Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 1 / 29 · 2.869 kayıt
Mehmed Zahid Kotku (k.s.)

Mehmed Zahid Kotku (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Adı Mehmed Zahid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: “Oğlum Mehemmed!” diye hitap edermiş. Soyadının “mütevâzi” mânasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi. Tevellüdü 1315 Hicrî-Kamerî (Rûmî 1313, Milâdî 1897) yılında, Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde çıkmazındaki baba evinde vâki olmuştur. Ailesi Baba ve annesi Kafkasya’dan 1297’de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya’da Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir. Babası İbrahim Efendi Bursa’ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamzabey Medresesi’nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sülalesinden bir Seyyid’dir. 1929’larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat köyünde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir. Annesi Sabire Hanım, Mehmed Zahid Efendi üç yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı kabristanına gömülmüştür. Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şakir (1308-1335) subaylık yapmış, Kudüs’te Çanakkale’de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme’ye defnolunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir. Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım’la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeşi vardır. Bunlardan Pakize Hanım’ın efendisi de, Bursa Ulu Camii imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmed Efendi kuddise sırruh’dur. Tahsili, Askerliği Mehmed Zahid Efendi rahmetullâhi aleyh ilk mektebi Oruç Bey İbtidâîsi’nde okudu. Maksem’deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebi’ne girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332’de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye’den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul’a döndü. 10 Temmuz 1335’de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor. Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri İstanbul’da bulunduğu esnada çeşitli dinî toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi’yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü, namazı Ayasofya Camii’nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhâneli Tekkesi’ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisap eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi. Bu zât-ı şerîfin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişîn-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında tahsîl-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü’l-ehâdîs, Hizb-i A’zam ve Delâilü’l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dinî hizmet îfâ etmiştir. Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya dönmüş, evlenmiş, 1929’da vefat eden babasının yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü’nde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i şerîfi’nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46’dan 1952’ye kadar hizmet eyledi. 1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine, İstanbul’a naklolarak Fatih’te bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidi’nde vazife gördü. 1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Cami-i şerîfi’ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Mehmet Zahid Kotku Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Vefatı Mehmed Zahid Efendi rahmetullâhi aleyh, ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen şiddetli ağrılarından muzdaripti. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz’dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatı’nda dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980’de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı. Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı’nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca’ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz’a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüksetmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle îfâdan sonra, 6 Kasım 1980’de çok ağır hasta olarak İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 5 Muharrem 1401 / 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsînler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken âhirete irtihal eyledi. Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafîr tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kânûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstatlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye’nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastanesi’nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu’nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa’dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi. Vefatı İslâm âleminde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan’da, Kâbe’de, Kuveyt’te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı. Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu. Mesela bunların birindeki şu parça ne kadar şâyân-ı taaccübdür:* Arkamdan Ağlama Öldüğüm gün tabutum yürüyünce Bende bu dünya derdi var sanma. Bana ağlama, “yazık, yazık!”, “vah, vah!” deme Şeytanın tuzağına düşersen “vah vah”ın sırası o zamandır. Yazık yazık asıl o zaman denir. Cenazemi gördüğün zaman “elfirak, elfirak!” deme, Benim buluşmam asıl o zamandır. Beni mezara koyunca “elvedâ” demeye kalkışma! Mezar cennet topluluğunun perdesidir. Mezar hapis görünür amma, Aslında canın hapisten kurtuluşudur. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki? Sana batma görünür amma Aslında o doğmadır, parlamadır. Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi? Neden insan tohumu için Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun? Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi? Can Yusuf’un kuyuya düşünce niye ağlarsın? Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç! Çünkü artık hay-huy’un, Mekânsızlık âleminin boşluğundadır. Ahlâk ve Şemâili Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selam verir, güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânalı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu. Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telaffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânalı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu. Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi. Fevkalâde mütevazi idi. Kerâmetleri zahir ve şöhreti âlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvanı arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemalini büyük bir maharetle gizlerdi. Kendi üstatlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar. Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu. Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı. Dostlarına vefası emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi. Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmaya çalışırdı. Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en ücra, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı. Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâçizleri de füyûzât ve şefaatından feyzyâb u nasibdâr buyursun… Âmîn, bi-hürmeti seyyidi’l-mürselîn sallallahu aleyhi ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn, ve’l-hamdü lillahi rabbi’l-âlemîn. Halil Necâtioğlu Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Abdülkadir Geylani

Abdülkadir Geylani

Abdülkadir Geylani Abdülkadir Geylani Evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. Muhyiddîn, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbânî, Sultân-ul-evliyâ, Kutb-i a'zam gibi lakabları vardır. İran'ın Geylân şehrinde 1078 (H.471)de doğdu. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost'tur. Hazret-i Hasanın oğlu Hasan-ı Müsennâ'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. Hazret-i Hüseyin'in evladına seyyid, hazret-i Hasan'ınkine şerîf denir. AbdülkâdirGeylânî hazretleri 1166 (H.561)'da Bağdad'da vefât etti. TürbesiBağdad'dadır. Ziyâret edilmekde, feyz ve bereketlerine kavuşulmaktadır. Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Kâdiriyye tarîkatının kurucusudur. Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilm için vefâkârlıkta emsâli az bulunur bir velî idi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zât olacağına dâir alâmetler, işâretler görülmüştü. Babası rüyâsında Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâb-ı kirâmı radıyallahü anhüm ve evliyâyı gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Ey Ebû Sâlih! Allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlâd ihsân etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâ arasında derecesi yüksek olacak." buyurdu. Yine oğlu hakkında;"On iki imâm dışında bütün velîler doğacak olan oğluna itâat edecekler, onun ayaklarını boyunlarına koyacaklar. O yüksek derecelere kavuşacak, ona itâat etmeyenler Allahü teâlâya yakınlık devletinden mahrûm kalacaklar." diye müjdelendi. Doğduktan sonra yüksek hâlleri ile dikkatleri çekti. Ramazân-ı şerîfte gün boyunca süt emmez, iftâr olunca emerdi. Bu hâlini şu beyti ile anlatır: Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi. Doğduğu senenin ramazân-ı şerîf ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüd edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğrenince, ramazân-ı şerîfin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devâm ettiler. On yaşında mektebe giderken etrâfında meleklerin kendisi ile berâber yürüdüklerini görür, onlardan; "Yer açın evliyâdan bir zat geliyor." dediklerini duyardı. Meleklerin söylediklerini duyan birisi; "Bu çocuk kimdir?" diye sordu. Meleklerden birisi; "Bu asîl bir âilenin çocuğudur. İlerde büyük bir zât olacak. Arzu edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısından boş çevirmeyecek. Her gün Allahü teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek derecelere ulaşacak." dedi. Çocuklarla berâber oynamak istediğinde; "Bana gel ey mübârek, bana gel." diyen bir ses işitir, korku ve heyecanla annesine koşardı. Abdülkâdir Geylânî on sekiz yaşında Bağdad'a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü'l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı Ebû Ya'lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah ibni Mübârek, Ebü'l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-i Debbâs'tan almıştır. İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vâz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd Muhzûmî'nin medresesinde verdiği ders ve vâzlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek sûretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdad halkı çok yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Hatta bir kadın, mehir bedelini, kocasının orada çalışmasına saydı. Derslerine devâm edenler arasında pekçok âlim yetişti. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra, ders ve vâz vermeyi bıraktı. İnzivâya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahrâlara çıktı. Bağdad'ın Kerh harâbelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibâdet, riyâzet ve mücâhede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki: Irak'ın sahrâ ve harâbelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bâzan uzun müddet yemezdim ve "açım açım" diye içimin feryâdını duyardım. Bâzan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; "Muhakkak zorlukla berâber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla berâber kolaylık vardır." meâlindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi." Şeytanlar çeşitli kılık ve kıyâfetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. İçimden bir ses; "Ey Abdülkâdir! Onlarla mücâdele et, onlara galip geleceksin." derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; "Buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım." diye beni tehdit ederdi. Cân u gönülden, "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" okuyunca, onun tamâmen yandığını görürdüm. Bir kere Abdülkâdir Geylânî şöyle bir ses işitti: "Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbinim! Sana haramları mubah, serbest kıldım." Bir rivâyete göre; "Başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım." diyordu. Bunun üzerine Abdülkâdir Geylânî Eûzü çekti. "Kovulmuş şeytandan Allahü teâlâya sığınırım. Sus ey mel'ûn!" diye bağırdı. Bunun üzerine aynı ses; "Ey Abdülkâdir! Rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolda yetmiş kişiyi yoldan çıkardım." dedi. Onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında; "Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. Çünkü Allahü teâlâ böyle şeyleri emretmez." buyurdu. Başka bir kere gâyet çirkin ve pis kokulu birisi geldi. "Ben iblisim, şeytanım. Sana hizmet etmeye geldim, beni ve yardımcılarımı çok yordun." dedi. "Sana inanmıyorum, buradan uzaklaş." dedim. Bana vuracak oldu ise de onu perişan ettim. İkinci defâ elinde büyük bir ateş kıvılcımı ile hücum etmeye başladı. Bu esnâda elinde kılıç bulunan atlı birisi bana yardıma geldi. Yine onu mağlûb ettim. Üçüncü olarak iblisi çok uzakta ağlar gördüm. Gâyet üzgün olarak; "Senden ümîdimi kestim. Gâliba seni yoldan çıkaramayacağım." dedi. "Sus ey mel'ûn!" dedim ve kovdum. Allahü teâlâ her seferinde beni onlara karşı üstün kıldı. Şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. "Bunlar nedir?" dedim; "Dünyâ zevkleri ve zînetleridir." denildi. Dünyâ ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nîmetleri kendine çekmek istedi fakat Allahü teâlâ beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup gittiler. Sonra Allahü teâlânın rızâsına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Senin içinde bulunan mânîlerdir." denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım. Sonra içimi seyrettim. Kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Arzu ve isteklerindir." denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim. Yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücâdele ettim. Allahü teâlânın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. Kısaca nefsimle tedrîcen, safha safha mücâdele ettim. Onu iki elimle sımsıkı yakaladım. Yıllarca ıssız, sessiz, sadâsız yerlerde kalmaya mebcur ettim. Soğuk bir gece kırk defâ ihtilam oldum, havanın soğukluğuna bakmadan her seferinde, hemen yıkandım. Kerh harâbelerinde yıllarca kaldım. Yiyecekler malum; otlar, ağaç yaprakları... Dünyâ sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çâreye başvurdum. Gördüğüm her yokuşa tırmandım. Nefsime hiç fırsat vermedim. Bir gece merdivende kitap mütâlaa ediyordum. Nefsim; "Biraz uyu, sonra kalkarsın." dedi. Ona muhâlefet olsun diye tek ayağım üzerinde durdum. Kur'ân-ı kerîmi hatmedinceye kadar uyumadım. Bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarıp, hep O'nunla olmak olan "fakr" mertebesine ulaştım". Nihâyet bütün varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi Bağdad'a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses bana; "Sen ki Abdülkâdir'sin, buna hayret mi ediyorsun?" dedi. Sahralarda dolaşırken "Ol" sözü ile ihsân olundum. Allahü teâlânın izni ile istediğim olurdu. Bunun için çok yiyecek buldum. Dağdan bir parça koparırdım, helva olur, yerdim. Kuma deniz suyu dökerdim, tatlı su olurdu. Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allahü teâlâya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim. Abdülkâdir Geylânî hazretleri bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdad'a dönüyordu. Hazret-i Hızır önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. "Emir var. Yedi sene Bağdad'a girmeyeceksin." dedi. Bu sebeple, Bağdad'ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mübah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; "Ey Abdülkâdir! Bağdad'a gir, serbestsin." diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede Bağdad'a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs'ın zâviyesine (dergâhına) geldi ve geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak; "Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır." dedi. Bir müddetten beri Bağdad'da bulunan Abdülkâdir Geylânî hazretleri fitne ve karışıklıklar olunca tekrar sahrâlara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; "Nereye gidiyorsun? Dön, herkes senden faydalanacak." diyen bir ses işitti. "Ben dînimi kurtarmak istiyorum." dediğinde; "Korkma, dînine bir zarar gelmeyecek." denildi. Düşünmeye başladı ve bu işin hakîkatını bildirmesi için Allahü teâlâya yalvardı. Bu esnâda Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; "Ey Abdülkâdir! Buyurun." dedi. Yanına varınca; "Söyle, dün Allahü teâlâdan ne istemiştin?" dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri şaşırıp cevap veremedi. Bunun üzerine o zât kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allahü teâlâdan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zâtın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu hatırladı. Bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. O da ona bir bir açıklardı. Bâzan ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; "Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu civarda senden daha âlim birisi var mı?" derdi. Şeyh Hammâd'ın müridleri ona bâzan; "Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene." derler; Şeyh Hammâd da onlara; "Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek, denemek, mânen kemâle ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mânâ âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum." derdi. Yine bir sohbet toplantısında, Abdülkâdir Geylânî hazretleri dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd; "Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velîlerin boynunda olacak, her velî ona itâat edecek." dedi. Başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; "Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allahü teâlâyı tanıyanların seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim." dedi. Zamânındaki diğer evliyâ da kerâmet olarak ilerde onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. Abdülkâdir Geylânî hazretleri zaman zaman Şeyh Tacül ârifîn Ebü'l-Vefâ hazretlerinin yanına giderdi. Ebü'l-Vefâ hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; "Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor." derdi. Ona karşı bu şekilde iltifât etmesine hayret eden talebelerine; "Henüz zamânı var. Vakti gelince, okumuş, câhil herkes bu gence muhtâc olacak, onun feyzinden, mânevî ilminden faydalanacaktır. Sanki şu anda onun Bağdad'da cemâatlere vâz ve nasîhat ettiğini, "Ayağım bütün velîlerin boynundadır." dediğini ve bütün velîlerin boyunlarını ona uzattıklarını, görüyorum." derdi. Bir defasında da; "Ey Bağdadlılar! Allahü teâlâya yemîn ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır." dedi ve Abdülkâdir Geylânî hazretlerine dönüp; "Bugün söz bizim fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın." diye hitâb etti. Nihayet Abdülkâdir Geylânî hazretleri Bağdad'da insanları irşâda, Allahü teâlânın beğendiği yolda bulunmaya dâvete ve nasîhat etmeye başladı. Bir gün kendini nûrların kapladığını gördü. Bu hal nedir diye sorunca, Resûlullah efendimiz Allahü teâlânın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. Nûrun git-gide çoğaldığı bir anda Resûlullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler. Sonra; "Bu, kutubluk denilen velîlere âit evliyâlık elbisesidir." buyurdular. Resûlullah efendimizden hazret-i Ali vâsıtasıyla gelen feyzler, mânevî ilimler ondan sonra hazret-i Hasan ile Hüseyin ve on iki imâmdan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler hep on iki imâm vasıtasıyla geldi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri dünyâya gelip velî oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyâlıkta yüksek dereceye kavuşunca, on iki imâmdan gelen feyzler, ilimler, bereketler onun vâsıtasıyla geldi. Başka hiç bir velî bu makâma ulaşamadı. Bunun için; "Önceki velîlerin güneşi battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır." buyurdular. Kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine "Gavs-ül-A'zam; En büyük Gavs" denildi. Yalnız İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hususda onun vekîlidir. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin evliyâlıktaki derecesinin yüksekliğini zamânındaki bütün evliyâ kabûl etmişti. Bir gün Bağdad'da sohbet ediyordu. Meclisinde pekçok âlim ve velî vardı. Bir ara; "İşte şu ayağım her velînin boynu üzerindedir." buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu sözü tasdîk ettiler. Şeyh Halîfet-ül-Ekber anlatır: Rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm. "Yâ Resûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ayağım bütün velîlerin boynu üzerindedir, diyor ne buyurursunuz?" diye sordum. "Doğru söylemiştir. O benim himâyemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?" buyurdu." Adiyy bin Müsâfir; "Bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O bununla kendi zamânındaki ferdiyet denilen makâmını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir." der. Ahmed Rufaî hazretleri; "O bu sözü mânevî emirle söyledi." dedi. İbn-i Hacer-i Askalânî hazretleri de; "Bunun mânâsı, ilerde o kadar kerâmet gösterecektir ki, inâd eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir." dedi. Büyük âlim İzzeddîn bin Abdüsselâm; "Şüphesiz o, evliyânın sultanı idi." demişti. Hayat bin Kays hazretleri buyurur ki: "Abdülkâdir Geylânî bu sözü söyleyince, bütün velîlerin kalblerindeki nûrlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü. Çünkü onlar istisnâsız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı." Abdülkâdir Geylânî bu sözü söylediğinde, yeryüzünde velîler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda boynunu uzatanlardan biri Ahmed Rufâî hazretleridir. Ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi: "Şu anda Abdülkâdir Bağdad'da "Ayağım, her velînin boynundadır" diyor. Ebû Medyen Mağribî de; "Evet ben Mağrib'de ona boynunu uzatanlardan biriyim." buyurdu. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarîkatı denir. Tarîkatının husûsiyeti, dînin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, Allahü teâlâyı anmak, gönlü Allahü teâlâdan başkasından kurtarmaktır. Abdülkâdir Geylânî hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Peygamber efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. Kendileri şöyle anlatır: Hicrî beş yüz yirmi bir senesi Şevval ayının on altısı olan Salı günü öğleden önce, Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. "Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?" buyurdu. "Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasîhlerinin yanında nasıl konuşurum?" dedim. "Ağzını aç!" buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defâ mübarek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve; "İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vâzlar ile Rabbinin yoluna çağır." buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib'i gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; "Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?" diyordu. "Babacığım! Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum." dedim. "Ağzını aç." buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defâ saçtı. "Niçin yediye tamamlamadınız?" dedim. "Resûlullah'a karşı olan edebimden." buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasîh bir dille konuşmağa başladım. Birgün, minberde oturmuş vâz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vâzına devâm etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye suâl edince; "Ceddim Resûlullah'ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vâz etmemi emr etti, dedi. Sohbetlerinde bâzan birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cumâ, salı ve pazartesi gecesi halka vâz ederdi. Vâzında, âlim ve evliyâdan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzûr içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devâm etti. Ders ve fetvâ vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devâm etti. Huzûrunda Kur'ân-ı kerîm tegannîsiz gâyet sâde, tecvide riâyetle okunurdu. Dört yüz âlim onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suâllere gâyet açık ve doyurucu cevaplar verirdi. Derin ilim sâhibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi. Bir gün birisi huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okudu. Âbdülkâdir-i Geylânî hazretleri okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Kırk şekilde tefsîr yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. Orada bulunanlar yalnız on bir tefsîri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette bıraktı. Sonra; "Sözü burada bırakıyorum. Şimdi kelime-i tevhide geldik"Lâ ilâhe illallah" dedi. Bunları söyler söylemez cemâatı bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti. Önce lâzım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî ismindeki bir zât anlatır: Evliyânın hayâtından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyet-ül-Evliyâ kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibâdetle meşgûl olmak istedim. Gidip Abdülkâdir Geylânî'nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzûrunda oturdum. Bana bakıp; "Eğer inzivâya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber zâtların, yâni mürşid-i kâmillerin huzûrunda edeb öğren. Daha sonra inzivâya, yalnız ibâdete başla. Yoksa, ibâdet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek îcâbeder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın." buyurdu. Sabah ve ikindiden sonra tefsîr, hadîs ve fıkıh; öğleden sonraları Kur'ân-ı kerîm ve kırâat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi. Ebû Muhammed Haşşâb der ki: Gençken nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin vâzlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit bulamadığım için gidemezdim. Nihâyet bir gün vâz verdiği yere gittim. Beni görünce; "Bizim sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh yapalım." dedi. O günden sonra yanından ayrılmadım. Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok istifâde ettim. O kadar kavâid (kâideler) öğrendim ki, başkalarından öğrendiklerimi unuttum." Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdad'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihân etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnâda Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nûr çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kaplayıp, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ayaklarına kapandılar. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suâllerinizi sorun buyurdu. Her biri suâllerini sorup, hemen cevâbını aldı. Onlara; "Size ne oldu böyle?" denildiğinde; "Huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suâllerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık." dediler. Ebû Sa'îd Kilevî şöyle anlatmıştır: Ben, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin meclisinde iken, Resûlullah efendimizi ve enbiyâyı gördüm. Melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. Bir defâsında da Hızır aleyhisselâmı görmüştüm. "Her kim dünyâda kurtuluşa ermek ve saâdete kavuşmak isterse, Şeyh Abdülkâdir'in meclisine devâm etsin!" buyurmuştu. İbn-i Kudâme şöyle söylemiştir: "1166 (H.561) yılında Bağdad'a girdiğimizde, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhipti. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık." Abdülkâdir Geylânî hazretleri felsefe ile meşgûl olmayı hoş görmezdi, ondan men ederdi. Felsefenin kaynağı akıldır. Filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratılış, dünyâ rûh, âlem, ölüm ve sonrası gibi konulara aklına dayanarak cevaplar bulmaya çalışır. Bunu yaparken bulduğu cevapların Allahü teâlâ tarafından gönderilen dinlere uyup uymamasına bakmaz. Bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar. Felsefecilerin ortaya koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin değişmesi, gerekse sonra gelen filozofların öncekilerden farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yâhut tamâmen değişir. Bu îtibârla sonra gelenler önce gelenleri dâimâ tenkid etmekle veya onların felsefelerini yıkmakla işe başlarlar. Akıl yalnız başına yol gösterici değildir. Dînin rehberliğine muhtaçtır. Yoksa sapıtır. Bunun için din büyükleri îtikâdın bozulabileceğini bildikleri için, felsefe ile uğraşmaktan men etmişlerdir. Nitekim İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi zâtlar felsefecilerin kitapları ile çok meşgûl olduklarından sapıtmışlardır. Şeyh Muzaffer Mansur der ki: Birkaç kişi ile Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yanına gitmiştik. Elimde, felsefe ile ilgili kitaplar vardı. Bizi süzdükten sonra kitabı görmeden bana; "O elindeki kitap ne kötü bir arkadaştır." buyurdu. Bu esnâda oradan ayrılıp kitabı bir yere koymak ve bir daha taşımamak hatırıma geldi. Kitabı çok seviyordum. İçerisindeki çok şeyi de ezberlemiştim. Tam kalkacaktım, bana dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Şaşırıp kalkamadım. "Şu kitabı bana versene."buyurdu. Vermek için kitabı açtım. Bir de ne göreyim kitabın sahifeleri bembeyaz olup, hiçbir şey yazılı değildi. Kitabı kendisine verdim. Tek tek sahifelerine baktıktan sonra bana geri verdi. "İşte İbn-i Dâris'in Fedâil-ul-Kur'ân (Kur'ân-ı kerîmin fazîletleri) kitabı." buyurdu. Baktım gerçekten onun güzel bir hatla yazılmış bir nüshası idi. Bana; "Kalb ile tövbe etmek ister misin?" buyurdu. "Evet." dedim. "Öyleyse kalk!" dedi. Kalktım. Zihnimde felsefe ile ilgili bütün öğrendiklerimi unuttum. Daha önce onları hiç okumamış gibi oldum. Dîne uygun olmayan bir şeye müsâade etmezdi. Bir gün yanında; "Falanca çok ibâdeti ve kerâmetleri ile meşhûrdur." diye konuşuldu ve bu arada;"Ben derece bakımından Yûnus aleyhisselâmı geçtim." dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü. Yaslandığı yastığı yere doğru attı. Gidip baktıklarında adamın öldüğünü gördüler. Vefâtından sonra o şahıs rüyâda neşeli olarak görüldü. "Nasılsın?" diye sorulduğunda; "Şeyh Abdülkâdir hem Allahü teâlânın, hem Yûnus aleyhisselâmın yanında bana şefâatçı olduğu için, Allahü teâlâ beni affetti. Yûnus aleyhisselâm hakkında söylediğim o söz sebebiyle hesaba çekmedi." dedi. Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbn-üs-Semhal isminde bir zât gelmişti. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir Geylânî hazretleri; "Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefât edeceğim." buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefât etti. Abdülkâdir Geylânî hazretleri heybetli idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gâyet câzib, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz. Din husûsunda aslâ tâviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; "Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz." kanâati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhâfaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıyâ onun vâsıtasıyla tövbe etti. Köleleri satın alıp, âzâd ederdi. Verdiği sözü tutar,kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: "Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!" Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi. Fakîrlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yâhut hastalansalar, kendisiçarşıya çıkar, ceddi Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzûmlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Bir gün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti. Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesîle ederek, araya koyarak Allahü teâlâya duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. Buyururdu ki: "Sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip Allahü teâlâya yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet ânında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allahü teâlâdan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür." Bir kere de; "Her kim her rekatında Fâtiha'dan sonra on bir İhlâs okuyarak, iki rekat namaz kılarsa, selâmdan sonra da on bir defâ Allah'ın Resûlüne salât ve selâm getirip benim ismimi anarak yalvarırsa, Allahü teâlânın izni ve yardımıyla derhâl işi görülür." buyurdu. Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine talebe olmuştu. Bu kadın dağda iken, ihtiyaç için mağaraya girdiğinde daha önce ona âşık olan bir ahlâksız da ardından girdi. Kadına yanaşıp, onun nâmusunu kirletmek istedi. Kadın kaçıp saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a'zamın ismini söyleyip; "Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a'zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!" deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a'zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan nalınlar vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, nalınlar kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular. Kadın, o mübârek nalınları alıp hazret-i Gavs'a getirdi ve başından geçeni anlattı. Müridlerinin, talebelerinin tövbesiz vefât etmemeleri için duâ etti: "Allah'ım! Ceddim, Habîbin Muhammed aleyhisselâm ve kullarından takvâya erenlerin hâtırı için, hiç bir mürîdimin, talebemin rûhunu tövbesiz alma." diye yalvardı. Bir defâsında; "İyi müridlerin hâli mâlum, ya kötülerinki ne olacak?" diye sorduklarında; "İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık." buyurdular. Bir kere de; "Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyâmete kadar talebelerimin isimlerini gördüm." buyurmuştur. Cinler de kendisinden çekinir, itâat edip sözünü dinlerlerdi. Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerine arz etti. O da; "Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi söylersin, hâlini anlatırsın. O sana yardımcı olur." buyurdu. O şahıs denilen yere gitti. Kendisini Abdülkâdir Geylânî'nin gönderdiğini ve kızının durumunu anlattı. Cinlerin reisi kızına musallat olan cini cezâlandırdı. Ebû Saîd cinlerin reisine;"Bugüne kadar senin kadar Abdülkâdir'in emrine cân u gönülden itâat eden görmedim." deyince; "Abdülkâdir Geylânî hazretleri her gece evinden bakar, cinleri seyreder. Cinler onu görünce korkularından sağa sola kaçışırlar. Allahü teâlâ sevdiği kulun emrine birçok insan ve cin verir." dedi. Duâsı makbûl idi. Bağdad halkından biri ona gelerek; "Babamı rüyâda azâb içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir'e git, bana duâ etsin. Belki Allahü teâlâ beni azapdan kurtarır." dedi. Bunun için sana geldim. Babama duâ ediverin de azaptan kurtulsun." dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyâsında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; "Baba, dün azâb içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?" diye sordu. Babası; "Şeyh Abdülkâdir bana duâ etti. Allahü teâlâ onun duâsı hürmetine beni azaptan kurtardı." dedi. Tabiblerin tedâvî edemediği hastalar ona gelirler, duâsı bereketiyle şifâ bulup giderlerdi. Bir defâsında Halîfe Mustencid'in akrabâsından karnı şiş bir hastayı getirdiler. Elini sürüp, duâ ettiğinde Allahü teâlânın izni ile iyileşti. Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi. Bir seferinde Dicle Nehri taşmış, sular Bağdad sokaklarına kadar gelmişti. Herkes korku ile Abdülkâdir Geylanî hazretlerine baş vurdu. Abdülkâdir Geylâni hazretleri oraya geldi. Bastonunu nehrin kenarına dikti. "Daha ileri gitme!" dedi. Allahü teâlânın izni ile nehrin suyu o andan îtibâren azalmaya başladı. Muhammed Ezher şöyle anlatır: Bir sene Allahü teâlâdan devamlı bana evliyâsından birini göstermesini istedim. Bir gece rüyâmda İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyâret ettim, orada birisi vardı. İçimden onun evliyâdan biri olduğunu geçirdim. Uyanınca Ahmed bin Hanbel'in kabrine koştum. Rüyâda gördüğüm zât orada duruyordu. Önümden geçip Dicle'ye doğru gitti. Ziyâretimi acele yapıp onu tâkib ettim. Dicle Nehrinin iki tarafı, bir adımlık mesâfe oluncaya kadar yaklaştı ve adımını atarak geçiverdi. Sonra o zât medresesine gittiğinde rüyâda ve uyanık iken gördüğü zatın Abdülkâdir Geylânî hazretleri olduğunu anladı. Onu gören tesiri altında kalır, mübârek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cumâ günleri câmiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu. Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi. Gavs-ül-âzam, Medîne-i münevvereden Bağdad-ı Dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavs-ül-âzam ona; "Sen kimsin?" buyurdu. Hırsız; "Ben çölde yaşıyanlardanım." dedi. Gavs-ül-âzam ona, isminin mâsiyet, günah mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sâhibi kişinin Gavs-ül-âzam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni kendisine söyledi ve; "Evet, ben Abdülkâdir'im." buyurdu. Hırsız, derhal mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden; "Ey Seyyid Abdülkâdir! Allah için bana bir ihsânda bulun!" sözleri çıktı. Gavs-ül-âzam, hâline acıdı ve kabinin düzeltilmesi için, Allahü teâlâya duâ etti. Hitab geldi; "Ey Gavs-ül-âzam, hırsızı doğru yola ulaştır. Onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!" Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu. Meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir râhip şöyle anlatır: Ben Yemenliyim. İçimden müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen'deki İslâm âlimlerinden birine mürâcaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyâmda Îsâ aleyhisselâmı gördüm. Bana; "Irak'a git, orada Abdülkâdir isminde biri var, onun huzûrunda müslüman ol. Çünkü o zamânındaki âlimlerin en büyüğüdür." buyurdu. Yine on üç kişilik bir hıristiyan cemâati müslüman olmayı kararlaştırdılar. Kimin yanında müslüman olacaklarını düşünürlerken sâhibini görmedikleri bir ses; "Bağdad'a gidin. Abdülkâdir Geylânî ismindeki zâtın huzûrunda müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îmân nûru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz." diyordu. Bu hâdiseler, Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin büyüklüğünü, derecesinin yüksekliğini göstermektedir. Yoksa, İslâmiyette, müslüman olmak için, müftüye, imâma gitmek ve formaliteye ihtiyâç yoktur. Bir kimse kelime-i şehâdeti söyleyip mânâsına inanınca müslüman olur. Allahü teâlânın izni ile bir anda birçok yerde bulunurdu. Ramazân-ı şerîfte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a'zamı iftâra dâvet etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin dâvetini kabûl etti, aynı anda dâvet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda Bağdad'a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-âzam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavs-ül-âzam, o hizmetçisine dönerek; "Onlar doğru söylüyorlar, herbirinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim" buyurdu. Çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulaşılamıyacağını söylerdi. Bir kadın, çocuğunu Abdülkâdir-i Geylânî'ye getirip; "Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd edip, size getirdim." dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. Tarîkatta sülûke başlattı. Bu şekilde devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. Oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. "Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer." dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; "Kum bi-iznillâh!" yâni Allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitâben; "Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!" buyurdu. Bâzan sevdiklerine mânâ âleminde çeşitli şeyleri gösterirdi. Ali bin Yâkub anlatır: Bir kere daha yanına gitmiştik. Başını eğip, murakabeye dalınca, ondan bir nûrun yükseldiğini gördüm. Gözümden perde kalktı, melekleri, onların tesbihlerini ve kabirdekileri, onların hâllerini, derecelerini, tesbih ettiklerini gördüm. Her insanın alnındaki yazıları okumaya başladım. Hulâsa bana gaybî, gizli pekçok şey malûm oldu. Beni oraya götüren Hocam Ali bin Hîtî, aklıma bir şey olmasından korkuyorum deyince, göğsüme vurdu ve ondan sonra gördüklerimden dolayı hiç korkmadım. Ebü'l-Hacer Hâmid Hirânî anlatıyor: Bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin medresesine gittim ve huzûrunda oturdum. Bana; "Ey Hâmid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanların minderinde oturacaksın." buyurdu. Aradan epeyce zaman geçip, Hiran'a dönünce, Sultan Nûreddîn beni çağırıp yanına oturttu ve evkaf bakanı yaptı. O günden beri devamlı Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin o sözünü hatırlarım. Bir gün bir cemâatle terasta durup, Buhârâ tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve; "Benim vefâtımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyâya Muhammedî meşreb birisi gelir, ismi Behâeddîn Muhammed Nakşibendî'dir. Bana mahsus nîmetlere kavuşur." buyurdu ve dediği gibi oldu. Evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Nakşibend hazretleri idi. Allahü teâlâ ona eşyânın aslını, neden meydana geldiğini gösterirdi. Bir gün devlet ileri gelenlerinden birisi huzûruna gelmişti. Tesirli nasîhatlarını dinledikten sonra memnuniyetinden on kese altını ortaya koyup, bunlar senindir." dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri almak istemedi. Çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve sıktı. Elinin altından kan akmaya başladı. O şahsa; "Bunları bana getirmekten hiç mi hayâ etmedin?" dedi. Onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu. Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkâdir Geylânî hazretleri buyurur ki: "Kerâmetler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerâmetini gizlemeyen dünyâya düşkündür. Bana talebe olan yâhut evlâdımdan ve halîfelerime bağlı olup, kerâmet derecesine ulaşıp, maksatsız kerâmet izhar edenin yüzü iki dünyâda kara olur." Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır: "İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misâfirperver ve geceleri insanlar uyurken ibâdet edici olması, âlim ve cesûr olması." "Şükrün esası, nîmetin sâhibini bilmek, bunu kalb ile îtirâf etmek ve dille söylemektir." "Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid'at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız. İtâat ediniz, muhâlefet etmeyiniz. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sâbit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız." "Kalb dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok, âhireti sevmiş olamaz." "Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzûndur. Peygamber efendimiz; "Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzûndur." buyurmaktadır. Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşgûldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir." "İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı." İlk önce yapılması lâzım olan şeyler husûsunda: "Mü'minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vâcib ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nâfilelerle meşgûl olur. Farz borcu varken sünnet ile meşgûl olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın, sünnetleri kabûl olmaz. Ali bin Ebî Tâlib'in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Resûlullah efendimiz buyuruyor ki: "Üzerinde farz borcu olan kimse, kazâsını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazâsını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nâfile namazlarını kabûl etmez." Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermâyesi, nâfileler de kazancıdır. Sermâye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz." buyurdu. Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu: "Kötü arkadaşları terket. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla berâber ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hâsıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak. Ey oğul! Kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür. Allahü teâlânın kitabının ve Resûlünün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felâh, bulur kurtuluşa erersin." Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünyâ lezzetleri olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allahü teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve O'nun katında bulunan nîmetler olmalıdır. Dünyâdan (haram ve şüphelilerden) ne terkedersen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sâdece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap." Faydasız şeyleri bırakmak husûsunda: "Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünyâ ve âhirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyâdan alınacak, âhirete götürüleceksin. Dünyâda rahat ve hoş bir hayat arama. Resûl-i ekrem; "Hayat, âhiret hayâtıdır" buyurdu." İyi zan sâhibi olmak hakkında: "Müslümanlar hakkında iyi zan sâhibi ol. Onlar hakkında niyetini düzelt. Her türlü hayır işi yapmaya koş. Bilmediğin hususlarda âhireti düşünen âlimlere sor." Duâ hakkında: "Allahü teâlâdan dünyâ ve âhiretin hayırlarını iste. Sakın; "Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim." deme. Duâya devâm et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme nîmetini ihsân eder. Eğer Allahü teâla senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana râzı ve memnûn olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için duâ edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muâmele etme hâlinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. Eğer dünyâda borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir. Âhiret işlerini önce yapmak husûsunda: "Âhireti sermâyen, dünyâyı bu sermâyenin kazancı yap. Zamânını, önce âhireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyânı sermâye, âhiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyâdan artan zamânını, âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riâyet etmezsin. Sonra dünyâ işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri kazâ namazı kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine hattâ şeytâna tâbi olursun. Âhiretini dünyâya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzib etmek ve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabûl etmekle, kendine zulmettin. İpini onun eline verdin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünyâ ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. Dünyâ ve âhiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünyâ bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyâdan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin, âhiretini esas ve sermâye kabûl etseydin, dünyâ ve âhiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyâya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itâat edersen, Allahü teâlânın has kullarından olursun." Yapılan nasîhatı kabul etmek hakkında: "Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. Ona muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resûl-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır." buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır." Acele etmemek husûsunda: "Acele etme. Acele eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isâbet kaydeder veya isâbet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandır. Umûmiyetle aceleye sebep, dünyâlık toplama hırsıdır. Kanâat sâhibi ol. Kanâat bitmeyen bir hazînedir." Gaflet hakkında: "Allahü teâlâdan hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız. Zamânınız, zâyi olup gidiyor. Hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binâları kurmakla meşgûl oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzûrunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allahü teâlâyı anmak, âriflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır. Onlara, Allahü teâlâyı hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur." Allah için yapılmayan işler hakkında: "Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hâli nasıl? Cemâat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allahü teâlânın rızâsını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü teâlâdan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve bayağı niyetlerin için tövbe et. İnsanlara gösteriş için, onların rızâlarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünyâ hapishânesindesin. Resûl-i ekrem dâimâ tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sâdece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı." Allahü teâlânın sevgisinde samîmiyetin nasıl belli olduğu hususunda: "Kulun Allahü teâlâyı sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize;"Ben seni seviyorum." deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla." buyurdu. Bir başkası gelip Peygamber efendimize; "Ben Allahü teâlâyı seviyorum." deyince; "Belâ için elbise hazırla." buyurdu." Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dâir: "Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryad etmeyin. Doğruluk üzere devâm edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allahü teâlâya, rızâsı için yapılan sabırlar ve tahammüller, aslâ karşılıksız kalmaz. Onun için bir ân olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde kazanmıştır. Allahü tealâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle berâberdir." buyuruyor (Bekara sûresi: 153) Hayâtı fırsat bilmeye dâir: "Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyâdan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganîmet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Duâ etmeye imkânınız varken, duâ ediniz. Sâlih kimselerle berâber olmayı fırsat biliniz." Kabir ziyâretine dâir: "Kabirleri ziyâret ediniz. Sâlih kimseleri de ziyâret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir." Günahlardan sakınmak husûsunda: "Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Peygamber efendimiz; "Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günâhını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür." buyurdu." Vefâtı: Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: "Yanımdan ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında sizden başkasıyla yâni Allahü teâla ile berâberim." Yine o esnâda buyurdular: "Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!" Yine; "Aleyküm-üs-selam ve rahmetullahi ve berekâtühü. Allahü teâlâ beni ve sizi magfiret etsin! Allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!" Bir gün bir gece hep böyle buyurdular. Oğlu Şeyh Abdürrezzâk anlatır: Gavs-ül âzam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; "Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! Tövbe ediniz!" buyurdu. Vefât ederken iki defâ; "Allahümme refîk al a'lâ." deyip; "Size geliyorum, size geliyorum." buyurdu. Tekrar buyurdu ki: "Durun!" Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. Bu hâlde iken; "Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim." buyurdu. Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr; "Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?" diye arz edince; "Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teâlâ iledir." buyurdu. Oğlu Şeyh Abdülazîz; "Hastalığınız nasıldır?" diye sorunca; "Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümm-ül-kitab O'ndadır, O'na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur." buyurdu. Daha sonra; "Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allahü teâlâ, her ayıp ve kusurdan münezzehdir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!" Sonra da; "Allah Allah Allah..." deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek rûhunu teslim eyledi. Vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenâze namazını oğlu Abdülvehhâb kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi. İnsanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. Bu ziyâretler günlerce devâm etti. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. Nesli onlar vâsıtasıyla dünyânın çeşitli yerlerine Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs (İspanya), Irak, Suriye ve Anadolu'da yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân Şerefeddîn Îsâ Mısır'a hicret etmiş olup şimdi Mısır'daki Kâdirî şeriflerin dedesi odur. Torunları, Kuzey Afrika'da daha çok Şerif ve Şurefa gibi isimlerle, Irak, Suriye ve Anadolu'da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır. Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) El-Gunye li-Tâlibî Tarîk-ıl Hak: Îmân, ibâdet ve ahlâkî konuları ihtivâ eder. 2) El-Fethurrabbânî vel-Feyz-ur-Rahmânî: Vâzlarından meydana gelir. 3) Fütûh-ul-Gayb: Bu eser vâzlarından ve oğlu Abdurrezzak'a vasiyetinden meydana gelir. 4) El-Fuyûzâtu'r-Rabbâniyye fî Evrâd-il-Kâdiriyye: Duâ ve virdlerden meydana gelir. 5) Mektûbat: On beş mektuptan meydana gelir. ALTININ VAR MI? Bir gün Abdülkâdir Geylânî'ye; "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular. Buyurdu ki: "Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Aslâ yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın." dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "BeniAllahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdad'a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim." dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi. Küçük bir kâfile ile Bağdad'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıyâ çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk altınım var." dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili." dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım var." dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım." dedim. Eşkıyâ reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum." dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları sâhiplerine geri verdiler. İlk defâ benim vesîlemle tövbe edenler, bu altmış kişidir." ATEŞİN ODUNU YİYİP BİTİRDİĞİ GİBİ Abdülkâdir Geylânî'nin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. İnsanların mânevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedâvî ederdi. Hasedin, kıskançlığın Allahü teâlânın gazâbına sebeb olacağını şöyle anlatır: Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmânını zayıflatır. Mevlânın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allahü teâlânın gazabına uğratır. Peygamber efendimiz; "Allahü teâlâ, hasetçi kimse nîmetimin düşmanıdır," buyurdu." diye bildirmiştir. Resûl-i ekrem bir hadîs-i şerîfte; "Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer." buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin husûsunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allahü teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nîmetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allahü teâlânın bu ihsânından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allahü teâlâ sana zulmetmez. Allahü teâlâ senin için takdir ettiğini, sana nasîb olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez. BU İHTİYARI HİMÂYE ETSİN!.. Gavs-ül-a'zam bir gün, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı Ahmed; "Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır." buyurdu. Bir gece Resûlullah efendimizi rüyâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'i de gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden ricâ ediyor ve; "Ey Allah Resûlü! Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir'e buyur da, bu zayıf ihtiyârı himâye etsin." diyordu. Resûlullah efendimiz tebessüm buyurarak: "Ey Seyyid Abdülkâdir! Bu şeyhin ricâsını kabûl et." buyurdu. Resûlullah'ın emri ile, onun ricâsını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imâmdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. "Eğer Gavs-ül-a'zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı." denilmiştir. Bundan sonra Hanbelî mezhebine göre ibâdet etti. BİZİM YOLUMUZ Oğlu Abdurrezzâk'a şöyle vasiyet eyledi: Ey oğlum! Allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! Sana Allah'tan korkmanı ve O'na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim. Ey oğlum! Allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur. Ey oğlum! Sana vasiyet ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme! Ey oğlum! Allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah'tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır. Ey oğlum! Zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun. İhlâs üzere ol! İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. Sebeplerde Allahü teâlâya dil uzatma. Her hâlde Allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alcak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur.

Hasan Dede – Nallıhan

Hasan Dede – Nallıhan

Ankara – Nallıhan – sobran köyü Hasan Dede türbesi Nallıhan‟a 5 km uzaklıkta bulunan Sobran köyünde bulunmaktadır. Erenin Horosan‟dan geldiği rivayet edilmektedir. Yüksek bir yer de bulunan Hasan Dede Türbesi‟nin çevresinde koruluk vesu vardır. Köylünün çok saygı gösterdiği bu yerde yağmur duasıyla beraber 70 bin taş gömülmüştür. Askere gidecek gençlerde türbeyi ziyaret ederler. Haziran ayının sonuna doğru gün dönümünden 10 gün önce bu yerde yapılan oğlak bayramında 45-50 kurban kesilir. Türbenin yanındaki birkaç ardıç ağacına bez bağlanıp adak adanır.

📍 Nallıhan, Ankara
Eynel ve Mahmud Dede Türbesi

Eynel ve Mahmud Dede Türbesi

Konya – Kabir ne yazıkki yıkılmıştır. Karatay ilçesi, Akçeşme Mahallesi’nde, Akçeşme’nin güneyinde geniş bir bahçe içerisinde yer alan 16. yüzyılda yapılmış bir türbedir. Yakın yıllarda yıkılmadan önce kerpiç duvarlı düz toprak damlı bir türbeydi. İçerisinde İynel Dede’nin ve Mahmut Dede’nin mezar taşları vardır. Daha sonra bu türbe yeniden yapılmak için yıkılmış ve bir daha yapılmamıştır. Yapı aslında yıkılan bir Mevlevi Zaviyesinin türbesiydi. Kitabe: İynel Dede’nin mezar taşında şunlar yazmaktadır: Ah el-mevt intekale el-merhüm el-magfür es-sa’id eş-şehîd Eynel Dede sene sittin ve tıs famie (960) Kaynak ; Türk Kültür varlıkları envanteri – Konya, Türk Tarik Kurumu, Prof Dr. Haşim Karpuz

📍 Konya
Seyyid Ahmet İzzet Efendi Hz. (Lokmacı Dede)

Seyyid Ahmet İzzet Efendi Hz. (Lokmacı Dede)

İstanbul Fatih İlçe'sinde Seyyid Ahmet İzzet Efendi Hz. (Lokmacı Dede) Türbesi II. Mahmut devrinin önemli kişilerinden Emin Efendi’nin oğlu olan Ahmed İzzet Efendi , Unkapanı’nda Bir Şazeli Şeyhine intisap etmiş iken, çocukluğunda bir rüya üzerine Sineklibakkal’daki Tekke’de zamanın kutbu Kuşadalı İbrahim Halveti hazretlerine intisap etmiştir. Onun gözde halifelerinden birisi olmuştur. Bulundukları Tekke yandığı zaman Şeyhi, Ahmet Efendi’ye” Oğlum, üzülme masivayı yaktın, geleceğine bak.” demiştir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) neslinden gelen, Ahmed İzzet Efendi, Keçecizade Ali Efendi’nin halefi, Muhammed Kırımi vefatı üzerine Kazasker Hasan Rafet Efendi Tekkesi diye anılan, şu anda medfun bulunduğu mekâna Şeyh tayin edilmiştir. Bu görevi süresinde çok kıymetli alimler ve tasavvuf büyükleri yetiştirmiştir. Ömrünün son yıllarını, imamlık ve Şeyhlik vazifesiyle geçiren Ahmet İzzet Efendi (1875) tarihinde vefat etmiş zamanın büyüklerinde Cerrahi Şeyhi Ali Efendi, Seyyid Nizam dergâhı şeyhi Mahmut Celaleddin ve Ulemadan Tikveşli Yusuf Efendi tarafından yıkanmıştır. Fakirlere ve talebelere destek verir, yedirip içirmeyi çok sever. Mekke ve Medine fakirlerine buradan devamlı yardım gönderirdi. Ayrıca önemli özeliklerinden birisi de hastalara bakar dertlerine deva olurdu. Çaresiz insanlara yol gösterirlerdi. Buhari-i Şerifi her yıl bu dergâhta hatim ettirirlerdi. Türbesi, Oymakapı Camii içindedir. Lokmacı Dede diye anılır.

📍 Fatih, İstanbul
Geıybiillallah Dede Hz.

Geıybiillallah Dede Hz.

İstanbul Zeytinburnu İlçe'sinde Geıybiillallah Dede Hz. Türbesi,

📍 Zeytinburnu, İstanbul
Mezarcı Mehmet Durmuş Uşşaki Efendi

Mezarcı Mehmet Durmuş Uşşaki Efendi

Bursa – İnegöl Kocakonak köyü mezarlığı Uşşaki tarikatının şeyhi olarak bilinen Mehmet Efendi İnegöl’ün Kocakonak köyünde doğmuştur. Küçük yaşlarda dini ilimleri tahsil etmiştir. Mezarlık görevlisi olarak çalıştığından “Mezarcı dede” sıfatı ile anılmıştır. Batumlu Hacı Yusuf Efendiye intisab etmiştir. Ümmi idi. Mürşidi Uşşaki yolundan Yusuf Efendi’dir. Mezarcı Dede tasavvuf yolunun Uşşaki kolunda mürşidlik yapmıştır. İrşad vazifesiyle halka nasihat ederek çok talebe yetiştirmiştir. Seyyit olduğunu bildirmiştir. Çinili cami karşısındaki mütevazı evinde ziyaretine gelenlere peygamber sevgisi üzerine bolca nasihatler etmiştir. İnegöl’ün Manevi Mimarları kitabını yazan Mustafa Yılmaz şöyle anlatır ; ”Küçük yaştan beri yanında bulunmuşumdur. ziyaretine gittiğimde kuran okuturdu. şeker verirdi. Birgün oku evladım dedi okumaya başladım. Euzüyle besmeleyi birleştirdim dur birleştirme ayrı oku dedi 105 yaşında vefat ettiğinde sevenleri tarafından Kocakonak köyüne defnedilmiştir.” Doğum tarihi 1319 vefat tarihi 20.11.97 perşembe saat i 5:05 geçe ikindiden sonra vefat etmiştir. Söylenceye göre Sırnaz Dedesinin kardeşiymiş, babasının attığı okun buraya düşmesi sonucu kardeşiyle vedalaşmış. Buraya gelip ömrünü burada tamamlamıştır. Ermişlerdendir günümüzde dedenin mezarı bilinmemekte. Çok eskiden yapılan törenler artık yapılmamaktadır. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa

Abdullah Menufi

Abdullah Menûfî Abdullah Menûfî Evliyânın meşhûrlarından. Usûl, tefsîr, nahiv ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimlerinden. İsmi Abdullah bin Muhammed'dir. Aslen Mağribli, Kuzeybatı Afrikalı olduğu için Mağribî nisbesiyle de anıldı. Babası Mısır'a göçtü. 1287 (H.686) senesinde Mısır'ın Buhayra şehrinde doğdu. Sonra Menûf'a yerleşti. Mağribî veMenûfî nisbesiyle meşhûr oldu. 1347 (H.748)'de Mısır'da vefât etti. Dokuz yaşında Süleymân Tenûhî Şâzilî'nin terbiyesine verilen Abdullah Menûfî, çocukken temel din bilgilerini öğrenip, Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Daha küçük yaşta evliyâlık hâlleri görüldü. Rükneddîn bin Kûbî, Şemsüddîn Tûnusî, Kâdı Nâsıruddîn'in babası, Şerâfüddîn Zevâvî, Şihâbüddîn Merhal, Celâlüddîn İmâm-ül-Fâdıliyyet-il-Mu'ber, Mecdüddîn Akfehsî gibi birçok âlimden ilim öğrendi. Süleymân Tenûhî Mağribî Şâzilî'nin sohbetlerinde yetişip, vilâyet derecelerinde yükseldi. Mâlikî mezhebi fıkıh bilgilerinde, tefsîr ve Arabî ilimlerde âlim oldu. "İnsanlardan tamâmen kesilip, onlardan uzaklaşmak için Resûlullah efendimizden mânen izin istedim. İzin vermediler." buyurmuştur. Zamânının sultanı ona vazîfe vermek istedi. İlimle, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmakla meşgul olduğundan kabul etmedi. Kıymetli talebeler yetiştirdi. Sâlih insanların yetişmesine sebeb oldu. Abdullah Menûfî hazretleri, Kuşeyrî Risâlesi ile Kâdı İyâd'ın Şifâ'sını ve Tefsîr-i Vâhidî gibi eserleri talebelerine okuturdu. Eline yeni aldığı en ağır kitabı, hiç mütâlaa etmeden talebeye anlatırdı. Anlatmaya başladığı zaman, ağzından nûrların yükseldiği açıkça görülürdü. Zühd ve takvâda, dünyaya düşkün olmamakta, haramlardan çok sakınmakta asrının bir tânesi idi. Tevâzu sâhibi olup haramlara düşmek korkusu ile şüphelilerden çok sakınırdı. Allahü teâlânın yasakladıklarından uzak durur, emirlerini yapmak için gayret ederdi. Vakitlerini yalnız Allahü teâlânın dînini öğrenmek, O'nun kullarına öğretmek ve ibâdet etmek için harcardı. Gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılardı. Kur'ân-ı kerîmi çok okurdu. İnsanlara karşı çok merhametli idi. Onlara devamlı emr-i mârûfta bulunur, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmeye gayret ederdi. Mâlikî mezhebine göre fetvâ verirdi. Yûsuf Nebhânî hazretleri Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ'da diyor ki: "Mısır'daki evliyâ arasında, İmâm-ı Şâfiî'den sonra en üstünü Ahmed-i Bedevî'dir. Ondan sonra Seyyidet Nefîse'dir. Sonra Şerâfeddîn-i Kürdî, sonra Abdullah Menûfî Şâzilî'dir." Birçok talebe yetiştirdi. Talebelerinden Halil bin İshâk Cündî Mâlikî mezhebinin meşhûr fıkıh âlimlerindendir. Hocasının hayâtını Menâkıb-ı Abdullah Menûfî adlı eserinde topladı. Eserleri, vefâtından sonra talebeleri tarafından tertib edildi. Mısır'da vefât ettiği zaman, insanlar onun cenâze namazını kılmak için sokaklara döküldü. Mısır'da onun ilminden istifâde etmeyen yok gibiydi. Cündî'nin yazdığı Menâkıb-ı Abdullah Menûfî adlı eserdeki menkıbe ve kerâmetleri, güzel sözleri, dilden dile, gönülden gönüle dolaştı. Kerâmet ve menkıbelerinden bâzıları şöyledir: Talebeleri arasında yüzü ve hâlinin güzelliği ile meşhûr olan bir genç vardı. Bir kadın, ona âşık oldu. Hîle ile, o talebenin kaldığı eve girdi. Kadın kendisini kabûl etmesini isteyip, üzerine geldi. Talebe de, hocası Abdullah Menûfî'den imdâd istedi. O anda duvar yarılıp, Abdullah Menûfî hazretleri içeri girdi. Kadın korkup bayıldı. Ayılınca tövbe edip, güzel ahlâk sâhibi hanımlardan oldu. Bir gün hiç âdeti olmadığı hâlde bir kebabçı dükkânına girdi. Kebabçının yeni kızarttığı kuzunun tamâmını satın aldı. Dükkândan uzaklaşınca, kuzuyu köpeklere attı. Çok geçmeden, kuzunun dînimizde yenmesinin haram olduğu şekilde öldürüldüğü anlaşıldı. Talebelerinden birine haber gelip, annesinin öldüğü bildirildi. O da hocasından, memleketine gitmek için izin istedi: "Hiçbir yere gitme! Annen ölmedi!" buyurdu. Çok geçmeden talebenin annesinin ölmediği haberi geldi. Evinden, sultanların bile âciz kalacağı derecede yiyecek dağıtılırdı. Bâzan elini sarığına uzatıp altın ve gümüş alır fakirlere verirdi. Ellerini yıkayıp dışarı çıktığı zaman parmakları arasından su damlaları ile birlikte gümüş çıkardı. Bu gümüşleri ilk karşılaştığı kimseye verirdi. Bir örtünün üzerine oturduğu zaman örtünün altında hiç bir şey olmadığı halde elini örtünün altına sokar, Altın ve gümüş çıkarırdı. Kısa zamanda bir yerden bir yere gitmesi meşhurdur. Hocası Süleymân Tenûhî Şâzilî'nin Menûf'de vefâtında, oraya gidip cenâzesinde bulundu. Cenâze namazını kıldı. Aynı gün tekrar Kâhire'ye döndü. Vefât ederken bedeninden etrafa güzel kokular yayıldığını orada bulunanlar hepsi hissettiler. FAKİRİN HAKKI Hırsızlar, Abdullah Menûfî hazretlerinin talebelerinin kaldığı yere gidip, anbardan buğday yükleyip gittiler. Abdullah Menûfî hırsızlara haber gönderip: "O, fakîrlerin hakkıdır, aldığınız gibi geri getirin!" dedi. Onlar çaldıklarını inkâr ettiler. Bir günde, hırsızların bütün merkepleri öldü. Bunun, o büyük zâtı üzmelerinin cezâsı olduğunu anlayıp, günahlarına tövbe ettiler. Ellerindekini getirip sâhiplerine geri verdiler. Hak sâhipleriyle helâllaştılar.

Ömer Sıkkini Hz.

Ömer Sıkkini Hz.

Bolu Göynük İlçesinde Ömer Sıkkini Hz. Türbesi Ömer Sekkin Hz. (Bıçakcı Ömer Dede), Hacı Bayram Veli Hazretlerinin müridi ve Bayrami Melamiliği’nin kurucusudur. Akşemseddin Hz. ile aynı dönemde yaşamıştır ve Akşemseddin’den daha sonra M. 1475 yılında öldüğü rivayet edilmektedir. Yüksekçe bir platform üzerinde yer alan türbe, sekizgen planlı olup, düzgün kesme taştan inşa edilmiştir ve kurşun kaplı bir kubbe ile örtülüdür. Kuzeyinde mukarnaslı sütun başlıkları bulunan iki sütunlu, küçük kubbeyle örtülü revak bulunmaktadır. Ahşap, çift kanatlı, kündekari tekniğinde işlenmiş bir kapısı vardır. Kapı kemeri üzerinde içi boş bir kitabe kartuşu bulunmaktadır. Duvarlara profilli taş söveli ve sivri kemer alınlıklı, dikdörtgen formlu pencereler açılmıştır. Türbe içerisinde Ömer Sekkin Hz.’e ait bir sanduka yer almaktadır. Bıçakcı Ömer Dede diye tanınır.

📍 Göynük, Bolu
Şeyh Mahmut El Hamedani – Hacı Baba

Şeyh Mahmut El Hamedani – Hacı Baba

Malatya – Ali Baba Mezarlığı Tarikat- Nakşibendiyye den Mevlana Halid Bağdadi hazretlerinin kolundan Hafız muhammed Ruhavi (k.s.) ( Şanlıurfa ) Beyzade Ali Rıza Efendi (k.s.) ( Elazığ ) Küçük Mehmet Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Akçalı Hacı Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Hacı Selim Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Abdurrahman Açar (k.s.) ( Şanlıurfa ) Halifesi Şeyh Mahmut El Hemedani (k.s. ) ( Hacı Baba )

📍 Malatya
Molla Zeyrek

Molla Zeyrek

Bursa – Pınarbaşı Mezarlığında İzzettin camii karşısı Mezarı Pınarbaşı Mezarlığı’nda, İzzettin Camii’nin karşısındadır. Asıl adı Mehmed olup tarihimizin önemli sufileri arasındadır. İlk ilmi tahsilini Hacı Bayram Veli’den, ardından Mevlana Hızır Şah’tan almıştır. Zeki ve kuvvetli hafızasından ötürü hocası Hacı Bayram Veli tarafından ‘Zeyrek’ lakabı verilmiştir. İlmi kişiliğinin yanında şair kişiliği de vardır. Muradiye Medresesi ve İstanbul’da kendi ismine Fatih tarafından yaptırılan medresesinde müderrislik yapmıştır. Medresesinin olduğu yer halen Zeyrek Yokuşu olarak anılmaktadır. Molla Zeyrek, Sufi Hocazade ile arasında geçen bir ilmi münazaradan sonra yenilgiyi kabul edip her şeyini bırakarak Bursa’nın Muradiye Semti’ne yerleşmiştir. Sultanın İstanbul’a davetlerine icabet etmeyip 1474 yılında vefatına değin Bursa’da kalmıştır. Ömrünün son zamanlarında Bursa müftülüğü görevini yerine getirmiştir. Paşa Çelebi, Rükneddin Efendi ve Şah Mehmed Çelebi adında üç oğlu vardır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Şeyh Bal Türbesi

Şeyh Bal Türbesi

Batman ili Sason ilçesine bağlı Aşağı Umurlu (Haydar) köyünün 4km güneyinde yer alan Ziyaret mezrasının 250m güneybatısındaki mezarlık alanın içinde Şeyhbal Türbesi, Batman ili Sason ilçesine bağlı Aşağı Umurlu (Haydar) köyünün 4km güneyinde yer alan Ziyaret mezrasının 250m güneybatısındaki mezarlık alanın içinde bulunmaktadır. Aşağı Umurlu köyü, Batman il merkezinin 52km kuzeydoğusunda, Sason ilçe merkezinin 12km batısında yer almaktadır. Türbe, dikdörtgen planlıdır. Türbenin kuzeyinde bulunan yuvarlak kemerli giriş ile türbeye geçiş sağlanmaktadır. Bu girişe bitişik durumda yakın dönemde modern malzeme ile yapılmış kare planlı bir mekân bulunmaktadır. Türbenin üst örtüsü mevcut olmayıp sadece bazı bölümleri demir ayaklar üzerine saçlarla kapatılmıştır. Türbenin içinde Şeyh Bal’a ve akrabalarına ait dört adet mezar bulunmaktadır. Mezarların baş ve ayak şahidelerinde herhangi bir yazı veya süslemeye rastlanılmamıştır. Şeyh Bal’a ait mezarın üzeri yeşil bir bezle ile örtülmüştür. Türbenin güney duvarında, mihrap nişi bulunmaktadır. Bu mihrap nişinin doğu ve batı duvarında üzerinde kazıma tekniğiyle Arapça yazıların mevcut olduğu taşlar bulunmaktadır. Zemini fayans ile döşenen türbenin içinde Şeyhbala ait üç adet kılıç ve bir adet orak bulunmaktadır. <p> Kaynaklar Kaynak: Batman Kültür Envanteri </p> Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Sason, Batman
Ahi İzzettin

Ahi İzzettin

Kütahya Merkez’de İshak camii’nin karşısında Ahi şeyhlerinden. Kütahya’da Ishak Fakih Camii’nin batısında Hisarlı Ahmet Caddesi’nde yol üstünde yüksekçe bir yerdedir. Hicri 1071 yilinda vefat etmiştir. Mevlevi olduğu ve Yakup Çelebi imaretinin, aşçılığını yaptığı rivayet edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
Eren Dede – Çanakkale

Eren Dede – Çanakkale

çanakkale – ezine – erenler tepesi Erenler Tepesi, kim olduğu bilinmeyen bir yatırın medfun olduğu, Ezine’nin güneyinde bölgeye hakim bir tepedir. Alperenlerden olduğu sanılan zatın, bu tepedeki mezarı halk tarafından ziyaret edilip adaklar adanır ve adına mevlit okutulur. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ezine, Çanakkale
Baba Sultan Hz. (Taberi Sultan)

Baba Sultan Hz. (Taberi Sultan)

Ankara Akyurt İlçe'sinde Baba Sultan Hz. (Taberi Sultan) Türbesi, Teberik Köyü'ndedir.

📍 Akyurt, Ankara
Koca Baba Hz.

Koca Baba Hz.

Yalova Çınarcık İlçe'sinde Koca Baba Hz. Türbesi, Kocaköy mezarlığındadır.

📍 Çınarcık, Yalova
Karataş Dede

Karataş Dede

Adana – Yüreğir – Misis Köprüsü havraniye tarafı Çukurova velilerinden olan Karataş Dede’nin türbesi tarihi Misis Köprüsü Havraniye tarafındadır. Hangi tarihte yaşadığı ve vefat ettiğini tesbit edemediğimiz bu zatın Ramazanoğulları döneminde yaşadığı tahmin edilmektedir. Adana Sancağı 1297 / 1881 tarihli salnamesinin 79. sahifesinde Misis Nahiyesi bölümünde “Kaza-i Mezbur ve civarında kibarı evliyaullahdan Karataş ve Boğa ve Abdulcabbar namlarında üç zevat olması ile ziyaret edilerek ahali istifade ederler” denilmektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

📍 Yüreğir, Adana
Bilal Habeşi Türbesi

Bilal Habeşi Türbesi

Adana- Kayışlı Köyü Bilal-ı Habeş’in Makamı Adana’nın Kayışlı Köyü’ndedir. Şehirden yarım saat uzaklıktaki köye şehirden kalkan dolmuşlarla ya da özel otolarla rahatça gidilebildiğinden Bilal-ı Habeş’e ulaşım kolaydır. Ağaçlık, yeşillik içinde olan köyde Bilal-ı Habeş Makamı ağaçlarla dolu ve bakımlıdır. Bilal-ı Habeş için yapılmış sandukanın bulunduğu oda çok geniştir. Bilal-ı Habeş’in taşında “Haze Merkad Mağmur Lehüş Şeyh Fel-Elbühül Rahmetullahi Aleyh” yazılıdır. Odada sandukaların karşısına gelen bölümde oturmak için minderler vardır. Bu ziyarette uyumak yasaktır. Odanın sağ tarafındaki camlı dolapta havlular vardır. Odanın dört bir yanında da ayetler ve Hz, Ali ‘nin Kılıcını temsil eden ucu çatal kılıçlar asılıdır. Mermer olan iki mezarın üzerinde Türk bayrağı örtülüdür. Ziyaretin bahçesinde çok uzun zaman önce gömüldükleri anlaşılan 5 mezar vardır, Ziyaretin tam karşısında da köyün mezarlığı ile ziyaretin bakıcısının evi vardır. Türbe İslamiyeti ilk kabul edenlerden, İslamın ilk müezzini olan Hazreti Bilal’den adını almıştır. Bilal-ı Habeş’in kesin olarak gömüldüğü yer belli olmayıp, Şam’da ya da Halep ‘te gömülü olduğu rivayet edilmektedir. Anadolu’da ve başka yerlerde Bilal-ı Habeş’in pek çok makamının olması da bu nedendendir. Adana’nın Kayışlı Köyündeki Bilal-ı Habeş’in makamı da bu sayısız makamlardan birisidir. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Adana

Cemalettin Efendi ve Kargaş Sultan

Kastamonu – Merkez – Kargaşık sokak. Hisarardı Mahallesi Gümüşlüce Caddesi’nin Kargaşık Sokağı’nda ve yıkılmış olan Cemaleddinağa Camii’nin önündedir. Burada yan yana sıralanmış üç me­zar bulunmaktadır. Kuzeyden güneye doğru birinci mezarın baş şahidesinde, “ Kutbü’l Arifin Gavsü’l vasilin Kargaş Sultan hazretleri 855 ” yazısı bulunmaktadır. Buna göre bu mezar, 855/1451 yılında Candaroğlu İsmail Bey zamanında vefat eden bir şeyhe aittir. Bu yazı, bazı kaynaklarda Karabaş Sultan olarak zikre­dilmiş ise de kesinlikle Karabaş kelimesi geçmemektedir. Zaten türbenin yer aldı­ğı sokak da resmi kayıtlarda Kargaşık, halk dilinde Kargaşa adıyla bilinmektedir. İkinci mezarda hayır sahibi Cemaleddin Ağa medfundur. Vefat tarihi 851/1447 olarak baş şahidesinde yazılıdır. Bu zat da Candaroğulları döneminde vefat etmiş olup buradaki kendi adıyla anılan camiin banisidir. Vakıflar Genel Müdürlüğünün kayıtların­ da burası Cemaleddinağa Mescidi Arsası olarak kayıtlıdır. Kıble tarafındaki üçüncü mezarın kavuklu olan baş şahidesinde yazı kalmadı­ğı için kime ait olduğu bilinmemektedir. Fakat mezar şahidesinin kavuklu olma­ sına bakılırsa ilmiye sınıfından olduğu zannedilmektedir. Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin ilk ikametgahı olan camiden bahsedilirken banisinin Hüsam Halife olduğu zikredilmiştir. O halde bu mezarın da Hüsam Halife’ye ait olması muhtemeldir. Bu zatın, Kütahya, Bursa ve Manastır medreselerinde müderrislik ve Trab­zon müftülüğü görevlerinde bulunmuş, 934/1527 yılında vefat etmiş olan Kas­tamonulu Gedik Hüsam lakaplı alim olduğu zannedilmekle beraber buradaki mescidin banisi ile aralarında isimden başka bir bağ kurmak da mümkün değil­dir. Şu kadar ki burada medfun bulunmasa bile şehrimizin yetiştirdiği mümtaz alimlerden birisi olan Hüsameddin Efendi bu vesileyle hatırlanmış olmaktadır. 1123/1711 Tarihli buyrultuya göre Pazar ve Perşembe günleri türbede Kur’an-ı Kerim okunması için vakıf gelirleri bulunmaktadır. Mezarların bulunduğu yer, bitişiğindeki mescit arsası ile beraber 1994 yılında demir parmaklıkla çevrilmiştir. Kaynak ; Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu
Arap Dede Türbesi – Eskişehir

Arap Dede Türbesi – Eskişehir

Eskişehir – Merkez – Gökçekısık Köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Sekizgen planının, özgün temel duvarları üzerine oturtulduğu varsayıldığında, yapıyı 14.-16. yy. arasına tarihlemek mümkündür. Eskişehir’ e bağlı Gökçekısık köyünün dışında yol kenarında bulunan sekizgen planlı türbe, kiremit kaplı kırma çatıyla örtülüdür. Cepheleri sağır tutulan yapıya, kuzey cephe eksenine yerleştirilmiş dikdörtgen biçimli bir kapıdan girilmektedir. İçerisinde doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş bir sanduka bulunan türbenin, batı ve güneydoğu duvarlarında dikdörtgen kesitli birer niş yer almaktadır. Güney duvar ekseninde önden arkaya doğru daralan üç cepheli bir mihrap nişi bulunur. Yapıda herhangi bir süsleme unsuruna rastlanılmamaktadır. İçten ve dıştan çamur harçla sıvanan yapının duvarlarının iç yüzleri plastik boya ile badanalanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
Ahmet Kayhan Dede

Ahmet Kayhan Dede

Ankara – Mamak – Ahmet Kayhan camii

📍 Ankara
Sultan Baba (k.s.)

Sultan Baba (k.s.)

Yalova’nın Günekköy köyünün kabristanında. Hacı İhsan Tamgüney, gönüllere taht kurarak “Sultan Baba” ünvanını kazandı. Dağıstanlı Şeyh Şerafeddin-i Veli Hazretleri’nin manevi tasarrufunda yoğrulan Sultan Baba, şeyhinin vefatından sonra halkı irşad vazifesine başladı. Rahmet-i Rahman’a kavuşana kadar (24 Kasım 1991 Cumartesi) yüzlerce talebe yetiştiren gönül sultanı; herkesin derdini dinler, müşkili olanların dertleriyle hemhal olurdu. Ruslara karşı Afgan mücahitlerle birlikte savaşan Mücahid Şeyh Sultan Baba’ydı. Sultan Baba’nın Silsile-i Şerifi Asıl ismi H. İhsan Tamgüney, ancak halk arasında çok sevildiğinden O’na “Gönül Sultanı” olarak “Sultan Baba” denirdi. 1904 yılında Artvin’in Arhavi ilçesinde dünyaya geldi. Daha 2 yaşında babası, 6 yaşında da annesi vefat etti. Yetim ve öksüz olarak büyüyen Sultan Baba, 1954 yılında İstanbul’a gelip, Zeytinburnu ilçesine yerleşti. Dağistanlı Şeyh Şerafeddin Hazretleri’nin manevi tasarrufunda yoğrulan Sultan Baba, O’nun vefatından sonra halkı irşad vazifesine başladı.Rahmet-i Rahman’a kavuşana kadar (24 Kasım 1991 Cumartesi) yüzlerce talebe yetiştiren gönül sultanı, herkesin derdini dinler, müşkili olanlara nasihat vererek çözmeye çalışırdı. Halk arasında çok sevildiği için yaşça O’ndan büyük olanlar bile O’na “Baba” demeye başladılar. Manevi tasarrufu ve kuvvetinden dolayı da kendisine “Sultan” ismi verilince “Sultan Baba” olarak meşhur oldu. Kendisini Ümmet-i Muhammed’e adayan Sultan Baba, mütevazi, müşfik, nezaket ve hassasiyet sahibiydi. Okul gibi dükkan İstanbul’a geldikten sonra Zeytinburnu’nda açtığı bakkal dükkânı manevi derslerin okutulduğu bir akademi gibiydi. Sultan Baba’nın dükkânına gelen müşterilerin dertlerine şifa bularak ayrıldığı dükkânının yanında bir de mütevazi, iki katlı küçük bir evi vardı. Gündüzleri saim (oruç tutarak), geceleri kaim (namaz kılarak ve Kur’an okuyarak) olarak geçiren Sultan Baba’nın ikamet ettiği mütevazı evi, dergah olarak kullanılır, gelen-giden misafirler için yemekler pişirilir, haram olan günler dışında her gün iftar ve sahur sofraları kurulurdu. Sonra dükkanı Güney gıda marketi olmuştu. Aynı binanın üst ve alt katları hafız yetiştirilen Kur’an Kursu olarak kullanılıyordu. Dördü erkek, biri kız, beş çocuk babasıydı Hak dava uğrunda kendini feda eden Sultan Baba, durma ve dinlenme bilmez, Kur’an okurken gözlerini dinlendirdiğini, oturmaktan canı sıkılınca, namaz kıldığını söyler, daima Allah’ı zikrederdi.Arhavi, Bilecik, Zeytinburnu adreslerinde ikamet eden Sultan Baba, dördü erkek (Ahmet, Mehmet, Hüseyin, Hasan), biri kız (Fatma), toplam beş çocuk babasıydı. Helal lokma için çalışan Zeytinburnu esnaflarından, Ramazan ve Kurban Bayramı hariç, sürekli oruç tutan, az ama öz konuşan bir mürşiddi. Yanında lafazanlık yapanları ikaz eder; “Ya sus, ya hakkı söyle ki, imanına gölge düşmesin” der, terazisinde tartısı şaşmaz, yaratılanlardan asla korkmazdı.Dik ve sert yürür, hikmetli bakar, ağzından bal akardı. Uzun boylu olmadığı halde çok heybetli gözükürdü. İslam’ın emirlerine göre yaşayan cefakâr ve vefakâr bir insandı. Sultan Baba’nın Yolu Sultan Baba’nın Yolu, Peygamber Efendimizin yolundan başkası değildi.Büyük imamlardan Şeyh Şerafeddin-i Veli hazretlerinin müntesibi olan Sultan Baba, Yalova’nın Güney köyünde, Cennet Tepesi’nde medfundur. Asude görünümlü selvi ağaçlarının altında şeyhinin makamının yanında. Sultan Baba, “Şeyh Şerafettin Hazretleri’ni ziyaret etmeden, kimse bize gelmesin” buyurmuştu.Sultan Baba’nın sadık talebelerinden Rahmi amca sormuş: “Sultan Baba, tasavvuf nedir?” Sultan Baba, Rahmi amcanın bu sorusuna şöyle cevap vermiş: “Tasavvuf; kal ilmi değil, Mürşidden alınan hâl ilmidir. Tasavvufi bilginin konusu ma’rifetullah’tır. Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir. Tasavvuf kitaptan okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübe ilmidir. Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelâm gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı olarak kabul edilir. Tasavvufi eğitim, “tarikat” denilen özel yollarla kat’edilir. Şifa pınarı, çocukları çok severdi Kendisine tabiplik icazeti verilen Sultan Baba, sağlığından şikayetçi olan insanlara Kur’an-ı Kerim’den şifa ayetleri okuyarak Allah’ın izniyle tedaviye çalışır. İnleyerek gelen insanlar, “Allah senden razı olsun” diye dua ederek ayrılırdı dergahından. O Kur’an okuyunca dinleyen insanlar huzur bulur, inlemeleri durur, yüzleri gülerdi. Sultan Baba, bir su bardağı sıcak süte bir kaşık bal katarak şerbet yapar ilaç gibi içerdi. Bu şerbetten misafirlerine de ikram ederdi. Özellikle çocuklara ikramda bulunurdu. Sultan Baba çocukları özellikle hafızları çok severdi. Onlara para vererek Kur’an hafızı olmayı teşvik ederdi. Hindikuş Dağları’ndan gelen savaşçı Sultan Baba’nın büyük oğlu Ahmet abi diyor ki: “Bir gün Sultan Babamın dükkanına Hindikuş Dağlarından geldiğini söyleyen bir Afgan mücahidi girdi. Daha içeri girer girmez, babamın ayaklarına kapandı ve: ‘Ey Allah dostu, sana Mücahidlerden çok selam getirdim. Susuz yiğitlere su veren sendin’ Babamın masasında bulunan zemzem tasını göstererek, ‘İşte su dağıttığınız tas’ dedi. Babam gülümserken, biz şok olmuştuk.” Sultan Baba ile birlikte Hac’a giden oğlu Hüseyin abi anlatıyor: “Sultan Babamla birlikte Arafat’ta vakfede bulunuyorduk. Bir anda Afgan mücahidleri Sultan Baba’mın etrafını sarıp ellerine sarılıp ‘Mücahid Şeyh!.. Mücahid Şeyh!.. Hindikuş Dağları’nda bizimle birlikte Ruslara karşı savaşan sendin. Seni tanıdık. Sen O’sun’ dediler. Sultan Babam sanki bir ayıp işlemiş gibi, Afganlı Mücahitlere yalvarıyor; ‘Yapmayın, etmeyin, gençler. Açık vermeyin’ diyordu. Kalp kırmayın, ustası yok Sultan Baba, insanların kalbini kırmamaya dikkat ederdi. Talebelerine de kimsenin kalbini kırmamalarını tavsiye ederdi. Sultan Baba bu konu üzerinde çok dururdu. Bir insanın kalbini kırmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu ise şöyle açıklardı: “Gerekirse Kâbe’yi yık, ama bir insanın kalbini yıkma. Çünkü Kâbe’nin mimarı, insan. O’nu yıkarsan yine yapılır. Fakat bir insanın kalbini yıkarsan o yapılamaz. Çünkü ustası yok.” Sultan Baba’nın ders Sultan Baba’nın zikir sohbetlerinden önce 3 defa “Allahu ekber, Allahu ekber, La ilahe illallahu vallahu ekber” diye tekbir getirilir, tekbirin Türkçesi olan “Ya yücelerin yücesi Allahım, Sen’den başka ilah yoktur. Vallahi Sen Ekbersin. Bütün Hamdü Senalar Sana aittir” cümlesi yine üç defa tekrar edilirdi. Üç defa “Eşhedü en la ilahe illallah, ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu” denilerek kelime-i şehadet getirilir, bunun Türkçesi olan “Şehadet ederim ki Allah’dan başka ilah yoktur. Yine Şehadet ederim ki Muhammed (a.s.) Allah’ın kulu ve elçisidir” cümlesi üç defa tekrar edilirdi. Sonra 70 defa “Estağfirullah el azim” diye tevbe istiğfar edilir, bir Fatiha-i şerif, 11 İhlas-ı şerif okunurdu. Felak ve Nas surelerinden sonra yine Fatiha-i Şerif okunur, bu surelerden sonra Sultan Baba “Faelemennehu Lailahe illallah” dedikten sonra 300 defa “Lailahe illallah=Yoktur ilah Allah’dan başka” denirdi. Sonra “Elif Lam Mim, Allah” dedikten sonra 300 defa “Allah” denirdi. Sultan Baba “İnnallahe ve melaiketehü yüsellüvne alennebiyh ya eyyühelleziyne amenü sallu aleyhi vesellimu teslima dedikten sonra 100 defa “Allahümme salli Ala Seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim” selavat-ı şerif okunurdu. Tekbir ve şehadet getirilir. Fatiha okunduktan sonra Sultan Baba’nın “Amin” demesiyle duaya başlanırdı. Kerametin fotoğrafı Sene 1990. Türkiye Gazetesi’nde muhabirim. Bir yakınım dedi ki: “- Yahudiler, yıkmak için Mescid-i Aksa’nın altını oyuyormuş.” Ona: “- Bunu kimden duydun?” diye sordum. “- Sultan Baba’dan” cevabını verdi. “- Peki Sultan Baba Kudüs’e gitmiş mi?” “- Ne gerek var, o bir Allah dostu” dedi. Aradan bir hafta geçmeden arkadaşım Şeref Özata, gazete yönetimine “Kudüs’e gidip röportaj yapmak istiyorum” diye teklif vermiş. Şeref’in röportaj teklifi olumlu karşılanmış. Ancak gazetenin sahibi Enver Ören bey, “Yanına Selami Çalışkan’ı al” demiş. Teklif bana gelince balıklama daldım ve “Hemen kabul ediyorum. Ne zaman gidiyoruz?” diye Şeref’e sordum. Arkadaşım: “- Her şey hazır, sadece İsrail’in İstanbul Başkonsolosluğu’ndan vize almamız gerekiyor” dedi. Onu da temin ettik. Tam bir haftalık seyahate çıktık.Gazze, Ramallah, Hayfa’yı da gezdik ama, günlerimizin çoğu Kudüs’te, tabii ki Mescid-i Aksa’da geçti. Mescid-i Aksa’nın altının “Tarihi eser arıyoruz” bahanesiyle Yahudilerce oyulduğunu gözlerimizle gördük ve fotoğrafını çektik. Bu aynı zamanda Sultan Baba’nın kerametinin de fotoğrafıydı. Peygamber kabri üstünde namaz kılınır mı? Bindokuzyüzdoksanyedi’de Sultan Baba’nın talebeleriyle birlikte Umre ziyaretine gitmiştik. Yanımdaki arkadaşıma Beytullah’ın yanındaki hilal şeklindeki duvarı göstererek, “- Bu duvarın içinde namaz kılmak çok faziletliymiş” deyiverdim. Bu sırada konuşmamızı duyan Bilge Abi: “- Bilmeden konuşmayın. O duvarın çevrelediği yerde en az 15 Peygamber’in kabri bulunduğu rivayet edilir. Peygamber kabri üstünde namaz kılınır mı?” dedi. Serde gazetecilik var ya. Bilge Abi’ye tekrar sordum: “- İyi de orada 15 Peygamberin kabri olduğunu siz kimden duydunuz?” Hacı Abi, gayet sakin: “- Sultan Baba’dan”. Sultan Baba’dan vecizeler “Edep ilmin önündedir. Abdesti deli gibi, Namazı veli gibi kıl. Can düşmanın çavuş (nefis), onu yen, Rabbine kavuş. Nefsini yenersen en büyük savaşın kahramanı olur, imanını kurtarırsın. Fenadan ayrılırsan bekaya kavuşursun. Sekiz cennetin sultanı, Allah’a kul, Peygamber Efendimize layık ümmet olasın. Dünya bir fasıl, ahirettir asıl. Kabe’yi yık, gönül yıkma. Zikir halkasında zakir ol.Bütün azalar kalbe teslim olur, kalbimizi de Rabbimize teslim edelim. Sadece kendini kurtarmakla değil, başkalarını da kötülüklerden kurtarmak için çalış. Allah yolunda yarışın, Allah için barışın.” O bir Kur’an aşığıydı O mübarek insan sihir yapanların dinden çıktığını ve kafir olduğunu söylerdi. Kendisi devamlı Kur’an okurdu. Çünkü O bir Kur’an aşığıydı. Hz. Osman gibi her sohbetine Rahman ve Rahim olan Allah’ın Kur’anı ile başlar, sohbetini yine Fatiha ile bitirirdi. Sultan Baba Allah için hiddetlenir, Allah için sevinirdi. Dünya için gam çekmezdi. Azimliydi ama haset değildi. Dilinde devamlı Mevla’nın ismi. Kısaca zikirle meşguldü. Duaların bağışlanması Okunan Kur’an-ı Kerim, tevhid, şehadet ve selavat-ı şeriften hasıl olan sevaplar Evvela bizzat,. Hace-i Kainat, sebeb-i mevcudat, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize, ondan hasıl olan sevap Hz. Adem’den (as) Hz. Muhammed’e (a.sv.) kadar gelmiş geçmiş ne kadar Nebi, Resul Peygamber-i Zişan Efendimiz varsa cümlesinin ruhlarına bağışlanır. Ondan hasıl olan sevap, müctehid imamlarımızın, alimlerin, zahidlerin, meşayih-i kiram’ın, bütün akraba ve taallukat ve bütün Ümmet-i Muhammed’in ruhlarına bağışlanır, Allah Rızası için okunan Fatiha ile ders sona ererdi. Dersten sonra mutlaka çay ikram edilirdi. Sultan Baba Hakka yürüdü Sultan Baba, 24 Kasım 1991 Cumartesi günü dünyaya “elveda”, ukbaya “merhaba” diyerek ulvi davete icabet etti. Bir kuş misali uçup, Canan’a kavuştu. (Allah rahmet eylesin. En büyük ikram olan Fatiha’yı bu yazıyı okuyanlar O’ndan esirgemesin.) Sultan Baba, binlerce seveni tarafından tekbirler eşliğinde önce Zeytinburnu’ndan Yalova’nın Güneyköy’üne götürüldü. Şeyhi tarafından yaptırılan Güneyköy Camii’nde öğle namazını müteakip, cenaze namazını Hüseyin Dündar hoca kıldırdı. Sultan baba’nın cenaze namazına binlerce seveni katıldı. Sultan Baba’nın naşı, Güneyköy Camii’nden sevenleri tarafından omuzlarda taşınarak şeyhi Şerafeddin Bingöl’ün türbesine yakın bir yerde toprağa verildi. Allah ve Resulünü insanlara sevdiren ve on sekiz yıl önce fani alemden beka alemine hicret eden Gönül Dostu’nu rahmetle anıyoruz. Mekanı Cennet olsun. (Amin) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Yalova
Veli Dede – Edirne

Veli Dede – Edirne

Edirne – Lari camii karşısında Veli Dede Tekkesinde Veli dede ile ilgili olarak kaynaklarda fazla bilgi yoktur. Mezar taşında ; ” Gülşeniyye tarikatı şeyhleri büyüklerinden himmet ehlinin kutbu ve asrın en seçkin Veli Dede Efendi” yazar. 1043/1631 tarihinde vefat ettiğinde şeyhi olduğu tekkenin yakınındaki Lari caminin karşısındaki türbesinde sırlanmıştır. Söz konusu tekkeye Veli Dede’den sonra 1049/ 1637 yılında oğlu Mehmed Efendi (ö. 1070/ 1659) postnişin olmuştur. Uzun yıllar harap halde olan türbesi , Edirne valiliği tarafında restore edilmiştir. Allah onardan razı olsun. Mehmed Efendi Mehmed Efendi, Gülşeni Veli Dede ‘nin oğlu olup, Edirne’de dünyaya gelmiştir. İlim ve irfan tahsilini tamamladıktan sonra Gülşeniyye tarikatı meşayihinden, Süleymaniye Küçük Pazarı’ndaki Şah Melek Zaviyesi şeyhi Kutub Efendi’ye inabet etmiş ve tarikat adabını kesbe himmetini sarfederek babasının makamına postnişin olmuştur. Bu hal ile günlerini geçirmekte iken 1070/ 1659 tarihind vefat etmiş ve Lari Camii yakınında olan babasının türbesine defnolunmuştur. Meşhur şair Karni Efendi’nin babası Şeyh İbrahim Gülşeni bu zattan icazet almıştır. Vakayi’u’l-Fuzala’nın beyanına göre, Mehmed Efendi Kutub Efendi’den, onlar da Hamdi Efendi’den, onlar da Seyyid Salih Efendi’den, onlar da babası Seyyid İbrahim Efendi bin Seyyid Hasan Efendi’den, onlar da eniştesi Şeyh Muhyiddin Efendi’den, onlar da babası olan Seyyid Hasan Efendi’den, onlar da büyük kardeşi Şeyh Ali Sükuti Efendi’den, onlar da babası Seyyid Ahmed Hayali Efendi’den, onlar da büyük nazar sahibi olan babası Pir İbrahim Gülşeni’den feyzyab olmuştu İbrahim Efendi İbrahim Efendi, Gülşeni Veli Dede’nin ikinci oğludur. 1107/ 1695 tarihinde Lari Camii karşısında Veli Dede Dergahı postnişinliğinde bulunduğu sırada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir Edirne ulemasından Faizi Efendi irtihfiline şu tarihi tanzim etmiştir: Gelüb didi birisi kudsiya’nın Fayiza tarih Revan oldı gülizar-ı cinona Gülşenizade. Kaynak ; Dr. Selami Şimşek , Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Buhara Yayınları , 2008

📍 Edirne
Mersin Dede Hz.

Mersin Dede Hz.

Çanakkale İli Mersin Dede Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Çanakkale
Cahidi Ahmed Efendi Hz.

Cahidi Ahmed Efendi Hz.

Çanakkale Eceabat İlçesinde Cahid ve Cahide Sultan Hz. Türbesi Câhidî Ahmed Efendi, XVII. yüzyılın önemli mutasavvıflarından biridir. Aslen Edirneli’dir. Rumeli’li bir ailenin çocuğu olup babasının ismi Muhammed’dir. Gerçek adı Ahmed’dir, Câhidî ise mahlasıdır. Padişah IV. Mehmed’in Câhidî’yi rüyasında görmesi üzerine, Çanakkale’nin Kilitbahir beldesine gelerek kendisini ziyaret eder. Padişah, bu ziyaret sırasında maddi ikramları kabul etmeyen Câhidî’yi “Sultan” ünvanı ile manen taltif eder. Böylece halk arasında “Câhidî Sultan” şeklinde meşhur olmuştur. Câhidî, genç yaşta Edirne’den gelip Gelibolulu Şeyh Ömer Karibî (Kutub Ömer) Efendi’ye intisab eder. Seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra icazetini alır ve o zamanki ismi ile Kiludu’l-Bahr’e gelerek şimdi bulunduğu yere tekkesini kurar ve irşad faaliyetlerine başlar. Burada Kerime Hatun ile evlenir. Bu evlilikten Âdem ve Lütfullah adında iki oğlu olur. Âdem Efendi, babasından 17 yıl önce 1053/1643 yılında vefat eder. Kabri türbenin dışında güney cephededir. Halk arasında keramet ehli bir hanım olduğu söylenen eşi Kerime Hatun ise Câhidî’nin yanında metfundur.

📍 Eceabat, Çanakkale
Şeyh Ahmet Semerkandi Hz.

Şeyh Ahmet Semerkandi Hz.

Uşak İli Şeyh Ahmet Semerkandi Hz. Türbesi Şeyh Ali Semerkandî, Hicrî 720 / Miladî 1320 yılında İsfahan’da doğmuştur. Babası Yahya Efendi’dir. İkinci Halife Hz. Ömer’in torunlarındandır Küçük yaşta Kur’ân-ı Kerim’i ezberledi ve çeşitli kıraatlere göre okumasını öğrendi. Tahsilini Semerkant’ta tamamladıktan sonra Buhara’ya giderek Alâeddin Buharî’nin talebesi oldu ve dinî ilimler ile tasavvufta kemale erdi. Kendisine “Mekke’ye doğru” denilince harekete geçerek yolculuğa çıkıp Mekke’ye kadar geldi. Mescid-i Haram’da 14 yıl İmam-Hatip olarak görev yaptı. Medine-i Münevvere’ye giderek Peygamber Efendimiz (S.AV.)’in kabrinin bulunduğu Ravza-ı Mutahhara’da 7 yıl türbedarlık yaptı. Ayrıca Şam, Kudüs ve Irak’ta ilim, irşat ve öğretim faaliyetlerinde bulundu. Daha sonra bu mübarek zat, Hz. Peygamber ( S.A.V.)’den aldığı manevî bir işaret üzerine Rum diyarı olan Anadolu’ya hareket etti. Beraberinde bulunan velilerin her birini ilgili yerlere yerleştirip, kendisi de Konya’ya gitti. Karaman, Bozkır ve benzeri yerlerde ikamet ederek gerekli irşat görevlerinde bulunan Şeyh Ali Semerkandî, devlet erkânına nasihat ederek onlara yol göstermiştir.

📍 Merkez, Uşak
Kara Baba Hz. (Kara Kabir)

Kara Baba Hz. (Kara Kabir)

Gaziantep Şahinbey ilçesinde Kara Baba Hz. Türbesi, İnönü Caddesi üzerinde Karakabir otobüs durağının dibindedir.

📍 Şahinbey, Gaziantep
Beyazid-i Bestami Hz.

Beyazid-i Bestami Hz.

Hatay Kırıkhan ilçesinde Silsile-i Aliyye'den Beyazid-i Bestami Hz. Türbesi Hemen bütün tasavvuf ve tabakat kitaplarında Bâyezîd-i Bistâmî’den bahsedilirse de bu bilgiler genellikle onun menkıbeleri, sözleri ve şathiyelerine dair olup bunlar arasında hayatıyla ilgili pek az bilgi bulunmaktadır. Bu kısıtlı bilgilere göre o İran’ın Horasan eyaletinde bulunan Bistâm kasabasında doğmuştur. Dedesi Sürûşân (Serûşân) aslen İranlı Mecûsî bir din adamıyken müslüman olmuştur. Dindarlığı ile tanınan babası Îsâ’nın iki kızı ile üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali adlarında üç oğlu vardı. Ortancaları olan Tayfur “Sultânü’l-ârifîn, pîr-i Bistâm, Bâyezîd (Ebû Yezîd)” diye meşhur olmuştur. Câmî onun adını yanlış olarak Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Âdem b. Sürûşân şeklinde kaydetmiştir. Aslında bu Bâyezîd-i Bistâmî’nin değil büyük kardeşi Âdem’in torunu Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Âdem’in künyesidir. İkisini birbirine karıştırmamak için birincisine Büyük Bâyezîd, ikincisine de Küçük Bâyezîd denilir.

📍 Kırıkhan, Hatay
Alaaddin-i Mısri Hz.

Alaaddin-i Mısri Hz.

Bursa İznik ilçesinde Alaaddin-i Mısri Hz. Türbesi İznik’i fetheden Orhan Gazi'nin ilim ve din eğitimine önem verdiği, Osmanlıların ilk Medresesini oğlu Süleyman Paşa adına inşa ettirdiği ve burada bir çok bilim adamı yetiştiği bilinmektedir. Alaaddin-i Mısri Süleyman Paşa Medresesi'nde dersler vermiş, bir çok gencin eğitimine katkıda bulunmuştur.

📍 İznik, Bursa
Kara Aslan Hz.

Kara Aslan Hz.

Bolu Mudurnu İlçesinde Kara Aslan Hz. Türbesi Mudurnu’nun doğu istikametin de kendi adıyla anılan tepede makberi bulunan Karaaslan Veli Hazretleri, Anadolu’ya gelerek yerli halka İslamiyet’i benimsetmiş bir Alperen’dir. Mudurnu’ya ilk İslam ışığı saçan bir veli, bir kahraman komutan, şehit Asker, Karaaslan Veli Hazretleri; Selçuklu uç beylerinden olup, kalbi Allah ve Peygamber aşkıyla tutuşan bir veli zat olarak bilinir. Kara Arslan tepesinde kabri bulunmaktadır.

📍 Mudurnu, Bolu
Musa Fakih Hz. ve diğer Seyyidler

Musa Fakih Hz. ve diğer Seyyidler

Tokat Zile ilçesinde Musa Fakih Hz. ve diğer Seyyidler Türbeleri 1073 yılından sonra Danişmendliler zamanında Tokat ilinin Zile ilçesine gelip yerleşmiş Horasan velilerindendir. Kendisine ilminin çokluğundan dolayı dinin yardımcısı manasına "Nasiruddîn", hukuk ilmindeki üstünlüğünden dola¬yı da "Fakih" lakabı verilmiştir. 1207 yılında vefat etmiş olup, türbesi Zile'de, Ali Kadı mahallesinde bulunmaktadır. Kendisi gibi büyük bir âlim ve veli olan oğlu Aliyyü'l-Mücerred de 1256 yılında vefat etmiş olup, babasının türbesinde medfundur. Türbede bulunan diğer sandukalar ise Muînüddin Halil Efendi, Şeyh Ethem Çelebi ve Musevî Abdullah Efendi'ye aittir. Beyazıt Bestami Camii (Şeyh Edhem Çelebi Camii) içindedir.

📍 Zile, Tokat
Paşam Sultan Hz.

Paşam Sultan Hz.

Kütahya İli Paşam Sultan Hz. Türbesi Kurşunlu Sokak’ta yer alan türbe, Seyyid Nureddin adıyla bilinen bir zaviye-tekkedir. Geniş avlusunda bulunan türbe, kitabesinden anlaşılacağı üzere koleradan ölen İbrahim Cemal’e aittir. Babası Kemalettin Paşa’dan ötürü buraya Paşam Sultan Türbesi denmektedir. Kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Kubbeli yapı içerisinde, dört ahşap sanduka ve türbenin altında mumyalık bölümü bulunmaktadır. Duvarları iri moloz taştan örülmüştür. Rivayete göre Paşam Sultan Kütahya’da vali iken kendisine bir şikâyet gelir. Caminin karşısında ayakkabı tamircisi olan Nureddin Efendi diye birinin Cuma vakti namaza gelmediği şikâyet konusudur. Vali Cuma vakti bir de ben göreyim, diye gider. Ezan vakti Vali “Haydi Cuma namazına gidelim, der. Nureddin Efendi gideriz bakalım, der. Yine ısrar edince “yum gözünü” buyurur. ‘Aç gözünü” deyince kendilerini Ka’be’de bulurlar. Namazı orada kılarlar. Dönecekleri zaman şeyhin bir akrabası ile karşılaşırlar. Akrabası helva yaptık götürür müsünüz derler. Tabağı da yanlarına alırlar. Yine aynı şekilde Kütahya’ya dönerler. Vali, Nureddin Efendi’nin keramet ehli bir veli olduğunu anlayarak ona talebe olmak ister. Aynen Uftade hazretlerinin Kadı Aziz Mahmud Hüdai’ye yaptığı gibi merdivenleri, halı ve kilimleri süpürtür. Hamallık yaptırır ve neticede talebeliğe kabul eder. Kabirleri yaptırdıkları Tekke ve cami içindedir.

📍 Merkez, Kütahya
Veli Dede Hz.

Veli Dede Hz.

Edirne Merkez'de Veli Dede Hz. Türbesi Edirne'nin manevî zenginliğini meydana getiren velilerdendir. Gülşeniyye tarikatına mensuptur. On altıncı yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Hayatı hakkında kesin bilgi bulunamamıştır. Vefat ettiğinde, Sabûnî mahallesinde, Lârî Camii karşısındaki kendi adıyla anılan dergâhın bahçesine defnedilmiştir. Veli Dede Dergâhı ve camii günümüzde harap halde bulunmaktadır.

📍 Merkez, Edirne
Yahya Efendi Hz.

Yahya Efendi Hz.

İstanbul Beşiktaş İlçesinde Yahya Efendi Hz. Türbesi Babası Şâmî Ömer Efendi, annesi Afîfe Hatun’dur. Bazı kaynaklarda babasının Amasyalı olduğu kaydedilir. Ömer Efendi’nin Trabzon’da kadılık yaptığı dönemde II. Bayezid’in oğlu Şehzade Selim Trabzon sancak beyi idi. Bu dönemde Ömer Efendi ile şehzade arasında bir dostluk kurulduğunu tahmin etmek mümkündür. Yahya Efendi çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Trabzon’da geçirdi. Atâî onun bu dönemde sık sık şehir dışında bir mağarada inzivaya çekildiğini ve bunun yedi yıl sürdüğünü belirtir. Onun aynı dönemde Trabzon’daki medreselerden birinde tahsilini tamamladığı tahmin edilebilir. Yahya Efendi, Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışının ardından Şehzade Süleyman’ın maiyetinde ailesiyle birlikte İstanbul’a gitti. İstanbul’da tahsilini Zenbilli Ali Efendi’nin yanında tamamladı. 9 Zilhicce 978 (4 Mayıs 1571) tarihinde Kurban Bayramı gecesi vefat eden Yahya Efendi’nin cenaze namazı bayram namazından sonra Ebüssuûd Efendi tarafından Süleymaniye Camii’nde kıldırıldı ve dergâhının bulunduğu yere defnedildi. Cenazeye devlet erkânı, ulemâ ve halktan büyük bir kalabalık katılmış, II. Selim’in emriyle dergâhın bulunduğu yere bir türbe inşa edilmiştir.

📍 Beşiktaş, İstanbul
Şeyh Seyyid Cemalettin Hz.

Şeyh Seyyid Cemalettin Hz.

Edirne ili Şeyh Seyyid Cemalettin Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Edirne
Dr. Münir Derman

Dr. Münir Derman Hz.

Ankara – yeni mahelle memlik köyü Doğumu ve Ailesi Hüseyin Münir Derman , 1910 yılında Trabzon‘da dünyaya geldi. Babası Ahmet Rasim Efendi, annesi Şehvar Hatun‘dur. Annesi Gümüşhane‘de, babası Vakfıkebir‘de doğmuştur. Şehvar Hatun‘un annesi Pembe Hatun, babası Uzun Mehmet Efendi‘dir. Ahmet Rasim Efendi‘nin annesi Kafkasya‘dan Cevahir, babası Buhara‘dan Hacı Ali Efendi‘dir. Münir Derman‘ın anne tarafından büyük annesi Gül Hatun “Evliya Kadın” olarak bilinmektedir. Gümüşhane‘nin Hedre Köyü‘nde türbesi vardır. Yine anne tarafından şeceresi “Uçan Şeyh” diye tanınan Ahmet Ziyâeddin Gümüşhânevî Hazretlerine kadar uzanmaktadır. Nazım ve Nuriye isimli iki kardeşi kendisi doğmadan, ağabeyi Hasan Kazım ise 47 yaşında vefât etmişlerdir. Münir Derman ‘ın harikuladeliklerle dolu hayâtı Trabzon‘da başlamaktadır. Rus işgali nedeniyle oradan geçip Gümüşhane‘ye yerleşmişler. Daha sonra burası da Rus işgaline uğrayınca tekrar işgalden kurtulan Trabzon‘a göç etmişlerdir. Burada ne kadar kaldıkları bilinmemektedir. Derman Hoca bu göç macerasını şöyle anlatıyor: “Hedre‘den muhacir çıktık…Kafile hâlinde yürüyerek…Nereden geçtik…Nerede konakladık…Hatırlamıyorum…Ankara‘ya kadar geldik… Bentderesi denen semtte küçük bir evde oturduk…Pembe Ninem Ankara‘da Hakk‘a göçtü….” “Hacı Bayram-ı Velî türbesi yanındaki mezarlığa defnedildi. Sonraları o mezarlık kaldırıldı. Rahmetli dayım, annesi ninemin kabrini toprak ve kemikleriyle aldı. Hedre köyüne götürerek büyük ninesi Evliya Kadın‘ın yanına defnettirmişti. Dayım o zaman Gümüşhane mebusu idi.” Eğitim Hayâtı Münir Derman, öğrenimine babasının yazdırdığı, Fransız kolejinde başlamıştır. Burada Fransızca‘ yı en iyi şekilde öğrenmiştir. Aynı zamanda rahibin oğlu olan arkadaşı sayesinde Rusça‘ yı da hazinesine katmıştır. Liseyi bitirdikten sonra devletin açtığı burs sınavına katılmıştır. Bu burs sınavında şöyle bir hatırası olmuştur: “Bu sınavda Atatürk sözlü olarak şöyle bir soru yöneltmiştir. “Napolyon kimdir, Atatürk Kimdir ?” bu soruya sadece Münir Derman doğru cevap vermiş. Cevabı ise şöyle olmuş. “Atatürk Halifeliği kaldırıp cumhuriyeti kuran, Napolyon ise cumhuriyeti kaldırıp krallığı kuran kimsedir.” Bu cevap Atatürk‘ün çok hoşuna gitmiş, Münir Derman‘ın saçını okşamış. Derman Hoca bu devlet bursu ile tahsil hayâtının büyük bölümünü Fransa‘da geçirmiştir. Burada felsefe bilimleri ve Psikoloji bölümlerini okumuştur.” Fransa dönüşünde Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Fransızca başta olmak üzere dersler verdi. Münir Derman 22 yaşlarında İstanbul‘da tıp fakültesine başlar. Orayı da bitirir, doktor olur. Yine tahsil hayâtı devam eder. Bir tanıdığı vasıtasıyla Suudi Arabistan‘a gider. Kral‘ın saray doktorları arasına girer. Arabistan‘da iken aynı zamanda Mısır‘ daki Ezher Üniversitesine kaydını yaptırır. Hem doktorluk yapar hem de Mısır‘daki Ezher‘e devam eder. Dışarıdan derslere hazırlanır. Ve imtihanlarına girmek sûretiyle Ezher Üniversitesini de bitirir. Suudi Arabistan‘dan döner. Türkiye‘ye döndükten sonra hükümet tabibi olarak Ağrı‘nın Eleşkirt ilçesinde görevlendirilir. Şark hizmetini Eleşkirt‘te bitirir. Daha sonra Bilecik‘in Bozhöyük ilçesi hükümet tabipliğine naklen tayini yapılır. Evliliği ve Çocukları Annesi Şehvar Hatun ile otururlarken İstanbul‘da, müfettiş olan dayısının kızı Cahide Hanım vardı. Annesi “Sana onu almak istiyorum” der. İstanbul‘ a giderler, dayısının kızını isterler ve Cahide Hanım‘la evlenir. Cahide Hanımı Bozhöyük‘ e gelin getirirler. O artık evlenmiştir. Annesi ve hanımıyla birlikte aynı evde otururlar. Bu arada bir kız çocukları dünyaya gelir. Adını Ayşin koyarlar. Kendileri mesai haricinde muayenehane açmaz. Aldıkları maaşla kıt kanaat geçinmeye çalışırlar. Bu arada Münir Derman Hz.lerinin kızı Ayşin Hanım büyür, Fransız kolejini bitirir ve evlenip İstanbul‘ a gider. Bu evlilikten bir kızları dünyaya gelir. Adını Gülbanu koyarlar. Gülbanu da büyür. Ankara kolejini bitirir ve bu arada Ayşin Hanımefendi birinci eşinden ayrılır. İkinci bir evlilik daha yapar. İkinci evliliğinden de iki kızı dünyaya gelir. Münir Derman Hz.leri torunlarının isimlerini bizzat kendileri koyar. Feryal ve İsra. Yetişmelerinde büyük anneleri olan Cahide Hanım Efendinin büyük rolleri olmuştur. Münir Derman eşi ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Çileli insanların mânevî yönleri kuvvetli olur. Yengeniz de çok çileli birisidir. Onun için o evliya bir kadındır. Yengenize hürmet edin, onun duasını alın.” Yaptığı Görevler Üniversitede-Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi- dersler veren Münir Derman Hoca , doktorluk mesleğine ilk olarak sağlık bakanlığı nezdinde gönderildiği-Ağrı, Doğubayazıt, Eleşkirt- şark hizmetiyle başlar. Evlendikten sonra ikinci görev yeri olan Eskişehir‘e yerleşmiştir. Eskişehir‘de genel cerrâhi dalında doktorluğa devam etmiş ve buradan emekli olmuştur. Bu dönemlerin hangi tarihte başlayıp bittiği bilinmemekle beraber bir dönemde Talal isminde tıp fakültesinden çok samimi olduğu arkadaşının vasıtasıyla Arabistan‘da çalışmıştır. Yedi yıl kadar Kral‘ın doktorluğunu yapmıştır. Bu dönemle ilgili bâzı hatıraları vardır. Hücreyi Saadet‘e sadece bir defa çok ısrar edildiği için girmiş diğerlerinde edebinden dolayı içeri girmeyi istememiştir. Bu bir defalık girişinde de çoraplarına kadar her şeyini çıkarmıştır. Bu hareketi Arapların çok hoşuna gitmiş, onu omuzlarına almışlardır.” Münir Derman Hoca , yaklaşık olarak 1963-1964 yıllarında Türk Tıbbında ilk defa kopan bir ayağı ameliyatla takarak uluslar arası tıp dünyasında ilgi çekmiştir. Olay şöyle olmuştur. “Bir kadın hastaneye geliyor, elinde bir ayak. “İyi bir cerrah yok mu? Muhammed (s.a.v.) aşkına şu bacağı taksın” diye bağırıyor. Derman Hoca , Muhammed (s.a.v.) adını duyunca kötü oluyor. Hemen ayağı kopan genci ameliyat ediyor. Dokuz saat ameliyattan sonra Hoca çıkıp secde ediyor. Eve gidiyor, gelişme olursa bildirilmesini ricâ ediyor. Sonra Hoca‘ya telefon edilip bacağın sıcaklaştığı müjdesi veriliyor.” Bu başarılı ameliyattan sonra ilk tebrik telgrafı Sovyetler Birliği‘nden gelmiş, sonra Amerika‘dan, Fransa‘dan, Almanya‘dan davet telgrafları almıştır. Eskişehir‘deki görevinden emekli olduktan sonra, dâvet edildiği Almanya‘ya gitmiştir. Onbeş yıl Almanya‘da anatomi profesörlüğü yapmış, sonra yurda dönmüştür. Bu vazifelerin haricinde ilaç fabrikasında çalışmıştır. Bâzı ilaçların açık patentini almıştır. Fakir hastalara bizzat yardımcı olmuştur. Derman Hoca atom modelinin dökümünü yapmıştır. Şartlar elvermediği için geliştirememiştir. Tıpla ilgili eserleri de vardır. Eserlerinin bir kısmını II. Dünya harbinde Fransa‘da kitapların olduğu yer bombalandığından kaybetmiştir. Gülhane hastanesinde Fransızca olarak romatizma ve kan grupları ile ilgili olarak kitapları mevcuttur. Tasavvufa İntisabı Trabzon‘da 4 yaşından itibâren Buharalı Hocası Ömer İnan Efendinin mânevî eğitiminde ilerlemiş, ondan feyz almış ve seyr u sülûkunu aynı zâtta tamamlamıştır. Hâfız Nigar ismindeki hocasından Kur‘an öğrenip yedi yaşında hafız olmuştur. Ömer İnan Efendi , Derman Hoca‘ nın küçüklüğünde Rus askerlerinin attığı topları eliyle tutar, üzerine bir şeyler okur ve gönderirmiş. Çiftçilikle uğraşan Ömer İnan Efendi, çok kanaatkâr ve celâlli bir zâtmış. Herkes ondan korkar ve çekinirmiş. Kendisi çok büyük bir velîymiş. Derman Hoca , Haçkalı Hoca diye Trabzon‘da sık sık tayyi mekân yapan bir zâttan bahsetmiştir; fakat onunla mânevî bir yakınlığı olmamıştır. Bunun yanında mânevî terbiyesine yardımcı olan, Doğu Beyazıt‘taki görevi esnasında tanıştığı “Ömer” isminde bir zâttan bahsetmiştir. Şam‘da bulunan dört kişiden de el aldığı bilinmektedir. Bu zâtların kim oldukları hakkında malumat yoktur. Münir Derman Hoca ‘nın anne ve babası da Ömer İnan Efendi‘ye intisâplı olduklarından, kendisinin intisâbı kolay olmuştur. İnan Efendi, O‘nun mânevî terbiyesiyle çok yakından ilgilenmiştir. Onu on beş yaşında kırk günlük erbaine sokmuş, her gün sadece yemesi için bir tas çorba vermiş, karanlık bir odada çile doldurmuştur. Halvetten çıktıktan sonra, İnan Efendi‘nin evinin bahçesinde, çardakta yemek yemek için oturmuşlar, sofraya kızarmış tavuk gelmiş, İnan Efendi “yiyelim” deyince Derman Hoca , budu koparmaya başlamış. Daha ağzına götürmeden Efendisi budu elinden çekmiş, almış. “Senin daha nefsin temizlenmedi, tekrar halvete, odaya gir” demiş. Hoca ağlayarak kalkmış. Halvete kapanıp, kırk gün sonra çıkmış. Ömer İnan Efendi onu sabah namazına ormana göndermiş. Er-Rahman süresini okumasını tembihlemiş. Ormanda siyah sarıklı bir zât çıkmış karşısına.”Halvetin mübarek olsun, artık sende bizden oldun. Zaman zaman yanına geleceğim ve dediklerimi yaparsın” deyip kaybolmuş. Bunu Hoca‘sına anlatmış, hocası onu tebrik edip, yolun açık olsun demiş. Duâ etmiş, onu uğurlamış. Yine bir sabah namazında efendisi Hoca‘yı tek başına, karanlıkta ormana göndermiş. O zaman bütün ağaçlar ve çiçekler Münir Derman ile konuşmuş. Ağacın biri çok kuruymuş, ağlıyormuş. Derman Hoca‘nın kendisine yaslanmasını istiyormuş. Hoca ağaca yaslanınca, ağacın dibinden bir çiçek çıkmış ve üzerinde bir şebnem damlası varmış. Damla büyüyüp hocayı içine almış. Onu yıkamış. Siyah sarıklı bir adam Onu okşamış, “O isterse her şey olur” deyip ortadan kaybolmuş. Böylece mânevîyâtı hızla gelişmeye başlamış. Derman Hoca‘nın şeyhi Ömer İnan Efendi‘den icazetini nasıl aldığı hakkında malumat yoktur. İrşadı Derman Hoca ‘nın meşrebinde celâllik vardır. Aynı zamanda kuvvetli merhamet yatağı olan Derman Hoca garip ve tek bir fert olarak yaşamıştır. Fazla arkadaş edinmemiştir. Ferdiyet makamında idi. Herkesin bilmediği meşrep Şemsettin Tebrizî’ nin meşrebidir. O‘da bu meşreptendir. Garip gelip, garip giden Derman Hoca çok yoğun, anlaşılmama yalnızlığı çekmiştir. Halvet O‘nun en çok kullandığı usûldür. Kendisi makamının yükselmesi için riyazetler yapmıştır. Her zaman “az yemek, az uyumak” gerektiğini talebelerine hatırlatmıştır.” O, kendisini kitabında şöyle anlatımıştır. “Ben evliya veya ermiş bir insan değilim. Basit bir mü‘min olmaya çalışan bir insanım, dünya nimetlerinin şükrünü eda için çalışıyorum; vakit bulursam istiğfar ile uğraşacağım. Hayât-ı hususiyemi bilmeyenler hırpalayacı sözler söyleyebilirler; bunlara bir mânâ vermedim. Her şeyden el çektikten sonra meşgûl olanlardan değilim ben. Meşgûl iken her şeyden el çekmeye çalışanlardanım.” Derman Hoca kendi gayretiyle talebe almamıştır. Hakk tarafından kendisine gönderilenleri talebeliğe kabul etmiştir. Çok sayıda mürîd edinmemiştir. Gerçek talebelerinin sayısı altıyı geçmemiştir. İrşad olunacakları irşâd etmiştir. Derman Hoca kendi tarzını şöyle anlatır: “ Her gün yıkanmam emir olundu. Az yemem, az su içmem emir olundu. Bu emirler hiç güçlük çekmeden, ben arzu etmeden husûl buldular. Ayda iki gece ben, bilmediğim meçhul diyarlara davet ile götürüldüm. Oradan rağbet ve i‘tibâr ederler bana. Bütün müşküller halloldu bana. Celâl köşesinden daima Settâr sıfatının altından bağırmak emir olundu bana. Mürşidlik rütbesi verildi; irşâd ederim. Mürid gönderirler bana. Eteğime yapışanlara Celâl köşesinden hırpalamak emir olundu bana. Maşrıktan mağribe atıldım. Mağrip sultanı emretti bana. Her gece Sultan-ı Mağribi ziyâret ederim. Âlem-i Misal tay-yi mekân oldu bana inâyet. Gayb Ricâli‘ni gördüm. Selam ettiler bana. Edep içinde divan durdular. Kulağıma fethiyye salâsını okudular. Üçler, yediler sonra dörtler buz gibi su ikram ettiler bana. Su içmekle kanın içre hücrem zikrini guslederim. Tevhîde girdim. Bu gusl farz oldu bana. Kanaatten bereket evcain saldılar evim canibime… Bir lokma soframda yiyen, doyan olur, tuhaf geldi bana. Rızâ rüzgârının bir yaprağı gibi oldum. Çok şükürler Allah‘ıma, salât olsun Mahbubuna… Cemâlullah zâhir oldu. Cemâl Celâl, Celâl Cemâl karışarak tevhîd oldu. Derya içre düşüverdim. Damla idim, umman oldum. Dertli idim. Derdim gidip Derman oldum… Kırklar sofrasında bulundum. Bunların üçü ile haftada bir kere buluşurum. “Kırklardan mısın?” diye sorma bana… Ben o üç ile dört yaparım. Hiç ile kırk oluruz. Üç kişi bir de ben, bir de hiç, bir taife teşkil ederiz, gezeriz. Hem kırkız, hem dördüz, hem hiçiz biz… “ Günümüz tarîkat anlayışını eleştirir ve şöyle der; “Size beş vakit namaz, Allah ve Resulü yeter. Bu devir, tarîkat devri değil, her şeyin sahte olduğu bir devir.” Klasik tarîkatlardaki devran, zikir halkası, toplantı gibi gösterilere izin vermemiştir. Evrat olayını da benimsememiştir. Kendisini hiçbir zaman belli etmeyen Derman Hoca cemaatleşmeye de karşıydı. “Allah‘a giden yol birdir” derdi. Cemaatleşme olunca fitne çıkacağını ifâde etmiştir. “Mü‘min kişinin tek görevi Hakk‘ın emirlerini yerine getirmek ve Allah‘a karşı samimi olmaktır” diye söylerdi. Hoca‘nın kendi riyazetleri çok ağır olmuştur. 1982 Haziranında halvete girmiş, oruç bitimine kadar her akşam yalnızca tek bir zeytinle idare etmiştir. On beşinci günün sonunda bir bardak su içmiştir. Kendisi ve annesi soğan ve sarımsak yememişlerdir. Bir zeytinle tek bir marul yaprağıyla oruç tutardı. Çok namaz kılardı. Günlerce, gecelerce… İki yıl boyunca orucunu bırakmamıştır. “İtikat orucu bu, bu asırda bir iki kişinin çekilip bu orucu tutması lazım” derdi. Talebeleri irşâd ederken de onlara durumlarına ve seviyelerine göre riyazetler verirdi, halvete sokardı. “Tasavvuf yaşanan bir hâldir, sonradan tasavvuf diye isimlendirilmiştir” derdi. İrşadın sözlerle değil, sessiz ve sözsüz akıtılarak verileceğini söylerdi. Talebelerine en çok tavsiye ettiği şey devamlı abdestli olmaları gerektiğiydi. Bir talebesine altı sene soğan sarımsak yedirmemiştir. Soğan sarımsağın düşünce gücünü zayıflattığını, bâzı esmâların işleyişini etkilediğini bildirmiştir. Konuşmazdı, idrak ettirirdi. “Hakiki mürşit bakarak, yakarak temizler, şeyh insanın içini dışını yıkar. Ben içimle bakarım, tamamen ötelerin adamıyım” derdi. Asrının insanı olmadığı için çok üzülürdü. Bu asrın ötesindeydi. Hiç arkadaşı yoktu. “Kendimi anlatacağım bir arkadaşım bile olmadı. Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diye sık sık söylenirdi. Kalabalıktan hoşlanmazdı. Kendisinin görünmüyor ve anlaşılmıyor olmasını şöyle anlatırdı: “Bana Hocam söylemişti yıllar evvel. Seni ancak ben görebilirim. Başkası göremez. Niçin der gibi mübarek gözlerine baktım, gülerek bana ” Sen görünmezsin de ondan” demişti. “Hocam görünmek istiyorum!” dedim. “Sırası gelince görün” dedi. Göründüm fakat göremediler. Kader böyle… Bakarlar bana gövdemi görürler. Hâlbuki ben başka yerdeyim. Günü gelince gömerler beni. Gövdemi gömerler. Orada bile başka yerdeyim. Doktor nerede, Derman ne oldu. Sana bana olan O‘na da oldu. Yıllar geçti, dünya değişti, hocam göç etti. Ne var ne yok ufukta kayboldu, perdelendi. Ben öğüt tutarım. Hocamı kırmak aklımdan geçmez!.” Derman Hoca, çok zaman sukût eder, ağlardı; doğuştan seçilmiş bir insandı. Kendisine Kahhar görevi verilmiştir. Bu yüzden de talebelerine zorlukla muamele eder, çok ölçüp tartardı. Yine de onları incitmekten çekinir, severdi. Her müşküllerini hallederdi. Maddî ve manevî yardımlarını talebelerinden esirgemezdi. O‘nun mürîdlerine karşı celâllenmesinin arka planında sonsuz bir merhametin saklı olduğu bilinmektedir. Hata yaptıklarında kaşlarını çatar, soğuk davranırmış. Bunu bazen özellikle imtihan niyetiyle yaptığı olurmuş. Direkt olarak talebelerinin hatalarını yüzlerine vurmadığı için, böyle bir yol seçmiştir. “Hata yüze vurulmaz” derdi. Bu ilgi, hoşgörü hatta celâl karşısında elbette ki talebelerinin ona olan aşk ve muhabbeti son derece fazla idi. “Derman Hoca” denildiği zaman gözleri yaşla dolan, gözlerinin içi gülen pek çok talebesi onu hâlâ sevgi ve saygıyla anıyor. Talebeleri onun mizacına uygun ve ona gösterdikleri saygı ve hürmet gereğince karşısında hep susmuşlar, sessiz olmuşlardır. Sohbetleri esnasında içleri heyecanla dolarmış. Derman Hoca‘nın talebelerinin de ağızları sıkıydı. Onlarda tıpkı hocaları gibi sanki görünmezlik iksiri içmişlerdi. Derman Hoca işini başkalarına yaptırmaktan hiç hoşlanmaz, talebelerine bile hizmet eder, gönüllerini hoş tutardı. Ömründe bir defa kendisi için dua etmemiştir.” O alışılmış evliyâ tipinden farklı idi. Saçlar uzun, sakal yok. Haneciler otelinde (Ankara) uzun yıllar kaldı. Zannedersiniz ki o odayı güzelce döşemiş ama öyle değil; bomboş bir otel odasıydı. Hoca‘yı her tip insan ziyârete gelirdi. Meslek olarak, tasavvufî seviye olarak, kültürel seviye olarak. O yüzden talebeleri arasında kopukluk vardır. Hoca çok celâlli olduğu için celâl meşrep olanlar O‘na giderlerdi.” Derman Hoca‘nın talebe eğitiminde halveti kullandığını söylemiştik. Bunun yanında bâzı öğrencilerine gündüz ve gece söylemeleri için salavâtlar vermiştir. Virdler vermiş ama bunların sayılarını kişiye göre değiştirmiştir. “Sayı telefon numarası gibidir. Tuşlayın istediğiniz yer çıkar” demiştir. Bununla beraber toplu zikir katiyen vermemiştir. “Oturun, bir köşeye çekilin, ibâdet edin, teheccüt namazı kılın, tefekkür edin” dermiş. Bâzı talebelerine Kur’ân‘dan belli kısımların okunması şeklinde dersler verdiği de olmuştur. “La ilahe illallah deyin. Ama kalbden gerçekten deyin!” diyerek sayılara kızdığı da olmuştur. Salavât ve vitrin yanında gök aylarında üç gün oruç tutulmasını da istemiştir. Zaman zaman talebelerine zâhirî sohbet yapmış, ancak bu sohbetler tek bir mevzu üzerinde durarak kısa açıklamalar şeklinde olmuştur. Kendisi talebe eğitiminde seyr u sülûku şöyle anlatır: “Seyr u sülûkta mürîd için on asıl yol belirlenmiştir. Buna usûl-ü aşere derler.” Derman Hoca‘nın toplum ve halk nezdinde en büyük irşâdı vaaz ve nasihatleridir. Hacı Bayram, Maltepe, Aslanhane Câmilerinde sık sık vaazlar vermiştir. Sadece Ankara‘da değil, doktorluk görevini yaptığı Eskişehir‘de de çok sayıda sohbeti olmuştur. Uzun süre vaazlarının yanında İslam Mecmuası‘nda yazılar yazmıştır. Aslanhane Camii‘nde ramazanlarda vaaz vermiştir. Teravih namazından sonra dağılanlar olur, geriye az insan kalınca bir saat kadar sohbet yapmıştır. Sohbetlerini bazen gülünç hakîkatlere ayırmış, gülüp geçmiştir. Yanına gelenlere namaz kılmaları hususunda ısrarla tavsiyede bulunur ve yumuşak konuşurdu. Her gelenin müşkülünü çözerdi. Etrafındaki sohbet halkasında memurdan esnaftan çok sayıda insan vardı. Mânevî meseleleri fen ve diğer ilimlerle açıklayan Derman Hoca “bir din âliminin bütün fen ilimlerini bilmesi gerekir” derdi.” Talebeleri Derman Hoca‘nın her zaman talebe sayısı az olmuştur. O talebelerini kendi seçmemiş daima kendisine mânevîyâttan gönderilen talebeleri yetiştirmiştir. O‘nun son derece itina ederek yetiştirdiği öğrencilerinin bâzılarının isimleri şöyledir: Hakim Yurdanur Şendir, Remzi Kasım Can, Yaşar Çetinkaya, Günnur Şahin, Sabri Tandoğan, Şeyh Mansur, Sevim Kubat. Bu şahıslara hangi tarihte Hoca‘nın eğitimine girdikleri hususunda malumatımız yoktur. Derman Hoca‘ nın on yıl içinde yetiştirdiği Şeyh Mansur ismindeki talebesi en meşhurudur. O‘nun halifesi olmuştur. O‘na icazet vermiştir. Derman Hoca‘nın halife olarak yetiştirdiği bilinen tek öğrencisi Şeyh Mansur Efendi , Hoca‘ya sonsuz bir muhabbetle bağlıydı. Hoca‘yla farklı şehirlerde olduklarından kendisini çok görmek istemiş ama Hoca buna izin vermemiştir. Hoca‘ya “Neden görüşmüyorsunuz?” diye sormuşlar, Derman Hoca : “İki bomba bir araya gelirse patlar” demiş. Gerçekten de hiç görüşmeden ahret yurduna göçmüşlerdir. 1989 yılının başlarında Şeyh Mansur da vefât etmiştir. Derman Hoca‘nın hâlâ manevî tasarrufu ile eğitmekte olduğu talebeleri vardır. Vefât edeceği zaman yerine birini bırakmamıştır.” Mehmet Güngör Sönmez, İsmail Akdeniz, Raziye Akdeniz, Yaşar Koçhisarlı ve Hüseyin Ayırgan isimli talebeleri de mevcuttur. Mehmet Güngör Sönmez , Münir Derman Hoca ile ilgili hoca-talebelik ilişkisi hakkında görüşmemizde şunları ifade etti. “1984 yılında Hocam ile tanıştım. Vefatına kadar yanından ayrılmadım. Her hafta cumartesi-pazar hariç Haneciler otelindeki odasında hep yanında, hizmetinde oldum. Saat 10-11 gibi gelir, 5‘e 6 ‘ya kadar yanında olurdum. 1986 yılında Hoca‘mın yardımıyla halvete girdim.” Mehmet Güngör Sönmez Bey ile yapılan görüşmede, bizlere anlattığı Münir Derman Hoca ile yaşadıkları bir kaç hatırası şöyledir: ” Hocam‘ın vefatından bir hafta on gün kadar geçmiş idi. Ben ise Hoca‘mın ailesine Hocam‘ı anlatmakta idim. Ben anlattıkça başta Eşi Cahide Hanım olmak üzere hayretler içerisinde kalıyor ve Münir Hocam hakkında duydukları karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Bir müddet bu sohbetler devam etti. Bir gece Hocam rüyamda “Yeter artık , konuşma” diyerek gözüme bir yumruk attı. Yumruğun acısıyla uyanmışım. Uyandığımda gözüm, yediğimin yumruğun ağrısıyla belirli bir müddet sancılandı. Birtakım sırları ailesine dahi ifşa edince Hocam tarafından bizzat uyarılmış oldum. Bu olay Hoca‘mın dünya değiştirmesine rağmen Allah‘ın izniyle tasarrufunun devam ettiğini göstermiş oldu bana. “ Bir diğer hatırasında ise “Hocam benden, kaldığı otelde hizmetindeyken bir demet maydanoz alıp gelmemi istedi. Ben de aldım geldim. “Yıkadın mı” diye sordu , Ben de “hayır yıkamadım” dedim. İkinci hafta tekrar benden bir demet maydanoz daha almamı istedi. Ben de aldım ve otele girmeden geçen haftaki uyarı sebebiyle yıkadım ve öyle yanlarına vardım. Tekrar maydanozu “yıkadın mı” diye sordu. Ben de evet yıkadım dedim. Hocam maydanoz demetini eline almasıyla bağırmaya başlaması bir oldu ve “bu nasıl yıkama” diyerek kızdı. Devamında ise kendisi bir leğeni alarak ince ince her bir maydanoz yaprağını ayıkladı ve saplarını aynı boyda keserek yönleri aynı yöne bakacak şekilde dizdi. Bir sonraki hafta tekrar bir demet maydanoz almamı istedi ve ben yaklaşık 3,5 saat sonra temizleme işlemini tamamladım. Bu süreçte ben bir sırra erdim. Bu sırra ermenin sevinciyle Hocama konuyu aktarmak üzere iken Hocam “Biz sana üniversite eğitimi veriyoruz , sen ise ilkokul çoçuğu gibi kekeliyorsun” diyerek beni azarladı. Ben ise sırra erdiğim için kendimi önemli sayarken, Hocamın uyarısı üzerine kendime geldim. Maydanoz demetlerini sonraki dönemde istenen şeklide hazırlamayı adet edindim; kendime önem arz etmeden…. Vefâtı Doktor Münir Derman aşağı yukarı iki yıla yakın Ankara Sanatoryum Hastanesinde yattı. Akciğerlerinden rahatsızdı. Nefes alırken zorluk çekerdi. Bir müddet daha yattı, iyi olmaya başladı. Sonra tekrar nüksetti. Tekrar düzeldi, tekrar nüksetti derken hastanede kalması iki seneyi buldu. 2 Aralık 1989 Cumartesi, ikindi üzeri, saat 15.00 sularında gözlerini bu fâni dünyaya kapayarak Hakk‘a kavuştular. Son sözü, son nasihati yoktur. Ölümünden iki yıl önce vasiyetini hazırlamış ve yakın talebelerine vermişti. Bu vasiyetnamesinde söyle söylüyordu: “Şu şu kişiler cenazemi kaldırsınlar. Kalabalık istemiyorum, ölümümü ilan etmeyin. Bu dünyaya garip geldim, garip gitmek istiyorum. Tantanaya gerek yok. Cenazeme çiçek getirmesinler. Tenha bir köye defnedin beni. Şayet; Ankara Yenimahalle ilçesine bağlı Ankara‘ya 20 km olan Memlik Köyü‘ne defnederseniz memnun olurum… Cenaze namazımı köyde kılın, sadece bir hafız Kur‘an okusun o kadar… Orası benim makamımdır. Bir müddet sonra kabrimi açsanız, beni zâten orada bulmazsınız, gider, gelirim. Beni vefâtımdan sonra 24 saat bekletin ondan sonra defnedin” buyurmuşlardır. Münir Derman Hoca soğuğu çok severlerdi, sevdikleri gibi de kar yağarken gömüldüler…3 Aralık 1989 Pazar günü “Memlik” köyüne götürülerek orada cenaze namazı kılındı ve defnedildi… Hava oldukça soğuk, yerde kar vardı. Bir taraftan da kar yağıyordu. Kabristan bir tepe üzerinde idi. Tepenin altından pınarlar akardı. Yeri çok güzel, sâkin ve havadardı. Derman Hoca gerçekten de yıkanmadan defnedilmiştir. Cenazesi söylediği gibi az değil kalabalık olmuştur. Maalesef istemediği telkin de verilmiştir. O‘nu taşıyanlar, baş ve ayak kısmında bulunanlar Hoca‘nın kendine has manevî kokusunu duymuşlardır. Vefât ettiğinde hastanede o kokuyu birçok insan hissetmiştir. Hastanede pijaması kesilerek öğrencileri arasında paylaşılmıştır. “Ben öldükten sonra beni çok arayacaklar” diyen Derman Hoca ardında pek çok sevenini bırakmıştır. Mânevî emânetlerini kendisine yâkinen hizmet eden, O‘na yanaşmış sevdiklerinden birine bırakacağını söylemiş, fakat isim açıklamamıştır. Kabir Taşı Bir gövde borcum var toprağa Verdim borcumu Ruhumun toprağa borcu yok benim. Arama toprakta beni ben başka yerdeyim. Toprağım temizdi temiz teslim ettim borcumu Bu kabir ruhumla gövdemin ayrılış yeri Burada arama burada değilim Azapta değil narda değilim. Dünyada haksızlık, sefalet, açlık, sıkıntı, dertlerle arkadaş yaşadım. Şikayet etmedim Rabbimden, bu nedir diye. Kırklar, yediler, dörtler, üçlerle arkadaş idim. Hızır’la konuştum, dertleştim dünya yüzünde. Şikayet etmedim kendi halimden Nefsinle uğraşma, bu savaş değildir. Kabirde azabın esası budur. Bırak nefsini kendi haline. Uğraşma onunla, yakışmaz sana. Gövde, nefs, ruh, başka başkadır. Yekdiğerine karıştırıp çengelleme onları Nefis dünyada kalır, gövde toprakta. Ruh gider asıl olan Rabbine Burada arama burada değilim. Azapta değil, narda değilim. Sıkıntım kalmadı, aç ve yoksul değilim. Gövdemi verdim toprağa borçlu değilim. Nefsimin de derdi dünyada kaldı üzme kendini ben de senin gibiyim. Rabbimin yanında uçar gibiyim. Kaynak ; Dr. Münir Derman Hayatı – Eserleri – Tasavvufi Görüşleri , Elvan Sesli , Ankara Üni. Sosyal Bilimler Fak. Temel İslami Bilimler Bölümü Tasavvuf Ana Bilim Dalı , Yüksek Lisans Tezi.

📍 Memlik, Ankara

Palabıyık Dede

Adana – Yumurtalık – Demirtaş köyü Yumurtalık ilçesine bağlı Demirtaş köyünde medfun olup 1297 / 1881 tarihli Adana salnamesinde kaydı bulunmakta ise de mezar yeri tespit edilememiştir. 1297 / 1881 tarihli Adana Sancağı salnamesinin 161. sahifesinde ” Yumurtalık nahiyesi civarında kaim Cebelinur’da Meşahiri Ehlulah’tan Abdulcabbar nam bir makam vardır. Bundan başka nahiyeyi Timurtaş ve Palabıyık dede namları ile üç adet makam dahi vardır ” yazılıdır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

📍 Yumurtalık, Adana
Dedeler Dedesi – Şeyh Selahaddin Buhari

Dedeler Dedesi – Şeyh Selahaddin Buhari

Bursa – Keles Dedeler Köyü Hakkında çesitli darb-ı meseller ve efsanevi hikâyeler anlatılan Ana Sultan’ın kimliği ile alakalı, kaynaklarda net ve güvenilir bir bilgi bulunmamaktadır. Yöre halkının dilinde İnegöl’e bağlı bir köyde kabri bulunan ve köye ismini veren Baba Sultan’ın eşi olduğu yönünde bir bilgi dolaşsa da bu sadece bir rivayetten ibarettir. Ayrıca bu tür bir bilgi Küçükkavacık Mahallesi’nde yaşayanlar tarafından anlatılan ve buradaki iki kişinin karıkoca oldugu yönündeki bilgiyle de çelismektedir. Yine o çevrede oturanlar, burada bulunan iki ayrı türbede medfun bulunan insanların, yıllar önce köye çoban olarak gelerek orada evlenen, Arap asıllı bir çobanla eşi olduklarını söylemektedirler. İki türbeden hangisinde erkeğin hangisinde kadının yattığı bile bilinmediği için dedeyle alakalı anlatılanlar menkıbeden ibaret kalmaktadır. Kabirlerin birinde muhafaza edilen sancak, sadece köy hayrının yapıldığı gün dedenin avlu girişine asılmaktadır. Sancak üzerinde Kelime-i Tevhit ve onun altında Bursa’da kabri bulunan Emir Sultan’a ait bir nişan bulunmaktadır. Eski sancağı gören ve bilen insanlar asıl sancağın üzerinde daha değişik yazılar olan, farklı cins ve renkte bir kumaştan mamul iken 1950’li yıllarda bu sancağın kaybolduğunu, yerine şimdi kullandıkları sancağı temin ettiklerini ifade etmektedirler. On yıl öncesine kadar Ana Sultan türbesine rağbet yok denecek kadar azken son yıllarda önemli bir artışın olduğu anlatılmaktadır. Rağbetin her geçen yıl artmasından olmalı ki, ilçe belediyesi 2006 yılında hatırı sayılır meblağlar harcayarak türbeleri ve bulundukları alanı baştan sona yenilemiş ve modern sanat çizgileri taşıyan iki adet türbe ile biraz aşağısına türbelerle aynı mimari özellikte olan küçük bir mescit yaptırmıştır.

📍 Keles, Bursa
Sungurpaşa Türbesi

Sungurpaşa Türbesi

İnegöl – Sungurpaşa köyü Yatırın adı Sungur Paşa’dır. Köy adını bu yatırın adından almıştır. Köyün eski adı Koçu köyüdür. Sungur Paşa, Osmanlı ordusu komutanlarındandır. Kendisi bir atlı sipahidir. Osmanlı Devletinin kuruluşunun ardından Sungur Paşa köyü havalisi kendine tımar olarak verilmiş; o da burada bir vakıf kurduğundan yöre genel vakıf malı sayılmıştır. Köyde Sungur Paşa’nın türbesi, camisi ve bir tarihi hamamı vardır. Bunlar, vakıflar genel müdürlüğünün korumasındadır. Türbe, taştan bir kapısı ve kıbleye yani güneye açılan bir penceresi vardır. Türbenin tavanı betondandır. Köyün içinde bulunan türbede her Cuma akşamı kadınlar tarafından mum yakılmakta ve adaklar adanmaktadır. Tören hazırlığını köyden seçilmiş bir heyet yapmakta en az kırk elli koyun kesilmektedir. Tüm masraflar köy halkı tarafından karşılanmaktadır. Çevre köyleri ve İnegöl halkı kutlama komitesince davet edilmektedir. Davetliler Dede’nin türbesi çevresinde toplanmaktadır. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa
Sofra Dede

Sofra Dede

Çanakkale – Gelibolu Alaaddin mahallesinde kabri kaybolmayan Allah dostlarından Sofra Dede’nin kabri Kahramanlar caddesi içinde dar bir sokaktadır. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale
Ethem Bin Abdullah Piri ( Yeşil Etekli İmam Türbesi )

Ethem Bin Abdullah Piri ( Yeşil Etekli İmam Türbesi )

Çanakkale – gelibolu – mevlevihane sokak ile sümer sokağı kesişiminde Gazi Süleyman Paşa ile Rumeli’ye geçen Alperen dervişlerin başında bulunuyordu. Fetih sırasında ölen şehitleri kendi eliyle şehrin değişik yerlerine defnettiği ve heybetli bir imam olduğu anlatılıyor. İbn-i Şimşit Türbesi Yeşil Etekli Gazi ile beraber Gelibolu fethinde hizmet ederek Mevlevi yakınlarında halkın manevi hizmetlerinde bulunmuş. Gelibolu’da vefat etmiştir. Kabirleri Mevlevihane arkasında Yeşil Etekli Derviş’le aynı bahçede bulunmaktaydı. Üzerine inşaat yapılarak kabri yok edildi. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale
Kandiren Dede

Kandiren Dede

Manisa – Turgutlu – Irlamaz Köyünde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Turgutlu, Manisa
Mehmet Salih Dede

Mehmet Salih Dede

Bursa – Pınarbaşı Kabristanının giriş kapısının karşısındaki Mevlevihane kabristanında …….

📍 Bursa
Alamadan Dede – Seyyid Sultan Alaeddin

Alamadan Dede – Seyyid Sultan Alaeddin

Alamadan dede türbesi ; İzmir – Tire ilçesi, 4 Eylül Mahallesi Alamadan Sokakta küçük bir bahçe içerisindedir Halveti Melâmi Şeyhi, ünlü Seyyid Sultan Alaeddin’in, mermer antik malzemelerden yapılmış olan türbesi, Tire’de, daha çok Alamadan Dede Türbesi olarak bilinir. Mısır Memlûkları tarafından, önce Mısır’dan, daha sonra da Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’dan Tire’ye sürgün edilmiş olduğu anlatılan Şeyh Seyyid Alaeddin Sultan’ın, halk indinde ünlü “Önce düşünce temizliği” sözü, hakkında anlatılan menkıbesine konu olur. Ölümünden sonra defin hazırlıkları yapılırken, kendisini yıkayan hocanın, ‘Dede’nin gerekli temizliği sağlığında göstermediğini düşünürken, Alaeddin Sultan’ın teneşirden doğrularak “ Hoca Efendi, biz içimizi temizlemekten dışımızı temizlemeye zaman bulamadık “, dediği nakledilir. Tire yakınında Güzelhisar köylerinden Rûşen köyünde doğmuş olup Ömer Rûşenî hazretlerinin büyük kardeşidir. Anlatıldığına göre, Şeyh Alaeddin, doğduğu köyde büyür. Karamanoğlu karışıklığında Şirvan’a gidip, orada Seyyid Yahyâ hazretlerine talebe olur. Daha sonra hocasının emriyle Anadolu’ya döner. Oradan Rumeli’ye geçer. Edirne’de Sultan Fatih Mehmed Han ile görüşür. Sultan Fâtih ve vezirleri ona talebe olurlar. Daha sonra Sultan Edirne’de Tunca kenarında Şeyh Alaeddin Hazretleri için bir dergâh yaptırır. Rumeli halkını irşâd edip hak yolun bilgilerini öğretmesini ister. Şeyh Alaeddin Hazretleri bir süre burada kaldıktan sonra memleketi olan Tire’ye gelir ve daha sonra Karaman vilâyetine gider. Larende’de irşâd ile meşgûl olur. Dergâh ve mescidler bina ettirir. Şeyh Alaeddin Hazretleri bir ara Bursa’ya gelir. O sırada Kaplıca Medresesi Müderrisi Molla Arap, Şeyh Alaeddin Hazretlerinin büyüklüğünü anlayamamış, üstelik sû-i zanda bulunmuştur. Bir gün bir mecliste Şeyh Alaeddin Hazretleri ile bir araya gelir. Aynı sû-i zan hâli içindedir. Şeyh Alaeddin Hazretleri bir ara Molla Arab’ın yanına yaklaşıp kulağına, “Yâ Allah!” diye seslenir. Alaeddin Hazretleri kimin yüzüne baksa veya kulağına bir şey fısıldasa, o kişi Allah aşkıyla kendinden geçerdi. Molla Arab’ın da hâli öyle olur ve yere düşer. Daha sonra kendine geldiğinde hatâsını anlayıp, Şeyh Alaeddin Hazretlerinden özür diler. Sonra da ona talebe olur. Pek çok kimse Molla Arab’ın bu hâlini görüp tövbe eder ve hak yola girerler. Alamadan Dede’nin öğrencileri olan Molla Çelebi, Molla Arap, Abdülkerim Efendi, Abdülvehhab Efendi, Karaçelebizade, Derviş Bayezit ve Şeyh İbrahim, Halvetilerin Tire’deki etkisini uzun yıllar sürdüren isimlerdir. Alaeddin Sultan, ünlü Osmanlı Şeyhülislamı Molla Arap takma adlı Şeyhülislam Alaeddin Ali Arabi ile yine, II.Bayezit döneminin ünlü ismi Abdülkerim Efendi’nin hocalarıdır. Yine, Tire’nin Yeniceköy semtindeki Abdülvehhap Mahallesinin, camisinin ve medresesinin banisi Şeyh Abdülkerim’in kardeşi Abdülvehhap Efendi’nin de hocasıdır. Fatih Döneminde Tire’ye sürülmüş ve burada ölmüştür. Türbe’de 15.yüzyılın ünlü adlarından Alaeddin Sultan (Alaeddin Halveti) yatmaktadır. Kitabesi yoktur. Türbe’de iki mezar vardır. Alaeddin Sultan’ın Tire’de zaviyesi ve vakıfları da bulunmaktadır. Sicil defterlerinde, türbenin 1832 yılında onarıldığı bilgileri yer alır. Türbe, 2005 yılında Tire Belediyesi tarafından yeniden düzenlenmiştir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Kötekli Türbesi – Samsun

Kötekli Türbesi – Samsun

Ladik’in 4 kilometre Doğusunda Ladik- Amasya yolunun solunda yer alan Aşağıgölyazı Köyü’ne ait köymezrası içerisinde tepe üzerinde bulunmaktadır.. TARİHÇE: Halk arasında “Kötekli” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yenideninşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. Türbenin çevresinde 3 büyük pelit ağaç bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Kötekli Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Dört tarafı tarla içerisinde bulunan Türbe’nin isminin Kötekli olması, türbeye saygıda kusuredenlerin başlarına çeşitli belalar gelmesinden kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Yılın en sıcak zamanlarında bileTürbe’nin bulunduğu alanın şiddetli rüzgârlarla serin halde olması Türbe’ye ayrı bir gizem katmaktadır. Türbe’ninçevresindeki alan ise köylüler tarafından Türbede medfun bulunan zatı rahatsız etmemek için ekilmemektedir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun
Koşaça Türbesi

Koşaça Türbesi

Asarcık’ın 7 kilometre Batısında yer alan Yeni Koşaça Köyü’ne 1 kilometre mesafede bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Koşaça ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metrelik duvar ile çevrilidir. Türbenin içinde sanduka bulunmamakta, mezarın üstünde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Koşoça Türbesi hakkında pek fazla rivayetbulunmamaktadır. Türbenin yanında Karadeniz’e özgü tarihi ahşap caminin olması, türbenin bulunduğu yerin birtekke olabileceği izlenimini oluşturmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Asarcık, Samsun

Ahmed Avni Konuk

📍 İstanbul

Seyyid Kureyşi (Kureyş Baba Kümbeti)

📍 Sinanpaşa, Afyonkarahisar

Şeyh Nurettin Hz.

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar
Habib Ömer Karamani Hz.

Habib Ömer Karamani Hz.

Amasya İli Habib Ömer Karamani Hz. Türbesi Niğde yakınlarındaki Ortaköy kasabasında doğdu. Anne tarafından Hz. Ebû Bekir, baba tarafından Hz. Ömer soyundan geldiği rivayet edilir. O dönemde Niğde Karaman vilâyetine bağlı olduğu için Karamânî nisbesiyle tanınmıştır. Ailesi ve hayatının ilk dönemleri hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Lâmiî’nin, “Rum’dan Seyyid Yahyâ hazretlerine vardıkta akaid şerhi okurmuş” şeklindeki ifadesinden zâhir ilimlerini tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Türbesi, Mehmed Paşa Camii yanındadır.

📍 Merkez, Amasya
Hoş Dede Hz.

Hoş Dede Hz.

Tekirdağ Süleymanpaşa İlçe'sinde Hoş Dede Hz. Türbesi,

📍 Süleymanpaşa, Tekirdağ
Şeyh-i Şibli Hz.

Şeyh-i Şibli Hz.

Düzce ili Şeyh-i Şibli Hz. Türbesi,

📍 Merkez, Düzce
Alvarlı Efe Hz.

Alvarlı Efe Hz.

Hâce Muhammed LUTFÎ (Alvarlı Efe Hazretleri) 1285 / 1868 tarihinde Erzurum’un Hasankale’ye bağlı Kındığı Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Pederleri Hâce Hüseyin Efendi, vâlideleri Seyyide Hadîce Hanım’dır. Tahsilini başta pederi olmak üzere devrinin şöhretli âlimlerinden tamamlayarak mücâzen 1307 / . . . ‘de Hasankale’nin Sivaslı Câmii’ne imam olmuştur. Aynı yıl pederleri ile birlikte Bitlis’e giderek Hâce Muhammed Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nin huzuruyla müşerref olmuş 1312 / . . . tarihinde seçkin bir halifesi olarak Hasankale’ye dönmüşlerdir. Buradan Erzurum’un DİNARKOM Köyü’ne gitmiş ve orada 1. Cihan Harbi’ne kadar kalmıştır. Bilahare vazifesini Yavi Nahiyesi’ne, oradan da anavatanı olan Hasankale’ye nakletmiştir. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğünü kabul etmemiş, Alvar Köyü halkının istirhâmı üzerine oraya giderek bu köyde yirmi dört sene vazife yapmıştır. 1939 yılında tedavi için Erzurum’a gelmiş, Mehdi Efendi Mahallesi’nde ikamet etmiştir. 90 senelik ömrünü insanlığa ve İslâmiyet’e adayan Efe Hazretleri 12 Mart 1956 tarihinde ebedî âleme intikal etmiş ve nâş-ı şerifi Alvar Köyü’nde pederleri Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri yanında sırlanmıştır.

📍 Pasinler, Erzurum
Selçuklu Sultanları

Selçuklu Sultanları

Konya Selçuklu İlçesinde Selçuklu Sultanları Türbesi Konya’nın en gözde mekanlarından biri olan Sultanlar Türbesi, Alaeddin Camii’nin içerisinde bulunmaktadır. Selçuklu türbe mimarisinin en güzel örneklerinden olan mekân, şehrin en çok ziyaret edilen noktalarından biridir. Türbede; Sultan II. Kılıçarslan, Sultan I. Mesut, Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, Sultan IV. Kılıçarslan, Sultan I. Alaeddin Keykubat ve Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in mezarı sandukaları bulunuyor.

📍 Selçuklu, Konya
Alaattin-i Uşşaki Hz.

Alaattin-i Uşşaki Hz.

Uşak İli Alaattin-i Uşşaki Hz. Türbesi Halveti tarikatının ileri gelen büyüklerinden. Halvetiliğin üçünçü asıl şubesinden olan Ahmediyye kolunun kurucusu Yiğitbaşı Veli hazretlerinin mürşididir. Akhisar’a bağlı Göl Marmara da doğan Yiğitbaş Veli, Uşak’a gelerek normal medrese eğitimini tamamlamıştır. Medreseden icazetini aldıktan sonra Şeyh Alaaddin Uşşaki hazretlerine intisap edip O’ndan tarikat ve feyz alarak seyr sülukunu tamamlamıştır. Hilafetini aldıktan sonra Manisa’ya dönen Yiğitbaş Veli hazretleri burada irşada başlamıştır. Türbesi, Kabaklar Köyü'ndedir.

📍 Merkez, Uşak
Seyyid Ümmi Kemal Hz.

Seyyid Ümmi Kemal Hz.

Bolu ili Seyyid Ümmi Kemal Hz. Türbesi Ümmî Kemal Efendi Hazretleri, yöreyi İslamlaştırmak için Buhara'dan gelen Alperenlerin büyüklerinden ve İmam-ı Ali (k.v.) evlatlarından bir zat olup nesebi Kerbelâ Şehidi Hazret-i Hüseyin (r.a.)'e dayandığı için "Seyyid"dir. Gerede ulemasından meşhur Hacı Emin Efendi'nin de yedinci batından büyük dedesidir. Asıl adının İsmail olduğu anlaşılmaktadır. Diğer Horasan Alperenleri gibi, o da görevli olarak Anadolu'ya fetih ve irşad için gönderilmiş ve bilahare Bolu'nun Işıklar köyüne yerleşmiştir. Yöre halkı, halen devam etmekte olan tasarruf ve kerametlerinden söz etmektedirler. Türbesi, Işık'lar Köyü'ndedir.

📍 Merkez, Bolu
Ahi Evran-ı Veli Hz.

Ahi Evran-ı Veli Hz.

Kırşehir ili Ahi Evran-ı Veli Hz. Türbesi Ahi Evran, bugün İran sınırlarında yer alan, devrinin önemli kültür merkezlerinden Hoy kasabasında doğmuştur. Ahi Evran’ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak birçok kaynakta yer alan 93 yıl ömür sürdüğü bilgisinden hareketle, Hicrî 659’da (1261) öldüğü göz önünde bulundurulduğunda Ahi Evran’ın hicrî 566 (1171) yılında doğduğu anlaşılmaktadır. Anadolu’da Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 32 esnaf zümresinin pîri kabul edilen Ahi Evran’ın asıl adı Mahmud’dur. Babasının adı ve doğum yerine nispeten Mahmud bin Ahmed el-Hoyî (Hoylu Ahmet’in oğlu Mahmut) denmiştir. Künyesi Ebu’l-Hakâyık (hakikatlerin babası), lakabı Nasîrüddîn’dir (dinin yardımcısı). Ahi şecerenâmelerinde ise Nimetullah (Allah’ın nimeti) olarak anılmaktadır.

📍 Merkez, Kırşehir
Yedi Şehitler

Yedi Şehitler

İstanbul Zeytinburnu İlçesinde Yedi Şehitler Türbesi Yedi Şehitler, yedi ayrı mezarda gömülü olup, en ünlüleri Kesikbaş Gazi’dir. Isparta’nın ilk fetih yıllarında düşmanla yaptıkları savaşta her birinin bir bölgeyi koruduğu, şehit olmalarıyla öldükleri yere gömüldükleri söylenir. Tabakhane Camii yanında Kesikbaşa ait bir türbe vardır. Türbenin kövke yapısı çokgen gövdelidir. Yedişehitlerden birisi Şeremed Dede adıyla İskender Mahallesi’nde, diğeri Hu Dede adıyla Doğancı Mahallesi’nde, diğerleri Kurtuluş ve Yenice Mahalleleri’nde medfundur.

📍 Zeytinburnu, İstanbul
Derdimend Dede Hz.

Derdimend Dede Hz.

Kahramanmaraş Dulkadiroğlu İlçesinde Derdimend Dede Hz. Türbesi Osmanlı Devri velilerinden olan Derdimend Dede Hazretleri’nin kabri, Kahramanmaraş’ın kuzey doğusunda, çevre yolu üzerinde, Sütçü İmam Lisesi karşısındaki tepede bulunmaktadır. Türbede çıkan bir yangın sonucu dergâh ve yazılı belgeler yandığı için kendisi hakkında yeterli bilgi yoktur. Bilinen ise, yaptığı ilaçlarla insanların dertlerine derman olmuş, çeşitli hastalıklara karşı şifa dağıtmıştır. Yöre halkı tarafından çok sevilen Derdimend Dede günümüzde de hasta olanlar tarafından kabri ziyaret edilmekte ve şifa dilenilmektedir.

📍 Dulkadiroğlu, Kahramanmaraş
Ümmi Sinan Hz.

Ümmi Sinan Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ümmi Sinan Hz. Türbesi Halvetiyye tarikatı şubelerinden Sinaniyye kolunun kurucusudur. Yani bu kolun piridir. Adı İbrahim'dir. Doğum yeri Prizren'dir. Adına tertip edilmiş bir icazetnamede ise Bursalı olduğu görülmüştür. Karamanlı olduğuna dair de rivayetler vardır. Kendisi büyük bir âlim olduğu halde, gördüğü bir rüya üzeri¬ne "Ümmî" lakabını takınmıştır. Tasavvuf konularını işleyen ilahileri vardır. "Gitti 958'de Ümmî Sinan" mısrasının delalet ettiği hicri 958 yılında vefat etmiştir. Kabri, Hazreti Halid b. Zeyd civarında Düğmeciler Mahallesi kendi adını taşıyan sokaktadır. Halifelerinden Nasuh Efendi tarafından yaptırılan dergâhta gömülüdür. Evlat ve torunları ile damadı Topkapı civarında Kürkçübaşı Ahmed Şemseddin mahallesinde, Kanuni Sultan Süleyman tarafından kendisi için inşa edilen dergâhtadır. "Risâle-i Şerife-i İstanbulî Ümmî Sinan" adında bir eseri, Manisa Mura¬diye Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. İrfan seviyesini gösteren ilahilerinden bir örnek aşağıdadır.

📍 Eyüpsultan, İstanbul
Bekri Mustafa Hz.

Bekri Mustafa Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Bekri Mustafa Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Sultan 2. Murat Hz. (Murat Bey)

Sultan 2. Murat Hz. (Murat Bey)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Sultan 2. Murat, (Murat Bey Hz., Muradiye Külliyesi) Türbeleri,

📍 Osmangazi, Bursa
Umur Bey Hz.

Umur Bey Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Umur Bey Hz. Türbesi, Umurbey Camii Haziresi'ndedir.

📍 Yıldırım, Bursa
Şeyh Kemikli Hz. (Ali Baba)

Şeyh Kemikli Hz. (Ali Baba)

İstanbul Pendik İlçe'sinde Şeyh Kemikli Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde geçer.

📍 Pendik, İstanbul
Yakup Çelebi Hz.

Yakup Çelebi Hz.

Bursa İznik İlçe'sinde Yakup Çelebi Hz. Türbesi,

📍 İznik, Bursa
Halife Memnun Hz.

Halife Memnun Hz.

Mersin Tarsus İlçe'sinde Halife Memnun Hz. Türbesi,

📍 Tarsus, Mersin
Hz. Şuayb (a.s) – Makamı

Hz. Şuayb (a.s) – Makamı

Adana – Seyhan – Sucuzade mah. Şuayb (a.s.) ‘ın makamı. Yazılı kaynaklarda türbe ile ilgili bir bilgi yok. Makamın hangi sebeple yapıldığını tesbit edemedik.

📍 Adana

Yapalak Dede

Adana – Ceyhan Selimiye köyü Ceyhan’ a bağlı eski ismi Yapalak, yeni ismi Selimiye olan köyün yakınlarında Çalılıklar içinde bir türbe olup Yapalak Dede Ziyareti olarak bilinmektedir. Mezar çok bakımsızdır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

📍 Ceyhan, Adana
Doğan Bey

Doğan Bey

Bursa – Suluki camii arkasında Bugün Şehreküstü’den Santral Garaj ‘a inen Fevzi Çakmak Caddesi ‘nin sağında (şimdiki haliyle eski yerinin bir kısmı yola gitmiş bir kısmında da hastahane olarak kullanılan büyük gökdelenin bulunduğu mevkinin biraz aşağısında adına yeniden yapılan) Suluki Camii ‘nin doğusunda , yanında küçük birkaç mezar taşı bulunan kitabeli , heybetli , beyaz mermer mezar Doğan Bey ‘e aittir. Burada geniş yol açılmazdan önce mezar kendi adıyla anılan mahallede eski ahşap bir evin içinde idi. Bursa ‘da Emirsultan Mahallesi ‘nde olduğu gibi bu zatın hürmetine binaen bu mahallede de Ramazan davulu çalınmamaktadır . Doğan Bey Mahallesi’nde yaşayan halk arasında itibarlı , sözüne güvenilir kişiler hayatında yaşadıkları bir hadiseyi şöyle rivayet etmektedirler: “Bir davulcu bu kuralı bozarak belediyeden Doğanbey Mahallesi ‘ nde davul çalma ruhsatı almıştır. Ancak bu mahalleye gelip Doğan Bey sokağında davul çalmaya başlar başlamaz kendisine öyle bir manevi tokat vurulur ki; o anda kendisine vurulantokadın nereden geldiğini göremeden olduğu yerde yığılıp kalır ve bir daha da bedeninde can bulamaz. Bu olaydan sonra davulcular korkularından bu mahallede Ramazan davulu çalmaya cesaret edememişlerdir. Mahallede yaygın olarak ifade edilen bir hadise de şöyledir : Doğan Bey ‘in yaşadığı mahallede kadınlar bir evde toplanmış kına gecesi tertib etmişler. Doğan Bey Sultan eğlence ve gürültüden hiç haz etmezmiş. Cümbüş yapılacak evdeki kadınları mahallenin diğer akl-ı selim kadınlar ikaz etmişler . ” Bakın , Doğan Bey Dede cümbüşten hiç hoşlanmaz, başınıza bir akıbet gelir ” demişlerse de evde toplanan kadınlar bu ikazları dinlememişler. Başlamışlar def ve dümbelek ile çalgı çalıp eğlenmeye … Kadınlar daha cümbüşe başlar başlamaz; eğlendikleri evin insan genişliğinde olan direkleri bir simidin parçalanması gibi 3-4 parçaya bölünmüş, tavan büyük bir gümbürtü ile üzerlerine çökmüş .. . Bu felaketi gören mahalleli “bu mübarek zat mahallemizde manen bulunuyor” diyerek, kendilerine çeki düzen vermişler ve bugünden sonra ne davul çalmışlar ve ne de çalgılı düğün yapmışlardır. XIV-XV. yüzyılda yaşamış doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak bilemediğimiz Doğan Bey, döneminde önemli hizmetleri görülen Osmanlı ‘nın önde gelen akıncı beylerindendir . Onlar alime, arife ve evliyaya hürmet ve saygıda kusur etmezlerdi. Aralarında husumet yoktu, hoşgörü ve dayanışma hakimdi. Her birinin davası ila-yı kelimetullahdı. Hakkında daha pek çok menkıbelerin anlatıldığı Doğan Bey , I. Murad ve Yıldırım Bayezid devri ümerasından olup bir miktar asker ile Kosova üzerine yürüdü. Yıldırım zamanında Niğbolu muhafızı oldu. Doğan Bey , Yıldırım Bayezid ‘ in maiyetinde birçok muharebelerde bulunmuş, bahadırlık ve yiğitliği , kahramanca sebatı ile en cesur komutanlar arasında yer almıştı. Müttefik ordusunun saldırı haberini alınca lazım gelen tertibatı alarak kuvvetinin son demine kadar mukavemet etmeye karar verdi. Düşmanın ablukası altı gün devam ettiği halde Doğan Bey , Türklere mahsus bir kahramanlıkla kaleyi korumakta sebat etti. Şehre birçok defalar hücum ettilerse de , bu hücumların tamamı güçlü bir mukavemetle geri püskürtüldü ve düşmana ağır kayıplar verdirildi. Doğan Bey , ablukanın daha fazla uzaması halinde imdada ihtiyaç hasıl olacağını anladığından İstanbul’u kuşatmakla meşgul olan Yıldırım Bayezid ‘e bir haber gönderdi. Yıldırım , bu haberi alır almaz gecenin sessizliği içinde ordugahta kimseye bir şey söylemeden atına bindi ve yıldırım hızıyla hareket etti. Gece yarısı Niğbolu önlerine geldi. Etrafı derin bir karanlık kaplamıştı. Karşıda müttefik düşman ordugahının ışıkları görünüyor , kalede esrarengiz bir sükunet hüküm sürüyordu. Yıldırım , etrafı güzelce bir gözetledikten sonra atını mahmuzlayarak kaleye hakim bir tepe üzerine çıktı. Kaleye doğru yüksek bir sesle: “Bre Doğan ! .. Bre Doğan! .. ” diye haykırdı. Doğan Bey padişahının sesini tanıdı. Kalenin halini soran Padişah ‘ a erzakın kafi derecede bulunduğunu ve imdada ihtiyacı olduğunu söyledi. Yıldırım , üç gün daha dayanmasını , imdadına yetişeceğini söyleyerek gecenin karanlığında düşman güçlerine görünmeden geldiği gibi yıldırım hızıyla geri döndü. Ordusuyla gelerek hücum etti. Düşmanı darmadağın etti. Bu muharebede Osmanlıların kaybı 3.000, Haçlıların 20 .000 oldu . Niğbolu kahramanı olan Doğan Bey , sonraki hayatını Bursa’da tamamlamış, Bursa’ da ölmüş ve yaptırdığı caminin yanına gömülmüştür. Bugün bu camiden eser yoktur. SİT özelliğini yitirdiği gerekçesiyle arsası 1995’de imara açılmış yerine yüksek binalar kurulmuştur. Kendisine sade güzel bir mezar yapılmıştır . Başbakanlık Toplu Konut İdaresi, Bursa Osmangazi Belediyesi Doğan Bey Kentsel Dönüşüm Projesi çerçevesinde bu civardaki evler yıkılmış , yerlerine yeni projeye uygun gökdelenler planlanmıştır. Pınarbaşı ‘ nda camii olan İzzeddin Bey ise , Doğan Bey’ in kardeşidir . Buna “Yaralı Doğan ” da derlerdi. Doğan Bey’in Mahdume Paşa adında bir kızı vardı. Allah nur içinde yatırsın! .. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

📍 Bursa

Kabil-i Vücud Ali Efendi

Bursa – hisar ilçesinde güranlı mescidinin kuzeybatısında sokak üzerinde Mezarı Hisar içerisinde, Güranlı Mescidi’nin kuzeybatısında, sokak üzerindedir. Bursalı olan Ali Efendi’nin, annesinin vefatı sonrasında kabirde dünyaya geldiği halk arasında söylence olarak anlatılmaktadır. Bu olay, Kabil-i Vücud olarak anılmasının sebebi olarak gösterilir. En son olarak Kaplıca (Çekirge) müderrisi olarak görev yapan Ali Efendi, 1614 yılında vefat etmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Bakmaca Dede

Bakmaca Dede

İnegöl Bakmaca Dede ermişlerden biriymiş. Kurşunlu kasabası çevresinde Allah’a kavuşmuş. Çok eskiden Dede’nin yattığı merada bir çoban koyun otlatıyormuş. Çoban koyun otlatırken bir ağacın dibinde uyumuş. Rüyasında çobana birisi gelerek: “Ey Çoban! Kalk benim yattığım yerin etrafına taş diz. Diz ki, hayvanlar otlarken beni çiğnemesin, rahatsız etmesin” demiş. Çoban uyanmış çevresine bakmış ama kimseyi görememiş. İkinci kez uyumuş aynı rüyayı görmüş ve aynı sözleri işitmiş. Uyanmış çevresine bakmış, ama yine kimse yok. Çoban üçünçü kez uyumuş aynı kişi yine rüyasına girmiş. Çobana: “Ey Çoban Kalk Taşla çizdiğim yere duvar yap. Yap ki hayvanlar beni rahatsız etmesin.” Demiş. Çoban uyanmış, Bakmaca Dede’ nin günümüzdeki mezar yerinin çizili olduğunu görmüş ve hemen taşla çevirerek koruma altına almış. Çoban tekrar uyuyunca aynı kişi tekrar rüyasına girmiş ona: “Taşları dizlerimin üzerine koydun beni rahatsız ediyor. Çevresini genişlet” demi’ Çoban uyanır uyanmaz taşların çevresini genişletmiş. Sonradan oraya küçük bir bina yapılıp, üstü örtülmüş. Bakmaca Dede efsanesi o günden bu güne böyle gelmiş. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa
Sırnaz Dede ( Genç Ali Sultan )

Sırnaz Dede ( Genç Ali Sultan )

Bu dedenin asıl adı “Genç ali” dir.Türbesi köyün bir km. doğusunda bulunan ormanlık bir yerdeki tepededir. Türbe, kerpiçten yapılıp ahşap, kiremit örtülü, tek odalı bir yapıdır. Bir kapısı alt penceresi vardır. Zemini toprak olup içeriye ayakkabı ile girilmektedir. Genç ali dedesi ile ilgili kutlamalar her sene Haziran ayında turfanda kiraz zamanı türbeninbaşındaki geniş çayırlık alanda yapılmaktadır. Kutlamanın amacı; dedeyi anmak, yüzü suyu hürmetine sağlık ve iyi dileklerde bulunmaktır. Söylendiğine göre bu dedeni bobası üç yöne üç ok altmış oklardan birisi Kestel’in Baba Sultan köyüne, ikincisi Sırnaz Köyüne, üçünçüsü de Deydinler Köyüne düşmüş Bu dedeler üç kardeşmiş, babalarından el almışlar, vedalaşıp dağılmışlar. Okların düştüğü köylere gidip oralarda yaşamışlar bunlara sırayla; Sırnaz Dedesi, Deydinler Dedesi ve Baba Sultan Dedesi adı verilmiş. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl, Bursa

Solakzade Ahmet Tevfik Efendi

erzurum – asri mezarlığı Erzurum’da dünyaya gelen Solakzade Ahmet Tevfik Efendi (1816-1893)’nin, büyük alimlerden ve Esat Paşa Şeyhi (Nakşibendi halifesi) müntesiplerinden olduğu söylenir. Büyük müftü merhum Sadık Efendi’nin dedesidir. Dört yaşında Kuran-ı kerim okumaya ve medrese tahsiline başlar. İbrahim Paşa Medresesine müderris olur ve aynı zamanda İbrahim Paşa Camiinde senelerce vaaz ve nasihati ile halkı irşat eder. Kürsü şeyhidir ve zenginlerden ihsan kabul etmez, kendi kazancı ile hayatını idame ettirir, edepli, kibar, alçak gönüllü hoş sohbet, hep halkın arasında olmaktan hoşlanan bir halk adamıdır. Tarihçe-i Erzurum müellifi Mehmed Nusret Efendi (1930), bu zattan bahsederken, “Onu ilk defa gören kemal-i heybetinden ürperirdi, sohbetine katılan ise saatlerce sohbetinden ayrılmak istemezdi. Bu iki fazilet Cenab-ı Peygamberden ulema-yı hassına mütevares olan ahlak-ı aliye-yi maneviyedendir.”, der. Bu aileye Solakzade denilmesinin sebebini ise Müftü Sadık Efendi şöyle açıklar. “Dedem Ahmed Tevfik Efendi’nin babası Hacı Lütfullah Ağa (1821) yarımkan Arap atı besler ve beslediği bu atlarla Erzurum ve çevresinin geleneksel atlı sporlarından cirit oyunlarına katılırmış. Cirit sopasını sol eliyle tutup attığından kendisine solak, çocuklarına da solak’ın oğlu anlamına Solakzade denilmiştir.” 1934 tarihinde çıkarılan soyadı kanunundan sonra Solakbay soyadı alınır. Ahmet Tevfik Efendi geç evlenir. Bunun için şöyle bir hikaye nakil edilir. Çok yağmurlu bir günün gecesinde Erzincankapı’da olan evine giderken önünü büyük bir su birikintisi keser. Efendi hazretleri bir türlü yol bulup geçemez. O esnada oradan geçen bir sarhoş, durumu fark eder. Hoca Efendiyi sırtına alıp geçirmek ister. Her ne kadar istemese de, Hoca Efendi sarhoşun ısrarlarına dayanamayıp, sırtına binmeye mecbur kalır. Su birikintisinin ortasına gelindiğinde, sarhoş der ki, “Hocam ya babama yedi Fatiha okursun, ya da seni su ortasına bırakırım.” Hoca Efendi ellerini kaldırarak Fatihaları okur, karşı tarafa geçirilir. Elini öpen sarhoş uzaklaşır gider. Bu durumla şaşkınlığa düşen Ahmet Efendi, “evladın sarhoşu bile babaya sahip ise, ben nice dururum” der. Evlenmeye karar verir. Münasip birisini bulur, evlenir.” Bu evlilikten, Müftü Solakzade Sadık Efendi’nin babası ve uzun yıllar Erzurum Müftülüğü yapan Abdulhamit Efendi dünyaya teşrif eder. Solakzade Ahmet Efendi, Ölümünden bir iki gün evvel yanına muayene için gelen doktora Fuzuli’nin şu beytini okuyarak, hastalığından kurtulamayacağını işaret eder. “ Çare-i bi hudemi sordum mualicden dedi Derd, derd-i aşk ise mümkin değil sıhhat sana “ Kabri Erzincankapı mezarlığından, Asri Mezarlığa nakil edilmiştir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Lapseki Türbeleri

Garip Dede , Kara Dede , Kurt Dede Adatepe köyünün 7-8 km uzağında bulunan eski yerleşim yerinde, üç ayrı tepede Garip Dede, Kara Dede, Kurt Tepe Dede yatırları bulunmaktadır. Köy halkı adak adayacağı zaman ya da bir isteği olduğunda bu yatırları ziyaret eder. İsteklerinin gerçekleşeceğine inanırlar. Bazen de imam köy halkını toplayarak yatırları ziyaret eder, mevlit okuyup dua ederler. Bu yatırlardan Garip Dede ile ilgili şöyle bir anlatı vardır. Garip Dede yaşadığı dönemde yöre halkının çeşitli hastalıklarına çare bulurmuş. İlaçları köyün yanındaki ormandan üretmekteymiş. İlaçla düzelmeyecek durumlarda ise dua edip halkın dertlerine çareler bulmuştur. Garip Dede’nin yanında da iki mezar daha bulunmaktadır. Anlatılanlara göre bu mezarlardan birinde bir gelin yatmaktadır. Bu gelin köyden bir delikanlı tarafından kaçırılmıştır. Uzun bir süre dağlarda gezen kız ve erkek köylerine dönüp düğün yapmışlar. On beş gün sonra ise kız ölmüş. Mezar taşına gelinin simgesi olarak altın figürleri işlenmiş. Garip Dede yatırı köyün eski yerleşim yerinde bulunmaktadır. Halk arasında, üç ayrı tepede bulunan dedelerin geceleyin ellerinde fenerlerle birbirlerini ziyaret ettiğine inanılır. Söylentilere göre halk arasından bu dedeleri görenler vardır. Kamber Dede Balcılar’a yakın bir mevkidedir. Anlatılanlara göre, çok eskiden Eşelek köyünden bir yaşlı adam hacca gider. Balcılar’ın çobanı da bir gece hacca giden dedeye börek götürüp geri döner. Dedeyi hac dönüşü köy meydanında karşılarlar. Dede kendisine börek getiren çobana, “asıl hacı sensin ben değilim beni arayan olursa şu yukardayım”, der. Kamber Dede ölür ve oraya gömülür. Tekke Dede Tekke Dedesi’nin Gökköy’ün ilk gelenlerinden olduğu söylenmektedir. Mezarı köye 20 dakikalık mesafede bir tepede bulunmaktadır. Zamanında keramet ehli biri olduğu anlatılır. Ayrıca köyde, yanında birçok kişiyi çalıştırdığı, onlara yemek verdiği ve yatacak yer sağladığı, hayırsever bir insan olduğu söylenmektedir. Bu yatıra olan saygı, köyde 1976 yılında çıkan ve köyün tüm civarını kül eden yangının Tekke Dede mezarının çevresine etki etmemesiyle daha da artmıştır. Köylü yatırın çevresindeki ağaçların ulu olduğunu düşündüğü için buradan ağaç kesmenin ve dal kırmanın uğursuzluk getireceğine inanıyor. Tekke Dedesi ile ilgili anlatılan bir rivayete göre yatırın yakınlarından yüklü eşeğiyle geçen bir adam orada bebeğini emziren bir kadın görür. Kadına sarkıntılık etmek ister. Dönüşte kadını aramaya başlar. Ancak kadını bulamaz ve eşeğinin yanına geldiğinde eşeğin yüküyle birlikte ağaçta asılı olduğunu görür. Bu ve benzeri anlatılardan dolayı yatıra yakın yerlerde hiçbir şeye el sürülmemektedir. Hayvanlar yatıra yaklaştırılmamakta, orada otlayan hayvanların öleceğine inanılmaktadır. Yakın bir zamanda tarla yollarını düzelten bir dozer bu yatırın etrafını da düzeltmek istemiş fakat bıçağı kırılarak işi bırakmıştır. Önceden hayır günü Tekke Dedesi’nde yapılmaktayken, günümüzde köy meydanında yapılmaktadır. Doğru Atan Dede Doğru Atan Dede eski bir savaşçı mezarıdır. Bu askerin okçu olduğu ve okunun hiç hedef şaşırmadığı anlatılmaktadır. Köyün çıkışında Doğru Atan Dede’ye ait mezar taşları hala bulunmaktadır. Koyun Baba Koyun sürüleri bulunan Koyun Baba bütün hayatını koyunlarının içinde geçirmekteymiş. Namazında, niyazında, dinine bağlı, kimseye karışmayan bir insanmış. Koyunlarının arasında namazını kılarken vefat ettiği için bu adı almıştır. Gökköy’de ayrıca Kilimli Nene , Bayraklı Dede yatırları da bulunmaktadır. Habip Dede Habip Dede’nin mezarı Subaşı köyünün eski mezarlığında ağaçların içinde bulunmaktadır. Habip Dede 93 harbinde evliyalarla toplanıp düşmana toprak atmış ve düşmana karşı üstünlük sağlamışlar. Habip Dede’nin mezarının üstünde pazartesi günleri ışık yandığı söylenir. Köyden Lapseki’ye biri gittiğinde oradan birisi, “geçmiş olsun, akşam köyünüz yanıyordu” der. Köylü öyle bir şey olmadığını söyler. Adam da nasıl olur “Habip Dede’nin mezarı tarafı yanıyordu der. Durum sonradan anlaşılır. Işık, Habip Dede’nin mezarından gelmekteymiş. Garip Dede yatırı Garip Dede yatırı ilçeye dört km mesafedeki Yenice köyünde bulunmaktadır. Asıl ismi Garip İsmail olan Garip Dede’nin yatırı eskiden taş öbeği şeklindeymiş. Garip Dede bir gece köyden Şerif Ali Koru adlı kişiye görünmüş. Daha sonra Şerif Ali Koru burayı türbe haline getirmiş. Köyde adetlere göre her gelin bu türbenin önünden geçirilir. Türbede geceleri mum yakılırmış. Bu mumu yakan kişi bir dilek tutarmış. Dileğinin gerçekleşmesi için arkasına bakmadan geri dönermiş. Çamlık Dede yatırı Çamlık Dede yatırı Çardak’tadır. Anlatılır ki, Çardak’ta “Arap” diye biri varmış. Bu adam hamama odun taşırmış. Odunları çamlığın arkasındaki ormandan kesermiş. Bir gün geç kalmış, uzağa gitmemek için çamlıktan kesmeye karar vermiş. Odun keserken baltanın altından durmadan küçük bir kuş geçiyormuş. Adam hayret etmiş. Bu sırada kendi hayvanları da birden bire ürkmüş. Adam aldırmamış ve çamları hamama getirip ateşe atmış. Gece rüyasında Çamlık Dede’yi görmüş. Dede ona odunları tekrar aldığı yere götürmesini söylemiş. Arap yanan odunları nasıl götüreceğini düşünürken odunların ateş içinde yanmadığını görmüş. Odunları alıp tekrar çamlığa götürmüş. Çamlık Dede karşısına çıkmış ve Araba, “Kuş oldum anlamadın. Hayvanlarını ürküttüm anlamadın. Bir daha bu çamlıktan odun kesme.”, demiş. Arap bu olaydan kırk gün sonra ölmüş. Köyde yatırlara olan inanç çok kuvvetlidir. Özellikle Çamlık Dede’ye büyük saygı gösterilmektedir. Bu yüzden onun bulunduğu çamlıktan tek bir dal bile alıp evlerine götürmemektedirler. Eğer alırlarsa başlarına kötü bir şey geleceğine inanırlar. Havanlı Dede Rivayete göre köyden birine havan lazım olmuş. Evinde havan olmadığından Havanlı Dede’nin havanlarını almış. Havanlar bütün gece evin içinde kendi kendilerine yuvarlanıp durmuşlar. Adam ertesi gün erkenden havanları alıp yerlerine götürmüş. Bu olaydan sonra havanlara köyden kimse dokunmamış. Galfadız Dede Savaş zamanı köyden üç kardeş savaşa gidiyorlarmış. Köyün çıkışında bir alfat ağacının altında namaza durmuşlar. Namazı bitirip kalkarken bir dedeye rastlamışlar. Dede, “Nereye gidiyorsunuz gençler?”, diye sormuş. Savaşa gidiyoruz dede, demişler. “Bakın başınız sıkışırsa Galfadız Dede diye seslenin o size yardım eder”, demiş. Gençler savaş sırasında sıkışmışlar. Birinin aklına gelmiş. “Yetiş Galfadız Dede!”, diye bağırmış. Gençler daha ne olduğunu anlamadan bir dede düşmanı dağıtmış. Olaydan sonra savaş alanında kırık bir öğendir ucu dikkatlerini çekmiş. Yıllar sonra savaş bitmiş gençler kırık öğendir ucu ile köye dönmüşler. Köye girdiklerinde karşılaştıkları o dedenin çift sürdüğünü görmüşler. Bakmışlar ki dedenin elindeki öğendirin ucu kırık. Getirdikleri öğendir ucunu takmışlar. Dedenin sopasına tam olmuş. Bu dedenin Galfadız Dede olduğunu anlamışlar. Dede, “İşte bunu yapmayacaktınız. Şuraya mezarımı kazın da içine gireyim. Çünkü adettendir, savaş meydanında düşen savaş meydanında kalır, demiş. O günden sonra köyde dedeyi kimse görmemiş. Mustafa Dede İlçeye 20 km mesafedeki Taştepe köyünde, ermiş bir kişi olarak bilinen Mustafa Dede’nin mezarının başında bulunan ağaca köylü dilek tutarak çeşitli bezler bağlamaktadır. Dilek tutup dua eden köy halkı, dilekleri gerçekleştiğinde türbenin başında mevlit okutmaktadır. Kaynak. ; Aziz Kılınç. Lâpseki ve Yöresinde Manevi Ziyaret Yerleri ve Buna Bağlı Anlatılar —Mekân ve İnsan İlişkisi Bakımından Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Lapseki, Çanakkale

Talas Türbeleri

Dede Mezarı Merkez Koçcağız köyü yakınlarında yüksekçe bir tepede, ardıç ağaçlarının arasında, kime ait olduğu belli olmayan, ancak Dede Mezarı olarak bilinen bir yatır mevcuttur. Burada yatanın Karakaya, Amarat ve Höbekdekilerle kardeş ya da amca çocukları olduğu söylenmektedir. Dede türbesi olarak bilinen bu yerdeki ağaçların kesilerek köye getirilip yakılması büyük günah kabul edilir. Bu sebeple hiç kimse bu ağaçlardan bir dal kesemez. Anlatıldığına göre, burada kurban kesilerek yağmur duası yapılmaktadır. Evliya Mezarı Yukarıda zikredilen Dede Mezarından başka bu köyde, Evliya olarak bilinen bir yatır daha mevcuttur. Burasının Ali Baba türbesi ile ilişkisi olup olmadığı bilinememektedir. Anlatıldığına göre bu mezar önceleri köyden bir adamın evinin dibinde imiş. Adam evini genişletmek için orayı yıkmak istemiş, ne var ki bu işi yapınca çocuklarının gözleri kör olmuş. Daha sonra adamın rüyasında bu işten vazgeçmezse onun başına daha çok işler açarım demiş. Bunun üzerine burası bir türbe şeklinde yapılmak istenmiş ve bu maksatla dört duvar içine alınarak üzeri örtülmeye çalışılmış. Fakat türbenin üzerini örtmek bir türlü mümkün olmamış. Türbenin üzerine örtülmek için getirilen ağaçlar her seferinde başka bir yerde yığılmış bir halde bulunmuş. Bu sebeple türbenin birkaç kez yıkılıp yeniden yapıldığı anlatılmaktadır ve türbenin üzere ise açıktır. Himmet Dede Anlatıldığına göre, günümüzde Himmet dede adı verilen bu muhite, nereli olduğu bilinmeyen üç kişi gelmiş, Bunlardan birisinin adı Himmet’miş. Bu zatın aynı isimle anılan köyün kurucusu olduğu tahmin edilmektedir. Hakkında daha fazla bilgi bulunmayan bu şahsın türbesi köyün ortasında bulunmakta olup etrafı duvarla çevrilidir. Bu yatırı çocuğu olmayan kadınlar, çocuk sahibi olmak, herhangi bir dert ve sıkıntısı olanlar da bu sıkıntılarından kurtulmak maksadıyla ziyaret etmektedirler. Daha önceleri buraya çaput bağlandığı, ancak bugün bu adetin uygulanmadığı görülmektedir. Türbeye ibrik ve mum konulmaktadır. Halk Himmet Dede’nin geceleri görüldüğünü, köyün çeşmesine gelerek abdest aldığını anlatmaktadır. Ardıç – Türbe Ardıç köyünün batısında yüksek bir tepe üzerinde bulunan ve Osman Zinnüreyn Hz. (Osman) a ait olduğu kabul edilen bir mezar bulunmaktadır. Buraya insanlar daha çok yağmur duası için gelirler. Burası sadece köy sakinleri tarafından değil, yöre halkı tarafından da ziyaret edilir. Ayrıca çeşitli dilekler için de buranın ziyaret edildiği bilinmektedir. Türbe avlusunda bulunan alıç ağacına çaput bağlanmaktadır. Cuma geceleri başta olmak üzere, diğer kutsal gecelerde de evliya türbesinde ışık yandığına, hatta bu ışığın aynı köyün girişinde bulunan ve bugün harabe olan kızlar mezarlığına kadar uzandığına, inanılmaktadır. Mikdat Dede Türbesi Talas ilçesinin Sakaltutan köyünde bulunan türbe, Horasan erenlerinden olduğu kabul edilen Mikdat Dede isimli zata aittir. Türbenin mimari özelliğinden Mikdat Dede’nin Anadolu Selçuklu döneminde yaşamış olduğu tahmin edilmekte olup onun Melikgazi’nin piri olduğundan bahsedilerek ziyarette önceliğin buraya ait olduğu bu türbe ziyaret edilmeden Melikgazi’ye gidilmemesi gerektiği üzerinde duıulmaktadır. Köylülerin ifadesine göre, yaklaşık onbeş sene öncesine kadar özellikle çocuğu olmayan, durmayan, yüz felci geçiren ya da ağır bir hastalığa yakalanan kimseler, genellikle perşembe günleri türbeyi ziyarete gelirlermiş. Türbenin hastalıklara iyi geldiği hususunda halk arasında anlatılan bir ki olayı burada zikretmek yerinde olacaktır. Bünyan’ın Koçcağız köyünden yatalak olarak gelen bir kadın türbede 2-3 gece kaldıktan sonra, iyileşir ve köyüne yürüyerek gider. Yine aynı şekilde türbenin bulunduğu köyde, yataktan kalkamaz durumdaki bir hasta, orada birkaç gün kalıp geceledikten sonra iyileşir. Bu durumu kendisi köylülere şöyle anlatır: Türbede yatarken rüyamda ak sakallı bir hoca geldi. Önümde duran büyük bir hendeği atlamamı söyledi. Bunun ilerine o, “atlarsın, atlarsın” diyerek arkamdan bir tekme vurdu, öbür tarafa geçtim. Bir de baktım hiçbir rahatsızlığım kalmamış. Eskiden türbede geceled ışık yanarmış hatta bu ışık, köyün yukarısından Şıhoğlu denilen adamın evine kadar gidermiş. Bugün artık ziyaret edilmeyen bu türbe, halkın yağmur duası için başvurduğu bir yer olma özelliğini devam ettirmektedir. Çevrim Türbesi Talas ilçesi – Sakasultan köyünde , Mikdat Dede türbesine yaklaşık 20 m. uzaklıkta, köyün içinden geçen Tomarza yolunun kıyısında bulunmaktadır. Mezarın ortaya çıkarılış hikayesi şöyledir: Vaktiyle köyün büyüklerinden “Palalı” denen birine rüyasında “bizim üstümüzü çığmıyorlar, köylüye söyle bizi kurtarsınlar” diye şikayette bulunmuşlar. Bu rüya görme olayı üç beş gün devam etmiş. Adam rüyasını köylülere anlatmış. Onlar da ”Biz gaybı ne bilelim, bulundukları yerin etrafını çizsinler biz de ona göre elimizden geleni yapalım” demişler. Palalı ertesi sabah söz konusu yeri etrafı çizilmiş olarak görmüş. Köylüler de o günün imkanlarıyla burasını bir avlu içine almışlar. Bunu takiben aynı kişiye rüyasında “bizim bir beyimiz var. Biz oniki kişiyiz, üç basamak aşağı inilecek, alnına konulmuş bir aşık var başucunda, işte beyimiz o” demişler. Adam üç basamakla aşağıya inmiş, tarif edilen yeri ve alma konulmuş aşığı bulmuş ve etrafını çevirmiş. Daha sonra buranın adı Çevrim mezar olmuş. Çevrim mezar, türbe gibi ziyaret edilmemektedir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Talas, Kayseri
Bektaş Baba Türbesi

Bektaş Baba Türbesi

eskişehir – mihallıçcık – ömerköy Babai ayaklanması sonrası yapıldığı ileri sürülen yapı, Anadolu Selçuklu Devleti ‘nin son dönemine tarihlenebilir. Yapının, daha önceleri bir alevi yerleşiminin bulunduğu söylenen köyde, “Hacı Bektaş” türbesi olarak anılması bir isim benzerliğine ya da halkın yakıştırmasına bağlanabilir. Yapı günümüzde kullanılmaktadır. Doğu batı doğrultusunda uzatılmış sekizgen planlı, dıştan kiremit kaplı kırma çatı, içten kirişlemesi alttan kaplamalı düz tavan örtülüdür. Kuzey cephesi sağırdır. Doğu ve batı cephe eksenlerinde dikdörtgen biçimli küçük birer pencere yer alır. Güney cephenin doğu köşesindeki tek kanatlı dikdörtgen biçiminde kapıyla türbeye girilir. Türbenin içinde, ortada, doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş sanduka yer alır. Türbenin tavanı saç kaplıdır. Sıvandığından yapının duvar örgüsünde kullanılan malzeme anlaşılamamaktadır. Süslemesi yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Mihallıçcık, Eskişehir
Mehmed Cemal Efendi

Mehmed Cemal Efendi

Ankara – elmadağ – yeşildere mevkii Halk arasında “Seyyid Cemali” adıyla anılan Mehmed Cemal Efendi, Çeri­başı Doğan Bey’in oğludur. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda bir bilgiye ulaşılamamıştır. Yozgad Köyü (günümüzde Elmadağ ilçe merkezi) yakınlarında, ”Yeni Şeyh” adı verilen yerleşmede bir cami ve bir zaviye yaptırır. Mehmed Cemal Efendi’nin zaviye binası günümüze ulaşmamıştır. Türbesi ise “Dere Şeyh” adı verilen ve günümüzde ”Yeşildere” adıyla bilinen mahallenin Özbağlar mevkiinde bulunmaktadır. Yeşildere yerleşmesine yaklaşık yedi km uzaklıkta ve ulaşım yolu topraktır. Türbenin özgün mimarisi tamamen bozulmuş ve ahalinin gayretiyle yeniden yapılmış, türbe içinde üç mezar bulunmaktadır. Bahçesinde antik çağlara ait mer­mer sütun ve başlıkları görülür. Çevresinde ardıç korulukları vardır. 01 Eylül 1848 tarihli belgede ”Ankara’da medfun oğlu Doğan Bey oğlu Mehmed’in, Yeni Şeyh adlı köyde yaptırmış olduğu cami ve zaviye hasılatının vali tarafından zabtedildiği” anlaşılmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilen Doğan Bey Türbesi’nin çevresi bir duvarla koruma altına alınarak düzenlenmesi, Mehmed Cemali Efen­di Türbesi’nin de dönemin mimarisine uygun bir şekilde yeniden yapılması, ula­şım yolunun her mevsimde kullanılabilir duruma getirilmesi güzel bir hizmet ve “yad-ı cemil” olur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Baba Yakub Türbesi

Baba Yakub Türbesi

Ankara – polatlı – babayakup köyü Baba Yakub Hazretleri, tahminen onbeşinci yüzyılda yaşamış Anadolu Erenleri”nden dir. Hayatı hakkında bilgiye sahip olmadığımız Baba Yakub hak­kındaki bazı bilgilere Ankara Tahrir ve vakıf defterlerinden ulaşıyoruz. Eski adı “Çerik” olan Babayakup köyü, ilçenin kuzeydoğusunda, Haymana ilçe sını­rına yakın ve ilçe merkezine 21 km uzaklıkta, Haymana ilçe merkezi yakınla­rından suyunu alan Baba Yakub Deresi vadisi yamaçlarındadır. Ankara Sancağı’na ait günümüze ulaşan 958/1521-22 tarihli Ankara Evkaf Defteri’nde “Seydi Ali Zaviyesi” Vakıf kaydına göre Seydi Ali Hazretleri, Çerik nam-ı diğer Baba Yakub Köyü’nde bir zaviye açar ve zaviyenin giderlerini karşılamak için bir vakıf ku­rar. Defter-i Köhne kaydına göre (Sultan I. Murad Hudavendigar zamanı olabi­lir) vefatından sonra padişah beratı ile oğulları Ahmed ve Mahmud bu vakfa mutasarrıf olurlar. Vakfın gelirleri ise Çerik diğer adıyla Baba Yakub Köyü’nün yıllık geliridir. Baba Yakub, Şeyh Seydi Ali’den önce yaşamıştır. Baba Yakub tahminen Anadolu Selçukluları veya Osmanlı’nın ilk yıllarında yaşamış olma­lıdır. Seydi Ali’nin oğlu Mahmud’un vefatından sonra oğlu Hacı Ali, padişah beratı ile vakfa mutasarrıf olur. Baba Yakub Zaviyesi’nden günümüze sadece türbe ulaşabilmiştir. Köy camii yakınında bulunan Baba Yakub ve ailesine ait mezarlar sonradan ya­pılan bir yapı içine alınmıştır. Türbe içinde üç adet mezar bulunmaktadır. Mezarların baş tarafında an­tik çağlara ait mermer devşirme taşlar kullanılmış olup kitabeleri yoktur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Polatlı, Ankara
Ahi Yakub

Ahi Yakub

Ankara – altındağ – ahi yakup camii Ankara’da yaşamış fütüvvet ehli ahi reislerinden ve mutasavvıflardandır. Yıldırım Han zamanı “tımar” sahiplerin­dendir. Günümüzde Hacı Bayram Camii’nin kuzeyindeki Çamlıca Sokakta bulunan Ahi Yakub Mescidi’ni ilk yaptıranlardan birisi­dir. Ayrıca Ahi Yakub Medresesini yaptırmış ve şehrin imarında, eğitiminde, dini yaşamında önemli bir yer alan Ahi Yakup zaviyesininde ilk şeyhidir. Ahi Yakup Mescidi’nin tamir kitabesinde: “Ahi Sinan oğlu Ahi Çelebi oğlu Ahi Yakub yediyüzdoksandört yılında bu camiyi tamir etti. Bundan evvel Ahi Şüca ve Ahi Melik ve Ahi Ali ve Ahi Şera­feddin ve Ahi Yakub bina etmişlerdi. Sonra imam için elli dirhem, müezzin için yirmi dirhem ve kandil yağı için mahsülden otuz dirhem tayin edildi. “ Bu kitabeye göre mescid 1392 yılında Ahi Yakub tarafından tamir edilmiştir. Mescidi ilk yaptıranlar Ahi Şüca, Ahi Melik, Ahi Ali ve Ahi Şerafeddin’dir. “ Ahi Yakub Zaviyesi” vakfının tasarrufu Ahi Muslihiddin’e verilmiş ve zaviye şeyhine günde iki akçe, mütevelliye günde bir akçe, “ferraş”a günde bir akçe ödenmesi şart edilmiştir. Zaviye binası günümüzde mevcut değildir. “ Ahi Yakub Medresesi” vakfının tevliyeti Ahi Şerafeddin evladından Seyyid b. Ali Paşa’ya beratı hakani ile verilmiş ve Mevlana Hızır’ın tasarrufundadır. Medresenin gelirleri ise oldukça fazladır. Çifteviran mezraası, Bademlü Köyü hissesi, Ahi İsmail Köyü yarı hissesi, Mamak-Bayındır Köyü yarı hissesi, Sincan­ Alpağut (İlyakut} Köyü yarı hissenin gelirlerinin bu medreseye ait olduğunu öğreniyoruz. Medresenin yerini bilmiyoruz. Ahı Yakub Mescidi’nin onarım tarihine göre Ahi Yakub, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin müderrislik döneminde yaşadığını ve tanışıklıklarının olacağı kanaatindeyiz. Ahi Yakub ‘un mezarı ise mescidin kuzey tarafındaki hazire (mezarlık} içinde olup, mezar kitabesi yoktur. Bu hazirede ki mezarlara sonradan konulmuş Türkçe yazılar, mescidi ilk yapan ahilerin isimleridir. Hazireler genellikle aile mezarlığı durumundadır. Halbuki Ahi Şerafeddin ‘in mezarı Ahi Şerafeddin türbesindedir. Durum böyle olunca günü­müzde kabirlerin üzerinde bulunan Türkçe yazılara itibar edilmez Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Sarı Kadı Mustafa Efendi

Sarı Kadı Mustafa Efendi

istanbul – sarıgazi Üsküdar Sarıgazi Mahallesi’nde, aynı isimli cami­nin sağında yer alır. Mustafa Dede , Sarı Kadı Mehmed Dede Efendi’nin oğludur ve babasıyla birlikte İstanbul’un muhasa­rasında ve alınmasında bulunmuştur. Fethi takiben kendileri­ne temlik edildiği sanılan bu köye yerleşen Mustafa Dede 887 (1482) tarihinde vefat ederek türbesine defnedilmiştir. (Baba­sının kabri ise caminin kıblesi yönünde 500 metre kadar ileride, Çayönü adı verilen mevkidedir.) Yığma taştan yapılan türbe ahşap çatılıdır. Kapısı önünde dört ahşap sütunun taşıdığı bir revak ve üzerinde bir kitabe vardır: “Mader-i Sultan Selim Han ibn -i Sultan Mustafa Mihrişah Sultan vala himmet -i re’fet meab Kesb-i ruhaniyyet -i ervah- ı ehlullah içün Eyledi türbe- i ranayı tamire şitab, 1208 “ Kitabeden öğrendiğimize göre türbe 1208 (1793) yılında tamir edilmiştir. Türbenin içinde Mustafa Dede’ nin ahşap sandukası ve üzerinde serpuşu bulunur. Sandukasının önüne konulan levhada Mustafa Dede’nin şeceresi anlatılmakta ve H. 887’de vefat ettiği belirtilmektedir. Türbenin batıya bakan cephesinde iki hacet penceresi vardır. Türbenin doğusundaki hazirede medfun olan Şeyh Mustafa Dede ‘nin hanımı ve çocuklarına ait kabirlerden günümüze ancak dağılmış kaideleri ulaşmıştır. Sarı Kadızade Şeyh Mustafa Efendi, şeyh’ül hatta­tin olarak bilinen Şeyh Hamdullah’ ın mürşidi olmuş ve ona icazet vermiştir. Sultan Bayezid’in ölümünü takiben, Musta­fa Efendi’nin vefatından 30 yıl kadar sonra Sühreverdiliğin Zeyniye koluna bağlı Sarıgazi’deki bu tekkeye gelerek inziva­ ya çekilen Şeyh Hamdullah, oğluna da çok sevdiği Mustafa Efendi’nin adını vermiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Hızır Bey Türbesi

Hızır Bey Türbesi

İstanbul – Fatih ‘de maliye nin karşısındaki imç bloklarında İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey 810/1407 tarihinde dünyaya geldiği belirtilen Hızır Bey’in, Eskişehir’in Sivrihisar kazasında doğduğu ve babasının Sivrihisar kadısı Celaleddin Efendi olduğu bilinmektedir. İlk eğitimini, babasının ardından, Molla Fenari’nin talebesi, zamanının alimlerinden Molla Yegan’dan tahsil etmiş ve hocasının kızıyla evlenmiştir. Molla Yegan’dan icazet aldıktan sonra Sivrihisar’daki bir medresede müderrisliğe başlamıştır. II. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında Edime’deki sarayda yapılan ilmi toplantıların birinde, Mısır veya Suriye’den gelen bir alim karşısındaki üstünlüğü üzerine padişahın dikkatini çekmiş; sırtındaki kürkünü çıkarıp kendisine giydiren padişah, Hızır Bey’i Bursa’daki Çelebi Mehmed (Sultaniye) Medresesi’ne 50 akçe ile müderris tayin etmiştir. Bu tayinin ardından 848/1444-45 tarihinde İnegöl kadılığına getirilen, daha sonra ise Edirne’de Üç Şerefeli Cami Medresesi’nde ders veren Hızır Bey (855/1451-52) aynı zamanda Yanbolu kadılığı da yapmıştır. İstanbul’un fethinin hemen akabinde ise şehre kadı olarak tayin edilmiştir. İstanbul’un Kadıköy ilcesine bu ismin, Fatih’in burayı Hızır Bey’e arpalık olarak tahsis etmesi üzerine verildiği, önceleri Kadıköyü olarak telaffuz edilen semtin adının zamanla değiştiği bilinmektedir. Arap ülkelerine gitmeden Arapçayı öğrenen Hızır Bey, Fahreddin-i Razi’nin kelam ekolünü devam ettiren Osmanlı alimlerindendir. İlmi hususiyetleri sebebiyle kendisine “ikinci İbn Sina”, “ilim dağarcığı” ve “ilmin alemi” denilmektedir. XV. yüzyılın ikinci yarısının ilim hayatına etkileri olan Hocazade Muslihuddin, Hayali Ahmed Efendi, Muslihuddin Kastalani, Alaeddin Arabi, Hatipzade, Muamazade ve Tacizade yetiştirdiği talebelerdendir. Oğulları Tazarrutname sahibi Sinan Paşa, Müftü Ahmed Paşa ve Yakup Paşa dönemlerinin önemli ilim adamlanndandır. Kızları ise yardımseverlikleriyle bilinen Hacı Kadın ve Fahrünnisa Hatun’dur. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazan Hızır Bey’den önce tarih düşürme daha çok bir lafız, terkip veya sadece ebced harflerinin zikriyle yapılırken onun bunu şiirin son mısrasında uygulayarak yeni bir çığır açtığı ifade edilmektedir. 863/1458-59 tarihinde vefat eden Hızır Beynin kabri İ.M.Ç. blokları arasında yer alan Hızır Bey haziresinde yer almaktadır. Vefatının ardından bugün yıkılmış olan Voynuk Şücaeddin Mescidi’nin minaresinin dibine gömülmüştür. Ancak daha sonra yürütülen imar çalışmaları kapsamında mezarı bugünkü yerine nakledilmiştir. Arapça ve Farsça kitabeli mezar taşında “Alemü’l-ilm Hızır Bey Çelebi” adı ile “Ümmetin hayırlısı, çağının erdemlisi, ilmin alemi Hızır Çelebi ölünce üzerine daima rahmet olsun diye tarih düşürdüm” anlamına gelen ve H. 863 yılını gösteren mısralar yer almaktadır. Hazire iki kısımdan oluşmaktadır: Üçgen plan tipinde ihata duvarları ile çevrili, kargir ve biri lahit, diğeri üstü açık mezar tipinde iki kabirden oluşan ilk bölümde Katip Çelebi ve Şair Necati’nin yenilenmiş mezarları yer almaktadır. Lokma parmaklıklı pencerenin arkasında yer alan ve merdivenlerle ulaşılan ikinci bölüm ise yamuk dikdörtgen planlıdır. Hazirede bulunan mezar taşları 863 (1458/59)-1278 (1863) tarihleri arasındadır. 20 adet mezar taşının bulunduğu hazirede, 9 kadın ve 11 erkek medfundur. Kaynak ; Vefanın Cennet bahçeleri , Ayşe Seyyide Adıgüzel , İBB Yayınları

Kenzi Hasan Efendi

Kenzi Hasan Efendi, Sümbüliyye tarikatı ariflerinden bir zat olup, Ayaşlıdır64. Önce memleketinde, daha sonra İstanbul’da tahsilini tamamlayan Hasan Efendi, Sünbül Efendi Asitanesi’nin altıncı şeyhi Yemenli Necmeddin Hasan Efendi’nin oğlu Seyyid Mehmed Alaeddin Efendi’ye (ö.1680) intisab eder ve usulüne göre sülükünü bitirir, irşad görevi ile Manisa’ya gönderilir. Ulu Cami, Hafsa Sultan ve Ali Bey Camilerinde verdiği vaazları ve sohbetleriyle tanınır . Şehrin dışında yaptırdığı tekkesi bir müddet sonra eşkıya tarafından yıkıldığı için 1698 yılında Ayni Ali Sultan türbesinin yakınında tekkesini yeniden inşa ettirir. Bir süre sonra da Ayni Ali Zaviyesinde zaviyedar olarak hizmet gören Hasan Kenzi vefatında kendi tekkesinin haziresine defnedilir. Yerine oğlu Alaeddin Efendi geçer. Şair ve bestekar olarak da ün yapan Hasan Efendi’nin Kenzi mahlasıyla ve hece vezninde yazdığı şiirlerine yazma şiir mecmualarında rastlanır. Kendi ilahilerinin birçoğunu ayrıca Yunus Emre’nin ve diğer bazı mutasavvıf şairlerin şiirlerini bestelemiş, bunlardan “Aldın mı safa ile musaffa haberin sen” mısraı ile başlayan bir ilahisi notasıyla birlikte yayımlanmıştır. Güftesi Hasan Kenzi’ye ait olan ilahiler uzun yıllar Halveti dergahlarında okunmuş, kaynaklarda bir divanının bulunduğu kaydediliyorsa da eser bugüne kadar ele geçmemiştir. Sadeddin Nüzhet Ergun çeşitli mecmualardan topladığı bestelenmiş yedi şiirini yayınlar. Aynı müellif, İ.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Kütüphanesi Hüseyin Sadettin Arel yazmaları arasında Kenzi’nin musiki nazariyatıyla ilgili küçük bir risalesinin bulunduğunu kaydeder. Mustafa Tatçı’nın ‘Mutasavvıf-Şair Bestekâr-Manisalı Kenzi Hasan Efendi’ isimli bir çalışması vardır. Vakfiyesinden cami, tekke, halvethane, kütüphane, kiler, fırın, kuyu, iki ev, meyve bahçesi, yağhane, berber dükkanı, bakkal dükkanı, hallaç dükkanı, otuz adet bekar odası ve kendisinin de gömülü olduğu hazireden oluşan külliyeden haberdar oluruz. Hasan Efendinin yaptırdığı cami ve tekkenin XIX. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdürdüğü Manisa Şeriyye sicillerinden anlaşılmaktaysa da türbesinin de dahil olduğu bu külliyeden günümüze hiç bir iz kalmamıştır. Sadece o civardaki bir caddeye Kenzi adı verilmiştir. Kenzi Hasan Efendi İstanbul’da yaşadığı dönemde devrin en büyük bestekerları olan Hafız Post, Itri, Nay-ı Osman Dede, Derviş Ali Şirugani ve Selim Giray Han’ın musiki meclislerinde bulunmuş olmalı ki, bu büyük bestekerlardan Itri ve Derviş Ali Şirugani Kenzi Hasan Efendi’nin şiirlerini bestelemiştir. Kenzi Hasan Efendi’nin kendi bestelerinde de o bestekarların etkisi görülür. Bu şiir kendisi tarafından acem makamında bestelenmiştir. Demedim mi demedim mi Sana canım demedim mi Huma kuşu bu kafesten Bir gün uçar demedim mi Bak şu kaşa bak şu göze Türab olmuş ela göze Yazısız mezarlar bize Hüda kazar demedim mi Arifane ilahilerini toplayan bir divançesi vardır. Bunlardan küçük bir örnek aşağıdadır: ‘’Aldın mı safa ile musaffa haberin sen? Ol nur-i Hûda vech-i mücellâ haberin sen. Her müddeîye sorma ki, aşktan haberi yok Vâmık’a sual eyle o Azrâ haberin sen.’’ Manisalı Şeyh Kenzî Hasan Efendi ibn-i Ahmed’e ait 1710 tarihli vakfiye’nin dibacesinde vakıf kurmasındaki gayeyi belirtme sadedinde, dünya hayatı ile nimetlerinin geçici olduğu, ahirette kazanılacak derece ve makamların dünya tarlasına ekilecek hayır tohumlarıyla elde edileceği vurgulanarak şöyle denilmektedir : “… Bâki ve sabit olmayan bu dünya evinin nimetleri geçici bir gölge, onda oturmakta olan kimse ise gitmek üzere olan müsafir gibi olduğundan; aklı olan her insan gaflete dalmayıp, geleceğini gözönünde bulundurarak âhirette vadedilen iyi mertebelere ulaşabilmesi için hayır ve iyilik tohumunu dünya tarlasına ekmesi gerekir. Bu itibarla vâkıf, dünya ve âhiret mutluluğuna vesile olacak bir tutum ve davranışla, vakıfların bolca mükâfatını göz önünde bulundurarak iyilik ve hayırla uzun süre anılmak suretiyle ölümsüzleşmeyi düşünerek, her türlü yasal icraatının geçerli ve tüm bağışlarının câiz olduğu bir durumda mahkemeye varıp mütevelli tayin ettiği Şeyh Ömer efendi ibn-i Hasan huzurunda, Manisa’nın (vakfiyede sözü geçen) yerlerindeki gayr-i menkûllerini vakfettiğini ikrar ve itiraf etti…” Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Manisa Özel, Manisa

Şeyh Salih ve Şeyh Süleyman Efendi

Ağrı – PATNOS – GENÇALİ KÖYÜ İlçeye 22 km. mesafede bulunan Gençali köyünde Bitlis’te medfun bulunan Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden molla ve müderris Şeyh Salih ve Şeyh Süleyman Efendilerin kabirleri bulunur Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos, Ağrı
Şeyh Abdülbari Küfrevi (k.s.)

Şeyh Abdülbari Küfrevi (k.s.)

Ağrı – merkez – ziyaret köyü Hayatı efsanelere, menkıbelere, konu olan şahıslardan biri olan Şeyh Abdulbari Küfrevi’dir. Şeyh Abdulbari Küfrevi Şeyh Muhammet Küfrevi’nin (1775-1898) oğlu olup eğitimini babasından almış, Ağrı’da Nakşibendi tarikatının öğretilerini yaymış ve Feran (Ziyaret) köyünde vefat etmiştir . Sözlü kaynaklardan elde edilen bilgilere göre Küfrevi ailesinin asıl yerleşim yeri Siirt‟e bağlı olan Küfre’dir. Şeyh Muhammed Küfrevi’nin ikinci evliliğinden dört çocuğu olur. Bu çocuklardan dördüncüsü, bugün Ağr’nın Feran (Ziyaret) Köyü‟nde türbesi bulunan Şeyh Abdulbari Küfrevi‟dir. Şeyh Abdulbari, Aliye Hanım ile evlidir ve çocuğu olmamıştır . Küfrevi, 1920’de müritlerini ziyaret etmek için Ağrı‟ya gelir. Şeyh Abdulbari müritlerini ziyaret ederken Ağrı iline bağlı bulunan Ziyaret Köyü‟nden geçer. Küfrevi, tamamen düzlük olan Ziyaret Köyü’nün biraz çıkışında bulunan tepeyi görür ve yanında bulunan müritlerine bu tepenin ne olduğunu sorar. Müritleri bu tepenin mezarlık olduğunu ifade ederler. Bunun üzerine Şeyh Abdulbari yanındaki müritlerine bu tepeyi çok beğendiğini söyler. Bazı kaynak kişilere göre de yanındaki müritlere, “Ben bu tepeyi çok beğendim ve bu gece dünyamı değiştireceğim. Öldüğümde beni bu tepeye defnedin.” diye vasiyette bulunduğu söylenmektedir. Şeyh Abdulbari o gün Ziyaret Köyü’nün hemen ilerisinde bulunan Keşiş Köyü‟nde (yeni ismi Akbulgur) rahatsızlanır ve gece saat üçte vefat eder. Şeyh Abdulbari’nin vasiyetini duyan Ziyaret Köyü‟nün ileri gelenleri, Akbulgur Köyü‟ne gelip Şeyh Küfrevi’nin cenazesini alır ve kendi köylerinde defnederler. Şeyh Abadulbari‟nin mezarı daha sonra türbeye çevrilmiştir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı
Siğil Dede – Sarı Baltalı Seyyid Osman Dede

Siğil Dede – Sarı Baltalı Seyyid Osman Dede

Afyon – Bolvadin Emirdağ caddesi üzerinde Emirdağ Caddesi üzerinde, evlerin arasında kalmış ve yoldan yüksekliği 1 m. olan bir mezarlıktır. Muharrem Bayar tarafından kabrin Sarı Baltalı Seyyid Osman Dede’ye ait olduğu tespit edilmiş ve mezarlık yeniden düzenlenmiştir. Halk arasında burası ‚Siğil Tekkesi‛ olarak bilinir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar
Çoban Baba Türbesi – Adıyaman

Çoban Baba Türbesi – Adıyaman

Adıyaman – Merkez – Musalla mah Marangozlar. çarşısında. Çoban Baba türbesi, şehir merkezi Musalla Mahallesi, Marangozlar Çarşısında yer alan tek odalı betonarme bir yapıdır. Önünde iki dut ağacı ve küçük bir çeşmenin yer aldığı türbenin kapısı yeşil renkte olup, üzerinde “Çoban Baba” yazan bir tabela bulunmaktadır. Çoban Baba’nın sandukası, türbe girişinin hemen karşısında olup, üzeri yeşil örtü ve seccadelerle kaplıdır. Türbenin iç duvarında bir camekân bulunmakta, camekânda çobanlığın sembolü olan kaval ve asa yer almaktadır. Türbe, Ramazan Kırmızı tarafından yaptırılmıştır. Çoban Baba’ya, çobanlık yaptığından dolayı bu isim verilmiştir. Asıl ismi Palazoğlu Hacı Abuzer Baba’dır. Bu zat Adıyamanlı Küçük Muhammed Efendi’nin arkadaşıdır. Nakşibendî kolundan olan Urfalı Halidi Ziya’nın Halifesi Hafız Muhammed Selim Ruhavi’ye bağlıdır. Doğum tarihi bilinmemekle beraber 1910 yılında vefat ettiği tahmin edilmektedir. Çoban Baba türbesi ile ilgili olarak da Hacı Abuzer Baba Türbesi’nde olduğu gibi belediyece yıkılmasına karar verilir. Ancak bütün uğraşlara rağmen greyderin burayı yıkamadığı, perşembe geceleri türbenin ışığının kendiliğinden yandığına birçok kişinin şahit olduğu anlatılır. Çoban Baba’nın türbesi, istek ve dileklerin gerçekleşmesi için yedi cuma güneş battıktan sonra ziyaret edilir. Türbeyi yedinci ziyarette, ziyaretçiler Çoban Baba’nın sevdiğine inandıkları pekmezli taplama getirip burada dağıtırlar. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,201

📍 Adıyaman
İmam Gazali Türbesi

İmam Gazali Türbesi

Gaziantep – Şahinbey – Kalenin içinde hamamın kuzeyinde 12 numaralı burcun içinde Kalenin yegane kapısı olan kuzeybatı köşedeki kapıdan girilip sola, yani doğuya doğru yokuş yukarı devam eden beşik tonoz örtülü dehlizin sonunda, kuzeye bakan burcun içinde eskiden bir mezar olduğu rivayet edilmektedir. Bugün bir kısmı yıkılmış olan bu burçta kitabe, tezyinat ve türbe görünüşü veren herhangi bir teferruat mevcut değildir. 16. yüzyılın ortalannda Antep’i ziyaret eden Evliya Çelebi de halkın bu türbenin İmam Gazaliye ait olduğuna inandığını bildirdikten sonra bunun gerçek dışı olduğunu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Kale kapısı mabeyninde İmam Gazali ki, tabiindendir. Şafii mezhebinde ulu sultandır. Mutaflık ile geçinirdi. Kazzazlar (ipekçiler), pirlerinin İmam-ı Gazzali olduğuna inanırlar, ama galattır. Cümle Antep halkının güzel zanlarının neticesi, İmam Muhammed Gazzalî ve biraderi Ahmed Gazzalî Antep kalesinde medfundur; amma galattır”. Evliya Çelebinin “amma galattır” yani (yanlıştır, başka bir kelimeden bozulmuştur) demesi, yerinde bir görüştür. O halde, bu “Gazzalî” sözünün “yün eğiren, iplikçi” anlamına geldiği, keza ipekçi anlamına gelen “kazzazî” sözünün de “gazzali” sözüne ne kadar benzediği açıktır. Antep’teki ipekçilerin ve dokumacıların, Antep’te türbesi bulunan bu şahsı 1920’li, 1930’lu yıllara kadar mesleklerinin piri olarak görüp mezarını ziyaret etmeleri, ona kurban kesmeleri, ahilik geleneğine göre peştemal kuşatmaları, aslında İmam Gazzali Türbesi’nin isminin, meşhur filozof ve din bilgininden değil, Antep’li bir meslek pirinden geldiğini göstermektedir. Bali oğlu İbrahim Bey’in 893 (1487) yılında yazarak Memluklü sultanı Kayıtbay’a takdim ettiği Hikmetname isimli ansiklopedik şiir kitabında bu türbeden de bahsedilmekte ve şöyle denilmektedir : Anın hısnındadır Allahu alem Makam-ı Ahmed-i Gazzali’nin hem Bali oğlu İbrahim Bey bu şiirinde Ahmed-i Gazzalî’nin makamının Antep kalesinde olduğunu söylerken “Allahu alem” (doğrusunu Allah bilir) demek suretiyle tereddüdünü de ihmal etmemiştir. Fakat onun bu sözleri, 1487 tarihinde bile bu inanışın artık iyice yaygınlık kazanmış olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bize öyle geliyor ki türbe olduğu söylenilen, fakat aslında belki bir mezardan ibaret makber olan bu makamın tarihi, Antep şehrinin ve kalesinin Eyyubilerin elinde önem kazandığı 12. yüzyıl sonları ile 13. yüzyıl başlarına kadar geriye gitmektedir. Sadece Antep’te değil, hemen hemen bütün Türk kalelerinde sevilen meşhur dinî veya menkıbevi bir şahsa ait bir mezar bulunmaktadır. Böyle bir mezarın veya makamın, türbenin bulunması veya bulunduğuna inanılması, kaleyi savunan şehir halkının ve askerlerin maneviyatını kuvvetlendireceğine şüphe yoktur. İşte Antep kalesindeki İmam Gazzali Türbesi’nin veya makamının bulunduğuna inanılması da böyledir. Sonuç olarak söylemek gerekirse bu türbe İmam Muhammed veya kardeşi Ahmet Gazzalî’ye ait olmayıp, 12-13. yüzyılda yaşamış Antep’li bir gazzalî (iplikçi, dokumacı) veya kazzazî (ipekçi) lakaplı meşhur bir şahsa aittir. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – Gaziantep – Türk Tarih Kurumu – Prof Dr. Nusret Çam

📍 Gaziantep

Şeyh Muhammed Emin Halifani

Şeyh Ahmed Halifani hazretlerinin diğer oğlu Şeyh Muhammed Emin Efendi de Halifan köyünde doğmuş, medrese ilmine babasının yanında başlamıştır. Babasının talimatı üzerine Şeyh Ali Efendinin oğlu Şeyh Hasan Naki Efendinin yanına gitmiş, hem ilim, hem de tasavvuf icazetini ondan almıştır. Şeyh Muhammed Emin Efendi icazetnamesini aldıktan sonra Erzurum’un Tekman İlçesine bağlı Şekan köyünde medresesini kurar bir taraftan ilmî tedrisat ile uğraşırken, diğer taraftan babasının bölgesinde irşat faaliyetlerinde bulunur. Bunun üzerine zamanın yönetimi tarafından Göynük Nahiye Müdürlüğüne atanır. Birinci Dünya savaşında Rus işgali sebebiyle Halifandaki ailesi ile birlikte muhacir olurlar. Ailesini Bingöl’ün Çan köyü Megmir yaylasına getirdikten sonra kardeşi Şehit Şeyh Abdullah Efendi ile birlikte Ruslara karşı savaşmak için geri dönerler. 1916 yılı sonbaharının bir öğle vakti sonrası Karlıova’nın Göynük (Oğnut) köyü yeni yerleşimin bulunduğu mıntıkaya geldiklerinde karşı tepedeki bir bölük Rus askeri ile karşılaşırlar ve aralarında sıcak çatışma başlar. Şeyh Abdullah Efendi şehit olur, Şeyh Muhammed Emin Efendi ağır yaralanır, hava karardığı için düşman askerleri üzerlerine gidemez ve o gece şehit olan kardeşinin sırtına sarılarak sa- bahlar ve gün ağardıktan sonra da düşman askerleri tarafından esir alınır. Şeyh Muhammed Emin Efendi, Erzurum’a götürülürken Çat İlçesindeki müritleri tarafından yüklü miktarda para ve altın karşılığında Ruslardan geri alınır. Çat’ın Başköy köyüne kaldırılarak tedavi altına alınır. Daha sonra Çat’ın kurtuluşunda oradaki müritlerini toplayarak bir milis gücü oluşturur ve milis komutanı olarak Ermenilere karşı savaşır. Ermenileri o bölgeden temizledikleri sırada o zaman doğu cephesi komutanı olarak atanan 15. Kolordu komutanı Kazım Karabekir Paşa Şeyh Muhammed Emin Efendi ve arkadaşlarının yaptıkları başarılı mücadeleden dolayı kendilerini tebrik eder. Bilahare Çat’ın Parmaksız Köyüne yerleşir, orada medresesini kurar ve tekrar irşada başlar. Çat ve bölgesinde çok büyük hizmetleri olmuştur. 1928 yılında Çat’ın Parmaksız Köyünde vefat etmiş, kabri kendisi tarafından yaptırılan Parmaksız köyü camisinin içerisinde girişte sağ taraftadır Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Çat, Erzurum

Trabzonlu Hacı Abdurrahman Beşikçi Efendi (k.s.)

Hacı Abdurrahman Beşikçi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Abdurrahman Efendi, ailenin beşinci ferdi olarak 18 Zilkade 1307 (05/07/1890) Cumartesi günü Trabzon’un Arafilboyu mahallesinde, ilim meraklısı bir ailenin beşinci evladı olarak dünyaya gelmiştir. Abdurrahman Efendi’nin babası Ali Osman Efendi, annesi Fatıma Alime Hanımdır. Abdurrahman Efendi altı erkek, bir de kız olmak üzere yedi kardeştiler. Bunların dördü bebek yaşlarında vefat etmiştir. Büyük ağabeyi Hacı Mehmet Efendi 1915 yılında yakalandığı bir hastalıktan dolayı genç yaşta, diğer ağabeyi Hacı Salih Efendi ise kendisinden dokuz yıl sonra 1981 yılında vefat etmiştir. Abdurrahman Efendi, dört yaşında o devir mahallelerinde bulunan kadın hocalardan Kur’an-ı Kerim tahsiline, on yaşlarında ise Pazarkapı mahallesinde bulunan İslahane mektebinde, ilim tahsiline başlamıştır. Burada dört sene okuduktan sonra ayrılıp, babasının yanında beşikçilik mesleğinde çalışmaya başladı. Burada beş sene çalışan Abdurrahman Efendi daha sonra amcası Hafız Ahmed Efendi’nin bakkal dükkanında çalıştı. Kendisini saran ilim hevesi ile ticaretin bir arada yürümeyeceğine karar vererek bir müddet sonra amcasının yanından da ayrılmıştır. Daha sonra tanıdıkları bir mektep muallimi olan Dağıstanlı Ali Hoca’yı bularak ondan özel Arapça dersleri almaya başladı. Bu arada Müftü Camii medresesine de kaydolarak, ilim tahsiline devam etti. Aynı zamanda Müftü Camiinde müezzinlik görevine de başlamıştı. Burada büyük bir alim ve müderris olan Hafız Salih Efendiden ilim tahsiline devam etti. Bu arada Zeytinlik medresesi muallimlerinden de Kur’an-ı Kerim kıraati ve talimi dersleri de almaya başladı. Bu arada bir müddet sonra, hocası Hafız Salih Efendi hastalanarak vefat etti. Hacı Abdurrahman Efendi, amcasının yanında çalışırken kendi kendine “Emsile” isimli Arapçanın ilk temel dilbilgisi kitabını ezberlemişti. Daha sonra Müftü Camii medresesine kaydolunca Hafız Salih Efendi’den “Sarf-Nahiv” dersleri okumaya başlamış ve “Kafiyeye” kadar ders kitaplarının tamamını ezberlemişti. “Molla Cami” kitabının “Mensubat” ve “Mecrurat” bahislerine kadar Arap diliyle ilgili bahisleri okudu. Bu arada, akaid, usulü fıkıh, hadis ve tefsir sahasında birçok dersi tamamladı. Hacı Abdurrahman Efendi, hocası Hafız Salih Efendinin vefatından sonra, tahsilini devam ettirerek ilmini tekâmül ettirmek için Trabzon dışına çıkmaya karar verir. Bu kararı üzerine 1913 yılında ağabeyi müderris Mehmet Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmek üzere Trabzon’dan ayrılırlar. Büyük biraderi müderris Mehmet Efendi, Arapça, Farsça lisanlarına vakıf, dini ilimlere, tasavvufa ve ilim ehline karşı büyük muhabbet besleyen bir zattır. Ağabeyi ile beraber İstanbul’a giden Hacı Abdurrahman Efendi, burada bir müddet kaldıktan sonra İzmir’e, oradan da büyük bir zatın varlığını haber aldıkları Armutlu nahiyesine giderler. Orada Şeyh Efendinin oğlu olan müderris Hacı Ahmed Efendinin yanında otuz iki gün kalarak, ilim tahsiline devam ederler. Buradaki eğitim kendilerini tatmin etmediğinden oradan ayrılarak Şam’a giderler. Burada Darü’l Hadis medresesinde meşhur şeyh Bedrettin Hazretlerinden ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet burada ilim tahsil ettikten sonra Sultan Abdülhamit’in yaptırmış olduğu Hicaz demiryoluyla Medine’ye giderler. Medine-i Münevvere’de Çinliler tarafından yaptırılmış olan İrfaniye medresesinde kendilerine tahsis edilen bir odaya yerleşerek ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet sonra anne babasının ısrarları üzerine tahsillerine ara vererek hac vazifelerini yapıp 2,5 yıl üzerine çıktığı ilim seyahatini tamamlayarak Trabzon’a dönerler. Hacı Abdurrahman Efendi hac dönüşünde ilim merakı yüzünden tekrar İstanbul’a gitmeye karar verir. Ancak 1915 yılında seferberlik ilan edilince mecburen memlekette kalır ve askere gider. Kafkas alayı 2. Tabur 6. Bölük hocalığına tayin edilir. Vazifeli olarak Batum’da bulunduğu sıralarda kışla önünde birliklerinin uğradığı saldırıda sol omzundan yaralanarak askerlikten terhis edilir. Bu arada biraderi Hacı Mehmet Efendi yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak genç yaşta vefat eder. Hacı Abdurrahman Efendi ailesiyle beraber seferberliğin ilanı sebebi ile Samsun’a hicret eder. Burada da hanımı vefat eder. Seferberlik esnasında bir müddet Samsun’da ikamet eder akabinde tekrar Trabzon’a dönerler. Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili için seyahat ederken İstanbul’dan İzmir’e gitmek üzere bindikleri vapurda Ahmed Hamdi Akseki gibi birçok ilim ehli ile tanışır. Burada tanıştıkları bir evkaf müdürü kendisine, Tokat’ın Erbaa ilçesinin Eksel köyünde Muhammed Bahrullah isimli bir Nakşî meşayihinin bulunduğunu söyler. Hacı Abdurrahman Efendi seferberlik esnasında Samsun’a gidince bu Şeyh Efendiyi ziyarete gider. Onun tekkesinde beş gün kalır. Bu arada Şeyh Efendiye intisap eder. Hacı Abdurrahman Efendi Trabzon’a döndükten bir müddet sonra, şeyhi Muhammed Bahrullah Efendinin vefat haberini alır. Bunun üzerine daha evvelden tanıdığı Gümüşhaneli dergahına bağlı Of’lu, Hacı Ferşad Efendi diye bilinen İbrahim Hakkı Hazretlerine intisap eder. Hicri 1342 yılının Cemayizel ahirinde (1924 yılı Ocak ayı) Gümüşhaneli Ahmed Ziyauddin Hazretlerinin İstanbul Babıali mevkiinde bulunan ve şu anda tamamen yıkılmış olan tekkesinde vazife yapan Mustafa Fevzi Tekfurdağî Hazretlerinin yanına gider ve ona intisap eder. Burada bir müddet kalır. 7 Recep 1342 (13/2/1924) Çarşamba günü riyazete girerler ve 16 Şaban 1342 (22/3/1924) Cumartesi günü riyazet eğitimini tamamlarlar. Riyazete girenler arasında icazetname almaya layık olanlardandır. Hacı Abdurrahman Efendi’nin tarikat yoluna karşı aşk ve muhabbeti küçüklüğünden beri vardır. Bu sevgi, kendisini yukarıda da ifade ettiğimiz gibi evvela Muhammed Bahrullah Efendiye, arkasından Hacı Ferşad Efendiye ve neticede de Mustafa Fevzi Efendiye doğru yolcu etmiştir. Tahsil hayatı boyunca hiç kimsenin tesiri altında kalmadan ilmini insanlara ulaştırmanın tek yolunun da geçimini kendisinin temin etmesine bağlı olduğunu düşünen Abdurrahman Efendi, seferberlik dönüşü Trabzon’un Kunduracılar caddesinde daha sonra da Çarşı Camiinin karşısında kitapçılık yapmaya başlar. Aynı zamanda Konak Camiinde, ardından Tabakhane Camiinde ve son olarak da sekiz yıl Çarşı Camiinde imamlık yaparak, irşad vazifesini sürdürür. Günün şartları gereği bu vazifeden de ayrılır. İlme olan hevesi hiç azalmadığı için kitapçılık yaptığı sıralar da dükkânı ilim ehli hocaların istişare ve uğrak yeri olmuştur. İlme olan hevesi sebebi ile ticari hayatının yanında Trabzon’un yetiştirdiği büyük âlimlerden Mustafa Cansız Hocadan da Farsça okumaya başlar. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Abdurrahman Efendinin kitapçı dükkânı âdeta bir ilim merkezi, yani hocaların buluşma mekânı olarak da vazife görmekteydi. O devirlerde lisan değişimi sebebiyle Arap harflerine karşı katı bir tutum sergilenmektedir. Birçok defa Kur’an-ı Kerim sattığı için hâkim önüne çıkan, zaman zamanda kitapları alınarak yakılıp imha edilen Hacı Abdurrahman Efendi, hiçbir yılgınlık göstermeden vazifesine devam etmiştir. Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili için gittikleri Medine’den dönünce evlenir. İlk hanımı yukarıda ifade ettiğimiz üzere seferberlik esnasında Samsun’da vefat etmiştir. Daha sonra evlendiği Tayyibe hanımdan altı erkek evladı olur. Bu çocukların en küçüğü beş aylık iken bu hanımı da vefat eder. Bundan sonra aldığı hanım efendi de vefat etmiştir. Daha sonra evlendiği Methiyye hanımdan ise iki kız evladı olur. Bundan sonra da Müzeyyen hanımla evlenir. Bu hanımı Abdurrahman Efendi’nin vefatından on iki yıl sonra 1984 yılında vefat eder. Kabri Hacı Abdurrahman Efendinin kabri civarındadır. Hacı Abdurrahman Efendi irşad ve tebliğ vazifesi sırasında bilhassa Karadeniz bölgesinin tamamında, Gümüşhane ve Erzurum bölgelerinde büyük bir cemaat kitlesine sahip olur. Abdurrahman Efendi sık sık İstanbul’a seyahat ederdi. Çünkü İstanbul’da, kendi döneminde Mustafa Fevzi Efendi’den hilafet alan Mehmet Zahid Kotku Efendi ile görüşür, gerekli görülen hususlar hakkında istişarelerde bulunurlardı. Bundan dolayı Mehmet Zahid Efendiyle aralarında büyük bir muhabbet bağı vardı. Hacı Abdurrahman Efendi, Nakşibendî tarikatından hilafet ve vekâlet görevini aldıktan sonra sürekli olarak seyahatlerde bulunarak, tebliğ ve irşad faaliyetinin sırtına yüklediği mesuliyeti yerine getirmeye çalışırdı. Bu vesile ile birçok defa Gümüşhaneli Hazretlerinin memleketi olan Gümüşhane’ye gitmiştir. Bilhassa yaz aylarında Gümüşhane ve çevresinde uzun müddet kalarak tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürürdü. Hacı Abdurrahman Efendi bir edep abidesi olarak çevresindekilerden saygı ve hürmet görürdü. Evin kumanya ihtiyacını da bizzat kendisi görürdü. Hiçbir zaman içini gösteren ambalajlarda bir şey taşımazdı. Az veya çok aldığı malzemelere başkalarının nazarının yönelmesine sebep olmak istemezdi. Çünkü insanlar arasında imkânları bunları almaya yetmeyecek olanlar mevcuttu. Birçok defa aldığı malzemeleri yolda yanına gelen muhtaç insanlara vermiştir. 8 Eylül 1972 Cuma günü torunu ile birlikte sabah erkenden evin ihtiyaçlarını almak üzere çarşıya çıkan Hacı Abdurrahman Efendinin Hakk ve hakikat üzere bir ömür boyu sürdürdüğü hayatı 82 yaşında iken sona erer. O gün Trabzon’da sebze pazarının içerisinde bulunan “Kadın Halinin” giriş kapısının karşısında rahatsızlanır. Yanında bulunan torunu Ahmet Faruk BEŞİKÇİ’ye aldığı yemekliklerin eve getirilip pişirilerek yenmesini ve oğlu Hacı Necmettin BEŞİKÇİ’ye rahatsızlandığını haber vermesini söyleyerek böyle hadiselerde bile insanların mûtad işlerine devam etmelerini tavsiye etmiştir. Pazarkapı mahallesinde bulunan evine getirildikten kısa bir müddet sonra vefat etmiştir. Cenazesi, Necmeddin ERBAKAN’ın da aralarında bulunduğu Trabzon da o güne kadar görülmemiş büyük bir cemaatin iştiraki ile 9 Eylül 1972 Cumartesi günü ikindi namazını müteakip kılınan namazın ardından Toklu köyündeki aile kabristanlığına defnedilir. Cenazesini İstanbul Sankiyedim Camii imamı Mehmet Emin KUTLUOĞLU kıldırmıştır. Kaynak ; https://www.mihraphaber.com/haber/2431011/abdurrahman-besikci-ra

📍 Trabzon

Korganlı Mehmet Akkiraz Hoca

Korganlı Mehmet Akkiraz Hoca’nın kabri şerifi ; Ordu – Korgan’da Ulu camii yankınında. Silsile-i Şerifi Yöre halkı arasinda “Kiraz Hoca”, “Kirazoğlu Mehmet Hoca” diye de anılan Mehmet Akkiraz Hoca Efendi, günümüze ulaşabilen çok az sayıdaki son devir Osmanlı ulemasından kabul edilir. Ordu’nun Korgan ilçesindendir. Halk arasında “Abdi Hoca” diye anılan müderris Abdurrahman Hilmi Hoca (v. 1957)’nın, şimdi Aşağı Damlalı olarak isimlendirilmiş olan Fizme köyündeki medresesinde eğitimini ikmal ederek icazet almıştır. Medreselerin kapatıldığı tarihe kadar (1924) burada okumuş olan Akkiraz hoca’nın, neden Gümüşhanevi dergahı meşayıhından Ünyeli Yusuf Efendi’den icazetli olan hocası Abdurrahman Hilmi Hoca’dan tasavvuf dersi almadığı ve ona intisap etmediğini tam olarak bilemiyoruz. Bu durumu, 1993’de ziyaretine gittiğimizde sormuştuk, o da buna, “nasip” cevabını vermişti. Mehmet Akkiraz Hoca’nın üzerinde en fazla iz yapmış olan isimlerden birisi de hiç şüphesiz, Hamil Tarakçı Hoca Efendi’dir. Tasavvufa intisap etmesine onun sebep olduğunu ve çok muhabbetli günlerinin geçtiğini nakletmişti. İlk intisabını Sivaslı Mustafa Taki Efendi’ye yapmış, 1925’de Mustafa Taki’nin vefatı üzerine de, Sivaslı İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ne bağlanmıştır. Kirazoğlu Mehmet Hoca Efendi, I. Dünya savaşına katılmış ancak tifo hastalığına yakalanmış, kendisinden ümit kesilmiş olmasına rağmen umulmadık biçimde iyileşmiş. Korgan Merkez Camiinde 1973 yılına kadar 35 yıl hizmet vermiş, kendi isteği ile buradan emekli olmuştur. Mehmet Efendinin, Korgan ilçe merkezinde çevre köy ve ilçelerde bir çok hayır hizmetinin yerine getirilmesinde ya bizzat görev aldığı ya da teşvikçi olduğu bilinmektedir. Çevresine toplanan insanların maneviyatını yüksek tutabilmek ve dini hassasiyeti yayabilmek için, bir asra yakın ömrünü vakfetmiştir. 1997 yılında vefat etmiştir.

📍 Ordu

Şeyh Ömer Zengani (k.s.)

Hac yolculuğunda Cidde’de vefat eder. Şeyh Ömer Zengani, Şeyh Halid-i Zibari ’nin halifelerindendir. Ailesi, aslen Mardin iline bağlı Dargecit (Kerboran) ilçesinin Kureyşa mezrasındandır. Arabiye Aşiretine bağlı olan Kureyşa Köyü, bölgede “Pikureyş” (Pir-i Kureyş) olarak bilinen, Zengani’nin dedelerinden seyyid bir zatın yerleşim yeridir. Ömer Zengani bu köyde doğdu. Şeyh Ömer Zengani’nin babası Mustafa Efendi, dedesi Hamid Efendi’dir. Annesi ise ilim sahibi hafız Hacer Hatun’dur. Ömer Zengani küçük yaşta babasını kaybetti, annesi de başka bir evlilik yapınca yalnız kaldı. Bunun uzerine bolgenin en yaygın geleneklerinin başında gelen medrese tedrisatı icin Gerza aşiretinin bir köyünde medrese eğitimine gonderildi. Tedrise gittiği yıllarda köyü Kereyşa’da yaşanan Kolera salgını nedeniyle toplu ölümler yaşandı ve ailesinden neredeyse kimse kalmadı. Kendisi de anneannesi Asiyye ve teyzesi Ayşe’nin yaşadığı Zengan (Karabayır) köyüne giderek teyzesinin himayesinde yaşamaya başladı. Bir süre Zengan köyünde bulunan camide fakı olarak derslere devam etti. Ancak bu sırada kendisinde görülen kabiliyet ve özel haller nedeniyle daha iyi bir eğitim alması icin hocası ve teyzesi tarafından, Basret köyünde bulunan Nakşbendiyye şeyhi ve büyük bir müderris olan Şeyh Halid-i Zibari ’nin yanına gonderildi. Bu tarihten sonra Ömer Zengani Basret’te yaşamaya başladı. Burada bir yandan medrese eğitimi alırken aynı zamanda tasavvufi eğitime da başladı. Ömer Zengani, Basret medresesinde Molla Cami’yi bitirip mantık ilmine giriş olarak kabul edilen Muğni’t-tullab eserine başlayanlara isim olarak verilen “Talip” seviyesine kadar geldi. Şeyh Halid-i Zibari kendisine büyük değer verdi ve onun eğitimi konusunda ihtimam gosterdi. Hatta aileden bir birey gibi görmeye başladı ve bunun resmileşmesi için onu halifelerinden Şeyh Reşid-i Derşevi’nin kızlarından Halime Hatun ile evlendirdi. Diğer kızı Safiye ile de kendi oğlu Huseyin’i evlendirdi. Bu evlilikten önce, Ömer Zengani’nin kayınbabası olan Şeyh Reşid-i Derşevi Hac ziyaretine gitmiş ve orada vefat etmişti. Gitmeden önce de Halid-i Zibari’yi çocuklarının vasisi olarak tayin etmişti. Bu yüzden Şeyh Halid-i Zibari, Ömer Zengani’yi vasisi bulunduğu Halima Hatunla ev lendirirken üzerindeki sorumluluğu da şoyle hatırlattı “Ömer! Şeyh Reşid’in kızının mehri, yetim kalmış olan kardeşleri Abdulhakim ve Muhammed Nuri’yi okutmandır.” Halid-i Zibari, bu vazife ile birlikte Ömer Zengani’yi vefat etmiş olan kayınbabasının medrese ve dergah hizmetlerini yürüttüğü Hoser (Düzova) köyüne, hem muderris hem de tasavvufi hilafet ile gonderdi. Ömer Zengani’nin hocası ve şeyhi Şeyh Halid-i Zibari, 1863 yılında irşad için gelmiş olduğu Cizre’de vefat etti ve şeyhinin şeyhi Şeyh Salih-i Sıpki ve Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri’nin de medfun bulunduğu Basret’te bölgeden birçok alim ve şeyhin katılımıyla defnedildi. Vefatından once etrafına toplanmış olan muridan ve muhibbanının huzurunda “Ey Şeyh Ömer! Oğlum Huseyin’e senin ona tum ilmini okutup büyüyünceye kadarki sürede dergah ve medreseyi sana emanet ediyorum.” diyerek çocuğu Huseyin’i ona emanet ederken aynı zamanda medresenin baş muderrisliğini ve kendisinden sonra şeyhlik vazifesini tevdi etti. Bunun üzerine Ömer Zengani, Hoser (Duzova)’daki medreseyi bırakarak talebelik yaptığı Basret Medrese ve Dergahının başına gecti. Ömer Zengani, hocasının vasiyetine büyük bir titizlikle riayet etmiş hem müderrislik hem de şeyhlik vazifesini kamilen yerine getirmiştir. Hocasının oğlu Huseyin’in derslerini bizzat kendisi vererek hocasına karşı vefa ve vicdani sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Bu süreçte medreseyi büyüterek Fındık köyünden Abdulkādir-i Geylani hazretlerinin torunlarından Seyyid Hasan-i Fındıki (Erzen) ve Molla Said-i Berreşi gibi bircok alim zatı yetiştirmiştir. Hocası Şeyh Halid-i Zibari’nin oğlu Huseyin’e medrese icazeti verdi. Hüseyin’e babası tarafından vefatından once yaşı küçük olmasına rağmen hilafet verilmişti. İşte Ömer Zengani, Halid-i Zibari’nin vasiyeti üzerine Huseyin’in hem medrese hem de tasavvufi icazetini göz önünde bulundurarak Basret Dergahı ve medresesini ona bırakarak yedi yıl hizmetinin ardından tekrar Hoser Medresesi’ne döndu. Ancak silsilede yer alan Şeyh Salih-i Sıbki’nin oğlu Yahya, Basret Dergahı ve medresesinin Hüseyin’e devredilmesine itiraz etti. Bunun uzerine Ömer Zengani ertesi gün tekrar Basret köyüne dönerek şeyhinin vasiyetini hatırlattı ve sorunu çözdü. Ardından tekrar Hoser köyüne döndu. Burada da Molla Abdurrahman-ı Hoseri ve medreselerde istiare ilminde kaynak kitap olarak okutulan Sutur kitabının yazarı ve aynı zamanda kayınbiraderi Abdulhakim-i Derşevi gibi alimleri yetiştirdi. Basret Dergahı’na Şam’dan verilen icazetle birlikte Ömer Zengani’ye de güveni tazeleyen bir icazet daha verildi. Böylece Ömer Zengani hem şeyhi Halid-i Zibari hem de Şam’daki Halidi dergahından çift tarikat icazeti aldı. Hoser koyunde hizmetlerine devam eden Ömer Zengani’ye çok büyük bir teveccuh oldu. Botan ve Tor bölgesinden cok sayıda talebesi ve muridi oldu. Ancak özellikle Cizre’den gelen muridlerinin fazlalığı sebebiyle, Cizre eşrafından Seyyid Hacı Hafız Efendi onu Cizre’ye davet ederek onu kendi evinin yakınlarında bir eve yerleştirdi. Artık Ömer Zengani’nin ailesi kayınbiraderleri Derşevi’lerle birlikte Cizre’de yaşamaya başlarlar ve Cizre’de medrese ve tasavvufi hizmetlerini yürütürler. Şeyh Ömer Zengani 1889-1890 yılında Hac ziyareti yapmak arzusuyla sevenlerinden Ensari ailesinin büyüğü olan Muhyiddin Ensari, Şeyh Yahya-ı Mızuri’nin torunlarından Şeyh Yahya başta olmak üzere birçok muhip ve muridiyle birlikte hazırlıklara başlar. Eşi Halime Hatun’a bir vasiyet yazarak verir ve oğullarını emanet eder. Ardından medrese ve dergah hizmetleri konusunda kayınbiraderi Molla Abdulhakim-i Derşevi’ye emanet ederek yola çıkar. Bu sırada Ömer Zengani’nin üç çocuğu vardır. Bunlar Muhyiddin, Siracuddin ve Amine’dir. Hac yolculuğuna çıkıldıktan beşaltı ay sonra 1990 yılında Muhammed Said dunyaya gelmiştir. Ömer Zengani, Hac yolculuğunu tamamladıktan sonra dönüş yolunda Cidde’de 1889-1890 yılında vefat eder ve orada defnedilir. Haber Cizre’ye ulaştıktan sonra taziye icin gelen Ömer Zengani’nin talebesi Şeyh Huseyin Basreti altı aylık bir bebek olan Muhammed Said’i sever ve ona dua ederek; “Bu yavru benim seydamın oğludur ve bu cocuk inşallah seyda olacaktır.” der. İşte o gunden sonra Muhammed Said’e herkes “Seyda” demeye başlar ve doğu universitelerinin bu ilmi unvanı, onun ismi haline gelir. Ömer Zengani’nin eşi Halime Hatun da kendisi gibi seyyid nesep bir ailedendir. Ömer Zengani, Halime Hatun ile evlenmesiyle yalnız bir şeyh efendinin damadı olmamış, aynı zamanda Gabar Dağı’nın zirvesinde bulunan Derşev (Alkemer) köyünde yaşayan ilim ve irfan ehli, bölge halkının büyük saygı gostermiş olduğu Derşevi ailesi ile cok yakın hatta iç içe denebilecek bir birlikteliği kurmuştur. Bu tarihten sonra Şeyh Ömer Zengani’nin çocukları ile Derşevi ailesinin fertleri medrese ve tasavvufi hizmetleri birlikte yurutmuş, birbirlerinin yetiştirilmesine katkı sağlamışhatta tek aile gibi olmuşlardır. Ş eyh Ömer Zengani Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kaynaklar ; Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle]

Şeyh Salih-i Sıpki (k.s.)

Şeyh Salih-i Sıpki (k.s.)

Şırnak – Cizre – Basret ( İnceler) köyünde (1992 yılında köy boşaltılmıştır) Bitlis velilerinden. Aslen Bitlislidir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1852 (H.1269) senesinde Cizre’nin Buhtan Dağı köylerinden Basret’te vefât etti. Türbesi bu köydedir. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Hâlid Ceziri ‘nin sohbetinde kemale erdi. Bu hocasının ikamet ettiği Basret köyüne gidip ondan zahiri ve batıni ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet aldı. Hocasının vasiyeti üzerine vefatından sonra Basret köyünde insanları irşâd ile meşgul oldu ve bölgenin halkını irşad etti. Kerâmetleri pekçoktur. Cinler de onun sohbetinden istifade etmek için huzurunda toplanırdı. Buhtan emiri Bedir Hanın oğullarından biri ölmüştü. Talebelerinden bir kısmı ile birlikte Bedir Hana taziyeye gittiler. Talebeleri yolda, Emire; “Allah ecrini artırsın, sabır versin.” gibi şeyler söylenmesi için aralarında konuştular. Bedir Han onların geldiğini duyunca adamlarıyla birlikte karşılamaya çıktı. Şehir dışında karşılayıp Şeyh Salih Sıbki hazretlerinin elini öptü. Atının üzengisinden tutup arkasından yürüdü. Şehre girince oturdukları mecliste emirler, âlimler ve halk toplandı. Saygı ile huzurunda oturdular. Bedir Hana oğlunun vefâtından dolayı başın sağolsun derken Emire sanki bir talebesine hitap eder gibi; “Allah ecrini artırsın. Ey Emir! Oğlunun vefâtını duyunca çok sevindim! İnşâallah diğer oğullarının büyüğü, küçüğü de ölür! Yaşarlarsa senin gibi zâlim olurlar!” Bu sözleri söyleyince; meclisinde bulunanlar ve talebeleri Emir Bedir Hanın zâlim bir kimse olduğunu bildikleri için kızıp ona zarar vermesinden çok korktular. Emir çok kızmasına rağmen birşey diyemedi. Ancak kendi kendine, ben bu zâtı bir tecrübe edeyim. Eğer gerçekten velî bir zât ise ona talebe olurum. Öyle değilse şiddetli bir cezâ vereyim!” dedi. Şeyh Sâlih Sıbki köyüne döndükten sonra, Emir, adamlarından birine helal malından kırk mecidiye para verdi. Bu paraların arasına da haram bir para karıştırdı. Eğer bu haram parayı ayırmadan hepsini alırsa o velî değildir, diyerek gönderdi. Emirin adamı Basret köyüne varıp paraları Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerine verip; “Bunlar size, Emir Bedir Hanın hediyesidir, diyerek kırk mecidiyeyi önüne koydu. Emirin helal paralar arasına karıştırdığı haram parayı göstererek; “Bunu emire götür. Bu para haramdır. Onun helal malından değildir!” diyerek gelen kimseye geri verdi. Emirin adamı gelip durumu anlatınca, Emir Bedir Han onun velî bir zât olduğunu anlayıp ona âşık oldu. Huzuruna gidip elini öptü ve sâdık talebelerinden olup, adil, tebeasını gözeten, haktan ayrılmayan bir emir oldu. O kadar âdil ve güzel ahlâklı bir emir oldu ki, adâleti ve güzel ahlâkı, âlimler ve halk arasında darb-ı mesel hâlini aldı. Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerinin Şeyh Yahyâ isminde bir oğlu vardır. Halîfeleri Şeyh-ül-Hazîn lakabıyla meşhur Şeyh Muhammed Fersâfî, Şeyh Muhammed Aynî, Şeyh Muhammed Ahtabî’dir. Vefâtına yakın halîfelerinden Şeyh Muhammed Aynî’nin makamına geçip, Basret de kendine vekâlet etmesini vasiyet etti. Basret köyündeki türbesi ziyâret mahallidir. Türbesine ziyârete gelenlerden gereken edebi göstermeden içeri giren kimselerin, bir belâya tutulduğu halk arasında meşhurdur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Cizre, Şırnak
Hafız Şirazi

Hafız Şirazi

İran – Şiraz . Aynı zamanda Kur”an-ı Kerîm hafızı olduğu için, Hafız diye anılan Hafız Şemseddin Muhammed Şirazî, Sa”di-yi Şirazi ile birlikte, tarihte İslami-Fars edebiyatının en önde gelen şairlerinden biridir. 725/1325 tarihinde Şiraz”da doğup 792/1390 tarihinde yine Şiraz”da vefat etmiş olup, türbesi oradadır. Medrese eğitimi alıp, çeşitli eserlere şerh de yazan Hafız-ı Şirazî en çok şiirleriyle tanınmıştır. Vefatından sonra sevenleri tarafından 400 civarında gazeli bir araya getirilerek meşhur olan Divan”ı oluşmuştur. Divan”ında daha çok tevhîd , İlâhî aşk vs. Tasavvufî konular işlenmiştir. En çok bu divanı ile tanınmıştır. Şöhreti hemen hemen İslam dünyasının bir çok yerine ulaşmıştır. Şiir ve hikmetteki gücü , tasavvufî kişiliğiyle çok muteber bir konuma ulaşmış, Divanı Osmanlı ve İran medreselerinde büyük revaç bulmuş ve asırlarca okutulmuş, üzerine bir çok şerh yazılmıştır.

Ebul Fazl Kadı İyaz

Fas – Marakeş . Bu zatın makamının yüceliğine dair ulema ve imamlar ittifak etmiştir. Şifa-i Şerif onun en büyük eseridir. Kendisinin daha birçok hadis kitaplarına yaptığı şerhler vardır. Bir çok ilimde kıymetli eserler yazmıştır. Kendisi Hicri 476 yılında Şaban ayının yarısında Septe’de doğmuş, 544 senesinin Ramazan-ı Şerifinde bir Cuma günü Marakeş’te vefat etmiştir. 532 yılında Gıranada’da kadılık yapmıştır. Rasulüllah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) hakkında yazmış olduğu Şifa-i Şerif eseri ise halen bütün dünyada okunmaktadır. Bu eserinden dolayı Rasulüllah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) mana aleminde kendisine dua etmiş ve ona; ”Ey İyaz! Sana müjde olsun” buyurunca, “Ne sebeple Ya Rasulüllah diye sorunca Rasülüllah (Sallalahu Aleyhi ve Sellem) de; “Şifa-ı Şerifi yazdığın için sana Cennete girmek müjde olsun. Bu kitabı okuyanlara ve dinleyenlere de; kör olmayacaklarına dair müjde verebilirsin” buyurmuşlardır. Allah-ü Teala şefaatlerine nail eylesin.

Şeyh Mahmut Ata

Şeyh Mahmut Ata

Kazakistan – Çimkent – Sayram’da İbrahim Ata hazretlerinin yakınında Hace Ahmet Yesevi Hazretlerinin dedesidir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ashab-ı Kehf – Azerbaycan

Ashab-ı Kehf – Azerbaycan

Azerbaycan – Nahcivan’da şehir merkezinden 12 km uzaklıkta İlandağı ile Nehacir dağı arasındaki tabii mağrada. …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ahmed Süheyl Ünver

Ahmed Süheyl Ünver

Ahmet Süheyl Ünver Efendi’nin kabri ; İstanbul – Edirnekapı’daki Sakızağacı Kabristanı 9. Ada’da

Garip Dede ve Melek Sultan

Garip Dede ve Melek Sultan

adres

📍 Sakarya
Helvacı Dede Türbesi

Helvacı Dede Türbesi

adres

📍 Ereğli, Konya
Sitte Melik Türbesi

Sitte Melik Türbesi

Sivas – Divriği Sitte Melik Sokak’da …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Divriği, Sivas

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.