Ana Sayfa Şehirler Bursa

Bursa'da Ziyaret Edilecek Türbeler

Bursa bölgesinde 160 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.

Tüm Noktalar (160)

Evliya

Bekir Dede Türbesi

Bursa – Haşim İşcan caddesi’nin güneyinde, Reyhan semtindeki Bekir dede caddesi üzerinde bulunan Zagefranlık mescidi yanında. Haşim İşcan Caddesi’nin güneyinde, Reyhan Semti’ndeki Bekir Dede Caddesi üzerinde bulunan Zagefranlık mescidin yanındaki türbe, Zagefranlık Tekkesi’nin kurucusu Ebu Bekir Efendi’ye aittir. Karaağaç Mahallesi’nde dünyaya gelen Ebu Bekir Efendi’nin babası kumaş ticareti ile uğraşmıştır. Büyük mutasavvıflardan Yakub Efendi ile yakın ilişkiler kuran Ebu Bekir Efendi, Celâli eşkıyalarından dolayı Yakup Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmiştir. Yakub Efendi’nin vefatı ile Bursa’ya gelerek Zagefranlık adı ile anılan mahalledeki mahalle mescidini zaviye olarak kullanmıştır. 70 yaşında vefatına kadar burada görevini sürdürmüş, vefatı sonrası zaviyenin bitişiğine defnedilmiştir. (Ölümü 1666 – Hicri 1077). Kara Zakir adı ile de anılan bu zat, musikiye olan ilgisi ve ilahilere yaptığı besteler sebebi ile halk arasında oldukça tanınmıştır. Türbe 2006 yılında onarılmıştır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Kaygulu Halil Efendi

Kaygulu Halil Efendi , Orhan Bey’in emirlerinden ve Rumeli fâtihi Süleyman Paşa’nın muâvinlerinden Kaygulu Bey’in torunudur. Hâdiyü’l- Uşşâk isimli eserinde “Ceddim Kaygulu Bey vezir-i Sultan Orhan” mısrâıyla buna işâret etmektedir. Dedeleri Horasan’dan Konya’ya oradan da Bursa’ya gelmişlerdir. Babası Halvetiyye’nin Şâbâniye koluna müntesip Şeyh Ali Efendi’dir. Halil Efendi, 1173/1759 yılında Rebîu’l-evvel’in onikinci gecesi Atranos (Orhaneli)’da Elbise kazâsına bağlı Beg köyünde dünyaya gelmiştir. İki yaşında iken babasıyla birlikte Bursa’ya hicret etmiş ve Alaca-Hırka mahallesinde ikâmet eden Ali Efendi’ye mahallenin câmiinde imamlık görevi verilmiştir. Ali Efendi, 1179/1765 senesi Şaban’ın 12. günü vefât etmiş ve Zindankapısı Kabristanı’na defnedilmiştir. Halil Efendi bir süre Kur’ân-ı Kerîm kırâatıyla meşgûl olduktan sonra Ulucâmi yanındaki Musalla Medresesi’nde tahsiline devâm etmiştir. Kaynaklarda tahsilinin ne kadar sürdüğü konusunda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Halil Efendi, sekiz yaşında iken çeşitli hastalıklar için muska yazıp, duâlar okuyarak hastaları şifâya kavuşturur ve etrafındakileri hayretler içinde bırakırdı. Oniki yaşına girdiğinde güzel sesiyle ezan okumaya bir yandan da hanımlara vâaz etmeye başlamıştı. On dört yaşında da kürsüye çıkıp, tefsir, hadis ve fıkıh anlatarak, sorulan soruları cevaplandırıyordu. Bir süre sonra Orhaneli’nin Armudcuk kazâsında irşâd faâliyetlerinde bulunan Şeyh Osman Efendi’nin halifelerinden Harmancık nahiyesine bağlı Sırıl köyünde ikâmet eden Kurtçu Pir Mehmed Efendi’ye intisâb etti. Hem ecdâdının vakıf ve hayrât işlerini denetlemek hem de şeyhi ile görüşmek ve sohbet etmek üzere zaman zaman bu köye giderdi. Yedi senelik bir hizmet ve seyr-i sülûk devresini tamamlayan Halil Efendi, yedi sene süren dervişlik hayatını şöyle tasvir eder: “Kâh firkat, kâh hasret, kâh zevk, kâh hizmet, kâh aşk, kâh şevk.” Pir Mehmet Efendi vefatından bir süre önce Halil Efendi’ye tâc ve hırkayı giydirerek halîfelik görevini vermiş, 1199/1785’de vefât etmesi üzerine Halil Efendi irşâd için Bursa’ya gelmiştir. Bursa’da bir yandan pamuklu şeyler dikerek geçimini sağlarken bir yandan da tarîkat faaliyetlerini sürdürmüştür. Dervişlerin sayısı her geçen gün arttığı için dostlarının da yardımıyla Deveciler Kabristanı civârında Hasanpaşa Mahallesi’nde bulunan evini zaviyeye dönüştürmüştür. Halil Efendi, Dîvân’ında silsilesini de şu şekilde vermiştir: • Sırıllı Kurdçu Mehmed Efendi • Kutub İbrâhim Efendi • Aziz Mahmud Hüdâyî • Üftâde • Hızır Dede • Hacı Bayrâm Velî • Hamidüddin Aksarâyî • … • Hasan Basrî • Hz.Ali • Hz. Peygamber M.Şemseddin Efendi’nin ifâdelerine göre Halil Efendi, fakirlere yardım eden, kimseye el açmayan, geceleri kabir ziyâretlerinde bulunan, rind, kalender-meşreb, hâl ve kemâl sâhibi bir kimseydi. Nefesi hastalara şifâ, zâviyesi de adeta bir şifâhane idi. Kaynaklardan ve eserlerinden anlaşıldığına göre Hasan ve Hüseyin adlarında iki oğlu, Fâtıma adında bir de kızı vardır. Dîvân’da “oğlum”, “kızım” diye bahsettiği ve ölümlerinden duyduğu hüznü dile getirdiği pek çok isim bulunmakta, fakat bunların öz çocukları olup olmadığı hususu tespit edilememektedir. Ramazan 1235 (21 Nisan 1820)’de22 vefât ederek dergâhına defnedilmiş, ancak 1960 yılında Belediyece türbesinin üzerinden yol geçirilmesi sebebiyle kabri Zindankapısı kabristanına nakledilmiştir. Eserleri 1- Divan 2- Hadiyul Uşşak 3- Divan-ı Salis 4- Mezburatul Hakayık 5- Velayetname Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Evliya

Abdullah Münzevi

Abdullah Münzevi, Karaman’ın Irhal köyünde doğmuştur. Asıl adı, Hacı Abdullah Nasuriddin Efendi’dir. Önce Kayseri’de Salih Efendi’den, sonra Ankara’da Salih Efendi’den medrese tahsilini tamamlamış, Bursa’ya gelmeden önce de kaynakların ismini vermediği bir şeyhten Nakşibendî hilâfeti almıştır. Bursa’ya geldiğinde Boyacılar Camii yakınında bir ev kiralayarak uzlete çekilmiş, kendisine bundan dolayı Münzevî denilmiştir. Belli bir geliri olmadığı ve hediye de kabul etmediği halde pek çok hayır ve hasenatta bulunmuş, Gökdere üzerindeki selden yıkılan Meydancık ve Soğucakpınar köprülerini yeniden yaptırmıştır. Sadrazam İzzet Mehmed Paşa 1209/1784 yılında Sarı Abdullah mahallesinde, Abdullah Efendi için bir tekke ve bir cami inşa etmiştir. Abdullah Efendi 1210/1785’te vefat etmiş ve tekkesi haziresine defnedilmiştir. Kaynaklarda bazı eserlerinin olduğu belirtilmekte ise de eser ismi verilmemektedir. Münzevi Dergahı Postnişinleri Abdullah Münzevî’den sonra postnişin olan Abdullah Efendi bu görevi on yıl sürdürmüş, 1220/1805’te vefat etmiş ve tekke haziresine defnedilmiştir. Abdullah Efendi’den sonra dergâha Göynük’te doğan Ahmed Efendi postnişin olmuştur. İlk tahsilini İzmir’de yaptıktan sonra Bursa’ya gelen Ahmed Efendi, Mehmed Emin Efendi halifesi, Şeyh Mahmud Efendi’nin vefatı üzerine Cizyedarzâde Dergâhı’nda on dört yıl vekaleten postnişin olmuştur. Vekâletten ayrıldıktan sonra geçimini temin için Kapalıçarşıda bezzazlık yapmış, Bursa Mahkemesince yapılan imtihanda başarılı olarak Münzevî Dergâhına tayin edilmiş, 1225/1810 tarihinde vefat etmiş ve dergâh haziresine defnedilmiştir. Dergâhın idaresi iki oğluna kalmış, fakat onlar tekkeyi ilmine saygı duydukları Borlu Hafız Emin Efendi’ye bırakmışlardır. İlim tahsili için Bursa’ya gelen Emin Efendi, geçimini temin için bir süre Kapalıçarşıda macun satmış, bu kendisine Macunî denilmesine de sebep olmuştur. Eminiyye Dergâhı Şeyhi Emin Efendi’ye intisab edip hilâfet almış ve tekkeye postnişin olmuş ve bani-i sani sayılacak kadar çok hizmette bulunmuştur. 1239/1823’te vefat eden Emin Efendi, dergâh haziresine defnedilmiştir. Dördüncü postnişin olan Mehmed Sadık Efendi, Bursa’nın en güzel Kur’an-ı Kerim okuyanları arasında yer almış, isteyenlere Kıraat dersi vermiş, 1261/1845’te vefat edip dergâh haziresine defnedilmiştir. Yerine damadı Ahmed Ferid Efendi geçmiştir. Hac için gittiği Hicaz’da Şeyh Mehmed Can Efendi’den icazet alan Ahmed Ferid Efendi, tekkede yıl görev yaptıktan sonra 1284/1867’de vefat edip dergâh haziresine defnedilmiştir. Son postnişin Mehmed Vahyi Efendi Bursa’da doğmuş, ilk tahsilini Konyalı Hasan Efendi ve Dağıstanlı Hacı Tahir Efendi’den yapmış, babasının vefatından sonra, dergâha postnişin olmuştur. Mustafa Vahyi Efendi, postnişin olduğu sırada tekkenin yarısından fazlası yeni açılacak olan yol için yıkılmış, geri kalanı da yanmış olduğu için bir müddet mahkemelerde azalık sonra da, Evkaf-ı Nukud-ı Mevkufe ve Maarif Meclislerinde reislik yapmıştır. 1316/1898 yılında Emirsultan şeyhi Mehmed Emin Efendi’nin vefatıyla boşalan Meclis-i Meşayıh reisliğine tayin edilmiştir. Bursa’nın son Meclis-i Meşayıh reisi olan Şeyh, 1334/1916 yılında vefat etmiş, Emirsultan Camii’nin sol tarafında halife kabirlerinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Münzevî Dergâhı ise tekkelerin kapatılıp, tarikatların yasaklandığı tarihte genişletilecek olan yol için tamamen yıkılmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Evliya

Mehmet Emin Kerküki

Bursa – Veled-i Habib camii bitişiğinde Mehmed Emin Efendi, 1140/1727 yılında Kerkük’te doğmuştur. Medrese ilimlerini tahsil etmiş, babasının vefatından sonra Urfa’ya amcasının yanına gelmiştir. Urfa’da divan katipliğine tayin olunmuş, aynı zamanda Hemevîzade Şeyh Abdünnebi Efendi’ye intisab etmiş ve icazet almıştır. Şeyh Efendi kendisine İstanbul’a gitmesini tavsiye etmiş, Mehmed Emin Efendi de bir yıl Halep’te kaldıktan sonra, önce Diyarbakır’a sonra da İstanbul’a gelmiştir. İstanbul’da Ragıp Paşa yanında katiplik yaparken, Neccarzade Hacı Rıza Efendi’nin halifesi, Kalekapısı Mevlevîhanesi postnişini Tazıcıbaşızade Mehmed Âgâh Efendiye intisab etmiş, hilâfet aldıktan sonra şeyhin torunuyla evlenmiş ve Kalekapısı civarında bir evde mürîdleriyle ilgilenmiştir. Mehmed Emin Efendi, 1193/1779’da Bursa’ya gelmiş, Hisar’da Şehadet Camii yakınında, Sarızade konağını satın almış ve bir müddet mürîdlerine burada sohbette bulunmuştur. Bir kaç yıl sonra İstanbul’a dönmüş fakat zaman zaman Bursa’ya gelmiş, 1216/1801 yılında dördüncü defa Bursa’ya gelişinde de Veled-i Habib Mescidine minber yaptırarak cami hâline getirmiş, bir kütüphane kurmuş, hemen yanındaki Hacı Abdullah Ağa konağını satın almış, bazı ilaveler de yaparak Nakşibendî dergâhı haline getirmiştir. 1219/1804 yılında İstanbul’a dönmüş, Ayazağa Sarayına yerleşmiş, burada günden güne şöhreti artmış fakat, 1222/1807’de Sultan Selim tahttan indirilince, siyasi karışıklıkların da tesiriyle yine Bursa’ya dönmüştür. 1228/1813 yılında vefat etmiş ve tekke civarında yaptırılan türbeye defnedilmiştir. Tekke, ibadethane ve kütüphanesiyle birlikte Sultan Abdülmecid tarafından 1848 yılında tamir ettirilmiştir. Bursa Dergâhları’nda Mehmed Emin Efendi’nin Mergubü’s-Sâlikîn isimli bir eserinin olduğundan bahsedilmekte ise de bu eser, halifelerinden Abdüllatif Efendi tarafından kaleme alınan sohbetler olmalıdır. Halifeleri Mehmed Emin Efendi, eser yazmak yerine insan yetiştirmeyi tercih eden mutasavvıflardandır. Halifelerinden tespit edilenler şöyle sıralanabilir: 1. Ahmed Gazzî Dergâhı Şeyhi Abdüllatif Efendi: Ahmed Gazzî Dergâhı’nın üçüncü postnişini olan Abdüllatif Efendi ilk tahsilini, devrin meşhur alimlerinden Ebubekir Efendi, Ali Behcet Efendi ve Ali Sadık Baba’dan tamamladıktan sonra, tekkenin ikinci postnişini ve dedesi Mustafa Nesib Efendi’den Celvetî ve Emin Efendi’den Nakşî icazeti almış, tekkede Hatm-i Hacegân da icra etmiştir. Şeyh, Bursa’nın en çok eser veren mutasavvıflarındandır 2. Eşrefzade Dergâhı Şeyhi Necmeddin Efendi: Tekkenin on ikinci postnişini olan Necmeddin Efendi, kardeşi Safiyyüddin Efendi’nin vefatından sonra müstakil olarak şeyhliğe devam etmiş, 15 yıl şeyhlik yaptıktan sonra 1218/1803 yılında vefat etmiştir. Emin Efendi’den hilâfet almasına rağmen tekkede Eşrefî ayini yaptırmaya devam etmiştir. 3. Emirsultan Dergâhı Şeyhi Hacı Ahmed Efendi: Yağcızade Hacı Ahmed Efendi olarak bilinmektedir. Tekkenin yirminci postnişinidir, 1261/ 1845’de vefat etmiş tekke haziresine defnedilmiştir. Hacı Ahmed Efendi’den sonra Emirsultan Dergâhı Nakşî dergâhı hâline gelmiştir. 4. Münzevî Dergâhı Şeyhi Mehmed Emin Efendi: Dergâhın dördüncü postnişinidir. Üçüncü postnişin Ahmed Efendi de Emin Efendi’nin halifelerindendir. 5. Üsküdar Selimiye Dergâhı Şeyhi Ali Behcet Efendi 6. Mesnevîhan Hoca Hüsam Efendi: İstanbullu olup 1280/1863’te vefat etmiştir. Mesnevî’nin başından bazı beyitleri, Buharî’nin baştan on beş cüzünü ve Tirmizi’nin Şemail-i Şerif’ini şerh etmiştir. Bu isimlerden başka, Bakırcılar Kethüdası Nüzhet Osman Efendi, Kaltakcızade Halil Efendi, Neşet Efendi, Mustafa Vahyi Efendi, Bekir Efendi, Hasan Efendi ve Keşfî Efendi de Mehmed Emin Efendi’den hilâfet alanlar Arasındadır. Eminiyye Dergâhın Postnişinleri Eminiyye Dergâhı’na Emin Efendi’den sonra oğlu Ubeydullah Efendi postnişin olmuşsa da aynı yıl İstanbul’da vefat etmiştir. Daha sonra Dergâh’a Keşfî Efendi postnişin olmuştur. Kırımlı olan Keşfî Efendi, memleketinde ilk tahsilini yaptıktan sonra İstanbul’a gelmiş, tasavvufa meylederek, Mehmed Emin Efendi’ye intisab etmiş, 25 yıl hizmetinde bulunmuş, icazet almış ve Dergâh’ta 8 sene vekâleten şeyhlik yapmıştır. 1223/1818’de vefat edip tekke haziresine defnedilmiştir. Pek çok kitabını Ulucami Kütüphanesine vakfetmiştir. Dördüncü postnişin Mehmed Emin Efendi’den sonra Ahmed Bahaeddin Efendi babasının yerine postnişin olmuş, 1293/1876 yılında toplanan Meclis-i Mebusan’da Reis Vekilliğine seçilmiş ve 1313/1876’da vefat etmiştir. Dergâh’ta 1334/1915’te vefat eden Mehmed Agah Efendi’den sonra, son postnişin Reşad Efendizade Rauf Bey olmuştur. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Evliya

Bursa Mevlevihanesi Şeyhleri

1. Cünuni Ahmed Dede 2. Zihnî Salih Dede: Ahmed Dede’den sonra postnişin olan ve bu görevi 43 sene müdetle sürdüren Zihnî Salih Dede, mürşidinin yeğenidir. Sakıb Dede’nin ifadesine bakılırsa Cünûnî, daha sağlığında görevi Salih Dede’ye devretmişti: “…nazarkerde ve veliahtları olan Salih Dede hazretlerini hidmet-i mesnevîhanî ve nezaret-i ihvan ve hullanide niyabetle mümtaz buyurup kendileri kûşe-nişin ferağ-ı bâl ve muğtanim-i safa-yı hal…” olmuşlardı Şu mısralar onundur: Beyza-yı tuğra-yı devletdür külâh-ı Mevlevî Tûde-i şehrah-ı izzetdür külâh-ı Mevlevî Şevk ile gerdandur bezm-i talebte muttasıl Sagar-ı sahba-yı vahdetdür külâh-ı Mevlevî Lâbüd eyler mâlik-i dihim-i Mısr-ı itibar Kelle-i kandı hidayetdür külâh-ı Mevlevî Şem’-i dil nurun riyah-ı münkirandan hıfz içün Zihniya, fanus-ı hikmetdür külâh-ı Mevlevî Salih Dede’nin vefatına düşürülen tarih ise şöyledir: Şeyh-i vâsıl ki dem-i nezi’de ruh-ı pâki Duydı Gülzâr-ı hüviyyetten iren rayihayı Bâl açub âlem-i lâhuta ki itdi pervaz Kendiye hem-rah edindi amel-i salihayı Fukarası didiler rihlet-i tarihin o dem Ruh-ı Salih Dede’ye okuyalım fatihayı (1073) Salih Dede’nin, yarım asra yaklaşan şeyhliği esnasında yüzlerce insana faydalı olduğunu düşünmek zor değildir. Ancak Dede’nin yetiştirdiği insanlardan ikisini özellikle belirtmek gerekir. Bunlardan biri Galata Mevlevîhanesi şeyhi olarak tanınan Gavsi Ahmed Dede’dir (ö. 1109/1697). Salih Dede’nin yetiştirdiği ikinci mühim şahıs Naci Ahmed Dede’dir (ö. 1120/1708). Beşiktaş, Galata ve Yenikapı Mevlevîhanelerinde şeyhlik yapmış olan Naci Dede’nin Divan’ı vardır 3. Mehmed Dede Salih Dede’nin oğludur. Küçük yaşta iken babası vefat ettiği için tasavvufî terbiyesinde Niyazî-i Mısrî’den istifade etmiştir. Hayatı ve eserleri biraz sonra kendisinden bahsedeceğimiz Şeyhî Mehmed Dede ile birbirine karıştırılır. En meşhur mürîdlerinden biri Pendarî Ahmed Dede’dir (ö. 1120/1708). Salih Dede’nin mürîdi Naci Ahmed Dede, Yenikapı Mevlevîhanesi’ndeki postnişinliğini -ihtiyarladığını sebep göstererek Kari-i Mesnevî Bolvadinli Pendarî Dede’ye bırakmıştı 4. Salih Dede Mehmed Dede’nin oğludur. Asıl adı Salih olan Zihni Salih Dede, divanı olan Mevlevî şeyhlerindendir. 1718 tarihinde “keşmekeş- i alâyık-ı dünyadan el çekip kurb-ı hamûşana vasıl olmuştur.” Güldeste sahibinin, postnişin oluşuna düşürdüğü tarih şöyledir: Didi tebriğine geldikte Beliğ tarihin Oldı sadru’l-fukara Salih Efendi’ye seza Derviş Sahib, en meşhur mürîdidir. Derviş Sahib, Bursalı Mehmed Ağa’nın oğludur ve esas adı İsmail’dir. 5. Şeyhî Mehmed Dede Sahib Salih Dede’nin kardeşidir. Ağabeyinin vefatından sonra şeyh olmuştur. Esas ismi Mehmed olup Şeyhî, şiirde kullandığı mahlasıdır. Eserleri vardır. 6. Mehmed Sadık Dede Salih Dede’nin oğludur. Abdussamed-zâde Seyyid Mehmed’in vefatına düşürdüğü tarih şöyledir: Yâ ilâhî Şeyh Mehmed Sadık’ın Cennet-i adn ola kabr-i enveri Çok zaman ihlâsla olmuş idi Salikân-ı Mevlevînin rehberi Âkıbet câm-ı mematı nûş idüb Hakk’a teslim eyledi can u seri Oldı tarihi bu nazm-ı âbdar Nûş ide me’vada âb-ı kevseri 7. Ataullah Dede Mehmed Sadık Dede’nin oğlu olan Ataullah Dede, 1182/ 1768 tarihinde Mevlevîhanenin şeyhi olmuştur. Miraciyye okunması geleneğini 1208/1793 tarihinde Bursa Mevlevîhanesi’nde başlatan Dede, 1214/ 1799 tarihinde vefat etmiştir. Muhtemelen bu Miraciyye, bugün hâlâ miraç geceleri Bursa’da okunan Nayî Osman Dede’nin (ö. 1142/ 1729) Evvel Allah adını yâd eyleriz Dil dil olmuş kalbi dil-şâd eyleriz diye başlayan miraciyyesidir Dede’nin döneminde dergâh büyük bir onarım geçirmiştir. Bu onarımda Sadrazam Derviş Paşa’nın ve Cizyedarzâde Hüseyin Ağa’nın büyük gayretleri vardır. Bu onarım için uzun bir şiir yazan Abdüssametzade’nin son beyti şöyledir: Zahidâ, inkârı ko zira ki bu dergâh içre Okunur şam u seher Mesnevî-i Mevlânâ Gülzâr-ı Sülehâ yazılırken Dede postnişindi. 8. Ahmed Dede Ataullah Dede’den sonra dergâhın şeyhliğini üstlenen Ahmed Dede 1218/1803 yılında vefat etmiştir. 9. Salih Dede Ataullah Dede’nin oğludur. Babalarının vefatından sonra ağabeyi Ahmed Dede ile beraber şeyh olmuş, onun vefatından sonra Salih Dede’nin şeyhliği müstakil olarak devam etmiştir. Merkez dergâh postnişini Hemdem Çelebi 1282 Rus harbine katılmak üzere İstanbul’a dokuz derviş göndermiş, Salih Dede’yi de kendisine vekil tayin etmişti. 10. Mehmed Dede: Salih Dede’den sonra Mehmed Dede posta geçmiştir. Vezirlik rütbesi alınarak önce Kütahya’ya, daha sonra Bursa’ya sürülen Abdurrahman Nafiz Paşa (ö. 1269/1852) şeyhin dostlarındandır. Paşa vaktinin çoğunu Mevlevîhanede geçirir hatta meydanı süpürürmüş. Bir ara Şeyh Mehmed Dede kendisine, eski itibar ve rütbesine kavuşacağını söylemişti. Bu durum gerçekleşince Paşa, dergâha maddî kaynaklar bulmayı hiç de geciktirmemişdi. 11. Nizameddin Dede: Babasından sonra postnişin olan Nizamuddin Dede’nin bu görevi 21 sene sürmüştür. 12. Mehmed Şemseddin Dede: Bursa Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Mehmed Şemsuddin Dede 1270/1854 yılında Bursa’da doğdu. Mehmet Şemseddin Efendi Babası Nizamuddin Dede, annesi ise Emirsultan’ın torunlarından Ümmügülsüm’dür. Babası vefat ettiğinde yaşı çok küçük olduğundan şeyhlik görevini uzun yıllar dergâhın ahcıbaşısı Sabri Dede vekâleten yürütmüştür. 1888 yılında Abdülvahid Çelebi’den meşihatnâme alan Dede 18 yaşında iken postnişin olmuştur. Arapça-Farça bilgisinin yanında tıb ve edebiyata da meraklı olan Dede, tekkelerin kapanmasına kadar bu görevi sürdürmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nda ilân edilen cihad-ı ekbere katılmak üzere yetmiş mürîdiyle beraber Konya’ya gitmiş, ancak şeyhlerin en kıdemlisi ve yaşlısı olması sebebiyle Veled Çelebi tarafından Çelebi Vekili olması uygun görüldüğünden tekrar Bursa’ya dönmüştür. 1925’ten sonra semahanenin mescid haline getirilmesiyle bir müddet burada imam-hatiplik yapan Dede, 20 Ağustos 1930 tarihinde vefat etmiş ve Pınarbaşı mezarlığına defnedilmiştir. Meslekdaşı Yâdigâr-ı Şemsî sahibi vefatına şu tarihi düşürmüştür. Söyledim cevher gibi Şemsi-i Mısrî tarihin Erdi şeyhu’l-Mevlevî Şemsî de Mevlâsına. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Evliya

Emir Sultan Dergahı Postnişinleri

Necmüddîn Kübrâ’ya (ö. 618/1221) nispet edilen Kübreviyye tarikatının Anadolu özellikle de Bursa’da bilinen ilk temsilcisi Buharalı Emîr Sultan’dır (ö. 833/1429). Dergâhını Bursa’da kuran Emîr Sultan, yetiştirip icâzet verdiği halîfelerini Osmanlı topraklarının birçok yerine göndermiş; sağlığında mürîdleri Balıkesir, Edincik, Gelibolu, Edremit ve Tuzla’nın yanı sıra Aydın ve Saruhan sancakları ile Karaman’da faaliyet göstermeye başlamışlardı. Bursa’da ise Emîr Sultan dervişlerinin iki yerde tarikat hizmetlerini yürüttükleri görülmektedir. İlki bizzat Emîr Sultan tarafından kurulan merkez dergâh, ikincisi ise beşinci postnişîn Abdurrahman Efendi’nin (ö. 930/1524) Kurtbasan mahallesine yakın Fıstıklı adı verilenyerde kurduğu zâviyedir. Ancak ilk dönemlerdeki yoğun faaliyete rağmen tarîkat uzun süre devam etmemiş, XVII. yüzyılın son çeyreğinde Celvetî şeyhi Selâmi Ali Efendi (ö. 1104/1692) ve İshâk Efendi (ö. 1150/1737) ile meşîhat makâmı Celvetîler’e bırakılmıştır. Bunun nedeni, dergâhın on dördüncü şeyhi Mehmed Sâlih Efendi’nin (ö. 1134/1721) postnişîn olmasına rağmen kendi ailesi de dâhil olmak üzere dervişleri rahatsız edecek şekilde makâmına uygun olmayan bir hayat sürmesidir. Yaklaşık bir yüzyıl Celvetî şeyhleri tarafından idare edilen dergâh, Tayyib Efendi’nin (ö. 1262/1846) genç yaşta şehid edilmesi üzerine yerine geçecek oğlu bulunmadığından meşîhat, akrabasından Yağcızâde Ahmed Efendi’ye tevdi edilmiştir. Nakşibendiyye tarîkatına mensup olan Ahmed Efendi’den sonra şeyhlik makâmı tekkelerin kapatıldığı tarihe kadar Nakşî meşâyıhının elinde kalmıştır. Dergâhın kurucusu Emîr Sultan’dan sonra tekkede postnişin olan dervişlerin isimleri şöyle sıralanabilir: Ya Hazreti Hasan Hoca 1-Hasan Efendi (ö. 845/1441) Emîr Sultan’ın vefâtından sonra makâmına geçen Hasan Efendi, Rumeli bölgesinde Yenişehir’e yakın Hacı Koçbasanlar adlı köyde doğmuştur. Memleketinde zahirî ilimleri tedris ettikten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Bursa’ya gelerek Emîr Sultan’a intisâb etmiştir. Uzun süren mücâhede ve riyâzet hayatından sonra tasavvufî terbiyesini tamamlamış ve şeyhi tarafından Balıkesir’e irşâd için gönderilmiştir. Vefâtına yakın Emîr Sultan’ın “Bizden sonra feyz bekleyenler Hasan’a varsınlar” sözü üzerine makamına tayin edilmişse de bazı ihvânın tereddüt etmesi üzerine Abdâl Mehmed Hazretlerine müracaat edilerek mesele çözüme kavuşturulmuştur. Yaklaşık on iki sene tekkede mürîdlerin terbiyesiyle meşgul olan Hasan Efendi hac niyetiyle yola çıkmış ve dönüş yolunda velîlerin kabirlerini ziyaret amacıyla uğradığı Kudüs’te 845/1441 tarihinde vefat etmiştir. Ya Hazreti Bedreddin halife 2- Mahmud Bedreddîn Efendi (ö. 864/1460) Hasan Efendi’nin vasiyetiyle ikinci halîfe olarak posta oturan Mahmud Bedreddîn Efendi, seyr u sülûkunu Emîr Sultan’ın yanında tamamlamış ve şeyhi tarafından irşâd amacıyla Balıkesir’in İvrindi kasabasına gönderilmiştir. Hâce Hasan Efendi’nin vefatı üzerine Bursa’ya dönen Mahmud Efendi, tarîkat faaliyetlerine devam ederken İvrindi kasabasındaki dergâhın vakfına ait gelirleri toplamak için Balıkesir’e gitmiş, dönüşte Uluabat Gölü civarında Pazartepe adlı yerde öğle namazını edası sırasında hırsızlar tarafından Şaban 864/Mayıs 1460 tarihinde şehîd edilmiştir. Naşı Bursa’ya getirilerek Emîr Sultan Câmi’nin batı tarafına defnolunmuştur. Son derece âbid ve zâhid olduğu rivâyet edilen Bedreddîn Efendi’nin bu yönü Ravza-i Evliyâ’da şöyle anlatılmaktadır: “Her gece akşam ile yatsı arasında on iki rekat nâfile ve dört rekat tesbih namazı kılmak vazîfesi idi ve terkini câiz görmezlerdi. Hatta bir gün bir yere giderken şiddetli yağmur yağmış, akşam olduğunda şeyh hemen atından inmiş, yerler çamur olduğundan namazını edâ etme imkanı bulamayınca bir miktar çalı-çırpı toplarayarak üzerine seccadesini sermiş; akşam namazının ardından on iki rekat nâfile ve dört rekat tesbih namazı ile yatsı namazını da kılmış ve atlarına binerek tekrar yola çıkmış. Ya Hazreti Lütfullah Karamani 3- Şeyh Lütfullah Karamânî (ö. 891/1486) Bursa’ya yolculuklarında Karaman’a uğrayan ve burada Abdullah Fakîh adında bir zâta misafir olan Emîr Sultan Hazretlerinin “Senin yakında bir oğlun olacak adını Lütfullah koy, o bizim evlâdımızdır” sözleriyle doğumunu müjdelediği Lütfullah Efendi, memleketindeki ilk eğitiminin ardından bilgisini arttırmak için Gelibolu’ya gitti. Gelibolu’daki ilim tahsili esnasında aynı tarihlerde bölgede irşâd faaliyetlerinde bulunan Mahmud Bedreddîn Efendi’yle tanışmış ve kendisine intisap etmiştir. Mürşidi tarafından dergâha odun toplamak, imâmet görevini yerine getirmek ve şeyhin çocuklarını okutmakla görevlendirilen Lütfullah Efendi, kısa sürede sülûkunu tamamlayarak icâzet almıştır. Şeyhinin vefatından sonra vasiyeti üzere tekkede postnişîn olmuş ve otuz bir sene irşâd hizmetinde bulunmuştur. Emîr Sultan Dergâhı dervişleri önceleri keçeden yapılmış tâc giyerken onun içtihâdıyla çukadan yapılmış tâc giymeye başlamışlardır. Kaynaklarda birçok kerâmetinden bahsedilen Lütfullah Efendi 28 Muharrem 891 / 3 Şubat 1486 tarihinde vefat etmiş ve türberin yakınına defnolunmuştur. Emîr Sultan hakkında birçok ilahî ve kasîdeleri olduğu kaydedilen şeyhin ayrıca Cenâhu’s-Sâlikîn adlı bir risâlesi de bulunmaktadır. 4- Davud Efendi (ö. 900/1495) Lütfullah Efendi’nin vefatından sonra yerine geçen Davud Efendi aynı zamanda şeyhinin damadıdır. Kaynaklarda belirtildiğine göre Çelebi Ya Hazret-i Davud Halife Sultan Medresesi’nde öğrenci iken Lütfullah Efendi’ye intisap eden Davud Efendi, seyr u sülûkunda istediği neticeyi elde edemeyince şeyhine “Efendim, meşâyih-i kirâm sâliki bir nazarla vâsıl-ı merâm ederlermiş, biz niçin olamıyoruz?” diye sormuş, şeyhi de “Davud! Azgın nefsin yularını şeyhe teslim etmedikçe mümkün değildir” şeklinde cevap vermiş. Bunun üzerine kemâl-i teslimiyetle şeyhine bağlanan Davud Efendi kısa zamanda sülûkunu tamamlamıştır. Altı sene postnişîn olarak tekkede mürîdlerin terbiyesiyle meşgul olan Davud Efendi, 15 Receb 900 / 11 Nisan 1495 tarihinde vefat etmiş ve diğer şeyhlerin yanına defnolunmuştur. Oğlu Memi Çelebi’nin Edremit’te irşâd faaliyetinde bulunduğu kaydedilmektedir. 5. Abdurrahman Efendi (ö. 930/1524) Lütfullah Efendi’nin oğlu olup tasavvufî eğitimini Davud Efendi’nin yanında tamamlamış ve şeyhinin Ya Hazret-i Abdurrahman Halife vefatından sonra posta oturmuştur. Tekkenin meşîhatini yürüttüğü sırada dergâha yakın Fıstıklı isimli mahallede aldığı bahçeye bir mescid ve yanına hücreler yaptırarak oraya yerleşmiş, ahbabı ve yakınlarıyla burada buluşup görüşmüştür. Baldırzâde’nin kaydına göre Abdurrahman Efendi ilk zamanlar meşîhat postunda pek rahat oturamamıştır. Zira posta oturduğu ilk yıllarda Emîr Sultan tarîkatı mensublarından Tuzlalı (Karası/Balıkesir’e bağlı bir yer) Yahya Efendi bazı ihvânın “Abdurrahman Efendi gençtir, irşâda iktidarı yoktur, biz seni isteriz” şeklindeki teşviki üzerine posta oturmak istemişse de muvaffak olamamıştır. Yine aynı dönemde Pîr Emîr isimli bir zât, 900/1495 tarihinde Bursa’ya gelerek Emîr Sultan neslinden olduğunu söylemiş ve meşîhatin kendisine ait olduğu iddiasında bulunmuştur. Sözüne pek itibar edilmeyince ihvanından Hoca Alizâde adlı zengin bir tüccar, Musa Baba adlı yerde bir tekke inşâ ederek bu davanın kapanmasını sağlamıştır. Otuz yıl gibi uzun bir müddet irşâd faaliyetini sürdüren Abdurrahman Efendi Rebîulâhir 930/ Şubat 1524 tarihinde vefat etmiştir. Kendisinden sonra tekkeye sırasıyla oğulları Ahmed ve İbrahim Efendi şeyh olmuştur. 6- Ahmed Efendi (ö. 935/1529) Çok kuvvetli riyâzet yapıp az uyuduğu ve çoğu zaman oruç tuttuğu bildirilen Ahmed Efendi’nin vaazlarının Ya Hazret-i Ahmed Halife etkili olduğu ve dinleyenlerin kendinden geçtiği nakledilmektedir. Baldırzâde şeyhin bu yönünü şöyle dile getirmiştir: “Gâyette kalîlü’l-ekl ve latîfü’ş-şekl olup günde gıdaları bir yumurta sarısı olup ol kadar mücâhede ve riyâzet üzere idiler ki, gâyet-i za’flarından bellerine üç dört kuşak kuşanırlar idi. Geceler gayet kalîlü’n-nevm olup, ekser eyyâmda savm üzere idiler.” İlm-i zâhirde de yed-i tûlâ sahibi olduğu belirtilen Ahmed Efendi, okuduğu tefsir, hadis ve fıkıhla alakalı önemli kitapların etrafına notlar düştüğü ve hâşiyelere yazdığı kaydedilmektedir. Emîr Sultan’ın yolunu de vam ettiren dervişlerin uygulayageldikleri “Evrâd-ı şerîfe”ye bir kısım yeni dualar ilave ettiği bildirilmiştir. Beş senelik meşîhat döneminden sonra 27 Cemâziyelâhir 935/ 8 Mart 1529 tarihinde vefatetmiş ve Emîr Sultan Câmi’nin batısındaki şeyhlerin kabirlerinin bulunduğu yere defnolunmuştur. 7. İbrahim Efendi (ö. 944/1537) Ahmed Efendi gibi cezbe sahibi olduğu belirtilen İbrahim Efendi, abisinin vasiyeti üzerine tekkeye Ya Hazret-i İbrahim Çelebi postnişîn olmuştur. Yaklaşık dokuz yıl meşîhat makâmında kalan şeyhin son derece edep sahibi olduğu, hatta bu nedenle Emîr Sultan’ın kabrini ziyâretlerini türbenin dışından gerçekleştirdiği “kemâl-i edeb ve istihyâlarından harem kapusunda tazarru’ ve duâ edüp, gâhi merkad- i münîre nâzır olan küçük pencere köşesine varup senâ ederler idi” cümleleriyle nakledilmiştir. Menâkıb-ı Emîr Sultân ve Risâl-i Tâc ve Hırka isimli eserlerin müellifi olan Yenişehirli Nimetullâh Efendi onun hilâfet verdiği mürîdler arasında sayılmaktadır. Rebîulâhir 944/Eylül 1537 tarihinde vefat etmiş ve abisinin yanına defnolunmuştur. 8. Şeyh Lütfullah-ı Sânî (ö. 971-72/1564-65) İbrahim Efendi’den sonra yerine Lütfullah-ı Sânî olarak bilinen oğlu Şeyh Lütfullah geçmiştir. Ya Hazret-i Lütfullah İbrahim Çelebi Postnişîn olduktan sonra hac yolculuğuna çıkmış, dönüşünde yukarıda zikredilen dergâhın dördüncü şeyhi Davud Efendi’nin Edremit’te faaliyet göstermekte olan oğlu Memi Çelebi, bazı dervişlerin teşvikiyle tekkenin meşîhatini üstlenme talebinde bulunmuş, ancak ani vefatı sebebiyle bu emelini gerçekleştirememiştir. Yaklaşık yirmi sekiz yıl meşîhatta kalan İbrahim Efendi, 971 diğer bir kayda göre 972/1564-65 senesinde İvrindi kasabasına yaptığı yolculuk esnasında vefat etmiş, naşı Bursa’ya getirilerek diğer halîfelerin bulunduğu yere defnolunmuştur. Kaynaklarda birçok kerâmeti nakledilen şeyhin söz konusu kerâmetlerinden biri şöyledir: “Fıstıklı mahallesinde iken şeyh bir gün, Bursa’dan her hangi bir haber geldi mi? Bu gece bir hâdise meydana gelmiş olmalı. Zira rüyamda Hazret-i Emîr’in türbesinde toplanıldığını ve Emîr Sultan’ın dervişleri rencide eden şehrin valisini Peygamberimize şikayet ettiğini gördüm. Peygamberimiz de al bu âsâ ile ona vur, dediler; Hazret-i Emîr de vurdular. Bir saat sonra şehirden bir adam gelip, o gün Bursa valisinin Emîr Sultan mahallesini teftiş edip birçok fukarayı hapsettiği ve aynı gece aniden vefat ettiğini bildirmiş.” 9. Mustafa Efendi (ö. 986/1578) Şeyh Lütfullah-ı Sânî Efendi’nin oğlu olan Mustafa Efendi babasının tayini üzerine posta oturmuştur. Uzleti tercih ettiği bildirilen şeyhin vakitlerinin çoğunu Fıstıklı mahallesindeki çiftliğinde geçirdiği, çevresindeki fukaraya imârethânede pişen yemekten vermeyip kendi çiftliğinin mahsûlünden elde ettiği yiyecekleri ikram ettiği kaydedilmiştir. On dört sene meşîhat makâmında kalan Mustafa Efendi, 986/1578 tarihinde vefat etmiş, yerine oğlu Ali Efendi’yi vasiyet ve tayin buyurmuştur 10. Ali Efendi (ö. 1020/1611) Babasının vefatından sonra tekkeye şeyh olan Ali Efendi’nin şeyhlere mahsus kıyafet yerine sade elbiseler giydiği ve hâlini gizlediği belirtilmiştir. Yâdigâr-ı Şemsî müellifi şeyhin bu yönünü “Âbid ü zâhid olan şeyh ‘ucb u riyâdan müctenib, telebbüste sadeliğe mâil, nazar-ı dikkati celbetmeyecek sûrette mahviyyet gösterirlermiş” sözleriyle dile getirmektedir. Otuz dört sene gibi uzun bir süre seccâdenişîn olarak dervişleri terbiye eden Ali Efendi 1020/1611 senesinde vefat etmiş ve diğer şeyhlerin yanına defnolunmuştur. 11. Azîzzâde Mehmed Efendi (ö. 1059/1649) Bursa’da doğan Mehmed Efendi, zahirî ilimleri babasından tahsil ettikten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Emîr Sultan Dergâhı şeyhi Ali Efendi’ye intisap etmiştir. Seyr ü sülûkunu tamamlayan ve aynı zamanda şeyhinin kızıyla da evlenen Mehmed Efendi, Ali Efendi’nin vasiyeti üzere yerine geçmiştir. Ancak dönemin âlimlerinden Abdurrahman Efendi,Şeyh Ali Efendi’nin akrabası olması hasebiyle dergâhın yönetimini üstlenmek istemiş ve bu hususta Mehmed Efendi ile aralarında anlaşmazlık çıkmıştır. 1021/1612 tarihinde Dersaâdet’e başvuran Abdurrahman Efendi, Şeyh Mehmed’in haksız yollarla dergâhın yönetimine karıştığını ileri sürerek tekkenin asıl şeyhinin kendisi olduğuna dair bir berât çıkartmıştır. Mehmed Efendi de şikayette bulunarak vefâtından evvel şeyhi ve kayınpederi olan Ali Efendi’nin meşîhati kendisine tevdi ettiğini bildirmiştir. Bunun üzerine İstanbul’dan gelen berâta göre Emîr Sultan vakıflarının nâzırı olan Hüseyin b. Hacı Mustafa’nın teklifi ile 3 Muharrem 1021 / 6 Mart 1612 tarihinden itibaren Abdurrahman Efendi de tekkeye şeyh olarak atanmıştır. Altı yıl boyunca birer haftalık nöbetlerle müştereken meşihat görevini yürütmüşlerdir. 1026/1617 senesinde hacca giden Abdurrahman Efendi’nin dönüşte yolda hastalanması ve Bursa’ya vardığında da vefat etmesi üzerine meşîhat bütünüyle Mehmed Efendi’ye kalmıştır. Dergâhın yönetimini 12 Şaban 1059 / 21 Ağustos 1649 tarihine kadar tek başına yürüten Mehmed Efendi, bu tarihte çiftliğinden dönerken atından düşmesi üzerine bir müddet hasta yatmış ve sonrasında vefat etmiştir. 12. Şeyh Mustafa b. Mehmed (ö. 1059/1646) Babası Mehmed Efendi’nin vasiyeti üzere yerine postnişîn olan Mustafa Efendi, bu görevini ancak iki buçuk ay kadar sürdürmüştür. 10 Zilkâde 1059 / 15 Kasım 1646 tarihinde kırk yaşında iken vebâ hastalığından vefat eden Mustafa Efendi, Emîr Sultan Câmi’nin sağ tarafında diğer halîfelerin medfûn olduğu mahalle defnolunmuştur. Baldırzâde’nin ifadesine göre “Eğer tûl-i ömrü müyesser ve bir kaç yıl muammer olsa, sayt u sadâ-yı şöhreti âlem-gîr ve silsile-i mahabbeti tavk-gerden-i sağîr ü kebîr olmak mukarrer ve muhakkak idi.” Vefâtına Sebzî Çelebi “Eyledin cenneti Firdevsi makâm” mısraını tarih düşmüştür. 13. Şeyh İbrahim Çelebi (ö. 1078/1667) Şeyh Mustafa’nın oğlu olan İbrahim Efendi, babasının erken ölümü sebebiyle genç yaşta tekkeye şeyh olmuştur. Ancak Yâdigâr-ı Şemsî müellifinin kaydına göre genç olmasına rağmen “gayet vakûr ve pîrâne-tavır olup irşâd-ı sâlikân ve ta’lîm-i tâlibâna muktedir bir zât-ı âlişân” imiş. İsmail Beliğ Efendi’nin bildirdiğine göre, 1078/1667 tarihinde İstanbul’dan gelen mûsikîşinâs bir zâtla birlikte aralarında Bursa kadısı ile Şeyh İbrahim Efendi’nin de bulunduğu şehrin ileri gelenlerinden bir grup Uludağ’da Çamlıca adlı mesire yerine gitmişler. Sohbet ve ilahîler dinlenirken İbrahim Efendi’nin atı ürkerek etrafa zarar vermeye başlamış, şeyh üzerine atlayarak atı sakinleştirmek istemişse de muvaffak olamamış ve hayvan şeyhi üzerinden atmış; bir ağaca çarparak yaralanan şeyh bir müddet hasta yattıktan sonra vefat etmiştir. 14. Mehmed Sâlih (ö. 1134/1721) ve Selâmî Ali Efendi (ö. 1104/1692) Şeyh İbrahim Çelebi’nin vefatından sonra yerine oğlu Mehmed Sâlih Efendi geçmesi gerekirken yaşının küçük olması sebebiyle tekkenin meşîhati Bursa’da bulunan Celvetî şeyhlerinden Selâmi Ali Efendi’ye verilmiştir. Ancak Selâmi Ali Efendi21 Üsküdar’daki Celvetî âsitânesine şeyh olunca tekkedeki görevini vekâleten halifelerinden ve aynı zamanda Pîr Emîr Dergâhının postnişîni olan Şeyh Ali Efendi’ye bırakmıştır. Selâmi Ali Efendi’nin 1104/1692 senesindeki vefatından sonra dergâhın şeyhliği Mısrîzâde Şeyh Ali Efendi’ye berât ile verilmişse de Mısrîzâde kabul etmeyince şeyhlik yeniden Mehmed Sâlih Efendi’ye kalmıştır. Mehmed Sâlih Efendi (ö. 1134/1721) postnişîn olmasına rağmen laubâli meşreb olması, hevâ ve hevesine uygun yaşaması nedeniyle annesinin isteği üzerine şeyhliği akrabası olan Celvetî şeyhlerinden İshak Efendi’ye bırakmıştır. 15. İshak Efendi (ö. 1150/1737) Bursa’nın Veled-i Enbiyâ mahallesinde doğan İshak Efendi, mezkur mahallenin imamı Abdülazîz Efendi’nin oğludur. Dönemin meşhur âlimlerinden İshak Hocası Ahmed Efendi ile Niyâz-i Mısrî halîfelerinden Ayn-ı Ekber Mehmed Efendi’den ilim tahsil etmiştir. İsmail Hakkı Bursevî’ye intisap ederek tasavvufî terbiyesini tamamlamış ve hilâfete nail olmuştur. Daha önce zikredildiği üzere tekkenin şeyhliği, Mehmed Sâlih Efendi’nin meşîhata yakışmayan bir hayat sürmesi sebebiyle kendisine anne tarafından yakınlığı bulunan ve aynı zamanda Emîr Sultan vakıflarının katipliğini de yapan İshak Efendi’ye verilmişti. Dergâhın postnişinlerinin oturduğu eve taşınan İshâk Efendi’nin, söz konusu evlerde inşaatı yarım kalan yerleri tamamladığı bildirilmektedir. 1137/1725’te hacca giden şeyh Rebîülevvel 1150 / Temmuz 1737 tarihinde vefat etmiştir. Mehmed Şemseddîn Efendi’nin kaydettiğine göre mezar taşında vefat tarihini de gösteren şu kıta yer almaktadır: Kutb-ı âlem-i Hazret-i Emîr Şeyhi iken terk-i dünya eyledi Yâ mücevher geldi bir tarih-i pâk Şeyh İshak ‘azm-i ukbâ eyledi Özellikle İshak Efendi’den sonra dergâhın kuruluşundan beri yürütülen Kübrevî âyini yerini Celvetî âyinine bırakmış; diğer bir ifadeyle meşîhat Kübrevîlerden Celvetîlere geçmiştir. Öte yandan Şemseddîn Efendi, hazîreye daha evvel defnolunan Emîr Sultan Dergâhı meşâyıhının kabirlerinin günümüze ulaşmadığını, mevcut olan kabirlerin İshâk Efendi ve sonraki şeyhlere ait olduğunu şu cümleleriyle dile getirmiştir: “Hulefâi Cenâb-ı Emîr’den hiç birisinin makâm ve âsârı kalmamış el-yevm orada mevcûd kabirler işbu İshak Efendi’den başlar. 16. Şeyh Lütfullah b. İshak (ö. 1160/1747) Şeyh İshak Efendi’nin oğludur. Babasının vefatından sonra yerine postnişîn olmuş ve bu görevi, 1160/1747 tarihinde vefatına kadar yaklaşık on yıl sürdürmüştür. Babasının yanına defnolunan Lütfullah Efendi’nin mezar taşında (99 numaralı taş) şu dörtlük yer almaktadır: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî Dir iken tâli’-i ikbâl-i dünya irişüb gelse Fefirrû bahsi geldi nüsha-i ömründe çün derse Didi târîh-i fevtin cevherin harflerle idüb fâl Sefer oldı murâd-ı Şehy Lütfullah Firdevs’e Zilka’de sene 1160 17. Seyyid Mehmed Reşîd Efendi (ö. 1217/1802) Şeyh Lütfullah Efendi’nin oğlu olup babasının vefatından sonra tekkeye şeyh olmuştur. Birçok hususta mâhir bir zât olduğunu söyleyen Mehmed Şemseddî Efendi, şeyh tarafından yapılan büyük bir saatin dergâhta olduğunu; yine onun hattıyla yazılmış olan Koca Ragıb Paşa’ya ait “Emîr Sultan Şemseddin Muhammed fer’-i Adnânî” ile Râşid Efendi’ye ait “Yüzün sür hâk-i pây-i Hazret-i Sultan Emîr’e gel” matlalı iki medhiyenin türbede bulunduğunu kaydetmektedir. Dergâhın meşîhatini Eşrefî şeyhi Fahreddin-i Evvel ile birlikte yürütmüştür. 19 Rebîulâhir 1217/ 19 Ağustos 1802 tarihinde vefat eden Şeyh Reşîd Efendi diğer halîfelerin yanına defnolunmuştur. 18. Tayyib Efendi (ö. 1223/1808) Seyyid Mehmed Reşîd Efendi’nin oğludur. Babasının vefatından sonra yerine şeyh olan Tayyib Efendi bazı görüşmelerde bulunmak için İstanbul’a gitmiş ve ahbâbı tarafından kendisine verilen yüklüce miktar parayla Bursa’ya dönerken Yörükler tarafından şehîd edilmiştir. Evlâdı bulunmadığından dergâhın şeyhliği Emîr Sultan’ın türbedârı Seyyid Süleyman Efendi’ye verilmiştir. Ancak Tayyib Efendi’nin hâmile olan eşi iki ay sonra bir erkek çocuğu dünyaya getirince adı Tayyib konularak meşîhat bu çocuğa tevdi edilmiş; fakat çocuk iki yaşında iken vefat edince postnişin olarak Şeyh Mehmed Reşîd Efendi’nin damadı ve Tayyib Efendi’nin eniştesi Şeyh Ahmed Efendi tayin olunmuştur. 19. Yağcızâde Ahmed Efendi (ö. 1262/1846) “Yağcızâde” nisbesiyle tanınan Ahmed Efendi, Emîniyye Dergâhı’nın kurucusu Şeyh Mehmed Emin Efendi’ye (ö. 1228/ 1813) intisâb ederek Nakşibendiyye tarikatından icâzet almıştır. Yukarıda zikredildiği üzere Emîr Sultan Dergâhı meşîhatinin boş kalması üzerine dergâha postnişin olmuş ve 10 Ramazan 1262/ 1 Eylül 1846 tarihindeki vefatına kadar bu görevini sürdürmüştür. Bu zâttan sonra meşîhatin Celvetîlerden Nakşîlere geçtiği görülmektedir. 30 Emîr Sultan Camii’nin sağ tarafındaki meşayıh mezarlığında bulunun kabir taşında (85 numaralı taş) şunlar yazmaktadır: Yâ Hû kutb-ı dâire-i vilâyet nokta-ı merkez-i kerâmet-i Hazret-i Sultân Emîr kuddise sirruhu hazretlerinin bende-i ma’nevîleri dergâh-ı ‘alîlerinde seccâdenişîn- i irşâd mazhariyyeti hakîkat-i cevherimiz cennet-mekân es-Seyyîd el-Hâc Ahmed Efendi hazretlerinin rûh-ı pür-fütûhı içün el-Fâtiha fî 10 n 1262 20. Tâhir Efendi (ö. 1297/1880) ve Mehmed Emin Efendi (ö. 1314/1892) Yağcızâde Ahmed Efendi’nin vefatından sonra meşîhat makamına Şeyh Mehmed Reşîd Efendi’nin soyundan Tâhir Efendi oturmuştur. 1262/ 1845 tarihinde Mesnevîhân Hâce Hüsam Efendi’den icâzet alan Tâhir Efendi, reîsü’l-meşâyıh Eşrefzâde Safiyyüddin Efendi’nin vefatı üzerine Bursa Meclis-i Meşâyıhı’na reis tayin olmuştur. İlm-i zâhirde yed-i tûlâ sahibi olduğu nakledilen Tâhir Efendi 11 Ramazan 1297 / 17 Ağustos 1880 tarihinde vefat etmiş ve diğer meşâyıhın bulunduğu hazîreye defnolunmuştur. Tâhir Efendi’den sonra postnişîn olan Mehmed Emin Efendi hakkında kaynaklarda yeterince bilgi bulunmamaktadır. 21. Hacı Emin Efendi (ö. 1316/1898) Emîr Sultan Camii imam hatibi olan Hacı Emin Efendi, Nakşibendiyye meşâyıhından Hacı İsmail Efendi’den istifade etmiş olmakla birlikte icâzetini hac için gittiği Mekke’de Şeyh Mehmed Can Efendi’den almıştır. Emîr Sultan Dergâhı postnişini olduktan sonra dergâhın tamir işlerinin yanı sıra bir de kütüphane kurulmasına önayak olmuştur. Mehmed Şemseddîn Efendi bizzat tanıdığı şeyhi şöyle tanımlamaktadır: “Merhûm meclîs-ârâ, nazik-edâ, şahsa göre muamele ile küçük-büyük herkesi hoşnut ider, nezâketi sever, temiz ve muntazam giyinir, mütevazı ve halîm bir zât idi.”33 28 Rebîulevvel 1316 / 16 Ağustos 1898 tarihinde vefat etmiştir 22. Sa’îd Efendi (ö. 1328/1910) 1237/1821 tarihinde dünyaya gelen Sa’îd Efendi Şeyh Tâhir Efendi’nin soyundandır. Nakşibendî şeyhi Hacı İsmail Efendi’den ilim tahsil etmiş, İstanbul Neccârzâde Dergâhı şeyhi Rızâ Efendi’den ise icâzet alarak halîfesi olmuştur. Hacı Emin Efendi’nin akrabası olan Sa’îd Efendi şeyhin vefatından sonra yerine geçmiştir. 18 Rebîulâhir 1328 / 30 Mart 1910 tarihinde dergâhta tarikatın ayinini icrâ ederken vefat etmiş ve diğer meşâyıhın yanına defnolunmuştur. İlim ve fazlının yanı sıra birçok hikâye bildiği ve sohbeti esnasında bunları anlatmaktan hoşlandığı nakledilmektedir. 23. Mehmed Râgıb Efendi (ö. 1340/1921) Cemâziyelevvel 1278/ Kasım 1861 yılında doğan Mehmed Râgıb Efendi, Şeyh Tâhir’in kızı Dervişe Hanım’ın oğludur. Neccârzâde Dergâhı şeyhi Rıza Efendi’ye intisap ederek 26 Safer 1330 / 15 Şubat 1912 tarihinde icâzet almıştır. Dayısı Sa’îd Efendi’nin vefatından sonra dergâhın yönetimini üstlenmek isteyenlere karşı uzun mücadelelerden sonra “evlâda meşrûtiyyetini tahakkuk” ettirmek suretiyle 20 Zilhicce 1330 / 30 Kasım 1912 tarihinde meşîhat makâmına oturmaya muvaffak olmuştur.36 1340/ 1921 tarihinde vefat eden Râgıb Efendi’den sonra yerine vekâleten Hasan Efendi (ö. 1365/1945), tekkelerin kapatılmasından hemen önce de Hüsâmeddin Fındıkoğlu (ö. 1988) atanmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Evliya

Orhaneli Türbeleri

Bursa – Orhaneli İlçesi Türbeleri Kurtçu Mehmet Efendi (Kurtçu Baba ya da Dede) Orhaneli’nin Sırıl Köyü’nün 800 m. kadar kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yarı açık bir tarzda yapılmış olan Kurtçu Mehmet Efendi, diger adıyla Kurtçu Dede gerek inşa tarzı ve gerekse uygulamalar olarak digerlerinden farklı bir konum ve tarz içermektedir. Mehmet Efendi diye anılan zata Kurtçu Baba da denilmesinin sebebi, Sırıl ve civarı köylerde anlatılan kurtlarla olan münasebeti ile ilgilidir. Anlatılanlara göre; Mehmet Efendi denilen zat, keramet eseri olarak zamanında çok olan ve davarlara zarar veren kurtlarla bir sekilde irtibat kurup, onları belli bir yerde toplayarak orada kırk kulplu kazanlarda yal pişirip beslemiş, onlarla konuşarak köylünün davarlarına zarar vermesini önlemiştir. Hatta kurtları bölgede yaramaz olarak bilinen insanların davarlarına yönlendirdiği bile olmuştur. Ürküten Dede Orhaneli’ye bağlı Semerci Köyü’nün 1 km kadar güneydoğusunda yer almaktadır. Türbeli dedelerin kendine has bir özellik ve öyküsü mutlaka bulunmaktadır. Bunlardan Ürküten Dede adıyla maruf olanı, yok olup gitmeye yüz tutmuşken, modern zamanlarda tekrar vücut bulması ve kendisini yeniden rağbet gören bir dede konumuna taşıyan ilginç hikâyesiyle ayrı bir önemi haizdir. Son yıllarda emekli bir müftünün devreye girmesi ve bir rüya üzerine türbeyi yeniden onarma girişimi, türbe etrafında oluşturulan efsanevi kültürü önemli ölçüde artırmış görünmektedir. Dede önceki dönemlerde de türbe iken zamanla eskimiş ve harabeye dönmüş ama türbeyle alakalı uygulamalar eksiksiz devam etmistir. Anlatıldıgına göre; 2004 yılına gelindiğinde Semerci Köyü’nün camisinin onarımı ve imam evinin insası için faaliyete geçilmiştir. Semerci Köyü’nden olup Bursa’da memuriyetten emekli bir kisi (bu bilgilerin alındıgı Saban Okar) bir tanıdık vasıtasıyla, yine Bursa merkez ilçelerinde uzun yıllar müftülük yaptıktan sonra emekli olan bir müftüye çevresinden yararlanarak maddi yardım toplamak için ulaşır ve durumu anlatır. Müftü, istegi geri çevirmez ve sözünün geçtiği yakın tanıdıklarından bir miktar yardım toplar. “Bu kadar yardım topladım. Bu yardımların nereye gittigini görmek istiyorum. Beni köyünüze götürür müsünüz?” diye teklifte bulunur. Müftüyü Semerci Köyü’ne götürürler. Onarımı yapılan cami ve imam evi insaatı gezildikten sonra köyün yanındaki yıkık dökük ve harabeye dönmüs haldeki Ürküten Dede yatırı ziyaret edilir. Müftü Bey, nakdî yardımları cami onarımıyla alakadar olanlara bırakır ve gider. Bir müddet sonra müftü rüyasında Ürküten Dede denilen zatı görür. Ürküten Dede, müftüden kabrinin bu perişan halden kurtarılmasını ve üzerinin örtülmesini istemektedir. Bu rüya birkaç defa tekerrür eder. Hatta müftü beyin kendi ifadesiyle, aynı rüyayı oraya birlikte gittiği bir başka arkadası da görür. Sonunda müftü bey tanıdığı bir müteahhidi de yanına alarak Semerci Köyü’ne gelir, türbe ve su anki mermerle çevrili kabri yeniden insa ettirir. Bu hadise kısa sürede bütün bölgede bir olağanüstülük havasına büründürülerek anlatılmaya baslanmıştır. Dolayısıyla Ürküten Dede bir kez daha sınanmışlık kriterlerini fazlasıyla yerine getirmis, kendisiyle alakalı anlatılan her türlü efsanevi öyküyü bir kez daha güçlendirerek varlığının meşru zeminini sağlamlastırmıştır. Yâren Dede Orhaneli’ye baglı Dağgüney Köyü’nün 1 km kadar güneyinde yer almaktadır. Yâren Dede’yi kısmen orijinal kılan husus, yapılan uygulamalardan ziyade bulundugu köy ve dedeyi sahiplenmis olan ailenin kimliginde yatmaktadır. Dedenin bulunduğu köyün yarısına yakınının kendisini Alevî kimligi ile tanımlaması ve bu dedeyi de Alevî kesimin sahiplenmesi diğer dedelerle bir kıyas teşkil etmesi açısından kayda deger bir durum ortaya çıkarmaktadır. Dede Sahibi bayanın anlattıklarına göre; Yâren Dede, Edirne’den hoca olarak gelmis ve bu köyde epeyce görev yapmıstır. Bir ramazan ayı boyunca, Kadir gecesi de dâhil, teravih namazlarını kıldırmış ve o gece vefat etmistir. Vasiyeti geregi buraya gömülmüstür. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

📍 Orhaneli
Evliya

Keles Türbeleri

Bursa – Keles İlçesindeki Türbeler Kayadibi Dedesi Keles’in Davutlar Köyü’nün Kayadibi Mahallesi’nin 600 m. kuzeyinde bulunmaktadır. Her birisinde farklı bir uygulamaya rastlanan türbeli dedelerden birisi de Kayadibi Dedesi’dir. Türbede birisi Hızır Ali Baba digeri esi Ayse Nine’ye ait olduğu düşünülen betondan yapılmış iki adet mezar bulunmaktadır. Civar köylerde yasayanlar dedeyi Kayadibi Dedesi olarak bilmektedir. Dedenin bakımını üstlenen ve ocak sahibi olduğunu söyleyen aile, türbede yatan iki kişiden birinin adının Ali oldugunu, Ali Dede veya Hızır Ali Baba seklinde anıldığını, diğerinin de eşi oldugunu ve Ayşe Nine diye bilindiğini beyan etmektedir. Burada medfun bulunan bu kisilerin Orta Asya’dan geldiğini, kendi ailesinin de bu aileden “El almış” oldugunu, yani ocak sahibi olduklarını söylemektedirler. Ocak sahibi olarak nitelendirilen aile ve sülalesine “Tekesinler” denilmesinden hareketle, geçmişte ailenin bir tekkeye intisaplı olduğu ihtimali de akla gelmektedir. Dolayısıyla bu durum aileyi o günün şartlarında kanaat önderi haline getirerek, dinî uygulamaların yürütücüsü konumuna getirmiş ve bu algı sekli hâlâ devam ettirilmektedir. Hızır Ali Baba’ya ait mezarda üç adet büyük, eşi Ayse Nine’ye ait mezarda ise üç adet küçük ardıç ağacına ait kökler bulunmaktadır. Tokmak görüntüsündeki bu ağaç köklerinin dede sahibi aileye dedelerinden kaldığı belirtilmektedir. Rüstem Çavus Dedesi Keles’in Dağdibi Köyünde, köy içinde yer almaktadır. Rüstem Çavus’un, Bursa’nın Osmanlılar tarafından fethi sırasında kahramanlıklar göstermiş bir alperen olduğu düşünülmektedir. Bu adlandırma diğer köylerdeki dede düsüncesinin aksine cengâver bir yigit tasavvuruna dayanmaktadır. Kendisinden, Osmanlı Dönemi’nin yiğit bir asker pasası olarak bahsedilmektedir. Onun asker olması, dede kültüründe yer almasına, ermiş ya da mübarek bir kişi olmasına engel degildir. Başka dede ve yatırlarda görülen uygulamalar bu türbede de karşımıza çıkmaktadır. Fark sadece, kabirlerde yattığı farz edilen kişilerin hikâyesine mecz edilmiş hayal gücünün, mantıki bir silsile ile sunduğu ve yaşanmış olma ihtimali bulunan hayat motiflerinde gizlenmektedir. Sahan Baba (Sahan Dede) Keles’in Kıranışıklar Köyü’nün 1 km kadar doğusunda, köy mezarlığının içinde bulunmaktadır. Türbede medfun bulunan Sahan Baba’nın da yöredeki diğer yatır ve türbelerde olduğu gibi kimliği ve kişiliğiyle alakalı bilgiler bulunmamaktadır. Diğerlerinden farklı olarak ‘Baba’ lakabı verilmiş olmanın yanında türbe mimarî yönden de oldukça farklı bir üslup ve tarzda insa edilmiştir. Bu yönüyle türbe yöredeki türbelerden tamamıyla ayrılmaktadır. Sarıkız Dedesi Keles Dağdemirciler Köyünün kuzeyinde tarlalara giden yolların başlangıcında, iki yolun kesiştiği bir noktadadır. Yöredeki kadın evliyalardan birisidir. Bu köyden olmadıgı, baska diyarlardan gelerek buraya yerleştiği ve özellikle kadınlara çok faydalı bilgiler verdigi bir efsane olarak anlatılmaktadır. Ayrıca hamile kadınları ve bebeklerini koruduğuna inanılmaktadır. Şeyh Turabi Keles Denizler Köyü Sarıyar mahallesine ait caminin haziresinde yer aldıgı yöre halkı tarafından söylense de kabri orada degildir. Yörede mezarı bilinmeyen ama kimliği çok az bilinen yaşamış zatlardan birisidir. Döneminde medrese hocası ve zaviye şeyhi olmuş, âlim ve fazıl birisi olarak bilinmektedir. Kaynaklarda bu köyde bir zaviye olduğu belirtilmekte, cami haziresinde yer alan kabirlerin mezar taşları okunduğunda onların Şeyh Turabî Efendi’ye intisaplı zaviye şeyhleri ve müritleri olduğu anlaşılmaktadır. İplikçi Dede Keles Epçeler Köyü mezarlığındadır. Zamanında köyleri dolaşarak iplik satan bir pir-i fani olarak tasvir edilmektedir. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

Evliya

Büyük Orhan İlçesi Türbeleri

Bursa – Büyük Orhan İlçesindeki Türbeler Durhasan Dede Büyükorhan ilçesine bağlı Durhasan Köyü’nün 2 km kadar kuzeyinde, çamlar içinde bir tepede yer almaktadır. Büyükorhan’a baglı Durhasan Köyü’nde dede telakkisi oldukça değisiktir. Durhasan Dede adıyla maruf dede için iki ayrı mekân tasavvur edilmektedir. Köyün 2 km kadar kuzeyindeki tepedeki türbe ile köyün alt kısmında bulunan ve “Namazlagı Deresi” dedikleri yer, dedeye ait bir alan olarak düşünülmektedir. İnsanların nazarında dedenin ruhaniyetli olusu sebebiyle köyün hem dere, hem de tepe yerini kullandığını düsünmektedirler. Dedeyi konumuz açısından degisik ve emsalsiz kılan asıl özellik, onun türbesinin yapılış hikâyesinde yatmaktadır. Birkaç yıl önce türbe haline getirilen dedenin bu hikâyesi yöredeki diğer dede ve yatırlarla alakalı genel bir ipucu sunması yönüyle de oldukça önemlidir. Yörenin tamamında yasanan dede kültünün ortaya çıkısı ve bu kültün etrafında peyderpey gelistirilen dinî mahiyetli tutum ve davranışlara misal olması yönüyle Durhasan dedesi güzel örnektir. Dede eskiden beri bilinmektedir. Öyle ki 60 sene önce dedenin bulundugu alanı kazan kisiler hâlâ yasamaktadırlar. Onların anlattıklarına göre; yıllar önce dedenin yerini define bulmak umuduyla kazmak istemişlerse de bunu başaramamıslardır. Çünkü dede mezarı diye belirtilen yer sert kayalık (kazan kisiler yivli tas diyorlar) bir yerdir. Ayrıca mezar sekil ve yön olarak islami geleneğe uygun da degildir. Yani ölülerin kıble hiza alınarak gömülme tarzının tersi bir durum söz konusudur. Sonraki yıllarda dede yeri ile kimse ilgilenmemiş, dedenin yeri neredeyse kaybolma durumuna gelmiştir. Bursa’ya bu köyden göç eden bir aileye komsu ve başka sehirden gelme ve Hoca diye bilinen bir kadın, 2002 yılında, Durhasan Dedeyi rüyasında gördüğünü söyleyince durum tersine dönmüstür. Kadın rüyasında dedenin bulunduğu yeri görür ve Durhasan Köyü’nden olan komsularına “Sizin Hasan adında bir dedeniz var ve üzeri açık degil mi?” diye sorar. Öyle ki orada bulunan agaçları ve araziyi oldugu gibi tarif eder. Bu tarif rüyanın doğru ve kutsî bir anlam taşıdığının işareti olarak kabul edilir. Hatta dede, kadına “Beni açıkta koymayın, üzerimi örtün!” diyerek de bir istekte bulunmuştur. Durhasan Köyü’nden olan komşularını harekete geçiren kadın, hemen türbe yapılmasını ister ve ilk bagısı da 50 ytl. (yaklasık bir çeyrek altın tutarı kadar para) olarak kendisi yapar. Bununla da kalmaz; mezar bittikten sonra baş kısmına konulacak kavuğu da İstanbul’a sipariş eder. Dönemin köy muhtarı da meseleye sahip çıkar. Şehirdeki diğer köylülerin de yardımıyla türbe ve mezar yapımı için gerekli malzeme alınır. Sıra mezarın yerini belirlemeye geldiginde daha önce o köye hiç gitmedigi halde rüyayı gören kadın yine devreye girer. Dedenin bulunduğu farz edilen mevkideki büyük mese agacı esas alınarak kadın cep telefonuyla oradakileri yönlendirir ve bugün var olan türbesinin olduğu yer dedenin mezar yeri olarak tespit edilir, üzeri de türbe ile örtülür. Köyde türbe olarak yapılan yerde, dedenin bulunma ihtimali olmadıgına inanan birçok kimse de bulunmaktadır. Ama yine aynı köyden baska birilerinin inanç ve gayreti de hiç yokken ortaya dinî içerikli bir yapı çıkarmaktadır. Bu köyde karsılasılan tipik durum aslında tek misal degildir. Orhaneli hudutlarında kalan “Ürküten Dede” ile yine Orhaneli’nin Deliballar Köyü’ndeki dedenin hikâyesi de benzer ögelerle aynı argümanlara dayanmaktadır. Osman Dede Büyükorhan Armutçuk Köyü. Büyük bir din âlimi ve fazıl bir kişi diyenler olduğu gibi, bir ağanın yanında çobanlık yaparken gösterdigi kerametlerle ünlenen biri diyenler de bulunmaktadır. Yörenin tarihi ve en gelişmiş emtia ve hayvan pazarını onun kurduğunu herkes kabul etmektedir. Ayrıca pazaryerindeki Cuma camii’nin yapımında gösterdiği kerametleri de çok sık anlatılmaktadır Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

📍 Büyük Orhanlı
Evliya

Harmancık Türbeleri

Bursa – Harmancık İlçesindeki Türbeler Demir Kaynak Dede ( Hoban Dede ) Yeri: Hobandanisment Köyü’nün 1,5 km kadar güneydoğusunda, düz tarlaların arasında, eski mezarlık içinde yer almaktadır. Dede, Harmancık’a baglı Gülözü, Nalbant ve Hobandanisment köylerinin ortasında bir yerde bulunduğundan bu köyler dedeye sahip çıkmaktadır. Dede sahibi denilen aile Hobandanisment köyünde oturduğu için dede de bu köye ait kabul edilmektedir. Yörenin tamamında bilinen ve çok rağbet edilen dedelerden birisi olduğu için uygulamalardaki zenginlik, kendisini önemli ölçüde belli etmektedir. Felçliler, yürüyemeyen, konuşamayan ve gelisimi problemli olan çocuklar, eli titreyenler, akıl hastaları dâhil hemen her türden hastalarla hayvanı hastalananlar bu mekâna gelmekte ya da getirilmektedir. Türbeye cumartesi günleri sabahtan gelmek önemli kabul edilmektedir. Dedeler Dedesi’ nde olduğu gibi Hoban Dede için de Dede Sahibi denilen bir kisi bulunmaktadır ve gelenler mutlaka o kisiye uğrayarak hasta olan hayvanları ise bir miktar tuz alarak gitmektedirler. Eğer ihtiyaçları giderilirse tekrar dedeye gelerek adaklarını dede sahibine bırakmaktadırlar. Dedede yapılanlar diğer dedelerde yapılanlarla benzerlikler gösterse de birtakım farklılıklar mevcuttur. Burada yapılanlar; hastayı yatırın bulunduğu alanda yalnız bırakma, içeride namaz kılma, kabrin ya da türbenin etrafını yedi kez ihlâs ya da Ayet el- Kürsi okuyarak dönme, üzerindeki bir giysi ya da giysinin bir parçasını türbenin tavanına asma ve türbede para ve yiyecek (gözleme, seker, yumurta) bırakma salgın hastalığa yakalanmışsa dede sahibine tuz götürme ve ondan ayrıca tuz alarak hayvanlara yedirme ve mutlaka bir tavuk ya da küçükbas bir hayvanı adama en çok bilinen uygulamalardır. Hatıp Kızı Türbesi Harmancık Çakmak Köyünün 2 km. kadar güneyinde, köyü ilçeye bağlayan yolun hemen kenarındadır. Yoldan geçerken rahatlıkla görülebilmektedir. Bir bayana aittir ve yörenin en değişik uygulamalarına sahne olan bir dededir. Onun Orhaneli’ne bağlı Sırıl Köyü’nde türbesi bulunan Kurtçu Mehmet Efendi’nin hanımı olduğu söylenmektedir. Ama bunun doğru olma ihtimali yoktur. Sadece iki kabrin bulunduğu alanlar uzak mesafeden birbirini görebilecek konumda bulunmaktadır. Mezarlık Dedesi Harmancık Akpınar Köyünün 500 m. Kadar güneyinde, köy mezarlığı içindedir. Dedeye hıdrellezde ve yağmur duası için gidilmektedir. Yörede en değisik uygulamalardan birisi de bu dede de yapılmaktadır. Dedenin kabrinin yanında sürekli iki adet yuvarlak tas bulundurulmaktadır. Bu taslar, yağmur duası yapılacağı zaman alınarak suyu bol olan bir çeşme aharına konulmaktadır yani taslar ıslatılmaktadır. Şayet yağmur yağarsa taşlar bir dahaki yağmur duasında kullanılmak üzere alındığı yere konulmaktadır. Ayrıca insanlar çesitli hacetleri için de bu dedeye gelmekte ve dualar ederek mezarın etrafında dönerek başucundaki ağaca çaput bağlayıp ayrılmaktadırlar Fidan Ana Harmancık’ın Harmanakalan Köyü’nün Türbe Mahallesi’nde bulunmaktadır. Yörenin tamamında bulunan birkaç kadın dededen birisi de “Fidan Ana” adıyla tanınan türbedir. Özellikle kadınlar tarafından oldukça rağbet gören ve diğer türbe ve yatırlarda görülmeyen değişik bir uygulamanın yapıldığı bir türbe konumundadır. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

📍 Harmancık
Evliya

Bursa Merkez İlçe Türbeleri

Bursa – Merkez İlçedeki Türbeler ( Yıldırım – Osmangazi – Nilüfer ) Dardar Dede Dardar Dede’nin Pınarbaşı mezarlığında yattığı söylenmektedir. Darda kalanlar, önce üç İhlâs, bir Fâtihâ okuyup bulundukları yerden onun ruhuna hediye etmektedirler. Dileği yerine gelenlerin de evde yeşil mercimekli bulgur pilavı yaptığı, hane halkı arasında yendiği, dışarıya çıkarılmadığı; bazen komşuların da davet edildiği, pilav yenilirken bitinceye kadar kesinlikle kimsenin konuşmadığı ve aynı adağın helva ile de yapıldığı söylenmektedir. Gaib Dede Kaynaklarda belirtildiğine göre, Bursa hisarının güney-batı tarafında, Alacahırka Mahallesi karşısında Bursa Zindanı (hapishane) vardı. Burada biri zindanın içinde, diğeri de merdiven altında iki mezar bulunuyordu. Bu mezarlardan biri Gaib Dede’ye aitti. Burası bilahare hapishane oldu. Daha sonra da yıkıldı. Eski Bursa’da eşyası kaybolanlar, Gaib Dede’ye adak yaparlarsa kaybettikleri eşyalarını bulacaklarına inanırlardı. Günümüzde böyle bir şeye inanılmadığı gibi mezara adak da adanmamaktadır. Kaygulu Dede Kaygulu Dede, Celvetî tarikatından olup aslen Orhaneli-Beyce’dendir. Vefatında Deveciler Mezarlığı yanındaki dergâhına defnedilmiş; 1960-61 yıllarında belediyenin buradan yol açması sebebiyle Zindankapı Mezarlığı’na nakledilmiştir. Tekkelerin kapatılmasından önce mübarek gecelerde zikirden sonra dervişlerin, sağ omzunda katran lekesi bulunan cübbesini ziyaret ettikleri söylenmektedir. Bu hırka sonradan yanmıştır. En son keramet olarak da bu hırkanın yandığı yere bir nur parçasının indiğini mahalle bekçisi anlatmıştır. Kaygulu Dede’nin, türbesinde geceleri devamlı yanan mum söndüğünde tekkede yatan torununu uyandırıp mumu tekrar yaktırdığı kaydedilmektedir. Şeyh Küşteri Mezarı Şeyh Mehmet Küşteri, İran’ın Küşter şehrinden gelmiş, Karaşeyh Mahallesine yerleşmişti. Halkın sevdiği âlim ve mutasavvıf bir şahsiyetti. Tayyare Sineması karşısında bir evin duvarı içinde sıkışmış mezarına iplikler, paçavralar bağlanırdı. Türk temaşa sanatının en eskisi olan “Karagöz ve Hacivat”ın ortaya koyucusu Küşteri’nin mezarına bazı vatandaşlar adak adayarak mum dikerdi. Mezarı 1962 Temmuzunda Çekirge’deki Karagöz mezarı olarak bilinen yere nakledilmiştir. Yürüyen Dede Asıl adı bilinmeyen Yürüyen Dede’nin Mekke’den geldiğine inanılır. Bursa’ya geldikten sonra sürekli Ulu Cami’de ibadetle meşgul olmuş ve kıble tarafındaki dolaplardan birisinin içinde hayatını geçirmişti. Her gece elli re’kat namaz kıldığı ve kendisinin evliyadan olduğu kabul edilir. XV. asrın başlarına yaşadığı söylenmektedir. Öldüğü zaman Pınarbaşı Mezarlığı’na gömüldü. Rivayete göre, Yürüyen Dede, Mekke’de bulunduğu sırada rüyasında büyük bir cami görmüş, bu caminin havuzundan abdest almış ve minbere çıkıp hırkasını bırakmış. Uyandıktan sonra böyle bir caminin nerede olduğunu soruşturmuş, Bursa’da olduğunu öğrenince de doğru Bursa’ya gelmiş ve hırkasını rüyada koyduğu yerde bulmuş. Başka bir rivayete göre ise, gömüldüğünün ertesi sabahı cesedini camide bulmuşlar, ikinci defa yine götürülüp Pınarbaşı Mezarlığı’na gömmüşler ancak ceset tekrar camide bulunmuş. Bunun üzerine, “Bunda bir hikmet var” düşüncesiyle cami duvarı dibine defnedilmiş. Eski Bursalılar, yürüyemeyen çocuklarını, Cuma günü salâ vakti buraya getirir ve sallarlarsa çocuğun yürümeye başlayacağına inanırlardı. Sıtmaya tutulanlar da şifa bulmak için mezarının üzerinde bulunan defne ağacından üç yaprak alıp tütün gibi içerlerdi. Yol çalışmalarında, türbe yolun ortasında kalınca, vali (A.Vefik Paşa) türbenin başına geçip, “Yürü, ya dede” demiş. Sonra “Elbette yürümüştür. Ayakaltında kalacak değil ya” diyerek türbeyi yıktırmış Zerde Dede Bursalıların evliyadan olduğuna inandıkları Zerde Dede, Pınarbaşı’nda İzzettin Camii mihrabı arkasında idi. bu zata zerde adayıp, isteklerine kavuşanların zerde dökmesi gelenek haline gelmişti. Yürüyemeyen çocukların yürümesi için ve çocukların altını kirletmemesi için mezarına getirilip dua edildiği ve mezar başında zerde yedirilince faydasının görüleceğine inanılırmış. Fığla Baba (Fırla Dede) Fığla Baba’nın kabri Dağyenice Köyü’ne hâkim bir tepe üzerinde bulunmakta olup 14 metre uzunluğunda bir mezarda medfundur. Değerli olduğu söylenen kabir taşı çalınmıştır. Verilen bilgilere göre Timur’un Bursa’yı işgalinde veya Rumlarla yapılan savaşta Demirci Köyü civarında yaralanıp, bağırsakları dışarı fırlamış; bağırsaklarını toplayıp bir ağaca asan Fığla Baba, şimdiki kabrinin bulunduğu tepeye çıkmış ve burada şehit düşmüştür. Köye 6 km. uzaklıktaki bu tepede Fığla Dede etrafında her yıl geleneksel anma günü düzenlenerek, köylüler tarafından piknik yapılmaktadır. Hamit Dede Söylentiye göre Hamitler Köyü’nde (şimdi mahalle) yaşayan ve çocukları olmayan bir aile, dua ederek Allah’tan çocuk istemişler; bunun üzerine, uzun seneler sonra evin hanımı hamile kalmış, fakat doğumda kadın ölmüş, çocuğa da “Hamit” adını vermişler. Daha sonra çocuğu köylüler büyütmüşler. Büyüyen Hamit, köyden ayrılmak üzere giderken yolda ölmüş ve köy mezarlığına gömülmüştür. İnanışa göre Hamit dede geceleri köy içinde dolaşarak yardıma ihtiyacı olanlara yardım yapmış, herhangi bir ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılamış, herkesin her türlü problemlerini hallettikten sonra tekrar mezarlığa dönermiş. Hamit’in mezarının olduğu yere sonradan bir türbe Kavacık Sultan Gümüştepe (Misi) Köyü yakınındadır. Mezar, köyün güneydoğusunda ve Nilüfer deresi yatağına bakan yamaçta koruluk bir arazi parçası üzerinde bulunmaktadır. Çevrede yaşlı ağaç yoktur. Ancak, yakın zamanlara kadar gövdesinde insan kafasına benzer bir çıkıntı olan çok yaşlı bir meşenin bulunduğu ve Kavacık Sultan’ın kâfirlerden kaçarken bu meşenin içine girip saklandığı, fakat üzerine yıldırım düşen ağacın daha sonra çürüdüğü belirtilmektedir. Şu anda orada bir türbe ya da herhangi bir yapı olmadığı gibi mezar da belli değildir. Buna rağmen orada her yıl sonbaharda, Ekim Ayı’nda yemek şöleni yapılmaktadır. Ayrıca orada, elbiseden yırtılan çaput parçalarını çevredeki ardıç ağaçlarına bağlama, yemekten sonra dua okuma, diğer zamanlarda ferdi olarak kurban kesme gibi faaliyetlerde bulunulmaktadır. Kavacık Sultan’ın, ölümünden sonra keramet göstererek kısırları çocuk sahibi yaptığına, hastaları iyileştirdiğine, çevreden ağaç ve yaprak kesenleri cezalandırdığına ve yanındaki meşede bulunan baş şeklindeki çıkıntıya oturanları itip aşağı attığına inanılmaktadır. Sonradan çocuk sahibi olanlar gelip adak kurbanlarını orada kesmektedirler. Ayrıca geceleri dümbelek ve düdük sesiyle, yeşil kırmızı çıralarla k.yün diğer yatırı olan “Gelgel Dede”ye ziyarete gittiğine inanılmaktadır. Kavacık Sultan’ın sıtma hastalığına çare olduğuna da inanılmaktadır. Yukarıda anlatılanlarla bağlantılı olarak, Eski Türk inanışında mezarlıkların sahiplerinin mevtalar olduğuna, oralardan evlere herhangi bir şeyin götürülmemesi gerektiğine, ziyaret yerlerindeki ağaçların kuru yapraklarına dahi icazetsiz dokunulamayacağına inanılmakta olup bütün bunlar Tuluğluğ kapsamında mütalaa edilebilir. Tuluglug, “tutulmuş sahipli yer” anlamına gelmektedir. Güya o yerin, orada yatan kimse tarafından sahiplendiğine inanılmakta ise de, İslâm inancına göre her şeyin gerçek sahibi sadece Allah’tır. Ali Dede Buhârî Mezarı Buharalı olup, Emir Sultan ile gelmiştir. İncirli hamamı yakınına bir yerde kalıp burada vefat etti. Mezarı yol üzerinde Meydancık’tan İncirli’ye giden caddenin sol tarafındaki apartmanların hemen arkasındadır. Yakınındaki birkaç mezarla beraber sadece mezar taşları mevcuttur. Çeşitli hastalıklardan şifa bulmak için, özellikle çocukların her türlü öksürüğünün tedavisinde, mezarından alınan küçük bir taş (veya toprak) su içine konulur ve bu sudan içilirse iyileşirmiş. Bahar Dede Mezarı Namazgah civarında, şimdi nerede olduğu bilinmeyen mezarına sıtmaya tutulan kimseler gelip, mezarına el sürerlerse şifa bulurmuşlarmış. Derviş Dede (Zikir Dede) Mezarı Son zamanlarda adı sıkça duyulan “Derviş Dede”, Emir Sultan mezarlığında bir kabirdir. Bu kabrin kenarında oturmuş bir kadın “bu mezar devamlı sallanıyor, devamlı zikrediyor” diye bir söz yaymış ve meraklı birçok kimse ziyaret etmeye başlamış. İşin aslına gelince; bir mezar taşı gevşeyen zeminden etkilenmiş; özellikle üzerindeki demir parmaklık yerinden oynamış ve meydana gelen boşluktan esen rüzgârın da etkisiyle sallanmaya başlamış. Böylece adı Zikir Dede’ye veya Derviş Dede’ye çıkmış. Mezarın etrafı onarılınca sallanma durmuş, böylelikle ziyaretler de azalmış. Bu mezarın hala ziyaret edildiği söyleniyor. Özellikle Cuma günleri salâ ile ezan arasında ziyaret edilmiyormuş. Dede’nin bu vakitte ziyaret ve ibadet etmek için Medine’ye Mescid-i Nebevî’ye gittiği söyleniyor. Dürt Dede Mezarı Davutkadı Mahallesi’ndedir. Eskiden çeşitli istek ve arzularının gerçekleşmesini isteyen ziyaretçiler, mezarına bir değnek sokar, dürte dürte dileğini söylermiş. İstek yerine gelinceye kadar da değnek mezara saplı olarak durur, değnekler sebebiyle mezar adeta bir kirpi gibi görünürmüş. Bir ara kabri üzerinde ahşap bir ev yapıldı. Bu zamanlar evin içindeki bir odada kalan mezara küçük bir pencereden girilirdi. Dilek için gelenler mezarından aldıkları küçük taşları mezar taşına sürterek yapıştırmak isteler. Bıraktıklarında yapışmaz düşerse ikinci bir taşla denerler yapışmaz ise, üçüncüye denerler, bu da yapışmaz ise dileğin yerine gelmeyeceğine inanılırmış. İki genç kızın çamaşırı mezarı üzerine bırakılıp dua edilir. Daha sonra bu çamaşırlar hasta olan veya kısmeti açılmak istenen kimselere giydirilirmiş. Dileği yerine gelenler horoz keserlermiş. Bazı ziyaretçiler dileklerinin kabulü için bu civarda para dağıtır, mahalle çocukları buradan ayrılmazmış. Mezar üzerinde bulunan ev yıkılıp yerine apartman yapılırken çevrede yaşayanların uyarması üzerine, müteahhit duvarı girintili yaparak kabri açıkta bırakmış. Et Dede Namazgâh Camii’nin doğusunda Et Dede adında bir mezar vardır. Adı Sufî Mehmet Efendi’dir. Et Dede halkın anlatımına göre Emir Sultan Tekkesi’ne et getirirmiş. Buraya adak yapanlar, et adar, mezarına et bırakırlar, kim alırsa, afiyetle yermiş. Daha sonra burada yapılan şimdi terk edilmiş eski ahşap evin yüksek bahçe duvarı ardındaki mezarı belirten “Et Dede” yazılı tabelanın yakın zamana kadar duvarda asılı olduğu söyleniyor. Kemal Dede Vaktiyle Vakıfköy’de Kemal isminde bir fakir yaşamış. Bu zatın kendisi gibi fakir iki kardeşi varmış. Biri Samanlıköy’de diğeri Esebey Köyü’nde yaşıyormuş. Kemal kıt-kanaat geçinir, çoğu zaman da çorbadan başka yiyeceği bulunmaz, yiyeceğini, kendisinden fakir gördüğü köy sakinleri ile paylaşır, çorba dağıtırmış. Bunu sürekli yapan Kemal’in kardeşleri de aynı davranışı kendi köylerinde yapıyorlarmış. Kemal, kardeşlerine: “Ben ölürsem bu geleneği sürdürün” diye vasiyette bulunmuş. Kemal ölünce kardeşleri, kardeşleri ölünce de köy halkı bu geleneği devam ettirmişler. Senede bir gün köy meydanında kazanlar kurulup, çorbalar kaynatılmış. Daha sonra bir kere çorba yerine pilav yapılmış. Tesadüf o gün çok şiddetli yağmur yağınca köy halkı bunu Kemal Dede’nin hoşnut olmadığına yormuşlar. Her sene köy meydanında Kemal Dede’nin hatırasına kazanlarda çorbalar kaynatılıyor. Bu kutlamalar Haziran ayının son haftaları düzenleniyor. Köy kadınları imece usulü çorba için hamur kesiyor, isteyen 3-5 tavuk getiriyor. Çorbalar içildikten sonra kadınlar kendi aralarında eğleniyorlar. Kemal Dede’nin mezarı da tam olarak bilinmiyor. Siğil Dede Irgandı Köprüsü’nün doğu tarafının karşısındaki mezarının içinde büyük bir incir ağacı bulunuyor. Elinde, yüzünde veya vücudunda siğili olanlar dedenin mezarına gelirler. Ruhuna üç İhlâs, bir Fâtiha okuduktan sonra mezar toprağından alarak, biraz su ile karıştırır, siğillerin üzerine sürer veya yapıştırırlar. “Siğil mezarda kalsın” diye arkalarına bakmadan giderler. Uzakta bulunanlar için toprağından götürülür. Ruhuna okunduktan sonra, toprağı siğilin üzerine bir bez ile akşamdan sarar, sabah çıkarırlar. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

Evliya

Mürsel Paşa Türbesi

Bursa – Osmangazi’ye bağlı Mürseller köyü Mürseller köyü meydanında, köyün batısında ve Nilüfer deresine bakan çok yüksek yamaçta ve köyün mezarlığına bitişik vaziyettedir. Çevrede birkaç yaşlı ağaç vardır. Türbe yok. Ancak, beton çitlerle çevrilmiş olan yarım dönümlük bir arazi içerisinde dört mezar vardır. Mezarlar alüminyum korkuluklarla korunmuştur. Bu dört mezardan biri “Mürsel Paşa” olarak bilinen yatıra, diğer üçü de Piri Mehmet Efendi ile oğluna ve karısına aittir. Her yıl sonbaharda şimdilerde ise Eylül ayında büyük bir hayır töreni yapılıyor. Köyden ve özellikle Bursa’ya göçüp zengin olmuş köylülerden toplanan paralarla alınıp kesilen hayvanların etlerinden et yemeği ve pilav yapılıyor. Toprak yiyen çocuklara, Mürsel Paşa sülalesinden geldiği söylenen Mendeller ailesinden bir kişi mezar toprağı yediriyor. Yürüyemeyen çocuklar mezar çevresinde dolaştırılıyor. Adakla doğmuş çocuklar mezar çevresinde dolaştırılıyor. Dedenin öldükten sonra da keramet göstererek; kısırları çocuk sahibi yaptığı, hastaları iyileştirdiğine inanılıyor. Bu kimselerden çocuğu olanlar tekrar ziyarete gelip kurban adaklarını kesiyorlar. “Burada evliya mı yatıyor, yoksa eşek mi?” diyerek hakaret eden sürü sahibini, hayvanlarını telef ederek cezalandırdığı rivayet ediliyor. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Evliya

Abdurrahman Bistami

Bursa – Üftade camii arkasındaki Sadi dergahı haziresinde Hatay’ın Antakya kasabasındandır. Ahmed oğlu Ali oğlu Mehmed’in oğludur. Ulûm-i garibe tahsiline rağbet ederek Mısır ve Şam’a seyahat etmiş, birçok yerleri gezdikten sonra Bursa’ya gelmiş ve Mevlânâ Şemseddin Fenarî Âsitânesi’ne gece ve gündüz devam ederek namlarına bir risale telîf eylemiştir. Hurufatı bir şekl-i acibde yazarak; “Levh-i Mahfuzda böyle gördüm” demiştir. İlm-i tefsir ve hadiste emsalsizdi. Harflerin havassı, cifr ve fıkıh.ilimlerinde de bir tane idi. Dehşetli tarihçi idi. Zamanında ulûm-i külliye ve cüz’iyeyi ve hatta ilm-i evfak ve teksire varıncaya kadar tahsil eylemişti. Ta’lik, sülüs ve nesih hattında birinci sınıf hattat idi. Fevâyihu’l-Miskiyye ve Fevâtihu’l- Mekkiyye, Şemsü’l-Âfâk fî İlmi’l- Hurûfi ve’l-Evfâk, Istılahât-ı Sûfiyye, Ravzâtü’l-Esrâr, Nehcü’s-Sülûk fî Siyâseti’l- Mülûk gibi kıymetli 39 eser yazmıştır. Meşhur Bedreddin Simavî’nin hocasıdır. Kendisine mahsus güzel yazıyla 805/1402’de başladığı ve 844/1440’a kadar yazdığı 145 ilmi hâvî Fevâyih-i Miskiyye adlı eseri itmam etmeden ölmüş ve Bursa’da, Yerkapı’da, Üftade Türbesi’ne giderken Sa’dî Tekkesi’nin karşısındaki Kasapbaşı mezarlığına defnedilmiştir. Kabri demir parmaklıkla çevrilmiştir. Sa’dî şeyhi Cemil Efendi bu alim zatın kabrini mükemmelen yaptırmıştır. Mısrî şeyhi Şemseddin Ulusoy, Bedreddin Simavî’nin oğlu Ahmed Paşa’nın mezar taşını bunun yanında bulmuş ve Bursa Müzesi’ne naklettirmiştir. Taşköprülüzâde, Abdurrahman Bistâmî’yi Şekâikü’l-nu’maniyye’de dördüncü tabaka, yani Sultan Yıldırım Bâyezîd dönemi âlimlerinden kabul eder. Ancak, tafsilatı bilinmemekle beraber, Sultan Çelebi Mehmed ve Sultan II. Murad dönemlerini de idrak etmiş, hatta bazı eserlerini Sultan II. Murad’a sunmuştur. Zamanında hadis, tefsir ve fıkıh sahalarında âlim, ilmü havâssi’l-hurûf, ilmü’l-vefk, ilmü’l-cifr konularında da ârif olarak bilinmekteydi. Kısaca söylenirse, Abdurrahman Bistâmî hem faaliyetleri hem de eserleriyle Osmanlı dönemi Hermetik-hurûfî düşüncenin arkasındaki âlimdir. Bu çerçevede, eserleriyle hurufî-tasavvufî bir dünya görüşü inşa etme çabası içerisindedir. Bu bağlamda, çalışmalarında, kozmogoni, kozmoloji, insanın yaratılışı, tarih, toplumun oluşumu, siyaset anlayışı, bilgi tasavvuru gibi konuları belirli bir düzen içerisinde verir. Bunlara temel teşkil etmesi için de varlığı hurûfî bir ontolojiyle anlamlandırmaya çalışır. Buna göre, harfler ile sayılar aynıdır. Bütün var olanlar bilfiil harf, bilkuvve sayıdır. Aralarındaki fark; birinin, diğerinin varlığının illeti olmasıdır. Bu çerçevede yazılı olan sözlünün, sözlü olan düşünülenin, düşünülen akledilenin, akledilen de var olanların göstergesidir. Tabiî olan aslî harfler ya düşünceye ya söze yahut da yazıya ilişkindir. Düşünceye ilişkin harfler insan nefsine mürtesem ruhânî suretlerdir. Söze ilişkin harfler, havada akan seslerdir ve kulaklar yoluyla idrâk edilirler. Yazıya ilişkin harflere gelince, muhtelif eşyaların üzerine kalemlerle çizilen nakışlardır. Abdurrahman Bistâmî’nin siyaset teorisi ve bu konu hakkındaki fikirleri de Hermetik-Platonik mirası devam ettirmesi açısından önem taşır. Kaynak ; Bursa Kütüğü , Kamil Kepecioğlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Evliya

Doğan Bey

Bursa – Suluki camii arkasında Bugün Şehreküstü’den Santral Garaj ‘a inen Fevzi Çakmak Caddesi ‘nin sağında (şimdiki haliyle eski yerinin bir kısmı yola gitmiş bir kısmında da hastahane olarak kullanılan büyük gökdelenin bulunduğu mevkinin biraz aşağısında adına yeniden yapılan) Suluki Camii ‘nin doğusunda , yanında küçük birkaç mezar taşı bulunan kitabeli , heybetli , beyaz mermer mezar Doğan Bey ‘e aittir. Burada geniş yol açılmazdan önce mezar kendi adıyla anılan mahallede eski ahşap bir evin içinde idi. Bursa ‘da Emirsultan Mahallesi ‘nde olduğu gibi bu zatın hürmetine binaen bu mahallede de Ramazan davulu çalınmamaktadır . Doğan Bey Mahallesi’nde yaşayan halk arasında itibarlı , sözüne güvenilir kişiler hayatında yaşadıkları bir hadiseyi şöyle rivayet etmektedirler: “Bir davulcu bu kuralı bozarak belediyeden Doğanbey Mahallesi ‘ nde davul çalma ruhsatı almıştır. Ancak bu mahalleye gelip Doğan Bey sokağında davul çalmaya başlar başlamaz kendisine öyle bir manevi tokat vurulur ki; o anda kendisine vurulantokadın nereden geldiğini göremeden olduğu yerde yığılıp kalır ve bir daha da bedeninde can bulamaz. Bu olaydan sonra davulcular korkularından bu mahallede Ramazan davulu çalmaya cesaret edememişlerdir. Mahallede yaygın olarak ifade edilen bir hadise de şöyledir : Doğan Bey ‘in yaşadığı mahallede kadınlar bir evde toplanmış kına gecesi tertib etmişler. Doğan Bey Sultan eğlence ve gürültüden hiç haz etmezmiş. Cümbüş yapılacak evdeki kadınları mahallenin diğer akl-ı selim kadınlar ikaz etmişler . ” Bakın , Doğan Bey Dede cümbüşten hiç hoşlanmaz, başınıza bir akıbet gelir ” demişlerse de evde toplanan kadınlar bu ikazları dinlememişler. Başlamışlar def ve dümbelek ile çalgı çalıp eğlenmeye … Kadınlar daha cümbüşe başlar başlamaz; eğlendikleri evin insan genişliğinde olan direkleri bir simidin parçalanması gibi 3-4 parçaya bölünmüş, tavan büyük bir gümbürtü ile üzerlerine çökmüş .. . Bu felaketi gören mahalleli “bu mübarek zat mahallemizde manen bulunuyor” diyerek, kendilerine çeki düzen vermişler ve bugünden sonra ne davul çalmışlar ve ne de çalgılı düğün yapmışlardır. XIV-XV. yüzyılda yaşamış doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak bilemediğimiz Doğan Bey, döneminde önemli hizmetleri görülen Osmanlı ‘nın önde gelen akıncı beylerindendir . Onlar alime, arife ve evliyaya hürmet ve saygıda kusur etmezlerdi. Aralarında husumet yoktu, hoşgörü ve dayanışma hakimdi. Her birinin davası ila-yı kelimetullahdı. Hakkında daha pek çok menkıbelerin anlatıldığı Doğan Bey , I. Murad ve Yıldırım Bayezid devri ümerasından olup bir miktar asker ile Kosova üzerine yürüdü. Yıldırım zamanında Niğbolu muhafızı oldu. Doğan Bey , Yıldırım Bayezid ‘ in maiyetinde birçok muharebelerde bulunmuş, bahadırlık ve yiğitliği , kahramanca sebatı ile en cesur komutanlar arasında yer almıştı. Müttefik ordusunun saldırı haberini alınca lazım gelen tertibatı alarak kuvvetinin son demine kadar mukavemet etmeye karar verdi. Düşmanın ablukası altı gün devam ettiği halde Doğan Bey , Türklere mahsus bir kahramanlıkla kaleyi korumakta sebat etti. Şehre birçok defalar hücum ettilerse de , bu hücumların tamamı güçlü bir mukavemetle geri püskürtüldü ve düşmana ağır kayıplar verdirildi. Doğan Bey , ablukanın daha fazla uzaması halinde imdada ihtiyaç hasıl olacağını anladığından İstanbul’u kuşatmakla meşgul olan Yıldırım Bayezid ‘e bir haber gönderdi. Yıldırım , bu haberi alır almaz gecenin sessizliği içinde ordugahta kimseye bir şey söylemeden atına bindi ve yıldırım hızıyla hareket etti. Gece yarısı Niğbolu önlerine geldi. Etrafı derin bir karanlık kaplamıştı. Karşıda müttefik düşman ordugahının ışıkları görünüyor , kalede esrarengiz bir sükunet hüküm sürüyordu. Yıldırım , etrafı güzelce bir gözetledikten sonra atını mahmuzlayarak kaleye hakim bir tepe üzerine çıktı. Kaleye doğru yüksek bir sesle: “Bre Doğan ! .. Bre Doğan! .. ” diye haykırdı. Doğan Bey padişahının sesini tanıdı. Kalenin halini soran Padişah ‘ a erzakın kafi derecede bulunduğunu ve imdada ihtiyacı olduğunu söyledi. Yıldırım , üç gün daha dayanmasını , imdadına yetişeceğini söyleyerek gecenin karanlığında düşman güçlerine görünmeden geldiği gibi yıldırım hızıyla geri döndü. Ordusuyla gelerek hücum etti. Düşmanı darmadağın etti. Bu muharebede Osmanlıların kaybı 3.000, Haçlıların 20 .000 oldu . Niğbolu kahramanı olan Doğan Bey , sonraki hayatını Bursa’da tamamlamış, Bursa’ da ölmüş ve yaptırdığı caminin yanına gömülmüştür. Bugün bu camiden eser yoktur. SİT özelliğini yitirdiği gerekçesiyle arsası 1995’de imara açılmış yerine yüksek binalar kurulmuştur. Kendisine sade güzel bir mezar yapılmıştır . Başbakanlık Toplu Konut İdaresi, Bursa Osmangazi Belediyesi Doğan Bey Kentsel Dönüşüm Projesi çerçevesinde bu civardaki evler yıkılmış , yerlerine yeni projeye uygun gökdelenler planlanmıştır. Pınarbaşı ‘ nda camii olan İzzeddin Bey ise , Doğan Bey’ in kardeşidir . Buna “Yaralı Doğan ” da derlerdi. Doğan Bey’in Mahdume Paşa adında bir kızı vardı. Allah nur içinde yatırsın! .. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Evliya

Behlül Dede

Buhara ‘dan gelip Bursa ‘da Davud Dede semtinde Çıraklı Dede Zaviyesi ‘ni inşa eden Pir Dede demekle meşhur evlad-ı rasülden Seyyid Behlül hazretleridir İbrahim Edhem ‘in Edhemiyye tarikatına mensub olup zühd ve vera’ sahibidir. Sultan Yıldırım Bayezid Han zamanında Davud Dede ve Ali Mest ile Buhara ‘dan Bursa ‘ya gelip Yıldırım Han İmareti yakınında halen medfun olduğu yerde yerleşip “Çıraklı Derviş ” namıyla meşhur olmuştur. Ekseri geceleri çok sayıda mum ve kandil yaktığı için kendisi ” Çıraklı Dede ” namı ile meşhur olmuştur. Zamanında ikamet ettiği yer bakımlı ve ma’mur bir mahalle olup , bir yaşlı kadının meskeni imiş. Yıldırım Bayezid Han Behlül Dede adına bu yeri almak isteyince yaşlı kadın evini satmak istemez , kendisine evin iki üç misli bedel teklif olunur yine reddeder. Bir gece korkulu bir rüya görür ondan sonra evini satmaya razı olur. Behlül Dede orasını zaviye yapar. Bir müddet sonra vefat edince oraya defnedilir. Türbesi ziyaretgah olup Davud Dede’nin türbesine yakındır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Evliya

Abdülkerim Kadiri ( Şeyh Müftü )

Bursa – Mustafa Kemalpaşa – Şeyh Müftü camii Bursa’nın Kirmasti (Mustafakemalpaşa) ilçesi Atariye Mahallesi’nde doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında yaşamış alim ve velilerdendir. Zamanında Müfti Şeyh adıyla meşhur oldu. Zamanımızda Şeyh Müftü diye isimlendirilmektedir. 951/1544 senesinde vefat etmiştir. Kabri , Kirmasti kasabasında , kendi adıyla anılan “ Şeyh Müftü Camii” ve zaviyesinin bitişiğindedir. Zaviyeden şimdi eser kalmamıştır. Abdülkerim Efendi daha küçük yaşta iken, Bursa’da Kur’an-ı Kerim’i ihlas ve sadakatle okuyup, Fatihasından sonuna kadar ezberleyerek hafız oldu. Tecvid ve kıraat ilimlerini de öğrendi. Bursa Emir Sultan Camii’nde Cuma günleri mahfilde, Kur’an-, Kerim’den (aşır) okurdu. Dini ilimleri öğrenmek için çok çalıştı. Mevlana Karabali’nin yanında bir müddet ilim tahsil etti. Karabali’nin derslerine devam ederken, tasavvuf erbabından İmamzade diye tanınan zatın hizmetine girdi. Onun sohbetlerinde bulunup, feyz aldı. Burada manevi hallere ve makamlara kavuştu , sonra İstanbul ‘ da Küçük Ayasofya Zaviyesine şeyh oldu ve insanlara dünya ve ahiret saadetinin yollarını öğretmeye başladı. Hafızası çok kuvvetli olduğundan, kısa zamanda pek çok fıkıh mes ‘elelerini öğrendi. Hatta bilgisinin çokluğu ile meşhur oldu. İlminin çokluğunu , zamanın padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han duyunca, kendisine günlüğü 100 akçelik maaş bağladı. Şeyhülislam gibi halka fetva vermesi için ona ruhsat verildi. Camilerde ve meclislerde halka vaaz ve nasihat verirdi. Çok tesirli ve güzel konuşur, dünyanın geçici, ahiretin ebedi olduğundan ve cennet nimetlerinden bahsederdi. Kütüphanesinde daima okuduğu pek çok kitap vardı. Çok şiddetli riyazet ve mücahede yaptı. Hali, “muta kable en temettü ” “Ölmeden önce ölünüz.” Hadis-i şerifinin manasına uygundu. Sağlığında mezar gibi bir çukur kazdırmıştı. Bu çukurda erbaine girer, kırk gün tamam oluncaya kadar beş vakit namazı o çukurda kılardı . Hatta gece gündüz bu çukurda yatar kalkardı. Bu halinden dolayı pek çok feyz ve bereketlere kavuştu . O çukurda çok riyazet yapardı. Riyazet yaptığı zamanlarda kuvvetli bir zafiyet kendisini kaplar ve cümle havassını kaybederdi. Devamlı nefsine muhalefetle ona eza ve cefa ederdi. Kırk günlük halveti bitince o çukurdan çıkar. Gelecek seneye kadar halka vaaz ve nasihat ederdi. Mizacı daima huşu üzere olup onun yanında küçük ve büyük. fakir ve zengin aynı idi. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

📍 Mustafa Kemal Paşa
Evliya

Veled-i Habib Türbesi – Mehmet Emin Efendi

Bursa – Tahtakale semti – İnebey caddesi üzerinde Tahtakale Semti’nde, İnebey Caddesi üzerindedir. Avlu kapısı üzerinde bulunan kitabesine ve dönem kayıtlarına göre Fatih Sultan Mehmed döneminde Habip oğlu Hacı Şüca tarafından yaptırılmıştır. 1801-1802 (Hicri 1216) tarihinde Hoca Mehmet Emin Efendi bir konak ve kütüphane eklemek suretiyle Nakşibendî dergâhı yapmış, mescide ise bir minber ekleterek camiye dönüştürmüştür. Mehmed Emin Efendi’ye ait türbe cami yanındadır. Uzun süre harap durumda kalmış, 1969 yılında onarılarak ibadete açılmıştır. Üç bölümlü son cemaat yerinin yan bölümleri yuvarlak, orta bölümü beşik tonozludur. Kare planlı asıl ibadet mekânının üstü dıştan sekizgen kasnak, içten Türk üçgeni kuşağı üzerine oturmuş bir kubbe ile örtülüdür. Cami karşısında dergâha ait günümüze kadar gelen oldukça güzel konak ve harem kısımları, ilgisizlik ve bakımsızlıktan yok olmak üzeredir. Ancak Mehmed Efendi’nin torunlarından olan Gökçen ailesine ait yapıların yaşatılması ve sosyal bir işlev kazandırılması amacıyla aile tarafından Osmangazi Belediyesinin desteklediği bir çalışma mevcuttur. MEHMED EMİN EFENDİ Mehmed Emin Efendi, Hicri 1140 yılında Kerkük’te dünyaya gelmiştir. Soy olarak Peygamber Efendimiz’e dayandığı belirtilir. Yaşadığı bölgede sık sık İranlıların saldırılarına maruz kalmalarından ötürü ailece göç etmek zorunda kalmışlardır. Babasının vefatı ile Urfa’ya giderek burada ilim tahsiline başlamış, Abdullah Paşa’dan hat ve fen ilmini öğrenmiş, Hamavizade Şeyh Nebi- Abdu’n Nebi’den dersler almış, o sıralarda Urfa’ya gelen ve hem zahiri hem de batıni ilimlere sahip adı belirlenemeyen bir zatın sohbetlerinde bulunarak icazet almıştır. Kendisini her konuda yetiştirmeye çalışan Mehmed Emin Efendi, Abdullah Paşa’nın Halep’e tayini ile onunla birlikte oraya gitmiş, Halep’te bulunan ulema, mutasavvıf şahsiyetler, özellikle Nihali Efendi ile birlikte olarak istişarelerde bulunup onların bilgilerinden yararlanmaya çalışmıştır Bir yıl sonra Diyarbakır’a, oradan da İstanbul’a geçmiştir. İstanbul’da Halep’te tanışıp dostane ilişkiler kurduğu şahısların misafiri olarak evlerinde kalan zat, çok kısa zaman zarfında kendisini çevresine sevdirmiştir. Bir süre sonra Ragıp Paşa tarafından divan kâtipliğine tayin edilmiştir. Bir gün Ayasofya Camii’nde Yasin-i Şerif’in tefsiri ile iştigal ettikleri bir sırada camide bir heyette tanıştığı ve daha önce rüyasında gördüğü kişi tarafından iftara davet edilir. Bu kişinin Şeyh Mehmed Agâh Efendi olduğu rivayet olunur. Bu günden sonra aralarında manevi bir bağ oluşur. Şeyh Mehmed Agâh Efendi 1176 yılında vefat etmiştir. Onun vefatı sonrası kendisini tamamıyla maneviyata adayarak bu yönde çalışmalar yapmaya gayret eden Mehmed Emin Efendi,Hicri 1193 yılında İstanbul’dan Bursa’ya gelerek Şehadet Camii yakınlarındaki Sarı Zade Konağı’na yerleşmiştir. Daha sonra bir davet icabı tekrar İstanbul’a dönmüş, bir süre bu şekilde gidip gelmeler yaşanmıştır. Daha sonra Veled-i Habib Mahallesi’nde mevcut mescide bir minber koydurarak bir de kütüphane ekletmiştir. Bir süre sonra yanında bulunan Abdullah Ağa konağını satın alarak misafirhane ve dervişlerin kalabileceği Nakşibendiyye külliyesi haline getirmiştir. Hicri 1219 yılında tekrar İstanbul’a davet edilen zat, Fındıklı’da Ayaz Paşa konağında kalarak saray erkânı ile yakın ilişkiler kurmuştur. 1222 yılındaki bir olay üzerine tekrar Bursa’ya dönmüştür. Bu tarihten itibaren kendisini tamamen irşat, Kur’an-ı Kerim tefsiri ve hadis ilimlerini öğretmeye yönlendirerek, Manevi-i Manevi gibi eserlerin tetkikini yapmıştır. 1828 yılına kadar geçen zaman içerisinde hiçbir zaman Cemaati terk etmemeye gayret göstererek abdestsiz olmamayı kendisine düstur edinmiştir. Muhtaçlara ve ihtiyaç sahibi kimsesizlere elinden geldiğince yardımını esirgememiştir. İbadet halinde iken vefat eden zat, Ulucami’de kılınan namaz sonrası bu gün meftun bulunduğu yere defnedilmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Mükrime Hatun Türbesi

Bursa – Muradiye Külliyesi Türbe, II. Bayezid’in oğlu Şehzade Şehinşah’ın eşi ve Şehzade Mehmed’in annesi Mükrime Hatun’a (Dulkadiroğlu’nun kızı, ölüm 1517) atfedilmiştir. Türbe Şehinşah tarafından Mükrime Hatun’un vefatından evvel yaptırılmıştır. Kare planlı olarak inşa edilen türbe, sekizgen kasnak üzerine oturtulan kubbe ile örtülmüştür. Duvarları bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğla ile örülüdür. Türbe içi oldukça sade bir kalem işi ile bezenmiştir. Geniş bir yazı kuşağı içinde celi sülüs tarzında yazılı Âyet-el Kürsî, yapının içini çepeçevre dolanmaktadır. Mihrap üzerinde ayetler ve Esma-i Hüsna’dan örnekler yer alır. Kapısı kündekâri tekniğiyle yapılmıştır. Yapıda Mükrime Hatun’un sandukasının yanı sıra Sultan II. Beyazıt’ın oğlu Şehzade Korkut’un (1465– 1513) ve Şehzade Alemşah’ın kızı Fatma Sultan’ın (1495–1522) sandukaları bulunur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Hızır Dede ( Mukad Hızır Dede )

Bursa – Üç kozlar dergahının kuzeyinde dik yokuşun üzerinde Hızır Dede, Hacı Bayram-ı Veli halifelerinden Akbıyık Sultan ‘ ın oğlundan istifade etmiş olup Üftade Hazretlerinin mürşididir. Mihaliç (Karacabey) kasabasında geçimini temin için koyun çobanlığı yaparken, soğuktan ayakları donarak muk ‘at (kötürüm) olmuş; bu yüzden kendilerine ” Muk ‘ad ” lakabı takılmıştır. Kötürüm alunca; Başkasının koyununu gütmektense kendi ruhani kuvvetlerimi gütmek daha iyidir. diyerek çobanlık mesleğini bırakmıştır. Maneviyyatı maddiyatına galip gelmiş , ma’sivadan büsbütün sıyrılarak Bursa ‘ya gelip Ulu Cami’nin kuzey-batı köşesindeki eski minare dibinde Vaiziye medresesinde bir hücrede münzevi olup bir başka rivayete göre de , ailesi ile birlikte gelip Pınarbaşı’ nda bir Evde ikamet ederek mücahede ve riyazet ile vaktini geçirmiştir. Hüsameddin Bursevi; “Hızır Efendi Hazretleri, bir ulu kimse idi ki, vasilinden (Hakka erenlerden) olup nice zaman Hacı İbrahim Sultan Hazretlerine hizmet edip irşada mücaz olduklarından (irşadla görevlendirildiklerinden) sonra ehilleri ile Bursa’ya nakledip Pınarbaşı semtlerinde bir eve sakin olup, geçimlerini temin için kasaplardan bazılarının koyunlarını güderlerdi. İşi itibariyle Çoban Şeyh denilip sonra fariğ olup (işini bırakıp) hane-i saadetlerinde mütekaid (emekli) olmuşlardır.” der. Mustafa Bahadıroğlu’nun yabancı yazarlardan Steinherr’in bu konudaki doktora tezine getirdiği eleştirilere katılmamak kabil değildir. Steinherr, Hızır Dede’nin Moldavya {Boğdan)’lı olup, Fatih Sultan Mehmed tarafından Boğdan ‘ a yapılan bir sefer (881/1476) esnasında esir alınarak Anadolu ‘ya getirilmiş olabileceğinden bahisle, O’nun muhtemelen Hıristiyan bir aileden geldiğini, baskıyla müslüman olduğunu, eski adı Elias (İlyas) iken din değiştirince adını da Hızır olarak değiştirmiş olabileceğini, hatta Hızır Dede’nin Anadolu ‘ya daha önce de gelmiş olma ihtimalinin bulunduğunu söylemektedir. Ancak maalesef bu iddialarına mantıklı bir delil sunamamıştır. Münzevi bir hayat yaşayarak halk içine pek karışmamış olmasından Hızır Dede’ nin kendisi ve ailesi hakkında kaynaklarda fazla bir bilgiye rastlanmamaktadır. Gerek tarih kitaplarında gerekse terceme-i hal bilgisi veren eserlerde hayatına dair bir malumat alamadığımız Hızır Dede’yi ancak müridi Üftade ve Üftade’nin müridi Hüdayi vasıtasıyla kısmen tanımaktayız. Hızır Dede kuvvetli bir medrese tahsili görmemekle beraber, tasavvuf yolunun sırlarına, seyr u sülukün temel esaslarına vakıf olmanın yanı sıra rüya tabiri ve bazı hastalıkların tedavisi gibi, o devirde pek bilinmeyen birtakım bilgilerde mahirdir. Hızır Dede’nin kime intisab edip hilafet aldığına dair de kesin bir bilgiye sahip değiliz. Hasan Kamil Yılmaz doktorasında bir şem’a çizerek bu konuya açıklık getirmeye çalışmıştır. Şöyle ki: 1- Mahmud Hulvi’ye göre; Akşemseddin’in oğlu Hamdullah Çelebi’nin halifesi Muhyiddin Efendi’ den hilafet almıştırr. 2-Hüseyin Vassaf, İsmail Beliğ, İsmail Hakkı Bursevi, Mehmed Fahreddin Efendi ve bunları takip eden diğer müelliflere göre; Hızır Dede, Emir Buhari hazretleriyle görüşmeye gelen Hacı Bayram-ı Veli’yi ziyaret ederek ona intisab etmiş. Hilafetle görevlendirilince, erbab-ı istidadı cezb etmeye başlamıştır. Fakat Şakaik-ı Nu’maniyye’de Hacı Bayram’ın halifeleri arasında Hızır Dede’nin adı zikredilmemiştir. Ayrıca 913/1507 tarihinde vefat eden Hızır Dede’nin, 833/1430 yılında ölen Hacı Bayram-ı Veli’den hilafet alabilmesi için bir asırdan fazla yaşamış olması gerekir. Yirmi yaşında ve Hacı Bayram’ın son zamanlarında hilafet aldığı düşünülürse, vefat ettiğinde yüz yaşında olurdu. Onun için bu biraz daha uzak ihtimaldir. 3-San Abdullah’a göre; Akbıyık’tan (öl. 860/1456) icazet almıştır. Akbıyık Sultan ve Emir Sikkini ile de sohbetlerde bulunmuş, Hazret-i Üftade’yi irşad etmiştir . 4-Mehmed Mecdi Efendi , Atai ve Kamil Kepecioğlu’na göre; Akbıyık’ın oğlundan icazet almıştır . 5-Mehmed Gülşen’e göre; Rüstem Halife’den icazet almıştır. Bu bilgileri değerlendiren Haririzade Kemaleddin Efendi, Hızır Dede’nin Akbıyık’tan (860/1456) inabet almış olmasının tarih olarak daha uygun göründüğünü ifade etmekte; Hasan Kamil Yılmaz da, Cemaleddin Server Revnakoğlu’ nun da iştirak ettiği bu görüş doğruya en yakın olsa gerektir demekte; Mustafa Bahadıroğlu, Akbıyık ve Hızır Dede’nin Bursa’da ikamet etmeleri bakımından bu görüşün uygun olacağını düşünmekle konuya açıklık getirmiş olmaktadır. Baldırzade ‘ nin ifadesine göre; Üftade Efendi, hizmetlerinde bulunduğu esnada Şeyhi Hızır Dede kendisine bir gözlük verip: “Al bunu muhafaza eyle, sana ihtiyaçlarını gidermek için canib-i gaybden hergün on beş akçe gelir.” diye buyururlar. Onlar dahi tereddüt ile cevap verince; her yanı ıztırab ile dolan Hızır Dede hazretleri alıp gözlüğü yanlarında bulunan bir çalılığa atar. Bir nice müddet sonra, bir gün Üftade Efendi sarığını çözdüğünde aynıyla zikredilen gözlük sarık içinde çıkar ve merhum Üftade Efendi bundan böyle tesirli duaları ve ilmi yazılan ile şöhret olur. Kutbul- ‘arifin merhum Üftade Efendi’yi terbiye ile hakikat derecesine vasıl eden Şeyh Hızır Dede’ nin büyüklüğü buradan anlaşılmaktadır. Kendi halinde sükunetli bir hayat yaşayan Hızır Dede Baldırzade ve Mehmed Fahreddin Efendi’ye göre; 900/1495; Hüseyin Vassaf’a göre 910/1504; Hasan Kamil Yılmaz’a göre 918/1512 tarihinde alemi bekaya intikal etmiştir. Ancak bu tarihler tetkik edildiğinde bunların uygun olamayacağı 895/1490’da doğan, kendi beyanına göre şeyhi Hızır Dede’nin on sekiz yaşındayken irtihal ettiğini belirten Üftade’nin ifadesinden Hızır Dede Hazretlerinin Kamil Kepecioğlu’nun belirttiği gibi 913/1507 tarihinde vefat ettiği anlaşılmaktadır. Kabr-i şerifleri bazı eserlerde; Pınarbaşı Kabristanı’nın üstünde Kuzgunluk Mahallesi’nde Üçkuzular (Üçkozlar) zaviyesi altında Gar-ı Aşıkan (Aşıklar Yurdu) denilen, Emir Sultan Hazretlerinin Medine-i Münevvere’ den manevi işaretle geldiği zaman Bursa’ da halvette kaldığı (kabristan) derin mağarada rahmet-i rahmandır, denilmekte olup Mehmed Fahreddin Efendi kabr-i şerifin mağlum olmadığını ifade etmekte ise de hal-i hazırda yol kenarında alçak bir evin saçak altındadır. Bu kabristan maalesef devrin valisi tarafından muhacirlere yerleşim alanı olarak açılmış , ilgi ve alakasızlıktan kabr-i şerifleri yol kenarında bir saçak dibinde kalmıştır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Evliya

Gül Çiçek Hatun Türbesi

Bursa – Yahşibey Mahallesi dere sokak yahşibey çıkmazı Yahşibey Mahallesi Dere Sokak, Yahşibey Çıkmazı’nda bulunan türbe, I. Murad Hüdâvendigâr’ın eşi Yıldırım Bayezid’in annesi Gülçiçek Hatun’a aittir. Yapılış tarihi 1399 veya 1400 yıllarıdır. Üzeri kubbe ile örtülü olan Türbenin duvarları tuğla ve kesme taş ile örülmüştür. Türbe içerisinde kime ait olduğu bilinmeyen 3 kabir daha bulunmaktadır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Barak Fakih Türbesi

Bursa – Kestel ilçesi Barakfakih mahallesinde Kestel ilçesi Barakfakih Mahallesi’nde yer alan mezar, alperen gazilerden Barak Fakih’e aittir. Bursa’nın fethinden sonra buraya gelerek yerleşmiştir. Aynı yere Hıdır Gazi tarafından bir tekke yaptırılarak gelip geçenlere hizmet vermiştir. Hicri 807 tarihli tekkenin vakfiyesi Molla Fenâri tarafından imzalanmıştır. 1563 yılında Karakadı oğlu Bâlî Çelebi tarafından yaptırılan cami, yakın zamanda yıkılarak yenilenmiştir. Ordunun özellikle doğu seferlerinde uğrak yeri haline gelmesinden ötürü köy birçok kereler bazı vergilerden ve katkı paylarından muaf tutulmuştur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Dr. Emin Acar Efendi

İnegöl – Deydinler köyü Dr. Emin Acar 1926 yılında Bursa’nın İnegöl ilçesinde doğdu. Tıp tahsilini İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptı. 1952 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarında Rahmi Eray Ağabey’in sohbetlerine devam etti. Onun vasıtasıyla Abdü’l-aziz Bekkine Hazretleri’yle tanıştı. Onun Fatih Ümmügülsüm Camii’ndeki hadis derslerine, sohbet ve zikirlerine katıldı. Abdül’aziz Bekkine Hazretleri’nin vefatından sonra Bursa’da Üftade Camii’nde imamlık yapmakta olan Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri dergâhın başına gelir. Dr. Emin Acar, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin sohbetlerine devam ederler. O sırada Tıp Fakültesi’ni bitirir. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri az konuşan, mütevazi, fakat görkemli bir zat idi. O da her kesimden insanlarla, gençlerle, öğrencilerle ilgilendi. 1958’de İskenderpaşa Camii’ne tayin oldu. Hadis derslerine ve sohbetlerine gelenler zamanla çoğaldı. Görünmeyen bir üniversite haline geldi. Dr. Emin Acar da zaman zaman ziyaretine giderdi. Hocaefendi Ankara’ya geldiği zamanlar, evlerde yapılan sohbetlere katılırdı. Mehmed Zâhid Kotku Hz.nin teşviki ile Gümüş Motor kuruldu. Birtakım siyasi faaliyetler, parti çalışmaları yapıldı. Milli Nizam Partisi, Millî Selâmet Partisi kuruldu. Dr. Emin Acar 1973 milletvekili seçimlerinde MSP’den Bursa milletvekili seçildi. İki dönem milletvekilliği yaptı. Dr. Emin Acar çevresinde bulunan ilim sahibi, sâlih kimselere hürmet eder, onların dostluğuna önem verirdi. Mensubu olduğu Gümüşhaneli Dergâhı sebebiyle Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, M. Es’ad Coşan Hocaefendi ile irtibatı vardı. Akçakoca’da görev yaptığı sıralarda Bolulu Muhyiddin Efendi’yle (1881-1976) yakınlığı oldu. Ayrıca Yozgatlı Şeyhzâde Ahmed Efendi’nin (1906-2002) ziyaretine giderdi. Hacı Bayram Camii imamı Zekâi Sarsılmaz Efendi (1897-1977) ve İsmail Turan Hoca (1924-2004) yakın dostlarındandı. Doktor Emin Acar , çok okuyan, araştıran, çevresi geniş olduğu için her şeyden haberi olan bir zat idi. Günlük politik gelişmeleri takip ederdi. Ziyaretine gelen kimsenin haline göre mutlaka anlatacak ilginç şeyler bulurdu. Dr. Emin Acar çok güleç yüzlüydü, mütevazi idi. Hacı Bayram Camii çevresinde bulunan meczub, deli, özürlü, dilenci vs. herkese iyi davranırdı. Cömertti, elinden geldiğince herkese yardım etmeye çalışırdı. Bir ermişlik, şeyhlik iddiasında değildi. Hepimiz Tarikat-ı Muhammediyye’deniz derdi. Bütün şeyh efendilere hürmetkâr davranırdı. Fransızca, Almanca, İngilizce biliyordu. Evli ve 2 çocuk babasıydı. Dr. Emin Acar , 1970’lı yıllarda Ankara Hacı Bayram Veli Camii’nin yanındaki iki katlı ahşap bir toprak evi muayenehane ve sohbet meclisi olarak kullanmaya başlamıştı. Hacıbayram semtindeki bürosunda kendisini sevenlere Hacı Bayram Veli’nin yolunda tasavvuf ve İslâmi ilimler konularında dersler vererek ilim ve irfan hizmetlerinde bulunuyordu. Ayrıca Bolu- Abant yakınında Hayreddin Tokadi Hazretleri’nin gözlerden uzak, sakin, ağaçlar arasındaki münzevi dergâhını da sohbetleri ve ilgisiyle canlandırmış; insanların ziyaret ettiği, yolculara ikramların yapıldığı bir manevi merkez hâline gelmesinde emeği geçmiştir. Dr. Emin Acar , tasavvuf yolundaki irşad faaliyetinin yanısıra, muhaddis İsmail Turan Hoca ile berbaber yıllarca Hadis dersleri okuttu. Uzun yıllar sürdürdüğü bu irşad faaliyeti ile birçok insanın ruh dünyasında iz bırakmıştır. 3 Nisan 2016 günü Ankara’da kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camii’nden kaldırıldı. Bursa’nın İnegöl ilçesinde toprağa verildi. Kaynak : Kutup Yıldızı – Sağlık Gönünllüleri derneği

📍 İnegöl
Evliya

Uşşaki Şeyhi Hacı Yusuf Efendi

Bursa – İnegöl – Hilmiye Köyü Hacı Yusuf Efendi Gürcistan’dan gelmiş bir zattır, inegöl’ün Hilmiye Köyüne yerleşerek irşad Vazifelerine burada devem etmiştir. Babasının adı Şerif, anasının adı Hürban’dır. Doğum tarihi 1282 H.\1860 M.,vefat tarihi 24.03 1955 olarak geç mektedir.Doğum yeriBatum’dur. Hacı Mezarcı Mehmet Efendi mürididir. Halleri anıldığında, tespihi elinden bırakmadığı söylenmektedir. Türbesi inegöl’ün Hilmiye köyündedir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Evliya

İnegöl Türbeleri

Arap Dede – Ahi Yusuf Efendi – İnegöl – Araştırmalara göre tarihi bir kayıttan “ishakpaşa Paşa kethüdası sofu Hacı Sinan mektepleri ve tekkeleri vardır. Ishak Paşa’nın vakfiyesinde kendisinin kethüdası “Sinan Ağa” olara İsmi geçmektedir. Ama rivayetlere göre asıl kabri nin Sinabey ortaokulunun karşı aralığında bahçe içinde olduğu söylenir. Arap dede aslında halveti şeyhi ahi Yusuf efendidir.Hatta kabrinin binaların olduğu yerde ahi yusuf tekkesi kaydı geçmektedir. Üzülerek ifade etmek gerekiyor ki kabrin üzerinde apartman binası bulunmaktadır.ilgilerden ricam kabrin buradan alınarak özel bir türbe yapılmasıdır. Nebi Dede (Hacı Dede ) – İnegöl – Orta Köy Anlatıldığına göre Mustafa Dede varmış. Hoca gitmiş. Annesi evde helva pişiriyormuş; o anda ağlamaya başlamış. Mustafa’nın dede kardeşi: “ Anne niye ağlıyorsun ” demiş. “- Ah! Ah! Demiş ben ağlamıyayım da kim ağlasım ” demiş. “ Oğlum Mustafa’m da olaydı bu helvadan yiyeydi ” Küçük oğlu olan Nebi: “- Anne bir tabağa koy da helvadan ağbeyime götüreyim ” demiş. Annesi: “ Nasıl olur oğlum ağabeyin çok uzaklarda ” “Olsun anne sen bir bohça yap da ötesine karışma” demiş. Hoca gitmiş ağabeyi namaz kılıyormuş. Yanı başına oturmuş ve ağabeyi namazı bitirsin diye beklemiş. Ağabeyi namazı bitirince ” – Ağabey ben geldim.” Demiş. “Annemin boğazından helva geçmedi, do sana getirdim.” Dedikten sonra “Hadi ben gideyim artık, ama annemi nasıl inandıracağız.” Mustafa parmağından yüzüğünü çıkartmış: “Bu yüzüğü anneme götür” damiş. “O zaman inanır, anneme selam söyle kardeşim benden… Sonra ben hacı değilim sen hacısın” demiş. Bu yüzden ona Hacı Nebi demişler. Sonra birden eve gelmiş tabağı annesine vermiş. Annesi de inanmış hacca gittiğine. Söylentilere göre Mustafa Dede caminin avlusundaki çimenlerin altında imiş Halk yılda bir kere anma niyetiyle mezarlıkta toplanır yemek yer. Buna köylüler “Dede pilavı” derler. Bazı kişler Hacı Nebi’nin mezarında altın aramışlar, mezarını açmışlar. Hacı Nebi’nin kemiklerini çıkarmışlar sonra yine koyup kapatmışlar. Bazıları Hacı Nebi’nin durduğu evin camındaki tellere üzerinden kopanları koparıp takarlar ve dilek dilerler. Bazılan da yatırın başındaki şapkayı takıp besmele çekerek etrafında dönerler. Nebi Dedenin mezarı İnegöl’ün Orta köyündedir. Sinan Dede ( Sofu Sinan İshakpaşa Kethüdası ) – İnegöl – Sinan bey mah Terraki sokak Doğumu ve vefatı hakkında bilgi yoktur. Sinan Dede’ nin kabri Sinan Bey Mahallesinde Terakki Sokakta, bahçe gibi çevrili yerdedir. Yaptığımız incelemelerde kabrinin üstünde serbest olarak bulunan yazılı taşın bir parçasından anlaşıldığına göre isminin Ahmet olduğu kayıtlıdır. Ayrıca taşta 1139 hicri Recep 6 kaydı bulunduğuna göre Sinan Bey’den yaklaşık 200 yıl sonraki tarihlere geldiğinden bu kabrinde Sinan Bey’e ait olduğu kesin değildir. Yiğit Baba (Nikdih Baba ) – İnegöl – Yiğit Köyü Yiğit Köyünün bulunduğu yer, Osmanlı Devleti kurulduğu sırada Osman Gazi’nin silah arkadaşları tarafından zapt edilmiştir. O yıllarda Osman Gazi seksen askeri ile mezit boğazı yoluyla şimdiki Kınık k.yünün bulunduğu yere gelir. Maksatı bir baskınla İnegöl’ü ele geçirmektir. Osman Gazi’nin gelişini haber alan İnegöl tekfuru bir tuzak hazırlar. Hazırlanan tuzağı bir düşman askeri gizlice Osman Gazi’ye haber verir. Osman Gazi beklenmedik bir baskın yaparak düşmanı bozguna uğratır. Söylentiye göre kaçan düşmanlan kovalamak ve imha etmek için Osman Gazi’nin küçük kardeşi Yiğit Alp düşmanların arkasından at sürer. Yiğit Alp bugünkü Yiğit köyünün bulunduğu yerde harman kaya tekfurunun askeri tarafından şehit edilir. Arkadan gelen Osman Gazi’nin süvarileri düşmanı yenerler. Yiğit Alp’i şehit olduğu yerde toprağa verirler. Daha sonra buraya insanlar yerleştirilerek yeni bir köy kurulur. Bu köye Yiğit Alp türbesine izafeten Yiğit köyü adı verilir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Evliya

Abdüllatif Kudsi

Abdüllatif Kudsi Abdüllatif Kudsi Evliyânın büyüklerinden. İsmi Abdüllatîf bin Abdurrahmân bin Ahmed bin Gânim el-Hazreci el-Ensârî el-Kudsî'dir. İbn-i Gânim ve İbn-i Benâne diye meşhur olan bir âilenin çocuğudur. 1384 (H.786) senesi Receb-i şerîf ayının yirmisinde Cumâ gecesi Kudüs'te doğdu. 1452 (H.856) senesi Rebîülevvel ayı başında Perşembe günü Evliyâ diyârı Bursa'da vefât etti. Kabri üzerine bir türbe yapıldı. Abdüllatîf Kudsî hazretlerinin dergâhının olduğu ve defnedildiği bu muhît daha sonra bağlı bulunduğu tarîkat sebebiyle Zeynîler mahallesi adını aldı. Abdüllâtif Kudsî önce Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra babasından ve başkalarından sarf, nahiv, fıkıh, ferâiz, meânî, beyân ilimlerini okudu. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra Tasavvuf; ahlâk ve gönül ilmine meyledip bu zevk ile Şeyh Abdülazîz'in talebesi arasına katıldı. Kısa zamanda icâzet aldı ve irşâdla görevlendirildi. Abdüllatîf Kudsî'nin oturduğu şehirde Mescid-i Aksâ'nın bulunması sebebiyle seyâhata çıkan ve hacca giden pekçok kimse buraya uğrardı. O bu fırsatı kaçırmaz gelip giden büyüklerden maddî manevî alışverişte bulunurdu. Horasandan kalkıp Kudüs'ü ziyâret edenlerden biri de büyük velî Zeyniyye yolunun önderi Zeynüddîn-i Hâfî hazretleri idi. Abdüllatîf Kudsî önceden ismini duyduğu bu zât ile karşılaşınca, evine dâvet etti. Birkaç gün başbaşa sohbette bulundular. Abdüllatîf Kudsî onun sohbet ve mânevî ilimlerdeki derecesine hayran kalıp, gönülden bağlandı. Elinden geldiğince hizmet ve hürmet etti. Feyz ve bereketlerine kavuştu. Sonra Zeynüddîn-i Hâfî hazretleri Hicaz'a gitmek üzere ayrılmak isteyince, Abdüllatîf Kudsî de, berâberinde bulunmak için, izin istedi. Fakat annesinin rahatsızlığı sebebiyle Zeynüddîn-i Hâfî hazretleri müsâade etmedi. Hac dönüşü tekrar uğrayacağını ve kendisini beraberinde Horasan'a götürebileceğini vâd ederek, Kudüs'ten ayrıldı. Böylece Abdüllatîf-i Kûdsî'nin hayâtında yeni bir sayfa açıldı. Hac dönüşü Zeynüddîn-i Hâfî hazretleri Kudüs'e uğrayıp Abdüllatîf'i yanına aldı. Birlikte Horasan'a gittiler. Abdüllatîf mürşidinin (hocasının) terbiye ve tâlimi ile yetişip gösterdiği şekilde halvete, çileye girdi. Sonra Câm şehrine gidip evliyânın büyüklerinden Ahmed Nâmık-ı Câmî hazretlerinin türbesinde kırk gün nefis muhâsebesi ile uğraştı. Nefsini hesaba çekti ve olgunlaşıp kemâle geldi. Bunun üzerine Zeynüddîn-i Hâfî hazretleri kendisine icâzetnâme, diploma verip insanlara hak yolu göstermek ve irşâdla vazîfelendirdi. Bunun üzerine Abdüllatîf Kudsî hazretleri, önce Şam'a, oradan Kudüs'e, sonra da Anadolu'ya geldi. Konya'dan geçerek Bursa'ya geldi. Konya'da iken burada medfun bulunan Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddîn-i Konevî ve Şems-i Tebrîzî hazretlerinin kabirlerini ziyâret ederek, onlarla mânen görüştü ve halleriyle hallendi. Bu durumunu şöyle anlatır: Mevlânâ Celâleddîn'in türbesini ziyâret ettim. Kendimi üryân gördüm. Sonra Şeyh Sadreddîn Konevî hazretlerini ziyâret eyledim. Beni kendine çekti. Sonra Şemseddîn Tebrîzî hazretlerini ziyâret ettim. Orada duâ ve namazdan sonra Bursa'ya gitmeye karar verdim. Atımın üzerinde giderken, uyku arasında bana; "Ehl-i mârifet seni bekler ve sana muntazırdır." dendi. Şâbân ayında Bursa'ya geldim. Oradaki âlim ve âriflerle Ramazan'a kadar halvette kaldım. Halvetteki ilk gecemde gaybdan bir ses; "Bu, Cennet'ten bir cemiyet, bir topluluktur ve dünyâda bir benzeri yoktur." diyordu. Abdüllatîf Kudsî hazretleri Bursa'da câmi ve dergâh inşâ edip talebe yetiştirmeye başladı. Kurduğu dergâh Zeynîler Dergâhı adıyla meşhur oldu. Yerleştiği muhit daha sonra bağlı bulunduğu tarîkat sebebiyle Zeynîler adını aldı. Vefâtına kadar kurduğu dergâhta talebe yetiştiren Abdüllatîf hazretleri sohbet ve nasîhatleriyle talebelerine doğru yolu gösterdi. Kimseye zarar vermemeyi, herkese iyilik etmeyi bildirdi. Birgün kendisinden; "Sâdık, iyi bir mürid (talebe) nasıl olmalıdır?" diye soruldu. Cevap olarak buyurdu ki: "Hocasının huzûrunda iddiâ sâhibi olmamalı, makam ve rütbe için kendisinden bahsetmemeli, yabancı kadınlarla ve genç oğlanlarla bir yerde yalnız kalmamalı, hocasından hiçbir şeyi gizlememeli, izinsiz sohbet meclislerine katılmamalı, tamamen teslim olmalı, şüpheye düştüğü konularda Kur'ân-ı kerîmin Kehf sûresindeki Mûsâ aleyhisselâm ile Hızır aleyhisselâm kıssasını hatırlamalıdır." "Mürşid, yol gösteren zâtın sohbeti nasıl olmalıdır?" denilince de şöyle buyurdu: "Onun birbirinden farklı üç sohbeti olmalıdır: Birincisi; halkla sohbetidir. Bu sohbetlerde müslümanların dînî bilgilerini öğrenmeleri için onlara ibâdet ve muâmelât, alış-veriş, bilgilerinden bahsetmelidir. İkincisi; dostlar ve sevgililerle olan sohbettir. Bunda daha ziyâde tasavvuf ile hallenmiş olanlara zikir, murâkabe, halvet, riyâzet, mücâhede gibi mevzûlar anlatılır. Üçüncüsü; talebelerle tek tek sohbet şekli olup, onların eksik ve noksanlıkları işaret edilip, hal çâreleri gösterilir." Abdüllatîf Kudsî hazretlerinin bağlı bulunduğu Zeyniyye yolu Sühreverdiyye tarîkatının bir kolu olup, silsileleri Zeynüddîn-i Hâfî, Nureddîn Abdurrahmân Mısrî, Abdurrahmân Şirsî, Yûsuf-i Acemî, Hasan Şemsirî, Mahmûd İsfehânî, Nûreddîn Natanzî, Ömer Sühreverdî'ye ulaşır (rahmetullahi aleyhim ecmaîn). Abdüllatîf Kudsî hazretlerinin talebelerinin en meşhûru Şeyh Vefâ diye bilinen Müslihiddîn Mustafa bin Ahmed el-Konevî ile Âşıkpaşazâde'dir. Şeyh Vefâ hazretleri Osmanlı ilim ve kültür hayâtının feyizli kaynaklarından biri olmuş, İstanbul'daki dergâhı mânevî bir hayat menbaı hâline gelmiştir. Evliyâ Çelebi'nin büyük bir kapı diye övdüğü Zeyniyye Dergâhında Abdüllatîf Kudsî hazretlerinden sonra, sırasıyla; Tâcüddîn İbrâhim Karamânî, Hacı Halîfe Kastamonî, Muhammed Bolevî, Safiyyüddîn Mustafa Efendi, Nasûhî Tosyavî, Muallimzâde Mustafa Efendi, Seyyid Ali Efendi, Safiyyüddînzâde Muhammed Çelebi, Safiyyüddînzâde Abdülazîz Efendi,Safiyyüddînzâde Abdullah Efendi'dir. Muhammed bin Abdullah Muhammed Efendi, Kâmri Efendi, Muhammed Efendi, Muhammed bin Abdullah, Muhammed Efendi, Şükrü Halife ve Ali Efendi postnişînlik yapmışlardır. Zeyniyye Tekkesi yanındaki su çok lezzetli olup, bunu Abdüllatîf Kudsî Efendi bulmuştur. Zeyniyye Tekkesi, Zeyniyye Dergâhı ve Zeyniyye Hankâhı gibi isimlerle de anılmıştır. Zâviyenin üst kısmı bugün Kur'ân-ı kerîm kursu olarak kullanılmaktadır. Zâviyeden bir nişan olmadığı gibi bulunduğu yerde iki katlı evler vardır. Abdüllatîf-i Kudsî hazretlerinin eserlerinden biri tasavvufî terimlerin açıklandığı Tuhfet-ül-Vâhib-il-Mevâhib fî Beyan-il-Makâmât vel Merâtîb; ikincisi Hâdil Kulûb ilâ Likâi'l Mahbûb olup, Allahü teâlânın zât ve sıfatlarından îtikâda dâir meselelerden bahseder, Üçüncüsü; Keşf-ül-Îtikâd fî-Reddî alâ Mezheb-il- İlhâd'dır. Bozuk yol ve inanışlara reddiye olarak yazılmıştır. Dördüncüsü; Şifâ-ül-Müteellim fî Âdâb-il-Muallim vel-Müteallim olup ilim, ilmin fazîleti anlatılır. Beşincisi; Kitâb-ü Emr-Bil Ma'rûf ven Nehy Ani'l- Münker. Altıncısı; İktibâsû Ref'ül İltibâs fî Beyân-ı Tarîk-in-Nâs. Yedincisi; Nefehât-ül-Eshâ ve Rihlet-ül-Esrâr olup, eserlerin hepsi Arapça olarak yazılmıştır.

Evliya

Ahmed Amiş Efendi

Ahmed Amiş Efendi Ahmed Amiş Efendi Fâtih Sultan Mehmed Han türbedârlarından ve Şa'bâniyye tarîkatının son devir şeyhlerinden. İsmi, Ahmed Amiş olup, Türbedâr veya Türbedar Ahmed Efendi isimleriyle de tanınır. 1807 (H.1222) de Tuna vilâyetine bağlı Tırnova'da doğdu. 1920 (H.1338) de İstanbul'da vefât etti. Kabri Fâtih Câmii yanındaki kabristandadır. Doğum yeri olan Tırnova'da ilk tahsîlini gören Ahmed Amiş Efendi medrese tahsîlini de orada tamamladı. On dört yaşında tasavvufa alâka duydu. Bir şeyhe bağlanmak arzusuyla Sâdık Efendi adlı bir zâta başvurdu. Sâdık Efendi onun bu konudaki yüksek arzusunu anlamasına rağmen, tasavvuf yoluna girme zamânının gelmediğini belirtti. Bu hususta; "Yavrum! Sen şimdi git. Sonra seni soyu temiz birisi gelip bulacak ve irşad (rehberlik) edecektir." dedi. Bu söz üzerine ilim öğrenmeye devâm eden Ahmed Amiş Efendi yirmi yaşına geldiği zaman Şa'bâniyye yolunun İbrâhimiyye veya Kuşadaviyye kolunun kurucusu Kuşadalı İbrâhim Efendinin Tırnova'ya nâib olarak gönderdiği Ömer Halvetî'ye intisâb edip, talebe oldu. Senelerce Ömer Halvetî'nin ilim meclislerinde ve sohbetinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. 1846 senesinde irşâda yâni insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, talebe yetiştirmeye mezun oldu. 1853 Osmanlı-Rus yâni Kırım harbine tabur imâmı olarak katıldı ve harpte üstün hizmetler gördü. Harpten sonra memleketine döndü. Bir ara gördüğü bir rüyâ üzerine hocası Ömer Halvetî'nin izniyle İstanbul'a geldi. Kuşadalı İbrâhim Efendinin vefâtından sonra onun yerine geçen İstanbul-Fâtih Zeyrek civârındaki Çinili Hamamın sâhibi Muhammed Tevfik Bosnevî Efendi ile görüşüp sohbetinde bulundu. Sonra tekrar Tırnova'ya dönerek bir hamam kirâladı ve Muhammed Tevfik Bosnevî gibi o da hamam işletmeye başladı. Bu sırada ayrıca Sıbyan Mektebi hocalığı da yapan Ahmed Amiş Efendi, Muhammed Tevfik Bosnevî'nin 1866 senesinde vefâtı üzerine tekrar İstanbul'a geldi. Muhammed Tevfik Bosnevî'nin önde gelen müridlerinden Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, Rıfat Efendi, Üsküdar'da Nalçacı Dergâhı Şeyhi Mustafa Enver Bey, Kaşkar hükümeti temsilcisi Yâkub Han ve Fâtih türbedârıNiğdeli Bekîr Efendi ile sohbetlerde bulundu. Bir müddet sonra Tırnova'ya döndü, talebe yetiştirmek ve insanlara vâz ü nasihat etmekle meşgûl oldu. Üsküp'te Seyyid Muhammed Nûr-ül-Arabî ile görüştü. Muhammed Nûr-ül-Arabî'den icâzet aldı. 1877 senesinde Tuna vilâyetinin Osmanlılar elinden çıkması üzerine tekrar İstanbul'a geldi. Niğdeli Bekir Efendiden Fâtih türbedarlığını devraldı ve "Fâtih Türbedârı" ünvanıyla anıldı. Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn Efendiden Nakşibendiyye yolundan icâzetli olan Ahmed Amiş Efendi tasavvufta mücâhede yolunu değil de sohbet ve telkin yolunu tercih etti. Kendisine tâbi olanlardan İslâmiyetin emirlerine uyup yasaklarından kaçındıktan sonra sadece sohbet ve muhabbet yolunu seçmelerini istedi. Çile ve riyâzet yolunu tercih etmedi. Ahmed Amiş Efendi bu hususda diyor ki: "Mücâhedâtın, tasavvufî perhizlerin bir kısmını Kuşadalı kaldırmıştı. Geri kalanını da ben kaldırdım." Kendine tâbi olanlara sık sık şu tavsiyelerde bulunur; "İstiğfar edin, salevât okuyun, Kur'ân-ı kerîm okuyun, her şeyi Kur'ân'da bulursunuz." derdi. Bu sözleri doğrultusundaki yaşayışı sebebiyle, mensûb olduğu tarîkatın pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi gibi tekkeye ve merâsime îtibâr etmemiştir. Kırk seneyi aşan irşâd faâliyeti sırasında tâliplere Halvetî ve seyrek olarak da Nakşibendî icâzetnâmesi vermiştir. Ömrünün sonuna kadar mensûb olduğu Şa'bâniyye yolunun şeyhliğini ve Fâtih Sultan Mehmed Hanın türbedârlığını yürüten Ahmed Amiş Efendinin müridleri ve yakınları arasında, Bursalı Mehmed Tâhir Efendi, Müderris Babanzâde Ahmed Naîm Bey, Ahmed Avni Konuk, Hüseyin Avni Konukman, İsmâil Fenni Ertuğrul, Abdülazîz Mecdî (Tolun) Efendi gibi kimseler yer aldı. Yaklaşık 113 yaşında iken dâmâdı Ahmed Naîm Beyin İstanbul Şehzâdebaşı'ndaki evinde 9 Mayıs 1920 (H.1338) târihinde vefât etti. Cenâze namazını talebelerinden Abdülazîz Mecdî Efendi kıldırdı. Senelerce türbedârlığını yaptığı Fâtih Sultan Mehmed Hanın türbesi yanındaki kabristana defnedildi. Vefâtına talebelerinden Evranoszâde Sâmi Bey; "Gitti gülzâr-ı Cemale pîr-i efrad-ı Cihân (1388)." mısra'ı ile târih düşürdü. Ayrıca Evranoszâde Sâmi Bey tarafından mezar taşına bir manzûme yazılmıştır. Ahmed Amiş Efendi eser bırakmamıştır. Abdülbâki Gölpınarlı, Ahmed Avni Konuk'un Ahmed Amiş Efendinin sohbetlerinde tuttuğu notların kendisinde olduğunu kaydetmektedir. Kendisinden sonra yerine baş halîfesi olan Kayserili Mehmed Tevfik Efendiyi postnişin bıraktı. Şa'bâniyye ve Halvetiyye yollarının son devir temsilcilerinden olan Ahmed Amiş Efendi, sohbet yoluyla talebe yetiştirmeye çalıştı. Sohbetleri esnasında kısa ve özlü sözlerle talebelerini îkaz eder, onların istikâmet üzere Peygamber efendimiz ile Eshâbının yolunda olmalarını isterdi. Talebelerinden birisi müridin yâni talebenin şeyhe (hocaya) olan ihtiyâcını sorunca; "Dağı dağ, taşı taş gördükçe şeyhe muhtaçsın. Bu böyle olsun, şu şöyle olsundan kurtuluncaya kadar, şeyhe muhtaçsın." demiştir. Rızk ile ilgili olarak soru soran birine de; "En âlâ rızık mânevî rızıktır. Dünyâda eşini bulamaz, işini bilemezsen rahat edemezsin." demişti. Ahmed Amiş Efendi sohbetine gelenlerle tatlı tatlı konuştuktan sonra, onun hakkında duâ eder ve bâzı müjdeler verirdi. Evranoszâde Sâmi Bey o zaman Rüşdiye öğretmeni olan Şerâfettin Yaltkaya'yı, Ahmed Amiş Efendinin sohbetine getirdi. Fakat iki saat müddetle oturdukları halde AhmedAmiş Efendi sessiz durup hiç konuşmadı. Evranoszâde Sâmi Bey, Amiş Efendinin böyle gelenlere duâ edip bâzı müjdeler verdiğini bildiği için bu durumu merak etti. O gün hiç konuşmadan Amiş Efendinin yanından ayrıldılar. Evranoszâde Sâmi Bey ertesi gün tek başına Amiş Efendinin yanına gitti ve; "Efendim Şerâfettin için bir müjde vermediniz sebebi nedir?" diye sordu. Ahmed Amiş Efendi, biraz durakladıktan sonra; "O (yâni Şerâfettin Yaltkaya) bulunduğu mesleğin en yükseğine çıkar." dedi. Hakikaten Şerâfettin Yaltkaya zamanla yükselip profesör ve Diyânet İşleri Reisi oldu. Fakat İslâm dînine hizmet edeceği yerde pek çok zarar verdi. Bu yüzden, icraatını bilenler tarafından Telefüddîn Haltkaya adı ile anıldı. Edirnekapı dışında kabri bulunan Bekir Niğdevî'nin kabri yanında Amiş Efendinin talebelerinden Hilmi Bey'in kabri vardır. Hilmi Bey Çanakkale Savaşında Fransız zırhlısını Boğaz'ın sularına gömen meşhur askerdir. Gümüşsuyu Askerî Hastanesi Baştabibliğinden emekli albay Doktor Hamdi Hızlan Bey, Ahmed Amiş Efendiden naklen anlatıyor: Siz harbin fecâatini bilmezsiniz. Ben Rus (Kırım) harbinde yaralıları sırtımda taşıdım. Harbin fecâatini yakînen bilirim. Sakın harbi temenni etmeyin. Ahmed Amiş Efendinin halîfe olarak bıraktığı talebeleri şunlardır: 1. Kayserili Mehmed Tevfik Efendi. Bu zât Amiş Efendiden sonra Şa'bâniyye tarîkatının Kuşadaviyye (İbrâhimiyye) kolunun şeyhliğini yürütmüş, emâneti Maraşlı Ahmed Tâhir Efendiye bırakarak vefât etmiştir. 2. Abdülazîz Mecdî (Tolun) Efendi. 3. Evranoszâde Süleymân Sâmi Bey. 4. Trablus Nâib-i SultanıŞemseddîn Paşa.

Evliya

Pınarbaşı Kabristanı

Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Bursa’da Müslümanların defin mekanı olarak kullandıkları ilk ve dolayısıyla en eski Müslüman mezarlığı Pınarbaşı Mezarlığı’dır. Rivayet odur ki Bursa’nın fethine takaddüm eden yıllarda şehrin tekfurunun biricik kızı amansız bir hastalığa yakalanır. Memleketin tabipleri kızcağızın derdine çare bulamadıkları gibi dışarıdan getirtilen tabipler de bir çare bulamazlar. Tekfur, çok sevdiği kızının hastalığı karşısında çaresiz kalmanın ızdırabıyla kıvranmaktayken Şemseddin Hindî adlı biri şehre gelir. Tekfurun kızının dermansız bir hastalığa yakalanmış olduğunu duyunca kızı görmek ister. Tekfur, kızının hastalığını tedavi ettiği takdirde Şemseddin Hindî’ye her ne isterse vereceğini söyleyerek Şemseddin Hindî’ye, kızını görmesi için müsaade eder. Şemseddin Hindî kızı muayene ettikten sonra tedavisinin mümkün olduğunu ve hemen tedaviye başlayabileceğini bildirir. Gerçekten de bir süre sonra tekfurun kızı iyileşmiştir. Bu sonuca çok sevinen tekfur Şemsedin Hindî’ye, “Dile benden ne dilersen!” deyince Şemseddin Hindi, Pınarbaşı’nda bulunan saray bahçesini istediğini söyler. Neden başka bir şey değil de tekfurun çok değer verdiği ve çeşit çeşit çiçeklerin yetiştiği bu bahçeyi istediği Şemseddin’e sorulunca, “Burasını can bahçesi yapacağım” diye cevap verir. Şemseddin kendisine verilen bahçenin karşısında bir zaviye yapar. Bursa bir süre sonra Orhan Bey tarafından fethedilince tekfurun kendisine hediye ettiği bahçeyi ise Müslüman mezarlığı olarak bir can bahçesi haline getirmeye başlar. Şemseddin Hindî’nin zaviye olarak yaptırdığı binanın Hindîler Kalenderhanesi, can bahçesi haline getirdiği bahçenin de Pınarbaşı Mezarlığı olduğu söylenir. Pınarbaşı Mezarlığının Bursa’daki en eski Müslüman mezarlığı olduğu, oradan getirildiğini bildiğimiz ve halen Muradiye bahçesinde bulunan taşlardan çıkarsanabilir. Sanduka şeklindeki bu taşlar on dördüncü yüzyıl son çeyreğine ait olup Bursa’nın en eski mezar taşlarıdır. Yine Yeşil’deki müze bahçesinde bulunan Emir Üveys’e ait 1377 tarihli taşın da Pınarbaşı mezarlık bölgesinden getirilen mezar taşlarından biri olması Pınarbaşı bölgesinin Müslümanların ilk mezarlık alanı olarak kullanıldığını göstermektedir. Pınarbaşı Mezarlığı, Bursa’nın halen mevcut diğer tarihî mezarlığı Emirsultan Mezarlığı’ndan neredeyse yüz yıl daha eskidir. Şimdi yok olmuş olan Deveciler Mezarlığı ile diğer mezarlıkların teşekkülü ise Emirsultan Mezarlığı’ndan da sonradır. Pınarbaşı Mezarlığı Bursa’nın güneyindeki Fetih Kapısı’nın dışında yer alır. Bu mezarlığın mevkii ve sunduğu sükuneti manzara gerçekten dikkate değerdir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında Bursa’yı ziyaret eden Hasan Taib, o yıllardaki Pınarbaşı Mezarlığı’nı şu ifadeyle tasvir eder: “Bursa’nın en büyük mezarIığından biri olan bu cesim gülistan-ı ervah hakikaten dehşetamizdir. Bu cesim mezaristanın sinesinde sakladığı vücutlar sayıya gelecek gibi değildir”. Bu satırlar Pınarbaşı Mezarlığı’nı Bursa’nın Karacaahmed’i olarak nitelemekte haksız olmadığımızı gösterir. Pınarbaşı Mezarlığı genel mezarlık olması nedeniyle her sınıf ve zümreden insanın gömüldüğü bir mezarlık olmakla birlikte Bursa Mevlevihanesi, Hindiler Tekkesi, Buhara Tekkesi, Düsturhan Zaviyesi gibi mekanlara komşuluğu nedeniyle bu tekkelere mensup kişileri de toprağında barındırmasıyla karakterizedir. Özellikle pek çok Bursalı Mevlevi Pınarbaşı Mezarlığı’nda medfundur. Bursa’daki diğer mezarlık ve hazirelerde tek tuk Mevlevî kabrine rastlanırken Pınarbaşı Mezarlığı Bursa Mevlevîlerinin adeta içtima yeri gibidir. Mevlevihane’deki hazirenin birkaç kabirden ibaret kalması Pınarbaşı Mezarlığı’nın Mevlevihane’de ayrıca gelişmiş bir hazire teşekkülüne lüzum bırakmamış olmasındandır. Mevlevihane’nin hemen karşısında bulunan mezarlık alanında Mevlevî taşlarının yoğunluğu taşların çoğu yok olduğu halde günümüzde bile bariz olarak göze çarpmaktadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nda günümüze ulaşan tarihî mezar taşı sayısı 894’dür. Muradiye’ye ve Yeşil’deki Türk-İslam Eserleri Müzesi’ne taşınmış taşlar bu sayının dışındadır. Müzelerdeki taşların mehazının belirsiz olması bu sayının tam olarak verilmesini imkansız kılmaktadır. Müzelerdeki taşların geldikleri yeri ancak tarihsel kaynaklarda verilen sınırlı bilgiler çerçevesinde bilme sahibiz. Pınarbaşı Mezarlığı’ndan müzelere taşlar gitmiş olduğu gibi geçen yüzyılda yok edilen bazı mezarlık ve hazirelerden de buraya taşlar getirilmiştir. Ancak bu taşların da bir envanteri elimizde mevcut değildir. Bu tür taşları da yine tarihsel kaynaklarda yer verildiği oranda bilmekteyiz. Kabrini tarihsel kaynakların Yoğurtlu baba Mezarlığı’nda gösterdiği Nakşı Şeyhi Buharalı Abdüsselam Kadıhan Efendi’ye ait mezarın, Yoğurtlu baba Mezarlığı’nın ortadan kaldırıldığı sırada nakl-i kubur yapılarak şimdi Pınarbaşı Mezarlığı’nda bulunduğunu biliyoruz. Fakat yine nakl-i kubur edilerek Gazzî Dergahı haziresinden Pınarbaşı’na getirildiğini tanıklardan öğrendiğimiz şeyh ailesine ait mezarların Pınarbaşı Mezarlığı’ndaki yerleri ne yazık ki belirsiz olduğu gibi, taşların akibeti de bilinmemektedir. Bu gibi nakillerde açık kayıtların tutulmamış olması önemli bir eksikliktir. Pınarbaşı Mezarlığı’nın mevcudu içindeki 894 tarihî mezar taşının kahir çoğunluluğu buraya defnedilen kimselere ait olmakla birlikte dışarıdan gelen taşların varlığını da bir gerçek olarak göz önünde bulundurmak durumundayız. Diğer tarihî genel mezarlıklar gibi Pınarbaşı Mezarlığı da zaman içinde taş erozyonuna uğramaktan kurtulamamışsa da sahip olduğu 894 tarihî taşla Bursa’da halen en fazla tarihî mezar taşına sahip mezarlık olma ayrıcalığındadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nın hemen ardından gelen ikinci sıradaki Emirsultan Mezarlığı’ndaki tarihi taş sayısının 457 olduğu düşünülürse bu önem daha iyi anlaşılacaktır. Pınarbaşı Mezarlığı şehrin gelişen ve dönüşen merkezi bölgesinden uzakta bulunması, civarında olmaması gibi nedenlerle yok olmaktan ve önemli ölçüde tahribat görmekten kurtulabilmiş, ancak tarihî taşlarını beklendiği oranda koruyamamıştır. Bunun şüphesiz ki en önemli sebebi diğer tarihî mezarlıklarda yaşandığı gibi eski mezarların yerine yeni mezarların yapılarak eski taşların yok edilmesidir. Ancak kuzey güney istikametinde mezarlığın ortasından bir yol açılması ve mezarlığın kuzeybatısındaki bölümün şehitlik alanı olarak yapılandırılması Pınarbaşı Mezarlığı’nın taş kaybı yönünde yaşadığı iki önemli özel durum olmuştur. Her iki operasyonun yüzler ve yüzlerle ifade edilecek sayıda tarihî taşın yok edilmiş olmasına yol açtığı muhakkaktır. Bir genel mezarlık olan Pınarbaşı Mezarlığı’na altı yüzyıl boyunca her türlü meslek, cinsiyet, tarikat ve sanattan Müslümanlar gömülmüş, mezar taşlarına zamanın anlayış ve anlatış tarzı birçok boyutta yansımıştır, Eilmize ulaşan taşlardan 111’inin tarihi tespit edilemezken tarihi belli olan 760 taşın ancak yüzde üçünün 18. yüzyıl öncesine ait olmasi ilk üç yüz yıla ait yeterli çıkarımda bulunmamıza izin vermese de 18. yüzyıldan sonrası için elimizde yeterli malzeme olduğu da bir gerçektir, ilk yüzyıllara ait Pınarbaşı taşlarının çoğunun müzelerde korunmuş olması Pınarbaşı’nda duyulan eksikliği bir ölçüde telafi etmektedir. İsimlerine tarihî kaynaklardan ulaşılan, ancak taşı günümüze ulaşmayan Pınarbaşı medfunlarının hemen hemen hepsinin erkeklerden ibaret olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bu isimlerin çoğunlukla ilmiye, kaza, tasavvuf, sanat vb. alanlara mensup kişiler olduğu görülür. Bu isimler hakkındaki bilgilerimiz mezar taşı üzerinden elde edilmiş bilgiler olmadığı için kitabeleri ve kitabelerinin içerdiği öğeler üzerine bir söz söyleyecek durumda değiliz. Kaynak ; Pınarbaşı Kabristanı , Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Evliya

Molla Hocazade Muslihiddin Efendi

Bursa – Emir Sultan Kabristanında Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocası, alim ve kazasker ve Osmanlı alimlerinin büyüklerindendir. İsmi Muslihuddin bin Yusuf, künyesi Hocazade’dir. 1434 senesi dotaylarında Bursa’da doğdu. Babası Yusuf Efendi, ticaretle meşgul olan büyük servet sahibi bir tüccar idi. O devirde ticaretle meşgul olanlara “Hoca” derlerdi. Bu sebeple babasının mesleğinden dolayı “Hocazade” diye anıldı. Yusuf Efendi’nin ailesi ve çocukları son derece bolluk ve refah içindeydi. Fakat Hocazade, küçük yaşta iken babasının mesleğini terk edip ilim tahsile yöneldi. Babası bu isteğine razı olmadı. Bu yüzden babasının itibarını kaybetti. Kardeşlerine harcamaları için bol bol para verirken, Muslihuddin’e günde bir akçe verirdi. Bu sebeple onlar bolluk ve nîmetler içerisinde yasadığı halde, küçük Muslihuddin sıkıntı ve yokluk içinde ilim tahsîline devam etti. Kitap almaya bile parası yoktu. Babası ona hiç yardım etmiyordu. Buna rağmen o, zor bir geçim içinde de olsa günlerini ilim yolunda koşturmak ve ilmini genişletme gayreti içerisindeydi. Elbiseleri yırtık ve yamalı idi, ama güzel huyla bezenmiş üstün olgunluğuyla gün gibi parıldamaktaydı. Bir gün babası ve kardeşleriyle birlikte Emir Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Velî Şemsüddîn’in konağına gitmişlerdi. Şeyh hazretleri: ” Bunlar kimlerdir?” diye sorunca, babası: ” Oğullarımdır” dedi. Sonra iyi giyimli ve neşeli çocukların yanında sefil giyimli ve üzüntülü bir halde duran Muslihuddin’i bakarak:” Ya bu kimdir?” diye sordu. Babası: ” O da oğlumdur” cevabını verince, Şeyh hazretleri onun bu tavrını beğenmedi. Ve:” Neden çocuklarına eşit şekilde davranmıyorsun?” diye sordu. Babası: ” Bu benim işimi bıraktı, ticarî işlerimle ilgilenmiyor, başka bir yol tuttu. Onun için bunu gözümden çıkarmışım” diye cevapladı. Şeyh Şemsüddîn, elbette bu çocuğun yaptığı doğrudur diye pek çok nasihatler ettiyse de, Hoca Yusuf kabul etmedi. Onlar giderlerken Muslihuddin’i yanına çağırıp tatlı nasihatlerle yüreğinde yumaklaşan kırgınlıkları giderdi ve: ” Bu perişan haline bakıp sakın ilim yolundan ayrılma, çünkü doğrusu senin yaptığındır. Babanın düşündüğü doğru değildir. Bu yolda bütün iyi hasletleri, güzellikleri ve kemalatı kendinde toplamak vardır, ilmin şerefi seni öyle bir mertebeye ulaştıracak ki, bab.an, makamının yüceliğinden şaşıracak, kardeşlerin de kapında hizmetine duracaklardır” diye teselli etti. Bu nasîhatler Muslihuddin’in okuma ve ilim öğrenme aşkini kat kat artırdı, içi bu arzu ve hevesle doldu. Çektiği sıkıntılar onu yıldıramıyordu. Kitap almaya parası olmadığından en ucuz kağıtlardan alarak derslerini kendi eliyle yazıp çalıştı. Ağras (Atabey) Medresesi’nde Ayasuluk kadısının oğlu olup Ayasuluk Çelebisi diye tanınan oğlu Mehmed’den usul, meanî ve beyan ilimlerini okudu ve bir müddet onun hizmetinde bulundu. Daha sonra Bursa Sultaniye Medresesi’nde Hızır Bey’in derslerine devam edip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hızır Bey bin Celal onun olgunluğuna ve diğer talebeleri arasındaki üstünlüğüne bakarak onu muidliğe (yardımcılığa) getirdi. Hızır Bey Çelebi’nin derslerine devamla ilimdeki üstünlüğü daha da arttı. Hızır Bey onu çok sever ve iltifat ederdi. Hatta kendisine sorulan bazı sualler için “Akl-ı selîme müracaat ediniz” diyerek Hocazade’ye havale ederdi. Sonra Sultan İkinci Murad Han’a onun ilimdeki üstünlüğünden bahsederek ona bir medresede vazife verilmesini istedi. Böylece Hocazade, Kestel kadılıgına ta’yjn edildi. Daha sonra Bursa’da Esediye Medresesi müderrisliğine getirildi. Bu medresede altı sene ilim öğretti. Bu müddet içinde Seyyid Şerif Cürcanî hazretlerinin Şerhu’l Mevakıf’ını baştan sona kadar inceleyip ezberledi. Hocazade bu başarılı çalışmaları sayesinde Sultan ikinci Murad Han’ın güvenini kazandı. Sultan ikinci Murad Han’ın huzurunda yapılan bir sohbet sırasında vaktiyle Timur’un meclisinde Teftazan hazretleri ile Seyyid Şerif arasında geçen ilmî tartışma tekrar konuşulmuş, Ali Kuşçu Teftazanî hazretlerinin, Hocazade Seyyid Şerif Cürcanî hazretlerinin görüşlerini savunmuş, neticede Ali Kuşçu da Hocazade’ye hak vererek onu Sultan İkinci Murad Han’ın huzurunda övmüştür. Fatih Sultan Mehmed Han Osmanlı tahtına oturup da onun alimlere muhabbeti ve ihsanı nam salınca ve çevresine zamanının meşhur alimlerini toplayınca, Hocazade de onun yanında olmak şerefini kazanmak istedi. Ne var ki yolculuk masraflarını karşılayacak parası olmadığından bir türlü yola çıkma cesaretini bulamıyordu. Bu sırada derslerine katılan bir talebenin sekiz yüz akçesi olduğunu öğrenince, bu parayı ödünç alıp yola çıktı. Talebe de yanında ve hizmetinde idi. Oraya öyle bir zamanda vardı ki, padişahın otağı İstanbul’dan Edirne’ye gidiyordu. Padişah-ı alem, bir yanında Molla Seyyid Ali, diğer yanında Molla Zeyrek olduğu halde ilmî konularda münazara yaparak ilerliyordu. Vezir Mahmud Paşa, Hocazade’yi görünce: ” Hoş geldin. Ben de seni Padişaha anlatmıştım. Gel hemen onunla görüş” diyerek önüne düşüp Padişahın yanına yaklaştılar. Hocazade hükümdarı selamladı. Mahmud Paşa onun Hocazade olduğunu bildirerek ilmini övdü. Hocazade bundan sonra Molla Seyyid Ali’nin yanında at sürerek sohbete katıldı. Zaman zaman en ince meselelerde görüşlerini açıklayıp iiimdeki üstünlüğünü ortaya koydu. Hocazade’nin bu kabiliyeti karşısında Fatih Sultan Mehmed Han onu kendisine hoca ta’yin etti ve ondan sarf dersleri aldı. Zaman geçtikçe Hocazade’nin Padişah katında değeri gittikçe arttı. Bu durum bazı kimselerin hasedine yol açtı. Hatta Fatih Sultan Mehmed Han Edirne’de bulunduğu sırada, Vezir Mahmud Paşa, Hocazade’nin kazasker olmak istediğini Sultana bildirdi. Sultan da ” Bizi sohbetinden mahrum etmek mi istiyor?” diyerek üzüldü. Ancak daha sonra onu Edirne’ye kazasker ta’yin etti. Hocazade’nin babasına, oğlunun kazasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyaret etmek için, Bursa’dan Edirne’ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hocazade, babasını alimlerden ve Edirne eşrafından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hocazade’den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince: ” Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık” diyerek, babasına güzel muamelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyafet hazırladı. Ziyafet sofrasına babasıyla beraber oturdu. Diğer ileri gelenler ve alimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyaç halinde olmadıkları halde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesîleyle, ilim ehline verilen ehemmiyet ortaya çıktı. Molla bu hali görünce, Velî Şemseddîn hazretlerinin sözlerini hatırladı. Cenab-ı Hakk’a şükretti. Hocazade bir müddet sonra Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Bursa Sultaniye Medresesi’ne, daha sonra da İstanbul’daki Sahn-ı Seman Medresesine müderris ta’yin edildi. İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Tehafüt-ül-Felasife adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kadılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine ta’yin edildi. Fatih Sultan Mehmed vefat edinceye kadar İznik’te kaldı. Sultan ikinci Bayezîd Han tahta geçince, İstanbul’a geldi. Bursa Sultaniye Medresesi’ne günlük 100 akçe ile müderris ta’yin edildi. Bir müddet sonra Bursa kadılığına tayin edilen Hocazade hazretleri orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu halde, Sultan İkinci Bayezîd Han’ın emriyle Şerh-i Mevakıf adlı esere bir haşiye yazdı. İlme rağbeti fevkalade olup, ilim öğrenmek için, gençliğjnde servet nîmetinden mahrum olmayı göze aldığı gibi, sonraları da, bir makamda bulunmaktan daha çok müderrislikle iftihar ederdi. Belki ilim öğrenmek ve öğretmeye engel olur düşüncesiyle, mevki ve makamı zorla kabul ederdi. İLME OLAN AŞKI Molla Ali Tusî, Acem diyarına gittiği zaman. Ali Kuşçu ile karşılaştı. Ali Tusî, Ali Kuşçu’ya: ” Nereye gidiyorsun?” dedi. O da:” Rum diyarına gidiyorum” dedi. Ali Tusî ona: ” Orada Hocazade ile olan münasebetine dikkat et” dedi. Ali Kuşçu İstanbul’a geldiği zaman, Hocazade’nin de içinde bulunduğu alimler onu karşıladılar. Ali Kuşçu sohbet sırasında, denizde görmüş olduğu med-cezîr hadisesini anlattı. Hocazade, med-cezîr hadisesinin sebebini açıkladı. Sohbet devam etti. Konu, Timur Hanın huzurunda Seyyîd Şerîf Cürcanî ile Sadeddîn Teftazanî’nin karşılıklı münazarasına gelince, Hocazade: ” Ben bu konuyu tahkik ettim, Seyyid Şerîf Cürcanî’nin haklı olduğu kanaatine vardım” dedi. Ali Kuşçu, hocazade’nin yazdığı hususları mütalaa etti ve haklı olduğunu anladı. Yine Fatih Sultan Mehmed, Ali Kuşçu’ya: ” Hocazade’yi nasıl buldunuz?” diye sorunca. Ali Kuşçu: ” Rum’da ve Acem’de emsali yok” cevabını verdi. Padişah da: ” Arap’ta dahi eşi yoktur” diyerek onun ilimdeki üstünlüğünü işaret etti. Molla Abdurrahman bin Müeyyed, Celalüddîn ed Devanî’nin hizmetine kavuşunca, Celalüddîn ed-Devanî ona: ” Hangi hediye ile geldin?” dedi. O da: ” Hocazade’nin Tehafütü’l-Felasife adlı kitabıyla” geldim” dedi. Celalüddîn ed-Devanî kitabı mütalaa edince: ” Bu konuda bir kitap yazmak istiyordum. Eğer bu kitabı görmeden o kitabı yazsaydım, bu kitabın yanında sönük kalırdı” dedi. Hocazade’nin, Tehafütü’l-Felasife adlı meşhur eseri: Kelam ve felsefe meselelerinin eskiden yapılmış tartışmalarının haklı alanlarının tesbit için yazdığı mühim bir kitaptır. Bundan başka diğer eserleri şunlardır: — Haşiye-i Şerh-i Mevakıf — Haşiye-i Şerh-i Hidayetü’l-Hikme, — Şerh u Tevaliu’i-Envar, — Şerhu’I-İzzi fit-Tasrîf, — Haşiyefü alet-Telvîh fil-Usul gibi birçok kıymetli eserleri de vardır. Hocazade en iyi bildiği meselelerde dahi fetva kitaplarını karıştırmadan cevap vermezdi. Hatta bir günde aynı konu iki defa sorulsa yine kitaba başvurup açıklamasını öyle yapardı. Yanında duran talebeleri bazan: ” Efendim daha yeni kitaba bakmıştınız. Bu defa da bakmadan cevap veremez miydiniz” diye sorduklarında: ” Eğer ilmime güvenip bakmasam, gönül tenbelliğe alışır” derdi Üç padişah devrinde yetişen Hocazade bir çok talebe yetiştirdi. Bunlardan en meşhurları: Molla Bahaeddin, Molla Siraceddin, Yarhisarlı Molla Mustafa Muslihuddin, Yusuf bin Hüseyin Kirmastî, Nureddin Yusuf Karesî, Zeyrekzade Ahmed Rükneddin, Kadızade Kutbüddin Mehmed, Mirim Çelebi, Paşa Çelebi ve Gıyaseddin Kutbî’dir. 1488 (H.893) senesinde vefat eden Hocazade, Bursa’da Emir Sultan medreseleri karşısındaki kabristana defnedildi. Kaynak ; Tarihi Bursa Mezar Taşları – Emir Sultan Mezarlığı , Yrd. Doç. Dr. Hasan Basri Öcalan – Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Evliya

Hamza Dede – Bursa

Evliya

Emir Sultan Kabristanı

bursa – emir sultan camii yanında Emir Sultan’ın vefat tarihi olarak kabul edilen 1429’dan itibaren türbenin civarında definlerin başladığını tahmin etmek mümkündür. Osmanlı tarihinin kuruluş devrini teşkil eden Bursa döneminde, Sultan Yıldırım zamanından Sultan II. Murad devrine kadar belirleyici bir karizmatik figür olarak görülen Emir Sultan, vefatından sonra da insanları türbesinin etrafında toplamaya devam etmiştir. Önce, Emir Sultan halifelerinin türbe dışındaki alanda defnedildikleri biliniyor. Böylece belki bir hazire olarak başlayan türbe civarındaki defin alanı giderek hazire boyutunu aşıp genel mezarlık kimliğine ulaşmıştır. Bu gelişmede şehrin güneyindeki Pınarbaşı Mezarlığı dışında şehrin doğu bölgesinde de bir mezarlığa duyulan ihtiyacın etkisi söz konuşu olmuş olabilir. Emir Sultan daha hayattayken oluşmaya başlayan külliye bu bölgeyi şehrin hareketli bir alanı haline getirmiştir. Camii, dergahı, hamamı, medresesi ile tamamlanan bu şehirsel manzume, bir yandan da Emir Sultan gibi Peygamber soyundan gelen, saraya damat olmakla birlikte sırasıyla üç padişah üzerinde nüfuz ve söz sahibi olan bir ilim ve maneviyat adamının terbiye halkasının en yakın dairesini teşkil ediyordu. Bursa’nın fethinin ardından yüz yıl boyunca Bursalılara medfen olan Pınarbaşı Mezarlığının ardından devreye giren Emirsultan Mezarlığı, teşekkül ve varlığını doğrudan doğruya Emir Sultan Mehmed Şemseddin’in o semtte hayat ve ölümüyle gerçekleştirdiği ikametine borçludur. Bir müddet sonra fethedilen İstanbul’un Eyüp bölgesinde teşekkül edecek olan Eyüp sultan Mezarlığıyla hemen hemen aynı tarihlerde şekillenmeye başlayan bir mezarlıktır Emirsultan Mezarlığı. Ve o zamandan bugünümüze kadar istanbul’da Eyüpsultan, Bursa’da Emirsultan memleket halkının ölünce kendileri için defin yeri olarak görmek istedikleri ilk yer olmuştur daima. Bursa, pek çok özelliği yanında “fil mezarlığı” olarak da görülen bir şehirdir. Ölüm vaktinin yaklaştığını içgüdüsüyle hisseden filler bulundukları topluluktan ve çevreden uzaklaşarak mezarlık olarak ayırdıkları bölgeye gidip uzanır, orada ölümü beklerlermiş… Bursa da insanların hayatlarının son mevsimlerini yaşamayı düşündükleri ve orada ölüme hazırlandıkları bir şehir olarak tanınmıştır. Bu algıda içten içe, belki, iktidar iddiasını kaybeden hanedan mensubu Osmanlı şehzadelerinin ebedi uykularını uyumak için tabutlarıyla Bursa’ya gönderilmelerinin verdiği bir iştirak duygusu da etkilidir. Bursa’da ölmek tatlı bir hüzün olduğu kadar orada Emir Sultan’ın manevi huzuruna ebedi bir kabulün ancak o kapıya gömülmekle gerçekleşeceğine inanmak da sürurlu bir tesellidir insanlar için. Kişinin sevdiğiyle birlikte olacağına dair kuvvetli inanç, bir yandan da, kişinin birlikte olduğu kimseyi sevdiğini gösteren bir anlamla yüklenerek insanlar tarafından bir rabıta ve aidiyet yolu daha bulunmaya çalışılmıştır. Dünyada sonlanan hayatlarının öte dünyaya doğru başlayan yolculuğunu EmirSultan’ın komşuluğunda ve onun yoldaşlığında yapma duygusu pek çok Bursalı’nın paylaştığı masum ve kutlu bir emel olmuştur. Komşusuna lutfedilecek ilahi iltifat ve rahmetten mütevazi bir pay alma ümit ve dileğiyle Allah dostu ve Peygamber evladı yüce bir kişiyle kabir komşusu olmak yüzyıllar boyu Emirsultan Mezarlığı’nda gömülmenin yazısız gerekçesi olarak devam etmiştir. Bursa Müsellimi Hacı Mustafa Ağa’nın eşi Fatma Hanım’ın Emirsultan’daki mezar taşına Şeyh Zaik Efendi’nin yazdığı tarih manzumesinde bu keyfiyet edebi bir dille çok güzel ifade edilmiştir: Asitan-ı Hazret-i Sultan Emir’e cebhe-sa Oldı ol yüzden ki olmışdı muhibb-i hanedan Şive-i fart-ı mahabbet böyledir kim celb ider Pay-gah-ı lutf u ihsanında eyler kamran Etmede züvvare ta’lîm teveccüh-i meşhedi Bundan ahz etse reva adabı evvel zairan Senih Efendi de, Bursa Muhasebecisi Rusuhi Hüseyin Efendi’nin Emirsultan Mezarlığı’ndaki kabir taşı için kaleme aldığı tarih manzumesinde aynı duyguyu şu mısralarla dile getirmiştir: Bir iki saI Rusuhî Hüseyin Efendi bile Olup Muhasebeci kıldı ca Burusa’yı Bilince mansab-ı ömrü göçüp makam etdi Civar-ı Hazret-i Sultan Emîr-i a’la’yı Altı yüz yıla yaklaşan varlığıyla Emirsultan Mezarlığı on binlerce, belki yüz binlerce kişiye koynunda yer vermiştir. Defin alanı olarak arazinin izin verdiği ölçüde genişleyen mezarlığa ait elimizdeki detaylı en eski topografik belge 1862 tarihli Suphi Bey haritasıdır. Bu haritada ayrıntılı biçimde gösterildiği haliyle Emirsultan Mezarlığı şimdikine yakın bir alana sahiptir. Yirminci yüzyıla doğru Ahmed Vefik Paşa’nın Bursa üzerinde icra ettiği imar düzenlemelerinin daha çok şehrin merkezi kısmında ve batısında gerçekleştiği, bu imar tasarruflarının doğuda ise Namazgah mahallesine kısmen ulaştığı bilinmektedir. Ancak bu operasyonlardan Emirsultan bölgesinin ve kabristanının etkilendiğine ilişkin bir bilgiye sahip değiliz. Emirsultan Mezarlığını etkileyerek mezarlık alanında bölünmelere, yok olmalara ve yer değişikliklerine neden olan girişimler yirminci yüzyılın muhtelif yıllarında meydana gelen genellikle yol açma faaliyetlerine bağlı uygulamalardır. Bu uygulamalar sonucunda bazı mezar taşları mezarlığın başka bölgelerine, hatta Alacahırka Mezarlığına taşınarak yer değişikliğine uğramış, büyük bir kısmı da çeşitli şekillerde yok olmuştur. Yok olan veya kaybolan taşların neden ya da nasıl yok olduklarını bile bilemiyoruz. Ancak bir parça dikkat edilince fark edileceği gibi, az sayıda olmayan tarihi mezar taşının üzerindeki yazılar traşlanarak onlardan yeni bir mezar taşı olarak yararlanılmıştır. 1930-1970 arası Latin harfleriyle yeniden yazılmış ikinci el diyebileceğimiz bu tarihi taşların bir kısmı eski taş sahibinin akrabası eliyle böyle bir işlem görmüştür. Eski taşın, kazınarak taş sahibinin oğlu ya da kızı için yeniden kullanıldığını gösteren çok sayıda örnek bulunmaktadır. Hatta bir kısım tarihi mezarların baş taşı özgün haliyle varlığını koruyorken ayak taşının yenilenerek başka biri için kullanıldığını görmek mümkündür. Nispeten daha iyi denebilecek bir uygulama ise aynı taşın üzgün yazısına dokunmadan arka yüzüne yeni bir ismin misafir olması örneğidir; çünkü hiç olmasa tarihi taş bir yüzüyle de olsa varlığını ispat edebilmektedir. Emirsultan Mezarlığının asıl nüvesinin dergah şeyhlerinin kabirleri olduğunu kabul etsek bile bu kabule ihtirazi bir kayıt koymak gereğini gösteren birtakım verilerin varlığını da unutmamalıyız. Emir Sultan’ın ilk halifesi Hace Hasan Efendi’nin vefat tarihi 845/1441 olmakla birlikte vefat yeri hac dönüşü uğradığı Kudüs şehridir; orada defnedilmiştir. İkinci halife Mahmud Bedreddin Efendi ise Emirsultan Mezarlığına gömülmüş olmakla birlikte vefat tarihi 864/1460’dır. Ancak mezarlığın II. Paftasında bulunan ve bütün olarak sağlam şekilde kalan bir mezarın taşları üzerindeki tarihin 851/1447 olması Emirsultan Dergahı şeyhlerinden önce buraya gömü yapılmış olduğunu gösteren açık bir işarettir. İleri gelen bir tüccar olduğunu düşündüğümüz Hoca Hüseyin Meşhedî’nin kızı Hatice Hanım’a ait 15 Ramazan 851/26 Ekim 1447 tarihli bu mezar aynı zamanda Emirsultan Mezarlığında bulunan günümüze gelmiş en eski tarihli mezar olarak tescil edilebilir. Emirsultan Camii’nin özelikle kuzey ve kuzeybatı bölgesindeki mezarlık adalarında eski taşlardan hemen hemen hiçbir eser kalmamıştır. Tümüyle yeni mezarlardan oluşan bu bölgelerin yakın tarihlerde gömüye açılmış adalar olduğu sanılacak kadar tarihselliğinden uzaklaştırılmış hatta koparılmış olduğu görülür. Ancak durumun böyle olmadığını kanıtlayan en önemli somut veriler, her nasılsa ya toprak altında kalarak ya da bir kuytuda gözden ırak kalarak varlığını devam ettiren birkaç taştır. Bu taşlar, buraya herhangi bir yerden gelmeyecek kadar ağır, yerli taşlar olup tarihleri XVI. yüzyıl başlarını göstermektedir. Buradan rahatlıkla şu sonuç çıkarılabilir: Yeni mezarlar özellikle en eski mezarların yerine yapılmıştır. Tarih bilinci taşımayan mezarcılar, mezarlık rantçıları, hatta sorumsuz yöneticiler muhtemelen taşların eskiliğinin, yok edilmek için öncelikli bir neden belki de gereklilik olduğunu düşünerek Emirsultan Mezarlığının eski taşlarından eser bırakmamaya çalışmışlardır. Altı yüz yıllık Emirsultan Mezarlığının ilk dört yüzyılına ait -çoğu kırık- sadece yirmi yedi taşın günümüze ulaşmış olması başka türlü açıklanamaz. Camiin batı çıkışında sol bölge l. Pafta, sağ bölge II. Pafta; II. Paftanın batısındaki bölge III. Pafta; III. Paftanın kuzeyindeyer ala n Münzevi Dergahı’ndan nakledilen taşlar IV. Pafta; III. Paftadan batıya doğru ana cadde boyunca uzanan bölge V. Pafta olarak ele alınmıştır. Ana cadde ile Toprakçı Yokuşu Sokağı arasında yer alan set üstündeki tüm bölge VI. Pafta olarak değerlendirilirken geriye kalan çeşitli adalara dağılmış az sayıda müteferrik taşlar ise VII. Paftayı teşkil etmiştir. IV. Paftanın özel bir durumu vardır. Camiin kuzeybatısında yer alan bu paftada bulunan mezarlar, taşlarıyla birlikte Münzevi Dergahı’ndan buraya nakledilmiştir. On yedi isme ait on iki taş, dergah binasının 1972 yılında yıkılması sırasında yerlerinden alınarak Emirsultan Mezarlığında şebeke içindeki şimdiki yerlerine getirilmişlerdir. Her paftada bulunan taş sayısı birbirinden farklı olup l. Pafta 122, II. Pafta 30, III. Pafta 84, IV. Pafta 12, V. Pafta 115, VI. Pafta 88, VII. Pafta: 6 taştan ibarettir. Tespit edilen toplam tarihi taş sayisi 457’dir.(Latin harflerle yazılan mezar taşları hariç ) Kimi mezar taşlarında birden fazla kişinin ismi yer aldığı gibi bazı mezar taşlarının ön ve arka yüzlerinde farklı tarihlerde vefat etmiş kişilere ait kayıtlar da bulunmaktadır. Aynı mezara birden fazla definin yapıldığı bu gibi durumlardan doğan sonuç mezar taşı sayısıyla tespit edilen isim sayısının örtüşmemesine yol açmaktadır. 457 mezar taşı sayısına karşılık 458 isim tespit edilmiş, yirmi bir taşta ise isim tespiti çeşitli nedenlerle mümkün olmamıştır. Bazı mezar taşları sadece şahideden (baş taşı) ibaret olduğu halde bir kısmı baş ve ayak taşı birliktedir. Klasik mezar taşlarında genellikle hem baş taşında hem ayak taşında yazı yer aldığı halde son yüzyıllara ait ayak taşlarında yazı yerine genellikle çeşitli bitkisel motiflere yer verildiği görülmektedir. Tarihi taşların cinsiyete göre dağılımında 246 erkek, 159 kadın; 29 erkek çocuk, 24 kız çocuk ismi tespit edilmiştir. Çocuklara ait taş sayısının aslında daha yukarılara çıkması beklenebilir. Çocuk olarak tespit edilen isimler mezar taşı yazıtında belirtilmiş ya da dolaylı olarak çocuk olduğu anlaşılmış isimlerdir. Bu şekilde belirtilmeyen ya da çocuk oldukları taştaki ifadeden yola çıkılarak anlaşılmayan isimler yetişkin sayısına dahil edilmiştir. Günümüzde taşları bulunmadığı halde Emirsultan Mezarlığı’na gömüldüğü tarihsel kaynaklardan tespit edilen isimlerin sayisi 214’dir. Çeşitli yüzyıllarda bu mezarlığa defnedildiğini öğrendiğimiz isimlerin ve bunların vefat tarihlerinin elde edildiği başlıca kaynaklar Vefeyat mecmuaları ile Şemseddin Mısri Efendi’nin yüz yıl kadar önce Bursa mezarlıklarına dair tutmuş olduğu kayıtlardır. Bursa tarihi ile ilgili diğer eserler de bu konuda yararlanılan ikinci derecede kaynaklar olmuştur. XV. yüzyıl ortalarından itibaren definlerin yapıldığı Emirsultan Mezarlığında halen mevcut taşların yüzyıllara göre dağılımına bakılınca, XX. yüzyıldan XV. yüzyıla doğru taşların sayısında bariz bir azalış gözlenir. Buna göre Emirsultan Mezarlığı’nda XV. yüzyıla tarihlenen dört, XVI. yüzyıla tarihlenen dokuz, XVIII. yüzyılla ait on dört, XIX. yüzyıla ait 199, XX. yüzyılla ait 206 taş yer almaktadır. Tarihi tespit edilen toplam mezar taşı sayısı 432’dir. Üzerinde tarih kaydı yer almayan ya da tarih kısmı kırık otuz sekiz taştan yedi kadarının XVI. yüzyıla ait olduğu yönünde tahmin yürütmek mümkündür. XVII. yüzyıldan hiçbir taş gelmemiş olması, belli başlı Osmanlı şehirlerinde o yüzyılla ait mezar taşı varlığında görülen genel zayıflığın yansıması olarak dikkat çekmektedir. Yirmi altı taş çeşitli derecelerde kırılmış olarak günümüze ulaşmıştır. Bu kırılma genellikle taşların alt kısımlarında meydana geldiği için isim veya tarih bölümlerinin yok olmasına neden olmuştur. Yerinden olmuş kimi taşlar ise sonradan zemine sabitlenirken tarih ve isim satırları betona gömülerek okunma şansını kaybetmiştir. Mevcut tarihi mezar taşlarında yer alan yazılı metinlerin bir kısmı tamamen veya kısmen manzum metinlerdir. Emirsultan’da bu tip mezar taşı sayısı 202’dir. Manzum kitabelerin 92’si tarih manzumesi olup içlerinde edebi ve anlatımsal değeri yüksek olanlar az değildir. Manzum tarih kitabesi şairlerinden bir kısmı mahlasıyla imzasını atmış olduğu halde bir kısım manzume imzasızdır. Senih, Zaik, Şemsî-i Mısrî, Nailî, Şevkî birden fazla tasa manzum tarih kitabesi yazmış şairlerdir. İstanbul mezarlıklarındaki taşlarla kıyas edilmese bile Bursa mezar taşlarında da hat sanatının dikkate değer örnekleriyle karşılaşmak mümkündür. Emirsultan Mezarlığında göz alıcı güzellikte yazılmış olmasına rağmen hattat imzası bulunmayan epeyce taş mevcuttur. Üzerinde hattat ismi yer alan taşlarda ise şu imzalara rastlanmaktadır: Nazi, Murtaza, Kazanlı Hamdi, Sırrî, İbrahim, Mehmed Raşid, Süleyman Vehbi, Zeki Dede, Fevzi, Nazım, Hamid, Sami Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Evliya

Akbıyık Sultan

Akbıyık Sultan Akbıyık Sultan İkinci Murâd Han ve Fâtih Sultan Mehmed devrinde yaşayan büyük velîlerden. Asıl adı Ahmed Şemseddîn'dir. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin sohbetinde yetişti. Onun feyz ve bereketi ile kemâle erişti. Kalblere şifâ olan sözleri ile ileri derecelere kavuştu. Akbıyık Sultan bir taraftan hocasının sohbeti ile bereketlenirken diğer taraftan İkinci Murâd Han'ın haçlılar ve diğer din düşmanlarına karşı giriştiği cihâd hareketine de katıldı. Giriştiği seferlerde, Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin diğer talebeleri ile birlikte büyük kahramanlıklar gösterdi. Böylece Osmanlıların Rumeli'deki yayılmasında önemli hizmetler gördü. Bu gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tarafından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi (1437). Bu parayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapamayacak kadar zenginleşti. Mal, mülk meşgûliyeti az zaman içinde, hocasının sohbetinden daha az istifâde etmesine yolaçtı. Bu sebeple birgün hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, dünyâya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın mahzurlarından bahsederek Akbıyık Sultan'a; "Evlâdım bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamazsın. Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan işlerle meşgul ol." Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan; "Hocam! Peygamber efendimiz; "Dünyâ, âhiretin tarlasıdır." buyuruyor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?" Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra; "Evlâdım! Mâdem ki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terket. Bu dergâhta dünyâ ile meşgul olanların işi yoktur." buyurdu. Akbıyık Sultan bu sözler üzerine kapıdan dışarı çıkarken tam eşik üzerinde başından sarığını düşürdü. Bunu hocasının bir kerâmeti bilip günü gelince sebebi meydana çıkar, düşüncesiyle alıp başına giymedi. Akbıyık Sultan'ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayılamayacak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiç bir zaman para ve pula kaptırmadı. Eline geçen para da hiç bir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fukarâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. Bursa'da büyük bir imâret yaptırarak gelen geçen yoksullara ikramlarda bulundu. Misâfirleri ağırladı. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu. Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî hazretlerinin derslerine devam ederek ilimde ilerlemeye de gayret sarfediyordu. Ve nihâyet... Hocasının kerâmeti tahakkuk etti. Sarığının eşik üzerinde düşmesinin esrârı aydınlandı. Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu. Bu arada dînine hizmet etmek, İslâmiyeti küffâr diyârına duyurmak aşkı Akbıyık Sultan'da hiç sönmeden için için gittikçe alevlendi. 1444'te Varna'da haçlı sürüleri perişan edilirken o, mânevî liderlerin en önündeydi. Nisan 1453... Osmanlı ordusu son defâ İstanbul önlerinde göründü. Peygamber efendimizin fetih müjdesi gerçekleşmek üzeredir. Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Akşemseddîn ve Akbıyık Sultan gibi gönül erenleri ordunun en önündeler. Akbıyık Sultan, Akşemseddîn hazretleri ile berâber Fâtih Sultan Mehmed Han'ın yanında bulunuyor ve devamlı askeri teşcî' edip coşturuyor, duâ ve sözleri ile onları gayrete getiriyordu. Fâtih Sultan Mehmed Han fetihten sonra İstanbul'da yaptırdığı câmilere bu gâzi şeyhlerin isimlerini verdi. Akbıyık Sultan adına da Cankurtaran civârında bir câmi yaptırdı. Akbıyık Sultan ömrünün son yıllarını Bursa'da talebe yetiştirmek, zikr, tâat ve ibâdetle meşgûl olmak ve yine fakir fukaraya yardımda bulunmak sûretiyle geçirdi. 1455 (H.860) de âhirete göçtü. Arkasında pekçok hayır müesseseleri bıraktı. İstanbul'da bir, Bursa'da iki mahalle ve dergâh ve câmisi Akbıyık Sultan'ın adı ile anılmaktadır. Kabri, Bursa'da Akbıyık mahallesi Akbıyık Çıkmazı'nda yaptırmış olduğu dergâhının yanındaki türbededir

Evliya

Piremir Sultan (k.s.)

Bursa’da Piremir mahallesinde Piremir caminin hemen yanında. Asıl Adı Mehmed olup evlad-ı Resüldendir. Babası Seyyid Ali’dir. Emir Sultan hz ‘ne yakınlığından dolayı kendisine Emir denmiştir. Doğum tarihi belli değildir. Piremir Sultan hz’i , 1495 yılında Buhara’dan geldi. Emir Sultan camiine geldi ve Halka ; ” Ben Emir Buhari’nin kız kardeşinin oğluyum, bu sebeple Emir Buhari dergahında bulunmak benim hakkımdır ” dedi. Daha sonra kürsüye geçip birkaç defa vaaz etti ancak türkçesi çok iyi olmadığı için farsça vaaz etti ama halk pek bir şey anlamadı. O zamanda emir Sultan dergahında Postnişin olan Abdurrahman efendi bu durumdan çok rahatsız oldu. Bu surede halk ikiye ayrıldı. Bir kısmı Abdurrahman efendiyi, bir kısmı da Piremir Sultanı destekledi. Daha sonra Abdurrahman efendi ; Darus Sultani’ye gidip kendisinin burada görevli olduğuna dair bir emri şerif getirdi. Taraflar arasında bir mahkeme kuruldu ve sorun çözülmeye çalışıldı . Ancak bir türlü sulh sağlanamadı. Hatta camii şerifde kubbe altında Abdurrahman Efendi meclisi toplanır , aynı anda mihrab yanında Piremir sultan meclisi toplanırdı. Çok zaman kavgalar yapıp dövüştüler. İki tarafta çok yıprandı. O sırada Rumeli Yenişehirinde irşadla meşgul olan Emir Sultan hz’ nin halifelerinden Şeyh Hacı Halife Bursa’ya gelip duruma müdahale etti ve halkı Abdurrahman efendi etrafında birleşmeye çağırdı. Halkın çoğuda Abdurrahman efendi’nin meclisine dahil oldular . Piremir Sultan’ın dostlarından Hoca Ali zade meseleye müdahil oldu ve Musa Baba camiinin üst tarafında Piremir Sultan ‘a bir camii ve zaviye inşa ettirdi ve sorun çözüldü. Piremir Sultan hazretleri bu dergahta irşad hizmetlerini sürdürdü ve vefatında da aynı dergahın bahçesinde defnedildi. Günümüzde Dergahtan eser kalmamıştır. Piremir Camii haziresi Cami ve türbe tamamen harap durumda iken 1962 yılında esaslı şekilde onarılarak kurtarıldı. Türbe’nin etrafında son yıllarda teşekkül etmiş geniş bir mezarlık vardır. Eski mezar taşlarının çoğu kaybolmuştur. Tarihi kayıtlara göre bu hazire de medfun bulunan dört önemli kişi vardır ancak ne yazıkki mezar taşları ve yerleri belli değildir. Bunlar ; 1- Şeyh Ali Efendi – Piremir Dergahı Şeyhi (1713) 2- Ataullah Mehmed Efendi – Piremir Türbedarı (1853) 3- Şeyh Hüseyin Sabit Efendi – Ramazan Baba -Piremir ve Seyyid Baba dergahı Şeyhi ( 1908) 4- Şerif efendi bin Sabit Efendi (1918[/toggle] [toggle title=”Menkıbeleri” load=”hide”]Bir Gün Dergahına bir grub misafir geldi. Namaz vakti olduğu için abdest alınacak yer sordular. Oda elindeki asa ile batı tarafında abdest alınacak suyun yerini işaret etti. Giden misafirler, gösterilen yerde suyun olmadığını görüp döndüler . Durumu Piremir Hz’ne bildirdiler oda yerinden kalkıp ; ” Beni takip ediniz ve biraz sonra geliniz” diyerek günümüz de Asa suyu deinlen yere gitti. Arkasından gelen ziyaretçiler de , biraz önce su bulmadıkları bu yerde , henüz kaynmaya başlamış bulanık bir suyun aktığını gördüler. Ogünden beri bu suya Asa suyu denilmektedir. , ———— Bursa’nın Yunan işgali sırasında , bir yunanlı asker Piremir hz’nin türbesine giderek ata biner gibi mezarın üzerine çıkıp, kötü sözler söylemeye başladı. O anda askerin ayakları kurudu. Feryadı üzerine arkadaşları tarafından türbeden çıkaralın askerin durumu komutana bildirildi komutanda Piremir Sultan hz’nin civarını yasak bölge ilan etti. Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

Evliya

Gözedeci Dede

Bursa’da Tahtakale mahallesinde yer alan İnebey Caddesi ile gözede sokağının kesiştiği yerde Adı Gözedeci Mehmed Efendi ‘dir . Ravza-i evliya ve Gülizar-ı İrfa n’da ;” Mezarı ihtiyar ve genç, ziyaret edenlerin Allah rızası için yaptıkları duaların kabul olduğu yer olup her ne husus için ruh-ı şeriflerinde istimdad etseler , elbette muradlarına kavuşup faydasını gördükleri tecrübe ile sabittir. ”denir. Bir başka rivayete göre de ; Bu zatın ” Aşık Cemal ” adında birisi olduğu ve sevdiği uğruna fedakarlık gösterdiği söylenmektedir. Kaynaklar; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları

Evliya

Akbıyık Sultan (k.s.)

Bursa – Nalbantoğlu Mahallesinde Akbıyık caddesi üzerinde . İpekçioğlu sokağının tam karşısındadır. Akbıyık Sultan Tekke ve Haziresi Şimdiki türbesinin olduğu yerde dergahı ve mescidi vardır. Dergah bir müddet Bektaşilerin eline geçmiş, daha sonra terk edilerek ev olarak kullanılmıştır . Günümüzde ise Dergah Yok olmuş , türbe ve hazire ise kalmıştır. haziresinde ; Mehmed Ağa Bin Ahmed Hacı Hüseyin Kazım Efendi ( Akbaba ailesinde – müderris) Hafız ahmed efendi Seyyid Hacı Hafız İmadeddin Efendi ( Akbaba ailesinde – müderris) Mehmed Emin Efendi Edhem Efendi ( Kadı – Rufai ) ve on dort tanede isimsiz kabir taşı bulunmaktadır.[/toggle] Akbıyık Sultan ; Meczub velilerden olup , II. Murat Ve Fatih Sultan Mehmet Han döneminde yaşamıştır. Asıl adı Abdullah , Muhyiddin veya Ahmed Şemseddin’dir. Babasının adı ; Hacıoğlu’dur. Doğum tarihi bilinmemektedir. Hacı Bayram Veli hz’nin sohbetlerine katıldı. Onun feyz ve bereketiyle kemale erdi. Onun huzurunda tevbe ve inabetle , mücahede ve riyazat edip kalblere şifa olan sözleri ile ileri derecelere ulaştı. Akbıyık Sultan bir taraftan hocasının sohbeti ile bereketlenirken diğer taraftan İkinci Murâd Han’ın haçlılar ve diğer din düşmanlarına karşı giriştiği cihâd hareketine de katıldı. Giriştiği seferlerde, Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin diğer talebeleri ile birlikte büyük kahramanlıklar gösterdi. Böylece Osmanlıların Rumeli’deki yayılmasında önemli hizmetler gördü. Bu gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tarafından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi (1437). Bu parayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapamayacak kadar zenginleşti. Mal, mülk meşgûliyeti az zaman içinde, hocasının sohbetinden daha az istifâde etmesine yolaçtı. Bu sebeple birgün hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, dünyâya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın mahzurlarından bahsederek Akbıyık Sultan’a; “Evlâdım bu dünyâ fânîdir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamazsın. Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan işlerle meşgul ol.” Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan ; “Hocam! Peygamber efendimiz; “Dünyâ, âhiretin tarlasıdır.” buyuruyor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?” Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra; “Evlâdım! Mâdem ki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terket. Bu dergâhta dünyâ ile meşgul olanların işi yoktur.” buyurdu. Akbıyık Sultan bu sözler üzerine kapıdan dışarı çıkarken tam eşik üzerinde başından sarığını düşürdü. Bunu hocasının bir kerâmeti bilip günü gelince sebebi meydana çıkar, düşüncesiyle alıp başına giymedi. Akbıyık Sultan’ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayılamayacak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiç bir zaman para ve pula kaptırmadı. Eline geçen para da hiç bir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fukarâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. Bursa’da büyük bir imâret yaptırarak gelen geçen yoksullara ikramlarda bulundu. Misâfirleri ağırladı. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu. Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî hazretlerinin derslerine devam ederek ilimde ilerlemeye de gayret sarfediyordu. Ve nihâyet… Hocasının kerâmeti tahakkuk etti. Sarığının eşik üzerinde düşmesinin esrârı aydınlandı. Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu. Akbıyık Sultan , İstanbul’un Fethi sırasında Fatih Sultan Mehmet Han’ın yanında bulunmuş devamlı askeri teşcî’ edip coşturuyor, duâ ve sözleri ile onları gayrete getiriyordu. İstanbul’un fethi Molla Gürani , Molla Fenari , Akşemseddin ve Akbıyık Sultan gibi gönül erlerinin himmeti ile gerçekleşmiştir. Fâtih Sultan Mehmed Han fetihten sonra İstanbul’da yaptırdığı câmilere bu gâzi şeyhlerin isimlerini verdi. Akbıyık Sultan adına da Ayasofya’nın alt tarafında yer alan Cankurtaran civârında bir câmi yaptırdı. Akbıyık Sultan ömrünün son yıllarını Bursa’da talebe yetiştirmek, zikir taat ve ibadetle meşgul olmak ve yine fukaraya yardımda bulunmakla geçirdi. Bazı yazma mecmualarda rastlanan , ”Şems-i Huda” mahlaslı tasavvufi şiirlerin ona ait olduğu tahmin edilmektedir. 860 / 1456 senesinde aşk-ı ilahi ile beka alemine göçtüğünde Ulu cami’nin üst tarafında Sarrafiye Medresesi karşı hizasında mukim olduğu yerdeki mescid haziresine defnedildi. Arkasında pek çok hayır müesseseleri ve binlerce talebe bıraktı. İstanbul’da bir, Bursa’da iki mahalle, dergah ve cami Akbıyık Sultan adıyla anılmaktadır. Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Mustafa Kara , Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Bursa Kültür A. Ş. yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

Evliya

Alaeddin Ali Fenari (k.s.)

Bursa ‘da Aydede semtinin altında yer alan Molla Fenari caminin bahçesinde , dedesi Molla fenari hz’nin yanındadır. Ancak kabir taşı ne yazıkki hazirede yoktur. Osmanlı devleti’nde yetişen büyük alim ve velilerdendir. Osmanlı’nın İlke Şeyhülislamı Molla Feneri hz’nin torunudur.Adı , Ali b. Yusuf Bali b. Şemseddin Muhammed Fenaridir. Gençliğinde tahsil için İran’da meşhur olan Herat’a gitti. Sonra Semerkand ve Buhara’ya döndü. İlmin her dalında ihtisas yapma imkanı buldu.Sonra memleketini çok özledi ve Fâtih Sultan Mehmed Hanın ilk zamanlarında Anadolu’ya geldi. Diğer taraftan büyük âlim Molla Gürânî hazretleri, Fâtih Sultan Mehmed Hana her zaman Molla Fenârî ‘nin çocuklarının korunmasını belirtir ve onlardan birisinin yüce dîvân üyesi olacağını söylerdi. Alâeddîn Ali Anadolu’ya ayak basınca, durumunu Pâdişâh’a bildirdi. Âlimleri çok seven Fâtih Sultan Mehmed Han, Hocasının da sözlerini hatırlayarak onu Bursa’daki Manastır Medresesine müderris tâyin etti. Sonra da, Sultan İkinci Murâd Medresesinde vazîfelendirdi. Ardından Bursa kâdısı, en sonra da kâdıasker yaptı. On yıl bu yüksek mevkide kalarak, ilmin ve âlimlerin şerefini korudu. Pekçok âlim, onun yüksek himmetiyle, lâyık oldukları şerefli hizmetlerin zirvesine ulaştı. Bir süre sonra kâdıaskerlik vazîfesinden ayrıldı ve emekli oldu. Sultan İkinci Bâyezîd Han pâdişâh olunca, Rumeli kâdıaskerliğine getirildi. Sekiz yıl bu vazîfede kaldı. Sonra bu vazîfeden ayrılıp, Bursa’ya döndü. Burada günlerini ders okutmak ve ibâdet etmekle geçirip, Cumâ ve Salı günlerinin dışında her gün ders verir, gayretle çalışırdı. Senenin üç mevsiminde, Keşîş Dağı eteğinde, halenKadı Yaylası denilen yerde bir ev yaptırıp, orada oturmağı âdet edinmişti. Derslerini de burada okuturdu. Ancak kışın şiddetli zamânında şehire inerdi. Dâimâ ilimle meşgûl olurdu. Yatakta yatmazdı. Uyku bastırınca duvara dayanır, önünde kitap dururdu. Uyanınca kitaba bakardı. Bu kadar çok ilim sâhibi olmasına rağmen, fazla kitap yazamadı. Çünkü vakitlerinin çoğunu, kâdılık ve ders okutmakla geçirdi. Sâdece nahivde Kâfiye Şerhi’ni ve bir de, matematikte Tecnîs’in bir kısmının şerhi olan bir risâleyi yazdı. Matematik ilminin her dalında mâhir idi. Kelâm, usûl, fıkıh, belâgat ilimlerinde pek derin bir âlim idi. Akıllı, edebli ve vakûr idi. Alâeddîn Ali , tasavvuf ilmiyle uğraşmaktan da büyük haz duyardı. Aklî ve naklî ilimlerde yüksek derecelere eriştikten sonra, tasavvufta mürşid-i kâmil derecesine yükselmiş olan Şeyh Hacı Halîfe’nin huzûruna gidip, ona talebe oldu. Bu zât, Zeyniyye yolunun büyüklerinden idi. Vefâtına kadar onun yanından ayrılmadı, böylece yüksek mârifetlere kavuştu. A laeddin Ali Efendi ; 903/1497 yılında Bursa’da vefat etti ve Dedesi Molla Fenari’ nin yanına defnedildi. Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları

Evliya

Şeyh Abdülaziz Dağıstani

Bursa – Mustafa Kemal Paşa ‘da Koşuboğazı köyü mezarlığında ….

📍 Mustafa Kemal Paşa
Evliya

Çandarlı İbrahim Paşa

Bursa – İznik’de Çandarlı Meydanında …….

Evliya

Huysuzlar Türbesi

Bursa – İznik’de Ayasofya camii karşısında …

📍 İznik
Evliya

Burhâneddîn Eğridirî

Burhâneddîn Eğridiri Burhâneddîn Eğridiri Anadolu'da yetişen ve Anadolu'yu aydınlatan meşhûr velîlerden. 1494 (H.900) senesinde Tosya'da doğdu. 1562 (H.970)'de Eğridir'de vefât etti. Kabri, Eğridir Yazla'daki câminin yanında bulunan kabristanda dedelerinin kabirleri yanındadır. Baba ve anne tarafından âlim ve fazîlet sâhibi bir âileye mensuptur. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Nesebi baba tarafından evliyânın meşhurlarından Seyyid Hakim Ali Tirmizî'ye ulaşır. Babası, Tokatlı Mehmed Muhyiddîn Efendidir. Annesi evliyânın meşhurlarından Seyyid Muhammed Çelebi Sultan'ın kızı Şehribânû Hâtundur. Annesi; "Oğlum Burhâneddîn doğduğunda kırk gün beşiğinde zikretti." demiştir. Tahsîlini memleketinde tamamladıktan sonra İstanbul'a gitti. Tasavvufta yetişmek üzere Zeyniyye tarîkatı şeyhi Tosyalı Şeyh Nasûh Efendinin, derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Bu hocasının rehberliği ile kemâle erip, icâzet verildi. Eğridir'de dedesi Muhammed Çelebi'nin vefâtı ile boşalan zâviyede insanlara rehberlik yapmak, doğru yolu anlatıp, ilim öğretmekle vazîfelendirildi. Ayrıca vâz ve nasîhatlarıyla doğru yolu anlatıp halkı irşâd etti. Ehl-i sünnet îtikâdının kalplere iyice yerleşmesi, din bilgilerinin öğrenilmesi ve öğrenilen bu bilgilere göre amel edilmesi, yaşanması, İslâm ahlâkının yayılması husûsunda büyük hizmetler yaptı. Menkıbe ve kerâmetlerinden bir kısmı şöyledir: Hacı Halîfe adında bir zât şöyle anlatmıştır: "Muhammed Çelebi Sultan hazretleri vefât edince, Mezar-ı Şerîfdeki dergâhı bir müddet hocasız kaldı. Yerine geçecek kimse bulunamadı. Torunu Burhâneddîn Efendi dergâha yerleşti. Burada Zeyniyye tarîkatını, yolunu yaymak istedi. Dedesinin talebeleri; "Bu iş böyle olmaz, kişi kendiliğinden şeyh olamaz. Bir mürşîd-i kâmilin terbiyesinde yetişip, bu hususta icâzet alması lâzımdır." dediler. Burhâneddîn Efendi de bu sırada kendisini yetiştirecek bir mürşîd-i kâmil aramaya başladı. Bursa'da Şeyh Tâceddîn zâviyesinde bulunan Şeyh Nasûh Efendinin büyük âlim, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehber olduğu haber verildi. Annesi istihâre edip, evliyânın meşhurlarından olan babası Muhammed Çelebi Sultanın rûhâniyetinden istimdâd, Allahü teâlânın izniyle yardım istedi. Oğlunu Şeyh Nasûh Efendiye göndermesi, kalp gözünün o zâtın rehberliği ile açılacağı işâret edildi. Şeyh Burhâneddîn Efendi o sırada henüz on yedi on sekiz yaşlarında idi. Beni de yanına aldı. Berâberce Bursa'ya gittik. Şeyh Nasûh Efendinin huzûruna varıp bir müddet sohbetinde bulunduk. Burhâneddîn Efendiye nazar edip, çok kâbiliyetli olduğunu ve tasavvufta eğitilmeye muhtaç olduğunu gördü. Hemen halvete girmesini söyledi. Bana da halvete girmemi söyledi. Usûl üzerine her gün gördüğümüz rüyâyı hocamıza anlatıyorduk. Bir gün rüyâmızı arz etmek üzere huzûruna çıkacaktık. Kapıya vardığımızda içeride bir zât ile sohbet ettiğini anladık. Bu, Muallimzâde idi. Konuştukları dışarıdan duyuluyor ve şöyle konuşuyorlardı: Muallimzâde, şeyhe; "Efendim, Eğridirli Burhan Çelebi'nin hâli nasıldır?" diye soruyordu. "Efendim onun hâlini sormaya ne hâcet! Eline bir balta almış ve bir ormana girmiş önüne geleni kesip ormanı yararak gider. Onun önünde durulmaz! Kısa zamanda bir mürşîd-i kâmil olur. Onun hâli dil ile anlatılamaz." diyordu. Nihâyet Şeyh Nasûh Efendinin yanında tahsîlini ve verilen vazîfeleri tamamlayıp kemâle erdi. Hocası ona icâzet vererek irşâd ve insanlara rehberlik etmekle vazîfelendirdi. Bundan sonra Eğridir'e dönüp dedesinin dergâhında mürşid oldu. Senelerce rehberlik edip pekçok insanın saâdete kavuşmasına vesîle oldu." Osmanlı devlet adamlarından Rüstem Paşa vezir olmayı arzu edip bunun için uğraşırdı. Fakat bâzı kimselerin aleyhinde çalışması sebebiyle Teke sancağına tâyin edilip, merkezden uzaklaştırıldı. Teke'ye vazîfeli olarak gidince Isparta'ya da uğradı. Orada zamânın meşhur velîsi, büyük mürşid Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin şöhretini duydu. Bu zâtı tanımak ve sohbetinde bulunmak için Eğridir'e ziyâretine gitti. Sohbetinde bulunup duâsını aldı. Şeyh hazretleri kendisine iltifat gösterdi. Bu tanışmadan sonra dergâhına sık sık gidip sohbetinde bulunurdu. Yine bir gece dergâha misâfir olmuştu. Bu ziyâretinde Rüstem Paşaya vezir olacağını iki defâ müjdeledi. Rüstem Paşa çok arzu ettiği vezirlik için ümit kesilmişken böyle bir müjdeye çok sevindi. O zâtın duâsını ve himmetini aldıktan sonra günden güne devlet kademelerinde yükselmeye başladı. Sonunda vazîriâzam oldu. Burhâneddîn hazretlerinin verdiği müjde gerçekleşince ona muhabbeti ve bağlılığı iyice arttı. Burhâneddîn hazretleri bir ara oğullarını görmek için İstanbul'a gitmişti. Rüstem Paşa vezîriâzam sıfatıyla ona çok alâka, hürmet gösterip, hizmet etti. Ayrıca Küçük Ayasofya Zâviyesini verip burada insanlara hak ve hakîkati anlatması için ısrarla ricâda bulundu. Ricâsını kabûl edip bir sene kadar bu zâviyede kaldı. Sonra evliyâ olan ecdâdının rûhâniyetinin işâreti ile Eğridir'de Mezâr-ı Şerîf denilen yerdeki dergâhlarına dönmeye karar verdi. Vezîriâzam Rüstem Paşaya; "Oğul! Biz dağ civârında büyüyüp uzlete, yalnızlığa alışmışız. Hayır duâmızı istersen bizi mekânımıza gönder. Sağ olursak üç dört senede bir İstanbul'a gelip sizi ve burada bulunan kâdı, müderris olan evlâdımızı ziyâret ederiz." dedi. Paşa bu durumu pâdişâh Sultan Süleymân Hana arz etti. Gerekli müsâade çıktı. Eğridir'de bir vazîfe verip maaş bağlamak istenince; "Bize otuz akçe kâfidir." dedi. Otuz akçe maaş ile Eğridir'e döndü. Dönmeden önce Rüstem Paşa onu pâdişâhla görüştürmeyi arzu ettiyse de şeyh hazretleri; "Sultanlarla görüşmek dervişlere zarar verir." diyerek görüşmedi. Burhâneddîn hazretleri Eğridir'e döndükten sonra Baba Çelebi adında biri hasedinden dolayı Rüstem Paşaya onun hakkında uygun olmayan sözler sarfederek kötüledi. Rüstem Paşanın îtimâdının ve muhabbetinin sarsılmasına sebeb oldu. Şeyh hazretleri bu durumun farkına varıp Rüstem Paşaya kırıldı. Bundan sonra Rüstem Paşa, Sultan Mustafa vak'asında vezirlikten uzaklaştırıldı. Ummadığı bir anda bu işin başına gelmesi onu şaşkın bir hâle soktu. Sonra bu işin, Burhâneddîn hazretlerini kırması sebebiyle başına geldiğinin farkına vararak ziyâretine gidip özür diledi. Daha sonra bir adamını gönderip, kusurumuza bakmasın, bizi bir kenara bırakıp himmetlerini çekmesinler diye haber yolladı. Ayrıca bu hâlini arzeden bir de mektup yazdı. Mektubu alıp okuyunca; "Evvelki sözümüz doğru çıktı ise sonraki sözümüz de doğru çıkar." buyurarak yeniden vezîriâzam olacağına işâret etti. Gelen haberci dönüp durumu Rüstem Paşaya anlattı. Rüstem Paşa onun teveccühleri ile yine vezîriâzam oldu. Hacı Ferhad adında bir zât şöyle anlatmıştır: "Mısır'dan gelirken, Akdeniz'de gemimiz sâkin sâkin yol alıyordu. Peşimize bir korsan gemisi takıldı. Saldırmak için yaklaşmaya başladı. Gemimizde Şeyh Burhâneddîn ve dedesi Şeyh Muhammed Çelebi Sultan hazretleri de vardı. Bu tehlikeli durum karşısında biz çok endişelendik. Geminin baş tarafına geçip oturdular ve bize; "Üzülmeyiniz! Allahü teâlâ sizi kurtardı!" dediler. Bir de baktık ki kuvvetli bir fırtına çıktı. Korsan gemisi dalgalar arasında kalıp battı. Bizim gemiye bir şey olmadı. Böylece korsanların şerrinden kurtulduk." Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin sevenlerinden olan Ispartalı Abdülkâdir Efendi şöyle anlatmıştır: "Bir defâsında Karadeniz'de gemi ile sefere çıkacaktım. Yanımda bir de arkadaşım vardı. Gideceğimiz gemiye eşyâlarımızı koyduk. Bu arada arkadaşım bir iş için yanımdan uzaklaşmıştı. Onu beklerken Şeyh Burhâneddîn hazretleri âniden gözüme göründü; "Bre Abdülkâdir! Bu gemiye binme, Allahü teâlânın izniyle bu gemi batar! Ötede bir gemi var ona bin!" buyurdu. Ben hemen eşyâları alıp o gemiye geçmek için hareket ettim. Şeyh hazretleri bana yardım edip eşyâları öbür gemiye taşıdı. Sonra birdenbire gözden kayboldu. Oracıkta donup kaldım. Bu arada arkadaşım da geldi. Benim gemi değiştirdiğimi görüp; "Niçin o gemiyi bırakıp bu gemiye bindin?" diye çok sıkıştırdı. Fakat sonunda râzı olup bindiğim gemiye geldi. Binmeyip ayrıldığımız gemi denizde bir mil kadar yol aldıktan sonra battı. Arkadaşım geminin battığını görünce o gemiye binmediğimiz için çok sevinip Allahü teâlâya şükretti. Bana da çok minnettâr kaldı. Bunun üzerine ben o arkadaşa; "Benim bir şeyhim var, Şeyh Burhâneddîn hazretleridir. O sultan gözüme gözüküp o gemiye binme diye beni uyardı. Yoksa hâlimiz harabdı." dedim." Ispartalı Osman Dede adında bir zât şöyle anlatmıştır: "Akdeniz'de bir gemi yolculuğunda idik. Mısır'dan Anadolu'ya geliyorduk. Yolda peşimizden bir korsan gemisi yetişti. Çâresiz kalmıştık. Ben; "Ey Şeyh Burhâneddîn hazretleri! Bizi kâfir diyârında esir kalıp hendek kazmaya lâyık görmeyesin!" diyerek Allahü teâlânın izniyle o zâtın rûhâniyetinden yardım istedim. Tam darda kaldığımız ve düşmanın pençesine düşeceğimiz anda Şeyh Burhâneddîn hazretleri deniz üzerinde görünüverdi. Bindiğimiz geminin arkasına geçip gemimizi itti. Sonra gözden kayboldu. Gemimiz öyle süratlendi ki, korsan gemisi çok gerilerde kalıp bize yetişemedi. Düşmana esir düşmekten kurtulup sağ sâlim yurdumuza ulaştık." Uluborlu'dan Abdullah Dede şöyle anlatmıştır: "Burhâneddîn Efendi şeyhliğinin ilk yıllarında Uluborlu'ya geldi. O zaman yirmi yaşında idi. Câmide halka vâz ve nasîhat etti. Tesirli sözlerini dinleyince günahlarıma pişman olup tövbe ettim. Vâz bitince, onu evine dâvet edenler oldu. Daha sonra da yanında talebeleri ile Uluborlu'dan ayrılıp giderken halk büyük bir kalabalık hâlinde uğurlamaya çıktı. Biz hisar tarafında bâzı kimselerin işinde ücretle çalışıp taş çıkarıyorduk. Şehir halkı şeyh hazretlerini uğurladı. Biz de seyrediyorduk. Bizim yanımızda çalışan iki kişi vardı. Burhâneddîn hazretlerine dil uzatıp; "Bir oğlanın arkasına şeyh diye düşmüşler!" dediler. Bununla kalmayıp uygun olmayan bir hayli söz söylediler. Onların çirkin sözlerini işitince âdetâ ciğerim kanla doldu. Tam ileri geri konuştukları sırada, dağdan koca bir kaya kopup üzerimize doğru yuvarlandı. Ben hepsinden ön tarafta idim. Taş tam üstüme düşeceği sırada gaybdan bir el uzanıp ensemden tutarak beni oradan alıverdi. Yanımda bulunan o iki kişi ise taşın altında kalıp ezilerek öldüler. Bu hususla ilgili olarak sonra bana talebeleri şöyle anlattılar. Hocamız ile yolda bir yerde öğle namazı kıldık. Bu sırada hocamız; "Bana bir iplik verin." dedi. Hemen bir parça iplik verdiler. Bulunduğu yerde bir kere dönüp ipliğe bir düğüm atarak yere bıraktı. Talebelerinden biri bu işin hikmetini sorunca da; "Bir dervişim vardı. Onu kurtardık! İki inkârcıyı da taş bastı!" dedi." Burhâneddîn hazretlerinin zamânında yaşayan ve şeyhlik dâvâsında bulunan bir kimse onu ve talebelerini son derece rahatsız ediyor, sıkıntı veriyordu. Yaptığı işlerde aşırılığa kaçıyor, onların da böyle yapmasını istiyordu. Şeyh Burhâneddîn hazretleri ve talebeleri ise bütün işlerinde îtidâl, orta yol üzere bulunuyordu. Talebeleri o kimsenin verdiği sıkıntılardan dolayı hep birlikte hocalarına şikâyette bulundular. Hocaları bir hac mevsiminde Arafat'ta kendilerine sıkıntı veren kimsenin zararından kurtulmak için duâ etti. Duâ sırasında kendilerine ziyâdesiyle sıkıntı veren adam attan düşüp öldü. Hac dönüşü esnâsında da hacılar memleketlerine dönmek üzere Cidde limanına geldiklerinde bir gemi görüp, gemiye binmek üzere hücum ettiler. Burhâneddîn hazretleri ise binmedi. Talebeleri, hocamızın oturmasında kalkmasında ve her hâlinde bir hikmet vardır, diyerek ona uydular. Binenler denize açılıp gittiler. Onlar ise bekledi. Gemiye binip gidenler denizde şiddetli fırtına ile karşılaşıp çok sıkıntılı anlar yaşadılar. Onlar ise bekleyip daha sonra gayet rahat bir yolculuk yaptılar. Uluborlu'dan Hasan Dede şöyle anlatmıştır: "Tasavvuf kitaplarını okudum. Kalbime Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunmak, tasavvufta ilerlemek arzusu düştü. Fakat kararsız ve tereddütlü idim. Çünkü okuduğum tasavvuf kitaplarında belirtilen şeyhlerin, mürşîd-i kâmillerin hallerini ve şartlarını taşıyan bir Allah adamı var mı diyordum. Allah adamlarını görmüş, onların halleriyle hallenmiş, yetişmiş ve yetiştirebilen bir zât arıyordum. Bu arayış hâlinde iken Şeyh Burhâneddîn hazretleri Uluborlu'ya gelmişti. Merhum babamla birlikte ziyâretine gittik. Babama acaba bu zâtın huzûrunda tövbe edip, talebe olsam mı?" dedim. Babam; "Şeyh Burhâneddîn Efendi gâyet mübârek bir zâttır. Çok kerâmetini gördük. Eğer kemâli zâyi olmadıysa, biz huzûruna varınca tövbe etmekle ilgili sözler söyler. Eğer bir işâret ederse ben de sana işâret ederim. O zaman hemen kalkıp eline yapış, onun huzûrunda tövbe edip talebesi ol." dedi. Böyle konuştuktan sonra huzûruna gittik. Biz oturur oturmaz Eûzübesmele çekip meâlen; Şüphesiz sana bîat edenler, Allah'a bîat etmiş olurlar." (Fetih sûresi: 10) buyrulan âyet-i kerîmeyi okuyup tefsîr etti. Sonra da buyurdu ki: "Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme bîat eden, Allahü teâlâya bîat etmiş olur. Biz de bu yolda hizmetkârız. Bizden dahi bîat alıp tövbe eden Resûlullah aleyhisselâma bîat etmiş olur. Çünkü bizim elimiz silsile ile Resûlullah'a ulaşır." dedi. Bu sırada babam merhumun göz yaşları ak sakalı üzerine inci tâneleri gibi dökülmeye başladı. Bana; "Oğul durma!" dedi. Derhal kalkıp tövbe ve bîat ettim. Babam da benden sonra bîat etti. Artık tasavvufta onun talebesi olduk. Bu hâdiseden bir müddet sonra Isparta'da bulunan Pîrî Halîfe'nin ziyâretine gittik. O da; "Senin mürşîdin Şeyh Burhâneddîn'dir. Fethin, kalp gözünün açılması onun himmetiyledir." dedi. Bundan sonra da Şeyh Burhân hazretlerinin huzûruna gidip sohbetlerine devâm ettim. Bir müddet sonra annemin yanına dönmek için izin istedim. Bana, Allahü teâlâ Peygamber efendimize meâlen; "Rabbin yetim olduğunu bilip de (seni) barındırmadı mı?" buyurdu diyerek annemin vefât edeceğine işâret etti ve; "Analara meyl fazla olur. Rızâlarını gözetmek lâzımdır." dedi. Bana izin verince eve gittim. Birkaç gün sonra annem hastalandı ve vefât etti. Bu hâdiseden sonra hocamın huzûruna gidip, tasavvufta yetiştirmek üzere verdiği vazîfeleri yapıp maksada kavuşmakla şereflendim." Uluborlu'dan Hasan Dede şöyle anlatmıştır: "Şeyh Burhâneddîn Efendi ile hacca gitmiştik. Medîne-i münevvereye vardığımızda Şeyh Muhammed Çelebi Sultanın halîfelerinden bir zâtın oğlunu orada mücâvir olarak ikâmet ettiğini gördük. Sâlih ve âlim bir kimse idi. Hocamızın Şeyh Muhammed Çelebi'nin kızının oğlu, torunu olduğunu öğrenince huzûruna gelip elini öptü. "Hakk'ın tâlibiyim.Fakat Muhammed Çelebi Sultanın hallerini, üstünlüğünü gördüğümüzden beri her şeyhe bağlanamadım. Siz ne yapıyorsunuz?" Şeyh Burhâneddîn hazretleri; "Ben de Hakk'ı tâlibim, arıyorum." diye cevap verdi. O kimse; "Acem diyârında bir aziz varmış sizinle ona gidelim." dedi. Bir ara konuşma sırasında Şeyh Burhâneddîn hazretleri; "Bütün dünyânın mürşidi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemdir. Burada yatmaktadır. Mübârek rûh-u şerîfinin tasarrufta bulunduğunda hiç şüphe yoktur. İstihâre edelim ümid ederiz ki, bir mürşîd-i kâmil işâret buyururlar." dedi. Bunun üzerine o zât, Resûlullah'ın mübârek Ravzasında on gün kadar uzlet üzere, bir tarafa çekilerek ibâdet ve tâatle meşgûl olmaya başladı. Kendisine bir mürşîd-i kâmil işâret olunması için yalvarıp duâlar etti. Bir gün ağlayarak Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin yanına geldi. Ayaklarına kapanıp; "Beni başkasına gönderirsin, kendini gizlersin." diyerek, teslimiyetini bildirdi. Onu kabûl edip tasavvufta yetiştirmek üzere irşâd ve terbiye eyledi. Ravda-i mutahherada halvete soktu. Sonra da ona icâzet verdi. Bir gün ona Resûlullah'ın huzûrunda istihâre edince ne gördün diye sordum. Dedi ki: "Sultan-ı Enbiyâ sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz bana gözüküp, Şeyh Burhâneddîn hazretleri için; "O, benim evlâdımdandır ve mürşîd-i kâmildir. Tevâzu ve edebinden sana kendini bildirmedi. Gâfil olma!" buyurdu." dedi. Daha sonra Mekke-i mükerremeye gittik. Mekke'de dervişlik iddiâsında olan bir kimse, bir adamını Burhâneddîn hazretlerinin yanına gönderip, ileri geri laflar söyletti. Ona ve onu yanına gönderenlere nasîhat etti ise de dinlemediler. Hattâ çok hased edip; "Konuşmasın başını keserim." diye haber yolladı. Burhâneddîn hazretleri; "Eğer zâhir kılıcı ile başımı alırsa ben zayıf bir fakirim. Nihâyet şehîd olurum. Eğer bâtın kılıcı ile, mânen bunu yaparım derse elinden geleni yapsın!" diye haber gönderdi. Ertesi gün hac kâfilesi Mekke-i mükerremeden çıktı. Şeyh hazretlerine hased edip çok üzen kimse de devesine binmiş, gitmek üzere yola çıkıyordu. Ancak Burhâneddîn hazretlerine dil uzatmaya devâm ediyordu. Adamın bu hâlini gelip haber verdiler. Şeyh Burhâneddîn hazretleri; "İlâhî! Bu mülhid, müslümanların îtikâdlarını bozmaktadır. Onun dilini tut, konuşmasın." diye duâ etti. Bir kargaşa oldu, bir de baktık ki, o azgın adam devesinden düşüp ölmüş. Dili bir karış dışarı çıkmış, gözleri fırlamış bir halde yerde yatıyordu." Hasan Dede şöyle anlatmıştır: "Uluborlu'dan dervişleri alıp Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin sohbetine gittik ve bağını belledik. Biz bağda çalışırken gelip beni bir kenara çekti. Hızır aleyhisselâmdan ve onun bâzı vasıflarından bahsetti. Bu sırada içimden; "Sizin dedeniz Şeyh Muhammed Çelebi Sultan, hazret-i Hızır'ı görmek isteyen sâdık talebelerine gösterirmiş. Niçin siz göstermezsiniz?" diye düşündüm. Hemen o anda hepimize seslenip; "Mescide doğru geliniz. Yemek yiyiniz." dedi. Toplanıp hazırlanan yemekleri yedik. Yemekten sonra Şeyh Burhâneddîn hazretleri acelece yanımıza gelip; "Çabuk olun göl kenarında (Eğridir Gölü) cemâatle namaz kılın." dedi. Ben kendi kendime; "Bu acele dervişler içindir. Ben kalıp mescidde kendileri ile kılarım." diye düşündüm. Ben bu düşünce ile beklerken bana; "Sen de git." buyurdu. Ben de gittim. Göl kenarında abdestler alındı. Bu sırada nûr yüzlü ihtiyâr bir zât yanında bir derviş ile yoldan geçer gibi bir halde namaz kılınacak yere geldi. Namaza durdu. Yüzü nûrlu ak sakallı olup üzerinde yünden beyaz bir hırka ve ak yünden bir aba vardı. Yanındaki dervişin üzerinde de yünden bir aba vardı. Arkadaşlarım onları Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin dostlarından, halîfelerinden birisi zannettiler. Cemâatle namaza dururken imâmlığı o zâta teklif ettik. Bize imâm olup namaz kıldırdı. Namazdan sonra duâ ederken göğsünde, kalbinin sesinden öyle bir hale girdik ki, sanki aklımız başımızdan gitti. Onun Hızır aleyhisselâm olduğunu anlamıştım. Ayaklarına kapanmak istedim. Ancak kalbime hocamın buna izin vermediği geldi. Diğer talebelere o zâtın Hızır aleyhisselâm olduğu açıklanmadı. Sonra Mezâr-ı Şerîf denilen yere doğru yürüdük. Yolda yürürken Hızır aleyhisselâm yanındaki dervişle birlikte âniden yanımızdan kayboldu. Durumu hocam Şeyh Burhâneddîn hazretlerine anlatıp bu hâli sordum. Verdiği cevapta babasının ve dedesinin de Hızır aleyhisselâmla görüşüp feyz aldığını ifâde etti." Halîfezâde diye tanınan bir zât şöyle anlatmıştır: Bir defâsında İstanbul'a gitmek için yola çıkmıştım. Nasıl olduysa yolum Bursa'ya düştü. Bursa'da birkaç gün kalmam îcâb etti. Hatırıma Bursa'da yatan meşhur evliyâ Emîr Sultan hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etmek geldi. Yanımda birkaç arkadaşla türbesine gittik. Rûhuna Kur'ân-ı kerîm okudum. Ziyâret ve duâdan sonra türbedârla biraz sohbet ettik. Nereli olduğumu sorunca, Isparta'nın Kûnân denilen bir kasabasından olduğumu söyledim. Sonra; "Sizin vilâyetinizde, Eğridir'de Burhâneddîn Efendi denilen bir aziz zât var onu bilir misin?" dedi. Burhâneddîn Efendi o sırada vefât etmişti. Onun hasreti ve muhabbetiyle kalbim yanıp elimde olmadan ağlamaya başladım. "Vefât edip âhirete göçtü." dedim. Türbedâr da ağlamaya başladı. Sonra onun pekçok menkıbesini ve kerâmetlerini anlattı. "Siz o zâtı nereden bilirsiniz?" diye merak edip sordum. Bunun üzerine bana şöyle anlattı: "Merhum, Şeyh Nâsûh Efendiye talebe olmak için gelip erbeîne (çilehâneye girip kırk gün kalmak) oturduklarında ben de onlarla berâberdim. İstanbul'dan memleketi Eğridir'e dönerken Bursa'ya uğradı. Halka birkaç gün vâz ve sohbet etti. Halk sohbetini dinlemekle mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Gidecekleri zaman yanında bulunan talebelerinden birine bir altın verdi. İhtiyaçları olan bâzı şeyleri alması için çarşıya gönderdi. O da bir dükkandan alacağını alıp, altını verip oradan ayrıldı. Dükkan sâhibi talebenin verdiği altını hemen sahte bir altın ile değiştirip, yanına gelerek sizin altınınız sahte imiş dedi. Talebe her ne kadar verdiği altının sahte olmadığını söylediyse de adam diretti. Talebeyle münakaşa etti. Nihâyet durum Şeyh Burhâneddîn hazretlerine anlatıldı. Şeyh hazretleri, dükkan sâhibine; "Hey kişi bu sahte altın bizim değildir. Bizim verdiğimiz altın sahte değildir." dedi. Adam bile bile ve inatla direterek; "Altın sizindir! Ya değiştirin veya aldığınız şeyleri geri verin." diyerek çok edepsizlik etti. Şeyh Burhâneddîn hazretleri; "Verin şu bedbahtın eşyâsını yıkılsın gitsin." diyerek alınanları geri verdirdi. Daha sonra da Bursa'dan ayrılmak üzere kalktılar. Henüz atına binmeden, altınınız sahtedir deyip haksızlık yapan dükkan sâhibinin hanımı feryâd ederek, şeyh hazretlerinin huzûruna geldi. "Sultanım! Sizi üzen o zâlim kimse benim kocamdır. Tamahkârlığından sizin verdiğiniz altını değiştirip, size sahte altın verdiniz demiş. Eve gelince birdenbire ağrı ve sancılara tutuldu. Kıvranmaya başladı. Bu dayanılmaz sancılar içinde feryâd ediyor! Beni size gönderdi, sizden aldığı altını da verdi, getirdim. Bu hâle, size karşı yaptığı edepsizlik ve sahtekârlık sebebiyle düştüğünü söylüyor." diyerek affedin diye yalvardı. Şeyh Burhâneddîn hazretleri; "Atılan ok geri dönmez." buyurdu ve yoluna devâm etti. Kadın evine dönünce kocasının hastalığının şiddetlendiğini gördü. Adam birkaç saat sonra da öldü." Türbedâr bu hâdiseyi bizzât gördüm, şâhid oldum. Burhâneddîn hazretleri büyük bir velî idi, dedi." Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin talebelerinden Hacı Halîfe'nin oğlu şöyle anlatmıştır: Babam bana şöyle anlattı: "Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin zamânında oğullarımın hepsi vefât etti. Hiç oğlum kalmadı. Devamlı ağladım. Şeyh hazretlerinin huzûruna sık sık varıp; "Sultânım! Himmet eyle. Belki Allahü teâlâ bana bir oğulcuk verir. Ocağımız sönmez." derdim. Bana; "Sabreyle Allahü teâlâ her şeye kâdirdir." derdi. Aradan epey zaman geçti. Bir gün Burhâneddîn hazretleri dostları ve talebeleri ile birlikte Uluborlu'ya dâvet edilmişti. Bu dâveti kabûl edip giderken Kûnân'e uğrayıp, beni de yanlarına alıp götürdüler. Uluborlu'ya varıp bir müddet kaldıktan sonra döndük. Dönerken yolda Çatak denilen yere geldiğimizde orada gâyet güzel bir su akıyordu. Namaz vakti de girmişti. Namazı burada kılalım, buyurdular. Herkes abdest almaya başladı. Hocam da mübârek kollarını sıvamış tenhâ bir yerde kıbleye doğru dönüp durmuştu. Herkes kendi hâlinde meşguldü. Ben ise hocamın hâlini görüp acaba ne hâl üzeredir? Neye yönelmiş, ne arzu edip duâ ediyor? diye düşündüm. O sırada gözlerini açıp, bana doğru bakarak eliyle, yanıma gel diye işâret etti. Hemen yanına yaklaştım. "Hacı Halîfe oğul! Ağlayıp durma, Allahü teâlâ sana bir oğul verecek! İnşâallah bir oğlun olacak! İsmini Muhammed koyasın." dedi. Ben mübârek elini öptüm. Sonra sen dünyâya geldin. İsmini de Muhammed koydum, diye babam anlatırdı. Sonra ben Uluborlu'da Ömer Çelebi Efendiden ders alıp ilim öğreniyordum. Bu sırada Şeyh Burhâneddîn hazretleri Uluborlu'ya gelip, Ömer Çelebi Efendide misâfir oldu. Ben Ömer Çelebi Efendinin tekkesinde üst katta bir odada kalıyordum. Bir gün odamda otururken ayak sesleri işittim. Yukarı biri çıkıyordu. Bir de baktım ki Şeyh Burhâneddîn Efendi odamı teşrif ediyor. Hemen ayağa kalkıp, büyük bir sevinçle karşıladım ve elini öptüm. İçeri girince; "Mevlânâ Muhammed, senin burada olduğunu bilerek geldim. Bir müddet istirahat edeyim." buyurdu. Hemen yorganımı verdim. Yatağa uzanıp biraz yattı. Yattıkları yerden bir müddet sohbet etti. Söz arasında babam Hacı Halîfe'ye benim doğacağıma dâir işâret ettiklerini, babamın anlattığı üzere söyledim. "Hacı Halîfe bunu bize isnâd eder. Ancaak..." diye uzattı ve başka bir şey söylemedi. Sonra aradan yıllar geçti. Bir gün yine Kûnân'e geldiler. Birini gönderip beni huzûruna çağırdı. Huzûra varıp edeple oturdum. Bana; "Muhammed Halîfe! Artık ömrümüzün sonuna geldik. Bir daha Kûnân'e gelmeyiz! Âhirete göçeriz! Talebelerimi, dervişleri sana bırakıyorum. Mümkün olduğu kadar bütün işlerini göresin. Sen bizim oğlumuzsun. Baban Hacı Halîfenin sana anlattıkları doğrudur. Dervişler rüyâlarını sana anlatsınlar. Sen dahi Zeynüddîn Hafî'nin Risâle-i Kudsiye'lerinde bulunan tâbirlere göre tâbir edersin. Sana bunları söylemek için çağırdım." buyurdu. Sonra bana duâ etti. Eğridir'e dönüp aradan çok geçmeden hastalandı ve vefât etti." Kınalızâde Ali Çelebi şöyle anlatmıştır: Bursa'dan İstanbul'a gitmeye niyetlenmiştim. Gitmeden önce bir gece akrabâ ve bâzı arkadaşlarımla, müderris ve medrese mensupları ile sohbet ettik. Söz şeyhlerden açıldı. Bu arada hayatta olanlardan Şeyh Burhâneddîn Efendiden de söz edildi. Ben onun hakkında bâzı uygunsuz sözler söyledim. Ertesi gün Mudanya'dan gemiye binip yola çıktım. Rüzgâr ters yönden esiyordu. Bozburun denilen yere geldiğimizde bindiğimiz gemi batma derecesine geldi. Artık gemide bulunan herkes geminin batmakta olduğuna kanâat getirdi. Ben de geminin kaptan odasında oturup, hayâtımdan ümidimi kesmiş ve şaşkın bir halde ölümü bekliyordum. O sırada birdenbire deniz üzerinde Şeyh Burhâneddîn hazretleri göründü. Batmak üzere olan geminin sereninden kucaklayıp doğrulttu. Gemi batmaktan kurtuldu. Bu hâdiseyi görünce biraz kendime gelip ayağa kalktım. Şeyh hazretlerine doğru yürüdüm. Yanına yaklaşınca gözden kayboldu. Gemideki yolcuların hepsini deniz tuttuğundan, âdetâ baygın gibi yatıyorlardı. Geminin serendibine yakın bir yerde bir gayr-i müslim yolcu da vardı. O müslüman olmayan yolcuya yaklaşıp; "Az önce bir zât serendibinde gözüktü! Sen de gördün mü?" diye sordum. "Evet gördüm! Gelip batmak üzere olan gemimizi doğrulttu. Sonra da deniz üzerinde yürüyüp sâhile doğru gitti!" dedi. Daha sonra bu gayr-i müslim kimse gördüğü bu hâdise üzerine müslüman oldu. Allahü teâlânın izni ile gemimiz batmadan İstanbul'a ulaştık. İstanbul'a varınca, bir de öğrendim ki Şeyh Burhâneddîn hazretleri İstanbul'a gelmiş. Ona çok minnetdâr idik. Mübârek elini öpmek için ziyâretine gittim. Huzûruna varınca ayaklarına kapanıp; "Sultanım! Bizim kurtulmamıza sebep oldunuz. Denizde batmak üzere iken yardımlarınız yetişti. Sizi deniz ortasında bize yardım ederken gözümle gördüm!" dedim. Ben böyle deyince; "Hey Ali Çelebi! O gördüğün senin hayâlindir. Bizim gibilerden hiç böyle bir kerâmet görülür mü?" diyerek, Bursa'da onun hakkında konuştuğum uygunsuz sözlerimize işâret etti. O sırada öyle mahcûb oldum ki anlatılamaz. Hemen mübârek elini öpüp suçumdan dolayı özür dileyip, affetmesini istedim." Eğridir'in Geresin köyünden Hâce İslâm adında bir zât şöyle anlatmıştır: Ticâret için Mısır'a gitmiştim. Dönüşte bindiğim gemide çok tehlikeli anlar yaşadık. Rüzgâr gidiş istikâmetimize ters yönden esiyordu. Deniz de korkunç derecede dalgalı idi. Büyük fırtınalar atlattık. Hattâ gemimiz batma derecesine geldi. Gemide bulunan yolcular hayatlarından ümit kesmiş geminin batacağı ânı bekliyorlardı. Gece vakti yorgun, bitkin, çâresiz bir halde deniz üzerinde sağa sola sürüklenip duruyorduk. Ben mahzun, boynu bükük bir halde geminin bir köşesinde oturuyordum. Dalgın dalgın düşünürken hatırıma Şeyh Burhâneddîn hazretleri geldi. Allahü teâlânın izni ile onun himmeti ve yardımını düşünerek imdâdımıza yetişmesini cân u gönülden istedim. Allahü teâlâya yalvarıp duâ ettim. O sırada yorgunluk ve bitkinlikten uyuya kalmışım. Rüyâmda Şeyh Burhâneddîn Efendiyi gördüm. Üzerinde yeşil bir elbise ve başında sarık vardı. Bana; "Hâce İslâm! Korkma! Bu musîbet sizin üzerinizden uzaklaştırıldı. Allahü teâlânın izniyle kurtulursunuz." buyurdu. Bu sözlerini işitince irkilip uyandım. Baktım, sabah olmak üzereydi. Gemi aynı şekilde fırtınadan sarsılıyor, yolcular; "Ha battı ha batacak!" diye ağlaşıyorlardı. Yolculara; "Korkmayın, inşâallahü teâlâ kurtuluruz." dedim. "Nasıl korkmayalım gemimiz batmak üzere, rüzgâr bir türlü dinmedi!" dediler. Biz böyle konuşurken rüzgâr yavaşladı ve kesildi. Yolcular şaşırıp; "Sen bu müjdeyi nasıl verdin, nereden bildin?" diye bana ısrarla sormaya başladılar. Ben de onlara rüyâmı anlattım. Büyük bir dikkatle ve hayretle dinlediler. Şeyh Burhâneddîn hazretlerini gıyâben tanıyıp çok sevdiler. Memleketime ulaşınca doğru Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin huzûruna gidip, başımızdan geçenleri anlattım. Dinledikten sonra; "Ben hayatta iken bunu başka kimseye anlatma." buyurdular... Eğridirli Hacı Dede şöyle anlatmıştır: "Şeyh Burhâneddîn Efendi bir gün bana; "Hacı Dede, var Eğridir'e git. Taze balık varsa bize alıver. Evden isterler." dedi. Ben de hemen Eğridir'e gidip, çarşıda sordum. Halk bana gülüşüp, sûfî deli mi oldun. Bu soğukta balık mı çıkar. Şeyh bu zamanda tâze balık olmadığını bilmez mi, dediler. Dönüp huzûruna geldim. "Efendim, balık yok halk bana gülüştü." dedim. Bana öyle heybetli baktı ki, neredeyse rûhum çıkacaktı. "Git çabuk getir." dedi. Emre uyup Eğridir Gölünün kenarına gittim. Bir de baktım ki küçük çakıllar arasında, iri iri balıklar su içinde canlı olarak duruyor. Pek de çoktu. Hemen bir kaba doldurup, huzûruna tekrar gittim. Balıkları görünce; "Ha şöyle!" buyurdu. Hayatta oldukları müddetçe bu kerâmetini kimseye anlatmadım." Elmalı'dan Hâce Muslihiddîn anlatmıştır: "Şeyh Burhâneddîn Efendi Elmalı'ya dâvet edilmişti. Bu dâveti kabûl edip Elmalı'ya geldi. Geldiği gün Elmalı'nın pazarı idi. Halk pazarı bırakıp onu karşılamaya çıkmıştı. Bu sebeple pazar yeri tamâmen boşalmıştı. Pazarda yalnız üç pazarcı hıristiyan kalmıştı. Bunlar kendi aralarında; "Türk'ün papazı geldi, herkes onu karşılamaya çıktı." diyerek ileri geri konuşup hem Burhâneddîn Efendi ile hem de müslümanlarla alay etmişlerdi. Bu üç hıristiyanın üçü de o gece rüyâlarında Peygamber efendimizi görmüşler. Huzurlarında müslüman olmuşlar. Peygamber efendimiz herbirine birer de müslüman ismi vermiş ve onlara; "O Şeyh gerçekten benim evlâdımdandır. Huzûruna gidin size îmân telkin etsin, müslüman olun." buyurmuşlar. Sabahleyin uyandıklarında üçü de Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin bulunduğu eve gittiler. Kendisiyle görüşmek istediklerini söylediler. Bu sırada Şeyh hazretleri odasında kendi hâlinde zikir ve ibâdetle meşgûldü. Durum bildirildi. Onları içeri kabûl etti. Îmânı telkin etti. Onlar da müslüman oldular. Sonra herbirine bir müslüman ismi verdi. İsimleri konulunca her üçü de hayretle ve muhabbetle elini öptüler. Çünkü üçüne de rüyâlarında Peygamber efendimizin verdiği isimleri vermişti. Aynı isimleri bize verdi diyerek kerâmetini söylediler. Büyük bir sadâkatla ona bağlanıp, sevenlerinden oldular. Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: "Hocam Burhâneddîn hazretlerinin huzûrunda bulunurdum. Bizi zâhiren ve bâtınen terbiye ederken bir gün halvette, başbaşa oturuyorduk. Birdenbire gözden kayboldu. Orada yalnız kaldım. Şaşırıp huzursuz oldum. Bu arada hocamın dedesi Seyyid Şeyh Muhammed Çelebi Sultan hazretleri gözüme göründü. "Huzursuz olma. Şeyh Burhâneddîn İstanbul'a gitmiştir. İstanbul'da nice müslümanı irşâd etmektedir. Biz kendisine himmet göndermekteyiz." Meşgûliyete tâkatım kalmadı deyince de, buyurdu ki: "Resûl aleyhisselâm bildirmiştir ki: Bir kimse ilm-i zâhir veya ilm-i bâtın taleb ederken (öğrenirken) vefât etse, Allahü teâlâ o kimseye melek gönderip, o kimsenin rûhunu tâlim ve terbiye eder. Kıyâmette kemâle ermiş olanlarla haşrolunur, buyurdu." NİÇİN DÜNYÂDAN VAZGEÇMEZSİN Şeyh Burhâneddîn hazretleri, talebelerinden Şeyh Muhammed Efendiye şöyle vasiyet etmişti: "Benden sonra kâdılık yaparsan buna rızâm yoktur. Zarar görürsün, hemen benim yerime otur." Talebesi hocasının vefâtından sonra bir defâ daha kâdı olmuştu. Borçlarından tamâmen kurtuluncaya kadar kâdılığa devâm etmeyi düşünüyordu. Kâdılık yaptığı yerden gelirken bir köye uğramıştı. Bu köyde bütün eşyâsı yandı. Büyük zarara uğradı. Bir defâsında da Lofça'da bulunuyordu. Abdest aldığı sırada birdenbire gözüne hocası Burhâneddîn Efendinin Eğridir'deki kabri, sonra da hocası gözüktü. Hocasını mihrabda gördü, oradan şöyle seslendi: "Oğul! Hani seninle ahd ü peymânımız, anlaşmamız vardı. Niçin dünyâdan vazgeçip seccâdeye, dergâha gelip oturmazsın." buyurdu. O talebe bu işâretten sonra kâdılığı bırakıp, hocasının emrine uydu. Beş altı sene dergâhta irşâdla meşgûl oldu. İnsanlara dînin emir ve yasaklarını anlattı. Rehberlik yaptı. SEN KİMSİN!.. Hasan Dede şöyle anlatmıştır: Şeyh Burhâneddîn zamanında Karahisar'dan Hacı Bayram Sultanın halîfesi Şeyh Abdurrahîm'in evlâdından bir yiğit genç vardı. O genç dedi ki: Ben de senin gibi Hacı Bayram ocağındanım. Hattâ bir gece Karahisar Bîl'e yolunda, yol kesmeye, eşkıyâlık yapmaya çıktım. Bu kötü işe niyet ettiğim sırada Hızır aleyhisselâm gelip bana nasîhat etti. Hemen tövbe ettim. Bir ara alay beyinin oğlu ile arkadaş olup ona sağdıçlık da yaptım. Ancak bu samîmiyetimizi çekemeyenler hakkımda alay beyine olmadık şeyler anlatıp iftirâ etmişler. Alay beyi de inanıp beni öldürmeleri için iki kişiyi vazîfelendirmiş. "Bîl'e giderken onu öldürün!" demiş. Yola çıkıp Bîl'e giderken gâipten bir ses işittim; "Bre Abdurrahîm!O yola gitme!O yoldan gitmene izin yoktur. Seni öldürmek için peşinden geliyorlar!" diyordu. "Sen kimsin?" dedim. "Deden Abdurrahîm'in rûhuyum." dedi. Bunun üzerine yolumu değiştirip, başka yoldan devâm ettim. Bu yolda da yürürken yine bir ses; "Sağ tarafına bak! Evliyânın rûhâniyetleri geliyor! Önden gelen zât sana mürşid, rehber olacaktır." diyordu. Sağ tarafıma baktığımda evliyânın ruhlarını kendi şekillerinde gördüm. Ellerinde bir alem, bayrak; önlerinde ise heybetli bir zât vardı. Yaklaşıp o zâtın ayaklarına kapandım. Kendimden geçmiştim. Biraz sonra irkilip kendime geldim. Ancak bu sefer o zâtı hiçbir yerde göremedim. Bir gün sonra Sandıklı kasabasına gittim. Orada bana mürşid olacak zâtın Burhâneddîn Efendi olduğunu gördüm. Sandıklı'ya dâvet edilmiş, bu sebeple gelmiş. Varıp ayağına yüz sürdüm. Elinde tövbe etmek istedim. Ancak izin vermedi. "Senin bağlı olduğun zât Hacı Bayram Sultan'ın ocağıdır." dedi. Ağlayarak evime döndüm. O gece rüyâmda Hacı Bayram Sultan'ı gördüm. Bana; "Oğul! Feth, senin kalp gözünün açılması, bu zât vâsıtası iledir. Şu anda benim oğullarım arasında onun gibisi yoktur. Fakat kisve ve icâzet zâhiren bizden olsun." dedi. Sabah olunca Burhâneddîn Efendinin huzûruna vardım. Bu defâ huzûrunda tövbe etmeme, talebe olmama izin verdi. Sonra hizmetine girip, halvete girdim. Yedi gün sonra yanıma geldi. Elinde bir mektup vardı. Bana; "Çabuk Ankara'ya var. Edhem Baba hazretlerinin vefâtı yakındır. Ondan icâzet al. Halvetini sonra tamamlarsın." dedi. Mektubu alıp yola çıktım. Mektuba; "Ethem Baba! Artık âhirete teveccüh etmeniz yakındır! Mektubu getirene icâzetnâme veresiniz." yazmış. Ethem Baba huzûruna varınca beni görür görmez ağladı. Bana bir icâzetnâme yazdı. Aradan çok geçmeden vefât etti. Daha sonra o genç Hasan Dede'ye Receb ayında dedi ki: "İnşâallah şeyh hazretleri bayramda, sana ve beş kişiye hilâfet verir. Çünkü gördüm ki, Arş-ı âzâmda Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, oturmuş halîfe olacakları getirip herbirine bir seccâde verdiler. Fakat sana bir rahle ile bir seccâde verdiler." Gerçekten bayramda bu fakire hilâfet verildi. Sonra yine bu fakire, Kur'ân-ı kerîm ilmi dahi müyesser oldu. O genç, erbeîni yâni kırk günlük halveti bizimle berâber tamamlayıp pek meşhur oldu. Bir müddet sonra şehirde tâûn hastalığı salgın hâlini aldı. Rivâyet olunur ki, o genç; "Kendimi müslümanlar için kurban ettim." demiş. Büyük bir tâûn salgını olmuş. O gencin vefâtından sonra şehirde bu hastalıktan hiç kimse ölmemiş." O yiğit gencin anlattığı hususlardan biri de şudur: Bir gün Şeyh Burhâneddîn hazretleri Kûnân'e dâvet edildi. Gitmeden, bana; "Odandan dışarı çıkma!" diye tenbih etti. Hocam ayrılıp gidince, gönlüm Bursa'nın tâze incirini çekti. Belki şehirde bulurum, diye tekkeden dışarı çıktım. Baba Sultan türbesine kadar gittim. Bu sırada hocam Burhâneddîn hazretlerinin atına binmiş bir halde şehir tarafından geldiğini gördüm. Hemen geri döndüm. "Bre nereye kaçarsın." dedi. Başımı önüme eğip cevap veremedim. Mezâr-ı Şerîf denilen yere gelince atından indi. Dergâha gitti. Ben de atı alıp ahıra bağladım. Sonra öğle namazının vakti girdi. Ezan okudum, bekledim. Vakit geçmeye yaklaşınca hocamın bulunduğu odanın kapısını çalıp; "Efendim namaz vakti geçmek üzeredir." diye seslendim. Orada bulunan talebeler bana, Şeyh, Kûnân'e gitmişti. Ne zaman döndü, dediler. Sonra içeri girip baktılar, yoktu. Her tarafı aradılar bulamadılar. Ben de hayret edip, ahıra bağladığım atına bakmaya gittim. At da yoktu. Bir hafta sonra hocam şehre döndü. Bana; "Şehre çıktın mı? Senin hâlini bilmezler mi sandın? O arzu ettiğin şeyi mescide koydum, var al." dedi. Mescide varıp baktım ki üç tâne iyi cins incir bırakılmış. Alıp yedim Allahü teâlâya şükrettim." SİZDE HACI KOKUSU VAR Uluborlu'dan Hasan Dede ve Ali Dede adındaki zâtlar şöyle anlatmışlardır: "Berâberce hacca gitmeye niyetlendik. Hazırlıklarımızı yapıp duâsını almak üzere Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin Mezar-ı Şerîf denilen yerdeki mescidine gittik. Onu mescidde gördük. Huzûruna girip oturduk. Bizi görür görmez; "Sizde hacı kokusu vardır. Bu ne haldir?" dedi. "Sultanım biz hacca gitmeye niyetlendik. Himmet eyleyin." diyerek duâsını istedik. "Sizi Allahü teâlâya ısmarladık. Korkmayınız!" dedi. Gemiyle yola çıktık, yirmi gün sonra Cidde açıklarına doğru yaklaştık. Bir gece âniden bir fırtına çıktı. Gemideki yolcular batacağız diye telaşa kapıldılar. Geminin ağırlığını azaltmak için gemideki ağır eşyâlarını denize bırakmak istediler. Telaşlı ve şaşırmış bir halde kıvranırken, Şeyh Burhâneddîn hazretleri, dedesi Şeyh Muhammed Çelebi Sultan ile birlikte gelip gemimizin kenarında durdular: "Korkmayın! Müslümanlar eşyâlarını denize atmasınlar. İnşâallahü teâlâ fırtına sabaha kadar sâkinleşir." dediler. Sonra gözden kayboldular. Buyurdukları gibi fırtına sabahleyin kesildi. Yolcular Allahü teâlâya çok şükrettiler. O sırada Ramazân-ı şerîf ayında idik. Döndükten sonra annemden öğrendik ki, Şeyh Burhâneddîn hazretlerinin hanımı bir gün anneme gelip; "Oğulların falan gün bir sıkıntı çekmişler mi?" diyerek bizim denizdeki sıkıntılı anlar yaşadığımız günü işâret etmiş. Sonra da falan gün akşam Şeyh hazretleri akşam yemeğinde; "Hey Hasan Dede. Hey Ali Dede!" dedi. Sonra da kalkıp dergâha gitti. Fakat biz işin sırrını anlayamadık." demiştir."

Evliya

İshak Paşa Türbesi

Bursa – İnegöl – İshak paşa camii yanında …..

Evliya

Cununi Ahmet Dede

Bursa – Pınarbaşı Kabristanının giriş kapısının karşısında Mesnevi’nin sırlarına vakıf olup Konya Karaman ‘ ın Larende kasabasında Süleyman veyahut Sinan nam zatın oğludur. Şeyh Ahmed Mevlevi olarak bilinir. Kendisi bir mevlevi oğlu olarak dünyaya geldi, yetişkinlik çağına kadar tahsiline Larende’de devam etti. Mevlevilik tarikatına fiilen girmesiyle çilesini bitirdikten sonra uzun müddet Bağdat Mevlevihanesi’nde Mesnevihan olmuş (mesnevi okutmuş) ve etrafını manevi feyze gark etmiştir. Burada bulunduğu sırada alem-i ma ‘nada kendisine taze bir gül verilmiş, gülün şekli ve rengi pek latif olduğu halde kokusu olmadığından: “Ah, ne olaydı, bunun bir de kokusu olaydı.” demiş, kendisine; “Bunun kokusunu Bursa’da duyarsın” denilmiştir. Cünuni Dede yaşlılık yıllarında büyük bir sıla özlemine kapılarak tekrar doğduğu yere döndüğü vakit , o tarihte Hz. Pir’in (Mevlana Celaledin-i Rumi’nin) eşiğinde seccadenişin olan Çelebi Ebubekir Efendi Hazretleri bulunuyordu : “Bursa şehri İslam şehirleri içinde bir «Burcu Evliya» olarak şöhret bulmuş olduğu halde burada bizim yolumuz yüce mevlevilik tarikatının bir tekkesi henüz yoktur. Böyle bir tekkeyi kurup yeniden canlandırmayı sizden rica ediyorum. ” diyerek bu büyük görevi kendisine verdi. Cünuni Dede , ilk önce çok yaşlı olduğunu ileri sürerek bu iş için özür diledi. Ancak birkaç gün sonra Larende ‘ye gitmek için sefer hazırlığı yaparak izin istemek ve vedalaşmak üzere Çelebi Efendi Hazretleri’nin huzurlarına geldi. Çelebi Ebubekir Efendi mecliste bulunanların huzurunda: “Biz Mevlana ‘yı Bursa ‘ya göndermek arzusunda idik. Halbuki bu sözümüzü kabul etmediler, reddettiler.” buyurunca o sırada Bağdat’ta gördüğü rüyayı hatırladı; o anda rü’yada gördüğü gül tecessüm ederek önüne gelmişti. Bunun üzerine hayret edip azizin sözünü kabul ile Larende’ ye gitmekten vazgeçti, kendisine verilen emir ve vazifeyi yerine getirmek üzere Bursa ‘ya hareket etti . Görev için Bursa’ya geldiğinde tanınmış şeyhlerden Şeyh Ya’kub Efendi ‘nin Setbaşı yakınlarında Karaağaç Mahallesi’ nde bulunan tekkesine birkaç günlüğüne misafir olmak üzere indi. Yakub Efendi ise o sırada İstanbul’da Eyüp civarında bir eve yerleşmiş olduğundan dergah boş idi. Cününi Ahmed Dede kısa zamanda gelip giden mevlevileri burada bir araya toplamış, düzenlediği ayinlerle etrafına feyz saçmıştır. Aradan çok geçmeden muhibbanından Mehmed adında bir dervişe : “Erenler, bu makamın bizim karargahımız olmadığını siz de bilirsiniz. Bakalım bir istihare edin de ne zuhur eder, görelim.” buyurur. Derviş Mehmed o gece istihare eder. Rüyasında sağ tarafından Karapınar denilen mevkiden iki alem (sancak) zuhur eder. Arkasından birçok mevlevi dervişleri gelerek sancağın birisini ikamet ettikleri zaviye tarafına götürdükleri halde tekrar dönerek Pınarbaşı civarında bilahare Mevlevi Zaviyesinin kurulduğu kayanın üzerine dikerler. Derviş Mehmed uyanır, gördüğü rüyayı arz eder. Cünuni Ahmed Efendi memnun olur, tahsin eyler. Pınarbaşı üzerindeki küçük, dar ve karanlık bir kümbette yerleşir ve hemen burayı imara başlarlar. Sultan I. Ahmed ‘de 18.7.1611 ‘ de Bursa Mukaatası malından yüz bin akçe verilip bir mevlevihane yaptırılması ve mevcut fukaraların vazifelerinin hesap edilip bildirilmesini Bursa kadısına emreder. O sırada hayırsever bir kadın Tefsirhan mahallesi’nden Ali Bey’ in karısı Fatma Hatun , 1023/1614 eylülünde Yadigar- ı Şemsi’de evini, Bursa Kütüğü ‘ nde , Bursa Şeriyye Sicillerine göre; yirmi bin dirhem akçe ile satın aldığı hanı , Mesnevi-i şerif okunmak şartıyla dervişlere vakfeder. Şerbeti Mehmed Efendi ve bunlardan başka birçok hayırsever dervişan , mal ve mülk bakımından pek çok yardımlarda bulunur kısa zamanda burayı örneği görülmemiş büyük ve güzel bir Asitane haline getirmeye muvaffak olurlar. XVII. yüzyılda Bursa’ya gelen Evliya Çelebi, bu dergahı Bursa’da bulunan diğer dergahlardan daha büyük, 70-80 odalı ve geniş bir semahaneden müteşekkil olduğunu yazmaktadır. Mehmed Fahreddin Efendi’ye göre Azmizade Mustafa ve Mehmed Şemseddin’e göre Mevlana Urfizade Mustafa Efendi’nin Bursa kadısı olduğu sırada Bab mahkemesi katipliğinde bulunan Baldırzade Mehmed Selisinin kendi hattıyla bu dergahın vakfiyesini yazdığını ve Mustafa Efendi’nin imzaladığını belirtmektedir. Şair Hayali, Güldeste’nin beyanına göre tekkenin yapılışına sekiz beyitlik manzum bir tarih düşürmüştür. Son beyit şöyledir: Mevlevi-haneyi Cününi Dede Eyledi Hu diye diye ihya 1024 Cünuni Dede , bu yeni yapılmış büyük tekkede ayinler düzenler ve Mesnevi’ dersleri verirken 1030/1621 senesinde fanilik tekkesini terk eyleyip baki kalan cennet-i alaya gitmiştir. Kabri tekkede Mevlevihane kapısının sağ tarafındadır. Şair Beyanı Çelebi üç beyitlik şiirinde: Nakline tarih Beyanı idi “Kıldı Cününf Dede teslim-i ruh ” 1030 beytindeki mısraı ile ölümüne tarih düşürmüştür. Cünuni Dede , meczub, küçük büyük herkesin güven ve saygısını kazanmış, kuvvetli bir nefes gücüne sahib , bilinmeyen gizli halleri keşfetmekle ünlü keşf ü keramet sahibi bir zat idi. Mevlevi şairlerinin ariflerindendi. Cünuni Ahmed Dede ‘nin hayatı hakkında bilgi veren kaynaklarda Türkçe ve Farsça şiirler yazdığı belirtilmekteyse de hiçbir eseri günümüze ulaşmadığı gibi kaleme aldığı şiirlerden pek azı ele geçmiştir.

Evliya

Vani Mehmet Efendi

Bursa – Kestel’deki Vani Mehmet Efendi camii içerisinde Vani Mehmet Efendi , IV. Mehmet zamanında ” Hünkar Şeyhi ” şanıyla büyük nüfus kazanan bir din ve devlet adamıdır. Peygamber Efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Aslen Van’ın Hoşap ( Güzelsu ) kasabasındandır. Vani denmesinin sebebi Van’lı olmasından ileri gelir. Boğaziçindeki Vaniköy semti adını Vani Mehmet Efendi’den almıştır. Vani Mehmet Efendi ilk eğitimini Van’da gördü. Doğunun belli başlı ilim merkezlerini dolaştı. Gence , Karabağ ve Tebriz gibi bazı beldelerde ilim tahsil etti. Daha çok tefsir , hadis, fıkıh ve tarih bilgileri üzerinde çalışan , edebiyat ve belgatta yükselen Mehmet Efendi, daha sonra Erzurum’a yerleşti. Bilgisi ve hitabetiyle, herkesin ve bilhassa Erzurum Beylerbeyi Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa’nın da hayranlığını kazandı. Fazıl Ahmet Paşa İstanbul’a çağrılıp, sadrazam tayin edildikten sonra Vani Mehmet Efendi’yi İstanbul’a davet etti ve padişah IV. Mehmet’e tanıttı. Saraya giren Vani Mehmet Efendi , Padişah tarafından çok sevildi ve Vani Mehmet Efendi’nin namı İstanbul’da duyulmaya başladı. Padişah tarafından çok sevilen Vani Mehmet Efendi, sarayda Padişaha vaaz ederdi. II. Mustafa Han’ın da hocası oldu. Padişah hocası ” Hünkar Şeyhi ” olan, Vani Mehmet Efendi Yeni camii de ilk kürsü vaizi oldu. Kürsü vaizi olarak büyük şöhret kazandı ve bu sebeple ” Şeyh” diye anıldı. Şeyh ünavı burada tarikat büyüğü anlamında değil , alim , üstad anlamındadır. Yüksek ikbalinin sağladığı imkanlarla hayır ve bayındırlık eserleri yaptırmaktan geri kalmamıştır. İstanbul’da Vaniköy’de ve Bursa’da Kestel’de birer cami yaptırmıştır. Pek çok talebe yetiştiren Vani Mehmet Efendi bir çok eserde kaleme almıştır. Vani Mehmet Efendi , Medine kadılığı görevinde iken ”Sıhhai Cevheri ” isimli lugatı Türkçe’ye çevirmiştir. İmkan ve gayretiyle Kestel’de adına izafeten Vani mehmet camii şerifi, 1 hamam , 1 büyük Han , 6 dükkan ve bahçeler olarak büyük aşevi 7 hücreli ilim zaviyesi meydana getirmiştir. Vani Mehmet Efendi Türk Milliyetçiliğinin ilk müjdecilerindendir. Dinimize sokulan hurafeler ve bozuk mezheplerle de mücadele etmiştir. 1682 yılında Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana’daki haçlı orduları karşısında yenildiğinde, Vani Mehmet Efendi Ordu Şeyhi idi. Ordu istanbul’a döndüğünde, Bursa yakınlarındaki kestel köyündeki çiftliğine yerleşti. 10 Ekim 1685 tarihinde Bursa’da Kestel köyü’nde vefat etti. Banisi olduğu camii’nin içerisine defnedildi. Kabir Taşı ; Sübhan Allah ( Sübhan Allah ) Kıdvet-u Ulema-il Amilin ( Bildikleri ile Amil alimlerin) Zübde-tü Fazl-ül Kamilin ( Örneği, olgun Kimselerin Üstünlüklerinin Özü ) En- Natıku Bil Hak ( Hakkı Konuşan , Halka Vaaz Eden ) Ed Da-i ila Allah ( Allah’ın Dinine Çağıran ) El Mülteci İla Civarillah ( Allah’ın Teminat ve Yakınlığına sığınan ) Muhammed – Ül Vani Revvaha Allahu Ruhahu Fiyevm İl Cumuati Es Salis ü Aşere Min Zalike Adeti El Münselikü Fi Suhur i Sitte tin ve Tisune Ve Elfün 1096 Yılı Zilkade Ayının On üçüncü Cuma Günü Bu Dünyadan Göç Eylemiştir.

Evliya

Veysel Karani Hz.

📍 Osmangazi
Evliya

Alaeddin Ali Esved (k.s.)

Evliya

Şeyh Kutbuddin İzniki

Bursa – İznik’de Şeyh Kutbuddin İzniki camiinde İsmi şerifleri Muhammed bin Muhammeddir. ” Kutbuddin İzniki” diye şöhret bulmuştur. Hanefi mezhebi fıkıh alimi ve tasavvuf büyüklerindedir. Sultan Yıldırım Bayezid devri alimi ve evliyanın büyüklerindendir. Şakayıkı Numaniye ve Aşıkpaşazade tarihlerinin kaydına göre doğum yeri İznik olup , doğum tarihi hakkında bilgi mevcut değildir. Zamanının birçok âliminden ders okudu. Dînî ilimleri ve zamanının fen bilgilerini Mevlânâ Hasen Paşa’dan öğrendi. Her ilimde mütehassıs bir âlim olarak yetişti. Ahlâken yüksek, faziletlerle mücehhez (süslenmiş), zühd ve vera’ sahibi idi. Tasavvuftan büyük haz, pay aldı. Evliyâlığın yüksek derecelerine kavuştu. Fıkıh ve ahlâk ilimlerini kendinde topladı. Bilhassa Timur Hân, din ilimlerindeki yüksekliği sebebiyle karşılaştığında ona çok saygı göstermiştir. 821 (m. 1418) senesi Zilka’de ayının sekizinci günü, İznik’te vefât etti. Kabri üzerindeki üstü kubbeli dört köşe türbe ile bitişiğindeki Şeyh Kutbüddin Camii’nin XV. yüzyıl yapıları olduğu tesbit edilmekle birlikte kimin tarafından inşa edildikleri kesin olarak bilinmemektedir. Cami ve zaviye zaman içinde harap olmuş, türbe ise yakın zamanda onarım görmüştür. Şeyh Kutbuddin İzniki hazretlerinin eserleri ; 1 – Tefsiri’l-Kur,an 2 – Mukaddime Namaz, oruç, hac, zekat gibi ibadet konularının Hanefi mezhebine göre anlatıldığı, ayrıca inanç ve ahlaka dair meselelerin ele alındığı eser Türkçe ilmihal geleneğinin ilk örneklerindendir. Mukaddeme adlı eserine şöyle anlatır; Kutbüddîn-i İznîkî, “Mukaddimet-üs-salâh” kitabında buyuruyorki: ilim, farz-ı ayn ve farz-ı kifâye olmak üzere ikiye ayrılır: Farz-ı ayn: Her müslümanın bülûğa erdikten sonra bilmesi ve öğrenmesi gereken ilimdir, öğrenmezse, namazı terk edene nasıl azâb edilirse, ona da öyle şiddetli azâb edilir. Farz-ı kifâye: Bir beldede veya bir şehirde bir kişi bilirse, farzın yerine getirdiği ilimdir. Diğer kişilere farz olmaz. Eğer öğrenemezlerse de günahkâr olmazlar. Bu fakîr gördü ki, bu farz-ı ayn olan ilimde latîf şekilde kitaplar düzmüşler ve yazmışlar. Ama, bunların kimi Arabî ve kimisi Fârisîdir. Her kişi onları mütâlâa edip ma’nâsını çıkaramaz ve okuyup öğrenirlerse de çabucak unutur, veya ma’nâsına gönlü yatmaz O zaman diledim ki, bu farz-ı ayn olan ilimde Türkçe bir mukaddime yazayım, tâ ki mübtedilere (âkil baliğ olmaya yakın kız ve oğlanlara) öğreteler. Tâ ki, gönlüne ve i’tikâdına, dînimizin emrini tutmak ve müslümanlık kaydına riâyet etmek yerleşsin. Baliğ olduktan sonra bunun içindekilerle amel edeler. Farz-ı ayn olan ilimde âlimler ihtilâf etmişlerdir: Kelâm âlimleri şöyle dediler: “Farz-ı ayn olan, Hak teâlânın birliğini ve sıfatlarını delîlleriyle bilmektir.” Fakîhler dediler ki: “İlm-i fıkıhtır. Zîrâ Hak teâlânın farz ettiği şeyleri bildirir. Helâl ve haramı bilmek fıkıhla hâsıl olur.” Tefsîr ve hadîs âlimleri şöyle dediler “Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerin ma’nâsını bilmektir. Zîrâ din ilmi, bunlardan çıkmıştır.” Tasavvuf âlimleri dediler ki: “Kişi kendi hâlini ve makamını ve nefsin âfetlerini ve nefsin ne sıfatlarla bezenip kâmil olduğunu ve ne sıfatlarla mertebeden düşüp helak olduğunu bilmektir. Ebû Hanîfe, kâmil fıkıh budur demiştir.” Şimdi bunların her birisinin maksûdu, mühim gördükleridir. Ebû Tâlib Mekkî şöyle dedi: “Farz-ı ayn olan ilim odur ki, İslâm onsuz tamâm olmaz. O da beş şeydir: Biri; Allahü teâlâyı bir ve Muhammed aleyhisselâmı hak Resûl bilmektir. İkincisi; beş vakit namazın şartlarını ve rüknlerini bilmektir. Üçüncüsü; oruç, ne ile tamâm olur bilmektir. Dördüncüsü; zekâtın farzlarını bilmektir. Beşincisi; haccın şartlarını bilmektir. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ) şöyle buyurdu: “İslâm binası beş şey üzerine kurulmuştur.” Böylece hakîkat şudur ki, mutlaka ilim öğrenmek her müslüman erkeğe ve kadına farzdır. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ); “İlmi taleb etmek, her müslüman erkeğe ve kadına farzdır.” buyurmuştur. Burada farz olan ilim, ilmihâl bilgileridir. Birkaç mes’eleyi bildirelim ki, namaz kılanlarda çok vâki olur. Mecmûz şerhinde kaydedilmiştir “Bir kişi, şüphelenip bir vakit namazı kılıp kılmadığını bilmezse, eğer namazın vakti içinde şüphelendiyse eda etmeli, eğer vakti çıktıktan sonra şüphelendiyse kılması lâzım olmaz. Namaz kılarken kaç rek’at namaz kıldığını bilmezse, eğer ilk defa şüphelendiyse tekrar kılar, şayet birkaç defa şüphelendiği var ise, şüphe ettiği rek’attan az kıldığını kabûl edip, onun üzerine tamamlar. Meselâ bir rek’at mı yoksa iki rek’at mı kıldığını bilemezse, bir rek’at kılmış kabûl edip, bir rek’at daha kılar.” (Nûruosmâniye Kütüphânesi Hâmidiyye kısmı No: 550/1 Varak 18 a) 3- Rahatü’l-kulub ;Kelam, fı­kıh ve tasavvufun mezcedildiği bu Türkçe eserde müellif, inanç ve ibadet konularını mutasavvıfların anlayışından hareketle anlatmış, son kısımda şeyhe bağlan­manın gerekliliği, kamil şeyhin vasıfları, hırka giyme gibi tasavvuf konularını ele almıştır. Rahatü’l Kulub kitabında şöyle anlatır; Allaha hamd olsun ki, bize, evliyâyı ve âlimleri sevmeyi nasîb etti, gönlümüzü onlara bağladı. Peygamberlerin en üstününe selâmlar olsun ki, O, Resûllerin İmâmı ve hem de Peygamberlerin sonuncusudur. O, Muhammed Mustafâ’dır ki, dünyâda ümidimiz O’nadır, âhırette O’ndan şefaat umarız. O’nun yüksek mertebede olan Ehl-i beytine ve Eshâbına selâm olsun! Onlara uyanlar hidâyet üzeredirler. Bütün evliyâya ve âlimlere uyanlar, İslâmiyetin hem zâhiri hem de bâtını üzere dururlar. Gerçek talibler ki, dâima halvette ve hem ibâdette dururlar. Mü’minler ve sâlihler ki, gece-gündüz Hak yardımıyla Hak yolunda dururlar ve hem tâatta dururlar. Ey kardeşim! Bir kişinin senin katında haceti (ihtiyâcı) olsa, sen o haceti bitirirsen, Allahü teâlâ senin yetmiş türlü dünyâ ve âhıret hacetini giderir. Eğer bir kişi bütün yer ehli kadar ibâdet etse ve bütün gök ehli kadar tâat etse, imânı Ehl-i sünnete uygun değilse kabûl olmaz. Zîrâ amelin kabûl olunması ve îmânın dürüst olması, takvânın şartıdır. Takvâ, Allahtan korkmaktır. Allahı bilmeyince, O’nun azametini ve celâlini anlamayınca, Allahtan korkmak hâsıl olmaz. Dînin ve îmânın aslı ve ilmin temeli, Allahü teâlâyı bilmek ve birliğini kalb ile tasdîk etmektir. Şöyle ola ki, eğer başını keserler ise ve bütün varlığını alırlar ise râzı olasın; Allahü teâlânın birliğini gönülden çıkarmayasın. 4- Telfikat ;Ferra el-Begavi’nin Meşabihu’s-sünne adlı eserinin Arapça haşiyesidir. 5- Risale fi hakkı devrani’s- sufiyye Kaynaklar ; Taşköprülüzade İsamuddin Ebu’l Hayr Ahmed Efendi , Eş-Şakaiku Numaniyye Ulema Devleti Osmaniyye , İz yayınları , 2007 Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

Evliya

Mevlana Taceddin İbrahim

Bursa – İznik’de Eşrefoğlu rumi camii haziresinde Sultan II. Murat döneminin tanınmış alimlerinden biridir. Molla Yegan’da ders görmüş ve onun halkasında bütün ilim dallarında maharet kazanmıştır. Sultan II. Murat kendisini bazı medreselerin müderrisliğiyle görevlendirildikten sonra İznik Medresesi’nin müderrisliğine getirmiş ve yüz otuz dirhem yevmiye tayin edilmiştir. Yiğit , heybetli , cesur yürekli ve fazilet sahibi bir zat idi. Oğlu Molla Muhyiddin Muhammed şöyle bir olay anlatmıştır; ” Molla Yegan hac farizası için Hicaz’a giderken İznik Medresesi’ne uğramıştı. Babam kendisini büyük saygıyla karşıladı ve şehrin en güzel evinde ağırlayarak izzet ü ikram da bulundu. O sıralarda ben küçük bir çocuktum. Babam kendisine banyoyu gösterdi ve Molla Yegan banyodan çıkınca babam ayaklarını su ile yıkayarak öptü. Molla Yegan da bunun üzerine şöyle dua etti ; Allah her işini mübarek etsin Molla Taceddin!…. Molla Yegan’ın sesi hala kulaklarımda çınlar. ” Mevlana Taceddin İbrahim , Sultan II. Mehmet’in saltanatının ilk yıllarında İznik beldesinde Hak’kın rahmetine kavuştu. Bir gün, dergahına bir delikanlı girip diz çöktü mübareğin önünde. -Hocam, nasihat almaya geldim. Büyük velî sevgiyle baktı gence: -Evladım, âzâlarını günah işlemekten koru. Ne için yaratılmışlarsa o yolda kullan sadece. -İnşallah hocam. Dua edin, başarayım. -Kalbini de dünyaya bağlama sakın. -Dünyadan maksat nedir hocam? -Dünya, haram ve günahlardır oğlum. Allahü tealanın beğenmediği şeyler yani. “NAMAZLARINI KILIYOR MUSUN?” Sonra sordu gence: -Namazlarını kılıyor musun oğlum? -Beş vakit kılamıyorum hocam. Acı acı gülümseyip sordu gence: -Sen hiç temelsiz bina gördün mü? -Hayır hocam, görmedim. -Niye görmedin? -Temelsiz bina olmaz ki hocam. -Doğru dersin. Temelsiz bina olmaz. İşte “İslam” binasının temeli de “Namaz”dır evladım. Namaz yoksa, İslamiyet de yoktur, anladın mı? -Anladım hocam. *** Mevlânâ Tâceddîn hazretleri bir gün yakınlarını çağırıp vasiyyetini bildirdi: -Beni falan yere defnediniz! Çocukları “Peki” dedilerse de, kabir yeri için başka yer düşünüyorlardı. Sordular: -Babacığım, biz falan caminin avlusunu düşünüyorduk. Ne dersiniz? “GÜCÜNÜZ YETERSE!..” Cevap iki kelimeydi: -Gücünüz yeterse!.. Biraz sonra ağırlaştı ve vefat etti. Son sözü “Namaz” olmuştu. Cenaze hizmetini görüp tabuta koydular. Düşündükleri caminin avlusuna götürmeyi denediler önce. Ama ne mümkün! Tabut havada bir ağırlaştı ki, bir milim götüremediler. Kendi istediği yere doğru çevirdiler, kuş gibi hafifledi. Mecburen o yere defnettiler mübareği… Kaynak ; Taşköprülüzade İsamuddin Ebu’l Hayr Ahmed Efendi , Eş-Şakaiku Numaniyye Ulema Devleti Osmaniyye , İz yayınları , 2007

Evliya

Eşref Baba

Bursa – İznik’de Lefke kapısı dışındaki Şehir kabristanında Çandarlı Hayreddin Paşa’yı geçtikten sonra 100 metre ileride solda XIV. yüzyılda inşa edilen türbede Eşref oğlu Abdullah Rumî hazretlerinin babası yatmaktadır.

Evliya

Aşık Yunus

Merkad-ı Aşık Yunus Merkad-ı Yunus Emre Merkad-ı Abdürrezzak Bursa – Yıldırım’daki Karamazak sokak’da marketin hemen yanında Aşık Yunus (ö. 1438-9) , bilinen Yunus Emre’den (1240-1321) yaklaşık olarak bir asır sonra yaşayan bir sufi şairdir. Yaşadığı dönemde de sonraki yıllarda da şiirleri biliniyor ve tekkelerde besteyle okunuyordu. Hatta XV. Asırda istinsah edilen Bursa mecmuasında Aşık Yunus şiirleri , Yunus emre’nin şiirlerinde ayrı bir başlık altında yer almaktaydı. Aşık Yunus’un yaşadağı şehir ve kabri hakkında neredeyse hiç bir şey bilinmiyordu. Bu durum, kabrinin Niyazi Mısri bulunuşuna kadar devam etti. Niyazi Mısri’den itibaren halveti kaynaklarında Aşık Yunus’la ilgili bilgiler yer almıştır. Aşık Yunus’u ilim ve kültür hayatına taşıyan , tanıtan ve hakkında araştırmalar , tartışmalar yapılmasını sağlayan isim Rıza tevfik’dir. Daha sonra Fuat Köprülü , Abdülbaki Gölpınarlı , Faruk Kadri Timurtaş , Turan Alpekin ve Mustafa Tatcı gibi araştırmacılar, konu etrafında makaleler ve kitaplar yayımladılar. Aşık Yunus’la ilgili en detaylı çalışmaları yapan Mustafa Tatcı şu ifadeleri kullanır ; ” Bizim Yunus’dan yüz sene sonra, Emir Sultan zamanında yaşamış olan bir Yunus daha vardır; Aşık Yunus. Kendisi Bursalı , 1400 yılı ortalarında vefat etmiş, Kübrevi veya Nurbahşi dervişi yani Halveti. Emir Sultan yoluna mensup bir derviş. Aşık Yunus mahlasıyla şiirler yazıyor. Bursa’da bugün Emir Sultan’a yakın Karamazak mahallesi diye bir mahalle var ; kabri orada bir evin içinde… Bizim Yunus olmasa da Bursa’da bir Aşık Yunus yaşıyor, o kesindir. Tarihi belgeleri , yazdığım esere koydum değerlendirdim; onun için gönlümde endişe edecek bir şey yok. Yani ilmi veriler orada bir Aşık Yunus’un yaşadığını gösteriyor. Hatta Aşık yunus’un eserleri o kadar baskın çıkmış ki bizim Yunus’un eserlerinin yerine onun eserleri icra edilir olmuş. ” Özelikle bugün dillerde ve gönüllerde yer alan Yunus mahlaslı Şol cennetin ırmakları , Sordum Sarı çiçeğe ve dertli dolap gibi popüler pek çok şiirin şairidir. Aşık Yunus ait türbe ; Niyazi Mısri hazretlerinin bir işareti üzerine oratay çıkmıştır. Anlatılanlara göre Niyazi Mısri , Emir Sultan’ giderken buradan her geçişinde başını Karamaz aralığına çevirerek ” Yunus’un kokusunu alıyorum” dermiş. Bir cuma dervişlerinin , bu kokunun nereden geldiğini göstermesini istemeleri üzerine Niyazi Mısri, Abdurrezzak mezarının alt tarafını işaret etmiş. Burayı kazdıklarında iki mezar daha bulmuşlar. Niyazi Mısri ” haza Kabr-i Yunus ve Haza Kabri Yunus Emrem ” şeklinde işaret ederek kabirlerin kime ait olduklarını söylemiştir. İşte Yunus’un kabri bu manevi keşifle ortaya çıkarılmıştır. Bu durum kabirlerden birinin Aşık Yunus’un kabri diğerinin de Yunus emre’ye ait makam olduğu sonucunu doğurmaktadır. Daha sonra buraya türbe kitabesinde anladığımıza göre Ali Efendi tarafından türbe yapılmıştır. Kitabe şöyledir ; ” Aslı sütüde gevher elhak Yedekçizade Cud ü keremle yekta zat-ı cihan pesendi Rağbet edüp bu cayı ihyaya kıldı himmet Üçler makamın icra itti gören beğendi Evvelki Yunus Emre, Aşık Yunus ikinci Üçüncü Abdürrezzak Uşak Serbülendi Hayrat-ı paki olsun makbul-i kurb-ı bari Ola şefaati banisi behremedi İlham olundu geldi bir zat dedi tarih Üç kabri mamur Lillah Ali Efendi (H.1143) Bugünkü Türkçeyle ; ” Asıl ve necip Yedekçizade cömertliği ve lütüfkarlığı ile cihanda meşhurdur. Bu makamarağbet edip himmeti ile üçler makamını ihya etti ve eserlerini bütün cihan halkı beğendi. Bu üç makamdan biri Yunus Emre’ye , ikincisi Aşık Yunus’a ve üçüncüsü de aşıkların önderi Abdürrezzak’a aittir. Bu nefis hayrat Allah indinde makbul olsun ve banisi şefaatlere mazhar buyurulsun. Bu zat geldi ve ilham eseri olarak şu tarihi dedi. Ali efendi , üç kabri Allah rızası için mamur etti. Kaynak ; Bursa’nın Yunus’u aşık Yunus , Mustafa özçelik , Bursa Büyükşehir Belediyesi , 2013

Evliya

Hacı İvaz Paşa

Evliya

Hüsameddin Bursevi (k.s.)

Evliya

Acem Reis

Evliya

Eskici Mehmed Dede

Bursa – Osmangazi’de 1. nazım sokak’da. Anadolu velîlerinden. On altıncı yüzyılın sonunda ve on yedinci yüzyılın başında yaşamıştır. Pamuklu bez ticâretiyle meşgûl olduğu için Eskici Mehmed Dede diye meşhûr oldu. Aslen Amasyalı olup, 1619 (H.1028) senesinde Bursa’da vefât etti. Kabri, Abdülmü’min Efendi Câmii bahçesindedir. İlk tahsîlini memleketi olan Amasya’da gördükten sonra, Bursa’ya gelen Mehmed Efendi, ilk zamanlar pamuklu dokuma ticâretiyle meşgûl oldu. Kıdvetü’l-ârifîn Abdülmü’min Efendinin sohbetlerinde bulunmaya başladı. Ona talebe olup ondan ilim ve feyz aldı. Abdülmü’min Efendinin torunu ile evlendi. Onun yaptırdığı câminin civârında yerleşti. Velî zâtların sohbetlerinde bulundu ve tasavvuf yolunda ilerledi. Bir ara pamuklu dokuma ticâretini bırakıp, insanlardan uzaklaşarak uzlete kendi köşesine çekildi. İbâdet ve Allahü teâlânın ismini zikirle meşgûl oldu. Mânevî derecelere kavuştu. Daha sonra; “Çalışan, Allahü teâlânın sevgilisidir.” sözü gereğince, âilesinin nafakasını temin etmek için pamuklu dokuma ticâretine tekrar başladı. Bursa Bezzazcıları arasında önemli bir yeri olmasına rağmen hiçbir zaman dünyâ malına gönül vermedi. Kazandıklarını, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için ihtiyaç sâhiplerine sadaka verirdi. Ömrünün sonlarına doğru pamuklu dokuma ticâretini tamâmen bırakıp, nefsinin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak sûretiyleAllahü teâlânın rızâsını kazanmaya çalıştı.Hoş sohbeti ve güzel ahlâkıyla insanların gönüllerini almaya gayret etti. Birçok halleri ve kerâmetleri görüldü. Zamânın Bursa kâdısı Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin kâdılığı ve dünyânın debdebesini bırakıp Üftâde hazretlerine talebe olmasına Eskici Mehmed Dede vesîle olmuştur. Bursa kâdısı Aziz Mahmûd Hüdâyî bir gece rüyâsındaCehennem’i gördü. Cehennem’in şiddetli ateşinde tanıdığı bâzı kimseler de vardı. Bu korkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içinde bulunduğu günlerde bir hanım bir dâvâ getirdi. Dâvâcı kadın, kocasından ayrılmak istediğini bildirdi. Kadının ayrılmak istediği kocası Muhammed Üftâde hazretlerini seven fakir bir kimseydi. Bu fakir kimse her sene hacca gitmek ister fakat gidecek parası olmadığı için de bir türlü arzûsuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evdeki hanımı yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir, bir gün üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı ve hanımına; “Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talakla boşadım.” dedi. Günler geçti. Hac için hazırlananlar yola çıktı. Kurban bayramı yaklaştı. Fakir kimseyi bir düşünce aldı. Hem hacca gidememenin üzüntüsü, hem de hanımının üç talakla boş olacağı için çâresizlik içinde kıvranmaya başladı. Bir yerlerden borç para bulup, hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı ve çâresiz kaldığı bu günlerde büyük velî Muhammed Üftâde hazretlerine gidip durumunu arzetti. Üftâde hazretleri onu dinledikten sonra; “Bizim Eskici Mehmed Dede’ye git, selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur.” buyurdu. Fakir sevinerek Üftâde hazretlerinin huzûrundan ayrılıp Mehmed Dede’nin dükkanına koştu. Mehmed Dede’ye, hocasının selâmını söyleyip, derdini anlattı. Mehmed Dede; “Ey Fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma!” dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendini Mehmed Dede ile birlikte Mekke-i mükerremede buldu. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, kerâmet olarak fakiri bir anda Hicâz’a götürdü. O gün arefe idi. Hacılar Arafat’a çıkmışlar, vakfeye duruyorlardı. Fakir de Eskici Mehmed Dede ile birlikte ihrâm giyip Arafat’a çıkarak vakfeye durdular. Ertesi günü Kâbe-i muazzamayı tavâf ettiler. Hac ibâdetini tamamlayıp, ziyâret edilecek yerleri ziyâret ettikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar Eskici Mehmed Dede’yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir bâzı hediyeler alıp, bir kısmını da getirmeleri için emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Yine Eskici Mehmed Dedenin kerâmetiyle Mekke-i mükerremeden Bursa’ya geldiler. Fakir, getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve; “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun.” dedi. Fakir, “Hanım ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke’den aldım.” dediyse de kadın; “Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye verip, senden ayrılacağım.” dedi. Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî’ye giderek durumu anlattı ve; “Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Çünkü nikahsız olarak yaşamayı dînimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum.” dedi. Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî, kadının kocasını çağırtarak ifâdesini dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, ziyâret yerlerini gezdiğini, Bursalı hacılarla görüştüğünü, hattâ getirmeleri için bâzı eşyâlarını onlara emânet bıraktığını söyledi. Bu sebeple talak yâni boşanmanın vâki olmadığını söyledi ve Eskici Mehmed Dede’yi şâhit gösterdi. Eskici Mehmed Dede birlikte hacca gidip geldiklerini söyledi ve; “Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu halde bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabûl edilir de bir velînin bir anda Kâbe-i muazzamaya gitmesi niçin kabûl edilmez.” dedi. Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî anlatılanları hayretle dinledikten sonra, mahkemeyi hacıların geleceği zamâna tehir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar döndü. Mahkeme gününde şâhid olarak fakirin hac vazîfesini yaptığını hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhitlerin verdiği ifâdeler üzerine dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece boşanma olmadı. Bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamayan Aziz Mahmûd Hüdâyî, EskiciMehmed Dede’ye gitti ve; “Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için geldim.” dedi. Eskici Memed Dede ona; “Sizin nasîbiniz bizde değil. Şeyh Muhammed Üftâde hazretlerindedir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin.”dedi. Kâdı Mahmûd Hüdâyî, Üftâde hazretlerine gidip ona talebe oldu. Üftâde hazretlerinin isteği üzerine sırmalı kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer sattı. Kâdılığı bırakıp, Muhammed Üftâde hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde olgunlaştı. Bursalıların kınamalarına rağmen bu yola devâm etti. Dünyânın debdebesini bırakıp gönül sultanlığına yükseldi. Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin bu yola kavuşmasına vesîle olan Eskici Mehmed Dede’dir. Eskici Mehmed Dede’nin halleri ve kerâmetleri insanlar arasında dilden dile anlatılır oldu. Devletin merkezi olan İstanbul’daki vezirlerle öteki devlet adamları, askerler ve ulemâ onun yüksek hallerini ve menkıbelerini dinleyip, onu görmedikleri halde, sevenlerinden oldular. Duâsını almak için pek kıymetli hediyeler, ihsânlar ve kitaplar gönderdiler. Fakat o, dünyâya ve dünyâdakilere gönül vermediği için kendine gönderilen hediyeleri ihtiyaç sâhiplerine ihsân etti. İbâdet ve tâat ederek Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete, mutluluğa kavuşmaları için çalıştı. Günleri ve geceleri böyle geçerken, 1619 (H.1028) senesinde Bursa’da vefât etti. Abdülmü’min Efendi Câmii hazîresinde defnedildi. Vefâtına Hâşimî Efendi; Gitdi Eskici Dede köhne cihândan virdi cân (1028) mısraını târih düşürmüştür. Kabri, Eskici Mehmed Efendi aşevinin hemen yanındadır. Sevenleri kabrini ziyâret edip, rûhuna Fâtiha okumaktadırlar. Eskici Mehmed Efendi Haziresi ; Hazire’de Eskici Mehmed Efendi ile üç kişiye ait kabir taşları vardır. ; Eskici Mehmed Efendinin Kabir Taşı Hüve’l Baki Hazret-i Üftade Müridlerinden Hüdayi Mahmud Efendi’yi irşad eden Eskici merhum Mehmed Dede ruhiyçün fatiha sene 988 1- Seyyid Mehmed Emin Efendi – Eskici Mehmed Efendi dede türbedarı 2- Seyyid Zeynelabidin Bey 3- Abdi Bin Recep KERÂMET VE MENKÎBELERİ BİZE PİLAV GÖNDER Tüccardan Akkaşzâde Seyyid Abdurrahmân Efendi anlatır: “Bir zaman ticâret için bir mikdâr pirinç satın alıp, Bursa’da Yeni Han’daki bir anbara koydum. Bir müddet sonra gidip kontrol ettim. Fakat ne göreyim pirincin tamamı böceklenmiş. Pirinci bu halde görür görmez çok üzüldüm. Handan üzgün bir halde çıkarken Eskici Mehmed Dede’yi kapı önünde oturur gördüm. Eskici Mehmed Dede bana yönelerek; “Emir Molla bizden tarafa bak. Bize pilav gönder.” dedi. Ben ona; “Çuval gönder ne kadar pirinç istersen göndereyim.” dedim. Biraz sonra gönderdiği çuvalı alıp pirinç koymak üzere anbara girdiğimde, gördüm ki, pirinçte böcekten eser kalmamıştı. Bu hâli görünce içim açıldı. Gam ve üzüntüm gitti. Çuvalı doldurup Eskici Mehmed Dede’ye gönderdim. Bu hâlin Eskici Mehmed Dede’nin kerâmeti olduğuna şâhid oldum.”

Evliya

Açıkbaş Mahmut Efendi

Bursa – Osmangazi’de Daya Hatun camii haziresinde. XVII. yüzyılda yaşamıştır ve Bursa’daki Nakşibend-i Atik dergahının kurucusudur. 1601 yılında Diyarbakır’da doğdu. Urmiyeli Seyyid Ahmed Efendi’nin oğludur. Meczub olup başı açık gezdiği için kendisine Açıkbaş Mahmud lakabı takılmıştır. 1666 (H. 1077) tarihinde Bursa’da vefat etti ve Daye Hatun camii’nin haziresinde sırlandı. Diyarbakırlı olan Açıkbaş Mahmûd Efendi küçük yaşından îtibâren, zamanın âlimlerinden ilim tahsil etti. Olgunluk yaşına gelince, tasavvufa yöneldi. Nakşibendiyye yolu büyüklerinden “Urmiye Şeyhi” diye bilinen amcası Mahmûd Efendinin sohbetlerinde bulundu. Ona talebe olup tasavvuf dersleri aldı. İlimde ve tasavvufta yüksek derecelere ulaştı. Bir ara Mardin emîri olarak vazîfe yaptı. Bu sırada içinde bulunduğu tasavvufî hâlin verdiği bir cezbeye kapılarak memleketinden ayrıldı. Mısır’a ve başka beldelere gitti. Gittiği yerlerde büyüklerin kabirlerini ve mübârek makamları ziyâret etti. Âlimlerin ve evliyânın sohbetlerinde bulundu. Bir müddet sonra İstanbul’a geldi. Sonra Bursa’ya yerleşti. Bursa’da Ulu Câmi ve Dâye Hâtun Câmilerinde vâzlar vererek insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlattı. Talebe okuttu. Nakşibendiyye büyüklerinden Muhammed Hemedânî hazretlerinin topladığı duâ, virdleri ve tesbihleri içine alan Evrâd-ı Fethiyye ‘yi okuttu. Açıkbaş Mahmud Efendi’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebu Kasım Kürrekani (k.s.) 9. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 10. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 11. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 12. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 13. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 14. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 15. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 16. Hz. Emir Külâl (ks.) 17. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 18. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 19. Hz. Mevlana Nizameddin Hamuş (ks.) 19. Hz. Mevlana Saadeddin Kaşgari (ks.) 20. Hz. Mevlana Alaeddin Mektepdar (ks.) 21. Hz. Mevlana Sunullah Kuzekunani (ks.) 22. Hz. Derviş Ahi Hüsrevşahi (ks.) 23. Hz. Mevlana İlyas (İlyas Badamyari) (ks.) 24. Hz. Seyyid Muhammed (ks.) 25. Hz. Şeyh Ahmed ( Koç Baba) (ks.) 26. Hz. Şeyh Açıkbaş Mahmud Efendi (ks.) Bazı sebepler yüzünden , bilhassa Narcıoğlu namı ile meşhur bir inatçı münkir ile aralarında geçen muarazdan sonra halkın şikayeti üzerine bir zaman Bursa’dan sürgün edildi. Dersaadet’e celb edilerek Sadrazam Köprülü Mehmed efendi’nin huzurlarında bazı sözlerinden hapsi emrolunda. Zehirlenmesi için baştabibe bir şişe zehir hazırlatıldı. ” Bismillah” diyerek ve kelime-i tevhidi de söyleyerek şişeyi tamamen içmesiyle zehirin ter olarak dışarı çıkması bir oldu. Sadrazam ve Şeyhülislam da bu hale hayret ettiler. Bunun üzerine izzet ve ikram ile Bursa’ya gönderildi. Nakşibend-i Atik Dergahı Bulunduğu Yerde başka bir Nakşibendi zaviyesi olduğu için Atik (eski) adıyla anılmaktadır. Ancak Açıkbaş Mahmud efendi tarafından kurulmuş olan dergah’a , Açıkbaş Mahmud Efendi dergahı da denilmektedir. Dergah, Bursa da Hisar’da, darphane mahallesindedir. Dergah’da Postnişin olanlar sırasıyla ; 1- Açıkbaş Mahmud Efendi (v. 1666) 2- Şeyh Ahi Mahmud Efendi (v. 1679) 3- Şeyh Mustafa Efendi (v. 1698) 4- Şeyh Abdülkerim Efendi (v. 1725) 5- Şeyh Abdullah Efendi (v. 1746) 6- Şeyh Mehmed Efendi (v. 1762) 7- Şeyh Mehmed Efendi (v. 1778) 8- Şeyh Abdullah Efendi (v. 1802) 9- Şeyh Abdülkerim Efendi (v. 1831) 10-Şeyh Abdülhadi Efendi (v. 1875) 11-Şeyh Eşref Efendi (v. 1878) 12-Şeyh Şerif Efendi (v. 1926) Şöhreti her tarafa yayıldı. İnsanlar uzaktan ve yakından sohbetlerine koşup istifâde ettiler. Ömrünü, İslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle, insanlara anlatmakla geçiren Açıkbaş Mahmûd Efendi, 15 Ekim 1666 (15 Rebîulâhir 1077) Cumâ günü ikindi vaktinde Bursa’da vefât etti. Dâye Hâtun Câmii hazîresinin batı kısmında defn edildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Açıkbaş Mahmûd Efendinin vefâtından sonra yerine birâderi Kâsım Efendinin oğlu Mahmûd Efendi geçip talebe yetiştirdi. O da vefât edince, oğlu Mustafa Efendi geçti. Açıkbaş Mahmud Efendi’nin kabir taşı; ”Fenadan göz yumup Mahmud Efendi Beka biz-zat segrijn kıldı matlab diriğa böyle bir er gelmeye hiç tarik-i Nakşibendi’de mukarreb Dinildi rıhleti vaktinde tarih Makamın cennet-i adn eyleye Rab sene 1077 ” Vefatına, kendisini sevenlerden birisinin dürüşdüğü tarih şöyledir ; ” Şeyh Mahmud mefhar-i meczuban Nesl-i pak hazret-i sultan-ı din Eyleyüp azm-i beka-yı Cavidan Kodı uşşak-ı firak içre hazin Güş idüb naklin didim tarihini Rahmetin kıla ziyade ol Mu’in ” Açıkbaş Mahmud Efendi’nin Eserleri İlmiyle amel eden, güzel ahlâk sâhibi olgun bir velî olan Açıkbaş Mahmûd Efendinin kıymetli eserleri de vardır. Bu eserlerinin başlıcaları şunlardır: 1) Güzîde: Türkçe olup tecvîde yâni Kur’ân-ı kerîmi okuma ilmine dâirdir. Beşiktaş’ta Yahyâ Efendi Kütüphânesinde bulunan ve yirmi dokuz bâb (bölüm) üzerine yazılmış olan bu eser pek kıymetlidir. 2) Evrad-ı Fethiyye: Farsçadan tercüme edilmiş bir eserdir. Nakşibendiyye büyüklerinden Muhammed Hemedânî’nin topladığı, duâ, zikir ve virdleri ihtivâ eden eserin şerh ve tercümesidir. 3) Risâle-i Nurbahşiyye: Emir Sultan hazretlerinin mensûb olduğu Nurbahşiyye tarîkatının evrâd ve silsilesini açıklayan bir risâledir. 4) Arapça, Farsça ve Türkçe olarak yazılmış olan şiir mecmuâsı. Açıkbaş Mahmûd Efendinin eserleri yazma olup, hiçbirisi basılmamıştır. Kaynaklar ; Tarihi Bursa Mezar taşları I – Bursa Hazireleri , Hasan Basri Öcalan , Bursa Kültür a.ş. , 2011 Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Mehmed Şemseddin , Bursa dergahları ( Yadigar-ı Şemsi) , Uludağ Yayınları Mustafa Kara , Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Bursa Kültür A. Ş. yayınla

Evliya

Kutup İbrahim Efendi (k.s.)

Evliya

Abdüllatif Kudsi (k.s.)

Bursa – Emirsultan camii’nin çok yakınında bulunan Zeyniler camiinin bir arka sokağında yer alan Eskiden zeyniler dergahının bulunduğu yerde. Sühreverdi Tarikatının Zeyniyye kolunu Türkiye’ye getiren ve gönülleri feth eden bir veli. H. 786/1384 de Kudüs’de doğdu. İbn Ganim ve İbn Benane diye meşhur bir ailenin çocuğudur. Önce Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Sonra medrese okudu. Babasından ve zamanın alimlerinden sarf, nahiv, fıkıh, feraiz, meani ve beyan ilimlerini tahsil etti. Bu yıllarda zeka ve kabiliyetiyle hocalrının dikkatini çekti. Daha sonra tasavvufa ilgi duydu ve devrin meşhur sufilerinden şeyh Abdülaziz’e intisab etti. Ondan icazet aldı, irşadla görevlendirildi. Horasandan gelip, hacca giderken Kudüs’e uğrayan Zeyniyye tarikatının kurucusu Zeynüddin-i Hafi’yi evinde misafir ederek sohbetlerinden faydalandı. Onunla birlikte Hacca gitmeyi çok arzu etti. Ancak annesi rahatsız olduğu için mürşidi izin vermeyince hacca gidemedi. Zeynüddin-i Hafi hazretleri hac dönüşünde Kudüs’e uğrayıp Abdüllatif’i yanına aldı ve birlikte Horasan’a gittiler. Abdüllatif , Horasan’da Hafi’nin yanında yeniden seyrü sülüke başladı. Halvete girdi. Daha sonra mürşidinin tavsiyesi üzerine Cam şehrine gidip Ahmed Namık-ı Cami hazretlerinin türbesinde ”erbain”e girerek riyazet ve mücahedesine devam etti. Bu sırada şeyhiyle düzenli olarak mektublaştı. Müridinin iç dünyasındaki değişiklikleri bu mektuplarla takip eden Zeynüddin-i Hafi hazretleri, Abdüllatif’e icazetname gönderdi. İnasanlara hak yolu tanıtması için irşadla vazifelendirdi. Abdüllatif Kudsi buradan tekrar Kudüs’e döndü. Oradan Şam’a geçti. Bir müddet Şam’da kaldıktan sonra 1447 de Konya’ya giderek, orada medfun bulunan Mevlana hz’i , Sadreddin-i Konevi ve Şems hz’nin kabirlerini ziyaret etti. Onlarla alem-i manada görüştü ve halleriyle hallendi. Burada kaldığı sürece Sadreddin-i Konevi zaviyesinde irşad görevini sürdürdü. 1448’de Şaban ayında Bursa’ya geldi. Zeyniyye tarikatının Bursa’da yayılmasını sağladı. Taceddin İbrahim Karamani, Şeyh Vefa hz’i ve tarihçi Aşıkpaşazade gibi alim ve fazıl kişileri yetiştirdi. Abdüllatif Kudsi , müridlerinden İranlı Hoca Bahşayiş tarafından 1449 tarihinde yaptırılan Zeyniyye Dergahında irşad görevini sürdürürken H. 856/1452 de vefat etti. Kendisine ait dergahın içine defnedildi. Daha sonra kabri üzerine türbe inşa edildi. Abdüllatif Kudsi’ den sonra gelen Taceddin İbrahim karamani , Kastamonulu Hacı Halife İbn Vefa , Bolulu Mehmed efendi ve Hz. Ebu Bekir neslinde geldiği bilinen Çankırılı Safiyuddin efendi. Bu ilk dört halifenin hepsi türbede medfundur. Beşinci Halife Çankırılı safiyuddin Efendi türbe dışında zaviye haziresindedir. Türbe kare planlı ve tek kubbelidir. Dışa çıkıntılı bir kemerin oluşturduğu eyvan şeklinde bir girişi bulunmaktadır. Duvarları pencereye kadar moloz taşla örülmüştür. Pencereler ve giriş kapısı mermer söveli ve sivri kemerlidir. İki sıralı kirpi saçak altında çeşitli motifler yer almaktadır. Oldukça yüksek olan kasnak iki sıra tuğta, bir sıra kesme taş, aralarda da dikey tuğla ile örülmüştür. Türbede altı adet lahit bulunmaktadır. Abdüllatif Kudsi’nin halifeleri İbrahim Taceddin Efendi, Abdullah Efendi , Bolu’lu Mehmed Efendi türbede gömülüdür. Türbenin kubbe tutmadığı, bunun A. Kudsı Efendi’nin kerameti olduğu hakkında rivayetler olduğu bilinmektedir. 20, yüzyıl başlarında, türbe kubbesiz otup etrafı demir parmaklıkla çevrili idi. [toggle title=”Zeyniyye Kabristanı” load=”hide”]Zeyniler kabristanı her ne kadar bir dergah kabristanı olarak kabul edilirsede o boyutu aşmış genel bir mezarlık halini almıştır. Sadece Zeyniyye tarikatı mensublarının değil yüzyıllar boyunca Bursa’nın Zeyniler Kabristanıbilginlerine ev sahipliği yapmıştır. Bilinen ilk mezar 1432 tarihli Abdullatif kudsi’nin mezarıdır. Molla Hüsrev ,Muslihiddin Tavil, Muhaşşi Hasan Çelebi, Müftü Ahmed Paşa, Şair Sun’i ve N,iyazi gibi isimlerin kabirlerinin yer aldığı bu mezarlıkta 70 civarında kabir vardır. Yadigar-ı Şemsi müelllifi 1400 kadar önemli ismin medfun olduğuna dair rivayet etmiş ve bir çok mezar taşının kaybolduğunu kayıt düşmüştür. Molla Hüsrev Medresesi Zeyniler Tekkesinin yakınında idi. XV. yüzyıl ortalarında Mehmed Bin Feramuz tarafından yapılmıştır. XX. yüzyıla kadar Medresenin faal olduğu bilinmektedir. Medresenin haziresi zamanla kaybolmuştur. Yalnızca Molla Hüsrev hz’nin kabri kalmıştır. Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

Evliya

Molla Hayali (k.s.)

Bursa – Emirsultan camii’nin çok yakınında bulunan Zayniler camiinin Kabristana bakan köşesinde Asıl adı Ahmed bin Musa Rumi olup lakabı da Şemseddin’dir. İzniklidir, şiirlerinde ” Hayali” mahlasını kullandığı için Molla Hayali diye meşhur olmuştur. Hanefi Mezhebi’nin alim ve velilerinden olup Fatih Sultan Mehmed Han devrinde yaşayan Molla Hayali henüz otuz üç yaşında vefat etmiştir. İlk tahsilini kadı olan babasından aldıktan sonra Bursa Sultaniyesi denilen Yeşil Medrese’de Müderris Hızır Bey’den icazet aldı, ona muid oldu ve Hızır Bey’in kızı ile evlendi. Akli ilimlerdekianlayışının yüksekliğinden dolayı en ince meseleleri hemen kavrar ve akranları arasında parmak ile gösterilirdi. Müderris olunca Filibe Medresesi’ne tayin edildi. İznik Medresesi müderrisi’nin vefatı ettiği ve yerine kendisinin tayin edildiği haberi gelince hacca niyetlendiğinden Fatih’in ve Vezir Mahmud Paşa’nın tüm ısrarlarına rağmen teklifi kabul etmeyerek hacca gitmiştir. Zeyniyye Tarikatı müntesibi olan Molla Hayali , hocası Şeyh Abdürrahim Merzifoni vasıtasıyla tasavvuf yolunda ilerledi, hocasıda ona Edirne Yenicami’de ” Kelime-i Tevhid ” okuma vazifesini verdi. Molla Hayali çok kitap okur, az yemek yerdi. Hep ilim ve ibadetle meşgul olup bir an bu halden ayrılmazdı. Son derece zayıf olduğundan baş ve işaret parmağı ile pazusunu kavrardı. Şu beyit onun halini ifade eder ; Gece Gündüz ibadetten kalmazdı geri Günde bir öğündü saydıysan yediği Molla Hayali talebe yetiştirmek ve eser yazmak ile meşgul olduğu sırada vefat etti. Şairler onun vefatına ” Sözü dilde, hayali gözde kaldı ” mısrai ile tarih düştüler. Molla Hayali hz’nin kabir taşında şunlar yazmaktadır ; Hüve’l-Hallaku’l-Baki Garik-i rahmeti Rabbi I-müteali Mevlana Fadıl Şemseddin Ahmed el-Hayali Lillahi’l-Fatiha sene 875 Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

Evliya

Molla Hüsrev (k.s.)

Bursa – Emirsultan camii’nin çok yakınında bulunan Zayniler camiinin hemen yanında yer alan Zeyniler kabristanında. Osmanlı alimlerinin önde gelenlerden olup, asıl adı Mehmed Bin Feramuz Bin Ali dir. Sivas ile Tokat arasındaki Kargın Köyünde doğduğu ve Türkmenlerin Üçok Koluna mensup Varsak boyundan olduğu anlaşılmaktadır. Müderrislik, kazaskerlik ve şeyhülislamlık görevlerinde bulunan Molla Hüsrev’ in doğum tarihi belli değildir, 1480 yılında vefat etmiştir. Küçüş yaşta iken babasını kaybettiğinden Osmanlı emiri olan eniştesi Hüsrev Bey’in himayesinde eğitimini tamamladığından Hüsrev Kaynı diye çağırılırdı, daha sonra’da Molla Hüsrev adıyla meşhur olmuştur. Sadeddin Taftazani’nin öğrencilerinden Mevlana Burhaneddin Haydar el Herevi’den ve Molla Fenari’nin çocuklarından Yusuf Bali Efendi’den ders almıştır. Eğitimini tamamladıktan sonra ilk olarak Edirne’de Şah Melek Medresesinde daha sonra da II. Murad’ın Edirne’deki Halebiye Medresesinde müderrislik yapan Molla Hüsrev, 1444 yılında kazasker olarak atanmış 1446 yılında da Edirne Kadısı olmuştur. Sultan II. Mehmed’i İstanbul’un fethi için teşvik eden devlet adamları arasında Molla Hüsrev de bulunmaktaydı bu yüzden Fatih’in nezdinde büyük itibara sahipti. Fetih ile birlikte Ayasofya Medresesi’nde ilk müderrislik görevi kendisine verilmiştir. 1455 yılında Bursa kadısı olarak gördüğümüz Molla Hüsrev, 1459 yılında İstanbul kadısı Hızır Bey’in vefatı üzerine yerine İstanbul kadısı olmuş ayrıca Eyüp,Galata ve Üsküdar kadılarıda kendisine bağlanmıştır. Molla Hüsrev, Ayasofya’ya geldiğinde bütün cemaat ayağa kalkar ve kendisine saygı gösterirdi. Bu durumu gören Fatih Sultan Mehmed ” Zamanımızın Ebu Hanifesi Molla Hüsrev’dir ” diyerek iltifat etmiştir. 1426 yılında bir davette ortaya çıkan protokol kriziyle Fatih’e gücenen Molla Hüsrev İstanbul’u terk ederek Bursa’ya geldi ve Zeyniler’de bir medrese inşa ettirip dersler vermeye başladı. 1469 yılına kadar yedi sene boyunca Bursa’da kaldıktan sonra Fatih’in daveti üzerine yeniden İstanbul’a dönen Molla Hüsrev, şeyhülislamlık makamına tayin edilmiş ve 1480 yılında vefatına kadar bu görevde kalmıştır. Cenaze namazı Fatih camiinde kılındıktan sonra Bursa’ya nakledilerek Zeynilerdeki medresesinin haziresine defnedilmiştir. Orta boylu, uzun sakallı, heybetli, diyanetperver ve mütevazi bir kişiliği vardı. Başına İmam-ı Azam tacı gibi küçük bir sarığı giyerdi. Konağında birçok hizmetçisi bulunmasına rağmen odasını kendisi süpürür ve temizler, kandilini de kendisi yakardı. İstanbul2un Vefa semtinde bir de cami yaptırmış olan Molla Hüsrev , hukuk ve fıkıh alimi olduğu gibi iyi de bir şairdir, Türkçe ve Arapça şiirler yazmıştır. Medreselerde okutulan 12 kitap kaleme almışsa da en meşhuru Fatih’e takdim ettiği Dürer ve Gürer adlı eseridir. Zeyniler Kabristanı Zeyniler kabristanı her ne kadar bir dergah kabristanı olarak kabul edilirsede o boyutu aşmış genel bir mezarlık halini almıştır. Sadece Zeyniyye tarikatı mensublarının değil yüzyıllar boyunca Bursa’nın bilginlerine ev sahipliği yapmıştır. Bilinen ilk mezar 1432 tarihli Abdullatif kudsi’nin mezarıdır. Molla Hüsrev ,Muslihiddin Tavil, Muhaşşi Hasan Çelebi, Müftü Ahmed Paşa, Şair Sun’i ve N,iyazi gibi isimlerin kabirlerinin yer aldığı bu mezarlıkta 70 civarında kabir vardır. Yadigar-ı Şemsi müelllifi 1400 kadar önemli ismin medfun olduğuna dair rivayet etmiş ve bir çok mezar taşının kaybolduğunu kayıt düşmüştür. Molla Hüsrev Medresesi Zeyniler Tekkesinin yakınında idi. XV. yüzyıl ortalarında Mehmed Bin Feramuz tarafından yapılmıştır. XX. yüzyıla kadar Medresenin faal olduğu bilinmektedir. Medresenin haziresi zamanla kaybolmuştur. Yalnızca Molla Hüsrev hz’nin kabri kalmıştır.[/toggle] Molla Hüsrev (k.s.) ‘un kabir taşı ön yüzü ; Arka yüzü ; Menba-ı ilm ü hüner varis Mevlana Mehmed Bin Feramuz Ulum-ı Hazret-i Hayrül beşer Eş-Şehir bi-Mevlana Husrev Fazlı hurşid eser tabe serah Sahibu’d-dürer ve’l Gurer sene 886 Mevlana Mehmed Hüsrev sene 886 Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

Evliya

Mehmed Muhyiddin Üftade (k.s.)

B Bursa Merkez ‘de Üftade camiinde Mehmet Muhyiddin Efendi ( Üftade) , Sultan II. Bayezid devri 1490 yılında Araplar mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası Manyaslı, annesi ise Hamamlıkızık köyün’dendir. İlk dini bilgilerini ailesinde ve mahalle camiinde tamamlayan Üftade Hazretleri, çocuk yaşlarda iken Selçuk Hatun Camii imamlığını yapan Muslihiddin Efendiden yakın ilgi ve alaka görmüş, dini konularda yetişmesinde büyük emeği geçmiştir. Çok genç yaşlarda Bursa’da post seren Sufilerden Abdal Mehmed ile yakın ilişki içerisine girip sohbetlerinde bulunmuştur. Babasının mesleği ipekçilik (kazzaz) olduğu için oğlunu da aynı mesleğe yönlendirilerek bir kazzazın yanına çırak olarak verilen Muhyiddin Efendi, ilmini geliştirmede oldukça sıkıntı çekmiştir. Kısa bir süre sonrada babası vefat etmiş kız kardeşi, erkek kardeşi ve annesi ile yalnı kalmıştır. Bir müddet işine devam etmiş bu arada annesi de ona ipek bükmek suretiyle yardımcı olmuştur. Daha sonra erkek kardeşi vefat etmiş ardından kız kardeşi evlenip ayrılmış annesi de kız kardeşinin yanına taşınmıştır. Böylelikle tamamen yalnız kalmıştır. Hızır Dedeyi bu işe başladığı sıralarda tanıyıp ona intisap eden Üftade Hazretleri , 8 yıl boyunca onun ölümüne kadar hizmetinde bulundu. Karacabey’de Çobanlık yaparken soğuktan dizleri donarak yürüyemez hale gelip kötürüm (Muk’ad) olan Hızır Dede Bursa’ya gelerek Ulucami yakınlarında bir yere yerleşti. Üftade Hazretleri hizmetine girdiği Muk’ad Hızır Dedeyi sırtında kendi yaşıtlarının alaylıbakışları ve söylemleri arasında Kaplıcalara taşıyarak şifa bulması için oldukça fazla çaba sarf etti. Hızır Dede, Üftade hazretleri 16 yaşlarında iken 1506 yıllarında vefat etti. Vefatı sonrası rivayetlere göre Kuzgunlukta bir mağaraya veya Üçkozlar Zaviyesi’nin alt tarafında bir yere defnedildi. Halk arasında ‘ Çoban Şeyh ‘ olarak tanınan Hızır Dede, Üftade hazretlerinin zahiri ilimleri tahsil etmesi için teşvik etti. Bu telkinlerle kendisini yetiştiren Üftade, şeyhinin ölümünü müteakip 18 yaşlarında Ulucamii fahri müezzini olarak görev aldı. ”Üftade” ismini alması gençlik yıllarına rastlar. Sesinin güzelliğiyle dikkat çeken Mehmet Efendi bir yandan Doğan Bey camii diğer yandan da Ulu camii’nin vakfını yöneten mütevelli heyeti kendisine hizmetleri karşılığında ücret takdir etti. Bu ücreti aldığı günün gecesi rüyasında şöyle bir ses duyduğu rivayet olunur: ‘ Sen Üftade oldun’ ( Üftade; Farsça , düşen düşmüş olan manasındadır) yani dini bir hizmeti maddi bir şeyle sattığın için manevi olarak bulunduğun makamdan aşağıya düştür denilir. Yaptığı davranıştan oldukça fazla pişmanlık duyan Mehmet Muhyiddin Efendi daha sonra yazacağı şiirler bu sıfatı mahlas olarak kullandı. O kadar ki Üftade sıfatı zamanla esas isminin önüne geçti. Düzenli bir medrese eğitimi almamakla birlikte çeşitli kaynaklarda arapça ve farsçayı iyi bildiği, tefsir, hadis, siyer, kelam gibi ilimlere hakim olduğu bildirilir. Farsçayı sonradan öğrenen Üftade, bununla ilgili halifelerinden Veli Dede’ye yaşadıkları bir olaydan sonra şu kısa bilgiyi anlatır. ” Mevlana Celaleddin Rumi gelerek ‘ Benim kitabım Mesneviyi vaazda naklediniz’ diye buyurdular. Ben dahi, ‘ Kat’a lisan-ı Farisi bilmezem’ deyince Hazret-i Mevlana dahi ‘ Hele sen başla, o lisan sana münkeşif olur’ buyurdular. Veli dede o günden sonra Üftade’nin bir Mesnevi aldırıp vaazlarında okuduğunu ifade eder. Üftade hazretleri 18 yaşında iken başladığı fahri müezzinliği 18 yıl boyunca sürdürdü. Perşembe günleri Doğanbey camiinde bazı cumları Namazgah’da , bazı günlerdeKayhan camiinde vazife yaptı. 18 yıl boyunca da Emir sultan camiinde Mesnevi dersleri verdi. İsmail hakkı Bursevi hazretleri, Üftade’nin Bursa’da muhtelif makamları bulunduğunu tarif ederek; Atik Ali paşa camiinde Halvet, Kayhan camiinde İtikaf ettiği, Umur Bey camiinde Cuma Kıldığı, doğan Bey mahallesinde bir evde ayda bir kez ikamet ettiğini ifade eder. Yine ‘vakıat’ adlı eserinde keşfinin şeyhinin ölümünü müteakiben açıldığını bildirir. Halkın içerisinden hiç bir zaman ayrılmayıp onlarla adeta bütünleşen Üftade Hazretleri Celvet prensibini bu suretle geliştirdi. 30 yaşına kadar müezzinlik ve imamlık yaparak hayatını sürdüren zat bu yaştan sonra tamamen vaaz ve irşad görevini yerine getirdi. Aziz Mahmud Hüdai onu Kayhan camiinde dinlemiş ve bu suretle intisab etmiştir. 41-48 yaşlarında iken Resmi görevli olarak Emir Sultan camiine imam hatip görevlisi olarak tayin edilmiş ancak bunu kabul etmek istememiştir. Rüyasında Emir sultan Hazretlerinden aldığı tavsiye üzerine bu görevi kabullenmiş ancak aldığı ücreti dervişlere harçlık olarak taksim etmiştir. Üfta hazretleri 90 yaşında iken 26 tammuz 1580 yılında vefat etmiş, namazı Zakir Başı Emir Efendi tarafından kıldırılarar bugünkü türbesine defnedilmiştir. Vefat tarihine kadar Emir sultan camiindeki görevini sürdürmüştür. Sayısız mürid yetiştiren Üftade hazretleri’nin kamil manada en önemli mürdileri Aziz Mahmud Hüdai ve Veli dede adındaki zatlardır. Üftade hazretleri hakkında okunması tavsiye edilen bir çok menkıbe anltılmaktadır. Üftade Hazretleri ilmi yanında şair bir kişiliğe sahiptir. Divanı ve bir adet hutbe mecmuası vardır. Üftade hazretlerinin silsilesi Somuncu Baba Hacı Bayram veli akbıyık Sultan Hızır dede Üftade hazretleri Üftade hazretlerinin eserleri 1- Divan ; Altmış kadar şiiri ihtiva eder ve tasavvufi düşüncesinin bazı konularını açıklayan divan ,aşıkların , sadıkların , vasılların, sairlerin , rasihlerin hülasa bu yolun yolcuların hallerini izah eder. 2- Vakıat-ı Üftade ; Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin müritlik döneminde 1576-1579 yılalrı arasında mürşidinin din ve tasavvuf dünyası ile ilgili düşüncelerini aktardığı bir eserdir. Üftade Tekkesi Bursa’da hizmet veren tekkelerin en meşhurlarından ve yapıldığı tarihten itibaren hiç kesintiye uğramadan 1925 yılına ( Tekkelerin kapatılmasına kadar ) varlığını sürdüren kurumlardan birisidir. Dergahta hizmet veren şeyh efendiler isimleri , vefat tarihleri ve görev süreleri şöyledir ; Üftade Hazretleri Mehmet Efendi – 1585 – 6 sene ( Üftade hz’nin küçük oğludur.) Mustafa Efendi – 1608 – 23 sene ( Üftade hz’nin büyük oğludur. Üftade hazretleri küçük Oğlu Mehmet Efendiyi işaret ettiği için ondan sonra dergah şeyhi olmuştur. Ve babsının yanında defnedilmiştir. İbrahim Efendi – 1678 – 72 sene ( Şeyh Mustafa Efendinin oğludur. Önce Medrese eğitim almış sonra Şah efendi kensiyle ilgilenmiştir. Tasavvufi eğitimini ise Aziz Mahmud Hüdai hazretleri yanında tamamlamıştır. Burada 4 sene kalan İbrahim efendi babsının vefatıyla dergahın şeyhi olmuştur. Şeyh İbrahim Efendi , 1670 tarihinde büyük bir meblağda para harcayarak dergahı tamir ettirmiştir. Şeyh İbrahim Efendi 1677 tarihinde vefat etmiş ve dedesinin yaptırdığı caminin bahçesine defnedilmiştir.) Mehmet Efendi – 1697 -20 sene ( Şeyh İbrahim Efendi’nin oğludur. Mustafa Efendi – 1721 – 25 sene Hayreddin Efendi – 1758 – 38 sene Mustafa Efendi – 1802 – 45 sene Ahmed Hasib Efendi – 1808 – 6 sene Burhaneddin Efendi – 1845 – 39 sene Mehmet Efendi – 1912 – 69 sene Mehmet Efendi – 1913 – 1 Sene Hakkı Efendi – 1923 – 10 Sene Muhtar Efendi – 1925 – 2 Sene ( tekkeler kapatıldığında muhtar efendi tekke şeyhi idi.) Kaynaklar ; Mustafa Kara , Aşk Bülbülü Hz. Üftade ve Dergahı , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları , 2014

Evliya

Mehmet Çelebi Hz. (Yeşil Türbe)

📍 Yıldırım
Evliya

Davud Dede – Bursa

Yıldırım Bayezıt Han zamanında Seyyid Behlül ve Ali Mest Edhemi ile Buhara dan geldiler. Üçü de Edhemiyye tarikatına mensup olup Evliya Çelebi buna “Yesevi fukarasındandır” der. Davud Efendi , Yıldırım Camii altında Kuruçay denilen yerde, Aksu geçidinde yerleşip ikamet etmiştir . O , kerametleri ile meşhur olmuş bir zattır. Kaynaklar Ferhad Ağa ilgili bir hadiseyi şöyle açıklamaktadır : O tarihte, Sultan Yıldırım Han ‘ın hazinedarı Ferhad Ağa hazineden pek kıymetli bir mücevher çaldırmış, Padişah ‘ın gazabından korkarak firar ederken, Davud Dede Hazretlerine rast gelmiş , halini ona anlatınca o da: ‘” Gitme! kaybettiğin o nesne için korkma! onu bulursun ve sen vezir olursun” diyerek onun gönlünü hoş edip müjdeli haberi vermiştir. Hadiseler dediği gibi zuhur etmiş , o nadide mücevher umulmadık birisinden çıkmış ve bundan sonra ona vezirlik rütbesi verilmiştir. Bundan böyle Ferhad Paşa ihlas ve samimiyetle bağlanıp Davud Dede’ nin muhibbi olmuş ve rahmetli olunca da üzerine bir türbe yaptırmıştır . Daha sonra Ferhad Paşa da vefat edince vasiyeti üzerine aynı türbeye defnedilmiştir. Mehmed Şemseddin (Ulusoy) Bey’in ifadesiyle: “Zamanla zaviye harab olup esrarkeş ve süfilerin mekanı olmuştur. Çok sayıda muhacirlerin iskan edilmesiyle yanına bir mescid inşa edilerek oraları şenlenmiş temizlenmiş akşam ve yatsı namazları cemaatle eda edilir olmuştur . Türbesi Yıldırım Camii altında yol üzerindedir. Ancak zamanla harab olan kargir türbe ile mescid ve arsası satılmış yerine bir ev inşa edilmiştir. ‘’ Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Evliya

Molla Zeyrek

Bursa – Pınarbaşı Mezarlığında İzzettin camii karşısı Mezarı Pınarbaşı Mezarlığı’nda, İzzettin Camii’nin karşısındadır. Asıl adı Mehmed olup tarihimizin önemli sufileri arasındadır. İlk ilmi tahsilini Hacı Bayram Veli’den, ardından Mevlana Hızır Şah’tan almıştır. Zeki ve kuvvetli hafızasından ötürü hocası Hacı Bayram Veli tarafından ‘Zeyrek’ lakabı verilmiştir. İlmi kişiliğinin yanında şair kişiliği de vardır. Muradiye Medresesi ve İstanbul’da kendi ismine Fatih tarafından yaptırılan medresesinde müderrislik yapmıştır. Medresesinin olduğu yer halen Zeyrek Yokuşu olarak anılmaktadır. Molla Zeyrek, Sufi Hocazade ile arasında geçen bir ilmi münazaradan sonra yenilgiyi kabul edip her şeyini bırakarak Bursa’nın Muradiye Semti’ne yerleşmiştir. Sultanın İstanbul’a davetlerine icabet etmeyip 1474 yılında vefatına değin Bursa’da kalmıştır. Ömrünün son zamanlarında Bursa müftülüğü görevini yerine getirmiştir. Paşa Çelebi, Rükneddin Efendi ve Şah Mehmed Çelebi adında üç oğlu vardır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Cem Sultan ve Şehzade Mustafa Türbesi

Bursa – Muradiye Külliyesi Türbe, 1474 -1476 yılları arasında inşa edilmiştir. Altıgen plânlı yapı, altıgen bir kasnağa oturan, dıştan kurşunla kaplı, kasnaklı tek kubbe ile örtülüdür. Giriş revakı mermerden olup, iki tarafında Bursa tipi kemerli penceresi mevcuttur. Duvarlar, pencere üzerlerine kadar altıgen firuze çinilerle kaplanmıştır. Kubbe ve duvarlarında zengin kalem işleri görülmektedir. Kubbe eteğinde de Ayet-el Kürsi, Besmele, Esmâ-i Hüsna ve Kur’an’dan alınma ayetler yazılmıştır. Ayrıca mihrap üzerinde de çiçekler, madalyonlar, selviler, besmeleler ve peygamberlerin isimlerini kapsayan yazılar vardır. İç tezyinat ve çinileri ile Bursa’daki en güzel türbelerden birisidir. Türbe kapısı ahşap sanatının önemli bir örneği olarak kabul görür Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa 1474 yılında vefat etmiş ve önce amcası Alaaddin’in türbesine defnedilmiştir. 1479 yılında kendi türbesinin yapılmasıyla buraya taşınmıştır. 1495 yılında İtalya’da vefat ettikten sonra 1499 yılında buraya getirilen Cem Sultan’ın sandukası da bu türbededir. Cem Sultan hacca giden tek ‘Osmanoğlu’dur. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan Cem Sultan, Bursa’da para basan sultanlardandır. 14 yıl esir hayatı yaşayıp 36 yaşında vefat eden sultanın hazin bir hayat hikâyesi vardır. II. Bayezid’in oğulları Şehzade Abdullah (öl. 1483) ve Şehzade Alemşah (öl. 1512) da buraya defnedilmiştir Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Gazi Timurtaş Paşa Türbesi

Bursa – Atatürk caddesi üzerinde çakır hamamı kuzeyinde. Atatürk Caddesi üzerinde, Çakır Hamam’ın kuzeyindedir. Gazi Timurtaş Paşa , Murad Hüdavendigâr’ın vezirlerindendir. Beylerbeyliği yapmıştır. Rumeli seferinde Sakarya’da subaşı olarak görev almış ve Kosova Savaşı’na katılmıştır. Yıldırım Bayezid’in oğlu İsa Bey’in lalası olan Gazi Timurtaş Paşa , 14 yıllık siyasi döneminde önemli devlet adamlarından birisi olup, Ankara Savaşı’nda Timur’a karşı savaşmış, fetret devrinde Çelebi Mehmed’e karşı İsa Çelebi’nin yanında yer almıştır. Uluabat dolaylarında Çelebi Mehmed ve İsa Çelebi arasındaki savaşta İsa Çelebi’nin veziri olarak görev yapmış, İsa Çelebi’nin yenilmesiyle Yalova’ya doğru atı ile kaçarken yanına aldığı hizmetkârı tarafından hançerlenmiştir. Durumu geç öğrenen Sultan Çelebi Mehmed’in emriyle tedavi edilmesi amacı ile götürülürken yolda vefat etmiştir. Demirtaş Köyü ve Bademli, Gazi Timurtaş Paşa’nın köyleridir. Bademli’de bir kervansaray ve çeşme, Demirtaş Köyü’nde ise bir cami yaptırmıştır. Türbenin hemen karşısında yol yapımı sebebi ile yıkılan bir mescit bulunmakta idi. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Dedeler Dedesi – Şeyh Selahaddin Buhari

Bursa – Keles Dedeler Köyü Hakkında çesitli darb-ı meseller ve efsanevi hikâyeler anlatılan Ana Sultan’ın kimliği ile alakalı, kaynaklarda net ve güvenilir bir bilgi bulunmamaktadır. Yöre halkının dilinde İnegöl’e bağlı bir köyde kabri bulunan ve köye ismini veren Baba Sultan’ın eşi olduğu yönünde bir bilgi dolaşsa da bu sadece bir rivayetten ibarettir. Ayrıca bu tür bir bilgi Küçükkavacık Mahallesi’nde yaşayanlar tarafından anlatılan ve buradaki iki kişinin karıkoca oldugu yönündeki bilgiyle de çelismektedir. Yine o çevrede oturanlar, burada bulunan iki ayrı türbede medfun bulunan insanların, yıllar önce köye çoban olarak gelerek orada evlenen, Arap asıllı bir çobanla eşi olduklarını söylemektedirler. İki türbeden hangisinde erkeğin hangisinde kadının yattığı bile bilinmediği için dedeyle alakalı anlatılanlar menkıbeden ibaret kalmaktadır. Kabirlerin birinde muhafaza edilen sancak, sadece köy hayrının yapıldığı gün dedenin avlu girişine asılmaktadır. Sancak üzerinde Kelime-i Tevhit ve onun altında Bursa’da kabri bulunan Emir Sultan’a ait bir nişan bulunmaktadır. Eski sancağı gören ve bilen insanlar asıl sancağın üzerinde daha değişik yazılar olan, farklı cins ve renkte bir kumaştan mamul iken 1950’li yıllarda bu sancağın kaybolduğunu, yerine şimdi kullandıkları sancağı temin ettiklerini ifade etmektedirler. On yıl öncesine kadar Ana Sultan türbesine rağbet yok denecek kadar azken son yıllarda önemli bir artışın olduğu anlatılmaktadır. Rağbetin her geçen yıl artmasından olmalı ki, ilçe belediyesi 2006 yılında hatırı sayılır meblağlar harcayarak türbeleri ve bulundukları alanı baştan sona yenilemiş ve modern sanat çizgileri taşıyan iki adet türbe ile biraz aşağısına türbelerle aynı mimari özellikte olan küçük bir mescit yaptırmıştır.

📍 Keles
Evliya

Sancı Dede

Bursa – Sancı sokağı Bazı eski Bursalılann atları sancılandığında, onları At Dede (Sancı Dede)’nln mezarı etrafında dolaştırarak iyi olacağı kanaatini besledikleri ifade edilmektedir. Mezar günümüzde oldukça bakımsız durumdadır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Gülşah Hatun Türbesi

Bursa – Muradiye Külliyesi Muradiye Külliyesi’nin en küçük ve mütevazı yapısı olan türbe, Fatih Sultan Mehmed’in eşi ve Şehzade Mustafa’nın annesi olan Gülşah Sultan (öl. 1487) tarafından ölmeden önce inşa ettirilmiştir. Kare plânlıdır. Kubbe içeriden baklava motifleri veren bir kuşağa, dıştan sekizgen kasnağa oturmaktadır. Girişteki küçük revakın iki yanında mihrabiyeler bulunmaktadır. G ülşah Sultan ’ın yanındaki sandukanın II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ali’ye ait olduğu bilinse de, son yapılan çalışmalarda, 20 Ocak 1523 (3 Rebiyüevvel 929) tarihli Bursa Kadı Sicilleri’ne göre Kamerşah Sultan’a ait olduğu tespit edilmiştir. Türbenin iç duvarlarında yer yer sade kalem işleri mevcuttur. Kapısı kündekâri tekniğiyle yapılmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Devlet Hatun Türbesi

Bursa – Meydancık semtinde Meydancık Semti’nde, aynı isim ile anılan caminin güneyinde yer alan türbe; Çelebi Sultan Mehmed’in annesi, Yıldırım Bayezid’in eşi, Germiyan oğlu Yakup Bey’in kızı ve Emir Sultan Hazretleri ’nin kayın validesi Devlet Hatun’a aittir. 1414 yılında vefat ederek bugünkü türbesine defnedilen Devlet Hatun’un anne tarafından Hz. Mevlana‘ya akraba olduğu ifade edilir. Türbe dikdörtgen planlı olup, prizmatik ayaklar üzerine oturtulmuş mermer sütunlarla ayakta tutulan, kurşun kaplı külâh ile örtülmüştür. Sütunların araları 8 adet sivri mermer kemer ile bağlanmıştır. Dış duvarları bulunmayan türbenin iç kısmı kare planlıdır. İçerisinde mevcut olan mermer sandukanın her tarafı yazılar ile kaplıdır. Türbe, 2001 yılı başlarında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından geniş çaplı bir onarıma tabi tutulmuştur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Şerife Nine Türbesi

Bursa – Selçukgazi Köyü Şerife Nine Türbesi, Selçukgazi köyü mezarlığındadır. Gemlik köylerinden bir askere Kıbrıs Savaşının en sıcak zamanı cephede ateş hattında savaşırken, bir kadın gelerek siperdeki yerini değiştirmesini söyler. Hemen sonra düşmanın o bölgeye yaptığı yoğun top ateşi ve mermilerinden kurtulmuş olur. Asker, kadına kim olduğunu sorar. Bursa Selçukgazi Köyü’nden Şerife Nine olduğunu söyler. Terhis olduktan sonra nineye ziyarete giden asker, köyde bu isimde bir ninenin olmadığını, yalnız Şerife Nine’ye atfedilen bir mezar olduğunu öğrenir. Başından geçenleri anlatınca, Selçukgazi köylüleri, ninenin üzerinde ahşap bir sundurma bulunan basit mezarına şimdiki kubbeli türbeyi yaparlar. Türbesi köy mezarlığı içindedir. Daha önceleri ninenin mezarına uzak mesafede bulunan çeşmeye gittiğinin görüldüğü rivayeti üzerine türbe duvarının dışına bitişik bir de çeşme yapılmış. Başka bir rivayete göre Kurtuluş Savaşı sonrası köyü terk eden Yunan askerleri köyü yakmak istemişler fakat ninenin inayetiyle yakamamışlar. Köyün kuruluşu ile ilgili olarak; aslında köy şu haliyle çevreye hâkim yerinin batısında, Kayapınar Boğazında veya güneyindeki Kavaklar bölgesinde(mahkûm mevkiler) kurulmak istenmiş, fakat evlerin temelleri belli bir seviyeye ulaşınca kendiliğinden yıkılır. Bu sıralar Şerife Nine köyden bazılarının rüyasına girer ve köyün tepeye kurulmasını söyler. Şerife Nine’nin ziyaretine daha çok Gemlik köylerinden geliyorlar. Adağı olan yerine getiriyor, türbesinde mevlit okutuyor, şeker bisküvi dağıtıyorlar. Daha önceleri adak kurbanları kesiliyormuş. Ayrıca mezarından toprak alınıp cilt hastalıkları olanlara götürülüp toprağından sürülüyor. Alınan toprak daha sonra geri getiriliyor. Getirmeyenlerin rüyalarına giren nine onları korkutuyor. Vaktiyle köy bölgesinden sorumlu jandarma karakolunun komutanı türbeyi kapatmak istemiş, daha sonra kızı hastalanıp derman bulamayınca Şerife Nine’nin mezarına getirdiği ve şifa bulduğu, önceki davranışı sebebiyle pişman ve mahcup olduğu söyleniyor. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

Evliya

Doğlu Baba ( Dolu Baba )

Bursa – Uludağ yolu üzerinde, Doğlu baba mevkiinde Mezarı Uludağ yolu üzerinde, Doğlu Baba adıyla anılan mevkidedir. Alperen vasıflı sufi bir kişiliğe sahip olan Doğlu Baba’nın Bursa’nın fethine katılarak askerlere ayran dağıttığı rivayet olunur. Bundan ötürü kendisi ‘Doğlu Baba’ olarak anılmıştır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Mezarcı Mehmet Durmuş Uşşaki Efendi

Bursa – İnegöl Kocakonak köyü mezarlığı Uşşaki tarikatının şeyhi olarak bilinen Mehmet Efendi İnegöl’ün Kocakonak köyünde doğmuştur. Küçük yaşlarda dini ilimleri tahsil etmiştir. Mezarlık görevlisi olarak çalıştığından “Mezarcı dede” sıfatı ile anılmıştır. Batumlu Hacı Yusuf Efendiye intisab etmiştir. Ümmi idi. Mürşidi Uşşaki yolundan Yusuf Efendi’dir. Mezarcı Dede tasavvuf yolunun Uşşaki kolunda mürşidlik yapmıştır. İrşad vazifesiyle halka nasihat ederek çok talebe yetiştirmiştir. Seyyit olduğunu bildirmiştir. Çinili cami karşısındaki mütevazı evinde ziyaretine gelenlere peygamber sevgisi üzerine bolca nasihatler etmiştir. İnegöl’ün Manevi Mimarları kitabını yazan Mustafa Yılmaz şöyle anlatır ; ”Küçük yaştan beri yanında bulunmuşumdur. ziyaretine gittiğimde kuran okuturdu. şeker verirdi. Birgün oku evladım dedi okumaya başladım. Euzüyle besmeleyi birleştirdim dur birleştirme ayrı oku dedi 105 yaşında vefat ettiğinde sevenleri tarafından Kocakonak köyüne defnedilmiştir.” Doğum tarihi 1319 vefat tarihi 20.11.97 perşembe saat i 5:05 geçe ikindiden sonra vefat etmiştir. Söylenceye göre Sırnaz Dedesinin kardeşiymiş, babasının attığı okun buraya düşmesi sonucu kardeşiyle vedalaşmış. Buraya gelip ömrünü burada tamamlamıştır. Ermişlerdendir günümüzde dedenin mezarı bilinmemekte. Çok eskiden yapılan törenler artık yapılmamaktadır. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Evliya

Helvacı Bacı Türbesi

Bursa – Tahtakale Semti, Veziri Caddesinde, Pınarbaşı Mezarlığına doğru çıkarken, sol tarafta Helvacıoğlu Mescidi önünde Bulgaristan’ın Filibe Kasabasından Bursa’ya geldiği rivayet edilen Helvacı Bacı , keramet gösteren “Bursa Evliyaları” arasında zikredilmektedir. Hakkında çok az bilgi vardır. Tahtakale Semti, Veziri Caddesinde, Pınarbaşı Mezarlığına doğru çıkarken, sol tarafta Helvacıoğlu Mescidi önünde bulunan kabir, Helvacı Bacı’ya aittir. Bu mezar bilhassa kadınlar tarafından zaman zaman ziyaret edilerek, helva adağı yapılmaktadır. Söylentiye göre, Helvacı Bacı bir fabrikatörün hizmetçisi idi. Fabrikatör hacca gitmişti. Evde hanımı helva pişiriyordu. Bu sırada hizmetçi kıza: “Efendim helvayı çok severdi” dediği zaman, hizmetçi kız eline bir tabak alıp içine bir miktar helva koyduktan sonra: “Ağız tadıyla bu helvayı yesin” demiştir. Bu durumu gören kadın şaşırmış ve hizmetçi kıza ne yaptığını sormuştur. Fabrikatörün hacdan dönüşünde tabak eşyaları arasından çıkmıştır. Bu durum, bacının kerameti olarak kabul edilmiştir. Bu olaydan sonra kendisini “ Helvacı Bacı ” olarak çağırmışlar, hürmet ve sevgi beslemişlerdir. Vefat ettiğinde mescidin önüne defnedilmiştir. Helva vaat edilmesi halinde isteklerin derhal yerine geleceği inancı gereği Helvacı Bacı’ya helva adağının yapıldığı, evde yapılan helvaların mezarın üzerine konulduğu veya mezar çevresinde bulunan kimselere verildiği, oradan gelip geçenlerin veya yakında bekleşen çocukların bu helvaları alıp yedikleri ve sonra dua ettikleri söylenmektedir. Bursa’da eskiden her Ramazan’da, her gün bir kişinin helva yapıp bir köşede Helvacı Bacı hayrına dağıtma âdeti günümüzde kalkmıştır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Evliya

Bursa – Yeşil Türbe

Bursa – Yeşil camii Çelebi Sultan Mehmed tarafından 1421 yılında, Yeşil Camii’nin güneyine inşa ettirilmiştir. Sultanın ölümünden 40 gün önce inşası bitmiştir. Diğer bütün külliyelerde cami en yüksek konumda olduğu halde burada türbe yüksek konumdadır. Külliyenin en tanınmış yapısıdır. Bursa’nın ve hatta ülkemizin turistik tanıtım sembollerinden birsidir. Dışı tamamen çini kaplı olması açısından bir örneği daha yoktur ve bir anlamda fetret devrinin ardından Osmanlı’nın şahlanışının anıtsal bir simgesidir. Çelebi Mehmed’in ölümünden 40 gün önce tamamlanan türbenin mimarı İvaz Paşa Semti’ndeki mütevazı türbesinde metfun bulunan Hacı İvaz Paşa’dır. Ahşap oymasını Tebrizli Ahmed oğlu Ali’nin yapmış olduğu türbede, kalem işçiliği ve çinilerin yerleştirilmesinde baş ustalık yapma görevi de Lâmi Çelebi’nin dedesi Nakkaş Ali bin İlyas Ali’nin olmuştur. Çini işlemelerinin tamamını Mecnun Dede adındaki zanaatkâr tarafından yapılmıştır. Türbenin bodrumu da mevcuttur ve naaşlar, girişi doğu tarafında olan ve şu anda kapalı durumda bulunan bodrum kattadır. Çini sandukayı sultan kendisi yaptırdığından ve vefatından sonra sanduka kırılarak içine defnedilemeyeceğinden dolayı türbenin iki katlı yapılmış olduğu görüşü de mevcuttur. Türbede 9 mezar bulunur. Edirne’de vefat ettikten sonra Bursa’ya getirilerek türbesine defnedilen Çelebi Sultan Mehmed’e ait sandukanın yanı sıra oğulları Mustafa (öl.1423), Mahmud (öl.1428), ve Yusuf (öl.1428) ile kızları Selçuk Hatun (öl.1485), Hafsa Sultan Ayşe Hatun ve Sitti Hatun ile sütannesi Daye Hatun’a ait çinili sandukalar yer almaktadır. Türbede görülebilen hemen her bir yere sanat eseri yerleştirilerek adeta ruha hitap edilmiştir. İç tarafı eşsiz güzellikte turkuaz çiniler ile kaplanan türbenin ceviz ağacından oyma ahşap kapısı gerçek bir sanat eseridir. Kapı yanları, kemeri ve söveleri mermerden yapılmıştır. 1855 yılında hasar gören giriş daha sonra horasan ile sıvanarak tamir edilmiştir. Tacı tezhip süslemeli olan çinili mihrabı, kendisini bu güne kadar getirebilen sayılı şaheserlerdendir. Mihrabın içindeki mum süslemelerinin birinin altında Allah, diğerinin altında Muhammed yazılıdır. Dış yüzeyi kubbeye kadar yine turkuaz çiniler ile kaplı olan türbenin bir zamanlar kubbesinin de aynı şekilde kaplanmış olduğu çeşitli rivayetlerde ifade edilir. Hiç bozulmadan günümüze kadar gelen çinilerin bulunduğu özgün duvar, giriş kapısının solunda yer alır. Türbe bünyesinde cüzhanlar (Kur’an cüzü okuyan hafızlar), duagu (maaşlı dua okuyucular), devirhan, ammehan, fetihhan; ihlashan, fatihahan, buharihan, mükebbir, naathan gibi aralarına kadınların da olduğu belli duaları okumakla görevli kişiler bulunmaktaydı. Bunların yanında türbeyi her daim bekleyen ve temizliği ile görevli ‘türbedar’ mutlak surette mevcuttu. Türbenin bahçesinin doğusunda ve kuzeyinde Osmanlı Devleti’nde görev yapmış kâtip, vezir, vali ve mezar taşlarında adları tam olarak okunamayan bazı kişilerin defnedildiği 11 mezar bulunmaktadır. Birinin mezar taşı yoktur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Hatuniye ( Hüma Hatun ) Türbesi

Bursa – Muradiye Külliyesinde Ak Türbe ve Hümâ Hatun Türbesi olarak anılır. Sultan II. Murad’ın eşi ve Fatih Sultan Mehmed’in annesi Hüma Hatun için yaptırılmıştır. Türbe içerisinde iki adet sanduka vardır. Diğer sandukanın kime ait olduğu bilinmemektedir. 1449 (Hicri 853) tarihli kitabesi kapısının üzerindedir. Altıgen plânlıdır. Duvarları bir sıra taş, iki sıra tuğla ile örülüdür. Türbenin üzeri kasnaksız bir kubbe ile örtülmüştür. Giriş kısmı sivri kemerli ve revak biçimindedir. Hüma Hatun’un İsfendiyaroğlu Tacettin İbrahim Bey’in kızı olduğu yönünde görüş ağırlıktadır. Türbe 1601 ve 1844 yıllarında tamir edilmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Ana Sultan Türbesi

Bursa – Keles ile Küçükkavacık Mahallesi arasında Harmancık ilçesine gidilen yolun hemen kenarında yer almaktadır. Yörede bulunan diğer türbelerde medfun bulunduğu farz edilen şahıslar daha çok lakaplarıyla anılırken burada bulunan dede; halk arasında pek bilinmese de Selahaddin Buhari ismiyle maruftur. Bu isimlendirmeye bakarak türbe diğerlerine göre tarihi gerçekliği olan yaşamıs bir sahsa aitmiş gibi dursa da kendisiyle alakalı kaynakta kayıtlı bir bilgiye rastlanmamaktadır. Türbe ise, yapımında sıradan yapı elemanları kullanılmış olsa da mimari açıdan tam bir türbe görünümündedir ve kısmen de olsa türbe yapı geleneğini temsil etmektedir. Türbe biri giriş odası, diğeri iki yatırın bulunduğu oda olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Girişteki odada dedeye ait olduğunu söyledikleri çesitli kaplar, def, tesbih, şamdanlar ve sancak gibi bazı eşyalar mevcuttur. Yörenin tamamında bilinen ve çok rağbet edilen bir dede olduğu için uygulamalardaki zenginlik de hemen kendisini belli etmektedir. Felçliler, sara hastaları, yürüyemeyen, konusamayan ve gelişimi problemli çocuklar, vücudunda çesitli yara ve kasıntı bulunanlar, akıl hastaları dâhil hemen her türden hastalar bu mekâna gelmekte veya getirilmektedir.

📍 Keles
Evliya

Sinan Dede – Bursa

Bursa – Sinan Dede mah – Fatih sultan caddesinin sağ tarafında Sinan Dede Mahallesi’nde, Fatih Sultan Mehmed Caddesi’nin sağ tarafında yer alır. Sinan Dede, İncirli Caddesi civarındaki Ferhadiye Medresesi’nde görevli iken İznik’te bulunan Eşrefzâde’nin damadı Abdurrahim Efendi’den dersler almıştır. Bugün mezarının bulunduğu yerde kurduğu tekkede ibadet ile meşgul olmuş, talebeler yetiştirmiştir. Vefatı sonrası aynı yere defnedilmiştir. Mezarı uzun zaman çocuğu olmayan kadınların, şifa bulmak isteyen kişilerin uğrak yeri olmuş, batıl inançların mekânı haline gelmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Kabil-i Vücud Ali Efendi

Bursa – hisar ilçesinde güranlı mescidinin kuzeybatısında sokak üzerinde Mezarı Hisar içerisinde, Güranlı Mescidi’nin kuzeybatısında, sokak üzerindedir. Bursalı olan Ali Efendi’nin, annesinin vefatı sonrasında kabirde dünyaya geldiği halk arasında söylence olarak anlatılmaktadır. Bu olay, Kabil-i Vücud olarak anılmasının sebebi olarak gösterilir. En son olarak Kaplıca (Çekirge) müderrisi olarak görev yapan Ali Efendi, 1614 yılında vefat etmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Bakmaca Dede

İnegöl Bakmaca Dede ermişlerden biriymiş. Kurşunlu kasabası çevresinde Allah’a kavuşmuş. Çok eskiden Dede’nin yattığı merada bir çoban koyun otlatıyormuş. Çoban koyun otlatırken bir ağacın dibinde uyumuş. Rüyasında çobana birisi gelerek: “Ey Çoban! Kalk benim yattığım yerin etrafına taş diz. Diz ki, hayvanlar otlarken beni çiğnemesin, rahatsız etmesin” demiş. Çoban uyanmış çevresine bakmış ama kimseyi görememiş. İkinci kez uyumuş aynı rüyayı görmüş ve aynı sözleri işitmiş. Uyanmış çevresine bakmış, ama yine kimse yok. Çoban üçünçü kez uyumuş aynı kişi yine rüyasına girmiş. Çobana: “Ey Çoban Kalk Taşla çizdiğim yere duvar yap. Yap ki hayvanlar beni rahatsız etmesin.” Demiş. Çoban uyanmış, Bakmaca Dede’ nin günümüzdeki mezar yerinin çizili olduğunu görmüş ve hemen taşla çevirerek koruma altına almış. Çoban tekrar uyuyunca aynı kişi tekrar rüyasına girmiş ona: “Taşları dizlerimin üzerine koydun beni rahatsız ediyor. Çevresini genişlet” demi’ Çoban uyanır uyanmaz taşların çevresini genişletmiş. Sonradan oraya küçük bir bina yapılıp, üstü örtülmüş. Bakmaca Dede efsanesi o günden bu güne böyle gelmiş. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Evliya

Hamit Dede ( Hamitler dede – Mübarek dede )

Bursa – Hamidler mahallesi Baldırzade ‘ nin Ravza-i Evliya’sında bildirdiğine göre Hamidler Mahallesin de bir azizdir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Ravza-i Evliya’da zikredildiği hesaba katılırsa en az dört asırlıktır . Adı Mübarek Dede ‘dir. Kabri ziyaretgah olup bir adak yeridir. Özellikle hastalanan insan ve hayvanların mezarın etrafında dolaştırıldığında sağlığına kavuşacağına inanılır. Yine Ravza-i Evliya ‘nın bildirdiğine göre yanında bulunan karaağaca (şimdi yoktur) çivi çakarlar ateşli hastalık olan humma için bez bağlarlar. Allah ‘ ın izniyle hastalık kalmaz. Bu halk arasında yaygın bir görüştür. Bugün Bursa ‘ nın en büyük mezarlığının kurulmakta olduğu Hamitler Mahallesi 1987’de belediye sınırları dahiline alınmazdan önce Bursa yakınında bir köydü. Mübarek Dede ‘nin mezarı , Bursa Büyükşehir Hamitler Mezarlığına giden yol güzergahında , Hamitler Merkez Camii’ni çevreleyen yuvarlak kavşağın kuzey tarafındaki iki yoldan sağdaki 2. Meram sokağındadır. Kavşağa ve dolayısıyla Merkez Camii ‘ne 150 m. kadar uzaklıkta yolun solunda baş ve ayak ucunda iri gövdeli iki büyük servi bulunan kitabesiz tek mezardır. Yeniden onarılmış olan mezarın üç tarafı mülktür. Halk arasında hakkında pek çok menkıbeler söylenmektedir. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Evliya

Pars Bey Türbesi

Bursa – Şehre küstü meydanı güneyinde Şehreküstü Meydanı’nın güneyinde, Fevzi Çakmak Caddesi üzerinde yer alan caminin ilk yapısı, II. Murad devrinde, Pars Bey Abdullah oğlu Bedrettin Mahmud tarafından zaviye olarak yaptırılmıştır. ‘Yakub Bey’ zaviyesi olarak da anılır. 1801 (Hicri 1206) tarihinde meydana yangında yanan tekke vakıf evladı Ahmed Baba tarafından günümüz postanenin olduğu yere taşıyarak burada faaliyetlerini devam ettirmiştir. Zaman içerisinde meydana gelen depremler ve değişik nedenlerden dolayı oldukça harap duruma düşen yapı 1980 yılında minaresi hariç olmak üzere tamamen yenilenerek bugünkü son halini almıştır. Caminin yanında yer alan hazire alanında birçok âlim ve ilim adamının mezarının bulunduğu ifade edilir. 1904 yılında açılan cadde ile bir kısmı yolun altında kalmıştır. Aynı yerde Bedreddin Pars Bey ve oğlu Yakup Bey’in mezarları bulunur. Bedreddin Pars Bey’in mezarı türbe içerisindedir. Türbe, cami ile birlikte 1894 yılında Vali Münir Paşa zamanında Hacı Bahaeddin Efendi tarafından onartılmıştır. Pars Bey (Bey Pars) olarak anılan kişi Abdullah oğlu Bedreddin Mahmud Bey’dir. II. Murad döneminde yaşamış, önemli görevler üstlenmiş devlet adamıdır. Aslının örneği Topkapı Müzesi’nde olan 14.9.1445 tarihli vakfiyesi bulunur. Kozca/ Umur Bey Köyü ve Mazder Köyü’nü hayır işlerine ve Şehreküstü’nde bulunan zaviyesine vakfeylemiştir. Gemlik Umurbey’de mektep ve cami yaptırmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Baykoca Bey

İnegöl – Hamzabey köyü Türbe, Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Bay Hoca’ya aittir. Bay Hoca, Osmanlı kumandanlarındandır. Hamzabey Köyü yöresinin alınmasında yararlılık göstermiş değerli bir askerdir.Halk onu “Bay Hoca” olarak bilmektedir. Bay Hoca’ nın türbesi aslında sıradan bir mezardır. Bay Hoca’yla ilgili kutlama törenleri her yılın Mayıs ayının ilk haftasında yapılmaktadır. Kutlamanın amacı Bay Hoca’yı anmak, ilkbaharın gelişinden duyulan sevinci insanlarla birlikte paylaşmaktadır. Kutlama masraflarını tüm köy halkı karşılamaktadır. Köy muhtarı çevre köyler ile İnegöl halkını önceden törene çağırır. Davetliler Bay Hoca’nın mezarı çevresinde toplanır. Tören mevlit, dua, toplu yemek ve eğlenceler biçiminde yapılır. Yemekte etli pilav sunulur. İkindiden sonra herkes evine döner. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Evliya

Şeker Hoca

Bursa – Nalbant oğlu mah şeker hoca camii Nalbantoğlu Mahallesi’nde, Şeker Hoca Caddesi üzerinde yer alan cami, Yıldırım Bayezid devri eserlerindendir. Caminin yaptıranı olarak bilinen Şeker Hoca hakkında çok fazla bilgi yoktur. Ancak oğlunun bir ara bu camide imam olduğu söylenir. Halk arasında Şeker Hoca olarak anılan Seyyid Ali’ye ait türbe, caminin güneyinde yer almaktadır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Molla İlyas

Bursa – Pınarbaşı semti dağ sokak 43 nolu evin bahçesi Fatih dönemi âlimlerinden olan Molla İlyas , Fatih Sultan Mehmed’in hocalarındandır. 1511 yılında vefat etmiştir. Pınarbaşı Semti’nde, Dağ Sokak’ta, 43 no’lu evin bahçesinde metfun bulunan bu zatın kabri, 1994 yılında Osmangazi Belediyesince yapılan düzenleme ile etrafı boşaltılarak demir parmaklıklarla çevrelenmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Karşı Duran Süleyman Türbesi – Nimel Çeyş

Bursa -Muradiye Külliyesi Karşısında Türbe Rumeli ve Anadolu beylerbeyliği, Amasya valiliği, Semendre beylerbeyliği görevlerinde bulunan, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’un ilk subaşısı Süleyman Paşa’ ya aittir. Süleyman Paşa aynı zamanda Çakır Ağa’dan sonra Bursa subaşısı olmuş, İstanbul kuşatmasında Fatih Sultan Mehmed’e defterdarlık yapmıştır. Kare planlı olan türbenin duvarları kesme taş ve tuğladan örülmüştür. Üzeri kubbe ile örtülüdür. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Hatice Sultan Türbesi

Bursa – Çekirge Semtinde kükürtlü kaplıcası nın doğusunda Çekirge Semtinde Kükürtlü Kaplıcası’nın hemen doğusunda yer alan türbe II. Bayezid’in kızı ve Vezir Kara Mustafa Paşa’nın eşi Hatice Sultan adına oğlu Bursa Subaşısı Mehmet Bey tarafından yaptırılmıştır. Kare planlı türbenin üzeri, sekiz köşeli kasnak üzerine oturan kurşun kaplı kubbe ile örtülüdür. 1844 yılına değin üzeri kiremitli çatı iken daha sonra kubbe yapılmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Sungurpaşa Türbesi

İnegöl – Sungurpaşa köyü Yatırın adı Sungur Paşa’dır. Köy adını bu yatırın adından almıştır. Köyün eski adı Koçu köyüdür. Sungur Paşa, Osmanlı ordusu komutanlarındandır. Kendisi bir atlı sipahidir. Osmanlı Devletinin kuruluşunun ardından Sungur Paşa köyü havalisi kendine tımar olarak verilmiş; o da burada bir vakıf kurduğundan yöre genel vakıf malı sayılmıştır. Köyde Sungur Paşa’nın türbesi, camisi ve bir tarihi hamamı vardır. Bunlar, vakıflar genel müdürlüğünün korumasındadır. Türbe, taştan bir kapısı ve kıbleye yani güneye açılan bir penceresi vardır. Türbenin tavanı betondandır. Köyün içinde bulunan türbede her Cuma akşamı kadınlar tarafından mum yakılmakta ve adaklar adanmaktadır. Tören hazırlığını köyden seçilmiş bir heyet yapmakta en az kırk elli koyun kesilmektedir. Tüm masraflar köy halkı tarafından karşılanmaktadır. Çevre köyleri ve İnegöl halkı kutlama komitesince davet edilmektedir. Davetliler Dede’nin türbesi çevresinde toplanmaktadır. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Evliya

Lami Çelebi

Bursa – Hisar semti – Orta pazar caddesindeki mescitte. Hisar Semti’nde, Ortapazar Caddesi’nin güneyinde yer alan mescit, ilk yapısı itibariyle Yıldırım Bayezid döneminin ünlü nakkaşlarından Nakkaş Ali tarafından yaptırılmıştır. Uzun yıllar harabe durumunda olan mescit, daha sonra tamamen yıkılarak yalnızca hazire alanı kalmıştır. Mescit 2010 yılında Vakıflar Müdürlüğü tarafından yeniden ayağa kaldırılmıştır. Hazire alanında mezarı bulunan Lamii Çelebi, Yıldırım Bayezid ve Çelebi Mehmed’in nakkaş başısı, Yeşil Türbe ve Yeşil Cami’nin nakkaşı Ali Efendi’nin torunudur. Asıl adı Mahmut olan Lâmii Çelebi, Mevlana Çelebi, Şeyh Mahmut ve Mahmut Lamiiy-i Nakşibendi sıfatları ile de anılmaktadır. 1479 yılında Bursa’da doğmuştur. Muradiye Medresesi’nde Molla Ahaveyn ve Molla Muhammed gibi devrin büyük müderrislerinden ders almıştır. Bu arada şeriat ilimlerinden Kur’an, hadis ve tefsir ilimleri ile de meşgul olarak kendisini yetiştirmiştir. Emir Sultan Hazretleri ve Seyyid Buhari Hazretleri’nin eserlerinden çok yararlanmıştır. Aynı devirde yaşadığı ulemadan Molla Camii’nin eserlerini Türkçeye çevirdiğinden dolayı kendisine Molla-i Rum ve Cami-i Rum adı verilmiştir. Lamii Çelebi 1532 yılında Bursa’da vefat ederek dedesi Nakkaş Ali’nin mescidinin avlusuna defnedilmiştir. Fatih, II. Bayezid, Yavuz Selim ve Kanuni dönemlerini yaşayan Lâmii Çelebi, bu devirlerin ve tarihimizin en önemli şiir, tefekkür ve ilim adamları arasında yer alır. Saraydan en çok ilgi gördüğü dönem, Kanuni Sultan Süleyman ve Sadrazam İbrahim Paşa dönemidir. Divanında yer alan kasidelerin çoğunu İbrahim Paşa’ya yazmıştır. Lâmii Çelebi’nin 30 kadar tercüme ve telif eseri bulunmaktadır. Hüsn-ü Dil, Nefahat’ül-Üns ve Şevahidü’ün – Nübüvve, Şehrengiz-i Bursa, Letaif, Münezarat, Bahr’u Şita, Münşeat, Nefs’ul Emr ve çeviri olarak yazdığı Camii’den Salaman u Absal, Unsuri’den Vamık u Azra, Fahr u Curcani’den Vays u Ramin eserlerinden bazıları olarak kültürümüzde yerini almıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Evliya

Sırnaz Dede ( Genç Ali Sultan )

Bu dedenin asıl adı “Genç ali” dir.Türbesi köyün bir km. doğusunda bulunan ormanlık bir yerdeki tepededir. Türbe, kerpiçten yapılıp ahşap, kiremit örtülü, tek odalı bir yapıdır. Bir kapısı alt penceresi vardır. Zemini toprak olup içeriye ayakkabı ile girilmektedir. Genç ali dedesi ile ilgili kutlamalar her sene Haziran ayında turfanda kiraz zamanı türbeninbaşındaki geniş çayırlık alanda yapılmaktadır. Kutlamanın amacı; dedeyi anmak, yüzü suyu hürmetine sağlık ve iyi dileklerde bulunmaktır. Söylendiğine göre bu dedeni bobası üç yöne üç ok altmış oklardan birisi Kestel’in Baba Sultan köyüne, ikincisi Sırnaz Köyüne, üçünçüsü de Deydinler Köyüne düşmüş Bu dedeler üç kardeşmiş, babalarından el almışlar, vedalaşıp dağılmışlar. Okların düştüğü köylere gidip oralarda yaşamışlar bunlara sırayla; Sırnaz Dedesi, Deydinler Dedesi ve Baba Sultan Dedesi adı verilmiş. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Evliya

Hacı Şeyh Muhammed İzzeddin Safiyullah Efendi

21 haziran 1867 tarihinde batuma bağlı hulo kazasının gorcomi köyünde doğdu. Calioğullarından ahmetin oğludur. Dedesinin ismi Süleyman onun babası selim efendidir. İlk tahsilini Batum da yaptıktan sonra 1887 senesinde istanbula geldi. 1896 sensinde Batum’dan tamamen alakasını keserek hicret etti. Fatih bahri sefid ayak kurşunlu medresesinde eğitim gördü. 1901 de Mustafa efendiden icazetname aldı.1906 da Uşşaki tarikatı şeyhlerinden Mustafa Safi Efendi ‘ye intisab etti. 1916 senesinde şeyhinden icazet aldı. 1902 ve 1908 senelerinde hacca gitti. Ayrıca Şam,Kudüs ve Mısır gibi İslam beldelerini gezdi. Ruus imtihanında hamidiye ruusunu kazandı ve 1900 de inegölde hoca karyesi hamidiye medresesi müderrisliğine tayin edildi. İnegölde müderrisliğin yanı sıra tasavvuf hizmetinide yürüttü. Halkın fevkalade teveccühüne mazhar oldu. İstanbul’da keçeciler Şeyh Bedreddin dergahının inhilaliyle buraya tayin edildi. Birkaç sene burada meşihat hizmetinde bulunduktan sonra tekrar inegöle döndü. İnegölde hem müderrislik hemde bursa vilayet genel meclisi azalığı yaptı. İlmiyle amil ve fazıl bir zat olup, bölgede Uşşaki tarikatının yayılmasında hayli hizmetleri oldu. İzzeddin efendinin medrese ve dergahı yunan istilasında yanmıştır. Batumlu Karayusuf adında bir halifesi var idi. 1926 senesinde üçüncü defa hacca gitti. 1928 senesinde Yenişehir müftüsü kamil efendiye hilafet verdi. izzeddin efendinin Arapça,Türkçe,farsça ve gürcüce okuma yazma bildiği sicilinde belirtilir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Evliya

Kasım Efendi Hazretleri – İnegöl

Bursa – İnegöl – Kasım Efendi camii İnegöl’ün Kadiri Seyhleri’nden Kasım b. Şeyh b. İlyas b. İdrisi El-Antaki Faziletli, meşhur şeyhlerden ve Kadiri Tarikatı’nı kuran Pir-i A’zam Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin torunlarından bir zattır. Künyesinden anlaşıldığına göre Antakya’da doğmuştur. Beyazıd-ı Veli Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi alimlerindendir. Antakya’da ikamet ederken, aldığı manevi işaretle Bursa’ya gelmiş; Hacı İlyas Camii civarında ve Muradiye’de ikamet etmiştir. Daha sonra İnegöl’e gelerek Hicri 921, Miladi 1535 tarihinde bugün kendi adı ile anılan Kasım Efendi Camii’ni yaptırmıştır. Vefat tarihi olan Hicri 921, Miladi 1535 tarihine kadar İnegöl’de yaşamıştır. Kasım Efendi Hazretleri ömrünün son yıllarını İslamiyet’e, tasavvufa ve ahlaka dair coşkulu vaazları ile İnegöl halkını irşad ederek geçirmiştir. Yaptığı camiinin doğu tarafına defnedilen Kasım Efendi Hazretleri’nin sandukası, daha sonra camiinin genişletilmesi ile camii içinde kalmıştır. Hicri 902 tarihinde otuz iki bölümden oluşan İslam-i tasavvuf ve ahlak konularını içeren Cevahirül-Ahbar adında bir kitap yazmıştır. Kasım Efendi Hazretleri, yaşadığı devirde “Noktacı” unvanı ile meşhur idi… Yiğitbaşı hulefasından İzzeddin Aliyyü-l-Karamani Essaruhani ’nin halifesidir. Halveti Tarikatı’nın şeyhi idi. Muhammed Muhyiddin Karahisari, Kasım Efendi Hazretleri’nin halifesi olup İbn-i Noktacı namı ile meşhurdur. Bu zatın Araisü-l Vusül isminde Üsül-ü Aşere Şerhi vardır. Bursa’da Ahmet Paşa-yı Fenari zaviyesinde medfun bulunan Şeyh Hayreddin Efendi, Muhammed Muhyiddin Efendi’den icazetlidir.(Kaddessallahu Esrarahüm) Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

📍 İnegöl
Sahabe

Hz. Abdülvahab Gazi R.A.

Emeviler döneminde yaşamış ve İslam kuvvetleriyle Anadolu seferine katılmış ünlü bir ordu komutanıdır. Hz. Abdülvahab Gazi R.A.'ın doğum tarihi belli değildir. Taberi ve İbnü’l Kesir, Abdulvahap Gazi’nin H.113(M.731) yılında şehit düştüğünü belirtir. Hz. Abdülvahab Gazi R.A. , Battal Gazi’nin ve Ahmet Turan Gazi’nin silah arkadaşıdır. Abdulvahap Gazi’nin İznik’ten başka Sivas, Elâzığ ve Bayburt’ta da türbe ve makamları bulunmaktadır. Menkıbelere göre Abdulvahap Gazi, Hz. Peygamber’in sancaktarıdır. Onun duası ile uzun bir ömür, rivayetlere göre 300 yıl yaşamıştır. Hz. Peygambere ait mübarek emanetleri yıllarca sonra Malatya’ya gidip Battal Gazi’ye teslim etmiştir. Daha sonra Battal Gazi ve Ahmet Turan Gazi ile Anadolu’yu İslamlaştırmak için birlikte hareket etmişlerdir. Hz. Abdulvahab Gazi R.A. Türbesi Bursa İznik ilçesinde yüksek bir tepededir.

📍 İznik
Evliya

Davud-i Kayseri Hz.

Bursa İznik İlçesinde Davud-i Kayseri Hz. Türbesi Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemi velilerindendir. Asıl adı, Davud b. Mahmud b. Muhammed'dir. Lakabı, Şerefüddin'dir. Davud-i Kayseri diye meşhur olmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekte ise de 656 (m.1258) yılında doğduğu sanılmaktadır. Kayseri'de doğmuştur. Karaman'da doğduğunu söyleyenler de vardır. İlim tahsiline Kayseri'de başladı. Daha sonra Mısır'a giderek zahir ilimlerini tamamladı. Oradan İran'ın Sava şehrine geçerek Sadreddin Konevî Hazretleri'nin talebelerinden Kemalüddin Kâşânî'nin talebeleri arasına karışıp, onun sohbetlerinde bulundu. Bu sırada İznik'i fetheden Orhan Gazi, Dâvud-i Kayseri Hazretleri'ni ilk olarak yaptırdığı Orhaniye Medresesi'ne müderris olarak tayin etti. Vefatına kadar bu medresede ilim ve irfan neşriyle meşgul oldu. Dâvud-i Kayseri Hazretleri'nin yetiştirdiği talebeler, Osmanlı Devleti'nin ilk ilmiye sınıfını teşkil etmiştir. Davud-i Kayseri Hazretleri, enerjitizm, yani tabiatta var olan her şeyin ihsasını ve bütün tabiat olaylarını enerji ve enerji değişimiyle açıklayan bir fizik doktrininin kurucusudur. İlim ve fazilette yüksek, güzel ahlak sahibi, çok ibadet eden, dünyaya önem vermeyen ve çok merhametli bir zat olan Dâvud-i Kayseri Hazretleri, başta tasavvuf olmak üzere, kelam sahasında eserler vermiş ve felsefeyi tenkit eden eserler yazmıştır.

📍 İznik
Evliya

Şeyh Kutbuddin Hz. (Fatih Sultan Muhammed Hz.) Hocaları

Bursa İznik ilçesinde Şeyh Kutbuddin Hz. (Fatih Sultan Muhammed Hz.) Hocaları Türbesi İsmi şerifleri Muhammed bin Muhammeddir. ” Kutbuddin İzniki” diye şöhret bulmuştur. Hanefi mezhebi fıkıh alimi ve tasavvuf büyüklerindedir. Sultan Yıldırım Bayezid devri alimi ve evliyanın büyüklerindendir. Şakayıkı Numaniye ve Aşıkpaşazade tarihlerinin kaydına göre doğum yeri İznik olup , doğum tarihi hakkında bilgi mevcut değildir. Zamanının birçok âliminden ders okudu. Dînî ilimleri ve zamanının fen bilgilerini Mevlânâ Hasen Paşa’dan öğrendi. Her ilimde mütehassıs bir âlim olarak yetişti. Ahlâken yüksek, faziletlerle mücehhez (süslenmiş), zühd ve vera’ sahibi idi. Tasavvuftan büyük haz, pay aldı. Evliyâlığın yüksek derecelerine kavuştu. Fıkıh ve ahlâk ilimlerini kendinde topladı. Bilhassa Timur Hân, din ilimlerindeki yüksekliği sebebiyle karşılaştığında ona çok saygı göstermiştir. 821 (m. 1418) senesi Zilka’de ayının sekizinci günü, İznik’te vefât etti. Kabri üzerindeki üstü kubbeli dört köşe türbe ile bitişiğindeki Şeyh Kutbüddin Camii’nin XV. yüzyıl yapıları olduğu tesbit edilmekle birlikte kimin tarafından inşa edildikleri kesin olarak bilinmemektedir. Cami ve zaviye zaman içinde harap olmuş, türbe ise yakın zamanda onarım görmüştür.

📍 İznik
Evliya

Çandarlı Kara Halil Paşa Hz. ve Hocası

Bursa İznik ilçesinde Çandarlı Kara Halil Paşa Hz. ve Hocası Türbesi Çandarlı Kara Halil Paşa, Karaman'da Sivrihisar kazasına bağlı Çendere köyünden, Ali adlı bir kişinin oğluydu. Asıl adı Halil olup, Kara ve Karaca lakabıyla vezirliği sırasında da Hayreddin ünvanı ile anılmıştır. Osman Gazi'nin son yıllarında Orhan Bey’in, babasına vekalet ettiği tarihlerde Şeyh Edebali'nin tavsiyesiyle Bilecik kadısı oldu. Kara Halil Efendi’nin bu kadılığı sırasında gerçekleştirdiği en önemli hizmet, muntazam bir askeri ocak olan "yaya" teşkilatını düzenlemiş olmasıdır. Çandarlı Kara Halil Paşa, İznik'in fethinden sonra Orhan Gazi tarafından İznik kadısı tayin edildi. 1348'de devletin yeni merkezi Bursa'ya kadı oldu. Sultan Murad Hüdavendigar'ın tahta çıkmasından sonra, kendisine en yüksek şer'i ve hukuki bir makam olarak yeni ihdas edilen, kazaskerlik görevi verildi. Bundan sonra kazaskerlerin padişahla birlikte seferlere katılması kanun haline geldi.

📍 İznik
Evliya

Karacabey Sultan Hz.

Bursa Karacabey ilçesinde Karacabey Sultan Hz. Türbesi Karacabey, Fatih Sultan Mehmet´in şehzadelerinden Alaaddin´in annesinin kardeşi olduğu için "Dayı" lakabı ile anılır. ... Şehit Dayı Karacabey, vefatından bir yıl sonra, Mihaliç´e getirilerek daha önceden kendisinin yaptırdığı İmaret Camisinin bahçesindeki Türbesine defnedilmiştir.

📍 Karacabey
Evliya

Eşrefoğlu Rumi Hz.

Bursa İznik İlçesinde Eşrefoğlu Rumi Hz. Türbesi Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınki Eşref'tir. Babasının ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır'dan İznik'e göç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik'te doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1484 (H. 889)'da İznik'te vefât etti. Türbesi İznik'tedir. Eşrefzâde-i Rûmî diye de bilinir.

📍 İznik
Evliya

Hocazâde

Hocazade Hocazade Fâtih Sultan Mehmed devri Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden. İsmi Mustafa bin Yûsuf bin Sâlih, künyesi Hocazâde'dir. Bursa'da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1488 (H.893) senesinde Bursa'da vefât etti. Babası, ticâretle meşgûl olan büyük servet sâhibi bir tüccar idi. Âilesi ve çocukları son derece bolluk ve refah içindeydi. Hocazâde, babasının mesleğini terk edip ilim öğrenmeye yöneldi. Babası bu isteğine râzı olmadı. Bu yüzden babasının gözünden düştü. Kardeşlerine harcamaları için bol bol para verirken, Mustafa'ya günde bir akçe verirdi. Bu sebeple onlar bolluk ve nîmetler içerisinde yaşadığı halde, küçük Mustafa sıkıntı ve yokluk içinde ilim tahsîline devâm etti. Kitap almaya bile parası yoktu. Babası ona hiç yardım etmiyordu. Buna rağmen o, zor bir geçim içinde de olsa günlerini ilim yolunda koşturmak ve bilgi dağarcığını genişletme gayreti içerisindeydi. Elbiseleri yırtık ve yamalı idi, ama güzel huyla bezenmiş üstün olgunluğuyla gün gibi parıldamaktaydı. Bir gün babası ve kardeşleriyle birlikte Emir Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Velî Şemsüddîn'in konağına gitmişlerdi. Şeyh hazretleri; "Bunlar kim- lerdir?" diye sorunca, babası; "Oğullarımdır." dedi. Sonra iyi giyimli ve neşeli çocukların yanında sefil giyimli ve üzüntülü bir halde duran Mustafa'ya bakarak; "Ya bu kimdir?" diye sordu. Babası; "O da oğlumdur." cevâbını verince, Şeyh hazretleri onun bu tutumunu beğenmedi. "Neden çocuklarına eşit şekilde davranmıyorsun?" diye sordu. Babası; "Bu benim işimi bıraktı, ticârî işlerimle ilgilenmiyor, başka bir yol tuttu. Onun için bunu gözümden çıkarmışım." diye cevapladı. Şeyh Şemsüddîn, elbette bu çocuğun yaptığı doğrudur diye pekçok nasihatler ettiyse de, Hoca Yûsuf kabûl etmedi. Onlar giderlerken Mustafa'yı yanına çağırıp tatlı nasîhatlerle yüreğinde yumaklaşan kırgınlıkları giderdi ve; "Bu perişan hâline bakıp sakın ilim yolundan ayrılma, çünkü doğrusu senin yaptığındır. Babanın düşündüğü doğru değildir. Bu yolda bütün iyi hasletleri, güzellikleri ve kemâlâtı kendinde toplamak vardır. İlmin şerefi seni öyle bir mertebeye ulaştıracak ki, baban, makâmının yüceliğinden şaşıracak, kardeşlerin de kapında hizmetine duracaklardır." diye teselli etti. Bu nasîhatler MollaMustafa'nın okuma ve ilim öğrenme aşkını kat kat artırdı. İçi bu arzu ve hevesle doldu. Kitap almaya parası olmadığından en ucuz kâğıtlardan alarak derslerini kendi eliyle yazıp çalıştı. Kâdı Ayasuluğ'dan usûl, meânî ve beyân ilimlerini okudu ve onun hizmetinde bulundu. Daha sonraHızır Bey bin Celâl'in hizmetinde yetişip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hızır Bey bin Celâl onun olgunluğuna ve diğer talebeleri arasındaki üstünlüğüne bakarak muidliğe, asistanlığa getirdi. Hızır Bey Çelebinin derslerine devamla ilimdeki üstünlüğü daha da arttı. Hızır Bey onu çok sever ve iltifat ederdi. Hattâ kendisine sorulan bâzı suâller için "Akl-ı selîme mürâcaat ediniz." diyerek Hocazâde'ye havâle ederdi. Sonra Sultana onun ilimdeki üstünlüğünden bahsederek ona bir medresede görev verilmesini istedi. Böylece Hocazâde, Kestel kâdılığına tâyin edildi. Daha sonraBursa'da Esediyye Medresesi müderrisliğine getirildi. Bu medresede altı sene ilim öğretti. Bu müddet içinde Şerh-i Mevakıf'ı baştan sona kadar inceleyip ezberledi. Ancak parasızlıktan bir türlü kurtulup rahata kavuşamadığı için ev işlerini de kendisi görüyordu. Sultan Mehmed Han (Fâtih) Osmanlı tahtına oturup da onun âlimlere muhabbeti ve lütf-ı ihsânı ün salınca ve çevresine zamânının meşhur âlimlerini toplayınca, Hocazâde de onun yanında olmak şerefini kazanmak istedi. Ne var ki yolculuk masraflarını karşılayacak parası olmadığından bir türlü yola çıkma cesâretini bulamıyordu. Bu sırada derslerine katılan bir talebenin sekiz yüz akçesi olduğunu öğrenince, bu parayı ödünç alıp yola çıktı. Talebe de yanında ve hizmetinde idi. Oraya öyle bir zamanda vardı ki, pâdişâhın otağı İstanbul'danEdirne'ye gidiyordu.Pâdişâh-ı âlem, bir yanında Molla Seyyid Ali, diğer yanında Molla Zeyrek olduğu halde ilmî konularda münâzara yaparak ilerliyordu. Vezir Mahmûd Paşa, Hocazâde'yi görünce; "Hoş geldin. Ben de seni Pâdişâha anlatmıştım. Gel hemen onunla görüş." diyerek önüne düşüp Pâdişâhın yanına yaklaştılar. Hocazâde hükümdârı selâmlayıp elini öptü. Mahmûd Paşa onun Hocazâde olduğunu bildirerek ilmini övdü. Hocazâde bundan sonra Molla Seyyid Ali'nin yanında at sürerek sohbete katıldı. Zaman zaman en ince meselelerde görüşlerini açıklayıp ilimdeki üstünlüğünü ortaya koydu. Bir müddet sonra Seyyid Ali ve MollaZeyrek Pâdişâhın yanından ayrıldılar. Hocazâde ise uzun bir süre Pâdişâhla yan yana sohbete devâm etti. Bu sohbet dolayısı ile Molla Seyyid Ali ve Molla Zeyrek'e Pâdişâhın ihsânları geldiği haldeHocazâde'ye bir pul bile verilmedi. Bu bakımdan Hocazâde gönlü kırık olarak üzüntü içerisine düştü. Onun hâline vâkıf olan talebesi, hakkında ileri geri konuşmaya ve hizmetini görmemeye başladı. Mola verildiği bir gün Hocazâde atını kendisi timar ettikten sonra bir ağacın gölgesinde dinlenmekteydi. O sırada dergâh-ı âlî kapıcılarından üç kapıcının, Hocazâde'nin çadırı nerededir? diye sorarak geldiklerini gördü. Kimileri Hocazâde şu ağaç altında oturan eski giysili kişidir diye mollayı işâret ediyorlardı. Ancak kapıcılar onun da herkes gibi bir çadır ve çardağı olacağını düşünerek bu söze îtibâr etmediler. Hattâ birkaç kişiyi bizimle alay etme, aradığımız kimseyi âlemlere gölge olan Pâdişâh istiyor, diyerek azarladılar. Ancak her kime sordularsa, hep orası gösterilince, mecburen Molla'nın yanına gelip selâm verdiler. "Hocazâde siz misiniz?" diye sordular. Evet cevâbını alınca, hürmetle eğilip elini öptüler ve Devletlü Pâdişâha hoca oldunuz deyip tebrik ettiler. Hocazâde onların sözlerini, davranışlarını alaya yorarak önce inanmadı. Fakat o sırada Pâdişâh konakçılarının hızla gelip büyük bir çadır kurduklarını gördü. Ayrıca birkaç at ve katır, binek, yatak ve değerli giysiler ile on bin akçe para da getirdiklerini öğrenince şüphesi kalmadı. Onlar cins atlardan birini hemen koşumlarla donatıp yanına getirdiler ve buyurun yüce Pâdişâh sizi bekler dediler. İş böyle gelişince, Hocazâde o bin türlü naz ve saygısızca davranan uykucu talebenin yanına vardı ve uyandırmak istedi. Fakat o eski huysuzluğu ile sözünü sakınmayıp; "Bir parça istirahata bırakmaz mısın?" diye bağırdı.Talebe, bin bir ısrardan sonra gözünü açtı ve büyük bir devlete erişmiş olan Molla'nın hemen ayaklarına kapanıp özürler dilemeye başladı. Hocazâde onu teselli ederek Pâdişâhın ihsânından ona olan borcunu fazlasıyla ödedi ve gönül rahatlığı ile pâdişâhın mutlu katına varıp elini öptü. Pâdişâh, Hocazâde'den sarfla ilgili İzzî adlı eseri okudu. Zaman geçtikçe Hocazâde'nin Pâdişah katında değeri gittikçe arttı. Bu durum bâzı kimselerin hasedine yol açtı. Hattâ Fâtih Sultan MehmedHan Edirne'de bulunduğu sırada, Vezir Mahmûd Paşa, Hocazâde'nin kazasker olmak istediğini Sultana bildirdi. Sultan da; "Bizi sohbetinden mahrûm etmek mi istiyor?" diyerek üzüldü. Ancak, daha sonra onu Edirne'ye kazasker tâyin etti. Hocazâde'nin babasına, oğlunun kazasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyâret etmek için, Bursa'dan Edirne'ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hocazâde, babasını âlimlerden ve Edirne eşrâfından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hocazâde'den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince; "Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık." diyerek, babasına güzel muâmelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyâfet hazırladı. Ziyâfet sofrasına babasıyla berâber oturdu. Diğer ileri gelenler ve âlimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyaç hâlinde olmadıkları halde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesîleyle, ilim ehline verilen önem ortaya çıktı. Molla bu hâli görünce, Velî Şemseddîn'in sözlerini hatırladı.Cenâb-ı Hakk'a şükretti. Hocazâde bir müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından Bursa Sultaniye Medresesine, daha sonra da İstanbul'daki Sahn-ı Semân Medresesine müderris tâyin edildi. İstanbul'da Fâtih Sultan Mehmed'in emriyle Tehâfüt-ül-Felâsife adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kâdılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine tâyin edildi. Fâtih SultanMehmed vefât edinceye kadar İznik'te kaldı. Sultan İkinci Bâyezîd tahta geçince, İstanbul'a geldi. Bursa Sultâniye Medresesine müderris tâyin edildi. Orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu halde, Sultan İkinci Bâyezîd'in emriyle Şerh-i Mevâkıf adlı esere bir hâşiye yazdı. 1488 (H.893) senesinde vefât eden Hocazâde, Bursa'da Emir Sultan medreseleri karşısına defnedildi. İlme rağbeti fevkalâde olup, ilim öğrenmek için, gençliğinde servet nîmetinden mahrum olmayı göze aldığı gibi, sonraları da, bir makamda bulunmaktan daha çok müderrislikle iftihâr ederdi. Belki ilim öğrenmek ve öğretmeye engel olur düşüncesiyle, mevki ve makâmı zorla kabûl ederdi. Molla Ali Tûsî, Acem diyârına gittiği zaman, Ali Kuşcu ile karşılaştı.Ali Tûsî, Ali Kuşçu'ya; "Nereye gidiyorsun?" dedi. O da; "Rum diyârına gidiyorum." dedi. Ali Tûsî ona; "Orada Hocazâde ile olan münâsebetine dikkat et." dedi. Ali Kuşçu İstanbul'a geldiği zaman, Hocazâde'nin de içinde bulunduğu âlimler onu karşıladılar. AliKuşçu sohbet sırasında, denizde görmüş olduğu med-cezîr hâdisesini anlattı.Hocazâde, med-cezîr hâdisesinin sebebini açıkladı.Sohbet devâm etti. Konu, Tîmûr Hanın huzûrunda Seyyîd Şerîf Cürcânî ile Sâdeddîn Teftâzânî'nin karşılıklı münâzarasına gelince, Ali Kuşçu, Teftâzânî tarafını tercih etti. Hocazâde ise; "Ben bu konuyu tahkik ettim, Seyyid Şerîf Cürcânî'nin haklı olduğu kanâatine vardım." dedi. Ali Kuşçu, Hocazâde'nin yazdığı hususları mütâlaa etti ve haklı olduğunu anladı. Yine Fâtih Sultan Mehmed, Ali Kuşçu'ya; "Hocazâde'yi nasıl buldunuz?" diye sorunca, Ali Kuşçu; "Rum'da ve Acem'de emsâli yok." cevâbını verdi. Pâdişâh da; "Arap'ta dahi eşi yoktur." diyerek onun ilimdeki üstünlüğünü işâret etti. Molla Abdurrahmân binMüeyyed, Celâlüddîn ed-Devânî'nin hizmetine kavuşunca, Celâlüddîn ed-Devânî ona; "Hangi hediye ile geldin?" dedi. O da; "Hocazâde'nin Tehâfüt-ül-Felâsife adlı kitabıyla geldim." dedi. Celâlüddîn ed-Devânî o kitabı mütâlaa edince; "Bu konuda bir kitap yazmak istiyordum. Eğer bu kitabı görmeden o kitabı yazsaydım, bu kitabın yanında sönük kalırdı." dedi. Hocazâde'nin, Tehâfüt-ül-Felâsife adlı meşhûr eserinden başka, Hâşiye-i Şerh-i Mevâkıf, Hâşiye-i Şerh-i Hidâyet-ül-Hikme, Şerhu Tevâli-ul-Envâr, Şerh-ul-İzzi fit-Tasrîf, Hâşiyetü alet-Telvîh fil-Usûl gibi birçok kıymetli eserleri de vardır. Hocazâde en iyi bildiği meselelerde dahi fetvâ kitaplarını karıştırmadan cevap vermezdi. Hattâ bir günde aynı konu iki defâ sorulsa yine kitâba başvurup açıklamasını öyle yapardı. Yanında duran talebeleri bâzan; "Efendim daha yeni kitâba bakmıştınız. Bu defâ da bakmadan cevap veremez miydiniz." diye sorduklarında; "Eğer ilmime güvenip bakmasam, gönül tenbelliğe alışır." derdi. 1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.12, s.290 2) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi; s.145 3) Şezerât-üz-Zeheb; c.7, s.354 4) Fevâid-ül-Behiyye; s.24 5) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.433 6) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.497, c.2, s.1139, 1892 7) Brockelman; Sup.2, s.322 8) Tâcü't-Tevârih; c.5, s.110 9) Kâmûs-ül-A'lâm; c.3, s.2063 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.93

Evliya

Orhan Gazi Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Orhan Gazi Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Alaaddin-i Mısri Hz.

Bursa İznik ilçesinde Alaaddin-i Mısri Hz. Türbesi İznik’i fetheden Orhan Gazi'nin ilim ve din eğitimine önem verdiği, Osmanlıların ilk Medresesini oğlu Süleyman Paşa adına inşa ettirdiği ve burada bir çok bilim adamı yetiştiği bilinmektedir. Alaaddin-i Mısri Süleyman Paşa Medresesi'nde dersler vermiş, bir çok gencin eğitimine katkıda bulunmuştur.

📍 İznik
Evliya

Geyikli Baba Hz.

Bursa İnegöl ilçesinde Geyikli Baba Hz. Türbesi Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu yansıtan dönemin menkıbevî tarihinin önde gelen simalarından ve bu tarihin kahramanlarından gazi-derviş tipinin en iyi temsilcilerinden biridir. Geyikli Baba, bu tipin en az kendisi kadar önemli, hatta Bektaşîliğin kuruluşunda oynadığı rol bakımından belki daha mühim olan çağdaşı Abdal Mûsâ ile birlikte Osmanlı kaynaklarında en fazla iz bırakmış şahsiyeti olduğu gibi, Türkiye’nin dinî-içtimaî tarihinin erken döneminin de en dikkat çekici simalarından biridir. Geyikli Baba Orhan Bey zamanında Anadolu’ya Hoy’dan (Azerbaycan) gelmiş bir derviş olup müridleriyle beraber İnegöl yakınlarına yerleşmiştir. Menkıbeler onun, tıpkı kendisi gibi geyiklere binmiş müridleri eşliğinde Bursa’nın fethine katıldığını nakleder.

📍 İnegöl
Evliya

Dolu Baba Hz. (Duğlu Baba)

Bursa Osmangazi İlçesinde Dolu Baba Hz. Türbesi Türbesi Uludağ yolu üzerinde bulunmaktadır. Dolu Baba ya da Doğlu Baba Hazretleri, aslen Türkmenistan’ın Buhara kentinden olan Dolubaba, kendisi gibi 40 abdal ile beraber Anadolu’ya göç etmiş ve Bursa’da Karabelen mevkii denilen yere yerleşmiştir. Dolubaba ve diğer abdalların Anadolu’ya yerleşmelerinde ki asıl sebebin, İslam’ı yaymak ve Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunmak olduğu kaynaklarca tespittir. Dolubaba Hazretleri, Bursa’nın fethi sırasında Orhan Gazi Bey’in yanında fethe katılmış, fetih sırasında susuzluk çeken askerlere kerametiyle bereketlenen ayran dağıtmış olması sebebiyle, fetih sonrası kendisine Farsça “Ayran” anlamına gelen “Tuğ” kelimesinden türetilen Tuğlu Baba denmiş, günümüzde ise bu isim Dolubaba olarak zikredilmiştir.

📍 Osmangazi
Evliya

Osman Gazi Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Osman Gazi Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Çekirge Sultan Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Çekirge Sultan Hz. Türbesi, Çekirge semtindedir.

📍 Osmangazi
Evliya

Emir Sultan Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Emir Sultan Hz. Türbesi.

📍 Yıldırım
Evliya

Eskici Baba Hz. (Eskici Mehmed Dede)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Eskici Baba Hz. (Eskici Mehmed Dede) Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Pir Emir Sultan Hz. (Pir Emir Sultan Zaviyesi)

Bursa Yıldırım ilçe'sinde Pir Emir Sultan Hz. Türbesi,

📍 Yıldırım
Evliya

Süleyman Çelebi Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Süleyman Çelebi Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Tezveren Dede Hz.

Bursa Osmangazi ilçe'sinde Tezveren Dede Hz. Türbesi

📍 Osmangazi
Evliya

Üftade Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Üftade Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Ebu İshak Hz.( Kazuruni Dergahı)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Ebu İshak Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Üç Kuzular Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Üç Kuzular Hz. Türbesi.

📍 Osmangazi
Evliya

Molla Fenari Hz.

Künyesi Şemseddin Molla Muhammed bin Hamza el-Fenâri'dir. Şemseddin Molla Fenâri olarak da bilinir. Bursa Osmangazi İlçe'sinde Molla Fenari Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Seyyid Nasır Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Seyyid Nasır Hz. Türbesi, Seydi Nasır Caddesi No.91 de dir.

📍 Osmangazi
Evliya

Ahmet Hayali Hz.

Bursa Yıldırım İlçesinde Ahmet Hayali Hz. Türbesi,

📍 Yıldırım
Evliya

İsmail Hakkı Bursevi Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde İsmail Hakkı Bursevi Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Sultan 2. Murat Hz. (Murat Bey)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Sultan 2. Murat, (Murat Bey Hz., Muradiye Külliyesi) Türbeleri,

📍 Osmangazi
Evliya

1. Murat Hüdavendigar Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde 1. Murat Hüdavendigar Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Mehmet Çelebi Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Mehmet Çelebi Hz. Türbesi, (Yeşil Türbe)

📍 Yıldırım
Evliya

Zakir Baba Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Zakir Baba Hz. Türbesi

📍 Yıldırım
Evliya

Ay Dede Hz. (Kırk Fenerleliler)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Ay Dede Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Umur Bey Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Umur Bey Hz. Türbesi, Umurbey Camii Haziresi'ndedir.

📍 Yıldırım
Evliya

Yıldırım Beyazıd Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Yıldırım Beyazıd Hz. Türbesi, Yıldırım Beyazıd Camii Külliyesi içindedir.

📍 Yıldırım
Evliya

Cem Sultan Hz.

Bursa Osmangazi İlçesi Muradiye Külliyesinde Cem Sultan Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi
Evliya

Altı Parmak Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Altı Parmak Hz. Türbesi, Altıparmak Camii Haziresi'ndedir

📍 Osmangazi
Evliya

Kara Davut Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Kara Davut Hz. Türbesi,

📍 Yıldırım
Evliya

Kayhan Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Kayhan Hz. Türbesi, Kayan, Kayıhan, Kaygan, Kayağan gibi isimlerle de anılan Kayhan Camii, Keresteciler Caddesi'nin üzerinde yer almaktadır. Fatih Sultan Mehmed devrinde Kaygan Musa bin Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Kazzazoğlu Süle Mehmed Paşa'nın da bu caminin yapımı sırasında ciddi maddi destek sağladığı, bunun için de sadece minarelerinin İstediği biçimde yapılmasını şart koştuğu bilinmektedir. 1855 depremi ve sonrasındaki deprem ve yangınlardan sonra büyük ölçüde harap olan cami, 1873 yılında aynı yerde emekli yüzbaşı (kolağası) Halil Efendi tarafından bugünkü şekliyle yeniden yapılmıştır. Caminin avlusunda Kaygan Musa'nın oğlu olduğu sanılan Mehmed adında birinin mezarı vardır. Ayrıca caminin avlusunda tarihi bir çınar ve Şeyhülislâm Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılan bir de çeşme bulunmaktadır.

📍 Osmangazi
Evliya

Abdal Musa Baba Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Abdal Musa Baba Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamasinde geçer.

📍 Yıldırım
Evliya

Abdal Murad Hz. (Ebdal Murad)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Abdal Murad Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamasinde geçer, Abdal Murad Camii bahçesindedir.

📍 Osmangazi
Evliya

Abdal Mehmed Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Abdal Mehmed Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnağme'sinde geçer.

📍 Osmangazi
Evliya

Seyyid Nesimi Hz.

Bursa Yıldırım İlçe'sinde Seyyid Nesimi Hz. Türbesi, Zamanın birinde Hacıbaba lakaplı bir zat, Seyyid Nesimi Hz. yerini gösterdiği fakat türbesinin yapılmadığı rivayet ediliyor. Şu an burada türbe yok. Türbenin gösterildiği yere trafo yapılmış.

📍 Yıldırım
Evliya

Kırgızlar Türbesi

Bursa İznik İlçesinde Kırgızlar Türbesi,

📍 İznik
Evliya

Yakup Çelebi Hz.

Bursa İznik İlçe'sinde Yakup Çelebi Hz. Türbesi,

📍 İznik
Evliya

Sarı Saltuk Hz.

Bursa İznik ilçesinde Sarı Saltuk Hz. Türbesi,

📍 İznik
Kutsal Mekân

Şeyh Hamid-i Veli Hz. Çilehanesi (Somuncu Baba)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Şeyh Hamid-i Veli Hz. Çilehanesi (Somuncu Baba), Şeyh Hamidi Veli Somuncu Baba Hazretleri’nin Anadolu’da yurt edindiği mekânlardan ilk i Bursa Osmangazi İlçesinde, bir tanesi Aksaray’da dır. Hem Bursa yıllarından önce hem de Bursa’dan ayrıldıktan sonra Aksaray’da ikamet eden Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Aksaray’ın meşhur ervah mezarlığı civarına halvethanesini ve çilehanesini kurmuştur. Başta Hacı Bayram-ı Veli olmak üzere talebelerinin yetişmesi için çalışan Hamidi Veli Hazretleri irşât vazifesi için Hacı Bayram-ı Veli’yi Ankara’ya buradan görevlendirmiştir. Oğullarından Yusuf Hakiki Baba’yı da Aksaray’a görevlendiren Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri Hac yolculuğuna diğer oğlu Halil Taybi Hazretleri ile çıkmışlardır.

📍 Osmangazi
Evliya

Şeyh Hacı Ahmet Efendi – Emir Sultan Dergahı Şeyhi

Bursa – Emir Sultan Kabristanında hayatı….. Ya Hu Kutb-i daire-i vefayet ve nokta-i merkez-i keramet Hazret-i Sultan Emir kuddise sırrüh hazretlerinin bende-i ma’nevileri dergah-ı alilerinde seccade nişi-i irşad mazhar-ı sırr-ı hakikat merhum cennet-mekan eş-şeyh el hac Ahmed Efendi Hazretlerinin ruh-i pur futuhiyçün el fatihafi 10 N sene 1262 Kaynak ; Tarihi Bursa Mezar Taşları – Emir Sultan Mezarlığı , Yrd. Doç. Dr. Hasan Basri Öcalan – Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Evliya

Lâmiî Çelebi

Lâmiî Çelebi Lâmiî Çelebi Osmanlılar zamânında yetişmiş âlim ve velî. İsmi Mahmûd olup babasınınki Osman'dır. Lâmiî Çelebi diye meşhur oldu. 1472 (H.877) de Bursa'da doğdu. Zamânının büyük âlimlerinden zâhirî ilimleri öğrendi. Tasavvufta, Seyyid Emîr Ahmed Buhârî hazretlerine intisâb ederek, onun talebesi olmakla şereflendi. Lâmiî Çelebi'nin babası Osman Çelebi, Sultan İkinci Bâyezîd'in hazîne defterdârıydı. Osman Çelebi'nin de babası Nakkâş Ali Paşa, devrinin en şöhretli sanatkârıydı. Tîmûr Hân onu Semerkand'a götürdü. Bir müddet orada kalanAli Paşa, Bursa'ya döndüğünde, Yeşil Câmi ve Yeşil Türbe'nin iç nakışlarını yaparak büyük hizmetler yaptı. Lâmiî Çelebi'yi annesi Dilşâd Hâtun yetiştirdi. Lâmiî Çelebi, devrinin büyük âlimlerinden Molla Ehâveyn ve Molla Muhammed bin Hasanzâde'den; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini öğrendi. Talebelik hayâtında tasavvufa karşı oldukça temâyülü vardı. Bu sebeple Şâh-ı Nakşîbend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin yolundaki evliyânın büyüklerinden İstanbul'da Seyyid Emîr Ahmed Çelebi'nin derslerine katılarak, ona talebe oldu. Tasavvuf yolunda, o büyük zâtın teveccühleri, feyz ve bereketleri ile olgunlaşıp, kâmil bir insan oldu. Lâmiî Çelebi, Şeyh Rüstem Halîfe ile aralarında geçen bir hâtırâsını şöyle anlattı: "Rüstem Halîfe, önceleri Zeyniyye tarîkatinde Hacı Halîfe'nin talebesi olmuş görünüyorsa da, davranışları, onun Üveysîlere benzediğini gösteriyordu. O sıralarda gözüme bir ağrı girmişti. Yaptırdığım tedâvîlerden hiçbir fayda görememiştim. Rüstem Halîfe bana dedi ki: "Gençliğimde benim de gözüm ağrımıştı. Senin gibi çeşitli şeylere başvurmuştum. Fakat hiçbiri netice vermemişti. Bir gün yolda giderken, karşıma biri çıktı. Daha bir şey söylemeden bana; "Evlâd! Gözlerinin ağrılarından kurtulmak istiyorsan, müekked sünnetlerin sonundaki rekatlerde Mu'avvizeteyn'i (Felâk ve Nâs sûrelerini) oku. Allahü teâlânın izniyle şifâ bulursun." dedi. Ben de onun dediği gibi hareket ettim. Hamdolsun ondan sonra gözlerim ağrımadı. Sizin de öyle yapmanızı tavsiye ederim." RüstemHalîfe'ye; "O yiğit kimdi?" diye sordum. Cevâbında; "Hızır aleyhisselâmdı." dedi. Ben de müekked sünnetlerin son rekatlerinde Mu'avvizeteyn'i okudum. Rabbime sonsuz şükürler olsun, göz ağrılarından kurtuldum." Lâmiî Çelebi, 1512 de dört bin akçelik bir vakıf kurdu. 1531 (H.938) de Bursa'da vefât edince, dedesi Nakkâş Ali'nin yaptırdığı mescidin avlusuna defnedildi. Şu anda sâdece baş taşı kalan mezârında, girift sülüsle "El-merhûm Şeyh Lâmiî bin Osman" yazısı vardır. Büyük âlim Molla Abdurrahmân Câmî hazretlerinin Şevâhid-ün-Nübüvve ve Nefehât-ül-Üns'ünü tercüme ettiği için, "Câmî-i Rûm" diye şöhret bulmuştu. Nefehât'ı tercüme ettikten sonra, ona ilâveler de yaparak eseri daha da genişletti. Sonra Fettâh Nişâbûrî'nin Hüsn-i Dil'ini tercüme edip, Yavuz Sultan Selîm Hana takdîm etti. Tercüme ettiği kitaplar pekçoktur. Şeref-ül-İnsan isimli eserinin mukaddimesinde, yazdığı kitaplarını şöyle kaydeder: Resâil, Şevâhid-ün-Nübüvve, Nefehât-ül-Üns Tercümesi, Risâle-i Tasavvuf, Hüsn-i Dil, Münâzarât-i Behâr ü Şitâ, Şerh-i Dibâce-i Gülistan, Münşeât-i Mekâtip, Hall-i Muamma-i Mîr Hüseyin, Risâle-i Arûz, Menâkıb-ı Üveys-i Karnî, İbretnâme, Risâle-i Resûl minel-Fünûn, Mevlid-ir-Resûl, Maktel-i İmâm Hüseyin, Şem'u Pervâne, Gûy ü Çevgân, Ferhatnâme, Kıssâ-ı Evlâd-ı Câbir, Lügât-ı Manzûme, Risâle-i Bâl, Şehrengiz, Dîvân-ı Eş'ar. Bu eserleri dışında, İstanbul kütüphânelerinin bâzılarında da birkaç risâlesine tesâdüf edilmiştir. Bunlar; Üniversite Kütüphânesi Türkçe yazmalar kısmı 3182 numarada kayıtlı Risâle-i Nefs-ül-Emr ile, AliEmîrî Kütüphânesinde 380 numarada kayıtlı Külliyât'tır. Bu Külliyât'ın içinde; Fedâil-i Şiir ve Şâirân, Hayretnâme, Heft Peyker ve Hirednâme isimli risâleleri vardır. Eserlerinin büyük bir kısmı tasavvuf ile ilgilidir. Mevlânâ Câmiî hazretlerinin Nefehât-ül-Üns min Hadarât-il-Kuds'ünü Türkçeye çevirip, Fütûh-ül-Mücâhidîn li Tervîhi Kulûb-il-Müşâhidîn ismini vermiştir

Evliya

Molla Hayâlî

Molla Hayali Molla Hayali Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde yetişen Hanefî mezhebi âlim ve velîlerinden. İsmi Ahmed bin Mûsâ er-Rûmî, lakabı Şemseddîn'dir. İznikli olup 1448 (H.852) senesinde doğduğu tahmin edilmektedir. "Molla Hayâlî" mahlası ile meşhurdur. 1481 (H.886) senesinde vefât etti. Kabri Bursa'dadır. İlk tahsîlini kâdı olan babasında yaptı. Sonra, Bursa Sultâniyyesinde müderris Hızır Beye talebe oldu. Ayrıca derslerinde onun muâvini, yardımcısı idi. Aklî ilimlerdeki anlayışının yüksekliğinden, akranları arasında, parmakla gösterilirdi. Zekâsı çok keskin olup, en ince meseleleri hemen kavrardı. Hızır Beyin kızı ile evlendi. Bâzı medreselerde müderrislik yaptıktan sonra, günde 30 akçe ile Filibe Medresesine tâyin edildi. İznik Medresesi müderrisi MollaTâceddîn vefât ettiğinde, Fâtih Sultan Mehmed çok üzülmüştü.Mahmûd Paşaya; "Yerine, onun gibi yüksek bir âlim bulunup tâyin edilsin." emrini verdi. O mecliste, Mahmûd Paşanın hatırınaMolla Hayâlî geldi. Durumu pâdişâha arz edip, onun hakkında bilgi verdi. Sultan Fâtih de; "MollaHayâlî, o kimse değil midir ki, Şerh-i Akâid'e yazdığı hâşiyesiyle, ismini duyurmuştur?" diye sorduğunda, vezir; "Evet pâdişâhım, o kimsedir." cevâbını verdi. Bunun üzerine Pâdişâhın; "O kimse, bu medreseye lâyıktır." demesi üzerine, 130 akçe maaş ile, bu medresedeki müderrislik vazîfesini MollaHayâlî'ye vermeyi kararlaştırdılar. Bunun üzerine, Filibe'den İstanbul'a gelen Molla Hayâlî, Pâdişâh ile konuştu. İznikMedresesine tâyin edildiği kendisine bildirilince; "Ben hacca niyet ettim. İnşâallah geldiğimde kabûl ederim." dedi. Vezir Mahmûd Paşa; "Şimdi, önce varıp medresede bir müddet ders okutunuz, sonraSultanın izni ile gidersiniz." diye teklif ettiğinde,MollaHayâlî; "Eğer vezir-i âzamlık makâmını verseniz hacdan yine vazgeçmem" dedi. Mahmûd Paşa durumu Pâdişâha arzettiğinde; "Niçin sıkıştırmadın?" deyince; Vezir; "Sıkıştırdım. Fakat, vezirlik de versen, hacdan vazgeçmem dedi." diye cevap verdi. Değer bilen padişâh, "Hac yolculuğundan dönünceye kadar, muidi ve yardımcısı olan molla, vekili olsun, müderrislik vazîfesi resmen MollaHayâlî üzerinde kalsın." emrini verdi. Molla Hayâlî, hacca gidip dönünce, adı geçen medreseye müderris oldu.Talebe yetiştirmek ve eser vermek işi ile meşgûl olduğu sırada 1481 yılında vefât etti. Bu esnâda yaşı daha 33 idi. Onun böyle genç yaşta ölümü ilim adamları ve talebeleri arasında büyük teessüre sebeb oldu. Pekçok şâir mısra ve beyitleriyle duydukları üzüntüleri dile getirdiler. Nitekim Kandî, "Sözü dilde, hayâli gözde kaldı." mısraı ile bir tarih düşürdü. Hayâlî hazretleri ilimlerin inceliklerini kavramada asrının âlimlerinin en büyükleri arasında yer aldı. Çok ders okur, az yemek yerdi. Hep ilim ve ibâdetle meşgûl olup, bir an bu hallerinden ayrılmazdı.Günde bir defâ yemek yerdi. En az ile iktifâ ederdi. Son derece zayıf olduğundan, baş ve işâret parmakları ile pazusunu kavrardı. "Gece gündüz ibâdetten kalmazdı geri Günde bir öğün idi saydıysan yediği" beyti onun hakkında söylenmiştir. Huzûrunda iki sene kalıp, ondan istifâde eden Mevlânâ Gıyâseddîn diyor ki: İznik'te, iki sene onun yanında kaldım. Dâimâ hüzünlü ve sükût eder bir vaziyette, ibâdetle ve ilimden ince meseleleri mütâlaa ile meşgûl olur halde görürdüm. Ancak ilimden bahsedildiği zaman konuşur ve gülerdi. Devrinin meşhûr âlimlerinden Hocazâde ile bir câmide buluşmuş, onunla ilmî bir konuda uzun bir sohbete başlamış ve ona gâlip gelmişti. Ömründe hiçbir ilmî münâzarada mağlup olmamış bulunan Hocazâde, onun vefâtından sonra; "Hayâlî vefât edinceye kadar, münâzara ilmindeki üstünlüğünden, onunla hiçbir yerde karşı karşıya gelmeye cesâretim kalmamıştı. Yatağımda, hayâlimde hep onu görürdüm." demiştir. Zeyniyye koluna bağlı olan Hayâlî, tasavvuf mârifetlerine, hocası Şeyh Abdürrahîm Merzifonî vâsıtası ile kavuştu. Bu zât, ona Edirne'de Yeni Câmide (Câmi-i Cedîd'de) Kelime-i tevhîdi söylemek vazîfesini vermişti. Şeyh Abdürrahîm, Zeyneddîn Hâfî hazretlerinin yoluna mensuptu. "Zeyniyye" adı verilen onun bu yolu, Zeyneddîn hazretlerinin baş halîfesi Abdüllatîf Kudsî'nin Bursa'ya gelip, talebe yetiştirmekle vazîfelendirilmesinden sonra yayıldı. Bursa'da yetişen büyük âlimlerin çoğu bu yolu seçmişlerdi. Bu yolun mensuplarının hepsinin kabirleri, belirli bir geometrik şekli andırır biçimdedir. Molla Fenârî ile Hayâlî hazretlerinin mezar taşlarının da bu biçimde olması, onların da Zeyniyye yolunda olduklarını göstermektedir. Hayâlî'nin kabrini bugünkü mamur şekliyle yaptıran, Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın yakınlarından Hacı Ali Efendidir. Demir parmaklıkla çevrili lahdin alt yan taşlarında, tamirle ilgili bilgi verilmektedir. Zeynîler kabristanının bitişiğinde, Zeynîler Câmii de vardır. Hayâlî'nin eserlerinin başlıcaları şunlardır: 1) Şerh-i Akâid Hâşiyesi: Akâid-i Nesefiyye'nin şerhine yaptığı kıymetli bir hâşiyedir. Molla Hayâlî'yi meşhûr eden bu hâşiyesidir. Bu zamânın âlimleri, şerh ve hâşiyeleri ile kendilerini tanıtırlardı. O, bu eserini gâyet veciz bir şekilde yazmıştır. Bu hâşiye, yalnız talebe arasında değil, havâs yâni yüksek âlimler arasında da pek makbûl ve mûteberdi. Bu eseri mütâlaa edenler, medh ve şerhe ihtiyaç duyulmaksızın bunun kıymetini takdir ederlerdi. 2) Hâşiye-i Tecrîd Hâşiyesi: Şerh-i Tecrîd-i Kelâm hâşiyesinin baş kısımlarına yazılan hâşiyedir. 3) Şerh-i Kasîde-i Nûniyye: İstanbul'un ilk kâdısı ve âlimlerin büyüklerinden Hızır Bey Çelebi'nin akâid ilmine dâir yazdığı Kasîde-i Nûniyye'sine şerh olarak yazmıştır. 4) Şerh-i Adûd Hâşiyesi: Kelâm ilmine dâir manzûm olan Akâid-i Adûdiyye adındaki eserin şerhine yazdığı hâşiyesidir. 5) Şerh-i Mekâsıd için olan ta'likası. 6) Vikâye Hâşiyesi: Şerh-i Vikâyet-ir-Rivâye fî Mesâil-il-Hidâye adındaki esere yazdığı hâşiyedir. 7) Sadr-uş-Şerî'a Hâşiyesi. Hayâlî'nin bizzat kendisinin yazdığı eserler de vardır. Bunlardan Telvîh adlı eserin kenarına yazdığı ilâveler ile, Hayâlî'nin kendi hattı ile yazdığı Beydâvî Tefsîri böyledir. Ayrıca Hayâlî, Arapça Farsça ve Türkçe olmak üzere üç dilde şiir söylemiştir. Bu durum, onun bu dillere tam vâkıf olduğunu göstermektedir. 1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.2, s.187 2) Şezerât-üz-Zeheb; c.7, s.343, 344 3) El-Fevâid-ül-Behiyye (Lüknevî); s.43 4) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi; s.158 5) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; (49. Baskı) s.1086 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.69 7) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.65 8) Tâcü't-Tevârih; c.5, s.121

Evliya

Molla Hüsrev

Molla Hüsrev Molla Hüsrev Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, üçüncü Osmanlı şeyhulislâmı ve velî. İsmi, Muhammed bin Feramuz (Feramerz)'dir. Sivas ile Tokat arasındaki Kargın köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası, bir Fransız subayı iken müslüman olmuştur. Kızını Osmanlı emîrlerinden Hüsrev adında bir zâta verdi. Babasının genç yaşta ölmesi üzerine, eniştesi Hüsrev Beyin yanında kaldı ve büyüdü. Bu sebeple Hüsrev kayını diye çağırılırdı. Daha sonra kayını kelimesi kaldırılarak, Molla Hüsrev adıyla meşhûr oldu. Burhâneddîn Haydar Hirevî ve zamânının diğer âlimlerinden ilim tahsîl etti. Tahsîlini tamamladıktan sonra Edirne'de Şâh Melik Medresesinde ve sonra da kardeşinin vefâtıyla boşalan Çelebî Medresesinde müderrislik yaptı. Sultan İkinci Murâd Hân devrinde Varna Savaşından önce, 1429 (H.832) senesinde Kadıaskerliğe tâyin edildi. Molla Hüsrev, Fâtih Sultan Mehmed Hân tahta geçince de bu göreve devâm etti. Memleketi iç ve dışta huzûra kavuşturduktan sonra, Sultanİkinci Murâd Hân tahttan çekilmiş, yerine oğlu SultanMehmed'i oturtmuştu. Ancak düşmanlar, Sultanı çocuk yaşta görüp, birtakım huzursuzluklar çıkarmak istediler. Bunun üzerine İkinci Murâd tekrar tahta geçti ve Sultan Mehmed'i Manisa'ya gönderdi. İlim adamlarından çoğu, birer bahâne ileri sürerek, Manisa'ya gitmek istemediler. Molla Hüsrev, kâdıaskerlikten istifâ ederek, Şehzâde ile birlikte Manisa'ya gitmeye karar verdi. Şehzâde, onun bu kararını duyunca; "Vazifenize devâm edin, zîrâ memleketin size ihtiyâcı var." dediyse de, Molla Hüsrev hazretleri; "Manisa'ya giderken sizi yalnız bırakmam uygun olmaz, müsâade buyurun geleyim." diyerek samîmiyetini bildirdi ve birlikte Manisa'ya gitti. Şehzâde Mehmed bu muhterem âlimden çok faydalandı ve ondan bir kısım ilimleri tahsîl etti. Fâtih Sultan Mehmed Hân tekrar tahta geçince, o da İstanbul'a geldi. İstanbul'da Galata ve Üsküdar kâdılıklarına tâyin edildi. Bu arada Ayasofya müderrisliğini de yürüttü. Bir ara Bursa'ya gidip bir medrese kurarak ilim öğretmekle meşgûl olduğu sırada, Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından İstanbul'a dâvet edilerek, 1460 (H.865) de şeyhülislâmlığa tâyin edildi. Molla Hüsrev, yirmi sene, adâlet ve hakkâniyetle şeyhülislâmlık vazifesini yürüttü. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Molla Hüsrev'i çok takdîr ederdi. Molla Hüsrev'den söz ettiği zaman; "Zamânımızın Ebû Hanîfe'sidir." diyerek, teveccüh ve sevgisini belirtirdi. Bir defâsında bir düğün yemeğinde, hocası Molla Gürânî'yi sağ yanına, Molla Hüsrev'i sol yanına alarak oturmak sûretiyle iltifâtta bulunmuştu. Molla Hüsrev; orta boylu, gür sakallı, kıymetli elbise giyen, başında küçük bir sarığı olan, heybetli, tevâzu sâhibi bir zât idi. Güzel ahlâk sâhibi, vakûr, yüksek ilmiyle İslâm dînine uymakta gayretli ve titiz idi. Bu sebeple, halkın ve devlet adamlarının sevgisini ve hayranlığını kazanmıştır. Medresede derse gideceği zaman talebeleri onun evinin önünde toplanır, saygı ve tâzimle onu medreseye götürür, yine o şekilde evine getirirlerdi. Büyük âlim, yalnızlığı ve kendi işini kendisi görmeyi severdi. Konağında birçok hizmetçiler olduğu hâlde, Molla Hüsrev hiçbirini kendi hizmetinde kullanmaz, odasını kendisi süpürür, lâmbasını kendisi yakardı. Molla Hüsrev, birçok talebe yetiştirmiş kıymetli bir fıkıh âlimi olduğu gibi, bir şâir olarak da tanınmıştır. Molla Hüsrev, önceki âlimlerin kitaplarından her gün iki yaprak yazmayı âdet hâline getirmişti. Vefât ettiği zaman geriye bıraktığı terekesinde kendi el yazılarıyla yazılmış pekçok nefîs eserler çıkmıştır. Molla Hüsrev 1480 (H.885) senesinde İstanbul'da vefât etti. Namazı Fâtih Câmiinde kılındıktan sonra Bursa'ya götürülüp, Emir Sultan'ın kabrinin doğusunda kendi yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi. Mezar taşında; (Menbâ-ı İlmühüner, Vâris-i ulûmü Hayr-il-beşer, Fazlı mürşîdi eser, Sâhib-üd-Dürer vel-Gurer Mevlânâ Muhammed Hüsrev) kitâbesi vardır. Ömrünü ilim öğretmek ve yazmakla geçiren Molla Hüsrev'in, birçok kıymetli eseri vardır. Bu eserlerinin önemlileri şunlardır: 1) Dürer-ül-Hükkâm fî Şerh-i Gurer-il-Ahkâm: Fıkha dâir olan, sık sık mürâcaat edilen bu en önemli eseri, bütün Türk Osmanlı medreselerinde şerhleri ile berâber ders kitabı gibi tâkib edilmiştir. MollaHüsrev, bu eserini 1472 (H.877) senesinde yazmağa başlamış, 1478 (H.883) senesinde bitirerek Fâtih Sultan Mehmed Hana takdim etmiştir. Kendi el yazısıylaFâtih Sultan Mehmed'e hediye ettiği Dürer nüshası, İstanbul'da KöprülüKütüphânesindedir. 2) Şerh-ul-Miftâh, 3) Şerhut-Telvîh, 4) Şerhu Usûl-ül-Pezdevî, 5) Hâşiyetü Evâili Tefsîri KâdıBeydâvî, 6) Hâşiyet-ül-Mutavvel lit-Teftâzânî, 7) Mir'ât-ül-Usûl fî Şerh-ı Mirkât-ül-Vüsûl, 8) Mirkât-ül-Vüsûl fî İlm-il-Usûl, 9) Nakîd-ül-Efkâr fî Redd-il-Enzâr, 10) En'âm sûresi tefsîriyle ilgili risâle, 11) Şerhu Telhîs-il-Miftâh lil-Kazvînî. Molla Hüsrev, buyurdu ki: "Dünyâ ve âhirette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nâil olması, ancak doğru îtikâd olan Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmak ve sâlih amel işlemekledir." Allahü teâlâ Peygamber efendimizi,Peygamberlerin sonuncusu ve doğru yolu gösterici olarak gönderdi. O'ndan sonra da O'nun ümmetinden büyük âlimler yarattı. Bu âlimler de, O'nun bildirdiklerini, insanların anlayacakları bir şekilde îzâh ettiler. Allahü teâlâ, bu âlimlerden dört mezheb imâmını seçti. Bu büyüklerin ihtilâfını rahmet kıldı. Diğer fıkıh âlimleri de bu âlimlerin mezheblerine göre fetvâ verdiler. Allahü teâlâ, bu büyük âlimler arasında da, en büyük imâm ve yüksek himmet sâhibi, ümmetin ve dînin kandili İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe Nu'mân bin Sâbit'i seçti. Onun yaptığı hizmet sebebiyle, Allahü teâlâ onun makâmını Cennet'in en yüksek derecesinden eylesin. Şüphesiz ki, Ebû Hanîfe'nin dînî hükümlere dâir bildirdiği şeyler, dalgaları birbirlerine çarpan bir deniz, hattâ sapıklığın karanlığını gideren parlak bir kandildir."

Evliya

Seyyid Ahmed Hicâbî

Seyyid Ahmed Hicabi Seyyid Ahmed Hicabi Kastamonu velîlerinin büyüklerinden. Soyu Resûlullah efendimize uzanmaktadır. Büyük velî Seyyid Ahmed Siyâhî hazretlerinin oğludur. 1826 (H.1242) senesinde dünyâya geldi. Henüz ana karnında iken, şânı yüksek pederlerine bütün kemâlâtı kendisinde toplayacak bir oğul ihsân olunacağı işâret olunmuştu. Altı aylık iken beşiğine aks eden parıltıyı kapmak için mâsumâne bir gayret sarfetmesi, Allahü teâlânın lütf u ihsânıyla ileride büyük bir zât olacağını belli etmekteydi. Üç-dört yaşlarında iken pederlerinin hatim toplantılarına katılmaya başladı. Bu sıralarda zaman zaman ilâhî bir aşkla kendinden geçtiği görülürdü. Babası Ahmed Siyâhî hazretlerinin dergâhına giden yolda kışın zaman zaman Serçeoğlu yokuşunda kızağa binen çocukları seyre giderdi. Yine böyle bir günde yolun kuzeyinde bulunan AzizMahmûd Hüdâyî hazretlerinin büyük halîfelerinden Hacı MustafaEfendi hazretlerinin medfûn bulunduğu türbeden çıkan bâzı kimseler kendisini türbe içine aldılar ve pekçok nîmetlerle gönlünü hoş ettiler. Sonra yine dışarı çıkardılar. Bu olay pekçok kere tekrarlandı. Hattâ bâzan her türlü nîmetin mevcûd bulunduğu o mübârek zâtların yanından ayrılmak istemez, uzunca bir süre içeride kalırdı. Bir defâ uzun aramalardan sonra anne ve babası kendisini adı geçen türbeden çıkarken görüp çok şaşırmışlardı. Küçük Ahmed 12 yaşına gelinceye kadar oranın vefât etmiş bir zâtın türbesi olduğunu bilemedi. O nîmetlerle dolu olan bu yeri bir zâtın hânesi zannederdi. Öğrendikten sonra ise bir daha o haller meydana gelmedi. İrşâd, insanlara Allahü teâlânın emr ve yasaklarını bildirme makâmına geldiğinde bâzan neşeli sohbetler sırasında bu vakayı talebelerine naklederdi. Tahsil yaşına geldiğinde önce meşhur kırâat âlimlerinden Hüseyin Hüsnü Efendiden Kur'ân-ı azîmüşşânı hatmetti. Babası Ahmed Siyâhî hazretlerinden sarf, nahiv, fıkıh, hadîs ve kelâm tahsilinden sonra Keskinzâde Ahmed Erîb Efendi hazretlerinin sohbetlerine devamla, tasavvuf dersleri aldı.Kara Kâdızâde Mustafa Efendiden ilm-i ferâiz ve Mesûdî Efendiden de ilm-i hadîs dersleri aldıktan sonra babası Ahmed Siyâhî hazretleri kendisine icâzet, diploma verdi. Ayrıca icâzetnâmede pekçok da nasihatler etti. İcâzetnâmenin özü şu şekildedir: "...Bu icâzeti kendi irâdemle vermeyip velîlerin kutbu büyük mürşid Şeyh Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinden îtibâren nebîlerin sultanı hazret-i Peygamber efendimize varıncaya kadar silsile-i Nakşibendiyye-iHâlidiyyede isimleri yazılı seyyidler ile hâcegân-ı izâm hazretlerinin mübârek ruhlarından izin ve muvâfakat aldıktan sonra takdim ettim. Bundan sonra "Ey kalplerin sevgilisi olan oğlum!" dedikten sonra özetle şu nasihatları yapmıştır. "...Âlimlere, tasavvuf ehline, Kur'ân-ı kerîm ehline hürmet et!Cömert ve güler yüzlü ol. Herkese ihsân ve iyilikte bulun. Hatâ ve kusurları affet, görmemezlikten gel. Kendini hiç kimseden fazîletli, üstün zannetme. Birisi sana hased ederse, ona mâni olmak için kendini zahmete sokma, onun işini Allahü teâlâya bırak. Sen kıymetli ömrünü Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymakla geçir. Vakitlerini dînin emirlerine uyarak kıymetlendir. Nefsini dâimâ hesâba çek. Dünyâya sarılmış, ona gönül vermiş olanlarla bulunma. Onlarla sohbet ve berâberlik; gam, keder ve üzüntü getirir. Devamlı âhiret kardeşlerini ve iyi arkadaşlarını arttırmaya çalış. Onlarla her zaman sohbet et. Evliyânın büyükleri ve Allahü teâlâ ile berâber ol. Buna gücün yetmezse, Allahü teâlâ ile berâber olanlarla ol ki, seni Allahü teâlâya kavuştursunlar." Ahmed Hicâbî Efendi, 1851' de Keskinzâde hazretlerinin vefâtı üzerine İstanbul'a geldi. Burada da tahsîline devamla meşhur âlimlerden Müneccimbaşı Tâhir Efendiden hikmet, astronomi, eski sadrâzam Mehmed Rüşdî Paşadan mantık, edebiyat ve Hâzım Efendiden usûl-i fıkıh dersleri aldı. Bu tahsilleri sırasında Hocapaşa semtindeki Safvetî Paşa Dergâhında ikâmet ve talebeleri yetiştirme işi ile meşgul olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin daha sağken yerine tâyin ettiği, kendi yerine irşâd makâmına geçirdiği Abdülfettâh-ı Akrî hazretlerinin sohbetine koştu ve dört sene hizmetinde bulundu. Bu esnâda tasavvuf mertebelerinde ilerledi. Ahmed Hicâbî Efendinin çalışmasından, gayretinden ve ihlâsından çok hoşnud olan Abdülfettâh Efendi, onun kavuştuğu ilim ve irfâna bakarak, pederleri AhmedSiyâhî hazretlerinin verdiği icâzetnâme üzerine kendisi de bir icâzetnâme yazdı. Böylece Ahmed Hicâbî Efendi, İstanbul'da bulunduğu altı sene içinde bir taraftan büyük âlimlerden ilim tahsîlinde bulunurken, diğer taraftan Abdülfettâh Efendi gibi mükemmel bir yetiştirici elinde tasavvuf yolunda ilerledi ve 1857 yılında Kastamonu'ya döndü. Bir müddet pederlerinin yanında talebelerin terbiyesi ve yetiştirilmesi işi ile meşgul oldu. Abdülazîz Efendi hayatta olduğu halde irşâd işinin başına Ahmed Hicâbî hazretleri geçti. Din ilimlerinde emsâli az bulunan ve fen ilimlerinde bölgede bulunanların hepsinin üstünde yer alan Ahmed Hicâbî hazretleri, 1874 yılından vefât târihi olan 1889 yılına kadar bir taraftan talebelerin yetiştirilmesi ile meşgul olurken diğer taraftan husûsî sohbetlerinde zikir yoluyla sevenlerini tasavvuf yolunda ilerletti. Kastamonu ve çevre illerden pekçok talebe onun derslerine koştu. Husûsî halleri, huyları, hareketleri hep Peygamber efendimizin güzel ahlâkını andırırdı. Yalnız bulundukları veya insanlar arasında olduğu zamanlarda hep Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uyar, insanlara İslâm ahlâk ve yaşayışının nasıl yapıldığını gösterirdi. Kış günlerini talebelerin terbiyesi, dersleri ve zikr-i ilâhî ile geçirirdi. Yaz günlerinde ise bâzan birkaç ay havası güzel, suyu tatlı köy ve kasabalara giderdi. Dağlarda ve kırlarda dolanır, uçsuz bucaksız semâya, yeryüzüne, bitkilere, çiçeklere, böceklere bakarak, Allahü teâlânın sınırsız kudret ve azametini düşünür, daha büyük bir aşkla cenâb-ı Hakk'ı zikrederdi. Onun her hareketi, her işi, her düşüncesi Allahü teâlânın rızâsı için olduğundan ve her ne murâd etse O'nun rızâsına uygun bulunduğundan bu seyr ve seyahatlerinde din ve dünyâsı için pekçok fayda hâsıl olurdu. Bu seyahatleri esnâsında köy ve kasabalarda görüştüğü ahâliye hayırlı nasihatlarda bulunur, bilmediklerini öğretir, İslâmiyete uygun olmayan davranışlardan men ederdi. İlmin yayılması için mektep, medrese gibi hayır eserlerinin yapılmasını teşvik ederdi. Nitekim bu gayretleri neticesinde, İnebolu kazâsının Abana nâhiyesinde bir mekteb-i rüşdiye, bir hamam, Araç kazâsında bir büyük câmi-i şerîf, bir medrese ve bir mekteb-i rüşdiye ve Taşköprü'nün Ayvalı köyünde bir medrese inşâ edilmesine bizzat nezâret etmişlerdir. Ayvalı köyündeki medresenin başına kendi halîfelerinden İsmâil Efendiyi getirmiştir. Bâzan da dâmâdları KeskinzâdeMolla Efendinin çiftliğinin bulunması hasebiyle Daday kazâsını teşrif ederlerdi. Burada da bir medrese, bir mekteb-i rüşdiye, misâfir odaları ve pazar mahallinde pekçok dükkanın binâ olunmasına ön ayak olduğu görülmüştür. Ahmed Hicâbî hazretlerinin seyahatleri ekseriya rûhâniyetlerinden istifâde edilecek, feyz alınacak mübârek zâtların türbelerinin bulunduğu mahallere olurdu. Senede bir defâ Kastamonu'da Ilgaz Dağı eteğinde medfûn Muhyiddîn Beklî SultanBayramî, Kasaba köyünde medfun Dayı Sultan, Merkûse nâhiyesinde bulunan Sa'deddîn Horasânî, Sorkun'da Sekûtî Sultan ve Küre'de Mahmûd Şâbânî hazretlerinin türbelerini ziyâret eder ve temiz toprağını koklarlardı.Ne zaman bu mübârek makamları ziyârete gelseler etraftaki köy ve nâhiyelerden pekçok ziyâretçiler de toplanır, Allahü teâlânın rızâsı için kurbanlar kesilir, fakir fukaraya dağıtılırdı. Yine bir defâsında Bekli Sultan hazretlerini ziyâret maksadıyla türbenin yanına gelmişti. Şeyhin geldiğini duyan pekçok kişi de oraya koştu. Bu sırada türbeye yakın bir köy ahâlisinden Ömer Ağa adında biri yanında bir koyunla geldi. Şeyh hazretlerinin elini öptükten sonra; "Efendim burada bir koyun keseceğimi nezretmiştim. Ancak uzun bir süre geçtiği halde sözümü yerine getiremedim. Dün gece rüyâmda Bekli Sultan hazretlerini gördüm. Bana, yarın türbesine gelecek muhterem misâfirleri için adağımı götürüp kesmemi emr buyurdular. Bu sözleri ağlayarak nakleden ÖmerAğa, orada bulunan herkesi de ağlattı. AhmedHicâbî hazretleri de Bekli Sultan hazretlerinin dergâh-ı şerîfleri kapısına: "Ziyâretle murâd almak ümidiyle gelen insân" diye başlayan şiirini yazdı. Ahmed Hicâbî hazretleri bu sûretle vilâyetin pekçok mahallerini gezdikleri gibi, ahâlisinin çok arzu etmesi üzerine Çorum'a da gitti.Burada bulunan velîlerin türbelerini ziyâretten sonra ilim adamları ile sohbetler etti. Devlet adamları ile görüşüp nasihatlarda bulundu. Câmilerde halka vâz ve nasihatlarda bulundu. Çorum'dan İstanbul'a gelen Ahmed Hicâbî hazretleri burada hocalarını ve dostlarını ziyâret ettikten sonra Bursa'ya geçti. Bursa'daki bütün mübârek zâtların türbelerini, makamlarını, medrese ve câmileri ziyâretten sonra deniz yoluyla Sinop'a geldi. Seyyid Bilâl hazretlerinin mübârek rûhunu vesîle ederek cenâb-ı Hakk'a duâ ve niyazda bulundu, sonra Kastamonu'ya döndü. Seyyid Efendi sûreten zamânında nâdir denilecek kadar güzel, fazîlet ve irfân ile süslü, güzel fikirleri kendinde toplamış bir kimseydi. İfâdesi tatlı ve güzel olup, şiir ve yazı sanatında kâbiliyeti pek yüksekti. Tefsirdeki iktidar kâbiliyeti herkesi hayran bırakırdı. Nasihatlarından feyz ve ibret almak için pekçok ilim ve devlet adamı kendisine gelir sohbetlerine katılırlardı. 1872 senesinde Kastamonu vilâyeti vâliliğinde bulunan, sonra yine orada vefât ederek Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin türbesinde defnolunan Pertev Paşa, AhmedHicâbî Efendinin muhib ve bağlılarından idi. Nitekim bu aşk ve muhabbetle onun hakkında; Severim zâtını bî-reyb ü riyâ İntisâb eylediğim günden tâ Buna şâhid tutarım Allah'ı Seyyidim muhlisim vallahi. mısralarını söylemiştir. Bağdat vâlisi Sırrı Paşa hazretlerinin deAhmed Hicâbî hazretlerine yazdığı pekçok bağlılık mektupları vardır. Ahmed Hicâbî hazretleri 1878 senesinde babasının türbe bahçesi içerisinde bir kütüphâne ile ona bitişik bir dershâne yaptırdı. O târihten îtibâren Temmuz, Ağustos ve Eylülden başka aylarda Cumâ günleri Şifâ-i Şerîf kitabını okutmaya başladı. O sohbet ve derslerin bereketiyle kalpler şifâ bulur, hep iyi düşünce ve niyetlerle dolar, ibâdetlerde ihlâs hâsıl olurdu. Ahmed Hicâbî hazretlerinin, yaz ve kış Nasrullah Câmii şerîfinde sabah namazını edâ eyledikten sonra civarda bulunan medreselerde din ve fen ilimleri ile meşgûl olmaları âdetleri idi. Cumâ günleri dergâhta bulunup talebelerin yetiştirilmesi ve Kur'ân-ı kerîm kırâati ile meşgul olurdu. Ramazân-ı şerîfte haftada bir gün Nasrullah Câmiinde ikindi namazından sonra ve Cumâ günleri namazdan sonra Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin dergâh-ı şerîflerinde vâz ve nasihat ederdi. Bu vâz ve nasihatlar müslümanlara uzun bir süre çölde susuz kalmış kimselere su vermek gibi idi. Kalpleri Allahü teâlânın aşkı ile dolardı. Nefisler aradan kalkar, herkes yaptığı her işi Allahü teâlânın rızâsı için yapardı. Onun kalpleri ve gönülleri feyz ve nurlarla dolduran bu sohbetlerinden istifâde edebilmek için vâzlarına aşırı hücum olurdu. Bu sırada diğer câmilerde ders veren hocaların derslerine kimse gelmedi. Ahmed Hicâbî hazretleri bu durum üzerine Nasrullah Câmiindeki vâzlarını terk etti. Ramazanın dört Cumâsında ise şeyhi dinleyebilmek için oraya can atarcasına acele giden birkaç bin ahâli sözlerinden istifâde etmeye gayret ederdi. Dergahta sohbet ettiği zamanlarda ise içerisi tamâmen dolduğu gibi, dışarıda pencerelerin etrâfında müslümanların yanısıra hıristiyanlar da şeyhi görebilmek için toplanırlardı. Vâz ve nasihatı fevkalâde tesirli olup, dinleyenler ne kadar katı kalpli olursa olsun, mübârek sözlerini işitince yumuşar ve ürperirlerdi. Ne kadar donmuş, katılaşmış bir kalbe sâhib olurlarsa olsunlar birkaç damla gözyaşı dökmekten kendilerini alamazlardı. Seyyid Hicâbî hazretlerinin sözleri pek tatlı, ifâdesi çok açıktı. En ince bir ilmî meseleyi, en mühim bir fennî faydayı hiç hoca görmemiş bir ümmîye bile anlatmakta güçlük çekmezdi. Seyyid Ahmed Hicâbî hazretleri 1889 senesinde hastalığının artması üzerine daha ziyâde inzivâyı, köşesine çekilip Allahü teâlâyı zikretmeyi arzu eder oldu. Geceleri uyumaz, namaz ve zikir ile meşgul olurdu. Kendilerinde yirmi senedir bulunan kalp hastalığına müptelâ oldukları halde, aslâ ve katiyyen hastalıklarından bahsetmez ve soranlara; "Rabbimizin keremine şükrolsun, âfiyetteyim." cevâbıyla mukâbele ederlerdi. Vücutlarında görülen aşırı halsizlik sebebiyle Ramazân-ı şerîfte oruç tutmasının hastalığı arttıracağı tabibler tarafından ihtar olunduğu halde; "Böyle bir mübârek aya ulaştık. Şimden sonra bizim için nasip, kısmet mukadder değildir. Borçlu gitmeyelim." cevâbını vererek orucunu tutmaya başladı ve Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile tamamladı. Bir yere gitmek için kendisinden izin istemeye gelen dostlarına; "Geri dönersiniz. Amma beni bulamazsınız. Hakkınızı helal edin." derdi.Şeyhin hastalığı ve bu sözleri, sevenlerini ve talebelerini büyük bir üzüntüye ve eleme garketti. Ayrıca bu hususta pekçok işâretler ve rüyâlar görüyor bunlar kederlerini daha da artırıyordu. Nitekim sevenlerinden birisi rüyâsında gâyet güzel bir bahçeye girerek tesâdüf ettiği meyve ağaçlarından yemek ve şırıl şırıl, billur gibi akan nehir sularından içmek istediğinde; "Bu Seyyid Efendi hazretlerine mahsustur." cevâbını alması üzerine hayretle uyandığını anlattı. Bu haberler şehirde yayılıp herkes tarafından duyuldukça onun mübârek eşiğine son defa yüz sürebilmek ve duâsını alıp helalleşebilmek için saâdethânesine büyük bir hücûm oldu. Ancak onların içine düştükleri bu üzüntülü hallerine dayanamayan Şeyh hazretleri bulundukları hücreye haberleri olmaksızın kimsenin konulmamasını istediler. Hastalığının çok şiddetlendiği bu halde bile Allahü teâlâ hazretlerine şükür ve senâ etmekten ve yanına girenlere nasihatte bulunmaktan geri durmazlardı. Seyyid Hicâbî hazretleri bir müddet sonra Tosya'da bulunan ulemâdan Mâhir Efendinin gelmesi için haber gönderdi. Haberi alanMâhir Efendi on iki saatlik mesâfeyi sekiz saatte alarak huzur-ı saâdetlerine ulaştı. Seyyid hazretleri ona bakarak; "Molla Mâhir görüyorsun. Biz pazarlığı ilerlettik. Cenâb-ı Hakk'ın emrini bekliyorum. Vasiyetlerimin yerine getirilmesine dergâh ve medresenin memuriyetine ve talebelerin yetiştirilmesine gayret ve himmet et. Benim için müteessir olma.Aradığım bu gün idi. Hemen ölüm hâlimizin güzel ve kolay olması için duâ edin." buyurdu. Sonra dâmâdı Keskinzâde'ye kütüphânedeki emânetler içerisinde bulunan ve muhterem pederlerine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri tarafından ihsân edilen yeşil tâcın tabutları üzerine konulmasını, kabirlerinin pederlerinin kabrinden küçük yapılıp süslü olmamasını ve dergâha hizmeti terk etmemesini vasiyet ettiler. Cumâ günü öğleden sonra yanlarına girmekte olan hanımlarına, kızlarına ve hizmetçilerine hitâben; "Bizim etrafımız artık mukaddes ruhlar ile doldu. Çok dikkatli hareket edin ve çok seyrek olarak girip çıkın." buyurdu. İkindiye yakın abdest alarak ağızlarına bundan böyle dünyâ nîmetlerinden bir şey almayacaklarını ve Rabbi teâlâ ile meşgûl bulunacaklarını beyân buyurdular. O gece beş-altı senedir dergâhın imâmlık vazîfesini gören Hâfız Emin Efendi ile Hâfız Sûzî Efendi iki taraftan nöbetle sabaha kadar Kur'ân-ı kerîm okudular. AhmedHicâbî hazretleri seher vakti âhirete irtihâl eyledi. Pederinin türbesine defnolundu. Sabahleyin Şeyhin ağır hastalığından ve vefâtından haberi olmayan pekçok ulemâ ve fukahânın dergâhta toplandıkları görüldü. Bunlardan bâzıları şöyle anlatmıştır: "Gece rüyâmızda başlarındaSeyyid Hicâbî hazretleri olduğu halde evliyâullahtan bir cemâatin atlı olarak yol aldığını gördük. Nereye gittiklerini sorduğumuzda Seyyid Hicâbî hazretleri, Hicaz'a gittiklerini ve kendilerinin de acele etmeleri gerektiğini söylediler. Bu sözlerini Seyid Hicâbî hazretlerinin hastalığının ağırlaştığına yoran dostları erkenden haneye geldiklerinde Şeyh'in vefât ettiğini gördüler. İki kişi de rüyâlarında Resûlullah efendimizi gördüklerini ve Seyyid Efendinin dergâhına gittiğini haber verdiklerini bildirdiler. Seyyid Ahmed Hicâbî hazretlerinin ahlâkı, tavırları halleri ve işleri hep İslâmiyete uygundu. Mübârek huzurlarına ne kadar gam ve keder ile varılmış olsa hikmet-i ilâhî nazarlarında görülen nûr sebebiyle gelenler kederlerini unutur, ferahlar ve rahatlardı. Fakir ve fukarânın yardımcısı idi. Kimsenin bilmediği ve duymadığı felâkete düşen nice kimselere elini uzatırdı. Kastamonu vilâyetinde ve çevresinde onun nîmetini görmemiş kimse yok gibiydi. Kahkaha ile güldükleri görülmemiş, konuşmalarında da ağzından kötü söz çıktığını kimse işitmemişti. Bir fincan kahve hakkını muhâfaza eyler ve nîmetini yedikleri zevâta pek ziyâde hürmet ederlerdi. Ders vermekte kaldıkları ve seher vakitlerinde Kur'ân-ı kerîm tilâvetinde bulundukları dershânelerin inşâsı bitmiş her şeyi noksansız tamamlanmıştı. İçerisini gören Seyyid Hicâbî hazretleri; "Elhamdülillah her şey tamam oldu. Sâdece saatimiz noksan kalmış." diye söylendiler. Talebeleri ne sûretle temin edebilecekleri husûsunda müzâkere ederken; "Allahü teâlâ gönderir." buyurdular. Birkaç gün sonra mâliye âzâsından Hacı Ârif Efendi tarafından bir İngiliz saati ile bir mektup geldi. Hacı Ârif Efendi mektubunda; "Bu saati on-on beş sene önce almıştım, şimdiye kadar yanımda bulundurduğumun sebebi bir yere vermekti. Ancak niyetim gerçekleşmedi. Şimdi Kastamonu'da inşâ buyurduğunuz dershâneye vakf olunması dileğimizdir." diyerek durumu şeyhe arz ile, duâ istirhâm ediyordu. NE YAZILI? Ahmed Hicâbî hazretlerinin sohbetinde bulunmuş ve Sivas vâliliği yapmış olan Memduh Bey şöyle nakletmektedir: "Bir gün huzûrunda Bursa'ya gittiğimi söylemiştim. Mukaddes makamları ziyâret edip etmediğimi sordu. Bütün evliyâ ve ulemânın türbelerini ziyâret ettiğimi bildirdim. Molla Hüsrev'in taşında ne yazılı olduğunu suâl ettiler. Garip bir tesâdüf olarak Şeyh hazretlerinin taşındaki yazı hoşuma gitmiş, nazar-ı dikkatle okumuştum. "Menba'-ı ilm ü hüner Vâris-i ulûm-ı hazret-i hayrü'l-beşer Neyyir-i hurşîd eser Sâhibü'd-dürer ve'l-gurer Mevlânâ Muhammed Hüsrev." yazılı idi. Kendisine okuyuverdim. Sonra; "Gördün mü! Şeyh hazretlerinin kabir nişanı olan mezarının taşı bile onun vasıflarını kıyâmete kadar muhâfazaya, senin gibi pekçok ziyâretçinin kalbine nakşa çalışırken; ilmî eserlerini takdir eden hâfızalar şanlı nâmını, ulu kadrini kıymetini nasıl unutabilir! İlim tahsîli için bütün gücünü, kuvvetini ve hayat sermâyesini sarfetmek için bir büyüğe hizmetçi olmak isteyen o taşın hâli sana ders ve ibret olsun." buyurdular. 1) Tehassür (M.Zühdi, Derseâdet, 1308); s.22-60

Evliya

Vânî Mehmed Efendi

Vânî Mehmed Efendi Vânî Mehmed Efendi Hünkâr şeyhi denmekle meşhur velî. İsmi Mehmed'dir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Aslen Van'ın Hoşab (Güzelsu) kasabasındandır. Babası Vânî Bistâm Efendidir. Van'da doğmuş olup, doğum târihi bilinmemektedir. Babasından dolayı Vânîzâde, kendisi Van'da doğduğu için de Vânî nisbetleri ile meşhûr oldu. 1685 (H.1096) târihinde Bursa yakınlarında Kestel köyünde vefât edip, orada kendi yaptırdığı câminin girişine defnedildi. Vânî Seyyid MehmedEfendi, ilk tahsîline Van'da başladı. Doğunun belli başlı ilim merkezlerini dolaştı. Gence, Karabağ ve Tebriz gibi bâzı beldelerde ilim tahsîl etti. Nûreddîn Şirvânî'den Halvetî yolunun tasavvuf bilgilerini öğrenip kemâle geldi.Daha çok tefsîr, hadîs, fıkıh ve târih bilgileri üzerinde çalışan, edebiyât ve belâgatta yükselen Mehmed Efendi, Erzurum'a yerleşti. Câmilerde vâz ve nasîhatler ederek, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Erzurum'da bulunduğu sırada evlenip çoluk çocuk sâhibi oldu. Sonra yetişen iki kızından birini talebelerinden Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendiye, diğerini de, yine talebelerinden Bursa Sultâniyesi müderrislerinden Mustafa Efendiye verdi. Bu dâmâdı daha sonra "Vânîdâmâdı" diye tanındı. Bilgisi ve hitâbetiyle, herkesin hayranlığına mazhar olan Mehmed Efendi, Erzurum beylerbeyi Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa ile sohbet edip, nasîhatlerde bulundu. Fâzıl Ahmed Paşanın babasının vefâtı üzerine sadrâzam tâyin olunarak İstanbul'a çağrılmasından sonra,MehmedEfendinin nâmı İstanbul'da da duyulmaya başladı.Pâdişâh Dördüncü MehmedHanın emriyle İstanbul'a çağrıldı. Pâdişâh hocası (Hünkâr şeyhi) ve Yeni Câmide ilk kürsü vâizi oldu. Şehzâde Mustafa'nın da hocalığını yaptı. Pâdişâh vâizi olunca, şehzâde Mustafa'nın terbiyesini, talebesi ve dâmâdı Feyzullah Efendiye bıraktı. Pâdişâh hocası olmasından dolayı "Şeyh Mehmed" nâmıyla anılmaya başlanan Mehmed Efendinin Yeni Câmi kürsüsünden ettiği vâzlar, büyük îtibâr gördü. Zühd ve takvâsı, dünyâya ehemmiyet vermeyip, Allahü teâlâdan çok korkması, îtibârını yükseltti. Vâz ve nasîhatleri pek tesirli oldu. 1665 senesinde bâzı sahte tarîkatçıların çığırdan çıkan, zaman zaman İslâmiyetin dışına taşan hâl ve hareketlerinin durdurulması için ferman çıkarttı. Zamânında Sabatay Sevi adında bir haham kendisinin Mesih olduğuna dâir bir takım sapık fikirler ileri sürmüştü. Bir ihbâr üzerine yakalanıp Edirne'ye getirildi. Edirne sarayında Şeyhülislâm Minkarizâde Yahyâ Efendi ve Sultanın imâmı Vânî Mehmed Efendiden müteşekkil bir dîvân kuruldu.Pâdişâhın bitişik odadan tâkib ettiği görüşmeler sonunda Sabatay kendisinin müslüman olduğunu söyledi ve dönme olduğunu îlân etti. Onun müslüman olmuş görünmesiyle ilgili olarak Vânî MehmedEfendi; "Bu adamın müslümanlığı kalbî hisler ve ihlâs ile kabûl ettiğine kâni değilim. Fakat dînimiz şüpheyi reddeder ve kişinin îmânı üzerinde hüküm ancak cenâb-ı Hakk'ındır. Bu îtibârla ihlâs ile müslüman olmasını niyâzdan başka bir şey yapamam." diyerek İslâmiyetin hükümlerine bağlı olduğunu gösterdi. Vânî MehmedEfendi 1683 senesinde Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki İkinci Viyana Seferine ordu şeyhi olarak katıldı.Seferden sonra Bursa yakınlarındaki Kestel köyüne gönderildi. İstanbul'da boğazda kendi adıyla anılan Vanîköy'de bir câmi ve medrese yaptırdığı gibi, Kestel'de de büyük bir câmi ve mektep yaptırdı. Ömrünü orada tamamladı. Vânî Mehmed Efendinin vakfiyesi özetle şöyledir: "Hamdü senâ Allahü teâlâya mahsustur. O'nun Resûlü'ne salât ve selâm ederim. Kullarına rahmetini ihsân etmekle kalplerini nûrlandırmış ve bunlar arasında zenginleri de hayır yapmak, kendilerine ihsân ettiği mallarını sırfAllahü teâlâdan sevâb umarak ve rızâsına tâlib olarak herkese faydalı şeyleri vakfetmekle seçip ayırmış ve cömert zenginlere dünyânın ve dünyâ zevklerinin fânî, geçici, âhiretin ve onun nişanlarının bâkî, kalıcı olduğunu ilhâm buyurmuştur. Cenâb-ı Hak insanı şu fânî dünyâda, bâkî ve ebedî olan âhirete azık toplamak için yarattı. Dünyâda yarattığı cevher ve mâdenleri ve mallarını da, Cennet'in yüksek makamlarını onlarla elde etmek için bu hikmetle yaratıp îcâd etti. Dünyânın yokluğa gidişi ve âhiretin bâkî ve ebediyete mazhâr olduğu, Kur'ân-ı kerîmde bildirildi. Sonra âhiret için azık tedârik etmek ve muhtâc olanlara yardım husûsunda teşvikte bulunuldu. Mescid yapanlar ve tâmir edenlerin fazîletleri bildirildi. Gam ve endişenin insanları sardığı bir günde ümmetine şefkat buyuracak olan Peygamber efendimiz, birçok hadîs-i şerîfleri ile evkafın menfaatlerinden haber verdi. Bundan sonra kardeşlerim ve sevdiklerim: Biliniz ki, günâhı çok ve ayakların toprağı olarak şu sahifeleri karalayan ve suçunu, kusûrunu îtirâf eden ve Rabbin rahmetini ve yardımını uman Van'da doğanBursa'da oturan Muhammed bin Molla Bistam bin MollaRüstem bin Şeyh Halil şöyle der: Tefekkür ederek dünyânın karar yeri olmadığını ve insanın elde ettiği malların ancak günâh ve zarardan ibâret bulunduğunu ve âhiret için dünyâ servetlerine dalıp infak ve tasadduk yönünden geçmenin mutlaka kötü bir alışkanlıktan ibâret olduğunu anlayınca, Bursa'da Kestel Karyesinde cenâb-ı Hakk'ın bana ihsân ettiği mal ile içinde müslümanların her namazı ve bilhassa Cumâ ve bayram namazlarını edâ etmeleri için bir mescid ve câmi yaptırdım. Ey Rabbim! Kulunu bu mübârek binâların inşâsına muvaffak kıldığın gibi, bunların güzelce kabûlünü ve bereketini de ihsân eyle. Rızâna yakın olarak dîninin ihyâsına sebep kıl." Pekçok talebe yetiştiren Vanî Mehmed Efendi, birçok kıymetli eser kaleme aldı. Arâis-ül-Kur'ân, Hülâsât-üt-Tefâsîr, Risâle-i Mebde' vel-Me'âd, A'mâl-ül-Yevm vel-Leyl adlı eserleri yanında devlet büyüklerine gönderdiği nasîhat mektuplarını ihtivâ eden bir de münşeâtı vardır. Eserleri çeşitli kütüphânelerde mevcuttur.

Evliya

Azeb Bey Türbesi

Bursa – Yenişehir – Kullukçu sokaktaki Azeb Bey camii yanında ……

Evliya

Elmas Dede

Bursa – Kemal Bengü caddesi üzerinde Yıldırım Bayezid döneminde Buhara’dan Bursa’ya gelerek 14. yüzyıl sonlarında Acem Reis mahallesindeki Ali Mest zaviyesini ettiren tarikat ehlidir. Ali Mest Edhemi , İbrahim Edhem yolundan gittiği için kendisine ” Edhemi” denilmiştir. Allah aşkıyla sarhoş ve şaşkın helde gezdiğinden kendisine ” Ali Mest Sultan” da derlermiş. ” Ali Mest ” ismi zamanla ” Elmas” a dönüşmüş ve halk arasında ” Elmas Dede” olarak tanınmıştır. Günümüzdeki ” Elmasbahçeler” mahalle isminin, Ali Mest’in isminden geldiği düşünülmektedir. Çok sayıda öğrenci yetiştirdiği ve pek çok kişiyi aydınlattığı söylenmektedir. Çelebi Mehmet döneminde(1413-1421) vefat etmiş ve zaviye civarındaki türbesine defnedilmiştir. Tekke zamanla yok olmuştur. Ahşap olduğu bilinen türbe de zamanla yok olarak sadece mezarlar kalmıştır. Günümüze gelen haziresinde ise iki tane beyaz mermerden yapılmış, üstü açık mezar mevcuttur ve bir tanesinin Elmas dede adına olduğu düşünülmektedir. Elmas Dede’ye ait olduğu düşünülen mezarda mezar taşı yoktur, sadece bir başlık bulunmaktadır. Diğer mezar taşının üzerinde yazan Mahmud Bin Mehmed isminden ise Acem Reis camiini yaptıran Bedreddin Mahmud’a ait olduğu düşünülmektedir.

Evliya

Güranlı Türbesi

Bursa – Molla Gürani mahallesindeki Güranlı Camii yanında Halk arasında Güranlı türbesi olarak bilenen yapıda Seyyid Hüseyin Erzincani bin Seyyid Abdurrahim Efendi ile beraber 2 kabir daha vardır. Hz. Peygamber’in soyundan gelen Seyyid Hüseyin Efendi , aslen Erzincanlı olup , Erzincan da ticaretle uğraşırken , Kanuni Sultan süleyman zamanında ailesiyle beraber Bursa’ya gelip yerleşmiştir. Hayatının geri kalanını Bursa’da yaşamış ve yaptığı vakıflarla Bursa’nın gelişimine katkı da bulunmuştur. 1595’te vefat eden Seyyid Hüseyin Efendi , Yeşil Türbe adıyla da bilinen ve kendisinin inşa ettirdiği mescidin yanında yer alan türbesine gömülmüştür. Mescidin üzeri kırma çatı ile örtülü olup, minaresi ve son cemaat yeri bulunmamaktadır.

Evliya

Mehmet Salih Dede

Bursa – Pınarbaşı Kabristanının giriş kapısının karşısındaki Mevlevihane kabristanında …….

Evliya

Sofu Dede – Et dede

Bursa – Namazgah camii yanında Emir Sultan Hazretlerinin hadimleriden (hizmetkar) olan Sufi Mehmet Efendi , halk arasında ” Et Dede ” olarak da bilinmektedir. Yaşadığı dönemde kasaplık yaptığı için kendisinin bu ad ile tanındığı rivayet edilmektedir. 4129 tarihinde vefat ettiği bilinen Sufi Mehmed Dede , 1375 – 1400 tarihleri arasında yaptırdığı Namazgah camii haziresine defnedilmiştir. Cami haziresinde bulunan diğer mezar taşlarının gerçekten buraya ait oldukları şüpheli olmakla birlikte Namazgah civarına vaktiyle çok sayıda definlerin yapıldığı bilinmektedir.

Evliya

Pehlivan Dede

Bursa -Alancık caddesi üzerinde Tramvay son durağının yanında Kayhan Semti’nde, Yeni Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Ahmed Dai Camii arkasındadır. Mezarın çevresi parmaklıkla çevrilmiştir. Son dönemlerde yapıldığı anlaşılan mermer bir kitabede Pehlivan Dede yazısı vardır. Yeşile boyanmış bir metrelik duvarda mum yakmaya uygun küçük bir hücre de yapılmıştır. Ancak bu zatın kim olduğuna dair kaynaklarda henüz bilgiye rastlanmamıştır

Evliya

Ethem Dede

Bursa – Gökdere Bulvarı ile İncirlik caddesinin kesişiminde Asıl adı Göbekçi İzzet Baba olup, halk arasında Göbek attıran Dede olarak bilinir. Yaşadığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Eskiden Türbe civarında Gökdere boyunda değirmenler varmış. Bu değirmenler Gökdere boğazından gelen su ile çalışırmış. Civardan değirmene hayvan yükü ile tahıllar getirilip öğütüp yine hayvanlara yüklenip giderlermiş. Hayvanlara yükleme yaparken, bazılarının göbeği kaçar ve o anda kıvranıp dururlarmış. İşte o zaman kapan kaçan göbekleri yerine getiren, Göbekçi İzzet Baba’ymış ve verilen bahşişlerle geçimini sağlarmış. Bazende evinde otura otura dalak bağlayan kadın – erkek kim olursa doğru ona gelirmiş. O da çatal bi değnek yaparak o dalağın üzerine koyar sıkıca bağladıktan sonra ” şimdi 5-10 defa hopla bol bol göbek at ki dalak çabuk erisin ” dermiş. Aynı şeyi yapan kimsenin dalakları erir gidermiş. Bu sebepten dolayı Göbekçi İzzet Baba’ya ” Göbek Attıran Dede” lakabı verilmiş. Zamanla bu bir adak haline gelmiş ve ”şu işim olursa göbek attıran dedeye on göbek atacağım ” denmiş, olunca da gelip göbek atarlarmış. …

Evliya

Yunus Emre – makam – Bursa

Merkad-ı Yunus Emre Merkad-ı Aşık Yunus Merkad-ı Abdürrezzak Bursa – Yıldırım’daki Karamazak sokak’da marketin hemen yanında Aşık Yunus türbesindeki 1. kabir Aşıkların tercümanı Yunus Emre hazretlerinin bursa’daki makamı…

Evliya

Köpüklü Dede

Bursa – Osmangazi’de ‘. Kavaklı caddesi ile Yalın sokağın kesişiminde. Halk arasında Köpüklü sultan, Köpüklü dede olarak anılan yüksek mezar taşları ve lahitten oluşan mermer bir kabirdir. Mezar taşında ” Derviş Mehmed bin Hamdi Şehr Baba” yazılıdır. Yanında daha önce bulunana medrese ya da mescidin haziresi olması muhtemeldir.

Evliya

Başçı İbrahim Efendi

Bursa – Osmangazi’deki Başcı İbrahim Efendi camii haziresinde Başçı İbrahim Efendi , aslen başçılık mesleğini icra etmekle beraber müteahhit ve tüccar bir kişidir. Kayıtlarda Cem Sultan Türbesi müteahhidi olarak geçer. Babasının adı Abdullah’tır. Alimleri seven hayır sahenet sahibidir. Abdal Mehmed’in sevdiklerinden olup rivayete göre ona her gün pişmiş bir baş verir ve can-u gönülden hizmetinde bulunurmuş. Bir gün Abdal’a sevdiği insanlardan kalabalık bir grup ansızın misafirliğe gelirler. Abdal onlara nasıl izzet-i ikramda bulunacağını düşünürken başçı, adeti üzere pişmiş bir tepesi dolu baş ile Abdal’ın kapısını çalar. Bu geliş Abdal’ın çok hoşuna gider ve kendisine himmet ederek hayır duada bulunur. Ertesi gün Başçı İbrahim Efendi rızkını temin amacı ile başları kazana koyar. Sahur zamanında kazanda başların pişip pişmediğini kontrol için baktığında ne görsün ; büyük kazan ve kepçesi Abdal Mehmed’in himmeti ve nefesinin bereketiyle halis altun olmuş. Bu hali görünce ; ”İşim altun eyledim (bundan sonra) Kimden ne derdim var benim ” diyerek büyük bir servete kavuşur. Bu para ile Maksem’de kendi adıyla anılan camii , hamamımı ve zaviyeyi inşa eder. Abdal Mehmed’e intisap edip onun adına da İki kubbeli Abdal Mehmed camiini inşa eder. Hayatını hayır ve hasenatla geçirmeye çalışan Başçı İbrahim efendi 11 Zilhicce 885 / 1481’de vefat edince Başçı İbrahim Efendi camii’nin kıble tarafındaki hazirede sırlanır. Kaynaklar ;Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları

Evliya

Alaeddin Ali Aksarayi

Bursa – Osmangazi’deki Başcı İbrahim Efendi camii haziresinde medfun . Ne yazıkki Kabir taşı yok. Karamanlı Şeyh Ali Semerkandi hazretlerinin halifelerindedir. Hayreddin Efendi’den hilafet almıştır. ” Güldeste-i Riyaz-ı İrfan ” adlı eserde Larendeli ( Karaman) olduğu yazılıdır. Muhyiddin İbn Arabi hazretlerinin ” Anka-ı Mağrib ” adlı eserine çok ince meselelere temas eden bir şerh yazmıştır. Kanuni Bağdat seferine çıkarken kendisiyle görüşmüş ve duasını almıştır. Daha sonra Bursa’ya yerleşmiş ve orada 11 Zilhicce 940/1534 tarihinde vefat etmiştir. Kabri şerifi Başçı İbrahim camii haziresindedir. Ama ne yazıkki kabir taşı yoktur.

Evliya

Okcu Baba

Bursa – Cemal Nadir caddesi üzerindeki Balıbey Han sosyal tesisleri yanında Okçu Baba’nın kim olduğu ile ilgili iki ayrı rivayet vardır ; Bunlardan birincisine göre , Okcu baba’nın asıl adı Nasreddin Bey yada Nusret Paşa dır. Asker olduğu bilinen Nusret paşa 16. yy’da yaşamıştır ve Karacabey’de camii , han ve çeşme’den oluşan bir külliyesi vardır. Ayrıca Okçu Baba türbesinin karşısında bulunan Balıbey hanı ve ayrıca bir kaç handa yine Nusret Paşa vakfına aittir. Bir diğer rivayete göre de ; Okçu Baba, bursa’nın fethine katkıda bulunmuş olan Alperenlerdendir. Bursa’nın kuşatılası sırasında aşılamayan bir sur duvarını ok atarak yıkması ve bu yıkılan duvardan giren Alperenlerin Bursa’nın fethinin müjdecileri olduğu anlatılır. Bir efsaneye göre , Okçu baba Uludağ’a çıkar ve yayını gerer, fırlatacağı okun düştüğü yere gömülmek istediğini söyler. Okçu Baba’nın fırlattığı ok bugün türbesinin bulundğu yerin yakınına düşer ve vefatından sonra da Okçu baba buraya defnedilir. 1860 senesinde Bursa Depremi yüzünden Okçu Baba Türbesi eski yerinden biraz daha uzakta şimdiki yerine tekrar inşa edilir. Anlatıldığına göre, her Cuma günü türbeye gidip içerisini süpüren ve buradaki testilerin suyunu dolduran ve bunu alışkanlık haline getiren bir kadın, yine bu işlerle uğraşırken bir uğultu işitmiş, doğrulup baktığında türbenin kapısında sarıklı adamların taşıdıkları tabutu türbeye getirdiklerini görmüş, çok korkup titremeye başlamış ve bir daha da oraya gitmemiştir. Bununla beraber, türbe içindeki testilerin suyundan çeşitli hastalıklara şifa niyetiyle alanlar vardır. Ayrıca orada adakta bulunanların isteklerinin kısa sürede gerçekleştiğine inanılmaktadır. Bazı ziyaretçiler de, çukurda bulunan türbesinden ayrılırken –düşme pahasına- merdivenleri geri geri çıkmaktadırlar.

Evliya

Şeyh Ahi Mahmud Efendi

Bursa – Osmangazi’de Daya Hatun camii haziresinde. Açıkbaş Mahmud Efendi’nin hemen yanında Açıkbaş Mahmud Efendi ‘nin kardeşi Kasım oğlu olan Ahi Mahmud Efendi, Van’da doğmuştur. İlk tahsilini burada tamamladıktan sonra Bursa’ya, amcası Açıkbaş Mahmud Efendi’nin yanına gelmiştir. Tasavvuf eğitimini burada, amcasından alan Ahi Mahmud, onun vefatından sonra dergaha şeyh olmuş ve irşad hizmetlerini devam ettirmiştir. 1679 tarihinde Rebiülevvel aynının 15. cuma gecesi vefat edince amcasının yanına, daye Hatun camii haziresine defnedilmiştir. Ahi Mahmud Efendi, güzel ahlak sahibi, şakacı, neşeli bir şahıs imiş. Vefatının ardından sevenlerinden birisi şu tarihi söylemiştir ; Kanı Seyyid Ahi Mahmud manend Güruh-ı Nakş-bend içre ma’dud Bir eksikli didi fevtine tarih Uruc itdi makam-ı ünse Mahmud Şair Talli ise şu beyiti söylemiştir. ; İşidüp Tabli-i dil-haste fevtin didi tarihin Cinanın ola Ahi Mahmuda menzil-ü meva Ahi Mahmud efendi’nin Kabir taşı Cenab-ı Hazret Seyyid ahi mahmud efendi kim Tarik-i Nakşibendinin serfirazı idi hakka Koyub işbu fenayı eyledi seyr-i beka billah Rıza-yı Hak idi ihsaniyle rahmet eyleye Mevla Anın Kalb-i şerifinde yoğ idi hased ü kibr asla Huda şad eyleye ruh-ı revan-ı pakini her dem Recamız budurur şam ü seher ol Hazrete hala İşidüp Tabli dil haste fevtin didi tarihin Cennat ola Ahi Mahmud’a menzili me’va Ahi Mahmud Efendi’nin Ayak taşı Diriğa bu cihanın yok bekası Döner idama imkaniyle mevcud Kanı Seyyid Ahi Mahmud Efendi Güruh-ı Nakşibendi içre mahud İdüb tac ü kaba terkin hemandem irişdi Hacegana eyledi sud Ola ruhuna rahmet-i bi-nahiye İhata eyleye ğufran-ı ma’bud Bir eksikli didi fevtine tarih Uruc itdi makam-ı ünse Mahmud fi sene 1090 Şeyh Ahi Mahmud Efendi’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebu Kasım Kürrekani (k.s.) 9. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 10. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 11. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 12. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 13. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 14. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 15. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 16. Hz. Emir Külâl (ks.) 17. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 18. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 19. Hz. Mevlana Nizameddin Hamuş (ks.) 19. Hz. Mevlana Saadeddin Kaşgari (ks.) 20. Hz. Mevlana Alaeddin Mektepdar (ks.) 21. Hz. Mevlana Sunullah Kuzekunani (ks.) 22. Hz. Derviş Ahi Hüsrevşahi (ks.) 23. Hz. Mevlana İlyas (İlyas Badamyari) (ks.) 24. Hz. Seyyid Muhammed (ks.) 25. Hz. Şeyh Ahmed ( Koç Baba) (ks.) 26. Hz. Şeyh Açıkbaş Mahmud Efendi (ks.) 27. Hz. Şeyh Ahi Mahmud Efendi (ks.) Nakşibendi Atik dergahı Bulunduğu Yerde başka bir Nakşibendi zaviyesi olduğu için Atik (eski) adıyla anılmaktadır. Ancak Açıkbaş Mahmud efendi tarafından kurulmuş olan dergah’a , Açıkbaş Mahmud Efendi dergahı da denilmektedir. Dergah, Bursa da Hisar’da, darphane mahallesindedir. Dergah’da Postnişin olanlar sırasıyla ; 1- Açıkbaş Mahmud Efendi (v. 1666) 2- Şeyh Ahi Mahmud Efendi (v. 1679) 3- Şeyh Mustafa Efendi (v. 1698) 4- Şeyh Abdülkerim Efendi (v. 1725) 5- Şeyh Abdullah Efendi (v. 1746) 6- Şeyh Mehmed Efendi (v. 1762) 7- Şeyh Mehmed Efendi (v. 1778) 8- Şeyh Abdullah Efendi (v. 1802) 9- Şeyh Abdülkerim Efendi (v. 1831) 10-Şeyh Abdülhadi Efendi (v. 1875) 11-Şeyh Eşref Efendi (v. 1878) 12-Şeyh Şerif Efendi (v. 1926) Kaynaklar Hasan Basri Öcalan , Bursa’da Tasavvuf Kültürü , Gaye Kitabevi , 2000 Mustafa Kara , Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Bursa Kültür A. Ş. yayınlar Tarihi Bursa Mezar taşları I – Bursa Hazireleri , Hasan Basri Öcalan , Bursa Kültür a.ş. , 2011

Evliya

Abdulvahap Gazi – İznik

Bursa – İznik’de Şehre Hakim bir tepe üzerinde ( Harita’da tam yerini görebilirsiniz. Abdulvahap Gazi, Emeviler döneminde yaşamış ve İslam kuvvetleriyle Anadolu seferine katılmış ünlü bir ordu komutanıdır. Doğum tarihi belli değildir. Taberi ve İbnü’l Kesir, Abdulvahap Gazi’nin H.113(M.731) yılında şehit düştüğünü belirtir. Abdulvahap Gazi, Battal Gazi’nin ve Ahmet Turan Gazi’nin silah arkadaşıdır.Abdulvahap Gazi’nin İznik’den başka Sivas, Elazığ ve Bayburt’ta da türbe ve makamları bulunmaktadır. Menkıbelere göre Abdulvahap Gazi, Hz. Peygamber’in sancaktarıdır. Onun duası ile uzun bir ömür yaşamıştır. Hz. Peygambere ait mübarek emanetleri yıllarca sonra Malatya’ya gidip Battal Gazi’ye teslim etmiştir. Daha sonra Battal Gazi ve Ahmet Turan Gazi, Anadolu’yu İslamlaştırmak için birlikte hareket etmişlerdir. Abdulvahap Gazi, Soğuk Çermik yakınlarındaki bir savaş sırasında Ahmet Turan Gazi ile birlikte şehit düşmüş; sel sularına kapılan mübarek vücudu uzun müddet Yukarı Tekke kayalıklarının altından akan ırmakta kalmış, görülen bir rüyadan sonra mübarek cesedi buradan alınarak, Yukarı Tekke’deki kabrine nakledilmiştir. Gelenek: Sivas halkının inancına göre Abdulvahap Gazi, Hz. Peygamber’in bayraktarı sayılmakta ve bayraktarların piri kabul edilmektedir. İşte böyle bir inançtan doğan bir düğün geleneği vardır. Bu gelenek şöyledir: Oğlan tarafı gelini almak için başlarında bayraktarları, bayrağı çekmiş halde kızın bulunduğu köye veya mahalleye yaklaşırlar. Bunları kız tarafı karşılar. Kız tarafının bayraktarı, oğlan tarafının bayraktarına şöyle seslenir: Bayraktar, bayrağını kaldır Yönünü kıbleye döndür Pirine bir salavat gönder Verelim muhammed’e selavat, Sallu ala Muhammed Herkes selavat getirir. Bu sefer oğlan tarafının bayraktarı, kız tarafının bayraktarına şöyle der: Kitap üstünde yazı Okurlar bazı bazı Pirimiz Abdulvahap Gazi Verelim Muhammed’e selavat Sallu ala Muhammed… Yine herkes selavat getirir ve kız tarafının bayraktarı, oğlan tarafının bayraktarına maniler şeklinde bilmeceler sorar…

Evliya

Mecnun dede (k.s.)

Bursa ‘da Ulucami yakınında Tahtakaleye çıkarken Mecnun dede camiinde Mecnun dede 40 Abdal dan birisidir. Sırlarla dolu bir derviştir. Kerametini gören Çakırağa adında bir zat Mecnun dede ‘nin şimdiki kabrinin bulunduğu Mecnun dede camiini ve civarındaki hamamı yaptırmış ve hatta hamamdaki ufak halvetin bir evliya halvetidir derler. Çakır Hamamının bir kısmı Mecnun dede vakfına aittir. Camiinin bitişiğinde Mecnun dede Dergahı vardı. Burada hergün fakirler doyurulurdu. Sonraları tarikat düşmanlarından biri burayı medreseye çevirmiş , şimdi ise şahıs mülkü olmuştur. Mecnun dedeni kabri kardeşi Lokman dede ile beraber caminin yanındadır ancak günümüze kalmamıştır. Caminin haziresinde ise ; Hacı Nasuh bin beyazıd isimli bir kişinin kabir ve ayak taşı vardır. Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları

Evliya

Hoca Taşkın (k.s.)

Bursa – Emirsultan cami ile Yeşil Türbe’nin arasında yer alan Hoca Taşkın camiinin yanına defnedilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında yaşamış ve Molla Hüsrev’den ders almıştır. Taşkın Sufi ismiyle çağrılırdı. Eskişehir’in Sultanönü kasabasındandır. Fen ve Edebi ilimlerde icazet aldıktan sonra tasavvufa meyledip Bursa’ya yerleşti. Kendisi güçlü bir hatip olup vaaz ve nasihatleri çok güçlü idi. Taşkın Sufi 1487 de vefat etmiştir. Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

Evliya

Üçkuzular Türbesi

Bursa’da Molla Fenari mahallesinde Üftade Tekkesi ile Molla Fenari camii arasında kalan Üçkuzular caminin bahçesinde Hakkında bir sürü rivayet bulunan Uçkuzular türbesi ; Üçkuzular zaviyesinin kurucuları olan üçkuzular Hicri 825 yılında Buharadan Bursa’ya gelmişlerdir. Seyyid Olan Bu zatlar Şeyh Safiyuddin , Şeyh Muhammed ve Açıkbaş El Şeyh Ali Efendilerdir. Nakşi Tarikatına mensuplardı. Emir Sultan ‘ın Yanında bulunduklarından Emir Sultan Bu kişilere kuzularım dermiş. Bu nedenle Üçkuzular diye anılmaya başlanmıştır. Safiyuddin efendi evlenmiş diğerleri bekar olarak vefat etmiştir. Şeyh Safiyuddin’in soyu halen devam etmektedir. Dergahın haziresi tam anlamıyla bir meşayih haziresidir. Kuruluşundan itibaren Dergahın Şeyhliğini yapan bütün meşayih Caminin haziresinde yatmaktadır. Cami 1950 yılında yıkılmış ve yerine bugünkü camii yapılmıştır. Kimi kaynaklarda adı Üçkuzular kiminde ise Üçkozlar olarak geçmektedir. Üçkuzular Dergahı Haziresi Dergahın haziresi tam anlamıyla bir meşayih haziresidir. Kuruluşundan itibaren Dergahın Şeyhliğini yapan bütün meşayih Caminin haziresinde yatmaktadır. Cami 1950 yılında yıkılmış ve yerine bugünkü camii yapılmıştır. Kimi kaynaklarda adı Üçkuzular kiminde ise Üçkozlar olarak geçmektedir. Hazire’de bulunanlar dergahın Şeyhleri ; 1- Şeyh Mehmed Refi Bin Şeyh Mustafa Efendi (1870) – tekke Şeyhi 2- Şeyh Mehmed Şerefeddin Bin İbrahim efendi (1825) – Tekke Şeyhi 3- Şeyh Abdurrahman Bin Şeyh Refi ( 191.) – Tekke Şeyhi 4- Şeyh Said Bin Şeyh Tahir Efendi (1914) – Tekke Şeyhi 5- Seyyid Abdurrahman Bin Şeyh Mehmed Şerafeddin Efendi (1813) 6- Şeyh Mehmed Safiyuddin Bin Şeyh İbrahim efendi (1815) – Tekke Şeyhi) 7- Şeyh İsmail efendi 8- Şeyh Ata Bin Şerafeddin Efendi (1837 )- tekke şeyhi 9- Şeyh Mustafa Efendi Bin Abdurrahman ( 1814) – Tekke Şeyhi 10 – Şeyh Seyyid Hafız Murad Bin Şeyh Mehmed Refi (1875) – Tekke Şeyhi 11- Şeyh İbrahim efendi Bin Şeyh Mehmed Efendi (1799) Kaynak ; İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

Evliya

Hasırpuş Dede – (Hatırhoş Dede)

Bursa Cumhuriyet Caddesi yakınında, Abdâl Caddesi, Tahıl Caddesi ve Gül Sokağı’nın kavşağındaki Abdal Mehmet Camisinin karşısındaki Abdal mehmet türbesinin hemen arkasında Hasırpuş dede ermişlerden bir zat idi , dünya menfaatlerine itibar etmeyip fakr u fena yolunu seçmiştir. Omuzunda eski yıpranmış hasıra benzer hırka taşımakla halk arasında ” Hasırpuş” namıyla meşhur olmuştur. Gülizar-ı İrfan’da ; Abdal Mehmet türbesi yakınında bu dünyanın gösterişinden debdebesinde uzak kıt kanaat geçinirken mağmur belde cennete yol bulduğunda Deveciler mezarlığının batı tarafında Abdal Mehmed türbesinin kuzeyindeki Gül sokaktaki türbesine defnedilmiştir.

Evliya

Tezveren Sultan – Bursa

Bursa’da Tezveren sokakta türbesi vardır. Pınarbaşı caddesinden Molla Fenari yada Somuncu baba fırnına çıkarken Tezveren Sokak ta. İsmi Ataullah olup Tezveren Sultan diye şöhret ve nam kazanmış Allah’ın emri ile ahirete göç ettiği vakit Haydarhane semtindeki şimdiki türbesinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Bugün Bursa’da özelikle kadınların çokaca ziyaret etti bir türbedir. Hakkında çok fazla bilgi yoktur. Mehmet Fahrettin Efendi tarafından yazılan ” Gülizar-ı İrfan” isimli eserde şu kayıtlar vardır ; ” Tezveren Sultan ; Gönül alıcı Bursa şehrinin , feyiz ve bereketli bazı yerlerini salınarak adımlamış olan bu zatın şerefli ismi bilinmemekle beraber, tüm dünyada Tezveren Sultan diye şöhret kazanmıştır. Yüce Allah’ın emri ile bu yokluk aleminden safa veren sonsuzluk iklimine yönelip yürüyünce sözü edilen Bursa şehrinde, Ali Paşa Camiinin üstünde ve Haydarhane hamamı yakınlarında bulunan bir evde bağışlanma hücresine yerleşmiş ve merhameti geniş olan Allah’ın rahmet lahdinde saklamıştır. Sözü edilen Allah Dostu ( Tezveren Sultan )’ın yüce kabrinin tozları, ihtiyaç sahiplerinin gözlerini parlatan ciladır; rahmetle dolu toprağı ise sıtmadan titreyen hastalara şifa ve ilaçtır. Herhangi bir kişi muradına ermek için cumartesi günü , şafak vakti zamanında ıtır kokan toprağına (yani kabrine) yüzünü dönerek bu zatın şerefli ruhunu vesile ederek (Allah’a) içten bir şekilde yalvarırsa tez zamanda muradına ererek ve amacına ulaşarak sevindiği, tecrübe ile sabittir.

Evliya

Ahmet Gazzi Efendi

Bursa – Yıldırım’daki Yıldırım Beyazıt Külliyesi içerisinde Ahmed Gazzî, Kudüs civarında bulunan Gazze’de 1054/1643 yılında dünyaya gelmiştir. Tam adı şöyledir: Ahmed el-Gazzî b. İsa b. Müferrec Pâk b. Abdullah Paşa b. Abdulhalık Paşa b. Abdullah b. Haşim el-Hüseynî. Gazzîzâde Abdüllatif (ö.1247/1831)’in ifadesiyle deniz, her türlü ağaç ve çiçeğiyle süslenmiş bir gelin misali4 olan bu beldede vezirlik yapan bir ailenin çocuğu olan Ahmed Gazzî, ilk tahsilinden sonra on iki yaşında iken babasından izin alıp Mısır’a; Kahire’ye hareket etmiştir. 1065/1655 yılında Ezher’de ilim tahsiline başlayan Gazzî yedi yıl boyunca tefsir, hadis ve diğer ilimlerde devrin tanınmış alimlerinden Ahmed Beşişî (ö.1096/1685)’den istifade etmiştir. Daha sonra Ezher’e hadis hocası olarak tayin olunan Ahmed Gazzî Mısır’da kaldığı uzun yıllar süresince, özellikle talebelik yıllarında, babasından defalarca Gazze’ye dönme teklifi almıştır. Gerek yazılan mektuplarda gerekse gönderilen elçilere verdiği cevaplarda, anne ve babasından özür dileyerek kendisine o konuda ısrar edilmemesini; ilim tahsili hususunda kararının kesin olduğunu bildirmiştir. Ahmed Gazzî, Mısır’daki yıllarında dedelerinin o beldede hac emiri olması dolayısıyla dört defa hacca gider. 1086/1675 yılında kutsal topraklarda veda tavafını yaparken değişik vesilelerle adını duyduğu Anadolu’ya gelmeye karar verir. Ezher’e dönünce hemen bir gün içinde oradaki öğrencilerini, mesai arkadaşlarını ve dostlarını bırakarak yola çıkar. İstanbul’a gelirken denizde hava şartları son derece kötü olduğu için geminin kamarasında Allah’a yönelerek dua ettiği esnada başında Halvetî tacı, önünde kuzu kürkü olan bir zat yanına gelerek: “Korkma Ey Ahmed, selâmettir. Kehf Sûresine devam et ve bizi Bursa’da bul” der. Gazzî, 1086/1675’de İstanbul’a gelerek bir müddet ikâmet etmiş ve Ayasofya Camii’nde hadis dersleri vermiştir. Bursa’ya 1087/1676 tarihinde gelen Ahmed Gazzî, Ulucami civarında bir hocanın evinde misafir olmuş; zamanla dervişlerle ve meslektaşlarıyla tanışmıştır. Hatta bir gün Üçkozlar Tekkesi’ne varıp Muhyiddin-i Bursevî (ö.1090/1679) ile sohbet etmiştir. Bursevî kendisine: —Ahmed Efendi sen iyi bir sütsün, eğer sana bir maya çalınsa güzel yoğurt olursun” deyince Gazzî: —Vakıa güzel buyurdunuz, benim de maksudumdur. Ama her mayayı sütüme katamam, zira şayet maya fasit olursa bizim süt elden gider” şeklinde cevap verince Bursevî “maksudum farazîdir” demekle yetinir. Ahmed Gazzî kendisine bir mürşid ararken şehrin çeşitli medreselerinde de hocalık yapmış, Mısrî’nin Bursa’ya geldiği 1103/1691 yılına kadar Ulucami, Molla Fenarî ve Orhan medreselerinde ders okutmuştur. On altı yıl boyunca kendisine mürşid arayan Gazzî, sıkıntılı günler geçirmesine rağmen aldığı ders ücretlerinin bir miktarını kendisine bırakıp geri kalanını talebeye verirdi. Bu yıllarda sufîlerle dostluk kuramadığı anlaşılmaktadır. Hatta bazı sufîlerin tavır ve davranışlarını kınamış ve dine uygun olmayan hususlarda kendilerine müdahale etmiştir. Diğer taraftan da gemide gördüğü zata kavuşmayı temenni edip dua ve niyazda bulunduğu bildirilmektedir. Gazzî’nin meşrebinde taassup galip olduğundan lehinde ve aleyhinde çok şeyler işittiği Niyazî-i Mısrî’ye de gıyabında sitem ediyordu. Hatta Mısrî’nin Bursa’ya geleceğini duyunca talebelerine konuyla ilgilenmemelerini tenbih etmişti. Ertesi gün her zamanki gibi sabah namazından sonra Cami-i Kebir’de dersine başladı. Dersini tamamlamak üzere iken Mısrî’yi karşılamaya gidenlerin zikir ve tevhit sadalarını işitince camiden dışarı çıktı ve kalabalığın arasında tahtırevana binmiş olarak bir kişinin geldiğini gördü. Mısrî, Gazzî’nin bulunduğu yere gelince kendisine selâm verdi. O da Mısrî’nin elini öptü ve Mısrî Dergâhı’na kadar birlikte gittiler. Kaynaklarda ittifakla belirtilen tarih 1103/1691’ dir. Ahmed Gazzî, Yâdigâr sahibinin ifadesiyle yağı, fitili hazırlanmış bir kandil gibi sadece bir kibrite ihtiyaç duyan bir hâlde olduğu için kırk günde seyr u sülûkunu tamamlayarak erbainin sonuna kadar rütbesini doldurup cem’u’l-cem makamına vasıl olmuştur. Zira daha önceden kendisi zühd ve takva sahibi bir insan idi. 1104/1692 Ramazan ayının 23. gününde erbainleri tamamlanınca Niyazî- i Mısrî, Gazzî’ye halifelik görevini öğle namazından sonra düzenle nen bir törenle cemaatın huzurunda teslim etti. Mısrî hilâfet görevini Gazzî’ye verdikten sonra oğlu Ali’yi (Çelebi Ali Efendi, ö.1125/1713) de terbiye etmek üzere Ahmed Gazzî’ye teslim etmiştir. Gazzî’nin Mısrî Dergâhı’ndaki şeyhliği 1105/1693 tarihine kadar devam etti. Çünkü o tarihte Limni’de vefat eden Mısrî’nin oğlu Çelebi Ali Efendi’nin etrafına biriken bazı insanlar onun ağzından saraya bir mektup yazmışlar ve oradan gelen cevap üzerine Gazzî, dergâhtan ayrılarak Şeker Hoca Mescidi’ne, post ve kitaplarıyla birlikte taşınmıştır. Şeker Hoca Mescidi’nde öteden beri sürdürdüğü tedris faaliyetlerine aralıksız devam ederken dostları daha uygun bir yer bulma gayreti içindeydiler. Onun gıyabında yer ararken Duhter –i Şeref Mescidi’ni tamir edip, avlusuna odalar ilâve ettiler ve Ahmed Gazzî’ye sundular. Duhter-i Şeref Mescidi’ndeki çalışmalarıyla şöhreti iyice arttı. Mescidin yakınında bir ev alarak, evlenip oraya yerleşti. 1108/1696 yılında eşinin teklifiyle aynı mahalleden dergâh inşa etmek üzere bir bahçe satın aldı ve bina inşasına başlamadan önce şükür ifadesi olarak otuz beş dervişiyle beraber hacca gitti. Hac dönüşü Bursa’ya gelir gelmez inşaata başlamaları için yakınlarına emir verince süratle dergâh inşa edildi. Dergâhın yapıldığı 1108/1696 yılından vefat ettiği 1150/1737 yılına kadar 42 yıl şeyhlik yapan Ahmed Gazzî ilk iki yılın dışındaki kırk yılı inziva ile geçirmiştir. İnziva yıllarında iki defa mahkemeye çağırıldığı bilinmektedir. Bunun dışında tüm zamanını dergâhta ders, zikir v.b. ile değerlendirmiştir. Ahmed Gazzî 6 Şevval 1150/ 6 Aralık 1737’de pazartesi gecesi vefat etmiş, cenaze namazı Ulucami’de kılınarak dergâhtaki odasına defnedilmiştir. 1979 yılına kadar kabri defnedildiği yerde kalmış o sene, hâlen Süleyman Çelebi İlk Okulu olarak kullanılan bina yapılırken, kabri Pınarbaşı Mezarlığı’na nakledilmiştir. Kabrin nakledildiği yeni yerini kesin olarak bilen kişiye rastlanılmamıştır. Dergâhın hatırasını sadece sokak levhasındaki “Ahmet Sokağı” ifadesinden yâd edebiliyoruz. Halifeleri ve Mürîdleri Ahmed Gazzî, hayatta iken ilmi, kemali ve nüfuzu ile gerek Bursa içinden gerekse Bursa dışından pek çok insanla görüşmüştür. Kendisi hakkında söylenen ifadeler şöyle: “Şeyhu’l-İslâm Kutb-ı Bursa, Sultanu’l-Meşayıh, Kutbu’l-aktab, gavsü’l- evliya, gavvasu’l-bahri’l-ezel, ebu’l-fedail, zeynü’l-milleti ve’d-din, şerefü’l-İslâmi ve’l-müslimîn…” Başka bir eserde ise Üftâdezade Mustafa, Ahmed Gazzî hakkında; “O kâmil bir velî, maneviyatı kuvvetli her yönüyle mamur, berzah hakkında şeref sahibi idi” demektedir. Eserlerde adı geçen halifeleri altı tane olup, bir halifesi -aynı zamandaoğlu Abdullatîf- kendinden önce vefat etmiştir. Diğerleri ise çeşitli hizmetler yapmıştır. İsimleri şöyledir: 1. Kütükçüzade Ahmed Efendi (ö.1191/1777): Vefat edince Pınarbaşı mezarlığına defnolunmuştur. 2. Kuşakcı Mehmed Dede (ö.1152/1759): Dergâhta kırk sene bevvab olarak görev yapmıştır. 3. Enarlı Dergâhı Şeyhi Sadreddin Efendi (ö.1195/1781): Enarlı Dergâhında kırk beş yıl şeyhlik yapmıştır. 4. Şeyh Abdullatîf Efendi (ö.1143/1730): Ahmed Gazzî’nin tek erkek evlâdıdır. Babasından önce kırk yaşında iken vefat etmiştir. 5. Şeyh Mustafa Nesib Efendi (ö.1202/1788): Ahmed Gazzî’nin oğlu olan Abdullatîf’in oğludur. Küçük yaşta babasını kaybedince dedesi Ahmed Gazzî’nin terbiyesi altında yetişmiş ve dergâhta dedesinden sonra şeyh olmuştur. 6. Nasuhîzade Halil Efendi: Kemter Ali Efendi’nin oğlu olup Nasuhîza de diye meşhurdur. Ahmed Gazzî’nin halifesi olan bu zat Bursa Nasuhî Zaviyesi’nde şeyhlik yapmıştır. Yukarıda saydığımız halifelerinin dışında, halifelik makamına ulaşamayan pek çok mürîdi vardır. Ahmed Gazzî’nin mürîdlerinin bir kısmı dergâhta görevlidir. Dergâhta görevli olmadığı için dışarıdan gelip giden mürîdlerin sayısı da bir hayli fazladır. Mürîdlerin dışında kendisiyle görüşmek için Bursa içinden Eşrefzade şeyh İzzeddin Efendi, Enarlı şeyhi Bedreddin Efendi gibi mutasavvıflar ile Tatar hanlarından Murad Giray Han -Bursa’da sürgünde iken- Gazzî dergâhına gelmişlerdir. Bursa dışından ise Kütahyalı Yahşizade Tekkesi Şeyhi Ahmed Efendi gibi sufîler ile İstanbul’dan vezirler, harem ağası Koca Beşir Ağa da Ahmed Gazzî’nin ziyaretine gelenlerdendir. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Evliya

Hikmeti Mehmed Efendi (k.s.)

Bursa’da Ulucami ye çok yakında bulunan İsmail Hakkı Bursevi Dergahı camisinde İsmail Hakkı Bursevi hz’nin hemen yanında Tekirdağ’da doğdu babası Hacı Ahmed Efendi , annesi Emine Hanımdır. Daha çocuk yaşta İsmail Hakkı Bursevi hz’ nin yanında bulunmuş dualarına mazhar olmuştur. İsmail Hakkı bursevi hz’nin himmetleriyle Bursa’ya yerleşmiş seyr u sülukunu tamamlayıp icazet almıştır. Bursevi hz’nin oğlu Şeyh Bahaeddin Efendi’nin 1726’da vefatından sonra Tekkeye Şeyh olmuştur. Bir kez hacca giden Hikmeti Mehmed Efendi 8 Şubat 1752’de Tekke mescidi mahallesinde vefat etmiş ve Tekkenin haziresine İsmail Hakkı hz ‘nin hemen yakınına defnedilmiştir. Kabir taşında Şunlar yazılıdır ; Salikan-ı Celvetiyye mürşid-i şeyhu’ş-şuyuh A’ni kim Şeyh Hikmeti kabrinde rahatlar bula Düşdi bir tarih Aziza Tab’ıma fevti içün Cay-gah-ı Hikmeti Mevla kusur-ı adn ola sene 1165 h. İsmail Hakkı Bursevi Dergahı Haziresi XVII. yüzyılda İsmail Hakkı Bursevi tarafından dergah olarak inşa edilmiştir. Buraya Hikmeti Tekkesi ve Cami-i Muhammedi de denilmektedir. 1843’de tarihinde diğer dergahlarla birlikte burası da tamir edilmiştir. 1900 yılında II. Abdulhamit Han zamanının ileri gelenlerinden Hacı Ali Paşa öncülüğünde yeniden onarılmıştır. 1925 ‘de tekkelerin kapanmasından sonra kur’an kursu olarak hizmet vermeye devam etmiştir. Hazire’de kabri bulunanlar ; 1- İsmail Hakkı Bursevi (k.s.) 2- Aişe Hatun – İsmail Hakkı Bursevi hz’nin eşi 3- Şeyh Mehmed Hikmet Efendi (1753) – Tekke Şeyhi 4- Hikmeti Şeyh Mehmed Emin Efendi (1832) – Tekke Şeyhi 5- Hikmeti Şeyh Hacı İsmail Efendi (1896) 6- Şeyh Mehmed Efendi (1896) – Hikmeti Şeyh Hacı İsmail efendinin oğlu 7- Şerife Hanım (1896) – Hikmeti Şeyh Hacı İsmail efendinin eşi 8- Mehmed Şah Haki Dayesi (1726) 9- Hacı Mehmet Efendi 10- Cüveyriye Hayriye HAnım efendi (1846) 11- Şeyh Bahaeddin Efendi İbn Emin Efendi (1818) – Tekke Şeyhi 12- Şeyh Mehmed Bahaeddin bin Şeyh İsmail Efendi – Tekke Şeyhi 13- Eğercizade Hacı Hakkı Efendi 14- Seyyid Ahmed Hamid Efendi 15- Fevziye Hanım 16- Selime Hanım 17- Havlucu Hacı Nafiz Efendi 18- Hadimi Hasan Efendi 19- Seyyid Hafız Nasuh Efendi 20- Tutizade Hacı Mehmed Efendi 21- Hanife Hanım 22- Edirneli Havlucu efendi Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları