Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Ali Geylani Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Ali Geylani Hz. Türbesi, Arpacılar Camii girişindedir.

Sofular Baba Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Sofular Baba Hz. Sofular Tekkesi, Ekmel Tekkesi,

Ramazan Efendi Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Ramazan Efendi Hz. Türbesi, Kocamustafapaşa otobüs durağı, Ramazan Efendi Camii Haziresinde.

Haydar Baba Hz.
İstanbul Kadıköy ilçesinde Haydar Baba Hz. Türbesi, Haydar Paşa Garı içinde

Altıparmak Ahmet Baba Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Altıparmak Ahmet Baba Hz. Türbesi, Yedikule

Has Yunus Bey Hz.
Edirne Enez ilçesinde Has Yunus Bey Hz. Türbesi,

Mestçizade Şeyh İbrahim Hz.
Edirne İli Mestçizade Şeyh İbrahim Hz. Türbesi, Beylerbeyi Camii haziresinde

Er Sultan Hz.
Edirne ili Er Sultan Hz. Türbesi, Güleşçiler Tekkesi

Şeyh Rıdvan Efendi Hz.
Edirne ili Şeyh Rıdvan Efendi Hz. Türbesi, Ağaçpazarı Hacı Ömer Tekkesi içinde denmiş

Şeyh Şuhudi Hz.
Kırklareli Babaeski İlçe'sinde Şeyh Şuhudi Hz. Türbesi, Cedit Ali Paşa Camii yanında Sarı Saltuk Tekkesi içinde nehir kenarında eski Roma tapınağı içinde

Eskici Baba Hz. (Eskici Mehmed Dede)
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Eskici Baba Hz. (Eskici Mehmed Dede) Türbesi,

Osman Gazi Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Osman Gazi Hz. Türbesi,

Kırk Şehitler
Kırklareli İli Kırk Şehitler Türbesi,

Hamal Dede Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Hamal Dede Hz. Türbesi,

Ümmü Sultan Hz. (Hatuniyye Türbesi)
İzmir Ödemiş İlçesinde Ümmü Sultan Hz. Türbesi, (Hatuniyye Türbesi) Birgi Köyü'ndedir.

Derviş Molla Muhammed Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Derviş Molla Muhammed Hz. Türbesi, Eğrikapı surdibindedir.

İntepe Şehitliği
Çanakkale İntepe Belde'sinde İntepe Şehitliği,

Ahmet Hayali Hz.
Bursa Yıldırım İlçesinde Ahmet Hayali Hz. Türbesi,

Mehmet Çelebi Hz.
Bursa Yıldırım İlçe'sinde Mehmet Çelebi Hz. Türbesi, (Yeşil Türbe)

Cem Sultan Hz.
Bursa Osmangazi İlçesi Muradiye Külliyesinde Cem Sultan Hz. Türbesi,

Sefer Baba Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Sefer Baba Hz. Türbesi,

Haşimi Emir Osman Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Haşimi Emir Osman Hz. Türbesi, Kulaksız semti Haşimi Emir Osman Camii Haziresi'ndedir.

Çizmeci Başı Mahmud Efendi Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Çizmeci Başı Mahmud Efendi Hz. Türbesi, Kabataş iskelesi yol ortasındaki ağaç dibindedir.

Baba Haydar Semerkandi Hz.
İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Baba Haydar Semerkandi Hz. Türbesi,

Ahmet Bedevi Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Ahmet Bedevi Hz. Türbesi, Hacı Ahmet Cami Haziresi'ndedir.

Akşemseddin Camii Haziresi
İstanbul Fatih ilçesinde Akşemseddin Camii Haziresi, Hırka-i Şerif Camii aşağısındadır.

İdris Pehlivan Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde İdris Pehlivan Hz. Türbesi, Mevlanakapı'dan girerken sağdadır.

Pileka Mustafa Hz.
İstanbul Eyüpsultan ilçesinde Pileka Mustafa Hz. Türbesi, Eyüp Sultan Camii kapısındadır.

Muhammed Bedrettin Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Muhammed Bedrettin Hz. Türbesi, Hırka-i Şerif Cami aşağısında

Seyyid Eşrefzade Pir Muhammed Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Seyyid Eşrefzade Pir Muhammed Hz. Türbesi, Zeyrekte iki su kuyusu

Marpuççular Hoca Alaaddin Cami Haziresi
İstanbul Fatih ilçesinde Marpuççular Hoca Alaaddin Cami Haziresi,

Tezveren Baba Hz.
İstanbul Şişli İlçe'sinde Tezveren Baba Hz. Türbesi, Dolapdere

Ekmekçi Baba Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Ekmekçi Baba Hz. Türbesi, Suriçi benzinci önünde.

Kırgızlar Türbesi
Bursa İznik İlçesinde Kırgızlar Türbesi,

Emir Ali Baba Hz.
Çanakkale Gelibolu İlçe'sinde Emir Ali Baba Hz. Türbesi,
Menteş Baba
Afyon – Sandıklı – Menteş Beldeye adını veren Menteş Baba Menteş’de medfundur. Bedri Noyan, kendisine yurt verilmesi üzerine burada yaşadığını ve hakkında başka bilgi bulunmayan “Bektaşi azizlerinden birisi” olduğunu iddia etmektedir. Askere gidecek olan gençler Menteş Dede Türbesi içerisinde iki rekât namaz kılar ve ardından kabir etrafından çok az bir parça toprak alarak askere gider. Askerlik süresince bu toprağı yanlarında taşıyan askerler, sağ selim olarak memleketlerine dönerler. ‚Bu toprağı yanında bulunduran bu köy halkından hiç kimsenin şehit olmadığı‛ anlatılır. Türbesi içerisinde bulunan ve sağlığında kendisi tarafından kullanıldığı düşünülen baston ya da asaya da – Menteş Dede’ye ait olduğu düşünülen bu bastonlar oldukça kalın ve biçimsiz ağaç dallarıdır. – çeşitli dilek ve temenniler sebebiyle bez bağlanmaktadır. Ayrıca Menteş Köyünde Menteş Dede’ye, Otluk Dede’ye hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınların ziyarette bulunduğu ve burada salıncak, beşik kurdukları görülür. Işık Alan, Dede Kuzu isimli evliya kabirleri dışında Ağıleri Baba ile Oktur Baba ’nın kabirleri de Menteş Dağında yer alır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Taptuk Emre – Afyon – Sandıklı
Afyon – Sandıklı – Yunus Emre Döneminin ünlü Türk Mutasavvıfı ve halk ozanı olan Yunus Emre’nin, bilahare Sandıklı’nın bir mahallesi haline getirilen Yunus Emre Mahallesinde (Çay Köy), iki ayrı yönden gelen daha sonra birleşerek vadi boyunca akıp Menderes nehrine ulaşan Sel Çayı ve Çanlı Dere olarak anılan iki çayın birleştiği yerde hocası Taptuk Emre ile birlikte yaşamış olduğu ileri sürülür. Halen bu çayın bir tarafında Yunus Emre’nin diğer tarafında da Taptuk Emre ’nin kabirleri bulunmaktadır. Yunus Emre ile aynı yıllarda Horasan’dan Anadolu’ya gelen Yalıncak Sultan ile Nurettin Sultan da Sandıklı’ya yerleşmişlerdir. Bu gün halen ziyaret edilmekte olan türbeleri ilk halleriyle ayakta durmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Ahi Beyazıd Türbesi
Ahi Bayezid Ece Mahallesi Meydan Sokak No 2’deki mahalle fırınının yanında bulunan ve halkın ‘Tekke Odası’ diye bildikleri mekânda medfun bir velidir. Bu mekân aynı zamanda Evkaf Defterlerinde zaviye olarak belirtilmiştir. Zaviyenin mütevellisi olarak Molla Ahmed, Mehmed, Osman, Mustafa isimleri verilmiştir. 1970’li yılların başına kadar mahalle yaşlılarının kış aylarında toplandıkları, sohbet ettikleri bu odanın mülkiyeti mahalle halkına ait iken daha sonra Belediye’ye geçmiştir. Şimdiki durumuna hayırseverlerin katkıları ile gelmiştir. Halkın muhayyilesinde zenginleşerek oluşan menkıbelere göre, Hacı Bektaş Veli’nin kendi dervişlerinden Ahmed Er Veli, Hacim Sultan, Nureddin Sultan, Ahi Bayezid gibi velileri Sandıklı’ya gönderir. Bunların her birisi aynı zamanda bir mesleğin piridir. Hacim Sultan ve Ahi Bayezid, silsilesi Hz.Ali’ye kadar uzanan ve Ahmed Er- Rufai’nin kurduğu Rufai tarikatındandır. Sandıklı’da Rufailik tarikatı ateşe girenler ve şiş sokulanlar olmak üzere iki koldur. Şiş sokulanlar Ali Çetinkaya İlköğretim Okulu’nun olduğu yerdeki Hacim Sultan Tekkesi’nde, ateşe girenler ise Ahi Bayezid’in bulunduğu ‘Tekke Odası’nda toplanırlar idi. Anlatılanlara göre, Ahi Bayezid debbağların (deri tabaklayanlar) piridir. Buraya bağlı olanlar gündüz kendi işlerinde çalışır, yatsı namazını yakındaki Kabuli Baba Mescidi’nde (Kubbeli Cami) kılar ve sonra burada toplanırlar. Tasavvufi ve ilmi sohbetler yapılır. Daha sonra iyice kızdırılan fırına birlikte girerler. Sabah ezanına kadar tuğun etrafında tesbih ve zikirle meşgul olurlar. Sabah namaz için birlikte camiye giderler. Ateş kimseyi yakmadığı gibi herkes mutlu bir şekilde evlerine dağılır. Burada çok şiddetli şekilde uğunarak ağlayan çocukların şifa buldukları söylenir. Rufai tarikatının Sandıklı’daki son temsilcisi Şeyh Abdülkadir Efendi olup çocuklarının soyadları Bilginsoy‛dur. 1750’li yıllarda yazıldığı belirtilen ve kabri Muradin Camii arkasındaki türbenin önünde bulunan Şeyh Hamza’nın Divanında diğer veliler anlatılırken; Kavaklı Baba vü Ahi Bayezid, Çomaklı Baba, Helvayi Dedesi Beytinde şeyhin adı geçer. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

İhsaniye Türbeleri
Saya Baba Türbesi İhsaniye ilçesi Gazlıviran Köyü’nde bulunan Saya Baba Türbesi’nin XIII.yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı sanılmaktadır. Bu konudaki kitabesi günümüze ulaşamamıştır. Sanat tarihinde eyvan türbeler grubuna giren bu türbe iki katlı olup, ölünün gömülü bulunduğu mumyalık kısmı toprak içerisindedir. İki yandan üçgen payandalarla desteklenen türbe, kesme taştan yapılmış, dikdörtgen planlıdır. Üzeri beşik tonozla örtülüdür. Yer yer yıkılmış olan türbenin cephe süslemesi fazla bir bilgi vermemekle beraber, geometrik bezemelerle girişinin süslü olduğu anlaşılmaktadır. Hayran Baba Zaviyesi Kırhisar Nahiyesinde Kayırviran köyünde Hayran Baba Zaviyesi bulunmaktadır. Bu köyde 43 kişi kayıtlı olup bunların yanındaki bir kayıtta, ‘karye-i mezburede sakin olan kimesneler Hayran Baba neslinde zaviyedar ve zaviyedar oğullarıdır.’, şeklinde ifade bulunmaktadır. Bu ifadeler söz konusu köyün zaviyedarlar tarafından oluşturulduğunu göstermektedir. Herdana Bahar Baba Türbesi Osmanköy’de Herdane Bahar Baba Türbesi adıyla anılan yapının kitabesi günümüze ulaşamadığından kime ait olduğu bilinmemektedir. Mimari üslubundan XIII.yüzyılın ikinci yarısına ait olduğu sanılmaktadır. Büyük bir bölümü yıkılmış olan bu türbe de sanat tarihindeki eyvan türbeler bölümünde yer almaktadır. Türbe ölünün gömülü bulunduğu mumyalık kısmı ile bunun üzerindeki sandukanın bulunduğu dikdörtgen mekandan meydana gelmektedir. Moloz taş ve kesme taş duvarlardan yapılmış olan türbe dikdörtgen planlı olup, beden duvarlarının iki yanında üçgen payandalarla desteklenmiştir. Giriş kapısı yekpare mermer silmeli olup, dışarıya büyük bir kemerle açılmaktadır. Ali Dede – İhsaniye Üçlerkayası köyünde bulunan Adak Tepesinde rivayetlere göre Ali Dede isminde bir ulu evliya olduğu söylenen kişiye ait bir yatır olduğu anlatılır. Vaktiyle, yine burada mübarek aylarda ve arife günleri ya da bir kişi adak adadığında, genellikle çocuklara şeker adağı, lokum adağı ve afyona özel haşhaşlı nokul, haşhaşlı ekmek adağı dağıtılırdı. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Hayran Veli
Afyon – İhsaniye – Kayıhan beldesi camii yanında Hayran Veli türbesi , Kayıhan beldesinde camiyle bitişik bir türbedir. İçinde Hayran veli ile müridlerine ait mezar yerleri bulunmaktadır. Onun Horasan erenlerinden bir halk tabibi olduğu ve kurduğu tekkede bir tür cilt hastalığını iyileştirdiği anlatılır. Hayran Veli ’nin Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda yetişip Kayıhan’a geldiği, burada tekke kurup yerleştiği ya da 13. yüzyıl sonları veya 14. yüzyıl başlarında buraya gelen Hoca Ahmet Yesevi Ocağı’na bağlı Horasan Erenlerinden olduğu ileri sürülür. Bektaşi menakıbında Karaca Ahmet Sultan , Yargeldi Sultan (Akşemsettin) ve Seyyid Hasan Basri ile ile arkadaş olduğu anlatılır. Tahsillerini tamamladıktan sonra Karahisarı Sahib’e dönen bu dört arkadaş şehri gezerken, susarlar, namaz vakti gelmiştir. İçmek ve abdest almak için su ararlar. O sırada Karaca Ahmet elindeki asasını yere vurarak su burada olacak der.Ve vurduğu yerden su fışkırır. Kana kana içerler, abdestlerini alırlar. Zamanla bu suyun çıktığı yere çeşme yaparlar. Halen kullanılan Olucak çeşmesi bu olayın hatırasıdır. Kerametleri ortaya çıkınca dağılmağa karar verirler. Türbe Hayran Veli Camii ’nin doğusunda ve camiye bitişik olarak ve cami ile aynı bahçe içerisinde yer almaktadır. Duvarları örme taşlardan yapılmış olan dikdörtgen planlı türbenin üzerinde birbirine bitişik iki beşgen biçimli kubbe vardır. Kubbenin ve etrafındaki bölümlerin üzeri kiremitle kaplıdır. Türbeye giriş türbenin kuzeybatısına eklenen yeni mekanın doğu yönündeki kapıdandır. İçeride yükseltilerek oluşturulmuş platform üzerinde üçerli gruplar halinde sandukalar yer almaktadır. Ortada Hayran Veli kuzeyinde eşi, güneyinde ise oğlu, arkalarında da altı tane müride ait sandukalar vardır. Türbenin iç duvarlarında mavi renk boyanın hakim olduğu motiflerle yapılmış süslemeler yer alır. Dikdörtgen planlı olan iç bölümde kubbelerin altında kemer bulunur. Güneyde iki kuzeyde ise bir pencere yer almaktadır. Pencereler üzeri kemerli dikdörtgen biçimli kalın nişler biçiminde yapılmış olup cam kısmı dış kısma yakın olarak yapılmıştır. Cami ise, Kayıhan Beldesi Türbe mahallesinde, Hayran Veli Türbesi ’ne ve Kayıhan Türbe Mezarlığına bitişik olarak yer almaktadır. Caminin dış duvarı üzerinde yer alan mermer kitabede yapılış tarihi Arapça rakamlarla 1311, tamir tarihi de günümüzde kullanılan rakamlarla 1967 olarak belirtilmiştir. Camii üçgen kırma çatılıdır. Kesme blok taşların kullanıldığı duvar sıva ile kaplanmış ve sarı boya ile boyanmıştır. Dikdörtgen planlı caminin girişi kuzeyde yer alıp giriş kapısının bulunduğu bölümün önüne kapısı doğuda olan çıkma biçimli ön bölüm ilave edilmiştir. Ayakkabılık olarak kullanılan bu bölümden asıl giriş kapısını kullanarak caminin içerisine girilmektedir. Üzeri kemerli dikdörtgen biçimli ve niş şeklinde açılan pencereler ile doğal ışıklandırma sağlanmaktadır. Pencerelerin üst kısımlarında kemerler arasında küçük niş biçiminde pencereler yer almaktadır. Mihrabın bulunduğu duvarda ise mihrabın her iki yanında birer pencere, üstteki küçük pencereler ise mihrap ile büyük pencere arasında olacak şekilde ve konumu her ikisinin de üzerinde olacak şekildedir. İşlemeleri çok güzel olan ahşap minber caminin güneybatı köşesinde ve basamaklarının yönü kuzey-güney doğrultulu olacak biçimde bulunmaktadır. Giriş bölümünün üzerinde yer alan asma kat ahşap sütunlar üzerinde yükselmektedir. Düz ahşap tavanlı kademeli olarak yapılmış ahşap panolar içerisinde geometrik ahşap süslemeler yapılmıştır. Bu panolara avizeler tutturulmuştur. Caminin iç ısınması kalorifer sistemi ile yapılmaktadır. Kalorifer radyatörleri cami duvarlarının alt bölümünde yer alan ahşap lambiri bölüme tutturulmuştur. Belde içerisindeki diğer kültürel varlıklarla birlikte inanç turizmine yönelik etkinlikler içerisinde bulunulabileceği gibi Göynüş Vadisi’nin belde sınırları içerisinde yer alması bakımından da önemlidir. Cami hâlâ kullanılmaktadır. Türbenin yanında olması ve Hayran Veli adına yapılmış olması nedeniyle önemlidir. Yerleşimin güneybatısında yer alan Tekke Bayırı Tepesi’nde bulunmaktadır. Etrafı 120 cm yüksekliğinde, 50 cm genişliğinde kesme blok taşlarla dikdörtgen biçimli duvarla çevrili bir alanın içerisinde doğu-batı doğrultulu sanduka biçimindedir. Sanduka Dedemağacı mezarında olduğu gibi yığma taşların beton harcı ile sıvanmasıyla oluşturulmuştur. Sandukanın batı ucunda mezar taşı vardır. Taş duvarların kuzey ve batı dış kısmında zemin taş çevrilerek oluşturulmuş bir platform yer almaktadır. Giriş kapısının sağında bayrak direği bulunmaktadır. Hayran Veli Tekkesi ’nin bulunduğu Tekke Bayırı Tepesi çevreye hakim bir konumda olup, buradan Kayıhan Beldesi, Kızılay Maden Suyu Fabrikası’nın bulunduğu alan, Gazlıgöl Kaplıcası, Ayazini, Yeşilyayla, Karababa Tekkesi ve Beyköy görülebilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Karacaahmet Sultan – Afyon
Afyon – İhsaniye – Karacaahmet Karacaahmet beldesindeki cami, imar planı içinde, mezarlığın 260 m. kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yapı, camii ve tekke olmak üzere iki kısımdan oluşur. Cami güney, tekke kuzey yönündedir. Dış duvarları kesme taş kaplı, duvar köşelerindeki taşlar diş biçiminde dizilmiştir. Her iki tarafta da iç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Tekkeye giriş kuzeyden, camiye giriş batıdadır. Minaresi güney batıdadır. Tekke içinde 31 adet yatır vardır. Caminin üç merdivenli, dört devşirme sütundan oluşan üç kubbeli revaklı bir girişi vardır. Giriş kapısı batıda yassı kemerli, ahşap iki kanatlıdır. Kapı üzerindeki dört satırlık eski ve yeni yazı ile yazılmış olan kitabe şöyledir. Karacaahmet Sultan aleyhi rahmeturrahman efendi hazretlerinin. 1- Türbe-i zevil garyeleri ve ittisaline iş bu camii şerif baiş. 2- Güfranı cenabı hak celle ve alâin inayeti ve ol sahibi kerametin ruhaniyeti ve mahzi. 3- Eshab-ı hayrun ianet ve ced ve gayret ile tevsian ve müceddiden inşaası hüsnü hitam bulmuştur. 1324 (1908M.) İç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Kubbeye geçiş köşelerdeki tromplarla olur. Tromp aralarında sağır kemerler vardır. Mihrabın üst kısmı üçgen alınlıklı, kademeli sivri kemerli, iki yanı dönen sütuncelidir. Minberi güneybatıda küfeki taşından yapılmıştır. Yağlı boya ile (gri üzerine siyah kırmızı çizgilerle boyanmış) boyanarak taş şekli verilmiştir. İç mekanın kuzey duvarında merdivenle çıkılan, balkon şeklinde iki yanı konsollara dayalı müezzin mahfili vardır. Kubbe, ortada iç içe yıldız ve kollarından oluşan üçgenler içinde gri, siyah,kırmızı renkler kalem işi çiçek motifleri ile süslüdür. Köşelerde trompların oluşturduğu dört küçük kubbeler, son zemin üzerine kırmızı, yeşil, sarı renklerden oluşan yıldız motiflidir. İç mekan doğuda 3, batıda 2, güneyde 1 olmak üzere 6 adet yuvarlak kemerli, dikdörtgen pencere ile aydınlanır. Ayrıca sağır kemerlerin bulunduğu kısımlarda her duvarda bir adet olmak üzere dört adet küçük ve yuvarlak pencere bulunur. İç duvarlar taş şekli verilmiş yağlı boya ile boyanmıştır. Trop kemerleri değişik renklerde boyanmıştır. Minaresi güney batıdadır. Dikdörtgen prizma kürsü üzerine, düzgün kesme taşlardan yapılmıştır. Şerefe altı profilli, sivri külahı çinko kaplamadır. Camiin kuzey batısında etrafı parmaklıkla çevrili, yerden yarım metre yükseklikte ‚Kaymak Dede‛ adıyla anılan bir gömüt bulunur. Tekke ile ilgili inanışlar nedeniyle inanç turizmi bakımından önemlidir. Tekkenin ilk kuruluşu çok harap ve eskidir. Camii kapısı üzerindeki kitabeden 1908 yılında onarım gördüğü anlaşılıyor. Son olarak1966 yılında yeniden tamir görmüştür. Cami ile tekke’nin birleşik olması nedeniyle cami tekkeyi ziyarete gelenlerce ziyaret edilmektedir. Tekkenin dış duvarları kesme taş kaplı, duvar köşelerindeki taşlar diş biçiminde dizilmiştir. Her iki tarafta da iç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Tekkeye giriş kuzeyden, camiye giriş batıdandır. Minaresi güney batıdadır. Tekke içinde 31 adet yatır vardır. Ġç mekanı tek kubbe ile örtülüdür. Kubbe köşelerde yer alan dört trompa dayanır. Tromp aralarında dört duvarda dört sağır kemer bulunur. Giriş kapısı, kuzeyde olup basık taş kemerlidir. Kapı üzerindeki dört satırdan oluşan kitabe şöyledir: 1- 726 tarihinde Sultan Orhan Gazi zamanı saltanatında. 2- calisi post nesim-i irşat tarikat-ı Aliyye ve sahib-ül havarikül adad ve zakir. 3- Keramet semiye bulunan Karacaahmet Sultan guddise surzetül gufran hazretlerinin türbe-i atır nakina fatiha. 4- Sene-i hicriye 1324, sene-i rumiye 1322 (ortada) mebdei tecdidi türbe. Kapı girişinin solunda, camiin kuzey batısında hastaların tedavi edildiği yer olan tahta perde ile çevrilmiş, araları tahta perde ile dört hücreye ayrılmış kısım bulunur. Hücrelerde tomruk adı verilen yan kenarları delikli ahşap hatıllar vardır. (Buradaki tedavi yöntemi, hastanın ayak bileği tomruğa geçirilerek bağlanmakta, karşı koyan hastaların ayaklarına dayak atılmaktadır). Tekkenin güneyinde, camii ile müşterek duvarlı kısımda basit bir mihrap yer alır. Mihrabın batısında merdivenle çıkılan ahşap küçük bir mahfil kısmı vardır. Tekke her duvarda iki, camiye bakan duvarda bir olmak üzere 7 pencere ile aydınlanır. Tekkenin iç mekanının yarısından fazlasını yatırların bulunduğu kısım kaplar. Etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş olan bu kısım tekke zemininden 25-30 cm. yüksekliğinde olup, üzerinde Karacaahmet’in oğlu Şeyh Eşref ve oğullarının olduğu söylenen 31 adet yatır vardır. Adına köy ve tekke kurulan Karacaahmet Sultan, Horasan erenlerindendir. Hacı Bektaş dergahından fütüvvetname almıştır. Karacaahmet kurduğu ocakta akıl hastalarını tedavi etmiş, daha sonra kurduğu ocak başına oğlu Şeyh Eşref’i geçirerek, kendisi Batı Anadolu’nun fethine katılmıştır. Manisa Akhisar taraflarında da bir ocak kurmuştur. Akhisar Gökçe Ağaç köyü arazisi kendisine vakfedilmiş, Akhisar Karaca köyünde 1397 yılından önce ölmüş ve orada gömülüdür. Akıl hastalarının tedavi edildiği yer olarak kabul edilmekte olup bu sebeple ziyaret edilmektedir. Latif Daşdemir’in çalışmasında (DAŞDEMĠR Latif, Afyonkarahisar Efsaneleri) Karacaahmet ’in annesi ile ilgili şu menkıbe anlatılır. Anadolu Selçuklu Devletinin son zamanlarında Seydi Sultan, Işık Sultan ve Hendi Baba adlı üç ermiş kişi, Afyonkarahisar’ın bugünkü Ġhsaniye ilçesine bağlı Karacaahmet Köyünde oturan, akıl hastalıkları hekimi Karacaahmet Sultan’ı ziyarete gelirler. Karacaahmet ve bacıyan-ı rumdan olan annesi tarafından konuklar köyde gereğince ağırlanırlar. Mevsim yaz olduğu için havalar çok sıcak geçmektedir. Dervişler hep birlikte akşam yemeğini yedikten sonra namazlarını kılıp minderlerine çekilerek sohbete dalarlar. Sohbet sırasında içlerinden birisi, ‚kimin daha keramet sahibi olduğunu göstermesi‛ konusunda bir öneri ortaya atar. Bu teklif herkes tarafından kabul görür. Seydi Sultan, gerekli duaları yaparak sıcak havada büsbütün ılımış suyu buzlu su haline getirir. Hendi Baba, her zaman yanında taşıdığı kamçısını, okuyup orta yerde bırakarak yılan durumuna sokar. Karacaahmet Sultan, altındaki seccadeyi kocaman bir halı yaparak, konuklarının altına serer. Işık Sultan, bir üfleyişte odanın bütün mumlarını söndürüp her yeri zifiri karanlığa boğar. O sırada Karacaahmet’in annesi, avucunda tuttuğu kıpkırmızı bir kor ateşle odaya çıkagelir. Arkadan da alnında parlayan bir nurla dört yanını kamaştıran parlak bir ışığa boğar. Bunun üzerine konuklar, hakkı teslim edip, en üstün kerametin Karacaahmet’in annesine ait olduğunu kabul ederler. Sonra da Karacaahmet’e dönüp hepsi bir ağızdan, -Anan bizden de, senden de daha doluymuş. Derler. Anlatıldığına göre bu toprakların ‘Anadolu’ adını alması da ‘Anandolu’ sözünden gelmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Damlalı Dede
Afyon – Bolvadin – Kemerkaya kasabası Bolvadin’in Kemerkaya Kasabası’nda mağaraya benzeyen bir yerde, çevresinde bir mezar olmamasına rağmen, bölge halkı burada bir yatır olduğuna inanır ve ziyaretlerde bulunur. Bu yatıra ‚Damlalı Dede‛ denmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Müderris Yörük Hacı Ali Efendi
Bolvadin’de Kadiri tarikatının temsilcilerinden biri de Yörük Hacı Ali Efendi . Mahalle halkının desteğiyle Ömer Efendi başkanlığında bir dernek kurulur ve Kaymakçızade Hacı Mustafa Efendi’ nin bağışladığı arsa üzerine bir medrese inşa edilir. Büyük bir bahçe içinde havuzu, çeşmesi, haziresi ile düz, toprak damlı kerpiç binalardan meydana gelen medresenin bir derslik ve on talebe hücresi vardır. Bu medresenin başına da Konya’daki Parlak Hacı Medresesinden mezun olan ve kuruluşunda önemli katkıları olan Ali Efendi getirilir. Sene 1895’tir. Müderris Yörük Ali Efendi , Osman Efendi’nin oğludur ve 1864’te Emirdağ ilçesinin Dere köyünde doğar. İlk eğitimini babasından alan Ali Efendi 10 yaşında Bolvadin’e gelir. Burada Sıbyan Mektebi’nde okur. Daha sonra İmaret Camii yanındaki Müftüzade Hacı Mehmet Efendi Medresesi’ne devam eder. Akrabası Müderris Yörük Hacı İbrahim Efendi (ö.1887) ’ nin görev yaptığı Bülbülzade Müftü Müderris Hacı Mehmet Efendi Medresesi’ne kaydolur. Burada Hadimli Mehmet Vehbi’den tefsir, Kadınhanlı Hüseyin Efendi’den hadis okur. Daha sonra Kadirîye Tarikatı’na intisap eder. Hocasının ölümü üzerine Konya’ya giderek Parlak Hacı Medresesi’nden icazet alır. Bolvadin’e döndüğü zaman, intisap etmiş olduğu tarikatın ismi ile anılan ‚Kadriye Medresesi‛ne müderris olur. 1924’te medreselerin kaldırılmasına kadar burada müderrislik yapar. Kadriye Camii, 1909 yılında ibadete açılır. Yörük Hacı Ali Efendi, diğer taraftan 240 kuruş maaşla camiye imam-hatip olarak atanır. Atanma, Bolvadin Mahkemesi’nden aldığı ilam üzerine Evkaf Nezareti’nce gerçekleştirilir. 1920 yılında Kuva-yı Millîye Teşkilatı’nı kurar ve reisliğini yapar. 1920-1939 yıllarını Bolvadin’de Müftülük görev yılları olarak geçirir. Aynı zamanda Bolvadin Maarif Encümeni Reisliği’ne seçilir. Reisliği beş yıl sürer. 1939 yılı vefat tarihidir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Şeyh Ali Sıtkı Dede
Bir zamanlar Ali Sıtkı Dede Türbes i’nin etrafı, mezarlık olup çok sonra yapılan ‚Kırıkoğlu Mescidi‛ haziresidir. Yenice Mescidi, dedenin çocukları olan Hızır Bey ve Veli Bey’in vakıfları’nın hayratıdır. Mescidin Dibekbaşı Sokağı’nı içine alan külliyesi varsa da bugün, külliyeden geriye sadece mescit ve bir evin avlusunda Ali Sıtkı Dede’nin türbesi kalmıştır. Türbede şahide yoktur. Ali Sıtkı Dede, Hüdavendigâr Salnamesi’ndeki bilgilere göre bir Nakşibendî halifesidir. Ailesi varlıklı bir aile olup Yenice, Bekir Ağa ve Hızır Bey (Yakup Şevki Paşa) Camileri bu aile tarafından inşa ettirilmiş ve camilerin bakımı yine bu aile tarafından yapılmıştır. Büyük bir vakıf olan ‚Erkmen Camii ve Külliyesi‛ni yaptıran Hızır Bey ile İhsaniye Camii’ni yaptıran Veli Bey bu zatın torunlarındandır. Ali Sıtkı Dede dışında 18. asra ait ilamlarda adı geçen Postalzade Şeyh İbrahim Efendi, Sultan Carullah Mezarlığı’nda yatan Şeyh Ahmet Efendi, kardeşi Şeyh Bayram Efendi ve Şeyh Veli Efendi Bolvadin’deki Nakşibendi tarikatının şeyhleri olarak ileri sürülür. Postalzade’nin mezarı, Kaymaz Mahallesi ve Ömeroğlu Mahallesi’ndedir. Diğerlerinin mezarları, Sultan Carullah mezarlığındadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Kesikbaş Sultan – Afyon
Kesikbaş Sultan’ın, XV. yüzyılda yaşamış olan Abdurrahim Karahisârî’nin çağdaşı olduğuna ilişkin görüşler, Kesikbaş Camii ve tekkenin XV. asırda yapılmış olabileceği fikrini vermekte ise de, XVI. yüzyıl tahrirlerinde, Kesikbaş ismine rastlanmaz. Özellikle Kesikbaş lakaplı kişinin isminin bilinmemesi, cami, tekke veya zaviye hakkında bilgi edinilmesini, büyük ölçüde güçleştirmektedir. Afyonkarahisar’da eski Hasır Pazarı denen yerde, Bey Çeşmesi’nin yanında önceden var olan Kesikbaş Camii’nin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı tespit edilememiştir. Ancak Ömer Fevzi Atabek, mescidin Köle Hacı Mehmet tarafından yaptırıldığını nakletmektedir. 1872 yılında, fakir yolcuların kaldığı Kesikbaş Tekkesi ile mescit harap halde bulunmaktadır. Bundan dolayı belirtilen yılda, tekke postnişini İsmail Hakkı önderliği ile ve halkın yardımıyla fakir yolcuların kalması için, alt katta üç oda (iki adet şeyh odası, bir semahane) ile üst katta mescit yeniden yapılmıştır. Ayrıca türbenin yağ ve mum vs. giderini karşılamak için, Kesikbaş’ın vakıf arsası üzerine bir adet mağaza, bir berber dükkanı, üç adet bakkal dükkanının yapılması bitmek üzereyken, Hacı Mehmet Ağa da inşaatın bitmesi için bir miktar maddi yardımda bulunmuştur. Mağaza ve dükkanların gelirlerini mescitte görevli imam, müezzin ve hafızına vakfederek vakfiyesini düzenlemiştir. Ancak, mağaza ve dükkanlar 1882 yılında kazaen yanmıştır. Daha sonra Kesikbaş Dergahı türbedarı ve postnişini olan İsmail Hakkı Efendi 1889 yılında dergah arsasına yeniden dört adet dükkan yaptırmıştır. Bunların gelirinin dergah ihtiyaçlarına, imam ve müezzin ücretlerine ödenmek üzere 1890 yılında vakfiyesi düzenlenmiştir. PTT caddesi yakınında bulunan cami Yunan işgalinde (1922) yanmış, arsası daha sonra yola katılmıştır. Kesikbaş Sultan’ın tekkesi ve türbesi Kadınana Mezarlığı’nın kuzey kısmında idi. Attar Hacı Mehmet Ağa Vakfı ile Postnişin İsmail Hakkı Efendi Vakıfları Kesikbaş Sultan Tekkesi vakıflarını oluşturur. Önceden cami yanında bulunan Zülâli Mektebi’nin Terzi Hacı Abdi tarafından 1666 yılında yaptırılmış olması Zülâli Camii’nin de aynı kişi tarafından 1666 yıllarında yapıldığı fikrini vermektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Edir ile Bedir Türbesi
Malatya – Battalgazi – Atatürk caddesi üzerinde Battalgazi ilçesi, Atatürk Caddesi üzerinde bulunan türbe sekizgen planlı olarak inşa edilmiştir. Yapı içerisinde iki adet sanduka bulunmaktadır. Bu türbe ile ilgili yöresel inanışa göre anlatılan hikâye şöyledir; Gayrimüslim yiğitliği dillere destan Adin ile Müslüman olan iyi niyetli Bedir sevdalanmıştır. Adinin babası dinsel farklılıktan dolayı kızını Bedir’e vermemiştir. Bu sırada Rumlar Malatya üzerine yürümüş Adin ve Bedir bu savaşta şehit düşmüş ve türbenin bulunduğu yere defnedilmiştir. Yöre halkının isimleri yanlış telaffuz etmesinden dolayı türbe ismi Edir ile Bedir olarak anılmıştır.

Sancaktar Türbesi
Malatya – Merkez – Karahan mah – Karahan camii yanında Karahan Mahallesi, M. Oğuz Caddesindedir. L40-B1 pafta, 1890 parsel üzerinde, Karahan Camisinin hemen yanındadır. 1890 parsel üzerinde yer alan yapı çok basit, kerpiçten olup dam üzeri kiremit kaplıdır. Mezar içine basamakla inilir. Basamağın bir parçası Selçuklu mezar taşlarından devşirmedir. Yine 240 x 90 cm. ölçülerindeki mezarın her iki yan tarafında, Arapça yazı ve daireselgeometrik motiflerle bezeli mimari parçalar bulunur. Ayak ve baş tarafında taşlar konulmuştur. Mezarın bulunduğu devşirme mimari parçaların birinde Kuran-ı Kerim’den ayet yazılıdır. Mezarı oluşturan tüm mimari parçaların Kırkkardeşler Şehitliği veya Alibaba Mezarlığı’ndan devşirme olarak taşındığı düşünülmektedir.

Kabak Abdal Türbesi
Malatya – Kuluncak – Alvar Köyü Alvar Köyü’nde bulunan Kabak Abdal türbesi , üzerindeki kitabesine göre, 1844 tarihinde yapılmıştır. Kare planlı olan türbenin üzeri kubbe ile örtülüdür. Türbenin içerisinde beton sıvalı bir mezar bulunmaktadır. Anlatıldığına göre, 1. Selim (Yavuz Döneminde) Melek Hatun ve oğlu Hüseyin buraya yerleşir. Köyün güzelliğini gören Kılınç ve Dinç soyadlı aileler de buraya yerleşirler. Köyün adını da Yeniyurt koyarlar. Aradan geçen zamanla burası 15 haneli bir köy olur. Köye (Kabahabdal) isminde bir zat gelir ve çok çabuk çevre edindiğinden köy halkı arasında sevilen biri olur. Ama sevmeyenler padişaha haber gönderip “sizin yerinizde gözü olan biri var”, derler. Bunu haber alan padişah askerlerini gönderip (Kabahabdalı) bir sınava tabii tutar. Kabahabdal bu sınavdan başarıyla çıkar ve yerinde gözü olmadığına inanan padişah onu mükafatlandırmak ister. “Kabahabdal ne dilerse dilesin yerine getirilecektir”, der. Kabahabdal ne altın ne akçe alır, “sadece köyüme gitmek isterim”, der. Yalnız orada bulunan iki tane mermer taşını ister. O taşları İstanbul’dan atar, taşlar Alvar’a düşer. Köyümün adı “Alvar kalsın”, der. Bugün o taşların yeri dilek taşı olarak bilinir. Padişah Kabahabdal’a tekke deresine kadar olan kısmı vakıf arazisi olarak verir. Kabahabdal öldüğünde buraya bir türbe yaptırılır. Türbeye yakın bir yerde kuşların eşeleyerek çıkardığı yaz kış aynı sıcaklıkta olan bir su vardır ve her türlü romatizmal hastalığa iyi gelir. Burada bir de hamam vardır. Alvar’da Kabahabdal’ın diktiği yarısı yeşil yarısı yanmış bir de meşe bulunmaktadır. Her yıl haziran ayının son haftası Kabahabdal’ın türbesine gelip kurbanlar kesilir, şenlikler düzenlenir. Yunus Gürer çalışmasında, Mehmet Halife ve Kabak Abdal Türbelerinde değerli eşyalar bulmak amacıyla kazı yapılmış, fakat hiçbir mezar emaresine rastlanılmamış olduğunu kaydeder. Bu mezarların o dönemlerde yöreyi ziyaret eden ve halk tarafından sevilen bu kişiler anısına yapılmış olabileceği ileri sürülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Çeki Baba Türbesi
Malatya -Hekimhan – Ballıkaya mezrası Çeki, Ballıkaya’nın mezraası olup Çeki Dağı’nın eteğinde yer alır. Halk arasında Çeki Dağı’na Çeki Baba da denir. Burada, Bizans döneminden kalan bir gözetleme kulesi bulunduğu öne sürülür. Tepenin başında taşlarla çevrili yerin mezar, bu mezarın da Çeki Baba’ya ait olduğu söylenir. Çeki Baba ile ilgili birçok menkıbe anlatılır. “Mihail’de iki beylik savaşa tutuşurlar. Beylerden birinin askerleri bozguna uğrayacağı sırada kumandan sancaktara “Çek çek!” diye seslenir, askerler gerileye gerileye bu tepeye kadar ulaşırlar. Sancaktar tepedeki kulede şehit olur.” Çeki adının bu olaydan geldiği söylenir. Adakları olanlar tepede kurbanlarını keserler, etli pilav yapıp gelenlere dağıtarak ziyaretlerini gerçekleştirmiş olurlar. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Es Seyyid Ömer Osman Hulusi Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi haziresi Şeyh Hamid-i Veli evladından postnişin Ahmed Hilmi Efendi’nin oğlu Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi, Şeyhzade Hatip Hasan Efendi’nin kardeşidir. Resmi kayıtlarda Ömer Osman Hulusi Efendi olarak zikredilmektedir. Şeyh Hamid-i Veli Medresesi müderrislerinden Muhammed bin Mahmud Darendevi’den icazet almıştır. Ma’kul, menkul ve Feraiz ilimleri dalında icazetnameleri olan Ömer Osman Hulusi Efendi, 1878-1910 (veya 1912) yılları arasında yaşamıştır. İcazet aldıktan dört yıl sonra vefat etmiş olduğu nakledilir. Kabri Hacılar-Şeyhli mahallesindedir. Osmanlı döneminde müderrislik diploması sayılan icazetnamenin orijinal nüshası Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığındadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Fethullah Musuli Efendi
Malatya – Darende – Eski çarşı kabristanında Fethullah Efendi , Musulî unvanı ile tanınmıştır. Babası Şeyh Molla Mahmud’dur. Onun önce Kadirî, sonra Nakşibendiye tarikatından olduğu künyesinden anlaşılır. Ailesi, Darende’de Fethullahlar lakabıyla tanınmıştır. Fethullah Musulî, Türkistan tarafından Musul vilayetine gelerek orada tahsilini yapmıştır. Fethullah Musulî, 1726’da İbrahim bin Haydar ve Ahmed bin Haydar adlı hocalarından dini ve akli ilimlerle alakalı bir icazetname alır. Musul’da iken fıkhi konulardaki bazı görüşleri yüzünden yörenin idaresi tarafından iyi karşılanmaz. O da Musul’da rahat edemeyeceğini anlayarak yakın dostu Hüseyin Paşa’nın teklifi ile Darende’ye gelir. Hanifi Hoca’ya göre, Musul ulemasından ve sadattan Fethullah Musulî Hicaz’a gitmek isteyince bu zatın ilim ve fazlına hayran olan Musul valisi Darendeli Hacı Hüseyin Paşa, onu hac dönüşü esnasında Darende’ye uğramaya ikna etmiş; orada kalmasını sağlamak için de oğlu Yusuf Paşa’ya mektup yazmıştır. Yusuf Paşa da onu Darende’de kalmaya razı ederek evlendirmiştir. Ya da Hüseyin Paşa’nın 1727 senesinde birinci defa Musul valiliği yapmakta olduğu zamanda, “fezâil-i ber güzide, ve te’lifat-ı adîde ve ahlâk ve şemâil-i hamîde ashabından Fethullah Musulî” ile tanışır, genellikle onunla beraber olduğu gibi, Musul’dan ayrılır iken onu da Darende’ye gelmeye ikna eder. Darende’de onu müftülüğe tayin ettirir, onun rahatını sağlayacak diğer imkanları temin eder. Fethullah Musulî, burada evlâd u iyal sahibi ve devlet ricali arasında da makam, mevki ve itibar kazanır. Darende Tarihi yazarı Hanifi Hoca, Fethullah Musulî’nin dört oğlu olduğunu söyler ve bunları şöyle tanıtır: “Bunların en meşhuru Ahmet (Mehmed) Efendi’dir. Diğer mahdumları İmam Ali Efendi ile Rahim Efendi’dir. Darendeli Sadrazam Mehmed Paşa, hocası dolayısıyla kızını Ahmet (Mehmed) Efendi’ye nikah etmiştir. Fethullah Musulî’nin torunlarından olan Mehmed Emin Bey, Şair Nâfi Efendi, Ahmet Efendi, Rüfai Şeyhi Lütfi Efendi meşhur ulemadandır. Diğer torunu Mehmed Namık Efendi, Darende’de 47 sene müftülük etmiştir.” Bu sayılan isimlerin çoğu tabii ki onun 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında yaşayan torunlarıdır. Fethullah Musulî ’nin Muhammed ve Osman adında iki oğlu daha vardır. Fethullah Musulî , yıllarca Maraş ve Darende’de müftü ve müderrislik yapmıştır. Kendi kayıtlarına göre, 1737-1746 yılları arasında, ilk yıllarda sadece müftü, daha sonra Darende müftüsü ve Hatuniye Medresesi müderrisidir. Fethullah Musulî ve oğlu Muhammed Efendi, Darende’de bulundukları sürede genellikle Hüseyin Paşa’nın medreselerinde ders vermişlerdir. Bir başka belgede ise Fethullah Musulî’nin Aşudu Deresi denilen mevkide Şeyh Mescidi adı ile bilinen bir mescitte hatiplik yapmakta olduğu kaydedilir. Fethullah Musulî ’nin 200’ün üzerinde eseri, zekası, çalışkanlığı, kendine karşı güven duygusu içinde olmasıyla, senelerce müftülük ve müderrislik yaparak adeta Darende’nin ilmi ve dini hayatına mührünü vurmuş olduğu görülür. Eserlerindeki tarihlerden onun 1800’lü yılların başında ve çok yaşlanmış bir halde vefat etmiş olduğu anlaşılıyor. Mezar taşı bulunmasına karşılık vefat tarihi okunamamıştır. Mezar taşından da anlaşılacağı üzere kendisi seyyiddir. Mezarı, Darende’nin eski çarşı kabristanında yakın dostu Hacı Hüseyin Paşa ve torununun oğlu Ahmet Rifat’ın kabrinin bulunduğu İkiz Türbe’nin doğu tarafındadır. Mezar taşında şu ibareler yazılıdır: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî El-Merhûm ve’l-Mağfûr Es-Seyyid Fethu’l-lâh el-Mevlâ El-Müftî bi-Derende Rûhuna el-Fâtiha Eserlerinin 50 kadarı Darende Mehmet Paşa Halk Kütüphanesinde, el yazma olarak mahfuzdu Buradaki eserlerinin hepsi Arapça ve indekssizdir. Ayrıca Kayseri ve Bursa kütüphanelerinde de 11 tane eseri kayıtlıdır. Buradan anlaşıldığına göre, eserlerinin birçoğunun kaybolmuş olma ihtimali vardır. Fethullah Musuli’nin Mehmet Paşa Kütüphanesindeki eserlerinden bazıları şunlardır. Haşiyeh ala Ciheti’l mahde; Bir şerh olan kitap tasavvuf hakkındadır. Yine Endülüs alimlerinden birinin eserine yapılmış bir şerh, Molla Fenari’nin bir eserine yapılan bir başka şerhten de eserlerinin çoğunun şerh veya şerhin şerhi olduğu anlaşılır. Fethullah Musuli’nin eserlerinin hemen hemen hepsinde çokça tekrarladığı ifadelerden, kendisinin o zamanki Darendelilerden pek memnun kalmamış ve epey çekmiş olduğu anlaşılıyor. “Cehalet, nifak, haset, fakirlik ve şiddet yeri Darende’’ Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Somuncu Baba Makamı – Malatya
Malatya – Darende – Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî adıyla da bilinen Somuncu Baba ’nın asıl adı Abdullah olup kaynakların pek çoğunda Kayserili diye gösterilir. 1331 yılında Kayseri ili, Talas ilçesine beş km. uzaklıktaki Akçakaya köyünde dünyaya geldiği kabul edilir. Atalarının Türkistan’dan geldiği rivayet edilen Hamîdüddin Aksarâyî, ilk tasavvufi eğitimini babası Şeyh Şemseddin Musa’nın yanında aldıktan sonra Şam’a giderek zahirî ilimleri öğrenir. Onun burada Bâyezîdiyye Hankahı’nda uzun yıllar bir şeyhe hizmet ettiği, Bâyezîd-i Bistâmî ‘nin ruhaniyetiyle terbiye edildiği ve Üveysî olduğu kaydedilir. Diğer kaynaklarda ise asıl şeyhinin Safeviyye tarikatının pîri Safiyyüddin Erdebîlî’ nin torunu Alâeddin Erdebîlî (ö. 832/1429) olduğu vurgulanmaktadır. Bu kaynaklarda, Hamîdüddin’in Dımaşk’ta iken (Şam) iç huzuru bir türlü bulamayıp mürşid aramak için yola çıktığı, Tebriz yakınlarındaki Hoy şehrinde yaşayan Şeyh Alâeddin Erdebîlî’nin yanına gittiği, zikir meclisine katıldığı ve ona intisap edip tasavvuf yolunda büyük ilerlemeler kaydettiği belirtilmektedir. Hamîdüddin Aksarâyî, Erdebil Tekkesi’nde seyrü sülûkünü tamamladıktan ve bir süre inziva hayatı yaşadıktan sonra, şeyhinin emriyle Anadolu’ya dönüp Bursa’ya yerleşir. Alâeddin Erdebîlî’nin Somuncu Baba ‘ya hilâfet verip Anadolu’ya gönderirken yanındakilere, “Diyâr-ı Acem’de emanet olarak bulunan esrâr-ı ilâhiyye onunla birlikte diyâr-ı Rûm’a intikal etti”, dediği rivayet edilir. Kaynaklarda yer alan ifadelerden Somuncu Baba ‘nın Bursa’ya geldiği ilk yıllarda pek ön plana çıkmadığı ve kendini halktan gizlemeyi tercih ettiği anlaşılmaktadır. Bu dönemde onun eşeğiyle ormandan odun getirip bu odunlarla ekmek pişirdiği ve ekmekleri sırtına yüklenerek sokak sokak dolaşıp “somunlar, müminler!” diyerek halka dağıttığı rivayet edilir. Kendisine Ekmekçi Koca veya Somuncu Baba lakabının verilmesi de bundan dolayıdır. Somuncu Baba bu şekilde halk içine karışıp melâmî meşrep bir hayat sürmekte iken Ulucami’nin açılışı sırasında Emîr Sultan tarafından hükümdarla (Yıldırım Bayezid) tanıştırılır. Kaynakların ifadesine göre, hükümdarın damadı olan Emîr Sultan kendisine yapılan hutbe okuma teklifini, “Gavs-ı a’zam şu anda bu şehirdedir, onların mübarek varlığı varken halka nasihat ve hitap etmeyi bize teklif etmek münasip değildir”, diyerek reddetmiş ve bu görevin Somuncu Baba’ya verilmesini tavsiye etmiştir. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid cuma namazını kıldırma ve hutbe okuma görevini Somuncu Baba’ya tevcih edince, o da mecburen hutbeye çıkmak zorunda kalır. Namazdan sonra verdiği vaazda Fatiha sûresini yedi farklı şekilde tefsir ederek Molla Fenârî’nin karşılaşmış olduğu bir güçlüğü de hallettiği anlatılır. Somuncu Baba ‘nın başta padişah olmak üzere herkesi etkilediği, hatta bu olaydan sonra Molla Fenârî’nin kendisine mürid olduğu rivayet edilir. Bu olayla birlikte sırrının açığa çıkması, halk ve iktidar nezdinde tanınan bir şahsiyet haline gelmesi, kendisine yönelik ilginin gitgide artması, halkın arasına karışıp sakin bir hayat sürmeyi daha çok tercih eden Somuncu Babayı bunaltır ve çareyi Bursa’dan ayrılmakta bulur. Onun Bursa’dan ayrıldıktan sonra Adana’da Ceyhan Irmağı’nın kenarında bulunan Sîs Kalesi’nin dağ tarafındaki bir köyde Nebî Sûfî adında birinin evine yerleştiği, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin buraya gelip kendisini ziyaret ettiği söylenir. Abdülkerim Erdoğan, ‘Manevi Mimarlarıyla Ankara’ isimli eserinde, Hacı Bayram-ı Veli ve Şeyh Hamidüddin Aksarayî’nin ilk tanışması ile ilgili olarak iki görüşün hakim olduğunu kaydeder. Bunlardan ilkine göre, Hamidüddin Aksarayî Kayseri’de ikamet etmektedir. Halifesi Şeyh Şücaeddin Karamanî’yi Ankara’ya gönderir ve müderris Numan b. Ahmed’i Kayseri’ye davet eder. Davete icabet eden Numan b. Ahmed, Kayseri’ye gelir ve Hamidüddin Aksarayî ile tanışır. Aksarayî zahiri ilim erbabı ile batıni ilim erbabının hallerini gösterir. Bu durumu gören Numan, “ilm-i ledün ehli”ni seçer ve Hamidüddin Aksarayî’ye intisab eder. O gün Kurban Bayramı arefesi olduğu için, şeyhi tarafından “Bayram” mahlası verilir. Bundan sonra Numan b. Ahmed “Bayram” olarak bilinir ve anılır. Bu buluşmanın tarihi kesin olarak belli değildir. Abdülkerim Erdoğan’ın naklettiği ikinci görüşün kaynağı, Bayramiyye’nin önde gelen şeyhlerinden Pir Aliyy-i Aksarayî’nin muhiblerinden olan Abdurrahman el-Askeri’nin “Mir’a-tü’l-Aşk” isimli eseridir. Buna göre, Sultan Hacı Bayram, Yıldırım Bayezid Han’ın “kapıcıbaşı”sı ve esas ismi de Numan’dır. Timur Han Anadolu’ya gelir, Yıldırım Han’la savaşır, onu mağlup eder ve hapseder. Yıldırım Han’ın ordusu dağılır. Bu olaylar üzerine Sultan Şeyh Hamidüddin el-Aksarayî Bursa’dan göçer, Adana vilayetinde Ceyhun suyunun kenarında, Sis Kalesi’nin yanında bir köye gider. Bu köyde Nebi Sufi diye bilinen bir alemdarın evine misafir olur. Sultan Hacı Bayram ile Sultan Şeyh Hamid daha önceden tanışırlarmış. Hacı Bayram Şeyh Hamid’in Bursa’da bulunan evine ziyaretine gider ama bulamaz. Şeyh Hamid Sultan’ın nerede olduğunu sorar ve “azm-i diyar-ı Arab” (Arap diyarına gittiğini) ettiğini öğrenir. Sultan Hacı Bayram kıyafet değiştirip, “bezirganım” diyerek adamları ile birlikte Bursa’dan ayrılır ve yola düşer. Geçtiği şehirlerde Şeyh Hamid Sultan’ı sora sora, Adana’ya kadar gelir. Burada tanıdığı birisinden Sultan Şeyh Hamid’in kaldığı yeri öğrenir. Hizmetkarları ile birlikte köye varır ve köylülere Nebi Sufi’nin evini sorar. Köylüler: -“Ne eyleyeceksin onunla” derler. -“Ona misafir olacağım” der. Köylüler ise: -“O fakir bir kimsedir, evinde huzur bulamazsın, burada kal” dedilerse de Sultan Hacı Bayram iltifatlara itibar etmez ve Nebi Sufi’nin evine gider. Şeyh Hamid, Sultan ile görüşür. Hal hatır sorulduktan sonra Şeyh Hamid ile Sultan Hacı Bayram arasında şu konuşma geçer: – “Buraya gelme sebebiniz nedir? Bursa’da durum nasıl?” – “Yıldırım Han vefat etti, sultanımıza malumdur.” – “O zaman bizden muradın nedir?” – “Sultanıma (size) hizmet etmeye geldim.” – “Siz bizim yanımıza sığmazsınız. Şayet geri dönmek isterseniz himmet edelim.” – “Muradım sizsiniz, başka da muradım yoktur.” “Muradım sensin ey dilir seni eyler gönül ezber Seni bulan dahi n’eyler cihanda ağ u karayı” – “Sen bu kadar süslü elbiselerinle bu fetret döneminde bizimle halin nice olur, buna tedarik gerekir.” – “Emir senindir, rıza senindir.” – “Bu yiğitler neyindir?” – “Bazıları kulumdur, bazıları da nökerimdir.” – “Adana’ya git, bunların ihtiyaçlarını tedarik et ve geri gönder. Sonra da derviş elbisesi giyerek buraya geri dön.” Sultan Hacı Bayram emir üzerine Adana’ya gider, kullarını azad eder, nökerlerinin belgelerini verir, onlarla helalleşir. Üzerindeki elbiseleri satar, “türkane” elbiseler alır, yaya olarak akşamdan önce Şeyh Hamid Sultan’ın bulunduğu köye döner. Şeyh Hamid: – “Adını tebdil edelim.” – “Rıza sizindir” diye cevap verir Sultan Hacı Bayram. Meğer Kurban Bayramı’na iki üç gün kalmış. Onun için Hac Bayramı da yakın olduğu için “Hacı Bayram” ismini koyarlar. O zamandan beri de bu isimle meşhurdur. Adana’dan Şam’a Sultan Şeyh Hamid, Sultan Hacı Bayram ile beraber gider. Şam’da kalmayıp Hicaz’a giderler. Timur Han Şam’a geldiği zaman, onlar Kabe’de olurlar. Timur Han Şam’da fazla kalmaz. Timur Han: “Kutb bu şehirdedir, belki de Kabe’dedir. Kutb’un olduğu vilayet alınmaz, bize çok hürmet etdiler” diyerek Şam’dan ayrılır. Sultan Şeyh Hamid, hac vazifesini tamamlayınca Adana’ya gelirler, Nebi Sufi’yi de yanına alarak Aksaray’a dönerler. Sultan Hacı Bayram bir yıl Sultan Şeyh Hamid ile birlikte Aksaray’da kalır. Bir yıl sonra Hacı Bayram’a izin verir ve Ankara’ya gönderir. Hacı Bayram: – “Sultanım, ne işle uğraşayım, sanat bilmem” deyince: – “Ekin ek.” – “Ne ekelim?” – “Burçak ek” buyururlar. Hacı Bayram Ankara’ya varır, burçak ekerler. O tohumu şimdi dahi ekerler.” Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri bu görüşe göre 1406 yıllarında Ankara’ya döner. Diğer görüşe göre Şeyhi Hamidüddin Aksarayî Hazretlerinin 1412 yılında vefatına kadar yanında kalır. Nebî Sûfî’nin evinde bir süre kaldıktan sonra önce Dımaşk’a giden, buradan Mekke’ye geçerek haccını eda eden Somuncu Baba hac dönüşü tekrar Sîs’e gelir. Yanına Nebî Sûfî’yi de alarak Aksaray’a gidip yerleşir. Kaynaklarda yer alan ifadelerden, ömrünün geri kalan kısmını bu şehirde müridlerinin eğitimiyle meşgul olarak geçirdiği anlaşılmaktadır. “Hâmid-i Aksarâyî Hazretleri, 1412 (H.815) senesinde, bir gün dostları ve talebeleriyle helâlleşti. İki rekat namaz kıldıktan sonra, uzun uzun duâ etti. Sonra Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Cenâze namazını Hâcı Bayram-ı Velî kıldırdı. Geriye iki erkek çocuk bırakarak, bugünkü türbesinin olduğu yere defnedildi. Türbesi Aksaray kabristanının ortalarındadır.” Malatya’daki Kabri Onun Aksaray’da vefat edip orada defnedildiği söylense de, sonraki dönemlerde yapılan bazı çalışmalarda Somuncu Baba ‘nın asıl kabrinin Malatya’nın Darende ilçesinde bulunduğu konusunda farklı bazı görüşler öne sürülmüştür. Buna göre Somuncu Baba adı geçen ilçenin Hıdırlık adı verilen bölgesinde oğlu Halil Taybî ile birlikte gömülüdür. Bu görüşün kaynağı olarak Somuncu Baba’nın soyundan geldiği söylenen Osman Hulusi Ateş’in aile arşivindeki bazı belgelerle geç dönemlere ait bazı arşiv belgeleri gösterilmektedir. Bu belgelere göre, Somuncu Baba ismiyle bilinen Şeyh Hamid-i Veli , Kayseri Akçakaya’da 1331’de dünyaya gelir. Daha sonra müridi Hacı bayram-ı Veli ile Şam’a giderek bir süre orada kalmış ve sonra oğlu Halil Taybi ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Burada 1412 yılında ölmüş ve kendi adını taşıyan cami ve zaviyenin yanındaki türbesine gömülmüştür. Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba) Zaviyesi Hıdırlık Zaviye Mahallesi’nde, Tohma Çayı yanındaki kayalık alanın bitiminde bulunmaktadır. Zaviye, çeşitli dönemlerde yapılan eklerle ilk yapılışından kısmen uzaklaşmış olsa bile günümüze iyi bir durumda gelmiştir. Giriş kapısı üzerinde 1640 yılında yenilendiğini gösteren bir kitabe bulunmaktadır. İlk yapılışında yalnızca zaviye olan bu yapı, zamanla camiye dönüştürülmüş, sonra da yanına türbe yapılmıştır. Zaviyenin giriş kapısı üzerinde 1596 tarihli onarım kitabesi bulunmaktadır. Yapı topluluğu 1990–2000 yılları arasında Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından aslına uygun olarak restore edilmiştir. Zaviye geniş bir avlunun ortasındadır. Dış avluya kemerli bir kapıdan girilmektedir. Buradan daha büyük ikinci bir kapı ile ikinci bir bahçeye geçilmektedir. Bu kısma yakın tarihlerde bir de büyük havuz eklenmiştir. Avlunun sağında türbe ile minare arasında iki katlı medrese hücreleri yapılmıştır. Medrese hücreleri L planlı olup doğu cephesinin üst katı yıkılmıştır. Medreseye bitişik olan cami kısmının son cemaat yeri aynı zamanda türbe ile zaviyenin kütüphanesine geçişi sağlamaktadır. Cami kısmı kareye yakın dikdörtgen planlı olup üzeri tromplu yedigen kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbenin üzeri yedigen piramidal bir çatı ile örtülmüştür. İbadet mekânı kubbe kasnağındaki yedi küçük pencere ile doğu, batı yönünde birer, kıble tarafında üst örtüde açılan diğer bir pencere ile aydınlatılmıştır. Somuncu Baba türbesi kesme taş ve moloz taştan yapılmıştır. Kare planlı türbenin üzeri kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin içerisi kasnaktaki pencerelerle aydınlatılmıştır. Türbede Şeyh Hamid-i Veli ile oğlu Halil Tayyibi gömülüdür. Her ikisinin de sandukaları ceviz işlemelidir. Ceviz sandukanın üzerinde kubbe bulunmaktadır. Ayrıca türbenin önünde Şeyh Hamid-i Veli’nin müritlerinin mezarları vardır. İsmail Palakoğlu yazısında cami haziresi hakkında şu bilgileri verir. Burada 21 kabir mevcut olup ilk defnedilenin Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin talebelerinden olan Şeyh Bedreddin Efendi olduğu bilinir. Daha sonra ahfaddan olanlar defnedilmiştir. Ayrıca ahfaddan olmayan iki ya da üç kişi defnedilmiş olup bunlardan biri müderris Müftü Mahmud Efendi’dir. İsmi tespit edilemeyen kabirlerin üzerine ‘kitabesi okunamadı’ kaydı düşülmüştür. Ahfaddan olanların bazıları ise şunlardır. Karabaş Hüseyin Efendi, Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Süleyman Efendi, Seyyid Ahmed-i Veli, Muhyiddin Paşa b. Ahmed-i Veli, sadat-ı kiramdan Hatip Hasan Efendi, sadat-ı kiramdan Ahmet Nuri Efendi, sadat-ı kiramdan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi. Caminin ana mekânının yanına inşa edilen ilave camiden başka Darende-Somuncu Baba Tanıtım Merkezi, Şeyh Hamidi-i Veli Kütüphanesi gibi birimler vardır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Akçadağ Türbeleri
ilçeye 12 km. mesafede bulunan Ören beldesinde, beldeye bir km. mesafede Hürriyet Mahallesinden geçilerek ulaşılan Sarı Cibo Türbesi , üç km. mesafede Terzi Koca Türbesi , ve bir km. mesafede Ali Baba türbeleri bulunmaktadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Nefise Hatun Kümbeti
adres
Ziyaret Tepesi Ziyareti – Çandırlar
Adana – Feke – Çandırlar köyü Adana İli Feke İlçesi Çandırlar Köyü yakınındaki tepede ziyaret vardır. Feke yöresinde bazı tepelerde türbesi olduğuna inanılan ulu kişilerin ziyaretleri vardır. Halk bu kişilere büyük saygı gösterir ve çeşitli sebeplerle ziyaretine giderler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Hacet Dede Türbesi
Adana – Feke İlçesi -Mansurlu Köyü Hacet Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgimiz yoktur. Yerel evliyalardan olan Hacet Dede’nin isminin veliyi ziyarete gelenlerin dileklerinin olmasından dolayı Hacet olarak adlandırıldığını düşünmekteyiz. Türbenin üzeri açıktır. Yerel taşlardan başucu taşı vardır. Yerel evliyalardan olan Hacet Dede değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Gülüş Dede
Adana – Karaisalı – Gülüşlü Köyü Türbe Adana ili Karaisalı İlçesi Gülüşlü Köyünde türbesi vardır. Gülüş Dede Anadolu erenlerinden olup köyün yakınında bulunan su kaynağının yanında dergahını kurar. Köy bu dergahın etrafında sonradan oluşur. Türkmen boyları yazın Çukurova’ya inerken bu dergahta mola verirler, Gülüş Dede’nin sohbetlerine katılırlarmış. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Gökkuyu Ziyaretleri
Adana – Merkez – Gökkuyu mahallesi Adana ili Çukurova İlçesi Gökkuyu Mahallesinde iki tane ziyaret yeri vardır. Yöre halkı tarafından ziyaret edilen yatırların kim olduğu hakkında herhangi bir bilgimiz yoktur..
Çoban Dede – Yumurtalık – Adana
Adana – Yumurtalık – Zeytineli köyü yakınlarında Yumurtalık ilçesine bağlı Zeytinbeli köyü yakınlarında türbesi mevcut olup halk tarafından ziyaret edilmektedir. Asıl adı ve hangi tarihte yaşadığı bilinmemektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir
Yoğurt Baba Türbesi
Adana – Suluca Köyü Adana merkez Suluca Köyünde medfun olup, büyük bir kabre sahiptir. Asıl adının ne olduğu ve hangi tarihler arasında yaşadığı bilinmemektedir. Yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Mutlu Dede Ziyareti
Adana – Karataş İlçesi batısında Mutlu Dede Ziyareti, Adana’nın Karataş İlçesi’nin batısındadır. Ziyaret, ağaçlar içine yapılmış bir odadan oluşmaktadır. Odanın, içinde üç tane sanduka vardır. Bu sandukalardan kuzeye doğru olan Mutlu Dede’ye aittir. Diğer ikisinin ise Karataş’ın kurucusu Molla Mahmut ve oğluna ait olduğu zannedilmektedir. Mutlu Dede Ziyareti ‘nde, sandukaların üstünde yeşil örtü ve bunların da üstünde de Türk Bayrağı örtülüdür. Ziyaretin duvarlarında kesik saçlar asılıdır. Bu saçlar, Mutlu Dede’de dilek dileyerek çocukları olan insanların, yedi yaşına gelmiş çocuklarının kesilmiş saçlarıdır. Sandukaların etrafında da, gelen ziyaretçilerin oturmaları için minder ve yastıklar vardır. Çukurova Evliyaları kitabında, Mutlu Dede’nin Türk Memlüklüleri’nden olduğu söylenmektedir. Bu kitaba göre Mutlu Dede, Anadolu’ya İslamiyet’i yaymak için gelen Akıncılardandır. Kesin olarak ismi bilinmemektedir. Mutlu Dede ismininse, kendisini ziyarete gelen insanların sorunlarını çözüp, onları mutlu ettiği için halk tarafından verildiği söylenmektedir. Türbe, Rumi 1205 yılında Molla Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde bakım ve onarımı, gelen ziyaretçiler ve Karataş halkı tarafından yapılmaktadır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları.
Hurmalı Dede Türbesi
Hurmalı Dede Ziyareti, Adana’nın Eskibey Mahallesi’ndedir. Ziyaret avlunun içine yapılmış tek odalı türbeden oluşmaktadır. Avlunun en önemli özelliği ziyarete ismini veren kurma ağacıdır. Bu hurma ağacı oldukça yaşlıdır. Ağacın kökünden iki hurma, bir incir ve bir de dardağan ağacı çıkmaktadır. Dört ağaç aynı kökten çıkıp, gelişerek bu doğa harikası görünümü kazanmıştır. Türbenin içindeyse Hurmalı Dede’nin mezarı vardır. Mezarın her tarafı mermerden yapılmıştır. Mermer mezarın üzerinde Kur’an-ı Kerim’ler ve Türk Bayrakları vardır. Türbenin iki duvarında da büyük pencereler vardır. Bu pencerelerde dileği olanların bağladığı iplerle, çocuk sahibi olmak isteyenlerin yaptığı küçük beşikler asılıdır. Hurmalı Dede Ziyareti, ismini avlusundaki dev kurma ağacından almaktadır. Türbenin içindeki mezarın üzerinde Şeyh Ahmet yazmaktadır. Halk arasında ziyarete Şeyh Ahmet Ziyareti diyen yoktur. Ziyaret, Hurmalı Dede diye anılmaktadır. Türbenin ille ne zaman kimin tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Bugünkü haline de dileği gerçekleşen bir adak sahibinin yaptırdığı söylenmektedir. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Hasan – Nuh Dede Türbesi
Adana – dağlıoğlu Mah Bahçelievler caddesi üzerinde Hasan ve Nuh Dede kardeşlerin ziyareti, Adana’nın Dağlıoğlu Mahallesi ‘nde, Bahçelievler Caddesi üzerindedir. Çok bakımsız olan ziyaret etrafı duvarla örülü bir bahçenin ortasındadır. Bu ziyaretin önemli özelliği, türbenin içindeki iki sandukanın başucunda çapı üç metreyi geçen büyük bir sakız ağacının olmasıdır. Bu ağacın yaklaşık 300-400 yıllık olduğu zannedilmektedir. Ziyarette sandukaların başucunda bulunan bu ağacın üzerine çakılı çivilerde küçük beşikler, kılıf içinde Kur’an-ı Kerim’ler, baht açmak için kilitler, kesilmiş saç parçalan, yüzükler asılıdır. Sandukaların etrafı da oturmak için minderler ve yastıklarla çevrilidir. Hasan-Nuh Dede Ziyareti ile ilgili olarak yaygın olarak anlatılan bir efsane şöyledir: Kurtuluş Savası’nın yaşandığı dönemlerde, Adana’da mücahitler, gece sabaha kadar Fransızlarla savaşıyorlarmış. Sabah gelip, Hasan ve Nuh Dede’nin başucundaki sakız ağacının altında dinleniyorlarmış. Burada yemek yiyip uyuyorlarmış. Fakat Fransızlar bu mücahitleri görmüyorlarmış. İnanışa göre mücahitleri Hasan ve Nuh Ded e korumaktaymış. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Sultan Habib Nacar Türbesi
Adana – Yeşilyuva mah Doğumevi’nin batı duvarında Sultan Habib’in Nacar Ziyareti Adana’nın Yeşilyuva Mahallesi’nde Doğumevi ‘nin batı duvarındadır. Ziyaretin türbesi ya da belli bir mezarı yoktur. Ziyaretin mezarının, Doğumevi’nin batı duvarı ıle duvarın hemen yanındaki portakal ağacının altında olduğuna inanılmaktadır. Eskiden Sultan Habib’in Nacar’ın mezarı varmış. Mezarının etrafı da duvarla çevriliymiş. Doğumevinin yapımı sırasında mezar yıkılmış. Mezar yeri düzenlenirken portakal ağacının altında ziyaretin kemikleri çıkmış. Bu kemikler yine aynı ağacın altına gömülmüş. Doğumevi yapıldıktan sonra Sultan Habibin Macar’a ziyarete gelenler mezarın üstüne yapılan duvarın önünde dua edip adaklarını yerine getirmeye başlamışlar. Duvarın sokağa bakan yüzünde mum yakmak için 15 tane küçük bölme yapılmıştır. Ziyaretçiler adaklan olan mumlan bu bölmelerde yakmaktadır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

Cafer El Tayyar Türbesi
Adana – Kayışlı Köyü ile Karayusuflu köyü arasında Cafer El-Tayyar, Adana’nın Kayışlı Köyü ile Karayusuflu Köyü arasındaki yol üzerindedir. Yolun sağ tarafında, set üzerinde, bahçe içindedir.Cafer El-Tayyar Türbesine ulaşım kolaydır. Adana’nın, Ali Münif Yegane Caddesinden kalkan Kayışlı Köyü dolmuşları ile ulaşım sağlandığı gibi özel arabalarla da gidilebilmektedir. Cafer El-Tayyar Türbesi’nin etrafı bahçelerle çevrilmiştir. Türbenin geniş bir avlusu vardır. Bu avlunun içinde namaz kılınacak odalar vardır. Bu odalardan başka yemek yapmak için ayrılmış ocak bölümleriyle, yemek yemek için ayrılmış yerler vardır. Yemek yapmak için ayrılmış ocaklı bölümde sayısız tabak, tencere, kaşık bulunmaktadır. Türbenin içinde Cafer El-Tayyar’ın sandukası vardır. Bu sandukanın etrafı oturup dua etmek için düzenlenmiş minderler, yastıklarla çevrilidir. Sandukanın üstü Türk Bayrağı ile yeşil örtülerle örtülüdür. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Boğa Dede – Adana
Adana Organize Sanayi Bölgesi Sınırları içinde Boğa Dede Ziyareti, Adana’nın Ceyhan ilçesi Misis (Yakapınar) kasabasına bağlı Dedeler köyündedir. Boğa Dede’nin türbesi yoktur. Ziyaret yalnızca bir mezardan ibarettir. Ziyaretin yakınında çok yaşlı ağaçlar bulunmaktadır. Boğa Dede’nin gerçek adını bilen yoktur. Hangi tarihte yaşadığı hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Kaynak kişiler Boğa Dede’nin Misis’te çiftçilik yaptığını, tek boğayla tarlaya gidip bir çift boğanın süreceği yer kadar sürdüğünü anlatıyorlar. Boğa Dede, tek boğayla çift sürerken yabandan gelen bir geyik, boğanın yanındaki çiftin diğer koşumuna girip tarlayı sürmesine yardım edermiş. Köylüler bu olayın nasıl olduğuna akıl erdiremezler. Boğa Dede’yi takip etmeye karar verirler. Takibin sonucunda boğanın diğer koşumuna geyiğin gelip koşulduğuna şahit olurlar. Bu arada Boğa Dede köylülerin geyiği gördüğünü fark eder. Bunun üzerine hayvanları sürmekte kullandığı değneğini toprağa diker ve ortadan kaybolur. Bir daha da gören olmaz. Kaynak kişiler Boğa Dede’nin diktiği değneğin yeşerip ulu bir ağaç olduğunu, etrafında ağaçlık oluştuğunu anlatıyorlar. Mezarı belli değildir. Bugün çiftçilik yaptığı ve değneğini diktiği ağaçlık, mezar yeri kabul edilip yağmur yağdırma törenleri bu ağaçların altında yapılmaktadır. Boğa Dede ziyareti Adana Organize Sanayi Bölgesi sınırları içinde kalmıştır. Misis’te yılın kurak geçtiği zamanlarda yağmur duasına çıkmak için karar alındığında, törende kesilecek boğa ıçin köylü aralarında para toplar. Yağmur duasına çıkacak topluluk sabah toplanır. Herkes yanına kap kacak, çatal, kaşık, kazan ve bir miktar odun alır. Topluluk tamamlanınca başlarında imam, Boğa Dede ziyaretine giderler. Abdest alıp iki rekat namaz kılarlar. Namazdan sonra yağmur duası başlar. Topluluk, boğa ve önde imamla birlikte dua ederek tekbir getirir ve Boğa Dede’nin olduğu varsayılan mezarın etrafında yedi kez döner. Yedinci seferin sonunda boğa yatırılır. Kaynak kişiler boğanın üçüncü seferin sonunda kendiliğinden de yattığına şahit olduklarını söylediler. Tekbir getirilerek boğa kesilir, etin bir kısmıyla kazanda bulgur pilavı pişirilir, geri kalanı kebap yapılır yenir, köye getirilmez. 1994 yılında Yakapınar, Geçitli ve Acıdere köyleri mevsimin kurak geçmesi üzerine toplanarak yağmur duasına çıktılar. Boğa Dede’ye üç boğa kurban ettiler. Dua sonrası 20 gün süren yağış oldu. Halk yağmurları Boğa Dede’ye bağlıyor. Boğa Dede yağmur yağdırma törenine bütün köy halkının katılması beklenir, aksi halde yağmur yağmayacağına inanılır. Kaynak ; Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde ‘’ Boğa Dede – Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü , Doç. Dr. Erman Artun
Kaygulu Halil Efendi
Kaygulu Halil Efendi , Orhan Bey’in emirlerinden ve Rumeli fâtihi Süleyman Paşa’nın muâvinlerinden Kaygulu Bey’in torunudur. Hâdiyü’l- Uşşâk isimli eserinde “Ceddim Kaygulu Bey vezir-i Sultan Orhan” mısrâıyla buna işâret etmektedir. Dedeleri Horasan’dan Konya’ya oradan da Bursa’ya gelmişlerdir. Babası Halvetiyye’nin Şâbâniye koluna müntesip Şeyh Ali Efendi’dir. Halil Efendi, 1173/1759 yılında Rebîu’l-evvel’in onikinci gecesi Atranos (Orhaneli)’da Elbise kazâsına bağlı Beg köyünde dünyaya gelmiştir. İki yaşında iken babasıyla birlikte Bursa’ya hicret etmiş ve Alaca-Hırka mahallesinde ikâmet eden Ali Efendi’ye mahallenin câmiinde imamlık görevi verilmiştir. Ali Efendi, 1179/1765 senesi Şaban’ın 12. günü vefât etmiş ve Zindankapısı Kabristanı’na defnedilmiştir. Halil Efendi bir süre Kur’ân-ı Kerîm kırâatıyla meşgûl olduktan sonra Ulucâmi yanındaki Musalla Medresesi’nde tahsiline devâm etmiştir. Kaynaklarda tahsilinin ne kadar sürdüğü konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Halil Efendi, sekiz yaşında iken çeşitli hastalıklar için muska yazıp, duâlar okuyarak hastaları şifâya kavuşturur ve etrafındakileri hayretler içinde bırakırdı. Oniki yaşına girdiğinde güzel sesiyle ezan okumaya bir yandan da hanımlara vâaz etmeye başlamıştı. On dört yaşında da kürsüye çıkıp, tefsir, hadis ve fıkıh anlatarak, sorulan soruları cevaplandırıyordu. Bir süre sonra Orhaneli’nin Armudcuk kazâsında irşâd faâliyetlerinde bulunan Şeyh Osman Efendi’nin halifelerinden Harmancık nahiyesine bağlı Sırıl köyünde ikâmet eden Kurtçu Pir Mehmed Efendi’ye intisâb etti. Hem ecdâdının vakıf ve hayrât işlerini denetlemek hem de şeyhi ile görüşmek ve sohbet etmek üzere zaman zaman bu köye giderdi. Yedi senelik bir hizmet ve seyr-i sülûk devresini tamamlayan Halil Efendi, yedi sene süren dervişlik hayatını şöyle tasvir eder: “Kâh firkat, kâh hasret, kâh zevk, kâh hizmet, kâh aşk, kâh şevk.” Pir Mehmet Efendi vefatından bir süre önce Halil Efendi’ye tâc ve hırkayı giydirerek halîfelik görevini vermiş, 1199/1785’de vefât etmesi üzerine Halil Efendi irşâd için Bursa’ya gelmiştir. Bursa’da bir yandan pamuklu şeyler dikerek geçimini sağlarken bir yandan da tarîkat faaliyetlerini sürdürmüştür. Dervişlerin sayısı her geçen gün arttığı için dostlarının da yardımıyla Deveciler Kabristanı civârında Hasanpaşa Mahallesi’nde bulunan evini zaviyeye dönüştürmüştür. Halil Efendi, Dîvân’ında silsilesini de şu şekilde vermiştir: • Sırıllı Kurdçu Mehmed Efendi • Kutub İbrâhim Efendi • Aziz Mahmud Hüdâyî • Üftâde • Hızır Dede • Hacı Bayrâm Velî • Hamidüddin Aksarâyî • … • Hasan Basrî • Hz.Ali • Hz. Peygamber M.Şemseddin Efendi’nin ifâdelerine göre Halil Efendi, fakirlere yardım eden, kimseye el açmayan, geceleri kabir ziyâretlerinde bulunan, rind, kalender-meşreb, hâl ve kemâl sâhibi bir kimseydi. Nefesi hastalara şifâ, zâviyesi de adeta bir şifâhane idi. Kaynaklardan ve eserlerinden anlaşıldığına göre Hasan ve Hüseyin adlarında iki oğlu, Fâtıma adında bir de kızı vardır. Dîvân’da “oğlum”, “kızım” diye bahsettiği ve ölümlerinden duyduğu hüznü dile getirdiği pek çok isim bulunmakta, fakat bunların öz çocukları olup olmadığı hususu tespit edilememektedir. Ramazan 1235 (21 Nisan 1820)’de22 vefât ederek dergâhına defnedilmiş, ancak 1960 yılında Belediyece türbesinin üzerinden yol geçirilmesi sebebiyle kabri Zindankapısı kabristanına nakledilmiştir. Eserleri 1- Divan 2- Hadiyul Uşşak 3- Divan-ı Salis 4- Mezburatul Hakayık 5- Velayetname Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Mehmet Emin Kerküki
Bursa – Veled-i Habib camii bitişiğinde Mehmed Emin Efendi, 1140/1727 yılında Kerkük’te doğmuştur. Medrese ilimlerini tahsil etmiş, babasının vefatından sonra Urfa’ya amcasının yanına gelmiştir. Urfa’da divan katipliğine tayin olunmuş, aynı zamanda Hemevîzade Şeyh Abdünnebi Efendi’ye intisab etmiş ve icazet almıştır. Şeyh Efendi kendisine İstanbul’a gitmesini tavsiye etmiş, Mehmed Emin Efendi de bir yıl Halep’te kaldıktan sonra, önce Diyarbakır’a sonra da İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Ragıp Paşa yanında katiplik yaparken, Neccarzade Hacı Rıza Efendi’nin halifesi, Kalekapısı Mevlevîhanesi postnişini Tazıcıbaşızade Mehmed Âgâh Efendiye intisab etmiş, hilâfet aldıktan sonra şeyhin torunuyla evlenmiş ve Kalekapısı civarında bir evde mürîdleriyle ilgilenmiştir. Mehmed Emin Efendi, 1193/1779’da Bursa’ya gelmiş, Hisar’da Şehadet Camii yakınında, Sarızade konağını satın almış ve bir müddet mürîdlerine burada sohbette bulunmuştur. Bir kaç yıl sonra İstanbul’a dönmüş fakat zaman zaman Bursa’ya gelmiş, 1216/1801 yılında dördüncü defa Bursa’ya gelişinde de Veled-i Habib Mescidine minber yaptırarak cami hâline getirmiş, bir kütüphane kurmuş, hemen yanındaki Hacı Abdullah Ağa konağını satın almış, bazı ilaveler de yaparak Nakşibendî dergâhı haline getirmiştir. 1219/1804 yılında İstanbul’a dönmüş, Ayazağa Sarayına yerleşmiş, burada günden güne şöhreti artmış fakat, 1222/1807’de Sultan Selim tahttan indirilince, siyasi karışıklıkların da tesiriyle yine Bursa’ya dönmüştür. 1228/1813 yılında vefat etmiş ve tekke civarında yaptırılan türbeye defnedilmiştir. Tekke, ibadethane ve kütüphanesiyle birlikte Sultan Abdülmecid tarafından 1848 yılında tamir ettirilmiştir. Bursa Dergâhları’nda Mehmed Emin Efendi’nin Mergubü’s-Sâlikîn isimli bir eserinin olduğundan bahsedilmekte ise de bu eser, halifelerinden Abdüllatif Efendi tarafından kaleme alınan sohbetler olmalıdır. Halifeleri Mehmed Emin Efendi, eser yazmak yerine insan yetiştirmeyi tercih eden mutasavvıflardandır. Halifelerinden tespit edilenler şöyle sıralanabilir: 1. Ahmed Gazzî Dergâhı Şeyhi Abdüllatif Efendi: Ahmed Gazzî Dergâhı’nın üçüncü postnişini olan Abdüllatif Efendi ilk tahsilini, devrin meşhur alimlerinden Ebubekir Efendi, Ali Behcet Efendi ve Ali Sadık Baba’dan tamamladıktan sonra, tekkenin ikinci postnişini ve dedesi Mustafa Nesib Efendi’den Celvetî ve Emin Efendi’den Nakşî icazeti almış, tekkede Hatm-i Hacegân da icra etmiştir. Şeyh, Bursa’nın en çok eser veren mutasavvıflarındandır 2. Eşrefzade Dergâhı Şeyhi Necmeddin Efendi: Tekkenin on ikinci postnişini olan Necmeddin Efendi, kardeşi Safiyyüddin Efendi’nin vefatından sonra müstakil olarak şeyhliğe devam etmiş, 15 yıl şeyhlik yaptıktan sonra 1218/1803 yılında vefat etmiştir. Emin Efendi’den hilâfet almasına rağmen tekkede Eşrefî ayini yaptırmaya devam etmiştir. 3. Emirsultan Dergâhı Şeyhi Hacı Ahmed Efendi: Yağcızade Hacı Ahmed Efendi olarak bilinmektedir. Tekkenin yirminci postnişinidir, 1261/ 1845’de vefat etmiş tekke haziresine defnedilmiştir. Hacı Ahmed Efendi’den sonra Emirsultan Dergâhı Nakşî dergâhı hâline gelmiştir. 4. Münzevî Dergâhı Şeyhi Mehmed Emin Efendi: Dergâhın dördüncü postnişinidir. Üçüncü postnişin Ahmed Efendi de Emin Efendi’nin halifelerindendir. 5. Üsküdar Selimiye Dergâhı Şeyhi Ali Behcet Efendi 6. Mesnevîhan Hoca Hüsam Efendi: İstanbullu olup 1280/1863’te vefat etmiştir. Mesnevî’nin başından bazı beyitleri, Buharî’nin baştan on beş cüzünü ve Tirmizi’nin Şemail-i Şerif’ini şerh etmiştir. Bu isimlerden başka, Bakırcılar Kethüdası Nüzhet Osman Efendi, Kaltakcızade Halil Efendi, Neşet Efendi, Mustafa Vahyi Efendi, Bekir Efendi, Hasan Efendi ve Keşfî Efendi de Mehmed Emin Efendi’den hilâfet alanlar Arasındadır. Eminiyye Dergâhın Postnişinleri Eminiyye Dergâhı’na Emin Efendi’den sonra oğlu Ubeydullah Efendi postnişin olmuşsa da aynı yıl İstanbul’da vefat etmiştir. Daha sonra Dergâh’a Keşfî Efendi postnişin olmuştur. Kırımlı olan Keşfî Efendi, memleketinde ilk tahsilini yaptıktan sonra İstanbul’a gelmiş, tasavvufa meylederek, Mehmed Emin Efendi’ye intisab etmiş, 25 yıl hizmetinde bulunmuş, icazet almış ve Dergâh’ta 8 sene vekâleten şeyhlik yapmıştır. 1223/1818’de vefat edip tekke haziresine defnedilmiştir. Pek çok kitabını Ulucami Kütüphanesine vakfetmiştir. Dördüncü postnişin Mehmed Emin Efendi’den sonra Ahmed Bahaeddin Efendi babasının yerine postnişin olmuş, 1293/1876 yılında toplanan Meclis-i Mebusan’da Reis Vekilliğine seçilmiş ve 1313/1876’da vefat etmiştir. Dergâh’ta 1334/1915’te vefat eden Mehmed Agah Efendi’den sonra, son postnişin Reşad Efendizade Rauf Bey olmuştur. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Keles Türbeleri
Bursa – Keles İlçesindeki Türbeler Kayadibi Dedesi Keles’in Davutlar Köyü’nün Kayadibi Mahallesi’nin 600 m. kuzeyinde bulunmaktadır. Her birisinde farklı bir uygulamaya rastlanan türbeli dedelerden birisi de Kayadibi Dedesi’dir. Türbede birisi Hızır Ali Baba digeri esi Ayse Nine’ye ait olduğu düşünülen betondan yapılmış iki adet mezar bulunmaktadır. Civar köylerde yasayanlar dedeyi Kayadibi Dedesi olarak bilmektedir. Dedenin bakımını üstlenen ve ocak sahibi olduğunu söyleyen aile, türbede yatan iki kişiden birinin adının Ali oldugunu, Ali Dede veya Hızır Ali Baba seklinde anıldığını, diğerinin de eşi oldugunu ve Ayşe Nine diye bilindiğini beyan etmektedir. Burada medfun bulunan bu kisilerin Orta Asya’dan geldiğini, kendi ailesinin de bu aileden “El almış” oldugunu, yani ocak sahibi olduklarını söylemektedirler. Ocak sahibi olarak nitelendirilen aile ve sülalesine “Tekesinler” denilmesinden hareketle, geçmişte ailenin bir tekkeye intisaplı olduğu ihtimali de akla gelmektedir. Dolayısıyla bu durum aileyi o günün şartlarında kanaat önderi haline getirerek, dinî uygulamaların yürütücüsü konumuna getirmiş ve bu algı sekli hâlâ devam ettirilmektedir. Hızır Ali Baba’ya ait mezarda üç adet büyük, eşi Ayse Nine’ye ait mezarda ise üç adet küçük ardıç ağacına ait kökler bulunmaktadır. Tokmak görüntüsündeki bu ağaç köklerinin dede sahibi aileye dedelerinden kaldığı belirtilmektedir. Rüstem Çavus Dedesi Keles’in Dağdibi Köyünde, köy içinde yer almaktadır. Rüstem Çavus’un, Bursa’nın Osmanlılar tarafından fethi sırasında kahramanlıklar göstermiş bir alperen olduğu düşünülmektedir. Bu adlandırma diğer köylerdeki dede düsüncesinin aksine cengâver bir yigit tasavvuruna dayanmaktadır. Kendisinden, Osmanlı Dönemi’nin yiğit bir asker pasası olarak bahsedilmektedir. Onun asker olması, dede kültüründe yer almasına, ermiş ya da mübarek bir kişi olmasına engel degildir. Başka dede ve yatırlarda görülen uygulamalar bu türbede de karşımıza çıkmaktadır. Fark sadece, kabirlerde yattığı farz edilen kişilerin hikâyesine mecz edilmiş hayal gücünün, mantıki bir silsile ile sunduğu ve yaşanmış olma ihtimali bulunan hayat motiflerinde gizlenmektedir. Sahan Baba (Sahan Dede) Keles’in Kıranışıklar Köyü’nün 1 km kadar doğusunda, köy mezarlığının içinde bulunmaktadır. Türbede medfun bulunan Sahan Baba’nın da yöredeki diğer yatır ve türbelerde olduğu gibi kimliği ve kişiliğiyle alakalı bilgiler bulunmamaktadır. Diğerlerinden farklı olarak ‘Baba’ lakabı verilmiş olmanın yanında türbe mimarî yönden de oldukça farklı bir üslup ve tarzda insa edilmiştir. Bu yönüyle türbe yöredeki türbelerden tamamıyla ayrılmaktadır. Sarıkız Dedesi Keles Dağdemirciler Köyünün kuzeyinde tarlalara giden yolların başlangıcında, iki yolun kesiştiği bir noktadadır. Yöredeki kadın evliyalardan birisidir. Bu köyden olmadıgı, baska diyarlardan gelerek buraya yerleştiği ve özellikle kadınlara çok faydalı bilgiler verdigi bir efsane olarak anlatılmaktadır. Ayrıca hamile kadınları ve bebeklerini koruduğuna inanılmaktadır. Şeyh Turabi Keles Denizler Köyü Sarıyar mahallesine ait caminin haziresinde yer aldıgı yöre halkı tarafından söylense de kabri orada degildir. Yörede mezarı bilinmeyen ama kimliği çok az bilinen yaşamış zatlardan birisidir. Döneminde medrese hocası ve zaviye şeyhi olmuş, âlim ve fazıl birisi olarak bilinmektedir. Kaynaklarda bu köyde bir zaviye olduğu belirtilmekte, cami haziresinde yer alan kabirlerin mezar taşları okunduğunda onların Şeyh Turabî Efendi’ye intisaplı zaviye şeyhleri ve müritleri olduğu anlaşılmaktadır. İplikçi Dede Keles Epçeler Köyü mezarlığındadır. Zamanında köyleri dolaşarak iplik satan bir pir-i fani olarak tasvir edilmektedir. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Büyük Orhan İlçesi Türbeleri
Bursa – Büyük Orhan İlçesindeki Türbeler Durhasan Dede Büyükorhan ilçesine bağlı Durhasan Köyü’nün 2 km kadar kuzeyinde, çamlar içinde bir tepede yer almaktadır. Büyükorhan’a baglı Durhasan Köyü’nde dede telakkisi oldukça değisiktir. Durhasan Dede adıyla maruf dede için iki ayrı mekân tasavvur edilmektedir. Köyün 2 km kadar kuzeyindeki tepedeki türbe ile köyün alt kısmında bulunan ve “Namazlagı Deresi” dedikleri yer, dedeye ait bir alan olarak düşünülmektedir. İnsanların nazarında dedenin ruhaniyetli olusu sebebiyle köyün hem dere, hem de tepe yerini kullandığını düsünmektedirler. Dedeyi konumuz açısından degisik ve emsalsiz kılan asıl özellik, onun türbesinin yapılış hikâyesinde yatmaktadır. Birkaç yıl önce türbe haline getirilen dedenin bu hikâyesi yöredeki diğer dede ve yatırlarla alakalı genel bir ipucu sunması yönüyle de oldukça önemlidir. Yörenin tamamında yasanan dede kültünün ortaya çıkısı ve bu kültün etrafında peyderpey gelistirilen dinî mahiyetli tutum ve davranışlara misal olması yönüyle Durhasan dedesi güzel örnektir. Dede eskiden beri bilinmektedir. Öyle ki 60 sene önce dedenin bulundugu alanı kazan kisiler hâlâ yasamaktadırlar. Onların anlattıklarına göre; yıllar önce dedenin yerini define bulmak umuduyla kazmak istemişlerse de bunu başaramamıslardır. Çünkü dede mezarı diye belirtilen yer sert kayalık (kazan kisiler yivli tas diyorlar) bir yerdir. Ayrıca mezar sekil ve yön olarak islami geleneğe uygun da degildir. Yani ölülerin kıble hiza alınarak gömülme tarzının tersi bir durum söz konusudur. Sonraki yıllarda dede yeri ile kimse ilgilenmemiş, dedenin yeri neredeyse kaybolma durumuna gelmiştir. Bursa’ya bu köyden göç eden bir aileye komsu ve başka sehirden gelme ve Hoca diye bilinen bir kadın, 2002 yılında, Durhasan Dedeyi rüyasında gördüğünü söyleyince durum tersine dönmüstür. Kadın rüyasında dedenin bulunduğu yeri görür ve Durhasan Köyü’nden olan komsularına “Sizin Hasan adında bir dedeniz var ve üzeri açık degil mi?” diye sorar. Öyle ki orada bulunan agaçları ve araziyi oldugu gibi tarif eder. Bu tarif rüyanın doğru ve kutsî bir anlam taşıdığının işareti olarak kabul edilir. Hatta dede, kadına “Beni açıkta koymayın, üzerimi örtün!” diyerek de bir istekte bulunmuştur. Durhasan Köyü’nden olan komşularını harekete geçiren kadın, hemen türbe yapılmasını ister ve ilk bagısı da 50 ytl. (yaklasık bir çeyrek altın tutarı kadar para) olarak kendisi yapar. Bununla da kalmaz; mezar bittikten sonra baş kısmına konulacak kavuğu da İstanbul’a sipariş eder. Dönemin köy muhtarı da meseleye sahip çıkar. Şehirdeki diğer köylülerin de yardımıyla türbe ve mezar yapımı için gerekli malzeme alınır. Sıra mezarın yerini belirlemeye geldiginde daha önce o köye hiç gitmedigi halde rüyayı gören kadın yine devreye girer. Dedenin bulunduğu farz edilen mevkideki büyük mese agacı esas alınarak kadın cep telefonuyla oradakileri yönlendirir ve bugün var olan türbesinin olduğu yer dedenin mezar yeri olarak tespit edilir, üzeri de türbe ile örtülür. Köyde türbe olarak yapılan yerde, dedenin bulunma ihtimali olmadıgına inanan birçok kimse de bulunmaktadır. Ama yine aynı köyden baska birilerinin inanç ve gayreti de hiç yokken ortaya dinî içerikli bir yapı çıkarmaktadır. Bu köyde karsılasılan tipik durum aslında tek misal degildir. Orhaneli hudutlarında kalan “Ürküten Dede” ile yine Orhaneli’nin Deliballar Köyü’ndeki dedenin hikâyesi de benzer ögelerle aynı argümanlara dayanmaktadır. Osman Dede Büyükorhan Armutçuk Köyü. Büyük bir din âlimi ve fazıl bir kişi diyenler olduğu gibi, bir ağanın yanında çobanlık yaparken gösterdigi kerametlerle ünlenen biri diyenler de bulunmaktadır. Yörenin tarihi ve en gelişmiş emtia ve hayvan pazarını onun kurduğunu herkes kabul etmektedir. Ayrıca pazaryerindeki Cuma camii’nin yapımında gösterdiği kerametleri de çok sık anlatılmaktadır Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Şerife Nine Türbesi
Bursa – Selçukgazi Köyü Şerife Nine Türbesi, Selçukgazi köyü mezarlığındadır. Gemlik köylerinden bir askere Kıbrıs Savaşının en sıcak zamanı cephede ateş hattında savaşırken, bir kadın gelerek siperdeki yerini değiştirmesini söyler. Hemen sonra düşmanın o bölgeye yaptığı yoğun top ateşi ve mermilerinden kurtulmuş olur. Asker, kadına kim olduğunu sorar. Bursa Selçukgazi Köyü’nden Şerife Nine olduğunu söyler. Terhis olduktan sonra nineye ziyarete giden asker, köyde bu isimde bir ninenin olmadığını, yalnız Şerife Nine’ye atfedilen bir mezar olduğunu öğrenir. Başından geçenleri anlatınca, Selçukgazi köylüleri, ninenin üzerinde ahşap bir sundurma bulunan basit mezarına şimdiki kubbeli türbeyi yaparlar. Türbesi köy mezarlığı içindedir. Daha önceleri ninenin mezarına uzak mesafede bulunan çeşmeye gittiğinin görüldüğü rivayeti üzerine türbe duvarının dışına bitişik bir de çeşme yapılmış. Başka bir rivayete göre Kurtuluş Savaşı sonrası köyü terk eden Yunan askerleri köyü yakmak istemişler fakat ninenin inayetiyle yakamamışlar. Köyün kuruluşu ile ilgili olarak; aslında köy şu haliyle çevreye hâkim yerinin batısında, Kayapınar Boğazında veya güneyindeki Kavaklar bölgesinde(mahkûm mevkiler) kurulmak istenmiş, fakat evlerin temelleri belli bir seviyeye ulaşınca kendiliğinden yıkılır. Bu sıralar Şerife Nine köyden bazılarının rüyasına girer ve köyün tepeye kurulmasını söyler. Şerife Nine’nin ziyaretine daha çok Gemlik köylerinden geliyorlar. Adağı olan yerine getiriyor, türbesinde mevlit okutuyor, şeker bisküvi dağıtıyorlar. Daha önceleri adak kurbanları kesiliyormuş. Ayrıca mezarından toprak alınıp cilt hastalıkları olanlara götürülüp toprağından sürülüyor. Alınan toprak daha sonra geri getiriliyor. Getirmeyenlerin rüyalarına giren nine onları korkutuyor. Vaktiyle köy bölgesinden sorumlu jandarma karakolunun komutanı türbeyi kapatmak istemiş, daha sonra kızı hastalanıp derman bulamayınca Şerife Nine’nin mezarına getirdiği ve şifa bulduğu, önceki davranışı sebebiyle pişman ve mahcup olduğu söyleniyor. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

Ana Sultan Türbesi
Bursa – Keles ile Küçükkavacık Mahallesi arasında Harmancık ilçesine gidilen yolun hemen kenarında yer almaktadır. Yörede bulunan diğer türbelerde medfun bulunduğu farz edilen şahıslar daha çok lakaplarıyla anılırken burada bulunan dede; halk arasında pek bilinmese de Selahaddin Buhari ismiyle maruftur. Bu isimlendirmeye bakarak türbe diğerlerine göre tarihi gerçekliği olan yaşamıs bir sahsa aitmiş gibi dursa da kendisiyle alakalı kaynakta kayıtlı bir bilgiye rastlanmamaktadır. Türbe ise, yapımında sıradan yapı elemanları kullanılmış olsa da mimari açıdan tam bir türbe görünümündedir ve kısmen de olsa türbe yapı geleneğini temsil etmektedir. Türbe biri giriş odası, diğeri iki yatırın bulunduğu oda olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Girişteki odada dedeye ait olduğunu söyledikleri çesitli kaplar, def, tesbih, şamdanlar ve sancak gibi bazı eşyalar mevcuttur. Yörenin tamamında bilinen ve çok rağbet edilen bir dede olduğu için uygulamalardaki zenginlik de hemen kendisini belli etmektedir. Felçliler, sara hastaları, yürüyemeyen, konusamayan ve gelişimi problemli çocuklar, vücudunda çesitli yara ve kasıntı bulunanlar, akıl hastaları dâhil hemen her türden hastalar bu mekâna gelmekte veya getirilmektedir.
Behlül Dede
Buhara ‘dan gelip Bursa ‘da Davud Dede semtinde Çıraklı Dede Zaviyesi ‘ni inşa eden Pir Dede demekle meşhur evlad-ı rasülden Seyyid Behlül hazretleridir İbrahim Edhem ‘in Edhemiyye tarikatına mensub olup zühd ve vera’ sahibidir. Sultan Yıldırım Bayezid Han zamanında Davud Dede ve Ali Mest ile Buhara ‘dan Bursa ‘ya gelip Yıldırım Han İmareti yakınında halen medfun olduğu yerde yerleşip “Çıraklı Derviş ” namıyla meşhur olmuştur. Ekseri geceleri çok sayıda mum ve kandil yaktığı için kendisi ” Çıraklı Dede ” namı ile meşhur olmuştur. Zamanında ikamet ettiği yer bakımlı ve ma’mur bir mahalle olup , bir yaşlı kadının meskeni imiş. Yıldırım Bayezid Han Behlül Dede adına bu yeri almak isteyince yaşlı kadın evini satmak istemez , kendisine evin iki üç misli bedel teklif olunur yine reddeder. Bir gece korkulu bir rüya görür ondan sonra evini satmaya razı olur. Behlül Dede orasını zaviye yapar. Bir müddet sonra vefat edince oraya defnedilir. Türbesi ziyaretgah olup Davud Dede’nin türbesine yakındır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Pars Bey Türbesi
Bursa – Şehre küstü meydanı güneyinde Şehreküstü Meydanı’nın güneyinde, Fevzi Çakmak Caddesi üzerinde yer alan caminin ilk yapısı, II. Murad devrinde, Pars Bey Abdullah oğlu Bedrettin Mahmud tarafından zaviye olarak yaptırılmıştır. ‘Yakub Bey’ zaviyesi olarak da anılır. 1801 (Hicri 1206) tarihinde meydana yangında yanan tekke vakıf evladı Ahmed Baba tarafından günümüz postanenin olduğu yere taşıyarak burada faaliyetlerini devam ettirmiştir. Zaman içerisinde meydana gelen depremler ve değişik nedenlerden dolayı oldukça harap duruma düşen yapı 1980 yılında minaresi hariç olmak üzere tamamen yenilenerek bugünkü son halini almıştır. Caminin yanında yer alan hazire alanında birçok âlim ve ilim adamının mezarının bulunduğu ifade edilir. 1904 yılında açılan cadde ile bir kısmı yolun altında kalmıştır. Aynı yerde Bedreddin Pars Bey ve oğlu Yakup Bey’in mezarları bulunur. Bedreddin Pars Bey’in mezarı türbe içerisindedir. Türbe, cami ile birlikte 1894 yılında Vali Münir Paşa zamanında Hacı Bahaeddin Efendi tarafından onartılmıştır. Pars Bey (Bey Pars) olarak anılan kişi Abdullah oğlu Bedreddin Mahmud Bey’dir. II. Murad döneminde yaşamış, önemli görevler üstlenmiş devlet adamıdır. Aslının örneği Topkapı Müzesi’nde olan 14.9.1445 tarihli vakfiyesi bulunur. Kozca/ Umur Bey Köyü ve Mazder Köyü’nü hayır işlerine ve Şehreküstü’nde bulunan zaviyesine vakfeylemiştir. Gemlik Umurbey’de mektep ve cami yaptırmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Karşı Duran Süleyman Türbesi – Nimel Çeyş
Bursa -Muradiye Külliyesi Karşısında Türbe Rumeli ve Anadolu beylerbeyliği, Amasya valiliği, Semendre beylerbeyliği görevlerinde bulunan, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’un ilk subaşısı Süleyman Paşa’ ya aittir. Süleyman Paşa aynı zamanda Çakır Ağa’dan sonra Bursa subaşısı olmuş, İstanbul kuşatmasında Fatih Sultan Mehmed’e defterdarlık yapmıştır. Kare planlı olan türbenin duvarları kesme taş ve tuğladan örülmüştür. Üzeri kubbe ile örtülüdür. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Mükrime Hatun Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesi Türbe, II. Bayezid’in oğlu Şehzade Şehinşah’ın eşi ve Şehzade Mehmed’in annesi Mükrime Hatun’a (Dulkadiroğlu’nun kızı, ölüm 1517) atfedilmiştir. Türbe Şehinşah tarafından Mükrime Hatun’un vefatından evvel yaptırılmıştır. Kare planlı olarak inşa edilen türbe, sekizgen kasnak üzerine oturtulan kubbe ile örtülmüştür. Duvarları bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğla ile örülüdür. Türbe içi oldukça sade bir kalem işi ile bezenmiştir. Geniş bir yazı kuşağı içinde celi sülüs tarzında yazılı Âyet-el Kürsî, yapının içini çepeçevre dolanmaktadır. Mihrap üzerinde ayetler ve Esma-i Hüsna’dan örnekler yer alır. Kapısı kündekâri tekniğiyle yapılmıştır. Yapıda Mükrime Hatun’un sandukasının yanı sıra Sultan II. Beyazıt’ın oğlu Şehzade Korkut’un (1465– 1513) ve Şehzade Alemşah’ın kızı Fatma Sultan’ın (1495–1522) sandukaları bulunur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Molla İlyas
Bursa – Pınarbaşı semti dağ sokak 43 nolu evin bahçesi Fatih dönemi âlimlerinden olan Molla İlyas , Fatih Sultan Mehmed’in hocalarındandır. 1511 yılında vefat etmiştir. Pınarbaşı Semti’nde, Dağ Sokak’ta, 43 no’lu evin bahçesinde metfun bulunan bu zatın kabri, 1994 yılında Osmangazi Belediyesince yapılan düzenleme ile etrafı boşaltılarak demir parmaklıklarla çevrelenmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Hızır Dede ( Mukad Hızır Dede )
Bursa – Üç kozlar dergahının kuzeyinde dik yokuşun üzerinde Hızır Dede, Hacı Bayram-ı Veli halifelerinden Akbıyık Sultan ‘ ın oğlundan istifade etmiş olup Üftade Hazretlerinin mürşididir. Mihaliç (Karacabey) kasabasında geçimini temin için koyun çobanlığı yaparken, soğuktan ayakları donarak muk ‘at (kötürüm) olmuş; bu yüzden kendilerine ” Muk ‘ad ” lakabı takılmıştır. Kötürüm alunca; Başkasının koyununu gütmektense kendi ruhani kuvvetlerimi gütmek daha iyidir. diyerek çobanlık mesleğini bırakmıştır. Maneviyyatı maddiyatına galip gelmiş , ma’sivadan büsbütün sıyrılarak Bursa ‘ya gelip Ulu Cami’nin kuzey-batı köşesindeki eski minare dibinde Vaiziye medresesinde bir hücrede münzevi olup bir başka rivayete göre de , ailesi ile birlikte gelip Pınarbaşı’ nda bir Evde ikamet ederek mücahede ve riyazet ile vaktini geçirmiştir. Hüsameddin Bursevi; “Hızır Efendi Hazretleri, bir ulu kimse idi ki, vasilinden (Hakka erenlerden) olup nice zaman Hacı İbrahim Sultan Hazretlerine hizmet edip irşada mücaz olduklarından (irşadla görevlendirildiklerinden) sonra ehilleri ile Bursa’ya nakledip Pınarbaşı semtlerinde bir eve sakin olup, geçimlerini temin için kasaplardan bazılarının koyunlarını güderlerdi. İşi itibariyle Çoban Şeyh denilip sonra fariğ olup (işini bırakıp) hane-i saadetlerinde mütekaid (emekli) olmuşlardır.” der. Mustafa Bahadıroğlu’nun yabancı yazarlardan Steinherr’in bu konudaki doktora tezine getirdiği eleştirilere katılmamak kabil değildir. Steinherr, Hızır Dede’nin Moldavya {Boğdan)’lı olup, Fatih Sultan Mehmed tarafından Boğdan ‘ a yapılan bir sefer (881/1476) esnasında esir alınarak Anadolu ‘ya getirilmiş olabileceğinden bahisle, O’nun muhtemelen Hıristiyan bir aileden geldiğini, baskıyla müslüman olduğunu, eski adı Elias (İlyas) iken din değiştirince adını da Hızır olarak değiştirmiş olabileceğini, hatta Hızır Dede’nin Anadolu ‘ya daha önce de gelmiş olma ihtimalinin bulunduğunu söylemektedir. Ancak maalesef bu iddialarına mantıklı bir delil sunamamıştır. Münzevi bir hayat yaşayarak halk içine pek karışmamış olmasından Hızır Dede’ nin kendisi ve ailesi hakkında kaynaklarda fazla bir bilgiye rastlanmamaktadır. Gerek tarih kitaplarında gerekse terceme-i hal bilgisi veren eserlerde hayatına dair bir malumat alamadığımız Hızır Dede’yi ancak müridi Üftade ve Üftade’nin müridi Hüdayi vasıtasıyla kısmen tanımaktayız. Hızır Dede kuvvetli bir medrese tahsili görmemekle beraber, tasavvuf yolunun sırlarına, seyr u sülukün temel esaslarına vakıf olmanın yanı sıra rüya tabiri ve bazı hastalıkların tedavisi gibi, o devirde pek bilinmeyen birtakım bilgilerde mahirdir. Hızır Dede’nin kime intisab edip hilafet aldığına dair de kesin bir bilgiye sahip değiliz. Hasan Kamil Yılmaz doktorasında bir şem’a çizerek bu konuya açıklık getirmeye çalışmıştır. Şöyle ki: 1- Mahmud Hulvi’ye göre; Akşemseddin’in oğlu Hamdullah Çelebi’nin halifesi Muhyiddin Efendi’ den hilafet almıştırr. 2-Hüseyin Vassaf, İsmail Beliğ, İsmail Hakkı Bursevi, Mehmed Fahreddin Efendi ve bunları takip eden diğer müelliflere göre; Hızır Dede, Emir Buhari hazretleriyle görüşmeye gelen Hacı Bayram-ı Veli’yi ziyaret ederek ona intisab etmiş. Hilafetle görevlendirilince, erbab-ı istidadı cezb etmeye başlamıştır. Fakat Şakaik-ı Nu’maniyye’de Hacı Bayram’ın halifeleri arasında Hızır Dede’nin adı zikredilmemiştir. Ayrıca 913/1507 tarihinde vefat eden Hızır Dede’nin, 833/1430 yılında ölen Hacı Bayram-ı Veli’den hilafet alabilmesi için bir asırdan fazla yaşamış olması gerekir. Yirmi yaşında ve Hacı Bayram’ın son zamanlarında hilafet aldığı düşünülürse, vefat ettiğinde yüz yaşında olurdu. Onun için bu biraz daha uzak ihtimaldir. 3-San Abdullah’a göre; Akbıyık’tan (öl. 860/1456) icazet almıştır. Akbıyık Sultan ve Emir Sikkini ile de sohbetlerde bulunmuş, Hazret-i Üftade’yi irşad etmiştir . 4-Mehmed Mecdi Efendi , Atai ve Kamil Kepecioğlu’na göre; Akbıyık’ın oğlundan icazet almıştır . 5-Mehmed Gülşen’e göre; Rüstem Halife’den icazet almıştır. Bu bilgileri değerlendiren Haririzade Kemaleddin Efendi, Hızır Dede’nin Akbıyık’tan (860/1456) inabet almış olmasının tarih olarak daha uygun göründüğünü ifade etmekte; Hasan Kamil Yılmaz da, Cemaleddin Server Revnakoğlu’ nun da iştirak ettiği bu görüş doğruya en yakın olsa gerektir demekte; Mustafa Bahadıroğlu, Akbıyık ve Hızır Dede’nin Bursa’da ikamet etmeleri bakımından bu görüşün uygun olacağını düşünmekle konuya açıklık getirmiş olmaktadır. Baldırzade ‘ nin ifadesine göre; Üftade Efendi, hizmetlerinde bulunduğu esnada Şeyhi Hızır Dede kendisine bir gözlük verip: “Al bunu muhafaza eyle, sana ihtiyaçlarını gidermek için canib-i gaybden hergün on beş akçe gelir.” diye buyururlar. Onlar dahi tereddüt ile cevap verince; her yanı ıztırab ile dolan Hızır Dede hazretleri alıp gözlüğü yanlarında bulunan bir çalılığa atar. Bir nice müddet sonra, bir gün Üftade Efendi sarığını çözdüğünde aynıyla zikredilen gözlük sarık içinde çıkar ve merhum Üftade Efendi bundan böyle tesirli duaları ve ilmi yazılan ile şöhret olur. Kutbul- ‘arifin merhum Üftade Efendi’yi terbiye ile hakikat derecesine vasıl eden Şeyh Hızır Dede’ nin büyüklüğü buradan anlaşılmaktadır. Kendi halinde sükunetli bir hayat yaşayan Hızır Dede Baldırzade ve Mehmed Fahreddin Efendi’ye göre; 900/1495; Hüseyin Vassaf’a göre 910/1504; Hasan Kamil Yılmaz’a göre 918/1512 tarihinde alemi bekaya intikal etmiştir. Ancak bu tarihler tetkik edildiğinde bunların uygun olamayacağı 895/1490’da doğan, kendi beyanına göre şeyhi Hızır Dede’nin on sekiz yaşındayken irtihal ettiğini belirten Üftade’nin ifadesinden Hızır Dede Hazretlerinin Kamil Kepecioğlu’nun belirttiği gibi 913/1507 tarihinde vefat ettiği anlaşılmaktadır. Kabr-i şerifleri bazı eserlerde; Pınarbaşı Kabristanı’nın üstünde Kuzgunluk Mahallesi’nde Üçkuzular (Üçkozlar) zaviyesi altında Gar-ı Aşıkan (Aşıklar Yurdu) denilen, Emir Sultan Hazretlerinin Medine-i Münevvere’ den manevi işaretle geldiği zaman Bursa’ da halvette kaldığı (kabristan) derin mağarada rahmet-i rahmandır, denilmekte olup Mehmed Fahreddin Efendi kabr-i şerifin mağlum olmadığını ifade etmekte ise de hal-i hazırda yol kenarında alçak bir evin saçak altındadır. Bu kabristan maalesef devrin valisi tarafından muhacirlere yerleşim alanı olarak açılmış , ilgi ve alakasızlıktan kabr-i şerifleri yol kenarında bir saçak dibinde kalmıştır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Gül Çiçek Hatun Türbesi
Bursa – Yahşibey Mahallesi dere sokak yahşibey çıkmazı Yahşibey Mahallesi Dere Sokak, Yahşibey Çıkmazı’nda bulunan türbe, I. Murad Hüdâvendigâr’ın eşi Yıldırım Bayezid’in annesi Gülçiçek Hatun’a aittir. Yapılış tarihi 1399 veya 1400 yıllarıdır. Üzeri kubbe ile örtülü olan Türbenin duvarları tuğla ve kesme taş ile örülmüştür. Türbe içerisinde kime ait olduğu bilinmeyen 3 kabir daha bulunmaktadır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Hacı Şeyh Muhammed İzzeddin Safiyullah Efendi
21 haziran 1867 tarihinde batuma bağlı hulo kazasının gorcomi köyünde doğdu. Calioğullarından ahmetin oğludur. Dedesinin ismi Süleyman onun babası selim efendidir. İlk tahsilini Batum da yaptıktan sonra 1887 senesinde istanbula geldi. 1896 sensinde Batum’dan tamamen alakasını keserek hicret etti. Fatih bahri sefid ayak kurşunlu medresesinde eğitim gördü. 1901 de Mustafa efendiden icazetname aldı.1906 da Uşşaki tarikatı şeyhlerinden Mustafa Safi Efendi ‘ye intisab etti. 1916 senesinde şeyhinden icazet aldı. 1902 ve 1908 senelerinde hacca gitti. Ayrıca Şam,Kudüs ve Mısır gibi İslam beldelerini gezdi. Ruus imtihanında hamidiye ruusunu kazandı ve 1900 de inegölde hoca karyesi hamidiye medresesi müderrisliğine tayin edildi. İnegölde müderrisliğin yanı sıra tasavvuf hizmetinide yürüttü. Halkın fevkalade teveccühüne mazhar oldu. İstanbul’da keçeciler Şeyh Bedreddin dergahının inhilaliyle buraya tayin edildi. Birkaç sene burada meşihat hizmetinde bulunduktan sonra tekrar inegöle döndü. İnegölde hem müderrislik hemde bursa vilayet genel meclisi azalığı yaptı. İlmiyle amil ve fazıl bir zat olup, bölgede Uşşaki tarikatının yayılmasında hayli hizmetleri oldu. İzzeddin efendinin medrese ve dergahı yunan istilasında yanmıştır. Batumlu Karayusuf adında bir halifesi var idi. 1926 senesinde üçüncü defa hacca gitti. 1928 senesinde Yenişehir müftüsü kamil efendiye hilafet verdi. izzeddin efendinin Arapça,Türkçe,farsça ve gürcüce okuma yazma bildiği sicilinde belirtilir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

Uşşaki Şeyhi Hacı Yusuf Efendi
Bursa – İnegöl – Hilmiye Köyü Hacı Yusuf Efendi Gürcistan’dan gelmiş bir zattır, inegöl’ün Hilmiye Köyüne yerleşerek irşad Vazifelerine burada devem etmiştir. Babasının adı Şerif, anasının adı Hürban’dır. Doğum tarihi 1282 H.\1860 M.,vefat tarihi 24.03 1955 olarak geç mektedir.Doğum yeriBatum’dur. Hacı Mezarcı Mehmet Efendi mürididir. Halleri anıldığında, tespihi elinden bırakmadığı söylenmektedir. Türbesi inegöl’ün Hilmiye köyündedir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

Kasım Efendi Hazretleri – İnegöl
Bursa – İnegöl – Kasım Efendi camii İnegöl’ün Kadiri Seyhleri’nden Kasım b. Şeyh b. İlyas b. İdrisi El-Antaki Faziletli, meşhur şeyhlerden ve Kadiri Tarikatı’nı kuran Pir-i A’zam Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin torunlarından bir zattır. Künyesinden anlaşıldığına göre Antakya’da doğmuştur. Beyazıd-ı Veli Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi alimlerindendir. Antakya’da ikamet ederken, aldığı manevi işaretle Bursa’ya gelmiş; Hacı İlyas Camii civarında ve Muradiye’de ikamet etmiştir. Daha sonra İnegöl’e gelerek Hicri 921, Miladi 1535 tarihinde bugün kendi adı ile anılan Kasım Efendi Camii’ni yaptırmıştır. Vefat tarihi olan Hicri 921, Miladi 1535 tarihine kadar İnegöl’de yaşamıştır. Kasım Efendi Hazretleri ömrünün son yıllarını İslamiyet’e, tasavvufa ve ahlaka dair coşkulu vaazları ile İnegöl halkını irşad ederek geçirmiştir. Yaptığı camiinin doğu tarafına defnedilen Kasım Efendi Hazretleri’nin sandukası, daha sonra camiinin genişletilmesi ile camii içinde kalmıştır. Hicri 902 tarihinde otuz iki bölümden oluşan İslam-i tasavvuf ve ahlak konularını içeren Cevahirül-Ahbar adında bir kitap yazmıştır. Kasım Efendi Hazretleri, yaşadığı devirde “Noktacı” unvanı ile meşhur idi… Yiğitbaşı hulefasından İzzeddin Aliyyü-l-Karamani Essaruhani ’nin halifesidir. Halveti Tarikatı’nın şeyhi idi. Muhammed Muhyiddin Karahisari, Kasım Efendi Hazretleri’nin halifesi olup İbn-i Noktacı namı ile meşhurdur. Bu zatın Araisü-l Vusül isminde Üsül-ü Aşere Şerhi vardır. Bursa’da Ahmet Paşa-yı Fenari zaviyesinde medfun bulunan Şeyh Hayreddin Efendi, Muhammed Muhyiddin Efendi’den icazetlidir.(Kaddessallahu Esrarahüm) Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

Turgut Alp
Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde Osman Gazi’nin kumandanlarından olup aynı zamanda O’nun istişare meclisinde de bulunmaktadır. Pek çok savaşta bulunmuş ve faydalı olmuştur. Osman Gazi , İnegöl’ün fethi için Turgut Alp’i görevlendirmişti. (1299) Osman Gazi , Bilecik ve Yarhisar’ı kolaylıkla fethinin doğurduğu şaşkınlık ve düşmanın maneviyatının sarsılmasından faydalanmak için derhal Turgut Alp’i bir miktar süvari kuvveti ile İnegöl üzerine yolladı. Turgut Alp bu kaleyi savaşla zaptetmeyi başardı , kalenin tekfurunu ve aldığı ganimeti ise Osman Gazi’ye getirdi. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Külhani Baba Türbesi
erzurum – şeyhler hamamı avlusunda Külhani Baba türbesi , Şeyhler Mahallesinde, Şeyhler Hamamının bitişiğindedir. Türbeye hamamın içerisine girişte sola açılan bir kapıdan girilir. Cadde üzerine açılan küçük bir penceresi vardır. Türbede sandukalı bir mezar bulunur, kitabesi yoktur. Burada yatanın Külhani Baba olduğu söylenir. Külhani Baba devrinin büyük sofilerindendir ve hamamın külhanında ikamet ettiğinden bu ad ile anılır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde 17. Yüzyıl Erzurum’undan bahsederken, marifet sahibi esnafları belirtir, daha sonra ”Sefer, Siyami ve Külhani Ahmed Dede cezbe ehli Erzurumlu meşhurlardı” der. Külhani Ahmet Dedenin bir gecede iki yüz rekat namaz kıldığı, kazandığı günlük yevmiyesinin kendi ihtiyacı kadarını harcayıp kalan kısmını talebelere ve ihtiyaç sahiplerine dağıttığı, söylenir. Başka bir rivayete göre, Külhani Baba Şeyhler Hamamının külhancısıdır. Bir tek mum ile haznenin suyunu kaynatır. Ağası bir gün kendi kendine düşünür. “Bu adam benden yakacak istemez, ama bu hamamın suyunu neyle ısıtır?” Külhani Babayı sorgular. Külhani Baba, “Ağa ne sen sor, ne de ben söyleyeyim”, der. Ağa Külhani Babayı gizlice takip eder, bir de ne görsün!.. Ateş olarak bir mum yakmış, kendisi de post üzerinde namazını kılıyor… Ağa, Külhani Babanın sırrına vakıf olunca Külhani Baba dünyasını değiştirir Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Pabuçlu Kadı Efendi Türbesi
erzurum – ulu caminin batı köşesinde Pabuçlu Kadı , Erzurum’un eski ziyaret yerlerindendir. Halk arasında pabuçla gezdiğinden dolayı Pabuçlu Kadı diye anılırmış. Kabri Foto Modanın olduğu yerde idi. Bilahare Ulu caminin cadde üzeri batı köşesine, nakil edilir. Mezarın kitabesi yoktur. Anlatıldığına göre, Pabuçlu Kadı Erzurum’a kadı olarak tayinle gelir. Bakımsız bir hali vardır, karşılama merasiminde gerekli protokol tam uygulanmaz. Bu sebeple halk pek itibar etmez, gösterilen ilginin az olduğu söylenir. Ziyaretine gelen ahali dalga geçme babında sorular sorar. O da sorulan her soruya cevap verir. Halkın bir ziyaretinde, Kadı Efendiye, “Karasu nehrinin çekilmesinden sonra ovadaki sazlıkları kurbağalar istila etti, kurbağa sesleri gece ve gündüz bizleri rahatsız ediyor. Geceleri uyuyamıyoruz. Bize bir çare bulun”, derler. Kadı pabucunu ayağından çıkarıp uzatarak, “bunu götürüp o mevkie atın. Sizi kadıya şikayet ettik. O pabucunu gönderdi, çevreyi rahatsız etmesinler diye emir etti deyiniz.”, der. Kadının talimatı yerine getirilir. Yöredeki kurbağa sesleri kesilir. Buna şahit olan çevre halkı, Kadı Efendinin keramet ehli olduğuna inanır, ve böylece hürmet eder, itibar gösterirler. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Hasan Basri Türbesi – Erzurum
Abbasiler döneminde Erzurum’a gelip yerleşmiş olan Hasan Basri isimli zat ile Basra’da medfun bulunan Hasan Basri Hazretleri farklı kişilerdir. Kubbeli türbesi zamanla harap olup ortadan kalkmış, vefat tarihini belirten şahidesi kaybolmuştur. Günümüzde bir Mahalle Hasan Basri ismini taşımaktadır.

Öksürük Baba
erzurum – merkez – çift kardeşler caddesi Öksürük Baba türbesi Çifte Kardeşler Caddesinde, Çifte Kardeşler türbesinin 150 m. kadar Karskapı tarafında, cadde aşırı karşısında bulunmaktadır.Caddenin geçirilmesi ile civardaki mezarlık kaldırılmış, bırakılan üç mezar ise yol seviyesinden yukarıda kalmışlardır. Anlatıldığına göre, bir binbaşı tarafından duvarları yaptırılan mezarlar demir parmaklıklar içerisine alınır. Üç mezardan ikisi büyük, birisi küçüktür. İki büyük mezarın yan taşları yekpare olup, bunların yüzlerinde «ayet el kürsi» yazılıdır. Ortadaki, kıbleye taraf olan mezarın yanındaki ikinci mezar ise bir kadına ait olup baş taşının iç yüzünde şunlar okunmaktadır. “Elhakim-i mağfur verhem lisakineti Hazel kabri el merhume.” Mezar taşlarının çevreleri kornişlidir. Bu kornişlerin XIII. yüzyıl Selçuk sitili benzeri oldukları ileri sürülür. Çoklukla halk dilinde ‘gök öksürük’ denilen boğmacaya yakalanmış olanlar ki, bunların ekserisi çocuktur, ziyarete getirilmekte ve ayrıca inatçı öksürüğü bulunan büyükler tarafından da ziyaret edilmektedir. Gelenler bizzat, getirilen çocuklar ise onları getirenler tarafından adlarına dua okunarak üç defa mezar çevresini dolaşmakta ve dolaştırılmaktadır Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Haşiizade Şeyh Hacı Ali Efendi ( Hacı Haşıl Efendi )
erzurum – dutçu köyü Haşii-zade Şeyh Hacı Ali Efendi (1840-1910), ulemadan Hacı Hüseyin Efendi’nin oğludur. 1840 yılında Erzurum’da dünyaya gelir. Kadiri tekkesi şeyhidir. Genç yaşlarında dervişlik yolunu tutarak nefsiyle mücadeleye koyulmuş bir Hak aşığıdır. Hacı Haşıl Efendi ilk medrese öğrenimini amcası Ahmet Efendinin yanında almış olup daha sonra Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin küçük evladı Şeyh Hacı Muhammed Şakir Efendi nin önce talebesi olur, sonra ona intisap eder ve müridi olur. Daha sonra Hacı Haşıl Efend i, Şeyh Hacı Muhammed Şakir Efendi ’nin vefatıyla Kadiri tekkesinin postuna oturmuş ve sayıları bilinmeyen müritleri ve öğrencileri olmuştur. Nakledilir ki, şeyhine olan sevgi ve bağlılığından adeta onun bir parçası haline gelir. Şeyhi ile oturur, şeyhi ile bakar, şeyhi ile söyler. Onun yolunun aşığıdır. Marifetname’yi yanından ayırmaz, bulunduğu ortamlarda hep onu okutur. Yanına gelenlerin hal ve ahvallerini anlar, onlara yasaklardan korunmaları için kurtuluş yollarını anlatır. Haşii-zade Hacı Ali Efendi edep timsalidir. Şeyhinin türbesi orada olduğu için, ömründe bir defa olsun, ayaklarını Hasankale’ye doğru uzatmaz. Sarhoş, Müslim, gayrimüslim demeden rastladığı herkesi irşat etmeye çalışmış, yerdeki bir karıncanın dahi incinmesine müsaade etmemiştir. Birinci Cihan harbinin zuhur edeceğini yirmi yıl önceden müritlerine haber verdiği söylenir. Vefatıyla Erzincankapı mezarlığına defin edilir. (Bilal veya Maksut Efendi mezarlığı. Bu günkü Kız Meslek Lisesi, askeri lojmanlar, ordu evi ve ordu pazarı mevkii). Bilahare şehir düzenlemesi sebebiyle müritlerince Tuzcu (Dutçu) köyüne nakil edilir. Hacı Haşıl Efendiden sonra posta oturan Haşii Zade Hacı Ebubekir Efendi, amcasının oğludur. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma
Abdülfettah Enisi Türbesi
erzurum – Merkez – Gazi ilkokulu yanı Abdulfettah Enisi Hazretlerinin (v.1845) kabri, Mahallebaşı – Gölbaşı semtleri arasında Gazi İlk Öğretim okulunun yanındadır. Milletvekili Muhyettin Aksak, Yakutiye Belediye başkanlığı döneminde çevre düzenlemesi yaparak türbeyi açığa çıkarmış, yok olmasını önlemiştir. Türbe kitabesi şöyledir. “ Hulusu kalp ile gel eyle ey can Bulup yaptı anı hayrısı Budur senden Hüdaya mahzü matlab Budur nakdi sarfı gayret eden Fehmi geldi tarihi lafzı üzere Ziyaret Abdülfettahü el Enisi Belirsüz olmuş iken bir nice sel ………. Raht binası Bolulu Mustafa Ağa Sene bin iki yüz altmış iki “ M.1845 Kitabede yatanın Abdülfettah Enisi olduğu belirtilmekte olup, doğum ve ölüm tarihleri mevcut değildir. Ne var ki, burası da zamanla tahribattan nasibini alır. Kitabeden türbeyi Bolulu Mustafa Ağanın yaptırdığı veya tamir ettirdiği anlaşılıyor. Halk arasında bu mübarek zatın Erzurum’a gelen İslam orduları mensuplarından ve Abdurrahman Gazi’nin silah arkadaşlarından olduğu, burada şehit düştüğü rivayet edilmektedir. Ayrıca yörede Arap Baba, Lal Baba diye de anılmaktadır. Bir sıkıntısı olanlar üç hafta cuma günleri hiç kimseyle konuşmadan gelir, türbeyi ziyaret eder Fatihasını okur, duasını yapar, hiç kimseyle konuşmadan evine dönerse, sıkıntılarının Allah tarafından giderileceğine inanırlar. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma
Süleyman Zati Efendi
edirne – keşan Anadolu velîlerinin büyüklerinden. Aslen Geliboluludur. Keşan’da ikâmet ettiğinden, Keşanlı Süleymân Zâtî diye meşhûr oldu. Zâtî mahlasıyla söylediği şiirleri pek hoştur. Doğum târihi ve yeri kesin olarak belli değildir. 1738 (H. 1151) senesinde Keşan’da vefât etti. Süleymân Zâtî , Bursalı İsmâil Hakkı hazretlerinin talebelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri hocasından öğrendi. Hocası tarafından Gelibolu’ya gönderildi. Kendisi bunu şöyle anlatır: “Hocam İsmâil Hakkı hazretleri ile m. 1713 senesi başlarında Şam’dan Üsküdar’a geldiğimizde, tasavvuf büyüklerinin âdeti olduğu üzere, hocam bana istihâre yapmamı emir buyurdu. O gece rüyâmda kendimi Gelibolu’daki Yazıcızâde Muhammed Efendinin mağarasına varmış gördüm. Yazıcızâde bana görünüp, iltifatta bulundu. Mübârek eli ile arkamı üç defâ sığadı. Elimden tutup şehrin içine götürdü. Bundan sonra yine kendimi İstanbul’da Kasımpaşa’da gördüm. Ertesi gün hocam bana; “Akşam rüyânda ne gördün?” deyince, ben ondan ayrılmamak için Gelibolu’ya gittiğimi gizledim. Sâdece Kasımpaşa’yı gördüğümü söyledim. Sözümü bitirince bana; “Önce Gelibolu’yu görmedin mi?” buyurdu. O anda kendimi kaybettim. Kendime gelince hemen hocamın ellerine kapandım. Hocam İsmâil Hakkı hazretleri ağlayarak; “Oğlum! Çok zamandan beri Allahü teâlâya, bizim talebelerimizden birisi Gelibolu’ya gitsin ve orada Yazıcızâde Muhammed Efendinin rûhâniyetinin bereketi ile, tâlibleri büyüklerin yoluna dâvet etmesi için niyâzda bulundum. Elhamdülillah, duâmız kabûl oldu.” buyurdu. Sonra beni Gelibolu’ya gönderdi. Yola çıkmadan önce bana şu tenbihleri yaptı: “1724 senesine kadar Gelibolu şehrinden bir adım olsun dışarı çıkma. Eğer 1724 senesine kadar vefât etmezsek, bize gelmen işaret olunduğu zaman, gecikmeyip, hicreti lütuf ve ihsân bilip emre itâat edesin. Bu yolun büyüklerinin gittikleri yoldan ayrılmayasın.” Sonra, çilemiz dolup, ziyâretlerine karar verdiğimde, hocamın vefât haberini aldım. Hasretiyle yanıp tutuştum.” Daha sonra Keşan’a gidip Halvetiyye dergâhı postnişîni olan Süleymân Zâtî Efendi , insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Onların dünyâ ve âhirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Nasîhatleriyle olduğu gibi, şiirleriyle de âhiretin sonsuz, bu dünyânın ise geçici ve vefâsız olduğunu anlattı. Bir şiirinde dünyânın ve ona bağlananların hâlini şöle anlattı: Bu dünyânın süslerine, aman aldanma ey gâfil! Buna her kim gönül verse, geçer ömrü melâl üzre. Bir dikkatli nazar etsen, bu dünyâ ehline cânım, Kazanırlar para dâim, bunlar cenk ü cidâl üzre, Bu dünyâya neler geldi, ben diyenler göçüp gitti, Bilmeli, bu fâni mülkü, yarattı Hak zevâl üzre. Kaçarsan arkandan gelir, kovalarsan yetişemezsin, Ki, dünyâ gölgeye benzer, denildi bu misâl üzre. Akıllı olan bir kişi, gönül vermez bu dünyâya, Düşkün olmaz ondan yana, bilir onu kemâl üzre. Bir kalb dünyâya bağlansa, ibâdet zevkini duymaz, Onunçün Zâtî bu şi’ri getirdi hasbihâl üzre. Zamânın kıymetini bilmek husûsunda buyurdu ki: Geçirme ömrünü mümin, sakın ki, kîl ü kâl üzre! Sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayâl üzre? Keşan’da bulunduğu sırada vefât etti. Orada defnedildi. Şeyh Süleymân Zâtî ‘nin yazmış olduğu şiirleri, tasavvufî olup, çok güzeldir. İsmâil Hakkı hazretlerinin mübârek rûhâniyetlerinden istifâde ettiği, şiirlerinde açıkça görülür. Süleymân Zâtî’nin birDîvân’ı ile Sevânih-un-Nevâdir fî Mârifeti Anâsır isimli bir eseri vardır. Ayrıca hocası İsmâil Hakkı hazretlerinin; Bir elif bul mekteb-i irfânda o bâ’yı sor Kad hamîde eyleyip yâ gibi ondan bâ’yı sor matlalı kasîdesini de mufassal bir sûrette şerh etmiştir. Şâhidî’nin Gülşen-i Vahdet adlı manzûmesini şerhe başladıysa da tamamlamaya ömrü vefâ etmedi. Kaynaklar 1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.59 2) Kâmûs-ul-A’lâm; c.3, s.2224 3) Sicilli Osmânî; c.2, s.342 4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.72 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.234
Ramazan Halife
Edirne velîlerinden. İsmi Ramazan Halîfe ‘dir. Edirne’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1520 (H.926) târihinde Edirne’de vefât etti. Ramazan Halîfe , tasavvuf yoluna girip, bir müddet riyâzet, nefsin isteklerini yapmamak ve mücâhede, nefse zor gelen ve onun istemediği şeyleri yapmakla meşgûl oldu. Sonra Anadolu’da yetişmiş evliyânın büyüklerinden Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin yolu olan Bayramiyye yoluna girip ona bağlandı. Bu tarîkatte tasavvuf yolunda ilerledi. Yüksek mânevî hallere, makamlara ve ilâhî feyzlere kavuştu. Pekçok kimseyi yüksek mânevî makamlara çıkardı. Çok takvâ sâhibi ve temiz, hoş bir kimseydi. Günlerini ibâdet ve Resûlullah efendimize uymakla geçirirdi. Kanâat sâhibi olup, az bir dünyâlıkla idâre ederdi. Çok sabırlı ve vakar sâhibiydi. Çok güzel ve tesirli konuşurdu. Sohbetlerinde çok kimse bulunur, istifâde ederlerdi. Duâsı kabûl olunan mübârek bir zât olup, Edirne’de ikâmet etti. Ramazan Halîfe ‘nin çok kerâmetleri görüldü. Sultan İkinci Bâyezîd Han zamânında, bir keresinde Edirne’de çok fazla kuraklık oldu. Meyveler, sebzeler, otlar, susuzluktan kuruyup kavruldu. Topraklar susuzluktan çatladı. Sıkıntıya düşen halk, birkaç defâ yağmur duâsına çıktı. Allah rızâsı için kurbanlar kesildi, fakirler ve yetimler sevindirildi. Sadakalar dağıtıldı ve yağmur yağması için Allahü teâlâya çok yalvarıldı. Fakat hiçbirisinde yağmur yağmadı. Bunun üzerine haram ve şüphelilerden çok sakınan Ramazan Halîfe ‘yi aralarına alarak tekrar yağmur duâsına çıkmak istediler. Ramazan Halîfe’nin mübârek bir kimse olduğunu biliyorlardı. Çoluk-çocuk, büyük-küçük, uzak ve yakında olanlar toplanıp, hep beraber etrâfı çevrili bir yer olan Cumâ ve bayram namazlarının kılındığı musallâya çıktılar. Ramazan Halîfe mimbere çıktı. Boyun bükerek Allahü teâlâya duâ eyledi. Daha mimberden inmeden bulutlar toplanıp, rahmet-i ilâhî yağmaya başladı. Susuzluktan yarılan toprak suya kandı.Her taraf yeşile büründü. Bu hâdiseden sonra, Ramazan Halîfe ‘nin büyüklüğünü daha iyi anladılar. Aralarında böyle bir zât bulunduğu için Allahü teâlâya şükrettiler. Yağmur Duası Edirne’de yaşamış, büyük evliyâdandı, Duâsı makbûl olan, bir mübârek insandı. İkinci Bâyezîd Han, zamanında bir ara, Şiddetli bir kuraklık, gelmişti buralara. Kurudu susuzluktan, sebze meyve ve otlar, Çatladı kuraklıktan, taşlar ile topraklar. Bu kuraklık derdine, bulmak için bir devâ, Yağmur duâlarına, çıktı halk, bir kaç defa. Allahü teâlâya, yalvardılar yürekten, Fakat hiç birisinde, yağmur yağmadı gökten. Dediler: (Bundan sonra, duâya giderken biz, Ramazan Halîfe’yi dahî götürmeliyiz.) Nihâyet onu dahî, alarak yanlarına, Bir de öyle çıktılar, yağmur duâlarına. Çünkü onun mübârek, bir kimse olduğunu, Bilirlerdi, bu yüzden, alıp gittiler onu. Yaşlı-genç, kadın-erkek, büyük-küçük, kim ki var, Toplanıp hep birlikte, musallâya çıktılar. O yerde, namaz için bir alan çevrilirdi. Köylerde bu yerlere musallâ denilirdi. Cumâ namazlarıyla, iki bayram namazı, Musallâ mahallinde, kılınıyordu bâzı. Bu velî zât, mimbere, çıkmıştı ki ilk daha, Boyun büküp sessizce duâ etti Allah’a. Duâyı bitirip de, inmeden o mimberden, Birdenbire o yere, yağmurlar indi gökten. Susuzluktan yarılmış, topraklar suya kandı, Her taraf baştan başa, bol su ile yıkandı. Sularla doldu taştı, çeşme ile kanallı Bir bolluğa ulaştı insan ile hayvanlar. Ramazan Halîfe’nin, büyük zât olduğunda, Yakîne kavuştular, bu hâdise sonunda. Aralarında böyle, bir zât bulunduğundan, Allahü teâlâya, şükrettiler o zaman. KAYNAKLAR 1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.375 2) Sicillî Osmânî; c.2, s.418 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.301
Dizdarzade Ahmet Efendi
edirne – merkez – Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) Mahallesi, Eski Tophane, Kıyık Caddesi’nde Tophane Bayırı’nı çıkarken solda, yarısı gömülmüş tarihi çeşmenin yanındadır. Osmanlı devri âlim ve velîlerinden. Karaman’da doğup yetişti. İlk tahsilini tamamladıktan sonra Çivizâde Muhammed Efendinin mülâzimi (yardımcısı, ders vekili), daha sonra müderris oldu. 1596’da müderrislikten ayrıldı. Bir müddet Diyarbakır’da mal müfettişliği yaptıktan sonra tasavvufa yöneldi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin talebeleri arasına girdi. Kısa müddet içinde mânevî kemâlâta, yüksek olgunluklara kavuştu ve hocasından hilâfet aldı. İzmir’e gidip on iki sene insanlara İslâmiyeti anlattı. Daha sonra Edirne’ye gidip yerleşti. On beş sene boyunca, Edirne’de yaptırdığı câmide vâz verip medresede de talebe yetiştirdi. 1623 yılında vefât etti. Medresesinde bulunan zâviyesine defnedildi. Dizdarzâde-Celvetî ve Saçlı İbrâhim Efendi Zâviyesi gibi isimlerle bilinen yerinde iken vakıflar tarafından satılması sebebiyle bugün binalar yükselmiştir. Hayır sahibi bir kişi tarafından iki taş ile belli edilen kabri, Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) Mahallesi, Eski Tophâne, Yeni Kayık Caddesinde Tophâne bayırını çıkarken solda, yarısı gömülmüş târihi çeşmenin yanındadır. Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki: “Eğer bir kimseyi bilmek istersen kendisine sorma, yakınlarına bak. Eğer onun yakınları şerli ise araştırmaya lüzûm yoktur. Hemen ondan kaç. Eğer yakınları hayırlı ise ona yaklaş. Meselâ bir âlim etrafında toplanan talebelere ve bir şeyh etrafında toplanan dervişlere bakmalı, eğer bunların işlerinde İslâmiyet’e zıt hâller görülürse onların reisleri de gerek âlim, gerek şeyh, hiç şüphe yoktur ki, dünyâ ehlidir. Eğer halleri İslâmiyet’e tam uyuyorsa âhiret ehlidir. Dizdarzâde Ahmed Efendi vefatından evvel buyurdu ki: “Âhiret seferi uzak seferdir. Yollarında nice korkular vardır. Fakat bu dünyâ fânidir. Bâki olan ancak Allahü teâlâdır. Bunun böyle olduğuna yüz yirmi dört binden ziyâde peygamberin ölümü şâhittir. Herkes onların gittiği yola gidecektir. Allahü teâlânın buyruğu böyledir. Zamânı gelince can emânetini geri vermek zarûridir. Ah edip döğünmek, ağlamak, çırpınmak nâfiledir. İnsan Allah tarafından çağrılınca dil dolaşır, gözlerin önündeki gaflet perdeleri açılır, gidilecek yol görünür. Artık yerlere yüz süre süre gitmekten başka çâre yoktur… GÜL BENİZLER SOLACAK!.. Ölüm bilinmeyen bir şeydir. Gelmeden görünmez, gelince de aman vermez. Ölüm seferine çıkanın bir daha geri dönmesine imkân yoktur. Bu yalan dünyâ nice defâlar dolup boşalmıştır. Ölüm nice anaların yavrusunu almış, nice babaların boynunu bükmüş, nice yavruları anasız, babasız koymuştur. Herkes birbirinin öldüğünü, gül benzinin kara toprakta solduğunu görür. Bununla berâber dünyâya bağlanmaktan vazgeçmez, dünyâ derdini çeker, dünyâ işine dalar. Fakat nihâyet yaptığını bırakıp gider. Böyle olduğu hâlde kimse aklını başına toplayıp yalancı dünyânın hâlini anlayamamakta ve bu yolculuğa hazırlanmamaktadır…” Kaynaklar 1) Şakâyık-ı Nu’mâniye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.21 2) Kâmûs-ul-A’lâm; c.4, s.3020 3) Türk Dünyâsı Araştırmaları Dergisi, sayı 6, s.117-130 4) Âşıkpaşaoğlu Târihi; s.27 5) Tâcü’t-Tevârih; c.5, s.2-3
Bahaeddin Bin Lütfullah
İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmi Mevlânâ Behâeddîn bin Şeyh Lütfullah ‘tır. Doğum târihi kaynaklarda bulunamamıştır. 1490 (H.895) senesinde Edirne’de vefât etti. Babası Şeyh Lütfullah , Hak yolu yolcularının rehberi ve helâke uğrayanların, İslâmiyetten uzaklaşanların kurtarıcısı Şeyh Hâcı Bayrâm hazretlerinin önde gelen halîfelerinden idi. Bu sebeple Behâeddîn, daha küçük yaşta iken o yüce velînin elini öpmek ve duâsına kavuşmak şerefine nâil oldu. Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretleri tâcını Behâeddîn’e hediye etti. O bu tâcı ömrünün sonuna kadar başından çıkarmadı ve eriştiği dereceleri hep Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin tasarrufu bereketi bildi. Zamânındaki büyük âlimlerden ilim öğrenerek yetişen Mevlânâ Behâeddîn , daha sonra Hâcezâde Muslihuddîn Mustafa bin Yûsuf’un hizmetine girdi. Kısa zamanda yükselerek, Hâcezâde’nin ders vekîli oldu. Önce gelen hakîkî İslâm âlimlerinin yaptıkları gibi edebe riâyet ile ilmini arttırdı ve büyük âlimlerden oldu. İlminin çokluğu ile berâber, fazîlet ve güzel hâllerde de çok üstün idi. Vakitlerinin çoğunu ilim ve ibâdete ayırdı. İlimde çok yükselip, insanlara faydalı olacak, ders verecek hâle gelince, Balıkesir Medresesine müderris oldu. Sonra Bursa’da Yıldırım Bâyezîd Han Medresesinde görevli iken, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından İstanbul’da yaptırılan Sahn-ı Semân medreselerinden birine tâyin edildi. Bir müddet sonra, bu vazîfeye Magnisâvîzâde’nin tâyin edilmesi ile, tekrar Bursa’daki vazîfesine döndü. Bir zaman sonra, kendisini sırf ibâdet ve tâata vermek, başka hiçbir şeyle meşgûl olmamak istedi. Bunun için müderrislik vazîfesini bırakıp, Balıkesir’de yerleşti. İnsanlardan ayrı, kendi hâlinde yaşamayı tercih etti. Sultan İkinci Bâyezîd Han, Edirne’de büyük ve mükemmel bir medrese yaptırınca, buraya, ilk müderris olarak bizzât Mevlânâ Behâeddîn ‘i tâyin etti. Böylece bu kıymetli vazîfeye tekrar başladı. Mevlânâ Behâeddîn hazretleri 1490 (H.895) senesinde vefâtına kadar bu görevde kaldı. Pekçok talebe yetiştirdi. İnsanlar ondan çok istifâde ettiler. Vefâtı üzerine şu târih düşürüldü: “Asrın âlimi Behâeddîn’i kaybettik Rabbim ona rahmet et diye târih dedik.” Rivâyet olunur ki, Mevlânâ Behâeddîn hazretleri , bir gün Edirne’de velîlerden birine rastladı. O zât Mevlânâ’ya; “Yolculuk zamânı yaklaştı. Âhirete göç etmek zamânı geldi. Devamlı âhiret hazırlığında bulunmalı değil mi?” diye hitâb etti. Mevlânâ tebessüm ederek; “Evet!” mânâsına başını salladı. Bu konuşmadan sonra evine gelen Mevlânâ, vasiyetini yaptı.Yedi gün hasta yattıktan sonra vefât etti. Onu sevenler, vefâtına çok üzüldüler. Kaynaklar 1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye (Arabî); c.1, s.219 2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi(Mecdî Efendi); s.213 3) Tâcü’t-Tevârih; c.5, s.162 4) Edirne ve Paşa Livası; s.99-100

Gazi Turhan Bey Türbesi
Edirne – Uzunköprü – Kırkavak köyü Gazi Turhan bey, tüm Osmanlı ve Bizans kayıtlarında Paşayiğit Beyin oğlu Turhan Bey olarak geçer. Ömerbey köyünde doğmuştur. Babasının yanında yetişmiştir. Dünyaca Mora fatihi olarak tanınır. Türk soyuna büyük hizmetleri olmuştur. Babası Paşayiğit Bey Fatih Sultan Mehmet’in damadıdır. Rumeli’nin kademe kademe fethinde en büyük rolü oynayan serhat beylerinin Türk akıncı kumandanıdır. Gazi Turhan Bey’in ilk görevi Karadeniz sahilindeki Bizans şehirlerini zapt etmek olarak belirlenmiştir. Teselya, Mora ve Varna savaşlarında da büyük başarılar göstermiştir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi sırasında Bizans İmparatorluğu’na askeri yardım almasını engelleyerek, fethe büyük katkıda bulunmuştur. Türbesi İlçemiz Kırkavak Köyündedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Bedreddin Baba
Şeyh Bedreddin Efendi (ö. XVI. asır), “ Bedreddin Baba ” demekle meşhür olup, Sultan II. Bayezid devri (1481-1512) süfilerindendir. Hace Yakub Çerhi (ö. 851/ 1447)’nin halifesi Şeyh Molla Abdullah İlahi (ö. 896 / 1491)’den tarikat icazeti almış ve şeyhinin vefatından sonra Edirne’ye gelerek burayı vatan edinmiştir. Bedreddin Baba’nın, halktan inkita ve uzlet ederek evinden dışarı çıkmadığı ve bu halde vefat ettiği, bilcümle tarikatın bedri, hakikat erbabının sadrı, gerek halk gerekse aydın zümrenin mürşidi olduğu nakledilmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Hacı Mustafa Tekfurdaği
Hacı Mustafa Efendi , aslen Tekirdağlı olup, Edirne’de ikamet etmiştir. “Helvacı Baba” olarak da tanınan Tekfurdaği, Pir Nureddin Cerrahi (1133/ 1721)’nin halifelerindendir. Hacı Mustafa Efendi’nin Nureddin Cerrahi’ye intisab edişi kaynaklarda şöyle anlatılmaktadır: “ Pir Nureddin Cerrahi , Sultan III. Ahmed’in annesi Gülnüş Emetullah Valide Sultan’ın şifalarına aziz nefesleri ve duası ile vesile olmasından sonra saraydan dergaha dönerken kendileri için hazırlanan saltanat kayığına binmeyip, bir pazar kayığı (dolmuş kayığı) ile Balat İskelesi’ne gelirler. Saraydan kendilerine hediye olarak verilen bir bohça ile, on kese akçeyi kayıkta bulunan diğer müşterilerden birini işaret ederek, Süleyman Veliyyüddin Efendi’ye o zata verilmesini emrederler. “Bu zatın bir ihtiyacı var, o ihtiyacını bununla görsün” buyururlar. Süleyman Veliyyüddin Efendi işaret edilen kişinin kulağına eğilip yavaşca “Şeyh Nüreddin Efendi’nin bu bohçayı ve on kese akçeyi hediye ettiğini ve bunlarla ihtiyacını giderebileceğini” söyler. Meğer Hafız Mustafa Efend i ismindeki bu zatın kızına kısmet çıkıp, kendisi de kızına çeyiz tedariki için İstanbul’a gelmiş olduğu, fakat yanındaki paranın çeyiz almaya yetmediğinden, kederli ve üzüntülü bir halde bulunuyormuş. Balat İskelesi’nde bu ihsana nail olan ve bu dünyevi derdi derman bulan Hafız Mustafa Efendi bu açık keramet ve yüksek yardımdan fevkalade etkilenip, Pir Nureddin Cerrahi’yi takiben Karagümrük’teki dergaha gelir ve ona bende olur. Daha sonra memleketine dönüp, kızını evlendirdikten sonra tekrar Hankah-ı Şerife avdet ederek çile, halvet ve hizmetten sonra tac-hırka giyip, hilafet alarak memleketine gider. Mustafa Efendi, mürşidi İstanbul’da hilafet aldıktan sonra Edirne’ye dönmüş, Hoca İvaz Mahallesi’nde, Yeni Tekke ismiyle anılan dergahı yeniden inşa ettirerek irşad faaliyetlerine başlamıştır. Bu arada hac farizasını yerine getiren Mustafa Tekfurdaği, hacdan sonra Edirne Üç Şerefeli Camii’ne imam olarak tayin edilmiş, 1180/ 1766’da irtihal ederek bu dergahın cümle kapısının sağ tarafına kendilerine mahsus türbeye defnolunmuştur. Halifesinin olmadığı ve tekkesinin mukabele gününün Pazar olduğu belirtilmektedir. Edirne Cerrahi Tekkesi Aynı zamanda “Cerrahi Tekkesi” ve “Horozlu Tekke” diye de bilinen Yeni Tekke, Çavuş bey Mahallesi’nde, Horozlu Caddesi’nde doksan altı numaradadır. Hacı Mustafa Tekfurdaği için yapılmış Cerrahi tekkesidir. Şeyh Mustafa Tekfurdaği, bu tekkenin türbesinde medfundur. Tekkede Mustafa Tekfurdaği ve onun oğlu Seyyid Mehmed Nureddin (Nüri) Efendi’nin şeyhlik yaptığı bilinmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Mestçi Ali Rumi Efendi
Edirne’de dünyaya gelen Mestçi Ali Efendi , Hocazade Ahmed Hilmi’nin mezkur eserinde verdiği bilgiye göre, zahiri ilimleri tahsil ettikten sonra Ramazan Mahfi Efendi (ö. 1025/1616)’ye intisab ederek onun vasıtasıyla batıni ilimlerde kemal derecesine ulaşmıştır. Mürşidinden hilafet aldıktan sonra, tarikatı yaymaya başlamış ve kendisinden pekçok kimse feyze nail olmuştur. 1030/1620 yılında beka yurduna irtihal etmişti. İbrahim Necib Efendi İbrahim Necib Efendi , Edime’li olup, Mestçizade Ali Rumi Efendi ‘nin mahdümu ve Muhammed Buhüri Efendi (ö. 1039/1630)’nin şeyhidir. Hocazade Ahmed Hilmi’nin verdiği bilgiye göre, İbrahim Efendi, zahir ve batını ma’mür ve yüce kerametleriyle meşhür vasfı övülmüş bir zat olup, devrin ilimlerini tahsil ettikten sonra, babası Şeyh Mestçi Ali Efendi’ye intisab ederek, epey müddet hizmetinde bulunmuş ve sülükunu tamamlayarak talipleri irşad etmekle görevlendirilmiştir. 1036/ 1626 yılında beka yurduna göç etmiştir Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Aşık Musa Efendi
edirne – merkez – hasan sezai tekkesi Aşık Musa Efendi , Gülşeniyye tarikatının piri Şeyh İbrahim Gülşeni (ö. 940/ 1534)’nin halifelerinden olup, aslen Edirne’nin Ada nahiyesine bağlı Ahur karyesindendir. Asıl adı, Atayi ve Evliya Çelebiye göre “Muhammed”, Hulvi’ye göre “Musa”dır. Edirne hacılarının ricası üzerine burada halife olarak Gülşeniliği neşre memur buyurulmuştur. Alim, fazıl, mürşid-i kamil zattır. Yavuz Sultan Selim ile Mısır’ın fethine katılanlardandır. Bu durumdan da anlaşılıyor ki, Mısır’ın fethinden sonra Pir İbrahim Gülşeni’ye mülaki olmuştur. Ona intisabından sonra uzun süre cezbe halinde yaşamıştır. 971 / 1563-64277 tarihinde Edirne’de Hacı Dergahı’na defnedilmiştir. Bu dergah sonra Sezaiyye dergahına çevrilmiştir. Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre, Aşık Musa Efendi, Mısır’ın fethinden sonra orada bulunan Pir İbrahim Gülşeni’ye mülaki olup, İbrahim Efendi, Aşık Dede’nin kulağına “hu” diye bir nara vurunca, Aşık Dede ilahi aşka düşüp hemen o an nesi varsa ondan geçip, baş ayak yalın, sine üryan Kahire sokaklarında gezer olmuştur. Sultan Selim’le birkaç kez karşılaştıklan halde onu tanımazlıktan gelip yürümüştür. Sultan Selim, “Aşık Dedemi bu halden kurtarsın” diye İbrahim Gülşeni’ye haber göndermiş, o da “aşk-ı hakiki-i ilahiye müstağrak olan aşık-ı hakikiye dokunmasın. Onun belirli vakti var. geldiginde icabına bakarız” demiştir. Yedi yıldan sonra Şeyh Saib adında bir zat, Aşık Dede’ye Kahire sokaklannda rastlamış, durumu anlayarak hemen İbrahim Gülşeni huzuruna gelip rica etmiş, bunun üzerine Aşık Dede’yi Gülşeni huzuruna getirmişler, bir kez daha nara ile “hü” deyince, cenab-ı Hakk’ın emriyle Aşık Dede ayılıp gönül aynası ilahi nur ile ışıyıp dolmuştur. O sırada İbrahim Gülşeni Aşık Dede’ye bir hırka, seccade ve alem verip Edime’ye göndermiş ve “diyar-ı Rum aşıklarına pişva ol” demiştir. O da Mısır’dan ayrılıp Sultan Süleyman huzuruna geldiğinde ilgi bulup, ikramlar ederek Edirne’ye yolcu etmiştir. Küçükpazar yakınında şah Melek Zaviyeside post sahibi olup, yirmi sene dervişlere Giüşeni yolunda rehber olmuştur. Vefat edince bu zaviye bahçesine defnedilmiştir. İbrahim Gülşeni tarafından Edirne’de irşada memur buyurulunca, bütün camileri gezmiş, tevhide başlamak ıçın uygun bir mahal araştırmakta iken, nehir kenarında olan yıkılmaya yüz tutmuş ve vaktiyle gelen misafirlere tahsis edilmiş olan Küçük Pazar yakınındaki Şah Melek Zaviyesi’ni intihab ile, burada ikamet etmiştir. Aşık Musa Efendi’den sonra Şeyh Mehmed Efendi, Seyyid Ali Efendi, Şeyh Mehmed Sırri, Muhammed La’li Gülşeni ve Hasan Sezayi postnişin olmuşlardır. Son zamanlarda ise torunlarından Mehmed Vahid Efendi postnişin olmuştur. Kabri, Sezayi Türbesi’ne bitişik olup, sandukasının önündeki levhada şunlar yazılıdır: Hazret-i ‘Aşık Efendi ol seniyy-i Hayderi Kıl ziyaret al buy-ı vird-i Ahmedi Sırr-ı pakine teveccüh eyle her dem ey Vefa Bulmak istersen hakikat feyz-i pak-i Gülşeni Bu beyitlerin nazımının Sezayi’nin torunu olan Şeyh Vefa’nın olması muhtemeldir. Aşık Musa’nın manzum veya mensur müstakil bir eserine rastlanmamıştır. Bilinen tek şiiri, Pir İbrahim Gülşeni ile karşılaştıklarında cezbeye kapılıp söylediği şu beyittir: Ser-i küyuna sehv ile n’ola bassa kadem ‘Aşık Ser u pa fikrin itmez neylesün hem mest hem ‘aşık Aşık Musa Efendi’nin Halifeleri Himmet Dede Himmet Dede (ö. ?), Şeyh Aşık Masa Efendi ‘nin halifelerinden olup, Fındık Fakih Mahallesi’nde Gülşeni Dergahı sokağında bulunan adına ait Himmet Dede Tekkesi’nin banisidir. Hayatı hakkında bilinenler sınırlıdır. Türbesi, mezkur tekkenin haziresindedir Abdülkerim Efendi Şeyh Abdülkerim Efendi, Edirne’de dünyaya gelmiş olup, Şeyh Aşık Musa Efendi’nin manevi terbiyesi altında yetişmiş ve ondan hilafet almıştır. Şeyhi Aşık Musa’nın vefatından sonra yerine Şah Melek Zaviyesi’nde postnişin olmuştur. Arif bir zat olan Abdülkerim Efendi, uzun zaman kabiliyet sahiplerini irşad ile meşgul olmuş, 992/ 1584 tarihinde Edirne’de vefat etmiştir. Mezkur zaviyede Aşık Efendi yakınında medfündur. İrtihaline şu mısra tarih düşülmüştür: Oldı Kerim Efendi’ye daru’l-cinan makam Sandukası üzerinde Veli Dede Tekkesi şeyhi Vefa Efendi’nin şu beyitleri yazılıdır: Şeyh-i sani hazret-i Abdülkerim Menba’-ı feyz idi ol kalb-i selim Gel Vefa dergahına yüz sür anın Ta olasın mazhar-ı lutf-ı Rahim Abdülkerim Efendi’nin oğlu Şeyh Sadık Efendi (ö. ?) de babası yanında medfun olup, sandukası üzerinde yine Vefa Efendi’nin şu beyitleri yazılıdır: Hazret-i ‘Abdülkerim-zadesi Şeyh Sadık oldı vaktin zübdesi Türbesin eyle ziyaret ey Vefa Diler isen gide kalbin gussası Abdülkerim Efendi’den sonra yerine halifesi Mehmed Sırri Efendi postnişin olup, ondan sonra Seyyid Kutub Efendi, ondan sonra oğlu Seyyid Ali Efendi, ondan sonra Mehmed Sırri Efendi’nin halifesi La’li Muhammed Fenayi şeyh olmuşlardır. Abdülkerim Efendi’nin 963 / 1555 tarihinde Hazarat-ı Hams tertibi üzere kaleme aldığı bir Mevlid’i vardır. Şu beyitler onundur: İlahi ma’rifet nurun delil et Sirac-ı ‘akla kudretten fetil et Kulubun kalıbını rüşen eyle Ma’ani sırrı ile gülşen eyle Şeyh Larendeli Şani İbrahim Efendi, Abdülkerim Efendi’nin halifesi olup, Gülşen-i Efkar ve Mir’atu’s-Safa adlı eserleri vardır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Hacı Mustafa Kanber Baba

Mustafa Kabuli Baba
edirne – merkez – kabuli baba sokak Son dönem Rifaiyye tarikatı şeyhlerinden ve divan şairlerinden olan Kabuli Mustafa Efendi , Edirne’de dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi hakkında kaynaklarda herhangi bir bilgi mevcut değildir. Mürşidi Şeyh İbrahim Ecel’in 1192/ 1778 senesinde vefat ettiğini dikkate alırsak XVIII. asrın ortalarında dünyaya gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Kabuli’nin asıl adı “Mustafa” olup, halk arasında “Kutup Mustafa Kabuli ” olarak tanınmıştır. Kendisini sevenler, toplumdaki kötülükleri düzeltip, herkese nasihat ettiğinden ve herkesi her haliyle kabul edip, hoş karşıladığından dolayı “Kabuli Hazretleri” diye hitap etmişlerdir. Yine kendisi de Divan’ın da “Kabuli” mahlasını kullanmıştır. Bazı kaynaklarda da doğum yerine nisbetle “Edirnevi” olarak geçmektedir. Ailesi ve tahsili hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Hüseyin Vassaf’ın Müraselat adlı eserinde Kabuli’nin künyesini verirken “Kabuli ibn el-Ma’nevi Muhammed” ifadesini kullandığını görmekteyiz ki, buradan da onun manevi-babasının yani mürşidinin Muhammed Sa’düddin Efendi olduğunu anlıyoruz. Kabuli, Edirne’de okuyup yetişmiş ve mahkeme başkatibi olmuştur. Bazı kaynaklarda çobanlıkla uğraştığı belirtiliyorsa da umumi kanaat Kabuli’nin başkatiplik görevinde bulunduğu yönündedir. Aynca telif ettiği Fars lügatine dair Müşkil-Küşa adlı eseri Farsça’ya vakıf olduğunu ve iyi bir öğrenim gördüğünü ortaya koymaktadır. Hemen kaynakların hepsinde Kabuli Mustafa Efendi ‘nin mahkeme başkatipliği görevinde bulunup, muahharran Rifai tarikatına intisab ettiği ve Hazinedar Sinan Bey Mahallesi’ndeki evini dergah haline getirerek bir de kütüphane kurduğu kaydedilmektedir. Ahmed Badi Efendi, Riyaz-ı Belde-i Edirne adlı eserinde Kabuli’nin şeyhleri ile ilgili olarak bize şu bilgileri de vermektedir: “Şeyh İbrahim Ecel’in yanında yetişen meşhur Divan sahibi Kabuli Mustafa ise, şeyhinin vefatından sonra Şeyh Ecel’in önde gelen halifesi ve Cisr-i Ergene (Uzunköprü)’de medfun bulunan Müftizade Sa’düddin Efendi ‘den hilafet almıştır”. Buradan da anlıyoruz ki, Kabuli önce Şeyh İbrahim Ecel’e intisab etmiş ve daha sonra onun vefatıyla Uzunköprü’de faaliyetlerini yürüten Müftizade Sa’düddin Efendi ‘ye intisab ederek hilafet almıştır. Kabuli, 1244/ 1829 senesinde fani alemden ebediyet yurduna göç etmiştir. Osman Nuri Peremeci, onun 1829’da Ruslar’ın Edirne’yi işgalindeki karışıklıklar esnasında vefat ettiğini belirtmektedir. Kabuli’nin vefat tarihi ile ilgili olarak bazı kaynaklarda ise değişik tarihler verilmektedir. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde 1712/1131 olarak kaydedilirken, Tuhfe-i Naili de 1824/1132 ve Hüseyin Vassaf 1825/1133 olarak verilmektedir. Genel kanaat ise onun 1244/ 1829 senesinde vefat ettiği yönündedir. Yine kaynakların ifade ettiğine göre, Kabuli kendi ismiyle anılan dergaha defnedilmiştir. Kabuli’nin dergahı ve türbesi yıkılmış olup, günümüze ulaşmamıştır. Tosyavizade’nin gördüğü ve Vassaf’ın ziyaret edip “ruhaniyetli” olduğunu söylediği mezarı ise bugün Meydan Mahallesi, Kabuli Baba Sokak, No: 13’teki (Ada: 710, Parsel: 10, Pafta: 120) evin bahçesindedir. Mezar taşında Sıdki Efendi’nin söylediği şu tarih yazıldır: Hazret-i kutbu’z-zamani Şeyh Kabüli Mustafa ‘Alem-i ukba’ya ‘azm itdi bulub kurb-ı Hüda Hakka irşad eyledi ‘asrında nice münkiri Çünki şimdi ma’nevi irşad ider subh u mesa Nüh felek imdad idüb Sıdki dedi tarih-i tam ‘ Arifanın ka’besidir bu makam-ı bi-riya Ayrıca 1973 Edime İl Yıllığı’nda yaklaşık kırk iki velinin türbesi ve bulunduğu mahal belirtildikten sonra şehirde daha pek çok yatır bulunduğu, bunlardan birinin de Kabuli Mustafa Efendi olduğu ifade edilmektedir. Hüseyin Vassafın verdiği bilgiye göre, Kabuli’nin Ahmed Sırri Efendi (ö. ?) isminde bir halifesi olup, bu zattan da Muhammed Ferhad Efendi (ö.?) hilafet almıştır. Aynı zamanda hattat olan Kabuli, hüsnü hattı şeyhi İbrahim Ecel’den öğrenmiş ve ondan icazet almıştır. Küçüklü-büyüklü 273 eser istinsah ettiği belirtilen Kabuli’nin, İsmail Hakkı Bursevi’ye olan muhabbetlerinden dolayı ekseriya Ruhu’l-Beyan tefsirini yazdığı ve mezkur eserlerle birlikte tekkesine vakfettiği kaydedilmektedir. Ne yazık ki bu eserler, 1877-1878’de Ruslar’ın Edirne’yi işgal ettikleri sırada yağmalanmıştır. Kabuli’nin telif ettiği eserlere gelince, hemen hemen onunla ilgili kaynakların hepsinde dört eserinden bahsedilmektedir. Bunlar tasavvufa dair iki risalesi olan matbu Kenzü ‘l-Esrar ve Müsiletü’l-Hidaye ile 20 cüzden mürekkep Müşkil-Küşa adlı Farsça lügati ve mürettep Divan’ıdır. Ancak yaptığımız araştırmalarda onun Risale-i Tasavvuf adlı bir eserini tespit ettik. Bu eserin Müsiletü’l-Hidaye olma ihtimali de bulunmaktadır. Dolayısıyla Risale-i Tasavvuf, Kabuli Mustafa Efendi’nin Müsiletü’l-Hidaye adlı eseri mi yoksa başka bir eser mi olduğu henüz kesinlik kazanmış değildir. Kabuli Baba Tekkesi Kabuli Baba Tekkesi olarak bilinen yapı; Meydan Mahallesi, Kabuli Baba Sokak, 3 nolu evin alanında yer almaktaydı. Tekke Rifai tarikatına bağlıdır . Kabuli Efendi’nin evi iken kütüphane ve türbe ile tekke haline getirdiği bilinen tekkeden günümüze sadece Kabilli Mustafa Efendi’nin mezarı ulaşmıştır. Tekkenin H.1231/M.1815 yılına ait inşa kitabesi ile H.1310/M.1892 yılına ait yenileme kitabesi bulunmaktadır. H.1231/M.1815 tarihinde Şeyh Mustafa Kabulı Efendi tarafından yaptırılan tekkenin Mustafa Kabuli Efendi tarafından kaleme alınan aşağıdaki inşa kitabesi giriş kapısı üzerine konmuştur. Altı satırlık kitabenin tarih beyiti şöyledir: “Söyledi tarih-i tamım Sub-i haktan melheman Bab-ı vaslın eyledi Hakk aşikan için küşat Sene H.1231/M 1815” Zaman içinde tahrip olan tekke, Il. Abdülhamid tarafından H.1310/M.1892 yılında yeniden inşa edilmiştir. Bu yapımına ait yenileme kitabesi, Ahmet Badi Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Buna göre iki satırlık kitabenin okunuşu; “Küşadında düşürdü hendesi Badi de bir tarih Güzel dergah-ı vala yapdı şahinşah-ı mülk ara” şeklindedir. Mimarisi hakkında yeterli bilgi edinemediğimiz tekke, 27 Mart 1930 tarihinde 218 numaralı kararla satılığa çıkartılıp 17 Nisan 1930 tarihinde 232 numaralı kararla 66 liraya Hasan oğlu Topal Mehmed ‘e satılmıştır. Günümüzde, Meydan Mahallesi Kabuli Baba Sokak 3 nolu evin bahçesinde Şeyh Kabuli Efendi’nin mezarı bulunmaktadır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.