Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Cemaleddin İshak-ı Karamani Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Cemaleddin İshak-ı Karamani Hz. Türbesi, Sütlüce

Ebusuud Efendi Hz.
İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Ebusuud Efendi Hz. Türbesi,

Sivasi Abdülmecid Efendi Hz.
İstanbul Eyüpsultan İlçe'sinde Sivasi Abdülmecid Efendi Hz. Türbesi,

Galip Esat Dede Hz.
İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde Galip Esat Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

İsmail Ankaravi Rusuhi Dede Hz.
İstanbul Beyoğlu ilçe'sinde İsmail Ankaravi Rusuhi Dede Hz. Türbesi, Galata Mevlevihanesi'ndedir.

Beş Kardeşler Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Beş Kardeşler Hz. Türbesi, Karagümrük

Seyyid (Seydi) Baba Tekkesi Haziresi
İstanbul Fatih ilçesinde Seyyid (Seydi) Baba Tekkesi Haziresi,

Üç Gözlü Dede Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Üç Gözlü Dede Hz. Türbesi,

Tütünsüz Baba Hz. (Ahmed Rıdvani)
Edirne ili Tütünsüz Baba Hz. Türbesi,
Kurd Baba Hz.
Edirne İli Kurd Baba Hz. Türbesi, Ulu Camii sol tarafındadır.

Dizdarzade Efendi Hz.
Edirne İli Dizdarzade Efendi Hz. Türbesi, Dizdarzâde-Celvetî ve Saçlı İbrahim Efendi Zaviyesi gibi isimlerle de bilinen yerinde iken, Vakıflar tarafından satılması üzerine, bugün yerinde binalar yükselmektedir. Hayır sahibi bir kişi tarafından iki taş ile belli edilen Dizdarzade Efendi Hz. kabri, Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) mahallesi, Eski Tophane, Yeni Kıyık caddesinde, Tophane bayırını çıkarken solda, yarısı gömülmüş tarihî çeşmenin yanındadır.

Buğday Dede Hz.
İzmir Tire İlçesinde Buğday Dede Hz. Türbesi,

Terzi Baba Hz. (Hayyat Muhammed Vehbi)
Erzincan ili Terzi Baba Hz. (Hayyat Muhammed Vehbi) Türbesi, Terzi Baba Mezarlığı'nda dır. Hocası Mekke'de vefat eden, Abdullah Mekki Hazretleridir.

Çekirge Sultan Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Çekirge Sultan Hz. Türbesi, Çekirge semtindedir.

Emir Sultan Hz.
Bursa Yıldırım İlçe'sinde Emir Sultan Hz. Türbesi.

Pir Emir Sultan Hz. (Pir Emir Sultan Zaviyesi)
Bursa Yıldırım ilçe'sinde Pir Emir Sultan Hz. Türbesi,

Gözükızıl Mehmed Baba Hz.
Gaziantep Şahinbey ilçesinde Gözükızıl Mehmed Baba Hz. Türbesi, Polat Dede ile yanyanadır.

Haydar Baba Hz.
Kırıkkale Keskin ilçe'sinde Haydar Baba Hz. Türbesi, Haydardede Köyü'ndedir. Türbe'nin ~ 10m yanındaki kuyudan çıkan gazın, Astım hastalığına iyi geldiği rivayet edilir.

Gavsi Ahmed Dede Hz.
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Gavsi Ahmed Dede Hz. TÜrbesi, Galata Mevlevihanesindedir.

Sarı Nasuh Hz.
İstanbul Fatih İlçe'sinde Sarı Nasuh Hz. TÜrbesi,

Ebu İshak Hz.( Kazuruni Dergahı)
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Ebu İshak Hz. Türbesi,

Üç Kuzular Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Üç Kuzular Hz. Türbesi.

Molla Fenari Hz.
Künyesi Şemseddin Molla Muhammed bin Hamza el-Fenâri'dir. Şemseddin Molla Fenâri olarak da bilinir. Bursa Osmangazi İlçe'sinde Molla Fenari Hz. Türbesi,

1. Murat Hüdavendigar Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde 1. Murat Hüdavendigar Hz. Türbesi,

Zakir Baba Hz.
Bursa Yıldırım İlçe'sinde Zakir Baba Hz. Türbesi

Altı Parmak Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Altı Parmak Hz. Türbesi, Altıparmak Camii Haziresi'ndedir

İskender Baba Hz.
İstanbul Üsküdar ilçesinde İskender Baba Hz. Türbesi,

Mimar Sinan Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Mimar Sinan Hz. Türbesi,

Molla Gürani Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Molla Gürani Hz. Türbesi,

Hasan Ünsi Hz. (Ünsi Hasan Efendi)
İstanbul Fatih ilçesinde Hasan Ünsi Hz. Türbesi,

Kurd Çelebi Hz. (Kurt Çelebi)
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Kurd Çelebi Hz. (Kurt Çelebi) Türbesi, Kurtçelebi Camii'ndedir.

Zeynelabidin ve Abdullah Efendiler (Şeyh Hamza Tekkesi)
İstanbul Fatih İlçe'sinde Zeynelabidin ve Abdullah Efendiler (Şeyh Hamza Tekkesi),

Benlizade Ahmet Reşid Efendi Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Benlizade Ahmet Reşid Efendi Hz. Türbesi,

Molla Fenai Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Molla Fenai Hz. Türbesi, Kızılelma Caddesi'nde Mescidin karşısında Ümmi Sinanzade Hasan Efendi Halifesi Şeyh Mehmet Fenai Halveti'nin kabri bulunduğundan Fenai mescidi adı ile de anılmaktadır. Mescid 1918 yangınında yanmıştır. Uzun zaman arsa halinde kalan mescit, 19887 yılında, Mimar Kenan İslamoğulları tarafından modern mimari tarzda betonarme olarak yeniden ihya ve inşasına başlamış. Temmuz 2009 tarihinde ibadete açılmıştır. 1950 yılına kadar varlığını sürdüren hazire alanı günümüzde kayıptır. Ayrıca Süheyl Ünver kıtabında yakınında bir de Gazi Baba'nın kabri olduğundan bahseder. Ancak dönemi ve kimliği ile ilgili bilgiye ulaşılamamıştır.

Kayhan Hz.
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Kayhan Hz. Türbesi, Kayan, Kayıhan, Kaygan, Kayağan gibi isimlerle de anılan Kayhan Camii, Keresteciler Caddesi'nin üzerinde yer almaktadır. Fatih Sultan Mehmed devrinde Kaygan Musa bin Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Kazzazoğlu Süle Mehmed Paşa'nın da bu caminin yapımı sırasında ciddi maddi destek sağladığı, bunun için de sadece minarelerinin İstediği biçimde yapılmasını şart koştuğu bilinmektedir. 1855 depremi ve sonrasındaki deprem ve yangınlardan sonra büyük ölçüde harap olan cami, 1873 yılında aynı yerde emekli yüzbaşı (kolağası) Halil Efendi tarafından bugünkü şekliyle yeniden yapılmıştır. Caminin avlusunda Kaygan Musa'nın oğlu olduğu sanılan Mehmed adında birinin mezarı vardır. Ayrıca caminin avlusunda tarihi bir çınar ve Şeyhülislâm Abdülaziz Efendi tarafından yaptırılan bir de çeşme bulunmaktadır.

Abdal Musa Baba Hz.
Bursa Yıldırım İlçe'sinde Abdal Musa Baba Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamasinde geçer.

Abdal Murad Hz. (Ebdal Murad)
Bursa Osmangazi İlçe'sinde Abdal Murad Hz. Türbesi, Evliya Çelebi Seyahatnamasinde geçer, Abdal Murad Camii bahçesindedir.

Hacı Ali Baba Hz.
Kilis İli Hacı Ali Baba Hz. Türbesi,
Ali Rumi Dede
Hacı Osman Çeşmesinin ilerisinde Sandıklı’ya bağlı (eski adıyla Karacaviran olan) Karacaören Köyü yolu üzerinde halk arasında Tekke Odası Yatırı diye de anılan Ali Rumi , Sultan Divani’nin müritlerindendir. Onunla birlikte İran seyahatinde bulunmuş, bu esnada Mevlevi ve Bektaşi dervişlerinden ibaret kafilenin Mehmet Sadık Dede ile birlikte bayraktarlık görevinde bulunmuştur. Sandıklı’ya gönderilen Ali Rumi Dede ’nin burada bir zaviye açtığı anlaşılmaktadır. Bahçesinde mezarlar bulunmaktadır. Halen mahalle sakinleri tarafından mescit oda olarak kullanılmaktadır. XVI. yüzyıl kayıtlarında Sandıklı Başkunduklu köyünde olarak geçen Ali er-Rumi zaviyesi, XIX. yüzyılda, Sandıklı şehir merkezinde tekke olarak anılmaktadır. Anadolu’nun fethi sırasında şehit düşmüş bir eren olduğu söylense de, Sandıklı’ya su veren su deposunun üst tarafında Ali Rumi mezarı karşısında medfun bulunan Kudüm Baba ’nın Sultan Divani’nin yârenlerinden olduğu nakil olunmaktadır. Yâren lâkaplı kişiler, Dîvânî Çelebi’nin biri Mevlevî, diğeri Bektaşî olan müritleridir. Kudüm Baba ’nın bu durumda Sultan Divani yanında Ali er Rumi ile birlikte İran’a gittikleri ve döndükten sonra Sandıklı’da beraberce görevlendirilmiş olduğu biliniyor. Kudüm Baba yatırının biraz ilerisinde üst tarafta bulunan yatır Baba Kuzusu adıyla bilinir. Onun da, Anadolu’nun Türkleştirilmesi için gelen binlerce veliden biri olduğu kabul edilir. Bu yatırın bulunduğu yerde Kanuni Sultan Süleyman’ın otağ kurduğu ve ordunun savaşa gider iken Soğulmaz Harmanı denilen yerde konakladığı rivayet edilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
İscehisar Türbeleri
Kırkkavak Türbesi İscehisar’ın Kavak Mahallesinde, Merkez İscehisar İlköğretim Okulunun arka kısmında yer alır. Etrafı taş duvarla çevrili olup, merkez 3 nolu sağlık ocağı burada bulunur. Rivayete göre burada Horasan erenlerinden bir mürşid ve ailesinin mezarı vardır. Ayrıca Hasan Hüseyin Hazretleri’ ne ve arkadaşlarına ait yatırlar, Işık Dede yatırı, Erenler yatırı ve Güzelim yatırları önemli ziyaret yerleridir. İscehisar halkı düğünlerde, gençleri askere uğurlarken mutlaka Kırkkavak ziyaretinde bulunur ve burada dua ederler. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Yazıhan Türbeleri
Hamza Aksüt’ün Anadolu Aleviliği isimli çalışmasına atfen, Kızıldeli ismiyle de anılan Seyyid Ali Sultan Ocağının merkezi, Fethiye’ye bağlı Tencili mezraasıdır. Geçmişi çok eskilere dayanan bu ocağın mensupları Fethiye’ye ilk yerleşenlerdir. 1960´larda Gözüböyük ailesi tarafından onarılarak betonarmeye çevrilen türbenin çevresinde bir mezarlık, 20-25 metre aşağısında üç gözlü bir pınar vardır. Ocak üyelerinin on dördüncü yüzyılda yöreye yerleştikleri, Malatya dışında Sivas, Amasya, Erzincan, İran, Irak ve Lübnan’da taliplerinin oldukları söylenmektedir. Cemil Cever ise makalesinde, burasının Seyyid Ali Sultan’ın ancak makamı olabileceğini kaydeder. 1310- 1402 yıllarında yaşadığı sanılan Seyit Ali’nin Bektaşi ananesinde önemli bir yeri vardır. Beldenin Cumhuriyet Mahallesi Mezarlığında Ebu Seyfi Dede , Hürriyet Mahallesinin güney batısında da Nur Ali Baba Türbesi bulunmaktadır. İlçeye onüç km. mesafede bulunan Karaca köyünde Aleviler tarafından ziyaret edilen İmam Hasan türbesi vardır Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Vayloğ Dede
Malatya – Hekimhan – Ballıkaya köyü Vayloğ Dede (1895-1972) ilçeye 15 km. mesafede bulunan ve eski ismi Mezirme olan Ballıkaya köyünde dünyaya gelir. Babası, Şah Veli Dede’nin torunu Deli Mürtaza Dede’dir. Anası aynı soydan Cenefer Dede’lerden gelen İnsaf Ana’dır. Babası ona, dedesinin adı olan Mustafa ismini koyar. Yaşadığı dönem, Osmanlı Devleti’nin son yıllarıdır. Halk harplerden bıkmış, usanmıştır. Erkeklerini harpte kaybettiği için köyde insan gücü kalmamış, herkes kıtlık ve yoksulluğa düşmüştür. Böyle bir zamanda çocukluğu ve gençliği geçen Mustafa okumamış, tarla ve bahçe işlerinde babasına yardımcı olmuştur. Vayloğ adı ile ilgili şu söylence anlatılmaktadır. İğdir köyünden Cılış’ın Hürü kadının oğlu İsmail asker kaçağıdır, yakalanmış Keban’a götürülmektedir. İsmail, Jandarmalar arasında giderken anası arkalarından ağlayıp sızlanmaktadır. Keban yolu Mezirme’den Deli Mürteza’ların kapısının önünden geçmektedir. Anası Hürü kadın arkalarından türkü ile karışık, “Vay..Loğ …. Vay..Loğ.. İsmail’im yeni ev yaptırdın. Kapısı kurulmadı, tarlan sürülmedi. Benim hallerim ne olacak!..Vay..Log!..Vay..Log!..”, diyerek döşünü yumruklayıp ağlamaktadır. Bunu gören Küçük Mustafa Hürü Ana’nın peşine takılmış, onunla beraber “Vay ..Loğ..Vay..Loğ…”, diyerek o da döşünü yumruklayıp peşi sıra gitmektedir. Bu olaydan sonra halk “Vay..Loğ.. Vay..Loğ..” sözünü dilinden düşürmez. Vayloğ yörede yaygın bir ad haline gelir. Mustafa bir taraftan da Karadirek tekkesinde Görüm ve Cemi ayinlere katılarak deyişler ve mersiyeler söylemesini, Cem birleyip görüm yapmasını öğrenir. Dedeliğe başlar. Halk kendisine Vayloğ Dede adını verir. Kendi köyünden Hasi’nin Kızı Emine Hanım’la evlenir. Bu evlilikten Zeynep, İlyas, Fatma, Zöhre ve İnsaf adlı çocukları olur. Geçim zorlaşınca Karagüney köyüne göçer. Orada tarla edinir, yerleşir. Vayloğ Dede saf, okur-yazar olmayan, deli dolu bir insandır. Karagüney köyünde istediği hayatı bulamayınca, 1952 yılında Mezirme köyüne geri döner. Babası Deli Murtaza’nın ölümünden sonra Vayloğ Dede taliplerini görüp sormak için dedeliğe başlar. Taliplerden aldığı hakullahın bir kısmını köyün fakir fukarasına dağıtmaktadır. Hacılar Köyü’nde, Arguvan-Kızık Köyü’nde kaynayan Abdal Musa pilavına elini daldırarak, kazanı karıştırması, içerisinden bir lokma eti çıkarması ve elinin yanmaması, çocuğu olmayan kadınlar için dua ederek çocuk sahibi olmalarına vesile olması, halk arasında anlatılır. Pek çok kadının onun duası ile çocuklarının olduğuna inanılır. Bu kadınlar erkek olan çocuklarına Mustafa adını verirler. Bu çocuklarda Vayloğ Dede’nin sakat gözü, çalık parmağının izleri görülmektedir. Bazılarında ise divanelik özelliği vardır. Bu çocuklara “Vayloğ Nazarlaması” adı verilmektedir. Başkalarının düşüncelerini okuma, gaipten haber verme, nefes evladı verme gibi konularda mucizeleri olduğuna inanılan Vayloğ Dede herkesle içli dışlı olması, babacan davranışları ve ünlü ‘İçindeki babayı çıkar” deyimini kullanması ile tanınır. Soyunun Hz. Ali’ye dayandırılması sebebiyle “Ocakzade” olması, evinin ve mezarının ziyaret edilmesi gelenekselleşmiştir. Ziyarete gelenler, genellikle kurbanla gelirler ve niyaz ederler. Ziyarete gelen hastaların şifa bulması, taliplerin kalbinden geçenleri bilmesi ile Arguvan, Hekimhan, Malatya ve Sivas çevresinde büyük bir üne kavuşur. Adı İstanbul, İzmir ve Hatay’a kadar yayılır. Vayloğ Dede artık derman arayanların dermangâhı olmuştur. Evi ziyarete gelenlerle dolup, taşmaya başlamıştır. Dede köy çeşmesinin yanına yeni bina yaptırarak ziyarete gelenleri rahat ettirmeye, daha çok ziyaretçiyi kabul etmeye çalışır. Yurdun dört bir yanından Alevisi, Sünnisi, felçli, ağrı çeken, çocuğu olmayan kadınların çocuk istemeleri ile gelen ziyaretçilerle dolup taşmaya başlamıştır. Çocuksuz kadınlar çocuk sahibi olmuş, adlarını Vayloğ koymuşlardır. Artık Vayloğ Dede köy köy gezmez, taliplerin istediği ve gelip götürmeleri ile gider. Görüm işlerini yapar, tekrar evine bırakırlar. 1971 tarihinde Ballıkaya köyünde 76 yaşında vefat eden Vayloğ Dede Orta Mezarlığa defnedilir. Daha sonra Dede’nin sevenleri bir türbe yaptırarak Vayloğ ailesini türbe içine alırlar Halk artık Vayloğ Dede’nin türbesine ziyarete gelmeye başlar. Aşırı ziyaretçi kalabalığı karşısında türbe yetersiz kalır. Bu durumu gören talipleri yeni köyün batısına adına yakışır adak kesim yeri, lokma pişirme ve yeme yeri, türbesi ve hasta yatırma yeri, erkek ve kadın tuvaletleri ile modern bir türbe yaptırırlar. 1998 tarihinde Dede’nin naaşı buraya nakledilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Sadık Baba
Malatya – Hekimhan – Güvenç Köyü Asıl adı Hüseyin olup ilçeye 15 km. mesafede bulunan Güvenç köyünde 1 Mart 1771’de dünyaya gelir. Babasının ad Kurada Ali’dir. Genç yaşta şöhreti oldukça yayılan aşık, okur yazarlığı olmayan ümmi bir kimsedir. Şiirlerinde Sadık mahlasını kullanmış olup, halk arasında da Sadık Baba ismi ile sevilip sayılmıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarının önemli bir bölümü Sivas’ın Karaöz köyü ile Hekimhan’ın Başak köyünde geçmiştir. İlham geldikçe söylediği şiirleri yakın arkadaşı Molla Bektaş tarafından tutulan bir cönkte yazıya geçirilmiştir. 35 yaşından sonra kendi köyü olan Güvenç’e dönen aşık, köyünde evlenmiş ve çoluk çocuğa kavuşmuştur. Halen köyde torunları bulunmaktadır. Hayatının sonuna kadar çiftçilikle geçinmiş ve 8 mart 1837de Güvenç köyünde vefat etmiştir. Bu gün çevre köylülerce mezarı ziyaret yeri olarak kabul edilmektedir. Tarikat meclislerinde kendini yetiştiren insanlardan olan Sadık Baba Bektaşi edebiyatında öne çıkan yedi şairden biri sayılır. Kumralımsı, sarı saçlı, uzunca bıyıklı, sarı sakallı, orta boylu, sessiz, sakin, parlak gözlü bir kimse olup Vahdet-i Vücut prensibini benimsemiştir. Din ve tarikat ulularını sevmiş, onları şiirlerinde övmüştür. Şiirlerinin çoğu dini, tasavvufi ve öğretici türdendir. Şiirleri, Cemal Özbey tarafından ‘Sadık Baba, Hayatı ve Deyişleri’ (Ankara 1957) adıyla yayımlanmıştır. Gönüle Öğüt Gönül seIamını kamile söyle Alıcı olmayınca açma dükkanı. Ariflik manasın sor sual eyle Müşterisiz yerde olma lisanı Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Terzi Koca Türbesi
Malatya – Doğanşehir – Karaterzi köyü. Terzi Koca ’nın türbesi ilçeye 21 km. mesafede bulunan Karaterzi köyünün, Akçadağ ilçesinin, Ören Beldesi’yle sınırının buluştuğu bir noktada bulunmaktadır. Ali Laçin’in yazısından, Karaterzi köyünün beş km. uzağında bulanan ve Ören’e sınır olan türbenin, Alevilik inancına sahip vatandaşların sıkça ziyaret ettikleri yerler arasında bulunduğunu öğreniriz. Terzi Koca adlı ermişin, Türkmen Horasan Erenleri ile birlikte Türkiye’ye geldiği rivayet edilir. Karaterzi köyü, adını bu türbeden almıştır. Bölgede türbenin diğer adı Terzi Hoca ‘dır. 2000’li yılların başına kadar türbenin bulunduğu alan, Terzi Koca ‘nın mezarı ve çevresindeki çok az mezardan oluşan bir ziyaret yeri idi. Mezarların yanında bir de dilek ağacı bulunmaktadır ki, bu ağaç günümüzde de ziyaret edilmektedir. 2003 yılında bir gün rüyasında Terzi Koca ‘yı gören Hacı Kalender, rüyasında ondan şefaat diler. Bu isteği dinleyen Terzi Koca , Hacı Kalender’e dileğinin Allah’ın yardımıyla yerine getirileceğini söyler ve kaybolur. Uykusundan uyanan Hacı Kalender rüyasını sevdikleriyle paylaşır. Çevresindeki ileri gelenler ise ziyarette ermişin adına bir kurban adamasını ya da kabri için hayırlı bir iş yapmasını söylerler. Almanya’da uzun yıllar yaşayan Hacı Kalender Türkiye’ye gelir ve türbenin yapımı için gerekli maddi desteği verir ve sonunda türbe bugünkü halini alır. Hacı Kalender’in türbe yapıldığı dönemde kanser hastalığından kurtulduğu ve sağlığına kavuştuğu söylenmektedir. Bu süre zarfında ilk olarak türbenin ana binası inşa edilmiştir. Aynı yıl içerisinde dinlenme yerleri ve bir de çocuk parkı da eklenerek çevre düzenlemesi tamamlanır. Türbenin ana binasının iç bölümü tek odadan oluşmakta ve bu odada Terzi Koca ‘nın mezarı bulunmaktadır. Yeşil, mavi, kırmızı renkli kumaşların örtüldüğü kabir mermerden yapılmıştır. Anlatıldığına göre, kumaşlardaki renklerin anlamı şöyledir. Kırmızı renk Hz.Hüseyin’in kanını, yeşil renk ise Hz.Hasan’ın zehirlenmesi sonucunda vücudunun aldığı rengin ifadesidir. Kutsal sayılan yeşil ve kırmızı rengin, giyeceklerin belden aşağı kısımlarında kullanılmasının haram olduğuna inanılır. Mezarın etrafı önce üç, sonra yedi defa dönülerek tavaf edilir. Her dönüşte mezarın köşeleri dört defa eğilip öpülür. Bu tavaf ibadetinden sonra, mezar taşının baş kısmı üç defa öpülüp secde edildikten sonra geriye dönmeden -sırt çevrilmeden- yüz kabre dönük olarak kapıdan çıkılır. Kabir odasının yanında çatısı demir saclarla örtülü olan ve tabanı geniş bir halı ve minderlerle kaplı olan başka bir bölme daha bulunmaktadır. Bu bölümün iki duvarı yoktur ve açıktır. Genellikle yazın sıcak zamanlarında dışarıda oturmak isteyen ziyaretçiler tarafından kullanılmaktadır. Bitişik olan bu iki odanın hemen arkasında mutfak bölümü bulunmaktadır. Kesilen kurbanların etlerinin doğrandığı ve altı adet lokma ocağının bulunduğu ayrı bir kısım daha vardır. Lokma olarak adlandırılan etlerin sadece duası yapılan bıçaklarla doğranması gerektiği ve diğer yandan kemikli etlerin doğranmasında yalnızca satırın, fakat onun da çok az kullanılmasının gerektiği söylenir. Diğer şekillerde lokma etinin doğranılması günah sayılır ve etlerin yalnızca ağaç kütüklerinde doğranması makbuldür. Etler doğranma sonrasında yıkanır ve kesilen kurban artıkları kurban sahipleri tarafından uzak alanlarda gömülür. Lokmalar türbeyi ziyarete gelenlere ve çevre köylere dağıtılır. Birçok insanın akıl hastalıklarından fiziki hastalıklara kadar; hastalıklarına çare bulmak için bu iki odadan herhangi birinde uyudukları görülür. Hastalıklardan kurtulmak için şifa arayanlardan, kendilerine yapıldığına inandıkları büyülerin bozulmasına kadar pek çok konuda yaşadıkları sorunları aşmak isteyen insanların yanı sıra birçok dileğin gerçekleşmesi için gelenler olduğu ve dilekleri gerçekleşenlerin de tekrar ziyarete geldiği anlatılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Hacı Esad Işık Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Darende’de yetişen ilim adamlarından biri de, 1884 yılında Aşudu (Günpınar) köyünde dünyaya gelen Hacı Esad Işık ’tır. Daha 11 yaşlarında iken babası Müftü Şem’i Efendi’den Feraiz ilminden icazet alır. Esat Efendi’nin on yedi yaşında medresede Arapça’yı iyice öğrenip icazet alarak, on sekiz yaşında Sivas’ta bir mahalle camisinde vaaz vermeye başlamış olduğu anlatılır. Bu vesileyle halkın büyük ilgisiyle karşılaşır. Bu ilginin sonucu olarak zamanın Sivas müftüsü tarafından bir hafta süre ile Ulu Cami dahil olmak üzere Sivas’ın bütün camilerinde vaaz etmesi tavsiye edilir. Bu vaazlardan oldukça etkilenen ve son zamanlarda Sivas Müftülüğü yapan Saçlızade Hacı Rauf Efendi’nin babası, Rauf Efendi’yi Darende’nin Aşudu köyündeki Şemiyye medresesine okumak üzere tahsile yollamış olup Rauf Efendi bu medresenin mezunlarındandır. Kısa zamanda Sivas’ta kendisini sevdiren ve kabul ettiren Hacı Esat Efendi, Sivas müftülüğünce merkez vaiz sıfatıyla Ulu Cami vaizliğine getirilir. Daha sonra Darende’nin ileri gelenleri Hacı Esat Efendi ’yi Darende’deki Cebecizade Sadrazam Mehmet Paşa Medresesine tayin ettirirler. Burada on yıl süreyle çalışır ve seçkin ilim adamları yetiştirir. İlmi olgunluğu ve hizmetleri İstanbul’a kadar ulaşır. Devrin padişahı II. Abdülhamit tarafından 1905 yılında ulema sınıfına alınır ve Padişah nişanı ile taltif edilir. Sarık üzerine beş cm. genişliğinde kırmızı şerit ve kırmızı şeritle işlemeli yaka gönderilir. Bu nişanlarla resmi ve dini bayramlarda görülür. Katıldığı törenlerde onu gören halk ve asker selama dururlar. Esat Efendi on yıl müderrislikten sonra Darende Mahkemesinde Şeriyye baş katipliğinden Sivas Evkaf baş katipliğine getirilir. Bu görevde iken Atatürk’ün huzurunda Sivas Kongresinin (4 Eylül 1919) millet ve memlekete hayırlı olması için kendisinden dua etmesi istenir. Esat Efendi açılış ve kapanış duasını yapar. Oldukça uzun olan bu duada özetle şöyle demiştir. “Vatan ve milletin hakimiyeti tehlikede olursa, yeni bir hükümetin kurulması ve milletin de buna müzahir olması, dinimiz yönünden caiz olur.” Kongreyi sonuna kadar takip eden Esat Efendi, kongrenin kapanış duasını yapmaya cesaret edecek hocanın bulunmaması üzerine, bu görevi yerine getirecek ilim sahibi biri olduğu ileri sürülünce, özü yukarıda belirtilen duayı eder. Bu duanın arkasından bazı kimseler onun yüzüne, “Hocam böyle bir sözle yağlı sicimi boynuna kendi elinle taktın”, derler. Yenihan (Yıldızeli) ve Pınarbaşı kadılıklarında da bulunan Esat Efendi, Cumhuriyetin ilk yılında Kahta hakimi olur. Daha sonra buradan ayrılıp Darende’ye dönerek 1927-28 yıllarında avukatlık yapmaya başlar. Anlatılır ki, “İlmiyenin en önde gelen zatlarından olan Esat Efendi’ye icazeti Hacı Mehmet Efendi vermiştir. Maalesef sağlığında Darendeliler bu alim zattan hiç istifade etmemişler denilse yeridir. Avukatlığın yanı sıra vaaz ve nasihatlarını sürdürmüş, zamanında “Feraiz” ilmini en iyi bilen, miras ile ilgili meseleleri kusursuz çözen kişi olarak bilinen Esat Efendi, sağlığında bunları pek çok kimselere öğretmiş, bundan başka bu ilimle uğraşan kimse de kalmamıştır.” Çevresinde oldukça saygın bir alim, sahasında otorite bir hukukçu ve yetkili bir din adamı olarak bilinir. Komşu il ve ilçelerden ve hatta köylerden gelen sevenleri, sohbetlerini zevkle dinler, meselelerini açar, aldıkları bilgilerle gönülleri rahat olurdu 1963 yılında vefat ettiğinde seksen yaşında idi. Merhumun hayatta çocuğu kalmadığı için gayrımenkulünü, bir kısmı el yazması üçyüzelli ciltlik kütüphanesini ve emsalsiz bir duvar saatini Şeyh Hamid-i Veli Camii ve Kütüphanesine verilmesini vasiyet eder. Bu vasiyeti, vasi kıldığı o tarihteki Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-Hatibi olan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi tarafından yerine getirilir. Darende’deki kütüphanenin bir fihristini de çıkaran Hacı Esat Efendi’nin, şöhretten hoşlanmayan, hep kendi halinde kalmayı tercih eden, kibarlığa ve mütevazi bir kişiliğe sahip olduğu anlatılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Şeyh Salih Nihani Efendi

İbrahim Taceddin Veli
Malatya – Darende – Osman Hulusi Efendi vakıf binası İbrahim Taceddin Veli 1252’de Darende’de vefat etmiştir. Kabri, zaviyesine binaen, Osmanlı Devleti zamanında Zaviye Mahallesi adını alan yerdedir. Burası, ahfadından Osman Hulûsi Efendi’nin Zengibar kalesi dibinde bulunan evinin bahçesindedir. Oğlu Şeyh Ali’nin kabri de kendisinin yanında bulunmaktadır. Bu mevki Şeyh Ali’nin Zaviye Mescidi’ne vakfettiği hanelerin yeridir. Burası daha sonra Şeyh hamid-i Veli Tekkesi’nin hizmetine verilmiştir. Zaviye Mescidi İbrahim Taceddin Veli’nin aynı mahalde bulunan zaviyesine ait mescittir. Oğlu Şeyh Ali’nin bu mescide ait vakfiyesi günümüze ulaşmıştır. İbrahim Taceddin Veli Hazretleri’nin 13. yüzyılın ortalarında Diyarbakır Kadılığı’nda bulunduğu ve orada bir cami ile bir kütüphane yaptırmış olduğu nakledilir. Darende’nin Ayvalı köyünün onun soyundan olan Ciğerli oğullarından Seyyid Hasan’ın torunlarına ait olduğu rivayet edilmekte; bu ailenin çok alim yetiştirdiği, cesur ve bahadır oldukları anlatılmaktadır. Bunlardan A’ma Halil Efendi (ö.1883) Sivas Gök Medrese’de kırk sene müderrislik yapmış olup, aynı zamanda şehrin müftülüğünde bulunmuştur. İbrahim Taceddin Veli’nin torunlarından Şeyh Cû adı ile bilinen zat ise 1571’de vefat etmiştir. Darendeli Hanefi Efendi, onun Darende’nin eski adı ile Gökyar Mahallesi diye bilinen semtindeki Abidin Paşa’nın bahçesinde medfun olduğunu nakleder. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Gelincik Baba – Hüseyin Bin Abdulah
Malatya – Merkez Hilan Köyü Peygamberler Yurdu anlamındaki Hilan, Alevi Türk köyü olup il merkezine 15 km. mesafededir. Köyde türbesi bulunan Gelincik Baba’nın asıl ismi Hüseyin bin Abdullah’tır. Onun İslam orduları ile ordu komutanı olarak Malatya’ya geldiği, ehl-i beyt soyundan olduğu, o zaman dini inancı Şaman ve Gök Tanrı olan halka ehl-i beyt sevgisini ve İslamı, Kuran-ı Kerim’i benimsetmiş olduğu anlatılır. O günkü inancı İslama ve Kuran-ı Kerim’e yakın olduğu için Hilan halkı, bu yeni dini benimsemekte zorluk çekmez. Halk Hüseyin bin Abdullah ‘ı sever ve sayar. Fakat bu durum Malatya’daki Bizans yönetiminin hoşuna gitmez ve İslami gelişmeleri önlemek için Hüseyin bin Abdullah’ın askerleri ile savaşa girer. Hilan halkı Hüseyin bin Abdullah’ın yanında yer alır ve savaşı Hüseyin bin Abdullah’ın askerleri kazanır. Ama muharebede Hüseyin bin Abdullah Şehit olur. O dönemde halkın kutsal saydığı, şaman törenlerinin yapıldığı yere Hüseyin bin Abdullah defnedilir. Daha sonraları ise Hüseyin bin Abdullah’ın mezarı türbe haline getirilir. Evlenen çiftlerin türbeyi ziyaret edip üç defa etrafını döndüğü bu yer, zamanla Gelincik Baba ismini alır. Her yıl Mayıs ayının başında halkın birlik ve beraberliğini sağlamak için burada lokmalar dökülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Horasan Baba ve Çoban Dede
Malatya – Battalgazi Horata Mesire alanında Horasan Baba Türbesi ( Horata mesire yerinde) “Anlatılır ki, Horasan Paşa, çok eskiden Horasan valisiymiş Halka çok eziyet edip, vergileri zorla topladığı için halkın düşmanlığını kazanmış, çoklarının yuvasını dağıtmış, ocağını söndürmüş. Horasan Paşa, bir gece düşünde, halkın kendisini astığını, cehennemde cayır cayır yandığını görmüş. Çok korkmuş. Tövbeler etmiş Allah’a yalvarmış. O gecenin sabahında, valiliğini ve bütün zenginliğini bırakıp kaçmış. Ora senin, bura benim kaçarken Beydağı’na Banazı’ya geçmiş. Mal mülk edinmiş, teyekler yapmış, şimdiki Horata suyunun dolayına yerleşmiş. Halk, Horasan Paşa’nın nerden, niye geldiğini bilmediğinden, onu ululardan, iyilerden saymış, sevmiş, saygı göstermiş. Ona Horasan Paşa yerine Harasan Baba demeye başlamış. Şimdiki Horata dolayı ve oradaki teyeklere Horasan adını takmış. Oradaki suya da Horata Suyu demiş. O buz gibi sudan içenin, dileklerinin olacağına inanmış. Daha sonra, oraların adı Horata olmuş çıkmış. Horasan Baba, uzun yıllar Horata’da yaşamış. İyilerden, ululardan olmuş. Herkese iyilik etmiş, yardım elini uzatmış. Horata’da hocalık, doktorluk yapmış. Yıl gelmiş, Horasan Baba bu dünyayı koyup gitmiş. Halk onu Horata suyunun kıyısına gömmüş, bir de türbe yapmış ki, kubbesi topraktan. Çoban Dede ( Horata mesire alanında ) “Horasan Baba’nın Nebi adında bir kardeşi varmış. Çobanlık yaparmış. Horasan Baba Horasan’ı koyup gidince çok dertlenmiş. Hem çobanlık yapmış. Hem de kardeşini aramış. Çobanlık yapa yapa Beydağı’na gelmiş. Günlerden bir gün, Çoban Nebi Beydağı’nda koyunlarını güdüyormuş. Hava çok sıcakmış. Bir taşın daldasında serinlemeye oturmuş. Bir bakmış ki, taştan uğultular geliyor. Merak edip, taşı kırmaya başlamış. Bir hafta çalışmayla taşı kırmış. Taşın kırıldığı yerden koca bir su çıkmış, orası hemen göl olmuş. Çoban Nebi, değneğini göle atmış. Değnek döne döne yüzmeye başlamış. Çoban Nebi değneğin izini süre süre Horata’ya gelmiş. Değnek, Horata suyundan çıkmış, döne döne yüzmüş. Çoban Nebi bir bakmış ki, orda, suyun kıyısında bir türbe var. Sormuş soruşturmuş, kardeşi Horasan’a ait olduğunu anlamış. Çoban Nebi, kardeşini bulanda iyilere karışmış. Halka demiş ki: “Ben, kırk gün içinde ölürsem, beni değneğimin çıktığı, Horata suyunun gözünün üstüne gömün”. Kırk gün içinde Çoban Nebi ölmüş. Halk onu dediği yere, Horata suyu gözünün yakınındaki bir ağacın daldasına gömmüş. O zamandan sonra, her bahar Çoban Nebi’nin mezarı yanındaki su, üç gözden patlamaya başlamış. Her bahar, ağaçlar çiçek açtığında, o suyun üç gözü üç kere patlar, üç kere çekilir olmuş. O suyun gözüne halk, “Çoban Dede’nin Gözü” adını vermiş. Gözdeki su çekilince, “Çoban Dede suyunu salmıyor” demişler. Çoban Dede suyunun gözü patladığında halk oradaki ağaca çaputlar bağlamaya, dilekler dilemeye başlamış. Dileği olan, kurban kesmiş, etli pilav dağıtır olmuş.” Çoban Dede hakkındaki menkıbeler onun ölümünden sonrasını da hikaye eder. “Gel zaman git zaman, Allah’ın rüzgârının esmediği bir kuraklıkta, Çoban Dede’nin gözü kurumuş. Çoban Dede suyunu salmaz olmuş. Halk susuzluktan kırılmış, çok perişan olmuş. Öyle olmuş ki, Horata’dan göç bile etmeye başlamış. Büyükler öne geçmişler, çare aramışlar, bilenlere danışmışlar. Bir çare bulamamışlar. Birisi çıkmış, demiş ki: Bu işi yapsa yapsa Sarı Gavur yapar. Aramış, sormuşlar. Eski Malatya’da yaşayan, Ermeni Usta Sarı Gavur’u bulup getirmişler. Sarı Gavur, kazmasını, küreğini, çekicini almış, suyun gözüne girmiş. Bir saat geçmiş çıkmamış, iki saat geçmiş çıkmamış. Sonunda çıkmış. Halk merak içinde kalmış ve sormuş. Sarı Gavur Suyun gözünde bir değirmen taşı var. Taşın deliğinden baktım, denizi gördüm. Malatya’nın kökü su. Ama suyun seviyesi düşmüş. O koca su, bu değirmen taşının deliğinden akmaktaymış. Seviye düştüğü için su akmıyor. Taşı kırmam gerek. Ama taşı kırarsam ölebilirim”, demiş. Ölümü göze almış ve yeniden suyun gözüne girmiş. Beş dakika geçmeden geri çıkmış. Yüzü safra sarısı gibiymiş. Korkudan gözleri dört açılmış bir haldeymiş. Halk da korkmuş, merak edip sormuş. Sarı Gavur, “Taşı kırmak için çekici kaldırdığımda önüme insan ayağı geldi. Bir daha kaldırdım, bir daha geldi. Bir daha kaldırdım, bir daha geldi. Bir ses bana, “Bu taşı kaldırırsan Malatya’yı su basar. Taşı kırma. İşi Allah’ın hikmetine bırak” dedi. O ses muhakkak Çoban Dede’nin sesiydi. Bana İslam’ı öğretin. Eğer kırk gün içinde ölürsem, ölümüm bundandır”. Demiş. Halk korkmuş, bu işten vazgeçmiş. Sarı Gavur’a İslam’ı öğretmişler. Sarı Gavur Müslüman olmuş, ama kırk gün içinde ölmüş. Allah’ın hikmeti bu ya, Horata’nın suyu akmaya başlamış. Halk susuzluktan, perişanlıktan kurtulmuş. Horata suyu coştukça coşmuş, aktıkça akmış. Horata suyunun çıktığı yerde türbesi bulunan Horasan Baba ile ilgili inanış ve menkıbelere bağlı olarak mevcut suya bu türbedeki zatın ismine istinaden Horata denilir. Horata ismi, daha sonra bu mevkinin adı olarak kullanılır. Yöre halkı, su ihtiyacını büyük oranda karşılayan bu sudan içenlerin dileklerinin gerçekleşeceğine inanır. Yöredeki çobanlar hasta olan hayvanlarını Horasan Baba’nın türbesine getirip Horata’nın suyundan içirerek türbenin etrafında dolaştırırlar. Sonra da oradan geçen ilk kişiye yağ, peynir vermek suretiyle hayvanlarının iyileşeceğine inanırlar. Ayrıca Horata suyundan içen kadınların, erkek çocuk doğuracağına inanılır. Yine Konak beldesinde Çoban Dede deresine geceleri su almaya gelenlerin dua etmeden geçmeleri durumunda, Çoban Dede’nin onlara göründüğüne ve çarptığına inanılır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Hasan Dede Türbesi – Adana
Adana – Seyhan – Yenibey 18058 sokak ………..
Yalnız Dede Ziyareti
Adana – Karataş – Yalnızca köyü Adana İli Karataş İlçesi Yalnızca Köyü mezarlığında türbesi bulunmaktadır. Yalnız Dede’nin yedi kardeşten biri olduğu söylenir. Yalnız Dede geçmiş zamanda buraya gelir ve evlenerek buraya yerleştiği rivayet edilir. Türbe ziyaretinde türbenin taşı öpülür, dua edilir, buhur yakılır ve kurban adağında bulunulur. Her cuma kardeşleri bulut olup mezarın başında dolaştığı söylenir. Köy mezarlığında bulunan mezarı defalarca onarılmasına rağmen ziyaret olmak istemediğinden kısa sürede yıprandığı rivayet olunur. Perşembe geceleri bir ışık topunun mezarın başına inip iki üç dakika sonra kaybolduğu söylenir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Mennah Ziyareti
Adana – Feke – Paşalı köyü Adana İli Feke İlçesi Paşalı Köyü yakınındadır. Feke yöresinde bazı tepelerde türbesi olduğuna inanılan ulu kişilerin ziyaretleri vardır. Halk bu kişilere büyük saygı gösterir ve çeşitli sebeplerle ziyaretine giderler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Karahan Yatırı
Adana – Çukurova – Karahan Köyü Türbe Adana ili Çukuova İlçesi Karahan Köyünün yakınında bir tepenin eteğindedir. Karahan Köyü Dede Karkın Ocağına bağlı bir Türkmen Köyüdür. Kafkasya’dan göç etmişlerdir. Yatırın kim olduğu konusunda elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Türbe üzeri kapalı, betonarme imal edilmiş herhangi bir mimari özelliği olmayan basit bir türbedir. Karahan Köyü halkının Bektaşi-Türkmen adetlerine göre yaşadığını biliyoruz. Bu ziyaret de bu adetlere göre ziyaret edildiğini tahmin ediyoruz. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Hacı Hattat Dede
Adana – Feke – Göbelli Köyü Adana İli Feke İlçesi Göbelli Köyündedir. Yerel evliyalardan olan Hacı Hattat hakkında bilgimiz bulunmamaktadır.
Ağaçpınar Ziyareti
Adana – Ceyhan – Ağaçpınar Tesislerinde Ceyhan Ağaçpınar Tesislerinde de etrafı demir korkuluklarla çevrili bu yörede şehit düştüğü bildirilen bir zat bulunmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Uzun Dede – Yumurtalık
Adana – Yumurtalık – Zeytinbeli köyü Yumurtalık ilçesi ile Zeytinbeli köyü arasında bir tepe üzerinde medfun olup, mezar taşında adı yazmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

İbrahim El Debeli – Zilli Dede
Adana – Cemalpaşa – Çevre yolunun hemen girişindeki demir köprü yakınında. Zilli Dede Türbesi Adana’nın Cemalpaşa Semti’ndedir. Çevre Yolu’nun hemen girişindeki Demir Köprü yakınındadır. Resmi olamamakla beraber, semt ziyaretin adıyla anılmakta, Zilli Dede Semti denmektedir. Zilli Dede Türbesi , Adana Sular İdaresi’nin arkasında, belediyeye ait gül bahçesinin içerisindedir. Türbe tek bir odadan meydana gelmektedir. Odanın ortasında Zilli Dede’nin sandukası vardır. Sandukanın üzeri yeşil kumaşla kaplı, üzerinde Türk Bayrağı serilidir. Sandukanın tam karşısında gül bahçesine bakan pencere vardır. Türbenin zemini halı kaplıdır, bir köşede minder serilidir. Bir başka köşede de Kur’an-ı Kerim’lerin ve seccadelerin konduğu raf vardır. Zilli Dede Türbesi’ni Ayşe Ökmen yaptırmıştır. Ayşe Ökmen 1986 yılında Adana Sular İdaresi’ne gitmiş, işi uzun sürünce namaz vakti gelmiş, Etrafta namaz kılacak yer arayan Ayşe Ökmen, Zilli Dede’nin mezarının yanındaki kayanın arkasında namazını kılmaya karar vermiş. · Ayşe Ökmen namaz kılarken, karşısına 22 yaşlarında bir genç çıkmış. Bu genç kendisinin Zilli Dede olduğunu söylemiş. Ayşe Ökmen’den türbesini yaptırmasını istemiş. Ayşe Ökmen de 3 kat olan evinin 4. katını yaptırabilirse, kendisinin türbesini yaptıracağını söylemiş. Ayşe Ökmen, ertesi gece rüyasında, evinde iskeletlerin asılı olduğunu, Zilli Dede’nin, oğluyla konuşup ona bir kaç kağıt imzalattığını görmüş. Bir başka rüyasında Zilli Dede’nin uçaktan düştüğünü, bir başka rüyasında da Zilli Dede’nin annesiyle beraber röntgen filmi çektirdiğini görmüş. Bu rüyalar sonunda Zilli Dede’nin türbesinin yapılması için acele ettiğini anlamış. Bu rüyaların görüldüğü günlerde 4 milyonluk dikiş işi almış. Eline para geçince, evinin 4. katı ile Zilli Dede Türbesi’nin yapımına aynı günde başlamış. Böylece türbe bugünkü görünümüne kavuşmuş. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Tosun Baba
Adana – Yüreğir – Paşa köyü ile çanakcı köyü arasında Tosun Dede Ziyareti, Paşa Köyü ile Çanakçı Köyü arasındadır. Günümüzde türbesine gidip dua edilir. Kaynak kişiler · Tosun Dede’nin Adana’da yaşamış yedi ulu kardeşten biri olduğunu söylüyorlar. Tosun Dede daha sağlığında kuraklık olduğunda köylülere “Toplanın, para toplayıp dana kesin . Allah’a dua edin” dermiş. Köylüler Tosun Dede’nin dediğini yapınca yağmur yağarmış. Öldüğünde türbesi yapılmış. Her kuraklık olduğunda Tosun Dede ‘ye gidip dua edilir. Tosun Dede’ye yalnızca yağmur dilemek için kurban adanır. Dua ederken duada Tosun Dede’nin adı geçer. Kaynak kişiler bir kez yağmur duasına katıldıklarında danayı kestikten sonra daha yemeklerini pişiremeden yağmur yağdığını söylüyorlar. Kaynak kişiler yine bir kuraklık yılında yağmur duası için para toplanıp tosun alındığını, daha yağmur duasına çıkmadan yağmur yağınca tosunu kesmediklerini ama sonra aylarca bir damla yağmur düşmediğini söylüyorlar … Kaynak ; Adana Yağmur Yağdırma Törenlerinde ‘’ Boğa Dede – Bulut Dede ve Tosun Dede Kültü , Doç. Dr. Erman Artun Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Bursa Merkez İlçe Türbeleri
Bursa – Merkez İlçedeki Türbeler ( Yıldırım – Osmangazi – Nilüfer ) Dardar Dede Dardar Dede’nin Pınarbaşı mezarlığında yattığı söylenmektedir. Darda kalanlar, önce üç İhlâs, bir Fâtihâ okuyup bulundukları yerden onun ruhuna hediye etmektedirler. Dileği yerine gelenlerin de evde yeşil mercimekli bulgur pilavı yaptığı, hane halkı arasında yendiği, dışarıya çıkarılmadığı; bazen komşuların da davet edildiği, pilav yenilirken bitinceye kadar kesinlikle kimsenin konuşmadığı ve aynı adağın helva ile de yapıldığı söylenmektedir. Gaib Dede Kaynaklarda belirtildiğine göre, Bursa hisarının güney-batı tarafında, Alacahırka Mahallesi karşısında Bursa Zindanı (hapishane) vardı. Burada biri zindanın içinde, diğeri de merdiven altında iki mezar bulunuyordu. Bu mezarlardan biri Gaib Dede’ye aitti. Burası bilahare hapishane oldu. Daha sonra da yıkıldı. Eski Bursa’da eşyası kaybolanlar, Gaib Dede’ye adak yaparlarsa kaybettikleri eşyalarını bulacaklarına inanırlardı. Günümüzde böyle bir şeye inanılmadığı gibi mezara adak da adanmamaktadır. Kaygulu Dede Kaygulu Dede, Celvetî tarikatından olup aslen Orhaneli-Beyce’dendir. Vefatında Deveciler Mezarlığı yanındaki dergâhına defnedilmiş; 1960-61 yıllarında belediyenin buradan yol açması sebebiyle Zindankapı Mezarlığı’na nakledilmiştir. Tekkelerin kapatılmasından önce mübarek gecelerde zikirden sonra dervişlerin, sağ omzunda katran lekesi bulunan cübbesini ziyaret ettikleri söylenmektedir. Bu hırka sonradan yanmıştır. En son keramet olarak da bu hırkanın yandığı yere bir nur parçasının indiğini mahalle bekçisi anlatmıştır. Kaygulu Dede’nin, türbesinde geceleri devamlı yanan mum söndüğünde tekkede yatan torununu uyandırıp mumu tekrar yaktırdığı kaydedilmektedir. Şeyh Küşteri Mezarı Şeyh Mehmet Küşteri, İran’ın Küşter şehrinden gelmiş, Karaşeyh Mahallesine yerleşmişti. Halkın sevdiği âlim ve mutasavvıf bir şahsiyetti. Tayyare Sineması karşısında bir evin duvarı içinde sıkışmış mezarına iplikler, paçavralar bağlanırdı. Türk temaşa sanatının en eskisi olan “Karagöz ve Hacivat”ın ortaya koyucusu Küşteri’nin mezarına bazı vatandaşlar adak adayarak mum dikerdi. Mezarı 1962 Temmuzunda Çekirge’deki Karagöz mezarı olarak bilinen yere nakledilmiştir. Yürüyen Dede Asıl adı bilinmeyen Yürüyen Dede’nin Mekke’den geldiğine inanılır. Bursa’ya geldikten sonra sürekli Ulu Cami’de ibadetle meşgul olmuş ve kıble tarafındaki dolaplardan birisinin içinde hayatını geçirmişti. Her gece elli re’kat namaz kıldığı ve kendisinin evliyadan olduğu kabul edilir. XV. asrın başlarına yaşadığı söylenmektedir. Öldüğü zaman Pınarbaşı Mezarlığı’na gömüldü. Rivayete göre, Yürüyen Dede, Mekke’de bulunduğu sırada rüyasında büyük bir cami görmüş, bu caminin havuzundan abdest almış ve minbere çıkıp hırkasını bırakmış. Uyandıktan sonra böyle bir caminin nerede olduğunu soruşturmuş, Bursa’da olduğunu öğrenince de doğru Bursa’ya gelmiş ve hırkasını rüyada koyduğu yerde bulmuş. Başka bir rivayete göre ise, gömüldüğünün ertesi sabahı cesedini camide bulmuşlar, ikinci defa yine götürülüp Pınarbaşı Mezarlığı’na gömmüşler ancak ceset tekrar camide bulunmuş. Bunun üzerine, “Bunda bir hikmet var” düşüncesiyle cami duvarı dibine defnedilmiş. Eski Bursalılar, yürüyemeyen çocuklarını, Cuma günü salâ vakti buraya getirir ve sallarlarsa çocuğun yürümeye başlayacağına inanırlardı. Sıtmaya tutulanlar da şifa bulmak için mezarının üzerinde bulunan defne ağacından üç yaprak alıp tütün gibi içerlerdi. Yol çalışmalarında, türbe yolun ortasında kalınca, vali (A.Vefik Paşa) türbenin başına geçip, “Yürü, ya dede” demiş. Sonra “Elbette yürümüştür. Ayakaltında kalacak değil ya” diyerek türbeyi yıktırmış Zerde Dede Bursalıların evliyadan olduğuna inandıkları Zerde Dede, Pınarbaşı’nda İzzettin Camii mihrabı arkasında idi. bu zata zerde adayıp, isteklerine kavuşanların zerde dökmesi gelenek haline gelmişti. Yürüyemeyen çocukların yürümesi için ve çocukların altını kirletmemesi için mezarına getirilip dua edildiği ve mezar başında zerde yedirilince faydasının görüleceğine inanılırmış. Fığla Baba (Fırla Dede) Fığla Baba’nın kabri Dağyenice Köyü’ne hâkim bir tepe üzerinde bulunmakta olup 14 metre uzunluğunda bir mezarda medfundur. Değerli olduğu söylenen kabir taşı çalınmıştır. Verilen bilgilere göre Timur’un Bursa’yı işgalinde veya Rumlarla yapılan savaşta Demirci Köyü civarında yaralanıp, bağırsakları dışarı fırlamış; bağırsaklarını toplayıp bir ağaca asan Fığla Baba, şimdiki kabrinin bulunduğu tepeye çıkmış ve burada şehit düşmüştür. Köye 6 km. uzaklıktaki bu tepede Fığla Dede etrafında her yıl geleneksel anma günü düzenlenerek, köylüler tarafından piknik yapılmaktadır. Hamit Dede Söylentiye göre Hamitler Köyü’nde (şimdi mahalle) yaşayan ve çocukları olmayan bir aile, dua ederek Allah’tan çocuk istemişler; bunun üzerine, uzun seneler sonra evin hanımı hamile kalmış, fakat doğumda kadın ölmüş, çocuğa da “Hamit” adını vermişler. Daha sonra çocuğu köylüler büyütmüşler. Büyüyen Hamit, köyden ayrılmak üzere giderken yolda ölmüş ve köy mezarlığına gömülmüştür. İnanışa göre Hamit dede geceleri köy içinde dolaşarak yardıma ihtiyacı olanlara yardım yapmış, herhangi bir ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılamış, herkesin her türlü problemlerini hallettikten sonra tekrar mezarlığa dönermiş. Hamit’in mezarının olduğu yere sonradan bir türbe Kavacık Sultan Gümüştepe (Misi) Köyü yakınındadır. Mezar, köyün güneydoğusunda ve Nilüfer deresi yatağına bakan yamaçta koruluk bir arazi parçası üzerinde bulunmaktadır. Çevrede yaşlı ağaç yoktur. Ancak, yakın zamanlara kadar gövdesinde insan kafasına benzer bir çıkıntı olan çok yaşlı bir meşenin bulunduğu ve Kavacık Sultan’ın kâfirlerden kaçarken bu meşenin içine girip saklandığı, fakat üzerine yıldırım düşen ağacın daha sonra çürüdüğü belirtilmektedir. Şu anda orada bir türbe ya da herhangi bir yapı olmadığı gibi mezar da belli değildir. Buna rağmen orada her yıl sonbaharda, Ekim Ayı’nda yemek şöleni yapılmaktadır. Ayrıca orada, elbiseden yırtılan çaput parçalarını çevredeki ardıç ağaçlarına bağlama, yemekten sonra dua okuma, diğer zamanlarda ferdi olarak kurban kesme gibi faaliyetlerde bulunulmaktadır. Kavacık Sultan’ın, ölümünden sonra keramet göstererek kısırları çocuk sahibi yaptığına, hastaları iyileştirdiğine, çevreden ağaç ve yaprak kesenleri cezalandırdığına ve yanındaki meşede bulunan baş şeklindeki çıkıntıya oturanları itip aşağı attığına inanılmaktadır. Sonradan çocuk sahibi olanlar gelip adak kurbanlarını orada kesmektedirler. Ayrıca geceleri dümbelek ve düdük sesiyle, yeşil kırmızı çıralarla k.yün diğer yatırı olan “Gelgel Dede”ye ziyarete gittiğine inanılmaktadır. Kavacık Sultan’ın sıtma hastalığına çare olduğuna da inanılmaktadır. Yukarıda anlatılanlarla bağlantılı olarak, Eski Türk inanışında mezarlıkların sahiplerinin mevtalar olduğuna, oralardan evlere herhangi bir şeyin götürülmemesi gerektiğine, ziyaret yerlerindeki ağaçların kuru yapraklarına dahi icazetsiz dokunulamayacağına inanılmakta olup bütün bunlar Tuluğluğ kapsamında mütalaa edilebilir. Tuluglug, “tutulmuş sahipli yer” anlamına gelmektedir. Güya o yerin, orada yatan kimse tarafından sahiplendiğine inanılmakta ise de, İslâm inancına göre her şeyin gerçek sahibi sadece Allah’tır. Ali Dede Buhârî Mezarı Buharalı olup, Emir Sultan ile gelmiştir. İncirli hamamı yakınına bir yerde kalıp burada vefat etti. Mezarı yol üzerinde Meydancık’tan İncirli’ye giden caddenin sol tarafındaki apartmanların hemen arkasındadır. Yakınındaki birkaç mezarla beraber sadece mezar taşları mevcuttur. Çeşitli hastalıklardan şifa bulmak için, özellikle çocukların her türlü öksürüğünün tedavisinde, mezarından alınan küçük bir taş (veya toprak) su içine konulur ve bu sudan içilirse iyileşirmiş. Bahar Dede Mezarı Namazgah civarında, şimdi nerede olduğu bilinmeyen mezarına sıtmaya tutulan kimseler gelip, mezarına el sürerlerse şifa bulurmuşlarmış. Derviş Dede (Zikir Dede) Mezarı Son zamanlarda adı sıkça duyulan “Derviş Dede”, Emir Sultan mezarlığında bir kabirdir. Bu kabrin kenarında oturmuş bir kadın “bu mezar devamlı sallanıyor, devamlı zikrediyor” diye bir söz yaymış ve meraklı birçok kimse ziyaret etmeye başlamış. İşin aslına gelince; bir mezar taşı gevşeyen zeminden etkilenmiş; özellikle üzerindeki demir parmaklık yerinden oynamış ve meydana gelen boşluktan esen rüzgârın da etkisiyle sallanmaya başlamış. Böylece adı Zikir Dede’ye veya Derviş Dede’ye çıkmış. Mezarın etrafı onarılınca sallanma durmuş, böylelikle ziyaretler de azalmış. Bu mezarın hala ziyaret edildiği söyleniyor. Özellikle Cuma günleri salâ ile ezan arasında ziyaret edilmiyormuş. Dede’nin bu vakitte ziyaret ve ibadet etmek için Medine’ye Mescid-i Nebevî’ye gittiği söyleniyor. Dürt Dede Mezarı Davutkadı Mahallesi’ndedir. Eskiden çeşitli istek ve arzularının gerçekleşmesini isteyen ziyaretçiler, mezarına bir değnek sokar, dürte dürte dileğini söylermiş. İstek yerine gelinceye kadar da değnek mezara saplı olarak durur, değnekler sebebiyle mezar adeta bir kirpi gibi görünürmüş. Bir ara kabri üzerinde ahşap bir ev yapıldı. Bu zamanlar evin içindeki bir odada kalan mezara küçük bir pencereden girilirdi. Dilek için gelenler mezarından aldıkları küçük taşları mezar taşına sürterek yapıştırmak isteler. Bıraktıklarında yapışmaz düşerse ikinci bir taşla denerler yapışmaz ise, üçüncüye denerler, bu da yapışmaz ise dileğin yerine gelmeyeceğine inanılırmış. İki genç kızın çamaşırı mezarı üzerine bırakılıp dua edilir. Daha sonra bu çamaşırlar hasta olan veya kısmeti açılmak istenen kimselere giydirilirmiş. Dileği yerine gelenler horoz keserlermiş. Bazı ziyaretçiler dileklerinin kabulü için bu civarda para dağıtır, mahalle çocukları buradan ayrılmazmış. Mezar üzerinde bulunan ev yıkılıp yerine apartman yapılırken çevrede yaşayanların uyarması üzerine, müteahhit duvarı girintili yaparak kabri açıkta bırakmış. Et Dede Namazgâh Camii’nin doğusunda Et Dede adında bir mezar vardır. Adı Sufî Mehmet Efendi’dir. Et Dede halkın anlatımına göre Emir Sultan Tekkesi’ne et getirirmiş. Buraya adak yapanlar, et adar, mezarına et bırakırlar, kim alırsa, afiyetle yermiş. Daha sonra burada yapılan şimdi terk edilmiş eski ahşap evin yüksek bahçe duvarı ardındaki mezarı belirten “Et Dede” yazılı tabelanın yakın zamana kadar duvarda asılı olduğu söyleniyor. Kemal Dede Vaktiyle Vakıfköy’de Kemal isminde bir fakir yaşamış. Bu zatın kendisi gibi fakir iki kardeşi varmış. Biri Samanlıköy’de diğeri Esebey Köyü’nde yaşıyormuş. Kemal kıt-kanaat geçinir, çoğu zaman da çorbadan başka yiyeceği bulunmaz, yiyeceğini, kendisinden fakir gördüğü köy sakinleri ile paylaşır, çorba dağıtırmış. Bunu sürekli yapan Kemal’in kardeşleri de aynı davranışı kendi köylerinde yapıyorlarmış. Kemal, kardeşlerine: “Ben ölürsem bu geleneği sürdürün” diye vasiyette bulunmuş. Kemal ölünce kardeşleri, kardeşleri ölünce de köy halkı bu geleneği devam ettirmişler. Senede bir gün köy meydanında kazanlar kurulup, çorbalar kaynatılmış. Daha sonra bir kere çorba yerine pilav yapılmış. Tesadüf o gün çok şiddetli yağmur yağınca köy halkı bunu Kemal Dede’nin hoşnut olmadığına yormuşlar. Her sene köy meydanında Kemal Dede’nin hatırasına kazanlarda çorbalar kaynatılıyor. Bu kutlamalar Haziran ayının son haftaları düzenleniyor. Köy kadınları imece usulü çorba için hamur kesiyor, isteyen 3-5 tavuk getiriyor. Çorbalar içildikten sonra kadınlar kendi aralarında eğleniyorlar. Kemal Dede’nin mezarı da tam olarak bilinmiyor. Siğil Dede Irgandı Köprüsü’nün doğu tarafının karşısındaki mezarının içinde büyük bir incir ağacı bulunuyor. Elinde, yüzünde veya vücudunda siğili olanlar dedenin mezarına gelirler. Ruhuna üç İhlâs, bir Fâtiha okuduktan sonra mezar toprağından alarak, biraz su ile karıştırır, siğillerin üzerine sürer veya yapıştırırlar. “Siğil mezarda kalsın” diye arkalarına bakmadan giderler. Uzakta bulunanlar için toprağından götürülür. Ruhuna okunduktan sonra, toprağı siğilin üzerine bir bez ile akşamdan sarar, sabah çıkarırlar. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi

Mürsel Paşa Türbesi
Bursa – Osmangazi’ye bağlı Mürseller köyü Mürseller köyü meydanında, köyün batısında ve Nilüfer deresine bakan çok yüksek yamaçta ve köyün mezarlığına bitişik vaziyettedir. Çevrede birkaç yaşlı ağaç vardır. Türbe yok. Ancak, beton çitlerle çevrilmiş olan yarım dönümlük bir arazi içerisinde dört mezar vardır. Mezarlar alüminyum korkuluklarla korunmuştur. Bu dört mezardan biri “Mürsel Paşa” olarak bilinen yatıra, diğer üçü de Piri Mehmet Efendi ile oğluna ve karısına aittir. Her yıl sonbaharda şimdilerde ise Eylül ayında büyük bir hayır töreni yapılıyor. Köyden ve özellikle Bursa’ya göçüp zengin olmuş köylülerden toplanan paralarla alınıp kesilen hayvanların etlerinden et yemeği ve pilav yapılıyor. Toprak yiyen çocuklara, Mürsel Paşa sülalesinden geldiği söylenen Mendeller ailesinden bir kişi mezar toprağı yediriyor. Yürüyemeyen çocuklar mezar çevresinde dolaştırılıyor. Adakla doğmuş çocuklar mezar çevresinde dolaştırılıyor. Dedenin öldükten sonra da keramet göstererek; kısırları çocuk sahibi yaptığı, hastaları iyileştirdiğine inanılıyor. Bu kimselerden çocuğu olanlar tekrar ziyarete gelip kurban adaklarını kesiyorlar. “Burada evliya mı yatıyor, yoksa eşek mi?” diyerek hakaret eden sürü sahibini, hayvanlarını telef ederek cezalandırdığı rivayet ediliyor. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Helvacı Bacı Türbesi
Bursa – Tahtakale Semti, Veziri Caddesinde, Pınarbaşı Mezarlığına doğru çıkarken, sol tarafta Helvacıoğlu Mescidi önünde Bulgaristan’ın Filibe Kasabasından Bursa’ya geldiği rivayet edilen Helvacı Bacı , keramet gösteren “Bursa Evliyaları” arasında zikredilmektedir. Hakkında çok az bilgi vardır. Tahtakale Semti, Veziri Caddesinde, Pınarbaşı Mezarlığına doğru çıkarken, sol tarafta Helvacıoğlu Mescidi önünde bulunan kabir, Helvacı Bacı’ya aittir. Bu mezar bilhassa kadınlar tarafından zaman zaman ziyaret edilerek, helva adağı yapılmaktadır. Söylentiye göre, Helvacı Bacı bir fabrikatörün hizmetçisi idi. Fabrikatör hacca gitmişti. Evde hanımı helva pişiriyordu. Bu sırada hizmetçi kıza: “Efendim helvayı çok severdi” dediği zaman, hizmetçi kız eline bir tabak alıp içine bir miktar helva koyduktan sonra: “Ağız tadıyla bu helvayı yesin” demiştir. Bu durumu gören kadın şaşırmış ve hizmetçi kıza ne yaptığını sormuştur. Fabrikatörün hacdan dönüşünde tabak eşyaları arasından çıkmıştır. Bu durum, bacının kerameti olarak kabul edilmiştir. Bu olaydan sonra kendisini “ Helvacı Bacı ” olarak çağırmışlar, hürmet ve sevgi beslemişlerdir. Vefat ettiğinde mescidin önüne defnedilmiştir. Helva vaat edilmesi halinde isteklerin derhal yerine geleceği inancı gereği Helvacı Bacı’ya helva adağının yapıldığı, evde yapılan helvaların mezarın üzerine konulduğu veya mezar çevresinde bulunan kimselere verildiği, oradan gelip geçenlerin veya yakında bekleşen çocukların bu helvaları alıp yedikleri ve sonra dua ettikleri söylenmektedir. Bursa’da eskiden her Ramazan’da, her gün bir kişinin helva yapıp bir köşede Helvacı Bacı hayrına dağıtma âdeti günümüzde kalkmıştır. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Abdülkerim Kadiri ( Şeyh Müftü )
Bursa – Mustafa Kemalpaşa – Şeyh Müftü camii Bursa’nın Kirmasti (Mustafakemalpaşa) ilçesi Atariye Mahallesi’nde doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında yaşamış alim ve velilerdendir. Zamanında Müfti Şeyh adıyla meşhur oldu. Zamanımızda Şeyh Müftü diye isimlendirilmektedir. 951/1544 senesinde vefat etmiştir. Kabri , Kirmasti kasabasında , kendi adıyla anılan “ Şeyh Müftü Camii” ve zaviyesinin bitişiğindedir. Zaviyeden şimdi eser kalmamıştır. Abdülkerim Efendi daha küçük yaşta iken, Bursa’da Kur’an-ı Kerim’i ihlas ve sadakatle okuyup, Fatihasından sonuna kadar ezberleyerek hafız oldu. Tecvid ve kıraat ilimlerini de öğrendi. Bursa Emir Sultan Camii’nde Cuma günleri mahfilde, Kur’an-, Kerim’den (aşır) okurdu. Dini ilimleri öğrenmek için çok çalıştı. Mevlana Karabali’nin yanında bir müddet ilim tahsil etti. Karabali’nin derslerine devam ederken, tasavvuf erbabından İmamzade diye tanınan zatın hizmetine girdi. Onun sohbetlerinde bulunup, feyz aldı. Burada manevi hallere ve makamlara kavuştu , sonra İstanbul ‘ da Küçük Ayasofya Zaviyesine şeyh oldu ve insanlara dünya ve ahiret saadetinin yollarını öğretmeye başladı. Hafızası çok kuvvetli olduğundan, kısa zamanda pek çok fıkıh mes ‘elelerini öğrendi. Hatta bilgisinin çokluğu ile meşhur oldu. İlminin çokluğunu , zamanın padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han duyunca, kendisine günlüğü 100 akçelik maaş bağladı. Şeyhülislam gibi halka fetva vermesi için ona ruhsat verildi. Camilerde ve meclislerde halka vaaz ve nasihat verirdi. Çok tesirli ve güzel konuşur, dünyanın geçici, ahiretin ebedi olduğundan ve cennet nimetlerinden bahsederdi. Kütüphanesinde daima okuduğu pek çok kitap vardı. Çok şiddetli riyazet ve mücahede yaptı. Hali, “muta kable en temettü ” “Ölmeden önce ölünüz.” Hadis-i şerifinin manasına uygundu. Sağlığında mezar gibi bir çukur kazdırmıştı. Bu çukurda erbaine girer, kırk gün tamam oluncaya kadar beş vakit namazı o çukurda kılardı . Hatta gece gündüz bu çukurda yatar kalkardı. Bu halinden dolayı pek çok feyz ve bereketlere kavuştu . O çukurda çok riyazet yapardı. Riyazet yaptığı zamanlarda kuvvetli bir zafiyet kendisini kaplar ve cümle havassını kaybederdi. Devamlı nefsine muhalefetle ona eza ve cefa ederdi. Kırk günlük halveti bitince o çukurdan çıkar. Gelecek seneye kadar halka vaaz ve nasihat ederdi. Mizacı daima huşu üzere olup onun yanında küçük ve büyük. fakir ve zengin aynı idi. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Sancı Dede
Bursa – Sancı sokağı Bazı eski Bursalılann atları sancılandığında, onları At Dede (Sancı Dede)’nln mezarı etrafında dolaştırarak iyi olacağı kanaatini besledikleri ifade edilmektedir. Mezar günümüzde oldukça bakımsız durumdadır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Sinan Dede – Bursa
Bursa – Sinan Dede mah – Fatih sultan caddesinin sağ tarafında Sinan Dede Mahallesi’nde, Fatih Sultan Mehmed Caddesi’nin sağ tarafında yer alır. Sinan Dede, İncirli Caddesi civarındaki Ferhadiye Medresesi’nde görevli iken İznik’te bulunan Eşrefzâde’nin damadı Abdurrahim Efendi’den dersler almıştır. Bugün mezarının bulunduğu yerde kurduğu tekkede ibadet ile meşgul olmuş, talebeler yetiştirmiştir. Vefatı sonrası aynı yere defnedilmiştir. Mezarı uzun zaman çocuğu olmayan kadınların, şifa bulmak isteyen kişilerin uğrak yeri olmuş, batıl inançların mekânı haline gelmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Lami Çelebi
Bursa – Hisar semti – Orta pazar caddesindeki mescitte. Hisar Semti’nde, Ortapazar Caddesi’nin güneyinde yer alan mescit, ilk yapısı itibariyle Yıldırım Bayezid döneminin ünlü nakkaşlarından Nakkaş Ali tarafından yaptırılmıştır. Uzun yıllar harabe durumunda olan mescit, daha sonra tamamen yıkılarak yalnızca hazire alanı kalmıştır. Mescit 2010 yılında Vakıflar Müdürlüğü tarafından yeniden ayağa kaldırılmıştır. Hazire alanında mezarı bulunan Lamii Çelebi, Yıldırım Bayezid ve Çelebi Mehmed’in nakkaş başısı, Yeşil Türbe ve Yeşil Cami’nin nakkaşı Ali Efendi’nin torunudur. Asıl adı Mahmut olan Lâmii Çelebi, Mevlana Çelebi, Şeyh Mahmut ve Mahmut Lamiiy-i Nakşibendi sıfatları ile de anılmaktadır. 1479 yılında Bursa’da doğmuştur. Muradiye Medresesi’nde Molla Ahaveyn ve Molla Muhammed gibi devrin büyük müderrislerinden ders almıştır. Bu arada şeriat ilimlerinden Kur’an, hadis ve tefsir ilimleri ile de meşgul olarak kendisini yetiştirmiştir. Emir Sultan Hazretleri ve Seyyid Buhari Hazretleri’nin eserlerinden çok yararlanmıştır. Aynı devirde yaşadığı ulemadan Molla Camii’nin eserlerini Türkçeye çevirdiğinden dolayı kendisine Molla-i Rum ve Cami-i Rum adı verilmiştir. Lamii Çelebi 1532 yılında Bursa’da vefat ederek dedesi Nakkaş Ali’nin mescidinin avlusuna defnedilmiştir. Fatih, II. Bayezid, Yavuz Selim ve Kanuni dönemlerini yaşayan Lâmii Çelebi, bu devirlerin ve tarihimizin en önemli şiir, tefekkür ve ilim adamları arasında yer alır. Saraydan en çok ilgi gördüğü dönem, Kanuni Sultan Süleyman ve Sadrazam İbrahim Paşa dönemidir. Divanında yer alan kasidelerin çoğunu İbrahim Paşa’ya yazmıştır. Lâmii Çelebi’nin 30 kadar tercüme ve telif eseri bulunmaktadır. Hüsn-ü Dil, Nefahat’ül-Üns ve Şevahidü’ün – Nübüvve, Şehrengiz-i Bursa, Letaif, Münezarat, Bahr’u Şita, Münşeat, Nefs’ul Emr ve çeviri olarak yazdığı Camii’den Salaman u Absal, Unsuri’den Vamık u Azra, Fahr u Curcani’den Vays u Ramin eserlerinden bazıları olarak kültürümüzde yerini almıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Cem Sultan ve Şehzade Mustafa Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesi Türbe, 1474 -1476 yılları arasında inşa edilmiştir. Altıgen plânlı yapı, altıgen bir kasnağa oturan, dıştan kurşunla kaplı, kasnaklı tek kubbe ile örtülüdür. Giriş revakı mermerden olup, iki tarafında Bursa tipi kemerli penceresi mevcuttur. Duvarlar, pencere üzerlerine kadar altıgen firuze çinilerle kaplanmıştır. Kubbe ve duvarlarında zengin kalem işleri görülmektedir. Kubbe eteğinde de Ayet-el Kürsi, Besmele, Esmâ-i Hüsna ve Kur’an’dan alınma ayetler yazılmıştır. Ayrıca mihrap üzerinde de çiçekler, madalyonlar, selviler, besmeleler ve peygamberlerin isimlerini kapsayan yazılar vardır. İç tezyinat ve çinileri ile Bursa’daki en güzel türbelerden birisidir. Türbe kapısı ahşap sanatının önemli bir örneği olarak kabul görür Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa 1474 yılında vefat etmiş ve önce amcası Alaaddin’in türbesine defnedilmiştir. 1479 yılında kendi türbesinin yapılmasıyla buraya taşınmıştır. 1495 yılında İtalya’da vefat ettikten sonra 1499 yılında buraya getirilen Cem Sultan’ın sandukası da bu türbededir. Cem Sultan hacca giden tek ‘Osmanoğlu’dur. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan Cem Sultan, Bursa’da para basan sultanlardandır. 14 yıl esir hayatı yaşayıp 36 yaşında vefat eden sultanın hazin bir hayat hikâyesi vardır. II. Bayezid’in oğulları Şehzade Abdullah (öl. 1483) ve Şehzade Alemşah (öl. 1512) da buraya defnedilmiştir Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Bekir Dede Türbesi
Bursa – Haşim İşcan caddesi’nin güneyinde, Reyhan semtindeki Bekir dede caddesi üzerinde bulunan Zagefranlık mescidi yanında. Haşim İşcan Caddesi’nin güneyinde, Reyhan Semti’ndeki Bekir Dede Caddesi üzerinde bulunan Zagefranlık mescidin yanındaki türbe, Zagefranlık Tekkesi’nin kurucusu Ebu Bekir Efendi’ye aittir. Karaağaç Mahallesi’nde dünyaya gelen Ebu Bekir Efendi’nin babası kumaş ticareti ile uğraşmıştır. Büyük mutasavvıflardan Yakub Efendi ile yakın ilişkiler kuran Ebu Bekir Efendi, Celâli eşkıyalarından dolayı Yakup Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmiştir. Yakub Efendi’nin vefatı ile Bursa’ya gelerek Zagefranlık adı ile anılan mahalledeki mahalle mescidini zaviye olarak kullanmıştır. 70 yaşında vefatına kadar burada görevini sürdürmüş, vefatı sonrası zaviyenin bitişiğine defnedilmiştir. (Ölümü 1666 – Hicri 1077). Kara Zakir adı ile de anılan bu zat, musikiye olan ilgisi ve ilahilere yaptığı besteler sebebi ile halk arasında oldukça tanınmıştır. Türbe 2006 yılında onarılmıştır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Dr. Emin Acar Efendi
İnegöl – Deydinler köyü Dr. Emin Acar 1926 yılında Bursa’nın İnegöl ilçesinde doğdu. Tıp tahsilini İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptı. 1952 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarında Rahmi Eray Ağabey’in sohbetlerine devam etti. Onun vasıtasıyla Abdü’l-aziz Bekkine Hazretleri’yle tanıştı. Onun Fatih Ümmügülsüm Camii’ndeki hadis derslerine, sohbet ve zikirlerine katıldı. Abdül’aziz Bekkine Hazretleri’nin vefatından sonra Bursa’da Üftade Camii’nde imamlık yapmakta olan Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri dergâhın başına gelir. Dr. Emin Acar, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin sohbetlerine devam ederler. O sırada Tıp Fakültesi’ni bitirir. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri az konuşan, mütevazi, fakat görkemli bir zat idi. O da her kesimden insanlarla, gençlerle, öğrencilerle ilgilendi. 1958’de İskenderpaşa Camii’ne tayin oldu. Hadis derslerine ve sohbetlerine gelenler zamanla çoğaldı. Görünmeyen bir üniversite haline geldi. Dr. Emin Acar da zaman zaman ziyaretine giderdi. Hocaefendi Ankara’ya geldiği zamanlar, evlerde yapılan sohbetlere katılırdı. Mehmed Zâhid Kotku Hz.nin teşviki ile Gümüş Motor kuruldu. Birtakım siyasi faaliyetler, parti çalışmaları yapıldı. Milli Nizam Partisi, Millî Selâmet Partisi kuruldu. Dr. Emin Acar 1973 milletvekili seçimlerinde MSP’den Bursa milletvekili seçildi. İki dönem milletvekilliği yaptı. Dr. Emin Acar çevresinde bulunan ilim sahibi, sâlih kimselere hürmet eder, onların dostluğuna önem verirdi. Mensubu olduğu Gümüşhaneli Dergâhı sebebiyle Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, M. Es’ad Coşan Hocaefendi ile irtibatı vardı. Akçakoca’da görev yaptığı sıralarda Bolulu Muhyiddin Efendi’yle (1881-1976) yakınlığı oldu. Ayrıca Yozgatlı Şeyhzâde Ahmed Efendi’nin (1906-2002) ziyaretine giderdi. Hacı Bayram Camii imamı Zekâi Sarsılmaz Efendi (1897-1977) ve İsmail Turan Hoca (1924-2004) yakın dostlarındandı. Doktor Emin Acar , çok okuyan, araştıran, çevresi geniş olduğu için her şeyden haberi olan bir zat idi. Günlük politik gelişmeleri takip ederdi. Ziyaretine gelen kimsenin haline göre mutlaka anlatacak ilginç şeyler bulurdu. Dr. Emin Acar çok güleç yüzlüydü, mütevazi idi. Hacı Bayram Camii çevresinde bulunan meczub, deli, özürlü, dilenci vs. herkese iyi davranırdı. Cömertti, elinden geldiğince herkese yardım etmeye çalışırdı. Bir ermişlik, şeyhlik iddiasında değildi. Hepimiz Tarikat-ı Muhammediyye’deniz derdi. Bütün şeyh efendilere hürmetkâr davranırdı. Fransızca, Almanca, İngilizce biliyordu. Evli ve 2 çocuk babasıydı. Dr. Emin Acar , 1970’lı yıllarda Ankara Hacı Bayram Veli Camii’nin yanındaki iki katlı ahşap bir toprak evi muayenehane ve sohbet meclisi olarak kullanmaya başlamıştı. Hacıbayram semtindeki bürosunda kendisini sevenlere Hacı Bayram Veli’nin yolunda tasavvuf ve İslâmi ilimler konularında dersler vererek ilim ve irfan hizmetlerinde bulunuyordu. Ayrıca Bolu- Abant yakınında Hayreddin Tokadi Hazretleri’nin gözlerden uzak, sakin, ağaçlar arasındaki münzevi dergâhını da sohbetleri ve ilgisiyle canlandırmış; insanların ziyaret ettiği, yolculara ikramların yapıldığı bir manevi merkez hâline gelmesinde emeği geçmiştir. Dr. Emin Acar , tasavvuf yolundaki irşad faaliyetinin yanısıra, muhaddis İsmail Turan Hoca ile berbaber yıllarca Hadis dersleri okuttu. Uzun yıllar sürdürdüğü bu irşad faaliyeti ile birçok insanın ruh dünyasında iz bırakmıştır. 3 Nisan 2016 günü Ankara’da kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camii’nden kaldırıldı. Bursa’nın İnegöl ilçesinde toprağa verildi. Kaynak : Kutup Yıldızı – Sağlık Gönünllüleri derneği
İnegöl Türbeleri
Arap Dede – Ahi Yusuf Efendi – İnegöl – Araştırmalara göre tarihi bir kayıttan “ishakpaşa Paşa kethüdası sofu Hacı Sinan mektepleri ve tekkeleri vardır. Ishak Paşa’nın vakfiyesinde kendisinin kethüdası “Sinan Ağa” olara İsmi geçmektedir. Ama rivayetlere göre asıl kabri nin Sinabey ortaokulunun karşı aralığında bahçe içinde olduğu söylenir. Arap dede aslında halveti şeyhi ahi Yusuf efendidir.Hatta kabrinin binaların olduğu yerde ahi yusuf tekkesi kaydı geçmektedir. Üzülerek ifade etmek gerekiyor ki kabrin üzerinde apartman binası bulunmaktadır.ilgilerden ricam kabrin buradan alınarak özel bir türbe yapılmasıdır. Nebi Dede (Hacı Dede ) – İnegöl – Orta Köy Anlatıldığına göre Mustafa Dede varmış. Hoca gitmiş. Annesi evde helva pişiriyormuş; o anda ağlamaya başlamış. Mustafa’nın dede kardeşi: “ Anne niye ağlıyorsun ” demiş. “- Ah! Ah! Demiş ben ağlamıyayım da kim ağlasım ” demiş. “ Oğlum Mustafa’m da olaydı bu helvadan yiyeydi ” Küçük oğlu olan Nebi: “- Anne bir tabağa koy da helvadan ağbeyime götüreyim ” demiş. Annesi: “ Nasıl olur oğlum ağabeyin çok uzaklarda ” “Olsun anne sen bir bohça yap da ötesine karışma” demiş. Hoca gitmiş ağabeyi namaz kılıyormuş. Yanı başına oturmuş ve ağabeyi namazı bitirsin diye beklemiş. Ağabeyi namazı bitirince ” – Ağabey ben geldim.” Demiş. “Annemin boğazından helva geçmedi, do sana getirdim.” Dedikten sonra “Hadi ben gideyim artık, ama annemi nasıl inandıracağız.” Mustafa parmağından yüzüğünü çıkartmış: “Bu yüzüğü anneme götür” damiş. “O zaman inanır, anneme selam söyle kardeşim benden… Sonra ben hacı değilim sen hacısın” demiş. Bu yüzden ona Hacı Nebi demişler. Sonra birden eve gelmiş tabağı annesine vermiş. Annesi de inanmış hacca gittiğine. Söylentilere göre Mustafa Dede caminin avlusundaki çimenlerin altında imiş Halk yılda bir kere anma niyetiyle mezarlıkta toplanır yemek yer. Buna köylüler “Dede pilavı” derler. Bazı kişler Hacı Nebi’nin mezarında altın aramışlar, mezarını açmışlar. Hacı Nebi’nin kemiklerini çıkarmışlar sonra yine koyup kapatmışlar. Bazıları Hacı Nebi’nin durduğu evin camındaki tellere üzerinden kopanları koparıp takarlar ve dilek dilerler. Bazılan da yatırın başındaki şapkayı takıp besmele çekerek etrafında dönerler. Nebi Dedenin mezarı İnegöl’ün Orta köyündedir. Sinan Dede ( Sofu Sinan İshakpaşa Kethüdası ) – İnegöl – Sinan bey mah Terraki sokak Doğumu ve vefatı hakkında bilgi yoktur. Sinan Dede’ nin kabri Sinan Bey Mahallesinde Terakki Sokakta, bahçe gibi çevrili yerdedir. Yaptığımız incelemelerde kabrinin üstünde serbest olarak bulunan yazılı taşın bir parçasından anlaşıldığına göre isminin Ahmet olduğu kayıtlıdır. Ayrıca taşta 1139 hicri Recep 6 kaydı bulunduğuna göre Sinan Bey’den yaklaşık 200 yıl sonraki tarihlere geldiğinden bu kabrinde Sinan Bey’e ait olduğu kesin değildir. Yiğit Baba (Nikdih Baba ) – İnegöl – Yiğit Köyü Yiğit Köyünün bulunduğu yer, Osmanlı Devleti kurulduğu sırada Osman Gazi’nin silah arkadaşları tarafından zapt edilmiştir. O yıllarda Osman Gazi seksen askeri ile mezit boğazı yoluyla şimdiki Kınık k.yünün bulunduğu yere gelir. Maksatı bir baskınla İnegöl’ü ele geçirmektir. Osman Gazi’nin gelişini haber alan İnegöl tekfuru bir tuzak hazırlar. Hazırlanan tuzağı bir düşman askeri gizlice Osman Gazi’ye haber verir. Osman Gazi beklenmedik bir baskın yaparak düşmanı bozguna uğratır. Söylentiye göre kaçan düşmanlan kovalamak ve imha etmek için Osman Gazi’nin küçük kardeşi Yiğit Alp düşmanların arkasından at sürer. Yiğit Alp bugünkü Yiğit köyünün bulunduğu yerde harman kaya tekfurunun askeri tarafından şehit edilir. Arkadan gelen Osman Gazi’nin süvarileri düşmanı yenerler. Yiğit Alp’i şehit olduğu yerde toprağa verirler. Daha sonra buraya insanlar yerleştirilerek yeni bir köy kurulur. Bu köye Yiğit Alp türbesine izafeten Yiğit köyü adı verilir. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

Pir Ali Baba Türbbesi
Erzurum – Tepeköy Pir Ali Baba’nın mezarı merkeze bağlı Tepe köy ile (Düzcü) Tuzcu köyleri arasında Erzurum ovasına nazır kendi adını taşıyan Pir Ali Baba tepesi üzerinde bulunmaktadır Moloz taşlarla yapılmış, baş ve ayak tarafında iri taşlar olan büyükçe bir mezardır. Kitabesi yoktur. Pir Ali Baba ’nın 1533 tarihli bir vakfiyesi vardır. Bu vakfiye Tuzcu köyünün hudutlarını ve Erzurum’un bazı semtlerini göstermek itibariyle ayrıca tarihi kıymete sahiptir. Pir Ali Baba sofiyyundan bir zat olup asrının mümtaz adamıdır. Vakfiyesinde şahit gösterdiği zatlar da kendisi gibi büyük insanlardır. Vakfiyede Molla Veli diye geçen Pir Ali Baba’nın, Yavuz Sultan Selim’in Erzurum’u aldığı zaman Tuzcu köyünde mutasarrıf olduğu Erzurum ayanının şehadeti ile de sabit olur. Ölümünden önce meşayih ve ulemadan olan evlat ve halifelerine köyü vakıf eder. Pir Ali Baba, “Eğer her yıl bin bir hatim okursanız Allahu teala bu memleketi hususiyetle depremden korur.”, diyerek sahibi bulunduğu sekiz köyden dördünün gelirini tamamen evlatları nezaretinde, Erzurum’da yılda bir defa okunmasını ihdas ettiği bin bir hatimlere vakf eder. Bu gelenek o günden, I. Dünya Savaşına kadar devam eder. Bu arada kesintiye uğradıktan sonra Müftü Solakzadenin gayretleriyle yeniden başlatılır. 2009’da okunan on iki bin hatmin duası yapılır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Abdulgafur Has Hoca Efendi
erzurum – dutçu köyü Abdulgafur Has Hoca Efendi 1939 yılında Erzurum’un Çat ilçesi Babaderesi köyünde doğmuştur. Erzurum halkı arasında Abdulgafur Efe olarak da bilinmektedir. Eğitimini babası Babadereli Ahmet Efendi ’den almıştır. Abdulgafur Has Hoca Efendi ’nin dedesi Resul Efendi de zamanın önemli âlimleri arasındadır. Abdulgafur Efe ’nin ailesi Bağdat’tan Bingöl’e bağlı Sevkar köyüne, oradan da Babaderesi köyüne gelmişlerdir. Bu köyde âlem-i İslam’a hizmet etmek için her fedakârlığı yapmışlardır. Abdulgafur Efe Hazretleri, Ahmet Efendinin yedi oğlundan dördüncüsüdür. Abdulgafur, 5 yaşında kalbi Allah diye atan bir çocuk. Babası Ahmet Efendi bunu fark edince Abdulgafur Efe Hazretlerine ayrı bir değer vererek irşadına başlamıştır. Hadis, tefsir, fıkıh gibi on iki ilmin hepsini bitirmek üzere babasından almıştır. 18 yaşında Çat ilçesine bağlı Taşağıl köyünde imam olarak göreve başlamış, yirmi yıl burada imamlık göreviyle beraber birçok talebe yetiştirmiştir. Daha sonra Erzurum’a bağlı merkez Tufanç köyünde görevine devam etmiştir. Has Hoca Efendi Erzurum ve civarında birçok caminin inşasına da öncülük etmiştir. Bunlardan biride Erzurum’un Karayolları Mahallesindeki Babadereli Ahmet Efendi camiidir.1994 yılında Erzurum merkeze yerleşerek Babadereli Ahmet Efendi Vakfı’nın da kurulmasına vesile olmuştur. Abdulgafur Efe (Hz) akşam namazını kılarken vefat etti. 23.01.2007 tarihinde Lalapaşa camiinde kılınan cenaze namazının ardından Dutçu köyünde toprağa verildi.Erzurumluların gönlüne taht kurmuş bir maneviyat adamıydı. Hiçbir Erzurumlu yoktu ki, onu tanımasın. Devamlı Allah ve Resulünden bahsederdi. Kimsenin aleyhinde konuşmamıştı ve bunu da asla sevmezdi. Erzurum aşığı olduğunu şöyle dile getirirdi:”Dünyada Türkiye, Türkiye’de Erzurum.” Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Tabur İmamı Hasan Uludağ Efendi
erzurum – Tabur İmamı olarak anılan Hasan Uludağ Efendi (1879-1952)’nin babası Mehmet Efendi annesi Emine Hanımdır. Hasan önce sıbyan mektebinde sonra Esat Paşa yokuşunda bulunan Merkez Rüştiyesinde okur. Bu arada Caferiye Camii İmamı ve İbrahim Paşa Camii hatibi Kurra Hafız Mustafa Niyazi Hoca Efendiden ders alır. Bilahare Mustafa Zihni Efendi (Yetim Hoca)’den Arapça ve tecvit dersleri alarak yetişen Hasan Efendi Kurra Hafız olur. Yetim Hoca Medresesi Kavaflar çarşısında Memiş Ağa hanında idi. Mustafa Yetim Efendi talebelerine Arapça, Farsça öğretmekte, ayrıca, fıkıh, hadis dini ilimler dersleri de yapmaktadır. Genç Hasan bu yıllarda Yetim Hocanın Rahle-i Tedrisinden geçer, böylece Kuran okumasını pekiştirir. 1904 yılında Erzurum Askeri Hastanesinde göreve başlar. Balkan Harbine ve Birinci Dünya Harbine katılır. 1920 yılında evlendikten sonra Kars Müstahkem Mevki Topçu alay imamlığına yüzbaşı rütbesiyle atanır, daha sonra terfi ederek Alay Müftülüğüne getirilir. Bu zaman içinde bulunduğu kıtalarda askerlere konferanslar biçiminde din dersleri anlatır. Kars’ı ziyaret eden Atatürk’ün de hoca efendinin kıldırdığı Cuma namazına iştirak etmiş olduğu nakledilir. 30 yıl görev yaptıktan sonra 1934 yılında emekli olur. Görevi gereği gittiği Sarıkamış, Sivas ve Edirne illerinde talebelere kuran okutmayı devam ettirir. Erzurum’un işgalinden sonra Hasankale’de günümüzde İbrahim Hakkı Hazretleri Camisinin bulunduğu yerdeki Kethüda Mescidinde kalarak talebe okutur ve Ramazan ayında teravih kıldırır. Daha sonra Hasankale’nin ileri gelenlerinden Bayoğlu ailesi evlerini hocaya tahsis edince orada kalmaya başlar. 18 yıl bu görevde hizmet eden Hasan Efendi soyadı kanunu çıkınca Uludağ soy adını alarak “İkinci Dünya Savaşı” öncesinde emekli olup Mehdi Abbas Kümbetinin karşısında bulunan baba evine yerleşir. Burada Kuran okutmaya ve hafızlara ve diğer talebelerine tecvit ve kıraat dersleri vermeye başlar. Vefatına kadar bu görevini sürdürür. 1938-1952 yılları arasında Emir Şeyh Camisinin bitişiğindeki evinde sayıları onlarca olan hafıza kıraat dersi verir, iyi Kuran okumalarını öğretir. Bu arada Tabur İmamı Hasan Uludağ’ın ünü sınırları aşmış Arabistan’dan bile öğrenciler gelip o zor şartlarda Hasan Efendiden kıraat öğrenmişlerdir. Yetiştirdiği talebeler arasında, Hırtızlı Hafız Hoca Efendi Hafız Yusuf Dicleli, Hafız Nazif Şehitoğlu, Hafız Nusret Gedik, Hafız Nihat Oltulu, Narmanlı Cami İmamı Abdullah Hoca, Diyanet İşleri eski reisi Mehmet Nuri Yılmaz, Naim Hoca, Dursun Ali Hoca, Oltulu Hafız Nihat, Bayoğlu Sıtkı Bey vardı. Nakledilir ki, Hasan Hoca Efendinin Alvarlı Muhammet Lütfi Efendi, Müftü Solakzade, Sakıp Danışman ile derin muhabbetleri vardı. Hasan Efendi Hoca’ya ders için gelen hafızların, Euzu besmele ve subhaneke için günlerce gidip geldikleri, Hafız Yusuf Dicleli ve Hafız Nusret Gedik tarafından ifade edilmektedir. Salih Efe Hazretleri şöyle bir hatırasını nakletmektedir. “Bir gün dost meclisinde Müftü Solakzade Efendiye hitaben; Efendi Hazretleri , bir sure okusam da tecvitte, gramerde bir hatam var mı baksanız dedim. Müftü Solakzade Efendi ; “Aman Efendim Hasan Hoca burada. Okuyun da hoca Efendi de dinlesin. O burada iken bize söz düşmez” dedi. Okuduğum Fatiha suresini dinlediler ve Hasan Hoca Efendi; “Yedi yerde yanlış vardı” Efe Hazretleri dediler. Zaten okuduğum sure de yedi ayetlik bir sure idi”. Hasan Efendi kıyafetine önem verir, sokağa ütüsüz pantolon giymeden çıkmazdı. Arapça ve Farsça bilen altı çocuk babası, İstiklal Madalyası sahibi olan Hasan Efendinin vefat ettiğini duyan Solakzade Müftü Efendi, Hasan Efendi Hoca’nın başında sabaha kadar beklemiş ve, “bir mezar da kitapları için kazın, çünkü o kitapları ondan başkası okuyup, anlatamaz”, demiş. Kitapları Atatürk Üniversitesi Kütüphanesine bağışlanır. Hasan Efendi Erzurum Asri Mezarlığı’nda defnedilmiştir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi
erzurum – asri mezarlığı Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi (1834-1916) Erzurum’da dünyaya gelir. Babası Bekir Efendidir. Ailesi keten bezi ticaretiyle uğraştığından, Ketencizade namıyla tanınır. Döneminin kurra hafızlarındandır Erzurum medreselerinde eğitim görür, icazetini alır ve uzun yıllar Ulu Cami İmam Hatipliğini yapar. Nakşibendi şeyhi Mevlana Halit Bağdadi ’nin Erzurum’daki ilk halifelerinden olan Tortumlu Hacı Feyzullah Efendi ’nin mürididir. Şeyhine bağlılık ve hayranlığını aşağıdaki dizelerle dile getirmiştir. Rüştü Veşta ezelden bu şeyhin hayranıyım. Miskinim biçareyim amma kulu kurbanıyım. Kapısında kelbiyim hem bende-i fermanıyım. Ruyuma bassın gelenler hak ile yeksanıyım. Bekreyak dilersen sende Feyzullah’tan Gel talep kıl kutb-i şeyh Feyzullah’tan. Ketencizade Mehmet Rüşdi Efendi Hac için Hicaz’a, oradan da İstanbul’a gider. Erzurum’un Rus işgaline uğradığı günlerde memleketine geri döner. Bilgin, hattat, mutasavvıf, hafız, düşünür ve şair bir şahsiyettir. Mevlidi ve Divanı vardır. Şehirde, birçok tarihi yer ve şahsiyetlerin kitabelerinde el emeği bulunmaktadır. Ketencizade vefatında Yetim Hoca’nın medfun bulunduğu Çürüklük mezarlığına defin edilir. Bilahare şehir düzenlemesi yapılırken Yetim Hoca ile birlikte oradan alınarak Asri mezarlığın girişte sağdan ikinci parseline nakil edilir. Herkese kitabe yazan Ketencizade’nin mezar taşında, günümüz yazım usulüyle sadece, Ketencizade Hacı Hafız Muhammed Rüştü Efendi Ruhuna Fatiha D. 1834 Ö.1916 bilgileri yer almaktadır. Erzurumlu Ketencizade Mehmet Efendi, Hızır Aleyhisselamı çok görmek isterdi. Her daim bu aşk ile yanıp tutuşuyordu, Dua ederek, bir gün görmeyi umuyordu. İçindeki bu arzu, gün geçtikçe büyüyor, Ketenci zade bunu hocasına soruyor. Hocam nasıl görürüm ben Hazreti Hızır’ı? Medet bana ya Hocam ruhum bulsun huzuru. Daha çok gençsin oğlum, mutlak bir gün olacak, Göreceksin Hızır’ı ruhun felah bulacak! Sabah namazlarını, her gün Ulu Camide, Kıl Rabbine dua et; umut kesme yine de. Mutlak cemaatle kıl, kırk gün böyle devam et! El açıp yaratana, isteğini beyan et! İnşallah kırk gün sonra Hızır’ı göreceksin, Allah nasip ederse murada ereceksin! Hocasının cevabı, çok mutlu etti onu, Sevinçten uçuyordu, tuttu evin yolunu. Her sabah namazını cemaatle kılıyor, Kavuşmak arzusuyla yanıyor yakılıyor. Otuz dokuz gün böyle devam etti dikkatli; Geç kaldı kırkıncı gün, geçmekte namaz vakti. Telaş ve pişmanlıkla Ulu Camiye koştu, Cemaat dağılmıştı, Ulu Cami bom boştu. Yüreğindeki acı, sanki yüzüne vurdu, Sabah namazı için öyle kıyama durdu. Bu kaçan bir fırsattı Hızır’ı görmek için, Dost bahçesinde açan güllerden dermek için. Aksakallı ihtiyar yaklaşıp selam verdi, Bakmadı ki yüzüne, önüne perde gerdi. Ketenci zade ile sohbette ısrarlıydı, Onunla konuşmanın bir yolu olmalıydı. Caminin karşısında, kalenin sur dibinde, Türbe var bilir misin kim yatıyor içinde? Fatiha okuyalım o mübarek ruhuna, Ebu İshak Hazrete ve onun ervahına. Asker arkadaşımdır o, mübarek bir kişi, Resulün sancaktarı, İslâm’ı yaymak işi, Hiç bakmadan yüzüne yanındaki faninin, Yürüyerek geçtiler karşısına caminin. Türbenin kapısından içeriye girdiler, Tazim ile eğilip, zata selam verdiler. Ebu İshak Hazretin aziz ve pak ruhuna, Tam kalbi selim ile okuyordu Fatiha. Hem Fatiha okuyor, hem de düşünüyordu, Muhakeme ederek kendi kendine sordu. Ölüm tarihi belli, kaç yüz yılı aşıyor, Asker arkadaşıysa, nasıl hala yaşıyor? Büyük bir heyecanla o zata doğru döndü, Yanında hiç kimsenin olmadığını gördü. Ne yana bakındıysa kimseyi bulamadı, O,Hazreti Hızır’ın farkına varamadı. Pişmanlığı böylece iki kat daha arttı, Bu, ne kadar önemli, bu, ne büyük fırsattı. Bilmeden sohbet etti hazreti Hızır ile, Şimdi o da kabrinde yatıyor huzur ile. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Neşati Ahmed Dede
Edirne – Muradiye camii XVII. asır Mevlevi sufi ve şairlerinden olan Neşati ‘nin asıl adı Ahmed’dir. Hayatı hakkında kaynakların verdiği bilgiler oldukça sınırlıdır. Çok nadir olmakla beraber bazı kaynaklarda adının “Süleyman” olduğu ileri sürülür. Ailesi, hatta babasının kim olduğu hususunda da herhangi bir bilgi bulunmamasına rağmen, hemen bütün kaynaklar onun Edirne’li olduğunda ittifak ederler. Doğum tarihi için de yaklaşık olarak XVII. asrın ilk yılları üzerinde durmak mümkündür. Şöyle ki, ölümünden yarım asır önce (1030/ 1622) yıllarında İstanbul’un görülmemiş bir soğuğunu şiirinde şöyle anlatır: Lafzan ü ma’nen ana dedi Neşati tarih Be-meded dondi soğukdan bin otuzda derya Bu şiire göre Neşati’nin XVII. asrın başlarında doğmuş olabileceğini göstermektedir. Neşati’nin gençliğinde iyi bir tahsil gördüğü, özellikle eski divan şairlerini incelediği ve zamanında aydınlar için gerekli görüldüğü üzere Arapça ve Farsça’yı en iyi şekilde öğrendiği, daha gençliğinde Arap ve Fars edebiyatlarını gözden geçirdiği eserlerinden anlaşılmaktadır. Adının “Ahmed” olmasına karşın kendisine Ahmed Dede denilmesinin sebebi, Mevlevi dedesi olması sebebiyledir. Çocukluk ve gençlik yıllarını doğduğu şehir olan Edirne’de geçiren Neşati , daha sonra Gelibolu’ya giderek devrinin Mevlevi büyüklerinden olan “Ağazade” namıyla meşhür Şeyh Mehmed Efendi ‘nin ders halkasına katılmış, bu esnada Ağazade’ye intisab ederek kendisine derviş olmuş ve onun eğitim ve öğretiminden feyz almıştır. Kendi şiirlerinden öğrendiğimize göre Neşati, şeyhinin vefatından sonra da seyahatlerle bir süre gezip dolaşmış, bir taraftan şiirler yazarken diğer taraftan da bilgide ve görgüde kemal derecesine ulaşmıştır. Bu arada Konya’ya gitmiş ve Kubbe-i Hadra’yı ziyaret etmiştir. Mevleviliğe intisab ettikten sonra özellikle Mevlana’nın eserlerini okumuştur. Kısa bir süre içinde ünü geniş bir sahaya yayılmış, etrafında sayısız aydınlar toplanmıştır. Bursalı Mehmed Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri adlı eserinde kendisi için “Edirne’de yetişen fazilet sahibi ve arif Mevlevilerden olup, altmış sene kadar aşıkların irşadı ve talebelerinin öğretimi ile meşgul olarak yüze yakın şair ders halkasında feyz almıştır ki, Naili-i Kadim, Fehim, Nazim bunlar arasındadır” demektedir. Neşati , Konya’ya gidişinden bir müddet sonra, “Oldı yümnile Neşati mevleviye rahher” tarih mısraının gösterdiği 1081/1670’de Şeyh Osman Efendi’den boşalan Edirne Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine atanmıştır. Neşati’nin Edirne şeyhliği çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete layık şahsiyeti dolayısıyla çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştır. Bunun için de Mevlevi dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergaha getirilirken yolda ayinler yapmış, ilahiler okumuş, hem sema edip hem de yürüyerek büyük neş’elerini ifadeye çalışmışlardır. Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine getirildiği yıllarda yaşı hayli ilerlemiş bulunan Neşati, bu şeyhlik görevinde ancak dört yıl kalabilmiş ve 1085/ 1674 yılında vefat etmiştir. Kabri, Muradiye Camii avlusundadır. Vefatına düşürülen çok sayıda tarih arasında özellikle Nabi (ö. 1124/1712) ve Fasih Ahmed Dede (ö. 1111/ 1699)’nin kiler çok meşhurdur. Fasih Ahmed Dede, “Neşati gitmegile eyledi mahzun ahbabı” derken Nabi, “Neşati gitdi devranın” diyerek üç kelime içinde onun hem vefat yılını söylemiş, hem de Mevlevi devranını böyle bir şevk adamını kaybettiğini “zamanın neşesi, tadı kaçtı” diyerek üzüntüyle dile getirmiştir. Aynı zamanda ta’lik hattatı da olan Neşati Dede , şiire başladığı ilk yıllarda “Semendi” mahlasını kullanmıştır. Onun “Semendi” mahlasını niçin terk ettiği ve “Neşati” mahlasını nasıl aldığı Safayi Tezkiresı’nde şöyle nakledilmektedir: “Mahlası Semendi olmağla ol asrın şeyhülislamına bir kaside-i garra verdikte ol müfti-i müşkil-güşa kasideye ziyade tahsin idüp buyurur ki, Çelebi bir müstaid ademe benzersin, lakin Semendi at canbazı demektir, şimdiden sonra mahlasın Neşati olsun demekle mahlas-ı mezbun ihtiyar etmiştir”. Esrar Dede Tezkiresi’nde “üstad-ı üstadane-i Rum” diye vasıflandırılan Neşati’nin başta şair Nazim olmak üzere, bu asrın bir kısım şairlerine hocalık ettiği belirtilmektedir. Bu anlamda Neşati , şiirindeki ahenk, hayal zenginliği, duyuş inceliği kavramlar arasında geniş hayallere dayanan bağlantılar ve güçlü üslubuyla yetiştirici bir sanatkar özelliği sergilemiş, klasik edebiyatımızın bu asırlardaki birçok şairine şiir sanatı hakkında bilgiler vermiş, kısacası, eski şiirimizin şifahi nazariye üstadlarından biri olmuştur. Neşati , anlatımının renkliliği aşkı, rindane söyleyişi, tasavvuf kavramları bile hayallerle süslü bir anlam zenginliği taşır. Neşati, klasik edebiyatımızın estetik ölçülerini çok iyi bilen ve başarılı bir biçimde kullanan şairlerdendir. Güçlü bir üslüba sahip olan Neşati’nin dili pek ağdalı değildir. Şairin Türk şiirine getirdiği en önemli yeniliklerden biri, XVI. yüzyılda İran’da başlayan ve “Hint Üslubu” denen Sebk-i Hindi akımını benimsemesidir. Divan şiirinde ancak bir beytin içinde bütünlüğe ulaşabilen anlam, Neşati ‘de gazelin tamamını kaplar. Beyitler arasında içten içe bir bağlantı görüldü. Şiirlerinde, bağlı bulunduğu Mevlevi tarikatının dünya görüşünü yansıtan Neşati, aynı zamanda divan şiirinin ortak kavramlarına yeni bir anlatım özelliği kazandırmıştır. Bir Mevlevi şeyhi olduğu, hatta çevresindekilere şiiri bile öğretmek temayülünde bulunduğu halde kendi şiirine, bağlandığı tarikata ait didaktik çizgiler koymamıştır. Bu durum, onun bir ara Hamzavilik yoluna girdiğini ileri sürenleri haklı çıkaracak boyutlarda olmasa bile tartışmalara açık bir tavırdır. Neşati’nin şiirlerinde tasavvuf asırlarca heyecanı duyulmuş derin bir duygu, düşünce ve neşe aleminin musikisi halinde doyurucu ve kanatlandıncıdır. Onun, Şevkiz ki dem-i bülbül-i şeydada nihanız Hünuz ki dil-i gonca-i hamrada nihanız Bu cism-i nizar üzre döküp jale-i eşki Çün rişte-i can gevher-i ma’nada nihanız Olsak n’ola bi-nam ü nişan şöhret-i alem Biz dil gibi bir turfa mu’ammada nihanız Mahrem yine her halimize bad-ı sabadır Da’im şiken-i zülf-i dil-arada nihanız İtdik o kadar rej-i ta’ayyün ki Neşati Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız şeklinde söylediği tasavvufi gazelleri Türk tasavvuf felsefesinin şiire aksetmiş en kuvvetli söyleyişleri arasında ve yalnız şiirin değil, Türkçe’nin de zaferlerindendir. Gerek kendi zamanında ve gerekse sonraki asırlarda birçok büyük şair tarafından şiirlerine nazireler yazılan Neşati , özellikle Nazim, Naili, Fehim gibi çağdaşlarını, Nedim, Şeyh Galib, yakın devirde Yahya Kemal gibi kendisinden sonra gelen şairleri etkilemiştir. Duyuşlarındaki zerafet, sıcaklık ve samimiyetle onda coşkun ve taşkın bir şair ruhundan ziyade olgun ve asil bir üstad tavrı vardır. Bilhassa kasidelerinde zaman zaman Nefi tesiri göze çarpan Neşati, bir bakıma Nefi ile Nedim arasındaki edebi gelişmenin temsilcilerinden biri olarak dikkatleri celbeder. Neşati ‘yi şöhrete ulaştıran en önemli eseri, içinde kasideler, gazeller, tarihler, rubailer bulunan Divan’ıdır. Neşati’nin Divan ‘ından başka , H ilye-i Enbiya adlı 187 beyitlik küçük bir mesnevisi vardır. Bu mesnevi, Hakani’nin Hz. Muhammed hakkında ve Cevri’nin Hulefa-yı Raşidin hakkındaki eserlerine özenilerek meydana getirilmiştir. Hz. Adem ‘den Hz. İsa’ya kadar 14 meşhur peygamberin portrelerini çizmektedir. Neşati’nin ayrıca 144 beyitlik bir Edime Şehrengizi ile Kavaid-i Dersiyye ve Şerh-i Kasaid-i Örfi veya Şerh-i Müşkilat-ı Ôrfi adıyla bilinen eserleri vardır Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Recep Enis Dede
edirne – muradiye camii Asıl adı “Receb” olan Enis Dede , Edirne’de dünyaya gelmiştir. Babası, Derviş Halil Efendi adında, Gülşeni tarikatına mensup bir sipahidir. Enis Receb, çocukluk yıllarında İbrahim Efendi adında bir cilt ustasının yanında bir süre çıraklık yapmıştır. Sonraları öğrenime heves ederek İstanbul’a gelmiş, bir süre tahsil gördükten sonra tekrar Edirne’ye dönmüş ve burada meşhur Mevlevi şeyhi Edirneli şair Neşati Dede (ö. 1085/ 1674)’ye intisab etmiştir. Ondan çok şeyler öğrenmiştir. Sonraki yıllarda Enis Receb ‘in ikinci defa İstanbul’a gelerek, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Kari Ahmed Dede (ö. 1078/ 1667)’ye intisab etmiştir. Bir süre Kari Ahmed Dede’nin Mesnevi derslerini takip ettikten sonra, bulunduğu Yenikapı Mevlevihanesi’ne mesnevihan olmuştur. Şeyhi Ahmed Dede ‘nin vefatı üzerine de Kasımpaşa Mevlevihanesi’ne şeyh olarak tayin edilmiştir (1085/ 1674). Bir süre bu görevde kalan Enis Receb Dede , 1085/ 1674 yılında Edirne Muradiye Mevlevihanesi şeyhi Neşati Dede’nin vefatından sonra bu dergahın şeyhliğine getirilen Seyyid Muhammed Arif Dede’nin de irtihali üzerine 1095/ 1683 tarihinde Mevlevihane şeyhliğine atanmıştır. Enis Receb Dede, altmış yıl gibi uzun bir süre bu dergahta şeyhlik yapmıştır. Yaşadığı süre zarfında sayısız müridi olduğu gibi, bunlar arasında saltanat yıllarına göre IV. Mehmed (1648-1687), II. Süleyman (1687-1691), II. Ahmed (1691-1695), II. Mustafa (1695-1703), III. Ahmed (1703-1730) gibi beş Osmanlı padişahı ve Sadrazam Koca Ragıp Paşa (ö.1763) ile Şeyhülislam Çelebizade İsmail Asım Efendi (ö. 1760) gibi devlet büyükleri ve alimler de bulunmaktaydı. 1147/1734 senesi Receb ayında Edirne’de vefat eden Enis Receb Dede, aynı Mevlevihane’nin bahçesine defnedilmiştir. Edirne üzerine yapmış olduğu çalışma ve araştırmalarıyla tanınan Ratip Kazancıgil, şairin kabri ile ilgili olarak şunları nakletmektedir: “Semahaneye bakan türbede Enis Receb Dede , Neşati Dede ve Hacı Eşref Dede gömülü idiler. Bu türbe de Trakya Genel Müfettişi General Kazım Dirik’in emriyle ortadan kaldırılmış, taşlan Muradiye kabristanına konmuştur. Bu yurtta imar adı altında yapılan tahribata çok güzel bir örnektir. Edirne’de nice ecdad yadigarı ve sanat eseri yapılar aynı zihniyetle hem de vakıflar idaresi tarafından yıktırılıp enkazı ya haraç mezat satılmış veya kaldırım olarak yollara döşenmiştir. Bunların arasında babalarımızın, dedelerimizin mezar taşlan da vardır. Kazancıgil’in bu düşüncelerine katılmamak mümkün değildir. Çünkü incelediğimiz kaynakların Edime’de defnedildiğini bildirdiği, üstelik yerini belirterek söylediği onlarca şair olmasına karşılık, yapmış olduğumuz araştırmalarda Neşati Dede’nin kabrinden başkasına rastlamadık. Öyle ki bunlar içerisinde devrinde ünü üç kıtaya yayılmış meşhur şairler de vardır. Uzun kaldırım’da yatan meşhur Vardarlı Hayali Bey bunu en güzel örneğidir. Bugün bu insanların mezarlarının kaybolmuş bulunması ile Edirne’nin neler kaybettiği acaba hiç düşünülmüş müdür? Bugün bizi ata, dede yadigarı bu kültür mirasından mahrum bırakılan gelecek nesiller herhalde hayırla hatırlamayacaktır. Şairin irtihal tarihi bazı kaynaklarda 1145/ 1732 olarak gösterilmektedir. Galatalı Hafız, şairin ölümü üzerine, “Kürsi-i Cennet’de Mevlana Enis ola celis” tarih mısrasını söylerken, şair Feyzi de şu tarih manzumesini kaleme almıştır: Kutb-ı devran mürşid-i alem aziz ü muhterem Geşti-i ma’nada bahr-i mesnevi içre reis Güş idüb fevtin didiler Feyziya tarihini Gülşen-i lahüta göçdi ah Mevlana Enis Gülşeni şairlerden Nazir İbrahim Efendi ise Divan’ında onun 1146/ 1733 tarihinde vefat ettiğini kaydederek şu tarihi düşmüştür: Semiy-yi şehr-i şehrullah Enis-i Mevlevi hayfa Bu ca-yı pür-neşat içre vücüdın eyledi ifna Nazıra hatıra geldi bi-tevfik-i Hüda tarih Enfsü’l-‘aşıkfn-bada Enfs-i rüh-ı Mevlana 1146/ 1733 Enis Receb Dede , yaşadığı süre içinde, başta Mevlevi çevreleri olmak üzere herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştır. Nitekim vefat ettiği zaman bütün Edirne halkının kendisi için ağladığını kaynaklar yazmaktadır. Kültürlü, iyi huylu, güzel ahlak sahibi bir süfi ve şair olan Enis Receb Dede , tezkire yazan Salim’in de belirttiği gibi salihler zümresinin yüz suyu, Mevlevilerin taze gülüydü. İlmi mükemmel, temiz yaratılışlı bir zattı. Şeyhliği yanında hatta ondan da fazla şairliği ile tanınmış olan Enis Receb Dede, duygulu olduğu kadar tasavvufi ve hakimane ne şiirler de söylemiştir. Kaside ve gazellerinde ilahi aşk, zevk ve şevki hakimdir. Şiirlerinde özellikle Fuzüli, Nefi, Fehim, Naili ve Vecdi’nin etkilerini görmek mümkündür. Bu manzümelerde dikkati çeken en önemli özellik, ifadelerin kudretli ve duyguların samimi olmasıdır. Enis Receb Dede ‘nin türbesi yıkılmış olup, gunumüze ulaşmamıştır. Türbenin varlığını kaynaklardan öğrenmekteyiz. Kaynaklara göre, Enis Receb Dede’nin türbesi Edirne Mevlevihanesi yanındaydı. Aynı zamanda semahaneye bakan türbede, Enis Receb Dede’ den başka, Neşati Dede ve Hacı Eşref Dede de medfundur. Türbe, 1939 yılında Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik tarafından, bakımsızlıktan harabeye dönen, Muradiye İmareti ve Mevlevihanesi yıktırılırken, aynı emirle ortadan kaldırılmıştır. Türbenin taşları Muradiye Mezarlığına nakledilmiştir. Türbenin bulunduğu yerde, günümüze hiçbir kalıntı ulaşmamıştır. Şadan oluruz şevk ile yarin siteminden Nalan oluruz derd ile gayrın kereminden Peymane-i çeşmiyle gören bade-i hüsnü Geçdi feleğin gerdiş ile cam-ı Ceminden Almam dil-i pür-suzuna bir lahza hayalin Havf eylerim ol çeşm-i latifin eleminden Bir kerre kulum dese efendim kereminden Sultan-ı selatini geçer rütbe-i cahım Sanmanız kim ab-rüy-ı hüsnü pinhan itdi hat Ca-nişin-i Hızra anı sebze-i can etti hat Tar-ı zülfiyle fütade dillere imdad için Muydan bir halka-i çah-ı zenahdan etti hat Yukarıdaki beyitlerden de çok iyi anlaşılacağı gibi Enis Receb Dede, şeyhlik derecesine kadar yükselmiş mutasavvıf bir şair olmakla birlikte, divan şiirimizin mazmun geleneğini başarıyla sürdürmüştür. Tabii olarak da bu mazmunların zaman zaman tasavvufi anlamlar yüklendiği görülür. Tezkirelerde Enis Receb Dede ile ilgili olarak onun bazı kerametlerinden sık sık söz edilmektedir. Bilhassa Sultan III. Mustafa’nın gördüğü rüya ve daha sonra Enis Receb Dede ‘yi bulması ilginçtir. Kaynaklarda anlatılan bu hadise şöyle cereyan eder: 1126/ 1714 yılında Sultan III. Mustafa, Mora’nın fethine hazırlanırken rüyasında kendisini ney çalarken görür, gider, Enis Receb Dede ‘yi bulur ve kendisinden bu rüyasını tabir etmesini ister. Bu büyük zat zarifçe ve şairce bir cevapla, “Şahımız mansur olacaktır” der. Bilindiği gibi “şah” ve “mansur” ney çeşitlerinden olup, bu ifade aynı zamanda “Padişahımız zafer kazanacaktır” anlamını taşımaktadır. Gülşeni şeyhlerinden şair Hasan Sezayi Efendi de Enis Receb Dede ‘nin sohbetlerini hiç kaçırmazdı. Bir gece Şeyh Hasan Sezayi ile dostları bir mecliste sohbet ediyorlardı. Sezayi Efendi, kerametleri ile o meclise Enis Receb Dede ‘nin de gelmekte olduğunu işaret buyurup Muhyiddin İbnü’l Arabi ‘nin, “İzci cae’r-receb türa’l-aceb” yani “Receb ayı gelince acayip şeyler görülür” sözünü söyler. Orada bulunanlar bu söz üzerine birbirlerine bakışırlarken Enis Receb Dede içeri girer ve “Aferin İbni Arab sad aferin İbni Arab” diyerek yerine oturur. Mecliste bulunanlar her iki zatın üstün halleri ve kerametleri karşısında hayretler içinde kalıp onlara olan sevgileri artar. Fakat Hasan Sezayi’nin, “Enis’in matlabı daim Celaleddin-i Rumi’den/ Nigah-ı lutf ile bir dem sualin ya Resulallah” diyen Receb Dede ile dostlukları ve sohbetleri ömür boyu devam etmiştir. Enis Receb Dede ‘nin mürettep bir Divan’ı ve Hz. Mevlana’nın Bazı Gazelleri’nin Şerhi olmak üzere iki eseri vardır. Yaklaşık bin altı yüz beyti ihtiva eden Divan ‘ın birçok kütüphanede yazma nüshaları bulunmaktadır. Divan, Veli Dede Dergahı şeyhi şair Şuayb Şerafeddin Gülşeni Efendi tarafından toplanmış ve Edirne Valisi Hacı Ahmed İzzet Paşa tarafından 1308/ 1890 yılında Edirne’de bastırılmıştır. Ayrıca Adem Ceyhan ve Halil Güntan tarafından şairin Divan ‘ı üzerinde tenkidli metin çalışmaları da yapılmıştır. Enis Receb Dede ‘nin müridlerinden olan Munis Dede (ö. 1145/ 1741) gönül ehli ve derviş bir zattır. “Tarik-i Mevlevi’de mazhar-ı esrar-ı üns oldum/Enisim sırr-ı Mevlana’dır ey Munis bi-hamdillah” diyerek gönüllere taht kuran Munis Dede, herkes tarafından sevilen bir sufi şairdir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Muslihiddin bin Alaüddin Cerrahzade
Edirne – Merkez – Şeyh Şücaeddin Dergahı Osmanlı âlimlerinden ve meşhur velîlerden. İsmi, Muslihiddîn bin Alâüddîn dir. Cerrahzâde diye meşhur olmuştur. 1495 (H.901)’de Edirne’de doğdu. 1575 (H.983) senesinde Edirne’de vefât etti. Kabri, Edirne’de Şeyh Şücâeddîn Dergâhı bahçesindedir. Edirne’de büyüyüp, zamânİnİn âlimlerinden aklî ve naklî, fen ve din ilimlerini tahsil etti. Tahsilini tamamladİktan sonra bir müddet Câmi’ul-Atik Medresesi müderrisi olan Molla Lütfullah’tan ilim tahsîl edip Kitab-ül-Miftâh adlİ eseri ondan okudu. Daha sonra Allahü teâlânİn lütuf ve hidâyetiyle tasavvufa yöneldi. Babasİ tasavvuf ehli kâmil bir zât idi. Oğlunun tasavvuf yolunda olgunlaşıp yetişmesini çok arzu etmekte idi. İlk önce kabûl etmedi. Fakat, sonra babasının huzûrunda zikir ve mücâhedeyle uğraştı. Kalbinin temizlenip, nefsinin ıslahına çalışıp, bu yolda olgunlaştı. Sonra, kerâmetler hazînesi Hâcı Çelebi diye meşhûr olan büyük velî Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin sohbetine kavuşup ondan feyz aldı. 12 sene müddetle hizmetinde kalıp, kemâle geldi. Sonra talebe yetiştirmek, Allahü teâlânın yüce dînini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmakla, babasının yerine Edirne’deki Şeyh Şücâeddîn Dergâhında vazîfelendirildi. Birçok talebe yetiştirdi. Çevresindeki insanlara feyz verip aydınlattı. Sonra İstanbul’da bulunan Şeyh Muhyiddîn Dergâhında, yedi sene müddetle talebe yetiştirmek, insanlara vâz ve nasîhat edip güzel ahlâkı anlatmakla meşgûl oldu. Muhyiddîn Ali bin Bâlî, ondan feyz alıp yükselen zâtlardandır. Sonra tekrar Edirne’ye dönüp irşâd, insanlara doğru yolu anlatma vazîfesini yürütürken, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cerrâhzâde’nin talebelerinden olan Muhyiddîn Ali bin Bâlî, Ikd-ül-Manzûm isimli eserinde, hocasİnın tasavvuf yoluna ilk girişini şöyle anlatır: “Hocam Cerrâhzâde’ye tasavvufa nasıl girdiğini sordum. Buyurdu ki: “İlk zamanlar tasavvufa karşı ilgim ve isteğim yoktu. Fakat zamanla istek duymaya başladım. Bu istek gittikçe fazlalaşıyordu. Bâzı geceler arkadaşlarla ve dostlarla toplanır sohbet ederdik. Bir gece toplantıda bulunanların hepsi uyuduğu zaman, uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum sırada, âniden gökyüzünden şiddetli bir gürültü ve çeşitli sesler duyuldu. Başımı kaldırıp baktığımda, içinde bulunduğumuz evin üzerine büyük bir taşın düştüğünü ve tavanın delinip taşın evin içine indiğini gördüm. Taş, evin içinde yerin dibine girip kayboldu. Bu şiddetli gürültüyü duyan ev halkı da uyandı. Gürültünün ne olduğunu birbirlerinden sorduktan sonra tekrar uyudular. Ben ise uyuyamadım, üzerimde bir hâl meydana geldi. Son derece heyecanlanıp korktum, kalbim duracak gibi çarpıyordu. Rahatlamak için oradan ayrıldım, fakat her geçen saat korkum ve heyecanım artıyordu. Nihâyet korku ve heyecan hâlim gidip, sâkinleştim. Aklım başıma geldiği zaman gördüklerimden aklımda hiçbir şey kalmamıştı. Bir gün babam beni çağırdı ve tasavvufa girmemi teklif etti. Onun teklifini önce kabûl etmek istemedim. Bu esnâda gözümden perde kaldırıldı ve bana kabir ehlinin hâlleri gösterildi. Kabir ehlinin yanında sabaha kadar kaldım. Arkadaş ve akrabâlarım üzüntü ve sıkıntı içindeydiler. Onlara iltifât etmedim ve sözlerinden yüz çevirdim.” dedi. Talebesi Ali bin Bâlî ona kabir ehlinin hâlleriyle ilgili neler gördüğünü sorunca da; şöyle anlattı: “Allah onlara rahmet etsin. Onları kabirlerinde, evlerinde oturdukları gibi oturur hâlde gördüm. Bâzılarının kabri çok genişti. Kendileri sevinçli, refâh ve sürûr içinde idiler. Bir kısmı da oturduğu yerin darlığından ayağa kalkamıyordu. Bâzısının kabirleri dumanla dolmuş, bâzısının kabri ateşten kıpkırmızı idi. Bâzılarını zayıf ve ızdırap içinde gördüm. Onlarla konuşup hâllerini ve ölüm sebeplerini sordum. Hallerini anlattılar. Ayrıca bana gelip duâ istediler. Bu sırada kendimi bâzan İstanbul’da, bâzan Bursa’da, bâzan da hiç bilmediğim başka yerlerde görüyordum. Bütün bu hâlleri hayretle seyrettim. Bu hâl bir müddet devâm etti. Daha sonra anladım ki, babamın evindeyim. Aynı hâlim devâm ederken bir de baktım, bir kişi gelip elimden tuttu ve beni bir yere götürdü. Onunla berâber birçok garîb ve acâib yerlerden geçtikten sonra, bir dağın tepesine ulaştık. Orada bir zât oturuyordu. Adam beni o zâta takdim edip, size talebe getirdim dedi. O zâtın önünde diz çöktüm. O zât benim sağ elimden tuttu ve bir işâret koydu. Başka bir şahıs getirildi. Ona da bana yaptığının aynısını yaptıktan sonra, bize kalkmamızı ve bir kulübeye girmemizi emretti. Oraya gittiğimiz zaman, o kulübenin kapısı bize açıldı. İçeriye baktık. İçi, isi ve dumanı olmayan kor ateşle dolu idi. İçeri girmekten çekindik. Fakat zor ile içeriye sokulduk. Arkamızdan kapı kapatıldı. Orada, vücûdumuzun ateş değmedik yeri kalmayıncaya kadar yandık. Sonra kapı açıldı ve çıkmamız emredildi. Bizi getiren adam geldi, önceden geldiğimiz yere götürdü. Bu hâl üzerimden gittikten sonra, babam odama geldi. Sıkıntılı olduğumu görüp, sebebini sordu. Ona başıma gelenleri anlattım. Babam cevâbında; “O gördüğün ateş, ilâhî muhabbet ateşidir. Bu gördüklerin, senin Hak yoluna gireceğine ve tasavvufu seven kişilerden olacağına delâlet eder.” dedi. Babamın huzûrunda tövbe ettim. O andan sonra mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve zikirle meşgûl oldum. İşte bu geceden sonra, kendimi beğenmekten, kibirden kurtulup, âciz, muhtaç bir kul olduğumu anladım. Kendimden geçme ve bâzı hâller hâsıl olmaya başladı. Tasavvufa karşı meylim, isteğim ve Allahü teâlânın aşkının cezbesi fazlalaştı. Büyük bir teslimiyet ve sâkinlik hâline girip, çok ibâdet etmeye başladım. Allahü teâlâ bana çok şeyler ihsân etti. Daha sonra beni, kerâmetler hazînesi, Allahü teâlânın velî kulu olan Hacı Çelebi diye meşhûr olan Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin hizmetine verdi. Uzun zaman onun hizmetinde bulunup, zikir ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapma ile meşgûl oldum. Bana talebe yetiştirmek husûsunda icâzet, izin belgesi diploma verdi.” Hocasının huzûrunda meydana gelen hâllerini de şöyle anlattı: “Hocamın hizmetinde halvette iken, zikre ve Kelime-i tevhîd söylemeye devâm ediyordum. Heybetli bir zât gelip, elleriyle, göğsümü yarıp, öyle bıraktı. Sonra göğsüm eski hâline döndü. Tekrar gelip, iki taraftan da vücûdumu yardı. Bu iş saatlerce sürdü. Bundan dolayı çok şiddetli acı ve ızdırap hissettim. Sonra, bende tasavvufta fenâ denilen hâl hâsıl oldu. Sâkinleşince, bu hâlimi hocama arz ettim. Çok sevindi, bana matlûba, sevgiliye kavuştuğumu müjdeledi. Bundan sonra bana talebe yetiştirme husûsunda icâzet verip, babama gönderdi.” Cerrâhzâde , âlim, fazîlet sâhibi, asrının bir tânesi ve zamânının iftihârı idi. Talebelerinin kalbine hitâb ve tesir etmede büyük bir tasarruf sâhibi idi. Sohbetinde bulunanlar kısa zamanda yükselirdi. Devamlı olarak insanlara hayrı tavsiye eder, vâz ve nasîhatte bulunurdu. Çok ibâdet ederdi. Birçok kerâmetleri vardı. Bu kerâmetlerinden bâzıları: Talebelerinden Ali bin Bâlî anlatır: “Onun sohbetinden sonra îtikâfda bulunurdum. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, mescidde zikirle meşgûl iken, hocam Cerrâhzâde de mescidin bir kenarında kıbleye yönelmiş vaziyette murâkabeye varmıştı. Onun, bir ân için bana iltifât edip baktığını düşündüm. Bu anda beni kuvvetli bir cezbe hâli kapladı. Benim üzerimde garîb hâller zuhûr etti. Neredeyse kalbim duracaktı. Sonra bu hâlimin, onun tasarrufuyla olduğunun farkına vardım. Allahü teâlânın lütuflarına kavuştum.” Onun talebelerinden Osman Rûmî anlatır: “Bir gece mum yaktım ve odama getirip, direğin üzerine koydum. İşime başladım. Uyuya kalmışım. Mum bitmiş, onun ateşinden direk yanmış, neredeyse oda da yanmak üzereyken uyandım, ateşi söndürdüm. Allahü teâlâya şükrettim. Bu hâli kimse bilmiyordu ve kimseye de anlatmamıştım. Sabah olunca, hocam Cerrâhzâde’nin sohbet meclisinde idim; beni azarladı ve; “Neredeyse evi yakacaktın. Bir daha böyle yapma. Uyanık ol. Bu işini gizli tut.” buyurdu.” Yine Molla Muhyiddîn Ahîzâde anlatır: “Edirne’de Atik Medresesinde müderris idim. Benim yanıma bir derviş geldi. “Sana bir müjdem var. Ancak âilem ve çocuklarımın nafakası yok. Bir şey vereceğini umarak geldim.” dedi. Ondan neyi müjdeleyeceğini sordum: “Sen, büyük vezîr Rüstem Paşanın Hayrabolu’da yaptırdığı medresede müderris olacaksın. Haber sana filan saat gelecek.” dedi. Onun vermiş olduğu habere inanmadım. Herhangi bir şey de vermeden geri gönderecektim. Sonra bu haberin nereden çıktığını ve onun kim olduğunu sordum. “Ben, Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin sevenlerindenim. Âile fertlerimin çok ve fakir olduğumu, borçlarımı ödemekte sıkıntı çektiğimi ona arz ettim. Bana buyurdu ki: “Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana MollaMuhyiddîn’in Atik Medresesinden, Rüstem Paşa Medresesine naklolacağını haber verdi.” buyurdu. Bu haber Cerrâhzâde hazretlerine filân gün filân saatte ulaştı. Ben sizi bilmediğim ve tanımadığım hâlde size gönderdi. Bu haberi müjdele, umulur ki, size yardım eder ve bâzı sıkıntılarınızı giderir.” buyurdu. Onun emrine uyarak bu maksadla size geldim.” dedi. Bundan sonra onun getirdiği habere inandım. Ona bir şeyler verdim. “Eğer senin dediğin gibi olursa, başka şeyler de veririm. Bâzı zarûrî ihtiyaçlarını gidermeyi söz veriyorum.” dedim. Derviş yanımdan gitmişti. Ben olur mu olmaz mı diye tereddüd içinde iken, onun müjdelediği husus, bildirdiği zamanda bana haber verildi.” Keramet ve Menkıbeleri Cerrahzade’nin Selamı Var Ahîzâde (Molla Muhyiddîn) anlatır: “Bir gün bulunduğumuz beldeden bir yere gitmek üzere yola çıkmıştık. Hava çok sıcaktı. Son derece sıkıntılı ve harâretli bir hâle düştük. Susuzluk son haddine varmıştı. Kâfilede ise hiç su kalmamıştı. Bize suyun bulunduğu yeri gösterecek birisi de yoktu. Susuzluktan ve harâretten ölüm derecesine geldik. Bindiğim hayvandan indim ve hâlimi düşünerek oturdum. Bir de baktım, uzaktan bize doğru yaklaşan bir karaltı gözüktü. Bize yaklaşınca, ayağa kalkıp karşıladık. Yanımıza gelince, heybesini sırtından indirip, içinden birkaç karpuz çıkardı ve önümüze koydu. “Size Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin selâmı var. Yola gidebilmeniz için bu karpuzları yiyiniz. Bundan sonra azıksız yola çıkmayınız buyuruyor.” dedi. Adama nereli olduğunu ve ne için geldiğini sordum. Cevâbında; “Şu dağın ardındaki Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin köyündenim. Bana; “Filân medresenin müderrisi Molla Muhyiddîn yoldadır. Şiddetli susuzluğa düşmüştür. Biriniz şu karpuzları ona çabukça götürüp versin” buyurdu. O, filân yerde ikâmet etmektedir. Ben onun emrine uyup, sizin tarafınıza bunun için geldim.” dedi.” Kaynaklar 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.263 2) Ikd-ül-Manzûm (Vefeyât Kenarında); c.2, s.312 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.367

Pamuk Kadı – Abdüllatif Efendi
edirne – merkez – kasımpaşa camii Anadolu’da yetişen İslâm âlimlerinden ve büyük velîlerden. İsmi, Abdüllatîf olup, “ Pamuk Kâdı ” diye tanınmıştır. Kastamonu vilâyetinden olup doğum tarihi bilinmemektedir. 1532 (H. 939) senesi Ramazân-ı şerîf ayında, Kadir gecesi Edirne’de vefât etti. Abdüllatîf Efendi , zamânındaki âlimlerden okuyup ilk tahsîlini tamamladıktan sonra, Mevlânâ Muslihuddîn Yârhisârî ve Anadolu kadıaskeri olan İmâm Şeyh Mahmûd’un sohbet ve hizmetlerine girdi. İlim öğrenmekteki gayret ve istidâdının çokluğu sebebiyle, kısa zamanda yetişerek kemâle geldi ve medreselerde ders verecek, talebe yetiştirecek seviyeye ulaştı. Evvelâ Dimetoka Medresesinde müderris oldu. Bundan sonra; Edirne’de Ali Bey, İstanbul’da Eski İbrâhim Paşa, Kalenderhâne, Ebû Eyyûb-i Ensârî ve Mahmûd Paşa, Edirne’de Üçşerefeli, Manisa’da Manisa medreselerinde müderrislik yaptı. Bu medreselerde tam bir muvaffakiyet ile vazîfe yaptıktan sonra, Heşt Behişt (Sekiz Cennet) ünvânıyla tanınan Sahn-ı semân medreselerinden birinde müderris oldu. Bundan sonra, Edirne’de Sultan Bâyezîd Hân Medresesine müderris oldu. Burada da bir müddet vazîfe yaptıktan sonra, kâdılık yapması uygun bulunup, yine Edirne kadısı oldu. Bu vazîfesi sırasında Pamuk Kâdı nâmıyla meşhur olan Abdüllatîf Efendi , haram ve şüphelilerden çok sakınan, zühd ve takvâ sâhibi, çok ibâdet eden, duâsı makbûl bir zât idi. Temizliğe çok riâyet ederdi. Allahü tealâya olan muhabbeti ve bu muhabbetin elden çıkmak endişesinden meydana gelen korkusu pek fazla idi. Bu muhabbet ve korku ile, tam bir tevâzu ve gönül kırıklığı içerisinde ibâdet ederdi. Gâyet yumuşak huylu, hoş tabiatlı, pek latîf, hoş ve her yönden temiz, ince rûhlu bir kimse idi. Zamanının zâhirî ve bâtınî ilimlerinde ihtisas yapmış, söz sahibi olmuştu. Ayrıca “ilm-i ledün” denilen, hikmet ve muhabbet-i ilâhiyeye âit yüksek ilimde de çok ileriydi. Zamânının tamâmını ilim ve ibâdete ayırmıştı. Vaktinin hiçbir ânını zâyi etmez, evinde bulunduğu müddetçe zikir ve tâat ile meşgûl olur, kitap mütâlaa ederdi. Beş vakit namazda câmiye gider, bâzı zamanlarda da câmide îtikâf hâlinde bulunurdu. Yâni ibâdet niyetiyle câmide bir müddet kalırdı. Allahü teâlâya ve O’nun dostlarına karşı muhabbet kaynağı olan güzel meclisinde, âsî ve aşağı kimselerle, itâatkâr ve yüksek derece sâhibi olanları hep hayır ile yâd eder, insanların, beğenilen, uygun olan iyi taraflarını söylerdi. Eğlenceye, alaya sebeb olacak boş ve lüzumsuz sözleri söylemekten nefret eder, böyle yapmanın çirkinliğini anlatırdı. Hep dünyâ ile meşgûl ve dünyâya düşkün olanlar ile hiç alâkadâr olmaz, onlara rağbet etmezdi. Onlarla yakınlık ve berâberlik hâlinde olmanın, onların bitmeyen işleriyle, tükenmeyen sıkıntı ve gamlarıyla gamlanmak olacağını bildirirdi. Faydası, menfaati az olan dünyâ malının hevesiyle, sâf, pâk, arı ve temiz kalbini doldurmazdı. Âhirete yarar işleri yapmakta gâyet titizlik ve hassâsiyet gösterir, bu hususta hiçbir zaman gevşek davranmazdı. Dünyâ ile âhiretin birbirine zıt olduğunu bilir, birini memnûn etmeye çalışılınca, diğerinin güceneceğini bildirirdi. Dünyâya düşkün olanların âhıretlerini harâb ettiklerini, âhiretini düzeltmeye gayret edenlere ise Allahü teâlânın dünyâyı hizmetçi kılacağını söylerdi. Rivâyet edilir ki, evliyâlık meclisinin parlak kandili, kerâmet âleminin bağı ve gülşeni olan İbrâhim Gülşenî hazretleri, Mısır’ın Kâhire şehrinden İstanbul’a geldiği zaman, Mevlânâ Abdüllatîf Efendi ile karşılaştı. İlm-i ledün sâhibi ve Hak âşığı olan bu iki zât, birbirlerine çok muhabbet ettiler. İbrâhim Gülşenî hazretleri, kerâmet olarak Abdüllatîf Efendiye vefât edeceği seneyi işâret edip, bu çok gizli sırdan haber vermişti. Aradan zaman geçip, Abdüllatîf Efend i Edirne’deki vazîfesinden ayrılarak ikinci defâ Sultan Bâyezîd Han Medresesine müderris oldu. Vefât ettiği senenin Ramazân-ı şerîf ayının ortasında, o aya aid olan ücreti kendisine verildiğinde; “İnşâallah biz, bu Kadir gecesi vefât etsek gerektir. Vakfın hakkı üzerimizde kalmasın.” diyerek, üç günlük ücreti geri verdi. Bunu duyanlar, hayret ve üzüntüye kapıldılar. Pamuk Kâdı, bildirdiği şekilde, Kadir gecesinde vefât edip, Kasım Paşa Câmiinin avlusunda defnedildi. Kaynaklar 1) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.233 2) Sicilli Osmânî; c.3, s.359 3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.459 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.183

Fan Fan Hasan Efendi ve Kardeşi
edirne – merkez – Fan Fan Çeşme Sokak ………… Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Muhammed Buhuri Edirnevi
Şeyh Muhammed Buhuri Rumi-i Edirnevi, Ramazaniyye’nin Buhuriyye kolunun müessisidir. Kaynaklarda hakkında fazla malumat yoktur.Edirneli olduğu, 1039/1630690 tarihinde vefat ettiği Kıyık caddesindeki Bürüncükcü Molla Mustafa Paşazade Camii sahasında mihrab önüne defnolunduğu kaydedilmektedir. Tarikat silsilesi ise şöyledir: Şeyh Ramazan Mahfi Efendi (ö. 1025/ 1616), Şeyh Mestçizade Ali Rumi Edirnevi (ö. 1030/ 1620), Şeyh İbrahim Necib Efendi (ö. 1036/ 1626), Şeyh Muhammed Buhuri ((ö. 1039/ 1629). Mezar taşına şu tarih yazılır: Cüneyd-i dehr Muhammed Efendi pir-i tarik Nice zaman olup irşad-ı mesnedinde mukim Meh-i sıyamda ‘azm eyledi bu faniden Cinanda ‘ıyd-ı visal-ı Hüda’dan ola besim Düşünce hake bir ehl-ifena dedim tarih İde Muhammed Efendi şemim-i ‘ıtr-ı ne’im Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Hacı Mustafa Boluvi
Edirne – Merkez – Süle Çelebi Camii Şa’baniliğin Karabaşiyye kolu şeyhleri büyüklerinden olan Hacı Mustafa Boluvi , Edirne Süle Çelebi Mahallesi’nde olan Şah Kadın Tekkesi şeyhidir. Aslen Bolulu olan Mustafa Efendi , Şeyh Abdüllatif Halebi’nin şeyhi Karabaş-ı Veli’nin de halifesidir. Tam adı, Mustafa b. Ali el-Boluvi , el Doğani el-Mısri el-Edirnevi’dir. “Mısri Şeyh Hacı Baba” diye meşhur olmuştur. Mısır’da bulunduğu gibi İstanbul’a gelip Doğancılar Ocağı’nda görev yapmış, merhum Musahip Paşa’ya Doğancıbaşı olarak Üsküdar’da iken 1083/1672-73 ile 1084/1673-74 seneleri arasında Karabaş-ı Veli’ye intisab ile 1087/1676’da Şam’da Kol Kethüdası olarak 1094/1683 senesine kadar kalmıştır. 1096/ 1685’de Karabaş-ı Veli ile Harameyn’e giderek hizmetlerinde bulunmuş, 1097/ 1686 senesi Muharrem ayının ilk günlerinde Ravza-i Mutahhara’da, ravza ile minber arasında bir yerde, kendisinden halifelik icazetini almıştır. Karabaş-ı Veli’nin dört yüz seksen beşinci halifesidir. Mustafa Boluvi , şeyhi Karabaşi’nin vefatından sonra Kahire’ye gitmiş, burada Karameydan denilen mahalde büyük bir hankah yapıp, tarikatı yaymıştır. Bizim tahminimize göre onun buradaki irşad faaliyetleri 1097/ 1686’dan sonradır. Senai şeyhin burada dokuz seneden fazla kaldığını 1110/1699’da da Edirne’ye geldiğini belirtir. Daha sonra ise İstanbul’a dönen Boluvi’nin on iki halifesi olup, bir kısmını Kudüs’e, bir kısmını da Şam’a göndermiştir. 1124/ 1712 yılında Edime’de olan Boluvi’nin, Mısır, Şam, Kudüs ve Halep’teki halifelerinden mektuplar gelmiştir. Mısır halkı kendisine ram olmuştur. Dokuz sene Mısır’da, on sene Edirne’de bulunmuştur. Boluvi Edirne’ye geldiğinde, onu, Uşşaki şeyhlerinden Osman Sıdki Efendi (ö. 1114/ 1702) karşılamıştır. Burada iki sene kadar Sultan Selim Medresesi’nde bir odada kalmıştır. Merhüm İbrahim Paşa’nın eşi kendisine Uzun Kaldırım diye bilinen yerde bir tekke inşa ettirmiş ve 1129 / 1717531 senesine kadar burada vazife yapmıştır. Senai, onunla ilgili bir hatırasını şöyle nakleder: “Bu fakir, merhum Hacı Baba ile Edime’de 1124-25/ 1713 senesinde sohbet ederken, Mısır, Şam, Kudüs ve Halep’ten halifelerinin mektuplan geldikçe kemal-i safasından hamd ve şükredip ağlardı. Öyle nakledilir ki, Mısır’da iken Mısır halkını kendisine bağlamıştır ki, bunların içinde bir çok şeyh de bulunmaktadır. Hacı Baba Mısır’da dokuz sene kadar irşad kutbu olmuştur”. Boluvi Şeyh Mustafa Efendi, Karabaş-ı Veli’nin Hasan ve Hüseyin adındaki oğullarını İstanbul’a göndermiştir. Bu zatın da, on iki halifesinin olduğu Senai’nin rivayetleri arasındadır. Boluvi’nin silsilesi, Karabaş-ı Veli, Şeyh İsmail Çorumi, Şeyh Ômer Fuadi ve Şeyh Muhyiddin vasıtasıyla Hacı Şa’ba.n-ı Veli’ye ulaşır. 1129/1717 tarihinde Edirne’de irtihal edip, Tarlakapı’da tekkesi yakınında olan Süle Çelebi Camii sahasına defnedilmiştir. Kabirlerinin üzerinde türbe yoktur. Yalnız taş vardır. Şabani tacı tersim olunmuştur. Mezar taşının üzerine Şeyh Cemaleddin Uşşaki’nin söylediği şu tarih yazılıdır: Hazret-i Şeyh Mustafa pir-i tarik-i Halveti Nice sal olmuş idi rahına anın rehnüma Sığmadı anın kemali çün cihan-ı faniye Anın içün koyup anı eyledi ‘azm-i beka Rabb-i ‘İzzet kabrini pür-nur ide ta haşre dek Ruhunu takdis ide hem lutf-ı fazlıyla Hüda Çıktı ikilik rüsumdan dedim tarihini Bu fenadan gitdi ‘alem kutbu Hacı Mustafa (1129/ 1717) Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Kaplan Baba
Edirne – Mumcular sokakta ( Tam yerini bulmadık ) Kaplan Baba olarak biline tekke; Çavuş Bey Mahallesi Mumcular Sokak’ta yer almaktaydı. Kadiri tarikatına bağlı tekkeden günümüze Kaplan Baba ‘nın yatır özelliğinde mezarı ulaşmıştır. Bu mezar, Mumcular Sokağı köşesinde bir berber dükkanı önünde yer almaktadır. Edirne Müzesi Arşivinden elde edilen tarihsiz bir fotoğrafa göre Kaplan Baba Kaplan Baba Mezarı mezarının yönünün değiştirildiği anlaşılmaktadır. Çimentodan dikdörtgen formlu mezar, yeşil boyalıdır. Üzerinde baş ve ayak taşı olabileceği düşünülen tahrip olmuş mezar taşları bulunmaktadır. Ancak herhangi bir kitabe izine rastlanmamıştır. 30 Aralık 1929 tarihinde 168 numaralı kararla satılığa çıkarılan tekke enkazının, 20 Ocak 1930 da 185 numaralı kararla 272 liraya Mişon adlı bir kişiye satıldığı bilinmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları
Bayraklı Dede – Kastamonu
kastamonu – kastamonu kalesi Kale burcunun dibinde ve batı tarafında medfundur. Adı Mağripli Yunus Efendi’dir. Yunus Mürebbi diye bilinir. 927/1520 yılında Mağrip’ten Kastamonu’ya geldi. Görünüşte kendi halinde fakir ve miskin bir kimse idi. Şehrin dışındaki tatlı sulardan su getirip satarak geçimini temin eder, aynı zamanda Ali Asgar Efendi’nin maddi ihtiyaçlarını görürdü. Lakin aslında manevi irşad ordusunun yaman bir eri idi. “Aba altında nice erler yatar” misali Cenab-ı Hakkın nuru ile bakar, özünden sözüne inciler dizilirdi. Sıradan insanların pek değer vermemesine rağmen kıymetini takdir edebi lenler onun sayesinde tasavvufun muhabbet denizine dalarak nasiplenmişlerdir. Peygamberimizin ruhaniyetine rüya vasıtasıyla ulaşabilecek derecede makam sahibi idi. Nitekim Kastamonu’yu teşrifleri de bu vesile ile mümkün olmuştur. Ali Asgar Efendi’nin maddi ihtiyaçlarını temin ile görevli olarak buraya gelmişlerdir. Bu sebeple kendisine, terbiye eden koruyan anlamında mürebbi lakabı verilmiştir. Peygamberimiz (sav), bu hizmeti karşılığında kendisine asrında ve asrından sonra yaşayan bin kişiye şefaat edecek bir kudsi kuvvete ulaşması gibi bir makamı taahhüt etmişlerdir. Böylece Kastamonu’da onüç yıl yaşamış ve Ali Asgar Efendi’den 15 gün sonra 940/1533 yılında vefat etmiştir. Kalenin batı tarafındaki burcun dibine defne dilmiştir. Halkın bilmesi için medfeninin bulunduğu yere bir bayrak dikilmiş ol duğundan “BayraklıDede” olarak bilinir. Kabri ziyaretgah olup günümüzde yine ayyıldızlı bayrağımız başında halen dalgalanmaktadır. Allah (cc) şefaatini nasip etsin. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

İbn Neccar Türbesi
kastamonu – merkez – ibn neccar camii İbn-i Neccar Mahallesi Atlambaç mevkiinde ve kalenin hemen dibindeki İbn-i Neccar (Kubbeli) mescidinin doğu bitişiğindedir. Mescidin bahçesini çevreleyen taş duvarın içinde etrafı açık, sadece üzeri mescit saçağının sundurma biçimindeki uzantısı ile örtülmüştür. Yerden bir metre kadar yükseklikte bir sehpa üzerinde bulunan ağaç sandukanın kime ait olduğuna dair belge yoktur. Ancak halk tarafından bu zatın, İbn-i Neccar Camii ile Kubbeli Mescid’in banisi olan Murad oğlu Hacı Nusret Efendi olduğu söylenmektedir. İbn-i Neccar (Marangozoğlu), lakabıyla meşhur olan bu zatın, kendi adıyla anılan camiin yapılış tarihi 754/1353 olduğuna göre Candaroğulları dönemin de yaşamış bir hayır sahibi olduğu kesindir. Vefat tarihi bilinmiyor. Rahmetulla hi Aleyh. Türbe, ziyaretgah olup çevre düzenlemesine ihtiyaç vardır. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Maden Dede
kastamonu – merkez – atabey camii karşısındadır. Atabey Camii kapısının karşısındadır. Önden görünüşü itibarıyla kıble duvarı büyük bir kemerden ibarettir. Kemer, kesme taştan geniş ve sivri biçimde yapılmıştır. Çevresi çok yıpranmış olmasına rağmen güzeldir. Kitabe taşları kırılmış ve muhtemelen tamirler esnasında ayrı ayrı yerlere konulmuştur. Okunabildiği kadarıyla sağ üst köşede, “Emera bi imareti…” , sol köşede ise, “… isna… semane mie …” yazıları vardır. 800/1400 Küsur yıllarına ait bu kitabe kalıntılarının bu türbeye mi yoksa başka bir binaya mı ait olduğu belli değildir. 85 Cm. duvar kalınlığı olan türbe, moloz taşından yapılmış, üzeri tekne tonozla örtülmüştür. Çatısı ahşap üzeri kiremitlidir. İkisi cami tarafında ve dikdörtgen biçiminde, biri de doğu tarafında ve kemerli olmak üzere üç pencereden ışık almaktadır. Kuzey tarafındaki duvarın inşa tekniği ve iptal edilmiş kapı, türbenin dışında bulunan tek mezarın da önceden türbeye dahil olduğu intibamı vermektedir. “Atabey Cami-i şerifinin kebir kapısı karşısında medfun Maden Dede Türbe-i şerifinin mürur-u zamanla köhneleşmiş kubbesinin hedm olunmasından (yıkılmasından) dolayı yeniden inşaası için icap eden bir kıt’a keşif defteridir” başlıklı 5 Mart 1327 tarihli keşif özetine göre bina bu tarihte yenilenmiştir. Bahsi geçen restorasyonda kireç, kum ve ketenden yapılan harçla taş ve tuğla karışık olarak örülen duvar üzerine pişkin tuğla ve örencik taşıyla kubbe inşa edilmiştir. Kubbe nin altı kireç, kum ve ketenli harçtan yapılan beyaz sıva ile sıvanmıştır. 6.5×8 Metre ebadındaki türbenin içinde üç mezar vardır. Sandukalar lahitlerin hemen üzerine konulmuştur. Ortada bulunan lahid, bütün taştan çıkarılmış olup şahidelerdeki yazılar okunamayacak derecede yıpranmıştır. Bu yüzden kime ait olduğu belli değildir. Mezarlardan birisinin Maden Dede ‘ye ait olduğu kesindir. Bir diğerinin de halifesi olan Veli Dede ‘ye ait olduğu söylenmektedir. Maden Dede olarak bilinen zatın adı Ebu Salih el-Münci’dir. Nakşibendi şeyhi Hemedan’lı Yusuf Efendi’nin halifelerinden olup Maveraünnehir ulemasındandır. XII. asrın ikinci yarısında hayatta olduğu ve Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin (vefatı: 561/ 1165-66) kendisini ziyaret ettiği söylenir. Yaşadığı dönemde şiilerin faaliyetleri artmış olduğundan, şeyhi tarafından Anadolu’ya gönderilen halifelerden birisidir. Yani şiilerin bozuk akidelerine karşı Müslümanları aydınlatmak amacıyla buraya gönderilmiştir. Madenler hakkında uzman olan Ebu Salih, burada çeşitli madenler de keşfederek, harp halinde bulunan zamanın hükümdarı Hüsameddin Çoban Bey’e müzahir olmuştur. Bu yüzden kendisine “ Maden Dede ” denilmiştir. Fetihten sonra Atabey Gazi, Maden Dede ‘ye camiin imamet ve irşad hizmetlerini tevdi etmiştir. Nakşibendi tarikatı üzerine irşad görevini üstlenen Maden Dede , vefatına kadar bu hizmetlere devam etmiştir. Kendisinden sonra yerine Veli Dede ve İsa Dede gibi zevat irşad seccadesine oturup görevi devam ettirmişlerdir. Üçüncü lahdin kime ait olduğu meçhuldür. Bunun, İsa Dede ‘ye ait olduğu söylenmekte ve hatta türbenin kapısına İsa Dede’nin biyografisi levha halinde yazılmışsa da bu bilgi yanlıştır. Zira Şeyh Şa’ban-ı Veli Menakıbnamesi’nin 32. sayfasındaki derkenarda bu zatın, Harmancık Kabristanı’nda medfun olduğu yazılıdır. Aynı eserdeki bilgilere göre İsa Dede , Ankara’da medfün Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin halifesidir. Zahiri ilimlerde asrının ileri gelenlerinden olduğu gibi tasavvufta da mümtaz bir mevkie sahiptir. Bayrami tarikatında yeni usuller geliştirmiştir. Daha sonraları bu usuller, “Usul-i iseviyye” olarak adlandırılmıştır. İsa Dede , Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin Kastamonu’yu şereflendirdiği 937/1530 tarihinde hayatta olup kendisini karşılamak üzere iki dervişini şehir dışına göndermiş ancak dervişler, Şa’ban Efendi kendisini tanıtmadığı için onu fark edememişlerdir. İsa Dede’nin vefat tarihi tesbit edilememiştir. Kendisinden sonra Şeyh Ali Dede , Müftü Şeyh Mustafa Efendi, Şeyh Mehmet Efendi, Münzevi Şemseddin Efendi gibi halifeler posta oturmuşlar. Türbe ile kuzeyindeki şahsa ait evin arasında bulunan tek mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Mahalle sakinlerinin anlattığına göre bundan 40-50 yıl önce bu evin sahibi olan şahıs, mezarın bulunduğu yeri bahçesine dahil etmek üzere kazmaya başlar. Olağandışı bazı engellere aldırmayıp kazıya devam eder. Tam mezarın bulunduğu yere geldiği anda aniden iki gözü birden kör olur. Daha sonra bu şahıs evini başkasına satarak burayı terk etmiştir. Bu gün mezar, hafriyat yapılan bu kısımdan iki metre kadar yüksekte bulunmaktadır. Hadisenin bir benzeri 1 Mart 1998 tarihinde tekrar vaki olmuştur. Madendede Türbesi ile aynı çatı altına alınarak üzerinin kapatılması mümkündür. Allah (c.c.) derecelerini daima yüceltsin. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Benli Sultan ( Şeyh Mehmed Muhyiddin Efendi )
kastamonu – ılgaz – ahlat köyü Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemekle birlikte hakkında anlatılan menkıbelerden hareketle XVI. asrın başlarında yaşamış olduğu kabul edilen Benli Sultan ’ın adı etrafında oluşturulan etki halesi oldukça geniştir. Kastamonu Postası’ndan Cebrail Keleş’in yazısından öğrendiğimize göre, külliyesi Kastamonu’ya 27 km uzaklıkta Ilgaz Dağı’nın eteklerindeki Ahlat Köyü’nün Benli Sultan mahallesindedir. Cami, mutfak, misafirhane ve türbeden müteşekkil yapılar topluluğunun Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde ve muhtemelen onun emriyle inşa edilmiş olduğu kabul edilir. Külliyenin bir yangın geçirdiğini, önce Şeyh Şani Efendi , daha sonra da Şeyh Nureddin Efendi tarafından tamir gördüğünü ve 1994’te de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiş olduğunu öğreniyoruz. Türbesinde sekiz ve ön tarafta üç olmak üzere on bir sanduka vardır. Kıble tarafında en başta bulunan sanduka Nakşibendi şeyhi Mehmet Muhyiddin Efendi ‘ye aittir. Yanağında büyükçe bir ben bulunduğu için Benli Sultan lakabıyla meşhur olan Mehmet Muhyiddin Efendi’nin Tosya’dan, Sivas’tan veya aynı köyden ya da bir başka köyden gelip buraya yerleştiğine inanılır. 1500 yılları başında buraya gelerek II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim dönemleri ile Kanuni’nin saltanat yılları başına kadar yaşadığı söylenmektedir. Hz. Pir Şeyh Şa’ban-ı Veli (1500-1570) döneminde yaşamış ve menkıbelere göre onunla yakın münasebet içinde olmuştur. Halkın dini ve tasavvufi açıdan eğitilmesine çok büyük katkıları olur ve hatta Kanuni döneminin meşhur vaizlerinden Kastamonulu Şeyh Muharrem Efendi’nin onun müritlerinden biri olduğu ileri sürülür. Necati Kertiş, çalışmasında şunları kaydeder. ‚ Şakaik-i Numaniye’de bu zattan bahsedilirken ‘Namus-u Ekber ve tâvus-u ahdar gibi mele-i alada (büyük ve ileri gelen meleklerin toplandığı yer) mekan bulur idi. Erbab-ı kulub ve ashab-ı mükâşefeden idi. Sırlara, hafızalara ve gözlere vâkıf idi.’ diye öv(ül)mektedir.‛ Ballıkzade Mahir Efendi, türbeyi ziyaretleri esnasında Benli Sultan hakkında şu şiiri söyler: “Bu dergah-ı muallâ Kabe-i erbab-ı irfandır “Asa suyu ferevandır(fer u an) ona yok gerçi söz amma Olanlar bende elbet mazhar-ı altaf-ı sûbhandır ” Anı icra eden bu kutb-i alem Benli Sultandır” “Bu ali zirve-i İlgaz o Sultan-ı keremkân “Sakın etme tereddüt feyz-i imdadında ey zâir Uluvv-i kadimi temsil eder gaye ki bir handır” Büyük küçük âna halk-ı vilayet cümle kurbandır” Birkaç nesil boyunca Benli Sultan Külliyesinde hizmet yapmış bulunan Karagöz ailesinden Adil Karagöz’ün kaleme almış olduğu kitapçıktan edindiğimiz bilgilere göre, yayla köyü özelliği gösteren köydeki aile sayısı yazları 20 civarında olmaktadır. Benli Sultan ’ın Şeyh Şaban-ı Veli’den beş altı yıl önce vefat etmiş olduğu kabul edilir. Külliyeyi oluşturan yapılardan aşevi 1990’larda yapılmış olup Hasip Yılanlıoğlu Aşevi adını almaktadır. Menkıbeleri Ilgaz Dağındaki Hacıbakiler köyünden birisi, Hac görevini yerine getirmek üzere Hicaz’a gider. Fakat orada her nasılsa kervanını kaçırır. Şaşkın ve üzgün şekilde dolaşırken bir adam niçin böyle dertli olduğunu sorar. -Ben Kastamonu’dan Hacc için geldim. Kervanımı kaçırdım, burada kaldım. Memleketimde çoluk çocuk beni beklerler, ne yapacağımı şaşırdım, der. Adam ona, ‚sen falanca mescide git. Oraya yüzünde büyükçe beni olan bir kimse gelecektir. Ona durumunu anlat ve seni memleketine götürmesini rica et. Her ne kadar reddederse de ısrar edip elini bırakma‛, der. Tarif edilen mescide giden hacı, yüzü benli kimseyi beklemeye koyulur. Sonunda o zat gelip namazını kılar. Ilgazlı hacı da yaklaşarak durumunu anlatır ve ‚beni memleketime kavuşturmanın çaresi sizdeymiş‛, der. Yüzü benli zat, ‚Yanlış gelmişsin. Bizde öyle bir hal ve durum yoktur‛, der. Ilgazlı hacı yine kederli şekilde oralarda vakit geçirirken daha önce hatırını soran kimseyle tekrar karşılaşır. -Sen gitmedin mi hala, ne dolaşıyorsun buralarda, diye sorar. -O dediğiniz yüzü benli zatı buldum. Halimi anlattım. Sen yanlış adama gelmişsin diye karşılık verdi, der Ilgazlı. -Sen yine ona git, der adam.Benim çarem sizdeymiş de. O ne derse desin, elini tut ve bırakma. Yoksa o da memleketine giderse, ondan da mahrum kalırsın. Ilgazlı hacı bu defa denileni yapar ve Benli zatın elini bırakmaz. Israrla, ‚beni köyüme ulaştır‛, diye yalvarır. Sonunda benli kişi: -Peki, gözünü yum, ben seslenmeden de açma, der. Gözünü yumup biraz sonra açtığında hacı kendisini Ilgaz Dağının doruğunda Hacettepe denilen yerde bulur. Benli zat, ‚burası neresi‛ diye sorar. -Burası benim memleketim. Ilgaz Dağının doruğu, Hacettepesi, der hacı sevinçle. -Peki köyün nerede? Adam eliyle Hacıbakiler köyünü işaret ederek, ‚işte burası. Artık sizi bırakmam. Ben bulacağımı buldum‛, der. -Peki öyleyse burada kalalım, diyerek bu günkü Benli Sultan denilen yere yerleşirler. Ilgazlı hacının Demirci Mehmet Efendi olduğu söylenir. Günün birinde Mehmet Efendi Benli Sultan’da bir inşaat olduğunu duyar ve çalışmak için vardığında kendisini Hacc’dan getiren Benli Sultan’ı karşısında görür. Orada çalışmaya başlayarak bütün arazilerini dergaha vakfeder. Bir başka menkıbe de şöyledir . Benli Sultan, döneminde yaşayan iki veli arkadaşı ile Hacettepesi olarak bilinen yere çıkarlar. Aralarında anlaşırlar, üçü de ellerine birer taş alıp onu atacaktır. Attıkları taş nereye düşerse oraya yerleşecek, orada irşad görevi yürüteceklerdir. Benli Sultan eline aldığı taşı fırlatır ve taş 15-20 km. mesafede bugün Benli Sultan köyü olarak anılan yere düşer. Bu durum Benli Sultan ilahisinde de geçer: Hacet‟ten taşını attı Yerine türbesin yaptı Şeyh Şani mamur etti, Yaa Allah der Şeyh Şani Hemen Hu der dervişleri Benli Sultan’ın yerleşmek için seçtiği yerin kervan yolu üzerinde olduğu anlatılır ve denilir ki, külliyesini kurduktan sonra kervanlarla gelen yolcuları burada ücretsiz misafir eder, bu arada irşad hizmetlerini yürütürmüş. Bir menkıbe de külliyenin inşaı sırasında ustalarla ilgilidir. Benli Sultan pek varlıklı biri değildir. Çalışan ustalar nasıl ücret alacaklarını merak ederler. Yaptıkları takip sonucunda Benli Sultan’ın bir taşın altından aldığı altınlardan kendilerine verdiğini anlarlar. Bu durum karşısında bir plan yaparlar. Neden bu parayı almayalım diye düşünerek, Benli Sultan’ın olmadığı bir zamanda, taşı kaldırırlar fakat gördükleri karşısında şoka uğrarlar. Taşın altında yılanlardan başka bir şey yoktur. Bu menkıbede taşın yerini bazen eşik tahtası alır. Ziyaretçilerle ilgili anlatılan bir menkıbe de şöyledir . Birisi; ‚Benli Sultan , Benli Sultan ım diyorsun, göster kendini‛. O kişi böyle söyledikten sonra kapıdan girememiş, yanındaki kişi rahatlıkla kapıdan geçmiş. 1980’li yıllarda kendisinin derviş olduğunu söyleyen yaşlı biri gelerek burada iki yıl kalır. Caminin bir bölümünde ikamet eder. Türbe için aldığı fenerlerde, o sıralarda elektrik olmadığı için mum yakar. Yangına sebep olacağı için ikaz edildiği halde derviş yine bildiği gibi hareket eder. Sonunda bir gece yangın çıkar ve kendiliğinden söner. Ama durum oldukça şaşırtıcıdır. Benli Sultan’ın sandukası üzerindeki ayetler yazılı kumaşın kenarları yandığı halde, yazı olan kısım yanmamıştır. Vakıf kayıtlarına göre, zaviyenin mal varlığının bir kısmı olan Eceoğlu köyündeki on bir parça tarla ile bir değirmen arsasının toplam geliri 1952 yılı hesap cetvelinde 90 lira olarak tespit edilir. Tosya’da ikamet eden Ġmambeşe zade Salih Paşa kızı Fatma Hanım da 1301 tarihli vakfiye ile Kuzyaka Seremettin köyündeki beş gözlü değirmen ile bir adet bahçesini vakfeder. Ayrıca Benli Sultan ve Hamal köylerinde de vakıf arazileri mevcuttur. 1317 tarihli vakıf tahrir defterinden anlaşıldığına göre dergahın aydınlatılmasında kullanılan zeytinyağı ve mum, Ġstanbul Hamidiye ambarından gönderilmektedir. Bu tarihten sonra ise senelik 20 okka zeytinyağı ile beş okka mumun bedeli olan yüz otuz dört kuruşun mahalline gönderilmesine karar verilmiş ve malzeme Kastamonu’dan alınmıştır. Benli Sultan Dergahı Şeyhleri Adil Karagöz’ün kaleme almış olduğu Benli Sultan Külliyesi adlı kitapçıkta Şeyh Şanı Efendi ’nin 19. Yüzyılda yaşamış olduğundan bahisle külliyeye büyük hizmeti geçtiğinden söz edilir. Onun 1842 ile 1882 tarihleri arasında zaviyede şeyhlik yapmış olduğundan, bu süre içersinde zaviyeyi mamur hale getirdiğinden başka ziyaretçileri ağırlaması ve ruh hastalarını tedavi etmesiyle de şöhret sahibi olduğu anlatılır. Vefatıyla birlikte 1888 yılında büyük oğlu Hafız Mehmed Şadi Efendi dergaha şeyh olur ve 22 yıl sonra yerini 1910 yılında oğlu Hafız Mehmed Nuri Efendi’ye bırakır. Ahmet Yaşar Zengin ‘Kastamonu Evliyaları’ adlı kitabında ise Şeyh Şanı Efendi’den söz ederken, onun Kastamonulu olup ilk tahsilini Kastamonu’da yaptığını anlatır. Benli Sultan Dergahı’nın şeyhliğini deruhte etmek üzere Kastamonu’da Halidiyye şeyhi Ahmet Ziyaeddin Efendi’den (Ahmed Siyahi Hazretleri) icazet alarak Nakşi tarikatı üzerine toplantılar düzenlediği ifade edilir. Eline geçen bütün serveti külliyenin tamir ve bakımına sarfettiği ilave edilir. Bayrami şeyhi Ahmed Ziyaeddin Efendi (1864-1946) de Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun ‘Kastamonu’da Bayramilik ve Şemsizade Ailesi’ adlı kitabında belirttiği üzere, Mehmed Nureddin Efendi’ye icazet vermiştir. Nasrullah Camiinin baş imam hatibi Hacı Nureddin Karasu (1885-1953) Benli Sultan Dergahının son Halidi şeyhi olarak icazeti Ahmed Ziyaeddin Efendiden aldığında henüz 25 yaşındadır. Kastamonu’da Ferhad Paşa Camii haziresinde medfun olan babası Şeyh Şadi Efendinin yerini oğluna bıraktığı tarih 1910 senesidir. Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun Altınoluk dergisine yazmış olduğu ‘Hâtıralarımdaki Hocaefendiler’ başlıklı yazısında Benli Sultan Dergahının Halidi şeyhi Hacı Nureddin Karasu ’dan şöyle bahseder. ‚Çocukluğumda bu camide iki imam vardı. İkisi de aynı zamanda şeyh idiler. Başimam Hacı Nureddin Efendi, ya da Benli Sultan Şeyhi’ne Büyük Şeyh; ikinci imam Abdülhadi Efendi’ye Küçük Şeyh denirdi. Cuma ve bayram namazlarını başimam kıldırırdı. Fizikî olarak da Hacı Nureddin Efendi mülehham, oldukça iri yarı; Abdülhadi Efendi ise ufak yapılı idi. Belki de büyük küçük ayırımında bu fizikî görünümün de tesiri vardı. Nureddin Efendi’nin aile künyeleri Karabeyoğlu iken soyisim kanunu uygulanması esnasında Karasu olarak değiştirilmiştir. Benli Sultan Türbesi’ne girerken soldaki lahidin sahibi Şeyh Şânî Efendinin torunudur. Babası ise 1856 yılında doğmuş olan Şeyh Mehmed Şâdî Efendi’dir ve bu zât Kastamonu İl merkezinde kâin Ferhad Paşa Camii avlusunda medfûndur. Nureddin Efendi’nin tahsil hayatı hakkında detaylı bilgimiz bulunmamakla birlikte, gözünü açtığı ve şeyhliğe kadar yükseldiği bu irfan yuvasında çok iyi bir seviyeye gelebilmiş olmalı ki, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Kastamonu’nun en büyük merkezî camii olan Nasrullah Camii imamlığına tayin edilmiştir. 1942 yılında bir süre İstanbul/Üsküdar’da Nuhkuyusu Camii de denen Cevri Usta Camii imamlığında da bulunup II. Cihan harbinin başlamasıyla Kastamonu’ya dönmüş ve tekrar Nasrullah Camii’nde görevine başlamış; 1951 yılına kadar da bu görevini sürdürmüştür. İsteği ile, eskiden Beyoğlu, halen Beşiktaş Müftülüğü’ne bağlı Küçük Mecidiye Camii imam-hatipliğine görevini nakleden Nureddin Efendi 5 Kasım 1953 günü ikindi vakti camide rûhunu teslim etmiş; 6 Kasım 1953 günü defnedilmiştir. Bu vesile ile merhumun iki vasiyetinden söz etmek icap edecektir. Vasıyyeti üzerine cenazesini dönemin Beyoğlu Müftü Muavini (eski ifadesiyle müsevvidi) kimyager Fuat Çamdibi Hocaefendi yıkamış, Beşiktaş Sinan Paşa Camiinden kaldırılmış; keza vasıyyeti üzerine Karaca Ahmed Kabristanı 8. Adada medfun bulunan (caminin olduğu ada, sol arkası), Trikopisi esir alan Dadaylı Kurmay Albay Halid Akmansü merhûmun yanına defnedilmiş; daha sonra buranın kaldırılacağı söylentileri üzerine, 10. Adadaki (türbenin bulunduğu ada, türbenin 20 metre kadar arkasında) nakl-i kubûr yapılmıştır. Halid Akmansü merhûmun nâşı da Ankara Devlet Mezarlığına nakledilmiştir. Kırk sene sonra Halid Bey’in mezarının nakledilmesi, yıllar öncesinde yapılan işteki isabeti göstermektedir. Hacı Nureddin Efendi âlim, fâzıl bir zât idi. O günün şartlarında hemen herkes hâfız olduğundan, ayrıca onun hâfızlığından söz etmeye lüzum kalmıyor. Hoş bir sîması vardı, insana güven verirdi. Şeyh Efendi’nin Kastamonu’daki evi, Abdulkerim Abdulkadiroğlu’nun da evlerinin önünden geçen cadde üzerinde, tahminen 200 metre kadar yukarıdadır. Halen yerinde beton yığını bulunan bu evin altında fırın vardır ve sıcak ekmek çıktığında güzelim kokusu etrafa yayılmaktadır. Şeyh Efendi günde en az iki, hatta üç defa buradan gelip geçer, cami-ev arasında gidip gelirdi. İşte bu geçişlerde burnuna taze ekmek kokusu ulaştığında durur ve bütün gücüyle kokuyu içine çeker, akabinde el-Hamdüli’llah derdi. Denirdi ki, “Hocaefendi rahatsızlığı sebebiyle ekmek yemiyor, kokusunu hissedebildiği için de Allah’a hamd ediyor..” Torunu Turhan Karasu Bey de bu söylenenleri doğrular mahiyette tamamlayıcı bilgiler veriyor ve “…Eskiden beri midesinden rahatsız idi. 1953 yılında liseyi bitirince Ġstanbul’a yanına gittim. Küçük Mecidiye Camii avlusu içindeki meşrûtasında kalıyordu. Mide kanaması geçirdi, iyileşir gibi oldu. Daha sonra tekrarladı. Muhtemelen mide kanseri idi. Bir keresinde kırk senedir pastırma vesaire yemiyorum, buna rağmen neden böyle oluyor, anlamıyorum demişti”, diyor. 1943/1944 yıllarında merkez üssü Tosya ve il merkezi Kastamonu olan, Tosya’yı nerede ise tamamen yıkan deprem esnasında halk çadırlara taşınmıştır. Artçı depremler sık aralıklarla olmaktadır. Bir öğle namazında cami ağzına kadar doludur. Hacı Nureddin Efendi nöbetçi imamdır. Farza durulur. Daha birinci rek’atta iken sallanmaya başlar ve kısa aralıklarla arka arkaya sallanır. Cemaat panik içinde camiyi terkeder. Hocaefendi depremi duymamıştır. Cemaat kendisini merak etmektedir. Dışarıda, camiin pencerelerin dibine dizilmişler, içeriye bakmaktadırlar. Hocaefendi, hiç bir değişiklik ve telaş göstermeden ve her zamanki gibi huşû içinde farzı bitirir, selâm verir; son sünneti de kılar. Tesbîhat ve duâsını yaptıktan sonra mihraptan doğrulur, vekar içinde, ağır adımlarla camiden çıkarak cemaatin arasına katılır. Muhtemelen depremi ve cemaatin telaşla dışarıya çıkmalarını hissetmemiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreği biterken Benli Sultan Külliyesinin bakımını Karagöz ailesi üstlenir. Bazıları kadrolu bazıları fahri olmak üzere hizmeti geçenler arasında Ahmet Efendi, Şaban Karagöz, Hüseyin Karagöz, Muzaffer Karagöz ve Muammer Karagöz sayılabilir. Kitapçıkta anlatılan menkıbelerden bazıları da şöyledir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Abdalhasan Türbesi
Kastamonu – taşköprü – abdalhasan köyü Abdal Hasan ’ın yaşadığı dönem kesin olarak bilinmemekle birlikte, hakkında anlatılan menkıbeden yola çıkılarak, XV. asrın sonlarıyla XVI. asrın başlarında yaşamış olabileceği tahmin edilmektedir. Esra Yıldız’ın ‘Taşköprü Abdalhasan Köyü ve Türk Devri Mimari Eserleri’ adlı çalışmasından edindiğimiz bilgiye göre, Abdal Hasan ’ın, 16. yy. evliyalarından biri olarak kabul etmenin dışında, Kalenderiler zümresine mensup olduğu bilinmektedir. Evliyanın adıyla anılan köyün, muhtemelen yapılan zaviye etrafında gelişerek oluştuğu kabul edilmektedir. Zekiye Çağımlar çalışmasında, Abdal Hasan hakkında Ahmet Yaşar Zengin’den atıfla şu menkıbeyi nakleder. ‚Zamanında Sultan Beyazıt’ın bir kız çocuğu olur ve bu kız 20 yaşına kadar hiç konuşmaz. Kızının derdine deva bulamayan sultan, çevresindekilerin tavsiyesi üzerine kızını adamlarına teslim ederek Kastamonu’daki Abdal Hasan ’a gönderir. Daha kafile köye gelmeden, Abdal Hasan olaylar kendine malum olduğu için, kafileyi köyün girişinde karşılar. ‚Kızım konuş‛ , der. Kız ise ‚Selametü’l-insan, fi hıfzı’l-lisan‛ (İnsanın selameti dilini tutmasındadır) der. O günden sonra konuşmaya başlayan sultanın kızı köyden ayrılmayarak oraya yerleşir. DİA’da Şerafettin Turan’ın kaleme almış olduğu maddede, İbn Kemal’in kaydına göre çocuklarının ve torunlarının sayısı 300’ü aşmış olan Bayezid II’nin (1448-1512) sekiz oğlu ile onbir kızının olduğu, Esra Yıldız’ın çalışmasında M. Çağatay Uluçay’ın, ‘Padişahların Kadınları ve Kızları’, adlı eserinden nakille, “ Aynışah Sultan, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Gevherimülûk Sultan, Hatice Sultan, Hundi Sultan, Hüma Sultan, İlaldı Sultan, Kamer Sultan, Selçuk Sultan, Şah Sultan ve Sultanzade Sultan” olmak üzere toplam on iki kızı olduğu görülmekte ve bunlar arasında Dilsiz Sultan ismine rastlanmamaktadır. Menkıbe açısından ‘Dilsiz Sultan’ adı muhtemelen bir yakıştırma olmalıdır. Abdal Hasan’ ın hakkında anlatılan bir menkıbe de, tevbe kapısını açan hırsızlarla ilgilidir. Köyün halkı oldukça fakirdir. Bir gece hırsızlar gelerek, sadece tek kuzusu olan bir adamın hayvanını çalarlar. Sonra da çaldıkları bu kuzuyu kesip, köye yakın bir mağarada pişirip yemeye başlarlar. O sırada mağaraya üstü başı perişan bir adam gelir, kendisinin de sofraya katılıp katılamayacağını sorar. Hırsızlar onu da aralarına alıp kızarmış kuzudan verirler. Yemeğe başlamadan önce, bu sonradan gelen kişi yemek bitince şükür duası etmek istediğini, bunun için de yemek yenirken kuzunun kemiklerini atmamalarını, bir kenarda toplamalarını söyler. Yemeğin bitiminde, kuzunun sadece bir tarafta toplanmış kemikleri kalmıştır. Mağaraya sonradan gelip yemeğe katılan bu kişi, şükür duası eder ve, ‚Allahım biz eksilttik sen yerine koy‛, der. Birden kemikler canlanıp yeniden kuzu olur ve derhal mağaradan çıkarak doğruca köye gider. Bütün bunları şaşkınlık ve korkuyla seyreden hırsızlar, bu kişinin yörede adı çok bilinen ermiş Abdal Hasan olduğunu anlarlar. Bunun üzerine hırsızlık yapmamaya tövbe eder ve, Abdal Hasan’ın elini öperek iyi insan olmaya söz verirler. Kastamonu Postası’ndan Cebrail Keleş’in türbe ziyaretinde dikkati çeken hususlar, çevrede bulunan Bizans döneminden kalma mermer sütun başlıkları ile Bizans döneminden kalma bir kilisenin camiye dönüştürülmesi ile ilgili bir rivayettir. Esra Yıldız’ın çalışmasından ise, caminin muhtelif zamanlarda tamir görmüş olduğunu anlıyoruz. Vaktiyle kubbeli olan imaret kısmının günümüzde düz ahşap tavanlı kırma çatıyla örtülü olduğu fotoğraflarından görülüyor. Avlu ortasında yer alan şadırvanda XVI. yüzyıl süslemelerinden burmalı lüleler göze çarpıyor. İlgi çekici bir süsleme de, doğudaki eyvanların arasında benzeri Niksar’daki Çöreğibüyük Camii’nde karşımıza çıkan geyik figürüdür. Bu figürün bir tarikat simgesi olduğu kabul edilir. Yapının giriş kapısı da grift düzeniyle ahşap işçiliğin enfes örneklerinden biri olarak göze çarpar. Tarihlendirme konusunda VGM eski eser fişlerinde 1582 yılına ait bir kayıt ile 1530 yılına ait Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri’nde Abdal Hasan Köyü zaviyesinin ve adının geçmesi ışık tutucu olmaktadır. Muhtelif zamanlarda tamir görmüş olan türbede biri Dilsiz Sultan’a, diğeri Abdal Hasan’a ait olduğu kabul edilen iki ahşap sanduka bulunmaktadır. Türbe çevresindeki hazirede bulunan mezar taşlarından tarihi tespit edilebilenler 1834-1900 yılları arasında yer alır. Türbe ve diğer yapılarda yer alan devşirme malzemenin bolluğu, burada Roma-Bizans varlığının işaretidir. Çalışmasının sonunda Esra Yıldız’ın varmış olduğu sonuç itibarıyle, eski adı Tutaş olan köy bir Kalenderi dervişi olan Abdal Hasan tarafından kurulmuş, ve buraya devlet tarafından bir külliye inşa ettirilmiştir. İmaret, mescit, hamam ve medreseden oluşan bu yapılar topluluğundan mescit ile medresenin günümüze ulaşamamış olduğu anlaşılıyor. Türbenin biraz yukarısında ‚Asa Suyu‛ adıyla anılan ve şifalı olduğuna inanılan bir su vardır. Bu isim, Şeyh Şaban-ı Veli’nin Türbesindeki ve Benli Sultan Türbesinin bahçesindeki su için de kullanılmaktadır. Abdal Hasan’ın türbesindeki suyun, cilt hastalıklarına iyi geldiğine ve çeşitli rahatsızlıkları olan kişilerin bu suyla yıkandıktan sonra, rahatsızlıklarından kurtulacaklarına inanılmaktadır. Ayrıca cinli olduğuna inanılan, saralı olan, hamileyken çocuğunu düşüren ya da çocuğu olmayan kadınlar da bu türbeye gelerek dua etmekte ve kısa zamanda dileklerinin gerçekleştiği düşünülmektedir. Ve yine, konuşamayan çocuklara Asa Suyu’Suyu’ndan içirerek onların kısa zamanda konuşacağı kabul edilmektedir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Bahşızade Sultan
Çanakkale – Gelibolu aramanlar Hançerli sokak girişinde yıkılmış dergahının bahçesinde bir kaç mezarla beraber kendi mezarı bulunan Bahşızade, dergahı olan Allah Dostlarındandır. Dergahı tamamen yok edilmiş sadece bahçedeki mezarlık kalmıştır. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

Oruç Baba – Gelibolu
Çanakkale – Gelibolu Karamanlar Mahallesinde çeşmesi, hamamı ve mezarı birbirine yakındır. Hamamı yok olmak üzere bakımsız bir haldedir. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

Ece Bey Türbesi
Çanakkale – Gelibolu – Karainebeyli köyünde Gazi Süleyman Paşa ile birlikte Rumeli yakasına geçişte ve Gelibolu Yarımadası’nın fethinde çok önemli görevler üstlenmiştir. Neşri, tarihinde; Ondan Ece Bey ve Yakup Ece adlarıyla bahseder. Ece Bey , Gazi Fazıl Bey, Evronos Bey, Hacı il Bey ve Kara Timurtaş Bey gibi Rumeli fütühatının il komutanlarındandır. Ece Bey , Çimpe kalesinin fethi ve Rumeliye geçişin planlanmasında bir kurmay gibi çalışmış ve hazırlanan planı başarıyla uygulamıştır. Çimpe kalesinin alınmasından sonra Bolayır yakınlarındaki Akça Limanına baskın yaparak gemileri yok etti. Daha sonra da AKSAMİN kalesini aldı. Bolayır’ın fethinden sonra Gelibolu Kalesinin fethine girişti. Orhan Gazi bu başarılarından dolayı Yarımada’nın yukarı bölümü Ece Bey ‘e Gelibolu Kalesini Hacı il Bey’e daha yukarılarıda Gazi Fazıl Bey’e vermişti. Ece Bey , ele geçirdiği bu yerleri imar ve gelişmesine özen gösterdiği için Eceabat ilçesine, Ece Bey ‘in mamur ettiği yer anlamına gelen ECEABAT adı verilmiştir. Bu yiğit kahraman Gazi Alperen, Gelibolu’nun Karainebeyli köyünde dik bir tepenin üzerinde Alperen Kumandanlarından Kara Nebi ile yanyana yatmaktadır. Mezarı 1991 yılında yeniden restore edilmiştir. Her yıl mezarı başında çevre köylerin son senelerde ise resmi zevatın da katılımıyla anma törenleri ve yemekli mevlütleri okutulmaktadır. Allah ruhlarını şad etsin Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

Çiçekli Dede – Mustafa Münip Türbesi ve Biga Türbeleri

Bahşi Baba Türbesi
çanakkale – eceabat – kumköy Eceabat ilçesi, Kumköy köyünün 3 km güney batısında Kavakaltı deresinin batısındaki ağaçlık alan içinde kalmaktadır. Uzun bir zamandır kullanılmayan mezarlık, ağaçlarla ve çalılıklarla kaplıdır. Mezarlık oldukça geniş bir alana yayılmış durumdadır. Mezarlık içinde iki tür mezar taşları kullanılmıştır. Gelibolu yarımadasında bulunan ve 14. yy Mezarlıkta, 14. yy özelliği gösteren dikili taşların (balbal) bazılarının yüksekliği 3 m’yi bulmaktadır. Bu tür mezar taşlarının çoğu yıkık durumdadır. Boncukkıran mezarları ile benzerlikler göstermektedir. Türkler’in gömü geleneğine ışık tutması açısından önemlidir. Ayrıca mezarlıkta yakındaki antik kentlerden getirilmiş devşirme mimari parçalar da mezar taşı olarakta kullanılmıştır. Mezarlığın tam ortasında moloz taşlardan yapılmış bir mezar bulunur. Köy halkı bu mezarın, mezarlığa ve köye ismi ni veren ermiş kişi “Bahşi Baba” mezarı olduğuna inanır ve saygı gösterir. Yıl içindeki kutsal günlerde mezar ziyaret edilerek dualar edilir ve hayırlar yapılır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

Yedierenler – Çanakkale
çanakkale – merkez – kemel köyü Merkez Kemel köyü sınırları içinde Dedelik tepesi üzerinde bulunmaktadır. Mevki, köyün hemen üstünde, güney doğusunda bulunan yüksek tepededir. Kemel köylüleri buraya hayır tepesi de demektedir. Tepe Çanakkale boğazına ve çevresine hakim bir konumda bulunmaktadır. Tepe üzerinde betonla onarılmış altı adet mezar ve altıgen taşlarla muntazam bir işcilikle yapılmış bir mezar olmak üzere toplam yedi mezar bulunmakta ve tepe ismini bu mezarlardan almaktadır. Mezarların bir kısmı, bölgede Erken Osmanlı Döneminde sıkça görülen gömü tiplerindendir. Bu dönemde bölgenin saygın ve önemli kişilerinin mezarları, mezarlıklar dışında bölgenin yüksek tepelerine gömülürler, bu mezarlara dede mezarı olarak adlandırılırdı. Bu mezarların bulunduğu yerlerde çevre köylerin halkların hayırlar yaparak dualar ederlerdi. Kemel köyü tarafından bu alanda her yıl 6 Mayıs günü çevre köylerden gelen davetlilere yemeklerin verildiği ve du aların edildiği hayır törenleri yapmaktadır. Ayrıca bu alanda tepenin etrafında bazı duvar kalıntıları görülmektedir. Bu duvarlar olasılıkla antik bir dönemden olmalıdır. Artıca oldukça az sayıda Roma dönemi özelliği gösteren kaba seramik parçaları görülmüştür. Tepenin bölgeye hakim durumda olması antik dönemde de burada bir iskan bulunduğunu güçlendirir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği
Yahyalı Türbeleri
Kanlı Ardıç Türbesi Yahyalı’nın Aladağ yaylalarına giden yolun kenarında beş tane büyük ardıç ağacı vardır. Yaylaya gidenlerin mola verdikleri bu muhite Kanlı ardıç denilmektedir. Burası ayrıca bir dilek ve ziyaret yeri olarak da şöhret bulmuştur. Kanlı ardıçtaki mezarların kime ait olduğu tam olarak bilinmemektedir. Buraya Süme’nin Makamı da denilir. Rivayete göre burada şehit edilen şahsın adı Süme ya da Süleyman’mış. Bu şahıs, iki kaçağı elleri bağlı olarak Yahyalı’ya getiriyormuş. Yolda kaçaklar, kendilerinin kaçmasına fırsat vermeyen bu adamı şehit etmiş ve ardıçların olduğu yere gömmüşler. Sonraları yaylalarda ölen kimselerin de buraya gömülmesi adet haline gelmiştir. Ayrıca Kanlı ardıç mevkiinin cinlerle meskun olduğuna inananların sayısı da çoktur. Bununla ilgili olarak aşağıdaki olay anlatılmaktadır: Bir adam Kanlı ardıca odun temin etmek için gitmiş, kestiği odunları eşeğe yükleyip çadırına getirmiş. Ancak sabah kalktığında bir de ne görsün odunlar yok. Tekrar Kanlı ardıcın yanına gittiğinde o unları orada görmüş. Odunları tekrar yükleyip çadıra geri getirmiş, sabah kalkınca odunların yine olmadığını farketmiş. Bu durum üç gün böyle devam etmiş. Sonunda bu olay karşısında korkuya kapatılan adam bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmez ve başından geçenleri konu komşuya anlatır. O gün bu gündür hiç kimse Kanlı ardıçtan bir dal bile almaya cesaret edemez. Daha sonraları önemli bir ziyaret yeri haline gelen Kanlı ardıçı, insanlar dermanı bulunmayan dert ve sıkıntılara deva bulmak, çocuğu olmayan kadınlar çocuk sahibi olmak, düşman sahipleri ise düşmanlarının şerlerinden emin olabilmek için ziyaret ederler. Dilek sahipleri dileklerinin kabul olması için orada bulunan ardıç ağaçlarına dert ve maksatlarını göz önüne getirerek bir çaput bağlarlar, yahut iki rekat namaz kılar ve dua ederler. Dede Sultan Yahyalı’nın Yular köyünde bulunmakta olan, Yerköy köyündeki Akça Koca’nın kardeşi olduğu söylenen bu zatın mezarı dağın tepesinde olup bugün ise harap bir haldedir. Köylüler herhangi bir dilek için ziyaret etmiş olduktan bu mezara ziyaret sırasında para ve metal cinsinden bir şey bırakırlar. Bu durum zamanla mezarın define arayıcılar tarafından birkaç kez kazılmasına sebep olur. Ancak burayı kazan kişilerin feci bir şekilde kaza yaparak ölmeleri, o mezarın köylüler arasında önemini artırmış ve bir daha mezarı kazma eylemine cesaret edilememiştir. Dede Pınarı Yahyalı’nın güneyinde, Aladağlar Aksu mevkiinde bir pınarın yanında bir mezar vardır. Buraya Dede Pınarı denilmekte, mezarın da Dede Efendi diye bilinen bir zata ait olduğuna inanılmaktadır. Pınarın yanında bodur ağaçlar bulunmakta olup, hastalar. çocuğu olmayanlar veya başka bir dileği olanlar buraya gelerek oradaki ağaçlara çaput bağlayıp dilekte bulunurlar. Ziyaretlik Türbesi Yahyalı’nın güneyindeki Yeşilköy’de Ziyaretlik diye bir ye mevcut olup burada büyük bir kayanın ortasından şelale şeklinde bir su akmaktadır. Suyun döküldüğü yerin yanında mezar vardır. Daha önceleri buranın gayr-i müslim mezarı olduğu ve onlar tarafından ziyaret edildiği kabul edilmektedir. Ancak aşağıda anlatılan olağanüstü olaylardan sonra halk buranın bir müslüman mezarı olduğuna inanmaya başlamış ve müslümanlar tarafından ziyaret yeri haline getirilmiştir. Anlatıldığına göre buraya bir su değirmeni kurulmak istenilince şelalenin suyu kurumuş, bu teşebbüsten vazgeçilince su yeniden akmaya başlamış. Ayrıca boyabdesti almak için bir şahıs suya girmiş, yine su hemen kurumuş. Adam sudan çıkar çıkmaz su akmaya başlamış. Bu suyun şifalı olduğuna inanılmakta ve hamile kadınlar çocuklarıyla ilgili dilekte bulunmak maksadıyla buraya gelerek suyundan içip, suyun içine de para, demir parçası vb. şeyler atmaktadtrlar. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Tomarza Türbeleri
Gül Baba Türbesi Gülveren köyü girişinde bulunan Mezarlığın yanında bulunan bu türbe, son zamanlarda yapılmıştır. Halk o zatın cesedinin çürümediğine inanmaktadır. Günümüzde yağmur duası burada yapılmaktadır. Halil Dede Türbesi İncili köyündeki türbe Halil Dede1ye aittir. İran Horasan1ından bu köye gelmiş olan Halil Dede’nin kardeşleridir, diye anlatılmaktadır. Halen bu köyde Halil Dede’nin soyundan geldiğine inanılan· insanlar mevcuttur. Bu türbeye İncili Çavuş’un anma gününde de topluca gidilir ve ziyaret edilir. Aynca burada yağmur duası da yapılır, Sözkonusu türbe başka zamanlarda ziyaret edilmez. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Hacı Torun Efendi
kayseri – hunat hatun camii Kayseri hanedanından Çukurluzade Ahmed Ağanın oğlu olan Hacı Torun Efendi ‘nin asıl adı Muhammed (Mehmed) Salih olup 1214/1799 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Baba ve dedeleri, Sivas Şehri yakınlarında bulunan Kesik Köprü Vakfı ‘nın mütevellısi olup, 610/1213 tarihli bu vakfiyeye göre sülaleleri Selçuklu Vezirlerinden Ebü’l-Leys Arslan b. Sinbat’a dayanmaktadır. Bu vakfiyeye göre ecdadının Horasan tarafından gelerek Sivas’a yerleşmiş oldukları tahmin edilmektedir. Kendisi daha çocukken babası Ahmed Ağa’nın ölümü sebebiyle annesinin babası ulemadan Hacılarlı Musa Efendi ‘nin yanında erginlik çağına kadar kalmış, akranlarından ayırt edilmesi için Musa Efendi tarafından kendisine ”Torun” takabı verilmiştir. Bu suretle adı bundan sonra halk arasında Torun Efendi diye meşhur olmuştur. İlk tahsilini Hacılar’da dedesi Musa Efendi’nin yanında yapan Torun Efendi , keskin zekasıyla Musa Efendi’nin hayır dualarına mazhar olmuştur. Musa Efendi Kayseri’de Sivas Kapısı yanında bulunan Çiğdeli Camii’nde vaaz ederken arkasına aldığı bu küçük torununu halka göstererek samimi dualarda bulunmuştur. Gençlik yıllarının ilk devresinde iken dedesi Musa Efendi’nin de ölmesi ile kimsesiz kalan Torun Efendi , Kayseri’de halasının kocası Kıranardlızade Hacı Seyyid Ağa ‘nın evinde kalmağa başlamış ve bu arada geçimini temin için dokumacılık sanatına başlıyarak yirmiyaşına kadar bu sanatla meşgul olmuştur. Manevi bir işaret olmak üzere bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i görmüş ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kendisine bir Kur’an-ı Kerim vererek ”oku” buyurmuştur. Bunun üzerine uyanan Torun Efendi ‘nin içinde bir ilim sevgisi, tahsil aşkı meydana gelmiş ve o günden itibaren dokumacılık sanatını bırakarak Mürekkepci lsmail Efendi ‘nin derslerine devam etmiş ve Yanıkoğlu Camii imamı Hacı Derviş Efendi’den İlm-i kıraat öğrenmiştir. Aynı zamanda o asırda ilmi etrafa yayılmış olan Göncüzade Kasım Efendi ‘nin derslerine devam ederek icazetname almıştır. Bir aralık Ankaravi Sarı Abdullah Efendizade Mehmed Efendi’ nin de derslerine devam etmiş ve Raşid Efendi Kütüphanesi’nin Hafız-ı Kütüplerinden Hacı (M.) Salih Vahdeti’den Telhis ve Mutavvel okumuştur. O asırda medreselerin verimsiz hale gelmesiyle tedris hayatı camilere kaymış olduğundan Kayseri’de Cami-i Kebir ders-i ammı Hocazade Mehmed Efendi ‘nin ölümünden sonra Cami-i Kebir’de müderrislik vazıfesini üzerine alan Hacı Torun Efendi , otuz seneye yakın bu camide yüzlerce talebe yetiştirmiş, vaaz ve irşadda bulunmuştur. Talebeleri içinde en meşhurları, damadı Divrikli Emin Efendi , Küçük Hacı Hafız Efendi , Müftü Nail Efendi , Müftü Mesud Efendi , Müftü Hacı Enver Efendi gibileri olmak üzere üçyüzü aşkın talebeye icazetname (diploma) vermiştir. Bir aralık Hacc’a da giden Hacı Torun Efendi gidiş gelişlerinde Mekke, Medine ve Şam gibi Osmanlı Vilayetleri’ndeki alimlerle karşılaşmış ve ilmi sohbetlerde bulunarak kudretini onlara da tasdik ettirmiştir. Hacdan dönüşlerinde Karaman Müftüsü Hadimizade Abdullah Hasib Efendi’ ye uğramış ve Hadimi Hz.lerinin kendi el yazması mecmuasını ve diğer eserlerini görmüş ve bir kısmını istinsah (kopya) eylemiştir. Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi’ne de pek çok devam eden Hacı Torun Efendi , kendi el yazısı ile bazı kitaplar istinsah eylemiştir. Kendisi Nakşibendi Tarikatı’na mensup olduğundan Hadimi Hz.lerinin “Risale-i Nakşibendiyye” sini de istinsah etmiş ve Şeyh Hadimi merhumun ruhani himmetiyle adı geçen tarikatta tezyid-i feyz ve kemal eylemiştir. Hacdan döndükten sonra da yine Cami-i Kebir’deki tedris hayatına devam eden Hacı Torun Efendi, ders-i anımdan olması sebebiyle Tefsir, Hadis, Fıkıh Usulü, Maani, Beyan, Bedi, Sarf, Nahiv, Mantık, Adab, Kelam, Hikmet ve Hey’et gibi ilimlerden ders okutmuştur. 1254/1838 tarihinde telif ettiği “İşaratü’l-Kur’an” isimli eserini Sultan Abdülmecid Han’a 1258/1842 de takdim ettiğinde padişah tarafından mükafat olmak üzere Hacı Torun Efendi’ ye hazineden 250 kuruş maaş bağlanmıştır. 1273/1856 yılında Cami-i Kebir’in tamiratı sırasında bir hayli emeği geçmiştir. Bu sıralarda telif hayatına da başlıyan Hacı Torun Efendi , isimlerini aşağıda vereceğimiz eserlerle bazı Haşiye ve Ta’likatlar meydana getirmiştir. Muhakkık, Müdakkik, zeki ve vakar sahibi, halk ve ulema arasında zamanın İmam-ı A’zam ‘ı gibi hürmete layık bir kimse idi. Zamanındaki alimler ve şeyhler ziyaretine gelerek hayır duasını almağa çalışırlardı. Yaşları yetmişe vardıktan sonra Beyzavi Tefsiri ile Buhari derslerinden başka ders okutmamışlar, ibadetle vakit geçirmişlerdir. Son zamanlarında bazı müzmin hastalıklara yakalanmış olup, iyileşmesi mümkün olmayan bir hale geldiği halde hiç bir zaman şuurunu kaybetmemiş ve bu halde iken bile Cenab-ı Hakk’a hamdetmeğe devam etmiş ve hiç bir zaman hastalığından şikayet etmemiş, tahammülsüzlüğe delalet edecek bir kelime bile söylememiştir. İlahı emanetin teslimi zamanı yaklaştığı sırada üç gün üç gece yanlarında Hatm-i Hace tertibini emredip kendileri dahi o hasta halinde Hatm-i Hace’ye devam ederken 22 Zilhicce 1302/1884 Cuma günü, Cuma Namazı’ndan ewel vefat etmiş, Hunat Camii’nin batı kapısından girerken görünen Hunat Hatun türbesi yanına defnedilmiştir. O tarihlerde Kayseri Naibi bulunan Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi, ölümüne şu tarihi düşürmüştür: “Lafzıle tarih-i fevtin zabt idüb FEVZi dedi” “Üçyüz iki sali içre kıldı Aden’e irtihal” Menkıbeleri 1- Gençliginde bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i görmüş, Peygamber Efendimiz kendisine bir Kur’anı-Kerim vererek ”oku” buyurmuştur. Bunun üzerine uyanan Hacı Torun Efendi , çalışmakta olduğu dokumacılık sanatını bırakarak Mürekkepci İsmail Efendi ‘nin derslerine devam etmiştir. 2- Abdullah Develioğlu Hocamız merhum anlatıyor: 1909 senesinde Edirne’de bulundum, Saathane Medresesi Müderrisi İsmail Hakkı Efendi -o zamanlar 80 yaşlarında olduğu zannediliyordu- şöyle dedi: – “Bir zamanlar İstanbul’da idim, Hacı Torun Efendi ile Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi’yi gördüm. Hacı Torun Efendi’ye Kur’an-ı Kerim ‘in bazı sureleri başlarındaki huruf-ı mukattaa’nın manasını sordum, şöyle dedi: – “Habib ile mahbub arasında bir sır ve şifredir. Onlardan başkası bunun hakikatini bilemez.” 3- Mezar taşına şu beyit yazılmıştır: İza kale’l-Müezzinü fi’l-hamsi eşhedü Ve nahnü nücibu fi’I-Kuburi ve neşhedü Açıklaması: Müezzin beş vakit ezanda: “Eşhedü -Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine ve Hz. Peygamber’in O’nun rasulü olduğuna şehadet ederim- dediğinde, biz de mezarda olduğumuz halde cevap verir ve şehadet ederiz.” 4- Bir gün Hacı Torun Efendi ziyaretçilerine: – “Allah daha iyi bilir, Maraşlı bir öğretmen bana bir mektup getiriyor” der. Biraz sonra içeriye ince yazma sarıklı, kısa cepkenli, Maraş yemenili birisi selamla girerek, Hoca Efendi’ye bir mektup uzatır. Adam gittikten sonra Hoca Efendi ziyaretçilerine: – “Herhalde kerametime hükmettiniz. Pencereden bakarken bu adam birisine bir şey sordu, adam da bizim evi gösterdi. Kıyafetinden Maraşlı olduğu anlaşılıyordu. Maraş Müftüsü’nden bir mektup bekliyordum. Gelen kimsenin öğretmen olduğunu da, oynayan çocuklara dikkatli bakışlarından çıkardım” dedi. Eserleri 1- İşaratü’l-Kuran 2- Miftahu’l-Hayat 3- Risaletü’l-İndiraciyye 4- Tenbihü’l-Ağbiya 5- Hissü’l-Hakk ve Zaher 6- Risale fi Ta’rifatil-Ahkami’ş-Şer’iyye Hocaları 1- Mürekkepci İsmail Efendi 2- Hacı Derviş Efendi 3- Göncü-zade Kasım Efendi 4- Sarı Abdullah Efendi-zade Mehmed Efendi 5- Hacı Mehmed Salih Vahdeti Hoca Efendi Talebeleri 1- Divrikli Damad Emin Efendi (Ölümü: 1327/1909) Divrikli Hafız Mustafa Efendi’nin oğludur. Hafız Mustafa Efendi Kayseri’de müderris iken, Emin Efendi 1237/1821 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. İlk tahsilini Kayseri’de yapmış ve küçük yaşta iken Kur’an-ı Kerim-i ezberlemiştir. Sonra kardeşi İsmail Efendi ile beraber memleketi olan Divrik’e gitmiş ve orada sarf ile nahvi, daha sonra Tokat’a giderek mantık okumuştur. 1265/1848 tarihinde tekrar Kayseri’yegelen Emin Efendi, zamanın büyük alimi Hacı Torun Efendi ‘den sekiz sene kadar okuyarak icazet-name almış ve hocası Hacı Torun Efendi ‘nin kızı ile evlenmiştir. Bu evlilikten dolayı “Damad” adı ile şöhret bulmuştur. Kayseri’de kırk sene kadar tedrisatta bulunarak ders okutmuş ve 300’den fazla talebeye icazetname vermiştir. Nihayet-seksen sekiz yaşında olduğu halde-1327/1909 yılında Kayseri’de vefat etmiş ve cenazesi Hunat Cami-i Şerifi’nin batı girişindeki türbenin yanındaki boşluğa defnedilmiştir. Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, “Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlm” adlı eserinde şöyle bir kıssa anlatmaktadır: “Ben, Anadolu vilayetlerinden büyük bir vilayet olan Kayseri’de talebe iken, işittiğime göre Hocam Divrikli Mehmed Emin Efendi ki Kayseri’li Hacı Torun Efendi ‘nin damadı diye meşhurdur -Allah her ikisine de rahmet etsin-, Şeyh Damad Halil Efendi adında meşhur ilim adamlarından biri kalabalık ilmi bir cemaat içinde ”O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir varlık yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” ayetinde çalgı aletleri ayetin manası içine nasıl girebilirler?” diye bir soru sormuştur. Damad Emin Efendi’nin mantıkta büyük bilgisi vardı, şöyle cevap vermiştir: – “Ayetteki kazıyye (önerme) umumidir. Her varlık ki var oluşu sebebiyle Allah’ı tesbih eder ve böylece bu ayetin hükmüne lehiv aletleri de girer. Zira bunlar da mevcut varlık olmaları sebebiyle Allah’ı tesbih ederler. Lehiv aletlerinin insanları Allah’ı zikirden alıkoymaları ve şer’in onu yasaklaması sebebiyle asıl maddelerinin Allah’ı zikirden yoksun olmaları lazım gelmez. Mantık bilgisi sebebiyle hüküm çıkaran bu hikayeyi Mısır’da kalabalık ilmi bir topluluk içinde anlattım. Gereken ilgi ve alaka gösterilmedi. İhtimal ki bu ilgisizlik mantık ilminin Mısır’da gerektiği gibi takdir edilmeyişinden ve gaflette olanların bu ilim aleyhinde bulunmasındandır. 2- Küçük Hacı Hafız Efendi (Ölümü: 1307/1890) 1238/1822 yılında Kayseri’de doğmuştur. İlk tahsilini mahalle mektebinde yaptıktan sonra medrese tahsilini de Hunat Hatun ve Melik Gazi medreselerinde yapmış ve Hacı Torun Efendi’den icazetname almışlardır. Daha sonra Hunat Medresesi ‘ne müderris olmuşlardır. Nihayet -Yetmişüç yaşında olduğu halde- 28 Ramazan 1307/ 1890 tarihinde Kayseri ‘de vefat etmiş ve Hunat Camii Türbesi ‘nin yanındaki boşluğa defnedilmiştir. 3- Müftü Nail Efendi: Hayatına dair hiç bir bilgi elde edemedik. 4- Müftü Mes’ud Efendi (Ölümü: 1310/1892-93) Kayseri ‘nin Ağırnas Köyü ‘nde doğmuştur. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra medrese tahsilini Kayseri’de Hacı Torun Efendi’de yapmış ve bu zattan icazetname almıştır. İslam Hukuku Mütehassıslarından olan Mes’ud Efendi, Kayseri Müftüsü olmuştur. Daha sonra İstanbul’a giderek hademe-i şahane ve musıkı-i hümayun arabi muallimliğine tayin olunmuştur. Kayseri’nin sayılı ve değerli alimlerinden biridir. “Mir’at-ı Mecelle” adlı eserinde mecelle maddelerinin, otuz kadar hanefi fıkıh kitaplarından çıkarılmış kaynaklarını, asıllarını arapça olarak vermiştir. Mecelle’nin maddeleri aynen alınmış, her maddenin altına yukarıda adı geçen kaynaklardan alınan ifadeler yerleştirilmiştir. Ayrıca mehazın adı ve babı da zikredilmiştir. Mecelle cemiyetinin takdirlerini de kazanmış olan bu eser, 1302 yılında İstanbul’da bir cilt halinde 750 sayfa olarak basılmıştır. Müftü Mes’ud Efendi nihayet-1310/1892- İstanbul’da vefat ederek Yahya Efendi Dergahı avlusuna defnedilmiştir. 5- Müftü Hacı Enver Efendi: (Ölümü: 1326/1908) 1251/1835 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Babası Mehmed Salih Efendi’dir. İlk tahsilini mahalle mektebinde şeker-zade’den yaptıktan sonra medrese tahsilini de Kayseri’de Hacı Torun Efendi’den yaparak icazet-name almıştır. Kayseri’de Hatuniye Medresesi’ne müderris olan Hacı Enver Efendi, daha sonra Kayseri’ye müftü olmuştur. 36 sene kadar müftülük yaptıktan sonra nihayet yetmiş üç yaşında olduğu halde 1326/1908 tarihinde Kayseri’de vefat etmiştir Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Şeyh Taceddin Türbesi
kayseri – merkez – Şeyh Taceddin veli türbesi Şeyh Taceddin Türbesi , Osmanlı döneminde (1513) yapılan eserin yakın zamanda aslına uygun olarak onarılmış olduğu anlaşılmaktadır. Türbe, kare planlı, üzeri kubbe ile örtülü, batı yönde girişi olan, doğu ve kuzey cephe ortalarında birer penceresi bulunan Osmanlı dönemine ait, kesme taştan inşa edilmiş bir yapıdır. Türbede, zeminden yaklaşık 50 cm. yüksekliğe kadar dört yönden onarıma yönelik müdahale yapıldığı (çepeçevre kaplama yapıldığı) fakat daha sonra yapılan kaplamanın söküldüğü görülmektedir. Türbenin batı köşesine yaklaşık 3 m. mesafede yeni inşa edilmiş olan caminin güneydoğu köşesi denk gelmektedir

Yahyalı Hacı Hasan Efendi
kayseri – yahyalı – kalender cami ……… Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Epçe Sultan Türbesi
kayseri – develi – epçe köyü Develi’nin 15 km. güneydoğusunda yer alan Ebce köyünde türbe ve mescidi ile bir bütün teşkil eden yapının köyün kurucusu olan Ebce Sultan’a ait olduğu belirtilmekte, ”Dün Horasan’dan ettik firar; Epçe’de kıldık karar,” dediği anlatılmaktadır. Yıkılan türbenin yeniden inşası köy sakinlerinden Ağcalar’ın Hacı Yusuf Efendi isimli şahsın rüyasında gördüğü manevi işaretle gerçekleşmiştir. Anlatıldığına göre adı geçen şahıs, bir gece türbenin şimdiki yerinde yatarken rüyasında gaipten gelen bir adam, yan tarafında bulunan sağ elini alıp kalbinin üzerine koyar. Hacı Yusuf Efendi o anda uyanır ve burada büyük bir zatın yattığını anlar. Bu zatın daha sonra Tekke adı verilen bu türbede kazan kaynatarak Toros dağları üzerinden gelen yolcuların iaşe ve ibatesini sağladığı rivayet edilmektedir. Anlatılan bir menkıbeye göre, Horasan’dan geldikleri söylenen Ebce Sultan ile Havadan köyündeki zat kardeşmiş. Birgün. Havadan’daki kardeş bir koçun üzerine binerek kardeşini ziyarete gelir. Böylece kardeşine kendi manevi gücünü göstermek ister. Bunun üzerine Ebce Sultan da adeta ona bir ders verircesine bir taşa gem vurarak onunla Havada.n’a gider ve iade-i ziyarette bulunur. Bu hadiseden sonra Ebce Sultan ‘ın büyüklüğünü anlayan kardeşi, bağışlanmasını isteyerek onun derecesini takdir eder. Köylülerin ifadesine göre, Ebce Sultan ‘ın bindiği taş türbeye 400 metre uzaklıktaki bir yerde durmakta olan taştır. Ebce Sultan ‘a izafe edilen kerametlerden bir diğeri de halk arasında şöyle anlatılmaktadır: Define arayıcılar burada hazine olabileceğini düşünerek türbenin içine girdiklerinde kapı kendiliğinden üzerlerine kapanır, pencereler yükselir. Bunun üzerine, buranın kutsallığını anlayan defineciler yaptıklarına pişman olarak Allah’a tevbe ederler, bu sırada kapıda tekrar kendiliğinden açılır ve defineciler oradan uzaklaşırlar. Türbe özellikle yağmur duasının yapıldığı bir yer olarak bilinmekte, bunun yanı sıra adağı olan kimseler tarafından da ziyaret edilmektedir. Adağı olan kimse buraya gelir ve türbeye bitişik olan mescitte ilci rekat namaz kılarak ziyaretine başlar. Namazdan sonra türbeye girer, dua eder daha sonra da kurban keser. Ayrıca türbedeki sandukanın başında kuvvet taşı denilen bir taş mevcuttur. Ziyaret edenler bu taşı ağrıyan yerlerine sürerek bununla şifa sağlamaya çalışırlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Hızır İlyas Türbesi – Kayseri
kayseri – develi Develi’nin yaklaşık 4 km güneyindeki yukarı Develi’ye hâkim bir tepenin üzerinde yer alan türbe, Şevval ayının on beşi çarşamba günü vefat eden harzemli Mahmut oğlu Seyyid İmadettin Muhammed ’e aittir. Tamamen kesme taştan inşa edilmiş olan türbe, kare bir gövde üzerine kasnaksız bir kubbeden oluşmaktadır. Mihrabın çevresindeki üst kısımda Allah’ın güzel isimlerinden on iki tanesi yazılıdır. Türbenin içerisinde bulunan mihrap nişi ise Selçuklu döneminin şah eserlerindendir. Türbe giriş kapısının sağ ve sol taraflarında yer alan kitabelerde Zariyat süresinin 56. Ayeti yazılıdır. Salnamelerde veli olarak gösterilen Seyyid İmameddin Harzemli ‘nin mezar taşı türbe içerisinde yer almaktadır. Ayak ucu kitabesinde Harzemli Mahmut oğlu Seyyid İmadettin’in Seyyid soyundan bir din alimi olduğu ve kendisinden kırk dört yıl sonra vefat eden Seyyid Şerif’in hocası olduğu anlaşılmaktadır. Hızır ve İlyas ’ın buluşma günü olarak da bilinen ve halk tabiriyle Hıdırellez olarak isimlendirilen nevruz, Develi’de de Develi Belediyesi’nin 6 Mayıs’ta gelenek haline getirdiği organizasyonuyla Seyyid İmadettin Muhammed türbesi çevresinde kutlanmaya devam etmektedir. Hıdırellez kutlamalarına ev sahipliği yapmasından dolayı Hıdırellez türbesi olarak bilinen Seyyid İmadettin Muhammed türbesi, tarihe şahitlik eden Develi’deki onlarca tarihi eserlerden sadece bir tanesi. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Seyyid Yahya Rıza Sevgili Efendi
kayseri – bünyan – burhaniye köyü Seyyid Yahya Rıza Sevgili Efendi , 1912 yılında Kayseri – Bünyan ilçesi Karakaya köyünde dünyaya gelmiştir. Babası kadiri Şeyhlerinden Osman Efendi annesi Mevlüde Hanımdır. Babası Kadiri Şeyhi Osman Efendi Yahya Efendi neseb itibariyle Peygamber Efendimize dayandığını kendi beytinde şöyle ifade eder. Ceddim Muhammed Mustafa İnanmayan ummasın vefa Burhaniye köyüm Bünyan emelim Kayseri Gültepe nakli semerim Babam yurdu Karakaya bilmektir. Emir Yakup oğulları diye tanınan dedeleri sırası ile şöyledir: Seyyid İshak-Molla Osman-İshak Çelebi-Kara Ahmet-Merdan Ali-Deli Seyyid-Merdan Ali Dedesi Seyyid İshak ve Oğlu Molla Osman Belhten Kayseriye gelip oradanda Karakaya köyüne gelmişlerdir. 1912 yılında Karakayada dünyaya gelen Yahya Efendi önce Burhaniye Köyüne daha sonra 1952 yılında Kayseriye göç ederek Gültepe mahallesine yerleşmiştir. Hayatının son dönemine kadar burada yaşamıştır. Yahya Efendi tasavvuf alanın da Erzurum’da son dönem meşhur Nakşi Şeyhlerinden olan Alvar İmamı diye Maruf Muhammed Lütfi Efe ve kardeşi Vehbi Efe Hazretlerine intisab ederek manevi sahadaki seyr-ü suluküne başlamıştır. Yahya Efendi Hazretleri sohbetlerinde en çok Vehbi Efendi Hazretlerinden feyz alıp onun teveccühüne mazhar oldugunu ifade etmişlerdir.Onunla ilgili Divanında şunları söylemiştir: Vehbinin ateşi canımı yakar Vehbisiz cihana gözümü bakar Vehbiden ayrılan canını yakar Hergünüm bizardır kimseler bilmez Doldu şu gözüme şu kanlı yaşlar Bahar mevsiminde yeşillendi ağaçlar Vehbimde canıma ateş bağışlar Bu derdi zarimden kimseler bilmez Ağlamaktır halim görenler bilmez Yanıyor ciğerim yanmayan bilmez Hayali perdede duranlar bilmez Vehbiyi görmeyen gözler ne bilir Bu RIZA gözü gönlü yarinde Bir gül gibi açmış Vehbi ilinde Her ne söyler ise Vehbi ilinde Vehbisiz bağların bülbülü bilinmez Tasavvuf geleneğinde Yunus Emre ve Niyaz-i Mısri gibi Hakk aşıklarının yolundan giden Şeyh Yahya Efendi Hazretleri Vecd ve ilahi aşk halinin çok erken yaşlarda başladığını yine kendi sohbetlerinde ifade ederlerdi. Ömrünü yüce dinin anlatılmasına ve yayılmasına adayan Yahya Efendi hazretleri ALLAH’a vuslatı dervişlikte bulduğu için onlarla beraber oturur sohbet eder ve sohbetide kendi yolu olarak nitelendirirdi. Bu sebepledir ki müridleri sohbetlerini imkan nisbetin de kaydetmeye çalışmış ve bunları Sohbetler adı altında kitap haline getirmişlerdir. Merhum Yahya Efendi Hazretlerinin en önemli eseri ilahi aşk halindeyken söylenip sadece kaydedilebilenlerden bize intikal eden DİVAN ıdır.Sohbetlerinde olduğu gibi Divanında da şeriatın ve hakikatın esaslarını bütün esrarıyla ortaya koymuşlardır. Tasavvuf meşrebinin temsilcilerinden olan Yahya Efendi Hazretleride tasavvufun yaşanış şekli olan tarikatı şöyle tarif eder: ” Şeriat,Tarikat,hakikat,Marifetullah….. Herkim hakikatı bulursa marifete yolu geçer.Evvela şeriatın yolunda doğru olacaksın şeriata muhalif bir halin varsa onu düzelteceksin şeriat ve tarikat birbirinden ayrı şeyler değildir.Şeriat ALLAH-ü Zülcelalin Kuranın ahkamıdır.Tarikat ise ALLAH-ü Zülcelale giden bir yol demektir. ” Yahya Efendi hazretleri sohbetlerinde arkadaşlarının maddi ve manevi yönden gelişmelerini sağlayacak birçok konuda tavsiye ve öğütlerde bulunmuştur.Allah ü Zülcelal e kulluk onun yolunda dost doğru yürümek efendimiz (s.a.v) e hakkıyla ümmet olmak kısacası iyi bir Müslüman olmanın temel ilkelerini arkadaşlarına ve tüm müminlere hayatı boyunca anlatmıştır. Bu nasihatlerden bazıları şunlardır. “Ey müminler Allah’a itaat etmekten başka güzel bir iş yoktur. Allah’a muti olmaktan ve ona ibadet etmeten başka bir doğru yol yoktur. Allah’ı sevenleri seversen Allah’ı ananlar ile sende anar isen Allah’ı razı edenlerle sende beraber olur isen ve Allah’ın takdirine rıza gösterirsen bundan bir sevgi elde eder ve kamil bir insan olursun. Allah’ın nehyettiği şeylere dalarsan münkir ve kafirlerle beraber olursan dinin emretmediği doğrultuda hareket edersen Hz. Muhammed (s.a.v.) ın sünnetinin dışında yürürsen o zaman Allah’ın lanetine mazhar olmuş olursun.” Dünyaya mağrur olmamak….. “Ey müminler bir düşünün …. Bu dünya hayatı çok vefasızdır.Nice insanlar bu dünya hayatına mağrur olup asıl hedefi ve maksadı unutmuş sonrada dünyada sahip oldugu her şey elinden çıkıp gitmiştir.” İlmin değeri….. “Ey müminler kara cahillerden olmayınız.Sadece ilimde yeterli değildir.İnsana amelde lazımdır.Bundan dolayı daima bilmediğiniz şeyleri öğreniniz.Hakikatın yolunu öğrenip hakikatı tanıyınız.” “İnsan ölünce dünyaya geri gelmesi muhaldir.Dünya bir misafirhanedir.Biz insanlığın hilkatini elde etmemiz cennet ve cehennem yollarını bulmamız için dünyaya geldik.Herkes hürdür cebriyet yoktur.Amma her şeyde bir cebriyet vardır.Kuran-ı Kerim in emirleri insanı cebriyete koymuştur.Tam hür değiliz.Emirleri tutmayanlara büyük cezalar vardır.İnsanlar günah ve küfürleri sebebi ile cehenneme giderler.” “Kuranı ve onun emir ve nehiylerini tatbik etmek ilimle olur.İnsanları kemale getiren ilimdir. Allah-ü Teala kıyamet gününde benim zikrimden kuranımdan yüz çeviren kimseleri hesaba çekip cezalandıracağım onları ama olarak haşredeceğim geçimlerini daraltacağım diye Kuranında beyan etmektedir.Onun için sizler Kuranın emirlerini yerine getirmede azami gayret göstereceksiniz.Kuransız iman olmaz.” Namazın önemi…. “Namaz kılan kimseler namaz daki okunan sureler ayetler Kurandır.İşte namaz kılan kimseler bu sureleri okumakla Kuranı okumuş olurlar.Namazı kılmayan kimseler Kurana uymamış olurlar.Namaz huzuru ilahidir.Şükürlerin en büyüğü namaz dır.Bir insanın Allah’ın nimetlerini yiyip de “Yarabbi şükür “demesi şükür değildir.Kim ki namazı kılar ibadetlerini yaparsa şükrü eda etmiş olur.” Kulluğun önemi (O’na kul olmak) “En büyük kemal derece kulluktaki ibadetin kemalidir.Peygamberler veliler alimler abidler Salihler kullukta hizmet ederek daima derece ve kemaller elde etmişlerdir.Yaratılmışın küllîsi Allah’a muhtaçtır.Allah Teala ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Kul Hakkın rızasına ibadet ve taat ile ulaşır.” “Allah dinine sahip çıkan Müslümanları sever. Allah tealada onlara sahip çıkar, onları korur ve muhafaza eder ve onlara yardım eder.” Doğru ve dürüst olmak…. “Ey müminler Bir lokma haram yiyenin kırk gün ibadeti kabul olmaz.Sakalda saçta kılıkta iş yok.İş dorulukta ve güzel ahlakta.yaştada iş yok.Bir kadınla zina eden o kadından daha kötüdür.İsterse temiz adam olsun.İstikametlerinizi Allah tealaya düz olarak yönelterek insanları aldatmayacaksınız.Ölçü ve tartınıza çok dikkat edin.Evvelki ümmetlerin helaklarının bir kısmı ölçü ve tartılarında eksik ve hile yaptıklarıdan olmuştur.Haramdan çok olacağına helalden az olan daha hayırlıdır.Bir kimse gece namaz kılmaya kalksa çocuklarından ayrı odada çok namaz kılmaktansa çocuklarının bulundugu odada az namaz kılması daha hayırlıdır.” Hayatı boyunca binlerce insanı irşad eden merhum Seyyid Yahya Efendi hazretleri 31 temmuz 2001 yılında Maşukuna kavuşmuştur. Merhuma Allah’tan rahmet diliyor ve şefaatını umuyoruz. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.