Malatya'da Ziyaret Edilecek Türbeler
Malatya bölgesinde 60 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.
Tüm Noktalar (60)
Şeyh Muhammed Kırçalı
Sancaktar Türbesi
Malatya – Merkez – Karahan mah – Karahan camii yanında Karahan Mahallesi, M. Oğuz Caddesindedir. L40-B1 pafta, 1890 parsel üzerinde, Karahan Camisinin hemen yanındadır. 1890 parsel üzerinde yer alan yapı çok basit, kerpiçten olup dam üzeri kiremit kaplıdır. Mezar içine basamakla inilir. Basamağın bir parçası Selçuklu mezar taşlarından devşirmedir. Yine 240 x 90 cm. ölçülerindeki mezarın her iki yan tarafında, Arapça yazı ve daireselgeometrik motiflerle bezeli mimari parçalar bulunur. Ayak ve baş tarafında taşlar konulmuştur. Mezarın bulunduğu devşirme mimari parçaların birinde Kuran-ı Kerim’den ayet yazılıdır. Mezarı oluşturan tüm mimari parçaların Kırkkardeşler Şehitliği veya Alibaba Mezarlığı’ndan devşirme olarak taşındığı düşünülmektedir.
Hekimhan Türbeleri
Kurşaklı’nın doğusundaki Ballıkaya, Şah Veli Dede ’nin Ballıkayası olarak bilinir ve kutsal kabul edilir. Bu, çevredeki halk ozanlarının şiirlerine de yansımıştır. Boyu iki metreden uzun olan Cafer’in karısı 1930’larda Akçadağlılarca kaçırılır. Bunun üzerine deli divane olup, saçı sakalına karışan, yaz kış demeden yalınayak dağlarda dolaşan Cafer, Deli Cafer adıyla anılmaya başlar. “Beyaz don, simsimi giyer, gömleğinin kolunu da omuzlarına kadar katlar, elinde kocaman bir sopa taşır, döşü başı açık gezermiş. Çoğu zaman nerede kaldığı bilinmezmiş. Deli Cafar denmesine rağmen bazan söylediği sözler akıllıların sözlerinden daha akıllıcaymış.” Deli Cafar’a, birgün çobanlar tarafından feci şekilde dayak atılır. Hasta hasta, Çeki-Mıroğlar arasındaki yığmalara gider ve üç yığmadan orta yığmanın kuzey yamacında can verir. Bir hafta kadar sonra ölüsünü bulduklarında, elinde topladığı anık destesi vardır. Oraya gömerler. Adakları olanlar mezarının başında kurban keserler. Şah İbrahim Ocağı ’ndan, Şah Veli’nin üç oğlundan biri olan Mustafa’nın soyundan gelen Deli Murtaza’nın Yusuf adlı oğlunun erkek çocuğu olmazmış. “Hey Ya Rabbi! Bir evlât ver de, tek deli olsun.” dermiş. 1919 yılında bir oğlu olmuş. Adını Abidin koymuşlar. Abidin gerçekten de divane gibiymiş. Askerlikte çok zorluklarla karşılaşmış. Döverler, kulağını çekerlermiş. Bu nedenle sık sık kulağıyla oynarmış. Askerlikten sonra da atıyla Ankara’ya gittiği söylenir. Hiç evlenmez. Malatya, Sivas, Tokat, Çorum illeri ve köylerinde yıllarca dedelik yapar. Aldığı hakullahı bulunduğu yerlerde ihtiyacı olanlara dağıtır. Abidin Dede veya Divana Abidin adlarıyla anılır. Tokat’ın Zile ilçesinin Çakırçalı köyünde on yıldan fazla kalır. 1985 yılında hastalandığında Ballıkaya’ya getirilir. 1986’nın son günlerinde de vefat eder. Mezarı, Amcası Vayloğ Dede’nin sağ yanındadır. Daha sonra kız kardeşi Satı Özerol’un (1928- 1991) mezarı da Vayloğ Dede’nin mezarının sağına konulur. Abidin Dede, Sivas’ın Tekke köyünden Zeynep Bakır adlı yaşlı bir kadının rüyasına girer. “Mezarımın üstüne yağmur yaş akıyor, yaptır.” der. Kadın köye gelir, mezarının yapılı olduğunu görür. Bir süre sonra, Hekimhan’ın Kozdere köyünden Murtaza Aygül tarafından yaptırılmış olan mezarın üstüne bina yaptırır. Böylece üç mezar bu binanın içine alınmış olur. Kadın, bir yıl sonra da mezarlığın güney kenarına bir aşevi yaptırır. Bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmasının yanında; kaynayan kazana elini daldırarak pilâvın içinden kurban edilen hayvanın döşünü çıkarması, sacda kavrulan kuyruk yağını avuçlaması ve elinin yanmaması, hakkında anlatılanlardandır. Hastalar ve çocuğu olmayanlar mezarını ziyarete gelirler. Halk arasında Şah İbrahim, Şah Safi ya da Şah Veli’nin elinde asa olarak gezdirdiğine inanılan, iki metre uzunluğunda, normal bir direk kalınlığında olan siyah renkli direğe Karadirek denilir. Karadirek’in bulunduğu tekke de bu adla anılır. Şah İbrahim Veli Dergâhı adlarıyla da anılır. Şah Veli’nin, “Bunları gören beni görsün.” diyerek bıraktığı üç emanet vardır. Bunlar dergâhı, pabucu ve hırkasıdır. Karadirek Dergâhı, Cumhuriyet dönemine kadar Erdebil Tekkesi’nin bir kolu olarak işlevini sürdürür. Tekkeler ve türbeler kapatıldığında yıktırılır, simge olan Karadirek parçalanarak yaktırılır. 1957 yılında çeşitli yerlerden gelen yardımlarla, Arguvan’ın Çavuş köyünden Cuma ve Aziz Genç kardeşlerin ustalığı sayesinde üçüncü defa yenilenir. Mihrap ve delil yerlerindeki kesme taş yapılar eski yapıdan iki örnek olarak güneydeki duvara konulur. Büyük bir odadan oluşan dergâhın üç yanı basamaklarla donatılır. Sekiz ağaç direk üzerine kurulu binanın giriş kapısı üzerinde Aşılık yöresinden getirilmiş iki metreye yakın turuncu renkli taşta şu yazı kazılıdır. “Mescid’i Şerifin 3. İnşası 7.4.1957”. Ballıkaya’nın, toprak kayması yüzünden yer değiştirmesi üzerine, 1994’te yeni yerleşim yerinde Karadirek Cem Kültür Evi’nin temeli atılır. Burada, 240 metre karelik oturumlu cem odası, konuk odası, kütüphane, idare, misafirhane, yemekhane, kesimevi bölümleri bulunur. Karadirek’e, adakları olanlar, felçliler, rüyasında görenler, çocuğu olmayanlar, hastalar ve benzeri konumlarda bulunan -Alevi-Sünni ayrımı olmadan- birçok insan gelir. Eşiğine niyaz edilerek girilir, sohbet edilir, kurban getirilmişse hazırlanır, etli pilâv yapılır ve gelenlere sunulur. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Bakım ve onarıma harcanmak üzere para verirler. Bazı hastaların yatıya kaldığı, bazen de kısır cem yapıldığı olur. Kamberağalar’dan olan Kara Yusuf, deve çobanlığı yaparken develerle birlikte sütleğen yayılırmış. “Deve Donunda Yayılan Kara Yusuf” diye anılır ve kendisine ermiş gözüyle bakılırmış. Arguvan’ın Halpuz köyünün (bugün Arguvan’ın Dolaylı Mahallesi) dedeliğini yaparken, orada bir hastalık olmuş ve dua ederek iyileştirmiş. Bundan dolayı orada kendisine çok değer verirlermiş. Anlatılır ki, Ballıkaya köyünden Hüseyin Güner (Cin Hüseyin)’in kızı Zeynep, Eymir’de gelindir. 1995 yılında hastalanır, rüyasında Kara Yusuf’u görür. Kara Yusuf , “Mezarımı yaptıracaksın, iyi olacaksın.” der. O da Aşağı Mezarlık’taki oldukça eski olan mezarı onartır. Anne tarafından Kara Yusuf’un soyundan olan Zeynep gerçekten iyileşir, adadığı kurbanı da keser. Şah Veli’nin bıraktığı emanetlerden biri de pabucudur. Şah Hüseyin evlâtlarından Ceneferlerin evinde bulunur. Kullanıla kullanıla küçük bir deri parçası hâline gelmiştir. Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Soğukpınar (Mamaş) köyünde Kurt Veli ailesinde bulunan pabucun, buradaki pabucun diğer teki olduğu söylenir. Felçliler, lallar, vücutlarında yara olanlar, rüyada görenler, adakları olanlar, yakınları ve komşuları ile birlikte pabucu ziyarete gelirler. Kurban getirmişlerse etli pilâv yaparak gelenlere sunarlar. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Pabuç, başta hasta olmak üzere gelenlerce niyaz edilir. Sırta, boyna ve başa sürülerek dua edilir, sırta üç kez vurularak, “Allah, Muhammet, Ali” denilir. Niyaz tamamlandıktan sonra isteyenler Pabuç’un bulunduğu ev sahibine niyaz hakkı verirler. Bazı hastaların üzerinde uyudukları olur. Pabuç, evin dışına, başka yere götürülmez. Pabuca ikrar verenlerden hemen her yıl gelenler olur. Başka yerlerde olup da kurbana gelemeyenler yağ, bulgur, tuz, un vb. gönderdiğinde bunlara lokma götürülür. Gelemeyecek durumda olanlar için pabuç suya batırılır, su şişeyle götürülür, içirilir. Sarılık Mezarı, Yukarı Mezarlık’ta bulunan, sarılıktan ölmüş birinin mezarıdır. Ne zaman yapıldığı, kimin mezarı olduğu, ne zamandan beri sarılık mezarı olarak ziyaret edildiği bilinmemektedir. Sarılık hastalığına yakalananlar bu mezarlığı ziyaret ederler. Hasta ve yanındaki birkaç kişi, güneş doğmadan karınları aç olarak, ellerinde pişmiş bir yumurta ile birlikte mezarlığa giderler. Yumurtanın beyazını hasta yer, sarısı mezara bırakılır. Böylece sarılıktan kurtulacağına inanılır. Mezarlığa gidiş ve dönüşte kimse ile konuşulmaz ve geriye dönülüp bakılmaz. Bu üç gün tekrarlanır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Şeyh Salih Nihani Efendi
Ömer Şem’i Efendi
Vayloğ Dede
Malatya – Hekimhan – Ballıkaya köyü Vayloğ Dede (1895-1972) ilçeye 15 km. mesafede bulunan ve eski ismi Mezirme olan Ballıkaya köyünde dünyaya gelir. Babası, Şah Veli Dede’nin torunu Deli Mürtaza Dede’dir. Anası aynı soydan Cenefer Dede’lerden gelen İnsaf Ana’dır. Babası ona, dedesinin adı olan Mustafa ismini koyar. Yaşadığı dönem, Osmanlı Devleti’nin son yıllarıdır. Halk harplerden bıkmış, usanmıştır. Erkeklerini harpte kaybettiği için köyde insan gücü kalmamış, herkes kıtlık ve yoksulluğa düşmüştür. Böyle bir zamanda çocukluğu ve gençliği geçen Mustafa okumamış, tarla ve bahçe işlerinde babasına yardımcı olmuştur. Vayloğ adı ile ilgili şu söylence anlatılmaktadır. İğdir köyünden Cılış’ın Hürü kadının oğlu İsmail asker kaçağıdır, yakalanmış Keban’a götürülmektedir. İsmail, Jandarmalar arasında giderken anası arkalarından ağlayıp sızlanmaktadır. Keban yolu Mezirme’den Deli Mürteza’ların kapısının önünden geçmektedir. Anası Hürü kadın arkalarından türkü ile karışık, “Vay..Loğ …. Vay..Loğ.. İsmail’im yeni ev yaptırdın. Kapısı kurulmadı, tarlan sürülmedi. Benim hallerim ne olacak!..Vay..Log!..Vay..Log!..”, diyerek döşünü yumruklayıp ağlamaktadır. Bunu gören Küçük Mustafa Hürü Ana’nın peşine takılmış, onunla beraber “Vay ..Loğ..Vay..Loğ…”, diyerek o da döşünü yumruklayıp peşi sıra gitmektedir. Bu olaydan sonra halk “Vay..Loğ.. Vay..Loğ..” sözünü dilinden düşürmez. Vayloğ yörede yaygın bir ad haline gelir. Mustafa bir taraftan da Karadirek tekkesinde Görüm ve Cemi ayinlere katılarak deyişler ve mersiyeler söylemesini, Cem birleyip görüm yapmasını öğrenir. Dedeliğe başlar. Halk kendisine Vayloğ Dede adını verir. Kendi köyünden Hasi’nin Kızı Emine Hanım’la evlenir. Bu evlilikten Zeynep, İlyas, Fatma, Zöhre ve İnsaf adlı çocukları olur. Geçim zorlaşınca Karagüney köyüne göçer. Orada tarla edinir, yerleşir. Vayloğ Dede saf, okur-yazar olmayan, deli dolu bir insandır. Karagüney köyünde istediği hayatı bulamayınca, 1952 yılında Mezirme köyüne geri döner. Babası Deli Murtaza’nın ölümünden sonra Vayloğ Dede taliplerini görüp sormak için dedeliğe başlar. Taliplerden aldığı hakullahın bir kısmını köyün fakir fukarasına dağıtmaktadır. Hacılar Köyü’nde, Arguvan-Kızık Köyü’nde kaynayan Abdal Musa pilavına elini daldırarak, kazanı karıştırması, içerisinden bir lokma eti çıkarması ve elinin yanmaması, çocuğu olmayan kadınlar için dua ederek çocuk sahibi olmalarına vesile olması, halk arasında anlatılır. Pek çok kadının onun duası ile çocuklarının olduğuna inanılır. Bu kadınlar erkek olan çocuklarına Mustafa adını verirler. Bu çocuklarda Vayloğ Dede’nin sakat gözü, çalık parmağının izleri görülmektedir. Bazılarında ise divanelik özelliği vardır. Bu çocuklara “Vayloğ Nazarlaması” adı verilmektedir. Başkalarının düşüncelerini okuma, gaipten haber verme, nefes evladı verme gibi konularda mucizeleri olduğuna inanılan Vayloğ Dede herkesle içli dışlı olması, babacan davranışları ve ünlü ‘İçindeki babayı çıkar” deyimini kullanması ile tanınır. Soyunun Hz. Ali’ye dayandırılması sebebiyle “Ocakzade” olması, evinin ve mezarının ziyaret edilmesi gelenekselleşmiştir. Ziyarete gelenler, genellikle kurbanla gelirler ve niyaz ederler. Ziyarete gelen hastaların şifa bulması, taliplerin kalbinden geçenleri bilmesi ile Arguvan, Hekimhan, Malatya ve Sivas çevresinde büyük bir üne kavuşur. Adı İstanbul, İzmir ve Hatay’a kadar yayılır. Vayloğ Dede artık derman arayanların dermangâhı olmuştur. Evi ziyarete gelenlerle dolup, taşmaya başlamıştır. Dede köy çeşmesinin yanına yeni bina yaptırarak ziyarete gelenleri rahat ettirmeye, daha çok ziyaretçiyi kabul etmeye çalışır. Yurdun dört bir yanından Alevisi, Sünnisi, felçli, ağrı çeken, çocuğu olmayan kadınların çocuk istemeleri ile gelen ziyaretçilerle dolup taşmaya başlamıştır. Çocuksuz kadınlar çocuk sahibi olmuş, adlarını Vayloğ koymuşlardır. Artık Vayloğ Dede köy köy gezmez, taliplerin istediği ve gelip götürmeleri ile gider. Görüm işlerini yapar, tekrar evine bırakırlar. 1971 tarihinde Ballıkaya köyünde 76 yaşında vefat eden Vayloğ Dede Orta Mezarlığa defnedilir. Daha sonra Dede’nin sevenleri bir türbe yaptırarak Vayloğ ailesini türbe içine alırlar Halk artık Vayloğ Dede’nin türbesine ziyarete gelmeye başlar. Aşırı ziyaretçi kalabalığı karşısında türbe yetersiz kalır. Bu durumu gören talipleri yeni köyün batısına adına yakışır adak kesim yeri, lokma pişirme ve yeme yeri, türbesi ve hasta yatırma yeri, erkek ve kadın tuvaletleri ile modern bir türbe yaptırırlar. 1998 tarihinde Dede’nin naaşı buraya nakledilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Terzi Koca Türbesi
Malatya – Doğanşehir – Karaterzi köyü. Terzi Koca ’nın türbesi ilçeye 21 km. mesafede bulunan Karaterzi köyünün, Akçadağ ilçesinin, Ören Beldesi’yle sınırının buluştuğu bir noktada bulunmaktadır. Ali Laçin’in yazısından, Karaterzi köyünün beş km. uzağında bulanan ve Ören’e sınır olan türbenin, Alevilik inancına sahip vatandaşların sıkça ziyaret ettikleri yerler arasında bulunduğunu öğreniriz. Terzi Koca adlı ermişin, Türkmen Horasan Erenleri ile birlikte Türkiye’ye geldiği rivayet edilir. Karaterzi köyü, adını bu türbeden almıştır. Bölgede türbenin diğer adı Terzi Hoca ‘dır. 2000’li yılların başına kadar türbenin bulunduğu alan, Terzi Koca ‘nın mezarı ve çevresindeki çok az mezardan oluşan bir ziyaret yeri idi. Mezarların yanında bir de dilek ağacı bulunmaktadır ki, bu ağaç günümüzde de ziyaret edilmektedir. 2003 yılında bir gün rüyasında Terzi Koca ‘yı gören Hacı Kalender, rüyasında ondan şefaat diler. Bu isteği dinleyen Terzi Koca , Hacı Kalender’e dileğinin Allah’ın yardımıyla yerine getirileceğini söyler ve kaybolur. Uykusundan uyanan Hacı Kalender rüyasını sevdikleriyle paylaşır. Çevresindeki ileri gelenler ise ziyarette ermişin adına bir kurban adamasını ya da kabri için hayırlı bir iş yapmasını söylerler. Almanya’da uzun yıllar yaşayan Hacı Kalender Türkiye’ye gelir ve türbenin yapımı için gerekli maddi desteği verir ve sonunda türbe bugünkü halini alır. Hacı Kalender’in türbe yapıldığı dönemde kanser hastalığından kurtulduğu ve sağlığına kavuştuğu söylenmektedir. Bu süre zarfında ilk olarak türbenin ana binası inşa edilmiştir. Aynı yıl içerisinde dinlenme yerleri ve bir de çocuk parkı da eklenerek çevre düzenlemesi tamamlanır. Türbenin ana binasının iç bölümü tek odadan oluşmakta ve bu odada Terzi Koca ‘nın mezarı bulunmaktadır. Yeşil, mavi, kırmızı renkli kumaşların örtüldüğü kabir mermerden yapılmıştır. Anlatıldığına göre, kumaşlardaki renklerin anlamı şöyledir. Kırmızı renk Hz.Hüseyin’in kanını, yeşil renk ise Hz.Hasan’ın zehirlenmesi sonucunda vücudunun aldığı rengin ifadesidir. Kutsal sayılan yeşil ve kırmızı rengin, giyeceklerin belden aşağı kısımlarında kullanılmasının haram olduğuna inanılır. Mezarın etrafı önce üç, sonra yedi defa dönülerek tavaf edilir. Her dönüşte mezarın köşeleri dört defa eğilip öpülür. Bu tavaf ibadetinden sonra, mezar taşının baş kısmı üç defa öpülüp secde edildikten sonra geriye dönmeden -sırt çevrilmeden- yüz kabre dönük olarak kapıdan çıkılır. Kabir odasının yanında çatısı demir saclarla örtülü olan ve tabanı geniş bir halı ve minderlerle kaplı olan başka bir bölme daha bulunmaktadır. Bu bölümün iki duvarı yoktur ve açıktır. Genellikle yazın sıcak zamanlarında dışarıda oturmak isteyen ziyaretçiler tarafından kullanılmaktadır. Bitişik olan bu iki odanın hemen arkasında mutfak bölümü bulunmaktadır. Kesilen kurbanların etlerinin doğrandığı ve altı adet lokma ocağının bulunduğu ayrı bir kısım daha vardır. Lokma olarak adlandırılan etlerin sadece duası yapılan bıçaklarla doğranması gerektiği ve diğer yandan kemikli etlerin doğranmasında yalnızca satırın, fakat onun da çok az kullanılmasının gerektiği söylenir. Diğer şekillerde lokma etinin doğranılması günah sayılır ve etlerin yalnızca ağaç kütüklerinde doğranması makbuldür. Etler doğranma sonrasında yıkanır ve kesilen kurban artıkları kurban sahipleri tarafından uzak alanlarda gömülür. Lokmalar türbeyi ziyarete gelenlere ve çevre köylere dağıtılır. Birçok insanın akıl hastalıklarından fiziki hastalıklara kadar; hastalıklarına çare bulmak için bu iki odadan herhangi birinde uyudukları görülür. Hastalıklardan kurtulmak için şifa arayanlardan, kendilerine yapıldığına inandıkları büyülerin bozulmasına kadar pek çok konuda yaşadıkları sorunları aşmak isteyen insanların yanı sıra birçok dileğin gerçekleşmesi için gelenler olduğu ve dilekleri gerçekleşenlerin de tekrar ziyarete geldiği anlatılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Hacı Esad Işık Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Darende’de yetişen ilim adamlarından biri de, 1884 yılında Aşudu (Günpınar) köyünde dünyaya gelen Hacı Esad Işık ’tır. Daha 11 yaşlarında iken babası Müftü Şem’i Efendi’den Feraiz ilminden icazet alır. Esat Efendi’nin on yedi yaşında medresede Arapça’yı iyice öğrenip icazet alarak, on sekiz yaşında Sivas’ta bir mahalle camisinde vaaz vermeye başlamış olduğu anlatılır. Bu vesileyle halkın büyük ilgisiyle karşılaşır. Bu ilginin sonucu olarak zamanın Sivas müftüsü tarafından bir hafta süre ile Ulu Cami dahil olmak üzere Sivas’ın bütün camilerinde vaaz etmesi tavsiye edilir. Bu vaazlardan oldukça etkilenen ve son zamanlarda Sivas Müftülüğü yapan Saçlızade Hacı Rauf Efendi’nin babası, Rauf Efendi’yi Darende’nin Aşudu köyündeki Şemiyye medresesine okumak üzere tahsile yollamış olup Rauf Efendi bu medresenin mezunlarındandır. Kısa zamanda Sivas’ta kendisini sevdiren ve kabul ettiren Hacı Esat Efendi, Sivas müftülüğünce merkez vaiz sıfatıyla Ulu Cami vaizliğine getirilir. Daha sonra Darende’nin ileri gelenleri Hacı Esat Efendi ’yi Darende’deki Cebecizade Sadrazam Mehmet Paşa Medresesine tayin ettirirler. Burada on yıl süreyle çalışır ve seçkin ilim adamları yetiştirir. İlmi olgunluğu ve hizmetleri İstanbul’a kadar ulaşır. Devrin padişahı II. Abdülhamit tarafından 1905 yılında ulema sınıfına alınır ve Padişah nişanı ile taltif edilir. Sarık üzerine beş cm. genişliğinde kırmızı şerit ve kırmızı şeritle işlemeli yaka gönderilir. Bu nişanlarla resmi ve dini bayramlarda görülür. Katıldığı törenlerde onu gören halk ve asker selama dururlar. Esat Efendi on yıl müderrislikten sonra Darende Mahkemesinde Şeriyye baş katipliğinden Sivas Evkaf baş katipliğine getirilir. Bu görevde iken Atatürk’ün huzurunda Sivas Kongresinin (4 Eylül 1919) millet ve memlekete hayırlı olması için kendisinden dua etmesi istenir. Esat Efendi açılış ve kapanış duasını yapar. Oldukça uzun olan bu duada özetle şöyle demiştir. “Vatan ve milletin hakimiyeti tehlikede olursa, yeni bir hükümetin kurulması ve milletin de buna müzahir olması, dinimiz yönünden caiz olur.” Kongreyi sonuna kadar takip eden Esat Efendi, kongrenin kapanış duasını yapmaya cesaret edecek hocanın bulunmaması üzerine, bu görevi yerine getirecek ilim sahibi biri olduğu ileri sürülünce, özü yukarıda belirtilen duayı eder. Bu duanın arkasından bazı kimseler onun yüzüne, “Hocam böyle bir sözle yağlı sicimi boynuna kendi elinle taktın”, derler. Yenihan (Yıldızeli) ve Pınarbaşı kadılıklarında da bulunan Esat Efendi, Cumhuriyetin ilk yılında Kahta hakimi olur. Daha sonra buradan ayrılıp Darende’ye dönerek 1927-28 yıllarında avukatlık yapmaya başlar. Anlatılır ki, “İlmiyenin en önde gelen zatlarından olan Esat Efendi’ye icazeti Hacı Mehmet Efendi vermiştir. Maalesef sağlığında Darendeliler bu alim zattan hiç istifade etmemişler denilse yeridir. Avukatlığın yanı sıra vaaz ve nasihatlarını sürdürmüş, zamanında “Feraiz” ilmini en iyi bilen, miras ile ilgili meseleleri kusursuz çözen kişi olarak bilinen Esat Efendi, sağlığında bunları pek çok kimselere öğretmiş, bundan başka bu ilimle uğraşan kimse de kalmamıştır.” Çevresinde oldukça saygın bir alim, sahasında otorite bir hukukçu ve yetkili bir din adamı olarak bilinir. Komşu il ve ilçelerden ve hatta köylerden gelen sevenleri, sohbetlerini zevkle dinler, meselelerini açar, aldıkları bilgilerle gönülleri rahat olurdu 1963 yılında vefat ettiğinde seksen yaşında idi. Merhumun hayatta çocuğu kalmadığı için gayrımenkulünü, bir kısmı el yazması üçyüzelli ciltlik kütüphanesini ve emsalsiz bir duvar saatini Şeyh Hamid-i Veli Camii ve Kütüphanesine verilmesini vasiyet eder. Bu vasiyeti, vasi kıldığı o tarihteki Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-Hatibi olan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi tarafından yerine getirilir. Darende’deki kütüphanenin bir fihristini de çıkaran Hacı Esat Efendi’nin, şöhretten hoşlanmayan, hep kendi halinde kalmayı tercih eden, kibarlığa ve mütevazi bir kişiliğe sahip olduğu anlatılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Es Seyyid Hasan Feyzi Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi 1875 yılında Darende/Hacılar-Şeyhli Mahallesinde dünyaya gelen Hasan Feyzi Efendi peder-i alileri postnişin olan Ahmet Hilmi Efendi’nin iki oğlundan biridir. Diğer kardeşi Ömer Osman Hulusi Efendi 1912 yılında genç yaşında vefat etmiştir. Annesi Fatma Hanımdır. Şeyh Hamid-i Veli medresesinde tahsil gören Hasan Efendi, müftü ve müderris Hacı Mahmud Efendi’den icazet almıştır. Mustafa Efendi’nin vefatından sonra cami mütevellilerince Şeyh Hamid-i Veli Camii imam hatipliğine getirildiğinden çevrede ‘Hatip Efendi’ diye anılır. Es-Seyyid Hasan Feyzi Efendi , Taceddin-i Veli soyundan Fatma hanımla evlenir. Bu evlilikten Hasan Feyzi Efendi’nin üç erkek ve bir kız çocuğu dünyaya gelir. Ahmet Nuri Efendi, Bedreddin Efendi, Osman Hulusi Efendi ve Kerime Sakine Hanım’dır. Seyyid olmaları münasebetiyle sadatın adeti üzerine yeşil sarık saran ve zamanın şartlarına göre giyinen Hatip Efendi, celal meşrep, asabi mizaçlı biridir. Uzun boylu, gür sesli ve gayet ciddi bir kişiliğe sahiptir. Dik omuzlu, uzun sakallı heybetli bir görünüşüyle azametli bir duruşu vardır. Adeta baktığı kişiyi yakarcasına gözlerinden ateş saçılır. Görenlerde çok saygı uyandırır. Çok edip bir insandır. İhramcızade’nin yanında, kim ne derse desin, o kadar sinirli olmasına rağmen hiçbir şey söylemez, konuşmaz. Sevdiği kişilere karşı ise yumuşak konuşur. Elinde kızılcıktan bir değneği vardır. Anlatılır ki, bir gün Hatip Hasan Efendi’ nin mahdumları Ahmet Efendi ve Osman Hulusi Efendi bahçede semaver kurmuşlar, sohbet ederlerken, “Hatip Hasan Efendi çocukların çalışmıyor, boş vakit geçiriyorlar”, diye gevezelik eden birine celallenir. Hatip Hasan Efendi çocuklarının yanına yaklaşarak elindeki değneği üzerlerine atar. Değnek porselen demliğe değer ve demlikteki çay bütünüyle semaverin içine dökülür. Elindeki değnekle bir Ahmet Efendiye bir Hulusi Efendiye vururlar. İkisi de ellerini yanlarına bırakıp dururlar, hiç karşılık vermezler. Elindeki kızılcık değneği kırılmaz, çocuklarını epey döver. Bu sırada bir başkası, “yeter!”, diyerek müdahale edince, çocuklarını dövmeyi bırakır. Sakinleşen Hatip Hasan Efendi, “Gül yüzüne bakmaya kıyamadığım evlatlarımı istemez, hasid kimseler bize dövdürtmeye çalışıyorlar”, der. Bu hadiseyi duyan Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri, “Hatip Efendi! Çay yere döküldü mü bari?”, diye sorduklarında, “Hayır efendim. Dökülmedi efendim”, demişlerdir. Çocuklarının dini terbiye ve hüsn-ü ahlak üzere yetişmelerini arzu eden Hatip Efendi onlara ilk önce Kur’an-ı Kerim’i öğretir. Büyük oğlu Ahmet Nuri Efendi’nin bir müddet Kangal’ın Kalkım köyünde imamlık yaptığı bilinmektedir. Bedreddin Efendi dört yaşında vefat ettiğinden hayattaki diğer oğlu Osman Hulusi Efendi’nin yetişmesine daha çok gayret gösterir. Daha yedi yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i öğretip hatmetmelerini sağlar. Hatip Hasan Efendi, “Allah (c.c)’ye vasıl olabilmek için mutlaka bir rehbere ihtiyaç vardır”, diye düşünür. Bana bir rehber lazım diyerek bir boy abdesti alır ve cuma namazını kıldırdıktan sonra, odasına perde çekip itikafa girer. Bir hafta itikafta kalır. Perşembe gününe tekabül eden yedinci gün rüya aleminde görür ki, “kendileri bir yerde bulunuyorlar, binlerce insan bir adama sarılıyor. O sarıldıkları adamın boyu semavatı geçmiş. Hatip Hasan Efendi de bu adama sarılıyor.” Bu rüyayı gördükten sonra cumaya kadar itikafta kalır. Cuma günü boy abdesti alıp cuma namazını kıldırır. Hatip Hasan Efendi bu rüyayı gördüğü gün Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Efendi de Kangal’da ‘Süt Kardeşler’ denilen şahısların evinde misafir bulunmaktadır. İhramcızade de rüyasında Hatip Hasan Efendi’nin kendilerine sarıldığını ve Hatip Hasan Efendi’yi teslim aldıklarını görür. Gönlünden der ki, “Bunlar Sadat-ı kiramdandır, terbiyelerine kadir olabilir miyiz, olamaz mıyız”. Rüyanın görüldüğü perşembe’den sonra pazar günü Hatip Hasan Efendi Osman Hulusi Efendiyi de yanına alarak, çay şeker gibi ihtiyaçlar için çarşıya giderler. Çarşıda Hatip Hasan Efendi’ye, “Size bir şeyh gitti”, derler. Bunun üzerine onlar da eve dönerler. Bu sırada Darende’ye teşrif eden İsmail Hakkı Efendi ve yanındakiler, Hatip Hasan Efendi’nin evine uğrarlar. Caminin anahtarını alıp camiye giderler. Caminin peykesine oturup semaveri kurarlar. Hatip Hasan Efendi, çarşıdan hemen dönüp camiye geldiğinde bakar ki, rüyasında gördüğü boyu semavata ulaşan zat-ı muhterem oradadır. İçeri girer ve daha ayakta iken, Pir Efendi, “Hatip Efendi, gördüğün rüyayı sen mi önce söylersin, biz mi söyleyelim”, der. Hatip Hasan Efendi, “Estağfurullah efendim!”, diyerek eline kapanır, öper. İhramcızade bundan sonra Hatip Hasan Efendi’ye dersini tarif ederler. 1945 yılına kadar Somuncu Baba Camii imam-hatipliğini devam ettiren es-Seyyid Hatip Hasan Feyzi Efendi Darende’deki tifo salgınına yakalanarak 1945 yılında ahirete irtihal eder. Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresindeki ahfad mezarlığının pencere tarafındaki koridorun ikinci sırasında, es-Seyyid Osman Hulusi Efendi’nin başucundaki 15 nolu makberde medfundur. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Saçlı Şeyh Süleyman Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresinde son cemaat mahallinden makberelere uzanan koridorun ilk başında köşedeki 20 numaralı kabirde medfun bulunan Süleyman Efendi (1855-1924) Somuncu Baba’nın torunlarından Halil Efendi’nin oğludur. Annesi Zeynep Hanımdır. Doğma büyüme Zaviye Mahallesinden olan Süleyman Efendi zahiri ve batıni ilimlerde kendini yetiştirir. Zahiri ilmini Osmanlı döneminde Mısır’da tahsil eden Süleyman Efendi ilm-i Kimya, ilm-i Simya ve Arabi ilimlere vakıftır. Mısır’da 20 yıl ikamet eden Süleyman Efendi orada Feride Hanımla evlenmiş olup Leyla adında bir kızı dünyaya gelir. Darende’ye döndükten sonra Hatice Hanımla evlenen Süleyman Efendi’nin Hasan Rıza, Hüseyin Hüsnü ve Mehmet isimlerinde üç erkek evladı olur. Yaşadığı devirde Şeyhli sülalesinin ileri gelenlerinden olan Süleyman Efendi’nin devletten maaş aldığı bilinmektedir. Ayrıca Şeyh Hamid-i Veli vakfı mütevellisi olan Süleyman Efendi Şeyh Hamid-i Veli gibi Halveti tarikatına mensuptur. Süleyman Efendi’den sonraki devirde Hasan Efendi ve evlatları Nakşibendi-Halidiyye koluna intisap eder. Cezayirli Mehmet Ali Baba’ya bağlı olan Süleyman Efendi uzun saçlarıyla, örgülü zülüfleriyle ‘Saçlı Şeyh’ diye anılmıştır. Süleyman Efendi vakfın mütevelli azası olduğu için, Hacı Mustafa Efendi’nin vefatından sonra bir başkasının değil de Hatip Hasan Efendi’nin Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-hatibi olması gerektiğini söyleyerek, Hatip Efendi’nin imametine yardımcı olur. O esnada camiden çalınarak Çarşı Camiine götürülen Kur’an-ı Kerim ile Lihye-i Saadeti’i çalanları buldurtup, emanetlerin tekrar Şeyh Hamid-i Veli Camiine iadesini sağlar. Saçlı Şeyh’in evinin Karabaş Hüseyin Efendi diye anılan ahfaddan birinin evi olduğu ve içinde bir kabir bulunduğu nakledilir. Saçlı Şeyh buraya kimseyi oturtmaz, üzerine de bir şey serdirtmez. Bir gün Darende’ye bir seyyah gelir. Şeyhle sohbeti esnasında, Hu Dede denilen mevkiden her Perşembe günü bir zatın geldiğini, ondan haberi olup olmadığını sorar. Şeyh de ona durumu bildiğini söyler. ‘Hu Dede’ diye bilinen mevkide ashabdan üç zatın kabrinin bulunduğu nakledilir. Halveti tarikatının son halkalarından biri olan Süleyman Efendi şeyhlik makamındadır. Şeyhli sülalesinin adeti vechile yeşil sarık sardığı, cüppe ve şalvar giydiği evlatları tarafından nakledilir. Ömrünün son günlerinde Süleyman Efendi, bir yere gidecek olan Hatip Efendi’yi seferden döndürür, “gitmemesini, salı günü vefat edeceğini” söyler. “Cenazemi yıka, defnet, yerime yerleştir. Sonra nereye gidersen git.” Der ve yüz mecidiyesini Hatip Efendi’ye emanet ederek, ellisini evlatlarına kalan elli mecidiyeyi de cenazesine katılan fakirlere dağıtmasını vasiyet eder. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Es Seyyid Ömer Osman Hulusi Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi haziresi Şeyh Hamid-i Veli evladından postnişin Ahmed Hilmi Efendi’nin oğlu Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi, Şeyhzade Hatip Hasan Efendi’nin kardeşidir. Resmi kayıtlarda Ömer Osman Hulusi Efendi olarak zikredilmektedir. Şeyh Hamid-i Veli Medresesi müderrislerinden Muhammed bin Mahmud Darendevi’den icazet almıştır. Ma’kul, menkul ve Feraiz ilimleri dalında icazetnameleri olan Ömer Osman Hulusi Efendi, 1878-1910 (veya 1912) yılları arasında yaşamıştır. İcazet aldıktan dört yıl sonra vefat etmiş olduğu nakledilir. Kabri Hacılar-Şeyhli mahallesindedir. Osmanlı döneminde müderrislik diploması sayılan icazetnamenin orijinal nüshası Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığındadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Fethullah Musuli Efendi
Malatya – Darende – Eski çarşı kabristanında Fethullah Efendi , Musulî unvanı ile tanınmıştır. Babası Şeyh Molla Mahmud’dur. Onun önce Kadirî, sonra Nakşibendiye tarikatından olduğu künyesinden anlaşılır. Ailesi, Darende’de Fethullahlar lakabıyla tanınmıştır. Fethullah Musulî, Türkistan tarafından Musul vilayetine gelerek orada tahsilini yapmıştır. Fethullah Musulî, 1726’da İbrahim bin Haydar ve Ahmed bin Haydar adlı hocalarından dini ve akli ilimlerle alakalı bir icazetname alır. Musul’da iken fıkhi konulardaki bazı görüşleri yüzünden yörenin idaresi tarafından iyi karşılanmaz. O da Musul’da rahat edemeyeceğini anlayarak yakın dostu Hüseyin Paşa’nın teklifi ile Darende’ye gelir. Hanifi Hoca’ya göre, Musul ulemasından ve sadattan Fethullah Musulî Hicaz’a gitmek isteyince bu zatın ilim ve fazlına hayran olan Musul valisi Darendeli Hacı Hüseyin Paşa, onu hac dönüşü esnasında Darende’ye uğramaya ikna etmiş; orada kalmasını sağlamak için de oğlu Yusuf Paşa’ya mektup yazmıştır. Yusuf Paşa da onu Darende’de kalmaya razı ederek evlendirmiştir. Ya da Hüseyin Paşa’nın 1727 senesinde birinci defa Musul valiliği yapmakta olduğu zamanda, “fezâil-i ber güzide, ve te’lifat-ı adîde ve ahlâk ve şemâil-i hamîde ashabından Fethullah Musulî” ile tanışır, genellikle onunla beraber olduğu gibi, Musul’dan ayrılır iken onu da Darende’ye gelmeye ikna eder. Darende’de onu müftülüğe tayin ettirir, onun rahatını sağlayacak diğer imkanları temin eder. Fethullah Musulî, burada evlâd u iyal sahibi ve devlet ricali arasında da makam, mevki ve itibar kazanır. Darende Tarihi yazarı Hanifi Hoca, Fethullah Musulî’nin dört oğlu olduğunu söyler ve bunları şöyle tanıtır: “Bunların en meşhuru Ahmet (Mehmed) Efendi’dir. Diğer mahdumları İmam Ali Efendi ile Rahim Efendi’dir. Darendeli Sadrazam Mehmed Paşa, hocası dolayısıyla kızını Ahmet (Mehmed) Efendi’ye nikah etmiştir. Fethullah Musulî’nin torunlarından olan Mehmed Emin Bey, Şair Nâfi Efendi, Ahmet Efendi, Rüfai Şeyhi Lütfi Efendi meşhur ulemadandır. Diğer torunu Mehmed Namık Efendi, Darende’de 47 sene müftülük etmiştir.” Bu sayılan isimlerin çoğu tabii ki onun 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında yaşayan torunlarıdır. Fethullah Musulî ’nin Muhammed ve Osman adında iki oğlu daha vardır. Fethullah Musulî , yıllarca Maraş ve Darende’de müftü ve müderrislik yapmıştır. Kendi kayıtlarına göre, 1737-1746 yılları arasında, ilk yıllarda sadece müftü, daha sonra Darende müftüsü ve Hatuniye Medresesi müderrisidir. Fethullah Musulî ve oğlu Muhammed Efendi, Darende’de bulundukları sürede genellikle Hüseyin Paşa’nın medreselerinde ders vermişlerdir. Bir başka belgede ise Fethullah Musulî’nin Aşudu Deresi denilen mevkide Şeyh Mescidi adı ile bilinen bir mescitte hatiplik yapmakta olduğu kaydedilir. Fethullah Musulî ’nin 200’ün üzerinde eseri, zekası, çalışkanlığı, kendine karşı güven duygusu içinde olmasıyla, senelerce müftülük ve müderrislik yaparak adeta Darende’nin ilmi ve dini hayatına mührünü vurmuş olduğu görülür. Eserlerindeki tarihlerden onun 1800’lü yılların başında ve çok yaşlanmış bir halde vefat etmiş olduğu anlaşılıyor. Mezar taşı bulunmasına karşılık vefat tarihi okunamamıştır. Mezar taşından da anlaşılacağı üzere kendisi seyyiddir. Mezarı, Darende’nin eski çarşı kabristanında yakın dostu Hacı Hüseyin Paşa ve torununun oğlu Ahmet Rifat’ın kabrinin bulunduğu İkiz Türbe’nin doğu tarafındadır. Mezar taşında şu ibareler yazılıdır: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî El-Merhûm ve’l-Mağfûr Es-Seyyid Fethu’l-lâh el-Mevlâ El-Müftî bi-Derende Rûhuna el-Fâtiha Eserlerinin 50 kadarı Darende Mehmet Paşa Halk Kütüphanesinde, el yazma olarak mahfuzdu Buradaki eserlerinin hepsi Arapça ve indekssizdir. Ayrıca Kayseri ve Bursa kütüphanelerinde de 11 tane eseri kayıtlıdır. Buradan anlaşıldığına göre, eserlerinin birçoğunun kaybolmuş olma ihtimali vardır. Fethullah Musuli’nin Mehmet Paşa Kütüphanesindeki eserlerinden bazıları şunlardır. Haşiyeh ala Ciheti’l mahde; Bir şerh olan kitap tasavvuf hakkındadır. Yine Endülüs alimlerinden birinin eserine yapılmış bir şerh, Molla Fenari’nin bir eserine yapılan bir başka şerhten de eserlerinin çoğunun şerh veya şerhin şerhi olduğu anlaşılır. Fethullah Musuli’nin eserlerinin hemen hemen hepsinde çokça tekrarladığı ifadelerden, kendisinin o zamanki Darendelilerden pek memnun kalmamış ve epey çekmiş olduğu anlaşılıyor. “Cehalet, nifak, haset, fakirlik ve şiddet yeri Darende’’ Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Somuncu Baba Makamı – Malatya
Malatya – Darende – Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî adıyla da bilinen Somuncu Baba ’nın asıl adı Abdullah olup kaynakların pek çoğunda Kayserili diye gösterilir. 1331 yılında Kayseri ili, Talas ilçesine beş km. uzaklıktaki Akçakaya köyünde dünyaya geldiği kabul edilir. Atalarının Türkistan’dan geldiği rivayet edilen Hamîdüddin Aksarâyî, ilk tasavvufi eğitimini babası Şeyh Şemseddin Musa’nın yanında aldıktan sonra Şam’a giderek zahirî ilimleri öğrenir. Onun burada Bâyezîdiyye Hankahı’nda uzun yıllar bir şeyhe hizmet ettiği, Bâyezîd-i Bistâmî ‘nin ruhaniyetiyle terbiye edildiği ve Üveysî olduğu kaydedilir. Diğer kaynaklarda ise asıl şeyhinin Safeviyye tarikatının pîri Safiyyüddin Erdebîlî’ nin torunu Alâeddin Erdebîlî (ö. 832/1429) olduğu vurgulanmaktadır. Bu kaynaklarda, Hamîdüddin’in Dımaşk’ta iken (Şam) iç huzuru bir türlü bulamayıp mürşid aramak için yola çıktığı, Tebriz yakınlarındaki Hoy şehrinde yaşayan Şeyh Alâeddin Erdebîlî’nin yanına gittiği, zikir meclisine katıldığı ve ona intisap edip tasavvuf yolunda büyük ilerlemeler kaydettiği belirtilmektedir. Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi’nde seyrü sülûkünü tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra, şeyhinin emriyle Anadolu’ya dönüp Bursa’ya yerleşir. Alâeddin Erdebîlî’nin Somuncu Baba ‘ya hilâfet verip Anadolu’ya gönderirken yanındakilere, “Diyâr-ı Acem’de emanet olarak bulunan esrâr-ı ilâhiyye onunla birlikte diyâr-ı Rûm’a intikal etti”, dediği rivayet edilir. Kaynaklarda yer alan ifadelerden Somuncu Baba ‘nın Bursa’ya geldiği ilk yıllarda pek ön plana çıkmadığı ve kendini halktan gizlemeyi tercih ettiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde onun eşeğiyle ormandan odun getirip bu odunlarla ekmek pişirdiği ve ekmekleri sırtına yüklenerek sokak sokak dolaşıp “somunlar, müminler!” diyerek halka dağıttığı rivayet edilir. Kendisine Ekmekçi Koca veya Somuncu Baba lakabının verilmesi de bundan dolayıdır. Somuncu Baba bu şekilde halk içine karışıp melâmî meşrep bir hayat sürmekte iken Ulucami’nin açılışı sırasında Emîr Sultan tarafından hükümdarla (Yıldırım Bayezid) tanıştırılır. Kaynakların ifadesine göre, hükümdarın damadı olan Emîr Sultan kendisine yapılan hutbe okuma teklifini, “Gavs-ı a’zam şu anda bu şehirdedir, onların mübarek varlığı varken halka nasihat ve hitap etmeyi bize teklif etmek münasip değildir”, diyerek reddetmiş ve bu görevin Somuncu Baba’ya verilmesini tavsiye etmiştir. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid cuma namazını kıldırma ve hutbe okuma görevini Somuncu Baba’ya tevcih edince, o da mecburen hutbeye çıkmak zorunda kalır. Namazdan sonra verdiği vaazda Fatiha sûresini yedi farklı şekilde tefsir ederek Molla Fenârî’nin karşılaşmış olduğu bir güçlüğü de hallettiği anlatılır. Somuncu Baba ‘nın başta padişah olmak üzere herkesi etkilediği, hatta bu olaydan sonra Molla Fenârî’nin kendisine mürid olduğu rivayet edilir. Bu olayla birlikte sırrının açığa çıkması, halk ve iktidar nezdinde tanınan bir şahsiyet haline gelmesi, kendisine yönelik ilginin gitgide artması, halkın arasına karışıp sakin bir hayat sürmeyi daha çok tercih eden Somuncu Babayı bunaltır ve çareyi Bursa’dan ayrılmakta bulur. Onun Bursa’dan ayrıldıktan sonra Adana’da Ceyhan Irmağı’nın kenarında bulunan Sîs Kalesi’nin dağ tarafındaki bir köyde Nebî Sûfî adında birinin evine yerleştiği, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin buraya gelip kendisini ziyaret ettiği söylenir. Abdülkerim Erdoğan, ‘Manevi Mimarlarıyla Ankara’ isimli eserinde, Hacı Bayram-ı Veli ve Şeyh Hamidüddin Aksarayî’nin ilk tanışması ile ilgili olarak iki görüşün hakim olduğunu kaydeder. Bunlardan ilkine göre, Hamidüddin Aksarayî Kayseri’de ikamet etmektedir. Halifesi Şeyh Şücaeddin Karamanî’yi Ankara’ya gönderir ve müderris Numan b. Ahmed’i Kayseri’ye davet eder. Davete icabet eden Numan b. Ahmed, Kayseri’ye gelir ve Hamidüddin Aksarayî ile tanışır. Aksarayî zahiri ilim erbabı ile batıni ilim erbabının hallerini gösterir. Bu durumu gören Numan, “ilm-i ledün ehli”ni seçer ve Hamidüddin Aksarayî’ye intisab eder. O gün Kurban Bayramı arefesi olduğu için, şeyhi tarafından “Bayram” mahlası verilir. Bundan sonra Numan b. Ahmed “Bayram” olarak bilinir ve anılır. Bu buluşmanın tarihi kesin olarak belli değildir. Abdülkerim Erdoğan’ın naklettiği ikinci görüşün kaynağı, Bayramiyye’nin önde gelen şeyhlerinden Pir Aliyy-i Aksarayî’nin muhiblerinden olan Abdurrahman el-Askeri’nin “Mir’a-tü’l-Aşk” isimli eseridir. Buna göre, Sultan Hacı Bayram, Yıldırım Bayezid Han’ın “kapıcıbaşı”sı ve esas ismi de Numan’dır. Timur Han Anadolu’ya gelir, Yıldırım Han’la savaşır, onu mağlup eder ve hapseder. Yıldırım Han’ın ordusu dağılır. Bu olaylar üzerine Sultan Şeyh Hamidüddin el-Aksarayî Bursa’dan göçer, Adana vilayetinde Ceyhun suyunun kenarında, Sis Kalesi’nin yanında bir köye gider. Bu köyde Nebi Sufi diye bilinen bir alemdarın evine misafir olur. Sultan Hacı Bayram ile Sultan Şeyh Hamid daha önceden tanışırlarmış. Hacı Bayram Şeyh Hamid’in Bursa’da bulunan evine ziyaretine gider ama bulamaz. Şeyh Hamid Sultan’ın nerede olduğunu sorar ve “azm-i diyar-ı Arab” (Arap diyarına gittiğini) ettiğini öğrenir. Sultan Hacı Bayram kıyafet değiştirip, “bezirganım” diyerek adamları ile birlikte Bursa’dan ayrılır ve yola düşer. Geçtiği şehirlerde Şeyh Hamid Sultan’ı sora sora, Adana’ya kadar gelir. Burada tanıdığı birisinden Sultan Şeyh Hamid’in kaldığı yeri öğrenir. Hizmetkarları ile birlikte köye varır ve köylülere Nebi Sufi’nin evini sorar. Köylüler: -“Ne eyleyeceksin onunla” derler. -“Ona misafir olacağım” der. Köylüler ise: -“O fakir bir kimsedir, evinde huzur bulamazsın, burada kal” dedilerse de Sultan Hacı Bayram iltifatlara itibar etmez ve Nebi Sufi’nin evine gider. Şeyh Hamid, Sultan ile görüşür. Hal hatır sorulduktan sonra Şeyh Hamid ile Sultan Hacı Bayram arasında şu konuşma geçer: – “Buraya gelme sebebiniz nedir? Bursa’da durum nasıl?” – “Yıldırım Han vefat etti, sultanımıza malumdur.” – “O zaman bizden muradın nedir?” – “Sultanıma (size) hizmet etmeye geldim.” – “Siz bizim yanımıza sığmazsınız. Şayet geri dönmek isterseniz himmet edelim.” – “Muradım sizsiniz, başka da muradım yoktur.” “Muradım sensin ey dilir seni eyler gönül ezber Seni bulan dahi n’eyler cihanda ağ u karayı” – “Sen bu kadar süslü elbiselerinle bu fetret döneminde bizimle halin nice olur, buna tedarik gerekir.” – “Emir senindir, rıza senindir.” – “Bu yiğitler neyindir?” – “Bazıları kulumdur, bazıları da nökerimdir.” – “Adana’ya git, bunların ihtiyaçlarını tedarik et ve geri gönder. Sonra da derviş elbisesi giyerek buraya geri dön.” Sultan Hacı Bayram emir üzerine Adana’ya gider, kullarını azad eder, nökerlerinin belgelerini verir, onlarla helalleşir. Üzerindeki elbiseleri satar, “türkane” elbiseler alır, yaya olarak akşamdan önce Şeyh Hamid Sultan’ın bulunduğu köye döner. Şeyh Hamid: – “Adını tebdil edelim.” – “Rıza sizindir” diye cevap verir Sultan Hacı Bayram. Meğer Kurban Bayramı’na iki üç gün kalmış. Onun için Hac Bayramı da yakın olduğu için “Hacı Bayram” ismini koyarlar. O zamandan beri de bu isimle meşhurdur. Adana’dan Şam’a Sultan Şeyh Hamid, Sultan Hacı Bayram ile beraber gider. Şam’da kalmayıp Hicaz’a giderler. Timur Han Şam’a geldiği zaman, onlar Kabe’de olurlar. Timur Han Şam’da fazla kalmaz. Timur Han: “Kutb bu şehirdedir, belki de Kabe’dedir. Kutb’un olduğu vilayet alınmaz, bize çok hürmet etdiler” diyerek Şam’dan ayrılır. Sultan Şeyh Hamid, hac vazifesini tamamlayınca Adana’ya gelirler, Nebi Sufi’yi de yanına alarak Aksaray’a dönerler. Sultan Hacı Bayram bir yıl Sultan Şeyh Hamid ile birlikte Aksaray’da kalır. Bir yıl sonra Hacı Bayram’a izin verir ve Ankara’ya gönderir. Hacı Bayram: – “Sultanım, ne işle uğraşayım, sanat bilmem” deyince: – “Ekin ek.” – “Ne ekelim?” – “Burçak ek” buyururlar. Hacı Bayram Ankara’ya varır, burçak ekerler. O tohumu şimdi dahi ekerler.” Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri bu görüşe göre 1406 yıllarında Ankara’ya döner. Diğer görüşe göre Şeyhi Hamidüddin Aksarayî Hazretlerinin 1412 yılında vefatına kadar yanında kalır. Nebî Sûfî’nin evinde bir süre kaldıktan sonra önce Dımaşk’a giden, buradan Mekke’ye geçerek haccını eda eden Somuncu Baba hac dönüşü tekrar Sîs’e gelir. Yanına Nebî Sûfî’yi de alarak Aksaray’a gidip yerleşir. Kaynaklarda yer alan ifadelerden, ömrünün geri kalan kısmını bu şehirde müridlerinin eğitimiyle meşgul olarak geçirdiği anlaşılmaktadır. “Hâmid-i Aksarâyî Hazretleri, 1412 (H.815) senesinde, bir gün dostları ve talebeleriyle helâlleşti. İki rekat namaz kıldıktan sonra, uzun uzun duâ etti. Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâze namazını Hâcı Bayram-ı Velî kıldırdı. Geriye iki erkek çocuk bırakarak, bugünkü türbesinin olduğu yere defnedildi. Türbesi Aksaray kabristanının ortalarındadır.” Malatya’daki Kabri Onun Aksaray’da vefat edip orada defnedildiği söylense de, sonraki dönemlerde yapılan bazı çalışmalarda Somuncu Baba ‘nın asıl kabrinin Malatya’nın Darende ilçesinde bulunduğu konusunda farklı bazı görüşler öne sürülmüştür. Buna göre Somuncu Baba adı geçen ilçenin Hıdırlık adı verilen bölgesinde oğlu Halil Taybî ile birlikte gömülüdür. Bu görüşün kaynağı olarak Somuncu Baba’nın soyundan geldiği söylenen Osman Hulusi Ateş’in aile arşivindeki bazı belgelerle geç dönemlere ait bazı arşiv belgeleri gösterilmektedir. Bu belgelere göre, Somuncu Baba ismiyle bilinen Şeyh Hamid-i Veli , Kayseri Akçakaya’da 1331’de dünyaya gelir. Daha sonra müridi Hacı bayram-ı Veli ile Şam’a giderek bir süre orada kalmış ve sonra oğlu Halil Taybi ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Burada 1412 yılında ölmüş ve kendi adını taşıyan cami ve zaviyenin yanındaki türbesine gömülmüştür. Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba) Zaviyesi Hıdırlık Zaviye Mahallesi’nde, Tohma Çayı yanındaki kayalık alanın bitiminde bulunmaktadır. Zaviye, çeşitli dönemlerde yapılan eklerle ilk yapılışından kısmen uzaklaşmış olsa bile günümüze iyi bir durumda gelmiştir. Giriş kapısı üzerinde 1640 yılında yenilendiğini gösteren bir kitabe bulunmaktadır. İlk yapılışında yalnızca zaviye olan bu yapı, zamanla camiye dönüştürülmüş, sonra da yanına türbe yapılmıştır. Zaviyenin giriş kapısı üzerinde 1596 tarihli onarım kitabesi bulunmaktadır. Yapı topluluğu 1990–2000 yılları arasında Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından aslına uygun olarak restore edilmiştir. Zaviye geniş bir avlunun ortasındadır. Dış avluya kemerli bir kapıdan girilmektedir. Buradan daha büyük ikinci bir kapı ile ikinci bir bahçeye geçilmektedir. Bu kısma yakın tarihlerde bir de büyük havuz eklenmiştir. Avlunun sağında türbe ile minare arasında iki katlı medrese hücreleri yapılmıştır. Medrese hücreleri L planlı olup doğu cephesinin üst katı yıkılmıştır. Medreseye bitişik olan cami kısmının son cemaat yeri aynı zamanda türbe ile zaviyenin kütüphanesine geçişi sağlamaktadır. Cami kısmı kareye yakın dikdörtgen planlı olup üzeri tromplu yedigen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbenin üzeri yedigen piramidal bir çatı ile örtülmüştür. İbadet mekânı kubbe kasnağındaki yedi küçük pencere ile doğu, batı yönünde birer, kıble tarafında üst örtüde açılan diğer bir pencere ile aydınlatılmıştır. Somuncu Baba türbesi kesme taş ve moloz taştan yapılmıştır. Kare planlı türbenin üzeri kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin içerisi kasnaktaki pencerelerle aydınlatılmıştır. Türbede Şeyh Hamid-i Veli ile oğlu Halil Tayyibi gömülüdür. Her ikisinin de sandukaları ceviz işlemelidir. Ceviz sandukanın üzerinde kubbe bulunmaktadır. Ayrıca türbenin önünde Şeyh Hamid-i Veli’nin müritlerinin mezarları vardır. İsmail Palakoğlu yazısında cami haziresi hakkında şu bilgileri verir. Burada 21 kabir mevcut olup ilk defnedilenin Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin talebelerinden olan Şeyh Bedreddin Efendi olduğu bilinir. Daha sonra ahfaddan olanlar defnedilmiştir. Ayrıca ahfaddan olmayan iki ya da üç kişi defnedilmiş olup bunlardan biri müderris Müftü Mahmud Efendi’dir. İsmi tespit edilemeyen kabirlerin üzerine ‘kitabesi okunamadı’ kaydı düşülmüştür. Ahfaddan olanların bazıları ise şunlardır. Karabaş Hüseyin Efendi, Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Süleyman Efendi, Seyyid Ahmed-i Veli, Muhyiddin Paşa b. Ahmed-i Veli, sadat-ı kiramdan Hatip Hasan Efendi, sadat-ı kiramdan Ahmet Nuri Efendi, sadat-ı kiramdan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi. Caminin ana mekânının yanına inşa edilen ilave camiden başka Darende-Somuncu Baba Tanıtım Merkezi, Şeyh Hamidi-i Veli Kütüphanesi gibi birimler vardır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Şah Sultan ( Sultan Hatun ) Türbesi
Malatya – Arguvan – Bozan Köyü İlçeye sekiz km. mesafede bulunan Bozan köyünün 100 m. doğusunda, Sazlıca deresinin köye bakan batı yamacında, Şah Sultan ‘ın türbesi bulunmaktadır. Buraya yörede Sultan Hatun Türbesi de denir. Dört bölümden oluşan türbenin 250 metre kare kapalı alanı bulunmaktadır. Türbenin girişinde bir eyvan yer alır. Eyvanın bir tarafına gelen ziyaretçilerin getirdikleri adak kurbanların pişirilmesi için ocaklar yapılmıştır. Diğer alan masa ve tahta sıralarla donatılmıştır. Eyvanda sağa açılan kapının sağ tarafında, Şah Sultan ‘ın mezarının bulunduğu oda, sol tarafta mutfak ve karşı istikamette geniş bir oda bulunur. Bu geniş odada sonbahar ve kış aylarında cem ayinleri yapılır. Ziyaretçilerin çok olması halinde diğer zamanlarda da cem ayinleri gerçekleştirilir. Bu odanın içi halılarla donatılmış, kanepeler yerleştirilmiştir. Türbenin mutfak bölümünde buzdolabı, ocak, tüp, yemek kazanları, tepsi, tabak, kaşık vs. gibi eşyalar bulunur. Türbenin iç duvarları yarıya kadar fayanslarla kaplanmıştır. Diğer kısımlar ise temiz bir şekilde boyanmış olup bakımlıdır. Ayrıca güneş enerjisi suyu mutfağa alınmıştır. Ziyaretçiler için dere yatağına yakın yerde kasaphane ve tuvaletler yapılmış olup şebeke suyu buralara da bağlanmıştır. Bozan köyünde ömrünün son yıllarında Şah Sultan ziyaret yerine bakmakla meşgul olan Bessey oğlu Hüseyin Kaya’nın mezarı da türbenin yanında bulunan ve kendi arazisi olan tarlaya konulmuştur. Şah Sultan da (1755-1828) Devrüş Muhammed ve Aşıki gibi İsaköy’de dünyaya gelir. Onun İsaköy’deki Dedeler kabilesinden olduğu söylenir. Babasının adı Babo Ahmet olup fakir bir çiftçidir. Şah Sultan genç yaşında Devrüş Muhammed’e bağlanarak kendini bu yola adar. Şah Sultan Devrüş Muhammedi , Aşık-i Ahmeti gibi köyünden ayrıldıktan sonra Devrüş Muhammed’in yaşadığı Anzahar’da kısa bir dönem ikamet eder. Devrüş Muhammed’in vefatından sonra bir ara İsaköy’de bulunur ve daha sonra Devrüş Muhammed’in müritleri olan ‘taliplerin’ ve kendisini seven Bozanlıların ısrarı üzerine Bozan’a gider ve hayatının sonuna kadar Bozan’da kalır. “Hak’ta hidayettir bize bu saadet Muhammed Mustafa Ali’den himmet Ceset kalır burda can çeker zahmet Can-ı kurtarmağa sahip bulmalı” Diyen Şah Sultan Allah, Muhammed, Ali, On iki İmam, Hacı Bektaş-ı Veli, Devrüş Muhammed ve Erenlerin sevgisinin yanında onların meziyetlerini belirtmekte, dara düştüğünde sığınmakta ve yardım beklemektedir. Tasavvufla ilgili şiirlerinin yanı sıra çeşitli toplumsal ve bireysel konularda yazdığı şiirleri de bulunmaktadır. Şah Sultan Aşıki ‘ye (Aşık Ahmet Ağa) de oldukça bağlıdır. Kimilerine göre Aşıki’yi manevi kardeş olarak görmektedir. Karahöyük köyünden Mehmet oğlu Mustafa Bal, küçük yaştan itibaren Devrüş Muhammed’in, Aşıki Ahmet’in ve Şah Sultan’ın nefeslerini, el yazısı, eski yazı, Mecmualardan ve de bazı kişilerden toplar. Devrüş Muhammed’e ait 156, Aşık-i Ahmed´in ise 73 nefesi ve Şah Sultan’a ait 20 Nefes günümüze ulaşmıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Arapkirli Ömer Nurani Baba
Malatya – Arapkir – Çobanlı caddesi sonundaki Mezarlıkta Şıhlar mahallesinin Tekke mevkiinde Şeyh Ömer Baba ‘nın türbesi bulunmaktadır. Nakşibendi tarikatına mensup Şeyh Ömer Baba’ nın doğum ve vefat tarihleri bilinmemektedir. Terzi Baba diye bilinen Muhammed Vehbi Hayyat Erzincânî Hazretleri’nin (1780-1847) talebelerindendir. İnsanlara irşad hizmetinde bulunması için şeyhi tarafından Arapkir’e gönderilir. Arapkirli Ömer Baba önceleri çok zengin olup bir paşanın kız kardeşi ile evlidir. Her şeyini İslam için harcar. Kendisi fakir bir hale düşer. Geçimini sağlamak için işlettiği bir değirmeni vardır. Anlatılır ki, değirmeni çalıştırdığı sıralarda, bir gün su kesik olduğundan değirmen taşı dönmez. Buğday öğütmek iste-yenler çaresiz suyun gelmesini beklemektedir. Uzun zaman su gelmeyince buğday sahipleri, “Baba ekmek yok, çocuklar aç. Bize bir çare bul!”, derler. Bunun üzerine Ömer Baba değirmenin koca taşının yanına yaklaşır. Allahü Teala’ya yalvarıp eliyle taşın dönmesini işaret ederek, taşa doğru üfürür. Koca taş onun kerametiyle birdenbire gürültülü bir sesle dönmeye başlar ve buğdayları öğütür. Bu kerameti karşısında yöre halkı onu sever, hürmet gösterir, sözlerini sohbetlerini can kulağı ile dinlerler. Kövengli Hacı Ömer Hüdayi Baba (1821-1905), onun en meşhur talebesi ve halifesidir. Kövengli’nin şeyhine mürid olması şöyle anlatılır. Bir gece rüya âleminde kendisine: —Bu kadar zaman maddi paşalık yaptın. Biraz da manevi paşalık yapsan, olmaz mı, diye hitap edilir. Kövengli derhal Terzi Baba’nın dergahına gider, rüyasını anlatır, intisap etmek istediğini söyler. Terzi Baba Hazretleri: —Evladım, senin nasibin halifemiz Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretlerindedir. Var ona git, der. Bunun üzerine askerlik görevinden istifa edip Arapkir’in yollarına düşer. Şiddetli bir kışın hüküm sürmesi, onu yolundan bir an bile döndürmez. Nihayet Arapkir’e varıp Ömer Baba’ya intisap eder. Kövengli Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri senelerce Ömer Nurani Baba’nın sohbetlerine devam edip hizmetinde bulunur. Onun feyiz ve himmetinden ziyadesiyle istifade eder, teveccühüne nail olur. Hacı Ömer Hüdai Baba günlerden bir gün şeyhini ziyaret etmek maksadıyla Arapkir’e gider. Yanına da şeyhine hediye etmek üzere bir çuval dolusu pamuk alır. Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretleri, vaktiyle zengin bir tüccar iken her şeyini Allah yoluna sarf edip zaruret içine düşmüştür. O sıralarda, Ali Rıza Paşa’nın kardeşi olan hanımının çıkrık eğirerek ürettiği iplikleri satmak suretiyle geçinmektedir. Bunun için pamuk almasını isteyerek onu bir hayli sıkıntıda bırakmıştır. Tam bu sırada şeyhinin kapısına gelen Hüdai Baba, onların konuşmasının bitmesi için uzun süre bekler. Sonra dayanamayarak kapıyı vurur ve içeri girer, hediyesini takdim eder. -Evladım, o çuvalındaki nedir? -Efendim, belki lazım olur diye bir miktar pamuk getirdim, der. Arapkirli Ömer Nurani Baba , “Ya Ömer’im, sen Hızır mıydın ki, bana böyle yetiştin”, deyip müridine teveccühte bulunur ve bir nazar eder. O teveccühün neşesiyle kendinden geçen Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri, Peygamberlerin cümlesiyle görüşüp Hazreti Peygamber Efendimizle pirinç pilavı yediğini görür. Hazreti Peygamberimizin dua ve iltifatlarına mazhar olur. Nice ali mertebeleri kat eder. O anı Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri şöyle anlatır. “Bana öyle bir hal oldu ki, efendim beni 124 bin peygamberin ruhaniyetiyle bir anda görüştürdü. Cümlesi saçlıydı. Kiminin saçı sırtına, kimininki beline, kimininki de topuklarına kadar uzanıyordu. Sadece Hazreti İbrahim Aleyhisselam ve Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin saçları kısa idi.” Hacı Ömer Hüdâî Baba Hazretleri bu hadiseden sonra bir müddet daha şeyhi Arapkirli Ömer Nurani Baba’ya hizmette bulunur. Günlerden bir gün yine şeyhini görmek için Arapkir’e gider. Fakat şeyhi ona kapıyı açmaz. Ne kadar ısrar etse de çare olmaz. —Evlad, senin burada nasibin kalmadı. Git kendine başka bir yer bul. — Hayır, Efendim, benim kapım bu eşiktir. Buradan başka bir yere gidemem. Hüdai Baba, şeyhinin eşiğine kapanır, yalvarır, yakarır. Bu hale dayanamayan Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretleri onu içeri alıp der ki, “Evlad, artık benim sana yapabileceğim bir şey yoktur. Ben seni getirebileceğim yere kadar getirdim. Buradan öteye seni ancak Dede Osman Avni Baba Hazretleri götürür. Artık var git nasibini Urfa’da ara.” Böylece onun, Meşâyıh-ı Kadiriye’den Dede Osman Avni Baba Hazretlerine gitmesi gerektiğini, geri kalan manevî tahsilinin onun tarafından ikmal edileceğini işaret ve tavsiyede bulunur. Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri bu tavsiye üzerine derhal Urfa’nın yolunu tutar. Urfa’da ise Dede Osman Avni Baba Hazretleri Hüdai Baba ‘nın gelmesini beklemektedir. Dede Osman Avni Baba Hazretleri kendisine hizmet eden müridi alarak Arapkir tarafındaki kapılardan birinde beklemeye başlar. Müridine de “şu tipte birisi gelecek; onu bana haber ver”, der. Nihayet beklenen kişi karşıdan görünür. Dede Efendi ayağa kalkarak, “Ömer”, diye seslenir. Hüdai Baba iltifat etmez. Bunun üzerine Dede Efendi, “ Ömer Nurani Baba ‘nın dediğini unuttun mu?”, der. Bu sözü duyan Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri gelip Dede Osman Avni Baba Hazretlerinin elini öper ve teslim olur. Not : Seyyid Dede Osman Avni Baba (ks) Urfa’da yetişen büyük mütefekkir ve mutasavıflardandır. Hayatını Urfa’da Mevlid-i Halil Dergahında, insanları irşad ile geçirmiştir. 1883 yılında vefat eden Dede Efendi (ks), cedlerinin de bulunduğu Hz.İbrahim (as) Dergahının avlusundaki küçük kabristana defn olunmuştur. Dede Efendi’nin (ks) adları tesbit edilebilen üç halifesi vardır. Bunlar, Urfa’lı Halil Hafız (ks), Adıyamanlı Mustafa (ks) ve Kövenk’li Hacı Ömer Hüdayi’dir (ks). Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Akçadağ Türbeleri
ilçeye 12 km. mesafede bulunan Ören beldesinde, beldeye bir km. mesafede Hürriyet Mahallesinden geçilerek ulaşılan Sarı Cibo Türbesi , üç km. mesafede Terzi Koca Türbesi , ve bir km. mesafede Ali Baba türbeleri bulunmaktadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Horasan Baba ve Çoban Dede
Malatya – Battalgazi Horata Mesire alanında Horasan Baba Türbesi ( Horata mesire yerinde) “Anlatılır ki, Horasan Paşa, çok eskiden Horasan valisiymiş Halka çok eziyet edip, vergileri zorla topladığı için halkın düşmanlığını kazanmış, çoklarının yuvasını dağıtmış, ocağını söndürmüş. Horasan Paşa, bir gece düşünde, halkın kendisini astığını, cehennemde cayır cayır yandığını görmüş. Çok korkmuş. Tövbeler etmiş Allah’a yalvarmış. O gecenin sabahında, valiliğini ve bütün zenginliğini bırakıp kaçmış. Ora senin, bura benim kaçarken Beydağı’na Banazı’ya geçmiş. Mal mülk edinmiş, teyekler yapmış, şimdiki Horata suyunun dolayına yerleşmiş. Halk, Horasan Paşa’nın nerden, niye geldiğini bilmediğinden, onu ululardan, iyilerden saymış, sevmiş, saygı göstermiş. Ona Horasan Paşa yerine Harasan Baba demeye başlamış. Şimdiki Horata dolayı ve oradaki teyeklere Horasan adını takmış. Oradaki suya da Horata Suyu demiş. O buz gibi sudan içenin, dileklerinin olacağına inanmış. Daha sonra, oraların adı Horata olmuş çıkmış. Horasan Baba, uzun yıllar Horata’da yaşamış. İyilerden, ululardan olmuş. Herkese iyilik etmiş, yardım elini uzatmış. Horata’da hocalık, doktorluk yapmış. Yıl gelmiş, Horasan Baba bu dünyayı koyup gitmiş. Halk onu Horata suyunun kıyısına gömmüş, bir de türbe yapmış ki, kubbesi topraktan. Çoban Dede ( Horata mesire alanında ) “Horasan Baba’nın Nebi adında bir kardeşi varmış. Çobanlık yaparmış. Horasan Baba Horasan’ı koyup gidince çok dertlenmiş. Hem çobanlık yapmış. Hem de kardeşini aramış. Çobanlık yapa yapa Beydağı’na gelmiş. Günlerden bir gün, Çoban Nebi Beydağı’nda koyunlarını güdüyormuş. Hava çok sıcakmış. Bir taşın daldasında serinlemeye oturmuş. Bir bakmış ki, taştan uğultular geliyor. Merak edip, taşı kırmaya başlamış. Bir hafta çalışmayla taşı kırmış. Taşın kırıldığı yerden koca bir su çıkmış, orası hemen göl olmuş. Çoban Nebi, değneğini göle atmış. Değnek döne döne yüzmeye başlamış. Çoban Nebi değneğin izini süre süre Horata’ya gelmiş. Değnek, Horata suyundan çıkmış, döne döne yüzmüş. Çoban Nebi bir bakmış ki, orda, suyun kıyısında bir türbe var. Sormuş soruşturmuş, kardeşi Horasan’a ait olduğunu anlamış. Çoban Nebi, kardeşini bulanda iyilere karışmış. Halka demiş ki: “Ben, kırk gün içinde ölürsem, beni değneğimin çıktığı, Horata suyunun gözünün üstüne gömün”. Kırk gün içinde Çoban Nebi ölmüş. Halk onu dediği yere, Horata suyu gözünün yakınındaki bir ağacın daldasına gömmüş. O zamandan sonra, her bahar Çoban Nebi’nin mezarı yanındaki su, üç gözden patlamaya başlamış. Her bahar, ağaçlar çiçek açtığında, o suyun üç gözü üç kere patlar, üç kere çekilir olmuş. O suyun gözüne halk, “Çoban Dede’nin Gözü” adını vermiş. Gözdeki su çekilince, “Çoban Dede suyunu salmıyor” demişler. Çoban Dede suyunun gözü patladığında halk oradaki ağaca çaputlar bağlamaya, dilekler dilemeye başlamış. Dileği olan, kurban kesmiş, etli pilav dağıtır olmuş.” Çoban Dede hakkındaki menkıbeler onun ölümünden sonrasını da hikaye eder. “Gel zaman git zaman, Allah’ın rüzgârının esmediği bir kuraklıkta, Çoban Dede’nin gözü kurumuş. Çoban Dede suyunu salmaz olmuş. Halk susuzluktan kırılmış, çok perişan olmuş. Öyle olmuş ki, Horata’dan göç bile etmeye başlamış. Büyükler öne geçmişler, çare aramışlar, bilenlere danışmışlar. Bir çare bulamamışlar. Birisi çıkmış, demiş ki: Bu işi yapsa yapsa Sarı Gavur yapar. Aramış, sormuşlar. Eski Malatya’da yaşayan, Ermeni Usta Sarı Gavur’u bulup getirmişler. Sarı Gavur, kazmasını, küreğini, çekicini almış, suyun gözüne girmiş. Bir saat geçmiş çıkmamış, iki saat geçmiş çıkmamış. Sonunda çıkmış. Halk merak içinde kalmış ve sormuş. Sarı Gavur Suyun gözünde bir değirmen taşı var. Taşın deliğinden baktım, denizi gördüm. Malatya’nın kökü su. Ama suyun seviyesi düşmüş. O koca su, bu değirmen taşının deliğinden akmaktaymış. Seviye düştüğü için su akmıyor. Taşı kırmam gerek. Ama taşı kırarsam ölebilirim”, demiş. Ölümü göze almış ve yeniden suyun gözüne girmiş. Beş dakika geçmeden geri çıkmış. Yüzü safra sarısı gibiymiş. Korkudan gözleri dört açılmış bir haldeymiş. Halk da korkmuş, merak edip sormuş. Sarı Gavur, “Taşı kırmak için çekici kaldırdığımda önüme insan ayağı geldi. Bir daha kaldırdım, bir daha geldi. Bir daha kaldırdım, bir daha geldi. Bir ses bana, “Bu taşı kaldırırsan Malatya’yı su basar. Taşı kırma. İşi Allah’ın hikmetine bırak” dedi. O ses muhakkak Çoban Dede’nin sesiydi. Bana İslam’ı öğretin. Eğer kırk gün içinde ölürsem, ölümüm bundandır”. Demiş. Halk korkmuş, bu işten vazgeçmiş. Sarı Gavur’a İslam’ı öğretmişler. Sarı Gavur Müslüman olmuş, ama kırk gün içinde ölmüş. Allah’ın hikmeti bu ya, Horata’nın suyu akmaya başlamış. Halk susuzluktan, perişanlıktan kurtulmuş. Horata suyu coştukça coşmuş, aktıkça akmış. Horata suyunun çıktığı yerde türbesi bulunan Horasan Baba ile ilgili inanış ve menkıbelere bağlı olarak mevcut suya bu türbedeki zatın ismine istinaden Horata denilir. Horata ismi, daha sonra bu mevkinin adı olarak kullanılır. Yöre halkı, su ihtiyacını büyük oranda karşılayan bu sudan içenlerin dileklerinin gerçekleşeceğine inanır. Yöredeki çobanlar hasta olan hayvanlarını Horasan Baba’nın türbesine getirip Horata’nın suyundan içirerek türbenin etrafında dolaştırırlar. Sonra da oradan geçen ilk kişiye yağ, peynir vermek suretiyle hayvanlarının iyileşeceğine inanırlar. Ayrıca Horata suyundan içen kadınların, erkek çocuk doğuracağına inanılır. Yine Konak beldesinde Çoban Dede deresine geceleri su almaya gelenlerin dua etmeden geçmeleri durumunda, Çoban Dede’nin onlara göründüğüne ve çarptığına inanılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Nefise Hatun Kümbeti
adres
Abdullah Fahri Baba
Abdullah Fahri Baba Abdullah Fahri Baba Malatya erenlerinden. 1864 veya 1865 (H.1282) senesinde Harput'un Tutlu yöresinde Bozolar köyü Maho veya Mehan mezrasında doğdu. 1908 (H.1326)'de vefât etti. On iki yaşında Malatya'ya gidip ilim tahsiline başladı. Halasının kocası Ahmed Efendiden Ulu Câmide ilim öğrendi. 1880'li senelerde hocası vefât edince, yerini boş bırakmadı ve ders vermeye başladı. Ayrıca tasavvufta yetişmek üzere önce Kâdirî yolunda Şeyh Hasan Baba adlı bir zâta talebe olup, uzun müddet onun talim ve terbiyesi altında yetişip icâzet aldı. Hasan Baba vefât edince talebeleri Abdullah Fahri Baba'nın etrâfında toplandılar. Fakat o tasavvufta yüksek derecelere ermek için devamlı arayış hâlinde idi. Bir gece rüyâsında Hacı Ömer Baba adında bir zâta talebe olması işâret edildi. Bunun üzerine Harput'un Köveng köyünde bulunan Nakşî ve Kâdirî şeyhi, Şeyh Hacı Ömer Baba'nın yanına gitti. Talebeliğe kabûl edilip, bir müddet yetiştirildikten sonra, irşâd, insanlara doğru yolu gösterme ile vazîfelendirildi. Bundan sonra Malatya'da insanlara rehberlik etti. Onlara Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini anlattı. Sohbet ve derslerine pekçok kimse katılıp, ondan istifâde etti. Tasavvufî konularda şiirleri vardır. Kerâmetlerinden bâzıları şöyle anlatılmıştır: Dergâhının bulunduğu Boran köyüne kötürüm ve felçli bir kimse getirilir. Durum Abdullah Baba'ya bildirilip, şifâ bulması için himmet ve duâ istenir. Kötürüm kimsenin bulunduğu arabanın yanına gidip, yedi yıldır kötürüm olan bu kimseye hitâb ederek; "Allahü teâlânın izni ile aşağıya in!" diyerek arabadan inmesini söyler. "İnemem." deyince, tutup kendisi indirir. Kötürüm birdenbire sıhhate kavuşup yürümeye başlar. Bir yaz günü sevenleri ile birlikte Hasırcı Köyündeki talebelerinin yanına gitmişti. Ziyâretten sonra Boran köyündeki tekkesine dönüp, köye yaklaştığı sırada atını üç saat kadar uzakta bulunan Hâtun Suyu tarafına çevirip, yüksek sesle orada bulunan bir talebesine seslendi: "Cumâli Efendi seni çok göresim geldi. Hemen dergâha gel!" Sonra yoluna devâm edip dergâhına döndü. Kısa bir müddet sonra çağırdığı talebesi onun kerâmetiyle sesini işitmiş olduğundan, telaş içinde dergâha gelip; "Buyrun efendim beni istemişsiniz geldim!" dedi. Vefât etmeden kısa bir müddet önce bir gün zâviyesinde talebelerinin ve sevenlerinin kalabalık olduğu bir sırada uyku hâli gibi bir hâl gelip kendinden geçti. Bu hâl bir müddet devâm etti. Sonra gözlerini açıp; "Eyvah ben ne yaptım!" dedi. Ne yaptınız, ne oldu diye sorulunca; "Sakalımdaki su damlalarına bakın." diye gösterdi. İbrâhim Efendi adında bir zât su damlalarından alıp, diline dokundurdu. Sonra derhâl ağzını temizledi ve; "Efendim bu çok acı zehir." dedi. Bunun üzerine; "Evet oğlum, bu bir ölüm şerbetidir. Biraz önce Sultan Abdülhamîd Han ile yanyana idim. Birisi iki kâse şerbet getirdi. Abdülhamîd Han ile birlikte ayağa kalktık. Sultan bana, buyurun Baba Efendi için! dedi. Önce siz buyrun Sultanım, dedim. Fakat benim almam için ısrar etti. Alıp içtim. Ey cemâat, bu şerbet sizler için acı bir zehirdir. Fakat benim için tatlı bir ölüm şerbetidir." dedi. Abdullah Fahri Baba'nın bahsettiği pâdişâh Sultan İkinci Abdülhamîd Han, kendisinden on sene sonra 1918 senesinde vefât etmiştir. Evliyâ bir pâdişâhtı. Orduz köyü halkından bir zât şöyle anlatmıştır: Karakaya Barajının suyunun yükselmesi sebebiyle Abdullah Fahri Baba'nın türbesi bu suyun altında kalacağından, kabrini naklettik. Boranlı Hacı Mustafa Baba'nın neslinden birkaç kişi de nakil işinde bulundu. Kabrini naklettikten sonra Malatya'ya döndük. Hüseyin Bey Köprüsü semtinde arabadan indik. O sırada tanıdığımız bir ihtiyarla karşılaştım. Hal hatır sorduktan sonra bana; "Senden evliyâ kokusu geliyor. Ellerini uzat." dedi. Ellerimi uzattım. Ellerimi tutup yüzüne gözüne sürdü, öptü. "O koku işte bu ellerden geliyor, beni mest etti. Bu eller bugün ne iş gördü?" diye sordu. O gün öğle vakti Abdullah Fahri Baba'nın nâşını naklederken ellerim ona dokunmuştu. Aynı akşam Orduz'daki evimize gittim. Ablam; "Senden hoş bir koku geliyor." dedi. O gün ve o gece ben de o hoş kokuyla mest olmuştum.
Hz. Emir Ömer R.A.
Malatya Battalgazi İlçe'sinde Hz. Emir Ömer R.A. Türbesi
Koca Vaiz Baba ( Melik Sunullah )
Hasan Basri Türbesi – Malatya
Yusuf Ziya Paşa Türbesi
adres
Nezir Gazi
adres
Nazım Baba
adres
Kanlı Kümbet
adres
Kırk Kardeşler Türbesi
adres
İkiz Türbeler
adres
Ahmed-i Zemçi (Horasan Baba)
adres
Şeyh Ali Kara
Malatya – Akçadağ Belediyesine bağlı Aşağıörükçü köyünde İlçeye 15 km. mesafedeki Aşağı Örüşkü (Aşağıörükçü) köyünde dünyaya gelen Şeyh Ali Kara (1900-1971)’nın babası Ali Seyyidi Efendi, annesi Fatıma Hanım’dır. Şeyh Ali Kara küçük yaşta çevresindeki alimlerden zahiri ilimleri öğrenir. Askerliği esnasında Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleriyle tanışır ve bundan sonra bu büyük zatla mürid ve mürşid ilişkisi 18 sene sürer. Şeyh Ali Kara, Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri ile nasıl tanıştığını şöyle anlatır. “Bir gün askerde iken çarşı iznine çıktığımda namazı kılmak için camiye girmiştim. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri gerçek aşk ile Kuran-ı Kerim okuyordu ki, ensesinin üzerinde bir nur peyda oldu. Mübareğin cemaline baktıkça kendimden geçtim. Sanki bir genç kıza vurulmuş gibi aşık oldum. Namaz kılındıktan sonra dışarı çıkınca hemen beklemeye başladım. Mübarek dışarı çıkıp bir oturak üzerine oturdu. Gittim elini öptüm. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinden ders istedim. Mübarek ismimizi sordu, “Ali” dedim. “Oğul biz Ali’leri severiz, ama sen git istihare yap gel,” dedi. Gittim istihare yaptım. Rüyamda Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin, Cenab-ı Hakk’ın izniyle ve himmetleri sayesinde deftere yazıldığımızı ve yükseklere çıkarıldığımızı gördüm. Bunları mübareğe anlattım. O günden itibaren Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleriyle tasavvuf yoluna başladım.” Bundan sonra, Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerine tam bir teslimiyetle bağlanır. 18 yıl boyunca şeyhinin yüksek teveccühleriyle seyri sülukunu tamamlar. Sonunda insanları irşadla görevlendirilir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin 1943 yılında Yozgat’a gidip 1944 ‘de vefatından sonra, onun görevini tamamen devralarak manevi irşad hizmetine devam eder Şeyh Ali Hazretleri, yaşadığı zaman içinde yar, ağyar herkesin sevgisini ve takdirini kazanır. Hayatını nefis ve şeytanın hilelerini anlatmak ile tevhidin inceliklerini öğretmeye yönelik söz ve sohbetle geçirir. Etrafında toplanan insanların Cenab-ı Allah’a, insanlığa ve devletine sevgi ve muhabbetle bakan irfan ehli insanlar olarak yetişmeleri için büyük çabalar sarfeder. Sayısız insana kendini sevdirir ve manevi müşküllerine yardımcı olur. Şeyh Osman deyince akla Şeyh Ali, Şeyh Ali deyince akla Şeyh Osman gelir. Şeyh Osman Nuri Hazretleri bir gün şöyle buyurmuştur. “Biz bir elmanın yarısıyız.” Diğer bir sözünde ise, “Ali’ye gitmeyen bana gelmesin,” demişlerdir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin kızı Fatma Nur Sadiye’nin, “babamı kimse layıkıyla anlayamamıştır. Birazcık olsun Şeyh Ali Hazretleri anlayabilmiştir.”, dediği nakledilir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri ise, “Allah (c.c.) beni Ali için Bağdat’tan buralara gönderdi,” buyurmuşlardır. Denilir ki, her halife şeyhine bağlılığı, sevgisi ve övgüsüyle tanınır. Ancak Şeyh Ali Hazretlerinin Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerine bağlılığı bir başkadır. Şeyhini her ziyarete gidişinde olabildiğince içinde maddi ve manevi sevgi ve bağlılıktan ve saygıdan başka birşey götürmemeye gayret ve özen gösterirdi. Üç gün önceden yemeyi içmeyi bırakır, bağırsaklarını boşaltırdı. Bunu Gotan Gölü köyünden Kara Baba adlı bir derviş arkadaşı şöyle anlatır. “Şeyh Ali Hazretleri ile Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin ziyaretine gitmek için hazırlandık. Yola çıkarken Ali Efendi’nin hanımı bana gizlice yiyecek paketi verdi ve yolda “bunu Ali Efendi’ye yedir, üç gündür birşey yemiyor, aç,” dedi. Bir suyun başında öğlen namazı için mola verdik, ben yiyecekleri çıkardım. Şeyh Ali Efendi, “Sen karnını doyur, ben tokum”, dedi. Israr edince de, “Biz kimin ziyaretine niçin gidiyoruz. Midemizde bağırsaklarımızda dünya nimeti ve pisliği ile mi çıkalım”, diye sitem etti. Şeyh Ali Kara Hazretlerinin göstermiş olduğu keşif ve kerametleri dilden dile söylene gelir. Bununla birlikte Şeyh Ali Kara’nın şu sözleri anlamlıdır. “Keramet, suyun üstünde post serip namaz kılmak, kuşlar gibi havada uçmak, şiş vurmak, kelle kesip yerine koymak değildir. Kerametin en büyüğü kalblere Allah ve Muhammed (sav) sevgisini muhabbetini yerleştirmektir. İnsanı gerçek iman sahibi edip, kemale erdirmektir.” Şeyh Ali Kara Hazretleri, bir gün çift süren bir muhibi ile karşılaşır. Selam verir ve bir müddet Allahu Teala Hazretlerinin büyüklüğünü ve peygamber efendimizin sevgisini anlatır. “Oğul” der, “Çift sürerken öküzlere Ho Ho dersen gider, Hu, Hu, Hu, desen de gider.” Ve arkasından, “İnsan şu yalancı dünyada bulunduğunun kıymetini bilmelidir. Her zaman Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına uymalıdır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sımsıkı bağlanmalıdır.” diye buyurur. Denilir ki, 1971’de dünyasını değiştirdiğinde, Akçadağ ilçesi emniyet teşkilatı onun toplum içindeki rolü hakkında şu itirafı dile getirir. “Olan bize oldu. Şeyh Ali Efendi’nin varlığı ile çevrede yıllardır hiçbir olay olmamış, adeta kurt kuzu ile birlikte dolaşır olmuştu.” Aşağı Örüşkü köyündeki türbesi, her yerden gelen ziyaretçi ve sevenleri tarafından ziyaret edilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Yazıhan Türbeleri
Hamza Aksüt’ün Anadolu Aleviliği isimli çalışmasına atfen, Kızıldeli ismiyle de anılan Seyyid Ali Sultan Ocağının merkezi, Fethiye’ye bağlı Tencili mezraasıdır. Geçmişi çok eskilere dayanan bu ocağın mensupları Fethiye’ye ilk yerleşenlerdir. 1960´larda Gözüböyük ailesi tarafından onarılarak betonarmeye çevrilen türbenin çevresinde bir mezarlık, 20-25 metre aşağısında üç gözlü bir pınar vardır. Ocak üyelerinin on dördüncü yüzyılda yöreye yerleştikleri, Malatya dışında Sivas, Amasya, Erzincan, İran, Irak ve Lübnan’da taliplerinin oldukları söylenmektedir. Cemil Cever ise makalesinde, burasının Seyyid Ali Sultan’ın ancak makamı olabileceğini kaydeder. 1310- 1402 yıllarında yaşadığı sanılan Seyit Ali’nin Bektaşi ananesinde önemli bir yeri vardır. Beldenin Cumhuriyet Mahallesi Mezarlığında Ebu Seyfi Dede , Hürriyet Mahallesinin güney batısında da Nur Ali Baba Türbesi bulunmaktadır. İlçeye onüç km. mesafede bulunan Karaca köyünde Aleviler tarafından ziyaret edilen İmam Hasan türbesi vardır Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Osman Hulusi Efendi
Osman Hulusi Efendi’nin kabri şerifi ; Malatya – Darende’de Somuncu Baba Külliyesinde Son devrin Nakşibendi büyüklerinden olan Es-Seyyid Hacı Osman Hulusi Efendi , 12 Ağustos 1914 tarihinde Darende’nin Hacılar-Şeyhli mahallesinde dünyaya gelmiştir. Soyu, babası Şeyhzadeoğlu sülalesinden Hasan Feyzi vasıtasıyla 24. kuşaktan neseb-i alîleri olan Somuncu Baba Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ne, oradan da Hz. Hüseyin (r.a.) vasıtasıyla 36. kuşaktan Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’e intikal eder. Bu neseb zincirleri validesi Fatıma Hanım tarafindan da ecdadı olan Taceddin-i Veli Hazretleri’nin vasıtasıyla yine alemlerin Peygamberine ulaşır. Osman Hulusi Efendi , babasının büyük kardeşi olup genç yaşta vefat etmiş olan Ömer Osman Hulusi Efendi’nin adını almıştır. Bu adı babası vermiş ve büyük kardeşi Ömer Osman Hulusi Efendi’nin hatırasına olan saygıya binaen Osman Hulusi Efendi, babası ve çevresi tarafından “Efendi” adı ya da unvanı ile tanınmıştır. Kendisinin ifadesine göre, annesi Osman Hulusi Efendi ‘ye abdestsiz süt vermemiş ve daimi olarak İslamî bir atmosfer içerisinde yetişmiştir. Babasından aldığı ilk manevi terbiye ve sahip olduğu yüksek seciyelerin etkisi ile daha çocuk denilecek yaşta iken, 1919-1920 senelerinde Darende’ye teşrif eden İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’nin para mı istersin himmet mi sorusuna karşı, tereddütsüz olarak himmet isterim cevabını vererek manevi olgunluğunu göstermiş ve İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ne intisap etmiştir. Çocuklukta başlayan tasavvufi atmosfer, kamil bir insana intisap etmesi ile onun için tasavvufi seyr-i süluka dönüşmüştür. Osman Hulusi Efendi, ilk eğitimini babasından aldığı dini bilgilerin yanında, çocukluğunun geçtiği Şeyhli mahallesindeki camiin medresesine devam ederek almış, daha sonra Dutluk Sıbyan Mektebi’ne devam etmiştir. Bu sıralarda babası Hatip Hasan Feyzi Efendi ile birlikte yazları Hacılar’da, kışları ise Zaviye mahallesindeki evlerinde ikamet etmekte idiler. Ancak bir süre sonra daimi olarak Zaviye mahallesinde kalmaya başlamışlardır. Bu tarihten bir süre sonra, yeni alfabe kabul edilmiş ve 1923 yılında Darende’de Cumhuriyet ilkokulu açılmıştı. Bu okuta devam eden Osman Hulusi Efendi, 1928-1929 eğitim-öğretim yılında iyi derece ile okulu tamamlamıştır. Ne var ki yokluk zamanlarında öğrenimine devam edemeyen Hulusi Efendi, babası tarafından gençliğinin en verimli yıllarında sanatkarlığa gönderilmiştir. Yine babasının teşviki ve kendi çabaları île eserlerinde en güzel bir şekilde kullanacak derecede Edebiyat, Farsça ve Arapça bilgisini ilerletmiştir. Bu arada geçimini sağlamak üzere ciltcilik, şirazelik, marangozluk, matbaacılık, dizgi, baskı, oymacılık ve mühür kazma işleri ile meşgul olmuştur. Bu sayede kendi kitaplannın cilt, dizgi ve şirazelerini de kendi elleriyle yapmıştır. Gençliğini gurbette ticaret yaparak geçiren Osman Hulusi Efendi, bir defa Cuma namazını kaçırınca “Beni ibadetime mani olan kazanca muhtaç etme Ya Rabbi” duasında bulunmuş ve ticareti bu nedenle bırakarak memleketine dönmüştür. 1940-1942 (26-28 yaş.) yılları arasında Diyarbakır ve Maraş’ta askerlik vazifesini yerine getiren Osman Hulusi Efendi, Şeyh Hamid Veli camii imam-hatibi olan babasi Seyyid Hasan Feyzi (k.s.) Efendi’nin 1945 yılında vefatı üzerine, Şeyh Hamid Veli Camii’nin boşalan imam-hatibliğine tayin edilmiştir. 1945 yilindan 1953 yılına kadar 8 sene bu vazifeyi fahri olarak yürüten Osman Hulüsî Efendi, bu tarihten itibaren camii şerifin kadrolu imam-hatibi olarak tayin edilmiştir. 1-31 Ekim 1969 tarihleri arasında katıldıkları imam-hatip ve müezzinler tekamül kurşunu Pekiyi derece ile bitirmiştir. Osman Hulüsî efendi 42 yıl gibi uzun bir müddet ifa ettikten sonra 65 yaşını doldurduğundan dolayı 01.07.1987 tarihinde re’sen emekliliğe sevk edilmesi üzerine görevini mahdumları ve aynı zamanda manevi varisleri olan Hamid Hamideddin Ateş Efendi’ye devretmişlerdir. Gençliğinde başlayan hizmet zincirleri ömürlerinin sonuna kadar insanlığa hizmetle geçmiştir. Bütün bu amiller ve şartlar kendilerinin kemal şifalının zirvelere çıkmasına vasıta olmuş, rıza, vera ve takva bütün incelikleriyle ta o zaman şahıslarında tekemmül etmiştir. Gençlik yıllarında beldesinin her sorunu ile ilgilenmiş bizatihi kendi gayretleri ile elektrik, su ve yol gibi hizmetlerin yapılmasında üstün gayretler göstermiştir. Keramete fazla önem vermeyen Osman Hulusi Efendi Hazretleri, güzel ahlakı, ilmi, hele ilahi aşkı her şeyin üstünde tutmuşlar, bilhassa ilim sahasında fetvaya muktedir bir seviyeye erişmişler. Verilen vehbi ilimle de bütün ilimlere vakıf olmuşlardır. O “Hüsn-ü ahlak her kemalin fevkindedir” buyurarak bu uhdeyi kendilerine düstur kabul etmişlerdir. Osman Hulusî Efendi, tasavvuf ve manevi aşkının etkisi ile söylediği şiirleri ile de irşad görevini yerine getirmiştir. Meşhur Divan-ı Hulusi-i Darendevi isimli divanı bu yönüyle önemli bir eserdir. Kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Ancak o keramete ehemmiyet vermeyerek, “Hüsn-ü ahlak her kemalin fevkindedir.” buyurarak bu umdeyi kendilerine düstur kabul etmişlerdir. Güzel ahlakı, ilmi, hele aşkı her şeyin üstünde tutmuşlar, ilme olan merakının ve teşviki ile birçok okullar, kurslar ve kütüphaneler yaptırmış, yirmiyi mütecaviz derneğin başkanlığını yapmış, hizmet sahasında bir insanın düşünemeyeceği kadar geniş ve inanılmaz faaliyetlerde bulunmuşlardır. İradeleri hizmet, sevgi, muhabbet ve insanlığa yardım ve irşad doğrultusunda tecelli etmiştir. 14 Haziran 1990 tarihinde rahmet-i Rahman(c.c)’a kavuşan Osman Hulusi Efendi’nin Kabri şerifi Darende ‘deki Somuncu Baba Külliyesindedir.. ..
Gürgür Dede
Malatya – Kuluncak – Alvar köyü Gürgür Dede (1911-1999), Malatya-Hekimhan kazası Ballıkaya (Mezirme) köyünden ocakzade dedelerden Cenefer Dede’nin oğlu Büyük Cafer (Göğ Cafer)’in oğlu Ali Çavuş’un oğludur. Dedeler göçünde Mezirme’den ayrılarak Alvar köyüne yerleşir Anası, Bicir köyünden Safıya Hanımdır. Babası adını Yusuf koyar. Gürgür lakabını daha sonra alır. Alvar köyünden Çiçek hanımla evlenir. Bu evlilikten Bağdat adında bir kızı olur. Çiçek hanımın ölümü üzere aynı köyden ikinci karısı olan Gülcihan hanımla evlenir. Bu evlilikten de dört erkek üç kızı dünyaya gelir. Çocuklarının hepsini okutur. Soyadı kanunu çıkınca Çalışkan soyadını alır. Köyünde çiftçilik yapmaya başlar. Bir taraftan da babasından Dedeliği ve Şah İbrahim Veli tarikat yolunu öğrenir. Dedelerin yanında görümlere katılmaya daha sonra da çevre köylerde Dedelik yapmaya başlar. Zamanla Türkiye içerisinde, Suriye ve Kıbrıs’ta taliplerinin daveti üzere gidip görüm yapmıştır. Okumayı seven, her kötülüğün cahillikten geldiğine inanan Gürgür Dede bütün taliplerine, “aman cahil kalmayın çocuklarınızı okutun. Hele kız çocuklarını hiç ihmal etmeyin. Yemeyin, içmeyin, aç kalın, kızlarınızı okutun”, dermiş. Gürgür Dede 5 Ağustos 1999 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Türbesi Alvar köyündedir. 1970 yılında köyün adı Devlet tarafından Yünlüce olarak değiştirilir. Fakat köy halkı 1990 da “Alvar ismi bize evliyanın armağan ettiği bir isimdir”, diye imza toplayarak tekrar Alvar kalmasını sağlamıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Kabak Abdal Türbesi
Malatya – Kuluncak – Alvar Köyü Alvar Köyü’nde bulunan Kabak Abdal türbesi , üzerindeki kitabesine göre, 1844 tarihinde yapılmıştır. Kare planlı olan türbenin üzeri kubbe ile örtülüdür. Türbenin içerisinde beton sıvalı bir mezar bulunmaktadır. Anlatıldığına göre, 1. Selim (Yavuz Döneminde) Melek Hatun ve oğlu Hüseyin buraya yerleşir. Köyün güzelliğini gören Kılınç ve Dinç soyadlı aileler de buraya yerleşirler. Köyün adını da Yeniyurt koyarlar. Aradan geçen zamanla burası 15 haneli bir köy olur. Köye (Kabahabdal) isminde bir zat gelir ve çok çabuk çevre edindiğinden köy halkı arasında sevilen biri olur. Ama sevmeyenler padişaha haber gönderip “sizin yerinizde gözü olan biri var”, derler. Bunu haber alan padişah askerlerini gönderip (Kabahabdalı) bir sınava tabii tutar. Kabahabdal bu sınavdan başarıyla çıkar ve yerinde gözü olmadığına inanan padişah onu mükafatlandırmak ister. “Kabahabdal ne dilerse dilesin yerine getirilecektir”, der. Kabahabdal ne altın ne akçe alır, “sadece köyüme gitmek isterim”, der. Yalnız orada bulunan iki tane mermer taşını ister. O taşları İstanbul’dan atar, taşlar Alvar’a düşer. Köyümün adı “Alvar kalsın”, der. Bugün o taşların yeri dilek taşı olarak bilinir. Padişah Kabahabdal’a tekke deresine kadar olan kısmı vakıf arazisi olarak verir. Kabahabdal öldüğünde buraya bir türbe yaptırılır. Türbeye yakın bir yerde kuşların eşeleyerek çıkardığı yaz kış aynı sıcaklıkta olan bir su vardır ve her türlü romatizmal hastalığa iyi gelir. Burada bir de hamam vardır. Alvar’da Kabahabdal’ın diktiği yarısı yeşil yarısı yanmış bir de meşe bulunmaktadır. Her yıl haziran ayının son haftası Kabahabdal’ın türbesine gelip kurbanlar kesilir, şenlikler düzenlenir. Yunus Gürer çalışmasında, Mehmet Halife ve Kabak Abdal Türbelerinde değerli eşyalar bulmak amacıyla kazı yapılmış, fakat hiçbir mezar emaresine rastlanılmamış olduğunu kaydeder. Bu mezarların o dönemlerde yöreyi ziyaret eden ve halk tarafından sevilen bu kişiler anısına yapılmış olabileceği ileri sürülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Şeyh Muhammed Kerhi
Malatya – Kale – Ziyaret Mevkii Kale ilçesinin ziyaret mevkiinde Şeyh Muhammed Kerhi türbesi vardır. Anlatılır ki, Şeyh Muhammed Kerhi Hazretleri Bağdat’ın Kerh beldesinden İzollu’ya gelir. IV. Murat Bağdat seferi sırasında Malatya topraklarında ilerlerken Kıraç’ta (Bari’nin alt tarafında) “eğer bu beldede muhterem bir zat var ise, bana sıcak bir ekmek yetiştirir”, der. O anda annesi ekmek pişirmekte olup, kendisi de evinin duvarını örmekte olan Muhammed Kerhi Hazretleri kerametini göstererek sacdaki sıcacık ekmeği alarak ördüğü duvarın üzerine çıkıp Kıraç’taki 4. Murat’a “buyurun sultanım”, diyerek çağrısına cevap verir. Hasbıhal ettikten sonra sultanı ordusuyla birlikte yemeğe davet eder. Ahali ve asker ne olup bittiğinin farkında değillerdir. Yemek davetinden dolayı şaşkınlık içerisindedirler. IV. Murat mübarek zatın davetini memnuniyetle kabul ettiğini söyler ve eve doğru hareket ederler. Muhammed Kerhi Hazretlerinin annesi güveçte çorba pişirmiş. Kendisi de bir teneke arpayı ortaya dökmüş (bunu gören askerler eyvah hayvanlarımız da biz de aç kalacağız demişler.) Muhammed Kerhi Hazretleri arpayı atlara vermelerini söyler. Hayvanların torbalarına 1 ölçek yerine 2 ölçek konur, fakat bir teneke hiç azalmaz. Güveçteki çorbadan askere bir tas yerine iki tas verilir, o da hiç azalmaz. Kerametlerini gören IV. Murat Şeyh Hazretlerinden Bağdat Seferi için hayır dualarının eksik edilmemesini ister. Şeyh Hazretleri muvaffakiyetlerini müjdeleyerek kendisinin de bir ricası olduğunu seferden dönerken Van dolaylarında bir çiftçiye uğrayıp emanet bir hırka verileceğini ve onun kendisine getirilmesini ister. Bağdat seferi muvaffakiyetle sonuçlanır. Büyük hakan sefer dönüşünde Van dolaylarındaki bahsedilen yere iki asker göndererek emanet hırkayı getirmelerini emreder. İki asker çiftçiye uğrayıp Şeyhin ve Hakanın selamlarını iletip emaneti isterler. Askerlere emanet hırka verilir. Askerler dönerken kendi aralarında konuşurlar. “Bu hırka çok kirli hakana böyle götüremeyiz.” Hırkayı yıkayıp öyle götürürler. Sultan İzollu’ya vardıklarında Şeyh Hazretlerine hediyelerle birlikte hırkayı verir. Şeyh üzülür “eyvah” der. “Eğer bu hırka yıkanmamış olsaydı ziyaretimize gelen bütün hastalar şifa bulacaktı, şimdi artık nasibi olanlar şifa bulacaklar.” Sene 1639’dur. Şeyh Hazretlerinin artık kerametleri ortaya çıkmıştır. Ziyaret edenlerin büyük çoğunluğu şifa bulmaktadır. Sene 1640’ta Sultan Murat da Şeyh Hazretleri de ahirete göçmüşlerdir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Gelincik Baba – Hüseyin Bin Abdulah
Malatya – Merkez Hilan Köyü Peygamberler Yurdu anlamındaki Hilan, Alevi Türk köyü olup il merkezine 15 km. mesafededir. Köyde türbesi bulunan Gelincik Baba’nın asıl ismi Hüseyin bin Abdullah’tır. Onun İslam orduları ile ordu komutanı olarak Malatya’ya geldiği, ehl-i beyt soyundan olduğu, o zaman dini inancı Şaman ve Gök Tanrı olan halka ehl-i beyt sevgisini ve İslamı, Kuran-ı Kerim’i benimsetmiş olduğu anlatılır. O günkü inancı İslama ve Kuran-ı Kerim’e yakın olduğu için Hilan halkı, bu yeni dini benimsemekte zorluk çekmez. Halk Hüseyin bin Abdullah ‘ı sever ve sayar. Fakat bu durum Malatya’daki Bizans yönetiminin hoşuna gitmez ve İslami gelişmeleri önlemek için Hüseyin bin Abdullah’ın askerleri ile savaşa girer. Hilan halkı Hüseyin bin Abdullah’ın yanında yer alır ve savaşı Hüseyin bin Abdullah’ın askerleri kazanır. Ama muharebede Hüseyin bin Abdullah Şehit olur. O dönemde halkın kutsal saydığı, şaman törenlerinin yapıldığı yere Hüseyin bin Abdullah defnedilir. Daha sonraları ise Hüseyin bin Abdullah’ın mezarı türbe haline getirilir. Evlenen çiftlerin türbeyi ziyaret edip üç defa etrafını döndüğü bu yer, zamanla Gelincik Baba ismini alır. Her yıl Mayıs ayının başında halkın birlik ve beraberliğini sağlamak için burada lokmalar dökülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Nezir Gazi – Hötüm Dede
Malatya – Battalgazi – Meydanbaşı mah Halfeti minaresi yanında Battalgazi soyundan geldiği rivayet edilen Nezir Gazi yatırının bulunduğu Hötüm Dede türbesi Battalgazi Meydanbaşı mahallesinde Halfeti minaresinin hemen yanındadır. Mevcut yapı sonradan düzenlenmiş olup dikdörtgen biçimindedir. Halk arasında yürüme yaşı geçtiği halde, yürümeyen küçük çocuklar bu ziyarete götürüldüğünde iyileşeceğine inanılır.
Çeki Baba Türbesi
Malatya -Hekimhan – Ballıkaya mezrası Çeki, Ballıkaya’nın mezraası olup Çeki Dağı’nın eteğinde yer alır. Halk arasında Çeki Dağı’na Çeki Baba da denir. Burada, Bizans döneminden kalan bir gözetleme kulesi bulunduğu öne sürülür. Tepenin başında taşlarla çevrili yerin mezar, bu mezarın da Çeki Baba’ya ait olduğu söylenir. Çeki Baba ile ilgili birçok menkıbe anlatılır. “Mihail’de iki beylik savaşa tutuşurlar. Beylerden birinin askerleri bozguna uğrayacağı sırada kumandan sancaktara “Çek çek!” diye seslenir, askerler gerileye gerileye bu tepeye kadar ulaşırlar. Sancaktar tepedeki kulede şehit olur.” Çeki adının bu olaydan geldiği söylenir. Adakları olanlar tepede kurbanlarını keserler, etli pilav yapıp gelenlere dağıtarak ziyaretlerini gerçekleştirmiş olurlar. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Ahmed Turan
Malatya – Battalgazi – Ahmed duran sokak Şehir surları dışında namazgahın batısında yer almaktadır. Tek kubbeli bir mescit iken 1960 yılında gördüğü tamir esnasında kubbesi yıkılarak kubbesiz hale getirilmiştir. İçerisinde Battal Gazi’nin gaza arkadaşlarından Ahmed Duran’ın mezarı olduğu söylenir. Kitabesi 1794 tarihini taşımaktadır ve hayrat sahibi Diyarbakır valisi ve Maden-i Hümayun Emini Yusuf Ziya Paşa’nın oğlu Muhammed Sabit Bey olarak geçmektedir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Edir ile Bedir Türbesi
Malatya – Battalgazi – Atatürk caddesi üzerinde Battalgazi ilçesi, Atatürk Caddesi üzerinde bulunan türbe sekizgen planlı olarak inşa edilmiştir. Yapı içerisinde iki adet sanduka bulunmaktadır. Bu türbe ile ilgili yöresel inanışa göre anlatılan hikâye şöyledir; Gayrimüslim yiğitliği dillere destan Adin ile Müslüman olan iyi niyetli Bedir sevdalanmıştır. Adinin babası dinsel farklılıktan dolayı kızını Bedir’e vermemiştir. Bu sırada Rumlar Malatya üzerine yürümüş Adin ve Bedir bu savaşta şehit düşmüş ve türbenin bulunduğu yere defnedilmiştir. Yöre halkının isimleri yanlış telaffuz etmesinden dolayı türbe ismi Edir ile Bedir olarak anılmıştır.
Nefise Hatun Kümbeti
Malatya – Battalgazi – Osman Ateş caddesi üzerinde Kanlı Kümbet’in güneyinde olup baldaken tarzında, kubbeli ve kare planlı olarak inşa edilmiştir. Toprak seviyesindeki iki sıra düzgün kesme taş dışında kaplama taşları sökülmüştür. Mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan türbe 15.yüzyılda Kadı Abdurrahman tarafından yaptırılmıştır. Onarımı yapılan türbe ziyarete açıktır. Türbede peygamber sülalesinden olduğu rivayet edilen Emir Sührap Beyin kızı Hacı Nefise Hatun’un mezarı vardır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Sadık Baba
Malatya – Hekimhan – Güvenç Köyü Asıl adı Hüseyin olup ilçeye 15 km. mesafede bulunan Güvenç köyünde 1 Mart 1771’de dünyaya gelir. Babasının ad Kurada Ali’dir. Genç yaşta şöhreti oldukça yayılan aşık, okur yazarlığı olmayan ümmi bir kimsedir. Şiirlerinde Sadık mahlasını kullanmış olup, halk arasında da Sadık Baba ismi ile sevilip sayılmıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarının önemli bir bölümü Sivas’ın Karaöz köyü ile Hekimhan’ın Başak köyünde geçmiştir. İlham geldikçe söylediği şiirleri yakın arkadaşı Molla Bektaş tarafından tutulan bir cönkte yazıya geçirilmiştir. 35 yaşından sonra kendi köyü olan Güvenç’e dönen aşık, köyünde evlenmiş ve çoluk çocuğa kavuşmuştur. Halen köyde torunları bulunmaktadır. Hayatının sonuna kadar çiftçilikle geçinmiş ve 8 mart 1837de Güvenç köyünde vefat etmiştir. Bu gün çevre köylülerce mezarı ziyaret yeri olarak kabul edilmektedir. Tarikat meclislerinde kendini yetiştiren insanlardan olan Sadık Baba Bektaşi edebiyatında öne çıkan yedi şairden biri sayılır. Kumralımsı, sarı saçlı, uzunca bıyıklı, sarı sakallı, orta boylu, sessiz, sakin, parlak gözlü bir kimse olup Vahdet-i Vücut prensibini benimsemiştir. Din ve tarikat ulularını sevmiş, onları şiirlerinde övmüştür. Şiirlerinin çoğu dini, tasavvufi ve öğretici türdendir. Şiirleri, Cemal Özbey tarafından ‘Sadık Baba, Hayatı ve Deyişleri’ (Ankara 1957) adıyla yayımlanmıştır. Gönüle Öğüt Gönül seIamını kamile söyle Alıcı olmayınca açma dükkanı. Ariflik manasın sor sual eyle Müşterisiz yerde olma lisanı Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Medi Şeyh Türbesi
Malatya – Darende – Güdül Darende’ye 10 km. uzaklıkta Tohma çayı ile Darende Malatya yolu arasında yeralan Medi Şeyh türbesi iki bölümden oluşur. Külliyede mescit üzeri düz dam, türbe ise Horasan harçla yapılı kubbe biçimindedir. Külliyenin kitabesi yoktur. Türbede yatan zatın tabiinden olduğu ve mücahit olarak geldiği ve burada kaldığı söylenir. Darende’ye 1300 yılında gelmiştir. Medine’den geldiği için Medi Şeyh olarak anılır. Bulunduğu köyün adı da Medişeyh (Karşıyaka) dır. Medine-i Münevvere’den, Anadolu’nun İslamlaşması için, İslam ordularının Anadolu’ya yaptıkları seferlerine katıldığı ve burada şehit düştüğü kabul edilir. Medine’den gelmiş olması ve Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in temiz neslini temsil etmesi açısından ayrı bir hürmet gösterilmektedir. Medişeyh Türbesi’nin yeniden inşâsı Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı tarafından gerçekleştirilmiştir. Yapının orijinalinde kerpiç ve ahşap malzeme kullanılmış iken, yenilenen binada taş malzemeden faydalanılmıştır. Mimari ve estetik bakımdan orijinal olan yeni binanın projesi, Yüksek Mimar-Mühendis Yücel Sarı tarafından hazırlanmıştır. Yeni inşâ edilen külliye; türbe ve camii kısmı olmak üzere iki ayrı bölümden oluşmaktadır. Lojman ve müştemilatı mevcuttur. Hâlen her türlü bakım ve onarım hizmetleri, merkezi Darende’de bulunan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı tarafından yapılmaktadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Kanlı Türbe
Malatya – Meydanbaşı mahallesinde mezarlık içinde yer alır. Kare planlı olup baldaken tarzındaki türbenin beşik tonozlu mumyalığında düzgün kesme taş, ayaklarda bir kesme taş, üç sıra tuğla, kemer ve kubbesinde ise sadece tuğla kullanılmıştır. Bugün restorasyonu ile birlikte çevre düzenlemesi de yapılmış olan türbenin kitabesi mevcut değildir. Bununla birlikte, XII. yüzyıl sonları ile XIII. yüzyılın başlarında inşa edilmiş olduğu tahmin edilen eser, tipik bir Selçuklu kümbeti biçimindedir. Zemin katında kıble duvarı üzerinde boya ile sıva üzerine yazılmış kitabesi okunamayacak kadar bozulmuştur. Asıl mezar zemin katta olup kime ait olduğu hakkında bilgi yoktur. Halk arasında, kümbette kullanılan “kanlı” kelimesinin, yapılış amacından ayrı olarak Osmanlı döneminde suçluları idam etmekte kullanılan bir sehpa olarak kullanılmasından ileri geldiği söylenmektedir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Şeyh Mahmut El Hamedani – Hacı Baba
Malatya – Ali Baba Mezarlığı Tarikat- Nakşibendiyye den Mevlana Halid Bağdadi hazretlerinin kolundan Hafız muhammed Ruhavi (k.s.) ( Şanlıurfa ) Beyzade Ali Rıza Efendi (k.s.) ( Elazığ ) Küçük Mehmet Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Akçalı Hacı Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Hacı Selim Efendi (k.s.) ( Adıyaman ) Abdurrahman Açar (k.s.) ( Şanlıurfa ) Halifesi Şeyh Mahmut El Hemedani (k.s. ) ( Hacı Baba )
Abdulharap Ziyareti
Malatya – Doğanşehir – Savaklı Köyü İlçeye uzaklığı dokuz km. olan Savaklı köyünde Abdulharap ziyareti bulunur. Bu türbeye zaman zaman çeşitli dilek ve adaklar için gidilir. Köyün adı Çelikhan’ın Abdulharap köyünden gelenler tarafından başlangıçta Abdulharap olarak verilmiştir. Bu isim, 1960’lı yıllarda Sürgü Barajının Dolusavak tipi yapılmasından dolayı bu isim köylüye hoş geldiğinden Savaklı olarak değiştirilir. İlk kuruluşu barajın alt kısmında kalan köy sel tehlikesine kalmamak için barajın batı yakasına taşınmıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
İbrahim Taceddin Veli
Malatya – Darende – Osman Hulusi Efendi vakıf binası İbrahim Taceddin Veli 1252’de Darende’de vefat etmiştir. Kabri, zaviyesine binaen, Osmanlı Devleti zamanında Zaviye Mahallesi adını alan yerdedir. Burası, ahfadından Osman Hulûsi Efendi’nin Zengibar kalesi dibinde bulunan evinin bahçesindedir. Oğlu Şeyh Ali’nin kabri de kendisinin yanında bulunmaktadır. Bu mevki Şeyh Ali’nin Zaviye Mescidi’ne vakfettiği hanelerin yeridir. Burası daha sonra Şeyh hamid-i Veli Tekkesi’nin hizmetine verilmiştir. Zaviye Mescidi İbrahim Taceddin Veli’nin aynı mahalde bulunan zaviyesine ait mescittir. Oğlu Şeyh Ali’nin bu mescide ait vakfiyesi günümüze ulaşmıştır. İbrahim Taceddin Veli Hazretleri’nin 13. yüzyılın ortalarında Diyarbakır Kadılığı’nda bulunduğu ve orada bir cami ile bir kütüphane yaptırmış olduğu nakledilir. Darende’nin Ayvalı köyünün onun soyundan olan Ciğerli oğullarından Seyyid Hasan’ın torunlarına ait olduğu rivayet edilmekte; bu ailenin çok alim yetiştirdiği, cesur ve bahadır oldukları anlatılmaktadır. Bunlardan A’ma Halil Efendi (ö.1883) Sivas Gök Medrese’de kırk sene müderrislik yapmış olup, aynı zamanda şehrin müftülüğünde bulunmuştur. İbrahim Taceddin Veli’nin torunlarından Şeyh Cû adı ile bilinen zat ise 1571’de vefat etmiştir. Darendeli Hanefi Efendi, onun Darende’nin eski adı ile Gökyar Mahallesi diye bilinen semtindeki Abidin Paşa’nın bahçesinde medfun olduğunu nakleder. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Derviş Ali Türbesi
Malatya – Kuluncak – Bicır köyü Sadece Alevilerin değil Sünnilerin de ziyaret ettiği söylenen Derviş Ali’nin türbesi ile ilgili olarak Bicir köyünde anlatılan bir söylencede yıldızın tasavvuftaki yerine değinilir. Anlatıldığına göre Derviş Ali, tarikata katılma isteğini, “Güneşin selamını alan biz idik!” sözleriyle ifade eder. Bunu duyan Abidin Ağa, ona itiraz ederek Güneşin selamını alan kişinin alnında Zühre yıldızının olacağını söyler. O sırada Derviş Ali, başındaki kalpağı çıkarır ve etraf nur ile dolar. Bunu gören Abidin Ağa, yaptığına pişman olarak şeyhlik postundan kalkar ve oraya Derviş Ali’yi oturtur. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Seyyid Ahmed Nuri Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Es-Seyyid Osman Hulusi Efendinin ağabeyi Şeyhzade lakabıyla bilinen Ahmet Nuri Efendi, 1900 yılının Aralık ayında Darende’nin Şeyhli Mahallesinde dünyaya gelir. Babası Hatip Hasan Efendi, annesi Fatma Hatun’dur. Ahmet Nuri Efendi Zeynep hanımla evlenir ve bu izdivaçtan Bedreddin, İbrahim, Ali, Ayşe, Fatma, ve Hayriye adlarında beş çocukları olur. Şeyh Hamid-i Veli medresesinde tedrisini tamamladığı dönemde medresede müderrislik yapanlar Hacı Mahmud Efendi ve Hacı Mehmed Efendidir. 1925’te vatani görevini yapmak üzere askere gider. Okuryazar olduğu için askerliğini yazıcı er olarak yapar ve 1928’de terhis olur. Ahmet Nuri Efendinin askerlik cüzdanındaki bilgilere göre 1.75 boyunda, 86 kg. ağırlığında, okuryazar olduğu kayıtlıdır. Askerlik hizmeti dönüşü, Sivas-Kalkım’da imametliğe tayin edilir. Babaları Hatip Hasan Efendi’nin vefatı üzerine Darende’ye döner. Ahmed Nuri Efendi Kalkım’da görev yaparken rüyasında evin hali ayan olur. Bunun üzerine yola çıkarak Darende’ye varır, anne ve babasının türbelerini ziyaretten sonra eve kardeşlerinin yanına gelir. Cuma günü cemaatın ısrarı üzerine minbere çıkar. Ahmed Nuri Efendi kardeşi Osman Hulusi Efendi’ye, “Allahü’l alem bizim de ömrümüz tamam”, der. Rüyasında Şeyh Hamid-i Veli Camii şerifinin içersinde Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri kendisini eli ile çağırmış ve “Ahmedim, müştakım sana, geldin mi bana” demiş. Ahmed Nuri Efendi, “babamızın yanına layık değiliz ama, annemizin yanına bari gömseler bizi, dedikten sonra sohbete gider. Sohbetten sonra dönüşünde titreyerek hasta vaziyette eve gelir. İkindi üzeridir. Acele etmekte, ikindi vaktinin girmesini beklemektedir. Namazı kılar ve yatar. Bir daha kalkmaz. Beş altı gün yatar. Osman Hulusi Efendi ağabeysi için Hacılardan “Ahmet Efendi sever” diye su getirerek, “Ahmet Efendi, ağabey. Çay suyu getirdim, sana çay hazırlayayım mı?” diye sorar. Ahmet Nuri Efendi içini çekerek, “ah!..ah!..” der. Tam o sırada yatsı ezanı okunmaya başlar, ezan okunurken Ahmet Nuri Efendi “Allah Allah”, diyerek ruhunu teslim eder. Hacı Hasan Efendi Ahmet Efendi’nin rüyasında gördüğü ve şimdi kabrinin bulunduğu yeri göstererek, kazmayı eline alır, “yer de sizin, ecdad da” der ve Ahmed Nuri Efendi Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresine defnedilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
İsmail Dede – Arguvan
Malatya – Arguvan – Karahöyük köyü Karahöyük köyünün Bemere mezraasında İsmail Dede’nin türbesi bulunmaktadır. Bu türbe aynı zamanda sarılık ocağıdır. Sarılık hastalığına yakalananların burayı ziyaret etmekle iyileşeceğine inanılır. Bemere mezraasında Hıdır Baba’nın türbesi ile İsmail Dede türbesi, köyün içinde ise Hatuncicim türbesi bulunmaktadır. Türbelerin taşları Mezirme tarafından hayvanlarla taşınarak inşa edildiği söylenmektedir. Hatuncicim türbesinin içinde Ali Ağa ve oğlu Kemal’e ait mezarlar vardır. Anlatılır ki, Osmanlı döneminde Karahüyük’ten aşar vergisini Maksut Bey toplarmış. Daha sonra Ali Ağa tarafından toplanmaya devam edilmiş. Ali Ağa, Osmanlıya yakınlığından dolayı gerek otoritesi ile gerekse mal varlığı ile köyün yönetiminde, üretiminde önemli rol oynamıştır. Harput sancağı ile görüşmeye gittiği bir dönemde burada öldürülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Şeyh Bedrettin Hz.
Malatya Darende İlçe'sinde Şeyh Bedrettin Hz. Türbesi,
Hz. Seyyid Abdurrahman Gazi R.A. (Medi Şeyh)
Medine asıllı olan Şeyh, kısaca "Medişeyh" olarak anılmaktadır. Hz. Seyyid Abdurrahman Gazi R.A. Hazretlerinin Medine-i Münevvere'den gelen İslam ordularının Anadolu'ya yaptıkları seferlere katıldığı ve burada şehit düşen Sahabelerden olduğu bilinmektedir. Doğum ve vefat tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Türbe, Malatya’nın Darende ilçesinde, Medi Şeyh Camii'ndedir.
Ali Baba Hz. (Ali Bingazi, Seyyid Battal Gazi Hz.'nin oğlu)
Malatya Battalgazi İlçesinde Ali Baba Hz. Türbesi Battalgazi ilçesindeki surların dışındaki yolun hemen sağında yer almaktadır. Namazgahın içerisinde bulunan mihrap taşının üzerindeki namazgaha ait kitabeye göre; namazgah 1243 yılında yaptırılmış. Aynı kitabede yazılanlara göre; Ali Bana Namazgahını Saceddin Ishak oğlu Kemalettin Kamyar tarafından inşaa ettirilmiş. Saceddin Ishak oğlu Kemalettin Kamyar tarafından yaptırıldığı halde neden Ali Baba isminin verildiği anlaşılmamaktadır. O dönemde genelde bu tür eserleri yaptıranlar ya kendisinin ya da ailesinden birinin ismini vermektedir. Ama bu namazgahın ismi Ali Baba olarak verilmiştir ve namazgahta bulunan kitabede dahil hiç bir yerde neden bu ismin verildiği yazılmamıştır. Ali Baba namazgahı dikdörtgen planlı olarak kesme taş kullanarak yapılmıştır. Yapım aşamasında namazgah yerden biraz yüksekte inşaa edilmiştir. Yani namazgah zemin seviyesinde değil biraz yüksek bir platform üzerinde kurulmuş şekilde yapılmıştır. Ali Bingazi Seyyid Battal Gazi Hz.'nin oğludur.
Kara Baba Hz. (Arap Baba)
Malatya Battalgazi ilçe'sinde Kara Baba Hz. (Arap Baba) Türbesi,
Sofracı Baba Hz.
Malatya Darende ilçe'sinde Sofracı Baba Hz. Türbesi,
Sıddi Zeynep Hz.(Seyyid Battal Gazi Hz.'nin kerimesi)
Malatya Battalgazi ilçesinde Sıddi Zeynep Hz. Türbesi Battalgazi ilçesinin Karahan Mahallesi’ndedir. Kayseri'de bulunan Miladi 1184 tarihini taşıyan aynı sitildeki kümbetten yola çıkılarak, bu türbenin de Danişmend sultanlarından birine ait olma ihtimali oldukça kuvvetlidir. Kümbet, 1965 yılında halkın yardımlarıyla onarılmıştır. Kümbetin içten ve dıştan sekizgen piramidal bir gövdesi ve külahı vardır. Yapıda tamamen düzgün kesme taş kullanılmıştır. İçerisinde, son zamanlarda betonla yenilenmiş sade bir mezar bulunup, bu mezarın kime ait olduğuna dair herhangi bir kitabesi mevcut değildir.
Hasan Gazi Hz.
Malatya Darende ilçesinde Hasan Gazi Hz. Türbesi Seyyid Hasan Gazi Hazretleri, Hz. Peygamber Efendimiz (sav)’in torunlarından, Hüseyin Gazi’nin kardeşi, Seyyid Battal Gazi’nin amcası ve kayınpederidir. Abbasiler döneminde Zengibar kalesinin kuşatmasında şehit olmuştur.
Darendeli Hacı Mahmud Efendi
Malatya – Darende – Hamid Veli camii haziresi Şiranlı Hacı Mustafa Rumi Efendi’nin halifesi. Yaşar Baş’ın yazısından ( Yaşar Baş. Şeyh Hamid-i Veli Caii haziresinde medfun zatlar Müftü Sofuzade Hacı Mahmud Efendi. Yıl.3 Sayı 11. ) Hacı Mahmut Efendi’nin, Sofuzade lakabı ile tanınan Mehmed Ağa’nın oğlu olduğunu öğreniriz. 1 Ocak 1826’da Darende’de dünyaya gelen Mahmut Efendi, belli bir öğrenim yaşına gelince, Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri Camii şerifi yakınında bulunan sıbyan mektebi’nde tahsil hayatına başlar. Buradan mezun olduktan sonra Uşak’da bulunan Ayıntabizade Hacı Ahmet Efendi’nin ders verdiği medreseye devam eder. Sonra Sivas’a giderek ikamet eder ve evlenir. Gökmedresede müderrislik yapmakta olan Darendeli Hacı Salih Efendi’nin derslerine devam eder. Hocasının da iznini alarak Kayseri’ye gider ve burada Kurşunlu Medresesinde Ağcakoyun Müftüsü Hacı Arif Efendi’den dersler alır. Daha sonra İstanbul’a gider. Edirnekapı yolu üzerinde bulunan Nişancı Medresesinde ikamet etmeye başlar. Aynı zamanda bu medresede görev yapmakta olan Kavalalı Yusuf Efendi’den Şerh-i akaid ve diğer bazı dersleri alır. Hocasının ölümü üzerine Fatih Camii Medresesi müderrisi Kara Halil Efendi’den Kadı Miri ve Celali derslerini alır. Aynı hocadan 1861 tarihli bir icazetname alarak medrese tahsilini tamamlar. Burada ders gördüğü esnada 1860’da ruus-u hümayun (resmi göreve tayin) imtihanına girer. Bu imtihanı kazandığına dair kendisine şehadetname verilir. Ancak göreve tayin edilmeden Çorum’a gider. Burada müderrislik yapmaya başlayan Hacı Mahmud Efendi, tahsili esnasında Arapça ve Farsçayı da öğrenmiş olduğundan bu dersleri de vermektedir. Çorumlu Mustafa Rûmi Şiranî Efendiye intisab ederek, tasavvuf ilimlerine de âşinalık kazanır. Bu arada şeyhi ile beraber hac ziyaretine gider. Dönüşünden sonra Hacı Mahmud Efendi diye anılmaya başlar. İsmail Hakkı Altuntaş, Hacı Mahmut Efendi’nin evliliğinin Çorum’da gerçekleştiğini kaydeder . Bu evlilikten üç oğlu olur. Bunlardan ikisi Müftü Mehmet Emin ve Rüştü Efendidir. Küçük oğlu ise, genç yaşta vefat eder. Raziye, Zeynep, Firdevs ve Nafiye isimlerinde dört de kızı dünyaya gelir. Raziye Hanım, âlim Ömer Şem’i Efendinin oğlu âlim ve fazıl Mustafa Esad Efendi ile evlenir. Çorum’da yaklaşık yirmi beş yıl kaldıktan sonra, ziyaret maksadıyla Darende’ye gelir. Halk yeni kurulmuş olan mahallelerdeki bahçeli yazlık evlerde oturmaktadır. Bu sebeble Darende’nin eski mahallelerindeki evler, camiler ve diğer eserlerin birçoğu harap olmuştur. Camilerden sadece Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri Camii şerifi yıkılmamıştır. Hacı Mahmud Efendi, bu caminin yıkılmaması için hemen onun etrafına sekiz on odalı bir medrese ve tekke yaptırır. Ve burada ders vermeye başlar. Bu medrese Şeyh Hamid-i Veli Medresesi olarak tanınır. Hacı Mahmud Efendi, eski şehrin bulunduğu mahaldeki bu medreseyi yeniden ihya edince, halk da kısmen bu bölgede kalmaya başlar. 20 sene zarfında yüzlerce talebeye ders okutan Seyyid ve Hâlid Efendilerin hocaları Hacı Mahmûd Efendi, Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin Darende’de bu Câmii Şerîf derûnunda medfûn bulunduğunu ve birçok kerre murâkabe halinde gördüğünü anlatır. Şeyh Hamidi Veli Kütüphanesine kitaplar vakfeder. Hacı Mahmud Efendi, tahminen üç dört yıl kadar Şeyh Hamidi Veli Medresesi’nde müderrislik yaptıktan sonra, halkın isteği üzerine 65 yaşında iken Darende müftülüğüne tayin edilir. Bu tayini Şeyhülislamın 7 Ocak 1891 tarihli menşuru ile gerçekleşir. Onun birkaç yıl müftülük yaptıktan sonra eski görevi olan müderrisliğe geri dönmüş olduğu görülür. Hacı Mahmud Efendi’nin dirayetli, her yönü ile görevini yapmaya muktedir bir kimse olup orta boylu, ela gözlü, kumral sakallı bir eşgale sahip olduğu nakledilir. Kabri Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresindedir. Mezar kitabesinde, ‘Ulema-ı kiramdan eş-Şeyh Müftü Hacı Mahmud Efendi 1901’ kaydı bulunmaktadır. Başlangıçta, Hacı Mahmud Efendinin cenazesi kendisinin Şeyhli ailesinden olmadığı ileri sürülerek Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresine defnedilmek istenmemişse de, Şeyh Süleyman Efendinin aracılığı ile mesele halledilerek defin gerçekleşmiştir. Hacı Mahmud Efendi, Şeyh Hamidi Veli Medresesi’nde müderrislik yaptığı yıllarda 240 öğrenci okutup, on beş hocaya icazet verir. Sonraları adlarını çokça duyurmuş olan Darendeli âlimlerin yetişmesine öncülük eder. Oğlu Hacı Mehmet Emin Efendi, Gürün Müftüsü Gürünlü Nazif Efendi, Elbistan kadısı Seyyid Efendi, Mehmet Paşa Medresesi müderrisi Çorumlu Kasım Efendi, Kangal’ın Karacaviran köyünden Hacı Bekir Efendi, Gerimterli Ömer Efendi, Bayram Efendilerden Hacı Mehmet Efendi, Müftüzâdelerden Darende kadılığı yapmış olan Mustafa Esad Efendi, Halidi Yekta Efendi, Es-Seyyid Ömer Osman Hulusi Efendi, Es-Seyyid Hatip Hasan Efendi, onun önde gelen talebeleri idi. Hacı Mahmut Efendi’nin hakkında anlatılan menkıbelerden ikisi şöyledir ; Talebelerinden biri Ramazana yakın bir günde, bir köye yolu düşer ve o köyün ileri gelenleri ile görüştüğünde kendini takdim eder. Köyün ileri gelenleri, “Çok iyi geldin, yarın Ramazan, bizim teravih namazlarını hatimle kıldırabilir misin?”, diye sorduklarında, “kıldırırım” kelimesi ağzından çıkar. Halbuki kendisi hafız değildir. Büyüğünün ve Allah’ın hidayetine sığınarak bir boy abdesti alıp, her gün bir cüzü ezberlemek kaydıyla 30 gün yanlışsız ve noksansız teravih namazını hatim ile kıldırır. Ancak son rekatta “Nas” suresinde şaşırmış olup üç kere tekrarlaması ile düzeltip, namazı ikmal etmiştir. Bilahare Darende’ye geldiğinde durumu hocası Hacı Mahmud Efendi’ye beyan ettiğinde, merhum, “Oğul! O şaşırma kabahatı senin değildir. O anda biz seni tasarrufumuzda tutmamıştık”, diye buyurur. Diğer menkıbede şunlar anlatılır. Hafız Ağa bir gün ırmaktan omuz çengeli ile iki kova su götürürken, bunu Mahmud Efendi görür. “Hafız Efendi! Bu suyu nereye götürüyorsun?” diye sorduğunda, Hafız Efendi, “Sayın hocam! Malumunuz kuyunun suyu kurudu. Ağaçların dibine götürüyorum.”, der. Bunun üzerine Hacı Mahmud Efendi, “Öyle mi! Hele onu bırak bir kuyuya kadar gidelim”, diyerek kuyunun başına varıp otururlar. Hacı Mahmud Efendi 40 tane taş sayıp Hafız Ağa’nın eline vererek, “Oğlum 40 Yasin-i Şerif oku, her Yasin-i Şerif’in bitiminde bu taşın birini kuyuya at”, demesiyle, kendisi istiğrak haline dalar. Hafız Ağa 39 Yasin-i Şerif’i okuduktan sonra 40. taşı Hacı Mahmud Efendi kendisi alıp ağzında ıslatarak kuyuya bırakmasıyla beraber kuyunun suyu bir anda dolarak yatağı olan arka revan olmaya başlar. Bunu gören Hafız Ağa büyük bir sevinç ve hayretler içine düşerek bir abdest almak ister. Hacı Mahmud Efendi, “Gel oğul! Abdestimizi gidip caminin önünde alalım”, demesiyle beraber onlar caminin önüne gelinceye kadar su onlardan önce gelmiştir. Su ile abdestlerini alırlar. Kaynak : Malatya Evliyaları , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun )
Hıdır Abdal Türbesi
adres
Battalgazi Oğlu Bingazi Türbesi
Malatya – Ali Baba mezarlığında aynı adı taşıyan mezarlıkta bulunmaktadır. Kaba yontma taş ve moloz taştan inşa edilmiş olan türbe XIII. yüzyıla ait olup, sonraki dönemlerde yapılan onarımlarla özelliğinden kısmen uzaklaşmıştır. Kare planlı türbe, üzeri geniş ve çok yüksek bir kubbe ile örtülüdür. Giriş kapısı düz lentolu olup, duvarları sağır olarak yapılmıştır. Duvarların dört köşesi dışarıya doğru çıkıntılıdır. Bu durumda türbenin orjinalinin daha farklı biçimde olduğu sanılmaktadır. Türbenin çevresinde mezarlar ve bazı mimari kalıntılar bulunmaktadır. Türbede yatan zatın, Battal Gazi’nin oğlu Ali Bingazi olduğu kabul edilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma