahalle ve hem de türbenin aynı isimle anılmasını tesadüfe bağlamanın anlamı yoktur. Bitişik camiin Muzaffereddin Gazi tarafından yaptırılmış olduğu vakıf kayıtları ile sabit olduğuna göre kendi yaptırmış olduğu camiin yanına defnedilmiş olması son derece tabiidir. Zaten halk yıllardır burasını Muzaffereddin Gazi Türbesi olarak ziyaret etmektedir. Maamafih, konunun uzmanlar tarafından daha ge niş boyutlarda araştırılması kültürümüz açısından faydalı olacaktır. (Rahmetullahi aleyh) Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Kalender Dede
Konya Mevlevi Dergahı şeyhi tarafından Kastamonu’ya halife olarak gönderilmiş ve Tabaklar Mevkii Doğantepesi eteğinde bulunan Mevlevi Dergahında şeyhlik görevinde bulunmuştur. Halim selim, mütevazı, dünyaya ilgisiz, yeme içme ve giyinme tarzı çok basit olduğundan “Kalender” lakabıyla meşhur olup esas adı unutulmuştur. İlkbaharın yağmurlu bir günü sokağa çıkıp yağmura tutulunca Mevlevihanenin karşısındaki kahvehanelerden birine girip yağmurun dinmesini beklemiştir. Yağmur diner dinmez hemen karşıya geçmek üzere köprüye yönelmiş, yanında bulunanlar sel geldiğini ve köprünün yıkılmak üzere olduğunu söylemişlerse de kendisi, “Yetiş ya Hz. Mevlana!” diyerek sallanan köprünün üzerinden tekke tarafına geçmiş ve az sonra köprüyü sel alıp götürmüştür. Bu hadiseden sonra burada kurulan yeni köprü, Dedeler Köprüsü olarak anılmaya başlamıştır. 1294/1878 Tarihinde Kastamonu Valiliğine atanan Müşir Lord Said Paşa, kendisini ziyarete gelen eşraf arasında Kalender Dede ‘nin bulunmamasından dolayı incinmiş ve Mevlevihane’ye giderek bu zatı tanımak istemiştir. Ziyaret esnasında Mevlevi adetleri gereğince mutad muamele görmesine rağmen Dede’nin tavırları ve kıyafetiyle şeyhliği temsil kabiliyetinde olmadığı gerekçesiyle Konya’daki Mevlevihane merkezine bir mektup yazarak Dede’nin azlini istemiştir. Konya’dan gelen cevapta Çelebi Efendi, Kalender Dede ‘nin kamil bir şeyh olduğunu ve Vali Bey’in isteğini yerine getiremeyeceğini bildirmiştir. Bu hal, Kalender Dede ‘ye malum olup bir Cuma gecesi, “Yarabbi! Bu valiyi başımızdan al!” diye dua ettiği ve çok geçmeden valinin başka yere nakli için emir geldiği, Dede’nin dervişleri tarafından nakledilmiştir. Vefatında Mevlevihane Türbesinde Süleyman Paşa’nın mezarı yanına defne dilmiştir. Vefat tarihi sandukası başında yazılı iken buranın yıkılıp mezarların başka yere nakledilmiş olması sebebiyle bu tarih kaybolmuştur. Rahmetullahi aleyh. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Seyyid Ali Danışmend
Kastamonu – Pınarbaşı – Mirahor Seyyid Ali Danişmend’in türbesi Pınarbaşı ilçesinin Mirahor köyündedir. Buhara’dan gelerek buraya yerleşen zatın ne zaman geldiği bilinmiyor. Bursa’da medfun Emir Sultan Hazretleri’nin kardeşi olduğunun kabul edilmesi sebebiyle 14. veya 15. yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Dağın üzerindeki açık türbede medfun olan zatın kırk yıl kadar hayvanlarla konuştuğu ve Padişah Kötürüm Bayezid’in kızının ağzında olan hastalığı tedavi ettiği anlatılır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Gümüşlü Hoca
Kastamonu – Hisarardı mah – Gümüşlü hoca cad. Hayatı hakkında anlatılan menkıbede kendisinin kalaycılıkla geçimini temin ettiği ve bazen kalayladığı bakırların gümüşe döndüğü, bu kerametine binaen Gümüşlü Hoca lakabıyla meşhur olduğu söylenir. Türbesi Hisarardı Mahallesinde ve kendi adıyla anılan caddenin batı ucundadır. Yaşadığı dönem bilinmemekle birlikte, Şaban-ı Veli’nin Kastamonu’ya geldiği 1530 tarihinden önce vefat ettiği zannediliyor. Demir parmaklık içine alınmış olan üstü açık mezarın şahidesinde adının Kemal Efendi olduğu yazılıdır. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Hocanın yanına yaşlı bir kadın gelir ve ne iş yaptığını sorar. Hoca da ‚kalp kalayladığını‛ söyler. Kadın da ‚kap kalayladığını‛ zannederek bütün kaplarını kalaylaması için hocaya getirir. Hoca da bütün kapları gümüşe çevirir. Adı böylece Gümüşlü Hoca diye anılmaya başlar. Bu menkıbe Şeyh Şaban-ı Veli hakkında da anlatılır. Bir diğer menkıbe de şöyledir. Hisarardı Mahallesinde Hocanın mezarının bulunduğu yerde bir sel baskını olur. Sel hocanın mezarına hiç uğramadan yanından geçer. Böylece vefatından sonra da göstermiş olduğu kerametle büyüklüğü bir daha anlaşılmış olur. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Bayraklı Dede – Kastamonu
kastamonu – kastamonu kalesi Kale burcunun dibinde ve batı tarafında medfundur. Adı Mağripli Yunus Efendi’dir. Yunus Mürebbi diye bilinir. 927/1520 yılında Mağrip’ten Kastamonu’ya geldi. Görünüşte kendi halinde fakir ve miskin bir kimse idi. Şehrin dışındaki tatlı sulardan su getirip satarak geçimini temin eder, aynı zamanda Ali Asgar Efendi’nin maddi ihtiyaçlarını görürdü. Lakin aslında manevi irşad ordusunun yaman bir eri idi. “Aba altında nice erler yatar” misali Cenab-ı Hakkın nuru ile bakar, özünden sözüne inciler dizilirdi. Sıradan insanların pek değer vermemesine rağmen kıymetini takdir edebi lenler onun sayesinde tasavvufun muhabbet denizine dalarak nasiplenmişlerdir. Peygamberimizin ruhaniyetine rüya vasıtasıyla ulaşabilecek derecede makam sahibi idi. Nitekim Kastamonu’yu teşrifleri de bu vesile ile mümkün olmuştur. Ali Asgar Efendi’nin maddi ihtiyaçlarını temin ile görevli olarak buraya gelmişlerdir. Bu sebeple kendisine, terbiye eden koruyan anlamında mürebbi lakabı verilmiştir. Peygamberimiz (sav), bu hizmeti karşılığında kendisine asrında ve asrından sonra yaşayan bin kişiye şefaat edecek bir kudsi kuvvete ulaşması gibi bir makamı taahhüt etmişlerdir. Böylece Kastamonu’da onüç yıl yaşamış ve Ali Asgar Efendi’den 15 gün sonra 940/1533 yılında vefat etmiştir. Kalenin batı tarafındaki burcun dibine defne dilmiştir. Halkın bilmesi için medfeninin bulunduğu yere bir bayrak dikilmiş ol duğundan “BayraklıDede” olarak bilinir. Kabri ziyaretgah olup günümüzde yine ayyıldızlı bayrağımız başında halen dalgalanmaktadır. Allah (cc) şefaatini nasip etsin. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Ahmet Dede Türbesi – Kastamonu
kastamonu – Hansalar Mahallesi Gökdere Caddesi’nin Açıkbaş Sokağı’ndadır. Şehrin doğu tarafında, Kırkçeşme Mahallesi’nin sonunda bulunan ve kendi adıyla anılan umumi mezarlıkta medfundur. Medfeni, üzeri açık ve demir şebeke ile çevrilidir. Künyesi Ahmet bin Fazlullah, doğum yeri Cebrail Mahallesi’dir. Günümüz deki Ahmet dede Camii’nin yerinde bulunan Kırkçeşme Camii şeyhlerinden Mustafa Efendi vakfından cüzhanlık görevi ifa eden birkaç hafızdan birisidir. Sahte beratla cüzhanlık ve vakfın tevliyetini üzerine alarak vakfa ve dergaha zarar veren İsmailbey Mahallesi’nden Saçlıoğlu Hacı Mehmet adındaki şahıs aleyhine dava açarak sahte beratı iptal ettirerek halkın ve diğer görevlilerin tak dirini kazanmıştır. O tarihe kadar Kırkçeşme Camii adıyla anılan cami, bundan sonraki belgelerde Ahmet dede adı ile anılmaktadır. Mezar taşındaki sonradan yazıldığı belli olan 977 tarihi ile bu bilgiler arasında bağlantı kurmak mümkün değildir. Şayet bu tarih rastgele yazılmadı ise aynı isimli bir başka zata aittir. Zira vakıf kayıtlarında Kırkçeşme Dergahı’nın Ahmet dede ismiyle anılması hicri 1101 tarihinden sonradır. Şehrin doğu tarafındaki tepenin ve yaptırmış olduğu camiin kendi adıyla anıl ması Ahmet dede Sultan’ın toplum üzerinde iz bırakan manevi sultanlardan biri olduğuna delildir. Adı halen saygı ve hürmetle anılmakta olup kabri ziyaretgahtır. Rahmetullahi Aleyh. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Hz. Kaysül Hamedani El Asgari R.A.
Peygamber Efendimizin hadisi şerifine nail olmuş Sahabeyi Kiramdan Ebu Eyyüb El Ensarı Hazretleriyle 1400 yıl önce İstanbul’un fethine çıkmış ve Hep Kebirler camisisinin bahçesinde yatan Sahabeden Hz. Kaysül Hamedani El Asgari R.A. Hazretleridir. Hz. Kaysül Hamedani El Asgari R.A.'ın büyük kardeşi olan Kays’ ül – Hemedani Ekber Hazretleri Peygamberimiz (SAV) Efendimiz’ in sevgili torunu Hz. Hasan (R.A.) ‘a yapmış olduğu Hizmetlerinden ötürü Resul – i Ekrem (SAV) Efendimiz’ in;- Ey Kays! Benim evladıma ettiğin ihsana karşılık ben de kıyamet gününde seni 124 bin Peygambere göstererek: “Ashabımdan Kays’ ül Hemedani’ ye bakın!” diye izzetlendireceğim müjdesine nail olmuş büyük bir zattır. Hz. Kaysül Hamedani El Asgari R.A. Türbesi Kastamonu Hepkebirler Camii Haziresinde dir.
Seyyid Ahmed Sünneti Hz.
Kastamonu İli Seyyid Ahmed Sünneti Hz. Türbesi On beşinci yüzyılda Kastamonu da yetişen evliyânın büyüklerinden. Halvetî tarîkatının Şâbân-ı Velî hazretlerinden önceki Pîri ve Kastamonu Şâbân-ı Velî Dergâhının da ilk bânisidir. 1459 yılında vefât ettiği tahmin edilen Seyyid Ahmed Sünnetî hazretlerinin kabri, Şâbân-ı Velî Dergâhında, daha önce kendi adını taşıyan, yıkıldıktan sonra Üçüncü Murad Hanın hocası tarafından yaptırılan Câminin güney ön kısmında bulunmaktadır.
Hep Kebirler Türbesi
Kastamonu İli Hep Kebirler Türbesi Aynı isimle anılan caminin yanında iki türbe yer almaktadır. Camii girişine göre sağ taraftaki türbedeki dört yatırdan biri olan (Kays-ül Hemadani Asgar) adındaki sahabe İstanbul – Eyüp’te medfun bulunan Eyüp El Ensari (Eyüp Sultan) ile İstanbul’un fethi için yola çıkan zattır. Banisi ve bina tarihi bilinmemektedir. Aynı isimle anılan caminin doğu bitişiğindedir. İçinde dokuz adet ahşap sanduka vardır. Sandukalardan birisinin Samur Dede isimli bir zata ait olduğu söylenmektedir. Diğerlerinin kimlere ait olduğu bilinmemektedir.
Şeyh Şaban-ı Veli Hz.
Kastamonu İli Şeyh Şaban-ı Veli Hz. Türbesi Şeyh Şabanı Veli Hazretleri, Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinin Gökçeağaç Bucağına bağlı Çakırçayı Köyü'nün Cimdar Mahallesi'nde 1497 yılında dünyaya geldi. Sefine-i Evliya isimli eserde ise doğum tarihi 1499 olarak geçmektedir. Şabanı Veli henüz dünyaya gelmeden babasını, üç yaşlarında ise annesini kaybetmiştir. Şabanı Veli’yi hayırsever bir hanım himayesine almış ve tahsilini tamamlamasına yardım etmiştir. Şabanı Veli tahsilinin bir bölümünü Taşköprü'de yapmıştır. Kuran, hadis, tefsir ilimlerinde bilgilerini derinleştirmek için Kastamonu'ya gelmiş, burada önce Hisarardı Semtindeki Cemalettin Mescidi avlusunda daha sonra Seyid Sünneti Mescidinde ilim tahsiline devam etmiştir. Daha sonra İstanbul'a giderek tahsilini İstanbul Fatih Medreseleri'nde tamamlamıştır. Öğrenim yıllarında güzel ahlâkı, ağırbaşlılığı ve çalışkanlığı ile hocalarının teveccühüne mazhar olmuştur.
Aşıklı Sultan Hz.
Kastamonu İli Aşıklı Sultan Hz. Türbesi 12. yüzyıl başlarında Kastamonu Kalesi’nin fethi sırasında şehid olan Aşıklı Sultan için yapılan türbedeki çürümemiş beden görenleri şaşkına çeviriyor. Durumu ilginç bulan ziyaretçiler Türkiye’nin dört bir yanından türbeye gelerek ziyaret ediyor. Merkeze bağlı Honsalar Mahallesi, Kale kapısı Mevkiinde, Kümbet Sokağında yer alan türbede Aşıklı Sultan’ın çürümemiş ayaklarıyla ilgili ilim adamları açıklama yapmakta zorlanıyor. Kastamonu Kalesi’nin fethi sırasında zehirli bir okla şehid olan Aşıklı Sultan, Selçuklu töresinde ulu kişilere uygulandığı gibi sandukasıyla defnedildi. Aşıklı Sultan’a halk arasında “Yanık Sultan” da denilen olay menkıbelerde şöyle anlatılmaktadır; Aşıklı Sultan’ın türbesinin yakınında bir yangın çıkar. Bu olay sırasında Aşıklı Sultan Hazretleri o zamanın mülkiye amirinin rüyasına girer, der ki; “Burada yangın çıktı, türbem yanıyor, gelin beni kurtarın.” Devrin mülkiye amiri uyandıktan sonra o mahalleye koşar, bakar ki türbe ve civarı yangından zarar görmüş, ama Aşıklı Sultan’ı ateş yakmamıştır. Böylece Aşıklı Sultan’ın dünyadan ayrıldıktan sonra kerametinin devam ettiği anlaşıldığı ifade ediliyor.
Alaaddin Efendi Hz.
Kastamonu İli Alaaddin Efendi Hz. Türbesi Şehrin kuzeybatısındaki Tevser Tepesinin üzerinde bulunmaktadır. İlk kabir, Müfessir Alaeddin’e aittir. Belh veya Buhara’dan gelmiştir. Kuran-ı Kerim’i tefsir eden alimdir ve eseri vardır. Hz. Mevlananın oğlu Arif Çelebi ile Kastamonu’da görüşmüşlerdir. Arif Çelebi 1272-1319 yıllarında yaşadığına göre Müfessir Alaaddin Hz. de aynı tarihlerde hayattadır. Türbede hangi mezarda medfun olduğu bilinemeyen diğer bir zat: Kurban Risalesi Müellifi Mumcuzade olarak bilinen Kastamonulu alimdir. Türbenin ilk yapılış tarihi de bilinmemektedir. Türbenin içinde bulunan ve Müzeye nakledilen bir kitabede: M.1289 yılında Yaman Bin Mehmet tarafından yaptırıldığı ifade edilmektedir. Bu kişinin Candaroğlu Beyliğini kuran Şemseddin Yaman Candır olması ihtimali kuvvetlidir. 1., 2. ve 6. kabirlerin kimlere ait olduğu bilinmemektedir. 3. Kabrin başında m. 1374 tarihi yazılıdır. 4. kabir, M.1870 yılında ölen Sırtlı Hoca Ali Senai Efendidir. 7. kabir ise M. 1813 yılındı ölen İzbelizade Mehmet Bey’e aittir. Bir başka kayıttan, bu zatın Türkistan’ın Belh şehrinden geldiği ve tefsir okuttuğu öğrenilmektedir.
Ümitçe Sultan
kastamonu – ortaboğaz köyü Kastamonu Merkez’e bağlı Ortaboğaz Köyünün mezarlığında üzerine bakımlı ve korunaklı güzel bir bina yapılmış olan evliyanın ismi Ümitçe Sultan’dır. Hakkında anlatılan kerametlerden bazıları şunlardır. Kurtuluş Savaşı’nda önceden ahşap olan binanın kapısını kilitleyip gittiği ve savaşın sonunda geldiği, bu süre zarfında kimsenin o kapıyı açamadığı, köylülerin zaman zaman aşağıdaki Asa Suyu denilen çeşmeden abdest almak için elinde ibrikle birinin su aldığını ve yukarı türbeye çıktığını gördükleri, türbesinin civarında hiçbir hayvanın afetlerden telef olmadığı, kötü niyetle gelen kişilerin ise başlarına muhakkak bir felaket geldiği anlatılır. Hatta köy muhtarı, türbenin önceki yapısının ahşap olduğunu, betonarme bina yapılırken de kendisinin işi biraz gevşek tuttuğunu, bunun üzerine bu muhterem zatın, babasının rüyasına girerek,‚Oğluna söyle bir önce inşaatı bitirsin‛, dediğini söyler. Türbe binasının hemen girişinde epey eski olan bir mezar daha vardır. Belli hastalığı olan bebekler aşağıdaki Asa Suyu’nda yıkanıp buradaki mezara getirilir ve mezarın içine yatırılır. Eğer bebek ağlarsa iyileşecek demektir. Ağlamazsa bebek iyileşmeyecek ölecektir. Ayrıca, duvarın dibinde delikli bir taş vardır ki rivayete göre evliyanın bineği oymuş ve onunla gideceği yerlere gidermiş. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Nasûhî Üsküdârî
Nasuhi Üsküdari Nasuhi Üsküdari Büyük velîlerden. On yedinci yüzyılın ikinci yarısında ve on sekizinci yüzyılın başında yaşamış olup, Halvetiyye yoluna mensuptur. Kastamonulu Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin torunlarındandır. Babası Sipâhî Seyyid Nasûh Beydir. İsmi Muhammed, babasının ismine nisbetle Nasûhî, Üsküdar'da doğup yaşadığı için Üsküdârî nisbeleriyle meşhûr olmuştur. Doğum târihi bilinmemektedir. Ancak 1647 (H.1057), 1648 (H.1058) senelerinde İstanbul'da, Üsküdar'da doğduğu tahmin ediliyor. 1718 (H.1130) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri Üsküdar, Doğancılar'da Nasûhî Dergâhı bahçesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Üsküdar'da Bulgurlu Mescidi yakınındaki Koşuyolu yokuşu karşısındaki evlerden birinde dünyâya gelen MuhammedNasûhî Efendi, zamânının usûlüne göre ilim tahsîl etti. Daha küçük yaşında âlimleri ve evliyâyı çok seven ve onlar gibi olmayı arzu eden Nasûhî Efendiyi babası ilim öğrenmesi için zamânının medreselerinde okuttu. Yüksek istidâtı ile genç yaşında tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimler ile zamânın edebiyat ve fen ilimlerinde âlim oldu. Bu arada kalp bilgilerinde de mârifet sâhibi, olgun ve kâmil bir insan olmak için, Halvetiyye yolunun şeyhlerinden olan Karabaş Ali Efendi diye de bilinen Ali Atvel hazretlerinin hizmetine girdi. Uzun süre riyâzet ve mücâhedelerden sonra, keşf ve kerâmet sâhibi olgun bir velî oldu. Muhammed Nasûhî haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terkederdi. Dünyâya hiç meyletmez, Allahü teâlânın korkusundan gözünden yaş eksik olmazdı. Uzun ömründe hep insanların âhiret kazancı için uğraştı. Hocası Ali Atvel hazretleri tarafından icâzet, diploma verilerek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak ve talebe yetiştirmekle vazîfelendirildi. Hocasının emriyle Mudurnu'ya giderek insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete, mutluluğa kavuşmaları için gayret etti. Mudurnu halkından pekçok kimse onun sohbetinde bulunarak feyzinden istifâde etti. On bir sene müddetle Mudurnu'da kalan Muhammed Nasûhî Efendi, birçok talebe yetiştirdi. Hocasının emri üzerine İstanbul Üsküdar'a döndü. Üsküdar'da bulunduğu sırada iki sene müddetleDoğancılar meydanına yakın Çakırcı Hasan Paşa ve Süleymân Paşa câmilerinde halka vâz ve nasihat ederek onlara Allahü teâlânın ve Resûlünün rızâsına kavuşturan yolun esaslarını anlattı. Pekçok kimse vâz ve sohbetleri sebebiyle hidâyete erdi. Hocası Ali Atvel hazretleri de bu sıralarda Üsküdar'da Vâlide-i Atik Dergâhında kalıyor, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıyordu. Bir gün Muhammed Nasûhî Efendi, hocası Ali Atvel hazretleriyle berâber geziyorlardı. Doğancılar Meydanında şimdiki Nasûhî Dergâhının bulunduğu yere geldiklerinde, Ali Atvel hazretleri; "Oğlum inşâallah bu yer senin sebebinle mâmûr hâle gelir. Kıyâmet gününe kadar da MuhammedNasûhî Dergâhı diye anılır." buyurdu. Muhammed Nasûhî Efendi 1688 (H.1099) senesinde Üsküdar Doğancılar'da kendisi için bir dergâh inşâ ettirmeye başladı. Bu dergâhı yaptırırken Yeniçeri ağası Hasan Paşa ona her türlü maddî ve mânevî desteği sağlıyordu. Fakat bu sırada Hasan Paşanın Van Muhâfızlığına tâyin edilmesi, destekten mahrum kalmasına sebeb oldu, beş kese altın borç alarak dergâhın inşâsını tamamladı. Bu borç sebebi ile bir müddet sıkıntı çektiyse de sonra kurtuldu. Bu sıralarda daha önceden fethedilen Sakız Adasını Venedikliler yeniden istilâ etmişler, oradaki müslüman halka eziyet ve işkencelerde bulunmuşlardı. Bunlara karşı Mezomorto HüseyinPaşa komutasında bir donanma gönderildi. Bu donanma Sakız'ı almak üzere savaşa girdi. Osmanlı yiğitleri Sakız'da çarpıştıkları bir sırada, Nasûhî Efendi, Üsküdar'daki dergâhında kırk gün süren bir halvete çekildi. Kimsenin olmadığı bir odada Allahü teâlâyı zikreder, oruç tutar, namaz kılar, Kur'ân-ı kerîm okuyarak ibâdet ederdi. Bir gün yakın dostlarına; "Elhamdülillah Sakız Adası ehl-i İslâma nasîb oldu." buyurdu. Yakın dostları bugünün târihini bir yere kaydettiler. Birkaç gün sonra fetih haberi duyuldu. Aylar sonra Sakız Adasının fethine katılan gâzilerden bâzıları Nasûhî Efendinin dergâhına ziyârete geldiler. Adanın fethi sırasında, Venediklilere karşı elinde kılıç olduğu halde asker kıyâfetinde olmayan pekçok yiğitle birlikte Nasûhî Efendiyi çarpışır gördüklerini söylediler. Adanın fetholunduğu günü bildirdiler. Talebeler daha önce kaydettikleri târihle karşılaştırdıklarında bunun, bildirilen güne rastladığını hayretle müşâhede ettiler. Sakız Adası zaferinden sonraydı. Muhammed Nasûhî Efendi borçlarını ödemekle meşgûl olduğu sırada Mezomorto Hüseyin Paşa konağına dâvet etti. Nasûhî Efendi, Paşanın konağına varınca, Paşa saygıyla ayağa kalkıp kendisine ikrâmda bulundu. Muhammed Nasûhî Efendi, Paşanın bu hareketine hayret etti. Kendi kendine; "Bu ne haldir? Bakalım sonu ne olacak." dedi. Çünkü Mezomorto HüseyinPaşa, Nasûhî hazretlerine daha önce yakınlık göstermezdi. Bugünlerde ilgilenmesi onun dikkatini çekti. Hüseyin Paşa, Nasûhî hazretlerine hitâben; "Efendi hazretleri! Bize niçin yabancı gibi bakıyorsun. Sakız önündeki muhârebede bize zaferi müjdeleyen siz değil miydiniz?" dedi. Çünkü Sakız muhârebesi sırasında Nasûhî Efendi, MezomortoHüseyin Paşanın bulunduğu kalyona kerâmet olarak gelmiş, zaferi müjdeledikten sonra kaybolmuştu. Sakız muhârebesi sırasında bu müjdeyi veren kimsenin Nasûhî hazretleri olduğunu bilen Hüseyin Paşa, o gece, onu konağında misâfir edip izzet ve ikrâmlarda bulundu. Ertesi sabah dergâh inşâası sebebiyle olan bütün borçlarını ödediği gibi, dergâhının çeşitli ihtiyaçlarını da temin etti. Böylece Nasûhî Efendinin kimseye borcu kalmadı. Tamâmen Nasûhî Efendinin mülkü olan dergâhta, Cumâ namazı kılınmaya başladı. 1704 (H.1116) senesinde Vezîriâzam Dâmâd Hasan Paşa bu dergâha imâm, hatîb, müezzin, kayyım tâyin ettirdi. Diğer ihtiyaçları için de günlük yüz elli akçe tahsisat ayırttı. AyrıcaHadice Sultan ve Vâlide Atik Sultan vakıflarından bu dergâhın ihtiyaçları için gelir tahsîs edildi. Dergâhta bulunan dervişlerin her türlü ihtiyaçları temin edildiği gibi, dergâha her gün gelen misâfirler ağırlandı. Nasûhî Efendi, dergâhında pekçok talebe yetiştirdiği gibi, çeşitli câmilerde verdiği vâz ve nasîhatleriyle onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa kavuşmaları için çalıştı. 1705 senesinden îtibâren Eyyûb Sultan hazretlerinin câmiinde Salı günleri vâz vermeye başladı. Vefâtına kadar bu mübârek makamda vâz ve nasîhata devâm etti. Çok tesirli ve ilgi çekici vâzlarını sayısız kimse uzaktan yakından gelip dinledi. Câmide toplanan kalabalıktan o gün Nasûhî hazretlerinin vâz günü olduğu anlaşılırdı. Nasûhî Efendi, vâz günlerinden olmayan bir günde Eyyûb SultanCâmiine gelmişti. Câminin o günkü vâizi, hazırladığı vâza âit notlarını unutmuştu. Durumu Nasûhî Efendiye bildirdi. Nasûhî Efendi de hazırlıksız olmasına rağmen kürsüye çıktı. "Bana bir kitap veriniz." dedi. Orada bulunanlar bir şiir kitabı verdiler. Nasûhî Efendi o kitaptan bir şiir okuyarak vâza başladı. Bugünkü vâzı diğerlerinden daha hoş olup, dinleyenler çok memnun kaldılar. Nasûhî Efendinin o kitaptan okuduğu kıt'a şudur: Gönül ki sînede sensiz garîb imiş cânâ Vatanda âşıka kûyün habîb imiş cânâ Gamınla mihnete salmışdı rûzigâr beni Yine cemâlini görmek nasîb imiş cânâ. Tasavvuf yolunda kutbiyyet, gavsiyyet ve ferdiyyet derecelerine ulaşmış olan Mahmud Nasûhî Efendinin birçok kerâmetleri görüldü. Sâlih Efendizâde Feyzullah Efendi çocuk iken hastalanmış, bir şey yiyip içmeden dalgın halde yatıyordu. Nasûhî Efendi, Burnaz Hasan Ağaya; "Sâlih'e gidelim, Sâlih'in oğlu hasta olup perişan bir halde yatmaktadır." dedi. Yanlarına aldıkları bir-iki kimseyle birlikte Sâlih Efendinin evine geldiler. Dalgın bir halde yatan Feyzullah Efendinin başucuna yaklaşıp ellerini alnına koydu ve; "Feyzullah'ım, Feyzullah'ım." diyerek yüzünü okşarken Feyzullah Efendi gözlerini açtı. Gördü ki, mübârek elleriyle kendisini okşuyordu. Feyzullah Efendi, Nasûhî Efendinin ellerini öptü. O saatte üzerindeki ağırlık ve rahatsızlık gitti. Draman Dergâhı şeyhi olan Îsâ Efendinin kızı hastalanmıştı. Hastalık o dereceye ulaşmıştı ki, etrâfında bulunanlar ondan ümit kesmişlerdi. Îsâ Efendi de tam bir ümitsizliğe düşmüştü. Bir an Nasûhî Efendi ile kardeşlik derecesinde sevgileri olduğunu düşünüp, evlâd-ı mânevîsî olanZâkir AhmedEfendiyi Üsküdar'a gönderdi. Zâkir Ahmed Efendiye; "Nasûhî Efendi hazretlerine git, selâmımı söyleyip hâlimi arzet. Ömrümün meyvesi biricik kızım çok hastadır. Kardeşliğini bugün için beklerim. Himmet buyurup kızımın sıhhate kavuşması için Allahü teâlâya yalvarıp duâ etmelerini istiyorum." dedi. Zâkir Ahmed Efendi hemen Üsküdar'a gidip Nasûhî Efendi hazretlerinin dergâhına vardı. Huzurlarına çıkıp ellerini öptükten sonra geliş maksadını arzetti. Nasûhî Efendi bir mikdâr durakladıktan sonra; "Îsâ Efendiye selâm söyle. Cenâb-ı Hak kerîmdir, bağışlar. Çok üzülmesinler." buyurdu ve müjde verdi. Ahmed Efendi, Îsâ Efendinin dergâhına döndüğü zaman, selâm verip içeri girdi. Ona hastanın kalkıp çorba içtiğini ve biraz kendisine geldiğini söylediler. Ahmed Efendi, Nasûhî Efendi hazretlerinin selâmını tebliğ edip, müjdelerini bildirdi. Îsâ Efendinin kızı kendisinin sıhhate kavuştuğu kanâatine vardı. Dergâhta bir bayram havası vardı ve herkes seviniyordu. Bu sırada, Nasûhî Efendinin ergenlik çağına ulaşmış olan kızı hastalandı. Kendisine haber verdiklerinde; "Onun için gerekli hazırlıkları yapın, vefât edecektir." buyurdu. Techiz ve kefeni hazırlanıp diğer hazırlıkları yapıldı. O gece kızı vefât etti. Ertesi günü defnedildi. Lodosun şiddetle estiği fırtınalı bir günde talebeleri Nasûhî Efendiyi ziyârete gittiler. Bir miktar sohbet ettikten sonra, Harem İskelesine doğru geldiler. Sonra Nasûhî Efendi; "Harem'den Galata'ya cenâze namazına kim gider?" dedi. Orada bulunanlar; "Ey Sultanımız! Bu fırtınalı havada karşıya geçmek mümkün müdür?" dediklerinde; "Aslına sonra vâkıf olursunuz. Sevâba ihtiyâcı olan gider." buyurdu. İki ihtiyar kimse ile gitmeye karar verdiler. Talebeleri de Aşağı Çınar'a kadar berâber gidiyorlardı. Hacı Paşa Hamamı önünde bir mevlevî dervişi zuhûr etti. Gelerek Nasûhî hazretlerinin elini öptü. Derviş konuşmaya başlamadan önce Nasûhî Efendi; "Fasîh Dede ne zaman vefât etti." diye sordu. Derviş; "Bu gece yarısından önce Derviş Osman'ı odasına çağırıp; "Bu gece yolcu olsak gerektir. Lâkin beni Şeyh Nasûhî gasl etsin (yıkasın). Namazımı dahi onlar kıldırsınlar." diye vasiyet eyledi ve iki saat geçtikten sonra vefât etti. Biz sabah namazını kıldıktan sonra Derviş Osman beni çağırıp denizde fırtına var. Lâkin elbette Fasîh Dedenin söylediklerinde bir hikmet vardır. Buradan bir kayığa bin, İstanbul'a (Eminönü'ne) var. İstanbul'dan büyük bir kayık bulup git, Nasûhî Efendi hazretlerine durumu haber ver. Elbette onlara dahi malûm olmuştur. İcâbet buyururlar diye, Sultanım hazretlerine ben kölenizi gönderdi. Ben büyük bir kayık getirdim. Şimdi Şemsipaşa'dadır." dedi. Nasûhî Efendi talebeleriyle birlikte Şemsipaşa'ya kadar yürüdüler. Orada bekleyen kayığa bindiler. Talebeleri hocalarının sözündeki hikmeti anladılar ve bir kerâmetine daha şâhid oldular. Nasûhî Efendinin sevenlerinden Şâmî Ahmed Efendinin bir kız çocuğu olmuştu. Hanımıyla konuşup çocuğun ismini Fâtıma koymaya karar verdiler. Bu sırada Nasûhî Efendinin, Ahmed Efendinin evine gelmekte olduğunu gördüler. Ev sâhibi kapıya çıkıp onu hürmetle karşıladı, ellerini öptükten sonra içeriye dâvet etti. Nasûhî hazretleri başkaları hiçbir şey konuşmadan; "Oğlum biz sizin kızınıza isim koymak için geldik." buyurdu. Ahmed Efendi çocuğun annesinin yanına girip durumu anlattı. Çocuğun annesi; "Biz kendi aramızda Fâtıma ismini koymayı kararlaştırmıştık ama, bunda da bir hikmet var. Nasûhî hazretlerinin verdiği isim olsun." dedi. Çocuğu Nasûhî Efendinin kucağına verdiler. Kimseye hiçbir şey söylemeden sağ kulağına ezan, sol kulağına ikâmet okuduktan sonra, çocuğa Fâtıma ismini verdi. Orada bulunanlara da buyurdu ki: "Allahü teâlâ bilir ama sizin gönlünüzden de Fâtıma ismi koymak geçiyordu." buyurdu. Çocuğun babası ve yanındakiler Nasûhî hazretlerinin kerâmetini görüp büyük bir velî olduğunu anladılar. Muhammed Nasûhî Efendi senelerce dergâhında talebe yetiştirdi ve Eyyûb SultanCâmiinde Salı günleri vâz ve nasihat ederek insanların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için gayret etti. 1714 senesinde Kastamonu'ya gönderildi. Kastamonu'da bulunduğu sırada da vazifesini sürdürdü. Orada Halvetiyye ve Şâbâniyye yolu büyükleriyle görüşüp sohbet etti. Evliyâ ve âlimlerin kabirlerini ziyâret etti. Bu yolculuğu sırasında oğlu Şeyh Alâeddîn Efendi de yanında bulundu. Kastamonu'dan ayrılacağı sırada büyük velî Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin kabrinin bulunduğu türbeye girdi. Kabrinin başında Kur'ân-ı kerîm okuyup sevâbını rûhuna bağışladı. Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin rûhâniyetine teveccüh edip, yönelip ondan istifâde etti. Ona vedâ ettikten sonra hayvanına binerek Ilgaz Dağında türbesi bulunan Benli Sultan diye meşhûr olanŞeyh Muhyiddîn Efendinin kabrini ziyârete gitti. Bu ziyâret sırasında yanında Kastamonulu Azizzâde Efendi ve Nasûhî hazretlerinin oğlu Alâeddîn Efendi de bulunuyordu. Nasûhî Efendi, Benli Sultanın kabrini ziyâret etmek içinKastamonulu Azizzâde ile birlikte türbenin içine girdi. Oğlu Alâeddîn Efendi ise, kapıda bekliyordu. Biraz sonra Alâeddîn Efendi de türbenin içine girdi. Nasûhî Efendi iki rekat namaz kılıp Kur'ân-ı kerîm okuduktan ve sevâbını Benli Sultanın rûhuna hediye ettikten sonra onun rûhâniyetine teveccüh etti. Bu sırada oğlu Alâeddîn Efendi de gözlerini kapayıp teveccüh ediyordu. Kulağına konuşma sesleri gelmeye başladı. Kendi kendine; "Herhalde babam Azizzâde ile konuşuyorlar." dedi. Fakat gözlerini açıp baktığında ne görsün. Sandukanın üzerinde orta boylu, hafif sakallı bir zât duruyordu. Babası Nasûhî Efendi de o zâtla sohbet ediyordu. Onların bu hallerinden ve heybetlerinden hayrete düşen Alâeddîn Efendi, dışarı çıktı. Bir müddet sonra Nasûhî Efendi ve Azizzâde Efendi de dışarı çıktılar. Kastamonu'dan ayrılıp, İstanbul'a gelmek üzere yola çıkan Nasûhî Efendi, bu yolculuk sırasında Mudurnu'ya uğradı. Mudurnu'daki bir hâlini oğlu Şeyh Alâeddîn Efendi şöyle anlattı: "Babam Nasûhî Efendi, Kastamonu dönüşünde Mudurnu'ya gelip Sun'ullah Efendinin kabrini ziyâreti sırasında birkaç gün talebelerinden Abdullah Efendiye misâfir oldu. Bir gün işrak namazından sonra istirahat ediyorlardı. Biz de Abdullah Efendi ile sohbet ediyorduk. O sırada iki zât zuhûr edip, selâm verdiler ve yanımıza oturdular. Sarışın, kısa boylu, heybetli kimselerdi. Bir ara bana korku gelip yanlarından kalktım. O zâtlar, Nasûhî Efendi uyanınca yanına gittiler. Şeyh Abdullah Efendiye; "Bunlar kimlerdir?" diye sordum. O; "Bunlar Sun'ullah Efendinin talebelerindendirler." cevâbını verdi. Ben ona; "Sun'ullah Efendi vefât edeli yüz seneye yakın oldu." deyince, Abdullah Efendi; "Bunlar cinnî tâifesindendir. Tecdîd-i bîat (bîatlarını yenilemek) için geldiler. HâlenSun'ullah Efendinin türbesinin penceresi önünde otururlar. Pekçok defâ bunları görenleri gördük." dedi. Muhammed Nasûhî Efendi 1718 senesi Şâbân ayının son haftası, vâzında; "Bize bir sefer gerekti. Bu makamda son vâzımdır." buyurarak cemâate vedâ etti. Dergâhlarında da aynı şekilde vedâ etti. Onun bu sözlerini talebeleri herhalde Kastamonu'ya gidip oradaki büyükleri ziyâret edecek diye mânâlandırdılar. O hafta Cumâdan sonra hastalandı. Ramazan ayının ilk günlerindeydi. Bir gece oturduğu evden dışarıya çıkan Nasûhî Efendi, dergâhın bahçesinde dolaşıyordu. Onun bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve; "Muhterem efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip durursunuz?" diye sordu. O da; "Allahü teâlâ bilir ama, bu bayramı burada geçireceğiz. Şimdiden kendime yer hazırlıyorum." buyurdu.Hanımı bu haberi işitince üzüldü ve; "Niçin böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsun." dedi. Nasûhî hazretleri; "Takdîr-i İlâhî böyledir." cevâbını verdi. Aradan günler geçti. Ramazân-ı şerîf ayının ortasına geldiğinde, sevenlerini etrâfına toplayıp, yerine oğlu Alâeddîn Efendiyi halîfe tâyin etti ve vasiyetini bildirdi. Muhammed Nasûhî hazretlerinin talebelerinden Şâmî Ahmed Efendi, vefât edeceği gün hocasını ziyâret etti. Mahammed Nasûhî Efendinin hastalığı iyice artmıştı. Şâmî Ahmed Efendi ona; "Efendim biraz az oruç tutup ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir." deyince, Nasûhî Efendi; "Oğlum! Cenâb-ı Hakk'ın inâyetiyle otuz senedir farzları değil nâfileleri dahi noksan yapmadım. İnşâallah bu gece dergâh-ı izzete, oruçlu giderim." buyurdu. Mahammed Nasûhî hazretleri vefât ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan dervişlere; "Bu gece Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylânî, MollaHünkâr Celâleddin, Mârûf-i Kerhî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, SultanŞâbân-ı Velî ve hocamAli Atvel hazretleri teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin."İftar vaktinde Derviş İbrâhim, Nasûhî hazretlerinin yanından odanın kapısına varıp iki lokma ekmek yedi. Üçüncü lokmayı yerken Nasûhî hazretleri bir defâ; "Hû." diye seslendi. Derviş İbrâhim ekmeği bırakıp içeri girerken tekrar; "Hû." diyeAllahü teâlânın ismini zikr edip rûhunu teslim etti. Ramazân-ı şerîf ayının on sekizinci Pazartesi günü iftâr vaktinde vefât etti. Ertesi gün Üsküdar'da Doğancılar Parkının karşısındaki çıkmaz sokağın içindeki dergâhının bitişiğinde defnedildi. Muhammed Nasûhî Efendinin kabrinin üzerine daha sonra türbe inşâ edildi. Taştan yapılmış türbenin önünde mescidin minâresi vardır. Eskiden türbeden mescide bir kapı açılırdı. Türbenin içinde tahta sandukalı on kabir vardır. Ortadaki demir şebekeli sanduka Şeyh Nasûhî Efendinindir. Diğerleri ise Muhammed Nasûhî Efendinin oğulları ile torunlarının ve türbede postnişinlik yapanlarındır. Bâzılarının üstünde isimlerini ve vefât yıllarını gösteren levhalar vardır. Türbenin sağ tarafında dergâhın mescidi vardır. Türbenin üzerinde Şâir Zekâî'nin ta'lik hattıyla yazılmış olan şu iki satırlık manzûmesi bulunmaktadır. Makâm-ı evliyâdır, menbâ-ı feyz-i fütûhîdir, Edeple dâhil ol sofî, bu dergâh-ı Nasûhî'dir. Mânâsı: "Ey derviş! Manevî fetihlerle ilgili feyzlerin kaynağı ve velîler durağı olan bu Nasûhî dergâhına edeple gir." Abdülkerîm Dede, Canbazlar Kethüdâsı İbrâhim Ağa ve Nasûhîzâde AhmedEfendi anlattılar: "Bir gün dergâha elinde bavulu ile biri geldi.Bavulunu emânete verip, bize Nasûhî hazretlerinin türbesini sordu. Biz de; "Yorgunsun, birazcık dinlen, sonra ziyâret edersin." dedik. Fakat o; "Önce ziyâret edeyim sonra dinlenirim." cevâbını verdi. Bunun üzerine türbeyi gösterdik. O gidip kabrin başında bir müddet Kur'ân-ı kerîm okudu. Ziyâretten sonra yanımıza gelip oturdu ve şöyle anlatmaya başladı: "Bu fakîr, seyahatim esnâsında bir vilâyete uğradım. Birisine; "Burada talebelerin, gariplerin kaldığı bir dergâh var mıdır?" diye sordum. O da; "Filân yerde bir dergâh var. Aradığını orada bulabilirsin." dedi. Oraya gidip misâfir oldum. Dergâhın idâresini yapan, mübârek kâmil bir zât imiş. Onunla tanıştık, o gece berâber sabaha kadar sohbet ettik. Bana seyahatimin sebebini ve nereye gideceğimi sordu. Ben de anlattım ve İstanbul'a gideceğimi bildirdim. Bana; "Oğlum, bir ricâda bulunsam acabâ yerine getirebilir misin?" dedi. "Elbette gücüm yeterse yaparım, emrediniz." dedim. O da; "İstanbul'a gitmek için, Üsküdar'dan geçmen lâzım. Üsküdar'ın Doğancılar semtinde Nasûhî hazretlerinin türbesi vardır. Oraya uğradığında bizim hürmetimizi bildirip, mübârek rûhuna Yâsîn-i şerîf, üç İhlâs ve bir Fâtiha okuyup sevâbını hediye eder misin?" dedi. "Peki, inşâallah emrinizi yerine getiririm." dedim. Sonra ona; "Efendim! İstanbul'da pek büyük velîler, âlimler olduğu hâlde, niçin önce Nasûhî Efendiye gitmemi arzu ettiniz?" diye sormaktan kendimi alamadım. O da: "Babam Kâdiriyye yolunda olgun bir velî idi. O hayatta iken kıymetini bilemeyip nefsimin hevâsı peşinde koştum. O vefât ettikten sonra da huzûrum iyice kaçtı. Birgün babamın yerine bakan halîfesi bana; "Ey mübârek hocamın yâdigârı! Kıymetli ömrünüzü böyle geçirip giderseniz sonunuz hüsrân olur. Mübârek hocamızın bize bir emânetisiniz. Zararın neresinden dönerseniz kârdır. Geç de olsa bir medreseye gidip ilim tahsîl etseniz, bir velî kulun hizmetine girip kalb ilimlerini öğrenip buraya gelseniz ve babanızın yerine geçseniz ne güzel olur. Size elimizden geldiği kadar yardımcı oluruz. Size yakışan budur." dedi. "Peki, nereye gideyim." diye sorduğumda da; "Edirne'de tanıdığım âlimler var. Oraya gidebilirsin." deyince, hazırlığa başladım. İhtiyaçlarımı tedârik edip yola çıktım. Yolculuk uzun ve yorucu oluyordu. Vakti gelince namazlarımı kılıyor, akşamları da uygun yerlerde uyuyup dinleniyordum. Bir gün dinlendiğim bir handa, önümüzdeki yolu eşkıyâların kestiğini, geçenleri soyduklarını söylediler. Ben onların bu sözlerine aldırmayıp Allahü teâlâya tevekkül ederek yoluma devâm ettim. Yol kesicilerin bulunduğu mahalle yaklaştım. Karşı tepenin üzerinde hareket eden bâzı karartılar görülüyordu. Belli ki onlardı. Gitsem mi, gitmesem mi diye tereddüd içinde yürürken, karşıdan siyah bir at üzerinde nûr yüzlü, sakallı ve heybetli bir zât göründü. Yanıma geldiğinde; "Evlâd! Korkma, gel benimle." diyerek geri döndü. Peşinden yürümeğe başladım. Eşkıyânın bulunduğu yerden geçtikten sonra bana dönerek; "Bundan ötesi selâmettir. Yolun açık olsun, Allahü teâlâ yardımcın olsun." dedi ve kayboldu. Cenâb-ı Hak, ilim öğrenmek niyetimin bereketiyle, beni eşkıyânın şerrinden bu tanımadığım mübârek zâtın vesîlesiyle kurtarmıştı. Uzun yolculuktan sonraÜsküdar'a geldim. Oradan İstanbul'a sonra da Edirne'ye gidecektim. Üsküdar'da yürürken iki kimse yanıma sokuldu; "Ey efendi! Seni üstâdımız dergâhına dâvet ediyor. Lütfen oraya buyurunuz." dedi. Beni burada kimse tanımazdı. Üstelik benim de tanıdığım bir kimse yoktu. Yine Rabbimize tevekkül edip; "Peki geleyim." diyerek peşlerine düştüm. Dergâha geldik. Dinlenmemi söylediler. "Beni huzûruna dâvet eden üstâdınızla görüşeyim." dediğimde; "Üzülme, vakti gelince o sizi çağırır, görüşürsünüz." dediler. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kur'ân-ı kerîm okuyup, namaz kıldım. Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Bana ilim, amel ve ihlâs ihsân eyle." diye çok yalvardım. Sabah namazını kıldıktan sonra bana; "Şeyhimiz seni huzûruna bekliyor." dediler. İçeri girdiğimde, beni eşkıyânın elinden kurtaran o nûr yüzlü zât karşımda duruyor, bana tebessüm ediyordu. Hayretimden dona kalmışım. Aklım başıma geldiğinde hemen eğilip elini öptüm. Sonra da; "Muhterem efendim! Tehlikeye girdiğimde hayâtımın kurtulmasına sebeb oldunuz." derken, sözümü kesti ve; "Oğul! Ne garip kelâm edersin. Seninle ilk defâ karşılaşıyoruz. Orada senin gördüğün kimse bu vücûd değildir. Cenâb-ı Hak meleklerinden birini benim sûretimde oraya gönderip, seni tehlikeden kurtarmış." diyerek hâllerini gizledi. Üç gün dergâhta kalıp istirahat etmemi emretti. Dışarı çıktıktan sonra, bu zâtın kim olduğunu sordum. Nasûhî Efendi olduğunu söylediler. Üç gün cana can katan, kalb hastalıklarına şifâ olan sohbetleriyle şereflendim. Bereketli teveccühleri ile kalbim aydınlandı, haller sâhibi oldum. Üç gün sonra huzûruna çıktığımda buyurdular ki: "Evlâdım! Şimdi memleketine geri dön. Pederinin dergâhında makâmına otur. Bu yolun âdâbına uyarak talebeleri yetiştirmeye çalış. Silsile-i aliyye büyüklerinin rûhâniyetleri seni terbiye ederler. O zaman yüksek haller, zevkler sâhibi olursun. Sana duâ ediyorum. Başın dara düştüğü zaman bizi hatırla." Bu sözleri can kulağımla dinledim. Mübârek ellerini öptükten sonra vedâlaştım. Memleketime gelip, gördüğün gibi burada talebelerin başında, onlara yardımcı olmaya çalışıyorum. İşte yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı Nasûhî Efendiyi ziyâret edip okumanı istedim." dedi." İlimde ve fazîlette yüksek bir zât olan MuhammedNasûhî hazretleri, güzel ahlâk sâhibiydi. Riyâzet, nefsin istediklerini yapmamak ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalışırdı. Uzun müddet halvette kalırdı. Recep ayının başında halvete girip, Ramazân-ı şerîf bayramında halvetten çıkardı. İki erbaîn (kırk gün) ve bir îtikâf müddeti (on gün) halvette kalırdı. 1696 (H. 1108) senesinde on erbaîn müddeti yâni dört yüz gün müddetle erbâinde kalmıştı. Ramazan ayının son on günündeki îtikâfdan başka olan halvet ve erbaînlerinde yirmi dört saatte bir yemek yerdi. Yağlı ve tuzlu yiyeceklerden sakınırdı.Yediği tuzsuz çorba ve tuzsuz ekmeğin hepsi otuz dirheme (yaklaşık 150 gr) ulaşmazdı. Erbaîn ve halvetlerde oruçlu olduğu gibi, diğer zamanlarda Pazartesi ve Perşembe günleri ve Arabî ayların 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tutardı. Her gün evvâbîn, tesbih, teheccüd, işrak ve duhâ namazlarını devamlı kılardı. Halvet ve erbaînlerde Peygamber efendimizin rûhuna bir Fâtiha üç İhlâs okurdu. Diğer peygamberlerin, dört halîfenin, Aşere-i mübeşşerenin diğer Eshâb-ı kirâmın, müctehid imâmların, tasavvuf büyüklerinin de ruhlarına üç İhlâs bir Fâtiha okurdu. Özellikle Hasan-ıBasrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, SultanŞâbân-ı Velî, pîri ve mürşîdi Karabaş Ali Efendinin ruhları için okur, her birinin rûhu için ayrı ayrı duâ ederdi. Nasûhî Efendinin, Ali Alâeddîn Efendi, Fadlullah Efendi, Fahreddîn Muhammed Efendi isimli oğullarından nesli devâm etmiştir. Fadlullah Efendinin kızının oğlu İbrâhim Affet Efendinin neslinden Nasûhîzâdeler diye ulemâdan bir âile devâm etmiştir. Nasûhî Efendinin tasavvufta tâkib ettiği yola kendisinden sonra gelen talebeleri ve sevenleri tarafından Nasûhiyye adı verildi. Nasûhî Efendinin tasavvuftaki yolu olan Nasûhiyye yolunu devâm ettiren halîfeleri ise şunlardır: 1) Oğlu Şeyh Alâeddîn Efendi. 2) Şâbân Efendi. 3) Şâbân Efendinin oğlu Mustafa Efendi. 4) Konurapa şeyhi Muhammed Efendi. 5) Mudurnu şeyhi Muhammed Efendi. 6) Serezli el-Hac Ömer Dede. 7) Mudurnu şeyhiAbdullahReşîd Efendi. 8) Ankara şeyhi Derviş Hasan Efendi. 9) Arâkiyeci Mustafa Dede. BunlarNasûhî hazretlerinin icâzetli halîfeleridir. Vazîfe verilmemiş olan pekçok talebesi vardı. Nasûhî Muhammed Efendinin belli başlı eserleri şunlardır: 1) Tefsîr-i Şerîf: On cildlik bir eserdir. 2) Risâletü'l-Fahriyye, 3) Risâletü'r-Rüşdiyye, 4) Risâletü'l-Velediyye, 5) Şuabü'l-Îmân, 6) Şerh-i Gazel-i Niyâzî-i Mısrî. Nasûhî hazretlerinin Peygamber efendimize muhabbet ve sevgilerini ifâde eden pekçok şiirleri vardır. Bunlardan birisi şöyledir: YÂ RESÛLALLAH! Eyleyen Uşşâk-ı şeydâ dâimâ Tal'atındır yâ Resûlallah senin Derd ile âh ettiren subh u mesâ Hasretindir yâ Resûlallah senin! Rûz ü şeb kârım benim efgân eden Nâr-ı hasretle dilim sûzân eden Dembedem bu gözlerim giryân eden Furkatındır yâ Resûlallah senin! Asfiyânın gördüğü Lutf-i hüdâ Evliyânın sürdüğü zevk ü safâ Enbiyânın bulduğu rifa't şehâ Devletindir yâ Resûlallah senin! Merhamet kıl ben garîb âvâreye Mücrimim rahm eyle yüzü kâraya Şefkat etmek bîkes ve bîçâreye Âdetindir yâ Resûlallah senin! Eş Şefîü'l-müznibîn nûr-ı ahad Kendi bendendir Nasûhî kılma tard Bâb-ı lutfundan kerem kıl etme red Ümmetindir yâ Resûlallah senin! ARZU EDEN GELSİN MuhammedNasûhî Efendi, bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti üzerine hava değişikliği için Çamlıca civârındaki Bulgurlu'ya gitti. Bulgurlu'ya gelişlerinin ilk gecesi, gece yarısından sonra teheccüd namazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara; "Bize bugün Üsküdar'a gitmek gerekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşâallah yine geliriz. Arzu eden bizimle gelebilir." buyurdu. Sabah namazını kıldıktan sonraÜsküdar'a gelmek üzere yola çıktı.Yolda karşısından derviş kıyâfetli biri geldi ve; "Ben duâcınız da efendime gidiyordum. Dergâhınıza vardım. Efendim hazretleri (yâni siz) Bulgurlu'dadır." dediler. Çok şükür efendime burada kavuştum. Size gelişimin sebebi, Üsküdar'daBülbülderesi denilen yerdeki bir mağarada, Nakşibendiyye yolu mensuplarından Şâh Haydar adında bir zât vardı. Bu zât kimsenin işine karışmayan, haram işlememek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden biriydi.Ömrünün sonuna doğru bana; "Artık dünyâ hayâtım bitmek üzeredir. Vefât ettiğimde cenâzemi yıkamak, namazımı kılmak, kabre koymak ve telkînimi vermek üzere Nasûhî hazretlerinin vekil olmasını istirhâm ediyorum. Bu vasiyetimi unutma ve başkaları yapmak isterlerse mâni ol. Vefâtımı ve vasiyetimi ona bildirmene lüzum yok. OnaAllahü teâlâ bildirir." buyurdu.Lâkin duâcınız işgüzârlık yapıp kendiliğimden geldim. Bu gecenin son üçte birinde vefât etti." dedi. Nasûhî hazretlerinin yanında bulunan talebeleri, onun bir kerâmetini daha gördüler. Vefât eden zâtın dediği gibi oldu. Nasûhî hazretleri talebeleriyle birlikte Bülbülderesine geldi. Kabrini kazdırdı.Cenâzesini yıkadı. Namazını kılıp, kabre koydu ve telkînini verdi. ACELE TÖVBE ET Sarayda vazîfeli MehmedAğa anlattı: "Sarayda, Enderûndan yetişmiş bir ağa, Üsküdar'daki konağında oturuyordu. Ben de önceleri onun konağında vazîfeliydim. O günlerde, Doğancılar'daNasûhî Efendinin vefât ettiği duyuldu.Cenâze namazı kılınmak üzere câmiye götürülüyordu.Talebeleri mübârek tabutu omuzlarına almışlar, gözyaşları arasında ağanın evi önünden geçerken, ağa, kalabalığı görmeyeyim diye pencerelerin perdelerini kapattı. Çünkü Nasûhî hazretlerinin büyüklüğüne inanmazdı. Ağa, o gece rüyâsında büyük bir kalabalığın Pâdişâh Sultan Ahmed Hanı beklediğini gördü. Halk, yolun kenarlarına dizilmişlerdi. Öyle ki, çarşının aşağı başından Ahmediye Câmiine kadar yollar doluydu. Herkes heyecanla bekleşiyordu. Bâzılarına niçin beklediklerini sorduğunda, onlar; "Pâdişâhımız, Nasûhî Efendi hazretlerini ziyârete gelecek. Onun gelmesini bekliyoruz." dediler. Bu sıradaNasûhî Efendi, Pâdişâhın geleceği istikâmete doğru, beyaz bir at üstünde göründü. Etrafında talebeleri vardı. Nasûhî Efendi, Ağanın önünden geçerken durdu. Ona dönüp; "Allahü teâlânın sevdiği kulları sevmeyenler, helâk olur. Bu düşmanlık, onların perişân olmalarına kâfidir. Sen acele tövbe et ki, kurtulasın!" buyurdu. O sırada uyanan Ağa, sıkıntıdan ter içinde kaldığını gördü. Hemen tövbe edip, abdest aldı. İki rekat namaz kılıp Kur'ân-ı kerîm okudu. SevaplarınıNasûhî hazretlerinin rûhuna bağışladı. Bir müddet durdu. Hiç âdeti olmadığı halde dışarı çıkıp tek başına sokak kapısını açtı ve yola çıktı. Hanımı onun alışılmamış bu hâli sebebiyle beni (Karakulak MehmedAğayı) çağırdı. Ağa nereye gidiyor acabâ tâkib et dedi. Ben de ağanın arkasınca gittim. Ağa Doğancılar'a geldi.Nasûhî Efendinin dergâhına girdi. Ben de varıp bir köşeye gizlendim. Ağanın hareketlerini tâkib ettim. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nasûhî hazretlerinin türbesine girdi. Kabr-i şerîfinin başında bir mikdar durduktan sonra, Kur'ân-ı kerîm okudu. Oradan çıkarak evine döndü. Ben de geri dönüp gördüklerimi hanımına anlattım. Hanımı Ağaya, bilmiyormuş gibi gece nereye gittiğini sordu. Gittiği yeri ve gidiş sebebini anlattırdı. HanımıAğadan dinlediklerini daha sonra bana nakletti." Bu zamandan sonra, Nasûhî hazretlerinin sevenlerinden olanAğa, dergâhının devamlılarından oldu. 1) Vekâyiü'l-Füdelâ; c.2, s.432 2) Sicilli Osmânî; c.4, s.557 3) Mu'cemü'l-Müellifîn; c.12, s.80 4) Esmâü'l-Müellifîn; c.2, s.314 5) Sefînetü'l-Evliyâ; c.4, s.31 6) Tezkire-i Sâlim; s.669 7) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.176 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1129 9) Îzâhü'l-Meknûn; c.2, s.438 10) Üsküdar Târihi; s.239, 373 11) Menâkıb-ı Nasûh-i Üsküdârî
Ömer Füâdî
Ömer Füadi Ömer Füadi Anadolu velîlerinden. On altıncı yüzyılın sonlarında ve on yedinci yüzyılın başlarında yaşamıştır. Kastamonu’da yetişen büyük velî Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin kurduğu Şâbâniyye yoluna mensuptur. 1559 (H.966) senesinde Kastamonu'nun Mûsâ Fakih mahallesinde doğdu. 1636 (H.1046) senesinde Kastamonu’da vefât etti. Kabri Kastamonu’da Şâbân-ı Velî Türbesi içindedir. Ömer Füâdî’nin çocukluğu Kastamonu’da Şeyh Şâbân-ı Velî’nin sohbet ve irşâdlarını duyarak geçti. Ömer Füâdî, Şâbân-ı Velî vefât ettiği zaman dokuz yaşındaydı. İlk tahsîline Kur’ân-ı kerîm okumayı öğrenmekle başladı. Zamânın usûlüne göre medrese tahsîline geçti. Arapça ve Farsça öğrendi. Gençliğin verdiği hevesle zâhirî ilimlerde yükselip âlim oldu. Müftü müsevvidliği (kâtibliği) vazîfesine tâyin oldu. Aynı zamanda Şâbân-ı Velî Câmiinin hatipliğini de yürüten Ömer Füâdî Efendi, on yedi sene müftü müsevvidliği yaptı. Kastamonu’daki âlimler arasında önemli bir yeri oldu. Bu arada bâzı eserler de yazdı. Yüksek mevkilere ulaşmak gayretiyle çalıştı. Fakat dokuz yaşındayken bulunduğu Şâbân-ı Velî hazretlerinin cenâze merâsiminin etkisini uzun yıllar üzerinden atamadı. İlimde yüksek dereceye ulaştığı sırada birdenbire kalbine bir safâ ve rahatlama gelip, Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan tasavvuf yoluna karşı tam bir istek ve meyil belirdi. Gönlündeki bu açıklık ve meyil ile uzun zaman dünyâdan kesildi ve kendi hâlinde ibâdet ve tâatla meşgûl oldu. Bâzı tasavvuf kitaplarını okuyup zihnindeki sorulara cevap aradı. Fakat ilâhî tecellîyle ve ledün ilmi ile ilgili bâzı soruların cevâbı kitapla, risâle ile bulunamazdı. Zihnindeki soruları okuduğu bilgilerle çözemeyince, tasavvuf ehli velî bir zâta talebe olmak istedi. Şâbân Efendinin seccâdesinde oturan elbette mürşid-i kâmildir diyerek bu sırada Şâbân-ı Velî dergâhı şeyhi olan Abdülbâkî Efendiye talebe olmak istedi. Fakat Abdülbâkî Efendi memleketi olan İskilib’e gittiği için ona kavuşamadı. Ömer Fuâdî’nin gönlündeki sıkıntı gittikçe artıyor ve sabredemiyordu. Şâbân-ı Velî hazretlerinin halîfelerinden Hacı Dede’ye gidip hâlini arz etti. Hacı Dede bu hâlin çabuk halledilecek bir iş olmadığını, zamâna ihtiyaç olduğunu söyledi. Fakat Ömer Füâdî Efendi acele ediyordu. Nûreddîn Efendi halîfelerinden Himmet Efendiye mürâcaat etti. O da Hacı Dede gibi cevap verince, Ilgaz Dağındaki Benli Sultan Dergâhında insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatan Mahmûd Efendiye gitti. O, Ömer Füâdî’nin aceleci tutumu ve heyecanı karşısında âciz kaldı. Ömer Füâdî çâresiz ve ümitsiz bir vaziyette iken Şâbân-ı Velî Dergâhı şeyhi Abdülbâkî Efendi İskilib’den Kastamonu’ya döndü. Bizzât kendisiyle görüşemeyen Ömer Füâdî Efendi, Cumâ günü câmide Abdülbâkî Efendinin vâz ve nasîhatini can kulağıyla dinledi. Gönlünde rûhânî bir safâ hâsıl oldu. O kadar tatmin oldu ki, yedi iklimi dolaşsa aradığı zâtın Abdülbâkî Efendiden başkası olmadığına kanâat getirdi; “Dervişlikte lâzım olan mücâhede ve ilâhî aşk ile zuhûr eden mecnûn gibi hallere ve halkın aleyhimde söyleyeceği sözlere zerrece ehemmiyet vermeyeceğim. Derdimi aziz mürşidimden gayri ve hâlimi Allah’tan başka kimse bilmeyip tasavvuf yoluna girmek istiyorum.” diyerek Abdülbâkî Efendiye teslim oldu. Ona talebe olup hizmet etmeye başladı. Abdülbâkî Efendinin hizmet ve sohbetinde bulunan ve tasavvuf yolunda ilerleyen Ömer Füâdî bu hâlini; “Mekteb-i aşka tekrar elifden başladım.” mısraı ile ifâde etti. Tasavvuf âlemine dalıp bu âlemde coşarak; “Ben belâ sahrâsının mecnûnu eller bîhaber Leylâyı Mevlâya tebdîl ettim eller bîhaber gibi âşıkâne ve sofiyâne şiirler söyledi. Yüksek mânevî derecelere kavuşan Ömer Füâdî, hocasının hizmetine devâm ederken Abdülbâkî Efendi vefât etti. Abdülbâkî Efendinin vefâtı üzerine boşlukta kalan Ömer Füâdî, hocasının yerine geçen Muhyiddîn Efendinin olgunluğunu ve derecesinin yüksekliğini görüp onun sohbetlerine devâm etti. Muhyiddîn Efendinin 1604 (H.1013) senesinde vefâtından sonra Ömer Füâdî Efendi, Şâbân-ı Velî Dergâhına postnişîn seçildi. Kendinden önceki şeyhler gibi Cumâ günleri Şâbân-ı Velî Câmiinde verdiği vâzları Kastamonu halkı tarafından ilgi ile tâkib edildi. Pekçok kimse onun vâz ve nasîhatleri sebebiyle Allahü teâlânın rızâsını kazandıran yola girdi. Ömer Füâdî Efendinin Kastamonu’daki şöhreti kısa zamanda çevre kazâlarda da duyuldu. İnsanlar kendini görmek ve ilminden istifâde etmek için grub grub Kastamonu'ya geldiler. Ömer Füâdî Efendi, Şâbân-ı Velî’nin türbesinin inşâsına teşebbüs etti. Bu iş için bir teberrû ve bağış defteri açtı. Pekçok kimse türbenin yapılması için bağışta bulundu. Muntazam şekilde yapılan türbenin üzerine alem konarak, kubbesi kurşunla kapatıldı. Şâbân-ı Velî’nin kabri üzerine güzel bir sanduka yapıldı ve çuha kumaşı ile tahtalar örtüldü. Ömer Füâdî halkın yaptığı bağış defterini sanduka ile örtü arasına koydu. Ömer Füâdî, Şâbân-ı Velî Câmiinde verdiği vâzlarıyla ve sohbetleriyle insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattığı gibi, şiirleriyle de anlatmıştır. İslâmiyeti bilmeyen ve tarîkatçı geçinerek insanları saptıran nâkıs kimselerle ilgili olarak buyurdu ki: “Varmayın nâkıs u nâdân yanına tâlipler Dervişi nâkıs eder, mürşidi nâdân olsa Feyz-i Rahmân ile kâmil olurdu derviş Ey Füâdî mürşidi mazhar-ı rahmân olsa.” Halvetiyye yolunun esâsını anlatırken de buyurdu ki: “Zikr-i Hak’da hûya girmek isteyen Sâlih olsun Halvetî erkânına Hû ile Lâhûta ermek isteyen Mâlik olsun Halvetî irfânına.” Kelime-i tevhîdin fazîletiyle ilgili olarak da buyurdu ki: Sâliklerin yoldaşı Lâ ilâhe illallâh Âşıkların haldaşı Lâ ilâhe illallah Müminlere veren îmân, îmânda sâbit kılan Günahlarını yuyan Lâ ilâhe illallah Belâları def eden, mâsivâyı kat’ eden Hicapları ref’ eden Lâ ilâhe illallah Cehennemden kurtaran, Cennet safâsı veren Dost Cemâlini gösteren Lâ ilâhe illallah Ey Füâdî fikreyle, bu nîmete şükreyle Dâim Hakk’ı zikreyle Lâ ilâhe illallah Allahü teâlânın yarattıklarına karşı güzel muâmele etmek husûsunda da buyurdu ki: Gülü bülbülden ayırma zinhâr Elini hâr-i gülistân ısırır Kimseyi kemlikle yâd etme Dil ucundan seni bühtân ısırır. Akrabâ kalbini vîrân etme Nâgehân akreb-i vîrân ısırır Âlimin ilmi hilimsiz olamaz Ânı bir câhil-i gazbân ısırır Hüsn-i hâle melekiyetle eriş Melekiyyetsizi şeytân ısırır Hiç müdâra etme sen kimse ile Düşman olur seni dûstân ısırır Bakma şehvetle güzeller gözüne Müjesinden dil-i Sükkân ısırır. Dil beheştini Füâdî yıkma Dûzâh içre seni nirân ısırır. Ömer Füâdî hazretleri İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatmakla ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için çalışmakla ömrünü geçirdikten sonra 1636 (H.1046) senesinde vefât etti. Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin türbesinde ve kütüphâneye bitişik olan duvarın yanında defnedildi. Ömer Füâdî hazretleri on beşe yakın eser yazdı. Şâbân-ı Velî’nin menâkıblarını yazdığı mufassal bir de muhtasar menâkıbnâmesi vardır. Muhtasar menâkıbnâme 1875 yılında Kastamonu Vilâyet Matbaasında Şeyh Saîd Efendi tarafından bastırıldı. Mufassal olan menâkıbnâmenin ise Kastamonu Kütüphânesinden çalındığı söylenmektedir. Diğer eserleri ise Kastamonu Kütüphânesinde mevcuttur. Eserlerinin bir kısmı şunlardır: 1) Tercüme-i Mi’yâri’t-Tarîka, 2) Vâkıât, 3) Risâle-i Tevhîdiyye, 4) Dîvân, 5) Bülbülüyye, 6) Müslihunnefis, 7) Pendnâme, 8) Ta’rîfât-ı İlm-i Nahv, 9) Risâle-i Dürriyye, 10) Makâle-i Ferdiyye ve Risâle-i Verdiyye. Bunlardan başka bâzı risâleleri de vardır. 1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.118 2) Menâkıb-ı Şâbân-ı Velî (Türkçe); s.45 3) Şeyh Şâbân-ı Velî ve Postnişînler; s.20
Ünzile Tenzile Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Cumhuriyet Mahallesi Mazlumlar Cami Sokak sonu ………….. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Kız Evliya Türbesi
Kastamonu – Tosya ilçesi Harsat Mahallasi Dilaver sokak sonu. Kız Evliya’nın türbesi Tosya’nın Harsat Mahallesi Dilaver Sokağının çıktığı tepenin dibindedir. Burada yatan evliya’nın kim olduğu ve ne zaman yaşadığı belli değildir. Halk arasında ‚Gavurdan kaçarken üstteki yardan düşerek öldüğü‛, söylenir. Türbenin yeri, etrafı tahta parmaklıklı küçük bir mezardan ibarettir. Civarında birkaç ardıç ağacı ile bir kiraz ağacı bulunur. Yanındaki tahta çardak türbeyi ziyarete gelenlerin yağmurdan ve rüzgardan korundukları bir sığınak gibidir. Arka taraftaki tepenin altına doğru bir mağara açılmıştır. Buradan vaktiyle türbeye su getirmek için çalışıldığı anlaşılıyor. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma…… Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Menfi Hoca Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Hocaimat Mahallesi Hoca İsmail Efendi Sokak Tosya’da 1934 yılında vefat etmiş olan Menfi Hoca’nın türbesi Sarıkız Mezarlığında büyük bir çitlenbik ağacının altındadır. Asıl adı Hacı Ġsmail olan Menfi Hoca’nın padişah imamı iken Tosyaya sürgün edildiği, kırk sene kaldığı Tosya’da Yeni Cami’nin avlusundaki küçük bir kulübede yaşamış olduğu anlatılır. Ölümüne kadar Yeni Cami’nin tamiri, Kale Suyunun getirilmesi ve şadırvan yapımı gibi hizmetleri görülmüştür. Evliyadan bir zat olup açık kerametleri dilden dile dolaşır. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Cünuni Baba Türbesi
Kastamonu – Tosya – Çatma Mahallesi Çatalkaya Sokak devamı kaleyakası Cünuni Baba ’nın türbesi Tosya’da Çatalkaya’dan Kaleyakası bağlarına kadar inen yolun sağındadır. Şehirden uzaklığı yürüyerek yarım saat kadardır. Halk arasındaki inanışa göre, Cünuni Baba çok keskin bir evliyadır. Türbesine ‚Cinönü‛ denmesinin sebebi de bu olsa gerektir. Onun Ilgaz Dağlarında yatan Benli Sultan’la kardeş olduğu, bir savaşta şehit düşerek buraya gömüldüğü rivayeti de daima anlatılanlar arasındadır. Türbe iki katlı büyük bir gümeleden ibarettir. Kerpiçleri dökülmüş, sadece bir iskeleti kalmıştır. Yola bakan duvarda bir iki kerpiç arasına örülmüş iki mezar taşı görülür. Bunlar Cünuni Baba ’nın mezar taşlarıdır. Üzerindeki yazılar son derece silinmiş olup sadece eski rakamlarla 978 tarihi okunabilmektedir. 1570’e karşılık olan bu tarihe göre taşların yazılışı dolayısıyla türbe 400 yılı aşan bir geçmişe sahiptir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Hamza Baba Türbesi
Kastamonu – Tosya – İbniselim Mahallesi Şehit Hamza Sokak Hamzababa Camii arkası Horasanlı bir ermiş olup, beraberindeki Türk oymaklarıyla 1215 yılında Tosya’ya gelerek burayı İsfendiyar Beyliğine katmış olduğu anlatılan Hamza Baba’nın Tosya İbn-i Selim Mahallesinin Hıdırlık mevkiinde yer alan türbesi, halk arasında ‚Yeşil Örtülü‛ diye bilinir. 1968’de yapılan ve aynı adı taşıyan caminin üst tarafına düşe türbe, biraz yüksekçe bir yerdedir. Eski binası yandığı için yeniden yapılmıştır. Hamza Baba türbesi iki katlı bir binadır. Etrafı mezarlıktır. Binaya önden merdivenle çıkılmakta, küçük bir kapı ile içeri girilmektedir. Odanın sağında yeşil örtülü bir sanduka vardır. Hamza Baba, Horasanlı bir ermiş olup beraberindeki Türk oymaklarıyla gelerek burayı İsfendiyar Beyliğine katmıştır. Büyük bir ihtimalle Horasan’ın Tus şehrinden gelmiş oldukları için ve Tosya’dan yetişen bazı bilgin ve şairlerin Tusi lakabını kullanmış olmaları yüzünden buraya önce Tus denilmiş, bu isim sonraları Tusya ve Tosya şeklini almıştır, denilir.. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Zileli Şeyh Abdurrahman Efendi
Zileli Şeyh Abdurrahman Efendi ‘nin kabri şerifi ;Kastamonu Şeyh Şaban Veli Türbesinde Şeyh Mustafa Efendinin vefatından sonra Şaban-ı Veli tekkesinde Zileli Şeyh Abdurrahman Efendi irşat makamında oturmuş ve 13 sene bu makamda halkı irşat ve tenvirle meşgul olmuştur. Kendisinin keramet sahibi bir zat olduğunun delili kendisinden sonra Şaban-ı Veli tekkesine şeyh olan İbrahim Efendiye yazdığı vasiyetnamedir. Biz bu vasiyetnamenin aynen suretin aşağıya dercediyoruz. VASİYETNAME SURETİ Ey benim aziz kardeşim Hafız İbrahim Efendi. Size dahi malum olsun ki, Suri Hacca niyet eyleyip Suri Haccın tedarikine mukayyet iken seher vaktinde kayıptan bir seda geldi, hazır ol manevi hacca gitsen gerekir. (Surİ hac, manevi hacca tebdil olundu.) denildiğinde Cenab-ı Hakk’ın emrine intizarda iken 1083 senesinde Recep ayının 27. gecesi ki Miraç Gecesidir. Evrah aleminde gezerken Resulü Ekrem’in Miraca giderken bindiği Burağa binmişler, bizi de Burak’ın arkasına alıp gittik. Levhi mahfuzun yanına varınca ; siz burada eylenin, bundan öte izin yoktur buyurdular. Levhi mahfuza nazar eyledik kendimizin Şaban ayında dünya evinden ahirete gideceğimizi gördük ve sizin de Şaban Efendi tekkesine şeyh olacağınızı gördük. Ey benim kardeşim, Levhi Mahfuzda yazılan sizsiniz, hemen fakire dua eyle ve duadan unutmayıp tekkede meşgale ve mücahede ile meşgul olup gayret kemerini yedi yerden kuşanıp ve benim evlatlarımı dahi gözden ve gönülden çıkarmaynız ve kapı dervişi Molla Hasan 6 senedir tekkenin hizmetindedir. Sır makamında dua edilmiştir. Lakin irşadı sizden olmakla bu mahalle tehir olunmuştur. Rica ederiz ki irşat ile faydalanmadıkça salıvermeyiniz. Bize lazun olan hakkı tebliğ eylemektedir” Şeyh Abdurrahman Efendi bu vasiyetnameyi o zaman Amasya’da bulunan ve orada halkı irşat etmekte olan İbrahim Efendi’ye göndermişlerdir. Vasiyetnamede yazdığı gibi 1083 (1672 M.) senesi Şaban ayında hayata gözlerini kapamış ve Şaban-ı Veli türbesine defnolunmuştur. Kaynaklar; Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010
Kazan Dede
Kazan Dede ‘nin kabri ; Şeyh Şaban-ı Veli camiinin giriş kapısının hemen karşısında Kabri şerifi ; Hz. Pir Şeyh Şaban-ı Veli camiinin girişi kapısının hemen karşısında yer alan Kazan dede ‘nin hayatı ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Kabrinin yanında yer alan levhada şu bilgiler vardı; ” Eskilerden Bir Veli Sandukanın bulunduğu yerde oturur Cemaat ve İhvana hitap eder ; Kazan İlim Kazan , İrfan Kazan , Dünyalık Kazan , Ahiret Kazan , Kazanda YE!… ”
Hacı Hamza Türbesi
Hacı Hamza Türbesi ; Kastamonu – Şeyh Şaban Veli hazretlerinin kabrinin hemen arkasında yer alan Kerpiçlik sokağında. Kerpiçlik sokağı’ndaki yıkılmış Hacı Hamza camii’nin bahçesinde kabri bulunan Hacı Hamza Efendi’nin hayatı ile ilgili bir bilgiye ulaşamadık. Kabrinin bulunduğu yerde üç adet kabir var. Mezar şahidesi yıpranmış olduğu için vefat tarihi tespit edilemiyor. Okunabilen kısmında Sakioğlu derviş Ahmet Ağa adında birisi medfundur. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
İbrahim Nureddin Efendi
İbrahim Nureddin Efendi ; Kastamonu – Merkez’de İsmail Bey Külliyesi avlusundaki hazirede Kadiriyye şeyhlerinden faziletli bir zat olup ” Cecelizade ” şöhretiyle meşhur bir Allah dostudur. 1260 (m. 1844) yılında memleketi olan Kastamonu da vefat ederek, İsfendiyaroğullan’ndan İsmail Bey Camii avlusuna defnedilmiştir. Akaidden “Cecelizade” adıyla bilinen bir manzumesi olduğu gibi, “ Şerh-i Vasiyetname-i îmam-ı A’zam “, “ Feraidü’l-Lealî fi Şerh-i Esmai’l-Metealî ” adlarında basılmış eserleri bulunmaktadır. Yüce Allah sırrını takdis buyursun. Kaynak İstanbul ve Anadolu Evliyaları , Pamuk Yayınları
Samur Dede
Samur Dede ‘nin kabri ; Kastamonu – Merkez’de Hepkebirler camii haziresinde. Hepkebirler camii haziresinde bulunan Samur Dede’nin hayatı ile ilgili herhangi bir bilgiye rastalayamadık. Bununla birlikte çevresi bir hazire olan cami ve türbede medfun bulunan şahısların hepsinin de büyük insanlar olduğu kabul edildiği için cami ve türbe Hepkebirler adıyla bilinir. Allah sırrını takdir eylesin… Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,
Şeyh İbrahim Efendi – Kastamonu
Şeyh İbrahim Efendi kabri şerifi ; Kastamonu Şeyh Şaban Veli türbesinde Şeyh Abdurrahman Efendinin vefatı üzerine Şaban-ı Veli dergahına 9. Şeyh olarak Amasya’da neşri tarikat etmekte olan Şeyh ibrahim Efendi gelmiş ve tam 40 sene halkı tenvir ve irşatta bulunmuşlardır. Kendisi, gayet alim, fazıl ve kamil bir mürşit olup son derece ibadet ve taatla meşgul olduğu tam 50 yıl beş vakit namazı imam ile kıldığı damadı tarafından yazılan Arapça hal tercümesinden öğrenilmiştir. Namazın sünnet ve nafilelerini dahi hiç terk etmeyerek kıldığı gibi, Kur’an-ı Kerim-i 3000 defa okuduğu ve Şaban-ı Veli camiinde Kur’an tefsirine başlayarak halka yaptığı vazu nasihatta tam 36 senede tefsiri hitama erdirdiğini ve bu hatim duasını caminin almıyacağı nazarı itibare alinarak o civarda bulunan Gümüşlüce mevkiinde yapılmıştır. Zamanında pek çok kimselerin kendisine intisap etti ve bir çok kimselere Şeyhlik payesi vererek Anadolu ve Rumeli’ye göndermiştir. Kendisinin Muhittin Arabi’nin bir eserine mürşidane şerhleri olduğu gibi, fetvaya dair de bir eseri vardır. 1124 (1712 M.) de ahirete intikal etmişler ve Şaban-ı Veli türbesine defnolunmuştur. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010
Şeyh Abdullah Efendi – Kastamonu
Şeyh Abdullah Efendi’nin kabri şerifi ; Kastamonu Şeyh Şaban Veli türbesinde Şeyh Abdullah Efendi , Şeyh Mehmet Efendinin vefatı üzerine 12. Şeyh olarak irşada memur edilmiştir. Şeyh Abdullah Efendi , Şeyh Mehmet Efendinin oğludur. Zahiri ilmi tahsil ettikten sonra batıni ilme ve tasavvufa fazlaca meyil göstermiş, Nasuhi Zade Seyyit Alaettin Efendi den şeyhlik icazetini almış, irfan ve kemali ile tanınmış, 25 sene halkı Hak yoluna davetle irşat ve tenvir vazifesini yaptıktan sonra Hac farizasını yapmak üzere Hicaza azimet etmiş, bu dini vazifeyi yerine getirdikten sonra memlekete dönüş sırasında 1181 (1767 ) tarihinde Süveyş’de irtihal buyurmuşlar ve oraya defnedilmişlerdir. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010
Musa Fakih
Musa Fakih Türbesi ; Kastamonu Merkez’de Şeyh Şaban-ı Veli hazretlerinin camisine gelmeden 200 metre önce sağ tarafta yer alan Musa Fakih camii haziresinde. Musa Fakih , unvanından da anlaşılacağı gibi bir fıkıh alimidir ve Candaroğlulları dönemi ulemasındandır. Kabrinin bulunduğu Musa Fakih camii yerinde bulunan zaviyesinde ; Tekke Şeyhi olup bir hayli şöhrete sahip bulunduğu adına vakfedilen arazilerin çokluğundan anlaşılmaktadır. II. Bayezid Dönemi Vakıf Tahrir Defterinde kendisinden, İftiharul fukaha (Fıkıh alimlerinin seçkini) diye bahsedilen Muslihiddin Musa Fakih’e, Hüseyin Bey isimli bir hayırsahibi, Araç İlçesi Tavşanlı Köyü’nde arazi vakfetmiş, Candaroğlu İsmail Bey de vakfiyeyi yenilemiştir. Musa Fakih’in Türbesi Gümüşlüce caddesi üzerindeki Musa Fakih camii haziresindedir.İhata duvarı ile çevrili olan hazîrede 12-13 kadar mezar bulunduğu işaretlerden anlaşılmaktadır. 1900’lü yılların başında burada mîmarî anlamda bir türbenin bulunduğu o zamana ait şehir haritasından; üzeri kabartma motifli lahitlerin var olduğu da bazı kalıntılardan anlaşılmaktadır. Kıble tarafındaki köşede bulunan ve sadece baş şahidesinin kavuk kısmı kalmış olan mezarın, camiin banisi Musa Fakih’e ait olduğu biliniyor. Sağlam durumda olan tek mezar, “Sertac-ı Etemm” yani kamillerin, olgunlann baştacı olarak nitelenen ve 1198/1783 yılında vefat etmiş olan Hacı Ali Efendiye aittir. Şahide kavuğundan ilmiye sınıfına mensup olduğu anlaşılan Hacı Ali Efendi. 1161/1748 yılında camii tamir ettiren zattır. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,
Adil Bey Türbesi
Adil Bey Türbesi , Kastamonu – Merkeze bağlı Terzi köyünde Adil Bey , Candaroğulları Beyliği’nin 4. hükümdarı olup Yakup Bey’in oğlu ve Celaleddin Bayezid Bey’in babasıdır. Tahta çıkışı, adına bastırmış olduğu sikkelere göre 746/1345 olarak kabul edilmektedir. Zamanındaki olaylar hakkında bilgi elde edilememiştir. 762/1361 Tarihinde bir savaşta vefat etti. Beyliğin merkezi olarak türbenin bulunduğu bu mevkii seçtiği ve sarayının bu köydeki “ harem-i şah ” yani şahın sarayı adıyla anılan yerde bulunduğu, vakıf kayıtlarından anlaşılmaktadır. Trabzon Rum İmparatoru II. Alexious’un kızı Prenses Edoxia ile evlenmiştir. Uzun sayılabilecek bir müddet emirlikte bulunduğu halde Terzi Köyü’ndeki günümüzde yıkılmış olan camiden başka eserine rastlanmamaktadır. Halk tarafından ziyaret edilen türbeye, açık arazide bulunmasına rağmen vahşi hayvanların da hürmet gösterdiği; hatta geyiklerin kendilerine has hareketlerle türbeye hürmet arz ederek kıble duvarının dışındaki taşları yaladıkları çevre halkı tarafından ifade edilmektedir. Filvaki çürümemiş cesedin bulunduğu taraftaki bazı taşların bu hareketin eseriyle inceldiği fark edilmektedir. Çevredeki cinslerinden farkı bulunmayan bu taşlara karşı yapılan hareketlerin halk tarafından türbedeki zevata ihtiram amacı taşıdığı kabul edilmektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Şeyh Ahmet Efendi – Kastamonu
Şeyh Ahmet Efendi kabri ; Kastamonu’da Şeyh Şaban Veli Türbesinde Şaban-ı Veli tekkesinin Şeyhi İbrahim Efendinin vefatı üzere 10. Şeyh olan Şeyh Ahmet Efendi , Çorumlu Şeyh İsmail Efendi nin torunu ve Şeyh Mustafa Efendinin oğludur. Zahiri ilmi tahsil ettikten sonra manevi ilim öğrenmek ve hak yolunda çalışmak üzere Karabaş Veli’nin icazetli şeyhlerinden Aliyül Rayiye intisab etmiştir. Dedesi ve babası gibi ahlaki faziletleri nefsinde toplamış olan Ahmet Efendi, 10 sene Hak yolu aşıklarına doğru yolu göstermiş ve bir çoklarının irşada muvaffak olmuştur. 1133 (1721 M.) tarihinde ahirete intikal etmiş ve Şaban-ı Veli türbesine defnolunmuştur. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010
Şeyh Mehmet Efendi – Kastamonu
Şeyh Mehmet Efendi Türbesi ; Kastamonu – Kuzyaka Nahiyesi , Şeyh Köyü Akçasu camii yanında Daday’ın Sofular Köyünde doğmuş olan Şeyh Mehmet Efendi , Kuzyaka’ya göç edip burada evlenerek irşad faaliyetlerinde bulunmuş ve 1662 tarihinde burada vefat etmiştir. Şeyh Mehmet Efendi ’nin, Şeyh Şaban Veli ’nin bizzat icazetli halifelerinin içinde ismi geçer. Şeyh Mehmet Efendi’nin Türbesinin kapısının üzerinde iki tane kitabe vardır. Kapının sağındaki kitabe şöyledir. Namile Şeyh Muhammed Halile kutb-i urefa Kendüye bir türbe-i ziba içün ettik de dua Erişüp menzile ol demde heman tiz dua Yaptı bunu bir şirin, berin-ü ziba Arif ol biri görüp dedi anın tarihin Ne güzel türbe-i ziba bi makam-ı ala Kuzyaka Nahiyesinin Şeyh köyü Akçasu Mahallesinde olup Akçasu Camii’ nin önünde yer alan ve banisi bilinmeyen Şeyh Mehmet Efendi ’nin türbesi, dolma direk arasına kerpiç malzeme ile altı köşeli olarak yapılmıştır. Doğu tarafından açılan kapıdan salona girilir. Türbenin boyunca uzanan tavanında Mehmet Efendi’ye ait ayak izleri vardır. Kitabede de türbenin Şeyh Mehmet Efendi’ye ait olduğu ve onun adına 1662’de yapıldığı anlatılmaktadır. Türbenin içi tam ortadan ahşap şebeke ile bölünmüştür. Girişe göre sol taraftaki camekan içersinde Mehmet Efendi ve yakınlarına ait sarıklar, ortadaki direğe raptedilmiş olan camekan içersinde ise tespihler ve bir asa muhafaza edilmektedir. Sağ taraftaki ahşap şebekenin içersinde altı adet ahşap sanduka bulunmaktadır. İşaret için konulmuş olan camekan içersinde ise beş sandukanın kime ait olduğu bilinmemektedir. Sağdan üçüncüsü aynı şebeke ile çevrilmiş olan sanduka Şeyh Mehmet Efendi’ye aittir. Bunun altında bir sanduka daha vardır. Mehmet Efendi’nin mübarek vücudu alttaki sandukanın içinde günümüze kadar bozulmadan eti, kemiği ve kefeniyle mevcuttur. Çevre sakinlerinin anlattığına göre vefatından bir süre sonra bazı kişilerin rüyasına istinaden mübarek vücudu açılmış, demir saçağı üzerindeki tabutun su içersinde kalmak üzere olduğu görülmüştür. Bunun üzerine sararmış kefen üzerine bir kat daha kefen sarılarak bugün bulunduğu şekliyle sanduka yükseltilmiştir. Üzerinde halen iki kat kefen vardır. Türbe, 1951 yılında Hedanizade Hacı Mehmed Kamil efendi tarafından tamir edilmiştir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,
Melik Gazi Gümüştekin Bey
Melik Gazi Türbesi ; Kastamonu – Araç’ta şehir girişindeki kabristanda. Kastamonu ve Araç çevresini Bizanslılardan alarak Türkleştiren Danişmend beylerindendir. Babası Ahmet Gazi ;vefatı 1105.
Kesikbaş Türbesi – Kastamonu
Kesikbaş Türbesi ; Kastamonu – Merkez’de Kesikbaş sokak ile demir sokağın kesişiminde yer alır. Kastamonu merkez’de Kesikbaş isminde üç tane türbe vardır. Bunlardan Kesikbaş sokak ile demir sokağın kesişiminde yer alan Kesikbaş hazretleri Türbesinde kimin medfun olduğu meçhuldür. Kabir taşı yoktur sadece sarık şeklinde bir işaret taşı vardır. Kabrin etrafı kiremitlerle duvar oluşturulup çevrilmiştir. Diğer İki Kesikbaş Türbesi ; 1- Aktekke mahallesi , Eski Tosya caddesinden ayrılan Budak Tepesi sokağının köşesinde 2- Merkez’de Şaban-ı Veli camiinin yankınındaki Direk sokağın sonunda yer alır.
Abdürrezzak Efendi
Abdürrezzak Efendi Türbesi ; Kastamonu – İsfendiyar mahallesindeki Abdürrezzak Efendi camii içerisinde Abdürrezzak Efendi hakkındaki bilgiler çok azdır. Ancak türbesindeki mezarın baş şahidesinde ” intekalen merhum el mağfur es-Said eş-şehid hoca veli bin Osman ”, ayak şahidesinde ise, ” tarih şehr-i recep 918 ” yazılıdır. Bu yazıya göre, Osman oğlu Hoca Veli, 1512 yılında vefat etmiştir. Bu zatın tefsir ve hadis alanında müderris derecesinde alim olduğu hatta Şeyh Şaban-ı Veli’ye icazet verdiği anlatılır. Bu vesile ile halk arasında Şeyh Şaban Veli’nin hocası olarak bilinir. Bu zatın tayy-ı zaman ve tayy-ı mekan gibi kerametleri bulunduğu; kendisinin heybetli bir zat olduğu ve türbenin bulunduğu yerde bu dehşet ve heybetin hissedildiği anlatılır. Türbenin bu isimle anılmasına bir başka sebep de binayı inşa ettiren veya yardımlarda bulunan Abdürrezzak isimli bir hayır sahibi olabilir. Kastamonu’da bu isimde birkaç paşa ve hayır sahibi vardır. Ancak bunlarla türbe arasında münasebet kurulması mümkün olmamaktadır. Türbede iki mezar vardır.Kapıdan girince sağdaki mezar Recep bin Turani isimli zata, diğeri Abdurrezzak Efendi’ye aittir. Kerpiç malzeme ile yapılmış olan türbe iç alanı, 3.80X7.20 m. ebadında, dikdörtgen şekilli olup cami boyunca uzanmaktadır. Hem kuzeyden hem de cami tarafından açılan iki kapısı vardır. Döşemesi beton, tavanı ahşap ve kiremitle örtülüdür. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,