Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 6 / 29 · 2.869 kayıt
Battal Gazi – Kayseri

Battal Gazi – Kayseri

Kayseri – Battalaltı semti – Battalgazi camii Kayseri’nin Battalaltı semtinde Battal Gazi adına yapılmış, eski bir tarihe sahip olap bir türbe bulunmaktadır. Orada yattığı söylenen Battal Gazi, tarihi bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, O daha çok efsanevi ve menkibevi kjşiliği ile şöhret bulmuş ve halk arasında bu yönüyle benimsenip anlatılagelmiştir. Battal Gazi’nin 717-740 yılları arasında İslam ordularının komutanı olarak Bizans üzerine seferler yaptığı ve bunların birinde şehit düştüğü bazı tarihi kaynaklarda zikredilmektedir. Bugün aynı zamanda mescid olarak da kullanılan türbe, çeşitli dilek ve maksatlarla ziyaret edilmektedir. Özellikle asker ana ve babaları, oğullarının askerden sağ şalim dönmesi için buraya gelerek dua etmektedirler. Dilek sahipleri, türbenin arkasındaki mihrap çıkıntısının üzerine üç taş alıp atmakta, bu taşlardan biri düşmediği orada kaldığı takdirde, dileklerinin yerine geleceğine inanmaktadırlar. Hz. Ali’nin, Battal Gazi türbesinin bulunduğu semtte, yaslanarak oturduğu ve sırtının iz bıraktığı söylenen bir kaya vardır ki, bu kaya da kutsal olarak bilinip ziyaret edilmektedir. Battal Gazi Camisinin kuzey-doğu cephesine bitişik olan türbenin beşik tonoz örtülü alt katı günümüze gelebilmiştir. Zeminden üç basamaklı merdivenle inilerek batı kenarı ortasına açılmış dikdörtgen kapı açıklığı ile girilmektedir. Alt kat yaklaşık dikdörtgen planlı, üzeri sivri beşik tonozla örtülüdür. Zemini beton ile kaplı bu mekanda sanat ve tarih değeri olmayan sanduka bulunmaktadır. Dışta üst örtünün üzeri çimento ile kaplanmış ve ortasında havalanmayı sağlayan bir delik bulunmaktadır. Üst katının orijinalinde tonozla örtüldüğü ve eyvan tipinde olduğu düşünülmektedir. Yapı kesme taş malzeme ile inşa edilmiştir. Dışta siyah renkli ve büyük ölçekli taşlarla 1.35 m. genişliği bulan duvar yapılmıştır Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kayseri
Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza Efendi

Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza Efendi

UŞAK ŞEHİR MERKEZİNDEKİ ŞEHİTLER KABRİSTANINDA. KABRİSTANININ ÜST KAPISINDAN GİRDİĞİMİZDE 50 METRE AŞAĞI YÜRÜYORUZ . SOL TARAFTA 20 METRE İLERİDE. Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza efendi Uşaklı Yamalızade Şeyh Ali Rıza Hazretlerinin (ö. 2. 12. 1939, Uşak) irşadı faaliyetleriyle Şabaniyye silsilesi Uşak’ta neşv ü nema bulur. Babası’nın yüzünde ben olduğu için “Yamalı” lakabıyla tanı­nan aile, soyadı kanununda Yamalıoğlu soyismini almıştır. “ Yamalı Baba ” lakabıyla şöhret bulan Şeyh Ali Rıza Efendi , Eskişehirli Mehmed Sadık Aziz tarafından yetiştirilmiş ümmi bir zattır. Mizacen şok sert olan Sadık Aziz ‘le ilgili bir hatırası şöyledir: Mehmed Sadık Azız, Yamalızade Efendi’yi bir grup dervişle bir­likte Odunpazarı’ndaki tekkede Halvete koyar. Bir gün, üç gün, beş gün, yedi gün derken otuz dokuz gün geçer. Malumdur ki Halvetiyye tarikinin usulüne göre halvetçi dervişlerin hal ve zuhuratları ikindi namazından sonra mürşid tarafından alınır, derviş tekrar hücresi­ne çekilir. Sadık Aziz diğer dervişan huzura gelirken bir şey demez, Yamalızade gelirken: – Gel bakalım eşek herif, anlat bakalım eşek herif diye çok sert davranırmış. Yamalızade nükteyi anlayamaz: – Yahu ben eşek olsam burada işim ne? Aziz’im bana neden böy­le diyor diye gücenir, kendi kendine: – Şu halvet bir tamamlansın, Pir huzuruna gidip azizi şikayet edeceğim, diye söylenirmiş. Bu hal üzere halveti kırmadan devam etmiş. Otuz dokuzuncu gün huzura tekrar geldiğinde Sadık Aziz: Yine aynı sert hitapla karşıladıktan sonra: – Yaa oğlum,senin pir dediğin adam benim işime ne karışır? diye zirveden, biraz da şatahat kabilinden sözler söylemiş. Yamalızade zuhuratını anlattıktan sonra destur deyip tekrar hücreye döndüğünde bir de bakmış ki seccade üzerine oturmuş zikr-i daimi halinde Hu Hu Hu diye zikrediyor… İçi dışarıda, dışı içeride… Meseleyi anlamış tabii. Etesi sabah saadethaneye getirildiğinde Sadık Baba kendisine: – Gel Ali Rıza Efendi oğlum, gel! diye taltif etmiş, alnından öperek “aradığını buldun Hakk’a hamd ü sena kıldın!” diye­rek kendisine tekbirlerle velayet ve hilafet sırrını vermiş. Yamalı Baba irşadını Uşak’ın mer­kezinde bulunan saadethanesinde yap­mıştır. Az ve öz derviş kabul etmiş halkı başına toplamamıştır. Kendisinden son­ra posta geçen Yakupzade de aynı tavra sahip olup seçici davranmıştır. Yamalızade de, onun müntesibi olan başta dönemin büyük alimlerinden Uşaklı Yusuf Ziya Bey , Yakupzade Hafız Mustafa Özyürek , Kütahyalı Elifzade Nuri Efendi gibi zevatın da saygın kişiler olduğu görülecektir. Nitekim Yamalı Baba, Mustafa Kemal Paşa’nın yakın arkadaşı ve çok güvendiği için de Kuva-yı Milliye’nin bölgedeki mali işlerinin başına getirdiği büyük alim Yusuf Ziya Bey’in de şeyhidir. Dervişlerine tasavvufun tekke, takke ve merasim işi olmadığını ısrarla telkin eden Yamalızade, “şeriat hakikatten doğmuştur, ilm-i ledün önde gider!” yahut “Sanii gör, günde yüz bin san’at gösterir/ Kendini göstermek içindir o san’atdan garaz” diyerek bilginin kayna­ğının Hak ve hakikat olduğuna işaret etmiş ve onları sevgi ve bilgi yoluyla Hakk’a davet etmiştir. Tekaya’nın seddinden sonra günlük kıyafet olarak yol tacını ve merasimlerde irşad tacı-ı şerifini, hırkayı ve diğer irşad çihazlarını çıkarıp modern kisveye bürünen ve bunun ulu’l-emr kabul ederek uygulayan ilk mürşid bu zattır.1939 senesin­ de vuslat eden Yamalızade Hazretleri, radyonun yavaş yavaş alınıp satıldığı ve yaygınlık kazandığı dönemlerde memleketi Uşak’ta rad­yo satın alan ve dinleyen ilk kişidir. Bu sebeple kendisine “ Radyolu Şeyh ” de denmiştir. Başına gelen ve haksız yere yargılanıp da son duruşmada berat eden Elifzade Nuri Efendi’ye adliyeye giderken söylediği muhteşem kelam, onun tasavvuftaki tasarrufunun delilidir: “Dünyada alemin­ de bin bir hakimim mana aleminde ben bir hakimim!” Yamalı Baba ‘nın kabri Uşak’ta nakl-i kubur yoluyla eski mezarlıktan Şehitler Me­zarlığı’na getirilmiştir. Şahide kitabesi ken­dinden sonraki postnişin Yakupzade Haz­retleri tarafından yazılmış olup şöyledir: Hazine-i esrar-ı Huda Dürr-i ekber-i Hazret-i Meula İmamü’l-uşşak ve’l-urefa Bende-i Şaban-ı Veli eş-Şeyh Ali Rıza

📍 Merkez, Uşak

Şirvani Şeyh Hacı Ahmed-i Gıyasi Efendi

Denizli – Merkez – İlbadı kabristanı Es-seyyid Şeyh Hacı Ahmed Gıyasi Şirvani Hazretleri, Şirvan Hanlığı’nın (Azerbaycan) Karasubasar Mahalli’nin Zerdab Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Şeyh Şirvani Hazretleri, Miladi 1826-1827 yıllarında Denizli’nin o zamanki beyi olan Tavaslıoğlu Osman Ağa’ nın daveti üzerine bu topraklara gelmiştir. Tavaslıoğlu Osman Ağa, Şirvani Hazretleri’nin isteği üzerine Musa Mahallesi’nde dergâh ve medrese inşa ettirmiştir. (Bu medrese 1920 yılında çıkan bir yangın sonucu harap olmuştur.) Bu topraklarda irşad faaliyetlerinde bulunan Nakşibendi tarikat şeyhlerinden olan Şirvani Hazretleri, miladi 1853 yılında vefat etmiştir. İnanç Bey kapısından girdiğinizde dümdüz patikayı takip edin. Patikanın ileride ayrılan sağ toprak yolun sonundaki türbede Şeyh Şirvani Hazretleri medfundur.

📍 Merkez Efendi, Denizli
Elveren Türbesi

Elveren Türbesi

eskişehir – seyitgazi – üçsaray köyü Kitabesi bulunmayan türbe, mimari özellikleri dikkate alınarak 16.yüzyılın ilk yansına tarihlenmektedir. Beşsaray Köyünün 2 km kuzeybatısından, Üçsaray Köyü’nün 1.5 km doğusundan kuzeydoğu istikametine sapan toprak bir yolla ulaşılan türbe, Üçsaray Köyü’ne yaklaşık 5 km. mesafede geniş ve boş bir arazide yer alır. Yapının çevresinde, bu alanda bir takım yapıların bulunduğunu gösteren, işlenmiş taşlara rastlanmaktadır. Kuzeydoğu ve doğusundaki mezar kalıntıları, çevresinin mezarlık olarak kullanıldığını düşündürmektedir. Türbe duvarları, içten ve dıştan sıvanmak, kubbe, zemin ve sanduka yüzeyi ise beton kaplanmak suretiyle özensiz bir şekilde onarılmıştır. Tek katlı, sekizgen planlıdır. İç duvarları sıvanarak yuvarlatılmıştır. Kubbe doğrudan duvarlara oturur. Doğu cephe ekseninde dikdörtgen biçimli kapı yer alır. Kapının üzerinde dikdörtgen biçimli boş bir kitabelik, güney ve kuzey cephe eksenlerinde küçük birer mazgal pencere bulunur. Cephelerinin üst seviyesinde dikdörtgen biçimli küçük birer iskele oyuğu yer alır. İç mekanda doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı bir sanduka vardır. Duvarlarında değişik yüksekliklerde dört küçük niş yer alır. Bunlardan biri kapının kuzeyinde ikisi kapının güneyinde, dördüncüsü güney duvardaki pencerenin batısında bulunur. İç duvarlarının üst seviyelerinde farklı yüksekliklerde iskele oyukları bulunmaktadır. Cephelerin dökülen sıva altlarından moloz taş örgülü olduğu anlaşılmaktadır. Kubbe moloz taş örgülüdür. Türbenin herhangi bir süslenmesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Yunus Emre – Eskişehir

Yunus Emre – Eskişehir

Eskişehir – Yunus Emre ……….. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Yunus Emre, Eskişehir
Orta Tekke Türbesi – Eskişehir

Orta Tekke Türbesi – Eskişehir

Eskişehir – Merkez – Uludere Köyü Yapı plan, destek sistemi, örtü ve malzeınesine göre 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Giriş kapısı üzerinde yer alan onarım kitabesine göre, 1966 yılında tüm cepheleri ve üst örtüsü yenilenen türbe, bu onarımda özgünlüğünü kaybetmiştir. Eskişehir caddesinde, köy meydanının güneyinde, etrafı duvarlarla çevrili bir avlu içerisinde yer almaktadır. Tek katlı, dikdörtgen planlı türbe, içten beşik kemer profilli tonoz, dıştan iki yana eğimli beşik çatı ile örtülüdür. Kuzey cephe ekseninde basık kemerli bir giriş kapısı yer alır. Doğu ve batı cepheleri sağırdır. Güney cephe ekseninde dikdörtgen biçimli bir pencere bulunmaktadır. Yapının tonoz örtüsü doğu ve batı duvarlarının yaklaşık ortasına denk gelen kısımda doğu batı doğrultusunda atılmış hafifçe sivri bir takviye kemeriyle desteklenmiştir. Cephelerin kapı ve pencere biçimleri aynen içeriye yansımaktadır. Mekanın güney duvar ekseninde dörtgen kesitli bir niş bulunmaktadır. Farklı büyüklüklerde kaideleri bulunan, doğu batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma biçimli beş sanduka, kuzeyden güneye doğru ard arda sıralanmaktadır. Duvar ve sandukalarda düzeniz örgü tekniğinde moloz taş , tonozda düz istifle tuğla duvarların iç ve dış yüzeyleriyle sandukalarda sıva kap, kasa ve kanadında ahşap kullanılmıştır. Yapıda süsleme yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
Mehmet Efendi – Atalan Türbesi

Mehmet Efendi – Atalan Türbesi

eskişehir – merkez – atalan tekke köyü Türbe, plan, destek sistemi malzeme ve teknik özelliklerine dayanılarak 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Köyün kuzeyinde, Tekke meydanı denilen yerde, kuzeybatısına bitişik olarak sonradan yapılmış bir sundurma ile birlikte yer alan sekizgen planlı, tek katlı yapı, kubbe ile örtülüdür. Günümüzde, dıştan kiremit kaplı sekiz yüzeyli kırma çatı içerisine alınmış bulunan kubbesinin sekizgen cepheli kasnağı, beden duvarlarından içeride yer almaktadır. Tüm cepheler dışa taşkın düz bir silme ile sonlanmaktadır. Türbenin kuzey cephesine sonradan bitiştirilerek inşa edilmiş bir yapının içerisinde kalan kuzey duvarında, eksenden doğuya kaymış basık kemerli bir giriş kapısı yer alır. Kapının üzerinde dikdörtgen biçiminde bir niş bulunmaktadır. Yapının doğu ve batı cepheleri sağırdır. Güneydoğu ve güneybatı cephe eksenlerinde dikdörtgen biçimli parmaklıklı birer pencere bulunur. Güney, güneydoğu ve güneybatı cephelerinin saçak altlarına kare biçimli ikişer yuva açılmıştır. Bu yuvaların, sonradan yapılmış ahşap bir sundurmaya ait olduğu düşünülebilir. Yapının kubbesi doğrudan duvarlara otunnaktadır. Dış cephe düzenlemesi, kapı ve pencere biçimleri içe yansımaktadır. Gün y duvarında sivri kemerli yarım yuvarlak bir mihrap nişi vardır. Diğer duvarlarda eksenlerde dikdörtgen biçiminde birer niş yer almaktadır. Mekanın ortasında, sonradan yerleştirilmiş doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma gövdeli bir sanduka bulunur. Türbenin tüm duvarlarında düzenli örgü ile moloz taş, kubbe kasnağında düz istifle tuğla, tüm iç ve dış duvarlarda sıva, pencere kasalarında ahşap kapı kasa ve kanadıyla pencere parmaklıklarında demir malzeme kullanılmıştır. Yapının kapısının basık kemeri üzerindeki duvarda yer alan, ortasında daire olan altı kollu yıldız şeklinde Mühr-ü Süleyman ‘ı anımsatan kabartma madalyonun dışında herhangi bir süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
Kasım Dede – Güdül

Kasım Dede – Güdül

Ankara – güdül – türbe tepe Türbesi, Güdül İlçesinin Türbe Tepe denilen yerde bulunan Kasım Baba veya Kasım Dede ile ilgili rivayetlerin dışında, hakkında bir bilgi bulunmamaktadır. Söz konusu rivayetler ise şöyledir: Bu rivayetlerden birincisi “ Kasım Dede ‘nin Genç Osman’ın Bağdat’ı fethi zamanında yaşadığı, Genç Osman Bağdat fethin­ de iken, Kasım Dede bulunduğu bu yerde (Güdül’de), savaşın çereyanını sezerek, elindeki sopayı yere vurarak “O tarafa, bu tarafa” diye söylendiği” şeklindedir. İkinci rivayet ise “Dede o yoldan geçen askerlere bazlama sunuyor, elindeki birkaç bazlamayı binlerce askere sunduğu halde bu bazlamalar tükenmeksizin devam ediyor.” Onun bu kerametleri halk arasında dilden dile dolaşarak günümüze kadar ulaşıyor. Keramet ehli bir zat olan Kasım Baba ‘nın türbesi, ziya- retgah yeri haline geldiği söyleniyor Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Güdül, Ankara
Tiridzade Hüseyin Efendi

Tiridzade Hüseyin Efendi

Ankara – Samanpazarı – aslanhane camii yanı 1779(1192) Yılında Ankara’da doğdu.1863(1279) yılında vefat etti. İrşad vazifesi yaptığı ve medfun bulunduğu Tekke ve Türbe; Ankara, Saman pazarı, Aslanhane Camii yanı, Aslanhane Mahallesi, Filiz Sokak, 77 Pafta, 141 Ada’dadır. Sağlığında Ankara Şer’iye Mahkemesi sicilinde, 123. sıradaki vakfiyesini 2 Zilkade 1258 senesinde tescil ettirerek, tekke ve türbesini vakıf haline getirmiştir. 28 Haziran 1988 yılında Resmi Gazete 19856 sayı, 48. sayfasında Kültür Bakanlığı Eski Eserler Yüksek Kurulunca koruma altına alınmıştır. Tiridzade Hacı Hüseyin Efendi Hz’i, Halveti Yolu, Şabaniye Kolu, Altun Silsilesinde Çerkeşli Mustafa Efendi’den sonraki kırksekizinci halkayı tamamlamaktadır. İslami İlimler ve Tasavvuf İlminde birçok alim, halife ve dervişan yetiştirmiştir. Vazifeyi, yetiştirdiği talebelerden Yozgatlı Aziz Ahmet Hakkı Efendi’ ye bırakmıştır. Tiridzade, ismi ile meşhur olması ise, zamanındaki Osmanlı Paşası İzeddin Paşa’nın kırk kişi ile kendisini ziyarete gelmesi üzerine, evinde et suyundan başka bir şey bulunmamakla Cenabı Hakkın ihsanıyla o et suyunun içine ekmek doğrayarak tirit yapıp, Paşa ve mahiyetini doyurması ve hatta erenlerin himmetiyle yemeğin bir kısmının artması olarak rivayet edilmiştir. Bu hadise ile İzeddin Paşa’nın “Tiridzade Hüseyin” demesi ile bu isimle anılır olmuşlardır. Kendisine delileri iyileştirme ve ruhi bozuklukları teskin etme ruhsatı verilmiştir. 1925’te tekke ve türbeler kapatılırken; Türbesi içerisinde bulunan sancağı şerif, el yazma eserler, zikir tesbihleri, virdi şerifler, eski Kuranı Kerimler, âsâlar, tarihi şecere ve silsileler toplatıldı. Etnoğrafya Müzesinde olduğu tahmin ediliyor. Günümüzde de Tiridzade Türbesi; feyizli ve bereketli bir ziyaret makamıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Enbiya Dede

Enbiya Dede

Ankara – şereflikoçhisar Fatih dönemi mutasavvıflarındandır. Kabri Şereflikoçhi­sar ilçe merkezindedir. Enbiya Dede’nin kimliği hakkında İ. Hakkı Konyalı Şereflikoçhisar ilçesinde bulunan ve bir mahal­leye de ismi verilen Enbiya Dede’nin Fatih Sultan Mehmed Han’la çağdaş ve türbesinde bulunan diğer mezarında Derviş Noktalı’ya ait olduğunu, Vakıflar Arşivi’nde 254 numarada kayıtlı, Fatih adına 1476 M. yılında tespit edilen Karaman ili evkaf defterlerinde, Enbiya Dede’nin adının geçtiğini zikrede­rek, Enbiya Dede ve Derviş Noktalı zaviyelerinin bulunduğunu kaydeder. Fatih, Koçhisar vakıflarını yazdırırken, zaviyenin Enbiya Dede ve Derviş Noktalı’nı hayatta olduklarını, Koçhisar’a bağlı Enbiya Dede Köyü ile yine buraya bağlı Buzağulu mezraasının bu zaviyenin vakfı olduğunu da ilave eder. Zaviye binası yıkılmıştır. Yukarıdaki bilgi dışında hayatı hakkında ulaşabildiğimiz yazılı kaynaklarda bir bilgi yoktur. Günümüzde türbe tekrar restore edilmiştir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Şereflikoçhisar, Ankara
Kaygusuz Abdal – Beypazarı

Kaygusuz Abdal – Beypazarı

Ankara – beypazarı – kabaca köyü Beypazarı ilçesine bağlı ve şehir merkezine 16 km mesafede olan Kabaca Köyü’nde ”Kaygusuz Abdal Türbesi” bulunmaktadır. Ta­savvuf tarihimizde önemli bir yeri olan Kaygusuz Abdal’ın asıl adı ”Alaaddin Gaybi” dir. Ondördüncü yüzyıl sonu ile onbeşinci yüzyılın birinci yarısında ya­şayan, Teke ili Alaiye Sancağı Beyi’nin oğludur ve Horasanlı gazi-dervişlerden Abdal Musa hazretlerinin mürididir. Menakıbnamelerde “dil-güşa sahibi Kaygusuz Baba Sultan (k.s.) Alaiye Sancağı beğinin oğlu idi’; “Alaiye Sancağı Begi oğlu Gaybi Beg” ve “Gaybi’nin babası Alaiye Sancağı Begi” ifadeleriyle zikredilir. “Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi”‘ne göre Gaybi Beg, Abdal Musa Hazretlerine şöyle intisab eder: Teke İli Alaiye Sancak Beğinin oğlu Gaybi Beğ, on sekiz yaşında iken, tevabilerinden bir kısım kişilerle ava çıkar. Beğzade bir tepe üzerinde avlanırken, bir ahu görür. O esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybi Beğ, onu görünce hemen tirkeşinden bir ok çıkarıp, kirişe kor, nişan alır ve oku atar. Kirişten çıkan ok, ahunun sol koltuğu­ nun altına saplanır, fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybi Beğ de ardına düşer. Ahu’dan durmadan kan akar, Gaybi Beğ de onun kaçışına bakar. Ciddi bir şekilde onun üzerine at sürer. Dağlar, vadiler geçip nihayet bir sahraya inerler. Yaralı ahu büyük bir asitane kapısından içeri girer. Gaybi Beğ de arkasından dergaha girerek dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergah, velayet erenlerinden Seyyid Abdal Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa, burada büyük bir asitane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlaka mürid ve muhib olub kalırlarmış. Pek çok dervişi varmış. Hepsi Abdal Musa’ya layıkı veçhile hizmet eder­lermiş. Ona bağlıymışlar. İşte geyiğin ve Gaybi Beğ’in girdikleri dergah bu imiş. Dervişler Gaybi Beği görüp karşıladılar ve atının dizginini tutup: – “Buyurun, ziyarete geldünüz ise aşağı inün” dediler. – “Buraya oklanmış bir ahu geldi, o benüm şikarumdur, nice oldı, onı bana getirün” dedi. Dervişler de: – “Buraya böyle bir ahu gelmedi ve biz görmedük” dediler. Gaybı Beğ: – “Hiç dervişler yalan söyler mi, niçün inkar idersinüz? Ben ahuyu kendü gözüm­le gördüm, buraya gelüb içerü girdi” dedi. Dervişler bu sözler karşısında hayret ettiler: – “Bizüm haberimüz yok, bilmiyoruz” dediler. Beğzade, bu durum karşısında hay­li melul ve perişan oldu. Bir müddet öyle kaldı. Acep bu ahu nice oldı, nereye gitdi? Bunlardan gayri kimünle söyleşsek” diye düşünürken, dervişler dergaha doğru dönüp: – “Sultanum! Alaiye Sancağı Beği oglu Gaybi Beğ, buraya gelüb bizden şikar taleb ider”, dediler. Bu esnada, zaten durumu içeriden dinleyen sultan: – “Onu benüm katuma getürün, gelsün ben ona cevab vireyüm” dedi. Dervişler Gaybi Beğ’e: – “Sizü, erenler gelsün diye buyurdılar. Hem ziyaret kılasun, hem de kifayetlü ce­vab alasın” dediler. Gaybi Beğ de sultanın bu hitabını işitdi ve hemen atından aşağı inerek: – “N’ola varalum, o mübarek cemalüni görelüm, ellerini bus idüb, hak-i payüne yüzümüzi sürelüm” dedi. İçeri meydana girdi, sultanı gördü, hemen eğilerek selam verdi, ileri yürüyüp elini öptü, alnını yere koyup, hak-ı payine yüzünü sür­dü. Daha sonra geri çekilip, karşısında el kavuşturarak ayakta durdu, Seyyid Ab­dal Musa hazretleri, onun selamını izzetle aldı: – “Hoş geldünüz oğlum, safa geldünüz, kadem getürdünüz. Gönlün, dilegün ne­ dür, dile bizden, söyle işidelüm bilelüm” dedi. Gaybi Beğ, keyfiyet-i hali beyan etti. Vakıayı olduğu gibi anlattı. Sultan: – “O ahu, neden senün şikarun oldı?” diye sordu. Gaybi Beğ: – “Sultanum! Ben onı ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koşdum. Çok menzil aldı, yorıldı, güç ile buraya geldi” cevabını verdi. Sultan: – “O okı görince bilür misin?” diye sordu. Gaybi Beğ: – “Bilürem sultanum!” dedi. Abdal Musa: – “Bak imdi, gör okunı” dedi. Kendi mübarek kolunu yukarı kaldırdı. Koltuğunun altında saplı olan oku gösterdi. Gaybi Beğ, bakıp gördü ki, attığı ok, Sultan Abdal Musa’nın koltuğuna saplanmış duruyor. Meğer bu geyik suretinde görünen, bu asitanenin şeyhi Abdal Musa Sultan imiş. Beğzade, bu durumu görünce pek piş­man oldu, utandı; bir vakit korku ve heyecanından kendine gelemedi. Kendine gelince hemen sultanın elini öpüp, ayağına baş koydu, özür diledi, tazarru veni­ yaz eyledi. Abdal Musa da koltuğunun altındaki oku çıkarıp, Gaybi Beğ’in önüne koydu ve şöyle dedi: – “Dergahumuzda, itiza ehline lutf u ihsan kapusı her zaman açukdur. Biz geçdük suçundan, bir dahi böyle etmeyesün, her gördüğün cana ok atmayasun”. Beğzade pişmanlık duydu. Aklı başına gelince Abdal Musa’nın hizmetine alınması için tazarru ve niyazda bulundu: – “Sultanum! Bendenüzi hizmetünüze layık görüb, oğulluğa kabul eyleyün. Allah’un kudretiyle hizmetünüzi idelüm”. Sultan şöyle karşılık verdi: – “Oğlum! Bu erenler yalına gitmeklige mutlak mücerredlik gerekdür. Sonum düşünme­ yüb sonra peşiman olmakdan tek durmak yegdür. Zira kim, bu yol, ince, sarf biryoldur ve bu yolun derd ü belası, mihnet ü cefası boldur ve bu tanka giren kişi kadir oldugı denlü elden gelen işi men itmeye. Halkdan kendüsine her ne cefa gelürse sabreyleye ve Cenab-ı Hakk’dan ne bela nazil olursa kendüsine ganimet bile, feryad kılmaya, incinüb melfil ve mahztın olmaya. Hakk Ta’fila Hazretleri’nün, her işde bir hikmeti vardur. Mesela dünya ve ahiret, Cehennem ve Cennet, gice ve gündüz, kış ve yaz, gam ü şadı, ağlamak ve gülmek, tagvesahra,yokuş veinişhepbiribirinün mukabilidür. Senün pederün birsancak begidür. O sana riyazatı çekmeğe rıza virmez. Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katumuza gel. Gönlünede danış ki, sonra peşiman olmayasun”. Begzade: – “Sultanum! Benüm pederüm sizsünüz. Burada kaldıguma razı olmazsanuz, bent gayri yire gitmem ve bu asitaneyi terk itmem. Gelmek var, gitmek ve dönmek yok” dedi , Bu müşavereden soma Abdal Musa, bir halifesine buyurdu: – “Gaybi Beğ’ün başını tıraş idün”. Bu emir üzerine, onu tarikat usulünce tıraş ettiler, taç ve hırka giydirdiler, beline kemer bağldılar. Daha sonra asitanet-i saadet de yer gösterip, bır posta oturttular. Gaybi Beg de bu post üzerıne çıkıp iki diz üzerine, erkan üzre oturdu. Fakr libasını kabul edüp, dünyadan el etek çekdi, her şeyden uzak kalıp Hakka tevekkül kıldı. Beğzade’nin yanında bulunan refakatçiler, ahunun arkasından yalnız başına gi­den Gaybi Beğ’i kaybetmişlerdi. Dağları, ovaları, sahraları, tamamiyle aradıkları halde onu bulamamışlardı. Nihayet hizmetkarlardan biri kan izini takibederek asitane-i saadete geldi. Kapıdan içeri baktı. Gördü ki Beğzade buradadır. Hemen, diğer yol arkadaşlarına durumu haber verdi: – “Gaybı Beğ’i burada buldum, gelün” dedi. Bunun üzeri’ne ne kadar atlı varsa hepsi asitane’ye geldiler. Atlarından inip asitane kapısından meydana girdiler. Orada Beğzade’yi gördüler. Beğzade atından ve donundan feragat etmiş, bir post üzerinde oturuyordu. Selam verip, durumu Gaybı Beğ’den sordular. Gaybı Beğ de vakayı olduğu gibi anlattı. Maiyyetinin tereddüdünü izale maksadıyla: – “Bundan sonra benim babam Abdal Musa Sultan’dur. Siz bana dahi idemezsü­nüz. Hemen at ve tumanumu alup benden fariğ olun!” dedi. Bunun üzerine ma­iyeti de bu emre uyarak atını ve elbiselerini alıp, babası katına, ‘Alaiyye Sancağı Beğ’i nezdine geldiler. Bevvablar, Gaybi Beğ’in atını ve elbiselerini görüp kendi­sini göremeyince şaşırdılar: – “Gaybi Beğ avdan geri dönmedi, gaib oldı, hiç görünmez. Nerede ve ne halde olduğını bilmeyüz” dediler. Zaten merak içinde bulunan Alaiyye Sancağı Beğ’i bu konuşmaları içeriden duydu. Aklı başından gitti. Bu esnada kulları başına geldi. Durumu tafsilatıyla onlardan sordu: – “Hani oğlum Gaybi nice oldı? Sizünle beraber gitmiş idi, neyledünüz?” dedi. On­lar da Beğzade’nin durumunu gördükleri ve Gaybi’den duydukları şekliyle baba­ sına anlattılar. Menakıbname’nin devamında bundan sonraki olaylar anlatır. Alaiyye San­cağı Beği, oğlu Gaybi’nin bir derviş olup, Abdal Musa Tekkesi’nde kaldığını işi­tince ciğeri yanar. Oğlunun kurtarılması için Teke Beyi’nden yardım ister. Teke Beyi askerleriyle Abdal Musa Dergahı’na yürüdüysede “Dur Dağı” denilen yer­ de Hazretin kerametiyle perişan olur. Daha sonra Alaiyye Beyi, Abdal Musa’nın velayet ve keramet sahibi olduğunu anlar ve Hazreti dergahında ziyaret eder. Kısa sürede Abdal Musa’nın teveccühüne nail olur. Dervişliği beyzadeliğe de­ğişen Gaybi’ye Abdal Musa: “Gaybi, kaygudan reha buldun; şimdiden sonra Kay­gusuz oldun” buyurur. Bundan sonra Gaybi “Kaygusuz Abdal” olarak anılır. Kaygusuz Abdal, şeyhi Abdal Musa’nın uzun süre hizmetinde bulunduk­tan sonra şeyhinin emri üzerine 1397-98 yılında Mısır’a gider ve bir dergah açarak, irşad faaliyetlerini yürütür. Daha sonraki yıllarda Hacca gider. Hi­caz, Suriye ve Irak’ı dolaşarak Anadolu’ya gelir. 1424-1430 yılları arasında Rumeli’ye geçerek irşad faaliyetlerini sürdürür. Rumeli’den Anadolu’ya gelir. Bir görüşe göre de Mısır’a döner. Genel kabul ise Anadolu’ya dönerek şeyhinin dergahına yani Elmalı’nın Tekke Köyü’ne geldiğidir. 1444 yılında Abdal Musa Tekkesi’nde vefat eder. Mezarı da buradadır. Bir rivayete görede Alaaddin Gaybi’nin mezarı Mısır’da “Mukattam Dağı’nın taşlarına oyulmuş mağaranın dibinde” olduğu ve Arapların ona “Şeyhü’l-Magarevi” dedikleridir. Kaygusuz Abdal’ın çok sayıda manzum ve mensur eseri mevcuttur. Eser­ lerinde ‘Alay/ Alai”, “Kaygulu”, “Kul Kaygusuz’: “Sarayı”, “Miskin Kaygusuz” ve “Miskin Sarayı” gibi mahlaslar kullanmıştır. Menakıbname’de “Kaygusuz Baba’: “Baba Kaygusuz”, “Kaygusuz Sultan” ve “Kaygusuz Sultan Abdal” diye söz edilir. Yapılan araştırmalarda muhtelif mecmualarda şiirleri ve “Gevhername” ile “Minbername” gibi küçük mesnevileri neşredilmiştir. Eserlerinden bazı­ ları şunlardır: Divan, Gülistan, Mesnevi-i Baba Kaygusuz, Gevhername ve Minbername. Mensur eserleri ise Budalaname, Kitab-ı Miğlate, Vücudname, Sarayname, Dil-güşa ve Risale-i Kaygusuz Abdal. Kaygusuz Abdal Türbesi: Kabaca Köyü Mezarlığı’nın yanında bulunan türbeye dar ve toprak yolla ulaşılmaktadır. Türbe, bir tepeciğin düzlüğünde ve bahçe içinde­dir. Kareye yakın dikdörtgen planlı ve kubbe ile örtülüdür. Kubbenin üzerine piramidal formlu kırma çatı yapılmış ve oluklu levhalarla ör­ tülmüştür. Duvarlarında düzgün yonu taşı, kaba yonu ve moloz taş kul­ lanılmış, dış cephe sonradan sıvanarak badana yapılmıştır. Piramidal çatı, cephe duvarları üzerine boydan boya uzanan kalın kirişler üzeri­ ne oturtulmuştur. Güney cephede iki, batı cephede bir küçük pencere bulunmaktadır. Kuzey cepheye sonradan yapılan bir sundurmalı bir odadan ge­çilerek kuzeybatı köşesinde yekpare taştan yuvarlak kemerli, dar ve basık giriş açıklığından küçük bir sahanlığı geçerek ikinci bir yuvarlak kemerli açıklıktan sonra türbeye girilir. Kare plandan kubbeye geçişte beden duvarlarına indirgenmiş yuvarlak kemerli tromplar görülür. Ayrıca yuvarlak kemerli sade bir sembolik mihrabı vardır. Duvarlar ve kubbe alçı sıvalıdır. Türbe içinde on mezar bulunmakta ve sonradan yazılan Türkçe ki­tabeler konulmuştur. Mezar kitabelerine göre “Pr Muhammed” (Kay­gusuz Abdal), Kaygusuz Abdal’ın hanımı “Fatıma Ana’; oğulları “Emir Sultan’; “Şah Abbas”ve “Kamber Sultan’; kızları “Zekine Ana’; “Şehriban Hatun” ve “Ümmügülsüm Ana”dır. Duvarlara ve kubbe kasnağında görülen kalemişi süslemeler son­radan yapılmıştır. Hatai çiçeklerle çevrili çok kollu yıldızlardan müte­şekkil maldalyonların içinde ‘ Allah” (c.c.), “Muhammed” (s.a.v.), “Ebubekir (r.a.) , Hz. Ömer (r.a.) , Hz. Osman (r.a.) , Hz. Ali (r.a.) , Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a.) yazılıdır. Ayrıca duvarlarda ve kubbe kuşağında ayet, hadis ve dua metinleri görülür. Kaygusuz Abdal adına yapılan bu makam türbenin Osmanlı tah­rir ve vakıf belgeleriyle Ankara Salnamelerinde adı zikredilmez. Türbe yapı tekniğine göre ondokuzuncu yüzyıl özelliği göstermektedir. Ka­naatimizce bu türbe, bir makam türbe veya bu bölge de önceki devir­lerde yaşamış ve zaviyesi bulunan ama günümüzde adı bilinmeyen bir Türkmen dervişine ait olabilir. Çünkü Hudavendigar ve Ankara tahrir defterlerinde adı geçen lakin günümüzde yeri bilinmeyen çok sayıda zaviye bulunmaktadır. Bazı rivayetlere göre de bölgede yaşayan “Bayrami” dervişlerine ait olabileceğidir. Bayramı kaynaklarında adı zikredilmesi gerekirdi. Bu sebeble bu görüş çok zayıf bir ihtimaldir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Beypazarı, Ankara

Abalı Baba – Hasan Veli

📍 Ankara
Şah Kalender Veli

Şah Kalender Veli

Ankara – Çubuk – Sele Horasan’dan Anadolu’ya geldiği rivayet edilen mutasavvıflardandır. Er­ken Osmanlı dönemi kaynaklarında hayatı hakkında bilgi yoktur. 1307 ve 1320 hicri yılı Ankara Vilayeti Salnamelerinde, Çubuk kazası Sele köyünde, Haz­reti İmam Bakır (r.a)’ın sülalesinden Siyam Fakıh ve oğlu Kalender Veli Türbesi ol­duğu kaydedilmektedir. Ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Kayıtlar Arşivi’nde, Ankara ili, Çubukabad (Çubuk)’a bağlı Sele köyünde ”Kalender Veli Zaviyesi Vakfı” kaydı vardır. Haydar Teberoğlu’nun Kalender Veli hakkında söylenen menkıbelerden yola çıkarak yayınladığı “Kalender Veli Velayetnamesi”nde özetle şu bilgileri verir: Hz. İmam Bakır (r.a.) sülalesinden olup, babasının adı Seyyid Siyami Fakih, an­nesinin ki ise Gül Zeynep Hatun’dur. 1248 yılında Sele köyünde doğmuş, 1344 yı­lında ve 93 yaşında vefat etmiştir. Türbesi, 1362-1364 yıllan arasında yapılmıştır. II. Murad Han tarafından bu türbeye, türbedar görevlendirilmiştir. Halk arasında ; Şah Kalender Veli, Kalender Sultan, Kalender Baba, Kalender Veli, Kalender Dede gibi isimlerle anılan bu ermiş kişinin tarihi kayıtlarda zik­redilmemesi, onun hayatı ve kişiliğini tamamen menkıbevi anlatımlara bırakmış­tır. İlhan Akçay; Kalender Veli üzerine yaptığı araştırmasında, II. Mahmud döne­minde düzenlenmiş bir beratın mevcudiyetinden bahsedip, 30 Eylül 1820 tarihli bu beratta, Kalender Veli Türbesi türbedarlığının Kalender Dede evladından olma­yan kişilere geçtiğini, bu göreve Kalender Dede evlatlarından olanların atanması husundaki hükme havi olduğunu zikreder. Seyyid Kalender Veli, Hz. Muhammed (s.a.v)’in 5. nesilden torunu olan İmam Muhammed Bakır’ın neslinden gelmektedir. Babası Seyyid Siyamı Faki, Horasan pirlerindendir. Türkistan piri Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin işaretiyle köselele­rini atıp Anadolu’ya göç etmişlerdir. Ahmet Yesevi, Anadolu’da Çepni Türkleri’ne yapılan baskılara razı olmadığı için oğlu Kutbettin Haydar komutasında 5 bin kişilik bir ordu gönderir. Bu ordu­nun içinde Seyyid Siyamı Faki de vardır. Ordu bölgeyi iyi bilmediği için Keskin Tekfuru’na yenilir ve sonunda Seyyid Siyamı , Çubuk’un bugünkü adıyla Sele köyü­ ne gelerek yerleşir. Seyyid Kalender Veli , Beypazarı ilçesinin Karaşar Beldesi yakınında konar-göçer hayat süren Yağdanı Sultan ‘ın kızı Melek Kız’la evlenir. Rivayete göre Melek Kız’la Kalender Veli’nin nikahlarını rüyalannda Hz. Muhammed (s.a.v) kıymıştır. Bunun üzerine gençler, gerçek hayattaki nikahları Suluca Karahöyük’de Hacı Bektaş Veli ta­rafından kıyılarak evlenirler. Kalender Veli, erik yiyen babasının boğazında bir eriğin kalması üzerine köy çayına koşar ve suyu elindeki selesine katarak dökmeden geti­rir ve kerametini gösterir. Köyün eski adı Çevlik Ağzı iken bu olaydan sonra zamanla Sele olarak değişmiştir. Yine rivayete göre Kalender Veli, zaman ve mekanı aşarak Mekke’ye gidip orada cuma namazını kıldırmıştır. Gerek Çavundur ve gerekse Kar­gın aşiretlerinin imamı olarak kendisini kabul ettirmiş, onlan görüp gözetlemiş, so­runlarını akıl ve mantık çerçevesinde çözmüştür. Aynca Kalender Veli, Doğu Anado­lu’daki Terekeme Türkleri’nin de piridir. Zamanla Kalender Veli evlatları tarafından görülüp gözetilmedikleri için bu bağ kopmuştur. Günümüzde Terekeme Türkleri’nin oynadıkları Kalender Barı, vaktiyle pirleri Kalender Veli’yi karşılamak için oynadık­ları oyundan kalmıştır. Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında Kalender Veli’nin büyük katkısı olmuştur. Bu yardımlarından dolayı 4. Kılıçarslan, (günümüz­ de Cücük Çiftliği olarak bilinen) Cücük ve Taşpınar köyleri civarını fermanla ona ver­miştir. Kalender Veli ‘nin oğlu Hamdi Sultan , Seyyid Hacı Ali Türabı’nin torunu ile evlenir ve Cücük Çiftliği’ne ev yaparak yerleşir ve zamanla koyun ve sığır sürülerine sahip olur. Günlerden bir gün Kalender Veli ile birlikte Hacı Bektaş Veli, Hamdi Sultan’a “yurdun kutlu olsun” demeye Cücük Çiftliği’ne gelirler. Hamdi Sultan, Hünkar Hacı Bektaş Veli için 300-400 kuzu kurban eder. Hacı Bektaş Veli, bunun üzerine “Ham­di amma da Kuzu kıranmışsın. Bu kadar kuzu kesmene ne gerek var. Bir kuzuyu yememiz için eşin hazırlasın, ben dua edeyim, siz amin deyin ve diğer kuzular dirilsin” der ve sonuçta kuzulardan biri hariç diğerleri dirilir ve ayağa kalkarak yürürler. O tarihten sonra Hamdi Sultan’ın diğer adı Kuzukıran olmuştur. Nitekim Hamdi Sultan’ın soyundan gelen Kargın köyündeki evlatlarının soyadları Kuzu­ kıran, Büyükkuzukıran ve Özkuzukıran’dır. Kalender Veli’nin çürümemiş bedeni yakın zamana kadar rahatlıkla görülebiliyordu. II. Murad Hüdavendigar zamanın­ da şimdi Yıldız soyadlı olan aile, Kalender Veli Türbesi ‘ne türbedar olarak görev­lendirilmiştir. Gerek Seyyid Siyami ve gerekse Kalender Veli , yaşadıkları dönemde akıl hastalıklarını tedavi ederek bu konudaki kerametlerini göstermişlerdir. Onla­rın ölümlerinden sonra günümüzde de akıl hastaları bu türbeye getirilmekte ve burada tedavi edildiklerine inanılmaktadır. Tedaviden sonra ise hastalar buraya gelerek kurban kesmektedirler. Günümüzde Çubuk ilçesi Sele Köyü’nde bulunan Kalender Veli Türbesi , olduk­ça bakımlı bir durumdadır. Türbe yapı özelliği itibariyle mimari bir değere sahip­tir. Onarımlarda konulan iki ayrı parça kitabe vardır. Kitabede “Binari b. Mustafa…” okunmaktadır. Binari Bey, Osmanlının ilk yıllarında bölgede hakim beylerden olup, Ulu Bejin oğlu, İskender Beyin babasıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri 1. cilt , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara
Soğukkuyu Türbesi

Soğukkuyu Türbesi

Ankara – nallıhan – soğukkuyu köyü Soğukkuyu, günümüzdeki idari bölünmeye göre Ankara ili, Nallıhan ilçesine bağlı bir köy yerleşimidir. Türbe, köyün güneybatısında meyilli bir araziye yerleştirilmiştir. Eğimli arazi üzerine kare planda inşa edilmiş olan kubbeli yapının beden duvarları yığma moloz taş olup dıştan kaba yontu ile kaplanmıştır. Moloz aralarına akustiği sağlamak amacıyla bol miktarda testi yerleştirilmiştir. Kubbe kırmızı harman tuğla ile örülmüştür ve üzerindeki sıva dökük vaziyettedir. Türbe yapısının girişi batıdandır. Yuvarlak kemerli ve kesme taş söveli ahşap kapısı bugün yerinde yoktur. Kapı portalı 1 m dışa çıkıntılıdır. Türbe içinde her cephede oldukça büyük kemerli birer nişi vardır. Nişlerin kemerli kısımları kesme taştır. Kemerlerin hemen üstünden kubbe başlamaktadır. Harman tuğla ile örülmüş kubbenin etek kısmında, kemerlerin üzerinde aydınlatmayı sağlayan dikdörtgen biçiminde 4 adet küçük pencere açılımı vardır. Pencerelerin altında sıvaların sağlam kalan yerlerinde geometrik ve bitkisel motifli kalem işleri göze çarpar. Kemer araları üçgen geçişlidir. Her üçgenin üst kısmında kemerli küçük bir niş vardır. Üçgenler beden duvarlarının dış kısmından dikdörtgen prizma şeklinde çıkıntı teşkil eder. Güneybatı köşedeki üçgen üzerinde boya ile yazılmış Arapça kitabe görülür. Güney duvarındaki büyük kemerli niş içerisinde yarım silindirik formlu basit mihrap yer alır. Mihrabın üst kısmındaki kemer kesme taştır. Türbe içi kısmen kaçak kazılara maruz kalmış olup yığma toprağı taşıyan köşeli ahşap hatıllar ortaya çıkmıştır. Batı kısmında, kapı eşiğinin hemen önünde 2,5 m derinliğinde çukur açılmıştır. Kaçak kazı ve rutubet tehlikesi bulunan yapının Selçuklu veya Osmanlı‟nın ilk dönemlerine ait bir eser olduğu düşünülmektedir. Kaynak ; Nallıhan Kırsal Turizm Stratejisi

📍 Nallıhan, Ankara
Cafer Sadık Türbesi – Nallıhan

Cafer Sadık Türbesi – Nallıhan

Ankara – Nallıhan – nallı kozlu yaylasında Tapduk Emre’nin müridi olan Cafer Sadık türbesi Nallıkozlu köyünde iken köy Gökçekaya Baraj Gölü suları altında kalmadan önce aynı köyün yaylasına nakledilmiştir. Şeyh Cafer Sadık sağlığında çok sert bir mizaca sahiptir. Bir düğünde davul çalınmasından rahatsız olmuş ve davulu kaptığı gibi Sakarya’nın öteki yakasına atmış. O gün bugündür Nallıkozlu, Ömerşeyhler ve Emremsultan köylerinde düğünlerde davul çalınmaz. Türbe çevresinden çalı çırpı alınmaz, odun kesilmez.

📍 Nallıhan, Ankara
Ulubatlı Alemdar Hasan Baba

Ulubatlı Alemdar Hasan Baba

İstanbul – Fatih – Kırma Tulumba sokak İstanbul kuşatmasında katılan mutlu komutanlardan biridir.

📍 İstanbul
Tuz Baba

Tuz Baba

istanbul – beşiktaş tuz baba camii Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Tuzcu Başısıdır. Büyük veillerden olup Tuz Baba diye şöhret bulmuştur. Beşiktaş, Uzunca Ova Caddesi, Tuz Baba Cami-i şerîfinin girişinde sağ tarafta, caddeye üç penceresi olan türbesinde medfundur. Kabrinin caddeye bakan duvarında Sultan III. Selim çeşmesi vardır: Çeşmesinin içinde tuz vardır. Halk nazar için alıyor, camiye girişte de hacet penceresi vardır. Türbe çok temiz ve bakımlıdır. Tuz Baba’nın ayakucunda tuz öğüttüğü değirmem hala duruyor. Tuz Baba İstanbul fethine katılmış Ni’me’l-Ceyş’dendir. İstanbul muhasarası esnasında askerin yemeğine koyacak tuz bulamayınca ordunun ileri gelenleri büyük bir heyecanla toplanmışlar, tuz meselesini kara kara düşünürken, Tuz Baba birdenbire yanlarına gelmiş ve: ‘’Ordunun tuzunu ben bulacağım’’ demiş. Orada bulunanlar birbirlerine bakakalmışlar. fakat aynı azim ile ; ‘’Siz endişelenmeyin. Ben size şimdi tuz getireceğim. Yalnız bana ruhsat verin’’ demiş. «Peki ruhsat sizindir.» «Öyleyse bana bir taş havan getirin hele.» Güzel bir havan getirilmiş ve çadırın ortasına konmuş, taş havanı kucağına almış ve yerden toprakları alıp havanın içine koymuş, bütün kuvvetiyle toprakları dövmeye başlamış, her vuruşta toprağın rengi değişiyor, toprak un gibi, tuz gibi oluyormuş, nihayet topraklar billur gibi tuz olmuş. Bu iş taa fetih gününe kadar devam etmiş. Rufaî tarikatına mensup olan bu yüce insanın kerameti Fatih Sultan Mehmed Hazretlerine ulaşmış, koca Fatih bu yüce zatı pek merak etmiş ve huzuruna çağırtıp: — İsmin nedir? diye sormuş. — Halil Sultanım. — Öyleyse Tuzcu Başımsın. Var git, bildiğin gibi tuz yap. Ordu senden tuz bekliyor. Fetihten sonra şimdiki türbesinin olduğu yere çekilmiş ve vefatına kadar burada zikirle, şükürle ömrünün sonuna kadar yaşamıştır. Vefatında çok sevdiği bugünkü türbesinin yerine defnedilmiştir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Topçu Hasan Ağa

Topçu Hasan Ağa

İstanbul Fatih – Ahırkapı cad ( Cankurtaran tren istasyonu alt geçit köşesi ) Ali baba türbesinin olduğu yerde. Topçu Hasan Ağa hakkında kaynaklarda çok az bilgi bulunmaktadır. Kendisinin İstanbul kuşatmasına katıldığı, bu esnada Osmanlı ordusunda Topçubaşı olarak bulunduğu, dolayısıyla Ni’melceyş olduğu bilinmektedir. Fetih gazilerindendir. İstanbul .alındıktan sonra bir müddet daha yaşamıştır. Hacca gitmiş, bugünkü Cankurtaran civarında bir de mescit inşa ettirmiştir. İki katlı ve ahşap olan bu mescit, XX. yüzyıl başlarına kadar ayaktaydı. Zamanla mescidin etrafında bir mahalle teşekkül etmiş ve mescidin adından dolayı mahalleye Seyyid Hasan Ağa Mahallesi adı verilmiştir. Bu mahallenin ve mescidin varlığını Osmanlı arşiv kayıtlarından da öğrenmekteyiz. Mescidin ve Hasan Ağa ‘nın kabrinin olduğu yerden tren yolu geçmesi sebebiyle mescit ve türbe ayakta değildir. Topçu Hasan Ağa’nın kabri vaktiyle, Cankurtaran tren istasyonunun olduğu geçidin altında, yol kenarında bulunan Fatih’in gulamından (özel hizmetçi) bir Ni’melceyş olan Ali Baba ‘nın kabrinin yanında bulunmaktaydı. Ancak tren yolunun yapımı sırasında Ali Baba’nın kabri muhafaza edildiği halde Topçu Hasan Ağa’nın kabri ve mescidi ortadan kalkmıştır. Topçu Hasa Ağa ‘nın adını taşıyan mahallenin adı değişerek Cankurtaran olmuştur. Süheyl Ünver, bu civarda 40 kadar fetih şehidi kabri bulunmasına rağmen 50’li yıllarda kendisinin tespit edebildiği kabirlerin sayısının 12 olduğunu belirtmektedir. Topçu Hasan Ağa’nın kabri yerinde olmamakla birlikte yanında bulunan Ali Baba ve civardaki şehitler ziyaret edilebilir. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

📍 İstanbul
Tayyip Zühdü Şahin Efendi

Tayyip Zühdü Şahin Efendi

Trabzon – Çaykara – Akdoğan köyünde medresesinin yanında Müderris ve alim Tayyib Zühdü Efendi , Trabzon’un Çaykara ilçesi Akdoğan köyünden (Hopşera-i Ulya Köyü) Hacı Ali oğlu Hacı Hasan oğlu Hacı Mustafa oğlu Hacı Ömer oğlu Hacı Osman Hilmi Efendi’nin oğludur. 1867 yılında Akdoğan köyünde dünyaya gelmiştir. Bu köyde müderris olan babası Hacı Osman Hilmi Efendi’den okuyup icazet almıştır. Babasından sonra Hopşera-i Ulya müderrisliğine tayin edilmiş ve ömrünün büyük bir bölümünü kendi köyündeki medresede görev yaparak geçirmiştir. Bir ara Of merkez müderrisliği ve Of bölge müfettişliği görevlerinde de bulunmuştur. Babası ve hocası olan merhum Osman Hilmi Efendi, kendisi gibi, bölgede çok sayıda alimin yetişmesine vesile olmuş çok kıymetli bir müderris, mürşid ve alim bir kişi idi. Kucunga (Akdoğan Köyü) medresesini ilk defa o inşa etmiş ve bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmıştır. Çok sayıda ilim erbabı yetiştirmiştir. Babasından sonra oğlu Tayyib Efendi bu medreseyi yenileyerek bugünkü duruma getirmiş ve kendisi de bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmış, büyük alimler yetiştirmiştir. Son zamanlarda eskiyen medrese köylüler ve bu köyden olup Erzurum’da tüccar olan Hafız Nazım Okur tarafından restore edilerek yenilenmiştir. Tayyib Zühdü Efendi ‘nin babası Hacı Osman Hilmi Efendi, muttaki, tasavvufi halvete de girmiş, fakat bu yönünü kimseye açıklamamıştır. İlim sahibi, mert ve cesur bir kişi idi. Torunlarının anlattığına göre, oğlu Tayyib Zühdü Efendi’yi Koçiyos Mahallesi sakinlerinden Müftüzadelerin kızı Amine Hanım’la nişanlamıştı. Müftüzadelerin Kondu köyünden Cansızoğlulları ile hısımlıkları varmış. O yıllarda eşkiyalık yaygın olarak da kol geziyordu. Hacı Osman Efendi bir gün Of’tan yaya olarak Çaykara’ya giderken, Kondu nahiyesinde yola yakın olan Cansızoğulları konağına yaklaşınca, konağa mensup birkaç eşkiya, Hacı Osman Efendi’nin yolunu kesmiş ve kendisinden, oğlu Tayyib’in, nişanlısı Amine Hanım’ın nişanını bozmasını, onu kendilerinin gelin yapmak istediklerini ifade etmiş ve bunu yapmadığı takdirde kendisini öldürecekleri tehdidinde bulunmuşlardı. Soğukkanlılıkla onları dinleyen Hacı Osman Efendi, onlara demiş ki:”Bana biraz izin verin, şöyle bir kenara çekileyim, sonra size cevap vereceğim:’ Onlar da “pekiyi olur” demişler ve izin vermişler. Hacı Osman Efendi kenarda müsait bir yerde iki rekat namaz kıldıktan sonra, eşkiyanın yanına dönerek şöyle demiş. “Hayatta üç şeyde hevesim vardı; Biri alim olmak, diğeri hacı olmak. Üçüncüsü şehid olmak. ilim sahibi olmayı Allah Teala bana nasip etti. Hacı da oldum. Üçüncü isteğimin gerçekleşmesi için buyurun” dedikten sonra kollarını iki yana doğru açarak onlara meydan okumuştu. Fakat onun bu cesareti karşısında büyülenen eşkiya kendisine dokunmayıp serbest bırakmışlar. Ancak, ne gariptir ki, bir zaman sonra devlet hakimiyeti yeniden kurulunca, eşkiyanın temizlenmesi emri çıkmış ve jandarmalar anılan kişilerin evi önünde pusu kurarak, kurnazlıkla o evden beş eşkiyayı tek tek kapıya çıkarmayı başararak hepsini aynı yerde öldürmüşlerdi. Bu olay, bir ilim adamına yapılan zulmün akıbetini göstermesi bakımından son derece enteresandır. Düşündürücü ve ibret vericidir. Hacı Osman Efendi ve oğlu Tayyib Zühdü Efendi, bir Cuma günü yayladan köye inerken öğle vakti Görnek mevkiine gelince Hacı Osman Efendi: “Burada Cuma namazını kılalım” demiş, bunun üzerine oğlu Tayyib Zühdü Efendi, Cuma namazını kılmanın şartları gerçekleşmediğini, şartlardan birinin cami, diğerinin cemaat bulunması, dolayısıyla şartlar gerçekleşmediği için Cuma namazını kılmaları gerekmediğini söyleyince, Hacı Osman Efendi, şu cevabı vermiş: “Evet farz olmadığı için Cuma namazı kılmayabiliriz. Fakat kılarsak Allah Teala, bize ‘niçin kıldınız’ diye sormaz. Ama ‘niçin kılmadınız’ diye sorabilir:’ Tayyib Zühdü Efendi, akıllı, hoşgörülü ve dirayetli bir zattı. Uzun boylu, aksakallı, çok temiz giyinen, bakımlı, titiz bir insandı. Her şeyi özeldi. Eşyasını kimseye elletmezdi. Tuvaletinin mandalı bile ayrı idi. Çaykara Merkez Camii’nde bir gün vaaz ederken, vaazında, ziraatla uğraşıp Ramazan orucunu tutmakta zorlanan çiftçilerin oruç tutmayabileceklerini söylemişti. Bu fetvası büyük bir tepki görmüş ve şikayet konusu olmuştu. Bu vesile ile Samsun Şer’iye Mahkemesi’ne şikayet edilmiş ve şikayet üzerine, ifade vermek için mahkeme kendisini Samsun’a çağırmıştı. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra anılan mahkemeye giderek ifade vermiştir. Mahkemede verdiği ifadede haklı bulunarak ilmi kudreti, mahkeme heyeti tarafından takdir edilmiş ve Of-Çaykara medreselerinin müfettişliğine tayin edilmiştir. Tayyib Zühdü Efendi yörede Hopşera-i Ulya, yukarı Hopşera müderrisi olarak tanınmaktaydı. Daha sonra bölgedeki medreselere müfettiş tayin edilmiştir. Bir ara Of merkez vaizi olarak da görev yapmıştı . Tayyib Zühdü Efendi, devrinin en büyük alimlerindendi. Defalarca icazet vermiş ve Türkiye çapında değerli , ehliyetli ve muktedir din adamları, müderrisler yetiştirmiştir. Uzun yıllar babasının medresesinde müderrislik yapmıştır. Babası gibi çok sayıda icazetler vermiş ve büyük alimler yetiştirmiştr. Vefatı Merhum Tayyib Zühdü Efendi hazretleri, 1940 yılında yakalandığı amansız bir mide rahatsızlığından (muhtemelen mide kanserinden) kurtulamayarak 73 yaşında iken , bir Ramazan ayı Kadir gecesinde vefat etmiştir. Yeri cennet, makamı ali olsun! Amin . Kabri, babası Hacı Osman Efendi’nin kabrinin yanında , ders okuttukları medresenin arka kısmındadır. Şefaatlerini dileriz. Amin , amin , amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Çaykara, Trabzon

Seyyid Yahya Sezai Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Türbesi arka tarafında İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Mora havalisinde müftülük yapmış olan Şehit Hafız Abdülhalim Efendinin oğlu olan Sezaî Efendi (0.1877) ; Babasının şehit edilmesi üzerine küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilim tahsiline başlamış, burada iken Mustafa İsmet Garibullah hazretleri ile tanışarak ona intisap etmiştir. Fatih Çarşamba’daki dergahta irşat görerek icazet almıştır. 1877’de vefat etmiş olan Seyyit Yahya Sezaî Efendinin kabri, Karacaahmet türbesi arkasında bulunmaktadır. Sezai Efendinin basılmamış bir de divanı bulunmaktadır. Seyyit Yahya Sezai Efendi’den bir kaç nazm: Nür-u vahdetle müzeyyadır gönül Zata mir’atı mücelladır gönül Reff olunmuş lamekanın fevkma Cümle-i arş-ı mualladır gönül Alem-i zülmet içinde muhtefi Bir tecelligah-ı Mevla’dır gönül Kevser-i aşk ile artmış saffeti Mest-i bî perva-yı sevdadır gönül Ey Sezai pür safa vü muhteşem Şahı aşka kasr-ı valadır gönül Mübtelayı derdi aşka sorma derman istemez Arif-i bil’lah olan tedbir Lokman istemez Nuş edenler dest-i kamilden şarabı vahdeti Bir dahi semt-i fenada bezm-i irfan istemez Alem-i Lahuta pervaz eyleyen ehli safa Tac-ı İskender değil taht-ı Süleyman istemez Neylesin zevki behişti aşıkı sıdk u vefa Duş olan didarı yare huri gılman istemez Renk-ü boy-u yar ile bağ-ı derubub zeyn eden Bin bahar olsa yine seyr-i gülistan istemez Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000

📍 İstanbul

Şeyh Osman Niyazi Efendi

rize – güneyce – Kolekli ( kurtuluş ) köyü Gümüşhanevi halifelerinden, mürşid, gönül mimarı. Karadeniz bölgesinden şeyh Efendi olarak tanınan Osman Niyazi Efendi, 1828’de Rize’nin Varda Kolekli (şimdiki Kurtuluş) mahallesinde doğdu. Babası Sipahizade Molla Hüseyin Efendi’dir. Çocukluğunda hafızlığını tam bitirmeden, bir süre çobanlık yapmıştır. Rivayete göre, bir gün çobanlık yaparken hatiften (gizliliklerden): “İlim tahsiline yönel, bu işler sana göre değil” şeklinde sesler duyar. Korku içinde ana tarafından dedesinin evine sığınır. Ve bir süre dışarı çıkmaz. Kısa bir zaman sonra İstanbul yolcusu olur. İlim ve irfan tahsili için İstanbul’a giden Osman Efendi, İstanbul’un meşhur şeyhlerinden Ahmet Ziyauddin Gümüşhanevi hazretlerine intisap eder. O’nun terbiyesinde yaklaşık 25 yıl pişer. Seyrü sülukü devam ederken Arapça ve dini ilimler de tahsil eder. Kabataş Fındıklı’daki camide görev yaptı. İstanbul’da iken tarikat mensubu arkadaşlarıyla birlikte iki veya üç defa hacca gitmiştir. Şeyhi Gümüşhanevi hazretleri, halifelerinden Hasan Hilmi Efendi’ yi, İzmit Adapazarı bölgesini irşad göreviyle Geyve’ye gönderirken, Osman Niyazi Efendi’yi de Karadeniz bölgesini irşad etmek için memleketi olan Rize’ye gönderdi. (Yaklaşık olarak 1879-1880 yılları). Nakşi halifesi olarak köyüne, Varda’ya dönen Şeyh Efendi, Varda Büyük Camii Medresesi müderrisliğini ve caminin imamlığını üslendi. Tarikat faaliyetlerine de burada başladı. Düzenli olarak Ramüzü’l-Ehadis ve fıkıh dersleri okuttu. Çocuklara temel dini bilgiler öğretmek için emrine yardımcı bir hoca da verilmiştir. Bir süre sonra Şeyh Efendi, buradan ayrılıp doğduğu mahalle olan Kolekli’ye geçti. Burada, günümüze kadar gelen ahşap cami tekkesinin inşasına başladı. Yapılan camiye resmi berat verilerek, Şeyh Efendi’ye de caminin hatiplik vazifesi verilmiş ve camide Cuma namazı kılınmaya başlanmıştı. Caminin inşası beş altı sene sürmüş ve 1888’lerde tamamlanmıştır. Şeyh Efendi’nin, 01 Nisan 1909’da vuku bulan vefatına kadar geçen 14 yıl, her sene bu tekkede halvet yaptırmıştır. Halvetler üç ayların ilki olan Recep ayının ilk Cuma (Regaip Kandili) gecesi başlar, 40 gün devam ederdi. Halvetlere, doğu Karadeniz bölgesinin hemen bütün şehirlerinden, Erzurum, Bayburt, hatta Tekirdağ ve Adapazarı’ndan bile gelip girenler de vardı. Halvete girenler arasında şeyhlik mertebesine yükselmiş, hilafet almış, hatta bizzat Gümüşhanevi’nin terbiyesinde yetişmiş zevat da vardı. Halvete giren müridler, bu süre içinde oruç tutar ve caminin içinde kalırlardı. Halvet bitiminde, çevre bölgelerden gelen din adamları, tarikat erbabı ve çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle bir dua merasimi yapılırdı. Halvetlere iştirak edenlerin sayısı oldukça yüksektir. Mesela, Şeyh Efendi’nin vefatından bir yıl önce, 1908 yılı üç aylarında tekkede halvete girenlerin isim listesinin toplamı 86 kişidir. Kaynaklar bu listedeki isimleri, adresleriyle birlikte tek tek yazar. Binası ve imkanları mütevazı olan bir köy tekkesi için bu, oldukça yüksek bir sayıdır. Ayrıca bu sayı, Şeyh Efendi’nin şöhreti, itibarı ve tekkeye gösterilen yoğun ilginin açık bir delilidir. Vakıf Kütüphaneleri Müfettişliği Şeyh Osman Niyazi, Gümüşhanevi hazretlerinin önde gelen halifelerindendi. Gümüşhanevi, kurmuş olduğu yardım sandığındaki sermaye ile, tahsis edilen 500′ er altınlık vakıflarla İstanbul, Rize, Bayburt ve Of’ta, on sekiz bin ciltlik, dört ayrı kütüphane kurmuştu. Osman Niyazi Efendi, İstanbul’un dışındaki kütüphanelerin mütevelliliğini ve müfettişliğini de üslenmişti. Ayrıca kendi tekkesinde de bir vakıf kütüphane tesis etmişti. Böylece İslami ilimlerin her tarafa yayılması hedeflenmiş oldu. Yaygın olan rivayetlere göre Şeyh Osman Niyazi Efendi İstanbul’da iken II. Sultan Abdülhamid’in kızı (veya cariyesi) sara hastalığına yakalanmış ve uzun bir süre şifa bulamamıştı. Özellikle saralı hastalar için nefesi etkili olan Şeyh Efendi’nin okuması neticesinde iyileşince padişahın iltifatına mazhar olmuştu. Varda’ya dondükten sonra da saraydan kendisine tebrikler gelirdi. Bu şöhreti dolayısıyla İstanbul’a gidiş gelişlerinde veya kütüphaneleri teftiş için yolculuğa çıktığı zaman Rize Mutasarrıfı tarafından uğurlanır ve karşılanırdı. Halen Güneyce beldesinin ortasında kalan tarihi taş köprünün yapımı için Şeyh Efendi hazineden yardım almıştı. Ayrıca yaptırdığı tekkenin yanındaki çeşme için gelecek suyun, çevrede ilk defa kullanılan madeni borular da resmi tahsisatla gelmiştir. Şeyh Efendi’nin halk arasında hala yaygın şekilde dolaşan kerametleri, ağırlıklı olarak “Tayyı mekanla, yani uzun mesafeleri kısa bir zaman içinde kat etmekle” alakalıdır. Yanında bulunan kişiye: “Gözünü kapa, ayağıma bas ve sırtıma çık” der ve birkaç dakika sonra gidilecek uzak mesafeye intikal edilirmiş. Anlatılan hadiselerden biri Hicaz’dan Anadolu’ya, bir diğeri ise köyden yaylaya kısa zamanda intikal şeklinde gerçekleşmiştir. Ayrıca yukarda II. Abdülhamid Han ile ilgili anlatılan hadise gibi, ruhsal hastalıkları (mahalli tabirle sara marazı) okuyarak iyileştirmede özel bir mahareti vardı. Okuyarak iyileştirme konusuyla alakalı üç kitap yazmıştır. Vefatı ve Türbesi Şeyh Osman Niyazi hazretleri, Kolekli’de yaptırdığı cami tekkenin yakınına defnedilmeyi vasiyet etmişti. Fakat vefat ettiği zaman (1 Nisan 1909) Güneyce Büyük Camii’de müderris ve iman olan halifelerinden Çaykaralı Hacı Ferşad Efendi, şeyhinin defin yeri ve ziyaretçilerin rahatı açısından Büyük Camii’nin arkasındaki mezarlığa defnedilmesini daha uygun gördü. İleri gelenlerin de muvafakatiyle buraya defnedildi. Tekfin ve tedfin işlerini bizzat Hacı Ferşad Efendi yaptı. Cenaze namazını da o kıldırdı. Üstü demir kubbeli açık türbesi ise Samsunlu bir müridi tarafından daha sonra yaptırıldı. Şeyh Efendi’nin türbesi o günden beri bir ziyaret yeridir. Nakit mirasını halifelerinden Karadere müderrisi Hacı Mahmud (Gani Ömer) Efendi taksim edip varislerine dağıttı. Şeyh Efendi, üç defa evlenmiş ve ikisi erkek, sekizi kız on çocuğu olmuştur . 1945’te Güneyce ilçe olunca, kaymakamlık Şeyh Efendi’nin de medfun olduğu Büyük Camii’nin arkasındaki mezarlığı resmi toplantı ve merasim yeri (hükümet meydanı) yapılması için mezarların kaldırılmasına karar verdi. Bu karar halk tarafından büyük bir tepki ile karşılandı. Bunun üzerine bir gece yollar jandarmalar tarafından tutuldu. Mahalledeki evlerden dışarıya çıkmak yasaklandı. Ve Şeyh Efendi’nin kabri tahrip edildi. Ertesi gün varisleri ve sevenleri, mezarı, toprağı ve demir şebekesiyle birlikte Kolekli’deki şimdiki yerine cami ve tekkenin bitişiğine nakletti. Böylece Şeyh Efendi’nin vasiyeti de 37 yıl sonra, yerini bulmuş oldu (1946). Aynı yıl Büyük Camii imamlığına tayin edilen Kuduz Hoca , Şeyh Efendi’nin eski mezar yeri ayaklar altında kalmasın ve yeri belli olsun diye, eski kabrin üzerine bir çam fidanı dikmiştir. O devirlerde din adamlarına, Kur’an okutanlara, Müslümanlara, bunların değer verdiği, saygı beslediği her şeye, hakaret etmek, işkence yapmak moda haline gelmişti. Kimse milleti, milletin fikir ve düşüncelerini kale almazdı. Bu karanlık devrin, ulaştığım son günlerinde biz neler gördük neler!… Bu cümleden olarak ufacık bir örnek: Konumuz olan Şeyh Osman Niyazi hazretlerine hürmeten, ı913’te Şeyh Efendi’ye izafeten Varda köyünün adı “Hacı Şeyh köyü” olarak değiştirilmişti. Bahsettiğim o tek parti döneminde ise köye verilen o isim kaldırıldı ve değiştirildi!.. Şeyh Efendl’nln mezar taşında şu ibare yazılıdır: Hüve’l-Hayyu’llezi La yemut (Allah diridir, O ölmez) Basiretle nazar eyle makamı ilticadır bu Huzur et kalbine cana ki makbul Hüda’dır bu Tarik-ı, Nakşibendin rehnüması Ziyaüddin Ahmed’den Hilafet tacını giymiş reis-i evliyadır bu Ederdi zahir u batın müzeyyen ilm u irfanla Harim-i kudsiyandır varis-i hem enbiyadır bu Tarikat-, aliye-i Nakşıbendiye-i Halidiye Meşayıh-ı kiramından şeyhu’l-meşayıh Arif-i billah el-Hac Osman Niyazi Efendi Hazretlinin ruh-i şerifine El-Fatiha, (1909) Güneyceli Mustafa Kara’nın Ebced hesabıyla Şeyh Efendi’nin vefatına düştü ü iki ayrı tarih kıtası da şöyledir: Osman Niyazi idi Halidilerin piri Güneyce’de yaşadı iyte bu gönül eri Üçler geldi söyledi ufulüne bir tarih ”Osman Halidi ah vah” Cennettir şimdi yeri. (1909) *** Garip kaldı hey dostlar Kolekli’deki dergah Uçtu Osman Niyazi diyerek Allah Allah.. . Geldi üçler söyledi vefatın tarihini, Gönüllerimiz mahzun “Göçtü şeyhu’ş-Şuyuh ah” (1909) *** Şefaatlerini dileriz! Amin, amin!.. Şeyh Efendi’nin Halifeleri Şeyh Efendi’nin bilinen meşhur dört halifesi vardı. Bunlar aynı zamanda müderristirler. Halidi Nakşi geleneğine uygun olarak uzun yıllar müderrislik, imamlık, vaizlik yapmış, Arapça, İslami ilimler ve Ramuzü’l-Ehadis okutmuşlardır. Birçok talebe ve ilim adamları yetiştirmişlerdir. Hem ilim, irfanlarıyla hem de manevi şahsiyetleriyle çevrenin en büyük alimlerindendi. O zamana göre dördü de Oflu idi. Şimdiki şekliyle ikisi Oflu, birisi Çaykaralı, birisi de Hayratlıdır. ikisi Güneyce medresesinde müderrislik yapmıştır. Şöyle ki: 1. Hacı Ferşad Efendi (İbrahim Hakkı Ulusal): Çaykara’nın Holaysa (Yeşilalan) köyündendir. Asıl adı “Ferşadzade İbrahim Hakkı”dır. Varda medresesinde , müderrislik yapmıştır. 1866-1929 yılları arasında yaşamıştır. 40 yıl kendi köyünde müderrislik yaptı. 2. Hacı İlyas Efendi: 1865-1950 yılları arasında yaşamış, Hayrat ilçesinin Hüdez (Güneşalan) köyünden, Nuhoğlulları’ndandır. 45 yıl aralıksız müderrislik yaptı. Bir dönem Varda medresesinde de müderrislik yaptı. Müftülük yapan birçok öğrencileri vardır. 3. Hacı Ahmed Efendi (Ôztürk): 1861-1958 yılları arasında yaşadı. Of’ un Mapsino (Gürpınar) köyündendir. Vefatına kadar köyündeki medresede müderrislik yapmıştır. Hayatın hakkında ileride malumat verilecektir. 4. Mahmud Efendi (Ganiömerzade): 1830-1930 yılları arasında yaşadı. Of’ un Zisino (Bölümlü) köyünde doğdu. Rize’nin Karadere medresesinde 32 yıl müderrislik yaptı. 1887’de, 74 öğrencisiyle, o yıllarda Rize bölgesinin en büyük ve en çok talebeye sahip medresesi olarak şöhret buldu. 1916’de Ruslar’ın bölgeyi işgaline kadar müderrisliğe devam eden Gani Ömer, ölümüne kadar kendi köyünde imamlık, ders okutma ve irşad hizmetlerine devam etmiştir. Güneyceli Şeyh Osman Niyazi Efendi’ nin vefatından sonra, Bayburt, Çufaruksa ve Rize’deki Gümüşhanevi vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğine ve müfettişliğine, onun halifelerinden müderris Hacı Ferşad Efendi (1886-1929) tayin edilmişti. İstanbul’daki merkez Gümüşhaneli Tekkesi’nin zengin kitaplığı, 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine, Süleymaniye Kütüphanesine devredilmişti. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Güneyce, Rize
Şeyh İbrahim Fahreddin Efendi

Şeyh İbrahim Fahreddin Efendi

İstanbul – Fatih – Cerrahi tekkesi Tam adı İbrahim Fahreddin Şevki olan Fahred­din Cerrahi, 1885 yılında İstanbul’da Nureddin Cerrahi Asitanes’inde Rızaeddin Yaşar Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Daha dokuz yaşındayken Cerrahi Asitanesi şeyhi ve amcası olan Yahya Galip Efendi tarafından kendisine arakiye tekbirlenmiştir. Fahreddin Cerrahi, Fatih Camii dersiamlarından Hafız Fazıl Efendi’den Arapça, Hamzavi -Melami kutbu Ab­dülkadir Belhi ‘nin müntesibi Fazlullah Rahimi’ den Farsça, Eyüp Özbekler Tekkesi Şeyhi Akili Efendi’ den de Mesnevi eğitimi almıştır. Fahreddin Cerrahi, bunların yanında zamanın önemli hattatlarından Filibeli Ahmed Arif Efendi ‘den sülüs ve nesih öğrenmiştir. Seyr-i sülükünü tamamlayan ve babasından Cer­rahi hilafeti alan Fahreddin Cerrahi , önce Üsküp’te Koçana Dergahı’nda, ardından da İstanbul Fatih’te Şeyh Hüsameddin Dergahı’nda şeyhlik yapmıştır. 1913 yılında babasının Hakk’a yürümesi üzerine, Karagümrük’teki Cerrahi Asitanesi’ne şeyh olmuştur. Fahreddin Cerrahi, Nureddin Cerrahi Asitanes’inin 1925 yılında tekkeler sırlandığı sıradaki son resmi şeyhidir. Ancak bu tarihten sonra Fahreddin Cerrahi, tekkenin imalat­hane olarak kiraya verilmemesi için çaba sarf etmiş ve sonunda müzeler müdürlüğüne devredilmesini sağlamıştır. Böylelikle günümüzde tasavvufi geleneklerin sürdürüldüğü “Türk Tasav­vuf Musikisi ve Folkloru Araştırma ve Yaşatma Vakfı”nın te­melleri atılmıştır. Soyadı kanunu ile Erenden soyadını alan Fahreddin Cerrahi, sağlığında dergahta kendisine bir mezar kazdırmış ve orada halvete girmiştir. 1966 yılında Hakk’a yürümesi üzerine burada sırlanmıştır. Kendisinden sonra yerine halifesi Muzaf­fer Ozak geçmiştir. Fahreddin Cerrahi’nin ailesi halen tekke­ nin harem dairesinde ikamet etmektedir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Sekbanbaşı Hacı Ferhad Ağa

Sekbanbaşı Hacı Ferhad Ağa

istanbul – fatih – hacı ferhad ağa camii Fetih ordusuna mensup Sekbanbaşılardan biridir. gazilerden ve Zeyrek’teki Sekbanbaşı budur. Fakat mescid, yıkılmıştır. Mescidini yaptıran zat zamanla harap olup Ferhat Ağa’nın kabri de yıkılmış ama sonra yeniden yapılmıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Sadrazam Mahmut Paşa-ı Veli

Sadrazam Mahmut Paşa-ı Veli

İstanbul – Fatih – Nuruosmaniye camii karşısındaki Mahmud paşa camii avlusu Çandarlı Halil Paşadan (v. 1453) sonra onun yerine göreve gelen Osmanlı sadrazamıdır. Aynı zamanda ”Adni” mahlası ile şiirler yazan bir şairdir. Kökeni ve Osmanlı’ya hangi yolla geldiği hakkında kesin bilgi yoktur. Ancak devşirme olduğu kesindir. Aslına dair Hırvat, Rum, Sırp, Bulgar olduğu gibi rivayetler varsa da ailesinin Sırp Despotlarından Angelilere mensup bulunduğu görüşü daha çok kabul görmüştür. Babasının kasap, kendisinin ise önceleri rahip olduğu görüşünden de söz edilir. 1427 yılı dolaylarında annesi ile birlikte Semendire’ye giderken Osmanlı beylerinden Mehmed Ağa tarafından esir alınır. Bir müddet Mehmed Ağanın himayesinde eğitim gördükten sonra keskin zekası sebebi ile saraya sunulur. Edirne Sarayı’nda aldığı eğitimden sonra 1451’de Ocak Ağalığı’na getirilir. Bu sebeple İstanbul kuşatması esnasında Fatih’in yanında yer almış bir Ni’melceyş’tir. Kuşatma sırasında surların Edirnekapı bölgesinden Yedikule’ye uzanan kesiminde görev aldı. Fakat görevinin mahiyeti tam olarak bilinmemektedir. Kendisi başarılı bir devlet adamı, diplomat, şair, Osmanlının ilk devşirme sadrazamı ve halk tarafından sevilen, hatta velayetine hükmedilen biridir. Aslında onu diğer Mahmud Paşalardan ayırmak için kullanılan lakabı da budur: Mahmud Paşa-yı Veli . O kadar ki kaynaklara göre hiçbir Osmanlı vezirinde bulunmayan özelliklere sahiptir. İstanbul’da bir semte adını verebilmesi (Mahmutpaşa) ve bu semt adının günümüze kadar devam edebilmesi, bir ceza sonucunda katledilmesine rağmen kendisine duyulan sevgi ve hürmetin büyüklüğünü göstermektedir. Nitekim mezar taşında yazan “Sadıku’s-Sultan, mazlumen, merhumen, şehıden, saıden” gibi ifadeler bu kabildendir. Yaptırdığı Mahmutpaşa Camii (1463), İstanbul’un fetihten sonraki ilk eserlerindendir. Mahmud Paşa aynı zamanda hamam, mahkeme, mekteb, medrese, imaret, kütüphane, çeşme, Kürkçü Hanı, tekke ve 265 dükkandan ibaret bir çarşı.inşa ettirmiştir. Sadece İstanbul değil, Ankara, Bursa, Edirne, Hasköy ve Sofya gibi şehirlerde de eserleri vardır. Eşrefoğlu Rumi’nin müntesibidir. Derviş-meşreptir. Şiirlerinde darb-ı mesellere ve örf adetlere ağırlıklı olarak yer vermiş, büyük İran şairlerine nazireler yazmıştır. Can u başa kalmasun tilemde canan isteyen Mübtela olsun gönülden derde derman isteyen Talib-i cennet olan etsün ser-i kuyın makam Zülfinün küfrini din edinsün iman isteyen Lale-veş sahn-ı çemende komasun elden ayağ Gülistan’da kendüyi gül gibi handan isteyen Mahmud Paşa Türbesi ziyarete açıktır. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

📍 İstanbul
Onsekiz Sekbanlar Şehitliği

Onsekiz Sekbanlar Şehitliği

İstanbul – fatih – Şehzade camii karşısında Bu kelime Farsçadır: Köpeğe bakan demektir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin maiyetinde gelip fetihte şehid. düşen 18 Sekban’dır. Orduda rütbe alarak asker olmuşlardır. 18 Sekbanların kabirleri, yerleri yangınlar sonucu belirsiz olmuş, sonradan tamir ve ihya edilmiştir. Sekbanlar kethudası Hızır-oğlu Hamza’nın kabir taşında şu kitabe vardır; diğer sekbanlarda kitabe yoktur: Hüvel Hallakul baki Kethüdayı, şühedayı sekban Hamza bin Hızır Hazretlerinin ruhuna Fatiha. Sene: 857. Fetih günü surdan Sekbanbaşı Hamza’nın kumandasında Şehzadebaşı’nda Belediye Nikah Dairesi’nin Önünde şehid düşen 18 Sekbanların hepsi adına şöyle bir kitabe yazılmıştır: ‘’Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleriyle maan teşrif buyurup bu mahalde şehiden vefat eden on sekiz nefer Sekban AIeyhirrahmeti vel gufrari Hazreterinin ruhu pür fütuhlarına el fatiha’’ Peygamber Efendimizin Ni’me’l-Ceyş medh ü senasına mazhar olan bu mutlu askerlere başı sıkılanlar ve bir işin olması için ihlas ile kabirlerin! ziyaret edip, hürmet ediliyor. 18 Sekbanlar’ın içinde Fatih devrinde yaşamış, Bukağılı Dede’nin kabri de bulunmaktadır. Kabri 1953 yılı İstanbul fethinin 500. fetih yılı münasebetiyle İstanbul Belediyesi tarafından tamir ettirilmiş ve başucuna şu kitabe yazılmıştır: Fatih Devrinden Bukağılı Dede (1953) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Muhammed Şemseddin Yeşil Efendi

Muhammed Şemseddin Yeşil Efendi

istanbul – merkez efendi den seyit nizam camiine giderken yol üzerinde Rumî 1322 – (1904) Muharrem ayının onuncu günü sabah saat. on sularında dünyaya gelmiştir. Babalarının adı Hüseyin, annelerinin ismi Hanife’dir. Adı Muhammed Şemseddin olan Efendi Hazretlerinin şöhreti Yeşil Hoca’dır. Mübarek şecereleri Gavsü’l-A’zam Abdülkadir Geylani neslinden gelmektedir. Hz. Abdülkadir ise ana ve baba tarafından Hz. Muhammed (s.a.v.)’e uzanıyor. Şemseddin Efendi’nin doğumunda harikuladelikler görülmüş, annelerinin hamile hallerinde gördüğü halleri doğumdan sonra da devam etmiştir. Bu durumu mübarek anneleri şöyle ifade ederdi: —Ne zaman oğlumun salıncağının yanına gitsem salıncağı sallanır durumda buluyordum. Oysa evde benden başka kimse yoktu. Yine bir gün zevcimle beraber yer soframızda yemeğimizi yerken odanın kapısında manevi bir zat belirdi. Zevcimle ben dona kaldık. O zat-ı ala salıncaktaki uyuyan yavrumun yüzüne uzun bir müddet baktıktan sonra yine dönüp kapıdan çıktı. Maneviyata agah olan zevcim, gördüğümüz bu manevî zatın, Abdülkadir Geylanî Hazretleri olduğunu söyledi. Ecdadı, Gerede yakınlarındaki Ümmü-Kemal tekkesinde yatmaktadır. Tekkeye ve o yöreye adını veren o zat olgunluk anası olgun kişi anlamına gelen Ümmü-Kemal lakabı halk tarafından verilmiştir. Yavuz Sultan Selim Han sefere giderken Gerede yakınlarında mola vermiş ve bu zatın namını duymuş, kendisi ile sohbet etmiş, ona hürmette bulunmuş. Dünya insanlarına özgü bir sıfat olan merakını yenemeyerek bu zatın büyüklüğünü sınama hevesine kapılmış, söylentiye göre lalası ile gizlice anlaşıp hiç kimseye sezdirmeden gece lalasının ölmüş olduğu haberini yayıp o zatı cenaze namazına çağırmış, namaz kılmak üzere tabutun başına geçen Ümmü-Kemal Hazretleri tabuta nazar edip manevî büyüklüğü ile içindekinin diri olduğunu mana gözü ile görünce arkasındaki padişaha .dönüp: — Padişahım, ölü kişi niyetine mi, diri kişi niyetine mi namazı kıldırayım? deyince, padişah şaşırmış: «Tabii ölü kişi niyetine» deyince namaz kılınmış, bittiğinde tabut orada açılmış, maalesef lala ölmüş görülmüş, böylece padişaha Allah dostlarının şakaya gelmeyeceğinin dersi verilmiş. Bugün o şahsın da orada mezarı vardır. Kökü Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ‘e uzanan bu mübarek ağacın meyvesi olan Şemseddin Efendi, yarım asır tatilsiz, mazeretsiz Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ve ehl-i beytinin muhabbetini gönüllere aşılamış, O’nun getirdiği kitabı eşsiz bir belagatla beyan etmiştir. Bu uğurda çileler çekmiş, cefalara katlanmış, alem-i cemale teşrif edeceği son aylarda şeker ve kalb hastalığının en kritik döneminde sendeleyerek, ayakları titreyerek yılmadan manevî vazifesine devam ederken yakın dostu olan doktorların «İntihar mı etmek istiyorsunuz efendim?» demelerine karşılık bu mübarek zat tebessüm ederek: «Anlıyorum! Sizin durumunuzda olan bir hasta, değil kürsüye çıkmak, yatağında bile kıpırdamaması gerekir, diyorsunuz. Ama ben hesabını bilen bir adamım. Hakkı beyan etmeden senelerde yaşamaktansa Hak ve hakikati beyan ederek bir saat yaşamayı tercih ederim» diyerek, geliş sebebini ve vazifesinin azametini bu cümlelerle bildirmiştir. ‘’Bir saat Allah’ı beyan, bin senelik Ömre bedeldir» diyordu. Babasının vefatından sonra on üç yasında Hatuniye Camii’nde kürsi-i Muhammedîye çıkıyor, ellli sene nefes-i kudsisi ile muazzam bir hitabet kudreti ve eşsiz eserleri ile insanlığı aydınlatıyordu, İmamete başladığında yetmiş-seksen yaşındaki pîr-i fanî hocalar “bu yaştaki çocuğun arkasında namaz kılınır mı? Kılınmaz mı?” diye münakaşa etmişler, neticede yetkili merci ve şahıslar “ilmî yeteneği varsa kılınır” diye karar almışlar ve arkasında namaz kılmalarıyla bu münakaşa son bulmuştur. Hatuniye Camii’nden başka İstanbul’un meşhur camilerinde irşad vazifesini devam ettirmiş, Sultanahmed, Teşvikiye, Dizdariye, İbrahimpaşa Camileri ile uzun müddet de Etyemez Camii’nde vaaz ve hutbelerini devam ettirmişlerdir. İslamı-Türk an’anemize göre dört yaşında ve dört aylık iken Besmele merasimi ile Kur’an-ı Kerimce başlayıp beş yaşında hatim etmişlerdir, ilk ve Orta tahsilini Kocamustafapaşa’da, sonra İlahiyat Fakültesi ve İslam Hukuku ve Mimarisi tahsillerini de yapmışlardır. Duası makbul, gönlü zengin, vakur ve mütevazi, kuvvetli hafızası ve cesur bir zat-ı ala olan arif-i billah Şemseddin Efendi Hazretleri mana düşmanlarından olduğu kadar, meslektaşlarının da hasedine maruz kalmıştır. Zulme uğramış, hapse atılmış, belaya girmiş çıkmış, asla zulme divan durmamıştır. Hiçbir güç de O’nu bu ilahî irşad vazifesini yerine getirmekten men’edememiştir. Kitabullah’tan anladığı esrar-ı ilahî’yi ve ayat ü beyyinatın enfüsünü, insanlara öyle bir fesahat ve belagat ve kudretli kelamlar ile sunardı ki kendisini dinleyenler vecd ile kendilerinden geçerlerdi. Kürsüsüsün altında kendini dinleme şerefine erişen papazların ağladığı görülmüştür. O mana meclislerine gelen gayr-i müslimlerin yüzlercesi de İslamiyeti kabul ederek Hz. Muhammed (s.a.v.)’e boyun kesmişlerdir. Öyle bir kelama kadirdi ki, elbette böyle kişilerin düşmanı çok olur. Fakat yılmadı. ‘’Ağaç taşlayacaklarına beni taşlasınlar» derdi. Nefes-i kudsisi ölü kalbleri diriltirken kaleminin nuru her yönüyle eşsiz eserler meydana getirmiştir. Dünyada hiçbir eser kalmasa, yeryüzünde hayat yeniden başlasa O’nun 7 ciltlik Kur’an Tefsiri -FÜYÜZAT- insanlık alemine Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in asrını yeniden yaşatmaya kadirdir. «Hazret-i Muhammed» adlı eseri bütün İslam dünyasındaki ayrılıkları ve fitneleri kaldırmaya, mezheb ihtilaflarını halletmeye kafidir. Yakovas adında bir Metropolid Nurlu Ufuklar mecmuasında İslam’a ve Hazret-i Muhammed’e tecavüze yeltenmiş, buna karşı Metropolide Cevap ismiyle bir eser neşretmiş ve mütecaviz metropolidi, Hazret-i İsa’ya muhakeme ettirmiştir. İslamiyet gazetesinde tefrika edilen ‘’Metropolid’e Cevab’’ı Hz. Muhammed’in hatırı için kesmesini isteyen papazlar kendisinden özür dileyerek elini öpmüşlerdir. Zirve-i Tevhid, İslam’da Esas, Meş’al-i Felah Okumalı, Ögrenmeli, Bilmeli, Amerikalıların Suallerine Cevap gibi eserlerden başka Hakikat Yolu mecmuası ve İslamiyet gazetesinde uzun seneler İslam dininin azametini sergilemiştir. 100 küsur eşsiz eser bırakarak Hazret-i Peygamberin bu alemde kaldığı kadar 63 sene kalıp 1322 (1904)’de İstanbul ufkundan doğan o hakikat güneşi 12 Rebiül’ahir 1388 – (1968) 8 Temmuz Pazartesi günü arkasında binlerce mahzun gönül birakıp yine İstanbul ufkunda gurüb etti. Türbeleri, İstanbul – Silivrikapı kabristanında Peygamberimizin mübarek torunu Seyyid Nizam Hazretlerinin cami ve türbelerine giden yolun solundadır. Türbeleri çok bakımlı, temiz olup, annesi ve babası yanındadır. Türbesinin etrafı ve üzeri kapalı olup cuma ve kandil günleri ziyaretçilerle dolup taşmaktadır. Türbelerinin içinde rahmetli büyük üstad Muhyiddin Raif Bey’in o yüce zat hakkında yazdığı çok güzel bir şiir bulunmaktadır. Ahlakın sukut ettiği asrımızda onun ömrünün sonuna kadar vermiş olduğu Ahlak dersleri insanlara Hazret-i Peygamberin ahlakını aşılamış insanlığın insana emanet olduğunu bildirmiş, insan sevgisinin mukaddes bir sevgi olduğunu öğretmiş, ‘’Toprak ahlaklı olun, zira toprağa her çirkinliği yaparız, fakat o bize en güzel nimetlerini sunar. Siz de düşmanlarınızdan öç almayın. Düşmanlık yapanlara iyilikle mukabele edin. Belayı bal yapmanın çarelerini arayın. Bu dünyanın darılma pazarı değil, dayanma pazarı olduğunu istikbal inananların’’ olduğuna inanılmasını daima telkin etmiştir. ‘’İslamda iskat yoktur’’ der ve manevi vazife karşılığında ücret alınmasını asla tasvip etmezdi. Mübarek vücüd-u pakleri vatan-ı aslisine tevdi edildiğinde tezkiyesini Şeyh Muzaffer Ozak Hoca yapmış ve şöyle demiştir: «Bu büyük zat hakkında konuşmaya haya ederim. ‘’Elestüt hitabına ‘’bela’’ demiş, ilmi bizzat Hayder-i Kerrar’dan almış ve O’nun önünde cemali nüş eylemiş.. Bu alem-i şühüda gelmiş, gönlünde sıdk ve safa. ehl-i vefa olarak yaşamış… Muhammedi gelmiş, Muhammedi gitmiş.. Mü’minler! Bu zat-ı alînin kalbi aşk-ı Muhammedi ile çarpmış, aşk-ı Ehl-i Beyt-i Mustafa ile münevver idi. Hüseynî meşreb idi. Şimdi bu zat Kitabullahı Resul Aleyhissalatü Vesselam’dan aldığı gibi sizlere tebliğ etti mi? Zalimlere karşı asla boyun eğmedi, sizlere aşk-ı Muhammedîyi sırat ettiğine, hukuk-u Ehl-i Beyt-i Muhammed Mustafa’nın kulu kurbanı olduğuna, onun yolunda cenk ettiğine şahit misiniz?» Şeyh Muzaffer Efendi’nin bu cümlelerine ‘evet’ diyen binlerce insan gözyaşlarını tutamıyorlardı. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Muhammed Cemaleddin Halveti ( Çelebi Halife )

Suriye – Şam yakınlarındaki tebük koruluğunda – Hacıların geçtiği yol üzerinde Çelebi Halîfe diye meşhur olan Cemâl-i Halvetî ’nin tam adı Ebü’l-Füyûzât Muhammed b. Hamîdüddin b. Mahmûd b. Muhammed b. Cemâleddin el-Aksarâyî’dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Tomar-ı Turuk-ı Aliyye ve Osmanlı Müellifleri’nde Amasya’da doğduğu kayıtlı ise de diğer kaynaklar onun Aksaray’da doğduğunda birleşirler. İlk tahsilini doğduğu yerde yaptıktan sonra İstanbul’a gitti. Medrese ilimleriyle meşgul olurken tasavvufî hayata meyletti. Sefîne’ye göre (III, 230) Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden olup Hacı Halîfe diye tanınan Seyyid Abdullah el-Kastamonî’ye intisap etti. Sülûkünü tamamladıktan sonra icâzet aldı. Bir müddet sonra içinde duyduğu tatminsizliği gidermek için yollar aramaya başladı. Önce Karaman’da olduğunu duyduğu Alâeddin Halvetî’nin müridi Abdullah Karamanî’ye, onun vefatından sonra da Tokat’a giderek Ümmî Şeyh Tâhirzâde’ye intisap etti. Nefeḥâtü’l-üns ve eş-Şeḳāʾiḳ’ta Tokat’ta yaşadığı çetin riyâzet hayatı ile ilgili dikkat çekici bilgiler vardır. Daha sonra Bakü’de bulunan Halvetiyye’nin ikinci pîri Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî’den istifade etmek üzere yola çıktı. Onun vefat haberi üzerine Molla Pîrî diye bilinen halifesi Muhammed Bahâeddin Erzincânî’ye intisap etti. İcâzetnâmesini aldıktan sonra bir süre Amasya’da hizmet veren Cemâl-i Halvetî, II. Bayezid ve Koca Mustafa Paşa’nın daveti üzerine İstanbul’a geldi. Önce Ayvansaray’da Gül Camii’nin yanında, daha sonra da Kocamustafapaşa’daki dergâhta postnişin olarak irşad vazifesinde bulundu. Padişah tarafından veba hastalığına yakalananlara dua etmesi için kırk dervişiyle beraber hacca gönderilen Çelebi Halîfe, yerine Sünbül Sinan’ı vekil bırakarak yola çıktı. Yolda Tebük yakınlarında vefat etti. Vefatına, “kad mâte şâh-ı evliyâ” (899) cümlesi tarih olarak düşürülmüştür. Cemâl-i Halvetî’nin tasavvuf tarihi ve Anadolu’da gelişen tasavvufî düşünce açısından en önemli özelliği, Halvetiyye tarikatının İstanbul’daki ilk büyük temsilcisi olmasıdır. Hüseyin Vassâf’a göre İstanbul’da ilk Halvetî âyinini Cemâl-i Halvetî icra etmiştir (Sefîne, III, 229). Tasavvuftan başka tefsir ve hadisle de meşgul olan ve aynı zamanda şair olan Çelebi Halîfe kısa zamanda İstanbul’un meşhur şeyhlerinden biri olmuştur. II. Bayezid’in Amasya valisi iken onunla tanışması, valinin kapıcıbaşısı Mustafa Ağa’nın (Koca Mustafa Paşa) şeyhe mürid olması, onun İstanbul’daki durumunu hazırlayan sebeplerin başında sayılmalıdır. “Mefhar-ı aktâb-ı devrân” diye anılan Cemâl-i Halvetî, Envârü’l-ḳulûb adlı risâlesinin ilk satırlarında İsrâ sûresinin 70-72. âyetlerini naklettikten ve bu âyetlere işârî izahlar getirdikten sonra tasavvufî hayattaki yedi mertebeyi bunlara dayandırmıştır. Bu mertebeler şunlardır: Sadr, kalb, ruh, sır, fenâfillâh, hayret, fenâ fi’l-fenâ. Ona göre bu mertebeler sırayla şu seyir çeşitleri ile ilgilidir: Seyr ilellah, seyr lillâh, seyr alellah, seyr billâh, seyr maallah, seyr fillâh, seyr anillâh (Harîrîzâde, I, vr. 247b-254b). Aynı risâlede Mü’minûn sûresinin ilk on bir âyetinden hareketle atvâr-ı seb‘a diye meşhur olan yedi tavrı açıklamıştır. Bu tavırlar şunlardır: Sadr, kalb, ruh, sır, tevhid-sırrü’s-sır, hayret, fenâü’l-fenâ – cem‘u’l-cem‘. Bu tavırlar açıklanırken başka âyet ve hadisler de delil olarak gösterilmiştir. Mü’minûn sûresinin, “İşte onlar, temelli kalacakları firdevs cennetine vâris olanlardır” meâlindeki 11. âyetini açıklarken dört çeşit cennetten bahsetmiştir. 1. Cennetü’l-ef‘âl. Cennetü’n-nefs diye de adlandırılan bu cennet amel-i sâlihlere karşılık maddî arzuları tatmin eden bir cennettir. 2. Cennetü’l-vârise. Cennetü’l-ahlâk adını da alan bu cennet Hz. Peygamber’e samimi olarak tâbi olmakla kazanılır. 3. Cennetü’s-sıfât. Cennetü’l-kabz diye de adlandırılan bu cennet ilâhî isim ve sıfatların tecellîlerinden meydana gelir. 4. Cennetü’z-zât. Cennetü’r-rûh diye de adlandırılır. İlâhî cemâlin müşâhedesiyle iç içe olan bu cennet ancak tezkiye, tasfiye ve tecliye ile gerçekleşebilir. Halifeleri Cemâl-i Halvetî’nin Sünbül Efendi’den başka meşhur halifeleri şunlardır: İdris Efendi, Cemal Efendi, Kasım Efendi, Alâeddîn-i Uşşâkī, Hayreddin Tokadî, Üveys Dede, Cemşâh-ı Karamânî, Sinân-ı Erdebîlî, Muslihuddin Efendi, Selâhaddin Efendi, Bayezid Halîfe, Ali Dede, Dâvud Dede (Hüseyin Vassâf, III, 233). Cemâl-i Halvetî’nin kurucusu olduğu Cemâliyye tarikatı Halvetiyye tarikatının dört ana şubesinden biridir. Cemâliyye’den Sünbüliyye, Şâbâniyye, Assâliyye ve Bahşiyye adlı dört tâli kol doğmuş, bunlardan Şâbâniyye birçok alt kola ayrılmıştır. Eserleri Cemâl-i Halvetî Osmanlı döneminde en çok eser yazan sûfîlerden biridir. Bundan dolayı onu sadece Halvetiyye’nin değil genelde tasavvuf ve tarikat kültürünün tanınması ve yaygınlaşmasında eserleriyle katkıda bulunan sûfîlerden biri olarak görmek gerekir. Eserlerinin hemen hepsini Arapça olarak kaleme alan Cemâl-i Halvetî’nin risâlelerinin çoğu bazı sûre ve âyetlerin tasavvufî tefsir ve yorumlarıyla ilgilidir. 1. Tefsîrü’l-Fâtiḥa ve’ḍ-Ḍuḥâ. 2. Risâletü hüviyyeti’l-muṭlaḳa. 3. Teʾvîlü “ḥubbü’d-dünyâ reʾsü külli ḫaṭîʾetin” (bu üç eser Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1352’de kayıtlı mecmua içindedir). 4. Kitâbü’n-Nûriyye. Âyetü’l-kürsî’nin tefsiridir (bu eser ve bundan sonraki on bir eser Süleymaniye Ktp., Lala İsmâil, nr. 686’daki mecmua içindedir). 5. Risâletü’l-kevs̱eriyye. Haşr sûresinin son âyetlerinin atvâr-ı seb‘a açısından tefsiridir. 6. Envârü’l-ilâhiyye. 7. Risâletü’l-İslâmiyye. Ferîdüddin Attâr’a ait bazı beyitlerin şerhidir. 8. Sirâcü’s-sâlikîn ve minhâcü’ṭ-ṭâlibîn. Müellif eseri önce Türkçe yazmış, daha sonra Arapça’ya çevirmiştir. 9. Envârü’l-ḳulûb li-ṭalebi rüʾyeti’l-maḥbûb. İsrâ sûresinin 70-73. âyetlerinin tefsiridir. 10. Esrârü’l-vuḍûʾ. Yedi fasılda abdestin sırları anlatılır. 11. Risâletü’r-raḥîmiyye. Eûzü besmelenin izahına dairdir. 12. Maḳāle tevs̱îḳıyye ve risâle tevḥîdiyye. Molla Câmî’nin kelime-i tevhidle ilgili bir beytinin şerhidir. 13. Ḥabbetü’l-maḥabbe. 14. Şerḥu erbaʿîne ḥadîs̱en ḳudsiyyen. Kırk hadîs-i kudsînin şerhini ihtiva eder. 15. Teʾvîlâtü erbaʿîne ḥadîs̱en. Zühd ve takvâya dair kırk hadisin tefsir ve izahıdır. 16. Tefsîru “ḫaleḳallāhü Âdeme ʿalâ ṣûretih” (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1084). 17. Sirâcü’l-ḳulûb. Kırk bir bab içinde bazı tasavvufî terimler incelenmiştir (Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1084). 18. Dîvançe (Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2709). 19. Faṣl fî âdâbi’ẕ-ẕikr (Süleymaniye Ktp., Hâlet Efendi, nr. 805). 20. Risâle fî ismeyni’l-aʿẓameyn: Allāh ve Raḥmân (Süleymaniye Ktp., Tâhir Ağa, nr. 142). Kaynak ; Diyanet İslam Ansiklopedisi

Mehmed Murad Nakşibendi

Mehmed Murad Nakşibendi

İstanbul – Fatih Çarşamba da Mesnevihane camii girişinde 1788 yılında, Çarşamba semtinde Murad Molla tek­kesi Şeyhi Ahıskalı Abdülhalim Efendi ‘nin oğlu olarak dünya­ya gelen Mehmed Murad Efendi , küçük yaşta Farsça öğrenmiş ve Mesnevi okumuştur. Üsküdar Selimiye Tekkesi Şeyhi Ni­metullah Nakşibendi’ye intisap etmiş ve seyr-i sülukünü ta­mamlamıştır. 1815 yılında babasının Hakk’a yürümesi üzerine Murad Molla Tekkesi’nde posta oturmuştur. Mehmed Murad Efendi’nin adı, Murad Molla tek­kesinin kurucusu olan “Murad Molla” lakaplı dedesi Rumeli Kazaskeri Damadzade Mehmed Murad Efendi’den gelmekte­dir. Murad Molla Tekkesi, 18. yüzyılda bir tekke ve kütüphane olarak inşa edilmiştir. Mehmed Murad Efendi buranın üçüncü şeyhidir. Sultanahmet Camii vaizliğinin yanında çok önemli bir Mesnevihan olan Mehmed Murad Efendi, Nakşibendilik ile Mevleviliği birleştiren bir anlayışa sahip olması açısından İstanbul’un tasavvufi yaşantısında özel bir yere sahip olmuştur. Tekkesinin yanında, 1845 yılında yaptırdığı Darülmesnevi’nin açılış törenine Sultan Abdülmecid de katılmıştır. Bu bina Mes­nevihane Tekkesi adıyla da bilinmektedir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin yasaklanmasına kadar burada Mesnevi dersleri devam etmiştir. Mehmed Murad Efendi’nin büyük ilgi gören Mes­nevi dersleri nedeniyle tekkesi, Sütlüce Hasırcılar Sadi Dergahı ile benzer bir nitelik kazanmıştır. Murad Molla Tekkesi’nde­ ki derslere devam edenler arasında Osmanlı’nın önde gelen alimlerinden Ahmed Cevded Paşa da vardır. 1848 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Murad Nakşibendi’nin türb si, Mesnevihane tekkesinin güneybatı köşesin dedir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi

Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi

trabzon – of – gürpınar beldesi – gürpınar camii. Mürşid, gönül sultanı, alim. Asıl adı Ahmed Fehmi olan Hacı Ahmed Öztürk Efendi , 1860’ta Trabzon’un Of ilçesinin Gürpınar beldesinde (eski adıyla Mapsino köyünde) doğdu. Babasının adı Ali Efendi. Annesinin adı ise Ayşe Hanım’dır. Babası marangozluk yaptığından “Ali Usta” olarak şöhret yapmıştır. Aile olarak Mollaalioğluları’ndandır. Doğduğu yıllarda, Sultan II. Abdülhamid tahtta idi. Kendi beyanına göre daha beş yaşında iken doğduğu köydeki medresede ilim tahsiline başladı. Anne ve babasının ihtiyarlık dönemlerinde sahip oldukları tek erkek evlad olması dolayısıyla kendisine özen gösteriyorlardı. Annesi sıcak yaz günlerinde köy yolundan gelip geçenlere ayran ikram eder ve tek erkek oğlunun okuyup alimlerden olması için dua etmelerini yalvararak isterdi. Tahsili Ahmed Efendi, zamanın büyük alimlerinden hadis ve tefsir okumuştur. Kur’an-ı, Kerim’i eliyle yazan ve “Zilik” ( Çaykaralı Zilik Numan Efendi) namıyla meşhur olan kurradan talim ve tecvid dersleri almıştır. Tasavvuf alanında ise Dernekpazarı’na bağlı Kondu köyünden meşhur Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi’ den ders almıştır. Daha sonra, 1880’de İstanbul’a giderek Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerine intisap etti. Onun Ramuzü’/Ehadis derslerine devam etti. Tasavvuf ilmini de ondan aldı. 20 yıl kadar İstanbul’da kalan Ahmed Efendi, ders okumaya devam ederken babasından bir mektup almıştı. Mektupta, kendisini çok özlediklerini ve memlekete gelmesini istiyordu. Babasından aldığı mektubu Gümüşhanevi hazretlerine göstererek ne yapması gerektiğini sormuştu. Hocası bu çok sevdiği öğrencisine, ana-babasının isteğine uyması gerektiğini, onları ziyaret etmek üzere kendisine izin verdiğini söyledikten sonra, geri kalan derslerini ikmal etmek üzere, Rize’nin Varda köyünde ders okutmakta olan Hacı Osman Efendi’nin yanında ta mamlamasını istedi. Bunun üzerine, Hacı Ahmed Efendi, İstanbul’dan ayrılarak memleketine geri döndü.Ve hocasının tavsiyesi üzerine Rize’nin Varda köyüne gitti. Orada, Hacı Osman Efendi’nin medresesinde üç yıl daha okuyup eksik kalan derslerini tamamlayarak hocasının halifesi olan, müderris Vardalı Şeyh Hacı Osman Efendi’den icazet ve hilafet aldı. Görev Yerleri 1906’da Of ilçesinin Haksa köyünde imamlık görevi yaparken hacca gitti. Hac dönüşü Mısır’a uğradı. Burada Camiü’I-Ezher Üniversitesi’nde eksik kalan hadis derslerini tamamladı. Haksa köyünde üç yıl imamlık yaptıktan sonra, Hayrat nahiyesine bağlı Hafsa köyünde de beş yıl imamlık vazifesi gördü. Bu köylerde görev yaptığı zaman içinde birçok öğrenci yetiştirmiş ve çok sayıda icazetler vermiştir. Daha sonra, kendi köyü olan Mapsino’ya dönen Hacı Ahmed Fehmi Efendi, uzun yıllar burada ders okuttu. Birçok kere icazet verdi; birçok hoca, mürşid ve molla yetiştirdi. Bu köydeki imamlığı esnasında, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin dergahına ikinci bir defa gidip ona intisap etti. Bu intisap sonucunda Gümüşhanevi’den üç ayrı icazetname aldı. Bu icazetnameler: 1. Delailü’l-Hayrat, 2. Hizbü’l-Azam, 3. Kaside-i Bürde, icazetnameleri idi. Hocası, şeyhi Gümüşhanevi hazretleri, Hacı Ahmed Fehmi Efendi’yi muktedir ve ehil gördüğü için Ramazan münasebetiyle onu irşad görevinde bulunmak üzere Selanik’e gönderdi. Gümüşhanevi hazretlerinin himmetiyle Hacı Ahmed Efendi, Selanik’te, o Ramazan’da tasavvuf ehli birçok zat ve alimlerle görüşüp tanıştı: Bu tanışmaların da bereketiyle zahiri ilmini, batıni ilimle takviye etti. Döndükten sonra Gümüşhanevi dergahında halvete girme zamanını beklerken, babasından gelen mektup üzerine köyüne dönmek zorunda kaldı. Dergah’tan ayrılırken şeyhi ona bir Menasik-i Hac kitabı hediye ederek uğurladı. Dergah’taki Vekilharç Şeyh Efendi’nin, Ahmed Efendi’ye hediye ettiği kitabı görünce: “Şeyh Efendi seni hacca gönderdi:’ dedi. Ahmed Efendi ise: “Bana hac uzak:’ dedi ise de, çok sürmeden, zamanı gelince hacca gitmek nasip oldu. Ahmed Fehmi Efendi, köyüne dönünce tekrar ders okutmaya başladı. Bir ara şeyhi Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerinin işaretiyle, kendi halifelerinden olan Rize Varda Şeyhi Osman Niyazi Efendi hazretlerinin halvetine girip, birinci derecede halife olma hakkını elde etmişti. 1 Nisan 1909’da vefat eden Vardalı Şeyh Hacı Osman Niyazi Efendi hazretlerinin hilafet verdiği dört seçkin Of aliminden birisi de Mapsinolu Hacı Ahmed Fehmi Efendi’ dlr. Diğerleri ise şunlardır: Of Hundez (Güneşalan) köyü müderrisi Hacı İlyas Efendi (ö.1951). Bu zat da Varda medresesinde müderrislik yapmıştır. Of Çaykara Holaysa (Yeşilalan) köyü müderrisi Hacı Ferşad Efendi (İbrahim Hakkı Ulusal) (ö.1929). Bu zat da Varda Medresesinde müderrislik yapmıştır. Varda Şeyhi Hacı Osman Niyazi hazretlerinin vefatında, M. Ferşard Efendi Varda medresesinde müderristi. Şeyh Efendi’nin techiz ve tekfınini yapmış ve cenaze namazını o kıldırmıştır. Varda şeyhinden hilafet alan Of alimlerinin dördüncüsü ise, Of Zisino (Bölümlü) köyünden, Meşhur Karadere müderrisi Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi hazretleridir (ö.1933). Mapsino’da eskiden beri medrese taşkilatı vardı. Bu medresede Arapça dersleri okutulurdu. Hacı Ahmed Fehmi Efendi, bu medresede uzun yıllar müderrislik yapmış ve birçok icazetler vermiştir. Of’ un büyük alimlerinden Bakkaloğlu İsmail Efendi ve daha birçok alimler bu medresede ders okutmuştur. Of’a ilmi getiren iki alimden biri olan Çaykara-Şerahlı Kakoşim Efendi de bu medresede hocalık yapmıştır. Hacı Ahmed Efendi, astronomi ilmini bu zattan okumuştur. Of’ a ilmi getiren ikinci alim ise Holalı Hasan Efendi’ dir. Bu iki zat Kürdistan’da tahsil görmüş, ilim sahibi olmuş ve Of’a ilmi neşretmişlerdi. Mapsino medresesinin, 300 yıldan fazla bir geçmişi vardır. Bugün bu tarihi medrese yıkılmış olup yerine Gürpınar Camii’nin müştemilatı yapılmıştır. Hacı Ahmed Fehmi Efendi tam membaından feyz almış, hem zahiri, hem de batını ilimlere vakıf, zülcenaheyn unvanını kazanmış, yani hem büyük bir müderris hem de büyük bir mürşid, büyük bir veli idi. Çok sade bir hayatı vardı. Şöhret düşüncesinden uzaktı. Kendisini gizleyerek yaşardı. Sabır ve kanaat ehli, hal sahibi ve Hak aşığı bir veli idi. Hal ve kalp ehli olanlar onu arayıp bulurlardı. Tahmin edilmeyen yerlerden insanlar gelir ona intisap eder, geri dönerlerdi. Çok çok müridleri vardı. Çevre il ve ilçelerden gelip ondan feyz almak isteyen insanlar hiç eksik olmazdı. Of’a bağlı Zisino köyünden, Resul oğullarından Şemseddin Efendi adında bir zat, Mısır El­ Ezher Üniversitesi’nde dersiam olarak çalışırken, köyde bulunan kardeşi hacca gitmişti. Hac’dan dönerken Mısır’a gidip ağabeyi ile görüştü. Ve ona şöyle dedi: “Ağabey! Burası ulema ve meşayih yeri. Bana bir mürşid göster de ona intisap edip feyz alayım:’ Ağabeyisi müderris Şemseddin Efendi kardeşine şu cevabı verdi: “Şu zamanda burada yüzde yüz inanılır bir mürşid tavsiye edemem. Sen Of’a gidip Mapsinolu Hacı Ahmed Eferdi’ye intisap et. Bu devirde yüzde yüz inanılır mürşid olarak ben onu görüyorum. Zira, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretleriden feyz alanlardan hayatta kalan tek kişi olarak onu biliyorum. Hacı Ahmed Efendi’nin Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi ile aralarında geçen en canlı ve önemli hadise, Gümüşhanevi hazretlerinin Hacı Ahmed Efendi’yi özel olarak evine yemeğe çağırmasıdır. Hacı Ahmed Efendi anlatır ve derdi ki:”Hayatım boyunca o ana kadar bu derece duygulandığım ve manevi olarak haz duyduğum bir an olmamıştır:’ Öyle anlaşılıyor ki, o anda Ahmed Ziyaüddin Efendi hazretleri, Hacı Ahmed Efendi’ye tasavvufta ve maneviyatta himmet edip büyük bir himmet vermiştir. Hacı Ahmed Efendi, zahiri ilimlerde deniz gibi engindi. Her ilimde mükemmel olduğu gibi Kur’an ilminde de mükemmeldi. Of’un, hatta Türkiye’nin ünlü kıraat alimlerinden biri olan Cıfaruksalı Hacı Mehmed Rüştü Aşıkkutlu hocamız, Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi için şöyle derdi: “Hacı Ahmed Efendi’den başka üstün derecede Kur’an okuyan biri yoktur:’ Şahsiyeti Hacı Ahmed Efendi, sabırlı, alçak gönüllü ve son derece cömert bir insandı . Kendisine bir yumurta hediye edene, O, bir tavuk ikram ederdi. İlim yolunda çektiği çileler, İmam-ı Azam, hazretlerinin koyduğu ilkeler çerçevesinde gerçekleşmiş ve bu sayede büyük bir ilme ve fazilete nail olmuştu. Birçok tevazu: sabır, güzel ahlak ve fazilet örnekleri vardır. Kendisini Nakşibendiye tarikatına mensuptu. Aynı zamanda Nakşi halifelerinin büyüklerindendi. Komşu köyden olan Çıfarırksalı meşhur Çalekoğlu Şeyh Abdülmecid Efendi ona “Ebu Bekir” diye hitap ederdi. Malum olduğu gibi, Nakşibendiler’in piri Hazreti Ebu Bekir’dir. Hazreti Ebu Bekir’in de Hacı Ahmed Efendi’nin de ölüm zamanlarında ayaklarında yara vardı. Bu yönden de aralarında bir benzerlik vardır. Hacı Ahmed Efendi’nin ölüm hastalığı esnasında ayağı şişmiş ve kararmıştı. Trabzon’daki küçük oğlu Ali Riza Efendi’nin evinde yatarken doktor eve gelip bakmış ki, ayak kangren olmuş ve kesilmesi gerekiyor. Fakat O, ayağının kesilmesine razı olmuyordu. Üç gün sonra da rahmet-i rahmana’a kavuştu. İşte Abdülmecid Efendi’nin kerametiyle Efendi hazretlerinin manevi durumunu görüyor ve son tezahürü haber veriyordu. Hacı Ahmed Efendi, çok siyasetçi idi. Hemen hemen bütün siyasi görüşlerinde isabet ederdi. Bir zamanlar tasavvufçuları ve tarikat erbabını sıkı bir şekilde izlemeye, gözetim altına almaya başlamışlardı. Bir Menemen olayı çıkartılmış ve bu perde altında, o zamanlar ilmiyle amil birçok alim ve meşayihi idam etmişlerdi. O zamanlar, Hacı Ahmed Efendi defalarca takip edildiyse de Cenab-ı Hakk’ın himayesiyle ve Allah Teala’nın kendisine ilham ettiği isabetli siyasetiyle kurtulmuştu. Tasavvufçulara ve şeyhlere hunharca muamele yapılırken bile, Efendi hazretleri irşad görevine normal olarak devam ediyordu. Cenab-ı Hak, onu mahkemelerden ve hapishanelerden lütfüyle korumuştu . Hacı Ahmed Fehmi Efendi’ye, Cenab-ı, Hakk’ın belli başlı lütuflarından biri de bu zamana kadar, oğullarından, torunlarından, hatta torunlarının torunlarından, İslami çizginin dışına çıkan veya lakayt kalan kimsenin hiç görülmemesidir. Bunların içinde, fakirlik ve zaruret içinde kalanlar da yoktur. Ayrıca kendi yakınlarından, akrabalarından yüksek tahsil görmüş, ilme ve dinimize hizmet verenler, diğerlerine nispetle daha fazladır. Tasavvuf kitaplarında şöyle bir kayıt geçer: “Ölen evliyanın kerameti, sağ olan evliyadan daha kuvvetlidir:’ Hazretin, ebediyete intikalinden sonra öyle harikulade kerametler görülmüştür ki, hayatta olan velilerden böylesi ne görülmüş, ne de duyulmuştur. Hacı Ahmed Fehmi Efendi , bir gece abdest tazelemek için evden dışarı çıkar. Fakat uzun zaman eve dönmeyince eşi, Ahmed Efendi’yi merak ederek dışarı çıkar. Etrafa bakınır, gördüğü manzara onu şaşkına çevirir. Çünkü köyün ortasında bulunan cami, pırıl pırıl donatılarak aydınlamıştı. Gecenin bu vaktinde, henüz köye elektrik gelmemişken bu aydınlık neyin nesidir, düşüncesiyle camiye doğru koşar ve içeriye bir göz atar. İçerde, kalabalık bir insan topluluğu olduğunu görür. Ama bu insanlar, cübbeli, sarıklı, aksakallı ve nOr yüzlü, halka halka olmuş insanlar. Tanımadığı bu insanları ve olağanüstü bu durumu gören hanımefendi, heyecanla hemen evine kaçar. Aradan geçen bir zaman sonra da Hacı Ahmed Efendi eve gelir. Ve eşine kızarak: “Ey kadın, vah sana! Beni bunca evliyanın içinde mahcup ettin. Ne işin vardı da camiye geldin:’der. Yaptığı kabahati ve durumun önemini anlayan eşi ise:”Efendi hazretleri! Sizi merak etmiştim. Bilmeyerek bir hata ettim ise affola” der. Hacı Ahmed Efendi ise önemle vurgulayarak: “Sakın bu gece gördüklerini kimseye anlatma. Sırrımı gizle. Eğer af bekliyorsan dilini tut ve gözlerini kapa!” der. Vefatı Son demlerinde, Hazreti Ebu Bekir gibi ayağından rahatsızdı. Trabzon’da oğlunun yanında kalıyordu. Hastalığı ile ölümü arasında geçen günlerin sayısı yirmi gün kadardı. 19 Ocak 1958’de Trabzon’da gözlerini fani dünyaya yumdu. O gün akşam köyündeki evine götürüldü. 20 Ocak günü, atmış altı yıl ders okuttuğu ve hizmet verdiği dershanesinin önüne getirildi. Orada techiz ve tekfin işleri yerine getirildi. Daha sonra, şimdiki adıyla Gürpınar Beldesi’nin tarihi camisinin haziresine, kıble tarafında kendisine ayrılan yere tevdi edildi. Bölgenin her tarafından, seçkin insanlar cenaze merasiminde hazır bulundular. Yaklaşık iki bin mü’min, cenaze namazına iştirak etmişti. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin.. . Hacı Ahmed Fehmi Efendi’nin mezar taşındaki kitabesinde şöyle yazmaktadır: Hüve’l Baki Gönül o dur ki saatin geçirmez gafil Allah’tan. Kemali bulayım dersen Gönül çek Masivaullah’tan. Bu cismin fanidir, ruhun daimdir, Baki Allah’tan. Rıza-yı Hakk’ı istersen Gönül çek Masivaullah’tan . Bir asrı ikmal eden meşayih-i Nakşibendiye’den müderris Molla Ali oğlu el-Hac Ahmed Efendi ruhuna Fatiha. 1958 Mezar taşının kitabesi, teyzesinin kızının oğlu olan merhum ve meşhur Reisü’l-Kurra Mehmed Rüşdü Aşıkkutlu Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Asıl adı Ahmed Fehmi olmasına rağmen mezar taşında sadece Ahmed adı kullanılmıştır. Yazdığı yazılarda sadece Fehmi ismini kullanırdı. Fakat halk arasında Mapsinolu Hacı Ahmed Efendi diye anılır ve bilinirdi. Soyadı kanunun çıktıktan sonra “Öztürk” soyadım almıştır. Tekrar tekrar şefaatlerini diliyoruz. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Of, Trabzon
Kasapbaşı Türbesi

Kasapbaşı Türbesi

istanbul – fatih – Kasap demirhan camii avlusunda İstanbul fethine Kasab Başı olarak iştirak etmiş, mutlu askerlerdendir. İsmi Demir Han dır. Unkapanı, Kasap Camii Sokak, Soğukkuyu Camii avlusunda medfundur. Selvi ağacının gölgesinde yola penceresi vardır. Kitabesinde: Merhum ve mağfur ve rahmeten Ebu’l-feth Gazi Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Kasap Başısı olan Timur Han Veli Gazi ve Şehid ruhu içün rızaen lilIah eI-Fatiha (857) yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Horoz Mehmed dede

Horoz Mehmed dede

istanbul – fatih İstanbul fethine katılan mutlu gazilerdendir. Adi Mehmed Efendi’dir. Sofilerden olup Ahmed Yesevi Hazretlerinin muridlerindendir. Haci Bektaş-ı Veli ile birlikte Horasan’dan gelip fetih ordusu ile İstanbul’a girmiş ve Unkapanı Ayakapısı içinde koşede şehid duşmuş, oraya defnolunmuştur. Ordu ile Istanbul’a gelirken her namaz vakti horoz gibi öter ve «niçin boyle ötüyorsun?» diye soranlara: ‘’Uyanın Ey gafiller…’’ dermiş. Bundan dolayi ismi Horoz Baba diye şöhret bulmuştur. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Gülzar Baba

Gülzar Baba

İstanbul – Edirnekapı Mihrimah SUltan camii avlusunda Keramet ehlinden olan Gülzar Baba’nın kabri Edimekapı, Mihrimah Sultan Camii avlusundadır. Kitabesinde : Hüvel-Bakî Eyyam-ı keramet irtisamıı Cenab-ı Şehinşahîde İşbu Cami-i Şerifin bazı tamirine mübaşeret ve işbu mahal’hafr olundukta bir cesed-i pak alameti zuhura gelip ve o gece alem-i menamda eşhas-ı müteaddiyeye nehci vahid üzre izhar-ı kerametle görünen Gülzar Baba ruhuna el-fatiha. Fî sene: 1236- (1820) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Durmuş Dede

Durmuş Dede

İstanbul – Aşiyan mezarlığı girişinde ( sahilden ) 17. ci asrın ilk yarısında Rumelihisarı’nda yaşamış ilahî cezbe sahibi bir derviştir. «Hadikatü’l-Cevami »Rumelihisarı Kayalar Mescidi maddesinde bu zat hakkında şunları yazıyor: «Durmuş Dede mecazib-i ilahiyeden olup Akkirman beldesinde sakin iken bir gün gemilerin biri ile İstanbul’a gelip Rumelihisarı yakınında Kayalar Mezarlığı nihayetinde deniz kenarındaki tekkede şeyh olan hemşehrilerinden Ali Baba adındaki zatın yanında yerleşip kalmıştır. Gelip geçen gemilerden Durmuş Dede’yi bilenler hediye olarak tekkeye zahire verirler ve dedenin hayır duasını alırlardı. Bu, bütün gemi sahibleri arasında an’ane olarak yerleşip kaldı. Tekke’nin gemiciler tarafından verilen hediye erzakı hala eksik değildir. Durmuş Dede’nin İstanbul’a gelmesi Birinci Sultan Ahmed devrinde olup ölümü de yine o padişahın zamanında Hicrî 1025-(1616) senesindedir. Tekkenin dışında bir yere defnedilmiştir. Sonra Durmuş Dede’yi sevenlerden biri ahşab türbe yaptırmıştır.” Bu türbenin duvarında şu beyit yazılıdır: Hak-i pay-i evliyaya yüzünü sürmüş dede Bu hisarın kutbu olmuş Hazret-i Durmuş Dede. Aslında tekkenin banisi İbrahim Gülşenî halifelerinden Hasan Zarifî Efendi olduğu halde, tekke bundan sonra Durmuş Dede Tekkesi adını almış ve artık o isimle anılagelmiştir.» Durmuş Dede’yi şahsen görmüş olan büyük yazar Evliya Çelebi de şöyle anlatıyor: «Durmuş Dede Rumelihisan’nda idi, bütün gemiler bu adamcağıza sadaka verirlerdi. Birisi sefere gidecek olsa gelip bu dedeye sorardı. Dede o adama: «Falan yere git, filan yere gitme!» diye beyan-ı hakikat eylerdi. Filhakika o adam dedenin tayin ettiği yere giderse selamet ve ganimetle döner, men’eylediği yere giderse zarar görür; ya gelir, ya gelmezdi. İşte böyle bir esrar-ı Hak sahibi olup durmuş kalmış, durulmuş Durmuş Dede idi.» Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Çifte Emirler

Çifte Emirler

istanbul -eminönü – arpacılar camii İstanbul fethine iştirak eden iki mutlu kumandandan biri Şeyh Mehmed Geylani, diğeri de kardeşi Ali Geylani’dir. Fetih ordusunda kumandan olarak bulunmuşlardır. Eminönü Bahçekapı Arpacılar Camii’nin girişinde medfundurlar. Türbeleri çok temiz ve bakımlı olup caddeye bakan bir penceresi vardır. Fetih sabahı kanlı savaşlarda burada şehid olmuşlar ve birlikte gömülmüşlerdir. Her ikisi de Kadiri şeyhidir. Bahçekapısına vaktiyle «Çıfıt» ve Şehidler Kapısı da denmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han kendisine ‘’Şah-ı Şühüd’’ demiştir. Cami kapısının üzerinde Yesarîzade Mustafa îzzet Efendi hattı ile 1246- (1830) tarihli kitabede: İşte bu medfun iki zat Şeyheyni kerru bî sıfat Fatihle etmişler sebat Tutup bu mevzide mekan Bir mabed etmişler bina Vakt ile gelmiş inhina. Kabirlerinde şu kitabe de vardır : «Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bahçekapı kumandanlarından büyük veli Mehmed Geylanî ve Ali Geylanî Hazretleri medfun bulunmaktadır. Aziz ruhlan için el-Fatiha.» 857- (1453) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Can Feda Hazretleri

Can Feda Hazretleri

istanbul – fındıklı can feda çıkmazında Kıyamazsan baş u cana Irak dur girme meydana Bu meydanda nice başlar Kesilir hiç soran olmaz.» Seyyid Seyfullah Hazretleri’nin bu dörtlüğünden de anlaşıldığı üzere, vermeden alınamıyor, terketmeden bulunamıyor, yardan ve ferden geçmeden, «CAN FEDA» kılmadan canan elde edilemiyor, kul olmadan hür, köle olmadan azad olunamıyor, toprağa düşmeden, kendinden geçmeden filizlenme ve sünbüllenme olmuyor, olamıyor. Velhasıl kazandığın maddeni mana ile, zahir ilmini tevhid ilmi ile, bilgini aşkla, aklım ruhla tamamlamadan insan olunmuyor. Bu da ancak ve ancak insan-ı kamil ile olur. O seni tamamlayabilir ve illa olmaz, ticarete yaramaz meyveden farkın olmaz, ham kalırsın ham… Can Feda Hazretleri’nin kabri Fındıklı ana cadde üzerinde Can Feda çıkmazındadır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Çalekli Hacı Dursun Efendi  ( Dursun Nuri Feyzi Güven )

Çalekli Hacı Dursun Efendi ( Dursun Nuri Feyzi Güven )

Trabzon – of – çalek köyü Son devir Osmanlı alimi. Van’dan göç edip Trabzon’un Of ilçesine bağlı Büyükköy’e yerleşen ve “Güveli” lakabı ile anılan Abdülaziz Efendi’nin torunlarından Yakup Efendi’nin oğludur. Anasının adı Hanife Hanım’dır. Of merkez ilçeye bağlı Çalek (Sıraağaç) köyünde 1883’te dünyaya geldi. Doğduğu köye nispet edilerek çevrede “ Çalekli Hacı Dursun Efendi “diye bilinir ve anılır. Soyad kanunu çıktıktan sonra “Güven” soyadını almıştır. Küçük yaşta, 7 yaşında iken babasını kaybetmiş ve üç kız kardeşi ile birlikte yetim kalmıştı. Tahsili Yedi yaşında iken Hemşinli Ahmed Efendi’den hafızlık yapmaya başladı ve dokuz yaşında iken hafızlığını bitirdi. Arkasından Karakaş Ahmed Efendi’den Arapça ve İslami ilimleri tahsil etmeye başlamıştı. Bu arada hocasının 1903’te vefat etmesi üzerine, Çayraka Akdoğan köyüne giderek meşhur müderris merhum Tayyib Zühdü Efendi ‘nin medresesine kaydolarak onun öğrencisi oldu. Arkasından annesi vefat ettiğinden tahsiline bir süre ara verdi. Bir müddet sonra hocası Tayyib Zühdü Efendi, Çalek köyüne imam ve müderris olarak gelince, eski hocasından, kendi köyünde tahsiline devam etti. Fakat tahsilini bitirmeden, birkaç yıl sonra hocası Tayyib Zühdü Efendi’nin, Çaykara’ya kendi medresesine dönmesi üzerin, geride kalan tahsilini bitirmek için istanbul’a gitti. Burada kısa bir süre bazı medreselere devam ettikten sonra memleketine, eski hocasının yanına dönerek, yarım kalan medrese tahsilini Tayyib Zühdü Efendi’den tamamlayarak icazetini aldı. Daha sonra hocasının kardeşi olan, Of Eskipazar’ın meşhur imamı, Velizade Hacı Hasan Hilmi Efendi’den Feraiz ilmini okuyup icazet almıştır. Kendi memleketinden en üst seviyede eğitim veren medreseden icazet, diploma aldıktan sonra istanbul’a giden dursun Efendi, Darü’l-Hial feti’l-Aliyye Medresesi’ne girerek Sahn Medresesi’nden mezun oldu. O dönemlerde dünyanın iki büyük ihtisas merkezlerinden biri olan İstanbul Süleymaniye Medresesinin Kelam ve Hikmet Şubesi’nden 12 Nisan 1922’de mezun olarak dersiam unvanını kazanmış oldu. Daha sonra Medresetü’l-Kudat’tan da mezun oldu. Mezun olduğu bölümleri yüksek puanlarla bitirmiştir. Süleymaniye ihtisas bölümünden yüz üzerinden doksan üç notla mezun olmuştur. Arapça, Farsça ve Almanca bilmekteydi. Görev Yerleri Dursun Nuri Feyzi Efendi , yüksek tahsilini ve ihtisasını da bitirdikten sonra bir süre İstanbul’da Meşıhat Dairesinde çalıştı. Daha sonra İstiklal Savaşı’na asker olarak katıldı Önce olarak bölük imamlığına, altı ay sonra da albaylığa terfi ettirilerek Alay Müftülügüne tayın edildi. Albay olarak askerliğini bitirip terhis oldu. Askerlikten sonra Karadeniz bölgesindeki medreselerin müfettişliğine tayin edildi. Medreselerin kapatılmasından sonra 1925’te Of’ta açılan imam-Hatip Mektebi’ne müdür tayin edildi. İki yıl sonra bu görevden ayrıldı. Bu arada ittihat ve Terakkicilerin aleyhinde, devrin Cumhuriyet, Efkarı Umumi ve Vatan gazetelerinde hicivname, makale ve yazıları neşredildi. Sebilü’r-reşad mecmuasının c. 23, sayı: 547, sayfa. 28’de, 8 Kasım 1923 tarihli sayısında yayınlanan, 17 imzalı ve 25 Ekim 1923 tarihli yazısında, ‘Cumhuriyet’in, Türk Milleti’nin dini değerlerinden uzaklaştırılması düşüncesiyle ilan edilmesinin kabul edilemez’ olduğunu belirtti. Bunun üzerine istiklal Mahkemeleri tarafından yakalanıp tutuklanmasına ve gıyabı olarak verilen idam cezası ile cezalandırılmasına karar verildi. Cumhuriyeti’n ilk yılarında idamına karar verilen 160 alimden biri de Dursun Efendi idi. 1927’de bu durumu haber alan Dursun Efendi , izini gizlemesi ve yakalanmaması için Samsun ilinin Havza ilçesine kaçtı. Merkez ilçeye 40 km. uzaklıkta bulunan bir dağ köyüne yerleşti. On yıl bu köyde imamlık yaptı ve irşadda bulundu. Şehre hiç inmiyordu. Hükümet tarafından hatırı sayılan ağaların yardım ve himayesiyle burada kaldı. 1935’te siyasi af çıkarılınca siyasi gerginlik de azaldı. Bunun üzerine Dursun Efendi, Karadeniz bölgesini, Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun illerini dolaşarak vaazlar verdi. On yıl sonra 1938’de kendi köyüne döndü. Tedris Hayatı 1938’de doğum yeri olan Çalek köyüne döndükten sonra bir yıl dinlendi. Hiçbir görev yapmadı. O sene babam, Çalek köyüne bitişik olan Kaveler köyünde imamdı. Ben de babamın yanında hafızlık yapıyordum. Bazen babam onun yanına gider, bazen o babamın yanına gelir sohbet ederlerdi. Babamdan üç yaş küçük olmasına rağmen, babam ona, ilmine saygı gösterir, hürmet ederdi. O da aynen mukabele ederdi. Dursun Efendi İstanbul’da okumuş, güzel konuşan, temiz giyinen, çevre alimleri arasında saygın bir yeri olan mürşid ve alim bir zat idi. Perşembe günleri Of ilçesinin pazarıdır. Köy halkı ile birlikte köy imamları da pazara giderler. Perşembe günleri babamla birlikte Of’a giderken bazen Dursun Efendi ile karşılaşırdık. Onun atı vardı. Ata biner giderdi. Fakat babamı gördüğü zaman atından iner babamı atına bindirmek isterdi. Babam ise onun ilmine hürmet ettigi için ata binmez, O ise babam topal olduğu için, onun yanında atına binmezdi. Böylece iki alim de yaya yürüyerek, ben de arkalarından giderek Of’a inerdik. (Mehmet Yahya Kutoğlu Hocamızın – Yolumuz aydınlatanlar kitabından alınmıştır. ) Bir yıl sonra 1939’da, Of’a bağlı Hundez (Güneşli) köyünde bulunan, Çaykara Ogene köyünden Tahir Efendi’ye ait olan medresede İslami ilimleri okutmaya başladı. Buradaki medrese tahsili kesintisiz olarak ölümüne kadar, yaklaşık 40 sene devam etmiştir. Çok değerli ilim ve mana adamları yetiştirmiştir. İlk mezun ettiği öğrenciler için 1944’te çok görkemli bir icazet merasimi yapılmıştı. Daha sonraki yıllarda da icazet merasimleri devam etmiştir. Bu medresede devam eden tedrisat daha sonraki yıllarda, kendi köyüne, köy ağalarının ısrarı üzerine, nakledilmiş ve Çalek (Sıraağaç) köyü medresesinde tedrisat devam etmiştir. Vefatına kadar sürdürdüğü tedrisat faaliyetinde yüzlerce alim yetiştirdi. Son devir meşhur kıraat alimi Mehmet Rüştü Aşıkkutlu , kayınbiraderi İstanbul Nakşi şeyhlerinden meşhur Hacı Mahmud Efendi (Ustaosmanoğlu), eski Of müftüsü Celal Şişman, Yozgat Müftüsü Hüseyin Hatipoğlu , Tarsus ve lskenderun Müftüsü Remzi Yavuz , Diyanet işleri Baş Müfettişlerinden Osman Atay, Edremit ve Merzifon Müftüsü Hamit Bir, lstanbul il Müftü Vekili Ahmet Vanlıoğlu , İstanbul Merkez Vaizi Abdullah Vanlıoğlu , İlyas Vanlıoğlu , Hüsnü Lostar, Kamil Küçük, İstanbul Bayrampaşa Yeşil Camii imamı ve Kur’an Kursu Öğretmeni Abdullah Ustaosmanoğlu ve kardeşi merhum Mehmed Ustaosmanoğlu belli başlı öğrencileri arasında yer alır. Çaykaralı müderris Hacı Hasan Efendi de kendisinden feyz alan, istifade eden alimlerdendir. Şahsiyeti Hacı Dursun Nuri Feyzi Efendi , Çaykara’da medrese tahsili görürken, Nakşi tarikatının yöredeki meşhur şeyhlerinden Hacı Ferşad Efendi ‘ye, daha sonra da Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendi ‘nin halifelerinden “Vizena” lakaplı Ahmed Efendi’ye intisap ederek her ikisinden de hilafet almıştı . Of çevresinde birçok kimselere tarikat dersi veren, irşadlarda bulunan Hacı Dursun Efendi 1957’de İstanbul’a giderek Ahıskalı Ali Haydar Efendi’ye de intisap etti ve onun da halifesi oldu. Kırk yıl boyunca sürdürdüğü tedris ve irşad faaliyetleriyle, Karadeniz bölgesinde ve özellikle Of civarında dini hayatın kesintiye uğramadan devam etmesinde önemli bir rol oynamıştır. Oğullarından Süleyman Sami Güven, Sıraağaç köyünde Kur’an Kursu öğreticiliği görevi yanında bir de medrese eğitimine bağlı olarak öğrenci yetiştirmeye devam etmektedir. Hacı Dursun Efendi son derece gayretli, takva sahibi, yüksek manevi değerlere sahip ve kendisini ilme adamış az bulunan zatlardan biri idi. O devirlerde dini eğitim yapmak yasak olduğu için gerek hafızlık icazetleri, gerek İslami ilimleri okuyup bitirenlerin icazetleri kasabalarda yapılamıyordu. Mecburen köylerde oluyordu. İcazetlere katılan kalabalık cemaati, köylerde alabilecek cami olmadığı için de icazet merasimleri açık alanlarda düzenlenirdi. İcazetlerde, çevrede bulunan alim, mürşid ve kıraat alimleri mutlaka davet edilirdi. Eserleri Hacı Dursun Efendi bazı risaleler yazmış ve bunların bir kısmını Hac yolculuğu esnasında kaybetmiş, geride kalanlar da bir yangında kütüphanesiyle birlikte yanmıştı. Onun asıl eserleri yetiştirdiği canlı eserlerdir. Bu eserlerle o çok yaşayacaktır. Kaybolan eserlerinin dışında, hayatta iken yayınlanan eserleri şunlardır: 1. Tevhid ve İşrak (İstanbul, 1920). 2. Munkuzu’l-Felasife ve Muzhira’l-Hakika (Mekke, 1949). 3. Ahlak ve inanç Öğütleri (Giresun, 1956). 4. Muhtarü’I-Ahadis Tercümesi, 3 cilt. (İstanbul, 1965). 5. Ahiret Hakikatleri ve Dirilmek Hikmetleri, manzum, (Trabzon, 1970). Son Günleri ve Vefatı 1977’nin Ocak ayı sonlarında rahatsızlandı.Yaş 95’leri bulmuştu. Oğlu Süleyman Sami devamlı yanında idi. 23 Şubat 1977 Çarşamba günü saat ikiye çeyrek kala gözlerini yumarak büyük tefekkür alemine daldı. Oğlu Süleyman, hocanın kucağında, başını göğsüne yaslamıştı. Bir ara gözlerini açarak oğluna: “Evladım ölüyorum, ben Rabbim’e kavuşuyorum:’ dedi. Birkaç dakika sonra, üç defa “Allah, Allah, Allah” deyip Süleyman’ın kucağında sağ tarafa yönelerek ruhunu sevgilisine teslim etti. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amiin, amin, amin!.. Hacı Dursun Efendi ‘nin cenazesi, bir gün bekletildikten sonra Cuma günü kendi köy camisinde; naaşı öğrencisi, mürşid, Nakşi şeyhi Hacı Mahmud Ustaosmanoğlu tarafında yıkandı. Cenaze namazını, büyük Kıraat alimi Mehmed Rüştü Aşıkkutlu Efendi kıldırdı. Köydeki aile kabristanına defnedildi. Telkinini çayraka müderrisi Hacı Hasan Efendi hazretleri vermişti. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Of, Trabzon
Bali Süleyman Ağa

Bali Süleyman Ağa

istanbul – silivrikapı – bali süleyman ağa camii Süleyman Ağa hem Osmanlı ordusunda ser-topçiyan (topçubaşı) dır hem de “bölükat-ı erbaa’dan ( Osmanlı ordusundaki dört büyük bölükten ) birine ağa (kumandan)dır. Muhasarada kendi topu ile dövdüğü surların iç tarafına ( Silivrikapısı dahiline) daha sonraları bir mescit yaptırmıştır. Şehre oradan girdiği için bu bölge, fetihten sonra Fatih tarafından kendisine ganimet payı olarak verilmişti. Vefatından sonra bu mescidin hemen yanıbaşına defnedildi. 1461’de camii, türbe ve kuyusu için bir de vakıf tahsis edildi. 1453 ile 1457 arasında yapılan bu şirin ve mütevazi mescit ne yazık ki günümüze ulaşamadan harap oldu. Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876), Osmanlı sarayının harem bölümünde çalışan Sazkar Kalfa, mescidi daha büyük ve kubbeli olarak yeniden inşa ettirip mescidin yeni banisi oldu. 1894’teki büyük depremde mescit yıkıldı. Bu kez II. Mahmud’un (v. 1839) kızı Adile Sultan (v. 1899), camiyi yeniden yaptırdı ancak kendi adını vermedi. Bu mescidin bulunduğu yer, burayı ihya eden Adile Sultan ve yakınlarının arzusu ile “Bala’ diye anılmıştır. İstanbul’un ilk taht kadısı Molla Hızır Bey Çelebi, eski adı Sigma olan bu bölgeyi, hazırladığı resmi evraklara halk arasında kullanılan adıyla “Bali Kapısı” olarak kaydetmiştir.Zamanla cami ve türbenin etrafında bir tekke kurulmuştur. Yanına tevhidhane, muvakkithane, dergah hücreleri, hazire, sebil, çeşme, şadırvan, harem dairesi eklenmiştir. Bu gün Bali Süleyman Ağa’nın türbesinin içinde kabir arkadaşı olarak muhterem eşi, Bala Tekkesi’nin ilk postnişini Şumnulu Şeyh el-Hac Ali Efendi ve eşi Sıdıka Hanım, II. Postnişin Şeyh Muhammed Sadeddin Efendi ve Mekke şeyhlerinden Muhammed Sa’id Can efendiler bulunmaktadır. Sandukası önündeki kitabede: Bir zaman dîn-i mübîne eyledi hizmet tamam Hazret-i Sultan Fatih ile etti çok gaza beyti vardır. Eyüb, Eskiyeni Caddesi Balî Baba Camii’nin içinde başka bir Bali Baba daha vardır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi

Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi

erzurum – pasinler – alvarlı köyü Nakşibendi şeyhi, Muhammed Lütfi hazretlerinin meşhur lakabı “Efe” veya “Alvarlı Efe”dir. Efe tabiri, “Efendi” unvanından kısaltmadır. Erzurum bölgesinde hal, kemal, ilim ve irfan sahibi insanlara hürmet ve sevgi ifadesi olarak “Efe” denilmektedir . Hace (hoca) tabiri de aynı anlamda kullanılmaktadır. Efe hazretleri, pederleri Hace Hüseyin Efendi hazretlerinin: “Bu karye-i Kındığı hoş mekandır, Erenler meskeni rahat-ı candır. Hususa Hakki sultan, velayet, Kudumiyle müşerref bir mekandır” mısralarıyla övdüğü Erzurum’un Pasinler (Hasankale) ilçesine bağlı Kındığ (Altınbaşak) köyünde 1868 yılında dünyaya geldi. Babası, zahiri ve batını ilimlerde üst seviyede söz sahibi olan Hace Hüseyin Efendi’dir. Büyükbabası ise Hace Muhammed Efendi’dir. Annesinin adı Seyyide Hatice Hanım, büyükannesi ise Fatma Hanımdır. Böylece Efe hazretleri anne yönünden “Seyyid”dir. Efe hazretleri, ilk tahsilini muhterem pederi Hace Hüseyin Efendi’den tamamlayarak icazet aldı. Sonra da Erzurum’daki tanınmış bazı alimlerden ders aldı. Görev Yaptığı Yerler 1890 yılında yirmi iki yaşında iken Hasankale’nin Sivaslı Camii’ne imam olarak tayin edildi. Buradaki imameti, alimler, faziletli insanlar, seçkin kimseler ve halk tarafından takdir ve tebrikle karşılandı. Aynı yıl babasıyla birlikte Bitlis’te bulunan Muhammed Küfrevi ‘nin ziyaretine giden Efe hazretleri, o değerli zatın üstün nazarıyla kamil bir insan hüviyetini kazandı. O’nun talebesi oldu. Batıni ilimlerde ilerlemeye başladı. Her gün iki saat hocasının sohbetinde bulunuyordu. Hazret-i Pir Muhammed Küfrevi, Efe’nin, babası Hace Hüseyin Efendi’ye halifelik icazet verdi ve “Muhammed Efendi’yi de sana yardımcı ta’yin ettim” buyurdu. Efe hazretleri , Sivaslı Camii’ndeki görevine döndü . Ve beş yıl sonra, 1895’te Hazret-i Pir Muhammed Küfrevi’ den halifelik icazeti aldı. İman ve Murşid-i Kamil Efe hazretleri, irşada memur olarak Bitlis’ten Hasankale’ye döndükten sonra bir müddet daha Sivaslı Camii’nde görevine devam etti. Sonra vazifesini Erzurum’un Dinarkom köyüne nakletti. Birinci Cihan Savaşı’na kadar bu köyde kalmıştı. Dinarkom onun çok sevdiği bir yerdi. Efe hazretleri, 12 Şubat 1916’da, Ruslar’ın Erzurum çevresinin işgale başlaması üzerine Dinarkom’dan babasıyla birlikte Erzurum’a geldi. Niyeti bir an önce Türk ordusuna katılmaktı. Ancak kendisini ve hizmetlerini yakından tanıyan bir komutanın kendisine: “Hocam! Türk milletinin harp edecek asker kadar, sizin gibi vaaz edecek alimlere de ihtiyacı var. Siz vaaz ediniz, halkı irşad ediniz” sözleri üzerine, babasını Erzurumlu Hacı Recep Efendi isimli zatın evine bırakarak ve babasının da iznini alıp, o zamanlar Erzurum’un ilçesi olan Tercan’a bağlı Yavi Nahiyesi’ne imam oldu. Rus istilası süresince orada kaldı . Ancak, Ruslar’ın Erzurum’u işgal etmesi onun yüreğinde onulmaz yaralar açmıştı. Bu acılı günlerini şöyle ifade eder: Kopdu bugün kıyamet/Yeryüzü alkan oldu, Görülmemiş alamet/ Kandan bir tufan oldu. Lale yanak gül yüzler/ Gonca dehan dür sözler, Hançerlendikçe sizler/ Bedenleri kan oldu, Yavrular ağladıkça / Ciğerler dağlandıkça, Hançerler bağlandıkça/ Cesed debi-can oldu. İslam sızlar Hüda’ya / Arş sallanur sedaya, Dağlar gelür nidaya/ İslam perişan oldu. İslam hanümanıyla / Kurtulmaz bir canıyla, Herkesin öz kanıyla/ Saçları elvan oldu. Yiğitler baltalanmış/ Öz kanına boyanmış, Körpe kuzular yanmış/ Ateşte biryan oldu. Kanlı bazar kuruldu/ Boyunları buruldu , Kan harmanı görüldü/ Gören adem kan oldu. Ağladılar felekler/ Eyler dua melekler, Kabul olmaz dilekler/ Göz yaşı umman oldu. Kana boyandı yerler /Taşları mercan oldu . Lutfi fı’l-i Huda’da / Noksan mı ya irade, Te’sir yok bu sadade / Adem ki hayvan oldu. Cihadı 1917 yılında Rusya’da Bolşevik lhtilali ‘nin ardından Ruslar Osmanlı topraklarından çekilirken silahlarını Ermeniler’e vererek onları masum ve savunmasız Türkler üzerine kışkırttılar. Ermeniler’in hedefi, Doğu Anadolu’yu da içine alan büyük bir Ermenistan devletini kurmaktı. Bunun için Türk ve Müslüman olan halkın bölgeyi terk etmesini istiyorlardı . Bunun için dünyada eşi ve benzeri görülmemiş bir katliam, kıyım ve imha hareketine başladılar. Beşikteki bebeklere, yataktaki hastalara varıncaya kadar öldürdüler. Bazılarını da cami, ev ve ahırlara sokarak ateşe verdiler, yaktılar. Ermenilerin bu büyük zülüm ve insanlık dışı davranışlarına karşı Efe hazretleri, Yavi ve komşu köylerden topladığı altmış kişilik bir müfreze ile harekete geçti. Efe hazretlerinin Cuma vaazını dinlemek için çevre köylerdeki ahali Yavi’ye akın etmekteydiler. Eli silah tutan gençler cephelerde savaştığı için Cuma namazına gelenlerin çoğu orta yaşın üzerinde olan kimselerdi. Efe hazretleri, bu insanları da Ermeniler’e karşı direnişe hazırlamaya karar vermişti. O gün Cuma vaazında cemaatine özetle şöyle hitap etmişti: “Muhterem Müslümanlar! Ruslar memleketimizi işgal etmişken, daha düne kadar iç içe yaşadığımız ve komşu diye hürmet ettiğimiz Ermeniler, çoluk-çocuk, kadın-kız, yaşlı-genç demeden eşi emsali görülmemiş bir katliama girişmişken; bayrak, vatan elden giderken, millet, devlet yok edilmek istenirken, din ve iman tehlikede iken biz burada nasıl ibadet edebiliriz? Şimdi, dini, imanı, namusu, şerefi, istiklali, bayrağı, devleti, milleti kurtarma zamanıdır. Allah’ını, peygamberini seven hiçbir şeyi bahane etmeden cepheye koşsun! Düşmanla harp etsin! Hürriyeti olmayana Cuma namazı farz değildir. Bu durumda ne yapalım? İbadet mi edelim, yoksa cihad mı? Ben Allah yolunda, dinim, devletim, bayrağım ve milletim için harp etmeye gidiyorum. Benim gibi düşünenler benimle beraber gelsinler!” Bu etkili sözler üzerine cemaat gözyaşlarını tutamaz ve caminin içinde hepsi birden ayağa kalkar ve “Canımız, Allah’a Peygamber’e, vatana, bayrağa, devlete feda olsun. Efemi Sen nerede isen biz de oradayız!” diyerek Muhammed Lutfi Efendi’ye can u gönülden destek verirler. Cuma namazının sünnetini kıldıktan sonra Efe hazretleri minbere çıkar ve özetle şöyle bir hutbe irad eder: “Muhterem Müslümanlar! Şunu iyi bilin ki, biraz sonra kılacağımız bu namaz, düşmanla savaştığımız sürece Allah katında makbul değildir. Ermeniler vatanımızı işgal etmişken, insanlarımızı öldürüp, ırzımıza, namusumuza el uzatmışken, bizim burada ve evlerimizde rahat oturup ibadet etmemizi, bakın yemin ederek söylüyorum, bütün bildiklerime dayanarak söylüyorum ki, Allah kabul etmez ve etmeyecektir. Bu şekilde eli, kolu bağlı olarak, tevekkül ederek oturmamızdan Allah razı olmaz. Ecdadımızın mirasıdır, emanetidir. Bu vatan öyle kolay mı elde edildi sanırsınız. Her karış toprağına bir şehit verdik. Bu mirasa, bu emanete sahip çıkmak hepimizin boynunun borcudur. Allah’ın Kur’an’da buyurduğu gibi zaman, canımızla ve malımızla cihat etme zamanıdır. Allah’ını, Peygamber’ini, devletini seven herkes elinde neyi varsa onları alsın gelsin, harbe katılsın. Namazdan sonra ben yola çıkıyorum. Şehadet şerbeti içmeyi arzulayanlar, haydi durmayın işte şehit olma fırsatı! işte, Allah’a layık bir kul olma fırsatı! İşte Hz. Muhammed’e sevgili bir ümmet olma fırsatı! işte, ecdadımıza layık bir torun olma fırsatı!” Bu etkili hutbeyi de gözyaşları içerisinde dinleyen cemaat namazdan sonra, evlerinde savaşabilecekleri ne varsa hepsini yanlarına alarak Muhammed Lütfı Efendi’nin önderliğinde Yavi den yola çıktılar. Atmış kişi kadar olan bu milis kuvvetinin hedefi, öncelikle Oyuklu köyüne (Şimdiki Çat ilçesi) varmak ve orada Ermeniler’in elinde bulunan büyük Rus cephaneliğini ele geçirmekti. Çok gizli ve ihtiyatlı bir şekilde Oyuklu’ya gelen Efe ve arkadaşları bir gece yarısı baskınıyla oradaki Ermeniler’i etkisiz hale getirip cephaneliği ele geçirdiler. Cephanelikte, Türk köylerinden zorla toplanmış buğday, arpa ve yulaf gibi gıda maddeleri de vardı. Efe hazretleri birkaç kişiyi görevlendirerek bu erzakın yakın köylerdeki fakir halka dağıtılmasını sağladı. Beraberlerindekilerle birlikte Erzurum’a doğru hareket eden Efe, güzergahında bulunan küçük Ermeni çetelerini de etkisiz hale getirerek yoluna devam etti. Efe’nin Ermeniler’e karşı yaptığı bu mücadeleden haberdar olan halk, Efe’nin birliğine katılanlarla birlik sayısı 100’e ulaştı. Efe, milisleriyle birlikte, o sırada Haydari Boğazı yakınlarındaki Zergide köyünde bulunan Türk ordusuna katıldı. 11 Mart 1918 günü Efe hazretlerinin Türk ordusuna katılımı, ordu içinde duyulunca, ordu büyük bir moral bulur. Kendisinden ve yaptıklarından haberdar olan komutanlardan biri, gözyaşları içinde askerlere şu konuşmayı yapar: “Allah, Milet ve vatan yolunda şehit olmak için burada bulunan değerli kardeşlerim, yiğit askerlerim! Bakın, fazla söze ne hacet! Bugün aramıza katılan değerli hocamız Muhammed Lutfi Efendi ve cemaatini gören düşmanlarımız, elbette şunu söyleyeceklerdir:”Biz bu milleti nasıl yenebiliriz? Hacısı-hocası, yaşlısı-genci, sıhhatlisi-hastası, gelini, anası, ninesi tek bir vücut olmuş. Bu güce kim karşı durabilir ki?” Ordu ertesi gün (12 Mart 1918) Erzurum’un kurtuluşu için harekete geçti ve Erzurum kurtarıldı. Fakat o gün, Türk ordusuyla kendi milisleriyle Erzurum’a giren Efe hazretlerini, hem üzücü hem de sevindirici bir olay bekliyordu. Şöyle ki: şehre girer girmez babasının yanına koştu. Pederlerini kana bulanmış ağır yaralı buldu. Öğleden sonra şahadet mertebesine eren muhterem pederlerini, akşama doğru Kavak Kabristanı’na defnetti: Daha sonraları 1950 yılında bu kabristan sahasında okul inşaatına başlandığı için Efe hazretlerinin babasının kabri, Alvar köyüne, şimdi medfun bulunduğu türbeye nakledilmiştir. Efe’nin değerli pederi, şehit mertebesine ulaşması sevindirici ve fakat vefat etmesi ise üzücü bir hadise olmuştur. Efe hazretleri, Erzurum’un kurtuluşundan sonra, doğu illerimizin Ermeni zulümlerinden kurtarılmasından sonra, görevini Yavi köyünden ana vatanı Hasankale’ye nakletti. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğü görevini kabul etmedi. Avlar Köyü halkının ısrarlı istek ve istirhamlarıyla Alvar köyüne yerleşti. Bundan sonra Erzurum bölge halkı arasında”Alvar İmamı” veya “Efe hazretleri” lakabıyla anıldı ve tanındı. Hasankale’ye bir saat kadar uzak mesafede bulunan Alvar köyünde, bir Nakşibendi-Halidi şeyhi olarak, 1939 yılına kadar kamil bir insan , kamil bir mürşid, ender bir imam olarak yirmi bir sene görev yapmıştır. Uğradığı prostat hastalığının tedavisi için 1939 yılında Alvar’dan Erzurum’a giderek orada Topçuoğlu Mustafa Efendi’nin evinde altmış dört gün kaldı. Yapılan tedavi neticesinde: “Hekimli bir yerde yaşayabileceği”sonucuna varıldı. Alvar köyü halkından özür dileyerek Erzurum’un Mehdi Efendi Mahallesi’nde bir ev kiralayarak on altı sene de burada bölge halkını irşad ile meşgul oldu. ömrünün sonuna kadar kiracı olarak bu mütevazı evde hizmet görmüştür. Ailesi Efe hazretlerinin üç oğlu bir de kızı olmuştu. İki oğlu ile kızı küçük yaşta vefat etmişlerdi. Kabirleri Dinarkom Kabristanı’ndadır. Geriye kalan tek oğlu, O’nun mümtaz halifesi, kendisinden sonra irşad makamını nurlandıran Hacı Seyfeddin Efendi hazretleri kalmıştır. Şahsiyeti Efe hazretleri gayet temiz giyinir. Hal ve hareketleri ölçülü, vakur, mülayim, tok gözlü ve elinde olanla yetinip, kimseye ihtiyacını belirtmezdi. Misafirperver bir kimse olan Efe hazretleri, her zaman ve her gün sofrasında sayısız kimselere ikramda bulunurdu. Yirmi iki yaşından itibaren altmış altı yıl sofrasına misafirsiz oturduğu ender görülmüştür. Sofrasına üç adama yetecek kadar yemek koyar, on kişi kemaliyle karnını doyurur ve o yemeklerden biraz da art ardı. O: “Evinde bereket isteyen, hayır dileyen, güzel bir bahaneyle evine misafir çağırmalıdır” derdi. Efe hazretleri şefkat ve merhamet sahibiydi. Düşkünlere, hastalara, muhtaç ve kim­ sesizlere, analarının babalarının gösteremeyeceği şefkat ve merhameti gösterirdi. Yanına gelenlerin dertleriyle dertlenir, onların acılarını kalbinin derinliklerinde hisse­ derdi. Çok kimseler de dertlerine çare ve derman bulmuş olarak ferahla yanlarından ayrılırlardı. Vefatı Ömrü boyunca islam’a ve insanlığa güzel hizmetler veren, Peygamber varisi Efe hazretleri, 12 Mart 1956 da Erzurum’da ebedi aleme intikal etmiştir . Cenazesi Erzurum’dan iştirak eden çok kalabalık bir cemaatle Alvar köyüne getirildi. Ve merhum pederi Hace Hüseyin Efendi’nin kabri yanına defnedildi. Kendisinden 28 yıl sonra vefat eden oğlu ve halifesi Hacı Seyfeddin Efendi de (23 Mart 1984) Cuma gecesi vefat etmiş, Erzurum Gürcükapı Camii’nde Cuma namazından sonra kılınan cenaze namazından sonra, kalabalık bir cemaat eşliğinde Alvar köyüne götürülerek dedesi ve babasının türbesine defnedilmişti. Yerleri cennet, makamları ali olsun! Amin! Şefaatlerini dileriz. Amin, amin. Mezar taşındaki yazı: Muhammed Lütfı’yi hayr ile yad et Hayır dua ile kalbin abad et Bir Fatiha oku ruhunu şad et Her iki alemde mansur olasın. Halifeleri: Efe hazretlerinin vefatından sonra yerine geçen halifeleri şöyledir: Oğlu Hacı Seyfeddin Efendi, Vanlı Abdülhadi Efendi, Doğu Beyazıtlı Kurbanı Efendi, Bulanıklı Mehmed Efendi Hoca. Eserleri Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazan Alvarlı Muhammed Lutfi Efendi’nin şiirleri, ölümünden sonra oğlu Seyfeddin Mazlumoğlu tarafından derlenerek Hulasetü’l­ Hakayık adıyla yayınlanmıştır (İstanbul, 1974). Eser, ilk defa 1974’te yeni yazıyla, 1980’de ise eskimez yazıyla Hacı Seyfeddin Efendi tarafından neşredilmiştir. Daha sonra 1996 ve 2006 yıllarında olmak üzere yeniden düzenlenerek ve bir de indeks ilavesiyle Efe hazretleri Vakfı tarafından iki defa daha yayınlanmıştır. 848 sayfadan oluşan bu divanda çeşitli nazım şekilleriyle söylenen 726 şiir mevcuttur. Bunun dışında eserde, hatıra, gazeller, iltica-name, Mi’racu’n-Nebi, Mevlidü’n-Nebi, mersiyeler, destanlar, mesneviler… gibi çeşitli konular yer almaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Pasinler, Erzurum
Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı

Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı

İstanbul – Fatih – Sakızağacı Kabristanı Son devir din alimlerinden, vaiz ve İstanbul müftüsü. 6 Mayıs 1904’te Selanik, Serez’in Petriç kasabasında doğmuştur. Babası Petriç müderrisi Hafız İbrahim Ethem Efendi. Dedesi de oranın müderrislerinden Hacı Ali Efendi idi. Annesi müderris v hattat Hacı Ali Siyamı Efendi’nin kızı latife Hanım’dır. Dört yaşında iken babasını, dokuz yaşında iken annesini kaybeden Abdurrahman Şeref , Balkan Savaşı’ndan dolayı ağabeyi Abdullah Hulusi ile birlikte Tekirdağ’ın Saray kasabasına göç etti. İlköğrenimini Petriç’te ve Saray’da yaptı. Daha sonra İstanbul’a gelerek Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi’ni (1924), arkasından Darülfünun İlahiyat Fakültesi’ni (1927) bitirdi. Bu arada Süleymaniye Kütüphanesi’nde açılan kütüphanecilik kursuna da katıldı. Memuriyeti Abdurrahman Şeref memuriyet hayatına 1927’de Fatih Millet Kütüphanesi’nde başladı. Daha sonra Murad Molla ve Süleymaniye Kütüphanelerinde de çalıştı. Uzun zaman Vefa Lisesi’nde ve bazı ortaokullarda Türkçe, edebiyat ve din bilgisi öğretmenliği yapmıştır. İstanbul İmam­ Hatip Lisesi’nde tefsir, usul-i fıkıh, hadis ve usul-i hadis dersleri de okutmuştur. En son Çapa Öğretmen Okulu’nda din bilgisi öğretmeliği yapmıştır. 1950’de İstanbul il Müftülüğü murakıplığına tayin edilen Güzelyazıcı; Şehzade, Aksaray Valide, Bayezid ve Fatih Camilerinde vaizlik, 1963-1968 yılları arasında Fatih Camii’nde fahri hatiplik görevlerinde bulundu. 1972’de İstanbul il Müftülüğü’ne tayin edildi. Vefat edinceye kadar, altı yıla yakın bir zaman bu görevi sürdürdü. Geniş bir kültür birikimine sahip, iyi bir hatip ve başarılı bir şair olan Güzelyazıcı’nın çok yönlü yetişmesinde, son devir Osmanlı alim ve meşayihini, edip ve şairlerini yakından tanımasının önemli rolü vardı. Edibane ve şairane olarak çok güzel konuşan Şeref, medrese ve tekke kültürünü sanat ve edebiyatla birleştirip zenginleştirdiğinden vaazlarında son derece doyurucu oluyordu. Eserleri 1. Eylül Yaprakları (şiir) (lstanbul, 1938). 2. Gönül Yolcuları (şiir) (İstanbul, 1944). 3. Ehli Sünnet inanışının Değişmez Metinleri (lstanbul, 1947) 4. Din Dersleri (İstanbul, 1956). 5. Fatih Minberinden Mü’minlere Hutbeler, iki cilt. (İstanbul, 1966, 1970). olmak üzere 5 tane basılmış eseri ve bir o kadar da basılmamış eseri vardır. Geniş bir kültür birikimine sahip iyi bir hatip ve başarılı bir şair olan Güzelyazıcı, özellikle Pazar günleri ikindi namazından sonra Bayezid Camii’nde verdiği vaazlarda, kültür seviyesi yüksek bir cemaate hitap ederken esas amacı üniversite gençliğini aydınlatmaktı. Güzelyazıcı’nın, Nur Suresi’nin (39-40) ayetlerini esas alan ve yıllarca devam eden vaazları, küfrün psikolojisini veciz bir üslupla sergilediği ve ateizmin çıkmazlarını ortaya koyduğu için yüksek tahsil gençliği üzerine çok etkili olmuştur. Vefatı: Güzelyazıcı, ölümünden birkaç ay önce Vakıf Gureba Hastahanesi’ne yatırılmıştı. Ben de zatüriye olmuş, orada yatıyordum. Bölümlerimiz ayrı ayrı yerlerde idi. 20 gün koluma taktıkları serumdan kurtulup biraz iyileşince hocamı ziyarete gitmiştim. Eski neş’esi ve tatlı tatlı konuşmaları hızını kaybetmişti. Elini öptüm ve dua talebinde bulundum, şifalar diledim. ikinci ziyaretimde son günlerde yazdığı bir şiirini bana verdi. Bu son görüşümdü. Şiire sevindim, teşekkür ettim ve hayırlı şifalar diledim. Ben birkaç gün sonra taburcu oldum. Hocam ise son ziyaretimden 25 gün sonra,15 Mayıs 1978’de hastanede rahmetlik oldu. Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Edirnekapı Şehitliği’nde bulunan mürşidi, Nakşibendi şeyhi Serezli Hacı Hasib Efendi’nin kabri yanına defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Güzelyazıcı altı çocuk babası idi. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 İstanbul
Ali Çavuş ( Nimel Çeyş )

Ali Çavuş ( Nimel Çeyş )

İstanbul – Eyüp – Sofu karaali çavuş camii mihrabında İstanbul fethine iştirak eden mutlu kumandanlardandır. Eyüp Eskiyeni mescidini yaptıran Kasım Çavuş’un kardeşidir. Eyüp, Sofular mescidini yaptırmış ve caminin mihrabı önünde defnolunmuştur. Kabir taşı yenidir, yazısı sülüsdür: Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Çavuşlarından sahibü’l-hayrat Sofi Kara Ali Çavuş Efendi ruhu için Fatiha. (Sene: 1200) kitabesi yazılıdır. Sofular Kara Ali Mescidi, Zekâi Dede Sokağı üzerinde ve Eski Sofalar Caddesinin tam karşısında olup sol tarafında büyük bir bostan vardır. Zekâi Dede Sokağı yeni açılan Eyüp Edirnekapı Bulvarı tarafından ikiye bölünmüş ve ufak bir kısmı, Kurukavak tarafında kalmıştır. Hadika’da şu bilgi vardır: “Banisi Çavuş Ali Ağa’dır. Zamanla vakfı yok olmuş ve Şeyhülislam Hoca Sa’deddin Efendi Servi Mescidi vakfından vazife göstermiştir. Minberini Arpacı Hayreddin Mescidi İmamı Şeyh Abdullah Efendi koşmuştur ki, bu kitabın yazarı Hafız Hüseyin Efendinin asr-ı ricalindendir. Mescidin mahallesi vardır.” Mabet, Sofu Ali Çavuş Mescidi adı ile de anılır. Arazinin meylinden dolayı avluya 9-10 basamakla inilir. Duvarları kargir çatısı ahşaptır. Mihrabı dışa taşmalıdır. Son cemaat yeri tamamen yıkılmış iken 1975’de yeniden yapılmış ve mabet de bu sırada onarılmıştır. 1977’de yeniden yapılmış ve mabet de bu sırada onarılmıştır. 1977 senesi başında ibadete açılmıştır. Son cemaat yerinde bir mihrab ve 9 ahşap sütunun taşıdığı bir revak vardır. Çatısı ahşaptır. Kapısı ortada olmayıp yandadır. Kitabesi yoktur. Pencere kapakları bozulmadan günümüze intikal etmiştir. Zincirleri bile üstünde durmaktadır. Topuzlu parmaklıkları da zamanındandır. Minare kaidesi, iki sıra tuğla ve bir sıra kesme taştandır. Kaynak: (Gezi Notu) (Hadika 1/269) (Ayverdi, Fatih Devri 111/498) (T. Öz. İst Ca. 1/123) (Osm. Arş. Evkaf Def. III. No: 25004) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Zeyd b. Ali b. Ebu Talib

Cemaleddin Mahmud Hulvi

istanbul – fatih – Şehremini deki hulvi ( şirvani) dergahında İstanbul’da yetişen meşhur velîlerden. Asıl ismi Cemaleddîn Mahmud’dur. Lakabı “Cemaleddîn”, mahlası “Hulvî”dir. 1574 (H. 982) senesinde İstanbul’da Şehremini civarında doğdu. Saray helvacıbaşılarından Ahmed Ağa’nın oğludur. Sünbüliyye ve Gülşeniyye tarîkatlarında yetişmiş ve rehberlik yapmış, talebe yetiştirmiştir. On dört yaşında babasının şeyhi Necmeddîn Hasan Efendi ile birlikte hacca gitti. Hac dönüşü helvacılığa başladı. Daha sonra sipahiliğe heves ederek devlet hizmetine girdi ve Divan-ı Hümayun Çavuşu oldu. Devlet hizmetinde iken tekkeleri dolaştı. Dervişlerle birlikte bulundu. Onların halleri ile hallendi. Hac dönüşünü Koca Mustafa Paşa Dergahı şeyhi Hasan Zarîfî Efendi ile birlikte yolculuk yaptı. Yolda onun sohbetlerinden istifade etti. Böylece tasavvufta ilk sohbetleri dinleyip bu yolun kıymetini anlayıp, lezzetini tattı. Dünya mevkii ve nîmetlerinde hevesi olmadığından, Allahü Teala’nın rızasına kavuşmak için uğraşıyor, kendisine yol gösterecek bir rehber arıyordu. Babasının vefatı üzerine (1602) devlet hizmetinden ayrıldı ve Mısır’a gitti. Burada Şeyh Haşhaşi ve Sersem Mehmed Dede gibi büyük zatlarla sohbet etme imkanı buldu. Bir süre sonra, Halvetiyye yolunun, Sünbüliyye koluna mensub olan Koca Mustafa Paşa Dergahı şeyhi Zarîfî Hasan Çelebi’nin sohbetlerine devam etti. Mahmud Hulvî hazretleri, tasavvuf yoluna girişini şöyle anlatır: ” Bir gün bir yeniçeri katibinin yaptırdığı Yenikapı Mevlevîhanesi’nde dervişlerin Mesnevî okuduklarını görünce, tasavvuf yoluna karşı kalbim meyil etti. Bu sırada sıtma hastalığından muzdarip idim. Yolda giderken sıtma nöbeti tuttu ve biraz dinlenmek için Merkez Efendi Dergahı’na girdim, istirahat için uzandığım zaman uyuyakalmışım. Rüyamda Merkez Efendi hazretleri bana: ” Oğul bize gel!” dedi. Heyecanla uyandım. Sıhhate kavuştuğumu hissettim. O hafta Salı günü vaaz vermek üzere Merkez Efendi Dergahı’na gelen daha önce beraber hacca gittiğimiz Zarîfî Hasan Çelebi’den, gördüğüm rüyayı tabir etmesini istedim. O zaman bana: ” Sana şeyhlik hibe etmişler” dedi. Gerçekten o hafta hocama biat ederek tam manasıyla teslim oldum. Hocam: ” Siz bizim hac yolunda yol arkadaşınız ve dostunuz olmuştunuz. Şimdi biz size tasavvufta yol arkadaşı olamaz mıyız?” dedi”. Mahmud Hulvî hazretleri, Şeyh Zarîfî’nin sohbetlerine devam edip tasavvufta yetişti. 1619 senesinde ikinci defa hacca gitti. Bu hac seferinde hocası Hasan Zarîfî’nin emriyle Kahire’ye uğrayıp orada bulunan Gülşenî tarîkatı şeyhi Necmeddîn Hasan Efendj’nin sohbetlerinde bulunup, ondan istifade etti. Gülşenî yolunda îcazet alıp Istanbul’a döndü. Hocası Hasan Zarîfî Efendi de ona tasavvufta talebeleri yetiştirmek için icazet verdi. Önceleri bir müddet Dayudpaşa Camii’nde Cuma günleri, haftanın diğer günleri de Sultanahmet, Şehzade ve Fatih Camii’nde vaizlik vazîfesi yaparak halkı irşad edip doğru yolu gösterdi. Sonra da hocasının emri üzerine şeyhlik, rehberlik yaptı. Kendi adı ile anılan Şehremini’ndeki Şirvanî Tekkesi’nde diğer meşhur ismiyle Hulviyye Tekkesi’nde insanlara rehberlik yaptı, tasavvufda talebe yetiştirdi. Bu dergahta talebelerin yiyeçeklerini kendisi karşılardı. Ayrıca herbir talebeye beş-on akçe harçlık verirdi. Bu kadar masrafı karşılamak için lazım olan parayı nereden temin ettiğini kimse bilemezdi. Ancak onun bir bereketi ve kerameti olduğunu farkedenler de vardı. Devrin meşhur Halvetî şeyhlerinden Nureddinzade’nin kızıyla evlenen Hulvî hazretleri babasından kendisine intikal eden Şehremin’deki evini 1626 senesinde tekke haline getirerek zengin gelirler vakfetti. Cemaleddîn Hulvî hazretleri şiirde “Hulvî” mahlasını kullanırdı bu hususda şu menkıbe anlatılır: ” Bir gün Mevlana Celaleddîn-i Rumî hazretlerinin dîvanını hocası Hasan Zarîfî Efendi’ye hediye etti. Hocası: ” Gel Helvacızade, sana Mevlana hazretlerinden bir mahlas rica edelim” diyerek üç İhlas bir Fatiha okuyup Dîvan’ı açınca, yüksekliklere mensub olan tatlı olur” manasında şu rubaî çıkar: ” Menkane ulviyyen gad cae hulviyyen” Bu rubaî işaret sayılarak Mahmud Efendi, bundan sonra “Hulvî” mahlasını kullandı. Cemaleddîn Hulvî hazretleri tarikatta Sünbülî ve Gülşeni kolunun irşadıyla selahiyetli idi. Büyük bir gayretle hizmette ve irşadda bulundu. CEMALEDDÎN HULVÎ HAZRETLERİNİN BAZI SÖZLERİ Evliyanın meşhurlarından naklederek buyurdu ki: ” Dünyada oruç tut. Ölüm geldiğinde bayram sevinci içinde ol. Dilini tut, koru. Lüzumsuz şeylerden sakın. Dünyaya meyletme. Ahirete götüreceğin şeyler ölçüsünde dünya ile ilgilen”. ” Her işin başı ilimdir. İlmin başı ise Allahü Teala’nın inayetidir”. ” Allahü Teala’ya, dünya mertebesi ve halkın îtibar ve sevgisini kazanmak için ibadet edenler, Allahü Teala’nın gazabına uğrayan kişilerdir”. ” Allahü Teala bir kuluna iyilik murad ederse, ona hayırlı amel kapısı açar, söz kapısını kapar. Kötülük murad ettiğinde bunların aksini yapar. Kişinin yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır”. ” İhlas, her şeyin Allahü Teala’nın rızası için yapılması, amelin kabulüne vesîle olan güzel düşünce (niyet) dir”. CEMALEDDÎN MAHMUD HULVÎ HAZRETLERİNİN ESERLERİ Cemaleddin Mahmud Hulvî hazretleri dinî ve edebî ilimlerde olduğu gibi tasavvufî ilimlerde de ileri derecede alim idi. Eserlerinden bazıları şunlardır: 1- Lemezat-ı Hulviyye El-Lemehat-ı Ulviyye: Bu eseri, 1609 senesinde yazmaya başlayıp, 1621 senesinde tamamladı. Eser bir mukaddime ve yirmi iki kısımdan meydana gelmiştir. Mukaddimede ilk dört halife, dört mezhebin imamları ve onikî imam sonra Halvetîlik yolundaki büyük velilerin hayatı ve menkıbeleri anlatılmaktadır. 140 zatın hal tercümesi anlatılan bu esere, hatime, son kisminda ise ayrıca, bizzat kendisinin görüştüğü 52 velînin hayatını ilave etmiştir. Mahmud Hulvî hazretleri, tasavvufu ve evliyanın hal tercümesini anlatan elliye yakın muteber kitabı tarayarak bu eseri meydana getirdiğini kaydedip faydalandığı eserlerin isimlerini bildirmektedir. Bu eser Mehmet Serhan Tayşi tarafından yayınlanmıştır. Istanbul 1993. 2- Divan: Sade bir dille kaleme alınmış olan bu eser ilahîlerden müretteptir. 3- Cam-ı Dil-Nüvaz: Şebüsterî’nin Gülşen-i Raz eserinin şerhinin tercümesidir. 4- Taşlıcalı Yahya Beyin “Hamse”sine bir nazire. CEMALEDDÎN MAHMUD HULVÎ HAZRETLERİNİN VEFATI Cemaleddîn Hulvî hazretleri, 1654 (H. 1064) de vefat etti. Kabri, İstanbul’da Şehremini semtinde Hulvî adıyla anılan Şirvani Dergahı’nın bahçesindedir. Vefatına İstanbul’lu Nisarî Hüseyin Çelebi: ” Can-ı Hulvî eyledi ikbal şehd-i cennete”. Kaynak ; Bütün Menkıbeleriyle İstanbul ve Anadolu Evliyaları , Mehmed emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık

Hamza Dede – Bursa

📍 Bursa
Gazi Mestan ( Bayraktarlar ) Türbesi

Gazi Mestan ( Bayraktarlar ) Türbesi

kosova – priştine ye 5 km uzaklıkta mitrovica ya giden yol üzerinde, sırpların kahramanı miloş obiliç ın anıtı yakınında. Türbe, 1999’daki Kosova Savaşı’nda Sırp ve Arnavut askerleri tarafından sığınak olarak kullanılmıştır. Türbenin, 1389 Kosova Muharebesi’nde şehit olan, isimleri meçhul iki bayraktara ait olduğu tahmin edilmektedir, içinde yatan kişilerin kimlikleri tam olarak aydınlanmış değildir. Evliya Çelebi, Sultan Murad Hüdavendigar Türbesi etrafında, on bin kadar şehidin yattığını söyledikten sonra, bunlardan Alemdar Baba, Şehid Şeyh İlyas Dede, Timur Paşazade Yasavul’un isimlerini verir. Osmanlının ilk devirlerinde, bir takım önemli kişilerle ilgili bilgiler, çok azdır. Bu nedenle, türbenin bu kişilerle ilgisi olup olmadığı ne yazık ki tespit edilememektedir. Türbe halk arasında “Bayraktar” türbeleri olarak anılmaktadır. Türbenin önceleri bir tekke yapısının da olduğu söylenmektedir. Bugün, türbe etrafında bina enkazına rastlanmadığına göre, bu tekke de birçok benzerleri gibi ahşaptan inşa edilmiş olmalıdır. Türbenin etrafında binlerce şehidimiz yatmaktadır. Eskiden bu hazirede çok sayıda mezar taşı olmakla birlikte; günümüzde bunların sayısı ne yazık ki, çok azdır. Sekizgen planlı türbe, kubbe ile örtülüdür. Bir cephede giriş kapısı, diğerlerinde birer adet pencere yer almaktadır. Pencerelerin etrafları, kaba taş sövelerle çevrelenmiştir. Sekiz köşeli kasnağın üzeri, kurşun kaplı kubbe ile örtülüdür. Kasnağın köşelerinde görülen paye şeklinde hafifçe taşkın çıkıntılar, türbenin değilse de, dışının 19.y.y/da bir onarım geçirdiğini göstermektedir. Yapının içinde, sadece iki sanduka bulunmaktadır. Kapısı açık durumda olan türbenin içi, incelememiz esnasında gayet perişan bir haldeydi. Harap durumdaki türbenin acilen onarıma ihtiyacı olduğu tespit edilmiştir. . Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Şeyh Hacı Musa Tekkesi – Türbesi

Şeyh Hacı Musa Tekkesi – Türbesi

kosova cakova – Şehir merkezi nana tereza cad no :98 Tekkenin ilk kurucusu Hacı Şeyh Musa’dır. Hacı Şeyh Musa, 1855-1875 yılları arasında İstanbul’da medrese eğitimini tamamlamıştır. Rifaîi tarikatına ait olan tekke, geniş bir avlu içinde bulunmaktadır. Avlunun dört tarafını farklı tekke yapıları sarmıştır. Caddeye bakan tarafta, asıl tekke yapıları yer almaktadır. Tekke, büyük bir asitanedir. Yapının yola bakan yüzünde ve bahçe yüzünde dörder direğe oturan birer çıkmaşsı vardır. Tekke kırma bir çatıyla örtülüdür. Tekkenin, alt kısımları kerpiçten, üst kısımları ahşap karkastan yapılmıştır. Ana girişteki eyvanın solundaki mekanın kubbesi bağdadî ve kalem işli olup çatlamalar olmuştur. Tekkenin hemen girişinde, kapının solunda semahane, onun ilerisinde uzun bir türbe bulunmaktadır. Tekke avlusu içinde derviş odaları olarak kullanılan ikinci bir yapı inşa edilmiştir . Semahanenin dört tarafı maksurelerle çevrili olup, ortasında bulunan ”devran” yenidir. Mihrap duvarının her iki yanında mahfil bulunmaktadır. Semahane duvarlarında alem, teber, topuz, şiş, bendir, kudüm v.b. asılıdır. Üst örtüsü, oniki köşeli ahşap kubbedir. Kubbesi içinde kalemişi süslemeler bulunmaktadır. Kubbe göbeğinde sekiz kollu yıldız (mühr-ü Süleyman) vardır. Semahanenin mahfil katı ahşaptır. Mahfîl kattan geçilen odalarda ahşap döşeme, çıtalı ve göbekli tavan, niş, dolap ve pencereler genelde sağlam olup, iç ve dış sıvaların ise tamiri yapılmaktaydı. Tekkenin son şeyhi Danyal Efendi’nin ölümüyle oğlu Şeyh Lütfü ve bunun da ölümüyle iki oğlandan en küçük olanı şeyhliğe hazırlanmaktaydı. Tekkede her Cuma günü ve Muharrem aylarında zikir ve devran yapılmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Efendi

Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Efendi

İstanbul – Fatih camii haziresinde Özellikle usûl-i fıkıhtaki ihtisası ile bilinen Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi, Ribalzâde el-Hâc Hüseyin Efendi’nin oğlu olup Selanik Vilayeti’nin Tikveş kazasında 1830 yılında dünyaya gelmiştir. Ecdadı aslen Adana’nın İçel sancağından olup hicret ederek Tikveş’e iskân olunmuştur.İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra 1853 yılında İstanbul’a gelerek Serezli Hâfız Seyyid Efendi’nin derslerine devam etti. Daha sonra meşhur Giritli Ali Fikri Efendi’nin derslerine devam ederek icazet aldı. Ayrıca hocasının üstadı Şeyh Muhammed Ali et Temimî (ölümü 1871) – ki meşhur müfessir Alusî’nin talebesidir .M erhumdan iki sene kadar Mutavvel okudu. Diğer taraftan zamanın üstad ı küllü reisü’l kurra büyük âlim Muhammed Gâlib Efendi’nin dersine devam ederek Telvih ve Mutavvel okudu. Ayrıca ulemadan Yakovalı Ali Efendi’den icazet aldı. 27 Şubat 1860’da uhdesine İbtida Hâric İstanbul müderrisliği tevcih olunarak Fatih Camii’nde derse çıktı. Celâl ve Mir’ât okutarak 1910 yılına kadar iki kez icazet verdi. Yusuf Ziyaeddin Efendi ’nin icazet verdiği talebeler arasında Hâlis Efendi, Serezli Hacı Mustafa Nuri Efendi, Taşköprülü Abdullah Rüşdî Efendi, meşhur vaizlerden Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Manisalı Hoca Emin Efendi, doktor ve feylesof Ödemişli Mustafa Fehmi Efendi gibi birçok büyük âlim vardır ve hepsi Tikveşli’nin önünde diz kırıp ilim öğrenmiştir. 1909 yılına kadar Harbiye Nezareti’nde Şifa i Şerif kârîliği yaptı. Reîsü’l ulemâ ünvanını alan Tikveşli, Huzur Dersleri’ne 1866 – 1873 yıllar arasında muhatab, 1874 Eylül 1908 yılları arasında da mukarrir olarak katıldı. Uhdesindeki müderrislik rütbesi 1871 yılında Hâmise Süleymaniye’ye, 1876’da ise Süleymaniye’ye terfi olunmuş, 1900’de ise Rumeli Kazaskerliği tevcih olunmuştur. Birinci rütbeden Nişan Osmanî’ye sahiptir. Yus uf Ziyaeddin Efendi, zaman zaman kritik görevler üstlenmekten geri durmamıştır. Rumeli vilayetindeki uygulamalara karşı çıkanların meydana getirdikleri karışıklıkları önlemek için 31 Mart 1903’te gönderilen heyet nâsıhanın reisliğini deruhde etmesi ve bölgeye giderek vazifesini icra etmesi bu cümledendir. Yusuf Ziyaeddin Efendi aynı zamanda ilk Osmanlı Meclis i Mebusân’ına İstanbul mebusu olarak girmiştir. 80 Müslüman ve 50 gayrimüslim milletvekilinden oluşan ilk Osmanlı Parlamentosu 19 Mart 1877 tarihinde padişahın huzurunda ilk oturumunu yaptığında payitahtı temsil eden 10 mebusdan biri Yusuf Ziyaedin Efendi idi. Reisü’l Ulemâ Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi, 12 Kasım 1920’de İstanbul’da vefat etti. Fatih Cami- i şerifi haziresine defnedildi. Ölümü özellikle medrese çevrelerinde derin üzüntüye sebep olan Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi hakkında Üsküplü Hocazade bir yazı yazmıştır. Kabri şerif Kitabesi Hüve’-bakî Fatih cami’-i şerîfi mücîz ders-i ammlarından Reîsü’l-ulema Tikveşli EI-Hac Hafız Yusuf Ziyaeddîn Efendi ve kaffe-i mü’minîn ervahına EI-Fatiha. Tarih-i vefatı: 22 Safers ene 1339 Tarih-i tevellüdü: 15 Şban sene 1245 Ketebehu Azîz. O ebedîdir. Fatih camii icazet (diploma) vermeye yetkili ders-i azamlarından ve ilim adamlarının reisi Tikveşli Hacı Hafız Yusuf Ziyaeddin Efendi ve bütün mü’minlerin ruhlarına Fatiha. Vefat tarihi: 5 Kasım 1920 Dosum tarihi: 4 Nisan 1830 (Hattat) Aziz yazdı Kaynak ; 1- Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları 2- Osmed dergisi , Vol. 4 Issu 6 , Kasım hızlı

📍 İstanbul
Fatih Camii Haziresi

Fatih Camii Haziresi

Fatih semti İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biridir. Bizans ve daha öncesinde de bu bölgenin önemli bir yerleşim yeri olduğu kaynaklarda zikredilmektedir. Semte adını veren Fatih Camii; Sultan II. Mehmed (Fatih) tarafından fetihten sonra Havariyyun Kilisesi’nin kalıntıları üzerine inşa edilen ilk selatin camiidir. 1766 İstanbul depreminde büyük hasar gören cami, Sultan III. Mustafa tarafından yeniden yaptırılmıştır. “İstanbul’daki selatin camiilerinden, Fatih, Bayezid ve Süleymaniye camilerinin gerçek birer mezarlığı vardır.” 19. yüzyıla gelinceye kadar bu camilerin hazirelerine sivil defin yapılmıyordu. Osmanlı toplumu için 19. yüzyıl birçok açıdan değişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Mezarlık kültürü de bu değişimden kendine düşen payı almıştır. En köklü değişim ise, üst tabakadan olanların hazirelere gömülmesiyle yaşanmıştır. Daha önceleri şehrin muhtelif yerlerinde türbe ve küçük hazirelere rastlanırken 19. yüzyıl ortalarından itibaren bu anlayış değişmiş, II. Mahmud Türbesi Haziresi, Abide-i Hürriyet çevresinde Jön Türk liderlerinin mezarlıkları oluşmuştur. Bu tarihten itibaren cami hazîrelerine daha çok defin yapılmaya başlanmıştır. Fatih Camii’nin kıble tarafında; Çorba kapısı ve Türbe kapısı arasında kalan, Nakşidil Sultan Türbesi’ni ve küçük külliyesini de içine alan hazirenin teşekkülü, bu sahaya 1194/1780’den sonra yapılan definlerle başlamıştır. Bu saha duvarlarla çevrilerek kapalı bir alana dönüştürülmüştür. Duvarların arasındaki lokma demirli pencereler, insanların hazireyi görmesini sağlar. Burası akşamları aydınlatıldığı için gece vakti civardan geçenlere çok güzel ışık oyunları sergiler. Hazire, Münire Sultan Türbesi’nin hemen yanından başlayan ve Nakşıdil Sultan Türbesi’nin girişinin sol tarafında kalan binaların arkasındaki duvarla ikiye bölünmüştür. Nakşıdil Sultan Türbesi’nin ön kısmına; saraya mensup erkek, kadın ve çocukların defnedilmesi, hazireye en eski definlerinin burada başladığını gösterir. Sahanın hazireye dönüşmesi, definlerin az sayıda olması sebebiyle zaman içerisinde olmuştur. Oluşumu hızlandıran en önemli sebep saray mensupları dışındakilerin de hazireye definleri olmuştur. Hazireye defin için saraydan yani padişahtan izin almak gerekiyordu. Fatih haziresi, Konstantaniyye fatihinin mübarek naaşlarının sırlandığı mahal olarak son dönem Osmanlı ilim, siyaset, sanatkar ve idarecilerinin gömülmeyi arzu ettikleri bir yer olmuştur. Kapıkuleli Mühendis Seyyid Hasan tarafından hazırlanmış 1815 tarihli “Su Yolu” haritasında caminin sağında ve solunda külliye binaları yer almaktadır. Kıble tarafının ağaçlık bir alan olduğu ve bu alanda herhangi bir yapı ve mezarlığı hatırlatan bir şey olmadığı görülmektedir. Sultan II. Abdülhamid Han’ın Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu’nda yer alan 1873-1890 tarihleri arasında çekilmiş olduğu kayıtlı bir fotoğraf elimizdeki en önemli belselerdendir. Münire Sultan Türbesi’nin ön tarafindan çekilmiş olan foto§rafta hazirenin orta kısmında şebekeli bir mezar göze çarpar. Fotoğraf çok dikkatli incelendiği zaman ağaçlann arkasında camiye yakın kısımda üstüvanî mezar taşı ile Fatih’in Türbesi’nin hizasında bir iki mezar taşı dikkatimizi çeker. Kapıkuleli Mühendis Seyyid Hasan’ın haritasında görülen agaçların bu ağaçlar olması kuvvetle muhtemeldir. Ağaçlar meyve ağaçlarına benzemektedir. Hazire bu tarihlerde daha çok meyve bahçesini andırmaktadır. Mezarlık simgesi olarak bilinen serviler dikilmemiştir bile. Yalnız hazire dışında Fatih’in türbesi ile cami arasında büyük bir servi dikkati çekmektedir. Hazirenin içinde yer alan ve Mimar Kemaleddin tarafından inşa edilen Gazi Osman Paşa Türbesi de fotoğafta yer almıyor. Osman Paşa’nın Türbesi 1900’de inşa edildisine göre, türbenin bulunmaması da fotoğrafın bu tarihten önce çekildiğini gösterir. Bu fotoğraf hazireye definlerin 1870’lerden sonra yapıldığı hakkındaki kanaatimizi desteklemektedir. Ayrıca hazirede yer alan taçlar üzerindeki vefat tarihleri de bu fikri güçlendirmektedir. 1875 tarihli taş baskısı haritalardan faydalanılarak 1964’te İstanbul Belediyesi tarafından hazırlanan haritada Nakşidil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan kısımda bir grup mezarın olduğu görülmektedir. Bu haritadan hareketle Fatih’in Türbesi’nin önünde yer alan kısma henüz defin yapılmadığı kanısına varabiliriz. Yapılıyorsa bile çok az sayıda olmalıdır. Kısaca bu tarihlere kadar, meydana gelmiş bir hazireden bahsedemeyiz. Fransız topoğraf Jacques Pervititch tarfından 1922 ve 1945 yılları arasında yangın sigortaları için hazırlanan haritalar, eski semtleri, mahalleleri ve caddeleri çok detaylı bir şekilde gösteren haritalardır. Pervititch tarafndan hazırlanmış olan 1933 tarihli ayrıntılı sigorta haritasında, hazire olarak bilinen alanın üzerine yazılmış olan “mezarlık” ibaresinden hazirenin artık teşekkül etmiş olduğu çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Sultan II. Mahmud’un annesi Nakşıdil Valide Sultan için 1233/1818’de inşa edilen türbe, sebil ve sıbyan mektebinden oluşan küçük bir külliyedir. Bu yapılar, Fatih Külliyesi’nin bir parçasi olan Darüşşifa’nın yerine yapılmıştır. Nakşıdil Sultan tarafından yaptırılan binalar hazirenin teşekkül etmesinde önemli rol oynamıştır. Nakşıdil Sultan’ın içinde medfun bulunduğu türbeyi ve diğer yapıları vefatından önce yaptırmış olduğu kaynaklarda yazılıdır. Çalışmamızda mezar taşları numaralanırken Fatih Türbesi’nin önündeki mezarlar ile Nakşıdil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan mezarlar arka arkaya sıralanmıştır. Numaralanan 425 mezar kronolojik olarak dizildisinde -tarihsiz ve okunamayanlar ayrıldıktan sonra- şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır: Hazirede 3 farklı mezar grubu dikkati çekiyor. Bunlardan biri Nakşıdil’in önünde yer alan mezarlar, ikindsi Gülbahar Hatun Türbesi’nin arkasında ve bekçi kulübesinin yanında yer alan mezarlar ile Fatih’in Türbesi’nin önünde yer alan bölümdeki mezarlar. Nakşıdil Sultan’ın önündeki hazirede 89 mezar vardır. En eski tarihli olan 1194/1780 en yakın tarihli olan ise 1963’tür. Üst taraftaki hazîrede 322 mezar mevcuttur. Burada en eski tarih 884/1479 olarak görülür. Son defnin tarihi 1983’tür. Yaptığımız araştırmada bu bölüme yakın tarihlerde defin yapıldığı rivayetleriyle karşılaştık. Ancak bunu belgeyen bir taşa rastlamadık. Fatih Camii haziresinde Fatih devrine ait ve döneminin özelliklerini gösteren mezar taşı bulunmamaktadır. Gülbahar Hatun Türbesi’nin sol tarafında türbeyle duvar arasındaki mezar taşları arasındaki 884 / 1479 tarihli taş, haziredeki en eski tarihli taştır. Gülbahar Hatun Türbesi içinde medfun Fatih Sultan Mehmed Han’ın kızı Şehzade Gevher Han’ın hizmetindeki Nuri Çelebi’ye ait taşın üzerindeki yazı incelendiginde çok sonraları (19. yy) gelişecek olan Nesta’lîk yazıyla yazılmış oldusu görülecektir. Bu taşın nereden geldiği ve ne zaman yazıldığı hususunda bir bilgimiz yoktur. Fakat taşın, üzerindeki tarihe ait özellikler taşımadığı rahatça anlaşılmaktadır. Muhtemelen sonraki yıllarda yenilenmiş olmalıdır. Hazirenin Nakşıdil Sultan Türbesi’nin önünde yer alan bölümündeki taşların daha eski tarihli oldukları dikkati çeker. Hazîrede ilk definler buraya yapılmıştır. Fatih Türbesi önündeki kısma yapılan ilk defin ise Şeyhülislam Mehmed Refik Efendi’dir. Tarikat, tekkeler ve mezar, taşlarıyla ilgili araştırmalarıyla bilinen Cemaleddin Server Revnakoglu, ilk defin konusunda şunları söyler: “Fatih Camii’nin tarihi haziresi; gül ve karanfil bahçelisinden çıkarılıp, kabristan haline getirildikten sonra buraya ilk defa gömülen insan Şeyhülislam Bosnalı Mehmed Refik Efendi olmuştu. Bu zat bir muharrem ayının sonunda toprağa verilirken kabrinin başında bulunan Cevdet Paşa teessüründen kendisini tutamayarak ağlamış ve şöyle demişti: “Bugün buraya bir fıkıh hazinesi gömüyoruz. Tıpkı bunun gibi, aynı kıymetteki bir kaybın acısını duyarak, ve tahriri hatıralarını ciğerimizde yaşatarak zamanımızın en eski ve kuvvetli bir fıkıhçısını, bir islam hukukçusunu yine böyle ahirete yolcu etmiş bulunuyoruz.” 1288 / 1871 tarihinde yapılan bu defin, saray mensupları dışında hazireye yapılan ilk sivil defindir. Hazireye son olarak 17.10.1983’te İ.Hakkı Müftüoğlu’nun defni yapılmıştır. Fatih Camii Haziresi; servileri, meyve asaçları, kaplumbağaları, kuşları, böcekleri ve gülleriyle huzurlu bir ortama sahiptir. Hazire, etrafını çevreleyen duvarların içinde nadide ve sanatı mezar taşlarıyla ve her geçen gün artan ziyaretçileriyle bir sanat galerisi gibidir. Fatih Sultan Mehmed’in bu tabloda görülmeyen, ama herkesçe hissedilen ruhaniyetinin ve manevî havasının önemi ve değeri malumdur. HAZİREDE MEDFUN ÖNEMLİ ŞAHSİYETLER Fatih Camii haziresinde yatmakta olan zevat, mesleklerine göre 4 ana grupta değerlendirilmiştir. Bu gruplar, Osmanlı devlet teşkilat ve teşrifatını meydana getiren; ilmiye (ulema), tarikat mensupları, seyfiye (askerî zümreler) ve kalemiye (bürokratlar) sınıflarıyla bu sınıfın dışında kalan sanatkarlardan oluşmaktadır. A . İlmiye Sınıfı Mensupları İlmiye sınıfı; eğitim, yargı, fetva ve din teşkilatında görev yapan şeyhülislam, nakîbüleşraf, kadıasker, kadı, müderris gibi medrese kökenli kişilerden oluşmaktadır. Daha geniş anlamda Osmanlı ilmiye sınıfı, klasik ve yerleşmiş İslami eğitim kurumu olan medresede usülüne uygun tahsilden sonra icazetle mezun olup eğitim, hukuk, fetva, başlıca dini hizmetler ve nihayet merkezi bürokrasinin kendi alanlarıyla ilgili önemli bazı makamlarini dolduran Müslüman ve çoğunlukla da Türklerden oluşan bir meslek grubudur. Bu sınıf modernleşme döneminde güç ve etki alanlarını nisbeten kaybetmekle birlikte Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, hatta Cumhuriyet’in ilk dönemine kadar geleneğini devam ettirebilmiştir. Hazîrede ilmiye sınıfından önemli şahsiyetler medfundur: Mehmed Refîk Efendi (şeyhülislam), Kara Halil Efendi (şeyhülislam), Hafız Mustafa Efendi (mevalî-i izamdan), Mustafa Fehmi Efendi (kadıasker), Mahmud Kamil Efendi (kadıasker), Abdullah Sakir Efendi (kadıasker), Ibrahim Edhem Efendi (kadıasker), Hafız Ahmed Necib Efendi (kadıasker), Mehmed Muhiddin Efendi (reisülulema), ulemadan Gürcü Mehmed Şerif Efendi, Hafız Nasuh Efendi, Yusuf Sıdkî Mardinî, Oflu Mehmed Emin Efendi, Dramalı İsmail Hakkı Efendi, Sinobî Ahmed Nazif Efendi, Hasan Hilmî Efendi, Hoca Ishak Efendi, Cemaleddin Efendi (müderris), Mahmud Cemaleddin Efendi (müderris, fakih), Mehmed Said Efendi (medrese hocası), Mehmed Sıdkı Efendi (medrese hocası), Mehmed Hulusi Efendi (mukarrir), Abbas Şükrü Efendi (mukarrir), Osman Efendi (müderris/ dersiam), Manastırlı İsmail Hakkı Efendi (dersiam), Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi (dersiam), Mahmud Sabrı Efendi (dersiam), Batumlu Hasan Efendi (dersiam), Priştineli İlyas Efendi (dersiam), Ahmed Şakir Efendi (dersiam), İbrahim Hakkı Efendi (dersiam), Mehmed Şevkî Efendi (dersiam), Derviş Efendi (dersiam), Ömer Efendi (dersiam), Mahmud Es’ad Efendi (dersiam, mebus), Ebubekir Sıdkı Efendi (dersiam), Mahmud Hilmî Efendi (dersiam), Gürcü Ismail Efendi (dersiam), Mehmed Said Efendi (dersiam), Mehmed Salim Efendi (dersiam), Osman Safiyüddin Efendi (dersiam), Dağıstanlı Zekeriya Efendi (dersiam), Mehmed Hamdi Bey (dersiam), Mehmed Hilmi Efendi (dersiam, mukarrir), Halis Efendi (ders vekili), Ahmed Asım Efendi (ders vekili), Hacı Ali Efendi (ders vekili), Ahmed Hamdi Efendi (büyük hoca), Mehmed Nureddin Efendi (müftü), Hasan Efendi (müftü), İsmail Zühdî Efendi (müftü), Hacı Hasan Efendi (şeyhülkurra), Ahmed Şetvan Efendi (muhaddis), Mustafa Efendi (baş imam), Hacı Nazif Efendi (müftü), Mahmud İsameddin Onan Efendi (müftü), Seyyid Fethullah Efendi (müftü), Derviş Efendi (kürsi şeyhi), Mustafa Abdülmalik Efendi (hoca), Abdüssamed İsmet Bey (kadı), Osman Nuri Efendi (kadı), Mahmud Beyefendi (kadı), Kasım Tevfiki Efendi (naib), Hacı Nureddin Efendi (naib), Mehmed Haşim Efendi (naib), ibrahim Burhaneddin Efendi (naib), Osman Nuri Efendi (Mekteb-i nüvvab müdürü). Bu isimler ilim hayatımızın kıymetli simalarıdır. Osmanlının son dönemin önemli şahsiyetleri ve İstanbul’un en önemli vaizleri hakkında Mahir iz hatıralarında şöyle diyor: “İstanbul’da ulema-yı sitte dedikleri altı büyük alim vardır ki, bunlar şöyle sıralanır: Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Tikveşli Yusuf Efendi, Tokadî Şakir Efendi, Ders Vekili Halis Efendi, Mecelle Sarihi Atıf Bey, Ders Vekili Muğlalı Ali Rıza Efendi.” İz’in zikrettiği bu isimlerden Manastırlı Ismail Hakkı Efendi ile Tikveşli Yusuf Ziyaeddin Efendi Fatih Camii Hazîresi’nde medfundur. Fatih Haziresi’nde medreseli olmayan Salih Zeki Bey (müderris), Ahmed Salahaddin Bey (müderris/ mebus), Ahmed Mldhat Efendi (yazar, gazeteci, na§ir), Ali Emirî Efendi (müellif, şair), Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi Bey (edib, müverrih), Emrullah Efendi (maarif nazırı), Faika Onan (felsefe ösretmcn’O gibi son devir hoca ve fikir adamlarinin mezarları da bulunmaktadır. B. Tarikat Mensupları Hazîrede, meşayih ve tarikat mensubu kimseler de yatmaktadır. Ahmed Amiş Efendi (tarikat şeyhi, türbedar), Tokadi Mustafa Haki Efendi (tarikat şeyhi), Ispartalı Mehmed Efendi (tarikat şeyhi), Sandıklı Şeyhi Mehmed Efendi (tarikat şeyhi), Ahmed Tahir Memiş Efendi (tarikat şeyhi), Cevad Efendi (tarikat şeyhi), Ali Talib Efendi (tarikat şeyhi), Abdülkerîm Efendi (tarikat şeyhi), Esseyyid Abdülvehhab Efendi (ser türbedar), Hacı Mehmed Efendi (ser türbedar). C. Kalemiye Sınıfı Mensupları Kalemiye, Osmanlı bürokrasi sistemini oluşturan çeşitli dairelerde görevlilerini ifade eden bir sınıftır. Kalemiye, bir teşkilat terimi olmasi yanında aynı zamanda bir sosyal statü ve kültür terimidir. 18. yüzyıldan itibaren kalemiye, yönetici sınıfın önemli bir kısmını oluşturmuştur. Başlangıçta ağırlıklı olarak medrese eğitimi sormuş kimseler bu meslekte çoğunlugu teşkil ederken, sonraları kalemlere ve kişilere intisap usulüyle yetişip yükselme esası kabul edilmiştir. Böylece merkezde ve taşrada belirli seviyede eğitim görmüş yetenekli gençler İstanbul’da vezir, aga/ paşa ve bazı ilmiye ricaline intisap ederek onların kalem hizmetlerini, tezkireciliğini ve divan katipliğini yapar, orada kendilerinden kıdemli kalem erbabının şakirdi olarak temayüz ederlerdi. Tarihçilerin/ vak’anüvîslerin, Osmanlı devlet idaresi ve ıslahatına dair eser yazanların, gazeteci ve aydınların bir çoğu kalemiye erbabıdır. Askerî zümre mensupları arasında Osmanlı ordu teşkilatında görev almış zevat yanında modern dönem askeri okullarında yetişmiş ve askeriyede vazife yapmış kişiler de vardır. Paşa lakaplı zevatın bir kısmı sivil paşadır. Hazîrede kalemiye sınıfı mensupları şunlardır: Mehmed izzet Paşa (serasker), Mehmed izzet Paşa (müşir) Mehmed Nafiz Paşa (müşir), Mahmud Mesud Paşa (müşir), Mehmed Sakir Paşa (müşir), Gazi Ahmed Muhtar Paşa (müşir), Sadeddin Paşa (müşir), Ismail Hakkı Paşa (ferik), Yanyalı Mustafa Nuri Paşa (ferik), Edib Paşa (ferik), Ömer Vehbi Paşa (ferik), Abdülkerim Paşa (ferik), Yusuf Zıya Paşa (ferik), Çerkeş Süleyman Paşa (ferik), Ali Rıza Paşa (ferik), Mehmed Rıfat Paşa (ferik),Hüseyin Rıfkı Paşa (ferik), Esseyyid Hamdullah Paşa (kaptanıderya), Çürüksulu Ali Paşa (asker), Mehmed Münir Paşa (redif fırkası kumandanı), Erzincanlı Ibrahim Paşa (jandarma kumandanı), Süleyman Faik Paşa (jandarma kumandanı), Hasan Tahsin Paşa (mirliva), Ibrahim Edhem Paşa (mirliva), Hacı Raşid Paşa (mirliva), Mehmed Selim Paşa (mirliva), Mahmud Aziz Paşa (mirliva), Şahin Lütfi Paşa (mirliva), Mehmed Zekeriya Paşa (mirliva), Kadri Bey (miralay), Fehmi Bey (miralay), Mehmed Tevfik Bey (miralay), Nuri Bey (miralay), Haluk Yusuf Şehsuvaroslu (deniz albayı), Davud Bey (binbaşı), Şehsuvarzade Atıf Bey (binbaşı), Hafız Adem Paşa (kumandan), Sami Bey (mülazım), Ali Hamza Bey (kurmay yüzbaşı), Mustafa Kamil Efendi (yüzbaşı), Nasır Paşa (asker), Pertev Demirhan (korseneral), Necib Paşa (vezir), Mehmed Şevket Paşa (şeyhülharem veziri), Abdurrahman Nureddin Paşa (sadrazam, nazır, mutasarrıf), Ahmet Cevdet Paşa (alim/ devlet adamı, tarihçi), Abidin Paşa (hariciye nazırı,), Ahmed Nazif Paşa (maliye nazın), Memduh Bey (adliye nazırı), Mehmed Raşid Paşa (hariciye nazırı), Sadeddin Paşa (askerî mesarifat nazın, adliye nazırı), Sadeddin Paşa (nazır, mutasarrıf), Hafız hlalil Efendi (rüsumat nazırı), izzet Bey (dahiliye sümrügü nazırı), Süleyman Sermed Bey (zahîre gümrüğü nazırı), Ibrahim Paşa (teşrifat nazırı), Ali Nevzad Bey (rüsumat nazırı), Mehmed Akif Paşa (nazır ve vali), Abdülkerim Paşa (vali, ferik), Mehmed Hamdi Paşa (vali), Mehmed Rıza Paşa (vali), Osman Nuri Paşa (vali), Mustafa Nailî Paşa (vali), Mehmed Fuad Bey (vali), Ömer Ali Efendi (vali), Mehmed Abdürrefi’ Efendi (mutasarrıf), Mustafa Nailî Efendi (mutasarrıf), Hasan Rıza Paşa (mutasarrıf), Mahmud Talat Efendi (mutasarrıf), Veysel Rıza Bey (vali, milletvekili), Kazım Bey Mahmud Esad (milletvekili), Mehmed Esad Atuner (buyukelci, sefir), Veliyüddîn Paşa (vali, büyükelçi), Ali Rıza Bey (mutasarrıf), Mehmed Raif Paşa (a’yan), Rıza Bey (Şüra-yı Devlet azası), Abdullah Mahir (mebus), Selim Bey (kaymakam), Fehim Bey (kaymakam), Ali Nusret Bey (askeri kaymakam), Mustafa Lebîb Efendi (baş müddeî-i umumî), Ahmed Tahir Bey (mahkeme muavini), Hasan Tahsin Efendi (temyiz mahkemesi azası), Bekir Sıdkı Efendi (mesarifat idaresi müdürü),Osman ismet Efendi (maliye muhasebecisi), Mehmed Safvet Bey j’stişare odasi muavini), Ahmed Avnî Bey (istinaf ticaret mahkemesi azası), Mehmed Ata Bey (hazine evrak müdürü), Hüseyin Rüşdî Efendi (temyiz mahkemesi azası), Yahya Dede Paşa (idare meclisi azası), Mustafa Muhiddin Paşa (temyiz mahkemesi azası), Yahya Hayati Paşa (idare meclisi azası), Said Unsî Efendi (Meclis-i Maarif azası), Raşid Efendi (müfettiş), Ali Haki Bey (mümeyyiz), Haydar Bey (nafıa müdürü), Mehmed Şefik Bey (temyiz mahkemesi azası), Mehmed Celalcddin Bey (meclis-i maliye azası), Mehmed Raif Bey (dîvan-ı muhasebat azası), Cemal Bey (merkez aktarma kalemi müdürü), Veysel Paşa (kapıcı başı), Mehmed Bahaeddin Bey (ceza kalemi müdürü), Yusuf Haluk Şehsuvaroslu (deniz müzesi müdürü), Resmî Bey (Sefaret-i seniyye müsteşarı), Salahaddin Efendi (müddeî-i umumî), Mustafa Bey (nafıa nazın muhasebecisi), Mehmed Cemal Bey (müdür muavini), Mustafa Şükrü (maliye memuru), Abdurrahnnan Efendi (askerî müteahhit), Halis Köseoslu (tüccar), Ali Bey (sümüşçü), Mehmed Efendi (kahveci başı), Yusuf Bey (hazineli mızıkacı), Ali Haydar Bey (katip), Seyyid Mehmed Ağa (oda lalası), Ibrahim Husulî (hademeler kethüdası), Hüseyin ihsan Paşa (doktor), Hafız İbrahim Bey (tabîb). Buraya kadar adı geçenlerin dışında, saray mensubu ve haremde görev yapan erkek ve kadın hizmetliler grubu (10 kalfa, 7 hazinedar, 5 cariye, 5 çırak, 1 çeşnisîr, 1 cameşuylu (çamaşırcı), 1 dadı, 1 kabile (ebe)/ 1 has çerağ) bulunmaktadır. D. Sanatkarlar: Fatih Hazîresi’nde üç önemli hattatın, bir müsikî-şinas, bir de şairin kabri bulunmaktadır. Hattatlar, Mehmed Estad Yesarî, Yesarîzade Mustafa izzet ve Sami Efendi’dir. Müsikî-şinas, “Bolahenk” namıyla bilinen Mustafa Nuri Efendi, şair ise Yöşar Sadi Bey’dir. Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

Ahmet Rumi Akhisari

manisa -akhisar – uzuntaş mezarlığında Kıbrıs’ta hıristiyan bir aileden dünyaya geldi ve Osmanlılar’ın Kıbrıs’ı fethinden sonra ihtida etti. Dımaşk ve İstanbul’daki âlimlerden ders aldı. Batı Anadolu’da Saruhan sancağının kazası Akhisar şehrinde resmî bir görev kabul etmeden ömrünün sonuna kadar ders verip eser yazdı ve aynı şehirde vefat etti. Kâtib Çelebi, vefat tarihini kendi öğrencisi olan Akhisârî’nin oğluna dayanarak belirlediği için (Süllemü’l-vüṣûl, I, 273) diğer kaynaklarda verilen tarihlere göre daha sağlam olmalıdır. Bazı çalışmalarda Bosnalı âlim Hasan Kâfî Akhisârî ile (ö. 1024/1615) karıştırılan Ahmed-i Rûmî’nin Akhisar’daki Uzuntaş Mezarlığı’na defnedildiği kaydedilir. Bağdatlı İsmâil Paşa (Hediyyetü’l-ʿârifin, I, 157) ve diğer bir kısım müelliflerin Akhisârî’yi Halvetî şeyhi diye tanıtmaları onun Mecâlisü’l-ebrâr’da Halvetîliğe yaptığı sert eleştirilerle çelişmektedir. Tasavvufla ilişkisi ne şekilde olursa olsun eserinde yer alan bütün konular öncelikle şahsî takvâ ve zühd hayatı, ticarî dürüstlük gibi meseleler olup bunların idarî, siyasî veya askerî alanlarla ilgisi bulunmamaktadır. Bu sebeple onun Mecâlisü’l-ebrâr’ı herhangi bir sultana, şehzadeye veya bir yöneticiye hitap etmekten çok Osmanlı tüccar, ulemâ ve hizmet erbabına yönelik olarak kaleme alınmıştır. Aslında Akhisârî’nin, XVI ve XVII. yüzyıllarda İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye’den etkilenen Osmanlı yenilikçi hareketiyle bağlantılı olduğunu söylemek mümkündür. Öncelikle Reddü’l-ḳabriyye adlı eserinde ve Mecâlis’in on yedinci bölümünde açıkça İbn Kayyim’e ve onun üstadına atıfta bulunmakta, kabirlerin yüceltilmesini reddeden eserlerinden nakiller yapmaktadır. Bunun dışında Akhisârî, klasik dönem Osmanlı ıslahatçılığının en önemli temsilcisi sayılan Birgivî Mehmed Efendi’nin Dürrü’l-yetîm fi’t-tecvîd’ine yazdığı şerhte ondan övgüyle söz etmektedir. Kütüphanelerdeki birçok risâle mecmuasında Birgivî’nin Vasiyetnâme’siyle Kadızâde Mehmed Efendi’nin Risâle ve Akhisârî’nin Risâle fi’l-akāid adlı eserlerinin bir arada ciltlenmiş olması, söz konusu eserlerin o dönemde birbirini tamamlayan metinler şeklinde algılandığını göstermektedir. Akhisârî’nin Mecâlisü’l-ebrâr’ında ve diğer eserlerinde yer alan birçok bölüm daha çok bid‘atlar, iyiliğe yönlendirip kötülükten sakındırma, regāib ve berât namazları, zikir, cuma hutbelerindeki dualar, cemaatle kılınan namazlardan sonraki tokalaşma, sûfî âyin ve semâ törenleriyle tütün kullanımı gibi konular hakkındadır. Bütün bunlar Kadızâdeliler’le tarikat ehli arasında geçen tartışmaların konusu olup Kâtib Çelebi’nin Mîzânü’l-hakk’ında ele alınmış, Akhisârî de bu konularda çoğunlukla katı ve yasakçı bir tutum sergilemiştir. Akhisârî’nin kendisinden sonraki Osmanlı toplumu üzerinde bıraktığı tesirler henüz ortaya çıkarılmamıştır. Buna karşılık onun bilhassa Mecâlisü’l-ebrâr’ının Hint alt kıtasını oldukça etkilediği söylenebilir. 1850 yılı civarında bu eserden yapılan uzun alıntılar Takıyyüddin İbn Teymiyye’nin İḳtiḍâʾü’ṣ-ṣırâṭi’l-müstaḳīm ve İbn Kayyim el-Cevziyye’nin İġās̱etü’l-lehfân adlı eserlerinden çeşitli bölümlerle birlikte, Hindu inançlarına reddiye olarak Farsça yazılan ve yanlışlıkla Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’ye nisbet edilen el-Belâġu’l-mübîn başlıklı eserde yer almıştır. Daha sonra Akhisârî’nin eserinin Urduca çevirileri de yapılmıştır. Kaynaklar ; İslam Ansiklopedi

📍 Akhisar, Manisa
Hacı Evliyazade Hacı Ali Rıza Efendi

Hacı Evliyazade Hacı Ali Rıza Efendi

Manisa – merkez’de – Nişancı Paşa camii haziresindeki aile kabristanında Hacı Evliyazade Hacı Ali Rıza Efendi 1801’de Manisa’da dünyaya gelir. Önce Hicaz’da vefat eden pederi Hacı Evliyazade Hacı İbrahim Efendiden ilim tahsil eder. Sonra Dersaadet alimlerinden Yahya Efendiden ders görür. Manisa’da tedris ve ifta ile uğraşır. Pek çok defa ita’yı icazeye muvaffak olan alimlerdendir. Çok sayıda ulema ve fuzela yetiştirir. Meşhur Kıbrıslı Hace Efendi onun rahlesinde geçen kişilerdendir. 1885’te Manisa’da vefat ederek Nişancı Paşa Camii haziresine ve ailesine mahsus kabristana defnolunur. Manisa onun zamanında feyz ve maarif beldesidir. Melceü’l Müftiyin ismindeki dört ciltlik büyük eserin bir takımı Manisa fetvahanesinde bulunmakta idi. Ayrıca İmtihan risalesiyle Mirat Ta’likatı da vardır. Feraize dair bir eseri olduğu da nakledilir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Manisa Özel, Manisa

harita yeni

Altınkaya Kasabası Türbeleri

Çapan Dede türbesi, Aksaray’a bağlı Altınkaya kasabası yakınlarında bir tepededir. Erkek çocuğu olmayan kadınlar, belli kurallar dahilinde türbeyi ziyaret ettikleri takdirde, Allah’ın izniyle, kendilerine bir erkek çocuk verileceğine inanırlar. Türbe merkezli ad verme geleneği, geçmiş yıllara göre zayıflamakla birlikte halen devam etmektedir. Altınkaya kasabasında Çapan’dan başka Çal/Çalı Dede, Gül Dede, Kaş/Kaşlı Dede, Ömer/Omar Dede’ye ait mezarlar da vardır. Bu mezarlar etrafında da bir ad verme geleneği oluşmuşsa da bu, Çapan Dede’deki gelenek kadar güçlü değildir. Türbe, Aksaray-Ankara Karayolunun 37. kilometresindeki Altınkaya (Çardak) kasabasının batısındadır. Türbenin Altınkaya kasabasına uzaklığı 18 km.dir. Altınkaya kasabasından Ortaköy ilçesine giden tali yolun 16. kilometresinde arabalar park edilerek yaklaşık 2 km.lik bir yürüyüşe geçilmekte ve yolu olmayan türbeye ekin tarlalarının içerisinden yürünen 2 km. sonunda ulaşılmaktadır. Türbe, güneyindeki uçsuz bucaksız ovaya ve güneybatısındaki Tuz Gölü’ne bakan bir tepenin üzerindedir. Dikdörtgen şeklindeki basit bir taş yapıdan ibaret olan türbenin düz çatısı içeriden ağaçlarla kapatılmış, üzerine ise beton dökülmüştür. Türbenin doğu tarafındaki küçük kapısından içeri girildiğinde yaklaşık 330 cm. uzunluğunda bir mezar ile karşılaşılmaktadır. Mezarın birkaç kez defineciler tarafından tahrip edildiği anlatılır. Türbenin bulunduğu tepe, kuzeyden güneye doğru bir uzantı şeklinde olup tepenin güney, batı ve doğu tarafları uçurumdur. Türbenin çevre kasaba, köy ve yaylalar için dini önemi büyüktür. Birkaç yıl öncesine kadar yağmur duası merasimlerinin tartışılmaz mekanı olan türbe, bu merasimlerde çevreden yüzlerce köylüyü ağırlamış ve bu ağırlama sırasında onlarca koyunun kesildiği, kazanlarla pilavların döküldüğü yemekler verilmiştir. Türbede kesilen adak ya ilk görülen kişiye ya da köydeki fakirlere verilmekte, erkek çocuk doğduktan sonra ise ara vermeden yedi yıl boyunca birer kurban kesilmekte ve ilk altı kurban köydeki fakirlere dağıtılmakta, yedinci kurbanın eti ile de yemek verilmektedir. Kasabaya beş km. mesafede Halvay Yaylası ile Asma Yaylası arasındaki Asma Boğazı adlı yerde Çal/Çalı Dede isimli bir kişinin mezarı vardır. Mezarın üzeri betonarme bir bina ile kapatılmıştır. Kaşlı Dede’nin bakımsız mezarı ise Karkın Yaylası ile Oymaağaç köyü civarındaki bir tepededir. Kasabanın hemen bitişiğindeki mezarlığın içerisinde yer alan Omar/Ömer Dede mezarının üzeri basit bir yapı ile örtülmüştür. Viran yapının içerisine girildiğinde önceden yapılan ziyaretlere ait kalıntılar göze çarpmaktadır. Gül Dede ’nin Altınkaya Kasabasına yakın konumda bir tepe üzerinde türbesi vardır. Bu türbeyi özellikle erkek çocuğu olmayan kadınlar ziyaret etmektedir. Erkek çocuğu olanlar ismini Gül Dede olarak koymaktadırlar. Çocuğu olanlar yedi yıl boyunca türbede kurban keserler.

📍 Ortaköy, Aksaray

Ortaköy Türbeleri

Durhasanlı Türbesi Sarıkaraman Beldesi Durhasanlı Köyündeki Durhasanlı kümbeti kare planlı, dört kemer üzerine kubbeli, duvarlardan kubbeye geçiş pandantifli olup kuzey girişlidir. Kümbetin dışı kesme taşla yapılmış olup iç duvarları moloz taşla yapılmıştır. İçteki köşe taşları da düzgün kesme taşla, kubbe bindirme tekniği ile moloz taşla inşa edilmiştir. Kümbetin içindeki mezar tahrip edilmiş, daha sonraları ise mezarın üzeri çevredeki taşlarla tekrar yapılmıştır. Kubbede dört tarafta birer tane pencere bulunmaktadır. Kümbetin girişi basık kemerli ve kesme taştan yapılmadır. Yapı statik olarak tehlike arz etmektedir. Yer yer yapılan kaçak kazılar sonucu oldukça tahrip edilmiştir. İshak Dede Türbesi İshak Dede’nin Hıdırlık köyü ile Yıldırımlar köyü arasında türbesi vardır. İshak Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe yerel taşlardan inşa edilmiştir. Dede Türbesi İlçenin Namlıkışla köyü yakınında bulunan Kartuluk Dağının en yüksek yerinde Dede olarak anılan bir ziyaret yeri vardır. Kartuluk Dağında kimin medfun bulunduğu bilinmemektedir. Bu yatır Türklerin dağ inancı kültüne göre ziyaret edilmektedir. Türbenin üzeri açıktır. Halk tarafından çocuğunun yaşamasını isteyenler ve malının çoğalmasını isteyenler tarafından ziyaret edilmektedir. Ziyarete gidenler türbe başında üç Fatiha okur, dileklerini dilerler ve yanında götürdükleri hediyeleri türbede bırakırlar. Pir Koca Türbesi Pir Koca’nın Pirli köyü mezarlığında türbesi vardır. Hacı Bektaş-ı Veli müritlerinden biri olan Pir Koca dinlenmek için bu köyde mola verir ve köyü beğenerek buraya yerleşir. Pirli köyü halkı Bektaşi tarikatındandır. Pir Koca’nın Cem Sultan ve II. Beyazıt’ın taht mücadelesinde Cem Sultan tarafında yer aldığı söylenmektedir. Türbenin üzeri açıktır. Halk tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, Pir Koca’nın mezarında sürekli olarak bir mum yanarmış. Köye gelen bir Rum’un ardından bir daha mum yanmamış

📍 Ortaköy, Aksaray
Aksaray Türbeleri

Aksaray Türbeleri

Turhasan Türbesi Taşpınar’daki Turhasan Türbesi kısmen ayakta kalmıştır. Duvarlarının bir kısmı ve kubbesinin çok az bir kısmı ayaktadır. Duvarlar helik taşlarından oluşmuş ve kesme taş kullanılmıştır. Zaviyeli cami ile birlikte inşa edilmiştir. Cami ortadaki ana mekanın iki yanına yerleştirilmiş girişleri son cemaat yerinden sağlanan iki tabhane odası ile güney-batı yönüne yerleştirilen türbeden ibaret plan şemasına sahiptir. Son cemaat yerini dört yığma sütun üzerinde yükselen üç yuvarlak kubbe örter. Ortadaki kubbe derindir. Son cemaat yerinin sağını ve solunu eşine rastlanmayan birer yarım kubbe örter. Penceresi beş adet olup alt sıradaki üç pencere ışıklandırmayı sağlamaktadır. Mihrap süslemeleri alçıdan yapılmış olup XIV. ve XV. yüzyıllara tarihlenmektedir. Yakınında pınar bulunmakta ve yöre halkı burayı mesire yeri olarak kullanırken bir takım kültürel faaliyetler de yine burada gerçekleşmektedir. Durhasan olarak da bilinen veli Hasan Dağına ismini veren zattır. Türbe Vakıflar Genel Müdürlüğünün mülkiyetine aittir ve restorasyonunu beklemektedir. Halk tarafından değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Özellikle Hıdrellez zamanında çevre köylülerin yoğun katılımıyla türbe etrafında dualar okunmakta ve yemekler yenmektedir. Geleneksel olarak her yıl kutlanan Hıdırellez Kültür ve Bahar Bayramı, Sümrü Yaylası Turhasan Tekkesi bölgesinde düzenlenen şenliklerle kutlanmaktadır. Hasandağı andağı eteklerinde yapılan kutlamalarda Turhasan Türbesi’ne otolarla, kamyonlarla ve traktörlerle gelen kasaba ve köylüler türbe etrafında dua ettikten sonra yemeklerini hazırlayarak bahar bayramını kutlamaktadırlar. Kutlamalara Kutlu, Hamidiye, Armutlu, İncesu, Taşpınar, Akçakent, Yuva, Helvadere, Karğın, Sağlık, Senirtol, Akhisar, Karaören, Bağlı, Karataş, Aşağı Dikmen, Yukarı Dikmen köylerinden binlerce vatandaş katılır. Seyit Battal Gazi Türbesi Seyit Battal Gazi türbesi il merkezine 35 km. mesafedeki Kalebalta köyü sınırları içinde bulunan kalenin batısındaki eski mezarlığın içinde, mezarlığın batı kısmında bulunmaktadır. Türbe kare planlı olarak düzgün olmayan kesme taştan yapılmış üstü ahşap örtü ile kapatılmış tek katlı ve düz damlıdır. Türbenin doğu kısmında ise türbe ile bağlantılı yapı öğelerinin temel izleri vardır. Türbe içine giriş kuzeydendir. Güneyinde mihrap yer almaktadır. Ortada düzgün kesme taşla çevrelenmiş dikdörtgen planlı mezar bölümünde doğu ve batı istikametinde dizilmiş üzerlerinde Arapça yazı bulunan doğuda ve batıda dört adet olmak üzere sekiz adet mezar taşı vardır. Bu mezar taşlarının büyük bir kısmı kırık durumdadır. İ. H. Konyalı kitabında türbenin kayalara oyulmuş olarak yapıldığını, İslami döneme ait olduğunu, türbenin mihrabının olduğunu ve tamir gördüğünü ve burada yatan şahsın bir kale dizdarı (muhafız komutanı) olduğunu tahmin ettiğini, mezar taşlarının birinde H.790 tarihi okuduğunu belirtmektedir. Burası halk tarafından değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir Celal Baba Celal Baba’nın türbesi Şirket Sokağında idi. Belediye buraya dükkanlar yapınca Celal Baba’nın kabri dükkanların arasında kalır. Kitabesi olmayan türbe için halk “Kutbü’l Arifin Celal Baba” der. Aksaray’da Celal Baba’nın bir mescidi ve bir mahallesi bulunmaktadır. Konyalı eserinde Üçler Kabristanında 1482 tarihli mezartaşıyla Şeyh Evhadüddin oğlu Baba Ekmelüddin isimli zata ait bir türbeden söz eder. Kara Abdal Türbesi Kara Abdal Türbesi-I Pamucak Mahallesinde Kadıoğullarının bahçesindedir. Teninin renginden dolayı Kara Abdal olarak anılmaktadır. Türbenin üzeri açıktır ve herhangi bir kitabesi yoktur. Uzun Dede Türbesi Cavlaki Mahallesinde yolun sağ tarafında adi sandukalı kabrin Uzun Dede ismiyle anılan zata ait olduğu nakledilir. Başındaki taşta kitabe yoktur. Ali Dede, Gül Ali Dede isimleriyle de anılır. Günümüzde bu isimde bir sokak bulunmaktadır. Genç Osman Türbesi Genç Osman Türbesi Aksaray’a 10 km. mesafede bulunan Gençosman köyünün merkezindedir. Bağdat Fatihi namıyla anılmaktadır ve 17 yaşında IV. Murat’ın Bağdat Seferinde şehit olmuştur. 1621 yılında Dorikini köyünde doğmuştur. 1638 yılında Aksaray’a gelen IV. Murat sefer için asker toplar ve yiğit Osman yaşı tutmadığı için alınmaz ama o hiç düşünmeden arkadan gizlice gelip orduya katılır. Bağdat Kalesi düşerken en önde çarpışmış ve sancağı göndere dikmiştir. Sancağı dikerken aldığı yaralarla orada şehit düşmüştür. Türbe yapılan düzenlemelerle özgünlüğünü kaybetmiştir. Üzeri betonarme çatıyla kapalıdır. Baş ve ayak taşı yoktur. Bu türbeyi yöre halkı özellikle hayır duası için ziyaret etmektedir. Anlatılır ki, IV. Murat orduyu teftiş ederken Osman’ı görür ve senin yaşın tutmuyor, nasıl geldin buraya diyerek sual eder. Genç Osman sesini çıkarmaz. IV. Murat , “Daha bıyığın bile terlememiş, biz bıyığında tarak durmayanı orduya almayız” der. “Sen git ananın koynuna” diyince, Genç Osman padişahtan tarağı alıp üst dudağına şiddetlice bastırır ve tarağı kanlar içinde dudağına batırır. Sonra padişahına seslenir: “Şimdi benim bıyığımda da tarak duruyor, orduya katılabilir miyim?” der. IV. Murat bu durumdan çok hislenir ve onu öncü gazilere serdar yapar. Şeyh Gazi Baba Türbesi Şeyh Gazi Baba Türbesi Taşpazar Mahallesi Gazi Sokaktadır. Türbenin kitabesi yoktur ve üzeri açıktır. Konyalı Şeyh Gazi’nin kimliğinin bilinmediğini kaydeder. Terme Baba Türbesi Terme Baba Türbesi Sofular Mahallesinde Aksaray Lisesinin altında Çukurbahçe denilen yerdedir. Anlatılır ki, Terme Baba yaraları olan hastalara terme tedavisi uygularmış. Adı buradan gelmektedir. Yaralara okuyup üfleyerek tedavi yaparmış. Türbe günümüze gelememiştir. Eskiden üstü açık bir türbe olduğu ve halkın türbe toprağından alıp yaralı bölgelerine sürdükleri nakledilir. Şeyh Gaznevi Türbesi Şeyh Gaznevi Türbesi Zafer Mahallesindedir. Türbe bir apartmanın altındadır ve sade bir mezardır. Kitabesi yoktur. Evliya Çelebi eserinde ismini sayar. Konyalı türbenin eski Protestan kilisesinin arkasında, arsa haline gelmiş bir harabe içinde olduğunu kaydeder. Fatih Sultan Mehmed adına Aksaray vakıflarını tespit eden bir defterde Gaznevi adına Seyyid Hüseyin tasarrufunda bir vakfiyenin yer aldığı yazılıdır. Tapu kayıtlarında şehirde Şeyh Gaznevi Mahallesi bulunduğu görülmektedir. Zaviyenin türbenin yanında olduğu kaydedilir. Sam Oğulları Türbesi Sam Oğulları Türbesi Kalealtı Mahallesi Ulu Cami arkasındaki 40 metrelik yol üzerindedir. Türbenin kitabesi yoktur ve üzeri açıktır. Konyalı bir Aksaray müftüsünün yazmış olduğu manzumeye dayanarak Ulu Cami hakkındaki makalesinde şunları kaydeder. “Hazret-i Nuh’un oğlu Sam’ın evladından Nehbad’ın Aksarayı kurduğu ve adına Sonya denildiği hakkında ciddi hiçbir kaynakta herhangi bir işarete rastlanmaz.” Sinoplu Baba Türbesi Sinoplu Baba Türbesi Sofular Mahallesindedir. Kınalı Parmak olarak da anılan Sinoplu Baba Sinop’tan Aksaray’a ziyarete gelmiş ve burada ölünceye kadar kalmıştır. Rufai tarikatındandır. Parmakları kınalı olduğundan Kınalı Parmak olarak anılmaktadır. Türbenin üzeri açıktır. 1995 yılında türbenin etrafı bir duvarla çevrilmiştir. Konyalı eserinde Kınalı Parmak’a ayırmış olduğu bölümde onun Sinopluluğundan ve Rufailiğinden söz etmeden Kınalı Parmağın bir kadın olduğu üzerinde durur. Sancılı Baba Türbesi Sancılı Baba Türbesi Taşpazar Mahallesi Paşacık Caddesinde bulunan Sancılı Baba Camisinin önünde, yol üzerindedir. Türbenin üzeri açıktır. Nakledilir ki, yollar genişletilirken Sancılı Baba türbesi Ervah Mezarlığına kaldırılmak istenmiş, türbeyi kaldırmaya çalışan amelelerin karnına sancılar girmiş, bunun üzerine yetkililer türbeyi yerinde bırakarak, yolu biraz ilerisinden geçirmişler. Halk tarafından özellikle ağrısı ve sancısı olanlar türbeyi ziyaret eder. Türbe başında ovalanarak şifa ararlar. Merkepli Baba Türbesi Merkepli Baba Türbesinin Küçük Kergi Mahallesinde bulunan Karatay Camisinin arkasında olduğu söylenir. Bugün şehirde Küçük Kergi Caddesi vardır. Mahallenin ismi zamanla değişmiş olmalıdır. Konyalı yanında eskiden bir zaviyesinin bulunduğunu yaşlıların anlattığını, Merkepli Baba’nın kemiklerinin Ali Gürün’ün Belediye Başkanlığı döneminde Ervah Kabristanına nakledilmiş olduğunu kaydeder ve zaviyeye ait 1820 tarihli bir berattan söz eder. Burhanlı Çarkçı Baba Burhanlı Çarkçı Baba Türbesi Ervah Mezarlığında Somuncu Baba Mescidinin ilerisindedir. Çarkçı Baba’nın gerçek adı Abdurrahim’dir. Seferberlik sırasında Aksaray’a geldiği ve 1944 yılında vefat etmiş olduğu nakledilir. Türbenin üstü açıktır ve etrafı taş duvarla çevrilidir. Yanında Hacı Nesip Efendi medfundur. Hafız Mehmet Türbesi Hafız Mehmet Türbesi Belediye Yağ Pazarı yol kenarındadır. Türbenin üstü açıktır. Yanında hanımı olan Sultan Hatun ile beraber medfundur. Hasas Baba Türbesi Hasas Baba Türbesi Hasas Mahallesi, Kabristan Sokakta Hasas Baba Camisinin karşındadır. Has Baba olarak da anılmaktadır. Demircilik yaparmış. Türbenin 1982 yılında hayırsever bir vatandaş tarafından düzenlenmeden önce tuğlasından istifade edilmek üzere yıkılmış olduğunu Konyalı eserinde kaydeder. Mevcut sanduka semboliktir. Asıl mezar türbenin altındadır ve merdivenle bu bölüme inilir. Burada itikafhane bulunmaktadır. Türbenin inşa tarzına göre Selçuklular veya Karamanoğulları döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Halk tarafından hayır duası ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Hallaççı Baba Türbesi Hallaççı Baba Türbesi Çerdiğin Mahallesindedir. Hallac-ı Mansur (858-922) olarak da isimlendirilen Hallaççı Baba’nın kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe bahçe içersindedir ve üstü açık, sade bir mezardır. Türbe etrafındaki yıkıntıların tekke veya zaviye kalıntıları olduğu düşünülmektedir. Ulucami’de asılı bulunan Aksaray velileri ve erginlerini gösteren manzûmede burasının Hallac-ı Mansur’un zaviyesi olduğu yazılıdır. İsmail Baba Türbesi İsmail Baba Türbesi Ervah Mezarlığında Şeyh Hamid-i Veli hazretlerinin mescidinin ilerisindedir. Kadiriye tarikatındandır. Ayak Taşı Kırılan Hacı İsmail Efendi olarak da anılmaktadır. Türbenin üstü açıktır ve etrafı kesme taştan duvarla çevrilidir. Türbede El Hac Abdurrahman Efendi’nin mezarı da bulunmaktadır. Anlatılır ki, Ervah Mezarlığı bekçisi buraya gelen bir zatın türbe ziyaretinde ayak taşına eline koyup dua ettiğini ve taşın çatladığını gözleriyle görmüştür. Feriştah Hatun Türbesi Feriştah Hatun türbesi Şifahane Mahallesindedir. Aynı isimli camiye girerken sol tarafta taş yapılı ve kubbeli bir yapıdır. Türbe kare planlı olup Aksaray taşından yapılmıştır. Kurşun plakalarla kaplı kubbe çokgen kasnak üzerine oturtulmuştur. Konyalı Ferişteh Hatun ismiyle anılan kadının, caminin banisi olup 1358 tarihinde vefat etmiş olan Fatma Hatun adını taşıdığını kaydeder. Günümüzdeki caminin orijinal yapı ile alakası yoktur. Ferişteh Hatun’un dedesi Ahi Yunus, babası Ahi Mehmet’tir (v.1348). Hüsnü Baba Türbesi Hüsnü Baba Türbesi Zafer Mahallesinde eski hastanenin köprü dönüşünde yol kenarındadır. Türbenin üstü açıktır ve mezarın kitabesi yoktur. Kemal Baba Türbesi Kemal Baba türbesi Sebil Mahallesindedir. Dikdörtgen planlı olup kesme taştan inşa edilmiştir. Beton sıvalı kubbesi kasnaksız olarak yapının üzerine giydirilmiştir. Yapının ön cephe duvarı köşelidir. Giriş kapısı yapıdan dışarı doğru taşırılmış olup demirdendir. İçinde iki mezar bulunmaktadır. Eskiden yerinde minareli cami bulunduğu nakledilir. Konyalı eserinde şu anekdota yer verir. Vaktin hükümdarı Aksaray’a gelmiş, Kemal Baba’yı ziyaret etmek istemişti. Hükümdar geldiği zaman Kemal Baba tarlada sarımsak dikiyormuş, Padişah da tarlaya bir şeyler sokmaya başlamış. Kemal Baba tarlaya sokulanın altun olduğunu anlayınca, “Hükümdarım demiş, benim altına ihtiyacım yoktur.” Rivayete göre hala bu tarlada belin ve küreğin ağzına takılarak altın çıkarmış. Üçler Tekkesi türbesi Üçler Tekkesi Kılıçaslan Mahallesindedir. Kare planlı olup kesme taştan inşa edilmiştir. Girişi batı cephesindeki dikdörtgen kapıdandır. Üç pencerelidir. Tek mihraplı mescit halindedir. Türbede üç tane paşa kızı medfundur. İsimleri Bahtişad Hatun, Mağfure Hatun ve Bint-i Abdüsselam’dır. Türbenin girişinde bir mezar daha bulunmaktadır. Bu mezarın türbedara ait olduğu söylenmektedir. Türbedarın ismi İsa bin Musa’dır. Türbe 1965 yılına kadar kerpiçtenmiş, yıkılıp taştan yeniden inşa edilmiştir. Türbe 1994 yılında restore edilerek son halini almıştır. Halk tarafından hayır duası ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Horoz Baba Horoz Baba Camii ve türbesi Çerdiğin Mahallesindedir. Tek katlı kiremit çatılı yapı Aksaray taşıyla yapılmıştır. Kavak ağaçları üzerine hasır örtülerek hazırlanan damına çatı yapılmıştır. Türbe Horoz Baba Camisinin içindedir. Cumhuriyet döneminde satışa çıkarılan camiler arasında yer alır. Hayırsever bir Aksaraylı olan Sadi Güvenç Horoz Baba Mescidini satın alır ve tamir ettirerek tekrar ibadete açar. Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 2003 yılında yapılan onarım kapsamında tahrip olmuş üst örtüsü tamamen kaldırılarak, üç adet ahşap direk üzerine oturan kirişlemeli bir örtü ve bunun üzerine de ahşap kırma çatı yapılmış ve kiremit kaplanmıştır. Çatlama ve ayrılmalar sebebiyle caminin ibadete kapatılmasına sebep olan duvarlar onarılmış, sökülen dış sıvanın yerine derz yapılmış, içerisi yeniden horasan harcı ile sıvanmış, gevşeyen zemin sıkıştırılarak beton dökülmüş, kapı ve pencere doğramaları ile taban tahtası yenilenmiş, yatırın olduğu bölüm taş bordür ile ayrılarak buraya yeni bir sanduka konulmuş, elektrik tesisatı yenilenmiş, bahçe kotu düşürülerek rutubete karşı önlem alınmış ve tretuvar yapılmıştır. Bahçe duvarı moloz taş ile yapılmış ve cami ibadete açılmak üzere teslim edilmiştir. Çavdar Baba Küçük Bölcek Mahallesindeki Çavdar Baba Türbesi ve Camii mahalli taştan inşa edilmiştir. Ağaç direkler üzerine hasır atılarak yapılan damının üstü sonra kiremitle örtülmüştür. Dam iki direkle duvarların üzerine oturtulmuş ön tarafı bel verdiği için üçüncü bir direk payanda olarak ilave edilmiştir. Camie altı pencere ışık vermektedir. Ektiği çavdarları ihtiyaç sahibi insanlara dağıtmasından dolayı kendisine Çavdar Baba denildiği nakledilir. Türbe camiye bitişiktir ve üstü kapalıdır. Herhangi bir mimari özelliği yoktur. Kerimüddin Mahmud’un oğlu Mehmet’in türbesi Aksaraylı tarihçi Kerimüddin Mahmud’un oğlu Mehmet’in türbesi, Coğlakı Sebil mahallesinde, Şaban Cevizci’nin 611 numaralı ikamet yerinde bulunmakta olup, okunan mezar taşı kitabesinde 1323 yılında yaşadığı anlaşılmaktadır125. Konyalı eserinde, Gerges Mektebi Hocası Ahmed Efendinin mezarının yanındaki mezar taşı kitabesinin Kerimüddin Mahmud’a ait olduğunu kaydeder. Ayrıca Oral da makalesinde bu mezar taşından söz etmektedir. Ana Sultan Türbesi Ana Sultan Zaviyesi ve Türbesi, il merkezine 30 km. mesafede bulunan Gözlükuyu köyünün dört km. doğusundaki tepededir. Türbe harap bir görünümdedir. Son zamanlarda ortaya çıkan mezar soyguncuları mezarı, sandukayı, mezar taşlarının hepsini tahrip etmişlerdir. Türbenin solunda kiliseden çevrilmiş cami bulunmaktadır. Muntazam kesme taş ile yapılan ve içindeki resimleri yer yer tahrip edilen kilisenin ne vakit camiye çevrildiğini belirtir kitabeye rastlanmamıştır. Konyalı eserinde, türbe ve zaviye sahibinden şöyle söz eder. Ana Sultan volkanik kırmızı, sivri bir tepe üzerindeki zaviyesini sağlığında yaptırmıştır. Zaviyenin mescidi bir kiliseden çevrilmiştir. Türbesi de orada bir kovuktadır. Kaya Paşa ile kendisinden evvel ölen Ana Hatun, Selçuklular devrinde yaşamıştır. Kaya Paşa Vakfiyesi 1306 tarihlidir. Kaya Paşa’nın zaviye şeyhi olduğuna göre, devrin okur yazarlarından ve belki de bilginlerinden olduğu kabul edilebilir. Kaya Paşa’nın babası Oğulca’dır. Ana Sultan Zaviyesi şeklinde meşhur olan zaviyenin tevliyeti, meşihatı, nezareti evvela evlada, nesil münkarız olursa zamanın hakiminin reyine bırakılmıştır. Zaviye cami çevresinde taamhane, zikir odası, konuk yerleri yapılmak suretiyle hazırlanmıştır. Zaviyenin bulunduğu sivri tepenin önündeki Obruk köyü günümüzde dağılmış, yok olmuştur. Anlatılır ki, köylüler müsait mevsimlerin bayram namazlarını burada kılarak bayramlaşırlarmış. Bayram Baba Türbesi Bayram Baba Türbesi, Kızılca (Zafer) Mahallesi, Bayram Tepesi önündedir. Önünden Mamasın Barajı kanalı geçmektedir. Türbenin ön tarafındaki hazirede birçok mezar bulunmakta iken, kanal açılışı esnasında bunlar yıkılmıştır. Türbe iri muntazam taşlarla yapılmıştır. Eskiden kubbeli olan yapının kubbesi çöktüğü için üstü betonla yenilenmiştir. Türbenin solunda 20 m. uzunluğunda türbedar odası vardır. Eskiden, türbeden buraya açılan bir kapı mevcut idi. Bu kapı kapatılarak buraya mezarlık alanından çıkan kemikler doldurulmuştur. Türbenin önünde üçgen bir mezar taşı serpuşu vardır. Burada vaktiyle bir de zaviye bulunduğu nakledilir. Türbe 1989 yılında restore edilmiştir. Tek odalı, betonarmeden yapılmış olup içinde Bayram Baba’nın sandukası vardır. Halk tarafından hayır duası ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir Anlatılır ki, DSİ Bedri Muhtar Mahallesinde su kanalı çalışmaları yaparken türbeyi kaldırmak istemiş. Bayram Baba bu duruma itirazını göstermek için Bayram Tepesini ikiye ayırmış. Bunu gören DSİ yetkilileri su kanalını türbenin etrafından dolaştırarak geçirmişlerdir. Bedir Muhtar Veli Dağ eteğinin hafif meyili üzerine yapılan Bedir Muhtar Veli türbesinin kubbesi yıkılmıştır. Kıble tarafındaki tuğla kemerleri kalmıştır. Diğer duvarları ise sonradan kerpiçle tamir edilmiştir. Türbenin içinde üç yatır mevcut olup hiç birinde kitabeli mezar taşı bulunmamaktadır. Türbenin kemeri üzerinde yapanı, yaptıranı ve yatırların adlarını gösteren kitabe mevcut değildir. Burada yatanı halk Şeyh Bedir Muhtar olarak bilir. Türbenin az ilerisinde dağın eteğinden çıkan ve halkın zemzem suyu olarak andığı bir kaynak vardır. Evliya Çelebi, Bedrettin Sultan Veli der. Taşpazar Mahallesindeki Bedriye Medresesini yaptıranın o olduğu ileri sürülür. Bedriye Medresesi 1998’de restore ettirilir. Bedir Muhtar kabristanında XI. Yüzyıla tarihlenen mezarlar bulunmaktadır. Mezarlığa Bedir Muhtar Külliyesi ismiyle bir külliye yapılması planlanmaktadır. Çaput Baba Türbesi Çaput Baba Türbesi, Şifahane Mahallesindedir. Halk arasında Çaput Baba veya Çaput Sultan denilmekte ve hayır duası ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Cenazelik, mumyalık denilen bodrum kısmı iri kesme taştan yapılmış olup, mahruti tuğladan yapılan kubbesi yıkılmıştır. Eskiden burada mumya olduğu söylenen türbe, Selçuklu eseridir. Bugün mevcut olmayan türbenin üst kısmı XX. Yüzyılın başlarında dönemin belediye başkanı tarafından tuğlalarından faydalanılmak için yıktırılmıştır. Bu tarihlerde türbenin dikdörtgen planlı, üzeri beşik tonoz örtülü mumyalık kısmının görüldüğü belirtilir. Kitabesi ve vakfiyesi günümüze kadar gelmeyen yapının iki katlı olmasından hareketle Selçuklu döneminde yapılmış olabileceği belirtilir. Kabakbaş Veli-Emirşeyh Türbesi Kabakbaş Veli-Emirşeyh Türbesi, Meydan Mahallesinde Şeyhzade Vahap Kabakbaş Bey’in evinin bahçesindeki küçük kabristanın içerisindedir. Hazire yan yana dizilmiş altı mezardan oluşur. Mezarlarda birer mermerden yapılmış kitabe bulunuyor. Konyalı’ya göre: “Şeyhzade Vehhab Bey’in evinin bahçesinde kabristan var idi. Kabirler yok edilmiş bahçe haline sokulmuş. Taşları dört parçadan teşekkül eden bir sandukanın ayak, baş ve pehle taşlarından sofa biçiminde bir yer yapılarak mezar taşları buraya sıralanmıştır”. Yine Konyalı, bu mezar taşlarından birinin 1356’da ölen Hasan oğlu Emir Şeyh’e ait olduğundan söz eder. 1863 yılındaki sel felaketinde Şeyh Hasan Kabakbaş Veli dergahı ve türbesi, türbe ve odalar tamamen yıkılır. Hamza Bey Türbesi Hamza Bey Türbesi ve Mektebi, Bimarhane (Şifahane) Mahallesinde olup ana yol üzerindedir. Mektep son yıllarda yıkılmıştır. Kitabesinde Gazali soyundan Sinan Bey oğlu Hamza Bey tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Konyalı, Selime Sultan (Ali Paşa) Türbesi’nin yanında gömülü olan Derviş Bey’in, baninin kardeşi olduğunu iddia etmektedir. Beylere mahsus bir kavuğun bulunduğu mezarı vardır. Baninin, 1529-30 tarihli erkek evlada şart koşulmuş vakfiyesi Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunmaktadır. Türbenin, vakfiyesinden bir sene sonra yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Hamza Bey Güzelyurt Selime kasabasında ismiyle de anılan bir cami yaptırmıştır. Hırkalı Sultan Türbesi Hırkalı Sultan Türbesi, Coğlakı Mahallesinin sonunda, Ervah kabristanlığı yol ayrımının karşısındadır. Kubbesi tuğla ile örtülmüştür. Kemer araları taşla yapılmıştır. Kare alan üzerinde kurulan türbeye kıble tarafındaki mescidden girilir. Üstü çökmüş, sadece mihrabı kalmıştır. Kubbenin kemerleri taştan yığma ayaklar üzerine oturmuştur. Danişmendli eseri olduğu tahmin edilmektedir. Kitabesi mevcut olmayıp, eşiğinde üç kabir bulunmaktadır. Halk tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Hırkalı Sultan (Esen Hatun) Türbesi’ni, Konyalı, Danişmendli Beyliği’ne tarihlendirse de yapının mimari özelliklerine dayanılarak XIV. Yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı kabul edilmektedir. Kınalı Parmak Türbesi Kınalı Parmak Türbesi, Sofular Mahallesindedir. Yerden biraz yüksekçedir. Sandukası adi taştan yapılmıştır. Baş taşında erkek serpuşu bulunmaktadır. Sancı Baba Türbesi Sancı Baba Türbesi, Paşacık Mahallesi yolu ortasında bulunmaktadır. Sancı Babanın bir veteriner olduğu sanılmaktadır. Yöre sakinlerinin hastalanan ve sancılanan hayvanlarını şifaya kavuşturan bir zat olduğu için kendisine Sancı Baba denmiştir. Sebil Baba Türbesi Seb(f)il Baba Türbesi, Cavlaki Mahallesindedir. Kitabesi olmayan açık bir türbedir. Halk buraya Coğlakı (Cavlaki) Baba türbesi de demektedir. Kimliğini ve ölüm yılını gösterir bir belge ele geçmemiştir. Selime Sultan Türbesi Selime Sultan Türbesi, Selime köyündedir. Yapı gerek mimari, gerekse dekoratif yönünden erken devir özelliği gösteren ve Anadolu’da seyrek görülen eserlerden biridir. Sekizgen kaideli ve külahlıdır. Türbede taş ve tuğla işçiliği iç içedir. Kuzeyde baskı kemerli kapının bulunduğu yüz, tuğlanın dekoratifli kullanıldığı ve taç kapı özelliği verildiği girişin bulunduğu yerdir. Kapı zikzak altıgen zincir, giyoş ve geometrik motiflerle tezyin edilmiştir. Mimari stili ve malzemeleri yönünden XIII. Yüzyıl başlarına tarihlenmektedir. Türbe 1976’da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Şeyh Gazi Türbesi Şeyh Gazi Türbesi, Taşpazar Mahallesinde, Gazi Sokağında bulunmaktadır. Açık bir türbe olup kitabesi yoktur. Halk buradaki yatırı Şeyh Gazi diye anmaktadır. Şeyh Hamza Türbesi Evliya Çelebi’nin eserinde söz ettiği Bayrami tarikatının halifesi Şeyh Hamza’nın türbesi, Şeyh Hamidüddin’in türbesine yakın, tepenin eteğindedir. Kubbeleri tuğla ile örülmüş, harçla sıvanmıştır. Türbenin yanında cüz okumak için bir mekan mevcuttur. Kemerlerle süslenmiş üç kubbesi olup, eski devirlere ait bir süsleme işçiliği göze çarpmaktadır. Şeyh Mustafa Türbesi – Titiz Baba Şeyh Mustafa Kadiri Şeyhlerinden olup türbesi, Kaymakam sokağında bulunmaktadır. Kabir üzerinde adi sıvalı bir sanduka bulunmaktadır. Mustafa Efendi’nin halk arasındaki ismi Titiz Baba olup Nakkaş Mahallesindeki türbesi düzgün kesme taştan yapılmıştır. Şeyh Mustafa Baba’nın kabrini dikdörtgen duvar çevrelemektedir. Temre Baba türbesi Temre Baba türbesi, Lise binasının güney tarafında bulunmaktadır. Yatırın bulunduğu yere Çukurbahçe adı verilmektedir. Türbe açıktır. Halk türbeden toprak alarak yara olan yerlerine sürer ve şifa bulduklarına inanırlar. Bugün türbe yok olmuş durumdadır. Koçpınar Türbesi Aksaray iline bağlı Koçpınar Köyü Yassıviran mevkiinde bulunan tarihi mezarlığın içinde Koçpınar türbesi vardır. Mezarlığın içinde bulunan türbede iki mezar bulunmaktadır. Bu türbede kimlerin medfun olduğu bilinmemektedir. Türbe yöresel taşlardan inşa edilmiştir. Üstü kapalıdır. Türbede iki kişinin mezarı vardır. Halk tarafından hayır duası için ve değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. . Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Aksaray
Terlemez Baba

Terlemez Baba

Aksaray – merkez’de şifahane mahallesinde Terlemez Baba türbesi Şifahane Mahallesindedir. Osmanlı dönemine ait olan yapı dikdörtgen planlı olup moloz taştan yapılmıştır. Üst örtüsü ve kubbesi sonradan beton harçla sıvanmıştır. İki pencereden ışık alır. Pencereler dikdörtgendir. Şeyh Hamid-i Veli Mahallesi Bostancı Sokağının sonunda bulunan Terlemez Baba Camii arkasında türbesi vardır. Terlemez Baba’nın gerçek adı Emir Ali’dir. Türbe Çarpıcı Tekkesi olarak da anılmaktadır. 1990 yılında restore edilmesine rağmen sadece temiz bir görüntü almıştır. Sade ve mimari özelliği olmayan, camiye bitişik konumda üstü kapalı, betonarme bir türbedir. Terlemez Baba mescidi ise kerpiçten yapılma, kare planlı, tek katlı ve damı kiremitle katlıdır. Terlemez Baba’yı kısmi felç geçirenler, elleri uyuşanlar, yel hastalığı geçirenler, belden aşağısı tutmayanlar, üzüntüden, sıkıntıdan derde tutulanlar ziyaret eder. Türbe şifa için Cuma günleri sabahtan ikindi namazına kadar ziyaret edilir. Diğer günler hayır duası için ziyaret edilir. Ziyarete gelen hasta, ocaklılar tarafından ovularak şifa bulması sağlanır. Hasta tedavinin ardından iki rekat şükür namazı kılar. Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Aksaray
Taşkın Baba Türbesi

Taşkın Baba Türbesi

Ağrı – patnos – taşkın köyünde İlçeye 27 km. mesafede bulunan Taşkın köyünün isim babası olan Taşkın Baba’nın türbesi kare planlı, betonla sıvanmış, kubbeli bir türbedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, İran Seferi için bölgede konaklayan IV. Murat Süphan Dağının yabani hayatına hayran kalır ve yöre halkına geyik yoğurdu istediğini söyler. Bu durumu Taşkın Baba’ya söylerler. Taşkın Baba hemen dağa çıkıp buradaki geyiklerden süt sağıp, yoğurt yapar. Bu işi kimsenin yapamayacağına kanaat getiren IV. Murat ordusunu Murat Nehrinin karşısına geçirir ve köprüleri söker. Taşkın Baba verdiği sözü yerine getirmek için suyu yararak padişahın yanına gelir. IV. Murat azgın Murat Suyunu sanki bir dere imiş gibi geçen Taşkın Baba’ya Taşkın Köyünü verir. Karakul Türbesi Taşkın köyündeki Taşkın Baba türbesinin yanındadır. Karakul ismiyle anılan zat, Taşkın Baba’nın mürididir. Taşkın Baba’nın vasiyeti üzerine ziyaretçiler önce Karakul Türbesini, daha sonra Taşkın Baba türbesini ziyaret ederler. Değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, Taşkın Baba’nın evinde helva pişirilir ve ihtiyacı olan fakir halka dağıtılırmış. Taşkın Baba Hacc vazifesini yerine getirirken, hanımı helva yapmış ve bir tabakta Karakul’a vermiş. Karakul helvayı yemiş ve “Hanımım istersen bir tabak daha hazırla, şeyhime götüreyim” demiş. Taşkın Baba’nın Hacc’da olduğunu bilen hanımı, “herhalde Karakul helvayı beğendi bir tabak istiyor”, diye ona bir tabak daha helva vermiş. Karakul kaşla göz arasında helvayı Hacc’da şeyhine ikram edip gelmiş. Bu keramet Taşkın Baba’nın Hacc dönüşü olayı anlatmasıyla ortaya çıkmış. Süphan Dağı eteklerinde bulunan Taşkın köyü Camii haziresi geniş bir alanı kaplamakta olup buradaki mezarların büyük bölümü tahrip olmuş, mezar taşlarının bir kısmının gövdeleri de toprak altında kalmıştır. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos, Ağrı
Halife Abdülkerim Türbesi

Halife Abdülkerim Türbesi

Ağrı – Hamur – Kaçmaz köyü İlçeye 28 km. mesafede bulunan ve eski ismi Geluta[n] olan Kaçmaz köyünde medfun Halife Abdülkerim Hazretleri molla ve müderris ünvanlarıyla Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerindendir Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Hamur, Ağrı

Molla Halit

Ağrı – Eleşkirt – Sinek köyü ( yaylası ) Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla Halit’in kabri Sinek köyünde bulunmaktadır. ( Günümüzde bu isimle anılan köy olmamakla beraber muhtemelen Sinek Yaylası olarak bilinen bölgedeki yerleşim yerlerinden biri olmalıdır) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Eleşkirt, Ağrı

Seyyid Şeyh İbrahim Abri (k.s.)

Ağrı – Eleşkirt – Oklavalı köyünde Şeyh Abri’nin ilçeye 14 km. mesafede bulunan ve eski ismi Karshan bilahare Garishan olan Oklavalı köyünde türbesi vardır. Şeyh Abri’nin tam adı Es-Seyyid Eş-Şeyh İbrahim olup, Muş ilinin Bulanık ilçesi Abri (Esenlik) köyünde bulunan Abri Ocağına mensuptur. Seyyiddir. Nakşibendidir. Babası Es-Seyyid Eş-Şeyh Tahir el Abri’dir. Kendisi Norşinli Şeyh Muhammed Diayüddin Hazretlerinin halifesidir. Anlatılır ki, Şeyh Abri Oklavalı köyü yakınında etrafındakiler ile birlikte tipiye yakalanır. Yanındakiler vefat eder. Şeyh Abri köylüler tarafından kurtarılmasına rağmen bir kaç gün sonra kendisi de vefat eder. Muş’tan gelen akrabaları cenazeyi almak ister, ama Oklavalı köylüleri böyle mübarek bir zatı vermek istemezler ve köyde defnedilir. Türbe değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Eleşkirt, Ağrı

Molla İsmail – Molla Abdülmecid – Terzi Tahir Efendi

Ağrı – merkez’de İl merkezinde Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla İsmail, Molla Abdülmecid, ve terzi Tahir Efendinin kabirleri bulunmaktadır. Vahyeddin Küfrevi sohbetlerinde Tahir Efendi ile ilgili şunları nakleder. “Ağrılı bir tanıdığım, merhumla alakalı şöyle bir hatırasını anlatmıştı.. Dedi ki, “gel benimle, beraber Küfrevi vekillerinden terzi Tahir’i bulalım. Kendisine Küfrevi hazretlerinden getirdiğim emri tebliğ edeceğim.” Ben de fazla bir şey bilmiyorum. Beraber yürüdük. Terzi Tahir’in dükkânına geldik. Pazar olduğu halde gelmiş, dükkânını açmış, sobayı yakmış, sanki birilerini bekliyordu. İçeri girdik. Selam verdik. Selamımızı aldı, bize çay ısmarladı, içtik. . Tahir Bey, Molla Hüseyin’e döndü; “Buyrun” dedi. Hüseyin Hoca; “Ben Pir Küfrevi’nin emir ve nasihatlerini sana tebliğe geldim. Bu gece Küfrevi hazretleri üç sefer rüyama geldi. Bana diyordu; “Molla Hüseyin! Kalk git, Tahir’e söyle, o fasık, o münafık, o cahil adamı gönderdiği yerden alsın. O münafık tarikat-ı Küfrevi’yi ayaklar altına almış, çok kimseleri hakiki yoldan çıkarmış ve gayr-i meşru şeyler yapıyor. Bir an evvel adamlarını göndersin. O münafığı eski yerine getirsin. Eğer emre itaatsizlik yaparsa, büyük bir bela ve musibete duçar olacak.” Emri budur, tebliğ ettim ve dönüyorum”, dedi. Bu sözler karşısında donduk, kaldık. Çünkü hiçbir şey bilmiyorduk. Kimdir, nereye gitmiş, ne yapmış, Tahir bize bir şey anlatmamıştı. Kendisinden sorduk. Meseleyi şöyle anlattı; Neşat adında bir ayakkabı boyacısı Tahir’in yanına gidiyormuş. Kendine göre bazı tahminlerde bulunuyor ve bazı tahminleri de tutuyormuş. Tahir Efendi de bu adamı kendine vekil tayin etmiş. Adam köylere gidip, Tahir’in ismiyle Küfrevi tarikatını anlatıyormuş. Bir gün bu adam Aladağ köylerinden Geluta [Kaçmaz] köyüne gidiyor. O zaman elma portakal çok az olmakla beraber, kışın şarkta pek ender bulunan meyvelerdi. Geluta köyüne gitmeden evvel, nerden bulmuşsa iki kilo elmayı köyün bir tarafında ot yığınları içinde saklıyor… Köye gidiyor. Köy hocasına misafir oluyor. “Ben Şeyh Muhammed Küfrevi’nin vekiliyim. Tarikat vermeye geldim” diyor. Hocaefendinin babası da Muhammed Küfrevi’nin hakiki bir halifesi imiş. Kendisi de Küfrevilere çok bağlıydı. Buna binaen Neşat’a çok izzet ikram ediyor. Neşat efendi namaz içinde bazı hareketler yapıyor. Hoca bunun cezbeden geldiğini söylüyor. Adam o gece orada kalıyor. Sabah kalkıyor. Hocaya, “haydi seninle beraber köyün etrafında biraz gezelim”, diyor. Köyün bir tarafında yığılmış otlara doğru gidiyorlar. Neşat, o ot yığınlarının etrafında dönüyor, bazı yerlere bakıyor. Kendi kendine “mutlaka doğrudur, bulmam lazım”, diyor. Bir iki ot yığını köşesine bakıyor ve elmaları buluyor. Hocaya diyor ki, “Bu gece melekler bana geldiler. Burada elmalar olduğunu söylediler. “Bu elmaları al, Hocaefendiye teslim et. Onun hakkıdır. Halis ve muhlis cennet ehli olacak. Zaten bunlar da cennet elmalarıdır. Kim yerse 100 seneden aşağı yaşamaz. Çocuğu olmayan hanımlara verilirse, çocuğu olur.” Buna benzer çok şeyler söylüyor. Hocayı inandırıyor. Hoca ona kul köle oluyor. Böylece bu sahtekar bir ay Geluta’da kalıyor. Geceleri kadın erkek beraber zikre oturuyor. Kadın erkek birbirlerinin elinde güya cezbede imiş gibi oynuyorlar ve nice rezaletler yapıyor. Herkesi kullanıyor. İstediği gayr-i meşru şeyleri meşruymuş gibi yapıyor. Terzi Tahir, Küfrevi hazretlerinin emrini alınca Geluta’ya gidiyor. Tam bir rezalet ve zillet içinde Şeyh Neşet’i (!) görüyor. Evvela Hocaefendi’yi, sonra köylüleri ikaz ediyor ve o sapık adamın kulağından tutup Ağrı’ya getiriyor…” . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı

Bolvadinli Yörükzade Ahmet Fevzi Efendi

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar
Cafer Dede Türbesi – Bolvadin

Cafer Dede Türbesi – Bolvadin

Afyon – Bolvadin’de Hacı Halife mah. Lokman sokak’da Hacı Halife mahallesindeki Cafer Dede Türbesi, evlerin arasında kalmıştır. Ön kısmı ise bahçe duvarı ve kapı ile tamamlanmıştır. Hemen önünde sonradan yapılmış bir çeşme bulunmaktadır. Mevlevi olduğu rivayet edilen bu zatın türbe ziyaretine özellikle çocuğu olmayan kadınlar gelmektedir.. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar
Aşık Mehmet Efendi

Aşık Mehmet Efendi

Aşık Mehmed Efendi küçük yaşta ilim talebi yolunda, ana ocağı Afyonkarahisar’ı terk ederek İstanbul’a gelir ve bir müddet burada ilim tahsil eder. Daha sonra, asrın müceddidi Mevlâna Halid Hazretlerini (1780-1827) ziyaret etmek ve onun irfan meclisinde diz çökerek feyz almak hayaline kapılır. Zahiri ilimleri kafi miktarda tahsil ettikten sonra ruhundaki bu iştiyakla Mehmed’in Mısıra giden bir gemiye binerek yolu tutması kaçınılmazdır. Gemi Beyrut’a gelince Şam yolcuları inip kara yoluyla Şam’a geçerler. Yol arkadaşları Şam’ın Ümmiye Camiinde namazdan sonra, “Mevlâna Halid’i ziyarete varalım”, derler. Küçük Mehmed’e ise, “Delikanlı, biz ehl-i tarikatız, sen okumak için kendine bir medrese bul”, deseler de, Mehmed, bütün zahiri ilimleri okuduğunu, kendisinin de maksadının Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek olduğunu söyler. Onların, “Daha sen çok küçüksün, Şeyh Halid Hazretleri seni kabul etmez!”, demelerine rağmen, Küçük Mehmed kararından vazgeçmez ve mollalarla münakaşa eder. Sonunda tekkeye varırlar. Mevlâna Halid Hazretleri bir keramet eseri olarak Küçük Mehmed’in geleceğini bilmektedir. Hizmetkârlarından birisi, kapıda İstanbul’dan bir grup ziyaretçi olduğunu söyler. Sonra bu ziyaretçiler Mevlâna Halid Hazretlerinin dergâhına girerler. Şeyhin elini öperken, sıra Küçük Mehmed’e gelir. Şeyh, “Gel bakalım, benim küçük Mehmed’im, sen hoş geldin” diyerek, hiç tanımadığı halde, Afyonkarahisar’ın ve Anadolu’nun bu Küçük Aşık’ını bağrına basar. Mevlâna Halid, Küçük Âşık Mehmed’i yanına, hizmetine alır. Küçük Âşık yıllarca Mevlâna Halid Hazretlerine hizmet eder. Zaman zaman Mevlâna Halid, “Oğlum, Mehmed’im, senin memleketinde kimin var? Seni hiç arayan, soran yok, mektubun da gelmiyor” deyince, Küçük Âşık boynunu bükerek, “Allah’tan gayrı kimsem yok”, diye cevap verir ve gözleri yaşarır. Bir gün Küçük Âşık’ın annesiyle babası diyar diyar dolaşarak evlâtlarını aramaya başlarlar. İstanbul, Mısır ve nihayet Bağdat, Şam yollarına kadar düşerler. Mevlâna Halid Hazretleri bir öğle vakti abdest almak ister. Küçük Âşık hemen leğen ve ibriği getirir. Mevlâna Halid eskiden sorduğu gibi yine sorar: “Yavrum Mehmed’im, senin memleketinde kimin var?” Küçük Âşık’ın yine gözleri dolarak, “Allah’tan başka kimsem yok”, diye cevap verir. İşte o zaman Mevlâna Halid Hazretleri avucunun içini açıp, Küçük Âşık Mehmed’in yüzüne karşı ayna gibi tutarak, “Bak bakalım, dikkat et, ne göreceksin?”, der. Küçük Âşık Mehmed, Mevlâna Halid Hazretlerinin avucunda annesiyle babasının resimlerini görür. Kıpkırmızı olarak, hiç sesi çıkmayan Küçük Âşık Mehmed’e, Mevlâna Halid, “Ey Mehmed, sen buraya annen ve babandan izinsiz ve habersiz geldin” diyerek, anne ve babasının yakınlara geldiklerini haber verir. Küçük Âşık yaşlı gözlerle, “Annem ve babam buraya gelip, beni şeyhimden ayırıp götürürler, sizin hasretinize dayanamam diye böyle yaptım”, der. Onlar böyle konuşurken kapı çalınır. Küçük Âşık’ın annesiyle babası içeri girer. Küçük Âşık Mevlâna Halid Hazretlerinin yanından ayrılıp da Afyonkarahisar’a gitmek istemez. Annesiyle babası Şeyhten izin alarak, evlâtlarını alıp götürmek istemektedir. Küçük Âşık ise bir türlü şeyhinden ayrılmak istemez, şeyhinin hasretine dayanamayacağını söyler. Bunun üzerine, Mevlâna Halid Hazretleri sırtından hırkasını çıkararak, Küçük Âşık Mehmed Efendiye giydirir ve, “Sen benim hasretime işte şimdi dayanırsın, benim cübbemi götürüyorsun. Artık Afyonkarahisar’a gideceksin, fakat buraya kadar geldiğine göre, hac farizasını eda et, öyle git!”, der. Küçük Âşık Mehmed, hocasının hasretini gidermek için cübbesini giyip, ellerini öperek, hayır dualarını aldıktan sonra, anne babasıyla birlikte Hicaz’a gider ve sonra da Afyonkarahisar’a döner. O artık Afyonkarahisar’da bugün kendi ismiyle söylenen Hacı Âşık Mescidinde dersler okutur ve bu arada Yunus Hoca ve Sandıklı Şeyhi Hasan Efendi gibi meşhur kimseleri yetiştirir. İlk defa dolapla kuyulardan su çekme usulünü getirir. Debbağ esnafını zaman zaman bir araya toplayarak Cehri denilen bitkiyle derinin daha iyi boyandığını onlara öğretir. 1848 yılında vefat eden Küçük Âşık Mehmed Efendi’nin kabrinin bulunduğu mezarlık, diğerleri gibi 1925-35 yılları arasında kaldırıldığı zaman, Hacı Âşık Mehmed Efendinin sadece mezar taşı getirilip, bugün adıyla anılan caminin yanına dikilir. 1940’larda yazıldığı tahmin edilen bir mektubunda Üstad Bediüzzaman şunları ifade etmektedir: “Eski zamanda, on dört yaşında iken, icazet almanın alâmeti olan Üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı… “O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip, veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâyı azimeden dört-beş zatın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bu günlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Halid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğine bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakka yüz binler şükrediyorum. (Bu mübarek emaneti Risale-i Nur talebelerinden ve ahiret hemşirelerimizden Asiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım…)” 1885 yılında Afyonkarahisar’da dünyaya gelen Asiye Mülazımoğlu’nun babası Küçük Âşık’ın torunu olan Mehmed Bahaeddin Efendi, annesi ise Zakire hanımdır. Âsiye Hanım dedesinden kendisine intikal eden bu cübbenin üzerine yıllarca titrer. İstiklâl Savaşı sıralarında, Yunan işgalinde, memleketlerini terk etmek zorunda kaldıkları günlerde bile onu yanından ayırmaz. Sandıklı, Isparta ve Akşehir’e gittiklerinde zarurî eşyaları ile birlikte bu cübbeyi de daima yanında taşır. Asiye Hanımın kocası Tahir Bey, Kastamonu Hapishanesine müdür olarak tayin edildiği zaman, Mülazımoğlu ailesi de nihayet Kastamonu’ya gelip yerleşir. İşte bu günlerde, uzun yıllar dolaştırılan cübbe de orada asıl sahibini bulmuş olur. Babası Bahaeddin Efendiyle birlikte Bediüzzaman’a giden Asiye Hanım, Mevlânâ Halid’in emaneti olan bu asırlık yadigârı sahibine teslim eder. Cübbenin sahibi, “Asiye’nin duası kabul oldu”, diyerek uzun yılların iştiyakını, hasretini ifade etmiştir. Asiye Hanım’ın ismi ve hizmetleri Risale-i Nur’un lâhikalarında yer yer zikredilir. Mevlâna Halid Hazretlerinin bu cübbesi Bediüzzaman’ın yanında kalmıştır. Yıllar sonra; 1950 yılı sonbaharında Urfalı Vahdi Gayberi Emirdağ’da ziyarete geldiği zaman, Üstad bu mübarek cübbeyle birlikte bazı eşyalarını, Urfa’ya götürmesi için verir. Mevlâna Halid’in cübbesi bugün Urfa’da Abdülkadir Badilli tarafından muhafaza edilmektedir. Kâhil Mahallesi’nde bulunan Hacı Aşık Mehmet Mescidi’nin ne zaman ve kimin tarafından inşa ettirildiği bilinmiyor. Fikri Yazıcıoğlu, Hacı Aşık Mehmet Efendi’nin, Nakşibendi Tarikati şeyhi Halid Efendi’den icazet aldıktan sonra Afyonkarahisar’a gelerek, “kendi ismiyle anılan Hacı Aşık Camisi’nde ders okutmaya başladığını”, nakletmektedir. Binanın tekke, medrese ve mescit olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır.

📍 Afyonkarahisar
Hacı Yusuf Efendi Türbesi

Hacı Yusuf Efendi Türbesi

Adıyaman – Kahta – İlçeye 22 km uzaklıktaki Bozmiş köyünde. Hacı Yusuf Efendi’nin Türbesinin yapılış tarihi ve Hacı Yusuf’un yaşadığı dönemle ilgili verilen bilgiler çelişkilidir. Bir yandan 13. yüzyıla kadar inilirken, diğer taraftan 250-300 yıl öncesi ileri sürülür. Muhtemelen doğrusu yakın zamanlara ait olan olmalıdır. Betonarme bir yapı olan türbe, kubbeli, dört yanı kemerli, 5X5 m. ölçülerinde kare planlıdır. Türbenin içinde üç sanduka bulunmaktadır. Türbe kapısının girişinde sağ taraftan birinci sıradaki sanduka Şeyh Hacı Yusuf Efendi’ye aittir . Ortada bulunan sandukanın Hacı Yusuf Efendi’nin oğluna, sol taraftakinin de torununa ait olduğu söylenmektedir. Türbenin bitişiğinde, gecelemek için gelen ziyaretçilerin kalması için bir misafirhane bulunmaktadır. Ayrıca, bu odanın ön tarafında, ziyaretçilerin yemek yapması için ocak ve mutfak malzemeleri vardır. Türbenin misafirhanesinin duvarları, gelen ziyaretçilerin dilek ve dualarını yazdığı yazılarla doludur. Hacı Yusuf’un küçük yaşlardan itibaren, dine eğilimli olduğu, daha o yaşlarda bir takım kerametler gösterdiği anlatılır. Bunlardan biri şöyledir. Hacı Yusuf’un kardeşleri, kendi aralarında iş bölümü yaparlar. Hacı Yusuf’a da toprak olan evin damını düzeltme işini verirler. Ancak, babası Hacı Yusuf küçük olduğu için, ona, bu işi vermek istemez. Hacı Yusuf ise ısrarla evin damını düzeltme işini kendi yapmak ister. İşini yapmak üzere dama çıktığında, damın üzerini düzeltmek için kullanılan kilolarca ağırlığındaki silindir şeklindeki taş, kendi kendine gider gelir. Hacı Yusuf’la ilgili başka bir rivayet ise şöyledir. Hacı Yusuf’un eşi, bir gün uyandığında yanında bulunan eşinin üzerinde kan lekeleri görüp, bunun sebebini sorduğunda, Hacı Yusuf, savaşa gittiğini söyler ancak, bundan kimseye bahsetmemesini, bahsetmesi durumunda kısa sürede öleceğini söyler. Cinlerin bilgisine sahip olduğu söylenen Hacı Yusuf’un türbesine daha çok akli dengesi bozuk ve psikolojik problemleri olanlar, getirilir. Türbeyi ziyarete farklı illerden çok sayıda insan gelmektedir. Ziyaretçiler, cuma gecesi gelip burada kalır. Bu şekilde, hastaların iyileşeceğine inanılır. Şifa verdiğine inanıldığı için de, buradan toprak alıp götürürler. Felç olan, vücudunun herhangi bir yerinde ağrısı, sızısı bulunan bu topraktan vücuduna sürer veya evine serper. Böylelikle dertlere derman olduğuna inanılır. Bir başka rivayete göre, Hacı Yusuf zamanında mercimek ekmiş. Bu mercimeğin toplama işini cinler yapmış. Üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra yine mercimek ekilmiş, ancak iyice kuruduktan sonra toplanınca ellerinin acıdığını hisseden cinler, bu defa mercimekler tam kurumadan toplamışlar. Bu zâtın üstünün iki defa ağaçla kapatıldığı, ancak ikisinde de üstünü açtığı, üstünün kapatılmasını kabul etmediği, 1987’de üstü kubbe şeklinde yapılınca buna itiraz etmediği rivayet edilir. Hacı Yusuf Hazretleri vefat etmeden önce şu vasiyeti yapmış: “Kınık mezrasında su olmadığı için beni ziyarete gelenler burada perişan olur. Bozmiş köyünün yolu, bol suyu ve güzel bahçeleri var. Beni Bozmiş köyüne gömün. Gelen ziyaretçiler rahat etsin”. Rivayete göre ölmeden önce oğlu Molla Muhammed’e şöyle der. “Oğlum beni gömdükten 40 yıl sonra türbemi açınız. Eğer vücudumda en küçük bir çürüme varsa, üzerimi kapatın, kimseye de bir şey demeyin. Eğer vücudum bu günkü gibi sağlam duruyorsa da kapatmadan önce çevredeki çocuklar dahil herkesi çağırın, beni görsünler. Ondan sonra üzerime bir türbe yapın. Hasta olanlar buraya gelsin. Perşembeyi cumaya bağlayan gece türbede yatsın. İnşallah şifa bulurlar”. O günden bu güne kadar özellikle psikolojik rahatsızlığı olanlar ve felçliler bu türbeye şifa bulmaya gelirler. Türbe 2010 yılında çok sayıda kişinin rahatlıkla ağırlanabileceği bir duruma getirildi. Ziyaret yerinin inşaatı ile ilgilenenler, yapılan düzenlemeler ile ilgili şu bilgileri vermektedir. “Eski türbe inşaatının üzeri ağaçlarla örtüldüğünden yıkılmak üzereydi. Burayı yıkıp Şanlıurfa’dan pirnahit denilen tarihi eser taşlarından getirterek burayı adeta yeniden inşa ettik. Yeni bina üç katlıdır. Birinci katta yemekhane ve dışarıdan gelenlerin konaklayacağı yatakhane ve istirahat yeri var. İkinci katta türbe bulunuyor. Türbe ziyareti için erkek yeri ayrı bayan. yeri ayrı yapıldı. Üçüncü katta ise cami yapıldı. Her katın alanı yaklaşık 400 metrekaredir”. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Kahta, Adıyaman
Ulu Baba

Ulu Baba

Adıyaman – Çelikhan – Ulu baba tepesinde. Ulu Baba ziyareti, Adıyaman’ın en yüksek noktalarından birinin tam tepesinde, ilçe sınırları içerisindedir. Ulu Baba’ya Sarıkaya köyü içerisinden geçen yoldan çıkılır. Bu türbenin, Seyyid Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi’ye ait olduğu söylenmektedir. Denilir ki, Seyyid Battal Gazi gibi bir insanın babası olması dolayısıyla bu türbeye Ulu Baba adı verilmiştir. Mezarın bulunduğu türbeye Adıyaman ve Malatya illerinden hafta sonları hastası olan ve dilek dilemek isteyen vatandaşlar giderek ziyaret eder. Kurbanların kesildiği, insanların dua ettiği türbeye, rakımı 2 bin 550 metre olmasından dolayı ancak Mayıs, Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında çıkılır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Çelikhan, Adıyaman
Mansur Bin Cavena Türbesi

Mansur Bin Cavena Türbesi

Adıyaman – Merkez – Yenipınar mah Keleş sokak no :10. Mansur b. Cavena’nın türbesi, şehir merkezinde olup, Yeni Pınar Mahallesi, Keleş Sokak, No: 11’de yer alan, hususi bir evin avlusunda, tek odalı betonarme bir yapıdır. Türbe harap halde iken hayır sevenlerin yardımı ile 2020 yılında 4 aylık bir çalışma ile yeniden yapılmıştır. Burada yatan zatın Emevilerin Adıyaman’ı fethettikten sonra, buraya gönderdikleri, Mansur b. Cavena adlı komutan olduğu söylenmektedir. Anlatılır ki, bu zat Adıyaman’a geldiğinde şehri harabe halde bulur. Adıyaman’ın kalesini tamir ettirdikten sonra, şehrin her tarafını bahçelerle süsler, daha sonra onun ismine izafeten şehre “Hısn-ı Mansur” ismi verilir. 670 yılında Kays kabilesine mensup Emevi komutanlarından Mansur Bin Cavena Adıyaman’ı ele geçirir. Bu komutanın Adıyaman şehrinin ilk yerleşim alanı içinde kalan bugünkü Adıyaman Kalesini yaptırdığı rivayet olunur. Kronolojik zorlama ile birlikte, 750 yılında Emevi iktidarına son veren Abbasiler, bir süre sonra da Adıyaman bölgesini –buranın idarecisi ve bir rivayete göre ismini veren- Mansur ibni Cavena’yı öldürerek Abbasi hakimiyetine katmışlardır (758). Türbe, kadınlar tarafından sıkça ziyaret edilir. Çok ağlayan çocuklar, çarşamba ve cuma günleri bu türbeye getirilir. Bu çocukların atletleri, bir çarşamba iki cuma ya da iki çarşamba bir cuma olmak üzere türbeye bırakılır, oradan da bir atlet alınır. Bundan sonra çocuk, eskisi gibi sürekli ağlamazsa, türbeye on bir tane atlet götürülüp bırakılır. Ayrıca buraya yemek getirip dağıtanlar da bulunmaktadır. Yeni Pınar Mahallesi’nde sokak arasında bir yerdedir. Oldukça bakımsız bir halde olup, kendi haline bırakılmıştır. Eski sahiplerinden bu mülkiyeti devralan yeni sahiplerinin, türbeyi ziyaret olarak kullanılmaktan çıkarıp depoya dönüştürmüş oldukları nakledilir. Muhtemelen Mansur b. Cavena isimli tarihi şahsiyet zaman içerisinde unutulur39. Mansur ismi Mustafa olarak, Cavena ismiyse Ceho olarak değişime uğrar. Ve bugün sadece ‘Ceho’nun oğlu Mustafa Baba’ olarak kalır. Söylentiye göre, Mansur bin Cavena’nın cuma günleri abdest alıp cuma namazına gittiğini görenler olmuş. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman

Adıyamanlı Sarı Şeyh Mustafa Efendi

Adıyaman – Hacı Ömer mah Hasan Mekki sokakta. Adıyaman’ın Kadiri tarikatı büyüklerinden Sarı Şeyh lakaplı Hacı Mustafa Efendi (1839-1920), Halisiyye silsilesinden Urfalı Osman Dede’nin halifesidir. Hoca Ömer Mahallesi, Hasan Mekki Sokak’ta yer alan Hasan Mekki türbesinde medfundur31. Anlatıldığına göre, Sarı Şeyh’in ailesi 400 yıl önce Adıyaman’a gelmiş olup, Adıyaman’ın en eski mutasavvıflarındandırlar. Kadiri Tekkesini açmışlar ve bu tekkenin devamını sağlamışlardır. Bu tarikatın son temsilcileri geniş bir aile olan Sarıgül Ailesi’dir. En son piri ise Sarı Şeyh Mustafa Efendi’dir. Sarı Şeyh Mustafa Efendi’nin piri Dede Osman Avni Efendi’dir. Sarı Şeyh Mustafa Efendi’nin Hasan-ı Mekki’nin yanına gömülmesi konusunda şu rivayet anlatılır. Sarı Şeyh, vefatına yakın bir zamanda, rüyasında Hasan-ı Mekki kendisine, “Sarı Şeyhi başımdan uzak, ayağımdan aşağı gömün”, der. Bunun üzerine Sarı Şeyh Mustafa Efendi vefat ettiğinde oraya gömülmek ister. Oğlu Ömer Mazhar Efendi (1877-1923) Adıyamanlı şairler arasında yer alır. 1904 yılına ait Şeriyye sicilinde iki belgede Hoca Ömer Mahallesi imamı olarak Sarı Şeyh’in oğlu Şeyh Mustafa’nın ismi geçer. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman

Rıfat Baba Türbesi

Adıyaman – Merkez – Varlık mahallesi 407.sokakta Rıfat Baba türbesi, il merkezinin güneyinde olup, Varlık Mahallesi 407. sokakta, Hacı Abuzer Baba türbesi karşısında, Şeyh Muhyiddin-i Arabi Camiinin bitişiğinde yer almaktadır20. Tek odadan oluşan türbe, betonarme bir yapıya sahiptir. Kapısı yeşil renkte olan türbenin küçük bir kubbesi bulunmaktadır. Kapıdan girişte hemen karşıda yer alan sanduka, yeşil bir örtü ile örtülüdür. Sandukanın başında Türk bayrağı, iki yanında büyük tespihler bulunmaktadır. Türbenin içinde ayrıca Rıfat Baba’nın torunu olan Hacı İbrahim Halil Kök’ün (1305– 1942) mezarı bulunmaktadır. Türbenin duvarında türbeyi yaptıranın Ramazan Kırmızı adlı şahıs olduğu yazılıdır. Rıfat Baba 1798–1864 yılları arasında yaşamıştır. Rıfat Baba Adıyaman’da doğmuş bir şair olmakla beraber uzun süre başta İstanbul olmak üzere birçok yerde ikamet etmiştir21. Çocukları İstanbul’a yerleşen Rıfat Baba’nın halen torunlarının İstanbul’da ikamet ettikleri söylenir. Hayatı boyunca geçim sıkıntısı çekmekle birlikte, çilekeş ve sabırlı olduğu bilinir. Tahsilsiz olmasına rağmen Rıfat Baba kuvvetli bir şiir tekniğine sahiptir. Şairin gazellerinden bir beyti şöyledir. “Nazeninler çok, veli mislin bulunmaz sevdiğim Berakallar hüsn-ü etvarın senin gibi özge şey” Onun Adıyaman sevgisi şu mısralarında kendini gösterir. “Dilberlerin misli İstanbul’da bulunmaz Rif’at bu sebepten seviyor Adıyaman’ı” Rıfat Baba’nın hangi tarikata bağlı olduğu tam olarak bilinmemekle beraber Melami olduğu tahmin edilmektedir. Şair özelliği ile bilinen Rıfat Baba’nın şiirlerinden büyük bir Ehl-i Beyt sevgisine sahip olduğu anlaşılmaktadır. “Bir gece nagah göründü çeşmime bir el Sual ettim ism-i şerifin nedir? Söyledi: Haydar Sualinden muradın ben isem Rıfat’a benem Ol fetaheddin siri huda damadı peygamber” Yine Rıfat Baba’ya ait ve birçok gazel okuyucusu tarafından seslendirilen bir beyit şöyledir: “Sanırım derdimi Lokman’a söyledim dedi eyvah Bu derdin def’ine çare hakiki bir ilah kaldı.” Halk arasında padişahtan gösterdiği keramet karşılığında Abuzer Gaffari Türbesinin beratını alan ve Mıraz (Muraz) Dede diye de anılan Rıfat Baba’nın türbesi her gün ziyarete açıktır. Bununla beraber genelde cuma günleri ziyaret edilse de, yakın olması münasebetiyle de Hacı Abuzer Baba’nın türbesini ziyaret edenler daha sonra burayı ziyaret etmektedirler. Burası çoğunlukla kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Türbenin ziyaret sebepleri arasında şunlar gelmektedir: Her türlü hastalığa şifa bulmak, çocuk sahibi olmak, evlenebilmek, sınav kazanmak ve her türlü arzunun gerçekleşmesi. Dilekleri kabul olanlar, pekmezli taplama, çiğ köfte, tavuklu pilav veyahut ne adamışlarsa onu getirip orada bulunan insanlara dağıtırlar. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Şeyh Müslüm Hafız

Şeyh Müslüm Hafız

Şanlıurfa – Merkez – Harrankapı Kabristanında Urfa’da dünyaya geldi. Babası Abdullah Şeddadi Aşireti’nden annesi Hediye Hanım Şeyhanlı Aşireti’ndendir. Genç yaşta Abdurrahman dede köyünden Rahime adlı bir hanımla evlenir ve bu evlilikten bir oğlu (Hacı Bahaeddin Abacı) ve üç kızı (Saliha, Emine ve Zeyneb) dünyaya gelir. Zamanın kurra hafızlarından Hacı Muhammed Berhoş Hafız Efendi’den ders alarak hafızlığını tamamlar. Daha sonra Rızvaniye Medresesi’ndeki eğitimine önce Kürt Hacı Ali Efendi’nin yanında başlar. Daha sonra eğitimini Miftahi Hasan Efendi’den tamamlar ve büyük bir başarı göstererek diplomasını alır. İlimdeki üstün başarısından dolayı askerlikten muaf sayılır. Eğitimini tamamladıktan sonra, Hasan Padişah Camii’nde fahri olarak vaaz verir ve mukabele okur. Henüz genç yaşında, Urfa’da imamlık yapan ve irşad faaliyetlerinde bulunan Nakşibendi Şeyhi ve mürşid-i kamili Kerküklü Şeyh Abdurrahman Efendi’ye intisab eder. Şeyh Abdurrahman Efendi’den hilafet alarak Nakşibendi tarikatının Halidi şubesinin 5. göbek halifesi olur. Kendisi sağlığında halife ve vekil bırakmamıştır. Hacı Müslüm Hafız Efendi, Urfa’da camilerin tamir ve onarımı işlerini ilk olarak kendisi başlatmıştır. Kendisinden sonra bu işlerle müridi merhum Hacı Rafi Görgün Hafız Efendi uğraşmıştır. 1951’de Mevlid-i Halil Camii’ni, 1954’de Maşuk Köyü Camii’ni, 1956’da Çarhoğlu Camii’ni, 1957’de Sefalı Camii’ni ve 1958’de de Abamor Ziyalı Camii’ni yeniden inşa ettirmiştir. Bu camiler inşa edilirken maddi destek hayırsever Urfalılardan gelmiş olup, camilerin mimarlığını ve mühendisliğini ise Hacı Müslüm Hafız Efendinin yapmış olduğu anlatılır. Bu camilerin dışında Arabi Camii ve Gölpınar Köyü Camii’lerinin de tamirlerini gerçekleştirmiştir. Hacı Müslüm Hafız (k.s.) Efendi, vefatından bir yıl önce prostat kanserine yakalanır. Birkaç kez ameliyat da olur ancak hastalık düzelmez. Bu hastalıktan dolayı son 11 ayını yatakta geçirir ve nihayet 28 Haziran 1958 yılı Kurban Bayramının 1. günü sabah saatlerinde vefat eder. Türbesi Harran Kapı Kabristanındadır. Menkıbeleri Urfa’da 1930’la 1950 yılları arasında satılmış olan camilerin alı- narak tekrar cami yapılmasını ve tamirlerini Şeyh Müslüm Hafız başlattı. Kendisinin müridi olan Rafi Görgün Hafız, camilerin ya.pımında Şeyh Müslüm hafızın sağ kolu idi. Anlattığına göre Sefalı camiini yaptırırken derneğin parası kalmamıştı. Şeyh Müslüm Ha- fıza gelerek para istediler. Biliyorlardı ki onun da parası yoktu. Şeyh Müslüm Hafız o sırada rahatsızdı ve bir mindere uzanmıştı. Ondan para istediklerinde, elini başı üzerindeki küçük pencereye uzattı ve oradan üç tane binlik alarak Rafi Hafıza verdi. Oysa parayı aldığı yerde, para olmadığını biliyorlardı. Orada bulunanlar bu işe hayrette kalmışlardı. *** Yine Sefalı Camii yapılırken şehirde su kıtlığı vardı. Dolayısıyla cami inşaatında çalışanlar susuzluk çekiyorlardı. Şeyh Müslüm Hafız, bir işçiye bir yeri kazmasını söyledi. O da gösterilen yeri kazınca, birçok musafat denilen taşlar ve ayrıca yan yana uzatılmış iki uzun taş çıkmıştı. Taşları kaldırdıklarında altında eskiden kazılmış hazır bir kuyu meydana çıktı. Böylece hem o çıkan taşları cami yapımında kullandılar hem de kuyunun suyunu çekerek su ihtiyaçlarını karşıladılar. *** 1952 senesinde Şeyh Müslim Hafız Efendi Mevlid-i Halil Camii- nin tamiratını ve bahçe düzenlemesini yaptı. Cami avlusunun etrafına revaklar yaptırıp, üç köşesine de birer küçük minare diktirdi. Avlunun ortasından geçen suyun akışına güzel bir şekil verdirdi. Camii avlusunun kuzey tarafına da iki türbe yaptırdı. Bu türbeleri, —Sizin için mi, başkaları için mi yaptırdınız? diye soranlara da; —Hayır, benim değil, sahibi yakında gelecek demişti. Yakında gelecek dediği sahibi Bediüzaman Said Nursi idi. Nihayet, 1960 senesinde Urfa’da vefat eden Bediüzzaman Said Nursi’yi Mevlidihalil camiinin avlusunda Şeyh Müslim Hafızın yaptırdığı bu türbeye defnettiler. Onun da buraya defnedilmesi, öğrenci- leri ve sevenleri tarafından ziyaret edilmesi de bu mekâna ayrı bir maneviyat zenginliği ve değişik bir manzara katmıştır.Şeyh Müslüm Hafızın Torunlarından Aziz Bütün’ün anlattığına göre Mevlidihalil camiinin tamir ve düzenlemesini yaptığı sırada paraları kalmadı. Para bulmak için düşünürlerken, adamın biri geldi ve Şeyh Müslüm Hafızı sordu. Kendisine onu gösterdiler, adam yanına gitti ve bir torba dolusu para çıkararak: —Bunu size filan adam gönderdi, dedi. Böylece o para sıkıntılarını gidermiş oldu. *** Müritlerinden Halil Öztürk anlatıyor: Müslüm Hafız Efendi bazı müritleriyle Maşık köyünde Hacı Yusufun bağında cami için bir kuyu kazıyorlardı. Bir gün kuyunun içine iki kişi girmiş kuyunun etrafına bilezik denilen taş döşüyorlardı. Bir kişi de kuyunun ağ- zında onlara halata bağladığı taşı sallıyordu. Bir defasında nasıl olduysa halat taştan çözüldü ve kocaman taş kuyunun dar ağzından aşağıdakilerin üzerine doğru hızla düşmeye başladı. O sırada Şeyh Müslüm Hafız abdest almak için musluğun önünde oturmuştu. Yanında da bir müridi onu bekliyordu. Birden Şeyh Müslüm Hafız “Allah” diye bir sayha çekti ve ayağını biraz ileriye uzattı. O anda ayağı hafifçe kanamıştı. Bu arada da kuyu başında bulunana: —Oğlum biraz dikkat et diye seslendi. Diğer taraftan taşı kuyu- ya sarkıtan adam, taşın kuyuya düştüğünü görünce korkudan ren- gi bembeyaz olmuştu. Şiddetli bir gümbürtü duyuldu. Kuyunun içindekiler yukarıya seslenerek bu gürültünün ne olduğunu soruyorlardı. Taş kuyunun dar olan ağzından altta çalışanlara deyme- den geçmiş ve suyun içine düşmüştü. Kendilerine taşın düştüğünü söylediklerinde: —Biz böyle bir şey görmedik demişlerdi. *** Ahmet Döğücü anlatıyor. O da menkibeyi bizzat olayı yaşayan Hacı Haydar Camkesen’den dinlemiştir. Hacı Haydar Camkesen de Şeyh Müslüm Hafızın müridi idi. Her gün hatme yapıldığında kendisi de hazır bulunurdu. Bir gün hastalandı, doktorlara gitti, tedavi gördü. Fakat bir türlü hastalığı iyileşmediği bibi günden güne de ağırlaşıyordu. Artık zikre katılamıyordu. Bir gün Şeyh Müslüm Hafız, hatme sırasında Hacı Haydar’ı göremeyince, gel- meyişinin sebebini sordu. Ağır hasta olduğunu söyledir. O zaman Şeyh Müslüm Hafız: —O buraya gelemiyorsa, kalkın biz oraya gidelim dedi ve hep birlikte Hacı Haydar’ın evine gittiler. Orada hatmeye başladılar. Hacı Haydar da yanlarında yatakta uzanmıştı. Hatme sırasında Hacı Haydar Efendinin gözüne birden Şeyh Müslüm Hafız ile birlikte şeyhi Kerküklü Abdurrahman Efendi ve onun şeyhi Ahmed Şemseddin Efendi göründüler. Her üçü de karşısına geçtiler ve kendisini hemen orada ameliyat yaptılar. Göğsünü yardılar içinden ciğerlerine bir şeyler yaptılar sonra tekrar göğsünü diktiler. Bu hadiseden sonra Hacı Haydar Efendi kendine geldi, hiçbir ağrısının kalmadığını gördü. Ertesi gün doktora gittiğinde kendini muayene eden doktor hayrette kalmış ve —Sen yeni bir ciğer mi takmışsın, diye latife ile birlikte şaşkınlı- ğını göstermişti. Bu olaydan sonra Hacı Haydar Efendi daha onbeş sene yaşamıştır.Kendisine Haydar Çavuş dedikleri Haydar Altınsoy şunları an- latıyor: “Şeyh Müslüm hafız Efendiye yeni intisab etmiştim. O sı- rada Yakubiye mahallesindeki Sefalı Camiini yaptırıyordu. Bir günSefalı Camiine Şeyh Müslüm Hafızla birlikte gittik. Camiin yapılışı hakkında oradaki ustalara ve eski müritlerine bazı sorular soru- yordu. Onlar konuşurken birden benim de aklımdan: —Ben yeni olduğum için benim fikrimi hiç sormuyor, bana de- ğer vermiyor, deye geçti. O sırada hemen Şeyh bana dönerek: —Hele sen de camii gez dolaş, bak bakalım beğenecek misin? diye söyledi. Sanki kalbimden geçeni duymuş gibiydi. Kaynaklar ; 1- Evliyalar Şehri Şanlıurfa , Abdulhalim Durma 2- Urfa’da Tasavvuf İzleri , Mahmut Karakaş , Şurkav

📍 Şanlıurfa

Gaziantep de günümüze ulaşamayan türbeler ve mezarlıklar

📍 Gaziantep
Yaren Dede Zaviyesi Bakçacı Sani Türbesi

Yaren Dede Zaviyesi Bakçacı Sani Türbesi

Günümüze ulaşamayan türbenin Adana Etnografya Müzesi’ndeki kitabesinden Adana şehir merkezinde olduğunu tahmin edilen eserin tam yeri belli değildir. Müzenin bahçesinde teşhir edilen kitabesi, başka hiçbir yerde görmediğimiz şekilde 50 cm. çapında olup merkezdeki inşa tarihini gösteren 1865 rakamından başlayıp dışa doğru genişleyen helezonun içine dört bölüm halinde tanzim edilmiştir. Dairenin en dışına kenar çizgisi boyunca bir servi motifi ve bir gülce işlenmiş, daha sonra nesih bir hatla Arapça kitabe yazılmıştır. Her bir bölümü birer gülce ile ayrılmış olan ve Miladi yılı gösteren 1865 rakamı ile dikkati çeken kitabe şöyledir: Dıştan içe doğru: l- Zür Turbete’l- Bakçacı Sani ve bimadcaiha min ba’di tül-i sekamin leyse yendefiu 2- Mada ve fate bila neslin karinetin lizake zade aleyha el-harîru ve’l-cezai 3- Zale’l-kerim el’ğafür el-musteğas bihi. Kefa Mevlahu amma kane yustanau 4-Ağtahu rifate şanin er-rahvete fekul beyne’l-melaiki Mîhaîl yurtefiu 1865 Türkçesi: Uzun bir hastalık devresi geçiren, derdîne şifa bulamayan ve kör nesil olarak vefat eden, mezarı otsuz ve yeşilliksiz kalan Bakçacı Sani’nin Türbesi’ni ve mezarını ziyaret et. Allah, Cömert ve kerem sahibi, kendisinden yardım istenilen (Allah) onu yarlgasın ve yüksek bir derece versin……. 1865 Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları envanteri 01 Adana – Nusret Çam

📍 Adana
Ümmet Baba ( Himmet Baba) Türbesi

Ümmet Baba ( Himmet Baba) Türbesi

Kahramanmaraş – Elbistan – Ceyhan mah Hacı Yakup sokak Ümmet Baba, Alâüddevle Bey zamanında yaşamış bir din âlimi ve hatip olup, kendi adına Elbistan’da inşâ ettirilen cami, zâviye ve medresesinde görev yaptığı, yaşadığı dönemde çok sevilen ve sayılan kişi olduğu anlaşılmaktadır. Elbistan, Maraş, Antep ve Adıyaman çevresinde Ümmet Baba adına mescid ve zâviyeler kurulmuş ve bunlara vakıf gelirleri tahsis edilmiş ve vefat edince türbesine defnedilmiştir. Arşiv kayıtlarında, XVI. yüzyılda külliyenin etrafında teşekkül eden mahalleye Ümmet Baba isminin verildiği görülmektedir. Bugün yapıların bulunduğu Ceyhan Mahallesi; Elbistan’ın 1525 yılındaki ilk tahririnde “Ümmet Baba Zâviyesi Mahallesi”, 1527’deki ikinci tahrir kayıtlarında “Ümmet Baba Camii Mahallesi” ve 1563 yılında yapılan üçüncü tahrirde ise “Ümmet Baba Zâviyesi Mahallesi” ve “Hatip Mahallesi” isimleriyle geçmektedir. Yapı, caminin güney cephesine bitişik olarak yapılmış ve türbeye mescidin içinden geçilmektedir. Bazı onarımlar görerek günümüze gelen yapı, orijinal özelliğini büyük ölçüde korumaktadır. Türbenin de cami ile beraber 1307 H./ 1889-90 M., 1938 ve 1991 yıllarında tamir edildiği anlaşılmaktadır. Bu onarımlar esnasında; cephe duvarlarında aşınan taşlar yeni- lenmiş, iç mekânın duvarları ve örtü sistemi sıvanarak badana edilmiş, kubbe üstten sac ile kaplanmıştır. Yapı, tek katlı ve sekizgen plânlı türbeler grubuna girer. 1.30 m. kalınlığındaki beden duvarları kırmızımtrak ve sarımtrak renklerdeki ince yonu taşlarla yatay kuşaklar halinde atlamalı olarak örülmüştür (Resim: 8-9). Türbenin inşâsında itinalı bir işçilik görülür. Üstten kubbeyle kapatılan türbe, sekiz kenarlı bir kaide üzerinde, sekizgen gövde olarak yükselmektedir. Profilli silmeli kornişlerle nihayetlenen kaide 1.80 m., gövde ise 5.30 m. yüksekliğindedir. Türbenin dıştan her bir kenarının uzunluğu 2.82 m. dir. Yapı, tek katlı inşâ edilmiş olmasına rağmen, gövdenin oturduğu kaide yüksek tutularak dıştan iki katlı bir görünüş verilmeye çalışıl- mış; böylece iki katlı Selçuklu türbelerinin geleneği sürdürülmüştür . Caminin güney cephesine bitişik olarak yapılan türbenin müstakil bir kapı- sı olmayıp, caminin içinden geçilmektedir. Harimin kıble duvarının ortasına yerleştirilen mihraba, kapı fonksiyonu da verilerek türbe ile bağlantı sağlanmıştır . Mihrap nişinin güney duvarına, 0.69 x 1.30 m. ölçülerinde söveli ve basık kemerli kapı açıklığı yerleştirilmiştir. Bu eleman namaz vakitlerinde mihrap, diğer zamanlarda ise türbeye geçişi sağlayan kapı açıklığı olarak kullanılmaktadır. Türbe dıştan olduğu gibi, içten de sekizgen plânlı yapılarak 4.10 m. çapın- da ve 8.60 m. yüksekliğinde yarım küre kubbeyle kapatılmıştır . Kubbe kasnaksız olup, doğrudan duvarların üzerine oturmaktadır. İç mekânda her bir kenarın uzunluğu 1.70 m. dir. Kıble duvarında beş kenarlı nişe sahip mukarnas kavsaralı 0.30 x 0.55 x 1.20 m. ölçülerinde bir mihrabiye yer alır. İç mekânın aydınlığı; alt sırada doğu ve batı duvarlarında birer; üst sırada doğu, batı ve güney duvarlarında birer adet olmak üzere toplam beş adet mazgal pencereyle sağlanmıştır . Alt pencereler içten 0.90 x 2.00 m., dıştan 0.34 x 0.72 m. ölçülerindedir. Pencereler söveli ve üç dilimli kemerli yapılmıştır. İç mekânın döşemesi ahşap olup, ortasında ahşaptan yapılan 0.93 x 1.45 x 1.93 m. boyutlarında ahşap sanduka bulunmaktadır. Üzerinde yazı olmayan sandukanın Ümmet (Himmet) Baba’ya ait olduğu belirtilmektedir . Türbede önemli bir süsleme görülmez. Yapının monotonluğu, cephe duvar- larında yatay kuşaklar halinde atlamalı olarak kullanılan iki renkli ince yonu taşlarla giderilmeye çalışılmıştır

📍 Elbistan, Kahramanmaraş
Ali Rıza Emin Sarmuk Türbesi

Ali Rıza Emin Sarmuk Türbesi

KAHRAMANMARAŞ – MERKEZ İLÇE – DİVANLI MAH. KATİP ÇELEBİ SOKAK. İnşa kitabesine göre türbe, 1264 H./1848 M. yılında yapılmıştır. Bugün evler arasına sıkışan türbe dıştan belli olmamaktadır. Yapı, 1970’li yıllarda yıkılarak basit tarzda betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Türbe yanındaki evin mülkiyetinde olup türbeye evin içinden geçilmekte ve yapının damı evin terası olarak kullanılmaktadır. Orijinali de yapının duvarlarında kaba yönü ve moloz taş malzemenin kullanıldığı ve üzerinin ahşap kirişlemeli toprak dam ile kapatıldığı ifade edilmektedir. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen ve içten yaklaşık 4.00 x 6.00 m. boyutlannda olan türbeye, batı duvanmn güney tarafinda açılan dikdörtgen kesitli kapıdan girilir. îç mekanın aydınlığı, doğu duvanmn üst kisminda caddeye açılan küçük pencereden sağlanmıştır. Türbede basit tarzda yapılmış iki sanduka bulunmaktadır. İnşa kitabesine göre sandukalardan biri Maraşlı Ali Rıza Emin Sarmuk’a aittir; diğerinin ise oğluna ait olduğu belirtilmektedir. Ali Rıza Emin Sarmuk’un hayatı hakkında bir bilgi olmamakla beraber, çevrede saygın bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Türbe sade olarak inşa edilmiştir. İnşa kitabesi türbenin doğu cephesine yerleştirilmiştir. Kitabe, 0.30 x 0.40 m. ölçülerinde taş levha üzerine nesih hat İle üç satır olarak yazılmıştır. 1. Eş-şahir fi’l-merkadi eş-şerîf 2. Ali Rıza Emin Sarmuk (?) Mer ‘aşi 3. Sene 1264. [Bu mübarek türbede Maraşlı Ali Rıza Emin Sarmuk (yatmaktadır). Sene 1264 (1848)].

📍 Kahramanmaraş
Şıh Beril İbrik Türbesi

Şıh Beril İbrik Türbesi

Mersin – Tarsus

📍 Tarsus, Mersin
Siyam Efendi

Siyam Efendi

Konya – Taşkent – Balcılar’dan 4 kilo metre uzaklıkta, Ağıl Ardıç yolu üzerinde Siyam Efendi’nin dedesi eski Ermenek Müftüsü Hacı Mümin Efendidir. Hacı Mümin Efendi, torunu Siyam Efendi’yi İstanbul’a medrese tahsili için gönderir. Siyam Efendi İstanbul’da tahsilini sürdürür. Tahsilinin bitimine az bir süre kalır. Annesinin özlemi hat safhaya gelince medreseden izin almış ve Ermenek, Yukarı Çağlar Köyüne yolculuğa başlamış. Bu yolculuğu İstanbul’dan o zamanlar ismi Alata olan Balcılar’a kadar sürer. Yolculuk yayan olduğu için Siyam Efendi hasta bir halde Alata’ya (Balcılara) ulaşır. Alata’da Siyam Efendiyi görenler hasta olduğunu fark ederler. “Köyüne gitme. İyileş ondan sonra gönderelim. Misafirimiz ol.” derler. Siyam Efendi, “Köyüme gideceğim.”der. Yola çıkar. Alata yaylasında bir ardıç ağacının dibine kadar varabilir. Hasta düşüp ardıç ağacının dibine yatar. Hareket edemez. Daha sonra Alatalı bir çoban onu görür. Alata’dan sal götürülür ve sal ile tekrar köye getirilir. Siyam Efendi bu hastalıktan kurtulamayacağını hakkın rahmetine kavuşacağını anlar ve Alatalılara vasiyette bulunur, “Ben ölünce, beni bulduğunuz ardıç ağacının dibine defnedin. Ben kıyıcı ocağındanım. Üzerinde yılancık hastalığı olup, benim yanıma gelmek isteyenler, benim yanıma gelmeden önce aileme gitsinler. Üç defa yılancıklarını kıydırsınlar. İyi olmazlar ise sonra benim yanıma gelsinler. Ayrıca beni ziyarete gelenler bir tas süt ve haşlanmış yumurta ile gelsinler” der. Bunun nedeni şöyle ifade edilmiştir, Siyam Efendi küçükken Çavuş lakaplı babasını kaybetmiş. Yoksulluk içinde hasret kaldıkları süt ve yumurtayı çok sevmektedir. Daha sonra Ermenek Müftüsü dedesi Hacı Mümin Efendi tarafından İstanbul’a medrese tahsiline gönderilmiştir. Siyam Efendi öldüğünde henüz evli değil 25 yaşlarında bir zat olduğu sanılmaktadır. Daha sonra İzvitli Siyam Efendi, Alata’da hakkın rahmetine kavuşur ve vasiyet ettiği ardıç ağacı dibine gömülür. Siyam Efendinin ölüm tarihi Yukarı Çağlar köyünde devam eden tüm aile büyüklerine danışılması sonunda 1820’li yıllarda öldüğü hesaplanmaktadır. 1752-1820 yılları arasında yaşamış olan Siyam Efendi’nin mezarı, kronik baş ağrısı ve romatizmal rahatsızlığı olanlar tarafından ziyaret ediliyor.Eğer bir gün yolunuz Balcılar’a düşerse,yörenin en yaşlısının burada yaşadığını hatırlayıp onu ziyaret etmeyi sakın unutmayın. Genellikle baş ağrısı ve romatizmal hastalığı olanlar tarafından ziyaret edilen Siyam Efendiye ülkenin her köşesinden gelenler mevcuttur. Buraya yürüyemeyecek şekilde gelenlerin ziyaret neticesinde yürüyerek gittikleri uzun yıllardır söylenir” dedi.

📍 Taşkent, Konya
İshak Dede – Elmalı

İshak Dede – Elmalı

Antalya İli, Elmalı İlçesi merkezinde, Kapmescit Mahallesi, İshakdede Caddesindedir.

📍 Elmalı, Antalya
Çoban Dede – Elmalı

Çoban Dede – Elmalı

Antalya – Elmalı’da …….

📍 Elmalı, Antalya
Hacı Kemal Dede Türbesi

Hacı Kemal Dede Türbesi

Uşak – Merkez’de Kurtuluş İlköğretim Okulu’nun arkasında bulunmaktadır. Türbenin Germiyanoğulları zamanında Uçbeylerinden Hacı Kemal’e ait olduğu söylenmektedir. Bir başka söylentiye göre ise Hacı Kemal Sultan Yıldırım Beyazıt’ın karısı Devlet Hatun’un kız kardeşi Cemile Hatun ile evli idi. Ancak bu söylentilere açıklık getirecek bir belgeye rastlanmamıştır. Türbe içerisinde iki lahit bulunmaktadır. Şeyh Hacı Kemal’in mezarı üzerinde H.1311 (1892) tarihli kitabe bulunmaktadır. Kitabe: “İade-i şeref eyledi Hacı Kemal Sultan himmeti kutsiyyesi yerini buldu. Mamur sağ olsun alemde din vatan hayhuhan kıldılar bu eseri necate sebebi magfur 1311.” Şeyh Hacı Kemal’in Germiyanoğulları zamanında Uçbeyi olduğu söylense de mezar taşındaki tarih ile arada büyük bir fark bulunmaktadır. Türbe kesme taştan dikdörtgen planlı olup üzeri yüksek kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin kuzey cephesinde dikdörtgen şeklinde bir kapıdan içerisine girilmektedir. Bu kapının iki yanına birer pencere yerleştirilmiştir. Kapı ve pencerelerin üzerleri tuğladan yassı kemerli nişlerle şekillendirilmiştir. Ayrıca doğu yönündeki cepheye de sivri kemerli bir pencere daha açılmıştır. Türbe içerisinde herhangi bir bezeme elemanına rastlanmamaktadır. Sağlık, bilhassa sıtmadan kurtarma konusunda çok ünlüydü. Türbe parmaklıklarına çaput bağlanırdı. Kaynak ; Evliyalar Şehri Uşak , Abdulhalim Durma

Kiğılı Şeyh Selim Efendi

Kiğılı Şeyh Selim Efendi

Kığılı Şeyh Selim Efendi, takriben hicrî 1228 (m. 1813) tarihinde Bingöl’ün Kiğı ilçesine bağlı Aznafer (Doğankaya) köyünde dünyaya gelmiş. Babasının adı İsmail Ağa, Dedesinin adı Bekir ağadır. İlk eğitimini babasının yanında yaptı. Daha küçük yaşlarda iken önce Kur’an-ı Kerimi öğrendi, ardından da dinî ilimleri tahsil etti. Daha sonra ailesi ile birlikte Kiğı ilçesinin Haraba (Ayvadüzü) köyüne yerleşti. Şeyh Selim Efendi ilk tahsilini babasının yanında yaptı. Daha sonra babası İsmail ağa onu İstanbul’a Şeyh Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî’nin medresesine gönderdi. Gümüşhanevî tekkesinde belli bir süre ilim ve tasavvuf eğitimi aldı. Ardından İstanbul’dan ayrıldı ve Palu’ya gelerek eğitiminin kalan kısmını Şeyh Ali Sebti Efendinin yanında tamamladı. Şeyh Ali Sebti’den Nakşibendiyye tarikatı hilafeti alan Şeyh Selim Efendi, bir ara Çan Köyünde Şeyh Ahmed el-Çanî’nin de yanında kaldı. Şeyh Ahmed Efendi’nin en iyi dostlarından biriydi. Şeyh Ahmed Efendi cenazesini Şeyh Selim Efendi’nin kaldırmasını ve namazını da onun kıldırmasını vasiyet etmişti. Vefat ettiğinde, vasiyetine uygun olarak cenazesinin tekfin ve teçhiz işlerini yapıp cenaze namazını kıldırdı. Şeyh Selim Efendi de diğer Nakşî şeyhleri gibi ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmuş bu amaçla özellikle Erzurum bölgesine birçok seyahatler yapmıştır. Şeyh Selim Efendi, başta Bingöl’ün Kiğı, Adaklı ve Yedisu İlçeleri olmak üzere Erzurum’un Çat, Tekman ve Karayazı bölgelerinde uzun bir süre irşad faaliyetlerine devam etmiştir. Bu amaçla kendisi daha hayattayken çocuklarının bir kısmı bu bölgeye hicret etmiş ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere bu bölgelere yerleşmişlerdir. Şeyh Selim Efendi’nin sekiz tane çocuğu olmuştur. Bunlardan Şeyh Muhammed Efendi, Şeyh Mahmud Efendi, Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Mustafa Efendi ile Şeyh Hüseyin efendi ve onların çocukları Erzurum bölgesinde görev yapmışlar, Şeyh Arif Efendi, Şeyh Ali Efendi ve Şeyh Ahmed Efendi ise daha çok Bingöl ve çevresinde görev yapmışlardır. Doğu memleketinde adet olduğu üzere hemen hemen her aile bir aşirete mensuptur. Şeyh Selim Efendi ailesi de Karbaşan aşiretine mensuptur. Bu aşiretin üyeleri genelde Bingöl’ün Kiğı ve Adaklı, Erzurum’un Çat ve Tekman ile Diyarbakır’ın Ergani İlçelerinde meskûndurlar. Şeyh Selim Efendi’nin özellikle Bingöl ve çevresi ile Erzurum ve çevresindeki ilim ve irşad faaliyetleri muhtemelen biraz da bundan kaynaklanmış olabilir. Şeyh Selim Efendi böyle davranmakla aslında neredeyse unutulmuş Kur’anî bir prensibi de hayata geçirerek, ilim ve irşad faaliyetlerine “Önce en yakın akrabanı uyar” ayetinin sırrınca, yakın çevresinden başlamak sureti ile bu görevi yerine getirmeye ça- lışmıştır. Bu şekilde bir hareket tarzı hem davasına hizmeti kolaylaştırmış, hem de kendisine karşı oluşan hüsnü teveccühü İslam davasına hizmette kullanmak suretiyle bölgenin dinî ve tasavvufî hayatına katkı sağlamıştır. Şeyh Selim Efendi Çapakçur bölgesinde âlim, müttaki ve abid bir zat olarak tanındı. Kendisi aynı zamanda şair bir zat olup yayınlanmış bir divanı vardır. Hayatını ilim ve irşad faaliyetleri ile geçirdi. Rivayet edilir ki Şeyh Selim Efendi irşad görevinde bulunmak üzere yanında müritleri ile beraber Bingöl’den Erzurum’un Tekman İlçesine doğru yola çıkar. O zamanlar şimdiki gibi vasıta araçları olmadığı için yolculuklar genelde at sırtında yapılır. Şeyh Selim Efendi Bingöl ile Erzurum’un Çat İlçesi arasında bulunan Yedisu mevkiine geldiği zaman, dağdan bir ayı inerek Şeyh efendinin üzengideki ayağını ağzına koyar. Etrafındakiler panik içerisinde durumu seyrederken, Şeyh Efendi tavrını hiç bozmadan elindeki sopa le hayvanın sırtına dokunur ve hayvan gider. Bir sene sonra irşad için müritleri ile yine aynı yolu kullandıkları bir sırada aynı ayı yanında iki yavrusu ile dağdan inip Şeyh Selim Efendinin üzengideki ayağını ağzına alır, Şeyh Efendi hayvana dua ettikten sonra hayvan uzaklaşıp gider. Yanındakiler bu olayın nedenini sorunca, Şeyh efendi onlara şöyle cevap verir: O hayvanın yavruları olmadığı için, benden dua istemişti. Ben de o hayvanın yavru sahibi olması için Allah’a dua ettim, Allah’ın izni ve müsaadesi ile bu sene yavruları oldu. Yine rivayet edilir ki Şeyh Selim Efendinin vefatından sonra kabrinin üzerine bir türbe yaptırılır. Türbeyi, Ermeni bir taş ustası yapmaktadır. O esnada yöre halkı zaman zaman Şeyh Efendinin kerametlerinden bahsederler. Ermeni usta, halkın anlattıklarının doğru olup olmadığını denemek ister ve çekicini türbenin temeline koyar. Türbenin inşaatı bitince yakınlarına, çekicimi türbenin temelinde unuttum, bu yüzden türbeyi yıkıp, çekicimi çıkarmak istiyorum der. Bunun üzerine Şeyh Selim efendinin çocukları ertesi güne kadar beklemesini söylerler. Ermeni usta o gece rüyasında çekicin türbenin dışına atıldığını görür ve sabah uyanır uyanmaz rüyasında gördüğü yere gider ve büyük bir şaşkınlık içerisinde çekicinin türbenin yanında olduğunu görür ve bu olay üzerine Müslüman olur. Vefatı Şeyh Selim Efendi, 1893 yılında Kiğı’nın Ayvadüzü (Haraban) köyünde vefat etmiş, vasiyeti üzerine köye hakim bir tepenin üzerine defnedilmiştir. Daha sonraki tarihlerde kabrinin üzerine bir kubbe yapılmış olup mezarı yöre halkı tarafından hala ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl

Şeyh Halid Halifani

Şeyh Hasan Halifani’nin büyük oğludur. 1874 tarihinde Halifan’da doğmuştur. Medrese tahsiline çok küçük yaşlarda dedesi Şeyh Ahmed Halifanî’nin yanında başlamış, daha sonra babasından dinî ilimlerle ilgili dersler almış, bilahare Erzurum’da zamanın meşhur âlimlerinden Memiş Hoca Efendiden eğitim almış, eğitiminin kalan kısmını amcası Şeyh Muhammed Emin Efendi’nin yanında tamamlamıştır. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra gözlerinden rahatsızlanmış babası ve kardeşi tarafından tedavi edilmek üzere Halifan’dan önce atlarla Trabzon’a oradan da gemiyle İstanbul’a doktora götürülmüş, zamanın en iyi hekimlerine muayene ettirilmiş fakat tedavisi bulunamadığından çok genç yaşta âmâ olmuştur. Muhammed Emin Efendi’den icazetnamesini aldıktan sonra dedesi ve babasının mıntıkasında irşat faaliyetlerine başlamış, bu faaliyetler, vefatına kadar devam etmiştir. Şeyh Hâlid Efendi 1939 yılında 65 yaşında vefat etmiş, kabri, dedesi Şeyh Ahmed Halifanî’nin türbesinin yanındadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Şeyh Hâlid Efendi’ye aynı zamanda amcası olan Şeyh Muhammed Emin Efendi tarafından Hicri 1345 (m. 1926) yılında tarikat icazetnamesi verilmiştir. Bu icazetname, 2015 yılında İstanbul Süleymaniye Külliyesinde aslına uygun bir şekilde restore ettirilmiştir. İcazetname, Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Dr. Ramazan Korkut tarafından tercüme edilmiştir. İcazetnamenin el yazması hali Sayın Faruk Yolcu’nun yanında muhafaza edilmektedir. İcazetname şöyle başlar: Şeyh Ahmed Efendinin oğlu hakir ve fakir ŞeyhMuhammed Emin, bu icazetnameyi 1345 (m. 1926) senesinde bir Cuma gününde Halifanlı Şeyh Hasan Efendinin oğlu Şeyh Hâlid için yazmıştır. Şeyh-i tarikat, Şeyh Muhammed Emin Halifanî, İmza ve Mühür. İcazet, hamdele ve salvele ile başlar, daha sonra Şeyh Muhammed Emin Efen- diye kadar Nakşibendiyye tarikatı silsilesi zikredilir. Ardından, Şeyh Hâlid’in bu icazetnabeyi hak ettiği ile ilgili şer’i deliller zikredilir, ardından Şeyh Mu- hammed Emin’in, Şeyh Hâlid’e nasihatleri ile biter. İcazetnamenin son kısmı şöyle devam eder: “Bu icazetname, Allah müminleri onun feyiz ve bereketiyle kuşatsın Şeyh Hâlid’in, Tarikat-ı Aliye-Nakşibendiyye’de zikir ve irşad telkininde bulunması için, onun te’sirini defalarca tecrübe ettikten sonra verilmiştir. Ona bu icazeti, Nakşibendiyye silsilesinin büyükleri ve bir de şeriat ve tarikat sahipleriyle istişare ettikten sonra verdim. Ona intisap eden ve onunla arkadaşlık yapan herkesin evliyaya intisap etmiş olacağına, akıllılarının ihata edemeyeceği sırlara mazhar olacağına güvence veriyorum. Ona kitaba ve sünnete sıkı bir şekilde bağlanmasını, fırka-i naciye olan ehl-i sünnet’e tabi olarak, keşf ve vicdan ışığında insanların inanç ve itikatlarını düzeltmesini, Kur’an ehline, fakihlere ve fakirlere karşı cömert olmasını, vakarlı bir şekilde davranmasını, hoşgörülü ve güler yüzlü olmasını, eza ve eziyet vermekten uzak durmasını, kardeşlerinin hata ve kusurlarına karşı müsamahalı olmasını, küçük ve büyük ayırt etmeksizin herkesle sohbet ve arkadaşlık yapmasını, husumetten, düşmanlıktan ve tamahkârlıktan uzak durmasını, salih amellerle Allah’a yaklaşmasını ve Rabbini razı etmesini tavsiye ediyorum. Şüp- hesiz Allah, kendisine tevekkül edenleri ve kendisine yönelenleri zayi etmez. Kurtuluş ancak doğrulukta ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’e tabi olmaktadır. Bunun dışında Allah Teâlâ’ya ulaşmak için başka hiçbir yol bulunmamaktadır.” İcazetnamede ayrıca Şeyh Hâlid’in, kimseden üstün olduğu zannına kapılmamasını, nefsini terbiye etmesini, kendisine karşı söz getirip götüren, onu itham altında bırakan ve ona haset ile yaklaşan kimseleri Allah Teâlâ’ya bırakmasını ve bu konuda hiçbir zorluk altına girmemesini tavsiye ediyorum. Çünkü bu tarikatın şeyhleri arasında öyleleri vardır ki, Allah Teâlâ takdir ederse, Allah Teâlâ’nın kudreti ve onların himmetiyle dağlar yerinden oynar ve yine onlar dilerse Allah Teâlâ’nın kudretiyle dağlar, en kısa zamanda yerinden sökülür fesat ve bozgunculuk yaşanmaz. Allah’a, Resulüne ehl-i beytine ve arkadaşlarına selam olsun Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl

Bayburtlu İrşadı Baba

İrşâdî Baba Buhâra ve Horasan erenlerinden Seyyid Emîr Külâlî Hz’nin soyundan Selim Baba’nın oğludur. Sadrettin Konevî devrinde Buhâra’dan gelip Konya’ya yerleşmişlerdir. Zamanla alîmler ve mutasavvıflar yatağı Konya’da ulemânın çoğalması ve aralarındaki ihtilâfların zuhuru neticesinde Selim ailesi Konya’dan Erzincân’a gelmiş, burada zamanın Gavs-ul a’zamı Vehbi Hayyatî (Terzi Baba) Hz.’nden Tarîk-ı Âliye intisâb etmişlerdir. Erzincân’dan gelerek kendi adlarını verdikleri Seyyid Ya’kup yaylasını kurar ve Selim Baba’nın ölümüne dek burada kalırlar. Bugün aynı yerde Seyyid Ya’kup Hazretleri’nin ziyâreti bulunmaktadır. Selim Baba’nın ölümünden sonra çeşitli nedenlerden dolayı İrşâdî Baba, Zargidi (Gümüşdamla) köyünden ayrılarak Sıptoros (Oruçbeyli) köyüne yerleşir. İrşadı Baba , Fakîr bir ailenin çocuğu olan 1806 yılında doğar. Her müslümân çocuğu gibi çocukluğunu kışın medreselerde Kur’an okumakla, yazın ise ailesine çiftçilik işlerinde yardım ederek geçirir. Ahlâklı ve çalışkan olan İrşâdî, kısa zamanda hocaların takdirini kazanır. Molla olabilmek için Sünür ve Bayburt-Yakutiye medreselerinde tahsilini tamâmlayarak icâzet alır. Büyük İrşâdî Baba bir yandan tasavvufî derinliğe erişmek için çalışırken, bir yandan da Ahmediyye ve Mevlid gibi eserler meydâna getirir. İrşâdî Baba’nın başlayıp da bitiremediği “KISAS-ÜL ENBİY” kitabı torunu Ağlar Baba tarafından manzûm olarak tamâmlanır. El yazması Dîvân’ını ise seferberlikte kaybeder. İrşadî Baba, şiirlerinde çok yalın bir dil kullanmış, şiirlerini lirik ve didaktik olarak hece ölçüsü ile yazmıştır. Bazı ediplerimiz İrşâdî Baba’yı literatürde incelerken ona halk şâiri demişlerdir. Gerçekte İrşâdî Baba bir halk şâiri değil büyük bir mutasavvıf ve Hak âşığıdır. Sembolik olarak her şâirin gerek beşerî, gerekse mânevî bir sevgilisi vardır. İrşâdî derûnî aşkı tatmış, Allah sevgisini kalbinde sindirmiştir. Bu sevgi onu öyle dalgınlaştırır ki, bir gün bitkin bir hâlde köyün altından akan derenin durgun ve derin bir yerine (göle) geldiğini dahi fark etmez ve göle düşer. Bu hâl kendisini utandıracak şekilde köy halkının dikkatini çeker. İşte İrşâdî’nin hayatındaki, önemli değişikliğin başlangıcı bu olay ve onu tâkip eden gecedir. Kalbi ilâhî aşkla dolan İrşâdî kendine geldiğinde, aşkının Allah’a teveccüh ettiğini ve suya düştüğü o gölden meleğin kendisine aşk rüzgârı estirdiğini i’tirâf eder ve şu şiiri söyler: ‘ ‘Bir gece hubda verildi dîl-i umrânlık bana Gussadan hiç âzâd olmam gelse sultanlık bana Kûşe-i Vahdete girdim bu cihân fâni imiş Ettiğim cürm ü hatalar geldi pişmanlık bana Çarh-ı gerden yüz cevâhir eser bir gün bâdımız Hoyrat girer bağımıza kurutur yaprağımız Tenimiz hâke kavuşur unutulur adımız Yeşil atlas giymedense yeğdir uryanlık bana Şol kişi derde bahâdır dâim yıkar hasmını Dünyâya mağrûr olanın Allah bozar resmini Zikredeli ol Cenâb-ı Kibriyâ’nın ismini Bu yalancı fâni dünyâ geldi zindânlık bana Dokuz türlü alet ister taşı hakkâk delmeğe Mürşidimiz ta’rif eyler doğru yola gitmeğe Bu İrşâdî arzu çeker Hakk-ı pâyân gelmeye Gerçi nasîp eyler ise Hazret-i Mevlâm ban a ” İrşâdî Baba ile zamanın büyük alîmi Balahor (Aksar) köyünden Hacı Oslu arasında görüş ayrılığı varmış. Alîm Hacı Oslu; İrşâdî Baba’nın sigarasının Germişo ağacından kesilen çubuğa takıp içmesine çok kızıyormuş. İrşâdî Baba’nın ölümünden sonra kıymetini anlamış ve takdir etmiştir. Fakat bu sırrı sonunda duymuş ve İrşâdî’ye şöyle anlatmıştır. İrşâdî Baba mânevî âlemde, Hacı Hoca Oslu’ya o gün öleceğini bildirir. Cenâzesinin onun tarafından yıkanıp kaldırılmasını ister. Aynı gün İrşâdî Baba hastalanır. Yakınlarına günün tamâm olduğunu söyler. Cenâzesinin Hacı Hoca Oslu çağrılarak yıkanmasını ister. Ölümünü müteâkip iki kişi Siptoros köyünden kalkıp, Hacı Oslu’nun köyüne vardıklarında bakarlar ki Hacı Oslu’da hazırlanmış köye gelmek üzere… Durumu Hoca’ya arz ederler. Hoca: “Zaten İrşâdî bu vazîfeyi bize verdi. Bende îfâ-yı vazîfe için biraz sonra gelecektim” der. Nihâyet Hacı Oslu gelir. Cenâzeyi yıkarken çok ilginç bir olayla karşılaşır. İrşâdî’yi sağa çevirmek ister, sola çevrilir. Oslu Hoca da “hey koca İrşâdî bir çubuğun arkasına gizlendin de seni kimse tanıyamadı.” diyerek İrşâdî Baba’nın büyüklüğünü i’tirâf eder. İrşâdî Baba’nın halk arasında birbirinden ilginç menkıbeleri anlatılmaktadır. 1877 yılında vefat eden İrşâdî Baba’nın Kabr-i Şerîfi Oruçbeyli köyü mezarlığındadır. İrşâdî Baba, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekaya göç ederken ismini unutturmayacak bir çok eserler bırakmıştır. Cenâb-ı Mevlâ ondan ve bütün müslümânlardan râzı olsun

📍 Bayburt

Fatsalı Hamid Tarakçı Hoca

Kabri Şerifi ; Ordu – Fatsa’da Mağazalarbaşında. Fatsalı Hamid Tarakçı Hoca Silsile-i Şerifi Hamit Hoca, Ordu iline bağlı Korgan ilçesinin Pizme köyündendir. Tarak imal ettiği için “Tarakçı Hoca” adıyla tanınmıştır. Çocuk denecek yaşta Mustafa Rumi ile tanışmış ve ona intisab etmiştir. Bir ara Tokat’ta eğitim görmüş, asıl eğitimini, Çorum da Mustafa Rumi’nin medresesinde tamamlamıştır. Manevi egitimini de tamamlamış olmasma rağınen, irşad görevi verilmemiştir. Bu durumuu, onu tanıyanlar, sert mizaçlı olmasına bağlıyorlar. Çorum Şeyhi vefat edince Mustafa Hakiye, o vefat edince Mustafa Taki’ye, sonra da İhramcızadeye intisap etmiştir. Birkaç defa hacca gittiği bilinen Hamit Hocanın, bir ara Medine’ye yerleştiği ancak, Mustafa Haki Efendinin oğlu Bahaeddin Efendinin isteği ile Anadolu’ya tekrar döndüğü ifade edilir. Vefatından sonra Fatsa’ya defnedilen Hamid Hocanın, Mekki yolunun ihvanları arasinda anlatılan bir çok menkıbesi vardır. Velayeti konusunda tanıyanların müttefik olduğu Hamit Hocanın, Sivas toprağına ayak basıp “Ziyaretimiz makbul oldu, dönelim gardaşlar” sözüne karşılık, aynı anda Sivas’ta bulunan İhramcızade’nin de “Hamid Hoca bizi ziyarete geldi, gitti” dediği rivayet edilir. Kaynaklar ; Tasavvuf’ta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi Yayıncılık

📍 Fatsa, Ordu

Başçiftlikli Hacı Hasan Efendi

Başçiftlikli Hacı Hasan Efendi’nin Silsile-i Şerifi İnceimamzade diye de anılan bu zat, kesin olmamakla beraber 1850 yılında dünyaya gelmiştir. Ordu’ya bağlı, o zaman bir nahiye olan Aybastı’nın bir köyünde Tokat-Başçiftlik’e göç eden bir ailenin çocuğudur. Babasının dindar birisi olduğu (Ahmet Efendi) bilinmektedir. Tokat’ta gördüğü medrese eğitiminden sonra, Çorum’a Mustafa Rumi Hazretlerinin medresesine gitmiş, burada Niksarlı Hacı Ahmet Efendi ile birlikte maddi ve manevi eğitimini tamamladıktan sonra irşad için Tokat’ın Reşadiye ilçesine gönderilmiştir. Ancak burada fazla kalmadığını öğrendiğimiz Hasan Efendi’nin, kendi memleketine gelerek burada irşada başladığı anlaşılmaktadır. Yaşadığı dönemin diğer mutasavvıfları gibi oda çeşitli şikayetlere ve takibatlara maruz kalmış, o yüzden irşad görevini gereği gibi yerine getirememiştir. 1932 yılında vefat etmiştir. Bir çok el yazması eserden oluşan özel kütüphanesi, ilmiye sınıfına ait giysileri bugün de torunları tarafından muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Kaynak ; Tasavvuf’ta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi Yayıncılık

📍 Tokat

Şah Veliyullah Ed- Dihlevi (k.s.)

Hindistan’da yetişmiş önemli İslam alimlerinden biri olan Şah Veliyyullah (ö. 1176/1762) hem ıslahatçı fikirleri hem de tasavvufî yönüyle dikkat çekici bir şahsiyettir. Nakşibendiyye’nin yanı sıra Çiştiyye’den de icazetli olan Şah Veliyyullah, Hicaz’da kalbine doğan ilham ve keşiflerini Füyuzü’l-Haremeyn isimli eserinde toplamış, ayrıca întiba fi selasili evliyaillah, el Kavlü’l-cemîl, et-Tefhîmatü’l-ilahiyye, Eltafü’l-kuds fi ma’rifeti letaifi’n nefs, Lemehat gibi tasavvufî eserler kaleme almıştır. En meşhur eseri ise Hüccetullahi’l-baliga’dır. Müritlerinden Muhammed Aşık Phulti onun tasavvufi söz ve menkıbelerini el-Kavlü’l-celî fî zikri asaril-Velî adlı Farsça eserinde toplamıştır. Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları

Mevlana Hüsameddin Parsa-i Belhi

Hace Alaeddin Attar hazretlerinin halifelerindendir. Başlangıçta Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabulü ve sohbetiyle müşerref oldu. Daha sonra Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri, terbiye işini Hace Alaeddin hazretlerine havale buyurdu. Onun yanında mürşitlik derecesine erişti. Vera ve takvası tam, dinin adabına uyma konusunda çok titiz ve hallerini muhafaza hususunda son derece hassastı. Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Mevlana Yakub-i Çerhi’nin sohbetine erişmek niyetiyle Heri’den yola koyulduğum zaman Belh’te Mevlana Hüsameddin ile karşılaştım. Hacegan yoluna girmemi ve kendisine bağlanmamı çok arzu etti. Ben Mevlana Yakub-i Çerhî’nin hizmetine girmek maksadıyla yola çıktığım için onun bu talebini kabul etmedim. Çok ısrar etti, ama içim ısınmadı. Sonunda bana, ‘Hiç olmazsa size faydalı olacak bir metodu anlatmama müsaade buyurun! Şayet bir zaman gelir, gönlünüz bazı kimseleri bu usulle terbiye etmeyi arzu ederse ya da talipler sizden bu yolla irşad olmak dilerlerse işinize yarar!’ diyerek bahsettiği metodu tarif etti ve sonra dedi ki: ‘insanların çoğunun kabiliyeti bunu uygulamaya müsaittir. Bu yolla elde ettikleri cem’iyyeti (gönül huzurunu) sair yollarla uzun zamanda kazanamazlar, işte bunun için bu yolu bilmeniz sizin için çok önemlidir!’ Bir gün Taşkent’e gitmiştik. Bir grup dost yanımıza gelerek bizden bu özel yolu açıklamamızı rica ettiler. O zaman Mevlana Hüsameddin hazretlerinin bu has yolu öğretmek için çok ısrar etmelerinin bundan dolayı olduğunu anladım. Yine Hace Ubeydullah Taşkendî hazretleri anlattı: “Mevlana Hüsameddin’in vakitleri değerlendirmesi Şeyh Bahaeddin Ömer hatta Şeyh Zeynüddin Hafî’den daha düzenliydi. Söz konusu iki şeyhin evrad ve ezkarı çoktu. Mevlana Hüsameddin vakte hakimiyet ve halini muhafaza için son derece gayret gösterirdi. Sabahtan ikindi namazına kadar kaylule vaktinin dışında halkın dertlerini dinler, onlarla meşgul olurdu. İkindiden sonra sabah namazına kadar asla huzur-ı şeriflerinde kimse olmazdı. Kıymetli vakitlerini gayet iyi değerlendirirdi. Teheccüd, işrak, duha ve sair sünnet namazlanna çok önem verir, bunları gönül huzuruyla kılardı. Adap konusuna da çok dikkat ederek gönülden riayet ederdi.”

Hace Garib

Hace Evliya-ı Kebir’in oğlu ve dördüncü halifesidir. Hace Sükümani’den sonra irşad işine başlayıp halkı Hakk-a davetle meşgul olmuştur. Şeyhü’l-ulema Seyfeddin el-Baharzî ve Şeyh Necmeddin-i Kübra ile muasır ve arkadaştır. Buhara’ya bağlı Fethabad’da ikamet eden şeyh Seyfeddin el-Baharzi ile çok sohbet etmiştir. Meczub-i Mahbübü’l-Kulüb Şeyh Hasan-ı Bulgarî, Rusya ve Bulgaristan tarafından Buhara’ya geldiği zaman Hace Garib doksan dokuz yaşında imiş. Şeyh Bulgari ona tam olarak teslim olmuş. Şeyh Seyfeddin Şeyh Hasan ile yaptığı bir sohbette ona, “Hace Garib nasıl buldunuz?” diye sormuş. O da, “Kamil bir Allah dostudur. sülükleri cezbeyledir” demiş. Şeyh Hasan-ı Bulgari Buhara’da kaldığı üç yıl boyunca Hace Garib’le sürekli birlikte olmuştur. Zamanının ulularından Hüdavend Taceddin Şetahi, Şeyh Hasan-ı Bulgarî’nin şöyle dediğini nakleder: ”Ben hayatım boyunca çok veliler ve kalp erbabı na hizmet ettim, ama Hace Garib gibisini görmedim!” Makamat-ı Bulgari’de kendisinden şu söz naklediimiştir: “Yaşadığım sürede yirmi sekiz veliye hizmet eyledim. Onların evveli Şeyh Sa’deddin Hamuli sonuncusu ise Hace Garib’dir.” Hace Garib’in dört halifesi vardır. Bunların hepsi doğru yolun yolcusu ve irşad ve davet sahibiydiler. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Mansur Ata

Baba Arslan’ın oğlu olan Mansur Ata, Hace Ahmed Yesevi’nin ilk halifesidir. Zahir ve batın ilimlerine vakıf idi. ilk zamanlar muhterem babasının terbiyesi ile yetişti. Babasının vefatından sonra aldığı vasiyet gereği Hace Ahmed Yesevi’nin hizmetinde bulundu. Onun koruyucu gölgesi ve güzel terbiyesi sayesinde velayet ehlinin yüce derecelerine erişti. Kaynaklar ; Reşahat , Semerkand yayınları

Topkapı Evliyaları – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Üsküdar Evliyaları – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Eyüp Evliyaları – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Halidi Cezeri Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Ali Septi Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Muhammed Kudsi Bozkıri Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Menzil Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

İskenderpaşa Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Silsile-i Haznevi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Şücaeddin

Şeyh Şücaeddin

Şeyh Şücaeddin Türbesi ; Antalya’nın merkezinde, Kızıltoprak mahallesinde ve Çaybaşı kahvesi diye bilinen mevkide yer almaktadır. 239 tarihinde inşa edilmiş olan türbe girişinin iki yanında sivri kemerli sathi bir niş içerisinde iki kitabeye yer verilmiştir. Selçuklu sülüs hattı ile Arapça yazılan kitabelerden girişin sağında yer alan ayet kitabesi, diğeri ise yapının inşa kitabesidir. Yapıya ait vakfiye bulunamamıştır. Eserin etrafında bir takım binaların bulunduğu veburasının bir tekke olduğu bilinmekte ise de bugün diğer yapıların sadece temel kalıntıları ile türbe kalmıştır.Kitabesinde de eser, imaret ve türbe olarak geçmektedir.Onarımdan sonra kitabe artık görünmemektedir. Türbenin inşa kitabesinde isimleri tam okunamayan iki kardeşin bu binayı muhtemelen Şeyh Şücaeddin adındaki bir zat için yaptırmış olduğu kabul edilir. Günümüzde belirli gün ve gecelerde ziyarete açılan türbe genel olarak kapalı tutulmaktadır. 1969 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore ettirilen yapı, iyi durumdadır. Günümüzde bazı kısımlarında değişiklikler meydana gelmiştir. Yapının kubbesindeki orijinal örtü, kiremitle değiştirilmiştir. Cenazelik katınındöşemeleri orijinalliğini korurken, ziyaretgah katınındöşemeleri yok olmuş ve yerine beton dökülmüştür. Cenazelik ve ziyaretgah katlarına sahip yapı,kubbe ile örtülü kare bir plana sahiptir. Ziyaretgah katına girişi sağlayan kapı açıklığı kuzey cephenin ekseninde yer alır. Ziyaretgah katında yer alan mihrap girişle aynı eksen üzerinde bulunmaktadır. Doğu, batı ve güneyde yer alan altı pencere bu bölümü aydınlatır. Türbenin cenazelik katına girişi sağlayan açıklık, ziyaretgahınki ile aynı yönde yer alır. Sivri kemerli beşik tonozla örtülü mekanın sadece güneyinde bir mazgal pencere bulunur. Doğu, batı ve güneyde basit dikdörtgen pencerelerle taşla kaplanmış yüzeylerde mihrap haricinde dikkatedeğer bir unsur görülmez. Kare mekanı örten kubbe dört sivri kemerli tromp üzerine oturmaktadır. Ziyaretgah orijinal döşemelerine sahip olmayıp betonla kaplanmıştır. Cenazelik katı da ziyaretgah katı gibi sade olmakla birlikte orijinal döşemesine sahiptir. Cenazelikte bulunan sandukanın dikkat çeken tek yönü, şahidesinde kullanılan devşirme sütun başlığının kavuk gibi işlenmiş olmasıdır. Ziyaretgah katının tonoz örtüsünde muntazam kesme taş kullanılmışken, diğer yerlerde moloz taş tercih edilmiştir. Sade bir görünüme sahip olan cephelerde farklı bir unsura rastlanmaz. Kuzey cephede basık kemerli kapının iki yanında yüzeysel nişler içerisinde yer alan ayet ve inşa kitabesi yer alır. İç mekanı örten kubbe, kiremitle kaplı yüksek bir çatı ile örtülmüştür. Yapıda düzgünkesme taş ve moloz taş kullanılmıştır. Günümüzdekubbenin malzemesi görülmese de muhtemelen tuğla tercih edilmiş olmalıdır. Türbe sahip olduğu mimari kurgu ile farklı bir tasarımın ürünüdür. Süsleme açısından sade olsa da yapının taş kaplamasında görülen işçilikler dikkat çeker. Türbenin bahçesindeki ikinci türbe de Şeyh Mehmet’e aittir Kaynaklar Kaynak: Antalya Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun)

📍 Antalya
Mahmut Seydi Türbesi

Mahmut Seydi Türbesi

Mahmut Seydi Türbesi ; Alanya’dan kuzeye doğru Toros Dağları üzerinde 22 km uzaklıktaki Mahmutseydi Mh Altındaki Bahçeler arasındadır. Mahmut Seydi’nin Horasan’dan bölgeye gelen yedi evliyadan biri olduğu söylenmektedir. Mahmut Seydi bölgeye gelerek eski adı Onas olan köye yerleşmiş ve zaviyesini kurmuş burada İslam’ı yaymıştır. Seyyid Harun Veli’nin öğrencisi ve ahfadından olduğu söylenmektedir. Yaşadığı dönem ve ölüm tarihi bilinmemesine rağmen 1461 yılında Mahmut Şeydi adına düzenlenmiş vakfiyesi kayıtlarda görülmektedir. Köylüler soylarının Mahmut Seydi’den geldiğini söylemektedirler. Mahmut Seydi Konya Hadim İlçesi Dedemli Kasabasında medfun olan Seyyid Bayram’ın kızı ile evlenmiştir.Deretürbelinas Köyünde medfun olan Mahmut Yusuf Narabi Mahmut Seydi’nin kardeşidir. Deretürbelinas Köyünde medfun olan Mahmut Yusuf Narabi Mahmut Seydi’nin kardeşidir. Türbenin Durumu: Türbe üç bölümden oluşan, dikdörtgen planlı, yığma moloz taştan inşa, çatısı kiremit örtülü bir türbedir. Türbe mutfak, ibadet odası (eskiden zaviye yeri olarak kullanılmış) ve sandukanın bulunduğu üç bölümden oluşmaktadır. Mahmut Seydi’nin asası sandukaya dayalı olarak durmaktadır. Türbeyi Hamdullah Emin Paşa yaptırmıştır. Özellikle çocuğu olmayan kadınlar ve çeşitli hastalıkları ve dilekleri olanlar tarafından ziyaret edilen bir türbedir. Kurban adağı türbe yanında gerçekleştirilip, etler fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmaktadır. Menkıbeler: 1-) Türbeyi yaptıran Hamdullah Emin Paşa Mısır’da görevde iken, onu tanıyan zengin bir Mısır’lının rüyasında bir evliya görünür. Zengin Mısırlı Mahmut Seydi sandukasının üstüne örtülmek üzere işlemeli güzel bir halı hediye eder. Türbeyi yenileyen Emin Paşa sandukanın üzerine bu hediyeyi koyar. Dönemin Alanya Kaymakamı 1932 yılında iki ilkokul çocuğuna bu halıyı çaldırır. Halı kayıplara karışır, fakat halıyı çalan çocuklar yıllardır belirsiz bir hastalıktan muzdariptir. 2-) Türbe ağaçlık bir alandadır. Fakat türbe etrafındaki ağaçlar kutsal kabul edilip kesilmezler. Kesenin rüyasına giren evliya odunları geri istemektedir. Kaynaklar Kaynak: Metin Türktaş –Alanya ve Köylerindeki Türbe Yatır ve Adak Yerleri -1997 / Ahmet Çaycı – Alanya Mahmud Seydi Külliyesi / www.facebook.com

📍 Alanya, Antalya

Hace Emir Hord Vabkeni (k.s.)

Adı Hüseyin olup, Hace Mahmud Encirfağnevi (k.s.) hazretlerinin birinci halifesidir. [cspm_main_map id=”21275″]

Hacı Hafız Muhammed Rüşdi Efendi

Erzincan – Kemah Yolu üzeri Terzi Baba’nın Halifesi Hacı Hafız Muhammed Rüşdi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Terzi Baba’nın yüksek halifelerindendir. Erzincan’ın önemli âlimlerinden Hocazâde veya Battalzâde olarak tanınan Alansalı Battal Hocaefendi’nin oğludur. Erken yaşlardan itibaren âlim olan babasından iyi bir eğitim aldığı, on dört yaşında hıfzını tamamladığı ve Erzincan’da hocalık yaptığı anlaşılmaktadır. Hacı Hâfız Muhammed Rüşdi Efendi, herkesin itiraz ettiği bir dönemde Terzi Baba’ya intisap edenlerin ilki olarak kabul edilmektedir. Terzi Baba intisabı şöyle olmuştur; Ledünnî ilimlerin zevklerinden tatmağa başladığı zamanlarında, bir gece Kelime-i Tayyibe zikriyle pek çok meşgul olduklarında, kendisini gayet derîn bir denizde ve pek tehlikeli bir vaz’iyyetde bulmuş, derhal Terzî Baba Hazretleri, ma’nen yetişip imdad ederek kendisini o tehlikeli halden kurtarmıştır. Bu halden sonra, Terzî Baba Hazretleri’ne muhabbeti, teslîmiyeti ve bağlılığı günden güne artmış ve mübarek hocasınm teveccühlerine ve himmetlerine daha çok na’il olmuştur. Bu halleri, şu manzümesinden de anlaşılmaktadır: Elim tutdu, beni kıldı karındaş Buyurdu bu tarîkda bana yoldaş Bu şühii edemem hergiz eda ben Meğer olam kapısında gedd ben Tarîkata intisabından sonra evinin bitişiğindeki Kurşunlu Câmii’nde her pazartesi ve cuma günleri hatm-i hâcegân kıraat ettirdiği, katılanlar arasında Terzi Baba’nın da bulunduğu nakledilmektedir. İlim ve İrfan meclislerinde Yazıcızade Muhammed Efendi’nin ”Muhammediye” isimli eserini okuturdu. Şeyh Hacı Fehmi Efendi’nin son derece hürmet beslediği, tarîkat ve evrad isteyen kimselere öncelikle tavsiye ettiği Hacı Hâfız Efendi’nin, ölüm döşeğinde iken Terzi Baba’ya rabıta ve teveccühte bulunarak gavsiyyet ve kutbiyyet makamlarını istediği ancak bunun gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Hacı Hafız Efendi’nin, Terzi Baba’nın mensur olarak dile getirdiği Kenzü’l-futûh adlı eserini Miftâhü’l-kenz adıyla nazma aktardığı görülmektedir. Vefat tarihi 1860 veya 1868 olarak kaydedilmiştir. Türbesi Kemah yolu üzerindedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzincan’da Nakşi – Halidi Geleneği , Doç. Dr. Halil baltacı , Arş. Gör. Ömer Aslan , Batman Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi derigsi, Yıl 2017 cilt 1 sayı 2 Erzincalı Terzi Baba Hayatı, Eserleri , Halifeleri , Menkıbeleri , Şaban Er , Kutup Yıldızı Yayınları , 2014[/toggle]

📍 Erzincan
Bünyamin Yıldırım Efendi

Bünyamin Yıldırım Efendi

İstanbul – Ümraniye – Kocatepe kabristanında İhramcızade İsmail Hakkı hazretleri’nin halifesi Sivas/İmranlı kazasına bağlı Uyanık (Bafsu) köyünde 1943 yılında dünyaya geldi. İlk dini bilgilerini köy imamlığı yapan babası Molla Recep’ten aldı. Çocukluk yıllarında tasavvuf arayışı ve özlemiyle yazdığı mısralar dikkati çekerdi. Onun bu özlemi, Nakşibendi / Halidiyye kolu şeyhi Kutbul Azam olarak bilinen İsmail Hakkı ÖZTOPRAK (k.s) Hazretlerine intisap etmesine vesile oldu. Henüz 16 yaşında olmasına rağmen ezelindeki bu cevheri manada gören şeyhi, Bünyamin Yıldırım Hz. (k.s.)’nin ifadesiyle ömrünün sonuna kadar yapacağı hizmetlere vesile olan aşkı ilahiyi gönlüne nakşetmiştir. Allah , Muhammed , Mürşid sevgisi üzerine söylediği beyitlerinin kaynağının ve gücünün şeyhinin nazarı olduğunu dile getirdi. Bunu da ; “Yek nazar eylese arif-i billah aslı kem-hareyi mücevher eyler” sözüyle sık sık belirtirdi. O dönemde Sivas’ta yaşamakta olan İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri yurt içinden ve yurt dışından gelen birçok topluluğa hizmet vermiştir. Kur’an ve sünnetin ışığı altında yetiştirdiği halifeleri Türkiye’nin birçok yerinde hizmete devam etmektedir. Bunlardan biri de mutasavvıf olan arif , aşık ve bir gönül insan Bünyamin Yıldırım Hazretleridir. Şeyhinin 1969 yılında vefatından sonra manevi bir işaretle İstanbul/Esatpaşa’ya yerleşerek orada irşad görevini sürdürmüştür. Yunus Emre hazretleri’nin şehir ve kasabaları adım adım dolaşarak insanları Allah aşkına , sevgiye , birliğe davet ettiği gibi , Bünyamin Yıldırım Hazretleri de Anadolu’nun köy ve kasabalarını dolaşarak emr-i bil marufta bulunmuştur. Feyiz ve muhabbeti gönül kasesine koyarak insanlara tattırmıştır. Sohbetlerinde önceden hazırlanan bir konuyu işlemez, sohbet ettiği insanların hallerine göre onların ikaz ve irşadına vesile olacak ilahiler söyler vaiz ve nasihatlerde bulunurdu. Adap , aşk ve yokluk sohbetlerinde , üç ana esastı. -Adap hoştur , adap hoştur , adabı olmayan boştur. -Allah’a giden en kısa ve kese yol aşktır. -Tasavvuf yok olup var olmaktır. Sen yok ol ki hak sende var olsun. Bu görüşler ona göre tasavvuf okulunun temel taşlarıydı. Manevi hayatında ve hizmetlerinde gönüle çok değer verirdi. “Kardeşlerim , bir insan alim olur , hoca olur , sohbet ehli olur ama gönül ehli olmak zordur. Biz rabbimizin nazar-gahı olan gönüle ulaşmak , gönül insanı olmak istiyoruz.” buyururlardı. Gönüle cem ettik iki cihanı Gönülde okuduk ayet Kur’an-ı Gönlümüze aldık biz mim sultanı Gönülde haller var inceden ince. Düşün gönül ile bul gönül ile Anla gönül ile bil gönül ile Şu göz gafletini sil gönül ile Ol tevhidin sırrı gönül değil mi?.. İlahilerinde , gönül pınarından çıkan ilahi feyiz ile kurumuş gönülleri sulamış, bir pınarın çevresini yeşillendirdiği gibi yeni bir çehreye kavuşturmuştur. Ayrıca hizmetlerinin büyük bir bölümünü kadınlara ve gençlere yapmıştır.Onların Kur’an ve sünnet üzere yaşamaları uyanık Müslüman olmaları için verdiği vaazlar büyük uyanışlara vesile olmuştur. İçki , kumar ve eğlence meclislerinde hayatını harcayan aileleri ele almış ve onların gafletten kurtulup çocuklarıyla topyekün İslami yaşama şerefine erişmesini sağlamıştır. Kitleleri İslam nuruyla aydınlatarak çağımızın ahlaksızlık tufanından onları selamet ve huzur sahiline ulaştırmıştır. Bir toprak misali taşlaşmış gönülleri , sohbet , hizmet ve ilahileriyle besleyip sulayarak Allah rızasına yönelen filizler yetiştirmiştir.Ancak kader-i ilahi bu körpecik filizlerin günü toprağı alıp götürmüştür. Evinden 17 Mart 1994 Perşembe günü Rabbisine rabıtada iken vuslata ermiş, arkasında binlerce kalbi onun sevgisiyle dolu, gözü yaşlı müritler bırakmıştır . Türbesi Ümraniye / Kocatepe kabristanındadır. Vefatından sonra müridleri onun adap ve erkanıyla hizmete devam etmektedir.. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) http://www.bunyaminyildirimefendihz.com/biyografi [/toggle]

📍 İstanbul

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.