Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.867 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri
Karahan Yatırı
Adana – Çukurova – Karahan Köyü Türbe Adana ili Çukuova İlçesi Karahan Köyünün yakınında bir tepenin eteğindedir. Karahan Köyü Dede Karkın Ocağına bağlı bir Türkmen Köyüdür. Kafkasya’dan göç etmişlerdir. Yatırın kim olduğu konusunda elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Türbe üzeri kapalı, betonarme imal edilmiş herhangi bir mimari özelliği olmayan basit bir türbedir. Karahan Köyü halkının Bektaşi-Türkmen adetlerine göre yaşadığını biliyoruz. Bu ziyaret de bu adetlere göre ziyaret edildiğini tahmin ediyoruz. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Kara Ahmet Ziyareti
Adana – Feke – Kırıkuşağı Köyünde Kara Ahmet Ziyareti Adana İli Feke İlçesi Kırıkuşağı Köyündedir. Mezar ve su ziyaretgâhıdır. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Kara Ahmet hükümdar Dakyanus döneminde korkudan dağa kaçmış, buradaki bir mağaraya yerleşmiş ve burada ölmüş. Kurak mevsimlerde yağmur duasına çıkılmaktadır. Buradan alınan toprak, su ıslatıldığında yağmur yağdığına inanılmaktadır. Mağaradaki suyla yıkanan sıtmalı kadınların iyileştiği rivayet edilir. Hükümdar Dakyanus’un zulmünden kaçan Kara Ahmet dağa çıkar ve bir mağarada yaşamaya başlar, sonra da bu mağarada ölür. Mağaradan çıkan suyun şifalı olduğu söylenir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Hacı Hattat Dede
Adana – Feke – Göbelli Köyü Adana İli Feke İlçesi Göbelli Köyündedir. Yerel evliyalardan olan Hacı Hattat hakkında bilgimiz bulunmamaktadır.
Hacet Dede Türbesi
Adana – Feke İlçesi -Mansurlu Köyü Hacet Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgimiz yoktur. Yerel evliyalardan olan Hacet Dede’nin isminin veliyi ziyarete gelenlerin dileklerinin olmasından dolayı Hacet olarak adlandırıldığını düşünmekteyiz. Türbenin üzeri açıktır. Yerel taşlardan başucu taşı vardır. Yerel evliyalardan olan Hacet Dede değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Gümülek Dağı Ziyareti
Adana – Tufanbeyli – Bolatpınarı ile şar köyü arasında Adana İli Tufanbeyli İlçesi Bolatpınarı ile Şar Köyleri arasında bulunan baca biçiminde ve üzerinde bir kale kalıntısının bulunduğu yerdedir. Gümülek Dağı ziyaretinde Eshaf-ı Kef’deki yedi uyurlardan üç kardeşin mezarının burada olduğuna inanılır. Gümülek Dağında bulunan kalenin gözetleme kulesi olduğu söylenmektedir. Burada bulunan mezarların orada olan askerlerin mezarları olduğu söylenmektedir. Gözetleme kulesinin Hitit veya Roma döneminden kaldığı düşünülmektedir. Etrafta ayrıca su kemerleri de bulunması ve başka yapı kalıntılarının olması buranın defineciler tarafından talan edilmesine sebep olmuştur. Aydaş çocuk için Gümülek’e gidilir. (Aydaş Çocuk: Gelişimini tamamlayamayan çocuklara verilen addır. Aydaş Aşı: Çocuğu sağlıklı olan ailelerden habersiz odunluklarından odun alınır. Bu odunların ateşinde dövme pilav pişirilir. Komşular davet edilir, Aydaş Aşı’na. Onlar da birer odun atarlar ve aşın suyuyla çocuk yıkanır. Kırk taş kazana atılır, her gelen kazana odun atar ve bu suyla çocuk yıkanır. Zayıf çocuk mezara götürülüp toprağına yatırılır, ağlarsa iyileşeceğine, ağlamazsa toprağı istediğine ve öleceğine inanılır.) Konuşamayan ve yürüyemeyen çocukların iyi olması için Gümülek’e gidilir. Çocuğu olamayanlar Gümülek Dağındaki mağaraya giderler, buradaki kayalara ip bağlarlar, ipin ucuna da çöp bağlarlar. Eğer çöp sallanırsa çocuklarının olacağına inanırlar. Mağara içinde bir kayadan suyun şifalı olduğu söylenir. Suyun romatizmalı hastalara ve bel ağrısına iyi geldiği söylenmektedir. Yağmur duası için dağdaki türbeye ve mağaraya ziyarete gidilir. Ziyarete da adak olarak, kurban kesilir ve yağmur duası edilir. Dağda bulunan mağarada kayaların arasında bir pınar vardır. Suyu azdır ama ne kadar içilirse içilsin su bitmez. Bu suyu kötü niyetli kişiler göremiyor. Bu suyun yanında eskiden bir mermer direk bulunurmuş. Bu direği yeri gelir on kişi elele tutuşup kucaklayamazmış. Gün gelir bir kişi kucaklar ve dileklerinin olacağına inanılırmış. Bir gün Bozgüney Köyünden bir kişi altın bulmak amacıyla direği yerinden sökmüş ve kısa zamanda ölmüş. O günden beri köyünde düzenli olarak her yıl iki trafik kazası olurmuş. Köylüler bu kazaları bu direğin yerinden oynatılarak düzenin değişmesi olarak yorumlarmış. Bu dağda yatanların iyi kişiler olduğuna inanılmaktadır. Ramazan ayında iftar vakti buradan top atışının yapıldığı söylenmektedir. Dedebeli’nden de cevap gelirmiş. Buranın adı bu topların güm seslerinden dolayı Gümülek olarak söylenegelmiştir. Dağın girişinde bulunan ardıç ağacını Bolatpınar’lı bir köylü kestiği günden beri dağdan top sesi gelmemektedir… Hz. Ali savaşırken bu dağa gelmiştir. Atının ayak izi bir kayanın üzerinde bugüne kadar gelmiştir. Bu izler mağaranın ağzında bulunan iki adet soytaşın (Çok büyük düz taş) üzerinde yer almaktadır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Gülüş Dede
Adana – Karaisalı – Gülüşlü Köyü Türbe Adana ili Karaisalı İlçesi Gülüşlü Köyünde türbesi vardır. Gülüş Dede Anadolu erenlerinden olup köyün yakınında bulunan su kaynağının yanında dergahını kurar. Köy bu dergahın etrafında sonradan oluşur. Türkmen boyları yazın Çukurova’ya inerken bu dergahta mola verirler, Gülüş Dede’nin sohbetlerine katılırlarmış. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Göldüğünde Ziyareti – Karaisalı – Etekli Köyü
Adana – Karaisalı – Etekli köyü Türbe Adana ili Karaisalı İlçesi Etekli Köyü Erkeğin Mahallesinin kuzeydoğusunda türbesi vardır. Yerel halkın Dede Mezarı olarak da andığı türbede medfun bulunan şahıs hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk ziyaret edilen türbe yakının uykuya yatılır. Çocuğu olmayan kadınlar, genç kızlar türbeyi ziyaret ederler ve adak adarlar. Uyku için Perşembe günü, gündüz vakti yatılmaktadır. Rüyada dileklerinin olup olmayacağı belli olmaktadır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Gökkuyu Ziyaretleri
Adana – Merkez – Gökkuyu mahallesi Adana ili Çukurova İlçesi Gökkuyu Mahallesinde iki tane ziyaret yeri vardır. Yöre halkı tarafından ziyaret edilen yatırların kim olduğu hakkında herhangi bir bilgimiz yoktur..
Dedebeli Dağı Ziyareti
Adana – Tufanbbeyli – Tozlu Köyü Adana İli Tufanbeyli İlçesi Tozlu Köyünün yukarısında Tahtacı dağlarının yüksekliğinin azaldığı yerde büyük kayada bulunan mağaradır. Burada biri susuz, diğerinde ise bir kaynağın olduğu iki mağara bulunmaktadır. Dedebeli Dağı ile Gümülek Dağı karşılıklı olarak birbirini görmektedir. Eski İstanbul-Bağdat kervan yolunun buradan geçtiği ve burada mola verdikleri söylenmektedir. Susuz olan mağaranın içinde bulunan mezarlarda yatanların kim olduğu bilinmemektedir ve sadece “Dedeler” denilmektedir. Daha çok sulu mağara ziyaret edilmektedir. Dedebeli ’nde yatanlardan birisinin Kayseri’deki Melik Gazi’nin abisi olduğu da rivayet edilir. Mağara içinde taş duvarlı bir çukur ve mağara önünde ise horasan sıvası ile yapılmış üç mezar yeri vardır. Defineciler tarafından mezarlar tahrip edilmiştir. Yağmur duası için bu ziyarete gidilir. Ziyarete gidilir, kurban kesilir ve yağmur duası edilir. Kayanın yanında zaman zaman toplanan suya kısmet parası atılmaktadır. Topluca ender olarak ziyaret edilen bu yerde adaklar kesilir, bezler bağlanır. Yatırın etrafında sürüsü ile dolaşan çoban ses duyuyor. Dede yatanı rahatsız etmeyin diye ses verir. Bu ses üzerine ziyarete dönüşür. Bu yatırın olduğu yerde sesler duyulmakta, ışıklar görülmektedir. Yatırın olduğu yerden Gümülek Dağının olduğu yere ışık yansıdığı, ender olarak top seslerinin duyulduğu söylenmektedir. Dedebeli Ziyaretinin suyundan yararlanmak isteyen kötü niyetli kişilere akmadığı burayı ziyaret edenler tarafından söylenmektedir. Çıkan bu su şifa amacıyla içilir. Dedebeli Dağının eteklerinde yedi yılda bir kaplıca suyu çıkmaktadır. Bu suyun ilk çıktığı anda renginin ayrana benzemesinden dolayı yöre halkı tarafından ayranlı çıkak olarak adlandırılır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in su çıkan kayanın yanında konakladığına inanılır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Gırış Hoca Ziyareti
Adana – Aladağ Gırış Hoca Türbesi Adana’nın Aladağ İlçesindedir. Gırış Hoca’ya Eriş Hoca da denmektedir. Ermiş bir veli olarak bilinir. Gırış Hoca ziyareti sadece dua okumak için yapılır. Ziyaret herhangi bir medet ummak amacıyla yapılmaz. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Bozoğlan Ziyareti
Adana – Tufanbeyli -Doğanlı Köyü Adana İli Tufanbeyli İlçesi Doğanlı Köyündedir. Yöresel ziyaret yerlerinden biri olan Bozoğlan hakkında bilgimiz yoktur.
Balta Mezarı – Feke – Yerebakan Köyü
Adana – Feke – Yerebakan köyü Balta Mezarı kabri Adana İli Feke İlçesi Yerebakan Köyündedir. Halk Balta Mezarı’nı kurak havalarda yağmur duası için ziyaret ederler. Kurtuluş Savaşında düşman üstüne top atıldığı rivayet edilir. Yerebakan köyünün güneyinde yaşlı bir karı koca yaşarmış. Bu karı koca ufacık topraklarında tohumu toprağa sererler, az sayıdaki keçilerini toprak üzerinde gezdiririler, sonra da keklikler yemesinler diye üzerini kalbur ile örterlermiş. Bu ekim sonunda ellerine çok az buğday geçermiş. İhtiyar adamın bir âdeti varmış. Misafiri olmadan yemek yemezmiş. Bir gün harman yerinde buğdaylarını topluyormuş. Acıkmış ama yanına kimse gelmediği için tüm yemeği olan bir çöreği yiyemiyormuş. Aradan birkaç gün geçmiş, harman toplanmış, yaşlı adam eve dönmeye hazırlanıyormuş. Tam buğdayı alıp evine dönerken, uzaktan ihtiyar bir yolcunun geldiğini görmüş. Hemen çöreğini suda yumuşatıp, yolcu ile paylaşıp yemeğe başlamış. İhtiyar yolcunun yemeği bitince kalkmış ve uzaklaşmış. Ardında harman yeri hareketlenmiş ve buğday taşmaya başlamış. Yaşlı adam, yolcunun peşinden koşup taşan buğdayı nasıl durduracağını sormuş. Yolcu “Elinin tersi ile toplayıver” demiş. Böylece buğdayın taşması durmuş. Yolcu ihtiyar, köyün yakınına gelince bu sefer yayık ayranı yapan yaşlı kadın yolcuyu çevirip ona ayran ikram etmiş. Yolcu ayranı içip ortadan kaybolmuş ama, yayıktan ayran akmaya devam etmiş. Kadın tüm kaplarını ayranla doldurmuş ama, ayran gelmeye devam etmiş. Kadın başından geçenleri, ihtiyar adamla paylaşıyor. Adam şöyle diyor: “Üç gün içinde ölürsem, beni şu sedirin dibine gömün. Ben öldükten sonra mezarımın başında yeşil bir kuş öterse kırk arşın etrafımı kurtarırım. Eğer kuş gelip ötmezse yalnız kendimi kurtarırım” diyor. İhtiyar adam üç gün içinde ölüyor ve mezarını yeşil bir kuş ziyaret ediyor. Bunu duyan köylüler ölülerini uzak yakın demeden, Balta mezarlığı denilen bu yere gömmeye getiriyorlar. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Ağaçpınar Ziyareti
Adana – Ceyhan – Ağaçpınar Tesislerinde Ceyhan Ağaçpınar Tesislerinde de etrafı demir korkuluklarla çevrili bu yörede şehit düştüğü bildirilen bir zat bulunmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Ağaçalanı Türbesi
Adana – Karaisalı – Etekli Köyü Karaisalı İlçesi Etekli Köyünde Tabanlı Mahallesinin arkasındaki kayalıklarda türbesi vardır. Yerel halkın Dede Mezarı olarak da andığı türbede medfun bulunan şahıs hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk tarafından havaların kurak geçtiği dönemlerde Cuma namazının ardından yağmur duası için ziyaret edilmektedir. Türbe başında özelikle beyaz veya mavi rengine yakın kurban kesilmektedir. Türbede bazı geceler ışık yandığına inanılmakta ve söylenmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Yapalak Dede
Adana – Ceyhan Selimiye köyü Ceyhan’ a bağlı eski ismi Yapalak, yeni ismi Selimiye olan köyün yakınlarında Çalılıklar içinde bir türbe olup Yapalak Dede Ziyareti olarak bilinmektedir. Mezar çok bakımsızdır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Duman Dede – Ceyhan
Adana – Ceyhan’a bağlı Çelemli köyü ile Şevketiye arasında yer alan duman dağı mevkii Ceyhan’a bağlı Çelemli köyü ile Şevketiye köyü arasında yer alan duman dağı mevkiinde mezarı bulunduğu için bu adı almıştır. Asıl ismi bilinmemektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Palabıyık Dede
Adana – Yumurtalık – Demirtaş köyü Yumurtalık ilçesine bağlı Demirtaş köyünde medfun olup 1297 / 1881 tarihli Adana salnamesinde kaydı bulunmakta ise de mezar yeri tespit edilememiştir. 1297 / 1881 tarihli Adana Sancağı salnamesinin 161. sahifesinde ” Yumurtalık nahiyesi civarında kaim Cebelinur’da Meşahiri Ehlulah’tan Abdulcabbar nam bir makam vardır. Bundan başka nahiyeyi Timurtaş ve Palabıyık dede namları ile üç adet makam dahi vardır ” yazılıdır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Uzun Dede – Yumurtalık
Adana – Yumurtalık – Zeytinbeli köyü Yumurtalık ilçesi ile Zeytinbeli köyü arasında bir tepe üzerinde medfun olup, mezar taşında adı yazmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Çoban Dede – Yumurtalık – Adana
Adana – Yumurtalık – Zeytineli köyü yakınlarında Yumurtalık ilçesine bağlı Zeytinbeli köyü yakınlarında türbesi mevcut olup halk tarafından ziyaret edilmektedir. Asıl adı ve hangi tarihte yaşadığı bilinmemektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir
Yoğurt Baba Türbesi
Adana – Suluca Köyü Adana merkez Suluca Köyünde medfun olup, büyük bir kabre sahiptir. Asıl adının ne olduğu ve hangi tarihler arasında yaşadığı bilinmemektedir. Yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Şeyh Musluhiddin Efendi
Adana – Tepebağ mah 5. sokak 14 no lu evin iç kısmında Türbesi Tepebağ Mahallesi 5. sokak 14 nolu evin iç kısmındadır. Ramazanoğulları dönemin de yaşadığı söylenmektedir. 1297/ 1881 tarihli Adana Sancağı salnamesinin 77 . sahifesinde Ehlullah’ dan Şeyh Muslihiddin Efendin in Adana’da medfun bulunduğu yazmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Koyun Dede – Karaisalı – Adana
Adana – Karaisalı – Kaledağı köyü Çukurova Evliyaları kitabında Abdülkadir Kaçar Koyun Dede ‘yi şöyle anlatır ; Çobanlık yapıp, gece gündüz doğayla başbaşa yaşayan Koyundede, dağları, ovaları, tüm otları, bitkileri çok iyi tanırmış. Hangi hasta uyuz koyun, hangi otu yedikten sonra iyileştiyse, onu gözlemler,insanların hastalıklarını doğal bitkilerle tedavi edermiş. Koyundede ‘nin otlattığı koyunlar, en kurak mevsimlerde bile memeleri sütle dolar akarmış. Koyundede öyle sıcak, öyle sevecenmiş ki, kapısına yardım istiyerek gelenlerin hiç birisini geriye çevirmezmiş. Köyün varlıklı ağaları, bu fakir çobanın halk tarafından böyle sevilip, baştacı edilmesini bir türlü kabil edemezler hatta kıskanırlarmış. Koyundede bir gün ölmüş ve sevgisi nedeniyle halk onu bu günkü Çatalan Baraj Gölünün Doğusundaki Çiçekli Köyü’nün yüksek bir tepesine gömmüş ve mezarını türbe haline getirmiş. Yaşadığı dönemde de insanlara yardım eden bu ermişe, sağlığında olduğu gibi insanlar yüzyıllardır saygıda, sevgide kusur etmiyorlar. O da mana aleminden insanlara yardımcı olmaya devam ediyor. Kaledağı Köyünden Mustafa Yenikan (YENİOĞLAN) yaşadığı bir kerametini böyle anlattı : · – Bizim köyümüzde bir çiftin çocukları yaşamıyordu, doğup ölüyor, doğup ölüyordu. Böylelikle 4-5 tane doğum yapan kadın ve kocası buna çok üzülüyorlar bir türlü çare bulamıyorlardı. . Benden koyundede’nin türbesine götürmemi rica ettiler. Hep birlikte bu türbeye gittik, bir gece orada kaldık. Kadın, Tırlık (Kıl) ipten küçük bir beşik yapıp beklemeye başladı. Bir süre sonra o beşik sallanınca, dünyalar onun olmuştu. Hep beraber köye geri döndük. Şu anda bu çiftin üç oğlu bir de kızı dünyaya geldi. Oğlunun birisinin Adı DEDE’ dir . Koyundede’de manevi dünyadan insanlara yardım elini uzatıyor. Rahat uyu Koyundede. Kaynak ; Çukurova Evliyaları , Abdülkadir Kaçar .
Sait Dede Ziyareti
Adana – İsmailiye köyü Adana’nın İsmailiye Köyü’nde bulunan Sait Dede Türbesi köyün mezarlığının yanındadır. Türbe geniş bir odadan oluşmaktadır. Sait Dede’nin sandukası odanın ortasındadır. Odanın zemininde halı serilidir. Sait Dede’nin sandukasının üzerinde de yeşil örtü ve Türk Bayrağı serilidir. Sandukanın üzeri etrafı künnük/bahur yakılan kaplarla çevrilidir.Odanın duvarlarında kılıf içinde, sandukanın üzerinde ise açık vaziyette Kur’an-ı Kerim’ler vardır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Karataş Dede
Adana – Yüreğir – Misis Köprüsü havraniye tarafı Çukurova velilerinden olan Karataş Dede’nin türbesi tarihi Misis Köprüsü Havraniye tarafındadır. Hangi tarihte yaşadığı ve vefat ettiğini tesbit edemediğimiz bu zatın Ramazanoğulları döneminde yaşadığı tahmin edilmektedir. Adana Sancağı 1297 / 1881 tarihli salnamesinin 79. sahifesinde Misis Nahiyesi bölümünde “Kaza-i Mezbur ve civarında kibarı evliyaullahdan Karataş ve Boğa ve Abdulcabbar namlarında üç zevat olması ile ziyaret edilerek ahali istifade ederler” denilmektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Mutlu Dede Ziyareti
Adana – Karataş İlçesi batısında Mutlu Dede Ziyareti, Adana’nın Karataş İlçesi’nin batısındadır. Ziyaret, ağaçlar içine yapılmış bir odadan oluşmaktadır. Odanın, içinde üç tane sanduka vardır. Bu sandukalardan kuzeye doğru olan Mutlu Dede’ye aittir. Diğer ikisinin ise Karataş’ın kurucusu Molla Mahmut ve oğluna ait olduğu zannedilmektedir. Mutlu Dede Ziyareti ‘nde, sandukaların üstünde yeşil örtü ve bunların da üstünde de Türk Bayrağı örtülüdür. Ziyaretin duvarlarında kesik saçlar asılıdır. Bu saçlar, Mutlu Dede’de dilek dileyerek çocukları olan insanların, yedi yaşına gelmiş çocuklarının kesilmiş saçlarıdır. Sandukaların etrafında da, gelen ziyaretçilerin oturmaları için minder ve yastıklar vardır. Çukurova Evliyaları kitabında, Mutlu Dede’nin Türk Memlüklüleri’nden olduğu söylenmektedir. Bu kitaba göre Mutlu Dede, Anadolu’ya İslamiyet’i yaymak için gelen Akıncılardandır. Kesin olarak ismi bilinmemektedir. Mutlu Dede ismininse, kendisini ziyarete gelen insanların sorunlarını çözüp, onları mutlu ettiği için halk tarafından verildiği söylenmektedir. Türbe, Rumi 1205 yılında Molla Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Günümüzde bakım ve onarımı, gelen ziyaretçiler ve Karataş halkı tarafından yapılmaktadır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları.
Şıhmus Türbesi – Adana
Şıhmus Ziyareti Adana’nın Tepebağ Mahallesi 5 Sokak No: 5’dedir. Şehrin merkezi yerinde ve mahalle içindedir. Yan yana iki mezardan oluşan ziyaret bir evin içindedir. Evin yerleşimi ön taraftadır, ziyaret ise evin arkasındadır. Bu yüzden ziyarete, evin içinden geçilerek gidilmektedir. Ziyaret oldukça bakımsız bir durumdadır. İçinde bulunduğu evin, gereksiz eşyalarının konulduğu bir yer olarak kullanılmaktadır. Ziyaretin olduğu yerde yalnızca iki mezarın olduğu bölüm boş kalmıştır. İki mezarın bulunduğu yerde çok büyük ve yaşlı bir incir ağacı bulunmaktadır. Ziyaret, türbe biçiminde değildir. Yalnızca yan yana iki mezardır. Bu mezarların ne zamandır, burada olduğu ise bilinmemektedir. Bir rivayete göre bu mezardaki kale beyinin oğlu ve nişanlısıdır. Çok eski tarihlerde Adana’nın Tepebağ Mahallesi kaleymiş. Ziyaretin bu kalenin hangi döneminde hüküm sürmüş beyin oğlu olduğu bilinmemektedir. Bu yüzden mezarların yapıldığı tarih de bilinmemektedir. Ziyaretin hangi beyin oğlu olduğu bilinmediği için, ziyaretin ismini de kesin olarak bilen yoktur. İki mezardan hangisinin beyin oğluna, hangisinin nişanlısına ait olduğu da bilinmemektedir. Mahalle sakinleri de ziyarette yatan kişilerin ismini kesin olarak bilmemektedirler. Fakat eskiden bu yana Şıhınus Dede dendiği için, ziyaret bu isimle anılmaktadır. Genel olarak mahalle sakinleri ise “ziyaret” demektedirler. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
İbrahim El Debeli – Zilli Dede
Adana – Cemalpaşa – Çevre yolunun hemen girişindeki demir köprü yakınında. Zilli Dede Türbesi Adana’nın Cemalpaşa Semti’ndedir. Çevre Yolu’nun hemen girişindeki Demir Köprü yakınındadır. Resmi olamamakla beraber, semt ziyaretin adıyla anılmakta, Zilli Dede Semti denmektedir. Zilli Dede Türbesi , Adana Sular İdaresi’nin arkasında, belediyeye ait gül bahçesinin içerisindedir. Türbe tek bir odadan meydana gelmektedir. Odanın ortasında Zilli Dede’nin sandukası vardır. Sandukanın üzeri yeşil kumaşla kaplı, üzerinde Türk Bayrağı serilidir. Sandukanın tam karşısında gül bahçesine bakan pencere vardır. Türbenin zemini halı kaplıdır, bir köşede minder serilidir. Bir başka köşede de Kur’an-ı Kerim’lerin ve seccadelerin konduğu raf vardır. Zilli Dede Türbesi’ni Ayşe Ökmen yaptırmıştır. Ayşe Ökmen 1986 yılında Adana Sular İdaresi’ne gitmiş, işi uzun sürünce namaz vakti gelmiş, Etrafta namaz kılacak yer arayan Ayşe Ökmen, Zilli Dede’nin mezarının yanındaki kayanın arkasında namazını kılmaya karar vermiş. · Ayşe Ökmen namaz kılarken, karşısına 22 yaşlarında bir genç çıkmış. Bu genç kendisinin Zilli Dede olduğunu söylemiş. Ayşe Ökmen’den türbesini yaptırmasını istemiş. Ayşe Ökmen de 3 kat olan evinin 4. katını yaptırabilirse, kendisinin türbesini yaptıracağını söylemiş. Ayşe Ökmen, ertesi gece rüyasında, evinde iskeletlerin asılı olduğunu, Zilli Dede’nin, oğluyla konuşup ona bir kaç kağıt imzalattığını görmüş. Bir başka rüyasında Zilli Dede’nin uçaktan düştüğünü, bir başka rüyasında da Zilli Dede’nin annesiyle beraber röntgen filmi çektirdiğini görmüş. Bu rüyalar sonunda Zilli Dede’nin türbesinin yapılması için acele ettiğini anlamış. Bu rüyaların görüldüğü günlerde 4 milyonluk dikiş işi almış. Eline para geçince, evinin 4. katı ile Zilli Dede Türbesi’nin yapımına aynı günde başlamış. Böylece türbe bugünkü görünümüne kavuşmuş. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Hurmalı Dede Türbesi
Hurmalı Dede Ziyareti, Adana’nın Eskibey Mahallesi’ndedir. Ziyaret avlunun içine yapılmış tek odalı türbeden oluşmaktadır. Avlunun en önemli özelliği ziyarete ismini veren kurma ağacıdır. Bu hurma ağacı oldukça yaşlıdır. Ağacın kökünden iki hurma, bir incir ve bir de dardağan ağacı çıkmaktadır. Dört ağaç aynı kökten çıkıp, gelişerek bu doğa harikası görünümü kazanmıştır. Türbenin içindeyse Hurmalı Dede’nin mezarı vardır. Mezarın her tarafı mermerden yapılmıştır. Mermer mezarın üzerinde Kur’an-ı Kerim’ler ve Türk Bayrakları vardır. Türbenin iki duvarında da büyük pencereler vardır. Bu pencerelerde dileği olanların bağladığı iplerle, çocuk sahibi olmak isteyenlerin yaptığı küçük beşikler asılıdır. Hurmalı Dede Ziyareti, ismini avlusundaki dev kurma ağacından almaktadır. Türbenin içindeki mezarın üzerinde Şeyh Ahmet yazmaktadır. Halk arasında ziyarete Şeyh Ahmet Ziyareti diyen yoktur. Ziyaret, Hurmalı Dede diye anılmaktadır. Türbenin ille ne zaman kimin tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Bugünkü haline de dileği gerçekleşen bir adak sahibinin yaptırdığı söylenmektedir. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Hasan – Nuh Dede Türbesi
Adana – dağlıoğlu Mah Bahçelievler caddesi üzerinde Hasan ve Nuh Dede kardeşlerin ziyareti, Adana’nın Dağlıoğlu Mahallesi ‘nde, Bahçelievler Caddesi üzerindedir. Çok bakımsız olan ziyaret etrafı duvarla örülü bir bahçenin ortasındadır. Bu ziyaretin önemli özelliği, türbenin içindeki iki sandukanın başucunda çapı üç metreyi geçen büyük bir sakız ağacının olmasıdır. Bu ağacın yaklaşık 300-400 yıllık olduğu zannedilmektedir. Ziyarette sandukaların başucunda bulunan bu ağacın üzerine çakılı çivilerde küçük beşikler, kılıf içinde Kur’an-ı Kerim’ler, baht açmak için kilitler, kesilmiş saç parçalan, yüzükler asılıdır. Sandukaların etrafı da oturmak için minderler ve yastıklarla çevrilidir. Hasan-Nuh Dede Ziyareti ile ilgili olarak yaygın olarak anlatılan bir efsane şöyledir: Kurtuluş Savası’nın yaşandığı dönemlerde, Adana’da mücahitler, gece sabaha kadar Fransızlarla savaşıyorlarmış. Sabah gelip, Hasan ve Nuh Dede’nin başucundaki sakız ağacının altında dinleniyorlarmış. Burada yemek yiyip uyuyorlarmış. Fakat Fransızlar bu mücahitleri görmüyorlarmış. İnanışa göre mücahitleri Hasan ve Nuh Ded e korumaktaymış. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Sadık Sultan Türbesi
Adana – Karataş – Solaklı köyüne 2 km Sadık Sultan Ziyareti, Adana’nın Karataş ilçesi yolunda Solaklı Köyü ‘ne 2 km. Yakınlıktadır. Türbe, ağaçlar içindedir. Türbenin kapısı küçüktür, Bu kapıdan ziyaretçiler eğilerek girmektedir. Türbenin ortasında Sadık Sultan’ın heybetli bir sandukası vardır. Sandukanın üzerinde yeşil örtü vardır. Ziyaretin duvarlarında çeşitli elbiseler asılıdır. Bu elbiseler hastalıklardan, Sadık Sultan Ziyareti ‘nde kurtulduğuna inanan hastalara aittir. Elbiselerin yanı sıra saç bukleleri ve küçük beşikler de duvarın çeşitli yerlerinde asılı durumdadır. Saç bukleleri, adaklı çocuklara aittir. Çocuğu olmayan aileler, çocukları olursa saçını yedi yaşına kadar kesmeyeceklerini, yedi yaşına gelince burada keseceklerini adarlar. Kesilen saçı da duvara asarlar. Duvardaki asılı küçük beşikler de çocuğu olmayan kadınlar tarafından asılmıştır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Gaffur Baba Türbesi
Adana – Karataş – Doğankent çıkışında sağ tarafta Gaffur Baba Türbesi , Adana’nın Karataş İlçesi yolu üzerinde, Doğankent’in çıkışında sağ taraftadır. Türbenin etrafı dev ağaçlarla çevrilidir. Türbe, tavanı kubbeli dörtgen şeklinde bir binadır. Türbenin duvarlarında büyük pencereler vardır. Türbenin tam ortasındaki sanduka yeşil örtüyle kaplanmıştır . Bunun üzerinde de Türk Bayrağı vardır. Türbenin duvarlarında boydan boya gerilmiş ipler vardır. Bu iplerin üzerinde gelinlik parçalan, bebek patikleri, saçlar, seccadeler ve tespihler atılı durumdadır. Bir de duvarlarda kılıflarıyla asılmış Kur’an-ı Kerim’ler bulunmaktadır. Gaffar Baba’nın kim olduğu ile ilgili kaynaklarda bbir bbilgi yoktur halk arasındaki söylenceye göre; Asıl adı Halfeti’li Kadiri Şeyhi Hasan Oğlu Seyit Abdulgaffur olup Karataş yöresinde yaşarmış. O zaman dev çiftlikler varmış. Hareketlerinde ölçülü, yüreği insan sevgisiyle dolu, örnek davranışlarıyla çevresindekilerin gönlünü kazanırmış. Çiftliklerde işçilik yaparken, çevredeki ziyaretleri sık sık gezer, onların bakımını yaparmış. Neredeyse kendisini bu işlere adamış haldeymiş. Gaffur Baba çiftliklerde akşamlan insanların çok içki içip sarhoş olmalarından hoşlanmazmış. O muhterem zat, bu olaylara son derece üzülürmüş. Bu evliyanın neredeyse ibadet etmesine de izin verilmez olmuş . Çünkü gittiği her yerde içkinin zararlarını anlatır. İnsan sağlığı y.nünden yıkımını söylermiş. Böylece Karataş ‘ta daha fazla kalamayıp, Doğankent’ e gelip yerleşmiş. Etrafında iyi insan yumağı arttıkça artmış, Ondan feyiz almak isteyenler her geçen gün çevresinde daha da çoğalmış. Gaffur Baba sakin, pırıl pırıl bir kişi olduğu için yardım istemeye gelen hastalara şifalar dağıtmaya başlamış. Allah katında da duaları kabul olmaya başlamış. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Şeyh Abdürrezzak ( Bulamaç Dede )
Adana – İsmailiye köyünde Yörede, Bulamaç Dede olarak da silinen Şeyh Abdürrezzak Dede’nin Türbesi, Adana’nın İsmailiye Köyü’ndedir. Türbe, İsmailiye Köyü’nün içindedir. Bir tek odadan oluşan türbenin ortasında Şeyh Abdürrezzak Dede ‘nin sandukası vardır. Türbenin duvarlarında ve sandukanın üzerinde Türk Bayrağı örtülüdür. Türbenin zemininde halı serilidir. Halının üzerinde gelen ziyaretçilerin oturmaları ya da uzanmaları için minderler ve yastıklar vardır. Duvarlarda boydan boya gerili iplerde, bebek patikleri, örülü saçlar ve Türk bayrakları asılıdır . Şeyh Abdürrezzak Dede Türbesi daha önceleri Adana Çimento Fabrikası’nın üzerindeki Çalı dağı’ndaymış. Çimento Fabrikasının ihtiyacı olan toprak, türbenin bulunduğu dağdan karşılandığı için toprak alına alına türbenin altına kadar gelinmiş. Böylece türbenin yerinin değiştirilmesi zorunlu olmuş . En uygun yer olarak da İsmailiye Köyü bulunmuş. Köy halkının da kabul etmesiyle, Çalı dağı’na 5 km. Uzaklıktaki köye yeni bir türbe yapılarak sanduka nakledilmiş . Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Nebi Nuh Ziyareti
Adana – Akkapı mahallesin de Saydam caddesi sonunda. Nebi Nuh Türbesi Adana’nın Akkapı Mahallesi’nde, Saydam Caddesi’nin sonundadır. Mahalle içinde olan türbe bahçeli evlerle çevrilmiştir. Türbenin kendisi de büyük bahçe içindedir. Nebi Nuh Türbesi’nin avlusu son derece geniştir. Avlusunun içinde portakal, melengiç ağaçlan vardır. Türbe, bahçenin tam ortasındadır. Türbenin bir yanında dört tane mezar vardır. Bu mezarların değerli hocalara ait olduğu söylenmektedir. Türbenin diğer bir yanında yemek pişirmek için ocaklar, bir diğer yanında ise oturmak ya da gece uyumak için üstü örtülü bir bölüm ve yanında türbenin tencere, tabak, örtü gibi eşyalarının konulduğu küçük bir oda vardır. Ocak bölümünün yanı ise sayısız sandalye ile doludur. Bu sandalyeler mevlit okunurken kullanılmaktadır. Türbenin bulunduğu oda geniştir. Mezar odanın ortasındadır. Mezarın üstü mermerden yapılmıştır. Alt kısımlar da küçük bölmelere ayrılmıştır, Bunlar bahur ya damum yakmak için kullanılmaktadır. Mezarın üstünde sayısız yeşil örtü ve Türk Bayrağıyla Kur’an-ı Kerim vardır. Mezarın etrafı ziyaretçilerin oturması için minder ve yastıklarla çevrilidir. Duvarın birine ip gerilmiş üstünde 10 tane kadar Türk Bayrağı vardır. Nebi Nuh Türbesi’nin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Mahalle sakinleri türbenin en az 300 yıllık olduğunu söylemektedir. Türbenin her yıl yeni bir yerinin yapılmasıyla türbe bugünkü bakımlı halini almıştır. Türbenin yapımı ise adağı gerçekleşen ziyaretçiler tarafından yapılmaktadır. Türbe adını Nuh Peygamber’ den almaktadır. Mahalle sakinleri ne zaman yapıldığını bilmedikleri bu ziyaretin çok uzun yıllar önce birinin rüyasına girmiş olabileceğini, böylece burada Nebi Nuh için makam yapıldığına inanmaktadırlar. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Sultan Habib Nacar Türbesi
Adana – Yeşilyuva mah Doğumevi’nin batı duvarında Sultan Habib’in Nacar Ziyareti Adana’nın Yeşilyuva Mahallesi’nde Doğumevi ‘nin batı duvarındadır. Ziyaretin türbesi ya da belli bir mezarı yoktur. Ziyaretin mezarının, Doğumevi’nin batı duvarı ıle duvarın hemen yanındaki portakal ağacının altında olduğuna inanılmaktadır. Eskiden Sultan Habib’in Nacar’ın mezarı varmış. Mezarının etrafı da duvarla çevriliymiş. Doğumevinin yapımı sırasında mezar yıkılmış. Mezar yeri düzenlenirken portakal ağacının altında ziyaretin kemikleri çıkmış. Bu kemikler yine aynı ağacın altına gömülmüş. Doğumevi yapıldıktan sonra Sultan Habibin Macar’a ziyarete gelenler mezarın üstüne yapılan duvarın önünde dua edip adaklarını yerine getirmeye başlamışlar. Duvarın sokağa bakan yüzünde mum yakmak için 15 tane küçük bölme yapılmıştır. Ziyaretçiler adaklan olan mumlan bu bölmelerde yakmaktadır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Cafer El Tayyar Türbesi
Adana – Kayışlı Köyü ile Karayusuflu köyü arasında Cafer El-Tayyar, Adana’nın Kayışlı Köyü ile Karayusuflu Köyü arasındaki yol üzerindedir. Yolun sağ tarafında, set üzerinde, bahçe içindedir.Cafer El-Tayyar Türbesine ulaşım kolaydır. Adana’nın, Ali Münif Yegane Caddesinden kalkan Kayışlı Köyü dolmuşları ile ulaşım sağlandığı gibi özel arabalarla da gidilebilmektedir. Cafer El-Tayyar Türbesi’nin etrafı bahçelerle çevrilmiştir. Türbenin geniş bir avlusu vardır. Bu avlunun içinde namaz kılınacak odalar vardır. Bu odalardan başka yemek yapmak için ayrılmış ocak bölümleriyle, yemek yemek için ayrılmış yerler vardır. Yemek yapmak için ayrılmış ocaklı bölümde sayısız tabak, tencere, kaşık bulunmaktadır. Türbenin içinde Cafer El-Tayyar’ın sandukası vardır. Bu sandukanın etrafı oturup dua etmek için düzenlenmiş minderler, yastıklarla çevrilidir. Sandukanın üstü Türk Bayrağı ile yeşil örtülerle örtülüdür. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Adana Hz. Hızır Makamları
Adana – Mıdık Köyünde Hz, Hızır ‘ın Anadolu’daki makamlarından birisi de Mıdık Köyü’ndedir. Mıdık Köyü’ndeki, Hıdır Ziyareti , Hızır makamları içinde en büyük ve görkemlisidir. Çevre halkının ziyarete gösterdiği saygı, türbenin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Köyün neredeyse tam ortasında olan ziyaret, büyük bir avlunun içerisindedir. Ziyaretin etrafı beton duvarlarla çevrilmiştir ve girişinde büyük bir demir kapı vardır. Bu büyük kapı avluya açılmaktadır. Avlunun sağ tarafı,. gelen ziyaretçilerin yemek yemesi oturması için düzenlenmiştir. Yağmur ve güneşten korumak için de o kısmın üstü örtülmüştür. Sol tarafta ise yemek pişirmek isteyenler için oda bulunmaktadır. Ziyaretin kendisi ise giriş kapısının tam karşısında avlunun diğer ucundadır. Ayrı bir demir parmaklı kapısı vardır. Ziyaretin binası avlu ve diğer odalarla karşılaştırılınca küçüktür. Hz.Hıdır’ın sandukası odanın sağ tarafındadır. Sanduka yeşil örtü ve Türk Bayrağı ile örtülüdür. Üzerinde de sayfası açık Kur’an’lar vardır. Etrafında oturup ibadet etmek için minderler dayanmak için yastıklar vardır. Hz. Hıdır Ziyaret ‘ inde uyumak yasaktır. Bu yasağın yanında, bir kaç yasak daha vardır. Yasaklar kapının üstünde asılıdır. Bu asılı yazıda ziyareti avludan ayıran demir kapıdan sonra ayakkabı ile gezmek, yemek yemek, mum yakmak yasaktır, denmektedir. Ziyaretin içi ve dışı bu yasakların etkisiyle çok temizdir. Hz.Hıdır Türbes inin ilk yapılışı hakkında sözlü kaynaklarda bilgi bulunamamıştır. Köyün en yaşlı insanları bile türbenin orada hep olduğunu söylemektedirler. Türbe büyük bir bakım ve onarımdan 1982 yılında geçmiştir. Türbeyi Niyazi Baykam onartmıştır. Daha önceden türbe tahtadan, oldukça eskii ve bakımsızmış. 1982’deki onarımdan sonra türbe bugünkü halini almış. Bugün türbenin onarımı ve gereksinimi için gereken paralar türbenin içindeki yardım kutusundan, ziyareti bilen inanan kişilerden en çok da türbeyi yeniden yaptıran Niyazi Baykam’dan sağlanmaktadır. Adana – Karşıyaka mah 1 Hz.Hıdır Türbesi Adana’nın Karşıyaka Mahallesi’ndedir. Adana, Karataş yolundan Adana Devlet Hastanesi’ni geçince sağ taraftan girilen Seyhan Mahallesi yolunda 1057 Sokak’tadır. Adana – Karşıyaka mah 2 Hz.Hıdır (Hızır) ‘ın öümsüz olduğuna ve dolaştığına inanıldığı için nur indiği , dede görüldüğü söylenen yerlere yapılan türbelere Hz. Hıdır Türbesi denmiştir. Bu yüzden Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Hıdır’ın makamı vardır. Adana’da Hz.Hıdır ‘ın en az 5 tane makamı vardır. Karşıyaka’ da aynı sokakta 2 tane Hıdır türbesi vardır. Ziyaret, Adana’nın Seyhan Mahallesi 1057 Sokak’taki arkası portakal bahçesi olan evlerin birindedir. Hz. Hıdır Türbesi portakal bahçesinin köşesine yapılmış üstü çinkoyla kaplanmış baraka biçiminde bir türbedir. Türbenin ortasına konulmuş iki sanduka vardır. Bu sandukalardan birisi Hz, Hıdır ‘a, diğeri ise yanına gelebilecek arkadaş için yaptırılmıştır. Sandukaların etrafıysa gelen ziyaretçilerin oturması için minderlerle çevrilmiş durumdadır. Adana – Hadırlı Köyü Adana ili Seyhan İlçesi Hadırlı Köyünde köye çok yakın makamı vardır. Hz. Hıdır Kimdir: Hz. Hızır olarak da bilinen Hz. Hıdır, Musa peygamber döneminde yaşamış bir veli veya bir peygamber olarak bilinmektedir. Kuran’da ismi açıkça geçmeyen ama “kullarımızdan bir kul” olarak belirtilen kişin Hz. Hıdır olduğu söylenmektedir. Hz. Hıdır zamanında yaşadığı kurak yerin yemyeşil olması sebebi ile 6 Mayıs günü İlyas peygamber ile buluşmasının simgesi olan Hıdırellez Günü bahar bayramının başlangıcı olarak kutlanır. Darda olanların yardımına koşması ile bilinen Hz. Hıdır’ın Türkiye’de birçok makamı vardır. Hızır gibi yetişmek deyimi, bu inançtan gelir. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Hz. Hıdır ziyaretleri makamdır. Bu makamlar genellikle ya rüyasında veya geceleri mezarın olduğu yere veya herhangi bir yere nur indiğini görürler. Nur inen yere türbe inşası yapılır. Çevresindeki kişileri de bu inanca dahil ederler ve türbe yapılır. Rüyayı gören kişi rüyada gördüğü kişinin nurunun hangi veliye ait olduğunu göremezse, bu kişinin Hz. Hıdır olduğuna delalettir ve onun makamı yapılır. Ziyaretlerde yatan veya yattığı düşünülen kişiler canlıymış gibi kabul edilmektedir. Bu nedenle saygısızlık yapmamak amacıyla ziyarette sandukanın bulunduğu odada uyunmamaktadır. Uyuyan kişi yarı ölü olur yaptığını bilmez inancı, bilmeden bile olsa kişinin uyurken yapacağı saygısızlığı baştan önlemiş olmaktadır. Hz. Hıdır türbesinin yanında bulunan ağaçların, Kadir Gecelerinde sabaha kadar namaz kıldığına inanılır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Şeyh Derviş Türbesi
Adana – Karşıyaka Semtinde Kanara yakınında set üzerinde Derviş Hoca Ziyareti Adana’nın Karşıyaka Semtinde, Kanara yakınında set üzerindedir. Ziyaret, portakal bahçelerinin arasındadır. Ziyaretin geniş bir bahçesi vardır. Bu bahçenin içinde çok yaşlı ağaçlar vardır. Ziyaret bahçesinin bir tarafı yemek pişirmek için yapılmış ocaklara ayrılmıştır. Yemek yapmak için gerekli malzemelerin (tencere, tabak, kaşık, yağ, tuz, vb.) konduğu bir de oda vardır. Derviş Hoca ‘nın mezarının bulunduğu oda bahçenin ortasındadır. Odanın içinde, Derviş Hoca’nın sandukası vardır. Sandukanın üstü yeşil örtü ve Türk Bayrağıyla örtülüdür. Bunların üstünde de açık bırakılmış 4-5 Kur’an vardır. Sandukanın etrafı, yere serilmiş halının üstünde ziyaretçilerin oturmaları için hazırlanmış minderler ve yastıklarla çevrilmiştir. Derviş Hoca Ziyareti ‘nin içinde uyumak yasaktır. Ziyaretin duvarında Türk Bayrakları ve adak saçaklan asılıdır. Derviş Hoca hakkında yazılı kaynaklarda bilgi olmadığından ve sözlü kaynaklarda da bu konuyla ilgili bilgi bulunmadığından, ziyaretin isminin nereden geldiği bilinmemektedir. Muhtemelen Derviş , ziyarette yatan kişinin ismidir, mezarı da, türbe haline gelince Derviş Hoca olarak anılmıştır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Tosun Baba
Adana – Yüreğir – Paşa köyü ile çanakcı köyü arasında Tosun Dede Ziyareti, Paşa Köyü ile Çanakçı Köyü arasındadır. Günümüzde türbesine gidip dua edilir. Kaynak kişiler · Tosun Dede’nin Adana’da yaşamış yedi ulu kardeşten biri olduğunu söylüyorlar. Tosun Dede daha sağlığında kuraklık olduğunda köylülere “Toplanın, para toplayıp dana kesin . Allah’a dua edin” dermiş. Köylüler Tosun Dede’nin dediğini yapınca yağmur yağarmış. Öldüğünde türbesi yapılmış. Her kuraklık olduğunda Tosun Dede ‘ye gidip dua edilir. Tosun Dede’ye yalnızca yağmur dilemek için kurban adanır. Dua ederken duada Tosun Dede’nin adı geçer. Kaynak kişiler bir kez yağmur duasına katıldıklarında danayı kestikten sonra daha yemeklerini pişiremeden yağmur yağdığını söylüyorlar. Kaynak kişiler yine bir kuraklık yılında yağmur duası için para toplanıp tosun alındığını, daha yağmur duasına çıkmadan yağmur yağınca tosunu kesmediklerini ama sonra aylarca bir damla yağmur düşmediğini söylüyorlar … Kaynak ; Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde ‘’ Boğa Dede – Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü , Doç. Dr. Erman Artun Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Boğa Dede – Adana
Adana Organize Sanayi Bölgesi Sınırları içinde Boğa Dede Ziyareti, Adana’nın Ceyhan ilçesi Misis (Yakapınar) kasabasına bağlı Dedeler köyündedir. Boğa Dede’nin türbesi yoktur. Ziyaret yalnızca bir mezardan ibarettir. Ziyaretin yakınında çok yaşlı ağaçlar bulunmaktadır. Boğa Dede’nin gerçek adını bilen yoktur. Hangi tarihte yaşadığı hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Kaynak kişiler Boğa Dede’nin Misis’te çiftçilik yaptığını, tek boğayla tarlaya gidip bir çift boğanın süreceği yer kadar sürdüğünü anlatıyorlar. Boğa Dede, tek boğayla çift sürerken yabandan gelen bir geyik, boğanın yanındaki çiftin diğer koşumuna girip tarlayı sürmesine yardım edermiş. Köylüler bu olayın nasıl olduğuna akıl erdiremezler. Boğa Dede’yi takip etmeye karar verirler. Takibin sonucunda boğanın diğer koşumuna geyiğin gelip koşulduğuna şahit olurlar. Bu arada Boğa Dede köylülerin geyiği gördüğünü fark eder. Bunun üzerine hayvanları sürmekte kullandığı değneğini toprağa diker ve ortadan kaybolur. Bir daha da gören olmaz. Kaynak kişiler Boğa Dede’nin diktiği değneğin yeşerip ulu bir ağaç olduğunu, etrafında ağaçlık oluştuğunu anlatıyorlar. Mezarı belli değildir. Bugün çiftçilik yaptığı ve değneğini diktiği ağaçlık, mezar yeri kabul edilip yağmur yağdırma törenleri bu ağaçların altında yapılmaktadır. Boğa Dede ziyareti Adana Organize Sanayi Bölgesi sınırları içinde kalmıştır. Misis’te yılın kurak geçtiği zamanlarda yağmur duasına çıkmak için karar alındığında, törende kesilecek boğa ıçin köylü aralarında para toplar. Yağmur duasına çıkacak topluluk sabah toplanır. Herkes yanına kap kacak, çatal, kaşık, kazan ve bir miktar odun alır. Topluluk tamamlanınca başlarında imam, Boğa Dede ziyaretine giderler. Abdest alıp iki rekat namaz kılarlar. Namazdan sonra yağmur duası başlar. Topluluk, boğa ve önde imamla birlikte dua ederek tekbir getirir ve Boğa Dede’nin olduğu varsayılan mezarın etrafında yedi kez döner. Yedinci seferin sonunda boğa yatırılır. Kaynak kişiler boğanın üçüncü seferin sonunda kendiliğinden de yattığına şahit olduklarını söylediler. Tekbir getirilerek boğa kesilir, etin bir kısmıyla kazanda bulgur pilavı pişirilir, geri kalanı kebap yapılır yenir, köye getirilmez. 1994 yılında Yakapınar, Geçitli ve Acıdere köyleri mevsimin kurak geçmesi üzerine toplanarak yağmur duasına çıktılar. Boğa Dede’ye üç boğa kurban ettiler. Dua sonrası 20 gün süren yağış oldu. Halk yağmurları Boğa Dede’ye bağlıyor. Boğa Dede yağmur yağdırma törenine bütün köy halkının katılması beklenir, aksi halde yağmur yağmayacağına inanılır. Kaynak ; Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde ‘’ Boğa Dede – Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü , Doç. Dr. Erman Artun
Yedi kardeşler Türbesi
Adana – Seyhan Mıdık köyü Akkapı Mezarlığı yanında Yedi Kardeşler olarak bilinen ziyaret Adana ‘nın Mıdık Köyü yolu üzerinde, Akkapı Mezarlığı ‘nın yanındadır. Etrafı tüm bahçe olan ziyaretin büyük bir avlusu vardır. Bu avlunun girişinin soluna düşen tarafta 7 tane mezarın olduğu bir mezarlık vardır. Girişin karşısında ise tek odalı bir bina vardır. Bu binada Şeyh Yusuf El-Hakim, Şeyh Aburrahman El-Halabi, Şeyh Ul-Kalia El-Hakim’in mezarları vardır. Yedi Kardeşler’in mezarları, bahçede gömülüdür. Şeyh Yusuf El Hakim ile Şeyh Abdurrahman El-Halebi, Şeyh Ul-Kalia ElHakim’in mezarının bulunduğu türbe yeni yapılmış bir binadır. Bu türbeye, etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş sahanlıktan sonra girilmektedir. Kapının tam karşısında odanın ortasında birbirine birleşik iki mezar vardır. Üstleri yeşil örtü ve Türk bayrağı ile örtülmüş, üzerlerine sayfaları açık Kur’an’lar konulmuş, bu mezarların birinin taşında şeyh Yusuf El-Hakim(Hicri : 640) yazmakta, diğerinin taşında ise Şeyh Abdurrahman El-Halabi Şeyh Ul-Kalia El-Hakim yazmaktadır. Sandukaların etrafı minderler ve yastıklarla çevrilidir. Oturup dua ederken ya da uyumak için, bu minderler ve yastıklar kullanılmaktadır. Bir köşede de yorganlar yığıli bulunmaktadır. Ziyarette ziyaretçilerin bağışlarının toplandığı çelik bir kasa bulunmaktadır. Bu bağışlardan toplanan paralar ziyaretin giderleri için kullanılmaktadır. 1989’a kadar topraktan yapılmış eski bir bina olan türbe 1989’da bugünkü haline getirilmiştir. Türbeyi, çok hasta olan bir kadın yaptırmıştır. Kadının kanserden bütün vücudu çalışmaz hale gelmiş, doktorlar çok az bir ömrü kalmış olduğunu söylemişler. Bunun üzerine kadın ölmeden önce bir hayır yapmak istemiş. En uygun olarak da, bakımsız bir ziyareti yeniden yaptırmak olduğunu düşünmüş . Bu kararı gerçekleştirmek için çevresinde bildiği binası eski olan ziyaretleri tespit etmiş. Bu ziyaretlerin ismini ayrı ayrı kağıtlara yazıp katlamış , üç kez isim çekip hangi ziyaret üç kez üst üste çıkarsa onun türbesini yaptırmaya karar vermiş. Yaptığı üç çekilişte de Yedi Kardeşler Ziyareti’nin adı çıkmış , Böylece ziyareti yaptırmış Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Bilal Habeşi Türbesi
Adana- Kayışlı Köyü Bilal-ı Habeş’in Makamı Adana’nın Kayışlı Köyü’ndedir. Şehirden yarım saat uzaklıktaki köye şehirden kalkan dolmuşlarla ya da özel otolarla rahatça gidilebildiğinden Bilal-ı Habeş’e ulaşım kolaydır. Ağaçlık, yeşillik içinde olan köyde Bilal-ı Habeş Makamı ağaçlarla dolu ve bakımlıdır. Bilal-ı Habeş için yapılmış sandukanın bulunduğu oda çok geniştir. Bilal-ı Habeş’in taşında “Haze Merkad Mağmur Lehüş Şeyh Fel-Elbühül Rahmetullahi Aleyh” yazılıdır. Odada sandukaların karşısına gelen bölümde oturmak için minderler vardır. Bu ziyarette uyumak yasaktır. Odanın sağ tarafındaki camlı dolapta havlular vardır. Odanın dört bir yanında da ayetler ve Hz, Ali ‘nin Kılıcını temsil eden ucu çatal kılıçlar asılıdır. Mermer olan iki mezarın üzerinde Türk bayrağı örtülüdür. Ziyaretin bahçesinde çok uzun zaman önce gömüldükleri anlaşılan 5 mezar vardır, Ziyaretin tam karşısında da köyün mezarlığı ile ziyaretin bakıcısının evi vardır. Türbe İslamiyeti ilk kabul edenlerden, İslamın ilk müezzini olan Hazreti Bilal’den adını almıştır. Bilal-ı Habeş’in kesin olarak gömüldüğü yer belli olmayıp, Şam’da ya da Halep ‘te gömülü olduğu rivayet edilmektedir. Anadolu’da ve başka yerlerde Bilal-ı Habeş’in pek çok makamının olması da bu nedendendir. Adana’nın Kayışlı Köyündeki Bilal-ı Habeş’in makamı da bu sayısız makamlardan birisidir. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Ahmet Gazzi Efendi
Bursa – Yıldırım’daki Yıldırım Beyazıt Külliyesi içerisinde Ahmed Gazzî, Kudüs civarında bulunan Gazze’de 1054/1643 yılında dünyaya gelmiştir. Tam adı şöyledir: Ahmed el-Gazzî b. İsa b. Müferrec Pâk b. Abdullah Paşa b. Abdulhalık Paşa b. Abdullah b. Haşim el-Hüseynî. Gazzîzâde Abdüllatif (ö.1247/1831)’in ifadesiyle deniz, her türlü ağaç ve çiçeğiyle süslenmiş bir gelin misali4 olan bu beldede vezirlik yapan bir ailenin çocuğu olan Ahmed Gazzî, ilk tahsilinden sonra on iki yaşında iken babasından izin alıp Mısır’a; Kahire’ye hareket etmiştir. 1065/1655 yılında Ezher’de ilim tahsiline başlayan Gazzî yedi yıl boyunca tefsir, hadis ve diğer ilimlerde devrin tanınmış alimlerinden Ahmed Beşişî (ö.1096/1685)’den istifade etmiştir. Daha sonra Ezher’e hadis hocası olarak tayin olunan Ahmed Gazzî Mısır’da kaldığı uzun yıllar süresince, özellikle talebelik yıllarında, babasından defalarca Gazze’ye dönme teklifi almıştır. Gerek yazılan mektuplarda gerekse gönderilen elçilere verdiği cevaplarda, anne ve babasından özür dileyerek kendisine o konuda ısrar edilmemesini; ilim tahsili hususunda kararının kesin olduğunu bildirmiştir. Ahmed Gazzî, Mısır’daki yıllarında dedelerinin o beldede hac emiri olması dolayısıyla dört defa hacca gider. 1086/1675 yılında kutsal topraklarda veda tavafını yaparken değişik vesilelerle adını duyduğu Anadolu’ya gelmeye karar verir. Ezher’e dönünce hemen bir gün içinde oradaki öğrencilerini, mesai arkadaşlarını ve dostlarını bırakarak yola çıkar. İstanbul’a gelirken denizde hava şartları son derece kötü olduğu için geminin kamarasında Allah’a yönelerek dua ettiği esnada başında Halvetî tacı, önünde kuzu kürkü olan bir zat yanına gelerek: “Korkma Ey Ahmed, selâmettir. Kehf Sûresine devam et ve bizi Bursa’da bul” der. Gazzî, 1086/1675’de İstanbul’a gelerek bir müddet ikâmet etmiş ve Ayasofya Camii’nde hadis dersleri vermiştir. Bursa’ya 1087/1676 tarihinde gelen Ahmed Gazzî, Ulucami civarında bir hocanın evinde misafir olmuş; zamanla dervişlerle ve meslektaşlarıyla tanışmıştır. Hatta bir gün Üçkozlar Tekkesi’ne varıp Muhyiddin-i Bursevî (ö.1090/1679) ile sohbet etmiştir. Bursevî kendisine: —Ahmed Efendi sen iyi bir sütsün, eğer sana bir maya çalınsa güzel yoğurt olursun” deyince Gazzî: —Vakıa güzel buyurdunuz, benim de maksudumdur. Ama her mayayı sütüme katamam, zira şayet maya fasit olursa bizim süt elden gider” şeklinde cevap verince Bursevî “maksudum farazîdir” demekle yetinir. Ahmed Gazzî kendisine bir mürşid ararken şehrin çeşitli medreselerinde de hocalık yapmış, Mısrî’nin Bursa’ya geldiği 1103/1691 yılına kadar Ulucami, Molla Fenarî ve Orhan medreselerinde ders okutmuştur. On altı yıl boyunca kendisine mürşid arayan Gazzî, sıkıntılı günler geçirmesine rağmen aldığı ders ücretlerinin bir miktarını kendisine bırakıp geri kalanını talebeye verirdi. Bu yıllarda sufîlerle dostluk kuramadığı anlaşılmaktadır. Hatta bazı sufîlerin tavır ve davranışlarını kınamış ve dine uygun olmayan hususlarda kendilerine müdahale etmiştir. Diğer taraftan da gemide gördüğü zata kavuşmayı temenni edip dua ve niyazda bulunduğu bildirilmektedir. Gazzî’nin meşrebinde taassup galip olduğundan lehinde ve aleyhinde çok şeyler işittiği Niyazî-i Mısrî’ye de gıyabında sitem ediyordu. Hatta Mısrî’nin Bursa’ya geleceğini duyunca talebelerine konuyla ilgilenmemelerini tenbih etmişti. Ertesi gün her zamanki gibi sabah namazından sonra Cami-i Kebir’de dersine başladı. Dersini tamamlamak üzere iken Mısrî’yi karşılamaya gidenlerin zikir ve tevhit sadalarını işitince camiden dışarı çıktı ve kalabalığın arasında tahtırevana binmiş olarak bir kişinin geldiğini gördü. Mısrî, Gazzî’nin bulunduğu yere gelince kendisine selâm verdi. O da Mısrî’nin elini öptü ve Mısrî Dergâhı’na kadar birlikte gittiler. Kaynaklarda ittifakla belirtilen tarih 1103/1691’ dir. Ahmed Gazzî, Yâdigâr sahibinin ifadesiyle yağı, fitili hazırlanmış bir kandil gibi sadece bir kibrite ihtiyaç duyan bir hâlde olduğu için kırk günde seyr u sülûkunu tamamlayarak erbainin sonuna kadar rütbesini doldurup cem’u’l-cem makamına vasıl olmuştur. Zira daha önceden kendisi zühd ve takva sahibi bir insan idi. 1104/1692 Ramazan ayının 23. gününde erbainleri tamamlanınca Niyazî- i Mısrî, Gazzî’ye halifelik görevini öğle namazından sonra düzenle nen bir törenle cemaatın huzurunda teslim etti. Mısrî hilâfet görevini Gazzî’ye verdikten sonra oğlu Ali’yi (Çelebi Ali Efendi, ö.1125/1713) de terbiye etmek üzere Ahmed Gazzî’ye teslim etmiştir. Gazzî’nin Mısrî Dergâhı’ndaki şeyhliği 1105/1693 tarihine kadar devam etti. Çünkü o tarihte Limni’de vefat eden Mısrî’nin oğlu Çelebi Ali Efendi’nin etrafına biriken bazı insanlar onun ağzından saraya bir mektup yazmışlar ve oradan gelen cevap üzerine Gazzî, dergâhtan ayrılarak Şeker Hoca Mescidi’ne, post ve kitaplarıyla birlikte taşınmıştır. Şeker Hoca Mescidi’nde öteden beri sürdürdüğü tedris faaliyetlerine aralıksız devam ederken dostları daha uygun bir yer bulma gayreti içindeydiler. Onun gıyabında yer ararken Duhter –i Şeref Mescidi’ni tamir edip, avlusuna odalar ilâve ettiler ve Ahmed Gazzî’ye sundular. Duhter-i Şeref Mescidi’ndeki çalışmalarıyla şöhreti iyice arttı. Mescidin yakınında bir ev alarak, evlenip oraya yerleşti. 1108/1696 yılında eşinin teklifiyle aynı mahalleden dergâh inşa etmek üzere bir bahçe satın aldı ve bina inşasına başlamadan önce şükür ifadesi olarak otuz beş dervişiyle beraber hacca gitti. Hac dönüşü Bursa’ya gelir gelmez inşaata başlamaları için yakınlarına emir verince süratle dergâh inşa edildi. Dergâhın yapıldığı 1108/1696 yılından vefat ettiği 1150/1737 yılına kadar 42 yıl şeyhlik yapan Ahmed Gazzî ilk iki yılın dışındaki kırk yılı inziva ile geçirmiştir. İnziva yıllarında iki defa mahkemeye çağırıldığı bilinmektedir. Bunun dışında tüm zamanını dergâhta ders, zikir v.b. ile değerlendirmiştir. Ahmed Gazzî 6 Şevval 1150/ 6 Aralık 1737’de pazartesi gecesi vefat etmiş, cenaze namazı Ulucami’de kılınarak dergâhtaki odasına defnedilmiştir. 1979 yılına kadar kabri defnedildiği yerde kalmış o sene, hâlen Süleyman Çelebi İlk Okulu olarak kullanılan bina yapılırken, kabri Pınarbaşı Mezarlığı’na nakledilmiştir. Kabrin nakledildiği yeni yerini kesin olarak bilen kişiye rastlanılmamıştır. Dergâhın hatırasını sadece sokak levhasındaki “Ahmet Sokağı” ifadesinden yâd edebiliyoruz. Halifeleri ve Mürîdleri Ahmed Gazzî, hayatta iken ilmi, kemali ve nüfuzu ile gerek Bursa içinden gerekse Bursa dışından pek çok insanla görüşmüştür. Kendisi hakkında söylenen ifadeler şöyle: “Şeyhu’l-İslâm Kutb-ı Bursa, Sultanu’l-Meşayıh, Kutbu’l-aktab, gavsü’l- evliya, gavvasu’l-bahri’l-ezel, ebu’l-fedail, zeynü’l-milleti ve’d-din, şerefü’l-İslâmi ve’l-müslimîn…” Başka bir eserde ise Üftâdezade Mustafa, Ahmed Gazzî hakkında; “O kâmil bir velî, maneviyatı kuvvetli her yönüyle mamur, berzah hakkında şeref sahibi idi” demektedir. Eserlerde adı geçen halifeleri altı tane olup, bir halifesi -aynı zamandaoğlu Abdullatîf- kendinden önce vefat etmiştir. Diğerleri ise çeşitli hizmetler yapmıştır. İsimleri şöyledir: 1. Kütükçüzade Ahmed Efendi (ö.1191/1777): Vefat edince Pınarbaşı mezarlığına defnolunmuştur. 2. Kuşakcı Mehmed Dede (ö.1152/1759): Dergâhta kırk sene bevvab olarak görev yapmıştır. 3. Enarlı Dergâhı Şeyhi Sadreddin Efendi (ö.1195/1781): Enarlı Dergâhında kırk beş yıl şeyhlik yapmıştır. 4. Şeyh Abdullatîf Efendi (ö.1143/1730): Ahmed Gazzî’nin tek erkek evlâdıdır. Babasından önce kırk yaşında iken vefat etmiştir. 5. Şeyh Mustafa Nesib Efendi (ö.1202/1788): Ahmed Gazzî’nin oğlu olan Abdullatîf’in oğludur. Küçük yaşta babasını kaybedince dedesi Ahmed Gazzî’nin terbiyesi altında yetişmiş ve dergâhta dedesinden sonra şeyh olmuştur. 6. Nasuhîzade Halil Efendi: Kemter Ali Efendi’nin oğlu olup Nasuhîza de diye meşhurdur. Ahmed Gazzî’nin halifesi olan bu zat Bursa Nasuhî Zaviyesi’nde şeyhlik yapmıştır. Yukarıda saydığımız halifelerinin dışında, halifelik makamına ulaşamayan pek çok mürîdi vardır. Ahmed Gazzî’nin mürîdlerinin bir kısmı dergâhta görevlidir. Dergâhta görevli olmadığı için dışarıdan gelip giden mürîdlerin sayısı da bir hayli fazladır. Mürîdlerin dışında kendisiyle görüşmek için Bursa içinden Eşrefzade şeyh İzzeddin Efendi, Enarlı şeyhi Bedreddin Efendi gibi mutasavvıflar ile Tatar hanlarından Murad Giray Han -Bursa’da sürgünde iken- Gazzî dergâhına gelmişlerdir. Bursa dışından ise Kütahyalı Yahşizade Tekkesi Şeyhi Ahmed Efendi gibi sufîler ile İstanbul’dan vezirler, harem ağası Koca Beşir Ağa da Ahmed Gazzî’nin ziyaretine gelenlerdendir. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Kaygulu Halil Efendi
Kaygulu Halil Efendi , Orhan Bey’in emirlerinden ve Rumeli fâtihi Süleyman Paşa’nın muâvinlerinden Kaygulu Bey’in torunudur. Hâdiyü’l- Uşşâk isimli eserinde “Ceddim Kaygulu Bey vezir-i Sultan Orhan” mısrâıyla buna işâret etmektedir. Dedeleri Horasan’dan Konya’ya oradan da Bursa’ya gelmişlerdir. Babası Halvetiyye’nin Şâbâniye koluna müntesip Şeyh Ali Efendi’dir. Halil Efendi, 1173/1759 yılında Rebîu’l-evvel’in onikinci gecesi Atranos (Orhaneli)’da Elbise kazâsına bağlı Beg köyünde dünyaya gelmiştir. İki yaşında iken babasıyla birlikte Bursa’ya hicret etmiş ve Alaca-Hırka mahallesinde ikâmet eden Ali Efendi’ye mahallenin câmiinde imamlık görevi verilmiştir. Ali Efendi, 1179/1765 senesi Şaban’ın 12. günü vefât etmiş ve Zindankapısı Kabristanı’na defnedilmiştir. Halil Efendi bir süre Kur’ân-ı Kerîm kırâatıyla meşgûl olduktan sonra Ulucâmi yanındaki Musalla Medresesi’nde tahsiline devâm etmiştir. Kaynaklarda tahsilinin ne kadar sürdüğü konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Halil Efendi, sekiz yaşında iken çeşitli hastalıklar için muska yazıp, duâlar okuyarak hastaları şifâya kavuşturur ve etrafındakileri hayretler içinde bırakırdı. Oniki yaşına girdiğinde güzel sesiyle ezan okumaya bir yandan da hanımlara vâaz etmeye başlamıştı. On dört yaşında da kürsüye çıkıp, tefsir, hadis ve fıkıh anlatarak, sorulan soruları cevaplandırıyordu. Bir süre sonra Orhaneli’nin Armudcuk kazâsında irşâd faâliyetlerinde bulunan Şeyh Osman Efendi’nin halifelerinden Harmancık nahiyesine bağlı Sırıl köyünde ikâmet eden Kurtçu Pir Mehmed Efendi’ye intisâb etti. Hem ecdâdının vakıf ve hayrât işlerini denetlemek hem de şeyhi ile görüşmek ve sohbet etmek üzere zaman zaman bu köye giderdi. Yedi senelik bir hizmet ve seyr-i sülûk devresini tamamlayan Halil Efendi, yedi sene süren dervişlik hayatını şöyle tasvir eder: “Kâh firkat, kâh hasret, kâh zevk, kâh hizmet, kâh aşk, kâh şevk.” Pir Mehmet Efendi vefatından bir süre önce Halil Efendi’ye tâc ve hırkayı giydirerek halîfelik görevini vermiş, 1199/1785’de vefât etmesi üzerine Halil Efendi irşâd için Bursa’ya gelmiştir. Bursa’da bir yandan pamuklu şeyler dikerek geçimini sağlarken bir yandan da tarîkat faaliyetlerini sürdürmüştür. Dervişlerin sayısı her geçen gün arttığı için dostlarının da yardımıyla Deveciler Kabristanı civârında Hasanpaşa Mahallesi’nde bulunan evini zaviyeye dönüştürmüştür. Halil Efendi, Dîvân’ında silsilesini de şu şekilde vermiştir: • Sırıllı Kurdçu Mehmed Efendi • Kutub İbrâhim Efendi • Aziz Mahmud Hüdâyî • Üftâde • Hızır Dede • Hacı Bayrâm Velî • Hamidüddin Aksarâyî • … • Hasan Basrî • Hz.Ali • Hz. Peygamber M.Şemseddin Efendi’nin ifâdelerine göre Halil Efendi, fakirlere yardım eden, kimseye el açmayan, geceleri kabir ziyâretlerinde bulunan, rind, kalender-meşreb, hâl ve kemâl sâhibi bir kimseydi. Nefesi hastalara şifâ, zâviyesi de adeta bir şifâhane idi. Kaynaklardan ve eserlerinden anlaşıldığına göre Hasan ve Hüseyin adlarında iki oğlu, Fâtıma adında bir de kızı vardır. Dîvân’da “oğlum”, “kızım” diye bahsettiği ve ölümlerinden duyduğu hüznü dile getirdiği pek çok isim bulunmakta, fakat bunların öz çocukları olup olmadığı hususu tespit edilememektedir. Ramazan 1235 (21 Nisan 1820)’de22 vefât ederek dergâhına defnedilmiş, ancak 1960 yılında Belediyece türbesinin üzerinden yol geçirilmesi sebebiyle kabri Zindankapısı kabristanına nakledilmiştir. Eserleri 1- Divan 2- Hadiyul Uşşak 3- Divan-ı Salis 4- Mezburatul Hakayık 5- Velayetname Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Bursalı Mehmed Tahir Efendi
İstanbul – Aziz Mahmud Hüdai camii haziresinde 1861’de Bursa’da doğan Mehmed Tahir Bursa belediye katibi Rifat Bey’in oğludur. Tahsiline büyük babasının ailece yerleştiği Bursa’da başladı. Mülkiye Rüşdiyesi’ni bitirince 1875’te Bursa Askerî İdâdisi’ne verildi. Rüşdiyede okurken ayrıca Haraççıoğlu Medresesine devam ederek Niğdeli Hoca Ali Efendi’den hususî dersler aldı. Mehmed Tahir’in edebî ve tarihî kültür kazanmasında, tasavvuf, tarih ve edebiyatla uğraştığı gibi bir divançe teşkil edecek kadar da şiirleri bulunan babasının önemli tesiri olmuştur. Bursalı Tahir bu yıllarda tasavvufa merak sarmaya başlamış, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye gönül bağlamıştı. 1880 Eylülünde Harbiye’ye giren Mehmed Tahir, Harbiye yıllarında İbnü’l-Arabî ve tasavvuf sevgisi daha da artmış, Cuma tatillerinde İstanbul tekkelerini dolaşır ve kendisine bir mürşid ararken Tıbyânü vesâili’l-Hakâik müellifi Harîrîzâde’yi tanıyarak onun temsil ettiği Melâmiliği seçmişti. Ancak vefatı nedeniyle mürşidiyle münasebeti iki yıl sürdü. 1883 yılında Manastır Askerî Rüşdiyesi coğrafya hocalığına tayin edilen Mehmed Tahir, Melâmilik yolundaki faaliyet ve temasları ile çevreye kendisini tanıtmıştı. Harîrîzâde’nin vefatından sonra Manastır’a gelişinin ilk yıllarında mürşidinin şeyhi Muhammed Nûru’l-Arabî’yi Usturumca’da ziyaret ederek ona biat etti. İki yıl sonra ondan icazet aldı. Şeyhinin vefatı sırasında bölgede Melâmiliğin önde gelen bir siması idi. Manastır’da bulunduğu yıllarda geçmişteki mutasavvıflardan başlayıp şair ve âlimleri de içine alan biyografi ve bibliyografya çalışmalarına başlayan Bursalı Tahir, kendisini ileride meydana getireceği büyük eseri Osmanlı Müellifleri’ne götüren ilk adımını risâle ve kitapçıklarla bir bir ortaya koymaya başlamıştı. Risâle çapında kitapçıklar çıkarmasının yanı sıra araştırmalarını Sırât-ı Müstakim, Sebîlürreşâd, Cerîde-i Sûfiyye gibi çeşitli mecmualarda yayımlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Partisi’nden bir dönem Bursa milletvekilliği yapan Bursalı Tahir, hayatını Türklüğün ilim, fikir ve sanatta yetiştirdiklerini araştırıp tanıtmaya adamış ve bir devir kendisini “Türklerin en büyük kitâbiyât âlimi”, “Osmanlılar’ın yegâne kitâbiyât mütehassısı” diye yüceltmiştir. İlim dünyasına başta biyografi ve bibliyografya olmak üzere pek çok eser kazandırmış velûd bir yazardır. Bu sahada yazılan eserleri şunlardır: 1. Osmanlı Müellifleri I,II,III (İstanbul 1924) 2. Türklerin İlim ve Fünûna Hizmetleri (İstanbul 1314) 3. Terceme-i Hâl ve Fezâil-i Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (İstanbul 1316) 4. Hacı Bayrâm-ı Velî (İstanbul 1925) 5. Kibâr-ı Meşâyih ve Ulemâdan On İki Zâtın Terâcim-i Ahvâli (İstanbul 1316) 6. Meşâyih-i Osmâniyye’den Sekiz Zâtın Terâcim-i Ahvâli (İstanbul 1318) 7. Ulemâ-yı Osmâniyye’den Altı Zâtın Terceme-i Hâli (İstanbul 1321) 8. Müverrihîn-i Osmâniyye’den Âlî ve Kâtib Çelebî’nin Terceme-i Halleri (Selânik 1322) 9. Kâtib Çelebi (İstanbul 1331). 10. Aydın Vilâyetine Mensub Meşâyih, Ulemâ, Şuarâ, Müverrihîn ve Etibbânın Terâcim-i Ahvâli (İzmir 1324) 11. Delîlü’t-tefâsir. İlm-i Tefsîr ve Müfredât-ı Kur’ân’a Dâir Ma’lumât-ı İcmâliyye (İstanbul 1324) 12. Ahlâk Kitaplarımız (İstanbul 1325) 13. Müntehabât-ı Mesâri’ ve Ebyât (İstanbul 1328) 14. Nazar-ı İslam’da Fakr (İstanbul 1330) 15. Mevlânâ eş-Şeyh İsmail Hakkı el-Celvetî (Kuddise Sırruhû) Hazretlerinin Muhtasaran Terceme-i Halleriyle Matbû ve Gayr-i Matbû Âsârını Hâvî Risâledir (İstanbul 1329) 16. Siyâsete Müteallik Âsâr-ı İslâmiyye (İstanbul 1332) 17. Menâkıb-ı Harb (İstanbul 1333) 18. İdâre-i Osmâniyye Zamânında Yetişen Kırım Müellifleri (İstanbul 1335) Basılmamış Eserleri: 1. Menâkıb-ı Şeyh Hâce Muhammed Nûru’l-Arabî ve Beyân-ı Melâmet ve Ahvâl-i Melâmiyye (Konya Mevlânâ Müzesi, Sıdkı Hüseyin Dede Kitapları, nr. 1067) 2. Manastır’a Mensûb Meşâyih, Ulemâ ve Şuarânın Terâcim-i Ahvâli 3. Mecmûa-i Tâhir 4. Hasaneyn Hakkında Şeref-vârid Olan Ehâdîs-i Şerîfe ve Tercümeleri 5. Fezâil-i İmâm-ı Ali Hakkında Şeref-vârid Olan Ehâdîs-i Şerîfe ve Tercümeleri 6. İmâm Suyûtî’nin el-Ehâdisü’ş-Şerîfe fi’s-Saltanati’l-Münîfe risâlesinin tercümesi. 7. Mecmûa-i Durûb-i Emsâl-i Arabiyye ve Fârisiyy e Melâmilikte şeyhlik derecesine yükselen Mehmed Tahir, Melâmî çevrelerde manevi nüfuzunu hayatı boyunca korumuştur. Zeynep Kâmil Hastanesi’nde tedavi altında iken 28 Ekim 1925’te vefat etmiş ve ertesi gün ikindi namazından sonra Üsküdar’da Azîz Mahmud Hüdâyî Dergâhı haziresinde toprağa verilmiştir. İlim çevreleri tarafından terkedilip son zamanlarda kendi köşesinde unutulmuş bir adam gibi yaşayan ve birkaç ilan şeklindeki haber dışında günün gazetelerinde ölüm haberine yer bile verilmeyen Bursalı Tahir’in mezarı taşsız kalmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Abdullah Münzevi
Abdullah Münzevi, Karaman’ın Irhal köyünde doğmuştur. Asıl adı, Hacı Abdullah Nasuriddin Efendi’dir. Önce Kayseri’de Salih Efendi’den, sonra Ankara’da Salih Efendi’den medrese tahsilini tamamlamış, Bursa’ya gelmeden önce de kaynakların ismini vermediği bir şeyhten Nakşibendî hilâfeti almıştır. Bursa’ya geldiğinde Boyacılar Camii yakınında bir ev kiralayarak uzlete çekilmiş, kendisine bundan dolayı Münzevî denilmiştir. Belli bir geliri olmadığı ve hediye de kabul etmediği halde pek çok hayır ve hasenatta bulunmuş, Gökdere üzerindeki selden yıkılan Meydancık ve Soğucakpınar köprülerini yeniden yaptırmıştır. Sadrazam İzzet Mehmed Paşa 1209/1784 yılında Sarı Abdullah mahallesinde, Abdullah Efendi için bir tekke ve bir cami inşa etmiştir. Abdullah Efendi 1210/1785’te vefat etmiş ve tekkesi haziresine defnedilmiştir. Kaynaklarda bazı eserlerinin olduğu belirtilmekte ise de eser ismi verilmemektedir. Münzevi Dergahı Postnişinleri Abdullah Münzevî’den sonra postnişin olan Abdullah Efendi bu görevi on yıl sürdürmüş, 1220/1805’te vefat etmiş ve tekke haziresine defnedilmiştir. Abdullah Efendi’den sonra dergâha Göynük’te doğan Ahmed Efendi postnişin olmuştur. İlk tahsilini İzmir’de yaptıktan sonra Bursa’ya gelen Ahmed Efendi, Mehmed Emin Efendi halifesi, Şeyh Mahmud Efendi’nin vefatı üzerine Cizyedarzâde Dergâhı’nda on dört yıl vekaleten postnişin olmuştur. Vekâletten ayrıldıktan sonra geçimini temin için Kapalıçarşıda bezzazlık yapmış, Bursa Mahkemesince yapılan imtihanda başarılı olarak Münzevî Dergâhına tayin edilmiş, 1225/1810 tarihinde vefat etmiş ve dergâh haziresine defnedilmiştir. Dergâhın idaresi iki oğluna kalmış, fakat onlar tekkeyi ilmine saygı duydukları Borlu Hafız Emin Efendi’ye bırakmışlardır. İlim tahsili için Bursa’ya gelen Emin Efendi, geçimini temin için bir süre Kapalıçarşıda macun satmış, bu kendisine Macunî denilmesine de sebep olmuştur. Eminiyye Dergâhı Şeyhi Emin Efendi’ye intisab edip hilâfet almış ve tekkeye postnişin olmuş ve bani-i sani sayılacak kadar çok hizmette bulunmuştur. 1239/1823’te vefat eden Emin Efendi, dergâh haziresine defnedilmiştir. Dördüncü postnişin olan Mehmed Sadık Efendi, Bursa’nın en güzel Kur’an-ı Kerim okuyanları arasında yer almış, isteyenlere Kıraat dersi vermiş, 1261/1845’te vefat edip dergâh haziresine defnedilmiştir. Yerine damadı Ahmed Ferid Efendi geçmiştir. Hac için gittiği Hicaz’da Şeyh Mehmed Can Efendi’den icazet alan Ahmed Ferid Efendi, tekkede yıl görev yaptıktan sonra 1284/1867’de vefat edip dergâh haziresine defnedilmiştir. Son postnişin Mehmed Vahyi Efendi Bursa’da doğmuş, ilk tahsilini Konyalı Hasan Efendi ve Dağıstanlı Hacı Tahir Efendi’den yapmış, babasının vefatından sonra, dergâha postnişin olmuştur. Mustafa Vahyi Efendi, postnişin olduğu sırada tekkenin yarısından fazlası yeni açılacak olan yol için yıkılmış, geri kalanı da yanmış olduğu için bir müddet mahkemelerde azalık sonra da, Evkaf-ı Nukud-ı Mevkufe ve Maarif Meclislerinde reislik yapmıştır. 1316/1898 yılında Emirsultan şeyhi Mehmed Emin Efendi’nin vefatıyla boşalan Meclis-i Meşayıh reisliğine tayin edilmiştir. Bursa’nın son Meclis-i Meşayıh reisi olan Şeyh, 1334/1916 yılında vefat etmiş, Emirsultan Camii’nin sol tarafında halife kabirlerinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Münzevî Dergâhı ise tekkelerin kapatılıp, tarikatların yasaklandığı tarihte genişletilecek olan yol için tamamen yıkılmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Ahmed Hüsameddin Rükkali
Ahmed Hüsameddin Efendi, 1264/ 1848’de Dağıstan’ın Rükkâl köyünde doğmuştur. Babası, Nakşibendî-Müceddidî Şeyhlerinden Seyyid Mehmed Said er-Rükkâli’dir. Babasından ve Medine’de Şeyh Halil Hamdi eş-Şirvânî’den hilâfet almış, Seferihisar’da bir tekke ve bir medrese kurup bir müddet ikamet ettikten sonra Bursa’ya gelmiştir. Maksem civarında Kalenderî Mescidi’nin bulunduğu sokakta bir tekke inşa etmiş, zamanla Balıkesir ve Bandırma civarına halifeler de göndermiştir. II. Abdülhamid tarafından Trablusgarb’a sürülmüş, bu arada tekke medreseye dönüştürülmüş ve Hamidiye Medresesi adını almıştır. Sürgün dönüşü, 1343/1925’te İstanbul’da vefat etmiştir. Nakşî olan şeyh, pek çok eser kaleme almış, fakat bu eserlerin büyük bir bölümü yanmıştır. Tekkede meşihat önce Buhara Dergâhı postnişini Hafız Emin Efendi tarafından, Emin Efendi’nin, babasının yerine Buhara Dergâhı’na aslen tayininden sonra da biraderi Yusuf Efendi tarafından idare edilmiştir. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Mehmet Emin Kerküki
Bursa – Veled-i Habib camii bitişiğinde Mehmed Emin Efendi, 1140/1727 yılında Kerkük’te doğmuştur. Medrese ilimlerini tahsil etmiş, babasının vefatından sonra Urfa’ya amcasının yanına gelmiştir. Urfa’da divan katipliğine tayin olunmuş, aynı zamanda Hemevîzade Şeyh Abdünnebi Efendi’ye intisab etmiş ve icazet almıştır. Şeyh Efendi kendisine İstanbul’a gitmesini tavsiye etmiş, Mehmed Emin Efendi de bir yıl Halep’te kaldıktan sonra, önce Diyarbakır’a sonra da İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Ragıp Paşa yanında katiplik yaparken, Neccarzade Hacı Rıza Efendi’nin halifesi, Kalekapısı Mevlevîhanesi postnişini Tazıcıbaşızade Mehmed Âgâh Efendiye intisab etmiş, hilâfet aldıktan sonra şeyhin torunuyla evlenmiş ve Kalekapısı civarında bir evde mürîdleriyle ilgilenmiştir. Mehmed Emin Efendi, 1193/1779’da Bursa’ya gelmiş, Hisar’da Şehadet Camii yakınında, Sarızade konağını satın almış ve bir müddet mürîdlerine burada sohbette bulunmuştur. Bir kaç yıl sonra İstanbul’a dönmüş fakat zaman zaman Bursa’ya gelmiş, 1216/1801 yılında dördüncü defa Bursa’ya gelişinde de Veled-i Habib Mescidine minber yaptırarak cami hâline getirmiş, bir kütüphane kurmuş, hemen yanındaki Hacı Abdullah Ağa konağını satın almış, bazı ilaveler de yaparak Nakşibendî dergâhı haline getirmiştir. 1219/1804 yılında İstanbul’a dönmüş, Ayazağa Sarayına yerleşmiş, burada günden güne şöhreti artmış fakat, 1222/1807’de Sultan Selim tahttan indirilince, siyasi karışıklıkların da tesiriyle yine Bursa’ya dönmüştür. 1228/1813 yılında vefat etmiş ve tekke civarında yaptırılan türbeye defnedilmiştir. Tekke, ibadethane ve kütüphanesiyle birlikte Sultan Abdülmecid tarafından 1848 yılında tamir ettirilmiştir. Bursa Dergâhları’nda Mehmed Emin Efendi’nin Mergubü’s-Sâlikîn isimli bir eserinin olduğundan bahsedilmekte ise de bu eser, halifelerinden Abdüllatif Efendi tarafından kaleme alınan sohbetler olmalıdır. Halifeleri Mehmed Emin Efendi, eser yazmak yerine insan yetiştirmeyi tercih eden mutasavvıflardandır. Halifelerinden tespit edilenler şöyle sıralanabilir: 1. Ahmed Gazzî Dergâhı Şeyhi Abdüllatif Efendi: Ahmed Gazzî Dergâhı’nın üçüncü postnişini olan Abdüllatif Efendi ilk tahsilini, devrin meşhur alimlerinden Ebubekir Efendi, Ali Behcet Efendi ve Ali Sadık Baba’dan tamamladıktan sonra, tekkenin ikinci postnişini ve dedesi Mustafa Nesib Efendi’den Celvetî ve Emin Efendi’den Nakşî icazeti almış, tekkede Hatm-i Hacegân da icra etmiştir. Şeyh, Bursa’nın en çok eser veren mutasavvıflarındandır 2. Eşrefzade Dergâhı Şeyhi Necmeddin Efendi: Tekkenin on ikinci postnişini olan Necmeddin Efendi, kardeşi Safiyyüddin Efendi’nin vefatından sonra müstakil olarak şeyhliğe devam etmiş, 15 yıl şeyhlik yaptıktan sonra 1218/1803 yılında vefat etmiştir. Emin Efendi’den hilâfet almasına rağmen tekkede Eşrefî ayini yaptırmaya devam etmiştir. 3. Emirsultan Dergâhı Şeyhi Hacı Ahmed Efendi: Yağcızade Hacı Ahmed Efendi olarak bilinmektedir. Tekkenin yirminci postnişinidir, 1261/ 1845’de vefat etmiş tekke haziresine defnedilmiştir. Hacı Ahmed Efendi’den sonra Emirsultan Dergâhı Nakşî dergâhı hâline gelmiştir. 4. Münzevî Dergâhı Şeyhi Mehmed Emin Efendi: Dergâhın dördüncü postnişinidir. Üçüncü postnişin Ahmed Efendi de Emin Efendi’nin halifelerindendir. 5. Üsküdar Selimiye Dergâhı Şeyhi Ali Behcet Efendi 6. Mesnevîhan Hoca Hüsam Efendi: İstanbullu olup 1280/1863’te vefat etmiştir. Mesnevî’nin başından bazı beyitleri, Buharî’nin baştan on beş cüzünü ve Tirmizi’nin Şemail-i Şerif’ini şerh etmiştir. Bu isimlerden başka, Bakırcılar Kethüdası Nüzhet Osman Efendi, Kaltakcızade Halil Efendi, Neşet Efendi, Mustafa Vahyi Efendi, Bekir Efendi, Hasan Efendi ve Keşfî Efendi de Mehmed Emin Efendi’den hilâfet alanlar Arasındadır. Eminiyye Dergâhın Postnişinleri Eminiyye Dergâhı’na Emin Efendi’den sonra oğlu Ubeydullah Efendi postnişin olmuşsa da aynı yıl İstanbul’da vefat etmiştir. Daha sonra Dergâh’a Keşfî Efendi postnişin olmuştur. Kırımlı olan Keşfî Efendi, memleketinde ilk tahsilini yaptıktan sonra İstanbul’a gelmiş, tasavvufa meylederek, Mehmed Emin Efendi’ye intisab etmiş, 25 yıl hizmetinde bulunmuş, icazet almış ve Dergâh’ta 8 sene vekâleten şeyhlik yapmıştır. 1223/1818’de vefat edip tekke haziresine defnedilmiştir. Pek çok kitabını Ulucami Kütüphanesine vakfetmiştir. Dördüncü postnişin Mehmed Emin Efendi’den sonra Ahmed Bahaeddin Efendi babasının yerine postnişin olmuş, 1293/1876 yılında toplanan Meclis-i Mebusan’da Reis Vekilliğine seçilmiş ve 1313/1876’da vefat etmiştir. Dergâh’ta 1334/1915’te vefat eden Mehmed Agah Efendi’den sonra, son postnişin Reşad Efendizade Rauf Bey olmuştur. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Bursa Mevlevihanesi Şeyhleri
1. Cünuni Ahmed Dede 2. Zihnî Salih Dede: Ahmed Dede’den sonra postnişin olan ve bu görevi 43 sene müdetle sürdüren Zihnî Salih Dede, mürşidinin yeğenidir. Sakıb Dede’nin ifadesine bakılırsa Cünûnî, daha sağlığında görevi Salih Dede’ye devretmişti: “…nazarkerde ve veliahtları olan Salih Dede hazretlerini hidmet-i mesnevîhanî ve nezaret-i ihvan ve hullanide niyabetle mümtaz buyurup kendileri kûşe-nişin ferağ-ı bâl ve muğtanim-i safa-yı hal…” olmuşlardı Şu mısralar onundur: Beyza-yı tuğra-yı devletdür külâh-ı Mevlevî Tûde-i şehrah-ı izzetdür külâh-ı Mevlevî Şevk ile gerdandur bezm-i talebte muttasıl Sagar-ı sahba-yı vahdetdür külâh-ı Mevlevî Lâbüd eyler mâlik-i dihim-i Mısr-ı itibar Kelle-i kandı hidayetdür külâh-ı Mevlevî Şem’-i dil nurun riyah-ı münkirandan hıfz içün Zihniya, fanus-ı hikmetdür külâh-ı Mevlevî Salih Dede’nin vefatına düşürülen tarih ise şöyledir: Şeyh-i vâsıl ki dem-i nezi’de ruh-ı pâki Duydı Gülzâr-ı hüviyyetten iren rayihayı Bâl açub âlem-i lâhuta ki itdi pervaz Kendiye hem-rah edindi amel-i salihayı Fukarası didiler rihlet-i tarihin o dem Ruh-ı Salih Dede’ye okuyalım fatihayı (1073) Salih Dede’nin, yarım asra yaklaşan şeyhliği esnasında yüzlerce insana faydalı olduğunu düşünmek zor değildir. Ancak Dede’nin yetiştirdiği insanlardan ikisini özellikle belirtmek gerekir. Bunlardan biri Galata Mevlevîhanesi şeyhi olarak tanınan Gavsi Ahmed Dede’dir (ö. 1109/1697). Salih Dede’nin yetiştirdiği ikinci mühim şahıs Naci Ahmed Dede’dir (ö. 1120/1708). Beşiktaş, Galata ve Yenikapı Mevlevîhanelerinde şeyhlik yapmış olan Naci Dede’nin Divan’ı vardır 3. Mehmed Dede Salih Dede’nin oğludur. Küçük yaşta iken babası vefat ettiği için tasavvufî terbiyesinde Niyazî-i Mısrî’den istifade etmiştir. Hayatı ve eserleri biraz sonra kendisinden bahsedeceğimiz Şeyhî Mehmed Dede ile birbirine karıştırılır. En meşhur mürîdlerinden biri Pendarî Ahmed Dede’dir (ö. 1120/1708). Salih Dede’nin mürîdi Naci Ahmed Dede, Yenikapı Mevlevîhanesi’ndeki postnişinliğini -ihtiyarladığını sebep göstererek Kari-i Mesnevî Bolvadinli Pendarî Dede’ye bırakmıştı 4. Salih Dede Mehmed Dede’nin oğludur. Asıl adı Salih olan Zihni Salih Dede, divanı olan Mevlevî şeyhlerindendir. 1718 tarihinde “keşmekeş- i alâyık-ı dünyadan el çekip kurb-ı hamûşana vasıl olmuştur.” Güldeste sahibinin, postnişin oluşuna düşürdüğü tarih şöyledir: Didi tebriğine geldikte Beliğ tarihin Oldı sadru’l-fukara Salih Efendi’ye seza Derviş Sahib, en meşhur mürîdidir. Derviş Sahib, Bursalı Mehmed Ağa’nın oğludur ve esas adı İsmail’dir. 5. Şeyhî Mehmed Dede Sahib Salih Dede’nin kardeşidir. Ağabeyinin vefatından sonra şeyh olmuştur. Esas ismi Mehmed olup Şeyhî, şiirde kullandığı mahlasıdır. Eserleri vardır. 6. Mehmed Sadık Dede Salih Dede’nin oğludur. Abdussamed-zâde Seyyid Mehmed’in vefatına düşürdüğü tarih şöyledir: Yâ ilâhî Şeyh Mehmed Sadık’ın Cennet-i adn ola kabr-i enveri Çok zaman ihlâsla olmuş idi Salikân-ı Mevlevînin rehberi Âkıbet câm-ı mematı nûş idüb Hakk’a teslim eyledi can u seri Oldı tarihi bu nazm-ı âbdar Nûş ide me’vada âb-ı kevseri 7. Ataullah Dede Mehmed Sadık Dede’nin oğlu olan Ataullah Dede, 1182/ 1768 tarihinde Mevlevîhanenin şeyhi olmuştur. Miraciyye okunması geleneğini 1208/1793 tarihinde Bursa Mevlevîhanesi’nde başlatan Dede, 1214/ 1799 tarihinde vefat etmiştir. Muhtemelen bu Miraciyye, bugün hâlâ miraç geceleri Bursa’da okunan Nayî Osman Dede’nin (ö. 1142/ 1729) Evvel Allah adını yâd eyleriz Dil dil olmuş kalbi dil-şâd eyleriz diye başlayan miraciyyesidir Dede’nin döneminde dergâh büyük bir onarım geçirmiştir. Bu onarımda Sadrazam Derviş Paşa’nın ve Cizyedarzâde Hüseyin Ağa’nın büyük gayretleri vardır. Bu onarım için uzun bir şiir yazan Abdüssametzade’nin son beyti şöyledir: Zahidâ, inkârı ko zira ki bu dergâh içre Okunur şam u seher Mesnevî-i Mevlânâ Gülzâr-ı Sülehâ yazılırken Dede postnişindi. 8. Ahmed Dede Ataullah Dede’den sonra dergâhın şeyhliğini üstlenen Ahmed Dede 1218/1803 yılında vefat etmiştir. 9. Salih Dede Ataullah Dede’nin oğludur. Babalarının vefatından sonra ağabeyi Ahmed Dede ile beraber şeyh olmuş, onun vefatından sonra Salih Dede’nin şeyhliği müstakil olarak devam etmiştir. Merkez dergâh postnişini Hemdem Çelebi 1282 Rus harbine katılmak üzere İstanbul’a dokuz derviş göndermiş, Salih Dede’yi de kendisine vekil tayin etmişti. 10. Mehmed Dede: Salih Dede’den sonra Mehmed Dede posta geçmiştir. Vezirlik rütbesi alınarak önce Kütahya’ya, daha sonra Bursa’ya sürülen Abdurrahman Nafiz Paşa (ö. 1269/1852) şeyhin dostlarındandır. Paşa vaktinin çoğunu Mevlevîhanede geçirir hatta meydanı süpürürmüş. Bir ara Şeyh Mehmed Dede kendisine, eski itibar ve rütbesine kavuşacağını söylemişti. Bu durum gerçekleşince Paşa, dergâha maddî kaynaklar bulmayı hiç de geciktirmemişdi. 11. Nizameddin Dede: Babasından sonra postnişin olan Nizamuddin Dede’nin bu görevi 21 sene sürmüştür. 12. Mehmed Şemseddin Dede: Bursa Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Mehmed Şemsuddin Dede 1270/1854 yılında Bursa’da doğdu. Mehmet Şemseddin Efendi Babası Nizamuddin Dede, annesi ise Emirsultan’ın torunlarından Ümmügülsüm’dür. Babası vefat ettiğinde yaşı çok küçük olduğundan şeyhlik görevini uzun yıllar dergâhın ahcıbaşısı Sabri Dede vekâleten yürütmüştür. 1888 yılında Abdülvahid Çelebi’den meşihatnâme alan Dede 18 yaşında iken postnişin olmuştur. Arapça-Farça bilgisinin yanında tıb ve edebiyata da meraklı olan Dede, tekkelerin kapanmasına kadar bu görevi sürdürmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nda ilân edilen cihad-ı ekbere katılmak üzere yetmiş mürîdiyle beraber Konya’ya gitmiş, ancak şeyhlerin en kıdemlisi ve yaşlısı olması sebebiyle Veled Çelebi tarafından Çelebi Vekili olması uygun görüldüğünden tekrar Bursa’ya dönmüştür. 1925’ten sonra semahanenin mescid haline getirilmesiyle bir müddet burada imam-hatiplik yapan Dede, 20 Ağustos 1930 tarihinde vefat etmiş ve Pınarbaşı mezarlığına defnedilmiştir. Meslekdaşı Yâdigâr-ı Şemsî sahibi vefatına şu tarihi düşürmüştür. Söyledim cevher gibi Şemsi-i Mısrî tarihin Erdi şeyhu’l-Mevlevî Şemsî de Mevlâsına. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Emir Sultan Dergahı Postnişinleri
Necmüddîn Kübrâ’ya (ö. 618/1221) nispet edilen Kübreviyye tarikatının Anadolu özellikle de Bursa’da bilinen ilk temsilcisi Buharalı Emîr Sultan’dır (ö. 833/1429). Dergâhını Bursa’da kuran Emîr Sultan, yetiştirip icâzet verdiği halîfelerini Osmanlı topraklarının birçok yerine göndermiş; sağlığında mürîdleri Balıkesir, Edincik, Gelibolu, Edremit ve Tuzla’nın yanı sıra Aydın ve Saruhan sancakları ile Karaman’da faaliyet göstermeye başlamışlardı. Bursa’da ise Emîr Sultan dervişlerinin iki yerde tarikat hizmetlerini yürüttükleri görülmektedir. İlki bizzat Emîr Sultan tarafından kurulan merkez dergâh, ikincisi ise beşinci postnişîn Abdurrahman Efendi’nin (ö. 930/1524) Kurtbasan mahallesine yakın Fıstıklı adı verilenyerde kurduğu zâviyedir. Ancak ilk dönemlerdeki yoğun faaliyete rağmen tarîkat uzun süre devam etmemiş, XVII. yüzyılın son çeyreğinde Celvetî şeyhi Selâmi Ali Efendi (ö. 1104/1692) ve İshâk Efendi (ö. 1150/1737) ile meşîhat makâmı Celvetîler’e bırakılmıştır. Bunun nedeni, dergâhın on dördüncü şeyhi Mehmed Sâlih Efendi’nin (ö. 1134/1721) postnişîn olmasına rağmen kendi ailesi de dâhil olmak üzere dervişleri rahatsız edecek şekilde makâmına uygun olmayan bir hayat sürmesidir. Yaklaşık bir yüzyıl Celvetî şeyhleri tarafından idare edilen dergâh, Tayyib Efendi’nin (ö. 1262/1846) genç yaşta şehid edilmesi üzerine yerine geçecek oğlu bulunmadığından meşîhat, akrabasından Yağcızâde Ahmed Efendi’ye tevdi edilmiştir. Nakşibendiyye tarîkatına mensup olan Ahmed Efendi’den sonra şeyhlik makâmı tekkelerin kapatıldığı tarihe kadar Nakşî meşâyıhının elinde kalmıştır. Dergâhın kurucusu Emîr Sultan’dan sonra tekkede postnişin olan dervişlerin isimleri şöyle sıralanabilir: Ya Hazreti Hasan Hoca 1-Hasan Efendi (ö. 845/1441) Emîr Sultan’ın vefâtından sonra makâmına geçen Hasan Efendi, Rumeli bölgesinde Yenişehir’e yakın Hacı Koçbasanlar adlı köyde doğmuştur. Memleketinde zahirî ilimleri tedris ettikten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Bursa’ya gelerek Emîr Sultan’a intisâb etmiştir. Uzun süren mücâhede ve riyâzet hayatından sonra tasavvufî terbiyesini tamamlamış ve şeyhi tarafından Balıkesir’e irşâd için gönderilmiştir. Vefâtına yakın Emîr Sultan’ın “Bizden sonra feyz bekleyenler Hasan’a varsınlar” sözü üzerine makamına tayin edilmişse de bazı ihvânın tereddüt etmesi üzerine Abdâl Mehmed Hazretlerine müracaat edilerek mesele çözüme kavuşturulmuştur. Yaklaşık on iki sene tekkede mürîdlerin terbiyesiyle meşgul olan Hasan Efendi hac niyetiyle yola çıkmış ve dönüş yolunda velîlerin kabirlerini ziyaret amacıyla uğradığı Kudüs’te 845/1441 tarihinde vefat etmiştir. Ya Hazreti Bedreddin halife 2- Mahmud Bedreddîn Efendi (ö. 864/1460) Hasan Efendi’nin vasiyetiyle ikinci halîfe olarak posta oturan Mahmud Bedreddîn Efendi, seyr u sülûkunu Emîr Sultan’ın yanında tamamlamış ve şeyhi tarafından irşâd amacıyla Balıkesir’in İvrindi kasabasına gönderilmiştir. Hâce Hasan Efendi’nin vefatı üzerine Bursa’ya dönen Mahmud Efendi, tarîkat faaliyetlerine devam ederken İvrindi kasabasındaki dergâhın vakfına ait gelirleri toplamak için Balıkesir’e gitmiş, dönüşte Uluabat Gölü civarında Pazartepe adlı yerde öğle namazını edası sırasında hırsızlar tarafından Şaban 864/Mayıs 1460 tarihinde şehîd edilmiştir. Naşı Bursa’ya getirilerek Emîr Sultan Câmi’nin batı tarafına defnolunmuştur. Son derece âbid ve zâhid olduğu rivâyet edilen Bedreddîn Efendi’nin bu yönü Ravza-i Evliyâ’da şöyle anlatılmaktadır: “Her gece akşam ile yatsı arasında on iki rekat nâfile ve dört rekat tesbih namazı kılmak vazîfesi idi ve terkini câiz görmezlerdi. Hatta bir gün bir yere giderken şiddetli yağmur yağmış, akşam olduğunda şeyh hemen atından inmiş, yerler çamur olduğundan namazını edâ etme imkanı bulamayınca bir miktar çalı-çırpı toplarayarak üzerine seccadesini sermiş; akşam namazının ardından on iki rekat nâfile ve dört rekat tesbih namazı ile yatsı namazını da kılmış ve atlarına binerek tekrar yola çıkmış. Ya Hazreti Lütfullah Karamani 3- Şeyh Lütfullah Karamânî (ö. 891/1486) Bursa’ya yolculuklarında Karaman’a uğrayan ve burada Abdullah Fakîh adında bir zâta misafir olan Emîr Sultan Hazretlerinin “Senin yakında bir oğlun olacak adını Lütfullah koy, o bizim evlâdımızdır” sözleriyle doğumunu müjdelediği Lütfullah Efendi, memleketindeki ilk eğitiminin ardından bilgisini arttırmak için Gelibolu’ya gitti. Gelibolu’daki ilim tahsili esnasında aynı tarihlerde bölgede irşâd faaliyetlerinde bulunan Mahmud Bedreddîn Efendi’yle tanışmış ve kendisine intisap etmiştir. Mürşidi tarafından dergâha odun toplamak, imâmet görevini yerine getirmek ve şeyhin çocuklarını okutmakla görevlendirilen Lütfullah Efendi, kısa sürede sülûkunu tamamlayarak icâzet almıştır. Şeyhinin vefatından sonra vasiyeti üzere tekkede postnişîn olmuş ve otuz bir sene irşâd hizmetinde bulunmuştur. Emîr Sultan Dergâhı dervişleri önceleri keçeden yapılmış tâc giyerken onun içtihâdıyla çukadan yapılmış tâc giymeye başlamışlardır. Kaynaklarda birçok kerâmetinden bahsedilen Lütfullah Efendi 28 Muharrem 891 / 3 Şubat 1486 tarihinde vefat etmiş ve türberin yakınına defnolunmuştur. Emîr Sultan hakkında birçok ilahî ve kasîdeleri olduğu kaydedilen şeyhin ayrıca Cenâhu’s-Sâlikîn adlı bir risâlesi de bulunmaktadır. 4- Davud Efendi (ö. 900/1495) Lütfullah Efendi’nin vefatından sonra yerine geçen Davud Efendi aynı zamanda şeyhinin damadıdır. Kaynaklarda belirtildiğine göre Çelebi Ya Hazret-i Davud Halife Sultan Medresesi’nde öğrenci iken Lütfullah Efendi’ye intisap eden Davud Efendi, seyr u sülûkunda istediği neticeyi elde edemeyince şeyhine “Efendim, meşâyih-i kirâm sâliki bir nazarla vâsıl-ı merâm ederlermiş, biz niçin olamıyoruz?” diye sormuş, şeyhi de “Davud! Azgın nefsin yularını şeyhe teslim etmedikçe mümkün değildir” şeklinde cevap vermiş. Bunun üzerine kemâl-i teslimiyetle şeyhine bağlanan Davud Efendi kısa zamanda sülûkunu tamamlamıştır. Altı sene postnişîn olarak tekkede mürîdlerin terbiyesiyle meşgul olan Davud Efendi, 15 Receb 900 / 11 Nisan 1495 tarihinde vefat etmiş ve diğer şeyhlerin yanına defnolunmuştur. Oğlu Memi Çelebi’nin Edremit’te irşâd faaliyetinde bulunduğu kaydedilmektedir. 5. Abdurrahman Efendi (ö. 930/1524) Lütfullah Efendi’nin oğlu olup tasavvufî eğitimini Davud Efendi’nin yanında tamamlamış ve şeyhinin Ya Hazret-i Abdurrahman Halife vefatından sonra posta oturmuştur. Tekkenin meşîhatini yürüttüğü sırada dergâha yakın Fıstıklı isimli mahallede aldığı bahçeye bir mescid ve yanına hücreler yaptırarak oraya yerleşmiş, ahbabı ve yakınlarıyla burada buluşup görüşmüştür. Baldırzâde’nin kaydına göre Abdurrahman Efendi ilk zamanlar meşîhat postunda pek rahat oturamamıştır. Zira posta oturduğu ilk yıllarda Emîr Sultan tarîkatı mensublarından Tuzlalı (Karası/Balıkesir’e bağlı bir yer) Yahya Efendi bazı ihvânın “Abdurrahman Efendi gençtir, irşâda iktidarı yoktur, biz seni isteriz” şeklindeki teşviki üzerine posta oturmak istemişse de muvaffak olamamıştır. Yine aynı dönemde Pîr Emîr isimli bir zât, 900/1495 tarihinde Bursa’ya gelerek Emîr Sultan neslinden olduğunu söylemiş ve meşîhatin kendisine ait olduğu iddiasında bulunmuştur. Sözüne pek itibar edilmeyince ihvanından Hoca Alizâde adlı zengin bir tüccar, Musa Baba adlı yerde bir tekke inşâ ederek bu davanın kapanmasını sağlamıştır. Otuz yıl gibi uzun bir müddet irşâd faaliyetini sürdüren Abdurrahman Efendi Rebîulâhir 930/ Şubat 1524 tarihinde vefat etmiştir. Kendisinden sonra tekkeye sırasıyla oğulları Ahmed ve İbrahim Efendi şeyh olmuştur. 6- Ahmed Efendi (ö. 935/1529) Çok kuvvetli riyâzet yapıp az uyuduğu ve çoğu zaman oruç tuttuğu bildirilen Ahmed Efendi’nin vaazlarının Ya Hazret-i Ahmed Halife etkili olduğu ve dinleyenlerin kendinden geçtiği nakledilmektedir. Baldırzâde şeyhin bu yönünü şöyle dile getirmiştir: “Gâyette kalîlü’l-ekl ve latîfü’ş-şekl olup günde gıdaları bir yumurta sarısı olup ol kadar mücâhede ve riyâzet üzere idiler ki, gâyet-i za’flarından bellerine üç dört kuşak kuşanırlar idi. Geceler gayet kalîlü’n-nevm olup, ekser eyyâmda savm üzere idiler.” İlm-i zâhirde de yed-i tûlâ sahibi olduğu belirtilen Ahmed Efendi, okuduğu tefsir, hadis ve fıkıhla alakalı önemli kitapların etrafına notlar düştüğü ve hâşiyelere yazdığı kaydedilmektedir. Emîr Sultan’ın yolunu de vam ettiren dervişlerin uygulayageldikleri “Evrâd-ı şerîfe”ye bir kısım yeni dualar ilave ettiği bildirilmiştir. Beş senelik meşîhat döneminden sonra 27 Cemâziyelâhir 935/ 8 Mart 1529 tarihinde vefatetmiş ve Emîr Sultan Câmi’nin batısındaki şeyhlerin kabirlerinin bulunduğu yere defnolunmuştur. 7. İbrahim Efendi (ö. 944/1537) Ahmed Efendi gibi cezbe sahibi olduğu belirtilen İbrahim Efendi, abisinin vasiyeti üzerine tekkeye Ya Hazret-i İbrahim Çelebi postnişîn olmuştur. Yaklaşık dokuz yıl meşîhat makâmında kalan şeyhin son derece edep sahibi olduğu, hatta bu nedenle Emîr Sultan’ın kabrini ziyâretlerini türbenin dışından gerçekleştirdiği “kemâl-i edeb ve istihyâlarından harem kapusunda tazarru’ ve duâ edüp, gâhi merkad- i münîre nâzır olan küçük pencere köşesine varup senâ ederler idi” cümleleriyle nakledilmiştir. Menâkıb-ı Emîr Sultân ve Risâl-i Tâc ve Hırka isimli eserlerin müellifi olan Yenişehirli Nimetullâh Efendi onun hilâfet verdiği mürîdler arasında sayılmaktadır. Rebîulâhir 944/Eylül 1537 tarihinde vefat etmiş ve abisinin yanına defnolunmuştur. 8. Şeyh Lütfullah-ı Sânî (ö. 971-72/1564-65) İbrahim Efendi’den sonra yerine Lütfullah-ı Sânî olarak bilinen oğlu Şeyh Lütfullah geçmiştir. Ya Hazret-i Lütfullah İbrahim Çelebi Postnişîn olduktan sonra hac yolculuğuna çıkmış, dönüşünde yukarıda zikredilen dergâhın dördüncü şeyhi Davud Efendi’nin Edremit’te faaliyet göstermekte olan oğlu Memi Çelebi, bazı dervişlerin teşvikiyle tekkenin meşîhatini üstlenme talebinde bulunmuş, ancak ani vefatı sebebiyle bu emelini gerçekleştirememiştir. Yaklaşık yirmi sekiz yıl meşîhatta kalan İbrahim Efendi, 971 diğer bir kayda göre 972/1564-65 senesinde İvrindi kasabasına yaptığı yolculuk esnasında vefat etmiş, naşı Bursa’ya getirilerek diğer halîfelerin bulunduğu yere defnolunmuştur. Kaynaklarda birçok kerâmeti nakledilen şeyhin söz konusu kerâmetlerinden biri şöyledir: “Fıstıklı mahallesinde iken şeyh bir gün, Bursa’dan her hangi bir haber geldi mi? Bu gece bir hâdise meydana gelmiş olmalı. Zira rüyamda Hazret-i Emîr’in türbesinde toplanıldığını ve Emîr Sultan’ın dervişleri rencide eden şehrin valisini Peygamberimize şikayet ettiğini gördüm. Peygamberimiz de al bu âsâ ile ona vur, dediler; Hazret-i Emîr de vurdular. Bir saat sonra şehirden bir adam gelip, o gün Bursa valisinin Emîr Sultan mahallesini teftiş edip birçok fukarayı hapsettiği ve aynı gece aniden vefat ettiğini bildirmiş.” 9. Mustafa Efendi (ö. 986/1578) Şeyh Lütfullah-ı Sânî Efendi’nin oğlu olan Mustafa Efendi babasının tayini üzerine posta oturmuştur. Uzleti tercih ettiği bildirilen şeyhin vakitlerinin çoğunu Fıstıklı mahallesindeki çiftliğinde geçirdiği, çevresindeki fukaraya imârethânede pişen yemekten vermeyip kendi çiftliğinin mahsûlünden elde ettiği yiyecekleri ikram ettiği kaydedilmiştir. On dört sene meşîhat makâmında kalan Mustafa Efendi, 986/1578 tarihinde vefat etmiş, yerine oğlu Ali Efendi’yi vasiyet ve tayin buyurmuştur 10. Ali Efendi (ö. 1020/1611) Babasının vefatından sonra tekkeye şeyh olan Ali Efendi’nin şeyhlere mahsus kıyafet yerine sade elbiseler giydiği ve hâlini gizlediği belirtilmiştir. Yâdigâr-ı Şemsî müellifi şeyhin bu yönünü “Âbid ü zâhid olan şeyh ‘ucb u riyâdan müctenib, telebbüste sadeliğe mâil, nazar-ı dikkati celbetmeyecek sûrette mahviyyet gösterirlermiş” sözleriyle dile getirmektedir. Otuz dört sene gibi uzun bir süre seccâdenişîn olarak dervişleri terbiye eden Ali Efendi 1020/1611 senesinde vefat etmiş ve diğer şeyhlerin yanına defnolunmuştur. 11. Azîzzâde Mehmed Efendi (ö. 1059/1649) Bursa’da doğan Mehmed Efendi, zahirî ilimleri babasından tahsil ettikten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Emîr Sultan Dergâhı şeyhi Ali Efendi’ye intisap etmiştir. Seyr ü sülûkunu tamamlayan ve aynı zamanda şeyhinin kızıyla da evlenen Mehmed Efendi, Ali Efendi’nin vasiyeti üzere yerine geçmiştir. Ancak dönemin âlimlerinden Abdurrahman Efendi,Şeyh Ali Efendi’nin akrabası olması hasebiyle dergâhın yönetimini üstlenmek istemiş ve bu hususta Mehmed Efendi ile aralarında anlaşmazlık çıkmıştır. 1021/1612 tarihinde Dersaâdet’e başvuran Abdurrahman Efendi, Şeyh Mehmed’in haksız yollarla dergâhın yönetimine karıştığını ileri sürerek tekkenin asıl şeyhinin kendisi olduğuna dair bir berât çıkartmıştır. Mehmed Efendi de şikayette bulunarak vefâtından evvel şeyhi ve kayınpederi olan Ali Efendi’nin meşîhati kendisine tevdi ettiğini bildirmiştir. Bunun üzerine İstanbul’dan gelen berâta göre Emîr Sultan vakıflarının nâzırı olan Hüseyin b. Hacı Mustafa’nın teklifi ile 3 Muharrem 1021 / 6 Mart 1612 tarihinden itibaren Abdurrahman Efendi de tekkeye şeyh olarak atanmıştır. Altı yıl boyunca birer haftalık nöbetlerle müştereken meşihat görevini yürütmüşlerdir. 1026/1617 senesinde hacca giden Abdurrahman Efendi’nin dönüşte yolda hastalanması ve Bursa’ya vardığında da vefat etmesi üzerine meşîhat bütünüyle Mehmed Efendi’ye kalmıştır. Dergâhın yönetimini 12 Şaban 1059 / 21 Ağustos 1649 tarihine kadar tek başına yürüten Mehmed Efendi, bu tarihte çiftliğinden dönerken atından düşmesi üzerine bir müddet hasta yatmış ve sonrasında vefat etmiştir. 12. Şeyh Mustafa b. Mehmed (ö. 1059/1646) Babası Mehmed Efendi’nin vasiyeti üzere yerine postnişîn olan Mustafa Efendi, bu görevini ancak iki buçuk ay kadar sürdürmüştür. 10 Zilkâde 1059 / 15 Kasım 1646 tarihinde kırk yaşında iken vebâ hastalığından vefat eden Mustafa Efendi, Emîr Sultan Câmi’nin sağ tarafında diğer halîfelerin medfûn olduğu mahalle defnolunmuştur. Baldırzâde’nin ifadesine göre “Eğer tûl-i ömrü müyesser ve bir kaç yıl muammer olsa, sayt u sadâ-yı şöhreti âlem-gîr ve silsile-i mahabbeti tavk-gerden-i sağîr ü kebîr olmak mukarrer ve muhakkak idi.” Vefâtına Sebzî Çelebi “Eyledin cenneti Firdevsi makâm” mısraını tarih düşmüştür. 13. Şeyh İbrahim Çelebi (ö. 1078/1667) Şeyh Mustafa’nın oğlu olan İbrahim Efendi, babasının erken ölümü sebebiyle genç yaşta tekkeye şeyh olmuştur. Ancak Yâdigâr-ı Şemsî müellifinin kaydına göre genç olmasına rağmen “gayet vakûr ve pîrâne-tavır olup irşâd-ı sâlikân ve ta’lîm-i tâlibâna muktedir bir zât-ı âlişân” imiş. İsmail Beliğ Efendi’nin bildirdiğine göre, 1078/1667 tarihinde İstanbul’dan gelen mûsikîşinâs bir zâtla birlikte aralarında Bursa kadısı ile Şeyh İbrahim Efendi’nin de bulunduğu şehrin ileri gelenlerinden bir grup Uludağ’da Çamlıca adlı mesire yerine gitmişler. Sohbet ve ilahîler dinlenirken İbrahim Efendi’nin atı ürkerek etrafa zarar vermeye başlamış, şeyh üzerine atlayarak atı sakinleştirmek istemişse de muvaffak olamamış ve hayvan şeyhi üzerinden atmış; bir ağaca çarparak yaralanan şeyh bir müddet hasta yattıktan sonra vefat etmiştir. 14. Mehmed Sâlih (ö. 1134/1721) ve Selâmî Ali Efendi (ö. 1104/1692) Şeyh İbrahim Çelebi’nin vefatından sonra yerine oğlu Mehmed Sâlih Efendi geçmesi gerekirken yaşının küçük olması sebebiyle tekkenin meşîhati Bursa’da bulunan Celvetî şeyhlerinden Selâmi Ali Efendi’ye verilmiştir. Ancak Selâmi Ali Efendi21 Üsküdar’daki Celvetî âsitânesine şeyh olunca tekkedeki görevini vekâleten halifelerinden ve aynı zamanda Pîr Emîr Dergâhının postnişîni olan Şeyh Ali Efendi’ye bırakmıştır. Selâmi Ali Efendi’nin 1104/1692 senesindeki vefatından sonra dergâhın şeyhliği Mısrîzâde Şeyh Ali Efendi’ye berât ile verilmişse de Mısrîzâde kabul etmeyince şeyhlik yeniden Mehmed Sâlih Efendi’ye kalmıştır. Mehmed Sâlih Efendi (ö. 1134/1721) postnişîn olmasına rağmen laubâli meşreb olması, hevâ ve hevesine uygun yaşaması nedeniyle annesinin isteği üzerine şeyhliği akrabası olan Celvetî şeyhlerinden İshak Efendi’ye bırakmıştır. 15. İshak Efendi (ö. 1150/1737) Bursa’nın Veled-i Enbiyâ mahallesinde doğan İshak Efendi, mezkur mahallenin imamı Abdülazîz Efendi’nin oğludur. Dönemin meşhur âlimlerinden İshak Hocası Ahmed Efendi ile Niyâz-i Mısrî halîfelerinden Ayn-ı Ekber Mehmed Efendi’den ilim tahsil etmiştir. İsmail Hakkı Bursevî’ye intisap ederek tasavvufî terbiyesini tamamlamış ve hilâfete nail olmuştur. Daha önce zikredildiği üzere tekkenin şeyhliği, Mehmed Sâlih Efendi’nin meşîhata yakışmayan bir hayat sürmesi sebebiyle kendisine anne tarafından yakınlığı bulunan ve aynı zamanda Emîr Sultan vakıflarının katipliğini de yapan İshak Efendi’ye verilmişti. Dergâhın postnişinlerinin oturduğu eve taşınan İshâk Efendi’nin, söz konusu evlerde inşaatı yarım kalan yerleri tamamladığı bildirilmektedir. 1137/1725’te hacca giden şeyh Rebîülevvel 1150 / Temmuz 1737 tarihinde vefat etmiştir. Mehmed Şemseddîn Efendi’nin kaydettiğine göre mezar taşında vefat tarihini de gösteren şu kıta yer almaktadır: Kutb-ı âlem-i Hazret-i Emîr Şeyhi iken terk-i dünya eyledi Yâ mücevher geldi bir tarih-i pâk Şeyh İshak ‘azm-i ukbâ eyledi Özellikle İshak Efendi’den sonra dergâhın kuruluşundan beri yürütülen Kübrevî âyini yerini Celvetî âyinine bırakmış; diğer bir ifadeyle meşîhat Kübrevîlerden Celvetîlere geçmiştir. Öte yandan Şemseddîn Efendi, hazîreye daha evvel defnolunan Emîr Sultan Dergâhı meşâyıhının kabirlerinin günümüze ulaşmadığını, mevcut olan kabirlerin İshâk Efendi ve sonraki şeyhlere ait olduğunu şu cümleleriyle dile getirmiştir: “Hulefâi Cenâb-ı Emîr’den hiç birisinin makâm ve âsârı kalmamış el-yevm orada mevcûd kabirler işbu İshak Efendi’den başlar. 16. Şeyh Lütfullah b. İshak (ö. 1160/1747) Şeyh İshak Efendi’nin oğludur. Babasının vefatından sonra yerine postnişîn olmuş ve bu görevi, 1160/1747 tarihinde vefatına kadar yaklaşık on yıl sürdürmüştür. Babasının yanına defnolunan Lütfullah Efendi’nin mezar taşında (99 numaralı taş) şu dörtlük yer almaktadır: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî Dir iken tâli’-i ikbâl-i dünya irişüb gelse Fefirrû bahsi geldi nüsha-i ömründe çün derse Didi târîh-i fevtin cevherin harflerle idüb fâl Sefer oldı murâd-ı Şehy Lütfullah Firdevs’e Zilka’de sene 1160 17. Seyyid Mehmed Reşîd Efendi (ö. 1217/1802) Şeyh Lütfullah Efendi’nin oğlu olup babasının vefatından sonra tekkeye şeyh olmuştur. Birçok hususta mâhir bir zât olduğunu söyleyen Mehmed Şemseddî Efendi, şeyh tarafından yapılan büyük bir saatin dergâhta olduğunu; yine onun hattıyla yazılmış olan Koca Ragıb Paşa’ya ait “Emîr Sultan Şemseddin Muhammed fer’-i Adnânî” ile Râşid Efendi’ye ait “Yüzün sür hâk-i pây-i Hazret-i Sultan Emîr’e gel” matlalı iki medhiyenin türbede bulunduğunu kaydetmektedir. Dergâhın meşîhatini Eşrefî şeyhi Fahreddin-i Evvel ile birlikte yürütmüştür. 19 Rebîulâhir 1217/ 19 Ağustos 1802 tarihinde vefat eden Şeyh Reşîd Efendi diğer halîfelerin yanına defnolunmuştur. 18. Tayyib Efendi (ö. 1223/1808) Seyyid Mehmed Reşîd Efendi’nin oğludur. Babasının vefatından sonra yerine şeyh olan Tayyib Efendi bazı görüşmelerde bulunmak için İstanbul’a gitmiş ve ahbâbı tarafından kendisine verilen yüklüce miktar parayla Bursa’ya dönerken Yörükler tarafından şehîd edilmiştir. Evlâdı bulunmadığından dergâhın şeyhliği Emîr Sultan’ın türbedârı Seyyid Süleyman Efendi’ye verilmiştir. Ancak Tayyib Efendi’nin hâmile olan eşi iki ay sonra bir erkek çocuğu dünyaya getirince adı Tayyib konularak meşîhat bu çocuğa tevdi edilmiş; fakat çocuk iki yaşında iken vefat edince postnişin olarak Şeyh Mehmed Reşîd Efendi’nin damadı ve Tayyib Efendi’nin eniştesi Şeyh Ahmed Efendi tayin olunmuştur. 19. Yağcızâde Ahmed Efendi (ö. 1262/1846) “Yağcızâde” nisbesiyle tanınan Ahmed Efendi, Emîniyye Dergâhı’nın kurucusu Şeyh Mehmed Emin Efendi’ye (ö. 1228/ 1813) intisâb ederek Nakşibendiyye tarikatından icâzet almıştır. Yukarıda zikredildiği üzere Emîr Sultan Dergâhı meşîhatinin boş kalması üzerine dergâha postnişin olmuş ve 10 Ramazan 1262/ 1 Eylül 1846 tarihindeki vefatına kadar bu görevini sürdürmüştür. Bu zâttan sonra meşîhatin Celvetîlerden Nakşîlere geçtiği görülmektedir. 30 Emîr Sultan Camii’nin sağ tarafındaki meşayıh mezarlığında bulunun kabir taşında (85 numaralı taş) şunlar yazmaktadır: Yâ Hû kutb-ı dâire-i vilâyet nokta-ı merkez-i kerâmet-i Hazret-i Sultân Emîr kuddise sirruhu hazretlerinin bende-i ma’nevîleri dergâh-ı ‘alîlerinde seccâdenişîn- i irşâd mazhariyyeti hakîkat-i cevherimiz cennet-mekân es-Seyyîd el-Hâc Ahmed Efendi hazretlerinin rûh-ı pür-fütûhı içün el-Fâtiha fî 10 n 1262 20. Tâhir Efendi (ö. 1297/1880) ve Mehmed Emin Efendi (ö. 1314/1892) Yağcızâde Ahmed Efendi’nin vefatından sonra meşîhat makamına Şeyh Mehmed Reşîd Efendi’nin soyundan Tâhir Efendi oturmuştur. 1262/ 1845 tarihinde Mesnevîhân Hâce Hüsam Efendi’den icâzet alan Tâhir Efendi, reîsü’l-meşâyıh Eşrefzâde Safiyyüddin Efendi’nin vefatı üzerine Bursa Meclis-i Meşâyıhı’na reis tayin olmuştur. İlm-i zâhirde yed-i tûlâ sahibi olduğu nakledilen Tâhir Efendi 11 Ramazan 1297 / 17 Ağustos 1880 tarihinde vefat etmiş ve diğer meşâyıhın bulunduğu hazîreye defnolunmuştur. Tâhir Efendi’den sonra postnişîn olan Mehmed Emin Efendi hakkında kaynaklarda yeterince bilgi bulunmamaktadır. 21. Hacı Emin Efendi (ö. 1316/1898) Emîr Sultan Camii imam hatibi olan Hacı Emin Efendi, Nakşibendiyye meşâyıhından Hacı İsmail Efendi’den istifade etmiş olmakla birlikte icâzetini hac için gittiği Mekke’de Şeyh Mehmed Can Efendi’den almıştır. Emîr Sultan Dergâhı postnişini olduktan sonra dergâhın tamir işlerinin yanı sıra bir de kütüphane kurulmasına önayak olmuştur. Mehmed Şemseddîn Efendi bizzat tanıdığı şeyhi şöyle tanımlamaktadır: “Merhûm meclîs-ârâ, nazik-edâ, şahsa göre muamele ile küçük-büyük herkesi hoşnut ider, nezâketi sever, temiz ve muntazam giyinir, mütevazı ve halîm bir zât idi.”33 28 Rebîulevvel 1316 / 16 Ağustos 1898 tarihinde vefat etmiştir 22. Sa’îd Efendi (ö. 1328/1910) 1237/1821 tarihinde dünyaya gelen Sa’îd Efendi Şeyh Tâhir Efendi’nin soyundandır. Nakşibendî şeyhi Hacı İsmail Efendi’den ilim tahsil etmiş, İstanbul Neccârzâde Dergâhı şeyhi Rızâ Efendi’den ise icâzet alarak halîfesi olmuştur. Hacı Emin Efendi’nin akrabası olan Sa’îd Efendi şeyhin vefatından sonra yerine geçmiştir. 18 Rebîulâhir 1328 / 30 Mart 1910 tarihinde dergâhta tarikatın ayinini icrâ ederken vefat etmiş ve diğer meşâyıhın yanına defnolunmuştur. İlim ve fazlının yanı sıra birçok hikâye bildiği ve sohbeti esnasında bunları anlatmaktan hoşlandığı nakledilmektedir. 23. Mehmed Râgıb Efendi (ö. 1340/1921) Cemâziyelevvel 1278/ Kasım 1861 yılında doğan Mehmed Râgıb Efendi, Şeyh Tâhir’in kızı Dervişe Hanım’ın oğludur. Neccârzâde Dergâhı şeyhi Rıza Efendi’ye intisap ederek 26 Safer 1330 / 15 Şubat 1912 tarihinde icâzet almıştır. Dayısı Sa’îd Efendi’nin vefatından sonra dergâhın yönetimini üstlenmek isteyenlere karşı uzun mücadelelerden sonra “evlâda meşrûtiyyetini tahakkuk” ettirmek suretiyle 20 Zilhicce 1330 / 30 Kasım 1912 tarihinde meşîhat makâmına oturmaya muvaffak olmuştur.36 1340/ 1921 tarihinde vefat eden Râgıb Efendi’den sonra yerine vekâleten Hasan Efendi (ö. 1365/1945), tekkelerin kapatılmasından hemen önce de Hüsâmeddin Fındıkoğlu (ö. 1988) atanmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Orhaneli Türbeleri
Bursa – Orhaneli İlçesi Türbeleri Kurtçu Mehmet Efendi (Kurtçu Baba ya da Dede) Orhaneli’nin Sırıl Köyü’nün 800 m. kadar kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yarı açık bir tarzda yapılmış olan Kurtçu Mehmet Efendi, diger adıyla Kurtçu Dede gerek inşa tarzı ve gerekse uygulamalar olarak digerlerinden farklı bir konum ve tarz içermektedir. Mehmet Efendi diye anılan zata Kurtçu Baba da denilmesinin sebebi, Sırıl ve civarı köylerde anlatılan kurtlarla olan münasebeti ile ilgilidir. Anlatılanlara göre; Mehmet Efendi denilen zat, keramet eseri olarak zamanında çok olan ve davarlara zarar veren kurtlarla bir sekilde irtibat kurup, onları belli bir yerde toplayarak orada kırk kulplu kazanlarda yal pişirip beslemiş, onlarla konuşarak köylünün davarlarına zarar vermesini önlemiştir. Hatta kurtları bölgede yaramaz olarak bilinen insanların davarlarına yönlendirdiği bile olmuştur. Ürküten Dede Orhaneli’ye bağlı Semerci Köyü’nün 1 km kadar güneydoğusunda yer almaktadır. Türbeli dedelerin kendine has bir özellik ve öyküsü mutlaka bulunmaktadır. Bunlardan Ürküten Dede adıyla maruf olanı, yok olup gitmeye yüz tutmuşken, modern zamanlarda tekrar vücut bulması ve kendisini yeniden rağbet gören bir dede konumuna taşıyan ilginç hikâyesiyle ayrı bir önemi haizdir. Son yıllarda emekli bir müftünün devreye girmesi ve bir rüya üzerine türbeyi yeniden onarma girişimi, türbe etrafında oluşturulan efsanevi kültürü önemli ölçüde artırmış görünmektedir. Dede önceki dönemlerde de türbe iken zamanla eskimiş ve harabeye dönmüş ama türbeyle alakalı uygulamalar eksiksiz devam etmistir. Anlatıldıgına göre; 2004 yılına gelindiğinde Semerci Köyü’nün camisinin onarımı ve imam evinin insası için faaliyete geçilmiştir. Semerci Köyü’nden olup Bursa’da memuriyetten emekli bir kisi (bu bilgilerin alındıgı Saban Okar) bir tanıdık vasıtasıyla, yine Bursa merkez ilçelerinde uzun yıllar müftülük yaptıktan sonra emekli olan bir müftüye çevresinden yararlanarak maddi yardım toplamak için ulaşır ve durumu anlatır. Müftü, istegi geri çevirmez ve sözünün geçtiği yakın tanıdıklarından bir miktar yardım toplar. “Bu kadar yardım topladım. Bu yardımların nereye gittigini görmek istiyorum. Beni köyünüze götürür müsünüz?” diye teklifte bulunur. Müftüyü Semerci Köyü’ne götürürler. Onarımı yapılan cami ve imam evi insaatı gezildikten sonra köyün yanındaki yıkık dökük ve harabeye dönmüs haldeki Ürküten Dede yatırı ziyaret edilir. Müftü Bey, nakdî yardımları cami onarımıyla alakadar olanlara bırakır ve gider. Bir müddet sonra müftü rüyasında Ürküten Dede denilen zatı görür. Ürküten Dede, müftüden kabrinin bu perişan halden kurtarılmasını ve üzerinin örtülmesini istemektedir. Bu rüya birkaç defa tekerrür eder. Hatta müftü beyin kendi ifadesiyle, aynı rüyayı oraya birlikte gittiği bir başka arkadası da görür. Sonunda müftü bey tanıdığı bir müteahhidi de yanına alarak Semerci Köyü’ne gelir, türbe ve su anki mermerle çevrili kabri yeniden insa ettirir. Bu hadise kısa sürede bütün bölgede bir olağanüstülük havasına büründürülerek anlatılmaya baslanmıştır. Dolayısıyla Ürküten Dede bir kez daha sınanmışlık kriterlerini fazlasıyla yerine getirmis, kendisiyle alakalı anlatılan her türlü efsanevi öyküyü bir kez daha güçlendirerek varlığının meşru zeminini sağlamlastırmıştır. Yâren Dede Orhaneli’ye baglı Dağgüney Köyü’nün 1 km kadar güneyinde yer almaktadır. Yâren Dede’yi kısmen orijinal kılan husus, yapılan uygulamalardan ziyade bulundugu köy ve dedeyi sahiplenmis olan ailenin kimliginde yatmaktadır. Dedenin bulunduğu köyün yarısına yakınının kendisini Alevî kimligi ile tanımlaması ve bu dedeyi de Alevî kesimin sahiplenmesi diğer dedelerle bir kıyas teşkil etmesi açısından kayda deger bir durum ortaya çıkarmaktadır. Dede Sahibi bayanın anlattıklarına göre; Yâren Dede, Edirne’den hoca olarak gelmis ve bu köyde epeyce görev yapmıstır. Bir ramazan ayı boyunca, Kadir gecesi de dâhil, teravih namazlarını kıldırmış ve o gece vefat etmistir. Vasiyeti geregi buraya gömülmüstür. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Keles Türbeleri
Bursa – Keles İlçesindeki Türbeler Kayadibi Dedesi Keles’in Davutlar Köyü’nün Kayadibi Mahallesi’nin 600 m. kuzeyinde bulunmaktadır. Her birisinde farklı bir uygulamaya rastlanan türbeli dedelerden birisi de Kayadibi Dedesi’dir. Türbede birisi Hızır Ali Baba digeri esi Ayse Nine’ye ait olduğu düşünülen betondan yapılmış iki adet mezar bulunmaktadır. Civar köylerde yasayanlar dedeyi Kayadibi Dedesi olarak bilmektedir. Dedenin bakımını üstlenen ve ocak sahibi olduğunu söyleyen aile, türbede yatan iki kişiden birinin adının Ali oldugunu, Ali Dede veya Hızır Ali Baba seklinde anıldığını, diğerinin de eşi oldugunu ve Ayşe Nine diye bilindiğini beyan etmektedir. Burada medfun bulunan bu kisilerin Orta Asya’dan geldiğini, kendi ailesinin de bu aileden “El almış” oldugunu, yani ocak sahibi olduklarını söylemektedirler. Ocak sahibi olarak nitelendirilen aile ve sülalesine “Tekesinler” denilmesinden hareketle, geçmişte ailenin bir tekkeye intisaplı olduğu ihtimali de akla gelmektedir. Dolayısıyla bu durum aileyi o günün şartlarında kanaat önderi haline getirerek, dinî uygulamaların yürütücüsü konumuna getirmiş ve bu algı sekli hâlâ devam ettirilmektedir. Hızır Ali Baba’ya ait mezarda üç adet büyük, eşi Ayse Nine’ye ait mezarda ise üç adet küçük ardıç ağacına ait kökler bulunmaktadır. Tokmak görüntüsündeki bu ağaç köklerinin dede sahibi aileye dedelerinden kaldığı belirtilmektedir. Rüstem Çavus Dedesi Keles’in Dağdibi Köyünde, köy içinde yer almaktadır. Rüstem Çavus’un, Bursa’nın Osmanlılar tarafından fethi sırasında kahramanlıklar göstermiş bir alperen olduğu düşünülmektedir. Bu adlandırma diğer köylerdeki dede düsüncesinin aksine cengâver bir yigit tasavvuruna dayanmaktadır. Kendisinden, Osmanlı Dönemi’nin yiğit bir asker pasası olarak bahsedilmektedir. Onun asker olması, dede kültüründe yer almasına, ermiş ya da mübarek bir kişi olmasına engel degildir. Başka dede ve yatırlarda görülen uygulamalar bu türbede de karşımıza çıkmaktadır. Fark sadece, kabirlerde yattığı farz edilen kişilerin hikâyesine mecz edilmiş hayal gücünün, mantıki bir silsile ile sunduğu ve yaşanmış olma ihtimali bulunan hayat motiflerinde gizlenmektedir. Sahan Baba (Sahan Dede) Keles’in Kıranışıklar Köyü’nün 1 km kadar doğusunda, köy mezarlığının içinde bulunmaktadır. Türbede medfun bulunan Sahan Baba’nın da yöredeki diğer yatır ve türbelerde olduğu gibi kimliği ve kişiliğiyle alakalı bilgiler bulunmamaktadır. Diğerlerinden farklı olarak ‘Baba’ lakabı verilmiş olmanın yanında türbe mimarî yönden de oldukça farklı bir üslup ve tarzda insa edilmiştir. Bu yönüyle türbe yöredeki türbelerden tamamıyla ayrılmaktadır. Sarıkız Dedesi Keles Dağdemirciler Köyünün kuzeyinde tarlalara giden yolların başlangıcında, iki yolun kesiştiği bir noktadadır. Yöredeki kadın evliyalardan birisidir. Bu köyden olmadıgı, baska diyarlardan gelerek buraya yerleştiği ve özellikle kadınlara çok faydalı bilgiler verdigi bir efsane olarak anlatılmaktadır. Ayrıca hamile kadınları ve bebeklerini koruduğuna inanılmaktadır. Şeyh Turabi Keles Denizler Köyü Sarıyar mahallesine ait caminin haziresinde yer aldıgı yöre halkı tarafından söylense de kabri orada degildir. Yörede mezarı bilinmeyen ama kimliği çok az bilinen yaşamış zatlardan birisidir. Döneminde medrese hocası ve zaviye şeyhi olmuş, âlim ve fazıl birisi olarak bilinmektedir. Kaynaklarda bu köyde bir zaviye olduğu belirtilmekte, cami haziresinde yer alan kabirlerin mezar taşları okunduğunda onların Şeyh Turabî Efendi’ye intisaplı zaviye şeyhleri ve müritleri olduğu anlaşılmaktadır. İplikçi Dede Keles Epçeler Köyü mezarlığındadır. Zamanında köyleri dolaşarak iplik satan bir pir-i fani olarak tasvir edilmektedir. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Büyük Orhan İlçesi Türbeleri
Bursa – Büyük Orhan İlçesindeki Türbeler Durhasan Dede Büyükorhan ilçesine bağlı Durhasan Köyü’nün 2 km kadar kuzeyinde, çamlar içinde bir tepede yer almaktadır. Büyükorhan’a baglı Durhasan Köyü’nde dede telakkisi oldukça değisiktir. Durhasan Dede adıyla maruf dede için iki ayrı mekân tasavvur edilmektedir. Köyün 2 km kadar kuzeyindeki tepedeki türbe ile köyün alt kısmında bulunan ve “Namazlagı Deresi” dedikleri yer, dedeye ait bir alan olarak düşünülmektedir. İnsanların nazarında dedenin ruhaniyetli olusu sebebiyle köyün hem dere, hem de tepe yerini kullandığını düsünmektedirler. Dedeyi konumuz açısından degisik ve emsalsiz kılan asıl özellik, onun türbesinin yapılış hikâyesinde yatmaktadır. Birkaç yıl önce türbe haline getirilen dedenin bu hikâyesi yöredeki diğer dede ve yatırlarla alakalı genel bir ipucu sunması yönüyle de oldukça önemlidir. Yörenin tamamında yasanan dede kültünün ortaya çıkısı ve bu kültün etrafında peyderpey gelistirilen dinî mahiyetli tutum ve davranışlara misal olması yönüyle Durhasan dedesi güzel örnektir. Dede eskiden beri bilinmektedir. Öyle ki 60 sene önce dedenin bulundugu alanı kazan kisiler hâlâ yasamaktadırlar. Onların anlattıklarına göre; yıllar önce dedenin yerini define bulmak umuduyla kazmak istemişlerse de bunu başaramamıslardır. Çünkü dede mezarı diye belirtilen yer sert kayalık (kazan kisiler yivli tas diyorlar) bir yerdir. Ayrıca mezar sekil ve yön olarak islami geleneğe uygun da degildir. Yani ölülerin kıble hiza alınarak gömülme tarzının tersi bir durum söz konusudur. Sonraki yıllarda dede yeri ile kimse ilgilenmemiş, dedenin yeri neredeyse kaybolma durumuna gelmiştir. Bursa’ya bu köyden göç eden bir aileye komsu ve başka sehirden gelme ve Hoca diye bilinen bir kadın, 2002 yılında, Durhasan Dedeyi rüyasında gördüğünü söyleyince durum tersine dönmüstür. Kadın rüyasında dedenin bulunduğu yeri görür ve Durhasan Köyü’nden olan komsularına “Sizin Hasan adında bir dedeniz var ve üzeri açık degil mi?” diye sorar. Öyle ki orada bulunan agaçları ve araziyi oldugu gibi tarif eder. Bu tarif rüyanın doğru ve kutsî bir anlam taşıdığının işareti olarak kabul edilir. Hatta dede, kadına “Beni açıkta koymayın, üzerimi örtün!” diyerek de bir istekte bulunmuştur. Durhasan Köyü’nden olan komşularını harekete geçiren kadın, hemen türbe yapılmasını ister ve ilk bagısı da 50 ytl. (yaklasık bir çeyrek altın tutarı kadar para) olarak kendisi yapar. Bununla da kalmaz; mezar bittikten sonra baş kısmına konulacak kavuğu da İstanbul’a sipariş eder. Dönemin köy muhtarı da meseleye sahip çıkar. Şehirdeki diğer köylülerin de yardımıyla türbe ve mezar yapımı için gerekli malzeme alınır. Sıra mezarın yerini belirlemeye geldiginde daha önce o köye hiç gitmedigi halde rüyayı gören kadın yine devreye girer. Dedenin bulunduğu farz edilen mevkideki büyük mese agacı esas alınarak kadın cep telefonuyla oradakileri yönlendirir ve bugün var olan türbesinin olduğu yer dedenin mezar yeri olarak tespit edilir, üzeri de türbe ile örtülür. Köyde türbe olarak yapılan yerde, dedenin bulunma ihtimali olmadıgına inanan birçok kimse de bulunmaktadır. Ama yine aynı köyden baska birilerinin inanç ve gayreti de hiç yokken ortaya dinî içerikli bir yapı çıkarmaktadır. Bu köyde karsılasılan tipik durum aslında tek misal degildir. Orhaneli hudutlarında kalan “Ürküten Dede” ile yine Orhaneli’nin Deliballar Köyü’ndeki dedenin hikâyesi de benzer ögelerle aynı argümanlara dayanmaktadır. Osman Dede Büyükorhan Armutçuk Köyü. Büyük bir din âlimi ve fazıl bir kişi diyenler olduğu gibi, bir ağanın yanında çobanlık yaparken gösterdigi kerametlerle ünlenen biri diyenler de bulunmaktadır. Yörenin tarihi ve en gelişmiş emtia ve hayvan pazarını onun kurduğunu herkes kabul etmektedir. Ayrıca pazaryerindeki Cuma camii’nin yapımında gösterdiği kerametleri de çok sık anlatılmaktadır Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Harmancık Türbeleri
Bursa – Harmancık İlçesindeki Türbeler Demir Kaynak Dede ( Hoban Dede ) Yeri: Hobandanisment Köyü’nün 1,5 km kadar güneydoğusunda, düz tarlaların arasında, eski mezarlık içinde yer almaktadır. Dede, Harmancık’a baglı Gülözü, Nalbant ve Hobandanisment köylerinin ortasında bir yerde bulunduğundan bu köyler dedeye sahip çıkmaktadır. Dede sahibi denilen aile Hobandanisment köyünde oturduğu için dede de bu köye ait kabul edilmektedir. Yörenin tamamında bilinen ve çok rağbet edilen dedelerden birisi olduğu için uygulamalardaki zenginlik, kendisini önemli ölçüde belli etmektedir. Felçliler, yürüyemeyen, konuşamayan ve gelisimi problemli olan çocuklar, eli titreyenler, akıl hastaları dâhil hemen her türden hastalarla hayvanı hastalananlar bu mekâna gelmekte ya da getirilmektedir. Türbeye cumartesi günleri sabahtan gelmek önemli kabul edilmektedir. Dedeler Dedesi’ nde olduğu gibi Hoban Dede için de Dede Sahibi denilen bir kisi bulunmaktadır ve gelenler mutlaka o kisiye uğrayarak hasta olan hayvanları ise bir miktar tuz alarak gitmektedirler. Eğer ihtiyaçları giderilirse tekrar dedeye gelerek adaklarını dede sahibine bırakmaktadırlar. Dedede yapılanlar diğer dedelerde yapılanlarla benzerlikler gösterse de birtakım farklılıklar mevcuttur. Burada yapılanlar; hastayı yatırın bulunduğu alanda yalnız bırakma, içeride namaz kılma, kabrin ya da türbenin etrafını yedi kez ihlâs ya da Ayet el- Kürsi okuyarak dönme, üzerindeki bir giysi ya da giysinin bir parçasını türbenin tavanına asma ve türbede para ve yiyecek (gözleme, seker, yumurta) bırakma salgın hastalığa yakalanmışsa dede sahibine tuz götürme ve ondan ayrıca tuz alarak hayvanlara yedirme ve mutlaka bir tavuk ya da küçükbas bir hayvanı adama en çok bilinen uygulamalardır. Hatıp Kızı Türbesi Harmancık Çakmak Köyünün 2 km. kadar güneyinde, köyü ilçeye bağlayan yolun hemen kenarındadır. Yoldan geçerken rahatlıkla görülebilmektedir. Bir bayana aittir ve yörenin en değişik uygulamalarına sahne olan bir dededir. Onun Orhaneli’ne bağlı Sırıl Köyü’nde türbesi bulunan Kurtçu Mehmet Efendi’nin hanımı olduğu söylenmektedir. Ama bunun doğru olma ihtimali yoktur. Sadece iki kabrin bulunduğu alanlar uzak mesafeden birbirini görebilecek konumda bulunmaktadır. Mezarlık Dedesi Harmancık Akpınar Köyünün 500 m. Kadar güneyinde, köy mezarlığı içindedir. Dedeye hıdrellezde ve yağmur duası için gidilmektedir. Yörede en değisik uygulamalardan birisi de bu dede de yapılmaktadır. Dedenin kabrinin yanında sürekli iki adet yuvarlak tas bulundurulmaktadır. Bu taslar, yağmur duası yapılacağı zaman alınarak suyu bol olan bir çeşme aharına konulmaktadır yani taslar ıslatılmaktadır. Şayet yağmur yağarsa taşlar bir dahaki yağmur duasında kullanılmak üzere alındığı yere konulmaktadır. Ayrıca insanlar çesitli hacetleri için de bu dedeye gelmekte ve dualar ederek mezarın etrafında dönerek başucundaki ağaca çaput bağlayıp ayrılmaktadırlar Fidan Ana Harmancık’ın Harmanakalan Köyü’nün Türbe Mahallesi’nde bulunmaktadır. Yörenin tamamında bulunan birkaç kadın dededen birisi de “Fidan Ana” adıyla tanınan türbedir. Özellikle kadınlar tarafından oldukça rağbet gören ve diğer türbe ve yatırlarda görülmeyen değişik bir uygulamanın yapıldığı bir türbe konumundadır. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Bursa Merkez İlçe Türbeleri
Bursa – Merkez İlçedeki Türbeler ( Yıldırım – Osmangazi – Nilüfer ) Dardar Dede Dardar Dede’nin Pınarbaşı mezarlığında yattığı söylenmektedir. Darda kalanlar, önce üç İhlâs, bir Fâtihâ okuyup bulundukları yerden onun ruhuna hediye etmektedirler. Dileği yerine gelenlerin de evde yeşil mercimekli bulgur pilavı yaptığı, hane halkı arasında yendiği, dışarıya çıkarılmadığı; bazen komşuların da davet edildiği, pilav yenilirken bitinceye kadar kesinlikle kimsenin konuşmadığı ve aynı adağın helva ile de yapıldığı söylenmektedir. Gaib Dede Kaynaklarda belirtildiğine göre, Bursa hisarının güney-batı tarafında, Alacahırka Mahallesi karşısında Bursa Zindanı (hapishane) vardı. Burada biri zindanın içinde, diğeri de merdiven altında iki mezar bulunuyordu. Bu mezarlardan biri Gaib Dede’ye aitti. Burası bilahare hapishane oldu. Daha sonra da yıkıldı. Eski Bursa’da eşyası kaybolanlar, Gaib Dede’ye adak yaparlarsa kaybettikleri eşyalarını bulacaklarına inanırlardı. Günümüzde böyle bir şeye inanılmadığı gibi mezara adak da adanmamaktadır. Kaygulu Dede Kaygulu Dede, Celvetî tarikatından olup aslen Orhaneli-Beyce’dendir. Vefatında Deveciler Mezarlığı yanındaki dergâhına defnedilmiş; 1960-61 yıllarında belediyenin buradan yol açması sebebiyle Zindankapı Mezarlığı’na nakledilmiştir. Tekkelerin kapatılmasından önce mübarek gecelerde zikirden sonra dervişlerin, sağ omzunda katran lekesi bulunan cübbesini ziyaret ettikleri söylenmektedir. Bu hırka sonradan yanmıştır. En son keramet olarak da bu hırkanın yandığı yere bir nur parçasının indiğini mahalle bekçisi anlatmıştır. Kaygulu Dede’nin, türbesinde geceleri devamlı yanan mum söndüğünde tekkede yatan torununu uyandırıp mumu tekrar yaktırdığı kaydedilmektedir. Şeyh Küşteri Mezarı Şeyh Mehmet Küşteri, İran’ın Küşter şehrinden gelmiş, Karaşeyh Mahallesine yerleşmişti. Halkın sevdiği âlim ve mutasavvıf bir şahsiyetti. Tayyare Sineması karşısında bir evin duvarı içinde sıkışmış mezarına iplikler, paçavralar bağlanırdı. Türk temaşa sanatının en eskisi olan “Karagöz ve Hacivat”ın ortaya koyucusu Küşteri’nin mezarına bazı vatandaşlar adak adayarak mum dikerdi. Mezarı 1962 Temmuzunda Çekirge’deki Karagöz mezarı olarak bilinen yere nakledilmiştir. Yürüyen Dede Asıl adı bilinmeyen Yürüyen Dede’nin Mekke’den geldiğine inanılır. Bursa’ya geldikten sonra sürekli Ulu Cami’de ibadetle meşgul olmuş ve kıble tarafındaki dolaplardan birisinin içinde hayatını geçirmişti. Her gece elli re’kat namaz kıldığı ve kendisinin evliyadan olduğu kabul edilir. XV. asrın başlarına yaşadığı söylenmektedir. Öldüğü zaman Pınarbaşı Mezarlığı’na gömüldü. Rivayete göre, Yürüyen Dede, Mekke’de bulunduğu sırada rüyasında büyük bir cami görmüş, bu caminin havuzundan abdest almış ve minbere çıkıp hırkasını bırakmış. Uyandıktan sonra böyle bir caminin nerede olduğunu soruşturmuş, Bursa’da olduğunu öğrenince de doğru Bursa’ya gelmiş ve hırkasını rüyada koyduğu yerde bulmuş. Başka bir rivayete göre ise, gömüldüğünün ertesi sabahı cesedini camide bulmuşlar, ikinci defa yine götürülüp Pınarbaşı Mezarlığı’na gömmüşler ancak ceset tekrar camide bulunmuş. Bunun üzerine, “Bunda bir hikmet var” düşüncesiyle cami duvarı dibine defnedilmiş. Eski Bursalılar, yürüyemeyen çocuklarını, Cuma günü salâ vakti buraya getirir ve sallarlarsa çocuğun yürümeye başlayacağına inanırlardı. Sıtmaya tutulanlar da şifa bulmak için mezarının üzerinde bulunan defne ağacından üç yaprak alıp tütün gibi içerlerdi. Yol çalışmalarında, türbe yolun ortasında kalınca, vali (A.Vefik Paşa) türbenin başına geçip, “Yürü, ya dede” demiş. Sonra “Elbette yürümüştür. Ayakaltında kalacak değil ya” diyerek türbeyi yıktırmış Zerde Dede Bursalıların evliyadan olduğuna inandıkları Zerde Dede, Pınarbaşı’nda İzzettin Camii mihrabı arkasında idi. bu zata zerde adayıp, isteklerine kavuşanların zerde dökmesi gelenek haline gelmişti. Yürüyemeyen çocukların yürümesi için ve çocukların altını kirletmemesi için mezarına getirilip dua edildiği ve mezar başında zerde yedirilince faydasının görüleceğine inanılırmış. Fığla Baba (Fırla Dede) Fığla Baba’nın kabri Dağyenice Köyü’ne hâkim bir tepe üzerinde bulunmakta olup 14 metre uzunluğunda bir mezarda medfundur. Değerli olduğu söylenen kabir taşı çalınmıştır. Verilen bilgilere göre Timur’un Bursa’yı işgalinde veya Rumlarla yapılan savaşta Demirci Köyü civarında yaralanıp, bağırsakları dışarı fırlamış; bağırsaklarını toplayıp bir ağaca asan Fığla Baba, şimdiki kabrinin bulunduğu tepeye çıkmış ve burada şehit düşmüştür. Köye 6 km. uzaklıktaki bu tepede Fığla Dede etrafında her yıl geleneksel anma günü düzenlenerek, köylüler tarafından piknik yapılmaktadır. Hamit Dede Söylentiye göre Hamitler Köyü’nde (şimdi mahalle) yaşayan ve çocukları olmayan bir aile, dua ederek Allah’tan çocuk istemişler; bunun üzerine, uzun seneler sonra evin hanımı hamile kalmış, fakat doğumda kadın ölmüş, çocuğa da “Hamit” adını vermişler. Daha sonra çocuğu köylüler büyütmüşler. Büyüyen Hamit, köyden ayrılmak üzere giderken yolda ölmüş ve köy mezarlığına gömülmüştür. İnanışa göre Hamit dede geceleri köy içinde dolaşarak yardıma ihtiyacı olanlara yardım yapmış, herhangi bir ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılamış, herkesin her türlü problemlerini hallettikten sonra tekrar mezarlığa dönermiş. Hamit’in mezarının olduğu yere sonradan bir türbe Kavacık Sultan Gümüştepe (Misi) Köyü yakınındadır. Mezar, köyün güneydoğusunda ve Nilüfer deresi yatağına bakan yamaçta koruluk bir arazi parçası üzerinde bulunmaktadır. Çevrede yaşlı ağaç yoktur. Ancak, yakın zamanlara kadar gövdesinde insan kafasına benzer bir çıkıntı olan çok yaşlı bir meşenin bulunduğu ve Kavacık Sultan’ın kâfirlerden kaçarken bu meşenin içine girip saklandığı, fakat üzerine yıldırım düşen ağacın daha sonra çürüdüğü belirtilmektedir. Şu anda orada bir türbe ya da herhangi bir yapı olmadığı gibi mezar da belli değildir. Buna rağmen orada her yıl sonbaharda, Ekim Ayı’nda yemek şöleni yapılmaktadır. Ayrıca orada, elbiseden yırtılan çaput parçalarını çevredeki ardıç ağaçlarına bağlama, yemekten sonra dua okuma, diğer zamanlarda ferdi olarak kurban kesme gibi faaliyetlerde bulunulmaktadır. Kavacık Sultan’ın, ölümünden sonra keramet göstererek kısırları çocuk sahibi yaptığına, hastaları iyileştirdiğine, çevreden ağaç ve yaprak kesenleri cezalandırdığına ve yanındaki meşede bulunan baş şeklindeki çıkıntıya oturanları itip aşağı attığına inanılmaktadır. Sonradan çocuk sahibi olanlar gelip adak kurbanlarını orada kesmektedirler. Ayrıca geceleri dümbelek ve düdük sesiyle, yeşil kırmızı çıralarla k.yün diğer yatırı olan “Gelgel Dede”ye ziyarete gittiğine inanılmaktadır. Kavacık Sultan’ın sıtma hastalığına çare olduğuna da inanılmaktadır. Yukarıda anlatılanlarla bağlantılı olarak, Eski Türk inanışında mezarlıkların sahiplerinin mevtalar olduğuna, oralardan evlere herhangi bir şeyin götürülmemesi gerektiğine, ziyaret yerlerindeki ağaçların kuru yapraklarına dahi icazetsiz dokunulamayacağına inanılmakta olup bütün bunlar Tuluğluğ kapsamında mütalaa edilebilir. Tuluglug, “tutulmuş sahipli yer” anlamına gelmektedir. Güya o yerin, orada yatan kimse tarafından sahiplendiğine inanılmakta ise de, İslâm inancına göre her şeyin gerçek sahibi sadece Allah’tır. Ali Dede Buhârî Mezarı Buharalı olup, Emir Sultan ile gelmiştir. İncirli hamamı yakınına bir yerde kalıp burada vefat etti. Mezarı yol üzerinde Meydancık’tan İncirli’ye giden caddenin sol tarafındaki apartmanların hemen arkasındadır. Yakınındaki birkaç mezarla beraber sadece mezar taşları mevcuttur. Çeşitli hastalıklardan şifa bulmak için, özellikle çocukların her türlü öksürüğünün tedavisinde, mezarından alınan küçük bir taş (veya toprak) su içine konulur ve bu sudan içilirse iyileşirmiş. Bahar Dede Mezarı Namazgah civarında, şimdi nerede olduğu bilinmeyen mezarına sıtmaya tutulan kimseler gelip, mezarına el sürerlerse şifa bulurmuşlarmış. Derviş Dede (Zikir Dede) Mezarı Son zamanlarda adı sıkça duyulan “Derviş Dede”, Emir Sultan mezarlığında bir kabirdir. Bu kabrin kenarında oturmuş bir kadın “bu mezar devamlı sallanıyor, devamlı zikrediyor” diye bir söz yaymış ve meraklı birçok kimse ziyaret etmeye başlamış. İşin aslına gelince; bir mezar taşı gevşeyen zeminden etkilenmiş; özellikle üzerindeki demir parmaklık yerinden oynamış ve meydana gelen boşluktan esen rüzgârın da etkisiyle sallanmaya başlamış. Böylece adı Zikir Dede’ye veya Derviş Dede’ye çıkmış. Mezarın etrafı onarılınca sallanma durmuş, böylelikle ziyaretler de azalmış. Bu mezarın hala ziyaret edildiği söyleniyor. Özellikle Cuma günleri salâ ile ezan arasında ziyaret edilmiyormuş. Dede’nin bu vakitte ziyaret ve ibadet etmek için Medine’ye Mescid-i Nebevî’ye gittiği söyleniyor. Dürt Dede Mezarı Davutkadı Mahallesi’ndedir. Eskiden çeşitli istek ve arzularının gerçekleşmesini isteyen ziyaretçiler, mezarına bir değnek sokar, dürte dürte dileğini söylermiş. İstek yerine gelinceye kadar da değnek mezara saplı olarak durur, değnekler sebebiyle mezar adeta bir kirpi gibi görünürmüş. Bir ara kabri üzerinde ahşap bir ev yapıldı. Bu zamanlar evin içindeki bir odada kalan mezara küçük bir pencereden girilirdi. Dilek için gelenler mezarından aldıkları küçük taşları mezar taşına sürterek yapıştırmak isteler. Bıraktıklarında yapışmaz düşerse ikinci bir taşla denerler yapışmaz ise, üçüncüye denerler, bu da yapışmaz ise dileğin yerine gelmeyeceğine inanılırmış. İki genç kızın çamaşırı mezarı üzerine bırakılıp dua edilir. Daha sonra bu çamaşırlar hasta olan veya kısmeti açılmak istenen kimselere giydirilirmiş. Dileği yerine gelenler horoz keserlermiş. Bazı ziyaretçiler dileklerinin kabulü için bu civarda para dağıtır, mahalle çocukları buradan ayrılmazmış. Mezar üzerinde bulunan ev yıkılıp yerine apartman yapılırken çevrede yaşayanların uyarması üzerine, müteahhit duvarı girintili yaparak kabri açıkta bırakmış. Et Dede Namazgâh Camii’nin doğusunda Et Dede adında bir mezar vardır. Adı Sufî Mehmet Efendi’dir. Et Dede halkın anlatımına göre Emir Sultan Tekkesi’ne et getirirmiş. Buraya adak yapanlar, et adar, mezarına et bırakırlar, kim alırsa, afiyetle yermiş. Daha sonra burada yapılan şimdi terk edilmiş eski ahşap evin yüksek bahçe duvarı ardındaki mezarı belirten “Et Dede” yazılı tabelanın yakın zamana kadar duvarda asılı olduğu söyleniyor. Kemal Dede Vaktiyle Vakıfköy’de Kemal isminde bir fakir yaşamış. Bu zatın kendisi gibi fakir iki kardeşi varmış. Biri Samanlıköy’de diğeri Esebey Köyü’nde yaşıyormuş. Kemal kıt-kanaat geçinir, çoğu zaman da çorbadan başka yiyeceği bulunmaz, yiyeceğini, kendisinden fakir gördüğü köy sakinleri ile paylaşır, çorba dağıtırmış. Bunu sürekli yapan Kemal’in kardeşleri de aynı davranışı kendi köylerinde yapıyorlarmış. Kemal, kardeşlerine: “Ben ölürsem bu geleneği sürdürün” diye vasiyette bulunmuş. Kemal ölünce kardeşleri, kardeşleri ölünce de köy halkı bu geleneği devam ettirmişler. Senede bir gün köy meydanında kazanlar kurulup, çorbalar kaynatılmış. Daha sonra bir kere çorba yerine pilav yapılmış. Tesadüf o gün çok şiddetli yağmur yağınca köy halkı bunu Kemal Dede’nin hoşnut olmadığına yormuşlar. Her sene köy meydanında Kemal Dede’nin hatırasına kazanlarda çorbalar kaynatılıyor. Bu kutlamalar Haziran ayının son haftaları düzenleniyor. Köy kadınları imece usulü çorba için hamur kesiyor, isteyen 3-5 tavuk getiriyor. Çorbalar içildikten sonra kadınlar kendi aralarında eğleniyorlar. Kemal Dede’nin mezarı da tam olarak bilinmiyor. Siğil Dede Irgandı Köprüsü’nün doğu tarafının karşısındaki mezarının içinde büyük bir incir ağacı bulunuyor. Elinde, yüzünde veya vücudunda siğili olanlar dedenin mezarına gelirler. Ruhuna üç İhlâs, bir Fâtiha okuduktan sonra mezar toprağından alarak, biraz su ile karıştırır, siğillerin üzerine sürer veya yapıştırırlar. “Siğil mezarda kalsın” diye arkalarına bakmadan giderler. Uzakta bulunanlar için toprağından götürülür. Ruhuna okunduktan sonra, toprağı siğilin üzerine bir bez ile akşamdan sarar, sabah çıkarırlar. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Şerife Nine Türbesi
Bursa – Selçukgazi Köyü Şerife Nine Türbesi, Selçukgazi köyü mezarlığındadır. Gemlik köylerinden bir askere Kıbrıs Savaşının en sıcak zamanı cephede ateş hattında savaşırken, bir kadın gelerek siperdeki yerini değiştirmesini söyler. Hemen sonra düşmanın o bölgeye yaptığı yoğun top ateşi ve mermilerinden kurtulmuş olur. Asker, kadına kim olduğunu sorar. Bursa Selçukgazi Köyü’nden Şerife Nine olduğunu söyler. Terhis olduktan sonra nineye ziyarete giden asker, köyde bu isimde bir ninenin olmadığını, yalnız Şerife Nine’ye atfedilen bir mezar olduğunu öğrenir. Başından geçenleri anlatınca, Selçukgazi köylüleri, ninenin üzerinde ahşap bir sundurma bulunan basit mezarına şimdiki kubbeli türbeyi yaparlar. Türbesi köy mezarlığı içindedir. Daha önceleri ninenin mezarına uzak mesafede bulunan çeşmeye gittiğinin görüldüğü rivayeti üzerine türbe duvarının dışına bitişik bir de çeşme yapılmış. Başka bir rivayete göre Kurtuluş Savaşı sonrası köyü terk eden Yunan askerleri köyü yakmak istemişler fakat ninenin inayetiyle yakamamışlar. Köyün kuruluşu ile ilgili olarak; aslında köy şu haliyle çevreye hâkim yerinin batısında, Kayapınar Boğazında veya güneyindeki Kavaklar bölgesinde(mahkûm mevkiler) kurulmak istenmiş, fakat evlerin temelleri belli bir seviyeye ulaşınca kendiliğinden yıkılır. Bu sıralar Şerife Nine köyden bazılarının rüyasına girer ve köyün tepeye kurulmasını söyler. Şerife Nine’nin ziyaretine daha çok Gemlik köylerinden geliyorlar. Adağı olan yerine getiriyor, türbesinde mevlit okutuyor, şeker bisküvi dağıtıyorlar. Daha önceleri adak kurbanları kesiliyormuş. Ayrıca mezarından toprak alınıp cilt hastalıkları olanlara götürülüp toprağından sürülüyor. Alınan toprak daha sonra geri getiriliyor. Getirmeyenlerin rüyalarına giren nine onları korkutuyor. Vaktiyle köy bölgesinden sorumlu jandarma karakolunun komutanı türbeyi kapatmak istemiş, daha sonra kızı hastalanıp derman bulamayınca Şerife Nine’nin mezarına getirdiği ve şifa bulduğu, önceki davranışı sebebiyle pişman ve mahcup olduğu söyleniyor. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Mürsel Paşa Türbesi
Bursa – Osmangazi’ye bağlı Mürseller köyü Mürseller köyü meydanında, köyün batısında ve Nilüfer deresine bakan çok yüksek yamaçta ve köyün mezarlığına bitişik vaziyettedir. Çevrede birkaç yaşlı ağaç vardır. Türbe yok. Ancak, beton çitlerle çevrilmiş olan yarım dönümlük bir arazi içerisinde dört mezar vardır. Mezarlar alüminyum korkuluklarla korunmuştur. Bu dört mezardan biri “Mürsel Paşa” olarak bilinen yatıra, diğer üçü de Piri Mehmet Efendi ile oğluna ve karısına aittir. Her yıl sonbaharda şimdilerde ise Eylül ayında büyük bir hayır töreni yapılıyor. Köyden ve özellikle Bursa’ya göçüp zengin olmuş köylülerden toplanan paralarla alınıp kesilen hayvanların etlerinden et yemeği ve pilav yapılıyor. Toprak yiyen çocuklara, Mürsel Paşa sülalesinden geldiği söylenen Mendeller ailesinden bir kişi mezar toprağı yediriyor. Yürüyemeyen çocuklar mezar çevresinde dolaştırılıyor. Adakla doğmuş çocuklar mezar çevresinde dolaştırılıyor. Dedenin öldükten sonra da keramet göstererek; kısırları çocuk sahibi yaptığı, hastaları iyileştirdiğine inanılıyor. Bu kimselerden çocuğu olanlar tekrar ziyarete gelip kurban adaklarını kesiyorlar. “Burada evliya mı yatıyor, yoksa eşek mi?” diyerek hakaret eden sürü sahibini, hayvanlarını telef ederek cezalandırdığı rivayet ediliyor. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Helvacı Bacı Türbesi
Bursa – Tahtakale Semti, Veziri Caddesinde, Pınarbaşı Mezarlığına doğru çıkarken, sol tarafta Helvacıoğlu Mescidi önünde Bulgaristan’ın Filibe Kasabasından Bursa’ya geldiği rivayet edilen Helvacı Bacı , keramet gösteren “Bursa Evliyaları” arasında zikredilmektedir. Hakkında çok az bilgi vardır. Tahtakale Semti, Veziri Caddesinde, Pınarbaşı Mezarlığına doğru çıkarken, sol tarafta Helvacıoğlu Mescidi önünde bulunan kabir, Helvacı Bacı’ya aittir. Bu mezar bilhassa kadınlar tarafından zaman zaman ziyaret edilerek, helva adağı yapılmaktadır. Söylentiye göre, Helvacı Bacı bir fabrikatörün hizmetçisi idi. Fabrikatör hacca gitmişti. Evde hanımı helva pişiriyordu. Bu sırada hizmetçi kıza: “Efendim helvayı çok severdi” dediği zaman, hizmetçi kız eline bir tabak alıp içine bir miktar helva koyduktan sonra: “Ağız tadıyla bu helvayı yesin” demiştir. Bu durumu gören kadın şaşırmış ve hizmetçi kıza ne yaptığını sormuştur. Fabrikatörün hacdan dönüşünde tabak eşyaları arasından çıkmıştır. Bu durum, bacının kerameti olarak kabul edilmiştir. Bu olaydan sonra kendisini “ Helvacı Bacı ” olarak çağırmışlar, hürmet ve sevgi beslemişlerdir. Vefat ettiğinde mescidin önüne defnedilmiştir. Helva vaat edilmesi halinde isteklerin derhal yerine geleceği inancı gereği Helvacı Bacı’ya helva adağının yapıldığı, evde yapılan helvaların mezarın üzerine konulduğu veya mezar çevresinde bulunan kimselere verildiği, oradan gelip geçenlerin veya yakında bekleşen çocukların bu helvaları alıp yedikleri ve sonra dua ettikleri söylenmektedir. Bursa’da eskiden her Ramazan’da, her gün bir kişinin helva yapıp bir köşede Helvacı Bacı hayrına dağıtma âdeti günümüzde kalkmıştır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Abdurrahman Bistami
Bursa – Üftade camii arkasındaki Sadi dergahı haziresinde Hatay’ın Antakya kasabasındandır. Ahmed oğlu Ali oğlu Mehmed’in oğludur. Ulûm-i garibe tahsiline rağbet ederek Mısır ve Şam’a seyahat etmiş, birçok yerleri gezdikten sonra Bursa’ya gelmiş ve Mevlânâ Şemseddin Fenarî Âsitânesi’ne gece ve gündüz devam ederek namlarına bir risale telîf eylemiştir. Hurufatı bir şekl-i acibde yazarak; “Levh-i Mahfuzda böyle gördüm” demiştir. İlm-i tefsir ve hadiste emsalsizdi. Harflerin havassı, cifr ve fıkıh.ilimlerinde de bir tane idi. Dehşetli tarihçi idi. Zamanında ulûm-i külliye ve cüz’iyeyi ve hatta ilm-i evfak ve teksire varıncaya kadar tahsil eylemişti. Ta’lik, sülüs ve nesih hattında birinci sınıf hattat idi. Fevâyihu’l-Miskiyye ve Fevâtihu’l- Mekkiyye, Şemsü’l-Âfâk fî İlmi’l- Hurûfi ve’l-Evfâk, Istılahât-ı Sûfiyye, Ravzâtü’l-Esrâr, Nehcü’s-Sülûk fî Siyâseti’l- Mülûk gibi kıymetli 39 eser yazmıştır. Meşhur Bedreddin Simavî’nin hocasıdır. Kendisine mahsus güzel yazıyla 805/1402’de başladığı ve 844/1440’a kadar yazdığı 145 ilmi hâvî Fevâyih-i Miskiyye adlı eseri itmam etmeden ölmüş ve Bursa’da, Yerkapı’da, Üftade Türbesi’ne giderken Sa’dî Tekkesi’nin karşısındaki Kasapbaşı mezarlığına defnedilmiştir. Kabri demir parmaklıkla çevrilmiştir. Sa’dî şeyhi Cemil Efendi bu alim zatın kabrini mükemmelen yaptırmıştır. Mısrî şeyhi Şemseddin Ulusoy, Bedreddin Simavî’nin oğlu Ahmed Paşa’nın mezar taşını bunun yanında bulmuş ve Bursa Müzesi’ne naklettirmiştir. Taşköprülüzâde, Abdurrahman Bistâmî’yi Şekâikü’l-nu’maniyye’de dördüncü tabaka, yani Sultan Yıldırım Bâyezîd dönemi âlimlerinden kabul eder. Ancak, tafsilatı bilinmemekle beraber, Sultan Çelebi Mehmed ve Sultan II. Murad dönemlerini de idrak etmiş, hatta bazı eserlerini Sultan II. Murad’a sunmuştur. Zamanında hadis, tefsir ve fıkıh sahalarında âlim, ilmü havâssi’l-hurûf, ilmü’l-vefk, ilmü’l-cifr konularında da ârif olarak bilinmekteydi. Kısaca söylenirse, Abdurrahman Bistâmî hem faaliyetleri hem de eserleriyle Osmanlı dönemi Hermetik-hurûfî düşüncenin arkasındaki âlimdir. Bu çerçevede, eserleriyle hurufî-tasavvufî bir dünya görüşü inşa etme çabası içerisindedir. Bu bağlamda, çalışmalarında, kozmogoni, kozmoloji, insanın yaratılışı, tarih, toplumun oluşumu, siyaset anlayışı, bilgi tasavvuru gibi konuları belirli bir düzen içerisinde verir. Bunlara temel teşkil etmesi için de varlığı hurûfî bir ontolojiyle anlamlandırmaya çalışır. Buna göre, harfler ile sayılar aynıdır. Bütün var olanlar bilfiil harf, bilkuvve sayıdır. Aralarındaki fark; birinin, diğerinin varlığının illeti olmasıdır. Bu çerçevede yazılı olan sözlünün, sözlü olan düşünülenin, düşünülen akledilenin, akledilen de var olanların göstergesidir. Tabiî olan aslî harfler ya düşünceye ya söze yahut da yazıya ilişkindir. Düşünceye ilişkin harfler insan nefsine mürtesem ruhânî suretlerdir. Söze ilişkin harfler, havada akan seslerdir ve kulaklar yoluyla idrâk edilirler. Yazıya ilişkin harflere gelince, muhtelif eşyaların üzerine kalemlerle çizilen nakışlardır. Abdurrahman Bistâmî’nin siyaset teorisi ve bu konu hakkındaki fikirleri de Hermetik-Platonik mirası devam ettirmesi açısından önem taşır. Kaynak ; Bursa Kütüğü , Kamil Kepecioğlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Dedeler Dedesi – Şeyh Selahaddin Buhari
Bursa – Keles Dedeler Köyü Hakkında çesitli darb-ı meseller ve efsanevi hikâyeler anlatılan Ana Sultan’ın kimliği ile alakalı, kaynaklarda net ve güvenilir bir bilgi bulunmamaktadır. Yöre halkının dilinde İnegöl’e bağlı bir köyde kabri bulunan ve köye ismini veren Baba Sultan’ın eşi olduğu yönünde bir bilgi dolaşsa da bu sadece bir rivayetten ibarettir. Ayrıca bu tür bir bilgi Küçükkavacık Mahallesi’nde yaşayanlar tarafından anlatılan ve buradaki iki kişinin karıkoca oldugu yönündeki bilgiyle de çelismektedir. Yine o çevrede oturanlar, burada bulunan iki ayrı türbede medfun bulunan insanların, yıllar önce köye çoban olarak gelerek orada evlenen, Arap asıllı bir çobanla eşi olduklarını söylemektedirler. İki türbeden hangisinde erkeğin hangisinde kadının yattığı bile bilinmediği için dedeyle alakalı anlatılanlar menkıbeden ibaret kalmaktadır. Kabirlerin birinde muhafaza edilen sancak, sadece köy hayrının yapıldığı gün dedenin avlu girişine asılmaktadır. Sancak üzerinde Kelime-i Tevhit ve onun altında Bursa’da kabri bulunan Emir Sultan’a ait bir nişan bulunmaktadır. Eski sancağı gören ve bilen insanlar asıl sancağın üzerinde daha değişik yazılar olan, farklı cins ve renkte bir kumaştan mamul iken 1950’li yıllarda bu sancağın kaybolduğunu, yerine şimdi kullandıkları sancağı temin ettiklerini ifade etmektedirler. On yıl öncesine kadar Ana Sultan türbesine rağbet yok denecek kadar azken son yıllarda önemli bir artışın olduğu anlatılmaktadır. Rağbetin her geçen yıl artmasından olmalı ki, ilçe belediyesi 2006 yılında hatırı sayılır meblağlar harcayarak türbeleri ve bulundukları alanı baştan sona yenilemiş ve modern sanat çizgileri taşıyan iki adet türbe ile biraz aşağısına türbelerle aynı mimari özellikte olan küçük bir mescit yaptırmıştır.
Ana Sultan Türbesi
Bursa – Keles ile Küçükkavacık Mahallesi arasında Harmancık ilçesine gidilen yolun hemen kenarında yer almaktadır. Yörede bulunan diğer türbelerde medfun bulunduğu farz edilen şahıslar daha çok lakaplarıyla anılırken burada bulunan dede; halk arasında pek bilinmese de Selahaddin Buhari ismiyle maruftur. Bu isimlendirmeye bakarak türbe diğerlerine göre tarihi gerçekliği olan yaşamıs bir sahsa aitmiş gibi dursa da kendisiyle alakalı kaynakta kayıtlı bir bilgiye rastlanmamaktadır. Türbe ise, yapımında sıradan yapı elemanları kullanılmış olsa da mimari açıdan tam bir türbe görünümündedir ve kısmen de olsa türbe yapı geleneğini temsil etmektedir. Türbe biri giriş odası, diğeri iki yatırın bulunduğu oda olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Girişteki odada dedeye ait olduğunu söyledikleri çesitli kaplar, def, tesbih, şamdanlar ve sancak gibi bazı eşyalar mevcuttur. Yörenin tamamında bilinen ve çok rağbet edilen bir dede olduğu için uygulamalardaki zenginlik de hemen kendisini belli etmektedir. Felçliler, sara hastaları, yürüyemeyen, konusamayan ve gelişimi problemli çocuklar, vücudunda çesitli yara ve kasıntı bulunanlar, akıl hastaları dâhil hemen her türden hastalar bu mekâna gelmekte veya getirilmektedir.
Hamit Dede ( Hamitler dede – Mübarek dede )
Bursa – Hamidler mahallesi Baldırzade ‘ nin Ravza-i Evliya’sında bildirdiğine göre Hamidler Mahallesin de bir azizdir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Ravza-i Evliya’da zikredildiği hesaba katılırsa en az dört asırlıktır . Adı Mübarek Dede ‘dir. Kabri ziyaretgah olup bir adak yeridir. Özellikle hastalanan insan ve hayvanların mezarın etrafında dolaştırıldığında sağlığına kavuşacağına inanılır. Yine Ravza-i Evliya ‘nın bildirdiğine göre yanında bulunan karaağaca (şimdi yoktur) çivi çakarlar ateşli hastalık olan humma için bez bağlarlar. Allah ‘ ın izniyle hastalık kalmaz. Bu halk arasında yaygın bir görüştür. Bugün Bursa ‘ nın en büyük mezarlığının kurulmakta olduğu Hamitler Mahallesi 1987’de belediye sınırları dahiline alınmazdan önce Bursa yakınında bir köydü. Mübarek Dede ‘nin mezarı , Bursa Büyükşehir Hamitler Mezarlığına giden yol güzergahında , Hamitler Merkez Camii’ni çevreleyen yuvarlak kavşağın kuzey tarafındaki iki yoldan sağdaki 2. Meram sokağındadır. Kavşağa ve dolayısıyla Merkez Camii ‘ne 150 m. kadar uzaklıkta yolun solunda baş ve ayak ucunda iri gövdeli iki büyük servi bulunan kitabesiz tek mezardır. Yeniden onarılmış olan mezarın üç tarafı mülktür. Halk arasında hakkında pek çok menkıbeler söylenmektedir. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Doğan Bey
Bursa – Suluki camii arkasında Bugün Şehreküstü’den Santral Garaj ‘a inen Fevzi Çakmak Caddesi ‘nin sağında (şimdiki haliyle eski yerinin bir kısmı yola gitmiş bir kısmında da hastahane olarak kullanılan büyük gökdelenin bulunduğu mevkinin biraz aşağısında adına yeniden yapılan) Suluki Camii ‘nin doğusunda , yanında küçük birkaç mezar taşı bulunan kitabeli , heybetli , beyaz mermer mezar Doğan Bey ‘e aittir. Burada geniş yol açılmazdan önce mezar kendi adıyla anılan mahallede eski ahşap bir evin içinde idi. Bursa ‘da Emirsultan Mahallesi ‘nde olduğu gibi bu zatın hürmetine binaen bu mahallede de Ramazan davulu çalınmamaktadır . Doğan Bey Mahallesi’nde yaşayan halk arasında itibarlı , sözüne güvenilir kişiler hayatında yaşadıkları bir hadiseyi şöyle rivayet etmektedirler: “Bir davulcu bu kuralı bozarak belediyeden Doğanbey Mahallesi ‘ nde davul çalma ruhsatı almıştır. Ancak bu mahalleye gelip Doğan Bey sokağında davul çalmaya başlar başlamaz kendisine öyle bir manevi tokat vurulur ki; o anda kendisine vurulantokadın nereden geldiğini göremeden olduğu yerde yığılıp kalır ve bir daha da bedeninde can bulamaz. Bu olaydan sonra davulcular korkularından bu mahallede Ramazan davulu çalmaya cesaret edememişlerdir. Mahallede yaygın olarak ifade edilen bir hadise de şöyledir : Doğan Bey ‘in yaşadığı mahallede kadınlar bir evde toplanmış kına gecesi tertib etmişler. Doğan Bey Sultan eğlence ve gürültüden hiç haz etmezmiş. Cümbüş yapılacak evdeki kadınları mahallenin diğer akl-ı selim kadınlar ikaz etmişler . ” Bakın , Doğan Bey Dede cümbüşten hiç hoşlanmaz, başınıza bir akıbet gelir ” demişlerse de evde toplanan kadınlar bu ikazları dinlememişler. Başlamışlar def ve dümbelek ile çalgı çalıp eğlenmeye … Kadınlar daha cümbüşe başlar başlamaz; eğlendikleri evin insan genişliğinde olan direkleri bir simidin parçalanması gibi 3-4 parçaya bölünmüş, tavan büyük bir gümbürtü ile üzerlerine çökmüş .. . Bu felaketi gören mahalleli “bu mübarek zat mahallemizde manen bulunuyor” diyerek, kendilerine çeki düzen vermişler ve bugünden sonra ne davul çalmışlar ve ne de çalgılı düğün yapmışlardır. XIV-XV. yüzyılda yaşamış doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak bilemediğimiz Doğan Bey, döneminde önemli hizmetleri görülen Osmanlı ‘nın önde gelen akıncı beylerindendir . Onlar alime, arife ve evliyaya hürmet ve saygıda kusur etmezlerdi. Aralarında husumet yoktu, hoşgörü ve dayanışma hakimdi. Her birinin davası ila-yı kelimetullahdı. Hakkında daha pek çok menkıbelerin anlatıldığı Doğan Bey , I. Murad ve Yıldırım Bayezid devri ümerasından olup bir miktar asker ile Kosova üzerine yürüdü. Yıldırım zamanında Niğbolu muhafızı oldu. Doğan Bey , Yıldırım Bayezid ‘ in maiyetinde birçok muharebelerde bulunmuş, bahadırlık ve yiğitliği , kahramanca sebatı ile en cesur komutanlar arasında yer almıştı. Müttefik ordusunun saldırı haberini alınca lazım gelen tertibatı alarak kuvvetinin son demine kadar mukavemet etmeye karar verdi. Düşmanın ablukası altı gün devam ettiği halde Doğan Bey , Türklere mahsus bir kahramanlıkla kaleyi korumakta sebat etti. Şehre birçok defalar hücum ettilerse de , bu hücumların tamamı güçlü bir mukavemetle geri püskürtüldü ve düşmana ağır kayıplar verdirildi. Doğan Bey , ablukanın daha fazla uzaması halinde imdada ihtiyaç hasıl olacağını anladığından İstanbul’u kuşatmakla meşgul olan Yıldırım Bayezid ‘e bir haber gönderdi. Yıldırım , bu haberi alır almaz gecenin sessizliği içinde ordugahta kimseye bir şey söylemeden atına bindi ve yıldırım hızıyla hareket etti. Gece yarısı Niğbolu önlerine geldi. Etrafı derin bir karanlık kaplamıştı. Karşıda müttefik düşman ordugahının ışıkları görünüyor , kalede esrarengiz bir sükunet hüküm sürüyordu. Yıldırım , etrafı güzelce bir gözetledikten sonra atını mahmuzlayarak kaleye hakim bir tepe üzerine çıktı. Kaleye doğru yüksek bir sesle: “Bre Doğan ! .. Bre Doğan! .. ” diye haykırdı. Doğan Bey padişahının sesini tanıdı. Kalenin halini soran Padişah ‘ a erzakın kafi derecede bulunduğunu ve imdada ihtiyacı olduğunu söyledi. Yıldırım , üç gün daha dayanmasını , imdadına yetişeceğini söyleyerek gecenin karanlığında düşman güçlerine görünmeden geldiği gibi yıldırım hızıyla geri döndü. Ordusuyla gelerek hücum etti. Düşmanı darmadağın etti. Bu muharebede Osmanlıların kaybı 3.000, Haçlıların 20 .000 oldu . Niğbolu kahramanı olan Doğan Bey , sonraki hayatını Bursa’da tamamlamış, Bursa’ da ölmüş ve yaptırdığı caminin yanına gömülmüştür. Bugün bu camiden eser yoktur. SİT özelliğini yitirdiği gerekçesiyle arsası 1995’de imara açılmış yerine yüksek binalar kurulmuştur. Kendisine sade güzel bir mezar yapılmıştır . Başbakanlık Toplu Konut İdaresi, Bursa Osmangazi Belediyesi Doğan Bey Kentsel Dönüşüm Projesi çerçevesinde bu civardaki evler yıkılmış , yerlerine yeni projeye uygun gökdelenler planlanmıştır. Pınarbaşı ‘ nda camii olan İzzeddin Bey ise , Doğan Bey’ in kardeşidir . Buna “Yaralı Doğan ” da derlerdi. Doğan Bey’in Mahdume Paşa adında bir kızı vardı. Allah nur içinde yatırsın! .. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Davud Dede – Bursa
Yıldırım Bayezıt Han zamanında Seyyid Behlül ve Ali Mest Edhemi ile Buhara dan geldiler. Üçü de Edhemiyye tarikatına mensup olup Evliya Çelebi buna “Yesevi fukarasındandır” der. Davud Efendi , Yıldırım Camii altında Kuruçay denilen yerde, Aksu geçidinde yerleşip ikamet etmiştir . O , kerametleri ile meşhur olmuş bir zattır. Kaynaklar Ferhad Ağa ilgili bir hadiseyi şöyle açıklamaktadır : O tarihte, Sultan Yıldırım Han ‘ın hazinedarı Ferhad Ağa hazineden pek kıymetli bir mücevher çaldırmış, Padişah ‘ın gazabından korkarak firar ederken, Davud Dede Hazretlerine rast gelmiş , halini ona anlatınca o da: ‘” Gitme! kaybettiğin o nesne için korkma! onu bulursun ve sen vezir olursun” diyerek onun gönlünü hoş edip müjdeli haberi vermiştir. Hadiseler dediği gibi zuhur etmiş , o nadide mücevher umulmadık birisinden çıkmış ve bundan sonra ona vezirlik rütbesi verilmiştir. Bundan böyle Ferhad Paşa ihlas ve samimiyetle bağlanıp Davud Dede’ nin muhibbi olmuş ve rahmetli olunca da üzerine bir türbe yaptırmıştır . Daha sonra Ferhad Paşa da vefat edince vasiyeti üzerine aynı türbeye defnedilmiştir. Mehmed Şemseddin (Ulusoy) Bey’in ifadesiyle: “Zamanla zaviye harab olup esrarkeş ve süfilerin mekanı olmuştur. Çok sayıda muhacirlerin iskan edilmesiyle yanına bir mescid inşa edilerek oraları şenlenmiş temizlenmiş akşam ve yatsı namazları cemaatle eda edilir olmuştur . Türbesi Yıldırım Camii altında yol üzerindedir. Ancak zamanla harab olan kargir türbe ile mescid ve arsası satılmış yerine bir ev inşa edilmiştir. ‘’ Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Behlül Dede
Buhara ‘dan gelip Bursa ‘da Davud Dede semtinde Çıraklı Dede Zaviyesi ‘ni inşa eden Pir Dede demekle meşhur evlad-ı rasülden Seyyid Behlül hazretleridir İbrahim Edhem ‘in Edhemiyye tarikatına mensub olup zühd ve vera’ sahibidir. Sultan Yıldırım Bayezid Han zamanında Davud Dede ve Ali Mest ile Buhara ‘dan Bursa ‘ya gelip Yıldırım Han İmareti yakınında halen medfun olduğu yerde yerleşip “Çıraklı Derviş ” namıyla meşhur olmuştur. Ekseri geceleri çok sayıda mum ve kandil yaktığı için kendisi ” Çıraklı Dede ” namı ile meşhur olmuştur. Zamanında ikamet ettiği yer bakımlı ve ma’mur bir mahalle olup , bir yaşlı kadının meskeni imiş. Yıldırım Bayezid Han Behlül Dede adına bu yeri almak isteyince yaşlı kadın evini satmak istemez , kendisine evin iki üç misli bedel teklif olunur yine reddeder. Bir gece korkulu bir rüya görür ondan sonra evini satmaya razı olur. Behlül Dede orasını zaviye yapar. Bir müddet sonra vefat edince oraya defnedilir. Türbesi ziyaretgah olup Davud Dede’nin türbesine yakındır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Abdülkerim Kadiri ( Şeyh Müftü )
Bursa – Mustafa Kemalpaşa – Şeyh Müftü camii Bursa’nın Kirmasti (Mustafakemalpaşa) ilçesi Atariye Mahallesi’nde doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında yaşamış alim ve velilerdendir. Zamanında Müfti Şeyh adıyla meşhur oldu. Zamanımızda Şeyh Müftü diye isimlendirilmektedir. 951/1544 senesinde vefat etmiştir. Kabri , Kirmasti kasabasında , kendi adıyla anılan “ Şeyh Müftü Camii” ve zaviyesinin bitişiğindedir. Zaviyeden şimdi eser kalmamıştır. Abdülkerim Efendi daha küçük yaşta iken, Bursa’da Kur’an-ı Kerim’i ihlas ve sadakatle okuyup, Fatihasından sonuna kadar ezberleyerek hafız oldu. Tecvid ve kıraat ilimlerini de öğrendi. Bursa Emir Sultan Camii’nde Cuma günleri mahfilde, Kur’an-, Kerim’den (aşır) okurdu. Dini ilimleri öğrenmek için çok çalıştı. Mevlana Karabali’nin yanında bir müddet ilim tahsil etti. Karabali’nin derslerine devam ederken, tasavvuf erbabından İmamzade diye tanınan zatın hizmetine girdi. Onun sohbetlerinde bulunup, feyz aldı. Burada manevi hallere ve makamlara kavuştu , sonra İstanbul ‘ da Küçük Ayasofya Zaviyesine şeyh oldu ve insanlara dünya ve ahiret saadetinin yollarını öğretmeye başladı. Hafızası çok kuvvetli olduğundan, kısa zamanda pek çok fıkıh mes ‘elelerini öğrendi. Hatta bilgisinin çokluğu ile meşhur oldu. İlminin çokluğunu , zamanın padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han duyunca, kendisine günlüğü 100 akçelik maaş bağladı. Şeyhülislam gibi halka fetva vermesi için ona ruhsat verildi. Camilerde ve meclislerde halka vaaz ve nasihat verirdi. Çok tesirli ve güzel konuşur, dünyanın geçici, ahiretin ebedi olduğundan ve cennet nimetlerinden bahsederdi. Kütüphanesinde daima okuduğu pek çok kitap vardı. Çok şiddetli riyazet ve mücahede yaptı. Hali, “muta kable en temettü ” “Ölmeden önce ölünüz.” Hadis-i şerifinin manasına uygundu. Sağlığında mezar gibi bir çukur kazdırmıştı. Bu çukurda erbaine girer, kırk gün tamam oluncaya kadar beş vakit namazı o çukurda kılardı . Hatta gece gündüz bu çukurda yatar kalkardı. Bu halinden dolayı pek çok feyz ve bereketlere kavuştu . O çukurda çok riyazet yapardı. Riyazet yaptığı zamanlarda kuvvetli bir zafiyet kendisini kaplar ve cümle havassını kaybederdi. Devamlı nefsine muhalefetle ona eza ve cefa ederdi. Kırk günlük halveti bitince o çukurdan çıkar. Gelecek seneye kadar halka vaaz ve nasihat ederdi. Mizacı daima huşu üzere olup onun yanında küçük ve büyük. fakir ve zengin aynı idi. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Sancı Dede
Bursa – Sancı sokağı Bazı eski Bursalılann atları sancılandığında, onları At Dede (Sancı Dede)’nln mezarı etrafında dolaştırarak iyi olacağı kanaatini besledikleri ifade edilmektedir. Mezar günümüzde oldukça bakımsız durumdadır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Bursa – Yeşil Türbe
Bursa – Yeşil camii Çelebi Sultan Mehmed tarafından 1421 yılında, Yeşil Camii’nin güneyine inşa ettirilmiştir. Sultanın ölümünden 40 gün önce inşası bitmiştir. Diğer bütün külliyelerde cami en yüksek konumda olduğu halde burada türbe yüksek konumdadır. Külliyenin en tanınmış yapısıdır. Bursa’nın ve hatta ülkemizin turistik tanıtım sembollerinden birsidir. Dışı tamamen çini kaplı olması açısından bir örneği daha yoktur ve bir anlamda fetret devrinin ardından Osmanlı’nın şahlanışının anıtsal bir simgesidir. Çelebi Mehmed’in ölümünden 40 gün önce tamamlanan türbenin mimarı İvaz Paşa Semti’ndeki mütevazı türbesinde metfun bulunan Hacı İvaz Paşa’dır. Ahşap oymasını Tebrizli Ahmed oğlu Ali’nin yapmış olduğu türbede, kalem işçiliği ve çinilerin yerleştirilmesinde baş ustalık yapma görevi de Lâmi Çelebi’nin dedesi Nakkaş Ali bin İlyas Ali’nin olmuştur. Çini işlemelerinin tamamını Mecnun Dede adındaki zanaatkâr tarafından yapılmıştır. Türbenin bodrumu da mevcuttur ve naaşlar, girişi doğu tarafında olan ve şu anda kapalı durumda bulunan bodrum kattadır. Çini sandukayı sultan kendisi yaptırdığından ve vefatından sonra sanduka kırılarak içine defnedilemeyeceğinden dolayı türbenin iki katlı yapılmış olduğu görüşü de mevcuttur. Türbede 9 mezar bulunur. Edirne’de vefat ettikten sonra Bursa’ya getirilerek türbesine defnedilen Çelebi Sultan Mehmed’e ait sandukanın yanı sıra oğulları Mustafa (öl.1423), Mahmud (öl.1428), ve Yusuf (öl.1428) ile kızları Selçuk Hatun (öl.1485), Hafsa Sultan Ayşe Hatun ve Sitti Hatun ile sütannesi Daye Hatun’a ait çinili sandukalar yer almaktadır. Türbede görülebilen hemen her bir yere sanat eseri yerleştirilerek adeta ruha hitap edilmiştir. İç tarafı eşsiz güzellikte turkuaz çiniler ile kaplanan türbenin ceviz ağacından oyma ahşap kapısı gerçek bir sanat eseridir. Kapı yanları, kemeri ve söveleri mermerden yapılmıştır. 1855 yılında hasar gören giriş daha sonra horasan ile sıvanarak tamir edilmiştir. Tacı tezhip süslemeli olan çinili mihrabı, kendisini bu güne kadar getirebilen sayılı şaheserlerdendir. Mihrabın içindeki mum süslemelerinin birinin altında Allah, diğerinin altında Muhammed yazılıdır. Dış yüzeyi kubbeye kadar yine turkuaz çiniler ile kaplı olan türbenin bir zamanlar kubbesinin de aynı şekilde kaplanmış olduğu çeşitli rivayetlerde ifade edilir. Hiç bozulmadan günümüze kadar gelen çinilerin bulunduğu özgün duvar, giriş kapısının solunda yer alır. Türbe bünyesinde cüzhanlar (Kur’an cüzü okuyan hafızlar), duagu (maaşlı dua okuyucular), devirhan, ammehan, fetihhan; ihlashan, fatihahan, buharihan, mükebbir, naathan gibi aralarına kadınların da olduğu belli duaları okumakla görevli kişiler bulunmaktaydı. Bunların yanında türbeyi her daim bekleyen ve temizliği ile görevli ‘türbedar’ mutlak surette mevcuttu. Türbenin bahçesinin doğusunda ve kuzeyinde Osmanlı Devleti’nde görev yapmış kâtip, vezir, vali ve mezar taşlarında adları tam olarak okunamayan bazı kişilerin defnedildiği 11 mezar bulunmaktadır. Birinin mezar taşı yoktur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Veled-i Habib Türbesi – Mehmet Emin Efendi
Bursa – Tahtakale semti – İnebey caddesi üzerinde Tahtakale Semti’nde, İnebey Caddesi üzerindedir. Avlu kapısı üzerinde bulunan kitabesine ve dönem kayıtlarına göre Fatih Sultan Mehmed döneminde Habip oğlu Hacı Şüca tarafından yaptırılmıştır. 1801-1802 (Hicri 1216) tarihinde Hoca Mehmet Emin Efendi bir konak ve kütüphane eklemek suretiyle Nakşibendî dergâhı yapmış, mescide ise bir minber ekleterek camiye dönüştürmüştür. Mehmed Emin Efendi’ye ait türbe cami yanındadır. Uzun süre harap durumda kalmış, 1969 yılında onarılarak ibadete açılmıştır. Üç bölümlü son cemaat yerinin yan bölümleri yuvarlak, orta bölümü beşik tonozludur. Kare planlı asıl ibadet mekânının üstü dıştan sekizgen kasnak, içten Türk üçgeni kuşağı üzerine oturmuş bir kubbe ile örtülüdür. Cami karşısında dergâha ait günümüze kadar gelen oldukça güzel konak ve harem kısımları, ilgisizlik ve bakımsızlıktan yok olmak üzeredir. Ancak Mehmed Efendi’nin torunlarından olan Gökçen ailesine ait yapıların yaşatılması ve sosyal bir işlev kazandırılması amacıyla aile tarafından Osmangazi Belediyesinin desteklediği bir çalışma mevcuttur. MEHMED EMİN EFENDİ Mehmed Emin Efendi, Hicri 1140 yılında Kerkük’te dünyaya gelmiştir. Soy olarak Peygamber Efendimiz’e dayandığı belirtilir. Yaşadığı bölgede sık sık İranlıların saldırılarına maruz kalmalarından ötürü ailece göç etmek zorunda kalmışlardır. Babasının vefatı ile Urfa’ya giderek burada ilim tahsiline başlamış, Abdullah Paşa’dan hat ve fen ilmini öğrenmiş, Hamavizade Şeyh Nebi- Abdu’n Nebi’den dersler almış, o sıralarda Urfa’ya gelen ve hem zahiri hem de batıni ilimlere sahip adı belirlenemeyen bir zatın sohbetlerinde bulunarak icazet almıştır. Kendisini her konuda yetiştirmeye çalışan Mehmed Emin Efendi, Abdullah Paşa’nın Halep’e tayini ile onunla birlikte oraya gitmiş, Halep’te bulunan ulema, mutasavvıf şahsiyetler, özellikle Nihali Efendi ile birlikte olarak istişarelerde bulunup onların bilgilerinden yararlanmaya çalışmıştır Bir yıl sonra Diyarbakır’a, oradan da İstanbul’a geçmiştir. İstanbul’da Halep’te tanışıp dostane ilişkiler kurduğu şahısların misafiri olarak evlerinde kalan zat, çok kısa zaman zarfında kendisini çevresine sevdirmiştir. Bir süre sonra Ragıp Paşa tarafından divan kâtipliğine tayin edilmiştir. Bir gün Ayasofya Camii’nde Yasin-i Şerif’in tefsiri ile iştigal ettikleri bir sırada camide bir heyette tanıştığı ve daha önce rüyasında gördüğü kişi tarafından iftara davet edilir. Bu kişinin Şeyh Mehmed Agâh Efendi olduğu rivayet olunur. Bu günden sonra aralarında manevi bir bağ oluşur. Şeyh Mehmed Agâh Efendi 1176 yılında vefat etmiştir. Onun vefatı sonrası kendisini tamamıyla maneviyata adayarak bu yönde çalışmalar yapmaya gayret eden Mehmed Emin Efendi,Hicri 1193 yılında İstanbul’dan Bursa’ya gelerek Şehadet Camii yakınlarındaki Sarı Zade Konağı’na yerleşmiştir. Daha sonra bir davet icabı tekrar İstanbul’a dönmüş, bir süre bu şekilde gidip gelmeler yaşanmıştır. Daha sonra Veled-i Habib Mahallesi’nde mevcut mescide bir minber koydurarak bir de kütüphane ekletmiştir. Bir süre sonra yanında bulunan Abdullah Ağa konağını satın alarak misafirhane ve dervişlerin kalabileceği Nakşibendiyye külliyesi haline getirmiştir. Hicri 1219 yılında tekrar İstanbul’a davet edilen zat, Fındıklı’da Ayaz Paşa konağında kalarak saray erkânı ile yakın ilişkiler kurmuştur. 1222 yılındaki bir olay üzerine tekrar Bursa’ya dönmüştür. Bu tarihten itibaren kendisini tamamen irşat, Kur’an-ı Kerim tefsiri ve hadis ilimlerini öğretmeye yönlendirerek, Manevi-i Manevi gibi eserlerin tetkikini yapmıştır. 1828 yılına kadar geçen zaman içerisinde hiçbir zaman Cemaati terk etmemeye gayret göstererek abdestsiz olmamayı kendisine düstur edinmiştir. Muhtaçlara ve ihtiyaç sahibi kimsesizlere elinden geldiğince yardımını esirgememiştir. İbadet halinde iken vefat eden zat, Ulucami’de kılınan namaz sonrası bu gün meftun bulunduğu yere defnedilmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Şeker Hoca
Bursa – Nalbant oğlu mah şeker hoca camii Nalbantoğlu Mahallesi’nde, Şeker Hoca Caddesi üzerinde yer alan cami, Yıldırım Bayezid devri eserlerindendir. Caminin yaptıranı olarak bilinen Şeker Hoca hakkında çok fazla bilgi yoktur. Ancak oğlunun bir ara bu camide imam olduğu söylenir. Halk arasında Şeker Hoca olarak anılan Seyyid Ali’ye ait türbe, caminin güneyinde yer almaktadır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Sinan Dede – Bursa
Bursa – Sinan Dede mah – Fatih sultan caddesinin sağ tarafında Sinan Dede Mahallesi’nde, Fatih Sultan Mehmed Caddesi’nin sağ tarafında yer alır. Sinan Dede, İncirli Caddesi civarındaki Ferhadiye Medresesi’nde görevli iken İznik’te bulunan Eşrefzâde’nin damadı Abdurrahim Efendi’den dersler almıştır. Bugün mezarının bulunduğu yerde kurduğu tekkede ibadet ile meşgul olmuş, talebeler yetiştirmiştir. Vefatı sonrası aynı yere defnedilmiştir. Mezarı uzun zaman çocuğu olmayan kadınların, şifa bulmak isteyen kişilerin uğrak yeri olmuş, batıl inançların mekânı haline gelmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Pars Bey Türbesi
Bursa – Şehre küstü meydanı güneyinde Şehreküstü Meydanı’nın güneyinde, Fevzi Çakmak Caddesi üzerinde yer alan caminin ilk yapısı, II. Murad devrinde, Pars Bey Abdullah oğlu Bedrettin Mahmud tarafından zaviye olarak yaptırılmıştır. ‘Yakub Bey’ zaviyesi olarak da anılır. 1801 (Hicri 1206) tarihinde meydana yangında yanan tekke vakıf evladı Ahmed Baba tarafından günümüz postanenin olduğu yere taşıyarak burada faaliyetlerini devam ettirmiştir. Zaman içerisinde meydana gelen depremler ve değişik nedenlerden dolayı oldukça harap duruma düşen yapı 1980 yılında minaresi hariç olmak üzere tamamen yenilenerek bugünkü son halini almıştır. Caminin yanında yer alan hazire alanında birçok âlim ve ilim adamının mezarının bulunduğu ifade edilir. 1904 yılında açılan cadde ile bir kısmı yolun altında kalmıştır. Aynı yerde Bedreddin Pars Bey ve oğlu Yakup Bey’in mezarları bulunur. Bedreddin Pars Bey’in mezarı türbe içerisindedir. Türbe, cami ile birlikte 1894 yılında Vali Münir Paşa zamanında Hacı Bahaeddin Efendi tarafından onartılmıştır. Pars Bey (Bey Pars) olarak anılan kişi Abdullah oğlu Bedreddin Mahmud Bey’dir. II. Murad döneminde yaşamış, önemli görevler üstlenmiş devlet adamıdır. Aslının örneği Topkapı Müzesi’nde olan 14.9.1445 tarihli vakfiyesi bulunur. Kozca/ Umur Bey Köyü ve Mazder Köyü’nü hayır işlerine ve Şehreküstü’nde bulunan zaviyesine vakfeylemiştir. Gemlik Umurbey’de mektep ve cami yaptırmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Karşı Duran Süleyman Türbesi – Nimel Çeyş
Bursa -Muradiye Külliyesi Karşısında Türbe Rumeli ve Anadolu beylerbeyliği, Amasya valiliği, Semendre beylerbeyliği görevlerinde bulunan, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’un ilk subaşısı Süleyman Paşa’ ya aittir. Süleyman Paşa aynı zamanda Çakır Ağa’dan sonra Bursa subaşısı olmuş, İstanbul kuşatmasında Fatih Sultan Mehmed’e defterdarlık yapmıştır. Kare planlı olan türbenin duvarları kesme taş ve tuğladan örülmüştür. Üzeri kubbe ile örtülüdür. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Lami Çelebi
Bursa – Hisar semti – Orta pazar caddesindeki mescitte. Hisar Semti’nde, Ortapazar Caddesi’nin güneyinde yer alan mescit, ilk yapısı itibariyle Yıldırım Bayezid döneminin ünlü nakkaşlarından Nakkaş Ali tarafından yaptırılmıştır. Uzun yıllar harabe durumunda olan mescit, daha sonra tamamen yıkılarak yalnızca hazire alanı kalmıştır. Mescit 2010 yılında Vakıflar Müdürlüğü tarafından yeniden ayağa kaldırılmıştır. Hazire alanında mezarı bulunan Lamii Çelebi, Yıldırım Bayezid ve Çelebi Mehmed’in nakkaş başısı, Yeşil Türbe ve Yeşil Cami’nin nakkaşı Ali Efendi’nin torunudur. Asıl adı Mahmut olan Lâmii Çelebi, Mevlana Çelebi, Şeyh Mahmut ve Mahmut Lamiiy-i Nakşibendi sıfatları ile de anılmaktadır. 1479 yılında Bursa’da doğmuştur. Muradiye Medresesi’nde Molla Ahaveyn ve Molla Muhammed gibi devrin büyük müderrislerinden ders almıştır. Bu arada şeriat ilimlerinden Kur’an, hadis ve tefsir ilimleri ile de meşgul olarak kendisini yetiştirmiştir. Emir Sultan Hazretleri ve Seyyid Buhari Hazretleri’nin eserlerinden çok yararlanmıştır. Aynı devirde yaşadığı ulemadan Molla Camii’nin eserlerini Türkçeye çevirdiğinden dolayı kendisine Molla-i Rum ve Cami-i Rum adı verilmiştir. Lamii Çelebi 1532 yılında Bursa’da vefat ederek dedesi Nakkaş Ali’nin mescidinin avlusuna defnedilmiştir. Fatih, II. Bayezid, Yavuz Selim ve Kanuni dönemlerini yaşayan Lâmii Çelebi, bu devirlerin ve tarihimizin en önemli şiir, tefekkür ve ilim adamları arasında yer alır. Saraydan en çok ilgi gördüğü dönem, Kanuni Sultan Süleyman ve Sadrazam İbrahim Paşa dönemidir. Divanında yer alan kasidelerin çoğunu İbrahim Paşa’ya yazmıştır. Lâmii Çelebi’nin 30 kadar tercüme ve telif eseri bulunmaktadır. Hüsn-ü Dil, Nefahat’ül-Üns ve Şevahidü’ün – Nübüvve, Şehrengiz-i Bursa, Letaif, Münezarat, Bahr’u Şita, Münşeat, Nefs’ul Emr ve çeviri olarak yazdığı Camii’den Salaman u Absal, Unsuri’den Vamık u Azra, Fahr u Curcani’den Vays u Ramin eserlerinden bazıları olarak kültürümüzde yerini almıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Cem Sultan ve Şehzade Mustafa Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesi Türbe, 1474 -1476 yılları arasında inşa edilmiştir. Altıgen plânlı yapı, altıgen bir kasnağa oturan, dıştan kurşunla kaplı, kasnaklı tek kubbe ile örtülüdür. Giriş revakı mermerden olup, iki tarafında Bursa tipi kemerli penceresi mevcuttur. Duvarlar, pencere üzerlerine kadar altıgen firuze çinilerle kaplanmıştır. Kubbe ve duvarlarında zengin kalem işleri görülmektedir. Kubbe eteğinde de Ayet-el Kürsi, Besmele, Esmâ-i Hüsna ve Kur’an’dan alınma ayetler yazılmıştır. Ayrıca mihrap üzerinde de çiçekler, madalyonlar, selviler, besmeleler ve peygamberlerin isimlerini kapsayan yazılar vardır. İç tezyinat ve çinileri ile Bursa’daki en güzel türbelerden birisidir. Türbe kapısı ahşap sanatının önemli bir örneği olarak kabul görür Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa 1474 yılında vefat etmiş ve önce amcası Alaaddin’in türbesine defnedilmiştir. 1479 yılında kendi türbesinin yapılmasıyla buraya taşınmıştır. 1495 yılında İtalya’da vefat ettikten sonra 1499 yılında buraya getirilen Cem Sultan’ın sandukası da bu türbededir. Cem Sultan hacca giden tek ‘Osmanoğlu’dur. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan Cem Sultan, Bursa’da para basan sultanlardandır. 14 yıl esir hayatı yaşayıp 36 yaşında vefat eden sultanın hazin bir hayat hikâyesi vardır. II. Bayezid’in oğulları Şehzade Abdullah (öl. 1483) ve Şehzade Alemşah (öl. 1512) da buraya defnedilmiştir Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Mükrime Hatun Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesi Türbe, II. Bayezid’in oğlu Şehzade Şehinşah’ın eşi ve Şehzade Mehmed’in annesi Mükrime Hatun’a (Dulkadiroğlu’nun kızı, ölüm 1517) atfedilmiştir. Türbe Şehinşah tarafından Mükrime Hatun’un vefatından evvel yaptırılmıştır. Kare planlı olarak inşa edilen türbe, sekizgen kasnak üzerine oturtulan kubbe ile örtülmüştür. Duvarları bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğla ile örülüdür. Türbe içi oldukça sade bir kalem işi ile bezenmiştir. Geniş bir yazı kuşağı içinde celi sülüs tarzında yazılı Âyet-el Kürsî, yapının içini çepeçevre dolanmaktadır. Mihrap üzerinde ayetler ve Esma-i Hüsna’dan örnekler yer alır. Kapısı kündekâri tekniğiyle yapılmıştır. Yapıda Mükrime Hatun’un sandukasının yanı sıra Sultan II. Beyazıt’ın oğlu Şehzade Korkut’un (1465– 1513) ve Şehzade Alemşah’ın kızı Fatma Sultan’ın (1495–1522) sandukaları bulunur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Gülşah Hatun Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesi Muradiye Külliyesi’nin en küçük ve mütevazı yapısı olan türbe, Fatih Sultan Mehmed’in eşi ve Şehzade Mustafa’nın annesi olan Gülşah Sultan (öl. 1487) tarafından ölmeden önce inşa ettirilmiştir. Kare plânlıdır. Kubbe içeriden baklava motifleri veren bir kuşağa, dıştan sekizgen kasnağa oturmaktadır. Girişteki küçük revakın iki yanında mihrabiyeler bulunmaktadır. G ülşah Sultan ’ın yanındaki sandukanın II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ali’ye ait olduğu bilinse de, son yapılan çalışmalarda, 20 Ocak 1523 (3 Rebiyüevvel 929) tarihli Bursa Kadı Sicilleri’ne göre Kamerşah Sultan’a ait olduğu tespit edilmiştir. Türbenin iç duvarlarında yer yer sade kalem işleri mevcuttur. Kapısı kündekâri tekniğiyle yapılmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Hatuniye ( Hüma Hatun ) Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesinde Ak Türbe ve Hümâ Hatun Türbesi olarak anılır. Sultan II. Murad’ın eşi ve Fatih Sultan Mehmed’in annesi Hüma Hatun için yaptırılmıştır. Türbe içerisinde iki adet sanduka vardır. Diğer sandukanın kime ait olduğu bilinmemektedir. 1449 (Hicri 853) tarihli kitabesi kapısının üzerindedir. Altıgen plânlıdır. Duvarları bir sıra taş, iki sıra tuğla ile örülüdür. Türbenin üzeri kasnaksız bir kubbe ile örtülmüştür. Giriş kısmı sivri kemerli ve revak biçimindedir. Hüma Hatun’un İsfendiyaroğlu Tacettin İbrahim Bey’in kızı olduğu yönünde görüş ağırlıktadır. Türbe 1601 ve 1844 yıllarında tamir edilmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Molla Zeyrek
Bursa – Pınarbaşı Mezarlığında İzzettin camii karşısı Mezarı Pınarbaşı Mezarlığı’nda, İzzettin Camii’nin karşısındadır. Asıl adı Mehmed olup tarihimizin önemli sufileri arasındadır. İlk ilmi tahsilini Hacı Bayram Veli’den, ardından Mevlana Hızır Şah’tan almıştır. Zeki ve kuvvetli hafızasından ötürü hocası Hacı Bayram Veli tarafından ‘Zeyrek’ lakabı verilmiştir. İlmi kişiliğinin yanında şair kişiliği de vardır. Muradiye Medresesi ve İstanbul’da kendi ismine Fatih tarafından yaptırılan medresesinde müderrislik yapmıştır. Medresesinin olduğu yer halen Zeyrek Yokuşu olarak anılmaktadır. Molla Zeyrek, Sufi Hocazade ile arasında geçen bir ilmi münazaradan sonra yenilgiyi kabul edip her şeyini bırakarak Bursa’nın Muradiye Semti’ne yerleşmiştir. Sultanın İstanbul’a davetlerine icabet etmeyip 1474 yılında vefatına değin Bursa’da kalmıştır. Ömrünün son zamanlarında Bursa müftülüğü görevini yerine getirmiştir. Paşa Çelebi, Rükneddin Efendi ve Şah Mehmed Çelebi adında üç oğlu vardır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Molla İlyas
Bursa – Pınarbaşı semti dağ sokak 43 nolu evin bahçesi Fatih dönemi âlimlerinden olan Molla İlyas , Fatih Sultan Mehmed’in hocalarındandır. 1511 yılında vefat etmiştir. Pınarbaşı Semti’nde, Dağ Sokak’ta, 43 no’lu evin bahçesinde metfun bulunan bu zatın kabri, 1994 yılında Osmangazi Belediyesince yapılan düzenleme ile etrafı boşaltılarak demir parmaklıklarla çevrelenmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Kabil-i Vücud Ali Efendi
Bursa – hisar ilçesinde güranlı mescidinin kuzeybatısında sokak üzerinde Mezarı Hisar içerisinde, Güranlı Mescidi’nin kuzeybatısında, sokak üzerindedir. Bursalı olan Ali Efendi’nin, annesinin vefatı sonrasında kabirde dünyaya geldiği halk arasında söylence olarak anlatılmaktadır. Bu olay, Kabil-i Vücud olarak anılmasının sebebi olarak gösterilir. En son olarak Kaplıca (Çekirge) müderrisi olarak görev yapan Ali Efendi, 1614 yılında vefat etmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Hızır Dede ( Mukad Hızır Dede )
Bursa – Üç kozlar dergahının kuzeyinde dik yokuşun üzerinde Hızır Dede, Hacı Bayram-ı Veli halifelerinden Akbıyık Sultan ‘ ın oğlundan istifade etmiş olup Üftade Hazretlerinin mürşididir. Mihaliç (Karacabey) kasabasında geçimini temin için koyun çobanlığı yaparken, soğuktan ayakları donarak muk ‘at (kötürüm) olmuş; bu yüzden kendilerine ” Muk ‘ad ” lakabı takılmıştır. Kötürüm alunca; Başkasının koyununu gütmektense kendi ruhani kuvvetlerimi gütmek daha iyidir. diyerek çobanlık mesleğini bırakmıştır. Maneviyyatı maddiyatına galip gelmiş , ma’sivadan büsbütün sıyrılarak Bursa ‘ya gelip Ulu Cami’nin kuzey-batı köşesindeki eski minare dibinde Vaiziye medresesinde bir hücrede münzevi olup bir başka rivayete göre de , ailesi ile birlikte gelip Pınarbaşı’ nda bir Evde ikamet ederek mücahede ve riyazet ile vaktini geçirmiştir. Hüsameddin Bursevi; “Hızır Efendi Hazretleri, bir ulu kimse idi ki, vasilinden (Hakka erenlerden) olup nice zaman Hacı İbrahim Sultan Hazretlerine hizmet edip irşada mücaz olduklarından (irşadla görevlendirildiklerinden) sonra ehilleri ile Bursa’ya nakledip Pınarbaşı semtlerinde bir eve sakin olup, geçimlerini temin için kasaplardan bazılarının koyunlarını güderlerdi. İşi itibariyle Çoban Şeyh denilip sonra fariğ olup (işini bırakıp) hane-i saadetlerinde mütekaid (emekli) olmuşlardır.” der. Mustafa Bahadıroğlu’nun yabancı yazarlardan Steinherr’in bu konudaki doktora tezine getirdiği eleştirilere katılmamak kabil değildir. Steinherr, Hızır Dede’nin Moldavya {Boğdan)’lı olup, Fatih Sultan Mehmed tarafından Boğdan ‘ a yapılan bir sefer (881/1476) esnasında esir alınarak Anadolu ‘ya getirilmiş olabileceğinden bahisle, O’nun muhtemelen Hıristiyan bir aileden geldiğini, baskıyla müslüman olduğunu, eski adı Elias (İlyas) iken din değiştirince adını da Hızır olarak değiştirmiş olabileceğini, hatta Hızır Dede’nin Anadolu ‘ya daha önce de gelmiş olma ihtimalinin bulunduğunu söylemektedir. Ancak maalesef bu iddialarına mantıklı bir delil sunamamıştır. Münzevi bir hayat yaşayarak halk içine pek karışmamış olmasından Hızır Dede’ nin kendisi ve ailesi hakkında kaynaklarda fazla bir bilgiye rastlanmamaktadır. Gerek tarih kitaplarında gerekse terceme-i hal bilgisi veren eserlerde hayatına dair bir malumat alamadığımız Hızır Dede’yi ancak müridi Üftade ve Üftade’nin müridi Hüdayi vasıtasıyla kısmen tanımaktayız. Hızır Dede kuvvetli bir medrese tahsili görmemekle beraber, tasavvuf yolunun sırlarına, seyr u sülukün temel esaslarına vakıf olmanın yanı sıra rüya tabiri ve bazı hastalıkların tedavisi gibi, o devirde pek bilinmeyen birtakım bilgilerde mahirdir. Hızır Dede’nin kime intisab edip hilafet aldığına dair de kesin bir bilgiye sahip değiliz. Hasan Kamil Yılmaz doktorasında bir şem’a çizerek bu konuya açıklık getirmeye çalışmıştır. Şöyle ki: 1- Mahmud Hulvi’ye göre; Akşemseddin’in oğlu Hamdullah Çelebi’nin halifesi Muhyiddin Efendi’ den hilafet almıştırr. 2-Hüseyin Vassaf, İsmail Beliğ, İsmail Hakkı Bursevi, Mehmed Fahreddin Efendi ve bunları takip eden diğer müelliflere göre; Hızır Dede, Emir Buhari hazretleriyle görüşmeye gelen Hacı Bayram-ı Veli’yi ziyaret ederek ona intisab etmiş. Hilafetle görevlendirilince, erbab-ı istidadı cezb etmeye başlamıştır. Fakat Şakaik-ı Nu’maniyye’de Hacı Bayram’ın halifeleri arasında Hızır Dede’nin adı zikredilmemiştir. Ayrıca 913/1507 tarihinde vefat eden Hızır Dede’nin, 833/1430 yılında ölen Hacı Bayram-ı Veli’den hilafet alabilmesi için bir asırdan fazla yaşamış olması gerekir. Yirmi yaşında ve Hacı Bayram’ın son zamanlarında hilafet aldığı düşünülürse, vefat ettiğinde yüz yaşında olurdu. Onun için bu biraz daha uzak ihtimaldir. 3-San Abdullah’a göre; Akbıyık’tan (öl. 860/1456) icazet almıştır. Akbıyık Sultan ve Emir Sikkini ile de sohbetlerde bulunmuş, Hazret-i Üftade’yi irşad etmiştir . 4-Mehmed Mecdi Efendi , Atai ve Kamil Kepecioğlu’na göre; Akbıyık’ın oğlundan icazet almıştır . 5-Mehmed Gülşen’e göre; Rüstem Halife’den icazet almıştır. Bu bilgileri değerlendiren Haririzade Kemaleddin Efendi, Hızır Dede’nin Akbıyık’tan (860/1456) inabet almış olmasının tarih olarak daha uygun göründüğünü ifade etmekte; Hasan Kamil Yılmaz da, Cemaleddin Server Revnakoğlu’ nun da iştirak ettiği bu görüş doğruya en yakın olsa gerektir demekte; Mustafa Bahadıroğlu, Akbıyık ve Hızır Dede’nin Bursa’da ikamet etmeleri bakımından bu görüşün uygun olacağını düşünmekle konuya açıklık getirmiş olmaktadır. Baldırzade ‘ nin ifadesine göre; Üftade Efendi, hizmetlerinde bulunduğu esnada Şeyhi Hızır Dede kendisine bir gözlük verip: “Al bunu muhafaza eyle, sana ihtiyaçlarını gidermek için canib-i gaybden hergün on beş akçe gelir.” diye buyururlar. Onlar dahi tereddüt ile cevap verince; her yanı ıztırab ile dolan Hızır Dede hazretleri alıp gözlüğü yanlarında bulunan bir çalılığa atar. Bir nice müddet sonra, bir gün Üftade Efendi sarığını çözdüğünde aynıyla zikredilen gözlük sarık içinde çıkar ve merhum Üftade Efendi bundan böyle tesirli duaları ve ilmi yazılan ile şöhret olur. Kutbul- ‘arifin merhum Üftade Efendi’yi terbiye ile hakikat derecesine vasıl eden Şeyh Hızır Dede’ nin büyüklüğü buradan anlaşılmaktadır. Kendi halinde sükunetli bir hayat yaşayan Hızır Dede Baldırzade ve Mehmed Fahreddin Efendi’ye göre; 900/1495; Hüseyin Vassaf’a göre 910/1504; Hasan Kamil Yılmaz’a göre 918/1512 tarihinde alemi bekaya intikal etmiştir. Ancak bu tarihler tetkik edildiğinde bunların uygun olamayacağı 895/1490’da doğan, kendi beyanına göre şeyhi Hızır Dede’nin on sekiz yaşındayken irtihal ettiğini belirten Üftade’nin ifadesinden Hızır Dede Hazretlerinin Kamil Kepecioğlu’nun belirttiği gibi 913/1507 tarihinde vefat ettiği anlaşılmaktadır. Kabr-i şerifleri bazı eserlerde; Pınarbaşı Kabristanı’nın üstünde Kuzgunluk Mahallesi’nde Üçkuzular (Üçkozlar) zaviyesi altında Gar-ı Aşıkan (Aşıklar Yurdu) denilen, Emir Sultan Hazretlerinin Medine-i Münevvere’ den manevi işaretle geldiği zaman Bursa’ da halvette kaldığı (kabristan) derin mağarada rahmet-i rahmandır, denilmekte olup Mehmed Fahreddin Efendi kabr-i şerifin mağlum olmadığını ifade etmekte ise de hal-i hazırda yol kenarında alçak bir evin saçak altındadır. Bu kabristan maalesef devrin valisi tarafından muhacirlere yerleşim alanı olarak açılmış , ilgi ve alakasızlıktan kabr-i şerifleri yol kenarında bir saçak dibinde kalmıştır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları
Hatice Sultan Türbesi
Bursa – Çekirge Semtinde kükürtlü kaplıcası nın doğusunda Çekirge Semtinde Kükürtlü Kaplıcası’nın hemen doğusunda yer alan türbe II. Bayezid’in kızı ve Vezir Kara Mustafa Paşa’nın eşi Hatice Sultan adına oğlu Bursa Subaşısı Mehmet Bey tarafından yaptırılmıştır. Kare planlı türbenin üzeri, sekiz köşeli kasnak üzerine oturan kurşun kaplı kubbe ile örtülüdür. 1844 yılına değin üzeri kiremitli çatı iken daha sonra kubbe yapılmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Gül Çiçek Hatun Türbesi
Bursa – Yahşibey Mahallesi dere sokak yahşibey çıkmazı Yahşibey Mahallesi Dere Sokak, Yahşibey Çıkmazı’nda bulunan türbe, I. Murad Hüdâvendigâr’ın eşi Yıldırım Bayezid’in annesi Gülçiçek Hatun’a aittir. Yapılış tarihi 1399 veya 1400 yıllarıdır. Üzeri kubbe ile örtülü olan Türbenin duvarları tuğla ve kesme taş ile örülmüştür. Türbe içerisinde kime ait olduğu bilinmeyen 3 kabir daha bulunmaktadır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Gazi Timurtaş Paşa Türbesi
Bursa – Atatürk caddesi üzerinde çakır hamamı kuzeyinde. Atatürk Caddesi üzerinde, Çakır Hamam’ın kuzeyindedir. Gazi Timurtaş Paşa , Murad Hüdavendigâr’ın vezirlerindendir. Beylerbeyliği yapmıştır. Rumeli seferinde Sakarya’da subaşı olarak görev almış ve Kosova Savaşı’na katılmıştır. Yıldırım Bayezid’in oğlu İsa Bey’in lalası olan Gazi Timurtaş Paşa , 14 yıllık siyasi döneminde önemli devlet adamlarından birisi olup, Ankara Savaşı’nda Timur’a karşı savaşmış, fetret devrinde Çelebi Mehmed’e karşı İsa Çelebi’nin yanında yer almıştır. Uluabat dolaylarında Çelebi Mehmed ve İsa Çelebi arasındaki savaşta İsa Çelebi’nin veziri olarak görev yapmış, İsa Çelebi’nin yenilmesiyle Yalova’ya doğru atı ile kaçarken yanına aldığı hizmetkârı tarafından hançerlenmiştir. Durumu geç öğrenen Sultan Çelebi Mehmed’in emriyle tedavi edilmesi amacı ile götürülürken yolda vefat etmiştir. Demirtaş Köyü ve Bademli, Gazi Timurtaş Paşa’nın köyleridir. Bademli’de bir kervansaray ve çeşme, Demirtaş Köyü’nde ise bir cami yaptırmıştır. Türbenin hemen karşısında yol yapımı sebebi ile yıkılan bir mescit bulunmakta idi. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Doğlu Baba ( Dolu Baba )
Bursa – Uludağ yolu üzerinde, Doğlu baba mevkiinde Mezarı Uludağ yolu üzerinde, Doğlu Baba adıyla anılan mevkidedir. Alperen vasıflı sufi bir kişiliğe sahip olan Doğlu Baba’nın Bursa’nın fethine katılarak askerlere ayran dağıttığı rivayet olunur. Bundan ötürü kendisi ‘Doğlu Baba’ olarak anılmıştır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Devlet Hatun Türbesi
Bursa – Meydancık semtinde Meydancık Semti’nde, aynı isim ile anılan caminin güneyinde yer alan türbe; Çelebi Sultan Mehmed’in annesi, Yıldırım Bayezid’in eşi, Germiyan oğlu Yakup Bey’in kızı ve Emir Sultan Hazretleri ’nin kayın validesi Devlet Hatun’a aittir. 1414 yılında vefat ederek bugünkü türbesine defnedilen Devlet Hatun’un anne tarafından Hz. Mevlana‘ya akraba olduğu ifade edilir. Türbe dikdörtgen planlı olup, prizmatik ayaklar üzerine oturtulmuş mermer sütunlarla ayakta tutulan, kurşun kaplı külâh ile örtülmüştür. Sütunların araları 8 adet sivri mermer kemer ile bağlanmıştır. Dış duvarları bulunmayan türbenin iç kısmı kare planlıdır. İçerisinde mevcut olan mermer sandukanın her tarafı yazılar ile kaplıdır. Türbe, 2001 yılı başlarında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından geniş çaplı bir onarıma tabi tutulmuştur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Barak Fakih Türbesi
Bursa – Kestel ilçesi Barakfakih mahallesinde Kestel ilçesi Barakfakih Mahallesi’nde yer alan mezar, alperen gazilerden Barak Fakih’e aittir. Bursa’nın fethinden sonra buraya gelerek yerleşmiştir. Aynı yere Hıdır Gazi tarafından bir tekke yaptırılarak gelip geçenlere hizmet vermiştir. Hicri 807 tarihli tekkenin vakfiyesi Molla Fenâri tarafından imzalanmıştır. 1563 yılında Karakadı oğlu Bâlî Çelebi tarafından yaptırılan cami, yakın zamanda yıkılarak yenilenmiştir. Ordunun özellikle doğu seferlerinde uğrak yeri haline gelmesinden ötürü köy birçok kereler bazı vergilerden ve katkı paylarından muaf tutulmuştur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları
Dr. Emin Acar Efendi
İnegöl – Deydinler köyü Dr. Emin Acar 1926 yılında Bursa’nın İnegöl ilçesinde doğdu. Tıp tahsilini İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptı. 1952 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarında Rahmi Eray Ağabey’in sohbetlerine devam etti. Onun vasıtasıyla Abdü’l-aziz Bekkine Hazretleri’yle tanıştı. Onun Fatih Ümmügülsüm Camii’ndeki hadis derslerine, sohbet ve zikirlerine katıldı. Abdül’aziz Bekkine Hazretleri’nin vefatından sonra Bursa’da Üftade Camii’nde imamlık yapmakta olan Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri dergâhın başına gelir. Dr. Emin Acar, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin sohbetlerine devam ederler. O sırada Tıp Fakültesi’ni bitirir. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri az konuşan, mütevazi, fakat görkemli bir zat idi. O da her kesimden insanlarla, gençlerle, öğrencilerle ilgilendi. 1958’de İskenderpaşa Camii’ne tayin oldu. Hadis derslerine ve sohbetlerine gelenler zamanla çoğaldı. Görünmeyen bir üniversite haline geldi. Dr. Emin Acar da zaman zaman ziyaretine giderdi. Hocaefendi Ankara’ya geldiği zamanlar, evlerde yapılan sohbetlere katılırdı. Mehmed Zâhid Kotku Hz.nin teşviki ile Gümüş Motor kuruldu. Birtakım siyasi faaliyetler, parti çalışmaları yapıldı. Milli Nizam Partisi, Millî Selâmet Partisi kuruldu. Dr. Emin Acar 1973 milletvekili seçimlerinde MSP’den Bursa milletvekili seçildi. İki dönem milletvekilliği yaptı. Dr. Emin Acar çevresinde bulunan ilim sahibi, sâlih kimselere hürmet eder, onların dostluğuna önem verirdi. Mensubu olduğu Gümüşhaneli Dergâhı sebebiyle Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, M. Es’ad Coşan Hocaefendi ile irtibatı vardı. Akçakoca’da görev yaptığı sıralarda Bolulu Muhyiddin Efendi’yle (1881-1976) yakınlığı oldu. Ayrıca Yozgatlı Şeyhzâde Ahmed Efendi’nin (1906-2002) ziyaretine giderdi. Hacı Bayram Camii imamı Zekâi Sarsılmaz Efendi (1897-1977) ve İsmail Turan Hoca (1924-2004) yakın dostlarındandı. Doktor Emin Acar , çok okuyan, araştıran, çevresi geniş olduğu için her şeyden haberi olan bir zat idi. Günlük politik gelişmeleri takip ederdi. Ziyaretine gelen kimsenin haline göre mutlaka anlatacak ilginç şeyler bulurdu. Dr. Emin Acar çok güleç yüzlüydü, mütevazi idi. Hacı Bayram Camii çevresinde bulunan meczub, deli, özürlü, dilenci vs. herkese iyi davranırdı. Cömertti, elinden geldiğince herkese yardım etmeye çalışırdı. Bir ermişlik, şeyhlik iddiasında değildi. Hepimiz Tarikat-ı Muhammediyye’deniz derdi. Bütün şeyh efendilere hürmetkâr davranırdı. Fransızca, Almanca, İngilizce biliyordu. Evli ve 2 çocuk babasıydı. Dr. Emin Acar , 1970’lı yıllarda Ankara Hacı Bayram Veli Camii’nin yanındaki iki katlı ahşap bir toprak evi muayenehane ve sohbet meclisi olarak kullanmaya başlamıştı. Hacıbayram semtindeki bürosunda kendisini sevenlere Hacı Bayram Veli’nin yolunda tasavvuf ve İslâmi ilimler konularında dersler vererek ilim ve irfan hizmetlerinde bulunuyordu. Ayrıca Bolu- Abant yakınında Hayreddin Tokadi Hazretleri’nin gözlerden uzak, sakin, ağaçlar arasındaki münzevi dergâhını da sohbetleri ve ilgisiyle canlandırmış; insanların ziyaret ettiği, yolculara ikramların yapıldığı bir manevi merkez hâline gelmesinde emeği geçmiştir. Dr. Emin Acar , tasavvuf yolundaki irşad faaliyetinin yanısıra, muhaddis İsmail Turan Hoca ile berbaber yıllarca Hadis dersleri okuttu. Uzun yıllar sürdürdüğü bu irşad faaliyeti ile birçok insanın ruh dünyasında iz bırakmıştır. 3 Nisan 2016 günü Ankara’da kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camii’nden kaldırıldı. Bursa’nın İnegöl ilçesinde toprağa verildi. Kaynak : Kutup Yıldızı – Sağlık Gönünllüleri derneği
Bakmaca Dede
İnegöl Bakmaca Dede ermişlerden biriymiş. Kurşunlu kasabası çevresinde Allah’a kavuşmuş. Çok eskiden Dede’nin yattığı merada bir çoban koyun otlatıyormuş. Çoban koyun otlatırken bir ağacın dibinde uyumuş. Rüyasında çobana birisi gelerek: “Ey Çoban! Kalk benim yattığım yerin etrafına taş diz. Diz ki, hayvanlar otlarken beni çiğnemesin, rahatsız etmesin” demiş. Çoban uyanmış çevresine bakmış ama kimseyi görememiş. İkinci kez uyumuş aynı rüyayı görmüş ve aynı sözleri işitmiş. Uyanmış çevresine bakmış, ama yine kimse yok. Çoban üçünçü kez uyumuş aynı kişi yine rüyasına girmiş. Çobana: “Ey Çoban Kalk Taşla çizdiğim yere duvar yap. Yap ki hayvanlar beni rahatsız etmesin.” Demiş. Çoban uyanmış, Bakmaca Dede’ nin günümüzdeki mezar yerinin çizili olduğunu görmüş ve hemen taşla çevirerek koruma altına almış. Çoban tekrar uyuyunca aynı kişi tekrar rüyasına girmiş ona: “Taşları dizlerimin üzerine koydun beni rahatsız ediyor. Çevresini genişlet” demi’ Çoban uyanır uyanmaz taşların çevresini genişletmiş. Sonradan oraya küçük bir bina yapılıp, üstü örtülmüş. Bakmaca Dede efsanesi o günden bu güne böyle gelmiş. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Baykoca Bey
İnegöl – Hamzabey köyü Türbe, Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Bay Hoca’ya aittir. Bay Hoca, Osmanlı kumandanlarındandır. Hamzabey Köyü yöresinin alınmasında yararlılık göstermiş değerli bir askerdir.Halk onu “Bay Hoca” olarak bilmektedir. Bay Hoca’ nın türbesi aslında sıradan bir mezardır. Bay Hoca’yla ilgili kutlama törenleri her yılın Mayıs ayının ilk haftasında yapılmaktadır. Kutlamanın amacı Bay Hoca’yı anmak, ilkbaharın gelişinden duyulan sevinci insanlarla birlikte paylaşmaktadır. Kutlama masraflarını tüm köy halkı karşılamaktadır. Köy muhtarı çevre köyler ile İnegöl halkını önceden törene çağırır. Davetliler Bay Hoca’nın mezarı çevresinde toplanır. Tören mevlit, dua, toplu yemek ve eğlenceler biçiminde yapılır. Yemekte etli pilav sunulur. İkindiden sonra herkes evine döner. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Sungurpaşa Türbesi
İnegöl – Sungurpaşa köyü Yatırın adı Sungur Paşa’dır. Köy adını bu yatırın adından almıştır. Köyün eski adı Koçu köyüdür. Sungur Paşa, Osmanlı ordusu komutanlarındandır. Kendisi bir atlı sipahidir. Osmanlı Devletinin kuruluşunun ardından Sungur Paşa köyü havalisi kendine tımar olarak verilmiş; o da burada bir vakıf kurduğundan yöre genel vakıf malı sayılmıştır. Köyde Sungur Paşa’nın türbesi, camisi ve bir tarihi hamamı vardır. Bunlar, vakıflar genel müdürlüğünün korumasındadır. Türbe, taştan bir kapısı ve kıbleye yani güneye açılan bir penceresi vardır. Türbenin tavanı betondandır. Köyün içinde bulunan türbede her Cuma akşamı kadınlar tarafından mum yakılmakta ve adaklar adanmaktadır. Tören hazırlığını köyden seçilmiş bir heyet yapmakta en az kırk elli koyun kesilmektedir. Tüm masraflar köy halkı tarafından karşılanmaktadır. Çevre köyleri ve İnegöl halkı kutlama komitesince davet edilmektedir. Davetliler Dede’nin türbesi çevresinde toplanmaktadır. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Sırnaz Dede ( Genç Ali Sultan )
Bu dedenin asıl adı “Genç ali” dir.Türbesi köyün bir km. doğusunda bulunan ormanlık bir yerdeki tepededir. Türbe, kerpiçten yapılıp ahşap, kiremit örtülü, tek odalı bir yapıdır. Bir kapısı alt penceresi vardır. Zemini toprak olup içeriye ayakkabı ile girilmektedir. Genç ali dedesi ile ilgili kutlamalar her sene Haziran ayında turfanda kiraz zamanı türbeninbaşındaki geniş çayırlık alanda yapılmaktadır. Kutlamanın amacı; dedeyi anmak, yüzü suyu hürmetine sağlık ve iyi dileklerde bulunmaktır. Söylendiğine göre bu dedeni bobası üç yöne üç ok altmış oklardan birisi Kestel’in Baba Sultan köyüne, ikincisi Sırnaz Köyüne, üçünçüsü de Deydinler Köyüne düşmüş Bu dedeler üç kardeşmiş, babalarından el almışlar, vedalaşıp dağılmışlar. Okların düştüğü köylere gidip oralarda yaşamışlar bunlara sırayla; Sırnaz Dedesi, Deydinler Dedesi ve Baba Sultan Dedesi adı verilmiş. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Hacı Şeyh Muhammed İzzeddin Safiyullah Efendi
21 haziran 1867 tarihinde batuma bağlı hulo kazasının gorcomi köyünde doğdu. Calioğullarından ahmetin oğludur. Dedesinin ismi Süleyman onun babası selim efendidir. İlk tahsilini Batum da yaptıktan sonra 1887 senesinde istanbula geldi. 1896 sensinde Batum’dan tamamen alakasını keserek hicret etti. Fatih bahri sefid ayak kurşunlu medresesinde eğitim gördü. 1901 de Mustafa efendiden icazetname aldı.1906 da Uşşaki tarikatı şeyhlerinden Mustafa Safi Efendi ‘ye intisab etti. 1916 senesinde şeyhinden icazet aldı. 1902 ve 1908 senelerinde hacca gitti. Ayrıca Şam,Kudüs ve Mısır gibi İslam beldelerini gezdi. Ruus imtihanında hamidiye ruusunu kazandı ve 1900 de inegölde hoca karyesi hamidiye medresesi müderrisliğine tayin edildi. İnegölde müderrisliğin yanı sıra tasavvuf hizmetinide yürüttü. Halkın fevkalade teveccühüne mazhar oldu. İstanbul’da keçeciler Şeyh Bedreddin dergahının inhilaliyle buraya tayin edildi. Birkaç sene burada meşihat hizmetinde bulunduktan sonra tekrar inegöle döndü. İnegölde hem müderrislik hemde bursa vilayet genel meclisi azalığı yaptı. İlmiyle amil ve fazıl bir zat olup, bölgede Uşşaki tarikatının yayılmasında hayli hizmetleri oldu. İzzeddin efendinin medrese ve dergahı yunan istilasında yanmıştır. Batumlu Karayusuf adında bir halifesi var idi. 1926 senesinde üçüncü defa hacca gitti. 1928 senesinde Yenişehir müftüsü kamil efendiye hilafet verdi. izzeddin efendinin Arapça,Türkçe,farsça ve gürcüce okuma yazma bildiği sicilinde belirtilir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Mezarcı Mehmet Durmuş Uşşaki Efendi
Bursa – İnegöl Kocakonak köyü mezarlığı Uşşaki tarikatının şeyhi olarak bilinen Mehmet Efendi İnegöl’ün Kocakonak köyünde doğmuştur. Küçük yaşlarda dini ilimleri tahsil etmiştir. Mezarlık görevlisi olarak çalıştığından “Mezarcı dede” sıfatı ile anılmıştır. Batumlu Hacı Yusuf Efendiye intisab etmiştir. Ümmi idi. Mürşidi Uşşaki yolundan Yusuf Efendi’dir. Mezarcı Dede tasavvuf yolunun Uşşaki kolunda mürşidlik yapmıştır. İrşad vazifesiyle halka nasihat ederek çok talebe yetiştirmiştir. Seyyit olduğunu bildirmiştir. Çinili cami karşısındaki mütevazı evinde ziyaretine gelenlere peygamber sevgisi üzerine bolca nasihatler etmiştir. İnegöl’ün Manevi Mimarları kitabını yazan Mustafa Yılmaz şöyle anlatır ; ”Küçük yaştan beri yanında bulunmuşumdur. ziyaretine gittiğimde kuran okuturdu. şeker verirdi. Birgün oku evladım dedi okumaya başladım. Euzüyle besmeleyi birleştirdim dur birleştirme ayrı oku dedi 105 yaşında vefat ettiğinde sevenleri tarafından Kocakonak köyüne defnedilmiştir.” Doğum tarihi 1319 vefat tarihi 20.11.97 perşembe saat i 5:05 geçe ikindiden sonra vefat etmiştir. Söylenceye göre Sırnaz Dedesinin kardeşiymiş, babasının attığı okun buraya düşmesi sonucu kardeşiyle vedalaşmış. Buraya gelip ömrünü burada tamamlamıştır. Ermişlerdendir günümüzde dedenin mezarı bilinmemekte. Çok eskiden yapılan törenler artık yapılmamaktadır. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Uşşaki Şeyhi Hacı Yusuf Efendi
Bursa – İnegöl – Hilmiye Köyü Hacı Yusuf Efendi Gürcistan’dan gelmiş bir zattır, inegöl’ün Hilmiye Köyüne yerleşerek irşad Vazifelerine burada devem etmiştir. Babasının adı Şerif, anasının adı Hürban’dır. Doğum tarihi 1282 H.\1860 M.,vefat tarihi 24.03 1955 olarak geç mektedir.Doğum yeriBatum’dur. Hacı Mezarcı Mehmet Efendi mürididir. Halleri anıldığında, tespihi elinden bırakmadığı söylenmektedir. Türbesi inegöl’ün Hilmiye köyündedir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
İnegöl Türbeleri
Arap Dede – Ahi Yusuf Efendi – İnegöl – Araştırmalara göre tarihi bir kayıttan “ishakpaşa Paşa kethüdası sofu Hacı Sinan mektepleri ve tekkeleri vardır. Ishak Paşa’nın vakfiyesinde kendisinin kethüdası “Sinan Ağa” olara İsmi geçmektedir. Ama rivayetlere göre asıl kabri nin Sinabey ortaokulunun karşı aralığında bahçe içinde olduğu söylenir. Arap dede aslında halveti şeyhi ahi Yusuf efendidir.Hatta kabrinin binaların olduğu yerde ahi yusuf tekkesi kaydı geçmektedir. Üzülerek ifade etmek gerekiyor ki kabrin üzerinde apartman binası bulunmaktadır.ilgilerden ricam kabrin buradan alınarak özel bir türbe yapılmasıdır. Nebi Dede (Hacı Dede ) – İnegöl – Orta Köy Anlatıldığına göre Mustafa Dede varmış. Hoca gitmiş. Annesi evde helva pişiriyormuş; o anda ağlamaya başlamış. Mustafa’nın dede kardeşi: “ Anne niye ağlıyorsun ” demiş. “- Ah! Ah! Demiş ben ağlamıyayım da kim ağlasım ” demiş. “ Oğlum Mustafa’m da olaydı bu helvadan yiyeydi ” Küçük oğlu olan Nebi: “- Anne bir tabağa koy da helvadan ağbeyime götüreyim ” demiş. Annesi: “ Nasıl olur oğlum ağabeyin çok uzaklarda ” “Olsun anne sen bir bohça yap da ötesine karışma” demiş. Hoca gitmiş ağabeyi namaz kılıyormuş. Yanı başına oturmuş ve ağabeyi namazı bitirsin diye beklemiş. Ağabeyi namazı bitirince ” – Ağabey ben geldim.” Demiş. “Annemin boğazından helva geçmedi, do sana getirdim.” Dedikten sonra “Hadi ben gideyim artık, ama annemi nasıl inandıracağız.” Mustafa parmağından yüzüğünü çıkartmış: “Bu yüzüğü anneme götür” damiş. “O zaman inanır, anneme selam söyle kardeşim benden… Sonra ben hacı değilim sen hacısın” demiş. Bu yüzden ona Hacı Nebi demişler. Sonra birden eve gelmiş tabağı annesine vermiş. Annesi de inanmış hacca gittiğine. Söylentilere göre Mustafa Dede caminin avlusundaki çimenlerin altında imiş Halk yılda bir kere anma niyetiyle mezarlıkta toplanır yemek yer. Buna köylüler “Dede pilavı” derler. Bazı kişler Hacı Nebi’nin mezarında altın aramışlar, mezarını açmışlar. Hacı Nebi’nin kemiklerini çıkarmışlar sonra yine koyup kapatmışlar. Bazıları Hacı Nebi’nin durduğu evin camındaki tellere üzerinden kopanları koparıp takarlar ve dilek dilerler. Bazılan da yatırın başındaki şapkayı takıp besmele çekerek etrafında dönerler. Nebi Dedenin mezarı İnegöl’ün Orta köyündedir. Sinan Dede ( Sofu Sinan İshakpaşa Kethüdası ) – İnegöl – Sinan bey mah Terraki sokak Doğumu ve vefatı hakkında bilgi yoktur. Sinan Dede’ nin kabri Sinan Bey Mahallesinde Terakki Sokakta, bahçe gibi çevrili yerdedir. Yaptığımız incelemelerde kabrinin üstünde serbest olarak bulunan yazılı taşın bir parçasından anlaşıldığına göre isminin Ahmet olduğu kayıtlıdır. Ayrıca taşta 1139 hicri Recep 6 kaydı bulunduğuna göre Sinan Bey’den yaklaşık 200 yıl sonraki tarihlere geldiğinden bu kabrinde Sinan Bey’e ait olduğu kesin değildir. Yiğit Baba (Nikdih Baba ) – İnegöl – Yiğit Köyü Yiğit Köyünün bulunduğu yer, Osmanlı Devleti kurulduğu sırada Osman Gazi’nin silah arkadaşları tarafından zapt edilmiştir. O yıllarda Osman Gazi seksen askeri ile mezit boğazı yoluyla şimdiki Kınık k.yünün bulunduğu yere gelir. Maksatı bir baskınla İnegöl’ü ele geçirmektir. Osman Gazi’nin gelişini haber alan İnegöl tekfuru bir tuzak hazırlar. Hazırlanan tuzağı bir düşman askeri gizlice Osman Gazi’ye haber verir. Osman Gazi beklenmedik bir baskın yaparak düşmanı bozguna uğratır. Söylentiye göre kaçan düşmanlan kovalamak ve imha etmek için Osman Gazi’nin küçük kardeşi Yiğit Alp düşmanların arkasından at sürer. Yiğit Alp bugünkü Yiğit köyünün bulunduğu yerde harman kaya tekfurunun askeri tarafından şehit edilir. Arkadan gelen Osman Gazi’nin süvarileri düşmanı yenerler. Yiğit Alp’i şehit olduğu yerde toprağa verirler. Daha sonra buraya insanlar yerleştirilerek yeni bir köy kurulur. Bu köye Yiğit Alp türbesine izafeten Yiğit köyü adı verilir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Kasım Efendi Hazretleri – İnegöl
Bursa – İnegöl – Kasım Efendi camii İnegöl’ün Kadiri Seyhleri’nden Kasım b. Şeyh b. İlyas b. İdrisi El-Antaki Faziletli, meşhur şeyhlerden ve Kadiri Tarikatı’nı kuran Pir-i A’zam Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin torunlarından bir zattır. Künyesinden anlaşıldığına göre Antakya’da doğmuştur. Beyazıd-ı Veli Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi alimlerindendir. Antakya’da ikamet ederken, aldığı manevi işaretle Bursa’ya gelmiş; Hacı İlyas Camii civarında ve Muradiye’de ikamet etmiştir. Daha sonra İnegöl’e gelerek Hicri 921, Miladi 1535 tarihinde bugün kendi adı ile anılan Kasım Efendi Camii’ni yaptırmıştır. Vefat tarihi olan Hicri 921, Miladi 1535 tarihine kadar İnegöl’de yaşamıştır. Kasım Efendi Hazretleri ömrünün son yıllarını İslamiyet’e, tasavvufa ve ahlaka dair coşkulu vaazları ile İnegöl halkını irşad ederek geçirmiştir. Yaptığı camiinin doğu tarafına defnedilen Kasım Efendi Hazretleri’nin sandukası, daha sonra camiinin genişletilmesi ile camii içinde kalmıştır. Hicri 902 tarihinde otuz iki bölümden oluşan İslam-i tasavvuf ve ahlak konularını içeren Cevahirül-Ahbar adında bir kitap yazmıştır. Kasım Efendi Hazretleri, yaşadığı devirde “Noktacı” unvanı ile meşhur idi… Yiğitbaşı hulefasından İzzeddin Aliyyü-l-Karamani Essaruhani ’nin halifesidir. Halveti Tarikatı’nın şeyhi idi. Muhammed Muhyiddin Karahisari, Kasım Efendi Hazretleri’nin halifesi olup İbn-i Noktacı namı ile meşhurdur. Bu zatın Araisü-l Vusül isminde Üsül-ü Aşere Şerhi vardır. Bursa’da Ahmet Paşa-yı Fenari zaviyesinde medfun bulunan Şeyh Hayreddin Efendi, Muhammed Muhyiddin Efendi’den icazetlidir.(Kaddessallahu Esrarahüm) Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010
Turgut Alp
Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde Osman Gazi’nin kumandanlarından olup aynı zamanda O’nun istişare meclisinde de bulunmaktadır. Pek çok savaşta bulunmuş ve faydalı olmuştur. Osman Gazi , İnegöl’ün fethi için Turgut Alp’i görevlendirmişti. (1299) Osman Gazi , Bilecik ve Yarhisar’ı kolaylıkla fethinin doğurduğu şaşkınlık ve düşmanın maneviyatının sarsılmasından faydalanmak için derhal Turgut Alp’i bir miktar süvari kuvveti ile İnegöl üzerine yolladı. Turgut Alp bu kaleyi savaşla zaptetmeyi başardı , kalenin tekfurunu ve aldığı ganimeti ise Osman Gazi’ye getirdi. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Toparlak Baba Türbesi (Şeyh-i Zurvans )
erzurum – toparlak köyü Şeyh-i Zurvans ( Toparlak Baba Hazretleri ) zaviye şeyhi olup Rufa-i tarikatına mensuptur. Merkeze bağlı 12 km. mesafede Nenehatun köyünün güney tarafında bulunan Toparlak köyü tarihi bir geçit noktasındadır. Şeyh-i Zurvans (Toparlak Baba) 1570 tarihinde Horasan ve Maveraünnehir taraflarından çıkarak kabrinin bulunduğu yere gelir ve yerleşir. Hem gaza hem de irşat işleri ile uğraşır. Anlatılır ki, Sultan Dördüncü Murat 1635’de Revan seferine gidişi esnasında Şeyh-i Zurvans ile görüşür. Şeyhin hizmetlerini yakinen görür. Şeyh kısa boylu olup dolguncadır. Padişah şeyhe, “senin adının söylenmesi biraz zor, gel senin adın Toparlak olsun herkesçe kolay ifade edilsin”, der ve bundan sonra şeyh Zurvans’ın adı Toparlak Baba olarak anılır. Bulunduğu köy de aynı adı alır. Padişahın Revan seferi dönüşü şeyh Osmanlı ordusuna oğlu şeyh Mustafa’yı da katarak gönderir. Türbenin yan tarafında misafir ağırlama salonu, diğer tarafta şömine biçiminde ocak, yanında bir banyo bulunmaktadır. Türbe Kitabesi Nam-ı pak evvela Zurvans idi Padişahlar Toparlak dedi ana Şeyh kamil arif-i billah idi Sıdk ile el kaldırıp eyle dua Kudretinden Hak anı kılmış hekim Her gelenler derdine buldu deva Okuyup bir Fatiha ihlas ile Bahşeden izzet bula her dü-sera Lütfuna mazhar kıla bari Hüda Af edip Mevla Ketencizade’yi Tarihi Tamiri 1204 (1789) Kitabeden görevlerinin yanında şeyhin hekimliğinin de olduğu anlaşılmaktadır. Tedavi işlerinin günümüzde de devam ettiği nakledilmektedir. 1715 tarihli bir belge tekke ve zaviyeye dair bir izin belgesidir. “Erzurum Pasin sancağında Zurvans diyer ismi ile Toparlak köyünde bulunan darüşşifa (şifahane) ve Bimarhane (akıl hastanesi) tekke ve zaviye hizmetlerinin devamı için bir cebelü karşılığında tımar isteği ve Erzurum mutakasının izni tarih H. 1147, miladi 1715” Diğer bir belgede Zurvans Baba’nın 1642’de vefat etmiş olduğu görülür. Torununun ifadesine göre, şeyh Efendi 110 yaşın üzerinde yaşamış olup nesli hizmetini devam ettirmektedir. Köyün üst tarafında şeyhin çıkarmış olduğu buz gibi leziz su kaynağı ve yan tarafında İbadethane-Ziyaret tepesi mevcuttur. Gaza ehli olduklarından tedbiri elden bırakmamış olacak ki ibadethane-ziyaret tepesi denilen yeri, “Toparlak Babanın halktan uzak kalmak için çıkıp ibadet ettiği zaman zaman itikafa girdiği, yaz aylarında talebelerine ders verdiği bir yerdir. Onun için çevresi Toparlak baba ve müritleri tarafından taşlarla çevrilmiştir. Aynı zamanda mihrap düzenlemesi yapılmış ve namazgah olarak da kullanılmıştır. Bu tarihi ibadethane toparlak geçidi üzerinde olduğu için harplerde mevzi olarak da kullanılmıştır” Gürcü, Ermeni, Safevi hareketlerinde gafil avlanmamak için tedbir noktasıdır. Tarihi süreç içinde bu aileden şeyh İbrahim el Toparlak ve şeyh Ali Efendi Ermeniler tarafından şehit edilmiştir. Tedavi uygulamalarının nasıl olduğunu Toparlak Babanın torunlarından Nuri Bey şöyle anlatır. “Genelde ruhsal bunalımlar ve baş ağrıları olanlar gelir. Bunları abdest aldırır dergahımıza götürürüz. Ocak karşısında diz çöküp otururlar. Bizim su kaynağından getirmiş olduğumuz dokuz adet taş bu ocak da akkor oluncaya kadar ısıtılır. Bir kaba su konularak hastanın baş üzeri tutulur. Ocaktaki taşlardan alınarak her biri için şifa ayeti ve duası okunur. Kova içine bırakılır. Üçtaş bu şekilde atıldıktan sonra kova hastanın sağ omzunda tutularak üç adet taş da bu şekilde okunup bırakılır. Sonunda kova hastanın önüne bırakılır üçtaşta aynı şekilde okunup bırakıldıktan sonra ocağın bitişiğindeki banyoya hasta gönderilerek yıkanması sağlanır. Çıkışta türbede iki rekat Allah rızası için namaz kılar duasını yapar. Tedavi böylece tamamlanır. Allahın izniyle şifa bulanlarımız çoğunluktadır”. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma
Yunus Emre – Erzurum
eruzum – tuzcu köyü mezarlığı Tuzcu köyü mezarlığında Yunus Emre’nin mezarı bulunmaktadır. Tarihçe-i Erzurum’da kabrin İbrahim Hakkı Hazretlerinin keşfi ile bulunmuş olduğu kaydedilir Yunus Emre ile, mürşidi Taptuk Emre’nin orijinal mezar taşlarının burada bulunduğu ileri sürülür. Her ikisinde de 797 [1394] tarihi göze çarpar. 1900’den önce köyde Yunus’a bağlı bir çok dervişin bulunduğu, bahar bayramlarında hem Taptıh Baba’nın hem Yunus Emre’nin ilahilerini söyledikleri, en ziyade Veysel Karani ile “Şol Cennetin ırmakları’nı makamla, terennüm ettikleri anlatılır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma