Ana Sayfa Evliya
2.867 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.867 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 8 / 29 · 2.867 kayıt

Pir Ali Baba Türbbesi

Erzurum – Tepeköy Pir Ali Baba’nın mezarı merkeze bağlı Tepe köy ile (Düzcü) Tuzcu köyleri arasında Erzurum ovasına nazır kendi adını taşıyan Pir Ali Baba tepesi üzerinde bulunmaktadır Moloz taşlarla yapılmış, baş ve ayak tarafında iri taşlar olan büyükçe bir mezardır. Kitabesi yoktur. Pir Ali Baba ’nın 1533 tarihli bir vakfiyesi vardır. Bu vakfiye Tuzcu köyünün hudutlarını ve Erzurum’un bazı semtlerini göstermek itibariyle ayrıca tarihi kıymete sahiptir. Pir Ali Baba sofiyyundan bir zat olup asrının mümtaz adamıdır. Vakfiyesinde şahit gösterdiği zatlar da kendisi gibi büyük insanlardır. Vakfiyede Molla Veli diye geçen Pir Ali Baba’nın, Yavuz Sultan Selim’in Erzurum’u aldığı zaman Tuzcu köyünde mutasarrıf olduğu Erzurum ayanının şehadeti ile de sabit olur. Ölümünden önce meşayih ve ulemadan olan evlat ve halifelerine köyü vakıf eder. Pir Ali Baba, “Eğer her yıl bin bir hatim okursanız Allahu teala bu memleketi hususiyetle depremden korur.”, diyerek sahibi bulunduğu sekiz köyden dördünün gelirini tamamen evlatları nezaretinde, Erzurum’da yılda bir defa okunmasını ihdas ettiği bin bir hatimlere vakf eder. Bu gelenek o günden, I. Dünya Savaşına kadar devam eder. Bu arada kesintiye uğradıktan sonra Müftü Solakzadenin gayretleriyle yeniden başlatılır. 2009’da okunan on iki bin hatmin duası yapılır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Külhani Baba Türbesi

erzurum – şeyhler hamamı avlusunda Külhani Baba türbesi , Şeyhler Mahallesinde, Şeyhler Hamamının bitişiğindedir. Türbeye hamamın içerisine girişte sola açılan bir kapıdan girilir. Cadde üzerine açılan küçük bir penceresi vardır. Türbede sandukalı bir mezar bulunur, kitabesi yoktur. Burada yatanın Külhani Baba olduğu söylenir. Külhani Baba devrinin büyük sofilerindendir ve hamamın külhanında ikamet ettiğinden bu ad ile anılır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde 17. Yüzyıl Erzurum’undan bahsederken, marifet sahibi esnafları belirtir, daha sonra ”Sefer, Siyami ve Külhani Ahmed Dede cezbe ehli Erzurumlu meşhurlardı” der. Külhani Ahmet Dedenin bir gecede iki yüz rekat namaz kıldığı, kazandığı günlük yevmiyesinin kendi ihtiyacı kadarını harcayıp kalan kısmını talebelere ve ihtiyaç sahiplerine dağıttığı, söylenir. Başka bir rivayete göre, Külhani Baba Şeyhler Hamamının külhancısıdır. Bir tek mum ile haznenin suyunu kaynatır. Ağası bir gün kendi kendine düşünür. “Bu adam benden yakacak istemez, ama bu hamamın suyunu neyle ısıtır?” Külhani Babayı sorgular. Külhani Baba, “Ağa ne sen sor, ne de ben söyleyeyim”, der. Ağa Külhani Babayı gizlice takip eder, bir de ne görsün!.. Ateş olarak bir mum yakmış, kendisi de post üzerinde namazını kılıyor… Ağa, Külhani Babanın sırrına vakıf olunca Külhani Baba dünyasını değiştirir Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Pabuçlu Kadı Efendi Türbesi

erzurum – ulu caminin batı köşesinde Pabuçlu Kadı , Erzurum’un eski ziyaret yerlerindendir. Halk arasında pabuçla gezdiğinden dolayı Pabuçlu Kadı diye anılırmış. Kabri Foto Modanın olduğu yerde idi. Bilahare Ulu caminin cadde üzeri batı köşesine, nakil edilir. Mezarın kitabesi yoktur. Anlatıldığına göre, Pabuçlu Kadı Erzurum’a kadı olarak tayinle gelir. Bakımsız bir hali vardır, karşılama merasiminde gerekli protokol tam uygulanmaz. Bu sebeple halk pek itibar etmez, gösterilen ilginin az olduğu söylenir. Ziyaretine gelen ahali dalga geçme babında sorular sorar. O da sorulan her soruya cevap verir. Halkın bir ziyaretinde, Kadı Efendiye, “Karasu nehrinin çekilmesinden sonra ovadaki sazlıkları kurbağalar istila etti, kurbağa sesleri gece ve gündüz bizleri rahatsız ediyor. Geceleri uyuyamıyoruz. Bize bir çare bulun”, derler. Kadı pabucunu ayağından çıkarıp uzatarak, “bunu götürüp o mevkie atın. Sizi kadıya şikayet ettik. O pabucunu gönderdi, çevreyi rahatsız etmesinler diye emir etti deyiniz.”, der. Kadının talimatı yerine getirilir. Yöredeki kurbağa sesleri kesilir. Buna şahit olan çevre halkı, Kadı Efendinin keramet ehli olduğuna inanır, ve böylece hürmet eder, itibar gösterirler. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Erzurum Türbeleri

Ali Baba Türbesi Narmanlı Mahallesinde bulunan Ali Baba Türbesi XV. Yüzyılda yapılmıştır. Günümüze harap bir halde gelen türbenin mimari üslubu ve planı kesinlik kazanamamıştır. Temel kalıntılarına göre, sekizgen planlı ve kesme taştan olduğu anlaşılmaktadır. Kerpiçli Veli Baba Veli Efendi veya Veli Baba (Kerpiççi Veli Baba) Erzurumlu Kadiri Şeyhidir. 18. Yüzyıl sonu ile 19. Yüzyıl başlarında hayat sürmüştür. Evi ve dergahının bu günkü Bosna-Hersek Caddesinde Dört Güllü Çeşme karşısında Kitapçılara ait arsanın yerinde olduğu anlatılır. Vefat ettiğinde Havuzbaşında, bu günkü Üniversite Rektörlük evinin bulunduğu yere defin edilir. Bilahare şehir düzenlemesi sırasında kabri oradan alınarak yakınları ve devlet nezaretinde başka bir yere nakil edilir. Aile mensuplarının Erzurum’dan Antalya’ya göç etmiş ve gidişlerinde Veli Efendiye ait dergahtaki eşyalarını da birlikte götürmüş olduğu nakledilir. Halk arasında Veli Efendi ile ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Erzurum’da kuraklık olur. Halk yağmur duasına birkaç kez çıkar. Bir defasında Müftü Efendiyi de alıp götürmek istediklerinde, müftü Veli Efendiyi de almalarını söyler. Yanına gelenlere tembihinde, bu zatı muhterem kerpiç dökerek satıp tekkesinin ihtiyaçlarını görüyor. Zarar görmemesi için döktüğü kerpiçlerin karşılığının tekkeye ödenmesini ister. İstek yerine getirilerek yağmur duasına Veli Efendi de alınır. Dua sonrasında, şehir ve çevresinin gani bir şekilde yağmurla ihya olduğu, anlatılır. Kırklar Türbesi Kırklar Türbesi Kırklar Türbesi, iç kalede Tepsi minare ya da yeni ismiyle Saat Kulesinin doğusunda kare şeklinde duvarlarla çevrilerek muhafaza altına alınmıştır. Üstü açıktır. İçerisinde üç mezar vardır. Kitabeleri mevcut olmadığından burada yatanların kimler olduğu belli değildir. Eskiden üzeri örtülü iç içe iki gözlü bir yapıdan ibaretmiş, yıkılarak kaldırılmış ve bu hale getirilmiş olduğu, nakledilir. Burada bulunan zatların, Erzurum’un müdafaasında düşmanla çarpışarak şehit düşen askerler olduğu rivayet edilir. Bir başka rivayete göre ise, Erzurum’un fethi için yapılan muharebede, Kalenin fethi zorlaşır. İstişare sonucu kırk eren görev alır. Bunlara esir süsü verilerek, esir alınmışlar gibi kaleye yaklaşıp, kale kapılarını açtırmak ve bunların öncülüğünde kuvvetlerin kaleye girişini sağlamaktır. Kırklar kale kapısına yaklaşınca, durum düşman tarafından sezilir. İşte bu çarpışmalarda şehit olan kırklar burada yatmaktadır. Bayram Hoca Bayram Hoca Ocağı şehir merkezinde Topçuoğlu Mahallesinde Bezölçen Sokak’ta bulunan Bayram Hoca Ocağı , başağrısı çekenlerin, çocuk düşürenlerin, yel hastalığı geçirenleri ve benzeri rahatsızlıkları olanların uğradığı bir ziyaret yeri olup ocağı yönetenler Bayram Hocanın soyundan gelen kadınlardır

Hasan Basri Türbesi – Erzurum

Abbasiler döneminde Erzurum’a gelip yerleşmiş olan Hasan Basri isimli zat ile Basra’da medfun bulunan Hasan Basri Hazretleri farklı kişilerdir. Kubbeli türbesi zamanla harap olup ortadan kalkmış, vefat tarihini belirten şahidesi kaybolmuştur. Günümüzde bir Mahalle Hasan Basri ismini taşımaktadır.

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Öksürük Baba

erzurum – merkez – çift kardeşler caddesi Öksürük Baba türbesi Çifte Kardeşler Caddesinde, Çifte Kardeşler türbesinin 150 m. kadar Karskapı tarafında, cadde aşırı karşısında bulunmaktadır.Caddenin geçirilmesi ile civardaki mezarlık kaldırılmış, bırakılan üç mezar ise yol seviyesinden yukarıda kalmışlardır. Anlatıldığına göre, bir binbaşı tarafından duvarları yaptırılan mezarlar demir parmaklıklar içerisine alınır. Üç mezardan ikisi büyük, birisi küçüktür. İki büyük mezarın yan taşları yekpare olup, bunların yüzlerinde «ayet el kürsi» yazılıdır. Ortadaki, kıbleye taraf olan mezarın yanındaki ikinci mezar ise bir kadına ait olup baş taşının iç yüzünde şunlar okunmaktadır. “Elhakim-i mağfur verhem lisakineti Hazel kabri el merhume.” Mezar taşlarının çevreleri kornişlidir. Bu kornişlerin XIII. yüzyıl Selçuk sitili benzeri oldukları ileri sürülür. Çoklukla halk dilinde ‘gök öksürük’ denilen boğmacaya yakalanmış olanlar ki, bunların ekserisi çocuktur, ziyarete getirilmekte ve ayrıca inatçı öksürüğü bulunan büyükler tarafından da ziyaret edilmektedir. Gelenler bizzat, getirilen çocuklar ise onları getirenler tarafından adlarına dua okunarak üç defa mezar çevresini dolaşmakta ve dolaştırılmaktadır Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Şeyh Muhammed Zeki Has (k.s.)

erzurum – dutçu köyü Muhammed Zeki Has Hoca Efendi (1922-2004) Çat ilçesine bağlı Şeyhhasan köyünde dünyaya gelir. Soyu Hazreti Hüseyin’e ulaşır. Muhammed Zeki Has Hoca Efendi altı yedi yaşlarında ilim tahsiline başlayarak Fıkıh, Tefsir, Hadis, Nahiv, Sarf, Mantık, Usul ve Tasavvuf gibi derslerini babası Seyyid Molla Ahmet Efendiden alır. 20–25 yaşlarında Çat’ın Hacı Yusuf Bey köyüne imam olarak gönderilir. Hoca Efendi bu köyde medrese açılmasında öncü olur ve çok sayıda talebe yetişmesine vesile olur. M. Zeki Efendinin üçü kız, sekiz evladı vardır. Muhammed Zeki Has Hoca Efendi nin uyuma hali hariç hiç boş vakti olmaz. Allah (c.c.)’ı çok zikreder, Ümmeti Muhammed’e bol bol dua eder. Kendisini ziyarete gelen misafirlerinin bir müşkülatı olduğunda, misafir onu anlatmadan önce hoca Efendi o şahsın sıkıntısını dolaylı yollardan anlatır, akabinde dua ederler ve duasını alanların mutlaka fayda görmüş oldukları nakledilir. Ziyaretçilerine hep mütebessim olduğu nakledilir. Kendisi gayet mütevazi ve mütedeyyin bir hayat yaşamaktadır. Dünya nimetlerinden hiçbir şey onu çekmez, onlardan uzak durur. Sünneti Seniyyeye çok düşkündür. Geçmişine çok bağlı, değerlerinin kıymetini bilen bir Allah dostudur. Olduğu yerde kesinlikle televizyon açılmadığı gibi kapalı bir televizyonu bile görmek istemez. Erkeklerin bile başı açık dolaşmasını sevmez, olgun gördüklerine mizah yollu ima eder. Ona göre başı açık, kısa kollu gömlekle gezmek aklı başında insanların yapacakları iş değildir. Çoğuna da bunu söylemekten çekinmez. Memur olmayanların kravat takmaları da aynı gereksiz nahoş hallerden biridir. Ziyaretine gelen vatandaşlar yanına genellikle başını bir takkeyle örterek girerler. Bilmeyenlere de ikaz ettikleri olur. “Başını şu takkeyle ört istersen.”, der. Anlatılır ki, bir seferinde yanına bir grup insan ziyaretine gelir. Yanındakiler başını örter ama bir tanesi müftü olduğu için başını örtmez. Kimse de bir şey diyemez. İçeri girerler elini öpüp otururlar. Zeki Efendi garip garip müftü Efendinin açık başına bakmaktadır. Adını sorar, işini sorar. O da, “Müftüyüm Efendim”, der. Sonunda dayanamaz bir soru daha sorar. “Vah vah vah, sen hastamısan?”, Müftü Efendi. “Hayır, Hocam şükür bir şeyim yok.”, deyince, “Ya hasta değilsen sen başını niye örtmüyorsun?” deyiverir. Dış dünyadan ilişkisini kesmiş gibidir. Onun hayatı ibadet, taat ve dua ile geçer. Çok uzun dualar eder. Her gelen insana mutlaka dua eder, gönlünü hoş tutar. Yanına gelenlerin yanı sıra yolculuk sırasında da karşılaştığı herkesle mutlaka hal hatır sormakta ve dua etmektedir. Bu hale bindiği atı bile öylesine alışmıştır ki, başka birisinin o ata binmesi çok zordur. Abdulgafur Efendi bu konuyla ilgili bir anısını şöyle anlatır. Köyde kaldıkları dönemlerde genellikle seyahatleri at üzerinde olmaktadır. “Bir gün yakın bir köye acele gitmem gerekti. Benim atım başka yere gitmişti. Ben de Zeki Efendi nin atıyla gitmeye karar verdim. Köy yakındı, yarım saat ancak sürer sürmezdi. Atı eyerleyip yola çıktım, ama biraz sonra çıktığıma pişman olmaya başladım. Çünkü Zeki Efendinin atı karşıdan atlı olsun, yayan olsun birinin geldiğini görür görmez hemen duruyor ve bekliyordu. Alışmış ya hayvan, duracak, Zeki Efendi adama hal-hatır edecek, sonra uzun uzun dua edecek, ondan sonra at kendiliğinden yürümeye başlıyor. Kaç kişi karşıdan geldiyse, mutlaka duruyor ve dua edilmesini bekliyor. Ben daha karşıdaki yaklaşmadan ne kadar dehlesem de, o bildiğini okuyor, yavaşça duruyor ve dua etmemi bekliyordu. Nihayet yarım saat, bilemedin 40 dakikaya gidilecek yolu yaklaşık üç saatte zor vardım, bir daha da Zeki Efendinin atına asla binmedim.” Bazen onun bu hallerinden bahsedilince Abdulgafur Efendi’nin mizah yollu şöyle söylediği nakledilir. “Zeki Efendi sanki dünyaya biraz geç gelmiş bir zattır. Dünyaya 300 sene erken gelse, daha rahat yaşardı.” Zeki Efendinin bu münzevi, ilim ve irfan ile iç içe geçmiş olan hayatı ona abid, zahid ve ihlaslı bir kişilik kazandırır. Değişik halleri vardır. Zaman zaman kerametleri görünür. Hoca Efendinin döneminde askerlik dört yıldır ve teskereyi aldıktan 5-6 yıl sonra tekrar askere çağırılır. Zeki Efendi çağırıldığı zaman artık sakalı vardır. Gider birliğine teslim olur. Tabii olarak askerlikde sakal kabul edilmez, kesilmesi lazımdır. Fakat Zeki Efendi askere gelirken ne kadar gönüllü olsa da sakalının kesilmesine de o kadar gönülsüzdür ve hoşuna gitmez, kestirmek istemez. Fakat mecburen berbere gider. Berber sakalını kesmek ister fakat garip bir şey olur; makas, bir türlü kesmez, usturayı alır o da kesmez. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, bir türlü sakalını kesemezler. Berber korkar, telaşlanır. Etrafındakiler görenler hep şaşkındır. Durumu komutana iletirler, komutan gelir, tekrar denerler ama bir türlü kesemezler. Komutan durumu anlar ve kendilerine der ki, “Efendi burası asker ocağı, müsaade buyurun da berber sakalınızı kessin.” Böyle gönlünü yumuşakça alınca, Zeki Efendi tamam der, müsaade eder ve biraz önceki o kesmeyen makasla sakalını keserler. Tabi bu olay duyulur herkes onu tanır tanımayanlar da tanımak için ziyaretine gelir, uzaktan uzağa birbirlerine gösterirler. Zeki Efendi bu durumdan oldukça sıkılsa da yapacak bir şey yoktur. Birkaç gün sonra, her askere nöbet yazıldığı gibi Muhammed Zeki Has Hoca Efendi ye de nöbet yazılır. O nöbet zamanında vakit namazlarından bir vakit isabet eder. Hoca Efendi silahını nöbet yerinde yan tarafa koyar ve namazı eda etmeye başlar. Üç dört dakika sonra nöbetçi subay devriye atar. Bakar ki nöbetçi nöbet yerinde namaz kılıyor. Gelir ve yavaşça Hoca Efendinin silahını almak ister. Fakat bir türlü silahı yerinden kaldıramaz. Bir şaşkınlık yaşar ve hemen döner yazıcıya gider. Falan yerde nöbet tutan asker kim?, der. Adını soyadını alır, komutanının yanına gider. Bu askeri bana ver, der. Komutanı, “Niçin istiyorsun bu askeri.” der? Durumu anlatır, komutan da o subaya sakal hadisesini anlatıverir ve der ki, ben bu askeri sana vermem. Bir seferinde gene askerde böyle ilginç bir olay yaşanır. Bakırcı Hoca onun asker arkadaşıdır. Askere beraber gitmişlerdir. İlk önce Van’ın Başkale ilçesinde sıhhiye eğitimi alırlar, daha sonra Çaldıran’da dört yıllık askerliğini tamamlar. Zeki Efendi askerde iken bir subayın çocuğu çok hastalanmıştır. Çok uğraşmış doktorları gezdirmişler ama hasta bir türlü şifa bulamamıştır. Sonunda birisi der ki; “Bakın komutanım bir asker var, Peygamberimizin soyundan, duası çok keskin, ona okutsanız.” O da artık çaresiz kalınca okutur ve Allah (c.c) çocuğa şifa verir, iyileşir. Komutan da Zeki Efendiye tutar, biraz para verir. O parayı almak istemez, ama çekindiğinden bir şey de diyemez, kabul eder. Bir kağıt paradır verdiği, eline alır reddedemez. Ama çok rahatsızdır, para elinde dışarı çıkar, ne yapacağını bilmez bir haldedir. Daha önce de hiç yaptığı bir şey değildir. Tam o kararsızlık halinde yürürken birden bir esinti gelir ve elindeki parayı alır götürür. Zeki Efendi rüzgarda sürüklenen paranın ardı sıra bakar ve “Elhamdülillah demek ki nasip değilmiş.” der ve huzurla yoluna devam eder. Nevzat Bey o zaman yeni bir araba alır. Mercedes araba çok havalı durmaktadır. Erzurum’da o zaman Mercedes araba sayısı çok azdır. Nevzat Bey arabasını da çok sever. Yeni heves, gençlik ve heyecan. O arada Zeki Efendinin Erzurum’a geldiğini duyunca hem zatı ziyaret etmek hem de yeni arabasına dua ettirmek için Zeki Efendinin yanına giderler. Ziyaret eder, elini öpüp az sohbetten sonra Zeki Efendiye yeni arabasına dua ettirmek için ricada bulunur. Dışarı çıkarlar Mercedes kapının önünde ışıl ışıl durmaktadır. Nevzat Bey belki de arabasının güzelliği hakkında iltifatlar beklemektedir. Zeki Efendi bir arabaya bakar, bir Nevzat Bey’e bakar. Sonra da sorar. “Bu teneke! senin mi?” Milyarlık Mercedese teneke deyince Nevzat Bey bir tuhaf olur, bir an ne diyeceğini bilemez ve usulca, “Evet Efendim benim, bir dua buyurun.”, der Gururlanma noktasına gelen Nevzat Beyin nefsini kırmak adına, hemen ardından ikinci darbeyi indirmek için ikinci sualini sorar. “-Hele söyle, senin bu tenekeyi bu köyün girişine tek başına bıraksan, kendi başına gelip evi bulabilir mi?” Nevzat bey biraz da şaşkınlıkla, “-Hayır Efendim, gelemez.” Deyince Zeki Efendi gayet içten bir gülümseme ile, “-E bizim eşeği bıraksan gelir evi bulur.”, deyiverir. Anlatılır ki, uzun süren rahatsızlıklardan sonra Cumayı Cumartesine bağlayan gece durumu biraz daha ağırlaşır ve yoğun bir şekilde evrad, ezkar ve dualar okumaya başlar. En son karşıya bakar, sanki bir davete icabet etmek ister gibi, hafifçe toparlanır, kalkıp gitmek istermişçesine ve okuyarak tebessümle dünyasını değiştirir. Daha sonra zatın mübarek bedeni sabaha kadar beklerken kulak altlarından ve sakalının altından çok güzel bir koku gelmeye başlar. Abdest azaları belirgin bir şekilde pırıl pırıl parlamaya başlar. Ertesi gün cenaze namazını kardeşi Abdulgafur Has Hoca Efendi Lalapaşa Camiinde kıldırır. Namazın ardından merkeze bağlı Dutçu köyündeki Seyyidler Aile Mezarlığına defnedilir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Hacı Rasim Baba

erzurum – dutçu köyü Kadiri tarikatından üveysi meşrepli Rasim Baba (1908-1990) diye anılan Hacı Rasim Platin Hazretleri şehir merkezine 18 km. mesafede bulunan Uzunahmet köyünde dünyaya gelir. Babası Hüseyin Efendi annesi Hatice Hanımdır. Dedesi Yusuf Efendi Şam tarafından Tortum’a gelmiş ve burada imamlık görevi yapmıştır. Halk arasında alim, zahid bir zat olarak tanınan Yusuf Efendi daha sonra Uzunahmet köyüne geçerek burada imamlık görevini yürütür. Rasim Baba Hazretlerinin soyunun Peygamber Efendimiz’in (sav) amcası Hz. Abbas’a dayandığı nakledilir. Buna dair şecerelerin ceylan derisine yazılı olarak mevcut olduğu, fakat seferberlik yıllarında zayi olduğu söylenir. Seferberlik yıllarında Rasim Baba Hazretlerinin babası vefat eder. Uzunahmet’te uzun süre kaldıktan sonra annesi, kendisi ve iki kardeşiyle beraber Erzurum’un Kuloğlu Mahallesi’ne gelip yerleşirler. Yine o zamanlarda kardeşinin birisi esir olarak gider, diğer kardeşi Cemal Efendi, İstasyon Mahallesi’ne yerleşir. Rasim Baba , İbrahim Hakkı Hazretlerinin torunu ve Fehim Efendinin oğlu olan Şakir Efendi’den tarikat dersi alır. Bununla birlikte küçük yaştan beri Murat Paşa civarında, hamamın yanında bulunan Hacı Haşiizade Ali Efendi Hazretlerinin tekkesine sıkça gider, orada hizmet eder, zikrullaha katılır. Geçimini Erzincankapı’da bulunan küçük dükkanında eskicilikle, ayakkabı tamirciliği ile temin eder. Günlük nafakasını karşıladığında çalışmayı bırakıp evine ve evinin yanında bulunan dergahına çekilir. Yukarı Yoncalık Mahallesi Ali Ravi İlköğretim Okulunun karşısındaki evi ve yanındaki kendi dergahında yetmiş yıl irşat hizmeti verir. Hacı Faruk Efendi, Solakzade, Osman Bektaş, Hacı Halis Efendi gibi alimler Rasim Baba nın hiçbir ilim okumadan bu seviyede bir bilgiye sahip olmasına hayret ederler. Rasim Babanın bir özelliği de karşısındaki insanın ne düşündüğünü, söz ve fikirlerini, o kişiye hemen ifade etmesi, o insanları duygu yoğunluğuna sürüklemesidir. Rasim Baba ev halkına ve çevresine oturuşta, kalkışta, adap, mahrem ve namahremlik konusunda sünnete riayet edilmesini uyarır, bilhassa ibadet hususunda pür dikkattir. Nafile namazları ve çoğunlukla tespih namazını kılar ve kılınmasını ister. Dergahında hem cehri hem de hafi zikir yaptırır. Hacı Rasim Baba Erzurum’daki diğer tekkeleri de ayırmaz. Onları da her zaman ziyaret eder, sohbetlerinde, zikirlerinde bulunur. Vefatında Tuzcu köyündeki Hacı Haşıl Efendi Hazretlerinin bulunduğu kabristana defnedilir. Kendisinden kırk gün sonra kendisini çok seven halifesi Evrenili Yahya Baba Hazretleri onun ayrılığına dayanamayarak ardından ebedi aleme göçer. Rasim Babanın mezar taşında şunlar yazılıdır. Hu vel Baki El merhum el mağfur Kadiri tarikatı Meşayihi kiramın dan Üveysi kolu Halifelerinden Hacı Rasim Pilatin Ruhi için Fatiha H. 1326 (1908) –m.1990 Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Tabur İmamı Hasan Uludağ Efendi

erzurum – Tabur İmamı olarak anılan Hasan Uludağ Efendi (1879-1952)’nin babası Mehmet Efendi annesi Emine Hanımdır. Hasan önce sıbyan mektebinde sonra Esat Paşa yokuşunda bulunan Merkez Rüştiyesinde okur. Bu arada Caferiye Camii İmamı ve İbrahim Paşa Camii hatibi Kurra Hafız Mustafa Niyazi Hoca Efendiden ders alır. Bilahare Mustafa Zihni Efendi (Yetim Hoca)’den Arapça ve tecvit dersleri alarak yetişen Hasan Efendi Kurra Hafız olur. Yetim Hoca Medresesi Kavaflar çarşısında Memiş Ağa hanında idi. Mustafa Yetim Efendi talebelerine Arapça, Farsça öğretmekte, ayrıca, fıkıh, hadis dini ilimler dersleri de yapmaktadır. Genç Hasan bu yıllarda Yetim Hocanın Rahle-i Tedrisinden geçer, böylece Kuran okumasını pekiştirir. 1904 yılında Erzurum Askeri Hastanesinde göreve başlar. Balkan Harbine ve Birinci Dünya Harbine katılır. 1920 yılında evlendikten sonra Kars Müstahkem Mevki Topçu alay imamlığına yüzbaşı rütbesiyle atanır, daha sonra terfi ederek Alay Müftülüğüne getirilir. Bu zaman içinde bulunduğu kıtalarda askerlere konferanslar biçiminde din dersleri anlatır. Kars’ı ziyaret eden Atatürk’ün de hoca efendinin kıldırdığı Cuma namazına iştirak etmiş olduğu nakledilir. 30 yıl görev yaptıktan sonra 1934 yılında emekli olur. Görevi gereği gittiği Sarıkamış, Sivas ve Edirne illerinde talebelere kuran okutmayı devam ettirir. Erzurum’un işgalinden sonra Hasankale’de günümüzde İbrahim Hakkı Hazretleri Camisinin bulunduğu yerdeki Kethüda Mescidinde kalarak talebe okutur ve Ramazan ayında teravih kıldırır. Daha sonra Hasankale’nin ileri gelenlerinden Bayoğlu ailesi evlerini hocaya tahsis edince orada kalmaya başlar. 18 yıl bu görevde hizmet eden Hasan Efendi soyadı kanunu çıkınca Uludağ soy adını alarak “İkinci Dünya Savaşı” öncesinde emekli olup Mehdi Abbas Kümbetinin karşısında bulunan baba evine yerleşir. Burada Kuran okutmaya ve hafızlara ve diğer talebelerine tecvit ve kıraat dersleri vermeye başlar. Vefatına kadar bu görevini sürdürür. 1938-1952 yılları arasında Emir Şeyh Camisinin bitişiğindeki evinde sayıları onlarca olan hafıza kıraat dersi verir, iyi Kuran okumalarını öğretir. Bu arada Tabur İmamı Hasan Uludağ’ın ünü sınırları aşmış Arabistan’dan bile öğrenciler gelip o zor şartlarda Hasan Efendiden kıraat öğrenmişlerdir. Yetiştirdiği talebeler arasında, Hırtızlı Hafız Hoca Efendi Hafız Yusuf Dicleli, Hafız Nazif Şehitoğlu, Hafız Nusret Gedik, Hafız Nihat Oltulu, Narmanlı Cami İmamı Abdullah Hoca, Diyanet İşleri eski reisi Mehmet Nuri Yılmaz, Naim Hoca, Dursun Ali Hoca, Oltulu Hafız Nihat, Bayoğlu Sıtkı Bey vardı. Nakledilir ki, Hasan Hoca Efendinin Alvarlı Muhammet Lütfi Efendi, Müftü Solakzade, Sakıp Danışman ile derin muhabbetleri vardı. Hasan Efendi Hoca’ya ders için gelen hafızların, Euzu besmele ve subhaneke için günlerce gidip geldikleri, Hafız Yusuf Dicleli ve Hafız Nusret Gedik tarafından ifade edilmektedir. Salih Efe Hazretleri şöyle bir hatırasını nakletmektedir. “Bir gün dost meclisinde Müftü Solakzade Efendiye hitaben; Efendi Hazretleri , bir sure okusam da tecvitte, gramerde bir hatam var mı baksanız dedim. Müftü Solakzade Efendi ; “Aman Efendim Hasan Hoca burada. Okuyun da hoca Efendi de dinlesin. O burada iken bize söz düşmez” dedi. Okuduğum Fatiha suresini dinlediler ve Hasan Hoca Efendi; “Yedi yerde yanlış vardı” Efe Hazretleri dediler. Zaten okuduğum sure de yedi ayetlik bir sure idi”. Hasan Efendi kıyafetine önem verir, sokağa ütüsüz pantolon giymeden çıkmazdı. Arapça ve Farsça bilen altı çocuk babası, İstiklal Madalyası sahibi olan Hasan Efendinin vefat ettiğini duyan Solakzade Müftü Efendi, Hasan Efendi Hoca’nın başında sabaha kadar beklemiş ve, “bir mezar da kitapları için kazın, çünkü o kitapları ondan başkası okuyup, anlatamaz”, demiş. Kitapları Atatürk Üniversitesi Kütüphanesine bağışlanır. Hasan Efendi Erzurum Asri Mezarlığı’nda defnedilmiştir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi

erzurum – asri mezarlığı Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi (1834-1916) Erzurum’da dünyaya gelir. Babası Bekir Efendidir. Ailesi keten bezi ticaretiyle uğraştığından, Ketencizade namıyla tanınır. Döneminin kurra hafızlarındandır Erzurum medreselerinde eğitim görür, icazetini alır ve uzun yıllar Ulu Cami İmam Hatipliğini yapar. Nakşibendi şeyhi Mevlana Halit Bağdadi ’nin Erzurum’daki ilk halifelerinden olan Tortumlu Hacı Feyzullah Efendi ’nin mürididir. Şeyhine bağlılık ve hayranlığını aşağıdaki dizelerle dile getirmiştir. Rüştü Veşta ezelden bu şeyhin hayranıyım. Miskinim biçareyim amma kulu kurbanıyım. Kapısında kelbiyim hem bende-i fermanıyım. Ruyuma bassın gelenler hak ile yeksanıyım. Bekreyak dilersen sende Feyzullah’tan Gel talep kıl kutb-i şeyh Feyzullah’tan. Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi Hac için Hicaz’a, oradan da İstanbul’a gider. Erzurum’un Rus işgaline uğradığı günlerde memleketine geri döner. Bilgin, hattat, mutasavvıf, hafız, düşünür ve şair bir şahsiyettir. Mevlidi ve Divanı vardır. Şehirde, birçok tarihi yer ve şahsiyetlerin kitabelerinde el emeği bulunmaktadır. Ketencizade vefatında Yetim Hoca’nın medfun bulunduğu Çürüklük mezarlığına defin edilir. Bilahare şehir düzenlemesi yapılırken Yetim Hoca ile birlikte oradan alınarak Asri mezarlığın girişte sağdan ikinci parseline nakil edilir. Herkese kitabe yazan Ketencizade’nin mezar taşında, günümüz yazım usulüyle sadece, Ketencizade Hacı Hafız Muhammed Rüştü Efendi Ruhuna Fatiha D. 1834 Ö.1916 bilgileri yer almaktadır. Erzurumlu Ketencizade Mehmet Efendi, Hızır Aleyhisselamı çok görmek isterdi. Her daim bu aşk ile yanıp tutuşuyordu, Dua ederek, bir gün görmeyi umuyordu. İçindeki bu arzu, gün geçtikçe büyüyor, Ketenci zade bunu hocasına soruyor. Hocam nasıl görürüm ben Hazreti Hızır’ı? Medet bana ya Hocam ruhum bulsun huzuru. Daha çok gençsin oğlum, mutlak bir gün olacak, Göreceksin Hızır’ı ruhun felah bulacak! Sabah namazlarını, her gün Ulu Camide, Kıl Rabbine dua et; umut kesme yine de. Mutlak cemaatle kıl, kırk gün böyle devam et! El açıp yaratana, isteğini beyan et! İnşallah kırk gün sonra Hızır’ı göreceksin, Allah nasip ederse murada ereceksin! Hocasının cevabı, çok mutlu etti onu, Sevinçten uçuyordu, tuttu evin yolunu. Her sabah namazını cemaatle kılıyor, Kavuşmak arzusuyla yanıyor yakılıyor. Otuz dokuz gün böyle devam etti dikkatli; Geç kaldı kırkıncı gün, geçmekte namaz vakti. Telaş ve pişmanlıkla Ulu Camiye koştu, Cemaat dağılmıştı, Ulu Cami bom boştu. Yüreğindeki acı, sanki yüzüne vurdu, Sabah namazı için öyle kıyama durdu. Bu kaçan bir fırsattı Hızır’ı görmek için, Dost bahçesinde açan güllerden dermek için. Aksakallı ihtiyar yaklaşıp selam verdi, Bakmadı ki yüzüne, önüne perde gerdi. Ketenci zade ile sohbette ısrarlıydı, Onunla konuşmanın bir yolu olmalıydı. Caminin karşısında, kalenin sur dibinde, Türbe var bilir misin kim yatıyor içinde? Fatiha okuyalım o mübarek ruhuna, Ebu İshak Hazrete ve onun ervahına. Asker arkadaşımdır o, mübarek bir kişi, Resulün sancaktarı, İslâm’ı yaymak işi, Hiç bakmadan yüzüne yanındaki faninin, Yürüyerek geçtiler karşısına caminin. Türbenin kapısından içeriye girdiler, Tazim ile eğilip, zata selam verdiler. Ebu İshak Hazretin aziz ve pak ruhuna, Tam kalbi selim ile okuyordu Fatiha. Hem Fatiha okuyor, hem de düşünüyordu, Muhakeme ederek kendi kendine sordu. Ölüm tarihi belli, kaç yüz yılı aşıyor, Asker arkadaşıysa, nasıl hala yaşıyor? Büyük bir heyecanla o zata doğru döndü, Yanında hiç kimsenin olmadığını gördü. Ne yana bakındıysa kimseyi bulamadı, O,Hazreti Hızır’ın farkına varamadı. Pişmanlığı böylece iki kat daha arttı, Bu, ne kadar önemli, bu, ne büyük fırsattı. Bilmeden sohbet etti hazreti Hızır ile, Şimdi o da kabrinde yatıyor huzur ile. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Haşiizade Şeyh Hacı Ali Efendi ( Hacı Haşıl Efendi )

erzurum – dutçu köyü Haşii-zade Şeyh Hacı Ali Efendi (1840-1910), ulemadan Hacı Hüseyin Efendi’nin oğludur. 1840 yılında Erzurum’da dünyaya gelir. Kadiri tekkesi şeyhidir. Genç yaşlarında dervişlik yolunu tutarak nefsiyle mücadeleye koyulmuş bir Hak aşığıdır. Hacı Haşıl Efendi ilk medrese öğrenimini amcası Ahmet Efendinin yanında almış olup daha sonra Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin küçük evladı Şeyh Hacı Muhammed Şakir Efendi nin önce talebesi olur, sonra ona intisap eder ve müridi olur. Daha sonra Hacı Haşıl Efend i, Şeyh Hacı Muhammed Şakir Efendi ’nin vefatıyla Kadiri tekkesinin postuna oturmuş ve sayıları bilinmeyen müritleri ve öğrencileri olmuştur. Nakledilir ki, şeyhine olan sevgi ve bağlılığından adeta onun bir parçası haline gelir. Şeyhi ile oturur, şeyhi ile bakar, şeyhi ile söyler. Onun yolunun aşığıdır. Marifetname’yi yanından ayırmaz, bulunduğu ortamlarda hep onu okutur. Yanına gelenlerin hal ve ahvallerini anlar, onlara yasaklardan korunmaları için kurtuluş yollarını anlatır. Haşii-zade Hacı Ali Efendi edep timsalidir. Şeyhinin türbesi orada olduğu için, ömründe bir defa olsun, ayaklarını Hasankale’ye doğru uzatmaz. Sarhoş, Müslim, gayrimüslim demeden rastladığı herkesi irşat etmeye çalışmış, yerdeki bir karıncanın dahi incinmesine müsaade etmemiştir. Birinci Cihan harbinin zuhur edeceğini yirmi yıl önceden müritlerine haber verdiği söylenir. Vefatıyla Erzincankapı mezarlığına defin edilir. (Bilal veya Maksut Efendi mezarlığı. Bu günkü Kız Meslek Lisesi, askeri lojmanlar, ordu evi ve ordu pazarı mevkii). Bilahare şehir düzenlemesi sebebiyle müritlerince Tuzcu (Dutçu) köyüne nakil edilir. Hacı Haşıl Efendiden sonra posta oturan Haşii Zade Hacı Ebubekir Efendi, amcasının oğludur. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Abdürrezzak Ali Efendi

Abdürrezzak Ali Efendi (1842-1907) Erzurum’da dünyaya gelir. Babası Erzurum Nakib-ul-eşrafından olup, seyyidlerden Gadayizade Muhammed Efendi dir. İlimde çok kuvvetli olduğundan, İlmi mahlasını kullanmaktadır. Abdürrezzak Efendi tahsil çağına gelince, ilk önce ağabeyi Muhammed Efendi’den okumaya başlar. 14 yaşından itibaren babası Muhammed Efendi’nin manevi terbiyesi altına girer. Aynı zamanda medreselerde okunan ilimleri de bitirerek İbrahim Paşa Medresesi müderrislerinden Solakzade Ahmed Tevfik Efendi ’den icazet alır. Tahsilini tamamladıktan sonra Ahmediyye Medresesinde ders okutmaya başlar. Abdürrezzak Ali Efendi , Tasavvuf yolunda da ilerlemek için bir mürşid-i kamilin talebesi olmak ister ve Şeyh Hakkı Erzurum’a gelince onun sohbetlerine devam eder. Şeyh Hakkı hazretlerinin vefatına kadar hizmetinde bulunur. Sonra tekrar talebe yetiştirmeye başlar. Tefsir ilminde çok derin alimdir. Ruhu’l Beyan Tefsiri’ni birkaç defa baştan sona talebelerine okutur. Babasının vefatından sonra Nakib-ul-eşraf olur. Erzurum’da ikamet eder, üç-dört senede bir Ramazan ayında İstanbul’a gider. Çeşitli camilerde vaaz ve nasihatlarda bulunur. Sümbül Sinan Efendinin manevi işareti ile kendisine ayrılan odada elli sene kalır ve ibadetle meşgul olur. Sözleri çok tesirlidir. Dinleyenler huzur bulmaktadır. Kimseye halifelik vermez. Erzurum’da vefat eder. Ali Efendinin Halal ve Haram Risalesi , Musavat-ı Aded-i Hurufat , Manzume-i Nüfus-ı Seb’a adlı eserleri yanında bir de Divan ’ı vardır. Hiçbirisi matbu değildir. Abdürrezzak Ali Efendi buyurmaktadır ki: “Kalbi Allahü tealanın sevgisi ile diri olanın ölümü hayattır. Kalbi nefsin arzuları ile ölmüş olanın hayatı ölüdür.” “Ölüm, ölmeden önce ölünüz, sırrına eren aşıklara rahmet, devlet, seadet, izzettir.” Abdürrezzak Ali Efendi, Allahü tealanın aşkı ile çok güzel şiirler söylemiştir. Bunlardan birisi: Cemalullaha olan aşık heva ile sivadan geç Karışma fi’l-i Hakka ey gönül çun-u-çiradan geç. Bekadan neş’edar ol bade-i tevhid ile ey dil Gönülden hazır ol Hakk’a heman mülk-i fenadan geç. Libas-ı fahri neyler came-i aşk aşıka kafi Aba-yı aşkı gey İlmi bütün daru devadan geç. Ey gönül erbab-ı caha etme arz-ı ihtiyaç Bab-ı Hak meftuh iken gayra ne lazım iltica Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Solakzade Ahmet Tevfik Efendi

erzurum – asri mezarlığı Erzurum’da dünyaya gelen Solakzade Ahmet Tevfik Efendi (1816-1893)’nin, büyük alimlerden ve Esat Paşa Şeyhi (Nakşibendi halifesi) müntesiplerinden olduğu söylenir. Büyük müftü merhum Sadık Efendi’nin dedesidir. Dört yaşında Kuran-ı kerim okumaya ve medrese tahsiline başlar. İbrahim Paşa Medresesine müderris olur ve aynı zamanda İbrahim Paşa Camiinde senelerce vaaz ve nasihati ile halkı irşat eder. Kürsü şeyhidir ve zenginlerden ihsan kabul etmez, kendi kazancı ile hayatını idame ettirir, edepli, kibar, alçak gönüllü hoş sohbet, hep halkın arasında olmaktan hoşlanan bir halk adamıdır. Tarihçe-i Erzurum müellifi Mehmed Nusret Efendi (1930), bu zattan bahsederken, “Onu ilk defa gören kemal-i heybetinden ürperirdi, sohbetine katılan ise saatlerce sohbetinden ayrılmak istemezdi. Bu iki fazilet Cenab-ı Peygamberden ulema-yı hassına mütevares olan ahlak-ı aliye-yi maneviyedendir.”, der. Bu aileye Solakzade denilmesinin sebebini ise Müftü Sadık Efendi şöyle açıklar. “Dedem Ahmed Tevfik Efendi’nin babası Hacı Lütfullah Ağa (1821) yarımkan Arap atı besler ve beslediği bu atlarla Erzurum ve çevresinin geleneksel atlı sporlarından cirit oyunlarına katılırmış. Cirit sopasını sol eliyle tutup attığından kendisine solak, çocuklarına da solak’ın oğlu anlamına Solakzade denilmiştir.” 1934 tarihinde çıkarılan soyadı kanunundan sonra Solakbay soyadı alınır. Ahmet Tevfik Efendi geç evlenir. Bunun için şöyle bir hikaye nakil edilir. Çok yağmurlu bir günün gecesinde Erzincankapı’da olan evine giderken önünü büyük bir su birikintisi keser. Efendi hazretleri bir türlü yol bulup geçemez. O esnada oradan geçen bir sarhoş, durumu fark eder. Hoca Efendiyi sırtına alıp geçirmek ister. Her ne kadar istemese de, Hoca Efendi sarhoşun ısrarlarına dayanamayıp, sırtına binmeye mecbur kalır. Su birikintisinin ortasına gelindiğinde, sarhoş der ki, “Hocam ya babama yedi Fatiha okursun, ya da seni su ortasına bırakırım.” Hoca Efendi ellerini kaldırarak Fatihaları okur, karşı tarafa geçirilir. Elini öpen sarhoş uzaklaşır gider. Bu durumla şaşkınlığa düşen Ahmet Efendi, “evladın sarhoşu bile babaya sahip ise, ben nice dururum” der. Evlenmeye karar verir. Münasip birisini bulur, evlenir.” Bu evlilikten, Müftü Solakzade Sadık Efendi’nin babası ve uzun yıllar Erzurum Müftülüğü yapan Abdulhamit Efendi dünyaya teşrif eder. Solakzade Ahmet Efendi, Ölümünden bir iki gün evvel yanına muayene için gelen doktora Fuzuli’nin şu beytini okuyarak, hastalığından kurtulamayacağını işaret eder. “ Çare-i bi hudemi sordum mualicden dedi Derd, derd-i aşk ise mümkin değil sıhhat sana “ Kabri Erzincankapı mezarlığından, Asri Mezarlığa nakil edilmiştir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Timurtaş Baba

erzurum – gürcükapı caddesi Habib Baba Türbesinde Timurtaş Bab a’nın ölüm yılı belli değildir. Kendisinin büyük velilerden olduğu, kitabesinde, “Sultan-ı Müellifinden ve Kut-bul arifin-gavs-ül vasilin (Gerçeğe, marifete ermiş olan kamillerin başı) Timurtaş Baba Hazretlerinin -Medfun-i Hak-i tırnak oldukları türbe-i şerifleriyle hem civarolan-Ehlullah ve sair şüheda ervah-ı şerifleri için fatiha. M.1844”, yazılı olan ifadelerden anlaşılmaktadır. Önceden bu türbenin adı Timurtaş Baba Türbesi olup Habib Baba ’nın defninden sonra Habib Baba türbesi ismiyle anılmaya başlar. Türbenin üst taraflarına kandil asmak için yapılan halkalardan dolayı günümüzde birçok kimse bu türbeyi Küpeli Baba türbesi olarak da bilmektedir. Türbe eski tarihlerde devlet ricali ve halkla birlikte ziyaret edilen bir makberedir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Abdülfettah Enisi Türbesi

erzurum – Merkez – Gazi ilkokulu yanı Abdulfettah Enisi Hazretlerinin (v.1845) kabri, Mahallebaşı – Gölbaşı semtleri arasında Gazi İlk Öğretim okulunun yanındadır. Milletvekili Muhyettin Aksak, Yakutiye Belediye başkanlığı döneminde çevre düzenlemesi yaparak türbeyi açığa çıkarmış, yok olmasını önlemiştir. Türbe kitabesi şöyledir. “ Hulusu kalp ile gel eyle ey can Bulup yaptı anı hayrısı Budur senden Hüdaya mahzü matlab Budur nakdi sarfı gayret eden Fehmi geldi tarihi lafzı üzere Ziyaret Abdülfettahü el Enisi Belirsüz olmuş iken bir nice sel ………. Raht binası Bolulu Mustafa Ağa Sene bin iki yüz altmış iki “ M.1845 Kitabede yatanın Abdülfettah Enisi olduğu belirtilmekte olup, doğum ve ölüm tarihleri mevcut değildir. Ne var ki, burası da zamanla tahribattan nasibini alır. Kitabeden türbeyi Bolulu Mustafa Ağanın yaptırdığı veya tamir ettirdiği anlaşılıyor. Halk arasında bu mübarek zatın Erzurum’a gelen İslam orduları mensuplarından ve Abdurrahman Gazi’nin silah arkadaşlarından olduğu, burada şehit düştüğü rivayet edilmektedir. Ayrıca yörede Arap Baba, Lal Baba diye de anılmaktadır. Bir sıkıntısı olanlar üç hafta cuma günleri hiç kimseyle konuşmadan gelir, türbeyi ziyaret eder Fatihasını okur, duasını yapar, hiç kimseyle konuşmadan evine dönerse, sıkıntılarının Allah tarafından giderileceğine inanırlar. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Derviş Hacı İbrahim Ağa

erzurum – derviş ağa camii Hacı Bektaş oğlu Derviş Hacı İbrahim Ağa 17. yüzyıl sonu 18.yüzyıl başlarında hayat sürmüş, Erzurum’un yetiştirdiği, sanatkar ve kundura işleriyle uğraşan bir sofidir. Derviş Ağanın mezarı Gülahmet caddesinde, 1717 yılında yaptırdığı, kendi adını taşıyan Derviş Ağa Camiinin haremine girişte sol taraftaki küçük hazirededir. Mevlevi tarikatına mensup kimselerin başlarına giydikleri özel bir başlık olan Mevlevi sikkesi Derviş Ağa Haziresinde bulunan Said Efendi ve Hacı Mehmed Efendi’nin mezarlarına ait baş şahidelerin üst bölümlerinde karşımıza çıkar. 35-40 kadar kabrin yer aldığı bu hazirenin ortasında bulunan İbrahim Ağa’nın mezarı baldaken tarzı bir türbe ile çevrilmiştir. Türbeyi dört sütun üstünde yükselen bir kubbe örtmektedir. Kitabesi şöyledir. El Hac Derviş eyledi sad hayf kim tayy-i mekan Cilvegahın eyle Ya Rabbi anın bağ-ı cinan Bilmediler kıymetin bir durr-i bi- hemta idi Etti ağuş-i sadefde akibet kendin nihan Yaptı birkaç cami-i Pakize-i beyt-i Kerim Beş vakitte ruhuna tespih eder nice kesan Her menarı kandil-efruz Mahşere gittikde ol Şatır-ı zerrin-i kemerdir pişgahında revan Hem bir iki çeşme bünyad etti İskender-revan Didiler ab-ı hayatı itti kim atşanesi Nice cisr etti bina ol Hacı Bektaş-zade kim İtti dervişane hayrat oldu inşa nice can Guş edüp fevtin düa birle Didim tarihini Hacı İbrahim’e Bari ide nari Gülistan Sene: H.1149 – M. 1737 Bu kitabeye göre, ayrıca Gümrük Camiini ve daha başka çeşmeler, köprüler yaptırmış olduğunu öğreniriz. 1726 M. tarihli Derviş Ağa vakfiyesinin düzenleniş tarihinden birkaç yıl önce yaptırılmış olan Gümrük Hanı batısındaki hamamla birlikte Gümrük Camii akarlarındandır Erzurum hanları içerisinde Rüstem Paşa Kervansarayından sonra en düzenli plana sahip olan bu han, 2005–2006 yılında Erzurum Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından kapsamlı bir şekilde onarılmıştır. Saray Hamamı da denilen Emir Şeyh Mahallesindeki hamamın giriş kapısı üzerindeki mermer kitabeye göre 1119 H.- 1707 M. tarihinde yaptırmıştır. “Yapup Derviş Ağa Ferzend-i yekta Bu hamam-ı Lâtifi etti ihya Ne hamam-ı ferah bahşaki oldu Selim mevki-i makbul-i ara Binası-dil-küşa tarhı dil ara Ayni söyledim itmamına tarih Havası hoş hamam-ı ziba 1119” “Serçeme çayının devamında Tosik ve Yesmeçöl dağları arasındaki sıkışan yerde civankaşı gibi kurulmuş bir köprü, adını yaptırandan alır. Derviş Ağa Köprüsü 1703 yılında, buraya Kuzgun köyü köprüsü de derlermiş.” Pek düzgün olmayan bir hatla dört satır halinde yazılmış olan kitabesinde, Bir altın ola beher taşı Boyunca görenler hayır dua Hayn sahibi Derviş Ağa Sene 1115 (1703). ifadeler yer almaktadır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Baba Yatır Türbesi

denizli – uzun kaldırım cad ………….

📍 Edirne

Süleyman Zati Efendi

edirne – keşan Anadolu velîlerinin büyüklerinden. Aslen Geliboluludur. Keşan’da ikâmet ettiğinden, Keşanlı Süleymân Zâtî diye meşhûr oldu. Zâtî mahlasıyla söylediği şiirleri pek hoştur. Doğum târihi ve yeri kesin olarak belli değildir. 1738 (H. 1151) senesinde Keşan’da vefât etti. Süleymân Zâtî , Bursalı İsmâil Hakkı hazretlerinin talebelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri hocasından öğrendi. Hocası tarafından Gelibolu’ya gönderildi. Kendisi bunu şöyle anlatır: “Hocam İsmâil Hakkı hazretleri ile m. 1713 senesi başlarında Şam’dan Üsküdar’a geldiğimizde, tasavvuf büyüklerinin âdeti olduğu üzere, hocam bana istihâre yapmamı emir buyurdu. O gece rüyâmda kendimi Gelibolu’daki Yazıcızâde Muhammed Efendinin mağarasına varmış gördüm. Yazıcızâde bana görünüp, iltifatta bulundu. Mübârek eli ile arkamı üç defâ sığadı. Elimden tutup şehrin içine götürdü. Bundan sonra yine kendimi İstanbul’da Kasımpaşa’da gördüm. Ertesi gün hocam bana; “Akşam rüyânda ne gördün?” deyince, ben ondan ayrılmamak için Gelibolu’ya gittiğimi gizledim. Sâdece Kasımpaşa’yı gördüğümü söyledim. Sözümü bitirince bana; “Önce Gelibolu’yu görmedin mi?” buyurdu. O anda kendimi kaybettim. Kendime gelince hemen hocamın ellerine kapandım. Hocam İsmâil Hakkı hazretleri ağlayarak; “Oğlum! Çok zamandan beri Allahü teâlâya, bizim talebelerimizden birisi Gelibolu’ya gitsin ve orada Yazıcızâde Muhammed Efendinin rûhâniyetinin bereketi ile, tâlibleri büyüklerin yoluna dâvet etmesi için niyâzda bulundum. Elhamdülillah, duâmız kabûl oldu.” buyurdu. Sonra beni Gelibolu’ya gönderdi. Yola çıkmadan önce bana şu tenbihleri yaptı: “1724 senesine kadar Gelibolu şehrinden bir adım olsun dışarı çıkma. Eğer 1724 senesine kadar vefât etmezsek, bize gelmen işaret olunduğu zaman, gecikmeyip, hicreti lütuf ve ihsân bilip emre itâat edesin. Bu yolun büyüklerinin gittikleri yoldan ayrılmayasın.” Sonra, çilemiz dolup, ziyâretlerine karar verdiğimde, hocamın vefât haberini aldım. Hasretiyle yanıp tutuştum.” Daha sonra Keşan’a gidip Halvetiyye dergâhı postnişîni olan Süleymân Zâtî Efendi , insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Onların dünyâ ve âhirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Nasîhatleriyle olduğu gibi, şiirleriyle de âhiretin sonsuz, bu dünyânın ise geçici ve vefâsız olduğunu anlattı. Bir şiirinde dünyânın ve ona bağlananların hâlini şöle anlattı: Bu dünyânın süslerine, aman aldanma ey gâfil! Buna her kim gönül verse, geçer ömrü melâl üzre. Bir dikkatli nazar etsen, bu dünyâ ehline cânım, Kazanırlar para dâim, bunlar cenk ü cidâl üzre, Bu dünyâya neler geldi, ben diyenler göçüp gitti, Bilmeli, bu fâni mülkü, yarattı Hak zevâl üzre. Kaçarsan arkandan gelir, kovalarsan yetişemezsin, Ki, dünyâ gölgeye benzer, denildi bu misâl üzre. Akıllı olan bir kişi, gönül vermez bu dünyâya, Düşkün olmaz ondan yana, bilir onu kemâl üzre. Bir kalb dünyâya bağlansa, ibâdet zevkini duymaz, Onunçün Zâtî bu şi’ri getirdi hasbihâl üzre. Zamânın kıymetini bilmek husûsunda buyurdu ki: Geçirme ömrünü mümin, sakın ki, kîl ü kâl üzre! Sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayâl üzre? Keşan’da bulunduğu sırada vefât etti. Orada defnedildi. Şeyh Süleymân Zâtî ‘nin yazmış olduğu şiirleri, tasavvufî olup, çok güzeldir. İsmâil Hakkı hazretlerinin mübârek rûhâniyetlerinden istifâde ettiği, şiirlerinde açıkça görülür. Süleymân Zâtî’nin birDîvân’ı ile Sevânih-un-Nevâdir fî Mârifeti Anâsır isimli bir eseri vardır. Ayrıca hocası İsmâil Hakkı hazretlerinin; Bir elif bul mekteb-i irfânda o bâ’yı sor Kad hamîde eyleyip yâ gibi ondan bâ’yı sor matlalı kasîdesini de mufassal bir sûrette şerh etmiştir. Şâhidî’nin Gülşen-i Vahdet adlı manzûmesini şerhe başladıysa da tamamlamaya ömrü vefâ etmedi. Kaynaklar 1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.59 2) Kâmûs-ul-A’lâm; c.3, s.2224 3) Sicilli Osmânî; c.2, s.342 4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.72 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.234

📍 Keşan, Edirne

Neşati Ahmed Dede

Edirne – Muradiye camii XVII. asır Mevlevi sufi ve şairlerinden olan Neşati ‘nin asıl adı Ahmed’dir. Hayatı hakkında kaynakların verdiği bilgiler oldukça sınırlıdır. Çok nadir olmakla beraber bazı kaynaklarda adının “Süleyman” olduğu ileri sürülür. Ailesi, hatta babasının kim olduğu hususunda da herhangi bir bilgi bulunmamasına rağmen, hemen bütün kaynaklar onun Edirne’li olduğunda ittifak ederler. Doğum tarihi için de yaklaşık olarak XVII. asrın ilk yılları üzerinde durmak mümkündür. Şöyle ki, ölümünden yarım asır önce (1030/ 1622) yıllarında İstanbul’un görülmemiş bir soğuğunu şiirinde şöyle anlatır: Lafzan ü ma’nen ana dedi Neşati tarih Be-meded dondi soğukdan bin otuzda derya Bu şiire göre Neşati’nin XVII. asrın başlarında doğmuş olabileceğini göstermektedir. Neşati’nin gençliğinde iyi bir tahsil gördüğü, özellikle eski divan şairlerini incelediği ve zamanında aydınlar için gerekli görüldüğü üzere Arapça ve Farsça’yı en iyi şekilde öğrendiği, daha gençliğinde Arap ve Fars edebiyatlarını gözden geçirdiği eserlerinden anlaşılmaktadır. Adının “Ahmed” olmasına karşın kendisine Ahmed Dede denilmesinin sebebi, Mevlevi dedesi olması sebebiyledir. Çocukluk ve gençlik yıllarını doğduğu şehir olan Edirne’de geçiren Neşati , daha sonra Gelibolu’ya giderek devrinin Mevlevi büyüklerinden olan “Ağazade” namıyla meşhür Şeyh Mehmed Efendi ‘nin ders halkasına katılmış, bu esnada Ağazade’ye intisab ederek kendisine derviş olmuş ve onun eğitim ve öğretiminden feyz almıştır. Kendi şiirlerinden öğrendiğimize göre Neşati, şeyhinin vefatından sonra da seyahatlerle bir süre gezip dolaşmış, bir taraftan şiirler yazarken diğer taraftan da bilgide ve görgüde kemal derecesine ulaşmıştır. Bu arada Kon­ya’ya gitmiş ve Kubbe-i Hadra’yı ziyaret etmiştir. Mevleviliğe intisab ettikten sonra özellikle Mevlana’nın eserlerini okumuştur. Kısa bir süre içinde ünü geniş bir sahaya yayılmış, etrafında sayısız aydınlar toplanmıştır. Bursalı Mehmed Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri adlı eserinde kendisi için “Edirne’de yetişen fazilet sahibi ve arif Mevlevilerden olup, altmış sene kadar aşıkların irşadı ve talebelerinin öğretimi ile meşgul olarak yüze yakın şair ders halkasında feyz almıştır ki, Naili-i Kadim, Fehim, Nazim bunlar arasındadır” demektedir. Neşati , Konya’ya gidişinden bir müddet sonra, “Oldı yümnile Neşati mevleviye rahher” tarih mısraının gösterdiği 1081/1670’de Şeyh Osman Efendi’den boşalan Edirne Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine atanmıştır. Neşati’nin Edirne şeyhliği çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete layık şahsiyeti dolayısıyla çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştır. Bunun için de Mevlevi dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergaha getirilirken yolda ayinler yapmış, ilahiler okumuş, hem sema edip hem de yürüyerek büyük neş’elerini ifadeye çalışmışlardır. Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine getirildiği yıllarda yaşı hayli ilerlemiş bulunan Neşati, bu şeyhlik görevinde ancak dört yıl kalabilmiş ve 1085/ 1674 yılında vefat etmiştir. Kabri, Muradiye Camii avlusundadır. Vefatına düşürülen çok sayıda tarih arasında özellikle Nabi (ö. 1124/1712) ve Fasih Ahmed Dede (ö. 1111/ 1699)’nin kiler çok meşhurdur. Fasih Ahmed Dede, “Neşati gitmegile eyledi mahzun ahbabı” derken Nabi, “Neşati gitdi devranın” diyerek üç kelime içinde onun hem vefat yılını söylemiş, hem de Mevlevi devranını böyle bir şevk adamını kaybettiğini “zamanın neşesi, tadı kaçtı” diyerek üzüntüyle dile getirmiştir. Aynı zamanda ta’lik hattatı da olan Neşati Dede , şiire başladığı ilk yıllarda “Semendi” mahlasını kullanmıştır. Onun “Semendi” mahlasını niçin terk ettiği ve “Neşati” mahlasını nasıl aldığı Safayi Tezkiresı’nde şöyle nakledilmektedir: “Mahlası Semendi olmağla ol asrın şeyhülislamına bir kaside-i garra verdikte ol müfti-i müşkil-güşa kasideye ziyade tahsin idüp buyurur ki, Çelebi bir müstaid ademe benzersin, lakin Semendi at canbazı demektir, şimdiden sonra mahlasın Neşati olsun demekle mahlas-ı mezbun ihtiyar etmiştir”. Esrar Dede Tezkiresi’nde “üstad-ı üstadane-i Rum” diye vasıflandırılan Neşati’nin başta şair Nazim olmak üzere, bu asrın bir kısım şairlerine hocalık ettiği belirtilmektedir. Bu anlamda Neşati , şiirindeki ahenk, hayal zenginliği, duyuş inceliği kavramlar arasında geniş hayallere dayanan bağlantılar ve güçlü üslubuyla yetiştirici bir sanatkar özelliği sergilemiş, klasik edebiyatımızın bu asırlardaki birçok şairine şiir sanatı hakkında bilgiler vermiş, kısacası, eski şiirimizin şifahi nazariye üstadlarından biri olmuştur. Neşati , anlatımının renkliliği aşkı, rindane söyleyişi, tasavvuf kavramları bile hayallerle süslü bir anlam zenginliği taşır. Neşati, klasik edebiyatımızın estetik ölçülerini çok iyi bilen ve başarılı bir biçimde kullanan şairlerdendir. Güçlü bir üslüba sahip olan Neşati’nin dili pek ağdalı değildir. Şairin Türk şiirine getirdiği en önemli yeniliklerden biri, XVI. yüzyılda İran’da başlayan ve “Hint Üslubu” denen Sebk-i Hindi akımını benimsemesidir. Divan şiirinde ancak bir beytin içinde bütünlüğe ulaşabilen anlam, Neşati ‘de gazelin tamamını kaplar. Beyitler arasında içten içe bir bağlantı görüldü. Şiirlerinde, bağlı bulunduğu Mevlevi tarikatının dünya görüşünü yansıtan Neşati, aynı zamanda divan şiirinin ortak kavramlarına yeni bir anlatım özelliği kazandırmıştır. Bir Mevlevi şeyhi olduğu, hatta çevresindekilere şiiri bile öğretmek temayülünde bulunduğu halde kendi şiirine, bağlandığı tarikata ait didaktik çizgiler koymamıştır. Bu durum, onun bir ara Hamzavilik yoluna girdiğini ileri sürenleri haklı çıkaracak boyutlarda olmasa bile tartışmalara açık bir tavırdır. Neşati’nin şiirlerinde tasavvuf asırlarca heyecanı duyulmuş derin bir duygu, düşünce ve neşe aleminin musikisi halinde doyurucu ve kanatlandıncıdır. Onun, Şevkiz ki dem-i bülbül-i şeydada nihanız Hünuz ki dil-i gonca-i hamrada nihanız Bu cism-i nizar üzre döküp jale-i eşki Çün rişte-i can gevher-i ma’nada nihanız Olsak n’ola bi-nam ü nişan şöhret-i alem Biz dil gibi bir turfa mu’ammada nihanız Mahrem yine her halimize bad-ı sabadır Da’im şiken-i zülf-i dil-arada nihanız İtdik o kadar rej-i ta’ayyün ki Neşati Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız şeklinde söylediği tasavvufi gazelleri Türk tasavvuf felsefesinin şiire aksetmiş en kuvvetli söyleyişleri arasında ve yalnız şiirin değil, Türkçe’nin de zaferlerindendir. Gerek kendi zamanında ve gerekse sonraki asırlarda birçok büyük şair tarafından şiirlerine nazireler yazılan Neşati , özellikle Nazim, Naili, Fehim gibi çağdaşlarını, Nedim, Şeyh Galib, yakın devirde Yahya Kemal gibi kendisinden sonra gelen şairleri etkilemiştir. Duyuşlarındaki zerafet, sıcaklık ve samimiyetle onda coşkun ve taşkın bir şair ruhundan ziyade olgun ve asil bir üstad tavrı vardır. Bilhassa kasidelerinde zaman zaman Nefi tesiri göze çarpan Neşati, bir bakıma Nefi ile Nedim arasındaki edebi gelişmenin temsilcilerinden biri olarak dikkatleri celbeder. Neşati ‘yi şöhrete ulaştıran en önemli eseri, içinde kasideler, gazeller, tarihler, rubailer bulunan Divan’ıdır. Neşati’nin Divan ‘ından başka , H ilye-i Enbiya adlı 187 beyitlik küçük bir mesnevisi vardır. Bu mesnevi, Hakani’nin Hz. Muhammed hakkında ve Cevri’nin Hulefa-yı Raşidin hakkındaki eserlerine özenilerek meydana getirilmiştir. Hz. Adem ‘den Hz. İsa’ya kadar 14 meşhur peygamberin portrelerini çizmektedir. Neşati’nin ayrıca 144 beyitlik bir Edime Şehrengizi ile Kavaid-i Dersiyye ve Şerh-i Kasaid-i Örfi veya Şerh-i Müşkilat-ı Ôrfi adıyla bilinen eserleri vardır Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Recep Enis Dede

edirne – muradiye camii Asıl adı “Receb” olan Enis Dede , Edirne’de dünyaya gelmiştir. Babası, Derviş Halil Efendi adında, Gülşeni tarikatına mensup bir sipahidir. Enis Receb, çocukluk yıllarında İbrahim Efendi adında bir cilt ustasının yanında bir süre çıraklık yapmıştır. Sonraları öğrenime heves ederek İstanbul’a gelmiş, bir süre tahsil gördükten sonra tekrar Edirne’ye dönmüş ve burada meşhur Mevlevi şeyhi Edirneli şair Neşati Dede (ö. 1085/ 1674)’ye intisab etmiştir. Ondan çok şeyler öğrenmiştir. Sonraki yıllarda Enis Receb ‘in ikinci defa İstanbul’a gelerek, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Kari Ahmed Dede (ö. 1078/ 1667)’ye intisab etmiştir. Bir süre Kari Ahmed Dede’nin Mesnevi derslerini takip ettikten sonra, bulunduğu Yenikapı Mevlevihanesi’ne mesnevihan olmuştur. Şeyhi Ahmed Dede ‘nin vefatı üzerine de Kasımpaşa Mevlevihanesi’ne şeyh olarak tayin edilmiştir (1085/ 1674). Bir süre bu görevde kalan Enis Receb Dede , 1085/ 1674 yılında Edirne Muradiye Mevlevihanesi şeyhi Neşati Dede’nin vefatından sonra bu dergahın şeyhliğine getirilen Seyyid Muhammed Arif Dede’nin de irtihali üzerine 1095/ 1683 tarihinde Mevlevihane şeyhliğine atanmıştır. Enis Receb Dede, altmış yıl gibi uzun bir süre bu dergahta şeyhlik yapmıştır. Yaşadığı süre zarfında sayısız müridi olduğu gibi, bunlar arasında saltanat yıllarına göre IV. Mehmed (1648-1687), II. Süleyman (1687-1691), II. Ahmed (1691-1695), II. Mustafa (1695-1703), III. Ahmed (1703-1730) gibi beş Osmanlı padişahı ve Sadrazam Koca Ragıp Paşa (ö.1763) ile Şeyhülislam Çelebizade İsmail Asım Efendi (ö. 1760) gibi devlet büyükleri ve alimler de bulunmaktaydı. 1147/1734 senesi Receb ayında Edirne’de vefat eden Enis Receb Dede, aynı Mevlevihane’nin bahçesine defnedilmiştir. Edirne üzerine yapmış olduğu çalışma ve araştırmalarıyla tanınan Ratip Kazancıgil, şairin kabri ile ilgili olarak şunları nakletmektedir: “Semahaneye bakan türbede Enis Receb Dede , Neşati Dede ve Hacı Eşref Dede gömülü idiler. Bu türbe de Trakya Genel Müfettişi General Kazım Dirik’in emriyle ortadan kaldırılmış, taşlan Muradiye kabristanına konmuştur. Bu yurtta imar adı altında yapılan tahribata çok güzel bir örnektir. Edirne’de nice ecdad yadigarı ve sanat eseri yapılar aynı zihniyetle hem de vakıflar idaresi tarafından yıktırılıp enkazı ya haraç mezat satılmış veya kaldırım olarak yollara döşenmiştir. Bunların arasında babalarımızın, dedelerimizin mezar taşlan da vardır. Kazancıgil’in bu düşüncelerine katılmamak mümkün değildir. Çünkü incelediğimiz kaynakların Edime’de defnedildiğini bildirdiği, üstelik yerini belirterek söylediği onlarca şair olmasına karşılık, yapmış olduğumuz araştırmalarda Neşati Dede’nin kabrinden başkasına rastlamadık. Öyle ki bunlar içerisinde devrinde ünü üç kıtaya yayılmış meşhur şairler de vardır. Uzun kaldırım’da yatan meşhur Vardarlı Hayali Bey bunu en güzel örneğidir. Bugün bu insanların mezarlarının kaybolmuş bulunması ile Edirne’nin neler kaybettiği acaba hiç düşünülmüş müdür? Bugün bizi ata, dede yadigarı bu kültür mirasından mahrum bırakılan gelecek nesiller herhalde hayırla hatırlamayacaktır. Şairin irtihal tarihi bazı kaynaklarda 1145/ 1732 olarak gösterilmektedir. Galatalı Hafız, şairin ölümü üzerine, “Kürsi-i Cennet’de Mevlana Enis ola celis” tarih mısrasını söylerken, şair Feyzi de şu tarih manzumesini kaleme almıştır: Kutb-ı devran mürşid-i alem aziz ü muhterem Geşti-i ma’nada bahr-i mesnevi içre reis Güş idüb fevtin didiler Feyziya tarihini Gülşen-i lahüta göçdi ah Mevlana Enis Gülşeni şairlerden Nazir İbrahim Efendi ise Divan’ında onun 1146/ 1733 tarihinde vefat ettiğini kaydederek şu tarihi düşmüştür: Semiy-yi şehr-i şehrullah Enis-i Mevlevi hayfa Bu ca-yı pür-neşat içre vücüdın eyledi ifna Nazıra hatıra geldi bi-tevfik-i Hüda tarih Enfsü’l-‘aşıkfn-bada Enfs-i rüh-ı Mevlana 1146/ 1733 Enis Receb Dede , yaşadığı süre içinde, başta Mevlevi çevreleri olmak üzere herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştır. Nitekim vefat ettiği zaman bütün Edirne halkının kendisi için ağladığını kaynaklar yazmaktadır. Kültürlü, iyi huylu, güzel ahlak sahibi bir süfi ve şair olan Enis Receb Dede , tezkire yazan Salim’in de belirttiği gibi salihler zümresinin yüz suyu, Mevlevilerin taze gülüydü. İlmi mükemmel, temiz yaratılışlı bir zattı. Şeyhliği yanında hatta ondan da fazla şairliği ile tanınmış olan Enis Receb Dede, duygulu olduğu kadar tasavvufi ve hakimane ne şiirler de söylemiştir. Kaside ve gazellerinde ilahi aşk, zevk ve şevki hakimdir. Şiirlerinde özellikle Fuzüli, Nefi, Fehim, Naili ve Vecdi’nin etkilerini görmek mümkündür. Bu manzümelerde dikkati çeken en önemli özellik, ifadelerin kudretli ve duyguların samimi olmasıdır. Enis Receb Dede ‘nin türbesi yıkılmış olup, gunumüze ulaşmamıştır. Türbenin varlığını kaynaklardan öğrenmekteyiz. Kaynaklara göre, Enis Receb Dede’nin türbesi Edirne Mevlevihanesi yanındaydı. Aynı zamanda semahaneye bakan türbede, Enis Receb Dede’ den başka, Neşati Dede ve Hacı Eşref Dede de medfundur. Türbe, 1939 yılında Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik tarafından, bakımsızlıktan harabeye dönen, Muradiye İmareti ve Mevlevihanesi yıktırılırken, aynı emirle ortadan kaldırılmıştır. Türbenin taşları Muradiye Mezarlığına nakledilmiştir. Türbenin bulunduğu yerde, günümüze hiçbir kalıntı ulaşmamıştır. Şadan oluruz şevk ile yarin siteminden Nalan oluruz derd ile gayrın kereminden Peymane-i çeşmiyle gören bade-i hüsnü Geçdi feleğin gerdiş ile cam-ı Ceminden Almam dil-i pür-suzuna bir lahza hayalin Havf eylerim ol çeşm-i latifin eleminden Bir kerre kulum dese efendim kereminden Sultan-ı selatini geçer rütbe-i cahım Sanmanız kim ab-rüy-ı hüsnü pinhan itdi hat Ca-nişin-i Hızra anı sebze-i can etti hat Tar-ı zülfiyle fütade dillere imdad için Muydan bir halka-i çah-ı zenahdan etti hat Yukarıdaki beyitlerden de çok iyi anlaşılacağı gibi Enis Receb Dede, şeyhlik derecesine kadar yükselmiş mutasavvıf bir şair olmakla birlikte, divan şiirimizin mazmun geleneğini başarıyla sürdürmüştür. Tabii olarak da bu mazmunların zaman zaman tasavvufi anlamlar yüklendiği görülür. Tezkirelerde Enis Receb Dede ile ilgili olarak onun bazı kerametlerinden sık sık söz edilmektedir. Bilhassa Sultan III. Mustafa’nın gördüğü rüya ve daha sonra Enis Receb Dede ‘yi bulması ilginçtir. Kaynaklarda anlatılan bu hadise şöyle cereyan eder: 1126/ 1714 yılında Sultan III. Mustafa, Mora’nın fethine hazırlanırken rüyasında kendisini ney çalarken görür, gider, Enis Receb Dede ‘yi bulur ve kendisinden bu rüyasını tabir etmesini ister. Bu büyük zat zarifçe ve şairce bir cevapla, “Şahımız mansur olacaktır” der. Bilindiği gibi “şah” ve “mansur” ney çeşitlerinden olup, bu ifade aynı zamanda “Padişahımız zafer kazanacaktır” anlamını taşımaktadır. Gülşeni şeyhlerinden şair Hasan Sezayi Efendi de Enis Receb Dede ‘nin sohbetlerini hiç kaçırmazdı. Bir gece Şeyh Hasan Sezayi ile dostları bir mecliste sohbet ediyorlardı. Sezayi Efendi, kerametleri ile o meclise Enis Receb Dede ‘nin de gelmekte olduğunu işaret buyurup Muhyiddin İbnü’l­ Arabi ‘nin, “İzci cae’r-receb türa’l-aceb” yani “Receb ayı gelince acayip şeyler görülür” sözünü söyler. Orada bulunanlar bu söz üzerine birbirlerine bakışırlarken Enis Receb Dede içeri girer ve “Aferin İbni Arab sad aferin İbni Arab” diyerek yerine oturur. Mecliste bulunanlar her iki zatın üstün halleri ve kerametleri karşısında hayretler içinde kalıp onlara olan sevgileri artar. Fakat Hasan Sezayi’nin, “Enis’in matlabı daim Celaleddin-i Rumi’den/ Nigah-ı lutf ile bir dem sualin ya Resulallah” diyen Receb Dede ile dostlukları ve sohbetleri ömür boyu devam etmiştir. Enis Receb Dede ‘nin mürettep bir Divan’ı ve Hz. Mevlana’nın Bazı Gazelleri’nin Şerhi olmak üzere iki eseri vardır. Yaklaşık bin altı yüz beyti ihtiva eden Divan ‘ın birçok kütüphanede yazma nüshaları bulunmaktadır. Divan, Veli Dede Dergahı şeyhi şair Şuayb Şerafeddin Gülşeni Efendi tarafından toplanmış ve Edirne Valisi Hacı Ahmed İzzet Paşa tarafından 1308/ 1890 yılında Edirne’de bastırılmıştır. Ayrıca Adem Ceyhan ve Halil Güntan tarafından şairin Divan ‘ı üzerinde tenkidli metin çalışmaları da yapılmıştır. Enis Receb Dede ‘nin müridlerinden olan Munis Dede (ö. 1145/ 1741) gönül ehli ve derviş bir zattır. “Tarik-i Mevlevi’de mazhar-ı esrar-ı üns oldum/Enisim sırr-ı Mevlana’dır ey Munis bi-hamdillah” diyerek gönüllere taht kuran Munis Dede, herkes tarafından sevilen bir sufi şairdir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Ramazan Halife

Edirne velîlerinden. İsmi Ramazan Halîfe ‘dir. Edirne’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1520 (H.926) târihinde Edirne’de vefât etti. Ramazan Halîfe , tasavvuf yoluna girip, bir müddet riyâzet, nefsin isteklerini yapmamak ve mücâhede, nefse zor gelen ve onun istemediği şeyleri yapmakla meşgûl oldu. Sonra Anadolu’da yetişmiş evliyânın büyüklerinden Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin yolu olan Bayramiyye yoluna girip ona bağlandı. Bu tarîkatte tasavvuf yolunda ilerledi. Yüksek mânevî hallere, makamlara ve ilâhî feyzlere kavuştu. Pekçok kimseyi yüksek mânevî makamlara çıkardı. Çok takvâ sâhibi ve temiz, hoş bir kimseydi. Günlerini ibâdet ve Resûlullah efendimize uymakla geçirirdi. Kanâat sâhibi olup, az bir dünyâlıkla idâre ederdi. Çok sabırlı ve vakar sâhibiydi. Çok güzel ve tesirli konuşurdu. Sohbetlerinde çok kimse bulunur, istifâde ederlerdi. Duâsı kabûl olunan mübârek bir zât olup, Edirne’de ikâmet etti. Ramazan Halîfe ‘nin çok kerâmetleri görüldü. Sultan İkinci Bâyezîd Han zamânında, bir keresinde Edirne’de çok fazla kuraklık oldu. Meyveler, sebzeler, otlar, susuzluktan kuruyup kavruldu. Topraklar susuzluktan çatladı. Sıkıntıya düşen halk, birkaç defâ yağmur duâsına çıktı. Allah rızâsı için kurbanlar kesildi, fakirler ve yetimler sevindirildi. Sadakalar dağıtıldı ve yağmur yağması için Allahü teâlâya çok yalvarıldı. Fakat hiçbirisinde yağmur yağmadı. Bunun üzerine haram ve şüphelilerden çok sakınan Ramazan Halîfe ‘yi aralarına alarak tekrar yağmur duâsına çıkmak istediler. Ramazan Halîfe’nin mübârek bir kimse olduğunu biliyorlardı. Çoluk-çocuk, büyük-küçük, uzak ve yakında olanlar toplanıp, hep beraber etrâfı çevrili bir yer olan Cumâ ve bayram namazlarının kılındığı musallâya çıktılar. Ramazan Halîfe mimbere çıktı. Boyun bükerek Allahü teâlâya duâ eyledi. Daha mimberden inmeden bulutlar toplanıp, rahmet-i ilâhî yağmaya başladı. Susuzluktan yarılan toprak suya kandı.Her taraf yeşile büründü. Bu hâdiseden sonra, Ramazan Halîfe ‘nin büyüklüğünü daha iyi anladılar. Aralarında böyle bir zât bulunduğu için Allahü teâlâya şükrettiler. Yağmur Duası Edirne’de yaşamış, büyük evliyâdandı, Duâsı makbûl olan, bir mübârek insandı. İkinci Bâyezîd Han, zamanında bir ara, Şiddetli bir kuraklık, gelmişti buralara. Kurudu susuzluktan, sebze meyve ve otlar, Çatladı kuraklıktan, taşlar ile topraklar. Bu kuraklık derdine, bulmak için bir devâ, Yağmur duâlarına, çıktı halk, bir kaç defa. Allahü teâlâya, yalvardılar yürekten, Fakat hiç birisinde, yağmur yağmadı gökten. Dediler: (Bundan sonra, duâya giderken biz, Ramazan Halîfe’yi dahî götürmeliyiz.) Nihâyet onu dahî, alarak yanlarına, Bir de öyle çıktılar, yağmur duâlarına. Çünkü onun mübârek, bir kimse olduğunu, Bilirlerdi, bu yüzden, alıp gittiler onu. Yaşlı-genç, kadın-erkek, büyük-küçük, kim ki var, Toplanıp hep birlikte, musallâya çıktılar. O yerde, namaz için bir alan çevrilirdi. Köylerde bu yerlere musallâ denilirdi. Cumâ namazlarıyla, iki bayram namazı, Musallâ mahallinde, kılınıyordu bâzı. Bu velî zât, mimbere, çıkmıştı ki ilk daha, Boyun büküp sessizce duâ etti Allah’a. Duâyı bitirip de, inmeden o mimberden, Birdenbire o yere, yağmurlar indi gökten. Susuzluktan yarılmış, topraklar suya kandı, Her taraf baştan başa, bol su ile yıkandı. Sularla doldu taştı, çeşme ile kanallı Bir bolluğa ulaştı insan ile hayvanlar. Ramazan Halîfe’nin, büyük zât olduğunda, Yakîne kavuştular, bu hâdise sonunda. Aralarında böyle, bir zât bulunduğundan, Allahü teâlâya, şükrettiler o zaman. KAYNAKLAR 1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.375 2) Sicillî Osmânî; c.2, s.418 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.301

📍 Edirne

Dizdarzade Ahmet Efendi

edirne – merkez – Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) Mahallesi, Eski Tophane, Kıyık Caddesi’nde Tophane Bayırı’nı çıkarken solda, yarısı gömülmüş tarihi çeşmenin yanındadır. Osmanlı devri âlim ve velîlerinden. Karaman’da doğup yetişti. İlk tahsilini tamamladıktan sonra Çivizâde Muhammed Efendinin mülâzimi (yardımcısı, ders vekili), daha sonra müderris oldu. 1596’da müderrislikten ayrıldı. Bir müddet Diyarbakır’da mal müfettişliği yaptıktan sonra tasavvufa yöneldi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin talebeleri arasına girdi. Kısa müddet içinde mânevî kemâlâta, yüksek olgunluklara kavuştu ve hocasından hilâfet aldı. İzmir’e gidip on iki sene insanlara İslâmiyeti anlattı. Daha sonra Edirne’ye gidip yerleşti. On beş sene boyunca, Edirne’de yaptırdığı câmide vâz verip medresede de talebe yetiştirdi. 1623 yılında vefât etti. Medresesinde bulunan zâviyesine defnedildi. Dizdarzâde-Celvetî ve Saçlı İbrâhim Efendi Zâviyesi gibi isimlerle bilinen yerinde iken vakıflar tarafından satılması sebebiyle bugün binalar yükselmiştir. Hayır sahibi bir kişi tarafından iki taş ile belli edilen kabri, Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) Mahallesi, Eski Tophâne, Yeni Kayık Caddesinde Tophâne bayırını çıkarken solda, yarısı gömülmüş târihi çeşmenin yanındadır. Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki: “Eğer bir kimseyi bilmek istersen kendisine sorma, yakınlarına bak. Eğer onun yakınları şerli ise araştırmaya lüzûm yoktur. Hemen ondan kaç. Eğer yakınları hayırlı ise ona yaklaş. Meselâ bir âlim etrafında toplanan talebelere ve bir şeyh etrafında toplanan dervişlere bakmalı, eğer bunların işlerinde İslâmiyet’e zıt hâller görülürse onların reisleri de gerek âlim, gerek şeyh, hiç şüphe yoktur ki, dünyâ ehlidir. Eğer halleri İslâmiyet’e tam uyuyorsa âhiret ehlidir. Dizdarzâde Ahmed Efendi vefatından evvel buyurdu ki: “Âhiret seferi uzak seferdir. Yollarında nice korkular vardır. Fakat bu dünyâ fânidir. Bâki olan ancak Allahü teâlâdır. Bunun böyle olduğuna yüz yirmi dört binden ziyâde peygamberin ölümü şâhittir. Herkes onların gittiği yola gidecektir. Allahü teâlânın buyruğu böyledir. Zamânı gelince can emânetini geri vermek zarûridir. Ah edip döğünmek, ağlamak, çırpınmak nâfiledir. İnsan Allah tarafından çağrılınca dil dolaşır, gözlerin önündeki gaflet perdeleri açılır, gidilecek yol görünür. Artık yerlere yüz süre süre gitmekten başka çâre yoktur… GÜL BENİZLER SOLACAK!.. Ölüm bilinmeyen bir şeydir. Gelmeden görünmez, gelince de aman vermez. Ölüm seferine çıkanın bir daha geri dönmesine imkân yoktur. Bu yalan dünyâ nice defâlar dolup boşalmıştır. Ölüm nice anaların yavrusunu almış, nice babaların boynunu bükmüş, nice yavruları anasız, babasız koymuştur. Herkes birbirinin öldüğünü, gül benzinin kara toprakta solduğunu görür. Bununla berâber dünyâya bağlanmaktan vazgeçmez, dünyâ derdini çeker, dünyâ işine dalar. Fakat nihâyet yaptığını bırakıp gider. Böyle olduğu hâlde kimse aklını başına toplayıp yalancı dünyânın hâlini anlayamamakta ve bu yolculuğa hazırlanmamaktadır…” Kaynaklar 1) Şakâyık-ı Nu’mâniye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.21 2) Kâmûs-ul-A’lâm; c.4, s.3020 3) Türk Dünyâsı Araştırmaları Dergisi, sayı 6, s.117-130 4) Âşıkpaşaoğlu Târihi; s.27 5) Tâcü’t-Tevârih; c.5, s.2-3

📍 Edirne

Muslihiddin bin Alaüddin Cerrahzade

Edirne – Merkez – Şeyh Şücaeddin Dergahı Osmanlı âlimlerinden ve meşhur velîlerden. İsmi, Muslihiddîn bin Alâüddîn dir. Cerrahzâde diye meşhur olmuştur. 1495 (H.901)’de Edirne’de doğdu. 1575 (H.983) senesinde Edirne’de vefât etti. Kabri, Edirne’de Şeyh Şücâeddîn Dergâhı bahçesindedir. Edirne’de büyüyüp, zamânİnİn âlimlerinden aklî ve naklî, fen ve din ilimlerini tahsil etti. Tahsilini tamamladİktan sonra bir müddet Câmi’ul-Atik Medresesi müderrisi olan Molla Lütfullah’tan ilim tahsîl edip Kitab-ül-Miftâh adlİ eseri ondan okudu. Daha sonra Allahü teâlânİn lütuf ve hidâyetiyle tasavvufa yöneldi. Babasİ tasavvuf ehli kâmil bir zât idi. Oğlunun tasavvuf yolunda olgunlaşıp yetişmesini çok arzu etmekte idi. İlk önce kabûl etmedi. Fakat, sonra babasının huzûrunda zikir ve mücâhedeyle uğraştı. Kalbinin temizlenip, nefsinin ıslahına çalışıp, bu yolda olgunlaştı. Sonra, kerâmetler hazînesi Hâcı Çelebi diye meşhûr olan büyük velî Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin sohbetine kavuşup ondan feyz aldı. 12 sene müddetle hizmetinde kalıp, kemâle geldi. Sonra talebe yetiştirmek, Allahü teâlânın yüce dînini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmakla, babasının yerine Edirne’deki Şeyh Şücâeddîn Dergâhında vazîfelendirildi. Birçok talebe yetiştirdi. Çevresindeki insanlara feyz verip aydınlattı. Sonra İstanbul’da bulunan Şeyh Muhyiddîn Dergâhında, yedi sene müddetle talebe yetiştirmek, insanlara vâz ve nasîhat edip güzel ahlâkı anlatmakla meşgûl oldu. Muhyiddîn Ali bin Bâlî, ondan feyz alıp yükselen zâtlardandır. Sonra tekrar Edirne’ye dönüp irşâd, insanlara doğru yolu anlatma vazîfesini yürütürken, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cerrâhzâde’nin talebelerinden olan Muhyiddîn Ali bin Bâlî, Ikd-ül-Manzûm isimli eserinde, hocasİnın tasavvuf yoluna ilk girişini şöyle anlatır: “Hocam Cerrâhzâde’ye tasavvufa nasıl girdiğini sordum. Buyurdu ki: “İlk zamanlar tasavvufa karşı ilgim ve isteğim yoktu. Fakat zamanla istek duymaya başladım. Bu istek gittikçe fazlalaşıyordu. Bâzı geceler arkadaşlarla ve dostlarla toplanır sohbet ederdik. Bir gece toplantıda bulunanların hepsi uyuduğu zaman, uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum sırada, âniden gökyüzünden şiddetli bir gürültü ve çeşitli sesler duyuldu. Başımı kaldırıp baktığımda, içinde bulunduğumuz evin üzerine büyük bir taşın düştüğünü ve tavanın delinip taşın evin içine indiğini gördüm. Taş, evin içinde yerin dibine girip kayboldu. Bu şiddetli gürültüyü duyan ev halkı da uyandı. Gürültünün ne olduğunu birbirlerinden sorduktan sonra tekrar uyudular. Ben ise uyuyamadım, üzerimde bir hâl meydana geldi. Son derece heyecanlanıp korktum, kalbim duracak gibi çarpıyordu. Rahatlamak için oradan ayrıldım, fakat her geçen saat korkum ve heyecanım artıyordu. Nihâyet korku ve heyecan hâlim gidip, sâkinleştim. Aklım başıma geldiği zaman gördüklerimden aklımda hiçbir şey kalmamıştı. Bir gün babam beni çağırdı ve tasavvufa girmemi teklif etti. Onun teklifini önce kabûl etmek istemedim. Bu esnâda gözümden perde kaldırıldı ve bana kabir ehlinin hâlleri gösterildi. Kabir ehlinin yanında sabaha kadar kaldım. Arkadaş ve akrabâlarım üzüntü ve sıkıntı içindeydiler. Onlara iltifât etmedim ve sözlerinden yüz çevirdim.” dedi. Talebesi Ali bin Bâlî ona kabir ehlinin hâlleriyle ilgili neler gördüğünü sorunca da; şöyle anlattı: “Allah onlara rahmet etsin. Onları kabirlerinde, evlerinde oturdukları gibi oturur hâlde gördüm. Bâzılarının kabri çok genişti. Kendileri sevinçli, refâh ve sürûr içinde idiler. Bir kısmı da oturduğu yerin darlığından ayağa kalkamıyordu. Bâzısının kabirleri dumanla dolmuş, bâzısının kabri ateşten kıpkırmızı idi. Bâzılarını zayıf ve ızdırap içinde gördüm. Onlarla konuşup hâllerini ve ölüm sebeplerini sordum. Hallerini anlattılar. Ayrıca bana gelip duâ istediler. Bu sırada kendimi bâzan İstanbul’da, bâzan Bursa’da, bâzan da hiç bilmediğim başka yerlerde görüyordum. Bütün bu hâlleri hayretle seyrettim. Bu hâl bir müddet devâm etti. Daha sonra anladım ki, babamın evindeyim. Aynı hâlim devâm ederken bir de baktım, bir kişi gelip elimden tuttu ve beni bir yere götürdü. Onunla berâber birçok garîb ve acâib yerlerden geçtikten sonra, bir dağın tepesine ulaştık. Orada bir zât oturuyordu. Adam beni o zâta takdim edip, size talebe getirdim dedi. O zâtın önünde diz çöktüm. O zât benim sağ elimden tuttu ve bir işâret koydu. Başka bir şahıs getirildi. Ona da bana yaptığının aynısını yaptıktan sonra, bize kalkmamızı ve bir kulübeye girmemizi emretti. Oraya gittiğimiz zaman, o kulübenin kapısı bize açıldı. İçeriye baktık. İçi, isi ve dumanı olmayan kor ateşle dolu idi. İçeri girmekten çekindik. Fakat zor ile içeriye sokulduk. Arkamızdan kapı kapatıldı. Orada, vücûdumuzun ateş değmedik yeri kalmayıncaya kadar yandık. Sonra kapı açıldı ve çıkmamız emredildi. Bizi getiren adam geldi, önceden geldiğimiz yere götürdü. Bu hâl üzerimden gittikten sonra, babam odama geldi. Sıkıntılı olduğumu görüp, sebebini sordu. Ona başıma gelenleri anlattım. Babam cevâbında; “O gördüğün ateş, ilâhî muhabbet ateşidir. Bu gördüklerin, senin Hak yoluna gireceğine ve tasavvufu seven kişilerden olacağına delâlet eder.” dedi. Babamın huzûrunda tövbe ettim. O andan sonra mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve zikirle meşgûl oldum. İşte bu geceden sonra, kendimi beğenmekten, kibirden kurtulup, âciz, muhtaç bir kul olduğumu anladım. Kendimden geçme ve bâzı hâller hâsıl olmaya başladı. Tasavvufa karşı meylim, isteğim ve Allahü teâlânın aşkının cezbesi fazlalaştı. Büyük bir teslimiyet ve sâkinlik hâline girip, çok ibâdet etmeye başladım. Allahü teâlâ bana çok şeyler ihsân etti. Daha sonra beni, kerâmetler hazînesi, Allahü teâlânın velî kulu olan Hacı Çelebi diye meşhûr olan Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin hizmetine verdi. Uzun zaman onun hizmetinde bulunup, zikir ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapma ile meşgûl oldum. Bana talebe yetiştirmek husûsunda icâzet, izin belgesi diploma verdi.” Hocasının huzûrunda meydana gelen hâllerini de şöyle anlattı: “Hocamın hizmetinde halvette iken, zikre ve Kelime-i tevhîd söylemeye devâm ediyordum. Heybetli bir zât gelip, elleriyle, göğsümü yarıp, öyle bıraktı. Sonra göğsüm eski hâline döndü. Tekrar gelip, iki taraftan da vücûdumu yardı. Bu iş saatlerce sürdü. Bundan dolayı çok şiddetli acı ve ızdırap hissettim. Sonra, bende tasavvufta fenâ denilen hâl hâsıl oldu. Sâkinleşince, bu hâlimi hocama arz ettim. Çok sevindi, bana matlûba, sevgiliye kavuştuğumu müjdeledi. Bundan sonra bana talebe yetiştirme husûsunda icâzet verip, babama gönderdi.” Cerrâhzâde , âlim, fazîlet sâhibi, asrının bir tânesi ve zamânının iftihârı idi. Talebelerinin kalbine hitâb ve tesir etmede büyük bir tasarruf sâhibi idi. Sohbetinde bulunanlar kısa zamanda yükselirdi. Devamlı olarak insanlara hayrı tavsiye eder, vâz ve nasîhatte bulunurdu. Çok ibâdet ederdi. Birçok kerâmetleri vardı. Bu kerâmetlerinden bâzıları: Talebelerinden Ali bin Bâlî anlatır: “Onun sohbetinden sonra îtikâfda bulunurdum. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, mescidde zikirle meşgûl iken, hocam Cerrâhzâde de mescidin bir kenarında kıbleye yönelmiş vaziyette murâkabeye varmıştı. Onun, bir ân için bana iltifât edip baktığını düşündüm. Bu anda beni kuvvetli bir cezbe hâli kapladı. Benim üzerimde garîb hâller zuhûr etti. Neredeyse kalbim duracaktı. Sonra bu hâlimin, onun tasarrufuyla olduğunun farkına vardım. Allahü teâlânın lütuflarına kavuştum.” Onun talebelerinden Osman Rûmî anlatır: “Bir gece mum yaktım ve odama getirip, direğin üzerine koydum. İşime başladım. Uyuya kalmışım. Mum bitmiş, onun ateşinden direk yanmış, neredeyse oda da yanmak üzereyken uyandım, ateşi söndürdüm. Allahü teâlâya şükrettim. Bu hâli kimse bilmiyordu ve kimseye de anlatmamıştım. Sabah olunca, hocam Cerrâhzâde’nin sohbet meclisinde idim; beni azarladı ve; “Neredeyse evi yakacaktın. Bir daha böyle yapma. Uyanık ol. Bu işini gizli tut.” buyurdu.” Yine Molla Muhyiddîn Ahîzâde anlatır: “Edirne’de Atik Medresesinde müderris idim. Benim yanıma bir derviş geldi. “Sana bir müjdem var. Ancak âilem ve çocuklarımın nafakası yok. Bir şey vereceğini umarak geldim.” dedi. Ondan neyi müjdeleyeceğini sordum: “Sen, büyük vezîr Rüstem Paşanın Hayrabolu’da yaptırdığı medresede müderris olacaksın. Haber sana filan saat gelecek.” dedi. Onun vermiş olduğu habere inanmadım. Herhangi bir şey de vermeden geri gönderecektim. Sonra bu haberin nereden çıktığını ve onun kim olduğunu sordum. “Ben, Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin sevenlerindenim. Âile fertlerimin çok ve fakir olduğumu, borçlarımı ödemekte sıkıntı çektiğimi ona arz ettim. Bana buyurdu ki: “Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana MollaMuhyiddîn’in Atik Medresesinden, Rüstem Paşa Medresesine naklolacağını haber verdi.” buyurdu. Bu haber Cerrâhzâde hazretlerine filân gün filân saatte ulaştı. Ben sizi bilmediğim ve tanımadığım hâlde size gönderdi. Bu haberi müjdele, umulur ki, size yardım eder ve bâzı sıkıntılarınızı giderir.” buyurdu. Onun emrine uyarak bu maksadla size geldim.” dedi. Bundan sonra onun getirdiği habere inandım. Ona bir şeyler verdim. “Eğer senin dediğin gibi olursa, başka şeyler de veririm. Bâzı zarûrî ihtiyaçlarını gidermeyi söz veriyorum.” dedim. Derviş yanımdan gitmişti. Ben olur mu olmaz mı diye tereddüd içinde iken, onun müjdelediği husus, bildirdiği zamanda bana haber verildi.” Keramet ve Menkıbeleri Cerrahzade’nin Selamı Var Ahîzâde (Molla Muhyiddîn) anlatır: “Bir gün bulunduğumuz beldeden bir yere gitmek üzere yola çıkmıştık. Hava çok sıcaktı. Son derece sıkıntılı ve harâretli bir hâle düştük. Susuzluk son haddine varmıştı. Kâfilede ise hiç su kalmamıştı. Bize suyun bulunduğu yeri gösterecek birisi de yoktu. Susuzluktan ve harâretten ölüm derecesine geldik. Bindiğim hayvandan indim ve hâlimi düşünerek oturdum. Bir de baktım, uzaktan bize doğru yaklaşan bir karaltı gözüktü. Bize yaklaşınca, ayağa kalkıp karşıladık. Yanımıza gelince, heybesini sırtından indirip, içinden birkaç karpuz çıkardı ve önümüze koydu. “Size Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin selâmı var. Yola gidebilmeniz için bu karpuzları yiyiniz. Bundan sonra azıksız yola çıkmayınız buyuruyor.” dedi. Adama nereli olduğunu ve ne için geldiğini sordum. Cevâbında; “Şu dağın ardındaki Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin köyündenim. Bana; “Filân medresenin müderrisi Molla Muhyiddîn yoldadır. Şiddetli susuzluğa düşmüştür. Biriniz şu karpuzları ona çabukça götürüp versin” buyurdu. O, filân yerde ikâmet etmektedir. Ben onun emrine uyup, sizin tarafınıza bunun için geldim.” dedi.” Kaynaklar 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.263 2) Ikd-ül-Manzûm (Vefeyât Kenarında); c.2, s.312 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.367

📍 Edirne

Bahaeddin Bin Lütfullah

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmi Mevlânâ Behâeddîn bin Şeyh Lütfullah ‘tır. Doğum târihi kaynaklarda bulunamamıştır. 1490 (H.895) senesinde Edirne’de vefât etti. Babası Şeyh Lütfullah , Hak yolu yolcularının rehberi ve helâke uğrayanların, İslâmiyetten uzaklaşanların kurtarıcısı Şeyh Hâcı Bayrâm hazretlerinin önde gelen halîfelerinden idi. Bu sebeple Behâeddîn, daha küçük yaşta iken o yüce velînin elini öpmek ve duâsına kavuşmak şerefine nâil oldu. Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretleri tâcını Behâeddîn’e hediye etti. O bu tâcı ömrünün sonuna kadar başından çıkarmadı ve eriştiği dereceleri hep Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin tasarrufu bereketi bildi. Zamânındaki büyük âlimlerden ilim öğrenerek yetişen Mevlânâ Behâeddîn , daha sonra Hâcezâde Muslihuddîn Mustafa bin Yûsuf’un hizmetine girdi. Kısa zamanda yükselerek, Hâcezâde’nin ders vekîli oldu. Önce gelen hakîkî İslâm âlimlerinin yaptıkları gibi edebe riâyet ile ilmini arttırdı ve büyük âlimlerden oldu. İlminin çokluğu ile berâber, fazîlet ve güzel hâllerde de çok üstün idi. Vakitlerinin çoğunu ilim ve ibâdete ayırdı. İlimde çok yükselip, insanlara faydalı olacak, ders verecek hâle gelince, Balıkesir Medresesine müderris oldu. Sonra Bursa’da Yıldırım Bâyezîd Han Medresesinde görevli iken, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından İstanbul’da yaptırılan Sahn-ı Semân medreselerinden birine tâyin edildi. Bir müddet sonra, bu vazîfeye Magnisâvîzâde’nin tâyin edilmesi ile, tekrar Bursa’daki vazîfesine döndü. Bir zaman sonra, kendisini sırf ibâdet ve tâata vermek, başka hiçbir şeyle meşgûl olmamak istedi. Bunun için müderrislik vazîfesini bırakıp, Balıkesir’de yerleşti. İnsanlardan ayrı, kendi hâlinde yaşamayı tercih etti. Sultan İkinci Bâyezîd Han, Edirne’de büyük ve mükemmel bir medrese yaptırınca, buraya, ilk müderris olarak bizzât Mevlânâ Behâeddîn ‘i tâyin etti. Böylece bu kıymetli vazîfeye tekrar başladı. Mevlânâ Behâeddîn hazretleri 1490 (H.895) senesinde vefâtına kadar bu görevde kaldı. Pekçok talebe yetiştirdi. İnsanlar ondan çok istifâde ettiler. Vefâtı üzerine şu târih düşürüldü: “Asrın âlimi Behâeddîn’i kaybettik Rabbim ona rahmet et diye târih dedik.” Rivâyet olunur ki, Mevlânâ Behâeddîn hazretleri , bir gün Edirne’de velîlerden birine rastladı. O zât Mevlânâ’ya; “Yolculuk zamânı yaklaştı. Âhirete göç etmek zamânı geldi. Devamlı âhiret hazırlığında bulunmalı değil mi?” diye hitâb etti. Mevlânâ tebessüm ederek; “Evet!” mânâsına başını salladı. Bu konuşmadan sonra evine gelen Mevlânâ, vasiyetini yaptı.Yedi gün hasta yattıktan sonra vefât etti. Onu sevenler, vefâtına çok üzüldüler. Kaynaklar 1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye (Arabî); c.1, s.219 2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi(Mecdî Efendi); s.213 3) Tâcü’t-Tevârih; c.5, s.162 4) Edirne ve Paşa Livası; s.99-100

📍 Edirne

Pamuk Kadı – Abdüllatif Efendi

edirne – merkez – kasımpaşa camii Anadolu’da yetişen İslâm âlimlerinden ve büyük velîlerden. İsmi, Abdüllatîf olup, “ Pamuk Kâdı ” diye tanınmıştır. Kastamonu vilâyetinden olup doğum tarihi bilinmemektedir. 1532 (H. 939) senesi Ramazân-ı şerîf ayında, Kadir gecesi Edirne’de vefât etti. Abdüllatîf Efendi , zamânındaki âlimlerden okuyup ilk tahsîlini tamamladıktan sonra, Mevlânâ Muslihuddîn Yârhisârî ve Anadolu kadıaskeri olan İmâm Şeyh Mahmûd’un sohbet ve hizmetlerine girdi. İlim öğrenmekteki gayret ve istidâdının çokluğu sebebiyle, kısa zamanda yetişerek kemâle geldi ve medreselerde ders verecek, talebe yetiştirecek seviyeye ulaştı. Evvelâ Dimetoka Medresesinde müderris oldu. Bundan sonra; Edirne’de Ali Bey, İstanbul’da Eski İbrâhim Paşa, Kalenderhâne, Ebû Eyyûb-i Ensârî ve Mahmûd Paşa, Edirne’de Üçşerefeli, Manisa’da Manisa medreselerinde müderrislik yaptı. Bu medreselerde tam bir muvaffakiyet ile vazîfe yaptıktan sonra, Heşt Behişt (Sekiz Cennet) ünvânıyla tanınan Sahn-ı semân medreselerinden birinde müderris oldu. Bundan sonra, Edirne’de Sultan Bâyezîd Hân Medresesine müderris oldu. Burada da bir müddet vazîfe yaptıktan sonra, kâdılık yapması uygun bulunup, yine Edirne kadısı oldu. Bu vazîfesi sırasında Pamuk Kâdı nâmıyla meşhur olan Abdüllatîf Efendi , haram ve şüphelilerden çok sakınan, zühd ve takvâ sâhibi, çok ibâdet eden, duâsı makbûl bir zât idi. Temizliğe çok riâyet ederdi. Allahü tealâya olan muhabbeti ve bu muhabbetin elden çıkmak endişesinden meydana gelen korkusu pek fazla idi. Bu muhabbet ve korku ile, tam bir tevâzu ve gönül kırıklığı içerisinde ibâdet ederdi. Gâyet yumuşak huylu, hoş tabiatlı, pek latîf, hoş ve her yönden temiz, ince rûhlu bir kimse idi. Zamanının zâhirî ve bâtınî ilimlerinde ihtisas yapmış, söz sahibi olmuştu. Ayrıca “ilm-i ledün” denilen, hikmet ve muhabbet-i ilâhiyeye âit yüksek ilimde de çok ileriydi. Zamânının tamâmını ilim ve ibâdete ayırmıştı. Vaktinin hiçbir ânını zâyi etmez, evinde bulunduğu müddetçe zikir ve tâat ile meşgûl olur, kitap mütâlaa ederdi. Beş vakit namazda câmiye gider, bâzı zamanlarda da câmide îtikâf hâlinde bulunurdu. Yâni ibâdet niyetiyle câmide bir müddet kalırdı. Allahü teâlâya ve O’nun dostlarına karşı muhabbet kaynağı olan güzel meclisinde, âsî ve aşağı kimselerle, itâatkâr ve yüksek derece sâhibi olanları hep hayır ile yâd eder, insanların, beğenilen, uygun olan iyi taraflarını söylerdi. Eğlenceye, alaya sebeb olacak boş ve lüzumsuz sözleri söylemekten nefret eder, böyle yapmanın çirkinliğini anlatırdı. Hep dünyâ ile meşgûl ve dünyâya düşkün olanlar ile hiç alâkadâr olmaz, onlara rağbet etmezdi. Onlarla yakınlık ve berâberlik hâlinde olmanın, onların bitmeyen işleriyle, tükenmeyen sıkıntı ve gamlarıyla gamlanmak olacağını bildirirdi. Faydası, menfaati az olan dünyâ malının hevesiyle, sâf, pâk, arı ve temiz kalbini doldurmazdı. Âhirete yarar işleri yapmakta gâyet titizlik ve hassâsiyet gösterir, bu hususta hiçbir zaman gevşek davranmazdı. Dünyâ ile âhiretin birbirine zıt olduğunu bilir, birini memnûn etmeye çalışılınca, diğerinin güceneceğini bildirirdi. Dünyâya düşkün olanların âhıretlerini harâb ettiklerini, âhiretini düzeltmeye gayret edenlere ise Allahü teâlânın dünyâyı hizmetçi kılacağını söylerdi. Rivâyet edilir ki, evliyâlık meclisinin parlak kandili, kerâmet âleminin bağı ve gülşeni olan İbrâhim Gülşenî hazretleri, Mısır’ın Kâhire şehrinden İstanbul’a geldiği zaman, Mevlânâ Abdüllatîf Efendi ile karşılaştı. İlm-i ledün sâhibi ve Hak âşığı olan bu iki zât, birbirlerine çok muhabbet ettiler. İbrâhim Gülşenî hazretleri, kerâmet olarak Abdüllatîf Efendiye vefât edeceği seneyi işâret edip, bu çok gizli sırdan haber vermişti. Aradan zaman geçip, Abdüllatîf Efend i Edirne’deki vazîfesinden ayrılarak ikinci defâ Sultan Bâyezîd Han Medresesine müderris oldu. Vefât ettiği senenin Ramazân-ı şerîf ayının ortasında, o aya aid olan ücreti kendisine verildiğinde; “İnşâallah biz, bu Kadir gecesi vefât etsek gerektir. Vakfın hakkı üzerimizde kalmasın.” diyerek, üç günlük ücreti geri verdi. Bunu duyanlar, hayret ve üzüntüye kapıldılar. Pamuk Kâdı, bildirdiği şekilde, Kadir gecesinde vefât edip, Kasım Paşa Câmiinin avlusunda defnedildi. Kaynaklar 1) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.233 2) Sicilli Osmânî; c.3, s.359 3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.459 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.183

📍 Edirne

Şeyhülislam Abdülkerim Efendi

Edirne – Merkez – Sultan cami yakınındaki Sıbyan mektebinde Osmanlı Devleti şeyhülislâmlarından ve velî. Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1495 (H. 900) senesinde Edirne’de vefât etti. Sultan İkinci Murâd Hanın beylerinden Mehmed Ağa tarafından, esir edilen hıristiyan çocukları arasında Osmanlı başşehrine geldi. Yapılan zekâ testinde ilk derecelere girdi. Bunun üzerineMehmed Ağa tarafından Şehzâde Mehmed Çelebiye (Fâtih) hediye edildi. Abdülkerîm adını aldı. Sarayda İslâm terbiyesine göre yetiştirilip, Türkçe öğretildi. Arapça ve Farsçaya vâkıf oldu. Meşhûr âlim Alâeddîn Ali Tûsî’den ilim öğrendi. Molla Fenârî ‘nin oğlu Muhammed Şah Fenârî ve Alâeddîn Tûsî’nin talebesi olan Sinân-ı Acemî’nin ilminden istifâde etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. İstanbul’un fethinden önce bâzı medreselerde müderrislik yaptı. Fetihten sonra, İstanbul’da açılan medreselerden birine, daha sonra da Sahn-ı Semân medreselerine müderris tâyin edildi. Molla Abdülkerîm Efendi , güzel ahlâkı, cömertliği ve insanlara olan şefkat ve merhametiyle çok sevildi. Pekçok talebe yetiştirdi. Halktan ve devletin ileri gelenlerinden pekçok kimseye nasîhatlerde bulundu. Pekçok günahkârın tövbe edip sâlih amel işlemesine, birçok kâfirin müslüman olmasına vesîle oldu. Herkes tarafından sevildi ve hürmet gördü. Kitap yazmak için fazla vakit bulamayan Abdülkerîm Efendi , Sa’deddîn Teftâzânî’nin eserlerindenTelvîh’in baş kısmına ve Metâlî’ye hâşiyeler yazdı. Abdülkerîm Efendi 1488’de Molla Gürânî’ nin vefâtından sonra şeyhülislâm oldu. 1495 senesinde vefât edinceye kadar bu vazifede kaldı. Edirne’de Sultan Câmii yakınında yaptırmış olduğu sıbyan mektebinin bahçesinde defnedildi. KERÂMET VE MENKÎBELERİ GEL KEREM EYLE Fâtih Sultan Mehmed Hanın vezirlerinden Mahmûd Paşaya yakınlığı ile tanınan Molla Vildân anlatır: Birgün Mahmûd Paşa, söz arasında beni çok sevdiğinden bahsetti. Ben de, onun Molla Abdülkerîm Efendiye olan ilgisinden bahisle; “Siz, benden çok Abdülkerîm Efendiyi seversiniz.” dedim. Mahmûd Paşa da; “Evet, doğru söyledin.” dedi. Sonra; “MollaAbdülkerîm sizin Cennet’e girmenize sebep mi olacak ki, bu kadar seviyorsunuz?” diye sordum. Mahmûd Paşa şöyle anlattı: Cennet’e sokacak desem de olur. Çünkü o, benim günahlardan tövbe etmeme vesîle oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hanın kapıcıbaşısı iken, bir günâha mübtelâ olmuştum. Bir sabah Abdülkerîm Efendi, evimizi şereflendirdi. Bir müddet sohbetten sonra, ayağa kalktı. Hürmet ve tâzimle kapıya kadar yolcu ederken, bana döndü ve; “Dünyâ ve âhiretine yarar bir sözüm var ki, iyi dinleyip kötülüklerden sakınasın.” dedi. Ben de; “Buyurun.” dedim. Sözüne devâmla; “Elhamdülillah, ilim sâhibisin ve pâdişâhın da yakınlarındansın. Çok geçmeden vezîrlik makâmına yükseleceğin âşikârdır. Ne yazık ki, içini ve dışını günah pisliklerinden temizlemeye gayret etmezsin. Vezîrlik makamı, akıllı kimselerin durağıdır. Osmanlı Devletinin yüce dîvânı, temiz insanların toplandığı bir yerdir. Gel kerem eyle, içini o günah pisliklerine bulama ve dalâlet çukurlarına düşüp debelenme!” dedi. O bana bu nasîhatleri verirken, hava soğuk olmasına rağmen boncuk boncuk terledim. Hemen o ânda tövbe ettim ve onun bildirdiği doğru yoldan ayrılmadım. Bunları dinleyince ben de; “Gerçekten onu sevmek yalnız size değil, bize de vâcib oldu.” demekten kendimi alamadım.” KAYNAKLAR 1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.176 2) Devhat-ül-Meşâyıh; s.12 3) Tâc-ül-Tevârih (Ulemâ kısmı) 4) Kâmûs-ul-Â’lâm; c.4, s.3089 5) İlmiye Sâlnâmesi 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

📍 Edirne

Aşcı Yahya Baba

Edirne – 2. Beyazıd caddesi Doğum ve vefât târihi belli değildir. Hayâtı hakkında kaynaklarda bir bilgi yoktur. On beşinci asırda yaşamıştır. Tunca kenarında Sultan Külliyesinde aşçı başılık yapardı. Pişirdiği güzel yemekleri yiyip, yüce Allahü teâlâya şükreder; “Devâmı devlet nasîbi Cennet” diye duâ ederdi. Yemekten sonra sohbet ettiği zaman; “Vücudunu gıdâyla besleyen, şeklen pehlivan olur. Rûhunu Allahü teâlânın aşkı ile dolduran, gönülden evliyâ olur. Helâl lokma ibâdet ettirir, haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa, hüner başka açları görmektir.” buyururdu. Aşçı Yahyâ Baba sâdece insanları değil, bütün mahlûkâtı severdi. Her gün yemek dağıtımından sonra artan pilavı Tunca balıklarına dökerdi. Bir süre sonra oranın anbar memuru; “Her gün pilavlar Tunca Nehrine dökülüyor. Demek ki fazla geliyor. Verilen pirinç mikdârını azaltın.” diye emir verdi. Kilerci her gün artan pilav kadar az pirinç vermesine rağmen, her zamanki kadar pilav arttı. Aşçı Yahyâ Baba yine bu pilavı kepçe kepçe Tunca balıklarına serpti. Onlar yedikçe o doyuyordu. Her gün pirinç azaltılmasına rağmen sonuç değişmedi. Öyle oldu ki, durum pâdişâha aks etti. Sultan da denemek istedi. Kararlaştırılan günde bütün misâfirler yemeklerini yediler. Yemek yiyenler her zamanki misâfirden fazla ve pirinç mikdârından az olmasına rağmen pilav yetti ve arttı. Yahyâ Baba balıkların nasîbini nehre dökeceği sırada Sultan Bâyezîd-i Velî’nin; “Yahyâ Baba! Bu yaptığın isrâf değil midir?” demesi üzerine, binlerce balık başını sudan çıkarıp; “Sultânım! Devletin artığını bize çok mu görüyorsun?.. Senin devletinin ikrâmı sâdece insanlara mıdır?” dedi. Aşçı Yahyâ orada secdeye kapanarak rûhunu teslim etti. Onun büyüklüğünü anlayamayanlar, yaptıklarına çok pişmân oldular. Muhteşem bir cenâze merâsimi ile külliyesinin kuzey tarafındaki bahçeye defnedildi. Vücudunu Gıdayla besyelen Şeklen Pehlivan olur Ruhunu Allah-u Teala’nın aşkı ile dolduralım Gönülden evliya olur Helal lokma ibadet ettirir. Haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa Hüner başka açları görmektir Kaynaklar 1) Edirne Evliyâları; s.45 .

📍 Edirne

Fan Fan Hasan Efendi ve Kardeşi

edirne – merkez – Fan Fan Çeşme Sokak ………… Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Uzunköprü Evliyaları

Kum Baba Türbesi Uzunköprü yöresinin alınması sırasında şehit olan Serdengeçti Türk akıncısı. 1357. Kırk Erenler, serden geçti akıncılar, Rumeli’ne geçtiklerinde, atının heybesine kum doldurup, yakın savaşlarda düşman askerinin gözlerine hışımla kum atarak, onları iş görmez hale getirerek saf dışı eden bir yiğit varmış. Kum Baba diye anılır. Rivayete göre, bir gün arkadaşlarına demiş ki “ Din-i mübini İslâm’a bu yolda hizmet ettim, Heybedeki kumlarım nerede tükenirse bizimde vazifemiz orada bitecek” der. Son avuç kumunu da, Uzunköprü’nün bulunduğu yörede Kafirlerle yaptığı savaşta serptiğinde vade sona erip şehitlik şerbetini içer ve onu arkadaşları hemen oraya defnederler. Uzunköprü’de Kum Baba diye halen ziyaret edilir. Kum Baba ile ilgili Uzunköprü’de günümüze kadar halk arasında söylene gelen diğer bir (söylence) rivayet ise, Rumeli’ye geçen ilk kırk kişilik sal, karşıya geçmek üzere sahilden ayrılır. Sala binmeye yetişemeyen Kumbaba atından iner. Heybesini omzuna alır. Heybesinden tarlasına buğday eker gibi denizin üzerine kum serpmeye başlar. Denizde bir yol olur. Böylece Kum baba bu yol üzerinde yürüyerek, salla Rumeli’ye geçen arkadaşlarına yetişir. Kırk erenler arasında yeri olan serdengeçti, savaşçı, Türk Dervişi Kum baba Rumeli’nin fethinde Uzunköprü yöresinin alınışına kadar tüm savaşlara katılmış. Anabacı Türbesi Şehrin kurulmasından sonra Anadolu’nun muhtelif yerlerinden getirilen halkın arasında dul bir kadın ile kız kardeşi vardı. İsimleri bilinmeyen ve Ana-Bacı olarak tanınan bu iki hayır sever insan, o devirde hastaları birkisel yöntemlerle tedavi etmekteydi. İkinci Murat, gerek şehrin kurulumu gerekse köprü inşaatı sırasında hastalanan usta ve işçilerin tedavisinde önemli rol oynayan Ana-Bacı’nın yerleştikleri Kırkkavak köyünden Uzunköprü’ye getirilmelerini buyurdu. Ana 124,Bacı ise 110 yaşında vefat ettiği söylenmekte olup türbeleri günümüz Beyaz Saray parkının isimleri verilen Ana-Bacı Caddesinin köşesindedir. At Baba Uzunköprü ilçesinde Hıdırellez yeri mevkiinde AT Baba, yatırları vardır. Trakya’da Ehli Beyt yolu erkanına bağlı köy ve yerleşim merkezlerinde bir yatır veya bir yatırın izleri bulunmaktadır. Ethem Bey Yatırı Akıncı Subaylarından birine ait olduğuna inanılan türbe Ethemi çeşme mevkidedir. Gazi Mahmut Baba belediye parkındadır. Burada şehit düşen bir akıncı Komutanı olduğuna inanılmaktadır. Gül Baba İlçenin Muradiye mahallesindedir. Mehmet Dede Akıncı Erlerinden birine ait olduğuna inanılan türbe Aşcı oğlu mahallesindedir. Pardudar İbrahim Bey Akıncı Subaylarından birine ait olduğuna inanılan türbe Parpudar bayırın yanındaki yüksek bir tepededir. Sali Baba Habip Hoca mahallesinde bir şahsa ait olan evin bahçesindedir. Akıncı erlerinden birinin mezarı olduğu inanılmaktadır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Gazi Turhan Bey Türbesi

Edirne – Uzunköprü – Kırkavak köyü Gazi Turhan bey, tüm Osmanlı ve Bizans kayıtlarında Paşayiğit Beyin oğlu Turhan Bey olarak geçer. Ömerbey köyünde doğmuştur. Babasının yanında yetişmiştir. Dünyaca Mora fatihi olarak tanınır. Türk soyuna büyük hizmetleri olmuştur. Babası Paşayiğit Bey Fatih Sultan Mehmet’in damadıdır. Rumeli’nin kademe kademe fethinde en büyük rolü oynayan serhat beylerinin Türk akıncı kumandanıdır. Gazi Turhan Bey’in ilk görevi Karadeniz sahilindeki Bizans şehirlerini zapt etmek olarak belirlenmiştir. Teselya, Mora ve Varna savaşlarında da büyük başarılar göstermiştir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi sırasında Bizans İmparatorluğu’na askeri yardım almasını engelleyerek, fethe büyük katkıda bulunmuştur. Türbesi İlçemiz Kırkavak Köyündedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Uzunköprü, Edirne

Berkuka Baba

edirne – Merkez – Berkuka sokak ……………

📍 Edirne

Şeyh Bedreddin Simavi

Ankara – Şeyh Bedreddin Simavi , Edirne yakınlarında, bugünkü Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi olarak 740/ 1339 ile 770/ 1368 arasında değişen tarihler gösterilmektedir. Babası Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi ise Rum asıllı bir hristiyan iken müslüman olan Melek Hatun’dur. Babasının mesleği nedeniyle “Simavna Kadısıoğlu” diye tanınmıştır. Edirne’nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile birlikte buraya yerleşmiştir. Şeyh Bedreddin , ilk eğitimine babasının yanında başlamış, daha sonralan Şahidi adlı bir hocadan ders almış, Mevlana Yusuf’tan sarf ve nahiv okumuştur. “Koca Efendi” diye meşhur Bursa Kadısı Şeyh Mahmud ile oğlu Musa Çelebi’nin Sultan I. Bayezid’in refakatinde Edirne’ye gelmeleri üzerine, ileride astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanacak olan Musa Çelebi ile birlikte Koca Efendi’den ders almaya başlamış ve bu arada Mevlana Yusuf’un yanında fıkıh öğrenimine de devam etmiştir. Altı ay sonra Musa Çelebi ve amcası Abdülmümin’in oğlu Müeyyed ile birlikte bir yıl süre ile Bursa Kaplıcaları Medresesi’nde yine Koca Efendi’nin derslerini takip etmiş ve bu üç öğrenci Bursa’dan Konya’ya giderek orada Mevlana Feyzullah’tan mantık ve astronomi dersleri almışlardır. Bir sene sonra Musa Çelebi Semerkand’a giderek Uluğ Bey’in astronomi hocası olurken Bedreddin Simavi ve Müeyyed 783 / 1381’de Şam’a gitmiş, ancak veba salgını nedeniyle Kudüs’e dönerek Mescid-i Aksa’da İbnü’l-Hacer Askalani’den hadis okumuşlardır. Sonraları Türk Beyi Ali Keşmiri’nin himayesinde Kahire’ye gitmişler ve onun verdiği yemekte yapılan ilmi sohbet sırasında orada bulunan Şah Mantıki, Bedreddin Simavi ‘yi çok beğenmiş, bunun üzerine Bedreddin Simavi kendisinin en gözde öğrencisi olmuştur. 785/ 1383’te Hac için Mekke’ye gider. Şah, Bedreddin Simavi ‘yi de yanında götürmüştür. Mısır sultanı Berkuk, Bedreddin’in başarısını öğrenmiş, bunun üzerine oğluna ders vermesi için kendisini saraya davet etmiştir. Bedreddin, üç yıl bu görevde kalmıştır. Sultan Berkuk, hocası olan Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Bedreddin Simavi’nin tartışmalardaki başarılarından memnun kalmış ve Bedreddin’i cariyelerinden Cazibe ile, Ahlatlı Hüseyin’i de onun kardeşi Meryem ile evlendirmiştir. Bu evlilik onun ilmi ve fikri hayatında bir dönüm noktası olmuş, baldızı Meryem’le yaptığı tasavvufi sohbetler üzerine tasavvufun aleyhinde iken tavrını değiştirerek Şeyh Hüseyin Ahlati ‘ye intisab etmiştir. Bir süre sonra hastalanan Bedreddin Simavi doğuya bir geziye çıkmıştır. 805-806/ 1402-1403 yıllarında Tebriz’e giderek Timur’un otağında İranlı alimlerle yaptığı tartışmalarda Timur’un ilgisini çeken Şeyh Bedreddin , daha sonra Kahire’ye geçmiş, şeyhinin gözetimi altında çilesini tamamlamış ve onun vefatı üzerine şeyhlik makamına geçmiştir. Diğer şeyhlerle arası açılınca Edirne’ye dönmeye karar vermiş, Filistin, Şam ve Halep üzerinden Konya’ya gelmiştir. Daha sonra Tire’ye geçmiş, isyan hareketlerinin ileri gelenlerinden Börklüce Mustafa ile tanışmıştır. Şeyh Bedreddin , bu arada Sakız adasının Hıristiyan yöneticisinden gelen bir davet üzerine adaya gitmiş, rivayete göre onun Müslümanlığı benimseyerek müridleri arasına kalmasını sağlamıştır. Bir süre sonra İzmir üzerinden Kütahya’ya geçerek burada bir başka isyan hareketinin elebaşısı olan Torlak Kemal ile tanışmış, akabinde Bursa ve Gelibolu üzerinden Edirne’ye vararak ana-babasına kavuşmuştur. Kaynaklar, onun Bursa’dan Edirne’ye yola çıkıp, Gelibolu ve Seyyid Kavağı’ndan geçip Koğar Dağı’na geldiğinde, kendisini hısım ve akrabalarının karşıladığını, o gece Malkara’da kaldığını ve burada birçok kimsenin kendisine biat ettiğini, oradan Edime’ye gelip ata ve anasını sağ bulduğunu, anası ile birlikte birçok kadının yine kendisinden inabet aldığını ve şeyhin o sene Edime’de kaldığını belirtmektedir. Şehzadeler mücadelesi sırasında Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi’nin kardeşi Süleyman Çelebi ile yaptığı savaş sonunda Edirne’yi ele geçirmesi üzerine Şeyh Bedreddin kazaskerliğe tayin edilmiş ve aktif olarak siyasi hayata atılmıştır. Musa Çelebi’nin kardeşi Mehmed Çelebi karşısında yenik düşmesiyle 816 / 1413’te Şeyh Bedreddin ailesi ile birlikte İznik’e sürgün edilmiştir. Kendisine bin akçe maaş bağlanmış, fakat bu durumu kabulenmeyerek siyasi teşkilatlanmayı sağlamak üzere harekete geçmiştir. Börklüce Mustafayı Aydın ve civarında propaganda faaliyetleri için görevlendirmiş ve Börklüce, Aydın ve Karaburun’da binlerce taraftar toplamıştır. Ancak onun bu faaliyetleri nedeniyle kendisinin sorumlu tutulacağından kaygılanan ve bu gelişmelerin isyan hareketi başlatma imkanı hazırladığını düşünen Şeyh, göz hapsinde olmasına rağmen muhtemelen 819/1416’da İznik’ten kaçmayı başarmış, Kastamonu’ya giderek İsfendiyar Bey’e sığınmıştır. Tatar iline ulaşmak niyetinde iken bu amacına ulaşamamış, bunun üzerine Sinop Limanı’ndan bir gemiye binerek Rumeli’ye geçmiştir. Önce Zağra, oradan da Silistre, Dobruca ve Deliorman’a gitmiş ve buraya yerleşmiştir. Burada taraftarları oldukça hızlı bir şekilde artmıştır. Bu üç isyancının başarılarından endişelenen Sultan Mehmed, Şeyh’in üzerine büyük bir kuvvet göndermiştir. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal bozguna uğratılmış, şeyhin adamları dağıtılarak, Şeyh esir alınmıştır. Sultan’ın emriyle bir heyet kurularak Şeyh yargılanmıştır. Bu heyet Şeyh’in, malı ve ailesi korunmak şartıyla idamına karar vermiştir. Heyet üyelerinden Mevlana Haydar Acemi tarafından açıklanan bu kararın isabetli olduğunu bizzat şeyhin de kabul ettiği nakledilmektedir. Bu fetva üzerine Şeyh Bedreddin 823/ 1420’de Serez’de idam edilmiş ve burada defnedilmiştir. 1924’te Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus mübadelesi uyarınca Türkiye’ye gelen göçmenlerin İstanbul’a getirdikleri şeyhin kemikleri muhtelif yerlerde saklandıktan sonra, 1961’de Sultan Mahmud’un Divan yolu’ndaki türbesi haziresine defnedilmiştir. Tasavvuf ve fıkıh ilimlerinde kendini gösteren, hatta fıkıhta müctehid derecesinde bir alim olduğu belirtilen ancak asıl ününü siyasi faaliyetleri yanında tasavvufi ve felsefi düşünceleriyle yapan Şeyh Bedreddin Simavi ‘nin, Letaifü’l-İşarat, Cami’u’l-Fusüleyn ve Varidat adlı meşhur eserlerinin yanı sıra tasavvufa dair Meserretü’l-Kulüb ve Matla’ Hususu’l­ Kelim fi Ma’ani Fusüsu’l-Hikem, sarf ve nah ve dair ‘Uküdü’l-Cevahir ile Çerağu’l-Fütüh ve tefsirle ilgili Nüru’l-Kulüb adlı eserlerinin olduğu kaydedilmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Vahdeti Osman Efendi

edirne – merkez – seyyidler mezarlığı Aslen Üsküp’lü olan Osman Vahdeti Efendi, İsmail Hakkı Bursevi’ye Üsküp’te görev yaparken intisap etmiş ve onunla birlikte Köprülü, Ustrumca ve Bursa’ya gitmiştir. Bir müddet İstanbul’da Osman Fazli-i İlahi’nin hizmetinde de bulanan Vahdeti, İsmail Hakkı ile beraber Magosa’ya Fazli’yi ziyarete gitmiş, vefatına kadar orada kalmış, cenazesinin yıkanmasına yardım etmiş ve cenazesini kıldırmıştır. Vahdeti, Fazli’nin oğlu Ali Dede ile birlikte Kıbrıs’tan İstanbul’a dönmüş ve daha sonra şeyhin tavsiyesine uygun olarak tekrar Bursevi’nin yanına gelmiştir. Osman Efendi’nin önemli bir hususiyeti de, İsmail Hakkı’yı·, şeyhi Fazli ile ilgili hatıratını kaydettiği Tamamü’l-Feyz’ı yazmaya teşvik etmiş olmasıdır. Halife olarak Edirne’ye gönderilmesi ve orada uzun süre kalması nedeniyle Edirneli olarak da şöhret bulan Osman Efendi’ye “Vahdeti” mahlası şeyhi İsmail Hakkı tarafından verilmiştir. Edime’de hem Celvetiyye adabı üzere irşadla hem de tedrisle meşgul olan Vahdeti Osman, Ramazan 1110/Mart 1698’de Hasan Sezayi-i Gülşeni ile kısa bir müddet birlikte bulunmuş, bu esnada aralarında büyük bir sevgi ve muhabbet husille gelmiştir. Bu muhabbetin etkisinden olacak ki, Vahdeti’nin başladığı nazmı Sezayi tamamlamış ve Divan’ına almıştır. Söz konusu bu nazın şöyledir: Bana sensiz yemek içmek haram-ender-haram olsun Firakınla geçen günler kıyam-ender-kıyam olsun Perişanlık diler dil kayd-ı zülfünde nice demdir Hevadarın olanlar sevdiğim ko bi-nizam olsun Fena gül-zarın servi durur ber-pa ayağ üzre Hakikat bağı servisin sana herdem hıram olsun Bana güldürme ağyan tecellinle beni güldür Nigah et bana ‘uşşakın içinde ihtiram olsun Dilersen yar ile vahdet koma ağyarı kalbinde Safa-yı Vahdeti tek bul Sezayi ihtimam olsun Vahdeti Osman Efendi, 1136/ 1724’te Edirne’de vefat etmiş ve Uzun Kaldırım’da Ayşe Kadın Hanı (Ekmekçizade Ahmed Paşa Kervansarayı) bitişiğindeki Seyyidler Kabristanı’na defnedilmiştir. İrtihallerine dair oğlu Senai bir manzume inşad etmiştir ki, o da şöyledir: Hükm iderdi dar-ı dehre ol Süleyman-ı zaman Misl ü manend ü naziri yoğidi kadan ka’a Böyle bir zat-ı mükerrem kutb-ı devran idi kim Gelmedi fevkinde bir er anın asrında şeha Salifü’z-zikrin kemalin anladın bildinse ger Cümle irfanında anın dere olundı bi-riya Bu Senai derd-mendi eyledi kaim-makam Gitdi (ler) ahbab u daye eylediler elveda Gülşeni Nazir İbrahim Efendi’nin, onun vefatına söylediği tarih ise şu şekildedir: Pişva-yı fazılan-ı Edrine gitdi hayf Eyleye ya Rabbi mesken lutfun ile cenneti Harf-i cevherdar ile tarihini didi Nazir Hu diyü ‘Osman Efendi içdi cam-ı vahdeti 1136/ 1724 Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Atpazari Osman Fazli Efendi

kıbrıs – magosa 19 Zilhicce 1041/7 Temmuz 1632 tarihinde Şumnu’da doğmuş olan Atpazari Osman Fazli Efendi, ilk bilgilerini babası Seyyid Fethullah Ziyade’den almıştır. Osman Fazli, on yedi yaşına kadar Şumnu’dan dışarı çıkmamış, bu yaşa geldiğinde ebeveyninden izin alıp ilim öğrenmek için yola çıkarak Edirne’ye gelmiştir. Burada Aziz Mahmud Hüdayi’nin halifelerinden Dizdarzade Tekkesi’nde irşad faaliyetlerinde bulunan Saçlı İbrahim Efendi (ö. 1075/ 1664) ile tanışmış ve hizmetine girmiştir. Burada sıkı bir riyazet hayatı yaşamaya başlayan Osman Efendi’ye şeyhi kızını vermek isteyince, artık feyiz alamayacağı düşüncesi ile Edirne’den ayrılarak İstanbul’a gelmiştir. Fazli Efendi, Hüdayi Asitanesi’ndeki yaşlı bir dervişin kılavuzluğuyla Zeyrek Tekkesi’nde şeyh olan Zakirzade Abdullah Efendi ‘nin terbiyesine girmiş ve yanında sekiz yıl kalarak tekmil-i tarikat etmiştir. Bir müddet sonra Zakirzade Abdullah Efendi tarafından Aydos’a halife olarak gönderilen Fazli Efendi, burada birkaç yıl kaldıktan sonra şeyhinin vefat etmesinin ardından 1068/ 1657 senesinde daha büyük merkezde hizmetlerini yürütmek amacıyla Filibe’ye gitmiştir. Atpazari, Filibe’de on beş sene hizmet ettikten sonra gördüğü bir rüya üzerine tekrar İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’da önce Kul Camii’nde, sonra Zeyrek Tekkesi’nde, daha sonra kendi ismiyle anılan Atpazari Tekkesi’nde ve aynı zamanda muhtelif camilerde vaaz, sohbet ve irşad faaliyetlerini yürüten Fazli Efendi, 1094/ 1683 senesinde vuku bulan Avusturya Seferi’ne kadar Sultan ve diğer idari erkanla iyi ilişkiler içinde olmuş, ancak bu seferin Osmanlılar’ın hayrına olmayacağına inanması ve bunu açıkça dile getirmesi sebebiyle araları bundan sonra açılmıştır. Bu sefer hezimetle sonuçlanınca, Edirne’de bulunan ve bu gelişmeleri yakından takip eden Sultan IV. Mehmed kendisini Edirne’ye vaaz vermesi ve dersler yapması için 1096/ 1685 senesinde davet etmiştir. Edirne’ye gelen Fazli Efendi , Sultan’ın huzurunda vaaza başladığında devlet adamlarını tenkit ederek, başa gelen felaketlerin sebebinin onların kanuna uymayan hareket ve kötü idareleri olduğunu söylemiş, Sultan da kendisine hak vermiştir. Bunun üzerine Kara Mustafa Paşa’dan sonra Sadrazam olan Kara Kethüda İbrahim Paşa, Fazli Efendi’ye kin beslemeye başlamış ve bir fırsatını bularak onun memleketi olan Şumnu’ya sürgüne gönderilmesi doğrultusunda bir ferman almıştır. Bu sürgünden üç ay sonra, yeni sadrazam olan Boşnak Sarı Süleyman Paşa, Fazli Efendi’ye haber göndererek Edirne’ye dönmesini istemiştir. Edirne’ye gelişinde de büyük bir saygı ile karşılayarak bu kısa sürgünden dolayı kendisinden özür dilemiştir. IV. Mehmed de eskisinden daha fazla hürmet göstererek Pazartesi ve Cuma geceleri saraya gelip vaaz vermesini istemiştir. Fazli Efendi bu günlerde saraya yanında müridleri olduğu halde gelerek vaaz ve zikir halkası oluşturduktan sonra Kur’an-ı Kerim tilavetiyle sona erdirdiği kaydedilir. 1101 / 1690 yılında eşkıyaya yardım ettiği gerekçesiyle Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa tarafından Magosa’ya sürgün edilen Osman Efendi , burada da irşad ve vaaz hizmetlerinden geri durmamıştır. Atpazari Fazli Osman Efendi , Magosa’da Humma hastalığına yakalanarak zayıf düşmüş ve 17 Zilhicce 1102/ 12 Eylül 1691 tarihinde beka alemine irtihal etmiştir. Fazli Efendi’nin gerek şer’i ilimlere dair gerekse tasavvufla alakalı birçok eseri olup, bunlardan usul, fıkıh, kelam ve edebiyata dair olanlar daha ziyade kendisinden önce yazılmış eserlere şerh, haşiye ve talikat kabilindendir. Eserlerinden tespit edilenler şunlardır: el-Laihatü’l-Berkıyyat fi Keşfi’l­ Hucub ve’l-Estar ‘an Vücuh-ı Esrar-ı Ba’zı’l-Ehadis ve’l-Ayat Misbahu’l-Kalb Şerh-i Miftahi’l-Gayb Mir’atu’l-Esrari’l-İrfan Tecelliyat-ı Berkıyye Fethu’l­ Bab Hediyyetü’l-Mütehayyirin Gayetü’l-Müntehab Haşiye ‘ala Muhtasari’l­ Me’ani Haşiye-i Mutavvel Haşiye Şerh-i Füsüsu’l-Hikem Şerh-i Tenkih Kitabu Hediyyetü’l-Eb li’bni’l-Muhib fi Haşiyeti’t-Telbis Haşiye-i Telvih Haşiye-i Risale-i İmam-ı Celdegi Şerh-i Hanifiyye Risale-i Rahmaniyye Tulü’u’ş-Şems ve’l-İşrak Mektübat Umdetü’l-Fevaid Levazih Osman Efendi’nin, “Fazli” mahlası ile yazdığı şiirlerinden oluşan İlahiyyat’ı da vardır. Safayi’nin beyanına göre, şiirleri tasavvufane ve güfteleri aşıkanedir. Örnek olması bakımından bir şiirini burada nakledelim: Cam-ı aşkı nüş eyleyen ‘aceb olmuş mestanesi Derya gibi cuş eyleyen ‘aceb olmuş mestanesi Bir mekanda kılmaz karar Mecnun gibi Leyla’ya zar Mevla diyüb gezer her bar ‘aceb olmuş hayranesi Ey Fazli kul bulan Hakk’ı unudur ol gayri zevki Dil sahrası olub ‘aşkı ‘aceb olmuş dilhanesi Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Edirneli Hüseyin Kudsi Efendi

istanbul – fatih – ismet efendi mescidi Hüseyin Kudsi Efendi, Edirne’de Şehabeddin Paşa Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Karinabadlı Sinan Ağa’nın mahdumudur. İlk zamanlar Bat Pazarı’nda bir dükkan açmış, ticaretle uğraşmıştır. Bu sırada “Mihneti” mahlasını kullanan Hüseyin Efendi, daha sonra Mekke’den Edirne’ye gelerek Sultan Camii’nde irşad faaliyetlerini yürüten Nakşi-Halidi şeyhi Hacı Mustafa İsmet Efendi’ye intisab etmiş ve bu zatın tensibiyle “Kudsi” mahlasını almış, tarikatta şeyh olmuştur. Kudsi, Pend-i Mahduman adlı eserinde Nakşi-Halidi oluşunu şöyle dile getirmektedir: Tarik-i Nakşibendi Halidi bir Kudsi-i kemter Bu nazmı ‘acizane hak-i paye eyledi ihda Kudsi Efendi, otuz altı yaşlarında intisab ettiği İsmet Efendi’ye ömrünün sonuna dek bağlı kalmıştır. Onun sayesinde feyzyab olduğunu, merhamet-i Subhani’nin kendisini ona mülaki kıldığını söyleyen Kudsi, “vasfından acizim, acizane bir nebzecik beyan edeyim” diyerek İsmet Efendi’yi bir şiirinde şöyle anlatmıştır: Şah-ı kevneyn ile ol hem-nam idi Rah-ı irşadında çün itmam idi Mustafa İsmet ki zaten Yanyavi Saldı iklim-i ademden pertevi Yokluğundan var olup Hak varlığı Bi’l-verase tam olup muhtarlığı Misli na-bud olduğundan bi-nazir Ruh-ı sultan mülküne kendi vezir Sayesinde feyz-yabım feyz-yab Böyle mürşid kim bulur tahte’l-kıbab Kendi lutfı özleyüp bulmuş beni Rahına kıldım feda canu teni 1877-1878’de Edirne’nin Ruslar tarafından işgaline maruz kalması üzerine, Kudsi de Edirne’den ayrılarak İstanbul’a gelmiş ve bir daha Edirne’ye geri dönmemiştir. Kudsi, 4 Safer 1304/2 Kasım 1886 tarihinde Pazar günü Kocamustafapaşa’da olan evinde vefat etmiş ve Çarşamba semtinde Şeyh İsmet Efendi Dergahı’na defnedilmiştir. Tespitlerimize göre, Kudsi’nin, el-İrşad fi Taştir-i Banet Suad adlı Arapça müellif hattı bir eseri ile Pend-i Mahdüman adlı eseri vardır. Küçük yaşlarda babasını kaybeden, fakirlik ve yoksulluk içinde büyüyen ve bu sebeple düzenli bir eğitime sahip olamayan Kudsi, bununla birlikte zeki bir genç oluşu, kültürlü kişilerin sohbetlerinde bulunuşu dolayısıyla güzel şiirler söyleyebilecek bir seviyeye ulaşmıştır. Özellikle Şeyh İsmet Efendi ‘ye intisab ettikten sonra kendisini yetiştirdiği, tasavvuf, edebiyat, Kur’an ve hadis ilminde ilerlediği bilgisini bize Pend-i Mahdüman adlı eseri vermektedir. Zira bu eserinde tasavvufi kavramlara, divan şiirinin şekil özellikleri ve muhteva unsurlarına vakıf olduğu görülmektedir. Aynca nasihatlarında sık sık başvurduğu ayet ve hadis iktibasları, Kur’an ve hadis alanında da bilgi sahibi olduğunu göstermektedir. XIX. asır divan şairlerinden olduğu ifade edilen Hüseyin Efendi’nin “Mihneti” mahlasıyla söylediği bir beyti şöyledir: Şi’rimi tanzir idenler gitdi ‘ukba kaydına Mihneti söz söylemek Hak’dan hidayetdir bana “Kudsi” mahlasıyla söylediği bir şiiri ise şu şekildedir: Terk-i tecrid eyleyenler gussadan azadedir Sabit olmak hüccet ü burhana da’vadan garaz Kudsiya giryan olursun fülk-i dil cevlan ider Çeşm-i seylabımdır ancak zikr-i deryadan garaz Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Bedreddin Baba

Şeyh Bedreddin Efendi (ö. XVI. asır), “ Bedreddin Baba ” demekle meşhür olup, Sultan II. Bayezid devri (1481-1512) süfilerindendir. Hace Yakub Çerhi (ö. 851/ 1447)’nin halifesi Şeyh Molla Abdullah İlahi (ö. 896 / 1491)’den tarikat icazeti almış ve şeyhinin vefatından sonra Edirne’ye gelerek burayı vatan edinmiştir. Bedreddin Baba’nın, halktan inkita ve uzlet ederek evinden dışarı çıkmadığı ve bu halde vefat ettiği, bilcümle tarikatın bedri, hakikat erbabının sadrı, gerek halk gerekse aydın zümrenin mürşidi olduğu nakledilmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Hacı Mustafa Tekfurdaği

Hacı Mustafa Efendi , aslen Tekirdağlı olup, Edirne’de ikamet etmiştir. “Helvacı Baba” olarak da tanınan Tekfurdaği, Pir Nureddin Cerrahi (1133/ 1721)’nin halifelerindendir. Hacı Mustafa Efendi’nin Nureddin Cerrahi’ye intisab edişi kaynaklarda şöyle anlatılmaktadır: “ Pir Nureddin Cerrahi , Sultan III. Ahmed’in annesi Gülnüş Emetullah Valide Sultan’ın şifalarına aziz nefesleri ve duası ile vesile olmasından sonra saraydan dergaha dönerken kendileri için hazırlanan saltanat kayığına binmeyip, bir pazar kayığı (dolmuş kayığı) ile Balat İskelesi’ne gelirler. Saraydan kendilerine hediye olarak verilen bir bohça ile, on kese akçeyi kayıkta bulunan diğer müşterilerden birini işaret ederek, Süleyman Veliyyüddin Efendi’ye o zata verilmesini emrederler. “Bu zatın bir ihtiyacı var, o ihtiyacını bununla görsün” buyururlar. Süleyman Veliyyüddin Efendi işaret edilen kişinin kulağına eğilip yavaşca “Şeyh Nüreddin Efendi’nin bu bohçayı ve on kese akçeyi hediye ettiğini ve bunlarla ihtiyacını giderebileceğini” söyler. Meğer Hafız Mustafa Efend i ismindeki bu zatın kızına kısmet çıkıp, kendisi de kızına çeyiz tedariki için İstanbul’a gelmiş olduğu, fakat yanındaki paranın çeyiz almaya yetmediğinden, kederli ve üzüntülü bir halde bulunuyormuş. Balat İskelesi’nde bu ihsana nail olan ve bu dünyevi derdi derman bulan Hafız Mustafa Efendi bu açık keramet ve yüksek yardımdan fevkalade etkilenip, Pir Nureddin Cerrahi’yi takiben Karagümrük’teki dergaha gelir ve ona bende olur. Daha sonra memleketine dönüp, kızını evlendirdikten sonra tekrar Hankah-ı Şerife avdet ederek çile, halvet ve hizmetten sonra tac-hırka giyip, hilafet alarak memleketine gider. Mustafa Efendi, mürşidi İstanbul’da hilafet aldıktan sonra Edirne’ye dönmüş, Hoca İvaz Mahallesi’nde, Yeni Tekke ismiyle anılan dergahı yeniden inşa ettirerek irşad faaliyetlerine başlamıştır. Bu arada hac farizasını yerine getiren Mustafa Tekfurdaği, hacdan sonra Edirne Üç Şerefeli Camii’ne imam olarak tayin edilmiş, 1180/ 1766’da irtihal ederek bu dergahın cümle kapısının sağ tarafına kendilerine mahsus türbeye defnolunmuştur. Halifesinin olmadığı ve tekkesinin mukabele gününün Pazar olduğu belirtilmektedir. Edirne Cerrahi Tekkesi Aynı zamanda “Cerrahi Tekkesi” ve “Horozlu Tekke” diye de bilinen Yeni Tekke, Çavuş bey Mahallesi’nde, Horozlu Caddesi’nde doksan altı numaradadır. Hacı Mustafa Tekfurdaği için yapılmış Cerrahi tekkesidir. Şeyh Mustafa Tekfurdaği, bu tekkenin türbesinde medfundur. Tekkede Mustafa Tekfurdaği ve onun oğlu Seyyid Mehmed Nureddin (Nüri) Efendi’nin şeyhlik yaptığı bilinmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Mestçi Ali Rumi Efendi

Edirne’de dünyaya gelen Mestçi Ali Efendi , Hocazade Ahmed Hilmi’nin mezkur eserinde verdiği bilgiye göre, zahiri ilimleri tahsil ettikten sonra Ramazan Mahfi Efendi (ö. 1025/1616)’ye intisab ederek onun vasıtasıyla batıni ilimlerde kemal derecesine ulaşmıştır. Mürşidinden hilafet aldıktan sonra, tarikatı yaymaya başlamış ve kendisinden pekçok kimse feyze nail olmuştur. 1030/1620 yılında beka yurduna irtihal etmişti. İbrahim Necib Efendi İbrahim Necib Efendi , Edime’li olup, Mestçizade Ali Rumi Efendi ‘nin mahdümu ve Muhammed Buhüri Efendi (ö. 1039/1630)’nin şeyhidir. Hocazade Ahmed Hilmi’nin verdiği bilgiye göre, İbrahim Efendi, zahir ve batını ma’mür ve yüce kerametleriyle meşhür vasfı övülmüş bir zat olup, devrin ilimlerini tahsil ettikten sonra, babası Şeyh Mestçi Ali Efendi’ye intisab ederek, epey müddet hizmetinde bulunmuş ve sülükunu tamamlayarak talipleri irşad etmekle görevlendirilmiştir. 1036/ 1626 yılında beka yurduna göç etmiştir Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Muhammed Buhuri Edirnevi

Şeyh Muhammed Buhuri Rumi-i Edirnevi, Ramazaniyye’nin Buhuriyye kolunun müessisidir. Kaynaklarda hakkında fazla malumat yoktur.Edirneli olduğu, 1039/1630690 tarihinde vefat ettiği Kıyık caddesindeki Bürüncükcü Molla Mustafa Paşazade Camii sahasında mihrab önüne defnolunduğu kaydedilmektedir. Tarikat silsilesi ise şöyledir: Şeyh Ramazan Mahfi Efendi (ö. 1025/ 1616), Şeyh Mestçizade Ali Rumi Edirnevi (ö. 1030/ 1620), Şeyh İbrahim Necib Efendi (ö. 1036/ 1626), Şeyh Muhammed Buhuri ((ö. 1039/ 1629). Mezar taşına şu tarih yazılır: Cüneyd-i dehr Muhammed Efendi pir-i tarik Nice zaman olup irşad-ı mesnedinde mukim Meh-i sıyamda ‘azm eyledi bu faniden Cinanda ‘ıyd-ı visal-ı Hüda’dan ola besim Düşünce hake bir ehl-ifena dedim tarih İde Muhammed Efendi şemim-i ‘ıtr-ı ne’im Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Hacı Mustafa Boluvi

Edirne – Merkez – Süle Çelebi Camii Şa’baniliğin Karabaşiyye kolu şeyhleri büyüklerinden olan Hacı Mustafa Boluvi , Edirne Süle Çelebi Mahallesi’nde olan Şah Kadın Tekkesi şeyhidir. Aslen Bolulu olan Mustafa Efendi , Şeyh Abdüllatif Halebi’nin şeyhi Karabaş-ı Veli’nin de halifesidir. Tam adı, Mustafa b. Ali el-Boluvi , el­ Doğani el-Mısri el-Edirnevi’dir. “Mısri Şeyh Hacı Baba” diye meşhur olmuştur. Mısır’da bulunduğu gibi İstanbul’a gelip Doğancılar Ocağı’nda görev yapmış, merhum Musahip Paşa’ya Doğancıbaşı olarak Üsküdar’da iken 1083/1672-73 ile 1084/1673-74 seneleri arasında Karabaş-ı Veli’ye intisab ile 1087/1676’da Şam’da Kol Kethüdası olarak 1094/1683 senesine kadar kalmıştır. 1096/ 1685’de Karabaş-ı Veli ile Harameyn’e giderek hizmetlerinde bulunmuş, 1097/ 1686 senesi Muharrem ayının ilk günlerinde Ravza-i Mutahhara’da, ravza ile minber arasında bir yerde, kendisinden halifelik icazetini almıştır. Karabaş-ı Veli’nin dört yüz seksen beşinci halifesidir. Mustafa Boluvi , şeyhi Karabaşi’nin vefatından sonra Kahire’ye gitmiş, burada Karameydan denilen mahalde büyük bir hankah yapıp, tarikatı yaymıştır. Bizim tahminimize göre onun buradaki irşad faaliyetleri 1097/ 1686’dan sonradır. Senai şeyhin burada dokuz seneden fazla kaldığını 1110/1699’da da Edirne’ye geldiğini belirtir. Daha sonra ise İstanbul’a dönen Boluvi’nin on iki halifesi olup, bir kısmını Kudüs’e, bir kısmını da Şam’a göndermiştir. 1124/ 1712 yılında Edime’de olan Boluvi’nin, Mısır, Şam, Kudüs ve Halep’teki halifelerinden mektuplar gelmiştir. Mısır halkı kendisine ram olmuştur. Dokuz sene Mısır’da, on sene Edirne’de bulunmuştur. Boluvi Edirne’ye geldiğinde, onu, Uşşaki şeyhlerinden Osman Sıdki Efendi (ö. 1114/ 1702) karşılamıştır. Burada iki sene kadar Sultan Selim Medresesi’nde bir odada kalmıştır. Merhüm İbrahim Paşa’nın eşi kendisine Uzun Kaldırım diye bilinen yerde bir tekke inşa ettirmiş ve 1129 / 1717531 senesine kadar burada vazife yapmıştır. Senai, onunla ilgili bir hatırasını şöyle nakleder: “Bu fakir, merhum Hacı Baba ile Edime’de 1124-25/ 1713 senesinde sohbet ederken, Mısır, Şam, Kudüs ve Halep’ten halifelerinin mektuplan geldikçe kemal-i safasından hamd ve şükredip ağlardı. Öyle nakledilir ki, Mısır’da iken Mısır halkını kendisine bağlamıştır ki, bunların içinde bir çok şeyh de bulunmaktadır. Hacı Baba Mısır’da dokuz sene kadar irşad kutbu olmuştur”. Boluvi Şeyh Mustafa Efendi, Karabaş-ı Veli’nin Hasan ve Hüseyin adındaki oğullarını İstanbul’a göndermiştir. Bu zatın da, on iki halifesinin olduğu Senai’nin rivayetleri arasındadır. Boluvi’nin silsilesi, Karabaş-ı Veli, Şeyh İsmail Çorumi, Şeyh Ômer Fuadi ve Şeyh Muhyiddin vasıtasıyla Hacı Şa’ba.n-ı Veli’ye ulaşır. 1129/1717 tarihinde Edirne’de irtihal edip, Tarlakapı’da tekkesi yakınında olan Süle Çelebi Camii sahasına defnedilmiştir. Kabirlerinin üzerinde türbe yoktur. Yalnız taş vardır. Şabani tacı tersim olunmuştur. Mezar taşının üzerine Şeyh Cemaleddin Uşşaki’nin söylediği şu tarih yazılıdır: Hazret-i Şeyh Mustafa pir-i tarik-i Halveti Nice sal olmuş idi rahına anın rehnüma Sığmadı anın kemali çün cihan-ı faniye Anın içün koyup anı eyledi ‘azm-i beka Rabb-i ‘İzzet kabrini pür-nur ide ta haşre dek Ruhunu takdis ide hem lutf-ı fazlıyla Hüda Çıktı ikilik rüsumdan dedim tarihini Bu fenadan gitdi ‘alem kutbu Hacı Mustafa (1129/ 1717) Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Bayezid Halife

Bayezid Halife (ö. 922/ 1516’dan sonra)’nin nerede ve ne zaman dünyaya geldiği hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Babasının adı Abdullah olup, “Bayezid-i Rumi” ve “Derviş Bayezid” diye de tanınmıştır. Çelebi Halife adıyla meşhur olan mürşidi Cemal Halveti ‘nin işareti üzerine Edime’ye gelip yerleşmiştir. Kendisi için Kıyık Mezarlığı yanında Bacdarhane adlı mahalde padişah şerbetdarlarından Hamza Bey tarafından bir zaviye inşa edilmiş ve tekkeye gelir getirmesi için de bir de köy vakfedilmiştir. Vefatına kadar Edirne’de yaşamış ve tekkesinin civarına defnedilmiştir. Vefat tarihi hakkında kaynaklarda değişik rakamlar verilmekle birlikte, kendisi Sırrı Canan adlı eserini 922/ 1516’da yazdığını ifade ettiğine göre bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır. Bayezid Halife, zühd, takva ve irfanı ile tanındığından mertebesinin Bayezid-i Bistami (ö. 234/848)’ye yakın olduğunu belirtmek için kendisine “Bayezid-i Sani” de denilmiştir. Mevlana Cami’den tercüme ettiği, “Kendi hüsnün hüblar şeklinde peyda eyledi/ Çeşm-i ‘aşıktan dönüp anı temaşa eyledi” beyti Türk tasavvuf edebiyatının en tanınmış beyitlerindendir. Muhyi adlı bir müridinin telif ettiği Daire-i Cihannüma adlı eserde onun hakkında bazı bilgiler vardır. Pek çok eser kaleme alan Bayezid Halife’nin Sırr-ı Canan ve Secencelü’l-Ervah adlı eserleri ile kaynaklarda zikredilen ancak günümüze ulaşmayan Beyanü’l-Esrar, Haşiyetü Envari’t-Tenzil, Haşiyetü ‘ala Füsüsi’l-Hikem, Risaletü’l-Vücud, Şerhu’n-Nüsus, Tur-ı Sina, Şerhu’l­ Fusus, Şerhü’l-Mesnevi adlı Arapça eserleri vardır. Kaynaklar, Bayezid Halife’nin, Halvetiyye ricalinden, “Vefa Şeyhi” diye meşhür Tireli Ali Efendi adında bir oğlunun olduğunu kaydetmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Derviş İbrahim Gülşeni

edirne – merkez – uzun kaldırımda huysuz baba türbesi karşısında Derviş İbrahim Gülşeni , Sultan II. Süleyman devri süfi ve alimlerinden olup, Mehamü’l-Fukaha müellifi Mevlana Mehmed Karni Efendi’nin babasıdır. Manisa’da oturan “ Semerci Dede ” demekle meşhur bir büyük pirin de hayr-ı halef oğludur. Eğri Fatihi Sultan Mehmed şehzade olduğu zaman Manisa’da imaret mutasarrıfı iken, latif mizaçlarının gül yaprağı sararıp hastalandığında o pirin tesirli nefesinden şifa bulurlardı. Sonra padişah olup Eğri Seferi’ne teveccühleri sırasında Edirne’de latif tabiatları kırgın düştüğünde “Semerci Dedeciğim, gel bana oku” diye ferman göndererek Edirne’ye davet olunmuştur. Bu sebeple Edirne’de ikamet edip evlenmekle 1007/ 1598 tarihinde Derviş İbrahim Gülşeni dünyaya gelmiştir. Ahmed Badi Efendi, İbrahim Gülşeni’nin tasavvuf yoluna meyledişini ve Gülşeniyye yoluna sülük edişini şöyle anlatmaktadır: Derviş İbrahim temyiz yaşına ulaştığında can burnuna fena ve zat kokusu gelmekle tarikat-ı aliyyeden birine intisab ve o zevkten susuzluğunu gidermek arzusuyla halvete girmiştir. Bu halvet sırasında halden hale geçiş yolunda encam müşahede ettiklerinde, kendilerini bir sahrada görüp, yürüyen servi misali “üç alem” nümayan ve her birinin altında bir büyük pir, arkalarında bir hayli derviş zahir olmuştur. Meğer o pirlerin biri, Mevlana, biri Hacı Bektaş-ı Veli ve biri de Şeyh İbrahim Gülşeni imiş. Mülaki olduklarında Mevlana ile Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh İbrahim Gülşeni’ye, “Bu. derviş sizinle aynı ada sahiptir, size münasiptir” diye işaret etmeleriyle o da, “Gel oğul” diye iltifat gösterip ellerini öperek biatlarıyla müşerref olurlar. Derviş İbrahim , uykudan uyandığında Edirne oturan Gülşeniyye tarikatı şeyhlerinden Veli Dedezade Şeyh Mehmed Efendi (ö. 1070/1659)’ye gitmiş, inabet alarak sohbet halkasına dahi olmuştur. Bir müddet sonra İstanbul’a gidip, Emir Buharı şeyhi Seyyid Fazlullah Nakşibendi (ö. 1121/ 1709) ile üç sene kadar sohbetten sonra, bir defa yürüyerek bir defa da binek üzerinde olmak üzere Beytullah’a gidip hac farizasını eda etmiştir. Daha sonra seyahat arzusu ile “er-refik sümme’t­ tarik” (Ônce arkadaş sonra yol) mazmununa binaen Bağdat’ta Derviş Kanii adlı bir Allah adamı ile arkadaş olup, İsfahan’da Şeyh Bahaüddin adında Melamiyye’den bir kamil mürşidin sohbeti arzusuyla Acem memleketlerini gezip dolaştıktan sonra, yine doğdukları yer olan Edirne’ye gelmiş ve dünya ülfetlerinin çirkefinden el etek çekerek otuz sene kadar uzlette kalmıştır. Bu süretle sabah akşam günleri geçirmekte iken 1100/ 1689 tarihinde fena yurdundan beka alemine göçüp yüce cennetlere ayak basmıştır. Edirne’de Uzun Kaldırım’da Huysuz Baba Türbesi karşısında, Uzun Mezarlık’ta Celveti Şeyhi Abdülbaki Efendi’nin kabri bitişiğine defnolunmuştur. Kabrinde yazısız nokta taşları dikilidir. Soyu temiz çocuğu Karni Mehmed Efendi şu ebcedli tarihi söylemiştir: Pir-i ruşen-dil ü derviş-nihad İbrahim İntikal eyleyicek derdile giryan oldum Ah peyiderpeyi mir’at-ı zamirimde görüp ‘Akıbet iki gözüm yaş ile dolmuş buldum Vefat ettiğinde doksan üç yaşlarında olan Derviş İbrahim Gülşeni ‘nin, yüce kerametleriyle meşhur bir mübarek nefesli pir ve pek çok talibe müteşerri himmet sahibi olduğu ifade edilmektedir. Risale-i Tefrikiyye adlı temel İslam bilimlerinin birbirinden ayırt edilmesi hususunda Arapça bir eseri vardır. Mahlası olmayıp, İbrahim ismiyle şeyhane ve dervişane şiirleri vardır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Aşık Musa Efendi

edirne – merkez – hasan sezai tekkesi Aşık Musa Efendi , Gülşeniyye tarikatının piri Şeyh İbrahim Gülşeni (ö. 940/ 1534)’nin halifelerinden olup, aslen Edirne’nin Ada nahiyesine bağlı Ahur karyesindendir. Asıl adı, Atayi ve Evliya Çelebiye göre “Muhammed”, Hulvi’ye göre “Musa”dır. Edirne hacılarının ricası üzerine burada halife olarak Gülşeniliği neşre memur buyurulmuştur. Alim, fazıl, mürşid-i kamil zattır. Yavuz Sultan Selim ile Mısır’ın fethine katılanlardandır. Bu durumdan da anlaşılıyor ki, Mısır’ın fethinden sonra Pir İbrahim Gülşeni’ye mülaki olmuştur. Ona intisabından sonra uzun süre cezbe halinde yaşamıştır. 971 / 1563-64277 tarihinde Edirne’de Hacı Dergahı’na defnedilmiştir. Bu dergah sonra Sezaiyye dergahına çevrilmiştir. Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre, Aşık Musa Efendi, Mısır’ın fethinden sonra orada bulunan Pir İbrahim Gülşeni’ye mülaki olup, İbrahim Efendi, Aşık Dede’nin kulağına “hu” diye bir nara vurunca, Aşık Dede ilahi aşka düşüp hemen o an nesi varsa ondan geçip, baş ayak yalın, sine üryan Kahire sokaklarında gezer olmuştur. Sultan Selim’le birkaç kez karşılaştıklan halde onu tanımazlıktan gelip yürümüştür. Sultan Selim, “Aşık Dedemi bu halden kurtarsın” diye İbrahim Gülşeni’ye haber göndermiş, o da “aşk-ı hakiki-i ilahiye müstağrak olan aşık-ı hakikiye dokunmasın. Onun belirli vakti var. geldiginde icabına bakarız” demiştir. Yedi yıldan sonra Şeyh Saib adında bir zat, Aşık Dede’ye Kahire sokaklannda rastlamış, durumu anlayarak hemen İbrahim Gülşeni huzuruna gelip rica etmiş, bunun üzerine Aşık Dede’yi Gülşeni huzuruna getirmişler, bir kez daha nara ile “hü” deyince, cenab-ı Hakk’ın emriyle Aşık Dede ayılıp gönül aynası ilahi nur ile ışıyıp dolmuştur. O sırada İbrahim Gülşeni Aşık Dede’ye bir hırka, seccade ve alem verip Edime’ye göndermiş ve “diyar-ı Rum aşıklarına pişva ol” demiştir. O da Mısır’dan ayrılıp Sultan Süleyman huzuruna geldiğinde ilgi bulup, ikramlar ederek Edirne’ye yolcu etmiştir. Küçükpazar yakınında şah Melek Zaviyeside post sahibi olup, yirmi sene dervişlere Giüşeni yolunda rehber olmuştur. Vefat edince bu zaviye bahçesine defnedilmiştir. İbrahim Gülşeni tarafından Edirne’de irşada memur buyurulunca, bütün camileri gezmiş, tevhide başlamak ıçın uygun bir mahal araştırmakta iken, nehir kenarında olan yıkılmaya yüz tutmuş ve vaktiyle gelen misafirlere tahsis edilmiş olan Küçük Pazar yakınındaki Şah Melek Zaviyesi’ni intihab ile, burada ikamet etmiştir. Aşık Musa Efendi’den sonra Şeyh Mehmed Efendi, Seyyid Ali Efendi, Şeyh Mehmed Sırri, Muhammed La’li Gülşeni ve Hasan Sezayi postnişin olmuşlardır. Son zamanlarda ise torunlarından Mehmed Vahid Efendi postnişin olmuştur. Kabri, Sezayi Türbesi’ne bitişik olup, sandukasının önündeki levhada şunlar yazılıdır: Hazret-i ‘Aşık Efendi ol seniyy-i Hayderi Kıl ziyaret al buy-ı vird-i Ahmedi Sırr-ı pakine teveccüh eyle her dem ey Vefa Bulmak istersen hakikat feyz-i pak-i Gülşeni Bu beyitlerin nazımının Sezayi’nin torunu olan Şeyh Vefa’nın olması muhtemeldir. Aşık Musa’nın manzum veya mensur müstakil bir eserine rastlanmamıştır. Bilinen tek şiiri, Pir İbrahim Gülşeni ile karşılaştıklarında cezbeye kapılıp söylediği şu beyittir: Ser-i küyuna sehv ile n’ola bassa kadem ‘Aşık Ser u pa fikrin itmez neylesün hem mest hem ‘aşık Aşık Musa Efendi’nin Halifeleri Himmet Dede Himmet Dede (ö. ?), Şeyh Aşık Masa Efendi ‘nin halifelerinden olup, Fındık Fakih Mahallesi’nde Gülşeni Dergahı sokağında bulunan adına ait Himmet Dede Tekkesi’nin banisidir. Hayatı hakkında bilinenler sınırlıdır. Türbesi, mezkur tekkenin haziresindedir Abdülkerim Efendi Şeyh Abdülkerim Efendi, Edirne’de dünyaya gelmiş olup, Şeyh Aşık Musa Efendi’nin manevi terbiyesi altında yetişmiş ve ondan hilafet almıştır. Şeyhi Aşık Musa’nın vefatından sonra yerine Şah Melek Zaviyesi’nde postnişin olmuştur. Arif bir zat olan Abdülkerim Efendi, uzun zaman kabiliyet sahiplerini irşad ile meşgul olmuş, 992/ 1584 tarihinde Edirne’de vefat etmiştir. Mezkur zaviyede Aşık Efendi yakınında medfündur. İrtihaline şu mısra tarih düşülmüştür: Oldı Kerim Efendi’ye daru’l-cinan makam Sandukası üzerinde Veli Dede Tekkesi şeyhi Vefa Efendi’nin şu beyitleri yazılıdır: Şeyh-i sani hazret-i Abdülkerim Menba’-ı feyz idi ol kalb-i selim Gel Vefa dergahına yüz sür anın Ta olasın mazhar-ı lutf-ı Rahim Abdülkerim Efendi’nin oğlu Şeyh Sadık Efendi (ö. ?) de babası yanında medfun olup, sandukası üzerinde yine Vefa Efendi’nin şu beyitleri yazılıdır: Hazret-i ‘Abdülkerim-zadesi Şeyh Sadık oldı vaktin zübdesi Türbesin eyle ziyaret ey Vefa Diler isen gide kalbin gussası Abdülkerim Efendi’den sonra yerine halifesi Mehmed Sırri Efendi postnişin olup, ondan sonra Seyyid Kutub Efendi, ondan sonra oğlu Seyyid Ali Efendi, ondan sonra Mehmed Sırri Efendi’nin halifesi La’li Muhammed Fenayi şeyh olmuşlardır. Abdülkerim Efendi’nin 963 / 1555 tarihinde Hazarat-ı Hams tertibi üzere kaleme aldığı bir Mevlid’i vardır. Şu beyitler onundur: İlahi ma’rifet nurun delil et Sirac-ı ‘akla kudretten fetil et Kulubun kalıbını rüşen eyle Ma’ani sırrı ile gülşen eyle Şeyh Larendeli Şani İbrahim Efendi, Abdülkerim Efendi’nin halifesi olup, Gülşen-i Efkar ve Mir’atu’s-Safa adlı eserleri vardır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Edirne

Kaplan Baba

Edirne – Mumcular sokakta ( Tam yerini bulmadık ) Kaplan Baba olarak biline tekke; Çavuş Bey Mahallesi Mumcular Sokak’ta yer almaktaydı. Kadiri tarikatına bağlı tekkeden günümüze Kaplan Baba ‘nın yatır özelliğinde mezarı ulaşmıştır. Bu mezar, Mumcular Sokağı köşesinde bir berber dükkanı önünde yer almaktadır. Edirne Müzesi Arşivinden elde edilen tarihsiz bir fotoğrafa göre Kaplan Baba Kaplan Baba Mezarı mezarının yönünün değiştirildiği anlaşılmaktadır. Çimentodan dikdörtgen formlu mezar, yeşil boyalıdır. Üzerinde baş ve ayak taşı olabileceği düşünülen tahrip olmuş mezar taşları bulunmaktadır. Ancak herhangi bir kitabe izine rastlanmamıştır. 30 Aralık 1929 tarihinde 168 numaralı kararla satılığa çıkarılan tekke enkazının, 20 Ocak 1930 da 185 numaralı kararla 272 liraya Mişon adlı bir kişiye satıldığı bilinmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne

Hacı Mustafa Kanber Baba

📍 Edirne

Mustafa Kabuli Baba

edirne – merkez – kabuli baba sokak Son dönem Rifaiyye tarikatı şeyhlerinden ve divan şairlerinden olan Kabuli Mustafa Efendi , Edirne’de dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi hakkında kaynaklarda herhangi bir bilgi mevcut değildir. Mürşidi Şeyh İbrahim Ecel’in 1192/ 1778 senesinde vefat ettiğini dikkate alırsak XVIII. asrın ortalarında dünyaya gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Kabuli’nin asıl adı “Mustafa” olup, halk arasında “Kutup Mustafa Kabuli ” olarak tanınmıştır. Kendisini sevenler, toplumdaki kötülükleri düzeltip, herkese nasihat ettiğinden ve herkesi her haliyle kabul edip, hoş karşıladığından dolayı “Kabuli Hazretleri” diye hitap etmişlerdir. Yine kendisi de Divan’ın da “Kabuli” mahlasını kullanmıştır. Bazı kaynaklarda da doğum yerine nisbetle “Edirnevi” olarak geçmektedir. Ailesi ve tahsili hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Hüseyin Vassaf’ın Müraselat adlı eserinde Kabuli’nin künyesini verirken “Kabuli ibn el-Ma’nevi Muhammed” ifadesini kullandığını görmekteyiz ki, buradan da onun manevi-babasının yani mürşidinin Muhammed Sa’düddin Efendi olduğunu anlıyoruz. Kabuli, Edirne’de okuyup yetişmiş ve mahkeme başkatibi olmuştur. Bazı kaynaklarda çobanlıkla uğraştığı belirtiliyorsa da umumi kanaat Kabuli’nin başkatiplik görevinde bulunduğu yönündedir. Aynca telif ettiği Fars lügatine dair Müşkil-Küşa adlı eseri Farsça’ya vakıf olduğunu ve iyi bir öğrenim gördüğünü ortaya koymaktadır. Hemen kaynakların hepsinde Kabuli Mustafa Efendi ‘nin mahkeme başkatipliği görevinde bulunup, muahharran Rifai tarikatına intisab ettiği ve Hazinedar Sinan Bey Mahallesi’ndeki evini dergah haline getirerek bir de kütüphane kurduğu kaydedilmektedir. Ahmed Badi Efendi, Riyaz-ı Belde-i Edirne adlı eserinde Kabuli’nin şeyhleri ile ilgili olarak bize şu bilgileri de vermektedir: “Şeyh İbrahim Ecel’in yanında yetişen meşhur Divan sahibi Kabuli Mustafa ise, şeyhinin vefatından sonra Şeyh Ecel’in önde gelen halifesi ve Cisr-i Ergene (Uzunköprü)’de medfun bulunan Müftizade Sa’düddin Efendi ‘den hilafet almıştır”. Buradan da anlıyoruz ki, Kabuli önce Şeyh İbrahim Ecel’e intisab etmiş ve daha sonra onun vefatıyla Uzunköprü’de faaliyetlerini yürüten Müftizade Sa’düddin Efendi ‘ye intisab ederek hilafet almıştır. Kabuli, 1244/ 1829 senesinde fani alemden ebediyet yurduna göç etmiştir. Osman Nuri Peremeci, onun 1829’da Ruslar’ın Edirne’yi işgalindeki karışıklıklar esnasında vefat ettiğini belirtmektedir. Kabuli’nin vefat tarihi ile ilgili olarak bazı kaynaklarda ise değişik tarihler verilmektedir. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde 1712/1131 olarak kaydedilirken, Tuhfe-i Naili de 1824/1132 ve Hüseyin Vassaf 1825/1133 olarak verilmektedir. Genel kanaat ise onun 1244/ 1829 senesinde vefat ettiği yönündedir. Yine kaynakların ifade ettiğine göre, Kabuli kendi ismiyle anılan dergaha defnedilmiştir. Kabuli’nin dergahı ve türbesi yıkılmış olup, günümüze ulaşmamıştır. Tosyavizade’nin gördüğü ve Vassaf’ın ziyaret edip “ruhaniyetli” olduğunu söylediği mezarı ise bugün Meydan Mahallesi, Kabuli Baba Sokak, No: 13’teki (Ada: 710, Parsel: 10, Pafta: 120) evin bahçesindedir. Mezar taşında Sıdki Efendi’nin söylediği şu tarih yazıldır: Hazret-i kutbu’z-zamani Şeyh Kabüli Mustafa ‘Alem-i ukba’ya ‘azm itdi bulub kurb-ı Hüda Hakka irşad eyledi ‘asrında nice münkiri Çünki şimdi ma’nevi irşad ider subh u mesa Nüh felek imdad idüb Sıdki dedi tarih-i tam ‘ Arifanın ka’besidir bu makam-ı bi-riya Ayrıca 1973 Edime İl Yıllığı’nda yaklaşık kırk iki velinin türbesi ve bulunduğu mahal belirtildikten sonra şehirde daha pek çok yatır bulunduğu, bunlardan birinin de Kabuli Mustafa Efendi olduğu ifade edilmektedir. Hüseyin Vassafın verdiği bilgiye göre, Kabuli’nin Ahmed Sırri Efendi (ö. ?) isminde bir halifesi olup, bu zattan da Muhammed Ferhad Efendi (ö.?) hilafet almıştır. Aynı zamanda hattat olan Kabuli, hüsnü hattı şeyhi İbrahim Ecel’den öğrenmiş ve ondan icazet almıştır. Küçüklü-büyüklü 273 eser istinsah ettiği belirtilen Kabuli’nin, İsmail Hakkı Bursevi’ye olan muhabbetlerinden dolayı ekseriya Ruhu’l-Beyan tefsirini yazdığı ve mezkur eserlerle birlikte tekkesine vakfettiği kaydedilmektedir. Ne yazık ki bu eserler, 1877-1878’de Ruslar’ın Edirne’yi işgal ettikleri sırada yağmalanmıştır. Kabuli’nin telif ettiği eserlere gelince, hemen hemen onunla ilgili kaynakların hepsinde dört eserinden bahsedilmektedir. Bunlar tasavvufa dair iki risalesi olan matbu Kenzü ‘l-Esrar ve Müsiletü’l-Hidaye ile 20 cüzden mürekkep Müşkil-Küşa adlı Farsça lügati ve mürettep Divan’ıdır. Ancak yaptığımız araştırmalarda onun Risale-i Tasavvuf adlı bir eserini tespit ettik. Bu eserin Müsiletü’l-Hidaye olma ihtimali de bulunmaktadır. Dolayısıyla Risale-i Tasavvuf, Kabuli Mustafa Efendi’nin Müsiletü’l-Hidaye adlı eseri mi yoksa başka bir eser mi olduğu henüz kesinlik kazanmış değildir. Kabuli Baba Tekkesi Kabuli Baba Tekkesi olarak bilinen yapı; Meydan Mahallesi, Kabuli Baba Sokak, 3 nolu evin alanında yer almaktaydı. Tekke Rifai tarikatına bağlıdır . Kabuli Efendi’nin evi iken kütüphane ve türbe ile tekke haline getirdiği bilinen tekkeden günümüze sadece Kabilli Mustafa Efendi’nin mezarı ulaşmıştır. Tekkenin H.1231/M.1815 yılına ait inşa kitabesi ile H.1310/M.1892 yılına ait yenileme kitabesi bulunmaktadır. H.1231/M.1815 tarihinde Şeyh Mustafa Kabulı Efendi tarafından yaptırılan tekkenin Mustafa Kabuli Efendi tarafından kaleme alınan aşağıdaki inşa kitabesi giriş kapısı üzerine konmuştur. Altı satırlık kitabenin tarih beyiti şöyledir: “Söyledi tarih-i tamım Sub-i haktan melheman Bab-ı vaslın eyledi Hakk aşikan için küşat Sene H.1231/M 1815” Zaman içinde tahrip olan tekke, Il. Abdülhamid tarafından H.1310/M.1892 yılında yeniden inşa edilmiştir. Bu yapımına ait yenileme kitabesi, Ahmet Badi Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Buna göre iki satırlık kitabenin okunuşu; “Küşadında düşürdü hendesi Badi de bir tarih Güzel dergah-ı vala yapdı şahinşah-ı mülk ara” şeklindedir. Mimarisi hakkında yeterli bilgi edinemediğimiz tekke, 27 Mart 1930 tarihinde 218 numaralı kararla satılığa çıkartılıp 17 Nisan 1930 tarihinde 232 numaralı kararla 66 liraya Hasan oğlu Topal Mehmed ‘e satılmıştır. Günümüzde, Meydan Mahallesi Kabuli Baba Sokak 3 nolu evin bahçesinde Şeyh Kabuli Efendi’nin mezarı bulunmaktadır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne

Ömer Baba – Edirne

edirne – merkez – ağacpazarı caddesi Şeyh Rıdvan, Ömer Baba Dergahı, Rıdvan Efendi Zaviyesi ve Hacı Ömer Zaviyesi adıyla da bilinen Hacı Ömer Tekkesi Çavuşbey Mahallesi Ağaçpazarı Caddesi ‘nde yer almaktaydı. Yapı, Hacı Ömer adlı bir tüccar tarafından H.1020/M.1611 yılında Şeyh Rıdvan Efendi için yaptırılmıştır. Halveti tarikatına bağlı yapının, H.877/M.1472 tarihli Hacı Ömer adına vakfiyesi bulunmaktadır. Tekke enkazının, 1931 yılı Mart ayında 395 liraya eski keresteci Cafer Çolpan’a satıldığı bilinmektedir. Günümüzde ise tekkeden geriye ancak Ömer Baba’nın yatır özel­liğinde mezarı ulaşmıştır. Adı geçen yerde Torunlar Apartmanı No: 1’in önünde bulunan mezarı çimentodan dikdörtgen formundadır. Fark edilemeyecek kadar özensiz yapılan mezarın üzerinde “Hacı Ömer Baba” adının yazılı olduğu yenilenmiş bir mezar taşı bulun­maktadır. Apartman sahipleri ve mahalle halkı tarafından yatır özelliği kazandırılmıştır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne

Saka Hüseyin Baba Türbesi

Edirne – merkez – Salı tekke sokak Saka Baba’ adıyla meşhur olan Şeyh Ahmed Sak-i Uşşaki , Cemaleddin Uşşaki ile pirdaştır. Pir Hasan Sezayi ile mülakatları vardır. Yazıcı Şeyh Mehmed Efendi’nin halifesidir ve tekkenin haziresinde gömülüdür. Salı Tekke ve Saka Baba Tekkesi olarak da bilinen Fahri Fatma Hatun Tekkesi ; Baba Demirtaş Mahallesi, Salı Tekke Sokak’ta yer almaktaydı. Halveti (Uşşaki) tarikatına bağlı tekke, Yazıcızade Şeyh Mehmed Safveti Efendi için yaptırılmış olup çatısı ahşaptandır. Günümüzde mevcut olmayan tekkede, Karamanlı Şeyh Mustafa Efendi’ye ait bir türbenin olduğu bilinmektedir. Tekkenin H.880/M.1475 tarihli Fatma Hatun vakfiyesi bulunmaktadır. Şeyh Mehmed Efendi’nin H.1272/M.1855 yılında Kuşçu Doğan Mahallesinde bu­lunan ev ve dükkanlarını Fahri Fatma Hatun Zaviyesine vakfettiği ve tevliyetinin kendisine verildiği bilinmektedir. 27 Mart 1930’da 218 numara ile satılması için karar verilen tekke, 17 Nisan 1930 tarihinde 231 numarlı kararla 150 liraya keresteci Cafer Çolpan’a satılmıştır. 51 numaralı kararla 23 Haziran 1934 tarihinde metresi 35 kuruştan müzayedeye konan tekke, 16 Temmuz 1930 tarihinde metresi 35 kuruştan Balıkpazarı’nda bakkal, Belediye Meclisi üyelerinden İbrahim Tosun’a satılmıştır. Günümüzde yukarıda verilen adreste 12 numaralı evin yan cephesinde, Sakih Baba’ya ait mezar bulunmaktadır. Bu mezarın, Şeyh Saka Hüseyin Efendi’ye ait olduğu tahmin edilmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne

Topçu Baba Türbesi

edirne – merkez – horozlu bayır sokak Hind ülkesinden Anadolu’ya, buradan da Edirne’ye gelip Hoca İvaz Mahallesinde Bulunan Hoca İvaz Tekkesini ihya etmiş Nakşi şeyhlerindendir. H.786/M.1384 tarihli türbe kitabesinden anlaşıldığına göre Rumeliye ayak basan kırk yiğitlerden olduğu anlaşılan Topçu Baba Edirne’yi alan gazilerden biridir. Şeyh Abdülhalim ve Hoca İvaz Tekkesi olarak bilinen Topçu Baba Tekkesi; Çavuş Bey Mahallesi, Horozlu Caddesi’nde yer almaktaydı. İnşasına Hoca İvaz Efendi tarafından başlanan tekke oğlu Rüstem Efendi tarafından tamamlanmıştır. Önceleri Nakşibendi tarikatına ait olan tekke sonradan Kadiri tekkesi haline gelmiştir. Mimarisine ilişkin olarak sadece çatısının ahşaptan olduğu, Hoca İvaz adına Camii ve Topçu Baba’nın H.786/M.1384 tarihli türbesinin olduğu şeklinde bilgilere sahibiz. Topçu Baba’nın mezar taşı kitabesi şöyledir ; “Top urup meydan-ı aşka kapdılar çevgan ile Şöyle bir merd-i Huda kim mahlası Topçu Baba Hind ilinden geçdi Ruma kırklara hemrah olup Bu makamı kıldı ihya himmet-i Topçu Baba Ceddi pakidir Halimi zadenin bu ehli dil, Besmele imiş sana tarih fatiha Topçu baba” şeklindedir. Günümüzde, tekke ile türbenin bulunduğu alanda Edirne Endüstri Meslek Lisesinin bahçesi ve marangozhanesi bulunmaktadır. Okulun yola bakan duvarında küçük pencere şeklinde bir açıklık yer almaktadır ve mahalle halkı tarafından Topçu Baba’nın burada gömülü olduğuna inanıldığı için mum yakılmaktadır. Bu duvarla marangozhane arasında tuğla duvar dokusu altında üç sıra almaşık bir duvar dokusu bulunmaktadır. Bu duvar dokusunun tekkeye ait olabileceği düşünülmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne

Kastamonulu Hacı Merdan Efendi

Kastamonu – Devrekani – Hacı Osman camii Kastamonulu Hacı Merdan Efendi ’nin babası Şeyh Mehmet Efendi aslen Bolu’dan gelmedir. Nakşibendi tarikatına mensuptur. Bir gün şeyhi Mehmet efendiye çağırır ve der ki: -“Mehmet, bizdeki rızkın tükendi, Kastamonu boş kaldı; var git oraya hicret et ve yerleş.” Bunun üzerine Şeyh Mehmet Efendi evine gelir. Eşine: -“Hanım, hemen hazırlan. Yarından tezi yok Kastamonu’ya gideceğiz, şeyhimin emridir.” Der. Eşi –Ana kadın nene- Hatice hanım: -“İyi de efendi, biz orada ne yer, ne içer, nerede kalırız? Sonra iki- üç merkep ile ne götürebiliriz?” -“Hanım hanım bizim orada her şeyimiz var, Allah’ımız var ne zaman imanından oldun.” Cevabını alır ve kayıtsız şartsız tevekkülle küçük çocuklarını heybelere koyarak yola çıkarlar. Kastamonu’da geldikleri yer şimdiki Şeyh Şaban-ı Veli dergahıdır; sonradan şu anda Karanlık Evliya diye anılan türbenin yanındaki dergaha taşınılmıştır.. Şeyh Mehmet Efendinin Merdan ve İsmail isminde iki oğlu; Ayşe, Cemile, Hafize ve Zahide isimli altı çocuğu vardır ki hepsi de Bolu doğumludurlar. Şeyh Merdan Efendi genç yaşta babasının ölümü ile sarsılmıştır. Her ne kadar babasından feyiz almış ise de Konya Seydişehirdeki Nakşîbendi şeyhi Şeyh Abdullah Efendiye yedi yıl süre ile gitmiştir. Son gidişinde kırk günlük halvet süresinin sonunda şeyhi gelir ve der ki: -“Merdan, bunun sevabını Zuhuri’ye –Şeyh Abdullah Efendinin oğludur veya bu isim bir mahlas olarak kullanılmıştır- veriver de sen bir daha giriver oğlum.” Emre itaat kesindir ve hiç çıkmadan ikinci halvet başlar ve seksen gün tamamlanır. Bunun sonunda Şeyh Abdullah Efendi talebesini huzura alır ve: —Merdan, bize ihtiyacın kalmadı, var git Allah yolunda hizmet eyle.” Der. İşte bu müsaade üzerine Şeyh Merdan efendiye Nakşîbendi şeyhidir. Ailenin Horasandan gelip Bağdat’a yerleştiklerini orada ehlibeyt –Peygamber ailesi- asıllı bir aile ile tanışıp akrabalık kurduklarını sonra her nedense Anadolu’ya göçtüklerini, bir ara birbirlerini kaybedip sonra Bolu dolaylarında bileşildiğini yine kız alıp vererek akrabalığın devam ettiğini dayısı Şeyh Merdan efendi ile olan sohbetlerinden duyduğunu sandığım babam muallim Halit bey (1318 – 25/11/1972) gurur duyduğu ve kim bilir belki de unutulmaması için bana tatlı t birkaç kez anlatmış idi.. Bu büyük bir iddia; yalnız gerek tahsili ve gerekse maddi manevi yaşamında hiçbir yalan ve yanlışını görmediğim babamın hiçbir çıkarı da olmadığı bu meselede bunları bana içtenlikle miras olarak anlattığına inanıyorum. Çünkü hatırladığım babaannem çıkık şakakları ve yüz şekliyle tam bir Horasan tipiydi. Bu baptan olmak üzere Bolu’da ailede bulunan bazı kutsal emanetlerin zamanın devlet erkânına teslim edildiği ve bu emanetlerin götürüldüğü yerlerde sık sık yangın çıktığı ve sonunda Eyüp sultan türbesinde muhafaza edildiği yine bana anlatılan rivayetlerdendir. Bunların araştırması oradaki emanetlerin gel dileri araştırılarak yapılabilir, ancak ben buna muktedir deyilim. Şayet bazı emanetlerin geldisinin Bolulu bu aileden olduğu tespit edilebilir ise ailenin ehlibeyt ile münasebetinin doğruluğunun da ispatı mümkün olur. Babasının ölümünden hemen sonra bir ramazan günü Kastamonu’nun bir zengini iftar yemeği verir, o da gider. Ne var ki genç Merdan’ı orada buyur eden olmaz. Evine aç dönen Merdan Efendi dede annesinin omzuna yaslanarak ağlamağa başlar. Ve der ki: “Ya Rab bana öyle bir feyzi-i ganimet ver ki: Kıyamete kadar yetim, dul, garip bütün kulların ondan yararlansınlar.” İşte bu feyz-i ganimetten ilk yararlanan belki de genç yaşta dul kalan kardeşi Cemile Hanım ve çocuklarıdır. İleriki yıllarda eşraftan birinin kızı olan Şerif hanımla evlenen Şeyh Merdan efendi’nin oğlu Dünya’ya geldiğinde adına şeyhi Abdullah efendinin oğlunun adını vermiş ve Zuhuri -mahlas olabilir- demiştir. Hapishane müdürü olan dayısı gibi uzun boylu ve çok yakışıklı bir genç olan Zuhuri Efendi, aynı zaman da çok çapkın ve uçarıdır. Sokak aralarından geçerken bazı hanımlar tarafından başına su atıldığı dahi olurmuş. İşte tam bir erkek güzeli olan bu genç babasının ihtar ve nasihatlerini dinlemeyince babası bir gün usanır ve “Allah oğlan ciğerini görmeyince ölme’ der. Çok geçmeden Zuhuri Efendi göksünde çıkan bir çıbanın açtığı yara sonucu o günkü tıbbın da acziyle kurtulamaz ve ölür. Oğlunun dermansız hastalığı şeyh Merdan efendiyi perişan eder. Yapmış olduğu bedduadan pişmandır; ne var ki son pişmanlık fayda etmez, oğlunun sıhhati için yaptığı hayır dualar artık kabul görmemektedir. Kaybettiği Zuhurisi, şeyhi yıkmıştır. Bir gün kardeşi İsmail efendi gelerek: “Ağabey Sait’in –Kardeşleri Cemile hanımın büyük oğlu- uçarılığının önünü alamıyorum; çok zordayım, ne yapayım?” sorusuna: “İsmail, sakın ha beddua etme; ola ki şeytan-ı lâin benim intikamımı Zuhuriden aldığı gibi, babasının intikamını Sait’ten almak ister. O –Sait beyi kastederek- kendini melanetten kurtaracaktır. Sakın ola ki yanlış bir söz ve fiilde bulunma. Sonra pişman olmayalım.”diye cevaplar. Ve nitekim Sait Bey kırk yaş dolaylarında tövbe ederek hak yolunda hem manen ve hem de ilmen ilerler. Şeyh Merdan efendinin büyük kızı Bahriye hanım eşraf-ı muhitten Halil efendi oğulları mahdumu Asım bey –Bu günkü Abdurrahman Paşa Lisesi binasının müteahhidi- ile evlendirilmiştir. BAHRİYE Hanımının Mecit Bey ve ile İclâl –İzzet- hanım isimli iki çocuğu vardır. Rahmetli Mecit beyin Ceyhun –rahmetli olmuştur- ve Selâhaddin YÜCEMEMİŞ isimli iki oğlu vardır. İkinci kızı Fatma hanımın yine eşraf-ı muhitten, genç yaşta ilk eşinin ölümü ile dul kalıp yetişkin bir oğlu olan Ragıp bey ile evlenmesine rıza göstermiştir. Rıza göstermiştir diyoruz, çünkü Ragıp bey, bu gün banka aralığı dediğimiz yerde o gün içkili lokanta işletmekte imiş. Şeyh efendinin bu izdivaca müsaadesinin taassubu itibarı ile, inanç ve düşüncesinin hiçbir şekilde baskıya müsait olmadığının bir delili olmalıdır. Fatma hanımın Ragıp Bey ile çocukları olmamıştır. Üçüncü kız Tevhide Hanım Ragıp beyin biricik oğlu dişçi Ahmet Bey ile evlendirilir. Suat Bey, Nezahet ve Sevgi hanım isimli üç çocukları olmuştur. Soyadları Oral’dır. Ragıp ve Ahmet Beyler döneminde İstanbul’a yerleşmişlerdir. En küçük kız Lûtfiye Hanım ise o zamanlar Kastamonu’da bir devlet memuru olan Amasya Merzifon ilçesi Han köy eşrafından ŞARMAN ailesi mahdumu Cahit bey ile evlenmiştir. Bu evlilikten Orhun Bey, Olcay ve Özden hanımlar dünya’ya gelmiş olup Merzifon’da ikamet etmektedirler. Soyadları ŞARMAN’dır. İlk başta da yazdığım gibi Şeyh Merdan efendiyi babam Halit Bey ve halam Huriye Hanımın anlattıkları kadarı ile tanıyorum. Bu anlatılanlarda da mübalağa ve benim yorumum yoktur. Şeyh efendiye bilgisi dışında bir şey anlatılırken veya rivayette hata yapılır ise sertçe “Hıh” diye bir tepki verir ve olayı –bilmediği sanıldığı halde- baştan sona doğru olarak anlatıverirmiş. Bir gün Yayla Halkacılar köyünden kağnı arabaları ile köylüler tekkeye odun getirirler. Ne var ki kışın zayıf ta olan hayvanlar yolda kalma noktasına gelirler. Konuklar ağırlanıp yemek yenirken Şeyh Efendi bir ara: “-Efendiler, mübarek hayvanlarımız bu gün yolda sizleri üzdüler; İnşallah-u Taala hem siz ve hem de onlar halklarınızı helal etmişsinizdir.” demiş ve oradakileri şaşırtmıştır. Bir gün gelen iki ziyaretçi tırnak kesmenin abdesti bozup bozmayacağını soracaklarmış. Şeyh efendi soruya fırsat vermeden ”Şu abdestimizi tazeleyelim.” Diyerek abdestini tazeler, sonra konukların yanında tırnaklarını keserek “Demek ki tırnak kesmek abdesti bozmazmış. Buyurun vakit geldi namazımızı kılalım.”der ve namaz eda edilir. Bu kerameti şahit olanlar anlatmışlar. Çok geldiği kız kardeşi Cemile hanımın köyü olan Halkacılara bir yıl yine geldiğinde bir yaz günü, Bayır dağı diye hala anılan yerde çadır kurdurup, Sohbete gelen insanlar ile orada sohbet etmiş. Yine çadırın önünde oturmuş cemaat ile sohbet ederken bir kurdun yaklaştığını gören ve huzursuz olan cemaate: “Bırakın, o sohbet dinleyecek.” Der. Kurt yaklaşıp hemen şeyhin yanındaki boşluğa oturur. Bir süre sohbet edildikten sonra “Efendiler, vakit geldi; abdest tazeleyip namazımızı eda edelim.” demesi ve cemaatin yavaşça yerlerinden kalkmaları üzerine kurt, kalkar ve gider. O zaman şeyh efendi: “Her gördüğünüz göründüğü gibi değildir.” buyurur. Şeyh Merdan efendiye bir görev düşmüştür. Kız kardeşi Cemile hanımın küçük oğlu Halit beye kız istenecektir. Bunun için dost ve akrabalarla birlikte Devrekâni Hacı Hasan Oruç köyüne dünürlüğe –kız isteme- gidilir. Kız babası eşraf-ı muhitten Altıkulaç zade Mehmet beyden söz alınır. Akrabalık akdine girilmiştir. Ne var ki dönüşte Devrekâni panayır yeri –şimdiki yem sanayisinin bulunduğu mevki ve İsmail bey camisinin batı yönü- emri hak vaki olur ve o gün -Devrekâni hükümet tabibi Sait (KESKİN) beyin teşhisi ile kalp krizi sonucu- Hak’kın Rahmetine kavuşur. Acı haber üzerine Kastamonu ve civardan büyük bir cemaat Devrekâni’ye dolup mevtayı Kastamonu’ya almak isterler. Ancak Devrekânili Hacı Osman efendinin de yoğun ısrarı üzerine Devrekâni’de bu günkü Hacı Osman Efendi Camisi yanındaki kabristana defnedilir. Şeyh Merdan Efendi döneminde feyiz dağıtmaktan, Allah’ın emirlerini ve kuran ahkamını tebliğden başka hiçbir şeye kalkışmamış, sohbetleri tamamen dini ve toplum ahlakı üzerine oluşmuştur. Nakşibendîlikte esasen aşırıya ve gösterişe kaçan bir eylem ve zikir yoktur. Şeyh efendi ortaya oturur, müritleri onun etrafında halka oluşturarak şeyhin vermiş olduğu zikri müsaade edilen tespih miktarı sessizce zikrederlermiş. Şayet halvet miktarı oruca ve çile çekmeye müsait olan ve arzu eden mürit var ise şeyh ona izin verir ve halvete alırmış. Halvet, çok küçük bir penceresi –temek misali- olan loş bir odada akşamdan akşama bir tuzsuz serme –yere yazma da tabir edilen pişmiş yufka- ve bir tas tuzsuz çorba ile kırk gün boyunca oruç tutulup, ibadet ve tespih miktarlarında zikredilen, dışarıya halvetin hemen yanında bulunan def-i hacet ve abdestlikte ihtiyaç gidermek ve abdest tazelemek için sadece ihtiyaç miktarı çıkılabilen, yalnız başına kalınan bir mekândır, nefisi terbiyedir. Bu arada Şeyh Merdan efendinin zarurette olan fakir-fukaraya yardımcı olduğu, zaruretlerini giderdiği, tekkeye getirilen hediyeleri fakirlere dağıttığı aşikârdır. Bu nedenlerle veya Şeyh Merdan efendinin saygın ve mütevazı kişiliği itibarı ile olmuş olacak, hilafetin kaldırılması ve devrimler sırasında, diğer tekke ve zaviyeler kapatılıp soruşturma yapıldığı sırada devrin valisi tarafından emniyet müdürü bizzat görevlendirilerek ve gelerek yalnızca “Şeyhim bir süre evinizden çıkmayıverin.” diye ikaz edilmekle yetinilmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin ve bizleri şefaatlerinden mahrum kılmasın. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.)

📍 Devrekani, Kastamonu

Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi

kastamonu – tosya – Hacı Hafız Recep Ese , 1934 yılı Temmuz ayında Kastamonu’nun dostlar şehri Tosya’da dünyaya gelir. Babasının ismi Hüseyin, annesinin ismi Emine’dir. Babası Semerci Sarı Hüseyin lakaplı Hüseyin Ese’dir. Anne ve baba tarafından soyları Hz. Hüseyin (radıyallahu anh) Efendimiz’e uzanmakta olup seyyiddir. İlköğrenimini 1941-1946 yılları arasında İnönü İlköğretim mektebinde tamamlar. İlköğrenimini tamamladıktan sonra hafızlığa çalışmaya başlar. Bunun için zamanının meşhur hafızlarından olan Kurra Hafızı Çaybaşılı Mustafa Efendi ve Hafız Rahmi Çatıkkaş Efendi’den, Yeni Cami adıyla bilinen Mer’aş-i Abdurrahman Paşa Cami’nde Kur’an-ı Kerim dersleri görür. Hafızlık öğrenimini iki yıl gibi kısa bir sürede tamamlar ve 1950’de yapılan bir merasimle icazetini alır. Hafızlık eğitiminin bitince İstanbul Vefa Lisesi’nin ortaokul kısmında okumaya başlar. Ancak iki yıl sonra okulu bırakır. “Ne yapayım diye düşünmek, niye yaptım diye pişman olmaktan iyidir.” düşüncesiyle hareket eden Hacı Hafız Recep Efendi’nin öğrenimini yarıda bırakması onu etkilemez, aksine ilme ilgisini artırır. Arapça öğrenmeye çok meraklıdır ve yaşamında en üst seviyeye çıkar. Yaşamı boyunca kendini din ilimlerini öğrenmeye adar. Önceleri Tosya’ya müftü olarak atanan Ahmet Serdaroğlu Hoca Efendi’den, ondan sonra da Lütfi Şentürk Hoca Efendi’den dersler alır. 1955-1957 tarihleri arasında askerliğini Siirt ve Malatya’da yapar. 1957 yılında askerden dönen Recep Efendi, baba mesleği olan semerciliğe başlar. Bu dönemlerde sabah namazlarından önce Pazar Cami ve Yeni Cami’de mukabele okumaya devam eder. Askerlik görevini tamamlamasının ardından öğrenim ve çalışma hayatını kaldığı yerden sürdürür. 1959 yılında Tevhide Hanım ile evlenir. Bu evlilikten Abdullah (1960) ve Said (1962) adlarında iki çocukları dünyaya gelir. 1960 yılında Lütfi Şentürk Hoca Efendi başka bir yere tayin edilir. Bu sırada Ilgazlı Hacı Hafız Ahmet Efendi ’nin kendini okutmak istediği talebini aileye iletir. Aynı yıl Ilgaz-Kaleköyü’nde köy imamlığı ile görevlendirilir. Ilgaz’da kaldığı süre boyunca ilim tahsili için her sabah 6 km yürüyerek Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi’den sarf, nahiv, fıkıh, tefsir, kelam, hadis, ahlak ve tasavvuf gibi zahiri ve batini dersler alır ve öğlen namazından önce tekrar köye döner. Bu şekilde yaklaşık 16 yıl devam eder. 8 Aralık 1975’te Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi’nin irtihalinden sonra hilafet görevini alır. Hacı Hafız Recep Efendi 30 Mayıs 1976’ya kadar Kaleköy’deki imam hatiplik görevine devam eder. Sonra görevinden istifa ederek Tosya’ya yerleşir. 3 Ocak 2008’de ise vefat etmiş olup kabri Tosya’dadır. Kendisi Mevlana Halidi Bağdadi’nin Halidiyye risalesini “Tasavvufta Edep, Erkan ve Yol Alma Hususları” adıyla terceme etmiştir., Veda Vasiyetnamesi Şu vasiyetname; Hak Teâlâ’nın varlığına ve birliğine cümle noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna ve Muhammed Aleyhisselâm’ ın Hak Peygamber olup canib-i manevisinden haber verdiği şeylerin cümlesine kalp ile inanıp dil ile ikrar eden Hüseyin Oğlu Recep ESE ‘ nindir. Ey kardeşlerim! Bu fani dünyaya aldanmayın. Zira her doğan ölecektir, her gelen gidecektir. Bu yolculuk bize de vardır. Fırsat elde, vücut sıhhatte iken tövbe istiğfar edip, Hakkullah’ı ve Hakkı İbadiyi ( kul hakkını ) üzerinizden giderin. Benim gibi gafil olmayın. “ Ölüm zamanında Allahu Teâlâ’ya hüsnü zan ederek can veriniz. “ diyen peygamberimizdir. İnsan, hayatında korkusu ümidinden; ölüm zamanında ise ümidi korkusundan çok olmalıdır. Allahu Teâlâ’nın af ve mağfireti sonsuzdur. Rahmetin deryası andan çok büyüktür, gam yemem diye ümidvâr olmaya çalışmalı. Hadis-Şerifte geldi ki “ Bir mü’minin vasiyetsiz iki gece geçirmesi helâl değildir “. İslama uygun vasiyet edip saadet-i ebediyeye, Muhammed Aleyhisselâtü vesselâm Efendimizin şefaatine kavuşmak cümlemize nasip eylesin. Evlâdıma, ahbâb-ı yâranıma vasiyetim odur ki; Kelime-i Tevhidi telkin etsinler , “ Söyle” diye ısrar edip zorlamasınlar. Zekarât-ı mevt ( ölüm acısı ) , bin kılıç darbesinden acıdır. Bir mü’min can verirken “ Lâ ilâhe illâllah “ derse canı rahat bulur. Yüzü nurlu olup ve can verme acısı duymaz. Yanımda bulunan dost ve ahbaplarım bana hayır dua edip, saadet ve imanla gitmem için duada bulunsunlar. Tövbe etmeyi hatırlatsınlar. Bedenimi temizleyip tırnak, koltuk, kasık ve traş olmayı ve diğer sünnet olan şeyleri hatırlatmayı ihmal etmesinler. Mümkünse gusül, değilse abdest aldırsınlar. “ Can alıcı melek kendisine geldiği zaman abdestli bulunan kimse şehitlik mertebesine kavuşur.” Buyruldu. Kıbleye döndürülüp sağ yanıma yatırsınlar. Güzel kokulu buhur yakıp, kötü kokuları gidersinler. Yasin-i Şerif suresini okumayı ihmal etmesinler. Ölürken yanıma kadın ve çocuk koymasınlar. Salih din kardeşlerim yanımda bulunup, silsile-yi şerifi okusunlar. Ruhum kabzolunca, gözlerimi kapayıp, çenemi ve ayaklarımı bağlasınlar. Eğer bulunursa arkadaşlarım yıkayıp, ağzıma su kaçırmasınlar. Bütün bedenime kâfuri ile hazırlanmış suyu döksünler. Kefenimin içinde bulunan tefârik gül esansı ile zemzemi karıştırıp yüzüme ve azalarıma koysunlar. Arkamdan feryad – ı figan edip ağlamasınlar. En kısa zamanda devir muamelesini yapmayı ihmal etmesinler. Sala verilmesin. Sonra zamanında namazımı kılıp defnetmeye çalışsınlar. Cenazemi mezarlığa götürürken, arkamdan tekbir, tehlil getirmesinler. Bıraktığım meblağı alıp beyan olunduğu üzere sarf eyleyin. Devre oturanlar fakir ve salih kimselerden olsun. Zira o verilen paralar o fakirin kendi malı olur. Defnetmeden önce, devir muamelesini yerine getiriniz. Kabrimin derinliği boyumca olsun. Eni, yarısı kadar olsun. Tamamı kazıldıktan sonra kıble tarafına bedenim girecek kadar geniş ve derin kazsınlar, buna Lâhit derler. Mümkün ise yapınız. “ Lâhit, bizim içindir; yarık, bizden olmayanlar içindir. “ buyruldu. Ancak, toprak yumuşak ve gevşek ise müstesnadır. Yedinci günü, kırkıncı ve elli ikinci günü diye bir şey yoktur. Yapmak mekruhtur. Böyle bir şey yapılmaz. Yalnız, gün saymadan kolayına giden her gün bir sadaka vermesi yerinde olur. Nefislerimin kötülüğünden, amellerimizdeki günahlardan ve kabirde korkmaktan Allahu Teâlâ’ya sığınırız. Hadis-i Şerifte geldi ki ; “ Herkesin gökte iki kapısı vardır : Birinden rızkı iner, diğerinden iyi ameli yukarı çıkar. Ölünce o kapılar kapanır. Bir mü’min ölünce namaz kıldığı yerler bir birine seslenip “ filan mü’min vefat etmiş” deyip ağlarlar. Gök ve yer de ağlayıp, secde ettiği yer, bulunduğu mekânda matem tutarlar ve bu yerler kıyamet günü hüsn-ü haline şahitlik yaparlar. “ İmam-ı Tırmizî, Şerh-i Sudur’unda, Huzeyfe Hazretlerinden bildirdi buyurdu ki ; “ Kabirde ve ahrette hesap vardır. Kabirde hesap olunan kurtulur, kıyamette hesap olan azap görür. “ Kabir azabından ve cehennem azabından Rabbime sığınırız. Muhammed Sallallahü aleyhi vessellem’in ümmeti olup, şefaat-i uzmaya nâil ve Liva-ül Hamd sancağı altında cümlemizi haşr ü cem eylemesini Allahu Teâlâ’dan niyaz ederim. Mezarımın üstünü mermer gibi ziynetli şeylerle tezyin etmeyiniz. Gül ve sedir ağacı dikmek münasip olur. Cümle akraba ve dostlarım haklarını helâl etsinler. BÂKİ HÜDAYA EMANET OLUNUZ. Evlatlarıma vasiyetim odur ki; 1. Siyasetle uzaktan yakından ilişkiniz olmasın. Çünkü siyaset, bulaşıcı hastalık gibidir. Telâfisi mümkün olmaz. Karşı taraftaki melek gibi adamı şeytan gibi, kendi safındaki şeytan gibi adamı melek göstermeye çalışmak ve bundan hâsıl olan vebali herkesin taşıması mümkün değildir. 2. Dünürlük işine karışmayın. Annesi-babası evlâdını en iyi bilendir. Israr etmeye lüzum yoktur. Herkesi kendi haline bırakmak lazımdır. 3. Orduya ve hükümet başkanına kötü söylemeyin. Beddua etmek millete zarardır. Milletin aynası hükümettir. O halde fertler kendini düzeltmeli, iyi olmaya çalışmalıdır. Suçu hep başkasında ararız. Hâlbuki kendimizde arayıp tövbekâr olmak lazımdır. İnsan güneş gibi olup herkesin üzerine doğmalıdır. Su gibi lâtif, toprak gibi mütevazı olursak dünyada rahat ve huzur, ahrette ise saadete nail oluruz. 4. Gizli aşikâre Allah’tan kork. İstikamet üzere ol. Kimseyi hor-hakir görme. Allah’ı taksimine razı olan kimse kaybettiği şeyden dolayı üzülmez. Nefsinin arzu ve isteklerini terk eden hür olur. Hasedi bırakanı insanlar sever. Kişinin kendini beğenmesi, aklının zayıf olduğuna alâmettir. Bir işi ‘’ Ne yapayım’ diye düşünmek; ‘’Niye yaptım’’ diye pişman olmaktan daha iyidir. Yorulmadan rahatlık olmaz. 5. Çocuklarına iyi muamele et. Eve gelince çocuk gibi ol. Saadet ve huzurda daim ve kâim ol. ÇOCUKLARIMA VASİYETİMDİR; Dünya malı için birbirinize darılmayın. Şimdiye kadar o mal ile mi geçindiniz. Aldatırsan da kardeşini aldatırsın, aldansan da kardeşine aldanırsın, başkasına değil. Bunlar hayal ürünüdür. Hoşgörü ile davranın. Dünya malı küllükte bulunan bir kemik parçasına benzer. ‘’ Sen alacaksın, ben alacağım’’ diyerekten vakit geçirirler; nihayet onlara da yaramaz. Şayet o bölsün öbürü alsın, öbürü bölsün sen al. Kadın kocasının zulmünden değil, aldırışsızlığından üzülür. Kıymetini iyi bilin. Daha şimdi anlayamazsınız. Her şeyi müşavere yolu ile halletmeye çalışın. Hani bir zamanlar babanız ne oldu? İnşaallah Cennette beraber oluruz. Cenab-ı Hâk cümlemize iman nasip eylesin. Dünyanın geçici varlığına aldanıp, fâni hayatta gaflete dalmak, kâr-ı akıl değildir. Sofranıza oturan doysun. Herkese hoş davranın. Ailenize sert muameleden çekinin. Bu yolculuk bugün bana ise yarın sizedir. Ayağınızı yorganınıza göre uzatın. Birgivî’ yi okumaktan geri kalmayın. Ehl-i Sünnet itikadını tahsil edip, ona göre yaşayınız. Şiârınız Ehl-i Sünnet olsun. Şiârınız Mürşidinizdir. Başka bir şey aramanıza gerek yoktur. Dualarımız; iki cihanda yüzünüz ak olsun. Cümlenize hakkımı helal ettim, siz de ediniz. Ihvân-ı yârana selam ve dua da bulunuruz. Onlara da hakkımı helal ettim. BÂKİ HÜDAYA EMANET OLUNUZ. Recep ESE 08.01.2007 Pazartesi 13.45 1. Bu iş burada bitmiştir. Bundan sonra herkes İmam-ı Azam mezhebine tâbi olarak yaşasın. 2. Kardeşler arasında ufak tefek şeyler için nizak fezak yapmayın. Kardeşçe iyi geçinin. 3. Namazınızı geciktirmeden kılınız. Dünya ve ahret Allah’a kul olalım. (olun) Bu dünya fanidir. Hepsi senin olsa ne olacak. Baki Hüda’ya emanet olunuz. Babanız Recep ESE Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.) 33- Hz. Yapraklalı Hacı Mustafa Okutan (ks.) 34- Hz. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi (ks.) 35- Hz. Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi (ks.)

📍 Tosya, Kastamonu

Mecnun Dede – Denizli

Denizli – babadağ – Hisarköy ( google map üzerindeki nokta tam yerini gösteriyor ) ……. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Babadağ, Denizli

Okçu Halil Baba

Denizli – Babadağ – Kıranyer köyü Mezarlığı A……….. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Babadağ, Denizli

Değnekli Dede

denizli – babadağ – demirli köyü mezarlığı …… Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Babadağ, Denizli

Eren Dede – Denizli

Denizli – Merkezefendi – Hisar camii karşısında ……. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Merkez Efendi, Denizli

Sadık Dede

Denizli – Merkezefendi – Çakmak Mezarlığında ……….. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Merkez Efendi, Denizli

Topçuoğlu Türbesi

kastamonu – merkez – topçuoğlu camii Topçuoğlu Camii’nin kuzeybatı köşesine bitişik ve son cemaat yerinin önün­deki sundurma dahilinde yer alan 9 m2 genişliğinde basit, beton bir binadan iba­rettir. Batı yüzünde yer alan hacet penceresinin iki tarafında iki adet mezar şahidesi ile bunların arasında latin harfleri ile yazılmış kitabe vardır. Türbede bulunan iki adet ahşap sandukadan kıble tarafındaki, 1259/1843 yı­lında vefat eden nakşibendi Emirefendizade Mehmet Hulusi Efendi ; diğeri ise son cemaat yerinden itibaren camiin ön kısmını yaptıran Melek Hanım isimli ha­yır sahibine aittir. Bu hanımın vefat tarihi şahidede yazılı olmadığından tesbit edi­lememiştir. Mehmet Behçet, Kastamonu Asar-ı Kadimesi adlı eserinde, aynı türbede bu­lunan bir mezar şahidesinde, “Merhum ve mağfur Hoca Kıyas ila Rahmetillahi teala. Tarih 919” yazısını okuduğunu kaydetmiştir. Buna göre, daha önceleri türbede başka mezarların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Hoca Kıyas’ın kim ol­duğu belli olmamakla beraber bu kayıt, 919/1513 tarihinden önce türbenin ve dolayısıyle camiin de mevcut olduğu kanaatini vermektedir. Camiin batı tarafındaki yol açılırken burada mevcut olan, demir parmaklıkla çevrili iki üç mezarın bulunduğu türbenin üzeri taş ve toprakla doldurularak şa­hideler yolun seviyesine kadar yükseltilmiştir. 2008 Yılında Vakıflar Bölge Mü­ dürlüğü tarafından yapılan restorasyon esnasında mezarlar esas seviyesine indi­rilerek türbe önceki şekline getirilmiştir. 1064 Tarihli vakfiye ile Sahaflar Sokağı’ndaki hanı Topçuoğlu Camii önünde yaptırmış olduğu sofada dokuz kişi tarafından her gün sabah namazından son­ra birer cüz okunmak suretiyle üç günde bir hatim okunması vazifesine vakfe­den Yanıkzade Hacı Ahmet Ağa’nın vasiyeti gereğince kabrinin de burada olma­sı gerekir. Sonradan yapılan çevre düzenlemeleri sırasında diğer mezarlarla bir­ likte onun mezarı da başka yere nakledilmiş olmalıdır. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Molla Said Türbesi

kastmano – merkez – molla said camii Beyçelebi Mahallesi Satıkahya Sokağı’ndaki Mollasaid Camii ‘nin harimi dahilinde ve kıble tarafındadır. Arazi meyilli olduğundan aslında toprak zemi­ninde olmasına rağmen camiin ikinci katı seviyesindedir. Duvarları moloz taşın­ dan harçla yapılmış, tavanı ahşap ve çatısı cami ile birlikte kiremitle örtülmüştür. Kapısı camiye açılmaktadır. Camiin kıble duvarı boyunca uzanan türbede altı adet ahşap sanduka vardır. Bunlardan üçünün kime ait olduğu bilinmiyor. Diğer üçü ise bitişik camide Rufai tarikatı üzere irşad hizmeti ifa eden Şeyh Seyyid Mehmet Efendi ile babası ve kardeşine aittir. Bu üç zatın hayatları hakkında bilinenleri şöyle hulasa edebiliriz: Molla Mehmet Said Efendi : Camiin bulunduğu yerdeki ev ve arsa kendisinin iken Kastamonu Mutasarrıfı Gazi İpsalalı Ahmet Paşa tarafından satın alınıp bu­radaki cami yaptırılmış ve Rufai Dergahı olması şartıyla bahçenin gelirleri vakfedilmiştir. Cami ve türbe adına izafeten anılan bu zat 1245/1829 tarihinde ve­fat etmiştir. Şeyh Hafız Mehmet Efendi: Adı geçen Molla Said Efendi ‘nin oğludur. Vakıf Ahmet Paşa tarafından camiin imam ve hatipliğine tayin edilmiştir. Aynı zaman­da rufai dergahına şeyh ve vakfa mütevelli olarak günlük dört akçe maaş tah­sis edilmiş, vefatından sonra da evladının mütevelli olması kayda bağlanmıştır. 1234/1818 Tarihli beratla şeyhliği tasdik edilen Mehmet Efendi, 1295/1878 yılında vefat etmiştir. Seyyid Ahmet Rufai Efendi: Şeyh Hafız Mehmet Efendi ‘nin kardeşidir. Yev­miye iki akçe ile camiye müezzin tayin edilmiştir. 1277/1860 Tarihinde vefat et­miştir. Rahmetullahi aleyhim. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Karabaş-ı Veli Türbesi – Kastamonu

kastamonu – aycılar camii yanında Aycılar Mahallesi’nde kain Aycılar (Hacıabdullah) Camii’nin güneydoğu kö­şesinde Karabaş-ı Veli Medfeni olarak bilinen bir türbe vardır. Türbe, etrafı de­mir parmaklıkla çevrilmiş, yerden 90 cm. kadar yükseklikte taş duvarlı ve baş şahidesi kavuklu bir mezardan ibarettir. Mezarın başındaki levhada Karabaş-ı Veli olarak bilinen Ali Alaeddin Etval isimli alim ve şeyhe ait bilgiler yazılıdır. Bu bilgiler doğru olmakla beraber, bura­da medfun olan zata ait değildir. Maamafih, bilvesile bu kıymetli alimin hayatı­na dair bilgi vermeyi uygun buluyoruz. Aşağıda burada medfun olması muhte­mel iki zata ait bilgiler verilecektir. Alaeddin Ali Etval Efendi, aslen Arapkirli olup Kastamonu’ya gelerek Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin postnişinlerinden Çorum’lu İsmail Kudsi Efendi’ye mürit ol­muş ve ondan icazet alarak halveti şeyhi unvanına erişmiştir. Uzun boylu olduğu için “Etval”; Şa’baniyye usulünce siyah sarık sardığı için de “Karabaş” unva­nını almıştır. Karabaş-ı Veli hazretleri aynı zamanda dirayetli bir alim ve müfessir olup Şerh-i Füsusi’l Hikem, Tarikatname ve Tabirname gibi yazılı eserleri vardır. Alaeddin Efendi, bir süre Kastamonu’da yaşamış ve bu sırada Aycılar Ca­mii olarak bilinen camii yaptırmıştır. Bir ara Çankırı’da şeyhler arasında çıkan anlaşmazlığı çözmek üzere oraya gönderilmiş ve görevini tamamlayıp tekrar Kastamonu’ya dönmüştür. Daha sonra İstanbul’a giderek Üsküdar Rum Meh­met Paşa ve 1085 H. yılında Eski Valide Sultan tekkelerinde şeyhlik yapmış­tır. 1090 H. yılında Limni adasına sürgüne gönderilmiştir. 1097/1685 yılında Mısır’ın Gaylan Köyü’nde hac dönüşü vefat edip orada toprağa verilmiştir. Mus­tafa Ma’nevi isimli bir oğlu vardır. Rahmetullahi aleyhi Sözkonusu Aycılar türbesinde medfun olan zatın kim olduğu hususu tered­dütlüdür. Halk tarafından bu zatın daha ziyade kıraat ve tecvid alimi olarak meş­hur olduğu bilinmektedir. Asırlardan beri nakledilen ismi de Ali Efendi olduğuna göre bu mezarın, “Etval” lakablı değil ama aynı ismi taşıyan Müderris Alaeddin Ali Efendi olması muhtemeldir. Bu değerli alim, Kastamonuludur. Müderris olup kıraat-ı seb’ayı talebesine tedris ederdi. (Kur’an-ı Kerimi 7 kıraat aliminin okuduğu şekliyle okur ve öğren­ cilerine de okuturdu) 907/1501’de vefat etti. Karabaş tecvidine şerhler yazdığı için bu lakapla anıldığı söylenmektedir. Bu bilgiler ışığında öteden beri saygı ve hürmetle ziyaret edilen Karabaş-ı Velı Türbesi’nde medfun olan zatın, adı geçen Kastamonulu müderris Alaaddin Ali Efendi olduğu tahmin edilmektedir. Buradaki mezarın, vakıf kayıtlarında camiin banisi olarak gösterilen Hacı Ab­dullah Efendi’ye ait olması ihtimali de vardır. Aynı mahallenin Yeniyol Sokağı’nın sonunda etrafı demir parmaklıkla çevrili iken 1996 yılında betonarme olarak inşa edilmiş olan bir türbe daha vardır ki bu da Karabaş Efendi adıyla bilinir. İçinde üç adet mezar vardır. Önceden ahşap parmaklıkla çevrilmiş bir tümsekten ibaret olan türbe zaman zaman definecilerin taarruzuna uğramaktaydı. Mahalle halkının türbe yapılması isteğiyle karşılaşan ve burada kabir olup olmadığından emin olmak isteyen dö­ nemin belediye başkanı Sayın Süleyman Yücel, rüyasında burada bulunan üç adet iskeletin başında Kur’an-ı Kerim okunduğunu gören salih bir zatın sözleri üzerine kazı yaptırmıştır. Gerçekten üç adet iskeletin mevcut olduğu görülmüş ve mevcut bina inşa edilmiştir. Mahalle sakinlerinin ifadesine göre bu zatın iki kardeşinden birisi Aycılar Ca­ mii haziresinde, diğeri de Eski Tosya Caddesi’nin Duayolu Mevkii’ndedir. Ahşap parmaklıkla çevrilmiştir. Her üçü de ziyaretgahtır. Şahideleri bulunmadığından haklarında bilgi edinmek mümkün değildir. Rahmetullahi aleyhim. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Kalender Dede

Konya Mevlevi Dergahı şeyhi tarafından Kastamonu’ya halife olarak gönde­rilmiş ve Tabaklar Mevkii Doğantepesi eteğinde bulunan Mevlevi Dergahında şeyhlik görevinde bulunmuştur. Halim selim, mütevazı, dünyaya ilgisiz, yeme içme ve giyinme tarzı çok basit olduğundan “Kalender” lakabıyla meşhur olup esas adı unutulmuştur. İlkbaharın yağmurlu bir günü sokağa çıkıp yağmura tutulunca Mevlevihanenin karşısındaki kahvehanelerden birine girip yağmurun dinmesini beklemiştir. Yağ­mur diner dinmez hemen karşıya geçmek üzere köprüye yönelmiş, yanında bu­lunanlar sel geldiğini ve köprünün yıkılmak üzere olduğunu söylemişlerse de kendisi, “Yetiş ya Hz. Mevlana!” diyerek sallanan köprünün üzerinden tekke ta­rafına geçmiş ve az sonra köprüyü sel alıp götürmüştür. Bu hadiseden sonra bu­rada kurulan yeni köprü, Dedeler Köprüsü olarak anılmaya başlamıştır. 1294/1878 Tarihinde Kastamonu Valiliğine atanan Müşir Lord Said Paşa, kendisini ziyarete gelen eşraf arasında Kalender Dede ‘nin bulunmamasından dolayı incinmiş ve Mevlevihane’ye giderek bu zatı tanımak istemiştir. Zi­yaret esnasında Mevlevi adetleri gereğince mutad muamele görmesine rağmen Dede’nin tavırları ve kıyafetiyle şeyhliği temsil kabiliyetinde olmadığı gerekçesiy­le Konya’daki Mevlevihane merkezine bir mektup yazarak Dede’nin azlini istemiştir. Konya’dan gelen cevapta Çelebi Efendi, Kalender Dede ‘nin kamil bir şeyh olduğunu ve Vali Bey’in isteğini yerine getiremeyeceğini bildirmiştir. Bu hal, Kalender Dede ‘ye malum olup bir Cuma gecesi, “Yarabbi! Bu vali­yi başımızdan al!” diye dua ettiği ve çok geçmeden valinin başka yere nakli için emir geldiği, Dede’nin dervişleri tarafından nakledilmiştir. Vefatında Mevlevihane Türbesinde Süleyman Paşa’nın mezarı yanına defne­ dilmiştir. Vefat tarihi sandukası başında yazılı iken buranın yıkılıp mezarların baş­ka yere nakledilmiş olması sebebiyle bu tarih kaybolmuştur. Rahmetullahi aleyh. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Bayraklı Dede – Kastamonu

kastamonu – kastamonu kalesi Kale burcunun dibinde ve batı tarafında medfundur. Adı Mağrip­li Yunus Efendi’dir. Yunus Mürebbi diye bilinir. 927/1520 yılında Mağrip’ten Kastamonu’ya geldi. Görünüşte kendi halinde fakir ve miskin bir kimse idi. Şeh­rin dışındaki tatlı sulardan su getirip satarak geçimini temin eder, aynı zamanda Ali Asgar Efendi’nin maddi ihtiyaçlarını görürdü. Lakin aslında manevi irşad or­dusunun yaman bir eri idi. “Aba altında nice erler yatar” misali Cenab-ı Hakkın nuru ile bakar, özünden sözüne inciler dizilirdi. Sıradan insanların pek değer vermemesine rağmen kıymetini takdir edebi­ lenler onun sayesinde tasavvufun muhabbet denizine dalarak nasiplenmişlerdir. Peygamberimizin ruhaniyetine rüya vasıtasıyla ulaşabilecek derecede makam sahibi idi. Nitekim Kastamonu’yu teşrifleri de bu vesile ile mümkün olmuştur. Ali Asgar Efendi’nin maddi ihtiyaçlarını temin ile görevli olarak buraya gel­mişlerdir. Bu sebeple kendisine, terbiye eden koruyan anlamında mürebbi laka­bı verilmiştir. Peygamberimiz (sav), bu hizmeti karşılığında kendisine asrında ve asrından sonra yaşayan bin kişiye şefaat edecek bir kudsi kuvvete ulaşması gibi bir makamı taahhüt etmişlerdir. Böylece Kastamonu’da onüç yıl yaşamış ve Ali Asgar Efendi’den 15 gün son­ra 940/1533 yılında vefat etmiştir. Kalenin batı tarafındaki burcun dibine defne­ dilmiştir. Halkın bilmesi için medfeninin bulunduğu yere bir bayrak dikilmiş ol­ duğundan “BayraklıDede” olarak bilinir. Kabri ziyaretgah olup günümüzde yine ayyıldızlı bayrağımız başında halen dalgalanmaktadır. Allah (cc) şefaatini nasip etsin. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Ahmet Dede Türbesi – Kastamonu

kastamonu – Hansalar Mahallesi Gökdere Caddesi’nin Açıkbaş Sokağı’ndadır. Şehrin doğu tarafında, Kırkçeşme Mahallesi’nin sonunda bulunan ve kendi adıyla anılan umumi mezarlıkta medfundur. Medfeni, üzeri açık ve demir şebe­ke ile çevrilidir. Künyesi Ahmet bin Fazlullah, doğum yeri Cebrail Mahallesi’dir. Günümüz­ deki Ahmet dede Camii’nin yerinde bulunan Kırkçeşme Camii şeyhlerinden Mus­tafa Efendi vakfından cüzhanlık görevi ifa eden birkaç hafızdan birisidir. Sahte beratla cüzhanlık ve vakfın tevliyetini üzerine alarak vakfa ve dergaha zarar veren İsmailbey Mahallesi’nden Saçlıoğlu Hacı Mehmet adındaki şahıs aleyhine dava açarak sahte beratı iptal ettirerek halkın ve diğer görevlilerin tak­ dirini kazanmıştır. O tarihe kadar Kırkçeşme Camii adıyla anılan cami, bundan sonraki belgelerde Ahmet dede adı ile anılmaktadır. Mezar taşındaki sonradan yazıldığı belli olan 977 tarihi ile bu bilgiler arasın­da bağlantı kurmak mümkün değildir. Şayet bu tarih rastgele yazılmadı ise aynı isimli bir başka zata aittir. Zira vakıf kayıtlarında Kırkçeşme Dergahı’nın Ahmet­ dede ismiyle anılması hicri 1101 tarihinden sonradır. Şehrin doğu tarafındaki tepenin ve yaptırmış olduğu camiin kendi adıyla anıl­ ması Ahmet dede Sultan’ın toplum üzerinde iz bırakan manevi sultanlardan biri olduğuna delildir. Adı halen saygı ve hürmetle anılmakta olup kabri ziyaretgahtır. Rahmetullahi Aleyh. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

