Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.867 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri
Kasap İlyas Türbesi
İstanbul – Fatih – Cerrahpaşa – Kasap İlyas camii avlusunda Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kasap Başısı olarak Istanbul fethine katılmış mutlu askerlerdendir. Samatya’da Etyemez’de yaptırdığı caminin avlusunda medfundur. Mahallesi vardır Kabir taşında şu cümle yazılıdır: Sahibü’l-hayrat merhum el-hac Kasap İlyas Hazretlerînin ruhuna fatiha. Sene: 900 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Kasapbaşı Türbesi
istanbul – fatih – Kasap demirhan camii avlusunda İstanbul fethine Kasab Başı olarak iştirak etmiş, mutlu askerlerdendir. İsmi Demir Han dır. Unkapanı, Kasap Camii Sokak, Soğukkuyu Camii avlusunda medfundur. Selvi ağacının gölgesinde yola penceresi vardır. Kitabesinde: Merhum ve mağfur ve rahmeten Ebu’l-feth Gazi Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Kasap Başısı olan Timur Han Veli Gazi ve Şehid ruhu içün rızaen lilIah eI-Fatiha (857) yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Kapani Mehmed Sefer Dede
istanbul – fatih – yavuz er sinan camii avlusunda Melamîler Sultanı diye ün yapmıştır. Konya’da Erlizade Hazretlerine mürid olmuş, sonra ilahî cezbeye kapılarak harabat erenlerine karışmıştır. Başı açık, ayağı çıplak, kış günleri sırtına kaba bir İmroz abası giyer ve elinde bir balta ile: «La cübbetün vela sivallah» diyerek dolaşır gezerdi. Unkapanı semtinde uzun müddet oturmuştur. Bundan dolayı Kapani mahlası ile şöhret bulmuştur. Evliya Çelebi doğduğu zaman sağ kulağına Ezan-ı Muhammedî’yi Mehmed Kapanî Hazretleri okumuştur. Bir gün Unkapanında kuyumcu dükkanından birinde «Ve ketebna aleyhim fîha ennennefse binnefsi…» ayetini okurken Mehmed Kapanî Efendi gelip dinledi ve: ‘’Allah Allah’’ dedi. O sırada berber dükkanından gümüşçüler tekkesi şeyhi Ali Hallali peyda olup, Mehmed Kapanî Hazretlerini görünce bir nara atarak: «Ey dost! Şahımız Şah Ali’dir. Yoluna can ve basımız kurban olsun! Kerbela meydanıdır meydanımız» deyip Mehmed Kapanî Efendinin elini öptü. Kapanı Efendi de: «Deryiş Ali! İnşaallah bu anda isteğine kavuşup Kerbela şehidlerinin sevabına nail olursun» diyerek elindeki sudan Derviş Ali’ye bir kaç yudum içirir. Derviş Ali nara atarak yine berber dükkanına girince Mehmed Kapanî Efendi: İşte “Ve ketebna aleyhim…” ayetinin yeri geldi. Tekrar oku!» deyince bir yiğit derviş Ali’yi göğsü üzerinden vurarak şehid eder. Hemen Kapanî Efendi Derviş Ali’nin kulağına «Şimdi Kerbela şehadetini buldun mu? (Ennen nefse binnefsi…) ayetine mazhar oldun mu?» der… Kabirleri Unkapam Camii yaninda ziyaretgahdır. Dua edenlerin duasi kabul olunur, boş çevirilmez Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Kanuni Sultan Süleyman
istanbul – eminönü – süleymaniye camii haziresi Türbe Fatih Süleymaniye Külliyesi içinde, camiinin kıble yönündeki haziresinde yer almaktadır. Türbe, cami ile Hürrem Sultan Türbesi arasındadır. Türbe, Kanuni Sultan Süleyman’ ın 1566 yılında vefatından sonra, II. Selim’in emriyle yapılmaya başlanmıştır. Bitiş tarihi 1568’dir. Mimar Sinan’ın kalfalık dönemine denk gelen Süleymaniye Külliyesi’ne inşa edilen türbede Sinan farklı bir üslup denemiştir. İnşaat kitabesi yoktur. Türbeye ilk önce Kanuni Sultan Süleyman, daha sonrasında kızı Mihrimah Sultan, Sultan II. Süleyman, eşi Rabia Sultan ve annesi Dilaruba Sultan sonra da Sultan II. Ahmed ile kızı Asiye Sultan defnedilmiştir. Sekiz kenarlı plan üzerine kurulu türbenin içi de aynı plana göre yapılmıştır. Mermerle kaplı türbenin çekirdek kubbesi, başlık ve kaideleri beden duvarlarına bağlı sekiz sütunlu bir çardağa oturtulmuştur. Türbenin zemini taşla kaplanmış olup duvarlarına İznik çinileri işlenmiştir. Türbe girişinin tam üstündeki siyah taş rivayetlere göre hacer-ül esved’den bir parçadır. Kapı kanatlarından birinde “La ilahe İllallah” diğerinde “Muhammed Resulallah” yazmaktadır. Türbenin içinde besmele ve Bakara Suresi’nin 255. ve 256. ayetleri (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O daima diridir [hayydır}, bütün varlığın idaresini yürüten {kayyum}dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefa at edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka il minden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür. Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tağutu inkar edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiç bir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir) kubbe kuşağında ise Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Os man, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin isimleri görülür. Türbede farklı tarihlere ait altı adet pirinç şamdan, dokuz adet büyük şamdan yer alır. Türbede ayrıca kubbeden zincirlerle sarkan cam kandiller ve renkli deve kuşu yumurtaları bulunur. Türbenin bezeme ve çinileri tamamen İstanbul üslubunda hazırlanmıştır. 2011 yılında restorasyonuna başlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .
Kahhar Baba
İstanbul – Beyoğlu – Turşucu hüseyin sokak’da Halıcıoğlu. Kudüm Sokak 4 numaralı evin bahçesindedir. ‘’Ya Kahhar. ya Kahhar’’ diye zikrettiği için Kahhar Baba kendisine ad olmuştur. Mahalle sakinleri Kahhar Baba’yı çok seviyorlar, el açıp dua ediyorlar. Kahhar Baba zamanının büyük yelilerinden olup her gece sabaha kadar zikir eder, cezbeye kapıldığı zaman «Ya Kahhar! Ya Kahhar!..» diye niyaz edermiş. Bazı veliler Cemalin, bazı veliler de celalin mazharıdırlar. Bazı veliler güler yüzlü, hoşgörülü, tevazu sahibi, bazıları ise öfkeli, celallidir. Kahhar Baba Cenab-ı Hakk’ın 99 isminden kahredici manasına. gelen «Kahhar» diye niyaz ettiğine göre celalli evliyalardandır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Kaftancıbaşı Türbesi
Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kaftancıbaşısıdır. İstanbul fethine katılmış, Peygamber Efendimizin medh ü senasına nail olmuştur. Aksaray, Haseki Caddesi üzerinde ismi ile anılan camiin banisidir. Kabri mescidin bahçesinde merdivenin sol tarafında malta eriğinin altındadır. Kabir taşları oymalı güzel reyhanî celî sülüsle yapılmış, Hicrî 896 – 1495 tarihini göstermektedir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
İncirli Baba
istanbul – fatih – zeyrek mehmet paşa sokak ile bıçakcı çeşme sokak kesişiminde Fatih Sultan Mehmedin sekbanbaşılarından olan bu zat, Cibali Kapısından şehre girmiş ve savaşarak Çırçır’a kadar gelmiştir ve burada şehid düşmüştür. Şehid düştüğü yere defnedilen bu zatın Başucunda bir incir ağacı bulunmasından dolayı kendisine İncirli Baba denilmektedir. Sekbanbaşı Abdulkadir Dede’nin medfun bulunduğu İbadethane Sokağına paralel olan Bıçakçı Çeşmesi Sokağındadır. Kabir taşından anlaşıldığına göre, kendisi beşinci Sekbanbaşıdır. Fetih günü , Cibali Kapısından şehre girmeyi başarmıştır. Kabir taşı üzerindeki kitabede şu yazılar vardır: ” Sultan Mehmed Gününde Cebe Ali’den buraya kadar gelince şehid düşen Beşinci Sekbanbaşı şehidin Ruhuna El- Fatiha” Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,
Hüseyin Vassaf Efendi
İstanbul – Rumelihisarı Kabristanı ……. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .
Horoz Mehmed dede
istanbul – fatih İstanbul fethine katılan mutlu gazilerdendir. Adi Mehmed Efendi’dir. Sofilerden olup Ahmed Yesevi Hazretlerinin muridlerindendir. Haci Bektaş-ı Veli ile birlikte Horasan’dan gelip fetih ordusu ile İstanbul’a girmiş ve Unkapanı Ayakapısı içinde koşede şehid duşmuş, oraya defnolunmuştur. Ordu ile Istanbul’a gelirken her namaz vakti horoz gibi öter ve «niçin boyle ötüyorsun?» diye soranlara: ‘’Uyanın Ey gafiller…’’ dermiş. Bundan dolayi ismi Horoz Baba diye şöhret bulmuştur. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Helvacı Ana Türbesi
İstanbul – beyoğlu – hacı ahmet mah yeni bostan sokak Hazret-i Pîr Hüsameddin Uşşakî’nin Mustafa, Abdülaziz ve Abdurrahman isminde üç oğlu ve Ferah Sultan isminde bir kerimeleri dünyaya gelmiştir. Esma Hatun ile Matlube takma adını kullanan Helvacı Bacı isimlerinde iki de eşleri vardır. Hazret-i Hüsameddin Uşşaki zamanında halvette bulunan bir dervişe bir türlü fetih (kalb gözü açılmak) vaki olmazmış. Sebebi ise canı helva istermiş. Kalbinin huzuruna mani olacak derecede iştahı artarmış. Seyyid Hüsameddin Uşşakî Hazretlerinin hanımına bu hal keşfen malum olur. Bir miktar helva pişirip ona ikram eder. «İnşaallah fetih vaki olur» derler. Hakikaten Ani fetih meydana gelirdi. Hatta bir rivayete göre yalnız bu dervişte değil, tam ondokuz dervişte de aynı gece fetih vaki olmuştur. Seyyid Hüsameddin Hazretleri hanımının bu hareketini hoş karşılamışlardır. Bu olaydan sonra muhterem refikaları «Helvacı Bacı» namıyla şöhret kazanmışlardır. Türbeleri Kasımpaşa’da Seyyid Hüsameddin Uşşakî Hazretlerinden biraz ilerdedir. Kabirlerinin giriş kapısı üzerinde Helvacı Bacı’nın şu kasidesi vardır: Aşk ile derviş olmuşam, derdime derman bulmuşam Ummanı seyran etmişem, gevher alan gelsün berü. Dünya varından geçmişem, dostlarımdan ayrılmışam Can içinde can bulmuşam, haber alan gelsün berü. Gözüm didarını gözler, canım habibini özler Halis muhlis mü’min kullar, dosta giden gelsün berü. Kaal ile kilden geçenler, hikmet kitabın seçenler. Kudret dehanın açanlar, pazar eden gelsün berü. Uşşakîyem, «matlube»yem, aşıkların müştakıyem Talihlerin sarrafıyem, rü’ya gören gelsün berü. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Hacı Ferşad Efendi ( İbrahim Hakkı Uysal )
trabzon – çaykara – yeşilalan köyü – medresesi yanında Alim-mürşid. Son devir Osmanlı müderris ve şeyhlerinden İbrahim Hakkı Efendi , Trabzon Çayraka ilçesine bağlı Yeşilalan (Holaysa) köyündendir. 1866’da doğdu. (Doğum tarihi ile ilgili değişik rivayetler var ise de, 1929’da 63 yaşında vefat ettiğine göre, doğumunun 1866 yılı olması ağırlık kazanır.) Babasının adı Hasan Efendi, annesinin adı ise Zeynep Hanımdı. 1866’da babası Erzurum ili İspir İlçesi, Nurgah kasabasının Çiftepınar köyünde imamlık yaparken İbrahim Hakkı dünyaya gelmiştir. Altı aylık iken babası vefat etti. Yetim kalan İbrahim’i annesi alıp kendi köyleri olan Çayraka Yeşilalan köyüne gelir. Baba Hasan Efendi vefat ettiği ve imamı bulunduğu köyde defnedilir. Ferşad lakabı aileden intikal eden bir isim olarak küçük İbrahim’e verilir. Daha sonraları tanınmış büyük bir alim ve şeyh olunca “ Ferşad Efendi ” diye anılamaya başlandı. Soyadı Kanunu çıkınca aile “Ulusal” soyadını almıştır. Fakat halk arasında, Trabzon çevresinde ve Türkiye çapında İbrahim Hakkı Ulusal olarak değil, sağlığında da vefatından sonra da halen de “ Hacı Ferşad Efendi ” diye anılır, bilinir ve tanınır. Tahsili Ferşad Efendi, altı aylık iken yetim kaldığı için çok sıkıntılar, yoksulluklar çekmiştir. Geçimini sağlamak için bir taraftan çobanlık yaparken, bir taraftan da kendi köyünde okumaya çalışıyordu. 13 yaşına kadar böyle devam ettikten sonra, İslami ilimlerin okutulduğu, o devrin en saygın medreselerinden biri olan Huşo medresesinin müderrisi meşhur Numan Efendi’nin yanına gitti. Onun medresesinde askere gidinceye kadar dokuz yıl boyunca ondan okuyarak icazet aldı. Tahsili esnasında, yaşının küçük olmasına rağmen, her yıl Ramazan ayında çevre illere giderek vaazlar veriyor, heyecanlı konuşmalarıyla kalabalık cemaatlerin ilgisini çekiyordu. Tahsiline devam ederken Trabzon ve çevresindeki bazı illerde kısa süreli imamlık görevinde de bulundu. Medrese tahsilini bitirip icazet aldıktan sonra, ilmini daha da ilerletmek üzere İstanbul’a gitti. Ramazan ayanda İstanbul’da Ayasofya Camii’nde vaazlar verdi. İstanbul’a giderken yolda tanıştığı Kondulu Hacı Yusuf Şevki ile istanbul’a gittikten sonra onunla buluşarak Süleymaniye Dergahı şeyhlerinden Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendi’yi beraberce ziyaret ettiler. Tekkeye girerken tasavvufa intisap etme niyeti olmamasına rağmen, orada Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’in halifelerinden Kondulu Yusuf Şevki Efendi’ den tarikat dersi almaya başladı. Ona intisap etti. Kısa zamanda şeyhinin takdirini kazanır ve daha sonra şeyhinin kızı ile evlenir. Ve böylece aralarındaki irtibat daha da kuvvetlenmiş oldu. Görev Yerleri İstanbul dönüşü Trabzon, Rize, Erzurum, Bayburt, Samsun, Ankara ve Konya’nın merkez ve ilçelerinde imamlık ve müderrislik ile irşad görevlerinde bulunmuştur. Arkasından Of müftülüğü yapmış ve Samsun İdadisinde de öğretmenlik görevinde bulunmuştur. Hacı Ferşad Efendi Osmanlı Döneminde Doğu Karadeniz Bölgesi Kütüphaneler mütevelliliği görevini de yapmıştı. Rus işgali sırasında Bayburt kütüphanesinden alınıp şimdiki Gürcistan’ın başkenti olan Tıflis’e götürülen kitapların iadesi için Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya bir mektup yazarak, devlet kanalıyla bu kitapların iadesini istemişti. Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektuptan anlaşıldığına göre Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi adına Of,Rize ve Bayburt’ta kurulan vakıf kütüphanelerin mütevelliliği ve müfettişliği görevini de yürütüyordu. Of bölgesinde askere alma heyetinin de başkanlığını yürütmekteydi. 1916’da Of’a giren Rus işgal kuvvetlerine karşı bütün öğrencileriyle birlikte silaha sarılarak 29 gün ve gece hiç durmadan savaşmış ve böylece gazi rütbesini de elde etmişti. Bu hizmetlerle birlikte Bölge Medreseler Birliği başkanlığı görevini de yürütüyordu. İstanbul dönüşünden sonra kendi köyünde bir medrese kurdu. Bu medresede Kur’an-, Kerim, sarf, nahiv, meanı, beyan, bedi, mantık, fıkıh, tefsir, hadis usul-i fıkıh, siyer, Osmanlıca, hüsn-ü hat derslerini okutmaktaydı. Bu medrese, o çevrenin aynı zamanda bir üniversitesi demekti. Hacı Ferşad Efendi ömrünün sonuna kadar 40 yıl bu medresede müderrislik yapmıştır. Bu medreseden çok değerli ilim ve irşad alimleri yetişmiştir. Bir taraftan müderrislik yaparken diğer taraftan da tasavvula meşgul olmuştur. İstanbul’a giderek Gümüşhanevi Tekkesi’nde postnişin olan İsmail Necati Efendi ‘nin yanında h lvete girdi ve hilafet mertebesini elde etti. Daha sonra hacca gitti. Hac dönüşü vefat eden İsmail Necati Efendi’nin yerine Gümüşhanevi Tekkesi’nin postişliğine tayin edildi ise de, O şöhret afettir diyerek bu görevi kabul etmedi. Köyüne dönerek medresesindeki müderrisliğe ve irşad faaliyetlerine devam etti.Karadeniz bölgesinde büyük bir şöhrete sahip olan Vardalı şeyh Osman Niyazi Efendi ‘ye intisap ederek, Rize Güneyce’deki Tekkesi’nde 1908 yılı üç aylarında 86 arkadaşıyla birlikte halvete girdi. Vardalı şeyh Osman Efendi’nin vefatı üzerine, şeyhinin techiz ve tekinini yapar, cenazesini kıldırır ve onun yerine Varda Merkez Camii’nde imamlık ve üç dönem de medresede müderrislik yapar. Her yıl halvete girer. Medresesinde üç yüzden fazla öğrenciye icazet vermiş, alim yetiştirmiş, tasavvuf dersleri vererek halkı irşad etmiştir. O, devrinin en büyük şeyhi ve en büyük müderrisi, alimi idi her iki yönden de zirveye ulaşmıştı. Çaykara’da müderris Hacı Hasan Rami Yavuz, yine Çaykara’da Hopşeralı müderris Poyrazzade Hacı Dursun Parlak , aynı köyden Hacı Salih Bilgin , Of da Çalekli müderris Hacı Dursun Nuri Fevzi Güven , yine Of’ta ünlü kıraat alimi Mehmet Rüştü Aşıkkutlu, Amasya Suluova’da (aslen Dernekpazarı ilçesinin Kondu köyünden) Ferşad Efendi’nin kayınbiraderi Kondulu Hacı Ali Yücel , Samsun’da Açıkbaş diye tanınan Hacı Ömer Efendi, Hacı Ferşad Efendi’ye mensup olan önemli kişiler arasında yer alır. Şahsiyeti 1.65 boyunda, orta yapılı, 40-45 kg. ağırlığında, açık alınlı, güler yüzlü, alçak gönüllü, alim, mürşid, ihlas ve takva sahibi, etkili ve heyecanlı bir hitabet kabiliyetine sahip, büyük bir müderris idi. En önemli, en belirgin vasıflarından biri, inandığı şeyleri taviz vermeden kendi nefsinde uygulaması ve bunu cesaretle herkese telkin eden bir büyük alim olmasıydı. İlmi şahsiyetinden tasavvufun önemli bir yeri vardı. Büyük bir alim, güçlü bir müderris olduğu kadar, ehl-i hal, keşfi ve tasarrufu açık, keramet ehli büyük bir şeyh. Karadeniz bölgesinde halkın dini hayatı üzerinde unutulmaz büyük tesirler bırakmıştır. Sağladığı tesirler ölümünden sonra da devam etmiş ve ölümü üzerinden 90 küsur yıl geçmesine rağmen halen de devam etmektedir. Sadece Karadeniz bölgesinde değil, Türkiye çapında şöhreti yaygındır. Hacı Ferşad Efendi denince akan sular dururdu. Şimdilerde de öyle. Günde bir bardak sütle veya sadece kahvaltı ile yetinirdi. Ömrünün sonlarına doğru 35 kiloya kadar düşmüştü. Son dönemlerinde yürüyemeyecek hale gelmesine rağmen irşad hizmetlerinden geri kalmazdı. Müridlerinden, Hacı Hasan Rami Efendi ‘nin kayınpederi olan Hopşeralı Poyrazzade müderris Hacı Dursan Efendi, şeyhini sırtında taşıyarak yakın köylerde yapılan icazet merasimlerine götürürdü. Gençlik dönemlerinde, çevre illerde verdiği tesirli ve heyecanlı vaazlar, oralarda destan haline gelmişti. Cemaatle namaz kılmaya son derece müdavimdi. Ağır hasta iken bile kendisini sırtta taşıyarak cemaatle namaz kılmaya götürüyorlardı. Cemaatle namaz kılmaktan geri kalmamaya çok özen gösteriyordu. Kendisine defalarca müftülük teklif edilmiş, fakat o bu teklifleri kabul etmemişti. Hayatında birçok kerametin görüldüğü Hacı Ferşad Efendi’nin kerametlerinden birkaç örnek: Aynı köyden, köy komşularından komiser Yusuf Hikmet Kumkumoğlu şöyle anlatır: Babam, Ferşad Efendi’yi sık sık eve davet edip onunla sohbet ederdi. Annem, kendi kendine Hacı Ferşad Efendi’ye bir çift çorap örmeyi düşünmüş. Çorapları örmüş. Fakat çoraplar tamamlandıktan sonra çorapların çok güzel olduğunu görünce, kıyamamış, ‘nasıl olsa Efendi’nin haberi yok’ düşüncesiyle, çorapları Efendi’ye vermekten vaz geçmiş. Babam yine bir gün Hacı Ferşad Efendi’yi evimize davet etmişti. Annem de onlara hizmet ediyordu. O sırada babamın kalbinden:”Bu zat ne de olsa namahrem dir. Keşke hanıma hizmet ettirmeseydim de hizmeti ben yapsaydım.” diye· bir düşünce geçirmiş. Biraz sonra Ferşad Efendi kalkıp giderken babama dönerek: ”Kalbine hakim ol.” dedikten sonra anneme dönerek: “Sen de ayaklarımın hediyesini vermedin.” demişti. Babam çok utandı, mahcup oldu. Annem ise Efendi’den özür dileyerek, koşa koşa gitti. Çorapları getirip Ferşad Efendi’ye verdi.” Hacı Ferşad Efendi’nin iki oğlu medresede kendisinden okurken çok istekli davranmıyor ve Hoca Efendi’yi yoruyorlardı. Bunlardan Hasan isimli olan oğlu medreseye devamı aksatıyor. Bir geliyor, iki gelmiyor. O zamanlar medreseye devam eden öğrenciler askere alınmıyordu. Merhum Ferşad Efendi oğlunu bir uyardı. İki uyardı… Uyarılar fayda vermedi. Bunun üzerine, vicdanı sorumluluğunu yerine getirmek için, Askere Alma Komisyonunun Başkanı sıfatıyla Of Kaymakamlığına bir yazı yazarak, durumu bildirmiş ve oğlunun medreseden kaydının silindiğini ifade etmişti. Bunun üzerine oğlunu askere alıp Yemen’e göndermişler. Buna kızan oğlu Hasan Yemen’den babasına çok ağır ifadeler içeren mektuplar yazıyor. Terhis olmasına yakın yazdığı son mektubunda: “Talebelik kaydımı sildirerek Yemen gibi uzak bir ülkede askere gönderilmeme sebep oldun. Zannettin ki bu askerlik bitmeyecek. Ben şimdi askerliğimi bitirdim, geliyorum. Senin icabına bakacağım. Bakalım seni benim elimden kim kurtaracak?” Hacı Ferşad Efendi, o zaman kendisinden ders okumakta olan kayın biraderi Ali Galip Yücel’in yanında mektubu okuduktan sonra Hacı Ferşad Efendi: ” Geluuuursun, geluuuursun” sözlerini sarf etmişti. Askerlik sonrasında Hasan’ın istanbul’a kadar geldiği haberi alınmış, fakat ondan sonra kendisinin akıbeti hakkında hiçbir haber ve bilgi alınamamıştır. Bu olay da Hacı Ferşad Efendi’nin yüksek tasarruf ve keramet sahibi bir alim olduğunu göstermektedir. Ferşad Efendi’nin Çaykara Yeşilalan köyündeki caminin yanında bulunan mezarlıktan özellikle gece vakti zaman zaman garip ve tuhaf sesler duyulur. Cemaat, durumu Ferşad Efendi’ye bildirir. Ferşad Efendi Mezarlığa giderek sesleri dinler. Daha sonra pelit ağacından bir kazık yaptırıp mezarlığın bir yerine çaktırır. Ondan sonra mezarlıktan bir daha ses gelmez. Ferşad Efendi’nin eşi Hanife Hanım’ın beyanına göre, Ferşad Efendi’nin vefatından sonra, onun çalışma odasından zaman zaman kocasının tespih ve zikir seslerini duyar. Ferşad Efendi’nin damadı Sırım Muhammed Baltacı (sonraları o da büyük bir alim olmuştu) anlatıyor: “Bir Cuma sabahı vaaz etmek için Efendi hazretleriyle beraber Of’a gidecektik. Yola çıkmaya geç kalmıştık. Sabah ezanları okunmaya başlamıştı. Evden çıktık. Caminin yanından aşağıya doğru indiğimi biliyorum. Bir de baktım ezan okunuyor. Şaşırdım. Meğer Of’a gelmişiz, farkında değilim. Of ile Çaykara arası yaklaşık olarak 30 kilometredir.” Eserleri Hacı Ferşad Efendi ‘nin en önemli eserleri, onun memleket çapında yetiştirmiş olduğu büyük ilim ve mana alimleridir. Bunların her biri başlı başına birer ilim, fazilet ve tasavvuf deryasıdır. Birer otoritedir. Dinimize, millet ve memleketimize büyük büyük hizmetler vermişlerdir. Bunların yerleri doldurulamaz!…Hacı Ferşad Efendi’nin ilim, fazilet, irşad ve manevi eserleri bir asırdan beri devam etmektedir. Yazılı eserlerine gelince: Kendi köyünde, Yeşilalan’daki medresesinde bulunan kütüphanesi bütünüyle kaybolduğundan eser yazıp yazmadığı bilinmemekte ve dolayısıyla görüşlerini belirleme imkanı bulunmamaktadır. 40 yıl medresesinde yetiştirdiği yüzlerce, binlerce alimler onun canlı eserleridir. Köyündeki medresesi günümüzde yenilenerek dört katlı bir Kur’an Kursu binası ile yakınındaki mezarı üzerine türbe inşa edilmiştir. Vefatı Yukarıdan beri sayageldiğimiz bu güzel hizmetleri, elli yıla yakın kısa bir zamana sığdırdıktan sonra 63 yaşlarında iken, kendi köyünde, 03 Eylül 1929’da rahmetlik oldu. Yeşilalan’daki medresesinin yanına defnedildi. Sonradan kabir üzerine yapılan türbenin içinde baş tarafta kendi kabri, ayakucunda kendi mensuplarından ve Nakşi şeyhlerinden Karahasanzade Hacı Mehmet Efendi ‘nin kabri, onun da ayak uçunda Hacı Ferşad Efendi’nin oğlu Hacı Yusuf Ulusal Efendi’nin kabri bulunmaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları
Hacı Bayram Kaftani
İstanbul – Fatih – Hacı Bayram Kaftani camii Fatih Sultan Mehmed’in hususi hizmetinde bulunuyordu. Zeki ve güvenilir biri olan Hacı Bayram Haftani kısa sürede Fatih’in kaftancılığına getirildi. Fatih’ten sonra 14 yıl daha yaşadı. Hayatı boyunca biriktirdikleri ile bir mescit yaptırmıştır. Kendi kabri bu mescidin bahçesinde yer alır. Mescidin en az 120 yıllık olan ve ağırlığından dolayı yerine konulamayan kitabesinde, bu ibadethanenin bir mescit olarak inşa edildiği, Bayram Paşa’nın mescide minber ekleterek camiye dönüştürdüğü ama deprem sırasında tamamen yıkıldığı yazmaktadır. 1894’teki depremden sonra bugünkü halini alan cami, eşi Divan-ı Hümayun’un Beylikçi kaleminde katiplik yapan Fatıma adında bir hanım tarafından yaptırılmıştır. Hacı Bayram Haftanı’nin Rumi oymalı, reyhanı celi sülüsle yazılı baş taşında , sadece üç satır yazı kalmış bulunuyor. Ancak yazı aralarındaki süslerin, rumı tezyinatın bilhassa tac kısmındaki hataili rumi tezyinatın güzelliğinden bahseden kaynaklar mevcuttur. Baş taşının arka tarafındaki süslemeler ayaktaşının rüzgarı engellemesi sayesinde korunabilmiş olmalıdır. Kabir, namaz vakitlerinde ziyarete açıktır. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,
Hace İshak Buhari Hindi
istanbul – aksaray – horhor caddesi üzerindeki hindular tekkesinde Aksaray Horhor Caddesi üzerinde bulunan Hindular tekkesi, Nakşibendi tarikatının İstanbul’daki en eski merkezidir. Tekkeden bahseden en eski kaynak olan, Küçük Abdal’ın kaleme aldığı Otman Baba Velayetnamesi 1453 yılına ait bir eserdir. Tekkenin ilk şeyhi olan Hace İshak Buhari-i Hindi ‘nin adı, buranın kurucuları olan dervişlerin Orta Asya’dan İstanbul’a Hindistan üzerinden geldikleri kanısını uyandırmaktadır. İshak Buhari Hindi, bir Nakşi şeyhidir. Hakkında fazla bilgi olmayan Hace İshak Buhari-i Hindi’nin Orta Asya Yesevi ve Kalenderi gelenekleriyle iç içe bir tasavvuf anlayışını İstanbul’a taşıdığı düşünülmektedir. Abdullah İlahi ‘nin de İstanbul’da temsilcisi olduğu, Horasan Nakşiliği’nin şehre ilk defa İshak Buhari Hindi tarafından getirildiği anlaşılmaktadır. Şeyhin tasavvuf algısı hakkında kanaatlerin bulunmasına rağmen, yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak İstanbul’un fethinin hemen ardından burada posta oturması, kendisini önemli kılmaktadır. Zaman zaman Kadiri şeyhlerin de posta oturduğu tekke, H . Necdet İşli’nin verdiği bilgilere göre, Fatih Sultan Mehmed devrindeki kuruluşundan kapanışına kadar Hindistan’ın İstanbul’daki elçiliği görevini yürütmüştür. 1788’de İstanbul’da vefat eden Elçi Serdar Mehmed bu tek kenin haziresinde yatmaktadır ve mezar taşının serpuşu elçi başlığı biçimindedir. Tekkenin tevhidhanesi ve İshak Buhari Hindi’nin türbesi 1933 yılında yıktırılmıştır. Tekkenin son şey hi olan A bdurrahman Riyad Babür , 1940’lı yıllara kadar tekke nin ikinci katında oturmuştur. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .
Gülzar Baba
İstanbul – Edirnekapı Mihrimah SUltan camii avlusunda Keramet ehlinden olan Gülzar Baba’nın kabri Edimekapı, Mihrimah Sultan Camii avlusundadır. Kitabesinde : Hüvel-Bakî Eyyam-ı keramet irtisamıı Cenab-ı Şehinşahîde İşbu Cami-i Şerifin bazı tamirine mübaşeret ve işbu mahal’hafr olundukta bir cesed-i pak alameti zuhura gelip ve o gece alem-i menamda eşhas-ı müteaddiyeye nehci vahid üzre izhar-ı kerametle görünen Gülzar Baba ruhuna el-fatiha. Fî sene: 1236- (1820) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi
trabzon – of – zisino (bölümlü köyü) – mithatpaşa mah camii’nin hemen arkasında Alim, mürşid Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi , Trabzon Of ilçesinin Bölümlü (Zisino) köyünde, Mithatpaşa mahallesinde doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, ölüm tarihinin 06 C.Ewel 1340 (Miladi 29 Ekim 1930) Çarşamba günü olduğu ve 100 yaşını aşkın olarak vefat ettiği bilinmektedir. Bu duruma göre doğum tarihi 1830’lu yıllarda önce olsa gerek. Babası Mehmet Efendi iplik tüccarı idi. Çevreden iplikleri toplar, satmak için Mudanya’ya götürürdü. Elindeki malları satınca köyüne döner, mal aldığı insanların parasını öderdi. Böyle devam ederken bir seferinde Mudanya’ya gider ve orada vefat eder. Mahmud Efendi, babasının vefatından sonra dünyaya gelmiştir. Alacaklılar, küçük Mahmud Efendi’nin babasından kalma bütün mallarını haciz ederek elinden alır ve Mahmud, annesiyle birlikte evsiz, parksız kalmıştır. Bütün bu yoksulluk ve kimsesizlik şartları altında annesi çocuğunu büyütmeye, yetiştirmeye azmetmiştir. 10 yaşlarına geldiğinde, komşularından biri, devrin parlak mesleklerinden biri olan kalaycılık için Mahmud’u çırak almak ister. Annesi buna asla razı gelmeyip, Ben çocuğumu okutacağım, onu kalaycılığa göndermem:’ diyerek kesin tavrını koydu. Nihayet, annesi oğlunu okutmak için Çataldere köyündeki hocaya teslim etti. Mahmud Efendi burada uzun yıllar tahsil gördü. ilim ve takva sahibi oldu. Zamanı gelince, parmakla gösterilecek bir ilim ve mürşid abidesi noktasına geldi. Hocasından icazet aldıktan sonra imamlık yapmaya başlayan Mahmud Efendi, imamlıktan aldığı cüzi bir miktar paradan tasarruf ederek biriktirdiği para ile babasından kalan borçlarını ödedikten sonra, küçüklüğünde, babasının borçlarına karşılık kendilerinden haczedilip ellerinden alınan arazilerin bir kısmını da geri almayı başardı. Çok geçmeden ev yaptırdı ve arkasından evlenerek aile yuvasını kurdu. Bu evlilikten Muhammed ve İbrahim adlarında ikisi erkek olmak üzere yedi çocuğu vardı. Of bölgesinde yetişen en önemli alimlerden biri olan Gani Ömer Mahmud Efendi, önceleri kendi evi yanında bulunan Kalanas medresesinde müderrislik yaptı. Sonra 1886’da Rize Karadere medresesinin kurucusu ve ilk müderrisi olan Güvelioğlu Hüseyin Efendi tarafından Karadere müderrisliğine davet edildi. Yalnız, kendisini bu göreve başlatmadan önce, onun manevi bir kuvvetinin olup olmadığını denemek için, medreseye gelirken Kalapotomas deresinin üzerinde bulunan bir köprünün ayak kısmında bekletilen büyükçe bir taşı (muhtemelen medresenin kitabesini) alıp öylece gelmesini istedi. Ağırlığı sebebiyle birkaç kişinin dahi taşımakta zorlanacağı bu taşı, Mahmud Efendi omzuna almış, diğer omuzu üzerinden taşın altına uzattığı bir ağaç parçasını destek vererek yola çıkmış ve böylece Pasalat köyü sırtını tırmanarak Karadere’ye ulaşmıştı. Bu şekilde medreseye ulaşıp taşı bahçeye atan Mahmud Efendi’ye Karadere müderrisi Hüseyin Efendi seslenerek: “Mahmud sen mi geldin? Gelirken mola verip dinlendin mi?” diye sormuş. Mahmud Efendi de: “Evet efendim, ben geldim. Gelirken Pasalat köyü sırtında iken ezanın Allahu Ekber dediğini duyunca taşı omuzumdan atmadan durdum ve ezanı dinledim. Bundan başka mola vermedim.” şeklinde cevap verdi. Bu durum üzerine müderris Hüseyin Efendi tarafından Mahmud Efendi müderrisliğe başlatıldı. İki yıl kadar müderris Hüseyin Efendi ile beraber müderrislik yaptı. Çok sayıda talebe yetiştirdiler. Karadere medresesi, bu dönemde Rize’nin en büyük ve en çok talebe yetiştiren medresesi idi. 1887’de bu medresede 74 talebe eğitim görmekte idi. 02 Aralık 1888’de medresenin kurucu müderrisi Hüseyin Efendi’nin vefatı üzerine, Mahmut Efendi medreseyi tek başına devam ettirdi. Merhum müderris Hüseyin Efendi’den intikal eden bütün hizmetleri devam ettirdiği gibi medresenin hemen karşısında başlanmış olan cami inşaatını da tamamlayarak 1889’da hizmete açılmasını sağlamıştır. Bir bölümü Rus işgali yıllarında olmak üzere, yukarıda belirtilen Karadere (bugünkü adıyla Kalkandere) medresesinde Hacı Mahmud Efendi, 1886-1916 yılları arasında fasılasız 30 yıl müderrislik yapmıştır. Burada bir taraftan talebe yetiştirirken, diğer taraftan da halkı irşad etmiştir. İlmi kadar manevi değeri ve yönü yüksek olan Mahmud Efendi, halka yerine göre baba, yerine göre doktor, yerine göre akıl hocası, yerine göre de en zor zamanlarında başvuracakları bir sığınak olmuştur. Gani Ömer Mahmud Efendi , Karadere’de müderris olduğu sıralarda çevrede, Güneyce Varda köyünde Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi hazretlerinin halifelerinden Osman Niyazi Efendi bulunuyordu. Önceleri Mahmud Efendi’nin yanında Osman Niyazi Efendi’den bahsedilince o, bunu pek önemsemez ve onun anlatıldığı kadar büyük biri olmadığını düşünürdü. Bir gece rüyasında, aslında oldukça dik ve sarp arazilerden oluşan, Niyazi Efendi’nin yaşadığı Varda bölgesini, dümdüz ve yeşil manzaralı bir ova şeklinde görmüştü. Bunun üzerine sabahın erken saatlerinde atına atladığı gibi Varda köyünün yolunu tuttu.Varda’ya yaklaşınca, kemer bir köprüden geçmesi gerekiyordu. Köprü üzerinden geçer ken bir de baktı ki köprünün karşı tarafında Osman Niyazi Efendi duruyor. Kendısini karşılamaya gelmişti. Osman Niyazi Efendi, Mahmud Efendi’ye:”Bize gelmen için ille de o rüyayı görmem mi gerekiyordu?”deyince Mahmud Efendi hemen ona intisap ederek, zamanla onun dört halifesinden biri oldu. Mahmud Efendi, İstanbul’daki Gümüşhanevi merkez dergahında 1920-1926 yılları arasında postnişin olan Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi ‘den de hilafet almıştır. Osman Niyazi Efendi’ye intisap ettikten sonra onun yanında halvete girmişti. O tarihlerde Rize’nin Güneydoğu bölgesindeki Rus işgalinden kaçan insanların bir kısmı Karadere’ye gelerek Mahmud Efendi’nin medresesine sığınmışlardı. Düşmandan kaçarken yolda bütün yakınları ölen 8 yaşındaki bir kız çocuğunu Mahmud Efendi himayesine almış ve onu büyütüp torunlarından Ahmet Hoca ile evlendirmiştir. Muhammed ve İbrahim adlı her iki oğlunun ilk eğitimlerini Karadere medresesinde kendi yaptırdı. Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi’nin müderrislik yaptığı Karadere’de, Rus işgali sebebiyle çevrede asayişin azaldığı ve hırsızlığın çoğaldığı, son yıllarında (1915 yılları) bir gece çevrede Karaalioğulları’ndan merhum Mustafa’nın evinden ineği çalınmıştı. Ev sahibinin eşi Firdevs Hanım, küçük ve yetim olan oğlu Mustafa’yı yanına alarak Karadere’ye inmiş, müderris Gani Ömer Efendi’yi bulmuş. Kocasının Erzurum’da Ruslarla savaşırken şehit olduğunu, fakru zaruret içinde olduklarını anlatmış ve iki yetim çocuğunu ahırdaki ineğinden aldığı süt ile beslediğini ve bu sefer de ineğinin çalındığını, ineğinin bulunması için kendisinden yardım istemek üzere himmetine başvurduğunu ifade etti. Mahmud Efendi kadıncağızı dinledikten sonra köy muhtarı Karaibrahimoğlu Ahmed Efendi’ye verilmek üzere bir mektup yazdı. Küçük Mustafa’ya da bir elma vererek başını okşadı. ve yolcu etti.Muhtara yazdığı mektupta,”Muhtarın, çalınan ineğin bulunması için uğraşmasını, aksi takdirde olaya kendisinin el koyacağını” yazdı. Mektubu alan muhtar, inek bulunmazsa hocanın beddua edeceğini anlamış ve hemen araştırmaya başlamıştı. Yapılan araştırmada, o gece üç ineğin çalındığını, bunların Of tarafında, Süleyman bey adlı birisinin konağına götürüldüğünü tespit etti. Muhtar, kadıncağızı yanına alarak ineği almaya gider. ineklerin ikisi kesilmiş, küçük Mustafa’nın ineği hamile olduğu için kesilmemişti. Konak sahibi ineği sevdiği için, onun yerine başka bir ineğin verilmesini teklif eder. Firdevs Hanım ise: “Ağam, Mahmud Efendi’nin kesin emri var. Bunu ben sana versem bile sen alma. Çünkü bu yetim hakkıdır:’ der ve ineği geri alıp giderler. Mahmud Efendi bir gün medresesindeki odasında otururken, hizmetiyle ilgilenen şahsın kendisine hitaben:”Efendim, sizin kerametlerinizi gördüğünü söyleyenler vardır. Ancak ben bunca zamandır yanınızdayım, henüz bir kerametinizi göremedim” deyince hoca ona: “Sen böyle şeyleri düşünme, kalk üç tane kahve yap da içelim:’dedi. Hizmetçi kahve yapmaya giderken, kahvelerden biri benim, diğeri kendisinin, o halde üçüncüsü kimin diye düşünmüş. Fakat o, kahveleri pişirirken Hüseyin Efendi adlı alimlerden bir misafir gelince, hizmetçi Mahmud Efendi’nin kerametine açıkça şahit oldu. Mahmud Efendi, müderrisliğinin yanında, 1910’da Kalkandere’de açılan rüşdiye okulunda da ders okutmuştur. Buradaki öğretmenliği köyüne dönünceye kadar devam etmiştir. O zamanlar yeni kurulmaya başlanan mekteplerin aleyhinde bulunan kişileri de aydınlatmıştır. O, mekteplerin açılmasından yana idi. Mahmud Efendi: “Ben de torunumu mektebe gönderiyorum. Mekteplerde şeriatımıza aykırı bir şey yoktur:’ derdi. Rahmetli Gani Ömer, büyük bir alim, gönül adamı ve mürşid idi. Son yıllarını, doğduğu yer olan Bölümlü köyü, Mithatpaşa mahallesinde geçirdi. Gerek Rize Karadere’den, gerek çevre köy, kasaba ve illerden çok miktarda ziyaretçileri vardı. Ziyaretçilerin getirdiği ufak tefek hediyeleri ya fakirlere dağıtır ya da daha sonra gelen ziyaretçilere ikram ederdi. Cömertlik onun ayrılmaz vasfı idi. Cumhuriyet’in ilanından sonra, bir ara ifadesi alınmak üzere Rize mahkemesine davet edilmişti. Çok yaşlı ve yürüyecek durumda olmadığı için, oğulları tarafından yapılan bir sedye ile Of’a kadar indirildi. Buradan deniz motoru ile Rize’ye gidilmeye karar verildi. Adam başı iki lira ücret mukabilinde Rize’ye gitmek üzere bir deniz motorcusu ile anlaşarak yola çıktılar. Bir müddet yol aldıktan sonra motorcu anlaşmayı bozdu ve adam başı dört lira istedi. Mahmud Efendi’nin oğulları buna karşı çıktılar ve aralarında tartışma çıktı. Mahmud Efendi “Ne var, ne istiyorsunuz” dedi. Oğulları durumu açıklayınca hoca:”O adamın istediğini verin” emrini verdi. Yolcular Rize’de karaya çıktıktan sonra adamın motoru deniz içinde alev alev yanmaya baladı. Bu konu bütün Rize’de duyulduğu gibi mahkeme heyetinin de kulağına ulaştı. Mahkeme heyeti, Mahmud Efendi hakkında bir soruşturma yapılmasına gerek olmadığına karar verdi. Mahmud Efendi; ilim, irfan ve bunların eğitimini, ömrünün son nefesine kadar azimle yürütürken, bir taraftan da sosyal faaliyetlerde önemli hizmetler vermiştir. Karadere’de medresesinin yanında başlanan cami inşaatını tamamlatıp hizmete açmış, köyünün alt kısmında, köylerine bağlantı sağlayan tek geçiş durumunda olan Hapşeyas köprüsünü inşa ettirmiştir. Hapşeyas köprüsü, Solaklı deresi üzerinde kurulan köprüler arasında önemli bir yeri vardır. Özellikleri vardır. Merhum Gani Ömer, 1919’da, kendine has mimarı bir tarzda ve üstü kiremitlerle örtülü olarak Hapşeyas köprüsünü tamamladı. Mimarı tarzı ve ahşap yapısı ile yıllarca çevre halkına hizmet eden bu köprü, yakın yıllarda (2000 yılında), mümkün olduğu kadar eski tarzı korunarak yeniden inşa edilmiştir. Vefatı Gani Ömer Mahmud Efendi , ömrünün son yıllarını doğduğu yer olan Trabzon-Of ilçesinin Zisino (şimdiki adıyla Bölümlü) köyü Kalanas Mahallesi (şimdiki adıyla Mithatpaşa mahallesinde geçirmiştir. Bu mahallede bir medrese kurmuş ve ömrünün geri kalan günlerini bu medresede ders okutmakla geçirmiştir. Bu medresede ders okuturken 6 C.Ahir 1349 (Miladi 29 Ekim 1930) tarihinde, bir Çarşamba günü 100 yaşını aşkın olarak, medresede ders esnasında gözlerini hayata yummuştur. Kabri Mithatpaşa Mahallesi Camii’nin hemen arkasındadır. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Şefaatlerini dileriz. Amin. Amin… Merhumun vefatından sonra, 4-5 kuşak geçmesine rağmen, Rize ve Of çevresinde büyük bir manevi itibarı vardır. Bu bölgelerde onun yaşadıkları halen anlatılmaktadır. 60 yaşın üzerinde olup bu bölgelerde yaşayanlardan Gani Ömer Mahmud Efendi’yi tanımayan, bilmeyen çok az insana rastlanır. Bayram ve benzeri vesilelerle Rize’den hala çok sayıda kabrine ziyaretçiler gelir. Çevre halkı burada yatanın büyük bir alim ve Allah dostu olduğunu bildikleri için ziyarete gelirler. Bazı hastalıklara şifa bulmak için de ziyaret edenler olur. Oğulları tarafından 1947’de, kabri, köyün mezarcı .ustası Harun Beşinci’ye yeniden yaptırılmıştır. Taş yapı olan kabrin üstü açıktır. Ziyaretçiler Kur’an-ı Kerim okuyarak dua ederler. Halen torunları tarafından bakımı yapılan kabrin, yılda ortalama yılda iki bin kişi kadar ziyaretçisi olmaktadır. Hacca gidecek olan kimseler, onun kabrini ziyaret ederler, Kur’an okur, dua eder ondan sonra yola çıkarlar. Soyadı kanunu çıktıktan sonra, ailesi “Okutan” soyadım almıştır. Mezar taşında da şu kitabe yer almaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları
Fetih Şehidi İbrahim Efendi
istanbul – fatih molla zeyrek camii arka sokağında İslanbul’un fethi esnasında sur içinde şehit olan askerlerin defni hususu Fatih Sultan Mehmed’e arz edildiğinde “şüheda”nın şehit düştükleri yerde defnedilmelerini ve şehrin tanziminin bu mezarlara göre ayarlanmasını ferman buyurmuştur. Fatih Zeyrek’te bulunan mezar, Zeyrek Camii’nin yakınındadır. Mezarın üzerinde bir ağaç vardır ve etrafı tuğlayla örülmüştür. Ayrıca baş ve ayak tarafında 1953’te yaptırıldığına dair Latin harfleriyle yazılmış, büyükçe bir mermer kitabe vardır. Mezar taşı kitabesi beş satır halinde celi sülüs hatla yazılmıştır: ”Hüve’l-Halidku’l-Baki Fatih Sultan Mehmed Han Alemdarı merhum şehid İbrahim Efendi’nin ruhuna Fatiha Sene 857 (m. 1453)” Üstüvani baş taşının tamamı nefti yeşil renge boyanmıştır. Zaman içerisinde üst üste sürülen boya tabakası o kadar kalındır ki kitabe neredeyse okunmayacak hale gelmiştir. Ayak taşı olmayan mezar üzerinde mevcut Latin harfli kitabede “Gelenbevi Ortaokulu 500’üncü Fetih Yıldönümünü Kutlama Kolu tarafından yaptırılmıştır” yazılıdır. Baş ve ayak tarafında iki adet bulunan bu kitabenin baş tarafındaki ortadan ikiye kırılmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Mezartaşı , Ali Rıza Özcan , İBB Yayınları .
Etyemez Baba
istanbul – Fatih – Cerrahpaşa hastanesi önünde Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin ordusunda «Mirza» yani süvari olarak bulunmuştur. Ni’me’l-Ceyş’dendir. Adı Şeyh Mirza İbn-i Ömerü’l-Buhari’dir. Etyemez Baba diye ünlüdür. Buharalı’dır. Etyemez’de Etyemez Tekkesinde mescid olan camii yaptırmıştır. Etyemez Baba yaptırdıgı caminin bahçesinde medfundıır. Kitabesinde: Hüvel Gafür Ebu’l-Feth Sultan Mehmet Gazi Hazretlerinin mirzalarından ve kibar-ı ehIullahdan bu makam-ı alî’nîn fatih ve banisi olan Mehmed Mirza Dede İbn-i Ömerü’l-Buharî Hazretleri’nin kabr-i pak nuranidir. Vefat tarihi: 886 Büyük ahlakçı ve insan-ı kamil olan bu yüce zatların yanında dedikodu yapıldı mı “burda et yenmez» dermiş. Dedikodu yapmak, müslüman kardeşini çekiştirmek, ölü eti yemek gibi kötü bir şey olduğu için, buna işareten, “burda et yenmez” diyen bu zatlara halk «Et yenmez» derlermiş Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Emin Saraç Hocaefendi
istabul – fatih – fatih camii haziresi Din alimi, Fatih Medreseleri geleneğinin son temsilcisi olan Emin Saraç Hoca , 1931’de Tokat’ın Erbaa ilçesi Tanoba köyünde (şimdi belde) doğdu. İlmiye sınıfındandır. Babası Hafız Mustafa, dedesi Es’ad Efendi’dir. Onun babası İstanbul kadılarından Ali Efendi’dir. Saraç, hafızlığını babasından bitirdikten sonra 1943’te İstanbul’a geldi. Fatih semtinde, Çarşambalı Şeyh Ali Haydar Efendi ile Fatih Camii baş imamı Hacı Ömer Aköz Efendi’den dini ilimler okumuştur. Ayrıca, Gümülcineli Hacı Mustafa Efend i, Muhaddis Hacı İbrahim Efendi ve Silistreli Süleyman Efendi’ den ders almıştır. Fatih Camii’nde sekiz yıl süren bu dini, ilmi tedrisatın ardından, hocalarının tavsiyesiyle, 1950’de Mısır’a giderek önce Ezher Üniversitesi’nin lise kısmını ve daha sonra da Şeriat Fakültesi’ni bitirmiştir. Dokuz yıl Mısır’ın ilim çevresinden istifade eden Saraç Hoca, bu arada büyük alim Zahidü’l-Kevseri’ den de okuyup icazet almıştır. 1958’de İstanbul’a dönen Saraç, İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde üç yıl; İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’nde de beş yıl öğretmenlik yapmıştır. Daha sonraları, İstanbul’da İlim Yayma Cemiyeti’nin İlahiyat Fakültesi öğrencileri için açtığı yaz kurslarında ders okutmak üzere görev almıştır . Diğer taraftan, ilim hizmetlerini Fatih Camii’nde uzun yıllar devam ettirmiş ve halen de devam etmektedir. Kendisinden İslami ilimler alanında pek çok talebe feyz almış ve halen de almaktadır. Emin Saraç Hoca, 1951-1955 yılları arasında Fatih Müftülüğü yapan ve bu görevden emekli olan son devir din alimlerinden Ali Yekta Sundu Efend i’nin damadıdır. Hayırlı halef böyle olmalıdır. Geçmişlerini aratmamalıdır. Saraç böyle bir haleftir. Ali Yekta Sundu Efendi maddesinde, sizlerle paylaştığım medrese ve medrese sonrası belgeleri ile Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde gösterdiği üstün başarılarından dolayı devrin Milli Savunma Bakanı tarafından verilen takdirname ve madalyalarla ilgili belgeleri Emin Saraç Hoca’dan aldım. Cumhuriyet devrinin yetiştirdiği alimlerin önde gelenlerinden olan Emin saraç Hoca gibi alımler, son devir din alimlerinin sayıları gittikçe azalmış olan varisleridir. Kadr u kıymetleri çok çok iyi bilinmelidir. Bunlar, takdir edenler için büyük nimetlerdir. Kendilerinden sonra, kendileri gibi halef kalır mı kalmaz mı, bilemem! Daha sonra Fatih Camiinde hadis ve fıkıh dersleri vermeye başlayan Saraç, yaşamının son yıllarına kadar bu görevini ifa etti. Emin Saraç Hoca , evli ve 2 çocuk babasıydı. Oğullarından biri eski Yükseköğretim Kurulu Başkanı Yekta Saraç, diğeri Ciner Holding Yönetim Kurulu üyesi Fatih Saraç’tır. 19 Şubat 2021’de yaşlılık sebebiyle öldü. Fatih Camiinde yapılan cenaze törenine pandemi kısıtlamalarına rağmen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, çok sayıda bakan, milletvekili ve siyasetçi katıldı. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Elekli Dede
İstanbul – Silivri kapı da Sur dibinde Fatih Sultan Mehmed Hazretleri ile beraber İstanbul fethine katılan bu zatın, Ni’me’l-Ceyş’den olduğu sanılır, adı Muslihuddin’dir. Elekli Dede diye şöhret bulmuştur. Ahşab türbesi mum yakmak neticesi yanmış, yerine çok ilkel bir türbe yapılmıştır. Halk türbesine elek adayıp getiriyor. İstanbul fethinde çok başarılar göstermiş, Silivrikapı’ya kadar gelebilmiş ve: «Elene elene buraya kadar gelebildik» demiş. Elek gibi olan kalkanından bir ok ile şimdiki yerinde şehid ölmüştür. Kitabesinde: Ebul-feth Sultan Mehmed Han Hazretlerinin alemdarlarından merhum Elekli Muslihuddin Dede ruhuna El-fatiha 857 yazılıdır. Kabri; Silivrikapı dışında sur’a yakındır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Ekmekçibaşı Muhyiddin Mehmed Çelebi
istanbul -edirnekapı – mihriman sultan cami yanındaki benzincinin önünde Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Ekmekçi Başısı’dır. Adı Muhyiddin Mehmed Çelebi’dir. Halk arasında Ekmekçi Baba diye şöhret bulmuştur. Babasının adı îsa’dır. İstanbul fethine iştirak etmiş, Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in medh ü senasına layık olmuş mutlu gazilerimizdendir. 874 – (1469) tarihli mescidinin mihrabı önünde medfundur. Mescidi bugün mevcut değildir. Yeri benzin istasyonu olmuştur. Bu mescid bir zamanlar Nakşibendi dergahı vazifesini de görmüş, meşhur müsikişinasımız Buhurîzade Mustafa Itrî Efendi 1124 (1712) Ekmekçibaşı mescidinde imamlık ve yanındaki ilk mektepte öğretmenlik yapmıştır. Vaktiyle Ekmekçi Baba’nın kabrine somun ve hatta ekmek adandığı da olur. Bugün kabir açık bir türbe şeklindedir. Halk O’na büyük hürmet gösteriyor. Oldukça bakımlı, temiz, etrafı topuzlu parmaklıkla çevrili, üzerinde asma ağacı vardır. Vefat tarihi 874’tür. Baş tarafındaki kitabesinde: «Fetih gazilerinden Ekmekçi Başı Hacı Muhyiddin Efendinin aziz ruhuna fatiha.», Cadde tarafındaki alınlığında ise: «Ebu’l-feth Sultan Mehmed Han-ı Gazi Tabe-serah Hazretlerî’nin Ekmekçi-Başısı Merhum ve mağfürun-leh El-hac Muhyiddin Efendi Hazretleri’nin kabr-i şerifleridir.» yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Durmuş Dede
İstanbul – Aşiyan mezarlığı girişinde ( sahilden ) 17. ci asrın ilk yarısında Rumelihisarı’nda yaşamış ilahî cezbe sahibi bir derviştir. «Hadikatü’l-Cevami »Rumelihisarı Kayalar Mescidi maddesinde bu zat hakkında şunları yazıyor: «Durmuş Dede mecazib-i ilahiyeden olup Akkirman beldesinde sakin iken bir gün gemilerin biri ile İstanbul’a gelip Rumelihisarı yakınında Kayalar Mezarlığı nihayetinde deniz kenarındaki tekkede şeyh olan hemşehrilerinden Ali Baba adındaki zatın yanında yerleşip kalmıştır. Gelip geçen gemilerden Durmuş Dede’yi bilenler hediye olarak tekkeye zahire verirler ve dedenin hayır duasını alırlardı. Bu, bütün gemi sahibleri arasında an’ane olarak yerleşip kaldı. Tekke’nin gemiciler tarafından verilen hediye erzakı hala eksik değildir. Durmuş Dede’nin İstanbul’a gelmesi Birinci Sultan Ahmed devrinde olup ölümü de yine o padişahın zamanında Hicrî 1025-(1616) senesindedir. Tekkenin dışında bir yere defnedilmiştir. Sonra Durmuş Dede’yi sevenlerden biri ahşab türbe yaptırmıştır.” Bu türbenin duvarında şu beyit yazılıdır: Hak-i pay-i evliyaya yüzünü sürmüş dede Bu hisarın kutbu olmuş Hazret-i Durmuş Dede. Aslında tekkenin banisi İbrahim Gülşenî halifelerinden Hasan Zarifî Efendi olduğu halde, tekke bundan sonra Durmuş Dede Tekkesi adını almış ve artık o isimle anılagelmiştir.» Durmuş Dede’yi şahsen görmüş olan büyük yazar Evliya Çelebi de şöyle anlatıyor: «Durmuş Dede Rumelihisan’nda idi, bütün gemiler bu adamcağıza sadaka verirlerdi. Birisi sefere gidecek olsa gelip bu dedeye sorardı. Dede o adama: «Falan yere git, filan yere gitme!» diye beyan-ı hakikat eylerdi. Filhakika o adam dedenin tayin ettiği yere giderse selamet ve ganimetle döner, men’eylediği yere giderse zarar görür; ya gelir, ya gelmezdi. İşte böyle bir esrar-ı Hak sahibi olup durmuş kalmış, durulmuş Durmuş Dede idi.» Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Düğümlü Baba
istanbul – Sultanahmette İslam eserleri müzesi yanında 1866 yıllarında yaşamış ilahi meczublardan, kerameti zahir bir zat olup Amasralı’dır. Bir ay îbrahim Paşa Camii’nde imamlık yapmış, Nakşibendi tarikatından halifelik aldıktan ve hacca gidip geldikten sonra kendisine cezbe hali galebesi ile düğümlü elbise giyer ve eline geçen ipleri düğümleyip sarığına ve elbisesine bağladığından Düğümlü Baba diye meşhur olmuştur. Adı Mustafa’dır 83 sene yaşamıştır. Ruhun daralmaması, içine düştüğü kabz halinin bunalımlarla düğümlenmemesidir. Dünya ve uhrevî bütün bağlardan çözülmeli, cennet – cehennem kaydından kurtulmalıdır. Kabri Sultanahmed Camii karşısındadır. «Aşe saiden ve mate şehîden Alaik ukdesin çözdü düğümlü kayd-ı hestîden» (1283-1860) mısra’ı vefat tarihim açıklayan manidar tarihlerdendir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Dökümcübaşı Ahmed Usta
istanbul – yedikule kapısında Yedikule kapısının sol tarafında caddeye iki penceresi olan müstakil türbelerinde medfundur. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında şehid olmuştur. Dökümcübaşıdır. İsmi Ahmed olup Ni’me’l-Ceyş’dendir. Kitabesinde: «Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in asrında kim Şerbet-i cam-ı şehadet nüş edüp iş bu şehîd. Cüstü-cü ettik bu zatın nam-ı valası nedir? Nam u nenkinden geçüp bînamı hem olmuş bedîd. Bu mekan-ı ali olmuştur harab ender harab Çok kişi tamirine hizmetten olmuştu baîd. Serteser îmarına hizmet güzînin ide hak Dareynde anlan mesrür hem ehl-i said. Nagehan abadına kard eyledi Peyrulladan Ahmed Usta dökmeci başiyle meşhur u ferîd. Söyledi ilmi bunun lafzın hemen tarihini Bin ikiyüz oldu doksan yedide türbe cedîd Yazılıdır. Türbenin önünde üç dört kabir daha vardır. Yedikule’nin sağ tarafında isimsiz, bakımsız bir kabir daha vardır. Diğer Dökmeci Mehmed Bagi Efendi de kendi yaptırdığı Eyüb, Düğmeciler Camii avlusunda medfundur. (998) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Çifte Emirler
istanbul -eminönü – arpacılar camii İstanbul fethine iştirak eden iki mutlu kumandandan biri Şeyh Mehmed Geylani, diğeri de kardeşi Ali Geylani’dir. Fetih ordusunda kumandan olarak bulunmuşlardır. Eminönü Bahçekapı Arpacılar Camii’nin girişinde medfundurlar. Türbeleri çok temiz ve bakımlı olup caddeye bakan bir penceresi vardır. Fetih sabahı kanlı savaşlarda burada şehid olmuşlar ve birlikte gömülmüşlerdir. Her ikisi de Kadiri şeyhidir. Bahçekapısına vaktiyle «Çıfıt» ve Şehidler Kapısı da denmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han kendisine ‘’Şah-ı Şühüd’’ demiştir. Cami kapısının üzerinde Yesarîzade Mustafa îzzet Efendi hattı ile 1246- (1830) tarihli kitabede: İşte bu medfun iki zat Şeyheyni kerru bî sıfat Fatihle etmişler sebat Tutup bu mevzide mekan Bir mabed etmişler bina Vakt ile gelmiş inhina. Kabirlerinde şu kitabe de vardır : «Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bahçekapı kumandanlarından büyük veli Mehmed Geylanî ve Ali Geylanî Hazretleri medfun bulunmaktadır. Aziz ruhlan için el-Fatiha.» 857- (1453) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Celalzade Salih Çelebi
İstanbul – Eyüp nişanca camii haziresinde Kanuni Sultan Süleyman dönemi alimlerinden olup tarih, edebiyat, dil bilimi ve fıkıh alanlarında eserleri bulunan çok yönlü bir şahsiyettir. 1494 yılında, aslen Tosyalı olan babasının kadı olarak olarak vazife yaptığı Priştine dolaylarındaki Vulitrin’de doğmuştur. Asıl adı Molla Salih bin Celal er-Rumi ‘dir. Dönemin ünlü alimlerinden, özellikle İbn Kemal’den dersler alarak yetişmiş, hocasının bazı eserlerini istinsah etmiştir. Celalzade , aynı zamanda, Osmanlı’nın en büyük hattatlarından birisi olan Şeyh Hamdullah ‘ın yetiştirdiği bir hattattır. İlk olarak Edirne Saraciye Medresesi, ardından İstanbul’a çağırılarak önce Murad Paşa, Atik Ali Paşa ve 1536 yılında da Sahn-ı Seman Medreseleri’nde müderrislik yapmış, daha sonra da 1542 yılında Edirne Bayezid Medresesi’ne atanmış, İstanbul Bayezid Medresesi’nde de talebe okutmuştur. 1544 yılında Halep’e kadı olarak tayin edilen Celalzade Salih , bir süre bu görevden ayrı kalsa da yeniden göreve getirilmiş, Şam ve Mısır Kadılıklarını da yürütmüş, kadılık mesleğinden 1550 yılında emekli edilmiştir. Salih Çelebi, üç yıl kadar vazife yaptığı Mısır’da kadılık görevinde iken emekliye ayrılıp İstanbul’a gelmiş, Eyüp Nişancıbaşı’ndaki evinde ilmi araştırmalarına devam ederek kıymetli eserler kaleme almıştır. Bu arada Eyüp Medresesi’nde de müderris olarak hır sure vazife gördüyse de gözlerine perde inmesi üzerine tamamen evine çekilmiştir. 1565 yılında İstanbul’da vefat eden bu önemli şahsiyetin kabri, kendisi gibi alim ve fazıl bir kişi olan, aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın Nişancılığını ve Reisülküttablığını da yapan ağabeyi Celalzade Mustafa Bey ‘in Eyüp’de yaptırdığı Nişanca Camii’nin haziresindedir. Adil bir idareci olarak takdir gören Celalzade Salih Efendi’ yi önemli kılan asıl özelliği tarihçiliğidir. Yine önemli bir tarihçi sayılan hocası İbn Kemal’ e intisab ettiği yıllarda tarihle ilgilenmeye başlamış, Edirne’de müderrislik yaptığı yıllarda da Kanuni’nin hükümdarlığının ilk sekiz yılını, Belgrad, Rodos ve Budin seferlerini anlattığı, Süleymanname olarak da bilinen Tarih-i Sultan Süleyman adlı eserini kaleme almıştır. Kanuni’nin beğenisini kazanarak, kendisinden istenen bazı Farisi eserleri tercüme ederek padişaha sunmuştur. En önemli eserlerinden biri kabul edilen ve sonraki yıllarda İspanyolca’ya da çevrilen Tarih-i Mısır’ı da Kanuni’nin isteği üzerine kaleme almıştır. Arapça, Farsça ve Türkçe yazdığı şiirlerinden oluşan bir de divanı vardır. Celalzade Mustafa Bey ‘in kardeşi Salih Çelebi ‘nin vefatına düşürdüğü tarih: Dar-ı dünya menzif-i fani imiş Hep geçer mir ü vezir ü padişah İrse ger takdir-i hayy-ı ld-yemut Saçılır toprağa tohm-ı ‘iz z ü cah Avn-i Hakk ile birader-i ferid Fazlu ‘irfan u ‘ulum ana sipah Azm-i tarf-ı ahiret kıldı bu dem Rahmet-i Hak’dan teala lutfullah Rıhlet-i saini ma’lum itmeğe İstedi Hak ‘dan Nisani pür-günah Didi hatif bu du’a tarihidür Kabr-i Safih cennet ola ya İlah, 973. Aşık Çelebi’nin Celalzdde Salih Çelebi ‘yi tarif ve tal tif ettiği, beyit: Ulema-yı fudala-yı fukahadandır ol Şu’ara-yı bülega-yı füsahadandır of Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları . .
Çelebi Alaattin Efendi
İstanbul – Eminönü Marpuççulardaki Çelebioğlu Hoca Alaeddin camiinde Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin hocasıdır. Edirnelidir. Eminönü, Mısırçarşısı arkasında Marpuççular’da Çelebioğlu Hoca Alaeddin Cami-i Şerifi banisidir. Kabri caminin mihrabı önündedir. Cami ve türbe 1945 yılında tamir ve ihya edilmiş, haziredeki diğer kabirler kaldırılarak yerlerine dükkanlar yapılmış, yalnız Çelebi AIaeddin Efendi kalmıştır. Kitabesınde : Bu Cami-i Şerifin Banisi Çelebioğlu Alaeddin Efendi Ruhuna Fatiha 1945 . cümleleri yazılıdır. Diğer, kitabesinde de: Aşk-ı Hüda iledir cümle makalatımız Sıdk u hulus iledir Hakka münacatımız. Bitmedi kimse bizi, anlamadı yerimizi Remz-i hafid bizim cümle işaratınıız. Mah-ı sıyam ahiri olur ise ıydimiz Cümleye malum olur keşf ü keramatımız Hızır gibi dünyada bula hayat-ı ebed Bir kişiye yar ola ayn-ı inayatımız. Anlamadı şükür ya halini ağyar senin Münkir bed-halat olan bilmedi halatımız. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Can Feda Hazretleri
istanbul – fındıklı can feda çıkmazında Kıyamazsan baş u cana Irak dur girme meydana Bu meydanda nice başlar Kesilir hiç soran olmaz.» Seyyid Seyfullah Hazretleri’nin bu dörtlüğünden de anlaşıldığı üzere, vermeden alınamıyor, terketmeden bulunamıyor, yardan ve ferden geçmeden, «CAN FEDA» kılmadan canan elde edilemiyor, kul olmadan hür, köle olmadan azad olunamıyor, toprağa düşmeden, kendinden geçmeden filizlenme ve sünbüllenme olmuyor, olamıyor. Velhasıl kazandığın maddeni mana ile, zahir ilmini tevhid ilmi ile, bilgini aşkla, aklım ruhla tamamlamadan insan olunmuyor. Bu da ancak ve ancak insan-ı kamil ile olur. O seni tamamlayabilir ve illa olmaz, ticarete yaramaz meyveden farkın olmaz, ham kalırsın ham… Can Feda Hazretleri’nin kabri Fındıklı ana cadde üzerinde Can Feda çıkmazındadır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Çalekli Hacı Dursun Efendi ( Dursun Nuri Feyzi Güven )
Trabzon – of – çalek köyü Son devir Osmanlı alimi. Van’dan göç edip Trabzon’un Of ilçesine bağlı Büyükköy’e yerleşen ve “Güveli” lakabı ile anılan Abdülaziz Efendi’nin torunlarından Yakup Efendi’nin oğludur. Anasının adı Hanife Hanım’dır. Of merkez ilçeye bağlı Çalek (Sıraağaç) köyünde 1883’te dünyaya geldi. Doğduğu köye nispet edilerek çevrede “ Çalekli Hacı Dursun Efendi “diye bilinir ve anılır. Soyad kanunu çıktıktan sonra “Güven” soyadını almıştır. Küçük yaşta, 7 yaşında iken babasını kaybetmiş ve üç kız kardeşi ile birlikte yetim kalmıştı. Tahsili Yedi yaşında iken Hemşinli Ahmed Efendi’den hafızlık yapmaya başladı ve dokuz yaşında iken hafızlığını bitirdi. Arkasından Karakaş Ahmed Efendi’den Arapça ve İslami ilimleri tahsil etmeye başlamıştı. Bu arada hocasının 1903’te vefat etmesi üzerine, Çayraka Akdoğan köyüne giderek meşhur müderris merhum Tayyib Zühdü Efendi ‘nin medresesine kaydolarak onun öğrencisi oldu. Arkasından annesi vefat ettiğinden tahsiline bir süre ara verdi. Bir müddet sonra hocası Tayyib Zühdü Efendi, Çalek köyüne imam ve müderris olarak gelince, eski hocasından, kendi köyünde tahsiline devam etti. Fakat tahsilini bitirmeden, birkaç yıl sonra hocası Tayyib Zühdü Efendi’nin, Çaykara’ya kendi medresesine dönmesi üzerin, geride kalan tahsilini bitirmek için istanbul’a gitti. Burada kısa bir süre bazı medreselere devam ettikten sonra memleketine, eski hocasının yanına dönerek, yarım kalan medrese tahsilini Tayyib Zühdü Efendi’den tamamlayarak icazetini aldı. Daha sonra hocasının kardeşi olan, Of Eskipazar’ın meşhur imamı, Velizade Hacı Hasan Hilmi Efendi’den Feraiz ilmini okuyup icazet almıştır. Kendi memleketinden en üst seviyede eğitim veren medreseden icazet, diploma aldıktan sonra istanbul’a giden dursun Efendi, Darü’l-Hial feti’l-Aliyye Medresesi’ne girerek Sahn Medresesi’nden mezun oldu. O dönemlerde dünyanın iki büyük ihtisas merkezlerinden biri olan İstanbul Süleymaniye Medresesinin Kelam ve Hikmet Şubesi’nden 12 Nisan 1922’de mezun olarak dersiam unvanını kazanmış oldu. Daha sonra Medresetü’l-Kudat’tan da mezun oldu. Mezun olduğu bölümleri yüksek puanlarla bitirmiştir. Süleymaniye ihtisas bölümünden yüz üzerinden doksan üç notla mezun olmuştur. Arapça, Farsça ve Almanca bilmekteydi. Görev Yerleri Dursun Nuri Feyzi Efendi , yüksek tahsilini ve ihtisasını da bitirdikten sonra bir süre İstanbul’da Meşıhat Dairesinde çalıştı. Daha sonra İstiklal Savaşı’na asker olarak katıldı Önce olarak bölük imamlığına, altı ay sonra da albaylığa terfi ettirilerek Alay Müftülügüne tayın edildi. Albay olarak askerliğini bitirip terhis oldu. Askerlikten sonra Karadeniz bölgesindeki medreselerin müfettişliğine tayin edildi. Medreselerin kapatılmasından sonra 1925’te Of’ta açılan imam-Hatip Mektebi’ne müdür tayin edildi. İki yıl sonra bu görevden ayrıldı. Bu arada ittihat ve Terakkicilerin aleyhinde, devrin Cumhuriyet, Efkarı Umumi ve Vatan gazetelerinde hicivname, makale ve yazıları neşredildi. Sebilü’r-reşad mecmuasının c. 23, sayı: 547, sayfa. 28’de, 8 Kasım 1923 tarihli sayısında yayınlanan, 17 imzalı ve 25 Ekim 1923 tarihli yazısında, ‘Cumhuriyet’in, Türk Milleti’nin dini değerlerinden uzaklaştırılması düşüncesiyle ilan edilmesinin kabul edilemez’ olduğunu belirtti. Bunun üzerine istiklal Mahkemeleri tarafından yakalanıp tutuklanmasına ve gıyabı olarak verilen idam cezası ile cezalandırılmasına karar verildi. Cumhuriyeti’n ilk yılarında idamına karar verilen 160 alimden biri de Dursun Efendi idi. 1927’de bu durumu haber alan Dursun Efendi , izini gizlemesi ve yakalanmaması için Samsun ilinin Havza ilçesine kaçtı. Merkez ilçeye 40 km. uzaklıkta bulunan bir dağ köyüne yerleşti. On yıl bu köyde imamlık yaptı ve irşadda bulundu. Şehre hiç inmiyordu. Hükümet tarafından hatırı sayılan ağaların yardım ve himayesiyle burada kaldı. 1935’te siyasi af çıkarılınca siyasi gerginlik de azaldı. Bunun üzerine Dursun Efendi, Karadeniz bölgesini, Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun illerini dolaşarak vaazlar verdi. On yıl sonra 1938’de kendi köyüne döndü. Tedris Hayatı 1938’de doğum yeri olan Çalek köyüne döndükten sonra bir yıl dinlendi. Hiçbir görev yapmadı. O sene babam, Çalek köyüne bitişik olan Kaveler köyünde imamdı. Ben de babamın yanında hafızlık yapıyordum. Bazen babam onun yanına gider, bazen o babamın yanına gelir sohbet ederlerdi. Babamdan üç yaş küçük olmasına rağmen, babam ona, ilmine saygı gösterir, hürmet ederdi. O da aynen mukabele ederdi. Dursun Efendi İstanbul’da okumuş, güzel konuşan, temiz giyinen, çevre alimleri arasında saygın bir yeri olan mürşid ve alim bir zat idi. Perşembe günleri Of ilçesinin pazarıdır. Köy halkı ile birlikte köy imamları da pazara giderler. Perşembe günleri babamla birlikte Of’a giderken bazen Dursun Efendi ile karşılaşırdık. Onun atı vardı. Ata biner giderdi. Fakat babamı gördüğü zaman atından iner babamı atına bindirmek isterdi. Babam ise onun ilmine hürmet ettigi için ata binmez, O ise babam topal olduğu için, onun yanında atına binmezdi. Böylece iki alim de yaya yürüyerek, ben de arkalarından giderek Of’a inerdik. (Mehmet Yahya Kutoğlu Hocamızın – Yolumuz aydınlatanlar kitabından alınmıştır. ) Bir yıl sonra 1939’da, Of’a bağlı Hundez (Güneşli) köyünde bulunan, Çaykara Ogene köyünden Tahir Efendi’ye ait olan medresede İslami ilimleri okutmaya başladı. Buradaki medrese tahsili kesintisiz olarak ölümüne kadar, yaklaşık 40 sene devam etmiştir. Çok değerli ilim ve mana adamları yetiştirmiştir. İlk mezun ettiği öğrenciler için 1944’te çok görkemli bir icazet merasimi yapılmıştı. Daha sonraki yıllarda da icazet merasimleri devam etmiştir. Bu medresede devam eden tedrisat daha sonraki yıllarda, kendi köyüne, köy ağalarının ısrarı üzerine, nakledilmiş ve Çalek (Sıraağaç) köyü medresesinde tedrisat devam etmiştir. Vefatına kadar sürdürdüğü tedrisat faaliyetinde yüzlerce alim yetiştirdi. Son devir meşhur kıraat alimi Mehmet Rüştü Aşıkkutlu , kayınbiraderi İstanbul Nakşi şeyhlerinden meşhur Hacı Mahmud Efendi (Ustaosmanoğlu), eski Of müftüsü Celal Şişman, Yozgat Müftüsü Hüseyin Hatipoğlu , Tarsus ve lskenderun Müftüsü Remzi Yavuz , Diyanet işleri Baş Müfettişlerinden Osman Atay, Edremit ve Merzifon Müftüsü Hamit Bir, lstanbul il Müftü Vekili Ahmet Vanlıoğlu , İstanbul Merkez Vaizi Abdullah Vanlıoğlu , İlyas Vanlıoğlu , Hüsnü Lostar, Kamil Küçük, İstanbul Bayrampaşa Yeşil Camii imamı ve Kur’an Kursu Öğretmeni Abdullah Ustaosmanoğlu ve kardeşi merhum Mehmed Ustaosmanoğlu belli başlı öğrencileri arasında yer alır. Çaykaralı müderris Hacı Hasan Efendi de kendisinden feyz alan, istifade eden alimlerdendir. Şahsiyeti Hacı Dursun Nuri Feyzi Efendi , Çaykara’da medrese tahsili görürken, Nakşi tarikatının yöredeki meşhur şeyhlerinden Hacı Ferşad Efendi ‘ye, daha sonra da Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendi ‘nin halifelerinden “Vizena” lakaplı Ahmed Efendi’ye intisap ederek her ikisinden de hilafet almıştı . Of çevresinde birçok kimselere tarikat dersi veren, irşadlarda bulunan Hacı Dursun Efendi 1957’de İstanbul’a giderek Ahıskalı Ali Haydar Efendi’ye de intisap etti ve onun da halifesi oldu. Kırk yıl boyunca sürdürdüğü tedris ve irşad faaliyetleriyle, Karadeniz bölgesinde ve özellikle Of civarında dini hayatın kesintiye uğramadan devam etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Oğullarından Süleyman Sami Güven, Sıraağaç köyünde Kur’an Kursu öğreticiliği görevi yanında bir de medrese eğitimine bağlı olarak öğrenci yetiştirmeye devam etmektedir. Hacı Dursun Efendi son derece gayretli, takva sahibi, yüksek manevi değerlere sahip ve kendisini ilme adamış az bulunan zatlardan biri idi. O devirlerde dini eğitim yapmak yasak olduğu için gerek hafızlık icazetleri, gerek İslami ilimleri okuyup bitirenlerin icazetleri kasabalarda yapılamıyordu. Mecburen köylerde oluyordu. İcazetlere katılan kalabalık cemaati, köylerde alabilecek cami olmadığı için de icazet merasimleri açık alanlarda düzenlenirdi. İcazetlerde, çevrede bulunan alim, mürşid ve kıraat alimleri mutlaka davet edilirdi. Eserleri Hacı Dursun Efendi bazı risaleler yazmış ve bunların bir kısmını Hac yolculuğu esnasında kaybetmiş, geride kalanlar da bir yangında kütüphanesiyle birlikte yanmıştı. Onun asıl eserleri yetiştirdiği canlı eserlerdir. Bu eserlerle o çok yaşayacaktır. Kaybolan eserlerinin dışında, hayatta iken yayınlanan eserleri şunlardır: 1. Tevhid ve İşrak (İstanbul, 1920). 2. Munkuzu’l-Felasife ve Muzhira’l-Hakika (Mekke, 1949). 3. Ahlak ve inanç Öğütleri (Giresun, 1956). 4. Muhtarü’I-Ahadis Tercümesi, 3 cilt. (İstanbul, 1965). 5. Ahiret Hakikatleri ve Dirilmek Hikmetleri, manzum, (Trabzon, 1970). Son Günleri ve Vefatı 1977’nin Ocak ayı sonlarında rahatsızlandı.Yaş 95’leri bulmuştu. Oğlu Süleyman Sami devamlı yanında idi. 23 Şubat 1977 Çarşamba günü saat ikiye çeyrek kala gözlerini yumarak büyük tefekkür alemine daldı. Oğlu Süleyman, hocanın kucağında, başını göğsüne yaslamıştı. Bir ara gözlerini açarak oğluna: “Evladım ölüyorum, ben Rabbim’e kavuşuyorum:’ dedi. Birkaç dakika sonra, üç defa “Allah, Allah, Allah” deyip Süleyman’ın kucağında sağ tarafa yönelerek ruhunu sevgilisine teslim etti. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amiin, amin, amin!.. Hacı Dursun Efendi ‘nin cenazesi, bir gün bekletildikten sonra Cuma günü kendi köy camisinde; naaşı öğrencisi, mürşid, Nakşi şeyhi Hacı Mahmud Ustaosmanoğlu tarafında yıkandı. Cenaze namazını, büyük Kıraat alimi Mehmed Rüştü Aşıkkutlu Efendi kıldırdı. Köydeki aile kabristanına defnedildi. Telkinini çayraka müderrisi Hacı Hasan Efendi hazretleri vermişti. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Beşir Gazi Türbesi
Fatih İlçesi, Ayvansaray Mahallesi, Hoca Çakır Caddesi, No:92 karşısında ki Tekfur Sarayı önünde yüksekçe bir konumda kabri bulunmaktadır. İstanbul’un fethinden önceki tarihlerde bu topraklara cihad niyetiyle gelip şehid olanlara “evvelun” deniyor, bunlarda Ni’mel ceyş askerleri olarak tabir ettiğimiz Fetih Askerlerindendir. Beşir Gazi’de işte bu “evvelun” mücahitlerindendir. İstanbul Fethinde Şehit olan Fatih Sultan Mehmed Han’ın askerlerine de bildiğinizi gibi “âhirun” denilmektedir. Tekfur sarayının altında sura bitişik konumda Sa’diyye tarikatına ait bir tekke bulunmaktaymış. Tekkenin kapısında “Haza merkad-i Beşir Gazi bin Battal Gazi” yazıldığı rivayet edilmiş. Bu bilgiye göre; Emeviler devrinde yaşamış, Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ün kazanmış meşhur Seyyid Battal Gazi’nin (vefat: H.122–M.740) oğlu olduğu rivayet edilen Beşir Gaz’nin burada medfun olduğu görülmektedir. Bir rivayete göre, Seyyid Battal Gazi Emeviler döneminde “Abdullah el-Antaki” ismiyle bilinmekte olup Hişam bin Abdülmelik zamanında Konstantin‘i esir etmiş ancak İstanbul’u kuşatmayı başaramamıştır. Beşir Gazi’de muhtemelen bu çarpışmalar sırasında şehid düşen mücahidlerdendir. Beşir Gazi’nin kabri yerden yüksekte olması hasebiyle basamakla güçlükle çıkılarak ulaşılabilen, alçak bir taş duvar ile çevrilmiştir. Kabre ait kırık ve başlıksız bir şahide bulunmaktadır. Kendini adeta bizden gizlemiş olan bu kutlu askeri, yolunuz Tekfur Sarayına düştüğünde muhakkak ziyaret etmeyi unutmayınız. Beşir Gazi’nin ruhuna el-fatiha. Kaynak —————————————– Istanbul Risaleleri- 5 Ord.Prof. Süheyl Ünver Sayfa : 239 İBB, İstanbul Fatih Türbe Hazire ve kabirleri Türbe Kaynakları
Bekir Haki Yener
istanbul – fatih edirnekapı – Sakızağacı kabristanı Son devir din alimlerinden, eski İstanbul Müftüsü. 1882’de, Dağıstan’ın Karabağ eyaletinde doğdu. Babası Safıoğullarından Molla Ahmed, annesi Medine Hanım’dır. ilk tahsilini önce babasından, sonra Karabağ’da Seyyid Abdülaziz Çelebi’den gördü. Burada Arapça Farsça ve din ilimlerinin temel sayılan metinlerini okudu. 1900’de, ailesiyle birlikte hicret ederek önce Van’a, sonra Tokat’a gittiler ve Zile ilçesine bağlı Tevfikiye köyüne yerleşti. Bekir Haki o tarihlerde Tokat Müftüsü olan Hacı Osman Efendi’nin derslerine devam ederek ondan icazet aldı. 1912’de, İstanbul’a gelen Bekir Haki Efendi, Tokat’ta çok iyi yetişmişti. Gerek disiplinli çalışması gerekse üstün zekası sayesinde, talebelik hayatının’ bundan sonraki bölümlerinde girdiği her seviyedeki imtihanı üstün derecelerle kazanmıştır. Tahsili İstanbul Süleymaniye semtindeki Yoğurtçuoğlu Medresesi’ne yerleşerek Fatih dersiamlarından Muharrem Lütfi Efendi’nin derslerine devam etti. Ve Haziran 1912’de ondan da icazet aldı. Aynı yıl İstanbul’da ilk defa açılan Medresetü’l-Vaizin imtihanını kazandı. 28 Haziran 1913’te, Meslis-i Kebir-i Maarif’te açılan imtihanı birincilikle kazandı.1914’te açılan ruus imtihanını üstün başarı ile kazanarak Bayezid Darülhilafet-i Aliyye Medresesi ikinci sınıf birinci şube müderrisliğine tayin edildi. Bir yandan da Mekteb-i Kudat’a yazılarak 26 Haziran 1915’te buradan da mezun oldu. Böylece naib (kadı) olma hakkını da kazandı. Bulunduğu Görevler 14 Mayıs 1917’de Muhalefet-i Umumiye Kassamlığı dördüncü sınıf katipliğine, 18 Ağustos 1918’de Darulhikmet-i İslamiye ikinci sınıf katipliğine, 22 Eylül 1920’den itibaren de İstanbul Kadılığı ikinci sınıf katipliğine tayin edildi. 2 Ağustos 1922’de Mahmut Paşa Mahkeme-i şer’iyye ikinci sınıf katipliğine tayin edildi. 28 Kasım 1923’te İbtida-i Dahil Medresesi feraiz ve intikal müderrisi, 26 Ocak 1924’te ise Sahın Medresesi Belağat-ı Arabiyye müderrisi oldu. 4 Kasım 1924’te medreseler lağv edilince görevine son verilen ve çok yetersiz olan dersiam maaşıyla geçinmek zorunda kalan Bekir Haki Efendi, İstanbul Barosu’na bağlı olarak dokuz yıl avukatlık yapmıştır. Soyadı kanunundan sonra “Yener” soyadını alan Bekir Haki Yener 15 Haziran 1939’dan 1949’a kadar İstanbul Müftülüğü müsevvitliği görevinde bulundu. Bu tarihte kendi isteğiyle emekli oldu. Daha sonra, üç yıl kadar Süleymaniye Kütüphanesi’nde tasnif işinde çalıştı. 1953’te kütüphaneden ayrıldı. Aralık 1954’te tekrar memuriyete dönerek altı yıl süreyle Eminönü Müftülüğü yaptı. Bu dönemde İstanbul imam-Hatip Lisesi’nde aynı zamanda Hadis dersleri öğretmeni idi. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen , Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilmişti. Bekir Haki Yener, 15 Haziran 1960’ta onun yerine İstanbul Müftüsü olmuştu. Fakat dönemin İstanbul Valisi ile ezanın Türkçe okunması konusunda ağır bir tartışma yapması üzerine 2 Mayıs 1961’de görevinden alınarak İstanbul Müftülüğü Raportörlüğü’ne getirildi. Dersiamların daima vaaz etme yetkisi bulunduğundan, Ağustos 1961’den itibaren İstanbul merkez vaizliğine başladı. Şeh zadebaşı ve Fatih camilerinde verdiği vaazlara kalabalık ve seçkin bir cemaat büyük ilgi göstermiştir. Raportörlük görevinden Nisan 1964’te ayrılan Yener, Aralık 19 5’te yeniden İstanbul Müftülüğü’ne vekaleten tayin edildi. Ve 11 Kasım 1966’da kadar bu görevde kaldı. Kasım 1966’dan Ocak 1972’ye kadar İstanbul merkez vaizliğine devam ederek büyük halk kitlelerine önemli hizmetler vermiştir. İlerlemiş yaşının da etkisiyle bu tarihte resmi görevlerinden ayrıldı. Vefatı: 4 Mart 1975’te, 93 yaşında iken İstanbul’da vefat etmiştir. Edirnekapı Şehitlik Kabris tanı’na defnedilmiştir. . Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Baltalı Baba
İstanbul – fatih tatlıpınar cad no :13 İstanbul fetih gazilerinden biri de Baltalı Baba’dır. İstanbul’un fethi sırasında surlara ilk Türk sancağını dikerken şehid olan Ulubatlı Hasanın silah arkadaşıdır. Kabri; Şehremini’nde Vatan Caddesi’nedeki Tatlıpınar Caddesi üzerinde 13 No. lu evin giriş kapısından girince tam karşımızda medfundur. Kabrin etrafı yeşil kafesi ağaçla çevrili, kabrin üzerinde yeşil çuha, çok güzel bir kandil, sade ve mütevazı bir durum arzetmektedir. Bu bina bir zamanlar karakol olarak kullanılmıştır. bu bina harap bir vaziyettedir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Bali Süleyman Ağa
istanbul – silivrikapı – bali süleyman ağa camii Süleyman Ağa hem Osmanlı ordusunda ser-topçiyan (topçubaşı) dır hem de “bölükat-ı erbaa’dan ( Osmanlı ordusundaki dört büyük bölükten ) birine ağa (kumandan)dır. Muhasarada kendi topu ile dövdüğü surların iç tarafına ( Silivrikapısı dahiline) daha sonraları bir mescit yaptırmıştır. Şehre oradan girdiği için bu bölge, fetihten sonra Fatih tarafından kendisine ganimet payı olarak verilmişti. Vefatından sonra bu mescidin hemen yanıbaşına defnedildi. 1461’de camii, türbe ve kuyusu için bir de vakıf tahsis edildi. 1453 ile 1457 arasında yapılan bu şirin ve mütevazi mescit ne yazık ki günümüze ulaşamadan harap oldu. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876), Osmanlı sarayının harem bölümünde çalışan Sazkar Kalfa, mescidi daha büyük ve kubbeli olarak yeniden inşa ettirip mescidin yeni banisi oldu. 1894’teki büyük depremde mescit yıkıldı. Bu kez II. Mahmud’un (v. 1839) kızı Adile Sultan (v. 1899), camiyi yeniden yaptırdı ancak kendi adını vermedi. Bu mescidin bulunduğu yer, burayı ihya eden Adile Sultan ve yakınlarının arzusu ile “Bala’ diye anılmıştır. İstanbul’un ilk taht kadısı Molla Hızır Bey Çelebi, eski adı Sigma olan bu bölgeyi, hazırladığı resmi evraklara halk arasında kullanılan adıyla “Bali Kapısı” olarak kaydetmiştir.Zamanla cami ve türbenin etrafında bir tekke kurulmuştur. Yanına tevhidhane, muvakkithane, dergah hücreleri, hazire, sebil, çeşme, şadırvan, harem dairesi eklenmiştir. Bu gün Bali Süleyman Ağa’nın türbesinin içinde kabir arkadaşı olarak muhterem eşi, Bala Tekkesi’nin ilk postnişini Şumnulu Şeyh el-Hac Ali Efendi ve eşi Sıdıka Hanım, II. Postnişin Şeyh Muhammed Sadeddin Efendi ve Mekke şeyhlerinden Muhammed Sa’id Can efendiler bulunmaktadır. Sandukası önündeki kitabede: Bir zaman dîn-i mübîne eyledi hizmet tamam Hazret-i Sultan Fatih ile etti çok gaza beyti vardır. Eyüb, Eskiyeni Caddesi Balî Baba Camii’nin içinde başka bir Bali Baba daha vardır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Babanzade Ahmed Naim
İSTANBUL – FATİH – EDİRNEKAPI ŞEHİTLİĞİ – MEHMET AKİF ERSOY UN YANINDA Müderris, mütercim, fikir adamı ve yazar. Meşhur müderris, ulemadan, dini ilimlerde ve özellikle hadis sahasında büyük bir alim olan Müderris Ahmed Naim Efendi, 1872’de Bağdat’ta doğdu. Ailesinin ilk çocuğudur. Babası, devrinin ilim ve devlet adamlarından, Babanzadeler’den Mustafa Zihni Paşa’dır (1848 Süleymaniye-1929 İstanbul). İlköğrenimini (Rüşdiyenin orta kısmını) Bağdat’ta bitirdikten sonra Galatasaray Lisesi’ne girdi. Mülkiye’nin hazırlık kısmından 1891’de, yüksek kısmından ise 1894’te mezun oldu. Bulunduğu Görevler Ahmed Naim Efendi’nin ilk memuriyeti, Dışişleri Bakanlığı Hariciye Kalemi Üçüncü Katipliği ile 1894’te başlar. Aynı yıl Galatasaray (Sultanisi) Lisesi’nde Arapça öğretmenliğine de başlar. 1908’de Rüşdiye Mektepleri İdaresi Müdürlüğü’ne (şimdiki adıyla Orta öğretim Genel Müdürlüğü), Ocak 1911’de de Tedrisat-i Aliye Umum Müdürlüğü’ne (Yüksek öğretim Genel Müdürlüğü), 191S’te ise Darülfünun Edebiyat ve İlahiyat Şubesi Felsefe Müderrisliğine tayin edilir. Bu görevini Darülfünan’un lağvedilmesine kadar ara vermeden 1 Temmuz 1933’e kadar sürdürür. Kısa bir süre de Darülfünun Umum Müdürlüğü (Rektörlük) yapar. Ayrıca 1919’da Ayan Meclisi’nde, ayan olarak görev almıştır. 1933’te Darülfünun lağvedilip üniversite yeniden kurulurken Ahmed Naim açıkta bırakılır. Yazarlığı Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi bilen, doğu ve batı kültürünü tam manasıyla hazmetmiş olan Ahmed Naim, Arap edebiyatından seçtiği parçaların tercüme ve şerhlerini Servet-i Fünun dergisinde “Bedayiu’l-Arab” başlığıyla 1901’de neşrederek yazı hayatına başlamıştı. Yazacağı konuyu doğu ve batı kaynaklarından iyice inceledikten sonra kaleme alırdı. Taklitçi ve kuru bir mütercim değil, tenkit ve tercihler yapan bir düşünürdü. Uzun yıllar Darülfünun’da Felsefe profesörü olarak görev yaptı. Edebiyat ve ilahiyat Fakülteleri’nde psikoloji, ahlak, mantık, metafizik derslerini okutuyordu. T.B.M.M:nin teklifi ile Diyanet işleri Başkanlığı’na Kur’an-, Kerim ve Hadis-i Şeriflerin tercüme ve teliflerinin yaptırılması görevi verilmişti. Diyanet İşleri Başkanlığı Sahih-i Buhari’nin özeti mahiyetindeki Zeynuddin ez-Zebidi’nin derlediği Tecrid-i Sarih adlı hadis kitabının Türkçe’ye tercüme edilmesine karar verdi ve bu görevi Müderris Ahmed Naim Bey’e verdi. Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde, Türk dilini kullanmadaki ustalığı yanında Arapça kelimelerinin en uygun karşılığını bulmadaki mahareti de açıkça görülmektedir. On iki ciltten oluşan Tecrid-i Sarih’in ilk üç cildini Ahmed Naim tercüme etmiştir. Bu esnada vefat eden Ahmed Naim’den sonra geri kalan kısmını Prof. Dr. Kamil Miras tamamlamıştır. Merhum Ahmed Naim Bey’in bu üç ciltlik eseri, özellikle hadis usulü bakımından çok önemlidir. Tecrid Tercümesi’ne giriş mahiyetindeki birinci cildin, 500 sayfaya varan mukaddimesi, son derece önemli ve oldukça geniş malumatının, hadis ilmi sahasındaki derin vukufunun açık bir delilidir. Bu bölüm bir nevi hadis usulü kitabıdır. Büyük bir titizlikle ve maharetle tercüme ve şerh ettiği Tecrid-i Sarih’den başka Ahmed Naim Efendi’nin bir de, İmam Nevevi’nin derlediği Kırk Hadis tercüme ve şerhi vardır. Vefatı Babanzade Ahmed Naim Efendi, İstanbul’da 13 Ağustos 1934’te Pazartesi günü öğle namazının ikinci rekatında secdede vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığında, 40 yıllık dostu olan Mehmed Akif Ersoy’un mezarının yanındadır. Son günlerinde, emekliye sevk edilmekten üzüntülü ve her zamankinden daha fazla ilmi çalışmalarla meşgul oluyordu. Tecrid-i Sarih’in üçüncü cildini tamamlamaya çalışıyordu. Sıhhatinden şikayeti yoktu. Hatta sıhhati yerinde, güçlü ve kuvvetli görünüyordu. Ancak Tecrid’i yazarken sabahlara katar devam eden titiz ve azimli çalışmalardan, gözleri ağarmış, koluna da inme gibi bir şey gelmişti. Şikayetten hoşlanmadığı için birçokları gibi teessüre kapılmamıştı. Meşhur müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, bu teessürünü, Ahmed Naim Efendi’nin vefatından sonra tarih düşerek şöyle dile getirmiştir: Verdi ser Hamdi bu tarihe cihan Secdeden gitti Huda’ya Naim. Kendisinden sonra vefat eden M. Cevdet ve Mehmed Akif onun yanında gömüldüler. Son zamanlarda çevre yolunun geçmesi sebebiyle bu kabirler Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilmiştir. Hepsinin yeri cennet, makamları ali olsun! Allah şefaatlerine nail buyursun! Amin, amin, amin. Hakkında Söylenenler Mehmed Akif Ersoy: Naim’in vefatını haber alınca: ”Dağ gibi yıkıldı” diyerek hem üzüntüsünü hem de kaybının büyüklüğüne işaret etti. Akif devamla: Naim Bey gibi zevat çok nadir yetişir. O, selabet hususunda olduğu gibi ilimde de çok ileri ‘kılı kırk yarar’ bir muhakkikdi. Yazdığını şark ve garb kaynaklarını tedkik ederek yazardı. Vefatı beni çok sarstı. Hanumanım yıkılmış da ben altında kalmışım sandım. Hak Dini Kur’an Dili tefsirinin yazarı Elmalılı Hamdi Yazır O’nun için:”Her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar, tereddüdümü giderirdim. Tercümede benim için danışılacak biricik alim Ahmed Naim idi. Naim’in bilgisi ele geçmez bir hazine, ilmi ve fazlı ise büyük bir define idi. O gidince çok sarsıldım, adeta can evimden vuruldum:’ der. Prof. Dr. Kamil Miras da şöyle der: “Naim, şarki ve garbi ilimleriyle tanımıştı. Fakat ruhunda en çok ve en samimi yaşayan İslami ilimlerdi. Bu sebeple o, Selef-i Salihin siretinde yaşamış, yüksek bir fazilet örneği idi.” Celal Hoca (Celaleddin Ökten): “Darülfünün’da beğendiğim hocalardan biri de Babanzade Naim Bey idi. Oldukça genç sayılırdı. Fakat birçok yaşlı hocalardan daha kemal ve fazilet sahibi idi. Talebe olarak aramızda başlayan saygı ve sevgi ilerde yakın dostluğa inkılab etmişti. En sevdiğim ve en çok beğendiğim insanların hepsi de Hakk’ın rahmetine kavuşmuş: Babanzade Naim Bey, şair Mehmed Akif ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi. Birincisinin kemal ve fazileti, ikincisinin deha ve karakteri, üçüncüsünün ise ilmiyle beraber siyasi sahada gösterdiği cesaret ve celadeti bende üstün bir hayranlık doğurmuştu. Milletimizin sanat ve siyaset tarihinde, irfan ve karakter mazisinde bu insanları birer harika addediyorum.” Ahmed Naim, tasavvufa vakıf ve Halveti Tarikatı’na mensuptu. İlim ve irfanı müsellem, meşayihden Fatih Türbedarı Ahmed Amiş hazretleri, Naim Efendi’nin hem şeyhi hem de kayınpederi idi. Yüksek ilmi kudretine, büyük şöhretine ve ilim erbabı tarafından takdir edilmesine rağmen son derece mütevazi bir kişiliği vardı. Bir akşam Tahir’ül Mevlevi ile sohbet ederken Tahir Bey, Naim Bey’e: “Efendim! Ne olur bizim şeyhimiz vefat etti. Terbiyemizi ikmal edemedik. Ne olur, bize bir mürşidlik yapsanız da elimizden tutsanız. Bizim de iki yakamız bir araya gelir mi gelmez mi? Artık himmetinize. inşallah gelir:’ deyince. Üstad Naim sakalını şöyle bir tuttu ve: “Eyvah! iyi ki söyledin Tahir Bey! Rabbime çok çok istiğfar edeyim, demek ki ben mürşid gibi görünmüşüm. Öyle göstermişim kendimi. Olmayan şeyi nasıl takınmışım. isabet oldu, isabet oldu. Nerede mürşidlik, nerede ben!.:’ dedi. Eserleri 1. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi 2. Kırk Hadis: İmam Nevevi’nin el-Erba adlı eserinin tercümesidir. 3. İslam’da Da’va-yı Kavmiyyet: Eser daha sonra Abdullah Işıklar tarafından, bazı kısımları eksik olarak İslam lrkçılığı Menetmiştir adıyla (İstanbul, 1963); bazı açıklayıcı notlarla Ömer Lütfi Zararsız tarafından İslamda lrkçılık ve Milliyetçilik adıyla (Ankara, 1979), ayrıca Ertuğrul Düzdağ tarafından Türkiye’de islam ve lrkçılık Meselesi adlı eserinin s. 33- 117 sayfalar arasında (İstanbul, 1983) yayınlanmıştır. 4. Ahlak-ı, İslamiyyet Esasları: l912’de Lahey’de toplanan Ahlak Terbiyesi Kongresi’ne sunmak üzere hazırladığı bir tebliğ olup Ömer Rıza Doğrul tarafından sadeleştirilerek İslam Ahlakının Esasları adıyla 1963’te İstanbul’da yayınlanmıştır. 5. Temrinat: Sarf-ı Arabi’ye Mahsus Temrinat ve Mekteb-i Sultani’ye Mahsus Sarf-ı, Arabi ve Temrinat gibi adlarla basılan eser, Galatasay ders nazırı Mustafa Cemil Bey’in Arapça sarf risalesinin uygulama ve alıştırma kitabı haline getirilmiş şeklidir. 6. Hikmet Dersleri. 7. Felsefe dersleri. 8. Mebddi-i Felsefeden İlmü’n-Nefs: G.Fonsgrive’den birçok dip notu ekleyerek tercüme ettiği bu eserin sonuna 1900 felsefi terim için hazırladığı Türkçe karşılıkları da eklenmiştir. 9. İlm-i Mantık. 10. Tevfik Fikret’e Dair: Dr. Riza Tevfık’in Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta Tevfik Fikret’i savunarak başta Mehmed Akif olmak üzere İslam’ı savunanları tenkit etmesi üzerine bu kitabı kaleme almıştır. Babanzade Ahmed Naim Efendi’nin ayrıca çeşitli dergilerde, özellikle Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad mecmualarında birçok ilmi makaleleri yayımlanmıştır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbB Yayınları
Baba Yusuf Sivrihisari
istanbul – eyüp sultan hazretlerinin kabrinin giriş kapısının arkasında İstanbul fethine katılmış, Hacı Bayram Veli Halifelerinden ve çok yaşayanlardan mes’ud bir şeyh idi. Aslen Karahisarlı’dır. Şeriata uyan, Hak yolunu bilen, daima müslümanlara vaaz, nasihat eden, konuşmaları çok te’sirli bir Hak dostudur. Sultan Bayezid merhum, Bayezid Camiini inşa ettirdiğinde, o caminin ilk vaazını padişah dahil birçok devlet adamı ve ulema hazır olduğu halde yüce Veli Baba Yusuf minbere çıkarak müslümanlara çok güzel nasihatta bulunmuş, padişah ve dinleyenler mest olmuşlardır. Hatta cami avlusunda bulunan bazı gayr-i müslimler müslüman olmuşlardır. Padişah o kadar memnun olmuştur ki, hediyeler vermiştir. Sultan Bayezid’in Baba Yusuf’a olan sevgisi bir kat daha artmıştır. Sultan Bayezid Baba Yusuf’u yerine vekil olarak bedelle Hacca göndermiştir. Namazda bedel yoktur. Bedeni ibadetten maksad, bedeni yormaktır, başkasının kılması ile olmaz. Oruç da pîr-i fanîye fidye, zekatda da maksad fakiri kayırma, Hacda bedel vardır. Hacda meşakkat manasına bakarak aciz halinde malı azaltmak suretiyle caizdir. Bayezid Sultan kendilerine bir miktar para vererek: Sultan Bayezid Baba Yusuf’u yerine vekil olarak bedelle Hacca göndermiştir. Bayezid Sultan kendilerine bir miktar para vererek: —Bu benim helal malımdır. Sizden ricam bunu alip Ravza-i Mutahhara’ya ve Peygamber Efendimizin Türbesinin kandillerine sarfedip diyesin ki: —Ya ResüIallah! Senin ümmetinin duacısı olan günahkar, zelil bir kul Bayezid size selam eder ve bu altını helal malından seçerek Ravza-i Mutahhara’nın kandillerine ziynet için gönderdi, kabulünü niyaz eder» buyurdular. Şeyh Baba Yusuf Sultan’ın emirlerini aynen yerine getirdi. Sonra Haccı eda etti. Oradan Medine-i Münevvere’ye geldi. Karacaahmed Sultan, Cebeali gibi hayvan kılından bir çul giyip ellerini arkasına bağlatarak Ravza-i Mutahhara’ya yüzü üstüne niyaz ve ağlayarak girdi. Ravza-i Mutahhara’nın dışında Peygamber Efendimizin asası” vardı. Hizmetçiler o asayı muhafaza ediyorlardı. Tecelliyatı esnasında Peygamber Efendimiz: —O asayı alıp üç parça edesin. Bir Parçasını Bursa’da Şeyh Emir Sultan’ın türbesine, bir parçasını mürşidi Hacı Bayram Veli türbesine, bir parçasını da vefatında kendi türbelerine konulmasını buyurmuşlardır…» Vaktaki Şeyh merhum Peygamber Efendimizin emri üzerine asayı almak istediğinde hizmetçiler müdahale ettiler. Baş hizmetçi gelerek: «incitmeden asayı O’na teslim edin, tutmak için işaret olunmuştur» dedi. Hizmetçiler ellerini çektiler. Şeyh Baba Yusuf asayı alarak me’mur olduğu yerlere koydu. Daha sonra İstanbul’a geldi. Yavuz Sultan Selim Han’ın saltanatları sırasında ahirete göç etti. Kabirleri; Eyüb Sultan Türbesinin çıkış kapısının sağında ulu çınar ağacının altındadır. Kabir taşında şu ibareler yazılıdır: Merhum Şeyh Baba Yusuf Efendinin Merkadidir. El-Fatiha 918. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi
erzurum – pasinler – alvarlı köyü Nakşibendi şeyhi, Muhammed Lütfi hazretlerinin meşhur lakabı “Efe” veya “Alvarlı Efe”dir. Efe tabiri, “Efendi” unvanından kısaltmadır. Erzurum bölgesinde hal, kemal, ilim ve irfan sahibi insanlara hürmet ve sevgi ifadesi olarak “Efe” denilmektedir . Hace (hoca) tabiri de aynı anlamda kullanılmaktadır. Efe hazretleri, pederleri Hace Hüseyin Efendi hazretlerinin: “Bu karye-i Kındığı hoş mekandır, Erenler meskeni rahat-ı candır. Hususa Hakki sultan, velayet, Kudumiyle müşerref bir mekandır” mısralarıyla övdüğü Erzurum’un Pasinler (Hasankale) ilçesine bağlı Kındığ (Altınbaşak) köyünde 1868 yılında dünyaya geldi. Babası, zahiri ve batını ilimlerde üst seviyede söz sahibi olan Hace Hüseyin Efendi’dir. Büyükbabası ise Hace Muhammed Efendi’dir. Annesinin adı Seyyide Hatice Hanım, büyükannesi ise Fatma Hanımdır. Böylece Efe hazretleri anne yönünden “Seyyid”dir. Efe hazretleri, ilk tahsilini muhterem pederi Hace Hüseyin Efendi’den tamamlayarak icazet aldı. Sonra da Erzurum’daki tanınmış bazı alimlerden ders aldı. Görev Yaptığı Yerler 1890 yılında yirmi iki yaşında iken Hasankale’nin Sivaslı Camii’ne imam olarak tayin edildi. Buradaki imameti, alimler, faziletli insanlar, seçkin kimseler ve halk tarafından takdir ve tebrikle karşılandı. Aynı yıl babasıyla birlikte Bitlis’te bulunan Muhammed Küfrevi ‘nin ziyaretine giden Efe hazretleri, o değerli zatın üstün nazarıyla kamil bir insan hüviyetini kazandı. O’nun talebesi oldu. Batıni ilimlerde ilerlemeye başladı. Her gün iki saat hocasının sohbetinde bulunuyordu. Hazret-i Pir Muhammed Küfrevi, Efe’nin, babası Hace Hüseyin Efendi’ye halifelik icazet verdi ve “Muhammed Efendi’yi de sana yardımcı ta’yin ettim” buyurdu. Efe hazretleri , Sivaslı Camii’ndeki görevine döndü . Ve beş yıl sonra, 1895’te Hazret-i Pir Muhammed Küfrevi’ den halifelik icazeti aldı. İman ve Murşid-i Kamil Efe hazretleri, irşada memur olarak Bitlis’ten Hasankale’ye döndükten sonra bir müddet daha Sivaslı Camii’nde görevine devam etti. Sonra vazifesini Erzurum’un Dinarkom köyüne nakletti. Birinci Cihan Savaşı’na kadar bu köyde kalmıştı. Dinarkom onun çok sevdiği bir yerdi. Efe hazretleri, 12 Şubat 1916’da, Ruslar’ın Erzurum çevresinin işgale başlaması üzerine Dinarkom’dan babasıyla birlikte Erzurum’a geldi. Niyeti bir an önce Türk ordusuna katılmaktı. Ancak kendisini ve hizmetlerini yakından tanıyan bir komutanın kendisine: “Hocam! Türk milletinin harp edecek asker kadar, sizin gibi vaaz edecek alimlere de ihtiyacı var. Siz vaaz ediniz, halkı irşad ediniz” sözleri üzerine, babasını Erzurumlu Hacı Recep Efendi isimli zatın evine bırakarak ve babasının da iznini alıp, o zamanlar Erzurum’un ilçesi olan Tercan’a bağlı Yavi Nahiyesi’ne imam oldu. Rus istilası süresince orada kaldı . Ancak, Ruslar’ın Erzurum’u işgal etmesi onun yüreğinde onulmaz yaralar açmıştı. Bu acılı günlerini şöyle ifade eder: Kopdu bugün kıyamet/Yeryüzü alkan oldu, Görülmemiş alamet/ Kandan bir tufan oldu. Lale yanak gül yüzler/ Gonca dehan dür sözler, Hançerlendikçe sizler/ Bedenleri kan oldu, Yavrular ağladıkça / Ciğerler dağlandıkça, Hançerler bağlandıkça/ Cesed debi-can oldu. İslam sızlar Hüda’ya / Arş sallanur sedaya, Dağlar gelür nidaya/ İslam perişan oldu. İslam hanümanıyla / Kurtulmaz bir canıyla, Herkesin öz kanıyla/ Saçları elvan oldu. Yiğitler baltalanmış/ Öz kanına boyanmış, Körpe kuzular yanmış/ Ateşte biryan oldu. Kanlı bazar kuruldu/ Boyunları buruldu , Kan harmanı görüldü/ Gören adem kan oldu. Ağladılar felekler/ Eyler dua melekler, Kabul olmaz dilekler/ Göz yaşı umman oldu. Kana boyandı yerler /Taşları mercan oldu . Lutfi fı’l-i Huda’da / Noksan mı ya irade, Te’sir yok bu sadade / Adem ki hayvan oldu. Cihadı 1917 yılında Rusya’da Bolşevik lhtilali ‘nin ardından Ruslar Osmanlı topraklarından çekilirken silahlarını Ermeniler’e vererek onları masum ve savunmasız Türkler üzerine kışkırttılar. Ermeniler’in hedefi, Doğu Anadolu’yu da içine alan büyük bir Ermenistan devletini kurmaktı. Bunun için Türk ve Müslüman olan halkın bölgeyi terk etmesini istiyorlardı . Bunun için dünyada eşi ve benzeri görülmemiş bir katliam, kıyım ve imha hareketine başladılar. Beşikteki bebeklere, yataktaki hastalara varıncaya kadar öldürdüler. Bazılarını da cami, ev ve ahırlara sokarak ateşe verdiler, yaktılar. Ermenilerin bu büyük zülüm ve insanlık dışı davranışlarına karşı Efe hazretleri, Yavi ve komşu köylerden topladığı altmış kişilik bir müfreze ile harekete geçti. Efe hazretlerinin Cuma vaazını dinlemek için çevre köylerdeki ahali Yavi’ye akın etmekteydiler. Eli silah tutan gençler cephelerde savaştığı için Cuma namazına gelenlerin çoğu orta yaşın üzerinde olan kimselerdi. Efe hazretleri, bu insanları da Ermeniler’e karşı direnişe hazırlamaya karar vermişti. O gün Cuma vaazında cemaatine özetle şöyle hitap etmişti: “Muhterem Müslümanlar! Ruslar memleketimizi işgal etmişken, daha düne kadar iç içe yaşadığımız ve komşu diye hürmet ettiğimiz Ermeniler, çoluk-çocuk, kadın-kız, yaşlı-genç demeden eşi emsali görülmemiş bir katliama girişmişken; bayrak, vatan elden giderken, millet, devlet yok edilmek istenirken, din ve iman tehlikede iken biz burada nasıl ibadet edebiliriz? Şimdi, dini, imanı, namusu, şerefi, istiklali, bayrağı, devleti, milleti kurtarma zamanıdır. Allah’ını, peygamberini seven hiçbir şeyi bahane etmeden cepheye koşsun! Düşmanla harp etsin! Hürriyeti olmayana Cuma namazı farz değildir. Bu durumda ne yapalım? İbadet mi edelim, yoksa cihad mı? Ben Allah yolunda, dinim, devletim, bayrağım ve milletim için harp etmeye gidiyorum. Benim gibi düşünenler benimle beraber gelsinler!” Bu etkili sözler üzerine cemaat gözyaşlarını tutamaz ve caminin içinde hepsi birden ayağa kalkar ve “Canımız, Allah’a Peygamber’e, vatana, bayrağa, devlete feda olsun. Efemi Sen nerede isen biz de oradayız!” diyerek Muhammed Lutfi Efendi’ye can u gönülden destek verirler. Cuma namazının sünnetini kıldıktan sonra Efe hazretleri minbere çıkar ve özetle şöyle bir hutbe irad eder: “Muhterem Müslümanlar! Şunu iyi bilin ki, biraz sonra kılacağımız bu namaz, düşmanla savaştığımız sürece Allah katında makbul değildir. Ermeniler vatanımızı işgal etmişken, insanlarımızı öldürüp, ırzımıza, namusumuza el uzatmışken, bizim burada ve evlerimizde rahat oturup ibadet etmemizi, bakın yemin ederek söylüyorum, bütün bildiklerime dayanarak söylüyorum ki, Allah kabul etmez ve etmeyecektir. Bu şekilde eli, kolu bağlı olarak, tevekkül ederek oturmamızdan Allah razı olmaz. Ecdadımızın mirasıdır, emanetidir. Bu vatan öyle kolay mı elde edildi sanırsınız. Her karış toprağına bir şehit verdik. Bu mirasa, bu emanete sahip çıkmak hepimizin boynunun borcudur. Allah’ın Kur’an’da buyurduğu gibi zaman, canımızla ve malımızla cihat etme zamanıdır. Allah’ını, Peygamber’ini, devletini seven herkes elinde neyi varsa onları alsın gelsin, harbe katılsın. Namazdan sonra ben yola çıkıyorum. Şehadet şerbeti içmeyi arzulayanlar, haydi durmayın işte şehit olma fırsatı! işte, Allah’a layık bir kul olma fırsatı! İşte Hz. Muhammed’e sevgili bir ümmet olma fırsatı! işte, ecdadımıza layık bir torun olma fırsatı!” Bu etkili hutbeyi de gözyaşları içerisinde dinleyen cemaat namazdan sonra, evlerinde savaşabilecekleri ne varsa hepsini yanlarına alarak Muhammed Lütfı Efendi’nin önderliğinde Yavi den yola çıktılar. Atmış kişi kadar olan bu milis kuvvetinin hedefi, öncelikle Oyuklu köyüne (Şimdiki Çat ilçesi) varmak ve orada Ermeniler’in elinde bulunan büyük Rus cephaneliğini ele geçirmekti. Çok gizli ve ihtiyatlı bir şekilde Oyuklu’ya gelen Efe ve arkadaşları bir gece yarısı baskınıyla oradaki Ermeniler’i etkisiz hale getirip cephaneliği ele geçirdiler. Cephanelikte, Türk köylerinden zorla toplanmış buğday, arpa ve yulaf gibi gıda maddeleri de vardı. Efe hazretleri birkaç kişiyi görevlendirerek bu erzakın yakın köylerdeki fakir halka dağıtılmasını sağladı. Beraberlerindekilerle birlikte Erzurum’a doğru hareket eden Efe, güzergahında bulunan küçük Ermeni çetelerini de etkisiz hale getirerek yoluna devam etti. Efe’nin Ermeniler’e karşı yaptığı bu mücadeleden haberdar olan halk, Efe’nin birliğine katılanlarla birlik sayısı 100’e ulaştı. Efe, milisleriyle birlikte, o sırada Haydari Boğazı yakınlarındaki Zergide köyünde bulunan Türk ordusuna katıldı. 11 Mart 1918 günü Efe hazretlerinin Türk ordusuna katılımı, ordu içinde duyulunca, ordu büyük bir moral bulur. Kendisinden ve yaptıklarından haberdar olan komutanlardan biri, gözyaşları içinde askerlere şu konuşmayı yapar: “Allah, Milet ve vatan yolunda şehit olmak için burada bulunan değerli kardeşlerim, yiğit askerlerim! Bakın, fazla söze ne hacet! Bugün aramıza katılan değerli hocamız Muhammed Lutfi Efendi ve cemaatini gören düşmanlarımız, elbette şunu söyleyeceklerdir:”Biz bu milleti nasıl yenebiliriz? Hacısı-hocası, yaşlısı-genci, sıhhatlisi-hastası, gelini, anası, ninesi tek bir vücut olmuş. Bu güce kim karşı durabilir ki?” Ordu ertesi gün (12 Mart 1918) Erzurum’un kurtuluşu için harekete geçti ve Erzurum kurtarıldı. Fakat o gün, Türk ordusuyla kendi milisleriyle Erzurum’a giren Efe hazretlerini, hem üzücü hem de sevindirici bir olay bekliyordu. Şöyle ki: şehre girer girmez babasının yanına koştu. Pederlerini kana bulanmış ağır yaralı buldu. Öğleden sonra şahadet mertebesine eren muhterem pederlerini, akşama doğru Kavak Kabristanı’na defnetti: Daha sonraları 1950 yılında bu kabristan sahasında okul inşaatına başlandığı için Efe hazretlerinin babasının kabri, Alvar köyüne, şimdi medfun bulunduğu türbeye nakledilmiştir. Efe’nin değerli pederi, şehit mertebesine ulaşması sevindirici ve fakat vefat etmesi ise üzücü bir hadise olmuştur. Efe hazretleri, Erzurum’un kurtuluşundan sonra, doğu illerimizin Ermeni zulümlerinden kurtarılmasından sonra, görevini Yavi köyünden ana vatanı Hasankale’ye nakletti. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğü görevini kabul etmedi. Avlar Köyü halkının ısrarlı istek ve istirhamlarıyla Alvar köyüne yerleşti. Bundan sonra Erzurum bölge halkı arasında”Alvar İmamı” veya “Efe hazretleri” lakabıyla anıldı ve tanındı. Hasankale’ye bir saat kadar uzak mesafede bulunan Alvar köyünde, bir Nakşibendi-Halidi şeyhi olarak, 1939 yılına kadar kamil bir insan , kamil bir mürşid, ender bir imam olarak yirmi bir sene görev yapmıştır. Uğradığı prostat hastalığının tedavisi için 1939 yılında Alvar’dan Erzurum’a giderek orada Topçuoğlu Mustafa Efendi’nin evinde altmış dört gün kaldı. Yapılan tedavi neticesinde: “Hekimli bir yerde yaşayabileceği”sonucuna varıldı. Alvar köyü halkından özür dileyerek Erzurum’un Mehdi Efendi Mahallesi’nde bir ev kiralayarak on altı sene de burada bölge halkını irşad ile meşgul oldu. ömrünün sonuna kadar kiracı olarak bu mütevazı evde hizmet görmüştür. Ailesi Efe hazretlerinin üç oğlu bir de kızı olmuştu. İki oğlu ile kızı küçük yaşta vefat etmişlerdi. Kabirleri Dinarkom Kabristanı’ndadır. Geriye kalan tek oğlu, O’nun mümtaz halifesi, kendisinden sonra irşad makamını nurlandıran Hacı Seyfeddin Efendi hazretleri kalmıştır. Şahsiyeti Efe hazretleri gayet temiz giyinir. Hal ve hareketleri ölçülü, vakur, mülayim, tok gözlü ve elinde olanla yetinip, kimseye ihtiyacını belirtmezdi. Misafirperver bir kimse olan Efe hazretleri, her zaman ve her gün sofrasında sayısız kimselere ikramda bulunurdu. Yirmi iki yaşından itibaren altmış altı yıl sofrasına misafirsiz oturduğu ender görülmüştür. Sofrasına üç adama yetecek kadar yemek koyar, on kişi kemaliyle karnını doyurur ve o yemeklerden biraz da art ardı. O: “Evinde bereket isteyen, hayır dileyen, güzel bir bahaneyle evine misafir çağırmalıdır” derdi. Efe hazretleri şefkat ve merhamet sahibiydi. Düşkünlere, hastalara, muhtaç ve kim sesizlere, analarının babalarının gösteremeyeceği şefkat ve merhameti gösterirdi. Yanına gelenlerin dertleriyle dertlenir, onların acılarını kalbinin derinliklerinde hisse derdi. Çok kimseler de dertlerine çare ve derman bulmuş olarak ferahla yanlarından ayrılırlardı. Vefatı Ömrü boyunca islam’a ve insanlığa güzel hizmetler veren, Peygamber varisi Efe hazretleri, 12 Mart 1956 da Erzurum’da ebedi aleme intikal etmiştir . Cenazesi Erzurum’dan iştirak eden çok kalabalık bir cemaatle Alvar köyüne getirildi. Ve merhum pederi Hace Hüseyin Efendi’nin kabri yanına defnedildi. Kendisinden 28 yıl sonra vefat eden oğlu ve halifesi Hacı Seyfeddin Efendi de (23 Mart 1984) Cuma gecesi vefat etmiş, Erzurum Gürcükapı Camii’nde Cuma namazından sonra kılınan cenaze namazından sonra, kalabalık bir cemaat eşliğinde Alvar köyüne götürülerek dedesi ve babasının türbesine defnedilmişti. Yerleri cennet, makamları ali olsun! Amin! Şefaatlerini dileriz. Amin, amin. Mezar taşındaki yazı: Muhammed Lütfı’yi hayr ile yad et Hayır dua ile kalbin abad et Bir Fatiha oku ruhunu şad et Her iki alemde mansur olasın. Halifeleri: Efe hazretlerinin vefatından sonra yerine geçen halifeleri şöyledir: Oğlu Hacı Seyfeddin Efendi, Vanlı Abdülhadi Efendi, Doğu Beyazıtlı Kurbanı Efendi, Bulanıklı Mehmed Efendi Hoca. Eserleri Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazan Alvarlı Muhammed Lutfi Efendi’nin şiirleri, ölümünden sonra oğlu Seyfeddin Mazlumoğlu tarafından derlenerek Hulasetü’l Hakayık adıyla yayınlanmıştır (İstanbul, 1974). Eser, ilk defa 1974’te yeni yazıyla, 1980’de ise eskimez yazıyla Hacı Seyfeddin Efendi tarafından neşredilmiştir. Daha sonra 1996 ve 2006 yıllarında olmak üzere yeniden düzenlenerek ve bir de indeks ilavesiyle Efe hazretleri Vakfı tarafından iki defa daha yayınlanmıştır. 848 sayfadan oluşan bu divanda çeşitli nazım şekilleriyle söylenen 726 şiir mevcuttur. Bunun dışında eserde, hatıra, gazeller, iltica-name, Mi’racu’n-Nebi, Mevlidü’n-Nebi, mersiyeler, destanlar, mesneviler… gibi çeşitli konular yer almaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Ali Uzun Hocaefendi
mekke Mürşid, gönül mimarı. 1929’da Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı İlyaslı (Elezli) köyünde doğdu. Nüfus cüzdanındaki doğum tarihi 12.01.1929’dur. Babası, Molla Hasan’ın oğlu Uzunaloğun (Uzun Ali Oğullarından) Osman Hoca, Vakfıkebir köylerinde ve çevresinde pekçok kişiye hafızlık yaptırmakla tanınmış, ayrıca erkek çocuklarından ikisini de hafız olarak yetiştirmiş bir hoca efendi, annesi Nazime Hanım’dır. Dedesi Molla Hasan, babasının dedesi ise Yakup Efendi idi. Ali hoca ailenin ikisi kız, üçü erkek, beş çocuğunun en büyüğüdür. Kardeşleri İstanbul’un tanınmış tüccarlarından Mahmut (Mehmet) ve Hasan bey ile Ayşe ve Fatma hanımlardır. Dini tahsiline, babasından Kur’an ve tecvid öğrenip hafızlık yaparak başladı. Köylüsü Kodikçioğlu Hoca ‘da hıfzını tamamladıktan sonra köy camisinde dinlenerek icazet aldı. Beş yıllık ilköğrenimini, köy ilkokulunda üç yıl okuyarak tamamladı. Ardından dini ilimleri tahsili için Trabzon’a gitti. Burada bir akrabasının yanında kalarak Trabzon’un’ il eri gelen kurralarından Çarşı Camii imamı Haydar Hafız (Özak) Hoca’dan talim okudu ve icazet aldı. Trabzon’da Arnavut Hoca olarak tanınan, 1940’ların sonuna doğru İstanbul’a yerleşerek vefatına kadar uzun yıllar Çengelköy Kuleli Camii imamlığını yürütmüş olan Hüseyin Avni (Tör) Efendi’den Arapça ve dini ilimler tahsil etti. Ayrıca Trabzon’daki diğer hocalardan da faydalandı. 1949’da Trabzon’da Fırıncı Ali Türksezer’in kızı Kadriye Hanım ile evlendi. Üçü erkek, biri kız, dört çocuk sahibi oldu. Ondaki istidadı, okuma konusundaki azmi ve gayreti gören Hüseyin Avni Hoca’nın tavsiyesiyle kendini geliştirmek için ailesiyle birlikte istanbul’a göçtü. Unkapanı’na yerleşti. Buradan askere gitti (Mayıs 1950). Vatani görevini Kütahya Hava Teknik Okullar ihtisas Bölüğü ve İzmir Gaziemir’de avcı onbaşı olarak tamamladı (Mayıs 1952). Askerliği sırasında tugayda bir mescid açılmasını sağlayarak buranın imamlık hizmetini de yürüttü. Görev Yerleri Asker dönüşünde İstanbul Müftülüğünde imtihana girerek muvaffak oldu ve hademe-i hayrat vasfıyla ömrü boyunca zevk ve şevkle yürüttüğü din hizmetine resmen başlamış oldu. Önce Eminönü Müftülüğü’ne bağlı, Sirkeci’deki Büyük Postahane arkasında bulunan Hobyar Camii’inde kısa bir müddet imam-hatiplik yaptı. Camilerin kapatıldığı, satıldığı, kiralandığı, maksat dışı kullanıldığı veya harab olmaya terk edildiği 1950 öncesi ismet İnönü döneminde, uzun yıllar dokuma atölyesi olarak kullanıldıktan sonra o sırada tamir edilerek yeniden hizmete açılan ve Bakırcılar’dan Mahmutpaşa’ya inen Çakmakçılar Yokuşu üzerindeki Sultan Mustafa-i Salis (III. Sultan Mustafa; halk arasındaki adıyla Çakmakçılar) Camii’nin ilk imam-hatibi oldu (21.02.1953). Vefatına kadar burada imam-hatip (kendi tabiriyle hademe-i hayrat) olarak kırk yıla yakın bir süre hizmetlerine devam etti. O yıllarda hoca ve kadro sıkıntısı sebebiyle bir görevlinin üzerinde iki vazife birden bulunabildiğinden, ayrıca, Fatih Karagümrük’teki Üçbaş Medresesi Kur’an Kursu hocalığını da üstlenmişti. Burada birçok hafız yetiştirdi. İrşad Yönü 1953’te, Nakşi meşayihinden Abdülaziz (Bekkine) Efendi’ nin vefatı üzerine Bursa’dan İstanbul’a gelerek Zeyrek’te Kadınlar Pazarı’ndaki Ümmü Gülsüm Hatun Camii’nde imamlık yanında Gümüşhanevi kolu müntesiplerinin irşad hizmetini de yürüten Mehmed Zahid {Koktu) Hoca Efendi’ye intisap etti. Sonraki yıllarda İstanbul’da, özellikle münevver kesime rehberliğiyle iskenderpaşa Şeyhi olarak tanınacak olan Mehmet Efendi’ye uzun yıllar hizmet etti. Hoca Efendi’nin tensibiyle mihrapta kendisine vekalet edip rehberliğinde itikaf, halvet ve riyazattan sonra seyrü sülukünü tamamlayıp kesb-i meratip edince, şeyhi tarafından hilafetle görevlendirildi. Ayrıca Ramüzü’l-Ehadis okutma icazetine nail oldu. Ali Uzun Hoca, İstanbul’un imkanlarından layıkıyla istifade için o yıllarda burada mevcut ilim ve tasavvuf çevreleriyle sıkı temas ederek ulema ve meşayihin ders ve sohbet halkalarına ciddiyetle iştiraki şiar edindi. Böylece Arapça ve dini ilimler konusunda kendini yetiştirirken Farsça da öğrendi. İleriki yıllarda dini şahsiyetinin ve hizmetlerindeki başarısının temelini teşkil edecek olan İstanbul kültürünü tanıdı, gücü yettiğince bu kültürü elde etti ve özümsedi. Yeterince ilim sahibi olmak azmiyle, o senelerin maddi-manevi kıt imkanlarıyla zamanla kendi çapında bir hoca efendi için gerekli tefsir, hadis ve fıkha ait temel kaynakların yer aldığı bir kütüphane sahibi oldu. Okumayı çok sevdiğinden kütüphanesinde toplamaya muvaffak olduğu dini, ilmi, milli ve kültür konularındaki kitapları dikkatle okuyup notlar alarak kendini iyice geliştirmeyi başardı. Büyük bir ciddiyetle benimsediği imamlık hizmeti, Kur’an okumayı bilmeyen çocukların ileri yaştaki insanlara kadar herkese Kur’an öğretmek, en gerekli dini bilgileri belletmek konusunda aş ve şevkle çalışmasında etkili oldu. Okumak ve okutmak kendisinde bir tutku haline geldiğinden Arapça öğrenmek isteyenlere sarh-nahiv öğretmek, İmam-Hatip ve Kur’an kursu talebelerine meslek derslerinde yardımcı olacak şekilde Kur’an , Tecvid , Tefsir hadis ve fıkıh vs. metinleri dahil, her seviyede fahri ve hasbi ders okutmak en önem verdiği meşguliyetleri arasına girmişti. Pek çok talebesi arasında, İmam hatip okullarındaki öğrencileri sırasında Arapça okuttuğu ,sonraki yıllarda tanınmış bir vaiz olan Timurtaş Hoca da vardır. Ayrıca, görev yaptığı camide cemaatine kırk yıla yakın müddetle öğle ve ikindi namazları öncesinde Riyazü’s-Salihin, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Tergib ve Terhib, Ramüzü’l-Ehadis gibi hadis, Nuru’l-lzah gibi fıkıh kitaplarından dersler yaparak muallimliği sürdürdü. Bu gibi çalışmalarıyla, o yıllarda İstanbul’un ticaret merkezi olan Mahmutpaşa, Sultanhamam ve Tahtakale piyasasında dedeler-babalar-çocuklar-torunlar şeklinde sıralanacak üç-dört neslin dini öğrenmesinde ve yaşamasında etkili oldu. Ayrıca, camiye gelmeyen esnafı tek tek ziyaret ederek cemaate davet etmek ve namazları camide kılmalarını sağlamak, halk tabiriyle namazda gözü olmadığı için ezana dahi kulak vermeyenleri kıbleye yöneltmek, bilgisizliklerini ileri sürenleri ayaklarına kadar giderek bıktırmadan ve aşağılamadan yeterli şekilde bilgilendirmek suretiyle bir cemaat oluşturarak herkesin camiye devamlarını sağlamak en önemli ve başarılı hizmet alanıydı. Böylece cemaatinin birbirleriyle tanışma, kaynaşma, iş yapma ve yardımlaşmalarına da imkan hazırlamış oluyordu. Diğer yandan, vefatına kadar her yıl sonbaharda kendi evinden başlayarak ilkbahar sonlarına kadar yaklaşık sekiz ay boyunca, Cumartesi akşamları yakın çevresinin evlerinde her kesimden ve kültür seviyesinden 30-40 kişinin katıldığı feyizli ve bereketli eğitim, zikir ve fikir toplantıları düzenledi. Bu toplantılarda katılımcıları birbirleriyle kaynaştırması, devrin önde gelen hocaları, ilim adamları ve üniversite çevresiyle tanıştırması, cemaatin farklı dini ve milli meseleleri o konuda uzmanlamış meslek erbabından dinlemesini temin etmesini sağladı. Bu çalışması önemli bir sosyal faaliyet olarak yakın dostlarının -halen de- titizlikle devam ettirdiği muhim bir gelenektir. Ağırlıklı olarak İstanbul civarı, Trakya ve Marmara bölgesine yönelik, cemaatinden gönüllü arkadaşlarıyla yaz-kış demeden yıllarca sürdürdüğü köy ziyaretleriyle hizmetlerini yayması ve sürdürmesi onun başka bir özelliğiydi. Köy camilerinde kendi mütevazi tabiriyle ifade edecek olursak “dinlenebilecek bir şekilde okuduğu galatsız Kur’an tilaveti” ardından yaptığı vaazlar, köy oda ve kahvelerinde aynı şekilde sürdürdüğü sohbetlerle, ikram kabul etmek yerine yanlarında götürdükleri yiyeceklerle yaptıkları mütevazı ama cömert ikramlarla; tesbit edilen ihtiyaç sahiplerine yapılan ayni ve nakdi yardımlarla din görevlisinden ziyade bir “hademe-i hayrat olarak” üzerine düşeni yapmaya çalıştı. O yıllarda mihrab ehli arasında meslek adabının gereği olarak cübbe ve sarık yahut mihrab veya kürsü ikramı şeklinde süren hizmete davetlerden hiç kaçınmamakla, bunu terki caiz olmayan bir vazife telakki etmekle tanındı. Bunun meslektaşları tarafından da takdir edilen pek çok örneklerinden biri, 1980’li yılların sonlarında, İstanbul camilerinde gittikçe azalan Ramazan mukabelesi okuma geleneğinin ihyasına yönelik olarak Eminönü Müftülüğü’nün başlattığı faaliyete can ü gönülden ve fiilen destek vermesidir. Nitekim pek çok genç görevlinin çeşitli sebeplerle ilgisiz kalmasına rağmen o, bütün Ramazan boyunca Bayezid Camii’nde hasbi olarak cüz mukabelesi okumuştur. Elinden geldiğince mihrab, kürsü ve minber hizmetinden uzak kalmayan Ali Uzun hoca , ciddi ama sevimli ve etkili kişiliği, herkesle kolay irtibat kurabilme vasfına sahip bir zattı. Ayrıca her seviyeye hitap edebilen müessir sohbet ve vaazlarıyla İstanbul’un önde gelen din görevlilerinden sayılmayı başarmıştı. Meslektaşları ve cemaati arasında olduğu kadar geniş bir aydın ve halk çevresinde tanınıp saygı görmesi de bu özelliklerinden kaynaklanmıştır. Ali Hoca bir din adamı için çok önemli bir özellik sayılan yerine, zamanına ve şartlara uygun, kararında, samimi ve müessir dua yapmaktaki maharetiyle dikkat çekmiş bir simadır. Arapça ve Türkçe duaları her kesim tarafından beğenilir, can ü gönülden “amin… amin” sedalarıyla karşılanırdı. Hac ve Umre sırasında Arafat’ta, Kabe-i Muazzama’da, tavafta, makam-ı İbrahim’de, Mültezem’de, Hatim’de, Zemzem kuyusu başında, Sa’yde, Medine’de, huzur-u Nebevi başta olmak üzere Cennetü’l-Baki’de, Uhud ve Bedir yanında, diğer ziyaret yerlerinde irticalen yaptığı duaların ise daima ayrı bir yeri olmuştur. Nitekim 70’li yıllarda tesadüfen Arafat duasına katılmış bulunan başta Mısırlı Müslümanlar olmak üzere pek çok kişinin kendisinden dua metinlerini istemeleri bu etkinin derecesini gösteren güzel hatıralardır. Hatta Cezayir ve Tunuslu iki kişinin Hac dönüşü, dua metinlerini istemek üzere yazdıkları mektuplar, zarf üzerinde “Ali Hoca el-İstanbuli” ibaresinden başka bir adres bulunmamasına rağmen Allah’ın ı lütfu ve postacıların gayretiyle eline ulaşmıştı. Onun bir başka özelliği de, dualarına katılanlar arasında samimiyeti, aşk ve şevki en üst düzeye çıkmış gönlü aşk ve muhabbetle dolup taşmış, kurbiyete yaklaşmış, gözü yaşlı, bağrı başlı katın ve erkekleri isabetle seçip onlara da dua ettirmesiydi. Hayatı boyunca en çok önem verdiği, kendi tabiriyle doyamadığı hizmetler okumak, okutmak ikram ve yardım etmekti. Vefatı: Ali Uzun Hoca Efendi, 63 yaşındayken, “O mübarek beldelerde kalma, Resulullaha komşu olma (mücavirlik) arzusuyla” her seferinde büyük bir şevkle çıktığı Hac ve Umre yolculuklarının sonuncusunda, 1990 yılı Haccında, Arafat’tan döndükten sonra Müzdelife’den şeytan taşlamaya giderken, Muaysım tünelinde vuku bulan faciada, hizmetlerinde bulunmayı vazife telakki ettiği ve her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya canla başla koştuğu huccac-ı müsliminin ayakları altında kalarak Mekke’de vefat etmiştir. Kabri Mekke-i Mükerreme’dedir. Mevla rahmet ve makamını cennet eylesin inşallah. Aminnn! Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Ali Ulvi Kurucu
Medine – Cennetül baki kabristanı Şair ve yazar. 3 Mart 1922’de Konya’nın Sakyatan köyünde doğdu. Hacı Veyiszade İbrahim Efendi’nin oğludur. Dedesi Veyis Efendi ve amcası Hacı Veyiszade Mustafa Efend i’dir. Annesi, Konya’nın Göçü köyünden Sare Hanım’dı. Ali Ulvi, bir buçuk yaşında iken annesi vefat etmişti. “ilim evi” olarak anılan aile ocağının dini ilimlere hizmetleriyle tanınmış bir aileden gelen Kurucu, ilk tahsiline babasının yanında hafızlık yapmakla başladı. Hafızlığını babasından tamamladıktan sonra ilk ve ortaokulu Konya’da bitirdi. Babasından ayrıca sarf-nahiv, Kadiri şeyhi Hafız Ali Efendi’den de kıraat okumaya başlamıştı. Tahsili O günkü şartlarda dini ilimlerde derinleşmeye uygun bir ortam bulamayınca, 18 yaşında iken, 1939’da, ailesiyle birlikte Medine’ye göç etti. Oradan da yüksek öğrenimini tamamlamak üzere Mısır’a gitti. Kahire’de Ezher Üniversitesi’ne kaydoldu. Burada Türk öğrencilerinin kaldığı Revaku’l-Etrak’ta Mustafa Runyun, Ali Yakup Cenkçiler, Ahmed Davutdoğlu, İsmail Ezherli gibi daha sonra dini ilimler sahasında otorite olacak bir arkadaş grubu arasında yer aldı. Altı yıl devam eden, Ezher’deki eğitim süresince, Kahire’de ikamet etmekte olan eski şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Mehmed İhsan Efendi ve Zahidü’l-Kevseri gibi tanınmış kişilerin yakın çevresinde bulundu ve sohbetlerinden yararlandı. Onlardan da ders aldı. Bulunduğu Görevler Babasının 1945’te ölümü üzerine Medine’ye ailesinin yanına döndü. Burada uzun süre Evkaf Dairesi’nde inşaat ve Sicillat Emini olarak çalıştı. Ardından II. Mahmud’un inşa ettirdiği Mahmudiye (1953-1975) ve Şeyhülislam Arif Hikmet (1975-1985) kütüphanelerinde müdür olarak görev yaptı. Son görev yerinden, otuz yılı aşkın, değişik yerlerde resmi görev yaptıktan sonra 1985’te emekliye ayrıldı. Kütüphaneciliği sırasında Arapça, Farsça ve Türkçe kaleme alınmış binlerce yazma eserleri tanıyan ve bunların tasnifini yapan Kurucu, Türkiye ile olan bağını hiçbir zaman kesmedi. Özellikle Türk hacılarıyla yakından ilgilenir ve yardımcı olurdu. Emekli olduktan sonra Türkiye’de daha uzun süre kalmaya başlamıştı. Şiir ve Edebiyat Yönü Edebiyat ve şiire olan eğilimi Ezher’deki öğrencilik döneminde, içine girdiği ortamda belirginlik kazanmıştır. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Sabri’den şiir yazma konusunda teşvik görmüştür. Türk, Arap, Fars ve Fransız edebiyatları hakkında sohbet ve değerlendirmelerin yapıldığı e ortamdaki insanların Mehmed Akif’e olan hayranlığı onu da etkilemiş, hatta bir ara Mehmed Akif gibi şair, Cenab Şahabeddin gibi nasir olma arzusuna kapılmıştır. İlk şiir denemelerine de bu devrede ve orada başlamıştır. Medine’ye döndükten sonra şiirde hocası Mahmud Cevdet (Sezer) olmuştu. Bu yıllarda Riza Tevfık’e mektuplar yazarak, bazı şiirleri hakkında görüşlerini sormuştu. Ali Kemal Belviranlı’nın 1950’de İstanbul’da çıkarmaya başladığı İslam’ın Nuru adlı dergide, Ali Ulvi Kurucu’nun şiirleri arka arkaya yayımlanmıştır. Daha çok Mehmed Akif tarzını sürdüren dini ve milli muhtevalı bu manzumeler, o dönemde geniş okuyucu kesimlerince ilgiyle karşılanmıştır. Uzun yıllar (60 yıldan fazla) Kahire ve Medine’de yaşamasına rağmen Türk edebiyatı ile yakından ilgilenmesi, farklı şairlerden birçok şiir yanında Safahat’ın tamamını ezberinde tutacak kadar kuvvetli bir hafızaya sahip olması, şiir zevkinin oluşum yıllarında beraber olduğu son Osmanlı aydınlarından aldığı dil terbiyesi, onu ana dilinin tabii yapısı içinde tutmuştur. İslami ve milli değerlere bağlı iyi bir gençliğin yetişmesi idealini, aile mirası olarak devam ettirmiştir. Şiiri yanında sohbetleri ve gazetelerde yazdığı yazıların da böyle bir gaye için vasıta yapmıştır. Ali Ulvi Kurucu’nun “Doğmazdı Kalbe İman, İnmezdi Arza Kur’an’: “Derdmendim ya Resülallah, Deva ol derdime’: “Ey aşık-ı didar, Ulu Yezdan’a Gönül Ver’: “Bülbüller Sazda’: “Mevlam Sana Ersem Diye’: “Aşık-ı Yezdan” gibi şiirleri Sadettin Kaynak, Zeki Altın, Ali Kemal Belviranlı, Fevzi Özçimi ve Tahir Karagöz tarafından bestelenmiştir. Kurucu; Medine-i Münevvere’de, kendi ifadesiyle: “tam elli yıl” kalmıştır. Buradaki hayatında çok çok güzel hatıraları vardır. ilim, irfan, eğitim, ibret ve tarihi bilgilerle dolu bu hatıralar kitap halinde basılmış, aşağıdaki kaynaklarda gösterilecektir. Eserleri 1. Büyük islam Şairi Dr. Muhammed İkbal 2. Zulmeti Yıkan Nur 3. Gümüş Tül 4 Asırlar Boyunca Parlayan Nur 5. Gecelerin Gündüzü 6. Medine Notları 7. Ali Ulvi Kurucu -Hatıralar Ali Ulvi Kurucu’nun 1957’de Said Nursi için hazırlanan Tarihçe-i Hayat adlı kitaba yazdığı önsöz, onun en güzel nesir parçalarından biri olarak kabul edilmiş ve adının duyulmasında bir hayli etkili olmuştur. Tavsiyelerinden Bazı Örnekler “Hayat bir medresedir. Her ne öğrenirseniz burada öğrenirsiniz:’ “Okumada, işin esası ihlas, samimiyettir:’ “Sema halkı, yeryüzünden, sadece ezan seslerini duyarlar:’ “Selam veren ve alan insan, artık yalan söyleyemez, kötülük yapamaz. Selam ile bunları taahhüt ediyor, söz veriyor:’ “İnsanoğlu kendisine verilen nimetlerin kadrini zevalinden (kaybolduktan) sonra biHr, takdir eder:’ “Bir caminin veya mescidin civarından geçerken Resalüllüh Efendimiz’e selevat getirin!” “Dinimizi, dilimizi, Kur’an’ımızı, Cumalarımız,, kandillerimizi, bayramlarımızı koruyalım. Yoksa mahvoluruz:’ “Şükredilecek ni’metler pek çoktur. Fakat en çok şükrü icap ettiren, namaz ni’metidir. Günahlarımızı affettirmek için, bizi Allah’a yaklaştırmak için namaz farz kılınmıştır. Namaza giderken attığımız adımların birisi, “Allah’ım, bu kuluna rahmet eyle, merhameteyle, günahlarını affeyle” der. Öteki adımı ise: “Cennet’teki makamını ali eyle ya Rabbi” der. Böylece namaz için attığımız her adım bizim için dua olur:’ “İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor…” “İnsan Allah’a kul olunca, esaretten kurtulur. Kullara, nefsine, paraya, şuna buna kul olmaz “Her şeyin bir mani vardır. Fakat ilim öğrenmenin bir çok mani’leri vardır:’ “En hayırlını , ailesine hayırlı olandır:’ “Gözünüz, sözünüz, özünüz temiz olsun!” Vefatı Merhum şairimiz Ali Ulvi Kurucu , emekli olduktan sonra Medine’ye dünyanın her tarafından gelen ilim adamlarını ağırlardı. Senenin belli bir dönemini Türkiye’de geçirmeye özen gösterirdi. Nihayet, 3 Şubat 2002’de Medine’de vefat etti. Cennetü’l-Baki Mezarlığı’nda toprağa verildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Allah şefaatlerine hepimizi nail buyursun! Amin, amin, amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Alasonyalı Hacı Cemal Efendi
Halk arasında Alasonyalı Hacı Cemal olarak bilinen ve tanınan, son devir din alimlerineden vaiz Cemal Öğüt , Mora Yenişehir’e bağlı Alasonya Kasabası’nın Zeynel mahallesinde, 1887’de doğdu. Babası muallim Ahmed Lütfı Efendi’dir. İlk,orta ve lise tahsilini memleketinde yaptıktan sonra, 1903’te İstanbul’a geldi. Memleketinde iken hafızlığını müderris ve müftü Ömer Hulüsi Efendi’den yapmış, ondan biraz da Arapça okumuştu. Tahsili İstanbul’da Darülfünun Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, ayrıca Medresetü’l-Mütehassisin’den de mezun olmuştur. Bu arada ders vekili Hacı Ali Zeynelabidin Efendi, Müftü Ömer Hulusi Abdülfettah Efendi ve Abdurrahman Efendi’ den ders okudu. Fatih dersiamlarından İzmirli Hafız Halil Efendi ve Düzceli Zahid Kevseriden okuyarak icazet aldı (1912). 1910’da girdiği ruus imtihanında kürsü vaizliğini kazandı. 1915’de Aksaray Valide Sultan Camii kürsü vaizliğine resmen tayin edilerek göreve başladı. Daha sonraları İstanbul merkez vaizliğine tayin edilen Öğüt, ömrünün sonuna kadar bu görevi sürdürmüştür. Toplum psikolojisini iyi bilen Hacı Cemal, toplumun her kesimiyle iyi ilişkiler kurmuş ve halkın dinini öğrenmesinde önemli hizmetler vermiştir. Dinleyicilerine göre hitap etmesini bilen, güzel konuşan, cemaat üzerinde tesir icra eden, kalabalık kitleleri toplayabilen değerli bir irşadçı idi. İstanbul imam-Hatip Okulu’nda iken fırsat buldukça, Fatih Camii’ndeki derslerine, vaazlarına koşardık. Çok sevilen, sayılan, aranan, beğenilen ve takip edilen bir vaiz idi. Ona “ Büyük Hacı Cemal ” derlerdi. Bir de o zamanlar “Küçük Hacı Cemal” vardı. Cemal ôzan. 1926 yıllarından sonra Hacı Cemal, Beşiktaş’ta Akaretler’de bulunan ortaokul ve liselerde din ve ahlak dersleri öğretmenliği yapmış ve bazı ilmi kongre ve komisyonlarda da üyelik yapmıştır. İşgal yıllarının ilk günlerinde İstanbul’da kurulan Müdafaa-i Milliye Teşkilatı’nda görev almış ve daha sonra Milli Müdafaa Grubu’nun çalışmalarına katılarak Beşiktaş’taki evini bu teşkilatın merkezi haline getirmişti. Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye’ye silah temini konusunda önemli hizmetleri olmuştu. İşgal kuvvetlerinin elinde buluna Maçka’daki silah deposundan düzmece bir cenaze töreniyle kaçırdığı silahları Anadolu’ya göndermişti. İstiklal Savaşı’nın kazanılmasından sonra teşkilattaki arkadaşları çeşitli görevlere getirilirken kendisine yapılan İstanbul Milletvekilliği teklifini kabul etmemişti. Birçok meslektaşı gibi, dönemin dini faaliyetleri yasaklayan baskıcı uygulamalarına ma’ruz kalmış ve çeşitli bahanelerle evi üç defa basılıp aranmıştı.. Kütüphanesi mühürlenmiş ve hilafetçilik ithamiyle sorgulanmıştı. Fakat gerekli delil bulunamadığı için cezalandırılamadı. Bu arada Öğüt, Hacc’a da gitmişti. Bütün bunlara rağmen Hacı Cemal, İslami ilimlere hizmetten, halkı aydınlatmaktan ve talebe yetiştirmekten geri kalmadı. Dini eğitimin ve öğretim kurumlarının kapalı olduğu devirlerde evini mektep haline getirmişti. Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinde meydana gelen olaylarda teskin edici rol oynamıştır. Kore şehitleri için Süleymaniye Camii’nde okutulan ve radyodan yayımlanan ilk mevlid programında konuşma yapmıştır (1O Aralık 1950). 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra Diyanet İşleri Başkanı olması yolundaki ısrarlı talepleri kabul etmedi. O kendisini tamamen irşad hizmetlerine ve eserlerine vermişti. 29 Mart 1966’da İstanbul’da vefat etmiştir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Altı bin ciltlik kütüphanesi, vasiyeti üzerine, kızı Hikmet Oğüt tarafından İstanbul Yüksel İslam Enstitüsü’ne (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) bağışlandı. Yine vasiyeti üzerine kızı tarafından İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nün ilk mezuniyetinde enstitü birincisi olana (BekirTopaloğlu’na) değerli bir saat ödül olarak verilmiştir. Şimdi emekli olan Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, 1959’da İstanbul imam-Hatip Okulu’ndan birinci olarak mezun olduğu için o zamanın İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olan Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay tarafından kendisine yine birincilik ödülü olarak değerli bir saat verilmişti. (O zamanlar vali, aynı zamanda belediye başkanı idi.). Eserleri 1. Ana ve Baba Hakları (İstanbul 1928, 1965, 1977) 2. İçtimâî ve Ahlâkî Temizlik (İstanbul 1936; I-II, Ankara 1962; İstanbul 1996) 3. Gül’ün Gül’ü Fâtımatüzzehra (İstanbul 1940, 1970, 1974) 4. İslâm Tarihinin Maruf Simalarından Hz. Muhammed’in Dadısı Ümmü Eymen (İstanbul 1941) 5. Tekbîr-i Teşrik (İstanbul 1947) 6. Kadın İlmihali (İstanbul 1947, 1968) 7. Çocuklarda Ana ve Baba Saygısı (İstanbul 1948, 1955) 8. Ümmü Hâni (İstanbul 1950) 9. Bereket ve Rahmet-i İlâhiyye Bürhanlarına Dâir Kırk Hadîs-i Şerîf (İstanbul 1951) 10. Meşhûr Eyyûb Sultan (İstanbul 1955, 1957, 1998) 11. Cedvel ( Peygamberimizin Kısaca Hayatı ve Fevkalade Haller) (İstanbul 1960) 12. Kur’ân-ı Azîmüşşan’a Göre Maddî ve Mânevî Fezâ Âlemleri (bu eserin aslı kaybolmuş, bir özeti 1964 yılında İstanbul’da basılmıştır) 13. Kurrâ-i Muhammedi (İstanbul 1965) 14. (Nur ve Edeb : Mısır Şeyhülkurrâsı Ali Muhammed Dabbâ’ın Fethu’l-kerîmi’l-mennân fî âdâbi hameleti’l-Ķurân adlı eserinin tercümesi (İstanbul 1941) 15. Defter-i Mev‘ıza : Bu çalışması yazma halindedir (MÜİF Ktp., Cemal Öğüt, nr. 516). Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Ahmed Remzi Akyürek
Kayseri – Seyyid Burhaneddin Türbesinde Ahmet Remzi Akyürek , Son Mevlevi şeyhlerindendir. (Kayseri, 1872 – Kayseri, 6 Kasım1944). İlim, irfan ve fazilet sahibi bir mutasavvıf ve şairdir. Kayseri Mevlevihanesi’nde doğdu. Soyca Mevlevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmet Remzi ‘nin ceddi Seyyid Süleyman Türabıdir. Kayserili olan Süleyman Türabı Mevlana dergahı postnişi ni Mehmed Said Hemdem Çelebi’nin mürşididir. Süleyman Türabınin Mevlana soyundan geldiği bilinmekle beraber bunu ispat edecek elde herhangi bir belge yoktur. Remzi-name adlı eserin yazarı Hüseyin Vassaf Bey bu hususu Ahnet Remzi Dede’ye sormuş ve ondan ceddi hakkında “Öyle bir Şeref-i manevileri varsa yazılmamakla zayi olmaz” cevabını almıştır. Konya’dan Kayseri’ye göçen Süleyman Türabi 1835’de Kayseri’de öldü. Mezarı Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Hazretleri nin Türbesi’ndedir. Ahmet Remzi Dede , Türabi’nin mezar taşındaki manzum kitabeyi dokuzar mısralı kıtalardan oluşan bir musanunat (beyitleri kafiyeli dört kısımdan ibaret manzume) haline getirdi. Seyyid Süleyman Türabi ‘nin oğlu Seyyid Ahmed Remzi el-Mevlevi’dir. Bu zat da Kayseri Mevlevihanesi’nde şeyhlik yaptı. 1865’te öldü, Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin Türbesi’nde babasının yanına gömüldü. Seyyid Ahmed el-Mevlevi ‘nin oğlu Seyyid Süleyman Ataullah Efendi, Ahmet Remzi Akyürek ‘in babasıdır. Süleyman Ataullah 1872’de Kayseri Mevlevihanesi’nde 50yıl şeyhlik yaptı, bir ara Kayseri Müftülüğü görevinde de bulundu. Akyürek, sıbyan mektebini ve rüştiyeyi bitirdi, aynı zamanda babası Ataullah Efendi’den ve Ahmet Remzi Akyürek bazı dostları ile, oturanlar: (sağdan) Suud Ebus suudoğlu, Tahir Olgun, Ahmet Remzi Akyürek, Zahid Hasırcıoğlu, Abdül baki Baykara; ayaktakiler: Hulusi Karadeniz, Baha Kahyaoğlu (İ. Kara Arşivi) eniştesi Göncüzade Nuh Efendi ‘den özel dersler gördü. Ulemadan Müridzade Ali Efendi’den icazetname aldı. Babası Ataullah Efendi şair olmamasına rağmen şiir sever ve şiirlerin anlamlarını da bilirdi. Oğluyla yakından ilgilenen Ataullah Efendi okuduğu manzumelerle oğlunu eğlendirmeye çalıştığı için küçük yaşlardan itibaren ona şiir zevkini tattırdı. Babasının okuduğu şiirlerden etkilenerek kendisinde de şiir söyleme hevesi uyanmaya başladı. Küçük yaştan itibaren yazdığı şiirlerini, babasının dostlarından Hisarlıkçızade Salim Efendi ve Sami Efendi düzelterek onun şiir ve edebiyat zevkini geliştirdiler. İlk olarak Konyalı Şem’i’nin Divan’ını okuyarak şiir deneyimini artırdı. Şair Sami Efendi, Ahmet Remzi Efendi’ye İran edebiyatının ünlü mutasavvıf şairi Camı’nin eserlerini okutarak onun Farsçasını geliştirdi. İbnül Emin Mahmud Kemal İnal’ın naklettiğine göre Ahmet Remzi Efendi rüştiyede şehadetnamesini aldığı sırada idare meclisi üyelerinden Rifat Bey “Mevlevi dir sevdiğim her dem külah eyler bana”, mısramı okuyunca Ahmet Remzi Efendi derhal “Sen külah etme beyim kimse külah etmez sana” deyivermiş. Fıkrayı nakleden İbnül Emin bu hazır cevabına bin aferin demekten kendisini alamamıştır. Ahmet Remzi Efendi, 1892’de İstanbul’a giderek Divan-ı Muhasebat’a mülazım (stajyer) olarak devam etti. Bu arada Ye nikapı Mevlevihanesi Şeyhi Celaleddin Efendi ‘ye intisap edip el aldı. Daha önce babası tarafından sikke giydirildiği halde Celaleddin Efendi tarafından yeniden sikke giydirildi. Bu sırada Ahmet Remzi Efendi’nin Veled Çelebi (izbudak) yardımıyla Fuzuli’nin bir gazeline yazdığı tah misi bastırıldı. Ahmet Remzi Efendi İstanbul’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kayseri’ye döndü. Ahmet Remzi Efendi, ilim irfan sahibi, Mevlevi ve şair bir zat olan Kayseri Mutasarrıfi Nazım Paşa’nın yardımıyla Kayseri İdadisinde ahlak ve ulum-ı diniyye (din dersi) hocalığına tayin olundu. Bir yandan da medreselerde okuyan ve kendini yetiştirmek isteyen talebelere Mevlana’nın Mesnevi’sini, Şirazlı Sa’di’nin Gülistan ve Bostan adlı eserlerini ve Farsça tanınmış bazı eserleri okuttu. Böylece birçok gencin yetişmesine yardımcı oldu. Ahmet Remzi Efendi Meşrutiyetin ilanından sonra izinli olarak gittiği Konya’da Vahid Çelebi’nin isteği üzerine Kayseri’deki görevinden istifa ederek Konya’ya gitti. Dergahın camisinde her sabah Çelebizadelere Mesnevf-i Şerifi okuttu. Hatta Vahid Çelebi, Çelebizadelere “Bir şeyhzade sizlere Mesnevi okutuyor.” diye Ahmet Remzi Efendi’yi onlara örnek göstermiştir. Konya’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kütahya Mevlevihanesi’ne şeyh vekili olarak gönderildi. Kütahya’da gençlere dersler verdi. Ramazan ayında her gün ikindi namazından sonra Mesnevi okuttu. Kütahya’da dokuz ay kaldıktan sonra Kastamonu Mevlevihanesi şeyhliğine tayin olundu (1909). Harap bir halde bulduğu Mevlevihane’yi tamir ettirdi, hücreleri temizletti ve bahçesini düzenletti. Şair ve Edip Süleyman Nazif o sırada Kastamonu Valisidir. Ahmet Remzi Dede ile ilk görüştüğünde “Meşihatınız peder mande midir?” (Babadan kalma mıdır?) diye sorar. O da “Hayır Huda’dandır. (Hayır, Allah vergisidir); lehül hamd ber hayattır ve Kayseri Mevlevihanesi şeyhidir.” diye cevap verir. Mevlevilik tarihinde baba ile oğlunun aynı zamanda iki ayrı tekkede şeyhlik yapmasına pek rastlanmamıştır. Ahmet Remzi Dede, Kastamonu Mevlevihanesi’nde şeyhlik yaparken Konya dergahı makamı Ahmet Remzi Akyürek kütüphanecilik yaptığı yıllarda (H. Mazıoğlu Arşivi) Halep Mevlevihanesi’nin durumunu incelemesi ve o çevredeki tekkeleri de gözden geçirilmesi için görevlendirdi. Bunun üzerine Halep’e gitti. Ayrıca Antep, Urfa, Şam, Kudüs şehirlerini dolaştı, oraların ileri gelenleri ve alimleriyle de tanıştı. 1913 tarihinde Halep Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. Bu Mevlevihane’nin işlerini yoluna koydu ve o havalide zayıflamış olan Mevleviliği canlandırdı. Halep Mevlevihanesi’nde yapılan ayinlere halk büyük ilgi gösterdi. Bunların arasında Museviler ve Ermeniler de vardı. l. Dünya Savaşı başlayınca Mücahidin-i Mevleviyye adlı gönüllüler taburunun başında bulundu ve Filistin Cephesine, Şam’a ve Medine’ye gitti. Hz. Peygamber’in türbesi Ravza-ı Mutahhara’yı ziyaret etme mutluluğuna da erişti. Kendisine Gönüllü Mevlevi Taburu’nda ki üstün gayreti dolayısıyla Harp Madalyası, Berat ve Nişanı verildi. 1924 tarihinde İstanbul’da Üsküdar Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. O sıralarda Mevlevihane oturulamayacak kadar harap durumdaydı. Daha önce gittiği yerlerde yaptığı gibi buranında her tarafını onartmıştı. Dostları yeni durum için sevinçlerini şiirlerle belirttiler. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki Dede ‘nin tarih manzumesi Remzi Dede’nin odasına asıldı. Buradaki Şeyhliği süresince semahanede 15 günde bir ayin düzenledi, belli günlerde camilerde Mesnevii Şerif okuttu. İstanbul Meclis-i Meşayih Üyeliği, Medresetül irşadda tasavvuf müderrisliği, Üsküdar Müftülüğü idaresinde tekkelere ait işlere bakan mecliste üyelik görevlerinde bulundu. 2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine Üsküdar Selimağa Kütüphanesi Başmemurluğuna (Müdürlüğüne) tayin olundu. Mevlevihane hayat boyu olmak şartıyla kendisine verildi. Remzi Dede , Kütüphanede yoğun bir çalışmaya girdi. Kitapların tasnif ve tanzimiyle uğraştı. El yazması eserlere ait fişler hazırlatarak bunlarda eserin yazan ve konusuna ait önemli bilgiler verdi. İl gisini çeken Arapça birkaç eseri de Türkçeye tercüme etti. Mevlevi yolunda kazandığı engin insan sevgisi, derin bilgisi ve öğretme aşkıyla kendisine başvuranların müşküllerini halletti. Kütüphane’ye gelen araştırmacılarla ilgilenerek yetişmelerine yardımcı oldu. 1 Şubat 1937’de Selimağa Kütüphanesindeki görevinden istifa etti. Bu sırada kendisi gibi eşi de yaşlı olup birbirlerine bakamayacak durumdaydılar. Ankara’ya yerleşerek üç kızı ve torunlarıyla birlikte rahat ve mutlu yaşadılar. Bu arada şiir yazmayı da bırakmadı. Şiir onun için su ve ekmek gibi aziz ve gerekliydi. Kızları, torunları ve yeğenleri hakkında yazdığı şiirlerle zamanını geçirdi. Ankara’da daha çok ortanca kızı Lütfiye Cıngıllıoğlu’nun yanında kaldı. Remzi Dede bir gün yürüyüş yaptığı sırada zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’le karşılaştı. Ankara’da artık kızlarında kalmak zorunda olduğunu öğrenince “Bütün gün evde kalmaktan usanırsınız. Ankara’da Eski Eserler Kütüp hanesinde el yazması pek çok eser vardır. Orada sizin uzman olarak bulunmanız çok yararlı olur.” diye teklifte bulunarak kabul etmesini rica eder. Kitaplarla haşır neşir olmaktan ve ilim taliplerine yardım etmekten büyük mutluluk duyan Remzi Dede yaşının ilerlemiş olmasına rağmen teklifi kabul eder. Eski Eserler Kütüphanesi o zaman Atatürk Bulvarı’ndan Ulus’a giderken sağda Kedi seven Sokağı’ndaydı. Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Bey, Kütüphane Müdürü Hamdi Bey’dir. Ahmet Remzi Dede , Türkçeyi en iyi bilenlerdendir. Onda engin bir Türkçe sevgisi vardı. Divan edebiyatı tarzındaki şiirlerinde Arapça ve Farsça sözcükler ve tamlamalar bulunmakla beraber dili sağ lam, ifadesi Türkçedir. Türkçeyi bütün zenginliği ve anlam incelikleriyle kullandı. Atasözleri, deyimler, konuşma kalıpları, hatta bazen mahalli sözcükler ve söyleyişler bile gözünden kaçmamıştır. Ahmet Remzi Dede ‘deki Türk dili sevgisi onda güçlü bir Türklük ve milliyetçilik duygusu meydana getirmiştir. Mevlana gibi Ahmet Remzi Dede de Türklüğüyle öğünmüştür. Ahmet Remzi Akyürek ‘i Kayserili hemşerileri son Osmanlı Mebuslar Meclisine üye seçmelerine rağmen istifa ederek gitmedi (1919). Aynca Atatürk kendisine milletvekilliği önermişse de Remzi Dede yetişme tarzının bu görev için elverişli olmadığını belirterek özür dileyip kabul etmemiştir. Ahmet Remzi Dede gayet zeki, bilgisi derin büyük bir alim, son derece alçakgönüllü, gösterişten hoşlanmayan gerçek bir mümin ve tam bir derviştir. İlme ve terbiyeye önem veren, doğru sözlü, nur yüzlü büyük bir insan ve güçlü bir şairdir. İlim okuyarak öğrenilir. İrfan da nefis terbiyesiyle kazanılır. Şairlik ise fıtridir yani Allah vergisi olup yaratılışta vardır. Alim. arif ve şair olan Remzi Dede, divan edebiyatı şiirinin ve milli halk edebiyatımızın zevkine sahipti. Şiirlerini hem aruz hem de hece vemiyle yazdı. Divan edebiyatı şiirleri “elsine-i selase” Arapça, Farsça sözcüklerle ve tamlamalarla yazdı. Farsça olarak yazdığı Divançe’si henüz basılmamıştır. Arız vezniyle ve ebced harflerinin sayısıyla tarih düşürmekte çok ustadır. Tanıdığı kişiler, özellikle Kayseri’nin köklü aileleriyle alimlerinin ölümlerine tarih düşürmüştür. Bu arada kayınpederi Feyzizade Feyzullah Efendi’nin 1225/ 1810’da ölümüne tarih düşürmüştür. Kendi kızlarının, torunlarının ve yeğenlerinin, aynca tanıdığı dostlarının çocuklarına doğum tarihleri düşürmüştür. Kültür adamlarımız ve edebiyatçılarımız için tarihleri vardır. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanı oluşunu manzum tarihle tespit etmiş, Mehmet Akif Ersoy’un, Abdülhak Hamid’in ve daha bir çok şahsın ölümlerine tarih düşürdü. Ahmet Remzi Dede ‘nin gönlü her türlü yeniliğe açıktı. Teknik ilerlemelerden yararlanarak yapılan faydalı yapılardan memnun olup onlar için tarihler yazdı. Böylece Remzi Dede yaşadığı devri bütün yönleriyle şiirlerine aksettirdi. Ahmet Remzi Dede’nin yaşı epeyce ilerlemiş olduğundan son nefesini ata, baba diyarında vermek arzusuyla Kayseri’ye döndü ve orada hayata gözlerini yumdu. Seyyid Burhaneddin Türbesi bahçesindeki mezarı Dedelerinin, babası Şeyh Ataullah Efendi ve kardeşi Şeyh Hüsameddin Efendi ‘nin gömülmüş oldukları, Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Sırdan Hazretlerinin Türbesi’ne defnedildi. Cenazede halk çok kalabalık olup tabut parmaklar üzerinde taşındı. Şairlerden Nuri Gencosman, Tahirü’l-Mevlevı (Olgun) , avukat Bitlisli Hulusi , Arif Nihat Asya, Şevket Kutkan Ahmet Remzi Dede ‘nin vefatına manzum tarihler düşürdüler. Onun ilminden ve edebi birikiminden istifade edenler arasında Süheyl Ünver, Feridun Nafiz Uzluk, Saadettin Nüzhet Ergun, Nihat Çetin, Ziver Tezeren, Hakkı Süha Gezgin, Arif Nihat Asya ve M. Kadir Keçeoğlu (Yaman Dede) ‘dur. Özellikle Feridun Nafiz Uzluk yedi yıl Dede ile birlikte kalmış ve kitaplarını yazarken Dede’den yararlanmıştır. Ahmet Remzi Dede’nin yazdığı eserlerinin hepsi bastırılmamıştır. Basılmış olanlar çok faydalı kitaplardır. Basılmış eser lerinden biri olan Miftahü’l-Müellifin Fihristi adlı eseri onun çok büyük bir sabırla çalışan bir ilim adamı olduğunu göstermektedir. Bu eseri sayesinde Bursalı Mehmed Tahir Bey’in üç cilt olan Osmanlı Müelliflerlnden yararlanma imkanı artmıştır. Eserleri: Basılı olanlar: Manzum Kavaid-i Farisi (1898); Tuhfetü’s-Sai’imin (1898); Ayine-i Seyyid-i Sırdan (1898); Mir’at-ı Zeyne’l-Abidin (1899); Münacat-ı Hazret-i Mevlana (1917); Bir Günlük Karaman Seyahatnamesi (1908); Bergüzar (1915); Tarihçe-i Aktab (1912); Gülzar-ı Aşk (1918); Reh-nüma-yı Ma’rifet (1928); Tuhfe-i Remzi (1925); Fihrist-i Hub, Üslüb-i Mergüb, Mifhatü’l-kütüb ve Esami-i Müellifin Fihristi (1927); Zaviye-i Fukara (1948); En-Nüshatü’ş-Şafiyye fi-Tercemeti’s-Sohbeti’s Safiyye (1948); Mahbübü’l-Ehibbe (1982). Basılmamış eserleri: Kayseri Şairleri; Lübb-i Fazilet, Tabsıra tül Mübtedi ve Tezkiretü’l-Müntehi Tercümesi; Divan; Farsça Divançe. Ahmet Remzi Dede’nin basılınamış olan eserleri Hasibe Mazıoğlu’nun Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri (Ankara 1987) adlı kitabında bulunmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Ahmed Muhtar Efendi
İstanbul – Sütlüce – Hasırizade Tekkesi Ahmed Muhtar Efendi , 1821 yılında Hasirizade Sadi Tekkesi Şeyhi Süleyman Sıdki Efendi’nin küçük oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Hakk’a yürüdüğünde on sekiz yaşında olan Ahmed Muhtar Efendi’nin ağabeyi Hasan Rıza Efendi tekke de posta oturmuştur. Bu sırada eğitimine devam eden Ahmed Muhtar Efendi, Mesnevihan Hüsameddin Efendi’den Mesnevi okumuş, tekkenin geleneğinin parçası olarak Mevleviliğe de intisap etmiş ve aşçı dede olan Muhammed Dede’den icazet almıştır. Ahmed Muhtar Efendi’nin Rıfai, Nakşibendi ve Halveti icazetleri de vardır. Ağabeyinin inzivaya çekilmesi üzerine kardeşi İsmail Neca Paşa ve babasının halifesi İbrahim Ataullah Efendi kendisine hilafet vermiş ve tac-ı şerif tekbirlemişler, ardından Ahmed Muhtar Efendi Hasırizade Sadi Tekkesi’nde postuna oturmuştur. Ahmed Muhtar Efendi İstanbul’un tasavvufi yaşantısında önemli bir yere sahiptir. Törenlere rağbet etmemiş, tasavvuf konusunda derinleşmeyi tercih etmiş ve şiir yazmakla meşgul olmuştur. Ahmed Muhtar Efendi 1879 yılında Hicaz yolculuğuna çıkmış, postunu vekaleten oğlu Mehmed Elif Efendi’ye bırakmışsa da döndüğünde de bu makama oturmamıştır. 1901 yılında Hakk’a yürüyen Ahmed Muhtar Efendi, tekkesinin haziresinde sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .
Ağazade Muhammed Hakiki Dede
Çanakkale – Gelibolu – Gelibolu Mevlevihanesi Yeniçeri Ağası Kara Hasan Ağa’nın oğlu olarak, Gelibolu’da doğan Muhammed Hakiki Dede, I. Bostan Çelebi zamanında malını kardeşine bağışlamış ve Konya Mevlana Dergahı’na intisap etmiştir. Konya’daki Mevleviliğin pir dergahında çilesini tamamlayıp Dede unvanı alan Muhammed Hakiki Dede , Gelibolu’ya dönmüş ve buradaki Ahi Devle Zaviyesinde Mesnevihanlık görevini yürütmeye başlamıştır. Zaman için de Mevleviliğe ilginin artmasıyla Muhammed Hakiki Dede Gelibolu’da bir Mevlevihane de kurmuştur. Yeniçeri ağası olan babasının ünvanı nedeniyle ”Ağazade” diye anılan ve şair olan Muhammed Hakiki Dede ‘nin İstanbul’un tasavvufi hayatındaki önemi, Beşiktaş Mevlevihanesi ‘nin ilk şeyhi olmasından kaynaklanmaktadır. Beşiktaş Mevlevihanesi, İstanbul’da kurulan üçüncü Mevlevi dergahıdır. Mevlevihaneyi, Ağazade Muhammed Hakiki Dede ‘nin Gelibolu’dan dostu olan Ohrili Hüseyin Paşa inşa ettirmiştir. Ohrili Hüseyin Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda sadrazamlığa kadar yükselmiş, ancak Genç Osman’a karşı gerçekleştirilen Yeniçeri ayaklanmasında katledilmiştir. Paşa’nın ölümü üzerine Muhammed Hakiki Dede, Gelibolu’ya dönmüş, 1653 yılına kadar şeyhlik görevine burada devam etmiş, Hakk’a yürüdükten sonra da aynı tekkede sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .
Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı
İstanbul – Fatih – Sakızağacı Kabristanı Son devir din alimlerinden, vaiz ve İstanbul müftüsü. 6 Mayıs 1904’te Selanik, Serez’in Petriç kasabasında doğmuştur. Babası Petriç müderrisi Hafız İbrahim Ethem Efendi. Dedesi de oranın müderrislerinden Hacı Ali Efendi idi. Annesi müderris v hattat Hacı Ali Siyamı Efendi’nin kızı latife Hanım’dır. Dört yaşında iken babasını, dokuz yaşında iken annesini kaybeden Abdurrahman Şeref , Balkan Savaşı’ndan dolayı ağabeyi Abdullah Hulusi ile birlikte Tekirdağ’ın Saray kasabasına göç etti. İlköğrenimini Petriç’te ve Saray’da yaptı. Daha sonra İstanbul’a gelerek Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi’ni (1924), arkasından Darülfünun İlahiyat Fakültesi’ni (1927) bitirdi. Bu arada Süleymaniye Kütüphanesi’nde açılan kütüphanecilik kursuna da katıldı. Memuriyeti Abdurrahman Şeref memuriyet hayatına 1927’de Fatih Millet Kütüphanesi’nde başladı. Daha sonra Murad Molla ve Süleymaniye Kütüphanelerinde de çalıştı. Uzun zaman Vefa Lisesi’nde ve bazı ortaokullarda Türkçe, edebiyat ve din bilgisi öğretmenliği yapmıştır. İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde tefsir, usul-i fıkıh, hadis ve usul-i hadis dersleri de okutmuştur. En son Çapa Öğretmen Okulu’nda din bilgisi öğretmeliği yapmıştır. 1950’de İstanbul il Müftülüğü murakıplığına tayin edilen Güzelyazıcı; Şehzade, Aksaray Valide, Bayezid ve Fatih Camilerinde vaizlik, 1963-1968 yılları arasında Fatih Camii’nde fahri hatiplik görevlerinde bulundu. 1972’de İstanbul il Müftülüğü’ne tayin edildi. Vefat edinceye kadar, altı yıla yakın bir zaman bu görevi sürdürdü. Geniş bir kültür birikimine sahip, iyi bir hatip ve başarılı bir şair olan Güzelyazıcı’nın çok yönlü yetişmesinde, son devir Osmanlı alim ve meşayihini, edip ve şairlerini yakından tanımasının önemli rolü vardı. Edibane ve şairane olarak çok güzel konuşan Şeref, medrese ve tekke kültürünü sanat ve edebiyatla birleştirip zenginleştirdiğinden vaazlarında son derece doyurucu oluyordu. Eserleri 1. Eylül Yaprakları (şiir) (lstanbul, 1938). 2. Gönül Yolcuları (şiir) (İstanbul, 1944). 3. Ehli Sünnet inanışının Değişmez Metinleri (lstanbul, 1947) 4. Din Dersleri (İstanbul, 1956). 5. Fatih Minberinden Mü’minlere Hutbeler, iki cilt. (İstanbul, 1966, 1970). olmak üzere 5 tane basılmış eseri ve bir o kadar da basılmamış eseri vardır. Geniş bir kültür birikimine sahip iyi bir hatip ve başarılı bir şair olan Güzelyazıcı, özellikle Pazar günleri ikindi namazından sonra Bayezid Camii’nde verdiği vaazlarda, kültür seviyesi yüksek bir cemaate hitap ederken esas amacı üniversite gençliğini aydınlatmaktı. Güzelyazıcı’nın, Nur Suresi’nin (39-40) ayetlerini esas alan ve yıllarca devam eden vaazları, küfrün psikolojisini veciz bir üslupla sergilediği ve ateizmin çıkmazlarını ortaya koyduğu için yüksek tahsil gençliği üzerine çok etkili olmuştur. Vefatı: Güzelyazıcı, ölümünden birkaç ay önce Vakıf Gureba Hastahanesi’ne yatırılmıştı. Ben de zatüriye olmuş, orada yatıyordum. Bölümlerimiz ayrı ayrı yerlerde idi. 20 gün koluma taktıkları serumdan kurtulup biraz iyileşince hocamı ziyarete gitmiştim. Eski neş’esi ve tatlı tatlı konuşmaları hızını kaybetmişti. Elini öptüm ve dua talebinde bulundum, şifalar diledim. ikinci ziyaretimde son günlerde yazdığı bir şiirini bana verdi. Bu son görüşümdü. Şiire sevindim, teşekkür ettim ve hayırlı şifalar diledim. Ben birkaç gün sonra taburcu oldum. Hocam ise son ziyaretimden 25 gün sonra,15 Mayıs 1978’de hastanede rahmetlik oldu. Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Edirnekapı Şehitliği’nde bulunan mürşidi, Nakşibendi şeyhi Serezli Hacı Hasib Efendi’nin kabri yanına defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Güzelyazıcı altı çocuk babası idi. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Tozkoparan Dede
İstanbul – Fatih – Aksaray’dan cerrahpaşa’ya doğru giden yol üzerinde Fatih Sultan Mehmed’in okçubaşılarından ve fetih gazilerindendir. Kabri, Aksaraydan Cerrahpaşaya doğru giden yol üzerindedir. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,
Aya Dede Türbesi – Nimel Çeyş
istanbul – cibali ayakapı içerisinde İstanbul’un fethinde bulunmuş, kutlu askerlerdendir. Unkapanı cibali ayakapısı içinde medfundur. Aya dede nin burada şehid olması sebebiyle buraya Aya kapısı denilmiştir. Bizans surlarının 9. kapısıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Avcıbaşı Mehmet Bey – Nimel Çeyş
İstanbul – Eğrikapı’da HZ. Şube hz nin yanında İstanbul’un Fethine Avcıbaşı olarak katılmıştır. Ni’me’l Çeyş’tendir. Peygamber efendimizin sohbetine nail olmuş, sahabelerle görüşmüş olan Sahabe-i kiram Şube hazretlerinin yanındadır. Kabri 1953 yılı fethin 500. yılı münasebetiyle İstanbul Fetih cemiyeti tarafından onarılmış ve kitabe konmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın Avcıbaşı Mehmet Bey Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Ali Fakih – Nimel Çeyş
İstanbul – Fatih – Ali Fakih camii avlusu Hayatı Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Şeyh Abdülkadir Belhi
İstanbul – Eyüp Murad -ı Münzevi tekkesi avlusunda Sıddıkiye sülalesinden Özkand hükümdarı «Seyyid Burhaneddin Kılınç» torunlarından Seyyid Süleyman Efendi’nin oğludur. 1838’de Belh civarında Kandez denilen mahaldeki Hanikah’da doğdu. Pederi Seyyid Süleyman Efendi Belh’deki zulümden dolayı üç yüz kadar müridi ile hicret etti. Seyyid Abdülkadir o tarihte dört yaşındaydı, İran’a, Irak’a geçtiler. Oradan Konya’ya, Bursa’ya geldiler. Bursa’dan da İstanbul’a geldi. İlmi babasından tahsil etmiş ve yine babası tarafından irşad edilmiştir. 1876’da pederinin vefatı üzerine Eyüb’de «Şeyh Murad» dergahı şeyhliğine tayin edildi. Bu dergahta irşad ve saliklerin terbiyesi ile meşgul oldu. Kısa bir zamanda şöhreti her tarafa yayıldı. Az konuşur, fakat özlü söylerdi. Türk, Arap, Fars ve Çağatay lisanlarına vakıftı. Pek çok tasavvufi eserleri ve divanı vardır. Farsça yazdığı şiirler sadeliğine rağmen gayet ahenktar ve açıktır. İstanbul’un tanınmış şahsiyetleri sık sık ziyaret ederler ve ondan feyz alırlardı. Kadınlar arasında zühd ü takvası ile yüksek mertebeye erişen Adile Sultan kendisini ziyaret arzusunda bulunmuş ve bir gün iki kadana koşulu, fenerleri gümüş oymalı bender kupasıyla, yanında. kendisi gibi feraceli yaşmaklı bir cariye ve bir de haremağası olduğu halde dergaha kadar gitmiş, avluya girmiş. O esnada şadırvanda. abdest almakta olan Seyyid Abdülkadir Hazretlerine: — Derviş Baba, Abdülkadir Belhî’nin dergahı burası mıdır? Hazret: — Evet burasıdır. — Kendisini görmek istiyorum — Burada yoktur efendim. — Acaba ne vakit gelir? — Belli olmaz efendim. Adile Sultan, haremağasına işaret etmiş. Ağa elindeki çantayı açmış. Sultan Efendi altınla dolu kırmızı ipek bir kese almış. ‘’Şunu alınız, kendisine veriniz, fukarasına dağıtsın. Hazret-i Seyyid, abdest almakta devam ederek: — Ziyanı yok, siz alın, kendisine verin. — Onun izni olmayınca biz bir şey alamayız. Adile Sultan dönmüş gitmiş. Zaman geçmiş. Hazret bir gün oğlu Muhtar Bey’e: — Oğlum, demiş. Adile Sultan ziyaretimize geliyor. Kalk, kendisini karşılayalım. Dergahın bulunduğu yokuşu inmişler. Aşağıda beş-on dakika bekledikten sonra, uzaktan Arnavut kaldırımlarının üzerinde sallana sallana gelen bir kira arabası görmüşler. Araba yanlarında durmuş, içinden siyah büzme çarşaflı, peçeli bir kadın inmiş. Ne cariye, ne haremağası, ne kadana koşulu gümüş fenerli araba, ne üniformalı arabacı’… Seyyid Abdülkadir kadına doğru gitmiş : — Buyurun Sultan Efendi Hazretleri. Demiş. Adile Sultan elini öpmüş ve üçü birlikte dergaha çıkan yokuşu tırmanmışlar. Hazret-i Seyyid, bununla Sultan Mahmud’un kızma bir tevazu ve tecerrüd dersi vermişti. Hazret-i Seyyid 1922’de 86 yaşında olduğu halde irtihal eylemişlerdir. Son zamanlarında üç sene kadar istiğrak hali zuhur edip söz söylemez olmuştu. Vefatından biraz evvel biraderi Seyyid Burhaneddin’i yanına çağırarak «Burhan Can!» diye kucaklamış ve parmağı ile yol göründüğünü işaret etmiş. Aile efradı anlayıp ağlamaya başlayınca son söz olarak: — Allahaısmarladık! Hakka emanet ettik, demiştir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Ali Çavuş ( Nimel Çeyş )
İstanbul – Eyüp – Sofu karaali çavuş camii mihrabında İstanbul fethine iştirak eden mutlu kumandanlardandır. Eyüp Eskiyeni mescidini yaptıran Kasım Çavuş’un kardeşidir. Eyüp, Sofular mescidini yaptırmış ve caminin mihrabı önünde defnolunmuştur. Kabir taşı yenidir, yazısı sülüsdür: Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Çavuşlarından sahibü’l-hayrat Sofi Kara Ali Çavuş Efendi ruhu için Fatiha. (Sene: 1200) kitabesi yazılıdır. Sofular Kara Ali Mescidi, Zekâi Dede Sokağı üzerinde ve Eski Sofalar Caddesinin tam karşısında olup sol tarafında büyük bir bostan vardır. Zekâi Dede Sokağı yeni açılan Eyüp Edirnekapı Bulvarı tarafından ikiye bölünmüş ve ufak bir kısmı, Kurukavak tarafında kalmıştır. Hadika’da şu bilgi vardır: “Banisi Çavuş Ali Ağa’dır. Zamanla vakfı yok olmuş ve Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendi Servi Mescidi vakfından vazife göstermiştir. Minberini Arpacı Hayreddin Mescidi İmamı Şeyh Abdullah Efendi koşmuştur ki, bu kitabın yazarı Hafız Hüseyin Efendinin asr-ı ricalindendir. Mescidin mahallesi vardır.” Mabet, Sofu Ali Çavuş Mescidi adı ile de anılır. Arazinin meylinden dolayı avluya 9-10 basamakla inilir. Duvarları kargir çatısı ahşaptır. Mihrabı dışa taşmalıdır. Son cemaat yeri tamamen yıkılmış iken 1975’de yeniden yapılmış ve mabet de bu sırada onarılmıştır. 1977’de yeniden yapılmış ve mabet de bu sırada onarılmıştır. 1977 senesi başında ibadete açılmıştır. Son cemaat yerinde bir mihrab ve 9 ahşap sütunun taşıdığı bir revak vardır. Çatısı ahşaptır. Kapısı ortada olmayıp yandadır. Kitabesi yoktur. Pencere kapakları bozulmadan günümüze intikal etmiştir. Zincirleri bile üstünde durmaktadır. Topuzlu parmaklıkları da zamanındandır. Minare kaidesi, iki sıra tuğla ve bir sıra kesme taştandır. Kaynak: (Gezi Notu) (Hadika 1/269) (Ayverdi, Fatih Devri 111/498) (T. Öz. İst Ca. 1/123) (Osm. Arş. Evkaf Def. III. No: 25004) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Ahi Durmuş Baba
İstanbul – Beyazıd’ta Yorgancılar hanı girişinde Hayatı … . Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Sekbanbaşı Abdurrahman Ağa
İstanbul – Fatih – Cibali ayakapısı surları girişinde İstanbul fethine Sekbanbaşı olarak katılmış,’’Ni’mel-Ceyş’’’dendir. İstanbul fethinde Cibali Ayakapı surlarının dışında muharebede şehid olmuştur. Ayakapısına bitişik, eski ahşap bir evin altında medfun olan bu yüce şehidin kabrinin caddeye demir parmaklıklı penceresi vardır, harap, bakımsız bir haldedir. 1953 yılı fethin 500. senesi münasebetiyle İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından şu kitabe konmuştur : Fatih’in Sekbanbaşısı Abdurrahman Ağa 1953 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Molla Abdullah İlahi (k.s.)
Yunanistan – Selanik’e 50 km yakınlıktaki Vardar Yenicesinde Emir Ahmed Buharînin mürşidi Abdullah ilahî, Germiyan [Kütahya] ilinin Simav kasabında doğdu. Künyesi ve ailesi hakkında bilgi yoktur. Doğduğu yere nispetle “Simavi nisbesinin yanı sıra “îlahî” mahlasını da kullanmıştır. Bu sebeple Molla ilahî veya Abdullah Simavî olarak tanınır, İlk eğitimini Simav’da tamamlayan Molla İlahi, zahirî ilimlerdeki bilgisini artırmak amacıyla İstanbul’a gelerek Zeyrek Medresesinde tahsiline devam etti. Burada dönemin önde gelen alimlerinden Mevlana Ali et-Tüsîden (ö. 1482) ders okudu. İstanbul’da eğitimini sürdürürken Acem bölgesindeki alimlerle tanışma arzusu üzerine Ali et-Tüsî ile birlikte Horasana gitmek üzere yola çıktı. Kirmanda hocasıyla bir müddet daha ilim tedrisiyle meşgul olan İlahî, tasavvufa olan meyli sebebiyle sufîlerin meclislerine katılmaya başladı. Tasavvufa duyduğu ilginin artması üzerine kitaplarının kendisini bu yoldan alıkoyacağı düşüncesiyle onları odasındaki ateşte yakmayı istedi. Sonra ateşte mi yakmasının yoksa suya mı atmasının daha doğru olacağı hususunda tereddüt içinde iken odaya giren bir dervişin tavsiyesi ile kitaplarını satıp paralarını fakirlere dağıttı ve ardından Semerkant a gitti. Semerkant’ta dönemin meşhur Nakşbendi şeyhi Ubeydullah Ahrar’ın tekkesine giderek intisab etti ve hizmetinde bulundu. Buradaki tasavvufi terbiyesi esnasında yaşadığı cezbe hali sonucu şeyhinin izniyle Buharaya giden Abdullah İlahî, Bahaüddin Nakşbend’in türbesinde bir yıl kalarak çetin bir riyazet ve mücahede içinde dokuz erbain çıkardı. Özelikle üveysi yolla Bahaüddin Nakşibend’in ruhaniyetinden istifade etti ve tasavvufi terbiyesini bu sayede tamamladı. Buhara’dan tekrar Semerkant’a dönen Molla İlahî, Ubeydullah Ahrar’ın yanında bir müddet hizmet ettikten sonra icazet aldı ve şeyhinin işaretiyle Anadolu ya doğru yola çıktı. Yolculuğu esnasında kendisine şeyhinin müritlerinden Emir Ahmed Buhari eşlik etti. Yolda Herata uğrayarak Abdurrahman Camî ve diğer şeyhlerle görüştü. Anadolu ya ulaştığında memleketi Simava yerleşerek halkı irşad etmeye ve Nakşibendiliği yaymaya başladı. Medrese ilimlerine de olan vukufiyeti sebebiyle kısa sürede irşad halkasını genişleten Abdullah ilahînin şöhreti İstanbul’a kadar yayıldı. Fatih döneminin önemli devlet adamlarından Manisalı Kazasker Çelebi Muhyiddin’in hediyeler göndererek İstanbula davetine olumlu cevap vermeyen İlahi, bazı siyasi ve sosyal problemlerin olduğunu düşünerek payitahta gitmekten vazgeçti. Sonrasında halifesi Emir Buhari’nin ziyaret maksadıyla İstanbula gittiği görülmektedir. İstanbul seyahatinin ardından memleketine dönen Abdullah İlahi, Fatih’in vefatından sonra (1481) Manisalı Çelebi Muhyiddinin daveti üzerine tekrar payitahta gitti. Çelebinin kendisi ve dervişler için hazırlattığı odalarda kalmak istemeyen ve verilecek olan maaşı da reddeden şeyh, metruk vaziyette bulunan Zeyrek Medresesinde ikameti tercih etti. Bu dönemde Şeyh Bedreddinin Variddatını, Keşful-varidat adıyla bir şerh kaleme aldı. İstanbul da yaklaşık dokuz yıl irşad faaliyetine devam eden Şeyh ilahi, muhib ve müridanının artması ve etrafında büyük kalabalıkların oluşması üzerine uzlette olmayı arzulayarak muhibbi olan Evronoszade Ahmed Bey in daveti üzerine, müridlerinin başına halifesi Emir Ahmed Buhari’yi bırakarak 895/1490 tarihinde Selanike 50 kilometre uzaklıkkta bulunan Vardar Yenicesine gitti. Şeyh ilahî, bu yolculuğa, Anadolu’da arzu ettiği irşad ortamını bulamaması nedeniyle çıkmış olabilir. Vardar Yenicesi’nde Evrenoszade’nin yaptırdığı hangaha yerleşerek irşad ve daha ziyade telif çalışmalarında bulundu. Zadul-müştakin adlı Türkçe eserini bu dönemde kaleme alan Abdullah İlahî, bir yıl sonra 896/1491’de vefat etti. Kabrinin bulunduğu yere cami ve türbe inşa edilmişse de günümüze bütün bir yapı olarak ulaşmamıştır. Tasavvuf tarihçisi Hüseyin Vassaf’ın bildirdiğine göre Zeyrek Camii’nin bitişiğindeki tekkenin pencere üstü kitabesinde, hem kendisinin hem de halifesi Emir Buharî’nin burada ikamet ettikleri yazılıdır. Emir Ahmed Buharî, şeyhi Molla Ilahiye olan sevgisini şu sözlerle dile getirmektedir: Bir ulu dergah-ı Haktan intisabım var benim Hak bilir kim orada çok feth-i babım var benim Götürür gözden hicab-ı zulmetin taliblerin Nur verir aleme bir afitabım var benim Ahirette nesneden gam yemezem dostlar Dünyada onun gibi alî-cenabım var benim Arzu eyler can u dil hizmetinde olmağı Ol sebeptendir ki gayet ıstırabım var benim Cümle evrakım dirüp durdum bu ilmin defterin Şimdi harfi nakşı yok bir hoş kitabım var benim Bir azize istinadım var benim Ona gayet itimadım var benim Toprağa kılsa nazar altın eder Çok şu denli itikadım var benim Hak bilir kim göreli bî-ihtiyar Can u dilden inkıyadım var benim Ben cindn u hür ile aldanmazam Dahi özge bir muradım var benim Uymazam aşkın yolunda zahide Başka rey ü içtihadım var benim Kaynak ; İstanbul’da Buharalı bir derviş – Emir Ahmed Buhari , Prof Dr. Abdurrezzak Tek , Diyanet İşleri Başkanlığı
Baba Cafer Türbesi
İstanbul – Eminönü Galata Köprüsü ile İstanbul Ticaret odası arasında Baba Cafer Hazretleri Medinelidir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin torunu mazlum İmam Hüseyin çocuklarındandır. Asıl adı Seyyid Cafer’dir. Cafer-ül-Ensari, Baba Cafer-i Sadık da denilen bu muhterem zatı İstanbul halkı Baba Cafer diye tanır. Eskiden İstanbul halkı manevi bir çok sebeblerden dolayı bu zata bağlanmışlardır. Baba Cafer Hazretleri hakkında Evliya Çelebi ve Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin kitablarında bilgiler vardır Doğru yolda yürüyenlerden muteber bir zattır. Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid zamanında İstanbul’a gönderilen iki elçiden biridir. Diğeri Baba Maksud’dur. Evliya Çelebi’ye göre İstanbul kralını fazlaca gadablandırdığından, şimdiki kabrinin bulunduğu zindana hapis edilmiş ve o kederle vefat etmiştir. Kralın hiddeti geçmediğinden cenazesini dahi aynı yere hapsettirmek suretiyle aynı yere defnolunmuştur. H. 191 (807). O zaman zindanda bekçi olarak bıılunan kimse, Baba Cafer Hazretlerinin bazı kerametlerini görünce müslüman olmuş ve Ali ismini almıştır. Baba Ali diye bilinince, İstanbul kralı haberdar olup onu da şehid etmiş ve Şeyhin yanma defnolunmuştur. Cafer Baba Hazretlerinin arkadaşı Baba Maksud ise Bağdad’a geri dönmüştür. Seyyid Cafer Hazretlerinin türbesi İkinci Sultan Mahmud tarafından tamir edilmiş, ondan sonra buraya «Hazret-i Cafer Kapısı» yahut «Baba Cafer» denilmiştir. İki demir kanatlı sokak kapısının üstünde şu kitabe vardır: Gel ziyaret kıl niyaz et Cafer-ül-Ensarî, Kıraet eyle üç ihlası dahi Süre-i Fethi. Mübtela-yı derd olanlar biavnillah olur hoş, Bu ab-ı Al-i Aba’yı sakın eyleme feramüş. Gerek ekdar, gerek emraz ne denlü hüzn ü endişe, Eğer mü’min, eğer gayrı alup bir katre abından. Namuradı bermurad eden eyle güş… Hasılı cah-ı necattan her kim eylerse nüş. 1250(1834) Türbe içinde bir kuyu vardır. Baba Cafer Hazretlerini ziyaret edenler bu kuyudan alınmış suyu içmeden ve Zindancı Ali Baba’yı ziyaret etmeden türbeden dışarı çıkmazlardı. Cümle hastalıklar ve hatta aile anlaşmazlıkları için dahi başvururlardı. Baba Cafer Zindanı Baba Cafer Zindanı ile ilgili Diyanet İslam Ansiklopedisinde şu bilgiler yer alır ; Günümüzde İstanbul Ticaret Odası ile Galata (Karaköy) köprüsü arasındaki Haliç kıyısında yakın zamana kadar Yemiş İskelesi adıyla anılan yerde bulunmaktadır. Buraya adını veren Câfer rivayete göre Hz. Peygamber soyundan gelmektedir ve Abbâsî Halifesi Hârûnürreşîd tarafından Bizans İmparatorluğu’na elçi olarak gönderilmiştir. Câfer, İstanbul’da bulunan Araplar’la Rumlar arasındaki çarpışmalarda ölen müslümanların naaşlarının sokak aralarında kalmasına çok üzülerek devrin imparatoru Nikephoros’a sert bir dille çatınca zindana atılmış, daha sonra da öldürülerek mahpus bulunduğu burcun altına gömülmüştür. Bir başka rivayete göre ise Şeyh Zindânî Abdürraûf Samedânî adlı bir kişi İstanbul’un fethinde bulunmuş ve onun girdiği kapıya Zindan Kapısı denilmiştir. Seyyid Baba Câfer’in torunlarından olduğu iddia edilen Zindânî Abdürraûf yıllarca ceddinin türbedarlığını yapmış ve ölünce buraya gömülmüştür. İstanbul’un fethinden sonra yeniçeriler bu kapıya, mensubu bulundukları Bektaşîlik geleneklerine uygun olarak muhtemelen Bâb-ı Câfer’den bozma Baba Câfer demişlerdir. Baba Câfer’in türbesinin üst kısmında bulunan hapishaneye de Baba Câfer Zindanı adı verilmiştir. Buraya sivil ve bazan da asker, özellikle yeniçeri zümresinden katil, hırsız, borç ve zina hükümlüleri gibi âdi suçlular atılırdı. Hapishanede ayrıca hırsızlık yapan veya zina eden kadın suçlular için de bir bölüm vardı. Hatta XIX. yüzyılda bir ara burası bütünüyle kadınlara tahsis edilmişti. Zindanda Rum, Ermeni ve yahudi gibi azınlıklar için de ayrı ayrı koğuşlar mevcuttu. Buraya giren mahpuslar serbest bırakılırken kendilerinden harç adı altında 18 para ve dilekçi akçesi olarak da 2 para alınırdı. Ancak daha sonraları kilim, keçe vb. mefruşat getirenlerde yatak akçesi adıyla ücret alınmıştır. Mahpusların iâşesi için devletçe herhangi bir ödenek ayrılmaz, mahkûmlar bazı hayır sahiplerinin sadaka ve adak gibi yardımlarıyla geçinirlerdi. Zaman zaman gerek bu bağışlar gerekse buraya düşen bazı zenginlerin verdiği rüşvetler yüzünden zindan kâtipleri ve subaşılar arasında anlaşmazlıklar, hatta kavgalar çıktığından 1766’da bazı tedbirlerin alınmasına ihtiyaç duyuldu. Buna göre İstanbul kadılığı tarafından zindana tecrübeli ve dürüst bir subaşı tayin edilecek, mahkûmlardan kesinlikle para alınmayacak, hayır sahiplerinin yaptığı aynî ve nakdî yardımlar Baba Câfer türbedarı, mütevelli ve zindan subaşısı nezâretinde muhafaza edilecek ve İstanbul kadısı dört ayda bir hesapları kontrol edecekti. Subaşı mahpusların yiyeceklerinden, serbest bırakılan bir mahkûmdan 20 akçeden fazla harç alınmamasına kadar zindanın her işinden sorumluydu. Mahpuslara hiçbir şekilde eziyet edilmeyecek, herhangi bir suistimali görülen subaşı cezalandırılacaktı. Zindan bekçiliğinden ise asesbaşılar sorumluydu. İstanbul bazı isyan hareketlerine sahne olduğu zamanlarda âsiler tarafından öteki hapishanelerdeki mahpuslarla birlikte buradakiler de salıverilir, böylece isyancılar taze güç kazanırlardı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra ocakla ilgili her şey ilga edilirken Bektaşîliği hatırlatan Baba Câfer Kapısı yerine Bâb-ı Câfer veya Hazret-i Câfer Kapısı, inşa edilecek karakola da Bâb-ı Câfer Karakolhânesi denilmesi hakkında II. Mahmud’un bir fermanı çıkmışsa da yeni isimler pek tutunmamıştır. Bu dönemde hapishane Sultanahmet’teki Tabhâne’ye nakledilince burası kısmen karakol, kısmen de esnaf ve tüccar için ticarethane olarak kullanılmıştır. Seyyid Câfer’in türbesi II. Mahmud tarafından tamir ettirilmiş, kapının üstüne de bu padişahın tamir kitâbesi konulmuştur. Sokak kapısı üstünde bulunan 1298 (1881) tarihli kitâbede ise Ca‘fer el-Ensârî’ye yapılacak ziyaretin faziletleri belirtilmektedir. Burası gerçekten yüzyıllarca halkın ümit kapılarından biri olmuş, dertli, çocuksuz, sakat kimseler gerek türbe sahibinden gerekse türbe içindeki sudan medet ummuş ve şifa aramışlardır. Zindanın halen (1989-1990) restorasyonu yapılmaktadır. Bitişiğinde bulunan Batı mimari üslûbundaki ticaret hanı da Baba Câfer Hanı veya Zindan Hanı olarak tanınır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Arpacı Hayreddin Türbesi
İstanbul – Eyüp – Arpacı hayreddin camii yanında Hayatı…. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Muhammed Sıddık Haşimi (k.s.)
yozgat – yerköy ilçe merkezindeki aile kabristanında Kutbüzzaman Sultanü’l-Arifin Şeyh Seyyid Muhammed Sıddık Haşimi bin Bekir bin Sıddık bin Bekir bin Mehmed Hazretleri, hicri 1328, miladi 1912 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesi’ne bağlı Büyükteflek Köyü’nde doğdu. Muhterem dedesi Sıddık Efendi, Sarı Danişmend (Küreciyan) Türkmen Aşireti, Sıddıklı Obasının Sarıçoban Cemaatına bağlı Sıddıklar Sülalesindendir. Babaanneleri, Meryem Hanımefendi ise Karakeçili Türkmen Aşiretinden zamanının kutbuazamı olan Hamza Efendi’nin torunudur. Ayrıca, muhterem anneleri Esma Hanımefendi de, Seyyid Ebul-Kasım Saltuk tarafından kurulan Saltuklu Türk Devleti bakiyesi Mamalu Türkmen Aşiretinden Mamalu Osman Efendi’nin oğlu Ali Efendi ile eşi Ayşe Hanımın kzıdır. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin babası Seyyid Bekir Efendi, Büyükteflek Köyü ve civarında mültezim olarak devlet görevi yapmakta iken, 1921 yılında, ülke genelinde otorite boşluğu nedeniyle ortaya çıkan eşkıyalardan Çiçekdağı havalisinde eşkiyalık yapan bir grubun saldırısına uğramış ve onlar tarafından şehit edilmiştir. Babası Seyyid Bekir Efendinin Şehadeti Gerçek bir mümin ve yiğit bir insan olan Bekir Efendi, yolunu kesen eşkıya grubunun niyetini anlayınca, elebaşı olan Kart Oğlan’dan iki rekat namaz kılıp dua etmek için müsaade istemiştir. Aslında kendi köylüsü olan ve kendisine husumet besleyen Kart Oğlan sessiz kalınca, atından inerek., Kıble’ye yönelmiş ve namaza durmuştur. Bu yalan dünyada son namazını kılan ve Allahü Teala’ya dua eden Bekir Efendi, Kıble’ye yönelmiş bir halde iken, zalim ve cahil eşkıyalar kendisini sırtından vurarak şehit etmiştir. Bekir Efendi’nin şehit edilmesi, kendisini çok seven ve saygı duyan yöre halkını derinden etkilemiştir. Eşkıya grubunun kendi köyünden olan ele başısı Kart Oğlan namındaki eşkıya, bu olaydan kısa bir süre sonra, Seyyid Bekir Efendi çok seven ve ölümüne çok üzülen o bölgedeki görevli yüzbaşı tarafından vurularak öldürülmüştür. Bu eşkiyanın, kendisinden sonra hayattta kalan tek oğlu da uzun zaman geçirmeden öldüğü için, hem soyu kesilmiş hem de evi-ocağı dağılmıştır. Öyle ki, eşkıyanım virane haline gelen evi, bir süre köyün helası olarak kullanılmıştır. O günden beri bu olay, hem Büyükteflek Köyü’nde hem de civar köylerde, ilahi adaletin bir tecellisi olarak değerlendirilmiş ve üzüntüyle anlatıla gelmiştir. Seyyid Bekir Efendi’nin şehadeti sonrasında eşi Esma Hanımefendi, henüz 20 yaşlarında olan büyük oğlu Haşim Efendi ve diğer 6 küçük çocuğu ile birlikte garip ve kimsesiz kalmış, o çileli yıllarda, bin bir zahmet ve meşakkatle çocuklarını büyütmüştür. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin çocukluk yılları ağabeyleri Haşim, Hüseyin Hüsnü ve kardeşleri Süleyman Sırrı, Mehmed Emin ve Hanefi Efendiler ve kız kardeşi Nuriye Hanım ile birlikte Büyükteflek Köyü’nde geçmiştir. Kendileri, diğer kardeşleri gibi ilk eğitimini köyünde almıştır. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, sonraki yıllarda memur olan bazı kardeşleri ile birlikte baba ocaklarından ayrılarak Çiçekdağı ve bitişik komşu ilçe olan Yozgat’ın Yerköy ilçesi’ne yerleşmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, evliliğini memleketinin köklü bir ailesinden gelen Kezban Hanımefendi ile yapmıştır. Bu evliliklerinden Ali, Muzaffer, Selami, Necati, Ahmet ve bir yaşında iken vefat eden Mesut isminde oğulları olmuştur. Ayrıca Münevver ismini verdikleri bir kızları olmuş, ancak bu kızları 9 aylıkken vefat etmiştir. Allahü Teala Hazretleri, kendilerine bir kız evlat daha bahşedince, yeni doğan bu kızlarına da Münevver ismini vermişlerdir. Ne yazık ki, yeni doğmuş olan Münevver de maalesef 6 yaşında vefat etmiştir. Her şeyi hakkıyla bilen Rabbimiz, kendilerine üçüncü defa bir kız çocuğu daha vermiş ve M. Sıddık Haşimi Efendi Hazretleri de bu kızına yine Münevver ismini koymuştur. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, Yerköy’de manifatura dükkânı açmış ve uzun yıllar bu işi yaparak aile geçimim sağlamıştır. Bir dönem Ankara’ya taşınmışlar, ancak birkaç yıl kaldıktan sonra Yerköy’e tekrar dönerek hayatlarının geri kalan kısmını Yerköy’de geçirmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, küçük yaşlarından itibaren büyük bir aşkla ilim öğrenmeye çalışmıştır. Gençlik döneminde Kayseri’ye gelerek oradaki alimlerden klasik dini ilimleri öğrenmiştir. Osmanlı Türkçesini bilen ve günlük yaşamında kullanan M. Sıddık Haşimi Hazretleri, ayrıca, Yerköy’de Şekerci Hoca olarak maruf Şemseddin Hocaefendi’den Arapça’yı öğrenmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, zahiri ilimlerle meşgul oldukları bir dönemde ve henüz 18 yaşlarında iken Kırşehir’in Mahsen Köyü’nde yaşayan ve insanları irşad etmekte olan Mahsenli Ali Efendi’ye intisap etmiştir. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, kısa sürede sevgisini kazanıp himmetlerine erişen ve manevi kemalatını tamamlayan M. Sıddık Haşimi Hazretlerine halifelik vermiş, Yerköy ve Çiçekdağı havalisinde, bilhassa, kendisinden sonraki dönemde insanları irşadla vazifelendirmiştir. M. Sıddık Efendi Hazretleri, derin bilgisi, etkileyici hitabeti, büyük ufku ve bitmez şevki ile çok önemli ve anlamlı hizmetler yapmış ve insanların gönüllerini fethetmiştir. Yerköy’de başlıca Sanayi Camii olmak üzere, çeşitli camilerde fahri imam hatiplik yapmıştır. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, her zaman birleştirici bir maneviyat insanı olmuş; çevredeki Sünni ve Alevi köylerinde insanların aralarını bulmuş, dargınlıkları gidermiş ve müminlerin kardeş olduğunu kendilerine en güzel surette anlatmıştır. M. Sıddık Efendi Hazretleri, vefat edinceye kadar, yılmaz bir insan olarak, durmadan çalışmış, Allah’ın dinine yardım etmiştir. Hayatı boyunca, sayısız hayır işinin başlanıp bitirilmesine vesile olmuştur. Örnek vermek gerekirse, memleketindeki birçok cami ve mescidin yapılmasında bizatihi hizmetlerde bulunmuş, fakir ve yetim gençlerin evlendirilmesinde, evi olmayanlara ev yaptırılmasında ve işi olamayanlara iş bulunmasında öncülük yapmıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda, sevkiyat nedeniyle Yerköy’den geçen ve bir süre Yerköy İstasyonunda duraklayan askeri birliklerimiz halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmış, M. Sıdddık Haşimi Hazretleri bir tankın üzerine çıkartılarak kendisinden ilçe halkına hitap etmesi istenmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin gönülden gelen, ruhlara ve akıllara hitabeden konuşması hem kahraman asker ve komutanlarımızı hem de orada kendisini dinleyen Yerköy halkını gözyaşlarına boğmuştur. Kendilerinin bu konuşması halen dahi yöre halkının hafızasında yerini korumaya devam etmektedir… Mahsenli Ali Efendi Hazretlerinin 1951 yılında vefatından sonra Kutbul Aktablık görevi manevi kardeşi olan Köprücü Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine verilmiştir. Mübareklerin 1986 yılında ahirete irtihalleri üzerine de, bu vazife, M. Sıddık Haşimi Hazretlerine tevdi edilmiş, kendileri, 1986 ve 1988 yılları arasında olmak üzere, vefatlarına kadar bu vazifeyi ifa etmiştir. Dualarıyla sayısız insanın sağlığına kavuşmasına vesile olan, yaşlı, genç, hatta çocuk herkesin gönlünü kazanan Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, tam bir gönül ve maneviyat eri olarak, tertemiz ve hizmet dolu bir hayat sürmüş, miladi 16 Kasım 1988, hicrî 6 Rebiülahir 1409 tarihinde, kendisini sevenleri üzüntü içerisinde bırakarak, en büyük dostu Rahman’a kavuşmuştur. Mübarek naaşı, Yerköy şehir mezarlığındaki aile kabristanına defnedilmiştir. Kendilerinin vefatı sonrasında, Çiçekdağı eski müftülerinden Hasan Basri Efendi, “Yerköy Yerköy olalı böyle bir Allah dostu görmedi” şeklinde duygularını ifade etmiştir. Ruhları şad olsun, Allahü Teala Hazretleri şefaatlerinden bizleri mahrum eylemesin. Amin. AŞIKLAR ÖLMEZ Kutbuzzaman Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin kabirleri vefatından bir sene sonra eşi, çocukları, torunları ve damadının bulunduğu bir heyet tarafından, düzenleme maksadıyla açılmıştır. Kabir açıldığında, mübarek naaşlarının bozulmadığı, ilk günkü gibi durduğu hazır olanlarca müşahede edilmiştir. Muhterem kızı Münevver Hanımın eşi Seyyid Abdullah Yüksel Efendi, orada bulunanlardan birisi olarak, “Amcamın kabrini açtığımızda kefeninim, kendisini defnettiğimiz gün yağan yağmur tanelerinin düştüğü yerlerin sararttığını gördüm. Bedenini sıvazladığım vakit, mübarek bedenlerinin hiç bozulmadan durduğuna şahit oldum” demiştir. Bu olay Hak dostlarını cesetlerinin dahi ilahi Kudret tarafından koruma altına alındığını açık bir işaretidir. Rabbimiz, yeryüzündeki vekilleri olan peygamberleri ve velilerinin bedenlerini, toprağa haram etmiştir. Bu sebeple, aradan binlerce yıl da geçse, bu mübarek zatın bedenlerinin çürümesi söz konuşu olamaz. Yunus Emre Hazretleri’ nin söyledikleri gibi; Aşkın pazarında canlar satılır Satarım canımı alan bulunmaz Yunus öldü deyu sela verirler Ölen beden imiş, aşıklar ölmezi Kaynak ; 12 Tarikat Piri ve Tasavvuf Yolu , Muhammed Sıddık Haşimi
Mahsenli Ali Efendi (k.s.)
Kırşehir – Çiçekdağı – Mahsen köyü camii yanı Kırşehir velilerinden ve Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin halifelerindendir. 1841 yılında Giresun’un Alucra ilçesine bağlı, Zil (Aktepe) Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Çocukluğu ve ailesi hakkında maalesef elimizde pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Aslen Horasanlı olduğu ve babasının İran Horasanından geldiği de rivayet edilmiştir. Bilindiği kadarıyla, henüz 13-14 yaşlarındaki Ali Efendi, evinden ve ailesinden ayrılarak yola düşmüş, uzun bir yolculuktan sonra Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesine bağlı Kızılcaali Köyü’ne kadar gelmiştir. Yolculuğun oldukça yorucu geçmesi ve kış ayına gelmesi nedeniyle, kışı bu köyde geçiren Küçük Ali Efendi, baharın gelmesiyle tekrar yola düşmüş ve birkaç gün sonra da yine Çiçekdağı’m bağlı olan Mahsen Köyü’ne gelmiştir. Köy sakinleri bu genç insanı bağırına basmış ve kendisine oldukça yakın bir alaka göstermişlerdir. Bu küçük yaşında sahip olduğu derin ilim ve bilgiye hayran kalmışlar, kendi evlatlarından üstün tutarak, büyük bir saygı ve sevgi göstermişlerdir. Küçük Ali Efendi ise, bu ilgi ve alakaya her zaman teşekkür etmiş, kendisine kucak açan bu köye ve halkına alışması bu yüzden hiç de zor olmamıştır. Köylüler bir araya gelerek, Küçük Ali’yi bilgisine ve ilmine yakışır bir şekilde, zamanın büyük ve önemli okullarından olan Kayseri Medresesi’ne göndermeye karar vermişler ve aralarında para toplayarak, Küçük Ali’yi yolcu etmişlerdir. Ali Efendinin medrese eğitimi, medresenin yokluk ve kıtlık nedeniyle kapanması üzerine, ancak birkaç yıl sürmüştür. Ali Efendi, yarıda kalan eğitiminin ardından, kendisine aşırı sevgi ve hürmet gösteren Mahsen’lilere vefa borcu olduğunu kabul ederek, Mahsen Köyü’ne geri dönmüştür. Dönüşlerinde, büyük bir sevgi ve coşku ile karşılanan Küçük Ali Efendi, eskisinden daha çok bilgi ve ilim birikimi ile Mahsen Köyü’ndeki yaşamına, bilhassa ilim ve irşad hizmetlerine devam etmiştir. Ali Efendi, ilk başlarda Mahsen Köyü’nde ” Küçük Ali “diye çağırılırken, artık ” Ali Efendi” Nur Çiçeği ” gibi isimlerle çağırılmaya başlamıştır, İlk başlarda köyde ev ev misafir edilen Ali Efendi’ye, köylülerinin yardımı ile, cami avlusunda bir ev yapılmış ve yine köylülerin evlerinden getirdikleri, kilim, yorgan vb. eşyalarla ikamet edeceği ev tefriş edilmiştir. Ali Efendi, 16-17 yaşlarında iken Mahsen Köyü’nün imam olmuş ve kişiliği her geçen gün daha ileri seviyelere çıkarak çevrede emsali görülmemiş bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki, geceleri sabahlara dek süren ibadeti, gündüz akşamlara kadar süren öğütleri, bilgilendirmeleri, tesbihleri, zikirleri, ilim ve ibadet azmiyle kısa sürede tüm Kırşehir’de ve havalisinde bilinen bir insan haline gelmiştir. Artık Ali Efendi’nin kapısı” bilgi kapısı, ilim kapısı “, duaları. Yüce Allah’a niyazları ” manevi bir güç, şifa kaynağı, ruhu Allah ‘in izni ile zaman ve mekanı durduran bir güç ” olmuştur. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 50 yaşlarında iken, Çerkez Şeyhi olarak Osmanlı coğrafyasından ünlenmiş olan Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Hazretleri’ne intisap etmiştir. Tasavvuf yolunda kendisi tarafından irşad edilmiş ve kendilerinin halifelerinden olmuştur. Kendilerine halifelik verildiği o kutlu gün, kendisine o gün halife tayin edilmiş olan manevi kardeşleri Köprücü Hacı Mustafa Tandoğan Hazretleri tarafından anlatılmıştır. Şöyle ki; Mevlana Şeyh Hacı Ömer Lütfi Efendi Hazretleri, 1910’lu yılların başında Yozgat’a gelmişler ve bugün Yozgat merkezde, Tunusoğlu İşhanı yanında olan (ve yakın zamanda restore edilen) mescitte, geniş katılımlı bir sohbet ve zikir halkası tertip edilmiştir. Şeyh Ömer Lütfi Efendi Hazretleri, cemaate oldukça feyizli bir sohbet yapmış, hemen akabinde de sohbete katılanlarla birlikte zikir çekilmiştir. Sohbet esnasında, bir ara, murakabe yapan Mevlana Hacı Ömer Lütfi Efendi, murakabeden sonra, yaşlı gözleriyle, zikir ve sohbet meclisinde bulunan Mahsenli Ali Efendi’ye “Oğlum Ali, ayağa kak, diye seslenmiş, sonra da kendilerine ‘Oğlum, Peygamber Efendimiz seni Kutup olarak Mahsen Köyü’ne tayin ettiler. Vefat edinceye kadar burada yaşayacak, buradan insanları irşad edeceksin” buyurmuşlardır. Sonra da, o an sohbet meclisindeki bir başka talebesi olan Hacı Mustafa Efendi Hazretlerini, aynı şekilde, “Oğlum, Mustafa, ayağa kalk” diyerek ayağa kalkmış ve herkesin şahitliği altında ve duyacakları şekilde, kendisine “Oğlum, Peygamber Efendimiz, seni de Gezginci Kutup tayin ettiler. Peygamber Efendimiz ikinci bir manevi emrine kadar, İslam memleketleri ve diyarlarından gezecek, gittiğin yerlerde vazifeli olarak yaşayıp görev yapacak ve insanları irşad edeceksin” buyurmuşlardır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, bu manevi günde, Köprücü Hacı Mustafa Efendi Hazretleri ile manevi kardeş kılınmıştır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, çok büyük bir manevi güce sahip oldukları ve gerçek bir mürşidi kamil oldukları için kendisini tanıyan insanlar sayısız kerametine şahit olmuşlardır. Ancak kendilerini 1951 yılında vefat etmeleri nedeniyle, bu hatıraların çoğunluğu maalesef insanların hafızalarında kalmış, bilindiği kadarıyla yazıya dökülememiştir. Ancak, halifeleri olan es-Seyyid eş-Şerif Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin sohbetlerinde anlattıkları bazı hatıraları, hocalarının manevi hayatları ve hallerine bir ölçüde ışık tutmaktadır. Vefatı Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 1841 yılından 1951 yılına kadar süren uzun ve bir o kadar da bereketli bir ömürden sonra, aynen kendilerinin bir hafta öncesinden haber verdikleri gibi, 1951 yılının 4 Nisan günü, Hakk’a, sevgili Rabbine kavuşmuştur. Kabri uzun yıllar imam hatiplik yaptığı köy camiinin avlusuna defnedilmiştir. Kabri şerifi halen türbe olarak ziyaret edilmektedir. Kendileri belki bedenen, cismani olarak Hakka kavuşmuşlardır, ancak, mübarek ruhu şerifleri ebediyen yaşayacak, bizleri irade edildiği her zaman ziyaret edecek, samimiyetle talep edilmesi halinde zor ve sıkıntılı zamanlarımızda bizlere manen himmet edecek, yanımızda olacaklardır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 110 yıllık uzun ömrü boyunca, kimseye kızmamış, kimseyi kendine kızdırmamış, kalbi kırılmamış, kimsenin kalbini kırmamış, kötü söz söyletmemiş ve söylememiş, sürekli ibadet etmiş, Yaratanına, kendisine kerametler verene vefa borcunu ödemek için, ibadet etmiş, namaz kılmış, zikir yapmış ve her şeyden önemlisi de insanları irşad etmiş, İnsan-ı kamiller yetiştirmeye çalışmıştır. 110 yıllık çileli ömründe, dünyaya ancak gerektiği kadar önem vermiş, kendisini insanlığın yücelmesine adamış bir gönül insanı olarak, geride kendisine ait hiçbir mal varlığı bırakmadan bu dünyadan göçüp gitmişlerdir. Kaynak ; 12 Tarikat Piri ve Tasavvuf Yolu , Muhammed Sıddık Haşimi
Pınarbaşı Kabristanı
Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Bursa’da Müslümanların defin mekanı olarak kullandıkları ilk ve dolayısıyla en eski Müslüman mezarlığı Pınarbaşı Mezarlığı’dır. Rivayet odur ki Bursa’nın fethine takaddüm eden yıllarda şehrin tekfurunun biricik kızı amansız bir hastalığa yakalanır. Memleketin tabipleri kızcağızın derdine çare bulamadıkları gibi dışarıdan getirtilen tabipler de bir çare bulamazlar. Tekfur, çok sevdiği kızının hastalığı karşısında çaresiz kalmanın ızdırabıyla kıvranmaktayken Şemseddin Hindî adlı biri şehre gelir. Tekfurun kızının dermansız bir hastalığa yakalanmış olduğunu duyunca kızı görmek ister. Tekfur, kızının hastalığını tedavi ettiği takdirde Şemseddin Hindî’ye her ne isterse vereceğini söyleyerek Şemseddin Hindî’ye, kızını görmesi için müsaade eder. Şemseddin Hindî kızı muayene ettikten sonra tedavisinin mümkün olduğunu ve hemen tedaviye başlayabileceğini bildirir. Gerçekten de bir süre sonra tekfurun kızı iyileşmiştir. Bu sonuca çok sevinen tekfur Şemsedin Hindî’ye, “Dile benden ne dilersen!” deyince Şemseddin Hindi, Pınarbaşı’nda bulunan saray bahçesini istediğini söyler. Neden başka bir şey değil de tekfurun çok değer verdiği ve çeşit çeşit çiçeklerin yetiştiği bu bahçeyi istediği Şemseddin’e sorulunca, “Burasını can bahçesi yapacağım” diye cevap verir. Şemseddin kendisine verilen bahçenin karşısında bir zaviye yapar. Bursa bir süre sonra Orhan Bey tarafından fethedilince tekfurun kendisine hediye ettiği bahçeyi ise Müslüman mezarlığı olarak bir can bahçesi haline getirmeye başlar. Şemseddin Hindî’nin zaviye olarak yaptırdığı binanın Hindîler Kalenderhanesi, can bahçesi haline getirdiği bahçenin de Pınarbaşı Mezarlığı olduğu söylenir. Pınarbaşı Mezarlığının Bursa’daki en eski Müslüman mezarlığı olduğu, oradan getirildiğini bildiğimiz ve halen Muradiye bahçesinde bulunan taşlardan çıkarsanabilir. Sanduka şeklindeki bu taşlar on dördüncü yüzyıl son çeyreğine ait olup Bursa’nın en eski mezar taşlarıdır. Yine Yeşil’deki müze bahçesinde bulunan Emir Üveys’e ait 1377 tarihli taşın da Pınarbaşı mezarlık bölgesinden getirilen mezar taşlarından biri olması Pınarbaşı bölgesinin Müslümanların ilk mezarlık alanı olarak kullanıldığını göstermektedir. Pınarbaşı Mezarlığı, Bursa’nın halen mevcut diğer tarihî mezarlığı Emirsultan Mezarlığı’ndan neredeyse yüz yıl daha eskidir. Şimdi yok olmuş olan Deveciler Mezarlığı ile diğer mezarlıkların teşekkülü ise Emirsultan Mezarlığı’ndan da sonradır. Pınarbaşı Mezarlığı Bursa’nın güneyindeki Fetih Kapısı’nın dışında yer alır. Bu mezarlığın mevkii ve sunduğu sükuneti manzara gerçekten dikkate değerdir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında Bursa’yı ziyaret eden Hasan Taib, o yıllardaki Pınarbaşı Mezarlığı’nı şu ifadeyle tasvir eder: “Bursa’nın en büyük mezarIığından biri olan bu cesim gülistan-ı ervah hakikaten dehşetamizdir. Bu cesim mezaristanın sinesinde sakladığı vücutlar sayıya gelecek gibi değildir”. Bu satırlar Pınarbaşı Mezarlığı’nı Bursa’nın Karacaahmed’i olarak nitelemekte haksız olmadığımızı gösterir. Pınarbaşı Mezarlığı genel mezarlık olması nedeniyle her sınıf ve zümreden insanın gömüldüğü bir mezarlık olmakla birlikte Bursa Mevlevihanesi, Hindiler Tekkesi, Buhara Tekkesi, Düsturhan Zaviyesi gibi mekanlara komşuluğu nedeniyle bu tekkelere mensup kişileri de toprağında barındırmasıyla karakterizedir. Özellikle pek çok Bursalı Mevlevi Pınarbaşı Mezarlığı’nda medfundur. Bursa’daki diğer mezarlık ve hazirelerde tek tuk Mevlevî kabrine rastlanırken Pınarbaşı Mezarlığı Bursa Mevlevîlerinin adeta içtima yeri gibidir. Mevlevihane’deki hazirenin birkaç kabirden ibaret kalması Pınarbaşı Mezarlığı’nın Mevlevihane’de ayrıca gelişmiş bir hazire teşekkülüne lüzum bırakmamış olmasındandır. Mevlevihane’nin hemen karşısında bulunan mezarlık alanında Mevlevî taşlarının yoğunluğu taşların çoğu yok olduğu halde günümüzde bile bariz olarak göze çarpmaktadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nda günümüze ulaşan tarihî mezar taşı sayısı 894’dür. Muradiye’ye ve Yeşil’deki Türk-İslam Eserleri Müzesi’ne taşınmış taşlar bu sayının dışındadır. Müzelerdeki taşların mehazının belirsiz olması bu sayının tam olarak verilmesini imkansız kılmaktadır. Müzelerdeki taşların geldikleri yeri ancak tarihsel kaynaklarda verilen sınırlı bilgiler çerçevesinde bilme sahibiz. Pınarbaşı Mezarlığı’ndan müzelere taşlar gitmiş olduğu gibi geçen yüzyılda yok edilen bazı mezarlık ve hazirelerden de buraya taşlar getirilmiştir. Ancak bu taşların da bir envanteri elimizde mevcut değildir. Bu tür taşları da yine tarihsel kaynaklarda yer verildiği oranda bilmekteyiz. Kabrini tarihsel kaynakların Yoğurtlu baba Mezarlığı’nda gösterdiği Nakşı Şeyhi Buharalı Abdüsselam Kadıhan Efendi’ye ait mezarın, Yoğurtlu baba Mezarlığı’nın ortadan kaldırıldığı sırada nakl-i kubur yapılarak şimdi Pınarbaşı Mezarlığı’nda bulunduğunu biliyoruz. Fakat yine nakl-i kubur edilerek Gazzî Dergahı haziresinden Pınarbaşı’na getirildiğini tanıklardan öğrendiğimiz şeyh ailesine ait mezarların Pınarbaşı Mezarlığı’ndaki yerleri ne yazık ki belirsiz olduğu gibi, taşların akibeti de bilinmemektedir. Bu gibi nakillerde açık kayıtların tutulmamış olması önemli bir eksikliktir. Pınarbaşı Mezarlığı’nın mevcudu içindeki 894 tarihî mezar taşının kahir çoğunluluğu buraya defnedilen kimselere ait olmakla birlikte dışarıdan gelen taşların varlığını da bir gerçek olarak göz önünde bulundurmak durumundayız. Diğer tarihî genel mezarlıklar gibi Pınarbaşı Mezarlığı da zaman içinde taş erozyonuna uğramaktan kurtulamamışsa da sahip olduğu 894 tarihî taşla Bursa’da halen en fazla tarihî mezar taşına sahip mezarlık olma ayrıcalığındadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nın hemen ardından gelen ikinci sıradaki Emirsultan Mezarlığı’ndaki tarihi taş sayısının 457 olduğu düşünülürse bu önem daha iyi anlaşılacaktır. Pınarbaşı Mezarlığı şehrin gelişen ve dönüşen merkezi bölgesinden uzakta bulunması, civarında olmaması gibi nedenlerle yok olmaktan ve önemli ölçüde tahribat görmekten kurtulabilmiş, ancak tarihî taşlarını beklendiği oranda koruyamamıştır. Bunun şüphesiz ki en önemli sebebi diğer tarihî mezarlıklarda yaşandığı gibi eski mezarların yerine yeni mezarların yapılarak eski taşların yok edilmesidir. Ancak kuzey güney istikametinde mezarlığın ortasından bir yol açılması ve mezarlığın kuzeybatısındaki bölümün şehitlik alanı olarak yapılandırılması Pınarbaşı Mezarlığı’nın taş kaybı yönünde yaşadığı iki önemli özel durum olmuştur. Her iki operasyonun yüzler ve yüzlerle ifade edilecek sayıda tarihî taşın yok edilmiş olmasına yol açtığı muhakkaktır. Bir genel mezarlık olan Pınarbaşı Mezarlığı’na altı yüzyıl boyunca her türlü meslek, cinsiyet, tarikat ve sanattan Müslümanlar gömülmüş, mezar taşlarına zamanın anlayış ve anlatış tarzı birçok boyutta yansımıştır, Eilmize ulaşan taşlardan 111’inin tarihi tespit edilemezken tarihi belli olan 760 taşın ancak yüzde üçünün 18. yüzyıl öncesine ait olmasi ilk üç yüz yıla ait yeterli çıkarımda bulunmamıza izin vermese de 18. yüzyıldan sonrası için elimizde yeterli malzeme olduğu da bir gerçektir, ilk yüzyıllara ait Pınarbaşı taşlarının çoğunun müzelerde korunmuş olması Pınarbaşı’nda duyulan eksikliği bir ölçüde telafi etmektedir. İsimlerine tarihî kaynaklardan ulaşılan, ancak taşı günümüze ulaşmayan Pınarbaşı medfunlarının hemen hemen hepsinin erkeklerden ibaret olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bu isimlerin çoğunlukla ilmiye, kaza, tasavvuf, sanat vb. alanlara mensup kişiler olduğu görülür. Bu isimler hakkındaki bilgilerimiz mezar taşı üzerinden elde edilmiş bilgiler olmadığı için kitabeleri ve kitabelerinin içerdiği öğeler üzerine bir söz söyleyecek durumda değiliz. Kaynak ; Pınarbaşı Kabristanı , Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hacı Mustafa Tandoğan hz.
Zeyd b. Ali b. Ebu Talib
Evliya Kasımpaşa ( Evliya Kasım Çelebi
Edirne – Meriç kıyısındaki Kasımpaşa camiinde Evliya Kasım Paşa, Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan ikinci Bayezid Han devri devlet adamı ve evliya bir zat idi. Evliya Kasım Çelebi diye de bilinir. Bir çok kerameti görüldü. NEHİRDE YÜZEN YEMEK TEPSİSİ Sultan İkinci Bayezid Han, Evliya Kasım Paşa’nın Edirne’de Tunca kenarındaki camiini yaptırırken, ona bir cemîle olsun diye Yeni imaretten Aşçı Yahya Baba hazretlerinin pişirdiği yemekleri göndermiş. Evliya Kasım Çelebi hazretleri, camiin kurban bayramına yetiştirilmesi için gayret gösteriyordu. Usta, kalfa ve amelelere, yemek, cami yanında su boyundaki ağaçlar altında verilir, namazlardan sonra yapıya aralıksız devam edilirdi. Aşçı Yahya Baba hazretleri de geniş kenarlı büyük bir siniye koyduğu yemekleri gönderirdi. Tunca nehrine bırakılan ve akıntıyla beraber giden sini, yüze yüze Kasımpaşa camii su merdivenlerine gelince alınır, yemekler yenip, dualar edildikten sonra boş kap-kaçak tepsiye Evliya Kasım Paşa’nın velayet kerametiyle sini akıntıya yukarı giderken onu seyre gelen Edirnelilerin gözler önünde tepsi, bir evliyadan, diğer evliya Aşçı Yahya Baba’ya gidermiş… Rivayet edilir ki, savaşlarda atının üzerinde hızla ileri atılan Evliya Kasım Paşa, düşman askerlerinin gözlerine öyle kudretle bakarmış ki, o bakışlar içlerine ürküntü gelip dengelerine kaybedip, attandan aşağıya yuvarlanırlarmış… Yanındaki askerleri de: —” Evliya Paşamız, siz bize gazi veya şehid olma fırsatını bırakmıyorsunuz” derlermiş… Evliya Kasım Çelebi diye de bilinen Kasım Paşa hazretlerinin kabri Edirne’de Tunca nehri yakınında yaptırdığı camii yanındadır”. Kaynak ; Bütün Menkıbeleriyle Anadolu ve İstanbul Evliyaları , Mehmed Emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık
Cemaleddin Mahmud Hulvi
istanbul – fatih – Şehremini deki hulvi ( şirvani) dergahında İstanbul’da yetişen meşhur velîlerden. Asıl ismi Cemaleddîn Mahmud’dur. Lakabı “Cemaleddîn”, mahlası “Hulvî”dir. 1574 (H. 982) senesinde İstanbul’da Şehremini civarında doğdu. Saray helvacıbaşılarından Ahmed Ağa’nın oğludur. Sünbüliyye ve Gülşeniyye tarîkatlarında yetişmiş ve rehberlik yapmış, talebe yetiştirmiştir. On dört yaşında babasının şeyhi Necmeddîn Hasan Efendi ile birlikte hacca gitti. Hac dönüşü helvacılığa başladı. Daha sonra sipahiliğe heves ederek devlet hizmetine girdi ve Divan-ı Hümayun Çavuşu oldu. Devlet hizmetinde iken tekkeleri dolaştı. Dervişlerle birlikte bulundu. Onların halleri ile hallendi. Hac dönüşünü Koca Mustafa Paşa Dergahı şeyhi Hasan Zarîfî Efendi ile birlikte yolculuk yaptı. Yolda onun sohbetlerinden istifade etti. Böylece tasavvufta ilk sohbetleri dinleyip bu yolun kıymetini anlayıp, lezzetini tattı. Dünya mevkii ve nîmetlerinde hevesi olmadığından, Allahü Teala’nın rızasına kavuşmak için uğraşıyor, kendisine yol gösterecek bir rehber arıyordu. Babasının vefatı üzerine (1602) devlet hizmetinden ayrıldı ve Mısır’a gitti. Burada Şeyh Haşhaşi ve Sersem Mehmed Dede gibi büyük zatlarla sohbet etme imkanı buldu. Bir süre sonra, Halvetiyye yolunun, Sünbüliyye koluna mensub olan Koca Mustafa Paşa Dergahı şeyhi Zarîfî Hasan Çelebi’nin sohbetlerine devam etti. Mahmud Hulvî hazretleri, tasavvuf yoluna girişini şöyle anlatır: ” Bir gün bir yeniçeri katibinin yaptırdığı Yenikapı Mevlevîhanesi’nde dervişlerin Mesnevî okuduklarını görünce, tasavvuf yoluna karşı kalbim meyil etti. Bu sırada sıtma hastalığından muzdarip idim. Yolda giderken sıtma nöbeti tuttu ve biraz dinlenmek için Merkez Efendi Dergahı’na girdim, istirahat için uzandığım zaman uyuyakalmışım. Rüyamda Merkez Efendi hazretleri bana: ” Oğul bize gel!” dedi. Heyecanla uyandım. Sıhhate kavuştuğumu hissettim. O hafta Salı günü vaaz vermek üzere Merkez Efendi Dergahı’na gelen daha önce beraber hacca gittiğimiz Zarîfî Hasan Çelebi’den, gördüğüm rüyayı tabir etmesini istedim. O zaman bana: ” Sana şeyhlik hibe etmişler” dedi. Gerçekten o hafta hocama biat ederek tam manasıyla teslim oldum. Hocam: ” Siz bizim hac yolunda yol arkadaşınız ve dostunuz olmuştunuz. Şimdi biz size tasavvufta yol arkadaşı olamaz mıyız?” dedi”. Mahmud Hulvî hazretleri, Şeyh Zarîfî’nin sohbetlerine devam edip tasavvufta yetişti. 1619 senesinde ikinci defa hacca gitti. Bu hac seferinde hocası Hasan Zarîfî’nin emriyle Kahire’ye uğrayıp orada bulunan Gülşenî tarîkatı şeyhi Necmeddîn Hasan Efendj’nin sohbetlerinde bulunup, ondan istifade etti. Gülşenî yolunda îcazet alıp Istanbul’a döndü. Hocası Hasan Zarîfî Efendi de ona tasavvufta talebeleri yetiştirmek için icazet verdi. Önceleri bir müddet Dayudpaşa Camii’nde Cuma günleri, haftanın diğer günleri de Sultanahmet, Şehzade ve Fatih Camii’nde vaizlik vazîfesi yaparak halkı irşad edip doğru yolu gösterdi. Sonra da hocasının emri üzerine şeyhlik, rehberlik yaptı. Kendi adı ile anılan Şehremini’ndeki Şirvanî Tekkesi’nde diğer meşhur ismiyle Hulviyye Tekkesi’nde insanlara rehberlik yaptı, tasavvufda talebe yetiştirdi. Bu dergahta talebelerin yiyeçeklerini kendisi karşılardı. Ayrıca herbir talebeye beş-on akçe harçlık verirdi. Bu kadar masrafı karşılamak için lazım olan parayı nereden temin ettiğini kimse bilemezdi. Ancak onun bir bereketi ve kerameti olduğunu farkedenler de vardı. Devrin meşhur Halvetî şeyhlerinden Nureddinzade’nin kızıyla evlenen Hulvî hazretleri babasından kendisine intikal eden Şehremin’deki evini 1626 senesinde tekke haline getirerek zengin gelirler vakfetti. Cemaleddîn Hulvî hazretleri şiirde “Hulvî” mahlasını kullanırdı bu hususda şu menkıbe anlatılır: ” Bir gün Mevlana Celaleddîn-i Rumî hazretlerinin dîvanını hocası Hasan Zarîfî Efendi’ye hediye etti. Hocası: ” Gel Helvacızade, sana Mevlana hazretlerinden bir mahlas rica edelim” diyerek üç İhlas bir Fatiha okuyup Dîvan’ı açınca, yüksekliklere mensub olan tatlı olur” manasında şu rubaî çıkar: ” Menkane ulviyyen gad cae hulviyyen” Bu rubaî işaret sayılarak Mahmud Efendi, bundan sonra “Hulvî” mahlasını kullandı. Cemaleddîn Hulvî hazretleri tarikatta Sünbülî ve Gülşeni kolunun irşadıyla selahiyetli idi. Büyük bir gayretle hizmette ve irşadda bulundu. CEMALEDDÎN HULVÎ HAZRETLERİNİN BAZI SÖZLERİ Evliyanın meşhurlarından naklederek buyurdu ki: ” Dünyada oruç tut. Ölüm geldiğinde bayram sevinci içinde ol. Dilini tut, koru. Lüzumsuz şeylerden sakın. Dünyaya meyletme. Ahirete götüreceğin şeyler ölçüsünde dünya ile ilgilen”. ” Her işin başı ilimdir. İlmin başı ise Allahü Teala’nın inayetidir”. ” Allahü Teala’ya, dünya mertebesi ve halkın îtibar ve sevgisini kazanmak için ibadet edenler, Allahü Teala’nın gazabına uğrayan kişilerdir”. ” Allahü Teala bir kuluna iyilik murad ederse, ona hayırlı amel kapısı açar, söz kapısını kapar. Kötülük murad ettiğinde bunların aksini yapar. Kişinin yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır”. ” İhlas, her şeyin Allahü Teala’nın rızası için yapılması, amelin kabulüne vesîle olan güzel düşünce (niyet) dir”. CEMALEDDÎN MAHMUD HULVÎ HAZRETLERİNİN ESERLERİ Cemaleddin Mahmud Hulvî hazretleri dinî ve edebî ilimlerde olduğu gibi tasavvufî ilimlerde de ileri derecede alim idi. Eserlerinden bazıları şunlardır: 1- Lemezat-ı Hulviyye El-Lemehat-ı Ulviyye: Bu eseri, 1609 senesinde yazmaya başlayıp, 1621 senesinde tamamladı. Eser bir mukaddime ve yirmi iki kısımdan meydana gelmiştir. Mukaddimede ilk dört halife, dört mezhebin imamları ve onikî imam sonra Halvetîlik yolundaki büyük velilerin hayatı ve menkıbeleri anlatılmaktadır. 140 zatın hal tercümesi anlatılan bu esere, hatime, son kisminda ise ayrıca, bizzat kendisinin görüştüğü 52 velînin hayatını ilave etmiştir. Mahmud Hulvî hazretleri, tasavvufu ve evliyanın hal tercümesini anlatan elliye yakın muteber kitabı tarayarak bu eseri meydana getirdiğini kaydedip faydalandığı eserlerin isimlerini bildirmektedir. Bu eser Mehmet Serhan Tayşi tarafından yayınlanmıştır. Istanbul 1993. 2- Divan: Sade bir dille kaleme alınmış olan bu eser ilahîlerden müretteptir. 3- Cam-ı Dil-Nüvaz: Şebüsterî’nin Gülşen-i Raz eserinin şerhinin tercümesidir. 4- Taşlıcalı Yahya Beyin “Hamse”sine bir nazire. CEMALEDDÎN MAHMUD HULVÎ HAZRETLERİNİN VEFATI Cemaleddîn Hulvî hazretleri, 1654 (H. 1064) de vefat etti. Kabri, İstanbul’da Şehremini semtinde Hulvî adıyla anılan Şirvani Dergahı’nın bahçesindedir. Vefatına İstanbul’lu Nisarî Hüseyin Çelebi: ” Can-ı Hulvî eyledi ikbal şehd-i cennete”. Kaynak ; Bütün Menkıbeleriyle İstanbul ve Anadolu Evliyaları , Mehmed emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık
Molla Hocazade Muslihiddin Efendi
Bursa – Emir Sultan Kabristanında Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocası, alim ve kazasker ve Osmanlı alimlerinin büyüklerindendir. İsmi Muslihuddin bin Yusuf, künyesi Hocazade’dir. 1434 senesi dotaylarında Bursa’da doğdu. Babası Yusuf Efendi, ticaretle meşgul olan büyük servet sahibi bir tüccar idi. O devirde ticaretle meşgul olanlara “Hoca” derlerdi. Bu sebeple babasının mesleğinden dolayı “Hocazade” diye anıldı. Yusuf Efendi’nin ailesi ve çocukları son derece bolluk ve refah içindeydi. Fakat Hocazade, küçük yaşta iken babasının mesleğini terk edip ilim tahsile yöneldi. Babası bu isteğine razı olmadı. Bu yüzden babasının itibarını kaybetti. Kardeşlerine harcamaları için bol bol para verirken, Muslihuddin’e günde bir akçe verirdi. Bu sebeple onlar bolluk ve nîmetler içerisinde yasadığı halde, küçük Muslihuddin sıkıntı ve yokluk içinde ilim tahsîline devam etti. Kitap almaya bile parası yoktu. Babası ona hiç yardım etmiyordu. Buna rağmen o, zor bir geçim içinde de olsa günlerini ilim yolunda koşturmak ve ilmini genişletme gayreti içerisindeydi. Elbiseleri yırtık ve yamalı idi, ama güzel huyla bezenmiş üstün olgunluğuyla gün gibi parıldamaktaydı. Bir gün babası ve kardeşleriyle birlikte Emir Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Velî Şemsüddîn’in konağına gitmişlerdi. Şeyh hazretleri: ” Bunlar kimlerdir?” diye sorunca, babası: ” Oğullarımdır” dedi. Sonra iyi giyimli ve neşeli çocukların yanında sefil giyimli ve üzüntülü bir halde duran Muslihuddin’i bakarak:” Ya bu kimdir?” diye sordu. Babası: ” O da oğlumdur” cevabını verince, Şeyh hazretleri onun bu tavrını beğenmedi. Ve:” Neden çocuklarına eşit şekilde davranmıyorsun?” diye sordu. Babası: ” Bu benim işimi bıraktı, ticarî işlerimle ilgilenmiyor, başka bir yol tuttu. Onun için bunu gözümden çıkarmışım” diye cevapladı. Şeyh Şemsüddîn, elbette bu çocuğun yaptığı doğrudur diye pek çok nasihatler ettiyse de, Hoca Yusuf kabul etmedi. Onlar giderlerken Muslihuddin’i yanına çağırıp tatlı nasihatlerle yüreğinde yumaklaşan kırgınlıkları giderdi ve: ” Bu perişan haline bakıp sakın ilim yolundan ayrılma, çünkü doğrusu senin yaptığındır. Babanın düşündüğü doğru değildir. Bu yolda bütün iyi hasletleri, güzellikleri ve kemalatı kendinde toplamak vardır, ilmin şerefi seni öyle bir mertebeye ulaştıracak ki, bab.an, makamının yüceliğinden şaşıracak, kardeşlerin de kapında hizmetine duracaklardır” diye teselli etti. Bu nasîhatler Muslihuddin’in okuma ve ilim öğrenme aşkini kat kat artırdı, içi bu arzu ve hevesle doldu. Çektiği sıkıntılar onu yıldıramıyordu. Kitap almaya parası olmadığından en ucuz kağıtlardan alarak derslerini kendi eliyle yazıp çalıştı. Ağras (Atabey) Medresesi’nde Ayasuluk kadısının oğlu olup Ayasuluk Çelebisi diye tanınan oğlu Mehmed’den usul, meanî ve beyan ilimlerini okudu ve bir müddet onun hizmetinde bulundu. Daha sonra Bursa Sultaniye Medresesi’nde Hızır Bey’in derslerine devam edip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hızır Bey bin Celal onun olgunluğuna ve diğer talebeleri arasındaki üstünlüğüne bakarak onu muidliğe (yardımcılığa) getirdi. Hızır Bey Çelebi’nin derslerine devamla ilimdeki üstünlüğü daha da arttı. Hızır Bey onu çok sever ve iltifat ederdi. Hatta kendisine sorulan bazı sualler için “Akl-ı selîme müracaat ediniz” diyerek Hocazade’ye havale ederdi. Sonra Sultan İkinci Murad Han’a onun ilimdeki üstünlüğünden bahsederek ona bir medresede vazife verilmesini istedi. Böylece Hocazade, Kestel kadılıgına ta’yjn edildi. Daha sonra Bursa’da Esediye Medresesi müderrisliğine getirildi. Bu medresede altı sene ilim öğretti. Bu müddet içinde Seyyid Şerif Cürcanî hazretlerinin Şerhu’l Mevakıf’ını baştan sona kadar inceleyip ezberledi. Hocazade bu başarılı çalışmaları sayesinde Sultan ikinci Murad Han’ın güvenini kazandı. Sultan ikinci Murad Han’ın huzurunda yapılan bir sohbet sırasında vaktiyle Timur’un meclisinde Teftazan hazretleri ile Seyyid Şerif arasında geçen ilmî tartışma tekrar konuşulmuş, Ali Kuşçu Teftazanî hazretlerinin, Hocazade Seyyid Şerif Cürcanî hazretlerinin görüşlerini savunmuş, neticede Ali Kuşçu da Hocazade’ye hak vererek onu Sultan İkinci Murad Han’ın huzurunda övmüştür. Fatih Sultan Mehmed Han Osmanlı tahtına oturup da onun alimlere muhabbeti ve ihsanı nam salınca ve çevresine zamanının meşhur alimlerini toplayınca, Hocazade de onun yanında olmak şerefini kazanmak istedi. Ne var ki yolculuk masraflarını karşılayacak parası olmadığından bir türlü yola çıkma cesaretini bulamıyordu. Bu sırada derslerine katılan bir talebenin sekiz yüz akçesi olduğunu öğrenince, bu parayı ödünç alıp yola çıktı. Talebe de yanında ve hizmetinde idi. Oraya öyle bir zamanda vardı ki, padişahın otağı İstanbul’dan Edirne’ye gidiyordu. Padişah-ı alem, bir yanında Molla Seyyid Ali, diğer yanında Molla Zeyrek olduğu halde ilmî konularda münazara yaparak ilerliyordu. Vezir Mahmud Paşa, Hocazade’yi görünce: ” Hoş geldin. Ben de seni Padişaha anlatmıştım. Gel hemen onunla görüş” diyerek önüne düşüp Padişahın yanına yaklaştılar. Hocazade hükümdarı selamladı. Mahmud Paşa onun Hocazade olduğunu bildirerek ilmini övdü. Hocazade bundan sonra Molla Seyyid Ali’nin yanında at sürerek sohbete katıldı. Zaman zaman en ince meselelerde görüşlerini açıklayıp iiimdeki üstünlüğünü ortaya koydu. Hocazade’nin bu kabiliyeti karşısında Fatih Sultan Mehmed Han onu kendisine hoca ta’yin etti ve ondan sarf dersleri aldı. Zaman geçtikçe Hocazade’nin Padişah katında değeri gittikçe arttı. Bu durum bazı kimselerin hasedine yol açtı. Hatta Fatih Sultan Mehmed Han Edirne’de bulunduğu sırada, Vezir Mahmud Paşa, Hocazade’nin kazasker olmak istediğini Sultana bildirdi. Sultan da ” Bizi sohbetinden mahrum etmek mi istiyor?” diyerek üzüldü. Ancak daha sonra onu Edirne’ye kazasker ta’yin etti. Hocazade’nin babasına, oğlunun kazasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyaret etmek için, Bursa’dan Edirne’ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hocazade, babasını alimlerden ve Edirne eşrafından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hocazade’den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince: ” Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık” diyerek, babasına güzel muamelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyafet hazırladı. Ziyafet sofrasına babasıyla beraber oturdu. Diğer ileri gelenler ve alimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyaç halinde olmadıkları halde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesîleyle, ilim ehline verilen ehemmiyet ortaya çıktı. Molla bu hali görünce, Velî Şemseddîn hazretlerinin sözlerini hatırladı. Cenab-ı Hakk’a şükretti. Hocazade bir müddet sonra Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Bursa Sultaniye Medresesi’ne, daha sonra da İstanbul’daki Sahn-ı Seman Medresesine müderris ta’yin edildi. İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Tehafüt-ül-Felasife adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kadılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine ta’yin edildi. Fatih Sultan Mehmed vefat edinceye kadar İznik’te kaldı. Sultan ikinci Bayezîd Han tahta geçince, İstanbul’a geldi. Bursa Sultaniye Medresesi’ne günlük 100 akçe ile müderris ta’yin edildi. Bir müddet sonra Bursa kadılığına tayin edilen Hocazade hazretleri orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu halde, Sultan İkinci Bayezîd Han’ın emriyle Şerh-i Mevakıf adlı esere bir haşiye yazdı. İlme rağbeti fevkalade olup, ilim öğrenmek için, gençliğjnde servet nîmetinden mahrum olmayı göze aldığı gibi, sonraları da, bir makamda bulunmaktan daha çok müderrislikle iftihar ederdi. Belki ilim öğrenmek ve öğretmeye engel olur düşüncesiyle, mevki ve makamı zorla kabul ederdi. İLME OLAN AŞKI Molla Ali Tusî, Acem diyarına gittiği zaman. Ali Kuşçu ile karşılaştı. Ali Tusî, Ali Kuşçu’ya: ” Nereye gidiyorsun?” dedi. O da:” Rum diyarına gidiyorum” dedi. Ali Tusî ona: ” Orada Hocazade ile olan münasebetine dikkat et” dedi. Ali Kuşçu İstanbul’a geldiği zaman, Hocazade’nin de içinde bulunduğu alimler onu karşıladılar. Ali Kuşçu sohbet sırasında, denizde görmüş olduğu med-cezîr hadisesini anlattı. Hocazade, med-cezîr hadisesinin sebebini açıkladı. Sohbet devam etti. Konu, Timur Hanın huzurunda Seyyîd Şerîf Cürcanî ile Sadeddîn Teftazanî’nin karşılıklı münazarasına gelince, Hocazade: ” Ben bu konuyu tahkik ettim, Seyyid Şerîf Cürcanî’nin haklı olduğu kanaatine vardım” dedi. Ali Kuşçu, hocazade’nin yazdığı hususları mütalaa etti ve haklı olduğunu anladı. Yine Fatih Sultan Mehmed, Ali Kuşçu’ya: ” Hocazade’yi nasıl buldunuz?” diye sorunca. Ali Kuşçu: ” Rum’da ve Acem’de emsali yok” cevabını verdi. Padişah da: ” Arap’ta dahi eşi yoktur” diyerek onun ilimdeki üstünlüğünü işaret etti. Molla Abdurrahman bin Müeyyed, Celalüddîn ed Devanî’nin hizmetine kavuşunca, Celalüddîn ed-Devanî ona: ” Hangi hediye ile geldin?” dedi. O da: ” Hocazade’nin Tehafütü’l-Felasife adlı kitabıyla” geldim” dedi. Celalüddîn ed-Devanî kitabı mütalaa edince: ” Bu konuda bir kitap yazmak istiyordum. Eğer bu kitabı görmeden o kitabı yazsaydım, bu kitabın yanında sönük kalırdı” dedi. Hocazade’nin, Tehafütü’l-Felasife adlı meşhur eseri: Kelam ve felsefe meselelerinin eskiden yapılmış tartışmalarının haklı alanlarının tesbit için yazdığı mühim bir kitaptır. Bundan başka diğer eserleri şunlardır: — Haşiye-i Şerh-i Mevakıf — Haşiye-i Şerh-i Hidayetü’l-Hikme, — Şerh u Tevaliu’i-Envar, — Şerhu’I-İzzi fit-Tasrîf, — Haşiyefü alet-Telvîh fil-Usul gibi birçok kıymetli eserleri de vardır. Hocazade en iyi bildiği meselelerde dahi fetva kitaplarını karıştırmadan cevap vermezdi. Hatta bir günde aynı konu iki defa sorulsa yine kitaba başvurup açıklamasını öyle yapardı. Yanında duran talebeleri bazan: ” Efendim daha yeni kitaba bakmıştınız. Bu defa da bakmadan cevap veremez miydiniz” diye sorduklarında: ” Eğer ilmime güvenip bakmasam, gönül tenbelliğe alışır” derdi Üç padişah devrinde yetişen Hocazade bir çok talebe yetiştirdi. Bunlardan en meşhurları: Molla Bahaeddin, Molla Siraceddin, Yarhisarlı Molla Mustafa Muslihuddin, Yusuf bin Hüseyin Kirmastî, Nureddin Yusuf Karesî, Zeyrekzade Ahmed Rükneddin, Kadızade Kutbüddin Mehmed, Mirim Çelebi, Paşa Çelebi ve Gıyaseddin Kutbî’dir. 1488 (H.893) senesinde vefat eden Hocazade, Bursa’da Emir Sultan medreseleri karşısındaki kabristana defnedildi. Kaynak ; Tarihi Bursa Mezar Taşları – Emir Sultan Mezarlığı , Yrd. Doç. Dr. Hasan Basri Öcalan – Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şeyh Hacı Ahmet Efendi – Emir Sultan Dergahı Şeyhi
Bursa – Emir Sultan Kabristanında hayatı….. Ya Hu Kutb-i daire-i vefayet ve nokta-i merkez-i keramet Hazret-i Sultan Emir kuddise sırrüh hazretlerinin bende-i ma’nevileri dergah-ı alilerinde seccade nişi-i irşad mazhar-ı sırr-ı hakikat merhum cennet-mekan eş-şeyh el hac Ahmed Efendi Hazretlerinin ruh-i pur futuhiyçün el fatihafi 10 N sene 1262 Kaynak ; Tarihi Bursa Mezar Taşları – Emir Sultan Mezarlığı , Yrd. Doç. Dr. Hasan Basri Öcalan – Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hamza Dede – Bursa
Emir Sultan Kabristanı
bursa – emir sultan camii yanında Emir Sultan’ın vefat tarihi olarak kabul edilen 1429’dan itibaren türbenin civarında definlerin başladığını tahmin etmek mümkündür. Osmanlı tarihinin kuruluş devrini teşkil eden Bursa döneminde, Sultan Yıldırım zamanından Sultan II. Murad devrine kadar belirleyici bir karizmatik figür olarak görülen Emir Sultan, vefatından sonra da insanları türbesinin etrafında toplamaya devam etmiştir. Önce, Emir Sultan halifelerinin türbe dışındaki alanda defnedildikleri biliniyor. Böylece belki bir hazire olarak başlayan türbe civarındaki defin alanı giderek hazire boyutunu aşıp genel mezarlık kimliğine ulaşmıştır. Bu gelişmede şehrin güneyindeki Pınarbaşı Mezarlığı dışında şehrin doğu bölgesinde de bir mezarlığa duyulan ihtiyacın etkisi söz konuşu olmuş olabilir. Emir Sultan daha hayattayken oluşmaya başlayan külliye bu bölgeyi şehrin hareketli bir alanı haline getirmiştir. Camii, dergahı, hamamı, medresesi ile tamamlanan bu şehirsel manzume, bir yandan da Emir Sultan gibi Peygamber soyundan gelen, saraya damat olmakla birlikte sırasıyla üç padişah üzerinde nüfuz ve söz sahibi olan bir ilim ve maneviyat adamının terbiye halkasının en yakın dairesini teşkil ediyordu. Bursa’nın fethinin ardından yüz yıl boyunca Bursalılara medfen olan Pınarbaşı Mezarlığının ardından devreye giren Emirsultan Mezarlığı, teşekkül ve varlığını doğrudan doğruya Emir Sultan Mehmed Şemseddin’in o semtte hayat ve ölümüyle gerçekleştirdiği ikametine borçludur. Bir müddet sonra fethedilen İstanbul’un Eyüp bölgesinde teşekkül edecek olan Eyüp sultan Mezarlığıyla hemen hemen aynı tarihlerde şekillenmeye başlayan bir mezarlıktır Emirsultan Mezarlığı. Ve o zamandan bugünümüze kadar istanbul’da Eyüpsultan, Bursa’da Emirsultan memleket halkının ölünce kendileri için defin yeri olarak görmek istedikleri ilk yer olmuştur daima. Bursa, pek çok özelliği yanında “fil mezarlığı” olarak da görülen bir şehirdir. Ölüm vaktinin yaklaştığını içgüdüsüyle hisseden filler bulundukları topluluktan ve çevreden uzaklaşarak mezarlık olarak ayırdıkları bölgeye gidip uzanır, orada ölümü beklerlermiş… Bursa da insanların hayatlarının son mevsimlerini yaşamayı düşündükleri ve orada ölüme hazırlandıkları bir şehir olarak tanınmıştır. Bu algıda içten içe, belki, iktidar iddiasını kaybeden hanedan mensubu Osmanlı şehzadelerinin ebedi uykularını uyumak için tabutlarıyla Bursa’ya gönderilmelerinin verdiği bir iştirak duygusu da etkilidir. Bursa’da ölmek tatlı bir hüzün olduğu kadar orada Emir Sultan’ın manevi huzuruna ebedi bir kabulün ancak o kapıya gömülmekle gerçekleşeceğine inanmak da sürurlu bir tesellidir insanlar için. Kişinin sevdiğiyle birlikte olacağına dair kuvvetli inanç, bir yandan da, kişinin birlikte olduğu kimseyi sevdiğini gösteren bir anlamla yüklenerek insanlar tarafından bir rabıta ve aidiyet yolu daha bulunmaya çalışılmıştır. Dünyada sonlanan hayatlarının öte dünyaya doğru başlayan yolculuğunu EmirSultan’ın komşuluğunda ve onun yoldaşlığında yapma duygusu pek çok Bursalı’nın paylaştığı masum ve kutlu bir emel olmuştur. Komşusuna lutfedilecek ilahi iltifat ve rahmetten mütevazi bir pay alma ümit ve dileğiyle Allah dostu ve Peygamber evladı yüce bir kişiyle kabir komşusu olmak yüzyıllar boyu Emirsultan Mezarlığı’nda gömülmenin yazısız gerekçesi olarak devam etmiştir. Bursa Müsellimi Hacı Mustafa Ağa’nın eşi Fatma Hanım’ın Emirsultan’daki mezar taşına Şeyh Zaik Efendi’nin yazdığı tarih manzumesinde bu keyfiyet edebi bir dille çok güzel ifade edilmiştir: Asitan-ı Hazret-i Sultan Emir’e cebhe-sa Oldı ol yüzden ki olmışdı muhibb-i hanedan Şive-i fart-ı mahabbet böyledir kim celb ider Pay-gah-ı lutf u ihsanında eyler kamran Etmede züvvare ta’lîm teveccüh-i meşhedi Bundan ahz etse reva adabı evvel zairan Senih Efendi de, Bursa Muhasebecisi Rusuhi Hüseyin Efendi’nin Emirsultan Mezarlığı’ndaki kabir taşı için kaleme aldığı tarih manzumesinde aynı duyguyu şu mısralarla dile getirmiştir: Bir iki saI Rusuhî Hüseyin Efendi bile Olup Muhasebeci kıldı ca Burusa’yı Bilince mansab-ı ömrü göçüp makam etdi Civar-ı Hazret-i Sultan Emîr-i a’la’yı Altı yüz yıla yaklaşan varlığıyla Emirsultan Mezarlığı on binlerce, belki yüz binlerce kişiye koynunda yer vermiştir. Defin alanı olarak arazinin izin verdiği ölçüde genişleyen mezarlığa ait elimizdeki detaylı en eski topografik belge 1862 tarihli Suphi Bey haritasıdır. Bu haritada ayrıntılı biçimde gösterildiği haliyle Emirsultan Mezarlığı şimdikine yakın bir alana sahiptir. Yirminci yüzyıla doğru Ahmed Vefik Paşa’nın Bursa üzerinde icra ettiği imar düzenlemelerinin daha çok şehrin merkezi kısmında ve batısında gerçekleştiği, bu imar tasarruflarının doğuda ise Namazgah mahallesine kısmen ulaştığı bilinmektedir. Ancak bu operasyonlardan Emirsultan bölgesinin ve kabristanının etkilendiğine ilişkin bir bilgiye sahip değiliz. Emirsultan Mezarlığını etkileyerek mezarlık alanında bölünmelere, yok olmalara ve yer değişikliklerine neden olan girişimler yirminci yüzyılın muhtelif yıllarında meydana gelen genellikle yol açma faaliyetlerine bağlı uygulamalardır. Bu uygulamalar sonucunda bazı mezar taşları mezarlığın başka bölgelerine, hatta Alacahırka Mezarlığına taşınarak yer değişikliğine uğramış, büyük bir kısmı da çeşitli şekillerde yok olmuştur. Yok olan veya kaybolan taşların neden ya da nasıl yok olduklarını bile bilemiyoruz. Ancak bir parça dikkat edilince fark edileceği gibi, az sayıda olmayan tarihi mezar taşının üzerindeki yazılar traşlanarak onlardan yeni bir mezar taşı olarak yararlanılmıştır. 1930-1970 arası Latin harfleriyle yeniden yazılmış ikinci el diyebileceğimiz bu tarihi taşların bir kısmı eski taş sahibinin akrabası eliyle böyle bir işlem görmüştür. Eski taşın, kazınarak taş sahibinin oğlu ya da kızı için yeniden kullanıldığını gösteren çok sayıda örnek bulunmaktadır. Hatta bir kısım tarihi mezarların baş taşı özgün haliyle varlığını koruyorken ayak taşının yenilenerek başka biri için kullanıldığını görmek mümkündür. Nispeten daha iyi denebilecek bir uygulama ise aynı taşın üzgün yazısına dokunmadan arka yüzüne yeni bir ismin misafir olması örneğidir; çünkü hiç olmasa tarihi taş bir yüzüyle de olsa varlığını ispat edebilmektedir. Emirsultan Mezarlığının asıl nüvesinin dergah şeyhlerinin kabirleri olduğunu kabul etsek bile bu kabule ihtirazi bir kayıt koymak gereğini gösteren birtakım verilerin varlığını da unutmamalıyız. Emir Sultan’ın ilk halifesi Hace Hasan Efendi’nin vefat tarihi 845/1441 olmakla birlikte vefat yeri hac dönüşü uğradığı Kudüs şehridir; orada defnedilmiştir. İkinci halife Mahmud Bedreddin Efendi ise Emirsultan Mezarlığına gömülmüş olmakla birlikte vefat tarihi 864/1460’dır. Ancak mezarlığın II. Paftasında bulunan ve bütün olarak sağlam şekilde kalan bir mezarın taşları üzerindeki tarihin 851/1447 olması Emirsultan Dergahı şeyhlerinden önce buraya gömü yapılmış olduğunu gösteren açık bir işarettir. İleri gelen bir tüccar olduğunu düşündüğümüz Hoca Hüseyin Meşhedî’nin kızı Hatice Hanım’a ait 15 Ramazan 851/26 Ekim 1447 tarihli bu mezar aynı zamanda Emirsultan Mezarlığında bulunan günümüze gelmiş en eski tarihli mezar olarak tescil edilebilir. Emirsultan Camii’nin özelikle kuzey ve kuzeybatı bölgesindeki mezarlık adalarında eski taşlardan hemen hemen hiçbir eser kalmamıştır. Tümüyle yeni mezarlardan oluşan bu bölgelerin yakın tarihlerde gömüye açılmış adalar olduğu sanılacak kadar tarihselliğinden uzaklaştırılmış hatta koparılmış olduğu görülür. Ancak durumun böyle olmadığını kanıtlayan en önemli somut veriler, her nasılsa ya toprak altında kalarak ya da bir kuytuda gözden ırak kalarak varlığını devam ettiren birkaç taştır. Bu taşlar, buraya herhangi bir yerden gelmeyecek kadar ağır, yerli taşlar olup tarihleri XVI. yüzyıl başlarını göstermektedir. Buradan rahatlıkla şu sonuç çıkarılabilir: Yeni mezarlar özellikle en eski mezarların yerine yapılmıştır. Tarih bilinci taşımayan mezarcılar, mezarlık rantçıları, hatta sorumsuz yöneticiler muhtemelen taşların eskiliğinin, yok edilmek için öncelikli bir neden belki de gereklilik olduğunu düşünerek Emirsultan Mezarlığının eski taşlarından eser bırakmamaya çalışmışlardır. Altı yüz yıllık Emirsultan Mezarlığının ilk dört yüzyılına ait -çoğu kırık- sadece yirmi yedi taşın günümüze ulaşmış olması başka türlü açıklanamaz. Camiin batı çıkışında sol bölge l. Pafta, sağ bölge II. Pafta; II. Paftanın batısındaki bölge III. Pafta; III. Paftanın kuzeyindeyer ala n Münzevi Dergahı’ndan nakledilen taşlar IV. Pafta; III. Paftadan batıya doğru ana cadde boyunca uzanan bölge V. Pafta olarak ele alınmıştır. Ana cadde ile Toprakçı Yokuşu Sokağı arasında yer alan set üstündeki tüm bölge VI. Pafta olarak değerlendirilirken geriye kalan çeşitli adalara dağılmış az sayıda müteferrik taşlar ise VII. Paftayı teşkil etmiştir. IV. Paftanın özel bir durumu vardır. Camiin kuzeybatısında yer alan bu paftada bulunan mezarlar, taşlarıyla birlikte Münzevi Dergahı’ndan buraya nakledilmiştir. On yedi isme ait on iki taş, dergah binasının 1972 yılında yıkılması sırasında yerlerinden alınarak Emirsultan Mezarlığında şebeke içindeki şimdiki yerlerine getirilmişlerdir. Her paftada bulunan taş sayısı birbirinden farklı olup l. Pafta 122, II. Pafta 30, III. Pafta 84, IV. Pafta 12, V. Pafta 115, VI. Pafta 88, VII. Pafta: 6 taştan ibarettir. Tespit edilen toplam tarihi taş sayisi 457’dir.(Latin harflerle yazılan mezar taşları hariç ) Kimi mezar taşlarında birden fazla kişinin ismi yer aldığı gibi bazı mezar taşlarının ön ve arka yüzlerinde farklı tarihlerde vefat etmiş kişilere ait kayıtlar da bulunmaktadır. Aynı mezara birden fazla definin yapıldığı bu gibi durumlardan doğan sonuç mezar taşı sayısıyla tespit edilen isim sayısının örtüşmemesine yol açmaktadır. 457 mezar taşı sayısına karşılık 458 isim tespit edilmiş, yirmi bir taşta ise isim tespiti çeşitli nedenlerle mümkün olmamıştır. Bazı mezar taşları sadece şahideden (baş taşı) ibaret olduğu halde bir kısmı baş ve ayak taşı birliktedir. Klasik mezar taşlarında genellikle hem baş taşında hem ayak taşında yazı yer aldığı halde son yüzyıllara ait ayak taşlarında yazı yerine genellikle çeşitli bitkisel motiflere yer verildiği görülmektedir. Tarihi taşların cinsiyete göre dağılımında 246 erkek, 159 kadın; 29 erkek çocuk, 24 kız çocuk ismi tespit edilmiştir. Çocuklara ait taş sayısının aslında daha yukarılara çıkması beklenebilir. Çocuk olarak tespit edilen isimler mezar taşı yazıtında belirtilmiş ya da dolaylı olarak çocuk olduğu anlaşılmış isimlerdir. Bu şekilde belirtilmeyen ya da çocuk oldukları taştaki ifadeden yola çıkılarak anlaşılmayan isimler yetişkin sayısına dahil edilmiştir. Günümüzde taşları bulunmadığı halde Emirsultan Mezarlığı’na gömüldüğü tarihsel kaynaklardan tespit edilen isimlerin sayisi 214’dir. Çeşitli yüzyıllarda bu mezarlığa defnedildiğini öğrendiğimiz isimlerin ve bunların vefat tarihlerinin elde edildiği başlıca kaynaklar Vefeyat mecmuaları ile Şemseddin Mısri Efendi’nin yüz yıl kadar önce Bursa mezarlıklarına dair tutmuş olduğu kayıtlardır. Bursa tarihi ile ilgili diğer eserler de bu konuda yararlanılan ikinci derecede kaynaklar olmuştur. XV. yüzyıl ortalarından itibaren definlerin yapıldığı Emirsultan Mezarlığında halen mevcut taşların yüzyıllara göre dağılımına bakılınca, XX. yüzyıldan XV. yüzyıla doğru taşların sayısında bariz bir azalış gözlenir. Buna göre Emirsultan Mezarlığı’nda XV. yüzyıla tarihlenen dört, XVI. yüzyıla tarihlenen dokuz, XVIII. yüzyılla ait on dört, XIX. yüzyıla ait 199, XX. yüzyılla ait 206 taş yer almaktadır. Tarihi tespit edilen toplam mezar taşı sayısı 432’dir. Üzerinde tarih kaydı yer almayan ya da tarih kısmı kırık otuz sekiz taştan yedi kadarının XVI. yüzyıla ait olduğu yönünde tahmin yürütmek mümkündür. XVII. yüzyıldan hiçbir taş gelmemiş olması, belli başlı Osmanlı şehirlerinde o yüzyılla ait mezar taşı varlığında görülen genel zayıflığın yansıması olarak dikkat çekmektedir. Yirmi altı taş çeşitli derecelerde kırılmış olarak günümüze ulaşmıştır. Bu kırılma genellikle taşların alt kısımlarında meydana geldiği için isim veya tarih bölümlerinin yok olmasına neden olmuştur. Yerinden olmuş kimi taşlar ise sonradan zemine sabitlenirken tarih ve isim satırları betona gömülerek okunma şansını kaybetmiştir. Mevcut tarihi mezar taşlarında yer alan yazılı metinlerin bir kısmı tamamen veya kısmen manzum metinlerdir. Emirsultan’da bu tip mezar taşı sayısı 202’dir. Manzum kitabelerin 92’si tarih manzumesi olup içlerinde edebi ve anlatımsal değeri yüksek olanlar az değildir. Manzum tarih kitabesi şairlerinden bir kısmı mahlasıyla imzasını atmış olduğu halde bir kısım manzume imzasızdır. Senih, Zaik, Şemsî-i Mısrî, Nailî, Şevkî birden fazla tasa manzum tarih kitabesi yazmış şairlerdir. İstanbul mezarlıklarındaki taşlarla kıyas edilmese bile Bursa mezar taşlarında da hat sanatının dikkate değer örnekleriyle karşılaşmak mümkündür. Emirsultan Mezarlığında göz alıcı güzellikte yazılmış olmasına rağmen hattat imzası bulunmayan epeyce taş mevcuttur. Üzerinde hattat ismi yer alan taşlarda ise şu imzalara rastlanmaktadır: Nazi, Murtaza, Kazanlı Hamdi, Sırrî, İbrahim, Mehmed Raşid, Süleyman Vehbi, Zeki Dede, Fevzi, Nazım, Hamid, Sami Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Danyal Tekkesi
kosova priştine de emincikler konağı nın yanındaki avluda Dıştan sıvalı olan tekke binası, dikdörtgen planlı olup, kiremit çatılıdır. Yanında yer alan türbe içinde; üç kabir bulunmaktadır. İki katlı ve basit bir bina olan tekkenin düz tavanı, ahşaptır. Tekkenin orta kısmından dışarıya doğru çıkıntı yapan ahşaptan bir çardak yer almaktadır. Çardak, ahşap direkler üzerine oturur. Saçağı dışa taşkın olarak inşa edilen tekkede, II.Dünya Savaş sırasında şehit düşen, son şeyh Faik Efendi’den sonra, şeyh geleneği devam etmemiştir. ,Tekke 1957 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Bu bilgiler tekkenin komşuları Necati Karabek’ten öğrenilmiştir. Günümüzde, Tekkenin resmî şeyhi bulunmamaktadır. Türbe içinde yer alan hicri 1186 (miladi 1772-73) tarihli mezar taşına göre; 18 .y.y’da inşa edilmesi muhtemeldir. Tekkeyle aynı avluyu paylaşan türbe, bozuk yedigen planlı ve yedigen çatılıdır. Kerpiçten inşa edilmiş olan yapı, ahşap hatlıdır. Yapının üstü ve sandukaların üzerleri muşambalarla kaplı olup çatı kısmen çökmüştü. Türbe içinde üç kabir bulunmaktadır. Türbenin içinde, Seyid Ali Efendi oğlu Mehmed Efendi’ye ait tek bir mezar taşı bulunmaktadır. Duvara dayalı mezar taşı hicrî 1180 (miladı 1766) tarihlidir Mezar taşının transkripsiyonu şu şekildedir: “El merhum el magfur Mehmed Efendi ibni Es-Sevvidden Ali Efendi ruhuna el fatiha Kitabenin transkripsiyonundan Mehmed Efendi’nin hicrî 1180 (miladi 1766) tarihinde vefat ettiği anlaşılmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Gazi Mestan ( Bayraktarlar ) Türbesi
kosova – priştine ye 5 km uzaklıkta mitrovica ya giden yol üzerinde, sırpların kahramanı miloş obiliç ın anıtı yakınında. Türbe, 1999’daki Kosova Savaşı’nda Sırp ve Arnavut askerleri tarafından sığınak olarak kullanılmıştır. Türbenin, 1389 Kosova Muharebesi’nde şehit olan, isimleri meçhul iki bayraktara ait olduğu tahmin edilmektedir, içinde yatan kişilerin kimlikleri tam olarak aydınlanmış değildir. Evliya Çelebi, Sultan Murad Hüdavendigar Türbesi etrafında, on bin kadar şehidin yattığını söyledikten sonra, bunlardan Alemdar Baba, Şehid Şeyh İlyas Dede, Timur Paşazade Yasavul’un isimlerini verir. Osmanlının ilk devirlerinde, bir takım önemli kişilerle ilgili bilgiler, çok azdır. Bu nedenle, türbenin bu kişilerle ilgisi olup olmadığı ne yazık ki tespit edilememektedir. Türbe halk arasında “Bayraktar” türbeleri olarak anılmaktadır. Türbenin önceleri bir tekke yapısının da olduğu söylenmektedir. Bugün, türbe etrafında bina enkazına rastlanmadığına göre, bu tekke de birçok benzerleri gibi ahşaptan inşa edilmiş olmalıdır. Türbenin etrafında binlerce şehidimiz yatmaktadır. Eskiden bu hazirede çok sayıda mezar taşı olmakla birlikte; günümüzde bunların sayısı ne yazık ki, çok azdır. Sekizgen planlı türbe, kubbe ile örtülüdür. Bir cephede giriş kapısı, diğerlerinde birer adet pencere yer almaktadır. Pencerelerin etrafları, kaba taş sövelerle çevrelenmiştir. Sekiz köşeli kasnağın üzeri, kurşun kaplı kubbe ile örtülüdür. Kasnağın köşelerinde görülen paye şeklinde hafifçe taşkın çıkıntılar, türbenin değilse de, dışının 19.y.y/da bir onarım geçirdiğini göstermektedir. Yapının içinde, sadece iki sanduka bulunmaktadır. Kapısı açık durumda olan türbenin içi, incelememiz esnasında gayet perişan bir haldeydi. Harap durumdaki türbenin acilen onarıma ihtiyacı olduğu tespit edilmiştir. . Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Murad Hüdavendigar Türbesi – Kosova
kosova – pristine ye 10 km uzaklıkta Sultan Murad Hüdavendigar’ın Sırp Miloş Obiliç tarafından şehit edilmesi üzerine cesedi tahnid edilerek, Bursa Çekirge’de yaptırmış olduğu türbesine defnedilmiştir. İç organları ise, vefat ettiği yerde, oğlu Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilen ilk türbeye gömülmüştür. Meşhed-i Hüdavendigar Türbesi’nin orijinal halini bilmiyoruz. Rumeli’nin birçok yerinde görülen fetih-şehitlerinin türbeleri gibi dört paye üzerine atılmış dört kemerden ve bunlara oturan bir kubbeden ibaret açık bir türbe olması pekala ihtimal dahilindedir. Ancak farklı dönemlerde, yapının değişik onarımlardan geçtiği bilinmektedir. Türbe, ilk olarak Melek Ahmed Paşa’nın Rumeli Beylerbeyliği döneminde, 17.yüzyılın ikinci yarısında geniş çaplı bir onarımdan geçmiştir. 1660 yılına doğru Evliya Çelebi ile Sadrazam Melek paşa türbeyi ziyaret ettiklerinde, türbenin bakımsız ve harabe durumunu görürler. Evliya çelebinin tavsiyesi üzerine Melek Ahmet paşa civardaki Müslüman halkına iki kese kuruş (1000 akçe) vermiş ve türbenin temizlenmesi için getirttiği reayaya , bir hafta içinde yüksek bir duvarla büyük bir yaptırtmış ve yüzlerce çeşitli meyve fidanı diktirtmiştir. Ayrıca bir kuyu açılmış, türbeye bakmak için ailesiyle burada oturacak olan bir türbedar ve yeni kurulan vakfı denetlemek için civardaki yerlerde bulunan ileri gelen kişiler de nazır olarak atanmışlardır. Bu tarihten sonra türbe, birkaç kez yine ihmale uğramışsa da, zaman zaman küçüklü büyüklü onarımlar görmüştür. 1848 yılında türbe bugünkü şeklini almış ve Sultan Abdülmecid (1839-1861)’m bir beratı ile aslen Buharalı olan Hacı Ali 300 kuruş maaşla türbedar olarak atanmıştır (Hafız 1974,73). Bugünkü türbedar. Saniye Türbedarda bu soydan gelmektedir. Türbe daha sonra, 1909 tarihli tamir kitabesinden de anlaşıldığı üzere, Sultan Reşad’ın Haziran 1911’deki Kosova’yı ziyareti sırasında onarımdan geçmiştir. Ziyaret dolayısıyla türbe onarılmış avlusu kesme taşla döşenmiş yeni bir çeşme yaptırılmış, türbenin bugünkü tamir kitabesi konulmuş ve avluya Reşadiye Medresesi’nin temeli atılmıştır. Türbenin onarımına başlanıldığı 1911 yılında Kosova bölgesinin ileri gelenleri sultan Murad’ın şehit edildiği günün, milli gün olarak ilan edilmesi ve her yıl bütün osmanlılar tarafından bu türbenin ziyaret edilmesin sağlamak için girişimde bulunmuşlardı. Ancak, bir yıl sonra çıkan Balkan Savaşı, bu girişimin gerçekleşmesini engellemiştir. 1912 yılında meydana gelen Balkan Savaşı’ndan sonra türbenin bakımını Sırbistan Hükümeti uzerine alır. 14 Mart 1914 tarihinde İstanbul’da Osmanlı Devleti ve Sırbistan arasında imzalanan Barış Antlaşmasının 10.maddesi gereğince, türbenin bakımı ve onunla ilgili masraflar, Osmanlı Hükümeti tarafından karşılanacaktır. Ancak, kısa bir süre sonra l. Dünya Savaşı patlak verince, İstanbul Antlaşması da yürürlükten kaldırılır. l.Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi, 2.Dünya Savaşı sırasında da işgal kuvvetleri tarafından türbede bulunan bütün eşyalar yağmalanır. Türbe, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya Devleti tarafından himaye altına alınmış ve 1960-61, 1967 yıllarında esaslı bir şekilde onarılmıştır. Türbe, dört sütuna oturan üstü kubbeli sundurması olan; kare planlı, kubbe ile örtülü bir yapıdır. Tamamen kesme taştan inşa edilen türbede; biri pencerelerin alt sövesinin altında, diğeri çatı hizasında olmak üzere iki silme yapıyı çepeçevre çevirmektedir. Türbenin, kübik kütlesinin üzerinde, kesme taştan sekiz köşeli bir kasnak yer almaktadır. Kurşunla kaplı kubbenin üzerinde hilalli bir alem bulunmaktadır. Yuvarlak kemerli kapı sundurması, kemerler ve sütun başlıklan Meşrutiyet devri üslubundadır. Bununla birlikte Sultan Reşad’m türbeyi ziyareti esnasında çekilen fotograflarda, sundurmadaki kemer aralarının camekanlarla kaplı olduğu ve kemer köşelikleri üzerinde kalem işi süslemelerin olduğu açıkça görülmektedir. Türbenin iç duvarları beyaz renkle boyalıdır. Kubbe içi ve kasnağında kalem işi süslemeler yer almaktadır. Düz yeşil renkli püşîdeyle örtülü sanduka, kalebodurdan yapılmış bir platform üzerinde yükselmektedir. Türbenin zemininin döşemesinde ise; çeşitli halılar kullanılmıştır. 1990 lı yıllarda T.C. Kültür Bakanlığı tarafından yapılan onarımda, türbe duvarlarına rast gele asılmış bulunan tablo, pano ve halı parçaları kaldırılmış; yanık türbe sanduka örtüleri; baş kısmındaki Arnavut fesi alınmış; sanduka civarındaki kilise şamdanları kaldırılmış; harap vaziyetteki avize sökülmüş; türbe başucundaki bağış köşesi dip köşeye taşınmış; yaklaşık yirmi beş yıldır boya badana yapılmamış olan, türbenin iç duvar yüzeyleri (kubbe kasnağına kadar olan kısımları) sıva tamirleri yapılmak suretiyle Horasan harcı rengine boyatılmış; Türkiye’den getirilen kumaş ve örtülerle sanduka kaplanmış; Arnavut fesi yerine, Konya’da yaptınlan, dönemin Osmanlı Sultan kavuğu konulmuş; sandukanın dört köşesine Osmanlı üslubunda yapılmış yüksek boylu şamdanlar yerleştirilmiş ; sandukanın güney ve kuzeyine ahşap oymalı rahleler, Kuran’ı kerimler ve tesbihler konulmuş.; türbe ziyaretçi defteri ve bu amaçla kullanılan ahşap kürsü sandukanının ayak ucuna alınmış; türbedeki otantik havayı bozan tül ve kumaş perdelerle, kornişler, yerlerdeki koyun postları kaldırılıarak tekke görünümüne son verilmiş; türbe, bekçi kulübesi ve türbedar evinin tüm kırık camları değiştirilmiştir Meşhed-i Hüdavendigar Türbesi’ni ziyaret edenlerin dinlenme ve barınmalarını sağlamak amacıyla Sultan II.Abdülhamid’in vermiş olduğu emir üzerine ‘Selamlık Binası’ olarak anılan iki katlı yapı, 1896 yılında tamamlanmıştır. 1906 yılında ise, binanın 28.065 kuruş sarfiyle onarımı yapılmış ve II.Abdülhamid’in tahta çıktığı 1 Eylül tarihinde törenle açılmıştır. Türbenin haziresinde Hafız Mehmed Paşa ile Rifat Paşa’nın mezarları bulunmaktadır. Avlunun içinde giriş kapısının tam karşısındaki duvarda Sultan Reşad’ın bir çeşmesi, bir de dış duvar yüzeyinde Ali Hacı (Selamlık) çeşmesi yer almaktadır, incelememiz esnasında türbedar Fahri Türbedar (2001)’de vefat ettiğinden, hanımı Saniye Türbedar türbenin bakımı ve türbeye gelen ziyaretçilerle ilgilenmekteydi. Bugünkü türbedar Saniye Hanımın eşi Fahri Türbedar’dan önce babası İshak Türbedar ile hanımı Vezire Türbedar türbede türbedarlık yapmışlardır. Sultan Murad Hüdavendigar Türbesi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Diyanet Vakfı ile Kosova Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın katkılarıyla 2005 yılında, sekiz ay gibi kısa bir süre içinde restore edildi. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Piri Nazır (Pirinaz) Türbesi
Kosova – Priştine’de aynı adı taşıyan piri nazır camii avlusunda Türbe, dikdörtgen planlı olup, kırma bir çatı ile örtülüdür. Yapı, kagirden inşa edilmiştir. Türbenin girişi cadde üzerindendir. Ön cephesinde basit bir giriş kapısı ve küçük bir penceresi bulunmaktadır. Türbenin içinde sadece bir mezar yer almaktadır. Mezar, yerden 0.30 m. yükseklikte, 1.20 m. genişlikte ve 2.20 m. uzunluktadır. Tüm mezar tamamen kireçle boyanmıştır. Kabirde caminin kurucusu, Piri Nazır Efendi’nin yattığına inanılmaktadır. Pîrî Nazır olarak geçen sadrazam, Silivri’ye defnedilen Pîrî Mehmed Paşa’dır. Bu nedenle, buraya gömülmemiştir .Yaklaşık bir asırdır türbeyle ilgilenen Mula Zekir’in ailesi, bu türbenin Pîrî Nazır Türbesi olmadığını, İsa Dede adında bir ermişe ait olduğunu ifade etmektedirler. Hasan Kaleşi de bu türbede, İsa Dede adında bir kişinin yattığım bildirmektedir. Günümüzde türbeyi, hem Sırplar, hem de Müslümanlar ziyaret etmektedir. Sırplar tarafından türbenin ziyaret edilmesinin sebebi, I. Kosova Savaşı’nda ölen Prens Lazar’ın naaşının Sultan Bayezid’in emri ile bugünkü Pîrî Nazır Camii avlusuna gömülmüş olmasıdır. Bu sebepten dolayı türbe, Sırplar tarafindan ‘Sveti Lazar’ olarak nitelendirilmektedir. Prens Lazar’ın naaşı üç yıl sonra yine Sultan Bayezid’ın emri üzerine buradan çıkartılıp, Ravaniça Manastırı’na götürülüp defnedilmişti Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Mehmed Dede Türbesi
kosova – Novo brdo kale içi camii avlusunda Türbe, Novo Bırdo Kaleiçi (Çarşı) Camii haziresinde bulunmaktadır. Moloz taştan inşa edilmiş yapı, kırma bir çatı ile örtülüdür. Kare planlı olan türbe, 4.35 x 435 m. ölçülerindedir. încelememiz esnasinda türbenin içinde, tek bir kabir yer almaktaydı. Türbede bir pencere açıklığı bulunmaktadır. Türbe ile Novo Bırdo Kaleiçi Camii, 1970’li yıllarda bir onanmdan geçmiştir. . Mehmed Dede Türbesi, günümüzde oldukça bakımlı durumdadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Şeyh Feyzullah Efendi Tekkesi
kosova – mitroviçe şehir merkezinde vlazrit draga caddesinde Şeyh Feyzullah Efendi Tekkesi, Mitroviça’da günümüzde ayakta kalan tek tarikat yapısıdır. Tekke, birlikte yer aldığı türbeyle aynı avluyu paylaşmaktadır. 1991 de Sırplar tarafından yakılan Rifai tarikatına ait tekke binası, tek katlı olup, plansız bir dikdörtgendi. İncelememiz esnasında Tekkenin semahanesinin mihrap duvarı ve doğu duvarının bir kısmının ayakta olduğu tespit edilmiştir. Tekke yakıldığından, günümüzde zikir ayinleri yapılamamaktadır. Türbenin içinde Şeyh Zeynullah’a ait sanduka yer almaktaydı. Yapının ön cephesinde, iki adet pencere açıklığı vardır. Türbenin içinde mezar taşı bulunmamaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Şeyh İslam Efendi Türbesi
kosova – gjilan şehir merkezinde 28 ekim caddesi no :330 Şeyh İslam Efendi Tekkesi ve türbesi, aynı avluyu paylaşmaktaydı. Tekke ve türbe, Gilan’da ayakta kalan en son tarikat yapılarıdır. Tekke binası, tek katlı olup, düzensiz bir dikdörtgendi. Tekke yakılmadan önce, semahanesinde, yaklaşık olarak 50 kişi zikir yapabilmekteydi. Tekke yakıldığından, günümüzde zikir ayinleri yapılamamaktadır. Sadî Tekkesi’nin günümüzdeki şeyhi, Şeyh Ali Haydar’dır. Ali Haydar, bu görevini 25 yıldır devam ettirmektedir. Türbe; Yapı, plansız bir dikdörtgendir. Tek katlı ve basit bir bina olan türbenin ön cephesi ile yan cephelerinde ikişer pencere bulunmaktadır. Türbe içinde dört kabir vardır. Birinci kabirde Şeyh Rahim Efendi, ikinci kabirde Şeyh Emin Efendi, üçüncü kabirde Mürid Yusuf Efendi, dördüncü kabirde ise Mürid Mustafa Efendi medfundur. Türbe küçük olduğundan avlusuna, Derviş Haydar ile Derviş İsmail’in kabirleri ile bir çocuk daha sonradan defnedilmiştir. . Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Kukla Mehmed Bey Türbesi
kosova – dragahs da brodosan (zinova) köyünün kuzeydoğusunda Türbenin inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat, Kukli Mehmed Bey’in vakıfnamesinden, türbeyi 1538 yılından daha önce inşa ettirdiğini öğrenmekteyiz. Külliyede türbe ile birlikte cami, hamam, çeşme ve namazgah bulunmaktadır. Kukli Mehmed Bey Türbesi, Kukli Mehmed Bey Camii’ne bitişik inşa edilmiş olup, aynı avluyu paylaşmaktadır. Türbenin dışında, Kukli Mehmed Bey’in aile fertlerinin kabirleri bulunmaktadir. Türbe, 9.45 x 5.40 m. ölçülerinde, siyahımsı kaya plaklarıyla örtülü kagir bir binadır. Önemli bir mimarî özelliği bulunmamaktadır. Camiye bitişik doğu cephesi hariç diğer cephelerde birer adet pencere yer almaktadır. İçi beyaz badanalı olan türbede dört kabir bulunmaktadır. Kabirler sanduka biçimindedir. Sadece bir sandukanın baş ve ayak taşları yoktur. Yaşlı köy sakinleri bu kabirlerden girişin sağ tanıfındaki baş sandukanın -kabrin- Kukli Mehmed Bey’e ait olduğunu, yanındakinin eşine, ayak kısmındaikilerden birinin oğluna (solda) diğerinin de (sağda) kızına ait olduğunu bildirmektedirler. Kukli Mehmed Bey çocuklarını hayatta iken kaybettiği için, sarayı yanında inşa ettirmiş olduğu bu türbeye defnettiğine inanılır. Çünkü Kukli Mehmed Beynin öldükten sonra, kendi vasiyeti üzere Zinova’da değil Prizren’de gömüldüğüne dair bir yandan vakıfnamesinden, diğer yandan da Hacı Mehmed Tahir Efendi’nin Menakıb-name’sinin 27. bölümünde yer alan “Onlar bizim Müderris Ali’nin mezarına kadar geldiler, onun cesedini mezarından çıkardılar. Aynı böyle olay Kukli’yle de olagelmiştir, böyle olaylar diğer türbelerimizde gerçekleşmiştir” tümcelerinden anlaşılmaktadır. Daha sonra ise, Avusturya askerleri tarafindan tahribat gören kabirden cesedinin çıkarılarak Zinova’da (Brodosanda)ki mevcut olan türbesinde yeniden defnedildiği muhtemeldir. Kukli Mehmed Bey’in kabri yanında, eşine ait olan mezarda ayak taşı mevcutken baş taşı yoktur. Oğluna ait kabrin baş ve ayak taşı mevcuttur. Dört köşeli olan kabir taşı kitabetidir ve üstünde baştaşı taklidi vardır. 80 x 12 cm. boyutunda ve sülüs ile yazılan kitabe metninden bu kabrin Süleyman Bey bin Mehmed Bey’e, yani Kukli Mehmed Bey’in oğlu Süleyman Bey ait olduğu anlaşılmaktatır. Kızına ait kabirde ise ne baş ne de ayak taşı mevcuttur. Türbe içinde kırık ve okunaklı olmayan daha birçok kitabeli taş mevcuttur. Türbedeki tüm sandukalar yeşil örtü ile örtülüdür. Türbenin inşa kitabesi bulunmamaktadır. Türbede Kukli Mehmcd Bey kabrinin, baş taşının kitabeli olduğu görülmektedir. Baş kısmı ve gövdesi kırık olan taş, demir çubuklarla koruma altına alınmıştır. Bu nedenle kitabesi okunamaz hale gelmiştir. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Şeyh Emin ( Acize Baba ) Tekkesi
kosova – cakova abdullah paşa kulesi yanında ismail kemal caddesi no :1 Tekkede semahane, kahve ocağı, derviş evi, konaklama yerleri ve türbeler bulunmaktadır. Acize Baba tartından yapılmıştır. Tekkenin hemen girişinde türbelerin yer aldığı bir mekan vardır. Semahane olarak kullanılan mekan ise ikinci kattadır. Semahanede teberler, Sadî sikkeleri ve Sadi tarikatına ait semboller bulunmaktadır. Günümüzde tekke, Sadî tarikatına bağlı olarak faaliyetini devam ettirmektedir. Ahşap karkas sistemli yapıya ek binalar yapılmış ve orijinal yapı arada sıkışık durumda kalmıştır. Tüm ahşap elamanlardan çıtalı tavan, döşeme, kapı, pencere vb. çoğunlukla yeniden yapılmıştır. Avlu duvarı girişinde, hicrî 1306 (miladî 1888-89) tarihli bir kitabe bulunmaktadır. Türbe girişindeki bu kitabede Arapça yazılı şu ibare yer almaktadır: Ya hu Kale Aleyhi s-seldm İza tehayertüm Fil-umüri Feyeste înü ehli’l-kubür; Sene 1306″. Dış kapının girişindeki kitabede “Allahü la-ilahe illa hu, sene 1306” tarihi yazıtı bir ibare bulunmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Sadi Tekkesi – Türbesi
kosova -cakova hadım mahallesi saat meydanı mevkinde . mazlam lukuçi cad no:26 Tekke çok geniş bir avlu içinde yer almaktadır. Yapının, tek katlı ve sade bir işçiliği vardır. Malzeme olarak kerpiç ve tuğla kullanılmıştır. Tekke, ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Tek bir yapıdan oluşan tekkenin semahane, kahve ocağı, türbe ve derviş odaları gibi bölümleri vardır. Semahane sağır bir kubbe ile örtülüdür. Semahanenin mihrap ve kubbe göbeğinde kalem işi süslemeler bulunmaktadır. Her duvar cephesinde alt ve üst ikişer pencere açıklığı vardır. Alt sıra pencerelerde ahşap pencere kanatları bulunur. Semahanenin kuzeyinde ahşap direklere oturan mahfil yer almaktadır. Türbe bölümünde tekkede görev yapmış şeyhlere ait onyedi kabir vardır. Semahane girişinde, göz hastalıklanna şifa olan “göz taşı” bulunmaktadır. Hastanın şifa bulmak için bu taşa dökülen sudan üç defa gözlerine sürmesi gerektiğine inanılmaktadır. Günümüzde Muhammedi, Musa ve Yahya adındaki şeyhler tekkede faaliyet göstermektedirler. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Şeyh Hacı Musa Tekkesi – Türbesi
kosova cakova – Şehir merkezi nana tereza cad no :98 Tekkenin ilk kurucusu Hacı Şeyh Musa’dır. Hacı Şeyh Musa, 1855-1875 yılları arasında İstanbul’da medrese eğitimini tamamlamıştır. Rifaîi tarikatına ait olan tekke, geniş bir avlu içinde bulunmaktadır. Avlunun dört tarafını farklı tekke yapıları sarmıştır. Caddeye bakan tarafta, asıl tekke yapıları yer almaktadır. Tekke, büyük bir asitanedir. Yapının yola bakan yüzünde ve bahçe yüzünde dörder direğe oturan birer çıkmaşsı vardır. Tekke kırma bir çatıyla örtülüdür. Tekkenin, alt kısımları kerpiçten, üst kısımları ahşap karkastan yapılmıştır. Ana girişteki eyvanın solundaki mekanın kubbesi bağdadî ve kalem işli olup çatlamalar olmuştur. Tekkenin hemen girişinde, kapının solunda semahane, onun ilerisinde uzun bir türbe bulunmaktadır. Tekke avlusu içinde derviş odaları olarak kullanılan ikinci bir yapı inşa edilmiştir . Semahanenin dört tarafı maksurelerle çevrili olup, ortasında bulunan ”devran” yenidir. Mihrap duvarının her iki yanında mahfil bulunmaktadır. Semahane duvarlarında alem, teber, topuz, şiş, bendir, kudüm v.b. asılıdır. Üst örtüsü, oniki köşeli ahşap kubbedir. Kubbesi içinde kalemişi süslemeler bulunmaktadır. Kubbe göbeğinde sekiz kollu yıldız (mühr-ü Süleyman) vardır. Semahanenin mahfil katı ahşaptır. Mahfîl kattan geçilen odalarda ahşap döşeme, çıtalı ve göbekli tavan, niş, dolap ve pencereler genelde sağlam olup, iç ve dış sıvaların ise tamiri yapılmaktaydı. Tekkenin son şeyhi Danyal Efendi’nin ölümüyle oğlu Şeyh Lütfü ve bunun da ölümüyle iki oğlandan en küçük olanı şeyhliğe hazırlanmaktaydı. Tekkede her Cuma günü ve Muharrem aylarında zikir ve devran yapılmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Cakova Bektaşi tekkesi ve türbesi
kosova – cakova -Cakova merkezinden uzakta şehrin kenar mahallelerinin birinde Tekkenin ilk kurucusu tamir kitabesinde belirtildiği üzere, Hacı Adem Baba’dır. Tekke, Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’taki Bektaşî tekkelerinin merkezi olarak bilinmektedir. Her yıl düzenli olarak Bektaşi Kurultayları bu tekkede yapılmaktadır. Tekke çok geniş bir alanda kurulmuştur. Tekke’de geç dönemlere ait meydan evi, kahve ocağı, derviş evi, misafir konağı, kütüphane, toplantı salonları ve türbe yapıları bulunmaktaydı. Türbede 7 Bektaşi babasına ait kabir bulunmaktadır. Giriş kapısında Bektaşi sikkesi olan bir kitabe yer almaktadır. 1999’daki Kosova Savaşında tekkedeki yapılar Sırplar tarafından kundaklanarak önemli ölçüde tahrip edilmiştir. Tekke Tamir Kitabesi Hüvel-mecid Bismillahirrahmanirrahim vel-muhsî Ya ilahî bu naye ta ebed afet-i mübad Künbed-i mîna felek durdukça hem abad-ı bad Abdul-Hamid Han sani devlet-i bakî ola Kim bunun asrında bu ali bina olmuş küşad El-hac Adem Baba bu dergah-ı inşa edub Eyleydin imdad-ı mihbanın ola ervah-ı şad iki kardaş bu bina tecdidine bais olub Hüseyin Perpuç-zadegan Mahmud ver isminin nihad Bezl-i gayret kıldılar al-i soluk aşkına Ruhları dareynde mesrur ola yarab bir murad Dervişan sıfatıyla edile muttasıf Bunların revanını rahmetle eyle yad”. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları
Nukdi Baba ( Şeyh Fettah ) Türbesi
Karacasulu Necib Efendi
İstanbul – Fatih camii haziresinde Hâlidi yolu şeyhlerinden. Karacasu’lu olup asıl adı Ahmed’dir. İyi bir tahsilden sonra Rumeli Kazaskerliğine kadar yükselmiş ve bir müddet de Hâlidî Dergâhı şeyhliğini yürütmüştür. 1901 yılında vefât etmiş olup Fâtih Câmiinin kıble tarafındaki kabristanda medfundur. Hüve’l-gafur Makam-ı celîl-i meşîhat-penahî müsteşar-ı esbakı ve rüme kadıaskerligi payelülerinden tarîkat-ı aliyye- Nakş-bendî Halidiyye hulefasından Karacasuyî el-Hac Hafız Ahmed Necîb Efendi’nin ruhu içün el-Fatiha. FÎ 19 Ramazan sene 1318 O, (Allah) affedicidir. Diyanet işleri eski müsteşarı ve rumeli kadıaskerlisi rütbelilerinden Nakşibendi-Halidi halifelerinden Karacasulu Hafız Ahmed Necib Efendi’nin ruhu için Fatiha. 10 Ocak 1901 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları
Manastırlı Ismail Hakkı Efendi
istanbul – Fatih camii haziresi Manastır’da doğdu. Aslen Konyalı bir aileye mensuptur. Dedesi Abdülvehhâb Zâimî, Vak‘a-i Hayriyye esnasında kaçarak Manastır’a gitti ve oraya yerleşti, ailesi Sancakdarzâde diye tanındı. İsmâil Hakkı, ilk öğrenimini Manastır’da gördükten sonra İstanbul’a gidip tahsiline devam etti. Mustafa Şevket Efendi’den Arapça okudu. Huzur dersleri hocalarından Tikveşli Yûsuf Ziyâeddin Efendi’den İslâmî ilimleri tahsil edip icâzet aldı; ardından Ayasofya Camii kürsü şeyhliği dahil çeşitli pâyeler elde etti. Fâtih Camii kürsü müderrisliği yaptı. Dolmabahçe Vâlide Sultan, Süleymaniye, Sultan Ahmed ve Ayasofya camilerinde vaaz verdi. Ayasofya Camii’ndeki vaazlarında büyük bir dinleyici kitlesi topladı. Öte yandan Eyüp Askerî Rüşdiyesi’nde Arapça, Mekteb-i Hukuk’ta fıkıh, Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun ile Askerî Tıbbiye’de akaid muallimliği, Mekteb-i Mülkiyye’de tefsir, hadis ve kelâm müderrisliği görevlerinde bulundu. 1899’da İstanbul Dârülfünunu’nda usûl-i fıkıh ve tefsir müderrisliği yaptı. Yirmi dört yıl süren müderrislik görevinde gösterdiği başarıdan dolayı dördüncü rütbeden Osmanlı nişanı ile taltif edildi. 16 Aralık 1908’de Meclis-i A‘yân üyeliğine seçildi ve bu görevi yürütürken Sultan Reşad’la birlikte Rumeli seyahatine çıktı. 5 Aralık 1912’de Anadoluhisarı’ndaki evinde vefat etti, cenazesi Fâtih Camii hazîresine defnedildi. Arapça, Farsça ve Bulgarca bilen İsmâil Hakkı zengin bir kültüre sahip olup belli bir ilmî seviyeye ulaşmıştı. Ölümü üzerine Sebîlürreşâd, Tercümân-ı Hakîkat, Tasvîr-i Efkâr, Teşrih, İkdam gibi dergi ve gazetelerde hakkında yazılar yazılmıştır. Oğlu Âsım Arar, Mustafa Kemal Atatürk’ün özel doktorluğunu yapmış, torunu İsmail Hakkı Arar da Devlet, Adalet ve Millî Eğitim bakanlıkları görevlerinde bulunmuştur. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bir dönemde yaşayan İsmâil Hakkı, İslâm diniyle ilgili olarak Batılı yazarlarca ileri sürülen itirazları cevaplandırmaya çalışmış, bu arada nikâh, talâk, tesettür konularını, ayrıca kısas ve had cezaları gibi amelî hükümleri savunmuştur. Kelâm konularını genellikle klasik çerçevede ele almış ve Mâtürîdiyye’ye bağlı olduğunu açıklamıştır. Eserleri İsmail Hakkı İzmirli ve Ömer Nasuhi Bilmen gibi âlimlere kısmen örnek teşkil etmiştir. Hüve’l-hayyü La-yemüt A’yandan ve Fatih / müciz ders-i ammlarından / Darü’l-fünun-ı Osmanî / Tefsîr-i şerîf muallimi / Manastırlı el-Hac / İsmail Hakkı / Efendi’nin kabridir. / Cenab-ı Hak rahmet-i ebediyyesine mazhar eylesin. / El-Fatiha Tarîh-i vefatı: Sene 1330 ve Veladeti: Sene 1264 O, ölümsüz olan diridir. Ayandan ve Fatih Camii Ders-i ammlanndan ve üniversite tefsir hocası Manastırlı Hacı Ismail Hakkı Efendi’nin kabridir. Allah ebedî rahmetine kavuştursun. Fatiha Vefat tarihi: 1911 Dosumu: 1847 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları
Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Efendi
İstanbul – Fatih camii haziresinde Özellikle usûl-i fıkıhtaki ihtisası ile bilinen Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi, Ribalzâde el-Hâc Hüseyin Efendi’nin oğlu olup Selanik Vilayeti’nin Tikveş kazasında 1830 yılında dünyaya gelmiştir. Ecdadı aslen Adana’nın İçel sancağından olup hicret ederek Tikveş’e iskân olunmuştur.İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra 1853 yılında İstanbul’a gelerek Serezli Hâfız Seyyid Efendi’nin derslerine devam etti. Daha sonra meşhur Giritli Ali Fikri Efendi’nin derslerine devam ederek icazet aldı. Ayrıca hocasının üstadı Şeyh Muhammed Ali et Temimî (ölümü 1871) – ki meşhur müfessir Alusî’nin talebesidir .M erhumdan iki sene kadar Mutavvel okudu. Diğer taraftan zamanın üstad ı küllü reisü’l kurra büyük âlim Muhammed Gâlib Efendi’nin dersine devam ederek Telvih ve Mutavvel okudu. Ayrıca ulemadan Yakovalı Ali Efendi’den icazet aldı. 27 Şubat 1860’da uhdesine İbtida Hâric İstanbul müderrisliği tevcih olunarak Fatih Camii’nde derse çıktı. Celâl ve Mir’ât okutarak 1910 yılına kadar iki kez icazet verdi. Yusuf Ziyaeddin Efendi ’nin icazet verdiği talebeler arasında Hâlis Efendi, Serezli Hacı Mustafa Nuri Efendi, Taşköprülü Abdullah Rüşdî Efendi, meşhur vaizlerden Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Manisalı Hoca Emin Efendi, doktor ve feylesof Ödemişli Mustafa Fehmi Efendi gibi birçok büyük âlim vardır ve hepsi Tikveşli’nin önünde diz kırıp ilim öğrenmiştir. 1909 yılına kadar Harbiye Nezareti’nde Şifa i Şerif kârîliği yaptı. Reîsü’l ulemâ ünvanını alan Tikveşli, Huzur Dersleri’ne 1866 – 1873 yıllar arasında muhatab, 1874 Eylül 1908 yılları arasında da mukarrir olarak katıldı. Uhdesindeki müderrislik rütbesi 1871 yılında Hâmise Süleymaniye’ye, 1876’da ise Süleymaniye’ye terfi olunmuş, 1900’de ise Rumeli Kazaskerliği tevcih olunmuştur. Birinci rütbeden Nişan Osmanî’ye sahiptir. Yus uf Ziyaeddin Efendi, zaman zaman kritik görevler üstlenmekten geri durmamıştır. Rumeli vilayetindeki uygulamalara karşı çıkanların meydana getirdikleri karışıklıkları önlemek için 31 Mart 1903’te gönderilen heyet nâsıhanın reisliğini deruhde etmesi ve bölgeye giderek vazifesini icra etmesi bu cümledendir. Yusuf Ziyaeddin Efendi aynı zamanda ilk Osmanlı Meclis i Mebusân’ına İstanbul mebusu olarak girmiştir. 80 Müslüman ve 50 gayrimüslim milletvekilinden oluşan ilk Osmanlı Parlamentosu 19 Mart 1877 tarihinde padişahın huzurunda ilk oturumunu yaptığında payitahtı temsil eden 10 mebusdan biri Yusuf Ziyaedin Efendi idi. Reisü’l Ulemâ Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi, 12 Kasım 1920’de İstanbul’da vefat etti. Fatih Cami- i şerifi haziresine defnedildi. Ölümü özellikle medrese çevrelerinde derin üzüntüye sebep olan Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi hakkında Üsküplü Hocazade bir yazı yazmıştır. Kabri şerif Kitabesi Hüve’-bakî Fatih cami’-i şerîfi mücîz ders-i ammlarından Reîsü’l-ulema Tikveşli EI-Hac Hafız Yusuf Ziyaeddîn Efendi ve kaffe-i mü’minîn ervahına EI-Fatiha. Tarih-i vefatı: 22 Safers ene 1339 Tarih-i tevellüdü: 15 Şban sene 1245 Ketebehu Azîz. O ebedîdir. Fatih camii icazet (diploma) vermeye yetkili ders-i azamlarından ve ilim adamlarının reisi Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Ziyaeddin Efendi ve bütün mü’minlerin ruhlarına Fatiha. Vefat tarihi: 5 Kasım 1920 Dosum tarihi: 4 Nisan 1830 (Hattat) Aziz yazdı Kaynak ; 1- Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları 2- Osmed dergisi , Vol. 4 Issu 6 , Kasım hızlı
Maraşlı Ahmet Tahir Memiş Efendi
istanbul – fatih camii haziresinde Maraş’ta doğdu. Maraş vilâyeti kâtiplerinden Berberzâde Nef‘î Efendi ile Hızanoğulları’ndan Esma Hanım’ın oğludur. Dedesi Ahmed Efendi vilâyet başkâtibi idi. Ahmed Tâhir Efendi’nin çocukluğu Maraş’ta geçti. Medrese tahsilini Kayseri’de tamamladı. Pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları Hüseyin Avni (Konukman) ve Yozgatlı Yûsuf Bahri (Nefesli) beylerle birlikte İstanbul’a giderek yüksek öğrenime başladı. Dârülfünun’un Ulûm-i Riyâziyye ve Tabîiyye Şubesi ile Hukuk Şubesi’nin ikisini birlikte okuyarak mezun oldu. Daha sonra Medresetü’l-kudât’a girdi. Ömer Nasuhi (Bilmen) ve Bekir Hâki (Yener) onun bu medresede beraber okuduğu arkadaşlarıdır. Ahmed Tâhir Efendi, Fâtih türbedarı diye tanınan Halvetî-Şâbânî şeyhi Ahmed Amiş Efendi’ye bu yıllarda intisap etti. Medresetü’l-kudât’ı bitiren Ahmed Tâhir Efendi (1914), askerliğini I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkas cephesinde Üçüncü Ordu kumandanı Vehib Paşa’nın hukuk müşaviri olarak tamamladıktan sonra Sivas’ın Suşehri kazasına kadı tayin edildi. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar (1919) burada kadılık ve kaymakam vekilliği yaptı. Ardından İstanbul’a döndü ve Beyazıt dersiâmı oldu. Cumhuriyet devrinde dersiâmlık müessesinin kaldırılması üzerine Ayasofya Camii’nde vâiz olarak görevlendirildi. Ayasofya Camii müzeye dönüştürülünce (1934) vaazlarını cuma namazından sonra Sultan Ahmed, pazar günleri öğle namazından sonra Nuruosmaniye camilerinde 1953 yılının ortalarına kadar sürdürdü. Bu görevinin yanı sıra Nisan 1941’de Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde Kütüphaneler Tasnif Heyeti üyesi olarak çalıştı. 1951 yılında emekli oldu. 1947’de ciddi bir rahatsızlık geçiren Ahmed Tâhir Efendi 1954 Temmuzunda mide kanaması geçirdi ve 11 Temmuz 1954’te Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde vefat etti. Ertesi günü Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından vasiyeti gereği Fâtih Camii hazîresinde mürşidi Ahmed Amiş Efendi’nin yanında toprağa verildi. Dârülfünun’da okuduğu yıllarda arkadaşları Hüseyin Avni ve Yûsuf Bahri beylerle mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret eden, ancak aradıkları nitelikteki şeyhi bir türlü bulamayan Ahmed Tâhir Efendi, son olarak adını duyduğu Hamzavî-Melâmî kutbu Seyyid Abdülkādir-i Belhî’ye gittiklerinde Belhî, nasiplerinin Fâtih türbedarında olduğunu söyleyerek onları Ahmed Amiş Efendi’ye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra türbedarı ziyaret eden Ahmed Tâhir Efendi’nin tarikata intisabı bu ziyaret sırasında gerçekleşmiştir. Mürşidinin ölümünün ardından irşad makamına geçen Kayserili Mehmed Tevfik Efendi’ye bağlanan Ahmed Tâhir Efendi onun 1927’de vefatı üzerine halifesi olarak irşad faaliyetine başladı. Soyadı kanunu çıkınca mürşidinin adına telmihen Memiş soyadını aldı. Ahmed Tâhir Efendi Arap, Fars ve eski Türk edebiyatlarını iyi bilir, vaazlarında âyet ve hadislerden sonra genellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mes̱nevî’si ile Dîvân-ı Kebîr’inden beyitler okuyup bunları herkesin anlayabileceği bir dille açıklardı. Kendisi de mürşidleri gibi sohbet, muhabbet, hizmet ve râbıtayı esas alan bir seyrüsülûk usulünü benimsemiş, mensuplarını Koska’daki evinde, dönemin aydınlarının devam ettiği Beyazıt’taki Küllük Kahvehanesi’nde, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki odasında ve yaz aylarını geçirdiği Çengelköy’deki Sultan Vahdeddin Köşkü’nde kabul edip sohbet yoluyla irşad etmiştir. Tarikat silsilesi Ahmed Amiş Efendi, Ömer el-Halvetî, Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi vasıtasıyla Halvetî-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye (Kuşadalı) kolunun pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye ulaşır. Küllük Kahvehanesi’nde yaptığı sohbetlere Evrenoszâde Sâmi Bey, Mustafa Efendi (Özeren), Hasan Nevres, Miralay Hilmi Şanlıtop, Muzaffer Ozak, Mehmed Ali Yitik, Vehbi Güloğlu, Fethi Gemuhluoğlu gibi müridlerinin yanı sıra Babanzâde Ahmed Naim Bey, Muhiddin Raif, Neyzen Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı gibi dönemin önemli şahsiyetleriyle üniversite öğrencileri katılmıştır. Özellikle Mevlânâ ve Mes̱nevî konusunda Ahmed Tâhir Efendi’den istifade eden Abdülbaki Gölpınarlı’nın birkaç defa ona intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu kabul etmediği bilinmektedir. Mensupları arasında “Hocaefendi” diye anılan Ahmed Tâhir Efendi’nin mürşidi Ahmed Amiş Efendi’nin methine dair Farsça bir manzumesiyle Sultan Ahmed ve Nuruosmaniye camilerinde verdiği bazı vaazlarından derlenmiş bir metnin bulunduğu kaydedilmekteyse de bunlar henüz yayımlanmamıştır. Sahip olduğu hukuk, fen ve ilâhiyat diplomalarının kendisine tasavvuf yolunda hiçbir faydası olmadığını söyleyen Ahmed Tâhir Efendi’nin, “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı ilâhî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı” gibi irfanî anlamlar taşıyan 131 vecizesi Muhabbet Üzerine adlı kitapta yer almaktadır. Burada ayrıca mensuplarından Ömer Lutfi Toygar’a yazılmış on beş mektubu da bulunmaktadır. Yirmi dört vecizesiyle bazı mektuplarından seçme parçalar Abdullah Kucur tarafından yayımlanmıştır. Hu / Mişkat-i feyz-i nübüvvet, / misbah-ı sırr-ı velayet, / pîşva-yı ehl-i vuslat, / mukteda-yı salikîni hakîkat, / tacü’l-ürefa fahrü’lulema, / Ahmed Tahir Memiş Maraşî / el-Halvetî eş-Şabanî / ruh-i şerîfîçün et-Fatiha. / Tarîh: “ya mefhare’l arîfîn” /10 Zi’lkade 1373/11 Temmuz 1954 Hu / Peygamberlik feyzinin ışığı, / velîlik sırrının kandili, /Allah’a ulaşanların önderi, / hakîkat yolcularının rehberi, / ariflerin tacı, alimlerin sururu / Halvetiyye’nin Şa’baniyye kolundan / Maraşlı Ahmed Tahir Memiş / (Efendi’nin) ruhu için Fatiha. / Tarih: “Ey irfan sahiplerinin iftiharı”/11 Temmuz 1954 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları – Diyanet islam Ansiklopedisi
Amasyevi Halil Efendi ( Şeyhülislam )
istanbul – fatih camii haziresinde Osmanlı devrinin 114. şeyhülislamıdır. 1804’de Çorum’un Mecitözü ilçesinde Mustafa Efendi’nin oğlu olarak doğdu, llköğrenimini Amasya’da yaptıktan sonra orta ve yüksek öğrenim için Konya’ya gitti. Eğitimini tamamladıktan sonra geldiği Istanbul’da 1835’de müderris oldu. 1861’de İstanbul Kadılığı Bab naipliği’ne (kadı vekili) getirildi. 1864’te Mahreç Mevleviyeti’ne yükseltildi. 1865’te Kassam-ı askerilik görevine, 1866’da Fetva Eminliği’ne (Fetva işleriyle meşgul olan dairenin başkanı) atandı. Kendisine 1867’de Mekke, 1868’de de Istanbul payesi verildi. 1870’de Hac dönüşü Mecelle Cemiyeti üyeliğine getirildi. Burada Ahmed Cevdet Paşa’yla uzun süre birlikte çalıştı. 1873’de Anadolu Kadıaskeri oldu. 1877’de açılan Birinci Meclis-i Mebusan’a ayan azası olarak girdi. 1877’de Sultan II. Abdülhamid tarafından şeyhülislamlığa getirildi. 8 ay 23 gün kadar şeyhülislamlık yapan Halil Efendi, 1878’de azledildi, Azline sebep olarak Fetva Emini iken, Sultan Abdülaziz’in hal’i için gerekli Fetvayı hazırlaması gösterilmektedir. Halil Efendi bu dönemde birçok idari ve siyasi toplantıya katılmış, önemli kararların alınmasında rol oynamıştır. Özellikle Sultan Abdülaziz’in hal’ine dair Fetvayı Midhat Paşa’nın istesi üzerine hazırladığı, Cevdet Paşa’nın Ma’ruzat adlı eserinde yazılıdır. Ahmed Cevdet Paşa, yakından tanıdığı Halil Efendi’yi ulemadan bir zat olduğu halde “umür-ı hariciyesi kıt”, çocuk gibi her şeye aldanan ve devlet erkanı tarafından aldatılabileceğine ihtimal vermeyen saf, kişiliği zayıf bir kimse olarak tanımlamaktadır. Ayan azalıgı görevi devam ederken 1880’de Istanbul’da vefat etti. Fatih Camii Hazîresi’ne defnedildi. Ahmed Cevdet Paşa’ya da hocalık etmiş olan Halil Efendi, fıkıh bilgisi yüksek bir kişi idi. Murassa Mecidî ve Birinci dereceden Osmani nişanlarıyla ödüllendirilen Amasyevî Kara Halil Efendi’nin din ve şeriat üzerine yazılmış edebî taşlama yazıları ve telif eserleri vardır. Hüve’l-Hayyü La-yemüt Esatize-i izam ve fukaha-yı benamdan Şeyhü’l-islam-ı esbak Amasyevi es-Seyyid Halîl Efendi’nin rühuna ve kaffe-i ehl-i iman ervahına Fatiha. Fî 27 Muharrem sene 1298 Çarşamba O, ölümsüz diridir. Büyük üstadlardan ve tanınmış fıkıh bilginlerinden ve eski şeyhülislamlardan Amasyalı Seyyid Halil Efendi’nin ruhuna ve bütün müminlerin ruhlarına Fatiha. 30 Aralık 1880 Çarşamba Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları
Harputlu Hace İshak Efendi
istanbul – fatih camii haziresinde 1803 yılında Harput’a bağlı Perçenç köyünde doğdu. Bu yüzden “Harputlu İshak Efendi” olarak da bilinir, ilk öğrenimini Harput’ta yapmış, daha sonra İstanbul’da Fatih Sahn-ı Seman Medreseleri’nde eğitimini tamamlayarak icazetname almıştır. Sarf ilmini Abdullah el-Harputîi’den, nahiv ve mantık ilmini Seyyid Hacı Ali el-Harputi’den, belagat ve usul ilmini Mustafa el-Vidini’ den aldığı kaynaklarda yazılıdır. Tefsir ilmini Hacı Ömer el-Akşehirli’ den, kelam, felsefe (hikmet), hadis ve fıkıh ilmiyle beraber diğer akli ve nakli ilimleri ise, İmamzade olarak bilinen Muhammed el-Said’ den öğrenmiştir. Hocaları arasında, Müftüzade Seyyid Muhammed b. Yusuf ve Muhammed b. Hibetutlah b. Muhammed en-Naci’ nin de bulunduğu bilinmektedir. Hoca İshak Efendi icazetini aldıktan sonra Harput’a giderek Meydan Camii Medresesi’nde görev yapmış, iki yıl kaldıktan sonra Istanbul’a dönmüştür. Fatih medreselerinde dersler vermiş, Valide Mektebi’nde hocalık yapmıştrr. Daha sonra Saray şehzadegan hocalısına getirilmiş, Sultan Abdülaziz Han’ in teveccühünü kazanmıştır. Ayrıca kendisine Huzur dersleri hocalığı görevi verilmiştir. Buradan 1868’de “Mevleviyet ihrazı” (Müderrislikten sonraki ilmiye rütbesi) dolayısıyla ayrılmıştır. Bu vesileyle, 1866-1870 tarihleri arasında dışarıdan gelen yabancı ilim adamlarıyla zaman zaman ilmi diyaloglarda bulunmuştur. Harputlu İshak Hoca, Sultan II. Abdülhamid zamanında İstanbul payeliği rütbesini alarak Evkaf nezareti komisyonuna üye olarak atanmıştır. Ayrıca Darü’l-Maarif rüşdiye mektebi hocalısı, Isparta ve Medine kadılığı görevlerinde de bulunmuştur. Memuriyetten ayrıldıktan sonra tendini tamamen ilmi çalışmalara vermiştir. 11 Nisan 1892 tarihinde 89 yaşındayken vefat ederek Fatih Cami Haziresi’ne defnedilmiştir. “Şemsü’l-Hakika” ve “Ziyaü’l-Kulüb” adlı eselerinin yanında ayrıca kelama, sarf ve nahive ait risaleleri vardır. Bunlardan başka İbni Sina’nın meşhur “Şifa” adlı eserini “İstişfa fî Tercümetü’ş-Şifa” adı ile Türkçe’ye çevirmiştir, fakat bu önemli tercüme yayımlanmamıştır. Ya Erhame’r-Rahimin Ulema-yı amilin ve müellifin-i kiramdan Harputi meşhur Hace Ishak Efendİ’nin ruhiçün Fatiha. Fi 13 Ramazan sene 1309 Ey merhametlilerin en merhametlisi (Allah) İlmiyle amel eden ve kitaplar yazan bilginlerin önde gelenlerinden Harputlu (Elazığ) meşhur Hoca Ishak Efendi’nin ruhu için Fatiha. 11 Nisan 1892 Müminlerin muhibbi , dinsizlerin nasırı ” Şemsü’l Hakika” ve ” Ziyaü’l – Kulüb” gibi / bir çok telifti dinyyesiyle şöhret enkaz-ı afak olan ( Müslümanların dostu , dinsizlerin nasihatçısı, Şemsül Dakika ve Ziyaul Lulüb gibi yazdığı bir çok dini eseriyle meşhur olan ) Merhum-ı müşarun aleyh ” Dostuyla dost olup / düşmanıyla uğraşan kul, efendisinin kapusundan ayrılmaz ” der idi. ( merhum ” dostuyla dost olup düşmanıyla uğraşan kul, efendisinin kapısından ayrılmaz” der di Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları
Fatih Camii Haziresi
Fatih semti İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biridir. Bizans ve daha öncesinde de bu bölgenin önemli bir yerleşim yeri olduğu kaynaklarda zikredilmektedir. Semte adını veren Fatih Camii; Sultan II. Mehmed (Fatih) tarafından fetihten sonra Havariyyun Kilisesi’nin kalıntıları üzerine inşa edilen ilk selatin camiidir. 1766 İstanbul depreminde büyük hasar gören cami, Sultan III. Mustafa tarafından yeniden yaptırılmıştır. “İstanbul’daki selatin camiilerinden, Fatih, Bayezid ve Süleymaniye camilerinin gerçek birer mezarlığı vardır.” 19. yüzyıla gelinceye kadar bu camilerin hazirelerine sivil defin yapılmıyordu. Osmanlı toplumu için 19. yüzyıl birçok açıdan değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Mezarlık kültürü de bu değişimden kendine düşen payı almıştır. En köklü değişim ise, üst tabakadan olanların hazirelere gömülmesiyle yaşanmıştır. Daha önceleri şehrin muhtelif yerlerinde türbe ve küçük hazirelere rastlanırken 19. yüzyıl ortalarından itibaren bu anlayış değişmiş, II. Mahmud Türbesi Haziresi, Abide-i Hürriyet çevresinde Jön Türk liderlerinin mezarlıkları oluşmuştur. Bu tarihten itibaren cami hazîrelerine daha çok defin yapılmaya başlanmıştır. Fatih Camii’nin kıble tarafında; Çorba kapısı ve Türbe kapısı arasında kalan, Nakşidil Sultan Türbesi’ni ve küçük külliyesini de içine alan hazirenin teşekkülü, bu sahaya 1194/1780’den sonra yapılan definlerle başlamıştır. Bu saha duvarlarla çevrilerek kapalı bir alana dönüştürülmüştür. Duvarların arasındaki lokma demirli pencereler, insanların hazireyi görmesini sağlar. Burası akşamları aydınlatıldığı için gece vakti civardan geçenlere çok güzel ışık oyunları sergiler. Hazire, Münire Sultan Türbesi’nin hemen yanından başlayan ve Nakşıdil Sultan Türbesi’nin girişinin sol tarafında kalan binaların arkasındaki duvarla ikiye bölünmüştür. Nakşıdil Sultan Türbesi’nin ön kısmına; saraya mensup erkek, kadın ve çocukların defnedilmesi, hazireye en eski definlerinin burada başladığını gösterir. Sahanın hazireye dönüşmesi, definlerin az sayıda olması sebebiyle zaman içerisinde olmuştur. Oluşumu hızlandıran en önemli sebep saray mensupları dışındakilerin de hazireye definleri olmuştur. Hazireye defin için saraydan yani padişahtan izin almak gerekiyordu. Fatih haziresi, Konstantaniyye fatihinin mübarek naaşlarının sırlandığı mahal olarak son dönem Osmanlı ilim, siyaset, sanatkar ve idarecilerinin gömülmeyi arzu ettikleri bir yer olmuştur. Kapıkuleli Mühendis Seyyid Hasan tarafından hazırlanmış 1815 tarihli “Su Yolu” haritasında caminin sağında ve solunda külliye binaları yer almaktadır. Kıble tarafının ağaçlık bir alan olduğu ve bu alanda herhangi bir yapı ve mezarlığı hatırlatan bir şey olmadığı görülmektedir. Sultan II. Abdülhamid Han’ın Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu’nda yer alan 1873-1890 tarihleri arasında çekilmiş olduğu kayıtlı bir fotoğraf elimizdeki en önemli belselerdendir. Münire Sultan Türbesi’nin ön tarafindan çekilmiş olan foto§rafta hazirenin orta kısmında şebekeli bir mezar göze çarpar. Fotoğraf çok dikkatli incelendiği zaman ağaçlann arkasında camiye yakın kısımda üstüvanî mezar taşı ile Fatih’in Türbesi’nin hizasında bir iki mezar taşı dikkatimizi çeker. Kapıkuleli Mühendis Seyyid Hasan’ın haritasında görülen agaçların bu ağaçlar olması kuvvetle muhtemeldir. Ağaçlar meyve ağaçlarına benzemektedir. Hazire bu tarihlerde daha çok meyve bahçesini andırmaktadır. Mezarlık simgesi olarak bilinen serviler dikilmemiştir bile. Yalnız hazire dışında Fatih’in türbesi ile cami arasında büyük bir servi dikkati çekmektedir. Hazirenin içinde yer alan ve Mimar Kemaleddin tarafından inşa edilen Gazi Osman Paşa Türbesi de fotoğafta yer almıyor. Osman Paşa’nın Türbesi 1900’de inşa edildisine göre, türbenin bulunmaması da fotoğrafın bu tarihten önce çekildiğini gösterir. Bu fotoğraf hazireye definlerin 1870’lerden sonra yapıldığı hakkındaki kanaatimizi desteklemektedir. Ayrıca hazirede yer alan taçlar üzerindeki vefat tarihleri de bu fikri güçlendirmektedir. 1875 tarihli taş baskısı haritalardan faydalanılarak 1964’te İstanbul Belediyesi tarafından hazırlanan haritada Nakşidil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan kısımda bir grup mezarın olduğu görülmektedir. Bu haritadan hareketle Fatih’in Türbesi’nin önünde yer alan kısma henüz defin yapılmadığı kanısına varabiliriz. Yapılıyorsa bile çok az sayıda olmalıdır. Kısaca bu tarihlere kadar, meydana gelmiş bir hazireden bahsedemeyiz. Fransız topoğraf Jacques Pervititch tarfından 1922 ve 1945 yılları arasında yangın sigortaları için hazırlanan haritalar, eski semtleri, mahalleleri ve caddeleri çok detaylı bir şekilde gösteren haritalardır. Pervititch tarafndan hazırlanmış olan 1933 tarihli ayrıntılı sigorta haritasında, hazire olarak bilinen alanın üzerine yazılmış olan “mezarlık” ibaresinden hazirenin artık teşekkül etmiş olduğu çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Sultan II. Mahmud’un annesi Nakşıdil Valide Sultan için 1233/1818’de inşa edilen türbe, sebil ve sıbyan mektebinden oluşan küçük bir külliyedir. Bu yapılar, Fatih Külliyesi’nin bir parçasi olan Darüşşifa’nın yerine yapılmıştır. Nakşıdil Sultan tarafından yaptırılan binalar hazirenin teşekkül etmesinde önemli rol oynamıştır. Nakşıdil Sultan’ın içinde medfun bulunduğu türbeyi ve diğer yapıları vefatından önce yaptırmış olduğu kaynaklarda yazılıdır. Çalışmamızda mezar taşları numaralanırken Fatih Türbesi’nin önündeki mezarlar ile Nakşıdil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan mezarlar arka arkaya sıralanmıştır. Numaralanan 425 mezar kronolojik olarak dizildisinde -tarihsiz ve okunamayanlar ayrıldıktan sonra- şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır: Hazirede 3 farklı mezar grubu dikkati çekiyor. Bunlardan biri Nakşıdil’in önünde yer alan mezarlar, ikindsi Gülbahar Hatun Türbesi’nin arkasında ve bekçi kulübesinin yanında yer alan mezarlar ile Fatih’in Türbesi’nin önünde yer alan bölümdeki mezarlar. Nakşıdil Sultan’ın önündeki hazirede 89 mezar vardır. En eski tarihli olan 1194/1780 en yakın tarihli olan ise 1963’tür. Üst taraftaki hazîrede 322 mezar mevcuttur. Burada en eski tarih 884/1479 olarak görülür. Son defnin tarihi 1983’tür. Yaptığımız araştırmada bu bölüme yakın tarihlerde defin yapıldığı rivayetleriyle karşılaştık. Ancak bunu belgeyen bir taşa rastlamadık. Fatih Camii haziresinde Fatih devrine ait ve döneminin özelliklerini gösteren mezar taşı bulunmamaktadır. Gülbahar Hatun Türbesi’nin sol tarafında türbeyle duvar arasındaki mezar taşları arasındaki 884 / 1479 tarihli taş, haziredeki en eski tarihli taştır. Gülbahar Hatun Türbesi içinde medfun Fatih Sultan Mehmed Han’ın kızı Şehzade Gevher Han’ın hizmetindeki Nuri Çelebi’ye ait taşın üzerindeki yazı incelendiginde çok sonraları (19. yy) gelişecek olan Nesta’lîk yazıyla yazılmış oldusu görülecektir. Bu taşın nereden geldiği ve ne zaman yazıldığı hususunda bir bilgimiz yoktur. Fakat taşın, üzerindeki tarihe ait özellikler taşımadığı rahatça anlaşılmaktadır. Muhtemelen sonraki yıllarda yenilenmiş olmalıdır. Hazirenin Nakşıdil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan bölümündeki taşların daha eski tarihli oldukları dikkati çeker. Hazîrede ilk definler buraya yapılmıştır. Fatih Türbesi önündeki kısma yapılan ilk defin ise Şeyhülislam Mehmed Refik Efendi’dir. Tarikat, tekkeler ve mezar, taşlarıyla ilgili araştırmalarıyla bilinen Cemaleddin Server Revnakoglu, ilk defin konusunda şunları söyler: “Fatih Camii’nin tarihi haziresi; gül ve karanfil bahçelisinden çıkarılıp, kabristan haline getirildikten sonra buraya ilk defa gömülen insan Şeyhülislam Bosnalı Mehmed Refik Efendi olmuştu. Bu zat bir muharrem ayının sonunda toprağa verilirken kabrinin başında bulunan Cevdet Paşa teessüründen kendisini tutamayarak ağlamış ve şöyle demişti: “Bugün buraya bir fıkıh hazinesi gömüyoruz. Tıpkı bunun gibi, aynı kıymetteki bir kaybın acısını duyarak, ve tahriri hatıralarını ciğerimizde yaşatarak zamanımızın en eski ve kuvvetli bir fıkıhçısını, bir islam hukukçusunu yine böyle ahirete yolcu etmiş bulunuyoruz.” 1288 / 1871 tarihinde yapılan bu defin, saray mensupları dışında hazireye yapılan ilk sivil defindir. Hazireye son olarak 17.10.1983’te İ.Hakkı Müftüoğlu’nun defni yapılmıştır. Fatih Camii Haziresi; servileri, meyve asaçları, kaplumbağaları, kuşları, böcekleri ve gülleriyle huzurlu bir ortama sahiptir. Hazire, etrafını çevreleyen duvarların içinde nadide ve sanatı mezar taşlarıyla ve her geçen gün artan ziyaretçileriyle bir sanat galerisi gibidir. Fatih Sultan Mehmed’in bu tabloda görülmeyen, ama herkesçe hissedilen ruhaniyetinin ve manevî havasının önemi ve değeri malumdur. HAZİREDE MEDFUN ÖNEMLİ ŞAHSİYETLER Fatih Camii haziresinde yatmakta olan zevat, mesleklerine göre 4 ana grupta değerlendirilmiştir. Bu gruplar, Osmanlı devlet teşkilat ve teşrifatını meydana getiren; ilmiye (ulema), tarikat mensupları, seyfiye (askerî zümreler) ve kalemiye (bürokratlar) sınıflarıyla bu sınıfın dışında kalan sanatkarlardan oluşmaktadır. A . İlmiye Sınıfı Mensupları İlmiye sınıfı; eğitim, yargı, fetva ve din teşkilatında görev yapan şeyhülislam, nakîbüleşraf, kadıasker, kadı, müderris gibi medrese kökenli kişilerden oluşmaktadır. Daha geniş anlamda Osmanlı ilmiye sınıfı, klasik ve yerleşmiş İslami eğitim kurumu olan medresede usülüne uygun tahsilden sonra icazetle mezun olup eğitim, hukuk, fetva, başlıca dini hizmetler ve nihayet merkezi bürokrasinin kendi alanlarıyla ilgili önemli bazı makamlarini dolduran Müslüman ve çoğunlukla da Türklerden oluşan bir meslek grubudur. Bu sınıf modernleşme döneminde güç ve etki alanlarını nisbeten kaybetmekle birlikte Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, hatta Cumhuriyet’in ilk dönemine kadar geleneğini devam ettirebilmiştir. Hazîrede ilmiye sınıfından önemli şahsiyetler medfundur: Mehmed Refîk Efendi (şeyhülislam), Kara Halil Efendi (şeyhülislam), Hafız Mustafa Efendi (mevalî-i izamdan), Mustafa Fehmi Efendi (kadıasker), Mahmud Kamil Efendi (kadıasker), Abdullah Sakir Efendi (kadıasker), Ibrahim Edhem Efendi (kadıasker), Hafız Ahmed Necib Efendi (kadıasker), Mehmed Muhiddin Efendi (reisülulema), ulemadan Gürcü Mehmed Şerif Efendi, Hafız Nasuh Efendi, Yusuf Sıdkî Mardinî, Oflu Mehmed Emin Efendi, Dramalı İsmail Hakkı Efendi, Sinobî Ahmed Nazif Efendi, Hasan Hilmî Efendi, Hoca Ishak Efendi, Cemaleddin Efendi (müderris), Mahmud Cemaleddin Efendi (müderris, fakih), Mehmed Said Efendi (medrese hocası), Mehmed Sıdkı Efendi (medrese hocası), Mehmed Hulusi Efendi (mukarrir), Abbas Şükrü Efendi (mukarrir), Osman Efendi (müderris/ dersiam), Manastırlı İsmail Hakkı Efendi (dersiam), Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi (dersiam), Mahmud Sabrı Efendi (dersiam), Batumlu Hasan Efendi (dersiam), Priştineli İlyas Efendi (dersiam), Ahmed Şakir Efendi (dersiam), İbrahim Hakkı Efendi (dersiam), Mehmed Şevkî Efendi (dersiam), Derviş Efendi (dersiam), Ömer Efendi (dersiam), Mahmud Es’ad Efendi (dersiam, mebus), Ebubekir Sıdkı Efendi (dersiam), Mahmud Hilmî Efendi (dersiam), Gürcü Ismail Efendi (dersiam), Mehmed Said Efendi (dersiam), Mehmed Salim Efendi (dersiam), Osman Safiyüddin Efendi (dersiam), Dağıstanlı Zekeriya Efendi (dersiam), Mehmed Hamdi Bey (dersiam), Mehmed Hilmi Efendi (dersiam, mukarrir), Halis Efendi (ders vekili), Ahmed Asım Efendi (ders vekili), Hacı Ali Efendi (ders vekili), Ahmed Hamdi Efendi (büyük hoca), Mehmed Nureddin Efendi (müftü), Hasan Efendi (müftü), İsmail Zühdî Efendi (müftü), Hacı Hasan Efendi (şeyhülkurra), Ahmed Şetvan Efendi (muhaddis), Mustafa Efendi (baş imam), Hacı Nazif Efendi (müftü), Mahmud İsameddin Onan Efendi (müftü), Seyyid Fethullah Efendi (müftü), Derviş Efendi (kürsi şeyhi), Mustafa Abdülmalik Efendi (hoca), Abdüssamed İsmet Bey (kadı), Osman Nuri Efendi (kadı), Mahmud Beyefendi (kadı), Kasım Tevfiki Efendi (naib), Hacı Nureddin Efendi (naib), Mehmed Haşim Efendi (naib), ibrahim Burhaneddin Efendi (naib), Osman Nuri Efendi (Mekteb-i nüvvab müdürü). Bu isimler ilim hayatımızın kıymetli simalarıdır. Osmanlının son dönemin önemli şahsiyetleri ve İstanbul’un en önemli vaizleri hakkında Mahir iz hatıralarında şöyle diyor: “İstanbul’da ulema-yı sitte dedikleri altı büyük alim vardır ki, bunlar şöyle sıralanır: Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Tikveşli Yusuf Efendi, Tokadî Şakir Efendi, Ders Vekili Halis Efendi, Mecelle Sarihi Atıf Bey, Ders Vekili Muğlalı Ali Rıza Efendi.” İz’in zikrettiği bu isimlerden Manastırlı Ismail Hakkı Efendi ile Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi Fatih Camii Hazîresi’nde medfundur. Fatih Haziresi’nde medreseli olmayan Salih Zeki Bey (müderris), Ahmed Salahaddin Bey (müderris/ mebus), Ahmed Mldhat Efendi (yazar, gazeteci, na§ir), Ali Emirî Efendi (müellif, şair), Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi Bey (edib, müverrih), Emrullah Efendi (maarif nazırı), Faika Onan (felsefe ösretmcn’O gibi son devir hoca ve fikir adamlarinin mezarları da bulunmaktadır. B. Tarikat Mensupları Hazîrede, meşayih ve tarikat mensubu kimseler de yatmaktadır. Ahmed Amiş Efendi (tarikat şeyhi, türbedar), Tokadi Mustafa Haki Efendi (tarikat şeyhi), Ispartalı Mehmed Efendi (tarikat şeyhi), Sandıklı Şeyhi Mehmed Efendi (tarikat şeyhi), Ahmed Tahir Memiş Efendi (tarikat şeyhi), Cevad Efendi (tarikat şeyhi), Ali Talib Efendi (tarikat şeyhi), Abdülkerîm Efendi (tarikat şeyhi), Esseyyid Abdülvehhab Efendi (ser türbedar), Hacı Mehmed Efendi (ser türbedar). C. Kalemiye Sınıfı Mensupları Kalemiye, Osmanlı bürokrasi sistemini oluşturan çeşitli dairelerde görevlilerini ifade eden bir sınıftır. Kalemiye, bir teşkilat terimi olmasi yanında aynı zamanda bir sosyal statü ve kültür terimidir. 18. yüzyıldan itibaren kalemiye, yönetici sınıfın önemli bir kısmını oluşturmuştur. Başlangıçta ağırlıklı olarak medrese eğitimi sormuş kimseler bu meslekte çoğunlugu teşkil ederken, sonraları kalemlere ve kişilere intisap usulüyle yetişip yükselme esası kabul edilmiştir. Böylece merkezde ve taşrada belirli seviyede eğitim görmüş yetenekli gençler İstanbul’da vezir, aga/ paşa ve bazı ilmiye ricaline intisap ederek onların kalem hizmetlerini, tezkireciliğini ve divan katipliğini yapar, orada kendilerinden kıdemli kalem erbabının şakirdi olarak temayüz ederlerdi. Tarihçilerin/ vak’anüvîslerin, Osmanlı devlet idaresi ve ıslahatına dair eser yazanların, gazeteci ve aydınların bir çoğu kalemiye erbabıdır. Askerî zümre mensupları arasında Osmanlı ordu teşkilatında görev almış zevat yanında modern dönem askeri okullarında yetişmiş ve askeriyede vazife yapmış kişiler de vardır. Paşa lakaplı zevatın bir kısmı sivil paşadır. Hazîrede kalemiye sınıfı mensupları şunlardır: Mehmed izzet Paşa (serasker), Mehmed izzet Paşa (müşir) Mehmed Nafiz Paşa (müşir), Mahmud Mesud Paşa (müşir), Mehmed Sakir Paşa (müşir), Gazi Ahmed Muhtar Paşa (müşir), Sadeddin Paşa (müşir), Ismail Hakkı Paşa (ferik), Yanyalı Mustafa Nuri Paşa (ferik), Edib Paşa (ferik), Ömer Vehbi Paşa (ferik), Abdülkerim Paşa (ferik), Yusuf Zıya Paşa (ferik), Çerkeş Süleyman Paşa (ferik), Ali Rıza Paşa (ferik), Mehmed Rıfat Paşa (ferik),Hüseyin Rıfkı Paşa (ferik), Esseyyid Hamdullah Paşa (kaptanıderya), Çürüksulu Ali Paşa (asker), Mehmed Münir Paşa (redif fırkası kumandanı), Erzincanlı Ibrahim Paşa (jandarma kumandanı), Süleyman Faik Paşa (jandarma kumandanı), Hasan Tahsin Paşa (mirliva), Ibrahim Edhem Paşa (mirliva), Hacı Raşid Paşa (mirliva), Mehmed Selim Paşa (mirliva), Mahmud Aziz Paşa (mirliva), Şahin Lütfi Paşa (mirliva), Mehmed Zekeriya Paşa (mirliva), Kadri Bey (miralay), Fehmi Bey (miralay), Mehmed Tevfik Bey (miralay), Nuri Bey (miralay), Haluk Yusuf Şehsuvaroslu (deniz albayı), Davud Bey (binbaşı), Şehsuvarzade Atıf Bey (binbaşı), Hafız Adem Paşa (kumandan), Sami Bey (mülazım), Ali Hamza Bey (kurmay yüzbaşı), Mustafa Kamil Efendi (yüzbaşı), Nasır Paşa (asker), Pertev Demirhan (korseneral), Necib Paşa (vezir), Mehmed Şevket Paşa (şeyhülharem veziri), Abdurrahman Nureddin Paşa (sadrazam, nazır, mutasarrıf), Ahmet Cevdet Paşa (alim/ devlet adamı, tarihçi), Abidin Paşa (hariciye nazırı,), Ahmed Nazif Paşa (maliye nazın), Memduh Bey (adliye nazırı), Mehmed Raşid Paşa (hariciye nazırı), Sadeddin Paşa (askerî mesarifat nazın, adliye nazırı), Sadeddin Paşa (nazır, mutasarrıf), Hafız hlalil Efendi (rüsumat nazırı), izzet Bey (dahiliye sümrügü nazırı), Süleyman Sermed Bey (zahîre gümrüğü nazırı), Ibrahim Paşa (teşrifat nazırı), Ali Nevzad Bey (rüsumat nazırı), Mehmed Akif Paşa (nazır ve vali), Abdülkerim Paşa (vali, ferik), Mehmed Hamdi Paşa (vali), Mehmed Rıza Paşa (vali), Osman Nuri Paşa (vali), Mustafa Nailî Paşa (vali), Mehmed Fuad Bey (vali), Ömer Ali Efendi (vali), Mehmed Abdürrefi’ Efendi (mutasarrıf), Mustafa Nailî Efendi (mutasarrıf), Hasan Rıza Paşa (mutasarrıf), Mahmud Talat Efendi (mutasarrıf), Veysel Rıza Bey (vali, milletvekili), Kazım Bey Mahmud Esad (milletvekili), Mehmed Esad Atuner (buyukelci, sefir), Veliyüddîn Paşa (vali, büyükelçi), Ali Rıza Bey (mutasarrıf), Mehmed Raif Paşa (a’yan), Rıza Bey (Şüra-yı Devlet azası), Abdullah Mahir (mebus), Selim Bey (kaymakam), Fehim Bey (kaymakam), Ali Nusret Bey (askeri kaymakam), Mustafa Lebîb Efendi (baş müddeî-i umumî), Ahmed Tahir Bey (mahkeme muavini), Hasan Tahsin Efendi (temyiz mahkemesi azası), Bekir Sıdkı Efendi (mesarifat idaresi müdürü),Osman ismet Efendi (maliye muhasebecisi), Mehmed Safvet Bey j’stişare odasi muavini), Ahmed Avnî Bey (istinaf ticaret mahkemesi azası), Mehmed Ata Bey (hazine evrak müdürü), Hüseyin Rüşdî Efendi (temyiz mahkemesi azası), Yahya Dede Paşa (idare meclisi azası), Mustafa Muhiddin Paşa (temyiz mahkemesi azası), Yahya Hayati Paşa (idare meclisi azası), Said Unsî Efendi (Meclis-i Maarif azası), Raşid Efendi (müfettiş), Ali Haki Bey (mümeyyiz), Haydar Bey (nafıa müdürü), Mehmed Şefik Bey (temyiz mahkemesi azası), Mehmed Celalcddin Bey (meclis-i maliye azası), Mehmed Raif Bey (dîvan-ı muhasebat azası), Cemal Bey (merkez aktarma kalemi müdürü), Veysel Paşa (kapıcı başı), Mehmed Bahaeddin Bey (ceza kalemi müdürü), Yusuf Haluk Şehsuvaroslu (deniz müzesi müdürü), Resmî Bey (Sefaret-i seniyye müsteşarı), Salahaddin Efendi (müddeî-i umumî), Mustafa Bey (nafıa nazın muhasebecisi), Mehmed Cemal Bey (müdür muavini), Mustafa Şükrü (maliye memuru), Abdurrahnnan Efendi (askerî müteahhit), Halis Köseoslu (tüccar), Ali Bey (sümüşçü), Mehmed Efendi (kahveci başı), Yusuf Bey (hazineli mızıkacı), Ali Haydar Bey (katip), Seyyid Mehmed Ağa (oda lalası), Ibrahim Husulî (hademeler kethüdası), Hüseyin ihsan Paşa (doktor), Hafız İbrahim Bey (tabîb). Buraya kadar adı geçenlerin dışında, saray mensubu ve haremde görev yapan erkek ve kadın hizmetliler grubu (10 kalfa, 7 hazinedar, 5 cariye, 5 çırak, 1 çeşnisîr, 1 cameşuylu (çamaşırcı), 1 dadı, 1 kabile (ebe)/ 1 has çerağ) bulunmaktadır. D. Sanatkarlar: Fatih Hazîresi’nde üç önemli hattatın, bir müsikî-şinas, bir de şairin kabri bulunmaktadır. Hattatlar, Mehmed Estad Yesarî, Yesarîzade Mustafa izzet ve Sami Efendi’dir. Müsikî-şinas, “Bolahenk” namıyla bilinen Mustafa Nuri Efendi, şair ise Yöşar Sadi Bey’dir. Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları
Sarı Bayezid ve Sarı Bayezid camii haziresi
Hızır Bey Türbesi
İstanbul – Fatih ‘de maliye nin karşısındaki imç bloklarında İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey 810/1407 tarihinde dünyaya geldiği belirtilen Hızır Bey’in, Eskişehir’in Sivrihisar kazasında doğduğu ve babasının Sivrihisar kadısı Celaleddin Efendi olduğu bilinmektedir. İlk eğitimini, babasının ardından, Molla Fenari’nin talebesi, zamanının alimlerinden Molla Yegan’dan tahsil etmiş ve hocasının kızıyla evlenmiştir. Molla Yegan’dan icazet aldıktan sonra Sivrihisar’daki bir medresede müderrisliğe başlamıştır. II. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında Edime’deki sarayda yapılan ilmi toplantıların birinde, Mısır veya Suriye’den gelen bir alim karşısındaki üstünlüğü üzerine padişahın dikkatini çekmiş; sırtındaki kürkünü çıkarıp kendisine giydiren padişah, Hızır Bey’i Bursa’daki Çelebi Mehmed (Sultaniye) Medresesi’ne 50 akçe ile müderris tayin etmiştir. Bu tayinin ardından 848/1444-45 tarihinde İnegöl kadılığına getirilen, daha sonra ise Edirne’de Üç Şerefeli Cami Medresesi’nde ders veren Hızır Bey (855/1451-52) aynı zamanda Yanbolu kadılığı da yapmıştır. İstanbul’un fethinin hemen akabinde ise şehre kadı olarak tayin edilmiştir. İstanbul’un Kadıköy ilcesine bu ismin, Fatih’in burayı Hızır Bey’e arpalık olarak tahsis etmesi üzerine verildiği, önceleri Kadıköyü olarak telaffuz edilen semtin adının zamanla değiştiği bilinmektedir. Arap ülkelerine gitmeden Arapçayı öğrenen Hızır Bey, Fahreddin-i Razi’nin kelam ekolünü devam ettiren Osmanlı alimlerindendir. İlmi hususiyetleri sebebiyle kendisine “ikinci İbn Sina”, “ilim dağarcığı” ve “ilmin alemi” denilmektedir. XV. yüzyılın ikinci yarısının ilim hayatına etkileri olan Hocazade Muslihuddin, Hayali Ahmed Efendi, Muslihuddin Kastalani, Alaeddin Arabi, Hatipzade, Muamazade ve Tacizade yetiştirdiği talebelerdendir. Oğulları Tazarrutname sahibi Sinan Paşa, Müftü Ahmed Paşa ve Yakup Paşa dönemlerinin önemli ilim adamlanndandır. Kızları ise yardımseverlikleriyle bilinen Hacı Kadın ve Fahrünnisa Hatun’dur. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazan Hızır Bey’den önce tarih düşürme daha çok bir lafız, terkip veya sadece ebced harflerinin zikriyle yapılırken onun bunu şiirin son mısrasında uygulayarak yeni bir çığır açtığı ifade edilmektedir. 863/1458-59 tarihinde vefat eden Hızır Beynin kabri İ.M.Ç. blokları arasında yer alan Hızır Bey haziresinde yer almaktadır. Vefatının ardından bugün yıkılmış olan Voynuk Şücaeddin Mescidi’nin minaresinin dibine gömülmüştür. Ancak daha sonra yürütülen imar çalışmaları kapsamında mezarı bugünkü yerine nakledilmiştir. Arapça ve Farsça kitabeli mezar taşında “Alemü’l-ilm Hızır Bey Çelebi” adı ile “Ümmetin hayırlısı, çağının erdemlisi, ilmin alemi Hızır Çelebi ölünce üzerine daima rahmet olsun diye tarih düşürdüm” anlamına gelen ve H. 863 yılını gösteren mısralar yer almaktadır. Hazire iki kısımdan oluşmaktadır: Üçgen plan tipinde ihata duvarları ile çevrili, kargir ve biri lahit, diğeri üstü açık mezar tipinde iki kabirden oluşan ilk bölümde Katip Çelebi ve Şair Necati’nin yenilenmiş mezarları yer almaktadır. Lokma parmaklıklı pencerenin arkasında yer alan ve merdivenlerle ulaşılan ikinci bölüm ise yamuk dikdörtgen planlıdır. Hazirede bulunan mezar taşları 863 (1458/59)-1278 (1863) tarihleri arasındadır. 20 adet mezar taşının bulunduğu hazirede, 9 kadın ve 11 erkek medfundur. Kaynak ; Vefanın Cennet bahçeleri , Ayşe Seyyide Adıgüzel , İBB Yayınları
Mezar Taşlarında Başlık , Sembol ve Süslemeler
Mezar taşlarında ister yetişkin isterse çocuk olsun her yaştan hanım ve erkek mezar taşları birbirlerinden şekil yönünden ayrılırlar. Osmanlı mezar taşları hakkında günümüze kadar yapılan araştırmalar neticesinde varılan en kesin hüküm, başlıklı hanım ve erkek mezarlarının yapısal farklılığıdır. Hazireye girildiğinde başlıklı taşların hanıma mı yoksa erkeğe mi ait olduğu şahide taşından kolaylıkla seçilebilmektedir. Başlıksız sütun tarzında olan mezar taşları ise ancak okunduğunda anlaşılabilmektedir. Erkek mezar taşlarının en bariz vasfı şahide taşının üzerinde bir başlığının oluşudur. Bu başlık mevtanın sosyal statüsünü ya da mensubiyetini göstermesi bakımından tarihi belge olarak ayrıca önemlidir. Bu güne kadar yapılan çalışmalar neticesinde başlıkların kesin bir sınıflandırılması yapılamamıştır. Ancak taranan örneklerden ve Osmanlı sosyal hayatına dair yapılan kıyafet araştırmalarından elde edilen bilgiler ışığında bir tasnif yapılabilmektedir. Buna göre mezar taşı başlıkları kavuklar, fesler ve tarikat taçları olarak üç ana guruba ayrılabilirler. Kavuklar Rukane b. Abdi Yezid el-Haşimi’nin nakletdğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuş: Müşriklerle aramızdaki fark, kalensüvenin ( Dini kaynaklarda kalensüve ; takke – kalpak – külah gibi başa giyilen giysilerdir. ) üzerine sardığımız sarıktır) Bu Hadis-i Şeriften de anlaşıldığı gibi Müslüman erkekler, Hz. Peygamber döneminden beri diğer dinlere mensup kişilere benzememek için başlarına kavuk, sarık, takke vs takmışlardır. Osmanlı medeniyetinde önemli bir mevkiye sahip kavuk, yüksekçe bir külaha sarılan destardan ibaretdir. Destanın sarım şekli kavuğun şeklini de belirlemekteydi. Giyim kuşam, tarihteki hemen bütün medeniyetlerde sosyal seviyenin nişanesi olmuştur. Her ne kadar Osmanlı içtimai hayatında Müslümanlar arasında bariz giyim farkı bulunmamaktaysa da saray görevlileri için durum biraz daha farklıdır. Sarayda görev yapan padişah dahil her görevlinin kıyafeti ve bilhassa başlıkları bulunduğu vazifeyi ifade etmekteydi. Hazirelerimizde tespit edebildiğimiz kavuk türleri şunlardır: Burma sanklı kavuk : XVI. ve XVII. asırlarda yoğun olarak görülen bu kavuk cinsine, padişah sandukalarında, sadrazam, vezirler ve üst seviye bürokrat kabirlerinde rasdanmaktadır. Kallavi kavuk : Daha çok sadrazamların, vezirlerin ve üç ya da dört tuğlu paşaların taktığı kavuk türü olup 12 adet tespit edilmiştir. Gündelik hayatta yeri olmayan bu tören kavuklarının mezar taşlarında kullanımı tamamen semboliktir. Mücevveze kavuk: Sarayda yüksek rütbelilerin tören kavuğu olan mücevveze kavak XVII. asırdan itibaren görülmektedir. Örfi desarlı kavuk : Orta ve alt tabaka ulema tarafından kullanılan bu tür başlıklar zaman içinde yaygınlaşarak bir tarikata bağlı müridler tarafından kullanılır olmuştur. Katibi Kavuk : Bu kavuk cinsini kullananlar hakkında kesin bir bilgi söylemek zordur. Ancak katiplerin kullandığı kavuk olarak maruf olduğundan katibi olarak adlandırılmıştır. Fesler 1829 yılında Sultan II. Mahmud döneminde giyilmesi mecbur hale getirilen fes kırmızı renkli keçeden silindir şeklinde bir başlık türüdür. İlk olarak nerede kullanıldığı hakkında kesin bir şey söylemek zordur. Osmanlı’ya Fas’tan geldiği için fes adını alan bu başlık türü imal edildiği dönemin padişahının adına nispede Mahmüdi, Azizi, Mecidî veya Hamidi adlarını almaktadır. Fesin kenarında bir püskül sallanması da adettendi. Mahmudi ve onun devamı olarak da görebileceğimiz Mecidi fesin altı dar üstü genişçedir. Azizi fesin ise Mahmudi fesin tersine altı geniş üstü dar ve daha kısadır. Hamidi fes, yine alttan daha geniş ancak üstü azizi festen daha büyükçedir. Fes şapka kanunun kabul edildiği 1925 yılına kadar kullanılmıştır. Fes her kesimden insanın kullandığı bir başlık türü olduğundan mezar taşları üzerinde yer alan feslere bakarak meslek veya sosyal sınıf ayrımı yapabilmek imkansızdır. Fesin kullanılmasıyla başlığa göre ortaya çıkan farklılıklar da kalkmış bulunmaktadır. Tarikat Taçları Tarikatlara ait başlıklar hazirelerde kendilerini hemen belli ederler. Mevlevilerin uzunca ve altta genişleyen başlığı bu gün en çok bilinen tarikat taçıdır. Mevlevi şeyhlerinin başlarında ise sikkenin alt kısmına dolanan destar görülmektedir. Bektaşilerin kullandığı on iki terkli Hüseynî ve dört terkli Edhemî taçlar da Mevlevi sikkeleri gibi ilk bakışta anlaşılabilirler. Diğer tarikat taçlarında ise başlığın üzerindeki dilim sayısı belirleyici olmaktadır. Bayramîler altı terkli, Celvetiler ise on iki terkli başlık kullanmaktadırlar. Bunlardan başka Kadiri, Nakşî, Sünbuli gibi daha pek çok tarikat tacı mezar taşlarında başlık olarak yer almıştır. Melamiyye tarikatine mensub olanların mezar taşları diğer bütün taşlardan ayrı bir şekilde yapılmaktaydı. Sembol ve Süslemeler Osmanlı mezar taşlarında kabrin genel görüntüsünden, en küçük detaya kadar kabartma olarak bir çok sayıda sembol kullanılmıştır. Bu, Osmanlı medeniyetini vücuda getiren kültürün ne denli zengin olduğunu göstermektedir. Osmanlı mezar taşlarında kökleri Orta Asya’ya kadar uzanan gelenekli motiflerin kullanıldığı görülür. İslam anlayışında insan tasvirinin yasak oluşu ilk devirlerden itibaren süsleme sanatlarında bitkisel motiflerin hakim olmasını sağlamıştır. Süsleme sanatlarımızda bütün bitkisel motifler resim sanatında olduğu gibi birebir resmedilmez, üslüplaştırılarak kullanılır. Bitkisel modflerin yanında mesleki sembollerin de süs unsuru olarak kullanıldığı görülür. Denizcilerde çapa, ilim erbabında hokka divit, eğitimcilerde kitap, askerlerde Osmanlı arması, yeniçeri arması, top, tüfek işlendiği görülmektedir. Mezar Taşları üzerinde görülen en önemli sembollerden biri de tasavvufi sembollerdir. Kabartma halinde kitabenin hemen üzerinde ya da ilk satır arasında kendilerine yer bulan Nakşi, Kadiri, Mevlevî v.s. tarikat taçlarının başlık olarak kullanılmayıp kabartma olarak işlenmesinin birkaç sebebi olabilir. Bunlardan ilk akla geleni sütun şeklinde olan taşlara başlık konulmamasıdır. İkincisi ise şahsın dervişliğini değil de vazifesini vurgulamak için başlıkta vazifesine uygun bir serpuş kullanılıp mensubiyetinin kabartma olarak işlenmesidir. Üçüncüsü de mevtanın derviş değil tarikatın muhibbi olduğunun belirtilmesi isteği olabilir. Mezar taşlarımızda yer alan ağaç, meyve ve çiçek süslemelerinin tamamının cennet tasviri olduğundan şüphe yoktur. Bu halleriyle bitkisel semboller aynı zamanda mevtanın cennet bahçelerinden bir bahçede yatması niyazıdır. Osmanlı mezar taşlarında kullanılan bitkisel motifleri şöyle sıralayabiliriz: Ağaçlar Hayat ağacı: Orta Asya kökenli bu ağaç en yaygın kullanılan ağaç motiflerinden biridir. Servi ağacı : Elif harfi gibi uzun ve düz olduğundan vahdetin sembolüdür. Serviler rüzgarda sallanırken çıkardığı “Hu, Hu” sesiyle Allah’ı zikrettiğine inanılır. Yalnız Osmanlı’da değil hemen bütün Akdeniz kültürlerinde servi mezarlık ağacı olarak kullanılmıştır. Hurma ağacı: Kabirde yatan kişinin hacı olduğuna işaret eder. Bol meyveleriyle canlılığı ve bereketi temsil eder. Asma : Asma da tıpkı hurma ağacı gibi bolluk ve bereketi temsil eder. Çiçekler Lale: Ebced hesabıyla rakam değeri Allah ve hilal kelimeleriyle aynı olduğu için kutsiyetine inanılır. Gül: Mezar taşlarında gerek şahide (baş) taşlarında gerekse ayak taşlarında ve başlıklarda sıkça kullanılan gül, Hz. Peygamber’in remzidir. Sümbül: Halvetîliğin Sünbüliye kolunun sembolüdür. Meyveler Meyve sembolü ölümsüzlüktür. Zira dünya hayatının meyvesi ebedi cennet hayatıdır. Meyve geleceğin tohumunu da bünyesinde barındırır. Mezar taşlarında meyve tabağı içinde yer alan nar, armut, incir, üzüm erik kayısı ceviz limon hurma gibi meyveler hayat, bolluk ve bereketi temsil ederler. Bitkisel modflerin dışında kullanılan bazı sembolleri ise şöyle sıralayabiliriz: Kandil: Anadolu mezar taşlarında çok görülen bu motif, mevtanın yolunu aydınlatıcı olarak düşünülmüştür. Geometrik motifler: Kökü Orta Asya’ya bağlanan bu motifler kendi içlerinde sonsuzluk ve süreklilik gösterdikleri için Allah’ı hatırlatırlar Hançer: Eyüpsultan’da birkaç örnekte gördüğümüz hançer motifi dünyayla ahireti birbirinden ayıran ölümü tasvir etmektedir. Eğer çocuk mezarları üzerinde görülürse bu genç yaşta hayattan ayrıldığını sembolize eder. Osmanlı Devleti’nde özellikle XVIII. asnn sonu XIX. asrın başı itibariyle moda olan batı tarzı sanat anlayışı, kitap süsleme sanatından mimariye, musikiden mezar taşlarına kadar her alanda etkili olmuştur. Barok ve rokoko kıvrımlar, rumilerin, hatayilerin, geometrik süslemelerin yerini almıştır. Eyüpsultan da yaklaşık 450 seneye yayılan zaman diliminde mezar taşları görülebilir. Son iki yüz yılda daha fazla gömü yapılmasından dolayı son dönem baş tarzı süsleme anlayışı, Eyüpsultan hazirelerinin genel süsleme görüntüsünü oluşturmaktadır. Ancak bu süsleme anlayışı batıdan gelmişse de oradakilerin kuru bir taklidi olarak uygulanmamış, Osmanlı zevki içinde yoğrularak bu medeniyete has bir üslup kazanmışür. Mezar Kitabelerinin Özellikleri Mezar taşları, yapıları, sembolik ifadeleri, süslemeleri ve bulunduğu beldeye kattığı anlamlarının çok daha ötesinde kabirde kimin yattığının tespiti ile hazireye gelen ya da yanından geçenlerden bir Fatiha istenmesi için yapılmışlardır. Bu en temel özelliği yerine getirecek unsur olan kitabeler, yoldan geçenlerin görebileceği gibi konumlandırılmış, hele Eyüpsultan gibi her gün çok sayıda insan tarafından ziyaret edilen bir yerde bu ayrıntıya daha çok dikkat edilmiştir. Hz. Halid b. Zeyd Eba Eyyüb el-Ensarî’nin ayak ucuna gömülmek isteğinden dolayı Mihrişah Valide Sultan hazireleri ağzına kadar dolmuştur. Hatta öyle ki bazı yerlerde iki kabir arasından zor geçilmektedir. Böyle durumlarda şahide ve ayak taşları ile lahdin bütün cephelerinin yazı alanı olarak kullanıldığını, şahide taşlarının rahatça görülebilmesi için taşın yönünün de değiştirilerek kullanıldığını görmekteyiz. Şayet böyle bir mecburiyet yoksa ve kabir rahat bir konumda ise o zaman genel olarak uygulanan metod kitabeyi şahide taşının ön yüzüne hakketmektir. Yazının uzunluğu mezar taşının büyüklüğünü de belirlemektedir. Bu hususta taş ustalarının hattatlarla istişare ederek karar verdiği düşünülebilir. Uzun edebî metinlerde şayet şahide taşı yuvarlak seçilmemişse metnin bir özeti yan cepheye hakkedilir, çok daha uzun metinlerin ise ayak taşlarına veya lahit üzerine kaydırıldığı görülmektedir. Mezar kitabe metinleri genel olarak şu bölümlere ayrılırlar: Bu tasnif kati değildir. Elbette bu tasnifin dışında taşlar da mevcuttur. Nesir veya nazım, kitabeler hangi biçimde yazılırsa yazılsın temel olarak bu tasnife uyarlar. Serlevha kitabenin ilk cümlesidir. Allah’a imanın, O na teslimiyetin ve O’ndan başka herşeyin faniliğini ziyaretçilere hatırlatan bu cümleler, dünya uğraşına dalmış mümin gönülleri kabustan ziyaretlerinde her daim ikaz ederler. Genellikle ayet ve Hadis-i Şerifler’den seçilen bu ibareler çok çeşitildirler. Allah’ın isimleri, tasavvufi kelimeler veya ayrılık acısını ifade eden kelimeler serlevha olarak işlenmiştir. Hazirelerimiz tespit edebildiğimiz 61 farklı serlevhayı barındırmaktadır. Bunların şüphesiz en meşhuru Hüve’l-Baki’dir (Baki O’dur). Hüve’l-Hallaku’l-Baki, Hüve’l-Hayyu’l-Baki, Hüve’l-Hayy, Ah mine’l-mevt, Allah Hu, Hu Hüve’l-Baki den sonra en sık görülen serlevhalardandır. Hu, Ya Hu, Allah Hu şeklinde yazılan serlevhalar tarikat mensublarının kabirlerinde görülürler. Kimlik, Serlevhanın altından başlayan ilk satırlar mevtanın kimlik bilgilerini ihtiva eder. Şahsın adı, memleketi, ebeveyn veya eş adı, ait olduğu aile-sülale adı, mesleği, ailevi durumu, ölüm sebebi, tasavvufi mensubiyeti v.b. şahsi bilgileri kitabenin ilk satırından başlayarak son bir veya iki satıra kadar olan satırlarda bulmak mümkündür. Bu bilgiler düz yazı olarak yer alabileceği gibi şiir diliyle de kıtalara yedirilmiş olarak yer alabilir. Mezar taşlarında sıkça gördüğümüz bazı şiirsel kalıp ifadelerin kimlik kısmında öncü bir dörtlük gibi yazıldığı taşların sayısı hiç de az değildir. Seri imalat olduğunu tahmin ettiğimiz bu taşlarda kimlik kısmı bu kıtalardan sonra gelmektedir Dua , Kitabe metni dua cümlesi veya cümleleriyle sona erer. Düz yazılarda bu cümleler en klasik örneğiyle Ruhiçün Fatiha şeklinde görülür. Bu kısa dua farklı varyasyonlarıyla sıkça kullanılmıştır: ” Ruh-ı şerifiçün el-Fatiha, Ehl-i iman ervahicün ei-Fatiha, Rızaen lillahi’l-Fatiha, Ve kaffe-i ehli iman ervahına rızaen lillahi’l-Fatiha.” Tarih , Mezar kitabelerinde tarih iki şekilde verilir; rakamla ve rakam-ebcedle. Rakamla verilen tarihler gün-ay-yıl, ay-yıl veya yalnızca yıl şeklinde olabilirler. Mezar taşları incelendiğinde tarihi gün-ay-yıl olarak kaydetmenin XIX. yüzyılda yagınlaştığı anlaşılmaktadır. Bazen vefat günü de belirtilir. Kitabelerde kameri aylar için bir kodlama sistemi geliştirilmiştir. Buna göre Muharrem: mim, Safer: şad, Rebiülevvel: ra-elif, Rebiülahir: ra, Cemaziyelevvel: cim-elif, Cemaziyelahir: cim, Receb: be, Şaban: sin, Ramazan: nün, Şevval: lam, Zilkade: zel-elif, Zilhicce: zel harfleriyle remzedilmiştir. Bunun yanında ”evail” ayın ilk on günü için, ”evasıt” ayın ikinci on günü için, “evahir” de ayın son on günü için kullanılan tabirlerdir. “Gurre” ayın ilk günü, “selh de son günü anlamındadır. Osmanlı toplumunda İslami takvim yani kameri-hicri takvim kullanılmaktaydı. Osmanlının son asrına gelene kadar devam eden bu geleneğe son dönemde mali-rumi takvim de ilave olmuştur. “8 R.Evvel 1314 5 Ağustos 1313 Yevmi Pazartesi Örneğinde görüldüğü gibi özellikle son dönem taşlannda hicri tarihin yanına rümi tarihte eklenmiştir. Ebced-rakam birlikte yazılan tarihler genellikle şiir kitabelerde görülür. Ebced de her harfin bir rakamsal değeri vardır. Ebcedle tarih düşürme de yazılan kelimeleri oluşturan harflerin rakamsal olarak toplamı istenilen sayıyı verir. Zor ve hüner gerektiren tarih düşürme yalnız kitabelerde değil aynı zamanda kitap adları, doğum, ölüm günleri ve tarihi olaylarda da kullanılmıştır. Kaynaklar ; Eyüpsultan’da Taşa işlenen Medeniyet , Ömer Faruk Dere , İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayınları.
Gördes Türbeleri
Kayacık’ta bulunan Çatalkaya’da Seyfi Dede yatırı mevcuttur. Bu yatırın dışında Saruhanoğulları döneminden kaldığı ileri sürülen Lale Peder ve Kurt Dede isimli yatırlar bulunmaktadır. Kıranköy’de Hasmel, Tekke, Yaran, Yaldırık, Mutullah yatırlar ı bulunur. İlçeye 12 km. mesafede bulunan Efendili köyünde Yaran Dede yatırı bulunur. İlçeye 16 km. mesafede bulunan Balıklı köyünde Menteş Sultan , yakınlarında Şakir Efendi türbesi bulunmaktadır. İlçeye 25 km. mesafede bulunan Kıymık köyünde Çırpılı yatırları vardır. İlçeye 12 km. mesafede bulunan Bayat ve 20 km. mesafede bulunan Dereçiftlik köylerinde dede mezarları bulunur. İlçeye 20 km. mesafedeki Şeyhyayla köyünde 2001’de türbesi inşa edilen ve köyün kurucusu kabul edilen Şeyh Mehmet’in kabri vardır. Ayrıca, eski Gördes’te ismiyle anılan mezarlıkta medfun bulunan Hüseyini Baba ve Bayram isimli iki yatır olduğu bilinir. Bursalı Mehmed Tahir, Camiü’l Nasayih isimli eserin sahibi olarak tasavvufi şiirler yazan eski şairlerden Hüseyni ile Gördes’te ziyaret edilmekte olan Hüseyni’nin aynı kişi olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu kaydeder “İlahi sensin olan hallak u mevla Ki zatındır münezzeh kadrin ala” Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Sinan Musa Efendi
Manisa – Demirci – sinan camii şerifi Demirci Merkezinde Sinan Camii yanındaki türbesindedir. Zahir ve batın ilimlerinde çok üstün idi. Hayatı düşmanla cihad etmekle geçti. Oğullarıda kendine destek verdiler. Sonunda şehit oldu. Demirci Fatihlerinden olduğu söylenir. Türbesinde kendi kabri dışında sırası ile oğlu Hüseyin , oğlu Tahir , kızı Aişe kızı Şadiye yatmaktadır. Ziyaretcisini karşılarken söylediği Şiir; Sinan ım Sinan Tamamdır Hakka iman Hoş geldin İlban ım İlban Öperim ayaklarının altını Bana inan Türbeye yazılması için bunun Değiştirilmiş hali ; Tamdır bende hakka iman Zahir -u batını Allah için yanan Sözlerim doğrudur bana inan Burada ehli beytim ile ben Sinan ım Sinan Büyük Alim Mücahid Mana eri ve şehid…. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Şeyh İzzeddin Efendi
manisa – demirci – sinan camii şerifinde Şeyh İzzeddin Efendi, Sinan Efendi Camii avlusundaki türbenin önünde sarıklı taşların bulunduğu yerde soldan birinci kabirde yatmakta olup Kadiri tarikatının şeyhlerindendir (öl.1843). İstanbul Beşiktaş semtindeki Yahya Efendi dergahından icazet almıştır Sinan tekkesinde vefatından sonra oğlu Şeyh Hüseyin Efendi (v. 1865), onun vefatıyla da torunu Şeyh Ethem Efendi, ve Şeyh Hüseyin Efendi (v.1916) tekkenin şeyhi olur. Bundan sonra tekkenin işlemediği nakledilir. Halk arasında İzzeddin Efendiyle ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Sındırgı’dan üç kişi şeyh İzzeddin Efendi’nin namını işitirler ve bunu tetkik için ziyaretinde bulunup eğer onda istedikleri kerametleri görürlerse hizmetine girip derviş olmak niyeti ile yola çıkarlar. Yolda gelirken üçü de şeyhten görmek istedikleri kerameti anlatırlar. Birincisi, “biz oraya varınca 13-14 yaşında fidan gibi bir kız kahve tutarsa bu zat büyük velidir”, der. İkincisi, “benim karnım aç arkadaş. Bize yemek ikram ederse”, üçüncüsü ise, “bu kış mevsiminde ve karlı havada dalından yaprağı ile beraber yeni kopmuş üzüm ikram ederse büyük zattır”, der. Onlar Demirci’ye doğru gelirken, şeyh manevi yoldan bu üç şahsın durumlarına ve kendisinden neler beklediklerine vakıf olmuş, bir dervişine eline sepeti alarak Çaylak mevkiindeki bağından bir sepet üzüm getirmesini emretmiştir. Sepetle bağdan üzüm getiren derviş Tenekeli Tekke şeyhlerinden Galip Efendi’dir. Mürid her tarafın karla kaplı olduğu böyle bir kış gününde bağda üzümün olmayacağına ve şeyhin sapıttığına hükmederek kendi kendine söylendiği halde emre itaat ederek bağa gidip asmaların karlarını silkelediğinde, üzümlerin bütün tazelik ve nefasetiyle dallarda sallanmakta olduğunu şaşkınlıkla görür. Gözlerini uğuşturup bir salkım üzüm yiyerek şeyhine teslimiyeti artar. Sepeti üzümle doldurarak döner. Tekkede ise yemekler hazırlanmaktadır. Aradan bir süre geçtikten sonra üç şahıs gelir ve müridler tarafından karşılanırlar. Müridler gelenlere şeyhin kendilerinin geleceğini bildirerek karşılayıp gerekli ağırlamanın yapılmasını emrettiğini söylerler. Bir müddet sonra şeyh gelenleri huzuruna kabul eder. Hal hatır sorduktan sonra 13-14 yaşlarında fidan gibi bir kız hepsine de kahve ikram etmiş ve birincinin dileği olmuştur. Sohbetten sonra yemek yemeğe davet edilince de ikincisi başını önüne eğmek mecburiyetinde kalmıştır. Fakat üçüncü şahıs bu olanları normal karşıladığı için bıyık altından gülmektedir. Yemekten sonra tam sofra kaldırılacağı zaman bir sepet taze üzüm getirilip sininin üzerine dökülünce bu kerametleri o da kabul etmek zorunda kalmış, böylece şeyh İzzeddin Efendi’nin büyüklüğüne kalpleriyle tam manası ile inanıp bu tarikata intisap etmişlerdir. Bu zatların Sinan Efendi Dergahının mihrabının arkasında gömülü olduğu nakledilir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Ahmet Aşkı Efendi
manisa – demirci -marifi tekkesinde Koyunoğlu Tekkesinin arazisinde Mustafa Lütfi Efendi’nin oğlu olup tekkenin şeyhliğini yapmış olan Ahmet Aşki Efendi yatmaktadır. Ahmet Aşki Efendi’nin ölümünden sonra oğlu İlyas Efendi tekkenin şeyhi olur. Ahmet Aşki Efendi Kartal’daki merkezde Şeyh Ali Sabit Efendi’ye sekizbuçuk sene hizmet ederek icazetname alır ve Demirci’ye gelip vazifeye başlar. Marifi şeyhi Seyyit Koyunoğlu Ali Galip Efendi’ye ait bir şahide üzerinde 1914 tarihi bulunmaktadır. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Şeyh Hacı Nuri Efendi
Şeyh Hacı Nuri Efendi, Mevlevi tekkesi şeyhlerinden olup Manisa – Demirci’nin yetiştirdiği mümtaz şahsiyetlerden biridir. Memlekete her hususta büyük fayda ve hizmetleri olur. Demirci’de 1900’lerde birkaç dönem Belediye reisliği yapmış olan Nuri Efendi, çarşı ve sokaklarda mevlevi kıyafeti ile dolaşır, başta sikke, üzerinde de uzun entari ve topuklarına kadar Şam hırkası giyer, yaz kış elinden şemsiyesini bırakmaz. Halktan azami hürmet görür. Kadir geceleri dervişlere ve halka süt ikram etmesiyle meşhurdur. Hacı Nuri Efendi’nin Demirci’de ilk Mevlevi tekkesinin açılışından sonra 70-80 kadar Mevlevi dervişi olur. Vefatından sonra tekkeye başka şeyh gelmez ve tekkelerin kapatılmasına kadar bu böyle devam eder. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi
manisa -demirci ahmet ziyaeddin Gümüşhanevi’hz nin halifesi Kuloğlu Medresesi müderrislerinden ve Kuloğlu Nakşibendi tarikatı tekkesi şeyhlerinden Hacı Mehmet Emin Efendi (1868-1934), Hafız Mehmet Efendi Hoca’nın büyük oğludur. Medreseyi, tekkeyi vaaz hocalığını senelerce idare eder. Devrinde kendisi için ‘Ayaklı Kütüphane’ denmektedir. Her sınıftan halk ve memleket idaresinde söz sahibi olan memurlardan hürmet görür. Sözü, sohbeti dinlenir, güleryüzlü, nüktedan bir zattır. Anlatılır ki, çarşı ve pazara, kasaba alışverişe çıkmaz, bir adamını gönderir, ihtiyaçlarını aldırır. Adama kime aldığını söylememesini de sıkı sıkı tenbih eder. Çünkü, hatırını sayan esnafın kendisine malın en iyi yerinden fazla fazla ve çok az bir fiyatla vermesinden korkar, kul hakkı üzerine geçmesin diye büyük dikkat etmektedir. Hacı Mehmet Emin Efendi’nin Zehra ve Naciye isimlerinde iki kızı ve Mehmet isminde bir oğlu olur. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi bir gece Kuloğlu Camisi’nin batısındaki evinin çardağında yaz gecelerinden birinde zikirle meşgulken büyük kapıdan avluya bir hırsız girer. Ahıra girerek şeyhin kıymetli atını çıkarıp götürmek ister, fakat bir türlü kapıyı bulamaz. Geri dönerek hayvanı bırakır, kapıyı bulur. Tekrar hayvanla çıkmak istediğinde kapıyı yine göremez ve bu hal üç defa tekrar eder. Durumu çardaktan takip eden şeyh efendi hırsıza seslenerek, “oğlum yeter. Daha anlayamadın mı..gel artık Hak yoluna gir.”, der. Ve hırsız ettiğine pişman olup utanarak şeyhin ayaklarına kapanır, af diler, tarikat dairesine girer. Bir diğer menkıbe de, onun kendi şeyhiyle ilgilidir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi, daha İstanbul’da Şeyh Ziyaeddin Gümüşhaneli’nin (1813-1893) dervişi iken bir gün şeyhle beraber camiye giderler. İçeri girmeden önce, şeyh Ziyaeddin Efendi cebinden bir gümüş mecidiye çıkarıp, “Mehmet Emin şunu al”, der. Hacı Emin Efendi parayı alıp cebine koyar, fakat namazda düşüncelere dalarak, “Acaba şeyhimin bana bunu vermekteki maksadı nedir? Bana bir şey mi aldıracaktı”, diye düşünürken namaz biter. Şeyhi ile beraber camiden çıkarlarken şeyh, “Mehmet Emin şu mecidi ver. Daha olmamışsın. Bir mecid namazda seni bu kadar meşgul etmemeliydi”, der. Daha bunun gibi nice ağır imtihanlardan geçtikten sonra, Hacı Mehmed Emin Efendi bu zattan icazet alarak Demirci’nin irşadı ile vazifelendirilmiş ve ölümüne kadar bu vazifeyi yürütmüş ve halkın sonsuz hürmet ve sevgisini kazanmıştır. Hakkında anlatılan bir diğer menkıbe de şöyledir. Simav’ın Yağıllar köyü öteden beri zahir ve batın ilimleri merkezidir. Bir gece Yağıllar Medresesi’nde mana ilminden bir mesele gecenin geç vakitlerine kadar tartışılır. Hocalar işin içinden çıkamayarak dağılıp evlerine yatmaya giderler. Mecliste bulunanlardan Hacı Kara Ahmet oğlu gece uyumaz, atına atlayarak süratle Demirci’ye gelir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi’den meselenin cevabını aldıktan sonra tekrar atına atlayarak Yağıllar’a döner. Sabah namazından sonra gece halledilemeyen mevzu tekrar ortaya atılınca, Kara Ahmet oğlu doğru cevabı verir. Hocalar, bu cevap senin olamaz, diyerek itiraz ederler. “Bunu ancak bu havalide Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi verebilir”, derler. O da olayı anlatır. Hocalar bu zatın ilim uğrundaki fedakarlığından dolayı tebrik ederler. Çok zengin olan Hacı Kara Ahmet oğlu sarı samur kürkünü Hacı Mehmet Emin Efendi’ye hediye etmiş olup şeyh bunu vefatına kadar giymiştir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Sarı Saltuk – Alaşehir
manisa – alaşehir – yeşilyurt İlçeye 15 km. mesafede bulunan Yeşilyurt beldesinde her yıl ‘Sarı Saltuk ve Türk Büyüklerini Anma Etkinlikleri’ gerçekleştirilir İlahiler eşliğinde türbe ziyareti yapılır. Sarı Saltuk’un türbesi başında okunan Kur’an-ı Kerim’den ve edilen duaların ardından tören alanına gidilir. Sarı Saltuk Anadolu ve Balkanların Türkleşip müslümanlaşmasındaki etkisiyle adı etrafında menkıbeler oluşmuş bir alperendir Sünni ve Alevi çevrelerce farklı yönleriyle benimsenmiş olan Sarı Saltuk’un tarihi kimliği mitolojik kimliğinin gölgesinde kalır. Hakkında kaleme alınmış olan eserlerin en müstakil olanı, Cem Sultan’ın, onun türbesini ziyaret edip menakıbını dinledikten sonra Ebu’l Hayr Rumi’ye yazdırdığı Saltukname’dir. Hayatının 1297’ye kadar olan dönemi tarihi bilgilerle kısmen irtibatlandırılabilirse de, 1263’ten öncesine ait bilgiler muğlaktır. Hacı Bektaşi Veli’nin halifelerinden olan Sarı Saltuk’un Anadolu ve Balkanlar’da çok sayıda türbe ve makamı bulunmaktadır. Bu türbelerin bazıları Müslümanların yanı sıra Hristiyanlarca da kutsal kabul edilmektedir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Yatağan Köyü Türbeleri
Ahmet Rumi Akhisari
manisa -akhisar – uzuntaş mezarlığında Kıbrıs’ta hıristiyan bir aileden dünyaya geldi ve Osmanlılar’ın Kıbrıs’ı fethinden sonra ihtida etti. Dımaşk ve İstanbul’daki âlimlerden ders aldı. Batı Anadolu’da Saruhan sancağının kazası Akhisar şehrinde resmî bir görev kabul etmeden ömrünün sonuna kadar ders verip eser yazdı ve aynı şehirde vefat etti. Kâtib Çelebi, vefat tarihini kendi öğrencisi olan Akhisârî’nin oğluna dayanarak belirlediği için (Süllemü’l-vüṣûl, I, 273) diğer kaynaklarda verilen tarihlere göre daha sağlam olmalıdır. Bazı çalışmalarda Bosnalı âlim Hasan Kâfî Akhisârî ile (ö. 1024/1615) karıştırılan Ahmed-i Rûmî’nin Akhisar’daki Uzuntaş Mezarlığı’na defnedildiği kaydedilir. Bağdatlı İsmâil Paşa (Hediyyetü’l-ʿârifin, I, 157) ve diğer bir kısım müelliflerin Akhisârî’yi Halvetî şeyhi diye tanıtmaları onun Mecâlisü’l-ebrâr’da Halvetîliğe yaptığı sert eleştirilerle çelişmektedir. Tasavvufla ilişkisi ne şekilde olursa olsun eserinde yer alan bütün konular öncelikle şahsî takvâ ve zühd hayatı, ticarî dürüstlük gibi meseleler olup bunların idarî, siyasî veya askerî alanlarla ilgisi bulunmamaktadır. Bu sebeple onun Mecâlisü’l-ebrâr’ı herhangi bir sultana, şehzadeye veya bir yöneticiye hitap etmekten çok Osmanlı tüccar, ulemâ ve hizmet erbabına yönelik olarak kaleme alınmıştır. Aslında Akhisârî’nin, XVI ve XVII. yüzyıllarda İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye’den etkilenen Osmanlı yenilikçi hareketiyle bağlantılı olduğunu söylemek mümkündür. Öncelikle Reddü’l-ḳabriyye adlı eserinde ve Mecâlis’in on yedinci bölümünde açıkça İbn Kayyim’e ve onun üstadına atıfta bulunmakta, kabirlerin yüceltilmesini reddeden eserlerinden nakiller yapmaktadır. Bunun dışında Akhisârî, klasik dönem Osmanlı ıslahatçılığının en önemli temsilcisi sayılan Birgivî Mehmed Efendi’nin Dürrü’l-yetîm fi’t-tecvîd’ine yazdığı şerhte ondan övgüyle söz etmektedir. Kütüphanelerdeki birçok risâle mecmuasında Birgivî’nin Vasiyetnâme’siyle Kadızâde Mehmed Efendi’nin Risâle ve Akhisârî’nin Risâle fi’l-akāid adlı eserlerinin bir arada ciltlenmiş olması, söz konusu eserlerin o dönemde birbirini tamamlayan metinler şeklinde algılandığını göstermektedir. Akhisârî’nin Mecâlisü’l-ebrâr’ında ve diğer eserlerinde yer alan birçok bölüm daha çok bid‘atlar, iyiliğe yönlendirip kötülükten sakındırma, regāib ve berât namazları, zikir, cuma hutbelerindeki dualar, cemaatle kılınan namazlardan sonraki tokalaşma, sûfî âyin ve semâ törenleriyle tütün kullanımı gibi konular hakkındadır. Bütün bunlar Kadızâdeliler’le tarikat ehli arasında geçen tartışmaların konusu olup Kâtib Çelebi’nin Mîzânü’l-hakk’ında ele alınmış, Akhisârî de bu konularda çoğunlukla katı ve yasakçı bir tutum sergilemiştir. Akhisârî’nin kendisinden sonraki Osmanlı toplumu üzerinde bıraktığı tesirler henüz ortaya çıkarılmamıştır. Buna karşılık onun bilhassa Mecâlisü’l-ebrâr’ının Hint alt kıtasını oldukça etkilediği söylenebilir. 1850 yılı civarında bu eserden yapılan uzun alıntılar Takıyyüddin İbn Teymiyye’nin İḳtiḍâʾü’ṣ-ṣırâṭi’l-müstaḳīm ve İbn Kayyim el-Cevziyye’nin İġās̱etü’l-lehfân adlı eserlerinden çeşitli bölümlerle birlikte, Hindu inançlarına reddiye olarak Farsça yazılan ve yanlışlıkla Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’ye nisbet edilen el-Belâġu’l-mübîn başlıklı eserde yer almıştır. Daha sonra Akhisârî’nin eserinin Urduca çevirileri de yapılmıştır. Kaynaklar ; İslam Ansiklopedi
Akhisar Türbeleri
Sinaneddin-i Yusuf Bini Pir Ahmet Sinaneddin-i Yusuf Bini Pir Ahmet, günümüzde Aynalı Camii diye bilinen camiinin asıl kurucusu ve asıl vakıfıdır. Caminin eski adı Sinan Kadı Efendi Camii’dir. Fetihten sonra Akhisar’da yapılan ilk camii olma özelliği taşıyan Köhne (köfünlü) Cami’nin avlusunda mezarı bulunmaktadır. Bağdatlı Oğlu Şeyh Hacı Mustafa Efendi Bağdatlı Oğlu Şeyh Hacı Mustafa Efendi, Rufai Tarikatı şeyhlerinden olan bilgin bir kişidir. Ulucami mahallesindeki bir binayı tekke ve mescit olarak kullanmışlardır. 1895 yılında vefat eden Hacı Mustafa Efendi çarşıda dört dükkan vakfeder. Kömürcülü Müderris Hacı Bekir Efendi, Nakşi ve Uşaki tarikatına bağlı olup kendi köyünde vefat etmişve ilçeye 45 km. mesafede bulunan Kömürcü köyü camii bahçesine defnedilmiştir. Abdil Musa Türbesi İlçeye 30 km. mesafede bulunan Sırtköy’de vatani göreve gönderilen gençler için köyün çıkışında bulunan ve türbe adı verilen yerde (burası muhtemelen Abdil Musa kabridir) bütün köyün katılımıyla asker duası yapılarak gönderilir. Musaca Dede İlçeye 17 km. mesafede bulunan Musaca köyünde Halife Sultan ismiyle de anılan Musaca Dede yatırı bulunur. Sindel Baba İlçenin Palamut bucağına bağlı bir Avşar köyü olan yerleşim yerinin, ismini Sindel Baba isimli Çökekli Dede’den aldığı ileri sürülür. Sindel Baba’nın bugün dağılmış olan Çökek köyünde bir zaviyesinin olduğu söylenir. Burada dört türbe olup her sene belirli zamanlarda her türbeye ayrı ayrı hayırlar yapılır. Lokma dökülür halka dağıtılır, gözleme yapılır, çorba pişirilir. Ahsen Dede İlçeye 27 km. mesafede bulunan Doğankaya (Görenez) ile Sarnıç köyleri arasındaki bir tepe üzerinde türbesi bulunan Ahsen Dede önce Görenez köyüne gelir107 . Bir süre sonra köyden ayrılarak dağa çekilir ve burada münzevi bir hayat yaşar. Vefat ettiğinde buraya defnedilir. Anlatılır ki, burada kimsesiz ve garip kaldığından başka yerlerden gelen ziyaretçiler, Görenez‘in adı göremez derler. Çünkü o köyden bu zatı bilen yoktur. Nihayet o zamanın insanlarının torunları bir zatın delalet ve işaretiyle bu merhum ve muhterem zatı bulurlar ve büyük külfetlerle 1995 senesinde bir türbe yapıp ziyarete açarlar. Sami Efendi Horasan’ın Şanlıdere köyünde medfun bulunan merhum Hacı Hafız Kamil Efendi 500 sene evvel kardeşi Selim Efendi ile Sami Efendiyi bu bölgeye irşad için gönderir. Sami Efendi ağabeyinden on yaş küçüktür ve 59 yaşında vefat etmiştir. Maa Adem köyüne yerleşmişlerdir. Sonradan galatlaşmış olan Mandam köyünün asıl ismi Maa Adem’dir. Görenez köyünde medfun bulunan Seyit Ahmet Efendi ile amca çocuklarıdır. Annelerinin adı Ayşe-i Kebire’dir. Sami Efendi 23 yaşında aynı köyden Hüseyin Efendi’nin kızı Ayşe ile evlenmiştir. Sami Efendi o köyün damadı olduğundan köylülerin isteğiyle 26 yaşında ilçeye 13 km. mesafede bulunan Yenice köyüne yerleşir. Köyde birçok müridi olup Nakşi-Kadiri yoluyla halkı irşad etmiştir. Seyit Ahmet Türbesi Saruhanoğulları döneminde yaşadığı düşünülen Seyit Ahmet’in sonradan türbe haline getirilen kabri Akhisar’ın batısında yer almaktadır. Türbenin çevresi, fakat özellikle kuzeyindeki mezarlık sahasında yer alan çok sayıdaki arkeolojik kalıntı daha çok Hellenistik, Roma ve kısmen Bizans dönemlerine aittir. Saruhanbeyliği kurulduğu sıralarda, Seyit Ahmet Hazretleri etrafındaki mücahitlerle birlikte bu beldeye yerleşir. Seyit Ahmet Baba Vakfı ile Medresesi zaviyesi, tekkesi mevcut olduğu Vakıflar Genel Müdürlüğünde tescil edilmiş vaziyettedir. Akhisar’ın en eski mezarlığı, müslümanların ilk defnedildiği yer olan, buradaki yerleşim yeri 1170’lerden başlar. Saruhanbeyliği kurulduktan sonra da buraları tamamen müslümanların hakimiyetine geçer. Aşağı yukarı son 50 yıl terkedilmiş durumdayken, ileride yine bu mezarlığın, devamlı kabristan olarak kalabilmesi için, 17 bin metre kare alan, tamamen koruma altına alınır, etrafı tellerle ve direklerle çevrilir. 500 tane selvi dikilir ve Seyit Ahmet’in türbesi de yeniden restore edilir. Mescidi, türbesi, mutfağı, yemekhanesi, kadın ve erkeklerin ayrı ayrı abdest alma yerleri ile beraber tamamen yenilenir. Türbe etrafında bulunan koridorlar özenerek yapılır. Burada dileyenler mevlüd okutur, kelimeyi tevhid’ ler çekilir. Seyit Ahmet Baba vakfı binlerce dönüm arazisi olan bir vakıftır.
Karaca Ahmet Türbesi – Akhisar
Manisa – Akhisar – Akhisar – Karaköy’de Akhisar-Sındırgı karayolunun 14. kilometresindeki Karaköy’ün güneyinde çamlarla kaplı bir tepede yer alan Karaca Ahmet’in türbesi yer alır . Karaca Ahmet’in mezarı, köyün mezarlığının bir hayli uzağındadır. Gerçi türbenin güneybatı tarafındaki fundalıklar arasında eski bir mezarlık bulunmaktadır, ama bu mezar bu gün tamamen fundalıkların altında kalmıştır. Türbenin yakın zamanda yapıldığı, kullanılan malzemeden anlaşılmaktadır. Türbenin içerisindeki tek mezar Karaca Ahmet’e aittir. Türbede ve Karaca Ahmet’in mezarında herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Mezarın uzunluğu normal bir mezarın uzunluğundan fazladır. Altı adım (yaklaşık 4.5 metre) uzunluğundaki mezarın üzerindeki betonun da yakın tarihlerde döküldüğü görülmektedir. Beton mezarın üzeri yeşil örtülerle kaplanmıştır. Mezarın baş kısmında insan başı şeklinde bir taş bulunmaktadır. Bu taşa da yeşil örtü örtülmüş, taşın üzerine geçirilen beyaz bir tesbihle bu örtü tutturulmuştur. Mezarın baş tarafına gelen yerde yaklaşık otuz santim derinliğinde iki delik bulunmaktadır. Bu deliklerin hemen yanında ise üç su testisi durmaktadır. Bu delikler dışında türbenin tabanı tamamen halıyla kaplanmıştır. Türbenin güneydoğu kısmında sonradan yapıldığı belli olan bir cami ve türbenin giriş kapısının hemen karşısında da bir şadırvan bulunmaktadır. Türbenin kuzey tarafında ise üzeri kiremitle kaplı odalar vardır. Eskiden türbenin bir külliye halinde olduğu anlaşılıyor. Ancak, zamanla bu külliye tahrip olmuş, harabe haline gelmiştir. Türbenin l950’li yıllardaki halini tasvir eden Müderrisoğlu, kerpiçten inşa edilen türbenin etrafında hiçbir bina olmadığını, yalnız türbenin doğusunda ve hemen yakınında bir çeşme ile bina enkazı olduğunu yazmaktadır. Geçen zaman içerisinde Karaköy halkı türbeye sahip çıkmışlar ve güçlerinin yettiğince türbeyi onarmışlardır. Vaktiyle buradaki bina kalıntıları aslına uygun olmasa da yeniden inşa edilerek kullanılır hale getirilmiştir. Yapılan onarımlar sırasında türbenin giriş kapısının yeri de değiştirilmiştir. Bu gün türbenin kapısı doğuya bakmaktadır. Ancak, türbenin kuzeye bakan duvarındaki basamaklardan ve taşlardan, eskiden türbenin girişinin kuzeyden olduğu anlaşılmaktadır. Karaca Ahmet türbesinin Karaköy ve çevre çiftçiler için önemi pek fazladır. Köylüler, Karaca Ahmet’in kendilerini tehlikelerden, afetlerden koruduğuna inanmaktadır. Ekim ayında mahsul kaldırıldıktan sonra köylüler ovadan köylerine inmektedirler. Köylerine gelen çiftçilerin ilk yaptıkları iş Dede olarak adlandırdıkları Karaca Ahmet’in türbesini ziyaret etmek, türbede kurbanlar keserek etlerini dağıtmak ve çeşitli hayırlar yapmaktır. Karaköylüler, türbe ziyaretlerini genellikle cuma günleri yapmaktadır. Adağı olan, dileği olan köylüler cuma günleri namazdan sonra Karaca Ahmet’in türbesini ziyaret ederek, adakta bulunmaktadır. Dışarıdan gelenler ise ziyaretlerini daha çok pazar günleri yapmaktadır. Türbedeki adak adama, dilek dileme çeşitli ibadet şekillerine bağlanmıştır. Adakta bulunacak kişiler türbede iki rekât namaz kılıp, “Karaca Ahmet’in yüzü suyu hürmetine!”,diyerek adakta bulunmaktadır. Dileğinin yerine gelmesinden sonra kişi tekrar türbeye gelip iki rekat şükür namazı kılıp yanında getirdiği kurbanı burada kestirmektedir. Adak kurbanı kestiren kişi kurbanın ancak sağ böbreğini yiyebilir. Girişeceği bir işin hayırlı olup olmadığını öğrenmek isteyen kişiler ise türbede yine iki rekât namaz kıldıktan sonra türbenin içindeki tespihlerden birini imamesinden tutarak aşağıya sarkıtmakta, serbest kalan tesbihin sağa dönmesi halinde bu işin hayırlı olacağını; sola dönmesi halinde ise bu işin hayırlı olmayacağına hükmedilmektedir. Bu inanışlardan başka, türbede mum yakmak, çevredeki ağaçlara bez bağlamak gibi davranışlar da görülmektedir. Mezarın baş tarafındaki mum kalıntıları ve türbenin batısındaki ağaçlara bağlanmış bezler, bu inanışların yaygın olarak yaşadığını gösterir. Çocuğu olmayan kadınlar, türbe ziyaretinde çocuk sahibi olmak için dilekte bulunduktan sonra ellerini mezarın başucundaki deliklerden birine sokmakta ve delikten eline geçirdiği taşı, toprağı, kumu, tahta parçasını yutmaktadır. Bazen delikten böcek yakalayan kadınların bu böceği yuttukları bile anlatılır. Yutulan bu nesnenin doğacak çocuğun alnında şekilleneceğine inanılır. İnanışa göre, türbenin içinden, çevresinden, türbenin yakınındaki ormandan bir şey alıp götürmek kişiye zarar vermektedir. Ağaçlardan bir dal bile koparıp götürmek insanın başına dert açabilmektedir. Adağı yerine gelen kişi türbede adak kurbanını kestiğinde kurbanın etini de evine götürememektedir. Bunun için bir uyarı yazısı türbenin girişine asılmıştır. Kesilen kurbanın derisi ise türbede görevli kasaba kalmaktadır. Köyün adı, bu velînin adından gelmektedir. Akhisar ve çevresinde Karaköy Dedesi olarak bilinen Karaca Ahmet’in türbesi, sadece bu çevrenin değil bütün Batı Anadolu’nun önemli ziyaret yerlerinden biridir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Sadi Tarikatı Şeyhi Aziz Efendi
Sadi Tarikatı şeyhi Azîz Efendi, Şeyh Vehbi Efendi’nin mahdumudur 1862’de dünyaya gelmiştir. Pederinden hilâfet aldıktan sonra, Akhisâr’da bir dergâh ihyâ ederek, orada pek çok seneler meşîhatte bulunur. 1911 senesinde vefât edince, vasiyeti mûcibince oradaki kabristâna defn edilir. Hâfız Muhyiddîn Efendi de, bu zâtın dergâhında medfûndur Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Manisa Merkez Türbeleri
Vak Vak Sultan Türbesi Vak Vak Sultan Türbesi’nin Kadirî dergâhı olduğu rivayet edilmektedir. “Camii Kebir Mahallesi yakınında, Seyyid Hoca mahallesinde, Bizans’ın sur haricine muttasıl kısmında Vakvak Sultan türbesi vardır. Bu türbenin avlu kapısı caddeye nâzırdır. İçeriye girildiği vakit ufak bir avlu göze çarpar. Türbeye muttasıl ufak bir mescidin kubbe ile örtülü olduğu görülür. Vakvak Sultan’ın aldığı garip unvan hakkında şunlar nakledilir. Manisa Selçukîler tarafından istila olunurken Vakvak Sultan askerî kumandan idi. Bizans askeri firar ile arkalarına bakmayacak derecede inkisar-ı hayale, zaaf-ı mânevîye duçar olmuştu. Vak Vak Sultan; Bizans maneviyatının zaafına hayret ederek, -Bak, Bak! diyerek şaşkınlığını gizleyememişti. Bilahare bu cümle tahrifen ‘vak vak’ demekle Vak Vak Sultan unvanı bir an’ane şeklinde intikal eylemiştir. Bugün türbenin altındaki yol üzerinde Vak Vak Çeşmesi ismiyle bir çeşme bulunmaktadır. Yirmiiki Sultan Türbesi Anafartalar Mahallesi Konuk Sokakta yer alan Yirmi İki Sultan Türbesi’nin kitabesi yoktur. Bu bakımdan yapımı ile ilgili bazı çelişkiler bulunmaktadır. Bazı kaynaklar türbeyi XVI. yüzyıla tarihlendirmektedir. Beyazıt oğlu Şehinşah tarafından yaptırılmış olduğu kabul edilir. Bununla beraber Sultan II. Mahmut (1808- 1839) zamanında yapıldığı da ileri sürülmektedir. Manisa’da ölen 22 Osmanlı Sultanı için bu türbenin yapılmış olduğu kabul edilir. Kültür Bakanlığı envanterine kayıtlı olan türbede, 1886 yılında yaptırılan bir onarım sırasında, sıva üzerine yaptırılan peyzaj ve kalem işi süslemeler, yakın bir tarihte Vakıflar Genel Müdürlüğünce yaptırılan restorasyonda kaldırılmış, kurşun kaplama yerine kubbeye şap işlemi uygulanmıştır. Kesme taştan sekizgen planlı türbenin üzeri kubbe ile örtülmüştür. Giriş ve mihrap duvarı dışında kalan duvarlara birer pencere açılmıştır. Kuzey yönünden içeriye girilen yuvarlak taş kemerli kapısı bulunmaktadır. Türbe içerisinde dışarı taşkın olmayan basit, yuvarlak bir mihrap yer alır. İçeride sekizi kavuklu olmak üzere yirmi iki sanduka bulunmaktadır. Türbenin yanında daha önce bulunduğu söylenen cami Manisa yangını sırasında yanmış, sonra da onarılmayıp yıktırılmıştır. Attar Hoca Attar Hoca’nın kabri, karaköy semtinde bulunan ve 1480’de yaptırılmış olan Attar Hoca Camii’nin son cemaat mahallinde, minarenin yanındadır Eyne Gazi Mahallesinde daha sonraları Attar Ece (Hoca) tarafından bir cami yaptırılmasıyla mahalleye Attar Ece adı verilir. Attar Hoca’nın Saruhanoğulları devrinde yaşamış olan Revak Sultan’ın kardeşi olduğu ileri sürülür Kaynaklardan Attar Hoca’nın testicilik yaptığı ve dükkânının da şimdiki Karaköy Kur’ân Kursu’nun bulunduğu yerde olduğunu öğreniyoruz. Attar Hoca’ya ait şöyle bir menkıbe anlatılmaktadır: “Adamın biri bir gün Attar Ece’nin bir testisini kırar. Sonraki bir gün yine gelir ve bir testisini daha kırar. Üçüncü de yine kasten testisini kırmaya geldiğinde Attar Ece bu şahsı yakalar ve, “senin Hızır olduğunu herkese söylerim”, der. Hızır (a.s.), “Ne olur söyleme” der. Attar Ece de, “ o zaman günde bir vakit namazı bu camide kılar isen söylemem” der. O günden beri Hızır (a.s.)’ın bu camide hergün bir vakit namaza geldiğine inanılmaktadır. Cami yapılacağı zaman, vakıfın cami alanının geniş tutulmasını istemiş olduğu, bunun sebebini soranlara da, “gün gelecek burada çocuklar oynayacak” diyerek, ileride bir gün burada bir Kur’ân kursunun yapılacağına işaret etmiş olduğu anlatılır. Terzi Ahmet Dede Türbesi Peker Mahallesi Adalet Sokak’ta yol kenarında bir bahçe içine alınmış bulunan Terzi Ahmet Dede Türbesi, kare planlı kübik bir yapıdır. Doğu cephesindeki dikdörtgen formlu kapıya giriş sağlanmış, kiremit örtülü kubbe bingisi olarak pandantif kullanılmıştır. Yedi Kızlar Türbesi Dere Mahallesi’nde Çaybaşı Deresi’nin yakınında bir çıkmaz sokak içerisinde bulunan Yedi Kızlar Türbesi’ne bu isim halk tarafından yakıştırılmış ve burası XIV. yüzyıldan bu yana bir ziyaretgâh olmuştur. Günümüzde genç yaşta ölen kız ve gelinlerin çeyiz ve duvaklarından bazı parçalar sandukaların üzerine örtülmektedir. Türbede gömülü olan kişilerin kim oldukları bilinmemekle beraber Saruhanoğulları’nın eşlerinin burada yattığı, ön sıradaki sandukanın Gülgün Hatun’a ait olduğu sanılmaktadır. Türbe yontma taş ve moloz karışımı bir duvar işçiliği göstermektedir. Türbenin önünde kubbeli bir giriş sahanlığı bulunmaktadır. Türbe kare planlı olup üzeri çatı ile örtülüdür. İç mekan biri kapı üzerinde diğerleri de kuzey, güney ve batı yönlerinde yer alan birer pencere ile aydınlatılmıştır. Türbe içerisinde ön sırada üç, arka sırada da dört tane olmak üzere toplam yedi sanduka bulunmaktadır. Bugün yapı restore edilmiş olup ziyarete açıktır. Tezveren Dede Türbesi Tezveren Dede’nin on yedinci yüzyılda yaşadığı kabul edilir. Türbesi, Ege mahallesinde Sevinç Sokağı’nın ortasında olup günümüzde ziyarete açıktır. Yapının bulunduğu yerde vaktiyle bir zaviye ve bir de mescit bulunduğu ileri sürülür. Fakat her iki eser de günümüze ulaşamamıştır. Vaktiyle bu alanda geniş bir mezarlık bulunuyor ve Osmanlı döneminde türbenin bulunduğu yer Terzioğlu Mahallesi olarak tanınıyordu. Türbe kare planlı, kesme ve moloz olup üzeri kiremitli bir çatı ile örtülmüştür. Çeşitli dönemlerde onarılmış, üslubundan kısmen de olsa uzaklaşmıştır. Kaynaklarda Tezveren Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgiye rastlanmaz. 1639 yılına tarihlenen türbenin girişi batı yönünde olup duvarlarında vaktiyle birer pencere bulunuyordu. Ancak bu pencereler sonraki dönemlerde örülerek kapatılmıştır. Arap Dede Türbesi Şehitler Mahallesi Kamil Su Caddesi No:27’de XIX. Yüzyıla tarihlenen Arap Dede türbesi mimari bakımdan bir değeri olmadığı için konut olarak kullanılmaktadır. Konutun dar avlusunun güney tarafındaki kareye yakın planlı üstü kapalı mekan, türbe olarak düzenlenmiştir. Arap Dede Türbesi (Arap Abdullah Dede) adıyla anılan türbenin 30-40 sene evveline kadar üstü açık ve yakın çevresinde yapılar olmayan bir anonim mezar (yatır) olduğu öğrenilmiştir. Türbe günümüzde metruk haldeki evlerin arasında kalmıştır. Sokağa cephesi bulunmamaktadır. Saruhan Bey türbesi Sultan Camisinin karşısında ve Muradiye külliyesinin batısındaki meydanda yer alan türbenin Saruhan Bey’e ait olduğu ileri sürülür. Bu türbenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Kuzey yönündeki giriş kapısı üzerinde kitabe yeri bulunuyorsa da kitabe günümüze gelememiştir. Beyliğin kurucusu olan Saruhan Bey’in 1345-1346 yılında öldüğü dikkate alınırsa, türbenin de XIV. yüzyıl ortalarında, torunu İshak Bey tarafından yaptırılmış olduğu kabul edilebilir. Yörükoğlu, türbe hakkında şunları kaydeder “Mamafih bu türbeye yalnız kendisi değil, oğullarından İlyas, Süleyman ve Hızır Şah Beyler de defnedilmiştir. Türbenin bulunduğu mahalleye “Körhâne” tesmiyesi; Fâtih’in hocası Molla Hüsrev’in bu mahalde ikamet etmesinden, “Gûrânî mahalle”sinin tahrîf edilmesinden neş’et etmiştir.” Türbe kaba yontma taş, tuğla ve çevredeki antik yapılardan toplanmış olan devşirme malzeme ile yapılmıştır. Dikdörtgen planlı türbenin kuzey yönünde giriş kapısı yer alır. Kapının iki yanındaki birer küçük pencere açıklıkları tuğla örgülü, yuvarlak sağır kemerlerle çevrilmiştir. Giriş kapısını ve bu pencerelerin bütününü, cephenin tümüne hakim tuğla örgülü sivri bir kemer çevirmektedir. Girişteki sivri tonoz örtülü bölüm ile kubbeli lahdin bulunduğu bölüm birbirlerinden mimari bir eleman ile ayrılmamıştır. Ancak lahit odası ön mekândan daha geniş ve yüksek tutulmuş olup üst örtüde de bir farklılık göze çarpmaktadır. Lahdin bulunduğu odanın doğu duvarında açılmış kapının türbenin başka bir yapı ile bağlantısı olduğunu göstermektedir. Bu konuda araştırma yapan İlhami Bilgin, “Buradaki duvar izlerinin türbeye bitişik bir yapının varlığından başka, türbe ile ek yapının, inşa edilirken birlikte planlanıp yapılmadıklarını; türbenin inşasından sonraki bir tarihte yapılan ek yapıyla türbe arasındaki bağlantıyı sağlamak üzere türbenin doğu pencerelerinden birinin kapı haline dönüştürüldüğü” sonucunu çıkarmaktadır. Buradaki ek binanın ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı da bilinmemektedir. Türbenin altında bir mumyalık kısmı bulunmaktadır. Ayrıca üzeri de tromplu bir kubbe ile örtülmüştür. Girişin iki yanındaki pencereler dışında diğer üç kenarında ikişer düz lentolu pencere bulunmaktadır. Ancak türbe birkaç kez onarım geçirdiğinden bu pencerelerin orijinal olup olmadıkları da tartışmalıdır. Türbe 1974 yılında onarılmış olup yanındaki meydana Manisa Ticaret Odası tarafından Saruhan Bey’in heykeli dikilmiştir. Saruhan Bey tarafından fethedilişi gününün 1313 yılının Regaip Kandiline tesadüf etmesi sebebiyle, o günden günümüze Regaip Kandili ile Manisa’nın fethinin birlikte kutlanması gelenek haline gelmiştir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma