Ankara'da Ziyaret Edilecek Türbeler
Ankara bölgesinde 70 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.
Tüm Noktalar (70)
Dr. Münir Derman Hz.
Ankara – yeni mahelle memlik köyü Doğumu ve Ailesi Hüseyin Münir Derman , 1910 yılında Trabzon‘da dünyaya geldi. Babası Ahmet Rasim Efendi, annesi Şehvar Hatun‘dur. Annesi Gümüşhane‘de, babası Vakfıkebir‘de doğmuştur. Şehvar Hatun‘un annesi Pembe Hatun, babası Uzun Mehmet Efendi‘dir. Ahmet Rasim Efendi‘nin annesi Kafkasya‘dan Cevahir, babası Buhara‘dan Hacı Ali Efendi‘dir. Münir Derman‘ın anne tarafından büyük annesi Gül Hatun “Evliya Kadın” olarak bilinmektedir. Gümüşhane‘nin Hedre Köyü‘nde türbesi vardır. Yine anne tarafından şeceresi “Uçan Şeyh” diye tanınan Ahmet Ziyâeddin Gümüşhânevî Hazretlerine kadar uzanmaktadır. Nazım ve Nuriye isimli iki kardeşi kendisi doğmadan, ağabeyi Hasan Kazım ise 47 yaşında vefât etmişlerdir. Münir Derman ‘ın harikuladeliklerle dolu hayâtı Trabzon‘da başlamaktadır. Rus işgali nedeniyle oradan geçip Gümüşhane‘ye yerleşmişler. Daha sonra burası da Rus işgaline uğrayınca tekrar işgalden kurtulan Trabzon‘a göç etmişlerdir. Burada ne kadar kaldıkları bilinmemektedir. Derman Hoca bu göç macerasını şöyle anlatıyor: “Hedre‘den muhacir çıktık…Kafile hâlinde yürüyerek…Nereden geçtik…Nerede konakladık…Hatırlamıyorum…Ankara‘ya kadar geldik… Bentderesi denen semtte küçük bir evde oturduk…Pembe Ninem Ankara‘da Hakk‘a göçtü….” “Hacı Bayram-ı Velî türbesi yanındaki mezarlığa defnedildi. Sonraları o mezarlık kaldırıldı. Rahmetli dayım, annesi ninemin kabrini toprak ve kemikleriyle aldı. Hedre köyüne götürerek büyük ninesi Evliya Kadın‘ın yanına defnettirmişti. Dayım o zaman Gümüşhane mebusu idi.” Eğitim Hayâtı Münir Derman, öğrenimine babasının yazdırdığı, Fransız kolejinde başlamıştır. Burada Fransızca‘ yı en iyi şekilde öğrenmiştir. Aynı zamanda rahibin oğlu olan arkadaşı sayesinde Rusça‘ yı da hazinesine katmıştır. Liseyi bitirdikten sonra devletin açtığı burs sınavına katılmıştır. Bu burs sınavında şöyle bir hatırası olmuştur: “Bu sınavda Atatürk sözlü olarak şöyle bir soru yöneltmiştir. “Napolyon kimdir, Atatürk Kimdir ?” bu soruya sadece Münir Derman doğru cevap vermiş. Cevabı ise şöyle olmuş. “Atatürk Halifeliği kaldırıp cumhuriyeti kuran, Napolyon ise cumhuriyeti kaldırıp krallığı kuran kimsedir.” Bu cevap Atatürk‘ün çok hoşuna gitmiş, Münir Derman‘ın saçını okşamış. Derman Hoca bu devlet bursu ile tahsil hayâtının büyük bölümünü Fransa‘da geçirmiştir. Burada felsefe bilimleri ve Psikoloji bölümlerini okumuştur.” Fransa dönüşünde Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Fransızca başta olmak üzere dersler verdi. Münir Derman 22 yaşlarında İstanbul‘da tıp fakültesine başlar. Orayı da bitirir, doktor olur. Yine tahsil hayâtı devam eder. Bir tanıdığı vasıtasıyla Suudi Arabistan‘a gider. Kral‘ın saray doktorları arasına girer. Arabistan‘da iken aynı zamanda Mısır‘ daki Ezher Üniversitesine kaydını yaptırır. Hem doktorluk yapar hem de Mısır‘daki Ezher‘e devam eder. Dışarıdan derslere hazırlanır. Ve imtihanlarına girmek sûretiyle Ezher Üniversitesini de bitirir. Suudi Arabistan‘dan döner. Türkiye‘ye döndükten sonra hükümet tabibi olarak Ağrı‘nın Eleşkirt ilçesinde görevlendirilir. Şark hizmetini Eleşkirt‘te bitirir. Daha sonra Bilecik‘in Bozhöyük ilçesi hükümet tabipliğine naklen tayini yapılır. Evliliği ve Çocukları Annesi Şehvar Hatun ile otururlarken İstanbul‘da, müfettiş olan dayısının kızı Cahide Hanım vardı. Annesi “Sana onu almak istiyorum” der. İstanbul‘ a giderler, dayısının kızını isterler ve Cahide Hanım‘la evlenir. Cahide Hanımı Bozhöyük‘ e gelin getirirler. O artık evlenmiştir. Annesi ve hanımıyla birlikte aynı evde otururlar. Bu arada bir kız çocukları dünyaya gelir. Adını Ayşin koyarlar. Kendileri mesai haricinde muayenehane açmaz. Aldıkları maaşla kıt kanaat geçinmeye çalışırlar. Bu arada Münir Derman Hz.lerinin kızı Ayşin Hanım büyür, Fransız kolejini bitirir ve evlenip İstanbul‘ a gider. Bu evlilikten bir kızları dünyaya gelir. Adını Gülbanu koyarlar. Gülbanu da büyür. Ankara kolejini bitirir ve bu arada Ayşin Hanımefendi birinci eşinden ayrılır. İkinci bir evlilik daha yapar. İkinci evliliğinden de iki kızı dünyaya gelir. Münir Derman Hz.leri torunlarının isimlerini bizzat kendileri koyar. Feryal ve İsra. Yetişmelerinde büyük anneleri olan Cahide Hanım Efendinin büyük rolleri olmuştur. Münir Derman eşi ile ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Çileli insanların mânevî yönleri kuvvetli olur. Yengeniz de çok çileli birisidir. Onun için o evliya bir kadındır. Yengenize hürmet edin, onun duasını alın.” Yaptığı Görevler Üniversitede-Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi- dersler veren Münir Derman Hoca , doktorluk mesleğine ilk olarak sağlık bakanlığı nezdinde gönderildiği-Ağrı, Doğubayazıt, Eleşkirt- şark hizmetiyle başlar. Evlendikten sonra ikinci görev yeri olan Eskişehir‘e yerleşmiştir. Eskişehir‘de genel cerrâhi dalında doktorluğa devam etmiş ve buradan emekli olmuştur. Bu dönemlerin hangi tarihte başlayıp bittiği bilinmemekle beraber bir dönemde Talal isminde tıp fakültesinden çok samimi olduğu arkadaşının vasıtasıyla Arabistan‘da çalışmıştır. Yedi yıl kadar Kral‘ın doktorluğunu yapmıştır. Bu dönemle ilgili bâzı hatıraları vardır. Hücreyi Saadet‘e sadece bir defa çok ısrar edildiği için girmiş diğerlerinde edebinden dolayı içeri girmeyi istememiştir. Bu bir defalık girişinde de çoraplarına kadar her şeyini çıkarmıştır. Bu hareketi Arapların çok hoşuna gitmiş, onu omuzlarına almışlardır.” Münir Derman Hoca , yaklaşık olarak 1963-1964 yıllarında Türk Tıbbında ilk defa kopan bir ayağı ameliyatla takarak uluslar arası tıp dünyasında ilgi çekmiştir. Olay şöyle olmuştur. “Bir kadın hastaneye geliyor, elinde bir ayak. “İyi bir cerrah yok mu? Muhammed (s.a.v.) aşkına şu bacağı taksın” diye bağırıyor. Derman Hoca , Muhammed (s.a.v.) adını duyunca kötü oluyor. Hemen ayağı kopan genci ameliyat ediyor. Dokuz saat ameliyattan sonra Hoca çıkıp secde ediyor. Eve gidiyor, gelişme olursa bildirilmesini ricâ ediyor. Sonra Hoca‘ya telefon edilip bacağın sıcaklaştığı müjdesi veriliyor.” Bu başarılı ameliyattan sonra ilk tebrik telgrafı Sovyetler Birliği‘nden gelmiş, sonra Amerika‘dan, Fransa‘dan, Almanya‘dan davet telgrafları almıştır. Eskişehir‘deki görevinden emekli olduktan sonra, dâvet edildiği Almanya‘ya gitmiştir. Onbeş yıl Almanya‘da anatomi profesörlüğü yapmış, sonra yurda dönmüştür. Bu vazifelerin haricinde ilaç fabrikasında çalışmıştır. Bâzı ilaçların açık patentini almıştır. Fakir hastalara bizzat yardımcı olmuştur. Derman Hoca atom modelinin dökümünü yapmıştır. Şartlar elvermediği için geliştirememiştir. Tıpla ilgili eserleri de vardır. Eserlerinin bir kısmını II. Dünya harbinde Fransa‘da kitapların olduğu yer bombalandığından kaybetmiştir. Gülhane hastanesinde Fransızca olarak romatizma ve kan grupları ile ilgili olarak kitapları mevcuttur. Tasavvufa İntisabı Trabzon‘da 4 yaşından itibâren Buharalı Hocası Ömer İnan Efendinin mânevî eğitiminde ilerlemiş, ondan feyz almış ve seyr u sülûkunu aynı zâtta tamamlamıştır. Hâfız Nigar ismindeki hocasından Kur‘an öğrenip yedi yaşında hafız olmuştur. Ömer İnan Efendi , Derman Hoca‘ nın küçüklüğünde Rus askerlerinin attığı topları eliyle tutar, üzerine bir şeyler okur ve gönderirmiş. Çiftçilikle uğraşan Ömer İnan Efendi, çok kanaatkâr ve celâlli bir zâtmış. Herkes ondan korkar ve çekinirmiş. Kendisi çok büyük bir velîymiş. Derman Hoca , Haçkalı Hoca diye Trabzon‘da sık sık tayyi mekân yapan bir zâttan bahsetmiştir; fakat onunla mânevî bir yakınlığı olmamıştır. Bunun yanında mânevî terbiyesine yardımcı olan, Doğu Beyazıt‘taki görevi esnasında tanıştığı “Ömer” isminde bir zâttan bahsetmiştir. Şam‘da bulunan dört kişiden de el aldığı bilinmektedir. Bu zâtların kim oldukları hakkında malumat yoktur. Münir Derman Hoca ‘nın anne ve babası da Ömer İnan Efendi‘ye intisâplı olduklarından, kendisinin intisâbı kolay olmuştur. İnan Efendi, O‘nun mânevî terbiyesiyle çok yakından ilgilenmiştir. Onu on beş yaşında kırk günlük erbaine sokmuş, her gün sadece yemesi için bir tas çorba vermiş, karanlık bir odada çile doldurmuştur. Halvetten çıktıktan sonra, İnan Efendi‘nin evinin bahçesinde, çardakta yemek yemek için oturmuşlar, sofraya kızarmış tavuk gelmiş, İnan Efendi “yiyelim” deyince Derman Hoca , budu koparmaya başlamış. Daha ağzına götürmeden Efendisi budu elinden çekmiş, almış. “Senin daha nefsin temizlenmedi, tekrar halvete, odaya gir” demiş. Hoca ağlayarak kalkmış. Halvete kapanıp, kırk gün sonra çıkmış. Ömer İnan Efendi onu sabah namazına ormana göndermiş. Er-Rahman süresini okumasını tembihlemiş. Ormanda siyah sarıklı bir zât çıkmış karşısına.”Halvetin mübarek olsun, artık sende bizden oldun. Zaman zaman yanına geleceğim ve dediklerimi yaparsın” deyip kaybolmuş. Bunu Hoca‘sına anlatmış, hocası onu tebrik edip, yolun açık olsun demiş. Duâ etmiş, onu uğurlamış. Yine bir sabah namazında efendisi Hoca‘yı tek başına, karanlıkta ormana göndermiş. O zaman bütün ağaçlar ve çiçekler Münir Derman ile konuşmuş. Ağacın biri çok kuruymuş, ağlıyormuş. Derman Hoca‘nın kendisine yaslanmasını istiyormuş. Hoca ağaca yaslanınca, ağacın dibinden bir çiçek çıkmış ve üzerinde bir şebnem damlası varmış. Damla büyüyüp hocayı içine almış. Onu yıkamış. Siyah sarıklı bir adam Onu okşamış, “O isterse her şey olur” deyip ortadan kaybolmuş. Böylece mânevîyâtı hızla gelişmeye başlamış. Derman Hoca‘nın şeyhi Ömer İnan Efendi‘den icazetini nasıl aldığı hakkında malumat yoktur. İrşadı Derman Hoca ‘nın meşrebinde celâllik vardır. Aynı zamanda kuvvetli merhamet yatağı olan Derman Hoca garip ve tek bir fert olarak yaşamıştır. Fazla arkadaş edinmemiştir. Ferdiyet makamında idi. Herkesin bilmediği meşrep Şemsettin Tebrizî’ nin meşrebidir. O‘da bu meşreptendir. Garip gelip, garip giden Derman Hoca çok yoğun, anlaşılmama yalnızlığı çekmiştir. Halvet O‘nun en çok kullandığı usûldür. Kendisi makamının yükselmesi için riyazetler yapmıştır. Her zaman “az yemek, az uyumak” gerektiğini talebelerine hatırlatmıştır.” O, kendisini kitabında şöyle anlatımıştır. “Ben evliya veya ermiş bir insan değilim. Basit bir mü‘min olmaya çalışan bir insanım, dünya nimetlerinin şükrünü eda için çalışıyorum; vakit bulursam istiğfar ile uğraşacağım. Hayât-ı hususiyemi bilmeyenler hırpalayacı sözler söyleyebilirler; bunlara bir mânâ vermedim. Her şeyden el çektikten sonra meşgûl olanlardan değilim ben. Meşgûl iken her şeyden el çekmeye çalışanlardanım.” Derman Hoca kendi gayretiyle talebe almamıştır. Hakk tarafından kendisine gönderilenleri talebeliğe kabul etmiştir. Çok sayıda mürîd edinmemiştir. Gerçek talebelerinin sayısı altıyı geçmemiştir. İrşad olunacakları irşâd etmiştir. Derman Hoca kendi tarzını şöyle anlatır: “ Her gün yıkanmam emir olundu. Az yemem, az su içmem emir olundu. Bu emirler hiç güçlük çekmeden, ben arzu etmeden husûl buldular. Ayda iki gece ben, bilmediğim meçhul diyarlara davet ile götürüldüm. Oradan rağbet ve i‘tibâr ederler bana. Bütün müşküller halloldu bana. Celâl köşesinden daima Settâr sıfatının altından bağırmak emir olundu bana. Mürşidlik rütbesi verildi; irşâd ederim. Mürid gönderirler bana. Eteğime yapışanlara Celâl köşesinden hırpalamak emir olundu bana. Maşrıktan mağribe atıldım. Mağrip sultanı emretti bana. Her gece Sultan-ı Mağribi ziyâret ederim. Âlem-i Misal tay-yi mekân oldu bana inâyet. Gayb Ricâli‘ni gördüm. Selam ettiler bana. Edep içinde divan durdular. Kulağıma fethiyye salâsını okudular. Üçler, yediler sonra dörtler buz gibi su ikram ettiler bana. Su içmekle kanın içre hücrem zikrini guslederim. Tevhîde girdim. Bu gusl farz oldu bana. Kanaatten bereket evcain saldılar evim canibime… Bir lokma soframda yiyen, doyan olur, tuhaf geldi bana. Rızâ rüzgârının bir yaprağı gibi oldum. Çok şükürler Allah‘ıma, salât olsun Mahbubuna… Cemâlullah zâhir oldu. Cemâl Celâl, Celâl Cemâl karışarak tevhîd oldu. Derya içre düşüverdim. Damla idim, umman oldum. Dertli idim. Derdim gidip Derman oldum… Kırklar sofrasında bulundum. Bunların üçü ile haftada bir kere buluşurum. “Kırklardan mısın?” diye sorma bana… Ben o üç ile dört yaparım. Hiç ile kırk oluruz. Üç kişi bir de ben, bir de hiç, bir taife teşkil ederiz, gezeriz. Hem kırkız, hem dördüz, hem hiçiz biz… “ Günümüz tarîkat anlayışını eleştirir ve şöyle der; “Size beş vakit namaz, Allah ve Resulü yeter. Bu devir, tarîkat devri değil, her şeyin sahte olduğu bir devir.” Klasik tarîkatlardaki devran, zikir halkası, toplantı gibi gösterilere izin vermemiştir. Evrat olayını da benimsememiştir. Kendisini hiçbir zaman belli etmeyen Derman Hoca cemaatleşmeye de karşıydı. “Allah‘a giden yol birdir” derdi. Cemaatleşme olunca fitne çıkacağını ifâde etmiştir. “Mü‘min kişinin tek görevi Hakk‘ın emirlerini yerine getirmek ve Allah‘a karşı samimi olmaktır” diye söylerdi. Hoca‘nın kendi riyazetleri çok ağır olmuştur. 1982 Haziranında halvete girmiş, oruç bitimine kadar her akşam yalnızca tek bir zeytinle idare etmiştir. On beşinci günün sonunda bir bardak su içmiştir. Kendisi ve annesi soğan ve sarımsak yememişlerdir. Bir zeytinle tek bir marul yaprağıyla oruç tutardı. Çok namaz kılardı. Günlerce, gecelerce… İki yıl boyunca orucunu bırakmamıştır. “İtikat orucu bu, bu asırda bir iki kişinin çekilip bu orucu tutması lazım” derdi. Talebeleri irşâd ederken de onlara durumlarına ve seviyelerine göre riyazetler verirdi, halvete sokardı. “Tasavvuf yaşanan bir hâldir, sonradan tasavvuf diye isimlendirilmiştir” derdi. İrşadın sözlerle değil, sessiz ve sözsüz akıtılarak verileceğini söylerdi. Talebelerine en çok tavsiye ettiği şey devamlı abdestli olmaları gerektiğiydi. Bir talebesine altı sene soğan sarımsak yedirmemiştir. Soğan sarımsağın düşünce gücünü zayıflattığını, bâzı esmâların işleyişini etkilediğini bildirmiştir. Konuşmazdı, idrak ettirirdi. “Hakiki mürşit bakarak, yakarak temizler, şeyh insanın içini dışını yıkar. Ben içimle bakarım, tamamen ötelerin adamıyım” derdi. Asrının insanı olmadığı için çok üzülürdü. Bu asrın ötesindeydi. Hiç arkadaşı yoktu. “Kendimi anlatacağım bir arkadaşım bile olmadı. Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diye sık sık söylenirdi. Kalabalıktan hoşlanmazdı. Kendisinin görünmüyor ve anlaşılmıyor olmasını şöyle anlatırdı: “Bana Hocam söylemişti yıllar evvel. Seni ancak ben görebilirim. Başkası göremez. Niçin der gibi mübarek gözlerine baktım, gülerek bana ” Sen görünmezsin de ondan” demişti. “Hocam görünmek istiyorum!” dedim. “Sırası gelince görün” dedi. Göründüm fakat göremediler. Kader böyle… Bakarlar bana gövdemi görürler. Hâlbuki ben başka yerdeyim. Günü gelince gömerler beni. Gövdemi gömerler. Orada bile başka yerdeyim. Doktor nerede, Derman ne oldu. Sana bana olan O‘na da oldu. Yıllar geçti, dünya değişti, hocam göç etti. Ne var ne yok ufukta kayboldu, perdelendi. Ben öğüt tutarım. Hocamı kırmak aklımdan geçmez!.” Derman Hoca, çok zaman sukût eder, ağlardı; doğuştan seçilmiş bir insandı. Kendisine Kahhar görevi verilmiştir. Bu yüzden de talebelerine zorlukla muamele eder, çok ölçüp tartardı. Yine de onları incitmekten çekinir, severdi. Her müşküllerini hallederdi. Maddî ve manevî yardımlarını talebelerinden esirgemezdi. O‘nun mürîdlerine karşı celâllenmesinin arka planında sonsuz bir merhametin saklı olduğu bilinmektedir. Hata yaptıklarında kaşlarını çatar, soğuk davranırmış. Bunu bazen özellikle imtihan niyetiyle yaptığı olurmuş. Direkt olarak talebelerinin hatalarını yüzlerine vurmadığı için, böyle bir yol seçmiştir. “Hata yüze vurulmaz” derdi. Bu ilgi, hoşgörü hatta celâl karşısında elbette ki talebelerinin ona olan aşk ve muhabbeti son derece fazla idi. “Derman Hoca” denildiği zaman gözleri yaşla dolan, gözlerinin içi gülen pek çok talebesi onu hâlâ sevgi ve saygıyla anıyor. Talebeleri onun mizacına uygun ve ona gösterdikleri saygı ve hürmet gereğince karşısında hep susmuşlar, sessiz olmuşlardır. Sohbetleri esnasında içleri heyecanla dolarmış. Derman Hoca‘nın talebelerinin de ağızları sıkıydı. Onlarda tıpkı hocaları gibi sanki görünmezlik iksiri içmişlerdi. Derman Hoca işini başkalarına yaptırmaktan hiç hoşlanmaz, talebelerine bile hizmet eder, gönüllerini hoş tutardı. Ömründe bir defa kendisi için dua etmemiştir.” O alışılmış evliyâ tipinden farklı idi. Saçlar uzun, sakal yok. Haneciler otelinde (Ankara) uzun yıllar kaldı. Zannedersiniz ki o odayı güzelce döşemiş ama öyle değil; bomboş bir otel odasıydı. Hoca‘yı her tip insan ziyârete gelirdi. Meslek olarak, tasavvufî seviye olarak, kültürel seviye olarak. O yüzden talebeleri arasında kopukluk vardır. Hoca çok celâlli olduğu için celâl meşrep olanlar O‘na giderlerdi.” Derman Hoca‘nın talebe eğitiminde halveti kullandığını söylemiştik. Bunun yanında bâzı öğrencilerine gündüz ve gece söylemeleri için salavâtlar vermiştir. Virdler vermiş ama bunların sayılarını kişiye göre değiştirmiştir. “Sayı telefon numarası gibidir. Tuşlayın istediğiniz yer çıkar” demiştir. Bununla beraber toplu zikir katiyen vermemiştir. “Oturun, bir köşeye çekilin, ibâdet edin, teheccüt namazı kılın, tefekkür edin” dermiş. Bâzı talebelerine Kur’ân‘dan belli kısımların okunması şeklinde dersler verdiği de olmuştur. “La ilahe illallah deyin. Ama kalbden gerçekten deyin!” diyerek sayılara kızdığı da olmuştur. Salavât ve vitrin yanında gök aylarında üç gün oruç tutulmasını da istemiştir. Zaman zaman talebelerine zâhirî sohbet yapmış, ancak bu sohbetler tek bir mevzu üzerinde durarak kısa açıklamalar şeklinde olmuştur. Kendisi talebe eğitiminde seyr u sülûku şöyle anlatır: “Seyr u sülûkta mürîd için on asıl yol belirlenmiştir. Buna usûl-ü aşere derler.” Derman Hoca‘nın toplum ve halk nezdinde en büyük irşâdı vaaz ve nasihatleridir. Hacı Bayram, Maltepe, Aslanhane Câmilerinde sık sık vaazlar vermiştir. Sadece Ankara‘da değil, doktorluk görevini yaptığı Eskişehir‘de de çok sayıda sohbeti olmuştur. Uzun süre vaazlarının yanında İslam Mecmuası‘nda yazılar yazmıştır. Aslanhane Camii‘nde ramazanlarda vaaz vermiştir. Teravih namazından sonra dağılanlar olur, geriye az insan kalınca bir saat kadar sohbet yapmıştır. Sohbetlerini bazen gülünç hakîkatlere ayırmış, gülüp geçmiştir. Yanına gelenlere namaz kılmaları hususunda ısrarla tavsiyede bulunur ve yumuşak konuşurdu. Her gelenin müşkülünü çözerdi. Etrafındaki sohbet halkasında memurdan esnaftan çok sayıda insan vardı. Mânevî meseleleri fen ve diğer ilimlerle açıklayan Derman Hoca “bir din âliminin bütün fen ilimlerini bilmesi gerekir” derdi.” Talebeleri Derman Hoca‘nın her zaman talebe sayısı az olmuştur. O talebelerini kendi seçmemiş daima kendisine mânevîyâttan gönderilen talebeleri yetiştirmiştir. O‘nun son derece itina ederek yetiştirdiği öğrencilerinin bâzılarının isimleri şöyledir: Hakim Yurdanur Şendir, Remzi Kasım Can, Yaşar Çetinkaya, Günnur Şahin, Sabri Tandoğan, Şeyh Mansur, Sevim Kubat. Bu şahıslara hangi tarihte Hoca‘nın eğitimine girdikleri hususunda malumatımız yoktur. Derman Hoca‘ nın on yıl içinde yetiştirdiği Şeyh Mansur ismindeki talebesi en meşhurudur. O‘nun halifesi olmuştur. O‘na icazet vermiştir. Derman Hoca‘nın halife olarak yetiştirdiği bilinen tek öğrencisi Şeyh Mansur Efendi , Hoca‘ya sonsuz bir muhabbetle bağlıydı. Hoca‘yla farklı şehirlerde olduklarından kendisini çok görmek istemiş ama Hoca buna izin vermemiştir. Hoca‘ya “Neden görüşmüyorsunuz?” diye sormuşlar, Derman Hoca : “İki bomba bir araya gelirse patlar” demiş. Gerçekten de hiç görüşmeden ahret yurduna göçmüşlerdir. 1989 yılının başlarında Şeyh Mansur da vefât etmiştir. Derman Hoca‘nın hâlâ manevî tasarrufu ile eğitmekte olduğu talebeleri vardır. Vefât edeceği zaman yerine birini bırakmamıştır.” Mehmet Güngör Sönmez, İsmail Akdeniz, Raziye Akdeniz, Yaşar Koçhisarlı ve Hüseyin Ayırgan isimli talebeleri de mevcuttur. Mehmet Güngör Sönmez , Münir Derman Hoca ile ilgili hoca-talebelik ilişkisi hakkında görüşmemizde şunları ifade etti. “1984 yılında Hocam ile tanıştım. Vefatına kadar yanından ayrılmadım. Her hafta cumartesi-pazar hariç Haneciler otelindeki odasında hep yanında, hizmetinde oldum. Saat 10-11 gibi gelir, 5‘e 6 ‘ya kadar yanında olurdum. 1986 yılında Hoca‘mın yardımıyla halvete girdim.” Mehmet Güngör Sönmez Bey ile yapılan görüşmede, bizlere anlattığı Münir Derman Hoca ile yaşadıkları bir kaç hatırası şöyledir: ” Hocam‘ın vefatından bir hafta on gün kadar geçmiş idi. Ben ise Hoca‘mın ailesine Hocam‘ı anlatmakta idim. Ben anlattıkça başta Eşi Cahide Hanım olmak üzere hayretler içerisinde kalıyor ve Münir Hocam hakkında duydukları karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Bir müddet bu sohbetler devam etti. Bir gece Hocam rüyamda “Yeter artık , konuşma” diyerek gözüme bir yumruk attı. Yumruğun acısıyla uyanmışım. Uyandığımda gözüm, yediğimin yumruğun ağrısıyla belirli bir müddet sancılandı. Birtakım sırları ailesine dahi ifşa edince Hocam tarafından bizzat uyarılmış oldum. Bu olay Hoca‘mın dünya değiştirmesine rağmen Allah‘ın izniyle tasarrufunun devam ettiğini göstermiş oldu bana. “ Bir diğer hatırasında ise “Hocam benden, kaldığı otelde hizmetindeyken bir demet maydanoz alıp gelmemi istedi. Ben de aldım geldim. “Yıkadın mı” diye sordu , Ben de “hayır yıkamadım” dedim. İkinci hafta tekrar benden bir demet maydanoz daha almamı istedi. Ben de aldım ve otele girmeden geçen haftaki uyarı sebebiyle yıkadım ve öyle yanlarına vardım. Tekrar maydanozu “yıkadın mı” diye sordu. Ben de evet yıkadım dedim. Hocam maydanoz demetini eline almasıyla bağırmaya başlaması bir oldu ve “bu nasıl yıkama” diyerek kızdı. Devamında ise kendisi bir leğeni alarak ince ince her bir maydanoz yaprağını ayıkladı ve saplarını aynı boyda keserek yönleri aynı yöne bakacak şekilde dizdi. Bir sonraki hafta tekrar bir demet maydanoz almamı istedi ve ben yaklaşık 3,5 saat sonra temizleme işlemini tamamladım. Bu süreçte ben bir sırra erdim. Bu sırra ermenin sevinciyle Hocama konuyu aktarmak üzere iken Hocam “Biz sana üniversite eğitimi veriyoruz , sen ise ilkokul çoçuğu gibi kekeliyorsun” diyerek beni azarladı. Ben ise sırra erdiğim için kendimi önemli sayarken, Hocamın uyarısı üzerine kendime geldim. Maydanoz demetlerini sonraki dönemde istenen şeklide hazırlamayı adet edindim; kendime önem arz etmeden…. Vefâtı Doktor Münir Derman aşağı yukarı iki yıla yakın Ankara Sanatoryum Hastanesinde yattı. Akciğerlerinden rahatsızdı. Nefes alırken zorluk çekerdi. Bir müddet daha yattı, iyi olmaya başladı. Sonra tekrar nüksetti. Tekrar düzeldi, tekrar nüksetti derken hastanede kalması iki seneyi buldu. 2 Aralık 1989 Cumartesi, ikindi üzeri, saat 15.00 sularında gözlerini bu fâni dünyaya kapayarak Hakk‘a kavuştular. Son sözü, son nasihati yoktur. Ölümünden iki yıl önce vasiyetini hazırlamış ve yakın talebelerine vermişti. Bu vasiyetnamesinde söyle söylüyordu: “Şu şu kişiler cenazemi kaldırsınlar. Kalabalık istemiyorum, ölümümü ilan etmeyin. Bu dünyaya garip geldim, garip gitmek istiyorum. Tantanaya gerek yok. Cenazeme çiçek getirmesinler. Tenha bir köye defnedin beni. Şayet; Ankara Yenimahalle ilçesine bağlı Ankara‘ya 20 km olan Memlik Köyü‘ne defnederseniz memnun olurum… Cenaze namazımı köyde kılın, sadece bir hafız Kur‘an okusun o kadar… Orası benim makamımdır. Bir müddet sonra kabrimi açsanız, beni zâten orada bulmazsınız, gider, gelirim. Beni vefâtımdan sonra 24 saat bekletin ondan sonra defnedin” buyurmuşlardır. Münir Derman Hoca soğuğu çok severlerdi, sevdikleri gibi de kar yağarken gömüldüler…3 Aralık 1989 Pazar günü “Memlik” köyüne götürülerek orada cenaze namazı kılındı ve defnedildi… Hava oldukça soğuk, yerde kar vardı. Bir taraftan da kar yağıyordu. Kabristan bir tepe üzerinde idi. Tepenin altından pınarlar akardı. Yeri çok güzel, sâkin ve havadardı. Derman Hoca gerçekten de yıkanmadan defnedilmiştir. Cenazesi söylediği gibi az değil kalabalık olmuştur. Maalesef istemediği telkin de verilmiştir. O‘nu taşıyanlar, baş ve ayak kısmında bulunanlar Hoca‘nın kendine has manevî kokusunu duymuşlardır. Vefât ettiğinde hastanede o kokuyu birçok insan hissetmiştir. Hastanede pijaması kesilerek öğrencileri arasında paylaşılmıştır. “Ben öldükten sonra beni çok arayacaklar” diyen Derman Hoca ardında pek çok sevenini bırakmıştır. Mânevî emânetlerini kendisine yâkinen hizmet eden, O‘na yanaşmış sevdiklerinden birine bırakacağını söylemiş, fakat isim açıklamamıştır. Kabir Taşı Bir gövde borcum var toprağa Verdim borcumu Ruhumun toprağa borcu yok benim. Arama toprakta beni ben başka yerdeyim. Toprağım temizdi temiz teslim ettim borcumu Bu kabir ruhumla gövdemin ayrılış yeri Burada arama burada değilim Azapta değil narda değilim. Dünyada haksızlık, sefalet, açlık, sıkıntı, dertlerle arkadaş yaşadım. Şikayet etmedim Rabbimden, bu nedir diye. Kırklar, yediler, dörtler, üçlerle arkadaş idim. Hızır’la konuştum, dertleştim dünya yüzünde. Şikayet etmedim kendi halimden Nefsinle uğraşma, bu savaş değildir. Kabirde azabın esası budur. Bırak nefsini kendi haline. Uğraşma onunla, yakışmaz sana. Gövde, nefs, ruh, başka başkadır. Yekdiğerine karıştırıp çengelleme onları Nefis dünyada kalır, gövde toprakta. Ruh gider asıl olan Rabbine Burada arama burada değilim. Azapta değil, narda değilim. Sıkıntım kalmadı, aç ve yoksul değilim. Gövdemi verdim toprağa borçlu değilim. Nefsimin de derdi dünyada kaldı üzme kendini ben de senin gibiyim. Rabbimin yanında uçar gibiyim. Kaynak ; Dr. Münir Derman Hayatı – Eserleri – Tasavvufi Görüşleri , Elvan Sesli , Ankara Üni. Sosyal Bilimler Fak. Temel İslami Bilimler Bölümü Tasavvuf Ana Bilim Dalı , Yüksek Lisans Tezi.
Dr. Münir Derman
Abalı Baba – Hasan Veli
Hacı Hasan Burkay (k.s.)
Ankara – Gölbaşı – Hacı Hasan Zamanın büyük Mutasavvıflarından olan Hasaneynil Hüdaverdi (k.s.) hazretleri Bursa’nın Orhangazi ilçesinin Sölez Köyünde Hicri 1350, miladi 1 Ocak 1930 yılında dünyaya teşrif etmişlerdir. İsim ve Mahlası Hasan Burkay ’ın üstâdı olan Şeyh Şerafeddin Hz’leri tarafından Hasan adına ek olarak “Hüdâverdi” adı mahlas olarak eklenmiştir. Hasan Burkay da o günden sonra şiirlerinde ve yazılarında adının yanında “Hüdaverdi” lakabını da kullanmıştır. Kendisi mahlasının nereden geldiğini şöyle ifade etmiştir: “1955 Nisan’ının bir cuma gecesi sabaha karşı üstâdım Şeyh Şerafettin Hz’lerini, bütün ricalullah ile toplanmış bir halde gördüm, beni çağırdılar ve ismimi sordular. Ben de “Sizin verdiğiniz isim “Hüdaverdi” bizim ismimiz “Hasan” dedim. Sonra beni tebrik ettiler ve gittiler.” Babası Hafız Mehmet Hulusi Efendi Hasan Burkay ’ın babası, Hacı İbrahim ağanın oğlu, Hafız Mehmed Hulusi Efendi ’dir. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Hafız Mehmed Hulusi Efendi, çocukluk ve gençlik yıllarını Selânik’in Karacaova ilçesine bağlı Fuştan bölgesinde geçirmiştir. Mehmed Hulusi Efendinin ilk hocası babası Hacı İbrahim Ağadır. Oğlunu hafız olarak yetiştirmiş, oğlunun dinî eğitimi ve terbiyesiyle bizzat kendisi ilgilenmiştir. Yaşı ilerleyince ticarete başlayan Mehmed Hulusi Efendi bu arada evlenmiş ve bu evlilikten adını Abdullah koyduğu bir oğlu dünyaya gelmiştir. Ancak bu evliliği uzun sürmemiş ve geçimsizlik nedeniyle evlilik ayrılıkla sonuçlanmıştır. O dönemlerde Mehmed Hulusi Efendi, ikinci defa adı “Hasene” olan bir hanımla evlenmiştir. Bu evliliğinden Fatma adını verdiği bir kız evladı dünyaya gelmiştir. Babası İbrahim Ağa, torunu Fatma’nın doğumundan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Osmanlı imparatorluğuna isyana kalkışan Yunanlılara karşı, birkaç arkadaşıyla silahlanıp mücadele vermiş, bölge halkına yapılan zulüm karşısında Yunan askerlerini öldürmüştür. Yunan askerlerinin öldürülmesi ve silahlarına el konulmasına karşı, Mehmed Hulusi Efendi , Yunan makamlarınca ismi arananlar listesine geçmiş ve idamla yargılanmıştır. İsmi arananlar listesine geçince bulunduğu bölgeyi terk etme kararı alan Mehmed Hulusi Efendi , Selanik’ten İstanbul’a, oradan da Bursa’ya göç etmiştir. Ailesini de yanına almak istemiş lâkin eşi Hasene Hanım o günlerde Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Mehmed Hulusi Efendi, Bursa’nın Maksem Mahallesinden ev satın almış ve ardından sabunculuğa başlamıştır. Sonrasın da polisliğe akabinde komiserliğe terfi etmiştir. O dönem Bursa ulemasının sıkça uğradığı, kavafiye dükkânı sahibi, İslâm ve sohbet ehli olan Tevfik Efendi’nin Ayşe adında kızı olduğunu duymuş ve bizzat kendisi gidip Allah’ın emri ile Ayşe Hanım’a talip olmuştur. Bu şekilde Mehmet Hulusi Efendi üçüncü evliliğini yapmıştır. Mehmed Hulusi Efendinin evlerine yakın bir yerde tasavvuf büyüklerinden Ahıskalı Ali Haydar (k.s) Efendi ’nin talebesi, Hacı Hafız Sadık Efendi oturmaktadır. Zamanla bu zât ile arasında muhabbet teessüs etmiş ve Mehmed Efendi, belli bir süre sonra Hacı Hafız Sadık vasıtasıyla Ahıskalı Ali Haydar Efendi ’den ders alarak tasavvufa adımını atmıştır. Mehmed Hulusi Efendi , Hocası Ali Haydar (k.s) Efendi’den ders aldıktan kısa bir süre sonra tanışmış ve yaşlı olmasına rağmen hocasıyla birlikte Hacca gitmiş ve orada hocasının bütün hizmetlerini severek yapmıştır. Günlerden bir gün sohbet esnasında şehirlerin bozulmakta olduğundan şikâyet eden Ali Haydar Efendi; “Şehirlerden hicret etmek üzerimize farz oldu” cümlesini sarf etmiş, bu sözün üzerine Mehmed Hulusi Efendi, hocasının bu niyetini emir telakki etmiştir. Akabinde ailesiyle yaşamını sürdüreceği Bursa’nın Uludağ ilçesine bağlı Baraklı köyüne yerleşmeye karar vermiştir. Annesi Ayşe hanım; Son derece dindar, eşine itaatte kusur etmeyen, zamanının neredeyse çoğunu çocuklarının mânevî eğitimine harcayan birisidir. Çocukluğu ve Tarikata İntisabı Hasan Burkay ’ın, annesi ve babasının İslamla hemhâl olup tasavvufi hayat sürmeleri neticesinde, Allah aşkıyla oluşturdukları yuvalarında küçük yaşlardan itibaren o havayı teneffüs ederek büyümesi, ailesinin, Hasan Efendi ve kardeşleri üzerindeki manevi etkilerini ortaya koymaktadır. O kadar ki babasının şeyhi Ali Haydar Efendi tarafından henüz altı yaşındayken kendisine ders verilmesi ailesinin tasavvufla iç içe olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Sonrasında, birkaç yıl geçtikten sonra, Ali Haydar Efendi , dersini yapan Hasan Burkay Efendi ’ye kendi verdiği dersi bırakmasını söylemiş ve şöyle demiştir: “Onun mânevi nasibi bir başka yerdedir. Zaman gelip vakit ulaştığında, nasibi onu arayıp bulacaktır.” Ayşe Hanım bu özellikle Hasan Burkay ’a itinâ göstermiş, oğluna ilahiler ve Türkçe dualar öğretmiştir. Burkay konuşmaya başladığı ilk andan itibaren annesi ona dini telkinlerde bulunarak, “Tevhidi” evladının minik yüreğine ivme ivme işlemiş, oğluna dini hikâyeler anlatarak evladının manevi olarak şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Annesinden çok feyz alan küçük Hasan, bazı zamanlar evde imamlık yapmaya özeniyor ve annesi de hemen arkasına geçip Hasan’ın “cemaatini” oluşturuyordu. Ayrıca küçük Hasan babasıyla birlikte dost sohbetlerine gitmekten de geri kalmıyordu. Tahsili Hasan Burkay, ilkokula Muradiye semtindeki On bir Eylül İlkokul’unda başladı. İlk üç sınıfı burada okuduktan sonra aynı semtte bulunan Onuncu Okula geçti ve oradan da mezun oldu. Ablası Hasene ve annesi sayesinde Kur’an öğrendi. Henüz ilkokul çağında bir çocukken dini bilgiler öğrenmek için gayret sarf etti. İlkokuldan mezun olduktan sonra dükkânda babasına yardımcı oldu. Ancak okumaya ve yazmaya çok meraklı olduğu için küçük yaşlarda hatıra tutmaya, şiirler yazmaya başladı.Hasan Burkay, Bursa Altıparmak Camii imam hatibi Kavalalı Hacı Hafız Emin Efendi’den Kur’an tâlimi ve kırâat dersi almıştır. Sonrasında İnegöl İlçesi, Hoca Köyü imam hatibi Hacı Ahmed Efendi’nin babası, Murat Hocadan da bir süre dini tahsil görmüştür. Burkay, babasının üstâzı Ali Haydar Ahıskalı (1870/1960) vasıtasıyla tasavvuf âlemine adım atmıştır. Bursa Muradiye medresesi müderrislerinden Muhammed Necati Simâvî Hazretlerinin (1859/1957) manevi terbiyesiyle pişerek, Şeyh Şerafeddin Zeynel Âbidin (1876/1936) ve Küçük Hüseyin Efendi ’den (1828/1930) aldıkları feyizle, kemâle ermiştir. Burkay , ilme duyduğu aşkla önce İstanbul’a gitmiş, bir süre sonra Çarşamba Medresesi’nde, bir sürede de Eftalızâde Medresesi’nde farklı hocalardan şerî ilimler, fıkıh vb. dersleri almıştır Her ne kadar Burkay, belli bir süre farklı hocalardan eğitim alsa bile, arapça, tefsir, hadis gibi ilimlerde kesbî diyeceğimiz bir medrese eğitiminden geçmemiştir. Burkay, kendisine intisab edenlerin ifadesiyle ve şeyhlerinin işaretiyle vehbî olarak irşad vazifesine devam etmiştir. Ankara’ya Gelişi ve Hacı Hasan Köyüne Yerleşmesi Askerlik yaptıktan sonra Bursa Ulu Cami civarında billuriye mağazası işleterek kazancını sağlayan Hasan Burkay ’a 1962’den itibaren Ankara yolu gözükmüştür. Kendisi olayı şu şekilde anlatmıştır: “Bir an mana âleminin tezahürleri neticesi, Bursa’dan Ankara’ya gitme arzusu doğdu. Zaten uzun bir zamandır Ankara’ya davet ediliyordum. Böylece 1962 yılında, üstadımın doğum gününe tesadüf eden Zilkadenin üçünde, bir pazartesi gecesi Ankara’ya ayakbastım.” Hasan Burkay, beş yıl kadar Bursa–Ankara arası sık sık gidip gelmiş ve nihayetinde 1967 yılında, Cebeci semtinden bir ev alarak Ankara’ya yerleşmiştir. 10 yıl Cebeci’de ikamet ettikten sonra 1977 yılında şehir hayatından uzaklaşmak için, Ankara’nın Gölbaşı ilçesine 7 km uzaklıkta olan, 120 dönümlük arazinin alınmasına öncülük etmiştir. Bu arazi üzerine evler kurulmuş, yerleşim yerleri oluşturulmuştur. Hasan Burkay da 1977 yılında adının verildiği köye yerleşmiştir. Tasavvufi Yönü Hasan Burkay hazretleri ;henüz altı yaşındayken babası Hulusi Efendinin hocası Ali Haydar Efendi’den ders almıştır.121 Ancak Hasan Burkay dokuz yaşına geldiğinde hocası Ali Haydar Efendi ona haber yollamış ve dersini bırakmasını isteyerek şöyle demiştir: “O’nun mânevî nasibi başka yerdedir. Zaman gelip vakit ulaştığında nasibi onu arayıp bulacaktır.” Kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, bu emirden sonra Hasan Burkay dersini bırakmış ve nasibini beklemeye başlamıştır. Burkay ’ın gerçek anlamda tasavvufla alâkası askerde bir rüyayla başlamıştır. Burkay rüyasında Heybeliada’da iken olan Mehmet Necati Simavi Hz’lerini görmüştür. Kendisi Bursa’ya teşrif etmiş Altıparmak semtinde bir evde kalmaktaymış. Hasan Burkay da rüyasında bu zâtı, kendi evine davet etmek üzere oraya gitmiş, kalabalığın arasından geçmeye çalışırken, kısaya yakın orta boylu, başı büyücek ve sarıklı, üzerinde cübbesi olan bir zât ona eli ile merdivenleri işaret etmiştir. Hasan Burkay kendisine gösterilen merdivenleri çıkmış bir odaya girmiştir. Mehmet Necati Hazretleri seccade üzerinde kıbleye karşı dizleri üzerine oturmuş Kur’an-ı Kerim okumaktaymış. Burkay, Mehmet Necati Simâvî (k.s)’i fakirhanesine davet için geldiğini söylemiş. O da: “Peki, bayram sabahı geleceğim.” demiş. Hasan Hoca odadan çıkarken tereddüt geçirmiş. Bayram amma, hangi bayram? Dönüp tekrar odaya girmiş. Bu defasında Mehmet Necati Simâvî (k.s) Delail-i Hayrat okumaktaymış. Hasan Burkay ona: “Efendim hangi bayram”diye sormuş. O da: “Yarın, yarın.” diye cevap vermiştir. Rüyadan sonra Hasan Burkay, Mehmet Necati Simâvî (k.s)’ye iletmek üzere bir mektup yazmıştır. Mektubu Bursa’da ikamet eden çok sevdiği bir arkadaşına göndermiş ve kendisinden, “Mümkünse mektubu Hazrete kendi elinle teslim etmeni istiyorum” diyerek ricada bulunmuştur. Mektup Hazretin eline geçmiş ve mektubu okuyan kişiye şöyle demiştir: “Bu rüya değil, hakikati görmüştür. O sarıklı, cübbeli zat; Küçük Hüseyin Efendi’dir. Bundan otuz yıl kadar önce bu âlemden göçmüştür. Şimdi bize yardımcıdır. Ona da yardım edecektir. Gidip kendisini ziyaret etsin.” buyurmuştur. Bunun üzerine Hazretin emrine uyan Burkay , ziyareti gerçekleştirmek üzere Eyüp’e gitmiştir. Kabrin yerini nasıl bulacağım diye içinden geçirirken o anda birden rüyadaki Küçük Hüseyin Efendi’ yi karşısında bulmuştur. Küçük Hüseyin (k.s) Efendi bizzat “Buyurun.” diyerek Burkay’ın önünden yürüyerek kendisine yol göstermiş ve türbeye gelince de gözden kaybolmuştur. Burkay, askerliğini bitirdikten sonra Bursa’ya geri dönmüştür. Kendisi 21 yaşına eriştiğinde “Nasibi onu arar bulur.” müjdesi gerçekleşmiştir. Mehmet Necati Simâvî (k.s), Hasan Efendi’yi dükkânında ziyaret etmiş, birlikte öğlen namazını kılmak üzere Bursa Ulu Camiine gitmişlerdir. Mehmet Necati Simâvî (k.s) ile Hasan Burkay arasındaki bu buluşma maddi âlemdeki ilk buluşmadır.Mehmet Necati Simâvî (k.s) bu ziyaretten sonra Bursa’dan ayrılmış fakat birkaç gün sonra tekrar Bursa’ya dönerek Hasan Burkay’a: “Senin için geldim yavrum” demiştir. Hasan Burkay’da onu ve eşi Safiye Hanımı evinde misafir etmiş, sabah olunca Muradiye Camiinde sabah namazı kılınmış, ardından eve dönülüp kahvaltı yapıldıktan sonra Mehmet Necati Simâvî (k.s) geri dönmüştür. Hasan Burkay’ın ders alması böylece vuku bulmuştur. Şeyh Oluşu Hasan Burkay hazretlerinin henüz 27 yaşında şeyh oluşunun nedenleri arasında kendisinin üveysî şeyhi Şerafeddin Zeynel Âbidin Hazretleri tarafından manevi irşadıyla, vehbî şekilde yetişmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Zamanı gelince kendisini emanet ettiği Mehmet Necati Simâvî (k.s), Hasan Burkay ’ı üç noktada imtihana tabi tutmuştur. Bundan sonrasını Hasan Burkay şöyle anlatmıştır “Muvaffak olduğum anlaşıldı ki, ertesi günü Yıldırım’da bir eve gittik, hocam orada bana “Bugünden sonra ben yokum, sen varsın.” deyip, ders talim etti. Mehmet Necati Simâvî (k.s) dersten sonra şöyle buyurmuştur: “Bundan sonra ben yokum, siz varsınız. Arkanızdaki cemaat bir hayli kalabalık, çünkü bütün sahipsiz yollar, sizde birleşecek.” Hasan Burkay Hazretleri ise hocasına şöyle cevap vermiştir: “Allah razı olsun Hazret, vazifem güzel, ancak bu görevler daha sağlıklı bir kişiye tevdi edilse. Benim mazeretlerim var. Sağlığım yerinde değil. Görevimi gereği gibiyapamamaktan korkarım.” demiştir. Zira Burkay askerdeyken verem hastalığına yakalanmış, henüz sağlığına tam anlamıyla kavuşamamıştır. O an Mehmed Necati Simâvî (k.s)’nin yüzü aydınlanmış, tebessüm etmiş ve yumuşak bir ses tonuyla: “Yavrum, bu vazifeleri veren ben değilim ki geri alabileyim. Vazife size verilmiştir, takdir O’nundur. Siz endişe etmeyin, büyükler yardımcınızdır. Arkanızdan pek çok kişi gelecektir. Şimdiden sizi ve onları tebrik ederim.” diyerek vazifeyi geri alamayacağını açıklamıştır. Şeyhinin bu sözü üzerine Hasan Burkay “O gün bugün hizmette kusur etmemeye çalışıyoruz. Rabbim kusurlarımızla, küsurlarımızla kabul buyursun.” demiştir. Bursa’nın Yenişehir ilçesinde, yaklaşık yetmiş kişinin bulunduğu bir ortamda, hilafetin Hasan Burkay’a verildiğini rahmetli Hafız İsmail Boncuk Efendi şahit olmuş ve bu olayı anlatmıştır. Prof. Dr. Yakup Basmacı Hasan Burkay ’dan şöyle bir olayı nakletmiştir: “ Şeyh Şerafeddin Hazretleri mana âleminde geliyor. Göğüs göğüse uzun süre beraber kaldık. Bende çok değişiklik hâsıl oldu.” diyerek, Burkay’ın manevi bir değişim geçirdiğini ifade etmektedir.Bir başka kaynakta ise 1957 yılında, Mehmed Necati Simâvî (k.s), vefat etmeden önce Hasan Burkay’ı Terziler köyüne çağırmış ve orada özel bir görüşme yapmışlar. Takriben otuz yıl Hasan Burkay’ın hizmetinde bulunan ve Hacı Hasan Köyü’nün o zamanki muhtarı rahmetli Aydın Mendi’nin ifadelerine göre; 1957 yılında Mehmet Necati Simâvî (k.s) vefat edince, cemaat içerisinde bir dalgalanma olmuştur. Kişiler kime intisap edeceklerine şaşırmışlar. Bu arada birkaç yıl geçmiş ve bu süre zarfında Hasan Burkay sessizliğini korumuş, ne zamanki Burkay, rüyasında Mehmed Necati Hazretlerini görmüş ve “hâlâ ne bekliyorsun?” diye uyarılmış. Bu rüya sonrası Hasan Burkay kendisini açıklamıştır. Hasan Burkay , Şeyh Şerafeddin Âbidin Hazretlerinin , Mehmed Necati Simâvî Hazretlerinin ve 1958 yılında vefat eden Ahmed Hamdullah Efendi’nin müritlerini de etrafında toplayarak irşad vazifesine devam etmiştir. Çünkü şeyhleri kendi müritlerini Burkay’a teslim etmişlerdir. Mehmed Necati Simâvî Hazretlerinin ifade ettiği gibi tüm sahipsiz yollar Hasan Burkay’da birleşmiştir. 1958 yılında aldığı emaneti vefat ettiği 2005 yılına kadar 47 yıl sürdürmüştür. Eserleri Hasan Burkay ’ın basılmış elli tane kitabı vardır. Bu 50 kitabın içinde “Evrad-ı Bahaiyye” ve “El Ediyyet’il Varide” olmak üzere iki arapça eseri mevcuttur. Hasan Burkay’ın eserlerinde içerik olarak daha çok tasavvuf konusu yer almaktadır. Güncel meselelere de fazlaca yer veren Burkay, Allah dostlarının kısa biyografileri ve menakıplarına yer verdiği eserleri de mevcuttur. Hastalığı ve Vefatı Hasan Burkay, uzun yıllar nefes darlığı rahatsızlığıyla mücadele etmiş, Temmuz 2005 de yine nefes darlığına bağlı organ yetmezliği nedeniyle dünya evinden ahiret yurduna hicreti gerçekleşmiştir. Hasan Burkay’ın yerine kimi bıraktığına dair ihtilaflı görüşler mevcuttur. Bir görüşe göre Burkay, yerine şeyh makamında kimseyi bırakmamıştır. Diğer görüşe göre de Burkay, sohbetinde ifade ettiği üzere: “Biz Yakup Bey’i çok severiz. Ben öldükten sonra inşallah yolumuzu o devam ettirecektir” diyerek görevi kime verdiğini açıklamıştır. Lakin bu görevin şeyh makamında mı vekillik makamında mı olduğu konusunda ihtilaf mevcuttur. Kabri kurucusu olduğu Ankara’nın Gölbaşı ilçesi Hacı Hasan Köyünde bulunmaktadır. Kaynak ; Hasan Burkay’ın hayatı, eserleri ve tasavvuf anlayışı , Derya Kasap , Ankara üniversitesi Sosyal bilimler enstitüsü Temel islâm bilimleri anabilim dalı Tasavvuf bilim dalı Yüksek lisans tezi
Ahmet Kayhan Dede
Ankara – Mamak – Ahmet Kayhan camii
Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ( Melami Şeyhi )
Ankara – altındağ – solfasol kabristanı Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ile ilgili bilgilere Mahir İz’in anılarında rastlıyoruz. Ankara Solfasol Köyü kabristanında kabri bulunan İsmail Ağa, Cumhuriyetin ilanı yıllarında Ankara’da gönül erbabı arasında önemli bir yere sahiptir. Mahir İz “İz Bırakanlar” isimli eserinde İsmail Ağa hakkında şunlar yazar: “Ankara’dan şahsen tanıdığım Arabacılar Kahyası İsmail Ağa , işte mezkur Şeyh Nurü’l Arab’dan inabe etmiş olan Ankara Hukuk Mahkemesi azası Vehbi Efendi’den el almıştı. Yıllarca evvel Umumi Harp içinde bir gün berber Selanikli Kazım Nami’nin dükkanında traş oluyordum. Bu İsmail Ağa da köşede oturmuş çubuk içiyordu. Berbere anlattığı bir vak’a veya hikaye dolayısiyle bir Ayet–i Kerim’e okudu. Fakat verdiği mana birden bire nazarı dikkatimi celbetti, çünkü ancak okumuş yazmış bir hoca efendi bu kadar güzel tefsir edebilirdi. Hemen berberin elini tutup arkama dönerek baktım. İsmail Ağa “Ne o Efendi! Yakıştıramadın mı?” dedi. Ben mahcup oldum. Berber işini bitirdikten sonra gidip yanına oturdum; yukarıda verdiğim izahatı kendinden öğrendim. Bu zatın Melamiliği amel bakımından Ehl i Sünnet yolundaydı; ezan okunur okunmaz camiye cemaate koşardı. Kıyafet tam o zamanki esnaf kıyafeti idi. Yalnız hoca efendilere veya meşayihe benzeyen uzunca bir sakalı vardı. Daha sonraları bütün Anadolu’da büyük bir şöhret kazandı. Ben İstanbul’a döndükten sonra, bir gün Maraşlı Tahir Efendi merhumun müritlerinden ve Türkçe muallimlerinden Sivaslı Ali Bey’e rastladım. Şuradan buradan konuştuktan sonra “Bize gidip bir kahve içelim” dedi. Gittik. Ankara’da yapılan bir dil kongresine iştirak etmesi için hemşehrisi olan Maarif Vekili Reşad Şemseddin Bey’e bir mektupla müracaat ettiğini ve bu suretle Ankara’ya gittiğini söyledikten sonra “Maksadım dil kongresi değil, İsmail Efendi hazretlerini ziyaretti” deyince ben şaşırdım. “İsmail Efendi kütüphaneden dışarı çıkmaz, Ankara’ya nasıl gitti?” deyince; bana “Sizin dediğiniz Kütüphane Müdürü İsmail Saib Efendi değil; bu bütün Anadolu’nun tanıdığı İsmail Efendi hazretleridir ” diye karşılık verdi. Bu söz, bende bir tedaı yaptı; “Bu zat sakın Arabacılar Kahyası İsmail Ağa olmasın?” dedim. “Tamam, işte o zattır, kerameti zahirdir” dedi, ismini anarken bile derlenip toplandı. Zannediyorum 1952 53 ders yılı içinde idi. Haydarpaşa lisesi’ne tanıdıkları ziyaret için gelen Maarif Vekaleti Teftiş Kısım Şefliğinden emekli Ankaralı Mehmed Galib Karabatur Bey’e ki -herkesin sevgisini kazanmış hayırhah bir zat idi- İsmail Ağa’yı sordum; “Vefat etti” dedi ve kerametine dair şöyle bir hadise anlattı: “Bir gün kahvede iki kişi oturuyormuş. Merhum İsmail Ağa da yanlarındaki masada nargile içiyormuş. O zatlardan birine: “Ne düşünüp duruyorsun? Bu dünyada öyle yanlışlıklar olur ki, onu düzeltmeye kimsenin gücü yetmez.” ve diğerine de: “Herkesin verdiği söze aldanmamak, takdir yerini bulur.” demiş. Sonradan bu iki zat naklediyor: ilki, Ziraat Vekaleti memurlarından olup, isim yanlışlığı ile emekliye sevkedilmiş ve bu emr ı vakii düzeltemediği için üzüntü içinde imiş. Adı Hasan olan bu zat, asıl emekli yapmak istedikleri başka bir Hasan Bey yerine kurban olmuş, ikinci zat ise yukarıda adı geçen Çorum Mebusu Abdurrahman Dursun Bey imiş; kendisi partisi tarafından ihmal edilmiş, yine bir meb’usluk ona vaad edildiği halde, iki seçimde de hatırı sorulmamış; üzüntüsü ondan neş’et ediyormuş. Mehmed Galip Bey, İsmail Ağa’nın birçok hususi halleri olduğunu da söyledi. Melamilerde bir husus nazarı dikkatimi celbeder. Bunların zikri sohbettir. Bu zevattan bazılarıyla görüştüm; herkesten başka türlü düşünüyor ve beyanları da başka türlü oluyor. Mesela Harbiye Nezareti Kalemi emeklilerinden merhum Fehmi Bey’le tanıştım.” Ankara – Altındağ Solfasol Köyü mezarlığında bulunan kabri üzerindeki kitabede şu ibare yazılıdır: “Kutbül arifin ve gavs’ül…vasılin kibarı muhakkıkini melami… yeden arifi billah Ankara evi Hacı İsmail Gül Efendi hazretlerinin ruhu saadetlerine Fatiha. hakka vuslatı: 26.5.193 Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Tiridzade Hüseyin Efendi
Ankara – Samanpazarı – aslanhane camii yanı 1779(1192) Yılında Ankara’da doğdu.1863(1279) yılında vefat etti. İrşad vazifesi yaptığı ve medfun bulunduğu Tekke ve Türbe; Ankara, Saman pazarı, Aslanhane Camii yanı, Aslanhane Mahallesi, Filiz Sokak, 77 Pafta, 141 Ada’dadır. Sağlığında Ankara Şer’iye Mahkemesi sicilinde, 123. sıradaki vakfiyesini 2 Zilkade 1258 senesinde tescil ettirerek, tekke ve türbesini vakıf haline getirmiştir. 28 Haziran 1988 yılında Resmi Gazete 19856 sayı, 48. sayfasında Kültür Bakanlığı Eski Eserler Yüksek Kurulunca koruma altına alınmıştır. Tiridzade Hacı Hüseyin Efendi Hz’i, Halveti Yolu, Şabaniye Kolu, Altun Silsilesinde Çerkeşli Mustafa Efendi’den sonraki kırksekizinci halkayı tamamlamaktadır. İslami İlimler ve Tasavvuf İlminde birçok alim, halife ve dervişan yetiştirmiştir. Vazifeyi, yetiştirdiği talebelerden Yozgatlı Aziz Ahmet Hakkı Efendi’ ye bırakmıştır. Tiridzade, ismi ile meşhur olması ise, zamanındaki Osmanlı Paşası İzeddin Paşa’nın kırk kişi ile kendisini ziyarete gelmesi üzerine, evinde et suyundan başka bir şey bulunmamakla Cenabı Hakkın ihsanıyla o et suyunun içine ekmek doğrayarak tirit yapıp, Paşa ve mahiyetini doyurması ve hatta erenlerin himmetiyle yemeğin bir kısmının artması olarak rivayet edilmiştir. Bu hadise ile İzeddin Paşa’nın “Tiridzade Hüseyin” demesi ile bu isimle anılır olmuşlardır. Kendisine delileri iyileştirme ve ruhi bozuklukları teskin etme ruhsatı verilmiştir. 1925’te tekke ve türbeler kapatılırken; Türbesi içerisinde bulunan sancağı şerif, el yazma eserler, zikir tesbihleri, virdi şerifler, eski Kuranı Kerimler, âsâlar, tarihi şecere ve silsileler toplatıldı. Etnoğrafya Müzesinde olduğu tahmin ediliyor. Günümüzde de Tiridzade Türbesi; feyizli ve bereketli bir ziyaret makamıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Enbiya Dede
Ankara – şereflikoçhisar Fatih dönemi mutasavvıflarındandır. Kabri Şereflikoçhisar ilçe merkezindedir. Enbiya Dede’nin kimliği hakkında İ. Hakkı Konyalı Şereflikoçhisar ilçesinde bulunan ve bir mahalleye de ismi verilen Enbiya Dede’nin Fatih Sultan Mehmed Han’la çağdaş ve türbesinde bulunan diğer mezarında Derviş Noktalı’ya ait olduğunu, Vakıflar Arşivi’nde 254 numarada kayıtlı, Fatih adına 1476 M. yılında tespit edilen Karaman ili evkaf defterlerinde, Enbiya Dede’nin adının geçtiğini zikrederek, Enbiya Dede ve Derviş Noktalı zaviyelerinin bulunduğunu kaydeder. Fatih, Koçhisar vakıflarını yazdırırken, zaviyenin Enbiya Dede ve Derviş Noktalı’nı hayatta olduklarını, Koçhisar’a bağlı Enbiya Dede Köyü ile yine buraya bağlı Buzağulu mezraasının bu zaviyenin vakfı olduğunu da ilave eder. Zaviye binası yıkılmıştır. Yukarıdaki bilgi dışında hayatı hakkında ulaşabildiğimiz yazılı kaynaklarda bir bilgi yoktur. Günümüzde türbe tekrar restore edilmiştir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şeyh İvaz Dede Türbesi
Ankara – beypazarı – ayvaşık mahallesi Beypazarı ilçe merkezinin Ayvaşık Mahallesi’nde türbesi bulunan “İvaz Dede” , kaynaklarda “Şeyh İvaz Dede” ve “İvaz Baba” adıyla zikredilmekte, halk arasında da ”Ayvaşık Dede” olarak anılmaktadır. Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi, Haziran 1648 tarihinde Beypazarı’na gelir ve ziyaret yerleri hakkında bilgi verirken, şehrin içinde “Şeyh İvaz Dede”nin türbesinden bahseder. 1290/1873-74 tarihli Ankara Vilayet Salnamesi’nin 106. sahifesin de “Beypazarı kasabasında olan Karacaahmed Sultan makamı ve Birgivi şarihi merhum Mehmed Efendi ve İvaz Baba ve Gerinik Baba ve Üçkızlar merkadleri ziyaretgah-ı havass u avam ve civar kasaba ve kurada Kara Davud-i Veli ve Necmeddin-i Kübra ve İvaz Baba ve Yediler namıyla meşhur zevat-ı kiram türbeleri mecma-i züvvar-ı benam u enamdır” ifadesi yer alır. 1325/1907-08 tarihli Ankara Vilayet Salnamesi’nin 147. sahifesinde de “Merakıd-ı mübareke: Beypazarı kasabasında Karaca Ahmed Sultan Hazretlerinin makamı ve Birgivi merhum Mehmed Efendi ve İvaz Baba ve Üç Kızlar merakıdları ziyaretgah-ı havas ve avam ve civar kasaba ve kurada Kara Davud ve Necmeddin Kübra ve Yediler namıyla meşhur zevat-ı kiramın türbeleri ziyaretgah-ı enamdır…” ifadesinden İvaz Baba ziyaretgahının herkes tarafından ziyaret edildiği kayıtlıdır. Prof. Dr. Hikmet Tanyu, 1958 yılında yaptığı ziyaretinde İvaz Dede mezarı hakkında şu bilgileri verir: Beypazarı’na hakim ve etrafı üç yandan gören bir yerde bulunan halkın deyişiyle Ayvaşık Dede, aslında İvaz Baba’dır. 80 metre kadar önünden yol geçiyor. Yatırın bulunduğu yerde ve biraz aşağısında çok yaşlı ağaçlar var. Ankara yolu buraya 500 metre kadar yakındadır. Ayvaşık Dede (İvaz Baba)’nın mezarı yıktırılmış. Hemen yanında kuyu ve çeşme benzeri, kenarı taşlarla örtülü bir yer var. Buradan hafifce su sızıyor. Evvelce Ayvaşık Dede (İvaz Baba)nın mezarının muntazam olduğu anlaşılıyor. Ziyaretgah etrafında patikalar, yollar hasıl olmuş. Bu açılan yollar bile bu ziyaretgahın çevrede ne derece geleni ve önemi olduğunu gösteriyor. Buraya her murat için gelindiği gibi, bilhassa sinir, akıl hastalıklarına karşı, şifa istenilmek üzere ziyaret ediliyor. Gelenler aynı zamanda bez de bağlıyorlar. Çevresindeki çalılara binlerce bez, çabut asılı, bağlı olarak durmaktadır. Türbeyi evvelce bir jandarma komutanı yıktırmış. Yıktırılan taşların üzerinde mum akıntıları bol bol görülüyor. Eski ilgi azalsa bile gene devam ediyor. Halbuki apaçık bir yerde bulunan ziyaretçilerin kolayca görünebileceği bu yer yasağa rağmen rağbeti kaybetmiyor. Yalnız bu defa hastaları olanlar yıkıntıyı, harabeyi ziyaret ediyorlar. Jandarma komutanı, kaymakamın emriyle türbeyi yıkınca, artık bu ilginin tamamen kesileceğini sanıyormuş. Halkın ziyaret edişine hayret etmiş. Harabe kalıntısı, hatta bütün o mahal gene saygıya layık olarak görülüyor. Araştırmamız sırasında birisi: “Türbeleri yıktılar, deli çoğaldı. O bizim için manevi bir destekti, bu destek yıkılmak istendi” diyor. Halk tarafından burasını ve benzerlerini yıktıran kaymakama: “Deli kaymakam bu türbeleri 1939- 1940 yılında yıktırdı” denilmiştir. Yaptığımız incelemede bu kaymakamın ve jandarma komutanının başına gelen birtakım vakaları bu türbe, ziyaretgah tahribinden ileri geldiği söyleniliyor. Önceleri bu tepede (ivaz Baba)nın bulunduğu yerin üstünde yağmur duasına çıkılırmış. İvaz Baba’nın sağında ki su haznesinin üzeri kapalı iken orasını da kaymakam yıktırmış. Bu üzeri kapalı ve muntazam bir şekilde yapılmış, tarihi bir değeri olması kuvvetle muhtemel yeri yıktırırken kaymakam, büyük bir korku geçirerek yıkma işini orada yarım bıraktırıyor. Gerçekten yaptığımız incelemede yıkma işinin yarım kaldığını göstermiştir. Su haznesi, üstü kapalı muntazam bir çeşme veya bir ayazma şekline benziyor. Burasının ziyaret ve adak yeri olduğu ve bu ağır tahribe rağmen ziyaret yeri olmaktan çıkmadığını yerinde yaptığımız inceleme ile tesbit ettik. Bu muntazam taşlar arasında onbinlerce mum yakılmış. Duvarları simsiyah olmuştur. İnceleme yaptığım yerlerin hiçbirisinde bu kadarına, bu kadar yekpare büyük taşları simsiyah hale getirecek kadar çok mum yakılmışına rastlamamıştım. Yıkıntıya bakılarak burasının üstünün kubbeli olduğu tahmin edilebilir. Dikilmiş, adanmış mumlar duruyor. İlk defa olarak bu adak yerinde sentomisetin ve bromürlü ilaç kutuları ve tarifelerini tesbit ettik. Bu mahalde yaptığımız araştırmanın verdiği sonuç şu oldu: Sinir, akıl v.b. hastalar buraya geliyor veya getiriliyorlar, oradaki tastan onlara su içiriliyor. Çok zaman bu türlü ilaçların tesirini arttırmak veya tam bir şifa elde etmek üzere, o şifalı, mübarek sayılan sudan da yardım görülmek isteniliyor. Tıp, ilaç ve şifalı, mübarek su ile tedavi böylece birleş miş oluyor. Bu su haznesinin olduğu bölmeye sokulmuş bir ağaç dalı üzerine bezler bağlanmış. Yeni ve içlerinde çok eski olduğu anlaşılan yüzlerce bez dikkati çekiyor. Bunlar, patiska, iplik, elbise kumaşı, pamuk ipliğidir. Bazı larına birkaç küçük taş da konulmuş. Su sızan yeri iki metre kadardır. Su, sızdıktan sonra yamaca doğru bir oluk içinde akıyor. Burada hayvan pislik leri göze çarpıyor. Bunları o tepede yayılan, otlatılan hayvanların sulamak maksadıyle mi buraya getirildikleri, yoksa hasta hayvanların mı buradan iyileşmek üzere su içirildiğini tesbit mümkün olamamıştır. Tababetle mistik inancın birleştiği ve çok şifalı olduğuna inanıldığı bu suyun buraya kadar getirilemeyen hastalara alınıp götürüldüğü nadir de olsa vaki imiş… Ankara Vilayeti Salnamelerinde İvaz baba ve Şeyh Mehmed adları ile “havas ve avam” tarafından yardımcı, önemli bir ziyaretgah olarak gösterilen eski türbeler bunlardır. İvaz Baba (Ayvaşık Dede)nin tarihçesi belli olmamakla beraber asırlarla ifade edilebilecek kadar eski olduğudur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Kaygusuz Abdal – Beypazarı
Ankara – beypazarı – kabaca köyü Beypazarı ilçesine bağlı ve şehir merkezine 16 km mesafede olan Kabaca Köyü’nde ”Kaygusuz Abdal Türbesi” bulunmaktadır. Tasavvuf tarihimizde önemli bir yeri olan Kaygusuz Abdal’ın asıl adı ”Alaaddin Gaybi” dir. Ondördüncü yüzyıl sonu ile onbeşinci yüzyılın birinci yarısında yaşayan, Teke ili Alaiye Sancağı Beyi’nin oğludur ve Horasanlı gazi-dervişlerden Abdal Musa hazretlerinin mürididir. Menakıbnamelerde “dil-güşa sahibi Kaygusuz Baba Sultan (k.s.) Alaiye Sancağı beğinin oğlu idi’; “Alaiye Sancağı Begi oğlu Gaybi Beg” ve “Gaybi’nin babası Alaiye Sancağı Begi” ifadeleriyle zikredilir. “Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi”‘ne göre Gaybi Beg, Abdal Musa Hazretlerine şöyle intisab eder: Teke İli Alaiye Sancak Beğinin oğlu Gaybi Beğ, on sekiz yaşında iken, tevabilerinden bir kısım kişilerle ava çıkar. Beğzade bir tepe üzerinde avlanırken, bir ahu görür. O esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybi Beğ, onu görünce hemen tirkeşinden bir ok çıkarıp, kirişe kor, nişan alır ve oku atar. Kirişten çıkan ok, ahunun sol koltuğu nun altına saplanır, fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybi Beğ de ardına düşer. Ahu’dan durmadan kan akar, Gaybi Beğ de onun kaçışına bakar. Ciddi bir şekilde onun üzerine at sürer. Dağlar, vadiler geçip nihayet bir sahraya inerler. Yaralı ahu büyük bir asitane kapısından içeri girer. Gaybi Beğ de arkasından dergaha girerek dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergah, velayet erenlerinden Seyyid Abdal Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa, burada büyük bir asitane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlaka mürid ve muhib olub kalırlarmış. Pek çok dervişi varmış. Hepsi Abdal Musa’ya layıkı veçhile hizmet ederlermiş. Ona bağlıymışlar. İşte geyiğin ve Gaybi Beğ’in girdikleri dergah bu imiş. Dervişler Gaybi Beği görüp karşıladılar ve atının dizginini tutup: – “Buyurun, ziyarete geldünüz ise aşağı inün” dediler. – “Buraya oklanmış bir ahu geldi, o benüm şikarumdur, nice oldı, onı bana getirün” dedi. Dervişler de: – “Buraya böyle bir ahu gelmedi ve biz görmedük” dediler. Gaybı Beğ: – “Hiç dervişler yalan söyler mi, niçün inkar idersinüz? Ben ahuyu kendü gözümle gördüm, buraya gelüb içerü girdi” dedi. Dervişler bu sözler karşısında hayret ettiler: – “Bizüm haberimüz yok, bilmiyoruz” dediler. Beğzade, bu durum karşısında hayli melul ve perişan oldu. Bir müddet öyle kaldı. Acep bu ahu nice oldı, nereye gitdi? Bunlardan gayri kimünle söyleşsek” diye düşünürken, dervişler dergaha doğru dönüp: – “Sultanum! Alaiye Sancağı Beği oglu Gaybi Beğ, buraya gelüb bizden şikar taleb ider”, dediler. Bu esnada, zaten durumu içeriden dinleyen sultan: – “Onu benüm katuma getürün, gelsün ben ona cevab vireyüm” dedi. Dervişler Gaybi Beğ’e: – “Sizü, erenler gelsün diye buyurdılar. Hem ziyaret kılasun, hem de kifayetlü cevab alasın” dediler. Gaybi Beğ de sultanın bu hitabını işitdi ve hemen atından aşağı inerek: – “N’ola varalum, o mübarek cemalüni görelüm, ellerini bus idüb, hak-i payüne yüzümüzi sürelüm” dedi. İçeri meydana girdi, sultanı gördü, hemen eğilerek selam verdi, ileri yürüyüp elini öptü, alnını yere koyup, hak-ı payine yüzünü sürdü. Daha sonra geri çekilip, karşısında el kavuşturarak ayakta durdu, Seyyid Abdal Musa hazretleri, onun selamını izzetle aldı: – “Hoş geldünüz oğlum, safa geldünüz, kadem getürdünüz. Gönlün, dilegün ne dür, dile bizden, söyle işidelüm bilelüm” dedi. Gaybi Beğ, keyfiyet-i hali beyan etti. Vakıayı olduğu gibi anlattı. Sultan: – “O ahu, neden senün şikarun oldı?” diye sordu. Gaybi Beğ: – “Sultanum! Ben onı ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koşdum. Çok menzil aldı, yorıldı, güç ile buraya geldi” cevabını verdi. Sultan: – “O okı görince bilür misin?” diye sordu. Gaybi Beğ: – “Bilürem sultanum!” dedi. Abdal Musa: – “Bak imdi, gör okunı” dedi. Kendi mübarek kolunu yukarı kaldırdı. Koltuğunun altında saplı olan oku gösterdi. Gaybi Beğ, bakıp gördü ki, attığı ok, Sultan Abdal Musa’nın koltuğuna saplanmış duruyor. Meğer bu geyik suretinde görünen, bu asitanenin şeyhi Abdal Musa Sultan imiş. Beğzade, bu durumu görünce pek pişman oldu, utandı; bir vakit korku ve heyecanından kendine gelemedi. Kendine gelince hemen sultanın elini öpüp, ayağına baş koydu, özür diledi, tazarru veni yaz eyledi. Abdal Musa da koltuğunun altındaki oku çıkarıp, Gaybi Beğ’in önüne koydu ve şöyle dedi: – “Dergahumuzda, itiza ehline lutf u ihsan kapusı her zaman açukdur. Biz geçdük suçundan, bir dahi böyle etmeyesün, her gördüğün cana ok atmayasun”. Beğzade pişmanlık duydu. Aklı başına gelince Abdal Musa’nın hizmetine alınması için tazarru ve niyazda bulundu: – “Sultanum! Bendenüzi hizmetünüze layık görüb, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm”. Sultan şöyle karşılık verdi: – “Oğlum! Bu erenler yalına gitmeklige mutlak mücerredlik gerekdür. Sonum düşünme yüb sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür. Zira kim, bu yol, ince, sarf biryoldur ve bu yolun derd ü belası, mihnet ü cefası boldur ve bu tanka giren kişi kadir oldugı denlü elden gelen işi men itmeye. Halkdan kendüsine her ne cefa gelürse sabreyleye ve Cenab-ı Hakk’dan ne bela nazil olursa kendüsine ganimet bile, feryad kılmaya, incinüb melfil ve mahztın olmaya. Hakk Ta’fila Hazretleri’nün, her işde bir hikmeti vardur. Mesela dünya ve ahiret, Cehennem ve Cennet, gice ve gündüz, kış ve yaz, gam ü şadı, ağlamak ve gülmek, tagvesahra,yokuş veinişhepbiribirinün mukabilidür. Senün pederün birsancak begidür. O sana riyazatı çekmeğe rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumuza gel. Gönlünede danış ki, sonra peşiman olmayasun”. Begzade: – “Sultanum! Benüm pederüm sizsünüz. Burada kaldıguma razı olmazsanuz, bent gayri yire gitmem ve bu asitaneyi terk itmem. Gelmek var, gitmek ve dönmek yok” dedi , Bu müşavereden soma Abdal Musa, bir halifesine buyurdu: – “Gaybi Beğ’ün başını tıraş idün”. Bu emir üzerine, onu tarikat usulünce tıraş ettiler, taç ve hırka giydirdiler, beline kemer bağldılar. Daha sonra asitanet-i saadet de yer gösterip, bır posta oturttular. Gaybi Beg de bu post üzerıne çıkıp iki diz üzerine, erkan üzre oturdu. Fakr libasını kabul edüp, dünyadan el etek çekdi, her şeyden uzak kalıp Hakka tevekkül kıldı. Beğzade’nin yanında bulunan refakatçiler, ahunun arkasından yalnız başına giden Gaybi Beğ’i kaybetmişlerdi. Dağları, ovaları, sahraları, tamamiyle aradıkları halde onu bulamamışlardı. Nihayet hizmetkarlardan biri kan izini takibederek asitane-i saadete geldi. Kapıdan içeri baktı. Gördü ki Beğzade buradadır. Hemen, diğer yol arkadaşlarına durumu haber verdi: – “Gaybı Beğ’i burada buldum, gelün” dedi. Bunun üzeri’ne ne kadar atlı varsa hepsi asitane’ye geldiler. Atlarından inip asitane kapısından meydana girdiler. Orada Beğzade’yi gördüler. Beğzade atından ve donundan feragat etmiş, bir post üzerinde oturuyordu. Selam verip, durumu Gaybı Beğ’den sordular. Gaybı Beğ de vakayı olduğu gibi anlattı. Maiyyetinin tereddüdünü izale maksadıyla: – “Bundan sonra benim babam Abdal Musa Sultan’dur. Siz bana dahi idemezsünüz. Hemen at ve tumanumu alup benden fariğ olun!” dedi. Bunun üzerine maiyeti de bu emre uyarak atını ve elbiselerini alıp, babası katına, ‘Alaiyye Sancağı Beğ’i nezdine geldiler. Bevvablar, Gaybi Beğ’in atını ve elbiselerini görüp kendisini göremeyince şaşırdılar: – “Gaybi Beğ avdan geri dönmedi, gaib oldı, hiç görünmez. Nerede ve ne halde olduğını bilmeyüz” dediler. Zaten merak içinde bulunan Alaiyye Sancağı Beğ’i bu konuşmaları içeriden duydu. Aklı başından gitti. Bu esnada kulları başına geldi. Durumu tafsilatıyla onlardan sordu: – “Hani oğlum Gaybi nice oldı? Sizünle beraber gitmiş idi, neyledünüz?” dedi. Onlar da Beğzade’nin durumunu gördükleri ve Gaybi’den duydukları şekliyle baba sına anlattılar. Menakıbname’nin devamında bundan sonraki olaylar anlatır. Alaiyye Sancağı Beği, oğlu Gaybi’nin bir derviş olup, Abdal Musa Tekkesi’nde kaldığını işitince ciğeri yanar. Oğlunun kurtarılması için Teke Beyi’nden yardım ister. Teke Beyi askerleriyle Abdal Musa Dergahı’na yürüdüysede “Dur Dağı” denilen yer de Hazretin kerametiyle perişan olur. Daha sonra Alaiyye Beyi, Abdal Musa’nın velayet ve keramet sahibi olduğunu anlar ve Hazreti dergahında ziyaret eder. Kısa sürede Abdal Musa’nın teveccühüne nail olur. Dervişliği beyzadeliğe değişen Gaybi’ye Abdal Musa: “Gaybi, kaygudan reha buldun; şimdiden sonra Kaygusuz oldun” buyurur. Bundan sonra Gaybi “Kaygusuz Abdal” olarak anılır. Kaygusuz Abdal, şeyhi Abdal Musa’nın uzun süre hizmetinde bulunduktan sonra şeyhinin emri üzerine 1397-98 yılında Mısır’a gider ve bir dergah açarak, irşad faaliyetlerini yürütür. Daha sonraki yıllarda Hacca gider. Hicaz, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Anadolu’ya gelir. 1424-1430 yılları arasında Rumeli’ye geçerek irşad faaliyetlerini sürdürür. Rumeli’den Anadolu’ya gelir. Bir görüşe göre de Mısır’a döner. Genel kabul ise Anadolu’ya dönerek şeyhinin dergahına yani Elmalı’nın Tekke Köyü’ne geldiğidir. 1444 yılında Abdal Musa Tekkesi’nde vefat eder. Mezarı da buradadır. Bir rivayete görede Alaaddin Gaybi’nin mezarı Mısır’da “Mukattam Dağı’nın taşlarına oyulmuş mağaranın dibinde” olduğu ve Arapların ona “Şeyhü’l-Magarevi” dedikleridir. Kaygusuz Abdal’ın çok sayıda manzum ve mensur eseri mevcuttur. Eser lerinde ‘Alay/ Alai”, “Kaygulu”, “Kul Kaygusuz’: “Sarayı”, “Miskin Kaygusuz” ve “Miskin Sarayı” gibi mahlaslar kullanmıştır. Menakıbname’de “Kaygusuz Baba’: “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Sultan” ve “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilir. Yapılan araştırmalarda muhtelif mecmualarda şiirleri ve “Gevhername” ile “Minbername” gibi küçük mesnevileri neşredilmiştir. Eserlerinden bazı ları şunlardır: Divan, Gülistan, Mesnevi-i Baba Kaygusuz, Gevhername ve Minbername. Mensur eserleri ise Budalaname, Kitab-ı Miğlate, Vücudname, Sarayname, Dil-güşa ve Risale-i Kaygusuz Abdal. Kaygusuz Abdal Türbesi: Kabaca Köyü Mezarlığı’nın yanında bulunan türbeye dar ve toprak yolla ulaşılmaktadır. Türbe, bir tepeciğin düzlüğünde ve bahçe içindedir. Kareye yakın dikdörtgen planlı ve kubbe ile örtülüdür. Kubbenin üzerine piramidal formlu kırma çatı yapılmış ve oluklu levhalarla ör tülmüştür. Duvarlarında düzgün yonu taşı, kaba yonu ve moloz taş kul lanılmış, dış cephe sonradan sıvanarak badana yapılmıştır. Piramidal çatı, cephe duvarları üzerine boydan boya uzanan kalın kirişler üzeri ne oturtulmuştur. Güney cephede iki, batı cephede bir küçük pencere bulunmaktadır. Kuzey cepheye sonradan yapılan bir sundurmalı bir odadan geçilerek kuzeybatı köşesinde yekpare taştan yuvarlak kemerli, dar ve basık giriş açıklığından küçük bir sahanlığı geçerek ikinci bir yuvarlak kemerli açıklıktan sonra türbeye girilir. Kare plandan kubbeye geçişte beden duvarlarına indirgenmiş yuvarlak kemerli tromplar görülür. Ayrıca yuvarlak kemerli sade bir sembolik mihrabı vardır. Duvarlar ve kubbe alçı sıvalıdır. Türbe içinde on mezar bulunmakta ve sonradan yazılan Türkçe kitabeler konulmuştur. Mezar kitabelerine göre “Pr Muhammed” (Kaygusuz Abdal), Kaygusuz Abdal’ın hanımı “Fatıma Ana’; oğulları “Emir Sultan’; “Şah Abbas”ve “Kamber Sultan’; kızları “Zekine Ana’; “Şehriban Hatun” ve “Ümmügülsüm Ana”dır. Duvarlara ve kubbe kasnağında görülen kalemişi süslemeler sonradan yapılmıştır. Hatai çiçeklerle çevrili çok kollu yıldızlardan müteşekkil maldalyonların içinde ‘ Allah” (c.c.), “Muhammed” (s.a.v.), “Ebubekir (r.a.) , Hz. Ömer (r.a.) , Hz. Osman (r.a.) , Hz. Ali (r.a.) , Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) yazılıdır. Ayrıca duvarlarda ve kubbe kuşağında ayet, hadis ve dua metinleri görülür. Kaygusuz Abdal adına yapılan bu makam türbenin Osmanlı tahrir ve vakıf belgeleriyle Ankara Salnamelerinde adı zikredilmez. Türbe yapı tekniğine göre ondokuzuncu yüzyıl özelliği göstermektedir. Kanaatimizce bu türbe, bir makam türbe veya bu bölge de önceki devirlerde yaşamış ve zaviyesi bulunan ama günümüzde adı bilinmeyen bir Türkmen dervişine ait olabilir. Çünkü Hudavendigar ve Ankara tahrir defterlerinde adı geçen lakin günümüzde yeri bilinmeyen çok sayıda zaviye bulunmaktadır. Bazı rivayetlere göre de bölgede yaşayan “Bayrami” dervişlerine ait olabileceğidir. Bayramı kaynaklarında adı zikredilmesi gerekirdi. Bu sebeble bu görüş çok zayıf bir ihtimaldir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Toprak Dede – Ayaş
Ankara – ayaş – iğdeli sokak ilerisinde Ayaş Toprak Dede Türbesinin gerçek ismi Ahmet Dede’dir. Burada yapılan ziyaret uygulaması sebebiyle Toprak Dede denmektedir. Türbe de bulunan bir yazıta göre 1628 de vefat etmiştir.
Karyağdı Sultan Türbesi
Ankara -Altındağ ilçesi Hacı Doğan Mahallesi Sanayi Caddesi ile Doğan Sokağın birleştiği yerde Tarihi kişiliği bilinmeyen, yüzyıllardır Ankara’lıların gönüllerinde taht kuran bu veliyye hatun kişinin hayatı hakkında yazılı kaynak larda bir bilgiye ulaşılamamıştır. Günümüzde Altındağ ilçesi Hacı Doğan Mahallesi Sanayi Caddesi ile Doğan Sokağın birleştiği yerde bulunan türbesinde ki Osmanlıca kitabede şu ibare yazılıdır: ”Ah vaveylaki cellad felek Hake saldı bu gül nazik teni Ravzasını ravza-i huld yerin Merkadin pür-nur eyle ya Ganf Cennetinden kabrine ruzenler aç Rahmetinle bula daim ruşeni Erdi hatifden anın tarihi Cilvegahı ola cennet Gülşeni sene hicri 985 (1577).” (Ah! ne yazıkki cellad felek bu gül nazik vücudu toprağa verdi. Ey cömert, zengin ve varlıklı olan Allahım, mübarek kabrini sekiz cennetten birisi olan “Cennet-i hul ” eyle ve hurla doldur. Cennet’inden kabrine bahçeler aç, Sen’in rahmetinle kabri daima aydınlık olsun. Gizli bir ses onun vefat tarihini bildir di. Ebedi hayatı geçireceği yer cennet bahçelerinden birisi olsun. Sene Hicri 985/Miladi 1577). Kitabede hatun kişinin adı yazılmamış ve vefat tarihi 1577 yılıdır. “Gül nazik teni” ifadesinden de genç yaşta vefat ettiği anlaşılmaktadır. Sultan III. Murad’ın saltanat yıllarında vefat eden bu hatun kişinin Ankara’da yaşayan varlıklı bir aileye mensup olduğunu tahmin ediyoruz. Ayrıca Ankara şehrinin kuzey batısında “Karyağdı” adında bir dağ bulunmaktadır. “Karyağdı” ismi ile anılmasına gerekçe olarak dilden dile halk arasında dolaşan rivayet şöyledir: Ankara’nın ileri gelen eşrafından bir ailenin kızıdır. Güzelliği ve edebi ile tanınır genç kızlığında. Evlenme çağı geldiğinde yine eşrafdan bir ailenin delikanlısı ile evlenir. Mutlu ve huzurlu bir aile kuran bu hatun kişi anne adayı olur ve “aş verme”ye başlar. Ankara’da Ağustos ayı oldukça sıcak geçer, bu sıcak günlerde hamile olan Kar yağdı Hatun ‘un nefsi kar çeker. O zamanlarda Elmadağ’ının yamaçlarında kar kuyuları bulunur ve bu kuyularda saklanan kar sıcak mevsimlerde şehre getirilerek satılır. Bu kar kuyularında kar kalmamıştır Ağustos ayı olduğu için. Kar arzusunu kocasına iletir, lakin kocası da çaresiz kalır. Kara karşı olan istek ve arzusu o kadar artar ki dayanılmaz hale gelir, bedeni volkanik bir yanar dağ gibi kavrulur. Bir gece yarısı kalkar, abdest alır, ellerini açarak Cenab-ı Hakk’a yalvarır ve yakarır. Duaların kabul olduğu ve herkesin uyuduğu, hacet kapılarının açıldığı zamandır bu an. – “Ya Rabbi, nefsimin arzusunu yenemiyorum, kar yağdır, kar yağdır, kar yağdır. Sen Gani’sin.” diye yalvarır, secdeye varır ve göz yaşı döker. İşte o an gözyaşlarına semadan kar tanecikleri de iştirak eder. Bir anda her taraf bembeyaz olur. Şükür ve sevinç birleşir, doya doya avuçlarına aldığı kan yemeğe başlar. Arzusuna kavuşmuştur, lakin vücudundaki volkanik harareti söndürememiştir. Şehir camilerindeki minarelerden okunan sabah ezanı nidalarıyla birlikte Kar yağdı Hatun’un beyi de uykudan uyanır. Yanıbaşında hanımını göremeyince yataktan kalkar ve odanın perdesini aralar, dışarıda gördüğüne inanamaz, her taraf bembeyaz karla örtülmüş, sevinçle Allah’a şükreder. Çünkü biricik eşinin arzusu yerine gelmiştir. Hemen avluya çıkar, beyazlar üstünde yatan hanımını görür. Koşarak yanına varır, kucaklar, beden soğuktur. Sevinç gözyaşları anında kanlı gözyaşına dönüşür. Ebedi hayatta beraber olmak arzusu ile son defa eşinin “gül nazik teni”ni koklar, göremediği yavrusu ile beraber ikisini Hakk’a uğurlar, Hakk’tan gelene razı olur. Şehir halkı bembeyaz karı görünce şaşırır. Fazla vakit geçmeden minarelerden “sala” nidaları duyulur. Önceleri “Sultan Meydanı ”Abdi/ Yert: “Köşk Yerr denilen daha sonra da “Hergelen Meydanı”, “İtfaiye Meydanı” denilen bugünkü türbesinin olduğu yere defnedilir. Karyağdı Hatun’un hikayesi böyledir… Derlerki: – “Türbenin üstüne her gece, herkesin derin uykulara vardığı saatlerde bir şey yağar; kar mı yağar, nur mu yağar bilinmez, yere değmeden kaybolur gider.” Karyağdı Türbesi: Karyağdı Türbesi , bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğladan inşa edilmiş, kubbesi kurşunla kaplı bir yapıdır. Onaltıncı asır mimarisi özelliği taşıyan türbe bakımlı ve ziyarete açıktır. Kubbeye geçmeden iki sıra tuğla kirpi saçak kul lanılmıştır. Taş sıraları arasında birer dik tuğla da bulunur. Sekizgen planlı ve üzeri kubbelidir. Altta altı yüzde dikdörtgen sivri kemerli alınlıklara sahip, demir parmaklıklı pencereler, üstte giriş kısmı hariç yuvarlak kemerli petek gibi şebeke ile doldurulmuş yedi pencere vardır. Doğu cephesinde basık kemerli giriş kapısı, hafif sivri ve söve kısmı dilimli orijinal bir kemer sisteminin altında yer alır. Kapıya iki basamakla çıkılır. Ahşap kapı kanatları yenidir. Kapının üzerinde dört satırlık iki pano halinde mermer üzerine sülüsle yazılmış Osmanlıca kitabe yer alır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hüsameddin Ankaravi (k.s.)
Ankara – Ankaralı Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi (k.s.) aslen Ankaralıdır. Melami kaynaklarına göre Hacı Bayram-ı Veli’ni halifelerinden Bıçakcı Ömer Dede ‘den Bünyamin Ayaşi (v.1520), ondan Pir Ali Aksarayi (v. 1527), ondan oğlu İsmail-i Maşuki (v. 1529) ve ondan Ahmed-i Sarban (v. 1545) ve ondan da Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi hilafet almıştır. Ahmed Sarban hz’i, doğum tarihi kesin olmamakla birlikte 1470’li yıllarda Tekirdağ ili Hayrabolu ilçesinde doğdu. Ahmed genç yaşında Hayrabolu’dan ayrılarak İstanbul’a gelir ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak Seferi’ne “Sarbanbaşı” (Devecibaşı) olarak katılır. Bu mesleğinden dolayı “Sarban” olarak anılır. Irak seferine giden ordu Aksaray’a uğrar ve burada Pir Ali Aksarayi ile tanışır. Ahmed-i Sarban , 1545 yılında Hayrabolu’ da beka alemine göçer. İlçe merkezinde bulunan kutlu türbeleri halkın ziyaretgahıdır. Sarban Ahmed, divanında kaside, gazel, mesnevi gibi klasik nazım biçimlerini kullanmış, şiirlerinin tamamı ilahi aşkla alakalı olup, tekke edebiyatının en sadık şairlerindendir. Sarı Abdullah Efendi, “Semeratü’l-Fuad”isimli eserindeki bilgilere göre Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi, doğduğu ve yaşamakta olduğu Ankara’ya bağlı Haymana’daki Kutluhan Köyü’nde, cuma ve bayram namazları için bir cami yaptırmaya teşebbüs eder. Cami inşaatında çalışmaları için müridlerini davet eder ve bu davete bölgedeki sipahiler de katılır, inşaatta gönüllü olarak çalışmaya başlarlar. Dönemin Ankara Haslar Voyvodası da, uzun zamandan beri göz koyduğu ve şeyhin oğluna ait güzel Arap atını ister. Şeyhin bu isteği reddetmesi üzerine voyvoda, Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi’yi İstanbul’a şikayet eder. Şikayetinde de şeyhin bütün müridlerini ve bazı askerleri başına topladığını, muhtemelen bir isyana hazırlandığını bildirir. Bunun üzerine merkezi yönetim, şeyhin derhal tutuklanıp hapsedilmesini ve hadisenin araştırılmasını ister. Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi , hemen tutuklanır ve Ankara Kalesi’ne habsedilir. Ne var ki, ömrü vefa etmemiş ve rivayete göre bir sabah cesedi bulunmuştur. Evliya Çelebi ise “Seyahatname”de ‘ Ankara’da yatmakta olan büyük evliyaların nur dolu mezarları ziyaretlerini bildirirken Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi hakkında şu bilgiyi verir: Şeyh Hüsameddin: Ahmed Sarbani halifesidir. Ankara Kalesi’nde hapis iken “Sabah bizi defn edin”buyururlar. Sabahleyin hapishanede kesinlikle insan ve cinden kimse yok iken bir sarı hurma lifi kefenine sarılmış yıkanmış ve kokulanmış olarak bulunur. Bütün Ankara halkı hayretler içinde kalırlar. Hala zaviyesi haziresinde gömülüdür. Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi Camii ve Türbesi: Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi Camii ve türbesi, günümüzde Haymana ilçesi Kutluhan Köyü yolu üzerindedir. Kutluhan Köyü, Ankara şehir merkezine yakla şık 94 km, Haymana ilçe merkezine ise 48 km uzaklıktadır. Kutluhan ve Altıpınar köy yolu yakınında, düz ve arkeolojik bir alanda bulunan cami, günümüzde yerleşim yeri dışında kalmış ve günümüzde restore edilerek yeniden inşa ediliyor. Caminin batısında ise Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi’nin mezarının bulunduğu türbe vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Mehdi Şeyh Türbesi
Ankara – Kahramankazan – kumpınar köyü Mehdi Şeyh , Murtad Ovası (Murtazaabad)’nda, Ankara Çayı’na karışan Ova Çayı’nın doğusunda ve yakınında bir zaviye kurarak, Oğuz Türkmen boylarının iskanına öncülük etmiş erenlerdendir. “Mehdi’ ; kurtulmuş, doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş kişi anlamına gelmektedir. Zaviyesinin bulunduğu yer zaman içinde şenlenmiş ve “Şeyh Mehdi ve “Tekke-i Meyti” adıyla anılan bir köy kurulmuştur. Günümüzde Mehdi Şeyh Köyü, Ankara-İstanbul karayolunun batısında ve Kazan ilçesine bağlı “Kumpınar” adıyla anılan mahalledir. 1530 yılı Ankara Tahrir Defteri “Murtazaabad” kazası vakıfları arasında “Vakfı Zaviye-i Mehdi Şeyh; iki çiftlik yer, taallukat 2 nefer, hasıl 450″173 kayıtlıdır. Bu kayıt tan Mehdi Şeyh evladından iki kişinin olduğu anlaşılmaktadır. 1571 yılı ”Ankara Vakıf Defteri”nde de Bitik Köyü’nde iki çiftlik yer, İbrahim Efendi tarafından Mehdi Şeyh Zaviyesi’ne vakfedilir ve çiftliğin yıllık geliri 450 akçedir. 1749 yılında “Murtazaabad” kazasının ”Mehdi’ köyünde bulunan “Şeyh Mehdi Zaviyesi”nin tevliyet ve zaviyedarlığı evlada şart kılındığından, vakfın iki çiftlik yerinin evlattan İbrahim Dede’nin vefatı üzerine, Şeyh Mehdi evladından Seyyid Ahmed bin Ahmed’e tevcih edilir. 1756 yılında da Şeyh Mehdi Zaviyesi’nde evladiyet ve meşrutiyet üzere nim (yarım) akçe ile zaviyedar olan evlattan Şeyh Mehdi’nin beratı yenilenir. Daha sonra yerine oğlu Mansur geçer. 1828 yılında da zaviyedarlık İbrahim Efendi’ye verilir. Şeyh Mehdi Zaviyesi mescidinde imam ve hatib olmadığı için Ahmed bin Mehmed’e tevcih edilir. 1845 yılında Murtazaabad kazasına bağlı “Tekke-i Meytf (Mehdf)”nin “tekkenişin”i (postnişin) Ahmed Dede Efendi olup, çiftçilik yapmaktadır. Şeyh Mehdi hazretlerinin kabri köy mezarlığında bulunmaktadır. Şeyh Mehdi kabri hastalar, çocuğu olmayanlar, elinde-yüzünde yara olanlar ve çocuğu zayıf olanlar tarafından ziyaret edilir ve kurban kesilir. Şeyh Mehdi’ye saygıdan dolayı köydeki düğünlerde davul çalınmaz, şayet davul çalınacaksa önceden adak kurbanı kesilir. Adak kurbanı kesilmeden davul çalınırsa çalanların başına bir musibet geleceği yönünde yaygın bir inanış vardır. Yerleşmedeki “Dede Taşı” ve “Dede Kavakları” da bölge halkı için kutsallık taşır. Dede Taşı, halis beyaz mermerden, hassas işçiliği olan, basamaklı banyo küvetine benzeyen ve Bizans dönemine ait olduğu tahmin edilen yekpare bir taştır. Halkavun (Yazıbeyli) Köyü nahiye merkezi olunca, bu taş Halkavun’a götürülür. Köy sakinleri buna rıza göstermez ve üzülür. Köylüler ertesi günün sabahı taşı eski yerinde görürler. Bu antik taşın tahliye deliği sonradan genişletilmiştir. Yürüyemeyen ve zayıf bünyeli çocuklar, velisi tarafından adak kurbanı kesildikten sonra, taşın altında açılan kısımdan geçirilir ve Allah’tan şifa dilenir. Dede Kavakları mevkiinde bulunan ağaçlardan ise odun kesilmez ve yakılmaz. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Karaca Ahmet Türbesi – Polatlı
Türbe Onarım Kitabesi Ankara – POlatlı – karaca ahmet köyü Karaca Ahmed Sultan , “Abdalan-ı Rum” olarak adlandınlan ”Anadolu Erenleri”nden bir Türkmen dervişi ve halk hekimidir. Adına çok sayıda türbe ve makam yapılmıştır. Bunlardan birisi de Polatlı ilçe merkezine 26 km uzaklıkta ve Karacaahmed Köyü’ne 2 km mesafede, Sakarya Irmağı kıyısında bulunan zaviye ve türbedir. Karaca Ahmed, Orhan Gazi devrinde yaşamış ve rivayete göre Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasani’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken, bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli ‘Vilayetnamesi”nde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivrihisarlı Şeyh Nureddin’in müridi olduğu ifade edilir. Vilayetname’de Karaca Ahmed’in Hacı Bektaş-ı Veli’ye giderek intisap ettiği zikredilir. Saruhanoğullan’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta olduğu kaydedilmektedir. Bu durumda onun Hacı Bektaş-ı Veli ile görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Orhan Gazi döneminde Bizanslılarda yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek, bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu bölgeye yerleşen Karaca Ahmed , burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiştirmiş, tekkesi Osmanlı-Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Dönemin önemli şahsiyetlerinden birinin gözlerini tedavi ettiği ve karşılığında birçok arazinin mülk olarak kendisine vakfedildiği rivayet edilmektedir. Osmanlı topraklarında büyük şöhrete kavuşan ve tarihçi Ali Mustafa’nın ifadesiyle Rum Abdal larının “ kutb-ı namdar “ı haline gelen Karaca Ahmed, Balkanlar’da çok defa Aziz George ile özdeşleştirilmiş, bunun sonucunda hıristiyan halk onu ve dolayısıyla İslamiyet’i kolayca benimsemiştir. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunmuştur. Osmanlı topraklarından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşen Karaca Ahmed ‘e, bu faaliyetleri esnasında Göynük’te türbesi bulunan Yargeldi Sultan ve Hasan Basri gibi arkadaşları refakat etmişlerdir. Bu bölgede beylerden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiş tir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Karaca Ahmed, Manisa’ya geldiğinde Saruhan Beyin Manisa ve Akhisar’ın fethiyle uğraştığı, Karaca Ahmed’in elli yedi bin müridiyle birlikte bu fethe katıldığı rivayet ediliyorsa da bu bilgi şüphelidir. Tarihi kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hükümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar, muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390 yılında Hoşkadem Mescidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesi ne dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. Mecdi mezarının Akhisar’da kendi adıyla anılan köyde bulunduğunu kaydeder. Karaca Ahmed’in vefatından sonra şeyhlik ve ruh hekimliği vazifesini oğlu Eşref devam ettirmiştir. Ayrıca Hızır Abdal adında bir oğlunun daha olduğu bilinmektedir. Üsküdar’daki türbenin yanında Karaca Ahmed’in Horasan’da binerek Anadolu’ya geldiğine inanılan atının bulunduğu bir mezar daha vardır. Karacaahmet Mezarlığı da onun adına izafe edilmiştir. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, “Karaca Ahmed ulu veli Uslu olur gelen deli” beytiyle günümüzde de devam etmektedir. Karaca Ahmed Türbesi: Karaca Ahmed hazretlerinin türbesi Karacaahmed-Çağlayık köy yolunun sağında olup, kuzeyinden Sakarya nehri geçer. Batısında “Sofu Dede” Mezarlığı bulunmaktadır. Karaca Ahmed Zaviyesi’nin ilk olarak ondürdüncü yüzyılın ikinci yarısında, Karaca Ahmed’in kendisi veya el verdiği yakınlarından biri tarafından kurulduğu kanaatindeyiz. Vakıf belgelerinde “Kızılca/Karaca Ahmed evladı” iba resinden onun nesep evladı veya müridleri olabileceği de anlaşılmaktadır. Zaviyenin bulunduğu mevki, Sakarya Irmağı’nın batısında bulunan “Geçit başı” mevkiine yakın olması, geçmiş zamanlarda bu dergahın bir konaklama ve bölge güvenlik karakolu görevi gördüğü de anlaşılmaktadır. Antik “Gordion” şehri de aynı bölgededir. Karaca Ahmed Zaviyesi’nin özelliklerinden biri de, akıl ve ruh hastalarının tedavi edildiği “şifahane-zaviye”lerden kabul edilmesidir. Anadolu’da akıl hastalarının tedavi edildiğini bilebildiğimiz en erken tarihli (1205) hastane Kayseri’deki “Gevher Nesibe Hatun Şifahanesi”dir. Avrupa’da akıl hastalarının ateşe atıldığı, kötü davranışlara maruz kaldığı dönemlerde, Türk dünyası mimarinin, müziğin ve suyun etkisi ile gözlem, bilgi ve deneye dayalı tedavi uygulamaya başlar. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde büyük hastaneler şehirlerde yaşayanlara hitap ederken, bunların ulaşamadığı köylerdeki insanlara buralardaki tekke ve zaviyeler veya şifahane-zaviye diyebileceğimiz kuruluşlar sahip çıkıyordu. Bu zaviyelere dönemin sultanları, vezirleri, paşaları, beyleri ve zenginleri vakıflar ihdas ederek madden ve manen destekliyordu. Bu hastanelerde yatan hastalardan para alınmadığı gibi, hasta ve deliler arasında fark gözetilmeden tedavi sırasında onlara şevkat ve nezaketle davranılması gereği zamanımıza gelen belgelerden anlaşılmaktadır. Aynı zamanda dinı-tasavvufi eğitim ve öğretim yerleri de olan bu şifahane-zaviyeler, şeyhleri ve daha sonra onlardan el alan ocaklar tarafından işlevlerini yüzyıllar boyunca devam ettirmişlerdir. Ayrıca akıl hastaları hastane veya şifahane-zaviyelerin dışında bazı türbe ve ziyaretgahlara da tedavi amaçlı başvurmaktaydı. Geçmişte bu şifahane-zaviyelerdeki tedaviler inancı kuvvetli hastalar üzerinde tekke şeyhinin telkini ile gerçekleşmekteydi. Karaca Ahmed Zaviyesi, ondördüncü yüzyıl ortalarından zamanımıza mimari tahribata uğrayarak gelse de, hala türbesinde şifa aranan şifahane-zaviye özelliğini bir bakıma sürdürmektedir. Karaca Ahmed Zaviyesi’nden günümüze, üzeri beşik tonozla örtülü dikdörtgen şeklindeki türbesi ve birkaç mezartaşı gelebilmiştir. Türbenin içinde kimlere ait ol duğunu bilemediğimiz üç mezar vardır. Duvarları üst kısımlarda ve tonoz örtüde yenilenen türbenin kuzey ve güneyindeki tonoz alınlıklarına birer pencere açılmıştır. Yine türbenin kuzey-batısında duvarlarla çevrelenmiş bir mezarlık yer almaktadır. Bu mezarlıkta günümüze, üzerinde selvi ağacı kabartması olan ayaktaşı ile kitabeli bir şahide taşı ulaşmıştır. Karaca Ahmed Sultan’ın asıl mezar yeri kesin olarak bilinmemekle birlikte, Anadolu’da ve Balkanlarda çok sayıda Karaca Ahmed Sultan adına yapılmış zaviye (tekke/dergah), türbe ve makam mezar bulunmaktadır. Asıl mezarının Manisa’nın Horoz Köyü’nde bulunan Karaca Ahmed Tekkesi’ nde olduğu kanaati genel kabul görür. Beypazarı ilçe merkezinde de Karaca Ahmed Türbesi bulunmaktadır. İstanbul Üsküdar’da Karaca Ahmed Türbesi ile atının mezarı ve Karacaahmed Mezarlığı vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şah Kalender Veli
Ankara – Çubuk – Sele Horasan’dan Anadolu’ya geldiği rivayet edilen mutasavvıflardandır. Erken Osmanlı dönemi kaynaklarında hayatı hakkında bilgi yoktur. 1307 ve 1320 hicri yılı Ankara Vilayeti Salnamelerinde, Çubuk kazası Sele köyünde, Hazreti İmam Bakır (r.a)’ın sülalesinden Siyam Fakıh ve oğlu Kalender Veli Türbesi olduğu kaydedilmektedir. Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Kayıtlar Arşivi’nde, Ankara ili, Çubukabad (Çubuk)’a bağlı Sele köyünde ”Kalender Veli Zaviyesi Vakfı” kaydı vardır. Haydar Teberoğlu’nun Kalender Veli hakkında söylenen menkıbelerden yola çıkarak yayınladığı “Kalender Veli Velayetnamesi”nde özetle şu bilgileri verir: Hz. İmam Bakır (r.a.) sülalesinden olup, babasının adı Seyyid Siyami Fakih, annesinin ki ise Gül Zeynep Hatun’dur. 1248 yılında Sele köyünde doğmuş, 1344 yılında ve 93 yaşında vefat etmiştir. Türbesi, 1362-1364 yıllan arasında yapılmıştır. II. Murad Han tarafından bu türbeye, türbedar görevlendirilmiştir. Halk arasında ; Şah Kalender Veli, Kalender Sultan, Kalender Baba, Kalender Veli, Kalender Dede gibi isimlerle anılan bu ermiş kişinin tarihi kayıtlarda zikredilmemesi, onun hayatı ve kişiliğini tamamen menkıbevi anlatımlara bırakmıştır. İlhan Akçay; Kalender Veli üzerine yaptığı araştırmasında, II. Mahmud döneminde düzenlenmiş bir beratın mevcudiyetinden bahsedip, 30 Eylül 1820 tarihli bu beratta, Kalender Veli Türbesi türbedarlığının Kalender Dede evladından olmayan kişilere geçtiğini, bu göreve Kalender Dede evlatlarından olanların atanması husundaki hükme havi olduğunu zikreder. Seyyid Kalender Veli, Hz. Muhammed (s.a.v)’in 5. nesilden torunu olan İmam Muhammed Bakır’ın neslinden gelmektedir. Babası Seyyid Siyamı Faki, Horasan pirlerindendir. Türkistan piri Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin işaretiyle köselelerini atıp Anadolu’ya göç etmişlerdir. Ahmet Yesevi, Anadolu’da Çepni Türkleri’ne yapılan baskılara razı olmadığı için oğlu Kutbettin Haydar komutasında 5 bin kişilik bir ordu gönderir. Bu ordunun içinde Seyyid Siyamı Faki de vardır. Ordu bölgeyi iyi bilmediği için Keskin Tekfuru’na yenilir ve sonunda Seyyid Siyamı , Çubuk’un bugünkü adıyla Sele köyü ne gelerek yerleşir. Seyyid Kalender Veli , Beypazarı ilçesinin Karaşar Beldesi yakınında konar-göçer hayat süren Yağdanı Sultan ‘ın kızı Melek Kız’la evlenir. Rivayete göre Melek Kız’la Kalender Veli’nin nikahlarını rüyalannda Hz. Muhammed (s.a.v) kıymıştır. Bunun üzerine gençler, gerçek hayattaki nikahları Suluca Karahöyük’de Hacı Bektaş Veli tarafından kıyılarak evlenirler. Kalender Veli, erik yiyen babasının boğazında bir eriğin kalması üzerine köy çayına koşar ve suyu elindeki selesine katarak dökmeden getirir ve kerametini gösterir. Köyün eski adı Çevlik Ağzı iken bu olaydan sonra zamanla Sele olarak değişmiştir. Yine rivayete göre Kalender Veli, zaman ve mekanı aşarak Mekke’ye gidip orada cuma namazını kıldırmıştır. Gerek Çavundur ve gerekse Kargın aşiretlerinin imamı olarak kendisini kabul ettirmiş, onlan görüp gözetlemiş, sorunlarını akıl ve mantık çerçevesinde çözmüştür. Aynca Kalender Veli, Doğu Anadolu’daki Terekeme Türkleri’nin de piridir. Zamanla Kalender Veli evlatları tarafından görülüp gözetilmedikleri için bu bağ kopmuştur. Günümüzde Terekeme Türkleri’nin oynadıkları Kalender Barı, vaktiyle pirleri Kalender Veli’yi karşılamak için oynadıkları oyundan kalmıştır. Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında Kalender Veli’nin büyük katkısı olmuştur. Bu yardımlarından dolayı 4. Kılıçarslan, (günümüz de Cücük Çiftliği olarak bilinen) Cücük ve Taşpınar köyleri civarını fermanla ona vermiştir. Kalender Veli ‘nin oğlu Hamdi Sultan , Seyyid Hacı Ali Türabı’nin torunu ile evlenir ve Cücük Çiftliği’ne ev yaparak yerleşir ve zamanla koyun ve sığır sürülerine sahip olur. Günlerden bir gün Kalender Veli ile birlikte Hacı Bektaş Veli, Hamdi Sultan’a “yurdun kutlu olsun” demeye Cücük Çiftliği’ne gelirler. Hamdi Sultan, Hünkar Hacı Bektaş Veli için 300-400 kuzu kurban eder. Hacı Bektaş Veli, bunun üzerine “Hamdi amma da Kuzu kıranmışsın. Bu kadar kuzu kesmene ne gerek var. Bir kuzuyu yememiz için eşin hazırlasın, ben dua edeyim, siz amin deyin ve diğer kuzular dirilsin” der ve sonuçta kuzulardan biri hariç diğerleri dirilir ve ayağa kalkarak yürürler. O tarihten sonra Hamdi Sultan’ın diğer adı Kuzukıran olmuştur. Nitekim Hamdi Sultan’ın soyundan gelen Kargın köyündeki evlatlarının soyadları Kuzu kıran, Büyükkuzukıran ve Özkuzukıran’dır. Kalender Veli’nin çürümemiş bedeni yakın zamana kadar rahatlıkla görülebiliyordu. II. Murad Hüdavendigar zamanın da şimdi Yıldız soyadlı olan aile, Kalender Veli Türbesi ‘ne türbedar olarak görevlendirilmiştir. Gerek Seyyid Siyami ve gerekse Kalender Veli , yaşadıkları dönemde akıl hastalıklarını tedavi ederek bu konudaki kerametlerini göstermişlerdir. Onların ölümlerinden sonra günümüzde de akıl hastaları bu türbeye getirilmekte ve burada tedavi edildiklerine inanılmaktadır. Tedaviden sonra ise hastalar buraya gelerek kurban kesmektedirler. Günümüzde Çubuk ilçesi Sele Köyü’nde bulunan Kalender Veli Türbesi , oldukça bakımlı bir durumdadır. Türbe yapı özelliği itibariyle mimari bir değere sahiptir. Onarımlarda konulan iki ayrı parça kitabe vardır. Kitabede “Binari b. Mustafa…” okunmaktadır. Binari Bey, Osmanlının ilk yıllarında bölgede hakim beylerden olup, Ulu Bejin oğlu, İskender Beyin babasıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri 1. cilt , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Soğukkuyu Türbesi
Ankara – nallıhan – soğukkuyu köyü Soğukkuyu, günümüzdeki idari bölünmeye göre Ankara ili, Nallıhan ilçesine bağlı bir köy yerleşimidir. Türbe, köyün güneybatısında meyilli bir araziye yerleştirilmiştir. Eğimli arazi üzerine kare planda inşa edilmiş olan kubbeli yapının beden duvarları yığma moloz taş olup dıştan kaba yontu ile kaplanmıştır. Moloz aralarına akustiği sağlamak amacıyla bol miktarda testi yerleştirilmiştir. Kubbe kırmızı harman tuğla ile örülmüştür ve üzerindeki sıva dökük vaziyettedir. Türbe yapısının girişi batıdandır. Yuvarlak kemerli ve kesme taş söveli ahşap kapısı bugün yerinde yoktur. Kapı portalı 1 m dışa çıkıntılıdır. Türbe içinde her cephede oldukça büyük kemerli birer nişi vardır. Nişlerin kemerli kısımları kesme taştır. Kemerlerin hemen üstünden kubbe başlamaktadır. Harman tuğla ile örülmüş kubbenin etek kısmında, kemerlerin üzerinde aydınlatmayı sağlayan dikdörtgen biçiminde 4 adet küçük pencere açılımı vardır. Pencerelerin altında sıvaların sağlam kalan yerlerinde geometrik ve bitkisel motifli kalem işleri göze çarpar. Kemer araları üçgen geçişlidir. Her üçgenin üst kısmında kemerli küçük bir niş vardır. Üçgenler beden duvarlarının dış kısmından dikdörtgen prizma şeklinde çıkıntı teşkil eder. Güneybatı köşedeki üçgen üzerinde boya ile yazılmış Arapça kitabe görülür. Güney duvarındaki büyük kemerli niş içerisinde yarım silindirik formlu basit mihrap yer alır. Mihrabın üst kısmındaki kemer kesme taştır. Türbe içi kısmen kaçak kazılara maruz kalmış olup yığma toprağı taşıyan köşeli ahşap hatıllar ortaya çıkmıştır. Batı kısmında, kapı eşiğinin hemen önünde 2,5 m derinliğinde çukur açılmıştır. Kaçak kazı ve rutubet tehlikesi bulunan yapının Selçuklu veya Osmanlı‟nın ilk dönemlerine ait bir eser olduğu düşünülmektedir. Kaynak ; Nallıhan Kırsal Turizm Stratejisi
Bacım Sultan
Ankara – NALLIHAN – TEKKE KÖY Bacım Sultan, Tabduk Emre’nin kızıdır. Halk arasında ve bazı yayınlarda Sincan ilçesi Bacı Köyü’nde türbesi bulunan Fatıma Bacı ile Bacım Sultan karıştırılır. Fatıma Bacı , Tabduk Emre ‘nin kızı olarak gösterilir. Fatıma Bacı, Mahmud Seydi ‘nin kızı ve Hacı Tuğrul Baba’nın torunudur. Rivayetlere göre bir Türkmen atası olan Hamza Sultan, Nallıhan ilçesine bağlı Tekke Köyü’ne yerleşir. Hamza Sultan’ın oğlu Hulbiye, evlilik çağına gelince Hamza Sultan, oğluna eş olarak Tabduk Emre’nin kızı Bacım Sultan’ı uygun görür ve dünürlük yapar. İki tarafın da uygun görüşü üzerine iki gencin evliliğine karar verilir. Düğün haftası kurulur ve düğün alayı Tabduk Emre ‘nin dergahına varır. Tabduk Emre’den “destur” alınarak, Bacım Sultan gelin alayı eşliğinde Tekke Köyü’nün Erenler mevkiine gelir. Öğle namazı vaktinin daralması üzerine gelin alayı mola verir. Öğle namazı kıldıktan sonra bakarlar ki gelin Bacım Sultan yoktur. Alayın ileri gelenleri telaşa düşerler ve Hamza Sultan’a acele bir haberci gönderirler. Haberci Bacım Sultan’ın köye gelmediğini öğrenir ve gelin alayına geri döner. Bunun üzerine Tabduk Emre’nin huzuruna bir elçi gönderirler. Haberci durumu Tabduk Emre’ye anlatır. Tabduk Emre ise hiç telaşa düşmeden, sanki haberdarmış gibi şu cevabı verir: “Gelin (Bacım Sultan) yerini buldu. Orada arayın.” Bu söz üzerine haberci gelin alayına gelir ve Tabduk Emre’nin buyruğunu söyler. Bu buyruk üzerine gelin alayındakiler köye gelir. Çevreyi araştırırlar ve görürlerki Bacım Sultan, köyün yakınında bulunan tepedeki bir ardıç ağacının altında oturuyor. Davetliler ve köy ahalisi Bacım Sultan ı görünce sevinir. Yanına giderek Bacım Sultan’ı, Hamza Sultan’ın evine götürmek isterler. Bacım Sultan: – “Ben buraya kadar geldim. Oğlunuz da buraya gelsin” diye cevap verir. Bacım Sultan’ın bu isteğini damad Hulbiye’ye bildirirler. Bu istek üzerine Hulbiye Sultan, Bacım Sultan’ın yanına gelir ve evine getirir. Bacım Sultan daha sonra köyde odalar açarak, gelen gidenlere yemekler ikram eder; misafirlerine daima ikramda bulunur. Bu sebeple de bu köye “Tekke” adı verilir. Bu türbe Tekke Köyü içerisindedir. Tekke Köyü‟nün ilçe merkezine uzaklığı 14 km olup köylerin dizilişine göre Ermem sultan Köyü ortada, Yunus‟un mezarının bulunduğu Sarıköy sağda ve Bacım Sultan‟ın yattığı Tekke Köyü solda yer alır. Rivayete göre Bacım Sultan‟ın evinin odaları açık ve gelene gidene baktığı için bu adı almıştır. İçerisinde Bacım Sultan‟ın, eşinin, iki çocuğunun ve hizmetkarının sandukaları vardır. Üstü çatı olan türbenin 200 metre kadar aşağısında bir kuyu bulunmaktadır. Kuyunun suyu tuzludur. Bazı rivayetlere göre düğünden belli bir süre sonra Tapduk Emre ve yakınları hem dünürleri ziyaret etmeye hem de kızlarını görmeye giderler. Çevrede buna kız ardına gitme denir. Babasının geldiği haber verildiğinde Bacım Sultan hamur yoğurmaktadır. Haberi alınca elleri hamurlu babasını karşılamaya koşar. Yolda ellerinin hamurlu olduğunu fark edince ellerini yolunun üstündeki otlara sürer ve elini sürdüğü yerlerden su çıkar. Bacım Sultan ellerini bu suda yıkayarak babasını karşılamaya gider. Bugün yörede yaşayanlar suyun bulunduğu yere Hamurlu Su Kuyusu demektedir. Türbeye gelen ziyaretçiler ve hastalar bu suyla yıkanmakta veya içmektedirler. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Nallıhan’nın Kırsal Turizm Stratejisi ,
Mustafa Asım Köksal
ankara – bağlum kabristanında İslam tarihi ve Siyer eserleriyle tanınan tarihçi Mustafa Asım Köksal, Kayseri Develi’de doğdu. Babası Hafız Mehmed Edip Efendi, annesi Döne Hanım’dır. Büyük dedelerine nisbetle “Pir Veli oğulları”diye bilinen bir aileye mensuptur. İlköğrenimini Develi Merkez Numune Mektebi’nde, 1927’de tamamladı. Kayseri Lisesi ve Erzurum Askeri Lisesi’nin giriş imtihanlarında başarılı olduysa da çeşitli imkansızlıklar sebebiyle bu okullara devam edemedi. Bunu üzerine Develi Müftüsü izzet Efendi’nin derslerini takip etti. 1928-1930 yılları arasında Develi Ticaret ve Sanayi Odası’nda başkatip olarak çalıştı. Dini ilmiler sahasında yüksek tahsil yapmak için Mısır’a gitmek istediyse de buna muvaffak olamadı. 1933 yılında Ankara’ya gitti. Aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı katiplik imtihanını kazandı. Emekli olduğu 1964 yılına kadar otuz bir yıl fasılasız olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev yaptı. Başkanlıkta Evrak Kitabeti Memurluğu ile başlayan görevi, Tahsis Memurluğu, Sicil Şefliği, Yazı İşleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zat İşleri Müdür Vekilliği görevlerinde uzun yıllar hizmet verdikten sonra, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu üye baş müşavirliği görevlerinde bulundu. Son dönem Kadiri şeyhlerinden İskilipli İbrahim Edhem Gerçekoğlu ‘ndan uzun yıllar okuyup kendisinden icazet aldı. Tasavvuf terbiyesini de bu hocasından almıştı. Ayrıca Kerkük ulemasından Muhammed Efendi’nin de talebesi olmuş ve ondan da feyz almıştır. Milli şairimiz merhum Mehmed Akif Efendi’nin yazmış olduğu Safahat adlı eserinden etkilenerek 1927’den itibaren dini manzumeler yazmaya başlayan M. Asım Köksal, daha sonra ilmi çalışmalara yönelmiştir. Çalışmalarının büyük bölümünü Hz. Peygamber dönemine ayırmıştır. Yapmış olduğu uzun ilmi çalışmalar sonucu olarak yazmış olduğu 18 ciltlik İslam Tarihi eseriyle 1983 yılında Pakistan’da açılan milletlerarası”Siretü’n-Nebi”yarışmasında dünya birinciliği ödülünü kazanmıştır. Bu durum eserinin tanınması ve yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır. Ayrıca 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Eserleri 1. İslam Tarihi-Hz. Muhammed (s.a.v.) ve lslamiyet: Müellifin en önemli ve en hacimli eseridir. Hz. Peygamber dönemini ana kaynaklara dayanarak bütün ayrıntılarıyla ele alan ve Asr-ı Saadet’te lslam’ın yayılış ve hukuk tarihini akıcı bir üslupla anlatan bu eser, yalnız Peygamber’imizin hayatı değil, lslam Dini’nin de tarihidir. Bu eser, Türkçe’deki en geniş ve kapsamlı siyer kitabıdır. (İstanbul, 1980, 1981, 1987, 1999). 2. Peygamberler Tarihi: Hz. Adem’den Hz. Peygamberimiz’e kadar otuz beş peygamberin hayat ve mücadelesini anlatan değerli bir eserdir. (Ankara,1990). 3. Reddiye: İtalyan şarkiyatçısı müsteşrik Leone Caetani’nin yazdığı İslam Tarihi’ndeki isnad ve iftiralara reddiyedir. 1955-1960 yılları arasında kaleme alınan eser, Caetani’nin özellikle İslam’da hadis ve isnad müessesesi, EbQ Hüreyre ve İbn Abbas gibi büyük bazı sahabilerin şahsiyeti, Kur’an’ın menşei, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şahsı ve İslamiyet’in teşekkülündeki rolü gibi konularda yaptığı iddia ve iftiralarına cevap vermektedir. (Ankara, 1961,1986, İstanbul, 1987). 4. Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası: (Ankara, 1979). 5. Peygamberimiz (s.a.v. ): Manzum bir eserdir. Veciz bir şekilde Resulüllah’ı anlatır . Okumasına doyum olmaz! (Ankara, 1944,1978; İstanbul, 1999, 201O, 2011). 6. Armağan: (Ankara, 1939). 7. Peygamberler: Manzum bir eser, (Ankara, 1941; İstanbul, 1999). 8. Ezanlar: (Ankara, 1946). 9. Gençlere Din Kılavuzu: (Ankara, 1946, 1950, 1952, lstanbul, 1999). 10. Din Bilgisi: İki cilt halinde hazırlanmıştır. (Ankara, 1949). 11. İslam ilmihali: (Ankara, 1954, 1957, 1977; lstanbul, 1993). 12. Bir Amerika’nın 23 Sorusuna Cevaplar: (Ankara, 1956). 13. Tevbe: (Ankara, 1958, 1966). 14. Hıristiyanlık Propagandası Münasebetiyle Açıklama: (Ankara, 1963, 1982). 15. Dini ve Ahlaki Sohbetler : Üç cilt, (lstanbul, 1981; Ankara, 1994). 16. Şeyh Ahmed Kuddusi (k.s)- Hayatı, Mesleği, Üstün Kişiliği ve Eserleri: (Bor-Niğde, 1983). 17. İslam’da iki Ana Kaynak-Kitap ve Sünnet: (Ankara, 1994; İstanbul, 1999). 18. Pakistan Konferansları: (İstanbul, 1999). 19. Türkçe Ezan Meselesi: 20. Şeyh Bedreddin: (Basılmamıştır.) 21. Muhammed Aleyhisselam’ın Peygamberliği: İsmail Ezherli ile beraber Muhammed Kamil Hatte’nin er-Risaletü’I-Muhammediyye adlı eserinin Türkçe’ye çevirisidir. (Ankara, 1967). 22. Kadir Gecesi: (Ankara, 1957, Diyanet Yayını). Bütün bunların dışında M. Asım Köksal Hocamızın çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri ve henüz yayımlamamış bazı çalışmaları da bulunmaktadır. Vefatı Çok değerli eserler veren Mustafa Asım Köksal, 28 Kasım 1998’de Ankara’da vefat etti. Cenazesi, meşhur alim ve velilerin medfun olduğu, Ankara yakınındaki Bağlum Kabristanı’na defnedildi. Yeri Cennet makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
M. Rifat Börekçi
ankara – cebeci asri mezarlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Diyanet işleri Başkanı. 29 Kasım 1860’da Ankara’nın Boyacı Ali mahallesinde doğmuştur. Asıl ada Muhammed Rifat’tır. Babası Ankara ulemasından Müderris Börekçizade Ali Kazım Efendi, annesi ise Habibe Hanım’dır. İlk ve orta tahsilini Ankara’da bitirdikten sonra yüksek tahsil için istanbul’a gitti. Tahsili İstanbul’da Bayezid Medresesi müderrislerinden Atıf Efendi’nin ders halkasına katıldı. Ondan gerekli ilimleri okuyarak icazet aldı. Daha sonra Ankara’ya döndü. Açılan bir imtihanı kazanarak 17 Şubat 1890’da Fazliye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Bulunduğu Görevler: 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi üyeliğine tayin edildi. 1904’te üyeliği sona eren Rifat Efendi, aynı yılın 21 Temmuz’unda yeniden aynı göreve seçildi. Ve 18 Mart 1907’ye kadar bu vazifede kaldı. 7 Aralık 1907’de Ankara müftülüğüne tayin edildi. Bütün bu görevleri esnasında kendisine sırasıyla müsile-i sahn ve müsile-i Süleymaniye Bursa müderrislikleri, İzmir paye-i mücerredi ve ilmi rütbesi mahreç payeleri verildi. Son olarak bir de nişan-ı Osmani aldı. 1911’de bir müddet Sivrihisar Kaymakamlığı görevini de vekaleten yürüttü. Bu arada memuriyetinin yanı sıra, eğitim ve öğretim ile olan ilgisini devam ettirdi. Börekçi, Sivas Kongresiyle birlikte, Milli Mücadele’nin ilk yıllarında, 29 Ekim 1919’da, Ankara Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’ni kurdu ve bu cemiyetin başkanı oldu. Bu cemiyetin, Milli Mücadele’ye önemli katkıları oldu. Vilayet dahilinde teşkilatlanmaya önem verdiği, milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında her türlü destek ve yardımlarda bulunduğu görülmüştür . 23 Nisan 1920’de Menteşe’den (Muğla) mebusu seçilerek ilk açılan meclise katıldı. Bu arada Şeyhülislam Dürrizade’nin İngilizlerin baskısıyla, Milli Mücadele aleyhinde verdiği fetvayı reddeden bir fetva verdi. Hakimiyet-i Milliye gazetesinde neşredilerek yurdun her tarafına dağıtılan bu fetva, halkın MilliMücadele etrafında toplanmasına son derece etkili oldu. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti tarafından 25 Nisan 1920’de müftülük görevinden azledildi. Ayrıca I. örfi İdare Divan-ı Harbi tarafından, Milli Mücadele’ye destek olduğu gerekçesiyle Börekçi’nin idam edilmesine ve mallarının da müsadere edilmesine karar verildi. Ancak Ankara hükümeti, Rifat Efendi’yi derhal müftülük görevine iade etti. Altı ay Manisa mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çalışan Rifat Efendi, müftülük görevini tercih ederek 27 Ekim 1920’de mebusluktan ayrıldı. 16 Aralık 1922’de Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti Hey’et-i lftaiye azalığına getirildi. Bu vekaletin kaldırılıp Diyanet işleri Reisliği’nin kurulması üzerine 31 Mart 1924’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet işleri Başkanı oldu. Memuriyet için 65 yaş sınırını aşmasına rağmen yetenek ve uzmanlığından bir süre daha yararlanmak üzere Bakanlar Kurulu’nun 22 Ekim 1930 Tarih ve 10112 sayılı kararnamesiyle görevine devamı kabul edildi. Böylece ölümüne kadar Başkanlık görevini sürdürdü. Vefatı Mehmet Rifat Börekçi, vefat tarihi olan 5 Mart 1941’e kadar Reislik görevinde kalmıştır. Kabri Ankara’da Cebeci Asri mezarlığındadır. Rahmetler diler, şefaatler niyaz ederiz. Evli olup 5 çocuk babasıydı. Oğulları Raşit Börekçi, 7. ve 8. dönem, Fuad Börekçi ise: 11. ve 12. dönem Ankara Milletvekili olarak TBMM’de görev yapmışlardır. Eserleri 1. Harem. 2. Haremden Mektuplar. 3. Kızılbaş Müslümanlık. 4. Küba Tarihi: Bir Halkın Biyografisi. 5. İki Devirde Bir Din adamı. 6. Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında Türkler. 7. Osmanlı İmparatorluğu Tarihi. 8. Kudüs Tarihinin Kalbi: Bir Gazetecinin Filistin Hatıraları. 9. Padişah Anaları ve 600 Yıl Bizi Yöneten Dervişler. 10. Mülakatlara Türk Dış Politikası. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları
Ahmed Mekki Efendi
Ahmed Mekki Efendi Ahmed Mekki Efendi Âlim, ârif, veliy-yi kâmil olan Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin büyük oğlu. Annesi büyük velî, kerâmetler sâhibi, Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin büyük oğlu M.Reşid Arvâsî'nin kızı Âişe Hanımdır. 1896 (H.1314) yılında Van'ın Başkale kazâsında doğdu. 1967 (H.1387) yılında vefât etti. Küçük yaştan îtibâren fazîletli babalarından ve amcası Seyyid Tâhâ Efendiden ilim tahsîline başladı. Medrese tahsîlini bitirdikten sonra yine babasından zâhirî ilimlerin inceliklerini alarak icâzetle şereflendi. Yüksek teveccühlerine ve himmetlerine mazhar olarak evliyâlık yolunda kemâl mertebelere ulaştı. Ahmed Mekkî Efendi, din ilimlerindeki bu üstün derecesine rağmen son derece edeb ve tevâzu sâhibi idi. Bu hâli ile kendisini diğer insanlardan gizlerdi. Görünüşte herhangi bir kimse gibi insanlar arasında bulunur, ancak gerçekte, devamlı cenâb-ı Hak ile olurdu. Ahmed Mekkî Efendi uzun yıllar Üsküdar ve Kadıköy müftülüklerinde bulunup, sağlam fetvâlar verdi. Bu vazîfeleri sırasında temiz ruhlu yüzlerce genci ilim ve fazîletle süsledi. Cenâb-ı Hak, İstanbul halkını bu feyz ve bereket kaynağından yıllarca faydalandırdı. İlim öğretmek için ekseri zamanlarda talebelerine kendisi giderdi. Şâyet talebesi okumak istemezse, tatlı dili ile onu iknâ edip okuturdu. Bu işleri sırf cenâb-ı Hakk'ın rızâsı için yapar, hiç bir karşılık beklemezdi. Yakınlarından birisi çocuklarını küçük yaşta okumaları için Ahmed Mekkî Efendiye gönderdi. Bir müddet sonra çocuklar derse girmekte gevşek davrandılar. Nasihat da fayda vermedi. Bu husûsu Mekkî Efendiye arz ettiğinde buyurdu ki: "Onlara her ders için para vereceğini vâd et. Her gün benden dersini okuduğuna dâir imzâlı kâğıt getirene şu kadar para vereceğini söyle." O yakını dediği gibi yapınca, çocuklar derslere severek geldiler ve çok şeyler öğrendiler. Küçük yaştaki çocukları bu yolla okutmanın kolay ve faydalı olduğu anlaşılmış oldu. Cumartesi ve Pazar günleri öğleden sonra Fâtih Câmiinde vâz verirdi. Bu vâzlarında Beydâvî Tefsîri'ni şerhleri ile birlikte, baştan sonuna kadar dinleyenlere anlatıp îzâh etti. Bu şekilde başlayıp bitirmek babalarından sonra bir de kendilerine nasîb oldu. Ahmed Mekkî Efendi kendisine suâl sormaya gelenlere, Ehl-i sünnetin gözbebeği İslâm âlimlerinin eserlerine bakmadan cevap vermezdi. Hattâ bâzan aynı suâli sormak için değişik zamanlarda farklı kimseler geldiğinde, hepsinde de; "Hele bir kitaba bakalım." der ve kitaptan okuyarak cevâbını verirdi. Çok cömert idi. Gece-gündüz kapısı sevenlerine, gelenlerine açıktı. Misâfirlerine karşı her zaman ikrâm edilecek bir şeyler de bulurdu. Kendisi de çağırılan, dâvet edilen yere gider ve gittiği yerlerde büyüklerin hallerinden, yaşayışlarından bahsederdi. Müftülük yaptığı zamanlarda din görevlilerine dâimâ şefkatli davranır, hal ve hatırlarını sorup gönüllerini alırdı. Maddî durumu iyi olmayanlara elinden geldiği kadar yardımcı olurdu. Bu sebeple emrinde çalışanlar onu bir müftü olarak değil, şefkatli bir baba gibi görürlerdi. Bir gün genç bir müezzin askere giderken vedâ maksadıyla yanına geldi. Ahmed Mekkî Efendi, ona duâ ederek; "Evlâdım gidince adresini bana bildir." diye tenbih etti. Müezzin, asker olduktan sonra, Ahmed Mekkî Efendiye bir mektup göndererek adresini bildirdi. Bir ay kadar sonra komutanı kendisini arayarak İstanbul'dan parası geldiğini ve almasını istedi. Müezzin çok şaşırmıştı. Çünkü İstanbul'dan kendisine para gönderecek hiç kimsesi yoktu. Sonra parayı gönderen zâtın, Ahmed Mekkî hazretleri olduğunu öğrendi. Dînî ilimleri öğrenip hâfızlığa çalışan bir genç, Üsküdar Müftülüğünde imâmlık imtihânı açıldığını işitti. Fakir ve garipti. İmtihan günü müftülüğe gittiğinde mürâcaat edenlerin çok kalabalık olduğunu gördü."Bana burada iş vermezler. Elbiselerim eski, yaşım küçük, tecrübem de yok." diye düşünerek tam geri dönmeye karar vermişti ki, o sırada müftülüğün kapısı açıldı ve dışarıya çıkan bir kişi gerilerden onu çağırarak; "Oğlum sakın imtihana girmeden gitme." dedi ve içeri girdi. Genç bu işte bir hayır var deyip imtihana girdi ve kazandı. Sonra bu zâtın müftü Ahmed Mekkî Efendi olduğunu öğrendi. Ahmed Mekkî Efendi âlimlere karşı fevkalâde hürmetkâr idi. Talebelerinden birisi şöyle nakletmektedir: Bir gün hocamla birlikte başka bir talebenin evine gidiyorduk. Orada ders vereceklerdi. Akşam ezânı da okunmak üzereydi. Bir köşe başına geldiğimizde sokağa adım atacağı sırada durdu. Daha sonra yolunu değiştirerek başka bir sokaktan ve daha çok dolaştıktan sonra talebenin evine vardık. Ben hâlâ yolu niçin uzattığımızı anlayamamıştım. Bu hâlimi anlayarak dedi ki: "Evlâdım o sokakta büyük bir âlim zât oturuyordu. Bu ilim sâhibinin evinin önünden geçerken kendisinin hal ve hâtırını sormadan geçmemiz uygun olmazdı. Kapısını çalsaydık, bu defâ da dar vakitte kendisini sıkıntıya sokmuş olacaktık. Bu ise hiç uygun düşmeyecekti." O zaman anladım ki, Ahmed Mekkî Efendi, ilim sâhibine olan edebinden kapısının önünden geçmemişti. Devamlı abdestli olurdu. Dünyâ malına, mülküne değer vermezdi. Bâzı sevdiklerine sık sık şu sözü tekrar ederdi: "Mâla mülke olma mağrûr, deme var mı ben gibi? Bir muhâlif yel eser, savrulur harman gibi." Yakınlarından birisi şöyle anlatmaktadır: Merhameti o kadar çoktu ki, kendisine el açanları bir defâ olsun geri çevirmezdi. Kalp kırmaktan böylesine sakınan bir kimseyi bizim aklımız anlamaktan âcizdi. Nitekim bir gün müftülükte birlikte oturuyorduk. Orta yaşlı bir adam içeri girdi. Müftü Efendiye dönerek; "Efendim bir ay önce Kars'tan gelmiştim. Fakat iş bulamadım. Beş parasız kaldım. Memleketime döneceğim ama bilet almaya param kalmadı. Otobüs kalkmak üzere, ne olur bir bilet parası veriniz." diyerek yalvardı. Ahmed Mekkî Efendi adama acıyıp istediği parayı derhal verdi. Akşamleyin Müftü Efendi ile berâber dönüyorduk. Vapura bindiğimizde baktık ki, gündüz yol parası alan adam orada oturuyor. Ben gâyet sinirlenmiştim, ancak belli etmiyordum. Müftü Efendi ise bana dönerek; "Bu kimse bugün bize yalan söylemiş. Şimdi beni görürse utanır, mahcûb olur. Onun için gel, bizi görmesin." diyerek onun görmeyeceği bir tarafa gittik. Ahmed Mekkî Efendi 71 yaşında iken 1967 (H.1387)'de âhirete irtihâl eyledi. Son sözü "Elhamdülillah." oldu. Cenâze namazına binlerce kişi katıldı. O zamâna kadar İstanbul böyle bir cemâati az görmüştü. Edirnekapı kabristanlığına defnedildi. Mekkî Efendinin Süheyl, Behâeddîn, Medenî, Hikmet ve Zâhide isminde beş çocuğu vardı. Bunlardan Süheyl ve Behâeddîn efendiler babalarının sağlığında vefât etmişlerdir. Ahmed Mekkî Efendinin kabri üç yıl kadar sonra çevre yolu yapılması sebebiyle Ankara, Bağlum'a babalarının yanına nakledildi. Bu üç sene içinde cesedi aynen duruyordu. Kefeninin de kabre konduğu gündeki gibi bozulmamış olduğu görüldü. EĞER FÂİZİ BIRAKMAZSAN Ahmed Mekkî Efendinin çok sevdiği bir kereste tüccârı vardı. Bir gün maddî bakımdan sıkışınca fâize girdi. Mekkî Efendi ona fâizden hayır gelmeyeceğini söylediyse de devâm etti. Zenginleştikçe fâize bulaşması da artıyordu. Bir müddet sonra Ahmed Mekkî Efendi o tüccârı tanıyan birini görerek; "Eğer fâizi bırakmazsa dükkanı yanacak." diye haber gönderdi. Fakat haberci başka yerlere uğradığından iki gün gecikti. Oraya vardığında o kişinin kereste dükkanının yandığı haberini aldı. "Ben geç kalmasaydım, belki bu olmazdı." diyerek çok üzüldü.
Ata Efendi
Ata Efendi Ata Efendi Üsküdar'daki Özbekler Tekkesinin son şeyhi. İstanbul'un İngiliz işgâlinden kurtarılması sırasında büyük kahramanlık ve fedâkarlıklar göstermiştir. 1883 (H.1301) senesinde doğdu, 1936 (H.1355) senesinde vefât etti. Zamânının usûlüne göre tahsîlini tamamlayan Atâ Efendi, Üsküdar'da SultanTepesinin Bülbülderesine bakan yamacındaki şeyh tâyin edildi. İnsanlara sohbetleri esnâsında çok faydalı oldu. İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşmaları için gayret sarf etti. Atâ Efendinin postnişîn olarak vazîfeli bulunduğu Özbekler Dergâhının kuruluşuyla ilgili şu menkıbe nakledilir: Sultan İkinci Mahmûd Han devrinde Özbekistan'dan kalkıp hacca gitmek üzere yola çıkan bir grup Türkistanlı, Halîfeyi görmek ve izin almak için İstanbul'a gelmişlerdi. Çünkü eskiden beri hacca gidecek olanlar, sultandan izin almak maksadıyla İstanbul'a gelirler, Cumâ selâmlığında Halîfeyi görürler duâsını alırlardı. Bu bir nevî izin almak idi. Türkistan'dan gelen Özbekler de ilk Cumâ selâmlığındaHalîfeyi görmek üzereSultantepesinde çadırlarını kurup yerleşmişlerdi. Sultan İkinci Mahmûd Han maiyyetiyle oradan geçerken, çadırlarının şeklinden onların yabancı olduğunu anlayarak kim olduklarını merâk etti ve bir adamını göndererek durumu öğrendi. Sonra da atını sürerek yanlarına gitti. Durumlarını anladıktan sonra; "Halîfe emretse burada kalır mısınız?" deyince, hepsi birden; "Hay hay emr ü fermân Pâdişâhımız efendimiz hazretlerinindir." dediler. Bunun üzerine Sultan İkinci Mahmûd Han; "Öyle ise ben halîfeyim, emr ediyorum. Hacdan sonra dönünüz, burada kalınız. Size münâsip bir dergâh yapıla ve siz de gelecek hemşehri hacılarınızın hizmetini îfâ edesiniz!" diyerek onların el etek öpmesine meydan vermeden atını sürüp gitti.Hac dönüşüne kadar, bir dergâh ve iki odalı bir ev yapıldı. O günden îtibâren "Özbekler Tekkesi" diye anılan bu dergâh yapıldı ve Türkistanlı hacıların hizmetlerinde kullanıldı. İstiklâl Harbi sırasında, İstanbul ile Anadolu arasındaki gizli haberleşmenin merkezi veİstanbul'dan Anadolu'ya gitmek üzere hareket edenlerin üssü olarak kullanılan Özbekler Dergâhının şeyhi Atâ Efendi bu sırada büyük fedâkârlık ve kahramanlıklar gösterdi. İstanbul'un İngilizler ve İtalyanlar tarafından işgâl edildiği kara günlerde vatanı kurtarabilme çârelerini araştırdı. İngiliz işgâline, ilk karşı koyma hareketi olarak "Karakol Cemiyeti"ni kuranlar arasında yer aldı. Temsil ettiği dînî ve mânevî kıymetleri, vatanın selâmet ve kurtuluşuna vakfetti. Kendisi gibi olan tasavvuf ehli ve âlim kimselerle elele vererek en gözü pek gençlerin gösteremediği cesâreti ortaya koydu, kapı kapı dolaşarak, birçoklarının ağızlarının açılmadığı o günlerde müminlere ümit telkin etti, başına sarındığı yeşil destârı, sarığı ve üzerindeki siyah cübbesi ile işgâl kuvvetlerinin dikkatini çekmeden çalışmalarını sürdürdü. İşgâl kuvvetlerinin evlerin haremine bile soktuğu yerli-yabancı câsûslar, ilk zamanlar tekke, mescid ve câmilerden ve dînî şahsiyetlerimizden şüphe etmiyorlar, Türk'ün bu mânevî öncülerini yakından tanımıyorlardı. Başı sarıklı, destârlı, üzeri cübbeli olan bu vatanperver insanlardan olan Atâ Efendi, düşmanların bu gafletlerinden istifâde etmesini bildi. Evlerde, câmi ve mescidlerde müslümanlara cesâret veren ve onların işgâl kuvvetlerine karşı direnmelerini teşvik eden konuşmalar yaptı. Mahallelerde tesiri büyük olan câmi imâmlarını safına alarak onları silâh ve cephânelerin naklinde vazîfelendirdi. Gündüzleri insanlara nasîhatlariyle ümid telkin eden Atâ Efendi, gece olunca silâhlanıyor, Nakkaş Karakolundan Özbekler Dergâhına kadar olan yolları tutturuyordu. Silâh ve cephâneler taşınıyor, oradan da Karakol Cemiyetinin fedâileri eliyle Büyük Çamlıca'nın arkasından dolandırılarak Libâdî'deki göz doktoru Esad Paşanın çiftliğine aktarılmak üzere Kısıklı imâmı Nûri Hocanın Libâdî'deki evinin yanındaki mahzende saklatıyordu. Münâsip zamanlarda tomruk taşıyan arabaların alt bölümüne yerleştirerek Alemdağı'nda gizli karargâh kuran millî kuvvetlere ulaştırılmasını sağlıyordu. Özbekler Dergâhında gizli bir hastâne bile kurmuştu. Azgın Rum ve Ermeni çeteleriyle çarpışırken, düşman işgâli altındaki cephâne depolarını basarken yaralanan mücâhidler burada yatırılıyor, gizlice gelen hamiyetli ve yardımsever doktorlar tarafından tedâvî görüyordu. Atâ Efendinin asıl fedâkârlığı, Anadolu'ya geçecek kimseleri dergâhında barındırmasıydı. Birçok meşhûr isim onun dergâhında misâfir olmuşlar, daha sonra da müsâit vakitlerde Ankara yolunu tutmuşlardı. Vurun Kahpeye isimli eseriyle, Atâ Efendi gibi düşünen ve yaşayan din adamlarını kötüleyen, onları İstiklâl Savaşı aleyhindeymiş gibi gösteren Hâlide Edip Adıvar da, bu dergâhta misâfir olup, Anadolu'ya geçen kimselerdendi. Atâ Efendi, Üsküdar'ın çarşı ve kahvelerini dolaşır, tesbit edilmiş parola ile Anadolu'ya gidecek kimseleri bulup dergâhında toplardı. Sonra da bunları on beşer-yirmişer kişilik kâfileler hâline koyar, gerekli emniyet tedbirlerini aldıktan sonra Çamlıca'nın eteklerinden işgâl mıntıkası dışına çıkarırdı. Her gün Üsküdâr'da dolaşırken kurduğu gizli cemiyet vâsıtasıyla çeşitli haberler toplardı. Aldığı bu haberlere göre hareket eder, Müslümanlara yol gösterirdi. Atâ Efendinin dergâhı bir posta merkezi gibi çalışırdı. İstanbul'dan Anadolu'ya, Anadolu'dan İstanbul'a en kritik haberler bu kanaldan ulaştırılıyordu. Bilhassa İstanbul'dan Anadolu'ya geçmiş olan Kuvay-ı Milliyecilerin, İstanbul'daki âileleriyle irtibatları en fazla bu posta vâsıtasıyla temin ediliyordu. İstanbul'da, Anadolu'nun harekâtının adam ve silâh ihtiyâcını karşılamak üzere kurulan mahallî mukâvemet ve faâliyet merkezleri ile de temasta bulunan Atâ Efendi, onların gönderdikleri adam ve silâhları da kurduğu bu teşkilât sâyesinde Anadolu'ya gizlice ulaştırıyordu. Atâ Efendinin talebeleri ve Özbekler Tekkesinin kahraman dervişleri Çamlıca eteklerine kadar sokulan milis kuvvetlerine yardım etmek, îcâbında onları saklamak ve yaralılarına gerekli ihtimâmı göstermek sûretiyle de faydalı oluyordu. 1920 senesi Nisan ayının bir akşamı idi. Havada tatlı bir bahar şenliği ve serinliği vardı. Hafif esen rüzgâr, her yana bahar kokularını yayıyordu. Özbekler Tekkesi de benzeri sık sık görülen müstesâ gecelerinden birini daha yaşıyordu. Bütün odaları biraz sonra Anadolu yolculuğuna çıkacak misâfirlerle doluydu. Bu misâfirler arasında işgâl kuvvetleri tarafından kapattırılan son Osmanlı Mebuslar Meclisinin bir kısım âzâları, üyeleri de bulunuyordu. Atâ Efendi ise dergâhın bahçesinde bâzı kimselerle oturuyordu. Çadırlaşmış ve çiçeklerle donanmış bir akasya ağacının altında, tatlı tatlı sohbet ediyordu. Etrafını saran ve onu dinleyen yolcuları konuşmalarıyla teselli ediyor, yüreklerine çöken ayrılık acılarını, gariplik duygularını unutturmaya çalışıyordu. Bu esnâda Üsküdar câmilerinde yatsı ezânı okunmaya başlamıştı. Atâ Efendi sustu, yanında bulunanlarla birlikte huzûr ve huşû içinde okunan ezânları dinledi. Tam bu sırada Fıstıkağacı ile dergâh arasındaki yol üzerinde gözcülük yapan bir derviş soluk soluğa bahçeye girdi. Yanına sokulduğu Atâ Efendinin kulağına eğildi ve fısıldadı: "Aman Şeyhim!Üsküdar'daki İtalyan polis kumandanı, yanında birkaç İngiliz zâbit ve polisi olduğu hâlde buraya doğru geliyorlar!.. Bilmem ki..." Şeyh Atâ Efendi dervişin sözünü bitirmesine meydan bırakmadı. Hemen yerinden fırladı. Bahçede ve odalarda kümelenen ve dertleşen misâfirlerine koştu. Yaklaşan tehlikeyi haber verdi, alınması gerekli tedbirleri de hepsine ayrı ayrı bildirdi. İki dakika bile geçmemişti ki, bahçede sessiz bir hareket başladı. Anadolu'ya geçmek üzere orada bekleyen misâfirler kendilerine kılavuzluk eden dervişleri takib ederek dergâhtan, set başına doğru sarkan ağaçlık ve fundalıklı yamacın üzerindeki dik patikalardan akmaya başladı. Sağa sola saparak, tarlaların kenarlarındaki çalılıklara sokulup, gözden kayboldular. Böylece, sayıları otuzu geçen misâfirler, tamâmiyle dağıldı, dergâh ve bahçe de her zamanki ıssız hâlini aldı. Dergâh kapısından içeri dalan işgâlci zâbitlerle berâberindekilerden bir kısmı bahçe ve mezarlığa saldırdı. Bir kısmı da açık duran kapıdan dergâhın içine daldı. Oda kapılarını tekmeleyerek açan ve içeriye dalan işgalciler, yüklük ve dolapları bile aradılar. Nihâyet dergâhın mescid olarak kullanılan büyük odasına daldılar. Karşılaştıkları manzara karşısında şaşırıp aptallaştılar. Çünkü Şeyh Atâ Efendi, gerisinde saf tutan dervişleri ile birlikte namaz kılıyorlardı. Aralarında yabancı kimselerin bulunmadığını gören ve biraz sonra bahçe ve mezarlıkta da kimsenin görülemediğini öğrenen işgalci zâbitleri, uğradıkları başarısızlık karşısında, hırs ve hayretlerinden dudaklarını ısırdılar. Kızgınlık ve hınç ile dergâhtan uzaklaşmak zorunda kaldılar. O gece Özbekler Tekkesinde atlattıkları büyük tehlike dolayısıyla sevinerek ayrılan yolcular ise, ertesi günün akşamı geç vakitte Çal köyüne ulaşıp kurtuluşa erdiler. Onları tâkib eden ve Nal'a kadar uğurlayan Şeyh Atâ Eendi, her biri ile ayrı ayrı kucaklaşarak vedâ etti. Misâfirler ona takdirkâr bakışlarla; "Ne mutlu sana şeyhim. Kurtuluş savaşçılarına yaptığın bu büyük hizmetler, hiç bir zaman unutulmayacak ve milleti istiklâle kavuşturacak, yıldızlar arasında Şeyh Atâ adı da dâimâ hürmetle anılacak..." diyorlardı. Anadolu'nun kurtuluş hareketinde, İstanbul ile Anadolu arasında köprü vazîfesi gören Özbekler Dergâhının kahraman şeyhi Atâ Efendi, kurtuluş hareketi tamamlanmadan işgâlciler tarafından tutuklandı. İngiliz İntellices (entelijans) servisi yetkilisi Harron Armstrong, Şeyh Atâ'nın tevkif edilip tutuklandığı zaman kendisiyle konuşmasından sonraki görüşleri için şu cümleleri kullandı: "Bizler, Türk din adamlarının bu mevzûlarda faâl rol oynayacaklarını aslâ tahmin etmiyorduk. Diğer araştırmalarımız, Türk mukâvemet kaynaklarının meydana çıkarılması yolunda müsbet netîce vermeyince, vâki ısrarlı ihbarları değerlendirerek, tekkeler, mescidler, câmiler gibi dînî yapılar üzerinde durduk ve din adamlarını tâkib ve kontrola başladık. Elde ettiğimiz bilgiler ve karşılaştığımız hakîkatler bizleri hayrete düşürdü. Bu din adamları özellikle telkinlerle ve mâneviyâtı yükseltmekle yetinmemişler, fiilî olarak da mukâvemet teşkilâtı içinde vazîfe almışlardı.Halk üzerinde nüfûzları fevkalâde olduğundan, üzerlerine aldıkları vazîfeleri başarıyla yerine getirmişlerdi." İstanbul'un işgâlden kurtarılması ve Kurtuluş Savaşının zaferle netîcelenmesinden sonra dergâhından ayrılmayan Şeyh Atâ Efendi, sessiz kalmayı tercih etti. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra, Şeyh Atâ Efendinin Anadolu Kurtuluş hareketinin üssü olarak kullandığı Özbekler Tekkesi de kapatıldı. Tekkenin târihî kitâbesi de çimento ile sıvanarak terk edilmiş bir hâlde bırakıldı. Himmet ve gayretlerini sâdece ve yalnızca vatanın kurtuluşu için sarfeden, bu uğurda müslümanları aydınlatan ve teşvik eden Şeyh Atâ Efendi, 1936 (H.1355) senesinde İstanbul'da vefât etti. Onun tatlı hâtıraları hâlâ zihinlerde yaşamakta, kendinden sonra gelen nesillere örnek teşkil etmektedir. Kabri Üsküdar'dadır.
Burhâneddîn Muhakkık Tirmizî
Burhâneddîn Muhakkık Tirmizi Burhâneddîn Muhakkık Tirmizi Anadolu velîlerinden. Hazret-i Hüseyin'in torunlarından olup, seyyiddir. Kıymetli düşünceler ve hoş hâller sâhibi olduğu için, Seyyid-i Sırdân denmekle meşhûr olmuştur. Nisbesi Hüseynî'dir. 1165 (H.561) senesinde Tirmiz'de doğdu. İlk tahsîlini babasının yanında yaptı. İlim öğrenme arzusunun fazlalığından dolayı Belh'e giderek Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled hazretlerine talebe oldu. On iki yıl hocasının hizmetinde bulundu. Bu zaman zarfında bütün ilimleri öğrendi ve mânevî yüksek derecelere kavuştu. Hocası, oğlu Mevlânâ Celâleddîn'in terbiyesini ona havâle etti. Seyyid Burhâneddîn, Mevlânâ'nın lalası ve atabeği olmakla meşhûr oldu. Daha sonra Allahü teâlânın aşkı ile uzun süre dağlarda tek başına yaşadı. Nefsinin istek ve arzularını yapmamakla çok riyâzet çekti. On iki günde bir yemek yerdi. Bir gün seher vakti gayb âleminden; "Bugünden îtibâren riyâzeti bırak." diyen bir ses geldi. Bunun üzerine Seyyid Burhâneddîn; "Peygamber efendimizi bütün insanlara gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, cenâb-ı Hakk'ın cemâlinin tecellîleri ile şereflenmeden mücâhedeyi bırakmam." dedi. Allahü teâlâdan bütün isteklerine kavuştu. Bu sırada Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled, âilesiyle birlikte Anadolu'ya göç etti. Riyâzetini tamamlayıp, hocasını ziyâret için Belh'e geldiğinde, onun Anadolu'ya hicret ettiğini öğrenince Tirmiz'e yerleşti. Seyyid Burhâneddîn bir gün Tirmiz'de âlimler ile oturmuş sohbet ediyordu. Birden; "Eyvâh! Üstâdım gitti. Âlimlerin sultanı efendim vefât etti. Bizi terkederek bekâ âlemine göç eyledi." diyerek ağlamaya başladı. Hâlbuki, hocasının bulunduğu yer ile kendisi arasında binlerce kilometrelik mesâfe vardı. Hocasının vefât ettiğini kalp gözüyle anlamıştı. Hocasının vefâtından sonra, günlerini gâyet mahzûn ve dertli olarak geçirdi. Bir gece rüyâsında hocasını gördü. Hocası ona; "Burhâneddîn! Benim Celâleddîn Muhammed'imi nasıl yalnız bıraktın? Bu hâl, lalalık ve atabeklik vazîfene yakışmaz." buyurdu. O da bu işâret üzerine; "Hocamın oğlu Celâleddîn Muhammed yalnız kalmıştır ve beni beklemektedir. Anadolu diyârına gitmek, onun hizmetinde bulunmak ve hocamın bana bıraktığı bu ilmi ona teslim etmek bizzat bana farz olmuştur." diyerek yola çıktı. Tirmiz'deki âlimler bu büyük velînin gitmesine çok üzüldüler. Bir sene yolculuktan sonra Konya'ya gelebildi. Mevlânâ da, babasının vefâtından dolayı fevkalâde hüzünlü ve kederli olduğundan hem biraz teselli bulmak ve hem de ilim tahsîlini devâm ettirebilmek niyetiyle Karaman'a kayınpederinin yanına gitmişti. Mevlânâ'nın ilim öğrenmek husûsunda pek gayretli olduğunu, daha çocuk iken büyük bir âlim ve velî olacağını anlayan Seyyid Burhâneddîn, mübârek hocasının emri olduğu için, onunla berâber olmayı arzu ediyordu. Mevlânâ'nın; ilim, irfân ve velîlik yolunda yükselip yetişmesi için, Karaman'a mektup yazarak Konya'ya gelmesini istedi. Mevlânâ mektubu alınca, merhum babasının bu çok kıymetli talebesinin kendisiyle meşgûl olmak, kendisini yetiştirmek üzere Konya'da bulunmasına pek fazla sevinip derhâl yola çıktı. Konya'ya geldi. Hemen Seyyid Burhâneddîn'i ziyâret etti. Birbirleriyle kucaklaştılar. Sonra Mevlânâ Celâleddîn, lalası Seyyid Burhâneddîn'in sorduğu bütün sorulara cevap verdi. Seyyid Burhâneddîn ona birçok iltifatta bulunduktan sonra; "Din ve dünyâ ilimlerinde bir hayli ilerlemişsin. Fakat baban hem dünyâ hem de âhiret ilimlerini tamamladı. Bundan sonra senin de tasavvuf ilmini öğrenmeni istiyorum. Bu, peygamberlerin ve velîlerin ilmidir. Bu ilmi babandan öğrendim. Sen de benden al da babanın hakîkî vârisi ol!" buyurdu. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî büyük bir aşk ve şevk ile bu yüksek zâtın derslerine devâm etti. Seyyid Burhâneddîn hazretleri, hem mübârek hocasının yâdigârı ve hem de ilim öğrenmekteki gayret ve istîdâdı pekçok olan bu kıymetli talebesinin mânevî terbiye ile yetişmesi için çok gayret gösterdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî tahsîlini tamamlayıp, zâhirî ve bâtınî ilimlerde kemâle geldikten ve maddî mânevî olgunluklara, tasavvufta çok yüksek derecelere kavuştuktan sonra, Burhâneddîn Muhakkık Konya'dan ayrılıp Kayseri'ye gitmeye karar verince, Mevlânâ, ayrılığa tahammül edemeyeceğini bildirerek, gitmemesi için çok ısrâr etti. Fakat Seyyid hazretleri bunda kararlı idi. Mevlânâ, bu kadar ısrârına sebebin ne olduğunu suâl edince; "Öyle anlıyorum ki, yakında buraya Şems-i Tebrizî gelecek. Senin bundan sonraki yükselmen, onun vâsıtasıyla olacak. Sen artık ona havâle olundun. Onun şefkat kanatları altında aşamadığın engelleri aşar, daha yüksek mânevî hâllere kavuşursun. O seni, tasavvufun en mahrem noktalarına çeker. Sen de ona aynı âlemi anlatırsın. Bu şekilde birbirinizi tamamlar ve yeryüzünün en büyük iki dostu olursunuz. Ben de Kayseri'ye gidip, ömrümün sonlarını orada geçiririm." buyurdu. Mevlânâ, Kayseri'ye gitmeye kesin kararlı olan hocasını, hürmet ve edeple uğurladı. Daha sonraki senelerde onu ziyâreti terk etmedi. Şeyh Selâhaddîn ismindeki bir zât da, Seyyid hazretlerinin önde gelen talebelerinden idi. Seyyid Burhâneddîn; "Hâlimi Selâhaddîn'e, kâlimi yâni sözümü de Mevlânâ'ya verdim." buyurmuştur. Bağdât'taki evliyânın büyüklerinden olan Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretleri Anadolu'ya geldiği zaman, Seyyid Burhâneddîn hazretlerini ziyâret etti. Huzûruna vardığında, ona hürmeten yanına tam yaklaşmadı ve biraz uzakta, karşısına oturdu. Aralarında hiç konuşma olmadı. Daha sonra, talebeleri Şihâbüddîn hazretlerine bu hâlin hikmetini suâl ettiklerinde; "Hakîkatler âleminin ehli önünde, kalp lisânı lâzımdır. Konuşma lisânına ne hâcet var?" buyurdu. "Onu (Seyyid Burhâneddîn'i) nasıl buldunuz?" diye suâl ettiklerinde ise; "O, hakîkat ve mârifet deryâsının çok usta bir dalgıcı, mânâlar âleminin parlayan bir yıldızı ve gizli sırların kaynağı olan yüksek bir zâttır." buyurdu. Seyyid Burhâneddîn birgün çarşıda giderken, kaftanının eteği, bir tarafa hafif eğilmiş idi. Bunu gören bir genç, dalga geçmek maksadıyla; "Hey derviş! Bu ne biçim kaftandır?" dedi. O da; "Kaftana ne olmuş? Nesi var kaftanın?" deyince, genç; "Ne olacak. Eğrilmiş." dedi. Gencin dalga geçtiği, kendisiyle alay ettiğini anlayan Seyyid Burhâneddîn ona; "Bu mühim değil, sen benim kaftanın eğriliğine bakacağına, kendi ağzının eğriliği ile meşgûl olsan daha iyi edersin." buyurdu. Genç, tam bu sırada ağzının eğrildiğini hissetti. Sanki felç olmuş gibi oldu. Hatâsını anlayıp, derhâl Seyyid'in huzûruna koştu. Kendisinden özür dileyip affını istedi. Seyyid Burhâneddîn, gencin özrünü kabûl edip ağzına şefkatle bakınca, gencin ağzı düzeldi. Eskisinden iyi oldu. Yâni ağzı, maddî ve mânevî bakımdan düzeldi. Kayseri'de bir gün, yol kenarında Allahü teâlânın muhabbetiyle kendinden geçmiş hâlde bulunurken, Moğol askerlerinden birisi, atını bunun üzerine sürüp kılıç çekti. "Hey kimsin? Necisin?" dedi. Askere karşı; "Allahü teâlânın huzûrunda bulunan birine böyle söylemen uygun mu?" diye cevap verdi. Asker bunun heybetinden ve bu sözlerinden çok müteessir oldu. Derhâl atından indi. Kendisinden özür dileyip gitti. Zamânında bulunan evliyânın büyüklerinden ve önde gelenlerinden olan Seyyid Burhâneddîn Muhakkık, devamlı Allahü teâlâya ibâdet ve tâat ile meşgûl olur, bir an O'ndan gâfil bulunmazdı. Dâimâ riyâzet ve mücâhede eder, nefsin arzularını yapmaz, nefsin istemediği, ona zor gelen şeyleri yapardı. On beş gün ağzına lokma koymadığı zamanlar olurdu. "Karnınız aç olsun! Bunun için de çok oruç tutunuz! Çünkü oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak, kalp gözünün açılmasına, kalbin rikkate gelmesine sebeb olur. Ayrıca oruçlunun duâsı, Allahü teâlâ indinde makbûldür." buyururdu. Nefsinin isteklerini yapmamak için, kapıda köpekler için hazırlanan yemek artıklarının yanına gider, nefsine karşı; "Ey nefs, bana istediklerini yaptırıp, emrin altına almak mı istiyorsun? Arzunun yerine gelmesini istiyorsan, önce yemek artıklarını yemen lâzım. Ya ye veya beni bu hâlimle kabûl et!" diyerek nefsiyle mücâdele ederdi. Böylece nefsinin isteklerini hiç yapmaz, onu rûhuna köle ederdi. Vefât târihi kesin olarak belli olmayıp, 1240 (H.638) senesinden sonra vefât ettiği bâzı kaynaklarda bildirilmektedir. Selçuklu vezîri Sâhip Şemseddîn, Şeyh Burhâneddîn'in kabrinin üzerine türbe yaptırdı. Ancak birkaç gün sonra türbenin yıkıldığı görüldü. Tekrar yapıldı ise de, yine yıkıldı. Bir gece rüyâsında Seyyid Burhâneddîn'i gördü. Seyyid Burhâneddîn ona; "Benim üzerime türbe yapmayınız." dedi. Seyyid Burhâneddîn'in vefât ettiği, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye 40 gün sonra bildirildi. Mevlânâ hazretleri, hocasının vefâtını haber alır almaz, derhâl yola çıkıp Kayseri'ye geldi. Hocasının kabri başında Kur'ân-ı kerîm okuyup, mübârek rûhuna hediye etti. Seyyid hazretlerinin kitaplarını Mevlânâ'ya teslim ettiler. Bu kitaplar arasında kendisinin hazırladığı Makâlât isimli eseri de vardı. Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin türbesi bugünkü şekliyle 1892'de Ankara Vâlisi Âbidîn Paşa'nın yardımlarıyla yapılmıştır. Burhâneddîn Tirmizî buyurdu ki: "Hased, nefis köpeğinin sıfatıdır. Çünkü o, dünyâ leşinin başında durmaktadır." "İlmiyle amel etmeyen âlim, itâatte bulunmayan bilgisizden beterdir. Hiç olmazsa ilmi olmayan; "Bilseydim böyle bir iş yapmazdım." der." "Kötülük etmeyen temiz bir kimseye iftirâda bulunmak, göklerden de ağır bir suçtur." "Bedeniniz mezara girmeden, nefsinizin şerrinden emin olmayın." Talebelerine şöyle nasihat ederdi: "Eğer Allahü teâlâya tâatta bulunamazsanız, hiç olmazsa oruç tutun. Karnınızı aç tutmaya ve acı çekmeğe önem verin. Çünkü oruç tutmaktan daha iyi bir tâat yoktur. Peygamber ve velîlerin kalplerinden hikmet pınarları, açlık ve oruç bereketi ile fışkırmıştır. Allahü teâlâya ulaştıracak oruçtan daha iyi bir binek yoktur. Oruç ehlinin duâlarına karşılık verilir ve kabûl edilir. Orucun Allahü teâlâ katında büyük değer ve önemi vardır. Oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Bir kimse bütün kulluk vazîfelerini yerine getirse, fakat mîdesini doldursa hiç bir yere ulaşamaz. Orucu gereğince tutsa, başka kulluk vazîfelerinde kusur olsa bile, yine bir yere erişir. Oruca yavaş yavaş alışmak gerekir ki, sıhhate ziyan gelmesin, insanı işten alıkoymasın." BENİ BAĞIŞLA Seyyid Burhâneddîn hazretleri, bir gün gusl abdesti aldı. Hizmetçisine; "Ecel şerbeti bir bardağa konulmuş bana verilmek üzeredir. Beni yıkamaları için sıcak su hazırla. Dışarıya çık, "Seyyid Burhâneddîn vefât etti!" diye seslen ki, cenâzemde hazır bulunsunlar." dedi. Sonra içeri girip iki rekat namaz kıldı. Sonra Allahü teâlâya niyâza başladı: "Ey hâzır ve nâzır olan Allah'ım!Bana bir emânet verdin. Nihâyet o emâneti benden geri alacaksın." dedi ve; "İnşâallah beni sabredenlerden bulacaksın." (Sâffât sûresi: 102) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. Bundan sonra; "Yâ Rabbî! Seni ve Resûlünü çok seviyorum, sana kavuşmak arzum son haddine ulaştı. Beni bu sevgime ve arzuma bağışla. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah." dedi ve rûhunu teslim etti. Bu sırada hizmetçi dışarıda insanlara haber vermişti. Bu haber kulaktan kulağa duyularak, hemen etrâfa yayıldı. Kayseri bir anda ana-baba gününe döndü. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye haber gönderildi. Burhâneddîn Muhakkık hazretleri, yıkanıp kefenlendi. Defin işleri hâlledildi. MÂDEMKİ TÖVBE ETTİN Seyyid Burhâneddîn Konya'ya gelirken, yolda, Horasan ile Irak arasında bulunan Beyâbân isimli kasabaya uğradı. Bunu haber alan ahâli, onu karşılamak üzere yollara döküldü. O beldede ilim sâhibi biri, insanların buna hürmet ve alâka gösterdiklerini çekemeyip, hased etti ve karşılamaya çıkmadı. Seyyid Burhâneddîn bu beldede birkaç gün kaldı. Bu günlerden birinde, hased eden o kimsenin bulunduğu mahalleye uğramıştı. O kimse yanına gelip, önceki hâlini bildirdi. Fakat pişmân olup tövbe ettiğini, özür dilediğini, artık çok sevdiğini söyledi. Bunun üzerine Burhâneddîn Muhakkık; "Mâdemki, özür diledin. Buna karşılık sana mühim bir haber vereyim. Ramazan ayının üçüncü günü hamam yolunda seni öldürecekler. Ramazan'ın üçüne kadar olan bu birkaç günlük zaman içinde, ölüm hazırlığı ile meşgûl ol." buyurdu. O kimse bu söze çok hayret etti. Hakîkaten bildirilen günde, bildirilen yerde, o âlim zât öldürüldü.
Şeyh İzzettin
Ankara -Altındağ ilçesinde Şeyh İzzettin camii yanında Ankara’da yaşamış ve vefat etmiş sufilerdendir. Şeyh İzzeddin (k.s.)’in hayatı ve kimliği hakkında yazılı kaynaklarda bilgi yok denecek kadar azdır. Halk arasında Hacı Bayram-ı Veli’nin Arapça hocası olduğu rivayeti yaygındır. Ankara camileri hakkında araştırma yapan rahmetli İ. Hakkı Konyalı, Ankara Etnoğrafya Müzesi’nde bulunan Şeyh İzzeddin Türbesi kitabesindeki tarihi 1306 miladi yılı olarak okumuştur. 1306 yılında vefat eden Şeyh İzzeddin’in 1340 yılında doğan Hacı Bayram-ı Veli (Numan b. Ahmed)’nin hocası olması mümkün değildir. Bu konuda Hacı Bayram-ı Veli soyundan gelen rahmetli Fuat Bayramoğlu ise Şeyh İzzeddin’in vefat tarihinin miladi 1352 olarak kabul edilmesi ve Hacı Bayram-ı Veli’nin de doğum tarihi nin kendisince ileri sürülen 1339/1340 senesi kabul edildiği takdir de, halk arasında yaygın olan görüşün doğru olabilecegi kanaatini taşır. Buna rağmen bu görüşlerin varsayımdan öte geçemiyeceğini kabul eder. Ankara şehri üzerine araştırma yapan E. Mamboury ise Şeyh izzeddin’in vefat tarihini 1350 olarak kabul eder. İ. Hakkı Konyalı “Ankara Camileri” isimli eserinde: “Yıkılan türbesine ait kitabe taşı Ankara Etnoğrafya Müzesi’ndedir. Bu kitabe aynı zamanda vakfiye olduğu için fev… kalade mühimdir. Şimdi üç satır halindeki kitabeyi okuyalım: Şeyh izzeddin yediyüzbeş hicri senesinin Şaban ayında Allah’ın rahmetine kavuştu. Bütün emlakini vakfetti. Etnoğrafya Müzesi Müdürü Osman Ferit Sağlam’ın bana söylediğine göre “türbe mahruti şekilde yapılmış ve çok kıymetli bir esermiş. Bakımsızlık yüzünden çökmüş, kitabesi de müzeye nakledilmiştir.” Günümüzde Ulus semtinde, kendi adı ile anılan Şeyh İzzeddin Mahallenin Sonevler Sokağının 6 kapı numarası taşıyan yapıda kabri, aynı mahallede Yay ve Yokuş sokaklarının birleştiği köşede de Şeyh izzeddin Mescidi vardır. Mezarının bulunduğu yapının dış duvarında, giriş kapısının sağında ve solunda birer adet kitabe taşı parçası mevcuttur. Bu kitabelerin birisinde 752 hicri / 1352 miladi yılı yazılıdır. Diğer kitabe taşı parçasında ise bir hatun’dan bahsedilir. Kanaatimizce bu iki kitabe parçası onarım esnasında sonradan buraya konulmuştur. 438 numaralı “Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri”nde “Şeyh İzzeddin Zaviyesi Vakfı” ve “Şeyh izzeddin Mahallesi Mescidi Vakfı” kaydı vardır. 1522 tarihli Tapu-Tahrir Defterinde Şeyh izzeddin mahallesinin nüfusu takriben ellidir. Bu tarihlerde de Şeyh izzeddin Zaviyesi’nin şeyhliğini ise Mustafa oğlu İbrahim yapmaktadır. 25 Ağustos 1798 tarihli bir belgede de: “Medine-i Ankara’da medfun es-seyyid eş-şeyh İzzeddin kuddise sırruhu aziz hazretleri evkafından…” ibaresinden “seyyid” ve pir tarikata mensup olduğunu anlıyoruz. Kabrinin olduğu yer sonradan imar edilmiş ve kurulan der nekçede fakirlere her gün yemek verilmektedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Kazancı Baba
Ankara – Kalecik ‘de Kalecik kalesi eteklerinde Kalecik ilçe merkezinde türbesi bulunan Şeyh Baba Nahhasi Ankaravi (k.s.) hazretleri halk arasında “Kazancı Baba” ve ”Kazgancı Baba” olarak bilinmektedir. Kaynaklara göre asıl adı “Bedreddin”dir. ‘Nahhasi” Arapça bir kelime olup bakırcı anlamına gelmektedir . Baba Nahhas Ankaravi , Hacı Bayram-ı Veli hazretlerine intisab ederek kemale erişen velilerdendir. Mehmed Mecdi Efendi, “Şakayiki Numaniye”de Şeyh Baba Nahhas’ın Hacı Bayram-ı Velin’in halifelerinden olduğunu zikreder; Arif-i billah Şeyh Baba Nahhasi-i Ankaravi rahimehullah, Şeyh Bedreddin (Kızılca Bedreddin) gibi bunlar dahi Hacı Bayram Sultan’ın eshabından idi. Ol hazretin bedrika-i irşadının imdadiyle tarik-ı tasavvufun müntehasına vasıl ve nail oldu. Misi-vücudunu şeyhin cevher-i irşadiyle zer-i halis edüb kimya-yı saadete zafer buldu. Kaddesallahu sırrehu’l-aziz. Mecdi Efedi’nin ifadesinden Baba Nahhas Ankaravi’nin, Hacı Bayram-ı Veli (k.s.)’nin halifelerinden olduğunu, O’nun irşadıyla tasavvufi sırları öğrenerek kemale ulaştığını, vücudunun bakırını Hacı Bayram-ı Veli’nin irşad cevheriyle saf altın yaparak, ilahi sırlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Mehmed Süreyya, “Sicill-i Osmani”de asıl adının “Bedreddin” olduğunu zikreder: Bedreddin (Baba Nahhasi), Bayramidir. II. Mehmed (Fatih) devri (1451-1481) başlarında vefat etti. Evliya Çelebi, “Seyahatname”sinde Kalecik’e geldiğinde Kazancı Baba Sultan ziyaretini anlatır: ”Kazancı Baba Sultan ziyareti: Kalenin ancak bir sarp yolu vardır. Batı tarafına bakar kapısına gidecek çetin yolun aşağısında çarşıya yakın bir ufak tefek yerde medfundur. Allah sırrını aziz eylesin.” Kazancı Baba Türbesi: Kalecik ilçe merkezinde ve Kalecik Kalesi’nin kuzeydoğu eteğinde, Ahi Kemal (Şenyurt) Mahallesi’nde ve bir bahçe içinde bulunan Kazancı Baba Türbesi, meyilli bir arazide bulunmaktadır. Kazancı Baba Türbesi , doğu cephesine yapılan betonarme ve düz damlı bir oda ve kuzey cephesine yapılan beton duvar ve çevresindeki bahçe ile kuşatılmıştır. Sonradan yapılan gayri ciddi onarımlarla da özgün mimari özelliğini kaybetmiştir. Giriş kapısının sağında Türkçe yazılmış kitabe ise bir yanlışlar manzumesidir: Kaçkancı Baba, 300 sene önce Evliya Çelebi’nin Kaleciğe geldiğinde bu türbeden bahsetmiş erek bahis iderek sirre kadem basmış denilmektedir. Türbe harap olduğundan 1969 yılında hükümetçe tamir edilmiştir. Kitabede yazılı “kaçkancı” kelimesi arabacı anlamına gelir. Kazancı Baba ise bakırcı ustasıdır. Ayrıca Evliya Çelebi, “kuddise sırrehü’-l-aziz” (Allah kutlu sırlarını aziz etsin) ifadesini kullanmıştır. “Sirre kadem basmış” ise “sırra kadem basmak”, yani gözden kaybolmak anlamında kullanılır. Kare planlı, kübik bir gövde üzerinde çokgen kasnaklı ve piramidal külahlı bir yapı olan türbenin temelinde ve duvarlarda moloz taş, kubbe kasnağında kesme taş ve tuğla, kubbede ise sadece tuğla kullanılmıştır. Beden duvarları üzerinde, pandantifle sağlanan geçitle, çokgen (ongen) bir kasnak oturmaktadır. Kubbe kasnağının güney, kuzey ve doğusunda, aynı üslupta, birer pencere görülür. Türbenin gövdesi ile taş ve tuğladan örülmüş kasnağının bazı kısımları sonradan sıvanarak, özgün duvar gizlenmiştir. Kirpi saçakla biten yüksek kasnaktan sonra türbenin üzeri kiremit kaplı bir çatı örtülmüştür. Mevcut haliyle türbenin dış cepheleri bakımsız bir haldedir. Türbeye doğu cephesinde bulunan ve sonradan ilave edilen betonarme bir odadan girilir. Bazı onarımlar gördüğü açıkça belli olan bu giriş kapısını, alınlıktan sonra bir sivri kemer çerçevelemektedir. Kapı dikdörtgen ve ze minden yüksekcedir. İki ahşap kanatlı kapı, geometrik motiflerle işlenmiş ve kısmen de bozulmuş, sonradan yeşil renk yağlı boya ile de boyanmıştır. Türbe içi sade ve sıvalıdır. Sanduka sonradan sıvandığı için yapı malzemesi görülmemektedir. Sandukanın başucunda taştan yapılan büyük bir sarık vardır. Güney duvarında dikdörtgen bir nişle “hacet/ dualık” penceresi açılmıştır. Ayrıca türbe içinde geyik boynuzları görülür. Duvar 1318/1900-1901 tarihli bir hat levhada “Ya Hazret-i Baba Kazgani kuddise sırreh “yazılıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Ahi Şerafeddin
Ankara – Altındağ ilçesindeki Aslanhane Cami ( Ahi Şerafettin cami) yanında Ankara’da yaşayan “tımar” sahibi “ahi” büyüklerindendir. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde bulunan ve daha önce Ahi Şerafeddin (Aslanhane) Camii’nde muhafaza edilmiş olan 692 hicri/1293 miladi tarihli şecere (soy kütüğü), 12.21 metre uzunluğunda 0.21 metre genişliğindedir. Samani aharlı kağıt üzerine bölüm başları ve asıl isimler sülüs, diğer isim ve bilgiler nesih ile yazılmış, dışına mumlu bez yapıştırılmıştır. Bu şecere Bursa Mebusu Tahir Bey’in tavsiyesi üzerine, 1910 yılında Tarih-i Osmani Encümeni adına İstanbul’a götürülmüş, merhum Ahmet Tevhid Bey tarafından kopya edilerek aslı Vakıflar Genel Müdürlüğüne iade edilmiştir. Şeceredeki bilgilere göre Ahi Şerafeddin , Hazreti Ali’nin oğlu Hazreti Hüseyin soyundandır. Atalarından Muhammed Caferi oğlu Hasan, Huy şehrinde kalmış ve orada “fütüvvet” libasını giymiştir. Arapların “Ahi Ali Bessak” dedikleri şahsiyettir. Ahi Şerafeddin sülalesinde ahilik buradan başlar. Ahi Şerafeddin ‘in ecdadı Il. Kılıçarslan zamanında Ankara’ya yerleşir. Ahi Şerafeddin ‘in altı batın yukarı dedesi olan Abdullah oğlu Süleyman ve onu takiben ecdadından İbrahim oğlu ishak, Seyit Ali, ishak oğlu Seyit Hüsam, Alaeddin ishak oğlu Ali ve Ahi Şerafeddin’in babası Ahi Hüsameddin Hüseyin , dedesi Seyit Şemseddin Ahi Yusuf, amcası Ahi Kemaleddin Hasan’ın kabirlerinin Ankara’da olduğu şecerede zikredilir. “Bu şecere Allah’ın zayıf ve aciz kulu Mehmed bin Ahı Hüsam el Hüseyni’nin şeceresidir.” Ahi Muhammed, Ahi Şerafeddin diye bilinir. Babaları Mehmed bin Ahi Hüsameddin, Hüseyin bin Seyyid Şemseddin oğlu Ahı Fethuddin Hüseyin ve oğulları Mehmed, Ahmed ve İbrahim. Ahi Yusuf bin Ahı ishak bin İsmail bin Seyyid Ali bin Abdullah ve çocukları Ali, Hasan ve Hüseyin. Seyyid Ali bin Abdullah oğlu Ali’nin oğulları Mehmed, Ahmed, İbrahim. Seyyid Ali bin Abdullah oğlu Hüseyin, ondan Ali ve oğulları Yusuf, Cafer ve Mahmud bin Muhammed bin el-Hasen el Caferi bin Muhammed bin el-Hüseyni bin Ali bin Muhammed bin Ali bin Musa er-Rıza bin el-imam el-Cafer es-Sadık bin el-İmam el-Muhammed el-Bakır bin el-imam Zeynelabidin Ali bin emiru’l-mü’minıni’I muhsinın bin el-imami’l-müslimın ve emiru’l-mü’minın Ali bin Ebutalib. Ahi Muhammed (Ahi Şerafeddin)’in evlatları Hüseyin, Hasan ve Yusuftur. Ahi Şerafeddin’in oğlu Hüseyin’den es-Seyyid Hüsam, ondan es-Seyyid Paşa, ondan es-Seyyid Hüseyin, ondan es Seyyid Hüseyin ve oğulları Hüseyin, Yahya’dır. Ahi Şerafeddin’in oğlu Hasan’dan Paşa, ondan Hüseyin, ondan Seyyid Cafer ve oğulları Hıdır, İhsan, Tayyib’dir. Ahi Şerafeddin’in Ankara Etnoğrafya Müzesi’nde teşhirde bulunan ahşap sandukasında vefat tarihi H. 751 – M. 1350’dir. Bir sanat şaheseri olan ahşap sandukada şu ibare yazılıdır:· “Cömertlerin babası, müslümanların, İslamın ışığı, Hakk’ın ve dinin övdüğü, ahilerin büyüğü, mürüwet ve fütüwet sahibi, sultanın delili, iftihar-ı ali Resulullah, seçilmiş, es-seyyid, eş-şehid, yarlıganmış, rahmete kavuşmuş Hüsameddin oğlu Muhammed. Allah onların kabirlerini nurlandırsın, yerlerini cennet kılsın ve onlardan razı olsun. Cuma günü namaz vaktinde, Receb ayının yirmiyedisinde yediyüzellibir yılında vefat etti.” Türbesi, Ankara Atpazarı semtindedir. Türbenin güney cephesindeki pencere üzerinde mermer bir kitabe vardır. Kitabenin Türkçe metninde: “Bu imaretin; lütüfkar Rabbinin rahmetine muhtaç olan zayıf kul Ahı Hüsameddin el-Hüseyni oğlu Muhammed -Allah Hz. Hüseyin, onun kardeşi, ceddi. babası, annesi ve evladı hürmetine- onun dünyada ve ahirette kalbini nurlandırsın. 731 ( 1331 ) yılında yapılmasına çalıştı.” Bu kitabe metninden zaviyenin M. 1331 yılında yapımına başlandığı anlaşılmaktadır. Vakıf kayıtlarında, Ahi Şerafeddin Zaviyesi vakfı mevcut olup, Ankara’nın değişik yerlerinde vakıf arazileri olduğu zikredilir. Ahi Şerafeddin Türbesinin içinde, kızı Devlet Hatun’a ait bir mezar vardır. Devlet Hatun ‘un mezar taşında aşağıdaki ibareler yazılıdır: “Emirlerin büyüğü, seçilmiş Mehmed oğlu Hüsameddin oğlu Ahı Şerafeddin kızı Devlet Hatun 773 ( 1372) yılında vefat etti. Allah kabrini nurlandırsın.” Türbede bulunan kitabesiz ikinci kabri de de “Ahi Muhammed Şerafeddin oğlu Ahı Hüseyin” olarak okumuştur. 1720 tarihli Sultan Üçüncü Ahmed’in bir fermanında: “Emirlerin emiri, soyu temiz, itibar şahibi, ululanmış, hürmet ve kadir sahibi, sabırlı ve_ haşmetli, ….” ifadeleri Ahi Şerafeddin için kullanılmaktadır. Ankara’nın gerek yönetiminde gerekse imarında birçok hizmetleri olmuştur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hacı Bayram Veli
Hacı Bayram Veli Hazretlerinin Türbesi ; Ankara – Hacı bayram Veli camii yanındadır. Bayramîlik yolunun kurucusu , büyük arif ve veli Hacı Bayram-ı Velî, 1352 yılında Ankara’nın Solfasol köyünde doğdu. Asıl adı Numan, babasının adı Koyunluca Ahmed’dir. ‘ Bayram ‘ ismini, Somuncu Baba’ya intisabı bir kurban bayramı gününe rastgeldiği için şeyhi kendisine vermiştir. Hacı Bayram Veli , dinî ilimlerde tahsilini tamamladıktan sonra. Kara Medrese diye bilinen Melike Hatun Medresesi’nde müderris oldu. Burada talim ve tedrisle meşgulken, Kayseri’de tasavvuf yolunu neşreden Hamidüddin Aksarayî’nin (Somuncu Baba) davetine uyarak tasavvuf yoluna intisap etti ve müderrisliği bıraktı. Rivayete göre Somuncu Baba, müridi Şeyh Suca Karamanî’ye: “ Ankara’da Kara Medrese’de Numan adlı bir kimse vardır. Var onu davet eyle, yanıma gelsin ” diye gönderir. Şeyh Suca Ankara’ya varır. Hacı Bayram’ı medresesinde ders verirken bulur. Şeyhinin davetini iletir. Hacı Bayram bir teslimiyetle “ Davete icabet lazımdır ” diyerek medresesini bırakıp Kayseri’ve varır. Genellikle müridler mürşidlerini arar ve bulmak için büyük zahmetler çekerken. HacıBayram Veli’nin bir mazhariyeti de, mürşidinin onu bulup davet etmesidir. Somuncu Baba’nın nezaretinde seyr ü sülükünü tamamlayan ve velayet basamaklarında ilerleyen Hacı Bayram, mürşidinden, o nereye giderse onun yanında beraber gelmek istediğini söylemiş, o da bunu kabul etmiştir. Bundan dolayı mürşidi Bursa’ya gittiğinde Hacı Bayram da yanında gitmiş, Bursa’dan ayrıldıktan sonra onunla beraber hacca gitti. Hac vazîfelerini yaptıktan sonra Aksaray’a geldiler. Orada hocasının 1412 (H. 815) senesinde; “Halîfem, vekîlim sensin.” emri üzerine, bu ağır vazîfeyi üzerine aldı. Aynı sene hocası vefât edince, defn işleriyle meşgûl olup, cenâze namazını kıldırdı. Aksaray’da vazîfesini bitirdikten sonra Ankara’ya döndü. Ankara’da dînin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye, yetiştirmeye başladı. Her gün pekçok kimse huzûruna gelir, hasta kalplerine şifâ bularak giderlerdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya, akın akın gelmeye başladılar. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu. O dönemde Ankara ve genel olarak Osmanlı devleti siyasî, sosyal, ahlakî ve dinî bir kargaşalık yaşıyor; Timur istilası, Yıldırım Han’ın oğullarının taht kavgası, Şeyh Bedreddin olayı, sosyal çözülme ve bunun neticesi olarak sefahat ve ahlakî bozukluklar, devleti ciddi biçimde tehdit ediyordu. Böyle bir dönemde müderrisliği bırakıp tasavvuf yoluyla halkı irşada başlayan Hacı Bayram, Anadolu’nun ortasında bir sevgi ve kardeşlik mektebi kurdu, toplumun tekrar birleşmesinde büyük bir manevî rolü oldu. Halved ve Nakşbendî öğretilerini birleştiren yeni bir tasavvuf ekolü talim etmeye ve Anadolu’nun manevî ıslahını gerçekleştirmeye girişti. Onun tasavvuf ekolü, kendisinden sonra Bayramîlik diye anılacaktır. Hacı Bayram-ı Veli’ye , Anadolu’nun her yanından ona mürid olmak üzere gelenler arasında Esrefoğlu Rumî, Akbıyık, Göynüklü Uzun Selahaddin, Yazıcızade Mehmed ve kardeşi Ahmed Bîcan, Germiyanlı Şeyhî, Molla Zeyrek, Akşemseddin, Dede Ömer Sikkinî de vardı. Halifeleri arasinda Akşemseddin’den başka Bayramî-Melamîliğin pîri olan Dede Ömer Sikkinî ile Celvetîliğin Bayramiyye’ye bağlanmasını sağlayan, Hz. Üftade’nin şeyhi Hızır Dede de vardır. Böylelikle Hacı Bayram, Osmanlı maneviyat tarihinde merkezî bir konumda bulunmuş oluyordu. Hacı Bayram Velî, Ankara’da inşa ettiği zaviyesinde ömrünün sonuna kadar bir yandan her zümreden müridlerini terbiye ile meşgul olurken, diğer taraftan da müridlerine örnek olmak için gerekli miktarda dünya işleriyle meşgul oluyor, beraber üretip beraber paylaşmanın en güzel örneklerini vererek küçük ölçekli bir fazilet toplumu modeli ortaya koyuyordu. Yaşlılığına rağmen, zaviyesindeki dervişleri île kendi aile fertleri için burçak ekiyor, hasat zamanı gelince imece usulüyle dervişleriyle birlikte hasatı topluyordu. Müridlerine kimseye yük olmayıp ellerinin emeğiyle geçinmelerini öğütlemiş ve kendisi de bütün hayatı boyunca bu hususta örnek olmuştur. Hacı Bayram-ı Velî, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde câmide insanlara vâz ve nasîhat ediyordu. Herkes Hacı Bayram-ı Velî’nin vâazlarına koşuyor, bâzı kerâmetlerini görünce, ona daha çok bağlanıyorlardı. Bu şekilde Hacı Bayram’ın etrafında pekçok kimsenin toplandığını gören bâzı hasetçiler, Pâdişâh İkinci Murâd Hana; “Sultânım! Ankara’da Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bâzı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir isyân çıkarmasından korkarız!” diyerek iftirâlarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kişi vazifelendirip; “O kimseyi hemen gidip huzûrumuza getirin. Emrimize baş kaldırıp isyân ederse, zincire vurarak getirin!” emrini verdi. Vazifeli çavuşlar, ellerinde pâdişâhın fermânı olduğu hâlde, Edirne’den kalkıp süratle Ankara’ya gittiler. Şehre yaklaştıklarında önlerine, yaşlı, nûr yüzlü bir kimse ile bir genç çıktı. Selâmlaştıktan sonra ihtiyâr zât; “Evlâtlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca, onlar da; “Ankara’da Hacı Bayram isminde biri, etrâfına adamlar toplayıp, Pâdişâhımıza başkaldırmış. Onu yakalayıp pâdişâhın huzuruna götüreceğiz.” dediler. Çavuşların bu sözünü bekleyen ihtiyâr zât; “O aradığınız Hacı Bayram bu fakîrdir.” diyerek, kendisini gösterdi. Çavuşlar bir fermâna baktılar, bir de Hacı Bayram-ı Velî’ye. Aradıkları isyâncı bu olamazdı. Bu nûr yüzlü, hoş sözlü zât, hiç isyân edecek birine benzemiyordu. Hacı Bayram-ı Velî’ye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; “Gidelim, Sultanımıza gidelim. Bu zâtın mâsûm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim.” dediler. Hacı Bayram; “Evlatlar! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bekledik. Pâdişâhımızın fermânı başımız üzerindedir. Haydi durmayınız, elimi zincirle bğlayınız ve bir an önce buradan gidelim.” buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden çavuşlar; “Sizi yanlış anlatmışlar efendim. Size karşı edepsizlik etmeye hayâ ederiz. Hele zincire vurmak hiç aklımızdan geçmez. Mâdem ki emrediyorsunuz, buyurunuz gidelim.” dediler. Hacı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn, çavuşlarla birliket Edirne’ye doğru yola koyuldular. Hacı Bayram-ı Velî, yol boyunca çavuşlarla sohbetler etti, onlar nasîhatlerde bulundu. Günler sonra Edirne’ye geldiler. Sarayda Sultan İkinci Murâd Han, söylentilere göre devletin selâmetine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıyâ beklerken, karşısında; nûr yüzlü, kâmil bir velî gördü. Hayretini saklamayarak, onu baş köşeye oturttu. Utancından bu büyük velînin yüzüne bakamadan; “Yolculuğunuz zahmetli oldu herhalde.” dedi. Hacı Bayram-ı Velî ise tebessümle; “İyi bir vesîle oldu. Birçok yerde ve buralarda epeyce mâneviyât âşıkları gördük ve tanıştık.” diyerek, pâdişâhı rahatlattı. Sohbete başladılar. Sultan Murâd, şehzâdeliğinden beri ilme pek meraklıydı ve büyük bir âlim olarak yetişmişti. Hacı Bayram-ı Velî konuştukça, ilminin yüksekliğini daha iyi anladı. Tâ Ankara’dan buraya kadar getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de çok sevindi. Tasavvuftaki bâzı müşkillerini Hacı Bayram-ı Velî’ye sordu. Aldığı cevaplardan ziyâdesiyle memnun oldu. Pekçok ihsânda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hacı Bayram-ı Velî; “Sultânım! Bizim dünyâ malında gözümüz yoktur. Siz onları, ihtiyâcı olanlara veriniz.” diyerek nâzikçe reddetti. Pâdişhâh ısrar edince de; “Mutlaka ihsânda bulunmak istiyorsanız, talebelerimizin, devlete vereceği vergilerden muaf tutulmasını arzu ederiz.” dedi. Pâdişâh da memnuniyetle kabûl etti. Hacı Bayram-ı Velî’yi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikrâmda bulundu. Başbaşa sohbet ettiği günlerden birinde; konu İstanbul’un fethine gelmişti. Murâd Han Gâzi; “Allahü teâlânın izniyle, evliyânın himmet ve bereketleriyle İstanbul’u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bâyezîd Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devlet-i âl-i Osman’ın toraklarının ortasında bir Bizans Devletinin olmasına hiç gönlüm râzı değil. Sevgili Peygamberimizin de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum.” dedi. Murâd Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram-ı Velî derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu. Sultanın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu: “Sultânım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul’u almak, şu beşikte yatan Muhammed’e (Fâtih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn’e nasîb olsa gerektir.” müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fâtih’ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Sultan Murâd Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzâde Muhammed’e ve Akşemseddîn’e artık başka bir nazar ile bakmaya başladı. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne’de bulunduğu müddet içinde, câmilerde vâaz verip, halka nasîhatlerde bulundu. Edirneliler de onu çok sevdiler. Onun hangi câmide nasîhat edeceğini öğrenip, oraya akın akın giderlerdi. Pâdişâh da onun Edirne’de kalmasını istiyordu. Fakat Hacı Bayram-ı Velî, Ankara’ya talebelerinin başına dönüp, onları yetiştirmeye devâm etmek istediğini bildirdi. Pâdişâha nasîhatlerde bulunduktan ve onunla vedâlaştıktan sonra yola koyuldu. Önce Gelibolu’ya geldi. Orada Yazıcızâde Ahmed Bîcân ve Muhammed Bîcân kardeşlerle görüştü. Bir müddet onları yetiştirmek için orada kaldı. Onların Bayramiyye yoluna girerek, tasavvufta ilerlemelerine sebeb oldu. Muhammed Efendi, yazdığı Muhammediyye’yi hocası Hacı Bayram-ı Velî’ye takdim ettiğinde; “Ey Muhammed! Bu kitabı yazacağına, kalbinin nûrlanması için çalışsan, nefsini terbiye etmek için uğraşıp onu yola getirseydin daha iyi olmaz mıydı?” buyurduğunda, Muhammed Bîcân bir “Âhh!” çekti ki, o anda kitabın açık olan sahifeleri “Âhh” ateşinden kararıp simsiyah oldu. Hacı Bayram-ı Velî, kısa zamanda bu iki kardeşe icâzet, diploma vererek, insanları hak yola dâvet ve bu yolda ilerletmekle görevlendirdi. Hacı Bayram-ı Velî, Ankara’ya Sultan Murâd Hanın verdiği fermânla geldi. Fermanda, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgûl olmaları için, onların vergi ve askerlikten muâf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan pekçok kişi, vergi ve askerlikten kurtulmak için Hacı Bayram-ı Velî’nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara’nın mâlî ve askerî düzeni bozuldu. Sonunda Sultan, Hacı Bayram-ı Velî’den talebelerinin bir listesini istemek zorunda kaldı. Hacı Bayram-ı Velî de, Ankara’nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve; “Bize intisâb edenler, talebe olanlar burada toplansın.” diye ilân etti. Hacı Bayram-ı Velî’nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hacı Bayram-ı Velî; “Dervişlerim, müridlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bugün burada kurban etmem emrolundu. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin.” buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Vergiden kaçmaki çin talebe görünenler; “Bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik.” diye söylenip duruyorlardı. Hacı Bayram-ı Velî de, eline keskin bir bıçak ile çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arkalarından Hacı Bayram-ı Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram-ı Velî; “Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bunlardan başka herkes, vergi vermek ve asrelik yapmak sûretiyle, devlete olan borcunu ödemelidir.” buyurdu. Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslâmiyeti yaymak için uğraştı. Talebelerine ve sohbete gelen herkese, Allahü teâlânın emirlerini bildirip, yasaklarından kaçınmanın şart olduğunu anlattı. Hayâtı, hep verâ ve takvâ üzere, haramlardan şiddetle kaçıp, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını terk etmekle geçti. Onun vefâtından sonra “Bayramiyye yolu”nu, talebelerinden Akşemseddîn ve Bıçakçı Ömer Efendi devâm ettirdiler. Türbelerin kapatılma kararı çıktıktan sonra, her yere olduğu gibi Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin türbesine de kilit vurulmuştu. Fakat sabahleyin türbenin önünden geçenler kilidi kırılmış, kapıyı da ardına kadar açık gördüler. Olayın birkaç defâ tekerrür etmesi üzerine ilgililerden biri; “Böyle şey olmaz, bu kapıyı elbette bir açan var.” demiş. Sonra bunun için iki polis vazifelendirmiş ve; “Sabaha kadar bekleyin, gözetleyin. Şu kapıyı kim açıyorsa, hemen yakalayın.” iye de emir vermişti. Polisler aldıkları bu emir gereğince, hazret-i Şeyh’in türbesi önünde sabah ezânı okununcaya kadar beklemişler. Sabah vakti âniden kilidin çıkardığı “Çat” sesi ile irkilmişler. İşte o zaman açılan kapıdan Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin tebessüm ederek kendilerine baktığını görmüşler. Türbeyi bekleyen polislerden biri şaşkınlıktan düşüp bayılırken, diğerinin dili tutulmuş. Bu olaydan sonra bir daha hiç kimse kapıda nöbet tutmaya cesâret edememiştir. Kaynak Ankara Erenleri I – II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Yayınları Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları Türkiye Gazetesi , Orta Anadolu Evliyaları , cilt 1 Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012 İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun
Taceddin Veli (k.s.)
Taceddin Veli hazretlerinin Türbesi ; Ankara -Ankara – Hamamönü semtindeki , Şeyh Taceddin camii yanında Şeyh Taceddin hazretleri, on yedinci yüzyılın başlarında Ankara’da yaşamış ünlü mutasavvıflardandır. Bursa’dan Ankara’ya göç ettiği ve burada dergah kurup , Bayramiye- Celvetiye yolununun irşadı ile meşgul olduğu bilinmektedir. Hayatı hakkında fazla bir malumat yoktur. Babas adına Taceddin Camii’ni ilk yaptıran oğlu Şeyh Mustafa Efendi’dir. Osmanlı döneminde Ankara şehir merkezinde iki mahallede oturanlar vergiden muaf sayılırlardı. Birincisi Hacı Bayram-ı Veli mahallesi, ikincisi ise Taceddin-i Velî (Tekke Ahmed) Mahallesi sakinleri. Bu iki gönül sultanının “ yüzü suyu hürmetine “, bu mahalle sakinleri özel istisnalara sahiptiler. 1522-1925 yılları arasinda Taceddin-i Velî hazretlerinin türbesinin ve dergahının bulunduğu mahalleye “Tekke Ahmed” mahallesi denilmiştir. Günümüzde bu mahalleye Sümer ismi verilmiştir. Hamamönü semtinde bulunan Taceddin Camii’nin bitişiğindeki türbesinin giriş kapışı üzerinde, yaldızlı bir tuğra ve kitabe vardır. Tuğra ikinci Abdülhamid Han-a’aittir. Kitabede şu “ Tac-dare tac-daran hazret-i Sultan Hamid Yaptı bu Dergah-ı Taceddini tahsine seza Söyledi Cahid kulu lafzen tamam tarihi Bin üçyüz ondokuzda oldu bu cami bina Hulusi ” ” Sultanlar sultanı hazreti Sultan Hamid bu Taceddin Dergahı’nı kale gibi sağlam yaptı, Cahid tarihini 1319 (1901) olarak söyledi. ” Bu kitabeden caminin, türbenin ve dergah’ın İkinci Abdülhamid Han tarafından 1901 yılında yeniden inşa edildiğini öğreniyoruz. Hacı Bayram-ı Velî’nin halifelerinden birisi de Akbıyık Meczub Sultan olarak tanınan, Akbıyık Ahmed Şemseddin Efendi’dir. Şeyhin halifesi ise Hızır Dede’dir. Bursa’da ikamet eden Hızır Dede “Bayramî”liğin bir kolu olan “Celvetiye” şubesini kurmuş ve yerine Üftade (Muhammed Muhyiddin) hazretlerini irşada yetkili kılmıştır. Bu kol Aziz Mahmud Hüdai ile devam etmiştir. Celvetiyye kaynaklarında Taceddin-i Veli’nin ismine ve Ankara Celveti dergahına ait bir bilgiye rastlamadık. Üftade hazretleri 1580 yılında Bursa’da vefat ettiğine göre, Şeyh Taceddin-i Veli onun veya Aziz Mahmud Hüdai’nin halifelerindendir. Şeyh Taceddin-i Veli hazretlerinin Ankara Hamamönü semtinde bulunan türbesinde, oğlu Taceddin Mustafa Efendi’nin kabri de vardır. Taceddin Dergahı’nın son şeyhi Mustafa Taceddin Efendi’dir. 1937 yilinda vefat etmiştir. Taceddin Velî Dergahı’nın. Türkiye tarihinde önemli bir yeri vardır. Bu yapı Cumhuriyet’in ilk yıllarında birçok olaylara tanıklık etmiştir. Milli şairimiz merhum Mehmed Akif Ersoy, Ankara’da kaldığı müddet zarfında burada ikamet etmiş, İstiklal Marşı’nı bu kutsal mekanda yazmıştır. Mehmed Akif Ersoy, 25 Aralık 1920’de Burdur Milletvekili olarak Ankara’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarına katılır ve dergah evinde kalır. Meclis çalışmaları yanında da bu mekanda özel sohbetlerde bulunur. Mehmet Akif şu mısraları ile bu manevî mekanda zuhur eden ilahî hazzı anlatır: Şafaklar ferş-i rahın, fecr-i sadıklar çerağındır; Hilalim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otağındır; Ezanlar nevbetindir: inletir eb ‘adı haşyetten; Cihanındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten; Cemaatler kölendir. Kabe’ler haclen. Gel ey Leyla Gel ey candan yakın canan ki gaiplerdedsin, hala!’ “ Kaynaklar ; Ankara Erenleri , Abdükerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi yayınları Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir belediyesi yayınları n
Bünyamin Ayaşi (k.s.)
Ayaş ilçe merkezindeki Bünyamin Ayaşi ilköğretim okulunun hemen yanında bulunan Bünyamin Ayaşi camiindedir Asıl adı Mustafa’dır. ” Sultan İbn-i yamin el Ayaşi” lakabıyla da anılır ve Ayaşlı olduğu içinde Bünyamin Ayaşi ismiyle şöhret bulmuştur. Seyyid nesebli ve babasının adı Yamin’dir. Ayaş kazasında doğmuş ve burada vefat etmiştir. Doğum ve ölüm tarihleriyle ilgili kesin bir bilgi yoktur. Bazı kaynaklarda ve Ankara Salnamesinde Hacı Bayram Veli hazretlerinin halifesi olduğu kabul edilse de Dede Ömer Sikkini hazretlerinin halifesi olduğu genel kabul görür. ( Özelikle Melami kaynaklarında) Hayatının ilk dönemiyle ilgili yeterli bilgi yoktur. Hüseyin Vassaf efendi ; Sefine-i Evliyasında Bünyamin Ayaşi hazretlerinin şeyhinden sonra 26 sene makam-ı hilafette bulunduğunu belirtir. Melami Büyüklerinden Sarı Abdullah Efendi ” Semaratü’l – Fuad” ında Bünyamin Ayaşi hakkında şöyle bir menkıbe nakleder ; Bünyamin Ayaşi hazretleri irşad vazifesini yürütürken bazı kıskançlık ve iftiralar sebebi ile Kütahya Kalesine hapsedilir. Zamanın padişahı Kanuni Sultan Süleyman ise Rodos Kalesi’ni yedi ay muhasara etmesine rağmen adanın fethini gerçekleştiremez. Padişah bu başarısızlığın sebebini mahiyetindekilere sorar. Bünyamin Ayaşi’nin dostlarından ve Kanuni’nin çuhadarı olan bir kişi ” Sultanım Hacı Bayram Veli tarikatından Bünyamin Ayaşi bunca zamandır Kütahya Kalesinde mahpustur. Kuvvetli kanaatım budur ki Rodos’un İslam askerlerine şimdiye kadar mukavemet ederek fethedilmemesinin sebebi Bünyamin Ayaşi’nin mazlumen hapsolunmasıdır” der. Bu teklifi uygun gören Kanuni, hazretin serbest bırakılmasını ferman buyurur ve Bünyamin Ayaşi’nin hapisten çıktığı gün Rodos kalesi feth olunur. Bünyamin Ayaşi hazretlerinin ; Aziz Ruşen Efendi , Sivaslı Osman Efendi ve Bolulu Süleyman Efendi adlı üç halifesi olmakla birlikte melami silsilesi Bünyamin Ayaşi’nin halifesi olarak Pir Ali Aksarayi hazretleriyle devam eder. Şeyh Bünyamin Ayaşi hazretlerinin vefat tarihi ihtilaflıdır. Mahmud Kefevi 1512 yılını , Müstakimzade 1510 yılını verir. Atai ve İ. hakkı Uzunçarşılı’da Dede Ömer Sikkini’nin halifesi olduğunu belirterek 1520 tarihini verirler. Bünyamin Ayaşi hazretlerinin türbesi , Ayaş ilçe merkezindeki Bünyamin Ayaşi ilköğretim okulunun hemen yanında bulunan Bünyamin Ayaşi camiindedir. kaynak ; Abdülkerim Erdoğan , Ankara Erenleri II , Ankara B. Şehir Belediye yayınları , 2013 Sarı Abdullah Efendi , Semeratu’l – Fuad Hüseyin Vassaf , Sefine-i Evliya , Kitabevi yayınları , 2013 Baki Yaşar Altınok , Hacı Bayram veli ve Bayramilik Melamilik , Ahi yayınları Lalizade Abdulbaki Efendi , Aşka ve aşıklara Dair / Melami Büyükleri, Furkan Yayınları Abdurrezzak Tek , Melamet Risaleleri , Emin Yayınları , 2007 Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012
Garip Hâfız
Garip Hafız Garip Hafız Anadolu'da yetişen velîlerden. 1903 (H.1321) senesinde Erzurum'un Cedid mahallesinde doğdu. İsmi, İbrâhim Hakkı'dır. Erzurumlu İbrâhim Hakkı hazretlerinin neslindendir. Anne tarafından dedesi HacıMâhir Efendi, Rıfâî tarîkatı şeyhiydi. Garip Hâfız, küçük yaşta her bahar annesi ile birlikte dayısının yanına Erciş kasabasına giderdi. Buraya yakın olan Tortum Şelâlesi kıyısında akranları ile oynardı. Bir gün yine şelâlenin kıyısında oynarken, bir bektaşî dedesi gelerek, çocuklara; "Buradan aşağı atlayabilir misiniz?" diye sordu. O zamanlar beş yaşında olan Garip Hâfız; "Ben atlarım." diyerek yukarıdan şelâlenin döküldüğü yere atladı. Allahü teâlânın yardımı ile suya değmesi ile top gibi sıçrayarak kenara düşmesi bir oldu. Şelâlenin yanındaki keçi yolundan yukarı çıktı. Hâdise karşısında dehşete kapılan bektâşi dedesi korkusundan hızla uzaklaşıp gitti. Garip Hâfız, Erzurum'da Mustafa Niyâzi Efendiden Kur'ân-ı kerîm dersi aldı ve ezberledi. Hacı Ahmed Efendiden hat sanatını öğrendi. Kur'ân-ı kerîmi çok güzel okurdu. Mustafa Niyâzi Efendi, GaripHâfız'ı talebeliğe kabûl etmeden önce istihâreye yatmasını ve rüyâda ne gördüğünü söylemesini istedi. Rüyâsında hocası Mustafa Niyâzî Efendi elinden tutarak câmiye götürdü. Câminin içerisinde on iki âlim yarım dâire, halka kurup oturmuşlardı. Mustafa Niyâzi Efendi câmideki âlimlere; "Efendiler bu çocuk kırâat ilmini öğrenmekte talebe olmak ister. Ne buyurursunuz?" diye sordu. Onlar; "Oku Hâfız! Oku!" dedi. Ertesi gün Garip Hâfız rüyâsını Mustafa Niyâzi Efendiye anlattı ve ona talebe olarak kırâat ilmini öğrendi. On iki yaşına geldiğinde annesini kaybeden Garip Hâfız, Erzurum'dan Sivas'a gitti. Burada Kazancızâde Emin Edip Efendinin sohbetlerine devâm etti ve ondan feyz aldı. Sivas Dâr-ül-muallimîn okulunda Arapça ve Kur'ân-ı kerîm hocalığı yaptı. Sivas'tan Merzifon'un Gümüş kasabasına gelerek Halîliye Medresesinde ders vermeye başlayan Garip Hâfız, senelerce güzel ahlâkı müslümanlara öğretti. Garip Hâfız; çok kibar, nâzik ve yumuşak idi. Kimseyi katiyen incitmezdi. Birisinin hatâsını görse onu başka yollardan duyurur; "Sen böyle yapıyorsun." diyerek yüzüne vurmazdı. İbâdetlerini çok gizli yapardı. Dikkati çeken her şeyden sakınırdı. Son derece edepli, hayâ sâhibiydi. Sohbetlerinde kimseyi sıkmazdı. Bütün hayâtını diz üstü oturmakla geçirdi. Sohbetine gelenler ne murâd ederlerse, sormadan cevâb alırlardı. Hazret-i Muâviye efendimize buğzeden üç kişi Gümüş'te sohbetine geldi. "Efendi! Muâviye hakkında ne buyurursunuz?" diye sordular. Garip Hâfız; "Hazret-i Muâviye sahâbedendir. Sevenler selâmettedir. Aleyhinde bulunanlar azaptadır. O, sahâbenin büyüklerindendir. Resûlullah efendimizin hadîsleri ile övülmüştür. İmâm-ı Hüseyin efendimizin şehâdetine sebeb olan Yezid dahi son nefesinde îmânını muhâfaza edebildi ise, onun hakkında bile kötü söylemek tehlikelidir." buyurdu. Garip Hâfız'ın ziyâretine gelen bir zât; "Hoca Efendi! Ben de sizin gibi olmak istiyorum." deyince; "Pazarda satılsa otuza kırka Ben de alırım vücûduma öyle bir hırka." cevâbını verdi. Taşovalı Kadir Hâfız bir gün iki arkadaşı ile ziyâretine geldi ve; "Efendim! "Nefsini tanıyan, Rabbini tanır." hadîs-i şerîfi üzerine sohbet buyurursanız, memnun oluruz." dedi. Garip Hâfız; "Evlâdım! Bu makam çok yüksek bir makamdır. Siz şerîatin emirleri ile iktifâ edin. Basamak basamak çıkın bu makâma." dedikten sonra şu beyitleri okudu: Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak Pâdişâh saraya konmaz, hâne mamûr olmadan Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pür-nûr olmadan "Mûtû kable en temûtû" sırrına mazhar olan Haşr-ü neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan Biz ricâlız, gelmişiz kim gör ezelden tâ-ebed. İçmişiz aşkın şarâbın âb-ı engûr olmadan Bir acîb aşka düşmüş yanar şems-i müdâm Hakka makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan. Daha sonra; "Bâzıları, kendisi bu halde, bu makamda olmadıkları halde, buralardan söz ederler. İnsana faydalı olan iki türlü ilim vardır. Biri ilm-i diyânet, diğeri ilm-i tebâbettir." dedikten sonra Kadir Hâfız'a dönerek; "Sen o gün görürsün, o vakitte dağların paramparça olduğunu." meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu. O zât içinden; "Ben nefsden sual arzettim. Efendi bana dağların yıkılacağından bahsetti." diye geçirirken, Garip Hâfız; "Nefs dağı, görmüş olduğun dağlardan kavidir, kuvvetlidir. Nefs dağlarının parçalanması ile dosta kavuşma yolları açılır." buyurdu. Garip Hâfız, ömrünün sonlarına doğru Merzifon'a yerleşti. İlim öğretmeye burada da devâm etti. 1976 (H.1396) senesinde Ankara'da vefât eden Garip Hâfız, Gümüş'de Halîliye Medresesine defnedildi. Vefâtında mezarının üzerine türbe yapılmamasını vasiyet etti.
Hz. Seyyid Muhammed R.A.
Ankara Gölbaşı İlçesinde Hz. Seyyid Muhammed R.A. Türbesi
Samut Bali
Ankara – güdül – kavaközü köyü Türbesi, Güdül ilçesinin Kavaközü Köyü, Mezarlık mevkiindedir. 1530 lu yılların kayıtlarında “Samut Baba Zaviyesi” olarak geçmektedir. Samut Bali Zaviyesi’nin zaviyedarlığı ile ilgili H. 1146 ( 1733) tarihli bir beratta, Samut Bali’nin 16. asırdan önce yaşadığı anlaşılmaktadır. Türbe içinde dört mezar bulunur. Mezarlardan baştan ikincisinin altında 40 cm. eninde 100 cm. derinliğinde “cevherlik” olarak nitelendirilen ve içinden toprak alınarak şifa niyetine kullanılan bir hücre bulunur. Başta bulunan mezarın baştaşında balık sırtı motiflerine, tavan çıtaları üzerinde ise üç adet eski yazıya rastlanır. Yazının okunabilir kısmında Samut Bali Hazretleri’nin, Hazreti Ömer soyundan geldiği anlaşılır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şeyh Ali Semarkandi Hz.
Ankara Çamlıdere İlçesinde Şeyh Ali Semarkandi Hz. Türbesi Küçük yaşda Kur'ân-ı kerîmi ezberledi ve muhtelif kırâatlere göre okumasını öğrendi. Genç yaşında; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde pek yüksek derecelere kavuştu. Mekke-i mükerreme, Medîne-i münevvere, Şam, Kudüs, Irak, Semerkand, Çamlıdere gibi pekçok beldelerde İslâmiyeti öğretmek, emr-i mârûf nehy-i münker yapmak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için dolaştı. Ali Semerkandî, tahsîlini tamamladıktan sonra, Mekke-i mükerremeye gitti. Kâbe-i muazzamada yıllarca imâmlık yaptı. Orada, insanları Ehl-i sünnet îtikâdına uygun bir îmân ile yaşamaları, ibâdetlerini sünnet-i şerîfe uygun yapabilmeleri için çok çalıştı. Mânevî bir işâret ile Medîne-i münevvereye geldi. Orada Resûlullah efendimizin mübârek türbelerinde yedi sene kadar türbedârlık hizmetinde bulundu.
Abdülhakim Arvasi Hz.
Ankara Keçiören İlçesinde Abdülhakim Arvasi Hz. Türbesi Van’ın Başkale kazasında doğdu. Babası Seyyid Mustafa Efendi’dir. Soyu anne tarafından Abdülkadir-i Geylânî’ye ulaşır. Hülâgû Bağdat’ı istilâ ettiğinde (1258) Musul’a hicret eden ataları daha sonra Urfa ve Bitlis’e, oradan da Mısır’a gitmişlerdi. Ailenin büyük oğlu Molla Muhammed bir süre sonra Van’a gelip şehrin güneyinde yüksek dağlar arasında bir köy kurmuş, bu köyde büyük bir dergâh ve iki katlı bir cami inşa ederek oraya Arvas adını vermişti. Kadirî tarikatına mensup olarak faaliyet gösteren ve “Arvas seyyidleri” diye tanınan aile, altı yüz elli yıl varlığını devam ettirerek bugüne ulaşmıştır.
Kırmızı Ebe Hz.
Ankara Kızılcahamam İlçesinde Kırmızı Ebe Hz. Türbesi Horasan erenlerinden olan Kırmızı Ebe ile oğlu Oruç, Türk ordularından önce Diyar-ı Rum olarak bilinen Taşlıca’ya yerleşir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat, 1220-1237 yılları arasında Başköy Rum Kalesini fethetmek için Taşlıca’da konaklar. Sultan’ın geldiğini duyan köylüler telaşlanırken, Kırmızı Ebe, sırtında yetim yavrusu Oruç ile elinde bir helke (bakraç) ayranla çıka gelir. Kırmızı Ebe yayık ayranını, bugün Ayran Taşı denilen mezarlığın yanında koruma altına alınmış olan yalağa döker ve başına oturur. Ordunun bütün neferleri sırayla gelip hem ayran içerler hem de mataralarını doldururlar. Fakat bir bakraç ayran koca orduya yeter de artar bile. Bu olayda, Allah Kırmızı Ebe’ye, ‘keramet’ denilen olağanüstü durumu ihsan eder. Türbesi, Taşlıca Köyü'ndedir.
Muhammed Bin Abdullah El Buhari Hz.
Ankara Altındağ ilçesinde Muhammed Bin Abdullah El Buhari Hz. Kabrinin bulunduğu yerdir Ehli keşif Zatların tesbitidir.
Gül Baba Hz.
Ankara Altındağ İlçe'sinde Gül Baba Hz. Türbesi,
Tapduk Emre Hz.
Ankara Nallıhan İlçesinde Tapduk Emre Hz. Türbesi Tapduk Emre, kesin olmamakla beraber 1200 ile 1300’lü yıllar arasında günümüzde Aksaray olarak adlandırılan İç Anadolu bölgesinde yaşamıştır. Tapduk Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlâna ile aynı çağda yaşamıştır. Tapduk Emre ile ilgili bilgiler oldukça azdır. Hâlbuki Tapduk Emre, Yunus Emre’nin hocasıdır. Yunus Emre gibi bir Ulu şahsiyeti yetiştirmiştir. Bu manada o, dergâh sahibi bir pir, rehber ve mürşittir. Büyük ihtimalle Yunus Emre kadar gelişen olmasa da, o başka aydınlatıcılar, gönül erenleri yetiştirmiştir. Tapduk Emre, Hacı Bektaş Veli ile aynı çağda yaşamış ve o Ulu Hünkâr ile ilişkiler geliştirmiştir.
Hüseyin Gazi Hz.
Ankara Mamak İlçesinde Hüseyin Gazi Hz. Türbesi Hüseyin gazi, Battal gazinin babasıdır. Bizanslılarla giriştiği bir savaşta yaralanır, atı ile şu an ismi ile anılan Hüseyin gazi tepesine doğru ilerlerken; kanının düştüğü yerlerde çiçekler açar. Bastığı çayırlar yeşerir. Bir mağara bulur. Atı ile o mağarada saklanır. “Benim için darlık mı var?” diyerek asasını mağarada toprağa vurur, buradan su çıkar. Suyu kendi içer ve atına içirir, ama Hüseyin gazi doruğa ulaşamadan burada şehit olur. Türkler Anadolu’ya geldikten sonra Türk folklor ve edebiyatında görülen kesik başlı kahraman motiflerinden biri olan Hüseyin Gazi; başı kesilmesine rağmen, halen savaşmaya devam eden yiğit olarak tasvir edilir.
Baba Sultan Hz. (Taberi Sultan)
Ankara Akyurt İlçe'sinde Baba Sultan Hz. (Taberi Sultan) Türbesi, Teberik Köyü'ndedir.
Hacı Bayram-ı Veli Hz.
Ankara Altındağ İlçesinde Hacı Bayram-ı Veli Hz. Türbesi Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lakabı "Hacı Bayram"dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara'nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu'da yetişti. Eserlerini Türkçe olarak yazarak Türkçe kullanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi. Sultan Murad Han verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u feth edeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur. Türbesi Hacı Bayram Veli Camii’ndedir.
Oruç Gazi Hz.
Ankara Kızılcahamam İlçesinde Oruç Gazi Hz. Türbesi Kırmızı Ebe’ nin oğlu olan Oruç Gazi’ nin türbesi Taşlıca Köyü batı ucundaki diğer mezarlığın içinde bulunur. Türbede Oruç Gazi’ den başka onun ailesine ait olduğu sanılan üç mezar daha vardır. Eski ve virane haldeki türbe, 2001 yılında klasik Selçuklu tarzında restore edilmiştir.
Devletli Sultan Hz.
Ankara Polatlı İlçe'sinde Devletli Sultan Hz. Türbesi, Yassıhöyük Köyü eski Gordion Harabeleri'nin oradadır.
Abdullah Çetin Faruki El Müceddidi (k.s.)
Ankara – altındağ – solfasol kabristanı “Miskin Şah”, “Hadimü’l–Fukara”, “Pir”, “Sultan”, “Evlad–ı Kiram” gibi isimlerle de anılan Abdullah Çetin Faruki , 1936 yılında, Siirt ilinin Kasımlı (Verganis) köyünde dünyaya geldi. Babası Muhammed Hamdi Efendi ‘dir. Hz. Ömer (r.a)’in soyundan gelen bir aileye mensup olan Muhammed Hamdi Efendi, Şeyh Varkanısi diye bilinen ve Bitlis şehir merkezinde metfun olan Fethullah Varkanisi (k.s.)’nin akrabalarındandır. Annesi Nazire Suzan Hanım’dır. İlköğrenimini Siirt’ten göçettikleri Bitlis’te tamamlamıştır. 1954 yılında Bitlis’ten Muş’a göç ederler. Bu dönemde yani 1954-1957 yılları arası gördüğü manevi rüyalarla tasavvuf yoluna seyr ü sülük ederek İslam’a hizmet edeceği kendisine işaret edilmiştir… Hoca Efendi 1957 yılında askerliğini İzmir’de yaptıktan sonra, 1962 yılında ailece Muş’tan Malatya’ya hicret etmişlerdir. Hoca Efendinin ilk evliliğinden iki evlâdı dünyaya gelmiştir. İlk hanımı vefat edince ikinci bir evlilik daha yapmış ve bu evliliğinden de iki evlâdı dünyaya gelmiştir. . İlk tasavvuf eğitimini, Siirtli Allame Şeyh Muhammed Hazinin oğlu Arifi billah Şah Alaaddin Fersafi ‘den alan Abdullah Faruki Efendi , uzun zaman Siirt’te bulunan mürşidinin yanına gidip gelmiş; 1982 yılında Ankara’ya, Hacı Bayramı Veli Hazretlerinin doğup büyüdüğü Solfasol semtine yerleşmiştir. Tasavvuf anlayışı, zengin fakir demeden bütün halk tarafından kabul görmüş ve ehl-i sünnet çizgisinde, Hanefi fıkhına göre sürmüştür. Eğitime büyük önem vermiş, halka dinini öğretirken sünnete tabi olmak gerektiğini sık sık vurgulamış; “Allah Rasul’ünde sizin için çok güzel örnekler vardır” ayetini, bizzat kendisi yaşayarak hayata ·geçirmek için gayret etmiştir. Hayattayken bir çok insan onun sohbetleriyle irşad olmuş ve tasawufun ilahi zevklerini tadmıştır. İrşad faaliyetlerini sohbetlerinin yanında, hazırladığı ilmi eserlerlede sürdürmüş ve “Zahiri ve Batıni Edepler”, “Evrad-ı Şerife-i Farukiyye”, “İslam’da Zikir ve Rabıta”, “Fıkhı Risaleler”, “Salavat-ı Şerife-i Farukiyye”, “Ehl..i Beyt ve On İki imamlar” isim li kitapları yayınlamıştır. “İmam-ı Rabbani’yiAnlamak”, “Mevlid-i Nebevi ve Muhammed Ümmeti”, “Maarif-i Nefs/Nefsi Bilmek ve Terbiyesi”, “Tevhid ve Tasavvuf”, “Sünnet-i Seniyye ve Ras0le İttiba”, “Nefs Terbiyesi ve Sigara”, “Tasavvufi Açıdan imanın Çeşitleri”, “İnsanları Allah’a Yaklaştıran Yollar ve Sekiz Kapısı”, “Yurtlarından Çıkarılanlar, Katledilenler ve Hicret”, “Aşura Günü ve Hazret-i Hüseyin (r.a.)”, “Sevgi ve Barış Haritasının Merkezinde Hünkar Hacı Bektaş Veli el-Horasani (k.s.)”, “İlm-i Ledün, Batını ve Zahiri ilimler”, “Tasavvuf Tarihinde Ömeri-Müceddidi Kolu” konulu makaleleri dergilerde yayınlanmıştır. Edebli olmayı, Hakk’ın hoşnutluğunu gaye bilmeyi, sözüne sadık olmayı, ahde vefa göstermeyi, hizmet ehli olmayı, cömert davranmayı, muhtaçlara yardım etmeyi, emaneti korumayı, insanlar ile olan ilişkilerde hakka riayet etmeyi, öfkelenmemeyi, cedelleşme ve tartışmalardan uzak kalmayı, başkalarının ayıp ve kusurlarını araştırmamayı, feraset sahibi, zeki ve ayık olmayı devamlı olarak sohbetlerinde tavsiye ederdi. Abdullah Çetin Faruki hazretleri, diğer gönül sultanları gibi sevenlerinin gönlünde yaşamak üzere 63 yaşında, 11 Kasım 1999 yılında ebedi yolculuğa çıkmış ve kabirleri Solfasol Köyündedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Yörük Dede ( Yürüyen Dede )
Ankara – altındağ – öksüzler sokak “Yürüyen Dede”, “Yörük Dede”, “Doğan Bey” isimleri ile bilinen ve Osmanlının fetret döneminde yaşamış bir Türkmen beyi olduğu kanaatindeyiz. Hayatı hakkında bilgi yoktur. Ancak Karaca Bey Vakfiyesinde “Çeribaşı Doğan Bey Zaviyesi”nden bahsedilmektedir.. Türbesi, Cebeci semtinde Öksüzler Sokağı’ndadır. Ankara’da tek örnek olan kümbet mimarisinde yapılan türbesi oldukça bakımsızdır. Doğan Bey ahiler arasında da zikredilmektedir. 1530-1571 yıllarındaki Vakıf ve Tapu kayıtlarında Doğan Bey Zaviyesi mevcuttur. Bu bilgilerden hareket ederek Doğan Bey’in Ankara’da yaşayan önemli bir şahsiyet olduğu kanaatine varırız. Vakıf Kayıtlarında Doğan Bey Medresesi ismi de geçmektedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Koyun Baba – Kalecik
Ankara – kalecik – koyun baba köyü Kalecik ilçesine bağlı Koyunbaba Köyünde türbesi bulunan ve bu köye adı verilen Koyun Baba hakkında vakıf kayıtlarında Kalecik ilçesinde “Koyun· Baba Tekkesi” vakfı kaydı bulunmaktadır. Hayatı ve kişiliği hakkında ulaşabildiğimiz kaynaklarda herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Koyun Baba ile ilgili olarak mahalli bazı menkıbeler anlatılmaktadır. Köy sakinleri tarafından onarılan Koyun Baba Türbesi, önemli ziyaret yerlerindendir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Seyyit Ali Türbesi ( Şeyh Ebu İshak Kazeruni zaviyesi Türbesi )
Ankara – altındağ – mermerli sokak Ankara şehir merkezinde, Ulucanlar Caddesi’ne dikine merdivenle bağlanan Mermerli Sokak’ta “Şeyh Ebu ishak Zaviyesi” bulunmaktadır. Bu zaviye binasından günümüze sadece bir türbe ulaşmıştır. 1530 yılı Ankara Tahrir Defteri’nde ‘Vakfı Zaviye-i Ebu İshak der-nefs-i Ankara; dekakin der-Koyun Pazarı, … 5, fi sene 50.” Kayıtta belirtildiği üzere zaviyenin Koyunpazarı’da vakıf dükkanı vardır ve yıllık geliri 50 akçedir. Diğer zaviyelere göre geliri düşüktür. 1571 yılında zaviye vakfına Seydi Mehmed ve Mahmud mutasarrıf olup, yıllık geliri 50 akçedir. Ebu İshak İbrahim b. Şehriyar el-Kazeruni, 352/963 yılında Şiraz vilayetine bağlı Kazerun civarında doğmuş, 426/1034 yılında Kazenin’da vefat etmiş ve zaviyesine defnedilmiştir. Ebu İshak Kazeruni, İran’da İslam’ın tebliği için büyük gayret göstermiş, “Şeyh-i Gazi” unvanını almış ünlü bir mutasavvıftır. Kurduğu zaviyede fakir ve zenginleri aynı sofrada toplayarak, yardımlaşma duygusunu ön plana çıkarmış, cihad amaçlı özel birlikler kurmuş, gazalara katılan ve gazi dervişlerden müteşekkil bu birlikle rin özel bayrakları ve askeri mızıkaları bulunur. Dervişleri, delişmen tabiatlı, garip tavırlı ve savaşçı kimselerdir. Ebu İshak, halka hizmeti düstur edinmiş, bekar olarak yaşamış, 24.000 Yahudi ve Mecusi’nin İslam’a girmesine vesile olacak kadar din gayreti içerisinde bulunmuş büyük bir zattır. Vefatından sonra dervişleri gaza ruhunu canlı tutmuş, Kazerin halkı her sene şeyhin alem ve tablını alarak gazalara giderler. İshakiye dergahları genellikle hudut boylarında ve serhatlarda bulunmakta, “Kazeruniyye’; “İshakiyye” ve “Mürşidiyye” isimleriyle de anılmaktadır. Haçlılara ve Bizanslılara karşı önemli birer savaş alanı olan Mısır, Filistin ve Anadolu’da, Hind putperestlerine karşı mücadele eden İslam ordularında sürekli Kazeruni dervişlerine rastlanıldığı kaynaklarda zikredilir. Ebu İshak Kazerunı’nin mezarından alınan bir avuç toprağın, kudurmuş denize atılmasıyla denizin sakinleştiğine dair anlatılan menkıbeye inanıldığı için Şeyh’in kabrinden getirilen bir miktar toprağı yanlarında taşıdıkları rivayet edilir. Onüçüncü yüzyıldan itibaren Anadolu’nun fütuhatında ve imarında görev alan Ebu İshak dervişleri, zamanın sultanları tarafından desteklenir. Yıldırım Bayezid Han tarafından Bursa’da bir zaviye yaptırılır. Ayrıca Erzurum, Konya ve Ankara’da da Ebu İshak zaviyeleri kurulur. Zaman içinde İshakiler, başta Nakşibendilik olmak üzere diğer tarikatlere intisap ederek, tasavvufi hayatlarını sürdürürler. Ankara’da bulunan Ebu İshak Zaviyesi’nin hangi yıl yapıldığına dair kayda ulaşamadık. Ancak Vakıflar Meclisi’nin 20 Haziran 1936 gün 346 sayılı kararında, zaviyenin ”Alemdar” adı ile yad edilen Seyid Ahmed oğlu Seyid Ali tarafından kurulduğu yazılıdır. Halveti dergahı olarak kullanılan Ebu İshak Zaviyesi, zaman içinde yıkılmış, sadece beş mezarın bulunduğu ve sonradan oda içine alınan bir yapı iken; hayırsever, ecdadına ve tarihine saygılı kişilerin girişimleriyle, geleneksel mimariye uygun, kesme taş kullanılarak, kubbeli, girişte mescid kısmı ve geçisinde harim bulunan, zarif ve sanatkarane bir türbe yapılmıştır. Türbenin yapımında emeği geçen her kişiden Allah razı olsun. Anadolu tabiriyle “darısı diğerlerine, Amin.” Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Ali Efendi Baba – Beypazarı
Ankara – beypazarı – karaşar Beypazarı İlçesi Karaşar Beldesi’nde türbesi bulunmaktadır. Şeyh Ali Dede bir Türkmen ”baba”sıdır. Horasan bölgesinden Anadolu’ya gelen Türkmen boylarının bir kolu olan Karaşar Yörüklerine mensuptur. Hayatı hakkında bilgi yoktur. Bu zaviye son Osmanlı dönemlerinde ” Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı” şeyhliğine bağlanmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Ahi Bacı ( Fatma Bacı )
Ankara – polatlı – bacı köyü Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda emeği geçen ve “Bacıyan-ı Rum” diye adlandırılan “Anadolu bacıları”ndandır. Tımar sahibi ve ahi bir “veliyye”dir. Hayatı ve kişiliği hakkında ancak vakıf belgelerindeki bilgilerle yetiniyoruz. Osmanlı dönemin de zaviyesinin bulunduğu köy “Fatma bacı köyü” olarak anılmış, daha sonra “Bacı köyü”, sonraki yıllarda “Bacı nahiyesi” olmuştur. 1570’li yıllarda Bacı zaviyesinin geliri 9975 akçedir ki oldukça iyidir. Polatlı ilçesine bağlı Bacı Köyü’ndeki türbesinin duvarında bulunan Arapça kitabede, günümüz Türkçesi ile “Vaktin neseb yönüyle dost ve yüce insanı Fatıma Bacı. 20 Muharrem sene 710 H./1310” yazılıdır. Kitabede özellikle zikredilen “neseb yönünden” ibaresi onun “fütüvvet ehli” olduğunun delilidir. Ahi Bacı’nın, Bacı köyündeki türbesi ve camisi sağlam olarak durmakta olup, zaviyesi ise yıkılmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şeyh Hüseyin Nakşibendi
Ankara Günümüzde Samanpazarı’nda Altındağ Belediye Sarayı’nın bulunduğu yerde, Nakşibendi Türbesi bulunuyormuş ve kaynaklara göre bu türbede de, Seyyid Hüseyin Nakşibendi isminde bir gönül erinin kabri varmış. Ankara tarihinde “Nakşibendi Medresesi”, “Nakşibendi Tekkesi” ve “Nakşibendi ilkokulu”ndan oldukça fazla bahsedilir. Özellikle istiklal Savaşı yıllarında Nakşibendi Dergahı Şeyhi Topcu Efendi , oldukça faal bir vatanperverdir. İlk defa, Ankara’da bulunan İngiliz ve Fransız askerlerine karşı, Nakşibendi Medresesi müderrisi ve Nakşi Şeyhi Sadullah Seyhan Efendi isyan başlatmıştır. Belgelerde, Nakşibendi dergahına ve medresesine yapılan vakıflar oldukça fazladır. 1925 yılından sonra bu dergah yıkılmış ve daha sonra yerine Altındağ Belediye Sarayı yapılmıştır. Yol çalışmaları yapılırken, Es-Seyyid eş-Şeyh Hüseyin Nakşibendi hazretlerinin kabrinin nereye taşındığı hakkında bir bilgiye ulaşamadık. Ahf Şerafeddin Türbesi içinde Nakşibendi şeyhlerinden Buharalı Pirzade Hacı Seyyid Ahmet Efendi’nin kabri vardır. Mezar taşında: Fenadan bekaya eyledi rıhlet ide Hak kabrini ravza-i cennet Tarikatı aliyye-i Nakşibendiyye Salihini izamından Buharalı . , . Pir zade el -hac es-Seyyid Ahmed Efendı nın ruhuna el-Fatiha. Sene 1307 ( 1890) Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şeyh Muhyiddin Efendi
Ankara – Ayaş – Şeyh Muhyiddin Cami Ayaş’ta yetişen mutasavvıflardan olan Muhyiddin Efendi “Arabi” lakabıyla bilinmektedir. Asıl doğum yeri Nazilli olduğu ve Ayaş’ta cami, medrese gibi vakıfları bulunduğu çeşitli vakıf kayıtlarında mevcuttur. Nazillili Hacı Ali Efendi’nin oğlu Muhyiddın Efendi, Ayaş’ta kendi adına yaptırdığı medrese için 60.000 akçe para vakfederek, 20 akçesi medresenin müderrisine, iki akçesi mütevelliye ve üç akçesi de öğrenciye verilmek üzere vakfiyesinde şart koşmuştur. Medresenin 1571 tarihinde şimdiki kendi adına yaptırılan caminin bölgesinde olduğu bilinmektedir. Bu medresenin 1890 yılında müderrisi, Müftü Hüseyin Hüsnü Efendi olduğunu, Ayaşlı Süleyman Behced Gökalp’in bu medresede okumuş olmasından öğrenmekteyiz. Şeyh Muhyiddin Efend i’nin Ayaş’taki vakıf camii, dere kenarındadır. Kendisi de bu camiinin içinde medfun bulunmaktadır. Ayaş’ta kendi ismiyle bilinen bir “Şeyh Muhyiddin” Mahallesi vardır. Doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak tespit edilemeyen Muhyiddin Efendinin, Ayaşlı Bünyamin Hazretlerinin dervişlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hacı Sinanuddin Yusuf
Ankara – altındağ Nazımbey Mahallesi, Berber Sokağı Ankara’da yaşamış bilgin ve mutasavvıf. Hayatı ve kişiliği hakkında vakfiyelerin haricinde bilgi yoktur. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıf Kayıtlar Arşivi, 592 numaralı defterin 49 ncu sahife, 45 nci sırasında kayıtlı “Hasan Çelebi oğlu Hacı Sinanüddin Yusuf “un 20 Şaban 687/1288 tarihli vakfiyesinin örneğinde “Alimlerin ve fazılların dayanağı, şeyhlerin büyüğü Hacı Sinaneddin Yusuf bin Hasan. Ankara da yeniden yaptırdığı mescid ve bitişiğindeki medresenin tamir, bakım masrafları, müderris ve imama ödenecek ücret için şehir içinde ve dışında arazi ve emlak vakfeder. Vakfiyede yazılan künyeden mutasavvıf ve alim bir şahsiyet olduğunu anlıyoruz. Ankara-Altındağ Nazımbey Mahallesi, Berber Sokağı’nda yaptırdığı mescidin bitişiğinde bulunan oda içerisinde mezarı vardır. Saraçlık mesleği ile uğraşmış ve “Saraç Sinan” olarak anılmış, esas ismi ise Sinaneddin Yusuf’dur. (Saraç: At, eşek ve deve gibi binek hayvanlarına eğer, gem ve koşu takımlarını yapan ve satan zenaat sahibi kişidir.) Saraç Sinan Ankara şehir merkezinde bir mescid ve bir medrese yaptırmış ve bu eğitim kurumu için araziler vakfetmiştir. Dikdörtgen planlı, sade ve Türk üçgenleri ile geçilen kubbe ile örtülmüş olan ve Saraç Sinan Mescidi olarak bilinen bu mabed, Ankara’da bulunan en eski mabedlerdendir. Medrese ise harap bir vaziyettedir. Mescidin Arapça kitabesinde şu ibare yazılıdır; ”Şüphesiz mescidler Allah içindir. Artık Allah ile beraber başka bir kim seye ibadette bulunmayınız. Bu mescidi Hasan oğlu zayıf kul Yusuf 687/1288 yılında yaptırmıştır. “ Saraç Sinan Mescidinin içinde, sağ tarafda bulunan odadaki mezarların birisinin mezar taşında: ‘Allah’ın rahmetine kavuşan Hasan oğlu el-hac Sinaneddin Yusuf. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. ” Ayak ucundaki taşta ise: “13 Cemaziyelahir, Sene 711( 1311 ).” yazılıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Kasım Dede – Güdül
Ankara – güdül – türbe tepe Türbesi, Güdül İlçesinin Türbe Tepe denilen yerde bulunan Kasım Baba veya Kasım Dede ile ilgili rivayetlerin dışında, hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. Söz konusu rivayetler ise şöyledir: Bu rivayetlerden birincisi “ Kasım Dede ‘nin Genç Osman’ın Bağdat’ı fethi zamanında yaşadığı, Genç Osman Bağdat fethin de iken, Kasım Dede bulunduğu bu yerde (Güdül’de), savaşın çereyanını sezerek, elindeki sopayı yere vurarak “O tarafa, bu tarafa” diye söylendiği” şeklindedir. İkinci rivayet ise “Dede o yoldan geçen askerlere bazlama sunuyor, elindeki birkaç bazlamayı binlerce askere sunduğu halde bu bazlamalar tükenmeksizin devam ediyor.” Onun bu kerametleri halk arasında dilden dile dolaşarak günümüze kadar ulaşıyor. Keramet ehli bir zat olan Kasım Baba ‘nın türbesi, ziya- retgah yeri haline geldiği söyleniyor Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Halil Dede. – Çamlıdere
Ankara – çamlıdere – bardakçılar köyü Çamlıdere ilçesi Bardakçılar Köyü Kabristanı’nda türbesi bulunan Halil Dede, Hazreti Ömer (r.a.) neslinden ve Şeyh Ali Semerkandi hazretlerinin evladındandır. Osmanlı dönemi vakıf belgelerinde ”Yabanabad kazası Avdan Köyü’nde medfun Hazreti Ömer soyundan Halil Dede” ibaresi geçmekte ve Halil Dede Dergahı ”Avdan Tekkesi” olarak zikredilmiştir. Günümüzde Halil Dede Türbesi, Bardakçılar Köyü’ne bir kaç km mesafede ve orman içinde bulunan eski Bardakçılar Kabristanı’ndadır. Sonradan yapılan onarımlarla özgün mimarisini kaybeden türbe yapısı bakımlı ve ziyarete açıktır. Türbe civarında bulunan mezartaşlarının bazıları bölgede bulunan ören yerlerinden getirilmiştir. Bazı mezartaşlarında bulunan Osmanlıca yazılar yosunlaşma sonucu tahrip olmuş ve okunmamaktadır. Ulaşım yolu Bardakçılar sapağına kadar stabilizedir. Kızılcahamam ilçesi Karacaören Köyü’nde türbesi bulunan ‘ Yunus Dede “nin de Şeyh Ali Semerkandi hazretlerinin soyundan geldiği halk arasında rivayet edil se de bu husuta Osmanlı Arşivleri’nde bir kayda rastlanılmamıştır. Yunus Dede Türbesi sonradan yapılmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Cafer Sadık Türbesi – Nallıhan
Ankara – Nallıhan – nallı kozlu yaylasında Tapduk Emre’nin müridi olan Cafer Sadık türbesi Nallıkozlu köyünde iken köy Gökçekaya Baraj Gölü suları altında kalmadan önce aynı köyün yaylasına nakledilmiştir. Şeyh Cafer Sadık sağlığında çok sert bir mizaca sahiptir. Bir düğünde davul çalınmasından rahatsız olmuş ve davulu kaptığı gibi Sakarya’nın öteki yakasına atmış. O gün bugündür Nallıkozlu, Ömerşeyhler ve Emremsultan köylerinde düğünlerde davul çalınmaz. Türbe çevresinden çalı çırpı alınmaz, odun kesilmez.
Şeyh Mehmed Tayyib Baba
Ankara – Altındağ – Sofasol köyünde Son Osmanlı dönemi mutasavvıflarındandır. Şeyh Mehmed Tayyib Baba Efendi, resmi nüfus kayıdlarına göre 1856 yılında Ankara’da doğmuştur. Tayyib Efendi’nin babası Şeyh Edhem Reşad Baba , annesi Nezihe Hanım’dır. Birisi erkek, ikisi kız üç büyük kardeşi olan Mehmed Tayyib Efendi’ye çocuk yaşta iken ağabeyi Muhlis Baba ile birlikte, Hacı Bayram-ı Veli zaviyedarlık ve türbedarlık görevi tevcih edilmiştir. Hacı Bayram-ı Veli dergah evi şeyhi Abdülhamid Baba’nın vefatı üzerine 30 Haziran 1897 tarihinde Hacı Bayram Dergahı şeyhi olmuştur. Şair Sadullah izzet Efendi’nin oğlu şair Mustafa Pertev Efendi tarafından Mehmed Tayyib Efendi’nin doğumu üzerine şu tarih kıtası yazılmış: Mübarek-bad daim sulb-i Edhem ‘den ki Bayrami Bi hamd-illah yine bir gonce-i nevaçtı kim ceyyid Gelib bir müjde-i hatif dedi tarihini Pertev Cihana hayr ile basdı kadem Tayyib Baba Seyyid( 1272/1855) Hacı Tayyib Baba , Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda 3 ve 4. devrede Ankara mebusu olarak bulunmuştur. Tayyib Baba mebusluktan önce de Ankara’nın sosyal yaşamı ile yakından ilgilenmiş, bir çok fahri görevler yapmıştır. Ankara Vilayeti eski Salnamelerinde, Ankara Meclis-i idare-i Vilayeti üyeliği, iskan ve Muhacirin Komisyonu üyeliği. Nakibü’l-eşraf Kaimmakamı, Hamidi Sanayi Mektebi Komisyon Heyeti Reisliği gibi görevlerde bulunduğu kayıtlıdır. Eski Ankara Salnameleri, Hicri I 325 ( M. I 907) yılından sonra yayınlanmamıştır. O tarihten ölümüne kadar geçen 13 yıl içinde yalnız 1330-1334 (1914-1918) yıllarında Osmanlı Medisi’nde mebus olduğunu biliyoruz. Şeyh Tayyib Efendi vefatına kadar, Ankara Meclisi’ne katılmıştır. 20 Mayıs 1920 tarihinde, 1338 Ramazanı’nın ilk gecesinde sahurdan sonra tövbe ve istiğfarlarla yattığı yatakta ertesi sabah kalp sektesinden vefat etmiştir. O gün, Halil Nihat Bayramoğlu şu beyitleri yazar: Gurre-i maft-ı siyamda ircii emri gelip Şeyh Efendi sofra-i cennete bulmuştur makam. Şeyh Tayyib Efendi vefatına üzerine yazılan başka bir şiir: Nesl-i pak-i Hazret-i El-Hace Bayram-ı Veli Şeyh Hacı Tayyib Efendi hami-i erbab-ı din Gitti saim olduğu halde Huzur-u, izzete ide Ya-Rabb sofra-i cennette iftar-ı, Güzfn 128 Şeyh Mehmed Tayyib Efendi’nin kabri Solfasol Köyü mezarlığındadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Osman Dede – Ayaş
Ankara – ayaş – akkaya – köy mezarlığı Ayaş ilçesinin eski Akkaya Köyü yerleşmesinde türbesi bulunan ve Osmanlı vakıf belgelerinde adı zikredilen Osman Dede ‘nın hayat ve kimliği hakkında kaynaklarda henüz bir bilgiye rastlanmamıştır. Osman Dede Türbesi’ne Ayaş ilçe merkezine 24 km uzaklıkta ve Ayaş Beypazarı karayolu üzerinde olan yeni Akkaya yerleşmesi içinden geçen toprak yolla ulaşılmaktadır. Osmanlı vakıf belgelerinde adı zikredilen Osman Dede Zaviyesi’nin hangi yılda kurulduğuna dair bir kayda henüz ulaşamamıza rağmen 1303/1885-8 senesinde Osman Dede Zaviyesi’nin bedel-i mukataa ve aşar bedeli 1062 kuruş olup diğer zaviyelere göre geliri yüksektir. Mayıs 1904 tarihinde Osman Dede Tekkesi zaviyedarlığına Mehmed İslam Efendi tayin edilir. Hikmet Tanyu ise Osman Dede’den “Akkaya Dede” si olarak bahseder. Akkaya köyünde, ağzı eğilen, çarpılanların, felçlilerin gidip, götürülüp ziya ettikleri, “fevkalade tesirli” olduğunu söyledikleri bir ziyaretgah bulunuyor bu yatır, üzerine türbe yaptırmıyormuş. Birkaç defa türbe yapmağa teşeb edilmişse de türbe yıkılmış. “Bunu Dede arzu etmediği için yıkmış” Dede yakınındaki çalılıktan kesip sopa yapan mutlaka yaralanır, onları kesene zaverirmiş.” Günümüzde dere içinde bulunan Osman Dede Türbesi , eski Akkaya Mezarlığı içindedir. Mezarlığın girişinde dikdörtgen planlı, çatılı, sıvalı ve naresiz, bakımsız bir cami bulunmaktadır. Ahşap tavanlı caminin minber mihrabı sadedir. Caminin kıble cephesine bitkisel motifler çizilmiş, sonra yapılan badana ile bu resimlerin bir kısmı kapatılmıştır. Mezarlığın giriş kapısında bölgeden getirilen antik çağlara ait iki sütun başlığı bulunmaktadır. Osman Dede’nin mezarının yakınında Osmanlı’nın dönemlerine ait rumi motifli bir mezar taşı parçası bulunmaktadır. Kitabesi olmayan mezar, demir korkulukla koruma altına alınmıştır. Mezar taşı “Birinci Seyid Osman” yazılıdır. Mezarın bitişiğinde de şifa için gelen hastaların bir süre uyuması için yataklar bulunmaktadır. Zaviye binasından günümüze bir yapı izi ulaşmamıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hoşebe Türbesi
Ankara – Nallıhan – Akdere köyü yakınındaki hoşebe piknik alanında Hoşebe Türbesi Nallıhan‟a 3 kilometre uzaklıkta olan Akdere Köyünün yakınındaki Ardıç koruluğu içindedir. Ziyaret yeri yüksekçe bir tepenin yamacındadır. 10 metre kadar aşağısında içilebilen bir su vardır. Hoşebe Türbesi‟nin diğer türbelerden ayrı bir özelliği vardır. Türbenin bulunduğu koruluk mesire yeri olarak kullanılır. Halk arasında dolaşan rivayete göre Hoşebe ölmeden önce mezarının etrafında gülünüp oynanmasını hoşça vakit geçirilmesini istemiştir. Kaynak ; Nallıhan Kırsal Turizm Stratejisi
İncik Sultan
Ankara – çamlıdere – gümele köyü Çamlıdere ilçesine bağlı Gümele Köyünde 2005 yılında yapılmış bir türbesi vardır. Son dönem Osmanlı vakıf belgelerinde “İncek Zaviyesi”, “İncik Dede Zaviyesi” olarak geçmektedir. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Kanaatimizce Horasan melamiyetiliğini benimsemiş Türkmen “Dede”lerindendir. 1530’lu yıllara ait tapu-tahrirlerinde de “İyicek Dede” olarak anılmıştır. Hüseyin Çınar Çamlıdere ve Kızılcahamam zaviye vakıfları üzerinde yaptığı çalışmada “Kürt Köyündeki Şeyh İncik Dede Zaviyesi Vakfı” hakkında bilgi verirken İncik Dede Zaviyesi’nin Çamlıdere ilçesi, Yediören Köyünde bulunduğunu, Kürt köyü eşrafından olan ve İncik Dede ve Ali Dede zaviyesinin mütevel lisi olan Şehabeddin’in oğlu Seyyid Mehmed’in ölümü üzerine yerine Hacı Mehmed’in, Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı’nda şeyh olan Seyyid Şeyh- Feyzullah’ın görüşü alınarak zaviye mütevelliliğine tayin edildiğini yazar. Kanaatimizce Bektaşi dergahına bağlı olan olan incik Sultan zaviyesi, aynı zamanda Anadolu da yaygın olan “ocak” şeyhliği durumuna gelmiştir. Türbeye yakın ve sonradan yapılmış bir “Fakran Ana” (Fakirlerin Anası) adı ile anılan bir türbe vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Baba Yakub Türbesi
Ankara – polatlı – babayakup köyü Baba Yakub Hazretleri, tahminen onbeşinci yüzyılda yaşamış Anadolu Erenleri”nden dir. Hayatı hakkında bilgiye sahip olmadığımız Baba Yakub hakkındaki bazı bilgilere Ankara Tahrir ve vakıf defterlerinden ulaşıyoruz. Eski adı “Çerik” olan Babayakup köyü, ilçenin kuzeydoğusunda, Haymana ilçe sınırına yakın ve ilçe merkezine 21 km uzaklıkta, Haymana ilçe merkezi yakınlarından suyunu alan Baba Yakub Deresi vadisi yamaçlarındadır. Ankara Sancağı’na ait günümüze ulaşan 958/1521-22 tarihli Ankara Evkaf Defteri’nde “Seydi Ali Zaviyesi” Vakıf kaydına göre Seydi Ali Hazretleri, Çerik nam-ı diğer Baba Yakub Köyü’nde bir zaviye açar ve zaviyenin giderlerini karşılamak için bir vakıf kurar. Defter-i Köhne kaydına göre (Sultan I. Murad Hudavendigar zamanı olabilir) vefatından sonra padişah beratı ile oğulları Ahmed ve Mahmud bu vakfa mutasarrıf olurlar. Vakfın gelirleri ise Çerik diğer adıyla Baba Yakub Köyü’nün yıllık geliridir. Baba Yakub, Şeyh Seydi Ali’den önce yaşamıştır. Baba Yakub tahminen Anadolu Selçukluları veya Osmanlı’nın ilk yıllarında yaşamış olmalıdır. Seydi Ali’nin oğlu Mahmud’un vefatından sonra oğlu Hacı Ali, padişah beratı ile vakfa mutasarrıf olur. Baba Yakub Zaviyesi’nden günümüze sadece türbe ulaşabilmiştir. Köy camii yakınında bulunan Baba Yakub ve ailesine ait mezarlar sonradan yapılan bir yapı içine alınmıştır. Türbe içinde üç adet mezar bulunmaktadır. Mezarların baş tarafında antik çağlara ait mermer devşirme taşlar kullanılmış olup kitabeleri yoktur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Mehmed Cemal Efendi
Ankara – elmadağ – yeşildere mevkii Halk arasında “Seyyid Cemali” adıyla anılan Mehmed Cemal Efendi, Çeribaşı Doğan Bey’in oğludur. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda bir bilgiye ulaşılamamıştır. Yozgad Köyü (günümüzde Elmadağ ilçe merkezi) yakınlarında, ”Yeni Şeyh” adı verilen yerleşmede bir cami ve bir zaviye yaptırır. Mehmed Cemal Efendi’nin zaviye binası günümüze ulaşmamıştır. Türbesi ise “Dere Şeyh” adı verilen ve günümüzde ”Yeşildere” adıyla bilinen mahallenin Özbağlar mevkiinde bulunmaktadır. Yeşildere yerleşmesine yaklaşık yedi km uzaklıkta ve ulaşım yolu topraktır. Türbenin özgün mimarisi tamamen bozulmuş ve ahalinin gayretiyle yeniden yapılmış, türbe içinde üç mezar bulunmaktadır. Bahçesinde antik çağlara ait mermer sütun ve başlıkları görülür. Çevresinde ardıç korulukları vardır. 01 Eylül 1848 tarihli belgede ”Ankara’da medfun oğlu Doğan Bey oğlu Mehmed’in, Yeni Şeyh adlı köyde yaptırmış olduğu cami ve zaviye hasılatının vali tarafından zabtedildiği” anlaşılmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilen Doğan Bey Türbesi’nin çevresi bir duvarla koruma altına alınarak düzenlenmesi, Mehmed Cemali Efendi Türbesi’nin de dönemin mimarisine uygun bir şekilde yeniden yapılması, ulaşım yolunun her mevsimde kullanılabilir duruma getirilmesi güzel bir hizmet ve “yad-ı cemil” olur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Sahabe-i Kiram Hz.
Ankara Kızılcahamam İlçe'sinde Sahabe-i Kiram Hz. Türbesi, Taşlıca Köyü'nde Oruç Gazi Hz. ile yan yanadır.
Yakub Abdal
Ankara – Çankaya – yakub abdal köyü Ankara bölgesine ilk yerleşen dervişlerdendir. Türbesi, Çankaya ilçesi Yakupabtal Köyü’ndedir. Elmadağı’nın yamacında bulunan bu köy, Osmanlı belgelerinde katiplerce kayıt esnasında, Polatlı’da bulunan Baba Yakup , Kazan’da bulunan Yakup Derviş , Çubuk’ta bulunan Yakup Hasan ile Yakup Abdal isim benzerliği dolayısıyla sehven karıştırılmıştır. Günümüzde Yakup Abdal Türbesi’nde bulunan Arapça kitabeyi: “ Bu bina sultanül evtad Yakup Abdal diye bilinen Derviş Sinan için 1077( 1666) Muharreminde yapıldı ” olarak okuduk. Arapça kitabenin altına mermer üzerine Türkçe olarak kitabe okunmuş ve “Muharrem ayında Sultan Evtad Ebdal Yakup Derviş Sinan bu camii oğlu için yaptı” yazılmıştır. “Sultan’ül evtad” kelimesi sultanların, emirlerin dayanağı, yani danışmanı, müşaviri, en güvendiği kişi anlamına gelir. Bu kitabeden Yakup Abdal (Derviş Sinan)’ın hayatta iken bu bölgedeki manevi nüfuzunu anlatmaktadır. Yine kitabeden bu yapıyı yapan kişinin adından hiç bahsedilmemektedir. Yakup Abdal zaviyesine, 1571 yılındaki kayıtlarda Çubuk ilçe merkezinde irşad faaliyetlerini sürdüren Gül Dede’nin, mutasarrıf olarak tayin edildiği kayıtlıdır. Kısacası hayatı hakkında bilgi sahibi olamadığımız Yakup Abôal, “gazi derviş”lerdendir.93 . Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hacı Tuğrul Baba
Ankara – polatlı – hacı tuğrul köyü Polatlı ilçesi, Hacıtuğrul Köyü yakınında ve bir tepenin eteğinde, mimari özelliği olan bir türbesi vardır. Selçuklular döneminde Ankara’ya gelip yerleşen Türkmen Babalarından olması muhtemeldir. Hacı Tuğrul Türbesi kapısı üzerinde bulunan ve çok güzel bir hatla beyaz mermer üzerine yazılmış Arapça kitabede özetle; ”Hacı Tuğrul Baba oğlu Mahmud Seydi oğlu Şeyh Paşa’nın bu zaviyeye 793/1391 yılında bir imaret yaptırdığı” yazılıdır. Kitabede Baba ünvanının kullanılması Hacı Tuğrul’un mutasavvıf bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bacı Köyü’nde zaviyesi bulunan Ahi Fatma Bacı ile çağdaş olma ihtimali bulunan Hacı Tuğrul Baba’nın, zaviyesinin bulunduğu yer, eski bir yerleşim yeridir. Anadolu’nun İslamlaşmasında uygulanan derviş iskan metodunun bir önderi diyebiliriz Hacı Tuğrul Baba için. Torunu olan Şeyh Paşa’nın tarihi kimliği hakkında bilgi mevcut olmayıp, Yıldırım Han zamanında yaşadığı bilinmek tedir. Çünkü dedesi adına yaptırdığı türbenin mimarisine bakılırsa, devrin ileri gelenlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf belgelerinde de birçok vakfı bulunmaktadır. Hacı Tuğrul Baba ve soyu hakkında ayrı bir araştırma yapılması gerekmektedir. Osmanlı dönemi kayıtlarında tarihli Tapu Tahrir defterinde Bacı Kazası vakıfları anlatılırken, Hacı Tuğrul köyünde “Hacı Tuğrul Zaviyesi Vakfı” olarak zikredilir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınlar
Hasan Dede – Nallıhan
Ankara – Nallıhan – sobran köyü Hasan Dede türbesi Nallıhan‟a 5 km uzaklıkta bulunan Sobran köyünde bulunmaktadır. Erenin Horosan‟dan geldiği rivayet edilmektedir. Yüksek bir yer de bulunan Hasan Dede Türbesi‟nin çevresinde koruluk vesu vardır. Köylünün çok saygı gösterdiği bu yerde yağmur duasıyla beraber 70 bin taş gömülmüştür. Askere gidecek gençlerde türbeyi ziyaret ederler. Haziran ayının sonuna doğru gün dönümünden 10 gün önce bu yerde yapılan oğlak bayramında 45-50 kurban kesilir. Türbenin yanındaki birkaç ardıç ağacına bez bağlanıp adak adanır.
Gazi Gündüzalp
Ankara -Beypazarı – Hırkatepe köyünde Beypazarı ilçesi Hırka tepe Köyü’nde türbesi bulunan Gazi Gündüz Alp , yazılı kaynaklara gore Osman Beyin dedesi ve Ertuğrul Gazi’nin babasıdır. Hırkatepe, Beypazarı ilçe merkezine 24 km uzaklıktadır. Uyku Dağı’ ın kuzeybatı yamacında ve Aladağ Çayı’na karışan Bağlarbaşı Deresi vadisinde bulunan Hırkatepe, eski adıyla “Hırka” Köyü, 1530 tarihli Hüdavendigar Livası Tahrir Defteri’nde Beğ-bazarı kazasına bağlı bir köy olup Mir-liva hassı ve 18 hanedir. Tarihi kaynaklarda ise Hırka Köyü’nün adı “Kızılcasaray/Kızılsaray” olarak yazılmıştır. Tarihçiler, Ertuğrul Gazi’nin babasının ismi konusunda iki ayrı görüş ileri sürmüşlerdir. Birinci görüşe göre, Ertuğrul Gazi’nin babası Caber Kalesi’nde türbesi bulunan “Süleyman Şah” tır. İkinci görüşe göre ise Ertuğrul Gazi’nin babası “Gündüz Alp” tir. Günümüz tarihçileri tarafından ikinci görüş genel kabul görerek, Gündüz Alp’in Ertuğrul Gazi’nin babası olduğu kabul edilmiştir.
Tâhâ-i Hakkârî
Taha-i Hakkari Taha-i Hakkari Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden. Silsile-i aliyye adı verilen, insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâda ve âhirette seâdete, mutluluğa kavuşmalarına vesile olan büyük âlim ve velîlerin otuz birincisidir. Peygamber efendimizin neslinden olup Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin on birinci torunudur. Babası Seyyid Molla Ahmed bin Sâlih Geylânî'dir. Şihâbüddîn, İmâdüddîn, Kutbü'l-İrşâd vel-medâr lakaplarıyla ve Hakkârî nisbesiyle meşhûrdur. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halîfelerindendir. Doğum târihi bilinmiyor. 1853 (H.1269) senesinde Şemdinli yakınındaki Nehri'de vefât etti. Kabri orada olup ziyâret edilmekte, feyz ve bereketlerinden istifâde olunmaktadır. Asil ve temiz bir âileye mensûb olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'de çocukluğunda büyüklük ve olgunluk halleri görülür, zekâ, istidât, vekâr ve heybeti ile herkesin dikkatini çekerdi. Onu her gören ilerde pek büyük bir zât olacağını söylerdi. Küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi hatmetti ve ezberledi. Sonra ilim tahsîline başladı. Süleymâniye, Kerkük, Irak, Erbîl, Bağdat gibi ilim merkezlerine giderek şöhretli âlimlerden, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri, zamânın fen ve edebiyât bilgilerini öğrendi. Seyyid Tâhâ, daha ilim talebesi iken, bir gün Bağdât'a yakın bir yerde, çok küçük bir akarsudan abdest alıyordu. Arkadaşları; "Bu su çok azdır, bununla abdest olmaz." deyince; "Bu, mâ-i câridir, yâni akar sudur. Dînimizde bununla abdeste izin vardır. Siz ilim talebesisiniz, bunları bilirsiniz. Sonra bu suda balık bile yaşar." buyurdu ve elini orada biriken su birikintisine sokup çıkardı. Arkadaşlarına uzatarak; "Bakın bu suda kocaman balıklar yaşamaktadır." deyip elindeki balığı gösterdi. Bu büyük kerâmeti gören arkadaşları; "Bundan sonra sen ne yaparsan yap, bir daha sana îtirâz etmeyeceğiz." dediler. Hicrî on üçüncü asrın kutbu olan Mevlânâ Hâlid, Hindistan'a giderek, Gulâm Ali Abdullah Dehlevî'nin huzûru ile şereflenip, lâyık ve müstehak oldukları fazîlet ve kemâlâtı aldı. Sonra, Allahü teâlânın kullarına doğru yolu gösterip Hakk'a kavuşturmak için vatanına döndü. Her taraf, Mevlânâ'nın kalbinden saçılan nûrlarla aydınlanmaya başladı. Bu sırada arkadaşı olan Seyyid Abdullah da Süleymâniye'de bulunan Mevlânâ'yı ziyârete gitti. Sohbetinde bulunarak, kemâle geldi ve halîfe-i ekmeli yâni en olgun halîfesi oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'ye, birâderinin oğlu Seyyid Tâhâ'nın, hârikulâde ve yüksek istidâdını anlattı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de, bir daha gelişinde, onu berâber getirmesini emir buyurdu. Seyyid Abdullah, ikinci ziyâretlerinde yeğeni Seyyid Tâhâ'yı da götürdü. Mevlânâ hazretleri, Bağdat'ta Seyyid Tâhâ'yı görür görmez, hemen Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin kabr-i şerîfine gidip, istihâre etmesini emretti. Seyyid Tâhâ da kabre gidip istihâre etti. Ceddi Abdülkâdir Geylânî hazretleri, Allahü teâlânın izniyle kabr-i şerîfinden kalktı ve onu çok iyi karşıladı. Sonra; "Benim yolum büyük ise de, şimdi ehli kalmadı. Mevlânâ Hâlid ise, zamânının âlimi, evliyânın en büyüğüdür. Hemen ona git, teslim ol, onun emrine gir." buyurdu. Seyyid Tâhâ, büyük dedesi Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin mânevî emri ve izni üzerine, Mevlânâ'nın huzûruna geldi. Bu öyle bir gelişti ki, pek az kimselere nasîb olmuş, nasıl ve neler elde ederek gideceği, bu başlangıç ve gelişten belli oluyordu. Mevlânâ, Seyyid Tâhâ'nın yetişmesine, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, kalplerin düşünemediği makamlara erişmesine himmet gösterip yardım etti. İleride zamânın en büyük âlim ve velîsi olacak tarzda, ihtimâm ve ciddiyetle onu terbiye etti. Riyâzet ve mücâhedesinde hiç eksiklik etmedi. Nefsin istediklerini yaptırmayıp, istemediklerini yaptırdı. Mevlânâ Hâlid hazretleri, yetiştirme ve terbiye esnâsında, Seyyid Tâhâ'ya dağdan taş getirtirdi. Bu hâl, talebeleri arasında, taaccüble karşılanır; "Hocamız Mevlânâ, Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem Ehl-i beytine çok fazla bağlı olduğu hâlde, Seyyid hazretlerini dağa göndermesindeki hikmet nedir?" derlerdi. Hazret-i Mevlânâ ise, bu hususda konuşmaz sükût ederdi. Seyyid Tâhâ hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin yanında seksen gün kaldıktan sonra, velîlikte pek yüksek derecelere kavuştu. Keşf ve kerâmet sâhibi olarak hilâfet-i mutlaka ile şereflendi. Seyyid Tâhâ hazretleri, hilâfetle müşerref olup Berdesûr'a hareket edeceği zaman, Mevlânâ onu büyük bir cemâatle uğurladı. Vedâdan sonra, Seyyid Tâhâ, Mevlânâ'nın ayrılmış olduğunu hissedip, atına binmek istediğinde, üzenginin bir kimse tarafından tutulduğunu anladı. Baktığında, üzengiye yapışan ve onu tutanın hocası Mevlânâ olduğunu gördü. "Estagfirullah" deyip, geri çekildi. Mevlânâ, Seyyid Tâhâ hazretlerine hitâben; "Bir zaman nefsinin terbiyesi için size dağdan taş getirtiyordum. Şimdi Resûl-i ekremin Ehl-i beytine olan bağlılığım sebebiyle üzengini benden başka kimse tutamaz. Siz de bundan kaçınamazsınız." buyurdu. O da sıkılarak; "Emir edebden üstündür." sözü gereğince ata bindi. Bir müddet binlerce âlim, sâlih, talebe ve halkın katıldığı uğurlama merâsimi ile yürüdü. Sonra, Mevlânâ durdu. Elindeki dizginleri, Seyyid Tâhâ'ya verip; "Bundan sonra dizginlerin senin elindedir. Terbiye ve yetişmende kusur etmedim. Cenâb-ı Hak yardımcın, büyüklerin rûhları sığınağın olsun." buyurdu. Tâhâ-i Hakkârî hazretleri Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin halîfesi olarak Berdesûr'a geldi. Amcası Seyyid Abdullah, Nehrî'de talebe yetiştirmek ile meşgûl iken, oraya çok yakın olan Berdesûr'a Seyyid Tâhâ'nın da gönderilmiş olmasının hikmetini anlayamayan birçokları; "Böyle iki büyük halîfenin bir yere gönderilmesinin sebebi nedir?" dediler. Fakat bunu, kısa bir süre sonra Seyyid Abdullah vefât ettiğinde anladılar. Bunun üzerine, oranın halkı tarafından Seyyid-i Büzürk (Büyük Efendi) diye bilinen Seyyid Tâhâ hazretleri, Nehrî kasabasına gelip irşâda başladı. Burada kırk iki sene, ilim talebesine, Hak âşıklarına ve Hakk'ı arayanlara ilim, feyz ve nûr saçtı. Âşıklar, uzaktan yakından pervâne gibi bu irşâd ve nûr kaynağının etrâfına toplandılar. Nehrî, Cennet bahçelerinin gıbta edeceği bir gülistan oldu. Allah'ı arayanların arzusu ve rûhlarının mıknatısı hâline geldi. Şimdi birkaç harab evin bulunduğu Nehrî'de, o zaman nüfus on altı bine yükseldi. Nehrî birkaç câmi, mescid, medreseler, çarşı ve diğer dükkân, han, hamam ve benzeri binâlarla o civârın merkezi idi. Seyyid Tâhâ'nın sohbetleri bereketiyle pekçok kimse Allahü teâlânın rızâsını kazandı. Seyyid Tâhâ hazretleri, en büyük velîlerden olup, onu gören müslim veya gayr-i müslim, o anda Allahü teâlâyı hatırlardı. Bir sohbeti esnâsında buyurdu ki: "Bana Cennet ve Cehennem'den bahsetmek işi verilmedi. Bu kapıda olanlara bu ikisi tesir etmez." Bu sözü açıklarken halîfesi Seyyid Sıbgatullah Arvâsî şöyle buyurdu: "Ebrâr, yâni iyi müminler âhiretleri için amel ederler, mukarrebler, yâni Allahüteâlâya yakın olan ve hep O'nunla bulunmaktan zevk alan seçkinler, sâdece Allahü teâlâ için amel ederler." İnkarcılardan ve bid'at sâhiplerinden kaçınmak hususunda buyurdu ki: "Münkirden (inkârcıdan) ve bid'at ehlinden aslandan kaçar gibi kaçın! Münkirin ekmeğini yiyenin kalbi, zikre karşı kırk gün ölür. Bu münkirler, Resûlullah'ın zamânında olsalardı, ona îmân etmezlerdi." Seyyid Tâhâ hazretleri bâzan; "Misvâkla kılınan bir rekat namaz, misvâksız kılınan yetmiş rekattan hayırlıdır." hadîs-i şerîfini okurdu. "Hadîsdeki sivâk, "misvâklamak" mânâsına geldiği gibi "sensiz" mânâsına da gelir. O zaman hadîs-i şerîfin mânâsı; "Sensiz, yâni kendini düşünmeden Rabbinle olduğun bir rekat, kendinle olduğun yetmiş rekattan faydalıdır." buyururdu. Seyyid Tâhâ hazretleri, vefâ ve sadâkatte hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'ı, şecâatte ve adâlette hazret-i Ömer'i, hayâ ve hilmde hazret-i Osman'ı, vilâyet-i kübrâda hazret-i İmâm Ali'yi (r.anhüm) temsil ederdi. Tıpkı Resûlullah'a yakın Eshâb-ı kirâmdan birisi gibiydi. Seyyid Tâhâ hazretlerinin, murâkabe etmesinin çokluğundan, boynundaki kemik, dışarıya doğru eğilmiş gibi görünürdü. Vekâr ve heybetinden mübârek yüzüne bakılmazdı. Yüzündeki heybet ışığı, on dördüncü gecedeki ay gibi gözleri kamaştırırdı. Alnı geniş, kaşları gür, iki kaşları arası açık, mübârek gözleri siyah, yüzleri yuvarlak, sakalı top, orta boylu bir nûr parçası idi. Gönül sâhibleri görünce, rûhen âşık olurlardı. Hülâsa, ilâhî nûrun tecellîsi idi. Sohbetlerinin ehli olanlar, aşkla kendilerinden geçerlerdi. Nehrî hudûduna girildiğinde, feyz ve muhabbet kokuları, akıllı olanları ve gönül sâhiplerini istilâ ederdi. Ziyâretçiler, abdestsiz olarak Nehrî'ye giremezdi. En büyük halîfelerinden "Halîfe Köse" lakabıyla tanınan meşhûr Molla Tâhâ buyurdu ki: "İki yerinden başka Nehrî'nin bütün taşları, ağaçları, herşeyi nûrdur. Biri, yahûdî mahallesi, öbürü Mûsâ Bey ismindeki bir münâfığın kalesidir." Seyyid Tâhâ hazretleri, teheccüd namazını ekseriyâ bereketli evinde, bâzan kendi mescidlerinde edâ ederlerdi. Kuşluk namazını dâimâ câmide kılardı. Her gün medreseleri kontrol eder, müderris ve talebelerin tahsîllerini tedkik buyururdu. Müderrislerin müşkil meselelerini hâllederdi. Nehrî, karınca yuvası gibi, dâimâ sâlih kişiler ve talebelerle dolu idi. Binlerce gönül sâhibi feyz almak için boyunlarını büküp, o dergâha akın ederlerdi. Gece-gündüz o makâmın, zikr, fikr, ibâdet ve tâatsız bir ânı bulunmazdı. Seyyid Tâhâ hazretleri dergâhı teşriflerinde, herkesin gönülleri, inci saçılan dillerinden çıkacak sözlere bağlanırdı. Nehrî kasabası bin yedi yüz hâne iken, hiçbir evde yemek söz konusu değildi. Hepsi Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin dergâhından yer, içerdi. İkindi namazından sonra "Hatm-i hâcegân-ı kebîr", sonra İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ı okunurdu. Seyyid Fehîm hazretleri Nehrî'de ise ona, yok ise, muhterem dâmâdları ve halîfeleri Seyyid Abdülehad hazretlerine okuturlardı. Bu arada bâzı kelime veya cümle üzerinde yapılan geniş îzâhlar, sohbetlerinin esâsını teşkil ederdi. Nehrî'de misâfirlerden, farazâ sadrâzam olsa dahî, akşamla yatsı arasında yemek fâsılası yoktu. Bu müddet zikr, fikr ve ibâdetle geçirilirdi. Akşam yemeği, akşam namazından önce yenirdi. Kendisini sevenlerden ve talebelerinden kimseyi unutmazlar, herkesin hâlini genişce suâl buyururlardı. Kimin bir sıkıntısı olursa, hemen gidermeğe çalışırlardı. Sıla-i rahme, akrabâ ziyâretine ehemmiyet verir, muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılardı. Hocasının tavsiyelerine uyarak devlet adamlarıyla temas buyurmazlar, ancak bâzı müslümanların zararını önlemek üzere mektup yazarlardı. Hâlbuki başta Sultan Abdülmecîd Hân olmak üzere, bütün devlet adamları her emirlerine âmâde ve hazırdı. Seyyid Tâhâ hazretleri, bütün cihâna hükmeden bir hükümdâr olsa, dünyâyı en güzel şekilde idâre edebilirdi. Aklı, idrâki, idâre ve intizâmı akıllara hayret verirdi. Dünyâ ve âhirete âit ilimlerdeki mahâret ve ihtisâsı herkesten üstündü. Hülâsa, madden ve mânen, İslâm âlemine bahşedilen ilâhî lütuflardan bir büyük nîmetti. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin babasının dedesi olan Seyyid Muhammed, o zaman Van'dan gelip, bu kaynaktan feyz aldı. Seyyid Tâhâ, Van'ı şereflendirince, Seyyid Muhammed'in evinde misâfir olurdu. Seyyid Muhammed'in birâderi Molla Lütfî'nin oğlu Seyyid Sıbgatullah Efendi de, Hizân'dan Van'a gelince, Seyyid Tâhâ'ya talebe oldu. Çok feyz ve bereketlere kavuştu. Sonra Hizân'a babasının yanına gitti. Bundan sonra, yüzlerce talebesi ile, her yıl Nehrî'ye Seyyid Tâhâ hazretlerini ziyârete giderdi. Seyyid Tahâ hazretlerinin, Halîfe Köse nâmıyla tanınan; âlim, âmil ve veliy-yi kâmil bir talebesi vardı. Seyyid Tâhâ'nın halîfelerinden olup, ismi Tâhâ idi. Edebinden, "İsmim Tâhâ'dır." demeğe hayâ ederdi. Üstâdından kendisine bir isim vermesini düşünür, fakat arzedemezdi. Sakalı biraz seyrek idi. Bir gün, bu düşüncesini ve utancını keşfeden hocası, bir talebesine; "Bizim Köse buraya gelsin." buyurdu. Buna çok sevinip, bu ismi üzerine aldı ve hilâfetle şereflendikten sonra da ismi, "Halîfe Köse" kaldı. Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin pek çok kerâmetleri vardır. Bir gece, hırsız, Seyyid Tâhâ hazretlerinin anbarına girip bir çuval un almak istemişti. Çuvalı doldurdu, fakat kaldıramadı. Yarıya kadar boşalttı, yine kaldıramadı. Biraz daha boşalttı. Yine kaldırıp götüremedi. O sırada, Seyyid Tâhâ hazretleri anbara geldi ve; "Ne o, çuvalı kaldıramıyor musun? Yardım edeyim." deyince, hırsız, donakalıp birşey diyemedi. Seyyid hazretleri çuvalı kaldırıp, hırsızın sırtına verdikten sonra; "Bunu al git, bizim adamlarımız görmesin, belki canını yakarlar. Bir daha ihtiyâcın olursa, anbara değil, bize gel!" buyurduğunda hırsız, tövbe edip, sâdık talebelerinden oldu. Seyyid Tâhâ hazretlerinin kayınpederi, Nehrî kâdısı idi. Bu mübârek dâmâdını o kadar çok severdi ki, kabrini, onun kabrinin bulunduğu bahçe duvarının kapısının girişinde yapılmasını ve; "Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabrini ziyâret etmek isteyen Hak âşıkları, benim mezârıma uğrayıp da geçsinler. Belki o mübârek zâtı ziyâret edenlerin hürmetine Allahü teâlâ beni affeder. Yâhut onu ziyârete gelenlerin ayaklarına mezârımın toprağı değmekle teberrük ederim." buyurdu. (Gerçekten o mezâr, Seyyid Tâhâ hazretlerinin mübârek kabirlerinin tam girişindedir.) Bir Ermeni, Seyyid Tâhâ hazretlerine gelip; "Çocuğum olmuyor, sizin büyük bir zât olduğunuza inanıyorum. Duâ edin de, çocuğum olsun." dedi. Seyyid Tâhâ hazretleri, talebesinden birine; "Git bir beze iki tâne koyun tüyü koy, sar, getir!" buyurdu. Talebesi emri yerine getirdi. Seyyid Tâhâ, Ermeniye; "Bu bezi beline sar, hiç çıkarma!" buyurdu. Aynı Ermeni beş sene sonra gelip; "Efendim, her batında iki çocuk olmak üzere, beş senede on tâne çocuğum oldu. Artık yeter." dedi. Seyyid Tâhâ da; "Belindekini artık çıkarabilirsin." buyurdu. Seyyid Tâhâ hazretleri, bir gece rüyâsında Resûl-i ekrem efendimizi uçsuz-bucaksız bir sahrâda ilerlerken gördü. Önlerinde, yanlarında ve arkalarında, şefâat isteyen pekçok insan vardı. Kimi eteklerine tutunmuş, kimi önlerinde dize gelmiş ve başını eğmişti. Seyyid Tâhâ hazretleri bir kenârda bekliyordu. Allah'ın Resûlü onu görünce, ona doğru yöneldiler ve iltifâtlarda bulundular. Yine bir gece rüyâsında, dağdan bol bir suyun aktığını ve herkesin ondan içmeğe koştuğunu gördü. Kendisi ise o gün, suyu kaynağından içmek için dağın tepesine tırmanıyordu. Bir de gördü ki, suyun kaynağında Allah'ın Resûlü var. Ve bütün sahrâyı kol kol dolaşan sular, O'nun mukaddes parmaklarından akmaktadır... Seyyid Tâhâ, suyu o mübârek parmaklardan ve fışkırış noktasından içmek saâdetine erişmek için yaklaştı ve içti. Hocası Mevlânâ Hâlid hazretleri, kendisine yazdığı Fârisî mektuplarından birinde şöyle buyurdular: "Kıymetli Seyyid Tâhâ! Allahü teâlânın emânında olunuz! Âfet olan şöhretten dâimâ çok sakınınız! Kişi için, talebelerin çokluğu büyük belâ olabilir. Allahü teâlâ sizi o âfetten korusun! Âmîn. Kalbin acem beldelerine meylini, öldürücü, rûhu kurutucu zehir biliniz! Nerede kaldı ki, onların yanına gidilsin. Onlara yakın olmaktan, tatlı, idâreli dil kullanmaktan çok uzak olmalıdır. İnşâallah bir araya gelmezsiniz. Eğer şah bile bizzat dâvet ederse, gitmemelidir. Nerede kaldı ki, başkalarının dâvetine gidilsin. Böyle dâvete verilecek cevap şudur: "Biz derviş kimseleriz. Bizim işimiz, dünyâdan kesilmek ve İslâm pâdişâhına duâ etmek, insanların dînine hizmettir. Devlet reislerinin meclisinin edeblerini bilmeyiz." Sana emrettiğim üzere ol, muhâlefet etme! MollaMustafa Eşnevî'ye de fakîrin selâmını söyle ve bu yazdıklarım aynı zamanda onun içindir. Fitne olan yerden çok uzak olup, dîne hizmet edecek yerde bulunmak ve yerleşmek zarûrîdir. Bizden bir şey gizli tutulmasın ki, helâke sebeb olur. Kulların en zayıfı Hâlid-i Nakşibendî Mücedidî." Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'ye yazdığı başka bir mektubunda da buyurdu ki: "Allahü teâlâ kalbimin sevgilisi Seyyid Tâhâ'yı fenâ ve bekâ makamlarının nihâyetine kavuşturmakla şereflendirsin. Bu fakîre muhabbet ve ihlâs bağı ile bağlılığınızı bildiren mektubunuz geldi. Yüksek Nakşibendiyye yoluna hizmet için çalıştığınız ve Kur'ân-ı kerîmi bir usûl ile hatmetme haberinize çok sevindik. İhlâslı olmak şartı ile insanlar sizin vâsıtanızla Allahü teâlâya ibâdet etmek, Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak gibi her ne yaparlarsa onların kazandığı sevâb kadar sizin de amel defterinize yazılacaktır. "İyi bir çığır açan müslüman kimseye, açtığı o çığırın sevâbı verileceği gibi, o yolda gidenlerin sevâbı da verilir. Bununla berâber onların sevâbından da hiçbir şey eksilmez." hadîs-i şerîfi bu sözümüze açık delildir. Allahü teâlânın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. Kulların en zayıfı Hâlid-i Nakşibendî." Seyyid Tâhâ hazretleri, halîfesi Seyyid Sıbgatullah Arvâsî'ye yazdıkları Fârisî bir mektupta şöyle buyuruyor: "Adı güzel, feyz ve fayda menbâı Molla Sıbgatullah! Selâm eder, duâlarımı bildiririm. Gönderdiğiniz güzel mektubunuz geldi. Bizi sevindirdi. Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki, dünyâ ve âhiret saâdetinin sermâyesi olan fukâraya (evliyâya) muhabbetiniz sönmemiş bir kor gibi durmaktadır. İki şeyi muhâfaza etmek lâzımdır. Bunlar; dînin sâhibine son derece bağlılık ve hocasına ihlâs ve muhabbet üzere olmak. Bu iki şey olunca, ne verilirse nîmettir. Bu ikisi kuvvetli olup, başka bir şey verilmezse, hiç üzülmemelidir. Sonunda verilecektir. Eğer, Allah korusun, bu iki şeyden birinde halel ve sakatlık olursa, bununla birlikte hâller ve zevkler bulunsa da, bunları istidrâc bilmeli, kendinin harablığı görmelidir. Doğru yol budur. Allahü teâlâ muvaffak eylesin!" İkinci mektuplarında da; "Duâcınızın hâllerini sorarsanız, Allahü teâlâya hamd olsun ki, sevdiklerimizin istediği şekildedir. "Kardeşimin oğlu, birkaç kimse ile birlikte huzûrunuzla şereflenmek isterler. İzin var mıdır?" diyorsunuz. Buyursunlar! Fakat kendinizi onlara karşı yetersiz göstermemek şartıyla. Her zaman geliniz. Canınız istediği kadar kalınız. Ne zaman gitmek isterseniz gidersiniz. Vesselâm ved-duâ. Kulların en zaifi Seyyid Tâhâ Hâlidî Nakşibendî." Bir gün Seyyid Tâhâ hazretlerine; "Amcanız Seyyid Abdullah hazretlerinin üzerinde türbe vardır. Başkalarında ise yoktur. Acabâ hikmeti nedir?" diye sordular. Seyyid Tâhâ hazretleri de şöyle buyurdu: "Biz Berdesûr'dan Nehrî'ye gelmeden önce, basit bir şekilde örtmüşler. Amcam sağ olsaydı, babasının üstünü dahî örtmezdi. Mâdem ki, siz örttünüz, biz bir şey demiyoruz. Ama bizim üzerimiz örtülmeyecektir." (Gerçekten bu emir devâm etmektedir. Başkale'de, Gayda'da, Arvas'da, Van'da, Ankara'da ve diğer yerlerdeki ona bağlı seyyidlerin hiçbirinin üstü örtülü yâni türbe içinde değildir.) Seyyid Tâhâ hazretleri Şehîdân Dağını her yıl iki kere ziyâret ederdi. (Bu dağ, Şemdinli'nin doğusunda, hattâ babalarının medfûn bulunduğu Meleyân Köyünün de doğusundadır. İran hudûduna yakındır. Hazret-i Ömer zamânında, Eshâb-ı kirâm, o belde ve ülkeleri feth için buraya gelmişler ve bu dağda şehîd olmuşlardır. O zamandan beri bu dağın ismi Şehîdân (şehîdler) Dağıdır. Irak'ın Revândız havâlisinde, Berzencî kabîlesi ile Hayderî kabîlesi arasında bir husûmet meydana gelip, birbirlerine harb îlân ettiler. Irak'ta, sözleri geçen bütün halk araya girdiği hâlde, bu fitne ve kavgayı önleyemediler. Önemli mesele olduğundan, Seyyid Tâhâ hazretlerine; "Bunu siz hâlledersiniz." dediler. Sulh ve barıştırma, dînî bir emir olduğundan, hemen Irak'a, yâni Revândız'a hareket eyledi. Her iki taraf Seyyid Tâhâ hazretlerini görünce, birlikte karşılayıp ellerini öperek emirlerine uydular. Bunları barıştırıp, Nehrî'ye geldiklerinde, âdetleri olduğu üzere, Nehrî yolunda bulunan nehir kenârında Zî Tûvâ Çeşmesi başında istirahat ettiler. Berâberlerinde bulunan bin kişiye öyle bir teveccüh ettiler ki, bunlardan beş yüz kişi derhal, o anda hâl ve kerâmet sâhibi oldu. Irak'tan iki seyyid genç, altı katırı hediyelerle yükleyip, Nehrî'ye, Seyyid Tâhâ hazretlerine getirmek için yola çıktılar. Hârunân Köyünden geçerken, Seyyid Tâhâ hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden Mûsâ Bey adındaki zât, katırları yükleri ile birlikte gasbetti. Gençler ağlayarak Nehrî'ye gelip Seyyid Tâhâ hazretlerini haberdâr ettiler. Seyyid Tâhâ, Mûsâ Beye haber gönderip; "Bu katırların yükleri bana âid olduğundan, yükler senin olsun. Bu gençler seyyiddirler. Onlara merhamet et, katırlarını teslim et." buyurdu. Mûsâ Bey emirlerini dinlemedi, katırları vermedi. İkinci defâ haber gönderip; "Benim nâmıma ve hatırıma versin." buyurdu. Buna da karşı çıkınca, Seyyid Tâhâ büyük hiddetle; "Cumâ gecesi gelsin de o vermesin görelim." buyurdu. Cumâ gecesi, Nehrî'den, talebeler gidip, netîceyi öğrenmek için nöbet beklediler. Meğer Bey, divânhânesinde kendine tâbi olanlarla oturmuş, Seyyid Tâhâ'nın evliyâlığını inkâr husûsunda konuşuyormuş. Bu fısk meclisinin bitişinden sonra, yatak odasına girip yatağına uzanırken, mîdesine bir ağrı girerek. "Karnım!.. karnım!.." diye bağırarak can vermiş. Vaziyeti anlayan dokuz oğlu hemen Nehrî'ye gelip, katırları yükleri ile birlikte teslim ederek Seyyid Tâhâ'ya sığındılar. "Lütfen, merhameten babamızın defin merâsiminde bulunup, duâ buyurunuz." dediler. Onlara cevâben; "Benim bulunmam, ona bir menfaat sağlamaz." buyurdu. Çocukları çok israr ettiler. Hazret-i Seyyid nihâyet kalkıp, cenâzeye gitti. Cenâzenin kapkara kömür gibi olduğu görüldü. Definden sonra, Seyyid Tâhâ; "Benim gelişimden zerre kadar menfaatlenmedi." buyurdu. Cenâb-ı Hak, bir seyyide hakâret etmenin onu üzmenin cezâsını verdi. Bunu herkes açıkça gördü. Berzencî seyyidlerinden Seyyid Mûsâ, kervancıbaşı olarak İran'a gidiyordu. Gâyet sarp bir yerde, ayağı kayan katırı uçuruma yuvarlanırken; "İmdâd yâ Seyyid Tâhâ!" diye bağırdı. O anda bir el, hayvanı olduğu yerde durdurdu. Çekip yola çıkardılar. Seyyid Mûsâ, bir müddet sonra ziyâret için Nehrî'ye gitti. Seyyid Tâhâ hazretleri; "Yâ Seyyid Mûsâ! Bir katır için bizi İran'a çekiyorsunuz." buyurdu. Van'ın Gürpınar kazâsından bir zât, Nehrî'ye gidip, Seyyid Tâhâ'ya talebe olmak istedi. Kabûl edilince de geri dönüp evine geldi. Talebe olduktan birkaç gün sonra, hayvanlarının bir kısmını kurt kaparak telef etti. Şeytan; "Bu hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi." diye vesvese verdi. O talebe nihâyet Seyyid Tâhâ hazretlerinin daha önce kendisine hediye ettiği tesbihi iâde etti. Maksadı hocasından ayrılmaktı. Tesbih, Seyyid Tâhâ'ya takdim edildiğinde, tebessüm buyurdu. Aradan günler geçmişti. Seyyid Tâhâ hazretleri, bir gün öğle vakti namaza kalkarken, birden mübârek ellerini uzatıp; "Def ol, yâ laîn!" buyurup namaza başladılar. Namazdan sonra Halîfe Köse; "Efendim, mübârek ellerinizi uzatmadaki hikmet ne idi?" diye suâl etti. O da; "Gürpınar'da bir müslüman sekerâtta iken, şeytan aleyhillâne îmânsız gitmesine çalışıyordu. Büyüklerin bereketiyle defedildi. Adam îmânla vefât etti." buyurdu. Halîfe Köse; "Tesbihi iâde eden olmasın?" dedi. "Evet, odur!" buyurdu. "Efendim, o edebsizlik ve terbiyesizlik etmişti." deyince de; "Bir zaman bize muhabbeti vardı." buyurdular. Seyyid Tâhâ hazretleri, bir gün câmide büyük bir cemâate namaz kıldırmak için ayağa kalkmıştı. Niyetten önce, mübârek sağ elini birden ileri uzattı. Geri çektiğinde bir mikdar su, mübârek cübbelerinin kolundan döküldü. Canlı bir balık da yere düştü ve çırpınmağa başladı. Cemâat hayrette kaldı. Namaz kılındıktan sonra Halîfe Köse cesâret edip; "Efendim, bu su ve balık nereden geldi?" diye arz etti. Seyyid Tâhâ hazretleri cevâben; "Kızıldeniz'de bir gemi batıyordu. Talebelerimizden birinin; "İmdât yâ mübârek hocam!" diye çağırması üzerine, yardım edip, gemiyi düzelttik. Büyüklerimizin himmeti, bereketiyle kurtuldular. Bu su ve balık oradandır." buyurdu. Sultan Abdülmecîd Hân zamânında, Müküs kaymakamı Derviş Bey, kaymakamlıktan çıkarılmış, ayrıca yakalandığında hapse atılması emredilmişti. Bu yüzden Derviş Bey, gece gündüz saklanıyor dışarı çıkamıyordu. Sonunda Derviş Beyin hatırına, Arvas'ta Seyyid Fehîm hazretleri geldi. Hemen huzûruna gidip, tövbe ettiğini, vazifesine yeniden iâde edilmesini ve affedilmesi için Şark bölgesinin askerî idâre âmiri olan Erzincan müşîrine şefâatçı olmasını istedi. Seyyid Fehîm hazretleri kendisine sığınan kaymakama; "Allahü teâlâya hamd ve şükür olsun ki, seyyidimiz ve mürşidimiz hayattadır. Böyle mühim meselelere karışmam doğru olmaz. Seni bir mektupla ona göndereyim. İnşâallah tesirini muhakkak görürsünüz." diye müjde verdi. Kaymakam Derviş Bey, Seyyid Tâhâ hazretlerinin huzûruna varınca, takdim olunan mektubu okudu. Sonra, Seyyid Tâhâ, hemen Erzincan Müşîrine şu meâlde bir emirnâme yazdı: "Derviş Beyi sana gönderiyorum. İşini mutlakâ yap. Senin de bana bir işin düşerse yaparım vesselâm." Mektubu Derviş Beye verdi. Derviş Bey mektubu okudu, tatmin olmadı. Fakat; "Bundan başka çâre yoktur." deyip, Erzincan'a yollandı. Bir gece yarısı Erzincan'a ulaştı; "Şimdi bir otele ineyim, yarın Müşîrle görüşürüm." deyip, bir otele gitti. Hemen karşısında polisleri gördü. Meğer bütün otellerin kapısındaki polisler, Derviş Beyi bekliyormuş. İsmini sordular. Derviş olduğunu anlayınca, hürmet gösterip; "Hemen Müşîr Beye gidelim." dediler. Derviş Bey; "Gecedir, yatıyor, rahatsız etmiyelim." dediyse de, polisler; "Bize verilen emir ve tâlimat şudur: "Müküs'lü Derviş Bey hangi saatte gelirse, derhal bana getirin, uykuda isem uyandırın." Derviş Beyi hemen götürüp, Müşîre haber verdiler. Müşîr derhal kalkıp, Derviş Beyin boynuna sarıldı ve; "Bu sekizinci gecedir. Hazret-i Seyyid Tâhâ bir an bile uyku ve istirahatime müsâade buyurmadılar; "Derviş Beyi gönderiyorum, işini mutlakâ yap, serbest olsun, aksi takdirde helâk olursun." buyuruyor." dedi. Hemen telgrafla Derviş Beyin tahliye edilmesini, affedildiğini, vazifesine iâde edildiğini bildirdi. Serbest olarak eski yerine gönderdi. Derviş Bey, dönüşünde teşekkür için Nehrî'ye Seyyid Tâhâ hazretlerine gidip, elini öptü; "Sizin yolunuza girip talebeniz olmak istiyorum." deyince, Seyyid hazretleri; "Arvas'a git, Seyyid Fehîm Efendi, yapacağın vazifeyi söylesin." buyurdu. Misâfirlerin hizmetiyle vazîfeli levâzım âmiri, bir akşam üzeri Seyyid Tâhâ hazretlerinin huzûruna gelerek; "Efendim! Bu fakîr, bu akşam üzeri, bin erkek ve beş yüz kadın misâfirin yemeklerini çıkartıp yedirdim. Şu anda beş yüz kişi Nehrî'ye girmektedir. Anbarlarda un kalmadı, ne yapayım?" diye arzedince, Seyyid Tâhâ; "Anbarlarda olması lâzım." buyurdu. "Efendim, süpürdüm, bir şey kalmadı." deyince; "Bir daha bak." diye emretti. Bunun üzerine âmir gidip baktığında, anbarların unla dolu olduğunu hayretle gördü. Seyyid Tâhâ, Nehrî'nin alt tarafında bir değirmen yapmayı düşündü. Bu değirmenin plân ve projesini bizzat kendisi hazırlayıp, yapılışı esnâsında talebeleriyle berâber sırtında taş taşıdı. Günlerce çalıştıktan sonra nihâyet değirmenin inşâsı tamamlandı. Değirmen öyle sanatlı, öyle muntazam yapılmıştı ki, hazne kısmına buğday konulduğunda kendiliğinden çalışmaya başlar, haznede buğday bittiğinde de dururdu. Bunu görenler, Seyyid Tâhâ hazretlerinin aklının çokluğuna hayran kalırlardı. Nitekim halîfelerinden Seyyid Sıbgatullah şu beyti söylemiştir: "Gözümüz revak gibi sizin eşiğinizdedir, Kerem et, kalbime gir; evim sizin evinizdir." Seyyid hazretleri beyti işitip, iltifâtla yanlarına teşrif buyurdu. Bir kimse şehîd olmuş ve büyük bir velînin yanına defnedilmişti. Seyyid Tâhâ onun şehîdlik mertebesini görüp; "Bu kimsenin, şu büyük velîden aşağı olduğu söylenemez." buyurdu. Seyyid Tâhâ hazretleri, kendisini Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'ye götüren velî-nîmeti amcası Seyyid Abdullah hazretlerine, bu büyük nîmetin şükrü olarak, hep hürmet ve hizmet etti. Onu hep iyilikle andı ve rûhuna pekçok sevâblar hediye etti. Ayrıca buyurdu ki: "Vefât ettiğimde benim kabrimi kabristanın en üst tarafına yapınız ki, sırf beni ziyârete gelenler, amcam Abdullah hazretlerinin kabrine uğramak mecbûriyetinde kalsınlar. Onu da ziyâret ederek mübârek rûhuna sevâblar hediye etsinler." (O kabristanın bir yolu vardı. Seyyid Abdullah'ın kabri girişte idi. Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabrine gitmek isteyenin Seyyid Abdullah'ın kabrinin yanından geçmesi lâzımdır). Tâhâ-i Hakkârî hazretleri pek yüksek bir veliydi. Nitekim bir defasında Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri; "Beni Seyyid Abdullah ve Seyyid Tâhâ'dan üstün zannetmeyin" buyurmuştu. Meclisinde olanlar; "Efendim, siz ikisinin de hocasısınız" dediler. "Benim onlar yanındaki yerim, bir sultanın çocuklarını yetiştiren bir hoca gibidir. Onlar sultanın çocukları olduğu için, bu hocadan üstündürler." buyurdu. Bir gün Seyyid Tâhâ hazretleri Seyyid Sıbgatullah'a buyurdular ki: "Molla Sıbgatullah! Üstâda muhabbet ve onunla sohbet, her şeyden üstündür. Çünkü üstâd, kemâl mertebelerinin en yükseğine kavuşturmak ve ona mârifetleri vermekle, talebesinin hastalıklarını izâle eder, giderir." Yine şöyle buyurdu: "Şah-ı Nakşibend hazretleri, yolunun esâsını Eshâb-ı kirâmın (aleyhimürrıdvân) yolu üzere kurdu. Onlar Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) muhabbeti ile yetindikleri gibi, bize de, üstâda muhabbet yeter." Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri, Seyyid Tâhâ hazretlerine; "Nefehât gibi bâzı kitaplarda, bâzı evliyâ için (kuddise sirruh) bâzıları için (rahmetullahi aleyh) deniyor; hikmeti nedir?" diye suâl edince, şöyle buyurdu: "Birincisi, nefsinden tamamen kurtulanlar, ikincisi kendinde, nefsinden bir şeyler kalanlar içindir. Nefsden tamâmen kurtulmak, irşâdın şartı değildir. (Rahmetullahi aleyh) denenlerden de bir çoğu, irşâd makâmına oturmuşlar, büyüklerin yolunda olup, faydalı olmuşlardır." Bir halîfesine şöyle buyurdu: "Halka önce işâretle muâmele et, bu fayda vermezse ibâre ile (söz ile) söyle. Bu da fayda vermezse, ondan yüz çevir. Sen birinden yüzünü çevirirsen, Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) kadar bütün "Silsile-i aliyye" büyükleri ondan yüz çevirir." Bir gün, kendilerine; "Nehrî'de sâdık talebeniz kimdir?" dediler. "Molla Muhammed Münhanî'dir" buyurdu. "O, katı tabiatlıdır." dediler. Bunun üzerine, Mevlânâ Ahmed Cüzeyrî'nin Dîvân'ındaki şu beyti okudu: "Ehl-i tarîk, makamları seyr ederken renk renktir, Bir kısmı ilâhî cemâl, bir kısmı celâldedir." Çeşitli zamanlardaki sohbetleri sırasında buyurdu ki: "Amellerinizi ucb (kendini beğenmek, ibâdeti kendinden bilmek) ile örtüp yok etmeyiniz." "Bizim yolumuzda ucb ve riyâ yoktur. Riyâ ve ucba helâl diyen, yolumuzda değildir." "Bizim yolumuzdaki yolcuların faydaları ana ve babalarına da ulaşır." Evliyânın vefâtından sonra istifâde hakkında; "Kılıç kınından çıkmadıkça, (rûh, bedenden çıkmadıkça) kesmez." buyurdu. "Zikr yapılmaksızın yalnız râbıta ile Hakk'a kavuşmak mümkündür. Zikr ise, râbıtasız kavuşturucu değildir." Tâhâ-i Hakkârî hazretleri Nehri'de kaldığı kırk iki sene içinde İslâmiyetin emir ve yasaklarını insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhirette kurtuluşları için çalıştı. Bütün hocaları gibi İslâmın güzel ahlâkını yaydı. Siyâsete karışmadı. Pekçok velî yetiştirip onlara hilâfet verdi. İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Birâderi Seyyid Muhammed Sâlih, Seyyid Sıbgatullah Arvâsî, Seyyid Fehîm Arvâsî, dâmâdı ve kâtibi Seyyid Abdülehad, Muhammed Küfrevî, Halife Köse adıyla meşhûr olan Şeyh Tâhâ, Molla Resûl Sibkî, Mevlânâ Hacı Hakkârî, Süleymân Baradustî, Molla Muhammed Munhânî Hoşâbî, Şeyh Ahmed Meczûb. Bunlardan başka halîfeleri de vardır. Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretleri 1852 (H.1269) senesinde bir ikindi vakti, Haram Çeşmesi denilen ağaçlık bir mevkide talebeleri ile sohbet ediyordu. Sohbet ânında kendisine iki mektup arzedildi. Bunları kıymetli dâmâdı Abdülehad Efendiye okuttuktan sonra; "Abdülehad! Şöhret âfettir. Artık bizim dünyâdan gitmemizin zamânı geldi." buyurdu. Abdülehad da; "Aman Efendim, Şam'dan gelen bu iki mektup nedir ki?" dedi. O gün sohbetten sonra hâne-i saâdetlerine gitti ve orada hastalandı. On bir gün hasta yattı. Hastalığının ağır olmasına rağmen namazlarını mümkün olduğu kadar ayakta kılmaya çalıştı. Hastalığının on ikinci, Cumartesi günü talebeleri ve yakınları ile helâllaştı, vedâlaştı, vasiyetini bildirdi. Kardeşi Seyyid Sâlih hazretlerini çağırttı. Onun için; "Biraderim Sâlih, kâmil, olgun bir velîdir. Herkesin başı onun eteği altındadır." buyurdu. Yerine kardeşi Sâlih hazretlerini halîfe bıraktı. İkindi vaktinde, talebelerinin Yâsîn-i şerîf tilâvetleri arasında, mübârek rûhunu Kelime-i tevhîd getirerek teslim eyledi. Mübârek mezârı Nehrî'dedir. Onu seven âşıkları, uzak yerlerden gelerek, mübârek kabrinden fışkıran nûrlardan, feyzlerden istifâde etmekte, bereketlenmektedirler. Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin nesli oğullarıyla devâm etmiştir. Seyyid Habîb, Seyyid Mahmûd, Seyyid Alâeddîn ve Seyyid Ubeydullah isimlerinde dört oğlu vardı. Bunlardan Seyyid Habib Efendi, genç yaşta vefât etti. Seyyid Mahmûd ve Seyyid Alâeddîn Efendilerin de oğulları vardı. Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin Seyyid Ubeydullah adındaki oğlu, nüfûzunun ve talebelerinin çokluğu ile meşhûrdur. Babasının vefâtından sonra amcası Seyyid Sâlih hazretlerinin sohbet ve irşâdıyla kemâle gelmiş, 1864 senesinde amcasının vefâtından sonra irşâd makâmına oturmuştu. Ehl-i sünnete çok hizmet etti. Seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretleriyle birlikte hacca gitti. Sonra Taif'te ikâmete memur edildi. Bir müddet sonra Kâbe-i muazzamayı tavaf esnâsında iki rekat namaz kılarken secdede vefât etti. Cennet-i Mualla kabristanına defnedildi. Seyyid Ubeydullah Efendinin; Seyyid Reşîd, Seyyid Alâeddîn, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdülkâdir, Seyyid Muhammed Sıddîk isminde beş oğlu vardı. Bu oğulları vâsıtasıyla nesli devâm etmiştir. ELHAMDÜLİLLAH Seyyid Tâhâ hazretleri zamânında, İran Şâhı, Şemdinan'a yakın 145 pâre köyü, her şeyi ile berâber Seyyid Tâhâ'ya bağışladı. Bu haberi kendisine getirdiklerinde, bir an başını eğip kaldırdıktan sonra; "Elhamdülillah." dedi. İran şâhı ölünce, oğlu bu köyleri geri aldı. Haberi Seyyid Tâhâ'ya getirdiklerinde, yine başını eğip bir an sonra kaldırdı ve; "Elhamdülillah." buyurdu. Eshâbından Halîfe Köse; "Efendim! Köyleri size hediye ettikleri zaman da hamd ettiniz. Geri aldıklarında da hamd ettiniz. Hikmeti nedir?" diye arzedince; "Hediye ettikleri zaman kalbimi yokladım. Dünyâ malına sevinmediğimi gördüm, bunun için hamd ettim. Şimdi geri aldıklarında, yine kalbime baktım. Hiç üzüntü bulunmadığını gördüm. Yine hamd ettim." buyurdu. SENİN ARADIĞIN ŞEY BU KAPIDA YOKTUR Musul taraflarında şeyhlik iddiâsında bulunan bir kimse, talebesinden birini Seyyid Tâhâ hazretlerinin yanına gönderdi ve; "Seyyid Tâhâ'ya, sünnete uymayan bir iş işletmeden, buraya dönme!" dedi. O da kalkıp Nehrî'ye geldi. Bir ikindi namazından sonra, Seyyid Tâhâ hazretlerinin mescidin kapısında duran ayakkabılarından sol ayağınınkini uzağa koydu. Bununla mescidden sağ ayakla çıkmasını ve sünnete uygun olmayan bir iş yapmasını düşünmüştü. Fakat Seyyid Tâhâ hazretleri, kalabalık içerisinde, o kişiye hitâb edip; "Aldığın ayakkabıyı yerine koy! Senin aradığın şey, bu kapıda yoktur." buyurdu. BASTON VE DAYAK Herkî aşîretinden Molla Abdullah isminde bir müderris, iki talebesi ile ziyâret için Nehrî'ye giderken, çayın başında oturdular. Molla Abdullah, talebelerine; "Herkes abdest alarak Nehrî'ye gider. Abdestsiz kimse gitmez. Ben bu âdeti bozup, abdest almadan gideceğim." dedi. Talebeleri; "Hocam, biz bu âdeti bozmayalım, abdest alıp da gidelim." dedilerse de, Hoca Efendi; "Sanki bu dînî bir hüküm müdür? Ben yapmam!" dedi. Bu arada elini yüzünü yıkarken, koltuğundan bastonu suya düşdü. Elini uzatıp, bastonu almak isterken, hikmet-i ilâhî baston, onun başına, yüzüne vurarak yüzünü gözünü kan içinde bıraktı. Sonra baston kayboldu. O da, böyle söylediğine pişmân oldu. Yaralarını sarıp, abdest aldı. Nehrî'ye gitti. Seyyid hazretlerinin dergâhına girince, bastonu duvarda asılı gördü. Gözleri bastona takılıp kalınca, Seyyid Tâhâ hazretleri; "Herhâlde bu bastondan dayak yemişsiniz." buyurdu. Molla Abdullah yaptıklarına pişmân olup, tövbe etti, talebelerinden olmakla şereflendi. 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (51. Baskı); s.1153 2) Eshâb-ı Kirâm; s.211, 212, 213 3) Mecd-i Tâlid 4) Şemsü'ş-Şümûs; s.135 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s.246 6) Osmanlı Târihi Ansiklopedisi; c.6, s.130 7) İslâm Meşhûrları Ansiklopedisi; c.3, s.1915-1939
Yavuz Analar Türbesi
Ankara – Ayaş’da Aktaş camii karşısında …..
Alışoğlu Türbesi
Ankara – Kalecik ilçesinde Kale mahallesinde Ankara’nın Kalecik İlçesinde, Kale Mahallesi cami altı semtindedir. Türbede Horasan’dan gelen ve bir Nakşibendî Şeyhi olan Alışoğlu Ali Efendi, annesi ve kızı yatmaktadır. Türbe 1231 yılında kendisi tarafından yaptırılmış ve vasiyeti üzerine oraya defnedilmiştir. Türbe Dikdörtgen plânlı basit bir yapıdır. Kerpiçten yapılmış Türbe ahşap olup çatısı kiremitle kaplıdır. İki tane odası vardır. İkinci odada üç tane Sanduka bulunmaktadır. Müstemilatında; bahçe, avlu, konaklama odası, çeşme ve tuvaleti mevcuttur. Türbe her türlü hastalık için bilhassa bel, yel ve romatizma ağrıları için ziyaret edilmektedir. Şifa için burada yatılıp uyunmakta ve şifa bulu narak gidilmektedir. Eğitimini Horasan’da yaparak gelmiştir. Mesleği askeri hakimlikmiş, Hacı Bayram Veliallah ‘ın akrabalarından olup, Kayseri’de hakim iken Hacı Bayram Veli tarafından Kalecik’de hakim olması uygun görülmüştür. Burada vazife yapıp yerleşmiş ölünce de buraya defnedilmiştir. Yılda 1.500 kadar ziyaretçisi olan türbenin bakım ve temizliğini Fevziye Yıldız isimli bir vatandaş tarafından yapılmaktadır.
Ahi Yakub
Ankara – altındağ – ahi yakup camii Ankara’da yaşamış fütüvvet ehli ahi reislerinden ve mutasavvıflardandır. Yıldırım Han zamanı “tımar” sahiplerindendir. Günümüzde Hacı Bayram Camii’nin kuzeyindeki Çamlıca Sokakta bulunan Ahi Yakub Mescidi’ni ilk yaptıranlardan birisidir. Ayrıca Ahi Yakub Medresesini yaptırmış ve şehrin imarında, eğitiminde, dini yaşamında önemli bir yer alan Ahi Yakup zaviyesininde ilk şeyhidir. Ahi Yakup Mescidi’nin tamir kitabesinde: “Ahi Sinan oğlu Ahi Çelebi oğlu Ahi Yakub yediyüzdoksandört yılında bu camiyi tamir etti. Bundan evvel Ahi Şüca ve Ahi Melik ve Ahi Ali ve Ahi Şerafeddin ve Ahi Yakub bina etmişlerdi. Sonra imam için elli dirhem, müezzin için yirmi dirhem ve kandil yağı için mahsülden otuz dirhem tayin edildi. “ Bu kitabeye göre mescid 1392 yılında Ahi Yakub tarafından tamir edilmiştir. Mescidi ilk yaptıranlar Ahi Şüca, Ahi Melik, Ahi Ali ve Ahi Şerafeddin’dir. “ Ahi Yakub Zaviyesi” vakfının tasarrufu Ahi Muslihiddin’e verilmiş ve zaviye şeyhine günde iki akçe, mütevelliye günde bir akçe, “ferraş”a günde bir akçe ödenmesi şart edilmiştir. Zaviye binası günümüzde mevcut değildir. “ Ahi Yakub Medresesi” vakfının tevliyeti Ahi Şerafeddin evladından Seyyid b. Ali Paşa’ya beratı hakani ile verilmiş ve Mevlana Hızır’ın tasarrufundadır. Medresenin gelirleri ise oldukça fazladır. Çifteviran mezraası, Bademlü Köyü hissesi, Ahi İsmail Köyü yarı hissesi, Mamak-Bayındır Köyü yarı hissesi, Sincan Alpağut (İlyakut} Köyü yarı hissenin gelirlerinin bu medreseye ait olduğunu öğreniyoruz. Medresenin yerini bilmiyoruz. Ahı Yakub Mescidi’nin onarım tarihine göre Ahi Yakub, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin müderrislik döneminde yaşadığını ve tanışıklıklarının olacağı kanaatindeyiz. Ahi Yakub ‘un mezarı ise mescidin kuzey tarafındaki hazire (mezarlık} içinde olup, mezar kitabesi yoktur. Bu hazirede ki mezarlara sonradan konulmuş Türkçe yazılar, mescidi ilk yapan ahilerin isimleridir. Hazireler genellikle aile mezarlığı durumundadır. Halbuki Ahi Şerafeddin ‘in mezarı Ahi Şerafeddin türbesindedir. Durum böyle olunca günümüzde kabirlerin üzerinde bulunan Türkçe yazılara itibar edilmez Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları