Ana Sayfa Şehirler İstanbul

İstanbul'da Ziyaret Edilecek Türbeler

İstanbul bölgesinde 382 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.

Tüm Noktalar (382)

Evliya

Mehmed Zahid Kotku (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Adı Mehmed Zahid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: “Oğlum Mehemmed!” diye hitap edermiş. Soyadının “mütevâzi” mânasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi. Tevellüdü 1315 Hicrî-Kamerî (Rûmî 1313, Milâdî 1897) yılında, Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde çıkmazındaki baba evinde vâki olmuştur. Ailesi Baba ve annesi Kafkasya’dan 1297’de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya’da Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir. Babası İbrahim Efendi Bursa’ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamzabey Medresesi’nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sülalesinden bir Seyyid’dir. 1929’larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat köyünde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir. Annesi Sabire Hanım, Mehmed Zahid Efendi üç yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı kabristanına gömülmüştür. Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şakir (1308-1335) subaylık yapmış, Kudüs’te Çanakkale’de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme’ye defnolunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir. Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım’la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeşi vardır. Bunlardan Pakize Hanım’ın efendisi de, Bursa Ulu Camii imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmed Efendi kuddise sırruh’dur. Tahsili, Askerliği Mehmed Zahid Efendi rahmetullâhi aleyh ilk mektebi Oruç Bey İbtidâîsi’nde okudu. Maksem’deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebi’ne girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332’de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye’den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul’a döndü. 10 Temmuz 1335’de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor. Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri İstanbul’da bulunduğu esnada çeşitli dinî toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi’yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü, namazı Ayasofya Camii’nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhâneli Tekkesi’ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisap eyledi. Günden güne ahvalini terakki ettirdi. Bu zât-ı şerîfin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişîn-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında tahsîl-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü’l-ehâdîs, Hizb-i A’zam ve Delâilü’l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dinî hizmet îfâ etmiştir. Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya dönmüş, evlenmiş, 1929’da vefat eden babasının yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü’nde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i şerîfi’nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46’dan 1952’ye kadar hizmet eyledi. 1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine, İstanbul’a naklolarak Fatih’te bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidi’nde vazife gördü. 1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Cami-i şerîfi’ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Mehmet Zahid Kotku Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Vefatı Mehmed Zahid Efendi rahmetullâhi aleyh, ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen şiddetli ağrılarından muzdaripti. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz’dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatı’nda dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980’de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı. Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı’nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca’ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz’a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüksetmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle îfâdan sonra, 6 Kasım 1980’de çok ağır hasta olarak İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 5 Muharrem 1401 / 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsînler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken âhirete irtihal eyledi. Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafîr tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kânûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstatlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye’nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastanesi’nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu’nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa’dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi. Vefatı İslâm âleminde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan’da, Kâbe’de, Kuveyt’te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı. Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu. Mesela bunların birindeki şu parça ne kadar şâyân-ı taaccübdür:* Arkamdan Ağlama Öldüğüm gün tabutum yürüyünce Bende bu dünya derdi var sanma. Bana ağlama, “yazık, yazık!”, “vah, vah!” deme Şeytanın tuzağına düşersen “vah vah”ın sırası o zamandır. Yazık yazık asıl o zaman denir. Cenazemi gördüğün zaman “elfirak, elfirak!” deme, Benim buluşmam asıl o zamandır. Beni mezara koyunca “elvedâ” demeye kalkışma! Mezar cennet topluluğunun perdesidir. Mezar hapis görünür amma, Aslında canın hapisten kurtuluşudur. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki? Sana batma görünür amma Aslında o doğmadır, parlamadır. Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi? Neden insan tohumu için Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun? Hangi kova suya salındı da dolu olarak çekilmedi? Can Yusuf’un kuyuya düşünce niye ağlarsın? Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç! Çünkü artık hay-huy’un, Mekânsızlık âleminin boşluğundadır. Ahlâk ve Şemâili Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selam verir, güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânalı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu. Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telaffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânalı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu. Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi. Fevkalâde mütevazi idi. Kerâmetleri zahir ve şöhreti âlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvanı arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemalini büyük bir maharetle gizlerdi. Kendi üstatlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar. Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu. Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı. Dostlarına vefası emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi. Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmaya çalışırdı. Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en ücra, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı. Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretleri derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâçizleri de füyûzât ve şefaatından feyzyâb u nasibdâr buyursun… Âmîn, bi-hürmeti seyyidi’l-mürselîn sallallahu aleyhi ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn, ve’l-hamdü lillahi rabbi’l-âlemîn. Halil Necâtioğlu Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Abacı Dede

Dört duvarı kargir, catısı ahşap basit bir yapıdır. Kendi adı ile anılan sokağa bakan bir penceresi, yan tarafındaki çıkmaz sokağa açılan ahşap bir kapısı vardır. Hiç bir yerinde kitabesi yoktur. Türbeye bir basamakla inilmektedir. Abacı Dede’nin lahdi sonradan yapIlmış olup tuğladandır Çimento ile sıvanmış bulunan bu lahdin üzerinde ahşap bir sanduka ve onun uzerinde de bir puşide vardır. Çok temiz bir şekilde bakılan türbenin içindeki bu lahdin baştarafında Abacı Dede’nin ayrıca bir şahidesi bulunmaktadır. Şahide 1116 (1704-5) tarihlidir. Bu taşın önünde, Abacı Dede’nin annesi olduğuna inanılan, 1094 (1683) tarihli, Ümmühani Hatun’un kırık şahidesi vardır. Abacı Dede’nin, Üskudar’ın büyük şöhret sahibi, cezbeli dervişlerinden biri olduğu ve 1704 tarihindeki vefatı üzerine oturduğu mahal olan bu yere gömüldüğü söylenir. Yine bir halk rivayetine gore, Nevşehirli İbrahim Paşa (öl. 1730) ününü işittiği bu velinin uzerine sonradan bir turbe yaptırmıştır. Abacı Dede’nin, ”Aba” ’ adı verilen kalın, yünlü bir kumaştan elbise yapıp sattığı veya hayatı boyunca bir abası olduğu ve hatta ” Bir abam var atarım / Nerde olsa yatarım ” tekerlemesinin bu zat tarafından söylendiği bu semtin sakinlerince beyan edilmektedir. Abanın, yaradılış icabı dervişane, alcak gönüllülünü feda edemeyen kimseler tarafından giyildiği de bilinmektedir. Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kaynaklar : İstanbul Ansiklopedisi , Reşad Ekrem Koçu 1 / 2

Evliya

Yahya Efendi Hz.

İstanbul Beşiktaş İlçesinde Yahya Efendi Hz. Türbesi Babası Şâmî Ömer Efendi, annesi Afîfe Hatun’dur. Bazı kaynaklarda babasının Amasyalı olduğu kaydedilir. Ömer Efendi’nin Trabzon’da kadılık yaptığı dönemde II. Bayezid’in oğlu Şehzade Selim Trabzon sancak beyi idi. Bu dönemde Ömer Efendi ile şehzade arasında bir dostluk kurulduğunu tahmin etmek mümkündür. Yahya Efendi çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Trabzon’da geçirdi. Atâî onun bu dönemde sık sık şehir dışında bir mağarada inzivaya çekildiğini ve bunun yedi yıl sürdüğünü belirtir. Onun aynı dönemde Trabzon’daki medreselerden birinde tahsilini tamamladığı tahmin edilebilir. Yahya Efendi, Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışının ardından Şehzade Süleyman’ın maiyetinde ailesiyle birlikte İstanbul’a gitti. İstanbul’da tahsilini Zenbilli Ali Efendi’nin yanında tamamladı. 9 Zilhicce 978 (4 Mayıs 1571) tarihinde Kurban Bayramı gecesi vefat eden Yahya Efendi’nin cenaze namazı bayram namazından sonra Ebüssuûd Efendi tarafından Süleymaniye Camii’nde kıldırıldı ve dergâhının bulunduğu yere defnedildi. Cenazeye devlet erkânı, ulemâ ve halktan büyük bir kalabalık katılmış, II. Selim’in emriyle dergâhın bulunduğu yere bir türbe inşa edilmiştir.

📍 Beşiktaş
Evliya

Medineli Hacı Osman Akfırat (k.s.)

İstanbul Eyüp’de ; Piyerloti’ye çıkan idris köşkü yokuşunda yol üzerinde Kaşgari dergahına gelmeden sağda Son devir Osmanlı alimlerinden ve Fatih Dersiamlarından. Asıl adı Muhammed Osman’dır. Ankara’nın Kızılcahamam ilçesinden olan dedeleri, memuriyet dolayısıyla Medine-i Münevvere’ye gidip yerleşmiş ve Ravza-i Mutahhara’ya çok yakın bir yer olan Zervan mahallesinde oturmuşlardı. Bu ikamet sırasında Muhammed Osman Hicri 1301/Miladi 1881 (1883 olarak kaydeden kaynaklar da vardır) yılında dünyaya geldi. Yöre adetleri gereği olarak, doğduktan sonra, kundak halinde iken, altı saat Türbe-i Saadet’e bırakılmıştır. Muhammed Osman, Medine-i Münevvere’de doğduğu ve on yedi yaşına kadar orada kaldığı için: “Medineli Hacı Osman Efendi” diye anılır. On yedi yaşından sonraki hayatının tamamını Beykoz’da geçirdiği için de “ Beykozlu Hacı Osman Efendi ” diye de anılır. Muhammed Osman Efendi, Kur’an-, Kerim öğrenimini, ilk ve orta tahsilini Medine-i Münevvere’de yapmıştır. Hafızlık şerefini hayatının sonuna kadar korumuş, kadrini bilmiş ve teravih namazlarını yıllarca hatimle kıldırmıştır. Çocuk denecek yaşta babasını kaybeden Osman Efendi, bundan sonra kendisini dini ilimlerin tahsiline vermiştir. On yedi yaşına gelince tahsilini ilerletmek için istanbul’a geldi. Fatih semtindeki Çirçir Medresesi’ne girmiş ve bu medresede yıllarca tahsil gördükten sonra icazetini almıştır. Daha sonra bu medreseye müderris olarak tayin edilmiş ve burada bir hayli talebe yetiştirmiştir. Bir yandan müderris olarak öğrenci ve ilim adamı yetiştirirken diğer taraftan da Müslümanları vaaz ve sohbetleriyle irşada başlamıştır. Beykoz’daki Hacı Ali Camii’nde aralıksız olarak kırk üç yıl vaaz ve nasihatte bulunmuştur. Bundan başka, yirmi dokuz camide daha irşad görevini sürdürmüştür. Beykoz’a Gelişleri Hacı Osman Efendi’ nin Beykoz’a gelişleri tesadüfi bir geliş değildir. Zamanın büyük alimlerinden Dersiam H acı Ferhad Efendi, Hacı Muhammed Osman Efendi’yi bizzat Beykoz’a getirerek cemaatine ve sevenlerine şöyle takdim etmiştir: “Bu Hacı Osman Efendi’ye itibar edip kıymet veriniz. Çünkü o benden daha büyük derecelere yükselecektir:’ Daha sonraları Hacı Osman Efendi de, Hacı Ferhad Efendi’yi şöyle anlatmıştır: “ Burada (Beykoz’da) büyük bir alim ve ariflerden olan (Fatih ve Süleymaniye dersiamlarından) Şeyhülmüderrisin Hacı Ferhad Efendi vardı. Bu zat 1932’de vefat edeceği sırada oğlunu çağırıp: “Yahya, gel! Bana Yasin-i Şerif oku. Azrail (a.s.) Peygamber (s.a.v.) ile teşrif edip canımı aldı.” dedi. Bu zat Peygamber’i çok severdi. Onun için Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz cenazesine teşrif buyurdular.” Hacı Osman Efendi, altı defa hacca gitti. Son haccı ise “Hacc-ı Ekber” di.Hayır yapmayı çok severdi. Yetim ve yoksullara yardım ederdi. Dört tane yetim büyüterek kendilerini ev bark sahibi yaparak yuvalarını kurdu. Gümüşsuyu Camii ile Karagöz Sırtı Camii’nin ve daha başka nice camilerin yapılmasında önderlikte bulundu. Alçak gönüllü bir veli idi. Şahsiyeti Tefsir, hadis fıkıh, tıb ve rüya tabirciliği konulardaki derin vukufu, emsalsizliği, kendisini yakından tanıyanlarca çok iyi bilinmektedir. Özellikle tefsir ilminde çok geniş bilgiye sahipti. Ayetlerin nuzül sebeplerini ve ince manalarını gayet açık ve rahat olarak izah ederdi. Hadis ilminde de devrinin ileri gelenlerindendi. Milyona yakın hadis ezbere bilirdi. Mevzu olan hadisleri, mevzu olmayanlardan kolayca seçer ve ayıklardı. Fıkıh ilminde ise, dört mezhebin görüşlerini ayrı ayrı bilir ve buna göre sorulan meselelere anında cevap verirdi. Ayaklı bir kütüphane gibi idi. Tıb ilminde de çok mahirdi. Bütün bitkilerin isimlerini, kimyevi özelliklerini, hangi hastalığa şifa verdiklerini bilirdi. Doktorların ümit kestiği pek çok hastayı, Allah’ın izniyle şifaya kavuşturmuştur. Rüya tabiri konusundaki ehliyeti, zamanında herkes tarafından kabul edilmişti. Hacı Osman Efendi’ye kalp gözü ve ledün ilmi hakkında sorulduğunda şöyle cevap buyururlardı: “Ledün ilmine göre zahir ilmi, güneşe göre bir kandil gibidir. Güneş doğduğu zaman, bütün kandillerin ışıkları söndüğü gibi, işe yaramaz hale geldiği gibi, ledün ilminin yanında da zahir ilmi aynen öyledir. Ancak zahir ilminin bulunması da gereklidir. Çünkü uygun olmayan bir durum olur da ledün ilmi meydana çıkmayabilir. işte o zaman kandili yakmak gerekir. Aksi halde karanlıkta kalır, etrafını göremez ve cahillerin karşısında mahcup olursun. Nasihatlerinden Örnekler “Ahir zamanda Müslümanların en büyük silahı evinden abdestli olarak çıkmasıdır. Abdestli olana şeytan yaklaşamaz. Şeytan abdest aldırmamak için elinden geleni yapar. Siz Şeytana kanmayınız:’ “Fakir bir kimse sizden Allah rızası için yardım isterse, o fakire cebinizdeki paraların içinden en yenisini veriniz. Yırtık, kopuk, buruşuk parayı vermeyiniz. Çünkü şeytan yeni para verdirmez. Yeni para vererek hem şeytanı mağlup ediniz, hem de fakiri sevindiriniz.’ ”Beykozda oturanlar ve iş yeri sahipleri Beykoz’u hiç terk etmeyiniz. Çünkü Beykoz da çok büyük ruhaniyet vardır. Beykoz’da on iki tane büyük evliya yatıyor. Evliyalar ölmezler, onlar yaşarlar. Müşkül durumda bulunan Müslümanlara yardım ederler. Onlar ruhaniyeti fazla, sessiz, sakin yerleri seçerler. Beykoz’un dağlarında mercan petekleri vardır. Ruhaniyeti bol, evliyası bol olan Beykoz’u terk etmeyiniz. Beykoz’dan ayrılmayınız.’ “Kabirlerinizi büyük zatların yanında seçiniz. O büyük zata gelenlerden istifade etmiş olursunuz. Beykoz’da oturan Müslümanlar ayda en az bir sefer Eyüp Sultan hazretlerini ziyaret etsinler. Günlük yaşantınızda bol bol evliya ziyaretleri yapınız.’ “Sadakayı bol bol verin. Sadaka insanın ömrünü artırır. Ve belayı karşılar. Sabahleyin yataktan güneş doğmadan kalkın. Güneşi sakın üzerinize doğdurmayın. Cenab-ı Hak ömrünüzü uzatır. Allah Teala’nın en çok sevdiği kul, kendisinden en fazla korkan kuldur.’ “Evinize girerken Besmele çekiniz. Çünkü şeytan, içinde Besmele çekilen eve girmez. Akşamları yatağınıza yatarken abdestli olarak yatınız. Sabaha kadar bir melek sizi korur ve sevap yazar’ “Ahir zamanda bazı mu’cize ve emareler gözükecek. Altı-yedi sene yatalak olan kişi, yatağında hasta yatarken orta yaşlılar aniden ölecek. Ölümler ani olacak. Trafik kazalarında çok kişi ölecek. İki Müslüman devlet birbiriyle harp edecek. Müslüman olmayan büyük bir devlet hızlı bir şekilde Müslüman olacak. Binalar, zinalar çoğalacak. İklimler değişecek. Kuraklık başlayacak:’ Vefatı 10 Ekim 1967 Salı günü evinden çıkarken hanımıyla helalleşti. Kanlıca Camii’nde vaaz etmek üzere yola çıktı. Beykoz’un Yalıköy semtinde, kendisini çok sevenlerden olan Aktar Hacı Muhiddin Eray’ın dükkanı önünde oturup Akbaba köyünden gelecek vasıtayı beklerken, saat 10.36 sularında, oturduğu iskemleden yavaşça yere düştü. Sol kaşından hafif bir kan sızdı ve dondu. Kendisini kaldırıp hastaneye giderken, saat 10.42’de, İncirköy Camii’nin yakınında ruhunu teslim etti. Cenaze eve götürüldü. Sabaha kadar ziyaretçiler sel olup aktı. Ertesi gün Beykoz Merkez Camii’nde öğle namazından sonra cenaze namazı, Dersiam Çolak Mehmed Efendi tarafından kıldırıldı. Vasiyeti üzerine cenazesi, Eyüp Sultan Mezarlığı’na defnedildi. O gün Beykoz çok kalabalık bir gününü yaşadı. Cemaat motorlarla hareket etti. Beşiktaş Ortaköy’de Amerikan Altıncı Filosu demir atmış durumdaydı. Cenazeyi ve motorları görünce gemiler bayraklarını yarıya indirdiler ve üç sefer sirenleri çaldılar. Hacı Osman Efendi sağlığında bir gün, Beykoz Merkez Camii’nde, otuz iki sene imamlık yapmış olan Hacı Hafız İhsan Hocamıza: “Hocam, benimle beraber aynı kabre girer misiniz?” der, İhsan Hocada: “Hocam ben kendimi sizin yanınıza layık görmüyorum” demişti. Hacı Osman Efendi gülerek: “İhsan Efendi, aynı kabre beraber gideceğiz” demişti. Hacı Osman Efendi’nin cenazesi kabrinin başına geldiği zaman cemaat İhsan Hoca’ya: “Hocam, Hacı Osman Efendi’yi kabrine siz indirecekmişsiniz” demişler. İhsan Hoca da kabre inip cenazeyi koyup tahtalarını dizerken, Hacı Osman Efendi’nin: “Sen de benimle kabre ineceksin” sözü aklına gelmiş ve böylece Hacı Osman Efendi’nin kerameti zahir olmuştu. Allah gani gani rahmet eylesin. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz! Amin, Amin! 1966’da Boğaz’da Beşiktaş önlerinde iki tanker çarpıştı. Gece saat iki sıralarında deniz yanmaya başladı. Tankerler petrol dolu. İçindeki petrol patladıkça alevler gökyüzünü kıpkırmızı bir şekilde kaplıyordu. Akıntının tesiriyle alevler Beykoz’a doğru gelmeye başladı. Tankerin bir tanesi Beykoz Kulübü’nün yanındaki yalıya girdi. Diğeri de Selvi Burnu’ndaki petrol depolarına yanaştı. Korkunç patlamalar Beykoz’u ayağa kaldırdı. Herkes panik içinde. Kimileri Beykoz’dan kaçmaya başladı. Merhum Hacı Osman Efendi’ye koştular. Hocamız emin ve sakin. Gelenlere şöyle diyordu: “Korkmayın. Beykoz’da bu kadar çok evliya varken Beykoz’a bir zarar gelmez. Yanıp yanıp sönecektir. Beykoz’u terk etmeyin:’ Bunun üzerine Beykoz terk edilmedi. Uzun müddet yandı. Fakat Beykoz’a bir zarar vermedi ve böylece söndü gitti. Hocamız yolda yürürken üç delikanlı ile karşılaştı. Selam verdiler, Hocamız selamı aldı ve o delikanlıların birinin kulağına yaklaşarak usulca dedi ki: “Evladım, sabahleyin boy abdesti almışsın, fakat bazı yerlerin kuru kalmış, su değmemiş. Git bir daha yıkan, böyle dolaşma:’ Gerçekten de bu delikanlı sabahleyin yıkanmış, fakat bazı yerleri kuru kalmıştı. Hocamızın buna benzer birçok kerametleri görülmüştür. Eserleri 1. Basiretü’s-Salikin (Erenlerin kalp gözü). 2. Şifalı Bitkiler ve Emraz. 3. Necatü’l-Melhuf. 4. Hayat Safhaları. 5. Muavizeteyn Tefsiri. 6. İlahi Emirler. 7. Kur’an’da Beş Vakit Namaz Yok Diyenlere Cevap. 8. Ruh Çağırma . Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Evliya

Sünbül Sinân Efendi

Sünbül Sinan Efendi Sünbül Sinan Efendi İstanbul’un büyük velîlerinden. İsmi Yûsuf bin Ali’dir. Dedesine Kaya Bey derlerdi. Lakabı Sinânüddîn ve Zeynüddîn’dir. Sünbül Sinân diye şöhret buldu. Zamânının büyüklerinden oldu. Merzifon’da 1452 (H.856) yılında doğan Sünbül Sinân, bülûğ çağına kadar Isparta’nın Borlu kasabasında ilim tahsîl etti. Oradan İstanbul’a geldi. Fâtih Sultan Mehmed Hân ve Sultan İkinci Bâyezîd Hân devrinin meşhûr âlim ve velîlerinden olan Efdalzâde Hamîdüddîn Efendiden ders aldı. Ayrıca Çelebi Halîfe ismi ile şöhret bulan Muhammed Cemâleddîn Efendinin de derslerine katılmak istedi. Sultan İkinci Bâyezîd Hânın da hocası olan Çelebi Halîfe, o sırada Vezîr-i âzam Koca Mustafa Paşa’nın Yedikule’de yaptırdığı dergâhın hocalığını yapıyordu. Sünbül Sinân, Çelebi Halîfe’nin huzûruna gelip talebesi olmak istediğini bildirdi. Çelebi Halîfe kabûl buyurunca, ondan ilim öğrenmeye feyz ve teveccühlerine kavuşarak kemâle gelip olgunlaşmaya başladı. Sünbül Sinân bir gece rüyâsında, bir kuyu gördü. Kuyunun başı çok kalabalıktı. Herkes su almak için uğraşıyordu. Kuyunun suyu çok derindeydi ve azdı. Bu sebeple suyu çıkarmak zor oluyordu. İnsanlar böyle su almak için uğraşıp dururken, Sünbül Sinân kalabalığın arasına karışarak, kuyunun yanına geldi. Gelir gelmez, kuyunun suları ağzına kadar yükselip çoğaldı. Hem kendisi, hem de etrâfındakiler kolayca sularını doldurdular ve bol suya kavuştular. Sabahleyin rüyâsını, hocası Çelebi Halîfe’ye anlattı. O da; “Ey Sünbül Sinân! Senin gönlünün, ilâhî feyzlerle dolu olduğu görülüyor. Böyle bir kalbe sâhib olduğun hâlde, kendindeki bu feyzleri neden etrâfa saçmıyorsun?” diyerek, Sünbül Sinân’ı kucaklayıp alnından öptü. Sonra da; “Ey Sinân! Senin kalbin, Allahü teâlânın muhabbetiyle doludur.” buyurdu. Bu hâdiseden sonra, Sünbül Sinân vazifesine daha çok ve sıkı sarıldı. Nefsini terbiye etmek için riyâzet ve mücâhedeye girişti. Nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmaya başladı. Çelebi Halîfe onu sık sık odasına çağırır, başbaşa sohbetlerde bulunurdu. Sünbül Sinân’a bol bol teveccüh eder, kalbinde bulunan feyzleri, onun kalbine akıtırdı. Zâhirî ilimlerde de bildiği ne varsa, hepsini Sünbül Sinân’a öğreterek, halîfesi olacak şekilde yetiştirdi. Bu bilgileri pekiştirmesi için Sünbül Sinân’ı Mısır’a gönderdi. Sünbül Sinân, Mısır halkına Ehl-i Sünnet îtikâdını bildirmek, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmek üzere emredilen yere gitti. Mısır hükümdârı Kaçmaz Sultan, Sünbül Sinân hazretlerine büyük hürmet gösterdi. Kendi yaptırdığı câmide, halkı irşâd etme, hak ve hakikati anlatma vazifesi verdi. Mısır ulemâsı ve evliyâsı, Sünbül Sinân’ın yaptığı sohbetlerden, onun büyük bir âlim ve velî olduğunu anladılar. İlmine hayran kaldılar. Kur’ân-ı kerîme, sünnet-i seniyyeye olan bağlılığını, âlimlerin ictihâdlarına uymaktaki gayretini pek beğendiler. Bu sebeple ona saygı ve hürmette kusûr etmemeye âzamî gayret gösterdiler. Sünbül Sinân, Mısır’da insanlara üç yıl kadar dînin emir ve yasaklarını öğretti. Hasta kalblere, irfân pınarlarından şifâlar sundu. Allahü teâlânın kendisine ihsân ettiği feyz ve bereketlerden, onları da hissedâr etti. Başta hükümdâr olmak üzere, bütün Mısırlılar onu çok sevdiler. Bu sırada İstanbul'da bulunan hocası Çelebi Halîfe’den bir mektub aldı. Mektubunda, bu sene hacca gitmek üzere yola çıktığını, Şam’dan Mekke-i mükerremeye giden yol güzergâhını tâkib edeceğini yazıyordu. Bu hac yolculuğuna, Sünbül Sinân’ın da iştirâk etmesini arzu ediyordu. O sene İstanbul'da büyük bir zelzele olmuştu. Zelzeleyi tâkiben de tâûn, vebâ hastalığı baş göstermişti. Bu hastalıktan yüzlerce İstanbullu ölmüştü. Bu derdin bir çâresi olarak, Pâdişâh İkinci Bâyezîd Hân, Çelebi Halîfe’nin Mekke-i mükerremeye gidip, bu derdin üzerlerinden kaldırılması için duâ etmesini ricâ etti. Çelebi Halîfe de hazırlıklarını yapıp, hacca gitmek üzere yola çıktı. Üsküdâr’ı geçtiğinde, Allahü teâlânın izniyle vebâ salgını âniden durdu, eseri bile kalmadı. Buna Pâdişâh çok memnûn oldu ve Çelebi Halîfe’ye; “Gitmenize lüzûm kalmamıştır. İsterseniz geri dönebilirsiniz.” buyurdu. Çelebi Halîfe de; “Sultânım! Mâdem ki, bu hayırlı yolculuğa niyet ettik, bu hac vazifemizi yapıp, Devlet-i Âliyye-i Osmâniye’nin selâmeti için duâ ve niyazda bulunalım. Allahü teâlânın, siz sultânımıza hayırlı uzun ömürler ihsân etmesi için yalvaralım.” dedi. Sultânın müsâadesiyle yola çıktı. Sünbül Sinân, mektubu alır almaz; “Allahü teâlânın bütün işleri hikmetlidir. Kimbilir bu yolculukta ne hikmetler gizlidir.” diyerek, hazırlıklarını yapıp Mısırlılarla helâllaştı. O sene hacca gideceklerle yola çıktı. Uzun bir yolculuktan sonra Mekke-i mükerremeye vardılar. Sünbül Sinân hac vazifesini yaparken, İstanbul’dan gelen hacılarla görüştü. Onlar, Şam’dan dokuz konak mesâfede Tebük veya Hasâ korusunun olduğu yere geldiklerinde, Çelebi Halîfe’nin vefât ettiğini söylediler. Bir de vasiyeti olduğunu ve; “Bu vasiyeti Sünbül Sinân’a veriniz” diye emrettiğini bildirdiler. Sünbül Sinân hazretleri, hocası Çelebi Halîfe Muhammed Cemâleddîn Efendinin vefâtına çok üzüldü. Kur’ân-ı kerîm hatmi ve Hatm-i tehlîl (yetmiş bin defâ Kelime-i tevhîd) okuyarak hocasının rûh-i şerîflerine gönderdi. Sünbül Sinân, hocasının vasiyetinde şöyle buyurduğunu gördü: 1- Kendisinin Kâbe-i muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerine defnedilmesini, 2- Sünbül Sinân’ın İstanbul’a gidip, Kocamustafapaşa’daki dergâhında talebelere ders vermeye başlamasını, 3- Sünbül Sinân’ın, kızı Safiye Hâtun ile evlenmesini istiyordu. Sünbül Sinân Hac vazifesini tamamladıktan sonra, bu vasiyeti yerine getirmek üzere İstanbul’a hareket etti.

📍 Fatih
Evliya

Azizzade Şeyh Abdulbaki Sivasi (k.s.)

İstanbul – Eyüp Nişanca cadesinde Pir Abdulmecid Sivasi tekkesinde Abdülmecîd-i Sivâsî’nin tesbit edebildiğimiz kadarıyla biri erkek dört çocuğu dünyaya gelmiştir. Bunlardan biri, Abdülbâki Efendi’dir. Diğer çocukları ise kız olup, en küçüğü; Râziye, ortanca kızı; Safiye, büyük kızı ise; Âlime Hatun’dur. Hüseyin Vassâf, Sivâsî’nin kızlarından Raziye Hatun’u 1033/1623 târihinde Abdülehad Nûrî ile evlendirdiğini nakletmektedir. Abdülbâki Efendi 1023/1614 tarihinde Reisü’l-Küttâb La’li Efendi (ö.1009/veya daha sonra)’nin Abdülmecîd-i Sivâsî’ye hediye ettiği Eyüp Nişanca’da bahçe içinde bulunan bir evde dünyaya gelmiştir.İbtidâ ilimleri babasından tedris eden Abdülbâki Efendi, döneminin muhakkik ve müdakkik üstâdlarından da zâhirî ilimleri tedrîse devâm etmiş, bilâhare Şeyhulislâm Yahyâ Efendi’ye mülâzım (stajyer) olmuştur. Medrese tahsîlinde ilerleyerek Medâris-i Erba’îniyye (Kırk akçe medreseleri)’den mezun olmuş, resmî olarak haric medreselerinden birinde hocalık yapmıştır. Daha sonra Nazmi Efendi’nin ifadesiyle; “ Biz sûfî-i sâfi-dil, ihlâs be-dûşuz. Biz meclis-i dil-dârda gerçi ki hâmûşuz. Bir katrasını nûş ideli bâde-i aşkın, Âlemlere ser-mâyede cûş u hurûşuz.” rubâîsini vird-i zebân edip, babasına bîat ederek tasavvuf yoluna intisâb etmiştir. Önceleri zâhirî ilimlere yönelmiş iken bilâhare bâtınî ilimlerde ilerleyerek zamânının seçkin sûfîlerinden birisi olmuştur. Abdülbâki Efendi’nin dönemin seçkin ve muteber sufilerinden oluşunu, Edirne ve civarındaki bazı imaret tesislerinin vakıf gelirlerinin bilanço kayıtlarında zevâid- hor denilen zümrelere tahsis edilen ödenekten günlük sekiz akçenin İstanbul’a Abdülbâki Efendi için gönderildiğine dair kayıtlar da göstermektedir. Bu ödenek Osmanlı döneminde örfen hizmet mukabili olmayarak vakfın gelirinden salah, ilim ve fakr sahiplerine verilmiştir . Edirne ve vivarındaki imaret tesislerinin Bilaço kayıtlarında Zevâid-hor denilen zümre mensupları arasında İstanbul’da bulunan bazı kadınlara da ödenek gönderildiği anlaşılıyor. Barkan’ın tespit ettiği bilanço kayıtlarında Âlime Hatun (Bülbülzâde’nin eşi), Safiye Hatun ve Raziye Hatun isimleri de geçmektedir ki, bu hanımlar eğer Abdulmecî-i Sivâsî’nin kızları ise yapılan ödeneğin Sivâsî ailesine yönelik olarak olduğu da düşünülebilir. Abdülbâki Efendi babasının ölümü üzerine onun Yavsi Tekkesi’ndeki makamında post-nişin olmuş ve talibleri irşada devam etmiştir. Yine Sultan Ahmet Câmii’nde babasının yerine Cuma vâizliği, Sultan Mehmed Han Camii (Fâtih Câmii)nin ise Çarşamba günü vâizliği kendilerine tevcîh olunmuştur. Abdülbâki Efendi’nin eserleri ve görüşleri hakkında bilgi sahibi değiliz. Ancak onun Süleymâniye Ktp. Lala İsmâil, nr. 453/1′de bulunan mecmuanın 19a’da yer alan şu ilâhîsi Hoca-zâde’nin belirttiği hasletlere iştiyakının kendi diliyle ifadesini göstermektedir: İlâhî sen beni yarlığa lütf et Ledünni ilmine mazhar olam tâ Ledünnî ilmine mâlik olanlar Ne denlü alçak ise olur a’lâ Cemi’-i Halvetîler hürmetine Dilim eyle me’ârif ile gûyâ Budur senden niyâzım gece gündüz Kulun Bâkî’ye ihsan et Hüdâyâ Abdülbâkî Efendi yetmiş üç yıl ser halka-i Tevhîd ve tezkîrde bulunmuş, kürsülerde hadîs ve tefsîr dersleri vermiştir. Muhammed Nazmî’nin ifâde ettiğine göre O, zâhid, müteşerri’, verâ ehli, kerâmet ve makâm sâhibi birisi olup, pek çok halîfe ve muhibbi vardı. Katında pâdişah ve köle bir olup, halk tarafından da oldukça çok sevilirdi. Aşırı derecede tevâzu ehli birisi olup, yaşı doksana ulaştığı hâlde ziyâretçileri bizzat kendisi kapıda karşılar ve uğurlarmış35. Sivâsî-zâde Abdülbâkî Efendi 1122/1710 senesi Rebiülevvel ayının 15. çarşamba gecesi vefât etmiş, cenâzeleri Eyüp Nişanca’da babasının türbesine defnedilmiştir.Vefâtından sonra Sultan Ahmed Câmii va’ziyesi, Yenibahçe’li Çelebi Şeyh Mehmed Efendi’ye, zâviyeleri (Yavsi Zâviyesi)de kerîme-zâdesi Şeyh Mehmed Efendi(ö.1143/1730)’ye verilmiştir. Yararlanılan Kaynaklar : Eyüpte medfun Bir Halveti-sivasi Şeyhi: Sivasizade Abdulbaki efendi ; Yrd. Doç. Dr. Cengiz gündoğdu

Evliya

Beşiktaşlı Yahya Efendi (k.s.)

İstanbul- Beşiktaş’da Yahya Efendi Dergahında İstanbul’da yetişen büyük velîlerden. İsmi Yahyâ, nisbeti Beşiktâşî’dir. Aslen Amasyalı olup Şamlı Ömer Efendinin oğludur. Yahyâ Efendi, İbn-i Ömer el-Arabî, Yahyâ bin Ömer Beşiktâşî ve Molla Şeyhzâde gibi isimlerle de tanınıp meşhûr olmuştur. 1494 (H.900) senesi Trabzon’da doğdu. 1569 (H.977) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabr-i şerîfi, Beşiktaş ile Ortaköy arasında yaptırdığı ve kendi adıyla anılan câminin yanında olup, ziyâret mahallidir. Babası Şamlı Ömer Efendi uzun müddet Trabzon’da kâdılık yaptı. Yahyâ Efendi orada dünyâya geldi. Kânûnî Sultan Süleymân da Trabzon’da aynı sene aynı haftada doğdu. Kânûnî ile süt kardeşi oldular. Kânûnî dünyâya geldiğinde, annesi Âişe Hafsa Sultanın sütü kesilmişti. Bunun üzerine Kânûnî’yi Yahyâ Efendinin annesi emzirdi. İlk tahsîlini, babasından ve oradaki başka âlimlerden yapan Yahyâ Efendi, küçüklüğünden îtibâren ilim ve ibâdete rağbet ederek yetişti. Çok riyâzet ve mücâhede yaptı. Nefsin isteklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak için çok çalıştı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere, mânevî olgunluklara kavuştu. İlimdeki kemâlâtını arttırmak ve daha yükseklere kavuşmak maksadıyla, hilâfet merkezi olan İstanbul’a geldi. Zenbilli şöhretiyle meşhûr, Müftiy-ül-enâm Ali Cemâlî Efendinin hizmet ve sohbetlerine kavuştu. Vefâtına kadar sohbetlerine devâm etti. Ali Cemâlî Efendinin vefâtından sonra müderris oldu. Yahyâ Efendi, çeşitli medreselerde vazîfe yaptıktan sonra, 1553 senesinde, Sahn-ı semân medreselerinden birinde müderrislik yaptı. İki sene sonra da emekli oldu. Emekliliğinden sonra inzivâyı, yalnız kalıp, hep ibâdet ve tâat ile meşgûl olmayı tercih etti. Beşiktaş’ta satın aldığı deniz kenarındaki bahçesinde, bir ev ve mescid yaptırdı. Sonraları evin etrâfında; medreseler, hamam ve orada kalanların barınacakları odalar ve yol üzerinde herkesin gelip geçtiği bir yerde de çok güzel bir çeşme yaptırdı. Pek mahâretli olup, inşâat işlerini bizzat kendisi yapardı. Yaptığı çeşmenin târihî olması bakımından, kitâbesi için yazdırdığı şu beyt meşhûrdur: “Binâ târihi bu inşâlar olsun Konup içenlere sıhhâlar (safâlar) olsun” Askerî ve mülkî erkân, ahâlinin ileri gelenleri, çevredeki ve uzak yerlerdeki insanlar, tüccârlar ve bilhassa gemiciler, Yahyâ Efendiyi ziyâret ederler, hediye ve adak gönderirler, hâcetleri için duâ isterlerdi. Yahyâ Efendi, yanına gelen ziyâretçilere çeşit çeşit yemekler, şerbetler ve meyveler ikrâm eder, geleni boş çevirmezdi. İyilik, ikrâm ve ihsânları pekçoktu. Bâzan şehrin ileri gelen zâtları ile ilim sâhiplerini dâvet eder, çeşit çeşit ikrâmlarda bulunurdu. Bâzan da fakir ve yoksullara ziyâfet çeker, gönüllerini alırdı. Her sene Resûlullah efendimizin, dünyâya teşriflerinin sene-i devriyyesi olan mevlid kandilinde, daha çok iyilik ve ikrâmlarda bulunur, daha geniş ziyâfetler verirdi. İlim talebelerinden, fakirlerden ve zayıflardan ziyâretine gelenlere çok sadakalar verir, en aşağı hediyesi kayık ücreti olurdu. Bahçesinde bulunan meyvelerden Kânûnî Sultan Süleymân Hâna takdîm ve hediye eder, Sultân da ona, maddî yardımda bulunurdu. Yahyâ Efendi, çeşitli ilimlerde söz sâhibi olup, naklî ilimlerden başka; tıb, hikmet, hendese ve fizik gibi aklî ilimlerde de mahâret ve ihtisas sâhibi idi. Duâsı Allahü teâlânın izniyle hastalara şifâ olurdu. Kendisi, hem zâhirî, hem de bâtınî kemâlâta sâhipti. Üveysî idi. Dil ve gönül ehli, şâir, tabîb, hakîm, cömert, kerîm (iyilik edici), şefkatli, yumuşak huylu, zekî, iyi huylu, takvâ ve güzel ahlâk sâhibi bir zâttı. Ziyâretine gelenler, onun kereminden, kerâmetinden, hikmetli sözlerinden, tıbba dâir bilgilerinden, ilim ve fazîletinden istifâde ederler, feyz almış olarak dönerlerdi. Sohbetinde bulunanların herbirine “Âşık” diye hitâb ederdi. Sohbetlerinde din büyüklerinden bahseder, onların menkıbelerini, güzel hâllerini anlatırdı. Yahyâ Efendinin iyilik, ikrâm ve ihsânları pekçok olmakla birlikte, kendisi gâyet sâde bir hayat yaşar, her türlü lüzumsuz âdetten kaçınır, resmiyetten uzak dururdu. Tekellüf ve fazla masraftan uzak olup, elbisesi ve sarığı sâdeydi. Çeşitli yerlerden adak ve hediye olarak gelen malların çoğunu, binâ yapmakta ve bahçelerinin bakımında harcardı. Her tarafta binâlar yapardı. Yaptığı inşâatın biri tamam olmadan diğerine başlardı. Mescid, medrese, tıb mektebi, hânekâh, hamam gibi binâlar inşâ ederdi. İnşâat işinde çok mâhir idi. Dağları kazdırır, toprakları indirip, deniz sâhillerini doldurur, oralara yeni binâlar yapardı. Böyle çok binâ yapmasının hikmeti suâl edildiğinde; “Bekara sûresi 36. ve A’râf sûresi 24. âyet-i kerîmelerinde meâlen; “…Yeryüzünde sizin için bir vakte (ömrünüzün, ecelinizin sonuna) kadar, yerleşmek, geçinmek ve menfaatlenmek vardır.” buyruldu. Bizim ve bizden sonra gelip yolumuzda olanlar için, en güzel kalma yerleri, en münâsip ve lâzım olan yerler böyle binâlardır. Bunun için bu tip binâların inşâsına bu kadar gayret ediyoruz.” buyururdu. Kânûnî Sultan Süleymân, sultan olunca, ona çok yakın alâka gösterdi. Çok yardım edip, İstanbul’daki meşhûr yerine yerleştirdi. Kânûnî Sultan Süleymân Han bir gün Yahyâ Efendiye hatt-ı şerîf gönderip; “Birâderim Yahyâ Efendi! Şaşılacak şeydir ki, bizi terkettin. Hayli zamandır görüşemedik. Buna sebep nedir? Eğer bizden size karşı bir kusur meydana geldi ise kerem edip af buyurunuz. Teşrif edip bizi sevindiriniz. Böylece kırık gönlümüz neşelensin.” dedi. Hatt-ı şerîf, Yahyâ Efendiye ulaşınca, kâğıt kalem istedi ve Kânûnî’ye cevap yazıp onun görüşme isteğini kabûl etti. Dergâhına dâvet etti. Sohbette bulundular. Yahyâ Efendi hazretlerinin çok kerâmetleri görüldü. Kânûnî Sultan Süleymân Han sık sık kendisini ziyâret eder nasîhatlerini ister, duâsını alırdı. Bir gün Yahyâ Efendi hazretleri Sahn-ı semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını bir papaz tuttu ve; “Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu müşkül işi bana îzâh edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var mıdır? Her sene yeni defter tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dîninizde var mıdır?” dedi. Yahyâ Efendi bunları duyunca; “Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir.” dedi. O zaman papaz; “Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor mu? Ne olur bunu Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun?” dedi. Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye vardı. Ders yapmadan önce hemen kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleymân Hana hitâben; “Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor, susturuyor, çâresiz bırakıyor.” diye yazdı. Sonra da sevdiği birine bu mektubu verip Sultana gönderdi. Mektup, Kânûnî’nin eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi değişip, kalbini bir üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendiye göndererek geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ Efendinin dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve; “Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin hakîkatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim?” diye sordu. O zaman Yahyâ Efendi hazretleri ona; “Pâdişâhım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal sana hiç helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca, elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir.” dedi. Hayretler içinde kalan Kânûnî; “Hâlimi Allahü teâlâ biliyor ki, bu söylediklerinizden zerrece haberim yoktur.” dedi. Yahyâ Efendi de; “O halde bu gaflet nedir? Yarın Allahü teâlânın huzûrunda buna vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul hakkı olur. Ergeç Allahü teâlânın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline vereceksin. Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhının kâfirle birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur îmân gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü teâlânın rızâsı yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resûlullah efendimiz hiç rızâ gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adâletle işlerini görmezsin? Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı! Şöhret zînetinin hepsi burada bu dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer adâletle bir iş yaptıysan, sana kalacak odur.” buyurdu. Kânûnî Sultan Süleymân Han bu sözleri işitince ağladı ve vezîrine emredip; “Her sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları yazın. Haraç hesâbını iyi tutun. Hazîneye haram para getirmeyin. Şunu iyi bilin ki, buna kesinlikle rızâm yoktur.” diye ferman etti. Sonra da Yahyâ Efendi hazretlerine dönüp; “Sen bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allahü teâlâ senden râzı olsun. Suç bizdeymiş.” dedi. Yahyâ Efendi de ona; “Ey cihân pâdişâhı! Tövbe edin ki, Allahü teâlâ affetsin. Bir daha gaflette kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz.” buyurdu. Kânûnî ona; “Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır?” diye sordu. O zaman Yahyâ Efendi, Kânûnî’nin elinden tutup; “Evet şimdi çıkabilirsin.” buyurdu. Yahyâ Efendinin sevdiklerinden Baba Tarak anlatır: “Balıkçı idim. Balık avlar, onunla geçinirdim. Bir seher vakti Yahyâ Efendi hazretlerinin dergâhına vardım. Beni gördükte; “Gel, teknen ile beni denizde bir gezdiriver. Allahü teâlânın kudretini düşünelim. Deryâyı bir güzel seyredelim.” buyurdu. Ben de; “Başüstüne efendim!” dedim. Hemen gidip kayığa bindik. Yahyâ Efendi hazretleri kayığa oturdu. Kıyıdan biraz ayrılınca, gönlümü bir üzüntü kapladı. Gam ile doldum. Zîrâ hanımım bana o gece fakirlikten yakınıp; “Evin ihtiyâcını karşılayamıyorsun. Bak kızın yetişti. Çeyizi bile yok. Sen ise durmadan Yahyâ Efendiye gidersin. O da böylece seni işten alıkoymaktadır. Kuru kuruya gezmek hangi akıl îcâbıdır.” demişti. Gece söylediği bu sözleri hatırıma gelmişti. Kimseye bir şey söylememiştim. Birden Yahyâ Efendi hazretleri bana; “Evlâdım! Yanında balık tutmaya ağın var mı?” diye sordu. Ben de; “Efendim, denizde balık olmayınca, ağ olmuş neye yarar.” diye cevap verdim. Yahyâ Efendi yine; “Balık yok ise üzülme. Allahü teâlâ sana rızkını elbet ihsân ediverir. Ağı bana ver. Şimdi sana Allahü teâlânın kudretini göstereceğim.” buyurdu. Yahyâ Efendi bu sözü söyler söylemez denizin yüzü balıkla dolup kaynamaya başladı. Ağı attı, içi balıkla doldu. Onları kayığın içine boşalttı. Herbiri iri iri, tâze kefallerdi. Bana dönüp; “Evlâdım! Şimdi beni kenara bırak, sen de balıkları satmaya git. Bu balıklar ne kadar para ederse, onunla kızına babalık yap. Çeyizini alıp, hazırla. Hanımının da istedikleri böylece yerine gelsin.” buyurdu. O zaman ben hayretler içinde kaldım. Zîrâ benim üzüntü sebebimi anlamıştı. Hemen Yahyâ Efendi hazretlerini kıyıya bıraktım ve balıkları pazarda satmaya gittim. Balıkları satıp parasını getirerek, durumu hanıma anlatıp parayı saydım. Hanım buna çok sevindi. Bütün ihtiyaçları karşıladım. Çeyizi aldık. Hanım ondan sonra bana karşı hiç huysuzluk yapmaz oldu. Sonra koşarak Yahyâ Efendi hazretlerinin huzûruna geldim. Beni tebessüm ile karşıladı ve; “Balığı şu kadara sattın ve ihtiyaçlarını da karşıladın herhalde.” buyurdular. Ben de; “Evet efendim. Size canım fedâ olsun. Bize kereminizle yardım ettiniz.” dedim. Sonra bana; “Ey Baba Tarak! Sen bu sırrı kimseye söyleme. Allah için yayma. Bizdeki yardım doğrudur. Kısmetmiş ve senin hakkın olmuştur.” buyurdu.” Yahyâ Efendi hazretlerinin elbiselerini bir Rum terzi dikerdi. İsmi Kusta Usta idi. Yahyâ Efendi ona zaman zaman; “Ey Kusta Usta! Küfür hâlinde olman uygun değil. Îmâna gelsen de seninle bir kardeş olsak. Âhiret yolunda da yoldaş olsak, daha iyi değil mi?” derdi. O da; “Sözleriniz doğrudur. Bir gün gelir başımızın yazısını elbet görürüz. Hak nasîb ederse oluruz.” diye cevap verirdi. Yahyâ Efendi bir zaman terziye dikmesi için bir elbise verdi. O da kısa zamanda biçip dikti ve Yahyâ Efendi hazretlerine getirdi. Yahyâ Efendi onu eline alınca, ceplerini aramaya başladı. Terzi Kusta Usta; “Bir noksanı mı var?” diye sordu. Yahyâ Efendi de; “Onun bir noksanı yoktur. Acabâ bunun ceplerini dikmediniz mi?” diye sordu. Bunun üzerine Kusta Usta; “Efendim! Cebini dikmiştim. Cep ağızları dikişlidir. Verin bana ağızlarını açayım.” dedi. O zaman Yahyâ Efendi, ona; “Ellerini ceplerine sok ne çıkar, ne bulursan senin olsun.” buyurdu. Terzi Kusta bu söze bir mânâ veremeyip şaşırdı ve ellerini, ipliklerini söktüğü ceplere soktu. Bir avuç altın çıkardı. Kusta Usta’nın aklı başından gitti ve kendisini bir titreme aldı. Sonra Yahyâ Efendinin ellerine sarıldı ve; “Ey Allah’ın sevgili kulu! Bana yardım edin. Mümin olma zamânım geldi. Îmân etmek istiyorum. Bana îmânı öğretiniz.” dedi. Yahyâ Efendi onun başına kendi tülbendini sardı ve; “Artık ismin Ali Usta oldu.” buyurdu. Ali Efendi Kelime-i şehâdeti söyleyip Yahyâ Efendinin talebeleri, sevdikleri arasına girdi ve dergâhta ömür boyu hizmet etti. Yahyâ Efendinin torunu Azîz İbrâhim Efendi anlatır: “Dedemin yanında oturmuştum. Bir beyt okudu. “Nasîbin var ise gelir Yemen’den. Ne Yemen’den. Hind’den de dahi Hind’den de.” dedi. Sözünü tamamladığında kapı çalındı. Bana; “Kapıyı çalan kimdir bir bak?” buyurdu. Ben de gidip kapıya baktım. Hindli birisi duruyordu. Ona; “Kimsin ve ne istiyorsun. Çaldığın bu kapıdan istediğin nedir?” dedim. Sonra geri dönüp ceddime; “Dedeciğim birisi sizinle kapıda görüşmek istiyor.” diye haber verdim. O da bana; “Onu içeriye dâvet et, sohbet etmek istiyoruz.” dedi. Derhal gidip kapıyı açtım ve ona; “Dedem sizi istiyor.” dedim. O da eşyâsıyla birlikte içeriye girdi. Selâm verdi ve dedemin elini öptü. Koynundan bir mektup çıkarıp verdi. Sonra da; “Ben senin için tâ Hindistan’dan geldim. Sizi sevenler bizi bilir. Bu hediyeleri size gönderdiler.” dedi. Dedem Yahyâ Efendi hazretleri de tebessüm edip, o kişiyi misâfir ettiler ve sonra geri gönderdiler.” Yahyâ Efendinin Boğaz’da çok güzel bir bahçesi vardı. Orada Mustafa Efendi adında biri hizmet ederdi. Bir gece Yahyâ Efendi ona; “Bana biraz su getir.” buyurdu. O sırada hiç su yoktu. Mustafa Efendi testiyi alıp dışarı çıktı. Dışarısı çok karanlık olup, göz gözü görmez derecedeydi. Üstelik su getirilecek yer de oldukça uzak ve tehlikeliydi. Mustafa Efendi bir türlü gitmeye cesâret edemedi. Geriye de dönemedi. Neticede; “Yahyâ Efendiye fedâ olsun, diye gönlünden geçirip yola koyuldu. Birden gideceği yer gündüz gibi aydınlandı. Selâmetle gidip testiyi doldurup getirdi. Lâkin bu aydınlığa şaşıp kaldı. Tekrar dışarı çıkıp bu aydınlığı görmek istedi. Dışarı çıktığında her tarafı kapkaranlık gördü. Bu hâli Yahyâ Efendiden sormak istedi. İçeri girdiğinde Yahya Efendi ona; “Bak Mustafa Efendi! Bu gördüğünü kimseye söyleme. Bizi de ellere verme. Bir kimsede yakîn nûru varsa, o kimse zulmette, karanlıkta kalmaz.” buyurdu. Bu hal onun bir kerâmetiydi. Belbân isminde gayr-i müslim bir çobanın sürüsünden, iki koyun kaybolmuştu. Kaybolan koyunlar, Yahyâ Efendinin dergâhının bahçesine gelmişlerdi. Çoban, koyunlarını bütün aramalara rağmen bulamadı. Nihâyet orada bulunduklarını öğrenip, doğruca dergâha geldi. Yahyâ Efendinin, müslümanların büyük bir âlimi ve velîsi olduğunu işitmişti. “Acabâ bana nasıl alâka gösterir, benimle ilgilenir mi, ilgilenmez mi? Eğer benimle ilgilenir, aç ve yorgun olduğumu anlayıp; tâze ekmek, tereyağı ve bal ikrâm ederse, onun hakîkaten büyük bir zât olduğunu anlarım.” gibi düşünceler ile Yahyâ Efendinin huzûruna girdi. Yahyâ Efendi onu görünce, o daha hiçbir şey söylemeden; “Bu kişi, koyunlarını ararken, dağ taş demeden dolanıp çok yorulmuş ve acıkmıştır. Buna tâze ekmek, tereyağı ve bal getirin.” diye hizmetçiye emretti. Emredilen yiyecekler, derhâl hazırlanıp getirildi. Ortaya konunca, Yahyâ Efendi Belbân’a; “İşte sana tereyağı, mumlu bal ve tâze nân (ekmek), Dilersen yağa ban, dilersen bala ban.” dedi ve tebessüm ederek, yemesi için işâret etti. Belbân da o yiyeceklerden yedi. Gönlü ve kalbi yumuşadı. Evliyânın lokması kalp hastalığına şifâ olmuştu. Bunun üzerine Belbân îmân etmekle şereflenip müslüman oldu. Bu nîmetin şükrânesi olarak, Allah rızâsı için, kendisinin olan o iki koyunun kesilmesini ve orada bulunanlara ikrâm edilmesini istedi. Bunun üzerine Yahyâ Efendi, şu şiiri söyledi: Sabahleyin iki ganem (koyun), Menzile mihmân (misâfir) geldi. Her görenler dediler, “Tekkeye kurbân geldi.” Yolda çokdur çalıcı, Onları, çaylak gibi, Her aç olan ona der; “Derdime dermân geldi.” Bir koyundan küçüktür, İki koyunu pençeler, Çekip orada yutar, Der: “Bize ihsân geldi.” Ey “Müderris” ola gör, Râ’î (çoban) bugün bunlara sen! Enbiyâ zümresi hep Âleme çoban geldi. Yalova’da bir imâm vardı ki, Yahyâ Efendiyi büyük bilir ve çok severdi. Zaman zaman ziyâretine gelirdi. Bu imâmın çoluk çocuğu kalabalık olup, maddî sıkıntı içindeydi. Fakat o sabreder fakirliğini gizler, kimseye bir şey söylemezdi. Bir gün yine Yahyâ Efendi hazretlerini ziyârete geldi. Selâm verip huzûrunda oturdu. O sırada dergâh tenhâ olup, kimseler yoktu. Yahyâ Efendi ona; “Ey temiz insan! Gel seninle bahçede biraz dolaşalım. Allahü teâlânın lütfunun sonu yoktur.” buyurdu. Berâberce çıktılar. Bir yere geldiklerinde, Yahyâ Efendi; “Sen bize candan bağlısın. Şimdi sana Allahü teâlânın lütfuyla bir iş göstereceğim. Böylece gönlündeki fakirlik sıkıntısı kalmayacak. Fakirlik ateşini söndürmüş ve seni sevindirmiş olacağız.” buyurdu. Sonra yere asâsını vurdu ve; “Burasını kaz!” dedi. İmâm Efendi orasını açtığında, içinden bir küp altın çıktı. Ona; “Ne durursun, fakirlik hastalığına çâredir. Bunları sana sonsuz hazîneler sâhibi Allahü teâlâ gönderdi. İstediğin kadar al.” buyurdu. İmâm Efendi bunları heybesine doldurdu. Yahyâ Efendi ona; “Ey İmâm Efendi! Dünyâ üzüntüsünü gönlüne sakın koyma. Bunları hayırlı işlere sarfedersin. Yalnız bu sırrı kimseye söyleme. Şâyet anlatırsan o zaman bunlar elinden çıkar, aldırırsın.” buyurdu. İmâm Efendi de; “Efendim, ben bu işe çok şaştım! Bu kadar altınla memleketime nasıl dönerim. Yollarda haramîler, eşkıyâlar var. Korkarım ki bunları benden alırlar. Nasıl varacağımı bilemiyorum.” dedi. Bunun üzerine Yahyâ Efendi; “Sana kimse zarar veremez. Bu senin nasîbindir. Var selâmetle git.” buyurdu. İmâm Efendi vedâ edip yola çıktı. Hakîkaten başına hiçbir şey gelmeden Yalova’ya vardı. Kendisini hanımı karşıladı. Heybedeki altınları görünce, hayretler içinde kaldı ve; “Bunları nereden buldun?” diye sordu. O da; “Bu işi sana açıklayamam. Sâdece Allahü teâlânın ihsânı olarak bil!” dedi. İmâm Efendi bundan sonra etrâfına yardım etmeye başladı. Hem yedi hem yedirdi. Ömrü hayır yapmakla geçti. İnsanlar onun hakkında; “Nereden buluyor bunları?” demeye başladı. Bâzısı da; “Birisinden emânet almış gâlibâ!” Kimisi de; “Anlaşılan defîne bulmuş.” dedi. Herbiri bir şey söyledi. Netîcede İmâm Efendi hastalandı. Hastalığı ilerleyince, komşularını başına çağırdı ve onlara; “Size bu malı nereden bulduğumu açıklamak istedim. Bunun elime girmesine sebep, Yahyâ Efendi hazretleridir. Bugüne kadar kimseye söylemedim. Zîrâ bana, söyleme gizle demişti. Şimdi ise ömrümün sonu yaklaştığından onun kerâmeti unutulmasın diye söylüyorum.” dedi ve Kelime-i şehâdet getirerek vefât etti. Torunu Tâceddîn Efendi anlatır: “Bir gece uyuyordum. Gece yarısı dedem beni uyandırdı ve; “Tâceddîn! Şimdi git. Dergâhta hizmet edenleri uykudan uyandır. Denizde bir işim var, kayığı denize indirsinler.” buyurunca, gidip haber verdim. Çocuk olduğum için beni dinlemediler ve; “Görmedin mi dışarısı fırtına. Kayık bu havada denize iner mi?” dediler. Ben de gidip söylediklerini dedeme anlattım. O zaman dedem hemen gidip kendisi kayığı denize indirdi. İçine postunu yayıp oturdu. Sonra dergâhtakiler kayığın denize indirildiğini anladılar. Yahyâ Efendi kayıkla denize açıldı. Biraz yol aldıktan sonra küçük bir kayık içinde iki papazın suya batmak üzere olduğunu gördü. Hemen yetişip onları kayığa aldı ve Yeniköy’e götürüp kıyıya çıkardı. Tekrar Beşiktaş’a dergâhına geldi. Sonra bu papazlar metropolitlerine başlarından geçeni anlattılar. Metropolit de, Yahyâ Efendiye çeşitli hediyeler gönderip, ona sevgi, saygı ve hürmetlerini bildirdiler. Yahyâ Efendiyi seven ve dergâha odun taşıyan bir kayıkçı vardı. O anlatır: “Bir gün Yahyâ Efendi bana; “Ey reis! Sen bize candan hizmet edersin. Seni severiz. Bize bir kayık meşe odunu getiriver.” buyurdu. Ben de gidip bir kayık odun getirdim. Kayığı iskeleye yanaştırdım. Hizmetçiler dergâha odunu taşımaya başladılar. O gün Yahyâ Efendiye pekçok muhtaç ve borçlu geldi. Yahyâ Efendi hazretleri her birine yardım edip, ihtiyâcını karşıladı. Hepsi sevinçliydi. Hayır duâ ederek dergâhtan ayrıldılar. Yahyâ Efendi hazretleri hayâtında para kesesi kullanmazdı. Onun bir küçük el sepeti vardı. Nereye gitse onu yanından ayırmazdı. Bir başkasının da ona dokunmasına, içine elini sokmasına izin vermezdi. Kim bir şey istese, ister ekmek, ister meyve ne olursa olsun mübârek elini içine sokar, istenilen şeyi çıkarır verirdi. Yahyâ Efendinin huzûruna vardığımda beni tebessümle karşıladı ve; “Reis, biz senden odun istemiştik. Ne yaptın?” dedi. Ben de; “Efendim odun iskeleye geldi. Hizmetçiler taşıyorlar.” dedim. O zaman Yahyâ Efendi hazretleri, yanındaki kapalı sepetine elini soktu, içinde dolaştırıp bir miktar altın çıkardı ve bana uzattı. O zaman ben; “Acabâ para kesesi kullanmamasının sebebi nedir?” diye gönlümden geçirdim. Yahyâ Efendi bana bakıp güldü ve; “Reis! Bizim kesemiz yoktur. Lâkin yedi iklim bize keselik yapıyor. Altın ve gümüş bizde misâfir olmaz. Hem de bir gece bile kalmaz. Yerine ulaştırılır.” buyurdu. Kocaeli’nde Hacı Ali Efendi isminde takvâ sâhibi, dergâhı olan bir zât vardı. Hacı Ali Efendi, Yahyâ Efendi hazretlerinin büyüklüğünü ve güzel hallerini işitmişti. Bir gün onu görmek için yola çıktı. Beşiktaş’a, oradan da Yahyâ Efendinin dergâhına geldi. Hizmetçilere hitâben; “Yahyâ Efendiyi ziyârete geldik.” dedi. Onlar da; “Şu anda burada değildir.” diye cevap verdiler. Hacı Ali Efendi tekrar; “O halde nerede bulabiliriz, söyleyin.” dedi. Hizmetçiler de; “Efendim, Yahyâ Efendi hazretlerinin Yeniköy yakınında bir bağı var, oraya gitti.” dediler. Hacı Ali Efendi bunun üzerine yanındakilere; “Gidip onu bulalım.” dedi. Sonra Yeniköy’e geçtiler ve Yahyâ Efendinin bağını buldular. Hacı Ali Efendi bahçıvana; “Yahyâ Efendiye haber verin. Onu ziyâret için geldik.” dedi. Bahçıvan; “Efendim, Yahyâ Efendi hazretleri seher vakti buraya gelip, bir müddet kalıp kayıkla Kavak tarafına gittiler.” dedi. Hacı Ali Efendi bunları duyunca; “Tövbeler olsun! Bu kişi deli olsa gerek. Kendisinde evliyâlıktan bir eser göremiyoruz. Bağdan bağa dolaşan kişi velî olur mu? Arzusu peşinde koşuyor. Bu işler hiç evliyânın işi mi? Hani zikirler, hani dergâhta sohbet, hani ibâdet, hani virdler, zikirler, hani elbise ve külâh? O ise tenhalarda yollara düşüp bağdan bağa koşuyor. Bu dünyâya bu derece heves bir velîde olur mu? Biz onu daha görmeden niyetlerini bir güzel anladık. Âşikâre apaçık ne olduğu meydana çıktı. Dünyâya düşkün olan, âhiret adamı olamaz. Âhiret adamı olan çok kere fakir olur. Nerede Yahyâ Efendide bunlar?” diye söylendi. Geriye dönmeyi düşündü. Fakat vazgeçti. “Bu kadar zahmet çekip tâ Kocaeli’nden buralara kadar geldim. Görmeden gitmek, bu kadar zahmeti boşa çekmek olur. Emeğim boşa gitmesin. Onu görmeden dönmek akıllıca bir iş olmaz. Onu bir bulup imtihan edeyim.” dedi ve kayık ile Kavak yönüne doğru yola çıktı. Kayıkla giderken yolda Yahyâ Efendi ile karşılaştı. Yahyâ Efendi onu görünce, tebessümle; “Kardeşim hoş geldiniz. Bir kimsenin gönlünde dünyâ sevgisi olmazsa, onun elinde bulunan dünyâlıklar âhirette şeref ve îtibâr bulmasına mâni olmaz. Biz dünyâ ehlinden uzak olmak için bu dağ ve bahçeleri mesken edindik. Lâkin biz nereye gitsek bizi buluyorlar. Aman ve fırsat vermiyorlar.” buyurdu. Sonra şu beyti okudu: “Yâ İlâhî! Kulunum. Emrine itâat ederim, anarım seni Beni ne yaparsan yap, yeter ki yapma dünyâ delisi.” Hacı Ali Efendi bu sözleri duyunca, onun gerçek hâlini anladı ve söylediklerine bin pişman oldu. Geri kalan ömrünü Allahü teâlânın bu sevgili kuluna muhabbet ederek geçirdi. Kânûnî Sultan Süleymân Hanın vefâtından sonra yerine oğlu İkinci Selîm Han pâdişâh olup tahta geçmişti. Bir gün saltanat kayığı ile Boğazı gezmek için çıktı. Giderken Boğaz’daki bâzı yerleri yanındakilere soruyordu. Beşiktaş’a geldiklerinde, kendisine; “Efendim burası Beşiktaş’tır ve Yahyâ Efendi hazretleri oturur. Buralarını o ihyâ etmiştir.” dediler. O zaman Sultan Selîm Han; “Yahyâ Efendi nasıl biridir?” diye sordu. Ona; “Sultanım! Yahyâ Efendi, babanız Cennetmekân hazretlerinin süt kardeşi idi. Babanızla çok iyi görüşürlerdi.” dediler. O zaman Sultan Selîm Han; “Evet, babamla olan yakınlığını ve dostluğunu bilirim. O babama her ne derse babam şüphesiz yerine getirirdi. Yahyâ Efendi saraya bir defâ olsun gelmemişti. Lâkin babam hep onun ayağına giderdi. Babam ona çok iltifat ettiğine göre görelim nasıl zâttır. Evliyâlığı nicedir. İmtihan için onu bir yere dâvet edelim.” dedi. Kale bahçesi denilen güzel bir yere geldi. Sultan bir adamıyla Yahyâ Efendiyi buraya dâvet etti. Yahyâ Efendi geldiğinde ona iltifat etmemeyi gönlünden geçirdi. Çok geçmeden Yahyâ Efendi kayığıyla çıkageldi. Sultan Selîm Han, Yahyâ Efendiyi görünce tahtından inip hürmetle onu karşıladı ve iltifat etti. Yahyâ Efendi ona; “Sultanım! Niçin tahtınızdan indiniz. Bu ne iltifat.” buyurdu. Sultan, el öpmek isteyince, Yahyâ Efendi, Sultanın iki kulağını tutup büktü ve; “Abdestin var mı? Söyle yoksa bırakmam.” dedi. Sultan; “Abdest alayım.” dedi. Yahyâ Efendi; “Dediğim namaz abdesti değildir. Söylediğim tövbe abdestidir.” buyurdu. Sultan Selîm Han mahçûb oldu ve Yahyâ Efendinin ellerinden öpüp, hürmet gösterdi. Onun büyük bir velî olduğuna iyice inandı. Yahyâ Efendinin, Apostol isminde hıristiyan bir komşusu vardı. Bir gün bu Apostol, denizde fırtınaya tutuldu. Kendisi hıristiyan olduğu hâlde, Yahyâ Efendinin hürmetine duâ ederek kurtuldu. Evine gelince, Yahyâ Efendiye hediye götürmek istedi. Kendi âdetlerince, mühim ve kıymetli hediye sayılan yıllanmış şarap alarak Yahyâ Efendinin dergâhına gitmek için yola çıktı. Getirdiği şarap, dergâhın yokuşunda, daha oraya varmadan nar suyu hâline döndü. Bu apaçık kerâmetleri gören Apostol, müslüman olmakla şereflenip, Ali ismini aldı. Arsasını Yahyâ Efendiye hediye etti ve kendisi de onun talebeleri arasına katıldı. Bu zât, Yahyâ Efendi ile aynı türbede, onun kabrinin ayak ucunda yatmaktadır. Bir zaman Sultan İkinci Selîm Han bir donanma hazırlayıp sefere çıkılmasını ferman buyurdu. Donanma hazırlandığında donanma komutanı Kaptan-ı deryâ Beşiktaş’a geldi ve Yahyâ Efendiden duâ istedi. O zaman Yahyâ Efendi hazretleri üzüntülü ve sıkıntılı bir halde; “Allahü teâlâ bir şeyin olmasını takdir ettiyse, onu hayır duâ değiştiremez. Lâkin sizden gelecek kötü bir haberi işitmememiz için gece-gündüz Rabbime duâcıyım.” buyurdu ve donanma kaptanını uğurladı. Donanma o yıl düşmana karşı zafer kazanamadı. Bu haber İstanbul’a gelmeden önce Yahyâ Efendi hazretleri Hakk’ın rahmetine kavuştular. Buyurdukları gibi bu haberi duymadan âhirete gittiler. Beşiktâşî Müderris Yahyâ Efendi, ömrünün sonuna kadar Beşiktaş’taki yerinde, ibâdet ve mücâhede ile vakit geçirdi. 1569 (H.977) Zilhicce ayında, kurban bayramı gecesi vefât etti. Vefâtında seksen yaşına yaklaşmıştı. Kurban bayramı günü, Süleymâniye Câmiinde, bayram namazından sonra cenaze namazı kılındı. Cenâze namazını Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı. Bahçesi yakınında bulunan ve daha önceden hazırladığı kabrine defnolundu. Cenâzesinde vezîrler, âlimler, zenginler ve fakirlerden müteşekkil çok kalabalık bir cemâat hazır bulundu. Bu cemâat, onun hâlinin iyi olduğuna, sonunun hayırlı olduğuna, tam ve âdil bir şâhitti. Vefât gecesinde; âlimler, hâfızlar, vâizler, imâmlar, tasavvuf büyükleri Kur’ân-ı kerîm okudular. Kelime-i tevhîd ve tesbîh ile o geceyi ihyâ edip, sevâbını o büyük zâtın rûhuna hediye ettiler. Kabri üzerine İkinci Selim Hân tarafından türbe yaptırıldı. Sonra gelen Osmanlı sultanları, Yahyâ Efendinin türbesinin, câmi ve zâviyesinin ve diğer külliyâtının bakım ve tâmirini büyük bir hassâsiyetle ve aksatmadan yapmışlardır. Yahyâ Efendinin iki oğlu olup, her ikisi de babaları gibi ilim, irfan âşığı kimseler idi. Babalarının yolunda bulunmuşlar, vefâtlarında aynı türbeye defnolunmuşlardır. Yahyâ Efendi hazretlerinin şâirliği de kuvvetli idi. “Müderris” mahlasıyla tasavvufî şiirleri ve müretteb Dîvân’ı vardır. KERÂMET ve MENKÎBELERİ O KENDİNİ TANITTI Kânûnî, bir gün kayıkla Boğaz’da gezmeye çıkmıştı. Ortaköy hizâsına gelince kıyıya yanaşıp, bir adam göndererek Yahyâ Efendiyi çağırttı. O da yanında bir ahbâbı ile gelip kayığa bindiler. Birlikte giderlerken, Yahyâ Efendinin ahbâbı, devamlı olarak Kânûnî’nin parmağında bulunan çok kıymetli bir yüzüğe bakıyor ve bu bakış dikkati çekiyordu. Kânûnî bu hâli farkedince, parmağındaki o kıymetli yüzüğü çıkarıp; “Buyurun, daha yakından iyice bakıp inceleyebilirsiniz.” dedi. O zât yüzüğü aldı. Evirip çevirdikten sonra, denize atıverdi. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunanlar çok hayret ettiler. Bir müddet gittikten sonra, o zât inmek istediğini bildirince, kayık kıyıya yanaştı. O zât, ineceği sırada denizden bir avuç su alıp Sultana uzattı. Avucunda biraz önce denize attığı yüzük vardı. Yahyâ Efendi hâriç, kayıkta bulunan herkes, yine çok hayret ettiler. Kânûnî, elini uzatıp yüzüğü alınca, o zât birdenbire gözden kayboluverdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiye dönüp; “Ağabey, neler oluyor?” dedi. O da; “O gördüğünüz Hızır aleyhisselâm idi.” dedi. Bunun üzerine Kânûnî; “O hâlde bizi niye tanıştırmadınız?” deyince, Yahyâ Efendi; “O kendini tanıttı. Ama siz tanımakta geç kaldınız.” buyurdu. OSMANOĞULLARININ ÂKIBETİ NE OLACAK? Bir gün cihân pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han, Yahyâ Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve; “Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının âkıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir.” dedi. Hatt-ı şerîfi okuyan Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp; “Kardeşim! Neme gerek.” diye iri harflerle yazıp Kânûnî’ye gönderdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiden gelen mektûbu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün mânâsını anlamak için Yahyâ Efendinin dergâhına geldi. Yahyâ Efendiyi görür görmez; “Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim.” dedi. Yahyâ Efendi bunun üzerine tebessüm edip; “Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız.” dedi. Kânûnî; “Nasıl?” deyince, Yahyâ Efendi; “Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; “Neme gerek.” dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryâdı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itâat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir.” buyurdu. Kânûnî bunları işitince, göz yaşlarını tutamadı. Yahyâ Efendiye olan sevgisi daha da arttı. KİMSE KİMSENİN RIZKINI YİYEMEZ Yahyâ Efendi bir zaman sevdiklerinden birkaçıyla yolculuğa çıkmıştı. Bir yerde durdular. Talebelerinden birini çağırıp; “Burada bir değirmen var. Oraya gidip tâze yumurta alalım. Yiyelim ve şükredelim.” buyurdu. Değirmene gittiler. İsmi Hasan Efendi olan değirmenci, güzel huylu biriydi. Yahyâ Efendi değirmenciye; “Efendi bize tâze yumurta getir.” buyurdu. Değirmenci; “Efendim! Bir tâne bile kalmadı. Yumurta alıcısı geldi, hepsini alıp gitti.” dedi. Bunun üzerine Yahyâ Efendi; “Kimse kimsenin nasîbini alamaz. Alayım dese bile, buna yol bulamaz. Var sen kümesi aç. Bize de kalmıştır.” buyurdu. Kümesi açtığında her taraf yumurta doluydu. O zaman Yahyâ Efendi; “Bak Hasan Efendi! Allahü teâlâ bizim rızkımızı da yaratmış.” buyurdu ve bir avuç altına bir sepet yumurta alıp yola devâm ettiler. PEHLİVÂN YAHYÂ EFENDİ Avrupa’da Kara Pehlivan ismiyle meşhûr ve bütün güreşçileri yenen gayr-i müslim bir güreşçi vardı. Bu güreşçi bir ara İstanbul’a geldi. Bütün güreşçilere meydan okuyor, hiç kimsenin kendisiyle güreşmeye cesâret edemeyeceğini söylüyordu. Yahyâ Efendi, İslâmiyetin şerefini, vekarını korumak için, güreşmek üzere o meşhûr pehlivanın karşısına çıktı. Kendisi daha önce hiç güreşmezdi. Herkes bu duruma çok hayret etti. Pehlivanlar meydana çıktığında, binlerce insan merak dolu bakışlarla ve endişe ile netîceyi bekliyorlardı. Nihâyet Yahyâ Efendi, Kara Pehlivan ile karşılaştı. O meşhûr, mağrûr ve kendini beğenen Kara Pehlivan’ı bir elense ile yeniverdi. Kara Pehlivan, bu zâtta gördüğü kuvvetin normal bir şey olmadığını, bu hâlin o büyük zâtın bir kerâmeti olduğunu anladı. O anda kalbinde bir değişiklik hissetti. Gönlü âdetâ Yahyâ Efendiye bağlanıp kaldı. Nihâyet onun huzûrunda müslüman olmakla şereflenip, talebeleri arasına katıldı. ÂŞIĞA BAĞDÂT IRAK DEĞİLDİR Mağripli birisi Yahyâ Efendinin ismini duyup, görmeden ona âşık oldu. Yahyâ Efendinin nerede olduğunu bilmiyordu. Mısır, Şam, Halep ve başka birçok yer gezip Yahyâ Efendiyi aradı. Netîcede İstanbul’a geldi. Gördüklerine dâimâ; “Yahyâ nerede. Ey insanlar Yahyâ’yı biliyor musunuz?” derdi. Birisi onun hâlini anlayıp aradığı kişinin Beşiktaş’ta olduğunu haber verdi. Mağripli yürüyerek Beşiktaş’a geldi. Sorarak Yahyâ Efendinin dergâhını buldu. Kapıyı çalıp, Yahyâ Efendi hazretlerini sordu. Dergâhtakiler Yahyâ Efendinin Kavak’taki bahçesine gittiğini söylediler. Âşık Mağripli; “Âşığa Bağdât ırak değildir.” diyerek Kavak’taki bahçeye geldi. Bahçe çok güzel olup ortasında bir havuz vardı. Yahyâ Efendi havuzun yanında oturmuştu. Hizmetçiler bahçeyi suluyorlardı. Mağripli doğruca Yahyâ Efendinin yanına yaklaşıp, selâm verdi ve elini öptü. Sonra da; “Efendim ne olur beni talebeliğe kabûl edin. Nice yıllar diyar diyar gezip sizi ararım.” dedi. Yahyâ Efendi ona; “Acabâ maksadın nedir?Bu kadar zahmete sebep ne oldu. Bize anlat, biz de sana yardım edelim, gamını giderelim.” buyurdu. Mağripli, Yahyâ Efendinin ayaklarını öpmek istedi ve; “Efendim ne olur kimyâ ilmini bana öğretin.” dedi. Bu sözü üzerine Yahyâ Efendi; “Sen yanlış haber almışsın. Biz o senin dediğin şeyi bilmeyiz.” buyurdu. Mağripli yine; “Efendim! Derdimin dermânı sendedir. Ben arzuma kavuşmadan buradan gitmem.” dedi ve sözlerinde ısrar etti. Meğer ki Mağripli, Yahyâ Efendiyi imtihan etmek istermiş. Onun maksadını anlayan Yahyâ Efendi, Mağriplinin ayak ucunda bir siyah taş gördü ve; “Ey kişi! Şu kara taşı bana al da veriver.” buyurdu. Mağripli eğilip yerdeki kara taşı aldı ve Yahyâ Efendinin eline verdi.Yahyâ Efendi o taşa dikkatle baktı. O sırada taş altın kesildi. Sonra havuzun içine atıverdi ve; “Allahü teâlânın sevgili kulları taşa nazar etseler, o hâlis altın oluverir.” buyurdu. Bunu gören Mağripli; “Elhamdülillah. Cenâb-ı Hak beni maksâdıma kavuşturdu. Maksadım hâsıl oldu. Efendim beni kabûl edin. Hizmetinizle şereflenmek istiyorum. Canım başım yolunuza fedâdır.” dedi ve ellerine sarıldı. Yahyâ Efendi de onu talebeliğe kabûl etti. Bir bahçenin bakım işlerini ona verdi. BEYİTLER GÖRDÜĞÜN HIZIR İDİ Osmanlı pâdişâhı, Kânûnî zamanında, Yahyâ Efendi diye, vardı ki bir evliyâ. Sultan, Ağabey diye, ona hitab ederdi, Büyük zât olduğunu, bilir ve çok severdi. Velî Yahyâ Efendi, hazret-i Hızır ile, Sık sık görüşür idi, Allah’ın izni ile. Pâdişâh bu durumu, çok iyi biliyordu, Kendisi de Hızır’la, görüşmek istiyordu. Çıktı sultan bir gece, kayıkla gezintiye, Yanaştırıp kayığı, bir ara Ortaköy’e. Yahyâ Efendiye de, gönderdi ki bir haber; O da gelip bulunsun, kendisiyle beraber. Yahya Efendi dahi, onun ricâsı ile, Gelip bindi kayığa, yanında birisiyle. Sultanın parmağında kıymetli yüzük vardı. O kişi, dikkatlice o yüzüğe bakardı. İyice farkedince, bunu Sultan Süleymân, O kıymetli yüzüğü, çıkarıp parmağından, Dedi ki: “Siz gâliba, bunu merak ettiniz, Alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz.” O zât aldı yüzüğü, evirip çevirerek, Atıverdi denize, hem de gülümseyerek. Yahyâ Efendi hariç, kayıkta bulunanlar, Çok hayret ettiler ki, acabâ bu ne yapar? Biraz sonra o kişi inmeği arzu etti Pâdişâh kayıkçıya; “Kıyıya yanaş” dedi. O kişi tam inerken bir avuç su alarak, Uzattı pâdişâha, göz altından bakarak. Avcundaki o suda attığı yüzük vardı, Pâdişah bunu görüp, hayretten dona kaldı. Tutmak istediyse de, o kişinin elinden, Lâkin o zât bir anda, kayboldu göz önünden. Sordu Sultan Süleymân, Yahyâ Efendiye ki “Ağabey, ne oluyor, bu olanlar nedir ki?” “Efendim gördüğünüz, Hızır idi” deyince, Dedi: “Bunu ne için, demedin daha önce.” Buyurdu: “O kendini, tanıttı hükümdârım, Lâkin siz tanımakta, geç kaldınız hünkârım.” KAYNAKLAR 1) Sicilli Osmânî; c.4, s.633 2) Tezkiret-üş-Şu’arâ; c.2, s.882 3) Osmanlı Târihi Ansiklopedisi; c.6, s.188 4) Mir’ât-ı İstanbul; s.290 5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1161 6) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Zeyli (Atâî); s.147 7) Menâkıb-ı Beşiktâşî Müderris Yahyâ Efendi ibni Ömer el-Arabî (Matbaa-i Osmâniyye İstanbul-1314) 8) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.61 9) Menâkıb-ı Yahyâ Efendi, Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı Mahmûd Efendi Kısmı, No 4592 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.15, s.19

Evliya

Şeyh Selami Ali Efendi Hz.

İstanbul Üsküdar ilçesinde Şeyh Selami Ali Efendi Hz. Türbesi Aydın’a bağlı Menteşe kazasının Kozkaya (Kuzkaya) köyünde doğdu. Babasının adı İlyas’tır. Medrese tahsilini tamamlayarak Kırkakçe Medresesi’ne müderris ve daha sonra İstanköy adasına müftü oldu. Tasavvufa bu yıllarda yöneldi ve İstanbul’a gidip Celvetî şeyhlerinden Zâkirzâde Abdullah Efendi’ye intisap etti. Seyrüsülûkünü tamamlayıp Bursa’ya halife olarak gönderildi. Burada bir dergâh yaptırdı ve bir müddet irşad faaliyetiyle meşgul oldu. 1090’da (1679) Aziz Mahmud Hüdâyî Âsitânesi şeyhi Divitçizâde Mehmed Efendi vefat edince tekkenin meşihatını halifelerinden Niksarlı Şeyh Mehmed Efendi’ye bırakıp İstanbul’daki pîr makamında yedinci postnişin sıfatıyla irşad görevine başladı. 1091 (1680) yılında Kadızâdeliler’den hünkâr vâizi Vanî Mehmed Efendi ile aralarında geçen bir tartışma neticesinde Vanî Mehmed Efendi’nin talebiyle IV. Mehmed tarafından görevinden alındı. 1683 Viyana bozgununun ardından Vanî Mehmed Efendi’nin Bursa’nın Kestel köyüne sürülmesi üzerine 1684 veya 1685 yılında bir hatt-ı hümâyunla tekrar Celvetî Âsitânesi meşihatına getirildi. Üsküdar’da kendi adıyla anılan üç tekke, bir hamam, ikisi Üsküdar, biri Kadıköy’de üç çeşme inşa ettiren Selâmi Ali Efendi 1103 yılı Safer ayında (Ekim-Kasım 1691) vefat etti ve Kısıklı’daki tekkesinin hazîresine defnedildi. Vefatına “hitâb-ı elest” ifadesi tarih düşürülmüştür. Tekke 1912-1917 yıllarında yıkılıp sonraları ortadan kalkmış, türbesi 1957 yılında tamir edilmiştir.

📍 Üsküdar
Sahabe

Eyüp Sultan Hz. Ebu Eyyub Halid bin Zeyd bin Küleyb el-Ensari

📍 Eyüp
Evliya

Beyşehirli Ahmed Nuri Efendi (k.s.)

İstanbul – Edirnekapı’da Mısır Tarlası Kabristanında ( Kabristan içerisindeki yerini google.map haritasında görebilirsiniz.) yakında…

Evliya

Nimel Çeyş Ali Baba Türbesi

İstanbul Fatih – Ahırkapı cad ( Cankurtaran tren istasyonu alt geçit köşesi ) ……… Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

Evliya

Neccar Mehmed Efendi

İstanbul – Fatih – Hoca efendi sokak ile hüsrev paşa sokağı kesişiminde Halk arasında “Keserci Baba” veya “Rüya Dede” diye bilinen bu zatın asıl adı Mehmed olup, Süheyl Ünver hoca Fatih Sultan Mehmed Han’ın Dülgerbaşısı (Marangozcubaşı) olduğunu belirtmiştir. Bazı kaynaklarda Tüccar Mehmed Efendi olarak bahsedilmektedir. Fatih’te Akşemseddin Mahallesi’nde Hüsrev Paşa türbesi yakınında apartmanlar arasında kalmış küçük bir türbedir. Osmanlı devrinde buraları Yenibahçe diye bilinirdi.. Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin Hadikatü’l-Cevami adlı eserinde şu bilgiler kayıtlıdır: “…Mescid-i mezbûrun karîbinde Hüsrev Paşa Çarşusı meydânına nâzır tâk-ı türbede Tüccar Mehmed Efendi nâm kimse medfûndur ki Süleymâniye suyunun binâsına me’mûr olanlardandır…” İbrahim Hakkı Konyalı, Neccar Mehmed Efendi Türbesi hakkında şunları söyler: “…Türbenin mermer pencere şebekeleri ve mimarî tarzı çok nefistir. Mihrapçıklı mezar taşı da taşçılık sanatının güzel bir örneği idi. Esefle söylemeliyiz ki bu taşlar ve pencere şebekeleri şimdi tamamen kırılmıştır. Türbenin yapı karakterine ve asaletine bakılırsa bunun da Sinan (Mimar Sinan) tarafından yapılmış olduğu kabul edilebilir…” Türbe, kesme taştan yapılmış olup, üzeri kubbelidir. Halk arasında Keserci Baba adı ile anılan bu zatın vaktiyle keserini Fatih Camii’nin minaresinden attığı ve keserinin buraya düştüğü, vefatından sonra da buraya defnedildiği rivayet edilmektedir. Mermer kitabesinde şunlar yazılıdır; Fatih Sultan Mehmed Han Hz.’nin Marangozcu başısı Neccar Mehmed Efendi Ruhuna Fatiha Bugün bu türbeden eser kalmamıştır. Kabir, basit gecekondu türü bir yapının içinde olup kapalı durumdadır. Ziyaret bahçe dışından yapılmaktadır. Kaynak: http://www.dunyabizim.com/…/keserci-baba-baltali-baba… Ord.Prof.Süheyl ÜNVER İstanbul Risaleleri Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Evliya

Muhiddin Kocavi

İstanbul – FAtih – Cibali mescid sokak Fatih Sultan Mehmed devri Alimlerinden. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Evliya

Muhammed Şemseddin Yeşil Efendi

istanbul – merkez efendi den seyit nizam camiine giderken yol üzerinde Rumî 1322 – (1904) Muharrem ayının onuncu günü sabah saat. on sularında dünyaya gelmiştir. Babalarının adı Hüseyin, annelerinin ismi Hanife’dir. Adı Muhammed Şemseddin olan Efendi Hazretlerinin şöhreti Yeşil Hoca’dır. Mübarek şecereleri Gavsü’l-A’zam Abdülkadir Geylani neslinden gelmektedir. Hz. Abdülkadir ise ana ve baba tarafından Hz. Muhammed (s.a.v.)’e uzanıyor. Şemseddin Efendi’nin doğumunda harikuladelikler görülmüş, annelerinin hamile hallerinde gördüğü halleri doğumdan sonra da devam etmiştir. Bu durumu mübarek anneleri şöyle ifade ederdi: —Ne zaman oğlumun salıncağının yanına gitsem salıncağı sallanır durumda buluyordum. Oysa evde benden başka kimse yoktu. Yine bir gün zevcimle beraber yer soframızda yemeğimizi yerken odanın kapısında manevi bir zat belirdi. Zevcimle ben dona kaldık. O zat-ı ala salıncaktaki uyuyan yavrumun yüzüne uzun bir müddet baktıktan sonra yine dönüp kapıdan çıktı. Maneviyata agah olan zevcim, gördüğümüz bu manevî zatın, Abdülkadir Geylanî Hazretleri olduğunu söyledi. Ecdadı, Gerede yakınlarındaki Ümmü-Kemal tekkesinde yatmaktadır. Tekkeye ve o yöreye adını veren o zat olgunluk anası olgun kişi anlamına gelen Ümmü-Kemal lakabı halk tarafından verilmiştir. Yavuz Sultan Selim Han sefere giderken Gerede yakınlarında mola vermiş ve bu zatın namını duymuş, kendisi ile sohbet etmiş, ona hürmette bulunmuş. Dünya insanlarına özgü bir sıfat olan merakını yenemeyerek bu zatın büyüklüğünü sınama hevesine kapılmış, söylentiye göre lalası ile gizlice anlaşıp hiç kimseye sezdirmeden gece lalasının ölmüş olduğu haberini yayıp o zatı cenaze namazına çağırmış, namaz kılmak üzere tabutun başına geçen Ümmü-Kemal Hazretleri tabuta nazar edip manevî büyüklüğü ile içindekinin diri olduğunu mana gözü ile görünce arkasındaki padişaha .dönüp: — Padişahım, ölü kişi niyetine mi, diri kişi niyetine mi namazı kıldırayım? deyince, padişah şaşırmış: «Tabii ölü kişi niyetine» deyince namaz kılınmış, bittiğinde tabut orada açılmış, maalesef lala ölmüş görülmüş, böylece padişaha Allah dostlarının şakaya gelmeyeceğinin dersi verilmiş. Bugün o şahsın da orada mezarı vardır. Kökü Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ‘e uzanan bu mübarek ağacın meyvesi olan Şemseddin Efendi, yarım asır tatilsiz, mazeretsiz Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ve ehl-i beytinin muhabbetini gönüllere aşılamış, O’nun getirdiği kitabı eşsiz bir belagatla beyan etmiştir. Bu uğurda çileler çekmiş, cefalara katlanmış, alem-i cemale teşrif edeceği son aylarda şeker ve kalb hastalığının en kritik döneminde sendeleyerek, ayakları titreyerek yılmadan manevî vazifesine devam ederken yakın dostu olan doktorların «İntihar mı etmek istiyorsunuz efendim?» demelerine karşılık bu mübarek zat tebessüm ederek: «Anlıyorum! Sizin durumunuzda olan bir hasta, değil kürsüye çıkmak, yatağında bile kıpırdamaması gerekir, diyorsunuz. Ama ben hesabını bilen bir adamım. Hakkı beyan etmeden senelerde yaşamaktansa Hak ve hakikati beyan ederek bir saat yaşamayı tercih ederim» diyerek, geliş sebebini ve vazifesinin azametini bu cümlelerle bildirmiştir. ‘’Bir saat Allah’ı beyan, bin senelik Ömre bedeldir» diyordu. Babasının vefatından sonra on üç yasında Hatuniye Camii’nde kürsi-i Muhammedîye çıkıyor, ellli sene nefes-i kudsisi ile muazzam bir hitabet kudreti ve eşsiz eserleri ile insanlığı aydınlatıyordu, İmamete başladığında yetmiş-seksen yaşındaki pîr-i fanî hocalar “bu yaştaki çocuğun arkasında namaz kılınır mı? Kılınmaz mı?” diye münakaşa etmişler, neticede yetkili merci ve şahıslar “ilmî yeteneği varsa kılınır” diye karar almışlar ve arkasında namaz kılmalarıyla bu münakaşa son bulmuştur. Hatuniye Camii’nden başka İstanbul’un meşhur camilerinde irşad vazifesini devam ettirmiş, Sultanahmed, Teşvikiye, Dizdariye, İbrahimpaşa Camileri ile uzun müddet de Etyemez Camii’nde vaaz ve hutbelerini devam ettirmişlerdir. İslamı-Türk an’anemize göre dört yaşında ve dört aylık iken Besmele merasimi ile Kur’an-ı Kerimce başlayıp beş yaşında hatim etmişlerdir, ilk ve Orta tahsilini Kocamustafapaşa’da, sonra İlahiyat Fakültesi ve İslam Hukuku ve Mimarisi tahsillerini de yapmışlardır. Duası makbul, gönlü zengin, vakur ve mütevazi, kuvvetli hafızası ve cesur bir zat-ı ala olan arif-i billah Şemseddin Efendi Hazretleri mana düşmanlarından olduğu kadar, meslektaşlarının da hasedine maruz kalmıştır. Zulme uğramış, hapse atılmış, belaya girmiş çıkmış, asla zulme divan durmamıştır. Hiçbir güç de O’nu bu ilahî irşad vazifesini yerine getirmekten men’edememiştir. Kitabullah’tan anladığı esrar-ı ilahî’yi ve ayat ü beyyinatın enfüsünü, insanlara öyle bir fesahat ve belagat ve kudretli kelamlar ile sunardı ki kendisini dinleyenler vecd ile kendilerinden geçerlerdi. Kürsüsüsün altında kendini dinleme şerefine erişen papazların ağladığı görülmüştür. O mana meclislerine gelen gayr-i müslimlerin yüzlercesi de İslamiyeti kabul ederek Hz. Muhammed (s.a.v.)’e boyun kesmişlerdir. Öyle bir kelama kadirdi ki, elbette böyle kişilerin düşmanı çok olur. Fakat yılmadı. ‘’Ağaç taşlayacaklarına beni taşlasınlar» derdi. Nefes-i kudsisi ölü kalbleri diriltirken kaleminin nuru her yönüyle eşsiz eserler meydana getirmiştir. Dünyada hiçbir eser kalmasa, yeryüzünde hayat yeniden başlasa O’nun 7 ciltlik Kur’an Tefsiri -FÜYÜZAT- insanlık alemine Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in asrını yeniden yaşatmaya kadirdir. «Hazret-i Muhammed» adlı eseri bütün İslam dünyasındaki ayrılıkları ve fitneleri kaldırmaya, mezheb ihtilaflarını halletmeye kafidir. Yakovas adında bir Metropolid Nurlu Ufuklar mecmuasında İslam’a ve Hazret-i Muhammed’e tecavüze yeltenmiş, buna karşı Metropolide Cevap ismiyle bir eser neşretmiş ve mütecaviz metropolidi, Hazret-i İsa’ya muhakeme ettirmiştir. İslamiyet gazetesinde tefrika edilen ‘’Metropolid’e Cevab’’ı Hz. Muhammed’in hatırı için kesmesini isteyen papazlar kendisinden özür dileyerek elini öpmüşlerdir. Zirve-i Tevhid, İslam’da Esas, Meş’al-i Felah Okumalı, Ögrenmeli, Bilmeli, Amerikalıların Suallerine Cevap gibi eserlerden başka Hakikat Yolu mecmuası ve İslamiyet gazetesinde uzun seneler İslam dininin azametini sergilemiştir. 100 küsur eşsiz eser bırakarak Hazret-i Peygamberin bu alemde kaldığı kadar 63 sene kalıp 1322 (1904)’de İstanbul ufkundan doğan o hakikat güneşi 12 Rebiül’ahir 1388 – (1968) 8 Temmuz Pazartesi günü arkasında binlerce mahzun gönül birakıp yine İstanbul ufkunda gurüb etti. Türbeleri, İstanbul – Silivrikapı kabristanında Peygamberimizin mübarek torunu Seyyid Nizam Hazretlerinin cami ve türbelerine giden yolun solundadır. Türbeleri çok bakımlı, temiz olup, annesi ve babası yanındadır. Türbesinin etrafı ve üzeri kapalı olup cuma ve kandil günleri ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türbelerinin içinde rahmetli büyük üstad Muhyiddin Raif Bey’in o yüce zat hakkında yazdığı çok güzel bir şiir bulunmaktadır. Ahlakın sukut ettiği asrımızda onun ömrünün sonuna kadar vermiş olduğu Ahlak dersleri insanlara Hazret-i Peygamberin ahlakını aşılamış insanlığın insana emanet olduğunu bildirmiş, insan sevgisinin mukaddes bir sevgi olduğunu öğretmiş, ‘’Toprak ahlaklı olun, zira toprağa her çirkinliği yaparız, fakat o bize en güzel nimetlerini sunar. Siz de düşmanlarınızdan öç almayın. Düşmanlık yapanlara iyilikle mukabele edin. Belayı bal yapmanın çarelerini arayın. Bu dünyanın darılma pazarı değil, dayanma pazarı olduğunu istikbal inananların’’ olduğuna inanılmasını daima telkin etmiştir. ‘’İslamda iskat yoktur’’ der ve manevi vazife karşılığında ücret alınmasını asla tasvip etmezdi. Mübarek vücüd-u pakleri vatan-ı aslisine tevdi edildiğinde tezkiyesini Şeyh Muzaffer Ozak Hoca yapmış ve şöyle demiştir: «Bu büyük zat hakkında konuşmaya haya ederim. ‘’Elestüt hitabına ‘’bela’’ demiş, ilmi bizzat Hayder-i Kerrar’dan almış ve O’nun önünde cemali nüş eylemiş.. Bu alem-i şühüda gelmiş, gönlünde sıdk ve safa. ehl-i vefa olarak yaşamış… Muhammedi gelmiş, Muhammedi gitmiş.. Mü’minler! Bu zat-ı alînin kalbi aşk-ı Muhammedi ile çarpmış, aşk-ı Ehl-i Beyt-i Mustafa ile münevver idi. Hüseynî meşreb idi. Şimdi bu zat Kitabullahı Resul Aleyhissalatü Vesselam’dan aldığı gibi sizlere tebliğ etti mi? Zalimlere karşı asla boyun eğmedi, sizlere aşk-ı Muhammedîyi sırat ettiğine, hukuk-u Ehl-i Beyt-i Muhammed Mustafa’nın kulu kurbanı olduğuna, onun yolunda cenk ettiğine şahit misiniz?» Şeyh Muzaffer Efendi’nin bu cümlelerine ‘evet’ diyen binlerce insan gözyaşlarını tutamıyorlardı. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Muhammed Hüsrev Aydınlar ( Hüsrev Hoca )

istanbul – edirnekapı sakızağacı kabristanı Son dönem İslam alimi ve müderris olan Muhammed Hüsrev Aydınlar, “Hüsrev Hoca” olarak tanınmakta ve bilinmektedir. Makedonya’nın Struga iline bağlı Labunişta köyünde doğdu. Arnavut asıllı bir aileye mensup olan babası Numan Efendi’dir. İlköğrenimini köyünde tamamladıktan sonra 1910’da İstanbul’a gelerek Karagümrük’teki meşhur Üçbaş Medresesi’ne yerleşti. Rebii Molla, Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hafız Hasan ve İzmirli İsmail Hakkı gibi büyük alimlerden ders gördü. Daha sonra Süleymaniye Medresesi’ne kaydoldu. 1919’da tefsir ve hadis şubesinden mezun oldu. Arkasından dersiamlığa ve Arapça hocalığına tayin edildi. Hüsrev hoca, Cumhuriyet’ten sonra medreselerin kapatılması ve dersiamlığın kaldırılması üzerine fahri olarak hizmetlerine devam etmiştir. Yapılan bütün baskılara rağmen Hoca ders okutmayı sürdürmüştür. Hocapaşa ve Camialtı camilerinde hutbe okuyan Hüsrev Hoca ‘nın din eğitimini sürdürmesi ve doğru bildiklerini söyleme konusundaki cesaret ve kararlığı menkıbeler halinde anlatılmaktadır. Otuz yıldan fazla bir süre aralıksız olarak Fatih Camii’nde ve evinde her seviyedeki talebeye ders veren merhum Hüsrev Hoca, talabe yetiştirmeyi bir ibadet olarak kabul etmiştir. Talebelerinden, Diyanet işleri Başkan yardımcılarından merhum Yaşar Tunagür’ün anlattığına göre, hocanın yaşının ve hastalığının ilerlemesi ve gözlerinin çok az görmesi sebebiyle kendisine derslerin tatil edilmesi teklif edilince, dersleri kendi iradesiyle bırakmadığı yolundaki mazeretini dile getirerek Allah Teala’dan mağfiret talep etmiş ve üç gün sonra da rahmetlik olmuştur. Özellikle, 1940-1950 yılları arasında dini hayata ve din eğitimine karşı yürütülen şiddetli baskı döneminde cesaretle ders okutmak suretiyle bir taraftan dini hayatı canlı tutmaya çalışırken diğer taraftan din eğitimine büyük destek sağlamış ve çok değerli din adamları yetiştirmiştir. İhlasla kendilerini din hizmetlerine atayan ve ilk imam-hatipli nesillerin hocalığını da yapan İstanbul’un eski vaizlerinden Salih Şeref, Abdülhalim Akkul, imam ve hatiplerden Hüseyin Karagözoğlu, Mahmut Bayram, Diyanet işleri Başkanlığı başkan yardımcılarından Yaşar Tunagür, Akdağmadeni eski müftülerinden Sadık Fidancı ve yüksek mühendis H. İsmail Turan onun yetiştirdiği talebelerden birkaç tanesidir. Hüsrev Hoca, sırf inancı uğruna mücadele etmiş, gördüğü hizmetlerden dolayı maddi hiçbir karşılık beklememiş, şöhret peşinde koşmamıştır. Hocamız eser yazmaktan ziyade talebe okutmaya ve din adamı yetiştirmeye ağırlık vermiş ve ömrünün sonuna kadar da bu değerli hizmeti yürütmüştür. Risaletü’l-Mevahibi’l-İlahiyye adlı çok değerli bir eseri vardır. Arapça olan bu eserin mukaddimesinde kitabın zor günlerde kaleme alındığını zikreder. Eseri istinsah eden, suretini çıkaran ve Hoca’nın öğrencisi olan Erzurumlu Mustafa Necati Efendi, mukaddimenin bu cümlesine düştüğü notta, kitabını yazmaya başladığı sırada Hüsrev Hoca’nın hanımının vefat ettiğini, kitaplarıyla birlikte evinin yandığını, ayrıca İstanbul’a yaklaşan düşmanın silah seslerinin duyulduğunu kaydeder. Bunca sıkıntı ve imkansızlıklara rağmen Hoca’nın, hayatı boyunca müstağni bir hayat yaşaması onun yüksek seciyesi ve sağlam karakterini göstermektedir.Geçimini, evinin bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satmak suretiyle sağlamaya çalışmıştır. Vefatında cenaze masraflarını karşılayacak parası yoktu. Hüsrev Hoca’nın ilmi hayatının başlangıç döneminde tefsir sahasında gösterdiği bu önemli başarının ömrünün sonraki yıllarında devam etmemesi·, eğitim ve öğretim çalışmalarına ağırlık vermesinden kaynaklanmaktadır. O yazılı eserler değil, canlı eserler bırakmayı hedeflemişti. Ve öyle de oldu. Çeşitli baskılara ve birçok sıkıntılara rağmen, ömrünün son üç gününe kadar verimli ve değerli çalışmalarını, önemli hizmetlerini devam ettirirken yaş 70 lere yaklaştı ve vade tamam oldu. Vefatı Hüsrev Hoca, 23 Nisan 1953’te rahmet-i Rahman’a kavuştu. Kabri Edirnekapı Sakızağacı Kabristanı’ndadır. Yeri Cennet, makamı ali olsun!. Şefaatlerini dileriz! Amin, Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Evliya

Mithat Bahari Beytur

Bİstanbul -Sahrayı cedit kabristanında Ahmet Mithat, 1879 yılında Eyüp semtindeki Taş­lıburun Sadi Dergahı’ nda doğmuştur. Babası Askeri Mah­keme Başkatibi Kütahyalı Mehmet Nuri Efendi, annesi Sa­diye Dergahı Şeyhi Süleyman Efendi’nin kızı Fatma Aliye Harum’dır. Ahmet Mithat, babasını küçük yaşta kaybetmiş ve annesi ile dedesi Süleyman Efendi’nin yanında kalmıştır. İlkokulu Eyüp’teki “Daru’l Feyz-i Hamidi” mekte ­binde, ortaokulu Eyüp Askeri Rüşdiyesi’nde okumuştur. Lise eğitimini o sırada Bitlis’te görevli bulunan ağbeyi İsmail Zihni Beyin yanında, Bitlis İdadisi’nde tamamlamıştır. İlk dini bilgilerini dedesinden, Farsçayı ağabeyi Mustafa Rafet Efendi’den ve doğduğu semtteki komşu tekke olan Bahariye Mevlevihanesi’nin şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ den, Arapça’yı da Beyazıt dersiamlarından ve Darulfü­nun müderrislerinden Hüseyin Avni Efendi’den öğrenmiştir. Ahmet Mithat, Hüseyin Fahreddin Dede’nin yanın­ da, Mevlevi çilesini tamamlamış ve semazen olmuştur. Hatuni­ ye şeyhi Hüsam Efendi’den de Mesnevihanlık icazeti almıştır. Konya makam çelebisi Abdülhalim Çelebi’den destarlı sikke giyerek, 1924 yılında dedelik makamına gelmiştir. Mevleviler arasında Abdülhalim Çelebi’nin Ankara Mevlevihanesi’ndeki bir sohbette Mithat Bahari ‘nin sözlerinden etkilenip başındaki sikkeyi ona giydirdiği rivayet edilir. Cumhuriyet’ten önceki adı Ahmet Mithat olan Mithat Bahari Beytur, Bahariye Mevlevihanesi ‘ne intisabı ve şiirlerinde “Bahari” mahlasını kullanması dolayısıyla Midhat Bahari diye tanınmıştır. Soyadı kanunu ile de “Beytur” soyadım almıştır. Mithat Bahari Beytur , tekkeler kapandığı sırada Kasımpaşa Mevlevihanesi Mesnevihanı idi. Cumhuriyet dö­neminde Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası’nın haberleşme şubesi başkatipliğine tayin edildi. Daha sonra Sümerbank Alım-Satım Şubesi Haberleşme Şefliği’ne getirildi ve 1945 yılında bu görevden emekli oldu. Emekli olmasından sonra, İs­tanbul Göztepe’deki evinde kendisini ziyarete gelen Mevlevi­lerin eğitimiyle ilgilenmeye devam etti.1950’li yıllarda yeniden uyandırılan Şeb-i Arus törenlerinde postnişin olarak ayinleri yönetti. Mithat Bahari Beytur ; Midhat Baharı, Nuriza­ de Midhat, Midhat Bahari Hüsami gibi imzalarla şiirler ka­leme aldı ve birçok kitap yazdı. Bu eserler Ruh-i Kuran’dan Bir Sahife-i Nur, (1342/1926), Tercüme-i Risale-i Sipehsalar, (İstanbul 1331/1914), Deflegül, (1343/1927), Leali-i Meani, (İbni Kemal’in Beyanu’l-Vücud adlı eserinin tercümesi. İstanbul 1328/1912), Ravza, (İstanbul 1324/1899), Sünbüliflan Şerhi, (İstanbul 1325/1910), Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler (İstan­ bul 1942-MEB. Şark İslam Klasikleri. Üç cilt), Mihrab-ı Aşk, (İstanbul, Sulhi Garan matbaası, tarihsiz), Mesnevi Gözüyle Mevliıniı, (İstanbul 1965) ve Güşvar’dır (İstanbul, tarihsiz). 1971 yılında Hakk’a yürüyen Mithat Bahari Beytur, İstanbul’da Sahrayı Cedit Mezarlığı’nda sırlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Evliya

Kırk Şehidler – Nimel Çeyş

İstanbul – Fatih – Yayla Kambur Mustafa Paşa camii İstanbul’un Feth’in de sokak çarpışmalarında savaşa savaşa yaralı olarak Fatih – Yayla muhitine kadar gelebilen kırk kadar asker , burada şehit düşmüştür. Fatih’te Kambur Mustafa Paşa camiinin altında Bizans Sarnıcı vardır. Eski kayıtlarda 40 Şehitler Sarnıcı olarak geçmektedir. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Evliya

Kapani Mehmed Sefer Dede

istanbul – fatih – yavuz er sinan camii avlusunda Melamîler Sultanı diye ün yapmıştır. Konya’da Erlizade Hazretlerine mürid olmuş, sonra ilahî cezbeye kapılarak harabat erenlerine karışmıştır. Başı açık, ayağı çıplak, kış günleri sırtına kaba bir İmroz abası giyer ve elinde bir balta ile: «La cübbetün vela sivallah» diyerek dolaşır gezerdi. Unkapanı semtinde uzun müddet oturmuştur. Bundan dolayı Kapani mahlası ile şöhret bulmuştur. Evliya Çelebi doğduğu zaman sağ kulağına Ezan-ı Muhammedî’yi Mehmed Kapanî Hazretleri okumuştur. Bir gün Unkapanında kuyumcu dükkanından birinde «Ve ketebna aleyhim fîha ennennefse binnefsi…» ayetini okurken Mehmed Kapanî Efendi gelip dinledi ve: ‘’Allah Allah’’ dedi. O sırada berber dükkanından gümüşçüler tekkesi şeyhi Ali Hallali peyda olup, Mehmed Kapanî Hazretlerini görünce bir nara atarak: «Ey dost! Şahımız Şah Ali’dir. Yoluna can ve basımız kurban olsun! Kerbela meydanıdır meydanımız» deyip Mehmed Kapanî Efendinin elini öptü. Kapanı Efendi de: «Deryiş Ali! İnşaallah bu anda isteğine kavuşup Kerbela şehidlerinin sevabına nail olursun» diyerek elindeki sudan Derviş Ali’ye bir kaç yudum içirir. Derviş Ali nara atarak yine berber dükkanına girince Mehmed Kapanî Efendi: İşte “Ve ketebna aleyhim…” ayetinin yeri geldi. Tekrar oku!» deyince bir yiğit derviş Ali’yi göğsü üzerinden vurarak şehid eder. Hemen Kapanî Efendi Derviş Ali’nin kulağına «Şimdi Kerbela şehadetini buldun mu? (Ennen nefse binnefsi…) ayetine mazhar oldun mu?» der… Kabirleri Unkapam Camii yaninda ziyaretgahdır. Dua edenlerin duasi kabul olunur, boş çevirilmez Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Kahhar Baba

İstanbul – Beyoğlu – Turşucu hüseyin sokak’da Halıcıoğlu. Kudüm Sokak 4 numaralı evin bahçesindedir. ‘’Ya Kahhar. ya Kahhar’’ diye zikrettiği için Kahhar Baba kendisine ad olmuştur. Mahalle sakinleri Kahhar Baba’yı çok seviyorlar, el açıp dua ediyorlar. Kahhar Baba zamanının büyük yelilerinden olup her gece sabaha kadar zikir eder, cezbeye kapıldığı zaman «Ya Kahhar! Ya Kahhar!..» diye niyaz edermiş. Bazı veliler Cemalin, bazı veliler de celalin mazharıdırlar. Bazı veliler güler yüzlü, hoşgörülü, tevazu sahibi, bazıları ise öfkeli, celallidir. Kahhar Baba Cenab-ı Hakk’ın 99 isminden kahredici manasına. gelen «Kahhar» diye niyaz ettiğine göre celalli evliyalardandır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Hüseyin Vassaf Efendi

İstanbul – Rumelihisarı Kabristanı ……. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Evliya

Etyemez Baba

istanbul – Fatih – Cerrahpaşa hastanesi önünde Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin ordusunda «Mirza» yani süvari olarak bulunmuştur. Ni’me’l-Ceyş’dendir. Adı Şeyh Mirza İbn-i Ömerü’l-Buhari’dir. Etyemez Baba diye ünlüdür. Buharalı’dır. Etyemez’de Etyemez Tekkesinde mescid olan camii yaptırmıştır. Etyemez Baba yaptırdıgı caminin bahçesinde medfundıır. Kitabesinde: Hüvel Gafür Ebu’l-Feth Sultan Mehmet Gazi Hazretlerinin mirzalarından ve kibar-ı ehIullahdan bu makam-ı alî’nîn fatih ve banisi olan Mehmed Mirza Dede İbn-i Ömerü’l-Buharî Hazretleri’nin kabr-i pak nuranidir. Vefat tarihi: 886 Büyük ahlakçı ve insan-ı kamil olan bu yüce zatların yanında dedikodu yapıldı mı “burda et yenmez» dermiş. Dedikodu yapmak, müslüman kardeşini çekiştirmek, ölü eti yemek gibi kötü bir şey olduğu için, buna işareten, “burda et yenmez” diyen bu zatlara halk «Et yenmez» derlermiş Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Celalzade Salih Çelebi

İstanbul – Eyüp nişanca camii haziresinde Kanuni Sultan Süleyman dönemi alimlerinden olup tarih, edebiyat, dil bilimi ve fıkıh alanlarında eserleri bulunan çok yönlü bir şahsiyettir. 1494 yılında, aslen Tosyalı olan babasının kadı olarak olarak vazife yaptığı Priştine dolaylarındaki Vulitrin’de doğmuştur. Asıl adı Molla Salih bin Celal er-Rumi ‘dir. Döne­min ünlü alimlerinden, özellikle İbn Kemal’den dersler alarak yetişmiş, hocasının bazı eserlerini istinsah etmiştir. Celalzade , aynı zamanda, Osmanlı’nın en büyük hattatlarından birisi olan Şeyh Hamdullah ‘ın yetiştirdiği bir hattattır. İlk olarak Edirne Saraciye Medresesi, ardından İstanbul’a çağırılarak önce Murad Paşa, Atik Ali Paşa ve 1536 yılında da Sahn-ı Seman Medreseleri’nde müderrislik yapmış, daha sonra da 1542 yılında Edirne Bayezid Medresesi’ne atanmış, İstanbul Bayezid Medresesi’nde de talebe okutmuştur. 1544 yılında Halep’e kadı olarak tayin edilen Celalzade Salih , bir süre bu görevden ayrı kalsa da yeniden göreve getirilmiş, Şam ve Mısır Kadılıklarını da yürütmüş, kadılık mesleğinden 1550 yılında emekli edilmiştir. Salih Çelebi, üç yıl ka­dar vazife yaptığı Mısır’da kadılık görevinde iken emekliye ayrılıp İstanbul’a gelmiş, Eyüp Nişancıbaşı’ndaki evinde ilmi araştırmalarına devam ederek kıymetli eserler kaleme almıştır. Bu arada Eyüp Medresesi’nde de müderris olarak hır sure vazife gördüyse de gözlerine perde inmesi üzerine tamamen evine çekilmiştir. 1565 yılında İstanbul’da vefat eden bu önem­li şahsiyetin kabri, kendisi gibi alim ve fazıl bir kişi olan, aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın Nişancılığını ve Reisülküttablığını da yapan ağabeyi Celalzade Mustafa Bey ‘in Eyüp’de yaptırdığı Nişanca Camii’nin haziresindedir. Adil bir idareci olarak takdir gören Celalzade Salih Efendi’ yi önemli kılan asıl özelliği tarihçiliğidir. Yine önemli bir tarihçi sayılan hocası İbn Kemal’ e intisab ettiği yıllarda tari­hle ilgilenmeye başlamış, Edirne’de müderrislik yaptığı yıllarda da Kanuni’nin hükümdarlığının ilk sekiz yılını, Belgrad, Ro­dos ve Budin seferlerini anlattığı, Süleymanname olarak da bilinen Tarih-i Sultan Süleyman adlı eserini kaleme almıştır. Kanuni’nin beğenisini kazanarak, kendisinden istenen bazı Farisi eserleri tercüme ederek padişaha sunmuştur. En önemli eserlerinden biri kabul edilen ve sonraki yıllarda İspanyolca’ya da çevrilen Tarih-i Mısır’ı da Kanuni’nin isteği üzerine kaleme almıştır. Arapça, Farsça ve Türkçe yazdığı şiirlerinden oluşan bir de divanı vardır. Celalzade Mustafa Bey ‘in kardeşi Salih Çelebi ‘nin vefatına düşürdüğü tarih: Dar-ı dünya menzif-i fani imiş Hep geçer mir ü vezir ü padişah İrse ger takdir-i hayy-ı ld-yemut Saçılır toprağa tohm-ı ‘iz z ü cah Avn-i Hakk ile birader-i ferid Fazlu ‘irfan u ‘ulum ana sipah Azm-i tarf-ı ahiret kıldı bu dem Rahmet-i Hak’dan teala lutfullah Rıhlet-i saini ma’lum itmeğe İstedi Hak ‘dan Nisani pür-günah Didi hatif bu du’a tarihidür Kabr-i Safih cennet ola ya İlah, 973. Aşık Çelebi’nin Celalzdde Salih Çelebi ‘yi tarif ve tal­ tif ettiği, beyit: Ulema-yı fudala-yı fukahadandır ol Şu’ara-yı bülega-yı füsahadandır of Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları . .

Evliya

Baltalı Baba

İstanbul – fatih tatlıpınar cad no :13 İstanbul fetih gazilerinden biri de Baltalı Baba’dır. İstanbul’un fethi sırasında surlara ilk Türk sancağını dikerken şehid olan Ulubatlı Hasanın silah arkadaşıdır. Kabri; Şehremini’nde Vatan Caddesi’nedeki Tatlıpınar Caddesi üzerinde 13 No. lu evin giriş kapısından girince tam karşımızda medfundur. Kabrin etrafı yeşil kafesi ağaçla çevrili, kabrin üzerinde yeşil çuha, çok güzel bir kandil, sade ve mütevazı bir durum arzetmektedir. Bu bina bir zamanlar karakol olarak kullanılmıştır. bu bina harap bir vaziyettedir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Bali Süleyman Ağa

istanbul – silivrikapı – bali süleyman ağa camii Süleyman Ağa hem Osmanlı ordusunda ser-topçiyan (topçubaşı) dır hem de “bölükat-ı erbaa’dan ( Osmanlı ordusundaki dört büyük bölükten ) birine ağa (kumandan)dır. Muhasarada kendi topu ile dövdüğü surların iç tarafına ( Silivrikapısı dahiline) daha sonraları bir mescit yaptırmıştır. Şehre oradan girdiği için bu bölge, fetihten sonra Fatih tarafından kendisine ganimet payı olarak verilmişti. Vefatından sonra bu mescidin hemen yanıbaşına defnedildi. 1461’de camii, türbe ve kuyusu için bir de vakıf tahsis edildi. 1453 ile 1457 arasında yapılan bu şirin ve mütevazi mescit ne yazık ki günümüze ulaşamadan harap oldu. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876), Osmanlı sarayının harem bölümünde çalışan Sazkar Kalfa, mescidi daha büyük ve kubbeli olarak yeniden inşa ettirip mescidin yeni banisi oldu. 1894’teki büyük depremde mescit yıkıldı. Bu kez II. Mahmud’un (v. 1839) kızı Adile Sultan (v. 1899), camiyi yeniden yaptırdı ancak kendi adını vermedi. Bu mescidin bulunduğu yer, burayı ihya eden Adile Sultan ve yakınlarının arzusu ile “Bala’ diye anılmıştır. İstanbul’un ilk taht kadısı Molla Hızır Bey Çelebi, eski adı Sigma olan bu bölgeyi, hazırladığı resmi evraklara halk arasında kullanılan adıyla “Bali Kapısı” olarak kaydetmiştir.Zamanla cami ve türbenin etrafında bir tekke kurulmuştur. Yanına tevhidhane, muvakkithane, dergah hücreleri, hazire, sebil, çeşme, şadırvan, harem dairesi eklenmiştir. Bu gün Bali Süleyman Ağa’nın türbesinin içinde kabir arkadaşı olarak muhterem eşi, Bala Tekkesi’nin ilk postnişini Şumnulu Şeyh el-Hac Ali Efendi ve eşi Sıdıka Hanım, II. Postnişin Şeyh Muhammed Sadeddin Efendi ve Mekke şeyhlerinden Muhammed Sa’id Can efendiler bulunmaktadır. Sandukası önündeki kitabede: Bir zaman dîn-i mübîne eyledi hizmet tamam Hazret-i Sultan Fatih ile etti çok gaza beyti vardır. Eyüb, Eskiyeni Caddesi Balî Baba Camii’nin içinde başka bir Bali Baba daha vardır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Baba Yusuf Sivrihisari

istanbul – eyüp sultan hazretlerinin kabrinin giriş kapısının arkasında İstanbul fethine katılmış, Hacı Bayram Veli Halifelerinden ve çok yaşayanlardan mes’ud bir şeyh idi. Aslen Karahisarlı’dır. Şeriata uyan, Hak yolunu bilen, daima müslümanlara vaaz, nasihat eden, konuşmaları çok te’sirli bir Hak dostudur. Sultan Bayezid merhum, Bayezid Camiini inşa ettirdiğinde, o caminin ilk vaazını padişah dahil birçok devlet adamı ve ulema hazır olduğu halde yüce Veli Baba Yusuf minbere çıkarak müslümanlara çok güzel nasihatta bulunmuş, padişah ve dinleyenler mest olmuşlardır. Hatta cami avlusunda bulunan bazı gayr-i müslimler müslüman olmuşlardır. Padişah o kadar memnun olmuştur ki, hediyeler vermiştir. Sultan Bayezid’in Baba Yusuf’a olan sevgisi bir kat daha artmıştır. Sultan Bayezid Baba Yusuf’u yerine vekil olarak bedelle Hacca göndermiştir. Namazda bedel yoktur. Bedeni ibadetten maksad, bedeni yormaktır, başkasının kılması ile olmaz. Oruç da pîr-i fanîye fidye, zekatda da maksad fakiri kayırma, Hacda bedel vardır. Hacda meşakkat manasına bakarak aciz halinde malı azaltmak suretiyle caizdir. Bayezid Sultan kendilerine bir miktar para vererek: Sultan Bayezid Baba Yusuf’u yerine vekil olarak bedelle Hacca göndermiştir. Bayezid Sultan kendilerine bir miktar para vererek: —Bu benim helal malımdır. Sizden ricam bunu alip Ravza-i Mutahhara’ya ve Peygamber Efendimizin Türbesinin kandillerine sarfedip diyesin ki: —Ya ResüIallah! Senin ümmetinin duacısı olan günahkar, zelil bir kul Bayezid size selam eder ve bu altını helal malından seçerek Ravza-i Mutahhara’nın kandillerine ziynet için gönderdi, kabulünü niyaz eder» buyurdular. Şeyh Baba Yusuf Sultan’ın emirlerini aynen yerine getirdi. Sonra Haccı eda etti. Oradan Medine-i Münevvere’ye geldi. Karacaahmed Sultan, Cebeali gibi hayvan kılından bir çul giyip ellerini arkasına bağlatarak Ravza-i Mutahhara’ya yüzü üstüne niyaz ve ağlayarak girdi. Ravza-i Mutahhara’nın dışında Peygamber Efendimizin asası” vardı. Hizmetçiler o asayı muhafaza ediyorlardı. Tecelliyatı esnasında Peygamber Efendimiz: —O asayı alıp üç parça edesin. Bir Parçasını Bursa’da Şeyh Emir Sultan’ın türbesine, bir parçasını mürşidi Hacı Bayram Veli türbesine, bir parçasını da vefatında kendi türbelerine konulmasını buyurmuşlardır…» Vaktaki Şeyh merhum Peygamber Efendimizin emri üzerine asayı almak istediğinde hizmetçiler müdahale ettiler. Baş hizmetçi gelerek: «incitmeden asayı O’na teslim edin, tutmak için işaret olunmuştur» dedi. Hizmetçiler ellerini çektiler. Şeyh Baba Yusuf asayı alarak me’mur olduğu yerlere koydu. Daha sonra İstanbul’a geldi. Yavuz Sultan Selim Han’ın saltanatları sırasında ahirete göç etti. Kabirleri; Eyüb Sultan Türbesinin çıkış kapısının sağında ulu çınar ağacının altındadır. Kabir taşında şu ibareler yazılıdır: Merhum Şeyh Baba Yusuf Efendinin Merkadidir. El-Fatiha 918. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı

İstanbul – Fatih – Sakızağacı Kabristanı Son devir din alimlerinden, vaiz ve İstanbul müftüsü. 6 Mayıs 1904’te Selanik, Serez’in Petriç kasabasında doğmuştur. Babası Petriç müderrisi Hafız İbrahim Ethem Efendi. Dedesi de oranın müderrislerinden Hacı Ali Efendi idi. Annesi müderris v hattat Hacı Ali Siyamı Efendi’nin kızı latife Hanım’dır. Dört yaşında iken babasını, dokuz yaşında iken annesini kaybeden Abdurrahman Şeref , Balkan Savaşı’ndan dolayı ağabeyi Abdullah Hulusi ile birlikte Tekirdağ’ın Saray kasabasına göç etti. İlköğrenimini Petriç’te ve Saray’da yaptı. Daha sonra İstanbul’a gelerek Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi’ni (1924), arkasından Darülfünun İlahiyat Fakültesi’ni (1927) bitirdi. Bu arada Süleymaniye Kütüphanesi’nde açılan kütüphanecilik kursuna da katıldı. Memuriyeti Abdurrahman Şeref memuriyet hayatına 1927’de Fatih Millet Kütüphanesi’nde başladı. Daha sonra Murad Molla ve Süleymaniye Kütüphanelerinde de çalıştı. Uzun zaman Vefa Lisesi’nde ve bazı ortaokullarda Türkçe, edebiyat ve din bilgisi öğretmenliği yapmıştır. İstanbul İmam­ Hatip Lisesi’nde tefsir, usul-i fıkıh, hadis ve usul-i hadis dersleri de okutmuştur. En son Çapa Öğretmen Okulu’nda din bilgisi öğretmeliği yapmıştır. 1950’de İstanbul il Müftülüğü murakıplığına tayin edilen Güzelyazıcı; Şehzade, Aksaray Valide, Bayezid ve Fatih Camilerinde vaizlik, 1963-1968 yılları arasında Fatih Camii’nde fahri hatiplik görevlerinde bulundu. 1972’de İstanbul il Müftülüğü’ne tayin edildi. Vefat edinceye kadar, altı yıla yakın bir zaman bu görevi sürdürdü. Geniş bir kültür birikimine sahip, iyi bir hatip ve başarılı bir şair olan Güzelyazıcı’nın çok yönlü yetişmesinde, son devir Osmanlı alim ve meşayihini, edip ve şairlerini yakından tanımasının önemli rolü vardı. Edibane ve şairane olarak çok güzel konuşan Şeref, medrese ve tekke kültürünü sanat ve edebiyatla birleştirip zenginleştirdiğinden vaazlarında son derece doyurucu oluyordu. Eserleri 1. Eylül Yaprakları (şiir) (lstanbul, 1938). 2. Gönül Yolcuları (şiir) (İstanbul, 1944). 3. Ehli Sünnet inanışının Değişmez Metinleri (lstanbul, 1947) 4. Din Dersleri (İstanbul, 1956). 5. Fatih Minberinden Mü’minlere Hutbeler, iki cilt. (İstanbul, 1966, 1970). olmak üzere 5 tane basılmış eseri ve bir o kadar da basılmamış eseri vardır. Geniş bir kültür birikimine sahip iyi bir hatip ve başarılı bir şair olan Güzelyazıcı, özellikle Pazar günleri ikindi namazından sonra Bayezid Camii’nde verdiği vaazlarda, kültür seviyesi yüksek bir cemaate hitap ederken esas amacı üniversite gençliğini aydınlatmaktı. Güzelyazıcı’nın, Nur Suresi’nin (39-40) ayetlerini esas alan ve yıllarca devam eden vaazları, küfrün psikolojisini veciz bir üslupla sergilediği ve ateizmin çıkmazlarını ortaya koyduğu için yüksek tahsil gençliği üzerine çok etkili olmuştur. Vefatı: Güzelyazıcı, ölümünden birkaç ay önce Vakıf Gureba Hastahanesi’ne yatırılmıştı. Ben de zatüriye olmuş, orada yatıyordum. Bölümlerimiz ayrı ayrı yerlerde idi. 20 gün koluma taktıkları serumdan kurtulup biraz iyileşince hocamı ziyarete gitmiştim. Eski neş’esi ve tatlı tatlı konuşmaları hızını kaybetmişti. Elini öptüm ve dua talebinde bulundum, şifalar diledim. ikinci ziyaretimde son günlerde yazdığı bir şiirini bana verdi. Bu son görüşümdü. Şiire sevindim, teşekkür ettim ve hayırlı şifalar diledim. Ben birkaç gün sonra taburcu oldum. Hocam ise son ziyaretimden 25 gün sonra,15 Mayıs 1978’de hastanede rahmetlik oldu. Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Edirnekapı Şehitliği’nde bulunan mürşidi, Nakşibendi şeyhi Serezli Hacı Hasib Efendi’nin kabri yanına defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Güzelyazıcı altı çocuk babası idi. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Evliya

Ali Fakih – Nimel Çeyş

İstanbul – Fatih – Ali Fakih camii avlusu Hayatı Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Sahabe

Hz. Ebu Derda (r.a.) – Eyüp

istanbul -eyüp – zal mahmud paşa cad no 49 Asıl adı Uveymir b. Zeyd b. Kays olan bu güzide sahabe, künyesi olan Ebü’d-Derda ile tanınmıştır. Medine-i münevvere’de iki meşhur kabile­ den biri olan Hazrec ‘ e mensuptur. Ensardandır. Ailesinin bütün fertleri Müslüman olduktan sonra kendisi de Bedir Harbi sırasında Müslüman oldu. Ayrıca, ensardan İslam’ı en son kabul eden kişinin de Ebü’d -Derda olduğu söylenir. “Uveymir ne hoş binici!” Abdullah b. Revaha (radzyallahu anh) cahiliye döneminde de, İslam’a girdikten sonra da Ebü’d-Derda hazretleri ile yakından ilgilenmiş, Müs­ lüman olması için gayret etmiştir. Bir gün, Hz. Ebü’ d-Derda evde yokken -Hz, İbrahim misali- putunu kırıp parçalar. Ebü’d-Derda hazretleri evine geldiğinde hanımı Ümmü’d-Derda (radı­ yallahu anha) durumu anlatır. Ebü’d-Derda hazretleri kendi kendine, “eğer bunda bir güç kuvvet, bir varlık olsa kendini savunurdu” diye düşünerek Müslüman olmaya karar verir. Abdullah b. Revaha hazretleri ile birlikte Resulullah ‘a giderek Müslüman olur. Sevgili Peygamberimiz onu Selman-ı Farisi hazretleri ile kardeş ilan eder. Henüz İslam’a girmediği devreye rastladığı için Bedir Savaşı ‘na katı­ lamayan Ebü’d-Derda hazretleri, diğer bütün muharebelere Hz, Peygam­ ber ile birlikte katıldı. Gösterdiği gayret ve başarılarla Allah Resulü ‘nün rızasını ve hoşnutluğunu kazandı. Özellikle Uhud Harbi ‘nde Peygamber Efendimiz onu “Uveymir ne hoş binici!” diyerek övmüştür. Hz, Muaviye komutasında Kıbrıs’ a düzenlenen sefere katılmıştır. Ebü’d­ Derda hazretleri geç Müslüman olmasına rağmen kısa zamanda ashab-ı kiramın güzide şahsiyetlerinden; faziletçe önde gelen, fakih ve hakim olarak bilinip anılanları arasında yer aldı. Hz, Peygamber bir keresinde onun için “Ebü’d-Derda ümmetimin hakimidir” diyerek iltifat etmiştir. Bir defasında da “Ümmetimin en abidi ve en müttakisi” diyerek onu öv­ müştür. Ebü’d-Derda hazretleri Müslüman olmadan önce ticaretle meşgul olu­ yordu. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber ile daha çok bir arada bulunabilmek ve ibadet edebilmek için ticareti bıraktı. Hz Ebu Bekir Efendimiz’in hilafetinin son yıllarında ordu kadılığı görevine getirildi. Hz. Ebü’d-Derda, Hz. Ömer’in hilafeti dönemind Kur’an-ı Kerim’i ve İslam’ın esaslarını öğretmek üzere Şam’a gönderildi. O sıralar Şam vali­ si olan Hz. Muaviye, Halife Ömer’in emri ve izniyle onu Şam kadılığına getirdi. Bu göreve Hz. Osman ‘ın hilafeti döneminde de devam eden Ebü’d-Derda hazretleri Müslümanların Şam’daki ilk kadısıdır. Ebü’d-Derda (radıyallahu anh), Hz. Osman’ın şehit edilmesinden önce, 32/652 yılında Şam’da vefat etti, Burada Babüssağır Kabristanı ‘na def­nedildi. Kur’an’ı ezberleyen ilk dört kişiden birisidir. Ebü’d-Derda hazretleri güzel yüzlü, nurani çehreli, ela gözlü, kemerli kıvrık burunlu , koyu esmer tenli idi. Saçını ve sakalını sarıya boyardı. Başına takke giyer, üzerine sarık sarar, sarığının ucunu iki omzu arasına sarkıtırdı. Ebü’d- Derda (radıyallahu anh)’ın hanımı Ümmü ‘d-Derda Hayre binti Had ret, kadın sahabelerin meşhurlarındandır. Fıkıh alanında bilgili, dirayetli ve dindar bir hanımdı. Pek çok hadis-i şerif rivayet etmiştir. Ebü’d- Derda hazretlerinin Derda, Bilal, Yezid ve Nesibe adlarında dört çocuğu olmuştur. Oğullarından Bilal, Emeviler döneminde Şam kadılığı yapmıştır. Sahabe-i kiramdan pek çok kişi bu yüce sahabenin ilmini methetmiş ve onu bütün sahabenin ilminin kendisinde toplandığı kişilerden biri saymışlardır. Enes b. Malik hazretlerinden rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber vefat ettiğinde Kur’an’ ın tamamını ezberle­ yen dört kişi vardı. Bunlar Hz. Ebü’d­ Derda, Hz. Muaz b. Cebel, Hz. Zeyd b. Sabit ve Hz. Ebu Zeyd idi. Ayrıca Ebü ‘d-Derda hazretleri, Hz. Peygam­ ber’in huzurunda oturup Kur’an tilavet etmiştir. Meşhur yedi kıraat imamın­ dan biri olan ibni Amir onun talebeleri arasındaydı. Hz. Ebü’d-Derda mescitte ders verdiği zaman etrafında bin altı yüz kişiden oluşan bir cemaat onu şevkle dinlerdi. Sabah namazını kıldıktan sonra öğretime başlardı. Kendisi Kur’an-ı Kerim’den bir cüz okur, ce­ maat onun etrafını çevirerek ve telaffuzuna dikkat ederek dinlerlerdi. Ebü ‘d-Derda hazretleri kıraat için halka oluşturma çığırını açan ilk kişi olarak anılır. Ebü’d-Derda (radıyallahu anh) kadılık görevinde, kıraat ve tilavet öğretiminde ve hadis rivayetinde oldukça titiz davranırdı. Hadis rivayet ettiğinde “Allah bilir. Aynen böyle değilse bunun gibi veya benzer şekildedir” diyerek temkinli davranırdı. Muaz b. Cebel hazretleri, vefatı anında onun için şöyle demiştir: “Ey Ebü’d-Derda! Gökyüzü senden daha alim birisini gölgelendirmedi Yeryüzü de senden daha alim birisini taşımadı.” Şam’da kadılık yaptığı sıralarda ve hayatının diğer bütün devrelerinde Ebü’d-Derda hazretleri oldukça mütevazi ve zahidane bir yaşam tarzını tercih etmiştir. Hatta kadılığı sırasında Hz. Ömer, “Emirülmüminin” sıfatıyla Şam taraflarını teftişe geldiğinde, vali ve diğer idarecilerin lüks içinde yaşayışı yanında, Ebü’d-Derda hazretlerinin fakirane yaşayışını görerek üzülmüş, dönüşünde ona, Bedir Savaşı ‘na katılanlardan olma­ dığı halde, bu savaşa iştirak eden sahabelere verilen maaş kadar yıllık gelir tahsis etmiştir. Hanımı Ümmü’d-Derda’ya, Hz. Ebü’d-Derda’nın en çok hangi ibadetle meşgul olduğu sorulunca, “tefekkürle” diye cevap vermiştir. Sözleri Ebü’d-Derda hazretlerinin tefekkür ve ibadet hakkındaki görüşü şöyledir: “Bir saat tefekkür bütün bir gece nafile ibadetten daha hayırlıdır. Kul ibadetle meşgul olunca Allah o kulu sever ve mahlukatına da sevdirir.” Hz. Ebü’d-Derda, manevi kardeşi Selman-ı Farisi hazretlerine yazdığı mektupların birinde şöyle der: -Kardeşim Selman! Duydum ki bir hizmetçi satın almışsın. Halbuki ben Resulullah Efendimiz’in, “Bir kul kendisine kulluk (hizmetçilik) yapıl­ madıkça Allah’ın kuludur. (Bu sebeple ufak tefek kusurları bağışlanır.) Fakat kendisine hizmetçi edinince bunun hesabını vermesi gerekir” dediğini duymuştum. “İmanın zirvesi başa gelene sabır, kadere rıza, samimi bir tevekkül ve Allah’a boyun eğmektir.” Ebü’d-Derda hazretleri bir sözünde, fakirlik, hastalık ve ölüme dair de şunları söyler: “Üç şey var ki, ben onları seviyo­ rum, ama diğer insanlar kötü görü­ yor: Fakirlik, hastalık ve ölüm. Ölümü Rabbime duyduğum aşırı sevgiden dolayı; fakirliği Rabbim karşısında duyduğum tevazudan do­ layı; hastalığı da hatalarıma kefaret olmasından dolayı seviyorum.” “Bilmeyene bir kere , bilip de yap­ mayana yedi kere yazıklar olsun.” Türbe Bu güzide sahabe için iki tane İstanbul’ da, bir tane de Konya Ereğ­li ilinde makam tesis edilmiştir. Bunlardan biri İstanbul’un Eyüp ilçesi ‘nde bulunmaktadır. Nişanca Mahallesi ‘nde, Zalmahmudpaşa Caddesi üzerinde, Zalmah­ mudpaşa Camii ile Cezeri kasımpaşa Camii arasındadır. Karşısında Evronosbaba Haziresi arka tarafında ise Şahsultan Türbesi bulunmaktadır. Dikdörtgen planlı ve üstü açık olan türbe, kesme taştan yapılmıştır. Vak­ tiyle üstünde ahşap bir çatı bulunduğu kaydedilmektedir. Ancak bugün bu çatıdan bir eser bulunmamaktadır. İçinde bir incir, bir de kiraz ağacı bulunmaktadır. Türbe içinde bulunan iki kahire hem şahide hem de ayaktaşı dikilmiştir. Üstüvane ve kitabesiz olan taşlar 130 cm. boyundadır. Kabirlerden biri makam, diğeri ise türbedara ait olduğu kaydedilmekle birlikte bunlardan hangisinin makam hangisinin türbedar kabri olduğu belli edilmemiştir. Cadde tarafında iki penceresi ve bir kapısı vardır. Tamirlerle çok değişikliğe uğramış olan türbenin pencerelerinin orijinal ampir parmaklıkları, yapının asıl üslubunu yansıtmaktadır. Sultan II. Mahmud tarafından tamir edildiğini gösteren kitabesi kapının üstündedir. Haşim ketebeli Sultan Il. Mahmud’ a ait tuğradaki Adlı mahlası sonradan kazınmıştır. Tuğranın altındaki metiN Sahaflar Şeyhizade Es’ ad Efendi ‘ye aittir. 1251/1835-36 tarihli manzum kitabe, Hattat Ye­ sarizade Mustafa İzzet Efen­ di tarafından ta’lik hatla yazılmıştır. 60×145 ebadın­ daki kitabe şöyledir: Türbenin kapısının üzerindeki kitabe. “Şah-ı alem himmetiyle hak bu kim bulmakdadır Mülk ü millet zahir ü batında ahsen-i intizam Bir tarafdan her kıla’ bir tarafdan her bika’ Nev-be-nev ihya-pezfr olmakda bir vejk-i meram İşbu meşhed işte olmuşken sahabfye muzaf Olmamışdı ahd-i sabıkda karfn-i ihtimam Eyledi inşasını ferman ziyaret eyleyüb Ömri efzun olsun ol Hakan-ı irfan irtisam Kıldı Mi ‘mar-ı kalem tarihin inşa Es ‘ada Yapdı Şeh Mahmud Ebü ‘ d-Derda içün ra ‘na makam 1251 (1835).” Kaynak ; İstanbullu sahabeler , Dr. Necdet Yılmaz , Dr. Coşkun Yılmaz , Bilge Yayım Habercilik ve Danışmanlık , 2013

Evliya

Karacasulu Necib Efendi

İstanbul – Fatih camii haziresinde Hâlidi yolu şeyhlerinden. Karacasu’lu olup asıl adı Ahmed’dir. İyi bir tahsilden sonra Rumeli Kazaskerliğine kadar yükselmiş ve bir müddet de Hâlidî Dergâhı şeyhliğini yürütmüştür. 1901 yılında vefât etmiş olup Fâtih Câmiinin kıble tarafındaki kabristanda medfundur. Hüve’l-gafur Makam-ı celîl-i meşîhat-penahî müsteşar-ı esbakı ve rüme kadıaskerligi payelülerinden tarîkat-ı aliyye- Nakş-bendî Halidiyye hulefasından Karacasuyî el-Hac Hafız Ahmed Necîb Efendi’nin ruhu içün el-Fatiha. FÎ 19 Ramazan sene 1318 O, (Allah) affedicidir. Diyanet işleri eski müsteşarı ve rumeli kadıaskerlisi rütbelilerinden Nakşibendi-Halidi halifelerinden Karacasulu Hafız Ahmed Necib Efendi’nin ruhu için Fatiha. 10 Ocak 1901 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

Evliya

Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Efendi

İstanbul – Fatih camii haziresinde Özellikle usûl-i fıkıhtaki ihtisası ile bilinen Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi, Ribalzâde el-Hâc Hüseyin Efendi’nin oğlu olup Selanik Vilayeti’nin Tikveş kazasında 1830 yılında dünyaya gelmiştir. Ecdadı aslen Adana’nın İçel sancağından olup hicret ederek Tikveş’e iskân olunmuştur.İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra 1853 yılında İstanbul’a gelerek Serezli Hâfız Seyyid Efendi’nin derslerine devam etti. Daha sonra meşhur Giritli Ali Fikri Efendi’nin derslerine devam ederek icazet aldı. Ayrıca hocasının üstadı Şeyh Muhammed Ali et Temimî (ölümü 1871) – ki meşhur müfessir Alusî’nin talebesidir .M erhumdan iki sene kadar Mutavvel okudu. Diğer taraftan zamanın üstad ı küllü reisü’l kurra büyük âlim Muhammed Gâlib Efendi’nin dersine devam ederek Telvih ve Mutavvel okudu. Ayrıca ulemadan Yakovalı Ali Efendi’den icazet aldı. 27 Şubat 1860’da uhdesine İbtida Hâric İstanbul müderrisliği tevcih olunarak Fatih Camii’nde derse çıktı. Celâl ve Mir’ât okutarak 1910 yılına kadar iki kez icazet verdi. Yusuf Ziyaeddin Efendi ’nin icazet verdiği talebeler arasında Hâlis Efendi, Serezli Hacı Mustafa Nuri Efendi, Taşköprülü Abdullah Rüşdî Efendi, meşhur vaizlerden Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Manisalı Hoca Emin Efendi, doktor ve feylesof Ödemişli Mustafa Fehmi Efendi gibi birçok büyük âlim vardır ve hepsi Tikveşli’nin önünde diz kırıp ilim öğrenmiştir. 1909 yılına kadar Harbiye Nezareti’nde Şifa i Şerif kârîliği yaptı. Reîsü’l ulemâ ünvanını alan Tikveşli, Huzur Dersleri’ne 1866 – 1873 yıllar arasında muhatab, 1874 Eylül 1908 yılları arasında da mukarrir olarak katıldı. Uhdesindeki müderrislik rütbesi 1871 yılında Hâmise Süleymaniye’ye, 1876’da ise Süleymaniye’ye terfi olunmuş, 1900’de ise Rumeli Kazaskerliği tevcih olunmuştur. Birinci rütbeden Nişan Osmanî’ye sahiptir. Yus uf Ziyaeddin Efendi, zaman zaman kritik görevler üstlenmekten geri durmamıştır. Rumeli vilayetindeki uygulamalara karşı çıkanların meydana getirdikleri karışıklıkları önlemek için 31 Mart 1903’te gönderilen heyet nâsıhanın reisliğini deruhde etmesi ve bölgeye giderek vazifesini icra etmesi bu cümledendir. Yusuf Ziyaeddin Efendi aynı zamanda ilk Osmanlı Meclis i Mebusân’ına İstanbul mebusu olarak girmiştir. 80 Müslüman ve 50 gayrimüslim milletvekilinden oluşan ilk Osmanlı Parlamentosu 19 Mart 1877 tarihinde padişahın huzurunda ilk oturumunu yaptığında payitahtı temsil eden 10 mebusdan biri Yusuf Ziyaedin Efendi idi. Reisü’l Ulemâ Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi, 12 Kasım 1920’de İstanbul’da vefat etti. Fatih Cami- i şerifi haziresine defnedildi. Ölümü özellikle medrese çevrelerinde derin üzüntüye sebep olan Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi hakkında Üsküplü Hocazade bir yazı yazmıştır. Kabri şerif Kitabesi Hüve’-bakî Fatih cami’-i şerîfi mücîz ders-i ammlarından Reîsü’l-ulema Tikveşli EI-Hac Hafız Yusuf Ziyaeddîn Efendi ve kaffe-i mü’minîn ervahına EI-Fatiha. Tarih-i vefatı: 22 Safers ene 1339 Tarih-i tevellüdü: 15 Şban sene 1245 Ketebehu Azîz. O ebedîdir. Fatih camii icazet (diploma) vermeye yetkili ders-i azamlarından ve ilim adamlarının reisi Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Ziyaeddin Efendi ve bütün mü’minlerin ruhlarına Fatiha. Vefat tarihi: 5 Kasım 1920 Dosum tarihi: 4 Nisan 1830 (Hattat) Aziz yazdı Kaynak ; 1- Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları 2- Osmed dergisi , Vol. 4 Issu 6 , Kasım hızlı

Evliya

Seyyit Yahya Sezai Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Türbesi arka tarafında İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Seyyid Yahya Sezai Efendi’nin Silsile-i Şerifi Mora havalisinde müftülük yapmış olan Şehit Hafız Abdülhalim Efendinin oğlu olan Sezaî Efendi (0.1877) ; Babasının şehit edilmesi üzerine küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilim tahsiline başlamış, burada iken Mustafa İsmet Garibullah hazretleri ile tanışarak ona intisap etmiştir. Fatih Çarşamba’daki dergahta irşat görerek icazet almıştır. 1877’de vefat etmiş olan Seyyit Yahya Sezaî Efendinin kabri, Karacaahmet türbesi arkasında bulunmaktadır. Sezai Efendinin basılmamış bir de divanı bulunmaktadır. Seyyit Yahya Sezai Efendi’den bir kaç nazm: Nür-u vahdetle müzeyyadır gönül Zata mir’atı mücelladır gönül Reff olunmuş lamekanın fevkma Cümle-i arş-ı mualladır gönül Alem-i zülmet içinde muhtefi Bir tecelligah-ı Mevla’dır gönül Kevser-i aşk ile artmış saffeti Mest-i bî perva-yı sevdadır gönül Ey Sezai pür safa vü muhteşem Şahı aşka kasr-ı valadır gönül Mübtelayı derdi aşka sorma derman istemez Arif-i bil’lah olan tedbir Lokman istemez Nuş edenler dest-i kamilden şarabı vahdeti Bir dahi semt-i fenada bezm-i irfan istemez Alem-i Lahuta pervaz eyleyen ehli safa Tac-ı İskender değil taht-ı Süleyman istemez Neylesin zevki behişti aşıkı sıdk u vefa Duş olan didarı yare huri gılman istemez Renk-ü boy-u yar ile bağ-ı derubub zeyn eden Bin bahar olsa yine seyr-i gülistan istemez [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Şeyh Muhammed Zafir Efendi (k.s.)

İstanbul -Beşiktaş’da Barbaros caddesi üzerinde bulunan ertuğrul tekkesi camii’nin hemen önünde Bursa – Emir Sultan Kabristanında Şeyh Zafir Efendinin doğum tarihi 1828 olup doğum yeri Trablusgarb’ın Mısrata beldesidir. Babası Muhammed Hasan Zafîr el-Medenidir. Annesi ise Kamer Hanımdır. Zafir Efendi ilk bilgileri babasından aldı. Gençliği doğum yeri Mısrata’da geçti. Yirmi yaşlarında doğum yerinden ayrılarak Tunus ve Cezayir’den sonra Mısır’a geçti. Oradan da Medine’ye gitti. Burada eğitimini tamamladı, birçok ilim meclislerinde bulundu, bilgin ve bilge kişilerin sohbetlerine katıldı ve tekrar memleketi Trablusgarb’a döndü. Kendi babasından Şazeli tarikatının medeni kolunun halifeliğini aldı. Şeyh uzun bir süre burada yaşadı. Daha önceleri İstanbul’a gelen kardeşi Hamza Zafir’in çağrısı üzerine 1870 yılında o da kardeşinin bu davetine uyarak İstanbul’a geldi. Unkapanı yakınlarında kendisine tahsis edilen bir yerde sohbetlere başlamıştır. Bu arada evlenmiş, bir ara memleketine gitmiş ve ayrıca bir süre de Medine’de inzivaya çekilmiştir. Şazeliye tarikatı Ebu’l Hasan Takiyüddin Ali bin Abdullahü’ş-Şazeli ( doğumu miladi 1197 Şazile-Tunus, vefatı 1238 Humaysıra- Mısır ) tarafından kurulmuştur. Şeyh Zafîr Efendi de birçok kolları olan bu tarikatın medeni koluna bağlıdır. Tarikatın diğer tarikatlar gibi katı kuralları yoktur. Geçmişte Kuzey Afrika’nın büyük bölümünde etkili olmuş olan tarikatın bugün Avrupa ve özellikle Fransa’da etkileri görülmektedir. Genelde ilkeleri üç başlık altında toplanabilir. Bunlar: a- Allah’tan korkmak, ona teslim olmak ve ona sığınmak b- Tüm davranışlarımız ve sözlerimizde Peygamberimizin sünnetine uymak, c- iyi ve kötü durumlarda insanlardan bir şeyler istememek, beklememek. Sultan II. Abdülhamit 1876 tarihinde tahta çıktığı zaman, ülkesinde bulunan Şeyh Zafir Efendi tekrar İstanbul’a davet edilmiştir. Bu gelişlerinde şimdiki dergahı yapılana kadar Yıldız Camii’nde sohbetlerde ve irşat faaliyetlerinde bulunmuştur. 1887 yılında Ertuğrul tekkesi onun adına yaptırılmıştır. Bu yapıya cami, tevhidhane, misafirhane ve selamlık gibi gerekli bölümler de eklenmiş ve bu Şazeli tarikatının Osmanlı coğrafyasında ilk tekkesi olmuştur. Şeyh Zafır Efendi, Sultan II. Abdülhamit’in iltifat ve ihsanlarına nail olmuştur. Sultan’ın da onun bağlıları arasında olduğu bilinmektedir. Şeyh Efendi, 1903’ün Eylül ayına denk gelen 1321 Recep ayının ilk cuma gecesi, Regaib kandilinde vefat etmişlerdir. Şeyh bilgin ve olgun, erdemli ve bilge bir kişiydi. Sarayda başta sultan olmak üzere, herkesin saygı ve sevgisini kazanmış saygın biriydi. Sarayla ve devletin ileri gelenleri ile arada bir mesafe bırakır, konuşma ve davranışlarına özen gösterirdi. Hiçbir zaman ince hesaplar içinde olmamış ve sultanın itibarını hiçbir biçimde kullanmamıştır. Eserleri: 1-Envarü’l Kudsiye.., Bu, şeyhin önemli bir eseridir ve Arapça yazılmıştır. Onun sağlığında üç baskı yapmış olan kitapta tarikat bilgileri ve ileri gelenleri ile zikrin faziletleri, tasavvuf terimleri, Şazeli tarikatı ve Medeniye kolu gibi konularda bilgiler vermiş ve sonunda da Sultan Abdülhamit Han hakkında bir dua eklenmiştir. 2-Nürü’s-Satı ve’l Burhinü’l-Katı…, Bu kitap tarikat bağlılarına verilmesi gereken bilgileri, zikir konularını ve tarikat karşıtlarına verilen yanıtları içermektedir. 3-Vazifetü’z- Zafîriye, Bunda tarikat konuşanda yapılması gereken görevlerden söz edilmektedir. 4-Akrabü’l Vesail…, Tarikatlarla ilgili başkaları tarafından kaleme alınmış yazılardan oluşmaktadır. CAMİİ ve TÜRBESİ Camii: Cami, Sultan II. Abdülhamit tarafından İtalyan bir mimara yaptırılmıştır. Aslında bir külliye olan camiden bugün arta kalan yalnızca bir türbe, çeşme ve camidir. Cami-tevhidhane ve selamlığı içinde barındıran asıl bina Şeyh Zafir adına; harem ve misafirhane binalarıyla birlikte ancak 1885 yılında tamamlanmıştır. Cami fevkani ve tahtani bir yapıdır. Şeyhin 1903 yılında vefat etmesi üzerine, 1906 senesinde de bir türbe, bir kitaplık ve ayrıca bir de çeşme yapılmıştır. Caminin inşasının denetiminde Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa görevlendirilmiştir. Cami bizzat sultanın kendi parası ile yapılmış ve hatta o günkü para ile 821479 kuruş harcandığı kayıtlara geçmiştir. Cami-tevhidhane ile selamlık birimlerini ve hünkar dairesini barındıran ana bina iki katlı ve ahşap iskeletli bir binadır. Duvarlarının iç tarafları bağdadî sıva ile, dış cepheleri de ahşap kaplama ile örtülmüştür. Çatısı kiremit kaplıdır. Kuzey yönünde kargir bir bodrum üzerinde oturtulmuştur. Bina, ortada kare planlı cami-tevhidhane bölümü, güney kısımda hünkar dairesi ile kuzeyde de selamlık bölümü olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır. Binanın altı girişi vardır. Güneyde hünkar dairesine giriş kapısının üzerinde Ahmet Muhtar Efendi tarafından yazılmış ve 1887 tarihli ta’lik kitabe yer almaktadır. Hem hünkar dairesinde ve hem selamlık bölümünde merdivenli sofalar ve abdestlikler yer almaktadır. Bu bölümler her iki katta da vardır. Hünkar kapısının yanındaki giriş, hünkar dairesi sofası ile bağlantılı olan bir koridorla cami-tevhidhane bölümüne geçişi sağlamaktadır. Doğu cephesinde yer alan girişlerden biri selamlığın zemin kat sofasına açılır. Bir diğeri de son cemaat yeri olarak düşünüldüğünü sandığımız iki bölümlü küçük yere açılır. Burada hem cami harimine giriş hem üst kat kadınlar mahfeline çıkış vardır. Cami haremi sekizgen planlı, üstü ahşap iskeletli ve bağdadi sıvalı olup çatı altında gizlenen sekiz dilimli küçük bir kubbeyle örtülmüştür. Üst katta sütunlar arasında bulunan kafeslerin bizzat Sultan II. Abdülhamit tarafından yapıldığı söylenmektedir. Duvarları köşebentlerle, tavan ahşap kaplama üzerine gerilen muşambaların yüzeylerine işlenmiş nakışlarla süslüdür. Özellikle hünkar dairesinin duvar ve tavan göbeğinde yaldızlanmış kartonpiyerler dikkat çekicidir. Bunların İtalyan mimar Raimondo d’Aranco’un kendi gibi gayri müslim nakkaşları tarafından yapıldığı sanılmaktadır. Cami, dış görünüşü itibariyle ahşap bir konağı anımsatır. Mihrap ahşap olup nişinin içi yanlara tutturulmuş perdeler, ortada zincire asılı kandil ve tepede ay-yıldız ve onlardan çıkan ışınlarla bezenmiştir. Alınlığındaki ayetin yazım tarihi 1887’dir. Minber ahşaptır ve mihraba bitişik oiup korkuluğu kabartma rozetlerle süslenmiştir. Köşk kısmı ise yuvarlak kemerlidir. Biraz yapiya ters düşmüştür. Vaaz kürsüsü ahşap ve zarif olup adeta bir saray mobilyasını andırmaktadır. Minare caminin kuzeybatı köşesindedir. Güdük ve soğan başlı, alemli bir minaredir. Ve her an yıkılma tehlikesiyle karşı karşıdır. Ayrıca türbe, kütüphane ve çeşmesi konumları ve tasarımlarıyla çok değişik bir görüntüye sahiptirler. Mimari geleneğimize uymayan yapılar topluluğudur. Avlusunun dört girişi bulunmaktadır. Not: Hem cami-tevhidhane olarak hem meşrutaları ve bunların, işlevsel özelliği olarak yapı uzun zaman gerek devlet ricali ve yabancı konukların ve gerekse de aydınların ve halkın hizmetinde olmuş bir yapılar topluluğundan günümüze kalabilmiş birkaç biriminden biridir. Türbesi: Şeyh Zafîr türbesi kesme taştan yapılmış ve kendine özgü bir yapıdır. Örneğinin ilk ve son temsilcisidir. Dar ve uzun pencereleri üzerindeki yarım daire mermer yağmur saçakları ile de dikkatleri çekmistir. Batı tarzında ve eklektik bir yapıdır. Mimarı, bir kez baş mimarlığa da getirilmiş olan İtalyan mimar Raimondo d’Aronco’dır. Türbede ayrıca kardeşleri Hazma ve Beşir Zafir’in kabirleri, türbe dışında ise eşi Deblec Hanımın kabri bulunmaktadır. Diğer eşi Tir-i Nigah Hanım da Maçka mezarlığındadır. Ondan bir dize: Belagat ehli nazmile ider dil ehlini teshir Bu sırrı anlamayanlar anı esma bilir derler

Evliya

Neccarzade Muhammed Rızauddin Efendi (k.s.)

İstanbul – Beşiktaş’da Sinan Paşa camii bitişiğindeki türbesinde Anadolu’nun manevi zenginliği olan velilerdendir. Adı Muhammed Rızauddin , babasının adı İbrahim’dir. 1090 (miladi 1679) yılında Şebinkarahisar’da doğdu. 1159 yılında (m 1746) İstanbul’da vefat etti. Neccârzâde doğmadan önce babası İbrâhim Efendiye rüyâsında bir zât; “Allahü teâlâ sana sâlih bir evlâd verecek. Bu evlâdın âlim ve ârif bir zât olacak. Çok evliyâ ve sâlih müslüman yetiştirecektir. Doğduğu zaman ismini Mustafa koyunuz ve iyi yetişmesi için çok gayret ediniz.” demişti. Bunun üzerine o doğunca babası ismini Mustafa koydu. Yetişmesinde büyük bir dikkat ve titizlik gösterdi. Babası İbrâhim Efendi, Neccârzâde doğduktan bir müddet sonra İstanbul’a yerleşerek saray topçuları arasına girdi. Fen ilimlerine vâkıf olan bu zât, seferler sırasında bilgisiyle hizmette bulunduğu gibi, köprülerin kurulmasına da nezâret etmiştir. Bu sebeple kendisine marangoz mânâsında, Neccâr, oğluna da Neccârzâde lakabı verilmiştir. Neccârzâde Mustafa Efendinin yetişmesine babası çok önem verdi. Ömrünün son günlerinde ona şöyle nasîhat ve vasiyet etti: “Aman evlâdım ilim öğren. Annen seni işe verirse kabûl etme. Zîrâ sen büyük hizmetler için yaratıldın. İlimde ve mârifette yüksek mertebelere çıkacaksın. Bu hususta çok gayretli ve dikkatli ol!” Babası vefât edince, annesi onu bir işe vermek istedi. Fakat o, babasının vasiyetine uyarak ilim tahsîline başladı. Zamânın âlimlerinden ilim öğrenip, kısa zamanda yetişti. On yedi yaşında Beşiktaş’taki Sinân Paşa Câmii yanındaki medresede ders vermeye başladı. Bu müderrisliği sırasında, Üsküdar’da Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin dergâhında insanları irşâd ve terbiye ile meşgûl olan Yâkûb Efendinin babası Odabaşı Şeyhi diye tanınan Şeyh Fenâî Efendinin derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Kısa zamanda ilerledi. Bu hocasından Celvetiyye yolunun âdâbını öğrendi ve icâzet aldı. Bu esnâda Mustafa Efendi kendisinden önce bu yola girmiş olanları geçip, akranlarının vasfını bile duymadığı derecelere kavuştu. Fenâî Efendi bir neşeli vakitlerinde Mustafa Efendinin kıymetini bildirmek için ona hitâben; “Gözümün nûru Mustafa Efendi! İnşâallah, siz öyle bir rehber olursunuz da, inci, cevher olan hikmetli sözleriniz büyük küçük herkesin kulağına küpe olur.” buyurdu. Zaman zaman, Mustafa Efendide yüksek hallerin meydana geleceği müjdesini tekrar ederdi. Neccârzâde Mustafa Efendi, daha sonra Beşiktaş Mevlevîhâne Şeyhi Memiş Efendinin sohbetlerine devâm etti. Ondan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sinin ince ve derin mânâlarını öğrendi. Neccârzâde Mustafa Efendi, hep ilimle meşgûl olup, dünyâya ve dünyâ malına gönül vermedi. Kanâat ve tevekkül yolunu tuttu. Çok güzel hattı vardı ve geçimini kitap yazmakla sağlardı. Bunun yanında kalbi Allahü teâlâ ile meşgûl olup, zâhirini, dışını dînin emir ve yasaklarına uymakla süslemişti. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesinden kıl payı ayrılmaz, farz, vâcib ve nâfileleri yerine getirmekte çok gayretliydi. Sinan Paşa Câmiinde imâmlık, müezzinlik yaptı ve vâz etti. Bu hizmetlerinden sonra o sıralarda Rusya üzerine açılan sefere katılıp Moskoflara karşı cihâd etti. Bu cihâdda zafer kazanıp dönerken Edirne’de Arabzâde Hacı Muhammed İlmî Efendinin sohbetlerinde bulundu. Ondan Müceddidiyye yolundan icâzet aldı. Ötedenberi bu yolda yetişmek ve bu yolun feyzlerine kavuşmak için cân atıyordu. Hocasından mutlak icâzet alıp, irşâda me’zun oldu. Böylece tasavvufda asıl üstünlük ve olgunluklara kavuştu. İlâhî sırlara ve mârifetlere mazhâr oldu. Müceddidiyye yolundaki hocası Muhammed Hacı İlmî Efendi, Ebû Abdullah Muhammed Semerkandî’nin talebesi idi. Bu zât Ahmed-i Yekdest Cüryânî’nin talebesi idi. Ahmed Yekdest Cüryânî ise, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mübârek evlâdı Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma’sûm Fârûkî’nin önde gelen talebesindendi. Arabzâde İlmî Efendi, Neccârzâde’ye tasavvufda Müceddidiyye yolundan icâzet verirken, tevâzû göstererek lâyık olmadığını söyleyince; “Evlâdım bunu biz tâyin etmedik, bu yolun büyüklerinin işâreti ile senin buna liyâkatin bildirildi. Emr edilene uy” dedi. Neccârzâde Edirne’de bir sene kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Beşiktaş’da Sinân Paşa Câmii yanında bir arsa satın alıp burada bir mescid yaptırdı. Burada Müceddidiyye yolunun yüksek mârifetlerini yaydı. İnsanlara rehberlik etti. İlim, irfân ve Hak âşıklarına Allahü teâlânın dînini öğretti. İslâm ahlâkının yayılmasına, insanların refah ve saâdete kavuşmasına hizmet etti. Sadrâzam Hekimbaşı Nûh Efendinin oğlu Ali Paşanın Altı-mermerde Cerrah Paşa Hastahânesi karşısındaki câmi 1734’de yapılınca, buranın ilk vâizi oldu. Ahmed Yekdest Cüryânî’nin talebesinden Eğrikapı’da Karamânî mescidi imâmı Tatar Ahmed Efendi ile sohbetleri meşhûrdur. Neccârzâde 1740 (H.1153) senesinde hacca gitti. Bu sırada Tuhfet-ül-İrşâd adlı dîvânında toplanan güzel şiirlerini yazdı. Peygamber efendimiz için yazdığı na’t-ı şerîf ve medh ü senâ için yazdığı şiirler birer şâheserdir. Hac farizasını yerine getirdikten sonra Cumâ kaptanın gemisiyle yanında bâzı dostları ve talebeleri ile birlikte Hicâz’dan İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Yolculukları sırasında Mısır’a uğradılar. Mısır vâlisi Hekimoğlu Ali Paşa Neccârzâde’yi hürmetle karşılayıp, bir dâire tahsîs etti. Sonra sarayına dâvet edip çok ikrâmda bulundu. Sohbetini dinleyip duâsını aldı. Bu sohbeti sırasında söylediği bir şiir şöyledir: “Yâ Rab tarîk-i vuslata emn ü emân ver! Hasretkeş-i zemân-ı visâlim zemân ver! Râh-ı Rızâ’da merd-i garîb etme bendeni Çâbük-süvâr-ı şevki bana hem-inân ver.” İstanbul’a döndükten sonra yine Beşiktaş’da ikâmet edip, vefâtına kadar nasîhatlarına ve sohbetlerine devâm etti. Tuhfet-ül-İrşâd adlı dîvânı meşhûrdur. Ebû Abdullah Semerkandî’nin Muhtasar-ül-Vilâye kitabını Fârisî’den Türkçe’ye tercüme etmiştir. Tövbe ile ilgili Arabî bir kitab da yazmıştır. TÖVBE ETMEK Neccarzâde buyurdu ki: “Bütün müslümanların günahlarına tövbe etmesi lâzım ve zarûrîdir. Ölünceye kadar dâimâ tövbe ve istiğfâr etmek lâzımdır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde müminlerin tövbe etmesini emr buyuruyor. İstiğfârdan murâd tövbedir. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm hadîs-i şerîfde buyurdu ki: “Allahü teâlâya tövbe ediniz. Ben her gün yüz defâ tövbe ediyorum.” Mahlûkâtın efendisi hiç günâhı olmadığı, mâsûm ve pâk olduğu hâlde böyle yaparsa biz her hâlükârda tövbe ve istiğfâra muhtâcız. Sonra kul hayâtı boyunca günâh ve kusûrdan, gafletten ve yüksek makamlardan mahrûm kalma hâllerinden kurtulamaz. Tövbe ile ilgili diğer bir incelik de şudur ki: Bütün günâhları terkedip hakîkî tövbe etmedikçe noksan yapılan tövbe kemâle ermek için kâfî gelmez. Çünkü günâhlar sebebiyle kalbde hâsıl olan karartılar ve lekeler, Allah yolunda ilerlemeye mâni olurlar. Bütün günâhlara tövbe etmek lâzımdır.” 1) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s.365 2) Menkıbe-i Evliyâiyye fî Ahvâl-i Ridâiyye (Ahmed Nüzhet Efendi, Esad Efendi Kütüphânesi, No:1752, vr.4b 3) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.446 4) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.12, s.265 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.309 Kaynak ; Türkiye Gazetesi , İstanbul evliyaları

Evliya

Bünyamin Yıldırım Efendi

İstanbul – Ümraniye – Kocatepe kabristanında İhramcızade İsmail Hakkı hazretleri’nin halifesi Sivas/İmranlı kazasına bağlı Uyanık (Bafsu) köyünde 1943 yılında dünyaya geldi. İlk dini bilgilerini köy imamlığı yapan babası Molla Recep’ten aldı. Çocukluk yıllarında tasavvuf arayışı ve özlemiyle yazdığı mısralar dikkati çekerdi. Onun bu özlemi, Nakşibendi / Halidiyye kolu şeyhi Kutbul Azam olarak bilinen İsmail Hakkı ÖZTOPRAK (k.s) Hazretlerine intisap etmesine vesile oldu. Henüz 16 yaşında olmasına rağmen ezelindeki bu cevheri manada gören şeyhi, Bünyamin Yıldırım Hz. (k.s.)’nin ifadesiyle ömrünün sonuna kadar yapacağı hizmetlere vesile olan aşkı ilahiyi gönlüne nakşetmiştir. Allah , Muhammed , Mürşid sevgisi üzerine söylediği beyitlerinin kaynağının ve gücünün şeyhinin nazarı olduğunu dile getirdi. Bunu da ; “Yek nazar eylese arif-i billah aslı kem-hareyi mücevher eyler” sözüyle sık sık belirtirdi. O dönemde Sivas’ta yaşamakta olan İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri yurt içinden ve yurt dışından gelen birçok topluluğa hizmet vermiştir. Kur’an ve sünnetin ışığı altında yetiştirdiği halifeleri Türkiye’nin birçok yerinde hizmete devam etmektedir. Bunlardan biri de mutasavvıf olan arif , aşık ve bir gönül insan Bünyamin Yıldırım Hazretleridir. Şeyhinin 1969 yılında vefatından sonra manevi bir işaretle İstanbul/Esatpaşa’ya yerleşerek orada irşad görevini sürdürmüştür. Yunus Emre hazretleri’nin şehir ve kasabaları adım adım dolaşarak insanları Allah aşkına , sevgiye , birliğe davet ettiği gibi , Bünyamin Yıldırım Hazretleri de Anadolu’nun köy ve kasabalarını dolaşarak emr-i bil marufta bulunmuştur. Feyiz ve muhabbeti gönül kasesine koyarak insanlara tattırmıştır. Sohbetlerinde önceden hazırlanan bir konuyu işlemez, sohbet ettiği insanların hallerine göre onların ikaz ve irşadına vesile olacak ilahiler söyler vaiz ve nasihatlerde bulunurdu. Adap , aşk ve yokluk sohbetlerinde , üç ana esastı. -Adap hoştur , adap hoştur , adabı olmayan boştur. -Allah’a giden en kısa ve kese yol aşktır. -Tasavvuf yok olup var olmaktır. Sen yok ol ki hak sende var olsun. Bu görüşler ona göre tasavvuf okulunun temel taşlarıydı. Manevi hayatında ve hizmetlerinde gönüle çok değer verirdi. “Kardeşlerim , bir insan alim olur , hoca olur , sohbet ehli olur ama gönül ehli olmak zordur. Biz rabbimizin nazar-gahı olan gönüle ulaşmak , gönül insanı olmak istiyoruz.” buyururlardı. Gönüle cem ettik iki cihanı Gönülde okuduk ayet Kur’an-ı Gönlümüze aldık biz mim sultanı Gönülde haller var inceden ince. Düşün gönül ile bul gönül ile Anla gönül ile bil gönül ile Şu göz gafletini sil gönül ile Ol tevhidin sırrı gönül değil mi?.. İlahilerinde , gönül pınarından çıkan ilahi feyiz ile kurumuş gönülleri sulamış, bir pınarın çevresini yeşillendirdiği gibi yeni bir çehreye kavuşturmuştur. Ayrıca hizmetlerinin büyük bir bölümünü kadınlara ve gençlere yapmıştır.Onların Kur’an ve sünnet üzere yaşamaları uyanık Müslüman olmaları için verdiği vaazlar büyük uyanışlara vesile olmuştur. İçki , kumar ve eğlence meclislerinde hayatını harcayan aileleri ele almış ve onların gafletten kurtulup çocuklarıyla topyekün İslami yaşama şerefine erişmesini sağlamıştır. Kitleleri İslam nuruyla aydınlatarak çağımızın ahlaksızlık tufanından onları selamet ve huzur sahiline ulaştırmıştır. Bir toprak misali taşlaşmış gönülleri , sohbet , hizmet ve ilahileriyle besleyip sulayarak Allah rızasına yönelen filizler yetiştirmiştir.Ancak kader-i ilahi bu körpecik filizlerin günü toprağı alıp götürmüştür. Evinden 17 Mart 1994 Perşembe günü Rabbisine rabıtada iken vuslata ermiş, arkasında binlerce kalbi onun sevgisiyle dolu, gözü yaşlı müritler bırakmıştır . Türbesi Ümraniye / Kocatepe kabristanındadır. Vefatından sonra müridleri onun adap ve erkanıyla hizmete devam etmektedir.. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) http://www.bunyaminyildirimefendihz.com/biyografi [/toggle]

Evliya

Hacı Feyzullah Efendi

Şeyh Muhammed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin Halifesi Hacı Feyzullah Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Feyzullah Efendi, Memiş Efendi’nin halifesidir. 1805’de Silistre eyaletinin Razgrad’a bağlı Sazlı köyünde dünyaya gelen Hacı Feyzullah Efendi tahsil hayatına yedi yaşında başladı, bir sene içinde Kur’ân-ı Kerim’i hıfzederek tecvid, ilmihâl ve Birgivî kitaplarını okudu. On sekiz yaşına kadar sarf, nahiv ve fıkıh tahsil eden Hacı Feyzullah Efendi 1809’da Rusya’nın o bölgeyi istilâ etmesi sebebiyle Vidin’e göç etti. Burada taun ve veba salgını çıkması üzerine tekrar memleketine döndü, fakat çok geçmeden 1232/1817’de tekrar Vidin’e geldi. 1825’te babası vefat eden Hacı Feyzullah Efendi 1826’da Belgrat’a gelerek silah atış eğitimi gördü. 1828’de Rusya muharebesinde İnebolulu Mahmud Ağa’ya kâtip olarak Vidin civarındaki muharebelerde bulundu. Daha sonra Ömer Paşa ile Siroz’a gidip ordu müşiri sadrazam Reşid Paşa’nın dairesine alındı. O zaman Anadolu’yu istilâ eden Mısırlı İbrahim Paşa’nın üzerine gönderilen Reşit Paşa’nın emrine girerek orduyu hümayun levazımat-ı umumîye memuru olarak tayin edildi. İstanbul’da bir ara mühürdarlık da yapan, kendi elinin emeğiyle geçinmeye çalışan ve bu yönüyle melami meş­rep olduğu anlaşılan Hacı Feyzullah Efendi gördüğü bir rüya üzerine Hâlid-i Bağdadî’nin halifelerinden Malatyalı Hüseyin Vâiz Efendi’yi ziyârete gitti. Hüseyin Vâiz Efendi kendisine teveccüh ederek inâbe verdi. 1840’da bir ara Maraş’ta memurluk yapan Feyzullah Efendi Hüseyin Vâiz’den hilâfet aldı. Hacı Feyzullah Efendi’nin şöhretinin yayılmasından sonra Mısır Hidivî Mehmed Ali Paşa’nın isteği üzerine İbrâhim Paşa, özel bir yazı ile Hacı Feyzullah Efendi’yi âilesi ile Halep üzerinden Mısır’a gönderdi. Erzâk-ı Umûmiye Nezâreti ve Ziraat-i Umûmiye Emânet-i Cesîmesi’nde memur olan Feyzullah Efendi’nin daha sonra istifa ederek Antakya’ya geldiği İlm-i Hakikat’da zikredilmektedir. Feyzullah Efendi, daha önce görüşüp feyiz aldığı hocası Hüseyin Vâiz Efendi vefât edince, başka bir rehber aramaya başlar. Şöyle anlatır: “Mürşidimin vefatıyla muhtaç olduğum bir rehber buluncaya kadar dünyanın her tarafını dolaşmak en büyük arzumdu. Bu şekilde başıboş kalışım beni kahrediyordu ve yerimde duramıyordum. Ancak (işler vakitlerine bırakılır, zaman gelince olur) buyrulduğu gibi bir müddet sabırla bekledim. Bu hal üzere bir ay geçti. (Daha sonra verilen bir vazifede dokuz ay daha çalıştım.) Hakikî maksadıma kavuşuncaya kadar gezip dolaşacaktım.” “İskenderiye’den Anadolu’ya giden bir gemiye binip yola çıktım. Yolda bir İngiliz korsan gemisi bizi esir aldı. Birkaç gün sonra da serbest bıraktı. Bundan sonra denizde fırtına çıktı. Alaiye iskelesine güçlükle geldik ve on beş gün kaldık.” “Bu sırada o memleketin insanlarından bazılarıyla görüşüp konuştuk. Bu konuşmalarımız sırasında Konya’da büyük bir âlim ve meşhur bir veli olan Muhammed Kudsî Efendiden bahsettiler. Onun büyüklüğünü ve üstünlüğünü anlattılar. O zata karşı kalbimde bir muhabbet ve meyl hâsıl oldu. Derhal ailemin bulunduğu yere gidip onlara; “Ben aradığımı buldum! Hazırlanın yarın Konya’ya gideceğiz.” dedim. Onlar hazırlıklarını yaptılar ve ertesi gün yola çıktık.” “Meğer Muhammed Kudsî hazretleri Konya’da değil, Bozkır’ın Hoca köyünde imiş. Yola çıkışımızın dördüncü yani cuma günü o köye ulaştık. Köye yaklaşınca, köyün yakınında akan bir çaydan geçerken ayakkabımın teki suya düştü. Bulmak mümkün olmadı. Atımdan indim, üzerimde kıymetli elbise, bir ayağımda ayakkabı ve bir ayağımda da mest olduğu halde yürüyordum. Arkamdan da hanımım, çocuklarım ve hizmetçilerim geliyordu. Eşyalarımızla yüklü bir halde pazaryerinden geçerken bize bakıp birbirlerine; “Acaba nereye gidiyorlar?” diyorlardı. Hava soğuk ve kar yağmıştı. Önce bir evde misafir olduk. Sonra hemen bir ev kiralayıp yerleştik.” “Hemen o gün Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce, ben de tam bir aşk ve muhabbet hâsıl oldu. İçimden bu büyük zat beni talebeliğe kabul etse diye geçerken, bana; -Soyun da gel! buyurdu. “Dünyalık namına neyim varsa her şeyimi bırakmamı işaret ettiğini fark ettim. Hemen kiraladığım eve gidip bütün aile efradımı yanıma çağırdım. Bütün altın kıymetli mücevherat ve silah sandıklarını açıp bunları taksim edip dağıttım. Sonra da hizmetçilerimin tamamını serbest bıraktım. Onlara; “Ey evlatlarım! Küçüklüğümden beri can u gönülden aradığım mürşidi kâmili ve mürebbi-i mükemmili Allah teâlâya hamdolsun ki bugün buldum. Yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslim ve tâbi oldum. “Bana soyun da gel!” buyurdu. Artık benim dünya ile işim kalmadı. Siz beni öldü kabul ediniz! İşte sizi Allah için serbest ve hür bırakıyorum. Serbestsiniz.” dedim. Sonra oğullarım Tahir ve Sadık’a ve hanımıma dönerek; “İşte yaptığımmuameleyi gördünüz ve anladınız. İsterseniz sizi buradan Vidin’e göndereyim. Orada oturunuz. Nasibimizde var ise bir gün yine kavuşuruz. Eğer burada kalmayı isterseniz sabır ve tahammül göstermeniz îcâb eder. Hocam ne zaman izin verirse o zaman gelip sizinle görüşürüm.” dedim.” “Hanımım ve oğullarım tam bir teslimiyetle; “Saçının bir teline bin can ve baş feda olsun.” diyerek orada kalmayı istediler.” Feyzullah Efendi onların bu samimî teslimiyeti üzerine onları kiraladığı evde bırakıp Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gitti. Hocası onu hemen halvete soktu. Kırk gün bir yerde yalnız ibadet ve tâatla meşgul oldu. Daha bu vazifeye başladığı sıralarda idi. Bir gün bir âh çektiğinde yanında bulunan arkadaşlarının süratle yanından kaçıştıklarını görüp niçin kaçtıklarını sordu. Onlar: -Sen âh çektiğin zaman ağzından ateş çıkıyordu. Biz bu ateşten korkup kaçtık, dediler. Feyzullah Efendi şöyle anlatır: “Bir sabah vakti Muhammed Kudsî hazretlerinin sohbet meclisinde en ön saftan bir adım ileri oturmuştum. İçeri teşrif ettiklerinde safların düzeltilmesi ile vazifeli olan Celâl Efendi ile birlikte yanıma gelip kalabalık bir cemaat önünde kolumdan tutarak beni en arka safa geçirdi. Bunun bir hikmetinin ve nefsimin kusuru sebebiyle olduğunu düşünerek dışarı atılmadığıma şükrettim.” Muhammed Kudsî hazretlerinin yanında yedi ay müddetle tasavvufta çok sıkı bir şekilde çalıştı. Meşakkatli riyazetler çekti. Yedi ay sonra ona tasavvufta icazet ve hilâfet verdi. Feyzullah Efendi şöyle anlatmıştır: “H.1257 senesi Rebî’ülevvel ayının başında bir Cuma günü, Cuma namazından sonra Muhammed Kudsî hazretleri camiden çıktığı sırada pazar halkı büyük bir kalabalık hâlinde saf saf dizilmiş bekler bir halde idi. Hocam halka selâm verdikten sonra ellerini açıp onlara dua etti. Büyük kalabalık da; “Âmin!” dedi. Bu duadan sonra beni medresenin bir odasına götürüp, daha önceden benim için yazdığı icazetnameyi çıkarıp açtı ve okudu. Sonra bana verdi ve beni irşâd vazifesi yapmakla vazifelendirdi. Hemen o gün Malatya’ya gitmemi emretti. Hazırlanıp vedalaşarak yola çıktım. Kırk beş günde Malatya’ya ulaştım. Burada insan­ları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul oldum.” 1843’te hac farizasını ifa eden Hacı Feyzullah Efendi Malatya’ya döndükten sonra mürşidinin isteğiyle Vidin’e git­ti. Burada üç ay kadar kaldı. Ardından Malatya’ya döndü. Feyzullah Efendi, 1847 (H.1264) senesinde İstanbul’a gidip insanları irşâd, doğru yolu gösterme ile meşgul oldu. Hocası Muhammed Kudsî Efendi ona daha önceden; -”İstanbul’un bir köşesinde yerleşip, nice zaman tanınmazsın. Yalnızlık âleminde gizli kalırsın!” buyurmuştu. Hocasının işareti üzerine İstanbul’da sekiz sene talebeleri ve çocuklarıyla kendi halleri üzere bir evde kaldı. Sessiz sedasız insanları irşâd ile meşgul oldu. Daha sonra ismi duyulup tanındı. Feyzullah Efendi’nin sohbetleri çok kıymetli idi. Uzunca boylu, buğday benizli, güler yüzlü, yumuşak sözlü, kalbi feyiz saçan büyük bir veli ve rehberdi. Etrafına ilim ve feyiz saçmaya başladı. Âlimler, tasavvuf ehli zatlar, devletin ileri gelenleri ve halk büyük kalabalıklar hâlinde sohbetlerinde toplandı. Böylece pek çok kimse onun rehberliği ile saadete kavuştu. Talebeleri gayet iyi yetişip âlim, salih ve fazilet sahibi oldular. Malatya Elazığ yöresinde başlattığı irşat faaliyetlerine Rumeli’de de devam eden Feyzullah Efendi 1865’te tekrar İstanbul’a gelerek Halıcılar’da kendi adına nispetle kurduğu tekkede hizmet verdi. 1859 Kuleli Vakasına adı karıştı. Bundan dolayı sürgün yaşadı. Sonra tekrar İstanbul’a geldi. 1852 yılına kadar iki kez mürşidini ziyaret eden Hacı Feyzullah Efendi 1876’da vefat etti. Kabri İstanbul Fatih Halıcılar’dadır. Hacı Feyzullah Efendi’nin halifelerinden bazıları şunlardır: a- Vidinli Hacı Sâdık Efendi (ö.1916) (Feyzullah Efendi’nin oğludur), b- Manastırlı Hacı Talhâ Efendi, c- Hasan Visâlî (ö. 1902) dir. d- İstanbullu Rüstem Efendi, e- Şair Lefkoşalı Galib (ö. 1867), f- İbnül Emin Mahmut İnal’ın babası Mehmet Emin Paşa (ö. 1908), Hasan Visali vasıtasıyla sürdürülen bu yolun son hal­kası Ankaralı Küçük Hüseyin Efendi (ö. 1930)’dir. Hasan Visâli Efendi’nin halîfeleri, Kalenderhâne mek­tebi muallimi Osman Efendi, “Küçük Hüseyin” nâmıyla meşhûr Ârif Efendi ile Hüseyin Hüsnü Efendi’dir. Hüseyin Hüsnü Efendi’nin yirmi halîfesi vardır. Bunlar; 1-Ömer Lütfi Efendi, 2-Necip Efendi, 3-Ahmet Efen­di, 4-Hafız Sadettin Efendi, 5-Hafız Muhammed Efendi, 6-Hafız Nususi Efendi, 7-Hafız Kuddusi Efendi, 8-Hace Mes’ud Efendi, 9-İbrahim Şaban Efendi, 10-Ahmed Yafalı Efendi, 11-Mehmed Rıdvan Efendi, 12-Emin Edhem Efen­di, 13-Debbağ Ahmed Efendi, 14-Hüseyin Efendi, 15-Mehmed Faik Efendi, 16-Necip Efendi, 17-Uşşâkî Osman Efendi, 18-Sâlih Fevzi Efendi, 19-Kadırgalı Osman Efendi, 20-Kadırgalı Mustafa Efendi [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle]

Evliya

Seyyid Mehmed Nuri Edirnevi Efendi

İstanbul – Eyüp Sultan Kabristanı. Küçük Hüseyin efendi’nin yanında Mevlana Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yetişmiş, büyük velilerdendir. Edirne’lidir ve Peygamber Efendimiz Hazretlerinin nesl-i pakinden gelen bir aileye mensup olmakla, seyyiddir. Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, çocukluk ve gençlik yıllarını çok değerli alimlerin ve velilerin sohbet ve ilim meclislerinde bulunarak geçirmiş, dini ve tasavvufi ilimlerde kendisini yetiştirmiştir. İstanbul’da tanınan bir insan haline gelen Seyyid Mehmed Nuri Efendi, İstanbulluların sevgi ve saygılarına mazhar olmuştur. Kendilerine “Hafız” olmaları nedeniyle, Mustafa Haki Efendi Efendi ile birlikte “Melek Hafız”, “Melek Efendi” isimleri verilmiştir. Edirneli Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, Nakşibendiyye Tarikatının “Halidiyye” kolunun önemli şeyhlerindendir. Sirkeci, Salkım Söğüt’te bulunan Hacı Beşir Ağa Dergâhı Şerifinde irşad işi ile meşgul olmuş ve bu dergâhı canlandırarak, bir “Halidî” merkezi olmasını sağlamıştır. Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin İstanbul’daki görev yerlerinden birisi de Nuh Efendi Medresesi’dir. Kendilerinden sonra Hasan Visali Efendi ve Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri de burada vazife yapmışlardır. Melek Efendi Hazretleri, Şeyhi Seyyid Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri’nin 1876 yılında ahirete irtihalleri üzerine “Fatih Halıcılar Tekkesi” ve “Feyzullah Efendi Dergâhı” olarak meşhur olan tekkenin postnişini olmuş ve vefatlarına kadar da bu görevde bulunup irşad vazifesi yapmışlardır. Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, bir Nakşibendî-Halidî ve Mevlevî şeyhi olarak birçok kişiye manevi rehberlik yapmiş, kemalatlarının tamamlamalarına vesile olmuştur. Bu dergâhta yetişerek mürşidlik makamına erişen bazı şeyhler şunlardır: Şeyh Hasan Visali Efendi Şeyh Mevlana Küçük Hüseyin Hüsnü Efendi Vidinli Şeyh Hacı Sadık Efendi (Hacı Feyzullah Efendi’nin oğlu) Çorumlu Şeyh Ömer Lütfi Efendi Manastırlı Şeyh Hacı Talha Efendi Edirnekapılı Şeyh Abdurrahman Efendi İstanbullu Şeyh Rüstem Efendi Kocamustafapaşalı Hoca İbrahim Efendi Kalenderhane Mektebi muallimi Şeyh Osman Efendi Emin Baba Tekkesi şeyhi Seyyid Halilürrahman Efendi Şeyh Necip Efendi Şeyh Ahmed Efendi Şeyh Hafız Sadettin Efendi Şeyh Hafız Muhammed Efendi Şeyh Hafız Nususi Efendi Şeyh Hafız Kuddusi Efendi Şeyh Hace Mesud Efendi Şeyh İbrahim Şaban Efendi Şeyh Yafalı Ahmed Efendi Şeyh Mehmed Rıdvan Efendi Şeyh Emin Edhem Efendi Şeyh Debbağ Ahmed Efendi Şeyh Hüseyin Efendi Şeyh Mehmed Faik Efendi Şeyh Uşşaki Osman Efendi Şeyh Salih Fevzi Efendi Şeyh Kadırgalı Osman Efendi Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin vefatından sonra manevi kardeşleri ve halifesi Şeyh Hasan Visali Efendi dergâhın şeyhi olmuş ve 1902 yılına kadar bu görevi yerine getirmiştir. Şeyh Hasan Visali Efendi Hazretlerinin vefatları üzerine de dergâhın şeyhi Mevlana Küçük Hüseyin Hüsnü Efendi Hazretleri olmuştur. Küçük Hüseyin Efendi, Muhammed Nuri Efendi’nin 8 sene hizmetinde bulunmuştur. Küçük Hüseyin Efendi Hazretlerinin hocası Mehmed Nuri Efendi’ye bağlanması şöyle anlatılır: Küçük Hüseyin Efendi, Hocasının ilk defa huzurlarına çıktığında, Seyyid Muhammed Nuri Efendi sormuş: — Maksadın nedir? Sonra devam etmiş: — Eğer dünyalık ise, Biga’dan emin birini istiyorlar; oraya gönderelim. Dünyalık değilse, hücreye koyalım. Bundan sonra beş kuruş harçlık verir, hamama yollar. Ardından şöyle emreder: — Ölü yıkanışı ile yıkan, dünya işlerine dair bir söz etmeden de gel. Küçük Hüseyin Efendi, verilen emri yerine getirdikten sonra gelir. Gelir gelmez de, Mehmed Nuri Efendi kendisini erbaine sokar; birbiri ardına üç erbain çıkarır. Bu erbain çıkarma işinde Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, o kadar zorlanır ki, dizlerinin derileri soyulacak hale gelir. Her gittiği yere kendisini de götüren şeyhini çok seven Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, şeyhi hakkında duygularını şöyle dile getirmiştir:“Vücudum toprak olsa dahi, onun yaptığı iyiliğin karşılığını veremem.” Yine bir gün birlikte bulundukları bir sırada Mehmed Nuri Efendi’nin gözlerinden, şıpır şıpır yaşlar damlar.. Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri bu durumu görünce kendilerine sorar:“Bu şekilde ağlamanıza sebep nedir?.”Şu cevabı alır:“Küçük Hüseyin, Plevne’ye o kadar teveccüh ediyorum da; içeride teveccühü kabul edecek bir ihvan göremiyorum.. Bu yüzden teveccühler geri geliyor…” Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, hocası Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri ve ondan sonraki hocası olan Şeyh Hasan Visali Efendi Hazretleri hakkında şöyle söylemiştir: “Mehmed Nuri Efendi ile Hasan Visali Efendi çiftlerdi; biz onların her ikisine yardımcı olarak geldik.” Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, bir başka zaman da şöyle demiştir:“Erbaindeydim. Harem-i Şerif’in kapısını açarken şu sözle karşılaştım:“Nöbet senindir; fakat önünde iki kişi vardır.” Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri ilahi klasikleri arasında yerini almış olan “Yâ Hüseyn-i Nakşibend” redifli bir manzûmesinde manevi nisbetini şiir diliyle şöyle ifade etmiştir: “Şüphe yok kim Şâh Feyzullah’dan aldın nisbeti Şeyh Muhammed Nûri de ikmal edince halveti Şeyh Visâlî oldu elhak pîr-i hırka sohbeti Zübde-i her üç imamsın yâ Hüseyn-i Nakşibend” “Çerkez Şeyhi” olarak bilinen Çorumlu Mevlana Şeyh Ömer Lütfi Hazretleri de hocası Edirneli Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleriyle ilgili unutamadıkları bir hatırasını şöyle anlatmıştır: “ Daha 7 yaşlarinda iken sık sık rüyalarımda bir zat görüyordum ve bana devamlı, “İlim öğrenmek için İstanbul’a gel!” diyordu.. Bu arada akrabamız olan Kundukzade Musa Paşa (İlk Hariciye Vekili Bekir Sami Bey’in babası), tahsilimi tamamlamam için beni İstanbul’a getirdi. Bu dönemlerde, bir yandan medreseye devam ederken bir yandan da rüyamda gördüğüm o zatı bulmak için her cuma namazını başka bir camide kılıyordum. Bir cuma günü, rüyalarımda gördüğüm o zatla karşılaştım. Bu zat-ı şerif, hocam Edirneli Şeyh Seyyid Muhammed Nûrî Efendi Hazretleri idi.. Hocam beni görünce, diğer müridlerine,“gariptir, kollayın”buyurmuşlar.. Bu vakitten itibaren tam 16 yıl yanlarında ve hizmetlerinde bulunup feyz ve himmetlerine kavuştum.. 1884 yılında manevi eğitimimin tamamlandığını bildirerek icazetimi verdiler ve emirleri üzerine irşad için Sivas’ın Aziziye Kazasına bağlı olan Kazancı Köyü’ne gidip yerleştim. Bu sebeple, talebelerimizden olan Sultan Abdülhamid Han’ın Hanımının ve bizzat Sultanın İstanbul’da kalın ve istediğiniz yerde tekke açın tekliflerini kabul etmemiz mümkün olmadı… Kendileri duamızı aldılar, maddi ve manevi olarak hizmetimizde bulundular..” Seyyid Mehmed Nuri el-Edirnevi Hazretleri, 1884 yılında İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve Eyüp Mezarlığında Kaşgari Dergâhı’na yakın bir yerde defnedilmiştir. Zamanla, aile efradı, talebeleri ve dostları ile birlikte medfun bulundukları yer Nakşi – Halidi yolu kabristanı haline gelmiştir. Mezar taşında şöyle yazılıdır: “Tarikat-ı Âliyye-i Nakşibendiyye meşayih-i izamından es-Seyyid el-Hâc Mehmed Nuri el-Edirnevi (ksa) Efendi Hz.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) https://seyyidmehmednuriedirnevi.wordpress.com[/toggle]

Evliya

Şeyh Osman Siraceddin Sani Tavili (k.s.)

İsanbul – Hadımköy’de Çakmaklı köyü yakınındaki dergahında. Tem’den Hadımköy’e giderken , fatih üniversitesini geçtikten sonra 300 mt ileride 184. sokağın bir arka sokağındadır. Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS), ulu bir zat olup, hayâ ve vakar sahibi bir mürşid, milletin ve dinin kandili olarak, İslamî şeriatın, gerçeğin ve tarikatın başında hizmetkâr olarak bulunmaktadır. Bizzat âlimlerin, fakirlerin, iyiliklerin ve güzelliklerin hâdimidir. 1314 hicrî senesinde (miladî 1896) Halepçe kentine bağlı, şerefli Biyara köyünde dünyaya gelmiştir. İlim, takva, temizlik, iffet, itaat ve ibadet evinde terbiye görüp yetişmiştir. Henüz küçük bir çocuk iken, Yüce Allah (CC), O’nu, en güzel bir şekilde biten bitki gibi terbiye ve edep sahibi bir çocuk olarak irşad evinde yetiştirmişti. Genç yaşta babasının nezaret ve terbiyesi altında büyümüş, Arapça ve kısmen Fars ilimleri öğrenmiş, özellikle Arap edebiyatına vâkıf olmuş, Biyara ve Durud medreselerinde eğitim yapmıştır. Bahusus en çok Kur’an tilâvetini sevmiş, tecvid dersini meşhur Mısırlı Şeyh Mustafa İsmail’den almış, ihlâsla amellerine devam etmiş, din, şeriat ve fıkıh ilimlerinde ilerlemiş ve yükselmiş; işte bütün bunlar bağlılığın, takvanın ve ledûnnî ilmin sonucu olarak kendilerine ihsan buyurulmuştur. Babalarının vefatından sonra ilim ve dine bütün gayreti ve cehdi ile sarılmış, yılmadan çalışmış, fakirlere ve zavallılara kendi malından yedirmiş, bu uğurda vaktini, malını, rahatını harcamış; ziyaretçilerine ve mensuplarına yardım ederek, hizmetini sürdürmüştür. Diğer yönden birçok aileleri korumuş, böylece uzak, yakın, oğul, kız diye bir fark göstermeden herkesi bir tutmuş, onların başında bir gölge olarak kalmıştır. Böylece 1958 yılına kadar hayatını Biyara’da geçirmiş, bazı siyasî sebeplerden dolayı, bu tarihten sonra İran’a göç etmiş, orada irşad ve çalışmaları için ve İslâmî incelikleri ayakta tutup korumak için daha geniş bir alan bulmuş, bu suretle çevresi âlim, fazıl kimselerle sarılmıştı. Bunlardan bir örnek gösterebiliriz: Mesela, asrın büyük bilgin ve âlimlerinin başkanı ve Balik’de müderris olan üstad Hacı Molla Bakır, Dağıstan ve Türkmen baş âlimlerinden Sahra Şeyhi Dağıstanlı Abdülkadir Hazretleri, Şeyh Yar Muhammed Nazarî Hazretleri ki, Yarcan lâkabı ile anılmaktadır. Bu zat, Rus hududu sahrasındaki Türkmenler’den olup, Şeyh Alâeddin (KS)’in halifesi idi. Daha sonra Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)’e bağlanmış, Hazret-i Şeyh’in ders vermesi için kendilerine 400-500 talebelik büyük bir medrese inşa etmiş, bütün masrafları da bizzat kendisi karşılamıştır. Bu meşhur Yarcan Medresesi’nden başka, kendi mıntıkasında, Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)’in irşad görevini sürdürmesi için yüzden fazla medrese bina etmişti. Bu çalışma ve gayreti sayesinde, özellikle Hazret-i Şeyh (KS)’in bu mıntıkayı ziyareti süresince, Kendileri’ne bağlanan Müslümanların sayısı bir milyonu geçiyordu. Bütün bu harcamaların çoğunu Şeyh Yarcan, kendi has malından vermekteydi ki burada yenme ve içme harcamaları, söz konusu hesaba dâhil değildi. Şimdiki halde Devrud Medresesi, halen tedrisatına Molla Muhammed Selinî idaresi altında devam etmekte, buraya devam eden talebelerin nafaka ve harcamaları, Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)’in mülkünün gelirinden karşılanmaktadır. Bu medresede Seyyid Molla Ahmed, beş vakit namazı cemaatle kıldırmakta, Mahmudabad ve Devrud hanegâhında hatm-i şerif, tehlil ve tekbir meclisleri kesintisiz göreve devam etmektedir. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Bizzat ben, batıdan, özellikle Avrupa’dan Mübarek Şeyhimize pek çok mektup geldiğine şahid oldum. Burada bu mektuplardan birini, içindeki samimi şiir dolayısıyla yazmadan geçemeyeceğim. Mektup, Amerika Kıtası’nın Kanada ülkesinden gelmekteydi. Kanada’nın Nores bölgesinde bu tarikatın benimsenmesi görevinde bulunan Yahya bin Hakaveyk adlı bağlısı, şeyhi Hazret-i Osman Siraceddin (KS) hakkında şu şiiri yazmış ve göndermişti. Şiir, Yahya bin Hakaveyk’in Hazret-i Şeyh (KS)’e ihlâsla bağlılığının mütevazı bir örneğidir: Ey Şeyhlerin Şeyhi, Hazret-i Siraceddin, Bu fakir, feda olsun senin için. Mübarek cevherleri, çıktığı ağzından Günün birinde avucumla topladım. O vakit, arzın kutbu olduğuna inandım, Sana hoş gelecek, ancak Rabb’imi andım. Merhamet et ki dualarıma cevap alayım, Allah’ımı Amerika’nın Nores’inden anayım. Hizmetkârınız Yahya bin Hakaveyk İşte orada bulunanlar da yeterli şahid olarak, ulu makam sahibi Hazret-i Şeyh (KS)’e tutunup bağlanmışlardı. Daha sayılamayacak kadar sayıda mektuplarla kendisine bağlananların çokluğuna şahidiz. Böylece güzel nam ve şöhreti, âlemin ufuklarını aşmış bulunmaktadır. 1970 senesinde, İran’da yapılan devrimden sonra ve bazı sebeplerden dolayı, Hazret-i Şeyh (KS), çok kıymetli ve aziz vatanına, yani doğduğu yer olan Biyara’ya dönmüştü. Daha sonra Irak ile İran arasında alevlenen savaş sırasında, evliyalar diyarı Bağdat’a göç etmiş, böylece kış, yaz, soğuk, sıcak, gece, gündüz demeden, kıymetli vakitlerini, muhtaca yardım, korkana teselli, hastaya şifa, tövbekârları irşad işinde harcamış, diğer taraftan da keremli ailesi ve çocuklarına müşfik bir baba sevgisi göstermeyi ihmal etmemiş, onların iyi yetişmelerine, mütevazı ve edepli olmalarına özen göstermiş, dolayısıyla saygı görmelerini temin etmiştir. Mütevazı evi ve hanegâhı, ziyaretçilerinin misafirhanesi, miskinlerin barınağı ve umutsuz hastaların bakım yeri olmuştur. Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)’in ilk evlilikleri, Hüseyin Han Rezav’ın kızı Rabia Hanım ile olmuştur. Bu hanım, güzel ahlâk ve güzel sesiyle Kur’an tilâveti yapması ile bilinir. Bu hanımdan Şeyh Cemaleddin, Şeyh Abdülmelik ve Âmine Hanım doğmuştur. Daha sonra, Eba Ubeyde köyünün ileri gelenlerinden, Seyyidzâde lâkabı ile bilinen, Şeyh Ali oğlu Şeyh Muhammed’in kızı Kâfiye Hanım ile evlenmiş, bu evlilikten de Şeyh Nasıh, Şeyh Rauf ve Sıdıka Hanım adında çocukları olmuştur. Son eşi ise vefatına kadar yanında bulunan iffetli ve dindar, Hazret-i Şeyh (KS)’e ve tarikata bağlılığı ile tanınmış olan Hacı Seyyide Emine Hanım’dır. Bu hanım, Hoşer mıntıkasında, Kâdirî tarikatı mürşidi, Safa Hâne köyünün ileri gelenlerinden Şeyh Seyyid Mehmet Çerağ Abdül Al’ın kızıdır. Hazret-i Şeyh (KS), ailesi hakkında şöyle demiştir: “Allah (CC.)’a hamd olsun ki, ailem, benim tam rızam ve şükrümdür. Bize hizmette kusur etmediği gibi, hanegâha gelenlere bakmakta ve bu güne kadar onlara sonsuz cömertlikte harcama yapmaktadır. Minnetim büyüktür. Bu ailenin adına gölge düşürecek hiçbir aykırı şeyi ondan görmedim ve hissetmedim. “ Hakikat şudur ki, muhterem ailesi, nesebce ve nisabca hanımefendi, ehl-i itaat ve ehl-i namaz olup, ailesinin yolunu izlemektedir. Babasının Şeyh Mahmud ile akrabalığı bulunmaktadır. Bu zat, tanınmış bir bilgin olup, icazetini Çersitânî Üstad Molla Abdullah’tan almıştır. Ayrıca Hazret-i Şeyh (KS)’den de Nakşibendî Tarikatı’nı almış bulunuyordu. Emine Hanım’ın annesi Hacer Hatun olup, şeriata bağlı, güzel Kur’an okuyan, eli açık, bağış ve ihsan sahibi bir hanımdır. Kızı Emine Hanım’ı, Şeyh Alâeddin (KS)’in oğlu Şeyh Osman (KS)’a vereceğini adamıştı. Kendisi vefat edince, ailesi adağını yerine getirmiş, Emine Hanım’ı, Hazret-i Şeyh Osman (KS)’a vermişlerdi. Hazret-i Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS), birçok kitap sahibiyle dosttur. Bunlardan Şeyh Muhammed Ârif, Şeyh Muhammed Garib, Üstad Molla Ali Şerifî, Üstad Hacı Edib, şair olan ve bu risaleyi anlatan Molla Abdullah Fenaî ve mütevazı gönüllü, şeyhine vefalı, edep sahibi ve on beş sene Hazret-i Şeyh (KS)’in hizmetinde bulunan üstad Hacı Molla Ali Lacânî bulunmaktadır. Yine arkadaşlık ettiklerinden, Müderris Molla Mahmud Kalî vardır. Keza Kur’an-ı Kerim’i üç türlü tilâvet eden hattat, zahid ve nâsık Lübnanlı Şeyh Hüseyin Useyran ve Devrud’da hanegâh imamı Molla Üstad Seyyid Ahmed gibi kişiler vardır. Özellikle Seyyid Ahmed, Şeyh Muhammed Balisânî, merhum Şeyh Molla Muhammed ve Molla Bahâ ve merhum Müderris Biyaralı Molla Ali ve Molla Abdullah Fenaî, Molla Abdülhâlik ve Molla Muhammed Dergî’nin mallarıyla ve hizmetleriyle yaşattıkları medreselerde, talebe okutmuş ve eğitmişlerdir. Nitekim bugün dahi Devrud’da tedrisat devam etmekte ve pek çok talebe okumaktadır. Bu âlim, fâzıl, edeb ve dirayet erbabı, Hazret-i Şeyh (KS)’e tam ihlâs ve itaat ile bağlı olup, çevresini bir halka gibi sarmış bulunmakta, meclisleri bu gibi kimselerden boş kalmamaktadır. Kur’an okuyan büyük bilginlerden biri de Âlim Hacı Molla Mehmed Emin Kânî Sananî ve vakar ve edep sahibi üstad Şeyh Halid El Müfti, kardeşi Nureddin El Müfti ve Ömer Bin Hattab Camii’nde hatip ve imam olan oğlu Şeyh Muhsin, Hacı Molla Nezid, Hacı Molla Osman El Merduhî, Hacı Osman Siyrî, okuyucu Şeyh Molla Halid El Serdî, Üstad Seyyid Ahmed ve kardeşi Molla Seyyid Ebubekir, merhum edib Molla Ahmed’in kardeşi Hoca Molla Hîbetullah, Hazret-i Şeyh’in etrafındaki halkada bulunan kişilerdir. Molla Hîbetullah’ın dinî ve şer’î telif kitapları bulunmakta olup, Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS) hakkında el yazısı ile Ke’sü-şşaribin adlı bir kitabı vardır. Ayrıca bu aileyi anlatan bir kitabı ile Arap, Türk ve Kürt büyüklerini anlatan kitapları bulunmaktadır. Biyara veya Devrud’daki hanegâhı ziyaret etmiş olanlar, oranın idare ve tedrisatı ile misafireten gelen yolcuların ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarının nasıl giderildiğini görür, bu işlerin görülmesi için ne kadar insana ihtiyaç olduğu da anlaşılmış olur. Şunu açıkça söyleyebiliriz ki, henüz parmak boyunu geçmeyen gençler, bu şerefli hizmetleri, Allah (CC) için ve şeyhlerine sevgi ve bağlılıktan görmektedirler. Bu hizmetleri yapanlardan biri de Hacı Mehmed oğlu Hacı Tevfik Efendi’dir. Bu zat ümmî olup, okuma yazması olmadığı halde, hanegâhta Hazret-i Şeyh (KS)’in maiyetinde okuma yazma öğrenmekle kalmamış, Arapça ve Farsça dillerini öğrenmiş, kavramış, bugün dahi gece ve gündüz Hazret’in hizmetinde bulunmakta idi. Ve yine bu aileye hizmet edenlerden biri de Mehmet Said Çaycı’dır. Bu kerametli aileye bugüne dek hulûs ile bağlı olup, 40 senedir, yorgunluk duymadan şeyhinin hizmetinde bulunmakta, ziyaretçilerin ve hacet erbabının rahatını temin etmektedir. Keza Abdullah Derman lakabı ile anılan Abdullah Sübhan ise Hazret-i Şeyh (KS)’in kâtipliğini yapmakta ve hastalara verilen ilâç reçetelerini yazmakta idi. Yine bu ailenin ve Hazret-i Şeyh (KS)’in vefakâr aşçısı Hacı Muhammed Aşpeze, günde 200 ve daha çok kişiye yiyecek hazırlamakta, Horamî lehçesiyle konuşmaktadır. Ve yine mutasavvıf zatlardan biri de sabırlı, zâhid ve nâsik Mahmud Çaycı’dır. Bu evin ihtiyaçlarını temin eden halûk, sevimli ve hareketli bir zat olan Cemal Bahavan ve Hazret-i Şeyh (KS)’in emlâkinin idaresi ve hizmeti ile görevli mühendis Salâh Said-Et-Tâhirî vardır. Hazret-i Şeyh (KS)’in hanegâhında, bakacak kimsesi olmadığından, daimi hanegâhta kalan, kendilerini ibadete vermiş tarikat erbabı ile sâlim ve sakin olan Molla Kerkim ve Mutasavvıf Ahmed Efendi, amcaları olan cezbe sahibi sofilerden Nadir Efendi vardır. Hazret-i Şeyh (KS)’in özel hizmetini gören Şeyh Ebu Mustafa Molla Kerim Hammudî, Ane kesimi ahalisinden olup, Hazret-i Şeyh (KS)’in doktorlara havale ettiği hastaların rehberliğini yapmakta idi. Saliha kardeşlerden olup ziyarette bulunan kadınlar ile hanegâhtaki kadın efendilere canla başla hizmet edenlerden biri, Hazret-i Şeyh (KS)’in sütkız kardeşi Tuba Hanım, diğerleri ise Hace Hatice Hanım, Seyyidzâde Âmine Hanım ve Hacı Tevfik’in zevcesi Aişe Hanım’dır. Bu hanımlar, bu keremli evi ziyaret edenlere hizmet etmekte olup, bu görevi ne bir memuriyet, ne de hizmetçilik görevi ile yapmamaktadırlar. Bunlar, Allah (CC)’ın ve Şeyhleri (KS)’nin rızasını almak için sadakat ve muhabbet ile hizmette bulunmakta, evin eşyasının bakımına, temizliğine itina göstermekte ve korumaktadırlar. Bu hanımlar, dünyanın ziynet ve eşyasına tamah etmeden bakmakta, Şeyhleri (KS) de kendilerine cömertçe elini uzatmaktadır. Şeyh Osman Siraceddin Hazretlerinin Silsile-i Şerifi Hazret-i Şeyh (KS), 1990 senesinde Türkiye’ye hicret etmiştir. Hadımköy yolu üzerinde bulunan Çakmaklı köyü yanındaki dergâhında irşadına devam etmiş ve 30 Ocak 1997’de vefat etmiştir. Türbesi, Dergâhın bahçesindedir.

Evliya

Safranbolulu İsmail Necati Efendi (k.s.)

İstanbul – Eminönü – Süleymaniye camii haziresi Gümüşhâneli Dergâhı Şeyhlerinden İsmail Necati Efendi Kastamonu’ya bağlı Safranbolu kazasının Oğulveren Köyü’nde doğmuştur. Ömeroğlu Sülalesine mensup Hacı Mehmed Efendi’nin oğludur. Gür ve beyaz sakalı, celal ve heybeti ile İsmail Necati Efendi, Şeyhi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’yi andırırdı. İlk tahsiline Safranbolu’da Müftü Mehmet Hilmi Efendi’den ders görerek başlamıştır. Ardından İstanbul’a gelmiş, muhtelif hocalardan ilim tahsil ederek icazet almaya muvaffak olmuştur. Bayezid Medresesi müderris ve dersiâmlarından Aksekili İbrahim Efendi’den, tekmîl-i nüsah eden İsmail Necati Efendi 1876’da açılan rüûs imtihanında başarılı olmuş ve 35 yaşlarında iken Bayezid Medresesi’nde ders vermeye, 1892’den itibaren de talebelerine icazet vermeye başlamıştır. 1897-1909 yılları arasında Huzur Dersleri muhataplığı, 1909 ve 1910 senelerinde de mukarrirlik vazifesini yerine getirmiştir. Zâhirî ilimlerde bu yükselişin ardından İsmail Necati Efendi, Gümüşhânevî hazretlerine intisap etmiştir. Mânevî kemâli için gereken eğitime tamamiyle kendini vererek zâhirî ilimlerde olduğu gibi bâtınî ilimlerde de temayüz etmiştir. Öyle ki Gümüşhânevî hazretlerinin Hasan Hilmi Efendi’den sonra ikinci büyük halifesi olarak 1916 yılında irşat makamına geçmiş ve ömrünün sonuna kadar da bu vazifeyi sürdürmüştür. Aynı yıl ayrıca Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye kısm-ı âlî hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir. İsmail Necati Efendi, irşat makamında bulunduğu on yıl süresince pek çok alim ve talebe yetiştirdiği gibi Râmûzü’l-ehâdîs’i de senelerce okutmuştur. Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk İstanbul Müftüsü ve Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade Şevket Efendi’nin hocası, Süleymaniye Medresesi Usûl-i Fıkıh dersi müderrisi ve aynı zamanda Huzur Dersleri muhataplarından Safranbolulu Hafız Mehmed Fehmi (Ülgener) Efendi, İsmail Necati Efendi’nin oğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi dekanlığında bulunmuş Prof. Dr. Sabri Fuat Ülgener ise torunudur. Gümüşhânevî hazretlerinin Hasan Hilmi Efendi’den sonra ikinci halifesi olan İsmail Necati Efendi dokuz sene dergâhta hilafet vazifesini sürdürmüştür. Kendisinden hilafet alanlardan Ferşâd diye tamınan Of’lu İbrahim Hakkı Efendi’nin talebelerinden şu hadiseler naklediliyor: Halvette iken bir gün İbrahim Hakkı Efendi’ye mühim bir kalp krizi gelir. İsmail Necati Efendi’ye haber verirler. Doktor Emin Paşa’yı çağırın der. Emin Paşa Gümüşhanevî hazretlerine mensuptur ve aynı zamanda sarayın doktorudur. Emin Paşa hastayı muayene edince rengi kül gibi olmuş bir halde dergâhtan çıkıp gider. Ertesi gün dergâha gelerek ihvana müjde verir: “İbrahim Hakkı Efendi’nin yakalandığı kalp hastalığından kimsenin kurtulmadığını muayene sonunda anlamıştım. Ama Allah’tan ümit kesmedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e durumu arzettim. ‘Âhir zaman ulemâsındandır, ondan çok hizmet bekliyoruz.’ diye niyaz ettim. Şifa bulacakları müjdesini aldım. Elhamdülillah…” demişlerdir. Bundan sonra İbrahim Hakkı Efendi -Hacı Ferşad Efendi- uzun seneler Of, Trabzon, Samsun ve havalisinde ilim ve tarikat neşrinde bulunmuş, eserleri halen mevcut olan hizmetler yapmıştır. Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahideddin’in de kendisine intisab ettiği ve derslerine devam ettiği İsmail Necati Efendi, 6 Şubat 1919’da dünyasını değiştirmiş Süleymaniye Haziresi’ndeki kabrine defnedilmiştir. Mezar taşı kitabesinde şu beyitler yer almaktadır: Hüve’l-Bâkî, Mürşid-i ehl-i hakîkat, kudve-i erbâb-ı dîn, Hazret-i Üstâd-ı a’zam, tâc-u fahri’l-ârifîn, Sâni-i kâim-makâm-ı hazreti Ahmed Ziyâ, Şems-i feyyâz-ı fezâil, nûr-ı ayn-ı sâlikîn, Nisbet-efzâ-yı tarîkat rehberi ilm-i bütün, Zübde-i eslâf-ı sâdât, muktedâ-yı âhirîn, Zü’l-cenâhayn Hâce İsmail Efendi hazreti Fevziyâ üçler huzûrunda oku üç Fâtiha, Vâris-i ekmel idi, her hâli gâyetle metin, Burdadır rûh-ı ziyâ, Hilmi, Necatî berîn…

Evliya

Osman Şems Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanında – Karacaahmet Sultan dergahından İnadiyeye doğru giderken yol üzerinde İstanbul Sirkeci’de doğdu (23 Mart 1814). Asıl adı Osman Nureddin’dir. Nakşibendiyye’ye mensup Münzevî Mehmed Emin Efendi’nin oğludur. Eğitimine devam ederken aynı mahallede oturan İsmail Efendi’ye bağlandı, onun vefatından sonra ise Kuşadalı İbrahim Efendi’ye intisap etti. Bu yıllarda Sirkeci’de geçimini sağlamak üzere tütüncü dükkânı çalıştırdı, ancak eşe dosta ikramları dolayısıyla altı ay sonra kapatmak zorunda kaldı. Daha sonra kâtip olarak bir süre memurluk yaptı. Kuşadalı İbrahim Efendi’nin vefatından sonra Kâdiri şeyhlerinden Abdurrahim Ünyevi’ye bağlanarak seyrü sülukünü tamamladı ve hilafet aldı. Şiirlerinde, Kadiriyye tarikatının kurucusu ve piri Abdülkadir-i Geylâni’nin ruhaniyetinden feyz aldığı ve kendisini Üveysi olarak nitelendirdiği görülmektedir. Abdülkâdir-i Geylani’nin yaygın ünvanı “Bâzü’l-eşheb”e benzer bir adlandırma ile çevresindekiler kendisine “Bazü’l-enver” ünvanını vermişlerdir. 1860’lı yıllarda Encümen-i Şuara toplantılarına katıldı. 1863’ten sonra emekliye ayrılınca Üsküdar İnadiye semtinde Nalçacı Halil Efendi Dergahı’na yakın bir yerde bulunan evinde bir süre inziva hayatı yaşadı. Zaman zaman, muhtemelen göğüs hastalığı dolayısıyla, kısa sürelerle Bursa’da ikamet etti. 1868-1871 yılları arasında Üsküdar Debbağlar Tekkesi’ne devam ederek burada şeyh olan Tevfik Şiari Efendi ile görüşüp sohbette bulundu. 1890’lı yıllardan sonra ise Üsküdar Selimiye’deki evinde irşadla meşgul oldu. Sûfilik anlayışına Melâmet neşvesi hakim olduğundan Tekke şeyhliğine rağbet etmemiştir. 27 Aralık 1893’te vefat edince Üsküdar İnadiye’de Karacaahmet Türbesi civarına defnedildi. Bağlı olduğu tarikat Kâdiriyye’nin Enveriyye koludur. Tasavvufî kişiliğinin yanında şairliğiyle de tanınmıştır. Şiire çok genç yaşlarda başlamıştır. Şiirlerinde önce Nuri sonraki yıllarda Şems mahlasını kullanmıştır. Şeyh Galib’i de çağrıştıran şiirleri sağlığında çok sevilmiş, elden ele dolaşıp ezberlenmiştir. Vefatından sonra halifesi Bedreddin İzzi Efendi tarafından derlenen ve oldukça hacimli olan divanında 574 gazel, 27 kaside yanında musammatlar da bulunmaktadır. Divan’ından başka Şem‘-i Şebistân (tasavvufi mesnevi), Kenzü’l-meânî (kaside ve mesnesilerden oluşan tasavvufî bir eser), Âdâbü’l-mürîd fî sohbeti’l-murâd (mensur bir mukaddime ve bir mesneviden oluşur) gibi başka eserlerinin de bulunduğu bilinmektedir. Ehl-i beyt muhibbi, ârif, aşkı kendisine kılavuz edinen muhakkik sufilerden olan şair, melâmet neşvesiyle Üveysiliği kendisinde birleştirmiş bir tasavvuf anlayışını benimsemiştir. Divanında Kerbela olayını anlatan ondan fazla mersiye yer alır. Onun şiirlerinden bazıları bestelenerek tekkelerde ilahi olarak okuna gelmiştir. Osman Şems Efendi’nin kabri şerifi ; İnadiye Ceşmesi önünden, Karacaahmet Türbesi’ne doğru yüründü-ğünde sağtarafta ve Yüksek Kaldırım tabir olunan mevkiin ilerisindedir.Silindir şeklindeki yuksek, muhteşem baş şahidesi üzerinde Mevlevi sikkesini andıran bir Kadiri serpuşu kabartması ve bunun altında da nefis bir hat ile yazılmış şu kitabe bulunmaktadır: Ecille-i rical-i Kadiriyye Ve Üveysiyye’den es-seyyid Eş-Şeyh Osman Nureddin Şems Efendi Kuddise Sırruh Hazretleri’nin kabri şerifleridir. Sinn-i şerifleri 82, tarih-i veladetleri gurre-i Rebiussani 1229 Çarşamba. Tarih-i irtihalleri 18 Cumadelahire 1311 Çarşamba. Kitabenin en üstünde “Ya Hu” ibaresi vardır. Vasiyeti gereğince kendi yazdığı 14 mısralı bir şiir türbesinin demir parmaklıklarına asılmıştır. Büyük bir fırtınada düşüp kırıldığından yok olmuştur. Baş şahidesi üzerinde Mevlevi sikkesine benzeyen bir Kadiri sikkesi vardır. Odasındaki kavuklukta da bu biçim sikkenin bulunduğu ve vefatında tabutunun üzerine yerleştirildiği rivayet olunur. Türbenin önünde Osman Şems Efendi’nin aile kabristanı vardır. Etrafı, alçak bir duvarla çevrili olan bu hazirede 14 kabir mevcuttur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynaklar ; Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermi Haskan , Üsküdar Belediyesi , 2. cil Üsküdar Meşhurları ansiklopedisi , Üsküdar Belediyesi [/toggle]

Evliya

Ata Efendi ( Şeyh Ata )

İstanbul -Üsküdar’da Özbekler Tekkesi yanındaki kabristanda. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]

Evliya

Yunus Nabi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin 50 metre yakınında Karacaahmet Mezarlığı’nda medfun ünlü Osmanlı şairi. 1642’de Urfa’da doğdu. Babası Seyyid Mustafa’dır. Hayriyye’sinde atalarının ilim sahibi olduklarını, nesebinin ünlü olduğunu söyler. Çocukluk ve gençlik dönemlerini Urfa’da geçirdi, iyi bir eğitim aldı. Arapça ve Farsça öğrendi. Yakup Halife adlı bir şeyhe bağlandı. 1666’da İstanbul’a gitti. İlk zamanlar İstanbul’da aradığını bulamadıysa da Padişah IV. Mehmed’in musahibi Damat Mustafa Paşa’yla tanışıp onun dostluğunu kazanınca rahat bir hayata kavuştu. Paşa’nın divan kâtibi oldu, döneminin büyük şairlerince tanınmaya başladı. Lehistan seferine katıldı. Edirne’de şehzadeler için düzenlenen sünnet düğününde bulundu, buradaki şenlikleri Surnâme adlı eserinde anlattı. Urfa yoluyla hacca gitti. Medine’ye vardığında “Sakın terk-i edeb- den kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu” mısrâıyla başlayan gazel formundaki ünlü naatını kaleme aldı. Hac seyahatinden sonra Tuhfetü’l-Haremeyn adlı eserini yazdı. Bir süre Mustafa Paşa’nın kethüdâlığını yaptı. Daha sonra bu görevinden ayrılan şair, paşanın ölümüne kadar Boğazhisar’da kaldı. Daha sonra Halep’e gidip yerleşerek burada rahat bir hayat sürdü. Ünlü eseri Hayriyye’yi burada yazdı. Padişah III. Ahmed kendisine zaman zaman çeşitli hediyeler gönderdi. Çorlulu Ali Paşa’nın sadâreti yıllarında bir ara oturduğu mâlikânesi elinden alınmış, aylığı kesilmiş olsa da bu uzun sürmedi. Halep valisiyken ikinci kez sadrazamlığa atanan Baltacı Mehmed Paşa onu İstanbul’a götürdü (1710). Birçok şair onun İstanbul’a gelişini sevinçle karşıladı. Bu döneminde de İstanbul’un edebiyat ve kültür muhitlerinde büyük bir takdir topladı, “şeyhu’ş-şuarâ” olarak nitelendirildi. Darphane eminliği yaptı; başmukabelecilik ve mukabele-i süvârîlik gibi çeşitli mansıplar verildi. 13 Nisan 1712’de ölen şair Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi. Türk şiirinde hikemî tarzın en büyük temsilcisi kabul edilir. Eserlerinde mahallileşme unsuları da belirgin bir şekilde görülür. Adı geçen eserlerinin dışında Divan’ı başta olmak üzere, Tercüme-i Hadis-i Erbaîn, Hay- râbâd, Münşeat, Fetihnâme-i Kamaniçe, Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Farsça Divançe’si bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Köstendilli Ali Efendi

İstanbul – Üsküdar’da Katibim Aziz Bey sokak ile Ethemağa sokağının kesişimindeki caminin haziresinde. Nureddin Cerrahi Hazretleri’nin mürşidi. Nureddin Cerrahî Hazretlerinin mürşidi olan Köstendilli Şeyh Ali Efendi , tanınmış evliyadandır, ilimde ve amelde zühd ve takvası herkesçe teslim edilmiştir. O da tarikatı Lofçalı Fazıl Aliyyü’r-Rumî Hazretlerinden almış ve uzun müddet mürşidine hizmet ile tarikat adabını ikmal eylemiştir. Kerametleri halk dilinde dolaşan şeyhlerdendir. Halk arasında Köstendilli Kadısı Ali Efendi namı ile meşhur olan. bu zat Üsküdar’da Katibim Aziz Bey sokak ile Ethemağa sokağının kesişimindeki Hz. Selami’nin halen yıkılmış olan tekkesinin mezarlığında medfundur. Adı geçen tekkeye şeyh olması hadisesini Evrenoszade Sami Bey şöyle anlatmıştır: Zamanın padişahı, uzun müddet Medine’de kalan haremağalarından Beşir Ağa’ya sormuş : — Bunca sene «Ravza-i Mutahhara»’da hizmet etmişsin, bu müddet zarfında hiç bir fevkaladelik görmedin mi? Beşir Ağa: — Evet Efendim, demiş. Bir gün şöyle bir vak’a oldu: Bir akşam üzeri türbenin kapıları kaparken bir adam hızla içeri girdi. «Ben Köstendil Kadısı Ali» dedi ve benden geç kaldığı için özür diledi ve ziyaret sebebi olarak bazı hadis hakkındaki iltibasın halli için huzur-u Peygamberi’ye geldiğini söyledi. Kendisini biraz bekledim ve beraberce türbenin kapısını kapayıp çıktık. Yolda ben birisine selam verdim, hal hatır sorarken bir de arkama bakayım ki Hazret kaybolmuş. Beşir Ağa’nın anlattığı bu vakıa üzerine Padişah bu zatı arayıp bulmasını irade ediyor. Bir gün Beşir Ağa Beyazıt meydanında geçerken Kadıya rast geliyor. Köstendilli Ali Efendi: — Bre ulan Arap! diyor, beni Padişaha neden gammazladın? Beşir Ağa Padişahın zoru ile anlattığını söylüyor ve saraya avdet edince vaziyeti Padişaha arzediyor. Hükümdar da Ali Efendi’nin şeyhliği açık olan bir tekkeye tayin edilmesi hususunda Şeyhü’l İslamlığa irade ediyor. Köstendilli Ali Efendi bu vazifeyi kabul etmek istemiyor. Fakat Şeyhü’l-îslam kendisine: — İki şey reddedilmez, diyor. Biri padişahın iradesi, diğeri Şeyhü’lislam’ın mucibi. Hazret ister istemez vazifeyi kabul edip Üsküdar’ın yolunu tutuyor. Üsküdar iskelesinde kendisini alayla karşılayıp Tekkekapusu’na götürüyorlar, fakat mahallelinin engeli ile karşılaşıyorlar Mahalleli tekkeye dervişlerden birinin şeyh olmasını arzu ettikleri için tekkenin kapısını iç tarafından açılmasın diye duvar örerek kapatmışlar. Bu vaziyet karşısında Kadı Hazretleri: — Bize yalnız “Padişahın iradesi ile Şeyhü’l-İslam’ın mucibi red olumnaz” dediler, buna Evliyaullah’ın Fatihasını da ilave etmek lazım deyip bir Fatiha çekiyor. Kapı kendi kendine yıkılıyor ve post’a geçiyor. Kabir taşı ; “Tarikat-i Halvetiye’den, hatemu’l muctehidin Piri, Muhammed Nureddin-i Cerrahi Hazretleri’nin murşid-i azizi, Köstendil Mufti-yi kibarı, ricalullahtan Hazreti Şeyh Ali Alaaddin-i Halveti kuddise sırruhu’l-baki 1143 (1730-31) ile haremi Havva Bacı Hatun (k.s.) 1167 (1761-62) ruh-i şerifleri icin el Fatiha” [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak İstanbul Evliyaları ve Fetih şehidleri ; Şevket Gürel [/toggle]

Evliya

Kartal Baba

İstanbul – Üsküdar – Kartal baba camii [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]

Evliya

Seyyid Haşim Baba

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında – Karacaahmet sultan dergahından inadiye ‘ye giderken . Celvetiye tarikatının Hâşimiyye kolunun kurucusu. Üsküdar’da doğdu (1718). Bazı kaynaklarda adı Mehmed Hâşim olarak verilse de doğrusu Mustafa Hâşim’dir. Babası, daha sonra Bandırma- lızâde (Bandırmalı) Tekkesi diye bilinen Üsküdar İnadiye’deki evini tekke yaparak irşad faaliyetlerinde bulunan Celvetiyye şeyhlerinden Yusuf Nizâmeddin Efendi’dir. Kendisi de babasının yerine daha sonra şeyh olmuştur. Ancak daha sonraki yıllarda Hâşim Baba’nın Celvetî şeyhleri tarafından dışlanması sebebiyle mensupları kendisine Haşimiyye adlı bir tarikat nispet etmişlerdir. Bu tarikatın silsilesi Celvetiyye’nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdayi’den (ö. 1628) iki ayrı yolla gelmektedir. Celvetîlikle Bektaşîliğin birleştirilmesinden meydana gelen bu kolun fazla yayılmadığı belirtilmektedir. Haşim Baba’nın, Celveti şeyhliğinin yanında Melamiliğe de meylettiği ve bazı Melamilerce kutup olarak nitelendirildiği söylense de bu doğru değildir. O aynı zamanda Kahire’de Baba Kaygusuz Tekkesi’nde Kasrü’l-Ayn şeyhi Hasan Baba’dan (ö. 1756) el alarak Bektaşi de olmuştur. Hatta bir ara Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi’ne gitmiş ve orada da dört yıl kadar dede-babalık yapmıştır. Ayrı bir erkânnâme yazarak Bektaşîlik âyinini tadile çalıştığı ve bu suretle Bektaşîlik’ten bir kol ayırmak istediği de ileri sürülmüştür. Sefînetü’l-evliyâ müellifi Hüseyin Vassâf, Hâşim Baba’nın önce babasının yerine şeyh, sonra Bektaşi, daha sonra Melâmetle neşvedâr olup son olarak babasının mesleğini takip ettiğini bildirmektedir. Vefat ettiği zaman cenaze namazı kılınmak için Hüdâyî Âsitanesi’ne götürülmüşse de pîr makamı şeyhi Büyük Ruşen Efendi (ö. 1794), dergâhın hiçbir kapısını açtırmamış, cenazeyi içeriye kabul etmemiştir. Bunun üzerine cenaze namazı, dergahın alt tarafındaki türbe önünde yolda bulunan musalla üzerinde kılınmış, Bandırmalızâde Tekkesi’nin türbesine defnedilmiştir. Burası bir süre Haşimiyye’nin âsitanesi olarak faailiyet göstermiş, bugün tekkenin yıkılmasından sonra kabri yol genişletilmesi sırasında kaldırılarak yerine parmaklıklı bir kabir yapılmış yeni harflerle “Üsküdarlı Haşim Baba” levhası asılmıştır. Hâşim Baba’nın müretteb bir divanı, gelecekte vuku bulacak olayları değişik metodlarla öğrettiğine inanılan cefr (cifr) ilmiyle ilgili Ankā-yı Meşrık ve kaynaklarda Vâridât veya Makālât adlarıyla geçen mensur bir eseri daha vardır. Besmele’nin esrarı, leyle-i Kadr, ilâhî aşk, Melâmîlik meşrebi, sûfîlik yolu, rüya, Hz. Mûsâ’nın âsâsı, hazarât-ı hams, havâss-ı hamse-i bâtıniyye ve havâss-ı hamse-i zâhiriyye, Ehl-i beyt sevgisi, çeşitli âyet ve hadislerin tasavvufî izahları bu mensur eserin başlıca konularıdır. Divanında yaklaşık iki yüzün üzerinde şiir bulunmaktadır. Özellikle Ehl-i beyt sevgisi başta olmak üzere, on iki İmam, tarîkat silsilesi, kutsal günler ve devr nazariyesi gibi konuların dile getirildiği kasideleri önemli bir yekûn tutar. Hâşim Baba’nın, Niyazi-i Mısrî’nin Devriyye-i Arşiyye’sine zeyil olarak yazdığı Devriyye-i Ferşiyye’si de bu türün önemli eserlerinden biri sidir. Kaside ve makalelerinden bazıları müstakil olarak bazı kütüphanelerde bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

Evliya

Karacaahmet Sultan – Üsküdar

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanındaki dergahta. Karacaahmet Sultan’nın hayatı ile alakalı bilgiler net değildir. Daha çok menkıbevi bir kimliğe sahiptir. Enîsî’nin Mir’âtü’l-vefâ adlı eserinde nesebinin baba tarafından Enes b. Malik’e ulaştığı bilgisi mevcuttur. Babası Sufî Abdullah diye meşhur olan Melik Şehâb b. Kara Arslan, annesi ise Safiyye Hâtûn’dur. Eserdeki kayda göre, Karaca Ahmed Sultan Hamza-i Asgar’ın Mardin’deki hâkimiyeti sırasında 14 Zilhicce 545 (3 Nisan 1151) tarihinde burada dünyaya gelmiştir. 96 yıl ömür sürdüğünü belirten bilgiye göre hicri 641, miladi 1244 senesinde vefat etmiş olmaktadır. Mir’âtü’l-vefâ’da verilen bu bilgilerin bir kısmı başka bazı eserlerdeki bilgilerle örtüşmemektedir. Âşıkpaşazâde ve Âlî Mustafa’ya göre, Orhan Gazi devrinde yaşamış, Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasânî’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Orhan Gazi 1359’da vefat ettiğine göre Karaca Ahmed’in de bu tarihe yakın yıllarda hayatta olması gerekir. Ancak bu durumda Enîsi ile diğer kaynaklar arasında bir asırlık bir fark oluşmaktadır. Hacı Bektaş Vilâyetnâme’sinde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivri- hisarlı Şeyh Nûreddin’in müridi olduğu ifade edilmektedir. Vilâyetnâmeye göre Hacı Bektâşı Velî Anadolu’ya geldiğinde Karaca Ahmed Anadolu’da bulunuyordu ve Fatma Bacı’nın uyarısıyla Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te olduğunu yanındakilere bildirmiş ve bazı kerâmetlerini gördükten sonra da yanına giderek kendisine intisap etmiştir. Saruhanoğulları’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta olduğu kaydına göre ise onun Hacı Bektaş’la görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca Hacı Bektaş’ın 1240’ta Babaîler isyanı sırasında kardeşi Menteş ile birlikte Anadolu’ya geldiği düşünülürse, Karaca Ahmed’in ondan önce Anadolu’ya gelip Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişini haber verdiğine dair rivayetlere şüpheyle bakmak gerektiği ortaya çıkar. Orhan Gazi döneminde Bizanslılar’la yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu bölgeye yerleşen Karaca Ahmed burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiştirmiş, tekkesi Osmanlı Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Karaca Ahmed’in Üsküdar’daki türbesi, adını verdiği semtte, Nuhkuyusu Caddesi ile Gündoğumu Caddelerinin birleştiği köşededir. Evliya Çelebi’nin tekkenin varlığından bahsetmesi tekkenin 1630’larda faal olduğunu göstermektedir. Türbenin ilk çekirdeği 1539 yılında Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Üstü açık olan türbeyi Sultan III. Mehmed’in annesi Safiye Sultan 1600’lü yıllarda kapattırmıştır. Sonrasında birkaç kez tamir görmüştür. Bugün Karaca Ahmed’in türbesinin bulun- duğu mezarlık Karacaahmet Mezarlığı olarak bi linmektedir. Ancak bu isim 1698-1699 yıllarında türbenin yapılışından 170 yıl sonrasında kullanılmaya başlanmıştır. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra, Üsküdar’daki tekkesine geri dönmüştür. Fakat tam olarak tespit edilemeyen bir tarihte bilinmeyen bir sebepten dolayı Üsküdar’dan ve Osmanlı topraklarından ayrılmıştır. Sonrasında Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslâmlaşma’sına katkıda bulunmuştur. Osmanlı topraklarından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşmiştir. Bölge beylerinden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiştir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Tarihî kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hükümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390’da Hoşkadem Mescidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesine dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. İstanbul, Afyon, Manisa, Aydın, Sivrihisar, Göynük, Makedonya’da yedi türbesi bulunmaktadır. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, günümüzde de devam etmektedir. Özellikle akıl hastaları üzerinde büyük bir etkisinin olduğu rivayet edilir. Karacaahmet Sultan Üsküdar’daki makamı, 946 (1539) tarihinde gördüğü bir rüya üzerine, Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Kendisi, Manisa Sarayı’ nda bulunduğu sırada sık sık Horoz Koyu’ne giderek Karacaahmet’in Turbesi’ni ziyaret ediyordu. Türbe’ye Gündoğumu Caddesine açılan demir bir kapıdan girilir. Kapı üzerinde, dört mısralı şu kitabe vardır: Ravza-i feyz-i fütuh-› Karacaahmed’dir Gel erenler oku bir Fatiha kıl istimdad Eyledi zevcesi Fehmiyye Hanım ruhi-cun Matbah-ı amire memuru Ziya Bey bünyad (1283 – 1866-67) Kitabeden de anlaşılacağı üzere türbe, Saray matbahı mmuru Ziya Bey tarafından karısının ruhu için yaptırılmıştır. Kapının sol tarafında Ziya Bey’in aynı tarihte inşa ettirmiş olduğu sebil vardır. Kapıdan uzunca bir avluya girilir. Sağ tarafta, mezarlığa açılan bir kapı ve pencereler bulunmaktadır. Sol tarafta ise, sebil odası ve onun arkasında üç kabir mevcuttur. Çimentodan yapılmış bir sandukanın ayak uçuna üç kabir taşı yerleştirilmiştir ki, en eski tarihli olanın kitabesi şudur: Karacaahmed Sultan ki, kutbü’l-arifin idi Niyaz ile gelub her subh u şam eşiğine yüz sür Keramet ehlidir evladı hem sahib-i nazardır Ziyaret ile tazim et huzurunda ayağın dur Berat gicesi öldü Şeyh Mehemmed didiler tarih Bu köhne tekkeden el çekdi hem göçdü Mehemmed Dede ……………. ……………. Sene 1050 (1640-41) Etrafı demir parmaklıkla çevrili olan bu yerdeki ikinci kabir taşı üzerinde şunlar yazılıdır: Derviş Halil’in ciğerkuşesi Merhum ve mağfur Selim Dede Ruhi-çün el-Fatiha 1156 (1743) Üçüncü kabrin kitabesi de şudur: Merhum ve mağfur Tekye-nişin Şeyh Halil Ruhi-çün Fatiha 1173 (1759) Son iki taş baba oğula ait olup baba, oğlu Selim Dede’den 16-17 sene sonra olmuştur. Her ikisinin üzerinde tarikat sikkeleri vardır. Cümle kapısının karşısındaki kapıdan türbeye girilir. Burada orta yerde, etrafı bir parmaklıkla çevrilmiş olan büyük bir sanduka vardır. Üzerinde bir tarikat sikkesi, iri tesbihler ve baş tarafında muhtelif boy pirinç şamdanlar ve 24 mısralı bir levha bulunmaktadır. Duvardaki camekanda ise Karacaahmet Sultan’ın hırkası, tesbihleri ve takkesi muhafaza edilmektedir. Çatısı içten kubbelidir. Türbe, şimdiki şeklini 1866 tarihinde almıştır. Ondan evvelki durumunu kitabeden az cok anlamaktayız. 1595 tarihine kadar uzerinde sadece bir makam taşının bulunduğu sanılan kabrin etrafı bir duvarla cevrilmiş ve bir de kapı açılmıştır. Çatısı bulunmayan bu açık türbenin kapısı, Nuhkuyusu Caddesi’ne bakıyordu. Çünkü, türbenin sağ tarafındaki mezarlık, 1273 (1856) tarihinde, Mehmet Rüşdü Paşa’nın annesi Fatma Zehra Hanım’ın buraya gömülmesi ile bir kabristan haline gelmiştir. Türbe son olarak Avni Paşa’nın oğlu Ahmed Fuat Bey tarafından tamir ettirilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Üsküdar Meşhurları ansiklopedisi , Üsküdar Belediyesi Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt , sayfa 577-581 [/toggle]

Evliya

Seyyid Nizam – İstanbul

İstanbul – Zeytinburnunda Seyyid Nizam camiinde ” Bir Veliyy-i Ali Şandır Hazreti Seyyid Nizam Namına İnşa Olundu Mabed-i Revnak-Nüma Söyledim İtmamına Tarih-i Hicri Bittamam Cami-i Seyyid Nizam’a Gel Gönül Eyle Dua ” İstanbul alimlerinden olup asıl adı Nizameddîn Ahmed Eba Nesîm’dir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) torunu Hz. Hüseyin evladından olup seyyiddir. Babasi Şehabeddin Efendi, Hz. Hüseyin’in Abdullah A’rec kolundan olan torunlarındandır. Peygamberimizin yirmi yedinci torunudur. Halk arasinda ‘Seyyid Nizam’ ismiyle bilinir. Bağdat’ta doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1550 (H.957) senesinde istanbul’da vefat etti. Kabri İstanbul Zeytinburnu’nda, Silivrikapı’da Seyyid Nizam Camii içindedir. Aslen Bağdatlı olan Seyyid Nizam Efendi, Kasım Zülfikar Mazenderanî’nin ilim meclislerinde ve hizmetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Yavuz Sultan Selim devrinde İstanbul’a geldi. Silivrikapı dışındaki dergaha şeyh oldu. Burada talebe yetiştirdi. İnsanlara İslam’ın emir ve yasaklarını anlatıp onların dünyada ve ahirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Pekçok kimse onun sohbetlerinde bulunup feyz aldı. BİR DAHA GİZLİ İŞ YAPARIM DİYE ZANNETME Seyyid Nizam hazretlerinin talebelerinden birisi şöyle anlattı: —” Hocamdan gizli olarak bir iş yapmaya teşebbüs ettim. Bu yaptığımdan hocamın haberi olmaz diye düşündüm. Bir gecenin yarısında hocam yattığım odaya geldi. Beni uykudan uyandırarak: —” Yürü gidelim. Dergahta tevhîd edelim” buyurdu. Kalkıp abdest aldım, dergaha girdim. Baktım ki hocam uyuyor, nalınları rafta duruyor, sofiler etrafında toplanmışlar, kandiller yanıyor, melekler etrafında dönüyorlar. Hayret içinde kaldım. Bana bir korku geldi. Kendi odama döndüm. Sabaha kadar Kelime-i Tevhîd okudum. Beni uykumdan uyandırıp tevhide çağıran hocam, kendi odasında uyuyordu. Sabah namazından sonra hocam beni çağırdı ve sitemli bir tavırla: —” Dervişi Bildin mi ve haline vakıf oldun mu? Meşayıh-ı kiramın (Büyük şeyhlerin) bilinen vücudundan başka bir cism-i latif-i nuranîlerinin (beş duyu ile idrak edilemeyen nurdan bedenlerinin) dahi var olduğuna inandın mı? Bir daha gizli iş yaparım diye zannetme!” buyurdu. Ben utandım. Yaptığıma pişman oldum. Yaptığım her işe istiğfar ettim ve böylece tasavvuf yolunda ilerleyip irşad makamına ulaştım”. BETTULLAH DA GÖKYÜZÜNDE YÜRÜYORDU Seyyid Nizam Efendi ile beraber hacca giden bir zat şöyle naklediyor: —” Seyyid Nizam hazretleri ile hacca gitmek üzere yola çıktık. Beytullaha ulaşmamıza on günlük yol varken bana: —” Oğlum aç gözünü temaşa kıl. Hak Teala Beytullah’ı bize istikbale (karşılamaya) göndermiş. Meğer hacılar içinde ne makbul kullar varmış” buyurdu. Gökyüzüne baktım. Olanları gördüm. Biz yer üzerinde yürürken Beytullah da gökyüzünde yürüyordu. Medîne-i Münewere’de Resulullah efendimizin Ravza-i mütahharasına vardık. Konaklamak için çadırlarımızı kurduk. Seyyid Nizam hazretleri abdest alıp kabr-i saadete giderken ben de gizlice arkasına düştüm. Hazreti şeyh, Hücre-i Saadet’in kapısına yapışıp inleyerek feryad ediyor ve: —” Ey Ceddim! Huzurunuza girmek ve bizzat kabr-i saadete yüzümü sürmek istiyorum” diyordu. O sırada kabr-i seadetten: —” Bana gel ey oğlum” diye bir hitap geldi. Hücre-i Saadet’in kapısının kilidi açıldı. Kabr-i Saadet’ten etrafa nur saçıldı. Bütün bu hadiseleri görünce aklım başımdan gitti, bayılıp düşmüşüm. Daha sonra Seyyid Nizam hazretlerinin ne yaptığını göremeden orada kalmışım. Bir müddet sonra şeyh dışarı çıkmış, beni perişan bir halde bulmuş ve uyandırdı. Bana: Niçin böyle yaptın. Haberim olmadan niçin arkamdan geldin ,diyerek azarladı ve sakın gördüğün bu hali kimseye soyleme” buyurdu. Kendisi hayatta iken bu sırrı kimseye açmadım”. İSTANBUL’DA BENİM EVLADIMDAN NİZAM’I BUL Seyyid Nizam hazretlerinin zamanında yaşamış ve hacca gitmiş olan bir kimse şöyle anlattı: —” Medîne-i Münevvere de Resulullah efendimizin mübarek Ravza-i mütahharasına karşı durup ağlayarak uyudum. Rüyamda Resulullah’ı gördüm. Bana buyurdular ki: —” İstanbul’da benim evladımdan Nizam vardır. Onu bul. Daima ziyaret et. Böylece beni görmüş ve cemalime ermiş olursun”. Ben hac dönüşü İstanbul’a gelip Seyyid Nizam hazretlerini buldum, sık sık ziyaret ettim ve mübarek sohbetlerinden istifade ettim”. BİZ CEVABIMIZI VERDİK, SEN KENDİ CEVABINI HAZIRLA Merkez Efendi hazretleri onun defni sırasında şahid olduğu bir hadiseyi şöyle nakletti: —” Seyid Nizam hazretlerini kabre indirdiler. Ben telkin verdim o anda hazret-i Seyyid’in bir sadasını işittim, buyurdu ki: ” Biz cevabımızı verdik. Var sen kendi cevabını hazırla SEYYİD NİZAM HAZRETLERİNİN ŞAHSİYETİ VE VEFATI Seyyid Nizam hazretleri uzun boylu, yassı yanaklı, ela gözlü, açık kaşlı, yuvarlak (değirmi) yüzlü, lisanı çok düzgün olup, Hazret-i Ali efendimiz gibi heybetli idi. Hatta onun için: —” Emîrül-müminîn Hazreti Ali’ye benzer” diye söylenirdi. Güzel ahlak sahibi olup pek cömertti. Seyyid Nizam hazretlerinin Seyyid Seyfullah Efendi isminde alim ve velî bir oğlu vardı. Seyyid Nizam hazretleri altmış üç yaşına geldiğinde Muharrem ayının bir Cuma gecesinde rahatsızlandı. 1550 (H. 957) senesinde İstanbul’da vefat etti. Kabri İstanbulda, Silivrikapı’da Seyyid Nizam Camii içindedir. Seyyid Nizam hazretlerinin vefatı sırasında Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı padişahıydı. Vefatı sırasında sağ tarafına bakıp: —” Ceddim Resulullah aleyhisselam geldi. Bu dünyadan gidelim, Cennet’e uçalım” buyuruyor” dedi. Ruhunu teslim etmeden önce burnundan kan geldi. Ellerini kana bulaştırarak güzel yüzlerine sürdü ve: Allahü Teala’ya hamd ve şükürler olsun ki bugün dedem Hazreti Hüseyin’in kana bulaşmış oldukları gibi ben de öylece gidiyorum” buyurdu. “Ya Allah ve Şehadet getirerek” ruh un u teslim etti. Cenaze namazında on bin kişiyi aşkın cemaat bulundu. Namazını büyük velî Merkez Efendi hazretleri, Fatih Camii’nde kıldırdı. Silivrikapı’da yaptırdığı şimdi cami olan dergahın içine defnedildi. Kaynaklar ; Bütün Menkıbeleriyle istanbul ve Anadolu Evliyaları , Mehmed emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık

Evliya

Saçlı Kasım Dede

Evliya

Yusuf Nizamettin Efendi

İstanbul – Üsküdar – Küçük Selimiye camii avlusu

Evliya

İbrahim Hayrani

İstanbul – Üsküdar – Küçük Selimiye camii

Evliya

Cennet Mehmet Efendi

N N N N N İstanbul – Üsküdar’da Aziz Mahmud Hudai camii giriş kapısının hemen karşısında Cennet Efendi’nin asıl ismi Mehmet Fenâyî’dir. Tophaneli Kâtip İshak Çelebi’nin oğludur. Kendi dahi kâtip olup “bir saik-i manevî ile Hazreti Hüdâyî’ye” bağlanmış ve onun “ irfan ve aşk mektebine ” kaydolmuştur. Herşeyini feda eden Fenâyî Efendi, dergâhın helâlarının temizliğine memur edilmiş ve bir zaman hizmetten sonra bu vazifeden al›narak “ Hazreti Hüdâyî’nin taht-ı terbiyesinde seyr-i süluk ile tertib-i merâtib ” ederek hulefâdan olmuştur. Cennet mahlasının Şeyhi tarafından verildiği söylenir. Rivayete göre, Cennet Efendi, helâların temizliğinde uzun süre çalıştıktan sonra birgün “ yeter artık bitsin bu çile ” diye feryat ettiği bir sırada arkasında bulunan Hazreti Hüdâyî, “ Cennetlik artık bu işten kurtuldunuz ” diyerek onun bundan sonra Cennet ismiyle anılmasına vesile olmuştur. “Bir aralık sema ve zaviyesine Şeyhi” olan Cennet Efendi, “Şeyhinin ölümünde Tophane’de münzevi olmuş” ve 1067 (1656-57)’de vefat eden Mes’ud Efendi’nin yerine Şeyh olarak Âsitâne’nin üçüncü postnişîni olmuştur. Hazreti Hüdâyî’nin asadarı olduğu da söylenir. Meşîhati 8 senedir. Doksanlık bir pir olduğu halde, 23 Cemaziyelâhir 1075 (11 Ocak 1665) tarihinde vefat etmiş ve vasiyeti gereğince, yıllarca hizmet ettiği helâların karşısındaki zavi- yesinin altına gömülmüştür. Kendisinin Üsküdar’da Selim Ağa Kütüphanesi’nde Hazreti Hüdâyî fihristi 77. sayfada 1262 noda kayıtlı divanı vardır. 92 sayfadır. Esrâr-ı Tevhid’e vâkıf, ârif-i billah bir zat idi. Şiirlerini Fenâyî mahlası ile yazmıştır. Şair Nailî Mehmet Efendi vefatına şu tarihleri düşürmüştür: Ehl-i Cennet oldu buyin Cennet’in 1075 Cennet Efendi’ye ola dâr-i cinân mekân 1075 Türbe-i Şerifi ; Türbe, Aziz Mahmut Efendi Sokağı üzerinde ve Hüdâyî Külliyesi’nin karşındadır. Ahşap olan bu türbe sonradan yanmıştır. Sokağa bakan cephesinde 18 nolu bir kapı ve beş büyük penceresi vardı. Türbe daha sonra Üsküdar Belediyesi tarafından restore edilmiştir. Kapı üzerinde ta’lik yazı ile yazılmış, Mehmet Mısrî imzali, sekiz mısralı mermer bir kitâbe vardır ki, o da şudur: Rabi’a Hanım olub sahibe-i hayr-ü kerem Eyledi Hakk yoluna cûd ü semâhat icrâ Ya’ni bu Cennet Efendi’nin idüb türbesini Sarf-ı nakd ile bina kıldı mezarın ihyâ Kıl ziyâret geh gelüb ravza-yı Cennet’dir bu Şemme-i hak ıtırnâki virir kalbe safâ Mevlevî nezri ile Şemsî didim târîhin Rabi’a Cennet’e yapdırdı makâm-ı ulyâ Nemeka Mehmed M›srî 1287 [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermi Haskan , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt sy 538 [/toggle]

Evliya

Ali Behçet Efendi

İstanbul – Üsküdar – küçük selimiye camii ………

Evliya

Seydi Seyfullah Baba

adres

Evliya

Küçük Hüseyin Efendi

Evliya

Çolak Hasan Dede – Eyüp

Evliya

Karahisari İsmail Efendi

İstanbul – Fatih – Çarşamba da Beyceğiz caddesi üzerinde

Evliya

İnadiye Baba

İstanbul – Fındıkzade – Günaydın sokakta.

Evliya

Gelibolulu Tahir Efendi

istanbul – fatih – mısır tarlası mezarlığı

Evliya

Emir Ahmed Buhari

İstanbul – Fatih Hayatı Buharada tahminen 1443 yılında doğan Emir Ahmed Buhari hazretleri, Peygamber Efendimizin soyandan gelmesi sebebiyle Emir ve Seyyid sıfatlarıyla anıldığı gibi Buharalı oluşu nedeniyle Buhari nisbesiyle de tanınmaktadır, ilköğrenimini babası Muhammed’in yanında tamamladıktan sonra ilim tahsilinde ilerlemek amacıyla başta Semerkant olmak üzere bölgenin tanınmış ilim merkezlerine seyahatlerde bulundu. Nakşibendiyye silsilesinin on ikinci sırasında yer alan Mahmud Encirfağnevînin neslinden oluşu dikkate alındığında tasavvuf kültürüne aşina bir aileden geldiği görülmektedir. Tasavvufa Yönelişi Gençlik döneminde tasavvufa ilgisi artınca Semerkanta giderek dönemin meşhur Nakşi şeyhi Ubeydullah Ahrar’a (ö. 1490) intisap etti. Bir taraftan tasavvufi terbiyesini tamamlıyor, diğer taraftan farklı coğrafyalardan dergaha gelen derviş ve şeyhlerle tanışma imkanı buluyordu. O dönemde Anadoludan Semerkanta gelerek şeyhine bağlanan Molla Abdullah İlahî ile tanıştı. Emir Buharî, şeyhinin kendisine, gerek peygamberimizin soyundan gelmesi gerekse Encîrfağnevî’nin torunu olması hasebiyle göstermiş olduğu ikram ve saygıdan mahcup oluyor ve manevi terbiyesinde bunu bir perde olarak görüyordu. Bir gün dayanamayarak sebebini sorduğunda şeyhi “Size nasıl teveccüh ve ikramda bulunmayalım ki, sizi her gördüğümde iki ulu şahsın yüceliğini müşahede etmekteyim. Birincisi Hz. Peygamberin neslinden oluşunuz, diğeri ise Hace Mahmud’un dedeniz oluşudur” diye cevap verdi. Anadolu’ya Gelişi Molla Abdullah ilahi bir yıl sonra tasavvufi terbiyesini tamamlayıp hilafet aldığında Emir Ahmed, hem ilmî yeterliliğinden hem de manevi yapısından etkilendiği bu zatla birlikte Anadolu ya gitmek için şeyhinden izin istedi. Ubeydullah Ahrar’ın izin vermesi üzerine bütün malını ailesine bırakarak Abdullah İlahî ile birlikte Kütahyaya gitti. Şeyh İlahi, memleketi olan Simava yerleşince ona intisap etti ve yanında seyr ü sülükunu tamamlamaya çalıştı. Emir Ahmed Buharî, Nakşibendi tarikatına bağlılığını şu sözlerle dile getirmiştir: Tarîk-i Hakk’ın alası tarîk-i Nakşibendîdir Tarîk-i Nakşibendînin reisi Mir Efendi’dir Müsellem cümle illerde onun yolu ve halidir Kalan tesiri dillerde onun nush u pendidir Şu denli zahir ü batın olubdur Hocanın nakdi Görenler bir nazar onu diyeler kim o kendidir Aceb ahü-yı vahşidir gönül kimseye sayd olmaz Şikar eden hemen onu senin cezbin kemendidir Demidir şimdiden geri nazar kılsan Buhari’ye Ki ol biçare olgandan tapunun derdmendidir Hac Yolculuğu Emir Ahmed, Hac mevsimi yaklaştığında şeyhinden Hicaz bölgesine gitmek için izin istedi. Şeyhi kendisine on akçe yol harçlığı verdi ve ahırda bulunan bineklerden istediğini almasını söyledi. Akşam namazını şeyhiyle kıldıktan sonra dervişlerin sofrasından bir ekmek alarak koynuna koydu. Beraberinde bir Mushaf, bir Mesnevî ve şeyhinin verdikleriyle yola çıktı. Yolcuğu esnasında Mushafı çaldırmış, Mesnevîyi de bir kişinin ısrarı üzerine 200 akçeye hediye etmişti. Kudüse uğrayarak burada bir müddet kalan Emir Ahmed, ikamet amacıyla Mescid-i Aksanın yanındaki odalardan birine yerleşti. Bu süre zarfında vakıf imkanlarından faydalanmayı kabul etmedi ve kimseden sadaka almadan geçimini kitap istinsahı ile sağlamayı tercih etti. Maddi imkanlarının tükendiği bir sırada Cenab-ı Hakkın kendisine nasıl yardım ettiğini şu sözlerle anlatmaktadır: “Kudüs’te bulunduğum zamanlarda mescidin imamı bizi sevdiği için Kudüs medreselerinden bir oda verdi, orada kaldım. “Medrese görevlisi bize iki ekmek getirir ve odanın tayini olduğunu söylerdi. Ben vakıf ekmeği yemeyi kabul etmedim ve ihtiyacının olmadığını söyledim. Bunun üzerine “Al da başkasına ver, çünkü zengindir diye seni bu odadan atarlar” deyince ekmeleri alıp yine ona verirdim. Daha sonra hatırımdan, yazı yazma gibi bir işim olsa da ondan günde bir akçe alıp geçimimi temin etsem düşüncesi geçti. Bu esnada bir Arap odadan içeri girerek her kağıdına bir akçe karşılığında bir kitabı yazmamı istedi, kabul ettim. Kalem, divit ve kağıt getirdi. Orada olduğum müddetçe günde bir kâğıt yazıp aldığım bir akçeyi nafaka edinerek kimseden sadaka almadan zenginler gibi geçindim. Kudüs’teki ikametinin ardından Mekkeye giden Emir Ahmed, burada kaldığı dönemde çetin bir riyazet ve mücahede yolunu benimsedi. Mekke’de iken her gün yedi kere tavaf ve yedi kere say yapmaya kendi kendine söz verdi. Böylece haftada kırk dokuz tavaf ve bir o kadar say etmiş oldu. Geceleri Harem-i şerife karşı gah ayakta durduğunu gah oturarak ibadet ettiğini ve bir an bile yatıp uyumadığını söyler. Simav’a Dönüş Bir yıl sonra Abdullah İlahi hacca giden tüccarlarla haber göndererek Emir Buhari’yi Simav’a çağırdı. Şeyhinin davetini alır almaz Anadolu ya döndü ve uzun bir müddet Simav da kaldı. Bu dönemde tekkedeki işlerin yanı sıra imamlık görevini de üstlenen Emir Buharî, o günlerde yaşadıklarını şöyle dile getirmektedir: “Hz. Şeyh ile Simav’da olduğumuz zamanlar beş vakit namazda bize imamlık görevini vermişlerdi. Şeyhin bir merkep ve katırı vardı. Güneş doğduktan sonra her gün onları sürüp öğle vaktine değin dağdan odun getirirdim. Öğle namazını kıldıktan sonra sürülecek varsa çift sürer, orak vaktinde orak biçerdim. Diğer zamanlarda da sırtımda çalı-çırpı götürür, şeyhin bağ ve bahçesinin duvarına bend ederdim. İkindi namazını kıldıktan sonra ise hazretin huzuruna varırdım. Geceleri uyumadığımdan odun kesmek için dağa gittiğim zaman kuşluk vaktinde davarları otlamaları için bir müddet salıverir ve o sırada bir ağaca yaslanır uyurdum” Yaklaşık altı yıl boyunca bu görevini canla başla sürdürmüş ve şeyhinin ifadesiyle, bu süre zarfında geceleri hiç uyumayarak yatsı namazı için aldığı abdest ile sabah namazını kıldırmıştır. Bu sırada Fatih Sultan Mehmet, Abdullah İlahi’nin adını duymuş ve onu İstanbul’a davet etmişti. Ancak İstanbul’a gitmekte tereddüt gösteren Şeyh ilahi, müridi Ahmed Buharî’nin Anadolu’daki diğer şeyhleri ziyaret etme isteğini öğrenince, İstanbul’dan gelen davetleri göz önünde bulundurarak gitmesine izin verdi. Ayrıca ondan İstanbul’un dini ve tasavvufi durumunu kendisine bildirmesini de istedi. İstanbul Yolunda İstanbula ulaşan Emir Ahmed, ilk olarak daha önce adını duymuş olduğu Zeyniyye meşayıhından Şeyh Vefanın (ö. 1491) tekkesine misafir oldu: “İstanbul’a gittim, gurbet eli. Ne ben kimseyi tanıyorum ne de kimse beni. Şeyh Vefa hazretlerinin makamını sordum ve camilerine vardım. Bir köşede ikindi namazının sünnetini kıldım. Şeyh Vefa, mihrap içindeki kapıyı açarak geldi ve imamlık yaptı. Namazdan sonra dervişlerle meşgul oldu. Ben de bir yere oturup uzaktan şeyhe bakıyordum. Başımı kaldırıp şeyhin tarafına her baktığımda şeyh de başlarını kaldırıp bana bakardı. Evrad tamam olunca musafaha yapmak niyetiyle yerimden kalktım. Şeyh de yerlerinden kalkıp bana doğru geldi ve beni bağrına bastı. Bir müddet hiç konuşmadan sessizce oturdum. Dervişlere, “Kendileri misafirimizdir, ona iyi bakınız” deyip gitti. Üç gün orada kaldıktan sonra şeyhten izin alıp ayrıldım.” İstanbul’daki ziyaretlerinin sonucunda şeyhine, şehirdeki sosyal karmaşayı ima eden bir mektup yazarak, Burada gönlü rahat olan o kimsedir ki Yarin eteğine yapışmış ve bir köşeye çekilmiştir anlamındaki şiiriyle Simav’da kalmasını tavsiye etti. Sonrasında Abdullah ilahînin İstanbul’a gelmesi üzerine Emir Buharî, şeyhi ile birlikte irşad görevini sürdürdü. Ancak İstanbul’un karmaşasından sıkılan Şeyh İlahî, Vardar Yenicesine giderken yerine Emir Buhar’yi halife olarak bıraktı. Kurduğu Tekkeler Bir Nakşi şeyhi olarak önceleri Fatih Camii civarındaki evinde müritlerinin tasavvufi terbiyesi ile ilgilenen Emir Buharî, zamanla burasi yeterli olmayınca Sultan II. Bayezid’in desteği ile aynı semtte bir mescid ve tekke inşa etti. Bunu 1512 de Ayvansaray da kurulan ikinci bir tekke izledi. Bu açıdan bakıldığında Emir Ahmed Buharî, Nakşibendiliğin İstanbul da yayılmasını sağlayan sufî olarak tasavvuf tarihi kayıtlarına girmiştir. Vefatı Temmuz 1516 yılında, yetmiş üç yaşında, kuşluk vaktinden evvel vefat eden Emir Buharînin cenaze namazı, Zenbilli Ali Efendi tarafından kalabalık bir cemaat eşliğinde kıldırıldı ve Fatih’teki tekkesinin bahçesine defnolundu. Vefatından önce bütün müritleri ve sevenleriyle helalleşerek veda eden Emir Buharî, onları zühd ve takva üzere yaşamaları ve istikametten ayrılmamaları konusunda uyardı. Halifelerinden Mahmud, şeyhinin vefatı ile ilgili şu olayı kaydetmektedir: “Efendi hazretleri vefat edince mübarek bedenlerini bir çadır içinde yıkamıştık. Bir derviş su döküyordu, bir derviş de mendille devamlı benim terimi siliyordu. Hayadan tere boğulmuştum. O esnada yaşayan bir kişi gibi üç defa gözlerini açıp baktılar. Kabre indirip toprağa koyduğum zaman hemen kendileri kıbleden yana sağ taraflarına döndüler. Olaya şahid olan hafızlar gayr-ı ihtiyari salavat getirmeye başladılar.” Yine Mahmud Çelebi anlatıyor: “Mübarek mezarlarının yanında bir defne ağacı vardı, ağacın kesilmemesini, mana aleminde dört defa vasiyet etmişlerdi. Bu vasiyete bakıp galiba kabrinin üzeri örtülmesin demek istiyor diye düşündüm. Zamanla dostlar, kabrinin üzerini örtmek ve türbe yapmak istediklerinde ağacın kesilmesi gerekti. Bana danıştılar, zahiren izin vermedim ama ben gittikten sonra bildiginiz gibi yapın dedim. Gittikten sonra o ağacı kesmişler, etrafını duvar yapıp üzerini örtmüşler. Mübarek kabirleri rıhtım üzerinde ve taştan idi. Defne ağacı yeniden çıkıp büyümüştü. Taptaze ve yemyeşil uzayıp gidiyordu” Emir Ahmed Buharînin diğer tarikat şeyhleri tarafından da sevildiği ve itibar gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim o dönemde yaygın tarikatlardan biri olan Halvetiyye’nin önemli şeyhlerinden ve aynı zamanda ulemadan olan Kasım Çelebi (ö. 1518), şeyhin vefat ettiği gece ay tutulanca “Hay Emir Buharî hazretleri vefat etti” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. Emir Buharînin vefatına binaen, müritlerinden Bursa Kaplıca Medresesi müderrisi Hızır Bey Çelebi, aşağıdaki manzumeyi söylemiştir: Müşkil imiş firkati şeyhin be-gayet ah şeyh Kande gitti bilmezin ol mazharullah şeyh Bu firak ve hasrete, bu hicre ve bu hakte Gönlüme dedim ki de tarih, dedi vah şeyh Halifelerinden Lamiî Çelebi de Emir Buharînin vefatı üzerine bir manzume söylemiş ve bu manzumenin tarih içeren şu son beyti, aynı zamanda türbenin de kitabesi olarak hakkedilmiştir: Can dimağın çünkü bu sevda buharı kapladı Dil dedi tarih Ey Seyyid Buhahî ah vah HALİFELERİ Nakşibendîlik, Emir Ahmed Buharî’nin sohbet ve irşat halkasında yetişen birçok halifesi sayesinde başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yayılma imkanı bulmuştur. Halifeleri arasında özellikle Mahmud Çelebi, Hekim Çelebi, Piri Halife Hamidi ve Lamiî Çelebi ön plana çıkmıştır. 1. Mahmut Celebi Aslen Amasyalı olan Mahmut Çelebi, zahirî ilimleri tamamlamasının ardından tasavvufa yöneldi ve bir müddet Abdullah ilahînin sohbetlerinden istifade ettiyse de şeyhinin vefatının ardından Emir Buharîye intisap ederek tasavvufî terbiyesini onun yanında tamamladı. Aynı zamanda şeyhin kızı Fatma Hanımla evlenerek damadı oldu. Emir Ahmed Buharî’nin vefatından sonra da baş halife olarak Fatih’teki tekkede yerine geçti ve burada yaklaşık on altı yıl irşad vazifesini sürdürdü. Öte yandan Edirnekapıda yaptırdığı tekkenin de meşihatini üstlendi. Tekkesinde Mesnevi okuttuğu ve anlaşılmayan yerlerin tasavvufi izahlarını yaptığı nakledilir. Mahmud Çelebi, 1532 yılındaki vefatı üzerine Şeyhülislam İbn Kemal tarafından Fatih Camii’nde kıldırılan cenaze namazının ardından Edirnekapı’daki dergaha defnolunmuştur. Ulema çevresinden yetiştirdiği alimler arasında Gelibolulu Muslihuddin Mustafa Sururî ve Bursada kurduğu tekke ile Nakşîliği yaymaya çalışan Müşemmilzade Mehmet Efendi bulunmaktadır. 2. Hekim Çelebi Emir Ahmed Buhari’nin yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden biri de Hekim Çelebi diye bilinen Şeyh Mehmet b. Seyyid Ahmed’tir. Bir süre medrese tahsili gördükten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Emir Ahmed Buharî’ye intisap ederek onun gözetiminde seyr ü sülükunu tamamladı, İzmitli olan Şeyh Mehmet Efendiye tıp ilmindeki maharetinden dolayı “Hekim Çelebi”, hikmet ilmine vukufiyeti sebebiyle de “Hakim Çelebi” denildiği belirtilir. Şeyhinin vefatından sonra ilk zamanlarda tekke kurmayarak bazen İstanbul, bazen de Bursa da zahidane bir şekilde hayatını sürdürdü ve bu dönem zarfında birkaç defa hacca gitti. Müritlerinden Damat Rüstem Paşanın ısrarı üzerine Koska semtinde kendi adına kurulan tekkede 1567 yılındaki vefatına kadar irşat görevine devam etti. 3. Piri Halife Hamidi Emir Ahmed Buharînin Nakşibendîliği yaymak için Anadolu’ya gönderdiği halifelerindendir. Şeyhinden hilafet aldıktan sonra Ispartaya yerleşerek vaktinin çoğunu halkı irşat etmek için harcadı. Keramet sahibi zat olarak tanınan Pîrî Halife’nin akıl hastalarını da tedavi ettiği bilinmektedir. Halkın yanı sıra devlet adamlarının da uğrak yeri olan tekkesi, bölgede şöhret buldu. Damat Rüstem Paşa Kanunînin gazabına uğradığında Isparta’ya giderek şeyhin himmetine sığınmış ve kendisine akıl vermesini istemiştir. Piri Halife, halkın istifadesi için yaptırdığı çeşmelerden başka evine yakın bir yerde bir mescitle bir de mektep inşa etmiştir. 4. Lamiî Celebi 16. yüzyılın önemli mutasavvıf ve güçlü ediplerindendir. Bursalı olan Lamii Çelebinin asıl adı Mahmud’dur. Babasi II. Bayezid’in defterdarlarından Osman Çelebi, dedesi Nakkaşlığın Anadolu’da yayılmasında emeği geçen ve Yeşil Türbenin nakışlarını yapan Nakkaş Ali b. Ilyas Alidir. Gençliğinde zahirî ilimleri tamamlayan Lamiî Çelebi, Emir Ahmed Buharînin gözetiminde tasavvufî terbiyesini tamamladı, icazet aldıktan sonra da Bursa’ya gelerek dedesinin bina ettiği Nakkaş Ali zaviyesine yerleşti. Adı geçen tekkede irşad faaliyetlerini sürdürürken ayrıca Gülşeni şeyhi İlhamî Efendi vasıtasıyla Gülşeniyye Tarikatı’na intisap ettiği kaydedilmektedir. Nazım ve nesir olarak telif ve tercüme ettiği sayısı otuza ulaşan eserleri sayesinde başta tasavvuf muhitleri olmak üzere ilmiye ve sanat ortamında da haklı ve kalıcı bir yer edinen Lamii Çelebi ye asıl şöhret kazandıran, hiç şüphe yok ki Caminin Nefehatul-üns isimli eserini Türkçeye tercüme etmesidir. Bu sebeple Anadolu’nun Camîsi (Camî-i Rum) lakabıyla meşhur oldu. 938/1531 yılında vefat etmiş ve hizmet ettiği tekkenin hazîresine defnedilmiştir. Kaynak ; İstanbulda Buharalı Bir Derviş – Emir Ahmed Buhari , Prof. Dr. Abdurrezzak Tek , Diyanet İşleri Bakanlığı

Evliya

Yatağan Dede

İstanbul – Fatih – Hacı İlyas Yatağan camii

Evliya

Şeyhülislam İbn Kemal Efendi

istanbul – fatih – mısır tarlası kabristanında Osmanlı şeyhülislamı ve tarihçisi. Asıl adı Şemseddin Ahmed’dir. Babasının adı Süleyman, dedesinin adı ise Kemal Paşa ‘dır. Şehzade Bayezid’e (II. Beyezid) lalalık yapan büyük babası Kemal Paşa’ya nispetle “Kemal Paşazade” veya “İbn-i Kemal” diye anılır. 15 Mayıs 1469’da dünyaya geldi. Doğum yeri olarak bazı kaynaklar Tokat’ı, bazıları da Edirne’yi kaydederler. İstanbul’un fethinde bulunan babası Süleyman, 1474’te Amasya, 1478’de de Tokat sancak beyliklerine tayin edilmiştir. Kemalpaşazade ‘nin annesi, İran’dan gelip Tokat’a yerleşen Fatih Sultan Mehmed dönemi kazaskerlerinden Küpelioğlu Muhyiddin Efendi’nin kızıdır. Küçük yaşta Kur’an-, Kerim’i ezberledikten sonra Amasya alimlerinden Arap dili ve edebiyatı, mantık ve Farsça öğrenimi gören Şemseddin Ahmed, askerlikle temayüz etmiş bir ailenin mensubu olarak, aile geleneğine uyarak askeriyeye intisap etmiştir. Altı bölük sipahisi olarak II. Bayezid’in seferlerine katıldı. Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa’nın maiyetinde iştirak ettiği bir sefer esnasında, Sadrazam’ın huzurunda bir toplantı yapılır. Filibe’de yapılan bu toplantıya, Filibe’de müderris olarak bulunan Molla Lütfi de katılır. Müderris, orada bulunan paşalara ve beylere hiç aldırmadan en üst tarafa geçip oturur. Bu durum İbn-i Kemal’i çok etkiler. Alimlerin devlet adamlarından daha çok itibar gördüğüne kani olur. Ve: “Ne kadar uğraşsa da askerlikte böyle bir itibar kazanamayacağını, fakat çalışarak Molla Lütfi gibi olabileceğini”düşünür. Hemen askerlikten ayrılıp ilmiye sınıfına geçmeye karar verir. Sefer bitip Edirne’ye döndükten hemen sonra kararını hayata geçirir. O sırada Edirne Darülhadis’ine tayin edilen Molla Lütfi’nin derslerine başlar. Sur’atle ilerler. Edirne’nin en meşhur müderrislerinden ders görerek tahsilini tamamlar. Bulunduğu Görevler İlk olarak Edirne’deki Taşlık Medresesi’ne müderris olarak tayin edilir. Bu arada kendisine 33.00 akça ihsan edilip Türkçe bir Osmanlı Tarihi yazmakla görevlendirilir. Arkasından sırasıyla Üsküp İshak Paşa Medresesi (1505), bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye ve Üç Şerefeli medreseleri, İstanbul’daki Sahn-ı Seman Medresesi müderrisliklerinde bulunur. Bunlardan sonra da o tarihlerde Osmanlı Devleti’nin en büyük medreselerinden olan Edirne’deki Sultan Bayezid Medresesi müderrisliğine 1511’de tayin edilir. Şiiler hakkında yazdığı risalesinde, Şiiler’le yapılacak savaşın cihad sayılacağını belirtmesiyle şöhreti artan Kemalpaşazade Yavuz Sultan Selim’in nezdinde büyük itibar kazanmıştır. Bu yüzden Yavuz kendisini 1515’te Edirne Kadılığı’na, 1516’da da Anadolu Kazaskerliği’ne getirmiştir. İbn-i Kemal, Kazasker olarak Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine katılmıştır. Sefer dönüşünde, İbn-i Kemal ‘in atının ayağından sıçrayan çamur padişahın kaftanına isabet eder ve kaftanı kirletir. Bunun üzerine Yavuz: “Ulemanın atının ayağından sıçrayan çamurların medar-zinet ve bais-i mefharet” olacağını söyleyerek, çamurlu kaftanının, ölümünden sonra sandukası üzerine örtülmesini vasiyet eder (1517). Kemalpaşazade’nin en önemli özelliklerinden biri de Ehl-i Sünnet itikadı, inancını savunuculuğudur. Bu durumunu Kanuni (1520-1566) devrinde de sürdürür. Kanuni devrinde de büyük itibar görmüştür. Kanuni devrindeki ilk görevi 100 akçeli Edirne Darü’l-hadis’i müderrisliğidir. (1520). Bu görevde iken Kanuni’nin seferlerine de iştirak etmişti. 1522’de Edirne Sultan Bayezid Medresesi, 1524’te İstanbul Fatih Medresesi müderrisliklerine tayin edilmiş ve görevini sürdürmüştür. Şeyhulislamlığı Devrin büyük alimlerinden, şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi ‘nin vefatı üzerine, Mayıs 1526’da İbn-i Kemal şeyhülislamlığa getirilmiştir. Vefat tarihi olan 16 Nisan 1534 gününe kadar bu makamda kalmıştır. Böylece askeriyeden ayrılıp ilmiye sınıfına geçmesinin mükafatını görmüş oldu. İlmiye sınıfının en yüksek makamı olan şeyhülislamlığa yükselerek hayatını tamamladı . İlmi şahsiyetinde gösterdiği üstün liyakatten dolayı kendisi “Müftiyu’s-sakaleyn” (insanların ve cinlerin müftüsü) diye anıla gelmiştir. O’nun vefatı üzerine: “Kemal ile birlikte ilimler öldü gitti:’ diye tarih düşülmesi, onun ilmi kişiliğinin bir ifadesidir. Dönemlerinde yaşadığı (II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni) üç padişahın sevgi ve saygısını kazanan Kemalpaşazade hadis, tefsir, fıkıh, İlm-i kelam gibi dini ilimler başta olmak üzere tarih, edebiyat, felsefe, dil ve tıp alanlarında da eserler vermiş çok yönlü bir alimdir. Birçok ilme olan vukufu ve bu alanlarda verdiği eserlerle 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı ilim ve kültürünün en büyük temsilcilerinden biri olarak görülmektedir. Çok değerli alimler yetiştirmiştir. Kendisinden önceki alimleri unutturmuştur. Osmanlı alimleri arasında ilmi kudretinden dolayı kendisi “el-muallimü’l-evvel” olarak kabul edilmiştir. İlmiye mesleğine intisap ettikten sonra müderrislik, kadılık, kazaskerlik ve şeyhülislamlık makamlarını elde etmiş ve kısa sürede devamlı bir yükseliş göstermiştir. İlmi ihtisası, muhakeme ve münazara kudreti, şer’i meseleleri çözme ve fetva verme konularındaki kabiliyetinden dolayı ayrı bir şöhreti vardı . Muhyiddin İbnü’l-Arabi hakkında verdiği meşhur olumlu fetvası, Yavuz Sultan Selim üzerinde etkili olmuş, padişah Mısır dönüşünde dört ay kadar kaldığı Şam’da Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin kabrini tespit ettirerek üzerinde bir türbe, yanında bir cami ve bir de imaret yaptırmıştır. Muhyiddin ibnü’I-Arabi hazretleri 1165-1240 yılları arasında yaşamış büyük bir alim, mütefekkir ve mutasavvıftır. Ortaya attığı “Vahdet-i vücud” nazariyesi, İslam aleminde yüzyıllar boyunca çeşitli tartışmalara yol açmış ve kendisine değişik ithamlar yöneltilmiştir. İbn-i Kemal vermiş olduğu meşhur fetvasıyle onu ithamlardan kurtarmıştır. Bu meşhur fetvada İbn-i Kemal şöyle der: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Hamd, kulunu ihlaslı alimlerden ve nebi lerle resullerin varislerinden eyleyen Allah’a mahsustur. Salat, doğru yoldan sapanları ve saptıranları islah için gönderilmiş olan Muhammed (s.a.v.)’e O’nun aline, sapasağlam apaçık şeriatı tatbik etmek hususunda ciddiyet gösteren ashabınadır. Ey insanlar! Biliniz ki, en büyük şeyh, kendisine tabi olunan en kerim kişi, ariflerin kutbu ve tevhid ehlinin imamı olan, Endülüslü Muhammed b. Ali el-Arabi, kamil bir müctehid ve faziletli bir mürşidtir. Onun, insanı hayrette bırakan menkıbeleri, harikulade haller, fazıllar ve alimler katında makbul birçok talebesi vardır. Kim onu inkar ederse, şüphesiz hata etmiştir. Ve o kişi, bu inkarında ısrar ederse dalalete düşmüştür. Sultana, o kişiyi terbiye etmek ve bu inancından döndürmek vacib olur. Çünkü sultan, iyilikle emretmek ve kötülükten nehyetmekle emredilmiştir. Onun eserlerinde bazı meseleler vardır ki, keşif ve batın ehli olmayan zahir ehlinin idrak edemeyeceği gizliliktedir. Kim anlatılmak istenen manayı kavrayamazsa, Allah Teala’nın şu emrine göre, ona, bu konuda sükut etmek düşer: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Zira kulak, göz, kalb ve bütün hepsi ondan sorumlu olurlar” (İsra, 36 ). Allah doğru yola eriştirendir. Dönüş ve varış O’nadır. Bu sayfaya yazı yazan, şeriata uygun karar vermiştir. Bunu Ahmed b. Süleyman b. Kemal yazmıştır. Her şeyin sahibi yüce Allah onu affetsin:’ Kemalpaşazade birçok medreselerde görev alıp İslam hukuku alanında ders vermesi yanında kadı, kazasker ve şeyhülislam olarak uzun süre yasama ve yargı alanlarında da faaliyet göstermiş, İslam hukukunun usul ve füruuna dair çeşitli eserler kaleme almıştır. Osmanlı kanunnamelerinin hazırlanmasında etkin olmuş isimlerdendir. Yazdığı müstakil risaleler ve verdiği fetvalarla Osmanlı toplumunda birçok uygulamanın yerleşmesine öncülük etmiştir. Değişik konularda pek çok eser vermiş olan Kemalpaşazade nesir yanında nazmı da başarıyla kullanmıştır. Divanının dışındaki hemen her eserinin gerekil gördüğü kısımlarında Arapça, Farsça ve Türkçe manzumelere yer vermiştir. O şiiri, hikmetli söz olarak görür ve bir fayda sağlamasını ister. Dili sade, ifade yapısı sağlamdır. Atasözlerini ve deyimleri sıkça kullanır, cinas sanatını başarılı bir şekilde uygulamıştır. Divan şairlerinin aksine hiçbir şiirinde mahlas kullanmamıştır. Sadelik ve akıcılık özelliklerini muhafaza eden sanatkarane nesri, kendi döneminden itibaren takdir edilmiştir. Divanının yazmalarından başka yayımlanmış matbu bir nüshası da vardır. Kemalpaşazade zeki, müttakı, kinsiz, garazsız, meseleleri ferasetle değerlendiren, münazara ve münakaşadan hoşlanan, hoş sohbet ve nüktedan bir ali m. Gösterişten uzak, halkın daha iyi anlayabileceği bir üslupla eserler vermiştir. Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, felsefe, tarih, dil ve tıp gibi pek çok alanda eser vererek yalnızca devrinin değil bütün bir Osmanlı medeniyetinin en seçkin alimleri arasında yer almıştır. Vefatı Şeyhülislam Kemalpaşazade , 16 Nisan 1534’te İstanbul’da vefat etti. Kabri, Edirnekapı dışındaki Mahmud Çelebi Zaviyesi haziresindedir. Onun ölümü üzerine: “Kemal ile birlikte ilimler öldü gitti:’ diye tarih düşülmesi, onun ilmi değerini ifade etmektedir. Büyük hizmetlerde imzası bulunan ve 66 yıllık ömrü boyunca mütevazı ve sade bir hayat sergileyen Kemalpaşazade, vasiyetnamesinde cenazesinin dervişane bir şekilde kaldırılmasını ve kabri üzerine türbe yapılmayıp sadece bir taş dikilmesini istemesi de onun sade bir dini yaşayışı tercih ettiğini göstermektedir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Allah şefaatlerine nail buyursun! Amin, amin, amin. Eserleri Velud bir müellif olan Kemalpaşazade birçok alanda Türkçe, Arapça ve Farsça eserler yazmıştır. Eserlerinin sayısı konusunda kesin bir rakam vermek zordur. Kaynaklarda 179, 209, 214 ve 226 olarak değişik rakamlar verilmektedir. 1. Tevarih-i Ali Osman: Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Kanuni devrindeki Mohaç seferi sonu olan 1527’ye kadar on padişah devrini işleyen on ciltlik büyük bir eserdir. Devrin siyasi olayları ağırlıklı olarak işlenmiştir. Eserde teşkilat ve kültür tarihine ait önemli kayıtlar vardır. Osmanlı Devleti’nin hızla ilerlemesinin, gelişmesinin sebepleri üzerinde de durulmuştur. Mısır seferi, Mohaç seferi, İstanbul’un fethi ayrı ayrı bölümlerde ifade edilmiştir. 2. Divan: Münacat, na’tlar, iki kaside, mesnevi tarzında manzumeler, 400’den fazla gazel ve çok sayıda mukatta’ ile müfredden meydana gelen önemli bir eser. 3. Yusuf ile Züleyha: 7777 beyitten oluşan bir mesnevi. 4. Kaside-i Bürde Tercümesi : Meşhur Busiri hazretlerinin aynı adı taşıyan kasid esin in çevirisidir. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Evliya

Sirkecibaşı Şeyh İsmail Efendi

İstanbul – Balat Haliç Caddesi – Ayakapısı sokakta.

Evliya

Münzevir Kardeşler

İstanbul – Eyüp -Otakçıbaşı caddesinde ……

Evliya

Karyağdı Baba

İstanbul – Eyüp – Karyağdı Baba Dergahı ……………

Evliya

Hüseyin Sadık Efendi

İstanbul – Fatih – Balat – Tahtaminare camii yanı ………….

Evliya

Hızır Çavuş

İstanbul – Fatih – Balat – Hızır çavuş camii

Evliya

Evren Dede

İstanbul – Eyüp Ebu derda hz türbesi karşısında ………

Evliya

Nur Baba

İstanbul -Üsküdar’da Emniyet sokak üzerinde …..

Evliya

Nalçacı Halil Efendi

İstanbul -Üsküdar’da Karacaahmet Kabristanının arkasında yer alan Nalçacı Halil camii haziresinde ……

Evliya

İvaz Fakih

İstanbul – Çamlıca tepesindeki İBB tesislerinde , Lokantanın hemen arkasında Orhan Gazi zamanında Hereke, Tavşancıl, Gebze, Darıca, Tuzla, Pendik, Kartal ve Maltepe kaleleri, 730 (1329) tarihinde, şimdiki Gebze’nin güneybatısında bulunan Pelekonon Ovası’nda yapılan savaş sonucu zaptedilmiş ve Türk Ordusu Merdiven Köyü’ne kadar ilerlemişti. Buradaki İmparator Av Köşkü, Orhan Gazi tarafından bir Ahi Dergahı haline getirilmişti. Bir fütüvvet yolu olan Ahiler o çağlarda Osmanlılar’ın beşinci kolu, gizli bir örgütü idi. Bunlar yabancı ülkelerden haber sağlarlar ve düşmanı gozetlerlerdi. Bu dergahın şeyhlerine de resmen Bizans’ı gözetlemek vazifesi verilmişti. Bunlar, Gözcü Baba, Gül Baba, Ali Baba, Balcı Baba, Mah Baba, Eren Baba, Şahkulu Baba, Yörük Baba, Sancaktar Baba, Mansur Baba, Semerci Baba, Garipce Baba, Buhur Baba, Kartal Baba ve Çamlıca Baba gibi kimselerdi. Bunların büyük bir kısmı, sonradan siyasi durumun değişmesi neticesinde şehid olmuşlar ve bulundukları yerlere gömülmüşlerdi. Bir fıkıh bilgini olan İvaz Fakih’in bunlardan biri olduğu sanılmaktadır. Şehid olan kimsenin bulunduğu yere gömülmesi eski bir adettir. Süleyman Şah’ın Bolayır’da; İstanbul’un fethi srasında ve sokak muharebeleri esnasında şehid duşenlerin yol kenarlarına gömülmesi bu yuzdendir. 730 (1329) tarihinde kazanılan muharebe neticesi, Türk öncü kuvvetleri Çamlıca Tepeleri’ne kadar gelmişlerdi. Bu sıralarda Orhan Gazi, Çamlıca havalisini de içine alan, fakat gerçek hudutları bilinmeyen geniş bir bölgeyi Doğancılarına tımar olarak vermişti. Tımar, Akşahin ve Akdoğan isimlerinin karşılığı olan Laçin ismini taşıyordu. Laçin Tımarı, sonradan gelen padişahlar tarafından da kabul edilmiş ve yenilenmiştir. Bu hükmün, Yıldırım Bayezid (791-804)(1389-1402) tarafından verildiği ve oğlu İsa Çelebi zamanında ve 805 (1402-3) tarihinde yenilendiği de ileri sürülmektedir. Büyük tarih yazarı İbrahim Hakkı Konyalı, bir mecmuaya yazdığı yazıda Laçin Tımarı’nn anlamını anlatmakta ve bu arada da; “Yıldırım Bayezid doğancılarına tahsis ettiği Üskudar’ın doğusundaki yerlerden Çamlıca’daki bir çiftliği, İvaz Fakih isminde bir alime vermiş ve onu her çeşit vergiden muaf tutmuştu. Oğlu İsa Çelebi de hicri 805 tarihli bir hükümle babasının emrini teyid etmiştir….” demektedir. Aynı yazıda, eski Ayasofya mutevellisi Derviş Çelebi tarafından yapılan Kocaeli’nin Gebze Kazası’na bağlı bir köy olduğu kaydedildikten sonra, “….. bu köyün Çelebi Sultan Mehmet tarafından İvaz Fakih’e verildiği ve onun da tevliyeti (vakıf işlerinin idaresi) evladına geçmek şartıyla vakfettiği, İvaz Fakih’ten sonra burasının oğlu Ali’ye, daha sonra bunun oğulları Ahmet, Mahmut ve Hızır’a geçtiği ve tahrir zamanında burasının Hızır’ın oğullarından Mahmut’un tasarrufunda bulunduğu….” kaydedilmiştir. Bu açıklamalara gore, İvaz Fakih’in sonradan konulan şahidesi uzerindeki vefat tarihinin doğru olmaması icap eder. Çelebi Sultan Mehmet zamanında ve 822 (1419) tarihinde sağ olduğu görülen İvaz Fakih’in şahidesindeki 735 (1334-35) tarihi arasında 87 senelik bir fark vardır. Vakflar Genel Müdürlüğü’nde bulunan bir vakfiyeye göre, Çelebi Sultan Mehmet (1413-1421) kendi Şeyhi olan İvaz Fakih’e iki Çamlıca arasını temlik (mülk olarak verme) etmiştir. İvaz Fakih de bu yerleri vakfetmiştir. Kısıklı Ceşmesi’nin ilk banisinin de bu zat olduğu söylenir. İstanbul Ansiklopedisi’ndeki Çamlıca Bektaşi Tekkesi adlı yazıda, “İstanbul fethinden bir asır kadar evvel Çamlıca Baba adında bir derviş tarafından kurulduğunu tahmin ediyoruz. Yani bu tekke ismini kurulduğu tepeden almamış, tepe, tekkeye ve banisine nisbetle isimlendirilmiştir” denilmektedir. İvaz Fakih’in Çamlıca Tepesindeki Belediye tesislerinin içerisinde kalan kabrinin Baş taşına yeni yazı ile: Hüve’l-Baki Hicri 735’te vefat eden mazanneden İvaz Fakih kuddise s›rruhunun 1944’te Bay Zeynel Alantor tarafından kabri yaptırıldı. Ayak taşında ise: “1957 yılında Belediyece onarılmıştır.” diye yazılıdır. (Bu tarihte, Belediye bir takım türbeleri tamir ettirmiş ve bu arada Çamlıca’daki Selami Ali Efendi Türbesi’ni de yaptırmıştı.) Türbenin yanındaki tekke binası ile kücük türbedar evi yok olmuştur. Evliya Celebi, meşhur Seyahatname’sinde; “Büyük Çamlıca mesiresi, göklere baş kaldırmış bir dağın ta tepesinde yüce bir tekke idi.” demektedir. Evliya Çelebi’nin ismini vermediği bu tekke bir Bektaşi Dergahı idi. Evliya Celebi, 1630 yıllarında bu yerden bir tekke olarak bahsettiği halde, Hadika yazarı hiç soz etmemiştir. Hadika’nın muellifi Hüseyin Efendi’nin eserini yazdığı 1770 tarihlerinde bu tekke artık mevcut değildi. Tekkenin yanındaki ahşap türbe ve türbedar odası 1935 tarihlerinde yıkılmıştır. Son türbedar ise, Bektaşi Şeyhi, Hasan Tahsin Baba idi. Kaynaklar Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermin Haskan , Üsküdar Belediyesi Yayınları

Evliya

Muhammed Nasuhi Üsküdari

Makâm-ı evliyâdır, menbâ-ı feyz-i fütûhîdir, Edeple dâhil ol sofî, bu dergâh-ı Nasûhî’dir . Halvetiyye – Şabaniyye yolunun büyüklerinden olan Şeyh Muhammed Nasuhi Efendi ; bir rivayete göre 1648 diğer bir rivayete göre de 1652’de dünyaya gelmiştir.Babası Seyyid nasuhi bin İhtiyareddin bey , annesi ise Afife Hanım’dır. Nasuhi mahlası babasının adına nisbetle verilmiştir. Annesi, Nasuhi Efendi daha iki üç yaşlarındayken vefat etmiştir. Muhammed Nasuhi ‘nin çocukluğu, doğduğu evde geçmiş, aile bir müddet sonra Üsküdar’da Kefçe mahallesine taşınmıştır. Nasuhi, tahsil hayatına bu mahallede başlamıştır. Medrese tahsilinden sonra bir müddet ” Enderun Hümayun ” çalışmıştır. Nasuhi , daha çocukluktan gençliğe yeni geçtiği zamanlarda tasavvufa merak sarmış, uzun müddet sufi meclislerinde sohbetler dinlemiş sonunda Atik Valide Tekkesindeki Karabaş-ı Veli hazretlerine intisap etmiştir. Bu intisap şöyle olmuştur ; ” Nasuhi hazretleri, Sultan Mehmet camii’nde tahsilde iken Mustafa Efendi, müşarünileyn meziyet ve vasıflarını Karabaş-ı Veli hazretlerine nakl ve ifade etmiş ve bir gün Hazret, ona mülaki olmuştur. Kendisine orada bir hücre tahsis edilmiş, keyfiyet, babası Nasuh Bey’e de bildirilmiştir. Oğlunun kendince maruf olmayan bir zata intisab etmesinin sebebini anlamak üzere, Nasuh bey, Karabaş-ı veli’nin huzuruna girince: ” Gel bakalım, yahu babası oğluyla beraber gelmeli” diye hitap edince Nasuh Bey, Karabaş-ı Veli’nin elini öperek kemal ve meziyetini takdir ederek oğlunun terbiyye-i maneviyesini ona terk etmiştir. ” Manevi hayatında büyük bir kabiliyet gösteren ve seyr sülükunu on iki sene hizmetten sonra, genç bir yaşta tamamlayan Şeyh Nasuhi 27 yaşında (1674) hilafete getirilmiştir. Sonrasında mürşidinin emriyle Mudurnu’ya gönderilmiş ve burada Sunullah zaviyesinde on bir sene tekke şeyhliği yapmıştır.Mudurnu halkından pekçok kimse onun sohbetinde bulunarak feyzinden istifâde etti ve birçok talebe yetiştirdi. Nasuhi Mudurnu’da görev yaptığı sırada (1679) mürşidi Karabaş Veli’nin Limni’ye sürgün edildiğini öğrenmiş ve tahmin 1680 yılında Limni’ye gitmiştir. Şeyhi Karabaş Veli hazretlerini ziyaret ve hizmet amacıyla ada’ya birkaç kez gidip gelmiştir. Nasuhi hazretleri bu ziyaretlerinde o sırada Limni’de sürgün hayatı yaşayan XVII. Asrın büyük mutasavvıflarından Niyazi Mısri ‘nin de yakınında ve hizmetinde bulunmuş, Niyazi Mısri hazretlerinden fevkalede etkilenmiştir. Ada’daki hizmetlerinden sonra Mudurnu’ya dönmüş ve 1685 senesine kadar Mudurnu’da kalmıştır. Şeyh efendi 1685 senesinde yerine Mudurnulu Abdullah Rüşdi ‘yi halife bırakarak İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a geldiği ilk yıllar Üsküdar’daki Çakırcı Hasan Paşa daha sonra da Süleyman Paşa camiilerinden iki sene irşad faaliyetlerinde bulunur. Nasuhi Efendi henüz öğrenciliği sırasında Şeyhi Karabaş veli ile Üsküdar’da geziye çıktığı bir gün Doğancılar Meydanına geldiklerinde ( Şimdiki Nasuhi dergahın olduğu yer) Karabaş veli hazretleri ” Oğlum inşallah burası senin yüzünden mamur ve kıyamete kadar Asitane-i Nasuhi diye meşhur olur ” şeklinde dua ve işarette bulunur. Şeyh Nasuhi Mudurnu’dan İstanbul’a geldiğinde bu sözleri ilahi bir emanet kabul ederek Nasuhi Tekkesini kurmaya çalışmıştır. Bu dergahı yaptırırken Yeniçeri ağası Damat Hasan Paşa ona her türlü maddi ve manevi desteği sağlıyordu. Fakat bu sırada Damar Hasan Paşa’nın Van Muhâfızlığına tâyin edilmesi, destekten mahrum kalmasına sebeb oldu, beş kese altın borç alarak dergâhın inşasını tamamladı. Bu borç sebebi ile bir müddet sıkıntı çektiyse de sonra kurtuldu. Tamamen Nasuhi Efendinin mülkü olan dergahta, Cuma namazı kılınmaya başladı. 1704 (H.1116) senesinde Veziriazam Damad Hasan Paşa bu dergaha imam, hatib, müezzin, kayyım tayin ettirdi. Diğer ihtiyaçları için de günlük yüz elli akçe tahsisat ayırttı. Ayrıca Hadice Sultan ve Vâlide Atik Sultan vakıflarından bu dergâhın ihtiyaçları için gelir tahsîs edildi. Dergâhta bulunan dervişlerin her türlü ihtiyaçları temin edildiği gibi, dergâha her gün gelen misâfirler ağırlandı. Nasûhî Efendi, dergâhında pekçok talebe yetiştirdiği gibi, çeşitli câmilerde verdiği vaaz ve nasîhatleriyle onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa kavuşmaları için çalıştı. 1705 senesinden itibaren dönemin padişahı III. Ahmed’in isteğiyle Eyyub Sultan camiinde Salı günleri vaaz vermeye başladı. Vefâtına kadar bu mübârek makamda vaaz ve nasihata devam etti. Çok tesirli ve ilgi çekici vaazlarını sayısız kimse uzaktan yakından gelip dinledi. Câmide toplanan kalabalıktan o gün Nasûhî hazretlerinin vâz günü olduğu anlaşılırdı. 1714 senesinde Kastamonu’ya gönderildi. Kastamonu’da bulunduğu sırada da vazifesini sürdürdü. Orada Halvetiyye ve Şâbâniyye yolu büyükleriyle görüşüp sohbet etti. Evliya ve alimlerin kabirlerini ziyâret etti. Bu yolculuğu sırasında oğlu Şeyh Alaeddîn Efendi de yanında bulundu. Kastamonu’dan ayrılacağı sırada büyük velî Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin kabrinin bulunduğu türbeye girdi. Kabrinin başında Kur’an-ı kerim okuyup sevabını rûhuna bağışladı. Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin ruhaniyetine teveccüh edip, yönelip ondan istifâde etti. Ona vedâ ettikten sonra hayvanına binerek Ilgaz Dağında türbesi bulunan Benli Sultan diye meşhur olan Şeyh Muhyiddîn Efendinin kabrini ziyârete gitti. Bu ziyâret sırasında yanında Kastamonulu Azizzade Efendi ve Nasûhî hazretlerinin oğlu Alâeddîn Efendi de bulunuyordu. Nasûhî Efendi, Benli Sultanın kabrini ziyaret etmek için Kastamonulu Azizzade ile birlikte türbenin içine girdi. Oğlu Alâeddîn Efendi ise, kapıda bekliyordu. Biraz sonra Alaeddîn Efendi de türbenin içine girdi. Nasuhi Efendi iki rekat namaz kılıp Kur’an-ı kerim okuduktan ve sevabını Benli Sultanın ruhuna hediye ettikten sonra onun rûhâniyetine teveccüh etti. Bu sırada oğlu Alaeddîn Efendi de gözlerini kapayıp teveccüh ediyordu. Kulağına konuşma sesleri gelmeye başladı. Kendi kendine; “ Herhalde babam Azizzade ile konuşuyorlar. ” dedi. Fakat gözlerini açıp baktığında ne görsün. Sandukanın üzerinde orta boylu, hafif sakallı bir zât duruyordu. Babası Nasuhi Efendi de o zatla sohbet ediyordu. Onların bu hallerinden ve heybetlerinden hayrete düşen Alaeddîn Efendi, dışarı çıktı. Bir müddet sonra Nasuhî Efendi ve Azizzade Efendi de dışarı çıktılar. Kastamonu’dan ayrılıp, İstanbul’a gelmek üzere yola çıkan Nasuhi Efendi, bu yolculuk sırasında Mudurnu’ya uğradı. Mudurnu’daki bir halini oğlu Şeyh Alaeddîn Efendi şöyle anlattı: “Babam Nasuhî Efendi, Kastamonu dönüşünde Mudurnu’ya gelip Sunullah Efendinin kabrini ziyâreti sırasında birkaç gün talebelerinden Abdullah Efendiye misâfir oldu. Bir gün işrak namazından sonra istirahat ediyorlardı. Biz de Abdullah Efendi ile sohbet ediyorduk. O sırada iki zât zuhûr edip, selâm verdiler ve yanımıza oturdular. Sarışın, kısa boylu, heybetli kimselerdi. Bir ara bana korku gelip yanlarından kalktım. O zâtlar, Nasuhi Efendi uyanınca yanına gittiler. Şeyh Abdullah Efendi’ye; “Bunlar kimlerdir?” diye sordum. O; “Bunlar Sun’ullah Efendinin talebelerindendirler.” cevâbını verdi. Ben ona; “Sun’ullah Efendi vefât edeli yüz seneye yakın oldu.” deyince, Abdullah Efendi; “Bunlar cinnî tâifesindendir. Tecdîd-i bîat (bîatlarını yenilemek) için geldiler. Hâlen Sun’ullah Efendinin türbesinin penceresi önünde otururlar. Pekçok defâ bunları görenleri gördük.” dedi. Muhammed Nasuhi Efendi 1718 senesi Şaban ayının son haftası, vaazında; “ Bize bir sefer gerekti. Bu makamda son vaazımdır. ” buyurarak cemaate veda etti. Dergahlarında da aynı şekilde vedâ etti. Onun bu sözlerini talebeleri herhalde Kastamonu’ya gidip oradaki büyükleri ziyaret edecek diye mânâlandırdılar. O hafta Cumâdan sonra hastalandı. Ramazan ayının ilk günlerindeydi. Bir gece oturduğu evden dışarıya çıkan Nasuhi Efendi, dergahın bahçesinde dolaşıyordu. Onun bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve; “ Muhterem efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip durursunuz? ” diye sordu. O da; “ Allahü teâlâ bilir ama, bu bayramı burada geçireceğiz. Şimdiden kendime yer hazırlıyorum. ” buyurdu.Hanımı bu haberi işitince üzüldü ve; “ Niçin böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsun. ” dedi. Nasuhi hazretleri; “ Takdîr-i İlâhî böyledir. ” cevâbını verdi. Aradan günler geçti. Ramazân-ı şerîf ayının ortasına geldiğinde, sevenlerini etrafına toplayıp, yerine oğlu Alâeddîn Efendiyi halife tayin etti ve vasiyetini bildirdi. Muhammed Nasûhî hazretlerinin talebelerinden Şâmî Ahmed Efendi , vefât edeceği gün hocasını ziyâret etti. Mahammed Nasuhî Efendinin hastalığı iyice artmıştı. Şami Ahmed Efendi ona; “ Efendim biraz az oruç tutup ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir. ” deyince, Nasûhî Efendi; “ Oğlum! Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle otuz senedir farzları değil nâfileleri dahi noksan yapmadım. İnşâallah bu gece dergâh-ı izzete, oruçlu giderim. ” buyurdu. Mahammed Nasûhî hazretleri vefât ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan dervişlere; “ Bu gece Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylânî, Molla Hünkâr Celâleddin, Mârûf-i Kerhî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Sultan Şâbân-ı Velî ve hocam Karabaş Veli hazretleri teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin. “İftar vaktinde Derviş İbrâhim, Nasûhî hazretlerinin yanından odanın kapısına varıp iki lokma ekmek yedi. Üçüncü lokmayı yerken Nasûhî hazretleri bir defâ; “ Hû. ” diye seslendi. Derviş İbrâhim ekmeği bırakıp içeri girerken tekrar; “ Hû .” diye Allahü teâlânın ismini zikr edip rûhunu teslim etti. Ramazân-ı şerîf ayının on sekizinci Pazartesi günü iftâr vaktinde vefât etti. Ertesi gün Üsküdar’da Doğancılar Parkının karşısındaki çıkmaz sokağın içindeki dergâhının bitişiğinde defnedildi. Muhammed Nasûhî Efendinin kabrinin üzerine daha sonra türbe inşâ edildi. Taştan yapılmış türbenin önünde mescidin minâresi vardır. Eskiden türbeden mescide bir kapı açılırdı. Türbenin içinde tahta sandukalı on kabir vardır. Ortadaki demir şebekeli sanduka Şeyh Nasûhî Efendinindir. Diğerleri ise Muhammed Nasûhî Efendinin oğulları ile torunlarının ve türbede postnişinlik yapanlarındır. Bâzılarının üstünde isimlerini ve vefât yıllarını gösteren levhalar vardır. Türbenin sağ tarafında dergâhın mescidi vardır. Türbenin üzerinde Şâir Zekâî’nin ta’lik hattıyla yazılmış olan şu iki satırlık manzûmesi bulunmaktadır. Makâm-ı evliyâdır, menbâ-ı feyz-i fütûhîdir, Edeple dâhil ol sofî, bu dergâh-ı Nasûhî’dir. Mânâsı: “Ey derviş! Manevî fetihlerle ilgili feyzlerin kaynağı ve velîler durağı olan bu Nasûhî dergâhına edeple gir.” [toggle title=Keramet ve Menkıbeleri load=”hide”]Keramet ve Menkıbeleri Tasavvuf yolunda kutbiyyet, gavsiyyet ve ferdiyyet derecelerine ulaşmış olan Muhammed Nasûhî Efendinin birçok kerâmetleri görüldü. Sakız Adasını Venedikliler istilâ etmişler, oradaki müslüman halka eziyet ve işkencelerde bulunmuşlardı. Bunlara karşı Mezomorto HüseyinPaşa komutasında bir donanma gönderildi. Bu donanma Sakız’ı almak üzere savaşa girdi. Osmanlı yiğitleri Sakız’da çarpıştıkları bir sırada, Nasûhî Efendi, Üsküdar’daki dergâhında kırk gün süren bir halvete çekildi. Kimsenin olmadığı bir odada Allahü teâlâyı zikreder, oruç tutar, namaz kılar, Kur’ân-ı kerîm okuyarak ibâdet ederdi. Bir gün yakın dostlarına; “Elhamdülillah Sakız Adası ehl-i İslâma nasîb oldu.” buyurdu. Yakın dostları bugünün târihini bir yere kaydettiler. Birkaç gün sonra fetih haberi duyuldu. Aylar sonra Sakız Adasının fethine katılan gâzilerden bâzıları Nasûhî Efendinin dergâhına ziyârete geldiler. Adanın fethi sırasında, Venediklilere karşı elinde kılıç olduğu halde asker kıyâfetinde olmayan pekçok yiğitle birlikte Nasûhî Efendiyi çarpışır gördüklerini söylediler. Adanın fetholunduğu günü bildirdiler. Talebeler daha önce kaydettikleri târihle karşılaştırdıklarında bunun, bildirilen güne rastladığını hayretle müşâhede ettiler. Muhammed Nasuhi Efendi borçlarını ödemekle meşgul olduğu sırada Mezomorto Hüseyin Paşa konağına dâvet etti. Nasûhî Efendi, Paşanın konağına varınca, Paşa saygıyla ayağa kalkıp kendisine ikrâmda bulundu. Muhammed Nasûhî Efendi, Paşanın bu hareketine hayret etti. Kendi kendine; “Bu ne haldir? Bakalım sonu ne olacak.” dedi. Çünkü Mezomorto Hüseyin Paşa, Nasûhî hazretlerine daha önce yakınlık göstermezdi. Bugünlerde ilgilenmesi onun dikkatini çekti. Hüseyin Paşa, Nasûhî hazretlerine hitâben; “Efendi hazretleri! Bize niçin yabancı gibi bakıyorsun. Sakız önündeki muhârebede bize zaferi müjdeleyen siz değil miydiniz?” dedi. Çünkü Sakız muhârebesi sırasında Nasûhî Efendi, Mezomorto Hüseyin Paşanın bulunduğu kalyona kerâmet olarak gelmiş, zaferi müjdeledikten sonra kaybolmuştu. Sakız muhârebesi sırasında bu müjdeyi veren kimsenin Nasûhî hazretleri olduğunu bilen Hüseyin Paşa, o gece, onu konağında misâfir edip izzet ve ikrâmlarda bulundu. Ertesi sabah dergâh inşâası sebebiyle olan bütün borçlarını ödediği gibi, dergâhının çeşitli ihtiyaçlarını da temin etti. Böylece Nasûhî Efendinin kimseye borcu kalmadı. Nasûhî Efendi, vâz günlerinden olmayan bir günde Eyyûb Sultan Câmiine gelmişti. Câminin o günkü vâizi, hazırladığı vâza âit notlarını unutmuştu. Durumu Nasûhî Efendiye bildirdi. Nasûhî Efendi de hazırlıksız olmasına rağmen kürsüye çıktı. “Bana bir kitap veriniz.” dedi. Orada bulunanlar bir şiir kitabı verdiler. Nasûhî Efendi o kitaptan bir şiir okuyarak vâza başladı. Bugünkü vâzı diğerlerinden daha hoş olup, dinleyenler çok memnun kaldılar. Nasûhî Efendinin o kitaptan okuduğu kıt’a şudur: Gönül ki sînede sensiz garîb imiş cânâ Vatanda âşıka kûyün habîb imiş cânâ Gamınla mihnete salmışdı rûzigâr beni Yine cemâlini görmek nasîb imiş cânâ. ARZU EDEN GELSİN Muhammed Nasûhî Efendi, bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti üzerine hava değişikliği için Çamlıca civârındaki Bulgurlu’ya gitti. Bulgurlu’ya gelişlerinin ilk gecesi, gece yarısından sonra teheccüd namazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara; “Bize bugün Üsküdar’a gitmek gerekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşâallah yine geliriz. Arzu eden bizimle gelebilir.” buyurdu. Sabah namazını kıldıktan sonra Üsküdar’a gelmek üzere yola çıktı.Yolda karşısından derviş kıyâfetli biri geldi ve; “Ben duâcınız da efendime gidiyordum. Dergâhınıza vardım. Efendim hazretleri (yâni siz) Bulgurlu’dadır.” dediler. Çok şükür efendime burada kavuştum. Size gelişimin sebebi, Üsküdar’da Bülbülderesi denilen yerdeki bir mağarada, Nakşibendiyye yolu mensuplarından Şâh Haydar adında bir zât vardı. Bu zât kimsenin işine karışmayan, haram işlememek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden biriydi.Ömrünün sonuna doğru bana; “Artık dünyâ hayâtım bitmek üzeredir. Vefât ettiğimde cenâzemi yıkamak, namazımı kılmak, kabre koymak ve telkînimi vermek üzere Nasûhî hazretlerinin vekil olmasını istirhâm ediyorum. Bu vasiyetimi unutma ve başkaları yapmak isterlerse mâni ol. Vefâtımı ve vasiyetimi ona bildirmene lüzum yok. Ona Allahü teâlâ bildirir.” buyurdu.Lâkin duâcınız işgüzârlık yapıp kendiliğimden geldim. Bu gecenin son üçte birinde vefât etti.” dedi. Nasûhî hazretlerinin yanında bulunan talebeleri, onun bir kerâmetini daha gördüler. Vefât eden zâtın dediği gibi oldu. Nasûhî hazretleri talebeleriyle birlikte Bülbülderesine geldi. Kabrini kazdırdı.Cenâzesini yıkadı. Namazını kılıp, kabre koydu ve telkînini verdi. ACELE TÖVBE ET Sarayda vazîfeli Mehmed Ağa anlattı: “Sarayda, Enderûndan yetişmiş bir ağa, Üsküdar’daki konağında oturuyordu. Ben de önceleri onun konağında vazîfeliydim. O günlerde, Doğancılar’da Nasûhî Efendinin vefât ettiği duyuldu.Cenâze namazı kılınmak üzere câmiye götürülüyordu.Talebeleri mübârek tabutu omuzlarına almışlar, gözyaşları arasında ağanın evi önünden geçerken, ağa, kalabalığı görmeyeyim diye pencerelerin perdelerini kapattı. Çünkü Nasûhî hazretlerinin büyüklüğüne inanmazdı. Ağa, o gece rüyâsında büyük bir kalabalığın Pâdişâh Sultan Ahmed Hanı beklediğini gördü. Halk, yolun kenarlarına dizilmişlerdi. Öyle ki, çarşının aşağı başından Ahmediye Câmiine kadar yollar doluydu. Herkes heyecanla bekleşiyordu. Bâzılarına niçin beklediklerini sorduğunda, onlar; “Pâdişâhımız, Nasûhî Efendi hazretlerini ziyârete gelecek. Onun gelmesini bekliyoruz.” dediler. Bu sırada Nasûhî Efendi, Pâdişâhın geleceği istikâmete doğru, beyaz bir at üstünde göründü. Etrafında talebeleri vardı. Nasûhî Efendi, Ağanın önünden geçerken durdu. Ona dönüp; “Allahü teâlânın sevdiği kulları sevmeyenler, helâk olur. Bu düşmanlık, onların perişân olmalarına kâfidir. Sen acele tövbe et ki, kurtulasın!” buyurdu. O sırada uyanan Ağa, sıkıntıdan ter içinde kaldığını gördü. Hemen tövbe edip, abdest aldı. İki rekat namaz kılıp Kur’ân-ı kerîm okudu. SevaplarınıNasûhî hazretlerinin rûhuna bağışladı. Bir müddet durdu. Hiç âdeti olmadığı halde dışarı çıkıp tek başına sokak kapısını açtı ve yola çıktı. Hanımı onun alışılmamış bu hâli sebebiyle beni (Karakulak Mehmed Ağayı) çağırdı. Ağa nereye gidiyor acabâ tâkib et dedi. Ben de ağanın arkasınca gittim. Ağa Doğancılar’a geldi. Nasûhî Efendinin dergâhına girdi. Ben de varıp bir köşeye gizlendim. Ağanın hareketlerini tâkib ettim. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nasûhî hazretlerinin türbesine girdi. Kabr-i şerîfinin başında bir mikdar durduktan sonra, Kur’ân-ı kerîm okudu. Oradan çıkarak evine döndü. Ben de geri dönüp gördüklerimi hanımına anlattım. Hanımı Ağaya, bilmiyormuş gibi gece nereye gittiğini sordu. Gittiği yeri ve gidiş sebebini anlattırdı. Hanımı Ağadan dinlediklerini daha sonra bana nakletti.” Bu zamandan sonra, Nasûhî hazretlerinin sevenlerinden olan Ağa, dergâhının devamlılarından oldu. , Sâlih Efendizâde Feyzullah Efendi çocuk iken hastalanmış, bir şey yiyip içmeden dalgın halde yatıyordu. Nasûhî Efendi, Burnaz Hasan Ağaya; “Sâlih’e gidelim, Sâlih’in oğlu hasta olup perişan bir halde yatmaktadır.” dedi. Yanlarına aldıkları bir-iki kimseyle birlikte Sâlih Efendinin evine geldiler. Dalgın bir halde yatan Feyzullah Efendinin başucuna yaklaşıp ellerini alnına koydu ve; “Feyzullah’ım, Feyzullah’ım.” diyerek yüzünü okşarken Feyzullah Efendi gözlerini açtı. Gördü ki, mübârek elleriyle kendisini okşuyordu. Feyzullah Efendi, Nasûhî Efendinin ellerini öptü. O saatte üzerindeki ağırlık ve rahatsızlık gitti. Draman Dergâhı şeyhi olan Îsâ Efendinin kızı hastalanmıştı. Hastalık o dereceye ulaşmıştı ki, etrâfında bulunanlar ondan ümit kesmişlerdi. Îsâ Efendi de tam bir ümitsizliğe düşmüştü. Bir an Nasûhî Efendi ile kardeşlik derecesinde sevgileri olduğunu düşünüp, evlâd-ı mânevîsî olanZâkir AhmedEfendiyi Üsküdar’a gönderdi. Zâkir Ahmed Efendiye; “Nasûhî Efendi hazretlerine git, selâmımı söyleyip hâlimi arzet. Ömrümün meyvesi biricik kızım çok hastadır. Kardeşliğini bugün için beklerim. Himmet buyurup kızımın sıhhate kavuşması için Allahü teâlâya yalvarıp duâ etmelerini istiyorum.” dedi. Zâkir Ahmed Efendi hemen Üsküdar’a gidip Nasûhî Efendi hazretlerinin dergâhına vardı. Huzurlarına çıkıp ellerini öptükten sonra geliş maksadını arzetti. Nasûhî Efendi bir mikdâr durakladıktan sonra; “Îsâ Efendiye selâm söyle. Cenâb-ı Hak kerîmdir, bağışlar. Çok üzülmesinler.” buyurdu ve müjde verdi. Ahmed Efendi, Îsâ Efendinin dergâhına döndüğü zaman, selâm verip içeri girdi. Ona hastanın kalkıp çorba içtiğini ve biraz kendisine geldiğini söylediler. Ahmed Efendi, Nasûhî Efendi hazretlerinin selâmını tebliğ edip, müjdelerini bildirdi. Îsâ Efendinin kızı kendisinin sıhhate kavuştuğu kanâatine vardı. Dergâhta bir bayram havası vardı ve herkes seviniyordu. Bu sırada, Nasûhî Efendinin ergenlik çağına ulaşmış olan kızı hastalandı. Kendisine haber verdiklerinde; “Onun için gerekli hazırlıkları yapın, vefât edecektir.” buyurdu. Techiz ve kefeni hazırlanıp diğer hazırlıkları yapıldı. O gece kızı vefât etti. Ertesi günü defnedildi. Lodosun şiddetle estiği fırtınalı bir günde talebeleri Nasûhî Efendiyi ziyârete gittiler. Bir miktar sohbet ettikten sonra, Harem İskelesine doğru geldiler. Sonra Nasûhî Efendi; “Harem’den Galata’ya cenâze namazına kim gider?” dedi. Orada bulunanlar; “Ey Sultanımız! Bu fırtınalı havada karşıya geçmek mümkün müdür?” dediklerinde; “Aslına sonra vâkıf olursunuz. Sevâba ihtiyâcı olan gider.” buyurdu. İki ihtiyar kimse ile gitmeye karar verdiler. Talebeleri de Aşağı Çınar’a kadar berâber gidiyorlardı. Hacı Paşa Hamamı önünde bir mevlevî dervişi zuhûr etti. Gelerek Nasûhî hazretlerinin elini öptü. Derviş konuşmaya başlamadan önce Nasûhî Efendi; “Fasîh Dede ne zaman vefât etti.” diye sordu. Derviş; “Bu gece yarısından önce Derviş Osman’ı odasına çağırıp; “Bu gece yolcu olsak gerektir. Lâkin beni Şeyh Nasûhî gasl etsin (yıkasın). Namazımı dahi onlar kıldırsınlar.” diye vasiyet eyledi ve iki saat geçtikten sonra vefât etti. Biz sabah namazını kıldıktan sonra Derviş Osman beni çağırıp denizde fırtına var. Lâkin elbette Fasîh Dedenin söylediklerinde bir hikmet vardır. Buradan bir kayığa bin, İstanbul’a (Eminönü’ne) var. İstanbul’dan büyük bir kayık bulup git, Nasûhî Efendi hazretlerine durumu haber ver. Elbette onlara dahi malûm olmuştur. İcâbet buyururlar diye, Sultanım hazretlerine ben kölenizi gönderdi. Ben büyük bir kayık getirdim. Şimdi Şemsipaşa’dadır.” dedi. Nasûhî Efendi talebeleriyle birlikte Şemsipaşa’ya kadar yürüdüler. Orada bekleyen kayığa bindiler. Talebeleri hocalarının sözündeki hikmeti anladılar ve bir kerâmetine daha şâhid oldular. Nasûhî Efendinin sevenlerinden Şâmî Ahmed Efendinin bir kız çocuğu olmuştu. Hanımıyla konuşup çocuğun ismini Fâtıma koymaya karar verdiler. Bu sırada Nasûhî Efendinin, Ahmed Efendinin evine gelmekte olduğunu gördüler. Ev sâhibi kapıya çıkıp onu hürmetle karşıladı, ellerini öptükten sonra içeriye dâvet etti. Nasûhî hazretleri başkaları hiçbir şey konuşmadan; “Oğlum biz sizin kızınıza isim koymak için geldik.” buyurdu. Ahmed Efendi çocuğun annesinin yanına girip durumu anlattı. Çocuğun annesi; “Biz kendi aramızda Fâtıma ismini koymayı kararlaştırmıştık ama, bunda da bir hikmet var. Nasûhî hazretlerinin verdiği isim olsun.” dedi. Çocuğu Nasûhî Efendinin kucağına verdiler. Kimseye hiçbir şey söylemeden sağ kulağına ezan, sol kulağına ikâmet okuduktan sonra, çocuğa Fâtıma ismini verdi. Orada bulunanlara da buyurdu ki: “Allahü teâlâ bilir ama sizin gönlünüzden de Fâtıma ismi koymak geçiyordu.” buyurdu. Çocuğun babası ve yanındakiler Nasûhî hazretlerinin kerâmetini görüp büyük bir velî olduğunu anladılar. Abdülkerîm Dede, Canbazlar Kethüdâsı İbrâhim Ağa ve Nasûhîzâde Ahmed Efendi anlattılar: “Bir gün dergâha elinde bavulu ile biri geldi.Bavulunu emânete verip, bize Nasûhî hazretlerinin türbesini sordu. Biz de; “Yorgunsun, birazcık dinlen, sonra ziyâret edersin.” dedik. Fakat o; “Önce ziyâret edeyim sonra dinlenirim.” cevâbını verdi. Bunun üzerine türbeyi gösterdik. O gidip kabrin başında bir müddet Kur’ân-ı kerîm okudu. Ziyâretten sonra yanımıza gelip oturdu ve şöyle anlatmaya başladı: “Bu fakîr, seyahatim esnâsında bir vilâyete uğradım. Birisine; “Burada talebelerin, gariplerin kaldığı bir dergâh var mıdır?” diye sordum. O da; “Filân yerde bir dergâh var. Aradığını orada bulabilirsin.” dedi. Oraya gidip misâfir oldum. Dergâhın idâresini yapan, mübârek kâmil bir zât imiş. Onunla tanıştık, o gece berâber sabaha kadar sohbet ettik. Bana seyahatimin sebebini ve nereye gideceğimi sordu. Ben de anlattım ve İstanbul’a gideceğimi bildirdim. Bana; “Oğlum, bir ricâda bulunsam acabâ yerine getirebilir misin?” dedi. “Elbette gücüm yeterse yaparım, emrediniz.” dedim. O da; “İstanbul’a gitmek için, Üsküdar’dan geçmen lâzım. Üsküdar’ın Doğancılar semtinde Nasûhî hazretlerinin türbesi vardır. Oraya uğradığında bizim hürmetimizi bildirip, mübârek rûhuna Yâsîn-i şerîf, üç İhlâs ve bir Fâtiha okuyup sevâbını hediye eder misin?” dedi. “Peki, inşâallah emrinizi yerine getiririm.” dedim. Sonra ona; “Efendim! İstanbul’da pek büyük velîler, âlimler olduğu hâlde, niçin önce Nasûhî Efendiye gitmemi arzu ettiniz?” diye sormaktan kendimi alamadım. O da: “Babam Kâdiriyye yolunda olgun bir velî idi. O hayatta iken kıymetini bilemeyip nefsimin hevâsı peşinde koştum. O vefât ettikten sonra da huzûrum iyice kaçtı. Birgün babamın yerine bakan halîfesi bana; “Ey mübârek hocamın yâdigârı! Kıymetli ömrünüzü böyle geçirip giderseniz sonunuz hüsrân olur. Mübârek hocamızın bize bir emânetisiniz. Zararın neresinden dönerseniz kârdır. Geç de olsa bir medreseye gidip ilim tahsîl etseniz, bir velî kulun hizmetine girip kalb ilimlerini öğrenip buraya gelseniz ve babanızın yerine geçseniz ne güzel olur. Size elimizden geldiği kadar yardımcı oluruz. Size yakışan budur.” dedi. “Peki, nereye gideyim.” diye sorduğumda da; “Edirne’de tanıdığım âlimler var. Oraya gidebilirsin.” deyince, hazırlığa başladım. İhtiyaçlarımı tedârik edip yola çıktım. Yolculuk uzun ve yorucu oluyordu. Vakti gelince namazlarımı kılıyor, akşamları da uygun yerlerde uyuyup dinleniyordum. Bir gün dinlendiğim bir handa, önümüzdeki yolu eşkıyâların kestiğini, geçenleri soyduklarını söylediler. Ben onların bu sözlerine aldırmayıp Allahü teâlâya tevekkül ederek yoluma devâm ettim. Yol kesicilerin bulunduğu mahalle yaklaştım. Karşı tepenin üzerinde hareket eden bâzı karartılar görülüyordu. Belli ki onlardı. Gitsem mi, gitmesem mi diye tereddüd içinde yürürken, karşıdan siyah bir at üzerinde nûr yüzlü, sakallı ve heybetli bir zât göründü. Yanıma geldiğinde; “Evlâd! Korkma, gel benimle.” diyerek geri döndü. Peşinden yürümeğe başladım. Eşkıyânın bulunduğu yerden geçtikten sonra bana dönerek; “Bundan ötesi selâmettir. Yolun açık olsun, Allahü teâlâ yardımcın olsun.” dedi ve kayboldu. Cenâb-ı Hak, ilim öğrenmek niyetimin bereketiyle, beni eşkıyânın şerrinden bu tanımadığım mübârek zâtın vesîlesiyle kurtarmıştı. Uzun yolculuktan sonra Üsküdar’a geldim. Oradan İstanbul’a sonra da Edirne’ye gidecektim. Üsküdar’da yürürken iki kimse yanıma sokuldu; “Ey efendi! Seni üstâdımız dergâhına dâvet ediyor. Lütfen oraya buyurunuz.” dedi. Beni burada kimse tanımazdı. Üstelik benim de tanıdığım bir kimse yoktu. Yine Rabbimize tevekkül edip; “Peki geleyim.” diyerek peşlerine düştüm. Dergâha geldik. Dinlenmemi söylediler. “Beni huzûruna dâvet eden üstâdınızla görüşeyim.” dediğimde; “Üzülme, vakti gelince o sizi çağırır, görüşürsünüz.” dediler. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kur’ân-ı kerîm okuyup, namaz kıldım. Allahü teâlâya; “Yâ Rabbî! Bana ilim, amel ve ihlâs ihsân eyle.” diye çok yalvardım. Sabah namazını kıldıktan sonra bana; “Şeyhimiz seni huzûruna bekliyor.” dediler. İçeri girdiğimde, beni eşkıyânın elinden kurtaran o nûr yüzlü zât karşımda duruyor, bana tebessüm ediyordu. Hayretimden dona kalmışım. Aklım başıma geldiğinde hemen eğilip elini öptüm. Sonra da; “Muhterem efendim! Tehlikeye girdiğimde hayâtımın kurtulmasına sebeb oldunuz.” derken, sözümü kesti ve; “Oğul! Ne garip kelâm edersin. Seninle ilk defâ karşılaşıyoruz. Orada senin gördüğün kimse bu vücûd değildir. Cenâb-ı Hak meleklerinden birini benim sûretimde oraya gönderip, seni tehlikeden kurtarmış.” diyerek hâllerini gizledi. Üç gün dergâhta kalıp istirahat etmemi emretti. Dışarı çıktıktan sonra, bu zâtın kim olduğunu sordum. Nasûhî Efendi olduğunu söylediler. Üç gün cana can katan, kalb hastalıklarına şifâ olan sohbetleriyle şereflendim. Bereketli teveccühleri ile kalbim aydınlandı, haller sâhibi oldum. Üç gün sonra huzûruna çıktığımda buyurdular ki: “Evlâdım! Şimdi memleketine geri dön. Pederinin dergâhında makâmına otur. Bu yolun âdâbına uyarak talebeleri yetiştirmeye çalış. Silsile-i aliyye büyüklerinin rûhâniyetleri seni terbiye ederler. O zaman yüksek haller, zevkler sâhibi olursun. Sana duâ ediyorum. Başın dara düştüğü zaman bizi hatırla.” Bu sözleri can kulağımla dinledim. Mübârek ellerini öptükten sonra vedâlaştım. Memleketime gelip, gördüğün gibi burada talebelerin başında, onlara yardımcı olmaya çalışıyorum. İşte yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı Nasûhî Efendiyi ziyâret edip okumanı istedim.” dedi.” [/toggle] İlimde ve fazîlette yüksek bir zat olan Muhammed Nasuhi hazretleri, güzel ahlâk sahibiydi. Riyâzet, nefsin istediklerini yapmamak ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalışırdı. Uzun müddet halvette kalırdı. Recep ayının başında halvete girip, Ramazân-ı şerîf bayramında halvetten çıkardı. İki erbaîn (kırk gün) ve bir îtikâf müddeti (on gün) halvette kalırdı. 1696 (H. 1108) senesinde on erbaîn müddeti yâni dört yüz gün müddetle erbâinde kalmıştı. Ramazan ayının son on günündeki îtikâfdan başka olan halvet ve erbaînlerinde yirmi dört saatte bir yemek yerdi. Yağlı ve tuzlu yiyeceklerden sakınırdı.Yediği tuzsuz çorba ve tuzsuz ekmeğin hepsi otuz dirheme (yaklaşık 150 gr) ulaşmazdı. Erbain ve halvetlerde oruçlu olduğu gibi, diğer zamanlarda Pazartesi ve Perşembe günleri ve Arabî ayların 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tutardı. Her gün evvabîn, tesbih, teheccüd, işrak ve duhâ namazlarını devamlı kılardı. Halvet ve erbainlerde Peygamber efendimizin rûhuna bir Fâtiha üç İhlâs okurdu. Diğer peygamberlerin, dört halîfenin, Aşere-i mübeşşerenin diğer Eshâb-ı kirâmın, müctehid imâmların, tasavvuf büyüklerinin de ruhlarına üç İhlâs bir Fâtiha okurdu. Özellikle Hasan-ı Basrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Sultan Şâbân-ı Velî, pîri ve mürşîdi Karabaş Ali Efendinin ruhları için okur, her birinin rûhu için ayrı ayrı duâ ederdi. Nasûhî Efendinin, Ali Alâeddîn Efendi, Fadlullah Efendi, Fahreddîn Muhammed Efendi isimli oğullarından nesli devâm etmiştir. Fadlullah Efendinin kızının oğlu İbrâhim Affet Efendinin neslinden Nasûhîzâdeler diye ulemâdan bir âile devâm etmiştir. Nasûhî Efendinin tasavvufta tâkib ettiği yola kendisinden sonra gelen talebeleri ve sevenleri tarafından Nasûhiyye adı verildi. Nasûhî Efendinin tasavvuftaki yolu olan Nasûhiyye yolunu devâm ettiren halîfeleri ise şunlardır: 1) Oğlu Şeyh Alâeddîn Efendi . 2) Ş âbân Efendi. 3) Şâbân Efendinin oğlu Mustafa Efendi. 4) Konurapa şeyhi Muhammed Efendi . 5) Mudurnu şeyhi Muhammed Efendi. 6) Serezli el-Hac Ömer Dede. 7) Mudurnu şeyhi Abdullah Reşîd Efendi. 8) Ankara şeyhi Derviş Hasan Efendi . 9) Arâkiyeci Mustafa Dede . Bunlar Nasûhî hazretlerinin icâzetli halîfeleridir. Vazîfe verilmemiş olan pekçok talebesi vardı. Nasûhî Muhammed Efendinin belli başlı eserleri şunlardır: 1) Tefsîr-i Şerîf: On cildlik bir eserdir. 2) Risâletü’l-Fahriyye, 3) Risâletü’r-Rüşdiyye, 4) Risâletü’l-Velediyye, 5) Şuabü’l-Îmân, 6) Şerh-i Gazel-i Niyâzî-i Mısrî. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]1) Vekâyiü’l-Füdelâ; c.2, s.432 2) Sicilli Osmânî; c.4, s.557 3) Mu’cemü’l-Müellifîn; c.12, s.80 4) Esmâü’l-Müellifîn; c.2, s.314 5) Sefînetü’l-Evliyâ; c.4, s.31 6) Tezkire-i Sâlim; s.669 7) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.176 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1129 9) Îzâhü’l-Meknûn; c.2, s.438 10) Üsküdar Târihi; s.239, 373 11) Menâkıb-ı Nasûh-i Üsküdârî 12) Üsküdarlı Muhammed Nasuhi ve Divani – Mustafa Tatcı – Kaknüs yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Çelebi Halîfe

Çelebi Halîfe Çelebi Halîfe Osmanlılar devrinde on beşinci yüzyılda Anadolu'da yetişmiş olan âlim ve velîlerden. İsmi, Muhammed olup, babasının ismi Mahmûd'dur. Büyük âlim ve evliyâ Cemâleddîn Aksarâyî hazretlerinin torunlarındandır. Cemâl Halvetî veya Çelebi Halîfe diye meşhûr olmuştur. Dedelerinin memleketi olan Aksaray'a nisbetle Aksarâyî, dedesi Cemâleddîn Aksarâyî'ye nisbetle Cemâlî denildi. Doğum târihi bilinmemektedir. Amasya'da doğdu. 1493 (H. 899) senesinde hac yolculuğu esnâsında vefât etti. Kabri, Hisa veya Tebük korusu denilen, hacıların uğrak yeri olan bir yerdedir. Zamânının önemli ilim ve kültür merkezlerinden Amasya'da dünyâya gelen Çelebi Halîfe tamâmen ilmî bir çevrenin içinde büyüdü. Küçük yaştan itibâren ilim tahsiline başladı. Amasya'da bir müddet ilim tahsil ettikten sonra Aksaray'a gitti. Devrin din ve fen âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. Âlim ve velî zâtların ilim meclisleri ile sohbetlerinde bulunarak istifâde etmeye çalıştı. Bir gün Sa'deddîn-i Taftazânî hazretlerinin Muhtasar-ül-Meânî adlı Telhîs şerhini okurken, kalbine ilâhî aşk ateşi düşüp tasavvufa karşı büyük alâka duydu. Halvetiyye yolu büyüklerinden Alâeddîn Halvetî'nin halîfesi Şeyh Abdullah Efendiye gidip talebe oldu. Uzun müddet onun sohbetinde ve hizmetinde bulundu. Kısa zaman içinde tasavvuf yolunda ilerleyip mârifet deryâsından inciler toplamaya başladı. Bir ara Aksaray'a gelen Alâeddîn Halvetî hazretlerinin huzûruna giderek onun sohbet ve hizmetiyle şereflendi. Çelebi Halîfe, Alâeddîn Halvetî hazretlerini siyah bir at üzerinde siyah bir cübbe ve siyah bir sarıkla görünce, ona karşı gönlünde büyük muhabbet hâsıl oldu. Alâeddîn Halvetî hazretleri, Çelebi Halîfeye hitâb ederek; "İstersen bu cübbeyi sana vereyim." diye iltifatta bulundu. Çelebi Halîfe; "Efendim tasavvuf yolunda cübbe ve hırka hak edilmeden giyilmez. Ben ise o cübbeyi giymeye lâyık değilim!" cevâbını verdi. Alâeddîn Halvetî; "Sonunda sen benim talebelerime muhtâc olursun." diyerek kendisine tâbî olması gerektiğini işâret buyurdu. Bu işâret üzerine onun hizmetine ve sohbetine devâm etti. Fakat aradan fazla zaman geçmeden Alâeddîn Halvetî vefât etti. Ondan kısa bir müddet sonra da Şeyh Abdullah Halvetî hazretleri vefât etti. Sevdiklerini kaybeden Çelebi Halîfe, Tokat'a giderek kerâmetler sâhibi Şeyh İbn-i Tâhir'in hizmetine girdi. Onun sohbetlerinde bulunup nefsin istemediği şeyleri yapıp, istediklerini yapmamaya devâm etti. İbn-i Tâhir veya Tâhirzâde nâmıyla tanınan bu mübârek kimse, Allah aşkıyla yanıp tutuşur, yanına gelenlerin de bu ateşte yanmalarını arzulardı. Çelebi Halîfe'ye de, iyi yetişmesi için riyâzetler çekip, nefsini terbiye etmesini tavsiye etti. O da açlık ve sıkıntılar çekti. Arkadaşları, uzun süren halvet ve açlığa dayanamayıp kaçtılar. Fakat o, sabredip, sonunda hocasının feyz ve himmetine kavuştu, duâsını aldı. Çok geçmeden, İbn-i Tâhir'in vefât etmesi üzerine Erzincan'a gitti. Pîr Muhammed Behâeddîn Erzincânî Halvetî ile görüştü. Orada fazla kalmayıp, Seyyîd Yahyâ Şirvânî'nin sohbetine kavuşmak için Şirvan'a gitmek üzere yoluna devâm etti. İki gün yol gittikten sonra, Seyyid Yahyâ Şirvânî hazretlerinin vefât ettiğini öğrenip, Erzincan'a geri döndü. Yahyâ Şirvânî'nin halîfelerinden olan Pîr Muhammed Erzincanî'nin hizmetine girdi. Erzincan'a 1464 (H.868) senesinde varmıştı. Orada bir müddet kaldıktan sonra, ilimde ilerleyip, tasavvufta yüksek derecelere ulaştı. Tefsîr, hadîs, fıkıh gibi naklî ve aklî ilimlerde yüksek âlim oldu. Hocası Pir Muhammed Erzincânî ona hilâfet verip insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâ ve âhiret seâdetlerine vesîle olmakla vazîfelendirerek memleketine gönderdi. Amasya'ya gelip yerleşen Çelebi Halîfe, insanlara Allahü teâlânın dînini, Resûlullah efendimizin Sünnet-i seniyyesini ve güzel ahlâkını, Selef-i sâlihînin yolunu anlatmaya başladı. O sırada Fâtih Sultan Mehmed Han pâdişâh, oğlu Bâyezîd de Amasya vâlisi idi. Şehzâde Bâyezîd, Çelebi Halîfe Muhammed Cemâleddîn Efendiye çok iltifât eder, talebelerine ve dergâhına ihsânlarda bulunur, duâlarını taleb ederdi. Fâtih Sultan Mehmed Han vefâtından önce de duâ etmesi için haber gönderip, fakirlere sadaka dağıttırmıştı. Her şehzâde gibi, şehzâdeİkinci Bâyezîd de, babasından sonra pâdişâh olmak, kendisine verilen onca emeğe karşılıkta bulunmak istiyordu. Çünkü her şehzâde sultan olmak için yetiştirilir, kısmetse sultan olurdu. Çelebî Halîfe, herkese karşı iyi niyet ve hüsn-i zân sâhibi, ilim ve tasavvuf ehli Şehzâdeyi kırmadı. Onun için duâ ve niyazda bulundu. Allahü teâlânın kerâmet sâhibi evliyâsından olan Çelebî Halîfe'ye, Şehzâde'nin sultan olacağı vakit ilhâm edildi. Çelebi Halîfe, Şehzâde Bâyezîd'e gönderdiği haberde; "Otuz üç gün sonra büyük bir hâdise olacak ve kırk gün sonra da sultan olacak." buyurdu. Gerçekten de, otuz üç gün sonra Fâtih Sultan Mehmed Han vefât etti. Şehzâde Bâyezîd, Vezîr-i âzam Karamânî Pîrî Mehmed Paşanın dâveti ile İstanbul'a gelip, Allahü teâlânın dînini ehl-i küfre yaymakla, insanlara huzûr ve saâdet dağıtmakla meşgûl olan ordunun ve devletin başına geçti. Vazîfeyi oğlu Yavuz Sultan Selîm Hana devredinceye kadar, tam bir adâletle memleketi idâre etti. Koca Mustafa Paşa'yı da kendine vezîr tâyîn etti.Koca Mustafa Paşa da, İstanbul'da bir dergâh ve câmi yaptırmıştı. Sultan, Çelebi Halîfe'yi İstanbul'a dâvet etti. O da İstanbul'a gelip, emrine verilen Kocamustafapaşa dergâhına yerleşti. İstanbul'da yıllarca hizmet verip, pekçok talebe yetiştirdi. Pâdişâh ve devlet adamlarından çok yakınlık görmesine rağmen, yanlarına hiç gitmezdi. Zikirle meşgûl olur, isteyenlere zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretmekle vakit geçirirdi. Çelebi Halîfe'nin yetiştirdiği âlim ve velîlerin başında Sünbül Sinan Efendi gelmektedir. Sultan İkinci Bâyezîd Hanın pâdişâhlığı sırasında İstanbul'da büyük bir zelzele olmuş, yüzlerce kişi ölmüş, vebâ salgını baş göstermişti.Çelebi Halîfe'nin büyüklüğünü kabûl eden Sultan İkinci Bâyezîd Han onu sık sık ziyâret ederek, duâsını almaya çalışırdı. Ona ve talebelerine iltifât ve ihsânlarda bulunurdu. Hattâ ilim ve fazîleti ile duâsının kabûl olduğuna inandığı Çelebi Halîfe'yi kırk talebesi ile birlikte Medîne-i münevvereye gönderdi. İstanbul'a isâbet eden, yüzlerce kişinin ölümüne sebeb olan vebâ musîbetinin kalkması için, Peygamber efendimizin kabrini ziyâret edip duâ ile şefâat dilemelerini istedi. Çelebi Halîfe talebeleriyle birlikte hac ibâdetini yerine getirmek ve Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyâret etmek üzere İstanbul'dan ayrıldılar. Onların yola çıkmasından hemen sonra İstanbul'daki vebâ salgını son buldu. Vebâ salgınının Allahü teâlânın izniyle âniden durması başta pâdişâh olmak üzere bütün devlet adamlarında ve halkta büyük sevince yol açtı. Sultan İkinci Bâyezîd Han, Çelebi Halîfe'ye haber gönderip; "Gitmenize lüzûm kalmamıştır. İsterseniz geri dönebilirsiniz." dedi. Fakat gönlü mukaddes topraklara ulaşmak aşkıyla dolu olan Çelebî Halîfe; "Mâdem ki bu hayırlı yolculuğa niyet ettik. Hac vazîfemizi ifâ ile, iki cihânın efendisini ziyâret edip, Devlet-i Aliyye-i Osmâniye'nin selâmeti için duâ ve niyazda bulunalım. Allahü teâlânın sultanımıza hayırlı uzun ömürler ihsân etmesi için yalvaralım." dedi. Sultandan müsâde alarak yoluna devâm etti. Çelebî Halîfe, daha önce, insanlara Ehl-i sünnet îtikâdını, İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfeli olarak Mısır'a göndermiş olduğu halîfesi Sünbül Sinan Efendiye mektup göndererek kendisinin bu sene hac ibâdetini îfâ etmek üzere yola çıktığını bildirdi. Mektupta, Şam'dan Mekke-i mükerremeye giden yol güzergâhını tâkib edeceğini, bu yolculuğa Sünbül Sinan'ın da iştirâk etmesini bildiriyordu. Çelebi Halîfe uğradığı beldelerde insanlarla sohbet ederek, onlara hak yolu anlatarak yolculuğuna devâm ediyor, uğradığı her belde halkı ona karşı büyük saygı ve iltifât gösteriyordu. Bu sırada hocasının mektubunu alan Sünbül Sinan Efendi; "Allahü teâlânın her işinde bir hikmet vardır. Kim bilir bu yolculukta ne hikmetler gizlidir." diyerek gerekli hazırlıkları yaptı, üç sene berâber bulunduğu Mısırlılarla helallaşıp vedâlaştı. O sene hacca gideceklerle birlikte yola çıktı. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke-i mükerremeye ulaştı. Fakat hocası Çelebi Halîfe hazretleri Mekke-i mükerremeye varmadan Şam'dan sonra dokuz konak mesâfede bulunan Hisa veya Tebük korusu denilen yerde vefât etti. Çelebi Halîfe vefât etmeden önce vasiyetnâmesini bildirdi. Bir nüshasını da yazılı olarak halîfesi Sünbül Sinan Efendiye gönderdiği vasiyetnâmesinde: Kendisinin Kâbe-i muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerine defnedilmesini, Sünbül Sinan Efendininİstanbul'a gidip Kocamustafapaşa'daki dergâhında talebelerine ders vermesini, Sünbül Sinan'ın, kendi kızı Sâfiye Hatun ile evlenmesini bildirdi. 1493 (H.899) senesindeki hac yolculuğu sırasında vefât ettiği yerde vasiyetine uygun şekilde defnedildi. Sünbül Sinan Efendi, Mekke-i mükerremeye vardıktan sonra, hocası Çelebi Halîfe'nin vefât ettiğini öğrendi. Hocasının vasiyetnâmesini bildiren mektubunu aldı. Bildirilen hususlara aynen riâyet etti. Hac vazîfesini yerine getirip Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfini ziyâret ettikten sonra İstanbul'a geldi. Hocasının Kocamustafapaşa'daki dergâhında onun yerine insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmaya ve talebe yetiştirmeye başladı. Hocasının kızı Sâfiye Hâtun ile evlendi. Otuz yedi sene müddetle insanlara doğru yolu, Allah aşkını anlattı. Onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde nice âlim ve velîler yetişti. Bunların en meşhûru büyük velî Merkez Efendi oldu. Çelebi Halîfe'nin, Sünbül Sinan Efendiden başka bir halîfesi de Kastamonu'da medfun bulunan Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin hocası Hayreddîn-i Tokâdî idi. Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükseliş devirlerinde yaşayan Çelebi Halîfe, Osmanlı Devletinin içtimâî, sosyal bünyesinde çok etkili oldu. Halvetiyye yolu büyüklerinden Yahyâ Şirvânî'nin halîfesi Pir Muhammed Erzincânî'den aldığı Halvetiyye yolu feyzlerinin Anadolu ve diğer Osmanlı memleketlerinde yayılmasını sağladı. Onun sohbetlerinde yetişen birçok âlim ve velî gittikleri yerlerdeki insanlara İslâmiyeti ve güzel ahlâkı anlattılar. Sultanlar ve diğer devlet adamları üzerinde de etkili olan Çelebi Halîfe'nin, tasavvuftaki yoluna, ismine nisbetle Cemâliyye adı verildi. Cemâl Halvetî diye de bilinen Çelebi Halîfe'nin, Resûlullah efendimize uzanan tarîkat silsilesi şöyledir: Çelebi Halîfe Cemâl Halvetî (Cemâliyye), Pîr Muhammed Erzincânî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Muhammed bin Nûr Halvetî, Tâcüddîn İbrâhîm Zâhid Geylânî, Rükneddîn Muhammed Sencâsî, Ziyâüddîn Ebû Necîb-i Sühreverdî, Ebû Ali Rodbârî ve Mimşâd Dîneverî, Cüneyd-i Bağdâdî, Sırrî-yi Sekatî, Ma'rûf-i Kerhî, İmâm-ı Ali Rızâ ve Dâvûd-i Tâî'den almıştır. Bunlardan Dâvûd-i Tâî, Habîb-i Acemî vâsıtasıyla Hasan-ı Basrî'den almış, Hasan-ı Basrî de, Kümeyl bin Zeyyâd vâsıtasıyla hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin'den, onlar da hazret-i Ali ve Muhammed Mustafa'dan sallallahü aleyhi ve sellem almıştır. İmâm-ı Ali Rızâ da baba ve dedeleri vâsıtasıyla hazret-i Ali'den, o da, Resûlullah efendimizden feyz almıştır. Çelebi Halîfe'nin mensûb olduğu Halvetîlik yolu, Türk toplumu ve insanı üzerinde bir hayli müessir olmuş, toplumun her kesimine hitâb etmesi, onun bağlılarını çoğaltmıştır. Buna bağlı olarak da, birçok şûbe ve kollar ortaya çıkmıştır. Çelebi Halîfe Cemâleddîn Muhammed Efendi, yetiştirmiş olduğu pekçok talebe yanında, birçok kıymetli eser de yazdı. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır: 1) Tefsîr-i Sûre-i Fâtiha, 2) Şerhu Erba'îne Hadîsen Kudsiyyen, 3) Şerhu Hadîs-i Erba'în-i Nebevî, 4) Zübdet-ül-Esrâr, 5) Cevâhir-ül-Kulûb, 6) Risâle-i Etvâr, 7) Risâle-i Sad Kelime-i Sıddîk-ı Ekber, 8) Risâle-i Fakriyye, 9) Câmiât-ül-Esrâr ve'l-Garâib, 10) Cenknâme, 11) Risâle-i teşrihiyye, 12) Risâle fî Beyâni'l-Velâyet, 13) Tefsîr-i Âyeti'l-Kürsî, 14) Esrâri'l-Vudû (Abdestin Sırları), 15) Risâle fî İsmeyni'l-Azameyn Allah ve Rahmân, 16) Risâle-i Kevseriyye. Bu eserleri el yazması olup hiçbirisi basılmamıştır

Evliya

Şeyh İsmail Rumi

Kadiriyye Tarikatının Rumi Kolunun kurucusu Şeyh İsmail Rumi hazretleri ; 945/1538-9 senesinde Kastamonu’nun Tosya ilçesine bağlı Basna köyünde dünyaya teşrif etmiştir. İsmail Rumî’nin babası ; Çoban Ali isminde Tosya’nın köyünde çobanlık yapan kerametleri ile meşhur, manevî kemal sahibi bir zattır. Gençlik yıllarında tahsil için, yaşadığı dönemde kaza merkezi olan Tosya’ya, oradan da Kastamonu’ya gitmiştir. Tasavvuf yoluna yönelip Kastamonu’da Halveti şeyhi Ahmed Efendiye intisab etmiştir. Seyr u sülükunu tamamlayıp irşad için icazet almak üzere iken bir gece rüyasında Abdülkadir Geylanî Hazretleri’nin kendisini Bağdata davet etmekte olduğunu görmüştür. Bunun üzerine Bağdata gelmiş ve Abdulkadir Geylani hazretleri’nin evlatlarından o dönemde Kadiri Asitanesi’nin şeyhi ve Bağdat Nakîbü’l-eşrafı Feyzullah Efendi’ye intisab ederek bir süre hizmetinde bulunmuştur. Kırk günlük çilesini tamamladıktan sonra Feyzullah Efendiden Kadiri icazeti almıştır. Bağdat da bulunduğu günlerde Pîr Geylanî, mana aleminde bu defa, Anadoluya giderek tarikatı yaymasını emretmiştir. Bu manevî emir üzerine şeyhinden izin alan Rumî, üç yüz dervişiyle Bağdat’tan ayrılmış, Mısır’a gelmiştir. Mısır’daki Kadiri Şeyhüniyye Tekkesinde Geylanî’nin oğlu Şeyh Ahmed b. Mustafa ile görüşmüştür. Mısırlı şeyhin bir süre hizmet ve sohbetinde bulunarak kendisinden ikinci bir Kadiri hilafeti almıştır. Bundan dolayı bazı silsilenamelerde mürşidinin Feyzullah Efendi, bazılarında ise Ahmed Efendi olarak kaydedildiği görülmektedir. İsmail Rumi Mısır’dan dönüşünde önce kendi memleketinden başlamak üzere aktab sayısına denk düşecek surette kırk yerde mekteb, medrese, tekke, zaviye, derviş odaları gibi bugün pek azı mevcut içtimaî, dinî ve terbiyevî hayır kurumlarını açmıştır. Buraların şeyhliğini, bazen evladına, bazen halîfe tayin ettiği yaşlı liyakatli dervişlerinden birine bırakıp nihayet 1612 (1020) senesinde İstanbul a gelmiştir. Sultanahmet’te Atmeydanı’nda bulunan Sofular Cami ilk konak yeridir, îki büyük Halveti tekkesi arasında yer alan, Şeyhülislam Molla Hüsrevin yaptırdığı bu cami, o dönemde ‘kırklar makamı’ ve ‘ins ü cinnin toplandığı bir yer olarak meşhurdur. Bu sebeple Rumî’nin ‘reisü’l-aktab’ manevî payesi ile Sofular Camiini ilk olarak tercihi tesadüf değil, ilahi bir sevk kabul edilmiştir. Burada bir müddet ikamet sonra Hızır (a.s.)ın emri ile Tophane taraflarına geçmiş ve Hacı Pîri (1630) isminde birine ait bostan üzerine, yine Hızır(a.s.)’ın delaleti ile Tophanedeki Kadiri Asitanesini inşa etmiştir. Zamanın şeyhlerini davet ederek dua ve zikirlerle açılış merasimi tertip eden İsmail Rumî ve Kadirihanesi, kısa bir sürede istanbul dergahları içinde hatırı sayılır bir üne kavuşmuştur. Nitekim Sultan I. Ahmed tarafindan yapılan Sultan Ahmed Camiinin açılışına (1616) dönemin büyük süfîlerinden Azîz Mahmud Hüdayî, Cihangiri Hasan Burhaneddin gibi İsmail Rumî de davet edilmiştir. Padişah kendisini karşılamış ve hünkar mahfilinde dinlenmesi için ona yer ayırmıştır. Rumî bu teveccüh karşisinda Sultana, zahirde onun davetlisi olarak gelmiş görünmekle birlikte manada tarikat ayiniyle görevli kılındığı için geldiğin! ve daha önce o mekanda Hızır (a.s.)’la buluştuğunu bildirmiştir. Caminin temel şeyhi Azîz Hüdayî, Cuma hutbesini, Hasan Burhaneddin Cuma vaazını yaptığı gibi, Rumi de namazdan sonra Kadiri ayinini icra etmiştir. Bu tarihten itibaren her Cuma günü ikindiden sonra Kadiri ayini yapılması için padişah, şeyhin ve dervişlerin kolayca gidip gelmesini temin için caminin vakfından tahsisatta bulunmayı irade etmiştir. Ancak İsmail Rumî bu ödeneği kabul etmeyerek, kendi vakfına bu adetin devam ettirilmesini şart koymuş ve daha sonraki Kadirîhane şeyhleri tarafından bu usul devam ettirilmiştir. Asitane dahilinde kendi sığabileceği genişlikte bir odacık da bir yandan vakitlerinin çoğunu ibadetle geçirdiği gibi şiddetli bir riyazet ve mücahede ile de dervişlerini terbiye etmiştir. Mürîdlerini uyanık tutmak amacıyla, saçlarından kendilerini asmaları için yedi derviş hücresinin tavanına halkalı çivi taktırmıştır. Onun sülükuna her mürîd dayanamadığı için bazılarının Eşrefî usülüne göre terbiye ettiği bilinmektedir. XV. yüzyılda Bursa’da kurulan Eşrefiyye kolu ile birlikte bu tarikatın Osmanlı topraklarında yaygınlık kazanmasında önemli rol oynamıştır. Bu tesir sebebiyle “pir-i sani” unvanıyla da anılır. Dediler tarîh-i nakl pîr-i sahib-i izzete Bu an îsmail-i Rümî göçdü bezm-i vahdete mısralarıyla irtihaline tarih düşürülen İsmail Rumî Hazretleri, 1631 yılında doksan altı yaşında iken alem-i Cemale intikal etmiştir. Dönemin Sultanı IV Murad’ın da iştirak ettiği, Kılıç Ali Paşa Camiinde kılınan cenaze namazından sonra Kadirihanenin hazîresindeki türbesine sırlanmıştır. İsmail Rumi – IV. Murad ve zamanın kutbu Meşhur menkıbeye göre, Şeyh İsmail Rumi’ye karşı son derece hürmetkar olan IV. Murad, kendisiyle bir araya geldiğinde sürekli alemin kutbunun kim olduğunu sormaktadır. Rumî, padişaha niçin bunu öğrenmek istediğini sorunca, “ Amacım ümmetin düzeni, selametidir. Her işimi de onun isteğine uygun yaparak, namımın bu alemde onanla yürümesini temenni ederim ” diye cevap vermiştir. İsmail Rumî, bu sırrı açıklama izni olmadığını söyleyerek diğer büyüklere sormasını söylemiştir. IV. Murad zamanın meşayihine yöneldiğinde imaları İsmail Rumî yi işaret etmekteydi. Bundan sonra padişah Pîr Rumî ile görüşmek konusunda eskisinden daha ısrarcı davranmıştır. Bunun üzerine İsmail Rumî, vefatına yakın bir zamanda padişaha haber göndererek cuma günü Kılıç Ali Paşa Camiine davet etmiş ve orada zamanın kutbu ile görüşmesinin mümkün olacağını bildirmiştir. Kendisi de cuma gecesi irtihal edeceğini dervişlerine haber vererek yıkanıp kefenlendikten sonra tabutunun üstüne taç ve hırka konulmadan Kılıç Ali Paşa Camii nin musallasına konulmasını vasiyet etmiştir. İrtihali vuku bulduktan sonra vasiyeti yerine getirilerek cuma namazından sonra cenaze namazı kılındı. IV. Murad da namaz kılanlar arasındaydı. Dervişleri naaşın tekrar asitaneye götürürken taç ve hırkasını tabutunun üstüne koydular. Büyük bir kalabalığın tevhit ve feryadı ile giden cenazenin İsmail Rümî’ye ait olduğunu öğrenen padişah, kendisini , kendisinden soruşturmasından dolayı büyük bir pişmanlık duymuştur. Kadirîhanenin son şeyhi Gavsî Efendinin oğlu Misbah Erkmenkul Beyefendi’nin anlattığı bu meşhur menkıbeye göre IV. Murad, Rumî’nin tabutunu açtırarak kefenini çözmüş, ayaklarının altından öpmüş ve “ Katilin oldum ey şeyh, beni bağışla ” diyerek bu konudaki ısrarından duyduğu pişmanlığı ikrar etmiştir. Kaynak Abdülkadir Geylani ve Kadirilik , Adalet Çakır , İsam yayınları İstanbul Evliyaları , Türkiye Gazetesi Keşkül dergisi 18. sayı ( Tasavvufun En etkin mektebi Kadiriyye ) Tufe-i Rumi , Seyyid Sırrı Ali , Asitane yayınları İslam Ansiklopedisi , Türkiye Diyanet Vakfı [

Sahabe

Hz. Eyüp Sultan (r.a.)

İstanbul – Eyüp’de Eyüp Sultan camiindeki Türbesinde ”Beni düşman diyarı içinde elinizden geldiği kadar ileriye doğru götürüp defnedin. Çünkü Resulullah’dan işittim ki ; Konstantiniyye Suru’nun dibine salih bir kimse kimse defnolunacaktır, umarım o kişi ben olurum’ ‘ Hz. Ebu Eyyub El Ensari (r.a.) Eyüp Sultan hazretleri’nin vasiyeti ve Türbe-i Şerifinin bulunması Halid b. Zeyd Ebü Eyyüb el-Ensarî hazretleri katıldığı son sefer Islam ordusunun ilk Istanbul kuşatmasıydı. O, ilerlemiş yaşına rağmen Fetih hadisindeki müjdeye nail olma heyecanı ve cihad aşkıyla doluydu. Kendi arzusuyla, 80 yaşlarında iken, 49/669 yılı ilkbaharında İstanbul kuşatmasına katılmak için hareket eden orduda yerini aldı. îstanbul önlerine geldi, cihada katıldı. Düşmanla savaştı Kuşatma devam ederken hastalandı. Hz. Muaviye ziyaretine gelerek bir arzusu olup olmadığını sordu. O, şöyle cevap’verdi: “ Dünyanızdan hiçbir şey istemiyorum. Fakat beni düşman diyarı içinde elinizden geldiği kadar ileriye doğru götürüp defnedin. Çünkü Resülullah’tan işittim ki, Kostantînîyye Suru’nun dibine salih bir kimse defnolunacaktır, umarım o kişi ben olurum. “ Ebu Eyyüb el-Ensarî hazretleri kuşatma devam ederken vefat etti (49/669). Cenaze namazını Hz. Muaviye kıldırdı. Vasiyeti üzerine bir askeri birlik tarafından surlara yakın bir yere götürülerek bugünkü yerine defnedildi. Bizans devlet erkanı surların gerisinden bu manzarayı hayretle seyrettiler. Müslümanları, onlar çekilip gittikten sonra mezarı tahriple tehdit ettiler. Müslümanlar ise böyle yapıldığı takdirde kontrolleri altında bulunan yerlerde hiç bir kilisenin ve Hristiyan azizinin mezarının kalamayacağını bildirdi. Sonuçta Bizans İmparatoru mezarı korumayı taahhüt etti. Gerçekten korundu da. Hatta, ileride Bizans halkının ziyaretgahı haline bile geldi. O, Peygamber Efendimiz’in, Rabbimizden korumasını istediği sahabeydi. İstanbulun fethine kadar kabrin itina ile korunduğu rivayetini, bazı seyyahların bilgileri de doğrulamaktadır. Bu seyyahlardan Ali b. Ebu Bekir el-Herevî (v. 611/1215) Ebü Eyyüb el-Ensarî hazretlerinin kabrini ziyaret ettiğini belirtmiştir. Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u muhasara ettiği sırada muhteşem otağını, Topkapı karşısındaki Maltepe Kışlasının bulunduğu yerde kurmuştu. Muhasara sırasında da Hz. Halid’in mübarek kabrinin bulunmasını, kuşatmaya iştirak eden devrin kutbu Akşemseddin Hazretleri’nden istemişti. Evliya Çelebi bu hususta şunları anlatıyor: “ 857 (1453) senesinde Hz. Fatih Sultan Mehmed Han Gazi, İstanbul’u feth ederken 77 ermişlerin büyükleri Eba Eyyüb’ün kabrini aramaya koyuldular. Sonradan Akşemseddin: Müjdeler olsun ! Resulullahın Alemdarı, Eba Eyyüb Ensari burada gömülüdür, diyerek sık bir ormanlığa girdi. Bir seccade üzerinde iki rekat namaz kılarak selam verdikten sonra bir secde daha yapıp güya rahat uykuya dalmış gibi kaldı. Birçokları, Efendi Eba Eyyub’un kabrini bulamadığı için utancından uykuya vardı, dediler. Bir saat sonra Akşemseddin hazretleri seccadeden başını kaldınp mübarek gözleri kan çanağını andırır bir halde Fatih’e hita-ben:Sultanım! Allah’ın hikmeti, seccademizi tam Eba Eyyub’un mezarı üzerine döşemişler, hemen şurayı kazsınlar, diyince Akşemseddin fukarasından üç kişi Fatih ile beraber seccadenin altını kazmaya başladılar. Derinliği üç ziraya varınca, dört köşe yeşil somaki mermer göründü. Uzerinde küfî yazı ile: “Haza kabri Eba Eyyub Ensari” diye yazılmış olduğu görüldü. O taş kaldırıldı, içinde “Eba Eyyub” diye yazılmış olduğu görüldü. O taş kaldırıldı, içinde Eba Eyyub’un vücudu safran ile boyanmış kefen içinde ter ü taze görüldü ki sağ ellerinde bir tunç mühür vardı. Taş yine kapatılıp örtüldü. Bunu gören İslam askerleri toprağını tevhid ve tezkir ile doldurdular. Sonra bütün hazır olan Müslümanlar ziyaret edip nurlu türbelerinin temeline başladılar. “ Diğer bir rivatete göre de İstanbul kuşatması sırasında Akşemseddin hazretleri müridleriyle birlikte Okmeydanı’nda kurulan çadırlarda kalıyorlardı. Fatih kendisinden Eba Eyyub Ensari’nin kabrinin yerini bulunmasını istediği zaman: – Sultanım, ben her gece şu semte bir nur indiğim görmekteyim, diyerek kabrinin yerini göstermiş ve baş ve ayak uçlarına birer çınar ağacı dikerek kabrin yerini işaretlemişti. Fatih Sultan Mehmed, Akşemseddin’i sınamak için dikilen bu iki çınar ağacının yerlerinden çıkartarak, bugün iç avluda bulunan sedli yere diktirmış ve parmağındaki yüzüğü de çıkartıp mezarın bulunduğu yere gömdürmüştü. Ertesi gün, Akşemseddin geldiğinde çınar ağaçlarının bulunduğu yere uğramadan kabrin olduğu yere gelip asasını mezarın ortasına dikmişti. Gene rivayete göre iç avludaki iki çınarın bulunduğu yüksek yer Eba Eyyub Hz.nin gasledildiği yerdir. Hazrec kabilesinin Neccâroğulları kolundandır. Hicretten iki yıl kadar önce hanımı Ümmü Eyyûb ile birlikte müslüman oldu ve ensardan İslâmiyet’i ilk kabul edenler arasında yer aldı. Nübüvvetin 13. yılında yapılan İkinci Akabe Biatı’nda bulundu (622). Hicretten sonra Resûl-i Ekrem onunla, ileri gelen sahâbîlerden Mus‘ab b. Umeyr arasında kardeşlik bağı kurdu. Hz. Peygamber’le birlikte Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke’nin fethi ve Huneyn başta olmak üzere bütün gazvelere katıldı. Savaşlarda ona zarar gelmemesi için yanından ayrılmaz, hatta bazı geceler çadırı etrafında nöbet tutardı. Vahiy kâtiplerinden olması sebebiyle Hz. Peygamber zamanında Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin bir araya getirilmesine hizmet etti. Ashap arasında ilmiyle de tanındığı için kendisine sorulan dinî konularda pek çok fetva verdi. Ebû Eyyûb Hz. Ebû Bekir devrindeki savaşlarla Hz. Ömer devrinde yapılan Suriye, Filistin ve Mısır seferlerine katıldı. Kıbrıs seferinde de bulundu (28/648-49). Medine âsilerin eline geçip Hz. Osman’ın namaz kıldırması engellenince (35/656) herkes tarafından sevilip sayıldığı için Hz. Ali’nin tavsiyesi üzerine bir müddet imamlık yaptı. Hz. Ali halifeliği döneminde Irak’a gittiğinde onu Medine’de yerine vekil bıraktı. Hâricîler’le ve Muâviye ile yapılan savaşlarda Hz. Ali’nin yanında yer aldı. Bu dönemde Basra valisi olan Abdullah b. Abbas Basra’ya gelen Ebû Eyyûb’a, “Senin vaktiyle Hz. Peygamber’e yaptığın gibi ben de bugün sana hizmet etmek istiyorum” diyerek konağını ona bıraktı. Giderken de kendisine 40.000 dirhem, yirmi köle ve değerli hediyeler vererek onu uğurladı (Zehebî, II, 410). Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” (el-Bakara 2/195) meâlindeki âyette sözü edilen tehlikeyi savaşa gitmeyip işiyle gücüyle meşgul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebeple ihtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşta bulunmaya gayret etti. Katıldığı seferlerin sonuncusu müslümanların ilk İstanbul kuşatması oldu. Onun bu kuşatmadan bir yıl sonra (49/669) gönderilen Yezîd b. Muâviye kumandasındaki takviye birliğin içinde bulunduğu da rivayet edilmektedir. Ebû Eyyûb, kuşatma devam ederken hastalanarak 49 (669) yılında vefat etti. Ancak 50 (670), 52 (672) veya 55 (675) yıllarında öldüğü de ileri sürülmüştür. Cenaze namazını Yezîd b. Muâviye kıldırdı. Vasiyeti üzerine bir askerî birlik tarafından surlara yakın bir yere götürülerek oraya defnedildi. Durumu öğrenen Bizans imparatorunun kuşatma kalktıktan sonra onu kabrinden çıkarıp vahşi hayvanlara yedireceğini söylediği, fakat İslâm ordusu kumandanı tarafından gönderilen cevapta, böyle bir şey yapıldığı takdirde İslâm ülkesinde yaşayan hıristiyanların ve kiliselerin zarar göreceği bildirilince kabre dokunmayacaklarına dair teminat verdiği nakledilmektedir. Ebû Eyyûb’un kabrinin sonraları bir bina içine alındığı, kıtlık zamanında kabrini ziyarete gelen hıristiyanların onun hürmetine yağmur istediği ve asırlar boyunca bu kabrin itina ile korunduğu söylenmekte, bazı seyyahların verdiği bilgiler de bu rivayetleri doğrulamaktadır. Bu seyyahlardan Ali b. Ebû Bekir el-Herevî (ö. 611/1215), Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini ziyaret ettiğini belirtmiştir (Ziyârât, vr. 51ª). Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra kabrin yerinin Akşemseddin tarafından keşf* yoluyla belirlendiğine dair Osmanlı tarih kaynaklarında geniş şekilde yer alan haberlerle bu bilgiler çelişmemektedir. Zira kabrin yeri korunmuş olmakla beraber İstanbul’un fethi sırasında sur dışında çok sayıda manastır, kilise, ayazma ve kutsal sayılan mezar bulunduğu için herhalde kabrin yeri kesin olarak bilinmemekteydi. Bir başka ihtimal de 1204 yılında Latinler’in İstanbul’u istilâsı esnasında şehir üç gün boyunca yağmalandığı ve hıristiyanlarca kutsal sayılan yerler yıkıldığı için Ebû Eyyûb’un kabrinin de tahrip edilmiş olmasıdır. Osmanlı padişahlarının tahta cülûsunda kılıç kuşanma merasimleri, şeyhülislâm ve bilhassa nakîbüleşrafın da bulunduğu bir törenle Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin türbesi önünde yapılırdı. Resûl-i Ekrem Medine’ye hicret edince Medineli müslümanların her biri onu evinde misafir etmek istedi. Ancak Hz. Peygamber, bir tercih yaparak onları gücendirmemek için devesinin çökeceği yere en yakın eve misafir olacağını söyledi. Kendisini taşıyan devenin önce bir yere çöktüğü, buradan hemen kalkıp biraz ileride tekrar çöktüğü görüldü. Resûlullah oraya en yakın olan ve dedesi Abdülmuttalib’in annesi tarafından kendisine yakınlığı da bulunan Ebû Eyyûb’un evine yerleşerek burada yedi ay misafir kaldı. Bundan dolayı Ebû Eyyûb “Mihmandâr-ı Nebî” unvanıyla anılır. Bu ev İslâmiyet’in öğretildiği bir mektep durumundaydı. Hz. Peygamber fakir muhacirlere burada yemek verir, kendisine sunulan hediyeleri fakirlere burada dağıtırdı. Ev sahiplerine her vesile ile dua eder, onların bolluğa kavuşmalarını, huzur ve âfiyet içinde olmalarını dilerdi. Resûl-i Ekrem kendi evine taşındıktan sonra da zaman zaman Ebû Eyyûb’un evine misafir olurdu. Ebû Eyyûb haksızlıklara tahammül edemez, doğru bildiğini söylemekten çekinmezdi. Cihad maksadıyla gittiği Mısır’da vali olan sahâbî Ukbe b. Âmir’in akşam namazını geç kıldırdığını görünce onu uyardı. Resûl-i Ekrem’in akşamı geç kıldığının zannedilmesine sebebiyet vererek halka kötü örnek olmamasını söyledi. Namazları müstehap olan vakitlerinde kıldırmayan Medine Valisi Mervân b. Hakem’e muhalefet eder, Resûlullah’a uyduğu takdirde kendisine uyacağını, aksi halde aleyhinde bulunacağını açıkça söylerdi. Bir gün Ebû Eyyûb’u Resûl-i Ekrem’in kabrine başını dayamış olduğu halde ağlarken gören Mervân bu hareketinin sünnete aykırı olduğunu söyleyince Ebû Eyyûb, “Ben bu mezar taşına değil Resûlullah’a geldim. Onun, ‘din işlerini ehliyetli kimseler üstlendiği zaman kaygılanmayın; ancak ehil olmayanlar başa geçince ne kadar ağlasanız yeridir’ dediğini duymuştum” diye cevap verdi (Müsned, V, 422). Medine döneminden itibaren Hz. Peygamber’den hiç ayrılmadığı halde Ebû Eyyûb el-Ensârî’den sadece 150 hadis rivayet edilmesinin iki önemli sebebi vardır. Bunlardan biri hadis rivayetinde çok titiz olması, diğeri de ömrünün savaşlarda geçmesidir. Kendisinin bilmediği bir hadisi Ukbe b. Âmir’den bizzat rivayet etmek için Medine’den Mısır’a kadar gitmesi, söz konusu titizliğin eşsiz bir örneğini ortaya koymaktadır. Ondan hadis rivayet edenler arasında İbn Abbas, İbn Ömer, Berâ b. Âzib, Enes b. Mâlik, Câbir b. Semüre gibi sahâbîler ve Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Sâlim b. Abdullah, Atâ b. Yesâr gibi tâbiîler bulunmaktadır. Kaynak ; Diyanet İşleri İslam Ansiklopedisi Eyüp Sultan Tarihi , Mehmet Nermi Haskan , Eyüp Belediyesi İstanbullu Sahabeler , Necdet Yılmaz – Çoşkun Yılmaz , Bilge Kitab

📍 İstanbul sahabe Özel
Evliya

Bursalı Seyyid Haşim Efendi (k.s.)

Evliya

Şeyh İsmail Maşuki (k.s.)

İstanbul – Bebek’te Kayalar mescidinde. Bayrami – Melami Yolunun Kutuplarından Pir Ali Aksarayi hazretlerinin oğludur. ” Oğlan Şeyh ya da Çelebi” isimleriyle bilinir. 1508 yılında doğmuştur . Sultan Süleymân Han İran’a sefer yaptığı sırada Pîr Ali hazretlerine bâzı hasetçiler iftirâ atıp; “Aksaray’da bir kimse Mehdîlik dâvâsında bulunuyor.” demişlerdir. Bunun üzerine Pâdişâh araştırılmasını, durumun öğrenilmesini emretti. Bâzı kimseler aleyhinde idiler. Durumu soruşturmak üzere kurulan mecliste, Pîr Ali hazretleri, aleyhinde bulunanlara bakıp celâlli bir şekilde; “Bizim aleyhimizde bulunan siz misiniz?” diye işâret etti. Aleyhinde bulunanlardan biri orada düşüp öldü. Diğeri de istifrâ etmeye başladı. Ağzından pislik geldi. Mecliste bulunanlar onun heybetinden korkup, bu hususta soruşturmadan vaz geçtiler. Pâdişâh Aksaray’a uğradığında ziyâret edip; “Sizi bize yanlış anlatmışlar. Hamdolsun sohbetinizle şereflendik.” dedi. Pâdişâh onun büyük bir velî olduğunu görüp, hürmet etti ve duâsını aldı. Acem seferinden sonra dönüşte yine ziyâretine geldi. Bu ziyâreti sırasında Sultana nasîhatler ve dualar etmiştir. Nasîhatları dinleyen Pâdişâh çok ağladı. Pîr Ali Sultan hazretlerine pekçok mülk ve tarla bağışlamak teklifinde bulundu. Fakat o kabûl etmedi. Bunun üzerine oğlunu İstanbul’a yanına göndermesini istedi. Sultanın bu arzusunu kabûl edip; “Şevketli Pâdişâhım! Oğlum İsmâil Hak yoluna kurban olmaktan dönmez. Onu size göndereyim.” dedi.Pâdişâh İstanbul’a döndükten sonra Pîr Ali hazretleri oğlu İsmâil’i ve birkaç mürîdini İstanbul’a gönderdi. Altı ay sonra da Pîr Ali hazretleri vefât etti İsmail Maşuki, İstanbul’a geldikten sonra Edirne’ye gitmiş, bir süre orada oturmuş çok teveccüh görmüş ancak tekrar İstanbul’a gelerek Ayasofya ve Beyazıt camilerinde vaaz vermeye başlamış, tevhidin derinliklerini açıkca ilan ve izhar etmiş ,temeli vahdet-i vücud’a dayanan sohbetlerle halkı cezbelendirmiştir. Pek genç ve yakışıklı olması sebebiyle ” Oğlan Şeyh” lakabıyla meşhur oldu. Henüz on sekiz yaşında olan bu cezbesi galip şeyh, yaptığı vaazlarla İstanbul ve Edirne de bir çok müridler edinmişti. Bilhassa Askeriye de sipahiler arasındaki müridleri pek çoktu. İstanbul da bir yıl içinde zengin, fakir ve mevki sahibi kimselerden bir çok müridi oldu. Fakat zamanla sözleri çarpıtılarak hakkında dedikodular türemiş , müridlerinin çokluğu ve askerler arasında yayılması devlette bir grubu endişelendirmeye başlamıştı. Hatta Padişah ona şu haberi gönderir ; ” Size suikast yapılma ihtimali vardır. Aksaraya dönmek daha iyidir .” der. bazı dostlarıda aynı şeyi tavsiye ederler : Fakat Şeyh Maşuki onlara şu cevabı verir ; ” Benim için son, önceden takdir edilmiştir. Alnıma ne yazılmışsa o olur. Ben günün birinde kanımın döküleceğini zaten biliyorum . Bunun müjdesi çoktan verilmiştir.” Nihayet yapılan ihbarlar sonucu İsmail Maşuki müridleriye birlikte zendeka ve ilhad suçundan mahkeme önüne çıkmıştır. Mahkeme heyeti ; Şeyhülislam Çivicizade oğlu Muhyiddin Mehmed efendi,Sahn Müderrislerinden Ebusuud Efendi ile İstanbul Kadısı Şeyhi Çelebi ve diğer ileri gelen ulemadan oluşmuştu. Mahkemenin Oğlan Şeyh’in yargılaması konusunda çok hassas hareket ettiği , sorgulamanın tek celsede bitirilmeyip uzun uzun tartışıldığı , tam sekiz şahidin muhtelif defalar ifadelerinin alındığı , Özelikle Ebusuud Efendi’nin ; İsmail Maşuki’yi idamdan kurtarmak için elinden gelen gayreti sarf etmiş, dava süresini normalden fazlaca uzatarak bu genç adamı kurtarmak için her yolu denemiş, bir kaç toplantı boyunca bir çıkış yolu aramış ( Daha sonra Şeyhülislam olan Ebussuud efendi , Yine bir Melami Şeyhi olan Gazanfer Dede’yi böyle bir davadan kurtarmıştır.) . Ancak şahitlerin ifadelerindeki açıklık karşısında Şeyhülislam’ın ve İstanbul kadısı Çelebi Şeyhi efendi’nin tutumları buna imkan vermediği gibi oda sonunda ikna olmuştur. Şeyhülislamın fetvasıyla on iki müridiyle birlikte Sultan Ahmed’de At meydananın da idam edildi; başı ve vücudu ayrı ayrı Ahır kapı’dan denize atıldı. Çok sevilen bir şeyhti ve arkasından oluklar dolusu gözyaşı dökülmüştür. Vefatından yıllarca sonra bile onların şehit olunmalarına çok acınmış ve dedikodular bir hayli zaman sürmüştür. Hatta bu iş o kadar ileri gitmiştir ki ; ” Genç Şeyhin zulmen katledildi diyenlerin de katledileceklerine ” dair fetva çıkmıştır. Çok kısa bir ömür sürmesine karşın gerek Melami tarihinde gerekse de Tasavvuf tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Hikaye olunur ki; müridlerinden birinin rüyasında şeyh görünür ve ” Rumeli hisarında Kayalar kabristanın da cesedimi bekle; önce bedenim sonra başım gelecektir oraya defnedersin” der. O mürid de hayretle rüyanın gereğini yapar. Gerçekten de dalgalar önce şeyhin bedenini, ertesi günde başını sahile getirir. Mürid, Şeyhinin naaşını bugünkü İstanbul – Bebek’teki Kayalar mescidinin yanına defneder. Kaynaklar ; Sarı Abdullah Efendi , Semeratu’l – Fuad Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Ahmet Yaşar Ocak , Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler , Tarih Vakfı Yayınları ,2014 Hüseyin Vassaf , Sefine-i Evliya , Kitabevi yayınları , 2013

Evliya

Helvai Yakub Baba (k.s.)

İstanbul – Veznecilerde ; İstanbul Üniversitesi Merkez kampüsün bir alt sokağında yer alan Bozdağan caddesi üzerinde Bozdoğan kemerinin hemen yanında Halk arasında Helvacı Baba (1510 – 1589) diye anılan Şeyh Yakub Efendi ; 1510 yılında Silifke’de doğmuştur. Melami Şeyhi Pir Ali Aksarayi hazretlerinin halifelerindedir. Pir Ali Aksarayi hazretlerine intisabı ”Lemazat-ı Hulviyye”’de şöyle alatılır. ” Bir tarihte Pir Ali Sultan ‘ın (k.s.) yetişkin dervişlerinden bir kaç dervişle yoldaş olup Aksaray’a doğru yola çıktı. Gece vakti şeyhin hanesine celal ile geldiler. Şeyh Pir Ali Sultan ; kapı çalındığında hizmetçisine ; – Bak bakalım , kapıya haramiler gelmişler. Bizi yağmalamak istiyorlar kapıyı aç girsinler dedi.Yakub Efendi ; Pir Ali Sultan bu sözünü duyunca sabah ziyaret etmeyi teklif etti. Fakat diğerleri onu dinlemedi ve içeri girdiler. Yakub Efendi başka bir yerde geceledi. Şeyh Pir Ali Sultan hemen eline bir mum alıp geldi ve haramilerin yüzlerine dikkatle baktı. Her birine hitaben ” Sen falanca mısın” diye sorarak isim namlarıyla onları bildirdi. Sonra; – Bre münafıklar, ben pirimden bu esrarı döverek mi aldım? siz benim üzerime niçin gelirsiniz? hele ahirette sizinle görüşürüz. Siz acıklı azabı tatmadan akıllanmayanlardansınız, diyerek onları payladı. Sonra bunların herbirini bir semte yolladı. Sabahleyin erkenden Helvai dede gelip önünde elpençe divan durdu. Pir hazretleri, -Bizim yolumuz bizden bizedir. Sihir ise şeytan iledir. Bizden bize olan rahmani yolu Yakub’ vermek isteriz, dedi. Yakub Efendi’ye kuşak kuşatıp ilim ve çerağ vererek kendisine hayır dua eyledi. Sonra onu İstanbul’a gönderdi. Diğerleri ise sır davasına ve merakına düşüp her biri bir vilayeti teshir etmek üzere gittiler. Helvai Yakub Efendi 60 yıl boyunca bıkmadan yorulmadan Bayrami – Melami yolunu halka anlatmıştır. Abid zahid ve daima murakabe halinde gönlü uyanık bir melamet eriydi. Cezbe ve aşkla konuşan şeyhine ( ve diğer Melami büyüklerine)nazaran çok daha temkinli ve tedbirli idi. Bu bakımdan ulema tarafından fazlaca aleyhinde bulunulmamıştır.Ömrü boyunca, mensub olduğu Bayrami yolunun geniş halk kitlelerine sevdirmiş, özellikle İstanbul’da yayılmasına büyük çabalar sarfetmiş ve büyük bir itibar kazanmıştır. İsmail Maşuki hazretleri şehit edildiği zaman Helvacı Baba’da Pir Ahmed Edirnevi hazretleri ile birlikte hapsedilmişti. Acem seferindeki muvaffakiyetsizlik üzerine padişah bu iki zatı serbest bıraktırıp dualarını rica etmiş ve daha sonra zafer kazanılınca Yakub baba ‘ya İstanbul’daki ilk Bayrami Tekkesini, Şehzadebaşı civarında, Bozdoğan kemeri bitişiğinde inşa ettirmiştir. Padişah bir gün bu tekkeyi ziyaret etmiş ve şeyhten burhan talebinde bulunmuş, derhal helva pişirilip padişaha takdim edilince padişah gönlünden helva geçirmiş olması sebebiyle memnun olmuştu. Şeyhin lakabı olan ” Helvai” buradan kalmıştır. Helavi Yakub Baba 1589 yılında vefat ettiğinde binlerce öğrencisi ve seveni vardı. Vefatından sonra Bozdoğan kemeri altındaki tekkesinde sırlanmıştır. Kaynak ; Mahmud Cemaleddin El- Hulvi – Lemazat-ı Huviyye – Semerkand yayınları Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012 Osmanzade Hüseyin Vassaf , Sefine-i Evliya – 2. cilt , Kitabevi yay.

Evliya

Ahmed İzzet Efendi (k.s.) – Lokmacı Dede

Evliya

Pir Ahmed Edirnevi (k.s.)

İstanbul – Eyüp’de Feshane caddesi üzerinde Zal Mahmud Paşa camii yanında Pir Ahmed Edirnevi hazretleri , Edirneli olup , Pir Alaeddin Ali Aksarayi (ö. 1537-38 civarı) ‘nin halifesidir. Bayramiliğin – Melami yolunu sürdürmüştür. Memleketi Edirne’de faaliyet gösteren Pir Ahmed , Abdulbaki Gölpınarlı’nın ifadesiyle ; vahdetin uçsuz bucaksız tellakilerini açığa vurmadan ziyade , takva ve azimet yolunu öğütlemiştir. Müridlerinin şeriata uymaları konusunda titizlik göstermiştir. Kaynaklarda Pir Ahmed Edirnevi hazretlerinin Edirne’de ne kadar kaldığı hakkında herhangi bir malumat yoktur. Onun 1000/1592 tarihinde İstanbul’da vefat ettiği bildirilmektedir. Türbenin giriş kapısında ; ”Tecvid müellifi karabaş Ahmed Efendi hazretlerinin kabridir.” yazar Edirneli Pir Ahmed Efendinin bir ilahisi vardır. Tamam olmayan bu eser, tekkeler kapanıncaya kadar, bütün tekkelerde özel bestesiyle söylenirdi, ki şudur: Hakka giden yol bu yoldur Cümlenin maksudu oldur Tevhid eden gör ne kuldur Böyle bir Allahımız var Bilir cümlenin halini Aşıklar verir cemâlini Zeval ermez kemâlime Böyle bir Allahımız var Bir aşık ile dols olalım Gitdi aklım ben mest olalım Bu yolda gayet pest oldum Böyle bir Allahımız var. Ahmed Üryan gir Meydâne Afveder bakmaz iyyâne Terket canı yana, yane Böyle bir Allahımız var. Türbenin kapısı üzerindeki ayet, Hâmid’indir. Türbenin sa tarafındaki hazirede şu zevatın şahidelerivardır. 985 (1577). Cafer Efendi Şeyhülislam Ebû’s-su’ud Efendinin amcası Abdünnebi Efendinin oğlu ve Anadolu kadıaskeri, hac dönüşü Üsküdar’daki bahçesinde otururken vefat etti. lim bir zat idi. Taşı dört köşe köfekedir. 1151 (1738). Zal Paşa İmamı Ahmed Efendi 1182 (1768). Debbag Mehmed Ağa. Tabbakhane bu hazirenin karşısında idi. 1217 M. 17 (Mayıs-1802). Devletlu ismetlu Esma Sultan başaağası Bilal Ağa. Esma Sultan Sarayı Defterdar iskelesi civarında idi. Kaynaklar; Dr. Selami Şimşek , Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Buhara Yayınları , 2008 Eyüp Tarihi , Eyüp Belediyesi

Evliya

Necip Fazıl Kısakürek

İstanbul – Eyüp Kabristanında . Piyerlotiye çıkan İdris köşkü yolunda Kaşgari dergahına gelmeden solda . 6 Mayıs 1980. Türk Edebiyatı Vakfı, vefatından tam üç yıl önce Üstad Necip Fazıl Kısakürek’e “Sultanü’ş-Şuara” (Şairler Sultanı) unvanını takdim etti. Necip Fazıl, 26 Mayıs 1904’te Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e doğru inen sokakların birinde büyük bir konakta doğar. Bahriye mektebine gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere’de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği Mahalle Mektebi’nden başlayarak çeşitli okullara devam eder. Fransız Papaz ve Kumkapı’daki Amerikan Koleji’nde öğrenim görür. 1916’da, “Ne oldumsa bu mektepte oldum.” dediği, şahsiyetini şekillendiren Mekteb-i Fünûn-ı Bahriye-i Şâhane’ye imtihanla alınır. İlk aruz denemelerini orada kaleme alır. 1920 yılında Bahriye Mektebi’ni bitiren şair, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girer. İlk şiirleri, Ziya Gökalp’in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı “Yeni Mecmua”da yayımlanır. Dönemin Millî Eğitim Bakanlığı’nın yurtdışı bursunu kazanarak, 1924 senesinde Paris Sorbonne Üniversitesi’ne kaydolur. Paris’in gece hayatı ve aldatıcı cazibesinde bohem hayatı yaşar. Paris’te derin bir bunalıma düşen şair, devletin kendisine gönderdiği bütün parayı kumarda harcar. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından üniversiteye gitmediği ve parasını kumarda harcadığı öğrenilince bursu kesilir, yurda dönmesi istenir ve İstanbul’a döner. 1925’te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı’nı yayımlar. O yıllarda bir arkadaşının aracılığıyla Felemenk Bahr-i Sefid Bankası’nda işe başlar. Daha sonra kısa sürelerle Osmanlı Bankası’nın çeşitli şubelerinde çalışır. 1928 senesinde, “Kaldırımlar” adlı ikinci şiir kitabını çıkarır. Henüz 24 yaşında iken yayımladığı bu eseriyle büyük bir şöhrete kavuşur. 1932 senesinde askerliğini bitirdikten sonra üçüncü şiir kitabı “Ben ve Ötesi”yle şöhretin zirvesine çıkar. Öyle ki, şiirleri ders kitaplarına girer. Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi, onun için “bir mısraı bir millete şeref verecek şair” ifadesini kullanır. Fakat şairin 1934 yılına kadarki buhranlı hâli ve çalkantılı dönemi hep aynı arayışın doğum sancıları içerisinde geçer. Büyük şehirlerin serseri kaldırımlarından, duvarları yaralı otel odalarına, azap kulesi bacalardan, ölüm çanın-dan da acı kampana seslerine kadar gördüğü, duyduğu ve tattığı her şeyde aynı şüphe, korku ve cinnet hâlet-i rûhiyesi içindedir. Kurtuluşu arayan bir seyyah gibi yapayalnızdır. “Her fikir, beyninde bir çift kelepçe” olan şair, “benlik kazanında” dev sancıların pençesindedir: “Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük Selâm, selâm sana haşmetli azab; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük” Ve bir akşam, çalıştığı bankadan evine dönerken vapurda karşısında oturan ve gözlerini ondan hiç ayırmayan “Hızır” tavırlı garip bir adam, ona ruh dünyasında çektiği “hafakanlar”, “zonklamalar”, “kanlı kıymıklar” ve bütün ıstıraplarının ilâcını verecek, kurtuluş reçetesini yazacak müjdecisi Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin adresini verir. “Tanrı Kulundan Dinlediklerim” isimli eserinin “O’nu Nasıl Tanıdım” başlıklı ilk yazısında şöyle der: “Dinmek bilmez bir ağrı çeken diş… Ne kibrit çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı güllacından… İşte böyle; bir zamanlar beynim ‘mutlak hakikat’ acılarına yataklık etti… Ağrıyan akıl dişimdi.” “Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş Fikir çilesinden büyük işkence” mısralarıyla anlattığı 30 yıllık büyük ruh ıstırabı, korkunç fikir buhranı 1934 yılında “Eyüp’teki eski bir tekkede” şairin sonradan “Tanrıkulu” adını vereceği “müjdecisi, efendisi”ni ilk ziyaretiyle daha da şiddetlenecektir; çünkü şair, eski bohem hayatıyla efendisinin ona telkin ettiği hayat tarzı arasında bocalayacaktır. Yıllarca “deliler köyünden bir menzil aşkın”, “benliği bir kazan ve aklı kepçe”, “boşluğu ense kökünde gezdirerek” “öz ağzından kafatasını kusan” şair, “meçhuller caddesinin kimsesiz bir seyyahı” olarak, “mutlak hakikatin dönmez davacısı” oluncaya kadar bunalımlarını yaşamaya devam edecektir. Efendi Hazretleri’ne tasavvuf hakkında sorduğu bir suâl üzerine aldığı cevap bütün ruh dünyasını alt üst eder; “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz… Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” “Ve uçtu tepemden birden bire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde…” … “Sanki burnum, değdi burnuna yokun, Kustum öz ağzımdan kafatasımı.” Çok zaman sonra şair, efendisinden aldığı tesiri şöyle anlatacaktır: “Onda; harikanın nasıl teşekkül ettiğini ve ne kadar benlikten kaçtığını ‘Terk-i Terk’ dedikleri makam… Her şeyi bıraktıktan sonra tekrar dünyaya avdet… Her an bir büyük huzurda olma kal’asının burcunda sancağı sallanıyordu! Sizinleyken sizinle değildir… Ama sizinledir… Bu irşad kutupluğu makamıdır. Bu mânâyı öyle yaşadım öyle duydum, öyle içtim ki..”1 “Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz Yepyeni bir dünya etti hediye” … “Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel; Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel” Artık şair, fildişi kulesinden ‘agora’ tabir ettiği toplumun vicdanına inmiş, cemiyetin ve toplumun mücadele sahası olan meydanlarda ve fikir kulüplerinde çağımızın buhranını dile getirmeye başlamıştır. Fânîliğin, şehvetin ve korkunun bütün kapılarını zorlayan, yıllardır nefsin lâbirentlerinden bir çıkış noktası arayan şair, “kanına girdiği nurtopu günlerin” “yiyip bitirdiği kudsî emanetin” hesabını sormak üzere aynadaki hâlinin karşısına dikilir: “Çıkamam, aynalar, aynalar zindan Bakamam, aynada, aynada vicdan Beni beklemeyin o bir hevesti; Gelemem, aynalar yolumu kesti” Şair artık sanatta gâyenin Allah’ı aramak olduğuna inanmaktadır: “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış” Bu arada, bohem hayatının karanlıklarından kurtularak “müjdecisi, efendisi”nin “ruhuna çaktığı büyük temel çivilerinden” aldığı kelimeler üstü bir tesirle yeniden doğan şairi, dönemin münekkit ve yazarları içlerine sindiremez, çok garipseyerek çeşitli yakıştırmalarda bulunurlar: “İslâm komünisti!”, “Sâbık şair”, “Şiirine yazık etti!” Ancak şairin kendi ifadesiyle içini öyle bir “sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı” kaplar ki, kısa bir zamanda geniş kitlelerin sahipleneceği Büyük Doğu mecmuasının ilk sayısını çıkarır (1943). Artık toplum üzerinde oluşturulan baskılar, sosyal adaletsizlik, ahlâksızlıklar ve materyalist fikir akımlarına karşı bir ‘dur’ deme vakti gelmiştir: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” feryadına karşı yurdun dört bir köşesinden Büyük Doğu’nun açtığı cepheler vasıtasıyla büyük destek gelmiş ve üstadın hep aradığı, özlemini çektiği gençliğin ilk tohumları atılmıştır. “Ben bir genç arıyorum, gençlikte köprübaşı! Tırnağı en yırtıcı hayvanın pençesinden Daha keskin eliyle başını ensesinden, Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına … Soruverse: ben neyim ve bu hâl neyin nesi! Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi!” Dönemin despotik güçlerinin materyalist ve pozitivist fikirlerini dayatmalarına rağmen o, 35 yıl boyunca yayın hayatına devam eden Büyük Doğu mecmuasıyla edebî, fikrî ve siyasî sahalarda amansız bir mücadele verir. Memleket ve millete sinsice sızan tehlikeleri, cemiyetin vicdanına sunar; “İşte bangır bangır ilân ediyoruz… İşte dâvânın bamteli… Evet tekrarlıyoruz ve bin kere tekrarlasak da az buluyoruz ki, komünizma bâtılın ve dalâletin sistemi olsa da… Ona karşı koyma hakkı ancak hakkın ve hidayetin sistemi İslâmiyet’tedir…” 1952’de Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın Malatya’da bir suikast teşebbüsünde yaralanması ile başlayan hâdiseler, dönemin basını tarafından özellikle Büyük Doğu’ya karşı karalama kampanyasına dönüştürülmüş ve onu da, azmettirici sıfatıyla o meşhur savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine oturtmuştur. 1964’te Büyük Doğu’nun 11’inci devresini açar ve Adnan Menderes için kaleme aldığı “Zeybeğin Ölümü” adlı şiirinden dolayı takibata uğrar. 1974’te daha önce “Örümcek Ağı/1925”, “Kaldırımlar/1928”, “Ben ve Ötesi/1932, “Sonsuzluk Kervanı/1955”, “Çile/1962” ve “Şiirlerim/1969” adlarıyla yayımlanan şiir kitaplarını yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; “Çile”de (1974/Bütün Şiirleri) toplar. Siyasî ve kültürel meseleleri ele alan meşhur “Rapor”ları, 1980 yılına kadar on üç yıl süreyle yayımlanır. 26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyatı Vakfı tarafından “Şairler Sultanı” ve 1982 yılında yayımlanan “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” adlı eseri münasebetiyle de yılın fikir ve sanat adamı seçilir. Necip Fazıl 1981 yılında “İman ve İslâm Atlası” isimli eserini yazmak için bir daha çıkmamak üzere evinin küçücük odasına kapanır. Ömrünün son günlerini 1,5 yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her ân götürülme tehdidi altında kendini tamamen Allah’a adamış bir derviş yaşantısı içinde gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler yaparak geçirir. “Dünyam 78 yıllık bir çile, iç burkuntuları idi. ‘Ne ölüm terleri döktüm, nelerden…’ Varlık yokluk muamması, yok ölüm, yok hayatın gayesi. Ve milyarlarca karıncaya lâf anlat! Fakat şimdi görüyorsun işte: Zorlu nefs’e diz çöktürüyorum” der son sohbetinde. Ve bir gece… “Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun! Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun!” dediği ve ömrü boyunca gergef gibi işlediği biricik meselesi sonsuza varma gerçeğinin zamanı gelmiştir. Yatağından doğrulup yorgun gözlerini, yedi kat göklere, ötelerin ötesine doğru diker… Ve son sözü: “Demek böyle ölünürmüş!..” (25 Mayıs 1983) … “Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin has-sasiyeti içinde birini arıyordum. Birini… O kim mi? Allah’ın sevgilisi… Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedilik sarayının paslanmaz tâcı… Tek dâva O’nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı. Bin bir istikâmette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahet saadeti karşısında şaşkın, hep o “Bir” etrafında helezonlar çizilen bir hayat… Benim hayatım budur!” Batı kültürünün içinde yetişen ve saf şiirin asrımızdaki en güçlü temsilcisi olarak görülen Necip Fazıl, “Allah” demenin yasak olduğu bir dönemde inandığı değerler uğrunda “ciğerinden kalemine kan çekerek” davasının, kendi ifadesiyle “hohlaya hohlaya” buz dağlarını eritmenin mücadelesini vermiştir. “Ateşte ve cımbızda” bile olmadığını söylediği büyük fikir çilesi ona, “bir kanlı şafakta, yepyeni bir dünya hediye edecek”, “mukaddes emaneti ne yaptınız?” diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan gençliğin yetişmesi uğrunda tam otuz küsur yıl zindanlarda işkence görecek, “akrebin kıskacında bir hayat” yaşayacaktı. Ve bir gün, günü gelince “iyi insanların iyi atlara binip gittiği” âleme göçecektir. Ömrünü ve bütün mücadelesini “tırnaklarıyla kazıyarak” ulaştığı “mutlak hakikat”e, kendi çok sevdiği ifadesiyle “öteler”e ve eşyanın hakikatine kenetleyen büyük şair, benliğin nefsinden toplumun ve cemiyetin nefsine hitap eden bir davanın çevresinde örgülenmiş hayatı ve sanatında, hep “Yüceler”i, “Mavera”yı ve “Allah”ı anlatmış ve sanatkârı “Allah’ı aramak memuriyetinde olan zamanın hakiki Fatih’i” şeklinde yorumlamıştır. Koca bir imparatorluğun çöküşüne şahit olan şair, Balkan harpleri, Dünya savaşları ve Millî Mücadele sonrasında kurulan Cumhuriyet’e şahitlik edecek ve yaşanan bütün bu hâdiseler, onun ruh dünyasına önemli tesirler yapacaktır. Aynı dönemin buruk acılarına, yıkım ve sarsıntılarına daha erkenden şahitlik edecek olan Mehmet Âkif ve Yahya Kemâl de, koca bir devletin çöküşünden arda kalan acıları bütün derinliğiyle yaşayacak ve şiirlerinde resmedeceklerdir. Onlar, kapanan bir çağın önemli şahitleridirler. Türk şiirinin yeni temel taşları bu çileli yılların içinde döşenmeye başlayacaktır. Millî ve mânevî değerlerimizin hiçe sayıldığı, ilim ve irfanın hor görüldüğü, din ve tasavvufun dışlandığı ve mukaddesatın târumâr edildiği bir dönemde, yeni dünyanın içine düştüğü boşluğun perdesini kendi öz dişleriyle yırtarak çıkan Necip Fazıl, “duvara bir titiz örümcek ağı” gibi ördüğü şiirini inceden inceye inşa edecek ve âdeta asrımızdaki insanın yapması gereken “varlık muhasebesini” kendi şahsında yapacaktır. Tiyatrodan romana, hikâyeden hatıraya kadar geride birçok önemli eser bırakan Necip Fazıl, şiirleriyle de bir devre ışık tutmuş ve saf şiirin asrımızdaki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. “Âlemin nâmütenahi kesretinden büyük ve merkezi vahdete ulaşmak, şiirin biricik gâyesidir” diyen şair “şiirlerinde Yunus’un derûni sesini, Fuzûli’nin yakıcı ıstırabını, Bâki’nin ihtişamını, Nef’i’nin öfkesini, Nâbi’nin hikmetli söyleşisini, Ziya Paşa’nın hicvini, Abdülhâk Hâmid’in metafizik ürpertisini, Mehmet Akif’in dinî duygularını ve Yahya Kemâl’in tarih özlemini toplamıştır.”3 Necip Fazıl’a yakınlığıyla bilinen ve onun şiirini ve ‘Poetika’sını en iyi yorumlayanlardan biri olan Sezai Karakoç, şu enfes değerlendirmeyi yapar: “Şiir, aslında Necip Fazıl’da sürekli olarak ‘ben’in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve belki de tek silâhıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan. Zamanın raksı ne içindir? Bir son vardır; bu ‘ben’ bu soruların etrafında dönüp durmaktadır. Şair, mutlak hakikati arayıp durmaktadır.”4 Karakoç, Necip Fazılla ilgili tespitlerini özetle şöyle sürdürür: Benliğin bu büyük varoluş savaşını sürdüren Necip Fazıl, başlangıçta mistik bir güçle eşyanın, daha sonra karşısına çıkan ölümün perdesini kaldırarak birdenbire ruhun büyük cehdiyle hakikatle karşılaşmıştır. Bu, Allah’tır. Mâverâ perdelerinin gerisinde, ebedî, ezelî gerçek olan Allah, ‘Ben’in kurtuluşunun da anahtarıdır… Hakikati İslâm’ın Allah ve İnsan anlayışında bulan şair, tekrar meseleler ve davalar yüklü olarak topluma döneceğini Çile şiirinin sonunda ifşa etmektedir. Baudelaire, Varlaine, Mallarme, Rimbaud kaçtığı dünyalardan geri dönmemişlerdir. Ama Necip Fazıl, topluma ve insanlara geri dönmenin sorumluluğuyla toplumun ortasına atılmıştır. Bundan sonra çeşitli eserleriyle, neşriyle ve şiiriyle insanı kendi benini kurtaran gerçeğe çekmeye, çağırmaya çalışacaktır. Bu da İslâm dünyasının tarihi sosyolojik şartlarında çok çetin ve yıpratıcı bir savaşın içine girmek demek olmuştur.5 Dipnotlar 1- Ahmet Kabaklı, Sultanu’ş-Şuara, s.142, Türk Edebiyat Vakfı Yay., 1. Basım, Mat-Yapım – Kasım 1995. 2- Kabaklı, age, s.188. 3- Mustafa Miyasoğlu, Necip Fazıl Armağanı, Konak Yay., s. 304 – İstanbul Matbaa, Mayıs 2004. 4- Karakoç, Edebiyat Yazıları-II, Diriliş Yay., s.67, Diriliş, 1970 – 2.Baskı, Bayrak Matbaacılık – İstanbul 1997. 5- Karakoç, age, s.69.

Evliya

Şehit Bayram Ali Öztürk Hoca Efendi (k.s.)

İstanbul – Edirnekapı Sakızazağacı Kabristanı . Ahıskalı Ali haydar Efendi’nin hemen yakınında Hatice’den doğma Mehmet Ali’den olma 01.03.1952 Adapazarı ili Karasu ilçesi doğumlu Bayram Ali Öztürk iki aylıkken yetim kaldı. Annesinin ikinci evliliğini yapması acı ve ızdırap dolu yıllarının başlangıcı oldu. Amcası Bilal Öztürk’ün himayesinde ilk orta ve liseyi adapazarı’nda bitirip o zamanki adı Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü olan Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesine girer. Eğitimine yörenin tanınmış âlimlerinden Mehmet Tavaslıoğlu’ndan aldıklarını da ekleyip memleketi Adapazarı’na döner. Efendi Hz amcası Bilal Öztürk’ü tanıması vesile ile İsmailağa Cemaati ile tanışarak İstanbul’a gelerek ders vermeye başlar. Efendi Hz.’leri İmam Rabbani Hz’nin Mektubat’ını okuyup şehretme görevini ona verir. Zamanla mektubat derslerinde o derece uzmanlaşır ki birçok hocanın okumaya cesaret edemediği mektubatları kürsüde şehreder. Bu yönü “Mektubatçı Bayram Hoca” diye tanınmasına sebep olur. İlme çok düşkün olan Bayram Ali Öztürk Mahmut Efendi Hz, Sadreddin Yüksel, Halil Günenç, Mehmet Savaş gibi âlimlerden dersler alır. Bunlara Hukuk eğitimini de ekler. Psikolojiden felsefeye, İslami ilimlerden sosyolojiye kadar her alandaki muazzam bilgi birikimi ve muhatabının içine saygı ile karışık bir muhabbet salan heybeti onunla konuşan kişinin dikkatini çeken en önemli özelliğidir. Ömrünü kitaplara vakfeder. Devlet kütüphanelerinin birçoğundan daha büyük bir kütüphaneye sahip olur. Ardında 20 bin ciltlik bir kütüphane bırakmıştır. Arapça, Osmanlıca, Farsça, İngilizce ve Fransızca bilen 2 kız 1 erkek çocuk ve 4 torun sahibi Bayram Ali Öztürk 03.09.2006 sabahı 07.30’da İsmailağa Camii Şerifinde sabah namazı ardından vermiş olduğu dersin bitiminde Mustafa Erdal adındaki bir meczubun bıçaklı saldırısı sonucu şehit olmuştur.

Evliya

Ahıskalı Ali Haydar Efendi (k.s.)

İstanbul – Fatih – Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğinde İstanbul-Fâtih-Çarşamba’daki İsmet Efendi Dergâhının postnişini. Nakşibendî tarikatının Hâlidî kolundan gelen silsilenin son halkalarından bir halkadır. İsmi, Ali Haydar olup, babası Molla Şerif Efendidir. Ahıskalı Ali Haydar Efendi diye meşhur olmuştur. 1870 (H.1288) senesinde Batum’un Ahıska kazasında doğmuş. 1960 (H.1380) senesinde İstanbul’da vefat etmiştir. Kabri Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır. İki yaşındayken annesini, dört yaşındayken babasını kaybeden Ali Haydar Efendi 1894 yılına kadar süren ilk tahsilini memleketinde yaptı. Fakat Şeyh Şamil’in ve beraberinde ki Kafkas Müslümanlarının Rus zulmüne karşı direnişlerinde o bölgede ki birçok müderris ve şeyh şehit olmuş, tekkeler ve medreseler boş kalmış. Bu sebeple de, ilim tahsiline devam edebilmek için Erzurum’a gelerek Bakırcı Medresesi’ne kaydoldu. Bir süre sonrada, buradan İstanbul’a gidip Fâtih Câmiinde İslamî ilimleri öğrenimine devam etti. Tahsilini tamamlayıp, Bâyezîd Dersiâmlarından Çarşambalı Hoca Ahmet Hamdi Efendi’den 1901 senesinde umumi icazetname aldı. Buradaki Medrese arkadaşlarının en meşhuru İskilipli Muhammed Atıf efendidir. Bir yandan hocasının derslerine devam ederken diğer yandan kâdı yetiştiren Medresetü’l-kudât’a giderek 1906 yılında mezûn oldu. Yapılan imtihanları kazanıp, Fâtih Câmiinde talebe okutmaya başladı. Böylece Fâtih Dersiâmları arasında yerini aldı. 1909 senesinde Fetvahanede fetva yazmakla vazifelendirildi. Daha sonra Sahn-ı Seman (Fâtih) Medreseleri fıkıh müderrisliğine tâyin edildi. İlmiye Salnamesi’ndeki kayıtlara göre Ali Haydar Efendi’nin müderrislik hayatı şu şekildedir: “İlk olarak 1325 yılında Sadi Bey Medresesi üçüncü müderrisliği görevine getirildi. Ardından sırasıyla: Dâru’l-Hilafet-i Aliyye Medresesi kısm-ı âli fıkıh müderrisliği, Fetvahane Müsevvitliği, Heyet-i İtfaiyye Reisliği, Sahn Medresesi Müderrisliği görevlerinde bulundu. 1334’ten 1337 tarihine kadar ve bilahare 1340-1341 senelerinde de huzur derslerine ‘muhatap’ ve ‘baş muhatap’ olarak iştirak etti.” Ahıskalı ali Haydar Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Abdullah Mekki (ks.) 32. Hz. Mustafa İsmet Garibullah (ks.) 33. Hz. Halil Nurullah Zağravi (ks.) 34. Hz. Ali Rıza El Bezzaz (ks.) 35. Hz. Ahıskalı Ali Haydar Efendi(ks.) 36. Hz. Eş – Şeyh Mahmud En-Nakşibendi El-Müceddidi El-Halidi El-Ufi(ks.) Ali Haydar Efendi ilk başlarda tasavvuf ve tarikata karşı çok mesafeliydi. “Te’lifi Mesail Heyeti” reisliğine atandığı, yani ilmî birikiminin çağın hukuki problemlerini çözmeye malik olduğu kanaatinin “Meşihat-ı İslamiyye” tarafından tasdiklendiği yıllarda bir Ramazan ayında Bandırma Merkez camiinde Ali Haydar Efendi halka vaazlar veriyor. Vaazlarında, Şeriat’a muhalif olanlardan, Müslümanları istila etmiş olan bid’at ve hurafelerden bahsediyor, yayılmasında etkisi olan tekkelerin, tasavvuf ve tarikat ehlinin aleyhinde konuşuyordu. Bir gün sabah namazında kürsüye çıkarak; “Burada Bezzâz Ali Rızâ Efendi var, şöyle yapar, böyle yapar.” diye aleyhinde konuşunca dinleyen cemaat üzüldü, hayal kırıklığına uğradı. Cemâatin içindeki Bezzâz Ali Efendinin talebelerinden Börekçi Hasan Efendi namazdan sonra Bezzâz Ali Rızâ Efendinin yanına gidip durumu hocasına anlattı. Bezzâz Ali Rızâ Efendi; “Hiç merak etme, çok yakında bizim yanımıza gelecek.” cevabını verdi. Çok geçmeden Ali Haydar Efendinin gönlüne bir ateş düştü ve vaazda söylediği sözlerden pişman oldu. Pazar yerinde bez satan Bezzâz Ali Rızâ Efendinin yanına giderek, söylediklerinden pişmanlık duyduğunu bildirip, evlatlığa kabul etmesini istedi. Bezzâz Ali Rızâ Efendi kolundan tuttu, sırtını okşadı ve “İstanbul’da Hacı Ahmed Efendi var, ona git.” dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi İstanbul’a gelip bu zatı buldu. O da Topkapı’da bulunan Maşlaklı Ali Efendi denilen zata gönderdi. Ahıskalı Ali Haydar Efendiye Maşlaklı Ali Efendinin sözleri çok tesir etmiş ve mana âleminde bir takım değişiklikler olduğunu hisseden Ali Haydar Efendi Ali Rıza Bezzaz hazretlerine talebe olup sohbet ve derslerine katıldı. Tasavvufun manevi yolunda sürekli ilerledi. Ali Rızâ Efendinin vefâtı üzerine 1914 senesinde Şeyh İsmet Efendi dergâhı postnişinliğine, şeyhinin işaretiyle müridân tarafından seçildi ve vakıf şartı gereğince seçim mazbatası mühürlenip Meclis-i Meşayıh’a takdim edildi. Fakat iktidarda olan İttihat ve Terakki hükümeti onun bu vazîfeye getirilmesine mâni oldu. Usulsüz olan bu uygulama dergâh mensupları arasında huzursuzluğa yol açtı. Ahıskalı Ali Haydar Efendinin postnişinliğine mâni olunmakla ilgili usulsüz uygulama, mürîdândan Hâfız Halil Sâmi Efendi tarafından yazılan bir dilekçe ile saraya intikâl ettirildi. Nihâyet 1919 senesinde Ali Haydar Efendinin postnişinliği pâdişâh tarafından tasdik edilerek vazîfesi kendisine iâde edildi. Bu vazîfesi tekke ve zâviyeler kapanıncaya kadar devâm etti. Şeyhülislâmlığın kaldırılması, tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra açıkta kaldı, sâdece dersiâm maaşı ile iktifâ etti. Cebecibaşı Mahallesinde bulunan Şeyh İsmet Efendi dergâhında ikâmet etti. Derin bilgisi ve kuvvetli bir hitâbet gücü olan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Mart 1915′te şeyhülislâmlıkta yeni kurulan “Te’lif-i Mesâil Heyeti” reisliğine tâyin edildi. Bu görevi esnâsında Mecelle’yi ikmâl için kurulan komisyonda vazîfe aldı ve iki senede Kitâbü’l-Büyû’ (Alışveriş kitabı) ve Kitabü’l-İcâre’yi hazırladı. Birinci Dünyâ Harbi boyunca bu vazîfeyi devâm ettiren Ahıskalı Ali Haydar Efendi 1916 senesinden îtibâren her ramazan ayında huzur dersleri (pâdişâh huzûrunda yapılan ilmî ders ve sohbet toplantıları) başmuhâtaplığı vazîfesini yürüttü. Bu vazîfesi 1923 senesine kadar sürdü ve pâdişâhlığın kaldırılmasıyla son buldu. Dört pâdişâhın zamanında bilfiil vazîfe yapmış olan ve bilhassa Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın iltifatlarına kavuşan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Cumhûriyet devri boyunca dînî tedrisât ile meşgul oldu. İskilipli Atıf Hoca, Tahir Mevlevî gibi o devrin büyükleriyle hapiste kaldı. Birçok âlim hakkında idam kararı verildiği halde kendisine manada kurtuluş işareti verildi ve Allah’ın hikmeti ve inayeti ile hakkında beraat kararı verildi. Velakin bundan sonra yirmi beş yıl kadar göz hapsinde tutuldu. Oğlu Hâlid Gürbüzler babasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir: “Babam kimseyle kötü olmamamızı söylerdi. Oturalım, çaylar, kahveler içelim demez, devamlı ilimle meşgul olurdu. Erzurum’dan Alvarlı Mehmed Efendi, Ramazanoğlu Sâmi Efendi sık sık ziyaretine gelirlerdi. Hasib Efendi ile Mehmed Zahid Kotku Efendi de gelirlerdi. Devrin bütün âlimleri ziyâretine gelir, sohbet ederlerdi.” Din ve devlet hizmeti görenlere büyük kıymet veren Ahıskalı Ali Haydar Efendi talebelerinin ve sevenlerinin ilmî yönden daha ileri olmalarını ister; “Sulbümden değil, yolumdan gelen benim evladımdır.” derdi. Kendisi ilmî mütâlaayı hiç bırakmazdı. Zevcesi Hanife Hanıma; “Hanife, Hanife yeni bir câhilliğimi daha gördüm. Yeni bir şey daha öğrendim.” derdi. Kendi tahsilinin kısa olduğundan bahsederek; “Benim tahsil müddetim beş senedir.” derdi. Sert mizaçlı bir insandı. İbâdete çok düşkündü. Geniş çaplı düşünür, Müslümanların idaresi hakkında ihlaslı ve temiz insanların söz sâhibi olmasını, milletin ve devletin devamını isterdi. Küçük oğlu Behâeddîn Gürbüzler’in ifâde ettiğine göre, ilim öğrenmek, öğretmek ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla meşgul olurdu. Siyâsetle meşgul olmazdı. Hatta İttihat ve Terakki fırkasına girmesi için Hüseyin Câhit ve Talat Paşa tarafından teklifte bulunulmasına rağmen, tekliflerini kabul etmemişti. Talebelerine siyasetten uzak durmalarını tavsiye ederdi. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra Türkiye’de kurulan yeni idâreye karşı olduğu öne sürüldü. Ankara’ya götürülüp 1926’da İstiklal mahkemesinde yargılandı. Merhum Atıf Hoca’nın “Frenk mukallitliği (taklitçiliği) ve Şapka” adlı eserinden 100 adet kadar Bandırma’daki damadına satılmak üzere göndermesi sebebiyle tutuklandı. Ankara’da Tahir Mevlevi ile aynı koğuşu paylaşmışlardır. 31 Ocak 1926 günü muhakeme edildi. Daha sonra ders şeriki(ortağı) İskilipli Atıf efendi ile yüzleştirmesi yapıldı. Nihayet 3 Şubat 1926’da beraat etmiştir. Dînî ilimlere vâkıf olan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, kuvvetli hitâbetiyle dinleyenleri tesir altında bırakırdı. Ömrünü İslâm dînini öğrenmeye ve öğretmeye vermişti. Kur’ân-ı Kerîmi çok okurdu. Nefse güvenmemeyi telkin eder, talebelerine ve sevenlerine nasihatlerde bulunurdu. Zamanın şartlarına göre dînî konuları anlatmak hâricinde sessiz bir hayat yaşadı. Dini hizmetlere, emri- bil marufa büyük ehemmiyet verirdi ve “Din-i mübin-i İslam’ın devam ve bekası Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker(Allah’ın emirlerini anlatmak, yasaklarından sakındırmak)’in devamına; din-i mübin-i İslam’ın inkirazı(yıkılması) emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker’in terkine bağlıdır.” derdi. Ali Haydar Efendi ömrünün son on yılını Bandırmada medfun olan şeyhi Ali Rıza Bezzaz Efendinin manada işaret ettiği Mahmud Efendi’yi yetiştirmekle geçirdi. Mahmud Efendi hazretleri şeyhinden şöyle naklediyor: “Efendibabam buyurdu ki: Mahmud’un elinden tutan, benim elimden tutmuş olur. Hakikat şu ki; Bu fakirin elinden tutan Ali Rıza Bezzaz hazretlerinin elinden tutmuş olur. Böylece halka halka silsile, ta Peygamber efendimize dayanır. İşte buna “sahih yed” diyoruz. Vefâtından on gün evvel Fâtih-Çarşamba’daki Şeyh İsmet Efendi dergâhının yakınındaki evinde komaya girdi. On gün bitkisel hayat sürdü ve 1 Ağustos 1960 (H.1380) günü yarı beline kadar doğrulup “Allah” diyerek rûhunu teslim etti. Cenâzesini Mahmud Efendi, Mehmed Zâhid Kotku Efendi ile Ramazanoğlu Sami Efendi yıkadılar ve vasiyeti üzerine hocası olan Reîsü’l-Ulema Çarşambalı Ahmed Efendinin de kabrinin bulunduğu Fâtih Câmii kabristanına defnedilmek istendi. Fakat buna müsaade edilmedi. Hatta cenaze namazının bile bu camide kılınmasına izin verilmedi. Yavuz Selîm Câmiinde Ramazanoğlu Sâmi Efendi tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra Sakızağacı kabristanında defnedildi.

Evliya

Hacı Hasip Yardımcı (k.s.)

Kabr-i Şerifi Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğindedir.Şehitliğin kapısından girince 200 m dosdoğru yürüyoruz sol tarafta tabelada ismini göreceğiz. Abdulaziz Bekkine hazretlerinin hemen yanında Abdullah Hasib (Yardımcı) Efendi, 1280/1863 senesinde Serez’de doğmuştur. Babası “muavin” namı ile bilinen Halis Efendi’nin oğlu Ali Efendi olup Serez’de Câmi-i Atik imamı, aynı zamanda Serez Rüşdiyesi’nde öğretmen ve müdür muavini idi. Ali Efendi Cidde’de medfundur. Hasib Efendi, orta tahsilini Serez Rüşdiyesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul’a gelerek eğitimini Çarşamba’da Mahmud Ağa Medresesi’nde sürdürür. Burada on sene kaldıktan sonra 1310/1893 yılında Tokatlı Hacı Şakir Efendi’den müderrislik icazeti alır. Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhanevî hazretleri de bu icazet merasiminde hazır bulunmuştur. Bu arada Sandıklılı Hasan Hamdi Efendi hazretlerine intisab etmişlerdir. Tashîh-i Hurûf’u Fatih’in meşhur Baş İmam’ı Filibeli Arap Hoca’dan tahsil etmiş olup bu hususta yaptığı çalışmalar halen erbabı tarafından bilinmekte ve kaynak gösterilmektedir. Hâmil-i Kur’ân olmanın gereği olarak kabul ettiği kıraat ilmine ait icazeti o zamanın Reîsü’l-Kurrâ’sı olan Hacı Nuri Efendi’den almıştır. Meslek-i dîniyenin seçkinleri arasında yer almasına ve birinci derecede ehliyet sahibi olmasına rağmen herhalde nâm ve şöhretten endişe duydukları için mensubu bulundukları mesleğin en mütevazî bölümü olan imamlık hizmetini tercih etmiştir. Serez’e dönüp daha önce babasının imamlık yaptığı Cami-i Atik’de görev almıştır. Orada Buhârî dersleri okutmuş, pek çok talebe ve hafız yetiştirmiştir. Hat sanatıyla da uğraşan Hasib Efendi’nin meşhur hatları da bulunmaktadır. 1924 senesinde tekrar İstanbul’a dönerek Eyüp Sultan semtine yerleşir. Bu arada Abdülaziz (Bekkine) Efendi ve Mehmed Zahid Efendi ile tanışır. Daha sonra onların feyiz aldıkları mürşidleri Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’ye intisab ederek derslerine devam etmeye başlar. Abdülaziz Efendi hazretleri Hasib Efendi’yi dergaha getirip tanıtınca Mustafa Feyzi Efendi; “İşte şimdi güzel elyaflı bir kereste getirdin.” diyerek iltifat etmişlerdir. Hasib Efendi (ks.), Mustafa Feyzi Efendi’nin derslerini takip etmek için Eyüp Sultan semtindeki evlerinden, o günkü ismi Bâb-ı Alî olan bugünkü İstanbul Valiliği’nin hemen yanıbaşında bulunan Fatma Sultan Camii’ne kadar her sabah yaya olarak gelirlermiş. Bir müddet sonra aynı camide vazife alıp caminin meşrutasına yerleşmişlerdir. Fatma Sultan Camii’ndeki bu vazifesinin ardından Şehzadebaşı Damat İbrahim Paşa Camii’nde imam-hatiplik yapmıştır. Bu arada Mahmutpaşa semtinde bir ev alarak oraya taşınmıştır. Son zamanlarında Kapalıçarşı Camii hatibi olarak görev yapmışlardır. Hasib Efendi’nin dört hanımından onyedi çocuğu olmuş, bunlardan yalnızca biri yaşamıştır. Ömründe dört defa hacca giden Hacı Hasib Efendi, uzunca boylu, beyaz sakallı, nur yüzlü, çok yumuşak ve hilim sahibi, mübarek bir kimse idiler. Zahirî ilimlerde üstat olduğu gibi mânevî ilimlerde de zamanının yüksek bir şahsiyetidir. Kendisinden sonra Gümüşhaneli Dergâhı’nda postnişîn olan Aziz Efendi, Hasib Efendi’nin vefatının ardından yaptırdığı Hatm-ı Hâcegânlarda onun için “Kutbü’l-Aktâb” sözünü zikrederlermiş. Hasib Efendi’nin evinde her hafta pazartesiyi salıya bağlayan gece Hatm-ı Hâce yapılırmış. Fakat sabahlara kadar sürmezmiş. Sünnete riayette titizlik gösteren Hocaefendi, yatsıdan sonra uzun oturmaları hoş görmezlermiş. Kırk yıl -oruç tutulması haram olan günler hariç- hergün oruç tuttuktan sonra şöyle demişlerdir: “Artık ihtiyarladık da Savm-ı Dâvûd’a çevirdik.” Hasib Efendi, Bayezid Camii’nde, uzun süre, çarşamba günleri öğle namazından sonra Râmûzü’l-ehâdîs sohbetleri yapmıştır. Kendi mahallî şîvesi ile yaptıkları konuşmalar dinleyiciler üzerinde derin tesirler uyandırmıştır. Hasib Efendi mûnis yaratılışlı, rikkat dolu bir kalbe sahiptir. Peygamber Efendimiz’e karşı büyük bir muhabbeti vardır. Ondan bahsedilince bile gözyaşlarını tutamazlarmış. Âyetler okunurken ağlarlarmış. Bununla beraber dinî meselelerde çok sert ve titizlermiş. Sevenlerinden biri birgün faiz konusunda kaçamak aramaya çalışıyormuş. “Şöyle olsa nasıl olur, böyle olmaz mı?” derken Hocaefendi hazretleri cevaben “Olur, olur be yahu, ama haram olur.” buyurmuşlardır. Hasib Efendi’nin gönüllere ve rüyalara tasarrufları vardır. Açık kerametleri sevenleri tarafından anlatılmaktadır. O yıllarda öğrenci olan bir bağlısı şöyle anlatıyor: “İmtihanımın yaklaştığı bir zaman evlerine gittim. Yanlarına oturdum. İçimden, ‘Hocaefendi bir sorsa da dua etmesini istesem.’ diye geçirdim. O sırada birşeyler anlatıyordu. Sözünü yarıda kesip nerede okuduğumu, ikmalim olup olmadığını sordu. ‘Bir ikmalim var.’ dedim. ‘İnşaallah geçersin ben bazen dua ederim, sınıflarını geçerler. O benden değil Allah’tandır Allah’tan.’ dedi ve ağladı.” Bir akşam Hasib Efendi, bir kumaş tüccarı ile birlikte yürümekte iken karşılarına elinde şişesi ile bir sarhoş çıkar. Körkütük sallana-sallana gelir, içki şişesini Hasib Efendi’ye doğru uzatır ve der ki: “Söyle hoca, bunun içinde Allah var mı?” Hasib Efendi cevap verir: “A be kuzucağızım, sen onu nerde ararsan ordadır.” Bu olaydan bir süre sonra aynı sarhoş Hasib Efendi’nin vazife gördüğü Kapalıçarşı Camii cemaatinden olmuştur. Hasib Efendi hazretleri şöyle derlermiş: “Hidayet kalbe inen bir nurdur, rahmettir. O rahmet, suyun çorak bir toprağı yumuşatması gibi kalbi yumuşatır. Kalp doğru söze açılır ve o doğru sözü hemen kapar. Tıpkı yumuşamış bir toprağın, tohumu kapıp da yeşermesi gibi…” Hasib Efendi (ks.), son zamanlarında prostat ameliyatı olmuşlardı. Hasta yatıyorlardı ve ızdırapları dayanılmız şekilde ağırdı. Son sözleri “Yâ Rabbi! Al emanetini, artık etrafımı rahatsız eder haldeyim.” olmuş ve ruhunu teslim etmiştir. Âhirete göçmesi 86 yaşlarında iken 15 Mayıs 1949 senesinde geceleyin vuku bulmuş, Edirnekapı Sakızağacı Kabristanı’na defnedilmiştir. Halvette iken kendisinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem aşkıyla söylediği na’t-ı şeriflerinden bir bölümü şöyledir: Bana evvelce gösterdin senin ol gül cemâlini, Kulağıma işittirdin dahi şirin mekâlini, Sonunda perdeyi çektin esirgedin visâlini, Hasib’in maksadı ancak teşerrüftür cemâlinle, Senin dîdârına geldi, şefaat Yâ Resûlallah Giderse cennete ahbâb-ı yarânım, Beni nâra sokarsa cürm-ü isyânım, Dökülür yaşlarım hâke, çıkar eflâke efgânım, Hasib’in başlıca arzusu Cemâlullâh’ı görmektir. Sana yalvarmağa geldi, şefaat Yâ Resûlallah. Bir gün Aziz Efendi, Hasib Efendi’ye bir sohbet meclisinde sorar: “Hocam, bir şeyh vefat etse, mürid üzerindeki tasarrufu azalır mı veya kalkar mı?” Hasib Efendi şöyle cevap verir: “Yok, yok kalkmaz! Bilakis derler ki şeyhin vefatı ile dervişler üzerindeki tasarrufu kınından çıkmış kılıç gibi daha da keskinleşir.”

Evliya

Sertarikzade Muhammed Emin Efendi (k.s.)

İstanbul – Eyüp’de Davutağa caddesinde. Davutağa mescidinin yanında ….

Evliya

Saka Baba

İstanbul – Eyüp’de Yusuf efendi Çiftliği sokak ile Çövenci sokağın kesiştiği yerde. …….. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Saka-Başısıdır. İstanbul fethine katılmış, Ni’me’l-Ceyş’dendir.

Evliya

Ahmed Avni Konuk

Evliya

Dökümcü Gül Baba

İstanbul – Eyüp’de Ümmi Sinan sokak ile Düğmeciler caddesinin kesiştiği yerde ………..

Evliya

Ahmed Dede – İstanbul – Eyüp

İstanbul – Eyüp’de ahmed dede sokağında ……

📍 Eyüp
Evliya

Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Mustafa Feyzi Efendi (ks.) , 1267/1851 senesinde Tekirdağ’ın Kılıçlar Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Babası çiftçilikle meşgul olan Emrullah Ağa’dır.1 İlim tahsiline memleketinde başlayan Mustafa Feyzi Efendi , 1869 senesinde 18 yaşlarında iken İstanbul’a gelir. Bayezid Camii dersiâmlarından olan ağabeyi Tekirdağlı Mehmed Tahir Efendi’nin ders halkasına katılır. 1882 senesinde 32 yaşlarında iken tahsilini tamamlayarak ulûm-ı aliyyeden icazetnâme alır. Aynı yıl içinde yapılan “rüûs” imtihanında ehliyetini isbat ederek ders verebilecek duruma gelir. Bundan bir sene sonra ders vekili sıfatıyla Bayezid Camii’nde ders vermeye başlar. On beş sene sonra 1898’de de talebelerine ilk icazetini vermeye muvaffak olur. Tekirdağlı Mustafa Feyzi hazretlerinin Silsile-i Şerifi 1887 senesinde kendisine “ibtidâ-i hâric” rütbesi ile beraber İstanbul müderresliği vazifesi verilir. 1907 senesinde “Mûsıla-i Sahn” rütbesiyle Şehzadebaşı İsmail Paşa Medresesi müderrisliğine tayin edilir. Ardından 4. Osmânî ve 4. Mecidî nişanı ile taltif edilerek 1910 senesinde Huzur dersleri muhataplığına getirilir. En son huzur dersinin yapıldığı 1919 senesine kadar bu vazifesine devam etmiştir. Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerine intisab eden Mustafa Feyzi Efendi (ks.) onun önde gelen halifelerinden olmuştur. Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi’nin 1920 senesinde âhirete göçmesinden sonra Gümüşhâneli Dergâhı postnişîni olarak irşad vazifesine başlamış, 1922 senesinde tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar bu vazifeyi sürdürmüştür. Yeni Cami’de bir müddet Hadis dersleri okutan Mustafa Feyzi Efendi’nin ömründe 24 defa halvete girdiği halifelerinden Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh tarafından ifade edilmektedir. Mustafa Feyzi Efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dördüncü halifesi olarak beş sene kadar vazife yapmış, pek çok talebe ve 10’a yakın irşad selahiyetli âlim yetiştirmiştir. Her sene bir kere hatim etmek üzere Râmûzu’l-ehâdîs okutmuştur. Son halvetinde talebelerinden Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Abdülaziz (Bekkine) Efendi ve Bursalı Mehmed Zahid Efendi’ye hilafet vermiştir. Aynı silsile, sırasıyla bu zâtlar tarafından devam ettirilerek günümüze kadar intikal ettirilmiştir. Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi orta boylu, dolgunca, ak sakallı, nur yüzlü, yuvarlak çehreli idi. Devamlı oruç tutar, çok namaz kılar, zikrederlerdi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde bir derya olup tevazuu ve güzel ahlâkı ile tebârüz etmişti. Erzurum’lu İbrahim Hakkı hazretlerinin: Tasavvuf; kimseye âr olmamaktır. Tasavvuf; gül olup hâr olmamaktır. Tasavvuf; yok olup vâr olmamaktır. Bunu her kim anlarsa bürhân ondadır. sözlerini sık sık tekrarlayan Mustafa Feyzi Efendi, 23 Muharrem 1345/1 Ağustos 1926 senesinde 75 yaşlarında iken dâr-ı bekâya irtihal eylemişlerdir. Kabri Süleymaniye Camii haziresinde tekke arkadaşlarının yanındadır. Mezar taşı kitâbesinde şunlar yazılıdır: Tekfurdâğî Mustafa Feyzi Gümüşhaneli’den almıştı feyzi, Postnişîn-i sâbık-ı Dergâhında İrciî hitâbı erişti nâ-gâh İcâbetine evvelce olmuştu âgâh Kabrini ziyaret eyleyen ihvân Ruhuna fâtiha kılsınlar ihsân. Mustafa Feyzi Efendi’nin zikir halkası esnasında Niyâzî-i Mısrî’ye ait şu ilâhiyi söyledikleri halifelerinden Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh tarafından bildirilmektedir. Ey derde derman isteyen! Yetmez mi derd dermân sana Ey râhat-ı cân isteyen! Kurban olandır cân sana. Yağma edersin varlığın, Gider gönülden darlığın Mahv eyle sen ağyarlığın, Yar olısar mihmân sana. Sermâye bu yolda hemân, Teslîm olur, buna inan, Sıdk ile ALLAH’a dayan, Etmez mi gör ihsân sana. Tevhîde tapşur özünü, Kimseye açma râzını. Şeyh izine tut yüzünü, Şeyhin yeter burhân sana. Yalnız kişi yol alamaz, Maksûdunu tez bulamaz. Bekle ma’ârif kapısın, Yüz göstere irfân sana. Dünyâ ile ukbâyı ko. Ulâ ile uhrâyı ko. Var o kuru sevdâyı ko, Matlab yeter Sübhân sana. Candan özge kıl yârını, Ver cânı bu dîdârını, Yok eyle kendi vârını, Ki vâr ola cânân sana. Çürüklerin hep sağ olur, Zehrin kamu bal-yağ olur. Dağlar meyvalı bağ olur, Cümle cihân bostân sana. Güçdür katı Hakk’ın yolu, Dergâhı hem gâyet ulu. Sıdk ile olmazsan kulu, Etmez yolu âsân sana. Kulluğa bel bağlar isen, Şâm u seher ağlar isen. Sular gibi çağlar isen, Tez bulunur ummân sana. Bülbül oluben ötegör, Gül gibi açıl tütegör, Aşk oduna can atagör, Gülzâr olur nîran sana. Yüzün Niyâzî eyle hâk, Derdiyle bağrın eyle çâk. Kalbin sarayın eyle pâk, Şâyed gele Sultan sana. Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin 1926 senesinde vefatının üzerinden otuz sene gibi uzun bir süre geçtikten sonra vuku bulan ibret dolu bir hadiseyi Mehmed Zahid Kotku hazretleri şöyle anlatıyor: “İşte sana bu âlim-i âhiret olan kimselerden gördüğüm bir canlı hâdiseyi anlatırken umarım ki yerlerin yiyemediği bu alim kimseleri de öğrenmiş oluruz: İstanbul yollarının genişletildiği ve türbelerin etrafları açıldığı bir devirde bizim rahmetlik Hocamız Tekfurdağlı, Bayezid Cami-i Şerifi müderrisi ve Gümüşhâneli Dergâhı post-nişîni Hacı Mustafa Feyzi Efendi hazretleri de Kânûnî Sultan Süleyman Câmi-i Şerifi’nin kıblesinde ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yanında dış tarafında sekiz-on kadar kabir vardı ki rahmetli Menderes bunların da kaldırılıp yanındaki boşluğa gömülmelerini istemiş ve bu suretle nakl-i kubûr yapılmak üzere bizim de o merasimde murakıp olarak bulunmamızı istemişler. Biz de orada bulunduk. Mezarlar açıldı. İçinden çıkarılan kemikler hazırlanmış torbalara konarak hazırlanan mezarlarına naklediliyordu. Sıra bizim üstadımız Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi’nin merazına geldi. Mezar, zeminden hemen bir metre yüksek olduğundan bazı taşlar kopmuş ve mezarın içerisi gözükmekte idi. Nihayet nezar açıldığı zaman- definden zannedersem otuz sene kadar bir zaman geçmiş olduğu halde rahmetlik Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi’nin henüz sakalının bile bir kılı değişmemiş. Bütün bir cesedin sanki henüz yeni gömülmüş olduğunu hem biz hem bütün hâzirûn, büyük bir cemaat kalabalığı tarafından görülmüş. Toprağın demek hakiki alimleri yiyemediği hakikaten müşahedemiz olmuştur. Rahmetullahi rahmeten vâsiâ.”

Evliya

Ömer Ziyaüddin Dağıstani (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Ömer Ziyâüddin Efendi, Dağıstan’da Çerkay’a bağlı Miatlı Köyü’nde 1266/1849 senesinde doğmuştur. Babası, zamanın ulemâsından Müderris Abdullah Efendi, Avar Türkleri’ndendir. Ömer Ziyâüddin Efendi, uzunca boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı, vakur ve son derece cömert idi. Arapça, Farsça ve Rusça’dan başka Türk lehçeleri uzmanı idi. İlk tahsiline babasından ders görerek başlar. Gençlikk yıllarına geldiğinde Ruslarla Şeyh Şamil arasında 1825’lerden beri devam eden mücadelelere iştirak eder. Şeyh Şamil’in oğlu Gazi Mehmed Paşa’nın maiyetinde Kafkas Cephesi’nde Ruslar’a karşı yıllarca at üstünde savaşır. O sıralar yirmi yaşlarındadır. Mücadele sona erince Dağıstan grubu Osmanlı Devleti’ne hicret eder. Böylece Ömer Ziyâüddin Efendi de İstanbul’a yerleşir. Burada Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerine intisap eder. Aynı yıl şeyhülislâmlığa takdim ettiği Tecvîd-i Umûmî isimli eseriyle, Taşra ruûsuna nail olur. Ömer Ziyaüddin Dağıstani hazretlerinin Silsile-i Şerifi Ömer Ziyâüddin Efendi’nin asıl adı Ömer’dir. Gümüşhânevî hazretleri kendisini, “Sana Ziyâüddin adını veriyorum, isminle muammer ol.” diyerek taltif etmiştir. Yine şeyhinin kendisine “Hâfız Ömer” diye hitap etmesi üzerine gece-gündüz demeden kendi kendine çalışarak altı ayda hıfzını tamamlamıştır. Kur’an’ı hıfzettiği gibi 200 bin hadîsi de râvî zinciriyle beraber ezberlemiştir. Daha çocukken hadis hıfzının isbatı için kendini hafızlar cemiyetine mümeyyiz seçtirmiştir. Bunlara devam ederken bir ara “ben başka tarikata geçsem” diye düşünür. Galata Mevlevîhânesi’ne gider. Ayinleri seyrederken bir ara kendinden geçer. Birisi cübbesinin ensesinden tutar, kubbeye doğru çıkartır, oradan aşağı bırakır. O arada Ömer Ziyâüddin Efendi “Allah” diye haykırır. Ter içindedir. Tekkeye gelip şeyhinin elini öpmek ister, şeyhi Gümüşhânevî hazretleri ise gülerek; “O kadar yüksekten düşersen tabi bağırırsın.” der. Kendisini kaldıranın kim olduğunu anlayan Ömer Ziyâüddin Efendi şeyhinin ellerine kapanmış, dört elle tekkeye sarılmıştır. Gerek çalışması, gerekse hafızasının kuvvetiyle kısa zamanda terakki ederek icazet almıştır. Tahsilini tamamlayıp icazet aldıktan sonra Aralık 1878’de Edirne ikinci Ordu Alay Müftülüğü’ne tayin edilir. Eylül 1892 tarihine kadar 14 sene bu vazifeyi îfâ eder. Haziran 1893-Mayıs 1901 seneleri arasında Malkara kadılığı vazifesinde bulunur. 1903’de Kudüs mevleviyetine, ertesi yıl Malkara kadılığına tayin olunur. “Şeriatte icrâ-ı adâlet eden kişi devletten para almaz.” diyerek kadılık maaşını cebine koymadan talebelerine dağıtır. Ömer Ziyâeddin Efendi Malkara’da iken son eşi Hafize Hanım’la evlenmiş ve kendisinden sekiz çocuğu olmuştur. İlk üç hanımından doğan çocukları yaşamamıştır. Malkara’da bulunduğu süre içinde her sene hatimle teravih namazı kıldırmıştır. Altı saatte tam bir hatimle teravihi bitirir ve eve geldiklerinde sahur olurmuş. Ömrünün son demlerinde bile Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona Fatiha gibi okuyabildikleri bildirilmektedir. Malkara kadılığı vazifesinde iki yıl kaldıktan sonra 1906 senesinde İstanbul’a yerleşir. 1908’de saltanat ve hilafeti savunan Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki’s-selâtîn adlı eserini neşreder. 1909 senesinde 31 Mart Vakasına karıştığı, İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti ve Derviş Vahdetî ile ilgisi olduğu iddiasıyla Divân-ı Harb-i Örfî tarafından müebbet kalebentliğe mahkum edilir. Cezası bir süre sonra sürgüne çevrilerek Medine’ye gönderilir ve orada yedi ay kalır. Bu arada Mısır Hidiv’i Abbas Hilmi Paşa rüyasında Peygamber Efendimiz’i görür. Kendisine, “Medîne-i Münevvere’de bulunan Hâfız Ömer’i himayene al, getir.” diye ismiyle belirterek söyler. Üç gece üstüste aynı rüyayı görür. Nihayet maiyetiyle yola çıkar. Medîne-i Münevvere’ye vasıl olur. Ömer Ziyâüddin Efendi’yi yanına alır. Mısır’a gelirler. Abbas Hilmi Paşa kendisine, “Peygamber’in emaneti!” der, büyük hürmet gösterir. Ömer Ziyâüddîn Efendi böylece Müntezeh sarayına yerleşir. Abbas Hilmi Paşa’nın saray hocalığını ve imamlığını yapar. Burada yaklaşık 10 yıl kalır. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı devam etmektedir. Bir ara Mısır’da İngilizler tarafından hapse atılır. 14 Nisan 1912’de çıkan umumî af üzerine şeyhülislâmlığa müracaat ederek devrin şeyhülislâmından vazife talep etmiştir. Hilâfeti savunan kırk hadîs-i şerîfin yer aldığı Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki’s-salâtîn isimli eseri yüzünden bu isteği geri çevrilmiştir. Uzun süren mücadeleleri sonunda nihayet hakkı teslim edilerek önce 5 Ağustos 1919’da Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hilâfiyat (tartışma ve münakaşa yoluyla karşı fikri çürütme) sonra da yine aynı medresenin Hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir (27 Ekim 1920). Ömer Ziyâüddin Efendi, 1919 senesinde Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden İsmail Necati Efendi’nin vefatı üzerine Gümüşhânevî’nin üçüncü halifesi olarak postnişin olmuş, irşat görevini üstlenmiştir. Bu arada Râmûzü’l-ehâdîs adlı hadis kitabını da okutmaya devam etmiştir. Sultan Vahidüddin’in bizzat gelip yaptığı şeyhülislâmlık teklifini “İşgal altında bulunan bir memlekette fetvâ makâmı işgal edilmez.” diyerek kabul etmemiştir. 30 Kasım 1920 senesinde 18 Rebiülevvel Perşembe günü 73 yaşlarında iken Gümüşhâneli Dergâhı’nda âhirete irtihal etmiştir. Kabri Süleymaniye Camii Hazîresi’ndedir. Ömer Ziyâüddin Efendi’nin Türkçe, Arapça ve Dağıstan dillerinde pek çok eseri bulunmaktadır. Lezgi dili ile yazılmış (Çerkezce) Mevlîd-i Şerîf’i 1.000 beyitliktir. Dağıstan yöresinde Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gibi meşhur olmuştur. Şairlik tarafı baskın olan Ömer Ziyâüddin Efendi’nin Şeyh Şamil’in kabilesinin dili ile yazılmış Kısâs-ı Enbiyâ adlı manzum eseri, Dağıstan’da, Mevlid, Mi’rac ve Mu’cizât isimli eserleri de Edirne’de basılmıştır. Fetevâ-yı Ömeriyye bi-Tarikati’l-Aliyye adlı eseri tercüme edilerek Seha Neşriyat tarafından neşredilmiştir. Diğer eserleri şunlardır: Sünenü akvâli’n-bebeviyye mine’l-ehâdîsi’l-Buhâriyye, Zübdetü’l-Buhârî, Es’ile ve ecvibe fî ilmi’l-hadîs, et-Teshîlâtü’l-atire fi’l-kıraati’l-aşere, Metnü Akâid Tercemesi Adâbu’l-Kur’ân, Mevhibe-i Bârî Terceme-i Buhârî, Mu’cizât-ı Nebeviyye, Zübdetü’l-Buhârî Tercemesi, Zevâidü’z-Zebidî, Mir’ât-ı Kanûn-i Esâsî. Hadis, siyer, fıkıh, tecvid ve kıraat gibi ilimlerde eser vermiş, fıkhî ve tasavvufî eserleri ile tanınan Ömer Ziyâüddîn-i Dağıstani (ks.), son devrin ilim ile tarikati, tasavvuf ile fıkhı bir arada yürüten muhaddis ve mutasavvıflarından, aynı zamanda hadis hâfızlarından biridir. Şöhret ve nüfûzunun, geniş bölgelerde yayılmasından dolayı eserleri çeşitli yörelerde neşredilmiş, dağıtımı yapılmıştır. İstanbul, Dağıstan, Mısır, Trabzon ve Edirne’nin çeşitli matbaalarında basılıp dağıtılan eserleri, Mısır’dan Dağıstan’a, Edirne’den Trabzon’a kadar, geniş bir kesime feyiz kaynağı olmuştur.

Evliya

Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerinin yetiştirdiği, daha hayattayken yerine vekil bırakarak irşat selahiyeti verdiği Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden Hasan Hilmi Efendi, Kastamonu’nun Azdavay Kasabası’nda 1240/1824 senesinde doğar. Müridân arasında daha çok “Kastamonî” nisbesiyle tanınan Hasan Hilmi Efendi’nin babası, Abdullah adında ümmî fakat velî bir zâttır. Kendisinden nakledildiğine göre bir cuma günü babası aniden rahatsızlanır, çocuklarına; “Beni hemen guslettirin. Bugün Rabbim’e icabet edeceğim. O’nun huzuruna tertemiz çıkmak isterim.” deyince arzusu yerine getirilir. Cuma namazını eda ettikten sonra da dostlarını evine davet ederek helalleşip vedalaştıktan sonra ruhunu teslim eder. Hasan Hilmi Efendi, orta boylu, nur yüzlü, ak sakallı, buğday benizli, çekme burunlu, açık kaşlı, ela gözlü idi. Başında Nakşî tâcı, beyaz sarık, sırtında boylu entari ve hırka bulunurdu. Hz. Ebu Bekir yaratılışlı, ismi ile müsemmâ hilim sahibi, takvâ örneği bir zât idi. İlk tahsiline Kastamonu’da başlar. Memleketinin ileri gelen alimlerinden kıraat, sarf ve nahiv ilimleri tahsil eder. 18 yaşlarına geldiğinde tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından İstanbul’a gönderilir. İstanbul’da Mahmudpaşa Medresesi’ne yerleşir. Burada Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleri ile tanışır. 50 yılı aşkın bir süre devam edecek olan beraberlikleri böylece başlar. Mahmudpaşa Medresesi’nde Nevşehirli Büyük Hazım Efendi’nin derslerine devam eder. Tefsir, Fıkıh, Hadis, Hikmet gibi ilimlerde tahsilini tamamlayarak icazet alır. Hasan Hilmi Efendi terkedilmiş, ıssız ve ibadete kapalı bulunan Fatmasultan Camii müezzinliğine gönüllü olarak talip olur. Camiyi kısa sürede ihyâ ederek günün beş vaktinde açık hale getirdiği için bu caminin baş müezzinliğine tayin edilir. Fatmasultan Camii’ndeki bu vazifesi icabı Mahmudpaşa Medresesi’nden ayrılır. Buna rağmen başından beri büyük bir saygı ve hürmetle bağlı olduğu Gümüşhânevî’yi sık sık ziyaret eder. Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî (ks.) bu aralar İstanbul’a gelmiş ve Gümüşhânevî hazretleri ona intisap etmiştir. Hasan Hilmi Efendi de uzun süredir bu yola intisap etme arzusu içindedir. Bu düşüncesini dostu, sırdaşı Gümüşhânevî’ye açar. Gümüşhânevî hazretleri ise şeyhi Ervâdî hazretlerinin müsaadesiyle sohbet şeyhi ittihaz ettiği, Ervâdî gibi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin İstanbul halifelerinden olan, Abdülfettah el-Ukarî hazretlerine intisap etmesi yolunda tavsiyede bulunur. Süleymaniye camii ve haziresi Hazirede olanlar ; 1- Mehmed Zahid Kotku (k.s.) – Süleymaniye camii haziresi 2- Kanuni Sultan Süleyman han (k.s.) – Süleymaniye camii haziresi 3- Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi (k.s.) – Süleymaniye camii haziresi 4- Tekirdağlı Mustafa Fevzi efendi (k.s.) – Süleymaniye camii haziresi 5- Dağıstanlı Ömer Ziyaeddin Efendi (k.s.) -Süleymaniye camii haziresi[/toggle] Hasan Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’nin de delaletiyle Abdülfettah el-Ukarî hazretlerine intisap eder. Şeyhinin vefatına kadar, ona candan bir teslimiyetle bağlı kalır. Bu arada Gümüşhânevî ile birlikte Ervâdî’nin Ayasofya Camii’ndeki hadis derslerine devam eder. Hasan Hilmi Efendi, ilk şeyhinin 1864 senesinde âhirete irtihalinden sonra, Ervâdî’den hilafet alan Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’ye intisap eder. Onun hadis derslerine devam ederek ilmî icazet alır. Hemen ardından seyr u sülûkünü tamamlayarak hilâfet alır. Daha şeyhi hayattayken irşat makamında vekili ve baş halifesi olur. Hasan Hilmi Efendi, 1863 senesinde şeyhi Gümüşhânevî ile beraber hac farizasını eda eder. Şeyhinin ikinci hac seyahatı dönüşünde üç sene Mısır ve Tanta’da ikamet ettiği sürede Gümüşhâneli Dergâhı’nda ona vekalet eder. Şeyhi İstanbul’a döndüktün sonra, kendisini İzmit-Adapazarı bölgesinin irşadı maksadıyla Geyve’ye gönderir. Hasan Hilmi Efendi burada inşa ettirdiği medrese ve tekkede hem hadis okutmuş hem de tarikat neşrine çalışmıştır. Gümüşhânevî hazretleri, zayıflığı ve ihtiyarlığı sebebiyle dergâhın faaliyetlerini yürütemeyecek hale gelince müridi ve baş halifesi Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’yi Geyve’den İstanbul’a çağırarak tekkeyi ona teslim etmiş, müridlerine de ona bağlanmalarını söylemiştir. Bundan sonra, Gümüşhânevî hazretleri, dünyasını değiştirene kadar yalnızca cuma sohbetlerini ve Hatm-i Hâce zikirlerini icrâ ettirmiştir. Âhirete irtihal ettiği sene ise bu vazifeler de dahil olmak üzere tekkenin bütün mesuliyetlerini Hasan Hilmi Efendi’ye bırakmıştır. 1893 senesinde şeyhinin vefatından sonra 18 yıl fiilen Gümüşhâneli Dergâhı’nda irşat vazifesi gören Hasan Hilmi Efendi de, şeyhi gibi hadis ilmi ile iştigali esas almış, tekkenin el kitabı mesabesinde olan Râmûzü’l-ehâdîs’i senede iki defa hatmetmeyi itiyat edinmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî başta olmak üzere Ezineli Mehmed Hulusi Efendi gibi yüzlerce talebesine maddî ilimler yanında irfan, edep, ahlâk ve ruh terbiyesi vermiş, bundan başka 56 halife yetiştirmiştir. Amasyalı Eyüb Sabri, Kâtip Mustafa Fevzi, Bolvadinli Yörükzâde Ahmed Fevzi, Kayserili Ali Rıza, Geyveli Yusuf Bahri bunlar arasında sayılabilir. 1896 senesinde yerine Safranbolulu İsmail Necati Efendi’yi vekil bırakarak hacca giden Hasan Hilmi hazretleri, Gümüşhânevî’nin Medine’deki müridlerinden Hafız Ahmed Ziyâüddin Efendi’ye misafir olmuş ve 18 gün Ravza-i Peygamberî’de halvet ederek mücavir kalmıştır. Son zamanlarına doğru irşat hizmetlerini yürütemeyecek duruma gelince, yerine Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden Safranbolulu İsmail Necati Efendi’yi vekil ve halife tayin etmiştir. Hastalanıp yatağa düştüğü ve hiçbir şey yiyip içmediği bir gün, gözlerini hafifçe açarak, müridlerine yazdığı vasiyetini ihtiva eden kağıdı verdikten sonra; “Aslında benim, Rahmet-i Rahmân’a kavuşma vaktim çoktan geldi. Fakat sizler benim için dua ettikçe rahatsız oluyorum. Bu ruh artık Rabb-ı Mecîdi’ne kavuşmak ister. Ne olur dua etmeyi bırakın.” diye söylemiş, sonunda da derinden bir “Allah” diyerek ruhunu teslim etmiştir. 10 Şubat 1911 Perşembe günü saat 07.15’de ruhunu teslim eden Hasan Hilmi Efendi’nin kabri Süleymaniye Camii Haziresinde bulunmaktadır.

Evliya

Ramazan Mahfi Efendi (k.s.)

İstanbul – Kocamustafa paşa’daki Ramazan Efendi camii avlusundadır. Şeyh Ramazan Mahfi Efendi ,949/1542 senesinde Afyon’da dünyaya geldi. Ramazaneddin-i Mahfi diye tanınmıştır. Akli ve nakli ilimleri tamamlayarak devrin meşayıhından olan Halvetiyye-yi Ahmediyye Şeyhi Kasım Çelebi’den el almıştır. Şeyh Kasım Çelebi’nin vefatından sonra halifesi olan Şeyh Muhammed Muhyiddin Karahisarı’nin yanında seyr ü sülükunu tamamlamış ve onun halifesi olmuştur. Şeyh Ramazan Efendi , Şeyh Muhyiddin efendi’den aldığı hilafet ile 994/1586 yılında İstanbul’a gelmiştir. Sevenlerinden biri olan Bezzazzistan Kethudası Hüsrev çelebi tarafından Koca Mustafa Paşa da kendisi için bir tekke bina ettirmiştir.Hüsrev çelebi tekkeyi 994/1586 de Mimar Sinan’a yaptırmıştır. Şeyh Ramazan Efendi güzel ahlak sahibi bir zat idi. İlahi aşk yolunun saliklerine yol gösterir, insanların dertlerine çareler bulurdu.Rüyâ tâbirinde çok derin bilgilere sâhipti. Şeyh Ramazan Efendi ,’ ‘ Mahfi” mahlasından anlaşıldığı gibi kemalini gizleyen bir Allah dostudur. Hüseyin Vassaf’ın ifadesi ile ”tarik-i tesettür’ ‘ e meyyaldir. Bu nedenle zamanında gerekli şöhreti bulamamış , hayatı tafsilatlı olarak kaleme alınamamıştır. Ramazan Efendi son zamanlarında tekkesinde halktan uzak bir hayat yaşadı. Yetmiş altı yıllık ömrünün otuz iki yılını dergahta şeyhlik yaparak sürdürmüştür. 1025/1616 yılında vefat ederek tekkesinin avlusuna defnedilmiştir. Ölümüne ”Rıza-ı Pak” ” Eş-Şeyhül Mücahid” ” Kabetül Uşşak’ ‘ ” geçti Şeyh bugün” gibi tarihler düşülmüştür. Ramazan Efendi vefatından sonra birçok halife bırakmıştır. Şu beyit meşhurdur ; Mahfi bugünü gözleyip Girdi yola aşk özleyip Aşıkların cem eyleyip Gitsin bugün hu hu deyu Tasavvufla ilgili de şu sözü meşhurdur; Tasavvuf kimse gönlün yıkmamaktır Haram ve nehyi olana bakmamaktır Menkıbeleri ; …..Sünbül Efendinin, Ramazan Efendi hakkında gösterdiği kerâmet şöyle anlatılır: “Ramazan Efendinin dergâhının olduğu yer önceleri bahçe idi. Bir gün Sünbül Efendi buradan geçerken, dergâhın bulunduğu yerde oturarak; “Buradan tevhîd kokusu geliyor.” buyurdu. Hâlbuki Ramazan Efendi daha doğmamıştı. Fakat daha sonra İstanbul’a gelen Ramazan Efendi buraya gelip yerleşti ve insanlara doğru yolu gösterdi.” ……..Zamânın vezirlerinden Mahmûd Paşa, Ramazan Efendiye bağlı olanlardan idi. Vezirliği bırakarak, tasavvufa yönelip, bu bağlılığı devâm ettirmek istiyordu. Bir gün Sadrâzam Yemişçi Hasan Paşanın elinden kaçıp, Ramazan Efendiye sığınmıştı. Sadrâzam onun, Ramazan Efendinin dergâhında gizlendiğini öğrenince, adam gönderip, oradan almalarını emretti. Fakat Ramazan Efendi, Mahmûd Paşayı teslim etmedi. Bir gün Sadrâzam bizzat kendisi gelip, vezîri teslim almak isteyince, Ramazan Efendi; “Bizim dergâhımızda paşa yoktur. Cümlesi derviştir. İsterseniz gelsinler, görünüz, hangisi Mahmûd Paşa ise alınız.” dedikten sonra, dervişleri çağırdı. Mahmûd Paşa onların arasında aba giymiş olarak bulunuyordu.Hasan Paşa onu bu hâlde görünce, işte budur demeye gücü yetmedi ve oradan ayrılıp gitti.”

Evliya

Tokatlı Mustafa Haki Efendi (k.s.)

Hazret-i Mustafa Haki Tarik-ı Hakda muktedamızdır Gubar-ı kadem-i paki Çeşm-i im’ane tutiyamızdır Nasibli canlara ta’ki Menba-ı feyz-penahımızdır. Muhib olanlar Nazmi Dünya vü ukba bahtiyarandır. Tamiri 15 Zilkade 1425 Ketebehu Mahmud İstanbul – Fatih camii kıble tarafındaki hazirede. Mustafa Haki Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i ŞerifiTokat velîlerinden. Doğum târihi belli değildir. 1920 (H.1338) de İstanbul’da vefât etti. Kabri Fâtih Câmii bahçesinde, Gazi OsmanPaşa türbesine yakındır. Sık sık ziyâret edilmektedir. İlmi, ahlâkı, tevâzuu Tokat, Çorum, Sivas, Amasya ve Yozgat’ta dilden dile anlatılmaktadır. Aynı zamanda Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin yeğenidir. Mustafa Hâki Efendi, ilk tahsilini Tokat’ta yaptıktan sonra, Çorum Şeyhi Şîranlı Mustafa Efendiye talebe olup icâzet aldı. Sonra Tokat’a dönüp, talebe yetiştirmeye başladı. Dergahı hak âşıkları, ilim tâlipleri ile dolup taşardı. Yetiştirdiği talebeleri, arasında en meşhuru Sivaslı Mustafa Tâkî’dir. Mustafa Tâkî Efendi vefât edince bâzıları; “İlim üç Mustafa ile gitti. Bunlar Çorum Şeyhi Şîranlı Mustafa, Mustafa Hâki ve Sivaslı Mustafa Tâkî’dir.” demişlerdir Mustafa Hâki Efendi, 1908’de ikinci Meşrûtiyetin ilânı sebebiyle yapılan seçimde devrin ileri gelenlerinin arzûsuyla Tokat mebûsu oldu. Ancak ittihatçıların ve gayr-i müslimlerin oyları ile mebusluğu düşürüldü veİstanbul’da mecbûri ikâmete tâbi tutuldu. Kendisine Çarşamba’daki Mustafa İsmet Efendi dergâhı verildi ve vefâtına kadar burada kaldı. Mustafâ Hâki Efendinin oğlu Behâeddîn Efendi, dînî ilimlerin yanında Eczâcılık mektebini bitirmiş, siyâsî olaylara karışmamak için Türkiye’den ayrılıp önce Medîne’ye gitmiş orada 27 sene ders okutmuş sonrada Şam’a geçmiştir. Torunları zaman zaman Tokat’a gelip akrabâlarını ziyâret etmektedirler. Mustafa Hâki Efendinin sözleri ve kerâmetleri halk arasında anlatılmaktadır. Bunlardan bâzıları şöyledir: Mustafa Hâki hazretleri Samsun’a geldiği bir günde misâfir kaldığı evde ikram edilen meyveyi yerken buyurur ki: “Bu gece dünyâya bir oğlum gelse gerektir.” Tokat’a gelindiğinde görülür ki sözün söylendiği o saatte Behâeddîn Efendi dünyâya gelmiştir. Mustafa Hâki hazretleri sohbetlerde umumiyetle Eshâb-ı kirâm sevgisinden bahseder, Eshâb-ı kirâm sohbet ile yükseldi. Eshâb-ı kirâm dîni bildirenlerdir. Eshâb-ı kirâma dil uzatan, dîni yıkar. Eshâb-ı kirâmın îmânda ayrılıkları yoktur. Hepsi bütün velîlerden üstündür. İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak ve tasavvuf yolunda ilerlemektir. İslâmın temeli; Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine inanmak ve yapmaktır. Nasihat istiyen birisine buyurdu ki: “Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Hakaret görebilir, eziyet görebilir, cefaya uğrayabilir. Lâkin ondan hep güzel temiz faydalı şeyler çıkar. Müminin, insanları ayırmadan, hepsine aynı şekilde davranması ve güzel ahlâklı olması lâzımdır.” Kerâmet hakkında da; “Bir kimsenin havada uçtuğunu suyun üzerinde yürüdüğünü görseniz, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Şâyet bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklarda gevşeklik varsa hemen ondan uzaklaşınız. Çünkü zararı dokunur.” derdi. Vefâtı sebebiyle yazılan mersiyeden bir bölüm: Hicrânda koydun bizleri ey Mürşîd-i ebcel Nâkısları kim eyleyecek kâmil ü ekmel Destine yapışdık ebedî bir habl-i metîne Çekdin elini nâkıs olan düşdi zemîne Eyvâh geçirdik dem-i fırsatları eyvâh Allaha ulaştırıcı sohbetleri eyvâh Feyz-i nazarın mürdeleri eyledi ihyâ Bu seng-dil Âdemliğini bulmadı hâlâ Sen bizleri cezb eder idin arş-ı berîne Biz kendimizi attırırız zîr-i zemîne Hayfâ o nezâfet o zerâfet, o cemâl Cem’ olmış idi sende hemân cümle kemâlât El-Bakî E’azım-ı meşayih-i Nakşbendiyye-i Halidiyyeden İsmetullah Efendi Dergahı Postnişîni Tokadî es-Seyyîd el-Hac Mustafa Hakî Efendi Hazretleri’nin aram-gah-ı ebedîsidır. Fî 23 Rebî’ü’l-ahir 1338 ve fî 15 kanün-ı sanî 1336 Ebedî olan (Allah) Nakşibendiyye tarîkati’nin Halidiyye kolunun büyük şeyhlerinden Ismetullah Efendi Dersahı Postnişîni Tokatlı Seyyid Hacı Mustafa Hakî Efendi Hazretleri’nin ebedî dinlenme yeridir. 15 Ocak 1920 Hazret-i Mustafa Hakî Tarîk-ı Hakda muktedamızdır. Gubar-ı kadem-i paki Çeşm-i im’ane tütiyamızdır Nasîbli canlara ta ki Menba-ı feyz-penahımızdır Muhib olanlar Nazmî Dünya vü ukba bahtiyarandır. Ta’mîri 15 Zî’l-ka’de 1425 Ketebehu Mahmud. Hak yolunda rehberimiz Mustafa Hakî Hazretleri’ dir. (Onun) Temiz ayasının tozu söz pınarlanna sürmemizdir, (O) Nasibi olan kişilere feyiz kaynağıdır. Ey Nazmî, onu sevenler: “Dünyada ve ahirette talihlilerdendir.” Onarımı 27 Aralık 2004 (Hattat) Mahmud (Şahin) yazdı. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) İç Anadolu Evliyaları , Türkiye Gazetesi [/toggle]

Evliya

İsmail Saib Sencer

İstanbul – Topkapı; Merkez Efendi kabristanında . Merkez efendi’nin kabrinin yanındaki kapıdan girince 20 metre sonra solda. ………

Evliya

Hacı Hafız Mustafa Özgür (k.s.)

İstanbul – Göztepe’de; Şahkulu Sultan dergahının arkasında yer alan Merdivenköy kabristanında Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi 1938 yılının ocak ayının ilk gününde Kars’ın Susuz ilçesinin Kayalık (Bendivan) köyünde dünyaya gelmiştir.Babası Hacı Ruşen Efendi, annesi ise Şehriye Hanımdır.Beşi erkek ikisi kız toplam yedi kardeşin en küçükleridir. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi oniki yaşında hafızlığa başlamış, ondört yaşında da hafızlığını bitirerek zamanın müderrislerinden olan Oflu Hacı Muhammet Sula ve oğlu Hacı Hüseyin Sula Efendilerden Fıkıh, Hadis ve Arapça dersleri almıştır. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendinin köyü olan Kayılık (Bendivan) köyü bünyesinden çıkardığı hafızları ve alimleri ile bilinen ve tanınan bir köydür. 16-17 yaşlarında hem medrese hocalarından ilim tahsiline devam etmiş hem de aynı zamanda çevre köylerde vekil olarak imametlik görevine başlamıştır. Bu durumu askerlik görevini yapıp dönünceye kadar devam etmiştir. Askerliğini yapmadan önce yine böyle imamlık yaptığı bir köy olan Kars Merkez Çakmak Köyünden Gülgez Hanımla evlenmiştir. Bu hanımdan iki çocuğu olmuştur. Askerden sonra Kars Müftülüğünün açtığı yeterlilik sınavlarını kazanmış ve vekâleten sürdürdüğü memuriyet hayatına asil olarak devam etmiştir. Kars’ın muhtelif camilerinde müezzinlik, imam-hatiplik görevlerinde bulunan Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi, bir dönem de Kur’ân Kursu hocalığı görevini sürdürmüş ve halen görevlerini sürdürmekte olan çok sayıda hafız, imam ve hoca yetiştirmiştir. Bu arada ilk hanımı olan Gülgez Hanımı bir hastalık neticesinde kaybeden Hafız Mustafa Efendi Söğütlü Köyünden Ayşe Hanımla ikinci evliliğini gerçekleştirmiştir. Bu ikinci evliliğinden yedi erkek iki kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Askerlik görevini sürdürürken tanıştığı bir arkadaşı ona Eşşeyh Esseyyid Hacı Mustafa Hayri Baba Hazretlerinden bahsetmiştir. Askerlik görevi bittikten sonra o zamanlar Hayri Baba Hazretlerinin Kars’taki müritlerinden Hacı Nazım Efendinin vesilesi ile mektupla, Ankara’da ikamet eden Hayri Baba’dan tarikata intisap dersi almıştır.(1961) Tarikat-ı Kadiriyenin Halisiye Koluna bu şekilde intisab eden Hafız Mustafa Efendi dört yıl boyunca hiç şeyhini görmeden sadece mektupla irtibat sağlayarak intisabını sürdürmüştür.Bu dört yılın sonunda Ankara Etlik’te oturan şeyhini ziyaret edip karşılıklı olarak tanışıp görüşme lütfuna nail olmuş ve bu uzun süren hasret sona ermiştir.Bu ilk görüşme esnasında Şeyhi Hayri Baba Hazretleri kendisine, Kars’ta tarikata intisap dersi vermeye ve halka-i zikir çektirme izni vermiştir. Hayri Baba Hazretleri Ankara’dan İstanbul’a taşındıktan sonra (1965 aralarındaki zahiri mesafe daha da artmıştır. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi bu hasrete ancak yedi yıl daha dayanabilmiş ve 1972 yılında İstanbul’a gelerek şeyhini ziyaret etmiş ve kendisinin de İstanbul’a tayinini almak istediğini belirterek bu konuda izin istemiştir. Hayri Baba Hazretlerinin de uygundur demsi üzerine hemen işlemlere başlamış ve aynı yıl İstanbul’un Üsküdar İlçesine bağlı Örnek Mahallesi Camiinde göreve başlamıştır. Otuz yıl süren hocalık görevi esnasında şeriattan ve bağlı olduğu tarikattan ödün vermediği için o dönemin müftüleri ile anlaşamayıp görev yaptığı zaman zarfında sık sık bir camiden diğer bir camiye tayin edilmiş ve ancak görev yaptığı beşinci camiden emekli olmuştur. Bir ara tekrar Kars’a tayini çıkan Hafız Mustafa Efendi’yi, Şeyhi Hayri Baba Hazretleri “Hayır evladım sen bize burada lazımsın” diyerek göndermiş ve tekrar İstanbul’a geri nakletmesinde bizatihi maddi ve manevi olarak yoğun bir çaba sarf etmiştir. Hafız Mustafa Efendi’nin İstanbul’da Görev Yaptığı Camiler : – Üsküdar Örnek Mahallesi Camii – Bakırköy Dârusselam Camii – Bakırköy Kartaltepe Camii (Sefâköy) – Bakırköy Ali Osman Camii – Üsküdar Beylerbeyi Küplüce Camii (Bu camiden emekli olmuştur.) Görev yaptığı otuz sene boyunca tarikata verdiği hizmetlerden ve kazandırdığı sayısız müritlerden dolayı şeyhinin teveccühünü kazanan Hafız Mustafa Efendi, Hayri Baba Hazretleri ile karşılaştığı ilk andan itibaren Tarikat-ı Kadiriye-i Halisiyye’de aktif görevler tayin edilmiş olup, vefatından hemen önce (1979) şeyhi Hayri Baba tarafından tam icazet verilmiş olan sekiz erkek halifeden birisi olarak taltif edilmiştir. İstanbul, Erzurum, İzmir, Bursa, Uşak, Çanakkale, Kars, Kütahya, Adana, Antalya ve hemen hemen Türkiye’nin her köşesinde; Almanya’nın Berlin şehri başta olmak üzere birçok şehrinde, Avusturya’da, Amerika’da ve Mısır’da Tarikat-ı Kadiriyyenin dergâhlarını kurmuş ve yetiştirmiş olduğu zakirler vasıtası ile buralarda halka-i zikir meclisleri oluşturup bu nurlu yolun kıyamete bâki kalması için elinden gelen bütün maddi ve manevi gayretlerini seferber etmiş ve etmeye de devam etmektedir. Bu manevi hizmetlerine 1993 yılında kurduğu ÖZGÜR VAKFI’NI DA ekleyerek Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma hizmetlerinde de öncülük etmiştir. Hafız Mustafa Özgür Hocaefendi ; 25 ekim 2014 tarihinde vefat etmiş ve İstanbul – Göztepe deki Merdivenköy kabristanında babasının yanına sırlanmıştır.

Evliya

Elmalılı Hamdi Yazır Efendi (k.s.)

İstanbul – Kadıköy ; Sahrayı cedid kabristanında – Giriş kapısının bir üstünde yer alan kapıda hemen karşıda M. Hamdi Yazır 1294 (1877) yılında Antalya’nın Elmalı kazasında dünyaya geldi. Babası, Burdur’un Gölhisar kazasının Yazır köyünden Numan Efendi’dir. Annesi Elmalı ulemasından Mehmet Efendi’nin kızı Fatıma Hanımdır. Numan Efendi Şer’iyye Mahkemesi Başkâtipliği görevinde çalışmıştır. Babası gibi dedeleri de ilmiye sınıfındandır. Hamdi Efendi, İlkokulu, Rüşdiye’yi ve hafızlığını tamamlayıp bazı İslâmî ilimlerde son bilgileri aldıktan sonra 1310 yılında dayısı Mustafa Sanlar Hocaefendi ile İstanbul’a gitti. Küçük Ayasofya medresesinde ders okumaya başladı. Orada başta gelen hocası, Tetkikat-ı Şer’iyye Meclisi Reisi Kayserili Büyük Hamdi Efendi olup, ondan ayırd edilmek maksadıyla kendisine Küçük Hamdi Efendi denilmiştir. İcazeti müteakip ayrılır. 1324’de rüus imtihanına girerek üstün başarı ile dersiâm oldu. Hakim yetiştiren Mekteb-i Nüvvabı da birincilikle bitirdi. Sonra Antalya milletvekili seçilerek ikinci meşrutiyetin ilk meclisine girdi. Dini ilimlerden başka matematik, felsefe, edebiyat tahsili yaptı. Bir iddia üzerine dört ay kadar kısa bir zamanda ileri seviyede Fransızca öğrendi. Mebusluğu sırasında Mekteb-i Nüvvab ve Mekteb-i Kuzat’ta hocalığına devam etti. Mebusluktan sonra da Medresetü’l-Vaizin, Süleymaniye medresesi, Mekteb-i Mülkiye gibi müesseselerde fıkıh, mantık gibi dersler okuttu ve Huzur-i Hûmayun dersi muhatabı oldu. Şeyhülislâmlığa bağlı olarak bir ilim akademisi durumunda olan Dârül Hikmeti’l-İslâmiyye âzâlığına 1918’de tayin edildi; 1919’da bu müessesenin başkanlığına yükseltildi. Milletvekili iken Sultan II. Abdülhamid’in hal edilmesine dair fetvanın müsveddesinin hazırlanmasında rol almıştır.(1) O zamanki şartlar içinde, birçok ilim adamının, suret-i hakdan görünen ittihatçılara aldanması hakkında merhum Mahir İz şunları yazmıştır: “Meşhur ulemadan Mustafa Sabri, Elmalılı Küçük Hamdi, Adanalı Hayret Efendilerle dersiamlardan tanınmış kimseler, Mehmet Akif Bey, Babanzâde Naim Bey gibi, isimleri devrin tarihinde ebedileşmiş zevat, bidayette, kemâl-i safvet ve samimiyetlerinden dolayı bu dolaba girmişlerdi. Fakat çabuk başları döndü, tertemiz sıyrıldılar ve muhalefete geçerek halkı ikaz etmek istediler. Ne fayda ki iş işten geçmiş komite maksadına nail olmuş, devlet otoritesini eline geçirmişti.”(2) Cumhuriyetten sonra medreseler kapatıldı; okullarda Arapça dersi kaldırıldı. Artık Kur’ân-ı Kerîm’i anlayıp anlatacak bir nesil bu okullardan yetişmeyecekti. Öte yandan yanlışlarla dolu Kur’ân tercümeleri piyasaya çıkmaya başladı. Dini gayret ve hamiyeti olan Kastamonu Mebusu Mahir Bey, Denizli Mebusu Mazhar Müfid Bey gibi zatların teklifi ve Diyanet Müşavere Heyeti azası Aksekili Ahmed Hamdi Beyin gayreti ile, Türkçe bir tefsîr ve meal hazırlatma kararı Büyük Millet Meclisinden çıkarıldı. Bu iş için onikibin lira tahsisat ayrıldı. Ahmed Hamdi Efendi’nin ısrarları ile M. Hamdi Tefsîri, M. Akif de meali hazırlamayı kabul etti. Fakat M. Akif’in Mısır’dan meal gönderme konusundaki tereddüdü ve sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı ile yaptığı anlaşmayı feshetmesi üzerine, meal de M. Hamdi Efendi’nin uhdesine geçti. Tefsirine az sonra nisbeten tafsilatlı olarak temas edeceğiz. Fakat hayatı hakkında verdiğimiz bilgiyi tamamlamadan önce şunları da ilâve etmemiz gerekir: M. Hamdi Efendi’nin dini ilimlerden başka şiir, dini musiki ve güzel yazı kabiliyetleri vardı. Sülüs, nesih, ta’lik, celi, rik’a hatlarında mahir idi. Tezhib ve teclid (ciltleme) sanatlarında usta idi. İstanbul’da Erenköy’de oturan M. Hamdi Efendi’nin dört çocuğu oldu. 27 Mayıs 1942’de vefat eden bu âlimin kabri Erenköy’de Sahray-ı Cedîd kabristanında olup, babasının kabrinin bitişiğindedir. Kaynak ; Yeni Ümit dergisi , Prof . Dr. Suat Yıldırım

Evliya

Abdulbaki Baykara

İstanbul – Merkez Efendi ‘de Yenikapı Mevlevihanesinin hemen yanında yer alan Hamuşan Kabristanında Yenikapı Mevlevihanesi ‘nin son şeyhi olan Meh­med Abdülbaki Efendi , Şeyh Mehmed Celaleddin Dede ile Meclis-i Zabtiye üyesi ve Mevlevilik tarikatına bağlı olan Mustafa Naili Efendi’nin kızı Nazife Zeliha Hanım’ın çocu­ğudur. Dedesi, Yenikapı Mevlevihanesi ‘nin tanınmış şeyhi Os­man Selahaddin Dede ‘dir. Abdülbaki Dede küçük yaşta Mevlevi sikkesi giymiş ve on iki yaşında sema çıkarmıştır. Dedesi başta olmak üzere devrinin tanınmış isimlerinden Kur’an, Farsça, Arapça ve Mes­ nevi konusunda dersler almıştır. Bunlar arasında Sütlüce Sadi Dergahı Şeyhi Hasirizade Mehmed Elif Efendi ve Mesne­vihan Mehmed Esad Efendi , Mesnevi konusunda Abdülbaki Dede’nin eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Abdülbaki Efendi, babası Celaleddin Efendi’nin is­teğiyle ve Konya’daki Abdülvahid Çelebi’nin izniyle 1903 yı­lından itibaren Yenikapı Mevlevihanesi postnişinliğine vekalet etmeye, şeyh sikkesi giyip İsm-i Celal okutmaya ve sema ayini icrasına başlamıştır. Babasının 1908 yılında Hakk’a yürümesi üzerine II. Abdülhamid’le iyi geçinmek isteyen Abdülhalim Çelebi, Abdülbaki Efendi’yi padişahın sevmediği Yenikapı Mevlevihanesi şeyhliğine atama konusunda tereddüt etti. Bu gerginliğin kaynağı, Abdülbaki Dede’nin dedesi Osman Sela­haddin Dede’nin şeyhliğinden beri Yenikapı Mevlevihanesi’nde özgürlükçü siyasi fikirlerin zemin bulmasıdır. Ancak aynı yıl 31 Mart Olayı gerçekleşti ve II. Abdülhamid’in yerine Sultan V. Mehmed Reşad getirildi. Sul­tan Reşad’ın Abdülbaki Dede ile ilişkileri çok iyiydi. Bu ge­lişmeler sonucunda Abdülhalim Çelebi, yirmi beş yaşındaki Abdülbaki Dede’ yi Yenikapı Mevlevihanesi’ne şeyh tayin etti. il. Abdülhamid zamanında kundaklanan Yenikapı Mevlevihanesi, bu dönemde biraz nefes almıştır. Tadilattan ge­çen tekke Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı sırasında yaralılar için hastane olarak kullanılmıştır. Tekkenin dervişleri I. Dün­ya Savaşı sırasında kurulan Mevlevi Alayı’na katılmış, şeyh de binbaşı rütbesi ve komutan vekili olarak Şam’a gitmiştir. Abdülbaki Ded e erken bir yaşta Şevkiye Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilikten Ahmed Gavsi ve Mehmed Celaled­din adındaki oğulları ve Fatma Kerra adında bir kızı olmuştur. Bu evlilik 1912 yılında son bulmuştur. Abdülbaki Dede, aynı yıl Doktor Mustafa Münif Paşa’nın üvey kızı Emine Güzide Hanım’la evlenmiştir. Bu evlilikten Osman Selahaddin Rüsuhi ve Nazife Gevher adındaki çocukları dünyaya gelmiştir. 1925 yılında tekkelerin kapanması üzerine Abdülba­ki Dede için dramatik bir hayat başlamıştır. Kütüphaneleri Tas­nif Komisyonu üyeliğinde bulunan şeyh, kısa süreliğine de İs­ tanbul Türk Ocağı’nın müdürlüğünü yapmıştır. Darülfünun ‘da Farsça hocalığına getirilmiş, ama 1933 üniversite reformu sı­rasında yerine Alman bir hocanın atanması sonucu yine işsiz kalmış, evini geçindiremez olmuştur. 1935 yılında kalp krizi geçiren ve Hakk’a yürüyen Abdülbaki Dede’ nin cebinden bir iş başvurusu çıkmıştır. Ab­dülbaki Dede, Yenikapı Mevlevihanesi’nde sırlanmıştır.

Evliya

Hamza Bali (k.s.)

İstanbul – Silivrikapı’da Merkez Efendi Kabristanın biraz aşağısında yer alan Eski Kozlu Kabristanında caddeye çok yakın ……… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

İdris Muhtefi (k.s.)

İstanbul – Kasımpaşa’da Kulaksız Kabristanında. Tersane tarafındanki kapıdan girdikten sonra Kuzeye doğru 300 metre solda. (google.map haritasındaki işaret tam olarak kabrinin olduğu yeri işaret eder) Bugün Yunanistan’ın sınırları içinde bulunan Tırhala’da doğan İdris Muhtefi (k.s.) ; Hasan Kabaduz’dan sonra melami kutbu olarak tanınmıştır. Asıl adı Ali Rumi olan İdris Muhtefi ; küçük yaşta Veziriazam Rüstem Paşa’nın terzisi olan amcasının himayesinde iken, 1546 da Elfas seferine çıkan orduya iştirak etmiştir.Ordu Ankara’dan geçerken amcası ile Kutluhan’a uğrar ve bu köyde melemi şeyhi Hüsameddin Ankaravi ile görüşür. Bu görüşme de Ali rumi de kuvvetli bir sadakat ve istidat gören Hüsameddin Ankaravi , terzi Ali’yi yanına alır ve onun manevi terbiyesi ile bizzat ilgilenir. Mesleği Terzi olduğu için ; Hüsameddin Ankaravi Ali Rumi’ye ”İdris” mahlasını verir. Şan ve şöhretten uzak durması için ”Muhtefi” lakabını almıştır. ( Bir görüşe göre ; İdris Ali rumi Kutubluk makamına geçtikten sonra ; kendisini ve müridlerini devletin takibatından korumak faaliyetlerini son derece gizli yürüttüğünde dolayı ”Muhtefi” lakabını almıştır.) İstanbul’a dönüp irşad faaliyetlerine başlayan İdris Muhtefi , bu görevini tanınmadan 46 yıl sürdürmüştür. Bir kaç defa hacca gidip gelmiş , aynı zamanda ticaretle uğraşmış ve bu amaç Filistin , Sofya, edirne ve Belgrada gidip gelerek hem ticari olarak zenginleşmiş hemde Melamiliğin bu bölgelerde yayılmasında etkili olmuştur. Daha sonra ticareti yakınlarına bırakarak Sultan Selim civarında (Mehmet Ağa camii yakınında) geniş arazisi olan bir ev alıp kendisini tamamiyle irşad ve rizayata vermiştir. İdris Muhtefi hazretleri; Şeyhi Hüsameddin Ankaravi , İsmail Maşuki ve Hamza bali (k.s.) ile silsiledki bazı kutupların trajik ölümlerinde dolayı (idam) kendini gizlemiş ve meçhul olmak istemiştir. Tam bir melameti tavır ile hareket eden İdris Muhtefi , melamiliğe daha önce hiçbir melemi kutbunun öne çıkarmadığı bir yorum geitrmiştir. Kimi çevrelerde önde gelen eşraf, tanınıp bililnen , hürmet edilen servet sahibi bir tüccar ” Tüccar Ali Bey’ iken, madalyonun diğer yüzünde etkili vaazlar veren, semt semt cami cami dolaşan ve kısa zamanda hüsnü kabul gören sırlı bir Melami kutbudur. Söylenceye göre ; İstanbul’da Ali , Mekke’de Hasan , Medine’de Muhammed, Kahire’de İbrahim diye tanınan bir gizli hazine idi. İdris Muhtefi’nin konağının altı çarşı olup dükkanları bağlıları tarafından çalıştırmaktaydı. Ayrıca Kırkçeşme’deki Peştemalcılar Hanı esnafı da ona tabi idi. Onun faaliyetleriyle birlikte esnaf ve fütüvvet mensupları melami zümreleri ile tekrar bütünleşmiş ve Gölpınarlı’ya onun zamanında Melamilik en parlak zamanını yaşamıştır. İrşad hizmetini en parlak şekilde yapan İdris Muhtefi hazretleri bir süre sonra İstanbul’daki konuşmalarından ve vaazlarından ötürü diğer ulema ve meşayihin kıskançlığından kurtulamamış ; O dönemin en etkili isimlerinden Şeyh Sivasi Efendi bile , ”İdris denen bu adamın” küfre girdiğini tez zamanda yakalanıp icabına bakılmasını söylemiştir. Bu sebeple kısa zamanda İdris Muhtefi hazretleri hakkında ferman çıkar ve yakalanıp şer an idamı istenir. Hatta bu olayla ilgili şöyle bir menkıbe anlatılır; ”Onun hakkında soruşturma yapmakla vazîfelendirilen Tercüman Yunus Tekkesi Şeyhi Ömer Efendi, iyi halleriyle ve akıllı bir kimse olarak tanıdığı Hacı Ali Beyi dâvet etti. İdris-i Muhtefî hakkında bâzı şeyler sordu ve onun bozuk inanış ve hareketlerinden bahsederek; “Şehrimizde büyük bir fitne peydâ oldu. Hiçbir yolla mâni olunamadı. Netice nereye varacak bilemiyoruz. Ali Bey bu hususta sizin görüşünüz ve düşünceniz nedir acabâ? Bu fitne nasıl bertaraf edilebilir. İdris derler bozuk îtikâtlı ve sapık bir kimse ortaya çıkmış. Sözleri ve hareketleri sebebiyle katl edilmesi gereken bu kimse nice müslümanın dalâlet ve sapıklık çukuruna düşmesine sebeb olmuş, başına topladığı serseri kimselerden olan bir gürûhla birlikte fitnelerini yaymaktaymış. Bu zamâna kadar ne kendisi, ne de etrâfındakilerden kimse ele geçirilemedi. Bu hususta sizin bildiğiniz bir şey var mı, yardımınız olur mu?” dedi. Ömer Efendinin sözü bitince söz alan Hacı Ali Bey; “Siz hiç o adamı gördünüz mü? Dediğiniz halleri o kimse sizin huzûrunuzda îtirâf etti mi? Yâhut o kimsenin halleriyle ilgili olarak size kesin bir bilgi ulaştı mı?” diye sordu. Ömer Efendi ve yanındakiler bu sorulara “Hayır” diye cevap verdiler. Hacı Ali Bey tekrar söz alıp; “O halde hakkında kesin bilgi sâhibi olmadığınız bir müslüman hakkında bu derece iftirâ ve taşkınlık edilmesinin sebebi nedir?İşte sizin bahsettiğiniz ve hakkında pekçok şeyler söylediğiniz kimse benim. İsmim Ali, lakabım İdris’tir. Beni nasıl bilirsiniz? Bu söylediğiniz haller bende var mıdır?” deyince, Ömer Efendi söylediklerine tövbe edip pişman oldu. Hacı Ali Beyden özür diledi ve helallığını istedi. Söze devâm ederek; “Ben sizi salâh, iyi hal ve takvâda yâni haramlardan sakınmak husûsunda üstün bir zât ve pîrim, azîzim makâmında bilirim. Sizden bu anlatılanlar doğrultusunda ne bir söz işittim, ne de bir hareket gördüm.” dedi. Hacı Ali Bey; “O halde meseleyi böylece bilin. Hakkında kesin bilgi sâhibi olmadığınız kimseler hakkında uygunsuz konuşulmasına müsâde etmeyin.” dedi. Ömer Efendi ve yanındakiler pâdişâha, anlatılanların aslının olmadığını bildirdiler. Böylece bir fitne ve iftirâ ateşi söndürülmüş oldu. Buradan da belli olduğu gibi ; gerek Abdulmecit Sivasi’nin gerkese Ömer Efendi’nin İdris Muhtefi hakkındaki suçlamaları esasen bir bilgiye değil dedikoduya dayanmaktadır. Hatta İdris Muhtefi, kendisiyle ilgili suçlamalar sebebiyle Sivasi Efendi’yi şikayet etmiş ve bunun üzerine mensuplarından Sadrazam Halil Paşa tarafından Sivasi Efendi Bursa’ya sürgüne gönderilmiştir. 46 yıl süren irşad vazifesi sonrasında 1615 yılında 83 yaşında büyük ve müeddep bir melamet kutbu olarak hakkın rahmetine kavuştur. İrşad faaliyetleri sırasında evine her gün 50-60 mürid ve ziyaretçinin geldiği, yaklaşık 24.000 müridinin bulunduğu ve cenazesinde 40.000 kişinin hazır bulunduğu kaynaklarda zikredilir. Bu rakamlar dikkate alındığın, Hazreti Muhtefi’nin ne büyük bir gizlilik ve müessiriyet içerisinde irşad faaliyetlerini yürüttüğün anlamak mümkün olur. Hatta Hüseyin Vassaf’ın kaydına göre , baba-oğul-kardeş kendisinin bağlısı olduğu halde Hazretin cenazesine katılıp birbirlerini teşhis edinceye kadar birbirlerinin bağlılığında haberdar olmamışlardır. Kabir taşında şunlar yazılıdır; Rıhlet Etti ol aziz-i muhterem Ravza-i cennat-ı Adn ona harem Rahmet olsun dediler cümle ümem Namıdır Hacı Ali Ali Himem Hem Rebiülevvel ayın ahiri Bin yirmi dört idi sal-i rakam <p> Kaynaklar durrezzak Tek , Melamet Risaleleri , Emin Yayınları , 2007 Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012 Ali Bolat , Melametilik , İnsan yayınları , 2011 Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 Türkiye Gazetesi , İstanbul Evliyaları cilt 1 </p>

Evliya

Abdülhayy Efendi ( Öztoprak)

İstanbul – Beşiktaş’da Çırağan sarayının karşısında yer alan Yahya efendi dergahında. Yahya Efendi dergahının son şeyhidir. Babası Fikri efendi , dedesi Şerif Ali Efendi , annesi ise Zeynep hanımdır. 1884 de İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Abdülhayy Efendinin dedesi Şerîf Ali Efendi Mekke’den kalkarak İstanbul’a geldi. Bir müddet Aksaray’daki Oğlanlar Tekkesinin şeyhliğini yaptı. Sonradan Tosya’ya giderek Kâdirî tekkesi şeyhi İsmâil Rûmî hazretlerinin torunlarından biriyle evlendi. Tekrar Mekke’ye giderek orada yerleşti. Mekke’de Fikri adında bir oğlu oldu. Fikri Efendi Mekke’den Mısır’a giderek oraya yerleşti. Askerlik mesleğine girip albaylığa kadar yükseldi. Gördüğü bir rüyâ üzerine Mısır’dan İstanbul’a gelip Kaygusuz Baba dergâhına intisâb etti. Sultanahmed’deki bu dergâha uzun müddet kırba ile su taşıdığı için kendisine “Kırbacı Baba” ismi takıldı. Bütün bu hizmetlerine rağmen dergâhın şeyhi, kendisini talebeliğe kabûl etmedi. Fakat bir gün şeyhin, bir köpeğe attığı artıklarını, köpekle birlikte yemeye teşebbüs etti. Bunun üzerine şeyh kendisini talebeliğe kabûl etti. Kaygusuz Babanın vefatından sonra da dergaha postnişin oldu. Fikri Efendi bir müddet bu tekkede kaldıktan sonra Zeyrek yokuşu başındaki yanmış olan Ümmü Gülsüm Câmiini tâmir ettirdi. Mısır kuyumcularından birinin Zeynep Hanım adındaki kızıyla evlendi. Bu evlilikten Abdülhay Efendi dünyâya geldi. Üç aylıkken babası vefât eden Abdülhay Efendi, yetim kaldı. Annesi oğlunu alıp Ümmü Gülsüm Câmiinin meşrûtasına yerleşti. Yetim kalan Abdülhay efendi , annesinin titiz nezaretinde 11 yaşında hafız oldu. Zamanın usulune göre ciddi bir medrese tahsili gördü. 18 yaşına geldiğinde Ümmügülsüm camiine imam oldu. 21 yaşında kendisi gibi münevver ve şair bir hanım olan Naciye Hanım ile evlenir. Fatih ders hocalarından Rıza Efendi’den İslami ilimelere dair icazet aldı. Nakşibendi tarikatı’nın Rabbani kolu dersini İntisap ettiği Şeyhi Hacı Nuri efendi’den alır. Şeyh Hacı Nuri Efendi’nin vefatından sonra da Gümüşhanevi Şeyhi İsmail Necati hazretlerinden icazetname alır. Bir ara Çiçekçi Câmi İmâm-Hatipliğini yaptı. Yahyâ Efendi dergâhının şeyhliğini yürüttü. Bir taraftan da Baytar mektebinde ayniyat muhâsipliği yaptı. Daha sonra buradan emekli oldu. Soyadı Kânunundan sonra Öztoprak soyadını aldı. Zaman zaman sevenleriyle sohbet edip onları irşâda çalıştı. Mütevazi, ilim sahibi , yumuşak huylu, cömert, misafirperver , haramlardan sakınma hususunda son derece titizdi. Sofrasında bir fakir almadan oturmazdı. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilirdi. Abdülhayy Efendi ,ömrünün son yıllarında, vücudunda arız olan çeşitli hastalıklarla (özelikle ağır bir fıtık rahatsızlığı) uğraştı, bilhassa 1961 de rahatsızlıkları fazlalaştı. Şeyh Efendi camiye gelse namaz kıldıramaz hale gelmişti. Daha sonraları dergaha bitişik olan evinden çıkamamış ve bir müddet sonra yatağa düşmüş ve 16 Temmuz 1961 pazar günü 19:30 çivarında sağa dönük halde yüzlerini süüsleyen derin bir ” Huuuu ” sesiyle Hakk’a kavuşurlar. Allah şefaatlerine nail eylesin.. Kaynak ; Türkiye Gazetesi , İstanbul Evliyaları Yahya Kutluoğlu , Yolumuzu Aydınlatanlar , İstanbul Kültür a.ş. , 2014 Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları

Evliya

Burhaneddin Hasan Cihangiri (k.s.)

Evliya

Gül Baba – Beyoğlu

İstanbul Beyoğlun’da; Galatasaray lisesinin yanından tophaneye doğru inerken sağ da gül baba sokakta./strong> Padişah ikinci Bayezid, kır atının gemini çekti. Boğazın mavi sularına baktı, havayı kokladı: — Bu güzel kokular nereden geliyor? diye yanındakilere sordu: Paşalardan biri cevap verdi: — Devletlüm, İstanbul kuşatmasında yaralanan bir yiğit var ki bugün O’na Gül Baba derler. Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyardır. Tabiat aşığıdır. Şu yamaçları güllerle, türlü çiçeklerle donattı. Bu hoş kokular onun bahçesinden geliyor… Padişah avdan dönüyordu. Biraz yorgundu. O devirde av, bir eğlence olmaktan çok bir askeri manevra niteliği taşıyordu. Usta izciler, usta okçular, kurnaz taktikçiler av sırasında hünerlerini gösterir, gençlere örnek olurlardı. Padişah aynı zamanda başkomutan olduğu için her şeyle ilgilenir, at koşturur, manevrayı yakından takip ederdi. — Merhum babamın bu gazi askerini ziyaret etmek isterim, dedi. Padişah ve veziri Gül Baba’nın kulübesine doğru yürüdüler Kulübe birkaç yüz metre ileride idi. Gül Baba onları ayakta karşıladı. Padişah ona : — Savaşta bastığı yeri sarsan, barışta oturduğu yeri sarı – kırmız gül bahçesine çeviren yiğit asker sen misin? dedi. — Sen öyle diyorsan, öyledir Sultanım. Senden iltifat görmek benim için en büyük şereftir… — Hayır Gül Baba, sen İstanbul’u fethedenlerdensin, bu daha büyük bir şereftir. Padişah atından indi, kulübeye girdi ve Gül Baba’nın utana sıkıla gösterdiği basit bir minderin üzerine bağdaş kurup oturdu. Onun elceğizi ile pişirdiği kahveyi içerek yorgunluk giderdi. Kahvesini içtikten sonra Gül Baba’ya şöyle dedi: — Dilersen seni Saraya alayım, artık çalışma. Yaşlılık devrini dinlenerek, rahat geçir. Sağ ol Sultanım, ben burada oturmak isterim. Ama bana bir iyilik yapmak istiyorsan, şu kulübenin bulunduğu yere bir mektep medrese yaptır, ülke çocukları okusun, yurdu daha da yüceltecek insanlar olarak yetişsinler. «Arması san kırmızı olsun.» Padişah, Gül Baba’nın seçerek topladığı bir demet sarı, bir demet kırmızı gülü alırken şu karşılığı verdi: — Gönlün rahat olsun, dilediğin olacaktır Gül Baba. Yıl 1481 idi. Gül Baba’nın kulübesinin olduğu yere büyük bir bina yapıldı. O günden bu güne kadar mektep oldu, hastane oldu, saray oldu… Sonra 1868’de tekrar eğitim-bilim yuvası haline geldi ve «Mekteb-i Sultani» adını aldı. Cumhuriyet döneminde adı «Galatasaray Lisesi» olarak değiştirildi. Galatasaray Lisesi’nin banisi işte bu yüce velidir. Gül Baba Galatasaraylıların sembolü, her şeyi… O şifa isteyen, murad isteyenleri boş çevirmez. Galatasaray’dan Tophane’ye inerken yolun sağında Gül Baba Sokak üzerinde medfundur. Giriş kapısının üstünde mermer üzerine gül resimleri işlenmiş ve güllerin ortasına da «Maşaallah» yazılmıştır. Ulu ağaçların altında yatan Gül Baba’nın kabir taşında da şu kitabe yazılıdır: «Hüvel Hadi Merhum ve mağfur E lmuhtac ila rahmeti rabbihü gafür Gül Dede ruhu için Fatiha.» 1201 tarihinde kabir Sultan Abdülhamid Han tarafından tamir ve ihya edilmiştir. Galatasaray Lisesi’nin 100. yılı dolayısıyla tamir edilip onarılmış ve şu kitabe yazılmıştır: Gül Baba, Galatasaray Külliyesinin 480 sene evvel kurucusudur. Türbesi Lisenin 100. dönüm yılı dolayısiyle Vakıfların himmetiyle onarılmıştır. 1968 Karagümrük Gül Baba Sokak üzerinde de başka bir «Gül Baba» kabri vardır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Müeyyetzade Türbesi

İstanbul Beyoğlu’nda , Tünel de Galata mevlevihanesinin yanındaki yokuşdan karaköye inerken sol da kalan Müeyyetzade camiinin haziresinde …………

Evliya

Hızır Hoca (Hızır Ali Muratoğlu) (k.s.)

İstanbul – Edirnekapı’da Sakızağacı şehitliğinde 1942 yılında Rize’de Yakup (ö.1972) ile Hamdiye (ö.1999) çiftinden dünyaya gelen Hızır Ali Muratoğlu, ilk ve orta tahsilini Rize’de tamamladı. O yıllarda insanlar şiddetli geçim sıkıntısı çektiği için Ramazan ayı yaklaşınca aileside aynı zorlukları iyice hissetmeye başladılar. Rize’nin zengin ve hayırsever eşrafından birisi Ramazan ayının ilk gecesi kendilerine yetecek kadar erzak yardımında bulununca epeyce rahatlarlar. Bundan birkaç gün sonra dünyaya gelen bebeğe bu sebepden dolayı annesi Hızır ismini koyar. Küçük yaşlardan itibaren arkadaşları ve kardeşleri arasında dini hassasiyeti ile temeyyüz etmiş ve daha o günlerden itibaren molla lakabını alır. Balıkçılıkla uğraşan babası mert ve cömert bi insandı. Namazını aksatmaz ve çocuklarınıda yaz aylarında Kur’an kursuna yollardı. Mahalle camisinin imamı Mahmut Hoca Efendi onda farklı bir hal olduğunu söyler ve küçük Hızır’la yakından ilgilenirdi. Annesinin küçük Hızır’ı yıkamak için hazırladığı suyu görünce ”Anneciğim cehennemde böyle sıcak mı olacak?” diyerek düşünce iklimindeki kıvamı izhar ederdi. Temizlik, düzen ve tertipli olmak hususunda çevresinin dikkatini çekecek derecede ileri seviyedeydi. Üç erkek iki kız toplam beş kardeş arasında en sevilen çocuktu. Liseyi başarıyla tamamladıktan sonra Tıp Fakültesinde okuyup doktor olması için ailesi kendini İstanbul’a gönderir. O yıllarda her üniversite kendi yaptığı imtihanla talebe alırdı. Bindiği otobüs arızalanıp Tıp Fakültesine kayıt yaptıramayınca Edebiyat Eakültesi’nin Arapça-Farsça Bölümü’ne başlar. Kocamustafapaşa’da Sarıgüzel Korkutata sokak’ta ikamet ederken İmam-ı Azam Nuri Efendi’nin görev yaptığı Gül camisine gider gelirdi. Birgün Nuri Efendi’ye gelerek kendisinden Arapça dersi almak istediğini söyler. Nuri Efendi de kendisine, ”sen bana okul derslerinde yardımcı olursan bende sana arapça okuturum” diye cevap verir. Bu sayede Nuri Efendi vasıtasıyla İsmailağa Camisi İmam hatibi müstakbel şeyhi ve kayın pederi Mahmut Efendi Hazretleri (k.s.) ile tanışır. Bu arada ”kırk gün sabah namazını Fatih Camisi’nde kılan Hızır’ı görür” sözüne binaen sabah namazlarını Fatih camisi’nde kılmaya başlar. Kırkıncı gün sünneti kılıp farzı beklerken birisi omzuna dokunup ”Aradığın Hızır İsmailağa camisi’nde” diyerek kaybolur. Bu tanışmadan sonra aradığı güneşi yanı başında bulmanın sevinci ile üniversiteyi ihmal ederek Hoca efendinin sohbetlerine devam eder. ”Üniversitede en çok hoşuma giden koridorda cübbemi yere serip şalvar ve sarığımla namaza durduğumda, insanların bana gülüp geçmeleriydi.” dediği günleri geride bırakıp kendini tamamen Tekke’ye verince, ilmen ve manen tekamülü çok kısa sürede herkesin dikkatini çeker. Bu terakkisi bazılarını gıptaya, bazılarını şaşkınlığa, bazılarınıda kıskançlığa sevk eder. Hızır Efendi’nin seyr-u sülük yolundaki mahareti teslimiyetinin bir meyvesi idi. Efendi Hazretleri’nin Müritlerinden biri şöyle anlatıyor: ”Hızır Efendi’nin çok kısa sürede hepimizi geçmesi ve Efendi Hazreleri’ne bizden yakın oluşu beni rahatsız etmişti. Bir gece rüyamda Efendi Hazretleri’ni elinde bir bıçak olduğu halde bize şöyle derken gördüm. ”Hazırlanın! ikinizi de (Hızır Hoca ve ben) biraz sonra keseceğim.” Kesmek için bıçağı bilerken ilk olarak bana işaret etti. Ben ona doğru giderken; ”Yahu insan kesmek İslamın neresinde var? tarikatta böyle şey olurmu? Bu da nereden çıktı?” diyerek yanına vardım başımı uzattım. Tam bıçağı uzatınca hemen kaçıp bir duvarın arkasına gizlendim. Daha sonra Hızır Efendi’ye işaret buyurdular. Hızır Efendi tebessümle gelek başını Şeyh’inin önüne koydu. Bıçak boynunu kestiği halde tebessümü devam ediyordu. Bu rüyayı gördüğüm gecenin sabahı Hızır Efendi’nin camisine gittim; elini öpüp helallik istedim. EFENDİ HAZRELERİ’NİN DAMADI OLUŞU ”yürü kim meydan senindir bu gece” saday-ı lahutisinin muhatabı olmuşçasına günlerini tekkede ilim ve ibadetle geçirirdi. İsmailağa camii şerifinde rahlenin başında ders müteala ederken Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri gelip kendisine; ”Hızır Hoca kızımı sana veriyorum der ve ayrılır. Beklenmeyen bu büyük nimet karşısında secdeye kapanarak sevinç gözyaşları döker. Yıllar sonra bu hadiseyi hatırladıkça duygulanır ve ilk günün heyecanıyla; ”Ben kainatın en şanslı insanıyım” derdi. ”Niye hocam?” denildiğinde, ”Allah beni müslüman yaptı, en büyük peygamberin ümmetiyim, en büyük mezhep olan İmam-ı Azamın mezhebindeyim ve Nakşi tarikatını en tavizsiz yaşıyan zatın damadıyım.” buyururdu. 26 yaşında 1968’de Fatma hanımla gerçekleşen evliliğinden Ali Haydar(d.1981) ve Aişe(d.1988) isminde iki evladı dünyaya geldi. İlk çocuğu dünyaya geldiği sene bazı hoca efendilerle (Selahattin Hoca, Abdulmetin Hoca vs..) hocaefendilerle emr-i b’il-maruf maksadı ile sefere çıktılar. yolda her gördüğü sevimli çocuğa hatta kediye, kuzuya Ali Haydar diye seslenmesi Selahattin Hoca’nın dikkatini çeker ve ona ”Hocam Ali Haydar’da fani oldunuz galiba. Her gördüğünüze Ali Haydar diye sesleniyorsunuz” deyince, Hızır Efendi; ”Yakup (A.S) Yusufum! diyerek gözlerini yitirdi!” cevabıyla evlat sevgisinin şer’i mesnedine dikkat işaret buyurdular. BENİ KABİRDE BİZZAT ALLAH KARŞILADI Cemaatin her türlü irşat ve tedris hizmeti ile meşgul olurken 1991 yılında Çukurbostan Cami’sinde imamlık vazifesine başlar. Şeyhinin bulunmadığı yada hasta olduğu zamanlarda onun yerine sohbet ederek cemaati teselli ederdi. Bu çalışmalar yoğun bir şekilde devam ederken ”şeyhimin emaneti” dediği hanımı ağır bir rahatsızlığa yakalanır. Ömrünün sonuna kadar farklı yoğunlukta devam eden bu hastalık hali, evin hanımının ve çocuklarının bütün hizmetlerini de Hızır Hocanın omuzlarına yıkar. ”Allah’ımın bana bir imtihanıdır, biz bu hizmeti seve seve yapıyoruz” dediği bu mesuliyeti, iki yıl gibi uzun bir zaman onu camii hizmetinden uzak bırakır. Hasta eşinin hizmetine giderken hiçbir olumsuzluk belirtisi göstermeden; ”Nereye hocam?” diyenlere ”Efendimin parçasının yanına gidiyorum” diyerek cevap verirdi. Vefakar ve fedakar oluşunun karşılığını fazlasıyla alan Hızır Efendi’yi şehadetinden sonra bir dostu mana aleminde görür. Ay gibi parlayan yüzü ile gayet mutlu görünen Hızır Efendi’ye sorar. ”Nasılsın hocam? Allah sana nasıl muamele etti?” Hızır Efendi: ”Hasta olan hanımıma hizmet ettiğim için kabre konulduğum zaman beni bizzat Allah karşıladı” buyurur. İmamlığı esnasında halkın seviyesine inerek sevecen, güler yüzlü, şakacı ve etkileyici üslubuyla kısa zamanda çevresinde bulunanların hayranlığına sebap olur. Sevenlerine hem dünya hem ahiret hususunda yaptığı konuşmalarıyla Çukurbostan camisi cemaati hızla artar. Cemaat camiye sığmamaya başlayınca caminin genişletilmesi kararı alınır. Kendi elleriyle çizdiği cami projesini kendi elleriyle inşa ederken arkadaşlarından birisi ilave bölümün dikdörtgen olmasında ısrar etmesine rağmen Hızır Efendi camiyi girintili çıkıntılı yaptırır. Buna gerekçe olarak da ‘Tarikat ehli dervişler camide kuytu köşeler ararlar.’ buyurur. Cami inşaatı tamamlanınca örülen duvarların uzunluğunu bizzat kendisi ölçer. Yevmiyesini almak için gelen ustaya kaç metre duvar ördüğünü sorunca; kırk metre kare cevabını alır. Hızır Efendi, tekrar ölçmesi için gönderdiği ustadan tekrar aynı cevabı alır. Hocanın ölçümüne göre 47 metre kare çıkan hesap usta tarafındanda doğrulanınca işçinin hakkı eksiksiz verilmiş olur. Bursa Ulu Camii’sinde olduğu gibi, kendisinin görev yaptığı camiidede su sesinin olmasını arzuladığı için iç kısma bir havuz yaptırır, hatta içine balıkta koyar. Bahçesini kendi elleriyle diktiği güllerle süsler ve her gün bakımınıda ihmal etmeden yerine getirir. Bir gün yeğenlerinden birisi güllerden birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince; ”Dur gül öyle koklanmaz.”diyerek, Peygamber Efendimizin rumuzu olan gülü iki avucunun içine aldılar ve eğilip koklayarak güle yakışan ince edebe işaret buyurdular. Yakınlarından bir hafıza; ”Hafızlık icazetini bana ver bende sana diplomamı vereyim.” diyerek Kur’an hıfzına olan özlemini ifade eden Hızır Efendi, günde bir ayet ezberleyerek hafızlığını tamamlamaya çalışırdı. Eline tespihini alıp zikretmeye başladığında görenleri özendirecek şekilde zevkle zikrederdi. Şeyhinin ”Bu yolda kendini gizle.”tenbihine sadık kalarak manevi hallerini bir sır gibi saklar etrafındakilere kendini sıradan bir hoca olarak tanıtmasını iyi becerirdi. Bu sebeple üstadı bir gün şöyle buyurdu; ”Bu kapıda bazı hocalar manevi hallerini gizlemeyip aşikar ettikleri için müritlerimizle bizim aramızda perde olmuş ve bir çok ihvanın kaybedilmesine sebep olmuştur. Hızır Efendi ise ihvan ile aramızda köprü olup bir çoklarının kazanılmasına vesile olmuştur.” Bazılarının Efendi Hazretlerinden sonra kendisini şeyhliğe namzet görmelerinden çok rahatsızlık duyar ve her vakit şeyhinden önce ve onun elleriyle kabre konulma arzusunu ifade ederdi. Cuma hutbelerinde ve son yaptığı hacda cemaatin huzurunda ”tavizsiz yaşayan zaatın(Mahmut Efendi Hazretleri) sohbetinden sonra ruhumu al ya Rab” diyerek dua ederdi. İrşat maksadı ile zaman zaman yurt dışına da (Azarbaycan, Almanya, İran)giden Hoca Efendi, Almanya’ya gittiğinde büyük bir coşku ile karşılanır.Gür sakalı , beyaz sarığı ve temiz giyinişi ile temsil ettiği İslam’a Almanlar’da hayran olur. Sohbet ilanı için gazeteye yazılan ”Efendi Hazretleri’nin damadı ve vekili” cümlesindeki ”vekil” sözüne razı olmayıp silinmesini tenbih eder. Misafir kaldığı evde yatağının hiç bozulmaması hane sahibine ”Ya hiç uyumuyor yahut yatağını kendi elleri ile düzeltiyor” dedirtirdi. Ayrılacağı gün ev sahibinden iki zarf ister ve gizlice üçyüzmarkı zarfın içine koyarak ”Efendi Hazretlerinin kerimesinin hediyesi” yazarak bir kenara bırakır. Hocaları hep alan ve isteyen olarak tanıyan ev sahipleri hiç beklemediği bu davranış karşısında şaşırır. Şaka ve latifeyi şeriatın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır Efendi, etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü. Zengin birinin kendini çok cömert olarak anlattığı bir mecliste, Hızır efendi gizlice kalkıp bir çarşaf giyerek geri döner ve o zenginden yardım ister. Zengin, dilenci kılığındaki şahsı yanından kovup ona bir ekmek parası bile vermeyince Hızır Efendi üzerindeki çarşafı çıkarıp ”sen bir dilenciye ekmek parası bile vermiyorsun, nasıl cömert olabilirsin?” der. Cami cemaatinden Berber Orhan Abi diye bilinen birisi bayram yaklaşınca cemaate gelmeyi bırakmıştı. Camide asılı duran gri bi cübbesi vardı, namaz kılarken onu giyerdi. hızır efendi çok hisli bir insandı. Hemen şu şiiri yazıp Orhan Abi’nin cübbesinin cebine koydu: Ey sahipsiz garip cübbe, Terkedildin yalnız ipte. Sahibin on gündür traş ediyor, Sayılı günler gelip geçiyor. Unultuldun bayram parası için, Asılı kaldın bu dostluk ne biçim. Bu manada daha devamıda olan bu şiiri Orhan Abi cüzdanında saklar ne zaman okusa ağlardı. ÇİĞ KÖFTE CEMAATİ Cematten 5-6 kişi onu bir gece çiğ köfte yemeye davet etti. Onlar evde hazırlık yaparken yatsı ezanı okundu, ancak onlar hazırlıkları bitirelim diye cemaate gitmediler. Hızır Efendi camide namazı bitirip geldiğinde bu arkadaşlar namaza durmuşlardı. Hızır Hoca sessizce çiğköfte tepsisini alarak sokağa çıktı ve camiden çıkan cemaate dağıtmaya başladı. ”Cemaatimden altı kişi çiğ köfte cemaatidir, onların ikramıdır”diyerek herkese dağıttıktan sonra eve döndüler. Çoğu dağıtıldığı halde geri kalanlara da yetecek kadar bereketli olmuştu. Şehadetinden iki ay önce hutbede üç hafta üstüste şunu anlatmıştı. Rasul (s.av) buyurdular: ” Bir hanımın efendisi vefat edip arkasında iki veya üç yetim kalırsa, o hanım yetimlerini yetiştirmek için saçlarını beyazlatırsa cennette benimle beraberdir.” Bunu anlatır sonrada hüngür hüngür ağlardı. EY BALIKLAR! REİSİNİZ KİM? Zuhurat ve keramete hiç kıymet vermediği halde lüzumunda salahiyetini ortaya koyardı. Malatya’nın Darende ilçesinde emr-i bil-maruf için gittiklerinde, bir havuz kenarında istirahat ediyorlardı. Abdulmetin hoca şakayla karışık Hızır Efendi’ye havuzdaki balıkları göstererek; __ Hocam sen bizim kafile reisimizsin! Şu balıkların da bir reisi olmalı. Ona seslensenizde yanımıza gelse! dedi. Hızır Efendi ısrara dayanamayıp balıklara; __ Ey balıklar! Ben Mahmut Efendi Hazretleri’nin damadı Hızır Şu anda ben bu cemaatin reisiyim. Sizinde reisiniz kimse çıksın şuracıkta önümüze gelsin, diye seslendi. O anda arkalardan büyükçe bir balık çıkıp öne doğru gelip başını sudan çıkarıp Hızır Efendi’ye bakmaya bakmaya başladı. Bu manzara karşısında cemaat hayrete düşmüş, Hızır efendi ise mahcup duruşu ile tebessüm ediyordu. Dinin temizlik olduğunu kendine has bir uslüpla ihsas ettiren Hızır Efendi sabunla elini yıkadığında sabunu da yıkar yerine koyardı. Cemaatine de, ”lavaboda ağzınızı çalkaladığınızda çalkaldığınız suyu yutun ki yemek kırıntıları lavaboya dökülmesin” buyururdu. VEFATI (şehadeti) Birçokların cefasına katlanmayı, terk etmekten daha hafif gördüğü dünya, onun gözünde bir bedenin sığacağı mezardan ibaretti. Şehitlik mezarlığında bir mezarı olmadığı için üzüldüğünden bu dünyada gam çektiği başka birşeyi yoktu. Sonunda çok istediği şehitliği de, mezarıda genç yaşında elde etmiş, giderken geride bıraktığı sevdiklerine, bağlı bulunduğu asil yolun mensubuna neler bahşaettiğini öğreten temiz bir hayat hediye etmiştir. Şeriatı tavizsiz yaşayan zatın Pazar sohbetini dalgın dalgın dinledikten sonra kendisine vaad edilen şehadet rütbesini almak için İsmailağa Camii Şerifine gelir. İhvanın ders ve dertlerini dinledikten sonra Duha namazını kılmak için kıbleye döner ve müminin miracı olan son namazına durur. Kulun Mevla’ya en yakın olduğu o esnada, insanlığın en uzağında olan hain eller vucüduna yedi el ateş eder. Kanlar içinde vücudu yere yığılırken bütün şanlar ve şerefler huzurunda selam duracak şekilde başı göğe erer. Sema ehli, sofralarında onada yer ayırırken Muhammed ümmeti bir hüzün yılını daha yaşar. Ertesi gün Fatih Camisi yüz binlerin gözyaşlarına şahit olur. Sessizliğin en büyük ses, yalnızlığın en büyük dost olduğu hicran gününde eller onu diri diri toprağa gömmeyip başlarına taç edinirler. Vefat ettiğinde Sakızağacı Şehitlik Mezarlığı’na defnedilme arzusu, sevenlerinden birinin (Fevzi Başak’ın) kendi yerini bu şehide bağışlamasıyla yerine gelir. Takvimler 17 mayıs 1998’den itibaren yeni bir not düşerler sayfalarına: 36. Nakşi Şeyhi Mahmut Efendi’nin damadı 55 yaşında İsmailağa Cami-i Şerifinde şehit edilmiştir. Rasul (s.a.v.)e her yönüyle benzeyen Efendi Hazretleri(k.s) damadı da Hazret-i Ali (r.a) benzer şekilde terki diyar eylemiştir. Şehitler kendileri için yaşamazlar ve hiç ağlamazlar kendi acılarına. Bir damla rahmet için gözyaşlarına boğulan, tavaf ile mamur olan gönül kabelerini handan etmek için gelirler. Ve ”yaklaşıyor yaklaşmakta olan” diye haykırarak gam ordusuna katılıp giderler aşk otağına. SİLSİLEDE İSMİ OKUNSUN Şehadetinden birkaç ay sonra Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri Buhara’da Şah-ı Nakşibend Hazretlerini ziyaret eder. Manada zuhur eden şah-ı nakşibend hazretleri, ”Hızır Efendi’nin ismi silsile-i şerifde okunsun” tenbihinde bulunurlar. Kısacık bir ömrü bu meydan-ı hakikatte ebediyyet kesbine muvaffak kılan Hızır Efendi’ye Cenabı Hak’tan sonsuzluğun en büyük ikramlarına nail olmasını temenni ederiz. Kaynak ; http://www.ismailaga.com.tr/hizir-ali-muratoglu-hoca-efendinin-hayati.html

Evliya

Abdülaziz Bekkine (k.s.)

Kabr-i Şerifi Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğindedir.Şehitliğin kapısından girince 200 m dosdoğru yürüyoruz sol tarafta tabelada ismini göreceğiz. Abdülaziz Efendi hazretleri 1313/1895 senesinde İstanbul Mercan’daki evlerinde dünyaya geldi. Tasavvufta ilerlemiş ve mânevî dereceler kesbetmiş bir derviş olan babası, zengin ve itibarlı bir zât olan Kazanlı tüccar Halis Efendi’dir. Abdülaziz Efendi, çok küçük yaşlarda Kaptanpaşa Camii İmamı Halil Efendi’den Arapça ve İslâmî ilimler dersleri alarak ilim tahsiline başlar. Daha sonra Dârüttedrîs mektebini bitirir. Çocukluğunun bir bölümünü İstanbul’da geçirdikten sonra 1910’larda ailesiyle beraber ev ve arazilerinin bulunduğu memleketleri Kazan’a giderler. Burada bir müddet kaldıktan sonra Buhara’ya geçerek orada beş sene kadar ilim tahsili ile meşgul olur ve buradan tekrar Kazan’a döner. Oradaki günlerinden şöyle bahsederlermiş: “Beş altı yaşımdan itibaren seherden sonra hiç uyumadım. Yedi sekiz yaşlarımda iken her sabah namazından sonra bahçeye çıkardım. Büyük ağaçlıklı olan bahçemizde, saatlerce, kuşların öterek “HÛ” deyip Allah’ı zikrettiğini dinlerdim. Babam bana hiç iş vermezdi. ‘Sağlığımda dinlen evliya, benden sonra çalışırsın.’ derdi.” İlim tahsiliyle meşgul talebelere ve sohbet meclislerine ayrılmış otuz odalı geniş evlerindeki saadetleri babalarının vefatıyla gölgelenir. Bu sıralarda Rus İhtilali de olmuştur. Abdülaziz Efendi, kardeşlerini de alarak 1921’lerde tekrar İstanbul’a döner. İki anneden olma on ikisi kız üçü erkek onbeş kardeşi vardır. Erkek kardeşleriyle beraber Asmaaltı’nda bir dükkan açmışlarsa da bu ticaret meşgalesi çok kısa sürmüştür. Ardından bir süre Çarşıkapı’daki Bayezid Medresesi’ne devam etmişlerdir. İmamlıkta ilk vazifeleri Beykoz’da, daha sonra ise Aksaray’da bir camide olmuştur. Bundan sonra sırası ile Yazıcı Baba, Kefeli ve Zeyrek Çivizade Ümmü Gülsüm Camii’nde İmam-Hatiplik hizmetinde bulunmuştur. Zeyrek Camii’ndeki vazifesi on üç sene kadar devam etmiştir. Kazan’dan İstanbul’a döndükten sonra İstanbul’da mevcut pek çok tekkeyi ve şeyh efendiyi ziyaret etmiştir. Bunlar arasında Nakşî şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’nin halifesi Küçük Hüseyin Efendi de vardır. Mülayim, zarif bir zât olan ve zamanında çok sevilen Küçük Hüseyin Efendi bir duvar saatinin altına oturmuş, başını eğmiş murakabe yapmaktadır. Aziz Efendi de başını eğer, karşısına oturur, bekler, bir müddet sonra saatin Allah’ı zikrettiğini duymaya başlar. Saat her vurduğunda İsm-i Celâl söylemektedir. Devamını kendileri şöyle anlatıyorlar: “O zaman ben gözümü açtım. Şeyh Efendi de gözünü açtı. Bana dedi ki: ‘Bizim derviş, saatin zikrine âgâh oldunuz galiba?’ Onun üzerine ben, ‘Tamam, bu Hocaefendi’den ders alınır.’ dedim. Kendisine, ‘Efendim, ben müsaadenizle sizden ders alacağım.’ dediğim zaman, “Nasibin bizde değil oğul, ara bulacaksın. Ama dervişliğe talip ol, derviş ol, sakın mürşidliğe talip olma. Mürşidlik çok zor.’ diye nasihat etti. Şimdi anladım ki çok zormuş.” Nihayet medrese arkadaşı Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh vasıtasıyla Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi (ks.) ile tanışarak aradığını bulmuştur. Böylece küçük yaşlarından beri içinde yanan ilâhî aşkı mürşidinin himmeti ile kemâle erdirmişti. Hemen aynı yıl henüz yirmi yedi yaşlarında iken mânevî ilimlerde irşad selahiyeti ile Râmûzü’l-Ehâdîs’i okutma icâzeti almışlardır. Abdülaziz Efendi (ks.) şeyhinin mânevî murakabesindeki bir halvetini şöyle anlatır: “Şeyh Efendi, ‘halvet var’, dedi. Herkes postunu aldı. Ben de zayıf, narin bir insandım, ben de postumu aldım, geldim. Şeyh Efendi, kapıda herkesi tek-tek içeri alıyordu. Sıra bana geldi. ‘Git yatağını al’ dedi, çok üzüldüm, şaşırdım ve ağladım. Gittim yatağı aldım, içimden ‘bu nasıl dervişlik, herkes postla girerken ben halvete yatakla giriyorum’ dedim. Böylece kapıya geldim. İçeri girerken şeyhim kulağıma eğilerek; ‘verecek olan Allah (cc.) postta da yatakta da verir’ dedi. Halvete yatakta girdim. Hayatımda manzum olacak hiçbir şey söylemedim, yazmadım. Müsaade de etmediler. Çünkü bir gün halvette o kadar çok şey söylemek geldi ki içimden, geleni yazmaya başladım. Herhalde kasîde olarak kitaplar dolacak kadar. Elimi ağzıma koydum, kapattım ve bekledim. O anda bir kaç söz ağzımdan döküldü. Hayatımda bütün halvetlerim içerisinde bir tek bir cümle ağzımdan çıktı. ‘Cemâlullah nurudur, nûr-ı cemâlin Yâ Resûlallah’ dedim. Tam o sırada Şeyh Efendi kapıdan içeriye girdi, yanıma gelerek ‘yut, yut, yut’ dedi. Ondan sonra artık ağzımdan bir şey çıkmadı.” Abdülaziz Efendi büyücek başlı, sivrice çeneli, mavi gözlü, yüzleri sarıya çalar buğday renkli idi. Tenleri beyazdı. Sakalları sarı, uzunca ve seyrekçe idi. Kendisi Hz. Ali Efendimiz’i hatırlatan bir vücut yapısına sahipti. Orta boylu, güçlü, kuvvetli, göğsü geniş ve görüntüsü heybetliydi. Öne doğru eğik olarak, elleri arkasında bağlı, kendilerine has bir yürüyüşü vardı. Genellikle arabaya binmezler ve gidecekleri yere yürüyerek giderlerdi. Kendisinden evvel postnişîn olan otuz yaş kadar büyüğü Hasib Efendi hazretlerinin “Evi tekkedir, işi Allah iledir.” dediği Abdülaziz Efendi, gece-gündüz demeden sabahlara kadar oturup anlatır, karşısındakini ikna edip hidayetine vesile olmak için uğraşır, bu yola gönül verenlerin de mânevî terakkilerine öncülük ederdi. Binlerce talebe yetiştirmiş, Râmûzü’l-ehâdîs’i de defalarca okutmuştur. Abdülaziz Efendi hazretlerinin ilk haccı mânevî bir esrar perdesi altında gerçekleşiyor. 1942’de “Ben hacca gidiyorum.” diyerek çıkıyor. Ne pasaport ne başka bir hazırlık… Sınırı geçiyor, nasıl geçtiğini bilen yok. Suriye’de bir köyde beş gün kalıyor. Köy halkı sohbetlerinden mest oluyor. Uğurlamaya geldiklerinde köy halkının hepsi ağlayarak şöyle diyorlar: “Hocam, keşke sizi hiç tanımasaydık.” Hakikaten de Aziz Efendi’nin sohbetleri tadına doyulmaz, hususî bir güzelliğe sahipmiş. Her seviyeden, her yaştan insana ayrı ayrı hitabedebilme gücü, umumiyetle sorulu cevaplı olan ilgi çekici vecîz üslubu ile sohbetini bir dinleyen bir daha vazgeçemezmiş. Doktorasını Sorbon’da Felsefe dalında yapmış bir kişi olan Nureddin Topçu, bir arkadaşının vasıtasıyla onun sohbetine katılır, gece yarısı oradan ayrılırlarken daha dış kapıdan çıkmadan Topçu duraksar ve arkadaşına “Yahu, tekrar içeri girsek ayıp olur mu?” deyiverir. Nureddin Topçu’nun Aziz Efendi hazretlerine muhabbeti ve bağlılığı bu görüşmeden sonra artarak devam eder. Merhum Topçu, birgün, “Hocam çok gafiliz.” der. Aziz Efendi; “Tabi gafil olacağız, gafil olmazsak hiçbir şey yapamayız.” diye cevap verir. Aziz Efendi’nin hastalığı sırasında bir gün Nureddin Topçu yelpaze ile serinletmektedir. Hocaefendi “Senin işin yok mu?” der. Topçu da, “Yok, Efendim.” deyince bu sefer Aziz Efendi; “ Bundan daha iyi iş mi olur?” diyerek mürşide hizmetin takdire şayan bir iş olduğunu ifade eder. Hocaefendi, hutbelerinde ellerine herhangi bir kitap alır, fakat irticâlî konuşurlarmış. Zeyrek Camii’nin arka tarafında genişçe bir bahçe vardır. Orada, bir köşede bir setin üzerinde yetişmiş bir incir ağacı altında, yaz günleri tatlı bir serinlik içinde küçük cemaat gruplarıyla sohbet ederlermiş. Yahut da evinin alt katındaki büyükçe odada. Her iki yer de geniş bir perspektiften Süleymaniye’yi görüyor. Aziz Efendi zamanını, ilmini, malını ve ailesini Allah (cc.) yolunda feda etmeyi cana minnet sayacak kadar fedakardır. Canına çok cömerttir. Öyle ki irtihalinden dört gün öncesine kadar, hastalığı dolayısıyla konuşamayacak derecede sesi iyice kısılmış haliyle, sevdiklerine gece yarısına kadar nasihatte bulunmuştur. Bir insanda bir arada bulunması zor olan üç haslet onda mevcuttur: Feragat, sadâkat ve kanaat. Kapısına gelenlere vakit ayırmadaki cömertliğinde eşsiz! Gece vakti hangi saatte olursa olsun “Sohbet olan odada ışık varsa kapıyı çalıp girebilirsiniz!” dermiş. 1949 senesinde Hasib Efendi’nin Hakk’a yürümesinden sonra postnişîn olan Abdülaziz Efendi gece gündüz kapısını sevenlerine ve ziyaretçilerine açık tutmuş, oldukça sınırlı bir zamanı olduğunu bilircesine irşad vazifesini yerine getirmede olanca gayretini göstermiştir. Kendisine gelenlere bir seçim yapmalarını tavsiye eder, “Bir kapı her kapı, her kapı hiç kapı!” dermiş. Gerçekten seçmesini bilmeyenler, her zaman, seçilmişlerin değerini anlamada ve yerlerini belirlemede güçlük çekerler. Abdülaziz Efendi, o zamanın entellektüeli, üniversite mensupları ve talebe gençlerle çok yakından ilgilenmiş, namaz kılsın kılmasın hatta itikadî meselelerde zayıf da görse herkesle görüşmüş evinde uzun sohbetlerde bulunmuştur. Üniversite gençliğine bilhassa, evinde hizmetten zevk duymuş, onlara himmetini esirgememiştir. Sorularını cevaplayıp sorunlarını çözmeye çalışmıştır. O devrede Hocaefendi’nin sohbetlerine devam eden biri şunları söylüyor: “O zamanlar biz gençler olarak Aziz Efendi’ye giderdik, alnımızı secdeye getirdi. Üniversitede bize her yönden destek olan, bize istikamet veren, bizi müsbet hamlelere iten çok önemli, çok değerli, çok muhterem bir zâttı. ‘Halka hizmet, Hakk’a hizmettir.’ sözü onundur.” Aziz Efendi’nin imamlık yaptığı Zeyrek Camii, sadece bir cami olarak değil aynı zamanda bir ilim ve fikir müessesesi olarak da ikinci bir işlev üstlenmiş, hizmet aşkıyla yananların istişare ve istifade merkezi olmuştu. Gümüşhânevî Mektebi her zaman olduğu gibi o devrede de ilim adamlarına, fikir adamlarına ve her seviyeden öğrenciye rehberlik etmiştir. -Bugün elli yaşın üzerindeki nesilden, İslâm’ın ölçü ve değerlerine bağlı olanlar; O’nun engin bilgi ve sevgisinin çevresinde, belirli bir ruh zenginliği kazanmış ilk üniversite kuşağındandırlar. Sevenlerinden biri bir defa, şifa ümidiyle alkolik bir adamı kendisine getirmek için izin isteyince şöyle demiştir: “Buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın. Çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir.” Aziz Efendi maddî mânadaki cömertliğin de zirvesindedir. Zira o, yoklukta cömert olanlardandır. Kendisi zengin bir aile çocuğu olduğu halde babasından kalanların hemen hepsini dul kardeşlerine bağışlamış, yalnızca imamlık maaşı ile ailesini, dört çocuğunu geçindirmiştir. Aziz Efendi o zamanlar Zeyrek Camii’nde imamdır. Maaşı 19 lira. Bu nedenle çocuklarının iaşesi için keçi almış, keçilerin sütü ile çocuklarını beslemiş. Keçiler üremiş, her gün hale gider, pazar dağıldıktan sonra atılmış sebze artıklarını bir çuvala doldurur, eve getirir, keçilerini beslermiş. Dünyaya ve dünyalıklara kıymet vermez, elinde ve evinde fazla olanı sabaha bırakmazmış. Bazen maaşına hiç elini sürmeden ihtiyaç sahibi bir ihvanına gönderdiği vaki imiş. Abdülaziz Efendi hazretleri otuz dokuz yaşlarında iken evlenmiş ikisi kız, ikisi erkek olmak üzere dört çocukları dünyaya gelmiştir. Vefakâr zevcesi Şazimet Hanım, zevci hakkında, “On sekiz senelik evlilik hayatımızda hiç bir geceyi tamamen uyuyarak geçirdiğini görmedim. Daima ibadetle meşgul olurlardı.” demiştir. Öğleden önce vakit bulurlarsa kaylûle uykusu uyurlarmış. Buna rağmen esnedikleri veya uyukladıkları vaki değilmiş. Güzel ahlâkın bütün inceliklerine sahiptir Aziz Efendi (ks.). O sünnet-i Seniyye’den hiç ayrılmamıştır. Düşünceli olduklarında sakalını sağ elle tutar ve ucuna bakarlarmış ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti de böyledir. Aziz Efendi’nin sofrasında muhakkak misafir bulunurmuş. Yemekte çok latîfe eder, çekingen davrananların ağızlarına kaşığı ile yemek verirmiş. Bir gün kendisine, “Efendim, bu tekke âdâbında sorular dilden mi, yoksa gönülden mi sorulur?” diye sual edilince, “İkisi de olur, ama biz gönül yolunu tercih etmişiz.” demiştir. Abdülaziz Efendi, muhib ve müridleri üzerinde kuvvetli bir tasarrufa sahipti. Bunun içindir ki çeşitli seviyeden pek çok insanı etrafında toplayıp muhafaza edebilmişti. Her insanda Allah’ın sıfatlarının tecellileri vardır. Aziz Efendi’yi tanıyanlar onda “Celâl” sıfatının daha çok tecellî ettiğini söylüyorlar. Fakat bu celâlin altında cemâlin tebessümü gizlidir. Çünkü o, gayet hoşgörülü, mütebessim, kusur aramayan, mütevazi bir kimsedir. Abdülaziz Bekkîne hazretleri, 1952 Ağustosu’nda îfâ ettiği ilk haccını müteakip rahatsızlanır. 2 Kasım 1952’de Pazartesi öğle vakti civarı genç denecek bir yaşta, 57 yaşlarında iken dâr-ı bekâya irtihal eder. Kabirleri Edirnekapı Sakızağacı Şehidliği’nde medrese arkadaşı Hasib Efendi hazretleri ile yanyanadır. Celal Hoca diye mâruf rahmetli Celaleddin Ökten’in Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh ile devam eden sıkı bağı ve gönül dostluğu Abdülaziz Efendi hazretleri ile başlamıştır. Aynı ailenin ikiz evladı gibi birbirini çok seven Abdülaziz Efendi ve Mehmed Zahid Efendi dînî ilimlerdeki tahsillerini, bunun yanında öz gayelerine hizmet verebilme yolundaki gerekli çalışmayı, yani halveti yapmışlar, füyûzât ummanı Resûlullah Efendimiz’den gelen has ve saf kaynaktan talip ve layık oldukları nasibi de aynı zamanda beraber almışlardır. Mehmed Zahid Kotku hazretleri Nefsin Terbiyesi adlı eserinde şunları söyler: “Vaktiyle Beykoz’daki Yûşâ aleyhisselâm’ın ziyaretine sık sık giderdik. Rahmetli kardeşimiz Hacı Aziz Efendi de Kuddûsî hazretlerinin menâkıbını yanından hiç eksik etmezdi. Vapurda giderken biz de bir kamaraya girer onları tatlı tatlı okurduk. Okudukça da zevkimiz o kadar artardı ki…” İnsan şahsiyetinin mükemmelliği, davranışlarında kendisini gösterir. Aziz Efendi, şahsiyetinin vakar ve izzetini korumuş bir kimse olarak, oturup kalkmasına, konuşmasına, başkasını dinlemesine ve her konuda âdâba çok dikkat etmiş etrafındakilere nümûne-i imtisâl (model) olmuştur. Abdülaziz Efendi hazretleri, zekâsı, hitabeti, takvası, cömertliği, talebelerine karşı olan sevgi ve muhabbeti ve fedâkârlıkları ile eşine az rastlanır mübarek bir zât idiler. Onun müdavimlerinden biri olan merhum Nureddin Topçu’nun Mürşidi Abdülaziz Bekkine hazretlerinin vefatı üzerine kaleme aldığı yazısının ilk paragrafı hayli duygu yüklüdür: “Ruhlarımızın önünde yürüyen o büyük varlığı kaybettim. Acılarım zamanın ve kaderin kollarıyla kucaklanmayacak kadar engindi. Onun bende şimdi muamma olan son bakışında melek masumluğu ile ilâhî bir emir birleşmiş gibiydi. Hicap ile ihtarın bir bakışta böyle birleştiğini ömrümde görmemiştim. Peygamberâne sakalının üstünde nâmütenâhiye kolayca dalan mavi gözler de kapandıktan sonra, sahipsiz kalmıştım. Sanki hakikat ve aşk âleminden atılmış da gölgeler ve yoksul mücrimler dünyasına sığınmıştım.” Aziz Bekkine hazretlerinin Sözleri “Bu işin (âhiret yolculuğunun) mihveri Allah’ın muhabbetidir.” “Hüsn-i niyetin ardı arkası yoktur.” “Bir kimse tam mütevekkil oldu mu kendisinden istikbal endişesi alınır.” “Mü’minin nazarı dünyaya takılmaz. Dünyadaki zevk u sefaya bakar, arkasında cehennemi; meşakkate, hizmete bakar, arkasında cenneti görür.” “İnsanlarda riyanın karışamayacağı, anlaşılabilir hakiki tek vasıf sabırdır. Sabır, musibet geldiği an, hiç şikayet edilmeden sineye çekebilme halidir. Şayet ilk anda feveran eder de sonra sineye çekerse ona sabırlı değil, mütehammil denilir.” “Bu dünyaya kiracı gibi yerleş, ev sahibi gibi yerleşirsen gitmesi zor olur.” “Ümit, Allahu Teâlâ’nın kullarına bir ikramıdır. Kulun hayatı ile alakalı değildir. Her kulun Allah’tan ümitlenmek hakkı vardır. Çok ibadet eden bir kulun bundan ümitlenmeye, ibadetini aksatan birinin de bundan dolayı ümitsizliğe düşme hakkı yoktur.” “Dünyada herşeyin bir ölçüsü, tartısı vardır. Sevginin tartısı da fedâkârlıktır. Fedâkârlık yapmayanların sevgisine inanılmaz.” “Talip, başkasının yükünü yüklenip kimseye yük olmayan kişidir.” “Seni Mevlan’dan alıkoydu ise dünya bir çöp de olsa dünyadır.” “Cenâb-ı Hakk’a ihtiyacımız olmayan an ve cephe yoktur. Gafletten hissedemiyoruz.” “Nefsin izzeti olmaz, vasfın izzeti olur. Kim ki vasıflıdır. O izzetlidir.” “Müslüman kadının kıyafeti, görüldüğünde dikkati çekmeyen ama saygı uyandıran bir kıyafettir. Bu da yüz hatlarının büyük bir kısmını örten bol bir baş örtüsü, vücut hatlarını göstermeyen bol ve uzun bir manto, kalın çorap, düz ayakkabı pekala olabilir.” “İnsanlara giriş yolu gönül yoludur. Sevmeyen, insanlara kendini sevdirmeyen bir insan, insanlara bir şey anlatamaz. O zaman ilk vazifeniz, kendinizi sevdirmenizdir. İkinci vazifeniz, halinizle nümûne olmanızdır. İslâm yaşanan bir nizamdır. Yaşanırken konuşulur.” “Bir gün danışacak hocalarınız da bulunmaz, öyle bir günde seçeceğiniz insanda arayacağınız vasıf sabırdır. O kimsenin sabrını kontrol edersiniz.” 1951 senesinde îrâd ettiği hutbelerinden biri şöyledir: “Ey Cemaat! “Hz. Musa, ümmetinden kendisine çok zenginlik vermiş Kârun’a ve ümmetine nasihat ediyor. ‘Fazla ferahlanma, Allahu zülcelâl hazretleri neşeleneni sevmez.’ Bu âyet-i kerîme umumdan dolayı söylenmiştir. Çünkü umumiyetle insanlar, fazla bir dünyalıkları olunca, dünyaları rahatlayınca, ferahlarlar ve sevinirler. Halbuki Allahu Teâlâ, âyet-i kerîmelerinde şöyle buyuruyorlar: ‘Siz Allah’ın fazlı ve ihsanıyla ferahlanın, bu sizin dünyalıklarınızdan çok hayırlıdır.’ Sonra âyet-i kerîmenin devamında, ‘Sen bu dünyalıklarla âhireti kazan’ yani bu dünyalıklarını Allah yolunda, Allah için harca. Bunu tekit ederek de âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyuruyor: ‘Allah sana nasıl ihsan ettiyse, sen de öyle ihsan et.’ Bu ihsanın iki mânada kullanılışı vardır: “Biri ubûdiyette ihsan: Allahu Teâlâ seni nasıl kayırdı, seni nasıl gözetti ise sen de O’na karşı öyle kulluğunu yapıp öylece haddini bil. “İkincisi umûmiyette ihsan; Allahu Teâlâ sana nasıl varlık verdiyse sen de onu öyle dağıt, demektir.” “Dünyayı unutup âhirete çalışanlar sizin hayırlılarınız değildir, âhireti unutup dünyaya çalışanlar da değildir. Ya, her ikisini de birden yürütenlerdir. “Hakikatte dünya ile âhiret birbirinden ayrılmaz ve âhiret de ancak dünyada ve dünyalıklarla kazanılır. Nasıl ki niyeti halis olan bir kimse, dünya işini yapmakla âhireti kazanırsa, gâfil ibadet edenler de kaybetmiş olur. Demek ki bütün iş kulun uyanık bulunmasıdır. “Allahu Teâlâ yük olanları sevmez. Yani İslâm’da ben Rabbim’e ibadet ediyorum, diye kimseye yük olmak yoktur. Çalışmak ve vazife almak vardır. “Allahu zülcelâl hazretleri cümlemizi gafletten uyandırsın!..”

Evliya

Mustafa İsmet Garibullah (k.s.)

İstanbul – Fatih Çarşamba da İsmet efendi dergahındadır. Eminönü-beyazıt çivarından gelecekler draman otobüsüne binebilir ve çarşamba durağında inebilirler.Arabayla gelenler park sorunu yaşamak istemiyorlarsa yavuz selim camii yanındaki çukur bostana arabalarını bırakabilirler. İsmail ağa camii nin sokağına girdikten sonra 200 m sonra sağda Tekkeyi görebilirsiniz.(Buraya Gelmişken Çarşamba nın manevi havasında İsmailağa camini de ziyaret etmeli ve Hacı Mahmut efendinin ruhaniyetine bir fatiha da okursak oldukça karlı bir iş yapmış oluruz İsmet Efendi bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Yanya’da alem-i dünyayı teşrif edip gençlik yıllarında Yanya Mahkeme-i Şer’iyye’si katipliğinde bulunmuşlardır. Risale-i Kudsiyye’lerinde bu konuda şöyle buyururlar: İlahi Mustafa İsmet ki ismim Zuhuru Yanya’da oldu bu cismim Aman garket visal-i bahre resmim Bu resmim mahvolup Hakk’a gidelim Cemal-i bakemale seyredelim Cenab-ı Hakk’ın gönüllerine yerleştirdiği muhabbet ateşi hararetini hissettirmeye başladığında Yanya’dan ayrılarak Mekke-i Mükerreme’ye gitmişler; Mevlana Halid-i Bağdadi Hz.leri hulefasından Abdullah-ı Mekki’ye intisab ile Nakşibendi yoluna kudum kılmışlardır. Abdullah-ı Mekki Hz.leri aslen Erzincan’lı olup; Mekke-i Mükerereme’de mücavir kalarak, Ebu Kubeys Dağındaki tekkelerinde irşad ile meşgul olurlarmış. İsmet Efendi, yedi sene içerisinde seyr-ü süluklarını ikmal ve Hilafet-i Nakşibendiyye’yi hak etmişlerdir. Daha sonra şeyhlerinden izin alarak Süleyman Efendi isminde bir zatın refakatınde Taif cihetine doğru yola çıkarlar. Çölde giderlerken devesinin çöküp yürümemesi üzerine Süleyman Efendi önde ilerlemekte olan İsmet Efendi’ye hitaben: – İsmet, İsmet! Şeyhimiz vefat etti. Vazifesi de bu fakire verildi. Geri dönelim, buyururlar ve dönerler. Gerçekten de Mekke-i Mükerreme’ye vasıl olduklarında Abdullah-ı Mücavir fi Beledillah Hz.lerinin alemlerini değiştirdiği haberiyle karşılaşırlar. Bunun üzerine Şeyh Süleyman Efendi Mekke-i Mükerreme’deki dergahta irşad postuna cülus eder. Risale-i Kudsiyye’de bu zatın ismi şerifi şöyle geçer: Hususa Mekke’de Eş-Şeyh Süleyman Oluptur naib-i menab-ı gavs-ı İrfan Bu gavsın tut elin Hakk’a gidelim Cemal-i bakemale seyredelim Risale-i Kudsiyye isimli eserlerini burada iken ilham ile kaleme almışlardır. Bu eseri ne niyetle ve nasıl yazdıkları eserin baş ve son kısımlarında gayet açık ifade olunmuştur. İsmet Efendi Edirne’de iken sevgili ihvanlardan ve halifelerinden Hüseyin Kudsi Efendi’nin kerimesi ile izdivaç buyurmuşlardır. Bu evlilikten Nimetullah, Hafız, Ferdi, Behaeddin isimlerinde dört oğlu; Nakşiye ve Sıddika isimlerinde iki kızı dünyaya gelmiştir. Cennetmekan Abdülmecid Han devrinde İstanbul’a göçerek bir müddet kayınpederlerinin Koca Mustafa Paşa civarında satın aldıkları evde irşad ile meşgul olmuştur. Daha sonra şimdi dergahlarının bulunduğu yeri almak için sahibiyle anlaşmıştır. Bu arada Fener Patrikhanesi’nden “Kırmızı Kilise” denilen Rum okulunu buraya yaptırmak için çok yüksek paralar teklif edilmişse de yer sahibi: “Ben malımı kiliseye vereceğime bedava olarak tekkeye veririm. Kıyamete kadar Cenab-ı Hakk’ın şerefli ismi zikredilir” diyerek ehven fiyatla İsmet Efendi’ye satmıştır. Tekkenin inşasından sonra Hz. İsmet Yanyavi kaddesallahü sırrahü’l ali: “Tekkeyi buldunuz galiba şeyhi kaybedeceksiniz” buyurmuşlar. Hakikaten de altı ay geçmeden arkalarında birçok ihvan ve altmış kadar halife bırakarak H. 16 Zilhicce 1289 M tarihinde alem-i cemale intikal etmişlerdir. Bari Teala Hz.leri yüksek himmetlerini üzerimize sayeban eylesin. Nisbet-i Kudsiyyeleri ile mensub olduğumuz halde ömrümüzü ikmal edip civarlarına kavuşmayı nasib eylesin. Amin. Mustafa İsmet Efendi (K.S.) yüksek yolları gereği enbiyaların imamı, evliyaların serdarı Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’i kendisine yegane rehber bilmiş, her işte ona uymayı en büyük saadet, onun izinde idrak edilen her anı en büyük kar telakki etmiştir. Şeriatsız tarikatın mümkün olamayacağını üzerine basa basa anlatmıştır. İlme, irfana büyük ehemmiyyet vermiştir. Eserlerinden kendisinin de dini ilimlere ve Arap diline mükemmelen vakıf olduğu anlaşılmaktadır. Yegane gayesi kendisini yoktan var eden Allah’ını tanımak, bilmek, layıkı vechile ona kulluk yapabilmek olmuştur. Zamanın devlet erkanının, hatta devrin padişahının dahi ihvanları arasında bulunmasına rağmen dünya malı ve mevkiine zerrece itibar etmemiş, baki olan Allah’ının imanıyla doldurduğu gönlünde fani zevklere yer vermemiştir. Bu konu ile alakalı şöyle bir hikaye naklederler: Sultan Mecid Han şeyhini ne zaman saraya yemeğe çağırsa İsmet Efendi yer gibi yaparak ekmekleri koynuna doldururmuş. Bunu farkeden müzevvirlerden birinin padişaha tezvir etmesi üzerine sofradan bir ekmek alarak elliyle sıkmış. Ekmekten damlayan kanları sultana göstermiş. Bununla dünya malının hakikatini, bu alemde yüksek derecelerde bulunanların tehlikelerden uzak kalmayacaklarını, mevki, makam büyüdükçe yüklenilen sorumluluğun da büyüdüğünü anlatmak istemiştir. Yoksa Abdülmecid Han’a karşı olan samimi hislerine, derin muhabbetine Risale-i Kudsiyye’leri şehadet etmektedir.. Bu gibi zatlar “Yeryüzünde halife yaratacağım” sırrına mazhar oldukları için kendileri daima saltanattan kaçınmışlar, fakat saltanat sahipleri bunların gölgelerinde hareket etmişlerdir. Böyle veliler pek tabii olarak zahirde el ayak takımından görünseler bile hakikatte bütün beylerin, paşaların üstünde yer almışlardır. Yine nakledilir ki İsmet Efendi (K.S.) bir gün berberde traş oluyormuş. O esnada bir beyoğlu işlemeli koşumlar koşulmuş doru atıyla çıkagelmiş. Beyoğlunun teşrifi üzerine orada bulunanların hepsi ayağa kalkalar selamlamışlar. İsmet Efendi ise gelen gidenle alakasız bir halde gözleri kapalı oturuyorlarmış. Beyoğlu bir dervişin karşısında pervasızca oturuşundan son derece hiddetlenmiş. Yanına gelmiş. Eliyle tık tık diye kafasına vurup berabere hitaben: “Bu kabağı mı traş ediyorsun” demiş. Malum olunduğu üzre o devirlerde başta devamlı fes, sarık gibi şeyler bulundurulduğundan ustura ile tıraş olmak adet idi. Cenab-ı Şeyh’in mübarek başı da henüz tıraştan çıkmış olduğundan ve sabunları da üzerinde durduğundan, tabiri caizse hakikaten kabak gibi parlamaktaymış. Zavallı berber Şeyh Efendiyi tanıdığından kızarmış bozarmışsa da sükut etmek mecburiyetinde kalmış. İsmet Efendi ise bu yapılan hakaret kendisine değilmişcesine hiçi oralı olmamış. Beyoğlu hışımla geri dönüp atına binmek için zıplamış. Zıplamasıyla birlikte atın öbür tarafından tepesi üstü yere çakılması bir olmuş. Korkudan yuvasından fırlayacakmış gibi irileşmiş gözleriyle bakıp bağırmış: – Aman berber. Ne oluyor? Berber eliyle İsmet Efendi’yi işaret edip cevaplamış: – Kabağa sor, kabağa. Hakikat-i Muhammediyye’ye mazhar olan bu gibi zatların vücutları gerçekte aleme rahmettir. Belaya sebebiyet vermezler. Fakat beyoğlu gibi bela arayanlar onlara çarpıp kendi kendilerini yaralarlar. Yoksa onların yanına bir nebze muhabbetle varanlar, yollarında çok cüz’i gayret sarfedenler dahi tarifsiz kazançlara nail olurlar. Nitekim İsmet Baba (K.S.): “Allahım bana vadetti. Dergahımın kapısından bir defacık muhabbetle bakanı bile unutmayacak. Kıyamet gününde ona şefaat edeceğim” buyurmuş. Bunun tezahür etmiş bir örneğini de şöyle hikaye ederler: Vaktiyle Ortaköy’de oturan bir Arnavut her gün kalkar, yaya olarak tekkeye gelir, bahçede meşgul olur, akşam üzeri gene yaya olarak geri dönermiş. Ömrü tamama erip ecel vaki olduğunda kızı bu zatı rüyasında görüp halini sormuş. “Merak etme kızım, diye cevaplamış. Arnavut “Burada şeyh efendiler beni yanlarına aldılar. Rahatım gayet iyidir.” Mevlana İsmet Garibullah Efendimiz Peygamber-i Zişan Hz.lerinin (S.A.V.) sünnet-i seniyyelerine uyarak halifelerinden her birine hallerine uygun birer lakap vermişler. Mesela Halil Efendi’ye Nurullah, Mehmet Efendi’ye Bahrullah, Hüseyin ve Şerif Efendiler’e Kudsi demişler. Kendilerine de Garibullah (Allah’ın Garibi) ismini layık görmüşler. Hz. Şeyh Efendi orta boylu, zayıf vücutlu, uzuna yakın yuvarlak ve gayet güzel yüzlü, siyah gözlü, nurani, buğday tenliymiş. Mübarek burunları gayet güzel olup, orta yeri bir miktar yüksekçeymiş. Vefatlarında henüz beyazlamaya başlamış olan saç ve sakalları siyah ve gür imiş. Kaş ve kirpikleri de keza siyah imiş. Azalar ve tenasüp mükemmel olup, bir hüsn-ü suretmiş.

Evliya

Halil Nurullah Zağrevi (k.s.)

Kabri-i şerifi Fatih Çarşamba da İsmet efendi dergahındadır. Eminönü-beyazıt çivarından gelecekler draman otobüsüne binebilir ve çarşamba durağında inebilirler.Arabayla gelenler park sorunu yaşamak istemiyorlarsa yavuz selim camii yanındaki çukur bostana arabalarını bırakabilirler. İsmail ağa camii nin sokağına girdikten sonra 200 m sonra sağda Tekkeyi görebilirsiniz.Tekkede ; kabri şerif İsmet Garibullah hz nin hemen çaprazındadır.(Buraya Gelmişken Çarşamba nın manevi havasında İsmailağa camini de ziyaret etmeli ve Hacı Mahmut efendinin ruhaniyetine bir fatiha da okursak oldukça karlı bir iş yapmış oluruz. Kutbü’l irşad Zağravi Halil Nurullah Efendi Hz.leri İsmet Efendi Hulefasından olup Silsile-i Zeheb bu zatın ismi ile devam etmiştir. Tarikat-i Aliyye’ye intisab etmelerinden bir hafta sonra kendilerine keşf-i kubur hali ihsan olunmuştur. Yani kabirlere teveccüh edip hallerine vakıf olurlardı. Bir kısım ihvan, evliya kabri diye ziyaret edilen bazı türbelerin hakikatte ziyaretlerine gerek bulunmayan boş yerler olduklarını keşfedip haber verdiği için Halil Nurullah Efendi’yi ‘halkın itikadı ile oynuyor’ diye şeyhlerine şikayet ederler. İsmet Efendi Hz.lerinin gönderdikleri mektuptaki “Halil, bundan sonra gördüğün rüyayı bile anlatmak yok” emri üzerine mübarek ağızlarını sıkı sıkıya kapatırlar. Muslukları dindirdikten sonra gönül şadırvanlarında esrar-ı sübhani ve envar-ı rahmani öylesine kuvvetle birikmeye başlar ki İsmet Efendi tarafından Nurullah ismi ile isimlendirilip hilafet-i mutlaka ile şereflendirilir. Kutbü’l irşad makamına yükselmişlerdir. Hüseyin Kudsi Efendi’den sonra da tekkede irşad ile meşgul olmuşlardır. Bir gün ziyaretlerine gelen iki kişi uzun müddet huzurlarında bekledikleri halde şeyh efendi başını murakabeden kaldırmayınca bir tanesi “Yahu mürşid-i kamil olduğunu işittik. Gidelim de istifade edelim dedik. Kalktık geldik. Bu ise uyuklayıp duruyor. Geldik geleli yüzümüze bakmadı. Bizi irşad edecek bir kelime bile söylemedi” diye gönlünden geçirdiğinde kalp casusu olan o veliy-yi kamil bu hale vakıf olup başını kaldırmış: – Evlat, demiş. Bu yol gevezelik yolu değildir. Sana verilen vazifeyi yap. Git işine. Nurullah Efendi Hz.leri bereketli ömürlerini 13 Cemaziyel ahir 1311 (M. 22 Aralık 1893) tarihinde tamamlamışlardır. Geceleri teheccüd namazından sonra baha namazına kadar beş cüz Kuran okuyup bir hatm-i tehlil yapmaları ile meşhur olmuşlardır. Malumdur ki hatm-i tehlil yetmiş bin kelime-i tevhidden müteşekkildir. Bu halleri ile bast-ı zaman kerametinin kendisine ikram edildiğini anlıyoruz.

Evliya

Mahmut Esad Çoşan (k.s.)

İstanbul eyüp’de Piyer lotiye çıkan İdris köşkü yokuşunun başında solda Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dedesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti. Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi. Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti. Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi. Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü. 1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi. Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı. Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu. Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti. Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı. Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı. Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi.

Evliya

Ahmed Bin Ebül Hayr (k.s.)

> İstanbul eyüp’de Nişanşa mustafa caddesi ile Davutağa caddesinin kesiştiği köşde Şeyh Murat münzevi ergahında Murat Münzevi hz’nin yanında Evliyânın büyüklerinden. Künyesi Ebü’l-Abbâs olup ismi, Ahmed bin Ebü’l-Hayr es-Sayyâd’dır. Kerâmet sahibi olan Ebü’l-Abbâs hazretleri, tasavvuf yolunun edebini Fakîh İbrâhim el-Feşelî’den öğrendi. Talebelerinden Şeyh İbrâhim bin Beşşâr, Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Ebü’l-Hayr hazretlerinin kerâmetlerini anlatan müstakil bir eser yazmıştır. Ebü’l-Abbâs hazretleri, 579 (m. 1183) senesinde Zebîd şehrinde vefât etti ve oraya defnedildi. Kabrini ziyâret edenler istifâde etmekte, hastalar şifâ bulmaktadır. Doğru yolu bulması şöyle anlatılır: “Gençliğinde, herkes gibi gününü gün ederdi. Bir gece uykuda iken rü’yâsında birisi geldi ve “Ey Sayyâd kalk namaz kıl” dedi. Fakat o, abdestin nasıl alınacağını ve namazın nasıl kılınacağını bilmiyordu. Hemen kalktı ve sorarak abdestin alınışını, namazın kılınışını öğrendi ve kılmaya başladı. O zamanlar yirmi yaşlarında idi.” Kendisi anlatır: “Bir gece uyurken yine rü’yâda o kişi geldi ve “Ey Sayyâd kalk” dedi. Ben de kalktım. Ne göreyim, o şahıs karşımda duruyor. “Beni ta’kib et” deyip, beni Zebîd şehri câmisine götürdü. Orada saflar hâlinde durmuş namaz kılan çok kimse vardı. Hepsi bembeyaz elbiseler giymişlerdi. Herbirinin alınları pırıl pırıl parlıyordu. O kişi bana, “Haydi abdest al, onlarla beraber namaz kıl” dedi. Ben de abdest alıp, onlarla birlikte namaz kıldım. Namazımız güneş doğuncaya kadar sürdü. Sonra hepsi kayboldu. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Uzun bir süre o câmide kalarak ibâdet ettim. Bu arada, o kişi ba’zan bana yiyecek, içecek ve tatlılar getirir, “Buyur ye!” derdi. Ben de, “Birşey istemem” deyince kaybolurdu. Evime, çoluk-çocuğumun yanına geldiğimde, evdekiler; “Bunları birisi getirdi” dediler.” Şöyle anlatılır: “Ebü’l-Abbâs hazretleri birgün kabristanda uyudu. Bir ara kuvvetli bir ses ile uyandı. Aklı başından gitti. Bir süre kimseyi tanımadı. Ba’zan alnını secdeye koyar, saatlerce böyle kalırdı. Ancak zarurî ihtiyâçlarını karşılamak için başını secdeden kaldırırdı. Daha sonra eski hâline döndü. Fakat bir gözü perdelenmişti. Ba’zıları bunun sebebini sordular. Durumu onlara anlatınca, “Sen, bu sözlerinde acizlik gösteriyorsun, ey zayıf insan” dediler. Ahmed Sayyâd hazretleri, eliyle gözünü mesh etti. O esnada eskisinden daha iyi görmeye başladı. Oradakiler, özür diliyerek tövbe ettiler.” Velî zâtlardan biri anlatır: “Birgün kalabalık bir cemâat olarak “El-Fâze” mescidine gittik. Orada Ahmed Sayyâd hazretlerini gördük. Yanında bir genç vardı. Ona, “Bu sizin talebeniz midir?” diye sorunca, bize cevap vermedi. O zaman gence, “Bu zât sizin hocanız mıdır?” diye sorduk. Genç “Evet” dedi. Biz de, “Ey Ahmed Sayyâd! Bu genç size talebe oldu” dedik. O zaman, “Evet, talebemdir” buyurdu. Biz de, “Eğer bu sizin talebeniz ise, ona emredin denizin üzerinde yürüyüp, o dağdan bir taş getirsin” dedik. Sonra deniz kenarına gitti ve gence hitaben, “Yavrum, su üzerinde yürüyerek git ve dediklerimi getir” buyurdu. Genç, yerde gider gibi denizin üzerinde gitti ve istediğimizi getirdi. Oradaki cemâat olan biz, Allahü teâlânın sevgili bir kulundan böyle bir istekte bulunduğumuz için çok pişman olduk ve ondan özür diledik. O da, bizim özrümüzü kabûl buyurdu ve bize duâ etti.” İbrâhim bin Beşşâr anlatır: “Birgün cemâat hâlinde Ahmed Sayyâd hazretlerinin huzûrunda idik. İçeriye, kadı Ebû Bekr bin Ebî ikâme girdi. Ahmed Sayyâd hazretleriyle bir süre sohbet etti. Sonra kalkıp cemâate, “Beni biraz dinleyiniz. Size ba’zı şeyler söyliyeceğim. Ahmed Sayyâd hazretleri, birgün benim içinde bulunduğum bir topluluğun yanına geldi. O esnada herkes ayağa kalktı. Ben de orada olanlara uyarak ayağa kalktım. Sonradan cemâate dedim ki; “Niçin ayağa kalkıyorsunuz? O âlim değil. Ümmî birisidir” Oradakiler, bana onun büyüklüğü hakkında ba’zı şeyler anlattılar. Ben de, “Ona İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin kitabından birşey sorulsa bilemez” dedim. Bir saat sonra Ahmed Sayyâd hazretleri geri döndü. Herkes yine ayağa kalktı. Ben de onlara uyup kalktım. Bana dönüp buyurdu ki: “Kâdı efendi, ba’zı kimseler benim hakkımda, bu zât için niçin ayağa kalkıyorsunuz. O âlim değil, ümmî birisidir. Kendisine İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin el-Vasît, el-Basît kitaplarından birşey sorulsa anlıyamaz bile diyorlar. Şimdi o mes’eleler, şöyle şöyle şöyledir” diyerek sonuna kadar izah buyurdu. Sonra ben, kendisinden özür dileyerek tövbe ettim. Ey cemâat işte bu zâtın kıymetini bilelim” dedi.” Ahmed Sayyâd hazretleri, birgün kalabalık bir toplulukta sohbet ediyordu, içlerinden biri şöyle düşündü: “Ba’zı evliyâ çok kerâmet gösteriyor. Bu zâtın kerâmetini göremiyoruz. Birçok evliyâ, uçarak hacca gidiyor, arslanlar onlara hizmet ediyor. Bunda böyle hâllerin görünmemesinin sebebi nedir ki?” Ahmed Sayyâd hazretleri sohbetlerinde şöyle buyurdular: “Kerâmet göstermek şart değildir, istesek Allahü teâlâ bize de birçok kerâmetler ihsân eder. Fakat biz böyle kalmağı daha çok istiyoruz.” Ahmed Sayyâd hazretlerine birçok hasta kimseler getirilir, duâ etmesi istenirdi. Duâ ettiği kimseler, Allahü teâlânın izniyle iyileşip giderlerdi.

Evliya

Şeyhülislam Ebusuud Efendi (k.s.)

Eyüp Sultan caminin hemen yanındadır. Meydandaki havuzun Soluna düşer. Osmanlı tarihinin en önemli şeyhülislâmlarından, tefsir ve fıkıh âlimlerinden birisi olan Ebussuûd Efendi, 17 Safer 898/1490 tarihinde İskilip’te doğmuştur. Babası Muyiddin Muhammed, “hünkâr şeyhi” diye tanınmaktadır. Rivayetlere göre, annesi Sultan Hatun da meşhur âlim Ali Kuşçu’nun kızıdır. İlk derslerini babasından, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi’den, Mevlâna Seyyid-i Karamanî’den ve Kemalpaşazâde’den almıştır. 2. Bayezid döneminde padişahın dikkatini çekerek “çelebi ulûfesi” denen 30 akçe ile taltif edilmiş, bilâhare Seyyidî Efendi’nin kızı ile evlenmiştir. 1520 yılında İnegöl İshak Paşa Medresesi’ne tayin edilmiş, akabinde Davud Paşa, Mahmud Paşa ve Gebze’deki Mustafa Paşa medreselerine müderris olmuştur. 1528 tarihinde ise Sahn-ı Semân Medresesi’ne tayin edilmiş ve beş yıl bu görevde kalmıştır. Bundan sonra, Bursa ve İstanbul kadısı olmuştur. 1537 tarihinde Kanunî Sultan Süleyman’ın Korfu Seferi’nde Rumeli Kazaskerliği’ne getirilerek sekiz yıl bu makamda görev yapmıştır. 1545 tarihinde ise Fenarîzâde Muhyiddin Efendi’nin yerine şeyhülislâm olmuş, ölünceye kadar tam 30 yıl bu makamda kalmıştır. Padişahlar Kanunî Sultan Süleyman ve 2. Selim döneminin en gözde ve nüfuzlu âlimi olmasına rağmen, siyasî işlere karışmaktan son derece imtina etmiştir. Kanunî onun re’yi (görüşü) ile başlayan ve elinin değdiği meselelerin hayırla neticeleneceğine kâni idi. Süleymaniye Camiî’nin temel atma merasimini Ebussuûd Efendi icrâ etmiştir. Kanunî’nin son seferi olan Zigetvar’da kendisine yazdığı mektupta yer alan “hâlde haldaşım, sînde sindaşım, âhiret karındaşım, tarîk-i hakda yoldaşım…” ifadeleri, onun padişah nezdindeki itibarını göstermeye kâfidir. Sultan 2. Selim de kendisine son derece saygı göstermiştir. Zaten sonraki dönemlerde meşhur olan ilmiye ricâli de onun talebesidir. Ebussuûd Efendi gayet çalışkan, müderrisliği esnasında derslerini kaçırmayan, müftülüğünde de her gün pek çok meselede fetvalar veren bir kimsedir. Bir gün sabah namazından ikindiye kadar 1413 fetva verdiğini kendisi ifade etmektedir. Kanunî döneminin tımar, zeamet ve toprak meselelerini şeriatın müsaade ettiği nispette örf ve âdetlere dayanarak fetvaları ile yoluna koymuş, “mülâzemet usulü” denen kadıların görev bekleme müddetlerini de bir nizam ve intizama bağlamıştır. Döneminde tasavvuf ve mutasavvıflarla münasebeti ve onlara biraz mesafeli olması, hattâ verdiği bazı fetvalar sonradan tenkit edilen hususlardandır. Vakıfları ihyâ etme gayesiyle âmmenin de menfaatine olan “para vakıflarına” cevaz vermesi önemlidir. Türkçe, Arapça ve Farsça bilgisi mükemmel olan Ebussuûd Efendi, daha ziyade Türkçe şiir ve manzumeler kaleme almıştır. Kendisine manzum olarak sorulan sorulara da manzum cevaplar verdiği, Hafız Divanı’nı zamanının mutaassıplarına karşı müdafaa ettiği bilinmektedir. Devrinin meşhur müfessir ve şeyhülislâmı olan büyük âlim 84 yaşında vefat ettiğinde (23 Ağustos 1574), Haremeyn uleması gaip namazını kılmıştır. Cenazesi Eyüp Sultan civarındadır. Soyu, Rumeli Kazaskerliği’ne kadar yükselen küçük oğlu Mustafa Efendi’den devam etmiştir. İskilip havalisinde ve İstanbul’un bazı yerlerinde hayrât ve vakıfları bulunmaktadır. Yararlanılan kaynaklar ; http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/seyhullislam-ebussuud-efendi-nin-vefati-agustos-2011.html

Evliya

Hüseyin Hilmi Işık (k.s.)

Eyüp’den pierre Lotiye giden yokuştan yukarı çıkıyoruz.Kaşgari dergahını geçtikten hemen sonra soldaki merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. İhlas çeşmesi yazan çeşmenin arkasında Mavi Parmaklıklı Kabristan Hüseyin Hilmi efendinin aile kabristanıdır. Son devir İslam âlimi, evliya ve fen adamı. Müsteâr ismi “Sıddîk Gümüş”tür. Bazı kitaplarında bu ismi kullanmıştır. 8 Mart 1911 tarihinde (H.1329) İstanbul-Eyüp Sultan’da doğdu. Babası Saîd Efendi ve dedesi İbrâhîm Pehlivân, Plevne’nin Lofca kasabası, Tepova köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da, Lofca kasabasından idiler. Babası Said Efendi, Doksanüç Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelip, Eyyûp Vezirtekke’ye yerleşti. Said Efendi 1929 senesinde vefât etti. Eyüp Sultân kabristânında medfûndur. Annesi Âişe Hanım, 1954’te Ankara’da vefât etti. Bağlum mezarlığındadır. Okula Başlaması Hüseyin Hilmi Efendi beş yaşında, Eyyüb Câmii ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada Kur’ânı kerîm’i hatmetti. 1924 senesinde aynı yerdeki Reşadiye numune mektebini birincilikle bitirdi. O sene, Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan, Halıcıoğlu Askerî Lisesi giriş imtihânlarını pekiyi derece ile kazandığı gibi ikinci sınıfa da birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak 1929’da askerî liseyi birincilikle bitirdi ve askerî tıbbiyye mektebine seçildi.Derslerindeki çalışkanlığı ve üstün istidadı hocalarının dikkatini çekiyordu. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyin Hilmi Efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları, “Sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz” derlerdi.Lisede okurken, mukaddesâtına saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradı. Birkaç sene önce, berâber oruç tuttuğu, namaz kıldığı arkadaşları iftirâlara aldanarak, ibâdetten vazgeçtiler. Namaz kılan oruç tutan tek o kalmıştı. Yalnız kalmak, onu çok üzdü. 1929 senesinde, lise son sınıfta, on sekiz yaşında idi. Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı. Uyuyamadı. yatağından fırladı. Düşüncelerinde, îmânda yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu, bunalıyordu. Bahçeye çıktı. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp Sultân’ın, yâni Hâlid bin Zeyd’in türbesine karşı, Haliç’in ışıklı dalgaları, sanki ona, “üzülme, sen haklısın” diyorlardı. Hıçkırarak ağladı. “Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmaktan koru!” diye yalvardı. Allahü teâlâ, bu mâsum ve hâlis duâsını kabul buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilim deryâsı Abdülhakîm Arvasi “rahmetullahi aleyh”, önce rüyâda, sonra câmide karşısına çıktı ve onu kendine çekti. Abdülhakîm Arvasi hazretleri ile karşılaşması Bir gün dersten çıkmış öğle namazını kılmak için Bâyezîd Câmiine gitmişti. Nur yüzlü bir ihtiyâr, içerde oturmuş, önündeki bir kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) konusunu işliyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi. O sırada câmi içinde ikindi namazı kılınmaya başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, “Bu kitâp Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun” diyerek arkasına uzattı. Kalkıp namaza başladı. Hoca efendi, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamıştı? Kitâbı alınca, câminin boş yerine koşup namazını kıldı. Kitâbın kapağında “Râbıta-i Şerîfe” ve altında “Abdülhakîm” yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm Efendi olduğunu, Cuma günleri, Eyüp Câmiinde vaaz verdiğini öğrendi. Cuma gününü bekledi. Büyük câmide hocayı aradı. Göremedi. Sordu. “O, başka câmide imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler” dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâpçı sergisinin yanında duruyor gördü. Cemâat câmiden çıkmaya başlayınca Abdülhakim Efendi kalktı, câminin yan tarafındaki küçük bölüme girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitaptan anlatmaya başladı. Hüseyin Hilmi Efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk ettiği din ve dünyâ bilgilerini zevkle dinledi. Defîne bulmuş fakir gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini Seyyid Abdülhakîm Efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyretmeye, söylediği, her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeye dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, her şeyi unutmuştu. Kalbinde, tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor, sanki yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi Efendiyi mest etmişti. “Fenâ” denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen nimet, sanki bir derste hâsıl olmuştu. Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir saat, Hüseyin Hilmi Efendiye bir an gibi gelmiş, rüyâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıdaki kalabalığa karışmıştı. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, birisi eğilip, kulağına, “Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!” dedi. Bu sesin sahibi, Seyyid Abdülhakîm Efendi idi. O gece, Hilmi Efendi, rüyâsında “Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ gördü. Etrâfı, câmi kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nur yüzlü biri gidiyordu. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü.” Heyecanla uyandı. Birkaç gün sonra, yine rüyâsında, “Hazret-i Hâlid’in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zat gördü. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Hilmi Efendi de gitti ve sırası geldiğinde elini öperken uyandı.” Artık sık sık Abdülhakîm Efendinin evine gitmeye başladı. Bâzan sabâh namazından önce gelip, yatsıdan sonra, istemeye istemeye zorla ayrılıyordu. Hatta herşeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi oluyordu. Yemekte, namazda, istirâhatte, bir yere gitmekte, Abdülhakîm Efendiden hiç ayrılmıyor, hareketlerine dikkat ediyor ve hep onu dinliyordu. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpındığı gibi, tatil günlerinde, boş kaldığı zamanlarda da, hep oraya gidiyordu. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Abdülhakîm efendi ona önce Türkçe kitaplar, birkaç ay sonra, Arabî ve Farisî okuttu. Emsile, Avâmil, Simâ’î masdarlar. Emâlî kasîdesi, Mevlânâ Hâlid Dîvânı, İsaguci denilen mantık kitâbını ezberletti.Seyyid Abdülhakîm Efendinin Hüseyin Hilmi Efendiye ilk verdiği vazîfe, İmâm-ı Begavî’nin “Kazâ-kader” hakkındaki, birkaç satırının Arabî’den Türkçeye tercümesi oldu. Tercümeyi, yaparak, ertesi gün hocasına götürünce, “Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti” buyurdu. (Bu tercüme, Seadet-i Ebediyye kitabının 412. sayfasındadır) Tıb Fakültesinden eczacılığa geçmesi Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamanı gelmişti. O hafta Eyüp’e gitti. Abdülhakîm Efendi ile bahçede başbaşa otururlarken, “Sen doktor olma. Eczâcılığa naklet! Çok iyi olur” buyurdu. Hilmi Efendi, “Ben sınıfın birincisiyim. Eczâclığa geçmek için izin vermezler” deyince: “Sen istida (dilekçe) ver. Allahü teâlâ inşâallah nasîb eder” buyurdu. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hilmi Efendi Eczâcı mektebi ikinci sınıfına gecti. Abdülhakîm Efendinin emri ile, Paris’te çıkan Le Matin gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti. Eczâcı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askerî tıbbiye mektebine müzâkereci tâyin edildi. Yeni bir buluşu Bu arada yine hocasının emriyle Kimyâ Yüksek Mühendisliğini okumaya başladı. Von Mises’den yüksek matematik, Prager’den mekanik, Dember’den fizik, Goss’dan teknik kimyâ okudu. Kimyâ profesörü Arndt’ın yanında çalıştı. Takdîrlerini kazandı. Arndt’ın yanında altı ay travay yapıp, (Phenyl-cyan-nitromethan’ın nitron-esteri) cisminin sentezini yaptı ve formülünü tesbit etti. Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmûasında ve Almanya’da çıkan “Zentral Blatt” kimyâ kitâbının 1937 târîh ve 2519 sayısında (H. Hilmi Işık) isminde yazılıdır. Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye’de ilk kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankara, Mamak’ta zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada on bir sene kalıp, Auer fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü. Sarf ve nahv mühendisi Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, her fırsatta İstanbul’a giderdi. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakîm Efendi, cevaben bir mektupta şöyle yazmıştır: “Pekçok sevilen Hilmi ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmil’in tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmil’in bir şerhi, bir de mu’rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahiv itibâriyle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça, kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve düâlar ederiz.” Başka bir mektupta, “Hilmi, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarayan ve dîn-i islâmda misli telîf edilmiş olmayan Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî kitâbını okuyup bâzısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!…” Hüseyin Hilmi Işık, Mamak’ta iken, İmâm-ı Rabbânî’nin ve oğlu Muhammed Masûm’un üçer cild Mektûbât’larının Müstekımzâde tarafından yapılan Türkçe tercümelerini birkaç kere okuyarak, bu altı cild kitâptan, harf sırası ile özet çıkardı. Üç bin sekiz yüz kırk altı madde hâlinde meydâna gelen bu özeti, İstanbul’a gelince Seyyid Abdülhakîm Efendiye okudu. Hepsini, dikkatle dinledi, çok beğendi. Bu bir kitâp olmuş. İsmini “Kıymetsiz Yazılar” koy, buyurdu. Hüseyin Hilmi Işık’ın şaşırdığını görünce, “Anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?” dedi. (Bu kitap, Hakikat kitabevi tarafından bastırılmıştır) Evlenmesi 1940 senesinde, Abdülhakîm Efendinin tavassutu ile Karamürsel Kumaş Fabrikası Müdürü Ziya Beyin kızı Nefise Siret Hanım ile evlendi. Belediye kaydını müteakip, nikahı, Hanefî ve Şâfi’î mezheblerine göre Abdülhakîm Efendi kıydı. Düğün yemeğinde Hilmi Işık’ı yanına oturttu. Yatsıdan sonra kendisine duâ etti ve zevcesine teveccüh buyurarak, “Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin” dedi. Böylece Hüseyin Işık’ı manevi oğulluğa kabul ettiği anlaşıldı. Hocasının vefatı Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, 1943 senesi sonbahârında Ankara, Hamamönü’ndeki evinde otururken, Abdülhakîm Efendinin yeğeni Fârûk Beyin oğlu avukat Nevzâd Işık gelip, “Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor” dedi. Şaşırdı. Efendi hazretlerinin Ankara’da ne işi olabilirdi? Birlikte, Fârûk Beyin Hâcı Bayram’daki evine geldiler. Abdülhakim Efendinin Ankara’da mecburi ikamete tâbi tutulduğunu öğrendi. Yorgunluktan çok zayıf, hâlsiz oturmakta olduğunu gördü. Hilmi Işık, her akşam gelip, koluna girer ve yatak odasına geçirdikten sonra, üstünü örtüp, yüksek sesle “Kul-e’ûzü”leri okuduktan sonra ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi. Hilmi Işık’ı her zaman yatağının içine oturtur, hafîfçe bir şeyler söylerdi. Yirmi gün sonra burada vefat etti. Bağlum’da defnedilirken, oğlu Ahmed Mekkî Efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî vazifeleri yaptı. Yine Mekki Efendi, “Babam, Hilmi’yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!” buyurdu ve bu şerefli vazîfeyi de Hilmi Efendi yerine getirdi. Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, birkaç sene sonra, İstanbul’da yazdırdığı mermer taşı Bağlum’daki kabre koydurdu. Van’da Seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taş yazdırdı. İstanbul’da Abdülfettâh Akri ve Muhammed Emîn Tokâdî’nin kabirlerini de tamîr ettirdi. 1971′de Delhi, Diyobend, Serhend ve sonra Karaşi’yi ziyâret etti; Panipüt şehrinde, Senâullah Dehlevî hazretleri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın zevcesinin kabirlerini tamir ettirerek her iki kabrin muhâfazasını temin etti. Hüseyin Hilmi Işık, ilim güneşi Abdülhakîm Efendinin vefatlarından sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköy Müftîsi, fazîletli Seyyid Ahmed Mekkî Efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldu. Büyük bir şefkat ve mahâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs), ma’kûl ve menkûl, üsûl ve fürû’ ilimlerini tâlim buyurup kendisini, 27 Ramazân-ı mübârek 1953 (H.1373) pazar günü icâzet-i mutlaka ile, tedrîse mezun eyledi. Öğretmenlik hayatı Hüseyin Hilmi Işık, 1947′de Bursa Askerî Lisesi’nde kimyâ muallimi, sonra öğretim müdürü oldu. Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ okutarak yüzlerce subaya hocalık yaptı. 1960′da emekli olduktan sonra, Vefâ Lisesi’nde, Fatih imâm hatîp okulunda, Cağaloğlu ve Bakırköy sanat enstitülerinde matematik ve kimyâ hocalığı yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirdi. 1962 senesinde Yeşilköy’de Merkez Eczâhânesi’ni satın aldı. Sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etti. “Seâdet-i Ebediyye” yi yazması HüseyinHilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, 1956 senesinde “Seâdet-i Ebediyye” kitâbını neşretti. Seâdet-i Ebediyye kitâbını okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da hazırladı. Bu da, 1957′de bastırıldı. Bu iki kitâp, temiz gençlikte, İslâmiyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, suâl yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevâplandırmak için, mûteber kitâplardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve ilâvelerle, üçüncü kısmını da 1960′da bastırdı. Bu üç kitâbı, 1963′de bir araya getirip, “Tam İlmihâl” adını verdi. Devâmlı suâller sebebi ile, kitâbının her baskısına yeni ilâveler yaparak 1248 sayfalık eşsiz bir eser meydana getirdi. Eserin İngilizceye tercümesi yapıldı, “Endless Bliss” ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından beş cild olarak bastırıldı. Abdülhakîm-i Arvasi hazretlerinin oğlu derin âlim Ahmet Mekki Efendi, Seâdet-i Ebediyye kitâbına yazdığı takrizde şöyle söylemektedir: “Asrımızın fâdıllarından, zamânımızın bir tânesinin yazmış olduğu Seâdet-i Ebediyye kitâbına göz gezdirdim. Bu kitâpta, kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitâplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitâpta, Ehl-i sünnet velcemâ’at itikâdına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dînî ve millî bilgilerinizi, bu latîf, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan, bu kitâptan alınız!” İlmi faaliyetleri Hüseyin Hilmi Işık, 1966 senesinde İstanbul’da Işık Kitâbevi’ni, sonra da Hakîkat Kitâbevi’ni açtı. 1976 yılında, İhlâs Vakfı’nı kurdu. Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve ofset ile hazırladığı Arabî, Fârisî yüzden fazla kitâbı dünyânın her tarafına yaydı. Bütün bu hizmetlerin, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri ile ve İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi. Vefatı Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh” 26 Ekim 2001 (H. 9 Şabân 1422)’de vefât etti. Eyüp Camiinde kılınan cenaze namazına binlerce insan katıldı. Eyüp Sultan’da toprağa verildi. Hüseyin Hilmi Işık’ın, bir kızı, bir oğlu olup, oğlu Abdülhakim Bey babasından yedi ay önce Hakk’ın rahmetine kavuştu. Damadı İhlas Holding’in sahibi Enver Ören, torunu A. Mücahid Ören’dir. Bir torunu da Abdülhakim Bey’in oğlu Ferruh Işık Bey’dir.

Evliya

Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

Karacaahmet Mezarlığında Kabri şerifi.Karacaahmet 7 bölümden oluştuğu için bulmak biraz karışık olabilir.Karacahamet^in türbesinden Dr eyüp aksoy caddesine doğru iniyoruz yolun solunda 200 m sonra demir kapından içeri giriyoruz. 100 m kadar sonra sağda. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin Silsile-i Şerifi Daha 30 yaşındayken profesör unvanı alan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.), hayatının tamamını Kur’an ahlakına ve eğitimine adayarak canla başla çalışırken, zaman geldi ihbarlar ve zorbalıklarla tutuklandı. Zorlukları görmezden gelerek her fırsatta talebe eğiten Tunahan, hayatının son 9 yılına girdiğinde tutuklanarak elinden alınan vaizlik belgesini geri aldı. İlk kursunu açtı ve binlerce talebeye eğitim vererek bir neslin daha kurtuluşuna vesile oldu. Gerçek bir âlimin akıllara durgunluk veren öyküsü… MEKTEPLERİN BİRİNCİSİYDİ Süleyman Hilmi Tunahan, 1888 yılında Bulgaristan’ın Silistre vilayetinin Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldi. İlk tahsilini Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde babası Osman Efendi’nin yanında tamamladı. 1916 yılı Eylül ayında Fatih Medresesini 80 üzerinden 76 puan alarak birincilikle bitirdi. Aynı yıl, Medresetü’l-Mütehassisin’in Tefsir-Hadis bölümüne girerek Hafız Ahmet Paşa’dan ders okumaya başladı. 1919 yılı 27 Mayıs’ta Medresetü’l Kuzat’tan devrin tüm ilimlerini öğrenmek için girdiği Süleymaniye Medresesi’nden birincilikle mezun oldu. 30 YAŞINDA PROFESÖR OLDU 1918 yılında İstanbul müderrisliği Dersiâmlığına yükseldi ve bugünün ilim adamlarına verilen en büyük ilmî unvan olan ve ortalama 50’li yaşlara kadar alınamayan ordinaryüs profesörlük unvanının 30 yaşında sahibi oldu. 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile bütün medreseler kapatıldığı için dersiamlar ve müderrislerle beraber Süleyman Efendi’nin de vazifesine son verilerek Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından İstanbul vaizliğine tayin edildi. İstanbul’un bütün camilerinde vaiz olarak ilim ve irşad vazifesini yürüttü. 1936 yılında dini ilimleri öğretmenin yanında manevi ilimleri de öğretmek üzere Silsile-i Sâdât’ın 33 halkası olarak maddeten Selahaddin İbni Mevlana Siracüddin, manen İmam-ı Rabbani’ye bağlı olarak manevi irşad vazifesine başladı. TUTUKLANDI, GÖREVDEN ALINDI 1939 yılında ilim ve irşad vazifesini çekemeyenler tarafından ihbar edilerek ilk defa tutuklandı. Özellikle hükümet kanadından hapishanelerde de kötü koşullara tabi tutulan Süleyman Hilmi Efendi, burada da kendisini ilim irfan için adayıp durmadan çalıştı. Dışarıda da yapılan tüm baskılara ve takibatlara rağmen ilim öğretmeye devam etti. Vaizlik maaşını talebelere vererek, yüzlerce kişiyi okutup ilim adamı olarak yetişmesini sağladı. 1944 yılında ikinci defa tutuklanarak Birinci Şube tabutluklarında, bu defa 8 günlük bir işkenceye tabi tutuldu. O günkü hükümet tarafından 1946 yılında vaizlik belgesi resmen elinden alındı. 1949 yılında Kur’an kurslarının açılmasına sınırlı da olsa müsaade eden kanun yürürlüğe girdi. Süleyman Efendi’nin ilim öğretme faaliyeti bir nebze rahatladı. Talebelerine büyük önem vererek, onlara değer verdiğini göstermek için, “Sizler benim müsteşarlarımsınız” derdi. TRENLERDE EĞİTİM VERDİ 1950 yılında hükümet tarafından vaizlik belgesi yeniden iade edilen Tunahan (k.s.); bugün birçok kişiye örnek olurcasına, yaşlı ve hasta haline rağmen, günde 4 vasıta değiştirerek hem talebe okuttu ve hem de İstanbul’un önemli camilerinde resmen vaizlik yaptı. Trenlerde bile birilerine bir nebze de olsa ilmen katkı sağlamak için para vererek ders dinlemesini istiyor, bazen trenden inmeyerek gidiş ve dönüşlerde daha çok öğrenciyi okutuyordu. 1951 Çamlıca’da Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’in tahsis ettiği yerde ilk düzenli Kur’an kursu hizmetleri başladı. Bu kurslardan yetişen binlerce talebe Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı müftü, vaiz, Kur’an kursu öğretmeni, imam ve müezzinlik imtihanlarında başarılı oldular. Tarihinde ilk defa İstanbul’un büyük camilerinin kürsüleri, Süleyman Efendi’nin yetiştirdiği talebeleri sayesinde genç vaizler tarafından dolduruldu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda 1950’li yıllarda görev yapan yetkililer, yaptığı hizmetlerden dolayı Süleyman Hilmi Tunahan’a büyük ilgi ve sevgi gösterirler. Bu kadar ilim sahibi olmasına rağmen niçin kitap yazmadığını sorduklarında onlara şu cevabı verirdi; “Ben tozlu raflarda duran, kesekâğıdı olarak satılan birçok kitap gördüm. Ben canlı kitaplar yazıyorum. Onlar hiçbir zaman tozlanmayacak, sürekli kendisini okutturacak” derdi. Kendisi tarafından yazılan ve kısa sürede Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğreten Elif cüzü büyük ilgi görmektedir. KARDEŞİNİZE DUA EDİN’ SÖZÜNÜ SUÇ SAYDILAR 1956’da Süleyman Efendi (k.s.), Cezayir halkının Fransız sömürgecilere karşı verdiği özgürlük mücadelesine manevi destek vermek için camilerdeki vaazlarında, “Cezayirli Müslüman kardeşlerimize dua edelim” dediği için, defalarca karakola çağırıldı ve ifade verdi. 1957 yılında Bursa’da gerçekleşen mehdilik hadisesi üzerine iftiraya uğrayarak yine haksız olarak tutuklandı ve Kütahya Hapishanesi’nde 69 yaşında 59 gün tutuklu kaldı. İdam talebiyle yargılandı, mahkeme tarafından suçsuz bulunarak beraat etti. NAAŞINA TAHAMMÜL EDEMEDİLER Tunahan’ın en önemli eseri Kur’an–ı Kerim okumayı kısa zamanda öğreten “Elif Cüzü”dür. Tunahan’ın, ömrünün son günlerinde uzun zamandır muzdarip bulunduğu şeker hastalığı ağırlaşmış, kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen bir türlü düşürülememişti. Süleyman Hilmi Tunahan, 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı’daki hâne–i şeriflerinde Rahmet–i Rahmân’a kavuştu. 72 yaşında vefat eden Süleyman Hilmi Tunahan’ın naaşı, dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik’in engellemesi sebebiyle Fatih Camii Haziresi yerine Karacaahmet Mezarlığı’nda, polisin gösterdiği mezarda toprağa verildi.

Evliya

Musa Topbaş Hocaefendi (k.s.)

İstanbul – Kadıköy’de Sahrayı cedid mezarlığındadır. İstanbul avrupa yakasından gelenler Boğaz köprüsünü geçtik sonra göztepe sapağından sağa giriyoruz . erenköy tabelalarını takip ederek Sahrayı cedid mezarlığını bulabiliriz. Mezarlık içindeki yeride ;Mezarlığın kapısından girdiğimizde Mezalığın kuzeydoğu köşesinde Musa Topbaş 1917 (1333) yılında Konya’nın Kadınhanı ilçesinde dünyaya geldi. Tüccârândan Ahmed Hamdi Efendi’nin oğludur. Büyük dedesi Topbaşzâde Ahmed Kudsî Efendi, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî hulefâsındandı. Babasının işi sebebi ile İstanbul’a yerleştikleri için Mûsâ Efendi’nin çocukluğu ve hayatı İstanbul’da geçti. İlk eğitimine Erenköy’deki Fransız mektebinde başladı, daha sonra Nuruosmaniye’deki İnkılap Lisesinde devam etti. Orada iki yıl kadar okuduktan sonra ayrıldı. Ailesinin dînî bir eğitim almasını istemesi sebebiyle, Elmalılı M. Hamdi Yazır’dan Kur’an ve din dersleri okudu. Bir ara Âyân Meclisi âzâsı Mustafa Âsım Yörük Hoca’dan eski usülde Arapça ve dînî bilgiler aldı. Prof. Angel isimli bir Mûsevî’den dört beş yıl kadar özel Fransızca dersleri gördü. Fransızca’sını bu dilden tercüme yapacak seviyeye getirdi. Nitekim onun imzâsıyla yayınlanmış bir Fransızca kitap da bulunmaktadır. Küçük yaşlardan itibâren güzel sanatlara özellikle hüsn-i hatta meraklıydı. Hattat Hâmid Aytaç’dan hatt dersleri aldı. Hatt ile meşgul olduğu dönemde oluşturduğu zengin hatt koleksiyonunu tasavvuf yoluna girince “kalbimi meşgul etmesin” düşüncesi ile çevresindeki hatt meraklılarına dağıttı. İlim ve hizmet özellikleri ile tanınan Topbaş âilesi, âilenin İstanbul’daki ilk büyüğü Ahmed Hamdi Efendi’den itibâren dînî ve ilmî muhitlerin destekçisi oldu. Elmalılı M. Hamdi Yazır ve Âyân âzâsı Mustafa Âsım Efendi gibi âlimlere maaş tahsis ederek sıkıntılarını gidermeye çalıştı. Daha sonraki dönemlerde ailenin büyükleri İlim Yayma Cemiyetinin kuruluşunda ve hizmetlerinin devâmında müessir rol oynadı. Mûsâ Efendi gençlik yıllarında Bekir Hâkî Efendi, Ali Yektâ Efendi ve Ömer Nasûhî Bilmen gibi devrin önemli âlimleri ile görüşür, ziyâretlerine giderdi. İstanbul’a geldiği zamanlarda Bediuzzaman Said Nursî’ye de arabasıyla hizmet ettiğini kendisi anlatırdı. Sultanhamamı’nda babası Ahmed Hamdi Efendi ile başladığı ticarî hayâtını, kardeşleri ile sürdürdü. Daha sonra kardeşleri ile tekstil sanayine yöneldi. 1970 yılına kadar fiilen ticaret ve sanayiin içinde bulundu. Tasavvufî ifadesiyle “halvet der-encümen” temel esası çerçevesinde iş hayatı ile mânevî hizmetleri birlikte yürüterek “el kârda, gönül yarda” ilkesini kendi hayatında fiilen gerçekleştirdi. 1970 yılından sonra sanayi ve ticaret işlerini oğullarına devrederek kendisini tamamıyla hizmete verdi. Vâkıa yine de ticarî hayattan bütünüyle kopmadı. Kardeşi ve oğullarının yönettiği fabrikasının üretimi ve ticârî işleri ile yakından ilgilenirdi. Mûsâ Efendi’nin hayatında en büyük değişiklik Ramazanoğlu M. Sami Efendi’yi tanıdıktan sonra gerçekleşmiştir. Kendisi ile ilk defa 1950 yılında Bursa’da tanıştı. Bu tanışmadan sonra zaman zaman Sami Efendi’nin ziyaretine gitse de esas intisabı 1956 yılındadır. Kendisi manevi tecrübesini ve intisabını şöyle anlatır: “Muhterem Üstâdımızın huzûr-i âlîlerine girdiğimizde tasavvufa dair hiçbir malumatım yoktu. Bize evrad verecekler yapacağız, o kadar sanıyordum. Manevi terakkî gibi şeyleri bilmiyordum. Maneviyatı zâhirî ders gibi telakki ediyordum… Oysa kalbe kuvvetli bir aşk aşısı yapılıyor. Sâlik zeki ve anlayışlı ise onun farkına varıyor, kıymetini biliyor ve o hali muhâfaza ile terakkî ediyormuş”. Sami Efendi’yi tanıdıktan sonra hizmete ve insanlığa bakışı daha derin bir anlam kazanan Musa Efendi 1980 yılında Erkam Yayınlarının kurulmasına öncülük etti. 1986 yılında da Altınoluk dergisinin çıkarılmasına ön ayak olduğu gibi, aynı yıl Üsküdar’da Aziz Mahmûd Hüdayi Vakfının kuruluşuna maddî ve mânevî katkılar sağladı. Kendisi başlı başına bir müessese ve vakıf gibiydi. Hayır hizmetlerinin her türü için ayrılmış fonu vardı. Kitap, yetimler, hastalar, cami ve okul yapımı için ayrılmış tahsisatı bulunurdu. Bu fonlardan her birini bir seveni vasıtasıyla yürütür ve kendisi de kontrol ederdi. Kitap fonunu kitap almaya mali gücü olmayan, okumaya meraklı kişilerle pek çok insanın istifade edebileceği kütüphaneler için kullandırırdı. Yetimler fonunu ebeveyninden birini kaybetmiş okumaya istidadlı, bilhassa hafız gençler için tahsis ederdi. Nitekim Bosna-Hersek zulmünün devam ettiği günlerde bu savaşta ebeveynlerini kaybeden Boşnak çocukları için bir yetimler yurdu tesisine öncülük etmiş, ancak bürokratik engeller sebebiyle maalesef bu yetimler Türkiye’ye getirilememişti. Hasta ve ilaç fonunu ise hastanelerde parası olmayan hastalara ilaç, ameliyat ve tedavi masraflarına katkıda bulunmak üzere sarf ettirirdi. Cami ve okul inşaatı için de özel bir fonu bulunur, bunu da camisi ve okulu bulunmayan yer ve yöreler için ayırırdı. Hastalar ve yaşlılar onun merhametini en çok celbeden kesimdi. 1987 yılında evlerinden ve yuvalarından olmuş yaşlı ihtiyarlar için: “Bunlar haklarında Allah’ın üff bile demeyin buyurduğu kimselerdir.” aslında bunları evlerimizde barındırmalıyız. Madem bunu yapamıyoruz, öyleyse onlara yuva sıcaklığında hizmet verecek huzur yurtları kurmalıyız, demiş ve Hüdayi Vakfına bağlı olarak tesis olunan huzur yurdunun kuruluş masraflarını bizzat kendisi ve yeğenleri karşılamıştı. Yoksul hastalar için bir poliklinik ve bir hastane açarak onların acılarını paylaşmak arzusundaydı. Bu maksatla gerçekleştirilen polikliniğin açılışında onun yüzündeki mutluluk ve heyecan herkesi sevindirmişti. Polikliniğin hizmetlerini takib için zaman zaman ziyârete gelmesi ve hizmetleri görmesi ona hazz veriyordu. İnsanların gençlik çağlarından itibaren güzel alışkanlıklar kazanmasına özen gösterirdi. On beş yıl kadar önce Topbaş âilesinin çocukları için bir özel eğitim başlatmış ve onlara harçlıklarından infâk ve hediye için mutlaka pay ayırmalarını söylemişti. Hattâ onların bu iş için bir defter tutmalarını ve harçlıklarından infâka ayırdıkları miktarı yazıp kendisine göstermelerini çocuk rûhunun anlayıp algılayacağı bir üslûpla öğretmeye çalışmıştı. Onun şefkat ve merhameti sessiz ve derinden her türlü ehl-i derde ulaşırdı. Şairin dediği gibi: “Dert çok, hemdert yok, düşmen kavî, tâli’ zebun.” düşmanın zalim, derdin çok ve talihin yaver gitmediği zor zamanlarda onun şefkat eli Hızır gibi yetişirdi. Hem de adını vermeyen isimsiz bir kahraman olarak. Yakın dönemlerde Afganistan ıstırabını, Bosna sancısını, Çeçenistan sıkıntısını, Kosova sızısını ve Filistin acısını yüreğinde hissedip himmetini esirgemeyen oydu. Bir sohbet meclisinden sonra Bosna-Hersek’teki yaraların sarılması için yardım toplanmıştı. Herkes kendi adına belli bir yardımda bulunduğu sırada o, büyük bir meblağ uzatmış ve: “Bir dostun buraya verilmek üzere fakîre emâneti!” diyerek takdim etmişti. Orada bulunanların çoğunda, verilen bu paranın meclise gelmemiş bir şahsın gönderdiği yardım intibaı uyandı. Ancak onun emanet dediği kendi malı, dost dediği de Allâh’tı… Endonezya’da ekonomik sıkıntıyı istismar eden Batılı bazı devletlerin misyonerler aracılığıyla oralara girmesi ve kiliseler inşa ederek Hıristiyanlığı yaymaya çalışması söz konusu olduğunda “Şimdi dil bilen insanlar olsa da oralara gönderilebilse..” diyerek teessürünü ifade etmişti. Yaptığı hizmetlerin faili imiş gibi görünmesinden rahatsız olur, maslahat gereği kendisi ile alakalı bir şey anlatacağı zaman daha çok meçhul sîgası kullanırdı. “..şöyle şöyle yapıldı, filan yere gidildi” derdi. Onun üzerinde çok durduğu meselelerden biri de günümüzün en yaygın hastalığı olan ferdiyetçi yaşamaktı, içtimâîleşme zarûretine verdiği önemdi. Sohbetlerinde dâimâ Hz peygamberin ashab-ı kirama sorduğu “Bugün Allah için bir yetim başı okşadın mı? Bir hasta ziyaretine gittin mi? Bir cenaze teşyiinde bulundun mu?” hadisini sık sık gündeme getirirdi. Her sene örf haline getirdiği toplu düğünlerde birçok gencin mutlu bir aile yuvası kurmasına vesile olur, bu gençlere maddi olarak da yardımda bulunurdu. Ayrıca hem Türkiye’de hem de Medine’de Ramazan aylarında iftar sofraları kurdurur, iftar sevincini Müslümanlarla paylaşırdı. O, Hakk’ın cemâl sıfatına mazhar bir güzel insandı. Hem surette, hem sirette güzeldi. Hâli, kâli ve ahlâkı ile mükemmeldi. Yaradanına açık gönlünde, herkese yer vardı. Nebatattan hayvanata, oradan insanlara ulaşan bir sevgiydi bu. Her türlü güzelliğin çiçek açtığı gönlünde çiçeklerin ve güzellik timsali güllerin ayrı bir yeri vardı. Onları şefkatle seyreder, sevgi ile büyütürdü. Evinin bahçesindeki kediler ve köpekler bile ayrı bir şefkate mazhardı. Birbirlerinin hasmı olan bu iki cins, ondan gördükleri şefkatle husumeti unutmuşlar, adeta kardeş olmuşlardı. Kedi ile köpeğin birbirlerini yaladıkları onun bahçesinde çok görülmüştür. Ona göre tasavvuf demek sadece ibadet hayatı manasına gelmezdi. İnsanlığa ve canlılara hizmet onun hem hayatında hem de terbiye sisteminde muazzam bir ehemmiyete sahipti. Fakir fukaranın hasta olanları için açılmasına vesile olduğu Hüdayi kliniğine hastalığı sebebi ile bedenen hizmet edemediği için üzülür: “-Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bil-fiil hizmet ederdim.” derdi. Musa Efendi’ye göre tasavvufun gayesi kalbi olgunlaştırmak ve insanı Hakk’a vâsıl eylemektir. “Tasavvuf bir derya, çok dereceleri var. Mesela, kalp, ruh, sır hafi, ahfa diye gidiyor, muhabbetle bitiyor. Ama o kâfî mi? Hayır kafî değil. İlla Fahr-i Kainat Efendimiz’in ahlakıyla ahlaklanmak, edebiyle edeplenmek. Yani her an Cenab-ı Hak’la beraber olabilmek”. Tasavvufun aslı istikamet üzere olmaktır. Çok insan istikamet ehlidir ama onlara keramet verilmemiştir. Aksine bazen de istikamet ehlinin daha alt seviyesinde bulunanlardan keramet sadır olabilir. İstikamet Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmek, ahlakî bakımdan durumunu düzeltmektir. Musa Efendi hizipçiliği kalp eğitimi almamış, noksan kalmış insanların bir hastalığı olarak görürdü. Kalp olgunlaşmış olsa ne hizipçilik kalır, ne de Müslümanlar arasında ihtilaflar. Bir güzel herkes birbirini bağışlayıverir. Diyelim ki hayırlı bir iş var; “Efendim illa ben” yok. Kabiliyetli ise ona bırak, sen de onun muavini gibi çalış. Yani yol sarih. Herkes onu yapamıyor. “Ene” mani oluyor. Ama tasavvufun tam zevkini alanlar müstesna. Ayrıca ona göre hizmete giren kimse şöhretten kaçınmalıdır. İslam yolunda yapılan bazı fedakarlıklar insanı gurura sevk etmemelidir. Musa Topbaş Hocaefendi’nin Silsile-i Şerifi O, mânevî yolun bütün büyükleri gibi ne dünyâyı ne ukbâyı istedi. Sadece Allâh’a yöneldi. Cümle lezzetleri ifnâ ederek, gerçek lezzetin mârifetullâh olduğunun idrâki içinde yaşadı. Hiçbir meşguliyet, onu Hakk ile beraber olmaktan alıkoymadı. Âhıret amelini dâimâ dünyâ ameline takdim etti. Gönlü, nisan yağmuru damlalarından iri inciler peydâ eden sedefler gibiydi. Son günlerini büyük hastalıklar içinde geçiren Musa Efendi’nin en zor zamanlarında bile dilinden sadece Allah kelimesi dökülmüş, böylece zikir terbiyesinin en güzel örneğini sunmuştur. Ömrünün son üç yılında ve bilhassa vefatına yakın aylarda sıhhî iptilâ ve sıkıntılar, üst üste geldi. Evvelâ böbreklerini kaybetti. Devam eden iptilâlarla ıstırap, halsizlik ve dermansızlıktan konuşamaz hale gelmişti. Buna rağmen bütün gücüyle “Allâh, Allâh…” diye zikir hâlindeydi. 16 Temmuz 1999 Cuma günü Cuma ezanları okunurken Hakk’ın rahmetine kavuştu. Mustafa Kara, Musa Efendinin vefatına şöyle tarih düşmüştür. Gönül bu, iki hece Esrarlı bir bilmece Tarihin üçler dedi Vâh “ŞAM-I HATM-İ HÂCE” Hayatın mânâsını bilir sahib-i iz’an Kalblerin esrarını çözer sahib-i ihsan Bir ney çıkıp söylesin vefatın tarihini İki anahtar lâfız, işte “HUZUR VE İRFAN” Musa Efendi’nin ömrünün son demlerinde hasta yatağında ara sıra gözünü açıp yakınlarıyla göz göze geldiği anlarda dudaklarından dökülen bazı sözleri: -Bütün mahlûkatı sevdim. Hayvânâtı, nebâtâtı sevdim. Her şeyi, herkesi sevdim. Bir insan yanlış söylese de onu yine sevmek lazım. Allah düşmanları müstesnâ. -Hizmetle yorulan hizmetle dinlenir. -Merhamet her şeyin başıdır. -Dünya da boş, ukbâ da; illa Hakk’ın rızâsı. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Abdülfettah Bağdadi El – Akri (k.s.)

İstanbul – Üsküdar’da, Eski Vâlide Câmii’nden Karacaahmed mezarlığına çıkan yol ile, Selîmiye-Bağlarbaşı caddesinin kesiştiği köşedeki, Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey’in kabristanındadır. Mevlana Halid Bağdadi Hazretleri’nin halifesi. Abdülfettah Bağdadi el Akri Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi İstanbul’daki âlim ve evliyânın en büyüklerinden. 1192 (m. 1778) senesinde doğan Abdülfettâh Efendi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin talebesidir. Tasavvufda pek yüksek derecelerin sahibi olduğu gibi, fıkıh ilminde de büyük âlim idi. İstanbul halkı senelerce onun feyz ve bereketlerinden istifâde etti. 1281 (m. 1864) senesinde Muharrem ayının dokuzunda Cum’a günü vefât etti. Abdülfettâh hazretleri, küçük yaşta Bağdat’ın ileri gelen âlimlerinden ilim öğrenmeye başladı. Çok zekî idi. Kısa sürede Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Gayretli ve devamlı çalışmalarıyla hem arkadaşlarının, hem de hocalarının dikkatini çekiyordu. Genç yaşta tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerinde ve o zamanın fen ilimlerinde mütehassıs bir âlim oldu. Fıkıh ile ilgili mevzûları cevaplandırmada meşhûr idi. Abdülfettâh-ı Bağdadî, bu zâhirî ilimlerin yanısıra, bâtın ilmi olan tasavvufta da yetişmek istiyordu. Bunun için Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen feyz ve bereketleri insanların kalblerine akıtan, kendilerine silsile-i aliyye denilen âlim ve evliyânın en meşhûrlarından olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerine talebe oldu. Abdülfettâh-ı Bağdadî, hocasının her emrini yerine getirmek için canla başla çalıştı. Verilen her vazîfeyi ânında yapardı. Nefsinin hiçbir arzusunu yapmaz, arzu etmediği şeyleri yapardı. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını dahî terkeder, dünyâya hiç meyletmezdi. Tek arzusu hocasından hiç ayrılmamak, onun kalblere şifâ olan kıymetli sohbetlerini dinlemek, verdiği vazîfeyi canı pahasına da olsa yerine getirmekti. Dertlere, sıkıntılara, meşakkatlere çok dayanıklı idi. Gelen sıkıntıları gülerek karşılar, verenin Allahü teâlâ olduğunu düşünerek sevinirdi. Hattâ, dert ve belâ gelmediği zaman; “Rabbimin husûsi ihsânına kavuşamadım” diye üzülürdü. Maksadı çok yüksek olup, evliyâlık makamlarından en üstün derecelere kavuşmak isterdi. Hocası Mevlânâ Hâlid hazretleri, onun bu güzel hasletlerini bildiği için, ona en zor işleri yaptırır, diğer talebeleri ile haberleşmeye bunu gönderirdi. Yolculukta herhangi bir vâsıtaya, bineğe binmesini yasaklamıştı. Yaya olarak gitmesini emrederdi. O da bunu zevk ile yapar, çok uzak yolculuklara hiçbirşeye binmeden giderdi. Yaya yürüyerek, yolculuk ânında doğan belâ ve mihnetlere katlanarak nefsini terbiye eder, rûhunun yüksek derecelere vâsıl olmasını sağlardı. Vazifeli olarak İstanbul’a iki defa yaya gitmişti. Bu tahammülü sayesinde, hocasının iltifâtlarına, feyz ve bereketli teveccühlerine mazhar oldu. Hocasının en önde gelen talebeleri arasına girdi. Hazerde ve seferde, Mevlânâ Hâlid hazretlerinden hiç ayrılmazdı. Hocasının evine girer çıkar, onun hizmetini ve işlerini görürdü. Çok hizmetlerde bulundu. Çok fâidelere kavuştu. Hilâfet-i mutlaka ile şereflendi. Şeyh Abdullah-ı Hirâti vefât edince, onun yerine geçti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin ilminin derinliği, evliyâlığının üstünlüğü, dünyânın her tarafına yayılmıştı. Her yerden akın akın talebeler, onun ilminin bir damlasına kavuşmak için geliyordu. Saltanat şehri olan İstanbul’dan da pekçok kimse, Bağdat’a gidip, onun talebesi olmakla âhırette yüksek derecelere kavuşmak istiyorlardı. İsteklilerin hepsinin Bağdat’a gitmesi mümkün değil idi. Bu sebeple Mevlânâ Hâlid hazretleri, Hak âşıklarının yanan rûhlarını serinletmek için Abdülfettâh-ı Bağdâdî’yi İstanbul’a gönderdi. Abdülfettâh hazretleri, İstanbul’un Üsküdar semtinde Karacaahmed Kabristanı ile Bağlarbaşı arasında, Nûh Kuyusu mevkiindeki dergâha yerleşti. Bunu işitenler bir anda dergâha akın ettiler. Abdülfettâh hazretleri, bu Hak âşıklarının hasta ve ölü rûhlarına hayat veriyor, kararan kalblerine nûr akıtarak Ahrâriyye yolunun Müceddidî ve Hâlidiyye kolunun feyzlerini sunuyordu. Kısa zamanda, devlet erkânından vezirler, komutanlar, paşalar, âlimler, velîler onun talebesi olmak için etrâfını doldurdular. O, âb-ı hayat pınarı, herkesi kabiliyetlerine göre yetiştiriyordu. Bu şekilde senelerce çalışarak, pekçok kimsenin hidâyete kavuşmasına vesile oldu. Abdülfettâh-ı Bağdadî Akrî hazretleri, ömrünün son senelerinde, Allahü teâlâya ve otuzdokuz sene önce vefât eden mübârek hocası, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî’ye kavuşmak arzusu ile yanmaya başladı. 1281 (m. 1864) senesinde Muharrem ayının ortalarında talebeleri ve tanıdıkları ile helâlleşti, vedâlaştı. Vasıyyetini bildirdi. Muharrem’in ondukuzunda Cum’a günü talebelerinin başında okudukları Kur’ân-ı kerîmi dinleyerek son nefesini verdi. Mezârı, Üsküdar’da, Eski Vâlide Câmii’nden Karacaahmed mezarlığına çıkan yol ile, Selîmiye-Bağlarbaşı caddesinin kesiştiği köşedeki, Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey’in kabristanındadır. Bütün âlimler ve evliyâlar sözbirliği ile bildirdiler ki: Eyyûb Sultan’da medfûn bulunan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb-el-Ensârî ve diğer Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm) hâriç, İstanbul’un en yüksek üç evliyâsından biri de Abdülfettâh-ı Akrî hazretleridir. Âşıkları onun feyz ve nûr saçan mübârek kabr-i şerîfini ziyâret etmekte, bereketlenmektedirler. Diğerleri ise Edirnekapı-Eyyûb arasındaki Murâd-ı Münzâvî ile Zeyrek’deki Mehmed Emîn Tokâdî hazretleridir. Kabir Taşı ; 1281 Muharrem 19 (24 Haziran 1864) Yevm-i Cum’a. Kutbu’l-arifin Mevlana Halid kuddise sirruhu’l-vahid Hazretlerinin hulefasından Bağdadi eşşeyh Abdu’l-fettah Efendi’nin ruh-ı purfutuhları cun el-Fatiha.

Evliya

Gazi Yunus

İstnabul- Beykoz ; Gazi Yunus Mezarlığında. Beykoz stadının arkasındaki Beykoz kasrı girişinden mezarlığı giriyoruz . 50 mt yukarıda

Evliya

Tezveren Dede – Beykoz

İstanbul – Paşabahçe’de; Eski paşabahçe fabrikasının ilerisinde Sahip molla caddesi üzerinde İncirköy Sinanağa camii’nin karşısında. ………..

Sahabe

Hz. Cabir (r.a.)

Evliya

Arapzade Mustafa Efendi (k.s.)

Evliya

Üç gözlü Mehmed Dede

İstanbul – Kocamustafapaşa – Hacı Kadın Sokak’ta Fatih Sultan Mehmed Hazretleri ile İstanbul fethine katılmış mutlu askerlerimizdendir. İstanbul kuşatmasında olup bitenlerden Cennet mekan Fatih Sultan Han’a anında haber veren yüce velidir. Fetih askerlerinin nerede ne yaptığını, hangi taraftan gedik açıldığını gönül gözü ile haber verince «Üç Gözlü» veya «Tek Gözlü» diye şöhret bulmuştur. Gönül gözü açık olan Mehmed Efendi’yi mahalle sakinleri çok seviyor, kabrini temiz tutuyorlar ve akşam sabah fatihalar okuyorlar. Mübarek kabirleri Kocamustafapaşa, Hacı Kadın Sokaktadır. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır: El-Fatiha Fatih ile edüp teşrif Cam-ı şehadeti nüş eyledi Burda medfundur Üç Gözlü Şeyh Mehmed Efendi. Ruhu için 1198 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Sahabe

Hz. Kab (r.a.)

İstanbul – Eyüp den Unkapanına giderken Ya Vedud caminin karşısında yer alan Hz.Kab caminin hemen yanında Eyüp Sultan sınırları dahilinde, Anadolu yakasına geçerken Haliç Köp­rüsü ‘nün sağında kalan bir türbe vardır. Köprüden kuşbakışı görülebilen bu türbe, Ayvansaray Caddesi ‘nin sağında, çevre yolu ile surların ara­sında yemyeşil çimlerle kaplı bir alanda yer almaktadır. Yanında yine kendisi gibi bakımlı ve yeni yapıldığı belli olan ancak tarihi dokusunu koruyan bir cami bulunmaktadır. Türbe, caminin sur tarafındadır. İsmi Hz. Ka’b Türbesi’dir.Türbeye adı verilen Ka’b hazretleri’nin kim olduğu belli değildir. Kay­naklarda, türbeye ait kayıtlarda, kitabelerde sadece Ka’b ismi kulla­nılmaktadır. Hakkında bilgi verilmemektedir. Elimizdeki kaynaklarda, ismi Ka’b olan dört sahabeden söz edilmektedir. Bunların hayatlarıyla il­gili bilgi verilirken İstanbul’la bir alakaları gösterilmemektedir. Ka’b b. Adi Ka’b b. Adi (r.a.), Peygamber Efendimiz’in vefatından kısa bir süre önce Medine-i münevvere’ ye giderek Müslüman olmuş 25/646 yılı nda , Müslümanların fetih seferlerinden çok önce Mısır’da vefat etmiştir. Kab b. Malik Kab b. Malik ( r.a. ), Sevgili Peyga mberi mi z in meşhur üç şairinden birisidir. II. Akabe Biatı ‘ na ka tılmış , Mekkeli müşriklerin zulmünden bunalan Pe ygamberimiz’ i, Medine ‘ ye davet eden ensardan Medine’nin yerlilerindendir. Tebük seferi dışında bütün gazvelere katılmıştır. Uhud Harbi ‘nde büyük kahramanlık göstermiş, onyedi yerinden yaralanmıştır. O, Peygamber Efendimiz ‘ in , Peygamber Efendimiz de onun zırhını giymiştir. Tebük se­ ferine katılmadığı için büyük üzüntü duyan, Peygamberimiz’in tavsiye­ sine uyarak haklarında Allah’ın hükmünü bekleyen üç sahabeden birisidir. Sahabeden kimsenin kendisiyle konuşmadığı, selam bile ver­ mediği elli günlük boykottan sonra, haklarında ayet indirilerek ken­ disinin ve iki arkadaşının bağışlandığı bildirilmiştir. Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybetmiştir. 50/670’de vefat etmiştir. Vefat tarihi ilk İstanbul seferine uygun düşmekle beraber bu kuşatmaya katıldığına dair bir bilgiye rastlanılmamıştır. Günümüzde türbeye yapıştırılan latin harfleriyle “Sahabeden Ka’b bin Malik” şeklindeki levhanın dayanağı bulunmamakta olup bir yakıştırmadır. Kab Hücre (r.a.) Hayatıyla ilgili ayrıntılı bilgimiz olmayan Ka’b b. Hücre hazretle ri, hakkında fidye ayeti (Bakara 2/196) nazil olan sahabedir. Hayatının sonlarına doğru Kufe’ye yerleşmiş , ömrünün son günlerini Medine-i münevvere ‘ de tamamlamıştır. 672 ‘ de vefat etmiştir. Vefat tarihi birinci sefere iştirak etmeye müsait olmasına rağ men İstanbul kuşat masına katıldığına dair bilgi bulunamamıştır. Ka’b b. Züheyr Ka’b b, Züheyr (r.a. ), “Kasidei Bürde” isimli, Peygamberimiz’i anlatan şaheser şiiriyle tanınmıştır. Allah Resulü ‘nü hicveden şiirinden dolayı öldürülmesi emredilen Ka’b b. Züheyr hazretleri, 630’da Medine’ye giderek Müslüman olmuş ve meşhur “Baned Sü’ ad Kasidesi “ni okumuştur. Bu şiirdeki “Muhakkak ki Peygamber kendisiyle aydınlanılan, Allah ‘ın çekilmiş yalın kılıçlarından bir kılıçtır” beytini söylediğinde Resul-i Ekrem Efendimiz duygulanarak üzerindeki Yemen hırkasını (bürde) onun omuzlarına atmıştır. Ka ‘b b. Züheyr hazretlerine ait olduğu söylenen bu hırka bugün Topkapı Sarayı Müzesi ‘nde muhafaza edilmektedir. 24/645 ‘te vefat etmiştir. Türbe, Ka’b. b. Malik veya Ka’b b. Züheyr adına yapılan makam olabileceği gibi, hakkında bilgi sahibi olamadığımız Ka ‘b isminde başka bir sahabeye ait olarak da kabul edilebilir. Bu şahsın, Peygamber Efendimizi görenlerden olmakla beraber, yeterince tanınmadığından elimizdeki kaynaklara geçmemiş bir sahabe olması da ihtimal dışı değildir. Türbe 1950 yılında türbenin durumu Türbe, vaktiyle evlerden oluşan bir yerleşim birimi içerisinde idi. 1973-1974 yıllarında Haliç Köprüsü ve çevreyolu yapımı için istimlak edilmiş ve türbe ile Hacı Hüsrev mescidi dışında tüm yapılar ortadan kaldırılmıştır. 17 . yüzyılın sonlarında yapılan asıl mescit , bugünkü yerinin biraz daha yukarısında bulunmaktaydı. Çeşme , maksem ve diğer birimleriyle , Haliç Köprüsü ve çevre yolunun yapımı sırasında, mahallenin ortadan kal­dırılmasıyla birlikte işlevsiz hale gelmiş ve harap olmuştu. Kalıntıları toprak yığınları arasında kalan kompleks, bugünkü yerine, mescit, çeşme ve maksemiyle birlikte 1998 yılında, aslına uygun olarak inşa edilmiştir. Türbenin bulunduğu mahalle önceleri, Abdülvedud Mahallesi ve Çınar Mahallesi ismiyle anılıyordu. Hemen yanında Çınarlı Fırın ve Beylik Değirmeni bulunuyordu. Türbenin ne zaman inşa edildiği belirlenememiştir . 1251/1835 ve 1274/1858 tarihlerinde tamir edildiği tespit edilebilmektedir. 1274/1858 tarihli, tamirle alakalı yazışmalardan, türbeye ait bir türbedarlık ve türbedar meşrutası 1983 yılında Kab türbesi bulunduğu anlaşılmaktadır. Bir zamanlar var olduğu belirtilen ahşap çatı ve ahşap sanduka yok olmuştur. Uzun süre bakımsız kalmış, büyük tahribata uğramıştır. 1980’li yıllara ait fotoğraflarda kabrin etrafında üstü açık dört duvar olduğu görülmektedir. Dikdörtgen planlı türbenin dış cephesi 6,90×10,8 m.dir. Kuzeyinde, Haliç Köprüsü ‘ne bakan cephesinde dört adet demir parmaklıklı pencere ve bir kapı bulunmaktadır. Ortadaki iki pencerenin ortasına gelecek şekilde, hemen üzerinde son­radan, “Mescidü’l-Ka ‘b” yazılı bir kitabe konulmuştur. Eskiden, kapının üzerinde bulunan sü­lüs hatla “Ashabdan Ka ‘b hazretleri” ya­zılan küçük mermer levha bugün yerin­ de değildir. Kabir, türbenin ku­ zeydoğu köşesinde pencerenin altında bulunmaktadır. 1,77 x 2,95 m. eba­ dında bir mermer kaide üzerine yer­leştirilmiş, üstüne de sanduka konul­muştur. Sandukayı çevreleyecek şekilde 4×2,55 m ebadında ahşap bir camekan yaptırılmıştır. Kabrin ayak tarafının geldiği duvara mermer üzerine 42×50 cm. eba­dında kabartma şeklinde yazılan sarıya boyanmış sonradan yazılmış şu kitabe bulunmaktadır: “Kudumlarla bab-ı sa ‘b Yere göçmüş bila tü ‘b Aman Ya Hazret-i Ka ‘b Şefaate ir gör bizi. “ Altında da bu kitabenin Latin harflerine çevrilmiş şekli yer almaktadır. Kabrin yer aldığı camekan bölme dışındaki alan mescit haline getirilmiş, sonradan, ahşap mihrap ve minber yerleştirilmiştir. Türbenin çevresi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tarafından yeşil alan olarak düzenlenmiş, gezinti parkı haline getirilmiştir. Kaynaklar ; İstanbullu sahabeler , Dr. Necdet Yılmaz , Dr. Coşkun Yılmaz , Bilge Yayım Habercilik ve Danışmanlık , 2013

Evliya

Sarı Er

İstanbul’un en güzel ve en şirin yerlerinden biri Sarıyer’dir. Sarı Er Hazretlerinin bu mevkide bulunması ve bu mevkide ebedî hayatına çekilmiş olması, bu şirin kasabanın bu adla anılmasına sebep olmuştur. Ancak buranın sakinleri San Er’i Sarı Yer’e çevirmisler ve Sarı Yer diye meşhur olmuştur. Sarı Er kabir taşından da. anlaşıldığı gibi fetih gazilerinden ve mutlu .askerlerdendir. Sarıyer Hamam Sokak’ta medfundur. Kabrinin üzerine 8 katlı Kur’an Kursu binası yapılmıştır. Kabir caddeye açık demir kafesle kapalı, ziyaretçiler buradan ziyaret ediyorlar. Sarıyer halkının ve diğer müslümanların çok hürmet ve saygı gösterdiği Sarı Er’in kabir taşında şöyle yazılıdır: Hüvel Hayyül Baki Merhum ve mağfur el muhtaç ila rahmeti Rabbihü ğafür Sarı Er ruhu için Fatiha. Sene: 857. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Pirinçcibaşı Hacı Sinan Ağa

İstanbul – Fatih – Pirinçcibaşı HAcı Sinan ağa camii Fatih Sultan Mehmed Han’ın pirinçcibaşısıdır. Fetihten sonra İstanbul’un imarı için çalışmıştır. Malta-Yedi emirler Sokağında kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Evliya

Keskin Dede Hz.

İstanbul Fatih İlçesinde Keskin Dede Hz. Türbesi Evliya Çelebi, meşhur Seyahatnamesinde Fatih-Nişanca’daki Keskin Dede ya da diğer adı ile Kesegen Dede Haziresinde kırk–elli bin kadar sahabe, şüheda ve sair mazenne-i kiramın metfun olduğunu yazar. İstanbul’un fethi sırasında (1453) şehit düşmüş, Fatih Sultan Mehmed’in manevi saygısını kazanmış bir zattır. Evliya Çelebi, Keskin Dede hakkında “aşk-ı ilahi ile alude bir ulu sultan imiş” demiştir. Mezar taşında “Fatih Sultan Mehmet hazretlerinin maiyetiyle teşrif eden tarik-i Bayramiyye’den Keskin Dede hazretlerinin kabri şerifidir/ sene 857” yazılmaktadır.

📍 Fatih
Evliya

Nureddin Cerrahi Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Nureddin Cerrahi Hz. Türbesi Gönül ve mana hekimi Nûreddin Cerrâhî Hz. Tam adı, Nûreddîn Muhammed ibn-i Abdullah er-Rûmî el İstanbulî el Cerrahi (d. 1678, İstanbul – ö. 1720/21). Türk mutasavvıf, Halvetiyye-Ramazâniyye tarikatının Cerrâhiyye kolunun kurucusu. İstanbul’da Cerrahpaşa Camii’nin karşısındaki Yağcızâde Konağı’nda dünyaya geldi. Doğum tarihi 1071 (1660-61) veya 1083 (1672) olarak kaydedilmektedir. Babası, IV. Mehmet döneminde sarayda mîrâhurluk görevinde bulunan Abdullah Ağa’dır. Nûreddin Cerrahi öğrenimine Cerrahpaşa Sıbyan Mektebi’nde başladı, ayrıca hocası Yusuf Efendi’den hüsn-i hat dersleri aldı. Süleymaniye Medresesi’ndeki tahsili esnasında daha sonra şeyhülislâm olan Yenişehirli Abdullah Efendi’nin öğrencisi oldu.

📍 Fatih
Evliya

Ahmed Hüsameddin Rükkali

Ahmed Hüsameddin Efendi, 1264/ 1848’de Dağıstan’ın Rükkâl köyünde doğmuştur. Babası, Nakşibendî-Müceddidî Şeyhlerinden Seyyid Mehmed Said er-Rükkâli’dir. Babasından ve Medine’de Şeyh Halil Hamdi eş-Şirvânî’den hilâfet almış, Seferihisar’da bir tekke ve bir medrese kurup bir müddet ikamet ettikten sonra Bursa’ya gelmiştir. Maksem civarında Kalenderî Mescidi’nin bulunduğu sokakta bir tekke inşa etmiş, zamanla Balıkesir ve Bandırma civarına halifeler de göndermiştir. II. Abdülhamid tarafından Trablusgarb’a sürülmüş, bu arada tekke medreseye dönüştürülmüş ve Hamidiye Medresesi adını almıştır. Sürgün dönüşü, 1343/1925’te İstanbul’da vefat etmiştir. Nakşî olan şeyh, pek çok eser kaleme almış, fakat bu eserlerin büyük bir bölümü yanmıştır. Tekkede meşihat önce Buhara Dergâhı postnişini Hafız Emin Efendi tarafından, Emin Efendi’nin, babasının yerine Buhara Dergâhı’na aslen tayininden sonra da biraderi Yusuf Efendi tarafından idare edilmiştir. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Evliya

Hamal Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Hamal Dede Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Peygamber

Hz. Yuşa A.S.

Hz. Yuşa A.S. , Yusuf A.S. neslinden olup, Nun’un oğludur. Annesi Hz. Musa (a.s.) ‘ın kız kardeşidir. Mısır’da doğmuştur. Musa (a.s.)’dan sonra İsrailoğullarına Peygamberlik yaptığı ve İsrailoğullarına büyük fetihler yaptığı rivayet edilir. Bazı kaynaklarda , Hristiyanların ve Yahudilerin ona Yeşu dedikleri nakledilir. Yeşu (Yuşa (a.s.) Beni İsrail’e gönderilen dört büyük peygamberden biridir. Hz. Musa (a.s.) ‘ın Yuşa (a.s.) ile ” iki denizin birleştiği yere” kadar yaptıkları tarihi ve gizemli yolculukları ve burada Hz. Hızır (a.s.) ile buluşmaları Kur’an’ı Kerim’de Kehf suresinin 60-65 . ayetlerinde anlatılır. Burada Hz. Musa (a.s.) ‘ın yanındaki genç adamın Hz. Yuşa (a.s.) olduğu rivayetlerden anlaşılmaktadır. Hz . Yuşa(a.s.) ‘ın 127 yaşında şehit olarak vefat ettiği ve Dev Dağına Defnedildiği rivayet edilir. Yuşa (a.s.) ‘ın Kabrinin bulunduğu rivayet edilen yerler şunlardır ; 1- İstanbul – Beykoz – Yuşa Tepesi 2- Halep veya Nablus yakınlarında Maara Şehri 3- Ürdün – Salt 4- Gaziantep de Hz. Yuşa (a.s.) – makamı vardır. Beykoz Yuşa Teesi hakkındaki rivayet şöyledir ; Yuşa (a.s.)’ın kabrinin Beşiktaşlı Yahya efendi (k.s.) tarafından tespit edildiği rivayet edilir. YavuzSultan Selim, Trabzon’da Vali iken, oğlu Sultan Süleyman dünyaya gelir. Fakat kendisine sütanne tutulur. Aradan 40 küsur sene geçer, Sultan Süleyman Padişah olur. Yahya Efendi de büyük bir alim ve tasavvuf ehli olur. Nihayet bir gün padişah olan süt kardeşini ziyaret için İstanbul’a gelir. Kanuni kendisi için Beşikteş’ta kışlık bir dergah bir de Anadolu Kavağı- Sütlüce’de yazılık bir dergah hazırlatır. Yahya Efendi, yazlık dergahında iken bir gece rüyasında bir zat karşısına çıkıyor ve diyor ki: ” Ben Yuşa Peygamberim ve şu tepede yatıryorum. gel yerimi tesbit et ve beni ziyaret et ” Yahya Efendi sabah uyanıyor. “Hayırdır İnşaallah bu nasıl rüya” diyor. ” Yuşa Peygamber Filistin de değil mi?..” Bu nasıl rüya diyor. Fakatikinci akşam aynı zat, karşısına çıkıp: ” Neden Gelmedin , bu defa yarın gel ziyaret et” diyor. Sabahleyin Yahya Efendi uyandığında bu defa rüyanın etkisi büsbütün kendisini sarıyor ve akşama kadar, -”Hayırlar ola, acaba bu neyin nesi deyip, düşünüyor“. Fakat her halükarda hala Yuşa Peygamberin kabrinin Filistin civarlarında olduğuna kilitlendiği için gitmeye lüzum görmüyor. Lakin gece olup uyuyunca, yine aynı zat karşısına çıkıp bu defa azarlayarak, tekrar aynı şeyleri söylüyor. Sabah, gün açar açmaz bu defa Yahya Efendi müritleri ile birlikte bunca yolu aştıktan sonra rüyada belirtilen tepeye çıkıyor. Çıkar çıkmaz tepeyi inceleyip, kabrin yerini bulmaya çalışıyor. Bir taraftan da oranın yerli ahalisini gözetleyip, onları durdurup bilgi almak istiyor. Nihayet koyunların otlatan bir çoban görüyor ve kendisini “ne zamandır buralarda çobanlık yaptığını” soruyor. Çoban… “10 seneye yakın buralara gelirim” deyince, kendisine bu ahalide kendisine olağanüstü gelen şeyler olup olmadığını soruyor. Çoban bu soru üzerine Yahya Efendi’ yi bir yere götürerek: ‘’Efendim ; şu yeri görüyor musun? üzeri yemyeşil ot olduğu halde, koyunlarımı bu oyu yedirmek için her seferinde buraya getiriyorum fakat koyunlarım nedense bu yeşil otun olduğu kısıma hiç uğramayıp ikiye ayrılarak bir kısmı bu yerin sağından bir kısmı da solunda geçip gidiyorlar, Aha şu ileride yine birleşiyorlar . Yani Buraya basmıyor otundan yemiyorlar.’’ diyor. Bunun üzerine Yahya Efendi o yeri tesbit ediyor ve yeri işaretliyor. Padişaha naklediyor. Oraya bir türbe inşa ediyorlar. O zamanda bu zamana ziyaret ediliyor. Osmanlı döneminde bu tepe Sadrazam 28 Çelebizade Mehmet Sait PAşa tarafında 1755 tarihindebir mescid yaptırmıştır. III. Osman’ın sadrazamlarında olan bu zat aynı zamanda, burada türbenin etrafını çevirmiş , bir türbedar ile türbenin bakımını ifa etmek için görevliler tayin ettirmiş ve onlar için odalar yaptırmıştır. (Allah ondan razı olsun). Tarih boyunca ziyaretcileriyle bütünleşen ve hep insanların ilgi odağı olmayı sürdüren bu tepede, III. Selim Han döneminin bazı yıllarında , izdihamdan dolayı fitneye mahal olmasın düşüncesiyle mevlid okunması bile yasaklanmıştır. Yuşa Peygamber’e izafe edilen kabrin 17 metre uzunlukta olması konusunda ise şöyle yorumlar yapılmıştır. 1- O bir peygamberdir, ona duyulan saygı ve sevgiden dolayı böyle uzun ve büyük bir mezar yapılmış olabilir. 2- Yeri Manevi bir keşifle bulunduğu için, isabet eder düşüncesiyle geniş ve uzun tutulmuş olabilir.. Kaynak ; İstanbul ve Anadolu Evliyaları – Pamuk Yayıncılık

📍 Beykoz
Sahabe

Hz. Ebu Eyyüb El Ensari R.A.

Eyüp Sultan Camii'nin yanındadır. Hz. Muhammed'in ordusunda sancaktar olup, İstanbul'un muhasarası sırasında şehit olan Hz. Ebu Eyyüb El Ensari R.A.'ın mezarıdır. Mezar fetihten sonra bulunmuş ve üzerindeki türbe 1459 yılında cami ile birlikte inşa edilmiştir. Dışı çinilerle süslü türbe özellikle Cuma, kandil ve bayram günleri ziyaretçilerle dolup taşar. İşleri ters gidenler, kısmetini açtırmak isteyen kızlar, yeni evlenenler, sünnet olanlar ve çeşitli dilekleri olanlar türbenin önünde dua eder ve çevresini üç defa dolaşırlar. Türbenin ayak ucunda bulunan suyun kalp hastalığına şifa olduğuna inanılır. Eyüp Sultan'da dilek tutanlar çeşitli adaklar adarlar (yiyecek dagıtmak, kurban kesmek vs.) ve dilekleri gerçekleşenler bu adaklan fakir insanlara dağıtırlar. Türbe, Eyüp Sultan Camii adıyla bilinen ünlü ve kutsal camiin kuzey tarafında ve iç avlusunun hemen önündedir. İstanbul’da yapılan ilk eser budur. Büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet tarafından, 1454-55 tarihlerinde yapyırılmıştır. Türbede medfun bulunan Hz. Halid Bin zeyd Ebu Eyyub el-Ensari Medineli’dir. Hazraç kabilesinin önemli kollarından Neccar-Zade Hanedanı’nın reisidir. Babasının adı Zeyd, annesinin adıHind’dir. Künyesi Eba Eyyüb’dür. Hicretten iki yıl önce Mekke’ye gelerek Hz.Muhammed S.S. ile görüşmüş ve İslam’ı kabul etmiştir. Hicretin 48. veya49. (M. 668-69) senelerinde İslam Ordusu kumandanı Süfyan bin Avf’ın idaresindeki ordu, İstanbul’a gelmişti. Şehir muhasara edilmiş ve kuşatmanın devam ettiği bir sırada Halid bin Zeyd ve Süfyan bin Avf vefat etmişlerdi. Yaşının hayli ilerlemiş olması ve çok uzak yollar katetmesi sıhhatini bozmuş ve bir rivayete göre ishal, bir rivayete göre de astım hastalığından yatağa düşmüştü . Vefatında türbesinin bulunduğu yere defnedildi . Büyük hükümdar Fatih İstanbul’u muhasara ettiği sırada muhteşem oyağını, Topkapı karşısında, Maltepe Kışlası’nın bulunduğu yere kurmuştu. Muhasara sırasında da Hz. Ebu Eyyüb El Ensari R.A.’ın mübarek kabrinin bulunmasını, kuşatmaya iştirak eden devrin kutbu, Akşemseddin Hazretleri’nden istemişti. Kuşatmanın başlarından İstanbul’un fethine kadar Cuma namazları topluca, Eyüp Sultan Camii’nin bulunduğu yerde kılınmıştır. Türbe sekiz köşeli olup tek kubbelidir. Kesme taştan yapılmıştır. Kubbe cephe yüzlerine oturtulmuştur. Kasnağı yoktur. Cephe köşelerine kabartma sütunlar yapılmıştır. Pencere söveleri mermerdir. Kapısını bulunduğu cephe hariç, diğerlerinde alt üst iki pencere bulunmaktadır. Alt pencerelerin pirinçten dökme kapakları mevcuttur . Kemerli yapısı alternatifli olup mermerdir. Üzerine Allah ve Muhammed isimleri ve bunun altına da kelime-i tevhid hak edilmiştir. Türbenin içi, alt pencerelerin üst silmesine kadar bütün duvarlar mavi ve beyaz rengin hakim olduğu desenli çinilerle kaplıdır. Bu çinilerin üst tarafında türbeyi fırdolayı kuşatan, lacivert zemin üzerine beyaz celi yazılar ile donatılmış bir çini kuşağı yer almıştır. Buraya Besmele-i Şerif ve Tevbe Suresi’nin ayetleri yazılmıştır. Üst pencerelerin hizasından kubbe kilit noktasına kadar kalem işlemeleri ile süslenmiştir.kubbe ortasına güzel bir istif ile Âl-i imran Suresi’nin 193.ayet-i kerimesi yazılıdır. Muhtemelen bu yazı Fatih devrine aittir. Pirinçten dökme ve döğme bezemeli alt pencere kapakları ise Sultan III. Selim tarafından yaptırılmıştır.

📍 Eyüpsultan
Sahabe

Sahabe-i Kiram Hz.

İstanbul Çatalca İlçe'sinde Sahabe-i Kiram Hz. Türbesi, Eski Mezarlıkta büyük çınar ağacının karşısındadır .

📍 Çatalca
Evliya

Fethi Abdülkerim Efendi

İstanbul Eyüpsultan İlçesinde Fethi Abdülkerim Efendi Türbesi

📍 Eyüpsultan
Evliya

Zuhurat Baba Hz.

📍 Bakırköy
Sahabe

Hz. Cabir R.A.

Hz. Peygamber’in süt kardeşi, Halime Valide’nin oğlu Cabir bin Şemre veyahut Cabir bin Abdullah ismi ile bilinmektedir. Eyyup Sultan hazretlerinin alemdarı sayılmaktadır. Hz. Cabir R.A. Babası Uhud savaşında şehit düşmüştür. Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa S.A.V 'in süt kardeşidir. Halime Valide'nin oğludur. Küçük yaştan itibaren İslam peygamberi Hz. Muhammed S.A.V. ile birlikte büyümüştür ve bu sebeple de kendisinden en çok hadis rivayet eden Sahabilerden olduğu söylenir. Hz. Cabir R.A. Türbesi Medfun olduğu yerde kendi adıyla anılan, Koca Mustafa Paşa tarafından 1499 yılında yaptırılmış Fatih İlçe'sindeki Cabir Camii içinde bulunmaktadır.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Kab Bin Malik R.A.

Ebû Abdillâh Kâ’b b. Mâlik b. Ebî Kâ’b Amr el-Hazrecî (ö. 50/670) Hz. Muhammed’in meşhur üç şairinden biridir. Hicretten önce Medine’de İslâmiyet’i kabul etti. 622 yılı hac mevsiminde Resûlullah’ı Medine’ye davet etmek üzere Mekke’ye giden Ensar heyetinde bulundu. Ka’b Bin Malik 77 yaşında İstanbul surlarında şehit olmuştur. Hz. Kab Bin Malik R.A. Türbesi Eyüp Sultan’da, Haliç Köprüsü’nün altında, Hz. Ka’b mescidinde bulunmaktadır.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Ebu Zer El Gifari R.A.

Hz. Peygamber S.A.V.’in miladi 610 yılında davete başladığı haberini alan Hz. Ebu Zer El Gifari R.A. derhal Mekke’ye geldi ve O’nun huzurunda İslam’a girerek ilk Müslümanların arasına dahil oldu. Bu sebeple ki o, ilk bedevi Müslüman kabul edilir. İslam dinini kabul etmesinden önceki gözü pekliğini Mekke’de de sergileyen Hz. Ebu Zer El Gifari R.A., gizli davetin gerçekleştiği ve Müslüman olanların ancak Mekke’nin uzak vadilerinde toplanıp ibadet edebildikleri bir dönemde Kâbe’ye giderek İslam’a girdiğini herkese açıklama cesaretini gösterdi. Üstelik bununla da iktifa etmeyerek orada bulunan müşrikleri, puta tapmaktan vazgeçip tevhid inancını benimsemeye çağırdı. Hz. Ebu Zer El Gifari R.A. Türbesi, İstanbul Fatih İlçesi Ayvansaray Mahallesinde Hz. Ebuzergifari Cami bahçesindedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Muhammed El Ensari R.A.

Hz. Muhammed El Ensari R.A., Eyüp Sultan Hz’nin arkadaşı olup, İstanbul’un ikinci kuşatmasına katılmış ve bu kuşatmada şehit olduğu rivayet edilmektedir. Hz. Muhammed El Ensari R.A. Kabrinin bulunduğu yere Babul Ensari veya Parmakkapı da denilmektedir. Anadolu’dan İstanbul’a cihat için gelenler bu bölgeye Ensar dede derlermiş. Türbe birkaç kez tamir görmüş ve son halini Sultan II. Mahmut vermiştir. Hz. Muhammed El Ensari R.A. Türbesi İstanbul Fatih İlçesi Ayvansaray Mahallesinde ana cadde üzerindedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Ebu Said El Hudri R.A.

Ashab-ı kiramın büyüklerinden olan bir sahabedir. Hz.Ebu Said El Hudri R.A. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den en çok hadis-i şerif aktaran yedi sahabiden biri olarak bilinmektedir. Rivayete göre 1100 hadis nakletmiştir. Babası Medine’de İslam tebliğ edilmeye başlandığı zaman hanımıyla birlikte Müslüman olmuştur. Babası ve annesi Müslüman olan Hz.Ebu Said El Hudri R.A. tam bir İslam terbiyesiyle yetişmiştir. Hz.Ebu Said El Hudri R.A. Türbesi İstanbul Fatih Kariye Camii Bahçesinde dir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Şube R.A.

İstanbul’u gezmeleri için, Bizans İmparatoru tarafından izin verilen ve İstanbul’u gezen sahabilerden biri olduğu rivayet edilen Hz. Şube R.A., Şehri gezerken Ayasofya’da namaz kılan sahabeler, şehirden çıkacakları zaman Bizanslı askerler tarafından şehit edildikleri belirtilmektedir. Hz. Şube R.A. Türbesi İstanbul Fatih Eğrikapı Mahallesinde dir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Abdullah El Hudri R.A.

İstanbul Fatih Ayvansaray'da Hz. Abdullah El Hudri R.A. Türbesi Hz. Abdullah El-Hudri, İstanbul Suriçi Ayvansaray Eğrikapı Kandilli Türbe Sokakta bulunur. Hz. Abdullah El Hudri R.A., 7. Yüzyılda Bizans şehrini kuşatan Arap ordusu ile buraya gelir. Birçok sahabe gibi bu bölgede şehit düşer. Sur içine giremeyen orduya rağmen Hz. Abdullah El Hudri’nin Kabri sur içinde bulunmaktadır. Bu sokakta sahabeden dolayı Kandilli Türbe Sokağı denmektedir. Hz. Abdullah El Hudri R.A. Türbesi İstanbul Fatih Ayvansaray'da halen ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Hafir R.A.

Hz. Eyyub Sultan Hazretleri’nin hemşirezadesi(kız kardeşinin çocuğu/yeğeni) Eyyub Sultan Hazretleri ile birlikte geldiği İstanbul kuşatmasında şehit olduğu sanılmaktadır. Hz.Hafir R.A.'ın aynı zamanda Eyyub Sultan Hazretleri’nin yeğeni olduğu hakkında da rivayetler bulunmaktadır. Hayatı ve kişiliği hakkında daha detaylı bilgi bulunmamaktadır. Kabri Sultan I. Mahmut Han devrinde Darüssade Ağası Beşir Ağa tarafından keşfedilmiştir. Türbenin üstünde Sultan Mahmud’un tuğrası bulunmaktadır. Türbesi bugün İstanbul Fatih ilçesi Eğrikapı sur dibinde halen ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Abdussadık R.A.

Sahabe-i Kiram’dan olduğu rivayet edilen Sahabe Abdussadık amir İbn-i Same Hazretleri olarak bilinmektedir. Hz. Abdussadık R.A. Sahabe-i Kiram’dan olduğu rivayet edilmektedir. Hayatı ve kişiliği hakkında detaylı bilgi bulunmamaktadır. Hz. Abdussadık R.A. Türbesi, 1790 tarihinde kabri tamir edilmiştir. Türbe bugün halen İstanbul’da bulunan Fatih ilçe’sinde Eğrikapı sur dibinde ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz.Ebubekir R.A. Sülalesi

İlk Müslüman ve ilk halife Hz.Ebubekir R.A.'ın Sülalesi Hz. Ebubekir R.A. Mekke’de doğmuştur. İslam peygamberi Hz. Muhammed S.A.V.’e inanan ve İslamiyet’i kabul eden ilk kişi olduğu bilinmektedir. Mekke döneminde İslamiyet’in yayılması için Kureyş’in ileri gelenleri ile görüşmüş ve İslamiyet’in yayılmasında yardımcı olmuştur. 23 Ağustos 634 tarihinde 63 yaşında iken vefat etmiştir. İstanbul Edirnekapı Şehitliğinde bulunan kabirlerde kendisinin soyundan gelen kişilerin yattığı Ehli keşif zatlar tarafından söylenmektedir ancak Hz. Ebubekir R.A.’ın sülalesinden kimlerin bu kabirlerde medfun olduğu bilinmemektedir. Bu kabirlerde aynı zamanda Sahabe Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan gelen kişilerin de yattığı yazmaktadır. Kabirler bugün halen İstanbul’da Edirnekapı Kabristanlığı’nda ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Ebu Şeybetü'l Hudri R.A.

Eyyüb Sultan Hz. ile birlikte 85-90 yaşlarında İstanbul’un fethi için bu bölgeye gelmiştir. Hz. Ebu Şeybetü'l Hudri R.A.'ın kuşatma öncesinde Hicaz’da sebze satarak geçindiği rivayet edilmektedir. Türbesi Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Bizzat kendisi tarafından Toklu İbrahim Dede türbedar tayin edilmiştir. Bu sebeple türbe Toklu Dede olarak meşhur olmuştur. Daha sonradan türbe Sultan II. Bayezid vakfına bağlanmıştır. Zamanla yıpranan türbe nihayetinde II. Mahmut tarafından birçok türbe ile birlikte tamir edilmiştir. Bir zamanlar türbesinin Eyyüb Sultan Hazretleri kadar kalabalık olduğu söylenmektedir. Hz. Ebu Şeybetü'l Hudri R.A. Türbesi bugün halen İstanbul Fatih ilçesinde Hz. Kab R.A. Türbesinin arkasında Sur kapısında, sur dibinde halen ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Cabir Bin Muhammed El Ensari R.A.

İstanbul kuşatmasında bölgeye gelen sahabelerden Hz.Cabir bin Abdullah’ın ve Daye Hatun’un oğlu Sahabe-i Kiram’dan olan Cabir bin Abdullah Hazretleri ve hanımı Daye Hatun’un oğludur. Kendisi de Sahabe-i Kiram’dan sayılmaktadır. Hz. Cabir Bin Muhammed El Ensari R.A. İstanbul kuşatmasında gönüllü olarak orduya yazılarak bu bölgeye gelmişlerdir. Kitabesine göre Mehmed-ül Ensari’nin veyahut Eyyub El Ensari’nin gaza arkadaşlarıdır. Türbesi İstanbul’un fethinden sonra yapılabilmiştir. Hz. Cabir Bin Muhammed El Ensari R.A. Kabri bugün İstanbul’da Eyüp Sultan ilçesi Düğmeciler Caddesinde Düğmeciler Camii avlusunda halen ziyaret edilebilmektedir.

📍 Eyüpsultan
Sahabe

Hz. Hamidullah El Ensari R.A.

İstanbul kuşatmasında bölgeye gelip Şehit düşen Sahabelerden Sahabe-i Kiram’dan bir zat olup Medineli olduğu için Ensari adını almıştır. Hz. Hamidullah El Ensari R.A. Eyyub Sultan Hazretleri ile birlikte İstanbul kuşatmasına katılmıştır ve bu bölgede şehit düşmüştür. İlk türbe binası Fatih Sultan Mehmet tarafından inşa edilmiştir. Bugün türbenin bulunduğu sokağa da ismini veren Toklu İbrahim Dede türbedar olarak tayin edilmiştir. Mezar taşında ismi Mimar şeyhi Seyyid İsmail Efendi tarafından yazılmıştır. Hz. Hamidullah El Ensari R.A. Türbesi 1835 yılında Sultan II. Mahmut tarafından tamir ettirilmiştir. Aynı türbede Sahabe-i Kiram’dan Ebu Şeybetü’l Husri ve Ahmed El Ensari Hazretlerinin de kabri bulunmaktadır. Kabri bugün İstanbul’da bulunan Fatih ilçesinde Toklu Dede Sokağı’nda halen ziyaret edilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Ahmedü’l Ensari R.A.

İstanbul kuşatmasında Eyyub Sultan Hazretleri ile bölgeye gelen ve şehit düşen Sahabelerden Ahmed El Ensari aslen Medinelidir. Sahabe-i Kiram’dandır. Eyyub Sultan Hazretleri ile birlikte İstanbul kuşatması sırasında bu bölgeye geldikleri sanılmaktadır. Hz. Ahmedü’l Ensari R.A.'ın Mezartaşı Fatih dönemine aittir. Hazirede çok sayıda sahabe de bulunmaktadır. Bunlardan bilinen ikisi Ebu Şeybetül Hudri, Hz.Ka’b ve Hamidullah El Ensari’dir. Bu zat’ların Ahmed El Ensari’nin gaza arkadaşları oldukları sanılmaktadır. Hz. Ahmedü’l Ensari R.A. Türbesi bugün İstanbul Fatih Ayvansaray’da Hz. Kab R.A. Türbesinin arkasında Sur kapısında, sur dibindedir. Burası Toklu İbrahim Dede Mezarlığı olarak bilinir. halen ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Cafer El Ensari R.A. (Cafer Baba)

Abbasi halifesi tarafından İstanbul tekfuruna gönderilmiş elçi, Bağdatlı şeyh Bağdatlı bir şeyh’tir. Kendisi Abbasi halifelerinden Harunürreşid zamanında İstanbul tekfuruna elçi olarak gönderilmiştir. Ayvansarayı’nın verdiği bilgiye göre Bizans İmparatoru Nikephoros, Hz. Cafer El Ensari R.A. (Cafer Baba)’ye kızarak şu an türbesinin bulunduğu zindana hapsetmiştir ve kendisi daha sonra burada vefat etmiştir. Farklı bir rivayete göre ise Cafer El Ensari’nin Ayasofya’da namaz kılmasından rahiplerin dilleri tutulur ve kendisini yakalayıp zindana koyarlar ve burada vefat eder. Her iki rivayette de Cafer El Ensari Bağdat’tan Bizans’a gönderilen bir elçidir. Hapsedilmiş, hapiste ölmüş ve öldürülmüş ve oraya defnedilmiştir. Evliya Çelebi kendisinin Peygamber efendimizin torunu İmam Hüseyin’in evladından olduğunu söylemektedir. Türbesinin bulduğu binanın üst katı Baba Cafer Zindanı adı alarak uzun yıllar hapishane olarak kullanılmıştır. Hz. Cafer El Ensari R.A. (Cafer Baba) Türbesi bugün halen İstanbul’un Fatih ilçesinde bulunan Eminönü semtinde Zindan Han içerisinde bulunmaktadır.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Abdullah el-Ensari R.A.

İstanbul kuşatmasında bölgeye gelen Medineli Şehid Sahabelerden İstanbul kuşatmasında bölgeye Medine’ye gelen mücahitlerdendir. Rivayet olduğuna göre Hasan ve Hüseyin R.A. Şehit düştüğü kuşatmada Şehit olmuştur. Hz. Abdullah el-Ensari R.A. Hayatı ve kişiliği hakkında daha detaylı bilgi bulunmaktadır. Hz. Abdullah el-Ensari R.A. Türbesi bugün İstanbul Fatih ilçesinde Sultan Çeşmesi Sokağı ile Püsküllü Caddesinin kesiştiği yerdedir. Hocam Kasım Günani Camii’nin aşağısında halan ziyaret edilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Hasan ve Hüseyin Kardeşler R.A.

Eyyub Sultan Hz.'ne İmamlık eden iki kardeş Sahabe Ehli keşif zatlar bu türbenin Sahabe türbesi olduğunu belirtmişlerdir. Aynı zamanda Eyyub Sultan Hazretlerine imamlık etmiş iki kardeş olarak da rivayet olunmaktadır. Ayvansarayı’nın verdiği bilgiye göre birçok arkadaşları ile birlikte İstanbul’a gelen Hz. Hasan ve Hüseyin Kardeşler R.A. şehre girdikten sonra burada şehit düşmüşlerdir. Hayatları ve kişilikleri hakkında daha detaylı bilgi bulunmamaktadır. Hz. Hasan ve Hüseyin Kardeşler R.A. Türbeleri bugün İstanbul’un Fatih ilçesinde aynı isimle anılan Hasan-Hüseyin yokuşu üzerinde halen ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Cafer Bin Abdullah El Ensari R.A.

Saka olarak bilinen ve İstanbul kuşatmasında bölgeye gelen sahabelerden biri Adı tam olarak Ca’fer ibn-i Abdullah-ı Ensari olarak bilinmektedir. Eyyub Sultan Hazretleri ile İstanbul kuşatmasına gelen sahabelerden biridir. Hz. Halit’in sakası olarak bilinmektedir. Hz. Cafer Bin Abdullah El Ensari R.A. Aynı zamanda saka olması sebebiyle savaşta askerlere su dağıtmıştır. Türbesi İstanbul Fatih ilçesinde bulunan Hoca Kasım Günani Camii’nin bahçesinde kıble tarafındadır. Hoca Kasım Camii 1835 tarihinde II. Mahmut tarafından yeniden yaptırılmıştır. Hz. Cafer Bin Abdullah El Ensari R.A. Türbesi bugün halen ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Husam Bin Abdullah R.A.

İstanbul’un Araplar tarafından kuşatılmasında bölgeye gelen ve şehid düşen sahabelerden biri Türbesinde bulunan levhada ismi Hüsam İbn-i Abdullah olarak belirtilmiştir. Kendisi Sahabe-i Kiram’dandır. Hz. Husam Bin Abdullah R.A. İslam ordusu’nun İstanbul’u kuşatması sırasında bu bölgeye geldiği sanılmaktadır. Rivayete göre kendileri Bizans İmparatoru’ndan şehri gezmeleri için izin alıp gezdikten sonra şehirden çıkarlarken Bizanslı askerler tarafından saldırıya uğrayıp şehit düşmüşlerdir. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre bu bölgede birçok sahabe yatmaktadır. Hz. Husam Bin Abdullah R.A. Türbesi bugün İstanbul’da Fatih ilçesinde halen ziyaret edilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Abdurrahman bin Ebu Bekir Es Sıddık R.A.

Hz. Ebu Bekir’in oğlu ve Hz. Aişe’nin kardeşlerinden biri İlk halife Hz. Ebu Bekir R.A.’ın en büyük oğludur. Annesinin adı Ümmü Ruman’dır. Hz. Abdurrahman bin Ebu Bekir Es Sıddık R.A. Aynı zamanda Hz. Aişe R.A.’ın kardeşi olması sebebiyle Hz. Peygamber S.A.V.’in de kayınbiraderidir. İslamiyet’in ilk yıllarında Hz. Ebu Bekir ailesinden Müslüman olmayıp müşriklerle savaşan tek kişidir. Bedir ve Uhud savaşlarında Müslümanlara karşı savaşmıştır. Hudeybiye Antlaşması sırasında veyahut Mekke’nin fethi öncesi Müslüman olmuştur. Kureyş’in en iyi ok atanlarından biridir. Ok atması ve cesaretiyle tanınan sahabedir. Hz. Abdurrahman bin Ebu Bekir Es Sıddık R.A. Türbesi bugün İstanbul’un Fatih ilçesi, Vatan Caddesindeki İgdaş binasının karşısında sur dibindedir. halen ziyaret edilebilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Ali Tabli R.A.

Sahabe-i Kiram’dan bir sahabe, “tabl” çalması ile bilinmekte Hz. Eyyub Sultan Hazretleri ile birlikte İstanbul’a geldiği sanılmaktadır. Hz. Ali Tabli R.A.'ın Askerler için tabl (davul) çalarken şehit düştüğü rivayet edilmektedir. Bu sebeple “Ali Tabli” adıyla anılmaktadır. Hayatı hakkında detaylı bilgi bulunmamaktadır. Hz. Ali Tabli R.A. Kabri bugün İstanbul Fatih’te bulunan Şehzadebaşı Camii arka avlusunda bulunan büyük çınar ağacının gölgesindedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Abdurrahman Şami R.A.

Eyyub El Ensari’nin sancaktarı, Sahabe-i Kiram’dan şehit bir sahabe Sancaktar veya Bayraktar Baba adıyla da anılmaktadır. Ebu Eyyub El Ensari’nin sancaktarı sayılmaktadır. Hz. Abdurrahman Şami R.A.'ın Araplar’ın 668-669 yılında İstanbul’u kuşattıkları sırada şehit düştüğü bilinmektedir. Türbesi, I. Abdülhamid tarafından ihya edilmiş ve kendi vakfına tescil ettirilmiştir. Kabri’nin bulunduğu yerde kendi ismi ile anılan “Abdurrahman Şami Tekkesi” Rifaiyye şeyhlerinden türbedar Mehmet Raşid Efendi tarafından yaptırılmıştır. Hz. Abdurrahman Şami R.A. Türbesi bugün Fatih ilçesinde Ayasofya yakınlarındaki Cankurtaran Mahallesinde Sultan Ahmet Camii arkasında halen ziyaret edilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Daye Hatun Zevce-i Cenabı Cabir R.A.

Dört büyük halifeye danışmanlık yapan Cabir b. Abdullah’ın hanımı Cabir İbn-i Abdullah El Ensari’nin zevcesidir. Cabir b. Abdullah Eyyub Sultan hazretlerinin alemdarı sayılmaktadır. Aynı zamanda Cabir b. Abdullah, Hz. Peygamber’den en çok hadis nakleden beş kişiden biri olarak bilinmektedir. Hz. Daye Hatun Zevce-i Cenabı Cabir R.A., eşi ve oğlu ile birlikte Hz. Muaviye döneminde İstanbul’un kuşatılması sırasında orduya gönüllü katılarak İstanbul’a gelmiştir. Kabri bugün Koca Mustafa Paşa’da bulunan Sümbül Efendi Camii’nin avlusunda ziyaret edilmektedir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Süfyan Bin Üyeyne R.A.

Hadis alimi ve hafız Kufe’de doğmuştur. Babasının ilim tahsiline yönlendirmesi ile küçük yaşlarda hadis meclislerine katılmaya başlamıştır. Hz. Süfyan Bin Üyeyne R.A. 4 yaşında Kuran’ı Kerim’i ezberlemiş ve 7 yaşında iken Hadis-i Şerif yazmaya başladığı rivayet edilmektedir. Hadis ve tefsir ilimlerinde kitapları da bulunmaktadır. Hz. Süfyan Bin Üyeyne R.A.’ın İstanbul’un Mesleme b. Abdülmelik tarafından İstanbul'un kuşatılması sırasında burada Beyoğlu İlçesi’nde şehit düştüğü söylenmektedir. Hz. Süfyan Bin Üyeyne R.A. türbesi bugün İstanbul’da Beyoğlu İlçesi’nde bulunan Karaköy Yeraltı Camii içerisinde bulunmaktadır.

📍 Beyoğlu
Sahabe

Hz. Amr Bin As R.A.

Mısır fatihi olarak bilinen meşhur sahabe, komutan ve devlet adamı Aslen Kureyş’li olup Hz. Muhammed’in çağdaşıdır. Müslüman olmadan önce İslam orduları ile savaşmıştır. 629 yılında Müslümanlığı seçerek İslam ordusunda yer almıştır. Asıl ününü 640 yılında Mısır’ın fethinde yaptığı önderlikle bilinmektedir. Afrika kıtasında bilinen ilk cami Amr bin El-As Camii yaptırmıştır. Mısır’da Ramazan Bayramı günü doksan yaşını aşmış iken vefat etmiştir. Adına nisbet edilen makamı bugün İstanbul Beyoğlu ilçesinde Karaköy Yeraltı Camii içerisinde bulunmaktadır.

📍 Beyoğlu
Sahabe

Hz. Vehb Bin Hüşeyre R.A.

İstanbul’un fethinde şehit düşen Sahabeler’den Eyüp Sultan Hazretleri ile birlikte İstanbul’un fethine katıldığı rivayet edilmektedir. Hz. Vehb Bin Hüşeyre R.A. Fetihte şehit düşen 27 sahabeden biri olduğu sanılmaktadır. Farklı bir rivayete göre ise Süfyan b. Üyeyne ile birlikte türbesinin bulunduğu bu bölgede şehit düştüğü söylenmektedir. Hakkında farklı rivayet bulunmakla birlikte kesin ve detaylı bilgi bulunmamaktadır. 1752-1756 yılları arasında Sadrazam Mustafa Bahir Paşa tarafından namaz kılınacak hale getirilmiştir. Hz. Vehb Bin Hüşeyre R.A. Türbesi bugün İstanbul Beyoğlu ilçesinde Karaköy Yeraltı Camii içerisinde yer almaktadır.

📍 Beyoğlu
Sahabe

Hz. Uzun Evliya Şeyh Ömer Halveti R.A.

Halk arasında mezarının oldukça uzun olması sebebiyle “Uzun Evliya” denilmektedir. Hz. Uzun Evliya Şeyh Ömer Halveti R.A. Türbesinin yanında aynı isimle anılan Uzun Evliya Camii bulunmaktadır. Uzun Evliya Camii türbenin yanına daha sonradan yapılmıştır. Ehli keşif zatlar bu türbenin "Sahabe türbesi" olduğunu belirtmişlerdir. Türbe bugün İstanbul’un Beykoz ilçesinde Ortaçeşme semtinde halen ziyaret edilmektedir.

📍 Beykoz
Sahabe

Hz. Edhem R.A.

Eyyub El- Ensari Hazretlerinin sakacısı Akşemseddin Hazretleri’nin pirdaşlarından olduğu ve kendisi ile birlikte İstanbul’un fethinde beraber olduğu bilinmektedir. Eyyüb el Ensari hazretlerinin sakacısı/sucusu olduğu şeklinde rivayetler de mevcuttur. 1460 yılında vefat etmiştir. Türbesi şehid yeri olarak kaydedilmiştir. Halk arasında “Edhem Baba” ismiyle anılmaktadır. Türbe içerisinde saray hocalarından Hafız Abdullah Efendi ve Eyüp İmamı Abdullah Efendi ile birlikte üç kabir bulunmaktadır. Türbe bugün İstanbul Eyüp Sultan ilçesinde Abdurrahman Şerefbey Caddesi’nde halen ziyaret edilmektedir.

📍 Eyüpsultan
Sahabe

Hz. Mesleme Bin Abdülmelik R.A.

İstanbul’u kuşatmasıyla ünlü Emevi komutan, Emevi Valisi Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan’ın oğludur. Hz. Mesleme Bin Abdülmelik R.A. Bizans cephesine kumandan olarak tayin edilmiştir. Bizans’ın en önemli şehri olan Konstantiniye’nin fethi için hazırlanan ordunun başına geçirilmiştir. Kardeşi Süleyman’ın talimatı üzerine İstanbul’u kuşattı. Bizans Kralı ile anlaşarak Müslümanların namaz kılması için bugünkü “Arap Camii”ni yaptırdığı rivayet edilmektedir. Hz. Mesleme Bin Abdülmelik R.A. türbesi bugün kendisinin yaptırdığı rivayet edilen Arap Camii bahçesinde bulunmaktadır.

📍 Beyoğlu
Sahabe

Üç Bin Sahabi R.A.

Binlerce şehid Sahabe-i Kiram’ın medfun olduğu Türbe İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Üç Bin Sahabi R.A. Tersane arkasında Zindan Arkası Mezarlığı'nda olduğu rivayet edilir. Evliyâ Çelebi, bu sahâbe türbeleri hakkında Şöyle bir bilgi vermektedir: Koca Mustafa Paşa Semti‘ne üç sahâbe defnedilmiştir. Diğer binlerce Şehid, kayıklar ile İstanbul‘un kuzey tarafında eski bir mezarlık olan ve Tersane Ardı denilen yere götürülüp büyük mağaralar içinde defnolundular. Ömer b. Abdülaziz zamanından beri nice Sahâbe-i Kiram İstanbul ve Galata‘dan sonra hepsi bu mezarlıkta gömülüdür. Şeyh Maksut da kayıklarla getirdiği ve buraya defnettiği Şehidler için mezarlığa bir büyük sert taş diktirdi. Üzerine de kendi el yazısı ile şu beyiti yazdı: “Bunlar anlar kim gelup gittiler Gelup de iş bu fenâda nittiler Geldiler ve gittiler ve yittiler Âkıbet dâr-ı bekâya gittiler.” Allah cümle ehli imanı şefaatlarına nail eylesin.

📍 Beyoğlu
Sahabe

Sahabe-i Kiramlar

İstanbul Eyüpsultan İlçesi'nde Sahabe-i Kiramlar (Eyüp / Nişanca) mahallesinde, Baba Haydar Camii'nin sırasında, Eyüp'e doğru 150 metre ilerisindedir.

📍 Eyüpsultan
Sahabe

Hz. Çifte Sultanlar R.A.

Rivayete göre Hz. Hüseyin’in Fatma ve Sakine isimli kızlarının burada bulunduğudur. II. Mahmud gördüğü rüya üzerine buranın üstünü parmaklıkla çevirmiştir. Çifte Sultanlar Türbesi, Koca Mustafa Paşa Sümbül Efendi Camii’nin haziresinde yer almaktadır.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Zeyd bin Harise R.A.

İstanbul Fatih İlçesi'nde Hz. Zeyd bin Harise R.A. Türbesi

📍 Fatih
Sahabe

Ebubekir Ağa Sıbyan Mektebi Haziresinde Sahabe ve Tabiinler

Ebubekir Ağa, 1670 yılında Alâiye’de doğmuştur. İstanbul, İzmir, Mekke, Mora, Mısır ve Kıbrıs’ta pek çok vakıf tesis etmiştir. Kapıcıbaşı, çavuşbaşı, darphane emini, nişancı, kaptân-ı derya gibi birçok alanda Osmanlı Devleti’ne hizmet etmiştir. 1758’de vefat etmiş olup İstanbul’un Aksaray semtindeki aile mezarlığına defnedilmiştir. İstanbul Fatih İlçesi'nde Ebubekir Ağa Sıbyan Mektebi Haziresinde Sahabe ve Tabiinler, Ebubekir Ağa Sıbyan Mektebi Haziresinde dir.

📍 Fatih
Sahabe

Hz. Sahabe-i Kiram R.A. (Tekfur Sarayı Dibi)

İstanbul Fatih Hz. Sahabe-i Kiram R.A. (Tekfur Sarayı Dibi) Kabri Ayvansaray Mahallesi.

📍 Fatih
Evliya

Merkez Efendi Hz.

Halveti geleceğine mensup evliyalardan biri Merkez Efendi 1463 yılında Denizli’de doğmuştur. Asıl adı Musa Muslihuddin’dir. Öğrenimi için İstanbul’a gelmiş ve daha sonra müderris olarak Bursa, Karaman ve Amasya’da bulunmuştur. Bu dönemde “Halvetiye Tarikati” icazeti almıştır. Tekrar İstanbul’a döndüğünde 1514 tarihinde mensubu olduğu halveti geleceğine uygun olarak tekke kurmak için Merkez Efendi Mahallesine yerleşmiştir. Merkez Efendi 1551 yılında vefat etmiştir. Türbesi tekkenin olduğu bu yere defnedilmiştir. Merkez Efendi Haziresi bugün halen İstanbul Zeytinburnu içerisinde ziyaret edilebilmektedir.

📍 Zeytinburnu
Evliya

Ezine Topçu (Hacı Baba'nın Validesi)

İstanbul Bakırköy İlçe'sinde Ezine Topçu (Hacı Baba'nın Validesi) Türbesi, Bakırköy Zuhuratbaba Mezarlığı'ndadır. Hacı Babanın validesidir.

📍 Bakırköy
Evliya

Seyyid Seyfullah Hz.

İstanbul Fatih İlçesinde Seyyid Seyfullah Hz. Türbesi İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Seyfullah Kâsım bin Nizâmüddîn’dir. Doğum târihi belli değildir. 1010 (m. 1601) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri, Silivrikapı’ya giden caddenin sağ tarafındaki sed üzerindedir. Kabrin üzeri açık olup, etrâfı parmaklıkla çevrilidir. Babası, Seyfullah Kâsım Efendi’yi, iyi edeb ve terbiye olması için Ümm-i Sinân hazretlerine teslim etti. Seyyid Kâsım Efendi, onun yanında hem zâhiri, hem de bâtınî ilimleri öğrendi. Ümm-i Sinân hazretlerinden icâzet aldı. Yüksek ma’nevî mertebelere ve kemâle kavuştu. Babası da evliyânın büyüklerinden idi.

📍 Fatih
Evliya

Sümbül Efendi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Sümbül Efendi Hz. Türbesi Merzifon’da doğdu. Asıl adı Yûsuf Sinan’dır. Sümbül lakabı ona şeyhi Cemâl-i Halvetî tarafından verilmiştir. Babasının adı (Kayabeyoğlu Ali) dışında ailesi hakkında bilgi yoktur. Hayatına dair bilinenlerin önemli bir kısmı, halifelerinden Yâkub Efendi’nin oğlu Şeyh Yûsuf Sinâneddin’in Menâkıb-ı Şerîf ve Tarîkatnâme-i Pîrân adlı eserinde babasından naklen verdiği bilgilere dayanmaktadır. Sümbül Sinan ilk öğrenimini memleketinde yaptıktan sonra İstanbul’a giderek medrese tahsiline başladı. Devrin tanınmış âlimlerinden Efdalzâde Hamîdüddin’in talebesi ve ardından mülâzımı oldu. Medrese tahsili sırasında tasavvuf aleyhtarı olarak bilinen Sümbül Sinan, bir arkadaşı vasıtasıyla tanıştığı Halvetiyye tarikatının ana kollarından Cemâliyye’nin pîri Cemâl-i Halvetî’ye intisap ederek tasavvuf yoluna girdi. Üç yıl süren seyrü sülûk döneminden sonra hilâfet aldı ve irşad göreviyle Mısır’a gönderildi.

📍 Fatih
Evliya

Esrar Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Esrar Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Koyun Baba Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Koyun Baba Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Seyyid Ahmet İzzet Efendi Hz. (Lokmacı Dede)

İstanbul Fatih İlçe'sinde Seyyid Ahmet İzzet Efendi Hz. (Lokmacı Dede) Türbesi II. Mahmut devrinin önemli kişilerinden Emin Efendi’nin oğlu olan Ahmed İzzet Efendi , Unkapanı’nda Bir Şazeli Şeyhine intisap etmiş iken, çocukluğunda bir rüya üzerine Sineklibakkal’daki Tekke’de zamanın kutbu Kuşadalı İbrahim Halveti hazretlerine intisap etmiştir. Onun gözde halifelerinden birisi olmuştur. Bulundukları Tekke yandığı zaman Şeyhi, Ahmet Efendi’ye” Oğlum, üzülme masivayı yaktın, geleceğine bak.” demiştir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) neslinden gelen, Ahmed İzzet Efendi, Keçecizade Ali Efendi’nin halefi, Muhammed Kırımi vefatı üzerine Kazasker Hasan Rafet Efendi Tekkesi diye anılan, şu anda medfun bulunduğu mekâna Şeyh tayin edilmiştir. Bu görevi süresinde çok kıymetli alimler ve tasavvuf büyükleri yetiştirmiştir. Ömrünün son yıllarını, imamlık ve Şeyhlik vazifesiyle geçiren Ahmet İzzet Efendi (1875) tarihinde vefat etmiş zamanın büyüklerinde Cerrahi Şeyhi Ali Efendi, Seyyid Nizam dergâhı şeyhi Mahmut Celaleddin ve Ulemadan Tikveşli Yusuf Efendi tarafından yıkanmıştır. Fakirlere ve talebelere destek verir, yedirip içirmeyi çok sever. Mekke ve Medine fakirlerine buradan devamlı yardım gönderirdi. Ayrıca önemli özeliklerinden birisi de hastalara bakar dertlerine deva olurdu. Çaresiz insanlara yol gösterirlerdi. Buhari-i Şerifi her yıl bu dergâhta hatim ettirirlerdi. Türbesi, Oymakapı Camii içindedir. Lokmacı Dede diye anılır.

📍 Fatih
Evliya

Fatih Sultan Muhammed Han Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Fatih Sultan Muhammed Han Hz. Türbesi Osmanlı Devleti'nin yedinci padişahı olan Fatih Sultan Mehmed 30 Mart 1432’de doğmuş ve 3 Mayıs 1481’de vefat etmiştir. Tarihî kaynaklarda ismi Muhammed şeklinde geçer. İlk olarak 1444-46 yılları arasında kısa bir dönem, daha sonra 1451’den 1481 yılında ölümüne kadar 30 yıl boyunca hüküm sürdü. II. Mehmed, 21 yaşında İstanbul’u fethederek 1000 yıllık Doğu Roma(Bizans) İmparatorluğu’na son verdi ve bu olay birçok tarihçi tarafından Orta Çağ’ın sonu Yeni Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edildi. Fetih’ten sonra fethin babası anlamına gelen “Ebû’l-Feth” Osmanlı Türkçesi ile daha sonraki dönemlerde ise “Çağ Açan Hükümdar” ve “Kayser-i Rûm” unvanları ile anıldı. Fatih, Hz. Muhammed S.A.V.'nin bir hadisine nâil olduğu için günümüzde Türk ve İslam dünyasının geniş bir kesiminde “kahraman” olarak kabul edilmektedir. Türbesi, Fatih Camii Haziresi'ndedir.

📍 Fatih
Evliya

Sırrı Abdülbaki Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Sırrı Abdülbaki Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Derya Ali Baba Hz.

İstanbul Zeytinburnu İlçesinde Derya Ali Baba Hz. Türbesi On beşinci yüzyıl velilerindendir. Adı Ali olup, İstanbul'un fethi sırasında orduda Sakabaşı olarak görev yaptığı için Saka Ali Baba veya Derya Ali Baba diye meşhur olmuştur. Doğum yeri ve tarihî ile vefat tarihi bilinmemektedir. İstanbul'da vefat etmiş, Kazlıçeşme'de defnolunmuştur.

📍 Zeytinburnu
Evliya

Erikli Baba Hz.

İstanbul Zeytinburnu İlçesinde Erikli Baba Hz. Türbesi Erikli Baba Dergâhı, Osmanlı’nın İlk yıllarından itibaren İstanbul Zeytinburnu/Kazlıçeşme’de bulunan Alevi-Bektaşi Dergahıdır. Dergahlar; sağlığında sevilen, sayılan, halkı aydınlatan, toplum tarafından güvenilen itibar edilen kişilerin, Hakk’a yattıkları mekanlardır. Erikli Baba’da Alevi-Bektaşi halkının yakından tanıdığı, sevdiği, saydığı, buyruğundan gidilen kişiliklerdendir. Erikli Babqa Alevi-Bektaşi toplumunun ‘Serçeşmesi’ kabul edilen Hacı Bekraşi Veli’nin ilk Halifelerindendir. Tarihi kaynaklara Göre,12 İmamlar’dan İmam Musayi Kazım soyundan gelmektedir. Erikli Baba’nın esas ismi Es-Seyit Muhammed Eryek’tir. Alievi tasavvufunda Eryek;Ehlibeyt’e uygun insan yetiştirenlere Verilen ünvandır. yani bir anlamda ‘İnsanı-Kamil’ dir. Eryek Baba ünvanı buradan gelir.

📍 Zeytinburnu
Evliya

Abdullah Saburi Efendi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Abdullah Saburi Efendi Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan
Evliya

Sinan Dede Hz.

İstanbul Çatalca İlçe'si Kalfaköy'ünde Sinan Dede Hz. Türbesi

📍 Çatalca
Evliya

Seyyid Nizam Hz.

İstanbul Zeytinburnu İlçesinde Seyyid Nizam Hz. Türbesi İstanbul velilerindendir. Asıl adı Nizameddin Ahmed Ebu Nesim'dir. Hazret-i Hüseyin neslinden gelip, seyyiddir. Halk arasında "Seyyid Nizam" olarak meşhur olmuştur. Bağdat'ta doğmuştur ama doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hicri 957 (m.1550) yılında İstanbul'da vefat etti. Kabri İstanbul'du Silivrikapı’da, Seyyid Nizam Camii içindedir. Aslen Bağdatlı olan Seyyid Nizam Efendi Hazretleri, Kasım Zülfikar Mazenderânî'nin ilim meclislerinde ve hizmetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerlemiştir. Yavuz Sultan Selim Han'ın padişahlığı zamanında İstanbul'a geldi. Silivrikapı dışında bulunan dergâhta şeyh oldu. Burada talebe yetiştirdi. Pek çok kimse onun sohbetinde bulunup feyiz aldı. Pek çok kerametleri görülmüştür.

📍 Zeytinburnu
Evliya

Ahçıbaşı Hüseyin Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Ahçıbaşı Hüseyin Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Piri Mehmet Paşa Hz.

İstanbul Silivri İlçesinde Piri Mehmet Paşa Hz. Türbesi 16. yüzyıl Osmanlı veziriazamlarından Piri Mehmed Paşa Konya’da dünyaya geldi. Medrese tahsiline babasının Halvetiyye şeyhi olarak bulunduğu Amasya’da başlayan Mehmed Paşa eğitimini İstanbul’da tamamladı. Tamamlanan eğitiminin ardından Amasya Mahkemesi’nde kâtiplik yapan Mehmed Paşa, daha sonra İstanbul Fatih İmareti mütevelliliğine getirildi. II. Bayezid’in son yıllarında kadılıktan hazine defterdarlığına geçti. Yavuz Sultan Selim’in cülûsunun ardından başdefterdar oldu. Çaldıran Seferi’ne ise Rumeli defterdarı olarak katılan Mehmed Paşa, Şah İsmâil’in savaş meydanından kaçıp Tebriz’i terk etmesi üzerine onun şehirdeki hazine ve mallarının denetim altına alınması işiyle görevlendirildi. 5 Ekim 1514 Mustafa Paşa’nın azli neticesinde boşalan vezirlik koltuğuna oturdu. Amasya’da meydana gelen yeniçeri ayaklanmasında evi yağmalanan Piri Mehmed Paşa, İstanbul’a dönüldükten sonra yapılan tahkikat sırasında bu işte ihmali olduğu gerekçesiyle vezirlikten azledildiyse de hemen ardından vezirlik yeniden kendisine verildi. Ancak çok geçmeden Diyarbekir’den gelen olumsuz haberler yüzünden azledilip Yedikule’ye kapatıldı, aynı günün akşamında serbest bırakıldı. Türbesi Piri Mehmet Paşa Camii arkasındaki hazirede bulunmaktadır.

📍 Silivri
Evliya

Galip Esat Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Galip Esat Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Gözcü Baba Hz.

Gözcü Baba Hz. İstanbul Kadıköy İlçesinde Gözcü Baba Hz. Türbesi, Göztepe Mahallesi’ne adını veren Gözcü Baba, Merdivenköy’de şehit olan bir asker, Merdivenköy İstanbul’un en eski köylerinden olup Bizans döneminde adı Merdinaryus veya Ayamanas olan, İstanbul’un fethinden sonra Merd-iman olarak değişen, Şimdi türbesinin olduğu Hızır Reis sokakta semtin en yüksek tepesinde Yeşillikler içindeki türbede Osmanlılar adına Bizans’ı gözetleyen ahi derviş, Orhan Bey’in kurduğu Ahi dergahına yerleşen Ahilerin görevi İstanbul’u gözlemek olan Bu nedenle bu dergâhın şeyhlerine gözcü baba denilen, dergâhın doğusunda kurulan Namazgah gözcü tepesi adını alan sonradan semtin adı da Göztepe olarak değişen,Üsküdar ve Çamlıca’dan gelecek düşman askerini gözetlemekle görevli asker, Şehit olunca Kadıköy İlçe'si Ziverbey yolu tarafında Çemenzar’da Selvili mezarlığa gömülen, Bu şehit maalesef İstanbul’un fethini göremeden ölen evliya.

📍 Kadıköy
Evliya

Es-Seyyid Abdulkadir Haki El-Kadiri Hz.

Kadiriyye tarikatına mensup büyük bir evliyadır. Es-Seyyid Abdulkadir Haki El-Kadiri Hz. Türbesi İstanbul’un Eyüpsultan ilçesinde bulunmaktadır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Pir Seyyid Hasan Hüsamettin Uşşaki Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Pir Seyyid Hasan Hüsamettin Uşşaki Hz. Türbesi, Uşşaki Vakfı'ndadır.

📍 Beyoğlu
Evliya

Şeyh Abdulbaki Efendi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Şeyh Abdulbaki Efendi Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan
Evliya

Yedi Şehitler

İstanbul Zeytinburnu İlçesinde Yedi Şehitler Türbesi Yedi Şehitler, yedi ayrı mezarda gömülü olup, en ünlüleri Kesikbaş Gazi’dir. Isparta’nın ilk fetih yıllarında düşmanla yaptıkları savaşta her birinin bir bölgeyi koruduğu, şehit olmalarıyla öldükleri yere gömüldükleri söylenir. Tabakhane Camii yanında Kesikbaşa ait bir türbe vardır. Türbenin kövke yapısı çokgen gövdelidir. Yedişehitlerden birisi Şeremed Dede adıyla İskender Mahallesi’nde, diğeri Hu Dede adıyla Doğancı Mahallesi’nde, diğerleri Kurtuluş ve Yenice Mahalleleri’nde medfundur.

📍 Zeytinburnu
Evliya

Turabi Baba Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Turabi Baba Hz. Türbesi,

📍 Beyoğlu
Evliya

Yavuz Sultan Selim Han Hz.

İstanbul Fatih İlçesinde Yavuz Sultan Selim Han Hz. Türbesi Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470’de doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Gülbahar Hatun, Dulkadiroğluları Beyliği’ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, Omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. İyi bir eğitim gördü. Babası Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim’i Trabzon Sancağına vali olarak tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon’da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi. Trabzon’u çok güzel idare eden Şehzade Selim bu arada komşu devletlerle de ilgilendi. Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis Seferinde Kars, Erzurum ve Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldular. 25 Nisan 1512 yılında tahta çıktı.

📍 Fatih
Evliya

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hz. Türbesi Büyük velilerdendir. İsmi Ahmed bin Mustafa, künyesi Ziyâeddîn olup, Gümüşhânevî diye meşhûrdur. Ziyâeddîn Gümüşhânevî Hazretleri ilim tahsiline, küçük yaşlarda ailesinin ticaret vesilesiyle gittiği Trabzon’da başladı. Şeyh Osman Efendi ve Şeyh Hâlid es-Saîdî başta olmak üzere, bölgenin âlimlerinden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri aldı. Gümüşhanevî Hazretleri İstanbul’a amcasıyla birlikte bir ticâret seferi vesilesiyle 1831 senesinde geldi. İstanbul’a geldikten sonra tahsiline Beyazıt Medresesi’nde devam etti. Bu yıllarda bir Şeyh Efendiye intisâb ettiği fakat adının bilinmediği belirtilir. Bu zatın vefatından sonra tahsilini Mahmud Paşa Medresesi’nde sürdürdü. Burada ilim tahsil ettiği dönemde Hâfız Mehmed Efendi ve Abdurrahman Harpûtîgibi büyük âlimlerin tedrisatından geçti. 1844 senesinde icâzet aldıktan sonra Mahmud Paşa Medresesi’nde ve Beyazıt Medresesi’nde müderrisliğe devam etti.

📍 Fatih
Evliya

Şeyh Ebül Vefa Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Şeyh Ebül Vefa Hz. Türbesi İstanbul’un Fatih ilçesinde türbesinin ve dergâhının bulunduğu mahalleye kendi adını veren Ebu’l Vefa Hazretleri, meşhur Allah dostlarındandır. Doğum tarihi bilinemeyen Şeyh Ebu’l Vefa, Konya’da doğmuştur. Şeyh Ebu’l Vefa’nın sözleri hikmetli ve nükteli idi. Sohbetleri pek tatlı olup herkes onu dinlemek için can atardı. Dervişleriyle sohbet etmeyi sever, dünyaya düşkün olmayan kişilerle beraber olmayı tercih ederdi. Zamanının ileri gelen devlet adamları kapısına gelir, Şeyh Efendi’nin kendilerini kabul etmesini beklerlerdi. Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II. Bayezit kendisini çok sever ve kendisine hürmet ederlerdi.

📍 Fatih
Evliya

Alemdar Baba Hz.

İstanbul Üsküdar ilçesinde Alemdar Baba Hz. Türbesi,

📍 Üsküdar
Evliya

Telli Baba Hz.

İstanbul Sarıyer İlçesinde Telli Baba Hz. Türbesi İstanbul ilinde yer alan gönül sultanlarından biri de Telli Baba hazretleridir. Kadiri tarikatının şeyhlerinden olan Telli Baba hazretlerinin kesin doğum tarihi ve ölüm tarihi bilinmemekle birlikte birçok tarihi kaynaklara göre Osmanlı dönemlerinde yaşamış olduğu yönünde çeşitli bilgiler bulunmaktadır. Yine birçok tarihi kaynaklardaki bilgilere göre Osmanlı İmparatorluğu’nun başarılı hükümdarlarından olan Fatih Sultan Mehmet Han’ın döneminde Osmanlı ordusunda imamlık görevinde bulunduğu ve orduda imamlık görevi yaptığı dönemlerde hayatını kaybettiği yönünde bilgiler sunulmaktadır.

📍 Sarıyer
Evliya

Akbaba Hz.

İstanbul Beykoz İlçesinde Akbaba Hz. Türbesi Akbaba Sultan, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinde yanında bulunan kişilerdendir. Daha sonra Akbaba Köyü ‘ne yerleşmiş ve burada yaşamıştır. Adına yaptırılan camide türbesi bulunmaktadır. Adı Ak Mehmet olup Buhara’lıdır. İstanbul’un fethi ile ilgili hadisten payına düşeni alabilmek için yaya olarak Buhara’dan yola çıkar Fatih’in yanına gelerek onun teveccühünü kazanarak hocaları arasına katılır. İstanbul’un kuşatması uzayınca Fatih endişelenir ancak Hocası Akşemseddin ile Ak Mehmet’e Fetih mana aleminde müjdelenince durumu Fatih’e bildirirler. Fetihten sonra Fatih’ten izin alarak bugünkü bulunduğu vadide kendine bir ibadethane yaptırarak vefatına dek burada kalır ve buraya defnedilir. Fatih sık sık halını hatırını sordurur, avlanma esnasında bulunduğu alanda Tokat kalesinin fethiyle Tokat adını verdiği köyle birbirine çok yakındır. Ak Mehmet adını verdiği Beykoz Akbaba köyünde kendi yaptırdığı ibadethanenin yanında Canfeda Hatun Cami, Akbaba Mezarlığında bulunmaktadır.

📍 Beykoz
Evliya

Ümmi Sinan Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ümmi Sinan Hz. Türbesi Halvetiyye tarikatı şubelerinden Sinaniyye kolunun kurucusudur. Yani bu kolun piridir. Adı İbrahim'dir. Doğum yeri Prizren'dir. Adına tertip edilmiş bir icazetnamede ise Bursalı olduğu görülmüştür. Karamanlı olduğuna dair de rivayetler vardır. Kendisi büyük bir âlim olduğu halde, gördüğü bir rüya üzeri¬ne "Ümmî" lakabını takınmıştır. Tasavvuf konularını işleyen ilahileri vardır. "Gitti 958'de Ümmî Sinan" mısrasının delalet ettiği hicri 958 yılında vefat etmiştir. Kabri, Hazreti Halid b. Zeyd civarında Düğmeciler Mahallesi kendi adını taşıyan sokaktadır. Halifelerinden Nasuh Efendi tarafından yaptırılan dergâhta gömülüdür. Evlat ve torunları ile damadı Topkapı civarında Kürkçübaşı Ahmed Şemseddin mahallesinde, Kanuni Sultan Süleyman tarafından kendisi için inşa edilen dergâhtadır. "Risâle-i Şerife-i İstanbulî Ümmî Sinan" adında bir eseri, Manisa Mura¬diye Kütüphanesi'nde bulunmaktadır. İrfan seviyesini gösteren ilahilerinden bir örnek aşağıdadır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Mehmet Nuri Şemseddin Hz.

İstanbul Beşiktaş ilçesinde Mehmet Nuri Şemseddin Hz. Türbesi İstanbul’da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi, Mehmed Nûri bin Seyyid Hüseyn olup, lakabı Şemseddîn’dir. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin on beşinci bâtından torunudur. 1216 (m. 1801) senesinde İstanbul’da doğdu. 1282 (m. 1866) senesi Şevval ayının on dördüncü gecesi İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazı, Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nde kalabalık bir cemaat tarafından kılındı. Mevlânâ Yahya Efendi’nin türbesine defnedildi.

📍 Beşiktaş
Evliya

Ya Vedüd Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ya Vedüd Hz. Türbesi Yâ Vedûd Sultan’ın gerçek isminin Abdülvedûd olduğu, İstanbul’un fethinden önce Buhara’dan gelmiş, Bizans İmparatorunun izniyle Ayasofya yakınına yerleşmiştir. İslam ve fetih ile ilgili kaynaklar da ismine çok sık rastlanmıştır. Türbesi Ayvansaray kavşağındadır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Cemalettin Uşşaki Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçesinde Cemalettin Uşşaki Hz. Türbesi Büyük tasavvuf önderi, gavsul azam, yaşadığı devre ışık tutmuş, binlerce kişiyi irşad ederek halifeler yetiştirmiş, pîr-i sânî unvanını almış, ehli tasavvufun önder kabul ederek yolundan gittiği, ledün ilminin sultanlarından, Peygamberimiz Resûlullah’ın (s.a.v) torunu, marifetullah sırrına erişmiş, Allah (c.c.) dostu, zâhir ve batın âlimlerinden Pîr Seyyid Cemâleddîn-i Uşşâkî (k.s.a.) Hazretleri Anadolu’da yetişen büyük velîlerdendir. İsmi Muhammed olup, künyesi Ebû Nizâmeddîn’dir. Uşşâkî Seyyid Muhammed Efendi diye de bilinir. Halvetiyye tarikatının büyüklerinden olup, Uşşâkîlik tarîkatında pîr-i sânîdir. İslam ve tasavvuf ilminde büyük âlim olan Pîr-i Sânî Cemâleddîn-i Uşşâkî Hazretleri bu ilim deryasını insanlara aktarmak için çalışmış ve Uşşâkî tarikatının yayılmasında önemli vazifeler ifa etmiştir. M.1750 (H.1164) yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Kabr-i şerifleri İstanbul, Eğrikapı’daki Savaklar mahallesinde bulunan Hırâmî Ahmed Paşa Dergahı’nın avlusundaki türbede bulunmaktadır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Gönenli Mehmed Efendi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçesinde Gönenli Mehmed Efendi Hz. Türbesi 1903 yılında Balıkesir’in Gönen ilçesinde dünyaya gelen Gönenli Mehmed Efendinin tam adı Mehmet Öğütçü’dür. İlk öğrenimini doğduğu ilçe olan Gönen’de tamamladıktan sonra 1920’li yıllarda İstanbul ‘a gelen Gönenli Mehmed Efendi, Fatih Camii ders-i âmlarından Serezli Ahmet Şükrü Efendinin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Hıfzını ve tashih-i huruf derslerini tamamladıktan sonra, kıraat ilmini de yine Ahmet Şükrü Efendi’den okuyan Gönenli Mehmed Efendi, 1925 yılında icazet aldı ve daha sonra 1927 yılında imam hatip mektebinden mezun oldu. 1930 yılında Gönen Merkez Camii imam hatibi olarak hizmete başlayan Göenli Hoca, üç yıl sonra vatanî görevini yapmak üzere görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi ve askerliğini yedek subay olarak yaptı. Askerliğinden sonra bir daha memleketine dönmeyen Mehmed Efendi, görevine İstanbul’da devam etti. İstanbul’da sırasıyla Hacı Bayram Kaftani, Dülgerzade, Hacı Hasan, Sultanahmet Camii imam hatip bulundu. Sultanahmet Camii imam hatipliği görevini 1954’ten 1982 yılına kadar tam 28 yıl devam ettiren Gönenli Hoca aynı zamanda reis’ül kurra hafızı yani Kur’an-ı yedi kıraat ve on rivayet üzerine okuyan icazet almış üstat hafızların duayeni, eğitimi sürdüren en tecrübeli üstadıydı. Kabri Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'ndedir.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Cebe Ali Hz. (Cübbe Ali, Cibali Baba)

İstanbul Fatih İlçesinde Cebe Ali Hz. (Cibali Baba) Türbesi Cibali semti Cibali kapısı dibindedir. Horasan erlerinden olan Seyyid İbrahim Hazretleri, 1200’lü yıllarda Anadolu’ya Emirce Aşireti reisi olarak gelir ve Osmanlı Beyliği kurulunca İnegöl-Domaniç arasında bir bölgeye yerleşir. Böyle mübarek bir soydan gelen Cebe Ali Bey’in ne zaman doğduğuna dair tam bir kayıt yoktur. Ancak Bursa bölgesinde doğduğu ve yetiştiği, burada hem ilim, askeriye hem de tasavvuf eğitimi aldığı rivayet edilmektedir. Horasan’a, Mısır’a gittiği ve oralarda müderrislik yaptığı, 1440 yılında tekrar Anadolu’ya dönerek, Bursa’ya geldiği anlatılmaktadır.

📍 Fatih
Evliya

Kovacı Dede Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Kovacı Dede Hz. Türbesi Kovacı Dede Camii Hazire'sindedir.Büyük velilerden olan Şeyh Sevündük Hazretleri, Kovacı Dede denmekle de meşhurdur. Büyük cezbe sahibi, harikulade hal ve kerametleriyle ünlü büyük bir zattır.

📍 Fatih
Evliya

Evranos Dede Hz.

İstanbul Fatih İlçesinde Evranos Dede Hz. Türbesi İstanbul'un fethi için Anadolu'ya gelen gazi dervişlerdendir. 1495'te vefat etmiştir. Türbesi Fâtih Karagümrük'te, Hasan Fehmi Paşa Caddesi üzerinde, Hattat Râkım Efendi türbesi yakınındadır.

📍 Fatih
Evliya

Halet Efendi Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Halet Efendi Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

İsa Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde İsa Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Nalıncı Mimi Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Nalıncı Mimi Dede Hz. Türbesi Adı, Mehmed, künyesi Na'lınî Dede Meczub Mimi Şeyh Mehmed Halvetî'dir. Yatağan Dede diye de bilinir. Mevlevi dervişi olduğu da rivayet edilmektedir. 1540 yılında doğduğu sanılır. 1661 yılında vefat etmiştir. İstanbul'a geldikten sonra, devrinin büyüklerinden ders almış, geçimini, Unkapanı'nda, Azebler Camii karşısındaki dükkânında yaptığı nalınlardan sağlamıştır. İstanbulluların kalbinde taht kuran, kimsesizlerin ve fakirlerle dul ve yetimlerin yardımına koşan, kazandığını sırf Allah rızası için harcayan Nalıncı Dede Hazretleri'nin şöhretini bir gün Sultan III. Murad Han da duymuş, ama bir süre görüşmeleri nasip olmamıştır. Na'lıncı Dede Hazretleri, 1661 yılında ecel şerbetini içmiş, o da ruhunu teslim edip, dünyadan göçmüştür. Vefatı Sultan III. Murad Han'a rüyasında bildirilmiş, Padişah: "Cenaze namazımı Fatih Camii'nde kıldır, dükkânıma da gömdür. Yanına bir çeşme, bir de dergâh yaptır" diye vasiyette bulunmuştur. Padişah da Na'lıncı Dede Hazretleri'nin rüyasındaki vasiyetini aynen yerine getirmiştir.

📍 Fatih
Evliya

Yazıcı Baba Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Yazıcı Baba Hz. Türbesi, Yazıcı Camii Haziresi'ndedir. Yazıcı Baba'nın adı Muslihiddin Efendi'dir. Fatih Sultan Mehmed'in yazıcılarından olup Fatih Camii'nden artakalan malzemelerden Katib Muslihiddin Yazıcı Camii'ni yaptırmıştır. Kabri, camiinin yakınındaki binanın altında kalmıştır.

📍 Fatih
Evliya

İsmail Ankaravi Rusuhi Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde İsmail Ankaravi Rusuhi Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Aziz Mahmud Hüdai Hz.

İstanbul Üsküdar ilçesinde Aziz Mahmud Hüdai Hz. Türbesi Osmanlı devrinde yetişen İstanbul velilerinin büyüklerindendir. Asıl adı Mahmûd’dur. Aslen, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerinin neslinden olup seyyiddir. 1541 senesinde Şereflikoçhisar’da doğdu. Çocukluğu ise Sivrihisar’da geçti. İlim tahsiline de burada başladı. Daha sonra İstanbul’a giderek Küçükayasofya Medresesinde Nâzırzâde Efendi’nin derslerine devam etti. Tasavvufî hayatla da çocukluk yaşlarından itibaren tanıştı. Küçükayasofya Medresesinde ilim tahsil ettiği yıllarda, medreseyle beraber bulunan tekkenin şeyhi Nûreddinzâde Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine iştirak etti. Hocası onu, Edirne Medresesi Müderrisliği, Şam ve Mısır kadılığı gibi vazifelerinde de yanından ayırmadı. Bu medeniyet şehirlerinde geçirdiği seneler Aziz Mahmûd Hüdai Hazretlerinin yetişmesine büyük katkı sağlamıştır. Azîz Mahmûd Hüdai Hazretleri, Şam ve Mısır devresinin ardından Bursa’da Câm-i Atîk mahkemesine naip tayin edildi. Yetiştiği Küçükayasofya Tekkesinde sekiz sene şeyhlik yapan Aziz Mahmûd Hüdai Hazretleri, Bayramiyye tarikatının Celvetiyye kolunun kurucusu büyük bir şeyh olmakla beraber, talebe okutmayı ve halka açık vaaz etmeyi de sürdürdü. Sultanahmet Camii açıldığında ilk hutbeyi de o irat etti. Sohbetine katılan ve tekkesine gelenler arasında vüzeradan, ümeradan ve ulemadan büyük şahsiyetler bulunduğu; 3. Murad, 1. Ahmet, 2. Osman, 4. Murad gibi padişahların kendisine son derece hürmet gösterdiği ve yedi padişah devrinde manevi rehberlik yaptığı belirtilmektedir.

📍 Üsküdar
Evliya

Mehmet Emin Tokadi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Mehmet Emin Tokadi Hz. Türbesi Evliyanın meşhurlarından. İsmi; Mehmet Emin bin Hasen bin Ömer Nakkaş Tokâdî’dir. Azîz Mahmut Ermevî dervişlerinden bir zatın oğludur. Lakabı Cemâleddîn, künyesi Ebu’l-Emâne ve Ebû Mansûr’dur. 1075 (m. 1664) senesinde Tokat’da doğdu. 1158 (m. 1745) senesinde İstanbul’da 83 yaşında vefât etti. Kabri Unkapanı’na inen cadde ile Zeyrek yokuşunun kesiştiği tepe üzerinde, Soğukkuyu Pîri Paşa Medresesi kabristanındadır. İstanbul’da medfûn bulunan evliyanın en büyüklerindendir. Kendisini vesile ederek, kabri başında yapılan duâ müstecâbdır, makbuldür. Tanıyıp sevenler kabrini ziyaret ederek feyz almakta, murâdlarına kavuşmaktadırlar.

📍 Fatih
Evliya

Muhammed Hariri Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Muhammed Hariri Hz. Türbesi, Muhammed Hariri Hz. Silsile-i Aliyye'dendir.

📍 Fatih
Evliya

Şeyh Mehmed Ruhi Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Şeyh Mehmed Ruhi Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Beş Kardeşler Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Beş Kardeşler Hz. Türbesi, Karagümrük

📍 Fatih
Evliya

Mehmed Esad Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Mehmed Esad Dede Hz. Türbesi, Tahir Ağa Camii Haziresi'ndedir.

📍 Fatih
Evliya

Zeynep Hanım ve Kamil Paşa Hz.

İstanbul Üsküdar İlçesinde Zeynep Hanım ve Kâmil Paşa Hz. Türbesi, Zeynep Kâmil Hastanesi bahçesindedir. Zeynep Hanım ile Yusuf Kâmil Paşa’nın hiç çocukları olmaz. Bu nedenle kendilerini, hayır işlerini yapmaya adarlar. 1862 yılında Üsküdar Nuh Kuyusu semtinden bostan tarlası satın alıp, yüz yataklı bir hastane yaptırırlar. Bu hastane günümüzde Üsküdar semtlerinin birine de isim sahipliği yapmış olan Zeynep Kâmil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’dir. Zeynep Hanım ile eşi Yusuf Kâmil Paşa’nın hiç çocukları olmamıştır fakat günümüzde Zeynep Kâmil hastanesinde binlerce çocuk dünyaya gelmektedir. Hastanede, Zeynep Hanım ile eşi Yusuf Kâmil Paşa’nın türbesi bulunmaktadır.

📍 Üsküdar
Evliya

Beyazıt-ı Veli Hz. (Bayezid II. Sultan)

İstanbul Fatih İlçe'sinde Beyazıt-ı Veli Hz. (Bayezid II. Sultan) Türbesi Fıkıh, astronomi ve diğer ilimlerde âlim, hattat, âbid, velî, sekizinci Osmanlı Sultanı. Fâtih Sultan Mehmet Han’ın oğludur. Annesi Gülbahar Hatun’dur. 851 (m. 1447) senesinde doğdu. 886 (m. 1481)’da babasının vefatı üzerine Osmanlı Padişahı oldu. 918 (m. 1512) yılında padişahlıktan ayrılarak, yerini oğlu Yavuz Sultan Selim Han’a bıraktı. Tahttan feragatinden bir ay sonra, İstanbul’dan bugün Bulgaristan sınırları dâhilinde olan Dimetoka’ya giderken yolda vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilip, kendi yaptırdığı Bayezid Câmii yanına defnedildi. Daha sonra oğlu Yavuz Sultan Selim Hân tarafından mezarı üstüne türbe yaptırıldı.

📍 Fatih
Evliya

Uyku Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Uyku Dede Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Muhammed Emin-i Tevfiki Hz. (Emin Efendi)

İstanbul Fatih ilçesinde Muhammed Emin-i Tevfiki Hz. (Emin Efendi) Hz. Türbesi, Uşşaki Camii haziresindedir.

📍 Fatih
Evliya

Evliya Çelebi ve Loğusa Sultan Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Evliya Çelebi ve Loğusa Sultan Hz. Türbesi, Şişhane'den Kasımpaşa'ya inerken yokuşun başındadır.

📍 Beyoğlu
Evliya

Garip Dede Hz.

İstanbul Küçükçekmece ilçesinde Garip Dede Hz. Türbesi İstanbul'un Küçükçekmece ilçesinin Fatih mahallesinde bulunan bir türbedir. Garip Dede Anadolu erenlerinden biridir ve Alevi-Bektaşi inancına göre türbesi Macaristan'da bulunan Gül Baba'nın musahibi olduğu rivayet edilmektedir. Garip Dede'nin öldüğünde gömüldüğü mezar 1995 yılında türbe haline getirilmiştir. Garip Dede ulu bir kişidir. Kimsesi olmadığı için adının Garip Dede olduğu tahmin edilmektedir. 1600 yıllarda yaşadığı ve 102 yaşında vefat ettiği söylenmektedir. Onu tanıyan ve sevenlerin onun için türbe yaptıkları rivayet edilir.

📍 Küçükçekmece
Evliya

Selahaddin Uşşaki Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Selahaddin Uşşaki Hz. Türbesi, Tahir Ağa Cami Haziresi'ndedir.

📍 Fatih
Evliya

Üsküdar Mevlevihanesi

İstanbul Üsküdar ilçesinde Üsküdar Mevlevihanesi, Doğancılar Cd.

📍 Üsküdar
Evliya

Akseki Kemaleddin Efendi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Akseki Kemaleddin Efendi Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Sarı Saltukzade Hacı Mustafa Efendi

Sarı Saltuk, Türk tarihinin efsane şahsiyetlerinin en enteresanlarındandır. Anadolu'nun ve Rumeli'nin ve hatta halen Avrupa topraklarının birçok yerle¬rinde ona izafe edilen makamlar bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi de İznik'te, Abdülvehhab Gazi tepesine giden yolun üzerindedir. Tamiri yapılmış fethin ilk günlerinin huzurunu veren bir yapıdır. Sarı Saltuk, Türkistanlıdır. Hoca Ahmed Yesevî (k.s.) Hazretleri'nin müritlerindendir. İstanbul Sarıyer ilçe'sinde Sarı Saltukzade Hacı Mustafa Efendi Türbesi, Rumeli Feneri içindedir.

📍 Sarıyer
Evliya

Yedi Emirler Hz.

Fatih’te, Malta semtinde, Baş İmam Sokağı’nın üzerinde yer alan ve 1950’li yıllarda onarılan bakımlı hazirede isimlerini Hadikatü’l-Cevami’den öğrendiğimiz diğer bir adı Yedi Buharalılar metfundur. Bazı kaynaklarda Üçler, Yediler, Yedi Azizler, Yedi Buharalılar, Yedi Buhariler, Yedi Emirler, Yedi Kardeşler isimleri ile de anılmışlardır. Bu zatlar İstanbul’un fethine katılmış ve şehit olarak bu mahalle defnolunmuşlardır. Göre Buhara kentinden Konstantiniyye’ye gelen bu yedi zat Nakşibendi’ye Tarikatı dervişanındandır. İsimleri şöyledir; Seyyîd Abdurrahmân, Seyyîd Abdülazîz, Seyyîd Abdülgâfûr, Seyyîd Abdürrahîm, Seyyîd Âkil, Seyyîd Câ’fer ve Seyyîd Hamzâ. İstanbul Fatih ilçe'sinde Yedi Emirler Hz. Türbesi

📍 Fatih
Evliya

Kırklar Sultan Hz.

Kırklar sultan Hz. Peygamber efendimizin soyundan gelen seyyid bir zat olup kabri Kanuni Sultan Süleyman zamanında keşfedilmiştir. O dönemim şeyhlerinden Kemal Efendi tarafından keşfedilmiş olup, üstün keramet sahibi bir kimse olduğu rivayet edilmektedir. İnsanların düşüncelerini okuyabildiği ‘Ledun’ ilmine sahip olduğu ve Hızır As’ın talebelerinden olduğu rivayet edilmektedir. İnsanların akıllarında geçen düşünceleri bilmek gibi kerametleri vardır. Kırklar Sultan Hz. Türbesi, İstanbul Beykoz ilçe'sinde dir.

📍 Beykoz
Evliya

Evlice Baba Hz. (Veliyüddin Efendi)

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Evlice Baba Hz. (Veliyüddin Efendi) Türbesi, Uluca Baba olarak da biliniyor. Veliyüddin Efendi’nin kabri de caminin karşısındaki hazirede bulunuyor. Eyüp, Bülbül Yuvası mevkiinde adını verdiği sokaktadır. Camii Fatih’in yazı ve müzik hocası Veliyüddin Efendi tarafından yaptırılmış. Harap bir vaziyetteyken 1967 yılında tamir edilmiş.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Sofular Baba Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Sofular Baba Hz. Sofular Tekkesi, Ekmel Tekkesi,

📍 Fatih
Evliya

Es-Seyyid Hüseyin Nazmi Geylani Hz.

İstanbul Eyüpsultan’da doğdu. İslâmbey mahallesi Evlicebaba Mescidi sokağındaki Hâkî Baba Kādirî Dergâhı şeyhi Sâdeddin Efendi’nin oğludur. Aslen Kastamonu Tosyalı olup soyu Kādiriyye tarikatının Piri Abdülkādir-i Geylani’ye ulaştığı için Ceylan (Geylân) unvanıyla tanınan babası, tarikatın Mustafa Ahi Efendi’ye (ö. 1208/1794) nispet edilen Âhiyye kolunun tanınmış şeyhlerindendi. İstanbul Eyüpsultan ilçe'sinde Es-Seyyid Hüseyin Nazmi Geylani Hz. Türbesi, Evlice Baba Camii karşısındadır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Murtaza Efendi Hz.

İstanbul'da yaşamış Nakşi büyüklerinden. Küçük yaşta gördüğü kuvvetli tahsilden sonra devlet kademelerinde görev yaptı. 1733’te Tophâne Nâzırı, 1734’te Tersâne Emîni oldu. Murtaza Efendi Hz. Mekke-i mükerremede bulunduğu sırada Ahmed Yekdest Cüryânî hazretlerine bağlanıp yüksek derecelere kavuştu. 1747'de Rûznâme-i evvel iken vefat etmesi üzerine, Eyüpsultan sırtlarında yaptırdığı Kaşgârî, Murtaza Efendi Dergâhına denize bakan duvar içine defnedildi. Türbesi, Kaşgari Dergahı'ndadır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Abdullah Kaşgari Hz.

İstanbul Eyüpsultan ilçe'sinde Abdullah Kaşgari Hz. Türbesi, Kaşgari Dergahı'nda dır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Ubeydullah Kaşgari Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ubeydullah Kaşgari Hz. Türbesi, Kaşgari Dergahı'nda dır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

İsa Geylani Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde İsa Geylani Hz. Türbesi, Kaşgari Dergahı'nda dır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Şeyh Abdülkadir Efendi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Şeyh Abdülkadir Efendi Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan
Evliya

Cemaleddin İshak-ı Karamani Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Cemaleddin İshak-ı Karamani Hz. Türbesi, Sütlüce

📍 Beyoğlu
Evliya

Ebusuud Efendi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ebusuud Efendi Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan
Evliya

Şeyh Zafir Hz.

İstanbul Beşiktaş İlçe'sinde Şeyh Zafir Hz. Türbesi, Ertuğrul Tekkesindedir.

📍 Beşiktaş
Evliya

Sivasi Abdülmecid Efendi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Sivasi Abdülmecid Efendi Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan
Evliya

Murad-ı Münzavi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Murad-ı Münzavi Hz. Türbesi Şeyh Murat Efendi Tekkesindedir

📍 Eyüpsultan
Evliya

Laleli Baba Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Laleli Baba Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Kavukçu Ali Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Kavukçu Ali Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Kayı Osman Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Kayı Osman Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Kudretullah Efendi Hz.

İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Kudretullah Efendi Hz.Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Cennet Efendi Hz.

İstanbul Üsküdar ilçesinde Cennet Efendi Hz. Türbesi, Aziz Mahmud Hüdai Camii karşısındadır.

📍 Üsküdar
Evliya

Zembilli Ali Efendi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Zembilli Ali Efendi Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Abdurraif Şamadani Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Abdurraif Şamadani Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Bekri Mustafa Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Bekri Mustafa Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Ali Baba Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Ali Baba Hz. Türbesi, Zindan Han

📍 Fatih
Evliya

Oruç Baba Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Oruç Baba Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Sarıbeyazıt Camii Haziresi

İstanbul Fatih ilçesinde Sarıbeyazıt Camii Haziresi,

📍 Fatih
Evliya

Ali Geylani Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Ali Geylani Hz. Türbesi, Arpacılar Camii girişindedir.

📍 Fatih
Evliya

Şeyh Mehmet Hz. (Çifte Emirler Türbesi)

İstanbul Fatih İlçe'sinde Şeyh Mehmet Hz. (Çifte Emirler Türbesi),

📍 Fatih
Evliya

Vani Ahmed Efendi Hz. (Es-Seyyid El-Hac Ahmed Efendi)

İstanbul Fatih ilçesinde Vani Ahmed Efendi Hz. (Es-Seyyid El-Hac Ahmed Efendi),

📍 Fatih
Evliya

Seyyid (Seydi) Baba Tekkesi Haziresi

İstanbul Fatih ilçesinde Seyyid (Seydi) Baba Tekkesi Haziresi,

📍 Fatih
Evliya

Ramazan Efendi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Ramazan Efendi Hz. Türbesi, Kocamustafapaşa otobüs durağı, Ramazan Efendi Camii Haziresinde.

📍 Fatih
Evliya

Vucudizade Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Vucudizade Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Üç Gözlü Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Üç Gözlü Dede Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Geıybiillallah Dede Hz.

İstanbul Zeytinburnu İlçe'sinde Geıybiillallah Dede Hz. Türbesi,

📍 Zeytinburnu
Evliya

Haydar Baba Hz.

İstanbul Kadıköy ilçesinde Haydar Baba Hz. Türbesi, Haydar Paşa Garı içinde

📍 Kadıköy
Evliya

Altıparmak Ahmet Baba Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Altıparmak Ahmet Baba Hz. Türbesi, Yedikule

📍 Fatih
Evliya

Derviş Molla Muhammed Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Derviş Molla Muhammed Hz. Türbesi, Eğrikapı surdibindedir.

📍 Fatih
Evliya

Kesikbaş Sultan Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Kesikbaş Sultan Hz. Türbesi, Eğrikapı surdibindedir.

📍 Fatih
Evliya

Gavsi Ahmed Dede Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Gavsi Ahmed Dede Hz. TÜrbesi, Galata Mevlevihanesindedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Sarı Nasuh Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Sarı Nasuh Hz. TÜrbesi,

📍 Fatih
Evliya

Ahmed İbni Kemal Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ahmed İbni Kemal Hz. Türbesi, Edirnekapı Necatibey Mezarlığı'ndadır. Yavuz Sultan Selim Han'ın Hocasıdır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Gül Baba Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Gül Baba Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Sefer Baba Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Sefer Baba Hz. Türbesi,

📍 Beyoğlu
Evliya

Sarı Dede Hz.

İstanbul Sarıyer İlçe'sinde Sarı Dede Hz. Türbesi,

📍 Sarıyer
Evliya

İskender Baba Hz.

İstanbul Üsküdar ilçesinde İskender Baba Hz. Türbesi,

📍 Üsküdar
Evliya

Mimar Sinan Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Mimar Sinan Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Molla Gürani Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Molla Gürani Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Server Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Server Dede Hz. Türbesi, Sultanahmed'deki Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlüğü binası içindedir.

📍 Fatih
Evliya

Hasan Ünsi Hz. (Ünsi Hasan Efendi)

İstanbul Fatih ilçesinde Hasan Ünsi Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Şeyh İbrahim Efendi Hz. (Olanlar Tekkesi)

İstanbul Fatih ilçesinde Şeyh İbrahim Efendi Hz. (Oğlanlar Tekkesi), Muratpaşa Camii Haziresi

📍 Fatih
Evliya

Toklu İbrahim Dede Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Toklu İbrahim Dede Hz. Türbesi, Hamidullah El Ensari Hz.'nin türbesinin bulunduğu Toklu İbrahim Dede mezarlığındadır.

📍 Fatih
Evliya

Örümceksiz Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Örümceksiz Dede Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Haşimi Emir Osman Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Haşimi Emir Osman Hz. Türbesi, Kulaksız semti Haşimi Emir Osman Camii Haziresi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Cihangirli Hasan Efendi Hz. (Burhanettin Hasan Cihangiri)

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Cihangirli Hasan Efendi Hz. (Burhanettin Hasan Cihangiri) Türbesi, Cihangir Camii Haziresi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Çizmeci Başı Mahmud Efendi Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Çizmeci Başı Mahmud Efendi Hz. Türbesi, Kabataş iskelesi yol ortasındaki ağaç dibindedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Baba Haydar Semerkandi Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Baba Haydar Semerkandi Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan
Evliya

Kurd Çelebi Hz. (Kurt Çelebi)

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Kurd Çelebi Hz. (Kurt Çelebi) Türbesi, Kurtçelebi Camii'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Karabaş Hz.

İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Karabaş Hz. Türbesi,

📍 Eyüpsultan
Evliya

Arap Baba Hz. (Arapzade Mustafa Efendi)

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Arap Baba Hz. (Arapzade Mustafa Efendi) Türbesi, Arapzade Mustafa Efendi Seyyid Ahmet Bedevi Hz.'nin oğludur.

📍 Beyoğlu
Evliya

Ahmet Bedevi Hz.

İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Ahmet Bedevi Hz. Türbesi, Hacı Ahmet Cami Haziresi'ndedir.

📍 Beyoğlu
Evliya

Akşemseddin Camii Haziresi

İstanbul Fatih ilçesinde Akşemseddin Camii Haziresi, Hırka-i Şerif Camii aşağısındadır.

📍 Fatih
Evliya

İdris Pehlivan Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde İdris Pehlivan Hz. Türbesi, Mevlanakapı'dan girerken sağdadır.

📍 Fatih
Evliya

Pileka Mustafa Hz.

İstanbul Eyüpsultan ilçesinde Pileka Mustafa Hz. Türbesi, Eyüp Sultan Camii kapısındadır.

📍 Eyüpsultan
Evliya

Muhammed Bedrettin Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Muhammed Bedrettin Hz. Türbesi, Hırka-i Şerif Cami aşağısında

📍 Fatih
Evliya

Şemseddin Efendi Hz.(Perşembe, Muhyi Efendi Tekkesi)

İstanbul Fatih ilçesinde Şemseddin Efendi Hz.(Perşembe, Muhyi Efendi Tekkesi), Hırha-i Şerif Camii aşağısındadır.

📍 Fatih
Evliya

Firuzağa Cami Bahçesindeki Zat

İstanbul Fatih ilçesinde Firuzağa Cami Bahçesindeki Zat,

📍 Fatih
Evliya

Seyyid Eşrefzade Pir Muhammed Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Seyyid Eşrefzade Pir Muhammed Hz. Türbesi, Zeyrekte iki su kuyusu

📍 Fatih
Evliya

Marpuççular Hoca Alaaddin Cami Haziresi

İstanbul Fatih ilçesinde Marpuççular Hoca Alaaddin Cami Haziresi,

📍 Fatih
Evliya

Zeynelabidin ve Abdullah Efendiler (Şeyh Hamza Tekkesi)

İstanbul Fatih İlçe'sinde Zeynelabidin ve Abdullah Efendiler (Şeyh Hamza Tekkesi),

📍 Fatih
Evliya

Tezveren Baba Hz.

İstanbul Şişli İlçe'sinde Tezveren Baba Hz. Türbesi, Dolapdere

📍 Şişli
Evliya

Ekmekçi Baba Hz.

İstanbul Fatih İlçe'sinde Ekmekçi Baba Hz. Türbesi, Suriçi benzinci önünde.

📍 Fatih
Evliya

Benlizade Ahmet Reşid Efendi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Benlizade Ahmet Reşid Efendi Hz. Türbesi,

📍 Fatih
Evliya

Molla Fenai Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Molla Fenai Hz. Türbesi, Kızılelma Caddesi'nde Mescidin karşısında Ümmi Sinanzade Hasan Efendi Halifesi Şeyh Mehmet Fenai Halveti'nin kabri bulunduğundan Fenai mescidi adı ile de anılmaktadır. Mescid 1918 yangınında yanmıştır. Uzun zaman arsa halinde kalan mescit, 19887 yılında, Mimar Kenan İslamoğulları tarafından modern mimari tarzda betonarme olarak yeniden ihya ve inşasına başlamış. Temmuz 2009 tarihinde ibadete açılmıştır. 1950 yılına kadar varlığını sürdüren hazire alanı günümüzde kayıptır. Ayrıca Süheyl Ünver kıtabında yakınında bir de Gazi Baba'nın kabri olduğundan bahseder. Ancak dönemi ve kimliği ile ilgili bilgiye ulaşılamamıştır.

📍 Fatih
Evliya

Şeyh Kemikli Hz. (Ali Baba)

İstanbul Pendik İlçe'sinde Şeyh Kemikli Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde geçer.

📍 Pendik
Kutsal Mekân

1. Abdulhamit Han Hz.(Peygamberimiz S.A.V. Ayak Bastığı Taş)

İstanbul Fatih İlçe'sinde 1. Abdulhamit Han Hz.(Peygamberimiz S.A.V. Ayak Bastığı Taş) Türbesi ve diger zevat kabirleri.

📍 Fatih
Evliya

Tuz Baba

istanbul – beşiktaş tuz baba camii Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Tuzcu Başısıdır. Büyük veillerden olup Tuz Baba diye şöhret bulmuştur. Beşiktaş, Uzunca Ova Caddesi, Tuz Baba Cami-i şerîfinin girişinde sağ tarafta, caddeye üç penceresi olan türbesinde medfundur. Kabrinin caddeye bakan duvarında Sultan III. Selim çeşmesi vardır: Çeşmesinin içinde tuz vardır. Halk nazar için alıyor, camiye girişte de hacet penceresi vardır. Türbe çok temiz ve bakımlıdır. Tuz Baba’nın ayakucunda tuz öğüttüğü değirmem hala duruyor. Tuz Baba İstanbul fethine katılmış Ni’me’l-Ceyş’dendir. İstanbul muhasarası esnasında askerin yemeğine koyacak tuz bulamayınca ordunun ileri gelenleri büyük bir heyecanla toplanmışlar, tuz meselesini kara kara düşünürken, Tuz Baba birdenbire yanlarına gelmiş ve: ‘’Ordunun tuzunu ben bulacağım’’ demiş. Orada bulunanlar birbirlerine bakakalmışlar. fakat aynı azim ile ; ‘’Siz endişelenmeyin. Ben size şimdi tuz getireceğim. Yalnız bana ruhsat verin’’ demiş. «Peki ruhsat sizindir.» «Öyleyse bana bir taş havan getirin hele.» Güzel bir havan getirilmiş ve çadırın ortasına konmuş, taş havanı kucağına almış ve yerden toprakları alıp havanın içine koymuş, bütün kuvvetiyle toprakları dövmeye başlamış, her vuruşta toprağın rengi değişiyor, toprak un gibi, tuz gibi oluyormuş, nihayet topraklar billur gibi tuz olmuş. Bu iş taa fetih gününe kadar devam etmiş. Rufaî tarikatına mensup olan bu yüce insanın kerameti Fatih Sultan Mehmed Hazretlerine ulaşmış, koca Fatih bu yüce zatı pek merak etmiş ve huzuruna çağırtıp: — İsmin nedir? diye sormuş. — Halil Sultanım. — Öyleyse Tuzcu Başımsın. Var git, bildiğin gibi tuz yap. Ordu senden tuz bekliyor. Fetihten sonra şimdiki türbesinin olduğu yere çekilmiş ve vefatına kadar burada zikirle, şükürle ömrünün sonuna kadar yaşamıştır. Vefatında çok sevdiği bugünkü türbesinin yerine defnedilmiştir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Sofu Baba

İstanbul – Beyoğlu Meclisi Mebusan yokuşu no :41 Fındıklı, Mebusan Yokuşu üzerinde medfun olup, türbesi gece gündüz ziyaretçilerle aydınlanır. Asıl ismi bilinmemektedir. Sofu Baba, daha ziyade askerlerin evliyasıdır. Mahalleliler onu sık sık rü’yalarında gördüklerim söylerler. Rüyalarına girdiği komşusuna yol gösterir, kuvvet olurmuş. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Topçu Hasan Ağa

İstanbul Fatih – Ahırkapı cad ( Cankurtaran tren istasyonu alt geçit köşesi ) Ali baba türbesinin olduğu yerde. Topçu Hasan Ağa hakkında kaynaklarda çok az bilgi bulunmaktadır. Kendisinin İstanbul kuşatmasına katıldığı, bu esnada Osmanlı ordusunda Topçubaşı olarak bulunduğu, dolayısıyla Ni’melceyş olduğu bilinmektedir. Fetih gazilerindendir. İstanbul .alındıktan sonra bir müddet daha yaşamıştır. Hacca gitmiş, bugünkü Cankurtaran civarında bir de mescit inşa ettirmiştir. İki katlı ve ahşap olan bu mescit, XX. yüzyıl başlarına kadar ayaktaydı. Zamanla mescidin etrafında bir mahalle teşekkül etmiş ve mescidin adından dolayı mahalleye Seyyid Hasan Ağa Mahallesi adı verilmiştir. Bu mahallenin ve mescidin varlığını Osmanlı arşiv kayıtlarından da öğrenmekteyiz. Mescidin ve Hasan Ağa ‘nın kabrinin olduğu yerden tren yolu geçmesi sebebiyle mescit ve türbe ayakta değildir. Topçu Hasan Ağa’nın kabri vaktiyle, Cankurtaran tren istasyonunun olduğu geçidin altında, yol kenarında bulunan Fatih’in gulamından (özel hizmetçi) bir Ni’melceyş olan Ali Baba ‘nın kabrinin yanında bulunmaktaydı. Ancak tren yolunun yapımı sırasında Ali Baba’nın kabri muhafaza edildiği halde Topçu Hasan Ağa’nın kabri ve mescidi ortadan kalkmıştır. Topçu Hasa Ağa ‘nın adını taşıyan mahallenin adı değişerek Cankurtaran olmuştur. Süheyl Ünver, bu civarda 40 kadar fetih şehidi kabri bulunmasına rağmen 50’li yıllarda kendisinin tespit edebildiği kabirlerin sayısının 12 olduğunu belirtmektedir. Topçu Hasan Ağa’nın kabri yerinde olmamakla birlikte yanında bulunan Ali Baba ve civardaki şehitler ziyaret edilebilir. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

Evliya

Seyyid Yahya Sezai Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Türbesi arka tarafında İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Mora havalisinde müftülük yapmış olan Şehit Hafız Abdülhalim Efendinin oğlu olan Sezaî Efendi (0.1877) ; Babasının şehit edilmesi üzerine küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilim tahsiline başlamış, burada iken Mustafa İsmet Garibullah hazretleri ile tanışarak ona intisap etmiştir. Fatih Çarşamba’daki dergahta irşat görerek icazet almıştır. 1877’de vefat etmiş olan Seyyit Yahya Sezaî Efendinin kabri, Karacaahmet türbesi arkasında bulunmaktadır. Sezai Efendinin basılmamış bir de divanı bulunmaktadır. Seyyit Yahya Sezai Efendi’den bir kaç nazm: Nür-u vahdetle müzeyyadır gönül Zata mir’atı mücelladır gönül Reff olunmuş lamekanın fevkma Cümle-i arş-ı mualladır gönül Alem-i zülmet içinde muhtefi Bir tecelligah-ı Mevla’dır gönül Kevser-i aşk ile artmış saffeti Mest-i bî perva-yı sevdadır gönül Ey Sezai pür safa vü muhteşem Şahı aşka kasr-ı valadır gönül Mübtelayı derdi aşka sorma derman istemez Arif-i bil’lah olan tedbir Lokman istemez Nuş edenler dest-i kamilden şarabı vahdeti Bir dahi semt-i fenada bezm-i irfan istemez Alem-i Lahuta pervaz eyleyen ehli safa Tac-ı İskender değil taht-ı Süleyman istemez Neylesin zevki behişti aşıkı sıdk u vefa Duş olan didarı yare huri gılman istemez Renk-ü boy-u yar ile bağ-ı derubub zeyn eden Bin bahar olsa yine seyr-i gülistan istemez Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000

Evliya

Tablacı başı Kaşıkcı Mustafa

İstanbul – Fatih Molla gürani mah Nakibul eşraf sokak İstanbul fethine iştirak etmiş, Ni’me’l-Ceyş’dendir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Tablacıbaşısı Amiri Kaşıkçı Mustafa Efendidir. Türbesi 1969 yılında okul ve cami yaptırma derneği tarafından tamir ve ihya edilmiştir. Kabirleri; Mollagürani Dede Paşa sokak üzerindedir. Kitabesi Fatih Sultan Mehmed Han Tablacıbaşısı Amiri Kaşıkçı Mustafa ruhuna fatiha (1146) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Onsekiz Sekbanlar Şehitliği

İstanbul – fatih – Şehzade camii karşısında Bu kelime Farsçadır: Köpeğe bakan demektir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin maiyetinde gelip fetihte şehid. düşen 18 Sekban’dır. Orduda rütbe alarak asker olmuşlardır. 18 Sekbanların kabirleri, yerleri yangınlar sonucu belirsiz olmuş, sonradan tamir ve ihya edilmiştir. Sekbanlar kethudası Hızır-oğlu Hamza’nın kabir taşında şu kitabe vardır; diğer sekbanlarda kitabe yoktur: Hüvel Hallakul baki Kethüdayı, şühedayı sekban Hamza bin Hızır Hazretlerinin ruhuna Fatiha. Sene: 857. Fetih günü surdan Sekbanbaşı Hamza’nın kumandasında Şehzadebaşı’nda Belediye Nikah Dairesi’nin Önünde şehid düşen 18 Sekbanların hepsi adına şöyle bir kitabe yazılmıştır: ‘’Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleriyle maan teşrif buyurup bu mahalde şehiden vefat eden on sekiz nefer Sekban AIeyhirrahmeti vel gufrari Hazreterinin ruhu pür fütuhlarına el fatiha’’ Peygamber Efendimizin Ni’me’l-Ceyş medh ü senasına mazhar olan bu mutlu askerlere başı sıkılanlar ve bir işin olması için ihlas ile kabirlerin! ziyaret edip, hürmet ediliyor. 18 Sekbanlar’ın içinde Fatih devrinde yaşamış, Bukağılı Dede’nin kabri de bulunmaktadır. Kabri 1953 yılı İstanbul fethinin 500. fetih yılı münasebetiyle İstanbul Belediyesi tarafından tamir ettirilmiş ve başucuna şu kitabe yazılmıştır: Fatih Devrinden Bukağılı Dede (1953) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Yetmiş Kuruş Dede

Kabri, Unkapanı Zeyrek’dedir. Bu zat, Bu din eyaletinde Şemturna adlı kalenin ağası bulunduğu sırada. Eğri Fatihi Mehmed Han ile savaşa iştirak etmiş ve o sırada gayb ricali – görünmeyen askerler – askeri içinde kalarak fetihten sonra önüne gelen bu sırrı söylediği için yedi sene dili tutuldu. Devlet sırrını Söyleyenleri bile hapse atarlar, aile sırrını ifşa edenleri de hoş karşılamazlar. İşte Allah sırrı, devlet sırrı ve aile sırrı söylenmez. Yedi yıldan sonra yetmiş kuruş sözünden başka bir şey söylemez. Kopçalı şalvar, çekirdekli kaput, boşnak pabucu, kapaniçe ve serhadlı dolamaları giyip «Yetmiş kuruş!» diyerek dolaşırdı. Garib olan şurası ki, Unkapanı semtinin çamuru İstanbul içinde meşhurdur. O berbad çamurda, o şiddetli kışda pabucunun değil üzerine, nalçasına bile çamur sıçramazdı. Böyle tertemiz gezer ve namazı cemaatle kılardı. Sultan Murad’a bir gün: ‘’Revan’ı yedi günde alıp yine vereceksin’’ demiş. Dediği gibi Revan yedi günde fethedilmiş ve tekrar İran’ın eline geçmişti. Murad Han İstanbul a dönerken «Yetmiş Kuruş Dede» yetmiş yaşında olduğu halde ahiret hesabını görüp, kaymakam Murad Paşa’nın fermanı ile Zeyrek başındaki Çivizade mezarlığında toprağa verildi. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Otakcı başı Hüseyin Ağa

istanbul – eyüp – otakcılar mescidi sokakta İstanbul fethine katılmış, mutlu gazilerdendir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Otakcı-başısıdır. Adı Hüseyin Ağa’dır. Kabri, Eyüp, Otakcılar Mescid Sokak üzerindedir, mescidi yıkılmıştır. Kabri çok bakımsızdır, yeşil tahtalarla .çevrilmiştir. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır: Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Sahabe

Hz. Abdurrahman Paşa Ve refiki

İstanbul-Fatih , Neslişah Mahallesi, Sulukule Caddesi Üzerinde Surların Dibinde Fatih Belediyesi Ulaşım Hizmetleri Binasının Karşısındadır. hayatı…. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul sahabe Özel
Evliya

Yavuz Er Sinan Türbesi

istanbul – fatih – yavuz selim – yavuz er sinan camii Fatih Sultan. Mehmed Hazretlerinin Mîr-i Alem yani Alay komutanlarındandır. Unkapanında Ragıp Gümüşpala Caddesi uzerindeki Sağrıcılar Camiini yaptırmıştır. Kabri caminin mihrabı önündedir. Adı Yavuz Sinan Çelebi olup Evliya Çelebi büyük dedesidir. Yavuz Sinan Çelebi İstanbul fethinden sonra Unkapanı kalesi muhafızlığına tayin edilmiş, bir fermanla akşam ezanında kale kapıları kapanır, ne kimse içeri, ne de dışarı çıkabilirmiş. Bir akşam Fatih Sultan Mehmed Han kıyafet değiştirerek teftişe çıkmış ve miadından sonra kale kapısından içeri girmek istediği ve bunda ısrar ettiği halde Yavuz Sinan Çelebi, “padişah emri olduğundan kat’iyyen giremezsin” demesi üzerine Fatih Sultan Mehmed Hazretleri kendisinin padişah olduğunu güç bela kabul ettirip içeri girer ve Yavuz Sinan’a: — Sen ne yavuz er imişsin! hitabında bulunur. Bundan sonra Yavuz Er Sinan lakabıyla ün salmıştır. Mutlu askerlerden olan Yavuz Er Sinan’ın kitabesinde: Hu dost! Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Kapucularından merhum Yavuz Er Sinan ruhu için Fatiha. Sene: 725 tarihi yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Şeyh İbrahim Fahreddin Efendi

İstanbul – Fatih – Cerrahi tekkesi Tam adı İbrahim Fahreddin Şevki olan Fahred­din Cerrahi, 1885 yılında İstanbul’da Nureddin Cerrahi Asitanes’inde Rızaeddin Yaşar Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Daha dokuz yaşındayken Cerrahi Asitanesi şeyhi ve amcası olan Yahya Galip Efendi tarafından kendisine arakiye tekbirlenmiştir. Fahreddin Cerrahi, Fatih Camii dersiamlarından Hafız Fazıl Efendi’den Arapça, Hamzavi -Melami kutbu Ab­dülkadir Belhi ‘nin müntesibi Fazlullah Rahimi’ den Farsça, Eyüp Özbekler Tekkesi Şeyhi Akili Efendi’ den de Mesnevi eğitimi almıştır. Fahreddin Cerrahi, bunların yanında zamanın önemli hattatlarından Filibeli Ahmed Arif Efendi ‘den sülüs ve nesih öğrenmiştir. Seyr-i sülükünü tamamlayan ve babasından Cer­rahi hilafeti alan Fahreddin Cerrahi , önce Üsküp’te Koçana Dergahı’nda, ardından da İstanbul Fatih’te Şeyh Hüsameddin Dergahı’nda şeyhlik yapmıştır. 1913 yılında babasının Hakk’a yürümesi üzerine, Karagümrük’teki Cerrahi Asitanesi’ne şeyh olmuştur. Fahreddin Cerrahi, Nureddin Cerrahi Asitanes’inin 1925 yılında tekkeler sırlandığı sıradaki son resmi şeyhidir. Ancak bu tarihten sonra Fahreddin Cerrahi, tekkenin imalat­hane olarak kiraya verilmemesi için çaba sarf etmiş ve sonunda müzeler müdürlüğüne devredilmesini sağlamıştır. Böylelikle günümüzde tasavvufi geleneklerin sürdürüldüğü “Türk Tasav­vuf Musikisi ve Folkloru Araştırma ve Yaşatma Vakfı”nın te­melleri atılmıştır. Soyadı kanunu ile Erenden soyadını alan Fahreddin Cerrahi, sağlığında dergahta kendisine bir mezar kazdırmış ve orada halvete girmiştir. 1966 yılında Hakk’a yürümesi üzerine burada sırlanmıştır. Kendisinden sonra yerine halifesi Muzaf­fer Ozak geçmiştir. Fahreddin Cerrahi’nin ailesi halen tekke­ nin harem dairesinde ikamet etmektedir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Evliya

Tokmak Dede

İstanbul – Fatih Ya vedud sultan türbesi yakınında Ya Vedud Hazretlerinin halifelerinden, Veysi tarikatına mensuptıur. İstanbul fethine katılan Ni’me’l-Ceyş’dendir. Türbeleri: Ayvansaray Tokmak Dede Sokak’ta medfun bulunan Peygamber Efendimizin süt kardeşi Şeybetü’l-Hudrî Hazretlerinin bulunduğu türbenin avlusundadır. Fetihten sonra bu türbenin türbedarı idi. Tokmak Dede eskiden murad ve hacet için başvuranların müracaat yeri idi Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Şimşir Dede

İstanbul – Eyüp SUltan camii sol tarafında Kabirleri; Eyyüb Sultan Camii’nin sol tarafındadır. Türbelerine; Caminin Haliç kapısından çıkılınca Beybaba Sokağından girilir. Bugün türbenin etrafı ve üzeri açık olup kabir taşlan koyu yeşile boyanmıştır. Şimşir Dede’nin asıl adı Seyyid İbrahim’dir. Halk arasında «Şimşir Dede» diye şöhret bulmuştur. Babaları Acem büyüklerindendir. Oradan Amasya’ya gelerek Yenice Nahiyesine yerleşmiştir. Şimşir Dede – Küçük Emir Efendi; alim, ilmiyle amil, faziletli, kamil, haseb ve neseb itibariyle her bakımdan meşhur, evliya mertebesine yükselmiş büyük bir velidir. Babaları keramet sahibi, kibar-ı evliyaullahtan bir zat idi. Ömrünün sonunda gözleri görmez oldu. Bir gün muhterem oğlu Seyyid İbrahim – Şimşir Dede başı açık yanına geldi. Babaları: — Ya Seyyid İbrahim! Başım açma, hava soğuktur, soğuk zarar vermesin, dedi. Seyyid İbrahim: — Ey muhterem babam! Gözleriniz bu halde iken benim başımı açtığımı nasıl gördünüz? dediler. — Hak Teala’ya senin vechini görmek için basarımın açılmasını niyaz ettim. Kabul olup gözlerim açıldı, senin başının açık olduğu vakte tesadüf etti. Şimdi gene eski hali gibi oldu, dediler. Sultan Beyazıd Amasya’da şehzade iken Şimşir Dede’nin babalarına giderler. Dualarını ve niyazlarını isterler. Sultan Beyazıd ava çok meraklı idi. Şimşir Dede’nin babası ona av için fazla ifrat etmemesini tavsiyede bulunmuştu. Bir gün gene av yerinde bir geyik sürüsü görüp tam yayını gerip okunu atacak iken elini yaydan çekti. Merhum, Beyazıd’a elini yaydan neden çektiğinin sebebini sorduklarında Beyazıd Han: Oku tam çekmeyi murad ettiğimde Seyyid İbrahim’in babasını bir geyik üzerine binmiş, bana doğru geldiğini gördüm ve: “ben seni avdan nehyetmedim mi? Niçin ikazlarıma aldırmıyorsun” dedi. Bende elimi yaydan çektim. Sözün şiddetinden korktum. Buyurdular. Şimşir Dede tam civanmerd, iffet ve şecaatte büyüdüğü bir çağda ilim tahsili için Bursa’ya Şeyh Sinaneddin Hazretlerine gelir ve önün hizmetine girer. Bursa’da Ulu Cami’de itikafa girer. Nefsini temizlemekle meşgul olmasını tavsiye eder. Ondan sonrasınıı Şimsir Dede şöyle anlatıyor: O esnada kendimi büyük ve beyaz, yeşil kanatlı, kırmızı burunlu büyük bir kuş suretinde gördüm. Arş’ı, Kürsî’yi, yedi kat semavatı seyrederken, büyük bir ağaç gördüm. Kökleri ve dalları yerde, doğu ile batı arasını kaplamış, kendimi o dalların arasında gördüm. Durumu Şeyhim Sinaneddin Hazretlerine söyledim, fakat rü’yamı tabir etmediler. Nefsimi temizlemekle meşgul olmamı tavsiye ettiler. Bir müddetten sonra gene bir olay gördüm ki, bir merkeb üstüne binmişim. Merkebin yuları yerde sürünüyor, merkebin üstünde bir kab içinde şarap var. Arkamda dünya güzeli bir çocuk oturuyor, elimde bir tanbur çalip dururum. Uyandığımda bu olay bana çok hüzün verdi. Şeyhim Sinaneddin Hazretlerine anlattım. O da: ‘’Bu olaydan korkma. Evvel gördüğünden güzeldir. Zira şarap cezbe suretidir. Çocuk ruhtur, tanbur alem-i kudsîye cezbettiricidir . Merkebin yuları elinde olmadığı için sen bundan sora kimsenin terbiyesine muhtaç değilsin, diye rü’yamı tabir ettiler. Ve tabir ettikleri gibi olmuştur. Daha sonra ilimle meşgul olmuştur. Bundan sonra Sultan Beyazıd merhumun oğlu Şehzade Korkut’a, Karamani Mehmed Paşa’nın oğluna ilim talimi için muallim olmuştur. Sonra Merzifon medresesine daha sonra Karahisar medresesine sonra İstanbul’da Köcamustafapaşa medresesine, sonra Amasya’da Sultan Beyazıd medresesine.., Amasya fetvasını kendisine takdim etmişlerdir. Bu görevden 100 dirhem aylıkla emekliliğini istemişlerdir. Yavuz Sultan Selim Han tahta çıktıklarında Şimşir Dede’ye Eyyüb Sultan Hazretlerinin yakınında bir ev takdim edip vefatına kadar burada oturmuşlar, vefatında şimdiki yerine defnedilmiştir. Hicrî 935 tarihinde 90 yaşında vefat etmişlerdir. Rahmetullahi aleyh. Annesi Seyyid İbrahim’i, salih bir hanımla evlendirmek istemiş, fakat Seyyid İbrahim Efendi istemediği halde annesinin hatrı için bu evliliğe razı olmuştur. Sonra annesi birden bire bu evlilikten vazgeçmiştir. Neden vazgeçtiği kendisine sorulduğunda: — Rü’yamda Peygamber Efendimizi gördüm: ‘’Sana Hak Teala Seyyid İbralıim gibi bir oğul ihsan etmiş, ona kanaat etmeyip ona da bir oğul taleb edersin” buyurduklarından bu evlilik işinden vazgeçtim, dediler. Şimşir Dede insanlardan ayrı, ilim ve ibadet ile meşgul, zahid bir zat idi. Yanında zengin-fakir eşit idi. İffet, salah ve takva sahibi idiler. Yattığı yerde uyumaz, daima oturduğu yerde uyurlardı. Bir kimseye hatta en yakınlarına bile bir şeyi emir yolu ile dahi olsa söylememek adetlerindendi. Su içmek istese, emir olur diye korkar, «bardağı doldur» demez, fukaraya çok sadaka verirdi. Uzun boylu, orta sakallı, yüzü çok güzel, ilim ve ibadet neşesi yüzünden belli idi. Kırıcı, üzücü olmayan, konuşması düzgün, büyük küçük herkese hürmet eder, mütevazi, hoş görülü bir zat idi. Hat yazısını çok iyi bildiğinden bir çok kitaplara yazı yazmıştır. Taşköprülüzade merhum hakkında şöyle nakleder: «Ölüm yaklaştığı bir vakitte yanına vardım. Bana. “Bana Hak Teala kerim ve latif dir. Lütf ü kereminden o kadar şey inayet ettiler ki, anlatmaktan acizim” diyerek nefs ile meşgul oldular. Yanından ayrılıp gittim. O gece vefat ettiler. Bazı talebeler onun hakkında uygunsuz sözler söylediler. Onun aleyhinde konuşanların dilleri tutulup Şimşir Dede vefat edinceye kadar tutuk kaldılar. Beş vakit namazda cemaate devam eder, yatsı namazından sonra seccadeden çıkmayıp sabah namazına kadar niyaz ederdi. Allah şefaatlerine nail eylesin. Amin. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Kasapbaşı Türbesi

istanbul – fatih – Kasap demirhan camii avlusunda İstanbul fethine Kasab Başı olarak iştirak etmiş, mutlu askerlerdendir. İsmi Demir Han dır. Unkapanı, Kasap Camii Sokak, Soğukkuyu Camii avlusunda medfundur. Selvi ağacının gölgesinde yola penceresi vardır. Kitabesinde: Merhum ve mağfur ve rahmeten Ebu’l-feth Gazi Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Kasap Başısı olan Timur Han Veli Gazi ve Şehid ruhu içün rızaen lilIah eI-Fatiha (857) yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Durmuş Dede

İstanbul – Aşiyan mezarlığı girişinde ( sahilden ) 17. ci asrın ilk yarısında Rumelihisarı’nda yaşamış ilahî cezbe sahibi bir derviştir. «Hadikatü’l-Cevami »Rumelihisarı Kayalar Mescidi maddesinde bu zat hakkında şunları yazıyor: «Durmuş Dede mecazib-i ilahiyeden olup Akkirman beldesinde sakin iken bir gün gemilerin biri ile İstanbul’a gelip Rumelihisarı yakınında Kayalar Mezarlığı nihayetinde deniz kenarındaki tekkede şeyh olan hemşehrilerinden Ali Baba adındaki zatın yanında yerleşip kalmıştır. Gelip geçen gemilerden Durmuş Dede’yi bilenler hediye olarak tekkeye zahire verirler ve dedenin hayır duasını alırlardı. Bu, bütün gemi sahibleri arasında an’ane olarak yerleşip kaldı. Tekke’nin gemiciler tarafından verilen hediye erzakı hala eksik değildir. Durmuş Dede’nin İstanbul’a gelmesi Birinci Sultan Ahmed devrinde olup ölümü de yine o padişahın zamanında Hicrî 1025-(1616) senesindedir. Tekkenin dışında bir yere defnedilmiştir. Sonra Durmuş Dede’yi sevenlerden biri ahşab türbe yaptırmıştır.” Bu türbenin duvarında şu beyit yazılıdır: Hak-i pay-i evliyaya yüzünü sürmüş dede Bu hisarın kutbu olmuş Hazret-i Durmuş Dede. Aslında tekkenin banisi İbrahim Gülşenî halifelerinden Hasan Zarifî Efendi olduğu halde, tekke bundan sonra Durmuş Dede Tekkesi adını almış ve artık o isimle anılagelmiştir.» Durmuş Dede’yi şahsen görmüş olan büyük yazar Evliya Çelebi de şöyle anlatıyor: «Durmuş Dede Rumelihisan’nda idi, bütün gemiler bu adamcağıza sadaka verirlerdi. Birisi sefere gidecek olsa gelip bu dedeye sorardı. Dede o adama: «Falan yere git, filan yere gitme!» diye beyan-ı hakikat eylerdi. Filhakika o adam dedenin tayin ettiği yere giderse selamet ve ganimetle döner, men’eylediği yere giderse zarar görür; ya gelir, ya gelmezdi. İşte böyle bir esrar-ı Hak sahibi olup durmuş kalmış, durulmuş Durmuş Dede idi.» Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Mehmed Hazmi Tura

İstanbul – Feriköy – Helvacı Bacı Kabristanı Malatya Arapgir’de 1882 yılında Abdullah Hamdi Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelen Hazmi Tura , Anadolu’nun çeşitli illerinde ilk eğitimini almış, ancak 1902 yılında Sultan II. Abdülhamid’in talebe-i ulumun İstanbul’a gelmesini yasaklaması üzerine eğitimi yarıda kalmıştır. Tasavvufi eğitimine Kadiri Şeyhi Ali Rıza Efendi’nin yanında başlayan Hazmi Tura, daha sonra İstanbul’a gelmiş ve Bayezid Camii’nde Arapgirli Hüseyin Efendi’nin yanında ilim tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Kendisini çok iyi yetiştiren Hazmi Tura , aynı zamanda Farsça şiirler ve Mesnevihanlık da yapmıştır. Hazmi Tura, 1918 yılında Kasımpaşa Uşşaki Asi­tanesi Şeyhi Mustafa Safı Efendi’ye intisap etmiş ve kızıy­la evlenmiştir. Şeyhinin yanında Uşşaki usülüne göre seyr-i sülukünü tamamlamış ve Mustafa Safi Efendi 1924 yılında kendisine tac-ı şerif tekbirlemiştir. Ardından o sırada şeyhlik makamı boş olan Fatih’teki Seyyid Mahmud Bedreddin Uşşaki Dergahı’na postnişin olarak atanmıştır. Ertesi yıl tekkelerin sırlanması üzerine Hazmi Tura harem dairesinde inzivaya çekilmiş, ama talebelerine ders ver­meye de devam etmiştir. Hazmi Tura’nın halifelerinden olan damadı Nusret Tura , Terzi Baba olarak tanınan Necdet Ardıç’ a hilafet vererek bu yolun devamını sağlamıştır. Alim bir zat olan Hazmi Tura Cumhuriyet döne­minde kütüphanelerde görev yapmış, 1947 yılında Süleymani­ye Kütüphanesi müdürlüğünden emekli olmuştur. 1960 yılında Hakk’a yürüyen Hazmi Tura, Kasım­paşa Uşşaki Asitanesi’nde Helvai Bacı Kabristanında sırlan­mıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Evliya

Helvacı Ana Türbesi

İstanbul – beyoğlu – hacı ahmet mah yeni bostan sokak Hazret-i Pîr Hüsameddin Uşşakî’nin Mustafa, Abdülaziz ve Abdurrahman isminde üç oğlu ve Ferah Sultan isminde bir kerimeleri dünyaya gelmiştir. Esma Hatun ile Matlube takma adını kullanan Helvacı Bacı isimlerinde iki de eşleri vardır. Hazret-i Hüsameddin Uşşaki zamanında halvette bulunan bir dervişe bir türlü fetih (kalb gözü açılmak) vaki olmazmış. Sebebi ise canı helva istermiş. Kalbinin huzuruna mani olacak derecede iştahı artarmış. Seyyid Hüsameddin Uşşakî Hazretlerinin hanımına bu hal keşfen malum olur. Bir miktar helva pişirip ona ikram eder. «İnşaallah fetih vaki olur» derler. Hakikaten Ani fetih meydana gelirdi. Hatta bir rivayete göre yalnız bu dervişte değil, tam ondokuz dervişte de aynı gece fetih vaki olmuştur. Seyyid Hüsameddin Hazretleri hanımının bu hareketini hoş karşılamışlardır. Bu olaydan sonra muhterem refikaları «Helvacı Bacı» namıyla şöhret kazanmışlardır. Türbeleri Kasımpaşa’da Seyyid Hüsameddin Uşşakî Hazretlerinden biraz ilerdedir. Kabirlerinin giriş kapısı üzerinde Helvacı Bacı’nın şu kasidesi vardır: Aşk ile derviş olmuşam, derdime derman bulmuşam Ummanı seyran etmişem, gevher alan gelsün berü. Dünya varından geçmişem, dostlarımdan ayrılmışam Can içinde can bulmuşam, haber alan gelsün berü. Gözüm didarını gözler, canım habibini özler Halis muhlis mü’min kullar, dosta giden gelsün berü. Kaal ile kilden geçenler, hikmet kitabın seçenler. Kudret dehanın açanlar, pazar eden gelsün berü. Uşşakîyem, «matlube»yem, aşıkların müştakıyem Talihlerin sarrafıyem, rü’ya gören gelsün berü. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Mürteza Efendi

istanbul – eyüp piyerloti – kaşgari dergahı bahçesinde İstanbul’un ilim ve feyz kaynaklarından birisi de Eyyüb Sultan Gümüşsuyu tepesindeki Mürteza Efendi dergahıdır. Banisi, tersane emanetinde baş .ruznameci (hesap uzmanı) iken emekli olmuş ve Mekke-ı Mükerreme’de Ahmed Yekdest Hazretlerinden feyz almış olan Mürteza Efendidir. 1160 H. (1746)’da vefat edip deniz tarafındaki kabristanda defnedildi. Oğullan da yanındadır. Bu mescidin ilk vazifelisi, Abdullah-ı Kaşgari olduğundan, Kaşgari Tekkesi de denir. 1174’de vefat eden Abdullah Efendi’den sonra oğlu Ubeydullah Efendi on sene hizmet etti. Sonra lsa Geylanî Efendi uzun yıllar hizmet yapıp 1206’da vefat etti. Üçüncü Selim Han buna bir türbe yaptı. Sonra Abdullah Efendi’nin damadı Çelebi Ubeydullah Efendi bu mescidde hizmet yapmış olup 1208 H. de vefat etti. Mürteza Efendi mescidinde en son hizmette bulunan ilim ve tasavvuf büyüklerinden Seyyid Abdülhakîm Efendi olmuştur. 1362 (M. 1943) senesine kadar burada ve bir çok camilerde ve mekteblerde millete vaaz ve nasihat etmişlerdir. Cenab-ı Hak cümlesinin ruhlarını takdîs eylesin. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Beşir Gazi Türbesi

Fatih İlçesi, Ayvansaray Mahallesi, Hoca Çakır Caddesi, No:92 karşısında ki Tekfur Sarayı önünde yüksekçe bir konumda kabri bulunmaktadır. İstanbul’un fethinden önceki tarihlerde bu topraklara cihad niyetiyle gelip şehid olanlara “evvelun” deniyor, bunlarda Ni’mel ceyş askerleri olarak tabir ettiğimiz Fetih Askerlerindendir. Beşir Gazi’de işte bu “evvelun” mücahitlerindendir. İstanbul Fethinde Şehit olan Fatih Sultan Mehmed Han’ın askerlerine de bildiğinizi gibi “âhirun” denilmektedir. Tekfur sarayının altında sura bitişik konumda Sa’diyye tarikatına ait bir tekke bulunmaktaymış. Tekkenin kapısında “Haza merkad-i Beşir Gazi bin Battal Gazi” yazıldığı rivayet edilmiş. Bu bilgiye göre; Emeviler devrinde yaşamış, Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ün kazanmış meşhur Seyyid Battal Gazi’nin (vefat: H.122–M.740) oğlu olduğu rivayet edilen Beşir Gaz’nin burada medfun olduğu görülmektedir. Bir rivayete göre, Seyyid Battal Gazi Emeviler döneminde “Abdullah el-Antaki” ismiyle bilinmekte olup Hişam bin Abdülmelik zamanında Konstantin‘i esir etmiş ancak İstanbul’u kuşatmayı başaramamıştır. Beşir Gazi’de muhtemelen bu çarpışmalar sırasında şehid düşen mücahidlerdendir. Beşir Gazi’nin kabri yerden yüksekte olması hasebiyle basamakla güçlükle çıkılarak ulaşılabilen, alçak bir taş duvar ile çevrilmiştir. Kabre ait kırık ve başlıksız bir şahide bulunmaktadır. Kendini adeta bizden gizlemiş olan bu kutlu askeri, yolunuz Tekfur Sarayına düştüğünde muhakkak ziyaret etmeyi unutmayınız. Beşir Gazi’nin ruhuna el-fatiha. Kaynak —————————————– Istanbul Risaleleri- 5 Ord.Prof. Süheyl Ünver Sayfa : 239 İBB, İstanbul Fatih Türbe Hazire ve kabirleri Türbe Kaynakları

Evliya

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba

istanbul – merdivenköy – gözcü baba türbesinde Mehmed Ali Hilmi Dedebaba , 1842 yılında Sul­tanahmet semtinde Güngörmez Mahallesi’nde doğmuştur. Babası, mahalle camiinin imamı olan Nuri Efendi, annesi ise Emine Şerife Bacı’dır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın hem babası hem de annesi Bektaşi’dir. Merdivenköy Şahkulu Sultan Bektaşi Tekkesi Şeyhi Malatyalı Hacı Hasan Baba ‘dan nasip almışlar­dır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba da Bektaşilik konusunda ilk eğitimini ailesinden almış, daha sonra Malatyalı Hacı Hasan Baba’ya intisap etmiştir. Bununla birlikte babasından medrese eğitimi de alan Mehmed Ali Hilmi Baba, küçük yaşta hafız olmuş ve babasının vefatı üzerine onun imamlık görevini dev­ralmıştır. Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı ‘nda Hacı Hasan Baba’nın Hakk’a yürümesi üzerine Mehmed Ali Hil­mi Dedebaba’nın rehberliğini yapmış olan Aşçı Ali Baba posta oturmuştur. Onun da Hakk’a yürümesi üzerine 22 yaşındaki Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, dervişlerin seçimiyle dergahta posta geçmiştir. Aynı yıl Hacı Bektaş’taki pir evine gitmiş, mü­cerredlik erkanını almış ve kulağına mengüş takmıştır. Mücerredlik erkanı, Bektaşi dervişlerinin bekarlık yeminidir. Kulaklarına taktıkları mengüş ise, Allah’ın kulu (ab­dalı) oldukları anlamına gelen bir halkadır. Bektaşiliğin özgür­ce yaşandığı devirlerde mücerredlik erkanı tüm dünyada yal­nızca altı Bektaşi tekkesinde yapılabiliyordu. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba , mücerredlik erkanını dönemin Dedebabası Turabi Ali Baba ‘dan almıştır. 1869 yılın­da da sonraki Dedebaba olan Selanikli Hacı Hasan Baba’dan hilafet alarak halife baba unvanı alır. Halife babalar Bektaşi­likte en fazla 12 tane olabilir ve dedebabanın Hakk’a yürümesi durumunda yenisini seçme hakkına sahiptirler. Bu yüzden Bektaşilikte çok önemli bir yerleri vardır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, aynı zamanda divan sahibi bir şairdir. Divanı Dedebaba Bedri Noyan tarafından ya­yınlanmıştır. Oldukça özenli bir çalışma olan bu kitapta şiirler hem yeni harflere çevrilmiş, hem de Dedebaba Bedri Noyan tarafından şerh edilmiştir. 1907 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, önce Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı’nın meydanına, daha sonra da vasiyeti üzerine Gözcü Baba sofa­sındaki mekanında sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Evliya

Kenan Rıfai

istanbul – merkez efendi kabristanı ……… Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Evliya

Kaftancıbaşı Türbesi

Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kaftancıbaşısıdır. İstanbul fethine katılmış, Peygamber Efendimizin medh ü senasına nail olmuştur. Aksaray, Haseki Caddesi üzerinde ismi ile anılan camiin banisidir. Kabri mescidin bahçesinde merdivenin sol tarafında malta eriğinin altındadır. Kabir taşları oymalı güzel reyhanî celî sülüsle yapılmış, Hicrî 896 – 1495 tarihini göstermektedir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Mehmed Murad Nakşibendi

İstanbul – Fatih Çarşamba da Mesnevihane camii girişinde 1788 yılında, Çarşamba semtinde Murad Molla tek­kesi Şeyhi Ahıskalı Abdülhalim Efendi ‘nin oğlu olarak dünya­ya gelen Mehmed Murad Efendi , küçük yaşta Farsça öğrenmiş ve Mesnevi okumuştur. Üsküdar Selimiye Tekkesi Şeyhi Ni­metullah Nakşibendi’ye intisap etmiş ve seyr-i sülukünü ta­mamlamıştır. 1815 yılında babasının Hakk’a yürümesi üzerine Murad Molla Tekkesi’nde posta oturmuştur. Mehmed Murad Efendi’nin adı, Murad Molla tek­kesinin kurucusu olan “Murad Molla” lakaplı dedesi Rumeli Kazaskeri Damadzade Mehmed Murad Efendi’den gelmekte­dir. Murad Molla Tekkesi, 18. yüzyılda bir tekke ve kütüphane olarak inşa edilmiştir. Mehmed Murad Efendi buranın üçüncü şeyhidir. Sultanahmet Camii vaizliğinin yanında çok önemli bir Mesnevihan olan Mehmed Murad Efendi, Nakşibendilik ile Mevleviliği birleştiren bir anlayışa sahip olması açısından İstanbul’un tasavvufi yaşantısında özel bir yere sahip olmuştur. Tekkesinin yanında, 1845 yılında yaptırdığı Darülmesnevi’nin açılış törenine Sultan Abdülmecid de katılmıştır. Bu bina Mes­nevihane Tekkesi adıyla da bilinmektedir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin yasaklanmasına kadar burada Mesnevi dersleri devam etmiştir. Mehmed Murad Efendi’nin büyük ilgi gören Mes­nevi dersleri nedeniyle tekkesi, Sütlüce Hasırcılar Sadi Dergahı ile benzer bir nitelik kazanmıştır. Murad Molla Tekkesi’nde­ ki derslere devam edenler arasında Osmanlı’nın önde gelen alimlerinden Ahmed Cevded Paşa da vardır. 1848 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Murad Nakşibendi’nin türb si, Mesnevihane tekkesinin güneybatı köşesin dedir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Evliya

Kazancıbaşı Sadettin Mehmed Efendi

İstanbul – Fatih – Sadi Kazgani camii Fatih Sultan Mehmed Han’ın kazancıbaşılarındandır.Aksaray’da Kazancı Sadi Sokağında bir mescid yaptırmıştır. Sağda minarenin önünde baninin kabri ve başka kabirler vardır. Mezar taşında şunlar yazılıdır : “ Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Kazancıbaşısı Sa’di Mehmed Efendinin Ruhu için Fatiha “ Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Evliya

İncirli Baba

istanbul – fatih – zeyrek mehmet paşa sokak ile bıçakcı çeşme sokak kesişiminde Fatih Sultan Mehmedin sekbanbaşılarından olan bu zat, Cibali Kapısından şehre girmiş ve savaşarak Çırçır’a kadar gelmiştir ve burada şehid düşmüştür. Şehid düştüğü yere defnedilen bu zatın Başucunda bir incir ağacı bulunmasından dolayı kendisine İncirli Baba denilmektedir. Sekbanbaşı Abdulkadir Dede’nin medfun bulunduğu İbadethane Sokağına paralel olan Bıçakçı Çeşmesi Sokağındadır. Kabir taşından anlaşıldığına göre, kendisi beşinci Sekbanbaşıdır. Fetih günü , Cibali Kapısından şehre girmeyi başarmıştır. Kabir taşı üzerindeki kitabede şu yazılar vardır: ” Sultan Mehmed Gününde Cebe Ali’den buraya kadar gelince şehid düşen Beşinci Sekbanbaşı şehidin Ruhuna El- Fatiha” Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Evliya

Çelebi Alaattin Efendi

İstanbul – Eminönü Marpuççulardaki Çelebioğlu Hoca Alaeddin camiinde Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin hocasıdır. Edirnelidir. Eminönü, Mısırçarşısı arkasında Marpuççular’da Çelebioğlu Hoca Alaeddin Cami-i Şerifi banisidir. Kabri caminin mihrabı önündedir. Cami ve türbe 1945 yılında tamir ve ihya edilmiş, haziredeki diğer kabirler kaldırılarak yerlerine dükkanlar yapılmış, yalnız Çelebi AIaeddin Efendi kalmıştır. Kitabesınde : Bu Cami-i Şerifin Banisi Çelebioğlu Alaeddin Efendi Ruhuna Fatiha 1945 . cümleleri yazılıdır. Diğer, kitabesinde de: Aşk-ı Hüda iledir cümle makalatımız Sıdk u hulus iledir Hakka münacatımız. Bitmedi kimse bizi, anlamadı yerimizi Remz-i hafid bizim cümle işaratınıız. Mah-ı sıyam ahiri olur ise ıydimiz Cümleye malum olur keşf ü keramatımız Hızır gibi dünyada bula hayat-ı ebed Bir kişiye yar ola ayn-ı inayatımız. Anlamadı şükür ya halini ağyar senin Münkir bed-halat olan bilmedi halatımız. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Kavas Başı Türbesi

istanbul – fatih – hatice sultan sokak Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kavas Başısıdır. Emir subayı muhafız alayı kumandanıdır. Kabirleri; Karagümrük, Acıçeşme Hatice Sultan Sokak 18 No. lu apartmanın bitişiğinde cadde üzerindedir. Kabri İstanbul Belediyesi tarafindan onarılmıştır. Kitabesinde: La ilahe mamahül melikül hakkul mübîn Muhammedün resülüllahi sadıkul va’dül emîn Cennetmekan Ebul-feth Sultan Mehmed Han Gazi Hazretlerinin Kavas-Baçısımn kabr-i şerifidir (856) yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Can Feda Hazretleri

istanbul – fındıklı can feda çıkmazında Kıyamazsan baş u cana Irak dur girme meydana Bu meydanda nice başlar Kesilir hiç soran olmaz.» Seyyid Seyfullah Hazretleri’nin bu dörtlüğünden de anlaşıldığı üzere, vermeden alınamıyor, terketmeden bulunamıyor, yardan ve ferden geçmeden, «CAN FEDA» kılmadan canan elde edilemiyor, kul olmadan hür, köle olmadan azad olunamıyor, toprağa düşmeden, kendinden geçmeden filizlenme ve sünbüllenme olmuyor, olamıyor. Velhasıl kazandığın maddeni mana ile, zahir ilmini tevhid ilmi ile, bilgini aşkla, aklım ruhla tamamlamadan insan olunmuyor. Bu da ancak ve ancak insan-ı kamil ile olur. O seni tamamlayabilir ve illa olmaz, ticarete yaramaz meyveden farkın olmaz, ham kalırsın ham… Can Feda Hazretleri’nin kabri Fındıklı ana cadde üzerinde Can Feda çıkmazındadır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Ahmed Muhtar Efendi

İstanbul – Sütlüce – Hasırizade Tekkesi Ahmed Muhtar Efendi , 1821 yılında Hasirizade Sadi Tekkesi Şeyhi Süleyman Sıdki Efendi’nin küçük oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Hakk’a yürüdüğünde on sekiz yaşında olan Ahmed Muhtar Efendi’nin ağabeyi Hasan Rıza Efendi tekke­ de posta oturmuştur. Bu sırada eğitimine devam eden Ahmed Muhtar Efendi, Mesnevihan Hüsameddin Efendi’den Mesne­vi okumuş, tekkenin geleneğinin parçası olarak Mevleviliğe de intisap etmiş ve aşçı dede olan Muhammed Dede’den icazet almıştır. Ahmed Muhtar Efendi’nin Rıfai, Nakşibendi ve Halveti icazetleri de vardır. Ağabeyinin inzivaya çekilmesi üzerine kardeşi İsmail Neca Paşa ve babasının halifesi İbra­him Ataullah Efendi kendisine hilafet vermiş ve tac-ı şerif tek­birlemişler, ardından Ahmed Muhtar Efendi Hasırizade Sadi Tekkesi’nde postuna oturmuştur. Ahmed Muhtar Efendi İstanbul’un tasavvufi ya­şantısında önemli bir yere sahiptir. Törenlere rağbet etmemiş, tasavvuf konusunda derinleşmeyi tercih etmiş ve şiir yazmakla meşgul olmuştur. Ahmed Muhtar Efendi 1879 yılında Hi­caz yolculuğuna çıkmış, postunu vekaleten oğlu Mehmed Elif Efendi’ye bırakmışsa da döndüğünde de bu makama oturma­mıştır. 1901 yılında Hakk’a yürüyen Ahmed Muhtar Efen­di, tekkesinin haziresinde sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Evliya

Çifte Emirler

istanbul -eminönü – arpacılar camii İstanbul fethine iştirak eden iki mutlu kumandandan biri Şeyh Mehmed Geylani, diğeri de kardeşi Ali Geylani’dir. Fetih ordusunda kumandan olarak bulunmuşlardır. Eminönü Bahçekapı Arpacılar Camii’nin girişinde medfundurlar. Türbeleri çok temiz ve bakımlı olup caddeye bakan bir penceresi vardır. Fetih sabahı kanlı savaşlarda burada şehid olmuşlar ve birlikte gömülmüşlerdir. Her ikisi de Kadiri şeyhidir. Bahçekapısına vaktiyle «Çıfıt» ve Şehidler Kapısı da denmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han kendisine ‘’Şah-ı Şühüd’’ demiştir. Cami kapısının üzerinde Yesarîzade Mustafa îzzet Efendi hattı ile 1246- (1830) tarihli kitabede: İşte bu medfun iki zat Şeyheyni kerru bî sıfat Fatihle etmişler sebat Tutup bu mevzide mekan Bir mabed etmişler bina Vakt ile gelmiş inhina. Kabirlerinde şu kitabe de vardır : «Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bahçekapı kumandanlarından büyük veli Mehmed Geylanî ve Ali Geylanî Hazretleri medfun bulunmaktadır. Aziz ruhlan için el-Fatiha.» 857- (1453) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Halil Paşa Türbesi

İstanbul – Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdai efendi sokağında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Halil Numan Dede

İstanbul – Üsküdar’da Doğancılar caddesindeki Üsküdar Mevlevihanesinde 1- Tekkenin kurucusu Numan Halil Dede Efendi 1213 Receb 27 (4 Ocak 1799) 2- Hafız Seyda Abdurrahim Dede Efendi. Üsküdar ve Galata ve Yenikapı ve Beşiktaş Mevlevihaneleri ser-kudumi eş-şeyh es-seyyid Seyda Hafız Dede Efendi. Rihleti 27 Muharrem 1215 (20 Haziran 1800) 3- Şeyh Seyyid Mehmed Hüsameddin Dede Efendi1216 (1801). 4- Eş-Şeyh el-hac Ali Dede Efendi (Hacı Dede). 1217 (1802) 5- Şeyh İsmail Hulusi Dede Efendi. 1219 (1804) 6- Eş-Şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Emin Dede Efendi. 1227 (1812) 7- Kapıdan girişte sol tarafta kime ait olduğu bilinmeyen bir sanduka vardır. Bu, Şeyh Abdullah Necip Dede Efendiye ait olmalıdır. 1252 (1836) 8 – Şeyh Abdulkadir Kadri Dede Efendi. Beşiktaş Mevlevihanesi şeyhi iken vefatında oradaki türbeye gömülmüştür 1267 Zilkade 15 (11 Eylul 1851). 9- Hazreti Şeyh es-seyyid Hafız Ahmed Arif Himmeti Dede Efendi. 1290 Rebiyulevvel 17 (15 May›s 1873). 10- Eş-şeyh Mehmed Hasib Dede Efendi. 11 -. Eş-şeyh Mehmed Halid Dede Efendi. Oldu Halid Dede’ye huld makam 1320 (1902) 12- Ahmet Vesim Paşa 1328 (1910). 13 – Bursa Mevlevihanesi seccadenişini Şeyh Şemseddin Dede Efendi’nin oğlu Fasih Dede Beyefendi 1335 (1916). 14- Üsküdar Mevlevihanesi’nin meydancısı Mustafa Dede. 1285 Zilkade 3 (şubat 1869). 15- Derviş Aziz Efendi 1323 Zilkade 29 (Ocak 1906) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]

Evliya

Zakirzade Abdullah Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin yola doğru alt bölümünde yer alan Miskinler Kabristanında Celvetî şeyhlerinden. Babası Osman Efendi Aziz Mahmud Hüdâyî’nin zakirbaşısı olduğundan “Zâkirzâde” sıfatıyla anılır. Osman Efendi şeyhinin birçok şiirini ilâhi formunda bestelemiştir. Tasavvufî eğitimini tamamlayan Abdullah Efendi önce halife olarak Manisa’ya gönderilmiş, fakat daha sonra İstanbul’a çağrılarak bir süre Zeyrek ve Atik Ali Paşa haremi içerisindeki Kasım Çelebi zaviyelerinde irşad faaliyetlerinde bulunmuş, ardından Kılıç Ali Paşa ve Fatih camilerinde vaizlik yapmış, 1657 yılında Üsküdar’da vefat etmiştir. Mezarı Karacaahmet Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi arkasındadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurları , Yazıyı hazırlayan ; Abdülkadir Özcan , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

Evliya

Bursalı Mehmed Tahir Efendi

İstanbul – Aziz Mahmud Hüdai camii haziresinde 1861’de Bursa’da doğan Mehmed Tahir Bursa belediye katibi Rifat Bey’in oğludur. Tahsiline büyük babasının ailece yerleştiği Bursa’da başladı. Mülkiye Rüşdiyesi’ni bitirince 1875’te Bursa Askerî İdâdisi’ne verildi. Rüşdiyede okurken ayrıca Haraççıoğlu Medresesine devam ederek Niğdeli Hoca Ali Efendi’den hususî dersler aldı. Mehmed Tahir’in edebî ve tarihî kültür kazanmasında, tasavvuf, tarih ve edebiyatla uğraştığı gibi bir divançe teşkil edecek kadar da şiirleri bulunan babasının önemli tesiri olmuştur. Bursalı Tahir bu yıllarda tasavvufa merak sarmaya başlamış, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye gönül bağlamıştı. 1880 Eylülünde Harbiye’ye giren Mehmed Tahir, Harbiye yıllarında İbnü’l-Arabî ve tasavvuf sevgisi daha da artmış, Cuma tatillerinde İstanbul tekkelerini dolaşır ve kendisine bir mürşid ararken Tıbyânü vesâili’l-Hakâik müellifi Harîrîzâde’yi tanıyarak onun temsil ettiği Melâmiliği seçmişti. Ancak vefatı nedeniyle mürşidiyle münasebeti iki yıl sürdü. 1883 yılında Manastır Askerî Rüşdiyesi coğrafya hocalığına tayin edilen Mehmed Tahir, Melâmilik yolundaki faaliyet ve temasları ile çevreye kendisini tanıtmıştı. Harîrîzâde’nin vefatından sonra Manastır’a gelişinin ilk yıllarında mürşidinin şeyhi Muhammed Nûru’l-Arabî’yi Usturumca’da ziyaret ederek ona biat etti. İki yıl sonra ondan icazet aldı. Şeyhinin vefatı sırasında bölgede Melâmiliğin önde gelen bir siması idi. Manastır’da bulunduğu yıllarda geçmişteki mutasavvıflardan başlayıp şair ve âlimleri de içine alan biyografi ve bibliyografya çalışmalarına başlayan Bursalı Tahir, kendisini ileride meydana getireceği büyük eseri Osmanlı Müellifleri’ne götüren ilk adımını risâle ve kitapçıklarla bir bir ortaya koymaya başlamıştı. Risâle çapında kitapçıklar çıkarmasının yanı sıra araştırmalarını Sırât-ı Müstakim, Sebîlürreşâd, Cerîde-i Sûfiyye gibi çeşitli mecmualarda yayımlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Partisi’nden bir dönem Bursa milletvekilliği yapan Bursalı Tahir, hayatını Türklüğün ilim, fikir ve sanatta yetiştirdiklerini araştırıp tanıtmaya adamış ve bir devir kendisini “Türklerin en büyük kitâbiyât âlimi”, “Osmanlılar’ın yegâne kitâbiyât mütehassısı” diye yüceltmiştir. İlim dünyasına başta biyografi ve bibliyografya olmak üzere pek çok eser kazandırmış velûd bir yazardır. Bu sahada yazılan eserleri şunlardır: 1. Osmanlı Müellifleri I,II,III (İstanbul 1924) 2. Türklerin İlim ve Fünûna Hizmetleri (İstanbul 1314) 3. Terceme-i Hâl ve Fezâil-i Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (İstanbul 1316) 4. Hacı Bayrâm-ı Velî (İstanbul 1925) 5. Kibâr-ı Meşâyih ve Ulemâdan On İki Zâtın Terâcim-i Ahvâli (İstanbul 1316) 6. Meşâyih-i Osmâniyye’den Sekiz Zâtın Terâcim-i Ahvâli (İstanbul 1318) 7. Ulemâ-yı Osmâniyye’den Altı Zâtın Terceme-i Hâli (İstanbul 1321) 8. Müverrihîn-i Osmâniyye’den Âlî ve Kâtib Çelebî’nin Terceme-i Halleri (Selânik 1322) 9. Kâtib Çelebi (İstanbul 1331). 10. Aydın Vilâyetine Mensub Meşâyih, Ulemâ, Şuarâ, Müverrihîn ve Etibbânın Terâcim-i Ahvâli (İzmir 1324) 11. Delîlü’t-tefâsir. İlm-i Tefsîr ve Müfredât-ı Kur’ân’a Dâir Ma’lumât-ı İcmâliyye (İstanbul 1324) 12. Ahlâk Kitaplarımız (İstanbul 1325) 13. Müntehabât-ı Mesâri’ ve Ebyât (İstanbul 1328) 14. Nazar-ı İslam’da Fakr (İstanbul 1330) 15. Mevlânâ eş-Şeyh İsmail Hakkı el-Celvetî (Kuddise Sırruhû) Hazretlerinin Muhtasaran Terceme-i Halleriyle Matbû ve Gayr-i Matbû Âsârını Hâvî Risâledir (İstanbul 1329) 16. Siyâsete Müteallik Âsâr-ı İslâmiyye (İstanbul 1332) 17. Menâkıb-ı Harb (İstanbul 1333) 18. İdâre-i Osmâniyye Zamânında Yetişen Kırım Müellifleri (İstanbul 1335) Basılmamış Eserleri: 1. Menâkıb-ı Şeyh Hâce Muhammed Nûru’l-Arabî ve Beyân-ı Melâmet ve Ahvâl-i Melâmiyye (Konya Mevlânâ Müzesi, Sıdkı Hüseyin Dede Kitapları, nr. 1067) 2. Manastır’a Mensûb Meşâyih, Ulemâ ve Şuarânın Terâcim-i Ahvâli 3. Mecmûa-i Tâhir 4. Hasaneyn Hakkında Şeref-vârid Olan Ehâdîs-i Şerîfe ve Tercümeleri 5. Fezâil-i İmâm-ı Ali Hakkında Şeref-vârid Olan Ehâdîs-i Şerîfe ve Tercümeleri 6. İmâm Suyûtî’nin el-Ehâdisü’ş-Şerîfe fi’s-Saltanati’l-Münîfe risâlesinin tercümesi. 7. Mecmûa-i Durûb-i Emsâl-i Arabiyye ve Fârisiyy e Melâmilikte şeyhlik derecesine yükselen Mehmed Tahir, Melâmî çevrelerde manevi nüfuzunu hayatı boyunca korumuştur. Zeynep Kâmil Hastanesi’nde tedavi altında iken 28 Ekim 1925’te vefat etmiş ve ertesi gün ikindi namazından sonra Üsküdar’da Azîz Mahmud Hüdâyî Dergâhı haziresinde toprağa verilmiştir. İlim çevreleri tarafından terkedilip son zamanlarda kendi köşesinde unutulmuş bir adam gibi yaşayan ve birkaç ilan şeklindeki haber dışında günün gazetelerinde ölüm haberine yer bile verilmeyen Bursalı Tahir’in mezarı taşsız kalmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Evliya

Yakup Afvi Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında. İnadiyeden Karacaahmet sultan dergahına giderken . Atpazari Şeyh Osman Efendi’nin Halifesi ve damadı. Odabaşı Şeyhi lakabıyla tanınmış olan Amasyalı Fenayi Mustafa Efendi’nin oğlu, Atpazari Şeyh Osman Efendi’nin damadıdır. İnabet ve hilafeti kaimpederi Osman Efendi’dendir. Babasının inabet ve hilafeti Şeyh Selami Ali Efendi’dendir. Vefatına, ‘Şeyh rahil (Şeyh göçtü)- 1149’ tarih vaki olmuştur. Celvetiye Tarikatı’nın fazilet sahibi bir Şeyhi olan Yakup Gafuri Efendi, ilmi tahsilini babasıyla zamanın kemal sahibi alimlerinden ikmal ettikten sonra Üsküdar’da Atpazarı yakınında yaptırdığı Celvetiye Dergahı’nda ilim ve irfanı neşretmekte olan Şeyh Osman Efendi’ye intisab etmiştir. Bir çok eserleri ve divance teşkil edecek kadar arifane ilahileri vardır. Kabri, İnadiye’den Karacaahmet Türbesi’ne giderken, sağ tarafta, Yuksekkaldırım adlı yerde, annesinin yanındadır. şahidesi şudur; Celveti Mahmud Efendi’ye halife idi bu Lezzet-i dünyaya kat’a eylemezdi arzu Giceler kaim, günü savm üzre geçdi nice yıl Hak budur kim rah-ı takvada iderdi cüst ü cu Mürg-i ruhu Cennet-i firdevs içinde ola şad Sebz-i bağ-ı gulşen-i Adn ide daim su-be-su Bir elif kamet gidub fevtinde tarihin didi Kutb-i Hak Yakub Efendi bezm itdi Hakk’a Hu Sene 1149 fi Ramazan 15 17 Ocak 1737 tarihinde vefat etmiş olan Yakup Efendi’nin oğlu Ahmet Efendi, Selami Ali Efendi Tekkesi’nin Şeyhi idi. 1196 (1782) tarihinde vefat ederek, babasının yanına gömülmüştür. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

Evliya

Şeyh Mehmet Murad Efendi

İstanbul – Fatih çarşamba da Mesnevihane camiinde Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Karabaş-ı Veli

İstanbul – Fatih de Melek Hoca caddesinde Karabaş Veli Cami önünde

Evliya

Kasım Çavuş

İstanbul – Eyüp Sultan Kabristanında Piyer lotiye çıkan yol üzerinde Necip Fazıl Kısakürek in kabrinin üst tarafında.

Evliya

Muhyiddin Hicri Efendi ve Mahmut çelebi

İstanbul – Fatih Edirnekapı – Mısır tarlası kabristanında Şeyhülislam İbn Kemal efendi nin yanında

Sahabe

Hz. Ebu Derda (r.a.) – Makam – Üsküdar

İstanbul – Üsküdar’da Karacaahmet kabristanınında – Karaahmet Türbesinin hemen arkasında kalan bölümde.. Ebü’ d-Derda hazretlerinin ikinci makam-kabri Üsküdar’da ‘ Karacaahmet Türbesi ‘nin kuzey tarafında kabristanın istinat duvarı yakınlarında bulunmaktadır. İ. Hakkı Bey, Merakıd-ı mutebere-i Üsküdar adlı eserinde bu makam hakkında şu bilgiyi vermektedir. ”Üsküdar’daki makamın 1983 yılındaki görünümü Bezm-i Alem Valide 1983 yılında türbe Hazretleri (v. 1251/1853) tarafından hürmeten ve lütfen bu makamı ihya buyurdukları anlaşılmaktadır. Kabri etrafına mükemmel bir de şebeke ve kandil konması ve yakılması için Karacaahmet hazretleri türbedarına zeytinyağı verilerek bu hizmet görülmekte iken, senede Zilhicce arifesinde Valide-i Atik Vakfı ‘ndan kurbanlar ve kandil yakılması için zeytinyağları verilerek Karacaahmet Hazretleri türbedarı yakın zamana kadar bu vazifeyi ifa eyledikleri … “ Türbenin şebeke demirleri ve kandillikleri yok olmuştur. Etrafındaki sadaka taşlarından da sadece iki tanesi kalmıştır. 1983 tarihli fotoğra fında da kabrin sıradan bir beton işçiliğiyle yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır. Kabir, daha sonra ne zaman yapıldığı belli olmayan özelliksiz bir demir şebeke ile tekrar çevrilmiştir. Etrafı tam bir perişanlık içindedir. Hemen yakını, tahrip ve yok edilen mezar taşları çöplüğü gibidir. Gerek bu taşlar, gerekse yeni mezarlar bu makamın etrafındaki tahribatı gösterdiği gibi Karacaahmet’in, tarihiliği’nin hızla tarihleşeceğini/tarihleştirildiğini de ortaya koymaktadır. Makamın etrafında eski mezarlar azalmış, yeni mezarlar ise bir hayli artmıştır. Yeni mezarların, eski mezarları yok ederek yapıldığı ise sağa sola serpilen kırık mezar taşlarından ve yığınlarından anlaşılmaktadır. Hz. Ebü’d-Derda’nın üçüncü makamı ise Konya Ereğlisi’ndedir. Kaynak İstanbullu sahabeler , Dr. Necdet Yılmaz , Dr. Coşkun Yılmaz , Bilge Yayım Habercilik ve Danışmanlık , 2013

Evliya

Mehmet Haffaf Hazretleri

İstanbul – Fatih – Cevatpaşa caddesi

Evliya

Şair Baki

İstanbul – Fatih – Edirnekapı kabristanında Lali Çeşmesi yakınında . Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Celalzade Mustafa Çelebi

İstanbul – Eyüp – Nişanca mustafa camii ………….

Evliya

Şeyh Konyalı Mehmet Muhyiddin Efendi

İstanbul – Üsküdar – Çiçekci camii haziresinde Şeyh Muhyiddin Efendi’nin 1020 (1611) tarihinden evvel yaptırmış olduğu tekkesinin Salı Sokağına acılan cümle kapısının sağ tarafında idi. 1930 tarihlerinde harap olan ahşap türbede onbir ahşap sanduka vardı. Bunlardan bilinen üç tanesi şu zevata aittir: – 1020 (1611) tarihinde vefat eden Halveti tarikatinin büyüklerinden Bezcizade Şeyh Mehmed Muhyiddin Efendi. – 1095 (1684) tarihinde vefat eden, Bayramiye’den Hazreti Pir Himmet Efendi. – 1122 (1710)’da vefat eden Himmetzade Şeyh Abdullah Efendi. Türbe kapısı üzerinde, güzel bir hat ile yazılmış, iki başı yarım daire şeklinde ve üç sıra halinde hazırlanmış u mermer kitabe bulunuyordu: Kutb-ı alem Bezcizade rıhlet itdi dünyadan Kıldı ca mülk-i bekada rahmet-ullahi aleyh Hakk Teala dilerim seyrini takdis eyliye Diyelim subh u mesada rahmet-ullahi aleyh Kaldı asarı cevami’de avize tevhidle Penc-vakt farzı edada rahmet-ullahi aleyh Hiç kesi yok namını yad idub itmeye du’a Cümle yad u aşinada rahmet-ullahi aleyh Zikr u tevhid olduğu yerde el acub taliban Yad idub dirler du’ada rahmet-ullahi aleyh Ol fena-fillah azizin Safi tarihin didi Fani-i Hu Bezcizade rahmet-ullahi aleyh Bu kitabe, türbe ve içindekilerin Çicekci Camii avlusuna nakli sırasında, avlu kapısının sağ tarafındaki ikinci pencere ile üçüncü pencere arasındaki duvara yerleştirilmiş ve önüne de türbede medfun olanların kemikleri, mermer pehleleri altına gömülmüştür. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermin Haskan , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

Evliya

Koruk Mahmut Ağa

İstanbul – Fatih – Şehremini de Koruk Mahmutağa camii bahçesinde

Evliya

Bali Baba

İstanbul – eyüp – eskiyeni cad. bali baba camii ………….. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Asadar Baba

İstanbul – Üsküdar’da Feyziye Hatun camii’nin avlusu yanında ve Selânikliler Sokağı’nın sol tarafında ve iki çatallı ulu bir çınar ağacının yanındadır. Türbede Celveti sikkeli bir şahide bulunmaktadır. Üzerinde şu kitâbe vardır: ”Asadar Baba Pir Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin Asadar. Lillâhi’l-Fatiha Sene 1038 (1628-29) ” Türbenin etrafını beton bir vibet çevirmiş olup hâlâ ziyaret edilir. Hüdâyî Hazretleri, 3/4 Safer 1038 (2/3 Ekim 1628) tarihinde vefat ettiğine göre, esas ismini bilmediğimiz Asadar Baba’nın da aynı yılda vefat ettiği anlaşılmaktadır. Eskiden “yürümesi geç kalmış çocuklar getirilip etrafnda gezdirilir, bu ziyaretten sonra yürüdükleri” söylenirdi. Bu ulu çınarın altında 1908 tarihinden evvel bayram yeri kurulurdu. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermi Haskan , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt sy 531 [/toggle]

Evliya

Hamza Bin Hızır

Hamza Bin Hızır hazretlerinin kabri Şerifi ; İstanbul – Fatih Şehzadebaşında Fatih Nikah Salonun yanında yer alan 18 Sekbanlar kabristanında Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

İdris Bitlisi

İstanbul – Eyüp Piyerloti’de Eyüp. Gümüşsuyu Caddesi, Kerimağa sokak 8 No. lu evin bahçesinde medfundur. Şeyh Hüsameddin Ali Bitlisi’nin oğludur. Davet üzerine İstanbul’a gelmiş ve ikinci Bayezid’in iltifatına mazhar olmuştur. Yavuz Sultan Selim tarafından da hürmet görmüş, İran ve havalisinin fütuhatı esnasında kendilerinden istifade edilmiştir. Vefatında adına izafe edilen İdris köşkü ve çeşmesi denilen yerde defnedilmiştir. Hadîs-i Erbaîn ile Füsüs ve Gülşen-i Baz Şerhleri. Tefsîr-i Beyzavî ile Şerh-i Tecrid Haşiyeleri gibi eserleri vardır Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Nakkaş Baba

İstanbul – Kuzguncuk – Nakkaş Baba Mezarlığı Türbe, Nakkaş Baba Mezarlığının caddeye açılan üç kapısından, Beylerbeyi tarafındaki merdivenli kapıdan girildiğinde, merdivenler bitmeden sol tarafta bir servinin gölgesindedir. Bu açık türbenin etrafını alçak bir duvar çevirmiştir. İnce, silindir şeklindeki baş ve ayak şahidelerinde yazı yoktur. Baş taşı üzerine altı parçalı bir sikke yerleştirilmiştir ki, bu tip serpuş başka hiç bir yerde mevcut değildir. Duvar uzerindeki demir korkuluğa: “ Yavuz Sultan Selim ricalinden Nakkaş Baba ” diye bir levha asılmıştır. Bu tarihte yol genişletilmiş ve merdivenler yapıldığı gibi mezarlık duvarı da geri alınmıştır. Üstünde Fatih Sultan Mehmet’in altınlı ve etrafı yazılı tuğrası olan Safer 880 (Haziran 1475) tarihli Arapça bir vakfiyeden oğrendiğimize göre, Baba Nakkaş, Fatih devri (1446- 1481) sanatkarlarından bir zat olup “üstad-ı muazzam, Hazreti padişahın yakınlarından” idi. ismi, “Mehemmed ibni Şeyh Bayezidu’ş şehir bi-Baba Nakkaş” yani Baba Nakkaş diye anılan ve Şeyh Bayezid’in oğlu olan Mehmed’dir. Yine aynı vakfiyeye gore Fatih, ‘Kutlubey’ denen ve Çatalca yakınlarında bulunan bir köyü arpalık olarak 870 (1465-66) tarihinde bu zata vermiştir. Bundan on sene sonra Baba Nakkaş bu köye bir cami yaptırarak burasını vakfetmiş ve köy bundan sonra onun adı ile anılmaya başlanmıştır. Bu köy bugün de mevcut olup Büyük Çekmece Gölü ile Terkos Gölü arasında ve Hadımköy’ün kuzey batısındadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermin Haskan , Üsküdar Belediyesi Yayınları, 2.cilt sayfa 58 [/toggle]

Evliya

Ömer Dede ve Üç Yatırlar

İstanbul – Üsküdar’da Fenai Ali Efendi camii nin yer aldığı Boy beyi sokak ile Köprülü Fazıl Ahmet Paşa sokağının kesişiminde Türbe, Boy Beyi Sokağı ile Köprülü Fazıl Paşa Sokağı’nın birleştiği yerde ve ikinci yolun sol köşesindedir. Civarında Alaca Minare Mescidi, Hacı Dede Nakşibendi Tekkesi, Fenayi Ali Efendi Celveti Tekkesi Camii, Türk Ahmet Paşa Mektebi ve çeşmesi ile bir çarşı bulunmaktadır. Ömer Dede’nin kimliği belli değildir. Mir’at-i İstanbul adlı eserin sahibi M. Raif Bey: “Köşe başında bir türbe içinde Ömer Dede namında bir zat metfundur. Mezar taşında şu beyit yazılıdır: Alametden murad bir duadır Bugun bana ise yarın sanadır 910 M. Raif Bey’in görmüş olduğu bu taş bugün de mevcuttur. Fakat tarihi 910 (1504-5) değil 1133 (1720 21)’dir. Türbeden eser kalmamışltır. Bir set üzerinde bulunan ve bir kaç kabirden oluşan küçük hazirenin duvarı üzerine: Ömer Dede ve üç yatırlar – 1133 kitabesi ile yukarıdaki kitabenin yeni yazı ile yazılmış mermer bir kopyası yerleştirilmiştir. 1924 tarihli gayri menkul vakıflar listesinde “Ömer Paşa Türbesi, Toprak Sokak, Mechul, Mamur” olarak gosterilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermin Haskan , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

Evliya

Gizlice Evliya

İstanbul -Üsküdar’da Açık Türbe sokak üzerinde Türbe, Açıktürbe Yokuşu üzerindedir. Bu açık türbenin hemen yanında, Yer Sarsan Baba adıyla anılan ve bugün mevcut olmayan bir açık türbe daha vardı. Türbenin gerisinde ise, yeri hâlâ arsa halinde olan ve ismini türbeden alan, Gizlice Evliya Celvetî Tekkesi bulunuyordu. Aziz Hüdâyî Mahmud Efendi; Ayşe Sultan tarafından 1003 (1594-95) tarihinde tekkesi kurulduktan sonra bir gün, bugünkü Gizlice Evliya Türbesi’nin önünden geçerken: – Burada ismi bilinmeyen fakat kerameti zâhir olmuş gizli bir evliya medfundur, diyerek yatırın, ‘Gizlice Evliya’ ismini almasına ve kabrinin üzerine de bir türbe yapılmasına sebep olmuştur. Hüdâyî Mahmud Efendi, 1038 (1628) tarihinde vefat ettiğine göre, Gizlice Evliya, bu tarihten evvel, muhtemelen Hüdâyî hazretlerinin Üsküdar’a geldiği 1580 tarihinden sonra vefat etmiş veya Hüdâyî hazretleri Gizlice Evliya’nın ölümünden çok sonra onun ününü işitmiş olmalıdır. İsmini bu açık türbeden aldığı muhakkak olan Gizlice Evliya zaviyesi, bir Celvetî Tekkesi olduğuna göre, 1595 tarihinden sonra kurulmuş olmalıdır. Celvetî tarikatının kuruluşu çok eski tarihlere dayandığı halde, Üsküdar’da yayılması, Hüdâyî hazretlerinin bu beldeye gelmesinden sonra olmuştur Gizlice Evliya Türbesi günümüze kadar gelebilmiş ve 1967 tarihlerinde şimdiki şekli ile onarılmıştır. Türbenin eskiden sebile benzeyen bir durumu vardı. Yol seviyesinden yüksek olduğundan, sol tarafındaki bir merdivenden türbenin avlusuna çıkılırdı. Merdiven ve türbenin yan duvarları kesme taştan yapılmış olup, etrafı bir demir parmaklık ile çevrilmişti.Her tarafını ağaçlar ve sarmaşıklar kaplamıştı. Türbede, Gizlice Baba’ya ait olduğu söylenen kitâbesiz, yuvarlak bir taş ile etrafındaki mezarlıktan getirilip konulan bir kaç şâhide vardı. Kaynak Kaynak ; Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermi Haskan , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt sy 553

Evliya

Balaban Baba

İstanbul -Üsküdar’da doğancılar caddesi ile eski Keresteciler sokağı kesişiminde yer alan Balaban Baba Tekkesi bahçesinde 1630 tarihlerinde yapılan Balaban Tekkesinin banisi Balaban Ahmet Baba’nın kabri küçük hazirededir. Abani sarıklı, küçük şahidesi üzerindeki kitabesinde şu ifadeler bulunuyor: Hüve’l-Baki İsfendiyar zadelerden Eş-Şeyh Balaban Ahmed Baba Hazretlerinin ruhuna el-Fatiha. Sene 1047 (1637) Balaban Ahmet Baba’nın tekkeyi yaptırmasından 135-140 sene sonra Sadiye Tekkesi olmuştur. Tekke’nin Şeyhleri şunlardır ; 1- Yağcızade Şeyh Ahmet Efendi (v. 1777) 2- Şeyh Mehmed Said Efendi (v.1792) Yağcızade Şeyh Ahmet Efendi’nin oğlu 3- Şeyh Mehmed Nizameddin Suzi Efendi (v.7 Mart 1823 ) – Şeyh Yakub Mudanyavi’nin oğlu Kabri , Bali Çavuş camii karşısındaki Mezarlığın oratasındadır. 4- Şeyh Nizameddin Efendi – Şeyh Mudanyavi’nin oğlu. 5- Şeyh Mehmed Emin Efendi (v.1880) Şeyh Nizamettin Efendi’nin oğlu 6- Şeyh Mehmed Aşir Efendi (v. 1905) 7- Balaban Şeyh Hasan Hüsnü Efendi Kaynaklar Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları

Evliya

Buhurizade Mustafa Itri Efendi

İstanbul – Eyüp’de Fethi Çelebi caddesi ile Otakçıbaşı caddesinin kesiştiği yerde On yedinci yüzyılın en büyük bestecisidir. Buhurîzade Mustafa Itrî İstanbul’da doğdu. Müzik ilminde üstadı Hafız Post’ttur. IV. Mehmed devrinde «Fasl-ı Humayun’da hanendelik etti. Saray üniversitesinde öğretmenlik yaptı. Edirnekapı’da Ekmekçibaşı mescidinde imamlık ve yanındaki ilkokulda hocalık yapmıştır. Bu mescid şimdi yoktur. Buhürizade Mustafa Itri Efendi Mevlevî’dir. Itrî mahlasıyle yazdığı şiirleri, muammaları, hatta hece vezniyle türküleri vardır. Dini ve din dışı binden çok eser bestelemiş meşhur musikişinasımızdır. Bugün elimizde bestelenmiş kırka yakın eseri vardır. Bunlardan Kurban Bayramı tekbiri en meşhurudur. Cuma salatı, salat-ı Ümmiye, Mevlevî ayini, Na’t, îlahî gibi eserleri yüzyıllardan beri İslam dünyasının camilerinde zevkle, coşku ile okunmaktadır. Bunlar bütün müzik Ölçülerine göre dünya çapında şaheserlerdir. Ruhu dinlendirecek olan musiki ruha hitap etmelidir. Söyleyen güzel sesli olmalı, sesini ayarlamasını bilmelidir. Hiç bir manası olmayan sözler ruhun gıdası olamaz. Şu dünyada öyle sesler vardır ki, aklı başında olan bir kişi onları duyacak olsa nasıl hayretten hayrete geçmez Mübarek kabirleri Edirnekapı Mısır tarlası mezarlığının yanında

Evliya

Şeyhülislam Paşmakçızade Seyyid Ali Efendi (k.s.)

İstanbul – Edirnekapı’da Mısır Tarlası kabristanın hemen arkasında yer alan Necati Bey kabristanında. Eski Üsküdar kadılarından Paşmakçızade Mehmed Efendi’nin oğludur.1638 de İstanbul da doğmuştur. Seyyid Ali Efendi ; uzun yıllar medreselerde ilim tahsil etmiş ve en büyük fetva makamı olan Şeyhülislamlığa kadar yükselmiştir. Seyyid Haşim Efendiye intisap ederek Melami yoluna girmiş ve onun yegane müridi olmuştur. Vefatından sonra da Melami kutupluğuna geçen Seyyid Ali Efendi ; Haşim Efend i’nin prensiblerine sıkı sıkıya bağlı kalarak gizliliğe çok önem vermiştir. Lalizade Abdulbaki Efendi ‘nin naklettiğine göre ; şeyhin kendisiyle tarikata dair meseleleri konuşabilen ihvanı dört, beş kişiyi geçmemiştir. Şeyhülislam makamında bulunan Seyyid Ali Efendi ; Bayrami – Melamileri devlet içiresinde korumuş ve himmet etmiştir. Hazretin kutupluğu zamanında Seyyid Muhammed Buhari de kendisine intisab etmiş ve böylece Horasan ekolünden gelen Nakşibendilik ile Melametilik yeniden buluşmuş ve Müceddid – Melami adlandırılan bu ekol Seyyid Abdulkadir Belhi ile zirve yağmıştır. Tasavvufi ve Melamilikle ilgili eserleriyle tanıdığımız Lalizade Abdulbaki Efendi de yine Seyyid Ali Efendi zamanında Melamiliğe intsab etmiştir. 1716 yılı Muharremin 4. günü vefat eden Paşmakçızade Seyyid Ali Efendi , vasiyeti üzerine Sütçü Beşir Ağa’nın damadı Melami büyüğü Hacı Osman Ağa nın yanına defnedilmiştir. Kaynaklar ; Baki Yaşar Altınok , Hacı Bayram veli ve Bayramilik Melamilik , Ahi yayınları Lalizade Abdulbaki Efendi , Aşka ve aşıklara Dair / Melami Büyükleri, Furkan Yayınları Abdulkadir Altunsu , Osmanlı Şeyhülislamları , 1972 Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012

Evliya

Lamekani Hüseyin Efendi (k.s.)

İstanbul – Kocamustafa Paşa’da Cerrahpaşa Hastanesinin içerisinde yer alan Tarihi Şahkulu Sultan camii haziresinde ……

Evliya

Hacı Bayram Kabayi (k.s.)

İstanbul – Topkapı ;Topkapı kabristanında. Takkeci İbrahim Ağa camii’nin yanındaki bölümdedir.(Google.map’deki işaretlediğimiz nokta Kabristan içerisindeki yerini göstermektedir.) ……

Evliya

Tezveren Dede – Eminönü

İstanbul Cemberlitaş ‘da Sultan II. Abdülhamit Han’ın türbesinin hemen arkasındaki türbedar sokaktadır. Sokağa girince sol tarafta kalıyor. Kimliği hakkında çeşitli rivayetler vardır. Kimine göre Fatih Sultan Mehmed Han’ın ordusunda bulunmuş erenlerdendir, bazılarına göre ise meşayıhdan olup ismi Alî’dir. Çemberlitaş’taki Atik Ali Paşa Camii’nde vaazlar verir, onun sohbetini dinleyenler huzur içinde camiden ayrılırlarmış. Hatta sohbetinde bulunan ve camiden ayrılan kişiye yolda rastlayanlar “Yüzün nurlanmış, yoksa Tezveren Dede’nin sohbetinden mi geliyorsun” derlermiş. Eskiden İstanbul’un en çok ziyaret edilen türbelerinden biri olan Tezveren Dede Türbesi’nin duvarında asılı olan mermer kitabede şunlar yazmaktadır: FATİHLE GELENLERDEN TEZ VEREN DEDE 1953 Kaynaklar http://www.dunyabizim.com/istanbulbizim/5309/kac-tezveren-dede-var.html

Evliya

Evrenos Dede

İstanbul – Fatih’de Atik Ali Paşa camiinin hemen arkasında yer alan Hasan Fehim Paşa caddesi üzerinde İstanbul’un Fetih ordusunda yer alan ; Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kutlu askerlerinden olan Evrenos dede 1480 yılında vefat etmiştir.

Evliya

Köpekçi Hasan Efendi (k.s.)

İstanbul – Eyüp’de Edirnekapı Kabristanında. Fethi Çelebi caddesinin hemen arkasındaki bölümde Bundan yüz sene evvel İstanbul’da yaşayan ve Fatih Cami-i şerifinin Karadeniz kapısında yatıp kalkan Köpekçi Hasan Baba İstanbul’un tanınmış meczublarındandır. Uzun boylu, kılıklı kıyafetli bir adamdı. Daima yanında beş altı sokak köpeği ile gezdiği için ‘’Köpekçi Hasan Bab’’ diye anılırdı. O tarihte İstanbul sokakları sahipsiz köpeklerle dolu idi. Hasan Baba bunlardan hangilerini isterse çağırır, onlar da derhal emrine itaat ederek gelirlerdi. Sokak köpeklerinin her semtte, her mahallede sınırları vardı. Bu hududu, başka semtlerin köpekleri tecavüz edemezlerdi. Ederlerse kavga kıyamet kopardı. Buna rağmen Hasan Baba’nın herhangi bir semtten çağırıp o gün için yanına aldığı köpeklere, başka mahalleden hiç bu köpek sesini çıkarmazdı. Hasan Baba bazen bütün bir mahallenin köpeğini yanına alıp, onlarla İstanbul’u dolaşırdı. Hasan Baba, zamanında bütün meczubların reisi gibi idi. Kendisine bir şey sorulduğu zaman yanlış kafiyeli cümlelerle cevap verirdi. Ve ehemmiyet verdiği mes’ele olursa: ‘’Yazını der’’ ve sözlerini yazdırırdı. Kimseden on para almaz… Yanındaki meczublarla ne yer, ne yapar kimse bilmezdi. Daima Edirnekapı semtine gittiği için orada oturduğu zannolunurdu. 1897’de Yunanistan’la harp ihtimali kamuoyunu meşgul ettiği sırada Hasan Baba, Melami Şeyhi Terklikçi Salih Efendi’nin Veznecilerdeki dükkanına gelir. Dükkandakiler sorarlar: — Hasan Baba harb olacak mı? — Olacak ya… der, yazın. Dükkanda bulunan Maliye Muhasebe Kaleminden Cemil Bey kalemi kağıdı alır. Hasan Baba söyler: — Acele ile muharebe. Tarik tarik yürümekle. Beşir’lerle beşaret, müşirlerle reşadet. Kalayları, alayları. Meydana çıkararak nişadırların dayanur nî mî? — Bu ne demek Hasan Baba? — Dayanabilir mi düşman demektir. Kaç satır oldu? — Onsekiz satır oldu. — Onsekizbin alem hürmetine. Say ondokuzu. Al eline çık topuzu. Ondokuz gün sonra Yunanistan’la harb başlamış ve pek kısa zamanda Yunanistan yenilmiş, ezilmiş bitmişti. İltifatı da acaibti. Hasan Baba bir gün sürücü beygirine biner, kocaman ayaklarında büyük yemeniler olduğu için ayakları üzengiye girmez. Aksaray’dan geçerken Valide Camii İmamı Ahmed Efendi ile karşılaşır. Ahmed Efendi: Hasan Baba, ayakların yemenilerle üzengiye girmiyor. Yemenileri çıkar sürücüye ver. Yalnız çorap olursa ayakların üzengiye sığar, der. Hasan Baba, dediğini yapar, Ahmed Efendi’ye — İmam! Sende yıllanmış it aklı varmış, der. Kazasker Muhittin Efendizade İsmet Molla merhum gayet titiz bir adamdı. O kadar ki evde sofraya oturmaz, yemeğini ayrı yerdi. Bir gün Molla bey’in canı paça yahnisi istemiş. Pişirmişler, ayrı sahanla önüne getirmişler, tam yiyeceği sırada kapı çalınmış. Hasan Baba girmiş: — Molla, demiş, sen bugün paça pişirttin. Çoktandır canım istiyordu. İsmet Molla, ister istemez: — Buyurun Hasan Baba! demiş. Karşılıklı sahanın başına geçmişler. O zaman elle yenildiği için Hasan Baba elle yemeğe başlamış, hatta arada bir lokma da İsmet Molla’ya uzatırmış. Bu fıkrayı dinleyenler Molla Bey’e sormuşlar: — Ne yaptınız? yediniz mi? — Eşşekler gibi yedim. Yemeyeyim de ne halt edeyim? Hem de Hasan Baba’yı kızdırmamak için ufacık bir iğrenme hareketi yapmamak şartıyle yedim. Meczublar yıkarlar, fakat yapamazlar, irşad vazifesi verilmez. Bazı meselelerde keşifleri ne ise olduğu gibi söylerler. Salih Efendi’nin biraderinin hanımı rahatsızlanır, bir türlü iyi olamaz. Adamcağız mahzun bir halde yolda giderken Hasan Baba ile karşılaşır. Hasan Baba: — Uzaktan! der, kurtulursun tuzaktan.. Ve ilave eder: – Kurtulakaz topraktan… Hanım üç gün sonra vefat eder. Hasan Baba’nın kerametler, saymakla bitmez, onlardan bazıları ; Hasan Baba köpeklere: «Gelin!» diye emir verdiği vakit, civarda ne kadar köpek varsa akın akın huzuruna gelir, o da onlara kule ile ekmek getirir, doğrar ve yedirirmiş. Hiçbir köpek diğerinin yiyeceğine el uzatmazmış. Bir gün nasıl bir köpeğin ağzındaki lokmayı diğer bir köpek kapmış. Köpekçi Hasan Baba hemen köpeğin kulağını çekerek: ‘’Yolsuzsun, üç gün huzuruma çıkmayacaksın’’ diye tekdir etmiş. O vakit bu işe tesadüfen şahid olan oradaki sıra kasaplardan meraklı bir kasap da köpeğe boya ile derhal bir marka vurarak bakalım hakikaten üç gün bu köpek bu huzura gelmeyecek mi?” diye dikkat etmiş. Cezalı köpek hakikaten üç gün ağacın dibinde yatmış, diğer köpekler ekmeklerini yedikleri halde onların yanına dahi yaklaşmamış, nihayet dördüncü gün o da Hasan Baba’nın huzuruna çıkarak kısmetini almış. Köpekçi Hasan Baba bir bayram günü Fatih Camiinde namazdan evvel elinde resimli bir (Aşık Garib) kitabı olduğu halde derse çıkıyor. Cami-i Şerif bembeyaz sarıklı, mükellef insanlarla dolu. Çıt yok… Hasan Baba ise elindeki Aşık Garip kitabının sahifelerini gayet ağır bir şekilde çeviriyor ve her çevirişde cemaatı nazariyle ince bir süzgeçden geçiriyor. Bu iş tam bir saat sürüyor. Nihayet kitabın son sahifesini de çevirdikten sonra yüksek sesle: —Ey cemaat. Ders aşık karîbe okutulacaktı. Buradakiler ise hepsi garîb. Onun için ders yine gelecek seneye kaldı» diyerek bir fatiha çekiyor. Hasan Baba’nın «karib» kelimesinden kasdettiği mana Hak’ka yakınlık, «garib» ise Hak’dan uzaklaşmaktır İstanbul’daki azınlıklar bir kilise yaptırmak isterler. Fakat Sultandan bir türlü müsaade alamazlar. Mes’eleyi bir gün Köpekçi Hasan Baba’ya söylerler. Hasan Baba bir kağıda şu satırları yazar; ‘’Sultanım! Yaptırmazsan kiliseyi, darıltırsın İsa ile Musa’yı.» Ve hemen ruhsat çıkar. Hasan Baba’nın kabri Edimekapı Mısır Tarlası mezarlığında Kabrinin üzeri açık, etrafı 30 santim kadar duvarla çevrilidir. Başucunda iki, ayak ucunda bir olmak üzere üç adet kabir taşı vardır. Kabir taşındaki kitabede: YAHU Fatih Cami-i şerifi imamının arkasında Kırk yıl beş vakti eda eden meşhur Köpekçi demekle maruf kutbü’l-arifîn Hasan Efendi Hazretlerinin ruh-u şerifleri için El-Fatiha. Sene: 1315.

Evliya

Bukağlı Dede – Şeyh Muhammed Bağdadi (k.s.)

istanbul – şehzade başı – fatih evlendirme dairesi Adı Şeyh Mehmed Bağdadi olup, Bağdatlı Baba, yahut Bukağılı Baba diye şöhret bulmuştur. Burada Bukağı bir işarettir. Hayvanlara vurulan bukağılar malumdur, insanlar için de cismen görünmez kayıtlar vardır ki, hilkati üzere hareket etmekten insanı men’eder. Mesela. Bir adam der ki “ben falan düşmanımdan intikam almak için bir müddet daha aleyhinde çalışayım.” Diğeri bir falan büyük zatın “hüsn-i teveccühünü kazanmak üzere ara sıra evine gideyim de beni görsün.” işte bunun gibi fikir ve işler insanın cismen görünmez kayıtlarıdır ki, insanı bağlayıp serbestliğini mahv, dünya ve ahiretçe hakikaten faydalı olan işlerden men’ederler. Binaenaleyh insan suri değil hakikî terakki isterse güzel ahlak kazanmalı ve meşru olmayan düşünce ve fikirlerin kaydından kesilmeye çalışmalı, kendini dünyaya bağlayan bütün bağlardan kurtarmalıdır. Mübarek kabirleri Şehzadebaşı Belediye nikah dairesinin önünde 18 Sekbanlar diye bilinen kabristanın içindedir. Kabri îstanbul fethinin 500. fetih yılı münasebetiyle İstanbul Belediyesi tarafından tamir edilmiş ve başucuna şu kitabe yazılmıştır: Fatih devrinden BUKAĞILI DEDE 1953 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Uzun Evliya

İstanbul – Beykoz’da . Uzun Evliya caminin yanında ……….

Evliya

Sirkeci Muslihiddin Efendi (k.s.)

İstanbul Kasımpaşa’da ; Sirkeci Muslihiddin camiinde. Sirkeci Muslihiddin Efendi , Sirkeci Muslihiddin caminin banisidir. Bu zatın caminin yanında bulunan kuyudan kova ile su çektiği ve bu suyun sirke olduğu, bu sirkeyi satarak camii yaptırdığı rivayet edilir.(XVII. yy’da) Caminin mehrabının önündeki hazirede ise Musluihiddin efendi ve yakınlarının kabri bulunur.

Evliya

Ferah Baba

İstanbul – Eyüp’de Abdurrahman Şeref Bey caddesinde Türbe-i Şerifinde bulunan yazı da şunlar yazmakda ; İstanbul fethinde bulunan mutlu gazilerdendir. Akşemseddin hazretlerinin dostlarındandır. Civar halk bu feth gazisini büyük bir evliya diye çok hürmet ediyor.

Evliya

Şeyh Kasım Küfrevi (k.s.)

İstanbul – Eyüp Sultan kabristanında. Piyerlotiye çıkan yokuşta Kaşgari dergahına gelmeden sağ tarafta yola yakındır. Abdülbaki Küfrevi’nin oğludur. 1920 yılında Bitlis’te doğmuştur. Küçük yaşta fıkıh, tefsir ve kelam dersleri almıştır. Öğrenimini İstanbul’da sürdürmüş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olmuştur. IX-X-XI dönemlerde Ağrı milletvekili olarak meclise girmiştir. 1964 yılında itibaren de tekrar 13 ve 14. dönem Ağrı milletvekili olarak meclise girmiştir. 1973 ve 1977 yıllarında Ağrı Senatörü olarak seçilmiştir.1992 yılında vefat etmiştir. Kabri Eyüp Sultan Kabristanındadır.

Evliya

Lalizade Abdulbaki Efendi (k.s.)

İstanbul – Eyüp’de Eyüp Sultan camii’nin hemen yakınında bulunan Kalenderhane caddesindeki Eski Kalenderhane tekkesinde (Yeni Eyüp Kur’an kursu ) ……

Sahabe

Hz. Amr bin As (r.a.) – Makam

Karaköy’de yer altı camiindedir. Rıhtıma çok yakın. Tam ismi AMr b. el-As b.Vail es-Sehmş el-Kureyşidir.Künyesi ebu Abdullahtır. Sahabe oğludur , annesi sonradan müslüman olmuştur.663 yılında Mekke doğmuştur. Sahabenin büyüklerinden ve Arap dahilerindendir.Amr bin As hz. İslam tarihinde cesareti ile nam salmış ömrü fetihler ve gaza meydanlarında geçmiş dirayetli bir kumandan ve devlet adamı olarak bilinmektedir. Müctehid idi. Daima kKur’an okurdu. Kendisinden 700 kadar hadis-i şerif rivayet edilmiştir.Onun güzel sözlerinde biri şöyledir; ” Allah korkusuyla dökülen bir damla göz aşı , bin filori vermekten daha kıymetlidir bana.” Amr bin As hz. bir rivayete göre ;90 bir rivayete göre hicretin 65. yılı 72 yaşında Mısır’da vefat etmiştir.Bugun Mısır’da Camiisi ve türbesi vardır.Kabri şerifi Mısır dadır. Karaköy Yer altı camiinde bulunan mekanı ise olsa olsa Amr bin as hz.’nin makamıdır.. Bu cami Galata’da Cenevizlilerden kalma bir mehzendir.Fetihten sonra burası cami haline getirilmiş ve Yer Altı camii diye meşhur olmuştur. Galata Fatihleri eşhas Kurlunlu mahzen sizlere has Ya Abdullah bin Amr bin As Şefaat ir gör bizi Kaynaklar : İstanbul’da Bulunan Ashab-ı Kiram kabir ve makamları ; Cafer E. Babadağlı ; Sarayburnu Kitaplığı İstanbul ve Anadolu Evliyaları ; Mustafa Necati Bursalı , Şifa Yayınevi İstanbul ve Anadolu evliyaları ; Pamuk yayınları

Evliya

Kefçe Dede (k.s.)

İstanbul – Üsküdar’da; Ahmediye caminin avlusunda caminin yanındaki mezarlıktadır. Ahmediye camii üsküdar merkezden gündoğumu caddesi boyunca giderken sağ taraftadır Kefçe dede ile ilgili pek fazla bilgi yoktur.Tarihi 16. yy a dayanır. Kefçe dede Namıyla bilinen kişi Mehmet dede dir.Rivayete göre Kefçe mehmet dede ;yoksullara kepçe kepçe aş dağıtırmış. Bu arada “kepçe”, halk dilinde “kefçe” ismine dönüşmüş. Bir halk söylentisine göre, şimdiki Ahmediye Camii’nin bânisi Tersane Emini Ahmet Ağa, kendisine bir türbe yaptırmak istemiş fakat gördüğü bir rüya üzerine bundan vazgeçerek Kefçe Dede namıyla şöhret bulan Mehmet Dede’nin kabri üzerine görülen bu türbeyi yaptırmıştır. Türbe, Ahmediye Camii’nin mihrab duvarı önündedir. 947 (1540) yılında vefat eden ve Ahmediye Camii yerindeki ilk mabedin bânisi olan Kefçe Dede’nin kabri üzerine 1722 tarihinde yaptırılmıştır. Altı mermer sütun üzerine oturtulmuş bir kubbeden oluşan bu açık türbedeki Kefce Dede’nin kabir taşında: Sahibu’l-hayrat Merhum Kefce Dede Ruhuna Fatiha Sene 947 yazısı okunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermin Haskan , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

Evliya

Saçlı Halil Efendi (k.s.)

İstanbul – Üsküdar’da; hayrettin çavuş sokağında (eski sansar sokak) üsküdar merkeze doğru giderken solda cadde üzerindedir. Kırkambar kitap evinin hemen yanındadır. Hayatı hakkında bir bilgiye ulaşamadık. Ancak Saçlı halil efendi nin tekkesi ;Atpazarı’nda, Eski Toptaşı Caddesi ile Sansar Sokağı’nın birleştiği köşede idi. Karşısında, Genç Mehmet Paşa’nın 1143 (1730) tarihli çeşmesi ile Atpazarı Osman Efendi Tekkesi Camii vardır. Bu cami, şimdi Hacı Bedel Mustafa Efendi Camii adını taşımaktadır. Tekkenin adı, 1199 (1784) tarihli tekkeler listesinde “Atpazarında Saçlı Halil Efendi Zaviyesi” diye geçmektedir. Tekke, Mecmua-yı Tekaya’da kayıtlı değildir. Çok önceleri ortadan kalkmış olmalıdır. Yalnız, Saçlı Halil Efendi’nin, etrafı çevrili şâhidesiz kabri, Sansar Sokağın sağ başında, bir evin bahçesinde ve incir ağacının dibindedir. Tekkenin mensup olduğu tarikat ve ayin günü hakkında bir bilgiye rastlayamadık. kaynak :http://www.uskudar.bel.tr/

Evliya

Lohusa Hatun

İstanbul Kasımpaşa’da ; Şişhaneden Kasımpaşa ya doğru inerken Şişli Dolmuş duraklarının hemen karşısı. Metroyagelecekler için Şişhane metro durağından indikten sonra Kasımpaşa ya doğru devam ediyoruz. Şişli Dolmuş duraklarının karşısı Güzel İstanbulumuzun kadın evliyalarından birisi de Lohusa Sultandır. Lohusa Hatun çocuk sahibi olamadan vefat eden padişah kızıdır. Çocuğu olmayan kadınlar ona gelir, adakta bulunur ve hemen dilekleri yerine gelir. İstanbul’da zahiri ulemalarla, batıni ulemalar her zaman vardır. İşte sesi ile, sohbeti ile herkesi büyüleyen, aynı zamanda iç ve dış güzelliği dillere destan insan güzeli bir hoca varmış. Her genç gibi zamanının padişahın kızı da bu genç hocaya aşık olmuş, genç imam da onu sevmiş. Yusuf güzeli imama bir hal olmuş, ne sohbet ediyor, ne de insanlara karışıyor. Annesi onun bu haline çok üzülüyormuş. Oğluna, derdini anlatmasını istemiş. O da: ‘’Benim derdim saraydadır. Eğer derdime çare bulmak istersen, Padişaha git kızını bana iste. Ben O’nun kızını bu vaazımda gördüm. İkimiz de birbirimizi seviyoruz’’ demiş. Ama bu, korka korka saraya gitmiş. Oğlunun arzusunu padişaha iletmiş. Padişah pek öfkelenmiş: «Ne haddini bilmez adammış bu hoca» diye haykırmış. Ancak ana çok ısrar etmiş. Padişah da: «Kırk katır yükü altın getirsin vereyim» demiş. Ana bu isteği oğluna söyleyince, insan güzeli imam hemen yerinden kalkmış ve doğru bahçeye gitmiş, bahçenin toprağını kırk katıra yükleyerek saraya götürmüş, açılan torbaların içinden çil çil altınlar çıkmış. Padişah da: «Kırk katır yükü altın getirsin vereyim» demiş. Ana bu isteği oğluna söyleyince, insan güzeli imam hemen yerinden kalkmış ve doğru bahçeye gitmiş, bahçenin toprağını kırk katıra yükleyerek saraya götürmüş, açılan torbaların içinden çil çil altınlar çıkmış. Padişah bunun üzerine kızını vermek zorunda kalmış, kalmış ama: Beni kalbimden yaraladın, ben bu evlenmeye asla razı değilim. Evlat acısı çektirdin. Hak Celle de sana çektirsin diye beddua etmiş ve bu beddua tutacak ki yıllarca çocukları olmamış. Bir gün Hacca gidip Ka’be’de yapılan duaların kabul olunacağı inancı ile orada Allah Teala Hazretlerine yalvarmaya karar vermişler. Ancak Lohusa Sultan yolda hastalanmış ve hamile olduğu anlaşılmış. Sevinç gözyaşları ile geri dönmüşler. Bu hastalıktan kurtulamıyarak birkaç gün içinde vefat etmiş. Şimdiki Şişhane’de türbesine defnedilmiş. Zaman zaman hanımın türbesini ziyaret eden Hoca Efendi türbenin içinden bir bebek sesi duyar. Bunun üzerine kabri açmaya başlar. Genç hanımın cesedi sanki canlı, hiç bozulmamış, bir de göğsüne ağzını koymuş minicik bir bebek. İşte Lohusa Sultan bu…

Sahabe

Hz. Hafir (r.a.)

İstanbul – Eyüp Eğrikapı ‘da Sur kapısının hemen önündedir Eyüp Sultan hz’yle birlikte geldiği kuşatmada şehid düştüğü rivayet edilen sahabilerdendir. Bazı kaynaklara göre daha önce bilinmeyen bu kabir Sultan I. Mahmut Han devrinde (1730-1754) Darüssade Ağası Beşir Ağa tarafından keşfedilmiştir. Kabri şerifi Eğrikapıda Surkapısına bitişik vaziyettedir. Türbe kapısının hemen girişinde Sahaflar Şeyhizade Es’ad efendinin yazdığı meşhur Hattat Yesarizade Mustafa İzzet efendi’nin kamışından çıkmış güzel yazılı bir levha Ve üzerinde de Sultan II. Mahmut Han’ın tuğrası vardır. İstanbuldaki sahabe kabirlerinin 9 tanesinde bu tuğra bulunur. Türbe kapısındaki yazı şöyledir. ”Şahi hayrat eser Hazret-i Han Mahmud’un Ahdi adline bu mehed dahi oldu abad. Öyle meşhed ki alemdarı Nebi dadarinin Tahliye olmuş idi türbe-i envarı nihad Böyle ta’zime seza yerleri ihya eyledi, Zatına dense müceddid kim eder istib’ad Mehneti nur ola ta ruh-i sahabide zemin Ol şebin şevketini ede füzun Rabbi ibad Oldu bu merkadin ihyasına Es’ad tarihi Hafir’in ruhuu Sultan-ı cihan kıldı şad. (1251- 1835) ” ”Himmetine hısn-ı kafir Feth-i küşad bablar verir Aman ya Hazreti Hafir Şefaat et gör bizi . ” Kaynaklar ; İstanbul’da bulunan ashab-ı kiram kabir ve makamları ; Cafer E. Babadağlı ; Sarayburnu kitaplığı İstanbul ve Anadolu Evliyaları ; Mustafa Necati Bursalı ; Şifa yayınevi İstanbul ve Anadolu Evliyaları ; Pamuk yayınları

Evliya

Eburrıza Efendi (k.s.)

İstanbul Kasımpaşa da ; eburrıza Dergahı sokaktadır. dolapdere deki İstanbul Bilgi üniversitesi Kampüsünün arka sokağındadır. Pir Hüsamettin Uşşaki hz nin türbesini geçtikten sonra ilk soldaki sokak. Ebu’r-Rıza hazretleri , Hüsameddin-i Uşaki zamanında Mısır’dan İstanbul’a gelmiştir. Hüsameddin-i Uşaki’nin “ Nerede bulunuyorsunuz ? ” sualine “ Kayyum ism-i şerifindeyim” cevabını vermiştir. Hüsameddin-i Uşaki’nin “ Üst tarafı bizde var ” buyurmaları üzerine tekmil-i süluk maksadıyla Cenab-ı Pir’e rabıta hasıl etmiş , sülukun üst tarafını Hüsameddin-i Uşaki hazretlerinden görmüşlerdir. İrtihali 1001 (1593) ‘ tedir ve mezkur tekkede medfundur. Eburruza Dergahı Devran-ı Mukabele günü Pazar olan , 1001 H. /1592 M. İnşa tarihli dergah ,Kasımpaşa Hacı Ahmed Mahallesi , eburrıza Dergahı sokakta yer alan 1210 ada, 7 parsel yer alır. Eburrıza Dergahı Şeyhleri ; Eburrıza Şeyh Seyyid Mehmet (öl 1152/1740) – Bosnevi Şeyh Mehmet (öl 1193/1780) – Şeyh Seyyid Mehmet Şehabettin (öl 1234/1819) Şeyh Seyyid İsmail Bedrettin (öl 1292/1876) – Şeyh Seyyid Mehmet Şemsettin (öl 1312 /1895) ————- Kaynaklar Sefine-i Evliya , Hüseyin Vassaf , Kitabevi Yayınları Dersaadet dergahları , Mustafa Özdamar , Kırk Kandil yayınları Categories Sort Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations Categories: View location detail Get directions from Go Geo locate me

Sahabe

Hz. Edhem (r.a.)

Eyüp’de ; Abdurrahman şerefbey caddesi no :26 Eyyub el-Ensari hz’nin sakası(sucusu) olduğu rivayet edilmektedir. Türbesi şehid yeri olarak kaydedilmektedir.Türbenin etrafı ve üzeri kapalı kesme taştan inşa olunmuştur. Türbe’nin içerisinde 3 kabir vardır.Bunlardan biri saray hocalarından Hafız Abdullah Efendi’ye, diğer Eyüp İmamı Abdullah Efendiye aittir. Türbenin caddeye bakan geniş ve üstü yuvarlak tek bir penceresi vardır. Halk arasında Edhem baba diye anılıp bilinmektedir. Türbesinde şu kitabe vardır ; Hazret-i Halid Radıye anhü Rabbü’l-Vahid Sakası Edhem Hazretleri’nin Meşhed-i Alileri Fatiha Hicretü’n-Nebi sene 46 Kaynaklar; İstanbul’da Bulunan Ashab-ı Kiram kabir ve makamları ; Cafer E. Babadağlı ; Sarayburnu Kitaplığı İstanbul ve Anadolu evliyaları ; Pamuk yayınları

Sahabe

Hz. Şube (r.a.)

İstanbul – Eyüp – Eğrikapı da Şişhane caddesi no :36 Tabiin’den mi yoksa sahabe den mi olduğu hakkında ihtilaf vardır. Bir rivayete göre ; Bizans imparatoruyla yapılan bir anlaşma ile İstanbul’a girmelerine müsaade edilen sahabilerin şehri gezip Ayasofya’da namaz kıldıkları ve sonra şehirden çıkacakları sırada Bizanslı askerler tarafından saldırıya uğrayıp şehid düştükleri rivayet edilir ki bu sahabiler arasında Hz.Şu’be (r.a.) da varmış. Hadikatül Cevami’de de şöyle yazıyor ;Hz. Şu’be’nin kabri eğrikabı semtinde Avcı Mehmet bey Mahallesinin Şişhane sokağındaki mescidin karşısında bulunan mektebin avlusundadır. Bu türbeyi tersane emini Mustafa efendi tamir ettirmiştir.Hazret-i Şu’be Tabiindendir.hz sube 3 Bununla beraber İbni Hacer askalani ”el-İsabe Fi Temyiz-is Sahabe”adındaki eserde Şu2be adında iki zatın varlığından söz ediliyor (C.2 s162-166) – Şu’be İbni Tevem ..Hz. Ömer(r.a.) devrinde doğmuş olup tabiindendir.Nerede ne zamn öldüğü belli değildir. – Şu’be İbni Tahim ibni Umeyr et-Tahevi.. Ölüm tarihi ve nerede gerçek hayatının geçtiği belli değildir. sahabedendir. Herşeyin doğrusunu Cenab-ı Allah bilir. Hz. Şu’be’nin Kabri şerifi 18. yy sonlarında tersane amiri Emini Mustafa Efendi tarafından tamir edilmiştir. Kitabesi şöyledir ; ”Haze’l-merkadü’ş-şerif min Ashabi’l-Kiram Şu’be radiyallahu Teala anh ve nefe’anallalu bi-şefaatihi sene Hicret-i 46” İki tarafında bulunan niyaz pencerelerinin üzerinde iki ayrı kitabede şunlar yazar ; ”Şefaat eylesin dersen Resulu Ziyaret eyle Ashab-ı suru”hz sube 4 Kaynaklar; İstanbul’da Bulunan Ashab-ı Kiram kabir ve makamları ; Cafer E. Babadağlı ; Sarayburnu Kitaplığı İstanbul ve Anadolu evliyaları ,M. Necati Bursalı ; Şifa yay 11

Evliya

Şeyh Seyyid Nuri Efendi

İstanbul – Üsküdar’da Kurban Nasuh camii avlusunda Türbe, Kurban Nasuh Camii avlusunun sağ tarafında, Büyük Selim Paşa Caddesi üzerindedir. Kare planlı olan türbenin çatısı son tamirde kurşun ile kaplanmıştır. Caddeye bakan büyük hâcet penceresinden başka, cami avlusuna bakan iki penceresi daha vardır. Hiçbir yerinde kitâbesi bulunmayan yapının kapısı arka tarafta olup, sağ tarafında ve set üzerinde Recep 1308 (şubat 1891) tarihinde vefat eden Hacı Mehmet Hulusi Efendi’nin ve Şevval 1323 (Kasım 1905) tarihinde vefat eden İbrahim Edhem Surûrî Efendi’nin kabirleri vardır. Avluya bakan pencerelerin önünde ise, 995 (1587) tarihinde vefat eden Kurban Nasuh’un, yine set üzerinde kabri bulunmaktadır. Türbe içinde üç sanduka vardır. Biri, 29 Muharrem 1273 (1 Eylül 1856) yılında vefat eden Şeyh Mehmet Nuri Efendi’ye; ikincisi 12 Muharrem 1317 (23 Mayıs 1899) tarihinde vefat eden Şeyh Tevfik Efendi’ye; üçüncüsü ise, Hidayetullah ismiyle de anılan Şeyh Nuri Efendi’nin kızı Hediye Sultan Hanım’a aittir. Türbe, Şeyh Nuri Efendi’nin vefatından sonra, 1856 yılı sonlarında yapılmıştır. Şeyh Nuri Efendi’nin sandukası üzerindeki levhada, güzel bir hat ile şu yazı yazılmıştır: “ Yâ Hazreti Şeyh Mevlâna Seyyid Nuri’ er-Rıfai el-Hüseynî el-Üsküdarî. Tarih-i vefatları, 29 Muharrem 1273 Yevm-i Salı ” İkinci sanduka üzerinde: “ Es-seyyid ŞeyhTevfik Efendi Hazretleri. Vefatı, 1317. Es-Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin mahdumu ve cami-i şerifin son imam-hatibi ve Şeyhi. Es-Seyyid Mehmed Hayrullah Taceddin Yalım’ın pederidir. ” Üçüncü sanduka üzerinde ise: Hediye Sultan Hanımefendi Hazretleri. -Şeyh Nuri Efendi nin kerimesidir,diye yazılıdır. Vefat tarihi yoktur. Türbe kapısı yanındaki sofada yanyana iki kabir vardır. Etrafı demir parmaklıklıdır. Bu parmaklık üzerindeki mermer levhada şunlar yazılıdır: ”Kudvetü’l-ârifîn eş-şeyh es-seyyid Mehmed Nuri er-Rıfaî Kuddise / Sirruhu’l-Hâdi Hazretleri’nin hâfidi eş-şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Hulûsî Efendi’nin rûh-i şerifi çün el-Fatiha Fî 7 Şevval 1323 (5-Aralık -1905)” Bunun yanındaki diğer bir levha üzerinde ise şunlar yazılıdır: Ser-tâcü’l-ârifîn eş-şeyh Mehmed Nûri er-Rıfaî k.s. el-celî Hazretlerinin bendesi Bahriye Nezaret-i celilesi / Muhasebecisi ecille-i ricâl-i saltanat-ı Seniyyeden / Es-seyyid İbrahim Edhem Sürûrî Efendi merhûmun rûh-ı şerifleriçün El-Fatiha. Fî l9 fiubat 1307. fî. 13 Recebü’l-ferd 1308 Her ikisinde de şâhide yoktur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]

Evliya

Gül Baba (Gül Camii)

İstanbul Fatih İlçesinde Gül Baba Türbesi Gül Camii Haziresindedir.

📍 Fatih
Evliya

Kayserili Mehmed Tevfik Efendi

Evliya

Tahirü’l Mevlevi ( Olgun )

Evliya

Ulubatlı Alemdar Hasan Baba

İstanbul – Fatih – Kırma Tulumba sokak İstanbul kuşatmasında katılan mutlu komutanlardan biridir.

Evliya

Topçubaşı Esad Ağa

İstanbul – Silivrikapı – Topçubaşı esat ağa camii yanında Silivrikapı, Seyyid Nizam Caddesi, Seyyid Nizam Camii karşısında medfundur. İstanbul fethine iştirak etmiş. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin topçubaşılarındandır. Esed Ağa’nın çok sade ve bakımsız bir kabri vardır. Kitabesinde : Sultan Mehmed Han-ı Fatih Hazretlerinin Topçubaşısı Esed Ağa İbni Beri (Sene: 878 – (1470) yazılır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Evliya

Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ( Sinan Atik )

İstanbul -Fatih – Kumrulu Mescid Asıl adı Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ‘dır. İstanbul’un fethini müteakip Fatih Sultan Mehmed Han tarafından şehrin imar edilmesi ile ilgili olarak görevlendirilmiştir. Başta Fatih Camii ve Kumrulu Mescid olmak üzere pek çok Cami ve mescidin ilk mimarı olma bahtiyarlığına erişmiştir. Kabri, Kumrulu Mescid kabristanındadır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Evliya

Sarı Kadı Mustafa Efendi

istanbul – sarıgazi Üsküdar Sarıgazi Mahallesi’nde, aynı isimli cami­nin sağında yer alır. Mustafa Dede , Sarı Kadı Mehmed Dede Efendi’nin oğludur ve babasıyla birlikte İstanbul’un muhasa­rasında ve alınmasında bulunmuştur. Fethi takiben kendileri­ne temlik edildiği sanılan bu köye yerleşen Mustafa Dede 887 (1482) tarihinde vefat ederek türbesine defnedilmiştir. (Baba­sının kabri ise caminin kıblesi yönünde 500 metre kadar ileride, Çayönü adı verilen mevkidedir.) Yığma taştan yapılan türbe ahşap çatılıdır. Kapısı önünde dört ahşap sütunun taşıdığı bir revak ve üzerinde bir kitabe vardır: “Mader-i Sultan Selim Han ibn -i Sultan Mustafa Mihrişah Sultan vala himmet -i re’fet meab Kesb-i ruhaniyyet -i ervah- ı ehlullah içün Eyledi türbe- i ranayı tamire şitab, 1208 “ Kitabeden öğrendiğimize göre türbe 1208 (1793) yılında tamir edilmiştir. Türbenin içinde Mustafa Dede’ nin ahşap sandukası ve üzerinde serpuşu bulunur. Sandukasının önüne konulan levhada Mustafa Dede’nin şeceresi anlatılmakta ve H. 887’de vefat ettiği belirtilmektedir. Türbenin batıya bakan cephesinde iki hacet penceresi vardır. Türbenin doğusundaki hazirede medfun olan Şeyh Mustafa Dede ‘nin hanımı ve çocuklarına ait kabirlerden günümüze ancak dağılmış kaideleri ulaşmıştır. Sarı Kadızade Şeyh Mustafa Efendi, şeyh’ül hatta­tin olarak bilinen Şeyh Hamdullah’ ın mürşidi olmuş ve ona icazet vermiştir. Sultan Bayezid’in ölümünü takiben, Musta­fa Efendi’nin vefatından 30 yıl kadar sonra Sühreverdiliğin Zeyniye koluna bağlı Sarıgazi’deki bu tekkeye gelerek inziva­ ya çekilen Şeyh Hamdullah, oğluna da çok sevdiği Mustafa Efendi’nin adını vermiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

Evliya

Sancaktar Hayrettin Efendi

istanbul -samatya – Sancaktar hayrettin camii Fetih gazilerinden ve Fatih’in sancaktarlarındandır. Koca Mustafa Paşa-Samatya arasında bulunan bir kiliseye şadırvan ve mihrap ilave ederek camiye çevirmiştir. Kabri de bu caminin yanındadır. Hayreddin Efendi, fetih sırasında sancak-ı şerifi taşımıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Evliya

Sadrazam Mahmut Paşa-ı Veli

İstanbul – Fatih – Nuruosmaniye camii karşısındaki Mahmud paşa camii avlusu Çandarlı Halil Paşadan (v. 1453) sonra onun yerine göreve gelen Osmanlı sadrazamıdır. Aynı zamanda ”Adni” mahlası ile şiirler yazan bir şairdir. Kökeni ve Osmanlı’ya hangi yolla geldiği hakkında kesin bilgi yoktur. Ancak devşirme olduğu kesindir. Aslına dair Hırvat, Rum, Sırp, Bulgar olduğu gibi rivayetler varsa da ailesinin Sırp Despotlarından Angelilere mensup bulunduğu görüşü daha çok kabul görmüştür. Babasının kasap, kendisinin ise önceleri rahip olduğu görüşünden de söz edilir. 1427 yılı dolaylarında annesi ile birlikte Semendire’ye giderken Osmanlı beylerinden Mehmed Ağa tarafından esir alınır. Bir müddet Mehmed Ağanın himayesinde eğitim gördükten sonra keskin zekası sebebi ile saraya sunulur. Edirne Sarayı’nda aldığı eğitimden sonra 1451’de Ocak Ağalığı’na getirilir. Bu sebeple İstanbul kuşatması esnasında Fatih’in yanında yer almış bir Ni’melceyş’tir. Kuşatma sırasında surların Edirnekapı bölgesinden Yedikule’ye uzanan kesiminde görev aldı. Fakat görevinin mahiyeti tam olarak bilinmemektedir. Kendisi başarılı bir devlet adamı, diplomat, şair, Osmanlının ilk devşirme sadrazamı ve halk tarafından sevilen, hatta velayetine hükmedilen biridir. Aslında onu diğer Mahmud Paşalardan ayırmak için kullanılan lakabı da budur: Mahmud Paşa-yı Veli . O kadar ki kaynaklara göre hiçbir Osmanlı vezirinde bulunmayan özelliklere sahiptir. İstanbul’da bir semte adını verebilmesi (Mahmutpaşa) ve bu semt adının günümüze kadar devam edebilmesi, bir ceza sonucunda katledilmesine rağmen kendisine duyulan sevgi ve hürmetin büyüklüğünü göstermektedir. Nitekim mezar taşında yazan “Sadıku’s-Sultan, mazlumen, merhumen, şehıden, saıden” gibi ifadeler bu kabildendir. Yaptırdığı Mahmutpaşa Camii (1463), İstanbul’un fetihten sonraki ilk eserlerindendir. Mahmud Paşa aynı zamanda hamam, mahkeme, mekteb, medrese, imaret, kütüphane, çeşme, Kürkçü Hanı, tekke ve 265 dükkandan ibaret bir çarşı.inşa ettirmiştir. Sadece İstanbul değil, Ankara, Bursa, Edirne, Hasköy ve Sofya gibi şehirlerde de eserleri vardır. Eşrefoğlu Rumi’nin müntesibidir. Derviş-meşreptir. Şiirlerinde darb-ı mesellere ve örf adetlere ağırlıklı olarak yer vermiş, büyük İran şairlerine nazireler yazmıştır. Can u başa kalmasun tilemde canan isteyen Mübtela olsun gönülden derde derman isteyen Talib-i cennet olan etsün ser-i kuyın makam Zülfinün küfrini din edinsün iman isteyen Lale-veş sahn-ı çemende komasun elden ayağ Gülistan’da kendüyi gül gibi handan isteyen Mahmud Paşa Türbesi ziyarete açıktır. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,