İbn Neccar Türbesi

kastamonu – merkez – ibn neccar camii İbn-i Neccar Mahallesi Atlambaç mevkiinde ve kalenin hemen dibindeki İbn-i Neccar (Kubbeli) mescidinin doğu bitişiğindedir. Mescidin bahçesini çevreleyen taş duvarın içinde etrafı açık, sadece üzeri mes­cit saçağının sundurma biçimindeki uzantısı ile örtülmüştür. Yerden bir metre ka­dar yükseklikte bir sehpa üzerinde bulunan ağaç sandukanın kime ait olduğuna dair belge yoktur. Ancak halk tarafından bu zatın, İbn-i Neccar Camii ile Kubbe­li Mescid’in banisi olan Murad oğlu Hacı Nusret Efendi olduğu söylenmektedir. İbn-i Neccar (Marangozoğlu), lakabıyla meşhur olan bu zatın, kendi adıyla anılan camiin yapılış tarihi 754/1353 olduğuna göre Candaroğulları dönemin­ de yaşamış bir hayır sahibi olduğu kesindir. Vefat tarihi bilinmiyor. Rahmetulla­ hi Aleyh. Türbe, ziyaretgah olup çevre düzenlemesine ihtiyaç vardır. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Cemalettin Efendi ve Kargaş Sultan

Kastamonu – Merkez – Kargaşık sokak. Hisarardı Mahallesi Gümüşlüce Caddesi’nin Kargaşık Sokağı’nda ve yıkılmış olan Cemaleddinağa Camii’nin önündedir. Burada yan yana sıralanmış üç me­zar bulunmaktadır. Kuzeyden güneye doğru birinci mezarın baş şahidesinde, “ Kutbü’l Arifin Gavsü’l vasilin Kargaş Sultan hazretleri 855 ” yazısı bulunmaktadır. Buna göre bu mezar, 855/1451 yılında Candaroğlu İsmail Bey zamanında vefat eden bir şeyhe aittir. Bu yazı, bazı kaynaklarda Karabaş Sultan olarak zikre­dilmiş ise de kesinlikle Karabaş kelimesi geçmemektedir. Zaten türbenin yer aldı­ğı sokak da resmi kayıtlarda Kargaşık, halk dilinde Kargaşa adıyla bilinmektedir. İkinci mezarda hayır sahibi Cemaleddin Ağa medfundur. Vefat tarihi 851/1447 olarak baş şahidesinde yazılıdır. Bu zat da Candaroğulları döneminde vefat etmiş olup buradaki kendi adıyla anılan camiin banisidir. Vakıflar Genel Müdürlüğünün kayıtların­ da burası Cemaleddinağa Mescidi Arsası olarak kayıtlıdır. Kıble tarafındaki üçüncü mezarın kavuklu olan baş şahidesinde yazı kalmadı­ğı için kime ait olduğu bilinmemektedir. Fakat mezar şahidesinin kavuklu olma­ sına bakılırsa ilmiye sınıfından olduğu zannedilmektedir. Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin ilk ikametgahı olan camiden bahsedilirken banisinin Hüsam Halife olduğu zikredilmiştir. O halde bu mezarın da Hüsam Halife’ye ait olması muhtemeldir. Bu zatın, Kütahya, Bursa ve Manastır medreselerinde müderrislik ve Trab­zon müftülüğü görevlerinde bulunmuş, 934/1527 yılında vefat etmiş olan Kas­tamonulu Gedik Hüsam lakaplı alim olduğu zannedilmekle beraber buradaki mescidin banisi ile aralarında isimden başka bir bağ kurmak da mümkün değil­dir. Şu kadar ki burada medfun bulunmasa bile şehrimizin yetiştirdiği mümtaz alimlerden birisi olan Hüsameddin Efendi bu vesileyle hatırlanmış olmaktadır. 1123/1711 Tarihli buyrultuya göre Pazar ve Perşembe günleri türbede Kur’an-ı Kerim okunması için vakıf gelirleri bulunmaktadır. Mezarların bulunduğu yer, bitişiğindeki mescit arsası ile beraber 1994 yılında demir parmaklıkla çevrilmiştir. Kaynak ; Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Muzaffereddin Gazi

Kastamonu – sanat okulu caddesi üzerindeki hazirede Eski adiyle Muzaffereddin, yeni adiyle Saraçlar Mahallesi’nin Sanatokulu Caddesi üzerindeki yıkılmış Muzaffereddin Camiinin batı bitişiğindeki hazirede bulunmaktadır. Buradaki mezarlar arasında değişik üslupta ve diğerlerine göre farklı bir me­zar vardır. Mezarın boyu 3,5 metredir. Baş ve ayak şahideleri bir metre kadar yükseklikte mermerden ve ön yüzleri çok köşelidir. 1244/1828 tarihli şehir haritasında burada cami ile hemen hemen aynı bü­yüklükte bir türbe binası ile batı bitişiğinde bir çeşmenin mevcut olduğu görül­mektedir. Buna göre cami ile beraber türbenin de yıkılmış olduğu bellidir. Adı geçen cami, mahalle ve türbenin aynı isimle anılıyor olması bu meza­rın Muzafereddin Yavlak Arslan’a ait olduğu intibanı vermektedir. Bu zat Ço­banoğulları Beyliği’nin üçüncü hükümdarıdır. 1291-92 miladi yıllarında Kastamonu’da Moğollarla yapılan bir savaşta şehit olmuştur. Türbe ve camiin tarihi hakkında belge bulunmaması nedeniyle kesin birşey söylemek mümkün değildir. Bu güne kadar bu kahraman büyüğümüzün meza­rının nerede olduğu tesbit edilememiştir. Tarihi belgeler vefatının bu bölgede ol­duğunu ve kabaca tarihini vermekle beraber mezarının yerini bildirmemektedir. Uzun yıllar bölgedeki Türk boy ve beylerinin liderliğini üstlenmiş ve bölgeyi ilim ve kültür açısından tezyin etmiş olan bu Türk büyüğü hiç de unutulacak bir şah­siyet değildir. Yukarıda temas edildiği gibi hem cami, hem mahalle ve hem de türbenin aynı isimle anılmasını tesadüfe bağlamanın anlamı yoktur. Bitişik camiin Muzaf­fereddin Gazi tarafından yaptırılmış olduğu vakıf kayıtları ile sabit olduğuna göre kendi yaptırmış olduğu camiin yanına defnedilmiş ol­ması son derece tabiidir. Zaten halk yıllardır burasını Muzaffereddin Gazi Türbe­si olarak ziyaret etmektedir. Maamafih, konunun uzmanlar tarafından daha ge­ niş boyutlarda araştırılması kültürümüz açısından faydalı olacaktır. (Rahmetulla­hi aleyh) Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Maden Dede

kastamonu – merkez – atabey camii karşısındadır. Atabey Camii kapısının karşısındadır. Önden görünüşü itibarıyla kıble duvarı büyük bir kemerden ibarettir. Kemer, kesme taştan geniş ve sivri biçimde yapıl­mıştır. Çevresi çok yıpranmış olmasına rağmen güzeldir. Kitabe taşları kırılmış ve muhtemelen tamirler esnasında ayrı ayrı yerlere ko­nulmuştur. Okunabildiği kadarıyla sağ üst köşede, “Emera bi imareti…” , sol kö­şede ise, “… isna… semane mie …” yazıları vardır. 800/1400 Küsur yıllarına ait bu kitabe kalıntılarının bu türbeye mi yoksa başka bir binaya mı ait olduğu bel­li değildir. 85 Cm. duvar kalınlığı olan türbe, moloz taşından yapılmış, üzeri tekne to­nozla örtülmüştür. Çatısı ahşap üzeri kiremitlidir. İkisi cami tarafında ve dikdört­gen biçiminde, biri de doğu tarafında ve kemerli olmak üzere üç pencereden ışık almaktadır. Kuzey tarafındaki duvarın inşa tekniği ve iptal edilmiş kapı, türbe­nin dışında bulunan tek mezarın da önceden türbeye dahil olduğu intibamı ver­mektedir. “Atabey Cami-i şerifinin kebir kapısı karşısında medfun Maden Dede Türbe-i şerifinin mürur-u zamanla köhneleşmiş kubbesinin hedm olunmasından (yıkıl­masından) dolayı yeniden inşaası için icap eden bir kıt’a keşif defteridir” başlıklı 5 Mart 1327 tarihli keşif özetine göre bina bu tarihte yenilenmiştir. Bahsi geçen restorasyonda kireç, kum ve ketenden yapılan harçla taş ve tuğla karışık olarak örülen duvar üzerine pişkin tuğla ve örencik taşıyla kubbe inşa edilmiştir. Kubbe­ nin altı kireç, kum ve ketenli harçtan yapılan beyaz sıva ile sıvanmıştır. 6.5×8 Metre ebadındaki türbenin içinde üç mezar vardır. Sandukalar lahit­lerin hemen üzerine konulmuştur. Ortada bulunan lahid, bütün taştan çıkarılmış olup şahidelerdeki yazılar okunamayacak derecede yıpranmıştır. Bu yüzden kime ait olduğu belli değildir. Mezarlardan birisinin Maden Dede ‘ye ait olduğu kesindir. Bir diğerinin de ha­lifesi olan Veli Dede ‘ye ait olduğu söylenmektedir. Maden Dede olarak bilinen zatın adı Ebu Salih el-Münci’dir. Nakşibendi şeyhi Hemedan’lı Yusuf Efendi’nin halifelerinden olup Maveraünnehir ule­masındandır. XII. asrın ikinci yarısında hayatta olduğu ve Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin (vefatı: 561/ 1165-66) kendisini ziyaret ettiği söylenir. Yaşadığı dönemde şiilerin faaliyetleri artmış olduğundan, şeyhi tarafından Anadolu’ya gönderilen halifelerden birisidir. Yani şiilerin bozuk akidelerine kar­şı Müslümanları aydınlatmak amacıyla buraya gönderilmiştir. Madenler hakkında uzman olan Ebu Salih, burada çeşitli madenler de keş­federek, harp halinde bulunan zamanın hükümdarı Hüsameddin Çoban Bey’e müzahir olmuştur. Bu yüzden kendisine “ Maden Dede ” denilmiştir. Fetihten sonra Atabey Gazi, Maden Dede ‘ye camiin imamet ve irşad hiz­metlerini tevdi etmiştir. Nakşibendi tarikatı üzerine irşad görevini üstlenen Ma­den Dede , vefatına kadar bu hizmetlere devam etmiştir. Kendisinden sonra ye­rine Veli Dede ve İsa Dede gibi zevat irşad seccadesine oturup görevi devam et­tirmişlerdir. Üçüncü lahdin kime ait olduğu meçhuldür. Bunun, İsa Dede ‘ye ait olduğu söylenmekte ve hatta türbenin kapısına İsa Dede’nin biyografisi levha halinde yazılmışsa da bu bilgi yanlıştır. Zira Şeyh Şa’ban-ı Veli Menakıbnamesi’nin 32. sayfasındaki derkenarda bu zatın, Harmancık Kabristanı’nda medfun olduğu ya­zılıdır. Aynı eserdeki bilgilere göre İsa Dede , Ankara’da medfün Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin halifesidir. Zahiri ilimlerde asrının ileri gelenlerinden olduğu gibi tasavvufta da mümtaz bir mevkie sahiptir. Bayrami tarikatında yeni usuller geliştirmiştir. Daha sonraları bu usuller, “Usul-i iseviyye” olarak adlandırılmıştır. İsa Dede , Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin Kastamonu’yu şereflendirdiği 937/1530 ta­rihinde hayatta olup kendisini karşılamak üzere iki dervişini şehir dışına gönder­miş ancak dervişler, Şa’ban Efendi kendisini tanıtmadığı için onu fark edeme­mişlerdir. İsa Dede’nin vefat tarihi tesbit edilememiştir. Kendisinden sonra Şeyh Ali Dede , Müftü Şeyh Mustafa Efendi, Şeyh Mehmet Efendi, Münzevi Şemseddin Efendi gibi halifeler posta oturmuşlar. Türbe ile kuzeyindeki şahsa ait evin arasında bulunan tek mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Mahalle sakinlerinin anlattığına göre bundan 40-50 yıl önce bu evin sahibi olan şahıs, mezarın bulunduğu yeri bahçesine dahil etmek üzere kazmaya başlar. Olağandışı bazı engellere aldırmayıp kazıya devam eder. Tam mezarın bulunduğu yere geldiği anda aniden iki gözü birden kör olur. Daha sonra bu şahıs evini başkasına satarak burayı terk etmiştir. Bu gün mezar, hafri­yat yapılan bu kısımdan iki metre kadar yüksekte bulunmaktadır. Hadisenin bir benzeri 1 Mart 1998 tarihinde tekrar vaki olmuştur. Madendede Türbesi ile aynı çatı altına alınarak üzerinin kapatılması müm­kündür. Allah (c.c.) derecelerini daima yüceltsin. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Halveti Tarikatı Silsileleri

1- Hz. Muhammed (s.a.v.) 2- Hz. Ali (k.v.) 3- Hz. Hasan Basri (k.s.) 4- Hz. Habib-i Acemi (k.s.) 5- Hz. Davud-u Tai (k.s.) 6- Hz. Maruf Kerhi (k.s. ) 7- Hz. Seriyyü’s Sakati (k.s.) 8- Hz. Cüneyd Bağdadi (k.s.) 9- Hz. Mimşad ed- Dineveri (k.s.) 10- Hz. Muhammed Dineveri (k.s.) 11- Hz. Ebu Hafs Ömer Es- Sühreverdi (k.s.) 12- Hz. Ebu Necib Sühreverdi (k.s.) (SÜHREVERDİYYE) 13- Hz. Şeyh Kutbuddin Ebheri (k.s.) (EBHERİYYE) 14- Hz. Şeyh Muhammed Rüknüddin Nühasi (k.s.) 15- Hz. Şeyh Şihabuddin Mahmut Tebrizi (k.s.) 16- Hz. Şeyh Muhammed Cemalüddin Şirazi (k.s.) 17- Hz. Şeyh İbrahim Zahid Gilani (k.s.) (ZAHİDİYYE) 18- Hz. Şeyh Kerimüddin Ahi Muhammed Nur Halveti (k.s.) 19- Hz. Pir-i Tarik Ömer Halveti (k.s.) (HALVETİYYE) 20- Hz. Şeyh Ahi Emre Muhammed El Halveti (k.s.) 21- Hz. Şeyh İzzüddin Türkmani Halveti (k.s.) 22- Hz. Şeyh Sadrüddin Hıyavi (k.s.) 23- Hz. Şeyh Seyyid Yahya Şirvani (k.s.)

Benli Sultan ( Şeyh Mehmed Muhyiddin Efendi )

kastamonu – ılgaz – ahlat köyü Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemekle birlikte hakkında anlatılan menkıbelerden hareketle XVI. asrın başlarında yaşamış olduğu kabul edilen Benli Sultan ’ın adı etrafında oluşturulan etki halesi oldukça geniştir. Kastamonu Postası’ndan Cebrail Keleş’in yazısından öğrendiğimize göre, külliyesi Kastamonu’ya 27 km uzaklıkta Ilgaz Dağı’nın eteklerindeki Ahlat Köyü’nün Benli Sultan mahallesindedir. Cami, mutfak, misafirhane ve türbeden müteşekkil yapılar topluluğunun Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde ve muhtemelen onun emriyle inşa edilmiş olduğu kabul edilir. Külliyenin bir yangın geçirdiğini, önce Şeyh Şani Efendi , daha sonra da Şeyh Nureddin Efendi tarafından tamir gördüğünü ve 1994’te de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiş olduğunu öğreniyoruz. Türbesinde sekiz ve ön tarafta üç olmak üzere on bir sanduka vardır. Kıble tarafında en başta bulunan sanduka Nakşibendi şeyhi Mehmet Muhyiddin Efendi ‘ye aittir. Yanağında büyükçe bir ben bulunduğu için Benli Sultan lakabıyla meşhur olan Mehmet Muhyiddin Efendi’nin Tosya’dan, Sivas’tan veya aynı köyden ya da bir başka köyden gelip buraya yerleştiğine inanılır. 1500 yılları başında buraya gelerek II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim dönemleri ile Kanuni’nin saltanat yılları başına kadar yaşadığı söylenmektedir. Hz. Pir Şeyh Şa’ban-ı Veli (1500-1570) döneminde yaşamış ve menkıbelere göre onunla yakın münasebet içinde olmuştur. Halkın dini ve tasavvufi açıdan eğitilmesine çok büyük katkıları olur ve hatta Kanuni döneminin meşhur vaizlerinden Kastamonulu Şeyh Muharrem Efendi’nin onun müritlerinden biri olduğu ileri sürülür. Necati Kertiş, çalışmasında şunları kaydeder. ‚ Şakaik-i Numaniye’de bu zattan bahsedilirken ‘Namus-u Ekber ve tâvus-u ahdar gibi mele-i alada (büyük ve ileri gelen meleklerin toplandığı yer) mekan bulur idi. Erbab-ı kulub ve ashab-ı mükâşefeden idi. Sırlara, hafızalara ve gözlere vâkıf idi.’ diye öv(ül)mektedir.‛ Ballıkzade Mahir Efendi, türbeyi ziyaretleri esnasında Benli Sultan hakkında şu şiiri söyler: “Bu dergah-ı muallâ Kabe-i erbab-ı irfandır “Asa suyu ferevandır(fer u an) ona yok gerçi söz amma Olanlar bende elbet mazhar-ı altaf-ı sûbhandır ” Anı icra eden bu kutb-i alem Benli Sultandır” “Bu ali zirve-i İlgaz o Sultan-ı keremkân “Sakın etme tereddüt feyz-i imdadında ey zâir Uluvv-i kadimi temsil eder gaye ki bir handır” Büyük küçük âna halk-ı vilayet cümle kurbandır” Birkaç nesil boyunca Benli Sultan Külliyesinde hizmet yapmış bulunan Karagöz ailesinden Adil Karagöz’ün kaleme almış olduğu kitapçıktan edindiğimiz bilgilere göre, yayla köyü özelliği gösteren köydeki aile sayısı yazları 20 civarında olmaktadır. Benli Sultan ’ın Şeyh Şaban-ı Veli’den beş altı yıl önce vefat etmiş olduğu kabul edilir. Külliyeyi oluşturan yapılardan aşevi 1990’larda yapılmış olup Hasip Yılanlıoğlu Aşevi adını almaktadır. Menkıbeleri Ilgaz Dağındaki Hacıbakiler köyünden birisi, Hac görevini yerine getirmek üzere Hicaz’a gider. Fakat orada her nasılsa kervanını kaçırır. Şaşkın ve üzgün şekilde dolaşırken bir adam niçin böyle dertli olduğunu sorar. -Ben Kastamonu’dan Hacc için geldim. Kervanımı kaçırdım, burada kaldım. Memleketimde çoluk çocuk beni beklerler, ne yapacağımı şaşırdım, der. Adam ona, ‚sen falanca mescide git. Oraya yüzünde büyükçe beni olan bir kimse gelecektir. Ona durumunu anlat ve seni memleketine götürmesini rica et. Her ne kadar reddederse de ısrar edip elini bırakma‛, der. Tarif edilen mescide giden hacı, yüzü benli kimseyi beklemeye koyulur. Sonunda o zat gelip namazını kılar. Ilgazlı hacı da yaklaşarak durumunu anlatır ve ‚beni memleketime kavuşturmanın çaresi sizdeymiş‛, der. Yüzü benli zat, ‚Yanlış gelmişsin. Bizde öyle bir hal ve durum yoktur‛, der. Ilgazlı hacı yine kederli şekilde oralarda vakit geçirirken daha önce hatırını soran kimseyle tekrar karşılaşır. -Sen gitmedin mi hala, ne dolaşıyorsun buralarda, diye sorar. -O dediğiniz yüzü benli zatı buldum. Halimi anlattım. Sen yanlış adama gelmişsin diye karşılık verdi, der Ilgazlı. -Sen yine ona git, der adam.Benim çarem sizdeymiş de. O ne derse desin, elini tut ve bırakma. Yoksa o da memleketine giderse, ondan da mahrum kalırsın. Ilgazlı hacı bu defa denileni yapar ve Benli zatın elini bırakmaz. Israrla, ‚beni köyüme ulaştır‛, diye yalvarır. Sonunda benli kişi: -Peki, gözünü yum, ben seslenmeden de açma, der. Gözünü yumup biraz sonra açtığında hacı kendisini Ilgaz Dağının doruğunda Hacettepe denilen yerde bulur. Benli zat, ‚burası neresi‛ diye sorar. -Burası benim memleketim. Ilgaz Dağının doruğu, Hacettepesi, der hacı sevinçle. -Peki köyün nerede? Adam eliyle Hacıbakiler köyünü işaret ederek, ‚işte burası. Artık sizi bırakmam. Ben bulacağımı buldum‛, der. -Peki öyleyse burada kalalım, diyerek bu günkü Benli Sultan denilen yere yerleşirler. Ilgazlı hacının Demirci Mehmet Efendi olduğu söylenir. Günün birinde Mehmet Efendi Benli Sultan’da bir inşaat olduğunu duyar ve çalışmak için vardığında kendisini Hacc’dan getiren Benli Sultan’ı karşısında görür. Orada çalışmaya başlayarak bütün arazilerini dergaha vakfeder. Bir başka menkıbe de şöyledir . Benli Sultan, döneminde yaşayan iki veli arkadaşı ile Hacettepesi olarak bilinen yere çıkarlar. Aralarında anlaşırlar, üçü de ellerine birer taş alıp onu atacaktır. Attıkları taş nereye düşerse oraya yerleşecek, orada irşad görevi yürüteceklerdir. Benli Sultan eline aldığı taşı fırlatır ve taş 15-20 km. mesafede bugün Benli Sultan köyü olarak anılan yere düşer. Bu durum Benli Sultan ilahisinde de geçer: Hacet‟ten taşını attı Yerine türbesin yaptı Şeyh Şani mamur etti, Yaa Allah der Şeyh Şani Hemen Hu der dervişleri Benli Sultan’ın yerleşmek için seçtiği yerin kervan yolu üzerinde olduğu anlatılır ve denilir ki, külliyesini kurduktan sonra kervanlarla gelen yolcuları burada ücretsiz misafir eder, bu arada irşad hizmetlerini yürütürmüş. Bir menkıbe de külliyenin inşaı sırasında ustalarla ilgilidir. Benli Sultan pek varlıklı biri değildir. Çalışan ustalar nasıl ücret alacaklarını merak ederler. Yaptıkları takip sonucunda Benli Sultan’ın bir taşın altından aldığı altınlardan kendilerine verdiğini anlarlar. Bu durum karşısında bir plan yaparlar. Neden bu parayı almayalım diye düşünerek, Benli Sultan’ın olmadığı bir zamanda, taşı kaldırırlar fakat gördükleri karşısında şoka uğrarlar. Taşın altında yılanlardan başka bir şey yoktur. Bu menkıbede taşın yerini bazen eşik tahtası alır. Ziyaretçilerle ilgili anlatılan bir menkıbe de şöyledir . Birisi; ‚Benli Sultan , Benli Sultan ım diyorsun, göster kendini‛. O kişi böyle söyledikten sonra kapıdan girememiş, yanındaki kişi rahatlıkla kapıdan geçmiş. 1980’li yıllarda kendisinin derviş olduğunu söyleyen yaşlı biri gelerek burada iki yıl kalır. Caminin bir bölümünde ikamet eder. Türbe için aldığı fenerlerde, o sıralarda elektrik olmadığı için mum yakar. Yangına sebep olacağı için ikaz edildiği halde derviş yine bildiği gibi hareket eder. Sonunda bir gece yangın çıkar ve kendiliğinden söner. Ama durum oldukça şaşırtıcıdır. Benli Sultan’ın sandukası üzerindeki ayetler yazılı kumaşın kenarları yandığı halde, yazı olan kısım yanmamıştır. Vakıf kayıtlarına göre, zaviyenin mal varlığının bir kısmı olan Eceoğlu köyündeki on bir parça tarla ile bir değirmen arsasının toplam geliri 1952 yılı hesap cetvelinde 90 lira olarak tespit edilir. Tosya’da ikamet eden Ġmambeşe zade Salih Paşa kızı Fatma Hanım da 1301 tarihli vakfiye ile Kuzyaka Seremettin köyündeki beş gözlü değirmen ile bir adet bahçesini vakfeder. Ayrıca Benli Sultan ve Hamal köylerinde de vakıf arazileri mevcuttur. 1317 tarihli vakıf tahrir defterinden anlaşıldığına göre dergahın aydınlatılmasında kullanılan zeytinyağı ve mum, Ġstanbul Hamidiye ambarından gönderilmektedir. Bu tarihten sonra ise senelik 20 okka zeytinyağı ile beş okka mumun bedeli olan yüz otuz dört kuruşun mahalline gönderilmesine karar verilmiş ve malzeme Kastamonu’dan alınmıştır. Benli Sultan Dergahı Şeyhleri Adil Karagöz’ün kaleme almış olduğu Benli Sultan Külliyesi adlı kitapçıkta Şeyh Şanı Efendi ’nin 19. Yüzyılda yaşamış olduğundan bahisle külliyeye büyük hizmeti geçtiğinden söz edilir. Onun 1842 ile 1882 tarihleri arasında zaviyede şeyhlik yapmış olduğundan, bu süre içersinde zaviyeyi mamur hale getirdiğinden başka ziyaretçileri ağırlaması ve ruh hastalarını tedavi etmesiyle de şöhret sahibi olduğu anlatılır. Vefatıyla birlikte 1888 yılında büyük oğlu Hafız Mehmed Şadi Efendi dergaha şeyh olur ve 22 yıl sonra yerini 1910 yılında oğlu Hafız Mehmed Nuri Efendi’ye bırakır. Ahmet Yaşar Zengin ‘Kastamonu Evliyaları’ adlı kitabında ise Şeyh Şanı Efendi’den söz ederken, onun Kastamonulu olup ilk tahsilini Kastamonu’da yaptığını anlatır. Benli Sultan Dergahı’nın şeyhliğini deruhte etmek üzere Kastamonu’da Halidiyye şeyhi Ahmet Ziyaeddin Efendi’den (Ahmed Siyahi Hazretleri) icazet alarak Nakşi tarikatı üzerine toplantılar düzenlediği ifade edilir. Eline geçen bütün serveti külliyenin tamir ve bakımına sarfettiği ilave edilir. Bayrami şeyhi Ahmed Ziyaeddin Efendi (1864-1946) de Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun ‘Kastamonu’da Bayramilik ve Şemsizade Ailesi’ adlı kitabında belirttiği üzere, Mehmed Nureddin Efendi’ye icazet vermiştir. Nasrullah Camiinin baş imam hatibi Hacı Nureddin Karasu (1885-1953) Benli Sultan Dergahının son Halidi şeyhi olarak icazeti Ahmed Ziyaeddin Efendiden aldığında henüz 25 yaşındadır. Kastamonu’da Ferhad Paşa Camii haziresinde medfun olan babası Şeyh Şadi Efendinin yerini oğluna bıraktığı tarih 1910 senesidir. Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun Altınoluk dergisine yazmış olduğu ‘Hâtıralarımdaki Hocaefendiler’ başlıklı yazısında Benli Sultan Dergahının Halidi şeyhi Hacı Nureddin Karasu ’dan şöyle bahseder. ‚Çocukluğumda bu camide iki imam vardı. İkisi de aynı zamanda şeyh idiler. Başimam Hacı Nureddin Efendi, ya da Benli Sultan Şeyhi’ne Büyük Şeyh; ikinci imam Abdülhadi Efendi’ye Küçük Şeyh denirdi. Cuma ve bayram namazlarını başimam kıldırırdı. Fizikî olarak da Hacı Nureddin Efendi mülehham, oldukça iri yarı; Abdülhadi Efendi ise ufak yapılı idi. Belki de büyük küçük ayırımında bu fizikî görünümün de tesiri vardı. Nureddin Efendi’nin aile künyeleri Karabeyoğlu iken soyisim kanunu uygulanması esnasında Karasu olarak değiştirilmiştir. Benli Sultan Türbesi’ne girerken soldaki lahidin sahibi Şeyh Şânî Efendinin torunudur. Babası ise 1856 yılında doğmuş olan Şeyh Mehmed Şâdî Efendi’dir ve bu zât Kastamonu İl merkezinde kâin Ferhad Paşa Camii avlusunda medfûndur. Nureddin Efendi’nin tahsil hayatı hakkında detaylı bilgimiz bulunmamakla birlikte, gözünü açtığı ve şeyhliğe kadar yükseldiği bu irfan yuvasında çok iyi bir seviyeye gelebilmiş olmalı ki, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Kastamonu’nun en büyük merkezî camii olan Nasrullah Camii imamlığına tayin edilmiştir. 1942 yılında bir süre İstanbul/Üsküdar’da Nuhkuyusu Camii de denen Cevri Usta Camii imamlığında da bulunup II. Cihan harbinin başlamasıyla Kastamonu’ya dönmüş ve tekrar Nasrullah Camii’nde görevine başlamış; 1951 yılına kadar da bu görevini sürdürmüştür. İsteği ile, eskiden Beyoğlu, halen Beşiktaş Müftülüğü’ne bağlı Küçük Mecidiye Camii imam-hatipliğine görevini nakleden Nureddin Efendi 5 Kasım 1953 günü ikindi vakti camide rûhunu teslim etmiş; 6 Kasım 1953 günü defnedilmiştir. Bu vesile ile merhumun iki vasiyetinden söz etmek icap edecektir. Vasıyyeti üzerine cenazesini dönemin Beyoğlu Müftü Muavini (eski ifadesiyle müsevvidi) kimyager Fuat Çamdibi Hocaefendi yıkamış, Beşiktaş Sinan Paşa Camiinden kaldırılmış; keza vasıyyeti üzerine Karaca Ahmed Kabristanı 8. Adada medfun bulunan (caminin olduğu ada, sol arkası), Trikopisi esir alan Dadaylı Kurmay Albay Halid Akmansü merhûmun yanına defnedilmiş; daha sonra buranın kaldırılacağı söylentileri üzerine, 10. Adadaki (türbenin bulunduğu ada, türbenin 20 metre kadar arkasında) nakl-i kubûr yapılmıştır. Halid Akmansü merhûmun nâşı da Ankara Devlet Mezarlığına nakledilmiştir. Kırk sene sonra Halid Bey’in mezarının nakledilmesi, yıllar öncesinde yapılan işteki isabeti göstermektedir. Hacı Nureddin Efendi âlim, fâzıl bir zât idi. O günün şartlarında hemen herkes hâfız olduğundan, ayrıca onun hâfızlığından söz etmeye lüzum kalmıyor. Hoş bir sîması vardı, insana güven verirdi. Şeyh Efendi’nin Kastamonu’daki evi, Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun da evlerinin önünden geçen cadde üzerinde, tahminen 200 metre kadar yukarıdadır. Halen yerinde beton yığını bulunan bu evin altında fırın vardır ve sıcak ekmek çıktığında güzelim kokusu etrafa yayılmaktadır. Şeyh Efendi günde en az iki, hatta üç defa buradan gelip geçer, cami-ev arasında gidip gelirdi. İşte bu geçişlerde burnuna taze ekmek kokusu ulaştığında durur ve bütün gücüyle kokuyu içine çeker, akabinde el-Hamdüli’llah derdi. Denirdi ki, “Hocaefendi rahatsızlığı sebebiyle ekmek yemiyor, kokusunu hissedebildiği için de Allah’a hamd ediyor..” Torunu Turhan Karasu Bey de bu söylenenleri doğrular mahiyette tamamlayıcı bilgiler veriyor ve “…Eskiden beri midesinden rahatsız idi. 1953 yılında liseyi bitirince Ġstanbul’a yanına gittim. Küçük Mecidiye Camii avlusu içindeki meşrûtasında kalıyordu. Mide kanaması geçirdi, iyileşir gibi oldu. Daha sonra tekrarladı. Muhtemelen mide kanseri idi. Bir keresinde kırk senedir pastırma vesaire yemiyorum, buna rağmen neden böyle oluyor, anlamıyorum demişti”, diyor. 1943/1944 yıllarında merkez üssü Tosya ve il merkezi Kastamonu olan, Tosya’yı nerede ise tamamen yıkan deprem esnasında halk çadırlara taşınmıştır. Artçı depremler sık aralıklarla olmaktadır. Bir öğle namazında cami ağzına kadar doludur. Hacı Nureddin Efendi nöbetçi imamdır. Farza durulur. Daha birinci rek’atta iken sallanmaya başlar ve kısa aralıklarla arka arkaya sallanır. Cemaat panik içinde camiyi terkeder. Hocaefendi depremi duymamıştır. Cemaat kendisini merak etmektedir. Dışarıda, camiin pencerelerin dibine dizilmişler, içeriye bakmaktadırlar. Hocaefendi, hiç bir değişiklik ve telaş göstermeden ve her zamanki gibi huşû içinde farzı bitirir, selâm verir; son sünneti de kılar. Tesbîhat ve duâsını yaptıktan sonra mihraptan doğrulur, vekar içinde, ağır adımlarla camiden çıkarak cemaatin arasına katılır. Muhtemelen depremi ve cemaatin telaşla dışarıya çıkmalarını hissetmemiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreği biterken Benli Sultan Külliyesinin bakımını Karagöz ailesi üstlenir. Bazıları kadrolu bazıları fahri olmak üzere hizmeti geçenler arasında Ahmet Efendi, Şaban Karagöz, Hüseyin Karagöz, Muzaffer Karagöz ve Muammer Karagöz sayılabilir. Kitapçıkta anlatılan menkıbelerden bazıları da şöyledir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Küre Evliyaları

Batallar Türbesi Küre’ye 15 km. uzaklıktaki Batallar Köyündedir. Köyün üst tarafinda yer alan bir koru içersinde, rivayete göre Battal Gazi ve atına ait olduğu rivayet edilen bir türbe bulunmaktadır. Mezarın sol bitişiğinde takriben çapı 70 cm, kalınlığı 1 karış ve ortasında 8 veya 10 cm çapında ve bir o kadar da derinliği olan bir taş vardır. Bu taş hafif yatık ve dikliğine durmakta olup sadece alt kısmı toprağa basmaktadır. Taşın baş kısmında Yasin Suresi okundukça delik içinde su biriktiği ve bu suyun şifalı olduğuna inanıldığı için çay kaşığı ile içildiği anlatılır. Vaktiyle adamın birisinin bu taşı yerinden kaldırarak dereye yuvarladığı, fakat taşın aynı yere geri geldiği söylenir. Türbe yerli ve yabancı bir çok kişi tarafından ziyaret edilmektedir Ethem Baba Kastamonu’nun Küre ilçesine bağlı, ilçenin 8 km kuzeyinde yer alan Alacık köyünde Hamambahçe mahallesi civarında Ethem Baba adında hakkında bir çok menkıbe anlatılan bir evliya yaşamış olduğu anlatılır. Ethem Baba’nın Aliağa Mahallesi mezarlığına defnedilmek istendiği, fakat tam defnedileceği sırada tabuttan kaybolmuş olduğu farkedilir. Kızana Türbesi Küre ilçesinin kuzeyinde tarlasındaki bir ana ve kızına ait olduğu rivayet edilen Kızana Türbesi bulunmaktadır. Küre’deki Gürnek dağında Gürnek Türbesi olduğu söylenmektedir. Kesikbaş Hafız Hasan Türbesi Kesikbaş Hafız Hasan’ın kabri Küre ilçesindeki Hoca Şemseddin Camii’nin doğu tarafında bir bahçe duvarı dibindedir. Adaletsiz yere başının kesildiği ve şimdiki yerine defnolunduğu anlatılan zatın hayatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Kara Abdal Cami kebir mahallesi Kara Abdal mevkiinde bugünkü talebe yurdunun alt tarafında etrafı taş duvarla çevrili ve üzerinde 100 yıllık erik ağacıyla çevrili birkaç mezardan ibaret olan türbenin hangisinin Kara Abdal’a ait olduğu bilinmezdi. 1986 yılında Belediye tarafından parselasyon çalışmalarına paralel olarak yıkılmış ve tarumar edilmiştir. Türbenin kime ait olduğu hakkında bir bilgi yoktur. Nurullah Efendi Türbesi bugün Etibank işletmesi flotasyon tesislerinin ön tarafında buradaki tesislerin inşaatı sırasında tahrip edilmiş olan Nurullah Efendi’nin Küre-i Nühas taburu komutanlarından olduğu rivayet edilmektedir. Türbenin bundan 50 yıl önceki durumu toprak seviyesinden aşağıya taş ile örülmüş, tahmini 3X3 m. ölçülerinde bir oda ve içinde kabir bulunmaktaydı. Daha önceki yıllarda bu zata ait bir kılıcın da duvarda asılı olduğu söylenmektedir. Kızıl Karaae Türbesi Kürenin Kayıncak tepesindeki bu türbenin çevresi, yerel tabirle kuş üzümü veya karaca üzüm denilen ve saplarından çalı süpürgesi yapılan kırmızı yapraklı bodur ağaçlarla çevrilidir. Allah’ın keramet ehli ermiş bir kulu olduğu, çevre halkı tarafından saygıyla ziyaret edildiği ve bilhassa hacca gidilmeden önce muhakkak bu ziyaretlerin gerçekleştirildiği anlatılır. Ancak son 50 yıldır ziyaret edeni azalmış ve hele son zamanlarda neredeyse tamamen unutulmuş olan bu türbenin yeri bilen kişiler vasıtasıyla tespit edilmiş, defineciler tarafından talan edilen mezarı nispeten onarılmış, aşağıdaki yol kenarına da bir tabela asılarak yeri belirlenmiştir. Bu evliya hakkında anlatılan bir rivayet söyledir: ‚Kayıncak Semti eskiden Küre’nin bitişiği evlerle meskun bir yerdir. Zaten yüz elli sene önce Küre’de 12000 hane mevcut olduğu anlatılmaktadır. Burada hayvancılıkla geçinen bir aile vardır. Bu ermiş zat da bu ailenin çobanıdır. Gün olur evin erkeği hacca gider. Bir gün evin hanımı gözleme yapmaktadır. Kadın çobanı da ekmek yemesi için çağırır. Çoban ekmeği yerken kadın der ki : ‚Ah!. Ağan da gözlemeyi pek severdi‛. Çoban da, ‚sen bana sahana gözlemeleri koyuver. Ben ağama götüreyim‛, der. Kadın zanneder ki, çoban doymadı, utandı ve dışarıda yiyecek. Bir sahana birkaç gözleme koyarak çobana verir. Çoban, ‚yum gözünü aç gözünü‛, deyip ağasını Kabe’de bulur. Sıcak sıcak gözlemeleri verir. Sonra da, ‚yum gözünü aç gözünü‛, der ve Küre’ye döner. Ağayı hacc dönüşü bütün kasabalı karşılamaya gider ve ellerini öpmek isterler. Fakat ağa elinde gözleme sahanı, ‚Bizim çoban nerde, bizim çoban nerde‛, diye aranmaktadır. Nihayet çobanı görür. Ve ağa çobanın elini öpmek ister. Sırrı meydana çıkan çoban ise hemen oracıkta vefat eder. Vefat ettiği yere bir türbe yapılır. Ġşte Kızıl Kaare böyle ermiş bir zatın türbesidir. Fırıncık Türbesi Müderris Mahallesi Fırıncık sokağında ve yeni yapılan Mehmet Akif Ersoy okulunun altındadır. Keramet ehli ve ermiş bir kadının türbesidir. Hakkında rivayetten öte bir bilgi yoktur. Ne zaman yaşadığı ve ne zaman öldüğü bilinmemektedir. Türbesinin bulunduğu sokak eskiden meskun mahal imiş. Kadın evliyanın vefatından sonra yıllar içersinde bu sokağın mezarlık haline geldiği ve bilhassa kadın cenazelerin buraya defnedildiği şu anda türbe çevresinde arta kalan birkaç kadın mezarından anlaşılmaktadır. Anlatılan menkıbe şöyledir : Vaktiyle türbenin bulunduğu yer evdir ve bitişiğinde fırın vardır. Evin kadını bir gün Tabaklar Sokağı’ndaki Hacı Gani Hamamına gider. Hamamdan çıkıp evine dönerken karşısına bir genç çıkar ve der ki, ‚Allah aşkına yüzünü aç bir göreyim‛. Kadın, Allah aşkı sözü için yüzünü açar. Yüzünü gösterir. Eve gelince kadın olayı kocasına anlatır. Ancak bu olaya kocası çok kızar. Adam hemen evin bitişiğindeki fırını iyice yakar. Tam tavına gelince karısını çağırır. Ve, ‚Allah aşkına fırına gir‛, der. Ve kadın hiç tereddüt etmeden fırına girer. Girmesine girer de ancak o anda umulmadık bir mucize ile fırının içi cennetten bir köşe ve yem yeşil bir çimenlik olur. Ermişlik sırrı meydana çıkan kadın ise hemen orada vefat eder. Ve aynı yere defnedilir. Bilhassa kadınlar arasında büyük bir yeri olan türbenin asırlardan beri ziyaretçisi eksik olmaz. Halen Perşembe ve Cuma günleri kadınlar toplu halde giderek Yasin-i Şerif ve hatim okurlar. Çörekler kesip helva dağıtırlar. Eskiden de fakir fukaraya helva çörek dağıtılırmış. ….. Mahren veya Mehrem Türbesi Mahren veya Mehrem Türbesi olarak bilinen mezar, Recep Kethüda’lardan Müderris Hacı Hasan Efendi’ye ait olan kabirdir. Mezar taşının alt kısmı beton içinde kaldığından ölüm tarihi okunamamıştır. Ancak 1800’lü yıllara ait olduğu sanılmaktadır. Recep Kethüdaoğulları bugün Devrekani ve ilçeye 14 km uzaklıktaki Baltıcak ve civarı yerlerde yaşamaktadırlar. Hasan Efendi aynı zamanda Nakşibendi tarikati şeyhidir. Mezar taşındaki kitabeden onun ulemadan ve bir müderris olduğu anlaşılıyor. Bu türbeye bitişik olarak bir mezar taşı daha vardır ki, tarihi açıdan değerlidir. 1521 tarihli mezar taşı mermer ve süslü olup baş kısmı kopuktur. Yazıları rahatlıkla okunmaktadır. Ġbrahim oğlu Ahmet bey’in Yavuz Sultan Selim zamanında Kastamonu sancak beyliği yapmış olduğu anlaşılıyor. Her iki mezar da ilgili dernek tarafından etraf demir parmaklıkla çevrilmiş olup koruma altına alınmıştır. Kulaksız Ömer Efendi Hoca Şemseddin Camisi’nin ana giriş kapısı tarafındaki bahçede yatan zat, mezar taşındaki kitabeye göre Kulaksız Ömer Efendi’dir. 1790 yılında vefat etmiştir. Bugün Hahvad ve torunları Kulaksızoğulları soyadı ile Devrekani ve Kastamonu’da yaşamakta, atalarının Küreli olduğu bilinmektedir. Hakkında anlatılan menkıbeye göre, vaktiyle ilçede zulüm ve haksızlık artar. Hoca Efendi ise bu haksızlıkları vaazlarında sürekli eleştirir. Yönetimi aşırı şekilde tenkit ettiğinden zindana atılır. Zindanda uyurken kulaklarını fareler kemirdiğinden Kulaksız lakabı ile şöhret bulur. Fakat o zindandan çıktıktan sonra da haksızlıkları sürekli tenkit etmeye devam eder. Şöhreti ve tenkitleri Ġstanbul’a kadar ulaşır. Devrin padişahı Küre’deki bu olayları duyunca birkaç adam göndererek hocayı Ġstanbul’a alıp getirmelerini ister. Hoca Ġstanbul’dan gelenlere, ‚siz yola çıka durun ben de size toparlanıp yetişirim‛, diyerek başından savar. Ancak onlardan çok önce Ġstanbul’a gelir. Padişahın Cuma selamlığına çıkacağı camiye (bir rivayete göre Ayasofya’ya) namazdan önce gelerek etkileyici bir şekilde vaaza başlar. Padişah da camiye girince, ses tonunu yükselterek memleket ahvaline yapılan yolsuzlukları ve haksızlıkları bir bir anlatırken bir yandan da vaaz kürsüsünü konuşma muhtevasına uygun şekilde ileri geri sallamaya başlar. Bu esnada o koca cami hocanın ritmine uyarak ileri geri sallanmaya başlar. Padişah ve cemaat korkudan, ‚dua buyur hocam‛, diye hocaya yalvarmaya başlarlar. Padişah namazdan sonra hocaya iltifat eder ve kim olduğunu öğrenir. Ġhsanlarda bulunmak ister. Ancak hoca ret eder . Bu sefer padişah hocayı saraya yemeğe davet eder ve hoca bu daveti geri çevirmeyerek saraya gider. Ġleri gelen zevatla birlikte sofraya oturan hoca et ve pilavdan ibaret yemekten, ‚yetim kanı var yetim hakkı yiyorsunuz‛, der ve bir avuç pilav alarak eliyle sıkar. O anda pilavdan kan akmaya başlar. Hoca sarayı ve Ġstanbul’u terk ederek Küre’ye döner ve ölünceye kadar Küre’de irşad görevine devam eder. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Küre, Kastamonu

Seyyid Ali Danışmend

Kastamonu – Pınarbaşı – Mirahor Seyyid Ali Danişmend’in türbesi Pınarbaşı ilçesinin Mirahor köyündedir. Buhara’dan gelerek buraya yerleşen zatın ne zaman geldiği bilinmiyor. Bursa’da medfun Emir Sultan Hazretleri’nin kardeşi olduğunun kabul edilmesi sebebiyle 14. veya 15. yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Dağın üzerindeki açık türbede medfun olan zatın kırk yıl kadar hayvanlarla konuştuğu ve Padişah Kötürüm Bayezid’in kızının ağzında olan hastalığı tedavi ettiği anlatılır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Pınarbaşı, Kastamonu

Daday Türbeleri

Ballıbaba Türbesi Daday’ın Ballıdağ bölgesinde anayoldan zirveye giden yola sapıldığında bir km. mesafedeki verici istasyonu ve yangın kulesi yanında beyaz badanalı mütevazi bir yapıdır. Ġki bölümden oluşan yapının bir kısmında kurban kesimi ve özel günlerde kullanılacak kap kacak bulunurken, diğer kısımda üç adet sanduka yer almaktadır. Şahide taşlarından anlaşıldığına göre iki erkek bir kadına ait olan kabirler dışında, evliya hakkında bir bilgi yoktur. Kıyak Bey Türbesi Kastamonu merkeze bağlı Kıyık köyünün adı Candaroğlu Beyliğinin son beyi olan Nasıreddin Mahmud Bey’in kardeşi Ali Bey’in oğlu Kıyak Bey’den gelir. Candaroğulları ile Çobanoğulları arasındaki savaşta Daday yakınlarında şehit düşen Kıyak Bey’in türbesi Daday yakınlarındadır. Hasan Şeyh Türbesi İlçeye 15 km. mesafede bulunan Hasanşeyh köyünün adı, burada bulunan tekkenin şeyhinden gelir. 1926 yılına kadar hizmet verdiği bilinen tekkenin kurucusu olduğu ileri sürülen Hasan Şeyh’in türbesi de bu köydedir. Ayrıca köyde Asa Suyu denilen bir şifalı su olduğuna inanılmaktadır.Yaşar Kalafat’a göre, az sayıda olsa da ziyaretçisi olan türbeye çevreden gelenler yağmur duasını burada yapmaktadırlar. Çayırlı Köyü Türbesi İlçeye üç km. mesafede bulunan Çayırlı köyündeki bakımı köylüler tarafından yapılan türbenin mimari hiçbir özelliği yoktur. ….. Sükuti Hasan Efendi İlçeye 10 km mesafede bulunan Sorkun köyünde medfun bulunan zatın adı Sükuti Hasan Efendi’dir. ….. Çömlekçiler Türbesi İlçeye yedi km. mesafede bulunan köyün adı, eskiden beri çömlek üretildiği için Çömlekçiler olarak kalmış.Bölgenin en eski yerleşim yerlerinden biri oluşu köydeki höyükle açıklanıyor. Osmanlı dönemindeki kayıtlarda da Daday’ın Çömlekçiler köyünden söz edildiği ifade edilen köyde bir de türbe bulunmaktadır. ….. Bastak Tekkesi Türbesi İlçeye 4 km. mesafede bulunan yerleşim yerinin adı köyde bulunan tekkeden gelmektedir. Bastak Tekkesi uzun yıllar Daday civarına hizmet vermiştir. Ayrıca Bastak Türkleri Oğuz boyuna bağlı bir koldur (!). Köyde Sarı Şeyh veya Şeyh Ahmed denilen bir zata ait türbe günümüze ulaşmıştır. ….. Toygar Murat Türbesi İlçeye sekiz km. mesafede bulunan İnciğez köyünün adı, yakın çevredeki kaya mezarlarından gelmektedir. Birbirine geçilebilen bu üç katlı kaya mezarları ile ilgili menkıbe Murat isimli askerin kaya mezarlarındaki ve yer altı şehirlerindeki düşmanı ortadan kaldırmasını anlatır.Tıpkı bir toygar kuşu gibi havada asılı kalırcasına kayalık bölgede hareket eden bu savaşçının türbesi, Toygar Murat türbesi adıyla bu köydedir. Çiftlik Mahallesindeki Balabanlar Konağı köyün tarihinin çok eskilere dayandığını da gösterir. …. Kızılörencik Türbesi İlçeye on üç km. mesafede bulunan Kızılörencik köyünde her yıl tekrarlanan Hıdrellez şenlikleri, köylünün türbe dediği yerde toplanıp okunan dualarla açılır. Kazan kazan yemekler yapılır ve çevre köylülerle birlikte eski günler yad edilir. …. Okluk Türbesi İlçeye yirmi km. mesafede bulunan köyün adı, askerlerin ihtiyacı olan oklar bu köyde yapıldığı için, Okluk olarak kalmıştır. Esasen okluk ok konulan torbanın adıdır. Gulam askerlerinin ok ihtiyacı ve atlara konulan ok heybeleri yani ok torbaları da eskiden bu köyde imal edilirmiş. Köyün tarihinde Sarnıç Mahallesindeki su sarnıcı ile türbe önemli yer tutar. Bu türbe her yıl yağmur duası için köylünün toplandığı mekandır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Daday, Kastamonu

Taşköprü Türbeleri

1871 tarihli Şeriyye Sicili’nden öğrendiğimize göre, Taşköprü’de büyük velilerden Seyyid Hüsameddin, Hızır Baba, Şeyh Abdullah, Fikri Baba, Kara Seydi, Dede Müezzin, Şeyh Sadullah, Gayguncu (Gaygonca) Emrullah Sultan, Yavaşça Sultan, Şeyh Musa, Salih Fakih, Şeyh Abdal Hasan ve Yavlak Arslan Hazretleri medfun bulunmakta olup bunların ekserisinin türbeleri mevcud ve mamurdur. Bunlardan başka üç tekke, bir zaviye, bir kütüphane, iki medrese, bir rüşdiye, ikisi zikura biri inasa ait olmak üzere üç ibtidai, dört sıbyan mektebi, on beş çeşme Taşköprü’nün o yıllardaki durumu hakkında bir fikir vermektedir. ….. Kastamonu iline 62 km, Taşköprü ilçesine 20 km uzaklıktaki köyün adı takriben 60’lı yıllarda Çambaşı şeklinde değiştirilmiş olup önceki adı, Meye olarak geçmektedir. Köyün en önemli etkinliklerinden biri senede bir defa yapılan yağmur duasıdır. Köyün alt tarafında çay kenarında bulunan yatır’da dua yapılır. Gelen misafirlere yöresel yemeklerden ikramda bulunulur. ….. Şeyh Hüsameddin Taşköprü ilçe merkezinde Şeyh Hüsameddin Camii veya Tekke Camii adıyla anılan caminin haziresinde yatan zatın hakkında anlatılanlara göre, kendisi Alaeddin Keykubad’ın komutanlarından Muzaffereddin Yavlak Arslan Bey’in babasıdır. Alaaddin Keykubat, Kastamonu çevresini fetih için onu gönderir. Oğlu ile buralara gelen bu mübarek şeyh de, buraya bir tekke kurar. Kadiri tarikatı üzerine hareket ettiği ve seyyid olduğu kabul edilen Şeyh Hüsameddin, vefatı üzerine buraya defnedilir. ….. Gazi Dede Taşköprü’nün yedi evliyasından biri olarak kabul edilen Gazi Dede ’ye ait olduğuna inanılan kabir, ilçe merkezinde yolun tam ortasında bulunmakta ve her iki yanından arabalar rahatlıkla geçmektedir. Gazi Dede Camii din görevlileri ve konuyla ilgili araştırma yapan Bayram Özsoy, ‚ Gazi Dede Türbesi ’nin diğer il ve ilçelerden de ziyaretçileri olduğunu, mahalle büyüklerden edindikleri bilgiye göre ise, asıl isminin Hüseyin Gazi olarak bilindiğini ve Malazgirt Fatihi Alparslan’ın komutanlarından biri olarak Anadolu’yu Türkleştirme yolunda büyük katkılar sağladığını‛ anlatmaktadır. Özsoy, Hüseyin Gazi’nin Taşköprü’ye yerleştikten sonra kendini ilme verdiğini ve ilçe halkına ilmi yönden çok büyük hizmetleri olduğunu da belirtir. Taşköprü insanına göstermiş olduğu sevgi, saygı ve hoşgörüsü nedeniyle insanların gönlünde taht kuran Hüseyin Gazi daha sonra Gazi Dede ünvanıyla anılır. Mahalle sakinleri ise mezarın yol çalışmaları sebebiyle buradan kaldırılmak istendiğini, fakat bir türlü Gazi Dede’ye ait mezarın yerinden kaldırılamadığını anlatırlar. 1986 yılında yol çalışmalarına katılan ve makineyle bu mezarı kaldırmaya çalışan Ahmet Alay da o dönemde yaptıkları yol genişletme çalışmaları çerçevesinde buradaki mezarı da kendisinin kaldırmaya çalıştığını, fakat araçla mezara yaptığı her teşebbüste ya aracın hareket etmediğini ya da bir yerinin kırıldığını ve daha sonra bundan ürpererek bu işten vazgeçtiğini anlatmaktadır. Daha sonraki yıllarda ise Üstadlar Mahallesi Emerce Sokak’ta yolun tam ortasında bulunan Gazi Dede Türbesi’nin yapım ve onarımı Taşköprü Belediyesi tarafından gerçekleştirilir. ….. Nevruz Sultan Türbesi Taşköprü İlçesi’nin Obrucak köyünde bulunan Nevruz Sultan türbesi , Sevgenler Mahallesi’nin batısında bir buçuk kilometre kadar mesafede bölgeye hakim bir tepenin üzerindedir. Banisi belli olmayan türbede ikisi kadın olmak üzere medfun bulunanlara ait dört adet yerden bir metre kadar yükseltilmiş tahta sanduka bulunmaktadır. Türbenin muhafaza altına alındığı binanın üzeri kiremit kaplanmıştır. Türbenin onarım ve bakımı Obrucak köylüleri tarafından yapılmakta olup, isminin nereden geldiği hakkında bir bilgi yoktur. Yörede Nevruz Sultan ’ın, aslen Ilgaz’dan gelme, birisi Ilgaz’da, birisi Taşköprü civarında olan arkadaş veya kardeş üç velîden birisi olduğuna inanılmaktadır. Nevruz Sultan türbesi Taşköprü mıntıkasının yağmur duası için çıktığı önemli yerlerden birisidir. Taşköprü ve çevre köylerden gelenler tarafından topluca ziyaret edilerek türbenin bulunduğu yerde yağmur duası yapılır. Bu dönemlerde yaklaşık iki bin kişinin ziyaret ettiği türbe civarında dokuz büyük kazan kurularak yemekler pişirilir. Türbede medfun bulunanların himmetinden yararlanmak için yapılan münferit ziyaretlerin dışında ayrıca her yıl Kasım ayında adak kurbanı olanların, kurban kesmek için ziyaret ettikleri yerlerden birisi konumundadır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Taşköprü, Kastamonu

Ümitçe Sultan

kastamonu – ortaboğaz köyü Kastamonu Merkez’e bağlı Ortaboğaz Köyünün mezarlığında üzerine bakımlı ve korunaklı güzel bir bina yapılmış olan evliyanın ismi Ümitçe Sultan’dır. Hakkında anlatılan kerametlerden bazıları şunlardır. Kurtuluş Savaşı’nda önceden ahşap olan binanın kapısını kilitleyip gittiği ve savaşın sonunda geldiği, bu süre zarfında kimsenin o kapıyı açamadığı, köylülerin zaman zaman aşağıdaki Asa Suyu denilen çeşmeden abdest almak için elinde ibrikle birinin su aldığını ve yukarı türbeye çıktığını gördükleri, türbesinin civarında hiçbir hayvanın afetlerden telef olmadığı, kötü niyetle gelen kişilerin ise başlarına muhakkak bir felaket geldiği anlatılır. Hatta köy muhtarı, türbenin önceki yapısının ahşap olduğunu, betonarme bina yapılırken de kendisinin işi biraz gevşek tuttuğunu, bunun üzerine bu muhterem zatın, babasının rüyasına girerek,‚Oğluna söyle bir önce inşaatı bitirsin‛, dediğini söyler. Türbe binasının hemen girişinde epey eski olan bir mezar daha vardır. Belli hastalığı olan bebekler aşağıdaki Asa Suyu’nda yıkanıp buradaki mezara getirilir ve mezarın içine yatırılır. Eğer bebek ağlarsa iyileşecek demektir. Ağlamazsa bebek iyileşmeyecek ölecektir. Ayrıca, duvarın dibinde delikli bir taş vardır ki rivayete göre evliyanın bineği oymuş ve onunla gideceği yerlere gidermiş. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Şeyh Ahmet Efendi – Mollaköy

Kastamonu – Merkez – Mollaköy Kastamonu Merkeze bağlı Mollaköy’ün içindeki derenin hemen yanında, köprünün ayaklarının altında kapısında Şeyh Ahmet Efendi Türbesi yazan küçük bir kulübe vardır. İçeride bir sandukadan başka bir şey bulunmayan bu türbede yatan zatın Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin kardeşlerinden biri olduğu söylenir. Bu türbedeki zat, Devrekani’de yapılan bir savaşta kafasını kaybeder, ama kellesini koltuğunun altına alarak savaşa devam eder. Zafer kazanıldıktan sonra, kellesi koltukta ağabeysinin yanına gitmek için yola çıkar. Mollaköyü’ndeki dereden geçerken karşıda çamaşır yıkamakta olan bir köylü kadın kendisini görür ve ; -Aa!.Kellesi koltukta gidiyor, der. Bunu duyunca bir anda suyun içine yığılır kalır ve suya gömülür. Zamanla yapılan bu binanın içine sembolik olarak bir sanduka konur. Anlatılanlara göre içi boştur. Bundan epey bir zaman önce Kurtköylüler sulama için bir bent yapar. Fakat su biraz yükselince biri bendi bozar. Ne yapsalar olmaz. Bir gece elde silahlarla tüm köy halkı bendi beklemeye başlar. Derken suyun içinden bembeyaz elbisesiyle kesik başı elinde olan biri gelir, bütün kazıkları söker ve bendi yıkar. Yine yaklaşık 15 sene evvel müthiş bir sel olur. Kesikbaş Evliya Türbesi’nin bulunduğu kulübe yarısına kadar suyun içinde kalır.Üflesen kırılacak gibi duran kapı ve penceresinden içeri tek damla su girmez. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Muhammed İhsan Oğuz

Abdurrahman Memiş İslam Ansiklopedisi’ne yazmış olduğu makalede, Nakşibendi-Halidi şeyhi Muhammet İhsan Oğuz hakkında detaylı bilgiler verir. Buradan 1887’de Kastamonu’da doğan Oğuz’un Hattatlar diye bilinen bir aileye mensup olduğu için ‚Hattatzade‛ lakabıyla tanındığını öğreniriz. İlk tahsilini Deveci Sultan ve Yarabcı Hoca mahalle mekteplerinde gördükten sonra Kastamonu İdadisini ve Askeri Rüşdiyesini, ardından Ziyaiyye Medresesini bitiren İhsan Oğuz, bu medresenin müderrislerinden eniştesi Ahmed Ziyaeddin Efendi’den özel dersler alır. Onun genç yaşta vefatı üzerine çalışmalarını tek başına sürdürerek çeşitli alanlarda derinleşir. Daha sonra Posta ve Telgraf İdaresinde memuriyet hayatına başlayan İhsan Oğuz, bir ara Galatasaray Mekteb-i Sultanisinde katiplik, askeri rüşdiyede hüsn-i hat ve Türkçe öğretmenliği yapar. Askeri rüşdiyenin kapatılmasından sonra tekrar Posta ve Telgraf İdaresine geçer. Burada muhabere memurluğundan başmüdürlüğe kadar çeşitli kademelerde görev yapar. 1938’de emekliye ayrılan Muhammet İhsan Oğuz bu andan itibaren elli yılı aşkın verimli bir hayattan sonra 3 Ağustos 1991’de vefat eder ve Kastamonu’da defnedilir. İhsan Oğuz Efendi , tasavvufi eğitim sürecini ve şeyhlerini ‘Arifler Silsilesi’ ile ’Tasavvuf yolunda manevi cihad’ isimli eserlerinde ayrıntılı biçimde kaleme alır. Henüz on iki yaşında iken Nakşibendiyye şeyhi Hace Muhammed Evliya’ya (Muhammed Hulusi Efendi) intisap eden Oğuz, babasının da şeyhi olan bu zatın hac için gittiği Mekke’de 1902’deki vefatına kadar üç yıl hizmetinde bulunur. Daha sonra Bursa Orhan Gazi’de oturan Nakşibendi şeyhi Şerefeddin Efendi’ye mürid olur. Bu zatın da vefatı üzerine Nakşibendi olduğu söylenen bir başka şeyhe bağlanır. Birkaç yıl sonra ise bu zatın şeyhliğe ehil olmadığını anlayarak ondan ayrılır. Ganizade diye bilinen Tosyalı Nakşibendiyye şeyhi Mehmed Sadık Efendi’ye intisap eder. Ancak bu zat da altı ay sonra vefat eder. 1917 yılının mevlid kandilinde rüyasında kendisine Seyyid Ahmed Kürdi yazılı bir levha gösterildiğini ve onun kutbü’l aktab olduğunun belirtildiğini söyleyen Muhammed İhsan Efendi, araştırmaları neticesinde bu zatın aslen Bağdatlı olan Halid el Bağdadi’nin halifelerinden Ali es-Sebti’nin yanında yetiştiğini, Çapakçur’da (Bingöl) doğduğu için ‘Çapakçuri’ ve ‘Kürdi’, Hz. Hüseyin neslinden geldiği için ‘Hüseyni’ lakabıyla anıldığını ve Harput’ta yaşadığını öğrendiğini, 1918’de rüyasını da kaydedip gönderdiği mektubuna bir yıl sonra cevap geldiğini, bu tarihten vefat ettiği 1921 yılına kadar yazdığı mektuplara şeyhinin dokuz adet mektupla cevap verdiğini, bunlarda kaydedilen zikir tarifleri vasıtasıyla yüz yüze hiç görüşmeden seyrü sülükü tamamladığını söyler. Muhammet İhsan, Seyyid Ahmed Kürdi’nin vefatının ardından kutbü’l gavs olarak tanımladığı Seyyid Muhammet Mestur el-Üveysi’nin sohbetlerine katılarak kısa zamanda ondan da hilafet aldığını, İmam-ı Rabbani’nin neslinden Muhammed Ma’sum Müceddidi’den istifade edip onun bütün manevi birikimini tevarüs ettiğini, son olarak da ‚yedinci. mürşidim‛ dediği Hz. Peygamberin ruhaniyeti vasıtasıyla 1941 yılından itibaren eğitildiğini ve bu tarihten sonra diğer bütün şeyhlerle irtibatının kesildiğini kaydeder. İhsan Oğuz’un intisap ettiği şeyhlerden Şerefeddin Efendi ile icazet aldığı Seyyid Ahmed Kürdi’nin tarikat silsileleri Nakşibendiyye-Halidiyye’nin kurucusu Halid el-Bağdadi’nin yer almadığı farklı silsilelerle Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin kurucusu İmam-ı Rabbani’ye ulaşmaktadır. Tarikat-ı Nakşibendiyye-i Müceddidiyye-i Ahseniyye (Tarikat-ı Ahseniyye) adını verdiği tarikatın kurucusu olduğunu söyleyen Oğuz, 1972 yılında kaleme aldığı Mufassal Mezheb-i Selef ve Mülahhas Mezheb-i Selef isimli eserlerinde Selefiyye Mezhebiyle ilgili kaydettiği esasların aynı zamanda Ahseniyye tarikatının da temelini oluşturduğunu belirtir. Oğuz ayrıca 1983’te Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin evrad ve ezkarında bazı değişiklikler yapmış ve bunu tarikatının evradı olarak belirlemiştir. Selefiyye’yi ‚sahabenin, tabiinin ve ilk üç asırda yetişen müctehid imamların yoluna girenler‛, diye tarif eden Oğuz, Maturidiyye mezhebini Eşariyye’ye göre Selefiyye’ye daha yakın bulur ve Selefiyye mezhebini en üstün yol olarak benimsemekle birlikte İbn Teymiyye ile İbn Kayyim el-Cevziyye’yi mutaassıp diye nitelendirip iyi niyetten yoksun olduklarını ileri sürer. ‘İnsandaki Cüz’i İrade’ adlı eserini onların bazı yanlış inanç ve tutumlarına işaret etmek amacıyla yazmış olduğunu belirtir. Muhammet İhsan Oğuz’un belli başlı eserleri şunlardır. 1. Arifler Silsilesi 2. Muhammed İhsan Oğuz’dan Mektuplar. 3. Tasavvufun Öncüleri 12 büyük Veli. 4. İslam Düşüncesinde 7 önemli Konu. 5. İslamda kaza ve kader. 6. Şeriat-Tarikat Kavramları Zikir ve Tasavvuf Yolları. 7. Saadet Anahtarı. 8. Dünya ve Ahiret Hayatı. 9. İslam’da mübarek günler ve geceler. 10. Mufassal Mezheb-i Selef; Selefiyye Mezhebi ilk Müslümanları Örnek Alma Yolu Muhammed İhsan Oğuz Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 31. Hz. Şeyh Ali Septi (ks.) 32. Hz. Şeyh Ahmed El-Kürdi (ks.) 33. Muhammed İhsan Oğuz Efendi Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Deli Eşref – Hacı Eşref

Kastamonu – inebolu yolu üzerindeki hacorta köyünde Deli Eşref veya hacı olduktan sonra Hacı Eşref denen Eşref Özbenli (eski şöhreti ile ve mahallî ağızla Benlizâdeler veya Benlioğlu/ Benloğlu) H.1324/M 1906 yılında, Mustafa ve Nebiyye’den, Kastamonu’da doğmuştur. İlin Deveciler Mahalleli nüfusuna kayıtlı olup 7 nolu haneden çıkmaktadır. O, aslında varlıklı bir ailenin oğludur. Aile, eski İnebolu yolu üzerinde bulunan Hacorta Köyü’ndendir Babası Hacı Mustafa’nın 1912 Balkan Harbi’nde asker iken şehadeti üzerine kendisine şehid maaşı bağlanmış olup ağabeyi Tevfik bey tarafından vasîlik ve amcası Ahmed Benlioğlu, Hisarardı Mahallesi Muhtarı Hamdi Pehlivan ve eski Belediye Başkanlarından Şerafeddin Sabirin tarafından kendisine bakım ve hizmette bulunulmuştur. Bir ara Şerafeddin Sabirin de vasîsi olmuştur. Eşrefin amcası Hüseyin Rüşdü Özbenli de, 1959 yılında vaki ölümüne kadar onun vasiliğini yapmış, her türlü kahrını çekmiştir. Eşref Özbenli’nin yaşı icabı nasıl bir eğitim gördüğüne dâir her hangi bir belge bulamamakla birlikte, sahih derecede namazlarını kılmasına; az ve öz konuştuğunda hikmetli konuşmalarına bakılırsa onun en azından bir mahalle mektebi eğitiminden geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim kaynak kişilerden Enver Eroğlu’nun anlattıklarına göre, dedesi Hacı Mustafa’dan ders almış ve bir kere de dayağını yemiştir. Eşrefin, babası tarafından kalan mirası, vasî vasıtasıyla kullanabilmiş olması keyfiyeti, onun aklî dengesinin doğuştan yerinde olmadığını göstermektedir ki yakın akrabasından bazılarının kendisi ile hiç ilgilenmediklerini söyleyenler de vardır. Deli Eşref tavır ve hareketleri ile meczûb biri olarak tanınır; çocukluk alışkanlığı olacak ki çarşı ve sokaklarda dilenirdi; ancak onun bu hali kesinlikle maddeye hırsından kaynaklanmıyordu. Çok az konuşur, sabır kelimesini sıkça söylerdi. Herkesin verdiği parayı almaz ve herkesten de para istemezdi. Bilhassa buluntu paraları kabul etmez; ayyaş, kumarbaz gibi kişilerle, kazancında helallik görmediklerinin paralarını, verseler de almazdı. Topladığı bu paraları kimsesiz fakir kişilere, öksüz ve yetimlere, muhtaç okul öğrencilerine, çeyiz hazırlığı yapan fakir kızlara; kırlarda ve köy yollarında bakımsızlıktan kullanılmaz hale gelmiş suların tamiri gibi hayır işlerine sarfederdi. Eşrefin yanında üç adet para kesesi bulunurdu. Rastladıklarından “Kuruş ver”, “Kuruş, kuruş…” diyerek para ister; zamanında oldukça değerli olan tırtıllı veya ortası delik kuruşu alır; meselâ biri 25 kuruşluk verse 24 kuruşu sayarak iade ederdi. O, aslâ mücerred bir para dilencisi olmamıştır. Keselerden biri günde bir, bazen günde iki kere dolar: diğeri iki veya üç haftada hatta ayda bir dolar; üçüncüsü ise aylar sonra ancak dolmuş olurdu. Aldığı paraları, manevi bir ilhamla, ilgili keselere koymasını gayet iyi bilirdi ki bunun keyfiyeti, verilen paraların helal ve temiz olmaları ve onların temizlik derecelerine uygun keselere konmasıyla daha çok zarurî ve cevaplı işlere sarfedilmeleri bakımından âdeta bir ölçü olurdu. Okulların açılmasıyla Eşref, şehirdeki ve bazı köylerdeki ilkokullara giderek muhtaç öğrencileri tesbit eder ve kimi okula 50 pabuç, kimi okula 40-50 önlük, kimine defter, kitap ve benzeri zaruri ihtiyaçları götürerek öğrencilere dağıtırdı. Bunları aldığı esnafa peşinen borçlanır, hesaplar açtırır ve topladıklarını kesesi doldukça o dükkânlara götürüp boşaltır, sayılanı hesaptan düşürterek peyderpey borçlarını kapatırdı. Onun bu halini bilen hiç bir esnaf itiraz etmez, hatta bizim de hayrımız dokunsun düşüncesiyle aldıkları mallarda ikrâmda bulunurlardı. Yaptıklarına ilâveten topladığı paralarla sokakta yaşlı, bakımsız bir fakir görse kadın olsun, erkek olsun hemen en yakın bakkaldan yiyecek bir şeyler alır hatta ihtiyaç durumuna göre giyecek malzemesi de alarak kendisine verirdi. Şehrin hangi mahallesinde olursa olsun yaşlılıktan dolayı evinden çıkamayan düşkünleri araştırır, ihtiyaçlarını alarak evlerine kadar götürürdü. Deli Eşref in, sahipleri marûf ve güvenilir kimseler olan bazı dükkânlarda emanet para kutuları da vardı. Meselâ Halıcı merhum İbrahim Selvi’nin, şehrin diğer güvenilir esnafının; daha sonraki yıllarda Kemal Pattabanoğlu’nun dükkânları böyle yerlerdendi. Oralara zaman zaman kesesini boşaltır, biriktirdiği paraları bütünletir, bir hayır için böylece stokta bulunurdu. Aniden gidip meselâ bana 10 lira ver, diyerek para istediği dükkân sahiplerinin, çekmecelerinde bulunan kutusunu açtıklarında tamamı tamamına 10 lira bozuk para bularak şaşkınlığa düştükleri çoktur. Eşref tarafından sayılması, hesabının yapılması mümkün olmayan bu halin izahı gerçekten zordur. Deli Eşref , küfür bilmediği gibi küfürbazlardan uzak durur, onların verdiklerini almazdı. Çok gezer, gezdikleri yerlerde dâima âlim ve şeyh kişileri ziyaret eder, şayet fotoğraflarını eline geçirirse onları cebinde taşırdı. Şehirlerarası selâm getirenleri, önceden karşılayarak alır; selâmı getiren, unutup söylememişse hemen karşısına çıkarak “Hani benim emâneti niçin vermedin?” der, böylece muhatabını şaşkınlığa uğratırdı Bunun örnekleri oldukça fazladır. Onun Kerâmet Sayılan Diğer Halleri Yozgat Hakimliği’ne naklen tayin edilen Necip Ruşen Oktay, izinli olarak memleketi olan Kastamonu’ya geleceği günlerde biri, “Hacı Eşrefe selâm götür” der Kıymet vermediği için kendisine söylemeyi düşünmez, fakat şehre iner inmez Eşref yolunu keser ve “Hani, benim emâneti vermedin.” deyince şaşırır. Bu olaydan sonra hâkim, kendisine ayrı bir saygı hissi duymağa başlar. N.R.Oktay bu olayı zamanın müftü yardımcısı Kâmil Anbarcıoğlu’na anlatmıştır. Çorum’da askerlik yapan Kastamonulu biri, şubede cam kırmış, camcıya gitmiş. Camcı, askerin Kastamonulu olduğunu öğrenince “Orada bir Hacı Eşref var, tanır mısın? O deli değil, velîdir, izne giderken bana uğra, sana bir paket vereceğim, selâmımı da götürürsün…” der. Çocuk Kastamonu’ya geldiğinde Eşref, ondan daha evvel davranarak babasını görür ve “Oğlun askerden gelmiş, emânetimi versin.” diyerek karşısındakini şaşkınlığa uğratır. Bediüzzaman Said Nursî Kastamonu’da mecburî ikamettedir. Ziyaretine giden biri, köyden hediye olarak yoğurt götürmüştür. Onun hediye almak âdeti olmadığından yoğurdu getirene, “Ben aldım, kabul ettim. Hediyeyi alın ve giderken Eşrefe verin.” der Evden ayrılıp giderken yoğurt sahibi Eşrefi görür. Eşref kendisine “Benim yoğurdumu veriniz” diyerek kerametinin bir örneğini daha ortaya koyar. İskilipli Osman Usta, Kastamonu Karayolları’nda operatör olarak çalışmaktadır. Sene 1969. Kırkçeşme Caddesi üzerinde yürürken Eşref yolunu keser ve 2,5 lira ver der. Arkasından “Senin işin olacak”, diye ilâve eder. Duyanlar, ne iş olduğunu sorduklarında Osman Usta “Yarın Ankara’ya ağır vasıflı ehliyeti imtihanına girmek için gideceğim.” der. Gerçekten Osman Usta ilk imtihanda kazanıyor ve ehliyetini alıyor, (Kaynak kişi Osman Usta’nın hemşehrisi olup birinci kaynaktan dinleyen Doç. Dr. Mücteba Uğur). İl merkezinde, Karamehmed’in kahvesine Eşref gelir, selâm verir. Orada bulunan bir yabancı Eşrefin kim olduğunu sorar “Deli derler ama muhterem biridir.” diye cevaplarlar. konuşmalar çok sessiz bir şekilde cereyan eder. İlin en büyük birkaç kahvesinden biri olan ve o anda kahvenin başka bir köşesinde bulunan Eşref “Ben meczûb deliyim” diye söze karışır. (Kaynak kişi Mehmet Tufan Arslan) 1976’daki vefatıyla vasiyeti üzerine İnebolu yolu üzerinde Hacorta (Hoca Orta veya Hacı Orta) Köyünde bulunan Meşeli türbesine defnedilir. Kaynak ; Tanıdığım Kastamonu Delileri İçinde Bir Veli: Deli Eşref / Abdülkerim ABDULKADİROĞLU

📍 Kastamonu

Şemsizade Ahmed Ziyaeddin Efendi

Şemsizâde Ailesi Şemsizâde ailesi 1250’li yıllardan beri Kastamonu’da yaklaşık iki asırdır bilinen bir ailedir. Bu ailenin Bayramîlik konusundaki hizmetleri ve tesirleri çok büyük olmuştur. Ailenin fertleri sülaleden gelen bir görev aşkıyla hizmeti ayakta tutmaya gayret etmişlerdir. Abdülkerim Abdulkadiroğlu, bu aileden kendisine tevdi’ edilen evrakları ve belgeleri inceleyerek bu konuda aydınlatıcı bilgiler sunmuştur. Örneğin, tekkenin evrak-ı metrûkesi arasında bulunan ve tekkenin kitapları hakkında kısa bilgilerin verildiği bir not, tarikatın ve ailenin bu ildeki eskiliğini belgelemektedir. İlgili metin şu şekildedir: “Kastamonu eizze-i meşayıh ve eşraf-ı kibarından Şeyhzadeler demekle maruf olup altı yüz elli (1252) tarihinden bu zamana kadar silsile-i halefleri mütevasıl ve hala post-nişîn-i erkân-ı tarikat-ı aliyye-i Bayramiyye Reşadetli Şeyh Ziya Efendi’nin ecdad-ı kiramlarının te’lif ve istinsah tarikıyla cem ettikleri ve Fatih Atabey Gazi Hazretleri türbe-i şerifesi sahasına vaz’ ile muhafazasını evlatlarının eslah ve erşedine vasıyyet buyurdukları kütüb-i mevkufe-i nefiselerin, Fatih hazretlerinin camii şeriflerinde cihet-i vakıftan ve ashab-ı hayır taraflarından mevzu’ eşya-yı mevkufedir.” Yukarıda yazılı olan belgede 1252 tarihinden bu yana Şemsizâde ailesinin meteselsilen Bayramiyye tarikatının postnişîni olduklarını ve Atabey Gazi Camii ve türbesi ile bağlantılarını açıkça ifade etmektedir. Şemsizâde ailesinin Bayramîlik konusundaki hizmetleri ve tesirleri çok büyük olmuştur. Aile fertleri sülaleden gelen bir görev aşkıyla hizmeti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Fakat Kastamonu’da Bayramîlik’in beklenen düzeyde yaygın olup tanınmamasının ya da gizli kalmasının Abdulkadiroğlu’na göre iki büyük sebebi vardır. Birincisi, Nakşibendilik ve Halvetîlikten büyük izler taşıyan ve onların karışımı gibi kabul edilen Bayramîlik, Halvetiyye’nin önemli kollarının merkezi durumunda olan Kastamonu’da belirgin olarak kendini gösterememiştir. Şa’baniyye’nin merkezi Kastamonu’dur. Yine onun alt şubesi olan Çerkeşiyye’nin merkezi Çerkeş, Haliliyye’nin merkezi olan Gerede o tarihlerde Kastamonu’ya bağlı ilçelerdir. Aynı Şekilde Halvetiyye’de büyük şeyh kabul edilen Hayrettin Tokadî hazretleri de Bolu’da metfundur. Çevre yerleşim yerlerinden Mudurnu dâhil o zaman bu tarikatın yayıldığı tüm bölge eski Kastamonu topraklarıdır. Safranbolu’da aynı şekilde Kastamonu’dan ayrılan bir belde olarak bu konuda önem arz eder. Bölgede Halvetîlik’in ağırlığını anlamak açısından ve tarikat faaliyetlerinin ne kadar eskilere dayandığını göstermesi bakımından bugün şehirleşmenin tamamen dışında kalmış, Araç ilçesi, Küre-i Hadid köyünün camisindeki halvet odaları güzel bir örnek teşkil etmektedir. Daha sonra İstanbul’da süratle yayılan, faaliyette birçok şubesi bulunan, padişahların intisab etmesi bakımından birinci sırada yer alan Şa’banîlik, pek çok devlet erkânınca da hüsn-i kabul görmüştür. Nakşibendilik de aynı derecede halk arasında tutulmuştur. Bayramîlik’in Melâmîlik yönü de tarikatın gizli kalmasına etken olmuştur. Şemsizâde ailesinden günümüze korunarak getirilen belgeler Bayramîlik’in diğer tarikatlara göre sosyal yönünün çok daha fazla olduğunu ve halk ile iç içe bir özellik taşıdığını göstermektedir. Şimdi Bayramîlik’in bu yönünü yaşantılarıyla ve hizmetleriyle sergileyen Şemsizâde ailesinin Kastamonu ve çevresindeki etkilerini ve yaptıkları hizmetleri irdeleyelim. Son Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi , halk arasında “Şeyh Ziya Efendi, Şeyh Ahmed Ziya Efendi, Atabey Şeyhi, Ziya Efendi” gibi isimlerle anılmakta ve yazışmalarda bu adlarla yazılmaktadır. Aileden gelen ve son kuşağın ellerinde bulunan şecerenin üstünde şu not yazılmıştır: “Kastamonu’nun eski hanedanından Şeyhzâde denmekle maruf Atabey Şeyhizâdelerin nisbetini beyan eyler şeceredir. Haseb ve neseb ile iftihar şer’an caiz değildir. Maamafih hasebi zayi etmeyerek hıfz eylemek labüddür.” Şecerenin üzerindeki notlara göz atacak olursak şunları söyleyebiliriz: “Şeyh Ali Dede” ismiyle başlayan şecerenin üzerinde yazan notlarda “onuncu asrın kibâr-ı ricâlinden” diye bahsedilen şeyh el-Hac Mustafa Efendi ve sonrasındaki üç kuşakta şeyh lakabı bulunmaktadır. Bunlar arasında yer alan Şeyh Mehmed Şemseddin Efendi’den sonra aile “Şemsizâde” lakabıyla şöhret bulmuştur. Şecerede ifade edildiğine göre, 1185 tarihinde Berat gecesinde vefat eden, aynı zamanda beldenin müftüsü olan Şeyh Mustafa Efendi Atabey Camiinin yukarı kapısında metfundur. Ardından gelen kuşaktaki Şeyh Şemseddin Efendi yine aynı caminin türbesinde metfundur. Ondan sonra gelen Hacı Abdullah Vecihi Efendi’nin de yine Atabey Gazi Türbesinin zîrinde metfun olduğu, hayırsever bir kişi olduğu, Kazancılar Camii’ni yaptırdığı ve vefat tarihinin 1260 (1844) olduğu bilgisi mevcuttur. Şecerenin devamında yer alan şahısların yine sahibü’l-hayrat- vel-hasenat olduklarından, yaptıkları hayırlardan bahsedilmekte bazılarının ise müderris olduğundan söz edilmektedir. 1891’de vefat eden Mehmed Şemseddin Bey’e kadar üç kuşakta şeyhlik bırakılmış, muhtemelen takibat sebebiyle gizli kalmıştır. Mehmed Şemseddin Bey’in oğlu Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin isminin altında kendisi ve dönemindeki canlanma hakkında şecerede şunlar yazılıdır. “Kastamonu’da reîsü’l-meşâyıhtır. Bayramîdir. Atabey Camii’nde seccâde-nişîn olup kendilerine gelinceye kadar üç batında şeyhlik bırakılıp bu zat dergâhı sonradan ihya etmiştir.” Şecerenin başında yer alan Şeyh Ali Dede yukarıda bahsedilen İsa Dede’den sonra halife olan Ali Dede olması muhtemeldir. Bilindiği üzere İsa Dede’nin de Hacı Bayram-ı Velî’nin halifesi ve damadı olduğu ihtimalinden söz edilmektedir. Şemsizâde Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi (1867-1946) Kastamonu’da Şeyhoğulları olarak bilinen aileye mensup olan Ahmed Ziyâeddin Efendi, Seyyid Mehmed Şemseddin Bey’in oğludur. Aileden gelen Osmanlıca şecerede bu isim Mehmed Bey olarak geçmektedir. Ailenin lakabı son iki yüzyıldır Şemsizâde iken kanundan sonra “Uluoğlu” soyadını almıştır. Ziyâeddin Efendi 1867 doğumludur. İlköğrenimini ve hafızlığını Nasrullah Mektebi’nde tamamlamıştır. Daha sonra Rüşdiye Mektebi’nden mezun olmuştur. Namazgâh Medresesi’ndeki eğitimine devam eden Şeyh Ziyâeddin Efendi, o zaman müftü olan A’mâzâde Mehmed Emin Efendi’den 1897 yılında icazet almıştır. Ziyâeddin Efendi ledünnî ilmi tahsil edip şeyh olduktan sonra medrese tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Bu duruma delil olarak hocası A’mâzâde Mehmed Efendi’nin kendisini evine davet etmek üzere yazdığı 27.09.1892 tarihli mektubu verebiliriz. Hocasının bir şeyh olan talebesine hocalık hukuku bir yana gösterdiği nezaket ve karşılıklı hürmet mektupta açıkça görülmektedir. Mektup metni şudur: “Reşadetli Efendim Hazretleri! Meclis-i envar-ı füyûzat-ı maneviyyeleriyle iktibas-ı Ziya-yı daimi olunmak ve akdemce can u cinanımıza cilve-nüma-yı zuhur olan nefahât-ı kudsiyyelerinin bir kat daha ta’mıkına muvaffakıyet hasıl olmak üzere yarınki Salı günü saat dokuz raddelerinde hane-i daiyanemi teşrife rağbet buyurulması bilhassa temenni olunur…” Ziyâeddin Efendi’nin medrese eğitimine ara vermiş ve sonradan tamamlamış olmasının sebebi, seyr ü sülükünü tamamlamak üzere tarikatın genel merkezi olan Ankara’ya giderek bir yıl süreyle orada eğitim almış olmasıdır. Elde bulunan 5.4.1889 tarihli Mürûr Tezkiresi bu konuyu aydınlatmaktadır. Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi Ankara’dan Kastamonu’ya döndükten sonra Atabey Camii’nde tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar, Pazar akşamları Bayramîlik tariki üzere ayinler yapmıştır. Kendisinin Ankara’da, yanında aralıksız bir yıl kalarak hilafet aldığı Bayrami şeyhi Abdülhamid Baba’dır. Bu bilgi tarihi belgelere daha uygundur. Hem mürur tezkiresindeki tarih hem de Abdülhamid Efendi’nin takip eden dönemde Ziyâeddin Efendi ’ye yazdığı iki mektup eldeki veri olarak bu bilgiyi doğrulamaktadır. Bu mektuplardaki hitaplar da delil niteliğindedir. Mektupların yazıldığı 1890 ve 1892 tarihlerinde de yine Şeyh Abdülhamid Baba’nın görevi başında olduğu bilinmektedir. Abdulkadiroğlu tarafından Fuat Bayramoğlu’nun Hacı Bayram-ı Veli Yaşamı-Soyu-Vakfı adlı eserine dayanarak, eserin birinci cildinde geçtiğini ifade ettiği şecereye göre Şeyh Ziyâeddin Efendi ’nin hilafet aldığı Bayramî şeyhi, Şeyh Mehmed Tayyib Baba olarak görünmektedir. Abdulkadiroğlu o şecerede ailenin bir koldan devam ettirildiğini, akrabalık kollarının dâhil edilmediğini söylemiş ve yukarıdaki gerekçelere dayanarak bu bilgiyi doğru bulmamıştır. Ahmed Ziyâeddin Efendi müderrisliği ve daha sonraki yıllar Atabey Gazi Camii imam hatipliği gibi görevleri bir yana, Osmanlı’nın son devirlerinde aralıksız İdare Meclisi Azalığında; Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinde Kızılay, Çocuk Esirgeme ve benzeri hayır müesseselerinin aza ve reisliğinde bulunmuştur. En büyük hizmeti İstiklal Savaşı esnasında görülmüştür. Atatürk’ün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurması üzerine, Kastamonu’da da beş kişiden kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanlığına seçilmiş; bu cemiyetin Halk Partisine dönüşmesine kadar aralıksız görevini sürdürmüş ve büyük hizmetlerde bulunmuştur. İstiklal Savaşında gösterdiği fedakârlık ve kahramanlıktan dolayı İstiklal madalyası ile taltif edilmiştir. Halen Anıtkabir’in İstiklal Savaşı Müzesi’nde Niksar Redd-i İlhak Cemiyeti ve Bolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlarıyla birlikte Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı sıfatıyla Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin fotoğrafı da yer almaktadır. Şeyh Ziyâeddin Efendi o dönemde aynı zamanda Çocuk Esirgeme Kurumu Kastamonu Şubesi Başkanıdır. Bu hizmetleri bize aktaran Abdulkadiroğlu, Ziyâeddin Efendi’nin kişiliği hakkında şunları söylemektedir: “Bütün hizmetlerini hiçbir maddi karşılık beklemeden yapan Ahmed Ziyâeddin Efendi mutaassıp biri değildi. Fazileti, temiz ve dürüst ahlakı, aşırı derecede cömertliği ile tanınmıştı. O fakir ve muhtaçlara hep yardımcı olmuştur. Esasen içlerinde bizzat bulunmakla gurur duyduğu anlaşılan değişik boyutlu vakıf hizmetlerinin altında yatan da bu duygulardan başkası değildir.” Şeyh Ziyâeddin Efendi Kastamonu’da ilmî ve dinî kimliğinin yanı sıra yardımsever, vatanperver ve toplumun ihtiyaç ve sorunlarına daima çözüm arayan, sözü dinlenen itibarlı bir kişilik olarak bilinmektedir. Aileden intikal eden evraklardan Abdulkadiroğlu bu sonuca varmıştır. Evrakların içerisinde müderris kimliği ile vilayet Maarif Müdürlüğü tarafından okullardaki çeşitli sınavlara mümeyyiz sıfatıyla çağırıldığına veya ödül törenlerine ya da imtihan jüriliğine davet edildiğine dair belgeler mevcuttur. Şeyh Ziyâeddin Efendi’nin görevlerinden biri de “Nakîbü’l-eşraf Kaymakamlığı”dır. Peygamber soyundan gelenlerin işlerini yürütmek için hükümet tarafından taşrada bu işlerle görevli kimselere Nakîbü’l-eşraf Kaymakamı denirdi. Bu görev de Ziyâeddin Efendi’nin onurla yaptığı hizmetlerdendir. Kastamonu Vilayeti Tahrirat Müdüriyetinden Ziyâeddin Efendi’ye gönderilen bir davet yazısında “Bayrâmî Dergâh-ı Şerîfi Seccade-nişîni ve Nakîbü’leşraf Kaymakamı Faziletli Ziyâeddin Efendi Hazretleri’ne…” hitabı vardır. Böyle bir Resmî yazı onun bu görevi fiilen yaptığını göstermenin yanında kendisine hitaben yazılan bütün resmî ve gayr-ı resmî evrakta Bayramî dergâhı postnişini olduğuna vurgu yapılması, Ziyâeddin Efendi’nin bu kimliğiyle o dönemde ne kadar şöhret bulduğunu göstermektedir. Kastamonu ve çevresinde Ziyâeddin Efendi, diğer tarikat şubelerinin halifeleri arasında en gençlerinden biri olmasına rağmen Reîsü’l-meşâyıh (Şeyhlerin reisi) kabul edilmiş bu yetki ile hilafet törenlerini yönetmiştir. Bu törenlerden birisi de Nakşîlik’in Halidiyye kolunun son şeyhi olan ve aynı zamanda Nasrullah Camii başimam-hatibi Hacı Nureddin Karasu’nun hilafet tacı giyme merasimidir ki Ziyâeddin Efendi bu törene Reîsü’l-meşâyıh olarak başkanlık etmiştir. Ziyâeddin Efendi’nin yaşlılık günlerinden Atabey Gazi Dergâh Camii’ne genç yaşta Şeyh olan Ziyâeddin Efendi aynı zamanda encümen reisidir. Herkes tarafından sevilen bir insandır. İyi derecede Farsça bilmektedir. Hakkında yazılan hatıralarda geçtiğine göre Bayram sabahları bu camide Türkçe ve Farsça vaaz verdiği ve bu esnada caminin dolup taştığı anlatılmaktadır. Yine Ziya Efendi’nin sabah namazlarından sonra dervişleriyle evrad okuduğu, Cuma akşamları kendine ait konağında dervişlere yemek verdiği, Bayramlarda halkın kendisini ziyarete geldiği, şehrin müftüsünün ve diğer hocaların devamlı suretle ziyaretinde bulundukları yakınlarının hatıralarında nakledilmektedir. Kaynak ;Uluslararası Hacı Bayram-ı Velî Sempozyu Bildiriler Kitabı , Naile Baltacı’nın “Bayramîli̇ği̇n Kastamonu’ya Etkisi ve Bayramî Şeyhi̇ Şemsi̇zâde Ahmed Ziyâeddin Efendi (1867-1946)” adlı makalesinden alınmıştır.

📍 Kastamonu

Kirişçi Hoca Mehmet Efendi

Kastamonu – Karamukmolla köyünde Kastamonu il merkezine 30 km uzakta bir orman köyü olan Karamukmolla köyünde 1850 yılında dünyaya gelen Kirişçi Hoca Mehmet Efendi, eğitimini alim bir zat olan babası Mollaoğlu Satı’dan alır. 20 yaşına gelmeden İnebolu’dan deniz yoluyla gittiği İstanbul’da şeyhülislamın sorduğu bütün soruları cevaplarken kendisi tarafından sorulan üç sorunun şeyhülislam tarafından cevaplandırılamamış olduğu anlatılır. 1937 yılında vefat eden Kirişçi Hoca Mehmet Efendi’nin türbesi kendi köyünde bulunmaktadır. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 168 olan Karamukmolla köyünde de her yıl divan mevlidi yapılır. Ünlü hattat merhum Muhittin (Yesari) Tanır , Kirişçi Hoca Mehmet Efendi’nin oğludur. Hattat Muhittin Tanır Muhittin Tanır, 1876 yılında Kastamonu merkez Karamukmolla Köyü’nde doğdu. Babası Kirişçi Hoca Mehmet Efendi, annesi Reşide Hanım’dır. İlk hat derslerini babasından aldığı, Mısır El- Ezher Üniversitesi’nde hat dersleri verdiği bilinmektedir. Her iki elini de maharetle kullanırdı. Bazı levhalarında Yesârî (solak) imzasını da kullanmıştır. 1956 yılında yokluk içinde vefat ettiği, mezarının yerinin belli olmadığı nakledilir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Seyyid Zülfükar Türbesi

Kastamonu – Seydiler – Seyyid Zülfükar camii Seydiler, İnebolu-Kastamonu karayolu üzerinde çok eski tarihlere dayanan bir yerleşim yeridir. 1991 tarihinde Kastamonu ilinin 19. ilçesi olur. Seydiler’in isminin de Çayır Mahallesindeki camiye adını veren, türbesi de ilçe merkezinde bulunan Seyyid Zülfikar isimli zattan geldiği rivayet edilmektedir. Seydiler Köyünde bulunan ve bugün maalesef yıkılmış bulunan medresede vaktiyle müderrislik yapmış bulunan Ali Efendi’den rivayet olunduğuna göre, Seyyid Zülfikar’ın iki kardeşinden biri Konya’da diğeri Afyon’dadır. Müftüzade Esseyyid Salih Ağa namında muhterem bir zat tarafından, Seydiler’de kendisinin yapmış olduğu Seyyid Zülfikar Camii ve şu anda yatmakta olduğu mezarlık çevrilir ve türbe haline getirilir. Seyyid Zülfikar’ın 1500’lerde yaşadığı tahmin edilmektedir. Türbesi 1817 yılında yapılmıştır. Türbenin duvarında bulunan kitabe şöyledir. “La ilahe illahül melikül hakkul mübin Muhamedün Resulullahi sadikul va‟dil emin Sahibül hayrat ve‟l hasenat Müftüzade Esseyyid Salih Ağa türbeyi Esseyyid Zülfikar Kaddesallahü sırrahül aziz sene 1232” Halit Çal’ın, ‚Hurufat Defterlerine Göre 19. Yüzyılda Küre Kazası‛, adlı çalışmasından anlaşıldığına göre, 1830’larda Küre kazasında Ağlı nahiyesinde Seydiler nam karyede Seyyid Zülfikar Tekyesi’nde Tekkenin vakfını idare etmek üzere görevlendirilen kişiler, anlaşıldığına göre, Seyyid Zülfikar Hazretlerinin soyundan gelen kişilerdir ve tekke evladiyet üzerine kurulmuştur. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Seydiler, Kastamonu

Gümüşlü Hoca

Kastamonu – Hisarardı mah – Gümüşlü hoca cad. Hayatı hakkında anlatılan menkıbede kendisinin kalaycılıkla geçimini temin ettiği ve bazen kalayladığı bakırların gümüşe döndüğü, bu kerametine binaen Gümüşlü Hoca lakabıyla meşhur olduğu söylenir. Türbesi Hisarardı Mahallesinde ve kendi adıyla anılan caddenin batı ucundadır. Yaşadığı dönem bilinmemekle birlikte, Şaban-ı Veli’nin Kastamonu’ya geldiği 1530 tarihinden önce vefat ettiği zannediliyor. Demir parmaklık içine alınmış olan üstü açık mezarın şahidesinde adının Kemal Efendi olduğu yazılıdır. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Hocanın yanına yaşlı bir kadın gelir ve ne iş yaptığını sorar. Hoca da ‚kalp kalayladığını‛ söyler. Kadın da ‚kap kalayladığını‛ zannederek bütün kaplarını kalaylaması için hocaya getirir. Hoca da bütün kapları gümüşe çevirir. Adı böylece Gümüşlü Hoca diye anılmaya başlar. Bu menkıbe Şeyh Şaban-ı Veli hakkında da anlatılır. Bir diğer menkıbe de şöyledir. Hisarardı Mahallesinde Hocanın mezarının bulunduğu yerde bir sel baskını olur. Sel hocanın mezarına hiç uğramadan yanından geçer. Böylece vefatından sonra da göstermiş olduğu kerametle büyüklüğü bir daha anlaşılmış olur. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Taraklı Sultan

Kastamonu – Merkez – Hasan Çelebi camii İsmailbey Mahallesi’nin Tenekeci Sokağı’nda kain Hasançelebi Camii’nin harimi dahilindedir. Cami ile aynı kapıyı paylaşan türbenin duvarları kerpiç mal­zeme ile yapılmıştır. Döşeme tavan, duvarların iç tarafı ve çatısı ahşaptır. Üzeri cami ile beraber kiremitle örtülmüştür. 8.20 Metre uzunluğu ve 3 metre kadar eni olan türbe, kapı tarafına doğru da­ralarak üçgen bir şekil almaktadır. Batı duvarı boydan boya cam olan türbenin kıble tarafında da iki adet penceresi vardır. Ahşap olan iç duvarların orta bölümünü, kapıdan başlayarak kıble duva­rının doğu köşesine kadar dolaşan kuşak üzerinde Bakara suresinin son iki ayeti ile Ayete’l Kürsi yazılıdır. Bu kuşağın üzerinde ise Yahya -i Şirvanı’nin Vird-i Settar’ından bir bölüm olan, “Sübhaneke ma abednake hakka ibadetik Sübhaneke ma arefnake hakka ma’rifetik Sübhaneke ma zekernake hakka zikrik Sübhaneke ma şekernake hakka şükrik” yazıları; kıble duvarında da: “La ilahe illallahül melikül hakkul mübin. Muhammedün Rasülullahi sadikul va’dil emin” yazısı vardır. Türbenin kıble tarafında demir çerçeveli cam şebeke içinde iki adet tahta san­duka vardır. Bunlardan birisi Tarakcızade Abdurrahman Efendi , diğeri de oğlu Mahmut Efendi’ye aittir. Abdurrahman Efendi’nin, Hz. Pir Camii’nin kıble tarafındaki hazirede medfun olan Seyyid Sünneti Efendi nin halifesi olduğu rivayet edilir. Buna göre Sünneti Efendi’nin vefatından sonra Kastamonu’da Halveti Tarikatı usulünce irşad görevi Abdurrahman Efendi tarafından devam ettirilmiş, dergah olarak da Hasan Çelebi Camii seçilmiştir. Kendileri her ne kadar “Taraklı Sultan” nisbesiyle biliniyor ve bu konuda bazı menkıbeler anlatılırsa da bu nisbenin aslında Tarakcızade olduğu eski belgeler­den öğrenilmektedir. Tarakcızade Abdurrahman Efendi , Şeyh Şa’ban-ı Veli hazretlerinin bölge­yi teşrif ettiği tarihlerde çevredeki saygın ve meşhur şeyhlerden birisi idi. Buna göre 937/1530 tarihlerinde hayatta olduğu anlaşılıyorsa da vefat tarihi meçhuldür. Kendisinden sonra yerine, yanında medfun bulunan oğlu Mahmut Efendi şeyh olmuştur. Bu zatın da ne kadar şeyhlikte bulunduğu ve vefat tarihi hakkın­da malumat yoktur. Bitişik camiin şirin bir köşesinde kendilerine ayrılan manevi tahtlarında istira­hat eden Tarakcızade Abdurrahman ve Mahmut efendilerin türbesi, cemaat ta­rafından itina ile korunmakta ve yıllardan beri eksilmeyen saygı ve hürmet duygularıyla ziyaret edilmektedir. Allah kadirlerini yüceltsin. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu

Abdalhasan Türbesi

Kastamonu – taşköprü – abdalhasan köyü Abdal Hasan ’ın yaşadığı dönem kesin olarak bilinmemekle birlikte, hakkında anlatılan menkıbeden yola çıkılarak, XV. asrın sonlarıyla XVI. asrın başlarında yaşamış olabileceği tahmin edilmektedir. Esra Yıldız’ın ‘Taşköprü Abdalhasan Köyü ve Türk Devri Mimari Eserleri’ adlı çalışmasından edindiğimiz bilgiye göre, Abdal Hasan ’ın, 16. yy. evliyalarından biri olarak kabul etmenin dışında, Kalenderiler zümresine mensup olduğu bilinmektedir. Evliyanın adıyla anılan köyün, muhtemelen yapılan zaviye etrafında gelişerek oluştuğu kabul edilmektedir. Zekiye Çağımlar çalışmasında, Abdal Hasan hakkında Ahmet Yaşar Zengin’den atıfla şu menkıbeyi nakleder. ‚Zamanında Sultan Beyazıt’ın bir kız çocuğu olur ve bu kız 20 yaşına kadar hiç konuşmaz. Kızının derdine deva bulamayan sultan, çevresindekilerin tavsiyesi üzerine kızını adamlarına teslim ederek Kastamonu’daki Abdal Hasan ’a gönderir. Daha kafile köye gelmeden, Abdal Hasan olaylar kendine malum olduğu için, kafileyi köyün girişinde karşılar. ‚Kızım konuş‛ , der. Kız ise ‚Selametü’l-insan, fi hıfzı’l-lisan‛ (İnsanın selameti dilini tutmasındadır) der. O günden sonra konuşmaya başlayan sultanın kızı köyden ayrılmayarak oraya yerleşir. DİA’da Şerafettin Turan’ın kaleme almış olduğu maddede, İbn Kemal’in kaydına göre çocuklarının ve torunlarının sayısı 300’ü aşmış olan Bayezid II’nin (1448-1512) sekiz oğlu ile onbir kızının olduğu, Esra Yıldız’ın çalışmasında M. Çağatay Uluçay’ın, ‘Padişahların Kadınları ve Kızları’, adlı eserinden nakille, “ Aynışah Sultan, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Gevherimülûk Sultan, Hatice Sultan, Hundi Sultan, Hüma Sultan, İlaldı Sultan, Kamer Sultan, Selçuk Sultan, Şah Sultan ve Sultanzade Sultan” olmak üzere toplam on iki kızı olduğu görülmekte ve bunlar arasında Dilsiz Sultan ismine rastlanmamaktadır. Menkıbe açısından ‘Dilsiz Sultan’ adı muhtemelen bir yakıştırma olmalıdır. Abdal Hasan’ ın hakkında anlatılan bir menkıbe de, tevbe kapısını açan hırsızlarla ilgilidir. Köyün halkı oldukça fakirdir. Bir gece hırsızlar gelerek, sadece tek kuzusu olan bir adamın hayvanını çalarlar. Sonra da çaldıkları bu kuzuyu kesip, köye yakın bir mağarada pişirip yemeye başlarlar. O sırada mağaraya üstü başı perişan bir adam gelir, kendisinin de sofraya katılıp katılamayacağını sorar. Hırsızlar onu da aralarına alıp kızarmış kuzudan verirler. Yemeğe başlamadan önce, bu sonradan gelen kişi yemek bitince şükür duası etmek istediğini, bunun için de yemek yenirken kuzunun kemiklerini atmamalarını, bir kenarda toplamalarını söyler. Yemeğin bitiminde, kuzunun sadece bir tarafta toplanmış kemikleri kalmıştır. Mağaraya sonradan gelip yemeğe katılan bu kişi, şükür duası eder ve, ‚Allahım biz eksilttik sen yerine koy‛, der. Birden kemikler canlanıp yeniden kuzu olur ve derhal mağaradan çıkarak doğruca köye gider. Bütün bunları şaşkınlık ve korkuyla seyreden hırsızlar, bu kişinin yörede adı çok bilinen ermiş Abdal Hasan olduğunu anlarlar. Bunun üzerine hırsızlık yapmamaya tövbe eder ve, Abdal Hasan’ın elini öperek iyi insan olmaya söz verirler. Kastamonu Postası’ndan Cebrail Keleş’in türbe ziyaretinde dikkati çeken hususlar, çevrede bulunan Bizans döneminden kalma mermer sütun başlıkları ile Bizans döneminden kalma bir kilisenin camiye dönüştürülmesi ile ilgili bir rivayettir. Esra Yıldız’ın çalışmasından ise, caminin muhtelif zamanlarda tamir görmüş olduğunu anlıyoruz. Vaktiyle kubbeli olan imaret kısmının günümüzde düz ahşap tavanlı kırma çatıyla örtülü olduğu fotoğraflarından görülüyor. Avlu ortasında yer alan şadırvanda XVI. yüzyıl süslemelerinden burmalı lüleler göze çarpıyor. İlgi çekici bir süsleme de, doğudaki eyvanların arasında benzeri Niksar’daki Çöreğibüyük Camii’nde karşımıza çıkan geyik figürüdür. Bu figürün bir tarikat simgesi olduğu kabul edilir. Yapının giriş kapısı da grift düzeniyle ahşap işçiliğin enfes örneklerinden biri olarak göze çarpar. Tarihlendirme konusunda VGM eski eser fişlerinde 1582 yılına ait bir kayıt ile 1530 yılına ait Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri’nde Abdal Hasan Köyü zaviyesinin ve adının geçmesi ışık tutucu olmaktadır. Muhtelif zamanlarda tamir görmüş olan türbede biri Dilsiz Sultan’a, diğeri Abdal Hasan’a ait olduğu kabul edilen iki ahşap sanduka bulunmaktadır. Türbe çevresindeki hazirede bulunan mezar taşlarından tarihi tespit edilebilenler 1834-1900 yılları arasında yer alır. Türbe ve diğer yapılarda yer alan devşirme malzemenin bolluğu, burada Roma-Bizans varlığının işaretidir. Çalışmasının sonunda Esra Yıldız’ın varmış olduğu sonuç itibarıyle, eski adı Tutaş olan köy bir Kalenderi dervişi olan Abdal Hasan tarafından kurulmuş, ve buraya devlet tarafından bir külliye inşa ettirilmiştir. İmaret, mescit, hamam ve medreseden oluşan bu yapılar topluluğundan mescit ile medresenin günümüze ulaşamamış olduğu anlaşılıyor. Türbenin biraz yukarısında ‚Asa Suyu‛ adıyla anılan ve şifalı olduğuna inanılan bir su vardır. Bu isim, Şeyh Şaban-ı Veli’nin Türbesindeki ve Benli Sultan Türbesinin bahçesindeki su için de kullanılmaktadır. Abdal Hasan’ın türbesindeki suyun, cilt hastalıklarına iyi geldiğine ve çeşitli rahatsızlıkları olan kişilerin bu suyla yıkandıktan sonra, rahatsızlıklarından kurtulacaklarına inanılmaktadır. Ayrıca cinli olduğuna inanılan, saralı olan, hamileyken çocuğunu düşüren ya da çocuğu olmayan kadınlar da bu türbeye gelerek dua etmekte ve kısa zamanda dileklerinin gerçekleştiği düşünülmektedir. Ve yine, konuşamayan çocuklara Asa Suyu’Suyu’ndan içirerek onların kısa zamanda konuşacağı kabul edilmektedir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Taşköprü, Kastamonu

Yavaşça Sultan

kastamonu – taşköprü – akdoğantekke Taşköprü ilçesindeki, adını, köyün merkezinde bulunan Yavaşça Sultan Türbesinden (tekkeden) ve komşu köy Akdoğan’la bağlantısından aldığı düşünülen Akdoğan Tekkesi Köyü’nde bulunan bu türbenin, Horasan erenlerinden İsa Beyzâde’ye (Yavaşça Sultan) ait olduğu kitabesinden öğrenilmektedir. Yavaşça Sultan 1484 yılında vefat eder. Türbenin de aynı tarihte yapılmış olduğu sanılmaktadır. Moloz taştan yapılmış, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüş olan türbe, basit bir yapıdır. İçerisinde Yavaşça Sultan’ın mezarından başka bir sanduka daha bulunmakta olup, bunun kime ait olduğu bilinmemektedir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Taşköprü, Kastamonu

Hayreddin Halil Bin Kasım

KASTAMONU – KÜRE Ailesi Cengiz’in istilası sebebiyle Anadolu’ya gelmiş ve Kastamonu’ya yerleşmiş olan Fatih zamanı Osmanlı alimlerinden Hayreddin Halil bin Kasım , Taşköprü medresesine müderris tayin edilince, bu aileye bundan sonra Taşköprülüzade ailesi denir. Hayreddin Halil’in doğum yeri ve tarihi kaynaklarda bildirilmemektedir. 1475 senesinde Kastamonu’nun Küre kasabasında vefat eden Hayreddin Halil Efendi , Hızır Efendi’nin yaptırmış olduğu caminin avlusuna defnedilir. Hayreddin Halil önce memleketinde ilim öğrenmeye başlar. Daha sonra Bursa’ya giderek bir müddet Molla İbn Beşir’den ilim tahsil eder. Bursa’dan Edirne’ye geçer. Burada Molla Hüsrev’in kardeşinden ilim öğrenir. Fahreddin Acemi’den tefsir ve hadis ilimlerini tahsil ederek Edirne’den Bursa’ya döner. Sultaniyye Medresesi müderrisi olan Şemseddin Fenari’nin oğlu Yusuf Bali’den de bir miktar ders alır. Daha sonra Molla Muhammed Yegan’ın yanına giderek bu zatın sohbetlerinde ve hizmetinde bulunur. Burada fazileti, güzel ahlakı ve ilmi ile meşhur olur. Candaroğlu İsmail Bey Molla Yegan’dan Taşköprü’deki Muzafferüddin Medresesi’ne bir talebesini müderris olarak göndermesini isteyince, o da Molla Hayreddin Halil ’i bu iş için görevlendirir. İsmail Bey Molla Halil’e günde 30 akçe maaş tahsis eder. Ayrıca Küre’de çıkarılan bakır madeninden de 50 akçelik tahsisat ayırır. Hayreddin Halil, burada bir müddet rahat ve huzur içinde talebe yetiştirir, fakat Fatih Candaroğulları Beyliğini topraklarına katınca, Küre’de kendisine tahsis edilen 50 akçe kesilir. Fatih İstanbul’da Sahn-ı Seman medreselerini yaptırınca, Hayreddin Halil’i bir tavsiye üzerine bu medreselerden birine müderris olarak tayin eder. Fakat o bu vazifeyi kabul etmez. Fatih de Hayreddin Halil’i Taşköprüdeki Muzafferüddin Medresesi’ndeki görevinden azleder. Bundan maksadı, Molla Halil’e İstanbul’da Sahn-ı Seman Medresesi’nin müderrisliğini kabul ettirmektir. Maddi bakımdan sıkıntıya düşmesine rağmen, o vazife istemez. Taşköprü ileri gelenleri Molla Halil’in sıkıntıdan dolayı İstanbul’a gitmek için yola çıkamadığını zannederek kendi aralarında on bin akçe toplayıp getirirler. ‘Bununla yol ihtiyacını giderirsin’, demek isterler. Fakat o, bunların hiçbirini kabul etmez. ‚Bana Allah u tealadan başkasından bir şey istemek uygun değildir‛, der Daha sonra Küre kasabası halkı Taşköprü’ye gelerek bir hayli yalvardıktan sonra Hayreddin Halil’i kasabalarına götürürler. O artık burada her Cuma günü vaaz ve nasihat eder ve insanlara, Allah u tealanın dinini öğretir. Vefat ettiği zaman, cenazesi, vaaz ettiği caminin avlusuna defnedilir. Molla Hayreddin Halil, muhtemelen 1430 -1470 arasında olmak üzere kırk sene Taşköprü’de Muzafferiyye Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Belagat, usul, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde büyük bir alimdir. İslamiyet’e çok bağlı ve vera sahibi bir zattır. Temiz kalpli olup temiz giyindiğinden, faydasız işlerden, gıybetten, dedikodudan ve boş sözlerden uzak durduğundan bahsedilir. Onun mescidde devamlı Kur’an-ı Kerim okuduğu, nafile namaz kıldığı ve her zaman oruçlu bulunduğu anlatılır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Küre, Kastamonu

Hacı Köçek Dede

Çanakkale – Gelibolu – Seyyid Halveti Mezarlığı arkasında ……………

📍 Gelibolu, Çanakkale

Sofra Dede

Çanakkale – Gelibolu Alaaddin mahallesinde kabri kaybolmayan Allah dostlarından Sofra Dede’nin kabri Kahramanlar caddesi içinde dar bir sokaktadır. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale

Bahşızade Sultan

Çanakkale – Gelibolu aramanlar Hançerli sokak girişinde yıkılmış dergahının bahçesinde bir kaç mezarla beraber kendi mezarı bulunan Bahşızade, dergahı olan Allah Dostlarındandır. Dergahı tamamen yok edilmiş sadece bahçedeki mezarlık kalmıştır. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale

Oruç Baba – Gelibolu

Çanakkale – Gelibolu Karamanlar Mahallesinde çeşmesi, hamamı ve mezarı birbirine yakındır. Hamamı yok olmak üzere bakımsız bir haldedir. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale

İbn Bennah

çanakkale – gelibolu Yakub Paşa hamamından Emlak Bank Lojmanlarına sapan arada yol kenarına çıkan bir kabirde yatmaktadır. Rüya aleminde görünerek kendisini ziyaretine çağırdığı insanların anlatımıyla kabri belirlenerek tanınmıştır. Osmanlı Dönemi ilk dervişan grubuyla Gelibolu’ya gelen Allah dostlarından biridir. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale

Veli Baba

çanakkale – gelibolu Veli Baba mezarı Cami Kebir mahallesinde Altıyol Caddesi üzerinde bulunmaktadır. Mezarın bir taşında Veli Ağa H.1064 M.1643 diğer bir taşında ise Kelime-i Şahadet yazmaktadır. Mezar bir evin bahçesinde, bakımsız bir şekilde bulunmaktadır Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale

Ethem Bin Abdullah Piri ( Yeşil Etekli İmam Türbesi )

Çanakkale – gelibolu – mevlevihane sokak ile sümer sokağı kesişiminde Gazi Süleyman Paşa ile Rumeli’ye geçen Alperen dervişlerin başında bulunuyordu. Fetih sırasında ölen şehitleri kendi eliyle şehrin değişik yerlerine defnettiği ve heybetli bir imam olduğu anlatılıyor. İbn-i Şimşit Türbesi Yeşil Etekli Gazi ile beraber Gelibolu fethinde hizmet ederek Mevlevi yakınlarında halkın manevi hizmetlerinde bulunmuş. Gelibolu’da vefat etmiştir. Kabirleri Mevlevihane arkasında Yeşil Etekli Derviş’le aynı bahçede bulunmaktaydı. Üzerine inşaat yapılarak kabri yok edildi. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale

Ece Bey Türbesi

Çanakkale – Gelibolu – Karainebeyli köyünde Gazi Süleyman Paşa ile birlikte Rumeli yakasına geçişte ve Gelibolu Yarımadası’nın fethinde çok önemli görevler üstlenmiştir. Neşri, tarihinde; Ondan Ece Bey ve Yakup Ece adlarıyla bahseder. Ece Bey , Gazi Fazıl Bey, Evronos Bey, Hacı il Bey ve Kara Timurtaş Bey gibi Rumeli fütühatının il komutanlarındandır. Ece Bey , Çimpe kalesinin fethi ve Rumeliye geçişin planlan­masında bir kurmay gibi çalışmış ve hazırlanan planı başarıyla uygulamıştır. Çimpe kalesinin alınmasından sonra Bolayır yakınlarındaki Akça Limanına baskın yaparak gemileri yok etti. Daha sonra da AKSAMİN kalesini aldı. Bolayır’ın fethinden sonra Gelibolu Kalesinin fethine girişti. Orhan Gazi bu başarılarından dolayı Yarımada’nın yukarı bölümü Ece Bey ‘e Gelibolu Kalesini Hacı il Bey’e daha yukarı­larıda Gazi Fazıl Bey’e vermişti. Ece Bey , ele geçirdiği bu yerleri imar ve gelişmesine özen gösterdiği için Eceabat ilçesine, Ece Bey ‘in mamur ettiği yer anlamına gelen ECEABAT adı verilmiştir. Bu yiğit kahraman Gazi Alperen, Gelibolu’nun Karainebeyli köyünde dik bir tepenin üzerinde Alperen Kumandanlarından Kara Nebi ile yanyana yatmaktadır. Mezarı 1991 yılında yeniden restore edilmiştir. Her yıl mezarı başında çevre köylerin son senelerde ise resmi zevatın da katılımıyla anma törenleri ve yemekli mevlütleri okutulmaktadır. Allah ruhlarını şad etsin Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale

Lapseki Türbeleri

Garip Dede , Kara Dede , Kurt Dede Adatepe köyünün 7-8 km uzağında bulunan eski yerleşim yerinde, üç ayrı tepede Garip Dede, Kara Dede, Kurt Tepe Dede yatırları bulunmaktadır. Köy halkı adak adayacağı zaman ya da bir isteği olduğunda bu yatırları ziyaret eder. İsteklerinin gerçekleşeceğine inanırlar. Bazen de imam köy halkını toplayarak yatırları ziyaret eder, mevlit okuyup dua ederler. Bu yatırlardan Garip Dede ile ilgili şöyle bir anlatı vardır. Garip Dede yaşadığı dönemde yöre halkının çeşitli hastalıklarına çare bulurmuş. İlaçları köyün yanındaki ormandan üretmekteymiş. İlaçla düzelmeyecek durumlarda ise dua edip halkın dertlerine çareler bulmuştur. Garip Dede’nin yanında da iki mezar daha bulunmaktadır. Anlatılanlara göre bu mezarlardan birinde bir gelin yatmaktadır. Bu gelin köyden bir delikanlı tarafından kaçırılmıştır. Uzun bir süre dağlarda gezen kız ve erkek köylerine dönüp düğün yapmışlar. On beş gün sonra ise kız ölmüş. Mezar taşına gelinin simgesi olarak altın figürleri işlenmiş. Garip Dede yatırı köyün eski yerleşim yerinde bulunmaktadır. Halk arasında, üç ayrı tepede bulunan dedelerin geceleyin ellerinde fenerlerle birbirlerini ziyaret ettiğine inanılır. Söylentilere göre halk arasından bu dedeleri görenler vardır. Kamber Dede Balcılar’a yakın bir mevkidedir. Anlatılanlara göre, çok eskiden Eşelek köyünden bir yaşlı adam hacca gider. Balcılar’ın çobanı da bir gece hacca giden dedeye börek götürüp geri döner. Dedeyi hac dönüşü köy meydanında karşılarlar. Dede kendisine börek getiren çobana, “asıl hacı sensin ben değilim beni arayan olursa şu yukardayım”, der. Kamber Dede ölür ve oraya gömülür. Tekke Dede Tekke Dedesi’nin Gökköy’ün ilk gelenlerinden olduğu söylenmektedir. Mezarı köye 20 dakikalık mesafede bir tepede bulunmaktadır. Zamanında keramet ehli biri olduğu anlatılır. Ayrıca köyde, yanında birçok kişiyi çalıştırdığı, onlara yemek verdiği ve yatacak yer sağladığı, hayırsever bir insan olduğu söylenmektedir. Bu yatıra olan saygı, köyde 1976 yılında çıkan ve köyün tüm civarını kül eden yangının Tekke Dede mezarının çevresine etki etmemesiyle daha da artmıştır. Köylü yatırın çevresindeki ağaçların ulu olduğunu düşündüğü için buradan ağaç kesmenin ve dal kırmanın uğursuzluk getireceğine inanıyor. Tekke Dedesi ile ilgili anlatılan bir rivayete göre yatırın yakınlarından yüklü eşeğiyle geçen bir adam orada bebeğini emziren bir kadın görür. Kadına sarkıntılık etmek ister. Dönüşte kadını aramaya başlar. Ancak kadını bulamaz ve eşeğinin yanına geldiğinde eşeğin yüküyle birlikte ağaçta asılı olduğunu görür. Bu ve benzeri anlatılardan dolayı yatıra yakın yerlerde hiçbir şeye el sürülmemektedir. Hayvanlar yatıra yaklaştırılmamakta, orada otlayan hayvanların öleceğine inanılmaktadır. Yakın bir zamanda tarla yollarını düzelten bir dozer bu yatırın etrafını da düzeltmek istemiş fakat bıçağı kırılarak işi bırakmıştır. Önceden hayır günü Tekke Dedesi’nde yapılmaktayken, günümüzde köy meydanında yapılmaktadır. Doğru Atan Dede Doğru Atan Dede eski bir savaşçı mezarıdır. Bu askerin okçu olduğu ve okunun hiç hedef şaşırmadığı anlatılmaktadır. Köyün çıkışında Doğru Atan Dede’ye ait mezar taşları hala bulunmaktadır. Koyun Baba Koyun sürüleri bulunan Koyun Baba bütün hayatını koyunlarının içinde geçirmekteymiş. Namazında, niyazında, dinine bağlı, kimseye karışmayan bir insanmış. Koyunlarının arasında namazını kılarken vefat ettiği için bu adı almıştır. Gökköy’de ayrıca Kilimli Nene , Bayraklı Dede yatırları da bulunmaktadır. Habip Dede Habip Dede’nin mezarı Subaşı köyünün eski mezarlığında ağaçların içinde bulunmaktadır. Habip Dede 93 harbinde evliyalarla toplanıp düşmana toprak atmış ve düşmana karşı üstünlük sağlamışlar. Habip Dede’nin mezarının üstünde pazartesi günleri ışık yandığı söylenir. Köyden Lapseki’ye biri gittiğinde oradan birisi, “geçmiş olsun, akşam köyünüz yanıyordu” der. Köylü öyle bir şey olmadığını söyler. Adam da nasıl olur “Habip Dede’nin mezarı tarafı yanıyordu der. Durum sonradan anlaşılır. Işık, Habip Dede’nin mezarından gelmekteymiş. Garip Dede yatırı Garip Dede yatırı ilçeye dört km mesafedeki Yenice köyünde bulunmaktadır. Asıl ismi Garip İsmail olan Garip Dede’nin yatırı eskiden taş öbeği şeklindeymiş. Garip Dede bir gece köyden Şerif Ali Koru adlı kişiye görünmüş. Daha sonra Şerif Ali Koru burayı türbe haline getirmiş. Köyde adetlere göre her gelin bu türbenin önünden geçirilir. Türbede geceleri mum yakılırmış. Bu mumu yakan kişi bir dilek tutarmış. Dileğinin gerçekleşmesi için arkasına bakmadan geri dönermiş. Çamlık Dede yatırı Çamlık Dede yatırı Çardak’tadır. Anlatılır ki, Çardak’ta “Arap” diye biri varmış. Bu adam hamama odun taşırmış. Odunları çamlığın arkasındaki ormandan kesermiş. Bir gün geç kalmış, uzağa gitmemek için çamlıktan kesmeye karar vermiş. Odun keserken baltanın altından durmadan küçük bir kuş geçiyormuş. Adam hayret etmiş. Bu sırada kendi hayvanları da birden bire ürkmüş. Adam aldırmamış ve çamları hamama getirip ateşe atmış. Gece rüyasında Çamlık Dede’yi görmüş. Dede ona odunları tekrar aldığı yere götürmesini söylemiş. Arap yanan odunları nasıl götüreceğini düşünürken odunların ateş içinde yanmadığını görmüş. Odunları alıp tekrar çamlığa götürmüş. Çamlık Dede karşısına çıkmış ve Araba, “Kuş oldum anlamadın. Hayvanlarını ürküttüm anlamadın. Bir daha bu çamlıktan odun kesme.”, demiş. Arap bu olaydan kırk gün sonra ölmüş. Köyde yatırlara olan inanç çok kuvvetlidir. Özellikle Çamlık Dede’ye büyük saygı gösterilmektedir. Bu yüzden onun bulunduğu çamlıktan tek bir dal bile alıp evlerine götürmemektedirler. Eğer alırlarsa başlarına kötü bir şey geleceğine inanırlar. Havanlı Dede Rivayete göre köyden birine havan lazım olmuş. Evinde havan olmadığından Havanlı Dede’nin havanlarını almış. Havanlar bütün gece evin içinde kendi kendilerine yuvarlanıp durmuşlar. Adam ertesi gün erkenden havanları alıp yerlerine götürmüş. Bu olaydan sonra havanlara köyden kimse dokunmamış. Galfadız Dede Savaş zamanı köyden üç kardeş savaşa gidiyorlarmış. Köyün çıkışında bir alfat ağacının altında namaza durmuşlar. Namazı bitirip kalkarken bir dedeye rastlamışlar. Dede, “Nereye gidiyorsunuz gençler?”, diye sormuş. Savaşa gidiyoruz dede, demişler. “Bakın başınız sıkışırsa Galfadız Dede diye seslenin o size yardım eder”, demiş. Gençler savaş sırasında sıkışmışlar. Birinin aklına gelmiş. “Yetiş Galfadız Dede!”, diye bağırmış. Gençler daha ne olduğunu anlamadan bir dede düşmanı dağıtmış. Olaydan sonra savaş alanında kırık bir öğendir ucu dikkatlerini çekmiş. Yıllar sonra savaş bitmiş gençler kırık öğendir ucu ile köye dönmüşler. Köye girdiklerinde karşılaştıkları o dedenin çift sürdüğünü görmüşler. Bakmışlar ki dedenin elindeki öğendirin ucu kırık. Getirdikleri öğendir ucunu takmışlar. Dedenin sopasına tam olmuş. Bu dedenin Galfadız Dede olduğunu anlamışlar. Dede, “İşte bunu yapmayacaktınız. Şuraya mezarımı kazın da içine gireyim. Çünkü adettendir, savaş meydanında düşen savaş meydanında kalır, demiş. O günden sonra köyde dedeyi kimse görmemiş. Mustafa Dede İlçeye 20 km mesafedeki Taştepe köyünde, ermiş bir kişi olarak bilinen Mustafa Dede’nin mezarının başında bulunan ağaca köylü dilek tutarak çeşitli bezler bağlamaktadır. Dilek tutup dua eden köy halkı, dilekleri gerçekleştiğinde türbenin başında mevlit okutmaktadır. Kaynak. ; Aziz Kılınç. Lâpseki ve Yöresinde Manevi Ziyaret Yerleri ve Buna Bağlı Anlatılar —Mekân ve İnsan İlişkisi Bakımından Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Lapseki, Çanakkale

Hüseyin Beçce Gazi

Çanakkale – Gelibolu – Alaeddin Kalfa MEzarlığı Battaloğlu Hüseyin Becce Gazi olarak anılır. Gelibolu’nun fethinde bulunmuş bir gazidir. Gazi Süleyman Paşa’dan 27 yıl sonra Gelibolu’da vefat etmiştir. Mezarı pazar yerinin içinden Alaeddin Kalfa Mezarlığına nakledilmiştir. En eski Türkçe kitabe Hüseyin Beççe’ye ait H 737 (1385 1386) tarihli mezar taşındadır. Bu aynı zamanda mezarlığın en eski kitabesidir. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gelibolu, Çanakkale

Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi

Çanakkale – Gelibolu – Yazıcızade Muhammed Efendi kabri civarında Osmanlı şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi (1729-1785) Şeyhülislâm Dürrîzâde Mustafa Efendi’nin oğludur. İlk tahsilini babasından gördü ve şeyhülislâm çocuklarına tanınan imtiyazdan faydalanıp 1736’da henüz yedi yaşında iken aldığı icâzetle itibarî olarak müderrislik pâyesini elde etti. Uzunca bir süre daha tahsil hayatına devam ettikten sonra 1759 yılında Selânik kadısı oldu. 1765’te Mekke kadılığı pâyesini aldı, 1769’da İstanbul kadılığına getirildi. Bunun ardından uzun bir süre mâzul kaldı. 1774’te Anadolu kazaskeri oldu, bir yıl sonra azledilince Gümülcine civarında bazı yerler kendisine arpalık olarak verildi. 1778 ve 1782’de iki defa Rumeli kazaskerliği yaptı. Karahisârî Seyyid İbrâhim Efendi’nin vefatı üzerine 20 Mayıs 1783’te saraya davet edilerek Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın hazır bulunduğu bir merasimle şeyhülislâmlığa tayin edildi. Rumelihisarı’ndaki yalısı uzak olduğundan tebrik merasimi, eski şeyhülislâmlardan Şerif Efendi’nin Hocapaşa’daki konağında yapılmıştı. Mehmed Atâūllah Efendi’nin şeyhülislâmlığı sırasında devleti meşgul eden en önemli mesele Osmanlı-Rus harbi idi. Bu konuda şeyhülislâm konağında yapılan meşveret meclisinde yetkililerin Rusya ile savaş konusundaki tereddütleri karşısında, “Moskovlu Kırım’ı açıktan açığa zapt etti, sükût mu edelim?” diyerek savaş açılmasını teşvik etmiştir. İki yıl kadar şeyhülislâmlık makamında kalan Atâullah Efendi , Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın I. Abdülhamid’i tahttan indirip yerine yenilik taraftarı Selim’i geçirme teşebbüsünde onunla birlikte hareket ettiği gerekçesiyle 1785’te azledildi. Önce Rumelihisarı’ndaki yalısında oturmasına izin verildiyse de daha sonra sürgüne gönderilmesi kararlaştırıldı. Deniz yoluyla Hicaz’a gitmesine müsade edilen Mehmed Atâullah Efendi , kethüdâsı Osman Efendi ile yola çıkmış, ancak Gelibolu’ya vardığında vefat ederek oraya gömülmüştür. Merkadi Yazıcızâde Muhammed Efendi kabri civarındadır. Ölüm sebebi olarak onun yolda zehirletilerek öldürüldüğü ileri sürülür. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ezine, Çanakkale

Eren Dede – Çanakkale

çanakkale – ezine – erenler tepesi Erenler Tepesi, kim olduğu bilinmeyen bir yatırın medfun olduğu, Ezine’nin güneyinde bölgeye hakim bir tepedir. Alperenlerden olduğu sanılan zatın, bu tepedeki mezarı halk tarafından ziyaret edilip adaklar adanır ve adına mevlit okutulur. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ezine, Çanakkale

Ahi Yunus Türbesi

çanakkale – ezine – seferşah camii karşısında Ezine merkezde bulunan ve yöre halkı tarafından yoğun olarak ziyaret edilip adak adanan ve dileklerde bulunulan türbe Ahi Yunus Zaviye ve Türbesi ’dir. Buraya Üç Dedeler de denmektedir. İlçenin fatihlerinden olarak tanınan Ahi Yunus , veli ve alim bir zattır. Gazi Süleyman Paşa Ezine Pazarı’nı bu zatın kurduğu zaviyeye vakfetmiştir. Vakıf kayıtlarında ona şehrin sahibi denmektedir. Türbe ilçenin ana caddesi üzerindeki Seferşah Camiinin karşısındadır. Türbedeki üç sandukadan birisinin Ahi Yunus ’a, diğer ikisinin ise onun kardeşlerine ait olduğu ifade edilmektedir. Türbe 1324 yılında Gazi Süleyman Paşa tarafından yaptırılmış olup, ahşap ve kiremit örtülü ve geniş pencereli bir yapıdır. Müştemilatında küçük bir bahçesi bulunan türbeyi halk mumlar yakarak dilekte bulunmak için ziyaret etmektedir. Onarımını Vakıflar Müdürlüğü’nün yaptırdığı türbenin temizliğini merkez Seferşah Camii görevlileri yapmaktadır Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ezine, Çanakkale

Kadir Baba – Kilitbahir

çanakkale – eceabat – Kilitbahir Kadir Baba Tekkesi Kilitbahir ile Havuzlar Mesire Yeri arasında, eski Yıldız Tabyalarının denize bakan yüzü tarafındadır84. Boğazın güney ucuna hakim bir tepede bulunan tekkenin çevresinde birkaç yapı kalıntısı, mezarlar ve bir havuz vardır. Yapılış tarihi bilinmeyen yapı kare planlı, sekizgen tavanlı ve piramidal çatılıdır Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Eceabat, Çanakkale

Dede Ömer Karibi

“Kutub Ömer Efendi” ve “Dede Ömer Karibi” adlarıyla meşhur bir Halveti Uşşâki Şeyhi olan Şeyh Ömer Efendi aslen Saruhan’lı olup Gelibolu’ya sonradan yerleşmiştir. Pir-i tarik Hüsâmeddin Hasan-ı Uşşâki’nin (ö.1001/1593) halifelerinden Muhammed Memi-Can Efendinin (ö.1008/1599) halifelerindendir. Şeyhi Memi Can Efendinin de aslen Saruhan’lı olması şeyhi ile memleketinde tanışmış olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Uşşâki silsilesi Memi-Can’dan sonra Ömer Efendiden yürümüştür. Hüseyin Vassaf Efendi Sefine-i Evliya isimli eserinde onun ancak dört halifesinin ismini verebilirken bir dönem Meclis-i Meşâyıh Reisliği yapan Ahmed Muhyiddin Efendi (ö.1909) Osmanlı Tasavvuf yolllarının silsileleri üzerine önemli bir çalışması olan Tomâr-ı Kebir’inde Osman Geliboluvi, Mehmet Geliboluvi, mâruf dede Geliboluvi , Mahmûd Kuşadavi, Hasan Esiri, Süleyman Kastamoni, Gazanfer Mehmed Dede, Müfti Abdullatif Efendi, Cüneyd Mehmet Efendi, Muhyiddin Efendi, Kemaleddin Efendi, Mehmed Nuri Efendi, Aziz Efendi, Ali Efendi, Ömer Efendi, Ömer Efendi, Hamza Efendi, Mustafa Düssûki, Âlim Sinan Efendi, ve Ahmed Cahidi Efendi adlarıyla toplam 20 Halifesini listeler. 1605 tarihinde Gelibolu’da vefat eden Kutub Ömer Dede ’nin kabri bugün belli değildir. Ahmed Muhyiddin Efendi eserinin ilgili sayfasının derkenarına “Dedem Karibi” mahlasını almıştır. Divanı vardır. “Canım kurban olsun senin yoluna” ilahisi onundur’ şeklinde bir kayıt düşmüştür.” Ancak şiirleri incelendiğinde onun bu mahlasları birleşik olarak değil “Karibi” ve “Dedem” şekillerinde ayrı ayrı kullandığı görülür. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu tekke şairi için kendiside bir uşşâki olan Hüseyin vassaf, ”Bir divançesi elime geçmiş, mutaala etmiş idim, kemal-i arifanesine şahid oldum”, der ve, “Karibi mazhar-ı irfan olan bir şeyhi alidir Onun divançesi esrar-ı Kur’an ile mâlidir.” medhiyesini yazar. Halveti tarikatı büyüklerinden olan Cahidi Ahmed Efendi, doğum yeri olan Edirne’den genç yaşlarda iken Gelibolu’ya gelir ve orada Şeyh Ömer Karibi (Kutup Ömer) Efendi’ye intisap eder. Cahidi Ahmed Efendi’nin intisap etmiş olduğu meşayih silsilesi, Şeyh Ömer Karibi Efendi’den başlar. Cahidi Ahmed Efendi’ye nisbet edilen Cahidiyye Tarikatı da, Ahmediyye şubesinden türeyen Uşşakiyye’nin bir alt kolu olarak Halvetiyye’ye dayanır. Cahidi Ahmed Efendi’nin şeyhleri ve tarikattaki silsilesi şöyledir: Hasan Hüsameddin-i Uşşaki (ö. 1001/1593), Muhammed Memi Can-ı Saruhani (1008/1599), Ömer Karibi Geliboli (Kutub Ömer) (ö. ?). Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gelibolu, Çanakkale

Çiçekli Dede – Mustafa Münip Türbesi ve Biga Türbeleri

📍 Biga, Çanakkale