Afyonkarahisar'da Ziyaret Edilecek Türbeler
Afyonkarahisar bölgesinde 79 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.
Tüm Noktalar (79)
Taptuk Emre – Afyon – Sandıklı
Afyon – Sandıklı – Yunus Emre Döneminin ünlü Türk Mutasavvıfı ve halk ozanı olan Yunus Emre’nin, bilahare Sandıklı’nın bir mahallesi haline getirilen Yunus Emre Mahallesinde (Çay Köy), iki ayrı yönden gelen daha sonra birleşerek vadi boyunca akıp Menderes nehrine ulaşan Sel Çayı ve Çanlı Dere olarak anılan iki çayın birleştiği yerde hocası Taptuk Emre ile birlikte yaşamış olduğu ileri sürülür. Halen bu çayın bir tarafında Yunus Emre’nin diğer tarafında da Taptuk Emre ’nin kabirleri bulunmaktadır. Yunus Emre ile aynı yıllarda Horasan’dan Anadolu’ya gelen Yalıncak Sultan ile Nurettin Sultan da Sandıklı’ya yerleşmişlerdir. Bu gün halen ziyaret edilmekte olan türbeleri ilk halleriyle ayakta durmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Sandıklı Türbeleri
Emirhisar Köyü’nde bulunan caminin kitabesinden 1327 yılında Süleyman bin Karkın tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Önce Deli Yusuf oğullarından Murat bin Murat’ın yaptırdığı mescit harap olunca, Hacı Veli İbn-i Osman tarafından 1876 yılında tamir ettirilmiş ve giderleri için vakıf kurulmuştur. Cami avlusunda Leblebicilerin Piri olduğu kabul edilen Nureddin Sultan’ın medfun bulunduğu ve türbesinin ilk yapıldığı halini koruduğu kabul edilir. Sandıklı’da Çay Mahallesi Derebeyi Sokağı’ndaki Muradîn Camisi bitişiğindeki türbe Muradin Türbesi adıyla da anılmakta olup XVI.yüzyılda yapılmıştır. Kare biçiminde ve kubbelidir. Türbesi içerisinde, Horasan erenlerinden olduğu ve Yunus Emre’ye hayranlığından dolayı hakkında şiirler yazdığı bilinen bir zat olan Şeyh Hamza ile Musa Halife, Şemseddin Halife, Abdullah Halife de medfun bulunmaktadır. Sandıklılı şairlerden Şeyh Hamza 1758 yılında kaleme aldığı bir manzumesinde şunları söyler. “Çay köyüdür iki dere arası, Yunus Emre’dir O’nun aşinası, Gel sorarsan Tapduk Emre, O’dur hocalar hocası.” Hisardan Topeşe Camiine doğru inen yolun sağ tarafında yer alan yatır Fermayi (Zırıncık) Dede’ye aittir. Ayrıca bu yatırın yanında Sarı Baba yatırı yer almaktadır. Sürekli ağlayan bebek ve çocuklar buraya getirilir. Hisarın arkasında Kızık Kasabasına giden yol üzerindeki yatırın ismi Halvalı Dede yatırıdır . Hıdırlık Tepesi denilen yerde bulunan Kırklar Tekkesi , dilek dileme, adakta bulunma yeri olarak ziyaret edilir. Belediye Parkının PTT Müdürlüğüne doğru olan kapısı üzerinde yer alan yatır Mürvet Dede’ye aittir. Yanında üç ayrı kabrin daha olduğu ve hepsinin de, çeşitli istimlakler sırasında ortadan kaldırıldığı anlatılır. Sandıklı Belediyesi İtfaiye Teşkilatının olduğu yerde bulunan yatır Yalıncak Dede’ye aittir. Onun da Horasan’dan Anadolu’ya gelen büyük bir veli olduğuna inanılır. Türbesi, ilk yapıldığı şeklini korumuş olup önündeki cadde ismiyle, yani Yalıncak Caddesi olarak anılır. Yalıncak Yatırından Topeşe Camiine doğru gidildiğinde yolun sol tarafında Omareşe yatırı bulunmaktadır. Çevresinde, burada yatan zatın aile fertleri yatmaktadır. Burada medfun bulunan zatın bir veli olduğu kabul edilir. Antik devirde yerleşim alanı olarak kullanılmış olan, 1530 tarihli kayıtlardan Sandıklı’ya, 19. asırda Çukur Nahiyesine bağlanmış olup (Çukur nahiyesi o zamanlar şimdiki Başağaç kasabasının olduğu yerdedir), Cumhuriyet döneminde ise Kılandıras (Karadirek) nahiyesine bağlanan ve daha sonra Karadirek nahiyesi kaldırıldığı için tekrar Sandıklı’ya bağlanan Akharım Kasabasında Yusuf Dede ve Cirim Baba medfundur. Ballık Beldesinde Abbas Dede (diğer adıyla Avdaz Dede), Kadıncık Ana (Hatun Ana da denir) ve Habil Dede (veya Hebil) adlarıyla bilinen üç evliya olduğu kabul edilir. Abbas Dede’nin Ballık dağında, Kadıncık Ana’nın da Ballıkbaşı Pınarı yanında medfun olduğuna inanılır. Ballık’ın yaşlıları tarafından, Milli Mücadele sırasında Yunanlılar Çay Köy civarına gelip ilerlemeye başlayınca, Hebil Dede ve Avdaz Dedelerin etrafına ağaçları da (ardıç ağaçları) alarak düşmanın karşısına çıktıkları ve onları kovdukları anlatılmaktadır. Daha sonra ele geçirilen Yunanlı bir askerin de bu olayı ‚ağaçlar bize saldırdı‛, diye naklettiği ileri sürülür. Ballık’a ne zaman geldiği tam olarak bilinmemektele birlikte, anlatılanlara bakılırsa, Avdaz Dede’nin Ballık’lı olmayıp daha önceleri bu bölgeye yerleştiği sanılmaktadır. Hebil Dede de tıpkı Avdaz Dede gibi kendini Allah’a adamış bir kişidir. Ağaçları çok sevdiği, her yeri ağaçlandırdığı ve onları koruduğu rivayet edilir. Karadirek köyünde Teceaddün (Taceddin ?) Dede’ye, Çapıtlı Dede’ye hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınlar ziyarette bulunurlar. Yunus Emre, Sarı Selçuk ve Koçgazi Dede ile çağdaş bir Alperen olan Yusuf Dede’nin kabri merkeze bağlı Akın köyündedir. Göksu Dede Bekteş Köyü ile Dutağaç Köyünü birbirine bağlayan ve Göksu Dede Çeşmesi adı ile anılan çeşmenin yanında medfun bulunmaktadır Uyuşak Dede Karacaören Köyü girişinde medfundur. Kargın Baba’nın Alamescit Kargın köyü arasında yerleşmiş olduğu ileri sürülür. Ve her iki köy de ona sahiplenir. Kargın Baba da Taptuk Emre ve Yunus Emre ile aynı dönemde yaşar ve bölgede İslamiyeti hayata hakim kılmaya çalışır. O dönemlerde bölgede bir çok evliya bulunmaktadır. Bunlar Kargın ’a ve çevresine gelen bir çok tehlikeyi halen savmaktadırlar. Kurtuluş savaşında bu dedelerden düşman askerlerine top atışı yapıldığı da rivayetler arasındadır. Yunan askerleri Kargın’a yöneldiklerinde Karaca Ahmet Baba (Çölasar Dede) türbesinden koçların boynuzlarındaki mumlarla düşmana doğru yönelmesiyle Yunan askerlerinin, “ışıklı gelenleri bu kadarsa ışıksız askerleri kim bilir ne kadardır‛, diyerek kaçmaya başlamış oldukları halk arasında anlatılır. Milli mücadeleyle eş zamanlı gerçekleşen bu yardımla bölgedeki dedelerin kurtuluş mücadelesinde göstermiş olduğu desteklere inanılır. Hüdai Kaplıcaları ile Sandıklı’ya bağlı Koçhisar Köyü arasında geniş bir harman yeri içerisinde medfun bulunan Çorhisar Dede’nin , Şuhut İlçesine bağlı Mahmut Köyündeki türbede yatan kişi ile kardeş olduğu söylenmektedir. Ziraat Dede, Göktaş Dede, Kümbet Dede ile birlikte köye adını veren ve Barak Baba’nın şeyhi olan Saltuk Baba, Saltık Köyünde medfundur. Hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınların ziyaret ettiği türbeler arasında Göktaş Dede, Saltık Dede, Ziyaret Dede türbeleri yer alır. Saltık köyünde sütünü sağdırmayan hayvan ya da hayvanın yuları Göktaş Dede’nin kabri etrafında dolaştırılır. Ya da Göktaş Dede’nin kabrinin yanından ot koparılarak yedirilir. Toprağından alınarak çamur haline getirilir ve sırtına sürülür Mevlevi olduğu kabul edilen Şeyh Yahşi , ismini vermiş olduğu Şeyh Yahşi köyünde medfundur. Yumruca Köyünde Yumru Dede’ye çocuğu olmayan kadınların hacet dilemek üzere ziyarette bulunduğu görülür. Dodurga köyünde hasta olan çocuk Dede’nin kabrine götürülür ve yanına yatırılarak üzerine kabrin toprağından serpilir. Nazar olan çocuğun üzerine dedenin kabri yanındaki sudan dökülür. Sütü az olan ya da hiç olmayan kadınlar sütlerinin olması ya da artması için Dede nin kabri yanındaki ‚süt çöğürü‛ ağacına çaput bez bağlarlar. Dodurga köyünde bulunan bir yatırın yanındaki suyun nazara iyi geldiği düşünülmekte ve bu (soğuk) su çocukların üzerine dökülerek nazardan arındırıldığına inanılmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Seyyid Hasan Basri Türbesi
Afyon – İscehisar – Seydiler Önemli görülen ve bilhassa önceden sıkça ziyaret edilen türbelerden bir diğeri Seyyid Hasan Basrî Türbesi ’dir. Seydiler beldesi’nin içinde Cumhuriyet mahallesi, Afyon caddesi üzerinde yer alan türbe aynı isimle yapılmış cami ile bitişiktir. Türbenin güney köşesinde hastaların yatırıldığı bir yatak mevcuttur. Ahşap tavanlı olan türbenin ortasında yer alan iki ahşap sütun yer alır. Türbenin zemini mermerle kaplanmış olup kilim ve halılarla örtülüdür. Türbenin içinde 4 tane de sancak bulunmaktadır. Türbe, Seydiler beldesinde yer alan diğer doğal ve kültürel varlıklarla bir bütün oluşturması, beldenin içinde yer alması ve ulaşımının kolay olması sebebiyle de önemlidir. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan türbenin bakımı, beldedeki bazı aileler tarafından yapılmaktadır. Tekke ve caminin bulunduğu alanı çevreleyen bahçede bir hazire yer alır. Bahçedeki duvarlarda devşirme malzemeler görülmekte olup bunlardan bazıları Türkmen mezar taşlarına aittir. Ayrıca Roma dönemi mezar steli ve mimari öğelerle Grekçe yazılmış bir kitabe de kullanılmıştır. Seydiler Beldesindeki türbede bulunan on mezardan üçünün Hasan Basrî , hanımı ve oğluna ait olduğu, diğerleri hakkında bilgi sahibi olunmadığı nakledilir. Seyyid Hasan Basrî, Halep’te öğrenimini yaptıktan sonra, Kırşehir’deki Hacı Bektaş dergahına uğrayarak burada da bir müddet tarikat eğitimi almıştır. Arkadaşlarından Yârgeldi Sultan, Hayran Balı Sultan ve Karaca Ahmet Sultan ’la Sahip oğulları ülkesi olan Afyonkarahisar’a gelerek, her biri kendilerine takdir edilen köylerde birer zaviye kurmuşlardır. Köy halkının anlattıklarına göre, burada Kadiri tarikatına mensup olduğu ileri sürülen Hasan Basrî’ye ait cami, türbe, hamam, aşhane, misafirhane, zikirhane, hastane ve bir de çeşmesi varmış. Bugün için köyde sadece cami, türbe ve çeşme bulunmaktadır. Diğerlerinin yıkılmış olduğu, zaviyesinin ise 1924 yılına kadar hizmet verdiği anlatılıyor. Halk bilgilerine göre, Hasan Basrî kuduza yakalanan hastaları tedavi etmiş, vefatından sonra da tedavi şekli günümüze kadar gelmiştir. Seydiler Beldesi ilçenin doğusunda Afyon-Ankara kara yolu üzerindedir. İlçeye uzaklığı 11 km il merkezine uzaklığı ise 34 km. dir. Volkanik arazi üzerine kurulan kasabada tabiat harikası olan peri bacaları vardır. Kırkinler ve Çatalkayalar mevkiindeki peri bacaları Roma ve Bizans zamanında işlenerek mabet, kilise ve evler yapılmıştır. Tarihi Arkaik devre kadar uzanan bu bölgede, Yanarlar mevkiinde açılan Hitit mezarlarından o devir tarihini aydınlatacak önemli buluntular ele geçmiştir. Osmanlı dönemi vesikalarında, çevresindeki inlerden dolayı ismi İnlice köyü olarak geçer. Burada Seyyid Hasan Basri zaviyesi kurulduktan sonra, bu ünlü zatın ismine izafeten Seydiler karyesi, Seydiler sultan karyesi ismi ile anılır. Seydiler kasabası bugün için tarihi kalıntıları ve tabiat harikası peri bacalarının yanında Kuduz hastalığının tedavisinde de kendinden söz ettirmektedir. Kuduz hastalığını tedavi eden ünlü hekim Seyit Hasan Basri hazretlerinin türbesi Seydiler kasabasında bulunmaktadır. Seyid Hasan Basri Hazretleri hayatı hakkında kesin bilgiler yoktur. Elimizde bulunan vakfiyesi ve bu vakfiyeye zamanla yapılan eklentiler, icazetnamesi, çeşitli zamanlarda verilmiş beratlar ile şeriye sicillerinde bulunan kararlardan edindiğimiz bilgilere göre, İscehisar kazasının Seydiler kasabasında medfun bulunan Seyyid Hasan Basri ’yi kuduz hastalığını tedavi eden bir doktor, tekkesi olan bir derviş olarak görüyoruz. Seyyid Hasan Basri , bektaşi menakıplarında sık sık adı geçen ünlü hekim Karaca Ahmet Sultan ile çağdaş gösterilmiştir. Karaca Ahmet Sultan , Beylikler zamanında yaşamış, bazı kayıtlara göre Orhan Gazi zamanını görmüştür. Buna göre Hasan Basri’nin de 13. asrın sonu 14. asrın başlarında yaşamış olması gerekir. 1333 tarihli icazetnameye göre künyesi Hasan Bin Basri bin Habib ’dir. Haleb’te tıp tahsili görmüştür. İcazetname de daha sonra Karahisar-ı devle kadısı tarafından onaylanmıştır. Haleb’deki medreseden mezun olduktan sonra Kırşehir’e giderek, Sulucakara Höyük’te oturan Hacı Bektaş Veli’den el almıştır. Bektaşi menakıpnamalerine göre devrin ünlü alimlerinden Sivrihisarlı Seyyid Nurettin’den ders almıştır. Burada okurken Karaca Ahmet Sultan, Yargeldi Sultan ve Hayran Veli ile arkadaş olmuşlar. Tahsillerini tamamladıktan sonra Karahisarı Sahib’e dönerler. Bu dört arkadaş şehri gezerken susarlar, namaz vakti gelmiştir. İçmek ve abdest almak için su ararlar. O sırada Karaca Ahmet elindeki asasını yere vurarak, ‘’su burada olacak’’, der. Ve asasını vurduğu yerden su fışkırır. Kana kana içerler, abdestlerini alırlar. Zamanla bu suyun çıktığı yere çeşme yapılır. Halen kullanılan Olucak çeşmesi bu olayın hatırasıdır. Kerametleri ortaya çıkınca dağılmağa karar verirler. Olucak çeşmesi menkıbesinin, Seydiler’e ait bir varyantı daha vardır. Bu varyanta göre Hasan Basri , bir gün askerleriyle Afyon ve İscehisar’dan zaviyesine dönerken askerlerinden birisi yolda rahatsızlanır ve karın ağrısından yolda yürüyemez hale gelir. Arkadaşının rahatsızlığını gören Hasan Basri, asasını yere vurur ve vurduğu yerden ‘acı su’ büngümeye başlar. Asker, sudan içer ve iyileşir. Su ise o gün bugündür, yaz ve kış İscehisar’ın doğusunda, iki tepe arasında büngümeye devam eder. Bugün tekkeye Seyyid Hasan Basri Hazretlerinin tekkenişin olan torunları bakmaktadır. Eğer gelen hasta kadın ise kadın bakıcı, erkek ise erkek bakıcı; tekke sahibinin soyundan ve tekkenişinin görevlendirdiği kişiler hastayı alır. Hasta günün her saati kabul edilir. Hastaya bakmakla yükümlü bu iş için deneyimli kişiler önce hastayı güzelce muayene ederler. Hastanın gözlerine bakarlar. Bir kab içindeki suyu gösterirler. Üşüyüp üşümediğini sorarlar. Kendi hastaları olduğuna kanaat getirirlerse hastayı tekkeye alırlar. Hasan Basri sandukasının önünde dua ederler. Arkasından tekke çeşmesinden alınmış yarım bardak suyun içine bir fiske kuduz tozu, bir fiske tekke toprağı karıştırılır ve hastaya üç yudumda içirilir. Daha sonra mayasız ekmek ile yağsız ve tuzsuz çorba ikram edilir. Bu ikram günde üç defa tekrarlanır. Tedavi genellikle bir gün sürer. Eğer hastada iyi olma belirtileri görülmezse tekkedeki tedavi üç gün devam eder. Üçüncü gün bir miktar kuduz böceği tozu bir miktar tekke toprağı hastayı getiren kişiye verilerek, uyacağı diyetlere devam etmesi söylenir. Tekke kapısından çıkarken hasta tekke sancağı altından geçirilir. Kuduran hayvan olursa aynı tedavi yapılır. Ayrıca hayvan ağılındaki veya ahırındaki bütün hayvanlar getirilerek suyundan içirilir. Gelenler mutlaka iyi olup gitmiş oldukları anlatılır. Kuduz hastalığı ilacının hazırlanışı: Tekkenişlerin anlattıklarına göre, her yıl Ağustos ayının başında Seydiler kasabasına bilhassa tekkenin çevresine 1 cm. büyüklüğünde kırmızı renkli kuduz böcekleri gelir ve bu böcekler burada yalnız 10 gün kalır. Daha sora ortadan kaybolurlar. Böceği yalnız Tekke sahipleri toplar. Başkalarının topladığı kullanılmaz. Toplanan böcekler bir kutu içine konur. Hayvan orada öldükten sonra güneşte iyice kurutulur. Sonra hayvan iyice ezilerek toz haline getirilir. Yapılan bu kuduz ilacı kapaklı kaplarda saklanır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Hayran Veli
Afyon – İhsaniye – Kayıhan beldesi camii yanında Hayran Veli türbesi , Kayıhan beldesinde camiyle bitişik bir türbedir. İçinde Hayran veli ile müridlerine ait mezar yerleri bulunmaktadır. Onun Horasan erenlerinden bir halk tabibi olduğu ve kurduğu tekkede bir tür cilt hastalığını iyileştirdiği anlatılır. Hayran Veli ’nin Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda yetişip Kayıhan’a geldiği, burada tekke kurup yerleştiği ya da 13. yüzyıl sonları veya 14. yüzyıl başlarında buraya gelen Hoca Ahmet Yesevi Ocağı’na bağlı Horasan Erenlerinden olduğu ileri sürülür. Bektaşi menakıbında Karaca Ahmet Sultan , Yargeldi Sultan (Akşemsettin) ve Seyyid Hasan Basri ile ile arkadaş olduğu anlatılır. Tahsillerini tamamladıktan sonra Karahisarı Sahib’e dönen bu dört arkadaş şehri gezerken, susarlar, namaz vakti gelmiştir. İçmek ve abdest almak için su ararlar. O sırada Karaca Ahmet elindeki asasını yere vurarak su burada olacak der.Ve vurduğu yerden su fışkırır. Kana kana içerler, abdestlerini alırlar. Zamanla bu suyun çıktığı yere çeşme yaparlar. Halen kullanılan Olucak çeşmesi bu olayın hatırasıdır. Kerametleri ortaya çıkınca dağılmağa karar verirler. Türbe Hayran Veli Camii ’nin doğusunda ve camiye bitişik olarak ve cami ile aynı bahçe içerisinde yer almaktadır. Duvarları örme taşlardan yapılmış olan dikdörtgen planlı türbenin üzerinde birbirine bitişik iki beşgen biçimli kubbe vardır. Kubbenin ve etrafındaki bölümlerin üzeri kiremitle kaplıdır. Türbeye giriş türbenin kuzeybatısına eklenen yeni mekanın doğu yönündeki kapıdandır. İçeride yükseltilerek oluşturulmuş platform üzerinde üçerli gruplar halinde sandukalar yer almaktadır. Ortada Hayran Veli kuzeyinde eşi, güneyinde ise oğlu, arkalarında da altı tane müride ait sandukalar vardır. Türbenin iç duvarlarında mavi renk boyanın hakim olduğu motiflerle yapılmış süslemeler yer alır. Dikdörtgen planlı olan iç bölümde kubbelerin altında kemer bulunur. Güneyde iki kuzeyde ise bir pencere yer almaktadır. Pencereler üzeri kemerli dikdörtgen biçimli kalın nişler biçiminde yapılmış olup cam kısmı dış kısma yakın olarak yapılmıştır. Cami ise, Kayıhan Beldesi Türbe mahallesinde, Hayran Veli Türbesi ’ne ve Kayıhan Türbe Mezarlığına bitişik olarak yer almaktadır. Caminin dış duvarı üzerinde yer alan mermer kitabede yapılış tarihi Arapça rakamlarla 1311, tamir tarihi de günümüzde kullanılan rakamlarla 1967 olarak belirtilmiştir. Camii üçgen kırma çatılıdır. Kesme blok taşların kullanıldığı duvar sıva ile kaplanmış ve sarı boya ile boyanmıştır. Dikdörtgen planlı caminin girişi kuzeyde yer alıp giriş kapısının bulunduğu bölümün önüne kapısı doğuda olan çıkma biçimli ön bölüm ilave edilmiştir. Ayakkabılık olarak kullanılan bu bölümden asıl giriş kapısını kullanarak caminin içerisine girilmektedir. Üzeri kemerli dikdörtgen biçimli ve niş şeklinde açılan pencereler ile doğal ışıklandırma sağlanmaktadır. Pencerelerin üst kısımlarında kemerler arasında küçük niş biçiminde pencereler yer almaktadır. Mihrabın bulunduğu duvarda ise mihrabın her iki yanında birer pencere, üstteki küçük pencereler ise mihrap ile büyük pencere arasında olacak şekilde ve konumu her ikisinin de üzerinde olacak şekildedir. İşlemeleri çok güzel olan ahşap minber caminin güneybatı köşesinde ve basamaklarının yönü kuzey-güney doğrultulu olacak biçimde bulunmaktadır. Giriş bölümünün üzerinde yer alan asma kat ahşap sütunlar üzerinde yükselmektedir. Düz ahşap tavanlı kademeli olarak yapılmış ahşap panolar içerisinde geometrik ahşap süslemeler yapılmıştır. Bu panolara avizeler tutturulmuştur. Caminin iç ısınması kalorifer sistemi ile yapılmaktadır. Kalorifer radyatörleri cami duvarlarının alt bölümünde yer alan ahşap lambiri bölüme tutturulmuştur. Belde içerisindeki diğer kültürel varlıklarla birlikte inanç turizmine yönelik etkinlikler içerisinde bulunulabileceği gibi Göynüş Vadisi’nin belde sınırları içerisinde yer alması bakımından da önemlidir. Cami hâlâ kullanılmaktadır. Türbenin yanında olması ve Hayran Veli adına yapılmış olması nedeniyle önemlidir. Yerleşimin güneybatısında yer alan Tekke Bayırı Tepesi’nde bulunmaktadır. Etrafı 120 cm yüksekliğinde, 50 cm genişliğinde kesme blok taşlarla dikdörtgen biçimli duvarla çevrili bir alanın içerisinde doğu-batı doğrultulu sanduka biçimindedir. Sanduka Dedemağacı mezarında olduğu gibi yığma taşların beton harcı ile sıvanmasıyla oluşturulmuştur. Sandukanın batı ucunda mezar taşı vardır. Taş duvarların kuzey ve batı dış kısmında zemin taş çevrilerek oluşturulmuş bir platform yer almaktadır. Giriş kapısının sağında bayrak direği bulunmaktadır. Hayran Veli Tekkesi ’nin bulunduğu Tekke Bayırı Tepesi çevreye hakim bir konumda olup, buradan Kayıhan Beldesi, Kızılay Maden Suyu Fabrikası’nın bulunduğu alan, Gazlıgöl Kaplıcası, Ayazini, Yeşilyayla, Karababa Tekkesi ve Beyköy görülebilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Karacaahmet Sultan – Afyon
Afyon – İhsaniye – Karacaahmet Karacaahmet beldesindeki cami, imar planı içinde, mezarlığın 260 m. kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yapı, camii ve tekke olmak üzere iki kısımdan oluşur. Cami güney, tekke kuzey yönündedir. Dış duvarları kesme taş kaplı, duvar köşelerindeki taşlar diş biçiminde dizilmiştir. Her iki tarafta da iç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Tekkeye giriş kuzeyden, camiye giriş batıdadır. Minaresi güney batıdadır. Tekke içinde 31 adet yatır vardır. Caminin üç merdivenli, dört devşirme sütundan oluşan üç kubbeli revaklı bir girişi vardır. Giriş kapısı batıda yassı kemerli, ahşap iki kanatlıdır. Kapı üzerindeki dört satırlık eski ve yeni yazı ile yazılmış olan kitabe şöyledir. Karacaahmet Sultan aleyhi rahmeturrahman efendi hazretlerinin. 1- Türbe-i zevil garyeleri ve ittisaline iş bu camii şerif baiş. 2- Güfranı cenabı hak celle ve alâin inayeti ve ol sahibi kerametin ruhaniyeti ve mahzi. 3- Eshab-ı hayrun ianet ve ced ve gayret ile tevsian ve müceddiden inşaası hüsnü hitam bulmuştur. 1324 (1908M.) İç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Kubbeye geçiş köşelerdeki tromplarla olur. Tromp aralarında sağır kemerler vardır. Mihrabın üst kısmı üçgen alınlıklı, kademeli sivri kemerli, iki yanı dönen sütuncelidir. Minberi güneybatıda küfeki taşından yapılmıştır. Yağlı boya ile (gri üzerine siyah kırmızı çizgilerle boyanmış) boyanarak taş şekli verilmiştir. İç mekanın kuzey duvarında merdivenle çıkılan, balkon şeklinde iki yanı konsollara dayalı müezzin mahfili vardır. Kubbe, ortada iç içe yıldız ve kollarından oluşan üçgenler içinde gri, siyah,kırmızı renkler kalem işi çiçek motifleri ile süslüdür. Köşelerde trompların oluşturduğu dört küçük kubbeler, son zemin üzerine kırmızı, yeşil, sarı renklerden oluşan yıldız motiflidir. İç mekan doğuda 3, batıda 2, güneyde 1 olmak üzere 6 adet yuvarlak kemerli, dikdörtgen pencere ile aydınlanır. Ayrıca sağır kemerlerin bulunduğu kısımlarda her duvarda bir adet olmak üzere dört adet küçük ve yuvarlak pencere bulunur. İç duvarlar taş şekli verilmiş yağlı boya ile boyanmıştır. Trop kemerleri değişik renklerde boyanmıştır. Minaresi güney batıdadır. Dikdörtgen prizma kürsü üzerine, düzgün kesme taşlardan yapılmıştır. Şerefe altı profilli, sivri külahı çinko kaplamadır. Camiin kuzey batısında etrafı parmaklıkla çevrili, yerden yarım metre yükseklikte ‚Kaymak Dede‛ adıyla anılan bir gömüt bulunur. Tekke ile ilgili inanışlar nedeniyle inanç turizmi bakımından önemlidir. Tekkenin ilk kuruluşu çok harap ve eskidir. Camii kapısı üzerindeki kitabeden 1908 yılında onarım gördüğü anlaşılıyor. Son olarak1966 yılında yeniden tamir görmüştür. Cami ile tekke’nin birleşik olması nedeniyle cami tekkeyi ziyarete gelenlerce ziyaret edilmektedir. Tekkenin dış duvarları kesme taş kaplı, duvar köşelerindeki taşlar diş biçiminde dizilmiştir. Her iki tarafta da iç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Tekkeye giriş kuzeyden, camiye giriş batıdandır. Minaresi güney batıdadır. Tekke içinde 31 adet yatır vardır. Ġç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Kubbe köşelerde yer alan dört trompa dayanır. Tromp aralarında dört duvarda dört sağır kemer bulunur. Giriş kapısı, kuzeyde olup basık taş kemerlidir. Kapı üzerindeki dört satırdan oluşan kitabe şöyledir: 1- 726 tarihinde Sultan Orhan Gazi zamanı saltanatında. 2- calisi post nesim-i irşat tarikat-ı Aliyye ve sahib-ül havarikül adad ve zakir. 3- Keramet semiye bulunan Karacaahmet Sultan guddise surzetül gufran hazretlerinin türbe-i atır nakina fatiha. 4- Sene-i hicriye 1324, sene-i rumiye 1322 (ortada) mebdei tecdidi türbe. Kapı girişinin solunda, camiin kuzey batısında hastaların tedavi edildiği yer olan tahta perde ile çevrilmiş, araları tahta perde ile dört hücreye ayrılmış kısım bulunur. Hücrelerde tomruk adı verilen yan kenarları delikli ahşap hatıllar vardır. (Buradaki tedavi yöntemi, hastanın ayak bileği tomruğa geçirilerek bağlanmakta, karşı koyan hastaların ayaklarına dayak atılmaktadır). Tekkenin güneyinde, camii ile müşterek duvarlı kısımda basit bir mihrap yer alır. Mihrabın batısında merdivenle çıkılan ahşap küçük bir mahfil kısmı vardır. Tekke her duvarda iki, camiye bakan duvarda bir olmak üzere 7 pencere ile aydınlanır. Tekkenin iç mekanının yarısından fazlasını yatırların bulunduğu kısım kaplar. Etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş olan bu kısım tekke zemininden 25-30 cm. yüksekliğinde olup, üzerinde Karacaahmet’in oğlu Şeyh Eşref ve oğullarının olduğu söylenen 31 adet yatır vardır. Adına köy ve tekke kurulan Karacaahmet Sultan, Horasan erenlerindendir. Hacı Bektaş dergahından fütüvvetname almıştır. Karacaahmet kurduğu ocakta akıl hastalarını tedavi etmiş, daha sonra kurduğu ocak başına oğlu Şeyh Eşref’i geçirerek, kendisi Batı Anadolu’nun fethine katılmıştır. Manisa Akhisar taraflarında da bir ocak kurmuştur. Akhisar Gökçe Ağaç köyü arazisi kendisine vakfedilmiş, Akhisar Karaca köyünde 1397 yılından önce ölmüş ve orada gömülüdür. Akıl hastalarının tedavi edildiği yer olarak kabul edilmekte olup bu sebeple ziyaret edilmektedir. Latif Daşdemir’in çalışmasında (DAŞDEMĠR Latif, Afyonkarahisar Efsaneleri) Karacaahmet ’in annesi ile ilgili şu menkıbe anlatılır. Anadolu Selçuklu Devletinin son zamanlarında Seydi Sultan, Işık Sultan ve Hendi Baba adlı üç ermiş kişi, Afyonkarahisar’ın bugünkü Ġhsaniye ilçesine bağlı Karacaahmet Köyünde oturan, akıl hastalıkları hekimi Karacaahmet Sultan’ı ziyarete gelirler. Karacaahmet ve bacıyan-ı rumdan olan annesi tarafından konuklar köyde gereğince ağırlanırlar. Mevsim yaz olduğu için havalar çok sıcak geçmektedir. Dervişler hep birlikte akşam yemeğini yedikten sonra namazlarını kılıp minderlerine çekilerek sohbete dalarlar. Sohbet sırasında içlerinden birisi, ‚kimin daha keramet sahibi olduğunu göstermesi‛ konusunda bir öneri ortaya atar. Bu teklif herkes tarafından kabul görür. Seydi Sultan, gerekli duaları yaparak sıcak havada büsbütün ılımış suyu buzlu su haline getirir. Hendi Baba, her zaman yanında taşıdığı kamçısını, okuyup orta yerde bırakarak yılan durumuna sokar. Karacaahmet Sultan, altındaki seccadeyi kocaman bir halı yaparak, konuklarının altına serer. Işık Sultan, bir üfleyişte odanın bütün mumlarını söndürüp her yeri zifiri karanlığa boğar. O sırada Karacaahmet’in annesi, avucunda tuttuğu kıpkırmızı bir kor ateşle odaya çıkagelir. Arkadan da alnında parlayan bir nurla dört yanını kamaştıran parlak bir ışığa boğar. Bunun üzerine konuklar, hakkı teslim edip, en üstün kerametin Karacaahmet’in annesine ait olduğunu kabul ederler. Sonra da Karacaahmet’e dönüp hepsi bir ağızdan, -Anan bizden de, senden de daha doluymuş. Derler. Anlatıldığına göre bu toprakların ‘Anadolu’ adını alması da ‘Anandolu’ sözünden gelmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Çay Evliyaları
Sütçe Babası Türbesi İnli kasabası, Çay ilçe oluncaya kadar Bolvadin’e bağlı idi. 1967 yılında belediyelik oluncaya kadar Karacaören Köyü olarak bilinen kasabaya, Afyon ilinin ilçeleri olan Şuhut, Bolvadin, Çay ve Sandıklı’da Karacaören köyleri mevcut olduğundan bunları birbirinden ayırt etmek için, ‚Sütçe Karacaören‛ denir. Bunun sebebi de, ‚Sütçe‛ hastalığını tedavi eden ‚ Sütçe Babası ‛ adlı kişinin mezarının kasabada bulunmasıdır. Bugün de bu hastalıktan kurtulmak için ziyaretçiler babadan oğula geçen ‚Sütçe Ocağı‛ na gelirler. Fakat kasaba, daha çok yerleşim olarak Karamık Bataklığı’na yakınlığından dolayı ‚Karamık Karacaören‛ olarak biliniyor. Ali Baba – Afyon – Çay Afyonkarahisar’dan gelen şosenin ikiye ayrıldığı yerde Aralık Sokak içinde ahşap ve toprak damlı bir oda içerisinde halkın “Ali Baba” adıyla bildiği türbenin mimarî değeri yoktur. Odanın ortasındaki merkad üzerinde Selçuklu tarzı mermer bir sandukada üzerindeki iki satırlık Arapça kitabeden anlaşıldığına göre, 1275 yılı Mart ayı başında Yusuf oğlu Tur Ali bu türbeye gömülmüştür. Yusuf Bey’in ve babası Yakup bey’in Çay Kadılığı zaimi ve alaybeyi derecesinde bir subaşı olduğu anlaşılmaktadır. Mücahidlerin babası anlamında Ebu’l Mücahid lakabıyla anılan babasının yaptırmış olduğu külliyenin bir parçası olan medresenin kuzey köşesindeki türbenin de kendisi için 1278 yılında inşa ettirildiği bilinmektedir. Bambul Dede İlçe merkezinde Afyon yolu üzerinde sol tarafta bahçeler içinde yer alan Bambul Dede türbesi, tahıl zararlılarından bambul böceğinin tarlaya vereceği zararlardan kurtulmak üzere çiftçiler tarafından ziyaret edilir. Elbiz Deresi ağzında bulunan ve Bambul Tekkesi diye anılan ahşap yapı içersinde iki kabir bulunmaktadır. Bu zatın kerameti mahsullere (arpa, buğday vb.) bambul (arıya benzer böcek) saldırdığında tekkenin yanından biraz toprak alarak bunun tarlaya saçılmasıyla ilgilidir. Mahsuller üzerine bu topraktan saçıldığında banbul böceklerinin araziyi terk ettiğine inanılır. Seyyit Mehmet Sinan Türbesi Seyyid Mehmet Sinan türbesi ilçe merkezinde Çağlayan Parkı üstünde yer alır. Mansur Gazi’nin torunu ve Alparslan’ın kumandanlarından olduğu kabul edilen Seyyid Mehmed Sinan’ın 1154’te Çay’a giren ilk kumandan olduğu söylenir. Ona ait olduğu ileri sürülen bir sancak, dört kulplu bir kazan ve bir metrelik bir kepçe bulunmaktadır. Sancağın üzerinde kelime-i tevhid ile birlikte adı yazılı olup her yıl aşure günü aşure ve çorba kaynatılarak fakirlere dağıtılır. İsa Seyyit Ahmet Baba Çay Belediyesi web sitesinden öğrendiğimize göre, Tekke Mahallesinde Kazanlı Tekke diye anılan yapı, İsa Seyit Ahmet Baba türbesidir. 800 yılı aşan bir süreden beri Geleneksel Aşure Günlerinin yapıldığı tekke, bu tekkedir. Burada 14 çeşit yiyecekten oluşan aşure pişirip dağıtılırmış. İsa Seyit Ahmet Baba’nın aşure pişirirken karıştırdığı kepçenin sapında Çay’ın hudutlarının Osmanlıca yazılı olarak bulunduğu ileri sürülür. Akhürrem Hatun Çay ilçesinin Akkonak kasabasında medfun bulunan Akhürrem’in veli bir hatun olduğuna inanılmaktadır. Kasabaya asırlarca anılan ismini bu veli hatun vermiştir. Baltacı Derviş Akkonak kasabasının kabristanında kendisine özel bir yer tahsis edilmiş olup mezar taşındaki yazıdan 1980 yılında vefat etmiş olduğu görülen Baltacı Derviş’in kabri, yöre insanının ziyaret etmekte olduğu mukaddes mekanlardan birini teşkil eder. Deresinek Köyünde A hi Sultan ve Oğuz (Yakasinek) Köyünde Himmet Dede zaviyeleri olduğunu öğreniyoruz. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Esirüddin Ebheri Türbesi
Afyon – Çay – Eber Hüseyin Rahmi Ünal 1980’lerde yapmış olduğu incelemede, Eber Kasabası’nda, kare biçimli taş duvar üstüne 8 köşeli kümbet tipli bir anıt mezar olan yapının bölge insanı tarafından Esirüddin Ebheri Türbesi diye bilindiğini aktararak, eserin Anadolu’daki benzerleriyle karşılaştırılması neticesinde, 13. Yüzyılın sonlarına tarihlenebileceğini ileri sürer. Abdülkuddüs Bingöl ise Ġslam Ansiklopedisi’ne yazmış olduğu makalede, Ebheri ’nin hayatı hakkında yeterli bilgi olmadığından bahisle, onun aslen Semerkant’lı bir aileye mensup olduğundan söz eder. Ve Mehmet Sadettin Aygen’in çalışmasını kaynak göstererek, Ebher î’nin Afyon ilinin Çay ilçesi yakınında Eber gölü civarındaki Eber köyünden (şimdiki Doğanlı) olduğunu ve türbesinin de orada bulunduğunu iddia ediyorsa da şimdilik bu iddia “ebher” ile “eber” kelimeleri arasındaki ses benzerliğinin ötesinde bir anlam taşımamaktadır.‛, der. İlk tahsilini Musul’da yapan Ebherî daha sonra Horasan ve Bağdat’a giderek öğrenimini tamamlar. 0 dönemin en ünlü bilginlerinden olan Kemaleddin İbn Yunus’un talebesi, İbn Hallikan’ın da hocası olur. Bir süre Musul sarayında himaye görür. 1228’de Musul’dan Erbil’e geçerek oraya yerleşir. Ebheri ayrıca Anadolu’ya da seyahatlerde bulunmuş, buradaki Türk beylerinin saraylarında ağırlanmış, ilim ve kültürün gelişmesine ve ilim adamlarına büyük değer veren beylerin teşvik ve destekleriyle felsefe ve müsbet ilimler alanında dersler vermiştir. 1265’te vefat etmiştir. Halbuki menkıbe onu güçlü bir asker, öncü bir alperen, ciddi bir istihbaratçı, becerikli bir marangoz ve veteriner olarak anlatır. Anadolu Selçuklu Devleti henüz kurulmadan evvel Alpaslan’ın emirleri doğrultusunda bölgeye gelmiş, daha sonraları Akşehir ve Bolvadin Medreselerinde öğretmenlik yapmıştır. Taş Medrese Müderrislerinden olup, yazmış olduğu İsagoci adlı eseri medreselerin kapatılmasına kadar bir ders kitabı olarak okutulmuş ünlü bir Türk Astrologu ve filozofudur. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Heybeli Dede
Bolvadin ve çevresinde, çocuğu olmayan kimseler, Heybeli Kaplıcasında makamının nerede olduğu bilinmeyen Heybeli Dede’yi ziyaret ederler. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Damlalı Dede
Afyon – Bolvadin – Kemerkaya kasabası Bolvadin’in Kemerkaya Kasabası’nda mağaraya benzeyen bir yerde, çevresinde bir mezar olmamasına rağmen, bölge halkı burada bir yatır olduğuna inanır ve ziyaretlerde bulunur. Bu yatıra ‚Damlalı Dede‛ denmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Merdümek Sultan
Gavur Kalesi diye anılan tepenin eteğindeki Merd-i yek (Mürdümek) Sultan’a ait mezarlıktır. Merd-i Yek Sultan’ın Afyonkarahisar’ın fethi sırasında mezarının bulunduğu yerde şehit düştüğü nakil olunmaktaysa da, daha sonraki yıllarda vefat ettiği anlaşılmaktadır. Mezar taşı kitabesinin ebcet hesabıyla 1332 tarihli olduğu, dolayısıyla Merd-i Yek Sultan’ın belirtilen yılda vefat ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, Mürdümek Sultan’ın 100 yaşlarında iken 1332 yılında vefat eden Şerafettin Hoca Harun’un oğlu olabileceği de ileri sürülür. Onu Afyonkarahisar’ın fethiyle irtibatlandıran menkıbe, Bilali Habeşi silsilesine bağlar ve ayak ucundaki sütunun ezan okuduğu mermer olduğunu ileri sürer. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Seyyid Cemal Sultan
Afyon – ihsaniye – döger beldesinde çakır mevkiinde Seyyid Cemal Sultan, Hacı Bektaş Veli düşüncesinin önemli halifelerindendir. Velayetname’de Seyyid Cemal Sultan ile ilgili şu bilgiler yer alır; Hacı Bektaş Hünkar Ahmet Yesevi’nin emriyle Rum ülkesine gelip Sulucakarahöyük’te yerleştikten sonra ünü her yana yayıldı. Her taraftan ziyaretine gelenler çoğaldı. Kimi gelir nasibini alır giderdi, kimi gelir kalır hizmet ederdi. Kimisini de Hünkar bir yere yollar, kendisine halifelik verirdi. Halife olan gittiği yerde mürid, muhib edinir, halkı uyarır idi. Hacı Bektaş Hünkar otuz altı bin çerağ uyarmış, otuz altı bin halife dikmişti. Bunların üç yüz altmışı gece gündüz Hünkarın huzurunda hizmette bulunurdu. Hünkar ahrete göçünce (Hakka yürüyünce) onların her biri Hünkarın gönderdiği yere gitti. Hünkar Seyyid Cemal Sultanı halifelerinin hepsinden fazla severdi, onu pek ağırlardı. Bu yüzden diğer Halifeler de onu büyük bilir sayardı. Zaten Hünkar da bunu buyurmuştu. Nice defalar eliyle sırtını sıvazlayarak ”Cemal’imdir, Cemal’imdir, Cemal’imdir”, demişti. Seyyid Cemal Sultan bütün Halifelerin üst yanına otururdu. Seyyid Cemal bir gün Hünkarın kapısında oturmaktadır. ‚Acaba Hünkar bize de bir yurt gösterir mi ki orda dem yom oynatalım, fikrine düşer. Bu durum Hünkara malüm olur. Cemalim der, ‚bizi varlık yurduna gönder, sonra bir merkep al yola düş. Merkebini nerde kurt yerse, orasını sana yurt verdik, oraya varır, orda demini yomunu oynatırsın. Senden bir oğlumuz gelecek, Akdeniz’e yol edecek.‛ Hünkar varlık yurduna göçünce, Habib Emirci’yi seccadeye geçirdiler. Seyyid Cemal Sultan erenlerin sözüne uyup bir merkep alır ve yola revan olur. Vara vara nihayetinde Altıntaş’a varır. Görür ki, otlu, sulu, çayırlık, çimenlik öylesine güzel bir yer ki, dille tarif etmenin imkanı yok. Burası pek hoşuna gider. Merkebini çayıra salar, kendisi de yatar uyur. Bir müddet sonra uyanınca görür ki, merkebini kurt yemiştir. O vakit Erenlerin sözünü hatırlar, ve oraya yerleşir. Seyyid Cemal’in bir çok kerametleri görülür. Ve gün gelir, evlenir bir oğlu olur. Adını Asildoğan koyar. Asildoğan bir aralık Rumeli yakasına geçer. Gelibolu boğazına varır, karşıya geçmek ister. Gemiciler, kayıkçılar ona yardımcı olmaz. Bunun üzerine denize doğru yürümeye başlar, yürüdüğü yerden su çekilir, kara olur. Kayıkçılar bunu görünce amana gelir, yalvarıp yakarırlar. Kayık getirip, zorla razı ederek kayığa bindirirler. Seyyid Cemal Sultan Altıntaş havalisinden Tökelcik’e (Tökelcik günümüzde Afyonkarahisar, İhsaniye ilçesine bağlı Döğer Beldesinin sınırları içersinde bulunan Çakırlar mevkiidir) yerleşir ve orada da Hakka yürür.Türbesi oradadır. Seyyid Cemal Sultanın Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir yöresinde asıl adının önüne geçmiş ismi Kemal Sultan’dır. Seyyid Cemal Sultan Anadolu Alevileri tarafından adıyla anılan Alevi-inanç-Dede ocağının kurucusu olarak kabul edilir (Derviş Cemal Ocağı). Bugün Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir illerindeki onlarca Alevi köyünde Seyyid Cemal Sultan Ocağına mensup gruplar yaşamaktadır. Bu yörelerde Seyyid Cemal Sultan Ocağı ocak aidiyeti bakımından en büyük ocaklardandır. Seyyid Cemal Sultan Ocağının talipleri arasında Kayı boyuna mensup Karakeçili yörükleri nüfus çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Seyyid Cemal Sultan Ocağı Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir yöreleri Aleviliğinin temel dinamiklerindendir. Ocak bünyesinde geleneksel Alevilik yapılanışına uygun olarak ‘Dede-Talip diyaloğu’ ve ‘Cem ayini’ uygulamaları bütün canlılığı ile sürdürülmektedir. Günümüzde Çakırlar Tekkesi diye de bilinen Seyyid Cemal Türbesi, çevredeki Alevi-Bektaşi topluluklarının sıklıkla ziyaret ettiği, adak adadığı, kurban kestiği kutsal bir mekan olma özelliğine sahiptir. Yapı avlu çevresindeki temellerden anlaşıldığına göre bir zaviye olmalıdır. Oğulbeyli Köyünün 3500 m. kuzeydoğusu, Fincanburnu Köyünün 1600 m. güneybatısında yer almaktadır. Döğer’in kuzey batısında yaklaşık 5 km. uzaklıkta bir tepe eteğinde, art arda iki kubbeli kesme taş kaplamalı dikdörtgen bir yapı olup, çevresi avlu duvarıyla çevrilidir. Dağ yönündeki kuzey duvarın üst kesimi moloz taşla yapılmış, üçgen biçiminde yükseltilmiştir. Daha uzun olan batı duvarının orta kesiminde ise iki ayrı yapının bitişme yeri belirgindir. Kubbeler sekizgen kasnak üzerine oturtulmuştur. Biri doğu yönde biri kuzey yönde olan iki ayrı kapı ile iki ayrı bölüme girilir. Doğu kapısı dikdörtgen açıklıkta demir kapılı olup üst kesiminde tuğladan yalancı sivri kemer vardır. Kemer gözü doludur. Kemer üzerinde ve güney duvarda birer küçük pencere açılmıştır. Ayrıca güney duvara içte bir niş konulmuştur. Batı orta duvardaki bir pencere ile de ikinci bölümle bağlantılıdır. Ġçerde doğu- batı doğrultusunda herhangi bir özelliği olmayan iki mezar vardır. Ahmet ve Mehmet adlarında iki kişiye ait olduğu söylenir. Kuzey yandaki ikinci kapı ise biraz aşağıda olup yandan basamakla inilerek içeri girilir. Bizans dönemine ait mermer devşirme taş kapı üstüne konulmuştur. Ġçerde doğu batı doğrultusunda bir merkad bulunmakta olup bunun Seyit Kemal Sultana ait olduğu kabul edilir. Kuzey yöndeki avluda yine doğu batı doğrultusunda yan yana ve arka arkaya 8 mezar daha vardır. Bunlardan duvar dibinde olanın, Seyit Kemal Sultanın yakınlarından gözcü Bal’a ait olduğu belirtilmektedir. Bu odaların zaviye olarak kullanıldığı anlatılır. Avlunun kuzey doğu köşesinde temel kalıntıları ve ayrıca Bizans mimari parçaları vardır. Tekke içinde ve dışında toplam 11 mezar bulunmaktadır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Bolvadinli Yörükzade Ahmet Fevzi Efendi
Emirdağ Evliyaları
Emirdağı’nda on altı türbe ve mezar tespit edilmiştir. Yorgun Dede (merkez Adçal eteklerinde), Garip Dede (İncili Mahallesinde bir evin avlusunda yer alır), Emir Baba (Sultan) , Balçam Sultan , bunlardan bir kısmıdır. Belirttiğimiz şahsiyetlerden Emir Sultan, rivayete göre, Battal Gazi’nin silah arkadaşıdır. Davulga beldesinde hasta hayvanların tedavisinde himmet etmekte olduğuna inanılan Kara Ahmet ile Kötü Hasan ve Hacılar Tekkesi evliyaları bilinir. Gömü beldesinde Hurşit Dede ’nin türbesi bulunur. İlçeye on km. mesafede bulunan Balcam köyünde medfun bulunan Balcam Sultan ve kardeşi Hamza Fakı ’nın kabirleri, çevresindeki mukaddes kabul edilen ağaçlarla köy camii yakınında yer alır. Özellikle çocuğu olmayan veya sakatların ziyarete geldikleri türbede beyaz bir sancak da bulunuyor. Vaktiyle köyde Hamza Fakih adına bir zaviye bulunduğunu Karazeybek’in çalışmasından öğreniyoruz. Gündoğan kitabında, 1995’teki ziyaretinde türbe yolu üzerinde Bediüzzaman’ın Emirdağ talebelerinden ikisine ait kabirlerden de söz eder. Besmeleyle açılan kapıdan içeri girdikten sonra üzerinde bir hilal ve yıldızın bulunduğu sancağın altından geçildiğini anlatır. Afyonkarahisar’dan gelen halkın ziyaretlerinin 1980’lere doğru kesilmesiyle birlikte köy halkının senede bir gün burada bir araya geldiğini ilave eder. bulunduğunu Karazeybek’in çalışmasından öğreniyoruz. Gündoğan kitabında, 1995’teki ziyaretinde türbe yolu üzerinde Bediüzzaman’ın Emirdağ talebelerinden ikisine ait kabirlerden de söz eder. Besmeleyle açılan kapıdan içeri girdikten sonra üzerinde bir hilal ve yıldızın bulunduğu sancağın altından geçildiğini anlatır. Afyonkarahisar’dan gelen halkın ziyaretlerinin 1980’lere doğru kesilmesiyle birlikte köy halkının senede bir gün burada bir araya geldiğini ilave eder. Başkonak köyünde yaşamış ve hiç evlenmemiş olan Keziban Bacı ’nın, hayatta iken bazı kerametler göstermiş olduğu anlatılır. Bu türbeyi daha ziyade çocuğu olmayanlar ve çocuğu yaşamayanlar ziyaret ederler. Çocuk erkek olunca ismini Tufan, kız olunca Keziban koyarlar. Bu uygulamanın derinliklerinde türbedeki zatın koruyucu gücünün bulunduğu inancı bulunduğu ileri sürülür. Bir çok ulu zata henüz dünyaya gelmemiş olan çocuklar satılır (adanı) ve böyle çocuklara kız olunca Satı, erkek olunca da Satılmış ismini koyarlar. Köyde ayrıca Hacı Mustafa Mahallesinin batısında Sakartepe üzerinde ulu bir ağacın altında Sakar Dede adıyla anılan zat medfun bulunmaktadır. Arızlı Mahallesinde Yüksel Dede , Tufan Dede isimleriyle anılan evliya kabirleri bulunur. Hodul Dede ve Üç Derviş kabirleri Güveççi ile Bademli beldesi arasında yer almaktadır. Suvermez köyünde Hasan Efendi isimli zatın türbesi vardır. Tez Köyü Emirdağ ilçesine 7 km uzaklıkta 3 mahalle ve merkez köyden oluşan Emirdağ’ın en eski köylerindendir. ismini köyde anlatılan bir efsaneye göre Güzle istikametinden gelen Türk ordularının komutanının, sarp yamaç üzerinde bulunan Alınca Mevkiine doğru ilerlerken “Burayı alınca burdan sonrası tez gelir”, sözünden almış olduğu anlatılır. İlçe merkezine on km. mesafede yer alan köyün ekonomisinin tarım ve hayvancılığa dayandığı görülür. Mübarek zatlar bakımından zengin olan köyde Ahi Yakup Dede ’nin Horasan Erenlerinden olduğu kabul edilir. Türbesinde yeşil ışık yandığı ve Allah zikrinin duyulduğu anlatılır. Alınca Baba ’nın Battal Gazinin komutanlarından olduğu ve burada şehit düşmüş olduğu anlatılır. Zaman zaman türbesinde yeşil ışık yandığı ve orta boylu siyah sakallı, beyaz cübbeli yeşil fesiyle görüldüğü söylenir. Çevresindeki ardıç ve meşe ağaçları da kutsal kabul edilir. Pancar Baba ’nın da Battal Gazi döneminde yaşadığı anlatılır. Burada ardıç ağaçlarının altından geçenlerin boğmaca ve öksürükten şifa bulduğuna inanılır. Kurtuluş Savaşı esnasında Yunan askerlerinin bu köyde iri beyaz sarıklı askerlerin bulunduğu için uğramadan geçtikleri söylenir. Köyde ayrıca Gündoğan’ın kitabında Pancar Baba’nın yanında yattığını anlattığı Yüzbaşı, Sızı Dede, Emir Baba (Emir dağlarında) yatırları bulunur. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Melekana – Sultanana – Gelincikana Türbeleri
Çay’da Melekana, Sultanana ve Gelincikana isimleriyle anılan üç kız kardeşin hayatları tamamen efsanelere konu olmuştur. Bu üç kız kardeşin türbeleri ilçenin üç ayrı bölgesinde bulunmaktadır. Bu kardeşlerden en büyüğü Melekana’dır. Türbesi ilçenin Kanlı Harman ismiyle anılan mevkiindedir ve hiç bir mimari özelliği yoktur. Sultan Dağı’nın tepesinde bir düzlükteki mezarda medfun bulunan Sultanana’nın çok sayıda davar ve devesi olduğundan kendisine mekan olarak bu dağın tepesini seçmiş olduğu anlatılır. Gelincik Ana’nın türbesi Sultanana’nın mezarının doğusunda kapısı Yarıkkaya’ya bakan bir mağaradır. Bu mağara üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm Gelincikana’nın kabrinin bulunduğu bölümdür. Ġkinci bölüm ise erzak depolarının bulunduğu bölmelerden oluşmaktadır. Üçüncü bölüm ise kaynak suyun başladığı bölümdür. Gelincikana, isminden de anlaşıldığı gibi, telli duvaklı olarak damatla birlikte gelin giderken tam bu mağaranın önünde saldırıya uğrarlar ve damat vurulur. Eşinin vurulduğunu gören gelin mağaraya saklanır. Ve bir daha da görünmez olur. Bu efsaneden dolayı bu mağara Gelincikana türbesi adını alır.Üç kardeş efsanesinin farklı bir şekli de şöyledir. Bir zamanlar Afyonkarahisar ile Akşehir arasında üç kız kardeş yaşarmış. Melek, Sultan ve Gelincik adlarındaki bu hanımların en büyüğü olan Melek, büyüyüp gelinlik çağına gelince Eber adı verilen delikanlı ile evlenmiş. Çocukları, çocuklarının çocukları olmuş, umur görerek hayattan göçüp gitmişler. Melek Hanım’ın diğer iki küçük kız kardeşi, daha küçücük birer çocukken bile ablalarına yardım ederlermiş. Büyümüşler fakat ablalarına yardıma devam etmişler. Ablaları Melek Hanım, onların hakkını yememiş, iki kardeşini kısmetleri çıkınca atalık edip evlendirmiş. Sultan Hanımla, Gelincik Hanım’ın düğün alayları daha hedeflerine varmadan, zamanın haramilerinin saldırısına uğramış. Kanlı göz yaşları ile ikisi de öldürülmüş ve oldukları yerlere defnedilmişler. Hikaye bu kadarı ile de kalmamış. Sultan ve Gelincik Hanımların ruhları, ablaları Melek Hanım’a yardıma devam etmişler.Çay’ın manevi dünyasına zenginlik katan Melek, Sultan, Gelincik ve Eber’in türbelerinin bulundukları yerler efsaneyi daha anlamlı hale getirmektedir. Melek Ana Türbesi, Çay’ın en verimli topraklarının ortasındadır. Eber Dede Türbesi ise, adı ile anılan gölün kenarındadır. Sultan ve Gelincik Ana Türbeleri Çay ovasının güney kısmını baştan başa çeviren Sultan Dağlarının en yüksek iki zirvesindedir. Bu iki zirvede toplanan yağışlar, Çay Deresi’nde yol bularak ovaya akar. Sultan ve Gelincik Hanımlar eteklerinde topladıkları suları hâlâ ovadaki Melek Ana’ya göndermekle, sanki ona sonsuza kadar yardım edeceklerini göstermektedirler. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Postalzade Şeyh Hacı İbrahim Efendi
Afyon – Bolvadin’De bekirağa caddesi ile kocataş sokağın kesişiminde Ömeroğlu mahallesindeki zamanla aile mezarlığı olarak da kullanılmış olan türbenin içinde, Nakşibendî Tarikatına mensup Postalzade Şeyh Hacı İbrahim Efendi’ye ait olan sanduka dışında başka sanduka yoktur. Halk tarafından ayaküstü ziyaret edilerek, dua yapılan bir türbedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Aşık Mehmet Efendi
Aşık Mehmed Efendi küçük yaşta ilim talebi yolunda, ana ocağı Afyonkarahisar’ı terk ederek İstanbul’a gelir ve bir müddet burada ilim tahsil eder. Daha sonra, asrın müceddidi Mevlâna Halid Hazretlerini (1780-1827) ziyaret etmek ve onun irfan meclisinde diz çökerek feyz almak hayaline kapılır. Zahiri ilimleri kafi miktarda tahsil ettikten sonra ruhundaki bu iştiyakla Mehmed’in Mısıra giden bir gemiye binerek yolu tutması kaçınılmazdır. Gemi Beyrut’a gelince Şam yolcuları inip kara yoluyla Şam’a geçerler. Yol arkadaşları Şam’ın Ümmiye Camiinde namazdan sonra, “Mevlâna Halid’i ziyarete varalım”, derler. Küçük Mehmed’e ise, “Delikanlı, biz ehl-i tarikatız, sen okumak için kendine bir medrese bul”, deseler de, Mehmed, bütün zahiri ilimleri okuduğunu, kendisinin de maksadının Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek olduğunu söyler. Onların, “Daha sen çok küçüksün, Şeyh Halid Hazretleri seni kabul etmez!”, demelerine rağmen, Küçük Mehmed kararından vazgeçmez ve mollalarla münakaşa eder. Sonunda tekkeye varırlar. Mevlâna Halid Hazretleri bir keramet eseri olarak Küçük Mehmed’in geleceğini bilmektedir. Hizmetkârlarından birisi, kapıda İstanbul’dan bir grup ziyaretçi olduğunu söyler. Sonra bu ziyaretçiler Mevlâna Halid Hazretlerinin dergâhına girerler. Şeyhin elini öperken, sıra Küçük Mehmed’e gelir. Şeyh, “Gel bakalım, benim küçük Mehmed’im, sen hoş geldin” diyerek, hiç tanımadığı halde, Afyonkarahisar’ın ve Anadolu’nun bu Küçük Aşık’ını bağrına basar. Mevlâna Halid, Küçük Âşık Mehmed’i yanına, hizmetine alır. Küçük Âşık yıllarca Mevlâna Halid Hazretlerine hizmet eder. Zaman zaman Mevlâna Halid, “Oğlum, Mehmed’im, senin memleketinde kimin var? Seni hiç arayan, soran yok, mektubun da gelmiyor” deyince, Küçük Âşık boynunu bükerek, “Allah’tan gayrı kimsem yok”, diye cevap verir ve gözleri yaşarır. Bir gün Küçük Âşık’ın annesiyle babası diyar diyar dolaşarak evlâtlarını aramaya başlarlar. İstanbul, Mısır ve nihayet Bağdat, Şam yollarına kadar düşerler. Mevlâna Halid Hazretleri bir öğle vakti abdest almak ister. Küçük Âşık hemen leğen ve ibriği getirir. Mevlâna Halid eskiden sorduğu gibi yine sorar: “Yavrum Mehmed’im, senin memleketinde kimin var?” Küçük Âşık’ın yine gözleri dolarak, “Allah’tan başka kimsem yok”, diye cevap verir. İşte o zaman Mevlâna Halid Hazretleri avucunun içini açıp, Küçük Âşık Mehmed’in yüzüne karşı ayna gibi tutarak, “Bak bakalım, dikkat et, ne göreceksin?”, der. Küçük Âşık Mehmed, Mevlâna Halid Hazretlerinin avucunda annesiyle babasının resimlerini görür. Kıpkırmızı olarak, hiç sesi çıkmayan Küçük Âşık Mehmed’e, Mevlâna Halid, “Ey Mehmed, sen buraya annen ve babandan izinsiz ve habersiz geldin” diyerek, anne ve babasının yakınlara geldiklerini haber verir. Küçük Âşık yaşlı gözlerle, “Annem ve babam buraya gelip, beni şeyhimden ayırıp götürürler, sizin hasretinize dayanamam diye böyle yaptım”, der. Onlar böyle konuşurken kapı çalınır. Küçük Âşık’ın annesiyle babası içeri girer. Küçük Âşık Mevlâna Halid Hazretlerinin yanından ayrılıp da Afyonkarahisar’a gitmek istemez. Annesiyle babası Şeyhten izin alarak, evlâtlarını alıp götürmek istemektedir. Küçük Âşık ise bir türlü şeyhinden ayrılmak istemez, şeyhinin hasretine dayanamayacağını söyler. Bunun üzerine, Mevlâna Halid Hazretleri sırtından hırkasını çıkararak, Küçük Âşık Mehmed Efendiye giydirir ve, “Sen benim hasretime işte şimdi dayanırsın, benim cübbemi götürüyorsun. Artık Afyonkarahisar’a gideceksin, fakat buraya kadar geldiğine göre, hac farizasını eda et, öyle git!”, der. Küçük Âşık Mehmed, hocasının hasretini gidermek için cübbesini giyip, ellerini öperek, hayır dualarını aldıktan sonra, anne babasıyla birlikte Hicaz’a gider ve sonra da Afyonkarahisar’a döner. O artık Afyonkarahisar’da bugün kendi ismiyle söylenen Hacı Âşık Mescidinde dersler okutur ve bu arada Yunus Hoca ve Sandıklı Şeyhi Hasan Efendi gibi meşhur kimseleri yetiştirir. İlk defa dolapla kuyulardan su çekme usulünü getirir. Debbağ esnafını zaman zaman bir araya toplayarak Cehri denilen bitkiyle derinin daha iyi boyandığını onlara öğretir. 1848 yılında vefat eden Küçük Âşık Mehmed Efendi’nin kabrinin bulunduğu mezarlık, diğerleri gibi 1925-35 yılları arasında kaldırıldığı zaman, Hacı Âşık Mehmed Efendinin sadece mezar taşı getirilip, bugün adıyla anılan caminin yanına dikilir. 1940’larda yazıldığı tahmin edilen bir mektubunda Üstad Bediüzzaman şunları ifade etmektedir: “Eski zamanda, on dört yaşında iken, icazet almanın alâmeti olan Üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı… “O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip, veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâyı azimeden dört-beş zatın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bu günlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Halid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğine bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakka yüz binler şükrediyorum. (Bu mübarek emaneti Risale-i Nur talebelerinden ve ahiret hemşirelerimizden Asiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım…)” 1885 yılında Afyonkarahisar’da dünyaya gelen Asiye Mülazımoğlu’nun babası Küçük Âşık’ın torunu olan Mehmed Bahaeddin Efendi, annesi ise Zakire hanımdır. Âsiye Hanım dedesinden kendisine intikal eden bu cübbenin üzerine yıllarca titrer. İstiklâl Savaşı sıralarında, Yunan işgalinde, memleketlerini terk etmek zorunda kaldıkları günlerde bile onu yanından ayırmaz. Sandıklı, Isparta ve Akşehir’e gittiklerinde zarurî eşyaları ile birlikte bu cübbeyi de daima yanında taşır. Asiye Hanımın kocası Tahir Bey, Kastamonu Hapishanesine müdür olarak tayin edildiği zaman, Mülazımoğlu ailesi de nihayet Kastamonu’ya gelip yerleşir. İşte bu günlerde, uzun yıllar dolaştırılan cübbe de orada asıl sahibini bulmuş olur. Babası Bahaeddin Efendiyle birlikte Bediüzzaman’a giden Asiye Hanım, Mevlânâ Halid’in emaneti olan bu asırlık yadigârı sahibine teslim eder. Cübbenin sahibi, “Asiye’nin duası kabul oldu”, diyerek uzun yılların iştiyakını, hasretini ifade etmiştir. Asiye Hanım’ın ismi ve hizmetleri Risale-i Nur’un lâhikalarında yer yer zikredilir. Mevlâna Halid Hazretlerinin bu cübbesi Bediüzzaman’ın yanında kalmıştır. Yıllar sonra; 1950 yılı sonbaharında Urfalı Vahdi Gayberi Emirdağ’da ziyarete geldiği zaman, Üstad bu mübarek cübbeyle birlikte bazı eşyalarını, Urfa’ya götürmesi için verir. Mevlâna Halid’in cübbesi bugün Urfa’da Abdülkadir Badilli tarafından muhafaza edilmektedir. Kâhil Mahallesi’nde bulunan Hacı Aşık Mehmet Mescidi’nin ne zaman ve kimin tarafından inşa ettirildiği bilinmiyor. Fikri Yazıcıoğlu, Hacı Aşık Mehmet Efendi’nin, Nakşibendi Tarikati şeyhi Halid Efendi’den icazet aldıktan sonra Afyonkarahisar’a gelerek, “kendi ismiyle anılan Hacı Aşık Camisi’nde ders okutmaya başladığını”, nakletmektedir. Binanın tekke, medrese ve mescit olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır.
Koçgazi Hz.
Şuhut Evliyaları
Merkezde Agah Dede, Deve Dede, Arap Dede, İsmail Dede, Sarı Baba , Meddah Dede ve Civan Mehmet adlarıyla bilinen evliya kabirleri bulunmaktadır. İlçeye on km. uzaklıkta bulunan Anayurt köyündeki türbede medfun bulunan zatın, Emeviler döneminde yöreyi fethe gelen Emevi komutanı Malik Bin Şebib olduğu belirtilmektedir. Efe beldesinde medfun bulunan Efe Sultan’ın Mahmut Sultan ve Karlık Sultanın kardeşi olduğu kabul edilir. Ziyarete gelenler arasında türbesi etrafında, romatizmalı hastalar, ayağı tutmayanlar, çocuğu olmayanlar dolaştırılırlar. Daha sonra mezarın altındaki deliğe hastalıklı uzuv sokulur ve delikten çıkarılan toprak şifa niyetine alınır. Karaadil denilen kimsenin Önderliğinde Karaadilli’nin merkezleştiği görülmektedir. Yaşlı Kimselerden Karaadil denilen kişiyi eşkal olarak bilen yoktur. Fakat evliya kişi olarak kabul edilir. İlçeye beş km mesafede bulunan Karlık köyünde Karlık Sultan ve Tahtalı Baba adıyla anılan evliyaların kabri bulunmaktadır. Karlık’a varmadan sağdaki türbe Karlık Sultan diye anılan Şeyh Hasan Veli’nin müritlerinden Tahtalı Baba’ya aittir. Çevre halkının zor zamanlarında kendilerine yardım ettiği anlatılan Karlık Sultan, Efe Sultan ve Mahmut Sultan’ın kardeş oldukları kabul edilir. Alevi yerleşim yeri olan Kayabelen kasabasında her yıl Mayıs ayının ilk haftasında ‘Şeyh Hamza Dede’yi Anma ve Hıdırellez Kültür Bayramı’ etkinlikleri yapılır. ….. Yaklaşık 270 yıl kadar önce, Arap Dede boyu tarafından Koçyatağı’nın kurulduğu bilinmektedir. Çok eski Türkmen boylarının göçebe yaşayan boyunda Arap Dede lakaplı boyun ilk olarak köye yerleştiği rivayet edilmektedir. Tekke Köyünde Sarı Şemseddin ve Arap Dede isimleriyle anılan evliyalar medfundur. Şuhut ilçesinin 8 km. güneybatısında ve 65–70 hane kadar olan köye Isparta Senirkent Veli Baba Ocağına bağlı olan ve Sandıklı’da oturan Hamza Akgül Dede her yıl gelip cemlerini yaptırmakta olduğu anlatılır Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Müderris Yörük Hacı Ali Efendi
Bolvadin’de Kadiri tarikatının temsilcilerinden biri de Yörük Hacı Ali Efendi . Mahalle halkının desteğiyle Ömer Efendi başkanlığında bir dernek kurulur ve Kaymakçızade Hacı Mustafa Efendi’ nin bağışladığı arsa üzerine bir medrese inşa edilir. Büyük bir bahçe içinde havuzu, çeşmesi, haziresi ile düz, toprak damlı kerpiç binalardan meydana gelen medresenin bir derslik ve on talebe hücresi vardır. Bu medresenin başına da Konya’daki Parlak Hacı Medresesinden mezun olan ve kuruluşunda önemli katkıları olan Ali Efendi getirilir. Sene 1895’tir. Müderris Yörük Ali Efendi , Osman Efendi’nin oğludur ve 1864’te Emirdağ ilçesinin Dere köyünde doğar. İlk eğitimini babasından alan Ali Efendi 10 yaşında Bolvadin’e gelir. Burada Sıbyan Mektebi’nde okur. Daha sonra İmaret Camii yanındaki Müftüzade Hacı Mehmet Efendi Medresesi’ne devam eder. Akrabası Müderris Yörük Hacı İbrahim Efendi (ö.1887) ’ nin görev yaptığı Bülbülzade Müftü Müderris Hacı Mehmet Efendi Medresesi’ne kaydolur. Burada Hadimli Mehmet Vehbi’den tefsir, Kadınhanlı Hüseyin Efendi’den hadis okur. Daha sonra Kadirîye Tarikatı’na intisap eder. Hocasının ölümü üzerine Konya’ya giderek Parlak Hacı Medresesi’nden icazet alır. Bolvadin’e döndüğü zaman, intisap etmiş olduğu tarikatın ismi ile anılan ‚Kadriye Medresesi‛ne müderris olur. 1924’te medreselerin kaldırılmasına kadar burada müderrislik yapar. Kadriye Camii, 1909 yılında ibadete açılır. Yörük Hacı Ali Efendi, diğer taraftan 240 kuruş maaşla camiye imam-hatip olarak atanır. Atanma, Bolvadin Mahkemesi’nden aldığı ilam üzerine Evkaf Nezareti’nce gerçekleştirilir. 1920 yılında Kuva-yı Millîye Teşkilatı’nı kurar ve reisliğini yapar. 1920-1939 yıllarını Bolvadin’de Müftülük görev yılları olarak geçirir. Aynı zamanda Bolvadin Maarif Encümeni Reisliği’ne seçilir. Reisliği beş yıl sürer. 1939 yılı vefat tarihidir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Sultandağı Evliyaları
Sultandağı merkezinde Akşehir yolunun solunda Ahmet Remzi Tahranî Türbesi , Ahi Ömer Çavuş , Eber’deki Ahi Süleyman , Yakasinek’ teki Ecem Sultan’a ait olan türbeler vardır. Çarşı camiinin güneyine defnedilir. Başına bir türbe yaptırılır. Türbenin adı da İshak Dede olarak, halkın arasında anılır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Afyon Mevlevihanesi
Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Postnişin Odası Semazen Odası Afyon Mevlevihanesi Karahisar-ı Sahib Sultan Dîvanî Mevlevîhanesi olarak da bilinen Afyonkarahisar Mevlevîhanesi, Konya Mevlana Dergahı’ndan sonra ikinci önemli dergahtır. 13. yüzyılda kurulduğu bilinen tekke, mevlevîhaneler içinde ilk açılanlardandır. Ancak kim tarafindan ve kimin adina yaptırıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Hz. Mevlana’nin, Sultan Veled ve Alaeddin Çelebilerin 6-7 yaşlarında olduğu zamanlarda, onlarla birlikte Kale Muhafızı Bedreddin Gühertaş’ın davetlisi olarak Afyonkarahisar’a geldiği ve hatta oğullarını da burada sünnet ettirdiği kaynaklarda zikredilmektedir. Daha sonraki yıllarda Sultan Veled ve oğlu Ulu Arif Çelebi de buraya gelmiş ve Mevlevîliğin gelişerek yaygınlaşması için önemli adımlar atmışlardır. Afyonkarahisar’da ilk Mevlevîlik tohumları Sultan Veled zamaninda atılmıştır. Sultan Veled burada kaldığı sürede kızı Mutahhare Hatun’u Germiyanlı Savcı Bey’in oğlu Umur Bey ile evlendirmiş ve 1276 yılına tekabül eden bu izdivaç ile iki aile arasındaki akrabalık bağları kuruşmuştur. Böylece Çelebi soyu Konya dışında buradan da kök salmaya başlamıştır. Birtakım kaynaklar Afyonkarahisar’daki ilk mevlevîhanenin bu tarihlerde kurulmuş olduğundan söz etmektedirler. Ancak dergah daha sonraları muhtemelen yıkılmış veya yıktırılmıştır. Afyon Mevlevihane’sinin Mimari Özellikleri ve Bölümleri Mevlevîhâne, Afyonkarahisar Şehir merkezi, Zâviye Sultan Mahallesi, Akmescit Caddesi Zâviye Canbaba yokuşu ile Türbe Caddesi arasında bulunmaktadır. Yapı, ana mekan ile bahçesinde yer alan çeşitli birimleriyle yaklaşık 5.000 m2 lik bir alan üzerindedir. Neo-klasik ve Türk Barok üslubu özelliğinde inşa edilen yapı, “Zâviyeli Mescid” vasfını taşımaktadır 1) Ana Mekan Mevlevîhânedeki ana mekan cami-mescit, semâhâne ve türbe bölümlerinden ibarettir. Bina bir ana kubbe ve beş küçük kubbe ile örtülüdür. Yapıya ek olarak pramit çatılı son cemaat mahalli bulunmaktadır. Barihüda Tanrıkorur yapının 740 m2 lik alanı kapladığını tespit etmifltir. Ana Girişle son cemaat mahallinde bulunan ahşap çift kanatlı, aynalı kapı ile girilmektedir. Kilit taşının içinde kabartma destarlı sikke motifi üzerinde Besmele-i şerif yazılıdır a) Cami-Mescit Semahane ve Türbe Bölümü Mevlevîhâne’nin ana mekanında cami-mescit, semâhâne ve türbe bölümü bulunmaktadr. Ahşap çift kanatlı aynalı, yüksekçe görkemli işçiliğe sahip olan iç girifl kapısı günümüzde de estetiğini korumaktadır. Kapı üstü kemeri ve beşgen kilit taşı mermerden yapılmış olup tüm sadeliğini göstermektedir. Semâhâneye göre, ortada ana kubbe, güneyde iki küçük kubbe ile mescit, şerbethâne ve kadınlar bölümü üzerinde güneyden kuzeye doğru dizilmiş üç küçük kubbe yer almaktadır. Son cemaat mahallinden semâhaneye girişte sol kısımda mescit bölümü yer alırken; ana kubbe altında semâhâne, semâhânenin güneyinde camii bölümü, her ikisinin doğusunda da türbe bölümü, yine ana yapının kuzey-batısında mutribhâne sundurmalı olarak bulunur. Burası Post Makamının üstündedir. Afyonkarahisar Mevlevîhânesi’nde, semâhânenin yan tarafında sema edenleri seyir edercesine on iki adet sanduka bulunmaktadır. Sandukaların ortasında insan boyundan biraz daha yüksek olarak Dîvâne Mehmet Çelebi’nin sandukası yer almaktadır. Buradan mihraba doğru sırayla Aba-pûş Mehmet Bâlî (Velî) Çelebi, Hızır Şah, İlyas Şah, Muğlalı İbrahim Şâhidî Dede’ye ait sandukalar bulunmaktad›r. Gölpınarlı, Şâhidî’nin mezarına çelebilerden Bâki Efendi’nin gömülmüş olduğunu nakletmektedir. Aba-pûş Mehmet Bâlî (Velî) Çelebi’nin sanduka örtüsü 1894 tarihlidir. Sultan Abdülhamit II tarafından Sultan Dîvâni sandukası üzerine örtülmek üzere gönderilmiştir. 1884 tarihli Hüdavendigar Vilâyeti Salnâmesi’nde belirtildiğine göre, Hazine-i Hâssa Şahânece özel olarak imal ettirilmiş olup pirinç parmaklklarla birlikte gönderilerek yerlerine konmuştur. Sultan Mehmet Reşat’ın gönderdiği yeşil örtünün Sultan Dîvâni sandukası üzerine örtüldüğü, boşta kalan kırmızı örtünün de Aba-pûş Mehmet Bâlî (Velî) Çelebi sandukas› üzerine serildiği anlaşılmaktadır. İlyas Şah Çelebi sandukasının arka bölümünde Kemal Çelebi’nin kızı Bahar Hanım ile Ziya Çelebi’nin kızı Mutahhara Hanım’ın mezarı vardır. Şâhidînin ayak ucundaki Rıza ve Baha Çelebilerin mezarları sandukalıdır. Aba-pûş Mehmet Bâlî (Velî) Çelebi’nin ayak ucunda ve Dîvâne Mehmet Çelebi’nin sağında Şah İsmail’in oğlu Alkas’a (Sofu-Safi Mirza) atfedilen bir mezar bulunmaktadır. Semâhâneye girişte sol tarafta, birinci sırada Dîvâne Mehmet Çelebi’nin âteşbâzı Furûni Dede’nin sandukası bulunmaktadır. İkinci sırada Mehmet Ra- şit Çelebi, Ahmet Kemâlettin Çelebi ve Celâleddin Çelebi efendilere ait sanduka mevcut olup dededen toruna üç nesil bir arada medfun bulunmakta- dır. Üçüncü sanduka altında Şeyh Murat Çelebi’ye, dördüncüsü ise Meczup Abdülbâki Efendi’ye aittir. Camiinin minaresi kuzey-batı köşesinde yer almaktadır. Cami ile birlikte ortak temele oturan minare, kubbe hizasına kadar duvarı içinden çıkmakta olup kesme taştan çokgen dilimli ve yüzeyi oluklu olarak yapılmıştır. Şerefe altında iki ayrı silme bulunmaktadır. Taş çıkmalar üzerinde Şerefe yer almıştır. Korkulukları taştandır, külah boğumlu olarak daralmaktadır. b) Şerbethâne ve Kadınlar Bölümü Mescit ve semahaneye girildiğinde türbe bölümünün solunda iki katlı bölümün üst katında kadınlar bölümü, alt katında Şerbethâne yer almaktadır. Şerbethâne günümüzde kadınlar bölümü olarak kullanılmaktadır. Şerbethâne’nin arka kısmına bir takım insanlar defin olmuşlar. Bunlardan Mollazâde Mehmet Nuri Paşa Çelebi, Sadık Bey, babası Süleyman Bey, oğlu Ali Bey gibi kişilerle Köçek Mustafa Dede’nin kimlikleri tespit edilmiştir. 1902 yılında zuhûr eden büyük yangından sonra Mevlevîhâne’nin yeniden yapılışında Köçek Mustafa De- de’nin mezarı üzerine sanduka konulmadığı anlaşılmaktadır. Mevlevîhâne’de altmış altı yıl tekke-nişînlik, camisinde hatiplik yapan Raşit Dede, nâm-ı diğer Hatip Hoca, türbe hakkında Şunlar› söylemiştir: “ Mevlevî tekkesi H.1318/M.1902’de vuku bulan yangında yanmazdan evvel tekkenin (Sultan Dîvânî) nin merkadi ile mukabil köşesindeki parmaklık arasında 5 sandûka vardı. Bu sandûkalarından biri (Beyatî) âyini bestekâr Mustafa Dede’ye, biri de Sultan Dîvânî’nin ateşbaz (Furûnî) Dede’ye ait bulunuyordu. Yangından sonra tekke tekrar yapılırken bu parmaklığın biraz tevsii istendi; bu maksatla Furûnî Dede’nin evvelce parmaklık içinde olan sandûkası biraz yan tarafa çekildi ve o zaman yer daraldığı için oraya Furûnî Dede, ikincisi Reşit Kemal, Celâl çelebiler, üçüncüsü maktul Ali Çelebi’nin biraderi Münir? [Murat?] Çelebi, dördüncüsü de Meczup Bakî Çelebi namlarına ancak 4 sandûka sığdırılabildi ve Mustafa Dede’nin sandûkası da büsbütün kaldırıldı. Bu zatın asıl kabri tam ikinci sandukanın bulundu¤u yerde idi. c) Son Cemaat Mahalli Mevlevîhâne’ye ana kapıdan girişte bulunan son cemaat mahalli 7m x 7m taban ölçüsünde ve 7 m yüksekliğinde iki adet piramitle örtülmüştür. Pramit çatıların uç noktasında destarlı sikke alem bulunmaktadır. Ahşap olan Son Cemaat Yeri penceresinin dış kısmında işlemeli demir parmaklıklar bulunmaktadır. Pencere içi duvarları eğik yapılmıştır. Bu özellik cami içerisine bol ışık girmesini sa¤lamaktadır. 2) Diğer Birimler a) Derviş Hücreleri Mevlevîhâne’ye kuzeyden ana kapıdan girişte sol kısımda iki katlı derviş odaları bulunmaktadır. Bu bölümün üst katında yan yana dizilmiş sekiz derviş hücresi yer alır. Odalardan sonra yaklaşık 1,5 m kadar alt zeminde tuvaletler yer alır. 1844 tarihli arşiv kayıtlarından anlaşıldığına göre diğer bir takım birimlerle birlikte beş derviş odası, tamire muhtaç olduğu belirtilerek derviş odalarının dokuza çıkarılması planlanmıştır. XX. Yüzyıl başlarında zuhur eden büyük yangından sonra yeniden yapılan dede hücrelerinden dergâh ile matbah arasında kalanlar 4 Nisan 1934 tarihinde yıktırılmıştır b) Matbah-ı Şerif Afyonkarahisar Mevlevîhânesi’nin kaleye bakan kapısından içeri girildiğinde yaklaşık on-on iki ayak basamakla çıkıldığında sağda Matbah-ı şerif bulunmaktadır. Güneyde yer alan iki kanatlı kapıdan girilir. Kareye yakın planlı, dört kemer üzerine tek kubbe inşa edilmiştir. Üç bölümde kuzey kısmında Ocak başı ile Âteş-bâz Velî Makam bulunmaktadır. c) Meydân-ı Şerif ve Selamlık Dairesi Meydân-ı Şerif ile Selâmlık Dairesi, ana bina ile matbah arasında olan bina ünitesidir. Bu yap şu anda yoktur. Hamdi Özkara’nın belirttiğine göre, Meşrûtiyetin ilanı (1908) sıralarında matbahın sağ tarafı ile karşısında iki katlı bir çok oda yapılmış olup buralarda dedeler oturmakta imişler. Zamanla harap olan bu odalar 4 Nisan 1934 tarihinde yıktırılmış, sadece sokağa bakan duvarı kalmıştır. 1908 yılına ait olduğu sanılan Mevlevîhâne’nin açılış fotoğrafında giriş kapısının sağında Meydân-ı şerif ile Selâmlık Dairesinin ikinci kat pencere kanatları görülmektedir. d) Şeyh-Harem Dairesi Mevlevîhâne bahçesinin güney bölümünde su deposundan sonra Şeyh efendilerin oturduğu iki katlı ahşap bir bina bulunmakta idi. Şeyh Mehmet Râşid Çelebi, 1857-58/H.1274 yılında Mevlevîhâne’nin bitişiğinde olan ve Tekke Bahçesi diye bilinen vakıf bahçenin zemin kirasını vererek kendi ailesi ve divanhane için bir ev yapma talebinde bulunmuştur. Bu yapının 1902 yılında tezahür eden büyük yangında yandığı, Mevlevîhâne ile birlikte yeniden yapıldığı anlaşılmaktaysa da binanın daha sonraki yıllarda tekrar yandığı rivayet olunmaktadır. e) Hâmûşhân (Mezarlık)/Hadîkatü’l-ervah (Ruhlar bahçesi) Mevlevîler mezarlığa “Susanlar Yurdu” anlamında “Hâmûşhâne”; burada yatanlara da “Susanlar” anlam›nda “Hâmûşhân”, denmesinin yanı sıra, “Hadîkatü’l-ervah (Ruhlar bahçesi)” de denilmektedir. Mevlevîhânelerin pek çoğunda türbe ve hâmûşhânda Şeyh aileleri ile dervişler defin olmuşlardır. Afyonkarahisar hâmûşhânı, ana yapının doğusunda yer almakta idi. Cumhuriyet döneminde mezarlıklar şehir merkezinden kaldırılırken buradaki mezarlık da kaldırılarak bahçe haline getirilmiştir. Bahçe son olarak 1996 yılında tekrar düzenlenmiştir. Mevlevîhâne hâmûşhânında defin olanlardan Şeyh Ahmet Çelebi (öl.1830) ile Namık Kemal’in annesi Fatma Zehra Hâtun’un kimlikleri tespit edilmiştir f) Şadırvan Bahçenin birinci kademesinde 5 m sekizgen kolonlu Şadırvan bulunmaktad›r. Buradaki alanın tamamı taş plakalarla kaplanmıştır. Bu alandan bir basmakla çıkılan ikinci alanın kıble yününde bir musalla taşı vardır. 1844 tarihli arşiv kayıtlarından anlaşıldığına göre, avluya bir adet şadırvan yapılması planlanmıştrr. Planlanan şadırvanın şeyh Kemâleddin Çelebi döneminde yapıldığı anlaşılmaktadır. Hamdi Özkara’nın eski müftülerden Hüseyin Bayık’tan rivayetine göre, Mevlevîhâne girişinde bahçe ortasında bulunan şadırvan Şeyh Kemâleddin Çelebi zamanında Emirdağlı Ali Baba isimli bir hayırsever tarafından on sekiz bin kuruşa yaptırılmıştır. 1960’lı yıllarda halk tarafından üstü örtülü olarak yeniden inşa edilmiştir. g) Su Deposu Dergâha güney kapıdan girildiğinde sağ bölümde yer alan su deposu XX. Yüzyıl ortalarında Mollazâde Feyzi Bey kızı Hacı Emine Çelikalay tarafından yaptırılmıştır. Batı cephesi duvarında Türkçe kitabesi bulunmaktadır. Afyonkarahisar’da Sultan Veled tarafindan yaptırıldığı bilinen mevlevîhanenin yıkılış sebebi ise, aslinda bu arsaya daha büyük ve müştemilatı daha geniş olan bir dergah yapılmasıdır. Mevlevîliğin en hızlı yaygınlaşma zamanı olan Ulu Arif Çelebi zamaninda, Çelebi Afyon’a da gelmiş ve bu sırada misafir olarak kaldığı Sahipoğlu Ahmed Bey’in de kalbini fethetmiştir. Ahmed Bey de, genişçe olan dergah arsasını Ulu Arif Çelebi hatırına bağışlamıştır. Bunun üzerine 1316’da dergah ikinci kez ahşap olarak inşa ettirilmiş ve bina bu tarihten itibaren bir asitane olarak hizmetine devam etmiştir. Bu tarihten sonra mevlevîhaneye çeşitli devlet adamları tarafindan çok sayıda gelir vakfedilmiştir. Mevlevîhaneye en fazla rağbet edilen dönem olarak ise, Sultan Dîvanî dönemini görmekteyiz. Sultan Dîvani’nin teşkilatçılığı, devlet adamları ile iyi geçinmesi ve onlarla sürekli diyalog halinde olmasi, çok seyahat etmesi, Mevlevîliğin parlak bir dönem geçirmesine sebep olmuştur. Tarihte birkaç kez yangın geçiren mevlevîhane, 20. yüzyila da birtakım tamir ihtiyaçlarıyla girmişti ki, 1902 yılındaki büyük yangında bütün müştemilatı ile birlikte tamamen kullanılamaz hale gelmiştir. Son yapımda mevlevîhanenin taş işçi ustalığını ise Ermeni Andon Usta yapmıştır. Dönemin padişahı Sultan II. Abdülhamid’in özel gayretiyle yeniden yaptirilan bina, camiinin bugünkü haline kavuşmuştur. Afyon Mevlevihanesi Postnişinleri Yusuf İlgar’ın çalışmasından öğrendiğimize göre, Süleyman Şah ile Mutahhara Hatun’un büyük oğlu Çelebi Hızır Paşa 1276 yılında dünyaya gelmiştir. Menkıbeye göre, doğduğu ayda Hz.Hızır onu elinden tutarak ‘vera-yı ihtifa’ya çeker. Birkaç gün aramadan sonra Karahisar’da Kale-i Cebel’ deki (Hıdırlık Dağı) sonradan Hızır Makamı diye meşhur olan yerde dişi bir aslanın kucağında bulunur. O sırada henüz bir haftalık bebek olan Çelebi’nin, bir yaşındaki çocuk kadar gelişmiş olduğu gözlenir. Bu olaydan sonra, Çelebi ‘Hızır’ismiyle birlikte anılır. Paşa, Selçuklu devleti tarafından ‘tuğ, alem (bayrak, sancak), kılıç ve kalem ile’ şereflenmiştir. Uzun bir ömür süren Hızır Paşa, 1371 yılında 97 yaşında iken vefat etmiştir. Alişir oğlu Yakup Han’ın Ulu Arif Çelebi evlatlarına ve Mevlevihaneye bir takım köyleri vakfetmesi, XIV. yüzyıl başları itibarıyle şehirde bir zaviyenin varlığını düşündürmektedir. Bu dönemde Hızır mahlasıyla şiirlerini Farsça yazmış olan Çelebi, muhtemelen bu zaviyenin ilk şeyhi idi. Vefatından sonra torunu Abapuş Mehmet Bali Çelebi zaviyenin şeyhi olur. 1-Abapuş Veli 1350 yılında doğan AbapuşVeli Ahmet Paşa’nın oğludur. İyi bir eğitim görür. Dedesi Hızır Paşa’nın etkisiyle Mevleviliğe yönelir. 1371’de Mevlevihaneye şeyh olur. Saltanat elbisesi yerine tarikat abası ve külahı giymesinden dolayı Abapuş lakabıyla Afyonkarahisar’da meşhur olur. Dede İni ismiyle bilinen mekanı çilehane olarak kullanır ve hayatının büyük bir kısmını burada uzlete çekilerek geçirir. Devletin ileri gelenleri, alimlerin pek çoğu, talebeleri ve eşrafın bazıları onun sohbetlerini takip eder. Timur Karahisar’a gelince onu ziyaret eder ve çeşitli hediyeler sunar. Abapuş Veli hediyeleri kabul etmez. Menkıbeye göre, Timur’un, ‘Sizin bulunduğunuz bu yerler viran olmaktan uzaktır‛, diyerek Karahisar’a zarar vermez denilse de, tarihen sabittir ki, Timur’un torunu Hüseyin Mirza, Akşehir ve Karahisar civarını istila ederek kan akıtmıştır. Vefatından bir yıl önce oğlu Sultan Divani’yi Karahisar Mevlevihanesi şeyhliğine görevlendirir. Kendisi uzlete çekilir 1485’te vefat eder. Kabri mevlevihane içindeki türbededir. 2- Sultan Divani 3-Hızır Şah Çelebi 4-Şah Mehmet Çelebi Daha çocuk yaşta iken şiir söylemeye başlayan Şah Mehmed Çelebi iyi bir eğitim görür. Bir gün babası ile otururken biri alim diğeri cahil iki derviş birbiriyle çekişir. Alim olanı cahile imalı olarak, ‚Bre odun!‛, diye hitap eder. Cahil derviş, öfkeden ateş kesilerek arkadaşını şeyhe şikayet edince, Nefs-i bed-hu k’ola pür-ateş odun lafzından Hime-i nar-ı gazab olduğuna şahiddir beytiyle cahilin kafasına bir odun da Şah Mehmed Çelebi vurmuş olur. 1575 yılı vakıf kayıtlarından Mevlevihane ve mescidinin vakıf yönetimi Şah Mehmed Çelebi’de bulunduğu görülür. Vefatı ile kızı Destina Hanım II, onun yerine vakfın mütevellisi olur. 5-Çelebi Küçük Mehmed Efendi 1584’te dünyaya gelen Çelebi Küçük Mehmed Efendi iki yaşında annesini kaybeder ve ablası Destina Hatun tarafından yetiştirilir. 1606’da vakfın tevliyeti ile Mevlevihanenin şeyhliğini resmiyette üzerine alır ise de, ablası Destina Hatun 1630’daki vefatına kadar idarede etkili olur. Küçük Mehmed Efendi’nin Güneş Han-ı Kebire, Kerime, Rahime, ve Seher isimlerinde dört kızı dünyaya gelir. Çelebi Küçük Mehmed Efendi döneminde isyanlar ortaya çıkmış, Mevlevi dervişlerini de bu isyanlara ortak yapma çabaları olmuştur. Ġsyancılar ihtilal yapma hevesiyle özellikle militan bir grup öğrenciyi Mevlevi dervişlerin arasına katmışlar, bu arada şehirdeki bazı medreseleri de perişan hale getirmişlerdir. Ġsyancıların olumsuz davranışları Çelebi Küçük Mehmed Efendi’den sonraki dönemde de devam etmiştir. Çelebi’nin yerine Karahisar Mevlevihanesi şeyhliğine yetiştirdiği, eğittiği amcası oğlu ve damadı Çelebi Mehmed Arif III Efendi tayin olur. 6- Mehmed Arif Çelebi Mollazade diye anılan III. Mehmed Arif Çelebi 1597’de dünyaya gelir. Sekiz yaşında yetim kalan Çelebi, Küçük Mehmed Efendi’nin terbiyesi altında yetişir. Kara Mustafa Paşa’nın tevcihi ile 1635’te Mevlevihaneye şeyh olur. Döneminde pek çok insanın zulüm gördüğü Celali isyanları devam eder. ‘Su akmadığı zaman kokar’ düşüncesiyle ceddi gibi sıkça seyahat ederse de, şeyhi, hocası ve aynı zamanda kayınpederi olan Küçük Mehmed Efendi, ‘Değişmeyen, kokmayan derya ol, deniz ol’ diyerek seyahati bırakmasını işaret eder. ‘Ebu’l Meşayih ve Hulefa’ unvanını alır. Kendisini çekemeyenlerin iftirası ile Bolvadin Mahkemesine şikayet edilince, karşı tarafın iddia ettiği hak talebini cömertçe ödeyen Çelebi şöyle buyurur. ‚Hasımlarımın bu fakiri taciz ettiği, rahatsız ettiği akıl sahipleri indinde malumdur. Ancak istenilen bu meblağın gerekçesinin açıklanmasını istesek, biz onları taciz etmiş olurduk. Çünkü o zaman işin iç yüzü ortaya çıkardı. Sonra biz bu borçtan beri olduğumuza yemin etsek, dedemiz Hz. Ebubekir’in yolundan ayrılmış olurduk. Zira yok yere ona bin dinar borç isnad edildiğinde böyle bir borcu olmadığına dair yemin etmeyip o borcu verdi. Ayrıca onların bize karşı muameleleri sebebiyle sevap kazanmamız, onların ise bizim yüzümüzden cezalandırılmaları bize uygun düşmez.‛ Çelebi’nin hakkında anlatılan bir menkıbe şöyledir. ‚Bir tarihte Çelebi Büyük Kalecik köyüne gider. Etrafı seyrederken gözüne çarpan yüksek bir kayaya merdivenle çıkmıştır. Çevresi taşlık ve kayalıktır. Etrafa bakınırken şakacı birisi merdiveni alıp saklar. Şeyh inmek için merdiveni aradığında, şakacı, ‚Bize ikramda bulunmadıkça merdiven gelmez‛, der. O da doğru söylüyorsun diyerek cebinden çıkardığı üç avuç dolusu parayı serper. Herkes paraları toplamakla meşgul iken Çelebi gözden kaybolur. Para toplayanlar başlarını kaldırdıklarında çelebiyi göremeyince şaşırıp kalırlar. Çevreyi arayıp bulamayınca, durumu dergah yetkililerine haber verelim diye gittiklerinde Çelebiyi odasında oturur vaziyette bulurlar. Şaşkınlıkla nasıl geldiğini sorduklarında Çelebi, ‚Bu bize ecdadımızdan mirastır. Bunda garip bir şey yoktur‛, buyururlar. Konya Mevlana Dergahı postnişini Ebubekir Çelebi’nin 1637’de IV. Murad’ın fermanıyla görevden alınması üzerine Konya Dergahına postnişin olur ve 1642’de vefatına kadar bu makamda kalır. Mesnevihan Kasım Dede’nin onun vefatı üzerine söylemiş olduğu kıta şöyledir. Arif Efendi rafi katd u cud olub Çekdi liva-yı hicreti ıtlak mülküne Sal-i gamimde münhasıf oldı mah-ı ah Virdi şikest hüzünle uşşak silkine Kayınpederi gibi Çelebi’nin de Güneş Han-ı Sugra, Kamile, Kerime ve Ayşe isimlerinde dört kızı dünyaya gelir. 7- Ebu Bekir Efendi istanbul’da Kehhalzade diye anılan Ebu Bekir Efendi, Tugani Ahmet Dede’nin eğitiminde yetişir. Şeyhinin vefatından sonra Konya’ya giderek Mevlana dergahında hizmete başlar. Şemseddin-i Tebrizi dergahında Mesnevihanlık yapar ve hizmette emsallerini geçerek büyük rütbelere ulaşır. Konya Mevlevihanesi postnişini Ebu Bekir Çelebi tarafından Bağdat Tekkesi şeyhliğine gönderilirse de, çok geçmeden izinle Ġstanbul’a döner. Karahisar Mevlevihanesi şeyhi Küçük III.Arif Çelebi, 1637 yılında Konya Mevlevihanesi postnişinliğine tayin olunca, yerine Kehhalzade Ebubekir Efendi şeyh olarak tayin edilir. Ebu Bekir Efendi başarılı hayatının son kısmını burada geçirmiştir. 1649 yılına ait Afyonkarahisar Şeriyye sicil kaydında, Ebu Bekir’in Karahisar Mevlevihanesinde halen şeyh olduğu anlaşılmaktadır. 8- Derviş Mustafa Dede Babası ‘fukara-yı sofiyye’den olan Derviş Mustafa Dede, Rumeli Yenişehir’in köylerinden birinde dünyaya gelir. Babası gibi derviş olmağa karar veren Mustafa Dede, önce Konya Mevlevihanesine giderek postnişin Ebubekir Çelebi’nin (öl.1638) hizmetine girer. Ebubekir Çelebi 1637 yılında IV. Murad tarafından görevden alınınca Derviş Mustafa kendisine yeni bir mürşid bulmak arzusuyla Konya’dan Karahisar’a gelir. Burada çilesini çıkarırken şeyhi Arif Küçük Çelebi, aynı yıl Konya Mevlevihanesi postnişinliğine tayin olur. Böylece derviş yine şeyhsiz kalmıştır. Çilesini tamamlayan Derviş Mustafa Dede, ilim ve irfan eğitimi yanı sıra musiki öğrenmeğe başlar, dergahın neyzenbaşısı Gülüm Dede’den ders alır, bu arada Bağdat Mevlevihanesi şeyhliğinden istifa eden Kehhalzade Ebubekir Efendi Karahisar Mevlevihanesine şeyh olmuştur. Derviş Mustafa muhtemelen şeyh Ebubekir döneminde çilesini tamamlar ve onun vefatından sonra yerine Karahisar Mevlevihanesi şeyhi olur. Derviş Mustafa Dede’nin mütevazi, alçak gönüllü bir şahsiyet olduğu anlatılır. Rauf Yekta onun bu özelliğini, ‚..gerek dervişliği, gerek şeyhliği esnasında dergaha ait hizmetleri seve seve bizzat yapar, hatta yaşı hayli ilerlediği halde pabuç çeviricilik, süpürücülük, odun yarıcılık gibi hizmetlerin ifasından geri durmazdı. (Kuçek Derviş Mustafa Dede) ismiyle anılmasının sebebi de işte bu suretle bütün hayatını dervişlerinin hizmetine hasretmesidir‛, şeklinde belirtmektedir. Tekkelerle ilgili 1666’da başlayan 18 senelik yasaklı dönem Mustafa Dede’nin şeyhliği devresine rast gelmektedir. Konya Mevlevi şeyhi Bostan Dede’nin Afyon Mevlevi şeyhi Mustafa Dede’ye gönderdiği 1684 tarihli mektubunda, padişah tarafından yeniden mesnevi okunmasına ve sema yapılmasına izin verildiği, hemen semaa başlamaları’ bildirilmektedir. 1702 yılında sağ olan şeyh Mustafa Efendi’nin 1703 yılına ait bir vakıf kaydında ölü olduğu ve böylece onun 1617-1703 yılları arasında yaşamış olduğu söylenebilir. Ayin-i şerif mecmualarında Bayati ayin-i şerifinin bestekarı olan Kuçek Derviş Mustafa Dede’nin Karahisarlı olduğu sanılmaktadır. Gölpınarlı, Mevleviler arasındaki tevatüre göre, Karahisar Mevlevihanesi şeyhliğinde bulunduğunu ve vefatıyla semahaneye gömüldüğünü nakil etmektedir. Mevlevihanede altmış altı yıl tekkenişinlik, camisinde hatiplik yapan Raşit Dede, nam-ı diğer Hatip Hoca da, Kuçek Derviş Mustafa Dede’nin Karahisar’da medfun olduğunu ifade ederek şöyle açıklık getirmektedir. ‚1902 yılında Mevlevihane yanmadan önce ‚Sultan Divani’nin merkadi ile mukabil köşesindeki parmaklık arasında beş sanduka vardı. Bu sandukalardan biri Beyati ayini bestekarı Mustafa Dede’ye, biri de Sultan Divani’nin ateşbazı Furuni Dede’ye ait bulunuyordu. Yangından sonra tekke tekrar yapılırken bu parmaklığın biraz tevsii istendi. Bu maksatla Furuni Dede’nin evvelce parmaklık içinde olan sandukası biraz yan tarafa çekildi ve o zaman yer daraldığı için oraya Furuni Dede, ikincisi Reşit, Kemal, Celal çelebiler, üçüncüsü maktul Ali Çelebi’nin biraderi Münir (Murat) çelebi, dördüncüsü de meczup Baki Çelebi namlarına ancak dört sanduka sığdırılabildi ve Mustafa Dede’nin sandukası büsbütün kaldırıldı. Bu zatın asıl kabri tam ikinci sandukanın bulunduğu yerde idi.‛ Nakledilen hatırata göre, Küçek Derviş Mustafa Dede Karahisar Mevlevihanesi türbe kısmında medfundur. Derviş Mustafa’nın müzisyenliği ve mesnevihanlığının yanı sıra hat ile uğraştığı, çeşitli mesnevileri istinsah ettiği anlaşılmaktadır. 10- Ebubekir Dede Seyyah lakabıyla anılan Ebubekir Dede Derviş Mustafa Dede’nin oğludur. Tabi Dede, onun şeyh olmasını, ‚Müsellimdir hilafet Mustafa’dan sonra Bu Bekre‛ tarihi ile belirtmektedir. Ebubekir Efendi 1703’ten itibaren mevlevihanenin şeyhi ve mesnevihanıdır. Vakfın mütevellisi olan Kerime Hatun, vakıf köylerden verginin alınması için 1720 yılında onu kendisine vekil tayin eder. 11-Mehmet Mukim Dede Daniş Ali Dede’nin (öl.1684) oğlu Mehmet Mukim Dede babasının vefatından sonra Siyahi Mustafa Dede’nin (öl.1711) hizmetinde bulunur ve onun terbiyesi altında yetişir. Konya Mevlevihanesi postnişini Bostan Çelebi II tarafından önce Karahisar, arkasından Ankara hangahlarına şeyh olarak tayin edilir. Mehmet Mukim Dede’nin Afyonkarahisar Mevlevihanesi şeyhliğine atanması 1703-17o5 yılları arasında olmalıdır. Zira 1703 yılında Mevlevihaneye şeyh Ebubekir Dede mesnevihan olarak tayin edilmiştir. Ancak Ebubekir Dede’nin ne kadar şeyhlikte kaldığı tespit edilememiştir. Dede daha sonra Tokat asitanesine tayin edilir ve 1718 yılında orada vefat eder. 12-Şekip Dede Asıl adı Ömer olan Şekip Dede’nin babası Osman Efendidir. Şekib, Ġstanbul’da eğitimini tamamlar, kadılığa geçer, ancak kadılıktan ayrılarak Mevlevi tarikatına girer. Bir müddet Konya Mevlevihanesinde kalarak ‚hücrenişin-i uzletgüzin‛ ve mesnevihan olur. Mevlevi eğitimi ve terbiyesini tamamlayan Şekib, buradan önce Karahisar şeyhliğine, daha sonra Halep meşihatine tayin edilir. 1723 yılında Hacc-ı şerifde vefat eder. 13-Abbas Dede Karahisar-ı Sahip Mevlevihanesinin şeyhlerinden Abbas Dede Şeyh Ebubekir Efendi’den sonra Mevlevihaneye şeyh olarak tayin edilir. 14-Yahya Efendi 1752 yılına ait bir vakıf kaydında yer alan, ‚Mevlevihanenin bil-fiil şeyhi ve vakfın nazırı olan ‘umdetü’l meşayıh Osman Efendi ibn-i es-Seyyid şeyh Yahya Efendi..‛, şeklindeki ifadeden Afyonkarahisar Mevlevihanesi şeyhi Osman Çelebi’nin babasının şeyh Yahya olduğu anlaşılmaktadır. Sicil kayıtlarında oğlu Seyyid Osman Efendi’nin Mevlevihanede 1739 yılında şeyh olarak görevli bulunmasından, Yahya Çelebi’nin bu yıllarda vefat etmiş olduğu söylenebilir. 207 15-Şeyh Osman Çelebi Karamanlı Şeyh Osman Çelebi’nin babasının Mevlevihane şeyhliğine görevlendirilmesiyle Afyonkarahisar’a yerleşmiş oldukları düşünülebilir. Osman Çelebi bu arada Sultan Divani oğlu Hızır Şah’ın kızı Kamer Şah ile evlenir. Şeyh olarak bulunduğu mevlevihanede aynı zamanda vakfın da nazırı olarak görev yapar. Bununla birlikte Çelebi’nin postnişinlik makamına hangi tarihte başladığı, hangi tarihte ayrıldığı tespit edilememiştir. Vefatından sonra oğlu Yahya Çelebi’nin şeyh olduğu, onun da 1767 yılında genç yaşta öldüğü dikkate alınırsa, Çelebi’nin 1764-1767 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. 16-Yahya Çelebi Şeyh Osman Efendinin oğlu olan Yahya Çelebi dergahta Mevlevi kültürü ile yetişmiş, ve daha sonra kaptan-ı derya Seyyid Ali Paşa’nın kızı Zeynep hanımla evlenmiştir. Çeşitli mecmua ve cönklerde yirmi kadar gazel ve koşması tesbit edilmiştir. 17-Seyyid Alaeddin Çelebi Muhtemelen Yahya Çelebinin küçük kardeşi olan Seyyid Alaeddin Çelebi, Yahya Çelebi’nin vefatından sonra Mevlevihanenin şeyhi olmuştur. Şeyh Es-seyyid Alaeddin Çelebi, Karahisar-ı Sahib Mevlevihanesinin mütevelliliği ile ilgili olarak yazılan bir Hatt-ı Humayun’da otuz beş yıldır şeyhlik görevinde bulunduğunu belirtmektedir. Bu durumda Çelebi otuz beş yılını 1801 yılında tamamlamıştır. 18-Ahmet Çelebi, Seyyid Alaaddin Çelebi’nin büyük oğludur. XIX. yüzyılın başlarında babasının vefatıyla Mevlevîhâne’nin şeyhi ve vakfın da mütevellisi olmuştur. 1826 tarihli bir vakıf kaydında, yirmi yıldır beratla mütevelliğin elinde olduğu, 1806 yılında şeyhlik görevindeyken vakfın mütevelliliği verildiği belirtilmektedir. Bu görevler üzerinde iken, 1830 yılında vefat etmesi üzerine kardeşi Seyyid Yahya Efendi Mevlevîhâne’ye şeyh olarak görevlendirilmiştir. Onun da Mevlevîhâne bahçesinde gömülü olduğu nakledilir. 19-Yahya Efendi Kayıtlardan anlaşıldığına göre, Alaaddin Efendi’nin oğlu Seyyid şeyh Yahya Efendi, 1834 yılında vakfın mütevellisi ve mevlevîhânenin de şeyhidir. Ocak 1837 yılında mevlevîhânenin postnişîni ve imamıdır. 20 – Şeyh Murat Efendi Şeyh Ahmet Çelebi’nin oğlu, Şehid Ali Efendi’nin de kardeşidir. Sicil kayıtlarında Murat Çelebi’nin şeyhlik yaptığına dair bir kayda rastlanmaz. Ancak, Mevlevîhâne’nin türbe bölümünde ona atfedilen kabir üzerinde bir sandukanın olması, Şemseddin Çelebi’nin, şeyh Ali Efendi’den önce Mevlevîhâne’nin şeyhi olduğunu, onun vefatından sonra Ali Efendi’nin şeyhlik makamına geçmiş olduğunu bildirmesi gibi bilgiler, onun 1837 yılında kısa bir süre, (belki birkaç ay) şeyhlik yapmış olduğu fikrini vermektedir. Bu durumda Murat Efendi’nin Yahya Efendi’den sonra, Ali Efendi’den de önce şeyh olması gerekir. Murat Efendi, Ahmet Çelebi’nin büyük oğlu olmalıdır. Zira Mevlevî geleneğinde de şeyhlik sırası öncelikle ailenin büyük erkek çocuğuna verilmiştir. Babası ve kardeşine ait bilgilerden yola çıkarak 1750-1850 yıllarında yaşadığını söyleyebiliriz. 21-Şeyh Ali Efendi’ nin 1837 yılı ortalarında şeyhliğe atanmış olduğu ve 1840 yılında da mevlevîhânenin şeyhi, vakfın da mütevellisi olduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen 1842 yılında bugün için bilinmeyen sebeplerden dolayı idam edilmiştir. Mevlevî muhitince ‚başı kesik, şehid Ali Efendi” diye anılmıştır. Münire Hanım isminde bir kızı bulunduğu ve Münire Hanımın Raşit Çelebi’nin oğlu Kemal Çelebi ile evlenmiş olduğu görülür. 22- Mehmet Râşit Çelebi Ali Efendi’nin idam edilmesi üzerine 1842’de Konya’dan Afyonkarahisar Mevlevîhânesi şeyhliğine tayin edilen ve babası tarafından Mevlânâ’ya ulaşan Mehmet Râşit Çelebi, Hüseyin Çelebi’nin oğludur. 1844’te Mevlevîhâne genişletilerek tamir edilmiş, inşa olunan hankâhın iki adet resmi Afyonkarahisar kaymakamı tarafından merkeze gönderilmiştir. 1867 yılında sağ olan Raşit Çelebi’nin vefat tarihi tespit edilememiştir. Raşit çelebi’nin Rıza Çelebi, Bahaeddin Çelebi, Abdülkadir Çelebi, ve Kemal Çelebi isimlerinde çocukları olduğu anlaşılmaktadır. Çelebi ilimle meşgul olmuş, çeşitli eserler kaleme almış, istinsah etmiştir. Bu çerçevede “El-Evrâd” isminde Arapça, nesih hatla yazılmış bir eseri bulunmaktadır. Ayrıca, Sipehsâlâr Mecdü’d-din Feridun’un Menâkıb-ı Sipehsâlâr adlı Farsça eserini Türkçe’ye çevirmiştir. Ġsmail Ankaravî’nin Mesnevî şerhinin 7. cildini de Nesih hatla istinsah etmiştir. 23- Ahmet Kemâleddin Çelebi Şeyh Ali Efendi’nin kızı Münire hanım ile evlenmiş olan Ahmet Kemâleddin Çelebi, M. Raşit Çelebi’nin oğludur. hayır hasenat sahibi bir insan olan Kemaleddin Çelebi’nin 1872’de dergâhta postnişin olarak görevli olduğu görülmektedir. Bu arada dergâhın, 1875 yılında yandığı, tamiratının ise Mart 1878 tarihinde bitmediği ve dergâhın postnişinliğinin Kemâleddin Çelebi’de olduğu anlaşılmaktadır. O, olgun bir kişiliğe sahiptir. Özellikle Harabî, Türâbî gibi halk şairlerini her zaman koruyup, gözetmiştir. Yirmi üç yıl şeyhlik görevinde bulunmuş, nihayet, 1894 yılında vefat eylemiştir. Mevlevîhânede türbe içerisinde medfundur. Şeyh Kemaleddin Çelebi’nin 14 şubat 1892 tarihli vakfiyesinden anlaşıldığına göre, Kalecik-i Kebir köyünde, Mevlânâ Celalettin-i Rûmî’nin vakıf arazisi üzerine Baş Değirmen diye anılan ve bir taş üzerine devran iden bir adet değirmen yaptırarak vakıf eder. Değirmenin yıllık gelirinden Sultan Divânî Hazretlerinin camii şerifinde imam ve müezzin olan efendilere yıllık 12’şer Ġstanbul kilesi ile buğday verilmesini; buna karşılık her ay Kur’ân-ı Kerim’den 15’er cüz okuyarak peygamberimiz ile Sultan Dîvânî’nin mübarek ruhlarına hediye edilmesini, fazla para olursa erkek çocuklar arasında pay edilmesini şart koşar. Vakfın mütevellisi olarak, sağlığında kendisinin, vefatından sonra erkek çocuklarından büyük olanın görevlendirilmesini ister. 24 – Şeyh Celâlettin Çelebi Kemâleddin Çelebi’nin oğlu olan Şeyh Celâlettin Çelebi’nin annesi Münire Hanımdır. Babasının 1894 yılında vefatından sonra Konya seccâdenişîni Çelebi Efendi’nin icâzeti ile Karahisar Mevlevîhânesi’ne şeyh olmuştur. Şeyhlik mühründen 1894-95 yılında Mevlevîhâneye postnişin olduğu anlaşılmaktadır.1896 yılında vakıfla ilgili bir hususu Nafia Nezareti’nde görüşmek üzere Ġstanbul’a gitmiş, bu arada Tahir Olgun ile dergahta görüşmüştür. Tahir Olgun kaleme aldığı “Çilehâne Mektupları” nda Celalettin Çelebi’yi “Müttakî, mütevâzi,derviş-nihâd ve velhâsıl evlâd-ı Mevlânâ demeye lâyık bir çelebi” şeklinde üstün vasıflarla anmaktadır. 1902 yılında zuhur eden yangında Mevlevîhâne’nin yanması, yeniden yapılması Şeyh Celâlettin Çelebi zamanında olmuştur. Cihan Harbi sırasında Ġstanbul’da kurulan “Mücâhidîn-i Mevleviyye Taburu”na Karahisar’dan Şeyh Celâlettin Çelebi de katılmış, Şam’a kadar gitmiş, bir müddet kalmış, yaşlı olduğu için Karahisar’a geri dönmüştür. Çeşitli tarihlerde hanımlarının ölmeleri sonucu bir kaç kez evlenmiş, on kadar çocuğu olmuştur. Şeyh Celâlettin Çelebi, 25 Eylül 1918 tarihinde vefat etmiş ve Mevlevîhâne’ye defnedilmiştir. 25 – Ahmet Raşit Çelebi Celâlettin Çelebi’nin oğlu olan Ahmet Raşit Çelebi’nin annesi Zaide Hanımdır. 1878-79 yılında doğmuştur. Ahmet Râşit Çelebi babasının vefatından sonra boşalan şeyhlik makamına geçmek için yapılan sınavdan başarı ile geçer. Mahalli Encümen Meşâyihi tarafından düzenlenen başarı mazbatası Meşâyih Meclisi’nce tasdik olunmak üzere meşîhatpenâhîye gönderildiğinde Karahisar-ı Sâhib’deki Hazret-i Dîvânî Mehmet Efendi vakfının tevliyetinin babası Celalettin Efendi üzerinde olduğu, meşîhatine dair bir kaydın ve vakfiyenin olmadığı, önceden beratla görevlenmediği, Konya’da olan seccadenişîn Çelebi Efendi’nin icazetnâmesiyle atandığı anlaşılır; bu sebepten oğlu Ahmet Râşit Çelebi’nin de Çelebi Efendi’nin icazetnâmesiyle atanmasına şûrâ-yı Devlet’te Mart 1919 yılında karar verilir. Raşit Çelebi, yaklaşık yedi yıl postnişinlik makamında kalır. Tekke ve türbelerin kapatılması ile ilgili kanunun çıkmasıyla Dîvânî Mehmet Efendi Mevlevîhânesi de minaresi ve minberi olması sebebiyle camiye çevrilir ve Raşit Çelebi’nin de şeyhlik görevi fiilen sona erer. Çelebi, 13.04.1934 yılında vefat etmiş, Olucak çeşmesi karşısında yer alan mezarlığa defnedilmiştir., çalışkan ve vatansever bir insan Raşit Çelebi’nin, Millî mücadele sırasında düşmana karşı Müftü Hüseyin Bayık, Nebil Hoca ve diğer arkadaşlarıyla birlik ve beraberlik içerisinde çalıştıkları anlaşılmaktadır. Afyonkarahisar Mevlevihanesinin inşa tarihi 1316 olarak kabul edilir. Yakup Çelebi zamanında himaye gören yapı için vakıflar tahsis edilir. Bu tahsisler zamanla artacaktır. Hasan Özönder’in tebliğinden anladığımıza göre, günümüze gelinceye kadar bir çok badire atlatarak tamir ve tadilat gören yapı, son şeklini II. Abdülhamit döneminde alacaktır. Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine faaliyetine son verilen Mevlevîhâne, zaman içerisinde bando binası, Kur”ân-ı Kerîm kursu ve müftülük binası olarak kullanılır. 2008 sonunda müze olarak hizmete geçer. Afyonkarahisar’daki sema faaliyetleri 1925 senesinden itibaren gezekler vasıtasıyle sürdürülür. 1950’li yıllarda Konya, sema icra edecek bir ekip çıkaramadığı için mutrip heyeti ihtiyaca binaen Afyonkarahisar’dan karşılanır. 1960’lardan itibaren sema gösterileri Afyonkarahisar’da da icra edilmeye başlanır. 1925 yılında tekaya ve zevayanın kapatilmasi ile birlikte, Afyonkarahisar Mevlevîhanesi de yaklaşık altı asır boyunca devam ettirdiği faaliyetlerini sonlandırmak zorunda kalmıştır. 2007 yilina kadar, yalnızca camii kısmı kullanılmıştır. 2007 yılında Kütahya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafindan restorasyon çalışmaları başlatılan mevlevîhaneyi, 30 Aralık 2008’de çalışmalar tamamlandıktan sonra Kütahya Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile yapılan bir protokolle restore edilen bölümlerin müze yapilmasi için Afyonkarahisar Belediyesi’ne devretti. Belediye de mevlevîhaneyi, Mevlevîlik kültürünü yansıtması ve tanıtması amacıyla semahane, haremlik, selamlık, matbah, derviş hücreleri gibi bölümleri ile Sultan Dîvanî Mevlevîhane Müzesi adı altında hizmete açmıştır. Afyonkarahisar Mevlevîhanesi, türbesinde medfun olan önemli zatlarla da ziyaret edilmesi gereken bir yerdir. Burada yatanlar içerisinde Furünî Dede , Celaleddin Çelebi, Mehmed Raşid Çelebi, Kemal Çelebi, insan boyundan yüksek bir sanduka ile Sultan Dîvanî , ünlü Mevlevî bestekar Küçük Mustafa Dede ve cami avlusunda ünlü vatan şairi Namık Kemal’in annesi Fatma Zehra Hanım bulunmaktadır.
Şeyh Murat Çelebi
Postnişin Odası Semazen Odası Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Afyon mevlevihanesinde Şeyh Ahmet Çelebi’nin oğlu, Şehid Ali Efendi’nin de kardeşidir. Sicil kayıtlarında Murat Çelebi’nin şeyhlik yaptığına dair bir kayda rastlanmaz. Ancak, Mevlevîhâne’nin türbe bölümünde ona atfedilen kabir üzerinde bir sandukanın olması, Şemseddin Çelebi’nin, şeyh Ali Efendi’den önce Mevlevîhâne’nin şeyhi olduğunu, onun vefatından sonra Ali Efendi’nin şeyhlik makamına geçmiş olduğunu bildirmesi gibi bilgiler, onun 1837 yılında kısa bir süre, (belki birkaç ay) şeyhlik yapmış olduğu fikrini vermektedir. Bu durumda Murat Efendi’nin Yahya Efendi’den sonra, Ali Efendi’den de önce şeyh olması gerekir. Murat Efendi, Ahmet Çelebi’nin büyük oğlu olmalıdır. Zira Mevlevî geleneğinde de şeyhlik sırası öncelikle ailenin büyük erkek çocuğuna verilmiştir. Babası ve kardeşine ait bilgilerden yola çıkarak 1750-1850 yıllarında yaşadığını söyleyebiliriz. Kaynaklar ;Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969
Şahidi İbrahim Dede
Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Afyon Mevlevihanesinde Muğlanın meşhur alimlerinden biri olan İbrahim Şahidî Dede,1470 (H.875) de doğdu. On sekiz yaşına kadar memleketinde, sonra Bursa ve İstanbul’da çeşitli ilimleri tahsil edip ilimde yetiştikten sonra,bir gün rüyasında Sultan Divani hazretlerini görür ve onunla sohbet eder. Bu rüyadan sonra gönlüne Sultan Divaniyi görmek arzusuna düşer. Bu sırada Sultan Divani Çiltenanla ( 40 Müridi) beraber Muğlaya gitmek üzere yola koyulmuştur. Muğlalılar Mevlevî dervişlerin geldiğİnİ duyunca şehrin bir kaç kilometre yakınına karşılamağa çıktılar. Şahîdi ise herkesten önce gördü ve kendi evine nıisafir olmasini rica etti. Bunun üzerine Sultan Divani « Biz yolumuz uğrunda canını ve basını feda edenlerin tnisafiri oluruz» dedi. Buna cevaben İbrahim Dede: « Senin gibi Sultanın, uğrunda canım ve başım feda ol sunî » dedi. Bu cevaptan memnun olan Sultan Divanî ,îbrahim Dedenin (Şahidi) evine misafir oldu. Biraz istirahatten sonra Muğla ileri gelenleri ve Mevlevi dervişleri beraberce büyük bir salonda otururken, Sultan Divani, İbrahim Dedeye « Haydi vadini yerine getir dedi !» Şahidi boynunu uzattı ve ” Canım ve başım senin uğrunda feda olsun. Senin Velî, Mürşid-i Kamil olduğuna şahid olduk! ” dedi ve Sultan Divanî’nin elini öptü. Sultan Divani de mükafat olarak kendisine Şahidi ismini verdi. Böylece Mevlevi tarikatına giren İbrahim dede , Şahidi ismiyle şöhret buldu ve şiirlerin bu mahlası kullandı. Basını Mevlevi sikkesi sırtına , mevlevi elbisesini giyip zahiri ilimlerle olgun olan Şahidi, Sultan Divaniden feyiz almak suretiyle manevi bakımdan da coşkunlaşıp içli şiirler söylemeğe başladı. Söylediği şiirlerin (Gulşeni Vaıdet), (Gülşeni Tevhid) ve (Gülşeni Esrar) isimli üç kitapta topladı. Şahidi , Sultan Divanî’nin zikir halkasına girdikten sonra evlad, mal, mülk, aile ve memleketinden, vazgeçdi bir gölge gibi Sultan Divani’nin arkasından takip etti. Aynı zamanda Sultan Divaninin söylediği şiir ve vecizelerini kaydetmek suretiyle, katiplik ödevi yaptı.(Ne yazı ki Afyonkarahisar Mevlevi Dergahının birkaç defa yanmasıyla Sultan Divanîye ait ancak yirmi kadar şiir zamanımıza kader gelebildi.) Böylece Sultan Divanî’nin, hayranı olan Şahidî, onun arkasından yalın ayak başı açık bir şekilde Mısır çöllerini ve Anadolu bozkırlarında dolaşırken takip etti. Sultan Divani her gittiği şehirden Şahidiye binmesi için bir at ,ayaklarına giymesi için bir ayakkabı alırdı. Sultan Divanî önde, Şahidi arkada yol yürüdü. Bir müddet sonra Sultan Divani arkasına baktığında ne görsün? Şahidi attan inmiş ayaklarından ayakkabılarını çıkarmış arkadan geliyor. Sultan Divani, Şahidiye ; ” Şahidi! Niçin bana eziyet ediyorsun? sen ayakların çıplak vaziyette, yürüdükçe ben üzülüyorum! ..» dedi. Şahidi dede ise şöyle yanıt verir ” Ey velayet Şahı senin bastığın ve gölgenin bulunduğu bu topraklara ayakkabı ile basmaya utanırım . ‘ Sultan Divaninin vefatından sonra Muğla Mevlevihanesine Postnişin olur. (H. 957 / M 1556) senesinde seksen iki yaşında, bir rivayete göre Muğla bir rivayete göre de Sultan Divani’nin kabrini ziyaret için gittiği Afyon’da vefat eder. Kaynaklar Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]
Kasımpaşa
Afyon Merkez’de Mısri camii’nin hemen yanında. Kasımpaşa Fatih Sultan Mehmed zamanında yaşıyan kumandanlardan olup Sofu Kasım, Molla Kasım adıyla anılmaktadır. Edirnede bir sofihane Afyonda bir cami ve hamam yaptırmıştır. Fatih Sultan Mehmet Abdurrahim Mısrî’yi Afyona sürgün olarak gönderdi. Halkın Abdurrahime karsı gösterdiği sevgi ve saygı aynı zamanda etrafında binlerce müridin toplanması , Osmanlı padişahını şüphelendirmiştir. Fatih Sultan Mehmet Abdürrahim Mısrîyi kontrol altında bulundurmak için güvendiği vezîrlerinden bazılarını Afyona mutasarrıf veya askeri komutan olarak tayin etti işte bu mutasavvıflardan biriside Kasım paşadır. Kasımpaşa ; ilim meraklısı , alimleri seven bir kimse idi. Afyona gelince ilim adamlarıyla sohbet etmeğe ilmi eserleri okumaya başladı. Kasımpaşa ilk defa Abdurrahim Mısrîyle şöyle karşılaşmış ; Kasımpaşa ilk defa Konya yolu üzerinde Akçeşme önünde çadır kurmuş, gece teheccüd namazını kılmaya kalkmış Mısrî Hazretlerinin bulunduğu tarafta Nuranî bir sütun görmüş onu aramış bulmuştur. Kasımpaşa Abdurrahim Mısrî’nin takdirkarı ve hayranı olarak yanında kalmış. Onun tarikatına girip mürid olmak istemiş. Abdurrahim Mısri hazretleride devlet işiyle dervişliğin birleşmesinin doğru olmadığını anlatmış. Kasımpaşa kendisine mürid olmak ısrar etmiş Abdurrahim Mısri hazretleri de onu müridliğe kabul etmeden önce hak yolu alaninda Kasımpaşanın izzeti nefsini yere serdirmenin imtihanını yaptırmış. Kasımpaşaya şöyle teklifte bulunmuş: « Bu sırmalı paşa elbisesiyle çarşılarda ciğer satarsan ben seni müridliğe kabul ederim » Kasım paşa « Hay hay sultanım » demiş hemen çarşıya varıp bir omuzuna ciğerleri bir omuzuna işkembeleri yüklemiş sırmalı ve süslü elbiselerinin kîrleneceği aklina bile gelmeden sokaklarda « ciğer alın, işkembe alın » diye bağırarak satmış sonra Abdurrahim Mısrî’nin huzuruna gelmiş « Sultanım emrinizi yerine getirdim » demiş. Bundan sonra Abdürrahim ikinci bir imtihan daha yapmak istemiş, ”Git çarşıda Demîryalayan adinda bir yoğurtçu var,yoğurt pazarlık et al sonra bir bahane ile yoğurtu çanağıyla basina geçir bakalım ne der? demiş. Kasım paşa gider yoğurdun fiatını sorar, çok pahalı, insafsız herif! diye çanağı yoğurduyla basina geçirir .Yoğurtçu Kemal-ı sükunetle edeple affedersiniz efendim hiddetlendirerek sizi zahmete koştuk , Diye özür dilemis Kasım paşa vakayı gelip hayretle mürşidine anlatımış. Abdürrahinı Mısrî de işte demiş devrişlikte tahammül ve sabır lazımdır , cevabını vermis. Kasımpaşa , Abdurrahim Mısrî Hazretlerini kontrol için vazifelendirildiği halde , paşalıktan istifa edip Abdurrahim Mısri hazretlerinin yanında mürid olmuş. Malının hepsini Mısrî sultanın uğrunda feda etmiş ve her malını dağıtmıştır. Nihayet Mısrî Sultan ile Kasımpaşa arasındaki karşılıklı sevgi ve saygı akrabalığa bağlanmış Kasımpaşanın kızı ile Mısrî Sultanın oğlu evlenmiş böylece dünur olmuşlar. Bu durumdan haberdar olan Fatih Sultan Mehmet , Kasımpaşayı millete hizmet etsin diye yanına çağırıyor. Mısrı Sultan « Napühte » Pişmemiş diye göndermemiş. Bir kutuda pamuk içinde ateş koyup Fatih Sultan Mehmede göndermiş bunun üzerine Padişah sükut edip fikrinden vazgeçmiş. Kasımpaşanın, Afyonda yaptırıp kendisine hediye hamamı Mısrî Sultan Hazretleri bir mum ile ısıtırmış. Kasımpaşa, Mısrı Sultanın katipliğini de yapmıştır. Mısrı Sultan dinlenmek için Geçek hamamına gelir banyo yaptıktıktan sonra Akarçay kenarında oturup tasavvufi şiirler söyler Kasımpaşa da yazarmış. Böylece Tasavvufi şiirler bakimindan ikinci Yunus Emre sayılan Mısri Sultanın şiirlerini (Vahdetname) isimli kitabında toplamıştır. Kasımpaşa « Ben öldüğümde beni Şeyhimin ayak ucuna defnediniz » diye vasiyet etmiştir. Dışarda bırakın mahşerde ayak ucundan kalkıp arkasından gideyim , demiş . Kasımpaşa şeyhinden önce ölmüştür. Kabri Mısrî Camisinin yanındadır. Kaynaklar ; Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969
Kemaleddin Sofi Çelebi
Afyon merkez’de Mısri camii içerisindeki Abdurrahim Mısri hazretlerinin yanında. Kasımpaşa’nın oğlu olup Abdurrahim Mısri Sultan’ın damadıdır.Hayatı hakkında başka bir bilgi yoktur. Kabri şerifi Mısri Sultan’ın kabrinin yanındadır.
Okcu Sinan Bey Türbesi
Afyon – Sinanpaşa – Tınaztepe Merkez camii Tınaztepe’de Merkez Camii iç mekanının kuzey doğu kısmında kabri bulunan Okçu Sinan Bey’in Cumhuriyet Dönemi’nde yapıldığı sanılan bir sandukası bulunmaktadır. Ancak asıl mezar ve sandukası iç mekanın yaklaşık 2 m. kadar altında yer almaktadır. Sandukanın sarıklı baş taşında, latin harflerle, “Karahisar[-ı] Sahip Sancağı dahilinde Sincanlı kazasına tabi Sinir Karyesi’nde vaki Okçu Sinan”, ibareli yazı bulunmaktadır. Fikri Yazıcıoğlu, Sahipata Oğullarının okçu birlik komutanı olduğunu ve harp sırasında şehit düşmüş olduğunu nakleder. Karahisar Sancağı Beyi görevinde bulunan ve buradan emekli olan Okçu Sinan Bey , Sinir köyünde, bir mescit ve bir muallimhâne yaptırır. Bu yerlerin masraflarını karşılamak üzere de Todurga köyünde inşa ettirdiği iki değirmen ile altmış bin akçe para vakfeder. Sinan Bey, vakfın mütevellîliğini âzâtlı kölelerinin en sâlihine ve onların neslinden gelenlere, eğer nesilleri kesilir ise Karahisar kadılarına verilmesini şart koşar. Aynı köy içindeki bir yapının bitişiğinde küçük bir mezarlık bulunmaktadır. Köylüler buraya Hızır Abdal Evliyası demektedir. Yine aynı köyde kimliği hakkında bir bilgi bulunmayan Derviş İbrahim , aynı adla anılan ve yakın zamanda yapıldığı anlaşılan bir türbe içerisinde bulunmaktadır. Türbenin ön kısmında duvara bitişik olarak, sonradan yapıldığı belli olan basit bir sokak çeşmesi yer alır . Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Ahmed Dede – Başmakcı
Hangi asırda yaşadığı bilinmediği gibi hayatıyla ilgili pek bir bilgi de bulunmayan Başmakçı evliyalarından bir diğeri Ahmet Dede ’dir. Onun da Selçuklular devrinde yaşadığı kabul edilir. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Ahmed Dede, sağlığında cuma günleri, Cuma namazını Kâbe-i şerifte kılardı. Bir sohbet esnasında Başmakçı’nın ileri gelenleri, Ahmed Dede’ye; “Efendi, seni cuma namazında göremiyoruz. Cumaya gelmiyorsun. Müslüman cuma namazına gelmez mi?”, diye suçlamada bulunurlar. Ahmed Dede; “Biz hiç bir namazımızı geçirmeyiz. Cumayı da mübarek yerlerde kılıyoruz.”, diyerek durumunu anlatmaya çalışır ise de, oradakilerden kimse anlamaz. Suçlamaları o derece ileri gider ki, işi kaba sözlerle mübarek zatı itham etme derecesine vardırırlar. Bu duruma çok üzülen Ahmet Dede, yüreğinin derinliklerinden gelen bir “Allah‛, nidası ile mübârek rûhunu teslim eder. Türbesinde kitabe yoktur. Onun vefatından asırlar sonra Başmakçı’nın Hilâl mahallesindeki harman yerinde bütün çiftçiler ekinlerini samanını ayırmak üzere savrulmak için hazırlanmış yığınlar haline getirmişlerdir. Küçük bir ateş kıvılcımından çıkan yangında tınazlar yanmaya başlar. Hafif bir rüzgârın tesiriyle de yangın yayılır. Bu sırada Ahmet Dede’nin türbesinden doğru bir kuş sürüsü yangın bölgesine gelip, alevlerin etrafında dönmeye başlar. O sırada, esen rüzgar kesilir. Gökyüzüne yükselen alevler yavaş yavaş azalmaya ve sönmeye başlar. Yangın sönünce kuşlar da yangın bölgesini terk eder. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Sinanpaşa Türbeleri
Sinanpaşa Merkezde Sarı Dede, Garip Dede, ve Kavak Dede , Ahmetpaşa kasabasında Fatma Sultan ile Samet Dede , Kırka kasabasında Tekke Dede ve Erenler Dede , Elvanpaşa köyünde Elvan Paşa Dede , Düzağaç kasabasında Hücum Sultan , Gezler köyünde Şeh Efendiler , Boyalı köyünde Kureyş Baba ve Bahçe Dede , Kayadibi köyünde Bağdatlı Osman , Serban Kasabasında Kümbet Dede, Gelin Ana ve Şahabet Dede , Nuh kasabasında Kepinekli Derviş Dede , ve Tazlar köyünde Gurtdede (Kurt Dede), Böyük Dede (Büyük Dede), Güçcük Dede (Küçük Dede) yatırları çevre halkının mübarek saydığı mekanlardır. Tınaztepe’de köy içerisinde olan ve kimliği hakkında bilgi bulunamayan bir mezardır. Güya birisine rüyasında Topal Evliya olduğu malum olmuştur ve buna istinaden bahçe içerisinde olan mezarın bahçe giriş kapısı üzerine “Topallar Evliyası” yazısı yazılmıştır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
İhsaniye Türbeleri
Saya Baba Türbesi İhsaniye ilçesi Gazlıviran Köyü’nde bulunan Saya Baba Türbesi’nin XIII.yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı sanılmaktadır. Bu konudaki kitabesi günümüze ulaşamamıştır. Sanat tarihinde eyvan türbeler grubuna giren bu türbe iki katlı olup, ölünün gömülü bulunduğu mumyalık kısmı toprak içerisindedir. İki yandan üçgen payandalarla desteklenen türbe, kesme taştan yapılmış, dikdörtgen planlıdır. Üzeri beşik tonozla örtülüdür. Yer yer yıkılmış olan türbenin cephe süslemesi fazla bir bilgi vermemekle beraber, geometrik bezemelerle girişinin süslü olduğu anlaşılmaktadır. Hayran Baba Zaviyesi Kırhisar Nahiyesinde Kayırviran köyünde Hayran Baba Zaviyesi bulunmaktadır. Bu köyde 43 kişi kayıtlı olup bunların yanındaki bir kayıtta, ‘karye-i mezburede sakin olan kimesneler Hayran Baba neslinde zaviyedar ve zaviyedar oğullarıdır.’, şeklinde ifade bulunmaktadır. Bu ifadeler söz konusu köyün zaviyedarlar tarafından oluşturulduğunu göstermektedir. Herdana Bahar Baba Türbesi Osmanköy’de Herdane Bahar Baba Türbesi adıyla anılan yapının kitabesi günümüze ulaşamadığından kime ait olduğu bilinmemektedir. Mimari üslubundan XIII.yüzyılın ikinci yarısına ait olduğu sanılmaktadır. Büyük bir bölümü yıkılmış olan bu türbe de sanat tarihindeki eyvan türbeler bölümünde yer almaktadır. Türbe ölünün gömülü bulunduğu mumyalık kısmı ile bunun üzerindeki sandukanın bulunduğu dikdörtgen mekandan meydana gelmektedir. Moloz taş ve kesme taş duvarlardan yapılmış olan türbe dikdörtgen planlı olup, beden duvarlarının iki yanında üçgen payandalarla desteklenmiştir. Giriş kapısı yekpare mermer silmeli olup, dışarıya büyük bir kemerle açılmaktadır. Ali Dede – İhsaniye Üçlerkayası köyünde bulunan Adak Tepesinde rivayetlere göre Ali Dede isminde bir ulu evliya olduğu söylenen kişiye ait bir yatır olduğu anlatılır. Vaktiyle, yine burada mübarek aylarda ve arife günleri ya da bir kişi adak adadığında, genellikle çocuklara şeker adağı, lokum adağı ve afyona özel haşhaşlı nokul, haşhaşlı ekmek adağı dağıtılırdı. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Kesikbaş Sultan – Afyon
Kesikbaş Sultan’ın, XV. yüzyılda yaşamış olan Abdurrahim Karahisârî’nin çağdaşı olduğuna ilişkin görüşler, Kesikbaş Camii ve tekkenin XV. asırda yapılmış olabileceği fikrini vermekte ise de, XVI. yüzyıl tahrirlerinde, Kesikbaş ismine rastlanmaz. Özellikle Kesikbaş lakaplı kişinin isminin bilinmemesi, cami, tekke veya zaviye hakkında bilgi edinilmesini, büyük ölçüde güçleştirmektedir. Afyonkarahisar’da eski Hasır Pazarı denen yerde, Bey Çeşmesi’nin yanında önceden var olan Kesikbaş Camii’nin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı tespit edilememiştir. Ancak Ömer Fevzi Atabek, mescidin Köle Hacı Mehmet tarafından yaptırıldığını nakletmektedir. 1872 yılında, fakir yolcuların kaldığı Kesikbaş Tekkesi ile mescit harap halde bulunmaktadır. Bundan dolayı belirtilen yılda, tekke postnişini İsmail Hakkı önderliği ile ve halkın yardımıyla fakir yolcuların kalması için, alt katta üç oda (iki adet şeyh odası, bir semahane) ile üst katta mescit yeniden yapılmıştır. Ayrıca türbenin yağ ve mum vs. giderini karşılamak için, Kesikbaş’ın vakıf arsası üzerine bir adet mağaza, bir berber dükkanı, üç adet bakkal dükkanının yapılması bitmek üzereyken, Hacı Mehmet Ağa da inşaatın bitmesi için bir miktar maddi yardımda bulunmuştur. Mağaza ve dükkanların gelirlerini mescitte görevli imam, müezzin ve hafızına vakfederek vakfiyesini düzenlemiştir. Ancak, mağaza ve dükkanlar 1882 yılında kazaen yanmıştır. Daha sonra Kesikbaş Dergahı türbedarı ve postnişini olan İsmail Hakkı Efendi 1889 yılında dergah arsasına yeniden dört adet dükkan yaptırmıştır. Bunların gelirinin dergah ihtiyaçlarına, imam ve müezzin ücretlerine ödenmek üzere 1890 yılında vakfiyesi düzenlenmiştir. PTT caddesi yakınında bulunan cami Yunan işgalinde (1922) yanmış, arsası daha sonra yola katılmıştır. Kesikbaş Sultan’ın tekkesi ve türbesi Kadınana Mezarlığı’nın kuzey kısmında idi. Attar Hacı Mehmet Ağa Vakfı ile Postnişin İsmail Hakkı Efendi Vakıfları Kesikbaş Sultan Tekkesi vakıflarını oluşturur. Önceden cami yanında bulunan Zülâli Mektebi’nin Terzi Hacı Abdi tarafından 1666 yılında yaptırılmış olması Zülâli Camii’nin de aynı kişi tarafından 1666 yıllarında yapıldığı fikrini vermektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Menteş Baba
Afyon – Sandıklı – Menteş Beldeye adını veren Menteş Baba Menteş’de medfundur. Bedri Noyan, kendisine yurt verilmesi üzerine burada yaşadığını ve hakkında başka bilgi bulunmayan “Bektaşi azizlerinden birisi” olduğunu iddia etmektedir. Askere gidecek olan gençler Menteş Dede Türbesi içerisinde iki rekât namaz kılar ve ardından kabir etrafından çok az bir parça toprak alarak askere gider. Askerlik süresince bu toprağı yanlarında taşıyan askerler, sağ selim olarak memleketlerine dönerler. ‚Bu toprağı yanında bulunduran bu köy halkından hiç kimsenin şehit olmadığı‛ anlatılır. Türbesi içerisinde bulunan ve sağlığında kendisi tarafından kullanıldığı düşünülen baston ya da asaya da – Menteş Dede’ye ait olduğu düşünülen bu bastonlar oldukça kalın ve biçimsiz ağaç dallarıdır. – çeşitli dilek ve temenniler sebebiyle bez bağlanmaktadır. Ayrıca Menteş Köyünde Menteş Dede’ye, Otluk Dede’ye hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınların ziyarette bulunduğu ve burada salıncak, beşik kurdukları görülür. Işık Alan, Dede Kuzu isimli evliya kabirleri dışında Ağıleri Baba ile Oktur Baba ’nın kabirleri de Menteş Dağında yer alır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Kırklar Makamı – Şeyh Hasan Efendi
Afyon – Merkez – Kırklar camii Kırklar makamı camiinde Mescit içerisinde Horasan erenlerinden olduğu söylenilen bir şahsa ait türbe vardır. XVII. Yüzyılda şehre gelen Evliya Çelebi Seyahatnâmesinde Kaledeki Keykubad Camii’ni anlatırken “Caminin sağ tarafında Kırklar Makamı ziyaretgâhdır” şeklinde bilgi vermektedir. Günümüzde aynı isimle anılan mescidin bânisi Şeyh Hasan Efendi’nin cami içinde medfûn olduğu bildirilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Yunus Emre – Afyon – Sandıklı
Afyon – Sandıklı – Yunus Emre mah Döneminin ünlü Türk Mutasavvıfı ve halk ozanı olan Yunus Emre’nin, bilahare Sandıklı’nın bir mahallesi haline getirilen Yunus Emre Mahallesinde (Çay Köy), iki ayrı yönden gelen daha sonra birleşerek vadi boyunca akıp Menderes nehrine ulaşan Sel Çayı ve Çanlı Dere olarak anılan iki çayın birleştiği yerde hocası Taptuk Emre ile birlikte yaşamış olduğu ileri sürülür. Halen bu çayın bir tarafında Yunus Emre’nin diğer tarafında da Taptuk Emre’nin kabirleri bulunmaktadır. Yunus Emre ile aynı yıllarda Horasan’dan Anadolu’ya gelen Yalıncak Sultan ile Nurettin Sultan da Sandıklı’ya yerleşmişlerdir. Bu gün halen ziyaret edilmekte olan türbeleri ilk halleriyle ayakta durmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Ali Rumi Dede
Hacı Osman Çeşmesinin ilerisinde Sandıklı’ya bağlı (eski adıyla Karacaviran olan) Karacaören Köyü yolu üzerinde halk arasında Tekke Odası Yatırı diye de anılan Ali Rumi , Sultan Divani’nin müritlerindendir. Onunla birlikte İran seyahatinde bulunmuş, bu esnada Mevlevi ve Bektaşi dervişlerinden ibaret kafilenin Mehmet Sadık Dede ile birlikte bayraktarlık görevinde bulunmuştur. Sandıklı’ya gönderilen Ali Rumi Dede ’nin burada bir zaviye açtığı anlaşılmaktadır. Bahçesinde mezarlar bulunmaktadır. Halen mahalle sakinleri tarafından mescit oda olarak kullanılmaktadır. XVI. yüzyıl kayıtlarında Sandıklı Başkunduklu köyünde olarak geçen Ali er-Rumi zaviyesi, XIX. yüzyılda, Sandıklı şehir merkezinde tekke olarak anılmaktadır. Anadolu’nun fethi sırasında şehit düşmüş bir eren olduğu söylense de, Sandıklı’ya su veren su deposunun üst tarafında Ali Rumi mezarı karşısında medfun bulunan Kudüm Baba ’nın Sultan Divani’nin yârenlerinden olduğu nakil olunmaktadır. Yâren lâkaplı kişiler, Dîvânî Çelebi’nin biri Mevlevî, diğeri Bektaşî olan müritleridir. Kudüm Baba ’nın bu durumda Sultan Divani yanında Ali er Rumi ile birlikte İran’a gittikleri ve döndükten sonra Sandıklı’da beraberce görevlendirilmiş olduğu biliniyor. Kudüm Baba yatırının biraz ilerisinde üst tarafta bulunan yatır Baba Kuzusu adıyla bilinir. Onun da, Anadolu’nun Türkleştirilmesi için gelen binlerce veliden biri olduğu kabul edilir. Bu yatırın bulunduğu yerde Kanuni Sultan Süleyman’ın otağ kurduğu ve ordunun savaşa gider iken Soğulmaz Harmanı denilen yerde konakladığı rivayet edilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Ahi Beyazıd Türbesi
Ahi Bayezid Ece Mahallesi Meydan Sokak No 2’deki mahalle fırınının yanında bulunan ve halkın ‘Tekke Odası’ diye bildikleri mekânda medfun bir velidir. Bu mekân aynı zamanda Evkaf Defterlerinde zaviye olarak belirtilmiştir. Zaviyenin mütevellisi olarak Molla Ahmed, Mehmed, Osman, Mustafa isimleri verilmiştir. 1970’li yılların başına kadar mahalle yaşlılarının kış aylarında toplandıkları, sohbet ettikleri bu odanın mülkiyeti mahalle halkına ait iken daha sonra Belediye’ye geçmiştir. Şimdiki durumuna hayırseverlerin katkıları ile gelmiştir. Halkın muhayyilesinde zenginleşerek oluşan menkıbelere göre, Hacı Bektaş Veli’nin kendi dervişlerinden Ahmed Er Veli, Hacim Sultan, Nureddin Sultan, Ahi Bayezid gibi velileri Sandıklı’ya gönderir. Bunların her birisi aynı zamanda bir mesleğin piridir. Hacim Sultan ve Ahi Bayezid, silsilesi Hz.Ali’ye kadar uzanan ve Ahmed Er- Rufai’nin kurduğu Rufai tarikatındandır. Sandıklı’da Rufailik tarikatı ateşe girenler ve şiş sokulanlar olmak üzere iki koldur. Şiş sokulanlar Ali Çetinkaya İlköğretim Okulu’nun olduğu yerdeki Hacim Sultan Tekkesi’nde, ateşe girenler ise Ahi Bayezid’in bulunduğu ‘Tekke Odası’nda toplanırlar idi. Anlatılanlara göre, Ahi Bayezid debbağların (deri tabaklayanlar) piridir. Buraya bağlı olanlar gündüz kendi işlerinde çalışır, yatsı namazını yakındaki Kabuli Baba Mescidi’nde (Kubbeli Cami) kılar ve sonra burada toplanırlar. Tasavvufi ve ilmi sohbetler yapılır. Daha sonra iyice kızdırılan fırına birlikte girerler. Sabah ezanına kadar tuğun etrafında tesbih ve zikirle meşgul olurlar. Sabah namaz için birlikte camiye giderler. Ateş kimseyi yakmadığı gibi herkes mutlu bir şekilde evlerine dağılır. Burada çok şiddetli şekilde uğunarak ağlayan çocukların şifa buldukları söylenir. Rufai tarikatının Sandıklı’daki son temsilcisi Şeyh Abdülkadir Efendi olup çocuklarının soyadları Bilginsoy‛dur. 1750’li yıllarda yazıldığı belirtilen ve kabri Muradin Camii arkasındaki türbenin önünde bulunan Şeyh Hamza’nın Divanında diğer veliler anlatılırken; Kavaklı Baba vü Ahi Bayezid, Çomaklı Baba, Helvayi Dedesi Beytinde şeyhin adı geçer. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Kabuli Baba
Afyon – Sandıklı İlçenin batısındaki Düzbel’de yapılan Miryakefolon Savaşı (1176) sırasında Sandıklı ve çevresi henüz Bizans egemenliği altındadır. Selçuklular Sandıklı’yı fethetmek için Kara Halil Bey komutasındaki askerlerle kuşatma yaparlar. Bu kuşatma esnasında Horasan erenlerinden Kabuli Baba şehit olur. Öldüğü yer kabir şeklinde örtülür ve hemen yanına küçük bir mescit yapılır. Böylece burası Sandıklı’nın ilk dini yapısı olur. Başlangıçta Kabuli Baba Mescidi ismiyle anılan yapı zamanla Kubbeli Mescid olarak anıla gelir. XVI. asra ait kayıtlarda yapının bulunduğu mahalle Kubbeli Mescid Mahallesi diye geçer. Fatih döneminde, Hızır Fakih adında bir imamı bulunmaktadır. Daha sonra bunun evladından aynı adla Hızır Fakih imam olmuş, 1575 yılında bunun da evladından Ömer Fakih imamlık yapmıştır. Mescidin, 1575 tarihli vakıf defterinde 1580 akçelik geliri olan bir vakfı kayıtlıdır. Bu vakıf, Sandıklı’da bulunan cami ve mescit vakıflarının en fazla gelire sahip olanıdır. Vakıf gelirleri arasında dokuz dükkan, iki debbağhâne, bir değirmenden hisse ve arazi bulunmaktadır. Toprak damlı cami zamanla harap olmuş ve 1957 yılında yıkılmış ve kubbeli olarak yeniden yapılmıştır. Ne var ki, bu yeniden inşa, ayrı bir menkıbenin doğuşuna vesile olur. Caminin arka sağ penceresinin olduğu yerde medfun bulunan zatın, Sandıklı’nın fethi sırasında şehit olan Kara Halil’in ordusundan ilk İslam şehidi Kabuli Baba olduğu kabul edilir. Kabuli Baba’nın kabrine halk tarafından, her istediğimiz oluyor diye, öyle çok hürmet gösterilir ki adak için mumlar yakılır, bez bağlanır. Sonunda bu yatırın (kabrin) duvar içine alınması düşünülür. Ayrıca Cami yakınında bulunan fırının bitişiğinde de Beyazıd-ı Bestami ismiyle anılan evliya yatırı bulunur. . Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
İscehisar Türbeleri
Kırkkavak Türbesi İscehisar’ın Kavak Mahallesinde, Merkez İscehisar İlköğretim Okulunun arka kısmında yer alır. Etrafı taş duvarla çevrili olup, merkez 3 nolu sağlık ocağı burada bulunur. Rivayete göre burada Horasan erenlerinden bir mürşid ve ailesinin mezarı vardır. Ayrıca Hasan Hüseyin Hazretleri’ ne ve arkadaşlarına ait yatırlar, Işık Dede yatırı, Erenler yatırı ve Güzelim yatırları önemli ziyaret yerleridir. İscehisar halkı düğünlerde, gençleri askere uğurlarken mutlaka Kırkkavak ziyaretinde bulunur ve burada dua ederler. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Şeyh Ali Sıtkı Dede
Bir zamanlar Ali Sıtkı Dede Türbes i’nin etrafı, mezarlık olup çok sonra yapılan ‚Kırıkoğlu Mescidi‛ haziresidir. Yenice Mescidi, dedenin çocukları olan Hızır Bey ve Veli Bey’in vakıfları’nın hayratıdır. Mescidin Dibekbaşı Sokağı’nı içine alan külliyesi varsa da bugün, külliyeden geriye sadece mescit ve bir evin avlusunda Ali Sıtkı Dede’nin türbesi kalmıştır. Türbede şahide yoktur. Ali Sıtkı Dede, Hüdavendigâr Salnamesi’ndeki bilgilere göre bir Nakşibendî halifesidir. Ailesi varlıklı bir aile olup Yenice, Bekir Ağa ve Hızır Bey (Yakup Şevki Paşa) Camileri bu aile tarafından inşa ettirilmiş ve camilerin bakımı yine bu aile tarafından yapılmıştır. Büyük bir vakıf olan ‚Erkmen Camii ve Külliyesi‛ni yaptıran Hızır Bey ile İhsaniye Camii’ni yaptıran Veli Bey bu zatın torunlarındandır. Ali Sıtkı Dede dışında 18. asra ait ilamlarda adı geçen Postalzade Şeyh İbrahim Efendi, Sultan Carullah Mezarlığı’nda yatan Şeyh Ahmet Efendi, kardeşi Şeyh Bayram Efendi ve Şeyh Veli Efendi Bolvadin’deki Nakşibendi tarikatının şeyhleri olarak ileri sürülür. Postalzade’nin mezarı, Kaymaz Mahallesi ve Ömeroğlu Mahallesi’ndedir. Diğerlerinin mezarları, Sultan Carullah mezarlığındadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Ahmet ve Mehmet Hz.
Felezade Süleyman Çavuş Hz. (Fele Çavuş)
Hacım Sultan
Hacım Sultan Hacım Sultan Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden. İsmi Recep'tir. Soyu Peygamber efendimize dayandığı rivâyet edilir. Doğum ve vefât târihi belli değildir. On dördüncü asırda yaşamıştır. Hacı Bektâş-ı Velî'nin yakınlarındandı. Hacım Sultan, Bektaş-ı Velî ile Anadolu'ya, insanlara doğru yolu anlatmak için gönderildi. Hacı Bektaş-ı Velî ile Hacım Sultan, Kâbe'ye doğru yola çıktılar. Günlerce süren yolculuktan sonra Kâbe-i muazzamaya geldiler. Tavâftan sonra kırk gün Arafat Dağında riyâzet çekip, Allahü teâlâdan vazîfelerini yerine getirebilmek için yardım istediler. Sonra Medîne'ye giderek Peygamber efendimizi ziyâret ettiler. Daha sonra Anadolu'ya gittiler. Anadolu'ya geldiklerinde Hacı Bektaş-ı Velî, Hacım Sultan'ı Germiyan iline gönderdi. Hacım Sultan, Afyonkarahisar civârında bir köyde konakladı. O köyde bulunan Bağlu Baba isimli sâlih ve velî bir zâtla görüştü. Bu sırada köylüler gelip Hacım Sultan'a; "Ey garip! Bizim sığırlarımızı, hayvanlarımızı güt." dediler. Hacım Sultan bu isteklerini kabûl etmedi ise de, ısrarlara dayanamayıp; "Mâdem çok istiyorsunuz, sığırlarınızı getirin." dedi. Köylü, sığırlarını toplayıp Hacım Sultan'ın yanına getirdi. Sığırlar içerisinde bir büyük kara boğa vardı. Hacım Sultan o boğaya; "Ey kara boğa! Allahü teâlâ için sen bu sığırları akşama kadar güt!" dedi. Kara boğa bu sözleri işitince gelip, Hacım Sultan'ın ayağına yüz sürdü. Sonra kalkıp, sığırları süse süse önüne katıp götürdü. Akşama kadar güttü. Akşam olunca sığırları evine getirdi. Kara boğa sığırları bu şekilde güderken, Hacım Sultan ibâdetle meşgûl oluyordu.Kara boğa, sığırları öyle güdüyordu ki, sığırlar hiç kimsenin ekinine zarar vermiyordu. Köyde yaşlı bir kadının tek ineği vardı. Götürüp sığırların yanına güdülmesi için bıraktı. Bunu fark eden Hacım Sultan kadıncağıza; "Vâlide! Allahü teâlânın emri ile bu ineği kurt yer. Sığıra salma." dedi. Kadın onun sözlerine kulak asmayıp, ineğini sığırların yanında otlamaya gönderdi. Sığırlar otlarken kadının ineği sığırlardan ayrıldı ve başka bir yere gitti. O sırada bir kurt ineğe rastlayıp ineği yedi. Akşam olunca bütün sığırlar evlerine geldiği halde, kadının ineği geri dönmedi. Çocukları bir müddet aradılar ve ineği bulamadılar, sonunda; "O divâne bu ineği satmıştır. Yoksa bu kadar aramadan sonra bulurduk." dediler. Hacım Sultan; "Sizin ineğinizi falan yerde kurt yedi." deyince, kadının çocukları; "Kâdıya gidelim." dediler. Hep birlikte kâdının huzûruna vardılar. İnekleri kaybolan çocuklar kâdıya: "Efendim! Bu divâne bizim sığırlarımızı güder. Fakat kendisi gitmez. Büyük bir kara boğa sürüyü güder. Bu ise bir eve çekilip orada ibâdet ve riyâzetle meşgûl olur. Kendisine sorun ineğimizi ne yaptı?" dediler. Kâdı; "Ey divâne! Bunların ineğini ne yaptın." diye sordu.Hacım Sultan; "Biz, bu ineği salma diye işin başında analarına söyledik, îkâz ettik. Allahü teâlânın emri ile bu ineği kurt yer, dedik. Sözümüze kulak asmayıp otlamaya gönderdi. Bu yüzden ineklerini kurt yedi." dedi. Kâdı; "İneği kurt yediğini nereden bilelim. Eğer gören varsa getir, şâhitlik etsinler." deyince, Hacım Sultan; "Evet şâhitler vardır. Gidip getireyim." dedi ve getirmek için dışarı çıktı. İneğin kurt tarafından parçalandığı yerde kayalar vardı. Bir miktarını parçalayıp onlara; "Gelin ineği kurt yediğine şâhitlik edin." dedi. Taş parçaları Allahü teâlânın emri ile Hacım Sultan ile birlikte kâdı huzûruna geldiler. Kâdı durumu görünce hayretler içinde kaldı. Taşlar Allahü teâlânın izni ile konuşup; "İneği bizim yanımızda kurt yedi. Bu hususta şâhitlik ederiz. Eğer inanmazsanız adam gönderin, ineğin başını ve derisini getirsinler. Sizler de görün." dediler. Birkaç kişi, denilen yerden ineğin başını ve derisini getirdi. İnsanlar durumu görüp hayrette kaldılar. Kâdı, Hacım Sultan'ın mübârek bir zât olduğunu anlayıp, özür diledi. Hacım Sultan orada bulunanlara hayır duâ etti. "Bizim vazîfemiz vardır. Siz Allahü teâlâya emânet olun." diyerek o köyden ayrıldı. Bu sırada köy halkı; "Efendim bu kadar zamandır bizim sığırlarımız ile ilgilendiniz. Size hakkınızı verelim." dediler. Hacım Sultan; "Benim hakkım beni bulur." dedi. Hacım Sultan yola çıkınca, kara boğa arkasına takıldı. Köy halkı kara boğanın önüne geçip gitmemesi için ne kadar uğraştılarsa da karşı çıkamadılar. Hacım Sultan Afyonkarahisar'a varınca, bir süre burada kaldı. O sırada Karahisar Beyi Tokuz isimli bir şahıstı. Karahisar halkı beyin yanına gidip; "Falan kayanın yanında bir derviş kırk gündür yemez içmez. Devamlı Allahü teâlâya ibâdet eder. Yanında da kara bir boğa var." diye anlattılar. Bey; "Gelin yanına birlikte gidelim." dedi. Huzûruna varınca, Hacım Sultan onlarla bir müddet konuşmadı. Sıcak bir gündü. Herkes çok susadı. Bey, "Eğer bu mübârek bir zât ise, bize su verir. Biz de içeriz." diye içinden geçirdi. Beyin bu düşüncesi Allahü teâlânın izni ile Hacım Sultan'a mâlum oldu. "Yâ Allah!" deyip kalktı ve elini kayaya vurduğu gibi, kayadan berrak bir su çıktı. Bunun üzerine Tokuz Bey, af dileyip; "Efendim, bizi bağışla. Duâ ve himmet eyle. Bizim şeyhimiz rehberimiz ol. Sana bir dergâh yapayım. Bâzı köyleri vakfedeyim. Dört-beş hizmetçi vereyim." deyince, Hacım Sultan; "Ey Bey! Allahü teâlânın emriyle hocam bana; "Senin makâmın Germiyan'da Susuz denilen yerdir. Git orada otur." buyurdu. Biz oraya gideriz. Bu pınarcık bizim yâdigârımız olsun. Şimdi siz kendi yerinize gidin." dedi. Hacım Sultan daha sonra o pınardan abdest alıp, namaz kıldıktan sonra Sandıklı'ya doğru yola çıktı. O zamanlar Sandıklı'da Hacı isimli sâlih bir zât vardı. Bir gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Peygamber efendimiz ona; "Ey Hacı! Bizim evlâdımızdan bir kişi vardır. İsmine Hacım derler. Var onunla yâren ol." buyurdu. Derviş Hacı uyanıp, sabah namazını kıldıktan sonra Hacım Sultan'ı aramaya başladı. Yolda giderken kendi kendine; "Aceb o zâtı nasıl bulurum?" diye düşünürken, bir zâtın zikretmekle meşgûl olduğunu gördü. Yanında kara bir boğa vardı. Yanına gidip selâm verdi. Hacım Sultan selâmı alıp; "Hoş geldin benim vefâlı yârenim Derviş Hacı." dedi. Derviş Hacı; "Ey Efendim! Size kim derler?" diye sordu. Hacım Sultan; "Hacı Derviş, anamızın verdiği isim Recep'tir. Fakat hocalarım bize Hacım ismini verdiler." dedi. Derviş Hacı bunları duyunca, hemen Hacım Sultan'ın ellerine kapandı ve yârenliğe kabûl etmesi için yalvardı. Hacım Sultan bir müddet de Sandıklı'da kaldı. Bir gün Hacım Sultan'ı o beldeden kovalamak isteyenler toplanıp; "Ona söz fayda vermez. Onu dövelim. Evlerimizin yakınında onu yatırmıyalım. Birkaç adamı gönderip, onu oradan kovsun." dediler. Onların bu plânı Allahü teâlânın izni ile Hacım Sultan'a mâlum oldu. "Kader böyle imiş. Bize burada râhat olmaz." dedi. Akşam yakındı. Hacım Sultan kalkıp abdest aldı. Akşam namazını kıldı. Sonra Yâsîn-i şerîf, Vâkıa, Enbiyâ, İhlâs, Fâtiha ve Bekara sûrelerini okuyup, Peygamber efendimizin mübârek rûh-ı şerîfine, âline, eshâbına evliyânın rûhuna sevâbını bağışladı. Sonra yüz kere salevât, bin kere istiğfâr getirdi. Niyet eyledi: "Burada kalmak uygun mudur?" dedi. Bir mikdâr uyudu. RüyâsındaPeygamber efendimizi gördü ve mübârek elini öptü. Bu esnâda Peygamber efendimiz; "Ey ciğerpârem Hacım! Senin yerin burası değil. Senin yerinSusuz denilen yerdir. Allahü teâlânın emri ile var, orada yerleş. Hem bu kavim sizi sevmedi. Sana kasdederler. Benim evlâdıma kasdedenler, kötülük düşünenler yarın kıyâmet gününde yüzleri kara olup, benim şefâatimden mahrum olurlar." buyurdu. Hacım Sultan uyanınca, yanında bulunan Derviş Hacı'ya; "Rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm."Senin yerin Susuz denilen yerdir." buyurdular. Yalnız senin yerin burasıdır. Sen burada kal. Ben oraya gideceğim." dedi. Derviş Hacı; "Aman Sultanım! Ben senden nasıl ayrılırım?" deyince, Hacım Sultan; "Hayır bu, böyle olacak. Allahü teâlâya emânet ol." diyerek yola çıktı. Hacım Sultan aleyhine çalışan topluluk, onu öldürmek için geldiğinde, Hacım Sultan'ı yerinde bulamadı. Elleri boş döndüler. Sonra bunlar, Allahü teâlânın gazâbına uğrayarak bir hastalığa yakalandı ve birçoğu öldü. Hacım Sultan Susuz'a vardıktan bir müddet sonra rüyâsındaPeygamber efendimizi gördü. Hacım SultanPeygamber efendimizin elini öptü. Peygamber efendimiz ona; "Ey ciğerpârem Hacım! Senin makâmın burasıdır. Burada karar eyle. Senin ömrün burada geçer. Allahü teâlâdan râzı ol. O'na tevekkül eyle." buyurdu ve bâzı nasîhatlarda bulundu. Hacım Sultan uykudan uyanınca, Allahü teâlâya şükretti. Hacım Sultan'ın ikâmet ettiği yerde yörükler topluluğundan bozuk îtikâd sâhibi bir grup vardı. Bir gün Hacım Sultan'ın yanına gelerek; "Sen kimsin? Nereden geldin?" diye sordular. Hacım Sultan; "Hicaz'dan gelirim." deyince; "Öyleyse buradan git. Bizim yerimizde ne ararsın?" dediler. Hacım Sultan; "Buraya Allahü teâlânın izni, Peygamber efendimizin işâreti,AhmedYesevî ve Hacı Bektâş-ı Velî'nin duâsı ile geldim. Burası bizim makâmımız, yerimiz oldu." buyurdu. Onlar ısrarla gitmesini, yoksa zarar vereceklerini söylediler. Hacım Sultan oradan ayrılmayınca, zarar vermek istediler. Allahü teâlânın izni ile zarar veremediler. Hacım Sultan, Allahü teâlâya; "Bunların şerrini benim üzerimden def eyle." diye duâ etti. Allahü teâlâ bu kabîleye bir hastalık verdi ve pek çok kimse öldü. Bunun üzerine kabîlenin ileri gelenleri Hacım Sultan'dan af dilediler. Hacım Sultan da; "Allahü teâlâ üzerinizdeki belâ ve musîbeti def eylesin." diye duâ edince, kabîle hastalıktan kurtuldu. Kısa zamanda Hacım Sultan'ın ismi her tarafa yayıldı. İnsanlar akın akın onun ziyâretine koştular. Sevenleri bir araya gelip adına bir câmi yaptırdılar. Hacım Sultan, burada ibâdetle meşgûl olur, gelenlere nasîhat ederdi. Horasan'da Burhan isminde zahid bir derviş vardı. Peygamber efendimizin soyundan olanları çok severdi. Dâimâ; "Yâ Rabbî! Bana bir evlâd-ı Resûlün eteğine yapışmamı nasîb eyle." diye duâ ederdi. Bir gece ibâdetlerini yapıp uyuduktan sonra şöyle bir rüyâ gördü: Rum diyârına gitmişti. Diyâr-ı Rum erenleri bir yerde toplanmışlar, ibâdet ve sohbet ediyorlardı. O sırada bir derviş geldi. Nurlu bir zât olup, görenin kalbine Allah sevgisi gelirdi. Bu zât Hacım Sultandı ve Derviş Burhan'a; "Hoş geldin benim yârenim Derviş Burhan. İstiyorsan, Rum diyârında Germiyan iline gelip bizi bulasın." dedi. Derviş Burhan uykudan uyanınca, kalbini sevgisinin doldurduğu zâtı aramak için yola çıktı. Germiyan iline geldiğinde, acaba o mübarek zatı nasıl bulurum, diye düşünürken kendi kendine; "Beni tâ Horasan'dan buraya çeken zât ayağına getirmez mi?" dedi. Allahü teâlânın izni ile dolaşırken yolu Hacım Sultan'ın bulunduğu yere düştü. Bir tepenin üzerinde Hacım Sultan'ı gördü. Rüyâsında gördüğü zât olduğunu anladı ve hemen yanına gitti. Selâmını alan Hacım Sultan; "Hoş geldin Derviş Burhan!" dedi.Derviş Burhan, Hacım Sultan'ın elini öperek talebeliğe kabûl etmesini ricâ etti. Talebeliğe kabûl edilen Derviş Burhan, uzun yıllar Hacım Sultan'a hizmet etti. Hacım Sultan vefâtı yaklaşınca, yerine Burhan Efendiyi halîfe bıraktı. Susuz'da vefât eden Hacım Sultan, burada defnedildi. Kabri Afyon'un Sandıklı ilçesinde Susuz diye anılan yerdedir. Vefât târihi belli değildir. EFENDİM BENİ AFFEYLE Bir gün bâzı kimseler Hacım Sultan'ın yanına, oradan gitmesini, eğer gitmezse zarar vereceklerini söylemek için birisini gönderdiler. O şahıs geldiğinde, Hacım Sultan namaz kılıyordu. Namazı kıldıktan sonra, o şahıs Hacım Sultan'ın yanına yaklaşınca, titremeye başladı. Kalbinde bu hal ile bir yumuşama meydana geldi. Yanına varıp selâm verdi. Hacım Sultan selâmını alıp; "Ey yiğit! Söyle bakalım, seni gönderenler ne dediler, dinleyelim." buyurdu. Bunun üzerine o yiğit ayağa kalkıp, Hacım Sultan'ın ellerine sarıldı; "Efendim! affeyle. Bana bedduâ etme." dedi. Hacım Sultan; "Allahü teâlâ seni buraya gönderenlere de insâf versin. Ey yiğit! Evlâd-ı Resûl'e tâbi ol, uy. Onları sevenlerden ol. Kimseyi gıybet etme. Çünkü Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; Birbirinizi gıybet etmeyiniz! (Hucurât sûresi: 12) buyurmaktadır. Şimdi git zikr ve Allahü teâlâyı anmakla meşgûl ol." buyurdu. O şahıs, geri dönünce, kendisini gönderen kimselerin arasına karışmadı. Vakitlerini ibâdet ve zikirle geçirdi. 1) Veleyatnâme-i Hacım Sultan (Ali Emîri, Millet Kütüphânesi, No: 943)
Karaca Ahmet Sultan Hz.
Büyük Taarruz Şehitliği
Kasım Paşa Hz. (Sofu Kasım)
Seyyid Kureyşi (Kureyş Baba Kümbeti)
Sultan Divani Hz. (Afyonkarahisar Mevlevihanesi)
Yarenler Sultan Hz.
Ahmed Karahisari Hz.
Abapuş-i Veli Hz. (Afyonkarahisar Mevlevihanesi)
Muin-i Mustafa Dede Hz.
Şeyh Nurettin Hz.
Abdurrahman Sultan Hz.
Arap Dede Hz.
İmad bin Hacı Muhiddin Hz.
Ali Efendi Hz.
Sahibler Sultan Hz.
Kırklar Makamı Türbesi
Afyonkarahisar Kırklar Makamı Türbesi Afyonkarahisar kalesinin Bizanslılardan fethi sırasında şehit düşen Horasan Erlerinden yada Kırklardan olduğu yazılmıştır. Hodalı Çeşmesi yazıtından hareketle, bu yazıtın kadıların subaşıların ve serkeşlerin (vali) oturduğu bir konağa ait olduğunu, bu çeşmeye daha sonra konulduğunu ifade ederek, bu makamın şimdiki Kırklar makamı mescidinin yerinde olabileceğini ve asıl adının Kadılar makamı iken Kırklar makamı biçimine halk tarafından dönüştürüldüğünü, bu mescid içinde yatan kişinin ise 1276 yılında ölen Karahisar-ı Devle kadısı TACÜİDDİN HOYİ adlı kişi olduğunu tahmin ettiğini yazmıştır.
Mısri Abdurrahman Hz. (Abdurrahim Karahisari)
Afyonkarahisar Mısri Abdurrahman Hz. Türbesi Afyonkarahisar’ın köklü ve zengin bir ailesine mensup olan Abdürrahim, alim ve fazıl bir zat olan itibarlı Mevlâna Alaeddin Mısri’nin oğludur. Babası bazı kaynaklara göre Mısır’da tahsil yaptığı, bazı kaynaklara göre ise, 13. Asır başlarında Mısır’dan Anadolu’ya göç eden bir Türk ailesine mensup olduğu için Mısri lakabıyla anılmaktadır. Abdürrahim de bu sebeble önemli şahsiyetlerden, alim ve ediplerden bahseden eserlerde Mısırlıoğlu Abdurrahim Çelebi, Mısri oğlu, Mısırlızade diye isimlendirilmiştir. Bunların dışında Afyonkarahisarlı oluşu sebebiyle bazı eserlerde Abdurrahim Karahisari diye anılırken, Evliya Çelebi ondan ‘Abdurrahim Sultan’ diye söz eder. Türbesi, Mısri Camii içindedir.
Said Nursi
Said Nursi Said Nursi Son devirde yetişen âlim ve velîlerden. Milâdî 1876 (H.1293) da Bitlis’in Hizan kazasına bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyâya gelmiştir. Babasının adı Mirzâ, anasının adı Nûriye’dir. Çocukluk yıllarını, dokuz yaşına kadar, anne ve babasının yanında geçiren Said Nursî, keskin zekâsı, hârikulâde hâfızası ve üstün kâbiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üzerinde toplamıştır. Normal şartlarda yıllarca süren klasik medrese eğitimini kısa bir zamanda tamamlamıştır. Gençlik yıllarını alabildiğine hareketli tahsil hayatı ile değerlendirmiş; ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemâsıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münâzaralarda fiilen ispatlamıştır. Said Nursî 15-16 yaşına kadar Doğu vilâyetlerindeki muhtelif yerlerde resmî ve ilmî şahsiyetlerle beraber olmuş, onlarla birçok meselede, bilhassa dînî meselelerde mütâlâalarda ve münâzaralarda bulunmuş, birçok kaynak eseri tetkik ile dînî ilimlerdeki eğitimini tamamlamıştır. Bu yaşlardayken, geldiği Van’da on beş sene gibi bir müddetle halkın eğitimine ehemmiyet vermiş, bu maksatla halk arasında seyahatlerde bulunmuştur. Ancak, bu asırda, eski tarzdaki kelâm ilmi ile İslâm dînine yapılan hücûmları bertaraf etmenin yeterli olmadığını gören Said Nursî, çeşitli fenlerin de tahsilini lüzumlu görmüştür. Bu maksatla incelemeye başladığı fizik, kimya, astronomi, felsefe, matematik, târih ve coğrafya gibi birçok ilmin esaslarını çok kısa bir zamanda elde etmiştir. Böylece dinde ve fen ilimlerinde yaptığı bütün münâzaralarda devrinin o bölgedeki âlimlerini hayrette bırakan genç Said, “çağın eşsiz güzelliği” mânâsına gelen Bediüzzaman lâkabı ile anılmaya başlanmıştır. Bediüzzaman Said Nursî sadece ilim tahsili ile değil, aynı zamanda dünyâ ve bilhassa İslâm âlemiyle alâkalı gelişmeleri de yakından takib ederek, içinde bulunduğu toplumun ve bütün İslâm âleminin en önemli meselesinin eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulması için yardım istemek maksadıyla 1907’de İstanbul’a gelmiştir. 1909 yılının sonlarına kadar İstanbul’da kalan Bediüzzaman Said Nursî burada yaptığı münâzara ve konuşmalarda da kısa sürede ilim çevrelerine kendisini kabul ettirmiştir. Meşrûtiyetin îlânı esnâsında İstanbul’da büyük hizmetlerde bulunan Bediüzzaman, meşrûtiyete İslâmiyet adına sahip çıkmış; meydanlarda verdiği nutuklar, cemiyet faaliyetleri ve gazetelerde neşrettiği yazılarıyla halkın hürriyet ve meşrûtiyeti doğru olarak anlamasına gayret göstermiştir. Selânik Hürriyet Meydanında nutuk vermesi, şark vilâyetlerine çektiği telgraflar vasıtasıyla hürriyet ve meşrûtiyeti anlatması, İstanbul’daki 20.000’e yakın hamallık ve işçilik yapan şarklı hemşehrilerinin ayaklanmalarını güzel bir konuşma ile yatıştırması, 31 Mart Olayında askerlerin isyanını bastırmak için konuşmalar yapması bunlardan birkaçıdır. Bu çalışmalarıyla birlikte, meşrûtiyet ve hürriyeti “meşrûtiyet-i meşruâ” ve “hürriyet-i şer’iye” mânâsı ile yerleştirmeye gayret gösteren Said Nursî, ittihâd-ı İslâm düşüncesinin yayılması için çalışmıştır. 1909’da patlak veren 31 Mart Olayında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, haksız ithamlarla Sıkıyönetim Mahkemesine [o zamanki adıyla Dîvân-ı Harb] çıkarılmış, ancak berâet etmiştir. Bundan sonra, İstanbul’da daha fazla kalmamış ve 1910 yılı başında tekrar Van’a dönmüştür. Oradan da Mart 1911’de Şam’a giderek, İslâm ittihadı fikrini bütün Müslümanlara yerleştirmek için gayret göstermiştir. Şam’daki Emeviye Camiinde birçok İslâm âliminin de bulunduğu binlerce kişiye hitab ederek bu görüşlerini anlatmış; bu maksada büyük hizmet edecek eğitimin verileceği, âlem-i İslâmın merkezi durumundaki şark vilâyetlerinde kurulmasını istediği üniversite için yardım istemek üzere tekrar aynı günlerde İstanbul’a dönmüştür. O zamanlar Kosova’da büyük bir İslâm Dârülfünunu kurulmasına çalışılıyordu. Bu maksatla Rumeliyi gezen Sultan Reşad’la birlikte Bediüzzaman da gider. Ancak kısa bir zaman sonra Balkan Harbi patlak verince teşebbüs yarım kalır. Bu defa oraya ayrılan 19.000 altın liralık tahsisatı Bediüzzaman ister. Bu isteği kabul edilen Bediüzzaman, tahsisatı da alarak 1912’nin sonlarına doğru tekrar Van’a döner. Van’a dönen Bediüzzaman, Van Gölü kenarındaki Edremit’te üniversitenin temelini atmışsa da, patlak veren Birinci Dünya Harbi sebebiyle yarım kalmıştır. Talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayı teşkil ederek cepheye koşan Said Nursî, vatan müdâfaasında çok büyük hizmetler görmüştür. Savaşta birçok talebesi şehid olmuş; kendisi de Bitlis müdâfaası sırasında yaralanarak Ruslara esir düşmüştür. Yaklaşık üç yıl Rusya’da esâret hayatı yaşadıktan sonra fevkalâde hayret verici şekilde firar ederek, Petersburg, Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla Haziran 1918’de tekrar İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a üçüncü gelişinde ilim çevrelerince büyük bir teveccühle karşılanan Bediüzzaman, dört yıl kadar burada kalmıştır. Gelir gelmez Mehmed Âkif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi Yazır gibi devrin meşhûr şahsiyetlerinden müteşekkil bir İslâm akademisi mahiyetindeki “Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye” üyeliğine tâyin edilir. Bir taraftan Anadolu’daki Kuvâ-i Milliye hareketini desteklerken, diğer taraftan İstanbul’u işgal eden kuvvetlere karşı da cesaretle mücâdele eder. Çanakkale Harbi devam ettiği esnâda neşrettiği Hutuvât-ı Sitte adlı eseriyle büyük hizmetler yapmış; işgalci kuvvetlerin plânlarını bozmuştur. İstanbul’un işgal edilmesinden sonra İngilizler tarafından ölüm emri çıkarılmasına rağmen, o cesaretle çalışmalarına devam etmiştir. Bu faaliyetleri Anadolu’da kurulan Millet Meclisi tarafından takdirle karşılandığı için Mustafa Kemâl tarafından ısrarla Ankara’ya dâvet edilmiştir. Birçok defâ Ankara'dan yapılan bu dâvetlere, “Ben tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum; siper arkasında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum” diyerek icâbet etmemiş; araya çok yakın dostlarının da girmesiyle ve vazifesini önemli derecede yerine getirdiği inancına sahip olduktan sonra Ankara’ya gitmeyi kabul etmiştir. 1922 sonlarında Ankara’ya gelen Bediüzzaman'ı, Meclis, resmî bir hoşâmedî merâsimiyle karşılamıştır. Ankara’da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hâkim olan kadronun dîne bakış tarzının menfî olduğunu görünce, on maddelik bir beyannâme neşrederek Meclis üyelerine dağıtmıştır. Bu beyannâmede, tamamına yakını Müslüman olan bu memleket insanının, kendileri yaşamasalar bile, başındaki idarecilerin en azından dindar ve inançlara saygılı olmalarını istediğini ve bu bakımdan, dikkatli olunması gerektiğini söyler. Bilhassa yapılması düşünülen inkılâplar üzerinde durarak, bunların muhakkak İslâmiyete uygun olmasına dikkat etmek gerektiğini belirtir. “Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvârî bir iş görmek, İslâmiyetin kâidelerine bağlılık ile olabilir, başka olamaz, hem olmamış; olmuş ise de, çabuk ölüp, sönmüş” diyerek ilgilileri uyarmıştır. Beyannâmenin sonunda, memleket idâresi açısından çok daha önemli bir noktaya temas ederek, dîne gösterilen lâkaydlıktan her şeyden evvel tesis edilmek istenen cumhuriyet, yani meşrû meşrûtiyet, meşveret ve hürriyet mânâlarının zarar göreceğini ifade etmiştir. Eğer bu Meclis İslâm şartlarına bizzat kendisi de uyarak insanların uymasına çalışmakla hilâfet mânâsını vekâleten yerine getirmezse, ortaya konan cumhuriyetin asıl mânâsından ziyâde isim ve gösterişten ibâret bir rejim haline geleceğini söyler. Son olarak da, “Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar. Öyle ise zaruri vazifeniz, şeairi ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak, şuurlu düşmana yardımdır” ikâzını yapar. Ankara’da iken de, başlıca maksadı olan Şark Üniversitesinin tesisi için uğraşmaktan geri durmayan Bediüzzaman, 163 mebusun imzası ile yüz elli bin banknotluk yardım kararı çıkartmaya muvaffak olur. Beyannamenin akabinde Mustafa Kemal’le birkaç görüşmesi olmuş; kendisine şark umumi vaizliği, milletvekilliği ve Diyânet âzâlığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek, 1923 yılı ortalarına doğru Van’a dönmüştür. Kısa bir zaman sonra şark vilayetlerindeki isyan ve ihtilâl hareketlerinin başlaması, Bediüzzaman için de uzun ve sıkıntılı bir hayatın başlangıcı olmuştur. Said Nursî, Van kalesindeki mağarada uzlete çekildiği esnâda Şeyh Said’in kendisinden destek istemesi üzerine, asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş olan bu milletin torunlarına kılınç çekilmeyeceği cevabını vererek bu isteği reddetmiştir. Ne yazık ki, Şeyh Said İsyanıyla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Bediüzzaman isyan sonrasında ikâmet ettiği uzlethânesinden alınarak Burdur’a, oradan da 1925-1926 yıllarında Isparta’nın Barla nâhiyesine götürülmüştür. Burada “mânevî cihad” hizmetini başlatmış ve telif ettiği eserlerde iman esaslarını terennüm etmiştir. Bu eserler, îmânını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş; elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır. Doğru dürüst yolu bile bulunmayan küçücük bir kasaba olan Barla’da başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idârecilerini rahatsız ettiğinden 1935’te Eskişehir, 1943’te Denizli, 1947’de Afyon, 1952’de de İstanbul mahkemelerine çıkarılmıştır. Ayrıca muhtelif sürelerle Kastamonu, Emirdağ ve Isparta’da, sıkı tarassud ve takib altında mecburî ikâmete tâbi tutulmuştur. Ömrünün son günlerine kadar keyfî muâmele ve eziyetlerden kurtulamayan Bediüzzaman Said Nursî, buna rağmen, îman hizmetini büyük bir kararlılıkla devam ettirmiş; o zor şartlar altında telif ettiği 6000 küsur sayfalık Risâle-i Nur külliyatını tamamlamaya ve yaymaya muvaffak olmuştur. Gençlerin anlayışına uygun ve ikna edici bir üslupla meseleleri izah ve ispat eden ve vehbî olarak, içinden geldiği gibi ilhâmen kaleme alınan bu eserler, onun çileli hayatının en güzel meyvesidir. Cumhuriyetin îlânıyla birlikte başlayan işkenceli, sıkıntılı ve çileli bir hayattan sonra 1960’ın baharında Urfa’ya dönen Bediüzzaman Said Nursî, 23 Mart 1960 (H.1379)ta Hakkın rahmetine kavuşmuştur. 1) Dîvan-ı Harb-i Örfî 2) Hutbe-i Şâmiye 3) Hutuvât-ı Sitte 4) Mesnevî-i Nûriye 5) Münâzarât 6) Sünuhât 7) Tarihçe-i Hayat
Ayşe – Abdurrahman Dede Türbesi
Afyon – Başmakcı – YAKA BELDESİNDE Yaka beldesinde “Ayşe Abdurrahman” isimleriyle anılan türbe Höyük’ün güney batısında yer almaktadır. Rivayetlere göre, Ayşe Ana iyi biri olduğu halde Yakalılar onu bir türlü kabullenemez. Ayşe Ana’ya etmedikleri kötülük kalmaz. Taşa tutar, dışlar, onu “Kahpe Ayşe”, diye çağırırlar. Sonunda Ayşe Ana yapılan kötülüklere dayanamaz ve bir gün olur ki, “Yazın koyacak yer bulmayın, kışın da yiyecek bir şey bulamayın”, diye bedduada bulunur. Yakalılar zaman zaman, bu sözün günümüzde de geçerli olduğuna inanırlar. Ayşe Ana her yıl hacda görülürmüş. Abdurrahman Dede de Çal tarafından imiş. Haccda Ayşe Ana’yı görür, orada konuşurlar. Abdurrahman Dede bir gün Yaka’ya gelerek Hacı Ayşe’yi sorar. Yakalılar “Hacı Ayşe” diye birinin olmadığını, fakat köyün dışında kendi halinde deli ve kahpe bir Ayşe’nin olduğunu söylerler. Halbuki bu şekilde tanıtılan Ayşe Ana gerçekten Abdurrahman Dede’nin haccda gördüğü Ayşe’dir. Gerçek böylece ortaya çıkar. Şimdi türbede biri uzun, diğeri kısa iki mezar bulunmaktadır. Uzun mezarın Abdurrahman Dede’ye, kısa mezarın Ayşe Ana’ya ait olduğu söylenir. Fakat ne zaman yaşadıkları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Türbenin çevresinde bulunan ardıç ve benzeri ağaçlar bu türbenin hatırına kesilmemiş ve günümüze kadar kalmıştır. 1980’lere kadar adağı olanlar çocukları toplayarak türbeye götürürler, orada etli yemek yedirirlerdi. Günümüzde artık bu geleneğin uygulanmadığı anlatılır. Berber Zeki Akçan tarafından höyüğün yanında bulunan bu türbenin üç kere yıkıldığı ve sonra tekrar yapıldığı anlatılır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Cafer Dede Türbesi – Bolvadin
Afyon – Bolvadin’de Hacı Halife mah. Lokman sokak’da Hacı Halife mahallesindeki Cafer Dede Türbesi, evlerin arasında kalmıştır. Ön kısmı ise bahçe duvarı ve kapı ile tamamlanmıştır. Hemen önünde sonradan yapılmış bir çeşme bulunmaktadır. Mevlevi olduğu rivayet edilen bu zatın türbe ziyaretine özellikle çocuğu olmayan kadınlar gelmektedir.. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Müslüman Ana Türbesi
Afyon – Bolvadin – Müslümanlı mah. Anlatılanlara göre, 1107 tarihinde Bolvadin Kalesi fethedilirken bu Türkmen anası gazilere su ve ayran dağıtmıştır. Bu kutlu ana o savaşta şehit düşmüş, daha sonra onun ayran dağıttığı yere türbesi yapılmıştır. 1107 tarihinden bugüne kadar, o türbeden geriye sadece tek mermer sütun kalmıştır. Müslüman Ana’nın, mezar taşları ile çevrilmiş mezarı, Müslümanlı Mahallesindedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Siğil Dede – Sarı Baltalı Seyyid Osman Dede
Afyon – Bolvadin Emirdağ caddesi üzerinde Emirdağ Caddesi üzerinde, evlerin arasında kalmış ve yoldan yüksekliği 1 m. olan bir mezarlıktır. Muharrem Bayar tarafından kabrin Sarı Baltalı Seyyid Osman Dede’ye ait olduğu tespit edilmiş ve mezarlık yeniden düzenlenmiştir. Halk arasında burası ‚Siğil Tekkesi‛ olarak bilinir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Hz. Abdülvahap Gazi (r.a.) – Bolvadin
Afyon – Başmakcı’da – Başmakcı Kabristanı yanında 732 yılında Emevi komutanı Mesleme’nin büyük bir ordu ile Afyonkarahisar kalesini kuşattığı, bu kuşatmada Seyyid Battal Gazi ve Peygamberimizin sahabesi Abdül Vahap Gazi’nin yaralandığı, Seyit Battal Gazi’nin Seyit Gazi’de, Abdül Vahap Gazi’nin de Bolvadin’de öldüğü kabul edilir. Bu olayların hatırası olan Sahabe Abdül Vahap Gazi’nin türbesi Eber Gölü yolunun üzerindedir. Üzeri açık olan türbenin ortasında mermerden yapılmış uzun bir sandukası vardır. 2002 yılında yeniden restore edilerek, sanduka üzerindeki mermerlere Abdülvahab Gazi ile ilgili bilgiler yazılmıştır. Abdülvahap Gazi Türbesi en çok, çocuğu olup da yaşamayanlar, hasta çocuklar, geçimsiz, parasız ve içki içen kimselerin anneleri ve eşleri tarafından ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Hak Halili Türbesi ( Müderris Şeyh Hacı Halil Efendi )
Afyon – EMİRDAĞ – KARACALAR KÖYÜNDE Hicri 23 Mayıs 1827(h.1243)’te Afyonkarahisar vilayetinin Aziziye kazasının Dereköyünde dünyaya gelmiş olan Hak Halili’nin annesi Emine babası ise Ömer Efendi’dir.13 yaşında Bolvadin’de öğrenime başlar, üç yıl burada, yedi yıl Konya’da, on üç yıl İstanbul’da okuduktan sonra Mısır’a El-Ezher Üniversitesi’ne gider. Orada beş yıl talebelik yaptıktan sonra üç yıl da müderrislik ve başmüderrislik yapar. Daha sonra da Mekke’de Şeyh Halil Paşa Hazretlerine yedi yıl hizmet eder. Bu zaman zarfında on iki tarikatın icazetini alır. Şam’da Muhammed Hane Dergahında Nakşi Tarikatının Şeyhliğini, Afyon’da Mevlevî Tarikatının Şeyhliğini yaptıktan sonra, Karacalar Köyüne gelerek yerleşir. Abdullah Şengül de ‘Anadolu’da Nevruz Kutlamaları ve Emirdağ ve Karacalar Örneği’ isimli çalışmasında, Hak Halilî’nin, hayatının son dönemini bu köyde geçirmiş ve o yıllarda Karacalar’ın bir eğitim merkezi haline gelmiş olduğundan söz eder. Açılan medresede 600-700 öğrenciye Batınî ve Zahirî ilimler öğretilmiştir. Afyonkarahisar Mevlevî Şeyhlerinden Celalettin ve Ferruh Çelebi’nin de dostu olan Hak Halilî’den sonra, kızı Bacı Sultan (Zehra Bacı) ve torunu Kadir Ağa (Kadir Şahbaz) Hak Halilî’nin öğretisine devam etmişlerdir. Bu köyde özellikle Alevî kültüründe özel anlamı olan Muharrem ayı ve aşure geleneği, Nevruz, Hıdırellez ve Kandiller (Mevlid, Regaip, Berat, Mirac ve Kadir Gecesi) Hak Halilî öğretisinde olduğu şekilde özel törenlerle kutlanır. Burada Kadirî Tarikatının Hüseynî Kolunun Postnişinliğini yapar. Ehli Beyt sevgisini yüreklere eker. Kendisi gibi bir çok Ehli Beyt sevdalısı yetiştirir. Vefatından dört yıl sonra kabrinin açılması, cesedi çürümemişse türbe yapılmasını vasiyet eder. Dört yıl sonra ise artık kendisi için yapılan türbede medfundur. Vefatından sonra Kadiri silsilesi şöyle devam eder. Şeyh Hacı Halil (Hak Halili) (ksa) /Afyon-Emirdağ-Karacalar Köyü/1823-1907 Şeyh Bacı Sultan (Zehra Şahbaz) (ksa) /Afyon-Emirdağ-Karacalar Köyü/1881-1965 Pir Abdülkadir Şahbaz (Ağa; Ağalar Ağası) (ksa) /Afyon-Emirdağ- Karacalar Köyü/1922-1997. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
Abdülkadir Geylani Es Sani Türbesi
Afyon – BOLVADİN ‘De ŞIHLAR CAMİİ YANINDA Şıhlar Cami’nin üç satırlık sülüs kitabesinde geçen ‚Kad bena haze’l cami-i şerif eş Şeyh Abdülkadir el Geylani‛ ibaresinden yapının banisinin, bitişikteki türbede medfun bulunan Kadiri şeyhi Abdülkadir Geylani es Sani olduğunu öğreniyoruz. Bugün türbe olarak kullanılan tekkenin hangi tarihte inşa edilmiş olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte 1642’de inşa edilmiş olan cami ile yakın tarihlerde olmalıdır. Kadiri tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani’nin on ikinci nesilden torunu olan şeyhin medfun bulunduğu türbede on yedi sanduka yer almaktadır. 1989 senesindeki onarımla birlikte mermerle kaplanmış olan sandukalardan mihrabın sağ tarafında yer alan büyük lahdin Abdülkadir Geylani’ye diğerlerinin de eşi Ayşe Dudu, Şeyh Seyyid I. Abdüllatif, Şeyh Salih, Şeyh II. Abdüllatif ile aile fertleri, Şeyh Hüseyin ve kızları ve torunlarına ait olduğu bilinmektedir. IV. Murat, gönderdiği 1640 tarihli fermanla, yöneticilerin Kadiri şeyhine hürmet etmelerini, onu vergiden muaf tutmalarını emreder. IV. Mehmet’in gönderdiği 1649 tarihli fermanda ise vergi muafiyeti tekrarlanır. Abdülkadir Geylani, 1651 senesinde vefat eder. Geylâni hakkında, misafirine yemek olarak ikram etmiş olduğu horozun tekrar canlanması ve savaş yıllarında arkadaşlarıyla beraber savaşlara katılmış olması’ halk arasında anlatılan menkıbelerdendir. Yerine sırasıyla oğlu Seyyid Abdüllatif Efendi, Seyyid Hüseyin (ö.1760), Şeyh Seyyid Salih (ö.1803), Şeyh Seyyid Abdüllatif II, Şeyh Seyyid Mehmet İzzet (1834-1899), Şeyh Seyyid Mehmet Efendi şeyhlik yaparlar. Tekkenin son postnişini Şeyh Mehmet Efendi ise 1930’da ölür. Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî Tekkesi, evladiyelik bir tekkedir. Tekke şeyhi, kurucu şeyh Geylanî’nin evlatları arasından seçilir. Erkek evlatları tekkenişinlik yaparlar. Zaviyede kurulan imaretle, gelenlerin, gidenlerin, geceleyenlerin ihtiyaçları karşılanır.Ayrıca günde 20 fakire yemek verilir. Bu Kadirî geleneğinin dışa yansıyan birinci yönüdür. Ġkincisi ‚Su Vakfı‛ kurmaları, çeşmeler yaptırarak toplumun su ihtiyacını karşılamaya çalışmalarıdır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
İsa Dede – Çay
Afyon – Çay – Eski afyon caddesi üzerinde İsa ( Ese) Dede nin Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinde Sultanın sancaktarlığını yapmış olduğu anlatılır.Afyon – Çay İlçesinde Argun sokakta bulunmaktadır. Giriş kapısı bilgilendirme levhasında Emir Sultan Hulafasından olduğu yazılmakdır. Kare planlı yapının üstü kubbe ile kaplıdır. Giriş kapısı üzerinde olan kitabe yerinde değildir. Kitabe pano duvarında devşirme taşlar dikkat çekmektedir. Türbe içindeki sanduka taştan sade bir şekilde yapılmıştır. /p> Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma Fotoğraflar : Erol Şaşmaz
Sultan Carullah Zemahşeri Türbesi
Afyon – Bolvadin – Emirdağ Caddesi üzerinde, Sultan Carullah mezarlığının güneyinde Sultan Carullah’ın Ünlü Türk âlimi Zemahseri’nin torunu olduğu kabul edilmektedir. Bolvadin’e ne zaman geldiği bilinmemektedir. Zaviyesinden günümüze yalnızca türbe ve mescidi gelebilmiştir. Türbenin içi yol seviyesinden 1 m. aşağıda olduğu için, içeriye merdivenle inilir. İçinde üç tane sanduka vardır. Sultan Carullah Türbesi’ne çok önceleri, Hıdırellez kutlamaları için gidildiği söylenmektedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma
İsa Dede – Afyon
Afyon – Çay İlçesinde Argun sokakta Giriş kapısı bilgilendirme levhasında Emir Sultan Hulafasından olduğu yazmakdır. Kare planlı yapının üstü kubbe ile kaplıdır. Giriş kapısı üzerinde olan kitabe yerinde değildir. Kitabe pano duvarında devşirme taşlar dikkat çekmektedir. Türbe içindeki sanduka taştan sade bir şekilde yapılmıştır.
Burmalı Sultan
Delîl oldu Abdullâh Tamam itdik bi-‘avni’llâh fiefaat yâ Rasûlu’llâh 1319 sadaka taşı Afyon Merkez’de Burmalı camii’nin bodrum katında Burmalı Sultan ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Burmalı cami’nin giriş kapısındaki süslemelerden XIV. yüzyıla ait olduğu ileri sürülebilir. Caminin bulunduğu Burmalı mahallesinin XVI. yüzyıl vakıf kayıtlarında mevcuttur. Bundan dolayı Burmalı Sultan’ın Xv. yüzyıldan önce yaşadığını söyleyebiliriz.
Furuni Mehmet Dede
Postnişin Odası Semazen Odası Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Afyon Merkez’de Mevlevi camii içerisinde Sultan Divani hazretlerinin Çiltenan olarak adlandırılan 40 mürdindendir. Divan-ı Kebir getirmek için Sultan Divani ile beraber İran’a setahat etmiştir. Uzun süren yolculuk esnasında Acemistan topraklarında giderken dervişlerin yanındaki yiyecek bitip açlık tehlikesiyle karşılaştılar. Sultan Divani hazretleri Mehmet Furuni Dedeye hitaben ” Ey Dervişi Tennur Mehmet Furuni Dede bu dervişlere kayıp cebinden ekmek bahşet ” diye emretti . Hak aşıkı Mehmet Dede ellerini Semaya kaldırıp dua etti. Hep birlikte el kaldırıp, Cenab-ı Hakka yalvardılar. Dua bittikten sonra Mehmed Dede kolunun altından sıcak pide çıkartarak derviş arkadaşlarına dağıttı. Bu hadiseden sonra Mehmed dedeye Furuni ismi verildi. Hicri 936 yılında vefat etmiştir. Kabri Mevlevihane camiinde Sultan divanı hazretlerinin yanındadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]
Nur Mehmet Efendi – Ak sakallı Dede
Afyon – Merkez’de Nur Mehmet efendi camii yanındaki türbesinde İsmail Beliğ Efendi H. 1142 tarihli kitabında Nur Mehmet efendi’nin ; Osmanlı’nın ilk Şeyhül islamı Molla Fenari gibi büyük zatları halka-ı tedrisinde yetiştirdiğini söyler. Hakkında Ne yazık ki başka bir bilgi bulamadık. .. Nurcu Mahallesi’nde günümüzde hala faal olan mescidin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı tespit edilememiştir. Mescit çatı örtülü, minâresi kesme taştandır. Mescit içerisinde Şakalak (Sakalı ak) Dede ve Nur Mehmet Efendi’nin kabri bulunmaktadır. Mescit olarak inşa edilen mabedin ne zaman camiye dönüşltürüldüğü hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Arşiv ve Mahkeme kayıtlarında da bu isimi taşıyan bir cami veya mescit kaydına raslamadık. Pek çok cami ve mescitte rastladığımız gibi bu mescidin de ikinci ve hatta üçüncü bir isminin bulunabileceğini, belki de kayıtlara bu farklı isimlerle geçmiş olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Camii, 1955 yılına kadar içinde üç mezar bulunan bir türbe ve basit bir binadan müteşekkil iken, bu tarihte betonarme olarak yeniden yapılmış ve türbedeki mezarlar şimdiki yerine nakledilmiştir. Kaynaklar ; Afyonkarahisar Vakıf Eserleri , Afyon kocatepe Üniversitesi
Hızır Şah Çelebi
Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Postnişin Odası Semazen Odası Afyon Merkez’de Mevlevi camii içerisinde İkinci Sultan Veled diye meşhur olan Divani Mehmed Çelebi’nin oğlu olan Hızır Şah Çelebi, 1497 yılında dünyaya gelir. 1525 yılında hilafetnamesini alan Çelebi babası Divani Mehmed Semai’nin vefatıyla da makamlarına geçer. ” Olup dil-i sir seyr-i enfüs ü afak ü nagah Vera-yı perde-i gaybe çekince peyker-i canı Didi tarihini bir müstemend-i derd-i hicranı Beka mülkine çekdi ‘askerin Sultan Divani 1570’te vefat eden Hızır Şah’ın Şeyh Şah Mehmed Çelebi isminde bir oğlu ile II. Destina Hatun isminde bir kızı olur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]
Demir Yalayan Türbesi
Afyon Merkez’de Gazlıgöl caddesi ile Alparslan Türkeş Bulvarının kesişiminde Abdurrahim Mısri Sultan’ın müridlerinden olan Demiryalayan’ın yoğurtçuluk yapan bir kişi olduğu biliniyor. Rivayete göre Abdurrahim Mısri Sultan bir gün Kasım Paşa’ya, “Çarşıda Demiryalayan adında bir yoğurtçu var. Git pazarlık et, yoğurt al. Sonra da bir bahane ile yoğurdu kafasına geçir. Bakalım ne diyecek.” der. Kasım Paşa gider, yoğurdun fiyatını sorar, daha sonra, “Çok pahalı, insafsız adam”, diyerek yoğurdu kafasından aşağı geçirir. Buna karşılık Demiryalayan sükunetle, “Afedersiniz efendim, hiddetlendirerek size zahmet verdim.”, diyerek özür diler. Hayatı hakkında başka bilgiye rastlanmayan Demiryalayan’ın türbesi Gazlıgöl caddesi ile Alparslan Türkeş Bulvarının kesişiminde bulunuyor. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]
Molla Yakşi – Molla Bakşi – Molla Bektaş
Afyon Merkez’de Ayaktekke camiinde Bu üç dervişten ikisi Sultan Divani hazretlerinin müritlerindendir. Kabirleri Mecidiye caddesindeki Ayak tekke camiindedir. Nakşi Mevlevi dervişi olmakla beraber Çilteana dahil değildir. ( Çilteana : Sultan divanin meşhur 40 müridi) Çiltenandan bir asır sonra vefat etmişlerdir.
Hacı Hamza Kettani
Afyon – Merkez’de Akmescit camiinde Hayatı hakkında bilgiye sahip değiliz. Ak mescit’in banisidir. 1397 yılında yaptırmıştır.Kare planlı mescidin kuzey cephesinde son cemaat yeri bulunmaktadır. Dışa kapalı olan son cemaat yerinin üzeri beşik tonozla örtülüdür. Doğu yönünde mescit duvarlarının çıkıntı yapmasıyla minare kaidesi meydana getirilmiştir. Mescidin duvarları kesme taştan, son cemaat yeri tuğladan yapılmıştır.Doğu kenarındaki iki pencerenin altına küçük bir çeşme yerleştirilmiştir. Giriş kapısı üzerinde kitabesi bulunmaktadır: “ Aziz ve celi olan Allahu Taala buyurdu “Mescidler şüphesiz Allah’ındır. Oralarda Allah’ a yalvarırken başkasını katmayın. Nebi Aleyhis-Selam buyurdu: Kim Allahu Taâla için bir mescit bina ederse. Allah ona Cennette bir köşk bina eder-Allah’ın Resulu doğru söyledi. Bu mübarek mescidi şerifi Hacı Hamze bin Hacı Hasan el-Kettani 800 tarihinde bina etti ”. Mescit 7.48 X 7.56 ölçüsünde kareye yakın bir plan gösterir. Kubbe kasnağına Türk üçgenleri ile geçilir. Kubbe on iki kenarlı bir kasnak üzerine oturtulmuştur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]
Keskinoğlu Mehmet Efendi
Afyon Merkez ‘de Akmescit camii avlusunda Konyalı hadimli hocadan yetişmiştir. İlmi seviyesi yükseldikten sonra sık sık İstanbul’a vaaza giderdi. Vaazlarının birinde yine yolsuzluk, yüzsüzlük, rüşvet gibi kangren olmuş yaralara basıyor. İğneyi bir taraftan da II. Mahmut’a dürtüyormuş. Yani Padişah’a bunların ” himayecisimisin” diyormuş. Padişah II. Mahmut’da camiinin üst katında Hünkara ayrılmış bölümde vaazı dinliyormuş. Padişah korumaları Hocayı susturup kürsüden indirmek istemişler . Ancak Padişah buna mani oluyor. Vaazdan sonra hocayı yerinde makamına davet ederek kabul eder. Huzuruna gelen hocanın korku ve telaşını gören padişah ; -Keskinsin, fakat miskinsin diye şaka yapıyor. Keskinoğlu Mehmet Efendi’de ; -Ben sizden korkmuyorum, makamınızın heybeti basıyor, sonra ben şeriat ilminin gereğini söyledim deyince bu cesurane cevabın karşılığında , Padişah ,Keskinoğlu’nu Afyon’daki Gedik Ahmet Paşa Medresesinin müderrisliğine görevlendiriyor. Kaynaklar Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]
Kadıncık Ana Türbesi
Afyon Merkez’de Mevlevi camii’nin bir arka sokağı olan Tabakhane sokağı üzerinde. Afyon Mevlevihanesinin batı tarafında bulunana Kadınana türbesinde Melek Peyker ile Naime Gevher Hanımlar medfundur. Binası taş duvarlı, ahşap tavanlı olup çatısı kiremitle örtülüdür. Türbe içersinde beş kişiye ait mezarlardan büyük olanı Melek Peyker, yanındaki sanduka ise Naime Gevher hanıma aittir. Arka bölümde bulunan üç küçük sandukanın ise kimlere ait olduğu bilinmemektedir. Selçuklu hükümdarlarından III. Alaaddin Keykubat’ın kızları olan Kadınanalar, anlatılanlara göre Anadolu Valisi Emir Çobanoğlu Demirtaş (Timurtaş) Beyin zulmünden kaçarak Afyonkarahisar’da Sahipataoğullarına sığınırlar. Tüm mal varlıklarını şehrin gelişmesinde ve hayır işlerinde kullanan kardeşlerden Melek Peyker, Orta Kalacık’taki kaynaktan açıkta gelen suyu, kapalı ark haline getirir. Naime Gevher Hatun, şehrin ortasından geçen dere üzerine köprüler inşa ettirir. Asiye Sultan ise (Kadınana İlköğretim okulu yanında Türbesi var) bu günkü Saraçlar içi, Kadınana türbesi, Müftülük, Afyon Lisesi ve Ordu Bulvarı başlangıcına kadar olan bölgede yaklaşık bin kişilik mezar yaptırır. Bu üç kız kardeşe Afyonkarahisarlılar tarafından kadirşinaslık eseri olarak ‘Kadınana’ lakabı verilir. 1330’da Nusreddin Ahmed tarafından yaptırılan ve şehrin en eski mahallesine isim veren Kubbeli Mescid, tek kanatlı kapısıyla Selçuklu mimari tarzında olup, yıldızlı, geometrik ve bitki motifli oymalı bir sanat eseridir. Kaynaklar Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]
Devrane Sultan
devrane sultan çeşmesi Devrane Sultan camii Devrane Sultan camii Devrane Sultan camii Devrane Sultan camii Afyon Merkez’de Kurtuluş caddesi ile istaklal caddesinin kesişiminde Hazreti Mevlana sülalesinden olup, Sultan Divani hazretlerinin Çiltenan olrak adlandırılan 40 mürdinden biridir. Sultan Divani ile İran seyahatine katılmıştır. Kabri şerifinin Devrane Sultan camii civarında olduğuna inanılır. Daha Sonra Afyon Belediyesi tarafından caminin 100 metre yakınında Kurtuluş caddesi ile istaklal caddesinin kesişiminde bir makam kabir yapılmıştır.