Ana Sayfa Evliya
2.867 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.867 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 10 / 29 · 2.867 kayıt

Dr. Münir Derman

📍 Ankara

Ahmet Kayhan Dede

Ankara – Mamak – Ahmet Kayhan camii

📍 Ankara

Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ( Melami Şeyhi )

Ankara – altındağ – solfasol kabristanı Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ile ilgili bilgilere Mahir İz’in anılarında rastlıyoruz. Ankara Solfasol Köyü kabristanında kabri bulunan İsmail Ağa, Cumhuriyetin ilanı yıllarında Ankara’da gönül erbabı arasında önemli bir yere sahiptir. Mahir İz “İz Bırakanlar” isimli eserinde İsmail Ağa hakkında şunlar yazar: “Ankara’dan şahsen tanıdığım Arabacılar Kahyası İsmail Ağa , işte mezkur Şeyh Nurü’l Arab’dan inabe etmiş olan Ankara Hukuk Mahkemesi azası Vehbi Efendi’den el almıştı. Yıllarca evvel Umumi Harp içinde bir gün berber Selanikli Kazım Nami’nin dükkanında traş oluyordum. Bu İsmail Ağa da köşede oturmuş çubuk içiyordu. Berbere anlattığı bir vak’a veya hikaye dolayısiyle bir Ayet–i Kerim’e okudu. Fakat verdiği mana birden bire nazarı dikkatimi celbetti, çünkü ancak okumuş yazmış bir hoca efendi bu kadar güzel tefsir edebilirdi. Hemen berberin elini tutup arkama dönerek baktım. İsmail Ağa “Ne o Efendi! Yakıştıramadın mı?” dedi. Ben mahcup oldum. Berber işini bitirdikten sonra gidip yanına oturdum; yukarıda verdiğim izahatı kendinden öğrendim. Bu zatın Melamiliği amel bakımından Ehl i Sünnet yolundaydı; ezan okunur okunmaz camiye cemaate koşardı. Kıyafet tam o zamanki esnaf kıyafeti idi. Yalnız hoca efendilere veya meşayihe benzeyen uzunca bir sakalı vardı. Daha sonraları bütün Anadolu’da büyük bir şöhret kazandı. Ben İstanbul’a döndükten sonra, bir gün Maraşlı Tahir Efendi merhumun müritlerinden ve Türkçe muallimlerinden Sivaslı Ali Bey’e rastladım. Şuradan buradan konuştuktan sonra “Bize gidip bir kahve içelim” dedi. Gittik. Ankara’da yapılan bir dil kong­resine iştirak etmesi için hemşehrisi olan Maarif Vekili Reşad Şemseddin Bey’e bir mektupla müracaat ettiğini ve bu suretle Ankara’ya gittiğini söyledikten sonra “Maksadım dil kongresi değil, İsmail Efendi hazretlerini ziyaretti” deyince ben şaşırdım. “İsmail Efendi kütüphaneden dışarı çıkmaz, Ankara’ya nasıl gitti?” deyince; bana “Sizin dediğiniz Kütüphane Müdürü İsmail Saib Efendi değil; bu bütün Anadolu’nun tanıdığı İsmail Efendi hazretleridir ” diye karşılık verdi. Bu söz, bende bir tedaı yaptı; “Bu zat sakın Arabacılar Kahyası İsmail Ağa olmasın?” dedim. “Tamam, işte o zattır, kerameti zahirdir” dedi, ismini anarken bile derlenip toplandı. Zannediyorum 1952 53 ders yılı içinde idi. Haydarpaşa lisesi’ne tanıdıkları ziyaret için gelen Maarif Vekaleti Teftiş Kısım Şefliğinden emekli Ankaralı Mehmed Galib Karabatur Bey’e ki -herkesin sevgisini kazanmış hayırhah bir zat idi- İsmail Ağa’yı sordum; “Vefat etti” dedi ve kerametine dair şöyle bir hadise anlattı: “Bir gün kahvede iki kişi oturuyormuş. Merhum İsmail Ağa da yanlarındaki masada nargile içiyormuş. O zatlardan birine: “Ne düşünüp duruyorsun? Bu dünyada öyle yanlışlıklar olur ki, onu düzeltmeye kimsenin gücü yetmez.” ve diğerine de: “Herkesin verdiği söze aldanmamak, takdir yerini bulur.” demiş. Sonradan bu iki zat naklediyor: ilki, Ziraat Vekaleti memurlarından olup, isim yanlışlığı ile emekliye sevkedilmiş ve bu emr ı vakii düzeltemediği için üzüntü içinde imiş. Adı Hasan olan bu zat, asıl emekli yapmak istedikleri başka bir Hasan Bey yerine kur­ban olmuş, ikinci zat ise yukarıda adı geçen Çorum Mebusu Abdurrahman Dursun Bey imiş; kendisi partisi tarafından ihmal edilmiş, yine bir meb’usluk ona vaad edildiği halde, iki seçimde de hatırı sorulmamış; üzüntüsü ondan neş’et ediyormuş. Mehmed Galip Bey, İsmail Ağa’nın birçok hususi halleri olduğunu da söyledi. Melamilerde bir husus nazarı dikkatimi celbeder. Bunların zikri sohbettir. Bu zevattan bazılarıyla görüştüm; herkesten başka türlü düşünüyor ve beyanları da başka türlü oluyor. Mesela Harbiye Nezareti Kalemi emeklilerinden merhum Fehmi Bey’le tanıştım.” Ankara – Altındağ Solfasol Köyü mezarlığında bulunan kabri üzerindeki kitabede şu ibare yazılıdır: “Kutbül arifin ve gavs’ül…vasılin kibarı muhakkıkini melami… yeden arifi billah Ankara evi Hacı İsmail Gül Efendi hazretlerinin ruhu saadetlerine Fatiha. hakka vuslatı: 26.5.193 Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Şeyh Mehmed Tayyib Baba

Ankara – Altındağ – Sofasol köyünde Son Osmanlı dönemi mutasavvıflarındandır. Şeyh Mehmed Tayyib Baba Efendi, resmi nüfus kayıdlarına göre 1856 yılında Ankara’da doğmuştur. Tayyib Efendi’nin babası Şeyh Edhem Reşad Baba , annesi Nezihe Hanım’dır. Birisi erkek, ikisi kız üç büyük kardeşi olan Mehmed Tayyib Efendi’ye çocuk yaşta iken ağabeyi Muhlis Baba ile birlikte, Hacı Bayram-ı Veli zaviyedarlık ve türbedarlık görevi tevcih edilmiştir. Hacı Bayram-ı Veli dergah evi şeyhi Abdülhamid Baba’nın vefatı üzerine 30 Haziran 1897 tarihinde Hacı Bayram Dergahı şeyhi olmuştur. Şair Sadullah izzet Efendi’nin oğlu şair Mustafa Pertev Efendi tarafından Mehmed Tayyib Efendi’nin doğumu üzerine şu tarih kıtası yazılmış: Mübarek-bad daim sulb-i Edhem ‘den ki Bayrami Bi hamd-illah yine bir gonce-i nevaçtı kim ceyyid Gelib bir müjde-i hatif dedi tarihini Pertev Cihana hayr ile basdı kadem Tayyib Baba Seyyid( 1272/1855) Hacı Tayyib Baba , Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda 3 ve 4. dev­rede Ankara mebusu olarak bulunmuştur. Tayyib Baba mebusluktan önce de Ankara’nın sosyal yaşamı ile yakından ilgilenmiş, bir çok fahri görevler yapmıştır. Ankara Vilayeti eski Salnamelerinde, Ankara Meclis-i idare-i Vilayeti üyeliği, iskan ve Muhacirin Komisyonu üyeliği. Nakibü’l-eşraf Kaimmakamı, Hamidi Sanayi Mektebi Komisyon Heyeti Reisliği gibi görevlerde bulunduğu kayıtlıdır. Eski Ankara Salnameleri, Hicri I 325 ( M. I 907) yılından sonra yayınlanmamıştır. O tarihten ölümüne kadar geçen 13 yıl içinde yalnız 1330-1334 (1914-1918) yıllarında Osmanlı Medisi’nde mebus olduğunu biliyoruz. Şeyh Tayyib Efendi vefatına kadar, Ankara Meclisi’ne katılmıştır. 20 Mayıs 1920 tarihinde, 1338 Ramazanı’nın ilk gecesinde sahurdan sonra tövbe ve istiğfarlarla yattığı yatakta ertesi sabah kalp sektesinden vefat etmiştir. O gün, Halil Nihat Bayramoğlu şu beyitleri yazar: Gurre-i maft-ı siyamda ircii emri gelip Şeyh Efendi sofra-i cennete bulmuştur makam. Şeyh Tayyib Efendi vefatına üzerine yazılan başka bir şiir: Nesl-i pak-i Hazret-i El-Hace Bayram-ı Veli Şeyh Hacı Tayyib Efendi hami-i erbab-ı din Gitti saim olduğu halde Huzur-u, izzete ide Ya-Rabb sofra-i cennette iftar-ı, Güzfn 128 Şeyh Mehmed Tayyib Efendi’nin kabri Solfasol Köyü mezarlığındadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Kasım Dede – Güdül

Ankara – güdül – türbe tepe Türbesi, Güdül İlçesinin Türbe Tepe denilen yerde bulunan Kasım Baba veya Kasım Dede ile ilgili rivayetlerin dışında, hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. Söz konusu rivayetler ise şöyledir: Bu rivayetlerden birincisi “ Kasım Dede ‘nin Genç Osman’ın Bağdat’ı fethi zamanında yaşadığı, Genç Osman Bağdat fethin­ de iken, Kasım Dede bulunduğu bu yerde (Güdül’de), savaşın çereyanını sezerek, elindeki sopayı yere vurarak “O tarafa, bu tarafa” diye söylendiği” şeklindedir. İkinci rivayet ise “Dede o yoldan geçen askerlere bazlama sunuyor, elindeki birkaç bazlamayı binlerce askere sunduğu halde bu bazlamalar tükenmeksizin devam ediyor.” Onun bu kerametleri halk arasında dilden dile dolaşarak günümüze kadar ulaşıyor. Keramet ehli bir zat olan Kasım Baba ‘nın türbesi, ziya- retgah yeri haline geldiği söyleniyor Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Güdül, Ankara

Tiridzade Hüseyin Efendi

Ankara – Samanpazarı – aslanhane camii yanı 1779(1192) Yılında Ankara’da doğdu.1863(1279) yılında vefat etti. İrşad vazifesi yaptığı ve medfun bulunduğu Tekke ve Türbe; Ankara, Saman pazarı, Aslanhane Camii yanı, Aslanhane Mahallesi, Filiz Sokak, 77 Pafta, 141 Ada’dadır. Sağlığında Ankara Şer’iye Mahkemesi sicilinde, 123. sıradaki vakfiyesini 2 Zilkade 1258 senesinde tescil ettirerek, tekke ve türbesini vakıf haline getirmiştir. 28 Haziran 1988 yılında Resmi Gazete 19856 sayı, 48. sayfasında Kültür Bakanlığı Eski Eserler Yüksek Kurulunca koruma altına alınmıştır. Tiridzade Hacı Hüseyin Efendi Hz’i, Halveti Yolu, Şabaniye Kolu, Altun Silsilesinde Çerkeşli Mustafa Efendi’den sonraki kırksekizinci halkayı tamamlamaktadır. İslami İlimler ve Tasavvuf İlminde birçok alim, halife ve dervişan yetiştirmiştir. Vazifeyi, yetiştirdiği talebelerden Yozgatlı Aziz Ahmet Hakkı Efendi’ ye bırakmıştır. Tiridzade, ismi ile meşhur olması ise, zamanındaki Osmanlı Paşası İzeddin Paşa’nın kırk kişi ile kendisini ziyarete gelmesi üzerine, evinde et suyundan başka bir şey bulunmamakla Cenabı Hakkın ihsanıyla o et suyunun içine ekmek doğrayarak tirit yapıp, Paşa ve mahiyetini doyurması ve hatta erenlerin himmetiyle yemeğin bir kısmının artması olarak rivayet edilmiştir. Bu hadise ile İzeddin Paşa’nın “Tiridzade Hüseyin” demesi ile bu isimle anılır olmuşlardır. Kendisine delileri iyileştirme ve ruhi bozuklukları teskin etme ruhsatı verilmiştir. 1925’te tekke ve türbeler kapatılırken; Türbesi içerisinde bulunan sancağı şerif, el yazma eserler, zikir tesbihleri, virdi şerifler, eski Kuranı Kerimler, âsâlar, tarihi şecere ve silsileler toplatıldı. Etnoğrafya Müzesinde olduğu tahmin ediliyor. Günümüzde de Tiridzade Türbesi; feyizli ve bereketli bir ziyaret makamıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Şeyh Hüseyin Nakşibendi

Ankara Günümüzde Samanpazarı’nda Altındağ Belediye Sarayı’nın bulunduğu yerde, Nakşibendi Türbesi bulunuyormuş ve kaynak­lara göre bu türbede de, Seyyid Hüseyin Nakşibendi isminde bir gönül erinin kabri varmış. Ankara tarihinde “Nakşibendi Medresesi”, “Nakşibendi Tekkesi” ve “Nakşibendi ilkokulu”ndan oldukça fazla bahsedilir. Özellikle istiklal Savaşı yıllarında Nakşibendi Dergahı Şeyhi Topcu Efendi , oldukça faal bir vatanperverdir. İlk defa, Ankara’da bulunan İngiliz ve Fransız askerlerine karşı, Nakşibendi Medresesi müderrisi ve Nakşi Şeyhi Sadullah Seyhan Efendi isyan başlatmıştır. Belgelerde, Nakşibendi dergahına ve medresesine yapılan vakıflar oldukça fazladır. 1925 yılından sonra bu dergah yıkılmış ve daha sonra yerine Altındağ Belediye Sarayı yapılmıştır. Yol çalışmaları yapılırken, Es-Seyyid eş-Şeyh Hüseyin Nakşibendi hazretlerinin kabrinin nereye taşındığı hakkında bir bilgiye ulaşamadık. Ahf Şerafeddin Türbesi içinde Nakşibendi şeyhlerinden Buharalı Pirzade Hacı Seyyid Ahmet Efendi’nin kabri vardır. Mezar taşında: Fenadan bekaya eyledi rıhlet ide Hak kabrini ravza-i cennet Tarikatı aliyye-i Nakşibendiyye Salihini izamından Buharalı . , . Pir zade el -hac es-Seyyid Ahmed Efendı nın ruhuna el-Fatiha. Sene 1307 ( 1890) Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Samut Bali

Ankara – güdül – kavaközü köyü Türbesi, Güdül ilçesinin Kavaközü Köyü, Mezarlık mevkiindedir. 1530 lu yılların kayıtlarında “Samut Baba Zaviyesi” olarak geçmektedir. Samut Bali Zaviyesi’nin zaviyedarlığı ile ilgili H. 1146 ( 1733) tarihli bir beratta, Samut Bali’nin 16. asırdan önce yaşadığı anlaşılmaktadır. Türbe içinde dört mezar bulunur. Mezarlardan baştan ikincisinin altında 40 cm. eninde 100 cm. derinliğinde “cevherlik” olarak nitelendirilen ve içinden toprak alınarak şifa niyetine kullanılan bir hücre bulunur. Başta bulunan mezarın baştaşında balık sırtı motiflerine, tavan çıtaları üzerinde ise üç adet eski yazıya rastlanır. Yazının okunabilir kısmında Samut Bali Hazretleri’nin, Hazreti Ömer soyundan geldiği anlaşılır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Güdül, Ankara

Enbiya Dede

Ankara – şereflikoçhisar Fatih dönemi mutasavvıflarındandır. Kabri Şereflikoçhi­sar ilçe merkezindedir. Enbiya Dede’nin kimliği hakkında İ. Hakkı Konyalı Şereflikoçhisar ilçesinde bulunan ve bir mahal­leye de ismi verilen Enbiya Dede’nin Fatih Sultan Mehmed Han’la çağdaş ve türbesinde bulunan diğer mezarında Derviş Noktalı’ya ait olduğunu, Vakıflar Arşivi’nde 254 numarada kayıtlı, Fatih adına 1476 M. yılında tespit edilen Karaman ili evkaf defterlerinde, Enbiya Dede’nin adının geçtiğini zikrede­rek, Enbiya Dede ve Derviş Noktalı zaviyelerinin bulunduğunu kaydeder. Fatih, Koçhisar vakıflarını yazdırırken, zaviyenin Enbiya Dede ve Derviş Noktalı’nı hayatta olduklarını, Koçhisar’a bağlı Enbiya Dede Köyü ile yine buraya bağlı Buzağulu mezraasının bu zaviyenin vakfı olduğunu da ilave eder. Zaviye binası yıkılmıştır. Yukarıdaki bilgi dışında hayatı hakkında ulaşabildiğimiz yazılı kaynaklarda bir bilgi yoktur. Günümüzde türbe tekrar restore edilmiştir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Şereflikoçhisar, Ankara

Yörük Dede ( Yürüyen Dede )

Ankara – altındağ – öksüzler sokak “Yürüyen Dede”, “Yörük Dede”, “Doğan Bey” isimleri ile bili­nen ve Osmanlının fetret döneminde yaşamış bir Türkmen beyi olduğu kanaatindeyiz. Hayatı hakkında bilgi yoktur. Ancak Karaca Bey Vakfiyesinde “Çeribaşı Doğan Bey Zaviyesi”nden bahsedilmektedir.. Türbesi, Cebeci semtinde Öksüzler Sokağı’ndadır. Ankara’da tek örnek olan kümbet mimarisinde yapılan türbesi oldukça bakımsızdır. Doğan Bey ahiler arasında da zikredilmektedir. 1530-1571 yıllarındaki Vakıf ve Tapu kayıtlarında Doğan Bey Zaviyesi mevcuttur. Bu bilgilerden hareket ederek Doğan Bey’in Ankara’da yaşayan önemli bir şahsiyet olduğu kanaatine varırız. Vakıf Kayıtlarında Doğan Bey Medresesi ismi de geçmektedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Ali Efendi Baba – Beypazarı

Ankara – beypazarı – karaşar Beypazarı İlçesi Karaşar Beldesi’nde türbesi bulunmaktadır. Şeyh Ali Dede bir Türkmen ”baba”sıdır. Horasan bölgesinden Anadolu’ya gelen Türkmen boylarının bir kolu olan Karaşar Yörüklerine mensuptur. Hayatı hakkında bilgi yoktur. Bu zaviye son Osmanlı dönemlerinde ” Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı” şeyhliğine bağlanmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Beypazarı, Ankara

Koyun Baba – Kalecik

Ankara – kalecik – koyun baba köyü Kalecik ilçesine bağlı Koyunbaba Köyünde türbesi bulunan ve bu köye adı verilen Koyun Baba hakkında vakıf kayıtlarında Kalecik ilçesinde “Koyun· Baba Tekkesi” vakfı kaydı bulunmaktadır. Hayatı ve kişiliği hakkında ulaşabildiğimiz kaynaklarda herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Koyun Baba ile ilgili olarak mahalli bazı menkıbeler anlatılmaktadır. Köy sakinleri tarafından onarılan Koyun Baba Türbesi, önemli ziyaret yerlerindendir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kalecik, Ankara

Baklacı Baba – Ankara

📍 Aksaray

Şeyh İvaz Dede Türbesi

Ankara – beypazarı – ayvaşık mahallesi Beypazarı ilçe merkezinin Ayvaşık Mahallesi’nde türbesi bulunan “İvaz Dede” , kaynaklarda “Şeyh İvaz Dede” ve “İvaz Baba” adıyla zikredilmekte, halk arasında da ”Ayvaşık Dede” olarak anılmaktadır. Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi, Haziran 1648 tarihinde Beypazarı’na gelir ve ziyaret yerleri hakkında bilgi verirken, şehrin içinde “Şeyh İvaz Dede”nin türbesinden bahseder. 1290/1873-74 tarihli Ankara Vilayet Salnamesi’nin 106. sahifesin­ de “Beypazarı kasabasında olan Karacaahmed Sultan makamı ve Birgivi şarihi merhum Mehmed Efendi ve İvaz Baba ve Gerinik Baba ve Üçkız­lar merkadleri ziyaretgah-ı havass u avam ve civar kasaba ve kurada Kara Davud-i Veli ve Necmeddin-i Kübra ve İvaz Baba ve Yediler namıyla meşhur zevat-ı kiram türbeleri mecma-i züvvar-ı benam u enamdır” ifa­desi yer alır. 1325/1907-08 tarihli Ankara Vilayet Salnamesi’nin 147. sa­hifesinde de “Merakıd-ı mübareke: Beypazarı kasabasında Karaca Ahmed Sultan Hazretlerinin makamı ve Birgivi merhum Mehmed Efendi ve İvaz Baba ve Üç Kızlar merakıdları ziyaretgah-ı havas ve avam ve civar kasaba ve kurada Kara Davud ve Necmeddin Kübra ve Yediler namıyla meşhur zevat-ı kiramın türbeleri ziyaretgah-ı enamdır…” ifadesinden İvaz Baba ziyaretgahının herkes tarafından ziyaret edildiği kayıtlıdır. Prof. Dr. Hikmet Tanyu, 1958 yılında yaptığı ziyaretinde İvaz Dede mezarı hakkında şu bilgileri verir: Beypazarı’na hakim ve etrafı üç yandan gören bir yerde bulunan halkın de­yişiyle Ayvaşık Dede, aslında İvaz Baba’dır. 80 metre kadar önünden yol ge­çiyor. Yatırın bulunduğu yerde ve biraz aşağısında çok yaşlı ağaçlar var. An­kara yolu buraya 500 metre kadar yakındadır. Ayvaşık Dede (İvaz Baba)’nın mezarı yıktırılmış. Hemen yanında kuyu ve çeşme benzeri, kenarı taşlarla örtülü bir yer var. Buradan hafifce su sızıyor. Evvelce Ayvaşık Dede (İvaz Baba)nın mezarının muntazam olduğu anlaşılıyor. Ziyaretgah etrafında pa­tikalar, yollar hasıl olmuş. Bu açılan yollar bile bu ziyaretgahın çevrede ne derece geleni ve önemi olduğunu gösteriyor. Buraya her murat için gelindi­ği gibi, bilhassa sinir, akıl hastalıklarına karşı, şifa istenilmek üzere ziyaret ediliyor. Gelenler aynı zamanda bez de bağlıyorlar. Çevresindeki çalılara bin­lerce bez, çabut asılı, bağlı olarak durmaktadır. Türbeyi evvelce bir jandar­ma komutanı yıktırmış. Yıktırılan taşların üzerinde mum akıntıları bol bol görülüyor. Eski ilgi azalsa bile gene devam ediyor. Halbuki apaçık bir yerde bulunan ziyaretçilerin kolayca görünebileceği bu yer yasağa rağmen rağbeti kaybetmiyor. Yalnız bu defa hastaları olanlar yıkıntıyı, harabeyi ziyaret edi­yorlar. Jandarma komutanı, kaymakamın emriyle türbeyi yıkınca, artık bu il­ginin tamamen kesileceğini sanıyormuş. Halkın ziyaret edişine hayret etmiş. Harabe kalıntısı, hatta bütün o mahal gene saygıya layık olarak görülüyor. Araştırmamız sırasında birisi: “Türbeleri yıktılar, deli çoğaldı. O bizim için manevi bir destekti, bu destek yıkılmak istendi” diyor. Halk tarafından burası­nı ve benzerlerini yıktıran kaymakama: “Deli kaymakam bu türbeleri 1939- 1940 yılında yıktırdı” denilmiştir. Yaptığımız incelemede bu kaymakamın ve jandarma komutanının başına gelen birtakım vakaları bu türbe, ziyaretgah tahribinden ileri geldiği söyleniliyor. Önceleri bu tepede (ivaz Baba)nın bu­lunduğu yerin üstünde yağmur duasına çıkılırmış. İvaz Baba’nın sağında­ ki su haznesinin üzeri kapalı iken orasını da kaymakam yıktırmış. Bu üzeri kapalı ve muntazam bir şekilde yapılmış, tarihi bir değeri olması kuvvetle muhtemel yeri yıktırırken kaymakam, büyük bir korku geçirerek yıkma işini orada yarım bıraktırıyor. Gerçekten yaptığımız incelemede yıkma işinin ya­rım kaldığını göstermiştir. Su haznesi, üstü kapalı muntazam bir çeşme veya bir ayazma şekline benziyor. Burasının ziyaret ve adak yeri olduğu ve bu ağır tahribe rağmen ziyaret yeri olmaktan çıkmadığını yerinde yaptığımız inceleme ile tesbit ettik. Bu muntazam taşlar arasında onbinlerce mum ya­kılmış. Duvarları simsiyah olmuştur. İnceleme yaptığım yerlerin hiçbirisinde bu kadarına, bu kadar yekpare büyük taşları simsiyah hale getirecek kadar çok mum yakılmışına rastlamamıştım. Yıkıntıya bakılarak burasının üstü­nün kubbeli olduğu tahmin edilebilir. Dikilmiş, adanmış mumlar duruyor. İlk defa olarak bu adak yerinde sentomisetin ve bromürlü ilaç kutuları ve tarifelerini tesbit ettik. Bu mahalde yaptığımız araştırmanın verdiği sonuç şu oldu: Sinir, akıl v.b. hastalar buraya geliyor veya getiriliyorlar, oradaki tastan onlara su içiriliyor. Çok zaman bu türlü ilaçların tesirini arttırmak veya tam bir şifa elde etmek üzere, o şifalı, mübarek sayılan sudan da yardım görülmek isteniliyor. Tıp, ilaç ve şifalı, mübarek su ile tedavi böylece birleş­ miş oluyor. Bu su haznesinin olduğu bölmeye sokulmuş bir ağaç dalı üzerine bezler bağlanmış. Yeni ve içlerinde çok eski olduğu anlaşılan yüzlerce bez dikkati çekiyor. Bunlar, patiska, iplik, elbise kumaşı, pamuk ipliğidir. Bazı­ larına birkaç küçük taş da konulmuş. Su sızan yeri iki metre kadardır. Su, sızdıktan sonra yamaca doğru bir oluk içinde akıyor. Burada hayvan pislik­ leri göze çarpıyor. Bunları o tepede yayılan, otlatılan hayvanların sulamak maksadıyle mi buraya getirildikleri, yoksa hasta hayvanların mı buradan iyi­leşmek üzere su içirildiğini tesbit mümkün olamamıştır. Tababetle mistik inancın birleştiği ve çok şifalı olduğuna inanıldığı bu suyun buraya kadar getirilemeyen hastalara alınıp götürüldüğü nadir de olsa vaki imiş… Ankara Vilayeti Salnamelerinde İvaz baba ve Şeyh Mehmed adları ile “havas ve avam” tarafından yardımcı, önemli bir ziyaretgah olarak gösterilen eski türbeler bunlardır. İvaz Baba (Ayvaşık Dede)nin tarihçesi belli olma­makla beraber asırlarla ifade edilebilecek kadar eski olduğudur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Beypazarı, Ankara

Osman Dede – Ayaş

Ankara – ayaş – akkaya – köy mezarlığı Ayaş ilçesinin eski Akkaya Köyü yerleşmesinde türbesi bulunan ve Osmanlı vakıf belgelerinde adı zikredilen Osman Dede ‘nın hayat ve kimliği hakkında kaynaklarda henüz bir bilgiye rastlanmamıştır. Osman Dede Türbesi’ne Ayaş ilçe merkezine 24 km uzaklıkta ve Ayaş Beypazarı karayolu üzerinde olan yeni Akkaya yerleşmesi içinden geçen toprak yolla ulaşılmaktadır. Osmanlı vakıf belgelerinde adı zikredilen Osman Dede Zaviyesi’nin hangi yılda kurulduğuna dair bir kayda henüz ulaşamamıza rağmen 1303/1885-8 senesinde Osman Dede Zaviyesi’nin bedel-i mukataa ve aşar bedeli 1062 kuruş olup diğer zaviyelere göre geliri yüksektir. Mayıs 1904 tarihinde Osman Dede Tekkesi zaviyedarlığına Mehmed İslam Efendi tayin edilir. Hikmet Tanyu ise Osman Dede’den “Akkaya Dede” si olarak bahseder. Akkaya köyünde, ağzı eğilen, çarpılanların, felçlilerin gidip, götürülüp ziya ettikleri, “fevkalade tesirli” olduğunu söyledikleri bir ziyaretgah bulunuyor bu yatır, üzerine türbe yaptırmıyormuş. Birkaç defa türbe yapmağa teşeb edilmişse de türbe yıkılmış. “Bunu Dede arzu etmediği için yıkmış” Dede yakınındaki çalılıktan kesip sopa yapan mutlaka yaralanır, onları kesene zaverirmiş.” Günümüzde dere içinde bulunan Osman Dede Türbesi , eski Akkaya Mezarlığı içindedir. Mezarlığın girişinde dikdörtgen planlı, çatılı, sıvalı ve naresiz, bakımsız bir cami bulunmaktadır. Ahşap tavanlı caminin minber mihrabı sadedir. Caminin kıble cephesine bitkisel motifler çizilmiş, sonra yapılan badana ile bu resimlerin bir kısmı kapatılmıştır. Mezarlığın giriş kapısında bölgeden getirilen antik çağlara ait iki sütun başlığı bulunmaktadır. Osman Dede’nin mezarının yakınında Osmanlı’nın dönemlerine ait rumi motifli bir mezar taşı parçası bulunmaktadır. Kitabesi olmayan mezar, demir korkulukla koruma altına alınmıştır. Mezar taşı “Birinci Seyid Osman” yazılıdır. Mezarın bitişiğinde de şifa için gelen hastaların bir süre uyuması için yataklar bulunmaktadır. Zaviye binasından günümüze bir yapı izi ulaşmamıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ayaş, Ankara

Kaygusuz Abdal – Beypazarı

Ankara – beypazarı – kabaca köyü Beypazarı ilçesine bağlı ve şehir merkezine 16 km mesafede olan Kabaca Köyü’nde ”Kaygusuz Abdal Türbesi” bulunmaktadır. Ta­savvuf tarihimizde önemli bir yeri olan Kaygusuz Abdal’ın asıl adı ”Alaaddin Gaybi” dir. Ondördüncü yüzyıl sonu ile onbeşinci yüzyılın birinci yarısında ya­şayan, Teke ili Alaiye Sancağı Beyi’nin oğludur ve Horasanlı gazi-dervişlerden Abdal Musa hazretlerinin mürididir. Menakıbnamelerde “dil-güşa sahibi Kaygusuz Baba Sultan (k.s.) Alaiye Sancağı beğinin oğlu idi’; “Alaiye Sancağı Begi oğlu Gaybi Beg” ve “Gaybi’nin babası Alaiye Sancağı Begi” ifadeleriyle zikredilir. “Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi”‘ne göre Gaybi Beg, Abdal Musa Hazretlerine şöyle intisab eder: Teke İli Alaiye Sancak Beğinin oğlu Gaybi Beğ, on sekiz yaşında iken, tevabilerinden bir kısım kişilerle ava çıkar. Beğzade bir tepe üzerinde avlanırken, bir ahu görür. O esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybi Beğ, onu görünce hemen tirkeşinden bir ok çıkarıp, kirişe kor, nişan alır ve oku atar. Kirişten çıkan ok, ahunun sol koltuğu­ nun altına saplanır, fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybi Beğ de ardına düşer. Ahu’dan durmadan kan akar, Gaybi Beğ de onun kaçışına bakar. Ciddi bir şekilde onun üzerine at sürer. Dağlar, vadiler geçip nihayet bir sahraya inerler. Yaralı ahu büyük bir asitane kapısından içeri girer. Gaybi Beğ de arkasından dergaha girerek dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergah, velayet erenlerinden Seyyid Abdal Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa, burada büyük bir asitane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlaka mürid ve muhib olub kalırlarmış. Pek çok dervişi varmış. Hepsi Abdal Musa’ya layıkı veçhile hizmet eder­lermiş. Ona bağlıymışlar. İşte geyiğin ve Gaybi Beğ’in girdikleri dergah bu imiş. Dervişler Gaybi Beği görüp karşıladılar ve atının dizginini tutup: – “Buyurun, ziyarete geldünüz ise aşağı inün” dediler. – “Buraya oklanmış bir ahu geldi, o benüm şikarumdur, nice oldı, onı bana getirün” dedi. Dervişler de: – “Buraya böyle bir ahu gelmedi ve biz görmedük” dediler. Gaybı Beğ: – “Hiç dervişler yalan söyler mi, niçün inkar idersinüz? Ben ahuyu kendü gözüm­le gördüm, buraya gelüb içerü girdi” dedi. Dervişler bu sözler karşısında hayret ettiler: – “Bizüm haberimüz yok, bilmiyoruz” dediler. Beğzade, bu durum karşısında hay­li melul ve perişan oldu. Bir müddet öyle kaldı. Acep bu ahu nice oldı, nereye gitdi? Bunlardan gayri kimünle söyleşsek” diye düşünürken, dervişler dergaha doğru dönüp: – “Sultanum! Alaiye Sancağı Beği oglu Gaybi Beğ, buraya gelüb bizden şikar taleb ider”, dediler. Bu esnada, zaten durumu içeriden dinleyen sultan: – “Onu benüm katuma getürün, gelsün ben ona cevab vireyüm” dedi. Dervişler Gaybi Beğ’e: – “Sizü, erenler gelsün diye buyurdılar. Hem ziyaret kılasun, hem de kifayetlü ce­vab alasın” dediler. Gaybi Beğ de sultanın bu hitabını işitdi ve hemen atından aşağı inerek: – “N’ola varalum, o mübarek cemalüni görelüm, ellerini bus idüb, hak-i payüne yüzümüzi sürelüm” dedi. İçeri meydana girdi, sultanı gördü, hemen eğilerek selam verdi, ileri yürüyüp elini öptü, alnını yere koyup, hak-ı payine yüzünü sür­dü. Daha sonra geri çekilip, karşısında el kavuşturarak ayakta durdu, Seyyid Ab­dal Musa hazretleri, onun selamını izzetle aldı: – “Hoş geldünüz oğlum, safa geldünüz, kadem getürdünüz. Gönlün, dilegün ne­ dür, dile bizden, söyle işidelüm bilelüm” dedi. Gaybi Beğ, keyfiyet-i hali beyan etti. Vakıayı olduğu gibi anlattı. Sultan: – “O ahu, neden senün şikarun oldı?” diye sordu. Gaybi Beğ: – “Sultanum! Ben onı ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koşdum. Çok menzil aldı, yorıldı, güç ile buraya geldi” cevabını verdi. Sultan: – “O okı görince bilür misin?” diye sordu. Gaybi Beğ: – “Bilürem sultanum!” dedi. Abdal Musa: – “Bak imdi, gör okunı” dedi. Kendi mübarek kolunu yukarı kaldırdı. Koltuğunun altında saplı olan oku gösterdi. Gaybi Beğ, bakıp gördü ki, attığı ok, Sultan Abdal Musa’nın koltuğuna saplanmış duruyor. Meğer bu geyik suretinde görünen, bu asitanenin şeyhi Abdal Musa Sultan imiş. Beğzade, bu durumu görünce pek piş­man oldu, utandı; bir vakit korku ve heyecanından kendine gelemedi. Kendine gelince hemen sultanın elini öpüp, ayağına baş koydu, özür diledi, tazarru veni­ yaz eyledi. Abdal Musa da koltuğunun altındaki oku çıkarıp, Gaybi Beğ’in önüne koydu ve şöyle dedi: – “Dergahumuzda, itiza ehline lutf u ihsan kapusı her zaman açukdur. Biz geçdük suçundan, bir dahi böyle etmeyesün, her gördüğün cana ok atmayasun”. Beğzade pişmanlık duydu. Aklı başına gelince Abdal Musa’nın hizmetine alınması için tazarru ve niyazda bulundu: – “Sultanum! Bendenüzi hizmetünüze layık görüb, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm”. Sultan şöyle karşılık verdi: – “Oğlum! Bu erenler yalına gitmeklige mutlak mücerredlik gerekdür. Sonum düşünme­ yüb sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür. Zira kim, bu yol, ince, sarf biryoldur ve bu yolun derd ü belası, mihnet ü cefası boldur ve bu tanka giren kişi kadir oldugı denlü elden gelen işi men itmeye. Halkdan kendüsine her ne cefa gelürse sabreyleye ve Cenab-ı Hakk’dan ne bela nazil olursa kendüsine ganimet bile, feryad kılmaya, incinüb melfil ve mahztın olmaya. Hakk Ta’fila Hazretleri’nün, her işde bir hikmeti vardur. Mesela dünya ve ahiret, Cehennem ve Cennet, gice ve gündüz, kış ve yaz, gam ü şadı, ağlamak ve gülmek, tagvesahra,yokuş veinişhepbiribirinün mukabilidür. Senün pederün birsancak begidür. O sana riyazatı çekmeğe rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumuza gel. Gönlünede danış ki, sonra peşiman olmayasun”. Begzade: – “Sultanum! Benüm pederüm sizsünüz. Burada kaldıguma razı olmazsanuz, bent gayri yire gitmem ve bu asitaneyi terk itmem. Gelmek var, gitmek ve dönmek yok” dedi , Bu müşavereden soma Abdal Musa, bir halifesine buyurdu: – “Gaybi Beğ’ün başını tıraş idün”. Bu emir üzerine, onu tarikat usulünce tıraş ettiler, taç ve hırka giydirdiler, beline kemer bağldılar. Daha sonra asitanet-i saadet de yer gösterip, bır posta oturttular. Gaybi Beg de bu post üzerıne çıkıp iki diz üzerine, erkan üzre oturdu. Fakr libasını kabul edüp, dünyadan el etek çekdi, her şeyden uzak kalıp Hakka tevekkül kıldı. Beğzade’nin yanında bulunan refakatçiler, ahunun arkasından yalnız başına gi­den Gaybi Beğ’i kaybetmişlerdi. Dağları, ovaları, sahraları, tamamiyle aradıkları halde onu bulamamışlardı. Nihayet hizmetkarlardan biri kan izini takibederek asitane-i saadete geldi. Kapıdan içeri baktı. Gördü ki Beğzade buradadır. Hemen, diğer yol arkadaşlarına durumu haber verdi: – “Gaybı Beğ’i burada buldum, gelün” dedi. Bunun üzeri’ne ne kadar atlı varsa hepsi asitane’ye geldiler. Atlarından inip asitane kapısından meydana girdiler. Orada Beğzade’yi gördüler. Beğzade atından ve donundan feragat etmiş, bir post üzerinde oturuyordu. Selam verip, durumu Gaybı Beğ’den sordular. Gaybı Beğ de vakayı olduğu gibi anlattı. Maiyyetinin tereddüdünü izale maksadıyla: – “Bundan sonra benim babam Abdal Musa Sultan’dur. Siz bana dahi idemezsü­nüz. Hemen at ve tumanumu alup benden fariğ olun!” dedi. Bunun üzerine ma­iyeti de bu emre uyarak atını ve elbiselerini alıp, babası katına, ‘Alaiyye Sancağı Beğ’i nezdine geldiler. Bevvablar, Gaybi Beğ’in atını ve elbiselerini görüp kendi­sini göremeyince şaşırdılar: – “Gaybi Beğ avdan geri dönmedi, gaib oldı, hiç görünmez. Nerede ve ne halde olduğını bilmeyüz” dediler. Zaten merak içinde bulunan Alaiyye Sancağı Beğ’i bu konuşmaları içeriden duydu. Aklı başından gitti. Bu esnada kulları başına geldi. Durumu tafsilatıyla onlardan sordu: – “Hani oğlum Gaybi nice oldı? Sizünle beraber gitmiş idi, neyledünüz?” dedi. On­lar da Beğzade’nin durumunu gördükleri ve Gaybi’den duydukları şekliyle baba­ sına anlattılar. Menakıbname’nin devamında bundan sonraki olaylar anlatır. Alaiyye San­cağı Beği, oğlu Gaybi’nin bir derviş olup, Abdal Musa Tekkesi’nde kaldığını işi­tince ciğeri yanar. Oğlunun kurtarılması için Teke Beyi’nden yardım ister. Teke Beyi askerleriyle Abdal Musa Dergahı’na yürüdüysede “Dur Dağı” denilen yer­ de Hazretin kerametiyle perişan olur. Daha sonra Alaiyye Beyi, Abdal Musa’nın velayet ve keramet sahibi olduğunu anlar ve Hazreti dergahında ziyaret eder. Kısa sürede Abdal Musa’nın teveccühüne nail olur. Dervişliği beyzadeliğe de­ğişen Gaybi’ye Abdal Musa: “Gaybi, kaygudan reha buldun; şimdiden sonra Kay­gusuz oldun” buyurur. Bundan sonra Gaybi “Kaygusuz Abdal” olarak anılır. Kaygusuz Abdal, şeyhi Abdal Musa’nın uzun süre hizmetinde bulunduk­tan sonra şeyhinin emri üzerine 1397-98 yılında Mısır’a gider ve bir dergah açarak, irşad faaliyetlerini yürütür. Daha sonraki yıllarda Hacca gider. Hi­caz, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Anadolu’ya gelir. 1424-1430 yılları arasında Rumeli’ye geçerek irşad faaliyetlerini sürdürür. Rumeli’den Anadolu’ya gelir. Bir görüşe göre de Mısır’a döner. Genel kabul ise Anadolu’ya dönerek şeyhinin dergahına yani Elmalı’nın Tekke Köyü’ne geldiğidir. 1444 yılında Abdal Musa Tekkesi’nde vefat eder. Mezarı da buradadır. Bir rivayete görede Alaaddin Gaybi’nin mezarı Mısır’da “Mukattam Dağı’nın taşlarına oyulmuş mağaranın dibinde” olduğu ve Arapların ona “Şeyhü’l-Magarevi” dedikleridir. Kaygusuz Abdal’ın çok sayıda manzum ve mensur eseri mevcuttur. Eser­ lerinde ‘Alay/ Alai”, “Kaygulu”, “Kul Kaygusuz’: “Sarayı”, “Miskin Kaygusuz” ve “Miskin Sarayı” gibi mahlaslar kullanmıştır. Menakıbname’de “Kaygusuz Baba’: “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Sultan” ve “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilir. Yapılan araştırmalarda muhtelif mecmualarda şiirleri ve “Gevhername” ile “Minbername” gibi küçük mesnevileri neşredilmiştir. Eserlerinden bazı­ ları şunlardır: Divan, Gülistan, Mesnevi-i Baba Kaygusuz, Gevhername ve Minbername. Mensur eserleri ise Budalaname, Kitab-ı Miğlate, Vücudname, Sarayname, Dil-güşa ve Risale-i Kaygusuz Abdal. Kaygusuz Abdal Türbesi: Kabaca Köyü Mezarlığı’nın yanında bulunan türbeye dar ve toprak yolla ulaşılmaktadır. Türbe, bir tepeciğin düzlüğünde ve bahçe içinde­dir. Kareye yakın dikdörtgen planlı ve kubbe ile örtülüdür. Kubbenin üzerine piramidal formlu kırma çatı yapılmış ve oluklu levhalarla ör­ tülmüştür. Duvarlarında düzgün yonu taşı, kaba yonu ve moloz taş kul­ lanılmış, dış cephe sonradan sıvanarak badana yapılmıştır. Piramidal çatı, cephe duvarları üzerine boydan boya uzanan kalın kirişler üzeri­ ne oturtulmuştur. Güney cephede iki, batı cephede bir küçük pencere bulunmaktadır. Kuzey cepheye sonradan yapılan bir sundurmalı bir odadan ge­çilerek kuzeybatı köşesinde yekpare taştan yuvarlak kemerli, dar ve basık giriş açıklığından küçük bir sahanlığı geçerek ikinci bir yuvarlak kemerli açıklıktan sonra türbeye girilir. Kare plandan kubbeye geçişte beden duvarlarına indirgenmiş yuvarlak kemerli tromplar görülür. Ayrıca yuvarlak kemerli sade bir sembolik mihrabı vardır. Duvarlar ve kubbe alçı sıvalıdır. Türbe içinde on mezar bulunmakta ve sonradan yazılan Türkçe ki­tabeler konulmuştur. Mezar kitabelerine göre “Pr Muhammed” (Kay­gusuz Abdal), Kaygusuz Abdal’ın hanımı “Fatıma Ana’; oğulları “Emir Sultan’; “Şah Abbas”ve “Kamber Sultan’; kızları “Zekine Ana’; “Şehriban Hatun” ve “Ümmügülsüm Ana”dır. Duvarlara ve kubbe kasnağında görülen kalemişi süslemeler son­radan yapılmıştır. Hatai çiçeklerle çevrili çok kollu yıldızlardan müte­şekkil maldalyonların içinde ‘ Allah” (c.c.), “Muhammed” (s.a.v.), “Ebubekir (r.a.) , Hz. Ömer (r.a.) , Hz. Osman (r.a.) , Hz. Ali (r.a.) , Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) yazılıdır. Ayrıca duvarlarda ve kubbe kuşağında ayet, hadis ve dua metinleri görülür. Kaygusuz Abdal adına yapılan bu makam türbenin Osmanlı tah­rir ve vakıf belgeleriyle Ankara Salnamelerinde adı zikredilmez. Türbe yapı tekniğine göre ondokuzuncu yüzyıl özelliği göstermektedir. Ka­naatimizce bu türbe, bir makam türbe veya bu bölge de önceki devir­lerde yaşamış ve zaviyesi bulunan ama günümüzde adı bilinmeyen bir Türkmen dervişine ait olabilir. Çünkü Hudavendigar ve Ankara tahrir defterlerinde adı geçen lakin günümüzde yeri bilinmeyen çok sayıda zaviye bulunmaktadır. Bazı rivayetlere göre de bölgede yaşayan “Bayrami” dervişlerine ait olabileceğidir. Bayramı kaynaklarında adı zikredilmesi gerekirdi. Bu sebeble bu görüş çok zayıf bir ihtimaldir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Beypazarı, Ankara

Toprak Dede – Ayaş

Ankara – ayaş – iğdeli sokak ilerisinde Ayaş Toprak Dede Türbesinin gerçek ismi Ahmet Dede’dir. Burada yapılan ziyaret uygulaması sebebiyle Toprak Dede denmektedir. Türbe de bulunan bir yazıta göre 1628 de vefat etmiştir.

📍 Ayaş, Ankara

Şeyh Muhyiddin Efendi

Ankara – Ayaş – Şeyh Muhyiddin Cami Ayaş’ta yetişen mutasavvıflardan olan Muhyiddin Efendi “Arabi” lakabıyla bilinmektedir. Asıl doğum yeri Nazilli olduğu ve Ayaş’ta cami, medrese gibi vakıfları bulunduğu çeşitli vakıf kayıtlarında mevcuttur. Nazillili Hacı Ali Efendi’nin oğlu Muhyiddın Efendi, Ayaş’ta kendi adına yaptırdığı medrese için 60.000 akçe para vakfederek, 20 akçesi medresenin müderrisine, iki akçesi mütevelliye ve üç akçesi de öğrenciye verilmek üzere vakfiyesinde şart koşmuştur. Medresenin 1571 tarihinde şimdiki kendi adına yaptırılan caminin bölgesinde olduğu bilinmektedir. Bu medresenin 1890 yılında müderrisi, Müftü Hüseyin Hüsnü Efendi olduğunu, Ayaşlı Süleyman Behced Gökalp’in bu medresede okumuş olmasından öğrenmekteyiz. Şeyh Muhyiddin Efend i’nin Ayaş’taki vakıf camii, dere kenarındadır. Kendisi de bu camiinin içinde medfun bulunmaktadır. Ayaş’ta kendi ismiyle bilinen bir “Şeyh Muhyiddin” Mahallesi vardır. Doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak tespit edilemeyen Muhyiddin Efendinin, Ayaşlı Bünyamin Hazretlerinin dervişlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ayaş, Ankara

İncik Sultan

Ankara – çamlıdere – gümele köyü Çamlıdere ilçesine bağlı Gümele Köyünde 2005 yılında yapılmış bir türbesi vardır. Son dönem Osmanlı vakıf bel­gelerinde “İncek Zaviyesi”, “İncik Dede Zaviyesi” olarak geç­mektedir. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Kanaatimizce Horasan melamiyetiliğini benimsemiş Türkmen “Dede”lerindendir. 1530’lu yıllara ait tapu-tahrirlerinde de “İyicek Dede” olarak anılmıştır. Hüseyin Çınar Çamlıdere ve Kızılcahamam zaviye vakıfları üzerinde yaptığı çalışmada “Kürt Köyündeki Şeyh İncik Dede Zaviyesi Vakfı” hakkında bilgi verirken İncik Dede Zaviyesi’nin Çamlıdere ilçesi, Yediören Köyünde bulunduğunu, Kürt köyü eşrafından olan ve İncik Dede ve Ali Dede zaviyesinin mütevel­ lisi olan Şehabeddin’in oğlu Seyyid Mehmed’in ölümü üzerine yerine Hacı Mehmed’in, Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı’nda şeyh olan Seyyid Şeyh- Feyzullah’ın görüşü alınarak zaviye mütevelliliğine tayin edildiğini yazar. Kanaatimizce Bektaşi dergahına bağlı olan olan incik Sultan zaviyesi, aynı zamanda Anadolu da yaygın olan “ocak” şeyhliği durumuna gelmiştir. Türbeye yakın ve sonradan yapılmış bir “Fakran Ana” (Fakirlerin Anası) adı ile anılan bir türbe vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Çamlıdere, Ankara

Karyağdı Sultan Türbesi

Ankara -Altındağ ilçesi Hacı Doğan Ma­hallesi Sanayi Caddesi ile Doğan Sokağın birleştiği yerde Tarihi kişiliği bilinmeyen, yüzyıllardır Ankara’lıların gönüllerinde taht kuran bu veliyye hatun kişinin hayatı hakkında yazılı kaynak­ larda bir bilgiye ulaşılamamıştır. Günümüzde Altındağ ilçesi Hacı Doğan Ma­hallesi Sanayi Caddesi ile Doğan Sokağın birleştiği yerde bulunan türbesinde­ ki Osmanlıca kitabede şu ibare yazılıdır: ”Ah vaveylaki cellad felek Hake saldı bu gül nazik teni Ravzasını ravza-i huld yerin Merkadin pür-nur eyle ya Ganf Cennetinden kabrine ruzenler aç Rahmetinle bula daim ruşeni Erdi hatifden anın tarihi Cilvegahı ola cennet Gülşeni sene hicri 985 (1577).” (Ah! ne yazıkki cellad felek bu gül nazik vücudu toprağa verdi. Ey cömert, zengin ve varlıklı olan Allahım, mübarek kabrini sekiz cennetten birisi olan “Cennet-i hul ” eyle ve hurla doldur. Cennet’inden kabrine bahçeler aç, Sen’in rahmetinle kabri daima aydınlık olsun. Gizli bir ses onun vefat tarihini bildir­ di. Ebedi hayatı geçireceği yer cennet bahçelerinden birisi olsun. Sene Hicri 985/Miladi 1577). Kitabede hatun kişinin adı yazılmamış ve vefat tarihi 1577 yılıdır. “Gül nazik teni” ifadesinden de genç yaşta vefat ettiği anlaşılmaktadır. Sultan III. Murad’ın saltanat yıllarında vefat eden bu hatun kişinin Ankara’da yaşayan varlıklı bir aileye mensup olduğunu tahmin ediyoruz. Ayrıca Ankara şehrinin kuzey batısında “Karyağdı” adında bir dağ bulunmaktadır. “Karyağdı” ismi ile anılmasına gerekçe olarak dilden dile halk arasında dolaşan rivayet şöyledir: Ankara’nın ileri gelen eşrafından bir ailenin kızıdır. Güzelliği ve edebi ile tanı­nır genç kızlığında. Evlenme çağı geldiğinde yine eşrafdan bir ailenin delikanlısı ile evlenir. Mutlu ve huzurlu bir aile kuran bu hatun kişi anne adayı olur ve “aş verme”ye başlar. Ankara’da Ağustos ayı oldukça sıcak geçer, bu sıcak günlerde hamile olan Kar­ yağdı Hatun ‘un nefsi kar çeker. O zamanlarda Elmadağ’ının yamaçlarında kar kuyuları bulunur ve bu kuyularda saklanan kar sıcak mevsimlerde şehre getirilerek satılır. Bu kar kuyularında kar kalmamıştır Ağustos ayı olduğu için. Kar arzusunu kocasına iletir, lakin kocası da çaresiz kalır. Kara karşı olan istek ve arzusu o kadar artar ki dayanılmaz hale gelir, bedeni volkanik bir yanar dağ gibi kavrulur. Bir gece yarısı kalkar, abdest alır, ellerini açarak Cenab-ı Hakk’a yalvarır ve ya­karır. Duaların kabul olduğu ve herkesin uyuduğu, hacet kapılarının açıldığı za­mandır bu an. – “Ya Rabbi, nefsimin arzusunu yenemiyorum, kar yağdır, kar yağdır, kar yağdır. Sen Gani’sin.” diye yalvarır, secdeye varır ve göz yaşı döker. İşte o an gözyaşlarına semadan kar tanecikleri de iştirak eder. Bir anda her taraf bem­beyaz olur. Şükür ve sevinç birleşir, doya doya avuçlarına aldığı kan yemeğe başlar. Arzusuna kavuşmuştur, lakin vücudundaki volkanik harareti söndürememiştir. Şehir camilerindeki minarelerden okunan sabah ezanı nidalarıyla birlikte Kar­ yağdı Hatun’un beyi de uykudan uyanır. Yanıbaşında hanımını göremeyince yataktan kalkar ve odanın perdesini aralar, dışarıda gördüğüne inanamaz, her taraf bembeyaz karla örtülmüş, sevinçle Allah’a şükreder. Çünkü biricik eşinin arzusu yerine gelmiştir. Hemen avluya çıkar, beyazlar üstünde yatan hanımını görür. Koşarak yanına varır, kucaklar, beden soğuktur. Sevinç gözyaşları anında kanlı gözyaşına dönüşür. Ebedi hayatta beraber olmak arzusu ile son defa eşinin “gül nazik teni”ni koklar, göremediği yavrusu ile beraber ikisini Hakk’a uğurlar, Hakk’tan gelene razı olur. Şehir halkı bembeyaz karı görünce şaşırır. Fazla vakit geçmeden minarelerden “sala” nidaları duyulur. Önceleri “Sultan Meydanı ”Abdi/ Yert: “Köşk Yerr denilen daha sonra da “Hergelen Meydanı”, “İtfaiye Meydanı” denilen bugünkü türbesi­nin olduğu yere defnedilir. Karyağdı Hatun’un hikayesi böyledir… Derlerki: – “Türbenin üstüne her gece, herkesin derin uykulara vardığı saatlerde bir şey ya­ğar; kar mı yağar, nur mu yağar bilinmez, yere değmeden kaybolur gider.” Karyağdı Türbesi: Karyağdı Türbesi , bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğladan inşa edilmiş, kub­besi kurşunla kaplı bir yapıdır. Onaltıncı asır mimarisi özelliği taşıyan türbe bakımlı ve ziyarete açıktır. Kubbeye geçmeden iki sıra tuğla kirpi saçak kul­ lanılmıştır. Taş sıraları arasında birer dik tuğla da bulunur. Sekizgen planlı ve üzeri kubbelidir. Altta altı yüzde dikdörtgen sivri kemerli alınlıklara sahip, demir parmaklıklı pencereler, üstte giriş kısmı hariç yuvarlak kemerli petek gibi şebeke ile doldurulmuş yedi pencere vardır. Doğu cephesinde basık kemerli giriş kapısı, hafif sivri ve söve kısmı dilimli orijinal bir kemer sisteminin altında yer alır. Kapıya iki basamakla çıkılır. Ahşap kapı kanatları yenidir. Kapının üzerinde dört satırlık iki pano halinde mermer üzerine sülüsle yazılmış Osmanlıca kitabe yer alır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Mehmed Cemal Efendi

Ankara – elmadağ – yeşildere mevkii Halk arasında “Seyyid Cemali” adıyla anılan Mehmed Cemal Efendi, Çeri­başı Doğan Bey’in oğludur. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda bir bilgiye ulaşılamamıştır. Yozgad Köyü (günümüzde Elmadağ ilçe merkezi) yakınlarında, ”Yeni Şeyh” adı verilen yerleşmede bir cami ve bir zaviye yaptırır. Mehmed Cemal Efendi’nin zaviye binası günümüze ulaşmamıştır. Türbesi ise “Dere Şeyh” adı verilen ve günümüzde ”Yeşildere” adıyla bilinen mahallenin Özbağlar mevkiinde bulunmaktadır. Yeşildere yerleşmesine yaklaşık yedi km uzaklıkta ve ulaşım yolu topraktır. Türbenin özgün mimarisi tamamen bozulmuş ve ahalinin gayretiyle yeniden yapılmış, türbe içinde üç mezar bulunmaktadır. Bahçesinde antik çağlara ait mer­mer sütun ve başlıkları görülür. Çevresinde ardıç korulukları vardır. 01 Eylül 1848 tarihli belgede ”Ankara’da medfun oğlu Doğan Bey oğlu Mehmed’in, Yeni Şeyh adlı köyde yaptırmış olduğu cami ve zaviye hasılatının vali tarafından zabtedildiği” anlaşılmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilen Doğan Bey Türbesi’nin çevresi bir duvarla koruma altına alınarak düzenlenmesi, Mehmed Cemali Efen­di Türbesi’nin de dönemin mimarisine uygun bir şekilde yeniden yapılması, ula­şım yolunun her mevsimde kullanılabilir duruma getirilmesi güzel bir hizmet ve “yad-ı cemil” olur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Hüsameddin Ankaravi (k.s.)

Ankara – Ankaralı Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi (k.s.) aslen Ankaralıdır. Melami kaynaklarına göre Hacı Bayram-ı Veli’ni halifelerinden Bıçakcı Ömer Dede ‘den Bünyamin Ayaşi (v.1520), ondan Pir Ali Aksarayi (v. 1527), ondan oğlu İsmail-i Maşuki (v. 1529) ve ondan Ahmed-i Sarban (v. 1545) ve ondan da Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi hilafet almıştır. Ahmed Sarban hz’i, doğum tarihi kesin olmamakla birlikte 1470’li yıllarda Tekirdağ ili Hayra­bolu ilçesinde doğdu. Ahmed genç yaşında Hayrabolu’dan ayrılarak İstanbul’a gelir ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak Seferi’ne “Sarbanbaşı” (Devecibaşı) ola­rak katılır. Bu mesleğinden dolayı “Sarban” olarak anılır. Irak seferine giden ordu Aksaray’a uğrar ve burada Pir Ali Aksarayi ile tanışır. Ahmed-i Sarban , 1545 yılında Hayrabolu’ da beka alemine göçer. İlçe merkezinde bulunan kutlu türbeleri halkın ziyaretgahıdır. Sarban Ahmed, divanında kaside, gazel, mesnevi gibi kla­sik nazım biçimlerini kullanmış, şiirlerinin tamamı ilahi aşkla alakalı olup, tekke edebiyatının en sadık şairlerindendir. Sarı Abdullah Efendi, “Semeratü’l-Fuad”isimli eserindeki bilgilere göre Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi, doğduğu ve yaşamakta olduğu Ankara’ya bağlı Hayma­na’daki Kutluhan Köyü’nde, cuma ve bayram namazları için bir cami yaptırma­ya teşebbüs eder. Cami inşaatında çalışmaları için müridlerini davet eder ve bu davete bölgedeki sipahiler de katılır, inşaatta gönüllü olarak çalışmaya başlar­lar. Dönemin Ankara Haslar Voyvodası da, uzun zamandan beri göz koyduğu ve şeyhin oğluna ait güzel Arap atını ister. Şeyhin bu isteği reddetmesi üzerine voyvoda, Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi’yi İstanbul’a şikayet eder. Şikayetinde de şeyhin bütün müridlerini ve bazı askerleri başına topladığını, muhtemelen bir isyana hazırlandığını bildirir. Bunun üzerine merkezi yönetim, şeyhin derhal tu­tuklanıp hapsedilmesini ve hadisenin araştırılmasını ister. Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi , hemen tutuklanır ve Ankara Kalesi’ne habsedilir. Ne var ki, ömrü vefa etmemiş ve rivayete göre bir sabah cesedi bulunmuştur. Evliya Çelebi ise “Seyahatname”de ‘ Ankara’da yatmakta olan büyük evliya­ların nur dolu mezarları ziyaretlerini bildirirken Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi hakkında şu bilgiyi verir: Şeyh Hüsameddin: Ahmed Sarbani halifesidir. Ankara Kalesi’nde hapis iken “Sabah bizi defn edin”buyururlar. Sabahleyin hapishanede kesinlikle insan ve cinden kimse yok iken bir sarı hurma lifi kefenine sarılmış yıkanmış ve kokulanmış olarak bulunur. Bütün Ankara halkı hayretler içinde kalırlar. Hala zaviyesi haziresinde gö­mülüdür. Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi Camii ve Türbesi: Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi Camii ve türbesi, günümüzde Haymana ilçesi Kutluhan Köyü yolu üzerindedir. Kutluhan Köyü, Ankara şehir merkezine yakla­ şık 94 km, Haymana ilçe merkezine ise 48 km uzaklıktadır. Kutluhan ve Altıpınar köy yolu yakınında, düz ve arkeolojik bir alanda bu­lunan cami, günümüzde yerleşim yeri dışında kalmış ve günümüzde restore edilerek yeniden inşa ediliyor. Caminin batısında ise Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi’nin mezarının bulunduğu türbe vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara

Yakub Abdal

Ankara – Çankaya – yakub abdal köyü Ankara bölgesine ilk yerleşen dervişlerdendir. Türbesi, Çankaya ilçesi Yakupabtal Köyü’ndedir. Elmadağı’nın yamacında bulunan bu köy, Osmanlı belgelerinde katiplerce kayıt esnasında, Polatlı’da bulunan Baba Yakup , Kazan’da bulunan Yakup Derviş , Çubuk’ta bulunan Yakup Hasan ile Yakup Abdal isim benzerliği dolayısıyla sehven karıştırılmıştır. Günümüzde Yakup Abdal Türbesi’nde bulunan Arapça kitabeyi: “ Bu bina sultanül evtad Yakup Abdal diye bilinen Derviş Sinan için 1077( 1666) Muharreminde yapıldı ” olarak okuduk. Arapça kitabenin altına mermer üzerine Türkçe olarak kitabe okunmuş ve “Muharrem ayında Sultan Evtad Ebdal Yakup Derviş Sinan bu camii oğlu için yaptı” yazılmıştır. “Sultan’ül evtad” kelimesi sultanların, emirlerin dayanağı, yani danışmanı, müşaviri, en güvendiği kişi anlamına gelir. Bu kitabeden Yakup Abdal (Derviş Sinan)’ın hayatta iken bu bölgedeki manevi nüfuzunu anlatmaktadır. Yine kitabeden bu yapıyı yapan kişinin adından hiç bahsedilmemektedir. Yakup Abdal zaviyesine, 1571 yılındaki kayıtlarda Çubuk ilçe merkezinde irşad faaliyetlerini sürdüren Gül Dede’nin, mutasarrıf olarak tayin edildiği kayıtlıdır. Kısacası hayatı hakkında bilgi sahibi olamadığımız Yakup Abôal, “gazi derviş”lerdendir.93 . Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara

Abalı Baba – Hasan Veli

📍 Ankara

Seyyit Ali Türbesi ( Şeyh Ebu İshak Kazeruni zaviyesi Türbesi )

Ankara – altındağ – mermerli sokak Ankara şehir merkezinde, Ulucanlar Caddesi’ne dikine merdivenle bağlanan Mermerli Sokak’ta “Şeyh Ebu ishak Zaviyesi” bulunmakta­dır. Bu zaviye binasından günümüze sadece bir türbe ulaşmıştır. 1530 yılı Ankara Tahrir Defteri’nde ‘Vakfı Zaviye-i Ebu İshak der-nefs-i An­kara; dekakin der-Koyun Pazarı, … 5, fi sene 50.” Kayıtta belirtildiği üzere za­viyenin Koyunpazarı’da vakıf dükkanı vardır ve yıllık geliri 50 akçedir. Diğer zaviyelere göre geliri düşüktür. 1571 yılında zaviye vakfına Seydi Mehmed ve Mahmud mutasarrıf olup, yıllık geliri 50 akçedir. Ebu İshak İbrahim b. Şehriyar el-Kazeruni, 352/963 yılında Şiraz vilayetine bağlı Kazerun civarında doğmuş, 426/1034 yılında Kazenin’da vefat etmiş ve zaviyesi­ne defnedilmiştir. Ebu İshak Kazeruni, İran’da İslam’ın tebliği için büyük gayret göstermiş, “Şeyh-i Gazi” unvanını almış ünlü bir mutasavvıftır. Kurduğu zaviyede fakir ve zenginleri aynı sofrada toplayarak, yardımlaşma duygusunu ön plana çıkarmış, cihad amaçlı özel birlikler kurmuş, gazalara katılan ve gazi dervişlerden müteşekkil bu birlikle­ rin özel bayrakları ve askeri mızıkaları bulunur. Dervişleri, delişmen tabiatlı, garip tavırlı ve savaşçı kimselerdir. Ebu İshak, halka hizmeti düstur edinmiş, bekar ola­rak yaşamış, 24.000 Yahudi ve Mecusi’nin İslam’a girmesine vesile olacak kadar din gayreti içerisinde bulunmuş büyük bir zattır. Vefatından sonra dervişleri gaza ruhunu canlı tutmuş, Kazerin halkı her sene şeyhin alem ve tablını alarak gazalara giderler. İshakiye dergahları genellikle hudut boylarında ve serhatlarda bulunmakta, “Kazeruniyye’; “İshakiyye” ve “Mürşidiyye” isimleriyle de anılmaktadır. Haçlılara ve Bizanslılara karşı önemli birer savaş alanı olan Mısır, Filistin ve Anadolu’da, Hind putperestlerine karşı mücadele eden İslam ordularında sürekli Kazeruni dervişlerine rastlanıldığı kaynaklarda zikredilir. Ebu İshak Kazerunı’nin mezarından alınan bir avuç toprağın, kudurmuş denize atılmasıyla denizin sakinleştiğine dair anlatılan menkıbeye inanıldığı için Şeyh’in kabrinden getirilen bir miktar toprağı yanlarında taşıdıkları riva­yet edilir. Onüçüncü yüzyıldan itibaren Anadolu’nun fütuhatında ve imarında görev alan Ebu İshak dervişleri, zamanın sultanları tarafından desteklenir. Yıl­dırım Bayezid Han tarafından Bursa’da bir zaviye yaptırılır. Ayrıca Erzurum, Konya ve Ankara’da da Ebu İshak zaviyeleri kurulur. Zaman içinde İshakiler, başta Nakşibendilik olmak üzere diğer tarikatlere intisap ederek, tasavvufi ha­yatlarını sürdürürler. Ankara’da bulunan Ebu İshak Zaviyesi’nin hangi yıl yapıldığına dair kayda ulaşamadık. Ancak Vakıflar Meclisi’nin 20 Haziran 1936 gün 346 sayılı kara­rında, zaviyenin ”Alemdar” adı ile yad edilen Seyid Ahmed oğlu Seyid Ali tarafın­dan kurulduğu yazılıdır. Halveti dergahı olarak kullanılan Ebu İshak Zaviyesi, zaman içinde yı­kılmış, sadece beş mezarın bulundu­ğu ve sonradan oda içine alınan bir yapı iken; hayırsever, ecdadına ve ta­rihine saygılı kişilerin girişimleriyle, geleneksel mimariye uygun, kesme taş kullanılarak, kubbeli, girişte mes­cid kısmı ve geçisinde harim bulunan, zarif ve sanatkarane bir türbe yapıl­mıştır. Türbenin yapımında emeği geçen her kişiden Allah razı olsun. Anadolu tabiriyle “darısı diğerlerine, Amin.” Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Mehdi Şeyh Türbesi

Ankara – Kahramankazan – kumpınar köyü Mehdi Şeyh , Murtad Ovası (Murtazaabad)’nda, Ankara Çayı’na karışan Ova Çayı’nın doğusunda ve yakınında bir zaviye kurarak, Oğuz Türkmen boylarının iskanına öncülük etmiş erenlerdendir. “Mehdi’ ; kurtulmuş, doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş kişi anlamına gelmektedir. Zaviyesinin bulunduğu yer za­man içinde şenlenmiş ve “Şeyh Mehdi ve “Tekke-i Meyti” adıyla anılan bir köy ku­rulmuştur. Günümüzde Mehdi Şeyh Köyü, Ankara-İstanbul karayolunun batısında ve Kazan ilçesine bağlı “Kumpınar” adıyla anılan mahalledir. 1530 yılı Ankara Tahrir Defteri “Murtazaabad” kazası vakıfları arasında “Vakfı Zaviye-i Mehdi Şeyh; iki çiftlik yer, taallukat 2 nefer, hasıl 450″173 kayıtlıdır. Bu kayıt­ tan Mehdi Şeyh evladından iki kişinin olduğu anlaşılmaktadır. 1571 yılı ”Ankara Vakıf Defteri”nde de Bitik Köyü’nde iki çiftlik yer, İbrahim Efendi tarafından Mehdi Şeyh Zaviyesi’ne vakfedilir ve çiftliğin yıllık geliri 450 akçedir. 1749 yılında “Murtazaabad” kazasının ”Mehdi’ köyünde bulunan “Şeyh Mehdi Zaviyesi”nin tevliyet ve zaviyedarlığı evlada şart kılındığından, vakfın iki çiftlik yerinin evlattan İbrahim Dede’nin vefatı üzerine, Şeyh Mehdi evladından Seyyid Ahmed bin Ahmed’e tevcih edilir. 1756 yılında da Şeyh Mehdi Zaviyesi’nde evladiyet ve meşrutiyet üzere nim (yarım) akçe ile zaviyedar olan evlattan Şeyh Mehdi’nin beratı yenilenir. Daha sonra yerine oğlu Mansur geçer. 1828 yılında da zaviyedarlık İbrahim Efendi’ye verilir. Şeyh Mehdi Zaviyesi mescidinde imam ve hatib olmadığı için Ahmed bin Mehmed’e tevcih edilir. 1845 yılında Murtazaabad kazasına bağlı “Tekke-i Meytf (Mehdf)”nin “tekke­nişin”i (postnişin) Ahmed Dede Efendi olup, çiftçilik yapmaktadır. Şeyh Mehdi hazretlerinin kabri köy mezarlığında bulunmaktadır. Şeyh Mehdi kabri hastalar, çocuğu olmayanlar, elinde-yüzünde yara olanlar ve çocuğu zayıf olanlar tarafından ziyaret edilir ve kurban kesilir. Şeyh Mehdi’ye saygıdan dolayı köydeki düğünlerde davul çalınmaz, şayet davul çalınacaksa önceden adak kurbanı kesilir. Adak kurbanı kesilmeden davul çalınırsa çalanların başına bir musibet geleceği yönünde yaygın bir inanış vardır. Yerleşmedeki “Dede Taşı” ve “Dede Kavakları” da bölge halkı için kutsallık taşır. Dede Taşı, halis beyaz mermerden, hassas işçiliği olan, basamaklı banyo küvetine benzeyen ve Bizans dönemine ait olduğu tahmin edilen yekpare bir taştır. Halkavun (Yazıbeyli) Köyü nahiye merkezi olunca, bu taş Halkavun’a götürülür. Köy sakinleri buna rıza göstermez ve üzülür. Köylüler ertesi günün sabahı taşı eski yerinde görürler. Bu antik taşın tahliye deliği sonradan genişletilmiştir. Yürüyemeyen ve zayıf bünyeli çocuklar, velisi tarafından adak kurbanı kesildikten sonra, taşın altında açılan kısımdan geçirilir ve Allah’tan şifa dilenir. Dede Kavakları mevkiinde bulunan ağaçlardan ise odun kesilmez ve yakılmaz. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kahraman Kazan, Ankara

Halil Dede. – Çamlıdere

Ankara – çamlıdere – bardakçılar köyü Çamlıdere ilçesi Bardakçılar Köyü Kabristanı’nda türbesi bulunan Halil Dede, Hazreti Ömer (r.a.) neslinden ve Şeyh Ali Semerkandi hazretleri­nin evladındandır. Osmanlı dönemi vakıf belgelerinde ”Yabanabad kazası Avdan Köyü’nde medfun Hazreti Ömer soyundan Halil Dede” ibaresi geçmekte ve Halil Dede Dergahı ”Avdan Tekkesi” olarak zikredilmiştir. Günümüzde Halil Dede Türbesi, Bardakçılar Köyü’ne bir kaç km mesafede ve orman içinde bulunan eski Bardakçılar Kabristanı’ndadır. Sonradan yapılan onarımlarla özgün mimarisini kaybeden türbe yapısı bakımlı ve ziyarete açıktır. Türbe civarın­da bulunan mezartaşlarının bazıları bölgede bulunan ören yerlerinden getirilmiştir. Bazı mezartaşlarında bulunan Osmanlıca yazılar yosunlaşma sonucu tahrip olmuş ve okunmamaktadır. Ulaşım yolu Bardakçılar sapağına kadar stabilizedir. Kızılcahamam ilçesi Karacaören Köyü’nde türbesi bulunan ‘ Yunus Dede “nin de Şeyh Ali Semerkandi hazretlerinin soyundan geldiği halk arasında rivayet edil­ se de bu husuta Osmanlı Arşivleri’nde bir kayda rastlanılmamıştır. Yunus Dede Türbesi sonradan yapılmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Çamlıdere, Ankara

Karaca Ahmet Türbesi – Polatlı

Türbe Onarım Kitabesi Ankara – POlatlı – karaca ahmet köyü Karaca Ahmed Sultan , “Abdalan-ı Rum” olarak adlandınlan ”Anadolu Erenleri”nden bir Türkmen dervişi ve halk hekimidir. Adına çok sayıda türbe ve makam yapılmıştır. Bunlardan birisi de Polatlı ilçe merkezine 26 km uzak­lıkta ve Karacaahmed Köyü’ne 2 km mesafede, Sakarya Irmağı kıyısında bulunan zaviye ve türbedir. Karaca Ahmed, Orhan Gazi devrinde yaşamış ve rivayete göre Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasani’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken, bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli ‘Vilayetnamesi”nde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivrihisarlı Şeyh Nureddin’in müridi olduğu ifade edilir. Vilayetname’de Karaca Ahmed’in Hacı Bektaş-ı Veli’ye giderek intisap ettiği zikredilir. Saruhanoğullan’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta ol­duğu kaydedilmektedir. Bu durumda onun Hacı Bektaş-ı Veli ile görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Orhan Gazi döneminde Bizanslılarda yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek, bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu böl­geye yerleşen Karaca Ahmed , burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiş­tirmiş, tekkesi Osmanlı-Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Dönemin önemli şahsiyetlerinden birinin gözlerini tedavi ettiği ve karşılığında birçok arazinin mülk olarak kendisine vakfedildiği rivayet edilmektedir. Osmanlı topraklarında büyük şöhrete kavuşan ve tarihçi Ali Mustafa’nın ifade­siyle Rum Abdal larının “ kutb-ı namdar “ı haline gelen Karaca Ahmed, Balkanlar’da çok defa Aziz George ile özdeşleştirilmiş, bunun sonucunda hıristiyan halk onu ve dolayısıyla İslamiyet’i kolayca benimsemiştir. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunmuştur. Osmanlı toprak­larından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşen Karaca Ahmed ‘e, bu faaliyetleri esna­sında Göynük’te türbesi bulunan Yargeldi Sultan ve Hasan Basri gibi arkadaşları refakat etmişlerdir. Bu bölgede beylerden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiş­ tir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Karaca Ahmed, Manisa’ya geldiğinde Saruhan Beyin Manisa ve Akhisar’ın fet­hiyle uğraştığı, Karaca Ahmed’in elli yedi bin müridiyle birlikte bu fethe katıldığı rivayet ediliyorsa da bu bilgi şüphelidir. Tarihi kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hü­kümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar, muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390 yılında Hoşkadem Mes­cidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesi­ ne dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. Mecdi mezarının Akhisar’da kendi adıyla anılan köyde bulunduğunu kaydeder. Karaca Ahmed’in vefatından sonra şeyhlik ve ruh hekimliği vazifesini oğlu Eşref devam ettirmiştir. Ayrıca Hızır Abdal adında bir oğlunun daha olduğu bilinmektedir. Üsküdar’daki türbenin yanında Karaca Ahmed’in Horasan’da binerek Anadolu’ya geldiğine inanılan atının bulunduğu bir mezar daha vardır. Karacaahmet Mezarlığı da onun adına izafe edilmiştir. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, “Karaca Ahmed ulu veli Uslu olur gelen deli” beytiyle günümüzde de devam etmektedir. Karaca Ahmed Türbesi: Karaca Ahmed hazretlerinin türbesi Karacaahmed-Çağlayık köy yolunun sağında olup, kuzeyinden Sakarya nehri geçer. Batısında “Sofu Dede” Me­zarlığı bulunmaktadır. Karaca Ahmed Zaviyesi’nin ilk olarak ondürdüncü yüzyılın ikinci yarısında, Karaca Ahmed’in kendisi veya el verdiği yakınlarından biri tarafın­dan kurulduğu kanaatindeyiz. Vakıf belgelerinde “Kızılca/Karaca Ahmed evladı” iba­ resinden onun nesep evladı veya müridleri olabileceği de anlaşılmaktadır. Zaviyenin bulunduğu mevki, Sakarya Irmağı’nın batısında bulunan “Geçit başı” mevkiine yakın olması, geçmiş zamanlarda bu dergahın bir konaklama ve bölge güvenlik karakolu görevi gördüğü de anlaşılmaktadır. Antik “Gordion” şehri de aynı bölgededir. Karaca Ahmed Zaviyesi’nin özelliklerinden biri de, akıl ve ruh hastalarının tedavi edildiği “şifahane-zaviye”lerden kabul edilmesidir. Anadolu’da akıl hastalarının te­davi edildiğini bilebildiğimiz en erken tarihli (1205) hastane Kayseri’deki “Gevher Nesibe Hatun Şifahanesi”dir. Avrupa’da akıl hastalarının ateşe atıldığı, kötü davra­nışlara maruz kaldığı dönemlerde, Türk dünyası mimarinin, müziğin ve suyun et­kisi ile gözlem, bilgi ve deneye dayalı tedavi uygulamaya başlar. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde büyük hastaneler şehirlerde yaşayanlara hitap ederken, bunların ulaşamadığı köylerdeki insanlara buralardaki tekke ve zaviyeler veya şifahane-za­viye diyebileceğimiz kuruluşlar sahip çıkıyordu. Bu zaviyelere dönemin sultanları, vezirleri, paşaları, beyleri ve zenginleri vakıflar ihdas ederek madden ve manen des­tekliyordu. Bu hastanelerde yatan hastalardan para alınmadığı gibi, hasta ve deliler arasında fark gözetilmeden tedavi sırasında onlara şevkat ve nezaketle davranılması gereği zamanımıza gelen belgelerden anlaşılmaktadır. Aynı zamanda dinı-tasavvufi eğitim ve öğretim yerleri de olan bu şifahane-zaviyeler, şeyhleri ve daha sonra on­lardan el alan ocaklar tarafından işlevlerini yüzyıllar boyunca devam ettirmişlerdir. Ayrıca akıl hastaları hastane veya şifahane-zaviyelerin dışında bazı türbe ve ziyaret­gahlara da tedavi amaçlı başvurmaktaydı. Geçmişte bu şifahane-zaviyelerdeki teda­viler inancı kuvvetli hastalar üzerinde tekke şeyhinin telkini ile gerçekleşmekteydi. Karaca Ahmed Zaviyesi, ondördüncü yüzyıl ortalarından zamanımıza mimari tah­ribata uğrayarak gelse de, hala türbesinde şifa aranan şifahane-zaviye özelliğini bir bakıma sürdürmektedir. Karaca Ahmed Zaviyesi’nden günümüze, üzeri beşik tonozla örtülü dikdörtgen şeklindeki türbesi ve birkaç mezartaşı gelebilmiştir. Türbenin içinde kimlere ait ol­ duğunu bilemediğimiz üç mezar vardır. Duvarları üst kısımlarda ve tonoz örtüde ye­nilenen türbenin kuzey ve güneyindeki tonoz alınlıklarına birer pencere açılmıştır. Yine türbenin kuzey-batısında duvarlarla çevrelenmiş bir mezarlık yer almaktadır. Bu mezarlıkta günümüze, üzerinde selvi ağacı kabartması olan ayaktaşı ile kitabeli bir şahide taşı ulaşmıştır. Karaca Ahmed Sultan’ın asıl mezar yeri kesin olarak bilinmemekle birlikte, Anadolu’da ve Balkanlarda çok sayıda Karaca Ahmed Sultan adına yapılmış zaviye (tekke/dergah), türbe ve makam mezar bulunmaktadır. Asıl mezarının Manisa’nın Horoz Köyü’nde bulunan Karaca Ahmed Tekkesi’ nde olduğu kanaati genel kabul görür. Beypazarı ilçe merkezinde de Karaca Ahmed Tür­besi bulunmaktadır. İstanbul Üsküdar’da Karaca Ahmed Türbesi ile atının mezarı ve Karacaahmed Mezarlığı vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Polatlı, Ankara

Şah Kalender Veli

Ankara – Çubuk – Sele Horasan’dan Anadolu’ya geldiği rivayet edilen mutasavvıflardandır. Er­ken Osmanlı dönemi kaynaklarında hayatı hakkında bilgi yoktur. 1307 ve 1320 hicri yılı Ankara Vilayeti Salnamelerinde, Çubuk kazası Sele köyünde, Haz­reti İmam Bakır (r.a)’ın sülalesinden Siyam Fakıh ve oğlu Kalender Veli Türbesi ol­duğu kaydedilmektedir. Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Kayıtlar Arşivi’nde, Ankara ili, Çubukabad (Çubuk)’a bağlı Sele köyünde ”Kalender Veli Zaviyesi Vakfı” kaydı vardır. Haydar Teberoğlu’nun Kalender Veli hakkında söylenen menkıbelerden yola çıkarak yayınladığı “Kalender Veli Velayetnamesi”nde özetle şu bilgileri verir: Hz. İmam Bakır (r.a.) sülalesinden olup, babasının adı Seyyid Siyami Fakih, an­nesinin ki ise Gül Zeynep Hatun’dur. 1248 yılında Sele köyünde doğmuş, 1344 yı­lında ve 93 yaşında vefat etmiştir. Türbesi, 1362-1364 yıllan arasında yapılmıştır. II. Murad Han tarafından bu türbeye, türbedar görevlendirilmiştir. Halk arasında ; Şah Kalender Veli, Kalender Sultan, Kalender Baba, Kalender Veli, Kalender Dede gibi isimlerle anılan bu ermiş kişinin tarihi kayıtlarda zik­redilmemesi, onun hayatı ve kişiliğini tamamen menkıbevi anlatımlara bırakmış­tır. İlhan Akçay; Kalender Veli üzerine yaptığı araştırmasında, II. Mahmud döne­minde düzenlenmiş bir beratın mevcudiyetinden bahsedip, 30 Eylül 1820 tarihli bu beratta, Kalender Veli Türbesi türbedarlığının Kalender Dede evladından olma­yan kişilere geçtiğini, bu göreve Kalender Dede evlatlarından olanların atanması husundaki hükme havi olduğunu zikreder. Seyyid Kalender Veli, Hz. Muhammed (s.a.v)’in 5. nesilden torunu olan İmam Muhammed Bakır’ın neslinden gelmektedir. Babası Seyyid Siyamı Faki, Horasan pirlerindendir. Türkistan piri Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin işaretiyle köselele­rini atıp Anadolu’ya göç etmişlerdir. Ahmet Yesevi, Anadolu’da Çepni Türkleri’ne yapılan baskılara razı olmadığı için oğlu Kutbettin Haydar komutasında 5 bin kişilik bir ordu gönderir. Bu ordu­nun içinde Seyyid Siyamı Faki de vardır. Ordu bölgeyi iyi bilmediği için Keskin Tekfuru’na yenilir ve sonunda Seyyid Siyamı , Çubuk’un bugünkü adıyla Sele köyü­ ne gelerek yerleşir. Seyyid Kalender Veli , Beypazarı ilçesinin Karaşar Beldesi yakınında konar-göçer hayat süren Yağdanı Sultan ‘ın kızı Melek Kız’la evlenir. Rivayete göre Melek Kız’la Kalender Veli’nin nikahlarını rüyalannda Hz. Muhammed (s.a.v) kıymıştır. Bunun üzerine gençler, gerçek hayattaki nikahları Suluca Karahöyük’de Hacı Bektaş Veli ta­rafından kıyılarak evlenirler. Kalender Veli, erik yiyen babasının boğazında bir eriğin kalması üzerine köy çayına koşar ve suyu elindeki selesine katarak dökmeden geti­rir ve kerametini gösterir. Köyün eski adı Çevlik Ağzı iken bu olaydan sonra zamanla Sele olarak değişmiştir. Yine rivayete göre Kalender Veli, zaman ve mekanı aşarak Mekke’ye gidip orada cuma namazını kıldırmıştır. Gerek Çavundur ve gerekse Kar­gın aşiretlerinin imamı olarak kendisini kabul ettirmiş, onlan görüp gözetlemiş, so­runlarını akıl ve mantık çerçevesinde çözmüştür. Aynca Kalender Veli, Doğu Anado­lu’daki Terekeme Türkleri’nin de piridir. Zamanla Kalender Veli evlatları tarafından görülüp gözetilmedikleri için bu bağ kopmuştur. Günümüzde Terekeme Türkleri’nin oynadıkları Kalender Barı, vaktiyle pirleri Kalender Veli’yi karşılamak için oynadık­ları oyundan kalmıştır. Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında Kalender Veli’nin büyük katkısı olmuştur. Bu yardımlarından dolayı 4. Kılıçarslan, (günümüz­ de Cücük Çiftliği olarak bilinen) Cücük ve Taşpınar köyleri civarını fermanla ona ver­miştir. Kalender Veli ‘nin oğlu Hamdi Sultan , Seyyid Hacı Ali Türabı’nin torunu ile evlenir ve Cücük Çiftliği’ne ev yaparak yerleşir ve zamanla koyun ve sığır sürülerine sahip olur. Günlerden bir gün Kalender Veli ile birlikte Hacı Bektaş Veli, Hamdi Sultan’a “yurdun kutlu olsun” demeye Cücük Çiftliği’ne gelirler. Hamdi Sultan, Hünkar Hacı Bektaş Veli için 300-400 kuzu kurban eder. Hacı Bektaş Veli, bunun üzerine “Ham­di amma da Kuzu kıranmışsın. Bu kadar kuzu kesmene ne gerek var. Bir kuzuyu yememiz için eşin hazırlasın, ben dua edeyim, siz amin deyin ve diğer kuzular dirilsin” der ve sonuçta kuzulardan biri hariç diğerleri dirilir ve ayağa kalkarak yürürler. O tarihten sonra Hamdi Sultan’ın diğer adı Kuzukıran olmuştur. Nitekim Hamdi Sultan’ın soyundan gelen Kargın köyündeki evlatlarının soyadları Kuzu­ kıran, Büyükkuzukıran ve Özkuzukıran’dır. Kalender Veli’nin çürümemiş bedeni yakın zamana kadar rahatlıkla görülebiliyordu. II. Murad Hüdavendigar zamanın­ da şimdi Yıldız soyadlı olan aile, Kalender Veli Türbesi ‘ne türbedar olarak görev­lendirilmiştir. Gerek Seyyid Siyami ve gerekse Kalender Veli , yaşadıkları dönemde akıl hastalıklarını tedavi ederek bu konudaki kerametlerini göstermişlerdir. Onla­rın ölümlerinden sonra günümüzde de akıl hastaları bu türbeye getirilmekte ve burada tedavi edildiklerine inanılmaktadır. Tedaviden sonra ise hastalar buraya gelerek kurban kesmektedirler. Günümüzde Çubuk ilçesi Sele Köyü’nde bulunan Kalender Veli Türbesi , olduk­ça bakımlı bir durumdadır. Türbe yapı özelliği itibariyle mimari bir değere sahip­tir. Onarımlarda konulan iki ayrı parça kitabe vardır. Kitabede “Binari b. Mustafa…” okunmaktadır. Binari Bey, Osmanlının ilk yıllarında bölgede hakim beylerden olup, Ulu Bejin oğlu, İskender Beyin babasıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri 1. cilt , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara

Baba Yakub Türbesi

Ankara – polatlı – babayakup köyü Baba Yakub Hazretleri, tahminen onbeşinci yüzyılda yaşamış Anadolu Erenleri”nden dir. Hayatı hakkında bilgiye sahip olmadığımız Baba Yakub hak­kındaki bazı bilgilere Ankara Tahrir ve vakıf defterlerinden ulaşıyoruz. Eski adı “Çerik” olan Babayakup köyü, ilçenin kuzeydoğusunda, Haymana ilçe sını­rına yakın ve ilçe merkezine 21 km uzaklıkta, Haymana ilçe merkezi yakınla­rından suyunu alan Baba Yakub Deresi vadisi yamaçlarındadır. Ankara Sancağı’na ait günümüze ulaşan 958/1521-22 tarihli Ankara Evkaf Defteri’nde “Seydi Ali Zaviyesi” Vakıf kaydına göre Seydi Ali Hazretleri, Çerik nam-ı diğer Baba Yakub Köyü’nde bir zaviye açar ve zaviyenin giderlerini karşılamak için bir vakıf ku­rar. Defter-i Köhne kaydına göre (Sultan I. Murad Hudavendigar zamanı olabi­lir) vefatından sonra padişah beratı ile oğulları Ahmed ve Mahmud bu vakfa mutasarrıf olurlar. Vakfın gelirleri ise Çerik diğer adıyla Baba Yakub Köyü’nün yıllık geliridir. Baba Yakub, Şeyh Seydi Ali’den önce yaşamıştır. Baba Yakub tahminen Anadolu Selçukluları veya Osmanlı’nın ilk yıllarında yaşamış olma­lıdır. Seydi Ali’nin oğlu Mahmud’un vefatından sonra oğlu Hacı Ali, padişah beratı ile vakfa mutasarrıf olur. Baba Yakub Zaviyesi’nden günümüze sadece türbe ulaşabilmiştir. Köy camii yakınında bulunan Baba Yakub ve ailesine ait mezarlar sonradan ya­pılan bir yapı içine alınmıştır. Türbe içinde üç adet mezar bulunmaktadır. Mezarların baş tarafında an­tik çağlara ait mermer devşirme taşlar kullanılmış olup kitabeleri yoktur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Polatlı, Ankara

Ahi Bacı ( Fatma Bacı )

Ankara – polatlı – bacı köyü Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda emeği geçen ve “Bacıyan-ı Rum” diye adlandırılan “Anadolu bacıları”ndandır. Tımar sahibi ve ahi bir “veliyye”dir. Hayatı ve kişiliği hakkında ancak vakıf belgelerindeki bilgilerle yetiniyoruz. Osmanlı dönemin­ de zaviyesinin bulunduğu köy “Fatma bacı köyü” olarak anılmış, daha sonra “Bacı köyü”, sonraki yıllarda “Bacı nahiyesi” olmuştur. 1570’li yıllarda Bacı zaviyesinin geliri 9975 akçedir ki oldukça iyidir. Polatlı ilçesine bağlı Bacı Köyü’ndeki türbesinin duvarında bulunan Arapça kitabede, günümüz Türkçesi ile “Vaktin neseb yönüyle dost ve yüce insanı Fatıma Bacı. 20 Muharrem sene 710 H./1310” yazılıdır. Kitabede özellikle zikredilen “neseb yönünden” ibaresi onun “fütüvvet ehli” olduğunun delilidir. Ahi Bacı’nın, Bacı köyündeki türbesi ve camisi sağlam olarak durmakta olup, zaviyesi ise yıkılmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Polatlı, Ankara

Ahi Yakub

Ankara – altındağ – ahi yakup camii Ankara’da yaşamış fütüvvet ehli ahi reislerinden ve mutasavvıflardandır. Yıldırım Han zamanı “tımar” sahiplerin­dendir. Günümüzde Hacı Bayram Camii’nin kuzeyindeki Çamlıca Sokakta bulunan Ahi Yakub Mescidi’ni ilk yaptıranlardan birisi­dir. Ayrıca Ahi Yakub Medresesini yaptırmış ve şehrin imarında, eğitiminde, dini yaşamında önemli bir yer alan Ahi Yakup zaviyesininde ilk şeyhidir. Ahi Yakup Mescidi’nin tamir kitabesinde: “Ahi Sinan oğlu Ahi Çelebi oğlu Ahi Yakub yediyüzdoksandört yılında bu camiyi tamir etti. Bundan evvel Ahi Şüca ve Ahi Melik ve Ahi Ali ve Ahi Şera­feddin ve Ahi Yakub bina etmişlerdi. Sonra imam için elli dirhem, müezzin için yirmi dirhem ve kandil yağı için mahsülden otuz dirhem tayin edildi. “ Bu kitabeye göre mescid 1392 yılında Ahi Yakub tarafından tamir edilmiştir. Mescidi ilk yaptıranlar Ahi Şüca, Ahi Melik, Ahi Ali ve Ahi Şerafeddin’dir. “ Ahi Yakub Zaviyesi” vakfının tasarrufu Ahi Muslihiddin’e verilmiş ve zaviye şeyhine günde iki akçe, mütevelliye günde bir akçe, “ferraş”a günde bir akçe ödenmesi şart edilmiştir. Zaviye binası günümüzde mevcut değildir. “ Ahi Yakub Medresesi” vakfının tevliyeti Ahi Şerafeddin evladından Seyyid b. Ali Paşa’ya beratı hakani ile verilmiş ve Mevlana Hızır’ın tasarrufundadır. Medresenin gelirleri ise oldukça fazladır. Çifteviran mezraası, Bademlü Köyü hissesi, Ahi İsmail Köyü yarı hissesi, Mamak-Bayındır Köyü yarı hissesi, Sincan­ Alpağut (İlyakut} Köyü yarı hissenin gelirlerinin bu medreseye ait olduğunu öğreniyoruz. Medresenin yerini bilmiyoruz. Ahı Yakub Mescidi’nin onarım tarihine göre Ahi Yakub, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin müderrislik döneminde yaşadığını ve tanışıklıklarının olacağı kanaatindeyiz. Ahi Yakub ‘un mezarı ise mescidin kuzey tarafındaki hazire (mezarlık} içinde olup, mezar kitabesi yoktur. Bu hazirede ki mezarlara sonradan konulmuş Türkçe yazılar, mescidi ilk yapan ahilerin isimleridir. Hazireler genellikle aile mezarlığı durumundadır. Halbuki Ahi Şerafeddin ‘in mezarı Ahi Şerafeddin türbesindedir. Durum böyle olunca günü­müzde kabirlerin üzerinde bulunan Türkçe yazılara itibar edilmez Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Hacı Tuğrul Baba

Ankara – polatlı – hacı tuğrul köyü Polatlı ilçesi, Hacıtuğrul Köyü yakınında ve bir tepenin eteğinde, mimari özelliği olan bir türbesi vardır. Selçuklular döneminde Ankara’ya gelip yerleşen Türkmen Babalarından olması muhtemeldir. Hacı Tuğrul Türbesi kapısı üzerinde bulunan ve çok güzel bir hatla beyaz mermer üzerine yazılmış Arapça kitabede özetle; ”Hacı Tuğrul Baba oğlu Mahmud Seydi oğlu Şeyh Paşa’nın bu zaviyeye 793/1391 yılında bir imaret yaptırdığı” yazılıdır. Kitabede Baba ünvanının kullanılması Hacı Tuğrul’un mutasavvıf bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bacı Köyü’nde zaviyesi bulunan Ahi Fatma Bacı ile çağdaş olma ihtimali bulunan Hacı Tuğrul Baba’nın, zaviyesinin bulunduğu yer, eski bir yerleşim yeridir. Anadolu’nun İslamlaşmasında uygulanan derviş iskan metodunun bir önderi diyebiliriz Hacı Tuğrul Baba için. Torunu olan Şeyh Paşa’nın tarihi kimliği hakkında bilgi mevcut olmayıp, Yıldırım Han zamanında yaşadığı bilinmek tedir. Çünkü dedesi adına yaptırdığı türbenin mimarisine bakılırsa, devrin ileri gelenlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf belgelerinde de birçok vakfı bulunmaktadır. Hacı Tuğrul Baba ve soyu hakkında ayrı bir araştırma yapılması gerekmektedir. Osmanlı dönemi kayıtlarında tarihli Tapu Tahrir defterinde Bacı Kazası vakıfları anlatılırken, Hacı Tuğrul köyünde “Hacı Tuğrul Zaviyesi Vakfı” olarak zikredilir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınlar

📍 Ankara Özel, Ankara

Soğukkuyu Türbesi

Ankara – nallıhan – soğukkuyu köyü Soğukkuyu, günümüzdeki idari bölünmeye göre Ankara ili, Nallıhan ilçesine bağlı bir köy yerleşimidir. Türbe, köyün güneybatısında meyilli bir araziye yerleştirilmiştir. Eğimli arazi üzerine kare planda inşa edilmiş olan kubbeli yapının beden duvarları yığma moloz taş olup dıştan kaba yontu ile kaplanmıştır. Moloz aralarına akustiği sağlamak amacıyla bol miktarda testi yerleştirilmiştir. Kubbe kırmızı harman tuğla ile örülmüştür ve üzerindeki sıva dökük vaziyettedir. Türbe yapısının girişi batıdandır. Yuvarlak kemerli ve kesme taş söveli ahşap kapısı bugün yerinde yoktur. Kapı portalı 1 m dışa çıkıntılıdır. Türbe içinde her cephede oldukça büyük kemerli birer nişi vardır. Nişlerin kemerli kısımları kesme taştır. Kemerlerin hemen üstünden kubbe başlamaktadır. Harman tuğla ile örülmüş kubbenin etek kısmında, kemerlerin üzerinde aydınlatmayı sağlayan dikdörtgen biçiminde 4 adet küçük pencere açılımı vardır. Pencerelerin altında sıvaların sağlam kalan yerlerinde geometrik ve bitkisel motifli kalem işleri göze çarpar. Kemer araları üçgen geçişlidir. Her üçgenin üst kısmında kemerli küçük bir niş vardır. Üçgenler beden duvarlarının dış kısmından dikdörtgen prizma şeklinde çıkıntı teşkil eder. Güneybatı köşedeki üçgen üzerinde boya ile yazılmış Arapça kitabe görülür. Güney duvarındaki büyük kemerli niş içerisinde yarım silindirik formlu basit mihrap yer alır. Mihrabın üst kısmındaki kemer kesme taştır. Türbe içi kısmen kaçak kazılara maruz kalmış olup yığma toprağı taşıyan köşeli ahşap hatıllar ortaya çıkmıştır. Batı kısmında, kapı eşiğinin hemen önünde 2,5 m derinliğinde çukur açılmıştır. Kaçak kazı ve rutubet tehlikesi bulunan yapının Selçuklu veya Osmanlı‟nın ilk dönemlerine ait bir eser olduğu düşünülmektedir. Kaynak ; Nallıhan Kırsal Turizm Stratejisi

📍 Nallıhan, Ankara

Hasan Dede – Nallıhan

Ankara – Nallıhan – sobran köyü Hasan Dede türbesi Nallıhan‟a 5 km uzaklıkta bulunan Sobran köyünde bulunmaktadır. Erenin Horosan‟dan geldiği rivayet edilmektedir. Yüksek bir yer de bulunan Hasan Dede Türbesi‟nin çevresinde koruluk vesu vardır. Köylünün çok saygı gösterdiği bu yerde yağmur duasıyla beraber 70 bin taş gömülmüştür. Askere gidecek gençlerde türbeyi ziyaret ederler. Haziran ayının sonuna doğru gün dönümünden 10 gün önce bu yerde yapılan oğlak bayramında 45-50 kurban kesilir. Türbenin yanındaki birkaç ardıç ağacına bez bağlanıp adak adanır.

📍 Nallıhan, Ankara

Hoşebe Türbesi

Ankara – Nallıhan – Akdere köyü yakınındaki hoşebe piknik alanında Hoşebe Türbesi Nallıhan‟a 3 kilometre uzaklıkta olan Akdere Köyünün yakınındaki Ardıç koruluğu içindedir. Ziyaret yeri yüksekçe bir tepenin yamacındadır. 10 metre kadar aşağısında içilebilen bir su vardır. Hoşebe Türbesi‟nin diğer türbelerden ayrı bir özelliği vardır. Türbenin bulunduğu koruluk mesire yeri olarak kullanılır. Halk arasında dolaşan rivayete göre Hoşebe ölmeden önce mezarının etrafında gülünüp oynanmasını hoşça vakit geçirilmesini istemiştir. Kaynak ; Nallıhan Kırsal Turizm Stratejisi

📍 Nallıhan, Ankara

Cafer Sadık Türbesi – Nallıhan

Ankara – Nallıhan – nallı kozlu yaylasında Tapduk Emre’nin müridi olan Cafer Sadık türbesi Nallıkozlu köyünde iken köy Gökçekaya Baraj Gölü suları altında kalmadan önce aynı köyün yaylasına nakledilmiştir. Şeyh Cafer Sadık sağlığında çok sert bir mizaca sahiptir. Bir düğünde davul çalınmasından rahatsız olmuş ve davulu kaptığı gibi Sakarya’nın öteki yakasına atmış. O gün bugündür Nallıkozlu, Ömerşeyhler ve Emremsultan köylerinde düğünlerde davul çalınmaz. Türbe çevresinden çalı çırpı alınmaz, odun kesilmez.

📍 Nallıhan, Ankara

Bacım Sultan

Ankara – NALLIHAN – TEKKE KÖY Bacım Sultan, Tabduk Emre’nin kızıdır. Halk arasında ve bazı yayınlarda Sincan ilçesi Bacı Köyü’nde türbesi bulunan Fatıma Bacı ile Bacım Sul­tan karıştırılır. Fatıma Bacı , Tabduk Emre ‘nin kızı olarak gösterilir. Fatıma Bacı, Mahmud Seydi ‘nin kızı ve Hacı Tuğrul Baba’nın torunudur. Rivayetlere göre bir Türkmen atası olan Hamza Sultan, Nallıhan ilçesine bağlı Tekke Köyü’ne yerleşir. Hamza Sultan’ın oğlu Hulbiye, evlilik çağına gelince Ham­za Sultan, oğluna eş olarak Tabduk Emre’nin kızı Bacım Sultan’ı uygun görür ve dünürlük yapar. İki tarafın da uygun görüşü üzerine iki gencin evliliğine karar verilir. Düğün haftası kurulur ve düğün alayı Tabduk Emre ‘nin dergahına varır. Tabduk Emre’den “destur” alınarak, Bacım Sultan gelin alayı eşliğinde Tekke Köyü’nün Erenler mevkiine gelir. Öğle namazı vaktinin daralması üzerine gelin alayı mola verir. Öğle namazı kıldıktan sonra bakarlar ki gelin Bacım Sultan yok­tur. Alayın ileri gelenleri telaşa düşerler ve Hamza Sultan’a acele bir haberci gön­derirler. Haberci Bacım Sultan’ın köye gelmediğini öğrenir ve gelin alayına geri döner. Bunun üzerine Tabduk Emre’nin huzuruna bir elçi gönderirler. Haberci durumu Tabduk Emre’ye anlatır. Tabduk Emre ise hiç telaşa düşmeden, sanki haberdarmış gibi şu cevabı verir: “Gelin (Bacım Sultan) yerini buldu. Orada arayın.” Bu söz üzerine haberci gelin alayına gelir ve Tabduk Emre’nin buyruğunu söyler. Bu buyruk üzerine gelin alayındakiler köye gelir. Çevreyi araştırırlar ve görürlerki Bacım Sultan, köyün yakınında bulunan tepedeki bir ardıç ağacının altında oturuyor. Davetliler ve köy ahalisi Bacım Sultan ı görünce sevinir. Yanına giderek Bacım Sultan’ı, Hamza Sultan’ın evine götürmek isterler. Bacım Sultan: – “Ben buraya kadar geldim. Oğlunuz da buraya gelsin” diye cevap verir. Bacım Sultan’ın bu isteğini damad Hulbiye’ye bildirirler. Bu istek üzerine Hul­biye Sultan, Bacım Sultan’ın yanına gelir ve evine getirir. Bacım Sultan daha sonra köyde odalar açarak, gelen gidenlere yemekler ik­ram eder; misafirlerine daima ikramda bulunur. Bu sebeple de bu köye “Tekke” adı verilir. Bu türbe Tekke Köyü içerisindedir. Tekke Köyü‟nün ilçe merkezine uzaklığı 14 km olup köylerin dizilişine göre Ermem sultan Köyü ortada, Yunus‟un mezarının bulunduğu Sarıköy sağda ve Bacım Sultan‟ın yattığı Tekke Köyü solda yer alır. Rivayete göre Bacım Sultan‟ın evinin odaları açık ve gelene gidene baktığı için bu adı almıştır. İçerisinde Bacım Sultan‟ın, eşinin, iki çocuğunun ve hizmetkarının sandukaları vardır. Üstü çatı olan türbenin 200 metre kadar aşağısında bir kuyu bulunmaktadır. Kuyunun suyu tuzludur. Bazı rivayetlere göre düğünden belli bir süre sonra Tapduk Emre ve yakınları hem dünürleri ziyaret etmeye hem de kızlarını görmeye giderler. Çevrede buna kız ardına gitme denir. Babasının geldiği haber verildiğinde Bacım Sultan hamur yoğurmaktadır. Haberi alınca elleri hamurlu babasını karşılamaya koşar. Yolda ellerinin hamurlu olduğunu fark edince ellerini yolunun üstündeki otlara sürer ve elini sürdüğü yerlerden su çıkar. Bacım Sultan ellerini bu suda yıkayarak babasını karşılamaya gider. Bugün yörede yaşayanlar suyun bulunduğu yere Hamurlu Su Kuyusu demektedir. Türbeye gelen ziyaretçiler ve hastalar bu suyla yıkanmakta veya içmektedirler. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Nallıhan’nın Kırsal Turizm Stratejisi ,

📍 Nallıhan, Ankara

Hacı Sinanuddin Yusuf

Ankara – altındağ Nazımbey Mahallesi, Berber Sokağı Ankara’da yaşamış bilgin ve mutasavvıf. Hayatı ve kişiliği hakkında vakfiyelerin haricinde bilgi yoktur. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıf Kayıtlar Arşivi, 592 numaralı defterin 49 ncu sahife, 45 nci sırasında kayıtlı “Hasan Çelebi oğlu Hacı Sinanüddin Yusuf “un 20 Şaban 687/1288 tarihli vakfiyesinin örneğinde “Alimlerin ve fazılların dayanağı, şeyhlerin büyüğü Hacı Sinaneddin Yusuf bin Hasan. Ankara da yeniden yaptırdığı mescid ve bitişiğindeki medresenin tamir, bakım masrafları, müderris ve imama ödenecek ücret için şehir içinde ve dışında arazi ve emlak vakfeder. Vakfiyede yazılan künyeden mutasavvıf ve alim bir şahsiyet olduğunu anlıyoruz. Ankara-Altındağ Nazımbey Mahallesi, Berber Sokağı’nda yaptırdığı mescidin bitişiğinde bulunan oda içerisinde mezarı vardır. Saraçlık mesleği ile uğraşmış ve “Saraç Sinan” olarak anılmış, esas ismi ise Sinaneddin Yusuf’dur. (Saraç: At, eşek ve deve gibi binek hayvanlarına eğer, gem ve koşu takımlarını yapan ve satan zenaat sahibi kişidir.) Saraç Sinan Ankara şehir merkezinde bir mescid ve bir med­rese yaptırmış ve bu eğitim kurumu için araziler vakfetmiştir. Dikdörtgen planlı, sade ve Türk üçgenleri ile geçilen kubbe ile örtülmüş olan ve Saraç Sinan Mescidi olarak bilinen bu mabed, Ankara’da bulunan en eski mabedlerdendir. Medrese ise harap bir vaziyettedir. Mescidin Arapça kitabesinde şu ibare yazılıdır; ”Şüphesiz mescidler Allah içindir. Artık Allah ile beraber başka bir kim­ seye ibadette bulunmayınız. Bu mescidi Hasan oğlu zayıf kul Yusuf 687/1288 yılında yaptırmıştır. “ Saraç Sinan Mescidinin içinde, sağ tarafda bulunan odadaki mezarların birisinin mezar taşında: ‘Allah’ın rahmetine kavuşan Hasan oğlu el-hac Sinaneddin Yusuf. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. ” Ayak ucundaki taşta ise: “13 Cemaziyelahir, Sene 711( 1311 ).” yazılıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

İstanbul Evliyaları – Liste

Beşiktaş Evliyaları Beşiktaşlı Yahya Efendi Şeyh Muhammed Zafir Efendi Mehmed Nuri Şemseddin Nakşibendi Neccarzade muhammed Sıddık Efendi Neccarzade Muhammed Rızauddin Efendi Ahmed Turani Abdulhayy Efendi Can Feda Hazretleri Tuz baba Çizmecibaşı Ali Mahmud Efendi Beykoz Evliyaları Yuşa (a.s.) Akbaba Sultan Uzun Evliya Kırklar Sultan Gazi Yunus Tezveren Dede Beyoğlu Evliyaları Hasan Hüsamettin Uşşaki Burhaneddin Hasan Cihangiri Cemaleddin İshak Karamani Şeyh İsmail Rumi İsmail Ankaravi Dede Abdülbaki Dede Ahmed Muhtar Efendi Akbaba Türbesi Arapzade Mustafa Efendi Ayni Ali Baba Esrar Dede Gavsi Ahmed Dede Gül Baba Haşimi Emir Osman Efendi Helvacı Ana Türbesi İdris Muhtefi Kahhar Baba Kurt Çelebi Türbesi Lohusa Hatun Mehmed Elifi Efendi Mehmed Hazmi Tura Mustafa İzzi Efendi Müeyyedzade Türbesi Sefer Baba Sirkeci Muslihiddin Efendi Sofu Baba Şeyh İsa Dede Şeyh Mehmed Ruhi Dede Turabi Baba Eburrıza Efendi Eminönü Evliyaları Hz. Amr B. As (r.a.) – Makam Hz. Vehb bin Huşeyre (r.a.) Makam Hz. Sufyan b. Uyenye (r.a.) Hz. Abdurrahman Şami (r.a.) Mesleme B. Abdulmelik Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Mehmet Zahid Kotku Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hasan Hilmi Efendi Ömer Ziyauddin Dağıstani Hasan Ünsi Efendi Safranbolulu İsmail Necati Efendi Topçu Hasan Ağa Ali Baba – Nimel Çeyş -2 Baba Cafer Bekri Mustafa Baba Çelebi Alaeddin Efendi Çifte Emirler Düğümlü Baba Mimar Sinan Sadrazam Mahmud Paşa Server Dede Şeyh Abdurrauf Samedani Tezveren Dede – Eminönü Eyüp Evliyaları Sahabe ; Hz. Eyüp Sultan (r.a.) Hz. Ebu Derda (r.a.) – Makam Hz. Cabir Bin Muhammed El Ensari (r.a.) Hz. Cafer Bin Abdullah El Ensari (r.a.) Hz. Muhammed El Ensari (r.a. ) Hz. Ahmed El Ensari (r.a.) Hz. Edhem (r.a.) Hz. Ebu Şeybe El Hudri (r.a.) Hz. Kab (r.a. ) Hz. Hafir (r.a.) Hz. Abdussadık Amr Bin Same (r.a.) Hz. Abdullah El Hudri (r.a.) Hz. Ebu Zerr Gifari (r.a.) Hz. Abdullah El Ensari (r.a.) Hz. Hasan ve Hüseyin Kardeşler (r.a.) Hz. Şube (r.a.) Hz. Ebu Said El Hudri (r.a.) Hz. Husam İbn Abdullah (r.a.) Hz. Cabir (r.a.) Nimel Çeyş ; Ali Çavuş Arpacı Hayreddin Avcıbaşı Mehmet Bey Aya Dede Bali Süleyman Ağa Cebe Ali Bey Dökümcü Gül Baba Ferah Baba Hacı İsa Hızır Çavuş Molla Lütfi Efendi Otakçıbaşı Hüseyin Ağa Saka Baba Toklu İbrahim Dede Ya Vedud Vedud Evliya ; Baba Haydar Semerkandi Muhammed Murad Münzevi Şeyh Adülmecit Sivasi Ümmi Sinan Pir Ahmed Edirnevi Sertarikzade Muhammed Emin Efendi Cemaleddin Uşşaki Lalizade Abdülbaki Efendi Şeyhülislam Ebusuud Efendi Abdullah Saburi Abdulehad Nuri Sivasi Abdullah Kaşgari Abdülkadir Haki El Kadiri Ahmed Bin Ebul Hayr Ahmed Dede Ali Fani Dede Azizzade Şeyh Abdülbaki Sivasi Baba Yusuf Sivrihisari Bali Baba Celalzade Mustafa Çelebi Celalzade Salih Çelebi Çolak Hasan Dede Evlice Baba Evren Dede Hüseyin Nazmi Geylani Hüseyin Sadık Efendi İdris Bitlisi İsa Geylani Karyağdı Baba Kesikbaş ve Derviş Molla Münzevir kardeşler Mürteza Efendi Seyyid Hüseyin Nazmi Geylani Seyyid Mehmed Nuri Efendi Şeyh Abdülbaki Efendi Şeyh Abdülkadir Belhi Şeyh Abdülkadir Efendi Şimşir Dede Ubeydullah Kaşgari Son Devrin Alimleri ; Emin Saraç Hocaefendi Küçük Hüseyin Efendi Medineli Hacı Osman Akfırat Necip Fazıl Kısakürek Şeyh Kasım Küfrevi Mahmud Esad Çoşan Hüseyin Hilmi Işık

Zahidül Kevseri

mısır – kahire – karafe kabristanı ( ölüler şehri ) Son devir Osmanlı alimlerinden olan Kevseri’nin asıl adı Muhammed Zahid’dir. “Kevseri” nisbesiyle meşhurdur. Babası, Çerkez asıllı bir aileye mensup, müderris ve meşayihtan Kafkasyalı Hasan Hilmi Efendi’dir. 1863’te Kafkasya Ruslar tarafından işgal edilince ailesi ve talebeleriyle birlikte Anadolu’ya hicret ederek Bolu’nun Düzce ilçesine yerleşti. Kendi adına nisbet edilerek kurulan Hacı Hasan köyünde 16 Eylül 1879’da Muhammed Zahid Efendi dünyaya geldi. Tahsili Temel İslami bilgileri babasından öğrendikten sonra Düzce’deki Rüşdiye mektebinden mezun oldu.Bu arada Şeyh Muhammed Nazım Efendi, Şaban Fevzi Efendi, Selahaddin Efendi, Düzce Müftüsü Üsküplü Hüseyin Vecih Efendi gibi değerli ve çeşitli hocalardan değişik konularda dersler aldı. Tahsiline devam etmek üzere 1893’te İstanbul’a gelerek Kazasker Hasan Efendi’nin Darü’l-Hadis Medresesi’nde öğrenim görmeye başladı. Bir taraftan amcası Musa Kazım Kevseri’den Arap dili ve edebiyatına dair dersler alırken diğer taraftan da Fatih dersiamlarından Eğinli İbrahim Hakkı Efendi, Alasonyalı Ali Zeynelabidin, Çeşmeceli lsmail Zühdü Efendi, Yusuf Ziyauddin Efendi, Ali Riza Fakri Efendi, Şeyh Muhammed Esad Dede gibi devrin alimlerinden okuyarak icazet almıştır. İstanbul’da on yıl süren medrese tahsilini 1904’te tamamlayıp icazet aldıktan sonra 1906’da girdiği ruus imtihanında başarı sağlayarak dersiam oldu. Hizmet Verdiği Yerler Fatih Camii’nde müderrislik yapmaya başlayan Kevseri, bu sırada medreselerin islah edilmesi için kurulan komisyonda görevlendirildi. ittihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarına muhalefetine rağmen eğitim ve öğretime ilişkin yeni kararların alınmasını sağlamıştır. 1913’da açılan “İstanbul Müderrisliği Ruusu” imtihanını kazandı. Fatih Camii’nde müderrislik yaparken evlendi. Bir erkek ve üç kız çocuğu oldu. Fatih Camii müderrisi iken ayrıca Darüşşafaka’da Arapça dersi okutmuştur. Darülfünun’da açılan fıkıh ve fıkıh tarihi müderrisliği imtihanını birincilikle kazanmasına rağmen, buraya tayin edilmesi ittihatçılar tarafından engellenmesi üzerine Kastamonu’da yeni açılan medresenin kuruluşunu gerçekleştirmekle görevlendirildi . Bu amaçla gittiği Kastamonu’da üç yıl görev yaptıktan sonra, deniz yoluyla İstanbul’a gitmek için bindiği takanın devrilmesi sonucu boğulma tehlikesi atlattı ve Düzce’ye götürüldü. Daha sonra Darüşafakat-ı İslamiyye’ye müderris olarak tayin edildi. Bir ay bu görevi yaptıktan sonra Süleymaniye’deki Medresetü’l-Mütahassisin müderrisliğine atandı. Bu arada Süleymaniye Medresesi temsilcisi olarak Ders Vekaleti Meclisi’ne üye seçildi. Ağustos 1919’da Şeyhülislam vekilliği makamı olan Ders Vekaleti görevine tayin edildi. Ders Vekaleti’ne bağlı bulunan medreselerin, Ders Vekaleti’nin izni olmadan yıktırılmasına karşı çıktığı için, Ders Vekaleti görevinden azl edildi. Fakat meclis üyeliği devam etti. Hayatı boyunca İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mansup bulunan devlet, siyaset ve fikir adamlarına muhalif davranan Kevseri, 1922 yılının sonlarına doğru, bir dostunun, hakkında tutuklama emrinin çıkarıldığını kendisine sokakta söylemesi üzerine, ailesine bile haber vermeden deniz yoluyla Mısır’a hareket etti (3 Kasım 1922). İslam dinini doğru olarak anlatan Ehl-i Sünnet alimlerinin yolunda giden, her türlü sapık ve bozuk cereyanlara karşı çıkan Zahidü’l-Kevseri, Osmanlı Devletini batıran İttihat ve Terakki’ye şiddetle karşı çıktı. İstanbul’da görev yaptığı zaman içinde yüzlerce talebe yetiştirip icazet vermiştir. Ehl-i Sünnet yoluna ve Ehl-i Sünnet alimlerine yapılan hücümlar karşısında kale gibi direnmesini ömrü boyunca sürdürmüştür. Meşihat Müsteşarlığı da yapmış olan Zahid’ül-Kevseri , Mısır’da ders okutmuş ve talebe yetiştirmiştir. Kahire’de iken her hangi bir geliri bulunmadığından, maddi sıkıntı çekmesine rağmen, yapılmak istenen yardımları kabul etmemiştir. Türkçe vesikaları Arapça’ya çevirmek amacıyla Darü’l-Mahfuzati’l Mısrıyye idaresi tarafından açılan sınavı kazanıp maaşlı olarak çalışmaya başladı. Bu esnada ailesini İstanbul’dan getirtti. Ve böylece Mısır Devlet Arşivi’nden aldığı ücretle geçimini sağladı. Oğlu ile bir kızı İstanbul’da iken vefat ettiğinden Kahire’ye eşi ile iki kızı geldi. Kızlarından Seniha 1934’te, Meliha ise 1947’de Kahire’de vefat etti. Kevseri, Kahire’de bulunduğu yıllarda bir taraftan evini medrese haline getirdi ve çok sayıda talebe yetiştirdi. Diğer yandan yayınevi sahipleri aracılığıyla çok sayıda İslami eserin neşrini sağladı. Çoğunluğu Mısırlı olmak üzere Yemen, Hindistan, Pakistan, Endenozya, Malezya, Suriye ve Irak uyruklu öğrencilere icazet verdi. icazet verdiği öğrencileri arasında büyük alimler ve üst düzeylerde görev alacak önemli kişiler yetiştirdi. Mısır basınında yayınlanan reformist görüşlere karşı çıkarak ilmi cevaplar vermesi sebebiyle, sınır dışı edilmesi için devlet erkanı nezdinde girişimlerde bulunulmuşsa da Şeyh Abdülmecid es-Sinduni ve Evkaf Bakanlığı da yapan el-Ezher Şeyhi Mustafa Abdürrazik tarafından bu tehlike atlatıldı. Zahid’ül-Kevseri, faaliyetleri ve yayınları ile büyük bir takdir toplayıp Mısır’daki ilim erbabı üzerinde etkili oldu. Mısır’da ikamet ettiği zaman zarfında Hindistan ve Pakistan’da yaşayan alimlerle, Ezher’de okuyan öğrenciler vasıtasıyla irtibat kurarak geniş bir ilmi muhit edindi. Bazı özellikleri 1. İslamiyetin emirlerine uymakta, yasaklarından sakınmakta, zühd ve takvada son derece titizdi. 2. Dünya malına ve makamlarına değer vermezdi. Dünya ehlinden uzak dururdu. 3. Seçkin bir kişiliğe sahipti. Hiçbir kimseye şahsi kin beslemezdi. 4. Darlık ve sıkıntılara sabrederdi. 5. Kendisinde bulunan ilmi ve ahlaki üstünlükler sebebiyle diğer insanlardan kendini üstün görmezdi. 6. İlmini istismar vasıtası yapmaktan şiddetle sakınırdı. 7. Hiçbir ücret almadan ders okuturdu. 8. Yaptığı kitap tashihlerinden bile ücret almazdı. 9. Çok kuvvetli bir hafızası vardı. 1O. İlmi münazara ve mülakatlarda kendisine yöneltilen sorulara keskin, ikna edici ve doyurucu cevaplar verirdi. 11. Hayatının son günlerinde, hastalığı iyice artınca, tedavi masraflarını karşılayabil­mek için kitaplarını satmaya karar vermişti. O halde iken bile talebelerinin maddi yardımlarını kabul etmemişti. 12. Ömrünün her safhasını, her fırsatta eser yazmak, ders okutmak, nasihat etmek ve insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını öğretmekle geçirirdi. Vefatı Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’ye dönme ümidi beslediği ve bunun için fırsat gözettiği bir zamanda çeşitli hastalıklara maruz kaldı. Bu hastalıklardan kurtulamayarak, doğup büyüdüğü toprakların hasretiyle Kahire’de vefat etti (11 Ağustos 1951). Vefatından sonra eşi de hastalanarak Türkiye’ye döndü. Ve beş yıl sonra o da vefat etti. Son yıllarında şeker hastalığı ve tansiyon rahatsızlığına tutulan Kevseri hazretleri, son senelerini ilmi eserler yazmakla geçirmişti. Camiü’l-Ezher’de kılınan cenaze namazından sonra Karafe Kabristanı’nda, imam-ı, Şafii hazretlerinin kabri civarında, dostu İbrahim Selim’e ait bölüme defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin, Amin! Mezartaşına, kendisi için yazdığı şu şiir hak edilmiştir: Ey kabrimin başında durup ibretle bakan adam, Dünkü ziyaretçi bugün buraya defnolunmuştur. Ölüm muhakkaktır, Ölüm kesindir sakın ondan gafil olma gafil olmaktan sakın ve geçene dua et. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Zağnos Mehmed Paşa

Balıkesir – Zağnos Paşa camii K………….

Yetmiş Kuruş Dede

Kabri, Unkapanı Zeyrek’dedir. Bu zat, Bu din eyaletinde Şemturna adlı kalenin ağası bulunduğu sırada. Eğri Fatihi Mehmed Han ile savaşa iştirak etmiş ve o sırada gayb ricali – görünmeyen askerler – askeri içinde kalarak fetihten sonra önüne gelen bu sırrı söylediği için yedi sene dili tutuldu. Devlet sırrını Söyleyenleri bile hapse atarlar, aile sırrını ifşa edenleri de hoş karşılamazlar. İşte Allah sırrı, devlet sırrı ve aile sırrı söylenmez. Yedi yıldan sonra yetmiş kuruş sözünden başka bir şey söylemez. Kopçalı şalvar, çekirdekli kaput, boşnak pabucu, kapaniçe ve serhadlı dolamaları giyip «Yetmiş kuruş!» diyerek dolaşırdı. Garib olan şurası ki, Unkapanı semtinin çamuru İstanbul içinde meşhurdur. O berbad çamurda, o şiddetli kışda pabucunun değil üzerine, nalçasına bile çamur sıçramazdı. Böyle tertemiz gezer ve namazı cemaatle kılardı. Sultan Murad’a bir gün: ‘’Revan’ı yedi günde alıp yine vereceksin’’ demiş. Dediği gibi Revan yedi günde fethedilmiş ve tekrar İran’ın eline geçmişti. Murad Han İstanbul a dönerken «Yetmiş Kuruş Dede» yetmiş yaşında olduğu halde ahiret hesabını görüp, kaymakam Murad Paşa’nın fermanı ile Zeyrek başındaki Çivizade mezarlığında toprağa verildi. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Yeri Tespit edilemeyen Nimel Çeyş kabirleri

Ensar Dede Anadolu’dan gelerek fetih ordusuna katılmıştır. İstanbul Kuşatması esnasında şehid düşmüş. Kabri tam tespit edilemeyen Ensar Dede , ordunun meçhul kahramanlarındandır. Eskici Baba İstanbul kuşatmasında katılan mutlu askerlerden biridir. Ayakapı’da şehid düşmüştür. Sefer Dede Ayakapı’da şehit düşmüştür. Kabri şehit düştüğü yerdedir. Eskici baba ile kabri yanyanadır .( Ancak yerini tesbit edemedik ) Ulubatlı Hasan Fetih sabahı surlara çıkmayı başaran ilk şehidlerdendir. Sancağı surlara diken Ulubatlı Hasan ve 17 arkadaşı aynı anda okların hedefi olur ve şehit düşerler. Sur dibine topluca defnedilen Ulubatlı Hasan ve diğer şehitlerin kabirleri belirsizdir. Ahi Çelebi Fatih Darüşşifasının Başhekimidir. Fatih Sultan Mehmed’in hastalığı esnasında perhiz yemeklerini denetlemek üzere mutfak emini tayin olunmuştur. Eminönün de Zindankapısı dışında bulunan Kanlı Fırın Mescidi’nin banisidir. Allah (c.c) ‘in uzun bir ömür ihsan ettiği bu zat. Fatih Sultan Mehmed’in ölümünde 52 yaşlarındaydı. 1524 yılında hacca giden Ahi Çelebi, dönüşte Mısırda hastalanmış ve orada 96 yaşında vefat etmiştir. Onu, imam Şafii’nin yanına defnettiler. Ahi Çelebi’nin, İstanbul’dan başka ayrıca Edirne’de pek çok hayır ve hasenatı vardır. Akçaylı Mehmed Bey İstanbul kuşatmasına katılan gazilerdendir. Çok cesur olan bu zat, kuşatma esnasında sur kapılarından içeri girmeyi başarmış ve şehrin çeşitli yerlerinde sabotajlar yapmıştır. Onun bu kahramanlığını takdir eden Fatih Sultan Mehmed Han , bu zatı özel olarak seçmiş ve kendisine silahtar yapmıştır. Azeb Baba Fetih gazisi olan Azeb baba’nın Cerrahpaşa’da Yeşiltulumba Sokak’ta elvan çelebi camii yanında türbesi vardı. Kabri yol yapımı çalışmaları gerekçesiyle 1942 yılında meçhul bir yere nakledilmiştir. Cebecibaşı İshak Veli Kumkapıda ana caddeden Nişancı Hamamı’nın Bulunduğu sokağa sapınca, sağ tarafda Ermeni Patrikhanesini ve kilisesini az geçince, Nakibu’lbend Camii sokağındaki ufak ve harap mescid, Fatih Sultan Mehmed’in Cebecibaşılarından İshak Veli tarafından yaptırılmıştır. Cümle kapısının sag tarafında Hicri 857(Miladi 1453) tarihli bir mezar kitabesi vardır. Depremlerden ve yangınlardan zarar gören bu mescid ve türbe, Kazanci Yusuf Efendi tarafından tamir ettirilmiştir. Fakat burası sonradan imamsız kalmış ve bir aile tarafından işgal edilmiştir. Üskübi Çakırağa İstanbul’un fethine katılan komutanlardandır. Fetih Ordusunda Cavuşbaşı olarak görevde bulunmuştur. Fetihten sonra pek çok hayır ve hasenat yapmıştır. Bunlardan biri de Cibali’de yaptırdığı Üskübi Çakir Ağa Camiidir. Üsküblü Çakır Ağa’nın İstanbul da dört yerde yaptırdığı camiler vardır. Çıkrıkcı Kemaleddin Efendi Fatih Sultan mehmed devri alimlerindendir. Sarı güzel Mutemed sokakta bir mescid yaptırmıştır. Günümüzde camii yıkılmış ve yerine otopark yapılmıştır. Hazirede bulunan Kemaleddin Efendinin mezar taşı ve diğer bir kısım zatların mezar taşları kırılmıştır. Elvan Çelebi Fatih’in askerlerinden olan Elvan Çelebi, aynı zamanda o devrin alimlerindendir. Azebler Caminin banisidir.Bu cami, 1942 yılında yol yapımı gerekçesiyle yıkılmıştır. Sekbanbaşı Ferhad Ağa Fetih ordusuna mensup Sekbanbaşılardan biridir. gazilerden ve Zeyrek’teki Sekbanbaşı budur. Fakat mescid, yıkılmıştır. Mescidini yaptıran zat zamanla harap olup Ferhat Ağa’nın kabri de yıkılmış ve yeri belirsiz olmuştur. Fethi Çelebi İstanbul’un fethine katılan Fethi Çelebi, büyük fetihten önce Otakcılar bölgesini kontrol altına alan ve sur dışında ordunun rahat mevzilenmesini sağlayan gazilerdendir. Kara Şemseddin İstanbul kuşatmasına katılmak için Anadolu’dan gelen gazilerden biridir. Çırçır’da yol kenarında türbesi vardır. Küçük Ahmed Ağa Fatih Sultan Mehmed Han’ın silahdarıdır. Aksaray muhitinde Valide Camii yakınında küçük bir mescid yaptırmıştır. Ahmed Ağa’nın kabri zamanla yıkılmış ve yeri belirsiz olmuştur. Sekbanbaşı Hüseyin Ağa Sekbanbaşı Hüseyin Ağa Fatih Sultan Mehmed’in ordusunda Sekbanbaşılık görevi yapan komutanlardandır. Sekbanbaşı İbrahim Ağa Fetih gazilerindendir. Kırk çeşme’nin batısında, kendi adı ile anılan yeni bir mahalle kurmuştur. Eski bir kiliseyi tamir ettirerek camiye çevirmiştir. İbrahim Ağa’nın mezar taşı, Türk-İslam Eserleri Müzesindedir. Sekbanbaşı Mimar Ayas Ağa Fatih Sultan Mehmed’in mimarbaşılarındandır. Fetihten sonra İstanbul’un imar edilmesinde büyük emeği geçmiştir. 1467 yılında Saraçhane’de Sekbanbaşı mescidini yaptırmıştır. Banisinin kabri de bu mescidin kıble tarafında idi. Mescid 1956 yılında yıkılmıştır. Seyyid Ali Halife İstanbul’un fethine katılan gazilerdendir. Fındıkzade’de bir cami ve tekke yaptırmıştır. Fakat cami 1918 yılında yanıp yıkılmıştır. Sinan Ağa Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un imarından sorumlu olan Bina Emini Sinan Ağa, Sinan Ağa Fatih-Karadeniz Caddesinde kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Camii 1995 yılında yıkılmış ve yeniden yapılmıştır. Yıkılmadan önce Kabri Mihrabın önündeki Haziredeydi. Sivrikoz Mehmet Efendi Fetih Gazilerinden olan bu zat, İstanbul’un alınışından sonra , Abdülezel Paşa Caddesi – Sivrikoz Sokağı üzerinde bir cami yaptırmıştır. Buraya “Cibali Kapısı” denildiği için bu caminin diğer bir adı da “Cibali Camii ” dir. Subaşı Abdi Efendi İstanbul’un fethinden sonra şehrin imar edilmesine katkıda bulunan Subaşı Abdi Efendi , Patrikhanenin arka sokağında kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Şeyh Yakub Buhari Fetih Ordusuna katılan gazilerdendir. İstanbul’un fethinden sonra uzun bir ömür sürmüştür. 98 yaşında 2. Bayezid Devrinde vefat etmiştir. Şeyh Ali Haydari Fatih Sultan Mehmed’in Alemdarlarındandır. Horhor Caddesi-Mimar Ayas Camii arkasından biraz aşağıda Kavalalı Sokağının başında Tekke arsası içinde gömülüdür. Haydarhane Mescidi , sonradan tekye olmuştur. Kitabesi,Amcazade Hüseyin Paşa Medresesi bahçesindedir. Süheyl Ünver’in 4 Ağustos 1952 tarihindeki tesbit­ ine göre, buranın arsası ,Vakıflar Müdürlüğünce satılmış ve bina yapımı için mezar taşları depo edilmiştir. Okcu Baba Okcu Baba Fatih Sultan Mehmed’in elçisi ve okcubaşılarındandır. Kabri, Acıçeşme-Hatice Sultan Sokağındadır. Kabir Taşında şunlar yazılıdır: La ilahe illallahu’I Melikü’I Hakku’I Mubin. Muhammedu’r­ Resulullah Sadıku’ vadil Emin. Cennetmekan Ebu’I -Feth Sultan Mehmed Gazi Hazretlerinin kavasbaşısının kabr-i şerifidir.

Yavuz Er Sinan Türbesi

istanbul – fatih – yavuz selim – yavuz er sinan camii Fatih Sultan. Mehmed Hazretlerinin Mîr-i Alem yani Alay komutanlarındandır. Unkapanında Ragıp Gümüşpala Caddesi uzerindeki Sağrıcılar Camiini yaptırmıştır. Kabri caminin mihrabı önündedir. Adı Yavuz Sinan Çelebi olup Evliya Çelebi büyük dedesidir. Yavuz Sinan Çelebi İstanbul fethinden sonra Unkapanı kalesi muhafızlığına tayin edilmiş, bir fermanla akşam ezanında kale kapıları kapanır, ne kimse içeri, ne de dışarı çıkabilirmiş. Bir akşam Fatih Sultan Mehmed Han kıyafet değiştirerek teftişe çıkmış ve miadından sonra kale kapısından içeri girmek istediği ve bunda ısrar ettiği halde Yavuz Sinan Çelebi, “padişah emri olduğundan kat’iyyen giremezsin” demesi üzerine Fatih Sultan Mehmed Hazretleri kendisinin padişah olduğunu güç bela kabul ettirip içeri girer ve Yavuz Sinan’a: — Sen ne yavuz er imişsin! hitabında bulunur. Bundan sonra Yavuz Er Sinan lakabıyla ün salmıştır. Mutlu askerlerden olan Yavuz Er Sinan’ın kitabesinde: Hu dost! Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Kapucularından merhum Yavuz Er Sinan ruhu için Fatiha. Sene: 725 tarihi yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Ulubatlı Alemdar Hasan Baba

İstanbul – Fatih – Kırma Tulumba sokak İstanbul kuşatmasında katılan mutlu komutanlardan biridir.

📍 İstanbul

Üç gözlü Mehmed Dede

İstanbul – Kocamustafapaşa – Hacı Kadın Sokak’ta Fatih Sultan Mehmed Hazretleri ile İstanbul fethine katılmış mutlu askerlerimizdendir. İstanbul kuşatmasında olup bitenlerden Cennet mekan Fatih Sultan Han’a anında haber veren yüce velidir. Fetih askerlerinin nerede ne yaptığını, hangi taraftan gedik açıldığını gönül gözü ile haber verince «Üç Gözlü» veya «Tek Gözlü» diye şöhret bulmuştur. Gönül gözü açık olan Mehmed Efendi’yi mahalle sakinleri çok seviyor, kabrini temiz tutuyorlar ve akşam sabah fatihalar okuyorlar. Mübarek kabirleri Kocamustafapaşa, Hacı Kadın Sokaktadır. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır: El-Fatiha Fatih ile edüp teşrif Cam-ı şehadeti nüş eyledi Burda medfundur Üç Gözlü Şeyh Mehmed Efendi. Ruhu için 1198 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Tuz Baba

istanbul – beşiktaş tuz baba camii Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Tuzcu Başısıdır. Büyük veillerden olup Tuz Baba diye şöhret bulmuştur. Beşiktaş, Uzunca Ova Caddesi, Tuz Baba Cami-i şerîfinin girişinde sağ tarafta, caddeye üç penceresi olan türbesinde medfundur. Kabrinin caddeye bakan duvarında Sultan III. Selim çeşmesi vardır: Çeşmesinin içinde tuz vardır. Halk nazar için alıyor, camiye girişte de hacet penceresi vardır. Türbe çok temiz ve bakımlıdır. Tuz Baba’nın ayakucunda tuz öğüttüğü değirmem hala duruyor. Tuz Baba İstanbul fethine katılmış Ni’me’l-Ceyş’dendir. İstanbul muhasarası esnasında askerin yemeğine koyacak tuz bulamayınca ordunun ileri gelenleri büyük bir heyecanla toplanmışlar, tuz meselesini kara kara düşünürken, Tuz Baba birdenbire yanlarına gelmiş ve: ‘’Ordunun tuzunu ben bulacağım’’ demiş. Orada bulunanlar birbirlerine bakakalmışlar. fakat aynı azim ile ; ‘’Siz endişelenmeyin. Ben size şimdi tuz getireceğim. Yalnız bana ruhsat verin’’ demiş. «Peki ruhsat sizindir.» «Öyleyse bana bir taş havan getirin hele.» Güzel bir havan getirilmiş ve çadırın ortasına konmuş, taş havanı kucağına almış ve yerden toprakları alıp havanın içine koymuş, bütün kuvvetiyle toprakları dövmeye başlamış, her vuruşta toprağın rengi değişiyor, toprak un gibi, tuz gibi oluyormuş, nihayet topraklar billur gibi tuz olmuş. Bu iş taa fetih gününe kadar devam etmiş. Rufaî tarikatına mensup olan bu yüce insanın kerameti Fatih Sultan Mehmed Hazretlerine ulaşmış, koca Fatih bu yüce zatı pek merak etmiş ve huzuruna çağırtıp: — İsmin nedir? diye sormuş. — Halil Sultanım. — Öyleyse Tuzcu Başımsın. Var git, bildiğin gibi tuz yap. Ordu senden tuz bekliyor. Fetihten sonra şimdiki türbesinin olduğu yere çekilmiş ve vefatına kadar burada zikirle, şükürle ömrünün sonuna kadar yaşamıştır. Vefatında çok sevdiği bugünkü türbesinin yerine defnedilmiştir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Topçubaşı Esad Ağa

İstanbul – Silivrikapı – Topçubaşı esat ağa camii yanında Silivrikapı, Seyyid Nizam Caddesi, Seyyid Nizam Camii karşısında medfundur. İstanbul fethine iştirak etmiş. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin topçubaşılarındandır. Esed Ağa’nın çok sade ve bakımsız bir kabri vardır. Kitabesinde : Sultan Mehmed Han-ı Fatih Hazretlerinin Topçubaşısı Esed Ağa İbni Beri (Sene: 878 – (1470) yazılır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Topçu Hasan Ağa

İstanbul Fatih – Ahırkapı cad ( Cankurtaran tren istasyonu alt geçit köşesi ) Ali baba türbesinin olduğu yerde. Topçu Hasan Ağa hakkında kaynaklarda çok az bilgi bulunmaktadır. Kendisinin İstanbul kuşatmasına katıldığı, bu esnada Osmanlı ordusunda Topçubaşı olarak bulunduğu, dolayısıyla Ni’melceyş olduğu bilinmektedir. Fetih gazilerindendir. İstanbul .alındıktan sonra bir müddet daha yaşamıştır. Hacca gitmiş, bugünkü Cankurtaran civarında bir de mescit inşa ettirmiştir. İki katlı ve ahşap olan bu mescit, XX. yüzyıl başlarına kadar ayaktaydı. Zamanla mescidin etrafında bir mahalle teşekkül etmiş ve mescidin adından dolayı mahalleye Seyyid Hasan Ağa Mahallesi adı verilmiştir. Bu mahallenin ve mescidin varlığını Osmanlı arşiv kayıtlarından da öğrenmekteyiz. Mescidin ve Hasan Ağa ‘nın kabrinin olduğu yerden tren yolu geçmesi sebebiyle mescit ve türbe ayakta değildir. Topçu Hasan Ağa’nın kabri vaktiyle, Cankurtaran tren istasyonunun olduğu geçidin altında, yol kenarında bulunan Fatih’in gulamından (özel hizmetçi) bir Ni’melceyş olan Ali Baba ‘nın kabrinin yanında bulunmaktaydı. Ancak tren yolunun yapımı sırasında Ali Baba’nın kabri muhafaza edildiği halde Topçu Hasan Ağa’nın kabri ve mescidi ortadan kalkmıştır. Topçu Hasa Ağa ‘nın adını taşıyan mahallenin adı değişerek Cankurtaran olmuştur. Süheyl Ünver, bu civarda 40 kadar fetih şehidi kabri bulunmasına rağmen 50’li yıllarda kendisinin tespit edebildiği kabirlerin sayısının 12 olduğunu belirtmektedir. Topçu Hasan Ağa’nın kabri yerinde olmamakla birlikte yanında bulunan Ali Baba ve civardaki şehitler ziyaret edilebilir. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

📍 İstanbul

Tokmak Dede

İstanbul – Fatih Ya vedud sultan türbesi yakınında Ya Vedud Hazretlerinin halifelerinden, Veysi tarikatına mensuptıur. İstanbul fethine katılan Ni’me’l-Ceyş’dendir. Türbeleri: Ayvansaray Tokmak Dede Sokak’ta medfun bulunan Peygamber Efendimizin süt kardeşi Şeybetü’l-Hudrî Hazretlerinin bulunduğu türbenin avlusundadır. Fetihten sonra bu türbenin türbedarı idi. Tokmak Dede eskiden murad ve hacet için başvuranların müracaat yeri idi Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Tellak Baba

İstanbul – Fatih – Haseki güzel sebzeci sokak da Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin tellakıdır. Haseki’de Güzel Sebzeci Sokak üzerinde ağacın gölgesinde medfundur. Yakınında Davutpaşa hamamı vardır, rivayete göre Tellak Dede Fatih Sultan Mehmed Han’ı bu hamamda yıkamıştır. Hamamda bir kurna hala mübarek sayılır. Kitabesinde: Burada yatan zat Tellak Baba’nın ruhuna fatiha yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Tayyip Zühdü Şahin Efendi

Trabzon – Çaykara – Akdoğan köyünde medresesinin yanında Müderris ve alim Tayyib Zühdü Efendi , Trabzon’un Çaykara ilçesi Akdoğan köyünden (Hopşera-i Ulya Köyü) Hacı Ali oğlu Hacı Hasan oğlu Hacı Mustafa oğlu Hacı Ömer oğlu Hacı Osman Hilmi Efendi’nin oğludur. 1867 yılında Akdoğan köyünde dünyaya gelmiştir. Bu köyde müderris olan babası Hacı Osman Hilmi Efendi’den okuyup icazet almıştır. Babasından sonra Hopşera-i Ulya müderrisliğine tayin edilmiş ve ömrünün büyük bir bölümünü kendi köyündeki medresede görev yaparak geçirmiştir. Bir ara Of merkez müderrisliği ve Of bölge müfettişliği görevlerinde de bulunmuştur. Babası ve hocası olan merhum Osman Hilmi Efendi, kendisi gibi, bölgede çok sayıda alimin yetişmesine vesile olmuş çok kıymetli bir müderris, mürşid ve alim bir kişi idi. Kucunga (Akdoğan Köyü) medresesini ilk defa o inşa etmiş ve bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmıştır. Çok sayıda ilim erbabı yetiştirmiştir. Babasından sonra oğlu Tayyib Efendi bu medreseyi yenileyerek bugünkü duruma getirmiş ve kendisi de bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmış, büyük alimler yetiştirmiştir. Son zamanlarda eskiyen medrese köylüler ve bu köyden olup Erzurum’da tüccar olan Hafız Nazım Okur tarafından restore edilerek yenilenmiştir. Tayyib Zühdü Efendi ‘nin babası Hacı Osman Hilmi Efendi, muttaki, tasavvufi halvete de girmiş, fakat bu yönünü kimseye açıklamamıştır. İlim sahibi, mert ve cesur bir kişi idi. Torunlarının anlattığına göre, oğlu Tayyib Zühdü Efendi’yi Koçiyos Mahallesi sakinlerinden Müftüzadelerin kızı Amine Hanım’la nişanlamıştı. Müftüzadelerin Kondu köyünden Cansızoğlulları ile hısımlıkları varmış. O yıllarda eşkiyalık yaygın olarak da kol geziyordu. Hacı Osman Efendi bir gün Of’tan yaya olarak Çaykara’ya giderken, Kondu nahiyesinde yola yakın olan Cansızoğulları konağına yaklaşınca, konağa mensup birkaç eşkiya, Hacı Osman Efendi’nin yolunu kesmiş ve kendisinden, oğlu Tayyib’in, nişanlısı Amine Hanım’ın nişanını bozmasını, onu kendilerinin gelin yapmak istediklerini ifade etmiş ve bunu yapmadığı takdirde kendisini öldürecekleri tehdidinde bulunmuşlardı. Soğukkanlılıkla onları dinleyen Hacı Osman Efendi, onlara demiş ki:”Bana biraz izin verin, şöyle bir kenara çekileyim, sonra size cevap vereceğim:’ Onlar da “pekiyi olur” demişler ve izin vermişler. Hacı Osman Efendi kenarda müsait bir yerde iki rekat namaz kıldıktan sonra, eşkiyanın yanına dönerek şöyle demiş. “Hayatta üç şeyde hevesim vardı; Biri alim olmak, diğeri hacı olmak. Üçüncüsü şehid olmak. ilim sahibi olmayı Allah Teala bana nasip etti. Hacı da oldum. Üçüncü isteğimin gerçekleşmesi için buyurun” dedikten sonra kollarını iki yana doğru açarak onlara meydan okumuştu. Fakat onun bu cesareti karşısında büyülenen eşkiya kendisine dokunmayıp serbest bırakmışlar. Ancak, ne gariptir ki, bir zaman sonra devlet hakimiyeti yeniden kurulunca, eşkiyanın temizlenmesi emri çıkmış ve jandarmalar anılan kişilerin evi önünde pusu kurarak, kurnazlıkla o evden beş eşkiyayı tek tek kapıya çıkarmayı başararak hepsini aynı yerde öldürmüşlerdi. Bu olay, bir ilim adamına yapılan zulmün akıbetini göstermesi bakımından son derece enteresandır. Düşündürücü ve ibret vericidir. Hacı Osman Efendi ve oğlu Tayyib Zühdü Efendi, bir Cuma günü yayladan köye inerken öğle vakti Görnek mevkiine gelince Hacı Osman Efendi: “Burada Cuma namazını kılalım” demiş, bunun üzerine oğlu Tayyib Zühdü Efendi, Cuma namazını kılmanın şartları gerçekleşmediğini, şartlardan birinin cami, diğerinin cemaat bulunması, dolayısıyla şartlar gerçekleşmediği için Cuma namazını kılmaları gerekmediğini söyleyince, Hacı Osman Efendi, şu cevabı vermiş: “Evet farz olmadığı için Cuma namazı kılmayabiliriz. Fakat kılarsak Allah Teala, bize ‘niçin kıldınız’ diye sormaz. Ama ‘niçin kılmadınız’ diye sorabilir:’ Tayyib Zühdü Efendi, akıllı, hoşgörülü ve dirayetli bir zattı. Uzun boylu, aksakallı, çok temiz giyinen, bakımlı, titiz bir insandı. Her şeyi özeldi. Eşyasını kimseye elletmezdi. Tuvaletinin mandalı bile ayrı idi. Çaykara Merkez Camii’nde bir gün vaaz ederken, vaazında, ziraatla uğraşıp Ramazan orucunu tutmakta zorlanan çiftçilerin oruç tutmayabileceklerini söylemişti. Bu fetvası büyük bir tepki görmüş ve şikayet konusu olmuştu. Bu vesile ile Samsun Şer’iye Mahkemesi’ne şikayet edilmiş ve şikayet üzerine, ifade vermek için mahkeme kendisini Samsun’a çağırmıştı. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra anılan mahkemeye giderek ifade vermiştir. Mahkemede verdiği ifadede haklı bulunarak ilmi kudreti, mahkeme heyeti tarafından takdir edilmiş ve Of-Çaykara medreselerinin müfettişliğine tayin edilmiştir. Tayyib Zühdü Efendi yörede Hopşera-i Ulya, yukarı Hopşera müderrisi olarak tanınmaktaydı. Daha sonra bölgedeki medreselere müfettiş tayin edilmiştir. Bir ara Of merkez vaizi olarak da görev yapmıştı . Tayyib Zühdü Efendi, devrinin en büyük alimlerindendi. Defalarca icazet vermiş ve Türkiye çapında değerli , ehliyetli ve muktedir din adamları, müderrisler yetiştirmiştir. Uzun yıllar babasının medresesinde müderrislik yapmıştır. Babası gibi çok sayıda icazetler vermiş ve büyük alimler yetiştirmiştr. Vefatı Merhum Tayyib Zühdü Efendi hazretleri, 1940 yılında yakalandığı amansız bir mide rahatsızlığından (muhtemelen mide kanserinden) kurtulamayarak 73 yaşında iken , bir Ramazan ayı Kadir gecesinde vefat etmiştir. Yeri cennet, makamı ali olsun! Amin . Kabri, babası Hacı Osman Efendi’nin kabrinin yanında , ders okuttukları medresenin arka kısmındadır. Şefaatlerini dileriz. Amin , amin , amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Çaykara, Trabzon

Tahirü’l Mevlevi ( Olgun )

📍 İstanbul

Tablacı başı Kaşıkcı Mustafa

İstanbul – Fatih Molla gürani mah Nakibul eşraf sokak İstanbul fethine iştirak etmiş, Ni’me’l-Ceyş’dendir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Tablacıbaşısı Amiri Kaşıkçı Mustafa Efendidir. Türbesi 1969 yılında okul ve cami yaptırma derneği tarafından tamir ve ihya edilmiştir. Kabirleri; Mollagürani Dede Paşa sokak üzerindedir. Kitabesi Fatih Sultan Mehmed Han Tablacıbaşısı Amiri Kaşıkçı Mustafa ruhuna fatiha (1146) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Sultan III. Mehmed Türbesi

istanbul – ayasofya camii avlusu Ayasofya’nın avlusunda yer alır. 1603 yılında haya­tını kaybeden padişah, babası III. Murad’ın türbesinin yanı­na defnedildikten sonra, oğlu I. Ahmed mezarın üstüne tür­be yaptırılmasını emretmiştir. 1604 yılında başlayan inşaatın 1607-1609 yıllarında tamamlandığı tahmin edilmektedir. Ya­pıyı dönemin mimarbaşı Dalgıç Ahmed Ağa’nın yaptığı düşü­nülmektedir. Türbenin biri kapı üstünde, diğeri Babıhümayun Caddesi cephesinde iki kitabesi vardır. Giriş kitabesinde şunlar yazmaktadır: Ruh-ı pak-i Hazret-i Sultan Mehmed Hani Farz-ı ayn oldu şam u seher her salihe Daima fırdevs-i a’lada meşam canına İrişe Gülzar-ı kutsiden muattar rayıha Azm-i Firdevs ettiğine hükmüya tarihdir Okuyun Sultan Mehmed hani çün Fatiha. Sekizgen planlı yapının üzerine çift konstürüksiyonlu tasarım şeması uygulanmış, böylece Ayasofya’daki türbelerin geleneksel üslubu sürdürülmüştür. Bu yapıların genel özelliği biri yalnız dış, diğeri de yalnız iç mekandan algılanan iç içe iki ana kubbesinin olmasıdır. Dış kub be ana duvarlar tarafından taşınırken, iç kubbe çokgen planlı bir baldaken oluşturur. 18. yüzyılda türbenin revak kısmı yenilenmiş, iki yanına mekanlar eklenmiştir. Söz konusu mekanlar türbe ola­rak kullanılmıştır. Cephelerde altta ve üstte olmak üzere ikişer pencere açılmıştır. Dış kubbede de dört pencere vardır. Mer­mer kaplı gövdenin malzemesi Marmara Adası’ndan gelmiştir. Ancak özellikle dış cephedeki mermer işçiliği ayrıntılara giril­meden bırakılmıştır. Alt kattaki pencerelerle dolapların araları yeşil renkli düz çinilerle kaplıdır. Bunun üzerindeki çini kuşak­ta, Besmele-i Şerif ile Cuma Suresi okunmaktadır. Kitabeye göre bunları hattat Mehmed Efendi kaleme almıştır. Kubbe içindeyse ayetler ve Esma-ül Hüsna görülmektedir. İç kubbenin altında III. Mehmed’in sandukası en önde durmaktadır. Diğer sandukalarda III. Mehmed’in altı kızı, I. Ahmed’in annesi Handan Sultan, III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan, I. Ahmed’in üç oğlu ve on dört kızı, giriş revağı­nın iki yanında da yine III. Murad’ın kızları medfundur. 2006-2007 yıllarında başlanan restorasyon çalışma­ları 2009 yılında sona ermiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

Sultan II. Mahmud

İstanbul – Çemberlitaş – Divanyolu cad. Fatih Molla Fenari Mahallesi’nde, Divanyolu Cad­desi üzerinde yer almaktadır. Türbenin yapımına 1839 yılında karar verilmiş, yapım, bir yıl sonra tamamlanmıştır. Mimarları Ohannes ve Boğos Dadyan’dır. Sekizgen planlı yapı ampir üsluptadır. Türbenin dış yüzeyi som mermerden yapılmıştır. Her cephede, yuvarlak ke­merler içinde pencereler açılmıştır. Kemerlerin üstünde dışa kıvrımlı yaprak şeklinde kilit taşı mevcuttur. Sağlı sollu odaları olan bir koridordan türbeye girilmektedir. Soldaki odada Nef-i Fidan Türbesi yer alır. Ceviz ağacından yapılmış kapıdan geç­tikten sonra kapı üstündeki mermer zeminde celi sülüsle yazıl­mış Rahman Suresi’nin 26 ve 27. ayetleri (Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacak.) okunmaktadır. Kubbe ile kasnak arasında alçı ka­bartma tekniği ile siyah zemin üzerine İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar-ı Güzin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri altın va­rakla yazılmıştır. Kubbenin altında Mülk Suresi okunmaktadır. Sure yeşil zemin üzerine altın yaldızlı celi sülüsle yazılmıştır. Pencereler yuvarlak kemerlidir ve kemerlerde kilit taşları görülür. Kubbede alçı kabartma çiçekler, çelenkler vardır. Bunlar çerçeve içine alınmıştır. Üç padişahın sandukası da sırma işlemeli kadifelerle örtülmüştür. Türbe yanındaki büyük hazırede önde gelen aydınları öncelikli olmak üzere 140 adet mezar vardır. Türbede II. Mahmud’un, Sultan Abdülaziz’in, II. Abdülhamid’ in sandukaları dışında on beş sanduka daha var­ dır. Sandukalarda Abdülaziz’in oğlu Veliahd Yusuf İzzet Efen­di, oğlu Şevket Efendi, kızları Saliha Sultan ile Kamile Sultan, eşi Dürr-ü Nev Kadın Efendi, torunu Ömer Faruk Bey, kızları Emine Sultan ile Münire Sultan, II. Abdülhamid’in eşi Saliha Naciye Hanım, II. Mahmud’un kızları Atike Sultan, Hatice Sultan ile Fatma Rabia Sultan, eşi Bezm-i Alem Valide Sultan, kız kardeşleri Esma Sultan ile Hibetullah Sultan medfundur. 1990’lı yıllarda Hizmet Vakfı, 2011-2012 yıllarında İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

Sultan Abdülmecit

istanbul – fatih çarşamba – yavuz sultan selim camii avlusu Fatih Çarşamba semtinde bulunan türbe, Sultan Selim Külliyesi içindeki hazirededir. Yapım kitabesi olmayan türbenin 1861’de inşa edildiği düşünülmektedir. Padişahın sağ­lığında inşa edilen türbenin mimarı dönemin baş mimarı Gara­bet Balyan olduğu sanılmaktadır. Kesme taştan sekizgen plan üzerine tek kubbe şek­linde inşa edilmiştir. Girişte Sad Suresi’nin 50. ayeti (Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.) yazılıdır. 1910 tarihli bu hattı Hulusi Efendi yazmıştır. Giriş dışında türbenin her cephesinde altta ve üstte olmak üzere pencereler açılmıştır. Dışardan sıradan bir görünüme sahip olan türbenin içi zengin süslemelerle bezenmiştir. Kapı üzerinden itibaren celi sülüsle yazılmış sekiz ayet vardır. Hattat Şefik Efendi bunları zerendüt olarak yazmıştır. Sağdan sola doğru şu ayetler yazılıdır: Yusuf Suresi’nin 96. ayeti , İsra Suresi’nin 79. ayeti , Rah­man Suresi’nin 26, 27. ayetleri ile 46. ayeti , Yusuf Suresi’nin 62. Ayeti, Hud Suresi’nin 73. ayeti ile Rahman Suresi’nin 26. ayeti Duvar köşelerinde celi sülüsle yazılmış İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar-ı Güzin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri okunmaktadır. Kubbenin iç bezemesi özenle işlenmiştir. Sultan Abdülmecid Han’ın evlatları tarafından türbeye verilen hediyelerin pek çoğu yer değiştirmiştir. Kristal avize Galata Mevlevihanesi’nde, sandukanın gümüş şebekesi Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir. Türbede, Sultan Abdülmecid ile birlikte oğulları Mehmed Abdüssamed, Osman Seyfeddin ile Burhaneddin medfundur. Padişahın türbesine bitişik türbeden birincisinde padişahın kızı Cemile Sultan, ikincisindeyse padişah hanımlarından Servetseza Sultan yatmaktadır. 2013 yılı itibariyle restorasyonu tamamlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

Sukuti Dede

Çanakkale – Gelibolu Sükuti Dede, evliyadan Muhammediye sahibi Yazıcızade Muhammed Efendi’nin hemşehrisidir, yani Geliboluludur. Gelibolu Mevlevîhanesinde Burhaneddin Efendi’nin şeyh bulunduğu zamanda soyunmuş (derviş tabiri ile Mevlevi olmuş), orada çile çıkardıktan sonra İstanbul’a gelmiş, evvela Kasımpaşa Mevlevîhanesinde hücrenişin olmuş ve oradan Kuledibi Mevlevîhanesine nakleylemiş. Sahib-i zaman bir zat olmakla tanınmıştır. Münzevî bir hayat sürmezdi, daima gezer, her Mevlevîhanenin gününde mukabelede hazır bulunur, hatta sufî dergahlarına da gidermiş. Sükuti Dede, alayişe ehemmiyet vermediği gibi kıyafetine de itina eylemediği için bir gün sofî dergahlarından birinde Dede’yi yemekde Şeyh sofrasına davet etmezler. Aldırmaz, ikinci planda kalır. Yemekten sonra zikir başlayacak, Şeyh: — Fa’lem ennehü… Der, arkası gelmez… Nakîbine işaret eder. O da başlar, fakat bir türlü zikri açamaz. Şeyh uyanık bir zat imiş, bunda bir sebep arar. Sükuti Dede’nin bir kenarda beklediğim görür, derhal anlar, ona doğru gider: — Dedem, affedersin… Seni saff-ı nial (ikinci saf da) bıraktık. i’tizar ederim. Sükuti Dede: —Biz Mevlana fıkarasıyız. Bizim için saff-ı nial yoktur. Bütün canlarla beraberiz, fakat… Başındaki Mevlevi külahını işaret ederek: — …….başımızda Fahri Mevlana var, bize değil on ahürmet etmeli. — Müsaade ediyorsunuz değil mi? — Hay hay… Buyuran açın. Sükuti Dede’nin dudağında sigara daima yapışık bir halde bulunur. O bitince hemen tabakadan bir yenisini sarar, yine dudağına yapıştırırmış. Aynı zamanda nargile içer, enfiye de kullanırmış. Dergahlar kapandıktan sonra Gelibolu’ya gitmiş ve orada Hakka yürümüştür. İyi ahlaklı, daima hayırlı bir dosttur. Akıl kemal bulunca boş sözler zeval bulur. Ahmağa karşı susmak, ona cevap vermektir Ahmağın kalbi ağzında, akıllının lisanı kalbindedir. Sükut eden hiçbir vakit pişman olmamıştır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 Gelibolu, Çanakkale

Sofu Baba

İstanbul – Beyoğlu Meclisi Mebusan yokuşu no :41 Fındıklı, Mebusan Yokuşu üzerinde medfun olup, türbesi gece gündüz ziyaretçilerle aydınlanır. Asıl ismi bilinmemektedir. Sofu Baba, daha ziyade askerlerin evliyasıdır. Mahalleliler onu sık sık rü’yalarında gördüklerim söylerler. Rüyalarına girdiği komşusuna yol gösterir, kuvvet olurmuş. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ( Sinan Atik )

İstanbul -Fatih – Kumrulu Mescid Asıl adı Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ‘dır. İstanbul’un fethini müteakip Fatih Sultan Mehmed Han tarafından şehrin imar edilmesi ile ilgili olarak görevlendirilmiştir. Başta Fatih Camii ve Kumrulu Mescid olmak üzere pek çok Cami ve mescidin ilk mimarı olma bahtiyarlığına erişmiştir. Kabri, Kumrulu Mescid kabristanındadır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul

Şimşir Dede

İstanbul – Eyüp SUltan camii sol tarafında Kabirleri; Eyyüb Sultan Camii’nin sol tarafındadır. Türbelerine; Caminin Haliç kapısından çıkılınca Beybaba Sokağından girilir. Bugün türbenin etrafı ve üzeri açık olup kabir taşlan koyu yeşile boyanmıştır. Şimşir Dede’nin asıl adı Seyyid İbrahim’dir. Halk arasında «Şimşir Dede» diye şöhret bulmuştur. Babaları Acem büyüklerindendir. Oradan Amasya’ya gelerek Yenice Nahiyesine yerleşmiştir. Şimşir Dede – Küçük Emir Efendi; alim, ilmiyle amil, faziletli, kamil, haseb ve neseb itibariyle her bakımdan meşhur, evliya mertebesine yükselmiş büyük bir velidir. Babaları keramet sahibi, kibar-ı evliyaullahtan bir zat idi. Ömrünün sonunda gözleri görmez oldu. Bir gün muhterem oğlu Seyyid İbrahim – Şimşir Dede başı açık yanına geldi. Babaları: — Ya Seyyid İbrahim! Başım açma, hava soğuktur, soğuk zarar vermesin, dedi. Seyyid İbrahim: — Ey muhterem babam! Gözleriniz bu halde iken benim başımı açtığımı nasıl gördünüz? dediler. — Hak Teala’ya senin vechini görmek için basarımın açılmasını niyaz ettim. Kabul olup gözlerim açıldı, senin başının açık olduğu vakte tesadüf etti. Şimdi gene eski hali gibi oldu, dediler. Sultan Beyazıd Amasya’da şehzade iken Şimşir Dede’nin babalarına giderler. Dualarını ve niyazlarını isterler. Sultan Beyazıd ava çok meraklı idi. Şimşir Dede’nin babası ona av için fazla ifrat etmemesini tavsiyede bulunmuştu. Bir gün gene av yerinde bir geyik sürüsü görüp tam yayını gerip okunu atacak iken elini yaydan çekti. Merhum, Beyazıd’a elini yaydan neden çektiğinin sebebini sorduklarında Beyazıd Han: Oku tam çekmeyi murad ettiğimde Seyyid İbrahim’in babasını bir geyik üzerine binmiş, bana doğru geldiğini gördüm ve: “ben seni avdan nehyetmedim mi? Niçin ikazlarıma aldırmıyorsun” dedi. Bende elimi yaydan çektim. Sözün şiddetinden korktum. Buyurdular. Şimşir Dede tam civanmerd, iffet ve şecaatte büyüdüğü bir çağda ilim tahsili için Bursa’ya Şeyh Sinaneddin Hazretlerine gelir ve önün hizmetine girer. Bursa’da Ulu Cami’de itikafa girer. Nefsini temizlemekle meşgul olmasını tavsiye eder. Ondan sonrasınıı Şimsir Dede şöyle anlatıyor: O esnada kendimi büyük ve beyaz, yeşil kanatlı, kırmızı burunlu büyük bir kuş suretinde gördüm. Arş’ı, Kürsî’yi, yedi kat semavatı seyrederken, büyük bir ağaç gördüm. Kökleri ve dalları yerde, doğu ile batı arasını kaplamış, kendimi o dalların arasında gördüm. Durumu Şeyhim Sinaneddin Hazretlerine söyledim, fakat rü’yamı tabir etmediler. Nefsimi temizlemekle meşgul olmamı tavsiye ettiler. Bir müddetten sonra gene bir olay gördüm ki, bir merkeb üstüne binmişim. Merkebin yuları yerde sürünüyor, merkebin üstünde bir kab içinde şarap var. Arkamda dünya güzeli bir çocuk oturuyor, elimde bir tanbur çalip dururum. Uyandığımda bu olay bana çok hüzün verdi. Şeyhim Sinaneddin Hazretlerine anlattım. O da: ‘’Bu olaydan korkma. Evvel gördüğünden güzeldir. Zira şarap cezbe suretidir. Çocuk ruhtur, tanbur alem-i kudsîye cezbettiricidir . Merkebin yuları elinde olmadığı için sen bundan sora kimsenin terbiyesine muhtaç değilsin, diye rü’yamı tabir ettiler. Ve tabir ettikleri gibi olmuştur. Daha sonra ilimle meşgul olmuştur. Bundan sonra Sultan Beyazıd merhumun oğlu Şehzade Korkut’a, Karamani Mehmed Paşa’nın oğluna ilim talimi için muallim olmuştur. Sonra Merzifon medresesine daha sonra Karahisar medresesine sonra İstanbul’da Köcamustafapaşa medresesine, sonra Amasya’da Sultan Beyazıd medresesine.., Amasya fetvasını kendisine takdim etmişlerdir. Bu görevden 100 dirhem aylıkla emekliliğini istemişlerdir. Yavuz Sultan Selim Han tahta çıktıklarında Şimşir Dede’ye Eyyüb Sultan Hazretlerinin yakınında bir ev takdim edip vefatına kadar burada oturmuşlar, vefatında şimdiki yerine defnedilmiştir. Hicrî 935 tarihinde 90 yaşında vefat etmişlerdir. Rahmetullahi aleyh. Annesi Seyyid İbrahim’i, salih bir hanımla evlendirmek istemiş, fakat Seyyid İbrahim Efendi istemediği halde annesinin hatrı için bu evliliğe razı olmuştur. Sonra annesi birden bire bu evlilikten vazgeçmiştir. Neden vazgeçtiği kendisine sorulduğunda: — Rü’yamda Peygamber Efendimizi gördüm: ‘’Sana Hak Teala Seyyid İbralıim gibi bir oğul ihsan etmiş, ona kanaat etmeyip ona da bir oğul taleb edersin” buyurduklarından bu evlilik işinden vazgeçtim, dediler. Şimşir Dede insanlardan ayrı, ilim ve ibadet ile meşgul, zahid bir zat idi. Yanında zengin-fakir eşit idi. İffet, salah ve takva sahibi idiler. Yattığı yerde uyumaz, daima oturduğu yerde uyurlardı. Bir kimseye hatta en yakınlarına bile bir şeyi emir yolu ile dahi olsa söylememek adetlerindendi. Su içmek istese, emir olur diye korkar, «bardağı doldur» demez, fukaraya çok sadaka verirdi. Uzun boylu, orta sakallı, yüzü çok güzel, ilim ve ibadet neşesi yüzünden belli idi. Kırıcı, üzücü olmayan, konuşması düzgün, büyük küçük herkese hürmet eder, mütevazi, hoş görülü bir zat idi. Hat yazısını çok iyi bildiğinden bir çok kitaplara yazı yazmıştır. Taşköprülüzade merhum hakkında şöyle nakleder: «Ölüm yaklaştığı bir vakitte yanına vardım. Bana. “Bana Hak Teala kerim ve latif dir. Lütf ü kereminden o kadar şey inayet ettiler ki, anlatmaktan acizim” diyerek nefs ile meşgul oldular. Yanından ayrılıp gittim. O gece vefat ettiler. Bazı talebeler onun hakkında uygunsuz sözler söylediler. Onun aleyhinde konuşanların dilleri tutulup Şimşir Dede vefat edinceye kadar tutuk kaldılar. Beş vakit namazda cemaate devam eder, yatsı namazından sonra seccadeden çıkmayıp sabah namazına kadar niyaz ederdi. Allah şefaatlerine nail eylesin. Amin. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Seyyid Yahya Sezai Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Türbesi arka tarafında İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Mora havalisinde müftülük yapmış olan Şehit Hafız Abdülhalim Efendinin oğlu olan Sezaî Efendi (0.1877) ; Babasının şehit edilmesi üzerine küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilim tahsiline başlamış, burada iken Mustafa İsmet Garibullah hazretleri ile tanışarak ona intisap etmiştir. Fatih Çarşamba’daki dergahta irşat görerek icazet almıştır. 1877’de vefat etmiş olan Seyyit Yahya Sezaî Efendinin kabri, Karacaahmet türbesi arkasında bulunmaktadır. Sezai Efendinin basılmamış bir de divanı bulunmaktadır. Seyyit Yahya Sezai Efendi’den bir kaç nazm: Nür-u vahdetle müzeyyadır gönül Zata mir’atı mücelladır gönül Reff olunmuş lamekanın fevkma Cümle-i arş-ı mualladır gönül Alem-i zülmet içinde muhtefi Bir tecelligah-ı Mevla’dır gönül Kevser-i aşk ile artmış saffeti Mest-i bî perva-yı sevdadır gönül Ey Sezai pür safa vü muhteşem Şahı aşka kasr-ı valadır gönül Mübtelayı derdi aşka sorma derman istemez Arif-i bil’lah olan tedbir Lokman istemez Nuş edenler dest-i kamilden şarabı vahdeti Bir dahi semt-i fenada bezm-i irfan istemez Alem-i Lahuta pervaz eyleyen ehli safa Tac-ı İskender değil taht-ı Süleyman istemez Neylesin zevki behişti aşıkı sıdk u vefa Duş olan didarı yare huri gılman istemez Renk-ü boy-u yar ile bağ-ı derubub zeyn eden Bin bahar olsa yine seyr-i gülistan istemez Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000

📍 İstanbul

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi

mısır – kahire – abbasiye kabristanı Osmanlı şeyhülislamı. 22 Haziran 1869’de Tokat’ta doğdu. Öğrenimine memleketinde başladı. On yaşında iken hafızlığı bitirdi. İslami ilimleri Züniyezade Ahmed Efendi ‘den okuyarak icazet aldı. Daha sonra Kayseri Medresesi’nde Divrikli Hacı Mehmed Emin Efendi’den okuyarak ilmini geliştirdi. Bir süre sonra istanbul’a gelerek, Huzur Dersleri mukarriri (Padişah’ın huzurunda bir konuyu etraflıca anlatan} Ahmed Asım Efendi ile Mehmed Atıf Efendi’ nin öğrencisi oldu. Onlardan da ilim öğrenip icazet aldı. Sabri Efendi, Hocası Ahmed Asım Efendi’nin kızı Ulviye Manım’la evlenerek istanbul’a yerleşti. Görev Yaptığı Yerler 1890’da yapılan ruus imtihanını kazanarak genç yaşta müderris oldu. Fatih Camii müderrisliğine tayin edildi. Burada elliden fazla talebeye icazet verdi. 1896’da Beşiktaş Asariye Camii imamlığına getirildi. Ve dördüncü rütbeden Osmani ve Mecidi ilim nişanlarını aldı. iki yıl sonra, II. Abdülhamid Han’ın Huzur Dersleri’ne en genç üye olarak iştirak etti. 1899-1904 yılları arasında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nde Hafız-ı Kütüb olarak görev yaptı. Bu sırada Köse Niyazi Efendi’ den kıraat ilmi okudu. Medresetü’l-Vaizin’de tefsir, Medresetü’l-Mütahassisin ile Süleymaniye Medresesi’nde hadis müderrisliği yaptı ve Tedkik-i Müellefat-ı Şer’iyye’nin kurucuları arasında yer aldı. Cem’iyyet-i llmiyye-i İslamiyye’nin reisliğine seçildi. Ve bu cemiyetin çıkardığı Beyanü’l-hak adlı dergide başyazar sıfatıyla makaleler yazdı. Bir dönem de Silistre müftülüğü yaptı. Peyam-ı Sabah, ikdam, Yarın ve Alemdar gibi dergilerde ilmi yazılar kaleme aldı. II. Müşrutiyet’in ilanından sonra, 1908’de Tokat mebusu olarak Meclis-i Meb’usan’a girdi. Bu arada Fatih Camii müderrisliği görevi de devam etti. 4 Mart 1919’da kurulan Damad Ferid Paşa hükümetinde şeyhülislamlık yaptı. 6 Haziran 1919’da Paris Konferansı’na giden Damad Ferid Paşa’nın yerine sadrazamlığa (başbakanlık) vekalet etti. Aynı yıl kabinenin düşmesi üzerine padişah tarafından Ayan Meclisi üyeliğine getirildi. 19 Şubat 1919’da kurulan Cem’iyyet-i Müderrisin’in reisliğini yaptı. Burada ikinci başkan olan İskilipli Mehmed Atıf ve Said Nursi hazretleri ile birlikte çalıştı. Yeniden teşkil edilen Damad Ferid Paşa kabinesinde Sabri Efendi, 1920’da tekrar şeyhülislamlığa getirildi. Ve Şura-yı Devlet reisliğine vekalet etti. Cumhuriyetin ilanından sonra oğlu lbrahim’le birlikte 150’likler listesine alındı. 1922’de tutuklanacağı sırada ailesiyle birlikte İskenderiye’ye gitti. Oradan Kahire’ye geçti. 6 Şubat 1924’te dersiamlık maaşı kesildi. Haziran 1924’te vatandaşlıktan çıkarıldı. Kahire’ye yerleşen Sabri Efendi, Ezher Üniversitesi’nde müderrislik yaptı. Türkçe ve Arapça çeşitli eserler yazdı. Üniversite’de verdiği dersler son derece faydalı oldu. Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in daveti üzerine Mekke’ye gidip beş ay kaldıktan sonra, ailesi iklim şartlarına intibak edemediğinden Mısır’a döndü. Nisan 1927’de kayınpederinin memleketi olan Gümülcine’ye gidip beş yıl orada kaldıktan sonra 1932’de Kahireye döndü. Bu dönemde yazdığı eserler ve ilmi faaliyetleriyle Mısır’da yeni bir itibar kazandı. Alimlerden pek çok dost edindi. Evini bir okul haline getirdi. Mısır Evkaf Vezirliği bünyesinde kurulan Lecnetü’n-nühuz üyeliğine seçildi. Mısır veliahdı kendisini saraya davet edip iltifatta bulundu. Batılılaşmanın etkisinde kalıp İslam dinini Batı düşüncesi ve değerine göre yorumlayan Mısır aydınlarının görüşlerini şiddetle eleştirdi. Devrin Arap tarihçisi Muhammed Abdullah Annan’ın Osmanlı Türkleri aleyhindeki asılsız iddialarına cevap vererek, ileri sürdüğü tezleri çürüttü. Hıristiyanlıkta olduğunun aksine, İslam’ın bilimle çatışmadığı fikrini ve kadınların belli şartlara göre örtünmesinin dini yükümlülük olduğunu ısrarla savundu. Osmanlı Devleti’nin sona erişini, üst düzeyde görevli bir kişi olarak idrak eden ve Batı medeniyeti karşısında İslam medeniyetinin yıkılışını engellemek için· gayret gösteren Mustafa Sabri Efendi, hayatını bu düşüncesini gerçekleştirmeye yönelik ilmi, fikri ve siyasi mücadelelerle geçirmiştir. Bu amacı doğrultusunda, Müslümanlar arasında tartışma konusu olan problemlerin çözümüne katkı sağlamak için eserler yazmış, siyasi faaliyetlere girişmiş, İslam dünyasında hakim olan siyasi düzenleri tahlil ve tenkit etmiştir. Yahudilerle mason localarının tehlikeli sonuçlar doğuran faaliyetlerine dikkat çekmiştir. Vefatı Mustafa Sabri Efendi Kahire’de vefat etti (12 Mart 1954). Eşi daha önce rahmetli olmuştu. ölümüne basında çok geniş yer verilmişti. Cenazesine ilim ve siyaset adamlarının yanı sıra büyük bir kalabalık cemaat iştirak etti. Abbasiye kabristanına defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Şefaatlerine Cenab-ı Hakk nail buyursun! Amin, Amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Şeyh Osman Niyazi Efendi

rize – güneyce – Kolekli ( kurtuluş ) köyü Gümüşhanevi halifelerinden, mürşid, gönül mimarı. Karadeniz bölgesinden şeyh Efendi olarak tanınan Osman Niyazi Efendi, 1828’de Rize’nin Varda Kolekli (şimdiki Kurtuluş) mahallesinde doğdu. Babası Sipahizade Molla Hüseyin Efendi’dir. Çocukluğunda hafızlığını tam bitirmeden, bir süre çobanlık yapmıştır. Rivayete göre, bir gün çobanlık yaparken hatiften (gizliliklerden): “İlim tahsiline yönel, bu işler sana göre değil” şeklinde sesler duyar. Korku içinde ana tarafından dedesinin evine sığınır. Ve bir süre dışarı çıkmaz. Kısa bir zaman sonra İstanbul yolcusu olur. İlim ve irfan tahsili için İstanbul’a giden Osman Efendi, İstanbul’un meşhur şeyhlerinden Ahmet Ziyauddin Gümüşhanevi hazretlerine intisap eder. O’nun terbiyesinde yaklaşık 25 yıl pişer. Seyrü sülukü devam ederken Arapça ve dini ilimler de tahsil eder. Kabataş Fındıklı’daki camide görev yaptı. İstanbul’da iken tarikat mensubu arkadaşlarıyla birlikte iki veya üç defa hacca gitmiştir. Şeyhi Gümüşhanevi hazretleri, halifelerinden Hasan Hilmi Efendi’ yi, İzmit Adapazarı bölgesini irşad göreviyle Geyve’ye gönderirken, Osman Niyazi Efendi’yi de Karadeniz bölgesini irşad etmek için memleketi olan Rize’ye gönderdi. (Yaklaşık olarak 1879-1880 yılları). Nakşi halifesi olarak köyüne, Varda’ya dönen Şeyh Efendi, Varda Büyük Camii Medresesi müderrisliğini ve caminin imamlığını üslendi. Tarikat faaliyetlerine de burada başladı. Düzenli olarak Ramüzü’l-Ehadis ve fıkıh dersleri okuttu. Çocuklara temel dini bilgiler öğretmek için emrine yardımcı bir hoca da verilmiştir. Bir süre sonra Şeyh Efendi, buradan ayrılıp doğduğu mahalle olan Kolekli’ye geçti. Burada, günümüze kadar gelen ahşap cami tekkesinin inşasına başladı. Yapılan camiye resmi berat verilerek, Şeyh Efendi’ye de caminin hatiplik vazifesi verilmiş ve camide Cuma namazı kılınmaya başlanmıştı. Caminin inşası beş altı sene sürmüş ve 1888’lerde tamamlanmıştır. Şeyh Efendi’nin, 01 Nisan 1909’da vuku bulan vefatına kadar geçen 14 yıl, her sene bu tekkede halvet yaptırmıştır. Halvetler üç ayların ilki olan Recep ayının ilk Cuma (Regaip Kandili) gecesi başlar, 40 gün devam ederdi. Halvetlere, doğu Karadeniz bölgesinin hemen bütün şehirlerinden, Erzurum, Bayburt, hatta Tekirdağ ve Adapazarı’ndan bile gelip girenler de vardı. Halvete girenler arasında şeyhlik mertebesine yükselmiş, hilafet almış, hatta bizzat Gümüşhanevi’nin terbiyesinde yetişmiş zevat da vardı. Halvete giren müridler, bu süre içinde oruç tutar ve caminin içinde kalırlardı. Halvet bitiminde, çevre bölgelerden gelen din adamları, tarikat erbabı ve çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle bir dua merasimi yapılırdı. Halvetlere iştirak edenlerin sayısı oldukça yüksektir. Mesela, Şeyh Efendi’nin vefatından bir yıl önce, 1908 yılı üç aylarında tekkede halvete girenlerin isim listesinin toplamı 86 kişidir. Kaynaklar bu listedeki isimleri, adresleriyle birlikte tek tek yazar. Binası ve imkanları mütevazı olan bir köy tekkesi için bu, oldukça yüksek bir sayıdır. Ayrıca bu sayı, Şeyh Efendi’nin şöhreti, itibarı ve tekkeye gösterilen yoğun ilginin açık bir delilidir. Vakıf Kütüphaneleri Müfettişliği Şeyh Osman Niyazi, Gümüşhanevi hazretlerinin önde gelen halifelerindendi. Gümüşhanevi, kurmuş olduğu yardım sandığındaki sermaye ile, tahsis edilen 500′ er altınlık vakıflarla İstanbul, Rize, Bayburt ve Of’ta, on sekiz bin ciltlik, dört ayrı kütüphane kurmuştu. Osman Niyazi Efendi, İstanbul’un dışındaki kütüphanelerin mütevelliliğini ve müfettişliğini de üslenmişti. Ayrıca kendi tekkesinde de bir vakıf kütüphane tesis etmişti. Böylece İslami ilimlerin her tarafa yayılması hedeflenmiş oldu. Yaygın olan rivayetlere göre Şeyh Osman Niyazi Efendi İstanbul’da iken II. Sultan Abdülhamid’in kızı (veya cariyesi) sara hastalığına yakalanmış ve uzun bir süre şifa bulamamıştı. Özellikle saralı hastalar için nefesi etkili olan Şeyh Efendi’nin okuması neticesinde iyileşince padişahın iltifatına mazhar olmuştu. Varda’ya dondükten sonra da saraydan kendisine tebrikler gelirdi. Bu şöhreti dolayısıyla İstanbul’a gidiş gelişlerinde veya kütüphaneleri teftiş için yolculuğa çıktığı zaman Rize Mutasarrıfı tarafından uğurlanır ve karşılanırdı. Halen Güneyce beldesinin ortasında kalan tarihi taş köprünün yapımı için Şeyh Efendi hazineden yardım almıştı. Ayrıca yaptırdığı tekkenin yanındaki çeşme için gelecek suyun, çevrede ilk defa kullanılan madeni borular da resmi tahsisatla gelmiştir. Şeyh Efendi’nin halk arasında hala yaygın şekilde dolaşan kerametleri, ağırlıklı olarak “Tayyı mekanla, yani uzun mesafeleri kısa bir zaman içinde kat etmekle” alakalıdır. Yanında bulunan kişiye: “Gözünü kapa, ayağıma bas ve sırtıma çık” der ve birkaç dakika sonra gidilecek uzak mesafeye intikal edilirmiş. Anlatılan hadiselerden biri Hicaz’dan Anadolu’ya, bir diğeri ise köyden yaylaya kısa zamanda intikal şeklinde gerçekleşmiştir. Ayrıca yukarda II. Abdülhamid Han ile ilgili anlatılan hadise gibi, ruhsal hastalıkları (mahalli tabirle sara marazı) okuyarak iyileştirmede özel bir mahareti vardı. Okuyarak iyileştirme konusuyla alakalı üç kitap yazmıştır. Vefatı ve Türbesi Şeyh Osman Niyazi hazretleri, Kolekli’de yaptırdığı cami tekkenin yakınına defnedilmeyi vasiyet etmişti. Fakat vefat ettiği zaman (1 Nisan 1909) Güneyce Büyük Camii’de müderris ve iman olan halifelerinden Çaykaralı Hacı Ferşad Efendi, şeyhinin defin yeri ve ziyaretçilerin rahatı açısından Büyük Camii’nin arkasındaki mezarlığa defnedilmesini daha uygun gördü. İleri gelenlerin de muvafakatiyle buraya defnedildi. Tekfin ve tedfin işlerini bizzat Hacı Ferşad Efendi yaptı. Cenaze namazını da o kıldırdı. Üstü demir kubbeli açık türbesi ise Samsunlu bir müridi tarafından daha sonra yaptırıldı. Şeyh Efendi’nin türbesi o günden beri bir ziyaret yeridir. Nakit mirasını halifelerinden Karadere müderrisi Hacı Mahmud (Gani Ömer) Efendi taksim edip varislerine dağıttı. Şeyh Efendi, üç defa evlenmiş ve ikisi erkek, sekizi kız on çocuğu olmuştur . 1945’te Güneyce ilçe olunca, kaymakamlık Şeyh Efendi’nin de medfun olduğu Büyük Camii’nin arkasındaki mezarlığı resmi toplantı ve merasim yeri (hükümet meydanı) yapılması için mezarların kaldırılmasına karar verdi. Bu karar halk tarafından büyük bir tepki ile karşılandı. Bunun üzerine bir gece yollar jandarmalar tarafından tutuldu. Mahalledeki evlerden dışarıya çıkmak yasaklandı. Ve Şeyh Efendi’nin kabri tahrip edildi. Ertesi gün varisleri ve sevenleri, mezarı, toprağı ve demir şebekesiyle birlikte Kolekli’deki şimdiki yerine cami ve tekkenin bitişiğine nakletti. Böylece Şeyh Efendi’nin vasiyeti de 37 yıl sonra, yerini bulmuş oldu (1946). Aynı yıl Büyük Camii imamlığına tayin edilen Kuduz Hoca , Şeyh Efendi’nin eski mezar yeri ayaklar altında kalmasın ve yeri belli olsun diye, eski kabrin üzerine bir çam fidanı dikmiştir. O devirlerde din adamlarına, Kur’an okutanlara, Müslümanlara, bunların değer verdiği, saygı beslediği her şeye, hakaret etmek, işkence yapmak moda haline gelmişti. Kimse milleti, milletin fikir ve düşüncelerini kale almazdı. Bu karanlık devrin, ulaştığım son günlerinde biz neler gördük neler!… Bu cümleden olarak ufacık bir örnek: Konumuz olan Şeyh Osman Niyazi hazretlerine hürmeten, ı913’te Şeyh Efendi’ye izafeten Varda köyünün adı “Hacı Şeyh köyü” olarak değiştirilmişti. Bahsettiğim o tek parti döneminde ise köye verilen o isim kaldırıldı ve değiştirildi!.. Şeyh Efendl’nln mezar taşında şu ibare yazılıdır: Hüve’l-Hayyu’llezi La yemut (Allah diridir, O ölmez) Basiretle nazar eyle makamı ilticadır bu Huzur et kalbine cana ki makbul Hüda’dır bu Tarik-ı, Nakşibendin rehnüması Ziyaüddin Ahmed’den Hilafet tacını giymiş reis-i evliyadır bu Ederdi zahir u batın müzeyyen ilm u irfanla Harim-i kudsiyandır varis-i hem enbiyadır bu Tarikat-, aliye-i Nakşıbendiye-i Halidiye Meşayıh-ı kiramından şeyhu’l-meşayıh Arif-i billah el-Hac Osman Niyazi Efendi Hazretlinin ruh-i şerifine El-Fatiha, (1909) Güneyceli Mustafa Kara’nın Ebced hesabıyla Şeyh Efendi’nin vefatına düştü ü iki ayrı tarih kıtası da şöyledir: Osman Niyazi idi Halidilerin piri Güneyce’de yaşadı iyte bu gönül eri Üçler geldi söyledi ufulüne bir tarih ”Osman Halidi ah vah” Cennettir şimdi yeri. (1909) *** Garip kaldı hey dostlar Kolekli’deki dergah Uçtu Osman Niyazi diyerek Allah Allah.. . Geldi üçler söyledi vefatın tarihini, Gönüllerimiz mahzun “Göçtü şeyhu’ş-Şuyuh ah” (1909) *** Şefaatlerini dileriz! Amin, amin!.. Şeyh Efendi’nin Halifeleri Şeyh Efendi’nin bilinen meşhur dört halifesi vardı. Bunlar aynı zamanda müderristirler. Halidi Nakşi geleneğine uygun olarak uzun yıllar müderrislik, imamlık, vaizlik yapmış, Arapça, İslami ilimler ve Ramuzü’l-Ehadis okutmuşlardır. Birçok talebe ve ilim adamları yetiştirmişlerdir. Hem ilim, irfanlarıyla hem de manevi şahsiyetleriyle çevrenin en büyük alimlerindendi. O zamana göre dördü de Oflu idi. Şimdiki şekliyle ikisi Oflu, birisi Çaykaralı, birisi de Hayratlıdır. ikisi Güneyce medresesinde müderrislik yapmıştır. Şöyle ki: 1. Hacı Ferşad Efendi (İbrahim Hakkı Ulusal): Çaykara’nın Holaysa (Yeşilalan) köyündendir. Asıl adı “Ferşadzade İbrahim Hakkı”dır. Varda medresesinde , müderrislik yapmıştır. 1866-1929 yılları arasında yaşamıştır. 40 yıl kendi köyünde müderrislik yaptı. 2. Hacı İlyas Efendi: 1865-1950 yılları arasında yaşamış, Hayrat ilçesinin Hüdez (Güneşalan) köyünden, Nuhoğlulları’ndandır. 45 yıl aralıksız müderrislik yaptı. Bir dönem Varda medresesinde de müderrislik yaptı. Müftülük yapan birçok öğrencileri vardır. 3. Hacı Ahmed Efendi (Ôztürk): 1861-1958 yılları arasında yaşadı. Of’ un Mapsino (Gürpınar) köyündendir. Vefatına kadar köyündeki medresede müderrislik yapmıştır. Hayatın hakkında ileride malumat verilecektir. 4. Mahmud Efendi (Ganiömerzade): 1830-1930 yılları arasında yaşadı. Of’ un Zisino (Bölümlü) köyünde doğdu. Rize’nin Karadere medresesinde 32 yıl müderrislik yaptı. 1887’de, 74 öğrencisiyle, o yıllarda Rize bölgesinin en büyük ve en çok talebeye sahip medresesi olarak şöhret buldu. 1916’de Ruslar’ın bölgeyi işgaline kadar müderrisliğe devam eden Gani Ömer, ölümüne kadar kendi köyünde imamlık, ders okutma ve irşad hizmetlerine devam etmiştir. Güneyceli Şeyh Osman Niyazi Efendi’ nin vefatından sonra, Bayburt, Çufaruksa ve Rize’deki Gümüşhanevi vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğine ve müfettişliğine, onun halifelerinden müderris Hacı Ferşad Efendi (1886-1929) tayin edilmişti. İstanbul’daki merkez Gümüşhaneli Tekkesi’nin zengin kitaplığı, 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine, Süleymaniye Kütüphanesine devredilmişti. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Güneyce, Rize

Şeyh İbrahim Fahreddin Efendi

İstanbul – Fatih – Cerrahi tekkesi Tam adı İbrahim Fahreddin Şevki olan Fahred­din Cerrahi, 1885 yılında İstanbul’da Nureddin Cerrahi Asitanes’inde Rızaeddin Yaşar Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Daha dokuz yaşındayken Cerrahi Asitanesi şeyhi ve amcası olan Yahya Galip Efendi tarafından kendisine arakiye tekbirlenmiştir. Fahreddin Cerrahi, Fatih Camii dersiamlarından Hafız Fazıl Efendi’den Arapça, Hamzavi -Melami kutbu Ab­dülkadir Belhi ‘nin müntesibi Fazlullah Rahimi’ den Farsça, Eyüp Özbekler Tekkesi Şeyhi Akili Efendi’ den de Mesnevi eğitimi almıştır. Fahreddin Cerrahi, bunların yanında zamanın önemli hattatlarından Filibeli Ahmed Arif Efendi ‘den sülüs ve nesih öğrenmiştir. Seyr-i sülükünü tamamlayan ve babasından Cer­rahi hilafeti alan Fahreddin Cerrahi , önce Üsküp’te Koçana Dergahı’nda, ardından da İstanbul Fatih’te Şeyh Hüsameddin Dergahı’nda şeyhlik yapmıştır. 1913 yılında babasının Hakk’a yürümesi üzerine, Karagümrük’teki Cerrahi Asitanesi’ne şeyh olmuştur. Fahreddin Cerrahi, Nureddin Cerrahi Asitanes’inin 1925 yılında tekkeler sırlandığı sıradaki son resmi şeyhidir. Ancak bu tarihten sonra Fahreddin Cerrahi, tekkenin imalat­hane olarak kiraya verilmemesi için çaba sarf etmiş ve sonunda müzeler müdürlüğüne devredilmesini sağlamıştır. Böylelikle günümüzde tasavvufi geleneklerin sürdürüldüğü “Türk Tasav­vuf Musikisi ve Folkloru Araştırma ve Yaşatma Vakfı”nın te­melleri atılmıştır. Soyadı kanunu ile Erenden soyadını alan Fahreddin Cerrahi, sağlığında dergahta kendisine bir mezar kazdırmış ve orada halvete girmiştir. 1966 yılında Hakk’a yürümesi üzerine burada sırlanmıştır. Kendisinden sonra yerine halifesi Muzaf­fer Ozak geçmiştir. Fahreddin Cerrahi’nin ailesi halen tekke­ nin harem dairesinde ikamet etmektedir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Sekbanbaşı Yakup Ağa

İstanbul – Laleli – Sekbanbaşı Yakup Ağa camii Fetih gazilerinden olan Sekbanbaşı Yakup Ağa , Laleli’de Seyyid Hasan Paşa Hanı yanında bir mescid yaptırmıştır. İstanbul’da kendi adını taşıyan bir mahallesi vardır.Aksarayda gömülü olduğu zaviyedeki mezar taşı kitabesinde şunlar yazılıdır : “Sahibü’l hayrat-, in dergah kim Hazreti Yakub Ağa tab’ı kerim Yani ser Sekban-ı, asr-ı Ebü’l-Feth Saliki rahı Hüdayı müstakim Yaptı zikrullah için bu tekkeyi Ede Mevla naili ecri azim Kudsiyan Na’ti dedi tarihini Oldu Yakub vasılı Mısrı Naim. Sene 866 (M-1462 ) “ Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Sekbanbaşı Hacı Ferhad Ağa

istanbul – fatih – hacı ferhad ağa camii Fetih ordusuna mensup Sekbanbaşılardan biridir. gazilerden ve Zeyrek’teki Sekbanbaşı budur. Fakat mescid, yıkılmıştır. Mescidini yaptıran zat zamanla harap olup Ferhat Ağa’nın kabri de yıkılmış ama sonra yeniden yapılmıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Sarı Kadı Mustafa Efendi

istanbul – sarıgazi Üsküdar Sarıgazi Mahallesi’nde, aynı isimli cami­nin sağında yer alır. Mustafa Dede , Sarı Kadı Mehmed Dede Efendi’nin oğludur ve babasıyla birlikte İstanbul’un muhasa­rasında ve alınmasında bulunmuştur. Fethi takiben kendileri­ne temlik edildiği sanılan bu köye yerleşen Mustafa Dede 887 (1482) tarihinde vefat ederek türbesine defnedilmiştir. (Baba­sının kabri ise caminin kıblesi yönünde 500 metre kadar ileride, Çayönü adı verilen mevkidedir.) Yığma taştan yapılan türbe ahşap çatılıdır. Kapısı önünde dört ahşap sütunun taşıdığı bir revak ve üzerinde bir kitabe vardır: “Mader-i Sultan Selim Han ibn -i Sultan Mustafa Mihrişah Sultan vala himmet -i re’fet meab Kesb-i ruhaniyyet -i ervah- ı ehlullah içün Eyledi türbe- i ranayı tamire şitab, 1208 “ Kitabeden öğrendiğimize göre türbe 1208 (1793) yılında tamir edilmiştir. Türbenin içinde Mustafa Dede’ nin ahşap sandukası ve üzerinde serpuşu bulunur. Sandukasının önüne konulan levhada Mustafa Dede’nin şeceresi anlatılmakta ve H. 887’de vefat ettiği belirtilmektedir. Türbenin batıya bakan cephesinde iki hacet penceresi vardır. Türbenin doğusundaki hazirede medfun olan Şeyh Mustafa Dede ‘nin hanımı ve çocuklarına ait kabirlerden günümüze ancak dağılmış kaideleri ulaşmıştır. Sarı Kadızade Şeyh Mustafa Efendi, şeyh’ül hatta­tin olarak bilinen Şeyh Hamdullah’ ın mürşidi olmuş ve ona icazet vermiştir. Sultan Bayezid’in ölümünü takiben, Musta­fa Efendi’nin vefatından 30 yıl kadar sonra Sühreverdiliğin Zeyniye koluna bağlı Sarıgazi’deki bu tekkeye gelerek inziva­ ya çekilen Şeyh Hamdullah, oğluna da çok sevdiği Mustafa Efendi’nin adını vermiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Sarı Er

İstanbul’un en güzel ve en şirin yerlerinden biri Sarıyer’dir. Sarı Er Hazretlerinin bu mevkide bulunması ve bu mevkide ebedî hayatına çekilmiş olması, bu şirin kasabanın bu adla anılmasına sebep olmuştur. Ancak buranın sakinleri San Er’i Sarı Yer’e çevirmisler ve Sarı Yer diye meşhur olmuştur. Sarı Er kabir taşından da. anlaşıldığı gibi fetih gazilerinden ve mutlu .askerlerdendir. Sarıyer Hamam Sokak’ta medfundur. Kabrinin üzerine 8 katlı Kur’an Kursu binası yapılmıştır. Kabir caddeye açık demir kafesle kapalı, ziyaretçiler buradan ziyaret ediyorlar. Sarıyer halkının ve diğer müslümanların çok hürmet ve saygı gösterdiği Sarı Er’in kabir taşında şöyle yazılıdır: Hüvel Hayyül Baki Merhum ve mağfur el muhtaç ila rahmeti Rabbihü ğafür Sarı Er ruhu için Fatiha. Sene: 857. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Sancaktar Hayrettin Efendi

istanbul -samatya – Sancaktar hayrettin camii Fetih gazilerinden ve Fatih’in sancaktarlarındandır. Koca Mustafa Paşa-Samatya arasında bulunan bir kiliseye şadırvan ve mihrap ilave ederek camiye çevirmiştir. Kabri de bu caminin yanındadır. Hayreddin Efendi, fetih sırasında sancak-ı şerifi taşımıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul

Sadrazam Mahmut Paşa-ı Veli

İstanbul – Fatih – Nuruosmaniye camii karşısındaki Mahmud paşa camii avlusu Çandarlı Halil Paşadan (v. 1453) sonra onun yerine göreve gelen Osmanlı sadrazamıdır. Aynı zamanda ”Adni” mahlası ile şiirler yazan bir şairdir. Kökeni ve Osmanlı’ya hangi yolla geldiği hakkında kesin bilgi yoktur. Ancak devşirme olduğu kesindir. Aslına dair Hırvat, Rum, Sırp, Bulgar olduğu gibi rivayetler varsa da ailesinin Sırp Despotlarından Angelilere mensup bulunduğu görüşü daha çok kabul görmüştür. Babasının kasap, kendisinin ise önceleri rahip olduğu görüşünden de söz edilir. 1427 yılı dolaylarında annesi ile birlikte Semendire’ye giderken Osmanlı beylerinden Mehmed Ağa tarafından esir alınır. Bir müddet Mehmed Ağanın himayesinde eğitim gördükten sonra keskin zekası sebebi ile saraya sunulur. Edirne Sarayı’nda aldığı eğitimden sonra 1451’de Ocak Ağalığı’na getirilir. Bu sebeple İstanbul kuşatması esnasında Fatih’in yanında yer almış bir Ni’melceyş’tir. Kuşatma sırasında surların Edirnekapı bölgesinden Yedikule’ye uzanan kesiminde görev aldı. Fakat görevinin mahiyeti tam olarak bilinmemektedir. Kendisi başarılı bir devlet adamı, diplomat, şair, Osmanlının ilk devşirme sadrazamı ve halk tarafından sevilen, hatta velayetine hükmedilen biridir. Aslında onu diğer Mahmud Paşalardan ayırmak için kullanılan lakabı da budur: Mahmud Paşa-yı Veli . O kadar ki kaynaklara göre hiçbir Osmanlı vezirinde bulunmayan özelliklere sahiptir. İstanbul’da bir semte adını verebilmesi (Mahmutpaşa) ve bu semt adının günümüze kadar devam edebilmesi, bir ceza sonucunda katledilmesine rağmen kendisine duyulan sevgi ve hürmetin büyüklüğünü göstermektedir. Nitekim mezar taşında yazan “Sadıku’s-Sultan, mazlumen, merhumen, şehıden, saıden” gibi ifadeler bu kabildendir. Yaptırdığı Mahmutpaşa Camii (1463), İstanbul’un fetihten sonraki ilk eserlerindendir. Mahmud Paşa aynı zamanda hamam, mahkeme, mekteb, medrese, imaret, kütüphane, çeşme, Kürkçü Hanı, tekke ve 265 dükkandan ibaret bir çarşı.inşa ettirmiştir. Sadece İstanbul değil, Ankara, Bursa, Edirne, Hasköy ve Sofya gibi şehirlerde de eserleri vardır. Eşrefoğlu Rumi’nin müntesibidir. Derviş-meşreptir. Şiirlerinde darb-ı mesellere ve örf adetlere ağırlıklı olarak yer vermiş, büyük İran şairlerine nazireler yazmıştır. Can u başa kalmasun tilemde canan isteyen Mübtela olsun gönülden derde derman isteyen Talib-i cennet olan etsün ser-i kuyın makam Zülfinün küfrini din edinsün iman isteyen Lale-veş sahn-ı çemende komasun elden ayağ Gülistan’da kendüyi gül gibi handan isteyen Mahmud Paşa Türbesi ziyarete açıktır. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

📍 İstanbul

Pirinçcibaşı Hacı Sinan Ağa

İstanbul – Fatih – Pirinçcibaşı HAcı Sinan ağa camii Fatih Sultan Mehmed Han’ın pirinçcibaşısıdır. Fetihten sonra İstanbul’un imarı için çalışmıştır. Malta-Yedi emirler Sokağında kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul

Otakcı başı Hüseyin Ağa

istanbul – eyüp – otakcılar mescidi sokakta İstanbul fethine katılmış, mutlu gazilerdendir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Otakcı-başısıdır. Adı Hüseyin Ağa’dır. Kabri, Eyüp, Otakcılar Mescid Sokak üzerindedir, mescidi yıkılmıştır. Kabri çok bakımsızdır, yeşil tahtalarla .çevrilmiştir. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır: Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Onsekiz Sekbanlar Şehitliği

İstanbul – fatih – Şehzade camii karşısında Bu kelime Farsçadır: Köpeğe bakan demektir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin maiyetinde gelip fetihte şehid. düşen 18 Sekban’dır. Orduda rütbe alarak asker olmuşlardır. 18 Sekbanların kabirleri, yerleri yangınlar sonucu belirsiz olmuş, sonradan tamir ve ihya edilmiştir. Sekbanlar kethudası Hızır-oğlu Hamza’nın kabir taşında şu kitabe vardır; diğer sekbanlarda kitabe yoktur: Hüvel Hallakul baki Kethüdayı, şühedayı sekban Hamza bin Hızır Hazretlerinin ruhuna Fatiha. Sene: 857. Fetih günü surdan Sekbanbaşı Hamza’nın kumandasında Şehzadebaşı’nda Belediye Nikah Dairesi’nin Önünde şehid düşen 18 Sekbanların hepsi adına şöyle bir kitabe yazılmıştır: ‘’Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleriyle maan teşrif buyurup bu mahalde şehiden vefat eden on sekiz nefer Sekban AIeyhirrahmeti vel gufrari Hazreterinin ruhu pür fütuhlarına el fatiha’’ Peygamber Efendimizin Ni’me’l-Ceyş medh ü senasına mazhar olan bu mutlu askerlere başı sıkılanlar ve bir işin olması için ihlas ile kabirlerin! ziyaret edip, hürmet ediliyor. 18 Sekbanlar’ın içinde Fatih devrinde yaşamış, Bukağılı Dede’nin kabri de bulunmaktadır. Kabri 1953 yılı İstanbul fethinin 500. fetih yılı münasebetiyle İstanbul Belediyesi tarafından tamir ettirilmiş ve başucuna şu kitabe yazılmıştır: Fatih Devrinden Bukağılı Dede (1953) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Nimel Çeyş Ali Baba Türbesi

İstanbul Fatih – Ahırkapı cad ( Cankurtaran tren istasyonu alt geçit köşesi ) ……… Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

📍 İstanbul

Neccar Mehmed Efendi

İstanbul – Fatih – Hoca efendi sokak ile hüsrev paşa sokağı kesişiminde Halk arasında “Keserci Baba” veya “Rüya Dede” diye bilinen bu zatın asıl adı Mehmed olup, Süheyl Ünver hoca Fatih Sultan Mehmed Han’ın Dülgerbaşısı (Marangozcubaşı) olduğunu belirtmiştir. Bazı kaynaklarda Tüccar Mehmed Efendi olarak bahsedilmektedir. Fatih’te Akşemseddin Mahallesi’nde Hüsrev Paşa türbesi yakınında apartmanlar arasında kalmış küçük bir türbedir. Osmanlı devrinde buraları Yenibahçe diye bilinirdi.. Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin Hadikatü’l-Cevami adlı eserinde şu bilgiler kayıtlıdır: “…Mescid-i mezbûrun karîbinde Hüsrev Paşa Çarşusı meydânına nâzır tâk-ı türbede Tüccar Mehmed Efendi nâm kimse medfûndur ki Süleymâniye suyunun binâsına me’mûr olanlardandır…” İbrahim Hakkı Konyalı, Neccar Mehmed Efendi Türbesi hakkında şunları söyler: “…Türbenin mermer pencere şebekeleri ve mimarî tarzı çok nefistir. Mihrapçıklı mezar taşı da taşçılık sanatının güzel bir örneği idi. Esefle söylemeliyiz ki bu taşlar ve pencere şebekeleri şimdi tamamen kırılmıştır. Türbenin yapı karakterine ve asaletine bakılırsa bunun da Sinan (Mimar Sinan) tarafından yapılmış olduğu kabul edilebilir…” Türbe, kesme taştan yapılmış olup, üzeri kubbelidir. Halk arasında Keserci Baba adı ile anılan bu zatın vaktiyle keserini Fatih Camii’nin minaresinden attığı ve keserinin buraya düştüğü, vefatından sonra da buraya defnedildiği rivayet edilmektedir. Mermer kitabesinde şunlar yazılıdır; Fatih Sultan Mehmed Han Hz.’nin Marangozcu başısı Neccar Mehmed Efendi Ruhuna Fatiha Bugün bu türbeden eser kalmamıştır. Kabir, basit gecekondu türü bir yapının içinde olup kapalı durumdadır. Ziyaret bahçe dışından yapılmaktadır. Kaynak: http://www.dunyabizim.com/…/keserci-baba-baltali-baba… Ord.Prof.Süheyl ÜNVER İstanbul Risaleleri Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul

Müstakimzade Süleyman Saadettin Efendi

İstanbul – Unkapanı – Mehmet Emin Tokadi hazretlerinin yanında Müstakimzade Süleyman Sadeddin Efendi 1718 yı­lında Muhammed Emin Efendi ve Ümmü Gülsüm Hanımın oğlu olarak İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Çeşitli hocalardan şer’i ilimleri öğrenen Süleyman Sadeddin Efendi, Fındıkzade İbrahim Efendi, Eğrikapılı Meh­med Rasim Efendi ve Katipzade Mehmed Refi Efendi’den hat meşk etmiştir. İlk olarak, Hacegi Tekkesi Şeyhi Mehmed Salih Sahvi Efendi’ye intisap eden Süleyman Sadeddin Efendi, 1736 yılında Mehmed Emin Tokadi ile tanışmış ve kendisine bağ­lanmıştır. Şeyhinden Nakşi hilafeti ve Buhari-i Şerif okutma icazeti alan Süleyman Sadeddin Efendi, tüm yaşamını yazarak kazandığı parayla sürdürmüş, yüzün üzerinde kitaba imza at­mıştır. Melamiliğin Nakşibendi tarikatı çatısı altında devam eden kolunun temsilcisi, Lalizade Abdülbaki Efendi’dir. Süley­man Sadeddin Efendi, aynı zamanda Eyüp’teki Kalenderhane Tekkesi’nin postnişini olan Lalizade Abdülbaki Efendi ‘ye de bağlanmış, bu sayede Melamiliğin tarihine günümüzde de ışık tutan Menakıb-ı Melamiye-i Bayramiye adlı eseri kaleme almış­tır. Kitaplarında tarikat kültürü ve tasavvuf düşüncesi hakkında çok değerli bilgiler vardır. 1788 yılında Hakk’a yürüyen Müstakimzade Süley­man Sadeddin Efendi, Zeyrek’te Soğukkuyu Medresesi civa­rında, şeyhi Mehmed Emin Tokadi ‘nin yanında sırlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Mustafa Asım Köksal

ankara – bağlum kabristanında İslam tarihi ve Siyer eserleriyle tanınan tarihçi Mustafa Asım Köksal, Kayseri Develi’de doğdu. Babası Hafız Mehmed Edip Efendi, annesi Döne Hanım’dır. Büyük dedelerine nisbetle “Pir Veli oğulları”diye bilinen bir aileye mensuptur. İlköğrenimini Develi Merkez Numune Mektebi’nde, 1927’de tamamladı. Kayseri Lisesi ve Erzurum Askeri Lisesi’nin giriş imtihanlarında başarılı olduysa da çeşitli imkansızlıklar sebebiyle bu okullara devam edemedi. Bunu üzerine Develi Müftüsü izzet Efendi’nin derslerini takip etti. 1928-1930 yılları arasında Develi Ticaret ve Sanayi Odası’nda başkatip olarak çalıştı. Dini ilmiler sahasında yüksek tahsil yapmak için Mısır’a gitmek istediyse de buna muvaffak olamadı. 1933 yılında Ankara’ya gitti. Aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı katiplik imtihanını kazandı. Emekli olduğu 1964 yılına kadar otuz bir yıl fasılasız olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev yaptı. Başkanlıkta Evrak Kitabeti Memurluğu ile başlayan görevi, Tahsis Memurluğu, Sicil Şefliği, Yazı İşleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zat İşleri Müdür Vekilliği görevlerinde uzun yıllar hizmet verdikten sonra, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu üye baş müşavirliği görevlerinde bulundu. Son dönem Kadiri şeyhlerinden İskilipli İbrahim Edhem Gerçekoğlu ‘ndan uzun yıllar okuyup kendisinden icazet aldı. Tasavvuf terbiyesini de bu hocasından almıştı. Ayrıca Kerkük ulemasından Muhammed Efendi’nin de talebesi olmuş ve ondan da feyz almıştır. Milli şairimiz merhum Mehmed Akif Efendi’nin yazmış olduğu Safahat adlı eserinden etkilenerek 1927’den itibaren dini manzumeler yazmaya başlayan M. Asım Köksal, daha sonra ilmi çalışmalara yönelmiştir. Çalışmalarının büyük bölümünü Hz. Peygamber dönemine ayırmıştır. Yapmış olduğu uzun ilmi çalışmalar sonucu olarak yazmış olduğu 18 ciltlik İslam Tarihi eseriyle 1983 yılında Pakistan’da açılan milletlerarası”Siretü’n-Nebi”yarışmasında dünya birinciliği ödülünü kazanmıştır. Bu durum eserinin tanınması ve yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır. Ayrıca 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Eserleri 1. İslam Tarihi-Hz. Muhammed (s.a.v.) ve lslamiyet: Müellifin en önemli ve en hacimli eseridir. Hz. Peygamber dönemini ana kaynaklara dayanarak bütün ayrıntılarıyla ele alan ve Asr-ı Saadet’te lslam’ın yayılış ve hukuk tarihini akıcı bir üslupla anlatan bu eser, yalnız Peygamber’imizin hayatı değil, lslam Dini’nin de tarihidir. Bu eser, Türkçe’deki en geniş ve kapsamlı siyer kitabıdır. (İstanbul, 1980, 1981, 1987, 1999). 2. Peygamberler Tarihi: Hz. Adem’den Hz. Peygamberimiz’e kadar otuz beş peygamberin hayat ve mücadelesini anlatan değerli bir eserdir. (Ankara,1990). 3. Reddiye: İtalyan şarkiyatçısı müsteşrik Leone Caetani’nin yazdığı İslam Tarihi’ndeki isnad ve iftiralara reddiyedir. 1955-1960 yılları arasında kaleme alınan eser, Caetani’nin özellikle İslam’da hadis ve isnad müessesesi, EbQ Hüreyre ve İbn Abbas gibi büyük bazı sahabilerin şahsiyeti, Kur’an’ın menşei, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şahsı ve İslamiyet’in teşekkülündeki rolü gibi konularda yaptığı iddia ve iftiralarına cevap vermektedir. (Ankara, 1961,1986, İstanbul, 1987). 4. Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası: (Ankara, 1979). 5. Peygamberimiz (s.a.v. ): Manzum bir eserdir. Veciz bir şekilde Resulüllah’ı anlatır . Okumasına doyum olmaz! (Ankara, 1944,1978; İstanbul, 1999, 201O, 2011). 6. Armağan: (Ankara, 1939). 7. Peygamberler: Manzum bir eser, (Ankara, 1941; İstanbul, 1999). 8. Ezanlar: (Ankara, 1946). 9. Gençlere Din Kılavuzu: (Ankara, 1946, 1950, 1952, lstanbul, 1999). 10. Din Bilgisi: İki cilt halinde hazırlanmıştır. (Ankara, 1949). 11. İslam ilmihali: (Ankara, 1954, 1957, 1977; lstanbul, 1993). 12. Bir Amerika’nın 23 Sorusuna Cevaplar: (Ankara, 1956). 13. Tevbe: (Ankara, 1958, 1966). 14. Hıristiyanlık Propagandası Münasebetiyle Açıklama: (Ankara, 1963, 1982). 15. Dini ve Ahlaki Sohbetler : Üç cilt, (lstanbul, 1981; Ankara, 1994). 16. Şeyh Ahmed Kuddusi (k.s)- Hayatı, Mesleği, Üstün Kişiliği ve Eserleri: (Bor-Niğde, 1983). 17. İslam’da iki Ana Kaynak-Kitap ve Sünnet: (Ankara, 1994; İstanbul, 1999). 18. Pakistan Konferansları: (İstanbul, 1999). 19. Türkçe Ezan Meselesi: 20. Şeyh Bedreddin: (Basılmamıştır.) 21. Muhammed Aleyhisselam’ın Peygamberliği: İsmail Ezherli ile beraber Muhammed Kamil Hatte’nin er-Risaletü’I-Muhammediyye adlı eserinin Türkçe’ye çevirisidir. (Ankara, 1967). 22. Kadir Gecesi: (Ankara, 1957, Diyanet Yayını). Bütün bunların dışında M. Asım Köksal Hocamızın çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri ve henüz yayımlamamış bazı çalışmaları da bulunmaktadır. Vefatı Çok değerli eserler veren Mustafa Asım Köksal, 28 Kasım 1998’de Ankara’da vefat etti. Cenazesi, meşhur alim ve velilerin medfun olduğu, Ankara yakınındaki Bağlum Kabristanı’na defnedildi. Yeri Cennet makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara

Mürteza Efendi

istanbul – eyüp piyerloti – kaşgari dergahı bahçesinde İstanbul’un ilim ve feyz kaynaklarından birisi de Eyyüb Sultan Gümüşsuyu tepesindeki Mürteza Efendi dergahıdır. Banisi, tersane emanetinde baş .ruznameci (hesap uzmanı) iken emekli olmuş ve Mekke-ı Mükerreme’de Ahmed Yekdest Hazretlerinden feyz almış olan Mürteza Efendidir. 1160 H. (1746)’da vefat edip deniz tarafındaki kabristanda defnedildi. Oğullan da yanındadır. Bu mescidin ilk vazifelisi, Abdullah-ı Kaşgari olduğundan, Kaşgari Tekkesi de denir. 1174’de vefat eden Abdullah Efendi’den sonra oğlu Ubeydullah Efendi on sene hizmet etti. Sonra lsa Geylanî Efendi uzun yıllar hizmet yapıp 1206’da vefat etti. Üçüncü Selim Han buna bir türbe yaptı. Sonra Abdullah Efendi’nin damadı Çelebi Ubeydullah Efendi bu mescidde hizmet yapmış olup 1208 H. de vefat etti. Mürteza Efendi mescidinde en son hizmette bulunan ilim ve tasavvuf büyüklerinden Seyyid Abdülhakîm Efendi olmuştur. 1362 (M. 1943) senesine kadar burada ve bir çok camilerde ve mekteblerde millete vaaz ve nasihat etmişlerdir. Cenab-ı Hak cümlesinin ruhlarını takdîs eylesin. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Muhiddin Kocavi

İstanbul – FAtih – Cibali mescid sokak Fatih Sultan Mehmed devri Alimlerinden. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul

Muhammed Şemseddin Yeşil Efendi

istanbul – merkez efendi den seyit nizam camiine giderken yol üzerinde Rumî 1322 – (1904) Muharrem ayının onuncu günü sabah saat. on sularında dünyaya gelmiştir. Babalarının adı Hüseyin, annelerinin ismi Hanife’dir. Adı Muhammed Şemseddin olan Efendi Hazretlerinin şöhreti Yeşil Hoca’dır. Mübarek şecereleri Gavsü’l-A’zam Abdülkadir Geylani neslinden gelmektedir. Hz. Abdülkadir ise ana ve baba tarafından Hz. Muhammed (s.a.v.)’e uzanıyor. Şemseddin Efendi’nin doğumunda harikuladelikler görülmüş, annelerinin hamile hallerinde gördüğü halleri doğumdan sonra da devam etmiştir. Bu durumu mübarek anneleri şöyle ifade ederdi: —Ne zaman oğlumun salıncağının yanına gitsem salıncağı sallanır durumda buluyordum. Oysa evde benden başka kimse yoktu. Yine bir gün zevcimle beraber yer soframızda yemeğimizi yerken odanın kapısında manevi bir zat belirdi. Zevcimle ben dona kaldık. O zat-ı ala salıncaktaki uyuyan yavrumun yüzüne uzun bir müddet baktıktan sonra yine dönüp kapıdan çıktı. Maneviyata agah olan zevcim, gördüğümüz bu manevî zatın, Abdülkadir Geylanî Hazretleri olduğunu söyledi. Ecdadı, Gerede yakınlarındaki Ümmü-Kemal tekkesinde yatmaktadır. Tekkeye ve o yöreye adını veren o zat olgunluk anası olgun kişi anlamına gelen Ümmü-Kemal lakabı halk tarafından verilmiştir. Yavuz Sultan Selim Han sefere giderken Gerede yakınlarında mola vermiş ve bu zatın namını duymuş, kendisi ile sohbet etmiş, ona hürmette bulunmuş. Dünya insanlarına özgü bir sıfat olan merakını yenemeyerek bu zatın büyüklüğünü sınama hevesine kapılmış, söylentiye göre lalası ile gizlice anlaşıp hiç kimseye sezdirmeden gece lalasının ölmüş olduğu haberini yayıp o zatı cenaze namazına çağırmış, namaz kılmak üzere tabutun başına geçen Ümmü-Kemal Hazretleri tabuta nazar edip manevî büyüklüğü ile içindekinin diri olduğunu mana gözü ile görünce arkasındaki padişaha .dönüp: — Padişahım, ölü kişi niyetine mi, diri kişi niyetine mi namazı kıldırayım? deyince, padişah şaşırmış: «Tabii ölü kişi niyetine» deyince namaz kılınmış, bittiğinde tabut orada açılmış, maalesef lala ölmüş görülmüş, böylece padişaha Allah dostlarının şakaya gelmeyeceğinin dersi verilmiş. Bugün o şahsın da orada mezarı vardır. Kökü Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ‘e uzanan bu mübarek ağacın meyvesi olan Şemseddin Efendi, yarım asır tatilsiz, mazeretsiz Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ve ehl-i beytinin muhabbetini gönüllere aşılamış, O’nun getirdiği kitabı eşsiz bir belagatla beyan etmiştir. Bu uğurda çileler çekmiş, cefalara katlanmış, alem-i cemale teşrif edeceği son aylarda şeker ve kalb hastalığının en kritik döneminde sendeleyerek, ayakları titreyerek yılmadan manevî vazifesine devam ederken yakın dostu olan doktorların «İntihar mı etmek istiyorsunuz efendim?» demelerine karşılık bu mübarek zat tebessüm ederek: «Anlıyorum! Sizin durumunuzda olan bir hasta, değil kürsüye çıkmak, yatağında bile kıpırdamaması gerekir, diyorsunuz. Ama ben hesabını bilen bir adamım. Hakkı beyan etmeden senelerde yaşamaktansa Hak ve hakikati beyan ederek bir saat yaşamayı tercih ederim» diyerek, geliş sebebini ve vazifesinin azametini bu cümlelerle bildirmiştir. ‘’Bir saat Allah’ı beyan, bin senelik Ömre bedeldir» diyordu. Babasının vefatından sonra on üç yasında Hatuniye Camii’nde kürsi-i Muhammedîye çıkıyor, ellli sene nefes-i kudsisi ile muazzam bir hitabet kudreti ve eşsiz eserleri ile insanlığı aydınlatıyordu, İmamete başladığında yetmiş-seksen yaşındaki pîr-i fanî hocalar “bu yaştaki çocuğun arkasında namaz kılınır mı? Kılınmaz mı?” diye münakaşa etmişler, neticede yetkili merci ve şahıslar “ilmî yeteneği varsa kılınır” diye karar almışlar ve arkasında namaz kılmalarıyla bu münakaşa son bulmuştur. Hatuniye Camii’nden başka İstanbul’un meşhur camilerinde irşad vazifesini devam ettirmiş, Sultanahmed, Teşvikiye, Dizdariye, İbrahimpaşa Camileri ile uzun müddet de Etyemez Camii’nde vaaz ve hutbelerini devam ettirmişlerdir. İslamı-Türk an’anemize göre dört yaşında ve dört aylık iken Besmele merasimi ile Kur’an-ı Kerimce başlayıp beş yaşında hatim etmişlerdir, ilk ve Orta tahsilini Kocamustafapaşa’da, sonra İlahiyat Fakültesi ve İslam Hukuku ve Mimarisi tahsillerini de yapmışlardır. Duası makbul, gönlü zengin, vakur ve mütevazi, kuvvetli hafızası ve cesur bir zat-ı ala olan arif-i billah Şemseddin Efendi Hazretleri mana düşmanlarından olduğu kadar, meslektaşlarının da hasedine maruz kalmıştır. Zulme uğramış, hapse atılmış, belaya girmiş çıkmış, asla zulme divan durmamıştır. Hiçbir güç de O’nu bu ilahî irşad vazifesini yerine getirmekten men’edememiştir. Kitabullah’tan anladığı esrar-ı ilahî’yi ve ayat ü beyyinatın enfüsünü, insanlara öyle bir fesahat ve belagat ve kudretli kelamlar ile sunardı ki kendisini dinleyenler vecd ile kendilerinden geçerlerdi. Kürsüsüsün altında kendini dinleme şerefine erişen papazların ağladığı görülmüştür. O mana meclislerine gelen gayr-i müslimlerin yüzlercesi de İslamiyeti kabul ederek Hz. Muhammed (s.a.v.)’e boyun kesmişlerdir. Öyle bir kelama kadirdi ki, elbette böyle kişilerin düşmanı çok olur. Fakat yılmadı. ‘’Ağaç taşlayacaklarına beni taşlasınlar» derdi. Nefes-i kudsisi ölü kalbleri diriltirken kaleminin nuru her yönüyle eşsiz eserler meydana getirmiştir. Dünyada hiçbir eser kalmasa, yeryüzünde hayat yeniden başlasa O’nun 7 ciltlik Kur’an Tefsiri -FÜYÜZAT- insanlık alemine Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in asrını yeniden yaşatmaya kadirdir. «Hazret-i Muhammed» adlı eseri bütün İslam dünyasındaki ayrılıkları ve fitneleri kaldırmaya, mezheb ihtilaflarını halletmeye kafidir. Yakovas adında bir Metropolid Nurlu Ufuklar mecmuasında İslam’a ve Hazret-i Muhammed’e tecavüze yeltenmiş, buna karşı Metropolide Cevap ismiyle bir eser neşretmiş ve mütecaviz metropolidi, Hazret-i İsa’ya muhakeme ettirmiştir. İslamiyet gazetesinde tefrika edilen ‘’Metropolid’e Cevab’’ı Hz. Muhammed’in hatırı için kesmesini isteyen papazlar kendisinden özür dileyerek elini öpmüşlerdir. Zirve-i Tevhid, İslam’da Esas, Meş’al-i Felah Okumalı, Ögrenmeli, Bilmeli, Amerikalıların Suallerine Cevap gibi eserlerden başka Hakikat Yolu mecmuası ve İslamiyet gazetesinde uzun seneler İslam dininin azametini sergilemiştir. 100 küsur eşsiz eser bırakarak Hazret-i Peygamberin bu alemde kaldığı kadar 63 sene kalıp 1322 (1904)’de İstanbul ufkundan doğan o hakikat güneşi 12 Rebiül’ahir 1388 – (1968) 8 Temmuz Pazartesi günü arkasında binlerce mahzun gönül birakıp yine İstanbul ufkunda gurüb etti. Türbeleri, İstanbul – Silivrikapı kabristanında Peygamberimizin mübarek torunu Seyyid Nizam Hazretlerinin cami ve türbelerine giden yolun solundadır. Türbeleri çok bakımlı, temiz olup, annesi ve babası yanındadır. Türbesinin etrafı ve üzeri kapalı olup cuma ve kandil günleri ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türbelerinin içinde rahmetli büyük üstad Muhyiddin Raif Bey’in o yüce zat hakkında yazdığı çok güzel bir şiir bulunmaktadır. Ahlakın sukut ettiği asrımızda onun ömrünün sonuna kadar vermiş olduğu Ahlak dersleri insanlara Hazret-i Peygamberin ahlakını aşılamış insanlığın insana emanet olduğunu bildirmiş, insan sevgisinin mukaddes bir sevgi olduğunu öğretmiş, ‘’Toprak ahlaklı olun, zira toprağa her çirkinliği yaparız, fakat o bize en güzel nimetlerini sunar. Siz de düşmanlarınızdan öç almayın. Düşmanlık yapanlara iyilikle mukabele edin. Belayı bal yapmanın çarelerini arayın. Bu dünyanın darılma pazarı değil, dayanma pazarı olduğunu istikbal inananların’’ olduğuna inanılmasını daima telkin etmiştir. ‘’İslamda iskat yoktur’’ der ve manevi vazife karşılığında ücret alınmasını asla tasvip etmezdi. Mübarek vücüd-u pakleri vatan-ı aslisine tevdi edildiğinde tezkiyesini Şeyh Muzaffer Ozak Hoca yapmış ve şöyle demiştir: «Bu büyük zat hakkında konuşmaya haya ederim. ‘’Elestüt hitabına ‘’bela’’ demiş, ilmi bizzat Hayder-i Kerrar’dan almış ve O’nun önünde cemali nüş eylemiş.. Bu alem-i şühüda gelmiş, gönlünde sıdk ve safa. ehl-i vefa olarak yaşamış… Muhammedi gelmiş, Muhammedi gitmiş.. Mü’minler! Bu zat-ı alînin kalbi aşk-ı Muhammedi ile çarpmış, aşk-ı Ehl-i Beyt-i Mustafa ile münevver idi. Hüseynî meşreb idi. Şimdi bu zat Kitabullahı Resul Aleyhissalatü Vesselam’dan aldığı gibi sizlere tebliğ etti mi? Zalimlere karşı asla boyun eğmedi, sizlere aşk-ı Muhammedîyi sırat ettiğine, hukuk-u Ehl-i Beyt-i Muhammed Mustafa’nın kulu kurbanı olduğuna, onun yolunda cenk ettiğine şahit misiniz?» Şeyh Muzaffer Efendi’nin bu cümlelerine ‘evet’ diyen binlerce insan gözyaşlarını tutamıyorlardı. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Muhammed Hüsrev Aydınlar ( Hüsrev Hoca )

istanbul – edirnekapı sakızağacı kabristanı Son dönem İslam alimi ve müderris olan Muhammed Hüsrev Aydınlar, “Hüsrev Hoca” olarak tanınmakta ve bilinmektedir. Makedonya’nın Struga iline bağlı Labunişta köyünde doğdu. Arnavut asıllı bir aileye mensup olan babası Numan Efendi’dir. İlköğrenimini köyünde tamamladıktan sonra 1910’da İstanbul’a gelerek Karagümrük’teki meşhur Üçbaş Medresesi’ne yerleşti. Rebii Molla, Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hafız Hasan ve İzmirli İsmail Hakkı gibi büyük alimlerden ders gördü. Daha sonra Süleymaniye Medresesi’ne kaydoldu. 1919’da tefsir ve hadis şubesinden mezun oldu. Arkasından dersiamlığa ve Arapça hocalığına tayin edildi. Hüsrev hoca, Cumhuriyet’ten sonra medreselerin kapatılması ve dersiamlığın kaldırılması üzerine fahri olarak hizmetlerine devam etmiştir. Yapılan bütün baskılara rağmen Hoca ders okutmayı sürdürmüştür. Hocapaşa ve Camialtı camilerinde hutbe okuyan Hüsrev Hoca ‘nın din eğitimini sürdürmesi ve doğru bildiklerini söyleme konusundaki cesaret ve kararlığı menkıbeler halinde anlatılmaktadır. Otuz yıldan fazla bir süre aralıksız olarak Fatih Camii’nde ve evinde her seviyedeki talebeye ders veren merhum Hüsrev Hoca, talabe yetiştirmeyi bir ibadet olarak kabul etmiştir. Talebelerinden, Diyanet işleri Başkan yardımcılarından merhum Yaşar Tunagür’ün anlattığına göre, hocanın yaşının ve hastalığının ilerlemesi ve gözlerinin çok az görmesi sebebiyle kendisine derslerin tatil edilmesi teklif edilince, dersleri kendi iradesiyle bırakmadığı yolundaki mazeretini dile getirerek Allah Teala’dan mağfiret talep etmiş ve üç gün sonra da rahmetlik olmuştur. Özellikle, 1940-1950 yılları arasında dini hayata ve din eğitimine karşı yürütülen şiddetli baskı döneminde cesaretle ders okutmak suretiyle bir taraftan dini hayatı canlı tutmaya çalışırken diğer taraftan din eğitimine büyük destek sağlamış ve çok değerli din adamları yetiştirmiştir. İhlasla kendilerini din hizmetlerine atayan ve ilk imam-hatipli nesillerin hocalığını da yapan İstanbul’un eski vaizlerinden Salih Şeref, Abdülhalim Akkul, imam ve hatiplerden Hüseyin Karagözoğlu, Mahmut Bayram, Diyanet işleri Başkanlığı başkan yardımcılarından Yaşar Tunagür, Akdağmadeni eski müftülerinden Sadık Fidancı ve yüksek mühendis H. İsmail Turan onun yetiştirdiği talebelerden birkaç tanesidir. Hüsrev Hoca, sırf inancı uğruna mücadele etmiş, gördüğü hizmetlerden dolayı maddi hiçbir karşılık beklememiş, şöhret peşinde koşmamıştır. Hocamız eser yazmaktan ziyade talebe okutmaya ve din adamı yetiştirmeye ağırlık vermiş ve ömrünün sonuna kadar da bu değerli hizmeti yürütmüştür. Risaletü’l-Mevahibi’l-İlahiyye adlı çok değerli bir eseri vardır. Arapça olan bu eserin mukaddimesinde kitabın zor günlerde kaleme alındığını zikreder. Eseri istinsah eden, suretini çıkaran ve Hoca’nın öğrencisi olan Erzurumlu Mustafa Necati Efendi, mukaddimenin bu cümlesine düştüğü notta, kitabını yazmaya başladığı sırada Hüsrev Hoca’nın hanımının vefat ettiğini, kitaplarıyla birlikte evinin yandığını, ayrıca İstanbul’a yaklaşan düşmanın silah seslerinin duyulduğunu kaydeder. Bunca sıkıntı ve imkansızlıklara rağmen Hoca’nın, hayatı boyunca müstağni bir hayat yaşaması onun yüksek seciyesi ve sağlam karakterini göstermektedir.Geçimini, evinin bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satmak suretiyle sağlamaya çalışmıştır. Vefatında cenaze masraflarını karşılayacak parası yoktu. Hüsrev Hoca’nın ilmi hayatının başlangıç döneminde tefsir sahasında gösterdiği bu önemli başarının ömrünün sonraki yıllarında devam etmemesi·, eğitim ve öğretim çalışmalarına ağırlık vermesinden kaynaklanmaktadır. O yazılı eserler değil, canlı eserler bırakmayı hedeflemişti. Ve öyle de oldu. Çeşitli baskılara ve birçok sıkıntılara rağmen, ömrünün son üç gününe kadar verimli ve değerli çalışmalarını, önemli hizmetlerini devam ettirirken yaş 70 lere yaklaştı ve vade tamam oldu. Vefatı Hüsrev Hoca, 23 Nisan 1953’te rahmet-i Rahman’a kavuştu. Kabri Edirnekapı Sakızağacı Kabristanı’ndadır. Yeri Cennet, makamı ali olsun!. Şefaatlerini dileriz! Amin, Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 İstanbul

Muhammed Cemaleddin Halveti ( Çelebi Halife )

Suriye – Şam yakınlarındaki tebük koruluğunda – Hacıların geçtiği yol üzerinde Çelebi Halîfe diye meşhur olan Cemâl-i Halvetî ’nin tam adı Ebü’l-Füyûzât Muhammed b. Hamîdüddin b. Mahmûd b. Muhammed b. Cemâleddin el-Aksarâyî’dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Tomar-ı Turuk-ı Aliyye ve Osmanlı Müellifleri’nde Amasya’da doğduğu kayıtlı ise de diğer kaynaklar onun Aksaray’da doğduğunda birleşirler. İlk tahsilini doğduğu yerde yaptıktan sonra İstanbul’a gitti. Medrese ilimleriyle meşgul olurken tasavvufî hayata meyletti. Sefîne’ye göre (III, 230) Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden olup Hacı Halîfe diye tanınan Seyyid Abdullah el-Kastamonî’ye intisap etti. Sülûkünü tamamladıktan sonra icâzet aldı. Bir müddet sonra içinde duyduğu tatminsizliği gidermek için yollar aramaya başladı. Önce Karaman’da olduğunu duyduğu Alâeddin Halvetî’nin müridi Abdullah Karamanî’ye, onun vefatından sonra da Tokat’a giderek Ümmî Şeyh Tâhirzâde’ye intisap etti. Nefeḥâtü’l-üns ve eş-Şeḳāʾiḳ’ta Tokat’ta yaşadığı çetin riyâzet hayatı ile ilgili dikkat çekici bilgiler vardır. Daha sonra Bakü’de bulunan Halvetiyye’nin ikinci pîri Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî’den istifade etmek üzere yola çıktı. Onun vefat haberi üzerine Molla Pîrî diye bilinen halifesi Muhammed Bahâeddin Erzincânî’ye intisap etti. İcâzetnâmesini aldıktan sonra bir süre Amasya’da hizmet veren Cemâl-i Halvetî, II. Bayezid ve Koca Mustafa Paşa’nın daveti üzerine İstanbul’a geldi. Önce Ayvansaray’da Gül Camii’nin yanında, daha sonra da Kocamustafapaşa’daki dergâhta postnişin olarak irşad vazifesinde bulundu. Padişah tarafından veba hastalığına yakalananlara dua etmesi için kırk dervişiyle beraber hacca gönderilen Çelebi Halîfe, yerine Sünbül Sinan’ı vekil bırakarak yola çıktı. Yolda Tebük yakınlarında vefat etti. Vefatına, “kad mâte şâh-ı evliyâ” (899) cümlesi tarih olarak düşürülmüştür. Cemâl-i Halvetî’nin tasavvuf tarihi ve Anadolu’da gelişen tasavvufî düşünce açısından en önemli özelliği, Halvetiyye tarikatının İstanbul’daki ilk büyük temsilcisi olmasıdır. Hüseyin Vassâf’a göre İstanbul’da ilk Halvetî âyinini Cemâl-i Halvetî icra etmiştir (Sefîne, III, 229). Tasavvuftan başka tefsir ve hadisle de meşgul olan ve aynı zamanda şair olan Çelebi Halîfe kısa zamanda İstanbul’un meşhur şeyhlerinden biri olmuştur. II. Bayezid’in Amasya valisi iken onunla tanışması, valinin kapıcıbaşısı Mustafa Ağa’nın (Koca Mustafa Paşa) şeyhe mürid olması, onun İstanbul’daki durumunu hazırlayan sebeplerin başında sayılmalıdır. “Mefhar-ı aktâb-ı devrân” diye anılan Cemâl-i Halvetî, Envârü’l-ḳulûb adlı risâlesinin ilk satırlarında İsrâ sûresinin 70-72. âyetlerini naklettikten ve bu âyetlere işârî izahlar getirdikten sonra tasavvufî hayattaki yedi mertebeyi bunlara dayandırmıştır. Bu mertebeler şunlardır: Sadr, kalb, ruh, sır, fenâfillâh, hayret, fenâ fi’l-fenâ. Ona göre bu mertebeler sırayla şu seyir çeşitleri ile ilgilidir: Seyr ilellah, seyr lillâh, seyr alellah, seyr billâh, seyr maallah, seyr fillâh, seyr anillâh (Harîrîzâde, I, vr. 247b-254b). Aynı risâlede Mü’minûn sûresinin ilk on bir âyetinden hareketle atvâr-ı seb‘a diye meşhur olan yedi tavrı açıklamıştır. Bu tavırlar şunlardır: Sadr, kalb, ruh, sır, tevhid-sırrü’s-sır, hayret, fenâü’l-fenâ – cem‘u’l-cem‘. Bu tavırlar açıklanırken başka âyet ve hadisler de delil olarak gösterilmiştir. Mü’minûn sûresinin, “İşte onlar, temelli kalacakları firdevs cennetine vâris olanlardır” meâlindeki 11. âyetini açıklarken dört çeşit cennetten bahsetmiştir. 1. Cennetü’l-ef‘âl. Cennetü’n-nefs diye de adlandırılan bu cennet amel-i sâlihlere karşılık maddî arzuları tatmin eden bir cennettir. 2. Cennetü’l-vârise. Cennetü’l-ahlâk adını da alan bu cennet Hz. Peygamber’e samimi olarak tâbi olmakla kazanılır. 3. Cennetü’s-sıfât. Cennetü’l-kabz diye de adlandırılan bu cennet ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerinden meydana gelir. 4. Cennetü’z-zât. Cennetü’r-rûh diye de adlandırılır. İlâhî cemâlin müşâhedesiyle iç içe olan bu cennet ancak tezkiye, tasfiye ve tecliye ile gerçekleşebilir. Halifeleri Cemâl-i Halvetî’nin Sünbül Efendi’den başka meşhur halifeleri şunlardır: İdris Efendi, Cemal Efendi, Kasım Efendi, Alâeddîn-i Uşşâkī, Hayreddin Tokadî, Üveys Dede, Cemşâh-ı Karamânî, Sinân-ı Erdebîlî, Muslihuddin Efendi, Selâhaddin Efendi, Bayezid Halîfe, Ali Dede, Dâvud Dede (Hüseyin Vassâf, III, 233). Cemâl-i Halvetî’nin kurucusu olduğu Cemâliyye tarikatı Halvetiyye tarikatının dört ana şubesinden biridir. Cemâliyye’den Sünbüliyye, Şâbâniyye, Assâliyye ve Bahşiyye adlı dört tâli kol doğmuş, bunlardan Şâbâniyye birçok alt kola ayrılmıştır. Eserleri Cemâl-i Halvetî Osmanlı döneminde en çok eser yazan sûfîlerden biridir. Bundan dolayı onu sadece Halvetiyye’nin değil genelde tasavvuf ve tarikat kültürünün tanınması ve yaygınlaşmasında eserleriyle katkıda bulunan sûfîlerden biri olarak görmek gerekir. Eserlerinin hemen hepsini Arapça olarak kaleme alan Cemâl-i Halvetî’nin risâlelerinin çoğu bazı sûre ve âyetlerin tasavvufî tefsir ve yorumlarıyla ilgilidir. 1. Tefsîrü’l-Fâtiḥa ve’ḍ-Ḍuḥâ. 2. Risâletü hüviyyeti’l-muṭlaḳa. 3. Teʾvîlü “ḥubbü’d-dünyâ reʾsü külli ḫaṭîʾetin” (bu üç eser Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1352’de kayıtlı mecmua içindedir). 4. Kitâbü’n-Nûriyye. Âyetü’l-kürsî’nin tefsiridir (bu eser ve bundan sonraki on bir eser Süleymaniye Ktp., Lala İsmâil, nr. 686’daki mecmua içindedir). 5. Risâletü’l-kevs̱eriyye. Haşr sûresinin son âyetlerinin atvâr-ı seb‘a açısından tefsiridir. 6. Envârü’l-ilâhiyye. 7. Risâletü’l-İslâmiyye. Ferîdüddin Attâr’a ait bazı beyitlerin şerhidir. 8. Sirâcü’s-sâlikîn ve minhâcü’ṭ-ṭâlibîn. Müellif eseri önce Türkçe yazmış, daha sonra Arapça’ya çevirmiştir. 9. Envârü’l-ḳulûb li-ṭalebi rüʾyeti’l-maḥbûb. İsrâ sûresinin 70-73. âyetlerinin tefsiridir. 10. Esrârü’l-vuḍûʾ. Yedi fasılda abdestin sırları anlatılır. 11. Risâletü’r-raḥîmiyye. Eûzü besmelenin izahına dairdir. 12. Maḳāle tevs̱îḳıyye ve risâle tevḥîdiyye. Molla Câmî’nin kelime-i tevhidle ilgili bir beytinin şerhidir. 13. Ḥabbetü’l-maḥabbe. 14. Şerḥu erbaʿîne ḥadîs̱en ḳudsiyyen. Kırk hadîs-i kudsînin şerhini ihtiva eder. 15. Teʾvîlâtü erbaʿîne ḥadîs̱en. Zühd ve takvâya dair kırk hadisin tefsir ve izahıdır. 16. Tefsîru “ḫaleḳallāhü Âdeme ʿalâ ṣûretih” (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1084). 17. Sirâcü’l-ḳulûb. Kırk bir bab içinde bazı tasavvufî terimler incelenmiştir (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1084). 18. Dîvançe (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2709). 19. Faṣl fî âdâbi’ẕ-ẕikr (Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 805). 20. Risâle fî ismeyni’l-aʿẓameyn: Allāh ve Raḥmân (Süleymaniye Ktp., Tâhir Ağa, nr. 142). Kaynak ; Diyanet İslam Ansiklopedisi

Mithat Bahari Beytur

Bİstanbul -Sahrayı cedit kabristanında Ahmet Mithat, 1879 yılında Eyüp semtindeki Taş­lıburun Sadi Dergahı’ nda doğmuştur. Babası Askeri Mah­keme Başkatibi Kütahyalı Mehmet Nuri Efendi, annesi Sa­diye Dergahı Şeyhi Süleyman Efendi’nin kızı Fatma Aliye Harum’dır. Ahmet Mithat, babasını küçük yaşta kaybetmiş ve annesi ile dedesi Süleyman Efendi’nin yanında kalmıştır. İlkokulu Eyüp’teki “Daru’l Feyz-i Hamidi” mekte ­binde, ortaokulu Eyüp Askeri Rüşdiyesi’nde okumuştur. Lise eğitimini o sırada Bitlis’te görevli bulunan ağbeyi İsmail Zihni Beyin yanında, Bitlis İdadisi’nde tamamlamıştır. İlk dini bilgilerini dedesinden, Farsçayı ağabeyi Mustafa Rafet Efendi’den ve doğduğu semtteki komşu tekke olan Bahariye Mevlevihanesi’nin şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ den, Arapça’yı da Beyazıt dersiamlarından ve Darulfü­nun müderrislerinden Hüseyin Avni Efendi’den öğrenmiştir. Ahmet Mithat, Hüseyin Fahreddin Dede’nin yanın­ da, Mevlevi çilesini tamamlamış ve semazen olmuştur. Hatuni­ ye şeyhi Hüsam Efendi’den de Mesnevihanlık icazeti almıştır. Konya makam çelebisi Abdülhalim Çelebi’den destarlı sikke giyerek, 1924 yılında dedelik makamına gelmiştir. Mevleviler arasında Abdülhalim Çelebi’nin Ankara Mevlevihanesi’ndeki bir sohbette Mithat Bahari ‘nin sözlerinden etkilenip başındaki sikkeyi ona giydirdiği rivayet edilir. Cumhuriyet’ten önceki adı Ahmet Mithat olan Mithat Bahari Beytur, Bahariye Mevlevihanesi ‘ne intisabı ve şiirlerinde “Bahari” mahlasını kullanması dolayısıyla Midhat Bahari diye tanınmıştır. Soyadı kanunu ile de “Beytur” soyadım almıştır. Mithat Bahari Beytur , tekkeler kapandığı sırada Kasımpaşa Mevlevihanesi Mesnevihanı idi. Cumhuriyet dö­neminde Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası’nın haberleşme şubesi başkatipliğine tayin edildi. Daha sonra Sümerbank Alım-Satım Şubesi Haberleşme Şefliği’ne getirildi ve 1945 yılında bu görevden emekli oldu. Emekli olmasından sonra, İs­tanbul Göztepe’deki evinde kendisini ziyarete gelen Mevlevi­lerin eğitimiyle ilgilenmeye devam etti.1950’li yıllarda yeniden uyandırılan Şeb-i Arus törenlerinde postnişin olarak ayinleri yönetti. Mithat Bahari Beytur ; Midhat Baharı, Nuriza­ de Midhat, Midhat Bahari Hüsami gibi imzalarla şiirler ka­leme aldı ve birçok kitap yazdı. Bu eserler Ruh-i Kuran’dan Bir Sahife-i Nur, (1342/1926), Tercüme-i Risale-i Sipehsalar, (İstanbul 1331/1914), Deflegül, (1343/1927), Leali-i Meani, (İbni Kemal’in Beyanu’l-Vücud adlı eserinin tercümesi. İstanbul 1328/1912), Ravza, (İstanbul 1324/1899), Sünbüliflan Şerhi, (İstanbul 1325/1910), Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler (İstan­ bul 1942-MEB. Şark İslam Klasikleri. Üç cilt), Mihrab-ı Aşk, (İstanbul, Sulhi Garan matbaası, tarihsiz), Mesnevi Gözüyle Mevliıniı, (İstanbul 1965) ve Güşvar’dır (İstanbul, tarihsiz). 1971 yılında Hakk’a yürüyen Mithat Bahari Beytur, İstanbul’da Sahrayı Cedit Mezarlığı’nda sırlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba

istanbul – merdivenköy – gözcü baba türbesinde Mehmed Ali Hilmi Dedebaba , 1842 yılında Sul­tanahmet semtinde Güngörmez Mahallesi’nde doğmuştur. Babası, mahalle camiinin imamı olan Nuri Efendi, annesi ise Emine Şerife Bacı’dır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın hem babası hem de annesi Bektaşi’dir. Merdivenköy Şahkulu Sultan Bektaşi Tekkesi Şeyhi Malatyalı Hacı Hasan Baba ‘dan nasip almışlar­dır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba da Bektaşilik konusunda ilk eğitimini ailesinden almış, daha sonra Malatyalı Hacı Hasan Baba’ya intisap etmiştir. Bununla birlikte babasından medrese eğitimi de alan Mehmed Ali Hilmi Baba, küçük yaşta hafız olmuş ve babasının vefatı üzerine onun imamlık görevini dev­ralmıştır. Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı ‘nda Hacı Hasan Baba’nın Hakk’a yürümesi üzerine Mehmed Ali Hil­mi Dedebaba’nın rehberliğini yapmış olan Aşçı Ali Baba posta oturmuştur. Onun da Hakk’a yürümesi üzerine 22 yaşındaki Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, dervişlerin seçimiyle dergahta posta geçmiştir. Aynı yıl Hacı Bektaş’taki pir evine gitmiş, mü­cerredlik erkanını almış ve kulağına mengüş takmıştır. Mücerredlik erkanı, Bektaşi dervişlerinin bekarlık yeminidir. Kulaklarına taktıkları mengüş ise, Allah’ın kulu (ab­dalı) oldukları anlamına gelen bir halkadır. Bektaşiliğin özgür­ce yaşandığı devirlerde mücerredlik erkanı tüm dünyada yal­nızca altı Bektaşi tekkesinde yapılabiliyordu. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba , mücerredlik erkanını dönemin Dedebabası Turabi Ali Baba ‘dan almıştır. 1869 yılın­da da sonraki Dedebaba olan Selanikli Hacı Hasan Baba’dan hilafet alarak halife baba unvanı alır. Halife babalar Bektaşi­likte en fazla 12 tane olabilir ve dedebabanın Hakk’a yürümesi durumunda yenisini seçme hakkına sahiptirler. Bu yüzden Bektaşilikte çok önemli bir yerleri vardır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, aynı zamanda divan sahibi bir şairdir. Divanı Dedebaba Bedri Noyan tarafından ya­yınlanmıştır. Oldukça özenli bir çalışma olan bu kitapta şiirler hem yeni harflere çevrilmiş, hem de Dedebaba Bedri Noyan tarafından şerh edilmiştir. 1907 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, önce Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı’nın meydanına, daha sonra da vasiyeti üzerine Gözcü Baba sofa­sındaki mekanında sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Mehmed Murad Nakşibendi

İstanbul – Fatih Çarşamba da Mesnevihane camii girişinde 1788 yılında, Çarşamba semtinde Murad Molla tek­kesi Şeyhi Ahıskalı Abdülhalim Efendi ‘nin oğlu olarak dünya­ya gelen Mehmed Murad Efendi , küçük yaşta Farsça öğrenmiş ve Mesnevi okumuştur. Üsküdar Selimiye Tekkesi Şeyhi Ni­metullah Nakşibendi’ye intisap etmiş ve seyr-i sülukünü ta­mamlamıştır. 1815 yılında babasının Hakk’a yürümesi üzerine Murad Molla Tekkesi’nde posta oturmuştur. Mehmed Murad Efendi’nin adı, Murad Molla tek­kesinin kurucusu olan “Murad Molla” lakaplı dedesi Rumeli Kazaskeri Damadzade Mehmed Murad Efendi’den gelmekte­dir. Murad Molla Tekkesi, 18. yüzyılda bir tekke ve kütüphane olarak inşa edilmiştir. Mehmed Murad Efendi buranın üçüncü şeyhidir. Sultanahmet Camii vaizliğinin yanında çok önemli bir Mesnevihan olan Mehmed Murad Efendi, Nakşibendilik ile Mevleviliği birleştiren bir anlayışa sahip olması açısından İstanbul’un tasavvufi yaşantısında özel bir yere sahip olmuştur. Tekkesinin yanında, 1845 yılında yaptırdığı Darülmesnevi’nin açılış törenine Sultan Abdülmecid de katılmıştır. Bu bina Mes­nevihane Tekkesi adıyla da bilinmektedir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin yasaklanmasına kadar burada Mesnevi dersleri devam etmiştir. Mehmed Murad Efendi’nin büyük ilgi gören Mes­nevi dersleri nedeniyle tekkesi, Sütlüce Hasırcılar Sadi Dergahı ile benzer bir nitelik kazanmıştır. Murad Molla Tekkesi’nde­ ki derslere devam edenler arasında Osmanlı’nın önde gelen alimlerinden Ahmed Cevded Paşa da vardır. 1848 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Murad Nakşibendi’nin türb si, Mesnevihane tekkesinin güneybatı köşesin dedir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Mehmed Hazmi Tura

İstanbul – Feriköy – Helvacı Bacı Kabristanı Malatya Arapgir’de 1882 yılında Abdullah Hamdi Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelen Hazmi Tura , Anadolu’nun çeşitli illerinde ilk eğitimini almış, ancak 1902 yılında Sultan II. Abdülhamid’in talebe-i ulumun İstanbul’a gelmesini yasaklaması üzerine eğitimi yarıda kalmıştır. Tasavvufi eğitimine Kadiri Şeyhi Ali Rıza Efendi’nin yanında başlayan Hazmi Tura, daha sonra İstanbul’a gelmiş ve Bayezid Camii’nde Arapgirli Hüseyin Efendi’nin yanında ilim tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Kendisini çok iyi yetiştiren Hazmi Tura , aynı zamanda Farsça şiirler ve Mesnevihanlık da yapmıştır. Hazmi Tura, 1918 yılında Kasımpaşa Uşşaki Asi­tanesi Şeyhi Mustafa Safı Efendi’ye intisap etmiş ve kızıy­la evlenmiştir. Şeyhinin yanında Uşşaki usülüne göre seyr-i sülukünü tamamlamış ve Mustafa Safi Efendi 1924 yılında kendisine tac-ı şerif tekbirlemiştir. Ardından o sırada şeyhlik makamı boş olan Fatih’teki Seyyid Mahmud Bedreddin Uşşaki Dergahı’na postnişin olarak atanmıştır. Ertesi yıl tekkelerin sırlanması üzerine Hazmi Tura harem dairesinde inzivaya çekilmiş, ama talebelerine ders ver­meye de devam etmiştir. Hazmi Tura’nın halifelerinden olan damadı Nusret Tura , Terzi Baba olarak tanınan Necdet Ardıç’ a hilafet vererek bu yolun devamını sağlamıştır. Alim bir zat olan Hazmi Tura Cumhuriyet döne­minde kütüphanelerde görev yapmış, 1947 yılında Süleymani­ye Kütüphanesi müdürlüğünden emekli olmuştur. 1960 yılında Hakk’a yürüyen Hazmi Tura, Kasım­paşa Uşşaki Asitanesi’nde Helvai Bacı Kabristanında sırlan­mıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi

trabzon – of – gürpınar beldesi – gürpınar camii. Mürşid, gönül sultanı, alim. Asıl adı Ahmed Fehmi olan Hacı Ahmed Öztürk Efendi , 1860’ta Trabzon’un Of ilçesinin Gürpınar beldesinde (eski adıyla Mapsino köyünde) doğdu. Babasının adı Ali Efendi. Annesinin adı ise Ayşe Hanım’dır. Babası marangozluk yaptığından “Ali Usta” olarak şöhret yapmıştır. Aile olarak Mollaalioğluları’ndandır. Doğduğu yıllarda, Sultan II. Abdülhamid tahtta idi. Kendi beyanına göre daha beş yaşında iken doğduğu köydeki medresede ilim tahsiline başladı. Anne ve babasının ihtiyarlık dönemlerinde sahip oldukları tek erkek evlad olması dolayısıyla kendisine özen gösteriyorlardı. Annesi sıcak yaz günlerinde köy yolundan gelip geçenlere ayran ikram eder ve tek erkek oğlunun okuyup alimlerden olması için dua etmelerini yalvararak isterdi. Tahsili Ahmed Efendi, zamanın büyük alimlerinden hadis ve tefsir okumuştur. Kur’an-ı, Kerim’i eliyle yazan ve “Zilik” ( Çaykaralı Zilik Numan Efendi) namıyla meşhur olan kurradan talim ve tecvid dersleri almıştır. Tasavvuf alanında ise Dernekpazarı’na bağlı Kondu köyünden meşhur Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi’ den ders almıştır. Daha sonra, 1880’de İstanbul’a giderek Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerine intisap etti. Onun Ramuzü’/Ehadis derslerine devam etti. Tasavvuf ilmini de ondan aldı. 20 yıl kadar İstanbul’da kalan Ahmed Efendi, ders okumaya devam ederken babasından bir mektup almıştı. Mektupta, kendisini çok özlediklerini ve memlekete gelmesini istiyordu. Babasından aldığı mektubu Gümüşhanevi hazretlerine göstererek ne yapması gerektiğini sormuştu. Hocası bu çok sevdiği öğrencisine, ana-babasının isteğine uyması gerektiğini, onları ziyaret etmek üzere kendisine izin verdiğini söyledikten sonra, geri kalan derslerini ikmal etmek üzere, Rize’nin Varda köyünde ders okutmakta olan Hacı Osman Efendi’nin yanında ta mamlamasını istedi. Bunun üzerine, Hacı Ahmed Efendi, İstanbul’dan ayrılarak memleketine geri döndü.Ve hocasının tavsiyesi üzerine Rize’nin Varda köyüne gitti. Orada, Hacı Osman Efendi’nin medresesinde üç yıl daha okuyup eksik kalan derslerini tamamlayarak hocasının halifesi olan, müderris Vardalı Şeyh Hacı Osman Efendi’den icazet ve hilafet aldı. Görev Yerleri 1906’da Of ilçesinin Haksa köyünde imamlık görevi yaparken hacca gitti. Hac dönüşü Mısır’a uğradı. Burada Camiü’I-Ezher Üniversitesi’nde eksik kalan hadis derslerini tamamladı. Haksa köyünde üç yıl imamlık yaptıktan sonra, Hayrat nahiyesine bağlı Hafsa köyünde de beş yıl imamlık vazifesi gördü. Bu köylerde görev yaptığı zaman içinde birçok öğrenci yetiştirmiş ve çok sayıda icazetler vermiştir. Daha sonra, kendi köyü olan Mapsino’ya dönen Hacı Ahmed Fehmi Efendi, uzun yıllar burada ders okuttu. Birçok kere icazet verdi; birçok hoca, mürşid ve molla yetiştirdi. Bu köydeki imamlığı esnasında, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin dergahına ikinci bir defa gidip ona intisap etti. Bu intisap sonucunda Gümüşhanevi’den üç ayrı icazetname aldı. Bu icazetnameler: 1. Delailü’l-Hayrat, 2. Hizbü’l-Azam, 3. Kaside-i Bürde, icazetnameleri idi. Hocası, şeyhi Gümüşhanevi hazretleri, Hacı Ahmed Fehmi Efendi’yi muktedir ve ehil gördüğü için Ramazan münasebetiyle onu irşad görevinde bulunmak üzere Selanik’e gönderdi. Gümüşhanevi hazretlerinin himmetiyle Hacı Ahmed Efendi, Selanik’te, o Ramazan’da tasavvuf ehli birçok zat ve alimlerle görüşüp tanıştı: Bu tanışmaların da bereketiyle zahiri ilmini, batıni ilimle takviye etti. Döndükten sonra Gümüşhanevi dergahında halvete girme zamanını beklerken, babasından gelen mektup üzerine köyüne dönmek zorunda kaldı. Dergah’tan ayrılırken şeyhi ona bir Menasik-i Hac kitabı hediye ederek uğurladı. Dergah’taki Vekilharç Şeyh Efendi’nin, Ahmed Efendi’ye hediye ettiği kitabı görünce: “Şeyh Efendi seni hacca gönderdi:’ dedi. Ahmed Efendi ise: “Bana hac uzak:’ dedi ise de, çok sürmeden, zamanı gelince hacca gitmek nasip oldu. Ahmed Fehmi Efendi, köyüne dönünce tekrar ders okutmaya başladı. Bir ara şeyhi Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerinin işaretiyle, kendi halifelerinden olan Rize Varda Şeyhi Osman Niyazi Efendi hazretlerinin halvetine girip, birinci derecede halife olma hakkını elde etmişti. 1 Nisan 1909’da vefat eden Vardalı Şeyh Hacı Osman Niyazi Efendi hazretlerinin hilafet verdiği dört seçkin Of aliminden birisi de Mapsinolu Hacı Ahmed Fehmi Efendi’ dlr. Diğerleri ise şunlardır: Of Hundez (Güneşalan) köyü müderrisi Hacı İlyas Efendi (ö.1951). Bu zat da Varda medresesinde müderrislik yapmıştır. Of Çaykara Holaysa (Yeşilalan) köyü müderrisi Hacı Ferşad Efendi (İbrahim Hakkı Ulusal) (ö.1929). Bu zat da Varda Medresesinde müderrislik yapmıştır. Varda Şeyhi Hacı Osman Niyazi hazretlerinin vefatında, M. Ferşard Efendi Varda medresesinde müderristi. Şeyh Efendi’nin techiz ve tekfınini yapmış ve cenaze namazını o kıldırmıştır. Varda şeyhinden hilafet alan Of alimlerinin dördüncüsü ise, Of Zisino (Bölümlü) köyünden, Meşhur Karadere müderrisi Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi hazretleridir (ö.1933). Mapsino’da eskiden beri medrese taşkilatı vardı. Bu medresede Arapça dersleri okutulurdu. Hacı Ahmed Fehmi Efendi, bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmış ve birçok icazetler vermiştir. Of’ un büyük alimlerinden Bakkaloğlu İsmail Efendi ve daha birçok alimler bu medresede ders okutmuştur. Of’a ilmi getiren iki alimden biri olan Çaykara-Şerahlı Kakoşim Efendi de bu medresede hocalık yapmıştır. Hacı Ahmed Efendi, astronomi ilmini bu zattan okumuştur. Of’ a ilmi getiren ikinci alim ise Holalı Hasan Efendi’ dir. Bu iki zat Kürdistan’da tahsil görmüş, ilim sahibi olmuş ve Of’a ilmi neşretmişlerdi. Mapsino medresesinin, 300 yıldan fazla bir geçmişi vardır. Bugün bu tarihi medrese yıkılmış olup yerine Gürpınar Camii’nin müştemilatı yapılmıştır. Hacı Ahmed Fehmi Efendi tam membaından feyz almış, hem zahiri, hem de batını ilimlere vakıf, zülcenaheyn unvanını kazanmış, yani hem büyük bir müderris hem de büyük bir mürşid, büyük bir veli idi. Çok sade bir hayatı vardı. Şöhret düşüncesinden uzaktı. Kendisini gizleyerek yaşardı. Sabır ve kanaat ehli, hal sahibi ve Hak aşığı bir veli idi. Hal ve kalp ehli olanlar onu arayıp bulurlardı. Tahmin edilmeyen yerlerden insanlar gelir ona intisap eder, geri dönerlerdi. Çok çok müridleri vardı. Çevre il ve ilçelerden gelip ondan feyz almak isteyen insanlar hiç eksik olmazdı. Of’a bağlı Zisino köyünden, Resul oğullarından Şemseddin Efendi adında bir zat, Mısır El­ Ezher Üniversitesi’nde dersiam olarak çalışırken, köyde bulunan kardeşi hacca gitmişti. Hac’dan dönerken Mısır’a gidip ağabeyi ile görüştü. Ve ona şöyle dedi: “Ağabey! Burası ulema ve meşayih yeri. Bana bir mürşid göster de ona intisap edip feyz alayım:’ Ağabeyisi müderris Şemseddin Efendi kardeşine şu cevabı verdi: “Şu zamanda burada yüzde yüz inanılır bir mürşid tavsiye edemem. Sen Of’a gidip Mapsinolu Hacı Ahmed Eferdi’ye intisap et. Bu devirde yüzde yüz inanılır mürşid olarak ben onu görüyorum. Zira, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretleriden feyz alanlardan hayatta kalan tek kişi olarak onu biliyorum. Hacı Ahmed Efendi’nin Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi ile aralarında geçen en canlı ve önemli hadise, Gümüşhanevi hazretlerinin Hacı Ahmed Efendi’yi özel olarak evine yemeğe çağırmasıdır. Hacı Ahmed Efendi anlatır ve derdi ki:”Hayatım boyunca o ana kadar bu derece duygulandığım ve manevi olarak haz duyduğum bir an olmamıştır:’ Öyle anlaşılıyor ki, o anda Ahmed Ziyaüddin Efendi hazretleri, Hacı Ahmed Efendi’ye tasavvufta ve maneviyatta himmet edip büyük bir himmet vermiştir. Hacı Ahmed Efendi, zahiri ilimlerde deniz gibi engindi. Her ilimde mükemmel olduğu gibi Kur’an ilminde de mükemmeldi. Of’un, hatta Türkiye’nin ünlü kıraat alimlerinden biri olan Cıfaruksalı Hacı Mehmed Rüştü Aşıkkutlu hocamız, Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi için şöyle derdi: “Hacı Ahmed Efendi’den başka üstün derecede Kur’an okuyan biri yoktur:’ Şahsiyeti Hacı Ahmed Efendi, sabırlı, alçak gönüllü ve son derece cömert bir insandı . Kendisine bir yumurta hediye edene, O, bir tavuk ikram ederdi. İlim yolunda çektiği çileler, İmam-ı Azam, hazretlerinin koyduğu ilkeler çerçevesinde gerçekleşmiş ve bu sayede büyük bir ilme ve fazilete nail olmuştu. Birçok tevazu: sabır, güzel ahlak ve fazilet örnekleri vardır. Kendisini Nakşibendiye tarikatına mensuptu. Aynı zamanda Nakşi halifelerinin büyüklerindendi. Komşu köyden olan Çıfarırksalı meşhur Çalekoğlu Şeyh Abdülmecid Efendi ona “Ebu Bekir” diye hitap ederdi. Malum olduğu gibi, Nakşibendiler’in piri Hazreti Ebu Bekir’dir. Hazreti Ebu Bekir’in de Hacı Ahmed Efendi’nin de ölüm zamanlarında ayaklarında yara vardı. Bu yönden de aralarında bir benzerlik vardır. Hacı Ahmed Efendi’nin ölüm hastalığı esnasında ayağı şişmiş ve kararmıştı. Trabzon’daki küçük oğlu Ali Riza Efendi’nin evinde yatarken doktor eve gelip bakmış ki, ayak kangren olmuş ve kesilmesi gerekiyor. Fakat O, ayağının kesilmesine razı olmuyordu. Üç gün sonra da rahmet-i rahmana’a kavuştu. İşte Abdülmecid Efendi’nin kerametiyle Efendi hazretlerinin manevi durumunu görüyor ve son tezahürü haber veriyordu. Hacı Ahmed Efendi, çok siyasetçi idi. Hemen hemen bütün siyasi görüşlerinde isabet ederdi. Bir zamanlar tasavvufçuları ve tarikat erbabını sıkı bir şekilde izlemeye, gözetim altına almaya başlamışlardı. Bir Menemen olayı çıkartılmış ve bu perde altında, o zamanlar ilmiyle amil birçok alim ve meşayihi idam etmişlerdi. O zamanlar, Hacı Ahmed Efendi defalarca takip edildiyse de Cenab-ı Hakk’ın himayesiyle ve Allah Teala’nın kendisine ilham ettiği isabetli siyasetiyle kurtulmuştu. Tasavvufçulara ve şeyhlere hunharca muamele yapılırken bile, Efendi hazretleri irşad görevine normal olarak devam ediyordu. Cenab-ı Hak, onu mahkemelerden ve hapishanelerden lütfüyle korumuştu . Hacı Ahmed Fehmi Efendi’ye, Cenab-ı, Hakk’ın belli başlı lütuflarından biri de bu zamana kadar, oğullarından, torunlarından, hatta torunlarının torunlarından, İslami çizginin dışına çıkan veya lakayt kalan kimsenin hiç görülmemesidir. Bunların içinde, fakirlik ve zaruret içinde kalanlar da yoktur. Ayrıca kendi yakınlarından, akrabalarından yüksek tahsil görmüş, ilme ve dinimize hizmet verenler, diğerlerine nispetle daha fazladır. Tasavvuf kitaplarında şöyle bir kayıt geçer: “Ölen evliyanın kerameti, sağ olan evliyadan daha kuvvetlidir:’ Hazretin, ebediyete intikalinden sonra öyle harikulade kerametler görülmüştür ki, hayatta olan velilerden böylesi ne görülmüş, ne de duyulmuştur. Hacı Ahmed Fehmi Efendi , bir gece abdest tazelemek için evden dışarı çıkar. Fakat uzun zaman eve dönmeyince eşi, Ahmed Efendi’yi merak ederek dışarı çıkar. Etrafa bakınır, gördüğü manzara onu şaşkına çevirir. Çünkü köyün ortasında bulunan cami, pırıl pırıl donatılarak aydınlamıştı. Gecenin bu vaktinde, henüz köye elektrik gelmemişken bu aydınlık neyin nesidir, düşüncesiyle camiye doğru koşar ve içeriye bir göz atar. İçerde, kalabalık bir insan topluluğu olduğunu görür. Ama bu insanlar, cübbeli, sarıklı, aksakallı ve nOr yüzlü, halka halka olmuş insanlar. Tanımadığı bu insanları ve olağanüstü bu durumu gören hanımefendi, heyecanla hemen evine kaçar. Aradan geçen bir zaman sonra da Hacı Ahmed Efendi eve gelir. Ve eşine kızarak: “Ey kadın, vah sana! Beni bunca evliyanın içinde mahcup ettin. Ne işin vardı da camiye geldin:’der. Yaptığı kabahati ve durumun önemini anlayan eşi ise:”Efendi hazretleri! Sizi merak etmiştim. Bilmeyerek bir hata ettim ise affola” der. Hacı Ahmed Efendi ise önemle vurgulayarak: “Sakın bu gece gördüklerini kimseye anlatma. Sırrımı gizle. Eğer af bekliyorsan dilini tut ve gözlerini kapa!” der. Vefatı Son demlerinde, Hazreti Ebu Bekir gibi ayağından rahatsızdı. Trabzon’da oğlunun yanında kalıyordu. Hastalığı ile ölümü arasında geçen günlerin sayısı yirmi gün kadardı. 19 Ocak 1958’de Trabzon’da gözlerini fani dünyaya yumdu. O gün akşam köyündeki evine götürüldü. 20 Ocak günü, atmış altı yıl ders okuttuğu ve hizmet verdiği dershanesinin önüne getirildi. Orada techiz ve tekfin işleri yerine getirildi. Daha sonra, şimdiki adıyla Gürpınar Beldesi’nin tarihi camisinin haziresine, kıble tarafında kendisine ayrılan yere tevdi edildi. Bölgenin her tarafından, seçkin insanlar cenaze merasiminde hazır bulundular. Yaklaşık iki bin mü’min, cenaze namazına iştirak etmişti. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin.. . Hacı Ahmed Fehmi Efendi’nin mezar taşındaki kitabesinde şöyle yazmaktadır: Hüve’l Baki Gönül o dur ki saatin geçirmez gafil Allah’tan. Kemali bulayım dersen Gönül çek Masivaullah’tan. Bu cismin fanidir, ruhun daimdir, Baki Allah’tan. Rıza-yı Hakk’ı istersen Gönül çek Masivaullah’tan . Bir asrı ikmal eden meşayih-i Nakşibendiye’den müderris Molla Ali oğlu el-Hac Ahmed Efendi ruhuna Fatiha. 1958 Mezar taşının kitabesi, teyzesinin kızının oğlu olan merhum ve meşhur Reisü’l-Kurra Mehmed Rüşdü Aşıkkutlu Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Asıl adı Ahmed Fehmi olmasına rağmen mezar taşında sadece Ahmed adı kullanılmıştır. Yazdığı yazılarda sadece Fehmi ismini kullanırdı. Fakat halk arasında Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi diye anılır ve bilinirdi. Soyadı kanunun çıktıktan sonra “Öztürk” soyadım almıştır. Tekrar tekrar şefaatlerini diliyoruz. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Of, Trabzon

Mahir İz

istanbul – sahrayı cedid kabristanı Edebiyatçı, idareci, murşid. Mahir iz , 28 Ocak 1895’te İstanbul’da doğdu. Babası es-Seyyid İsmail Abdullah Efendi’dir. Medine ve Ankara kadılıklarında bulunan babası, Seyyid ve alimler ocağı bir ailedendir. Anası da ilmiye sınıfından bir aileye mensuptu. Babasının kadılıkları sırasında Midilli, Balıkesir, Isparta, Medine ve Ankara’da ilk ve orta tahsilini yaparak Ankara Sultanisi’nden 1916’da mezun oldu. 1. Dünya Savaşı sırasında, 1916’da mezun olduğu o yılın ilk kısmında, Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştı. Sanayi Mektebi’nde tarih, Darülhilafe Medresesi’nde Türkçe dersleri okutmuştu. Görev Yerleri Ankara Sultanisi ibtidai kısmı (ilkokul) sınıf muallimliği vekaleti (10.9.1916) ve asil muallimliği (1.4.1917-5.8.1920) yaptı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açılması üzerine, Meclis’in zabıt kalemine geldi. Burada ikinci grup şefi ve zabıt mümeyyizi oldu. Meclis’in açık ve gizli oturumlarının hepsinde görev yaptı. Bu görev dört yıl devam etti. Bu ara Akif’ten Farsça, Fransızca ve edebiyat okudu. Ankara’da bulunduğu yıllarda Darül hilafe Medresesi Türkçe Muallimliği (12.10.1822-?) ve Ankara Sultanisi Devre-i Ula Arabi asil muvakkat muallimliği (6.11.1923-30.6.1924) görevlerini de yürüttü. 1924’te İstanbul’a geldi. O yıl açılan imam-Hatip Mektebi tarih ve coğrafya muallimliğine tayin oldu. (16 Aralık 1924). Bu arada Edebiyat Fakültesine devam ederek oradan da mezun oldu. İstanbul’da Jandark Koleji, Halıcıoğlu ve Kuleli Askeri Liseleri, Çengelköy Askeri Orta mektebi, Üsküdar Orta mektebi ile Paşakapısı ve Davutpaşa ortaokullarındaki öğretmenliklerinden sonra Edremit ortaokuluna müdür olarak tayin edildi (12.09.1933). Üç yıl sonra İstanbul’a dönerek Beykoz Ortaokulu’na geçti. 1938’de Nişantaşı ortaokulu müdürü oldu ve burada on sene kaldı. 1949-1956 yılları arasında yedi yıl Haydarpaşa Lisesi, arkasından Çamlıca Kız Lisesi edebiyat öğretmenliğinde bulundu. 1957-1958 yıllarında bir yıl İstanbul imam-Hatip Okulu müdürlüğü yaptı. Çamlıca Kız Lisesinden 1958’de emekliye ayrıldı. Emekli olduğu yıl Taksim’de bulunan Yeni Kolej müdürlüğü ile İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü (İlahiyat Fakültesi) edebiyat, tasavvuf tarihi, hitabet ve irşad derslerinin hocalıklarına tayin edildi. Yeni kurulan Özel Fatih Erkek Koleji’nin iki yıl müdürlüğünü yaparak okulun kuruluşunu tamamladı (1965-1968). Böylece emekli olduktan sonra on yıllık yeni bir hizmet devresini tamamladıktan sonra ikinci bir defa daha emekli oldu. Sönmez Neşriyat Şirketi’nin kuruluş yıllarında idare hey’eti başkanlığı yapmış; İlim Yayma Cemiyeti’nin Müşavere ve İlim Hey’eti’nde çalışmıştır. İslami İlimler Araştırma Vakfı ile Türk Kültür Vakfı’nın kurucularındandı. Hayatı boyunca büyük bir aşk ve azim ile devam ettiği asıl hizmetleri, kendisine has bir ihlas ve kemal ile yürüttüğü unutulmaz sohbetleri idi. Her yaş ve tabakadan insanlarla, derin bir tevazu’ ve samimiyet içinde, incitmeden, rahatsızlık vermeden ve hissettirmeden onları, iman ve hayat yolunda irşad ederdi. İslami çizginin içinde bulunan, Allah’a ve Resulüne bağlanan herkesi kardeş sayarak kollarını açan bir iman ve gönül eri idi. Eserleri 1. Adanalı Hayret’in Hayatı ve Şiirleri: Edebiyat Fakültesinden mezuniyet tezidir; basılmıştır. 2. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı(Medl): Diyanet işleri Başkanlığı tarafından hazırlattırılan bu meali kontrol eden hey’etin başkanlığını yapmıştır. (Ankara, 1961) 3. Tasavvuf: (lstanbul, 1969, 1981, 1983, 1990). 4. Kısas-ı, Enbiya: Mahir iz Bey tarafından sadeleştirilmiştir (Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Yayınları 1972). 5. Peygamber Efendimiz: (İstanbul, 1982-1986). 6. Din ve Cemiye:t {1973, 1982, 1990). 7. Yılların İzi: (İstanbul, 1975-1990). Sebilürreşad, Yeni istiklal, İslam Düşüncesi, Diyanet Dergisi, Bugün ve Yeni Asya gibi dergi ve gazetelerde hocamızın ictimai, edebi ve ilmi yazıları neşredilmiştir. Şiirleri ise “Sa’y” mecmuasında çıkmıştı. (Mahir iz Hocamızın hayatı ve eserleri ile ilgili özetlediğim bilgileri, Mustafa Özdamar’ın yazmış olduğu Mahir izHoca”adlı eserin”Kimlik Özeti” başlıklı bölümünden istifade ederek yazdım. (Mahir iz Hoca, lstanbul, 1994 Sayfa: 11-14) Merhum hocamızın sınıfta bize bu anlattıklarını, yazmış olduğu Yılların İzi adlı eserinde de kaleme almıştır. (Yılların İzi, lstanbul, 1975 s. 77-7 ). Vefatı 09 Temmuz 1974’te (80 yaşında) İstanbul’da vefat ederek, 11 Temmuz günü Erenköy Sahrayı Cedid mezarlığına defnedildi. Allah gani gani rahmet eylesin! Hoca’nın ölümü üzerine bazı şairler tarafından tarih manzumeleri ve mersiyeler yazılmış, hakkında otuz kadar yazı kaleme alınmıştır. Ayrıca lstanbul imam-Hatip Okulu Mezunları Derneği’nin çıkardığı Tohum dergisinin 86. sayısı (1975) “Mahir iz özel sayısı”olarak çıkarılmıştır. Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi’nin önünden geçen caddeye törenle”Mahir İz”caddesi adı verilmiştir. {19 Haziran 1995). Hayatını ilme, irfana, eğitim ve irşada vakfeden hocamızdan çok çok şeyler öğrendik. Her zaman andığımız, hiç unutamadığımız hocalarımızın başında gelir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz! Amin, amin, amin!… Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

M. Şerafeddin Yaltkaya

ankara – cebeci – asri mezarlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Diyanet İşleri Başkanı, Ord. Prof. Şerafeddin Yaltkaya 1879’da, İstanbul Fatih ilçesi, Şehremini nahiyesinde, Balcı yokuşu mahallesinde doğmuştur. Babası, Cerrahpaşa Camii imam ve hatibi, Kadiriyye tarikatının halifelerinden Hafız Mehmed Arif Efendi’ dir. Annesi ise Salihat-ı nisvandan Atiyye Hanım’dır. İlk tahsilinden sonra hafız olan Yeltkaya, Davutpaşa Rüşdiyesi’nden ve Darü’l-Muallimin’den mezun olmuştur. Fatih dersiamlarından meşhur Manastırlı İsmail Hakkı Bey ‘den tefsir ve Şırvanlı Halis Efendi ‘den makalat dersleri almıştır. Bayezid Camii’nde de Kastamonulu Süleyman ve Trabzonlu Hacı Hasan Efendilerin derslerini takip ederek 1904’te büyük İslam alimi Hoca İsmail Saip (Şancer) Efendi’ den okuyarak icazet almıştır. Görev Yerleri Böylece medrese tahsilini tamamlayan Yaltkaya, (O zamanın İslam Üniversitesi olan Süleymaniye Medresesi) Darü’l-Hilafet-i Aliyye Medresesi Sahn kısmı Arap edebiyatı müderrisliği ile tedris hayatına başlamıştır. 1909’da, Arapça tedrisat yapan Darü’l-İlim ve’t-Ta’lim adlı özel okulda ders nazırlığı yapmıştır. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi zamanında yeniden yapılanan medreselerde, muhtelif derecelerdeki medreselerde müderrislik yapmıştır. Çeşitli dersler okutmuştur. 1924’te, Darülfünun İlahiyat Fakültesine kelam tarihi müderrisi, daha sonra da İslam dini ve felsefesi ordiyaryüs profesörü oldu. Cumhuriyetin ilanından sonra Darüşşüfaka, Gelenbevi, Vefa ve Kandilli liselerinde Arapça ve din dersleri okutmuştur. İstanbul Üniversitesi camiasında 18 yıl müderrislik yaptıktan sonra (Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin 1941’de vefatı üzerine) Yaltkaya Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Diyanet İşleri Reisi oldu. Riyaset makamında iken Maarif Vekaleti’nce bastırılan Keşfü’z Zünün adlı meşhur eserin tashihlerini yapan görevli heyete de başkanlık etmiştir. Aynı zamanda iyi bir şair olan Yaltkaya, altmıştan fazla eser yazmıştır. Ayrıca, Sebilü’r­ reşad, Beyanü’l-Hak, Mihrab, ilahiyat, İslam gibi devrin önemli dergilerinde pek çok ilmi makaleleri yayınlanmıştır. Özellikle düşünce hürriyetine çok önem verirdi. Atatürk’ün cenaze namazını o kıldırdı. Atatürk’ün cenaze namazı için şöyle bir fetvası da vardır: “O’nun cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.” Başkanlık görevi, ölüm tarihi olan 23.03.1947 tarihine kadar devam etmiştir. Vefatı M. Şerafeddin Yaltkaya , Riyaset makamında iken 23 Nisan 1947’de vefat etmiştir. Merhuma, şair Rıfkı Melul şu tarihi düşürmüştür: Dergah-ı Kib riya’ya giderken Necat için, Dini müellefata bürünmüş kefen diye, Tarihini çıkıp kudema söyledi melul, Cennet makam ola Şerefüddin Efendi’ye . Vefatı üzerine devrin edebiyatçılarından Halide Edip Hanım Akşam Gazetesi’nde, 01 Mayıs 1947’de; eşi Dr. Adnan Bey Vatan Gazetesi’nde, 28 Haziran 1947’de ve Hasan Ali Yücel Ulus Gazetesi’nde, 26 Nisan 1947’de, Yaltkaya’nın şahsiyetini belirten makaleler yazmışlardır. Halen Akdeniz üniversitesi Tıp Fakültesi Noroloji Anabbilim Dalı Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Korkut Yaltkaya, O’nun oğludur. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

M. Rifat Börekçi

ankara – cebeci asri mezarlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Diyanet işleri Başkanı. 29 Kasım 1860’da Ankara’nın Boyacı Ali mahallesinde doğmuştur. Asıl ada Muhammed Rifat’tır. Babası Ankara ulemasından Müderris Börekçizade Ali Kazım Efendi, annesi ise Habibe Hanım’dır. İlk ve orta tahsilini Ankara’da bitirdikten sonra yüksek tahsil için istanbul’a gitti. Tahsili İstanbul’da Bayezid Medresesi müderrislerinden Atıf Efendi’nin ders halkasına katıldı. Ondan gerekli ilimleri okuyarak icazet aldı. Daha sonra Ankara’ya döndü. Açılan bir imtihanı kazanarak 17 Şubat 1890’da Fazliye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Bulunduğu Görevler: 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi üyeliğine tayin edildi. 1904’te üyeliği sona eren Rifat Efendi, aynı yılın 21 Temmuz’unda yeniden aynı göreve seçildi. Ve 18 Mart 1907’ye kadar bu vazifede kaldı. 7 Aralık 1907’de Ankara müftülüğüne tayin edildi. Bütün bu görevleri esnasında kendisine sırasıyla müsile-i sahn ve müsile-i Süleymaniye Bursa müderrislikleri, İzmir paye-i mücerredi ve ilmi rütbesi mahreç payeleri verildi. Son olarak bir de nişan-ı Osmani aldı. 1911’de bir müddet Sivrihisar Kaymakamlığı görevini de vekaleten yürüttü. Bu arada memuriyetinin yanı sıra, eğitim ve öğretim ile olan ilgisini devam ettirdi. Börekçi, Sivas Kongresiyle birlikte, Milli Mücadele’nin ilk yıllarında, 29 Ekim 1919’da, Ankara Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’ni kurdu ve bu cemiyetin başkanı oldu. Bu cemiyetin, Milli Mücadele’ye önemli katkıları oldu. Vilayet dahilinde teşkilatlanmaya önem verdiği, milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında her türlü destek ve yardımlarda bulunduğu görülmüştür . 23 Nisan 1920’de Menteşe’den (Muğla) mebusu seçilerek ilk açılan meclise katıldı. Bu arada Şeyhülislam Dürrizade’nin İngilizlerin baskısıyla, Milli Mücadele aleyhinde verdiği fetvayı reddeden bir fetva verdi. Hakimiyet-i Milliye gazetesinde neşredilerek yurdun her tarafına dağıtılan bu fetva, halkın MilliMücadele etrafında toplanmasına son derece etkili oldu. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti tarafından 25 Nisan 1920’de müftülük görevinden azledildi. Ayrıca I. örfi İdare Divan-ı Harbi tarafından, Milli Mücadele’ye destek olduğu gerekçesiyle Börekçi’nin idam edilmesine ve mallarının da müsadere edilmesine karar verildi. Ancak Ankara hükümeti, Rifat Efendi’yi derhal müftülük görevine iade etti. Altı ay Manisa mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çalışan Rifat Efendi, müftülük görevini tercih ederek 27 Ekim 1920’de mebusluktan ayrıldı. 16 Aralık 1922’de Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti Hey’et-i lftaiye azalığına getirildi. Bu vekaletin kaldırılıp Diyanet işleri Reisliği’nin kurulması üzerine 31 Mart 1924’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet işleri Başkanı oldu. Memuriyet için 65 yaş sınırını aşmasına rağmen yetenek ve uzmanlığından bir süre daha yararlanmak üzere Bakanlar Kurulu’nun 22 Ekim 1930 Tarih ve 10112 sayılı kararnamesiyle görevine devamı kabul edildi. Böylece ölümüne kadar Başkanlık görevini sürdürdü. Vefatı Mehmet Rifat Börekçi, vefat tarihi olan 5 Mart 1941’e kadar Reislik görevinde kalmıştır. Kabri Ankara’da Cebeci Asri mezarlığındadır. Rahmetler diler, şefaatler niyaz ederiz. Evli olup 5 çocuk babasıydı. Oğulları Raşit Börekçi, 7. ve 8. dönem, Fuad Börekçi ise: 11. ve 12. dönem Ankara Milletvekili olarak TBMM’de görev yapmışlardır. Eserleri 1. Harem. 2. Haremden Mektuplar. 3. Kızılbaş Müslümanlık. 4. Küba Tarihi: Bir Halkın Biyografisi. 5. İki Devirde Bir Din adamı. 6. Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında Türkler. 7. Osmanlı İmparatorluğu Tarihi. 8. Kudüs Tarihinin Kalbi: Bir Gazetecinin Filistin Hatıraları. 9. Padişah Anaları ve 600 Yıl Bizi Yöneten Dervişler. 10. Mülakatlara Türk Dış Politikası. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları

📍 Ankara

Kondulu Hacı Ali Efendi ( Hacı Ali Galip Yücel Efendi )

Trabzon – dernekpazarı – kondu köyünde evinin bahçesinde Of-Çaykara çevresinde yetişen büyük zatlardan biri de Kondulu Ali Efendi olarak tanınan Hacı Ali Galip Yücel Efendi’ dir. Kondulu Hacı Ali Efendi olarak tanınmıştır. Ali Galip Yücel 1900 yılında Trabzon Dernekpazarı ilçesine bağlı Kondu köyünde doğmuştur. Babası, devrinin en büyük şeyhlerinden meşhur Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi ‘dir. Annesi Hayriye Hanımdı. Dört yaşında iken babasından öksüz kalan Hacı Ali Efendi Kur’an okumasını mahalle mektebinden ve annesinden öğrendi. Köy camisinde imam olan Çaykaralı meşhur Gargar Müslim Efendi ‘den İslami ilimleri okumaya başlamış, daha sonra Çaykara’da Paçanlı Kadıoğlu Mustafa Efendi’den Arapça okumaya devam etmiştir. Ancak çok zeki ve çalışkan olan Ali Efendi, bu hocadan gereği gibi istifade edemeyeceğini anlayanıca, bir bahane uydurarak bundan da ayrılarak, babasının öğrencisi ve aynı zamanda eniştesi Çaykara Holayasa Köyünden Hacı Ferşad Efendi ‘nin ders halkasına katıldı. Devrinin en büyük alimi ve şeyhi olan Reisü’l-Ulema Hacı Ferşad Efendi’nin yanında uzun yıllar kalarak İslami ilimleri okuyup ondan icazet almıştır. Ancak, o devirler yasaklı bir dönem olması dolayısıyla siyasi baskılar vardı. Diğer taraftan kıtlık ve yoksullukta alabildiğine insanları eziyordu. Bu sebeple Ali Efendi okurken çok çok sıkıntılara katlanmak zorunda kalmıştı. Hacı Ali Efendi, hocasından okurken, hocasının iki oğlu Hasan ile İsmail de ders arkadaşı ve şerikleri idi. Ancak, onlar ders okumakta fazla istekli değillerdi. Ali Efendi ise zeki, çalışkan ve okumaya istekli idi. Hacı Ferşad Efendi, oğullarının okumasını ve ilerlemelerini istediği için onlar gelmeden dersi başlatmazdı. Fakat Ali Efendi onların okumak niyetinde olmadıklarının farkında idi. Bu sebeple bir gün sabredemeyerek hocasına şöyle demişti: “Efendi hazretleri! Ben insanları tanırım. Allah bana böyle bir kabiliyet vermiştir. Bu oğullarınız okuyacak değildir. Bunlarla ben oyalanıyorum. Beni onlardan ayırın ki derslerimde ilerleyeyim:’ Bu sözler hocanın pek hoşuna gitmemiş ve ona: “Sen okumaktan ne anlıyorsun, okumak sadece kitapları devirmek değil, hocanın himmetini almaktır” demişti. Nitekim babasının bütün ikaz ve tembihlerine rağmen Hasan derslere devam etmemeye başladı. sonunda medreseden kaydı silindi. Durum, babası tarafından Of kaymakamlığına ildirildi ve Hasan askere alınıp Yemen’e gönderildi. Oradan babasına, gönül kırıcı ifadeler taşıyan mektuplar gönderdi. Nihayet Hasan terhis oldu ve İstanbul’a kadar geldiği haberi alındı. Fakat ondan sonra kendisinden haber alınamamıştır. Merhum Hacı Ali Efendi ise yıllarca okumuş, gerçekten hocası Hacı Ferşad Efendi’nin himmetini, sevgisini kazanmış ve feyzinden hissesini almıştır. Ondan sonra Samsun Tekke köyde bulunan ağabeyi Molla Ahmed’in yanında tenekecilik ve sobacılık yapmaya başlamıştı. Çok zeki olduğu için kısa zamanda terziliği de öğrenmiş ve bu sanatı da yapıyordu. Bir ara fırıncılık da yapmıştı. Bu sanatları icra etmeye devam ederken, Samsun’da bulunan ve babasının müridlerinden olan meşhur Açıkbaş Ömer Efendi’den, Suluovalılar imam istemişlerdi. O da onlara Ali Efendi’yi tavsiye etmiş ve böylece Ali Efendi Amasya ili Suluova ilçesi Merkez Camii’ne 1942’de imam oldu. Emekli oluncaya kadar uzun yıllar bu camideki imamlık ve irşad görevi devam etmiştir. Bu vesile ile Hacı Ali Efendi, hem Kondulu Hacı Ali Efendi, hem de Suluovalı Hacı Ali Efendi diye anıla gelmiştir. Hacı Ali Efendi, bitkisel ilaçlar yaparak hasta olanları tedavi etme konusunda ayrı bir yeteneği vardı. Hatta birçok hastaları bu yöntemle iyileştirmiştir. Elinin başparmağını kopma noktasına kadar kesen bir vatandaşın parmağına dikiş atarak tutturmuş ve beş on gün içinde tedavisini sağlamıştır. Hacı Ali Efendi, güzel simalı, halim, selim, mütevazı, güzel konuşan, hoş sohbetli bir alim ve mürşid idi. Sohbetlerinde söz tükenmezdi. Ancak dinleyicilerin yorulduğunu hissedince hemen sohbeti keserdi. Gözlerinden zeka fışkırırdı. Samsun’da, Trabzon’da, Çaykara-Dernekpazarı’nda ve Türkiye çapında çok sayıda mensubu vardı. Hacı Ali Efendi’nin önemli bir özelliği, geçimini sadece imamlıktan aldığı maaşa bağlamayıp bir yandan da sobacılık sanatını oğulları ile beraber yürüterek kazanç elde etmesi idi. El emeği ile kazanç sağlamak peygamberlerin ve salih kulların mesleğidir. O da bu sünnete riayet ederek daha hoş daha temiz bir rızık elde etmenin yolunu tutmuştu. O’nun bir başka özelliği de, evlatlarını, özellikle üç oğlunu iyi yetiştirmesi idi.Çocukları son derece terbiyeli, nezaketli ve hürmetli gençlerdi. O, oğulları daha genç yaşta iken onlarla oynayıp eğlenir ve böylece sokaklardan alacakları olumsuz alışkanlık ve davranışlardan etkilenmelerini önlerdi. Bu açıdan, bu anlayış ve davranış son derece önemlidir ve hoş görülmelidir. Evlatlarına arkadaş gibi davranmayı hoca başarmıştı. Hacı Ali Efendi’nin evi, caminin aşağı kısmında, Ekşiali mahallesinde idi. Evin bir katı boydan boya, büyük bir salon halinde, misafirhane, mescid ve dershane olarak kullanılırdı. Dışarıya, sokağa açılan bir kapısı vardı. Mahalle sakinlerinden vakit namazlarında camiye gidemeyenler buraya gelir cemaatle namaz kılınır. Gelen misafirler burada ağırlanır ve burada İslami ilimler Hacı Ali Efendi tarafından okutulur. Burada sohbetler yapılırdı. Evin altından, Dernekpazarı’na inen yol geçer. Yolun altındaki tarlasının kenarında, babası merhum Hacı Yusuf Şevki Efendi hazretlerinin kabri vardır. Vefatı Hacı Ali Efendi Amasya Suluova Merkez Camii imam hatipliğinden emekli olduktan sonra, kendisi de babası gibi baba evine, Kondu Köyüne gelerek ikamete devam etmekte iken rahatsızlandı ve bir yıl sonra 11.03.1993 tarihinde, 93 yaşında iken Hak’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi, meydanlara sığmayan büyük bir cemaatle, kendi köyünde, babasının kabri yanında defnedilmiştir. Her ikisine gani gani rahmetler diliyorum. Şefaatlerini de talep ediyorum. Amin, amin. amin. Amin! Hacı Ali Efendi üç kız, üç te erkek olmak üzere altı çocuk babası idi. Erkek çocuklarından Süleyman Yücel Efendi, baba ocağını tüttürmektedir. Celal Efendi Suluova’dan ayrılmadı. İbrahim Efendi ise Samsun’da ikamet etmektedir. Merhum Hacı Ali Efendi, gençliğinden itibaren kendisini İslami ilimler ve özellikle Nakşilik yolu ile lslam’a hizmet etmeye adamıştı. O, ilim ile maneviyatın, kal ile hal’in beraber yürümesinden yana idi. Memleket çapında büyük irşad hizmetleri olmuştur. Türkiye’nin geçiş döneminde Karadeniz bölgesinde lslam kültürünün yaşatılması, canlı tutulması, milli ve dini şuurun uyanmasında, kuvvet kazanmasında önemli bir rol üslenmiş bulunan Hacı Ali Efendi’nin hizmetlerini ortaya koymak için geniş bir bilimsel araştırmaya ihtiyaç olduğu görülmektedir. Bunu ya evladlarından veya mensuplarından beklemekteyi.z Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Dernekpazarı, Trabzon

Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi

Trabzon – dernekpazarı – kondu köyünde evinin bahçesinde Gümüşhanevi halifelerinden olan ve halk arasında “ Kondulu Hacı Yusuf Efendi ” diye anılan ve bilinen Yusuf Şevki Efendi, Trabzon-Dernekpazarı ilçesinin Kondu köyü, Ekşiali mahallesi”nde, 1840’ta dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi ile ilgili kaynaklarda değişik rakamlar vardır. Ancak, 1903 yılında 63 yaşında iken vefat ettiğine göre en sağlıklı doğum yılı 1840 olmuş olur. Babası, doğduğu mahalle olan Ekşiali mahallesini kuran, Ekşiali soyundan marangoz ustası Hasan Efendi idi. Hasan usta, üç oğlunu okutabilmek için gündüz başkalarına çalışır, gece kendi evini yapardı. Dedesinin adı ise Ali Efendi’dir. Tahsili Yusuf Şevki Efendi , ilköğrenimini ağabeyi Mahmud Efendi’den alır. Çevrede bulunan diğer Of alimlerinden de dini eğitim alır. Daha sonra, büyük din alimi olan meşhur Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin öğrencisi olur. Ondan okuyup icazet aldıktan sonra Of’ta müderrislik yapmıştır. Kendi köyünde kurduğu medresede 40 yıl müderrislik, Of’ta müftülük, Samsun İdadisinde öğretmenlik yapmıştır. Devrinin en büyük alimlerinden ve şeyhlerinden ve Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerinin önde gelen halifelerinden biri idi… Türkiye çapında büyük şöhreti vardı. Devrinin padişahı ile mektuplaşırdı. Yusuf Şevki Efendi’nin yolunu, son devrin büyük müderris ve şeyhlerinden Çaykaralı Hacı Ferşad Efendi devam ettirmiştir. Şeyhine damat olan Hacı Ferşad Efendi de Gümüşhanevi Tekkesi’ne bağlı büyük şeyhlerden biri idi Kondulu Hacı Yusuf Efendi, Of’ta doğmuş olmasına rağmen İstanbul’da yetişmiş, Mısır’da El-Ezher Üniversitesi’nden mezun olmuş ve oradan icazet almıştır. Mısır, Suriye ve Hicaz’da uzun yıllar kalmış ve oralarda ders vermiş, talebe yetiştirmiştir. Mekke, Medine ve Musul bölgelerinde bilhassa, bir hayli talebe yetiştirmiştir. Yusuf Şevki Efendi, Bayburt’ta (Yakudiye), Samsun’da ve Trabzon Araklı’da birer cami yaptırmıştır. 1897 yılında Osmanlı Yunan Savaşına gönüllü olarak katılıp savaşmıştır. Of ve çevresinde, o devirlerde bulunan bütün müderrisler, alimler, mürşid ve şeyhler, ya doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Hacı Yusuf Efendi’den icazet, halifelik veya feyiz almışlardır. Çaykara Yeşilalan köyünden Hacı Mehmet Nuri Efendi’ye verdiği icazetnameye bastığı 1293 (1877) tarihli mühründeki mahlası “Raci’l feyzi’l ebedi Yusuf ibni Hasan El – Halidi” dir. Eserleri Kondulu Hacı Yusuf Efendi’nin yazmış olduğu eserlerinin bir kısmı basılmış, bir kısmı basılmamıştır. Hocası Gümüşhanevi’nin 1894 yılında vefatından sonra, kendi ölümüne kadar, kendi köyü olan Kondu ve Holaysa (Yeşilalan) köylerindeki medreselerde, hocasının meşhur Ramuz el-Ehadis adlı kitabını okuttu ve fırsat buldukça 40 günlük Erbain’lere (halvetlere) giriyordu. 1. Rubu’ul – Müceyyeb adlı eserinde “vakit ölçer” aletinin yapımını ve kullanımını anlatmaktadır. Önemli bir eserdir. 2. Hadiyyetü’z-Zakirin ve Hüccetü’s-Salikin adlı eseri Mısır’da Bulak matbaasında 1887’de (H. 1303) basılmıştır. Arapça risale şeklinde olup 60 sayfadır. Eserde fasih ve kolay anlaşılır bir dil kullanılmıştır. İlmi Şahsiyeti Talebelerinin beyanına göre, Hacı Yusuf Efendi, hocasının emriyle Nakşibendiliği yaymak üzere Mısır’a gönderilmiş ve kendisinden şüphe edilerek hapse atılmıştır. Anılan eseri hapiste iken yazmıştır. Mahkemeye çıkarılınca bu risaleyi mahkemeye vermiş, mahkeme eseri incelemiş ve ilmi bulmuştur. Bunun üzerine hoca serbest bırakılmıştır. Eserde, tarikat uygulamalarında yapılan veya yapılabilecek itirazları, tasavvufi bahisleri çok geniş bir şekilde, sahih kaynaklara atıflar yaparak izah etmiştir. Nakşibendi tarikatının şartları, meşrutiyeti, istimdat ve istianenin caiz oluşu, Peygamber ve velilerle tevessülün caiz oluşunu delilleriyle birlikte açıklamıştır. Meşayihten zikir dersi alma, biat ve musafaha, kadınlardan biat alma, kadınlara ve avama zikir dersi verme, müridlere teveccüh, cehri ve hafi zikir, cemiyet ve cemaatle zikir, hatme ve halka, zikirde sayı belirtilme, ders almamış olanların hatmeye alınmaması, zikir ve hatme sırasında gözlerin kapatılması, zikir, tehlil ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e salat-ü selamda sesin yükseltilmesi, kaza borcu olanların nafilelerle meşgul olması, bunun caiz oluşunun açıklanması, hatme adabı ve erkanı, sonunda dua yapılması, te ganni gibi konuları, delilleri, hikmetleri ve meşrutiyeti ayet, hadis ve Ehl-i Sün n et imam ve alimlerin görüşlerine dayalı bilgiler vererek, tasavvufçulara duyulan şüpheleri gidermek ve inkarları önlemek gibi konuları işlemekte ve içermektedir. Çeşitli konularda ve bilhassa tasavvuf sahasında önemli bir kaynak eserdir. Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi ‘nin hayatında kendisine bağlanan, feyz alan, sonradan da damadı olan, Çaykara Holaysa (Yeşilalan) köyünden, devrinin Reisü’l-Ulema’sı, zamanının en büyük alim ve şeyhi meşhur Hacı Ferşad Efendi’den sonra, tanınmış ilim ve irşad abideleri de ona bağlanmışlardır. Çaykara’da müderris, mürşid Hacı Hasan Rami Yavuz Efendi, Türkiye çapında ünlü kıraat alimi Of’un Bölümlü (Cıfaruksa) beldesinden Hacı Mehmed Rüştü Aşıkkutlu Efendi , yine Of’tan Çalekli Hacı Dursun Fevzi Güven Efendi, Samsun’da meşhur Açık baş Hacı Ömer Efendi O’na mensup olan önemli kişiler arasında yer alırlar. Vefatı Hacı Yusuf Efendi’nin tarikat yolunu, oğlu Ali Galip Yücel (Kondulu Hacı Ali Efendi) Amasya ili Suluova ilçesinde uzun yıllar devam ettirmiş, buradaki imamlık görevinden emekli olduktan sonra da doğum yeri olan kendi (Kondu) köyünde, vefat tarihi olan 1993 yılına kadar devam ettirmiştir. Babası Hacı Yusuf Efendi, doğduğu Kondu köyünde 1903 tarihinde 63 yaşında vefat etmiştir. Kabri evinin altında, tarlasının kenarındadır. Hepsine gani gani rahmetler okur. Şefaatlerini diliyorum. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları Fotoğraflar Hacı Ferşad efendi facebook sayfasından alınmıştır

📍 Dernekpazarı, Trabzon

Kırk Şehidler – Nimel Çeyş

İstanbul – Fatih – Yayla Kambur Mustafa Paşa camii İstanbul’un Feth’in de sokak çarpışmalarında savaşa savaşa yaralı olarak Fatih – Yayla muhitine kadar gelebilen kırk kadar asker , burada şehit düşmüştür. Fatih’te Kambur Mustafa Paşa camiinin altında Bizans Sarnıcı vardır. Eski kayıtlarda 40 Şehitler Sarnıcı olarak geçmektedir. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul

Kenan Rıfai

istanbul – merkez efendi kabristanı ……… Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul

Kazancıbaşı Sadettin Mehmed Efendi

İstanbul – Fatih – Sadi Kazgani camii Fatih Sultan Mehmed Han’ın kazancıbaşılarındandır.Aksaray’da Kazancı Sadi Sokağında bir mescid yaptırmıştır. Sağda minarenin önünde baninin kabri ve başka kabirler vardır. Mezar taşında şunlar yazılıdır : “ Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Kazancıbaşısı Sa’di Mehmed Efendinin Ruhu için Fatiha “ Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul

Kavas Başı Türbesi

istanbul – fatih – hatice sultan sokak Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kavas Başısıdır. Emir subayı muhafız alayı kumandanıdır. Kabirleri; Karagümrük, Acıçeşme Hatice Sultan Sokak 18 No. lu apartmanın bitişiğinde cadde üzerindedir. Kabri İstanbul Belediyesi tarafindan onarılmıştır. Kitabesinde: La ilahe mamahül melikül hakkul mübîn Muhammedün resülüllahi sadıkul va’dül emîn Cennetmekan Ebul-feth Sultan Mehmed Han Gazi Hazretlerinin Kavas-Baçısımn kabr-i şerifidir (856) yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Katip Sinan

İstanbul – Beyazıt – Katip sinan camii .İstanbul, Beyazıd Soğanağa, Çoban Çavuş Medresesi Sokak ile Sümbül Sinan Sokak arasında çok şirin bir cami vardır. Bu cami Katip Sinan Camiidir. Bu camiyi yaptıran Katip Sinan, herkes tarafından sevilen, yardımsever, eli açık, evvela canan sonra can diye yaşayan bir insandır. Caminin açılışından bir müddet sonra vefat eder ve camiinin bahçesinin sağ tarafına defnederler. O gece Katip Sinan’ın tabutu mezarından kalkarak çok yardım ettiği caminin kubbesine gelir. Sabah olunca cami görevlileri ve cami cemaatı tabutu kubbede görünce hayretten hayrete geçerler. Cami görevlieri ve cemaat kubbede duran tabutu alarak caminin bahçesindeki kabrine sırlarlar. Ertesi gün sabah namazım kılmak üzere camiye gelenler tabutun gene mezarından çıkarak caminin kubbesine çıktığım görürler, cemaat tekrar kubbenin üzerinde duran tabutu alarak mezarına yerleştirirler. Katip Sinan’ın tabutu üçüncü gece tekrar caminin kubbesine yükselir ve aynı yerine gelir. Mahalle sakinleri artık acizlerini ve yapılacak bir şey olmadığını anlarlar. Katip Sinan’ın, camiinin kubbesinde kalmak istediğini, bu olay onun kerameti olduğunu kabul ederler, işte 1496 yılından beri mübarek kabirleri kubbede, mezarı caminin bahçesinde boş duruyor. Kubbe Evliyası diye tanınan bu yüce zat gelip geçenleri hayretten hayrete geçiriyor ve ibret nazarları ile fatiha okuyorlar, nur içinde yatsın. Bu lacivert kubbenin altından kimler gelmiş, kimler gitmiştir… Vakfiyeleri tedkik et, neler göreceksin neler… Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Kasım Çelebi Türbesi

İstanbul – Silivrkapı – Kasım Çelebi camii İstanbul fethine iştirak eden mutlu kumandanlardandır. Eyüp Eskiyeni’de Kasım Çavuş mescidini yaptırandır. Kabri; Camiinin bahçesindedir. Kabrinin etrafı açık, sadedir. Baş taşında Ya Hay La ilahe ülallah Muhammed Resülüllah Fatiha (887) Ayak taşında Sahibü’l-hayrat ve’l-hasenat Kasım Çavuş Hazretlerinin ruh-u şerîfine el-fatiha Sene: 887 yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988