Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 13 / 29 · 2.869 kayıt
Avcıbaşı Mehmet Bey – Nimel Çeyş

Avcıbaşı Mehmet Bey – Nimel Çeyş

İstanbul – Eğrikapı’da HZ. Şube hz nin yanında İstanbul’un Fethine Avcıbaşı olarak katılmıştır. Ni’me’l Çeyş’tendir. Peygamber efendimizin sohbetine nail olmuş, sahabelerle görüşmüş olan Sahabe-i kiram Şube hazretlerinin yanındadır. Kabri 1953 yılı fethin 500. yılı münasebetiyle İstanbul Fetih cemiyeti tarafından onarılmış ve kitabe konmuştur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın Avcıbaşı Mehmet Bey Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Şeyh Abdülkadir Belhi

Şeyh Abdülkadir Belhi

İstanbul – Eyüp Murad -ı Münzevi tekkesi avlusunda Sıddıkiye sülalesinden Özkand hükümdarı «Seyyid Burhaneddin Kılınç» torunlarından Seyyid Süleyman Efendi’nin oğludur. 1838’de Belh civarında Kandez denilen mahaldeki Hanikah’da doğdu. Pederi Seyyid Süleyman Efendi Belh’deki zulümden dolayı üç yüz kadar müridi ile hicret etti. Seyyid Abdülkadir o tarihte dört yaşındaydı, İran’a, Irak’a geçtiler. Oradan Konya’ya, Bursa’ya geldiler. Bursa’dan da İstanbul’a geldi. İlmi babasından tahsil etmiş ve yine babası tarafından irşad edilmiştir. 1876’da pederinin vefatı üzerine Eyüb’de «Şeyh Murad» dergahı şeyhliğine tayin edildi. Bu dergahta irşad ve saliklerin terbiyesi ile meşgul oldu. Kısa bir zamanda şöhreti her tarafa yayıldı. Az konuşur, fakat özlü söylerdi. Türk, Arap, Fars ve Çağatay lisanlarına vakıftı. Pek çok tasavvufi eserleri ve divanı vardır. Farsça yazdığı şiirler sadeliğine rağmen gayet ahenktar ve açıktır. İstanbul’un tanınmış şahsiyetleri sık sık ziyaret ederler ve ondan feyz alırlardı. Kadınlar arasında zühd ü takvası ile yüksek mertebeye erişen Adile Sultan kendisini ziyaret arzusunda bulunmuş ve bir gün iki kadana koşulu, fenerleri gümüş oymalı bender kupasıyla, yanında. kendisi gibi feraceli yaşmaklı bir cariye ve bir de haremağası olduğu halde dergaha kadar gitmiş, avluya girmiş. O esnada şadırvanda. abdest almakta olan Seyyid Abdülkadir Hazretlerine: — Derviş Baba, Abdülkadir Belhî’nin dergahı burası mıdır? Hazret: — Evet burasıdır. — Kendisini görmek istiyorum — Burada yoktur efendim. — Acaba ne vakit gelir? — Belli olmaz efendim. Adile Sultan, haremağasına işaret etmiş. Ağa elindeki çantayı açmış. Sultan Efendi altınla dolu kırmızı ipek bir kese almış. ‘’Şunu alınız, kendisine veriniz, fukarasına dağıtsın. Hazret-i Seyyid, abdest almakta devam ederek: — Ziyanı yok, siz alın, kendisine verin. — Onun izni olmayınca biz bir şey alamayız. Adile Sultan dönmüş gitmiş. Zaman geçmiş. Hazret bir gün oğlu Muhtar Bey’e: — Oğlum, demiş. Adile Sultan ziyaretimize geliyor. Kalk, kendisini karşılayalım. Dergahın bulunduğu yokuşu inmişler. Aşağıda beş-on dakika bekledikten sonra, uzaktan Arnavut kaldırımlarının üzerinde sallana sallana gelen bir kira arabası görmüşler. Araba yanlarında durmuş, içinden siyah büzme çarşaflı, peçeli bir kadın inmiş. Ne cariye, ne haremağası, ne kadana koşulu gümüş fenerli araba, ne üniformalı arabacı’… Seyyid Abdülkadir kadına doğru gitmiş : — Buyurun Sultan Efendi Hazretleri. Demiş. Adile Sultan elini öpmüş ve üçü birlikte dergaha çıkan yokuşu tırmanmışlar. Hazret-i Seyyid, bununla Sultan Mahmud’un kızma bir tevazu ve tecerrüd dersi vermişti. Hazret-i Seyyid 1922’de 86 yaşında olduğu halde irtihal eylemişlerdir. Son zamanlarında üç sene kadar istiğrak hali zuhur edip söz söylemez olmuştu. Vefatından biraz evvel biraderi Seyyid Burhaneddin’i yanına çağırarak «Burhan Can!» diye kucaklamış ve parmağı ile yol göründüğünü işaret etmiş. Aile efradı anlayıp ağlamaya başlayınca son söz olarak: — Allahaısmarladık! Hakka emanet ettik, demiştir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Sekbanbaşı Abdurrahman Ağa

Sekbanbaşı Abdurrahman Ağa

İstanbul – Fatih – Cibali ayakapısı surları girişinde İstanbul fethine Sekbanbaşı olarak katılmış,’’Ni’mel-Ceyş’’’dendir. İstanbul fethinde Cibali Ayakapı surlarının dışında muharebede şehid olmuştur. Ayakapısına bitişik, eski ahşap bir evin altında medfun olan bu yüce şehidin kabrinin caddeye demir parmaklıklı penceresi vardır, harap, bakımsız bir haldedir. 1953 yılı fethin 500. senesi münasebetiyle İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından şu kitabe konmuştur : Fatih’in Sekbanbaşısı Abdurrahman Ağa 1953 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Arpacı Hayreddin Türbesi

Arpacı Hayreddin Türbesi

İstanbul – Eyüp – Arpacı hayreddin camii yanında Hayatı…. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Pınarbaşı Kabristanı

Pınarbaşı Kabristanı

Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Bursa’da Müslümanların defin mekanı olarak kullandıkları ilk ve dolayısıyla en eski Müslüman mezarlığı Pınarbaşı Mezarlığı’dır. Rivayet odur ki Bursa’nın fethine takaddüm eden yıllarda şehrin tekfurunun biricik kızı amansız bir hastalığa yakalanır. Memleketin tabipleri kızcağızın derdine çare bulamadıkları gibi dışarıdan getirtilen tabipler de bir çare bulamazlar. Tekfur, çok sevdiği kızının hastalığı karşısında çaresiz kalmanın ızdırabıyla kıvranmaktayken Şemseddin Hindî adlı biri şehre gelir. Tekfurun kızının dermansız bir hastalığa yakalanmış olduğunu duyunca kızı görmek ister. Tekfur, kızının hastalığını tedavi ettiği takdirde Şemseddin Hindî’ye her ne isterse vereceğini söyleyerek Şemseddin Hindî’ye, kızını görmesi için müsaade eder. Şemseddin Hindî kızı muayene ettikten sonra tedavisinin mümkün olduğunu ve hemen tedaviye başlayabileceğini bildirir. Gerçekten de bir süre sonra tekfurun kızı iyileşmiştir. Bu sonuca çok sevinen tekfur Şemsedin Hindî’ye, “Dile benden ne dilersen!” deyince Şemseddin Hindi, Pınarbaşı’nda bulunan saray bahçesini istediğini söyler. Neden başka bir şey değil de tekfurun çok değer verdiği ve çeşit çeşit çiçeklerin yetiştiği bu bahçeyi istediği Şemseddin’e sorulunca, “Burasını can bahçesi yapacağım” diye cevap verir. Şemseddin kendisine verilen bahçenin karşısında bir zaviye yapar. Bursa bir süre sonra Orhan Bey tarafından fethedilince tekfurun kendisine hediye ettiği bahçeyi ise Müslüman mezarlığı olarak bir can bahçesi haline getirmeye başlar. Şemseddin Hindî’nin zaviye olarak yaptırdığı binanın Hindîler Kalenderhanesi, can bahçesi haline getirdiği bahçenin de Pınarbaşı Mezarlığı olduğu söylenir. Pınarbaşı Mezarlığının Bursa’daki en eski Müslüman mezarlığı olduğu, oradan getirildiğini bildiğimiz ve halen Muradiye bahçesinde bulunan taşlardan çıkarsanabilir. Sanduka şeklindeki bu taşlar on dördüncü yüzyıl son çeyreğine ait olup Bursa’nın en eski mezar taşlarıdır. Yine Yeşil’deki müze bahçesinde bulunan Emir Üveys’e ait 1377 tarihli taşın da Pınarbaşı mezarlık bölgesinden getirilen mezar taşlarından biri olması Pınarbaşı bölgesinin Müslümanların ilk mezarlık alanı olarak kullanıldığını göstermektedir. Pınarbaşı Mezarlığı, Bursa’nın halen mevcut diğer tarihî mezarlığı Emirsultan Mezarlığı’ndan neredeyse yüz yıl daha eskidir. Şimdi yok olmuş olan Deveciler Mezarlığı ile diğer mezarlıkların teşekkülü ise Emirsultan Mezarlığı’ndan da sonradır. Pınarbaşı Mezarlığı Bursa’nın güneyindeki Fetih Kapısı’nın dışında yer alır. Bu mezarlığın mevkii ve sunduğu sükuneti manzara gerçekten dikkate değerdir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında Bursa’yı ziyaret eden Hasan Taib, o yıllardaki Pınarbaşı Mezarlığı’nı şu ifadeyle tasvir eder: “Bursa’nın en büyük mezarIığından biri olan bu cesim gülistan-ı ervah hakikaten dehşetamizdir. Bu cesim mezaristanın sinesinde sakladığı vücutlar sayıya gelecek gibi değildir”. Bu satırlar Pınarbaşı Mezarlığı’nı Bursa’nın Karacaahmed’i olarak nitelemekte haksız olmadığımızı gösterir. Pınarbaşı Mezarlığı genel mezarlık olması nedeniyle her sınıf ve zümreden insanın gömüldüğü bir mezarlık olmakla birlikte Bursa Mevlevihanesi, Hindiler Tekkesi, Buhara Tekkesi, Düsturhan Zaviyesi gibi mekanlara komşuluğu nedeniyle bu tekkelere mensup kişileri de toprağında barındırmasıyla karakterizedir. Özellikle pek çok Bursalı Mevlevi Pınarbaşı Mezarlığı’nda medfundur. Bursa’daki diğer mezarlık ve hazirelerde tek tuk Mevlevî kabrine rastlanırken Pınarbaşı Mezarlığı Bursa Mevlevîlerinin adeta içtima yeri gibidir. Mevlevihane’deki hazirenin birkaç kabirden ibaret kalması Pınarbaşı Mezarlığı’nın Mevlevihane’de ayrıca gelişmiş bir hazire teşekkülüne lüzum bırakmamış olmasındandır. Mevlevihane’nin hemen karşısında bulunan mezarlık alanında Mevlevî taşlarının yoğunluğu taşların çoğu yok olduğu halde günümüzde bile bariz olarak göze çarpmaktadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nda günümüze ulaşan tarihî mezar taşı sayısı 894’dür. Muradiye’ye ve Yeşil’deki Türk-İslam Eserleri Müzesi’ne taşınmış taşlar bu sayının dışındadır. Müzelerdeki taşların mehazının belirsiz olması bu sayının tam olarak verilmesini imkansız kılmaktadır. Müzelerdeki taşların geldikleri yeri ancak tarihsel kaynaklarda verilen sınırlı bilgiler çerçevesinde bilme sahibiz. Pınarbaşı Mezarlığı’ndan müzelere taşlar gitmiş olduğu gibi geçen yüzyılda yok edilen bazı mezarlık ve hazirelerden de buraya taşlar getirilmiştir. Ancak bu taşların da bir envanteri elimizde mevcut değildir. Bu tür taşları da yine tarihsel kaynaklarda yer verildiği oranda bilmekteyiz. Kabrini tarihsel kaynakların Yoğurtlu baba Mezarlığı’nda gösterdiği Nakşı Şeyhi Buharalı Abdüsselam Kadıhan Efendi’ye ait mezarın, Yoğurtlu baba Mezarlığı’nın ortadan kaldırıldığı sırada nakl-i kubur yapılarak şimdi Pınarbaşı Mezarlığı’nda bulunduğunu biliyoruz. Fakat yine nakl-i kubur edilerek Gazzî Dergahı haziresinden Pınarbaşı’na getirildiğini tanıklardan öğrendiğimiz şeyh ailesine ait mezarların Pınarbaşı Mezarlığı’ndaki yerleri ne yazık ki belirsiz olduğu gibi, taşların akibeti de bilinmemektedir. Bu gibi nakillerde açık kayıtların tutulmamış olması önemli bir eksikliktir. Pınarbaşı Mezarlığı’nın mevcudu içindeki 894 tarihî mezar taşının kahir çoğunluluğu buraya defnedilen kimselere ait olmakla birlikte dışarıdan gelen taşların varlığını da bir gerçek olarak göz önünde bulundurmak durumundayız. Diğer tarihî genel mezarlıklar gibi Pınarbaşı Mezarlığı da zaman içinde taş erozyonuna uğramaktan kurtulamamışsa da sahip olduğu 894 tarihî taşla Bursa’da halen en fazla tarihî mezar taşına sahip mezarlık olma ayrıcalığındadır. Pınarbaşı Mezarlığı’nın hemen ardından gelen ikinci sıradaki Emirsultan Mezarlığı’ndaki tarihi taş sayısının 457 olduğu düşünülürse bu önem daha iyi anlaşılacaktır. Pınarbaşı Mezarlığı şehrin gelişen ve dönüşen merkezi bölgesinden uzakta bulunması, civarında olmaması gibi nedenlerle yok olmaktan ve önemli ölçüde tahribat görmekten kurtulabilmiş, ancak tarihî taşlarını beklendiği oranda koruyamamıştır. Bunun şüphesiz ki en önemli sebebi diğer tarihî mezarlıklarda yaşandığı gibi eski mezarların yerine yeni mezarların yapılarak eski taşların yok edilmesidir. Ancak kuzey güney istikametinde mezarlığın ortasından bir yol açılması ve mezarlığın kuzeybatısındaki bölümün şehitlik alanı olarak yapılandırılması Pınarbaşı Mezarlığı’nın taş kaybı yönünde yaşadığı iki önemli özel durum olmuştur. Her iki operasyonun yüzler ve yüzlerle ifade edilecek sayıda tarihî taşın yok edilmiş olmasına yol açtığı muhakkaktır. Bir genel mezarlık olan Pınarbaşı Mezarlığı’na altı yüzyıl boyunca her türlü meslek, cinsiyet, tarikat ve sanattan Müslümanlar gömülmüş, mezar taşlarına zamanın anlayış ve anlatış tarzı birçok boyutta yansımıştır, Eilmize ulaşan taşlardan 111’inin tarihi tespit edilemezken tarihi belli olan 760 taşın ancak yüzde üçünün 18. yüzyıl öncesine ait olmasi ilk üç yüz yıla ait yeterli çıkarımda bulunmamıza izin vermese de 18. yüzyıldan sonrası için elimizde yeterli malzeme olduğu da bir gerçektir, ilk yüzyıllara ait Pınarbaşı taşlarının çoğunun müzelerde korunmuş olması Pınarbaşı’nda duyulan eksikliği bir ölçüde telafi etmektedir. İsimlerine tarihî kaynaklardan ulaşılan, ancak taşı günümüze ulaşmayan Pınarbaşı medfunlarının hemen hemen hepsinin erkeklerden ibaret olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bu isimlerin çoğunlukla ilmiye, kaza, tasavvuf, sanat vb. alanlara mensup kişiler olduğu görülür. Bu isimler hakkındaki bilgilerimiz mezar taşı üzerinden elde edilmiş bilgiler olmadığı için kitabeleri ve kitabelerinin içerdiği öğeler üzerine bir söz söyleyecek durumda değiliz. Kaynak ; Pınarbaşı Kabristanı , Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bursa
Hacı Mustafa Tandoğan hz.

Hacı Mustafa Tandoğan hz.

📍 Yozgat
Evliya Kasımpaşa ( Evliya Kasım Çelebi

Evliya Kasımpaşa ( Evliya Kasım Çelebi

Edirne – Meriç kıyısındaki Kasımpaşa camiinde Evliya Kasım Paşa, Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan ikinci Bayezid Han devri devlet adamı ve evliya bir zat idi. Evliya Kasım Çelebi diye de bilinir. Bir çok kerameti görüldü. NEHİRDE YÜZEN YEMEK TEPSİSİ Sultan İkinci Bayezid Han, Evliya Kasım Paşa’nın Edirne’de Tunca kenarındaki camiini yaptırırken, ona bir cemîle olsun diye Yeni imaretten Aşçı Yahya Baba hazretlerinin pişirdiği yemekleri göndermiş. Evliya Kasım Çelebi hazretleri, camiin kurban bayramına yetiştirilmesi için gayret gösteriyordu. Usta, kalfa ve amelelere, yemek, cami yanında su boyundaki ağaçlar altında verilir, namazlardan sonra yapıya aralıksız devam edilirdi. Aşçı Yahya Baba hazretleri de geniş kenarlı büyük bir siniye koyduğu yemekleri gönderirdi. Tunca nehrine bırakılan ve akıntıyla beraber giden sini, yüze yüze Kasımpaşa camii su merdivenlerine gelince alınır, yemekler yenip, dualar edildikten sonra boş kap-kaçak tepsiye Evliya Kasım Paşa’nın velayet kerametiyle sini akıntıya yukarı giderken onu seyre gelen Edirnelilerin gözler önünde tepsi, bir evliyadan, diğer evliya Aşçı Yahya Baba’ya gidermiş… Rivayet edilir ki, savaşlarda atının üzerinde hızla ileri atılan Evliya Kasım Paşa, düşman askerlerinin gözlerine öyle kudretle bakarmış ki, o bakışlar içlerine ürküntü gelip dengelerine kaybedip, attandan aşağıya yuvarlanırlarmış… Yanındaki askerleri de: —” Evliya Paşamız, siz bize gazi veya şehid olma fırsatını bırakmıyorsunuz” derlermiş… Evliya Kasım Çelebi diye de bilinen Kasım Paşa hazretlerinin kabri Edirne’de Tunca nehri yakınında yaptırdığı camii yanındadır”. Kaynak ; Bütün Menkıbeleriyle Anadolu ve İstanbul Evliyaları , Mehmed Emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık

📍 Edirne
Molla Hocazade Muslihiddin Efendi

Molla Hocazade Muslihiddin Efendi

Bursa – Emir Sultan Kabristanında Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocası, alim ve kazasker ve Osmanlı alimlerinin büyüklerindendir. İsmi Muslihuddin bin Yusuf, künyesi Hocazade’dir. 1434 senesi dotaylarında Bursa’da doğdu. Babası Yusuf Efendi, ticaretle meşgul olan büyük servet sahibi bir tüccar idi. O devirde ticaretle meşgul olanlara “Hoca” derlerdi. Bu sebeple babasının mesleğinden dolayı “Hocazade” diye anıldı. Yusuf Efendi’nin ailesi ve çocukları son derece bolluk ve refah içindeydi. Fakat Hocazade, küçük yaşta iken babasının mesleğini terk edip ilim tahsile yöneldi. Babası bu isteğine razı olmadı. Bu yüzden babasının itibarını kaybetti. Kardeşlerine harcamaları için bol bol para verirken, Muslihuddin’e günde bir akçe verirdi. Bu sebeple onlar bolluk ve nîmetler içerisinde yasadığı halde, küçük Muslihuddin sıkıntı ve yokluk içinde ilim tahsîline devam etti. Kitap almaya bile parası yoktu. Babası ona hiç yardım etmiyordu. Buna rağmen o, zor bir geçim içinde de olsa günlerini ilim yolunda koşturmak ve ilmini genişletme gayreti içerisindeydi. Elbiseleri yırtık ve yamalı idi, ama güzel huyla bezenmiş üstün olgunluğuyla gün gibi parıldamaktaydı. Bir gün babası ve kardeşleriyle birlikte Emir Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Velî Şemsüddîn’in konağına gitmişlerdi. Şeyh hazretleri: ” Bunlar kimlerdir?” diye sorunca, babası: ” Oğullarımdır” dedi. Sonra iyi giyimli ve neşeli çocukların yanında sefil giyimli ve üzüntülü bir halde duran Muslihuddin’i bakarak:” Ya bu kimdir?” diye sordu. Babası: ” O da oğlumdur” cevabını verince, Şeyh hazretleri onun bu tavrını beğenmedi. Ve:” Neden çocuklarına eşit şekilde davranmıyorsun?” diye sordu. Babası: ” Bu benim işimi bıraktı, ticarî işlerimle ilgilenmiyor, başka bir yol tuttu. Onun için bunu gözümden çıkarmışım” diye cevapladı. Şeyh Şemsüddîn, elbette bu çocuğun yaptığı doğrudur diye pek çok nasihatler ettiyse de, Hoca Yusuf kabul etmedi. Onlar giderlerken Muslihuddin’i yanına çağırıp tatlı nasihatlerle yüreğinde yumaklaşan kırgınlıkları giderdi ve: ” Bu perişan haline bakıp sakın ilim yolundan ayrılma, çünkü doğrusu senin yaptığındır. Babanın düşündüğü doğru değildir. Bu yolda bütün iyi hasletleri, güzellikleri ve kemalatı kendinde toplamak vardır, ilmin şerefi seni öyle bir mertebeye ulaştıracak ki, bab.an, makamının yüceliğinden şaşıracak, kardeşlerin de kapında hizmetine duracaklardır” diye teselli etti. Bu nasîhatler Muslihuddin’in okuma ve ilim öğrenme aşkini kat kat artırdı, içi bu arzu ve hevesle doldu. Çektiği sıkıntılar onu yıldıramıyordu. Kitap almaya parası olmadığından en ucuz kağıtlardan alarak derslerini kendi eliyle yazıp çalıştı. Ağras (Atabey) Medresesi’nde Ayasuluk kadısının oğlu olup Ayasuluk Çelebisi diye tanınan oğlu Mehmed’den usul, meanî ve beyan ilimlerini okudu ve bir müddet onun hizmetinde bulundu. Daha sonra Bursa Sultaniye Medresesi’nde Hızır Bey’in derslerine devam edip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hızır Bey bin Celal onun olgunluğuna ve diğer talebeleri arasındaki üstünlüğüne bakarak onu muidliğe (yardımcılığa) getirdi. Hızır Bey Çelebi’nin derslerine devamla ilimdeki üstünlüğü daha da arttı. Hızır Bey onu çok sever ve iltifat ederdi. Hatta kendisine sorulan bazı sualler için “Akl-ı selîme müracaat ediniz” diyerek Hocazade’ye havale ederdi. Sonra Sultan İkinci Murad Han’a onun ilimdeki üstünlüğünden bahsederek ona bir medresede vazife verilmesini istedi. Böylece Hocazade, Kestel kadılıgına ta’yjn edildi. Daha sonra Bursa’da Esediye Medresesi müderrisliğine getirildi. Bu medresede altı sene ilim öğretti. Bu müddet içinde Seyyid Şerif Cürcanî hazretlerinin Şerhu’l Mevakıf’ını baştan sona kadar inceleyip ezberledi. Hocazade bu başarılı çalışmaları sayesinde Sultan ikinci Murad Han’ın güvenini kazandı. Sultan ikinci Murad Han’ın huzurunda yapılan bir sohbet sırasında vaktiyle Timur’un meclisinde Teftazan hazretleri ile Seyyid Şerif arasında geçen ilmî tartışma tekrar konuşulmuş, Ali Kuşçu Teftazanî hazretlerinin, Hocazade Seyyid Şerif Cürcanî hazretlerinin görüşlerini savunmuş, neticede Ali Kuşçu da Hocazade’ye hak vererek onu Sultan İkinci Murad Han’ın huzurunda övmüştür. Fatih Sultan Mehmed Han Osmanlı tahtına oturup da onun alimlere muhabbeti ve ihsanı nam salınca ve çevresine zamanının meşhur alimlerini toplayınca, Hocazade de onun yanında olmak şerefini kazanmak istedi. Ne var ki yolculuk masraflarını karşılayacak parası olmadığından bir türlü yola çıkma cesaretini bulamıyordu. Bu sırada derslerine katılan bir talebenin sekiz yüz akçesi olduğunu öğrenince, bu parayı ödünç alıp yola çıktı. Talebe de yanında ve hizmetinde idi. Oraya öyle bir zamanda vardı ki, padişahın otağı İstanbul’dan Edirne’ye gidiyordu. Padişah-ı alem, bir yanında Molla Seyyid Ali, diğer yanında Molla Zeyrek olduğu halde ilmî konularda münazara yaparak ilerliyordu. Vezir Mahmud Paşa, Hocazade’yi görünce: ” Hoş geldin. Ben de seni Padişaha anlatmıştım. Gel hemen onunla görüş” diyerek önüne düşüp Padişahın yanına yaklaştılar. Hocazade hükümdarı selamladı. Mahmud Paşa onun Hocazade olduğunu bildirerek ilmini övdü. Hocazade bundan sonra Molla Seyyid Ali’nin yanında at sürerek sohbete katıldı. Zaman zaman en ince meselelerde görüşlerini açıklayıp iiimdeki üstünlüğünü ortaya koydu. Hocazade’nin bu kabiliyeti karşısında Fatih Sultan Mehmed Han onu kendisine hoca ta’yin etti ve ondan sarf dersleri aldı. Zaman geçtikçe Hocazade’nin Padişah katında değeri gittikçe arttı. Bu durum bazı kimselerin hasedine yol açtı. Hatta Fatih Sultan Mehmed Han Edirne’de bulunduğu sırada, Vezir Mahmud Paşa, Hocazade’nin kazasker olmak istediğini Sultana bildirdi. Sultan da ” Bizi sohbetinden mahrum etmek mi istiyor?” diyerek üzüldü. Ancak daha sonra onu Edirne’ye kazasker ta’yin etti. Hocazade’nin babasına, oğlunun kazasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyaret etmek için, Bursa’dan Edirne’ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hocazade, babasını alimlerden ve Edirne eşrafından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hocazade’den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince: ” Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık” diyerek, babasına güzel muamelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyafet hazırladı. Ziyafet sofrasına babasıyla beraber oturdu. Diğer ileri gelenler ve alimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyaç halinde olmadıkları halde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesîleyle, ilim ehline verilen ehemmiyet ortaya çıktı. Molla bu hali görünce, Velî Şemseddîn hazretlerinin sözlerini hatırladı. Cenab-ı Hakk’a şükretti. Hocazade bir müddet sonra Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Bursa Sultaniye Medresesi’ne, daha sonra da İstanbul’daki Sahn-ı Seman Medresesine müderris ta’yin edildi. İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed’in emriyle Tehafüt-ül-Felasife adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kadılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine ta’yin edildi. Fatih Sultan Mehmed vefat edinceye kadar İznik’te kaldı. Sultan ikinci Bayezîd Han tahta geçince, İstanbul’a geldi. Bursa Sultaniye Medresesi’ne günlük 100 akçe ile müderris ta’yin edildi. Bir müddet sonra Bursa kadılığına tayin edilen Hocazade hazretleri orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu halde, Sultan İkinci Bayezîd Han’ın emriyle Şerh-i Mevakıf adlı esere bir haşiye yazdı. İlme rağbeti fevkalade olup, ilim öğrenmek için, gençliğjnde servet nîmetinden mahrum olmayı göze aldığı gibi, sonraları da, bir makamda bulunmaktan daha çok müderrislikle iftihar ederdi. Belki ilim öğrenmek ve öğretmeye engel olur düşüncesiyle, mevki ve makamı zorla kabul ederdi. İLME OLAN AŞKI Molla Ali Tusî, Acem diyarına gittiği zaman. Ali Kuşçu ile karşılaştı. Ali Tusî, Ali Kuşçu’ya: ” Nereye gidiyorsun?” dedi. O da:” Rum diyarına gidiyorum” dedi. Ali Tusî ona: ” Orada Hocazade ile olan münasebetine dikkat et” dedi. Ali Kuşçu İstanbul’a geldiği zaman, Hocazade’nin de içinde bulunduğu alimler onu karşıladılar. Ali Kuşçu sohbet sırasında, denizde görmüş olduğu med-cezîr hadisesini anlattı. Hocazade, med-cezîr hadisesinin sebebini açıkladı. Sohbet devam etti. Konu, Timur Hanın huzurunda Seyyîd Şerîf Cürcanî ile Sadeddîn Teftazanî’nin karşılıklı münazarasına gelince, Hocazade: ” Ben bu konuyu tahkik ettim, Seyyid Şerîf Cürcanî’nin haklı olduğu kanaatine vardım” dedi. Ali Kuşçu, hocazade’nin yazdığı hususları mütalaa etti ve haklı olduğunu anladı. Yine Fatih Sultan Mehmed, Ali Kuşçu’ya: ” Hocazade’yi nasıl buldunuz?” diye sorunca. Ali Kuşçu: ” Rum’da ve Acem’de emsali yok” cevabını verdi. Padişah da: ” Arap’ta dahi eşi yoktur” diyerek onun ilimdeki üstünlüğünü işaret etti. Molla Abdurrahman bin Müeyyed, Celalüddîn ed Devanî’nin hizmetine kavuşunca, Celalüddîn ed-Devanî ona: ” Hangi hediye ile geldin?” dedi. O da: ” Hocazade’nin Tehafütü’l-Felasife adlı kitabıyla” geldim” dedi. Celalüddîn ed-Devanî kitabı mütalaa edince: ” Bu konuda bir kitap yazmak istiyordum. Eğer bu kitabı görmeden o kitabı yazsaydım, bu kitabın yanında sönük kalırdı” dedi. Hocazade’nin, Tehafütü’l-Felasife adlı meşhur eseri: Kelam ve felsefe meselelerinin eskiden yapılmış tartışmalarının haklı alanlarının tesbit için yazdığı mühim bir kitaptır. Bundan başka diğer eserleri şunlardır: — Haşiye-i Şerh-i Mevakıf — Haşiye-i Şerh-i Hidayetü’l-Hikme, — Şerh u Tevaliu’i-Envar, — Şerhu’I-İzzi fit-Tasrîf, — Haşiyefü alet-Telvîh fil-Usul gibi birçok kıymetli eserleri de vardır. Hocazade en iyi bildiği meselelerde dahi fetva kitaplarını karıştırmadan cevap vermezdi. Hatta bir günde aynı konu iki defa sorulsa yine kitaba başvurup açıklamasını öyle yapardı. Yanında duran talebeleri bazan: ” Efendim daha yeni kitaba bakmıştınız. Bu defa da bakmadan cevap veremez miydiniz” diye sorduklarında: ” Eğer ilmime güvenip bakmasam, gönül tenbelliğe alışır” derdi Üç padişah devrinde yetişen Hocazade bir çok talebe yetiştirdi. Bunlardan en meşhurları: Molla Bahaeddin, Molla Siraceddin, Yarhisarlı Molla Mustafa Muslihuddin, Yusuf bin Hüseyin Kirmastî, Nureddin Yusuf Karesî, Zeyrekzade Ahmed Rükneddin, Kadızade Kutbüddin Mehmed, Mirim Çelebi, Paşa Çelebi ve Gıyaseddin Kutbî’dir. 1488 (H.893) senesinde vefat eden Hocazade, Bursa’da Emir Sultan medreseleri karşısındaki kabristana defnedildi. Kaynak ; Tarihi Bursa Mezar Taşları – Emir Sultan Mezarlığı , Yrd. Doç. Dr. Hasan Basri Öcalan – Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bursa
Piri Nazır (Pirinaz) Türbesi

Piri Nazır (Pirinaz) Türbesi

Kosova – Priştine’de aynı adı taşıyan piri nazır camii avlusunda Türbe, dikdörtgen planlı olup, kırma bir çatı ile örtülüdür. Yapı, kagirden inşa edilmiştir. Türbenin girişi cadde üzerindendir. Ön cephesinde basit bir giriş kapısı ve küçük bir penceresi bulunmaktadır. Türbenin içinde sadece bir mezar yer almaktadır. Mezar, yerden 0.30 m. yükseklikte, 1.20 m. genişlikte ve 2.20 m. uzunluktadır. Tüm mezar tamamen kireçle boyanmıştır. Kabirde caminin kurucusu, Piri Nazır Efendi’nin yattığına inanılmaktadır. Pîrî Nazır olarak geçen sadrazam, Silivri’ye defnedilen Pîrî Mehmed Paşa’dır. Bu nedenle, buraya gömülmemiştir .Yaklaşık bir asırdır türbeyle ilgilenen Mula Zekir’in ailesi, bu türbenin Pîrî Nazır Türbesi olmadığını, İsa Dede adında bir ermişe ait olduğunu ifade etmektedirler. Hasan Kaleşi de bu türbede, İsa Dede adında bir kişinin yattığım bildirmektedir. Günümüzde türbeyi, hem Sırplar, hem de Müslümanlar ziyaret etmektedir. Sırplar tarafından türbenin ziyaret edilmesinin sebebi, I. Kosova Savaşı’nda ölen Prens Lazar’ın naaşının Sultan Bayezid’in emri ile bugünkü Pîrî Nazır Camii avlusuna gömülmüş olmasıdır. Bu sebepten dolayı türbe, Sırplar tarafindan ‘Sveti Lazar’ olarak nitelendirilmektedir. Prens Lazar’ın naaşı üç yıl sonra yine Sultan Bayezid’ın emri üzerine buradan çıkartılıp, Ravaniça Manastırı’na götürülüp defnedilmişti Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Mehmed Dede Türbesi

Mehmed Dede Türbesi

kosova – Novo brdo kale içi camii avlusunda Türbe, Novo Bırdo Kaleiçi (Çarşı) Camii haziresinde bulunmaktadır. Moloz taştan inşa edilmiş yapı, kırma bir çatı ile örtülüdür. Kare planlı olan türbe, 4.35 x 435 m. ölçülerindedir. încelememiz esnasinda türbenin içinde, tek bir kabir yer almaktaydı. Türbede bir pencere açıklığı bulunmaktadır. Türbe ile Novo Bırdo Kaleiçi Camii, 1970’li yıllarda bir onanmdan geçmiştir. . Mehmed Dede Türbesi, günümüzde oldukça bakımlı durumdadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Şeyh İslam Efendi Türbesi

Şeyh İslam Efendi Türbesi

kosova – gjilan şehir merkezinde 28 ekim caddesi no :330 Şeyh İslam Efendi Tekkesi ve türbesi, aynı avluyu paylaşmaktaydı. Tekke ve türbe, Gilan’da ayakta kalan en son tarikat yapılarıdır. Tekke binası, tek katlı olup, düzensiz bir dikdörtgendi. Tekke yakılmadan önce, semahanesinde, yaklaşık olarak 50 kişi zikir yapabilmekteydi. Tekke yakıldığından, günümüzde zikir ayinleri yapılamamaktadır. Sadî Tekkesi’nin günümüzdeki şeyhi, Şeyh Ali Haydar’dır. Ali Haydar, bu görevini 25 yıldır devam ettirmektedir. Türbe; Yapı, plansız bir dikdörtgendir. Tek katlı ve basit bir bina olan türbenin ön cephesi ile yan cephelerinde ikişer pencere bulunmaktadır. Türbe içinde dört kabir vardır. Birinci kabirde Şeyh Rahim Efendi, ikinci kabirde Şeyh Emin Efendi, üçüncü kabirde Mürid Yusuf Efendi, dördüncü kabirde ise Mürid Mustafa Efendi medfundur. Türbe küçük olduğundan avlusuna, Derviş Haydar ile Derviş İsmail’in kabirleri ile bir çocuk daha sonradan defnedilmiştir. . Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Sadi Tekkesi – Türbesi

Sadi Tekkesi – Türbesi

kosova -cakova hadım mahallesi saat meydanı mevkinde . mazlam lukuçi cad no:26 Tekke çok geniş bir avlu içinde yer almaktadır. Yapının, tek katlı ve sade bir işçiliği vardır. Malzeme olarak kerpiç ve tuğla kullanılmıştır. Tekke, ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Tek bir yapıdan oluşan tekkenin semahane, kahve ocağı, türbe ve derviş odaları gibi bölümleri vardır. Semahane sağır bir kubbe ile örtülüdür. Semahanenin mihrap ve kubbe göbeğinde kalem işi süslemeler bulunmaktadır. Her duvar cephesinde alt ve üst ikişer pencere açıklığı vardır. Alt sıra pencerelerde ahşap pencere kanatları bulunur. Semahanenin kuzeyinde ahşap direklere oturan mahfil yer almaktadır. Türbe bölümünde tekkede görev yapmış şeyhlere ait onyedi kabir vardır. Semahane girişinde, göz hastalıklanna şifa olan “göz taşı” bulunmaktadır. Hastanın şifa bulmak için bu taşa dökülen sudan üç defa gözlerine sürmesi gerektiğine inanılmaktadır. Günümüzde Muhammedi, Musa ve Yahya adındaki şeyhler tekkede faaliyet göstermektedirler. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Nukdi Baba ( Şeyh Fettah ) Türbesi

Karacasulu Necib Efendi

Karacasulu Necib Efendi

İstanbul – Fatih camii haziresinde Hâlidi yolu şeyhlerinden. Karacasu’lu olup asıl adı Ahmed’dir. İyi bir tahsilden sonra Rumeli Kazaskerliğine kadar yükselmiş ve bir müddet de Hâlidî Dergâhı şeyhliğini yürütmüştür. 1901 yılında vefât etmiş olup Fâtih Câmiinin kıble tarafındaki kabristanda medfundur. Hüve’l-gafur Makam-ı celîl-i meşîhat-penahî müsteşar-ı esbakı ve rüme kadıaskerligi payelülerinden tarîkat-ı aliyye- Nakş-bendî Halidiyye hulefasından Karacasuyî el-Hac Hafız Ahmed Necîb Efendi’nin ruhu içün el-Fatiha. FÎ 19 Ramazan sene 1318 O, (Allah) affedicidir. Diyanet işleri eski müsteşarı ve rumeli kadıaskerlisi rütbelilerinden Nakşibendi-Halidi halifelerinden Karacasulu Hafız Ahmed Necib Efendi’nin ruhu için Fatiha. 10 Ocak 1901 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

📍 İstanbul
Manastırlı Ismail Hakkı Efendi

Manastırlı Ismail Hakkı Efendi

istanbul – Fatih camii haziresi Manastır’da doğdu. Aslen Konyalı bir aileye mensuptur. Dedesi Abdülvehhâb Zâimî, Vak‘a-i Hayriyye esnasında kaçarak Manastır’a gitti ve oraya yerleşti, ailesi Sancakdarzâde diye tanındı. İsmâil Hakkı, ilk öğrenimini Manastır’da gördükten sonra İstanbul’a gidip tahsiline devam etti. Mustafa Şevket Efendi’den Arapça okudu. Huzur dersleri hocalarından Tikveşli Yûsuf Ziyâeddin Efendi’den İslâmî ilimleri tahsil edip icâzet aldı; ardından Ayasofya Camii kürsü şeyhliği dahil çeşitli pâyeler elde etti. Fâtih Camii kürsü müderrisliği yaptı. Dolmabahçe Vâlide Sultan, Süleymaniye, Sultan Ahmed ve Ayasofya camilerinde vaaz verdi. Ayasofya Camii’ndeki vaazlarında büyük bir dinleyici kitlesi topladı. Öte yandan Eyüp Askerî Rüşdiyesi’nde Arapça, Mekteb-i Hukuk’ta fıkıh, Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun ile Askerî Tıbbiye’de akaid muallimliği, Mekteb-i Mülkiyye’de tefsir, hadis ve kelâm müderrisliği görevlerinde bulundu. 1899’da İstanbul Dârülfünunu’nda usûl-i fıkıh ve tefsir müderrisliği yaptı. Yirmi dört yıl süren müderrislik görevinde gösterdiği başarıdan dolayı dördüncü rütbeden Osmanlı nişanı ile taltif edildi. 16 Aralık 1908’de Meclis-i A‘yân üyeliğine seçildi ve bu görevi yürütürken Sultan Reşad’la birlikte Rumeli seyahatine çıktı. 5 Aralık 1912’de Anadoluhisarı’ndaki evinde vefat etti, cenazesi Fâtih Camii hazîresine defnedildi. Arapça, Farsça ve Bulgarca bilen İsmâil Hakkı zengin bir kültüre sahip olup belli bir ilmî seviyeye ulaşmıştı. Ölümü üzerine Sebîlürreşâd, Tercümân-ı Hakîkat, Tasvîr-i Efkâr, Teşrih, İkdam gibi dergi ve gazetelerde hakkında yazılar yazılmıştır. Oğlu Âsım Arar, Mustafa Kemal Atatürk’ün özel doktorluğunu yapmış, torunu İsmail Hakkı Arar da Devlet, Adalet ve Millî Eğitim bakanlıkları görevlerinde bulunmuştur. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bir dönemde yaşayan İsmâil Hakkı, İslâm diniyle ilgili olarak Batılı yazarlarca ileri sürülen itirazları cevaplandırmaya çalışmış, bu arada nikâh, talâk, tesettür konularını, ayrıca kısas ve had cezaları gibi amelî hükümleri savunmuştur. Kelâm konularını genellikle klasik çerçevede ele almış ve Mâtürîdiyye’ye bağlı olduğunu açıklamıştır. Eserleri İsmail Hakkı İzmirli ve Ömer Nasuhi Bilmen gibi âlimlere kısmen örnek teşkil etmiştir. Hüve’l-hayyü La-yemüt A’yandan ve Fatih / müciz ders-i ammlarından / Darü’l-fünun-ı Osmanî / Tefsîr-i şerîf muallimi / Manastırlı el-Hac / İsmail Hakkı / Efendi’nin kabridir. / Cenab-ı Hak rahmet-i ebediyyesine mazhar eylesin. / El-Fatiha Tarîh-i vefatı: Sene 1330 ve Veladeti: Sene 1264 O, ölümsüz olan diridir. Ayandan ve Fatih Camii Ders-i ammlanndan ve üniversite tefsir hocası Manastırlı Hacı Ismail Hakkı Efendi’nin kabridir. Allah ebedî rahmetine kavuştursun. Fatiha Vefat tarihi: 1911 Dosumu: 1847 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

Sarı Bayezid ve Sarı Bayezid camii haziresi

Mezar Taşlarında Başlık , Sembol ve Süslemeler

Mezar Taşlarında Başlık , Sembol ve Süslemeler

Mezar taşlarında ister yetişkin isterse çocuk olsun her yaştan hanım ve erkek mezar taşları birbirlerinden şekil yönünden ayrılırlar. Osmanlı mezar taşları hakkında günümüze kadar yapılan araştırmalar neticesinde varılan en kesin hüküm, başlıklı hanım ve erkek mezarlarının yapısal farklılığıdır. Hazireye girildiğinde başlıklı taşların hanıma mı yoksa erkeğe mi ait olduğu şahide taşından kolaylıkla seçilebilmektedir. Başlıksız sütun tarzında olan mezar taşları ise ancak okunduğunda anlaşılabilmektedir. Erkek mezar taşlarının en bariz vasfı şahide taşının üzerinde bir başlığının oluşudur. Bu başlık mevtanın sosyal statüsünü ya da mensubiyetini göstermesi bakımından tarihi belge olarak ayrıca önemlidir. Bu güne kadar yapılan çalışmalar neticesinde başlıkların kesin bir sınıflandırılması yapılamamıştır. Ancak taranan örneklerden ve Osmanlı sosyal hayatına dair yapılan kıyafet araştırmalarından elde edilen bilgiler ışığında bir tasnif yapılabilmektedir. Buna göre mezar taşı başlıkları kavuklar, fesler ve tarikat taçları olarak üç ana guruba ayrılabilirler. Kavuklar Rukane b. Abdi Yezid el-Haşimi’nin nakletdğine göre, Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuş: Müşriklerle aramızdaki fark, kalensüvenin ( Dini kaynaklarda kalensüve ; takke – kalpak – külah gibi başa giyilen giysilerdir. ) üzerine sardığımız sarıktır) Bu Hadis-i Şeriften de anlaşıldığı gibi Müslüman erkekler, Hz. Peygamber döneminden beri diğer dinlere mensup kişilere benzememek için başlarına kavuk, sarık, takke vs takmışlardır. Osmanlı medeniyetinde önemli bir mevkiye sahip kavuk, yüksekçe bir külaha sarılan destardan ibaretdir. Destanın sarım şekli kavuğun şeklini de belirlemekteydi. Giyim kuşam, tarihteki hemen bütün medeniyetlerde sosyal seviyenin nişanesi olmuştur. Her ne kadar Osmanlı içtimai hayatında Müslümanlar arasında bariz giyim farkı bulunmamaktaysa da saray görevlileri için durum biraz daha farklıdır. Sarayda görev yapan padişah dahil her görevlinin kıyafeti ve bilhassa başlıkları bulunduğu vazifeyi ifade etmekteydi. Hazirelerimizde tespit edebildiğimiz kavuk türleri şunlardır: Burma sanklı kavuk : XVI. ve XVII. asırlarda yoğun olarak görülen bu kavuk cinsine, padişah sandukalarında, sadrazam, vezirler ve üst seviye bürokrat kabirlerinde rasdanmaktadır. Kallavi kavuk : Daha çok sadrazamların, vezirlerin ve üç ya da dört tuğlu paşaların taktığı kavuk türü olup 12 adet tespit edilmiştir. Gündelik hayatta yeri olmayan bu tören kavuklarının mezar taşlarında kullanımı tamamen semboliktir. Mücevveze kavuk: Sarayda yüksek rütbelilerin tören kavuğu olan mücevveze kavak XVII. asırdan itibaren görülmektedir. Örfi desarlı kavuk : Orta ve alt tabaka ulema tarafından kullanılan bu tür başlıklar zaman içinde yaygınlaşarak bir tarikata bağlı müridler tarafından kullanılır olmuştur. Katibi Kavuk : Bu kavuk cinsini kullananlar hakkında kesin bir bilgi söylemek zordur. Ancak katiplerin kullandığı kavuk olarak maruf olduğundan katibi olarak adlandırılmıştır. Fesler 1829 yılında Sultan II. Mahmud döneminde giyilmesi mecbur hale getirilen fes kırmızı renkli keçeden silindir şeklinde bir başlık türüdür. İlk olarak nerede kullanıldığı hakkında kesin bir şey söylemek zordur. Osmanlı’ya Fas’tan geldiği için fes adını alan bu başlık türü imal edildiği dönemin padişahının adına nispede Mahmüdi, Azizi, Mecidî veya Hamidi adlarını almaktadır. Fesin kenarında bir püskül sallanması da adettendi. Mahmudi ve onun devamı olarak da görebileceğimiz Mecidi fesin altı dar üstü genişçedir. Azizi fesin ise Mahmudi fesin tersine altı geniş üstü dar ve daha kısadır. Hamidi fes, yine alttan daha geniş ancak üstü azizi festen daha büyükçedir. Fes şapka kanunun kabul edildiği 1925 yılına kadar kullanılmıştır. Fes her kesimden insanın kullandığı bir başlık türü olduğundan mezar taşları üzerinde yer alan feslere bakarak meslek veya sosyal sınıf ayrımı yapabilmek imkansızdır. Fesin kullanılmasıyla başlığa göre ortaya çıkan farklılıklar da kalkmış bulunmaktadır. Tarikat Taçları Tarikatlara ait başlıklar hazirelerde kendilerini hemen belli ederler. Mevlevilerin uzunca ve altta genişleyen başlığı bu gün en çok bilinen tarikat taçıdır. Mevlevi şeyhlerinin başlarında ise sikkenin alt kısmına dolanan destar görülmektedir. Bektaşilerin kullandığı on iki terkli Hüseynî ve dört terkli Edhemî taçlar da Mevlevi sikkeleri gibi ilk bakışta anlaşılabilirler. Diğer tarikat taçlarında ise başlığın üzerindeki dilim sayısı belirleyici olmaktadır. Bayramîler altı terkli, Celvetiler ise on iki terkli başlık kullanmaktadırlar. Bunlardan başka Kadiri, Nakşî, Sünbuli gibi daha pek çok tarikat tacı mezar taşlarında başlık olarak yer almıştır. Melamiyye tarikatine mensub olanların mezar taşları diğer bütün taşlardan ayrı bir şekilde yapılmaktaydı. Sembol ve Süslemeler Osmanlı mezar taşlarında kabrin genel görüntüsünden, en küçük detaya kadar kabartma olarak bir çok sayıda sembol kullanılmıştır. Bu, Osmanlı medeniyetini vücuda getiren kültürün ne denli zengin olduğunu göstermektedir. Osmanlı mezar taşlarında kökleri Orta Asya’ya kadar uzanan gelenekli motiflerin kullanıldığı görülür. İslam anlayışında insan tasvirinin yasak oluşu ilk devirlerden itibaren süsleme sanatlarında bitkisel motiflerin hakim olmasını sağlamıştır. Süsleme sanatlarımızda bütün bitkisel motifler resim sanatında olduğu gibi birebir resmedilmez, üslüplaştırılarak kullanılır. Bitkisel modflerin yanında mesleki sembollerin de süs unsuru olarak kullanıldığı görülür. Denizcilerde çapa, ilim erbabında hokka divit, eğitimcilerde kitap, askerlerde Osmanlı arması, yeniçeri arması, top, tüfek işlendiği görülmektedir. Mezar Taşları üzerinde görülen en önemli sembollerden biri de tasavvufi sembollerdir. Kabartma halinde kitabenin hemen üzerinde ya da ilk satır arasında kendilerine yer bulan Nakşi, Kadiri, Mevlevî v.s. tarikat taçlarının başlık olarak kullanılmayıp kabartma olarak işlenmesinin birkaç sebebi olabilir. Bunlardan ilk akla geleni sütun şeklinde olan taşlara başlık konulmamasıdır. İkincisi ise şahsın dervişliğini değil de vazifesini vurgulamak için başlıkta vazifesine uygun bir serpuş kullanılıp mensubiyetinin kabartma olarak işlenmesidir. Üçüncüsü de mevtanın derviş değil tarikatın muhibbi olduğunun belirtilmesi isteği olabilir. Mezar taşlarımızda yer alan ağaç, meyve ve çiçek süslemelerinin tamamının cennet tasviri olduğundan şüphe yoktur. Bu halleriyle bitkisel semboller aynı zamanda mevtanın cennet bahçelerinden bir bahçede yatması niyazıdır. Osmanlı mezar taşlarında kullanılan bitkisel motifleri şöyle sıralayabiliriz: Ağaçlar Hayat ağacı: Orta Asya kökenli bu ağaç en yaygın kullanılan ağaç motiflerinden biridir. Servi ağacı : Elif harfi gibi uzun ve düz olduğundan vahdetin sembolüdür. Serviler rüzgarda sallanırken çıkardığı “Hu, Hu” sesiyle Allah’ı zikrettiğine inanılır. Yalnız Osmanlı’da değil hemen bütün Akdeniz kültürlerinde servi mezarlık ağacı olarak kullanılmıştır. Hurma ağacı: Kabirde yatan kişinin hacı olduğuna işaret eder. Bol meyveleriyle canlılığı ve bereketi temsil eder. Asma : Asma da tıpkı hurma ağacı gibi bolluk ve bereketi temsil eder. Çiçekler Lale: Ebced hesabıyla rakam değeri Allah ve hilal kelimeleriyle aynı olduğu için kutsiyetine inanılır. Gül: Mezar taşlarında gerek şahide (baş) taşlarında gerekse ayak taşlarında ve başlıklarda sıkça kullanılan gül, Hz. Peygamber’in remzidir. Sümbül: Halvetîliğin Sünbüliye kolunun sembolüdür. Meyveler Meyve sembolü ölümsüzlüktür. Zira dünya hayatının meyvesi ebedi cennet hayatıdır. Meyve geleceğin tohumunu da bünyesinde barındırır. Mezar taşlarında meyve tabağı içinde yer alan nar, armut, incir, üzüm erik kayısı ceviz limon hurma gibi meyveler hayat, bolluk ve bereketi temsil ederler. Bitkisel modflerin dışında kullanılan bazı sembolleri ise şöyle sıralayabiliriz: Kandil: Anadolu mezar taşlarında çok görülen bu motif, mevtanın yolunu aydınlatıcı olarak düşünülmüştür. Geometrik motifler: Kökü Orta Asya’ya bağlanan bu motifler kendi içlerinde sonsuzluk ve süreklilik gösterdikleri için Allah’ı hatırlatırlar Hançer: Eyüpsultan’da birkaç örnekte gördüğümüz hançer motifi dünyayla ahireti birbirinden ayıran ölümü tasvir etmektedir. Eğer çocuk mezarları üzerinde görülürse bu genç yaşta hayattan ayrıldığını sembolize eder. Osmanlı Devleti’nde özellikle XVIII. asnn sonu XIX. asrın başı itibariyle moda olan batı tarzı sanat anlayışı, kitap süsleme sanatından mimariye, musikiden mezar taşlarına kadar her alanda etkili olmuştur. Barok ve rokoko kıvrımlar, rumilerin, hatayilerin, geometrik süslemelerin yerini almıştır. Eyüpsultan da yaklaşık 450 seneye yayılan zaman diliminde mezar taşları görülebilir. Son iki yüz yılda daha fazla gömü yapılmasından dolayı son dönem baş tarzı süsleme anlayışı, Eyüpsultan hazirelerinin genel süsleme görüntüsünü oluşturmaktadır. Ancak bu süsleme anlayışı batıdan gelmişse de oradakilerin kuru bir taklidi olarak uygulanmamış, Osmanlı zevki içinde yoğrularak bu medeniyete has bir üslup kazanmışür. Mezar Kitabelerinin Özellikleri Mezar taşları, yapıları, sembolik ifadeleri, süslemeleri ve bulunduğu beldeye kattığı anlamlarının çok daha ötesinde kabirde kimin yattığının tespiti ile hazireye gelen ya da yanından geçenlerden bir Fatiha istenmesi için yapılmışlardır. Bu en temel özelliği yerine getirecek unsur olan kitabeler, yoldan geçenlerin görebileceği gibi konumlandırılmış, hele Eyüpsultan gibi her gün çok sayıda insan tarafından ziyaret edilen bir yerde bu ayrıntıya daha çok dikkat edilmiştir. Hz. Halid b. Zeyd Eba Eyyüb el-Ensarî’nin ayak ucuna gömülmek isteğinden dolayı Mihrişah Valide Sultan hazireleri ağzına kadar dolmuştur. Hatta öyle ki bazı yerlerde iki kabir arasından zor geçilmektedir. Böyle durumlarda şahide ve ayak taşları ile lahdin bütün cephelerinin yazı alanı olarak kullanıldığını, şahide taşlarının rahatça görülebilmesi için taşın yönünün de değiştirilerek kullanıldığını görmekteyiz. Şayet böyle bir mecburiyet yoksa ve kabir rahat bir konumda ise o zaman genel olarak uygulanan metod kitabeyi şahide taşının ön yüzüne hakketmektir. Yazının uzunluğu mezar taşının büyüklüğünü de belirlemektedir. Bu hususta taş ustalarının hattatlarla istişare ederek karar verdiği düşünülebilir. Uzun edebî metinlerde şayet şahide taşı yuvarlak seçilmemişse metnin bir özeti yan cepheye hakkedilir, çok daha uzun metinlerin ise ayak taşlarına veya lahit üzerine kaydırıldığı görülmektedir. Mezar kitabe metinleri genel olarak şu bölümlere ayrılırlar: Bu tasnif kati değildir. Elbette bu tasnifin dışında taşlar da mevcuttur. Nesir veya nazım, kitabeler hangi biçimde yazılırsa yazılsın temel olarak bu tasnife uyarlar. Serlevha kitabenin ilk cümlesidir. Allah’a imanın, O na teslimiyetin ve O’ndan başka herşeyin faniliğini ziyaretçilere hatırlatan bu cümleler, dünya uğraşına dalmış mümin gönülleri kabustan ziyaretlerinde her daim ikaz ederler. Genellikle ayet ve Hadis-i Şerifler’den seçilen bu ibareler çok çeşitildirler. Allah’ın isimleri, tasavvufi kelimeler veya ayrılık acısını ifade eden kelimeler serlevha olarak işlenmiştir. Hazirelerimiz tespit edebildiğimiz 61 farklı serlevhayı barındırmaktadır. Bunların şüphesiz en meşhuru Hüve’l-Baki’dir (Baki O’dur). Hüve’l-Hallaku’l-Baki, Hüve’l-Hayyu’l-Baki, Hüve’l-Hayy, Ah mine’l-mevt, Allah Hu, Hu Hüve’l-Baki den sonra en sık görülen serlevhalardandır. Hu, Ya Hu, Allah Hu şeklinde yazılan serlevhalar tarikat mensublarının kabirlerinde görülürler. Kimlik, Serlevhanın altından başlayan ilk satırlar mevtanın kimlik bilgilerini ihtiva eder. Şahsın adı, memleketi, ebeveyn veya eş adı, ait olduğu aile-sülale adı, mesleği, ailevi durumu, ölüm sebebi, tasavvufi mensubiyeti v.b. şahsi bilgileri kitabenin ilk satırından başlayarak son bir veya iki satıra kadar olan satırlarda bulmak mümkündür. Bu bilgiler düz yazı olarak yer alabileceği gibi şiir diliyle de kıtalara yedirilmiş olarak yer alabilir. Mezar taşlarında sıkça gördüğümüz bazı şiirsel kalıp ifadelerin kimlik kısmında öncü bir dörtlük gibi yazıldığı taşların sayısı hiç de az değildir. Seri imalat olduğunu tahmin ettiğimiz bu taşlarda kimlik kısmı bu kıtalardan sonra gelmektedir Dua , Kitabe metni dua cümlesi veya cümleleriyle sona erer. Düz yazılarda bu cümleler en klasik örneğiyle Ruhiçün Fatiha şeklinde görülür. Bu kısa dua farklı varyasyonlarıyla sıkça kullanılmıştır: ” Ruh-ı şerifiçün el-Fatiha, Ehl-i iman ervahicün ei-Fatiha, Rızaen lillahi’l-Fatiha, Ve kaffe-i ehli iman ervahına rızaen lillahi’l-Fatiha.” Tarih , Mezar kitabelerinde tarih iki şekilde verilir; rakamla ve rakam-ebcedle. Rakamla verilen tarihler gün-ay-yıl, ay-yıl veya yalnızca yıl şeklinde olabilirler. Mezar taşları incelendiğinde tarihi gün-ay-yıl olarak kaydetmenin XIX. yüzyılda yagınlaştığı anlaşılmaktadır. Bazen vefat günü de belirtilir. Kitabelerde kameri aylar için bir kodlama sistemi geliştirilmiştir. Buna göre Muharrem: mim, Safer: şad, Rebiülevvel: ra-elif, Rebiülahir: ra, Cemaziyelevvel: cim-elif, Cemaziyelahir: cim, Receb: be, Şaban: sin, Ramazan: nün, Şevval: lam, Zilkade: zel-elif, Zilhicce: zel harfleriyle remzedilmiştir. Bunun yanında ”evail” ayın ilk on günü için, ”evasıt” ayın ikinci on günü için, “evahir” de ayın son on günü için kullanılan tabirlerdir. “Gurre” ayın ilk günü, “selh de son günü anlamındadır. Osmanlı toplumunda İslami takvim yani kameri-hicri takvim kullanılmaktaydı. Osmanlının son asrına gelene kadar devam eden bu geleneğe son dönemde mali-rumi takvim de ilave olmuştur. “8 R.Evvel 1314 5 Ağustos 1313 Yevmi Pazartesi Örneğinde görüldüğü gibi özellikle son dönem taşlannda hicri tarihin yanına rümi tarihte eklenmiştir. Ebced-rakam birlikte yazılan tarihler genellikle şiir kitabelerde görülür. Ebced de her harfin bir rakamsal değeri vardır. Ebcedle tarih düşürme de yazılan kelimeleri oluşturan harflerin rakamsal olarak toplamı istenilen sayıyı verir. Zor ve hüner gerektiren tarih düşürme yalnız kitabelerde değil aynı zamanda kitap adları, doğum, ölüm günleri ve tarihi olaylarda da kullanılmıştır. Kaynaklar ; Eyüpsultan’da Taşa işlenen Medeniyet , Ömer Faruk Dere , İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayınları.

Sadi Tarikatı Şeyhi Aziz Efendi

Sadi Tarikatı şeyhi Azîz Efendi, Şeyh Vehbi Efendi’nin mahdumudur 1862’de dünyaya gelmiştir. Pederinden hilâfet aldıktan sonra, Akhisâr’da bir dergâh ihyâ ederek, orada pek çok seneler meşîhatte bulunur. 1911 senesinde vefât edince, vasiyeti mûcibince oradaki kabristâna defn edilir. Hâfız Muhyiddîn Efendi de, bu zâtın dergâhında medfûndur Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Akhisar, Manisa

Güzelyurt Türbeleri

Ali Paşa Türbesi Ali Paşa Türbesi, Selime köyü kabristanı içerisinde bulunmaktadır. Sekiz yüzlü ve konik kubbeli türbenin alt kısmı ve kubbesi taşla yapılmış her yüzünün eni 3.30 cm. köşeleri kırmızı tuğla ile yapılarak dekoratif bir görünüm kazanmıştır. Dekoratif kısımların ortaları muntazam kesme taşla yapılmış olup türbenin kapısı kuzeye açılır. Türbe birçok Selçuklu türbesi gibi cenazelik veya mumyalık olarak adlandırılan bodrum katlıdır. Bu katın kapısı güneye açılır. Türbenin kapısı tuğla ile kemerleşmiştir, yüksekliği 1.70 m’dir. Türbenin içinde iki sıra halinde yedi basit ve sade sanduka mevcuttur. Ali Paşa burada öldürülmüş ve sonra da ailesi tarafından bu türbe yaptırılmış, cesetler türbenin cenazeliğine konulmuştur. Konyalı eserinde türbe ve hikayesi hakkında bilgi verir. Cenazeler ıskaralar üstüne konmuş tabutlardaki ölü başları her sene Selimeliler tarafından alınarak çayda yıkandıktan ve temizlendikten sonra tekrar yerine konuyor. Bize bir çocuk bu başları çıkardı, eşiğe sıraladı ve gösterdi. Başlar bembeyaz ve çok temizdi. Zaten Selimeliler yağmur yağmadığı senelerde yağmur duasına çıkarken Selime’deki bir mağarada bulunan mumyayı çayda ıslatarak tekrar yerine koymayı adet edinmişlerdir. Moğollardan İrencin Noyan’ın Aksaray’da bulunduğu zaman Şenkitoğlu, Aksaray beyi ve hakimi Ali Paşa’ya müthiş bir husumet göstermişti. O İrencin’e yaranmak için her meşhuru, her nüfuzlu adamı yok etmek istiyordu. Aksaray hakimiyetini babalarından ve dedelerinden tevarüs eden Ali Paşa’ya ve kardeşi Ahi Ahmed’e sataşmıştı. Halbuki İrencin, Ali Paşa’nın Aksaray’daki hakimiyetini kabul etmişti. Şenkitoğlu Ali Paşa’ya her çeşit iftirayı yapmış, kendisine yardımcı olarak Tatar askerlerinin gelmekte olduğu hakkında bir yalan haberi Aksaray’da yaymıştı. Bunun üzerine Ali Paşa kardeşi Ahi Ahmed ve yanındakilerle beraber tarihçi Kerimüddin Mahmud’un mülkü olan Selime Kalesine gittiler ve sığındılar. Şenkitoğlu ile Aksaray kadısı Merendli Mecdüddin bunları takip etti. Yalan vaatlerle Ali Paşa’yı ve 30 adamını kaleden çıkarttırarak hepsini öldürttüler. Öldürdüklerinin ve kale sahibi Aksaray evkaf mütevellisi olan tarihçi Kerimüddin’in mallarını ve servetini yağmaladılar. Öldürülenlerin cesetleri Selime köyü kabristanına gömülmüştür. Ali Paşa’nın ailesi ve onu sevenler bu türbeyi yaptırdılar. Cesetlerini türbenin cenazeliğine koydular. Türbedeki diğer yatırlar da muhtemelen bu ailedendir. Ali Paşa ve kardeşi Ahi Ahmed ile beraber Aksaray’ın nüfuzlu ve şöhretli adamları bu arada Aksaray’daki Cıncıklı Camisini (Hacı Yusuf Mescidi) yaptıran Hacı Yusuf da vardı. Tarihçi Kerimüddin ölenler arasında şu kişileri de yazar. Hoca Ömer Şerefüddin, Hoca Yakut, Hacı Yusuf, Okçubaşı Ferhad, Nerbaşi, Leyl-i Katiboğlu. Baydı Hatun Türbesi Baydı Hatun Türbesi, Ihlara’ya girerken yolun solundaki köye ve Ihlara deresine hakim bir yerde bulunmaktadır. Türbe taştan yapılmış, dört taş kemerli beşik örtülü bir yapıdır. Kapı sövesi iki taştandır. Üstüne adi uzun bir lento konmuştur. Kapının iç kısmı kemerli olarak yapılmıştır. Üstünde 0.80 cm. uzunluğunda kaba taştan yontulmuş bir alem bulunmaktadır. Başına erkeklere mahsus serpuşlu bir taş dikilmiştir. Bu sanduka ve taş daha sonra yapılmıştır. Baydı Hatun türbesi Karamanoğulları dönemine ait olup beratı bulunmaktaydı. Fatih de bunun yürürlükte kalmasını kabul etmişti. Vaktiyle mescit olarak da kullanılan türbeye halk, ‘Hızır İlyaslık’ dermiş ve her yıl burada toplanarak yerler, içerler ve eğlenirlermiş. Son yıllarda türbe ve çevresi yenilenmiştir. Emirgazi Türbesi Köyde bulunan Emirgazi Türbesi, dikdörtgen şeklinde, yaklaşık 8×5 m ebatlarında taştan örülerek yapılmıştır. Türbenin üzeri daha önceden kemerli bir tavan örtüsü ile kapalı iken, bu bölüm sonradan yıkılarak ortadan kaldırılır. Türbenin içinde mezar taşı ve sandukası bulunmayan bir de yatır vardır. Türbenin Danişmentoğulları’ndan Emirgazi’ye ait olduğu sanılıyor.

📍 Güzelyurt, Aksaray
Külhani Ali Baba

Külhani Ali Baba

Aksaray – merkez – Sebil Mahllesinde Sebil Mahallesindeki Külhani Ali Baba Türbesi, üç pencereli sağır kubbeli olup kapısı kıbleye açılmaktadır. Türbenin kitabesi yoktur. Ali Baba’nın burada Külhancı olduğu nakledilir. Bu türbeyi, Sultan II. Abdülhamid’in serkurenası Aksaray’ın Orta Köyü’nden Hacı Ali Paşa yaptırmıştır. Burada eskiden bir mescid ve yanında bir de hamam vardı. Hamam şimdi yıkılmış, yok olmuş, arsasına bir ev yapılmıştır. Ali Baba’nın bu hamamda külhancı olduğu anlatılır. Kendisi keramet sahibi bir ergin kişi imiş. Türbenin sağında başlanıp tamamlanamayan bir mescid vardır. Evliya Çelebi’de Külhani Ali Baba türbesini ziyaret etmiştir. Türbeye asılmış bir levhada güzel bir sülüs yazı yer alır. Şair Galib tarafından söylenen ve Cumad-el-ula 1276 da (M.1859) yazılan bu levhada Ali Sultan türbesinin toprağının aşıkların gözlerinin sürmesi olduğu, kendisinin veliler padişahı, nice sırların kendisinde gizlendiği, kerametlerinin güneş gibi aşikar ve kapısının acizler için bir eman evi olduğu yazılırken kendisi Süleyman Aleyhisselam’a benzetilerek bu manzûmenin, karıncanın Hz. Süleyman’a hediye ettiği çekirge ayağı gibi kabul edilmesi içii yalvarır. Bu levha Pir Ali Sultan için yazılmıştır. Nasılsa buraya asılmıştır. Türbenin duvara asılmış bir kartonda levha daha vardır. Bu Arapça levhanın Türkçesi şudur. “Ey Şeyhimiz! Ahmet Rıfai Hazretleri! Ey celal ve ikram sahibi Allah! Bunu yazan ve okuyanı affet. Senden hayır isteriz. 15 Şevval 127” Bu Ahmet Rifai’nin manevi müridlerinden, onun tarikatının mensublarından birisi tarafından yazılmış bir levhadır. Ali Sultan’ın Rifai olup olmadığı hakkında kesinlik ifade eden bir bilgi yoktur. Ali Baba’nın türbesinde bir alem ve bir sancak ve daha başka tarihi eşyalar bulunmakta iken, bunlar Niğde Müzesi’ne götürülmüştür. Külhani Ali Baba Hasan Dağına adını veren Hasan Baba ile sık sık çekişirlermiş. Ali Baba bir gün Hasan Baba’ya üşümesin diye mendil içinde kor gönderir. Hasan Baba’da karşılık olarak mendil içinde kar gönderir. Karı sonra yemek isteyen Ali Baba mendili hamamda bir yere asar. Mendil içindeki kar kısa sürede erir. Ali Baba buna sinirlenir ve “Hasan Baba dağ başında evliyalık olmaz, gel de şehirde evliyalık yap diye seslenir. Hasan Baba da bu söz üzerine kızarak koca bir kayayı kaldırdığı gibi Hasan Dağı’ndan Ali Baba’ya fırlatır. Ali Baba taşın geldiğini görür ve eski sinne çayırı denen yerde eli ile koca taşı karşılar ve parmak izleri bu kayanın üzerinde görülür. Ali Baba ve Hasan Baba birbirlerine karşılıklı taş ve Pelit ağacı atmaktadırlar. Hasan Baba’nın atmış olduğu Pelitlerden biri bugün Ervah Mezarlığına düşer ve burada anılan Kanlı Pelit’in bu ağaç olduğu nakledilir. . Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Aksaray
Şeyh Mustafa Arvasi (k.s.)

Şeyh Mustafa Arvasi (k.s.)

Ağrı – Taşlıçay – TAŞLIÇAY köyü hli hal olan bu zat zahiri ilim icazeti bediuzzaman said nursi hazretlerinin abisi molla Abdullahdan almıştır.Batini ilimini seyyid şeyh fehimin halifesi aynı zamanda amcası halife derviş yanında devam etmiştir.halife derviş vefatı üzerine ğavsi hizan seyyid şeyh sıbğetullah ın torunu yani seyyid nur muhammed in oğlu seyyid şeyh şahabettin de bir müddet seyri süluk yapmış ve hilafet icazeti ondan almıştır.1959 tarihinde vefat etmiş.kabri şerif ağrı taşlıçay ilçesine bağlı denni köyündedir.5 oğul babasıdır.seyyid muhiddin hazretleri nişanlı iken vefat etmiş seyyid seyfeddin hazretleri seyyid selahaddin hazretleri seyyid şahabettin hazretleri seyyid alaaddin el cevvad hazretleri.(NESLİ ONLARDAN DEVAM EDİYOR…) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Taşlıçay, Ağrı
Molla Hasan ve Ali Efendi

Molla Hasan ve Ali Efendi

Ağrı – PATNOS – KAZANBEY KÖYÜ İlçeye 21 km. mesafede bulunan Kazanbey köyünde Pir Muhammed Küfrevinin halifelerinden molla ve müderris Hasan ve Ali Efendilerin kabirleri bulunur. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos, Ağrı

Şeyh Abdullah Küfrevi (k.s.)

📍 Patnos, Ağrı
Sultan Dede Türbesi

Sultan Dede Türbesi

Ağrı – patnos – dedeli beldesinde Sultan Dede Patnos ilçesinin dedeli nahiyesinde yaşadığı yöre halkı tarafından söylenilmektedir. Sultan Dedenin yaşadığı zaman dilimi kesin olarak bilinmemektedir. Bununla beraber sultan dedenin ya Yavuz sultan selim ya da 4.murat zamanlarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Sultan dede kendi zamanında yöre halkı tarafından çok sevilen büyük bir âlim aynı zamanda keramet sahibi bir Allah dostu imiş. Sultan Dede hakkında sahip olunan bilgiler kesin bir kaynağa dayanmamaktadır. Sultan Dede hakkındaki bilgiler nesillerden nesillere sözlü olarak aktarılmıştır. Sultan Dedenin mezarı dedeli beldesinin mezarlığının tam ortasındadır. Aradan geçen zamana rağmen sultan dedenin mezarında herhangi bir tahribat olmamıştır. Etrafındaki bütün mezarlar belirginliğini yitirmelerine rağmen Sultan Dedenin mezarı ilk yapıldığı zaman gibi zamana meydan okumaktadır. Anlatılan rivayetlerden birinde sultan dede; doğuya sefer yapan Yavuz Sultan Selim Han ve Osmanlı ordusu dedeli yöresinde geçerken onları yemeğe davet etmiştir. Yavuz Sultan Selim de kendisini davet eden saçı başı ağarmış bu ihtiyarı kırmamak için bu davete icabet etmiştir; ama herkesin kafasını karıştıran bir soru varmış; ihtiyar dede yalnız padişahı mı davet etmiş yoksa bütün orduyu mu davet etmiş. Sultan Dede açıklamış bütün orduyu davet ettiğini. Sultan Selim Handa bu davette icabet etmiş. Sultan Dede yemeği hazırladığı zaman ordudaki aşçılarda asker için yemek yapmaya koyulmuşlar. Sultan Dede yemeği hazırladığı zaman padişahla beraber orduyu da çağırmış. Aşçılar yemeği dağıtmaya geldiklerinde gülmeye başlamışlar; yemek iki veya üç küçük kapta hazırlandığını görünce.Sultan Dede yemeğin dağıtılmasını buyurmuş.Yemek önce padişaha ve vezirlere dağıtılmış bu sırada yemekte herhangi bir azalma gözlenmemiş. Yemek bütün orduya dağıtılmış ama yemekte herhangi bir azalma olmamış yemekler olduğu gibi duruyormuş.Bu olayı duyan Yavuz Sultan selim sultan dedenin büyük bir alim olduğunu anlamıştır. Bir rivayete göre sultan dede padişahla beraber sefere katılmış ve seferden sağ salim dönmüştür. Bir rivayete göre sultan dede sefere katılmamıştır.Sultan Selim Han Sultan Dededen hayır dua isteyip dedeli yöresinden ayrılmıştır.Sultan Dede dedeli yöresinde vefat etmiştir ve orada defin edilmiştir. Dedeli beldesinde sultan dede cenazesinin yıkandığı yer beldenin büyükleri tarafından muhafaza edilmiş ve muhafaza edilmeye devam edilmektedir. O yer her türlü necis şeyden korunmaktadır. Yörenin büyükleri eskiyen ya da yırtılan Kur-an’i Kerimleri getirip Sultan Dedenin mezarına gömmektedirler. Yöre halkından bazıları bazı zamanlarda sultan dedenin mezarının geceleyin parladığını bir aydınlık gördüklerini dile getirmektedirler. Sultan Dede ismini dedeli yöresinde geçmekte olan padişahlara yemek yedirmesinden dolayı sultanlarla içli dışlı olması munasebetiyle bu adla anıldığı rivayet edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma https://patnos.webnode.com/patnosta%20inani%c5%9flar/sultan-dede/

📍 Patnos, Ağrı

Köseler Köyü Türbesi

📍 Patnos, Ağrı
Şeyh Bekir Zor (k.s.)

Şeyh Bekir Zor (k.s.)

Ağrı – merkez – uzunveli köyünde Anadolu’da yetişen büyük âlim ve velîlerden. Seyyiddir, hazret-i Hüseyin’in evlâdındandır. İsmi, Bekir , babasının ismi Ömer (emer)dir. Doğum ve ölüm târihi bilinmemektedir. Şeyh Bekır Sor’a, “uçan kaya” anlamında, kendisine Arap ellerinde, “Raqüb ül hacer”; İran ellerinde, “Süvari seng ; kürt ellerinde Siyari gevır lakaplarla da tanınıp bilinmektedir. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Açık hâlleri ve kerâmetleri vardır. Zühd, takvâ ve verâ sâhibi bir zât idi.Temiz ve asîl âilesi Anadolu’nun doğu vilâyetlerinin ilim, irfân ve güzel ahlâk vasıflarının timsâli (sembolü) idi. İlim, amel ve ahlâkta, nefsiyle mücâdele etmekte şaşılacak hâl ve üstünlük sâhibiydi. Zamanlarının âlimi, fazîlet örneği olan. İnsanları Hakk’a dâvet eden onlara doğru yol​ doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerindi. çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. İlmi ve yüksek ahlakıyla tanındığı kadar, mert, cömert ve cesur olmasıyla da meşhur olmuştur. Duâsı kabûl olan zâtlardandı. O derece cesur ve kuvvetli kalbe sâhipti. Şeyh Bekir zor Hazretleri’nin birçok kerameti anlatılmaktadır. Bunlar içerisinde, kamçı yılan kerameti meşhurdur. Buna benzer pek çok kerâmetleri vardır. bu kerâmetleri yıllar boyu dilden dile anlatıla gelmiştir. Ömrü boyunca İslâm dîninin emirlerini öğrenmeye ve öğretmeye çalışan şeyh Bekir zor hazretleri kabri konusunda belirsizlik mevcut olup, Doğubâyezîd’de vefât ettiği rivayetlere göre Kabri Doğu Bâyezîd’de uzun veli köyün kabristanındadır. Kabri, Ağrı, Doğubeyazıd’da, halen ziyaret edilmektedir. Bir diğer deyişle durumunun kerametin anlaşılması üzerine; “Sırrımız fâş olup, herkes tarafından anlaşıldı.” diyerek, ortadan kaybolduğu rivayet edilmektedir.​ Bir gün başka bir diyardan gelen, kerâmet sahibi bir din adamı ziyarete geliyormuş. Kerâmetinin göstergesi de üzerine bindiği ve ehlileştirdiği ayıimiş. Bunu duyan Şeyh Bekır,uzun ve düz bir kaya parçasının üzerine çıkmış, yılanı eline kamçı yapıp, havada uçan halı gibi, gidip din adamını karşılamış. Yabancı ulema, bakmış ki, kendisinden daha fazla keramet sahibi olanlar var, saygıyla Şeyh Bekır Sor’un elini öpmüş. O günden sonra ünü tüm bölgeye yayılan Şeyh Bekır Sor’a, “uçan kaya” anlamında, kendisine Arap ellerinde,“Raqüb ül hacer”; İran ellerinde, “Süvari seng”; Kürt ellerinde de “Siyari ge-vır” adını takmışlar.​

📍 Ağrı
Şeyh Mustafa Tanrıverdi (k.s.)

Şeyh Mustafa Tanrıverdi (k.s.)

Ağrı – doğubeyazıt – seslice köyünde babası halife yusuf’un yanında 1923 yılında Cizre’nin Hedil köyünde dünyaya gelen Şeyh Mustafa, Halife Yusuf’un en büyük oğludur. Ahmed-i Hani geleneğinde gelen ilim ve irfan önderi Hanife Yusuf’un yanında yetişerek onun izlediği aydınlık ve Hani gelenekli ilim ekolunda yoğrularak toplumun sevilen sayılan önder bir kişiliği vardı. Halk onu bawo veya galxo olarak tanırdı. Şeyh Mustafa babası Halife Yusuf’un yanında Arapça ve Farsça ilmini de çok iyi bir şekilde öğrendi. Şeyh Mustafa 05.08.1946 yılında T.C. Diyanet İşleri Reislerinden dönemin müftüsü Sadullah Yıldız’dan imamlık vesikası almış ve Doğubayazıt’ın çeşitli köylerinde hizmet vermiştir. Hizmet verdiği yıllarda köylerin camilerinin yapılmasında öncülük yapmıştır. Babası Halife Yusuf’un vefat’ından sonra 1966 yılın da Nakşi şeyhlerinden Şeyh Muhammed Nuri Ed-derşevi’nin Halifesi olan Şeyh Muhammed Sait Seyda El Cezireden Nakşi tarikatının icazetini almıştır. Uzun bir süre Doğubayazıt’ta müftü olarak görev yapmıştır. 1950 yıllarında üstat Bediüzzaman Sadi Nursi hz. Ziyaret etmiş dua temennisinde bulunmuştur. Babası Halife Yusuf’a ait olan İrşadu’l-İbad (büyük Şafii il mihali), Tuhvetu’z-Zakirin (Hz. Muhammed’e ait muhtelif Hadisler), Tuhvetu’l-Ihvan, Tuhvetu’l-Amilin (Fıkıh ilmi, Şafii mezhebi), Feraiz (İslam miras hukuku), Tecvid, Manzum ve takriz. (Dini tasavvufi şiirler) adlı eserlerini türkçe, arapça ve farsçaya geliştirilmiş şekilde tercüme etti. Şeyh Mustafa 20.10.2004’te saat:12.20’de Allah’u Teâlâ’nın rahmetine kavuşmuştur. Evli 3 oğlu ve 7 kız babasıdır. Toplumumuzun ender yetiştirdiği, çağımızın büyük manevi değeri olan büyük âlim Galxo Şeyh Mustafa toplumun aydınlanmasında yıllarca büyük çalışmaları olmuştur. Tıpkı babası Halife Yusuf Topçu gibi, Ahhmedê Xanî geleneğinin takipçisi olmuştur. Şeyh galxo Mustafa Tanrıverdi toplumun önderi ve denge unsuruydu. Onun önderliğinde doğruyu bulup ortaya çıkarmaktı. Hak ve hukuk üzerinde çok titizdi. Toplum içerisinde ki huzursuzlukları çözmede tavır ve davranışları tam bir ilim adamında yakışır tarzdaydı. İslamiyet kurallarını sapmadan mehdileştirmeden topluma anlatımında tam bir uzmandı. İslam ilmini çağın Greklerine göre açıkladı. Tıpkı Ehmedê Xanî geleneğini sürdüren babası Halife Yusuf Topçu’nun tam takipçisiydi diyebiliriz. Hastalara ve çaresizlere şu öğüdü verirdi; “gidin Allah’ın şifası üzerinizde olsun, çare Allah’tandır. Allah’In duası üzerinizde olsun.” Kendisine ziyerete gelenlere mutlaka ufak tefek hediyeler verirdi. Bundan da sonsuz haz duyardı. İnsancıl ve duygusal neşeli ve esprili yapısının yanı sıra toplumsal içerikli sosyal çalışmalara hez zaman destek olurdu. Bu günkü 2 nolu sağlık ocağının yerini kendisi çok az bir cüzi karşılığında hibe etmiştir. Böylesine alçak gönüllü büyük insan toplumumuza gelmemiştir ve gelmeyecektir. Galxo şex Mustafa’nın ardından kurulan külliyesinde hayır illerine devam edilmiştir. Her yıl kurulan aşevi çadırında yoksullara yardım yapılmış ayrıca kurban yardımlarının yanı sıra giysi yardımı da yapılmaktadır. Ve bu yardımlar devam edecektir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı
Halife Yusuf Efendi

Halife Yusuf Efendi

Ağrı – doğubeyazıd – seslitaş köyü İlçeye 25 km. mesafede bulunan ve etrafı moloz taş bir surla çevrilen Seslitaş köyü mezarlığının kuzey kısmı eski, güney kısmı daha çok sonraki dönemlerde kullanılmıştır . İçerisinde küçük bir camisi ve bölgenin manevi şahsiyetlerinden birisi olan ve sonradan mezarının üzerine Ahlat taşından kare planlı piramidal külahlı bir türbenin yapıldığı Halife Yusuf’un (1885-1965) mezarı da bulunmaktadır. Mezarlığın içerisinde sanat ve kültür değerleri bakımından şahideli, açık sandukalı birkaç mezar dikkat çekmektedir. Halife Yusuf’un Üçmurat köyünde doğduğu söylenmektedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Halife Yusuf, İshakpaşa Sarayı Topçusu Şerif Ağanın oğludur. Halife Yusuf, Şeyh Mehmet Celali’den ders, Cizre ilçesinde Nakşibendi tarikatının meşhur şeyhlerinden Şeyh Muhammed Nuri Edderşevi’den (1868-1924) Nakşibendi tarikatının halifelik icazetini alır . I. Dünya Harbi sırasında Siirt iline göç eder. Burada Molla Hamid Efendinin yanında bir müddet Feraiz ilimleri okur. Sonra Cizre ilçesi Nakşibendi Tarikatının meşhur şeyhlerinden olan Şeyh Muhammed Nuri Edderşevi’den 1925’de halifelik icazetini alır. 1935 yılında Şeyh İbrahim Hakkı El-Basreti’den Nakşibendi tarikatının ikinci icazetini alır. Bilahare Bağdat’a giderek Abdulkadir Geylani Hazretlerinin türbesini ziyaret etmiş ve Kadiri tarikatının o dönemdeki şeyhi olan Seyyid Şeyh Ahmet Şerefettin el-Kadiri’den de Kadiri tarikatının icazetini alır. Şafii Mezhebinin Fıkıhında Tuhfetül-Amilin (Fıkıh ilmi Şafii mezhebi), İrşadü’l-ibad, Feraiz (İslam miras hukuku), Hadisle ilgili olarak Tühvetül zakirin, Hutbe, Takriz (dini ve tasavvufu şiirler) ve Tecvid ve Tuhfetul sibyan (çocuklara armağan) gibi eserler vermiştir. Halife Yusuf Topçunun İrşadu’l Mü’minin eserini Hira yayınevi 1998 yılında 3. kez iki cilt halinde yayınlar. Arap alfabesiyle yazılı Kürtçenin yanında eserin Türkçesi de Latin alfabesiyle verilir. Halife Yusuf Efendi 40 yıl boyunca gündüzlerini Siyamuddehir denilen nafile orucu tutmakla geçirmiş ve gecelerini kıyamla ihya etmiştir. Halife Yusuf Efendinin iki oğlu Şeyh Mustafa ve Şeyh M. Nuri (Ağrı-Doğubeyazıt) de Şeyh Seyda Hazretlerinin (Muhammed Said el Cezeri) halifesidirler Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı

Şeyh Muhammed Celali Efendi

Siirt – Şirvan’da Muhammed Celali, Said-i Nursi’nin doğuda ders okuduğu üç hocadan biridir. Aslen Arvaslıydı. Uzun müddet Celâlî kabilesi arasında kaldığı için kendisine “Celâlî” denilmekteydi. l85l yılında dünyaya gelmişti. On biri erkek, dokuzu kız olmak üzere yirmi evlâdı vardı. Birinci Cihan Harbinin başlarında, yani l9l4’te Siirt’in Şirvan kazasındayken vefat etmişti. Mehmed Celali Hazretlerinin oğlu Nizameddin Arvasî, Üstad Bediüzzaman ve babası Şeyh Muhammed Celâlî ile alâkalı olarak şu bilgileri aktarır. “Bediüzzaman doğuda birçok medrese ve ulemânın yanına gidip, kendi ilim ve zekâ seviyesine uygun ders verecek âlim bulamayınca, l887’lerde on dört yaşındayken babamın medresesine gelmiş. Babama meşhur ve maruf Hacı Seyyid Muhammed Celâlî derler. Üstad babamın medresesinde üç ay tahsil görmüş. Sonraki üç ayda ise ders almayıp, babamla ilmî münazaralarda bulunmuş. Babamın doksan civarında talebesi varmış. Talebelerin en küçüğü Bediüzzaman’mış. Ama o zaman kendisine Molla Said denmekteymiş. Talebelerin en küçüğü olmasına rağmen, bütün talebeler tarafından çok hürmet görürmüş. Diğer talebelerin hepsine müderris ve müftü Sadullah Efendi tarafından dersler verilirken, tek başına yalnız Bediüzzaman babamdan ders alırmış. Ders esnasında kimseyi de yanlarına almazlarmış. Bediüzzaman babama, ‘Bu kitaplar okuyup öğrenmekle baş olmaz, bu ilmin hazinesinin anahtarı sizdedir,’ diyerek her ilimden sadece birer ders almış. İlimde ve zekâda bütün talebelerin fevkinde imiş. Gündüzleri babamdan ders alırken, Perşembe geceleri de Ahmed Hanî’nin türbesine gidermiş. Şüphelenen babam, küçük Said’in arkasına Halife Yusuf ve Molla Şerif’i takipçi koymuş, Türbeye varan takipçiler, küçük Said’i göremezler, fakat içeriden; ‘Belî Seydâ, belî Seydâ (evet hocam, tamam hocam)’ diye sesler duymuşlar. Durumu gelip babama bildirmişler. Babam talebelerine, “Bundan sonra Said’e kesinlikle kimse karışmayacak”, diye emir vererek, yaşça büyük olan Molla Şerif’i de Bediüzzaman’ın hizmetine vermiş. Molla Şerif’in anlattığına göre, ders esnasında bazan babam, bazan da Bediüzzaman sinirlenirmiş. Bediüzzaman sinirlendiği zaman dışarı çıkarak medreseden uzaklaşırmış. Talebeler Bediüzzaman’ın medreseyi terk ettiğini söyleyince, babam, “Bırakın Said’i, bırakın Said’i, ona sizler karışmayın, o biraz sonra yine gelir”, diyerek cevap verirmiş. Gerçekten de Üstad sinirleri yatışınca tekrar medreseye dönermiş. “Üç aylık bu tahsilden sonra babam, Küçük Said’e “Artık sen ilmi tekemmül eyledin. Bizim sana verecek birşeyimiz kalmadı”, diyerek icazetini vermiş. Üstad babamın elini öperek medreseden ayrılmış. Daha sonraları, Birinci Cihan Harbine kadar, her yıl evimize gelerek, babamı ziyaret edermiş. Bazı yıllar, Van’da açtığı medresedeki talebelerini de yanına alır, öyle gelirmiş, Babam Bediüzzaman’a, ‘Yetiştirdiğim talebelerin hepsinin de üstadı sensin’ dermiş. Üstad bir defasında babama hediye olarak bir çift yün çorap getirmiş. Babam sadece talebelerden Halife Yusuf’la Üstad Bediüzzaman’ın bize gelmelerine müsaade edermiş Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Şirvan, Siirt
Ziyaret Türbesi – Ağrı

Ziyaret Türbesi – Ağrı

İl merkezine 12 km. mesafede bulunan Ziyaret köyündeki türbede yatan zatın kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe kare planlıdır. Üzerinde bir alem bulunmaktadır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı
Eyüp Paşa Türbesi

Eyüp Paşa Türbesi

Ağrı il Merkezine 18 km mesafedeki Yukarıküpkıran köyünde İl merkezine 18 km. mesafede bulunan Yukarıküpkıran köyünde Eyüp Paşa’nın (1843-1923) türbesi vardır. Rus ordusunda bir general olan Cafer Bey (1806-1877)’in oğlu Eyüp Sabri Paşa, Osmanlı-Rus Savaşında mensup olduğu Zilan Aşiretini Rusya’dan alıp Osmanlı hizmetine bağlayan kişidir . Eyüp Paşa, dış işleri bakanlığına gönderdiği Farsça 1876 tarihli arîzasında, kısaca Revan bölgesinde sahip olduğu emlak, akar ve Rusların verdiği rütbe ve maaşı terk ederek Osmanlı’ya iltica ve dehalet ettiğini ifade etmiştir. Paşa, Osmanlı idaresinde, din ve devlet uğruna cansiperane edeceği hizmetlerinde yalnız olmadığını, kendisiyle birlikte gelen aşireti halkından 600 kadar kişinin de Devlet-i Aliye’ye hizmet etmek istediklerini belirtmiştir. Osmanlı İmparatorluğuna tabi olunca aşiretiyle birlikte hem Ruslara, hem de Ermenilere karşı mücadelede canla başla hizmet etmişlerdir. Eyüp Paşa, savaştan üç yıl sonra, Erzurum Valisi İsmail Paşa’nın teklifiyle, savaşta gösterdiği hüsn-i hizmet ve kahramanlıkların mükâfatı olarak Üçüncü rütbe-i Osmanî nişanı ile ödüllendirilir. Eyüp Paşa Gülicehar Ağa’nın üç oğlundan biridir. Kardeşleri Mahmut ve Eleşref Beylerdir. Hun kitabında Eyüp Paşa ile ilgili şu bilgilere yer verir. “Eyüp Paşa Rus ordusunda askeri general, Eleşref Bey de sivil general rütbesiyle görev yapıyorlarmış. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında bu kardeşlerin kaderini etkileyecek hazin bir olay vuku bulmuş. O zamanlar Rus ordusunda çavuş olan Mıhê Kazak dedemiz bu olayı şöyle anlatmış: “Rus ordusu olarak Kars’a hücuma hazırlanıyorduk. Osmanlı ordusundaki üst rütbeli bir subay para karşılığında gizli bilgileri Ruslara satmış, “Bu gece mevzileri değiştirmeyeceğim ani saldırıya geçin!” diye de nasihat etmişti. Eyüp Paşa bu ihaneti içine sindirememiş, Müslüman ordunun kalleş şekilde yok edilmesine karşı bir şeyler yapmaya karar vermişti. Beni yanına çağırdı:“Mıhê, vakit kaybetmeden, gizliden Osmanlı hattına ulaş, komutana bu kağıdı ilet. Bu gece yapılacak saldırı için tedbirli olsunlar” şeklindeki bir mesajı götürmemi istedi. Osmanlı paşasının huzuruna çıkıp, aralarından bir subayın Ruslara bilgi sızdırdığını anlattım. O gece Rus ordusu hücuma geçtiğinde, Eyüp Paşa komutasındaki Kürt milisleri güya Osmanlıya karşı savaşıyormuş gibi yapmışlar, silahlarını gökyüzüne doğru boşa ateşlemişler. Önde giden Rus ordusu kendisini bekleyen pusudan habersiz saldırıya geçince tamamı telef olmuştu. Şüpheleri üzerine çeken Eyüp Paşa Osmanlı’ya sığınarak kendisini kurtarmış; Osmanlı Devleti de Eyüp Paşa’ya Küpkıran köyünü vererek onurlandırmıştı.” Bu köyde Eyüp Paşa’nın ismini taşıyan medresenin yıllarca hizmet vermiş olduğu nakledilir. Türbenin üzeri açıktır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı - devlet büyükleri, Ağrı
Melekana – Sultanana – Gelincikana Türbeleri

Melekana – Sultanana – Gelincikana Türbeleri

Çay’da Melekana, Sultanana ve Gelincikana isimleriyle anılan üç kız kardeşin hayatları tamamen efsanelere konu olmuştur. Bu üç kız kardeşin türbeleri ilçenin üç ayrı bölgesinde bulunmaktadır. Bu kardeşlerden en büyüğü Melekana’dır. Türbesi ilçenin Kanlı Harman ismiyle anılan mevkiindedir ve hiç bir mimari özelliği yoktur. Sultan Dağı’nın tepesinde bir düzlükteki mezarda medfun bulunan Sultanana’nın çok sayıda davar ve devesi olduğundan kendisine mekan olarak bu dağın tepesini seçmiş olduğu anlatılır. Gelincik Ana’nın türbesi Sultanana’nın mezarının doğusunda kapısı Yarıkkaya’ya bakan bir mağaradır. Bu mağara üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm Gelincikana’nın kabrinin bulunduğu bölümdür. Ġkinci bölüm ise erzak depolarının bulunduğu bölmelerden oluşmaktadır. Üçüncü bölüm ise kaynak suyun başladığı bölümdür. Gelincikana, isminden de anlaşıldığı gibi, telli duvaklı olarak damatla birlikte gelin giderken tam bu mağaranın önünde saldırıya uğrarlar ve damat vurulur. Eşinin vurulduğunu gören gelin mağaraya saklanır. Ve bir daha da görünmez olur. Bu efsaneden dolayı bu mağara Gelincikana türbesi adını alır.Üç kardeş efsanesinin farklı bir şekli de şöyledir. Bir zamanlar Afyonkarahisar ile Akşehir arasında üç kız kardeş yaşarmış. Melek, Sultan ve Gelincik adlarındaki bu hanımların en büyüğü olan Melek, büyüyüp gelinlik çağına gelince Eber adı verilen delikanlı ile evlenmiş. Çocukları, çocuklarının çocukları olmuş, umur görerek hayattan göçüp gitmişler. Melek Hanım’ın diğer iki küçük kız kardeşi, daha küçücük birer çocukken bile ablalarına yardım ederlermiş. Büyümüşler fakat ablalarına yardıma devam etmişler. Ablaları Melek Hanım, onların hakkını yememiş, iki kardeşini kısmetleri çıkınca atalık edip evlendirmiş. Sultan Hanımla, Gelincik Hanım’ın düğün alayları daha hedeflerine varmadan, zamanın haramilerinin saldırısına uğramış. Kanlı göz yaşları ile ikisi de öldürülmüş ve oldukları yerlere defnedilmişler. Hikaye bu kadarı ile de kalmamış. Sultan ve Gelincik Hanımların ruhları, ablaları Melek Hanım’a yardıma devam etmişler.Çay’ın manevi dünyasına zenginlik katan Melek, Sultan, Gelincik ve Eber’in türbelerinin bulundukları yerler efsaneyi daha anlamlı hale getirmektedir. Melek Ana Türbesi, Çay’ın en verimli topraklarının ortasındadır. Eber Dede Türbesi ise, adı ile anılan gölün kenarındadır. Sultan ve Gelincik Ana Türbeleri Çay ovasının güney kısmını baştan başa çeviren Sultan Dağlarının en yüksek iki zirvesindedir. Bu iki zirvede toplanan yağışlar, Çay Deresi’nde yol bularak ovaya akar. Sultan ve Gelincik Hanımlar eteklerinde topladıkları suları hâlâ ovadaki Melek Ana’ya göndermekle, sanki ona sonsuza kadar yardım edeceklerini göstermektedirler. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Çay, Afyonkarahisar
Postalzade Şeyh Hacı İbrahim Efendi

Postalzade Şeyh Hacı İbrahim Efendi

Afyon – Bolvadin’De bekirağa caddesi ile kocataş sokağın kesişiminde Ömeroğlu mahallesindeki zamanla aile mezarlığı olarak da kullanılmış olan türbenin içinde, Nakşibendî Tarikatına mensup Postalzade Şeyh Hacı İbrahim Efendi’ye ait olan sanduka dışında başka sanduka yoktur. Halk tarafından ayaküstü ziyaret edilerek, dua yapılan bir türbedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar
Ayşe – Abdurrahman Dede Türbesi

Ayşe – Abdurrahman Dede Türbesi

Afyon – Başmakcı – YAKA BELDESİNDE Yaka beldesinde “Ayşe Abdurrahman” isimleriyle anılan türbe Höyük’ün güney batısında yer almaktadır. Rivayetlere göre, Ayşe Ana iyi biri olduğu halde Yakalılar onu bir türlü kabullenemez. Ayşe Ana’ya etmedikleri kötülük kalmaz. Taşa tutar, dışlar, onu “Kahpe Ayşe”, diye çağırırlar. Sonunda Ayşe Ana yapılan kötülüklere dayanamaz ve bir gün olur ki, “Yazın koyacak yer bulmayın, kışın da yiyecek bir şey bulamayın”, diye bedduada bulunur. Yakalılar zaman zaman, bu sözün günümüzde de geçerli olduğuna inanırlar. Ayşe Ana her yıl hacda görülürmüş. Abdurrahman Dede de Çal tarafından imiş. Haccda Ayşe Ana’yı görür, orada konuşurlar. Abdurrahman Dede bir gün Yaka’ya gelerek Hacı Ayşe’yi sorar. Yakalılar “Hacı Ayşe” diye birinin olmadığını, fakat köyün dışında kendi halinde deli ve kahpe bir Ayşe’nin olduğunu söylerler. Halbuki bu şekilde tanıtılan Ayşe Ana gerçekten Abdurrahman Dede’nin haccda gördüğü Ayşe’dir. Gerçek böylece ortaya çıkar. Şimdi türbede biri uzun, diğeri kısa iki mezar bulunmaktadır. Uzun mezarın Abdurrahman Dede’ye, kısa mezarın Ayşe Ana’ya ait olduğu söylenir. Fakat ne zaman yaşadıkları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Türbenin çevresinde bulunan ardıç ve benzeri ağaçlar bu türbenin hatırına kesilmemiş ve günümüze kadar kalmıştır. 1980’lere kadar adağı olanlar çocukları toplayarak türbeye götürürler, orada etli yemek yedirirlerdi. Günümüzde artık bu geleneğin uygulanmadığı anlatılır. Berber Zeki Akçan tarafından höyüğün yanında bulunan bu türbenin üç kere yıkıldığı ve sonra tekrar yapıldığı anlatılır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Başmakçı, Afyonkarahisar

Adıyaman Evliyaları – Liste

Peygamber kabirleri Hz. Üzeyr (a.s.) Sahabe Kabirleri Hz. Safvan B. Muattal (r.a.) Hz. Mahmud Ensari (r.a.) Hz. Ebu Zer Gifari (r.a.) Merkez İlçe Çıplak Baba Bulduk Baba Yel Baba Şeyh Abdurrahman Erzincani Hacı Abuzer Baba Arap Hasan Baba Zeynel Abidin Türbesi Hz. Ubade Bin Bişr Mansur Bin Cavena Adıyamanlı Sarı Şeyh Mustafa Efendi Çoban Baba Türbesi Rıfat Baba İzollu Hacı Mehmet Efendi Öksüz İbrahim Baba Zeynel Abidin Türbesi Şah Hüseyin ( Şah Türmüz) Türbesi Mahmut Gazi Şeyh Muhammed Zahiri Şeyh Yusuf Baba Türbesi ( Karanlık Ziyareti) Şeyh Mehmet Mısırlı Abcano Türbesi Abdal Musa Türbesi Bazen Baba Ziyareti İshak Baba Kafreş Baba Kamber Dede Soğan Baba Şeyh Halla Üryan Baba Yedi Kardeşler Türbesi Kahta Seyyid Abdulhakim Bilvanisi Muhammed Raşit Erol Karadutlu Sofi Muhammed Hacı Yusuf Efendi Ebu sadık Ziyareti Seyyid Mustafa Baba Sufi Muhammed Baba Çingil Baba Şeyh Kadir Baba Şeyh Ömer Nurani Hz. Süraka Türbesi Hacı Yusuf Türbesi İbrahim Halil Ziyareti Köseler Türbesi Yinoğlu Türbesi Besni Abidin Baba Mustafa Baba Hallo Baba Şeyh Mustafa Hoca Çörmük Ahmet Türbesi Hacı Zeyrek Ziyareti Sakalı Aş Türbesi Sakalaş Baba Hicabi Baba Şeyh Ömer Baba Şeyh Vakkas Baba Yel Baba – Besni Cüneyd dede Tılamaz Baba Hocazade Türbesi Musa Efendi Ağcazade Hüseyin Rıza Efendi Çelikhan Ulu Baba Zerban Türbesi Hasan Seydi Ziyareti Güzel Dede Baba Kasım Gerger Şahbor Türbesi Tırtıl Baba Karabağ Ziyareti Apışkan Dede Men Dede Deli Hasan Ziyareti Yağmur Dede Davut Ziyareti Yüce Kışla Ziyareti Mahmut Ziyareti Hacı Abdullah Böcük Böcük Ziyareti Karyağan Dağı Körkün Ziyareti Kurte Ziyareti Mıstığın Türbesi Daz Türbesi Ali Baba Samsat Arslan Paşa Küçük Hasan Türbesi Melik-ül Erdal Şeyh Hamza Türbesi Şeyh Hasan Türbesi Tut Şeyh Ali Baba Güzel Oğlan Türbesi ( Battal Gazi Türbesi ) Evren Dede Hüseyin Gazi Şah Abdurrahman Ziyareti Menekşe Türbesi

Abidin Baba

Abidin Baba

Adıyaman – Besni kabristanında Türkmen boylarından 1500 yıllarında Bağdat tarafından Ormankıran aşiretinin ABAH kabilesindendir. Babası Halil BABA oğlu Mustafa BABA, Annesi Elfeşelerden Aişe Hanımdır. Abidin BABA 1933 yılında Besni’de doğdu. İlkokul mezunu olup, küçük yaşlarda ARABİ Osmanlı Lügatında Derğah eğitimi gördü. Çeşitli meslek kuruluşlarında ve esnaf derneklerinde görev yaptı. Bir dönem Besni Belediye Meclis üyeliği ve Belediye Başkan vekilliği yaptı. Hoşgörülü, özverili, barışçıl, küskünleri barıştıran ve aynı zamanda yardımsever kişiliği ile tanınırdı. 1991 yılında Kac görevini yerine getirdi. Abidin BABA Kadiri ve Rufai mürşidi olup 1960 yılında Babası Mustafa BABA tarafından Posta oturtulmuş sonra onun görevini üslenerek 19 yıl tekke çalıştırmış olup telkin ve irşad’da bulunmuştur. Kendisine Türkiye’nin dört bir yanından tabi olan insanların sayısı oldukça fazladır. Başta Besni olmak üzere Adıyaman, Adana, Mersin, Uşak ve İstanbul’ da Tekkeleri bulunmaktadır. Tedavi gördüğü İstanbul- Kartal Araştırma ve Eğitim hastanesinde 15.12.2006 tarihinde CUMA ğünü vefat etmiştir. TÜRBESİ Besni İlçesi MUSALLA ‘ da ki aile kabristanlığında metfundur. aynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Besni, Adıyaman
Hallo Baba

Hallo Baba

Adıyaman – Besni – Beşiktarla mezarlığının güneybatısında. Halk arasında Hallo Baba adıyla bilinen zatın asıl adı Halil soyadı Baba’dır. Hallo Baba (1873-1946), aslen Türkmen aşiretlerinden olan Ormankıran aşiretinden olup Kadiri tarikati şeyhlerindendir. Annesi de Kadiri tarîkatı müntesibi olan Halil Baba takriben 14 yaşında iken, Hısn-ı Mansur’lu Sarışeyhzade Kadiri halifesi olan Mustafa Efendi’ye intisab etmiştir. Biatından 10 yıl sonra şeyhi Sarışeyh Mustafa Efendi, Halil Baba’yı hilafet postuna geçirip, Besni’de Evliya Mescidi’nde tekke açtırmıştır. O burada Kadiri ve Rufai mürşidi olarak, 48 yıl tekke çalıştırmıştır. Halil baba hasta olup, eceliyle vefat etmiştir. Ölüm haberini duyan herkes derin bir ye’se kapılmıştır. Vefatı yıllarında ve daha sonra Halil Baba için bir çok mersiye yazılmıştır. Anlatılır ki, Halil Baba küçükken Müderris Ahmet Rüştü Efendi’nin medresesinde tahsil de yapmış. Kendisi Kadiri şeyhi olunca bir gün hocasının yanına gitmiş. Hocası kalkıp yerini Hallo Baba’ya vermek istemiş. Hallo Baba oturmak istememiş, ancak hocası, “sen artık benim de mürşidimsin. Ben sana zahiri ilimleri öğrettim sen de bana tarikatı öğret demiş”, ve kendisine intisap etmiş. Halil Baba’nın birçok kerameti olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Mesela yanar halde fırına üç defa girerek ekmek pişirip halka dağıtmış. Malatya’da herkesin gözü önünde meydanda yanan ateşin içine girmiş, ancak kendisine hiçbir şey olmamış. Hallo Baba eski Besni’de yaşarken, bir çok müridi varmış. Gelip giderlermiş. O sıralarda bir yüzbaşı varmış. Hallo Baba’dan nefret ediyormuş. Bir gün yüzbaşı oğlunu fırına göndermiş. Hallo Baba’da oradaymış. Hallo Baba fırıncıya, “fırını iyice yak. Bak birazdan neler göreceksin”, demiş. Fırın iyice yanınca, Hallo Baba yüzbaşının oğlunu tuttuğu gibi fırına atmış. Görenler telaşla yüzbaşıya, “Hallo Baba oğlunu ateşe attı”, diye haber göndermişler. Yüzbaşı koşa koşa gelmiş. Ağlaya sızlaya, bağıra çağıra Hallo Baba’nın üstüne yürümüş. Hallo Baba da o anda ateşin içine dalmış. Hallo Baba çocuğu fırından çıkartmış. Görenler şaşkınlıktan donup kalmışlar. Çünkü ne çocuğa ne de Hallo Baba’ya hiçbir şey olmamış. Yüzbaşı oğluna sağlık durumunu, ateşten bir yerinin yanıp yanmadığını sormuş. Oğlu ise kesinlikle ateş filan görmediğini, gittiği yerin cennet gibi güzel bir yer olduğunu, babasına ve oradakilere anlatmış. Bunun üzerine yüzbaşı Hallo Baba’nın ellerine sarılmış ve kendisini affetmesini istemiş. Kısa bir süre sonra da askerlikten istifa edip Hallo Baba’nın müridi olmuş. Hallo Baba’nın komşularından birinin evine yılan girmiş. Telaşla Hallo Baba’ya koşmuşlar. Evlerine kocaman bir yılanın girdiğini söylemişler. Baba ise gayet serinkanlı bir şekilde, “bu yılanı senin evinden çıkartıp kime göndermemi istersin”, diye sormuş. Komşusu da “bizim mahalledeki keşişin evine gönderelim”, demiş. Baba da dediğini yapmış, yılanı keşişin evine göndermiş. Keşiş, yılanı görür görmez telaşla Hallo Baba’nın yanına gelerek evlerine kocaman bir yılanın girdiğini, kendilerini bu yılandan kurtarmasını, Hallo Baba’dan istemiş. Keşiş ile Hallo Baba birlikte keşişin evine gitmişler. Baba yılanı yanına çağırmış ve derhal keşişin evini terk etmesini söylemiş. Bunun üzerine yılan evden usulca ayrılmış ve gözden kaybolmuş. Bu olay üzerine keşiş de Müslüman olmuş. Beşiktarla Mezarlığının güneybatısında yer alan Halil Baba’ya ait mezar taşındaki kitabede şunlar yazılıdır. Tarikat-ı Kadirinin rehnüması kutb-i irşadı Halil Baba Guruh-u Salikânın pir-ü imdadı Olub kaim makamı postnişini Hazreti Gavsın Devalar bahşederdi ehli hale zikrü evradı Olurdu kamu irşad halka-i zikrinde salikân Kılub mürdeyi ihya ederdi feyz-i mutadı Ayak taşında ise şu kitabe yer alır. Uçup kanat açıp firdevse gitti ruh kuşu Müritleri her an feryat etseler layıktır Hakinin kudret kalemi iki tarihi söyler Halil Baba salikler topluluğunun hem piri hem imdadı Kadiri tarikatının halifelerinden merhum Halil babanın kabridir. Onun annesinin babasının günahlarını bağışlasın 1365 H. (1946 M.) Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Besni, Adıyaman
Çıplak Baba Türbesi

Çıplak Baba Türbesi

Adıyaman – Merkeze 25 km mesafedeki Sarıharman köyünde. Çıplak Baba’nın türbesi şehir merkezine 25 km. mesafede Sarıharman köyünde bulunmaktadır. Türbenin avlusu briket malzemeyle ortalama 1.20 cm yüksekliğinde bir duvarla çevrilmiştir. Avlunun zemini beton ile kaplanmış olup burada Çıplak Baba’nın soyundan gelen dört kişinin daha kabri bulunmaktadır. Bina betonarme malzeme ile inşa edilmiştir. Bina, türbenin bulunduğu oda ile beraber bir mutfak ve kadın ve erkekler için yapılmış iki ayrı mescitten meydana gelmektedir.Türbenin içi yeşil, dışı ise mavi ve beyaz renge boyanmıştır. Çıplak Baba’nın bulunduğu sanduka da yeşil örtü ile kaplıdır. Türbenin mutfak bölümünde gelen ziyaretçilerin kullanması için tencere, tabak, buzdolabı, kilim, halı v.b. malzemeler bulunmaktadır. Türbede yatan kişinin asıl adı Mehmet Üryan’dır. Çıplak Baba’nın soy kütüğünü gösteren berat Sarıharman Köyü’nde ikamet eden ve Çıplak Baba’nın soyundan gelen Mahmut Karakaş’ta bulunmaktadır. Çıplak Baba hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Çıplak Baba yöredeki ağanın hizmetkârlığını yapıyormuş. Ağa, hac vazifesini yerine getirmek için Mekke’ye gitmiş. Ağanın hanımı bir gün içli köfte yapmış ve hizmetkârı Çıplak Baba’ya: “Ağan içli köfteyi çok sever, keşke burada olsaydı da yeseydi”, demiş. Bunun üzerine Çıplak Baba ağanın hanımına, “Yemeği bir tabağa koy da ağama götüreyim”, demiş. Ağanın hanımı şaka yaptığını zannetmiş veyahut da Çıplak Baba’nın doymadığını, bir tabak daha istemeye utandığı için böyle söylediğini düşünmüş. Yine de bir tabak içli köfteyi kendisine vermiş. Çıplak Baba tabağı alıp gitmiş, bir süre sonra da gelerek ağanın hanımına yemeği ağasına verdiğini söylemiş. Ağa hacdan döndüğünde eşyalarının arasında Çıplak Baba’nın içli köfteyi götürdüğü tabağı çıkmış. Ayrıca ağa da hizmetkârının kendisine yemek getirdiğini açıklamış ve kendisini karşılamaya gelen kişilere asıl saygı duyulması gereken kişinin Çıplak Baba olduğunu, onun ermiş biri olduğunu söylemiş. Bunun üzerine sırrı ifşa olan Çıplak Baba ortadan kaybolmuş. Bu olayı duyan halk da onu aramaya başlamış. Ancak sırrı ortaya çıktığı için Çıplak Baba dayanamamış ve vefat etmiş. O günden sonra halk Çıplak Baba’nın ermiş biri olduğunu düşünmüş ve ona verdikleri değerden dolayı kendisi için türbe yaptırmışlardır. Türbe halk tarafından genelde cuma, cumartesi ve pazar günleri ziyaret edilir. Adakları bulunanlar, adaklarını burada keser ve burada bulunanlara dağıtırlar. Halk burada her türlü dilek ve istekte bulunur. Her türlü hastalığa şifa bulma niyetiyle gelindiği gibi özellikle çocuklardan boğmaca hastalığına yakalananlar getirilir. Boğmaca hastalığına yakalanan çocuk, avluda bulunan sütunun altından üç defa geçirilir, böylece hastalığının geçeceğine inanılır. Rüyasında görüp de daha önceden hiç bilmediği halde türbeyi ziyarete gelenler olduğu söylenir. Ayrıca, hırsızlık yaptığına inanılan kişiler buraya getirilir ve hırsızlık yaptıysa itiraf ettirilir. Yine karşılıklı akit ve yemin için de buraya gelinir. Halk arasında burasıyla ilgili yaygın bir inanç ise buradan bir çöpün dahi götürülemeyeceği, götürüldüğü takdirde götüren kişinin ya yolda kaza geçireceğine ya da başına kötü bir şey geleceğine dairdir. Anlatıldığına göre, kendisi çoban olduğu için, hayvanları dinlenmeye bıraktığı yerlerdeki taş ve dikenlerin hayvanlara batıp batmadığını kontrol etmek için soyunarak (üryan olarak) yerlere yatar, hayvanların rahatsız olmayacağını anladıktan sonra hayvanları oraya yatırırmış Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Bulduk Baba Türbesi

Bulduk Baba Türbesi

Adıyaman – Merkeze 7 km mesafe de Zey (Indere) köyünde. Bulduk Baba türbesi, şehir merkezine iki km. uzaklıktaki Sümer Evler mevkiinde, Kara yolları Şefliği karşısında, Bulduk Baba Camii yanındadır. Türbenin etrafında iki tane dut ağacı ve demir parmaklıklar bulunmaktadır. Bulduk Baba hakkında anlatılan rivayetlerden biri şöyledir. Yıllardır çocuğu olmayan ve bu türbeyi hiç görmeyen bir kadın, gece rüyasında, Bulduk Baba’yı görür. Bu zat, kadına mezarının yerini gösterir ve mezarının etrafını demir parmaklıklarla çevirirse, çocuğunun olacağını söyler. Ertesi gün kadın, rüyasında gördüğü yere gider ve gerçekten orada rüyasında gördüğü gibi bir mezarla karşılaşır. Bunun üzerine kadın, mezarın etrafını demir parmaklıklarla çevirir. Kısa bir süre sonra kadın, bir çocuk sahibi olur. Bulduk Baba ile ilgili anlatılan diğer bir rivayet ise şöyledir. Çobanın biri, bir gün sürüsünü otlatırken Bulduk Baba, kendisine görünür ve, “Çabuk buradan git, biraz sonra fırtına kopacak, gitmezsen öleceksin”, der. Bunun üzerine çoban, sürüsünü alıp gider ve böylece az sonra kopacak olan fırtınadan kurtulur. Türbe, genellikle çocuğu olmayan kadınlar tarafından cuma günleri ziyaret edilir. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Yel Baba Türbesi

Yel Baba Türbesi

Adıyaman – Musalla mahallesi, Askerlik Şubesi karşısında Yel Baba türbesi, şehir merkezinde, Musalla Mahallesi, Askerlik Şubesi karşısında bulunmaktadır. Türbe bir evin dış duvarına bitişik olup yaklaşık bir m. yüksekliğinde demir korkuluklarla çevrilidir. Anlatıldığına göre, türbe bitişiğindeki evin ilk sahiplerinden biri rüyasında burada büyük bir zatın yattığını görür ve bu rüya üzerine buraya türbe yaptırır. Türbe, genelde romatizmal rahatsızlığı bulunan, halk arasındaki deyişle, vücuduna yel girmiş kimseler tarafından ziyaret edilir. Yel Baba ismi de buradan gelmektedir. Burayı ziyarete gelen kişiler, türbenin üzerinde bulunan taşları vücuduna sürerek, şifa bulacaklarına inanmaktadırlar. Aynı isimde ikinci Yel Baba türbesi, şehir merkezine sekiz km. uzaklıkta, Pirin köyünde bulunmaktadır. Türbe, köyün karşısında yer alan tepededir. Dıştan beyaz boyalı olup, yeşil kubbeli, iki odalı betonarme bir yapıdır. Sandukanın üzeri yeşil örtülerle kaplı olup başında Türk bayrağı bulunmaktadır. Rivayete göre, Yel Baba H.628 yılında peygamberimiz zamanında doğmuştur. Ebu-Zer Gıfari ve Mahmut el-Ensari ile birlikte savaşmış ve şehit düşmüştür. Asıl ismi bilinmemektedir. Romatizmal ağrılara şifa olduğu ve hekim olduğu için “Yel Baba” denmiştir. Genellikle çarşamba ve cuma günleri hastalığı olanlar tarafından ziyaret edilir. Hastalar türbeyi en az iki defa ziyaret etmektedir. Aksi takdirde hastalığın iyileşmeyeceğine inanılır. Hasta, sandukanın baş tarafından toprak alır, çamur şekline getirir ve vücudunun ağrıyan yerine sürer. Ayrıca türbenin içinde bir süre yatmak veya oturmak suretiyle de iyileşileceğine inanılır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Hacı Abuzer Baba

Hacı Abuzer Baba

Adıyaman – Musalla Mahallesindeki Atatürk caddesinde. Hacı Abuzer Baba, aslen Kerkük Türkmenlerinden olup, soyu peygamberimize dayanan Kadiri şeyhlerindendir. Hacı Abuzer Baba’nın Adıyaman’da birçok müridi olduğu gibi, Şanlıurfa’da da iki binin üzerinde müridi bulunmaktadır. Hacı Abuzer Baba’nın Şanlıurfa’daki müridleri, hala her bayram ve kandilde, türbeyi ziyaret için Adıyaman’a gelmektedir. Hacı Abuzer Baba, yanında yatan Arap Hasan Baba ve Hüseyin Baba’nın tekkesine mensuptur. Hacı Abuzer Baba, halk tarafından çok sevilen, babacan ve yardımsever tavırlarından dolayı “Baba” lakabını; yeşili ve tabiatı çok sevip, fidan ektiğinden dolayı da “Fidancı” soyadını almıştır. Hacı Abuzer Baba çiftçilikle uğraştığı gibi yedi yıl Adıyaman’ın emniyet bekçiliğini de yapmıştır. Bu görevi süresince, hırsızlık olaylarının olmadığı, hırsızlık yapmak isteyenlerin ise, hırsızlık mekânında Hacı Abuzer Baba’yı görüp kaçtıkları anlatılır. Hacı Abuzer Baba’nın hacca gittiği, dönüşte Suriye’nin Hama şehrinden geçerken Seyyid Abdulkadir Geylani’nin torunlarından Hama Kadiri Tekkesi’nin Piri Muhammed Mükerrem Efendiye rastladığı, ondan icazet aldığı ve Adıyaman’a döndüğünde, Hasan Baba’nın Tekkesine gitmediği, kendisine müstakil bir tekke açtığı anlatılmaktadır.Hacı Abuzer Baba’nın türbesinin bulunduğu yer önceleri mezarlıktır. Bu mezarlık 1970’lerde belediye başkanı Mithat Karıkçı’nın emriyle kaldırılmak istenir. Nakledilir ki, mezarlık kaldırılıp sıra Hacı Abuzer Baba ve onun soyuna ait kabirlere gelince, kaldırma işlemini yapan dozerin ağzı üç kez kırılır. Bütün çabalara rağmen türbe kaldırılamayınca yıkma işlemi durdurulmuş, hatta türbenin makamı belediye tarafından belirlenmiştir. Bu türbe, her türlü isteğin gerçekleşmesi için, çoğunlukta kadın olmak üzere her kesim halk tarafından,genellikle perşembeyi cumaya bağlayan gece ve cuma günü ziyaret edilmektedir. Hacı Abuzer Baba’nın türbesi harap halde iken 2019 yılında Adıyaman Belediyesi tarafından restore edilmiş bugünkü halini almıştır. Hacı Abuzer Baba’nın kabrinin bulunduğu odada dokuz tane daha sanduka yer alır. Bunlar türbenin girişinde sağdan sola sırasıyla şöyle sıralanmaktadır. Hacı Abuzer Baba’nın müridi H. Molla Yusuf, Hacı Abuzer Baba’nın oğlu Şeyh Abdurrahman Baba (1912–1972), Hacı Abuzer Baba’nın torunu Ali Baba (1930–1983), Hacı Abuzer Baba, Şeyh Arap Hasan Baba, Şeyh Arap Hasan Baba’nın oğlu, Hasan Baba’nın efendisi, Şeyh Efendinin oğlu Şeyh Hüseyin Baba, Şeyh Hüseyin Baba’nın oğlu Şeyh Abdurrahman Baba, Şeyh Mehmet Necati. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Arap Hasan Baba

Arap Hasan Baba

Adıyaman – Musalla Mahallesindeki Hacı Abuzer Baba Türbesinde. Arap Hasan Baba’nın türbesi, Musalla Mahallesi’nde eski Marangozlar Çarşısının güneyinde yer almaktadır. Hacı Abuzer Baba ile beraber aynı türbededir. Hacı Abuzer Baba’nın mürşididir. Zamanında birçok mürşidin yetişmesinde öncü olmuştur. Anlatıldığına göre, günlerden bir gün Adıyaman’da bir yangın çıkar. Evler ahşap olduğundan söndürme umudu yoktur. İnsanlar düşünür, taşınırlar. Nihayet Baba Efendi’ye durumu acilen bildirirler. Arap Hasan Baba kıbleye dönerek elini açar ve yalvarır. Yangın anında durur. Arap Hasan Baba, bir kış günü kirvesine haber göndererek, bir kadın cenazesi için ne gerekiyorsa tedarik edip getirin, der. Kirvesi neler olduğunu merak edince, Arap Şeyh, “bekle ve gör. Yakın bir gelecekte bir kadın vefat edecek”, der. Kirvesi malzemeleri alıp getirir. Arap Şeyh getirilen malzemeleri saklar. Aradan 3-4 gün geçtikten sonra Arap Şeyh’in eşi aniden vefat eder. Kirvesi bu olayı gördükten sonra Arap Şeyh’in büyüklüğünü anlar. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Adıyaman
Abdülkadir Erbili Türbesi

Abdülkadir Erbili Türbesi

Şanlıurfa – Merkez – Ellisekiz meydanında halveti tekkesi yanında Abdulkadir Kemaleddin Erbili (1806–1897) hem Kadiri, hem Halveti ve hem de Nakşibendî şeyhidir. Erbilli olup, Erbil’de Kadirî şeyhi Şeyh Ziyaeddin Abdurrahman Talabani’nin halifesidir. Urfa’ya ne zaman geldiği belli değildir. Fakat orta yaşlarında geldiği muhakkaktır. Kendisi Şeyhi Abdurrahman Talabani’den Kadirilik hilafeti almasına rağmen, Urfa’da Şeyh Ramazan Şanî’nin yaptırdığı Halveti tekkesinde şeyhlik ve vakfının mütevelliliğini yapmıştır. Bu tekke’ye nasıl şeyh olduğu ve şeyhliği kimden devr aldığını henüz sicillerde rastlayamadık. Yalnız vermiş olduğu 21 Rebiülahir 1308 (Miladi 5 Aralık 1890) tarihli bir arz dilekçesinde Şeyh Abdulkadir Kemaleddin Erbilî’nin bu tekkenin vakfının uzun yıllar mütevellisi olduğu anlaşılmaktadır. Dilekçenin baş tarafı şöyledir: “Nezaret-i Evkaf-ı Hümayun mülukâneye mülhak evkafdan olup tevliyeti şeyhine ve gallesi imaretine meşrut olan Medine-i Urfa mahallatından Hacı Gazi mahallesinde vaki Şeyh Ramazan Şani Efendi ibni Gazi Halife nam vakfın bina ve inşasına muvaffak olduğu Halvetiye hangah-ı şerifi vakfının ba-fermanı ali mütevellisi olup hankah-ı mezkurde meşihatını eda ve ifa eden Erbil ahalisinden Şeyh Abdulkadir Efendi ibni Muh- yiddin Efendi nam kimesnenin sini seb’i mütecaviz olup müstakilen idareden aciz olmakla…” Bu dilekçe verildiğinde Şeyh Abdulkadir Erbilî Efendi 70 yaşını çoktan geçmiş bulunuyordu. Yaşının geçkin olmasından dolayı aynı dilekçede vakfın mütevelliliğini Şeyh Şanî evlatlarından Abdulkadir oğlu Şeyh Muhammed Bakır’a devrettiği de anlaşılmaktadır. Şeyh Abdulkadir Kemaleddin Erbilî’nin türbesi Urfa’da Kurtuluş meydanında şeyhliğini ve mütevelliliğini yaptığı, Şeyh Ramazan Şanî’nin yaptırdığı Halveti tekkesinin içindedir. Türbesi üzerindeki kitabede: “fatiha, Haza darihu’l-arifi bi-Rabbihi samiyi’l-gavs ebi Muhammed Muhyiddin es-seyyidi senedi’ş-Şeyh Abdulkadir ibni Şerif Mu- hammed Muhyiddin es-Sıddık el-Hüseyni. Tüviffiye an ihda ve tis’ine seneten rahimallahu’r-Rahman. Fi şehri Ramazan sene 1315” İfadeleri kullanılmakta olup, 1897 tarihinde 91 yaşında vefat ettiği kaydedilmiştir. Abdulkadir Efendinin iki oğlu olmuştur. Büyük oğlu Muhammed Muhyiddin adında âlim, mutasavvıf ve şair olup İstanbul’da vefat etmiştir. Küçük oğlu Mustafa Safvet (1866– 1950) de âlim, mutasavvıf ve şairdir. Abdulkadir Kemaleddin kitap yazmış olan Urfa ender meşayihindendir. Kitapları: 1.Hüccetü’zakirîn fi’r-reddi ale’l-Münkirin, basılmıştır. 2.Tefrihu’l-Hatır fi menakib-i Abdulkadir. Basılmıştır. 3.Tarikatü’r-Rahmaniyeti fi’r-rucui ve’l-vusuli ila’l-Hazreti’l- Aliye. 4.İthamatü’l-İlahiye fi Ma’arifeti’l-Hakikati’l-İnsaniye. 5.Mir’atü’ş-Şuhud fi beyani Vahdeti Vücud. 6.Hadikatü’l-Ezhar fi’l-Hikmeti ve’l-Esrar. 7.Ed-Dürerü’l-Müteberetü fi şerhi’l-Ayati Semaniyete Aşere min mukaddimeti’l-Mesnevi Şerif. 8.Şerhü kelimatü Farisiyeti mine’l-Lemati’l-İrakiye. Bu kitaplar da basılmamıştır. Erbilli Abdulkadir Efendi Kadiri tarikatından Dede Osman Avni’ye (Ölüm. 1883), halveti tarikatından ise Şeyh Ahmed’e (ölüm. ?) halifelik vermiştir. Urfa’nın yaşlılarından Emin Beyazgül’ün gençliğinde bizzat yaşayan zatın ağzından dinleyerek anlattıklarına göre; Urfa’da da 1900’lü yıllardan önce, Kurtuluş mahallesinde oturan Ermeni bir aile çocuğunun babası ölmüştü. Çocuk henüz dokuz on yaşlarında bulunuyordu. Annesi başka biriyle evlenmişti. Böylece çocuğun üvey babası olan adam, evlendikten bir müddet sonra çocuğun annesine; —Ya ben, ya bu çocuk evden gidecek, diye kadını sıkıştırmaya başlamıştı. Yeni evlendiği kocadan ayrılamayan kadın, bunun üze- rine kendi öz çocuğunu evden atmıştı. O zaman çocuk evden atı- lınca, gidecek yeri de olmadığı için Kurtuluş meydanındaki Halveti tekkesinin kapısı önünde çaresizlik içinde oturmaya başlamıştı. Çocuğu, tekkenin şeyhi Abdülkadir Erbilî Efendi görünce, çocuk- tan orada oturmasının sebebini sormuştu. O da durumu olduğu gibi şeyhe anlatmıştı. Durumu anlayan şeyh, çocuğu içeri almış, onu senelerce yanında yetiştirmişti. Tabi bu iyiliği gören çocuk imanlı bir müslüman olmuştu.180 Urfa’da 1880’li yıllarda cereyan eden bu hadise, tekkelerin hem sosyal hayattaki yerini ve hem de Müslim-gayri müslim her kesime hizmet vermelerine dair güzel bir örnektir. Kaynak ; Urfa’da tasavvufu İzleri , Mahmut Karakaş , Şurkav , 2017

📍 Şanlıurfa
Ashab-ı Kehf  – Kahramanmaraş – Afşin

Ashab-ı Kehf – Kahramanmaraş – Afşin

Kahramanmaraş – Ashab-ı Kehf mağarası, Afşin kazasının kuzey batısında altı km mesafede vadiden bir hayli yüksekte sarp bir yamaçta bulunmaktadır. Mağara kısmı, kutsal mağara ve onun önündeki ibadet yeri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mağaranın batı yönündeki şekilsiz uç tarafında bir pınar vardır. Halk arasında bu pınara ‘zemzem suyu’ da denilmektedir. Pınar, tavandan damlayan suların zeminde bulunan çukurda birikmesi sonucu oluşmaktadır. Mağaranın içi geniş olup insanın yaşamasına elverişlidir. Mağaranın önünde bulunan dikdörtgen şeklindeki kısımdan ibadet yerine geçilmektedir. Ashab-ı Kehf mağarasının önüne 377 yılında Kral Teodus tarafından bir İsa Kilisesi yaptırılır. Kilisenin kemer ve tonozları tuğla ile, duvarları ise moloz taş ile inşa edilmiştir. Burada sadece kuzeye açılan bir pencere vardır. Mağaraya doğru yapılmış olan duvarın üzerinde mermer bir mihrap bulunmakta ve halk bu mihraba vaftiz taşı demektedir. O dönemde Afşin, Romalıların önemli bir vilayeti olan Kapadokya’nın sınırları içinde bulunmaktadır. Ashab-ı Kehf Tarihi Hz. İsa’nın havarilerinden Yuhanna 65 yılında Efsus’a (Afşin) gelir. Şehre girmek isteyince giriş kapısında bulunan güvenlik görevlileri kralın putuna secde etmeden Efsus’a girmenin mümkün olmadığını söylerler. Bunun üzerine Yuhanna, şehrin kuzey batısındaki su kaynağı yanında inşa edilmiş bulunan hamama gider. Hamam sahibinin izniyle burada ücret karşılığı çalışmaya başlar. Yuhanna, hamamda çalışırken buraya gelen gençlere İncil’i anlatarak onları Hıristiyanlığa davet eder. Bu davet sırasında yaptığı konuşmada, Afşin kralı Dakyanus’un tanrı olmadığını, kral ve putlar adına kurban kesmenin yanlış olduğunu, kralın halka zulmettiğini gençlere anlatır. Yuhanna’nın bu daveti üzerine gençlerin bir kısmı şehir dışındaki hamama giderek havarinin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul ederler. Bu gençlerden Ashab-ı Kehf’in isimleri Yemliha, Mekselina, Mislina, Mertones, Debernoş ve Şazenuş’tur. Bunların ilk üçü Dakyanus’un sağ tarafından bulunan vezirlerin, diğer üçü ise sol tarafında bulunan vezirlerin oğullarının adıdır. Dakyanus, yapacağı işler konusunda bu gençlerin babalarıyla istişare etmektedir. Yedincisi onlara yolda katılan çoban Kefeştetayyuş, sekizinci ise çobanın köpeği Kıtmir’dir. Dakyanus’un sağ ve sol tarafında oturan vezirlerin çocukları olan gençler, putperestliğe ve Kral’ın yaptıklarına karşı çıkarlar. Bunu haber alan Kral, gençleri huzuruna getirterek kendisine ve putlara secde etmelerini ister ve bunu kabul etmeyince onlara, kendisinin Ninova’dan (Musul) dönünceye kadar bir süre verir. Şayet seferden döndükten sonra gençler, putlara secde etmezlerse onları katlettireceğini söyler. Bunun üzerine altı genç 68 yıllarında Efsus’tan ayrılırlar. Yolda bunlara bir çoban ve bir de köpek katılır. Sayıları yediyi bulan bu gençler mağaraya sığınırlar ve burada Dakyanus’un zulmünden kurtarması için Allah’a dua ederler. Bu dua üzerine Allah onları uykuya yatırır. Dakyanus, Ninova’dan dönünce bu gençleri aratır. Sonra mağarada uyuduklarını öğrenince oraya gelir, fakat içeri giremez. Ashab-ı Kehf 309 yıl uyuduktan sonra 375 yılında Kral Teodus zamanında uyanır. Yemliha arkadaşlarına yiyecek almak için Afşin’e gittiğinde parayı harcarken yakalanır. Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Kral Teodus, Yemliha’yı dinler ve bu olayın öldükten sonra dirilmeye örnek bir mucize olduğunu anlar. Bunun üzerine Teodus, maiyetinde bulunanlarla birlikte mağaraya gider. Ashab-ı Kehf gençleri Dakyanus’un kendilerine ve halka yaptığı zulmü anlatırlar ve onlar da gözyaşı içinde dinlerler. Teodus, gençleri sarayına davet eder, fakat onlar bu daveti kabul etmez. Gençler, Teodus’u Allah’a emanet ederek tekrar uyurlar. Bu gelişmeler karşısında aciz kalan Teodus, Ashab-ı Kehf gençleri uyanıp tekrar kaybolduktan sonra ibadet etmeleri için mağaranın önüne 377 yılında İsa Kilisesi’ni yaptırır. Bu kilise Müslümanlar arasında İsa Mescidi olarak bilinmektedir. Mescidin mihrabı kayaya oyularak yapılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca mescidin kıblesi Kudüs’e dönüktür. Kur’an’ı Kerim’in 118. Suresi olan Kehf suresinin ikinci bölümünde (ayet 9-26), geçmiş dönemlerde putperest bir kavim içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan, bu inançlarını açıkça dile getirip putperestliğe karşı çıkan ve öldürülmekten yahut inançlarını değiştirmeye zorlanacaklarından korkup bir mağaraya sığınan birkaç gençle ilgili Ashab-ı Kehf kıssası yer almaktadır. Müslümanların Afşin’i fethinden sonra Ashab-ı Kehf Müslümanlar burayı aldıkları zaman Ashab-ı Kehf’in önünde İsa Kilisesi harabesi vardır. Bu harabe üzerine Nusretüddin Hasan Bey tarafından 1215-1233 tarihleri arasında burada bir cami, bir kervansaray ve bir ribattan oluşan muazzam bir külliye inşa ettirir . Bu tesislerin harap olmaması, görevlilerin iaşesi ve ziyaretçilere yapılan harcamaların karşılanması amacıyla Nusretüddin Hasan Bey Atlas Yazısı (Efsus) adı ile bilinen köy ve ekinliklerin birçoğunu vakfeder. Selçuklulardan sonra bölgede kurulan Dulkadiroğulları, Ashab-ı Kehf vakıflarını yenileyerek tamir ettirdikleri gibi eski tesislere yenilerini ilave ettirirler. Dulkadir beylerinden Süleyman Bey, Ashab-ı Kehf’te bir buka yaptırır. Süleyman Bey’in oğlu Alaüddevle Bey (1480- 1515), babasının yıkılmış olan bukası ile birlikte ilave ve değişikliklerle misafirhane olarak kullanılan kervansarayı tamir ettirir ve 1500’de bir medrese yaptırır. Rüstem Bey’in kızı Şems Hatun da 1501’de bir mescit yaptırır. Şehsuvar Ali Bey’in veziri Minnet Çelebi Mescidi Dulkadir Beyliği’nin eseridir ki, Kaba Nayip Mesciti adıyla tanınan bu mescit Kanuni Süleyman devrinde (1531’de) inşa edilir. Bugün orada bu mescit bulunmaktadır. Alaüddevle Bey I. Alaaddin Keykubad’ın vakıflarını bazı ilave ve değişiklikler yaparak devam ettirir. Onun oğlu Şahruh Bey tarafından da Ashab-ı Kehf’e vakıflar tahsis edilir. Osmanlılar tarafından Afşin ve çevresi fetih edildikten sonra XVI. Yüzyıl boyunca buranın üç defa tahriri yapılır. Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, Afşin’de bulunan Ashab-ı Kehf zaviyedarlarına (küçük tekke şeyhi) çok önem verdiğinden burada görevli olanların desteklenmesini ister. 1890’larda Şerafeddin Mağmumi burayı ziyaret ettiğinde şunları kaydeder. “Bu Kehf’in haylıca vakıf geliri varsa da fakat mütevellileri olan Efsus Beğleri mahalline sarf etmeyip zimmetlerine geçirdiklerini ve bus ebeble sonradan ellerinden alınup Evkaf-ı mazbuta meyanına naklolunduğunu kılavuzumuz söyledi. V e Tarsus civarındakinin hakiki gar-ı şerif olmadığını da ilave eyledi.” XX. Yüzyılın başında, “..eshab-ı kehf makamı ittisalinde (bitişiğinde) 100 zira tulunda 12 oda ile 300 hayvanı istiab eder bir han vardır. Ve bu han panayır şeklinde olarak ahz ve ita-i mahalli (yöresel alışveriş yeri) olduğu mervidir.” Cumhuriyet döneminde ise mescit, kervansaray ve ribat restore edilir. Ashab-ı Kehf İle İlgili Halk inanışları Ashab-ı Kehf’in isimlerini öğrenmek ve yazmakla insanın musibetten kurtulacağına, bunların isimlerinin yazılı olduğu kağıt yanan bir ateşin üzerine konsa ateşin sönebileceğine inanılır. Ayrıca Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı olduğu kağıd ağlayan çocukların yanına konsa ağlamayacağı ve hasta ise şifa bulacağı nakledilir. Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılı kağıt, doğum yapan kadının üzerine takılsa doğum sancısı çekmeyecek, kolay doğum yapacak ve çocukları sıhhatli olacaktır. Yine bu kağıt uyuyamayan birinin yanına konsa uyuyacaktır. Kağıt suda eritilerek hastalara suyu içirilse derdinden şifa bulacak, eve konsa evde yangın ve hırsızlık olmayacak, aile fertleri evde huzur ve sıhhat bulacaktır. Kağıt, karada, denizde ve havada giden vasıtaların üzerinde bulundurulsa bu vasıtalar emniyette olacaktır. Ağlayan çocuğun yastığının altına konulsa ağlaması kesilecek, bir kimse Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılı kağıdı üzerinde taşısa, o şahıs korkudan emin olacak ve isteğini elde edecektir. Ashab-ı Kehf’in adı karınca duası içinde zikredilmektedir. Karınca duası çok müşterinin gelmesi için dükkanlara ve iş yerlerine asılmaktadır. Nitekim Kayseri Bedesteni’nin güney yan bölümünde açılan kapının üzerinde Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılıdır. Ashab-ı Kehf’in uyudukları mağara halk tarafından evlenme, çocuk sahibi olma, bir hastalıktan kurtulma ve bazı dileklerin gerçekleşmesi veya sadece sevap kazanmak amacıyla Ramazan ayında sıkça ziyaret edilmektedir. Diğer zamanlarda da halk burayı ziyaret ederek Ashab-ı Kehf’e olan saygısını ve sevgisini göstermektedir. Ayrıca, Ashab-ı Kehf’in Türk denizciliğinin manevi koruyucusu olduğuna inanılmaktadır. Gemi şeklinde yazılan Ashab-ı Kehf’in isimleri gemilere asılır ve bu isimlerin gemileri denizde batmaktan kurtaracağına inanılır. Bugün Afşin’de Ashab-ı Kehf olayı, nesilden nesile anlatılarak canlı bir şekilde muhafaza edilmektedir. Şehirde yaşayan insanlar arasında Ashab-ı Kehf’in isimleri yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Ashab-ı Kehf kıssasının özünü teşkil eden ve ölümden sonra dirilişin bir misali olan hadise, İslam’ın dışındaki diğer bazı dinlerde ve çeşitli efsanelerde de yer almaktadır. Hindistan’da bir kişinin uzun süre uykuda kalması olayına rastlandığı gibi, Hint kutsal kitaplarından Mahabharata’da yedi kişinin, peşlerinde bir de köpek olduğu halde riyazet için krallığa ve dünyaya yüz çevirdikleri nakledilir. Yahudilik’te ise Talmud’da Honi ha-Me‘aggel adlı şahsın yetmiş yıl, Abimelek’in de altmış altı yıl uykudan sonra uyandıkları hikaye edilmektedir. Ashab-ı Kehf ile ilgili kıssa ana hatlarıyla “Efes’in yedi uyurları” adıyla Hıristiyanlık’ta da mevcut olup İmparator II. Theodosius’un saltanatının otuz sekizinci yılında Efes şehrine yakın bir mağarada hiç bozulmamış bazı cesetlerin bulunması olayına dayanmaktadır. Ancak Hıristiyanlık’ta yedi uyurlara nisbet edilen başka yerler de vardır. Çin’den İspanya’ya kadar 33 yerde Eshab-ı Kehf ‘e atfedilen yer mevcuttur. Anadolu’da, Afşin ve Tarsus’ ta Eshab-ı Kehf, Ephesus ’ta ise Yedi Uyurlar adıyla anılan ve ziyaret edilen mağaralar vardır. Bunun dışında Eskişehir’in Han ilçesi , Diyarbakır’ın Lice ilçesi ve Sivas’ın Divriği ilçes i de Ashab-ı Kehf’e sahip çıkmaktadır. İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan, Doğu Türkistan ve Azerbaycan’da Eshab-ı Kehf’e ait olduğu ileri sürülen mağaralar vardır. Muhammed Teysir Zabyan (1901- 1978), “Ehlül Kehf” adlı kitabında Ashab-ı Kehf’in Ürdün’de Amman yakınlarındaki bir mağarada bulunduğunun burada yapılan kazılarda kesinlik kazandığını ve birçok ilim adamının da aynı kanaatte olduğunu çeşitli belgelerle ispata çalışmaktadır. Ayrıca, Ashab-ı Kehf hacı adaylarının da uzun yıllar boyunca hac ziyaretleri sırasındaki uğrak yeri olmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hac mevsiminde hacı adaylarına “sünnet” olarak önerdiği Ashab-ı Kehf ziyaretleri, Tarsus ve Afşinliler arasında “Ashab-ı Kehf bizim ilçemizde” diye uzun yıllar önce başlayan tartışmalar nedeniyle bir süredir yapılamaz. Ne var ki, 2015’te Afşin’deki Eshab-ı Kehf Külliyesi UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınır. Kaynak ; Evliyalar Şehri Kahramanmaraş , Abdulhalim Durma . ( Allah ondan razı olsun )

📍 Afşin, Kahramanmaraş
Mehmet Ağa Türbesi

Mehmet Ağa Türbesi

Kahramanmaraş – Elbistan – İlçeye 20 km uzaklıkta bulunan Büyük Yapalak kasabası mezarlığında. “Kubbe” ismiyle bilinen türbenin inşa kitabesi büyük ölçüde tahrip edildiği için, yapım yılını tespit etmemiz mümkün olmadı. Kitabeden sadece, türbenin “Yapalaklı Haydar’in oğlu Mehmet Ağa” için yapıldığını öğreniyoruz. Büyük Yapalak Kasabası’nda oturan torunlarından aidığımız bilgiye göre, Nakşibendî Tarîkatına mensup önemli bir kişi olan Mehmet Ağa 1910 yılı civarında vefat etmiştir. Türbenin de bu tarihlerde yapıldığı anlaşılmaktadır.

📍 Elbistan, Kahramanmaraş
Yum Baba

Yum Baba

Niğde – Altunhisar – İlçeye 30 km uzaklıktaki Uluören köyü mezarlığında Türbe, Dulkadir Beyiliği döneminde inşa edilen Yum Dede Zaviyesi (Mevlevî Dergahı )’nin bünyesinde yer alırken yıkılmış ve mevcut türbe 1985 yılında betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Günümüze ulaşmayan ilk türbenin Dulkadir Beyliği veya Osmanlılar zamanında XVI. yüzyılının ilk yarısında inşa edildiğini düşünmekteyiz. Dulkadir Beyliği hükümdarı Alaüddevle Bey 906 H./ 1500 M. ve 14 Muharrem 916 H./ 23 Nisan 1510 M. tarihli vakfiyelerinde, Yum Dede Zaviyesi (Mevlevî Dergahı)’m inşa ettirdiğini belirterek, buraya vakıflarda bulunmuştur. Alaüddevle Bey zamanında 1500’lü yıllarda hayatta olduğu anlaşılan Yum Baba (Dede)’nin XVI. yüzyılının ilk yarısında öldüğünü ve ilk türbenin bu dönemde yapıldığım sanmaktayız. Mevlevi tekkeleri genellikle birkaç yapıdan oluşan külliye biçimde yapılmış ve türbeler, dergahın bir elemanı olarak inşa edilmiştir. Ayrıca Mevlevî tekkelerinde yer alan “semahane” nin bir kısmı genellikle türbe olarak düzenlenerek buraya dergahın şeyhleri gömülmüş ve semahaneden parmaklıkla aynlmıştır . Aynı şekilde Yum Baba (Dede) Türbesi, Mevlevî Dergahı’nın bünyesinde inşa edilmiştir. 3 Recep 1315 H./ 28 Kasım 1897 tarihii Maraş Şer’iye Sicili ile 1316 H./ 1900 M. tarihli Halep Vilayeti Salnamesi’nde, Alaüddevle Bey’in inşa ettirdiği Yum Baba (Mevlevî) Tekkesi’nin, Osmanlı padişahı II. Abdülhamit tarafmdan yenilenircesine tamir ettirdiği kayıtlıdır Bu onarımda türbenin de tamir gördüğü anlaşılmaktadır. Bugün Saatçılar Pasajı’nın güneybatı köşesinde yer alan türbeye batı duvarında açılan dikdörtgen kesitli kapıdan girilir. Kapının üst kısmında 0.25 x 0.30 m. ölçülerinde taş kitabe bulunmaktadır; ve kitabeye ”Hazreti Mevlana Dergahı “yazılmıştır. Çevredeki insanla bu kitabenin, harabe haldeki türbenin içinde bulunduğunu ve türbe yapılırken buraya yerleştirildiğini ifade ettiler. 0.85 x 4.20 m. ölçülerindeki giriş mekanından geçilerek türbe kısmına ulaşılır. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen 4.20 x 7.00 m. ölçülerindeki türbenin batı tarafında 0.80 x 1.20 x 2.75 m. boyutlarında sanduka yer alır. Muhtemelen taş malzemeden yapılan sanduka, şimdiki türbe inşa edilirken betonla kaplanmıştır. Sandukanın baş şahidesi sikke (Mevlevî külahı) şeklinde sonuçlanmakta ve bu sikkeler ölen kişinin Mevlevi tarikatına mensup olduğunu simgelemektedir. Sandukanın üzerinde kitabe yoktur, fakat Mevlevî Dergahı (Yum Baba (Dede) Zaviyesi)’nın kurucusu olan Yum Baba’ya ait olduğu kabul edilmektedir. Kaynaklara göre Yum Baba’nın Dulkadir Beyliği hükümdarı Alaüddevle zamanında hayatta olduğu ve yörede sevilen ve sayılan bir Mevlevi şeyhi olduğu anlaşılmaktadır; hayatı hakkında bir bilgimiz yoktur. Alaüddevle Bey’in vakfiyelerinde Yum Dede olarak zikredilmektedir. “Dede” sıfatı, Mevlevîlikte belli bir mertebeye ulaşan dervişlere verilen unvandır. Bazı kaynaklarda bu şahıstan Yum Baba, Bum Dede ve Yemen Baba şeklinde de bahsedilmiştir; Bum ve Yemen isimlerinin arşiv belgelerinin yanlış okunmasından kaynakladığı sanılmaktadır. Ayrıca 1284 H. / 1867 M. tarihli Haleb Vilayeti Salnamesinde Maraş kazasında Ashab-ı Kiram’dan önemli makamlar sayılırken, Yemen (Yum) Baba’dan da bahsedilmektedir. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları

📍 Kahramanmaraş

Uluören Köyü Türbesi

📍 Altunhisar, Niğde
Cambaz Kadı Abdurrahman Efendi

Cambaz Kadı Abdurrahman Efendi

Karaman – Merkez – İsmetpaşa caddesi üzerinde Karaman’da birçok türbe bulunmakla birlikte, bunların hemen tamamına yakını Karamanoğulları dönemine aittir. Bunlar arasında, tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte sadece Cambaz Kadı Türbesi tarihi kaynaklar yardımıyla Osmanlı dönemine ait olarak kabul edilmektedir. Fenari Mahallesi’nde bulunan türbe, 2. İbrahim Bey’in Kadı Askeri Cambaz Kadı Abdurrahman Efendiye aittir. Yapının inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Abdurrahman Efendi’nin, Karaman’nın Osmanlı topraklarına katılmasından sonra ölmesi sebebiyle, türbenin Osmanlı dönemine ait olması gerekir. Kare planlı türbe tamamen kesme taş ile inşa edilmiştir. Sekizgen yüksek bir kasnak üzerine oturan kubbe ile örtülmüştür. Doğu, batı ve güney cephelerde alta dikdörtgen formlu birer pencere vardır. Yapının girişi kuzey cephededir. Basık kemerli giriş, cephelere göre daha içerlektir. Girişin söveleri yekpare taştır. Giriş kemerinin üst kısmında mermer üzerine Latin alfabesiyle “Karaman Beylerinden II. İbrahim Bey’in Kadı Askeri Canbaz Kadı Abdurrahman Efendi Türbesi”, onun üzerine ise bitkisel motifli bir mermere 1535 tarihi yazılmıştır. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – Karaman – Türk Tarih Kurumu – Prof. Dr. Haşim Karpuz

📍 Karaman
Kutbul Aktab Ahmet Efendi

Kutbul Aktab Ahmet Efendi

Karaman -Başyayla ‘da Kirazlı Yayla camii arkasındadır. Kutup Ahmet Efendi, şu anda Konya Konevi Cami-i kabristanlığında yatan İmam Muhammed Bağevi’nin oğlu, Ali’nin oğlu olduğu belirtilmektedir. İmam Muhammed Bağevi, Buhara’dan Bağdat’a, Bağdat’tan da Konya’ya gelmiştir. Konya’da kendisine “Form” diye bilinen semtte bir tekke verilmiştir. İmam Bağevi, orada ilimle ömrünü geçirmiştir. 1960’lı yıllarda “Forum” semtinde yol genişletme çalışmalarından dolayı mezarı kaldırılmış ve Konevi Camii avlusuna taşınmıştır. İmam Muhammed Bağevi’nin oğlu Ali Efendi 1500’lü yıllarda Navağı (Başyayla–Sarıveliler) yöresinde vergi memuru olarak görevlendirtmiştir. Ali Efendi, bölgeyi beğenmesinden dolayı babasının izni ile Kirazlıyayla (Lafsa)’ya yerleşmiştir. Ali Efendi, Yukarı Çağlar (İzvit) köyünden evlenmiş ve oğlu Ahmet (Kutup Ahmet Efendi) dünyaya gelmiştir. Kutup Ahmet Efendi’nin annesi Yukarı Çağlarlı olup, mezarının köy mezarlığı, büyük karamığın içinde olduğu belirtilmektedir. Ali Efendi, hac dönüşü devrin padişahını (1600)’lü yıllarda ziyareti esnasında İstanbul’da ölmüştür. Mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Ali Efendi’nin evinin şu anda Kirazlıyayla Caminin yanında bulunan abdest alma avlusunun yeri olduğu belirtilmektedir. Kutup Ahmet Efendi 1101 Hicri 1690 Miladi tarihinde Lavsa’da ölmüştür. Kendisi tarafından yaptırılan Kirazlıyayla (Lafsa) Caminin kuzeyinde bulunan Türbe caddesi üzerindeki, Belediye lojmanın güneybatı köşesinde yıkılmış durumda bulunan çeşmenin kitabesinde “Kutup Ahmet Efendi’nin İmam Muhammed Bağevi oğlu Ali’nin oğludur” der. Çeşmenin hicri 1062 Miladi 1652 yılında yaptırılmış olduğu belirlenmiştir. Kirazlıyayla (Lafsa) Mahallesi üzerinde bulunan Türbe caddesi üzeri batı kısımda bulunan Kutup Ahmet Efendinin türbesi kabristanlığında gömülü bulunan önemli mezar taşlarında okuna bilen yazılar şöyledir: “Türbe içinde gömülü bulunan Kut bul Arifin şeyh (şıh) Ahmet efendi 1101 Hicri 1690 Miladi yılında ölmüştür.” Kitabesi türbenin üst sol köşesindedir. Kutup Ahmet Efendi iyi bir din eğitim almış devrin sayılı din bilginlerinden ve tarikat büyüklerindendir. Kutup Ahmet Efendi’nin tek oğlu olduğu ve adının Davut olduğu bilinmektedir. Kabri Türbe Caddesi üzerinde bulunan incir ağacının sol tarafında oldu tespit edilmiştir. Kabir taşında Esseyit-Eş Seyh Davut bin Ahmet’in evladı Muhammet Bağavi yazmaktadır. Hicri 1188 miladi 1774 yılında öldüğü belirlenmiştir. Kutup Ahmet Efendi oğlu Şıh Davut oğlu, Şıh Ahmet Efendi ölüm tarih 1192 hicri 1778 miladidir. Yine Kutup Ahmet oğlu, Davut oğlu, Ahmet oğlu, Abdülhalim’in ise ölüm tarihi bilinmemektedir.

📍 Karaman

Hacım Sultan

📍 Sivaslı, Uşak
Germiyanzade Süleyman Şah Türbesi

Germiyanzade Süleyman Şah Türbesi

Manisa – Kula’da Çarşı Camii yanında Geermiyanzade Süleyman Şah ; Miladi 1071’deki Malazgirt zaferinden sonra asya kıtasının Hazer Bölgesinden Anadolu’ya göç edip Kütahya’da Germiyan Beyliğini kuran Ali Germiyan Yakup çelebi Ahfadından Mehmet Bey’in oğludur. Kendisi daha küçük yaşlarında babası Mehmet Bey ile bir çok savaşlara katılmış ve Kula’nın Bizanslar’dan alınmasında büyük kahramanlıklar gösretirip ” Fatihi Belde ” ünvanına mazhar olmuştur. 1363 miladı yılında babası Mehmet Bey’in vefatı ile Germiyan Beyliğinin başına geçerek 19 sene devleti idare etmiş, namına para bastırmış ve bu müddet içinde memlekete büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bu Türbenin dış sağ tarafında medfun o devrin sayılı Ulemalarından Şeyh Rükniddini Şücai hazretlerinden aldığı himmetlerle büyük manevi mertebelere ulaşmıştır. Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri’nin oğlu Sultan Veled’in kızı Mutahhara hatunla evlenerek bundan dünyaya gelen Devlet Hatun isimli kızını da Osmanlı Padişahlarından Yıldırım Beyazıt ile evlendirmiş. Süleyman Şah , Hükümet merkezini Karahisar’a kaldırmış ve idareyi oğlu Yakup Bey’e terk ederek kendisi Kula’daki malikanesine çekilip münzevi bir hayat yaşamakta iken 1387 yılında vefat etmiş ve bu türbe de zevcesi Mutahhara Hatun ile beraber yatmaktadır.

📍 Manisa
Molla Abdullah El – Bingoli (Dalar )

Molla Abdullah El – Bingoli (Dalar )

Molla Abdullah Dalar 1923 Yılında Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Sarısaman köyünde dünyaya geldi. Babasının Mahmut dedesinin adı Muhammed’dir. Ticaretle uğraşan babası Genç ilçesinin zenginlerinden idi. Molla Abdullah medrese tahsiline kadar ailesiyle birlikte kalmış, kardeşlerin büyüğü olması hasebiyle babasına yardımcı olmuştur. Askerlik vazifesini yerine getirdikten sonra ilim tahsili için gurbet yolculuklarına başlamıştır. Evlendikten sonra ailesini de yanına alarak Muş’un farklı köylerinde ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Seyda Molla Abdullahi Muş’ta medrese eğitimine devam ederken hocası Seyda Molla Mahfuz’la birlikte Oxin’e gidip bazı zaman dilimlerinde orada kalıp dersler okuyordu. Oxin’de Hâlidî geleneği halifelerinden Muhammed Diyauddin’in (Hazret) halifesi Şeyh Alauddin’in yanında Nakşibendî tarikatına intisap etti. Şeyh Alauddin’in vefatından sonra başka kimseye intisap etmedi. İlim tahsilini bitirdikten sonra Muş’un Sürügüden (Xırbe) köyünde bir yandan irşad faaliyetlerinde bulunuyor diğer yandan medresede öğrenci yetiştiriyordu. Bu yıllarda tasavvuf eğitiminden uzak kalmasından kaynaklanan manevi bir boşluk hissetti ve bu boşluğu doldurmak için bazı arayışlar içerisinde oldu. 1966 yıllarında bir mürşit bulmak için önce Hicaz’a gitti. Üç ay orada kaldıktan sonra Suriye’nin başkenti Şam’a geçti. Burada da aradığını bulamayan Molla Abdullah, Hazne’de Şeyh Ahmet’i Haznevî’nin oğlu Şeyh Alauddîn Haznevi’nin yanına giderek orada tasavvuf eğitimine başladı. Yaklaşık üç yıl amel eden bu eğitimden sonra Şeyh Alauddîn tarafından kendisine Halifelik verildi. Şeyh Alauddin’in vefatından sonra oradan ayrılarak Türkiye’ye geri döndü. Geri döndüğünde tarikat faaliyetinden ziyade medreseler kurarak eğitim hizmetinde bulunmayı, ilim adamı yetiştirmeyi ve topluma dinin zarurilerini anlatmak suretiyle irşat etmeyi tercih etti. Molla Abdullah Bingöli ( Dayar ) Silsile-i Şerifi Doğu ve Güneydoğu’nun farklı yerlerinde bir müddet fahri, daha sonra resmi olarak hizmet yapmıştır. Emekli olduktan sonra Gaziantep’e yerleşmiş orada medrese eğitimi vermeye başlamış günümüzde halen faal olan bir medrese inşa etmiştir. Gaziantep’te ilmi faaliyetler yapmakla birlikte daha önce görev yaptığı Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde bir büyük bir medrese inşa etmiş, ömrünü geri kalan kısmını bu iki şehir arasında geçirmiştir. Günümüzde oğlu Molla Muhammed Dalar idaresinde Gaziantep’te iki, Kırıkhan’da bir medrese olmak üzere ilmi faaliyetler devam etmekte olup bu medreselerde her yıl onlarca öğrenci ilmi icazet almaktadır. Zamanını hep ilim ve irşat yolunda hizmet etmekle geçiren molla Abdullah hayatının son dönemlerinde kalp rahatsızlığına yakalandı. Belli aralıklarla tedavi görüyordu. En son gittiği Ankara’da tedavi görürken 22 Temmuz 2002 tarihinde rahmeti rahmana kavuştu. Molla Abdullah, “Dünyada beni en çok sevindiren şeylerden birisi de dünya malını miras olarak bırakmamamdır” diyordu. O, dünya malını miras olarak bırakmadı fakat geride Müslümanlara İslami değerleri aktarmaya çalışan yüzlerce öğrenci ve onu tanıyan binlerce kişinin hafızala-rındaki İslami öğütleri miras olarak bırakmıştır. Kaynak; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bir Halidi Müderris: Molla Abdullah El – Bingöli ve İlmi Faaliyetleri , Abdullah Bedeva

📍 Bingöl
Şeyh Seyda Muhammed Emin El Hayderi

Şeyh Seyda Muhammed Emin El Hayderi

Seyda Muhammed Emin el-Haydari 1927’de Mardin Nusaybin İlçesine bağlı Kalecik köyünde dünyaya teşrif eylemiş, 2003 yılı baharında 76 yaşındayken hakkın rahmetine kavuşmuştur. Babası Seyda Molla Ahmed el-Hayderî (1887-1937), annesi ise Molla Ali Koçerî’nin kızı Sıddıka hanımdır. Babası Patnos, Erciş ve Dedeli bölgelerinde bulunan Hayderî aşiretinden olup, birinci dünya savaşında doğu cephesinde savaşmış, yaralanınca terhis edilmiş, rusların böl- geyi işgal etmesi üzerine ailesiyle birlikte Nusaybin ilçesine göç etmiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderî henüz on yaşındayken, babası birinci dünya savaşında aldığı yaranın etkisiyle hakkın rahmetine kavuşmuştur. Babası vefatından önce ailesini toplayarak, kendilerine ilim dışında bir miras bırakmadığını ve ilme adanmalarını vasiyet etmiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderi pederinin vasiyeti ve validesinin yönlendirmesiyle, henüz on yaşındayken 1937’de eğitim için Suriye Kamışlı beldesine bağlı Hazna köyüne gitmiş, orada Şeyh Ahmed el-Haznevi hazretlerinin (ö.1949) maiyetindeki “Hazna Medresesine” iltihak etmiş, on yıllık bir tedrisat sürecinden sonra 1947 yılında Seyda Abdurrezzak el-Heleli’den icazet almıştır. Buna göre yaklaşık 12 yıl Şeyh Ahmed el-Haznevî ’ nin medresesinde, yine onun maiyetinde ilmi ve tasavvufi bir eğitim almıştır. İlim ve tasavvuf alanında Şeyh Ahmed el-Haznevî’nin tasavvufi/manevi hayatının terbiyesinde yetişmiş ve adım adım kendisini takip etmek suretiyle onun maneviyatını özümsemiştir. İcazetnamesini aldıktan sonra yaklaşık 3 yıl Hazna köyünde müderrislik yapmış ve 1950’de Türkiye’ye geri dönmüştür. Türkiye’de Mardin’e bağlı Nusaybin, Midyat ve Kızıltepe ilçelerinde, Diyarbakır Silvan’a bağlı çeşitli köylerde müderrislik, ilim, tasavvuf ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Son olarak 1982’de Diyarbakır Silvan Bereketli köyünde müderrisliğe başlayarak çok sayıda tasavvuf, ilim ve irfan ehli talebe yetiştirmiş, talebelerini irşad için farklı bölgelere göndermiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, irşad için belirli aralıklarla Diyarbakır ve çevresine seyahate çıkardı. Bu çerçevede Bingöl Genç İlçesine, Ilıcalar beldesine ve Dik köyüne gelerek çok sayıda insanın tövbe et- mesine, tasavvufa intisap ederek hidayet bulmasına, ilim, ahlak ve maneviyatta yol almasına vesile olmuştur. Seyda Muhammed Hayderî’nin Tasavvufî Yönü Seyda Muhammed Emin el-Hayderî ve oğlu Şeyh Ahmed el-Hayderî’nin Hâlid-i Nakşibendî’ye intisap silsilesi şu şekildedir: Silsile-i Şerifi Şeyh Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, Şeyh Ahmed el-Haznevî medresesinde ve yine onun maiyetinde Şeyh Seyda Abdurrezak el-Helelî’den icazet almıştır. Seyda Hayderî, Şeyh Ahmed Haznevî’nin vefatından sonra Şeyh Ma- sum vasıtasıyla seyr-sulûk derslerine başlar, bilahare Şeyh Ahmed Haznevî’nin oğlu Şeyh Alaeddin Haznevî vasıtasıyla tasavvufî icazet alır. Bu açıdan kendisi ve medresesi ilmi/tasavvufî açıdan Hâlid-i Nakşibendî geleneğine Şeyh Abdurrezzak el-Helelî, Şeyh Alaeddin Haznevî ve Şeyh Ahmed el-Haznevî halkasıyla intisap etmektedir. Seyda Hayderî Şeyh Alaeddin ve Haznevî ailesine büyük bir sevgi saygıyla bağlıydı. Hazna köyüne gittiğinden “ben burada müridim der” ve herzamankinden daha mütevazi davranır, öyle ki Haznevî ailesinden mutasavvıf kimseler kendisini ziyarete geldiğinde sarığını çıkarır, sizin yanınızda benim şeyhliğim olmaz derdi. Şeyh Alaeddin Haznevî’ye büyük bir sevgiyle bağlıydı. Öyle ki onun vefatından sonra büyük bir üzüntüye kapılmış, manevi rehberin firkatinden kaynaklanan derin bir hüzünle onun hakkında tasavvufun derin izlerini taşıyan kasideler nazmetmiştir. Yüksek bir maneviyatı, derin bir bağlılığı, sevgiyi, hüznü içeren, tasavvuftaki deruni ilahi aşkı, derin bir peygamber sevgisini, hazna medresesine ve mürşide olan derin sevgi bağlılığın yanı sıra çeşitli tasavvufî temaları yine edebi ve derin tasavvufî imgelerle dile getiren bu kasideler, tasavvuf çevrelerinde mütalaa edilmektedir. Tasavvufî konularda ele aldığı Divan, Seyda Hayderî’nin deruni takvasını, yüksek mane- viyatını ve velayetini yansıtmaktadır. Günümüzde faaliyetlerine devam eden Hayderi medresesi ilim ve tasavvuf/maneviyat açısından Hazna medresesinin bir şubesidir. Hâlidî Nakşibendî mecrasında Hayderî Medresesine kaynaklık eden Hazna Medresesi bilahare ele alınacaktır. Seyda Hayderî’nin Eserleri Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, zahir ve batın ilimleri toplayan, ilim fıkıh ve tasavvufu şahsında meleke haline getirmiş, sünnete bağlılığı ve nebevi ahlakıyla peygamber aşığı bir mutasavvıf, alim, edip, müellif ve müderris olmakla birlikte, bölgenin manen ihya ve inşası konusunda Hâlidî geleneğinin misyonunu icra eden güçlü halkalarından biriydi. Merhum pederi Molla Ahmed Hayderî’nin ve kendisinin tasavvufi şiir ve kasideleri ihtiva eden “Diwan a Hayderî” isimli kitabı müstakil bir şekilde basılmıştır. Seyda Hayderî temel itikadi bilgileri ihtiva eden “Eqida İmanê”, Hz. Peygamberin dünyaya teşrifi serencâmını ve medhini konu alan “Mewlud a Nebi” isimli bir mevlit kitabı, Hz. Peygamber’in doğumunu ve kısaca hayatını nazım ve nesir üslubunda ele alan “Mewlidu’n-Nebî” isimli bir risale, temel fıkıh/ilmihal bilgilerini ihtiva eden “Werdu’l-Etfâl” isimli bir eser telif etmiş ve bu eserler Diyarbakır’da Mektebet-u Seyda yayınevi tarafından, Tuhfetu’l-Hayderî ismiyle bir araya getirilmiş ve tek kitap halinde basılmıştır.16 Hayderî yalnızca zikredilen yazılı eserlerin yanı sıra, kendisinden geriye köklü bir medrese, ilim, tasavvuf ve irşad geleneğini de miras bırakmıştır. Vefatı ve Hayderî Medresesinin Günümüzdeki Durumu Seyda Muhammed Emin el-Hayderî Bereketli medresesini tamamladıktan sonra, 2000 yıllarına doğru Diyarbakır’a 15 km. mesafelik bir mevkide, yeni bir ilim/tasavvuf merkezinin temellerini atmıştır. Hayderî külliyesi Bingöl- Diyarbakır yolunda, Diyarbakır’a 15 km. lik bir mesafededir. 2003’te vefat eden Şeyh Seyda Muhammed Emin el-Haydarî’nin kabri şerifi bu külliyenin sınırları içindedir. Şeyh Muhammed Emin Hayderî’nin ilmî, tasavvufî ve manevî mirası, toprağa düşerek filizlenen bir tohum misali, onun vefatından sonra etrafa dal budak salmıştır. Nitekim vefatına yakın zamanlarda “benden sonra ilmi/tasavvufî hizmet gelişecek, inkişaf ederek etrafa dal budak salacaktır” demiştir. Kendisinden sonra tedris ve irşad kürsüsüne geçen oğlu Şeyh Seyda Ahmed el-Hayderî ilim, irşad ve tasavvuf mecrasında faaliyetleriyle pederini tasdik etmiştir. Seyda Ahmed el- Hayderî henüz babası hayattayken ilmi icazetnamesini aldıktan sonra, tarikat derslerini, tasavvufî seyr-u sulûk sürecini tamamlamıştır. Bunun üzerine ba- bası, Seyda Ahmed Hayderî’yi yanına alarak Şeyh Ahmed el-Haznevî’nin oğlu Şeyh Abdulğani el-Haznevi’ye götürmüş ve ondan halifelik talep etmiştir. Şeyh Abdulğani el-Haznevî, Şeyh Muhammed Emin el-Haydarî ile birlikte Seyda Ahmed el-Hayderî’ye halifelik vermiş, o da pederinden aldığı ilmi ve tasavvufî mirası geliştirerek günümüze taşımıştır. Seyda Ahmed el-Hayderî Diyarbakır merkezli olmak üzere Bingöl, Muş, Mardin, Urfa, Adana ve İstanbul’daki ilim ve tasavvuf merkezli irşad faaliyetlerine devam etmekte, irşad faaliyeti kapsamında belirli aralıklarla Bingöl’e, Bingöl’e bağlı Ilıca beldesine, Dik köyüne ve Genç ilçesine gelmektedir. Dik köyünde uzun yıllar boyunca medrese ilimleri okutan, tarikat ve irşad faaliyeti yürüten merhum Molla Zeki efendi, henüz ha- yatta olan Molla Heybet, Molla Halim ve Molla Muhammed efendiler ilim ve tasavvufta Hayderî medresesine bağlıdır. Seyda Ahmed el-Hayderî, Silvan karayolu üzerinde Diyarbakır’a 15 km. mesafelik bir mevkide, pederinin hayattayken başlattığı ilim ve tasavvuf külliyesini tamamlamış, Hayderî medresesini nicelik ve nitelik bakımından geliştirmiştir. Belirtilen mevkide cami, lojman ve yedi katlı bir medrese inşaatını tamamlamış, pederinin medrese, tasavvuf, ilim ve fıkıh geleneğini güçlendirerek devam ettirmiştir. Haznevî medresesinin bir şubesi olan Hayderî medresesi merkez olmak üzere Diyarbakır, Adana, Muş, Mardin, Urfa ve İstanbul’da yaklaşık 15 adet şube açmış ve faaliyete geçirmiştir. Bu şubelerden bir kısmı külliye vasfındadır. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Günümüzde Halidi Geleneğinde Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi ( Seyda Muhammed Emin El Hayderi- Medresesi Örneği) , Ramazan Korkut

📍 Diyarbakır
Şeyh Ahmed el-Çani (k.s.)

Şeyh Ahmed el-Çani (k.s.)

📍 Bingöl

Şeyh Muhammed Emin Haziyani

Şeyh Abdullatif Haziyani ’nin oğlu olan Şeyh Muhammed Emin 1931 yılında Haziyan’da dünyaya geldi. Şeyh Abdullatif cezaevindeyken iki oğlu ölmüştü. Cezaevinden çıktıktan sonra, bilahare dünyaya gelen büyük oğluna Muhammed Emin küçük oğluna ise Mustafa ismini koymuştur. Zira Rus harbinde Şeyh Abdullatif’in kardeşi (amcası) Şeyh Muhammed Emin ile amcasının oğlu Şeyh Mustafa şehit düşmüş Şeyh Abdullatif de onların isimlerini çocuklarına vermiştir. İlk eğitimini kendi evinde talebelere gizlice ders veren babasından almıştır. Daha sonra Muş’a bağlı Qijiltax/Kızıldağ köyünde Mele Mustafa Çağlayan, Tifnîk köyünde Mele Mahfuz, Palas köyünde Mele Yusuf (Bulanıklı) ve yine Qıjıltax köyünde Mele Mehmet Çağlayan (eski Muş Müftüsü) adlı hocalardan ders almıştır. Sonra Diyarbakır ilinin Hazro ilçesinde bulunan meşhur Seydayê Hacı Fettah’ın medresesine geçip ondan ders almıştır. Ondan sonra Malazgirt ilçesine bağlı “Toraqa” köyünde meşhur Mele Zahirê Tendurek-i’den ders almıştır. Sonraki yıllarda Mele Zahirê Tendurekê Solhan ilçesinin Melekan köyüne geçince oda oraya geçip dört yıl daha ondan ders almıştır. En son Dadina’da Mele Selim’in yanında eğitimini tamamlayarak ondan ilim icazetini almıştır. Hayatının öğrencilik dönemlerinde Mele Selim ile birlikte olmuş ve bu birliktelik tasavvuf döneminde de devam etmiştir. Medrese tahsilini bitirmesinin ardından 1955 yılında yaygında evinin bitişiğinde bir hücre inşâ ederek bir medrese açmıştır. 1989 yılına kadar medrese faaliyetlerini sürdürmüştür. 90’lı yılların çalkantılısından oldukça etkilenen ve büyük baskı gören Şeyh Muhammed Emin için medresede ders vermek fiilen imkânsız hale gelince 35 yıllık medresesi kapanmıştır. Bölgede tanınan bir Şeyh sülalesine mensup ve Nakşibendî tarikatının halifesi olmasına rağmen bunun maddi imkanlarından istifade etmeyi hiç düşünmemiş, mütevazi bir hayat sürdürmeyi tercih etmiştir. İlim ve medrese ehli olduğu halde bir köylü gibi yaşamaya, kibir ve gösterişten uzak bir hayat sürmeye üzen göstermiştir. Medreselerin yasak olduğu dönemde zor şartlarda medrese tahsilini yapıp bitirdi. “Kaçak” medreselerde yetişen birisi olarak yine “kaçak” medreselerde yıllarca medrese talebelerine/feqîlere ders verdi. İlmiyle fesahatiyle dürüstlüğüyle bir peygamber varisi olarak çevresindeki saygınlığı ve ailesinin eksisini hiçbir zaman istismar etmemiş ve onu dünyasına alet etmemiş, uzun süre müderrislik yaparak talebe yetiştirmiştir. Ne hazindir ki derin göçlerin pençesine ve hizmetine düşmüş bazıları, onu karanlık odaklarla birlikte yıpratmaya çalışmışlardır. Şeyh Muhammed Emin’in en önemli özelliklerden biri dini yaşam alanında ve bölgedeki kişisel özgürlükler alanında halkın çektiği acılara ortak olması ve bunu söylemekten çekinmemesidir. Zira o, eli nasırlı ender şeyhlerden birisi olarak bölgede vuku bulan hadislere tepki gösterir ve zalim idarecilerin yüzüne “zalimsiniz” diye haykıra bilen cesur bir âlimdi. O, mücadelesi, cesur ve yiğit tavrıyla bölgesini ve Müslümanların lideri, mana rehberi, gönül adamı idi olarak halkın acılarına ortak olmuş, bildiklerini söylemekten asla yılmamıştır. Kendisine yapılan baskıların ve hakaretlerin çoğaldığı bir dönemde bir dönemde bazı dostlarını ve akrabalarını ziyaret etmiş ve vedalaşmıştır. Bu ziyaretlerin birinde emekli Müftü Mehmet Çağlayan ve bazı dostları, ondan dönmemesi için uğraşmışlardır. Ancak kendisi tüm ısrarlara rağmen “Şayet öldürülürsem beni babamın ve dedemin türbelerini yanına defnedin” diyerek vedalaşmıştır. Şeyh Muhammed Emin, ilim tahsilini Hâlidî tarikatının medreselerinde yapmış ve Hâlidî şeyhleriyle her zaman iç içe olmuştur. Yaygın köyünde medrese açtıktan sonra zaman zaman Melekan’a giden Şeyh Muhammed Emin tarikat icazetini Melekan’dan Şeyh Ebubekir’den almıştır. Şeyh Muhammed Emin, Şeyh Ebubekir’den hilafeti, Şeyh Selim Dadinan, Şeyh Vahdeddin ve Şeyh Bahaeddin Rindaliya’ya ile birlikte icazet almıştır. Şeyh Ebu Bekir’in halifelik verdiği dört kişiden biri olarak Postnişin olmuştur. Şeyh Muhammed Emin, 1969 yılında Mele Selim ve Mele İhsan’ın da bulunduğu büyük kafile ile Şeyh Ebubekir’e son hac yolculuğunda eşlik etmiştir. Cumhuriyetten itibaren hiç bitmeyen sıkıntılar, baskı ve gözaltılar, 12 Eylül döneminde ve 90’lı yıllarda da devam etmiştir. 23 Ekim 1993 yılında evinin bulunduğu Şikeftiya köyüne helikopterler eşliğinde yapılan baskında gözaltına alındı, serbest bırakılması için yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Şeyh Muhammed Emin bu şekilde 1993 yılında 5 Kasım günü Şehit edildi. Daha sonra Cesedi Muş’un dışında Köykent civarında tanınmaz bir şekilde 6 Kasım 1993 Cumartesi günü öldürüldü. Şehadetinden sonra evi yakıldı ve ailesi göçe zorlandı. Taziyesine bile müsaade edilmedi. Maalesef bütün bunlar yaşanırken yıllarca görev yaptığı kurumundan ve diğer İslamî yayın organlarından olayla ilgili bir tepki gösterilmedi. Ailesinin davacı olduğu Muş’taki kimi askeri yetkililerin davalı olduğu dava, Yargıtay aşamasında sürmektedir. Kendisi Halifelik vermeden vefat etmiştir. Tarikata mensup olan Mele Azin ailesi, bölgeye ayak bastığı andan itibaren ilim ve tasavvuf alanında önemli gayretlerde bulunmuştur. Daha önceleri Kadirî olan aile, Şeyh Ali Sebitî ve Şeyh Abdullah’ın özel ziyaretleri sonucu Nakşîliğin Hâlidî koluna geçmeyi kabul etmiştir. Tasavvuf, ailede bir kültür niteliğine bürünmüş ve bugüne kadar devam etmiştir. Bu silsilede yer alan zatlar: Şeyh Ahmedî Hazyanî , Şeyh Abdulhamid Haziyani , Şeyh Ali Hırbızunî , Şeyh Hasanî Haziyanî , Şeyh Abdulhamit İnali, Şeyh Kekê (Şeyh Abdulmecid) , Şeyh Abdullatif Haziyanî , Şeyh Muhammed Emin Haziyanî’dır. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Muş

Şeyh Bahauddin Rındaliyani

Şeyh Ebubekir Melekani’nin ilk halifesi olan Şeyh Bahauddin aslen Muş Varto ilçesinin Rındaliyan köyünden olup yörenin büyük âlimlerinden birisidir. Şeyh Bahauddin, Şeyh Ebu Bekir’in oğlu Şeyh Vahdettin’in medrese tahsilini, 1952 yılında yanında ikmal ettiği kimsedir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner

📍 Bingöl

Şeyh Vahdettin el-Melekani

Şeyh Ebu Bekir Melekani ‘nin oğlu Vahdettin Efendi, önemli ölçüde Melekan medresesinde özel olarak getirilen Molla Muhammed Hâlid el-Parhangukî, Seyda Molla Abdulhamid es-Sağnisî ve Seyda Muhammed Zahir et-Tendürkî’den medrese usulünde eğitim görmüştür. Kalan birkaç kitabını Seyda Şeyh Bahauddin’in yanında okuyarak 1952 yılında medrese ilmini tamamlamış ve Melekan’da 1969 yılına kadar burada talebe okutmuştur. Bu tarihte Bingöl’e taşınmasıyla Melekan Medresesi kapanmış, bu durum, yöre için büyük bir kayıp olmuştur. Şeyh Ebu Bekir Efendi iyi bir âlim, nazik ve herkes tarafından güvenilir olarak bilinen biricik oğluna bir merasimle tarikat icazeti vermiştir. Vahdettin Efendi de oğlu Şeyh Selahaddin’e, Molla Abdullah el-Kasmanî (Bingöl) (ö. 2017)’ye Molla Abdullah Akdeniz’e, Molla Hadi Karbaşanî’ye (Özmen), Seyda Molla Muhammed Selim’in oğlu Molla Faysal Daninanî’ye (Taş) icazet vermiştir. Şeyh Selahaddin halen Bingöl merkezde ikamet etmektedir. Molla Abdullah Bingöl ise bir süre Solhan Kasıman köyünde tedrise bulunduktan sonra Bingöl merkeze yerleşmiş, 2017 yılında burada vefat etmiştir. Molla Abdullah Akdeniz Solhan’da uzun yıllar imamlık yapmış, vaaz ve irşatta bulunmuştur. Halen Solhan merkezde ikamet etmektedir. Molla Faysal, ise köyü Daninan’da tedrise devam etmektedir. Şeyh Vahdeddin Efendi 15 Mayıs 2009 da vefat etmiştir.

📍 Bingöl

Şeyh Abdulmecid el-Xırbızuni (Şeyh Keke )

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Çatağ/Çatak köyünde dünyaya gelen Şeyh Kekê’nin doğum tarihi net olarak bilinmemektedir. Yaklaşık 77 yıl yaşamış, 1942 yılında vefat etmiş ve Varto’nun Dadinan köyünde defnedilmişti r. Halk arasında lakabı Kekê olan bu zatın adı Abdulmecid’dir. Ancak ismi resmiyette Abdülhamit olarak kayıtlıdır. Şeyh Kekê’nin adı, Şeyh İbiş’e vermiş olduğu icazette “el-Hırbızunî” olarak yer almaktadır. Şeyh Kekê’nin Halifan’da medfun olan babasının adı Mele Ahmed, annesi de Angak’lı akrabalarından olan Kevê’dir. Şeyh Kekê İnali köyünde Şeyh Abdülhamid’in medresesinde, Pazu’da Mele Hasan-ê Baki’nin medresesinde ve Melekan’da okumuştur. Keke’nin oğlu olan Mele Abdülkerim genç yaşta vefat etmiştir ve Çatak’ta metfundur. Şeyh Keke’nin Mele Muhammed, Aziz ve Salih isimli üç kardeşi vardır. Çatak’ta olduğu dönemde Rus harbi geçekleşmiş ve bu savaşta Salih isimli kardeşi şehit düşmüştür. Aynı dönemlerde, kardeşi Aziz ve eşi ayrıca yeğeni Zozan ile birlikte Baskil’e muhacir olmuşlardır. Baskil’de kaldıkları dönemde Zozan ve amcaları, odun satmakla geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır. Şeyh Sait Ayaklanması 1.Dünya savaşında yaşadığı acıları henüz atlatmamışken tüm ülkeyi kasıp kavuran dinî, kültürel ve etnik farklılıklardan mütevellit kavgalara şahitlik eden bir dönemi yaşamıştır. Osmanlının son bulması ve yönetim şeklinin değişmesinden ardından gerek yeni kanunlar gerekse halka yapılan zulümler sebebiyle bölgenin önemli kanaat önderleri bir rol üstlendiler, baskı ve zulme karşı mücadele başlatma kararı aldılar. Bu hareket kararını alanların başında medreselerde yetişmiş ilim adamları ve tarikat şeyhleri geliyordu. Ayaklanmanın başarıya ulaşmaması neticesinde olaydan önce zaten var olan zulümler yeni bir nitelik kazanarak daha da arttı. Şeyh Kekê, Şeyh Abdullah ile birlikte Şeyh Said hareketine katılanlardan birisiydi. Hareket önderlerinin İran’a kaçmaya karar vermeleri üzerine Şeyh Abdullah babasının tarikat halifesi olan Şeyh Kekê’ye “sen de kaç” deyince o da “seni bırakıp kaçamam.” dedi. Bunun üzerine Şeyh Abdullah Efendi: “Yöremizde Nakşî tarikatından temsilcinin tükenmemesi için sen kaç! Umulur ki kurtulursun, geride kalan halka faydalı olacaksın.” deyince Şeyh Kekê de kurtuldu. Bu olayda Şeyh Abdullah’ın kardeşi Şeyh Mustafa da ağabeyinin tavsiyesi ile kurtulanlar arasındadır. Benzer direktif Şeyh Said’den de gelmiştir. Şeyh Said ve arkadaşları Abdurrahman Paşa köprüsüne geldiklerinde Köprüye yaklaşık on km kala Şeyh Said, kendisine “Ruhuma öyle ayandır, biz gideriz. Sen kalırsın. Geride kalanlar/Çocuklarımız sana emanet.” demiş. Bunun üzerine o da: “Başımız senin yoluna feda olsun. Sen gidersen ben de giderim.” sözüyle cevap vermiştir. Muş – Varto ve Elazığ Günleri Şeyh Kekê, Şerafettin dağlarının yarısının karlı olduğu bir dönemde Varto ovasında gece dışarıda kalmış, soyguncular onu yakalamış, iç giysisi hariç üzerindeki elbiseleri dâhil her şeyini almışlardır. Bu olaylardan sonra Şeyh Kekê için yedi yıl kadar süren uzun bir saklanma dönemi başlamış ve ilk olarak Varto’nun Karagivic, İnali köyleri ile Muş’un Pazu köyünde evlerin altında yapılan sığınaklarda veya köy dışındaki mağaralarda saklanmıştır. Bir ara sevenleri, güvenli olacağı gerekçesi ile ahırda saklanmasını istemişlerdir. Ancak o, ahırdaki necasetten dolayı ahırın ibadete münasip olmadığını söyleyerek uygun bir yer istemiştir. Bunun üzerine ot yığınları arasında gereği kadar ge- nişlikte oda ortamı oluşturulmuş ve Şeyh Kekê burada altı ay kadar bir süre saklanmıştır. Süreç içinde din adamlarının ve Kürt bölgesinin önemli simalarına yapılan baskıların daha da artması üzerine gizlice Elazığ’a geçmiştir Baskil’de Şefkatli, Karaali ve Mirpalas’da bir süre kalan Şeyh Kekê Elazığ’ın o zaman bir köyü şimdi de bir mahallesi olan Sürsüri/Sursuri’ye geçmiştir. Buraya geldiğinde önü daha çok yayılmış Elazığ’ın alim ve zahitlere düşkün zevatı ve kanaat önderleri tarafından gizlice ziyaret edilmiştir. Bunlardan biri Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatını ilk tespit eden ve cenaze işlemlerinde bulunan Vaiz Hacı Ömer Bilginoğlu’dur. Hacı Ömer, kendisini ziyaret etmiş ve bu ziyarette Şeyh Kekê’nin hali ile ilgili yaşadığı bazı hatıralarını çevresindekilere anlatmıştır. Şeyh Kekê yaklaşık yedi yıllık bir saklanma dönemi sonrası Elazığ’dan ayrılır ve memlekete döner. Bu ayrılışını sebebi olarak bir albayın kendisinin ziyarete gelmesi anlatılır. Şöyle ki: Bir albay, jipi ile mahalleye gelip kendisini sorar. Mahallenin muhtarı, onu Cami imamına götürür. Albay, götürüldüğü kişinin Şeyh Kekê olmadığını anlar ve ben Şeyhi tutuklamaya değil ziyarete geldim der. Bunun üzerine onu Şeyhe götürürler. Bu ziyaretten sonra Kekê, “Ehl-i dünya, makam mevki sahipleri ve devlet erkânı beni tanıyıp iltifat ettikten sonra benim burada fazla yerim yoktur.” deyip rahatsızlığını belirtmiştir. Affın çıkmasından sonra da buradan ayrılıp memlekete gitmiştir. Tasavvufî yönü ve Faaliyetleri Şeyh Kekê yaşadığı dönemin zulmü ve baskıları döneminde arananlardan olması nedeniyle ilim ile iştigal edememiş ve medrese faaliyetleri yürütememiştir. Kendisinin maruz kaldığı baskı ve takip sebebiyle gittiği her yerde irşat tebliğ ve tasavvuf faaliyetlerini zor şartlarda da olsa yapmıştır. Hadiseden önce bölgede tasavvuf çevresi ile ilmî ve tarikat mesaisi olan Şeyh Kekê gençliğinin bu döneminde tarihin en büyük hadiselerinden biri olan 1.dünya harbi, Rusların işgali Osmanlının yıkılışı gibi büyük olaylara şahit olmuştur. Bu dönemlerde Şeyh Kekê, ailesi ve tarikat çevresi bil fiil her gelişmeden etkilenmişlerdir. Rus harbi döneminde Baskil’e giden Şeyh Kekê’nin bu dönemde de tasavvufi faaliyetleri olmuştur. Nitekim Şeyh İbiş’e tarikat icazetini bu dönemde vermiştir. Memlekete dönüşü sonrası yeni siyasi karmaşalar ve baskılar ortaya çıkınca Şeyh Said ayaklanması gerçekleşmiş ve Şeyh Keke de bizatihi bu hareketin içinde yer almıştır. Ayaklanmanın başarısız olması sonucu bölgenin tarikat şeyleri ve âlimleri idam, hapis, sürgün ve firar gibi sonuçlarla karşı karşıya kalmışlardır. Daha önce anlatıldığı üzere Şeyh Said’in ve Şeyh Abdullah’ın kendisinden kurtulmasını istemeleri üzerine kurtulmuş ve yedi yılını saklanarak geçirmiştir. Bölgede emellerini gerçekleştirmek isteyenler ayaklanmayı fırsata dönüştürmek istemiş, yörede dinî ve tasavvufî otoritesi olan zevatın hepsini toplamışlardır. Bunun üzerine kendisi dışında yörede neredeyse icazetli kimse kalmamıştır. Bölgenin düştüğü durumun acısını en derinden hisseden Şeyh Kekê, dini liderlerin ek- sikliğinden mütevellit dini ve toplumsal sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. Şeyh Kekê’nin esas faaliyetleri, bugünden sonra başlamıştır. Saklanmanın getirdiği zorluk ve dar imkânlara rağmen saklanma dönemi irşat ve hizmetler açısından akim ve semeresiz geçmemiştir. Söz konusu dönemde onun yakın çevre üzerindeki en etkili yönü, âbid olması ve Kur’an ve sünnete bağlı bir yaşam sürdürmesi olmuştur. Onu görenler onun manevî halinden son derece etkilenmiş ve kendisine yakın olmaya çalışmışlardır. Şeyh Kekê’nin belki de en önemli faaliyeti, Bingöl’ün Solhan ilçesinde Şeyh Ebubekir’i Muş’ta ise Şeyh Abdullatif’i halife seçerek yetim bırakılan yüreyi ihya etmek istemiştir. Kendi şeyhinin kardeşi ve Meleken postnişini olan Şeyh Abdullah’ın idam edilmesinden sonra onun yadigârı olan Şeyh Ebubekir’e halifelik vermesinin ardından; Beroj’da ikamet eden Şeyh Abubekir, 1936’da Melekan’a geçmiş ve Melekan için yeni bir dönem başlatmıştır. Bu süre içinde Şeyh Kekê de bizatihi ona değer vererek halkın ona teveccüh etmesi sağlamıştır. Muş tarafında ise Şeyh Abdullatif’i ilim ve irşad ile hizmetler için halife olarak seçmiştir. Şeyh Abdullatif köylerde dolaşarak ve kendisine yapılan ziyaretlerle halkı irşat etmeye çalışmış bunun dışında ilim tedrisatı için de çaba sarf etmiştir. Ne var ki üzerindeki baskı ve takiplerin kesintiye uğramadan devam etmesi nedeniyle bu hizmetlerinde hep engellerle karşılaşmıştır. Onlar bu bölgelerde tasavvufî çalışmaları yaparken kendisi de aynı bölgede Varto, Muş, Bingöl civarında İslamî hizmetleri diri tutmak için yaşına ve çek- miş olduğu sıkıntılara aldırmadan aktif bir şekilde hep dolaşmıştır. Bu gezileri, yerleşim yerleri ile sinirli kalmamış, Dadinan, Pazu yaylaları ayrıca Şerafettin dağlarında yer alan Melekan’ın “Kandil yaylası”, Hırbizun”un “Seyidan yaylası” gibi yaylalara dahi bazen yalnız bazen de halifeleriyle gidip dolaştığı ve kaldığı bilinmektedir. Bu uygulaması ile zorlu döneme karşın İslami bilincin ve tasavvufi geleneğin hareket halinde olmasını sağlamış, medrese ve dergâh hizmetleri başlamış, neticede yok olma tehdidi ile karşı karşıya olan Hâlidilik geleneği yörede tekrar ihya olmuştur. Halkın kendilerine olan teveccühüne ve itibara bakıldığında bu gayretlerin hedefine vardığı açıkça görülmektedir. Onun özverisi sonucu yöre, Şeyh Said ve Şeyh Abdullah’ın korktuğu akıbetten kurtulmuştur. Şeyh Kekê cömertliği yanında insanların hallerini dert edinen biriydi. Mümkün olduğunca çevresine faydalı olmaya çalışmış ne var ki dönemin baskınları ve aramaları münasebetiyle irşat ve tebliğini açık yapamamıştır. Tüm tahşidatlar ve takiplere rağmen halkın sevgi ve saygısını kazanmış, manevî açıdan kendisinden istifade edilmiştir. Kendisine hizmet eden aileler, onun hizmeti ve duaları sayesinde istikametlerini koruduklarını ve tasavvufa yakın kaldıkları kanaatini taşımaktadırlar. Dini yaşama hassasiyetine sahip, kadirşinas olan bu değerli aileler, dedelerinin bu musahebetinden son derece iftiharla söz etmektedirler. Şeyh Kekê bir taraftan dini hizmetler ve toplumsal sorunlarla ilgilenerek halkın içinde olmuş diğer taraftan da ibadet ve riyazet içinde olmuştur. Günün bazı vakitlerini halvete ayırmıştır. Bazen sabah vaktinde insanlardan uzak dağ ve derelere gider ibadet ve tefekkür ile meşgul olur öğle vaktine kadar dönmezdi. Yaşam tarzında takva ve zühde son derece ehemmiyet vermiştir. Ecdadın meziyetleri ile övünmeyi hoş görmemiştir. Bu hususta yeğeni olan Şeyh Tayyib’e “Eskiler çalışırdı ibadet ederlerdi siz de ibadet edin biz falanlardanız diye boşuna övün- meyin” demiş ve yakınlarını övünmek yerine amel etmeğe teşvik etmiştir. Beritan aşiretinin Mele Ömer kolundan olan Hacı Zülfü ve Mala Alo ailesi Şeyh Kekê’ye intisap etmişlerdir. Şeyh Kekê yaz aylarında Beritan aşireti ile beraber uzun bir süre kalmıştır. Bu ailede Şeyh Kekê’nin saygınlığı halen devam etmekte ve aile meclislerinde sıklıkla anılmaktadır. Kendisi ile ilgili anlatılan en önemli özelliklerinden biri, paraya elini sürmemesidir. Şeyh Kekê’nin üzerine oturduğu bir palası (keçi kılından yapılan bir tür kilim) vardı. Kendisine gelenlerden para vermek isteyenler olduğunda abasının köşesini kaldırır ve paranın oraya konulmasını söylerdi. Daha sonra bir fakir geldiğinde abasının köşesini kaldırır ve paraya işaret ederek belirtilen miktarın bu paradan alınmasını isterdi. İcazet verirken de ölçü olarak liyakati esas kabul etmiştir. Bu sebeple ilmî ve tasavvufî olgunluğa sahip olmayanlara halifelik vermemiştir. Mesela kendisinin yakın bir akrabası, Şeyh Mahmud’un yanında altı-yedi yıl, kendisinin yanında da uzun bir süre amel/suluk etmiştir. Ancak buna rağmen o, bu kişiye icazet vermemiştir. Bunun sebebi sorulduğunda söz konusu kişide az da olsa “tama‘ın/hırsın” var olduğunu söylemiştir. Bunun dışında verdiği icazetlerde liyakate ek olarak işaret ve ilhamdan da söz ettiği nakledilmektedir. Şeyh, gerek siyasi olaylardan gerekse irşâd ve tebliğden dolayı birçok yerde ikamet etmiştir. Gidip ziyaret ettiğimiz ve mülakatta bulunduğumuz bu yerlerde kendisine duyulan saygı ve itibarın, geçen onca zamana rağmen korunması, buralarda bıraktığı etki ve sevginin boyutunu açıkça göstermektedir. Şeyhleri ve Tarikat Silsilesi ve Hocaları Şeyh Kekê icazetini Şeyh Mahmud Melekanî’den almıştır. İcazet aldığında henüz 25-30 civarı yaşlarda olan Şeyh Kekê, Şeyh Mahmud’dan almış olduğu Hâlidîyye tasavvufi görevini, Elazığ dönüşünden bir müddet sonra başkalarına vermiştir. Bu çalışmada adı yer alan aile Şeyhlerin arasından tarikat icazet vererek halife tayin eden tek kişidir. İcazet vermiş olduğu kişiler Şeyh Abdullatif, Şeyh Ebubekir ve Şeyh İbiş’tir. Bu üç zatın dışında Şeyh Kasım İnali’ye de “Sana tarikat icazeti verdim. Sağlığım el verdiğinde icazetini yazacağım” diyerek şifahen icazet vermişse de icazeti yazamadan vefat etmiştir.82 Şimdi Şeyh Kekê’nin ica- zet aldığı ve icazet verdiği zevatın hayatına yer vereceğiz. Şeyh Kekênin İcazet silsilesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Şeyh Mahmud Sahib Şeyh Ali Septî el-Palevî Şeyh Abdullah Melekan Şeyh Mahmud Melekan Şeyh Kekê İcazet Verdiği Halifeleri Şeyh Kekê, Nakşîliğin Hâlidîlik kolunda üç kişiye icazet vermiştir. Şeyh Ebubekir Melekani Şeyh Abdullatif Şeyh İbiş Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Muş

Şeyh Ahmed Hazyani (k.s.)

Şeyh Ahmed Hazyani , Âlim ve mutasavvıf Mele Kasım’ın oğludur. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Hırbızun köyünde dünyaya gelmiştir. İlk ilmi tahsilini babasından alan Şeyh Ahmed sonraları Muş’un Til köyünde (Korkut ilçesi) medrese tahsilini sürdürmüştür. Şeyh Abdullah Melekanî’den halifelik aldıktan sonra onun emriyle Xaziyan/Savaşçılar köyüne yerleşmiş ve orada ilmi ve tasavvufi anlamda hizmeti yürütmüştür. Kimseye halifelik vermemiştir. 93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşında oğlu Şeyh Hasan ile birlikte Ruslara karşı mukave- met gösteren sivil unsurlara dâhil olup aktif olarak savaşa katılmıştır. Şeyh Ahmed’in ölüm tarihi 1890 veya 1891 yılıdır. Tahminen 80 yıl yaşamıştır. Ailenin Nakşî Hâlidiyye tarikatına geçmesinden sonra bu tarikattan icazet alan ilk kişidir. İcazetinden sonra irşad ve ilim hizmetleri için Haziyan köyüne gidip buraya yerleşmiştir. Şeyh Ahmed Hazyani Silsilesi Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Bingöl

Şeyh Süleyman el-Kuri (k.s)

Şeyh Süleyman Efendi, takriben Hicri 1205 (m. 1790) senesinde Bingöl merkeze 20 km. uzaklıkta bulunan Kur (Dikme) köyünde dünyaya gelmiştir. Aile, kendilerini Seyyid olarak kabul eder ve çevrelerinde böyle bilinirler. Şeyh Süleyman Efendinin Babası Mirzedin Efendidir. Mirzeddin Efendinin babası ise Arif Efendidir. Arif Efendinin ataları Bağdat veya Şam bölgesinden, Bitlis vilayetine, oradan da Çabakçur (Bingöl)’un Kur köyüne geldikleri rivayet edilir. Şeyh Süleyman Efendi’nin çocukluk yılları daha çok kendi köyünde geçmiştir. İlk tahsilini aynı zamanda âlim olan babası Mirzeddin Efendi’nin yanında yapmıştır. Daha sonra, manevi bir işaret sonucu Palu’ya gidip Şeyh Ali Sebti’nin yanında tahsil hayatına devam etmiştir. Uzun bir müddet Şeyh Ali Efendinin yanında kalan Şeyh Süleyman Efendi, medrese ilmini ikmal ettikten sonra, tarikat yoluna sülûk etmiş ve şeyhinin yanında seyr u sülûkünü tamamlamıştır. Şeyh Ali Efendi’den hem ilim, hem de tarikat icazetnamesi alan Şeyh Süleyman Efendi, Kur köyüne geri dönmüş, buradaki medresenin başına geçmiş, bir taraftan medresede talebe okuturken, diğer taraftan da bulunduğu çevrede irşat görevi yapmıştır. Daha sonra buradan ayrılarak Uzunsavat köyüne hicret eden Şeyh Süleyman Efendi, gittiği yeni yerde önce cami, ardından da medrese yaptırarak faaliyetlerine burada devam etmiş ve bu süre içerisinde pek çok talebe ve mürit yetiştirmiştir. Şeyh Süleyman Efendi kendi köyü olan Kur (Dikme)’da ilmî ve tasavvufî faaliyetlerini sürdürürken köyde cereyan eden ve kendisini manen rahatsız eden bir olaydan dolayı ailesi ile birlikte Erzurum tarafına gitmeye karar verir. Önce yol güzergâhı üzerinde bulunan Göriz köyüne gider ve kısa bir zaman burada kalır. Daha sonra oradan ayrılarak Uzunsavat Köyüne geçer ve birkaç gün de burada istirahat etmek ister. Bu arada aslen Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinden olup, Kiğı bölgesine mutasarrıf olarak gönderilmiş Hüsnü Bey isminde bir şahıs kendi arazilerinde konaklayanların kim olduğunu öğrenmek için birkaç adamını gönderir. Gelenler burada konaklayan kişinin Şeyh Süleyman Efendi olduğunu öğrenir ve durumu Hüsnü Bey’e iletirler. Hüsnü Bey, Şeyhi ve ailesini arazilerinden çıkarıp uzaklaştırmak için tekrar adamlarını gönderir. Şeyh Efendi ise bize müsaade edin bir haftaya kalmaz gideriz diye kendilerine cevap verir. Ancak ikinci gün Hüsnü Bey bu sefer adamları ile beraber bizzat kendisi de gelir. Hüsnü Bey ve adamları atlarının üzerinde çadıra doğru giderlerken, Şeyh Efendi çadırın dışına çıkarak onların geldiği yöne doğru elini kaldırır ve atlar oldukları yerde dururlar. Bu hadise üzerine Hüsnü Bey, Şeyh Süleyman Efendi’nin büyük bir mürşid ve keramet sahibi bir zat olduğunu anlar, Şeyh Efendi’nin yanına yaya olarak gelir ve kendisine saygı göstererek buradan gitmemesi için bu defa kendisi ısrarda bulunur. Şeyh Süleyman Efendi önce bu teklifi kabul etmez, ancak Hüsnü Bey’in ısrarı üzerine murakabe yaptıktan sonra Erzurum’a gitmekten vazgeçer ve burada kalmaya karar verir. Şeyh Efendinin bu kararı üzerine Hüsnü Bey elinde bulunan bu günkü Uzunsavat köyü ve mıntıkasını kendisine vakıf olarak hibe eder. Bu gün tapu sicil kayıtlarında Uzunsavat köyü ve mıntıkası Şeyh Süleyman Efendi ve çocuklarına vakıf olarak verilmiş olup, bu bilgiler köy senedinde de yer almaktadır. Şeyh Süleyman Efendi, Uzunsavat köyüne yerleştikten sonra ilim ve irşad hizmetlerine artık bu köyde devam etmiş ve burada da kısa zaman içerisinde birçok talebe ve mürit yetiştirmiştir. Şeyh Süleyman Efendi, ilmi ile amel eden, takva sahibi âlim ve fazıl bir zatmış. Az konuşur, sürekli tefekkür halinde bulunurmuş. Konuştuğu zamanda muhatabının seviyesine göre hareket eder ve yavaş yavaş konuşurmuş. Düşünmeden konuşmaz, konuştuklarını mutlaka ayet, hadis ve sûfilerin güzel sözleri ile süslermiş. Şeyh Ali Sebti’nin yanında tahsil hayatını sürdürürken Şeyh Ali Efendi kendisine ayrı bir muhabbet beslermiş. Bunun sebebi ise Şehy Süleyman Efendi’nin genç yaşta hem âlim, hem de abid bir mertebeye ulaşmış olmasıdır. Şeyh Ali Efendi’nin kendisine olan bu muhabbetin sebebini anlamayan bazı talebeler, zamanla onu kıskanmaya başlarlar. Bunun üzerine Şeyh Ali Efendi, bir bahar mevsimi Şeyh Süleyman Efendi’ye evin damını loğlamasını (silindir) ister. Şeyh Süleyman Efendi tereddütsüz bu emri yerine getirir. Dama çıkar bacanın yanına oturur abasını başına geçirip evradını okumaya başlar. Bu arada silindir kendi kendine gidip gelerek toprak damı loğlamaktadır. Şeyh Ali Efendi orada bulunan bazı talebelere gidip Süleyman Efendi’nin silindiri daha yavaş götürüp getirmesini söylemelerini ister. Dama çıkan talebeler, Süleyman Efendi’yi başında abası evradını okurken görürler. Bu arada silindir de kendi kendine gidip gelmektedir. Bu manzarayı gören talebeler hayretlerini gizleyemez ve durumu Şeyh Ali Efendi’ye bildirirler. Şeyh Ali Efendi talebelere dönerek, gördüğünüz gibi benim Süleyman’a olan muhabbetimin sebebi onun bu manevi halidir der ve belli bir süre sonra da icazetini vererek ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere köyüne gönderir. Bu olaydan sonra Şeyh Süleyman Efendi, kendi köyüne döner ve burada medresenin başına geçerek vefatına kadar ilim ve irşad faaliyetleri ile meşgul olur. Şeyh Süleyman Efendi’nin vefatından sonra çocukları ve onların soyundan gelenler bölgede uzun yıllar medrese geleneği üzerinden ilmi tedrisat faaliyetlerine devam etmişlerdir. Bilinen Talebeleri Şeyh Süleyman Efendi, birçok talebe yetiştirmiştir. İsimlerini bilebildiklerimizi aşağıda zikredeceğiz: 1. Kur köyünden Şeyh Ahmet Çapakçurî, 2. Şeyh Mahmut (Oğlu) 3. Şeyh Mehmet (Oğlu) 4. Şeyh Enver (Oğlu) 5. Şeyh Hasan (Oğlu) 6. Kiğı’nın Karsini köyünden Ali Ağa 7. Şoğ köyünden Molla İsmail 8. Zağ köyünden Hacı Hasan’ın babası. Vefatı Şeyh Süleyman Efendi, 1887 tarihinde Uzunsavat Köyünde vefat emiş ve köyün mezarlığına defnedilmiştir. Kabrinin üzerine bir kubbe yapılmış olup mezarı yöre halkı tarafından hala ziyaret edilmektedir. Şeyh Süleyman Efendi hayattayken, Uzunsavat köyünün bir gün sular altında kalacağını söyler ve bu kerameti yıllar sonra ortaya çıkar. 1992 yılında Uzunsavat köyünde baraj çalışmaları yapılır ve baraj bittikten köy mezarlık da dâhil sular altında kalacaktır. Baraj yapımı esnasında kabrin olduğu yerde birçok olağanüstü durumlar müşahede edilir. Bunun üzerin hem barajı yapan yüklenici şahıs, hem de Bingöl Su İşleri Müdürlüğü Şeyh Efendi’nin ailesi ile görüşürler ve 1998 tarihinde ailesinin de rızası ile kabri Uzunsavat Köyünün yüksek bir tepesine nakledilir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl

Şeyh Hasan Halifani

Şeyh Ahmed Halifani Efendi’nin büyük oğlu Hasan Efendi tasavvuf icazetnamesini Melekanlı Şeyh Abdullah Efendinin halifesi, Şeyh Mahmut Efendiden aldıktan sonra babasının medresesinde tedrisata başlamış ve aynı zamanda babasının mıntıkasında irşat görevi yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine Sultan II Abdülhamit zamanında Aşağı Göynük bölgesine kadı olarak görevlendirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkınca, Ruslara karşı savaşmaya giderken, Karlıova’nın Kargapazarı köyünde hastalanmış, yanındakilerin ısrarları özerine geri dönmüş ve eve geldikten kısa bir süre sonra 1916’da Halifan köyünde vefat etmiştir. Kabri, babasının türbesinin bulunduğu Halifan mezarlığında meşhur söğüt ağacının dibindedir. Şeyh Hasan Halifani Silsilesi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl

Seyyid Muhammed Kadri Hazin (k.s.)

📍 Cizre, Şırnak

Darendeli Hacı Hasan Akyol

Sivas – Abdülvehhap Gazi Mezarlığı – Şeyhi hacı Mustafa Taki Efendi’nin yanında. Darendeli Hacı Hasan Efendi’nin Silsile-i Şerifi Hacı Hasan Efendi, Mekki yolunun müntesipleri arasında “Hacı Hasan Ağa” diye anılır. Maneviyatının yüksekliği ve örnek yaşayışı hususunda, onu tanıyanlar hem fikirdirler. Hacı Hasan Efendi, Darende’nin Hacı Derviş Mahallesinde 1313 hicri senesinde dünyaya gelmiştir. Bölgenin saygın alimlerinden Hüseyin Efendinin torunu, Mehmet Sabit Efendinin de oğlu olan Hacı Hasan Efendi, amcasının kızı Münevver Hanımla evlenmiştir. Rüştiye okulunu Darende’de bitirmiş, küçük yaşından itibaren tasavvuf ehli mümtaz insanlarla beraber yaşamıştır. I. Dünya savaşının devam ettiği yıllarda, İstanbul’ da askerlik vazifesini yaparken, Tokat mebusu ve Nakşibendi şeyhi Mustafa Haki Efendi ile tanışmış ve ona intisap etmiştir. Seyyid Mustafa Haki Efendinin vefatıyla (15 Kasım 1336 hicri), onun yerine geçen ve yine bir mebus olan Hacı Mustafa Taki Efendi’ye intisap etmiştir. Onun vefatıyla da İhramcızade İsmail Hakkı Efendi’nin sohbet halkasına katılmıştır. Hacı Hasan Efendi, Darende’nin Kurtbağı mahallesinde kendi adına yaptırdığı camide 9 yıl fahri imamlık yapmış ve Hulusi Efendi ile beraber, bu camianın sevgilisi bir insan olarak hizmetlerini sürdürmüştür. 1985 yılında Sivas’ta kendi evinde vefat etmiş olan Hasan Efendi, Abdülvahhab Gazi mezarlığında, Şeyhi Hacı Mustafa Taki’nin yanına defnedilmiştir. Hasan Efendinin derin ve ihatalı bir kültürünün olduğunu onu iyi tanıyanların anlattıklarından anlıyoruz. Çevresine toplanan insanlara, yaptığı sohbetleri oğulları (Haki ve Sabit Akyol) ve Kadir Meral tarafından İslam ve Ahlak adıyla kitap haline getirilmiştir. Bu kitabın bir bölümü ibadet, bir bölümü ahlak ve diğer bölümü ise güzel sözlerine ayrılınıştır. Osman Hulusi Efendi, Onun hakkında şu sözleri nazmetmiştir; Bu aciz insan dopdolu iman Oldu hoş revan bağ-ı rıdvana İsmi Hasan’dı hulk-i hasendi Fi-li hasendi halkı cihana

📍 Sivas

Muhammed Nasir Andelib (k.s.)

Hindistan’daki Nakşibendiyye’nin önemli temsilcilerinden ve tarîkat-ı Muhammediyye-i Halisa’nın kurucusu olan Andelib (ö. 1172/1759), Gülşen lakaplı Şah Sa’dullah’ın halifesidir. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hasan’ı manevi alemde gördüğünü ve onun kendisine tarikat-ı Muhammediyye-i Halisa’nın sırlarını öğrettiğini ifade etmiştir. Nale-i Andelib isminde Farsça bir eser kaleme almış olan Andelîb’den sonra yerine oğlu Mîr Derd geçmiştir. Musiki ve semaa meyilli olan Mir Derd, İlmü’l-kitab, Nak-i Derd, Ah-i Serd, Derd-i Dil, Şem’-i Mahfil gibi Farsça eserler kaleme almış, babasının açtığı tarikat-ı Muhammediyye yolundan yürümüş, “Her şey O’ndandır” düşüncesiyle vahdet-i şühüdu benimsemiştir. Muhammed Nasir Andelib silsilesi Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları

Şeyh Abdürrezzak

Hace Hasan Attar’ın ulu sufilerinden ve halifelerindendir. Anlatıldığına göre rabıtaya çok önem verirdi. Bir gün Seyyid Kasım-ı Tebrîzî’yi ziyarete gitti. Seyyid hazretleri rabıta metodunu övdükten sonra ona, “Gerçekten sizin bu usulünüz güzel” dedi. Reşahat sahibi Mevlana Ali B. Hüseyni Es-Safi der ki: Hace Ubeydullah hazretleri bir gün ileri gelenlerden birçok kimsenin bulunduğu bir mecliste geçen bir hadiseyi şöyle anlattı: “Seyrü sülükümüzün ilk günlerinde büyüklerden birinin sohbetinde idim. Orada bir şeyhle karşılaştım. Adını söylemem hoş olmaz. (Şeyh Abdürrezzak) Bize tasarruf etmeye kalkışarak batıni yönden üstünlüğünü göstermek istedi. O toplantı çok üst seviyede idi. Azizlerden epeyce kimse vardı. Onun bu girişimi üzerine ben de kendimi korumak maksadıyla rabıta yapmaya başladım. O durumu farketti. Bu sefer tasarrufunu bana yöneltti. İki gözünü üzerime dikti ve bütün kuvvetiyle bana yöneldi. Elini kah omuzuma kah göğsüme koyuyor, vücuduma bir ağırlık yüklemek istiyordu. Ben de direnç gösteriyordum. Nihayet onun bana yüklemek istediği ağırlığı kendisine döndürdüm. Çünkü onun tasarrufunu ne şekilde defedeceğimi biliyordum. Bu konunun yabancısı değildim. Sonunda onu yendim. Yaptığı teveccüh boşuna gitti; beni hiç etkilemedi. Ağırlık kendi üzerine düştü. Altında kaldığı yükten öyle bir ıstırap çekmeye başladı ki dayanamıyordu. Tasarrufunun etkisizliği sebebiyle mahcup olmuştu. Üzüntüsü her halinden belliydi. Bir aziz şeyhin bu derece üzülmesine gönlüm razı olmadı. Nihayet istediği gibi tasarruf etmesi için kendimi serbest bıraktım. Şeyh düşüncemi anladı ve tekrar tasarruf etmeye yeltendi. Bunun üzerine ben yine muvaffak olamayacak ve çok üzülecek diye toplantıyı terkedip dışarı çıktım.”

Mevlana Arif Dikgerani

Seyyid Emir Külal hazretlerinin dört halifesinden ikincisidir. Hezara kasabasına bağlı Dikgeran köyünde doğdu ve orada vefat etti. Dikgeran, Buhara’ya 9 fersah uzaklıktadır. Mübarek kabirleri Dikgeran köyünün dışında Hezara yolu üstündedir. Emîr Külal şöyle buyurmuş: “Benim arkadaşlarım içinde iki kimse gibisi yoktur. Onlar akranlarını geçmişlerdir. Bu iki kişi Hace Bahaeddin ve Mevlana Ariftir. ” Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri, pirleri Emîr Külal’in, “Şimdiden sonra nerede senin burnuna bir er kokusu erişse talep eyle… Türk, Arap deme… Köylü-şehirli ayrımı yapma… Talepkarlıkta himmetıni üst düzeyde tut ve kusur eyleme!” şeklindeki nasihatleri gereğince, yedi yıl boyunca, Mevlana Arifin sohbetine katılmıştır. Bu süre zarfında onunla ilişkilerinde son derece saygılı davranmıştır. O derece bir saygı ki Mevlana Arif, bir su kenarında abdest alsa, o, onun yukarısında almazmış.Yanlarında bir yere gitse adımlarını ondan ileri atmazmış. Birliktelikleri esnasında tam bağlılık üzere olurmuş. Zira Mevlana Arif, Emîr Külal’in hizmetine ondan önce girmiş, uzun yıllar terbiye açısından onun önüne geçmiştir. Hace Bahaeddin Nakşibend, onunla ilgili şöyle buyurmuş: “Gizli zikirle uğraşırken Hakk’a yakınlık oluştu. Ondan sonra bu usulün talibi olduk. Otuz yıl boyunca Mevlana Arif ile arkadaşlık ettik. İki kere Hicaz seferi yaptık. Her nerede bir Hak dostu var dedilerse dergah ve zaviyeler koymadık dolaştık. Eğer Mevlana Arif gibi veya onun mazhar olduğu sırlardan bir habbe miktarı sırra erişen kimse bulsaydık bu tarafa hiç gelmezdik.” Mevlana Arife ait sözlerden iki hikmet damlası: “Kendi tedbirini öne çıkaran kimse bilfiil cehennemdedir. Hak Teala’nın takdiri çerçevesinde gayret eden kimse ise bilfiil cennettedir.” Mevlana Arif, süfilerine, “İnsan yemek yediği zaman her organ bir işle meşgul olur. O anda kalp ne yapar?” diye sorar. Süfîler “Hak Teala’yı zikreder” diye cevap verirler. Bunun üzerine Mevlana Arif şu açıklamayı yapar: “Buradaki zikir, sadece Allah veya La İlahe illallah demekten ziyade sebepten müsebbibe giderek nimetin Allah’tan oldugunun farkında olma düşüncesini canlı tutmak tarzında olmalıdır.” Mevlana Arifin süfîlerinin ululanndan Emîr Eşreften nakledilmiştir: “Bir kimse Mevlana Arif’e hediye getirdi. O bunu kabul etmedi ve şöyle dedi; Hediye kabul etmek o kimseye yakışır ki onun himmeti sayesinde hediye sahibi gönlünün muradına ersin. Bizde o himmet ne gezer!” Mevlana Arifin bir dervişi anlatmıştır: Mevlana Arifin, Emir Hurd Vabkenî hazretlerinden feyiz almış, Derviş Edirsekknî adında bir rakibi vardı. Bu derviş açık zikir yapardı. Mevlana Arif onun yanına varıp bunu yapmamasını söyledi. O, bu uyarıya kulak asmadı. Bunun üzerine Mevlana Arif şu sözleriyle onu tekrar ikaz etti: “Eğer sözümü tutmazsan çift sürdüğün öküzlerin telef olur!” Adam buna da aldırış etmedi. O gün öküzlerden biri öldü, ama derviş yine inadından vazgeçmedi. Evliyanın ervahından istimdad edip Vabkenî hazretlerinin dergahına gitti. Geri geldiğinde bir de ne görsun…’ ikinci öküz de telef olmuş! Bu iki alameti gördükten sonra ikna olan derviş, Mevlana Arif’in yanına geldi. Mevlana Arif, dervişe, “Şu beyti hep hatınnda tut” diye nasihat etti: Şüphesiz nadan u ebleh karıdır zikirde beyhude feryad eylemek, Nahnü akrabü sırrını fehm itmeyüb hazırı gaib gibi yad eylemek. (Cahil ve ahmağın işidir zikirde boş yere bağırıp çağırmak / biz daha yakınız sırrından habersiz, hazırı gaip anmak Bir dervişten nakledilmiştir: “Bir gün Ab-ı Küh deresinden Dikgeran köyüne çok büyük bir sel geldi. Köylüler bu felaket sebebiyle telef olacakları korkusuyla feryadü figan etmeye başladılar. Mevlana Arif hemen dergahtan dışarı çıkarak kendisini selin en şiddetli yerine bıraktı ve şöyle dedi: (Eğer beni alip gidebilirsen al, git!’ Bu söz üzerine sel derhal kesildi ve dere durgun akmaya başladı.” Anlatıldığına göre, Hace Bahaeddin hazretleri ilk haccını eda ettikten sonra dönüşte bir süre Merv’de kalmış. Bunu duyan sufiler Maveraünnehir’den Merv’e gelmişler. Orada çok hoş sohbetler olmuş. Bu sohbetlerden birinde, bir haberci gelerek, Hace Bahaeddin’e, Mevlana Arif tarafından gönderildiğini söyledikten sonra onun, “Aceleyle gel yetişesiniz, bizim ahirete İntikalimiz yakındır, size vasiyetlerim olacak. Sözlerini iletmiş. Hace Bahaeddin, Sufilerini orada bırakarak hemen hareket etmiş ve süratle Buhara’ya gitmiş. Dikgeran köyüne geçerek Mevlana Arif’in huzuruna çıkmış. Mevlana Arif hazretleri oradakilere, “Bizim. Hace Bahaeddin ile bir sırrımız var? O sırrı konuşmak için ikimiz kalkıp başka bir haneye mi gidelim, yoksa sizler mi gitmek istersiniz?” demiş. Mecliste bulunanlar. “Sizler rahatsızsınız, biz gidelim” demişler. Mevlana Arif, Şah-ı Nakşibend ile odada baş başa kalmış ve ona şöyle vasiyet etmiş: “Biliyorsunuz ki sizinle aramızdaki birlik ve beraberlik çok kuvvetliydi. Şimdi de aynı şekilde devam ediyor. Birlikte çok muhabbet dolu günler geçirdik. Artık vakit dolmak üzere! Kendi arkadaşlarıma ve sizin dostlarınıza nazar ettim. Bu tarikat kabiliyetini ve fena makamını ancak Hace Muhammed Parsa’da gördüm. Bu yolda mazhar olduğum bütün ilahî nazar ve hediyeleri ve çalışarak elde ettiğim tüm kemal derecelerini şu anda ona aktardım. Süfîlerime ona bağlanmayı emrettim. Siz de ona karşı kusur etmeyesiniz! Bahusus Hace Muhammed Parsa sizin süfîlerinizdendir. İki veya üç gün ancak kalmistir. Su kablarını bizzat siz ellerinizle temizleyip hazırlayınız. iki diziniz üzerinde oturarak ateşi yakıp suyumu ısıtınız. Benim için gerekli diğer mühim işleri yerine getiriniz. Vefatımın ardından üçüncü gün tekrar mekanınıza dönersiniz.’ Hace Bahaeddin tam bir teslimiyet ve ihtimamla bu vasiyeti yerine getirmiş ve Mevlana Arifin defninin üzerinden üç gün geçtikten sonra yeniden Merv’e dönmüş. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Hace Süleyman Kermini

Hace Süleyman Kermînî’nin mübarek kabri Kermne’dedir. Burası çok sayıda köyü olan ve Buhara’ya 12 fersah (60 km) mesafede bulunan bir kasabadır. Abdülhalik-ı Gucdüvani hazretlerinin üçüncü halifesidir. Bazıları ise onun Hace Evliya’nın halifelerinden olduğu görüşündedir. Süleyman Kermini önce Hace Abdülhalik Gucdüvani hazretlerinin yanında bir süre hizmet etmiş daha sonra ise sülükunu Hace Evliya’nın himayesinde ikmal etmiş olsa gerektir. Süleyman Kerimini’ye, bir hadiste geçen, “…el-muhlisune ala hatarin azim” cümlesindeki ‘hatar-ı azim’ ne anlama gelir?” diye sormuşlar. O da şu cevabı vermiş: “Burada geçen ‘hatar’ eğer, ‘hatar-ı havf'(korku doğuran tehlike) anlamında olsaydı lafzın ‘fî’ harf-i cerriyle masdar, yani ‘fi hatarin’ olması gerekirdi. Lafız ‘ala’ harf-i cerri ile masdar olarak kullanılmıştır. Bu da hadiste geçen ‘hatar-i azim’in ihlas sahiplerine özel ‘yüce makam’olduğunu gösterir. Evet, bu makamdakilerde korku daha baskındır. Bunun nedeni ise makamın yüceliğindendir. Tıpkı güneşe yakın olan kimsenin harareti daha çok, uzak olanın daha az hissetmesi gibi…” (Lügat erbabı “hatar” kelimesinin manası hakkında şunları söylemişlerdir: Bu kelime “hatar”, şeklinde okunursa “helake karîb olma” demektir (Yok olmayla yüz yüze gelme, korku, tehlike ve risk hali). Aynca bu kelime kadir (kıymet, önem, derece, değer) ve menzilet (derece, makam, mevki) anlamlarına da gelir. Bu sebeple önemli bir mevkideki adam için “racülün hatirun” (hatırlı, önemli, makam ve mevki sahibi adam) denilir. O halde batar kelimesinin makam manasını dikkate alırsak “ala hatarin azim”, “ala menziletin azim” (büyük bir makam) anlamına gelir. Lakin “ala makamin azim”denilmeyip “ala hatarin azîm”denilmesinin nedeni o makamda hatar (tehlike) ve havf (korku) ile karşı karşıya kalındığına işaret içindir. Muhlislerin (ihlas sahipleri) bu sıfatla vasıflanmaları onların makamlarının sabit olmaması, azil ve redde maruz kalabilecekleri riskinden ötürü değildir. “Süratli azil adalet değildir.” İlahî nimet ve bağışlarda kemal-i sebat (tam kesinlik) ve takarrür (süreklilik) olduğu ehli kalında açıkça bilinen bir gerçektir. Belki aşıkın maşuk ile aşinalığa aşırı hırs ve şefkatinden dolayı her mertebede vehme kapılması ve her ne kadar kurbu (yakınlığı) ziyade olsa da bu’d (uzaklık) korkusunun kendisinin ayrılmaz bir özelliği bulunması o makamın olması gerekli hususiyetlerindendir. “Hatar” kelimesinin “fî” ile masdar yapılmayı? “ala”ile masdar yapilması tahkik olunan bu manaya işaret eder. Eğer “fî” ile söylenmiş olsaydı zarf manası geçerli olaçağı için havf u hatar (korku ve tehlike) ihlas sahiplerini kapsar, galebe ve istila havf tarafında olurdu. “Ala” ile söylendiği için onun tersi murad olunmuştur. Hal böyle iken ihlas ehlinin rütbeleri yüce ve ilahî nimetlerin bolluğu üzerlerinde kesintisiz olması dolayısıyla “lyibilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” ayetinin manası gereğince başkalarına oranla daha az korkmaları lazım gelirken, onlar, yine de korkuyu elden bırakmazlar, daima korku içinde bulunurlar ve korkuyu kendilerinin ayrılmaz bir parçası yaparlar. Nitekim Mevlana Camî Subhatü’l-Ebrar isimli kitabında: “Erbab-ı kurbun yakınlıkları arttıkça korkuları da ziyadeleşir” demiştir. Hace Muhammed Parsa’nın büyük sufîlerinden fazilet ve kemal sahibi Ebü’l-Kasım Muhammed b. Mesud el-Buharî’nin yazdığı Hace Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in menkıbe ve makamlarını anlatan ‘Risale-i Bahaiyye isimli eserde zikredildiğine göre Süleyman Keriminin iki halifesi vardır. Bunların ikisi de irşad ve davet görevlerini ifa etmişlerdir. Bunlar ; Hace Muhammed Şah Buhari ve Hace Sadeddin Gucduvani’dir. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Kemal Şeyh

Mevdud Şeyh’in müridlerinin büyüklerindendir. Şaş vilayetinde oturdu. Hace Ubeydullah Buyurdu ki ; ” Kemal Şeyh Mevdud Şeyh’in müridi ve Hadim Şeyh’in tarikat kardeşi idi. Horasan’dan dönüp Taşkent’te ikamet ettiğimiz zaman Kemal Şeyh bize çok gelirdi .” Mevlana Ali b. Hüseyin es-safi der ki ; ” Bir gün Kemal Şeyh Hace Ubeydullah’ı ziyarete gelmişti. Hace Ubeydullah ona ; ”bizim için zikri erre yapar mısın” diye buyurdu. Türk şeyhleri arasında yaygın olan bu zikr sırasında zakirin hançerisinden testere sesine benzer bir ses çıkar . Bundan dolayı bu zikir usulüne zikr-i erre (testere zikri) denir. Kemal Şeyh onun emrine uyarak yedi sekiz kere bütün kuvvetiyle bu usule göre zikr yaptı. Hace Ubeydullah ” Yeter ! gönlümüze dert sirayet etti. Yeter ! arştan ferle kadar yandı! ” dedi. Daha sonra sözlerini şöyle sürdürdü; Eğer bir münkir bu ne biçim zikr derse ona şu beyitle cevap verilir; Cümle urgan-ı çemen şam u seher, Dillerince seni zikr eylerler. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Hace Evliya-ı Kebir (k.s.)

Hace Evliya’nın mübarek kabri Buhara’da Hakiriz Hisar’ın ayar burcu yanındadır. Hace Abdülhalik’ın ikinci halifesidir. Aslen Buharalı’dır. Anlatıldığına göre, ilk zamanlar Buhara’da bir alimin yanında ilim tahsiliyle meşgul imiş. Bir gün, tesadüfen pazarda Hace Abdülhalik-ı Gucdüvanî ile karşılaşmış. Hace Abdülhalik satın aldığı bir miktar eti eve götürüyormuş. Evliya-i Kebîr ona duyduğu saygıdan ötürü eti eve kadar taşımak istemiş. O da bu arzuya rıza göstermiş. Bunun üzerine Evliya-i Kebîr eti Hace hazretlerinin evine kadar taşımış. Hace hazretteri ona iltifatta bulunarak, “Bir süre sonra gelin, yemeği birlikte yiyelim” buyurmuş. Hace Evliya evden dönerken gönlüne Hace Abdülhalik-i Gucdüvan’nin sevgisi düşmüş. Bir müddet sonra tekrar Hace hazretlerinin yanına gelerek hizmetine girmiş. Hemen o sohbette evlatlığa kabul edilme şerefine nail olup seçkinlerden olmuş. Bu günden sonra bir daha eski hocasının yanına dönmemiş. Daha önce ders aldığı alim onu tarikattan döndürmeye çok çalışmışsa da başaramamış. Ne zaman onu görse dilini uzatıp hakaret edermiş. Hace Evliya da bu hakaretlere karşılık vermez, hiç tınmazmış. Bu durum, Hace Evliya’nın onun çirkin bir işine keşifle vakıf olduğu geceye kadar sürmüş. O gecenin sabahında birbirleriyle karşılaşmışlar. Alim onu yine ayıplamaya başlayınca Hace Evliya, “Ey üstat Hiç utanmıyor musun? Bu gece o çirkin işi yaparak sabahlarsın, gündüz ise bizi ayıptayıp Hak yoldan menedersin!” buyurmuş. Eski hocası bu sözden çok etkilenmiş. Hace Evliya’nın Hace Abdülhalik’ın yanında gönül gözünün açıldığını böylece apaçık görmüş. Derhal pişman olup Abdülhalık hazretlerinin hizmetine girmeye karar vermiş. Tövbe ederek Hace Abdülhalik’e bağlanmış. Tarikata girdikten sonra çok çalışarak Hace Abdülhalik Gucdüvanî’nin gözüne girenler zümresine dahil olmuş. Yine anlatıldığına göre, Hace Evliya-i Kebir, Buhara pazarındaki Sarraflar Mescidi Kapısı’nda havatır çilesi çıkarmış. Kırk gün kırk gece hiçbir hatıra kendisine sıkıntı vermemiş. Hace Ubeydullah hazretleri onun bu çilesini çok beğenir, hayretinden parmağını ısırır ve bu mevzuda şöyle derdi: “Hacegan yolunda yürüyenler kısa sürede öyle bir mertebeye erişirler ki işitttikleri her ses kulaklarına zikir gibi gelir.’ Yine Ubeydullah hazretleri onun meşhur havatır çilesi hakkında şu açıklamayı yaptı: ‘Buradaki havatır çilesinin manasını, hiçbir şeyin gönüle gelmemesi olarak değil, aksine hiçbir hatıranın batınî nisbete zarar vermemesi şeklinde anlamak daha doğrudur. Aynen akıp giden bir nehrin yüzündeki çerçöp misali… Birkaç çerçöp nehrin suyunun akmasına nasıl engel olabilir ki?” Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Abdülmelik Ata

Abdülmelik Ata, Mansur Ata’nın oğludur. Babasının vefatından sonra yerine geçerek talipleri yetiştirme ve salikleri Hak yolunda ilerletme vazifesiyle meşgul oldu. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları

Hace Hasan Endaki (k.s.)

Mübarek kabri, Buhara’da, Gülabad Kapısı’nın dışında, Şeyh Ebu İshak Gülabadî’nin mezarının doğu tarafındadır. Hace Yusuf-i Hemedani’nin ikinci halifesidir. Künyesi, Ebu Muhammed, şerefli ismi Hasan b. Hüseyin Endaki’dir. Endak, Buhara’dan 3 fersah (15km) uzakta bir köydür. Merv’de aynı isimde bir köy daha vardır. “Endak”. “endek” lafzının muarrebidir. Hace Hasan, Buhara’ya bağlı olan Endak’tandır. Merv’deki Endak köyüyle bir ilgisi yoktur. Hace Hasan kendi zamanının en büyük şeyhi idi. Halkı Allah yoluna çağırma ve müridleri terbiye etme hususlannda güzel bir üslubu vardı. Vakti çok iyi değerlendirir, ibadet ve riyazetterini sünnet-i seniyyeye uygun yapardı. Hace Yusuf-i Hemedani’nin sohbetine eriştikten sonra uzun yıllar onun hizmetinde bulundu ve bunun neticesinde seçkin süfilerinden oldu. Hace Yusuf’la birlikte Bağdat ve Harizm’e gitti. Şeyh Sem’anî onu şöyle anlatır: “Benim onunla ilk karşılaşmam Merv’de, Hace Yusuf Hemedani’nin dergahında gerçekleşmişti. Ancak o zaman kendisini tanımıyordum. Daha sonra Buhara’daki görüşmemizde hizmetine girdim. Şerefli sohbetlerini ganimet saydım. O da bana üstün mertebeler ikram etti. Onun beni bereketlerine nail etmesi konusunda üstadımız ve şeyhimiz Hace Yusuf-i Hemedani’den rivayet edilen bir iki söz işittim.” Doğumu 462-de (1070), vefatı ise 26 Ramazan 552’de (1 Kasım 1157) vaki olmuştur. Bu takdire göre doksan yıl yaşamıştır. Hace Hasan hazretlerinin dedesi ilmiyle amil alimlerden Abdulkerim Endakidir. Şemsüleimme el-Hulvanî, onun en büyük öğrencisidir. Şöyle anlatılmıştır: Hace Hasan Endaki, Hace Yusuf hazretlerine intisap ettikten sonra ona karşı teveccühünü en üst düzeyde tutar ve kendisine devamlı hizmette bulunur. Bu sebeple kısa zamanda öyle kuvvetli bir haIe düşer ki, zaruri ihtiyaçlarının çoğunu tedarik etmekten gafil olur ve aile fertlerinin geçimini sağlamaktan aciz kalır. Bu hal içinde olduğu sıralarda, bir gün Hace Yusuf hazretleri ona, “Siz fakirsiniz!… Çoluk çocuğunuz var?… Zaruri işlerinizi yerine getirmeniz vaciptir. Bu görevlerinizi ihmal etmemelisiniz. Şeriatın ve aklın gereği budur!” diye nasihat eder. Hace Hasan, “Benim halim budur, başka bir iş yapacak gücüm yok!” diye cevap verir. Bu cevap karşısında çok kızan Hace Yusuf hazretieri onu azarlar. O gece rüyasında, Hace Yusuf’a, Hak Teala’dan şu hitap erişir: “Ey Yusuf! Biz sana basaret, Hasan’a ise hem basaret hem de basiret verdik!” Yani ey Yusuf, biz sana görmen için akıl gözü, Hasan’a ise akıl gözüyle birlikte gönül gözü de ihsan ettik denmektedir. Hace Yusuf bu rüyadan sonra Hace Hasan’a son derece saygı duyar, hürmette kusur etmez. Ayrıca bir süre onun bu hali yasamasi gerektiğini de gördüğü rüya sayesinde anlamış olur. Mübarek kabri, Buhara’da, Gülabad Kapısı’nın dışında, Şeyh Ebu İshak Gülabadî’nin mezarının doğu tarafındadır. Allah Teala her ikisine de rahmet etsin.

Ömer Nasuh Bilmen

Ömer Nasuh Bilmen

İstanbul – Fatih Edirnekapı Sakızağacı Kabristanında Erzurum’un Salasor Köyünde doğdu (1884-1971). Babası, alim bir zat olan Hacı Ahmed Efendi, annesi Muhibe Hatun…. Annesine rüyada: “Sen Mehdiyi doğuracak­sın!” (1) demişlerdi. Zamanın alimlerinden birçok özel dersler almıştır. İstanbul’a hicret ederek, orada özellikle İslam Hukuku üzerinde çalışmıştır, “İstanbul’da Fatih ders-i ammlarından Tokatlı Şeyh Şakir Efendi’ ye intisab etmiş, iki sene sonra O’ndan icazet (diploma) almıştır. Medresetü’l-Kuzad’a girerek, burada hukuk ilmini tahsil etmiş ve birincilikle diploma almıştır. Sonra daha 28 yaşındayken Fatih ders-i ammları arasına katılmıştır. 15 sene kadar Darüşşefakatü’l-İslamiye’de kelam, münakehat (nikahla ilgili bahis­ler), Siyer-i Enbiya, felsefi ahlak, yurt bilgisi dersleri okutmuştur. 1915’de Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi fıkıh profesörlüğüne tayin edilmiş olup, 500 kuruş maaş alıyordu. On yedi yıl (1943-1960) İstanbul Müftülüğü yaptı. Daha birçok resmi görevlerde de bulunmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen , Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan (1960), siyası baskılara bo­yun eğmediğinden bir yılını doldurmadan reislikten istifa etmiştir. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde Kelam ve Fıkıh hocalığında bulunmuştur. Gençliğinde “Beyanü’l-Hak” ile “Sıratımüstakim” ve “Sebilürreşad” mecmualarında pek çok makaleler yazmıştır.” “Arapça ve Farsça’nın yanısıra Fransızca’ya da ilgi duymuş, hatta tercümeler ya­pacak kadar da öğrenmişti.” Ahmed Selim Bilmen Babasını Anlatıyor: “Babam, iyilik yapmayı, ihsanda bulunmayı, muhtaçlara yardım etmeyi kendisine vazife sayardı. Bu, O’nun en büyük zevkiydi. Okumayı, yazmayı sevdiği kadar, insanlarla sohbetten o nisbette zevk alırdı. Hiç birgün misafiri eksik olmazdı. Yürümeyi, camileri dolaşmayı ve kabristanları ziyareti severdi. Her gün mektupla sorulan Yüzlerce suale uzun zamanını ayırır, her sual sahibinin mektubu üzerinde vereceği cevabın müsveddesini hazırlar, bilahare temize çekerek en kısa zamanda cevaplandırırdı. Bu sual ve cevapları ömür boyunca saklamıştır. Bütün çocukları çok severdi. Çocuklara çok şefkatli, büyüklere karşı çok saygılı ve sevgi dolu, siyasetle hiç bir ilgisi olmayan ve Din’ine sonsuz bağlı bir insandı. Dünya malına hiç kıymet vermezdi. Gerçek bir din adamının vazifesi, “Milletin, vatanın hayrına dua etmek ve siyasetten uzak kalmak” olduğunu söylerdi ye evladlarına tek vasiyeti de bu olmuştur .. İstanbul Müftülüğüne seçimle getirilmiştir. Memuriyet hayatında bir defa izin kulanmış; o da Hac farizasını ifa etmek için… Bir tek gün bile vazifesine gitmediği görülmemiştir. Yakınlarından bir bardak su bile istemezdi. Talebeleri O’na: “Şeker Muallim” derlerdi. Eserleri Ömer Nasuhi Bilmen, eserleri dışarda okunan alimdir. O, tirajı 3.000.000’u aşan cildlerle eser vererek bütün Türk milletinin hocası oldu. Yazdığı eserlerle İslam’a hizmet etmiş, bilhassa “Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” {Fıkıh sözlüğü, 8 cild, 1949-1952} adlı eseri, üniversitelerimizde dost ve düşman tarafından takdirle karşılanmıştır. Bu eseri, kendi alanında tektir. Ya­kın zamana gelinceye kadar Avrupalılar’ın Türkiye üniversitelerinden aldıkları tek Türkçe kitap vasfını haizdir. Bugünün ve yarının hukukçuları, kanun koyucuları, hazırlayacakları kanunlara esas olacak bilgileri, bu değerli eserde bulacaklardır. Bu eser, sahasında hala aşıla­mamış, bir ilim ve hukuk abidesidir… Bu eser, İngiltere de Kraliyet Enstitüsü kütüphanesinde Türkiyeyi temsil eden Türkçe eserlerin başında gelmektedir. Bu eser, bir ömür boyunca çalışmayı gerektirecek mahiyettedir ve İslam Dini’ne, İslam Hukuku’na yapılmış büyük bir hizmettir. Hemen hemen her yerde bulunan Büyük İslam İlmihali (1959, 10 kitap bir ara­da) adlı eseri ise, üç milyondan fazla baskı yapmıştır. Büyük İslam ilmihali, bugün her müslümanın evinde en güvenilir İlmihal kitabıdır. Maruf Evren diyor ki: “Büyük İslam İlmihali, hemen hemen her Türk Müslüma­nın evine girmiştir ve girmelidir. Dini bu eserden öğrendik, Ömer Nasuhi Bilmen ismi ve Büyük İslam İlmihali, bütün mü’minlerin kalblerine silinmeyecek şekilde işlenmiştir de …. Hiç bir şey yapmamış olsaydı, sadece “Büyük İslam İlmihali”ni vermekle yetin­ se idi, “Büyük alim” olması için yeterli idi.” O, büyük sabır ve çalışma gücünün şaheseri olan “Büyük Tefsir Tarihi ve Taba­katü’l Müfessirin” (2 cild, 464 müfessirin hayatı ve eserleri), ve Büyük İslam İlmihali adlı eserleri ile şöhret bulmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen’in 80 yaşından sonra, beş yıl çalışarak yazdığı son eseri ise, 8 cildlik “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri” dir. Şimdiye kadar 200.000 takımdan fazla basılmıştır. Bu tefsirini yazarken, beş yıl içinde hiç bir gün altı saatten fazla uyumadı. Beş yılda yazdığı tefsirini, en az yirmi yıllık bir çaba gösterebilmekle yazabilmiş­tir. Daha nice nice ve çok değerli eserlere imzasını atmış olan Ömer Nasuhi Bilmen, medar-ı iftiharımız ve örnek şahsiyeti olan mümtaz ve nadide bir ilim adamımızdır. Ömer Nasuhi Bilmen, gazete ve dergilerde pek çok ilmi yazılar yayınlamıştır. Ömer Nasuhi Bilmen, beynelmilel müellifler listesinin başında yer almıştır. Eser­ lerinin bir kısmı, yabancı dillere tercüme edilmiştir. O, İslam alemi’nde yayılan bir mektep, Amerika’da okutulan bir dersti. Çok Eser Vermesinin Sırları Oğlu Ahmed Selim Bilmen diyor ki: “Her gün okuduğu bir cüz Kur’an-ı Kerim’ini başına koyar ve ondan sonra kendini okumaya yazmaya verirdi. Çocukluğunda okumaya büyük merak sarmış, edebiyat ve ilimle uğraşmaya ve yazı hayatına daha küçük yaşlarda başlamıştır. Edebiyat merakının ileride verdiği eserlerinde büyük yararını görmüş olduğunu her zaman söylerdi. Okumayı, yazmayı çok severdi. Kitaplara olan düşkünlüğü, mutlaka dünya üzerinde az rastlanan tutkulardan biriydi. Hiç bir şeyin yarım kalmasını istemezdi. Sonsuz bir gayret sahibiydi. Çalışmasında ve eser vermesinde, gece ile gündüzün sınırı yoktu. Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Gözlerim kan çanağına döner, sıhhatım bozulurdu. Annem gece­nin geç saatlerinde gelir, islenmiş lambanın camlarını siler, bazen de “artık yeter, yat” diye üflerdi…” Dinin verdiği güçle her zaman bir delikanlı dar dinç ve kuvvetli bir bünyeye sa­hipti. Başarısı için daima Allah (c.c.)’a niyazda bulunmuştur. Yüce Allah (c.c.), islam’a aşk ile bağlı olanı yüceltir. İşte Ömer Nasuhi’de bu, aşk derecesindeydi. Kütüphanesini dolduran Hadis kitaplarını sık sık okur, onların manaları ile onların düsturu ile hayatını tanzim ederdi. O Cenab-ı Hakk’ın: “O’na (yaklaşmaya) vesile arayın” emrine uyarak, To­katlı Şeyh Şakir Efendi’ ye daha 24 yaşındayken intisab etmiş ve tasavvufa dalmış­tı… O’nun içi, dışı sevgi doluydu… Cumhuriyet Döneminin bu eşsiz İslam Alimi, 12 Ekim. 1971 günü 87 yaşında vefat eyledi. Kabri şerifi Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

İsmailağa Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

İhlas Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Altunoluk Silsile-i Şerifi harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Sadık Dede Türbesi

Sadık Dede Türbesi

Sadık Dede Türbesi, Silifke’nin Toros Mahallesisınırları içindedir. Ahmet Necati Hancıoğlu İlköğretim Okulu’nun güneyinde kalır. Sadık Dede Türbesi’nin bulunduğu yer bir yamacın yüzüdür. Etrafı çitle çevrilidir ve yakınında bina vb. bulunmamaktadır. Türbenin tepesinde betondan bir şadırvan vardır. Etrafında belediye tarafından dikilmiş süs bitkileri ve söğüt ağaçları yer alır. Bu ağaçlara bol miktarda bez bağlanmıştır. Türbede iki büyük iki küçük olmak üzere dört mezar bulunmaktadır. Bu mezarlardan birinin Sadık Dede’ye birinin eşine ve diğer ikisinin de çocuklarına ait olduğu düşünülmektedir. Sadık Dede’ye ait olan mezarın üzerindeki açıklıkta mum yakıldığı da görülmektedir. Türbenin bakımı Silifke Belediyesi tarafından yapılmaktadır. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Silifke, Mersin

Aşık Doğan Dede

📍 Antalya
Musa Dede – Pelit Evliyası

Musa Dede – Pelit Evliyası

Musa Dede Türbesi ; Antalya – Alanya Su gözü mah. Türbe sokak ta Su gözü Öğrenci yurdu bahçesi içerisinde Pelit Evliyası , ilçenin Sugözü Mahallesi’nde bulunmaktadır133. Evliyanın mezarının içinde bulunduğu yapının kapısı üzerinde “ Musa Dede ” yazmaktadır. Bunarağmen, yöre halkınca “Pelit Evliyası” olarak bilinmekte ve anılmaktadır. Bu adın veriliş sebebi de, Evliyanınhemen yanında bulunan yaşlı bir pelit ağacının bir gece ters dönerek dip kısmının yukarıya, uç kısmının da yere çakılması ve Evliya’ya hiç zarar vermemiş olmasındandır. Yöre halkı, bu pelitlerin Evliya’yı koruduğuna inanmaktadır. Musa Dede’nin mezarı, iki odadan meydana gelen ve mimari özellik taşımayan bir yapının içerisindedir. Yapının ilk odası ibadet yapmak için düzenlenmiş olup burada adak adayıp da dileği kabul olan insanların getirdikleri eşyalar bulunmaktadır. Evliyanın sandukası ikinci odadadır. Sandukanın baş kısmında küçük bir çocuk sandukası yer almaktadır. Evliyanın mezarının içinde bulunduğu yapının kapısıdaima kilitli bulunmaktadır. Kilidin anahtarı ise Allah rızası için buranın bakımını üstlenen türbedardadır. Musa Dede’nin Horasan’dan gelen yedi kardeşten birisi ve onların en büyüğü olduğu söylenir. Onun Allah dostu ve ermiş olduğuna inanılır. Musa Dede’den her türlü rahatsızlık ve ihtiyaç için yardım istenmektedir. Çoğunlukla Çarşamba günleri ziyaret edilmekle birlikte haftanın diğer günlerinde de ziyaretler yapılmaktadır. Bu makamı ziyaret edenler arasında fıtık rahatsızlığı olanlar çoğunluktadır. Bu rahatsızlıktan gelenlerden erkek olanlar horoz, bayan olanlar ise tavuk getirerek orada kesmektedirler. Bundan başka adak olarak koyun, davar gibi hayvanlar da kesilmektedir. Ziyarete gelenler adak adamışlarsa onu yerine getirdikten sonra içeriye girip namaz kılmakta, Kur’an okuyarak dua etmektedirler. Bazıziyaretçiler ise makamın dışında bir yere mum yakmaktadırlar, ancak mum yakma alışkanlığı diğer makamlara oranla burada daha azdır. Kaynaklar Kaynak: Antalya Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun)

📍 Alanya, Antalya
Şeyh Ahmed Fevzi Efendi (Baysoy)

Şeyh Ahmed Fevzi Efendi (Baysoy)

📍 Erzincan

Seyyit Yahya Sezai Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Türbesi arka tarafında İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Seyyid Yahya Sezai Efendi’nin Silsile-i Şerifi Mora havalisinde müftülük yapmış olan Şehit Hafız Abdülhalim Efendinin oğlu olan Sezaî Efendi (0.1877) ; Babasının şehit edilmesi üzerine küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilim tahsiline başlamış, burada iken Mustafa İsmet Garibullah hazretleri ile tanışarak ona intisap etmiştir. Fatih Çarşamba’daki dergahta irşat görerek icazet almıştır. 1877’de vefat etmiş olan Seyyit Yahya Sezaî Efendinin kabri, Karacaahmet türbesi arkasında bulunmaktadır. Sezai Efendinin basılmamış bir de divanı bulunmaktadır. Seyyit Yahya Sezai Efendi’den bir kaç nazm: Nür-u vahdetle müzeyyadır gönül Zata mir’atı mücelladır gönül Reff olunmuş lamekanın fevkma Cümle-i arş-ı mualladır gönül Alem-i zülmet içinde muhtefi Bir tecelligah-ı Mevla’dır gönül Kevser-i aşk ile artmış saffeti Mest-i bî perva-yı sevdadır gönül Ey Sezai pür safa vü muhteşem Şahı aşka kasr-ı valadır gönül Mübtelayı derdi aşka sorma derman istemez Arif-i bil’lah olan tedbir Lokman istemez Nuş edenler dest-i kamilden şarabı vahdeti Bir dahi semt-i fenada bezm-i irfan istemez Alem-i Lahuta pervaz eyleyen ehli safa Tac-ı İskender değil taht-ı Süleyman istemez Neylesin zevki behişti aşıkı sıdk u vefa Duş olan didarı yare huri gılman istemez Renk-ü boy-u yar ile bağ-ı derubub zeyn eden Bin bahar olsa yine seyr-i gülistan istemez [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Ali Osman Sırrı Efendi

Ali Osman Sırrı Efendi

Tokat – Erbaa – Ballıbağ (Holay) Köyü kabristanında Mustafa İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Behrullah Efendi’nin Halifesi Ali Osman Sırrı Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Ali Osman Efendi, Tokat’ın Erbaa ilçesi Holay köyünde 1877 yılında doğdu. Doğduğu köyde tahsîlini tamamladıktan sonra saatçilik yapmaya başladı. Bir gün Eksel köyünde (yeni ismi Koçak) oturan Eksel şeyhi olarak bilinen Behrullah Efendinin saati bozuldu. Talebelerine tâmir edilmesini söyleyince, onlar; “Efendim, karşı Holay köyünden Ali Osman isminde birisi var ona tâmir ettirelim.” dediler. Talebelerinden biri Ali Osman Efendi ile Erbaa’da karşılaşınca, hocasının saatinden bahsetti. Ali Osman Efendi de Eksel köyüne gitti. Saati tâmir edip duvara astı. Behrullah Efendiye; “Tamam çalışıyor efendim.” dedi. Behrullah Efendi saate bakınca çalışan saat durdu. Ali Osman Efendi tekrar yapıp duvara astı. Behrullah Efendi saate bakınca, saat yine durdu. Ali Efendi hayretler içinde tekrar yaptı. Yine Behrullah Efendi saate bakınca, saat durdu. O zaman Ali Osman Efendi kendi kendine; “Bu zât evliyâ bir zâttır. Şu an kalbimin saatini tâmir edecek kalp ustasının huzûrundayım.” dedi ve Behrullah Efendiye talebe oldu. Arapça, Farsça ve kalp ilimleri de dâhil bütün ilimleri Behrullah Efendiden öğrendi. Behrullah Efendi vefâtına yakın; “Bende ne varsa Ali Osman Efendi aldı götürdü. Bende bir şey bırakmadı.” buyurdu. Ali Osman Efendi insanlara doğru yolu anlatmak için köy köy dolaşırdı. İnsanlara doğru yolu anlatırken çok yumuşak, hattâ arada nükte yapardı. Siyâset ve devlet işlerine hiç karışmazdı. Sohbetinin ağırlığı, güzel ahlâk üzerine olurdu. Güzel ahlâkın bulunmaz bir hazîne olduğunu anlatırdı. Fakat bâzılarının gözü hep altında olduğundan bir gün onlara dönüp; “Altının kulpu burası, çok altın var diye bir yeri işâret etti. Bunu duyan altın düşkünleri sabaha kadar orayı kazdılar. Fakat hiçbir şey bulamadılar. Elleri boş Ali Osman Efendinin köyüne döndüler. Kimseye de hiçbir şey anlatmadılar. Ertesi gün onları gören Ali Osman Efendi; “Oğlum işâret ederler ama, düşkünlerine vermezler.” dedi. Yine bir gün talebeleri ile Ladik’e ders vermek için gidiyordu. Talebelerinden birinin kalbine vesvese gelip hocası için; “Bu da insan biz de insanız.” gibi bir düşünce geldi. Yolları bir ormandan geçiyordu. Bu sırada bir kurt, Ali Osman Efendinin önüne gelip iki ön ayaklarını havaya kaldırıp, arka iki ayağı üzerine durunca; “Dağ ve taşlardaki hayvanlar inandı da bâzıları hâlâ anlıyamadı.” buyurdu. O talebe düşüncesinden dolayı hemen tövbe etti. Dînî vecîbeleri yerine getirmenin yasak olduğu dönemde Ali Osman Efendi, Gümüşçakır köyünde sohbet ederken jandarmalar köyü bastı. Ali Osman Efendi tutuklanarak önce Vezirköprü daha sonra da Samsun cezâevine gönderildi. Ali Osman Efendi Samsun’da bir hücreye kondu. Hücrede namaz kıldığını gördüklerinde, kılmaması için su vermediler. Bir süre sonra su olmamasına rağmen, yine onu namaz kılarken gördüler. Mahkeme esnâsında savcı, Ali Osman Efendiye akla gelmedik hakâretlerde bulundu. Duruşmada Ali Efendi sâdece; “Savcı bey biz insanlara namaz kılın, âhirete hazırlanın dedik. Söylediklerimizin hepsi bu kadar.” dedi. Ertesi gün savcı kalp krizinden öldü. Bir süre sonra mahkeme, Ali Osman Efendiyi serbest bıraktı. Ali Osman Efendi, Erbaa zelzelesi olmadan önce atına binip, Erbaa’dan ayrıldı. O sırada herkesin Deli Mehmed diye bildiği bir meczub arkasından; “Tutun, yakalayın! Erbaa zelzelesini mühürledi gidiyor!” diye bağırdı. Deli diye kimse bu meczûbun sözlerini dikkate almadı. Bir süre sonra Erbaa’da çok büyük zelzele oldu. Bu zelzelede Ali Osman Efendinin 14 yaşındaki bir kızı da hayatını kaybetti. Zelzeleden sonra Erbaa’ya dönen Ali Osman Efendiye kızının vefât ettiği söylenince; “Daha büyük belâ gelmemesi için evladımızı kurban verdik. Halk, Deli Mehmed’in sözlerine deli zannettikleri için inanmadılar.” buyurdu. Talebelerine sık sık şu nasîhatı yapardı: “Hiç kimse ile münâkaşa etmeyiniz. Söz dinleyiniz. Kim söz dinlerse, o benim öz oğlumdur. Birbirinizi sevin, beni sevmiş olursunuz. Aranızda dargınlık olmasın.” Ali Osman Efendi birgün dergâhında namaz kılıyordu. Oğlu İbrâhim babasının yanına girmek istedi. Babasının namaz kıldığını görünce, içeri girmedi. Birkaç kere baktığında babasını tehiyyatta oturur gördü. Sonra dayanamayarak içeri girdi. Babasının vefât ettiğini anladı. O esnâda kapıda bulunan köpek koşarak uzaklaştı. Talebelerinin bulunduğu bütün köyleri dolaştı. Hepsi bunda bir iş var diyerek dergâha geldiler ve cenâze namazını kılıp Holay köyü kabristanlığına defn ettiler. 1942 senesinde vefât eden Ali Osman Efendi, 63 yaşında idi. Kabri ziyâret mahallidir. Ali Osman Efendi, hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bir kış mevsimi Ali Osman Efendi talebesi Veysel Hâfız ile bir yere giderlerken namaz vakti daralır. Ali Osman Efendi talebesine; “Buralarda tanıdık bir köy yok mu?” diye sorunca, Veysel Efendi; “Tanıdık var ama îtikâdları bozuktur.” dedi. Ali Osman Efendi olsun deyip köye gittiler. Veysel Hâfız tanıdığı birisinin kapısını çaldı. O zât bunları görünce, odada kim varsa herkesi dışarı çıkardı. Ali Osman Efendi, talebesi ile namaz kıldıktan sonra, sohbete başladı. Sohbete köyden herkes geldi ve sabaha kadar devâm etti. Sohbetin netîcesinde bu köyün halkı bozuk olan îtikâtlarına tövbe edip Ehl-i sünnet îtikâdını kabûl ettiler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Evliyalar Ansiklopedisi , Türkiye gazetesi [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Erbaa, Tokat
Niksarlı Hacı Ahmed Efendi (k.s)

Niksarlı Hacı Ahmed Efendi (k.s)

Tokat – Niksar – Melikgazi Kabristanında Niksarlı Hacı Ahmed Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Niksarlı Hacı Ahmet Efendi, Ordu sınırları dahilinde olan. Melet suyu yakınlarındaki Beyseki köyünde dünyaya gelmiş, çocukluk ve gençlik yılları burada geçmiştir. Babası, alim ve fazıl biri olarak tanınmış olan Yusuf Efendidir. İlk egitimini babasından almıştır. Hafızlığını köyünde tamamlayan Hacı Ahmet Efendi, bir vesile ile Çorum Şeyhi Mustafa Rumi ile tanışmış ve ona intisap etmiştir. Çorum’da bulunan medresede, Arapça, Fıkıh, Akait gibi dini ilimleri tedris ederken; aynı yerde bulunan tekkede de manevi eğitimini ve seyr-i sülükunu tamamlamuştır. Zahiri ve batıni eğitimini tamamladıktan sonra, Mustafa Rumi’den icazetini alarak, yine şeyhinin isteği ile Niksar’a gelmiş ve irşada başlamıştır. Niksar’da Karşıbağ mahallesinde kurduğu tekkesinde irşada başlayan Hacı Ahmet Efendinin daha çok Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Of, Tokat, Çorum, Alaca, İskilip ve Erzincan gibi yerlerde tesiri oldu. Niksar’da daha çok Arapça, Farsça ve Osmanlıca eserlerden oluşan, zengin bir kütüphane kurmuş olan Ahmet Efendinin bu çalışması, zamanın idarecileri tarafından talan edılmiş, bu eserlerin bir kısmı İstanbul’a Süleymaniye kütüphanesine götürülmüştür.Kurtuluş Savaşı yıllarında Pontus Rumlarına karşı, ihvanı ile birlikte mücadele ettiği, o dönemde yaşamış olanlar tarafından nakledilir. Kurtuluş Savaşındaki mücadelesi bilindiği halde, manevi yönü ve tasavvufi faaliyetleri nedeniyle takibata uğramış ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmıştır. Hacı Ahmet Efendi, tekke faaliyetilerinin yanında, Danişmentli Devleti’nden kalma Ulu Camide verdiği vaazlarıyla halkı aydınlatmaya ve morallerini yükseltmeye çalışmıştır. İki defa evlenmiş olan Hacı Ahmet Efendi, 90 yaşlarında iken (30.01.1937) vefat etmiştir. Cenazesi, iyi bir müderris olan kardeşi Ömer Lütfü Zarakol tarafindan yıkanarak kıldırılmıştır. Hacı Ahmet Efendi, 9 defa hacca gitmiştir. Turhal Gat köylü Mustafa Efendi, Erbaalı Muttalip Efendi, İskilipli Zeynelabidin Efendi, Alacalı Hacı Bekir Efendi ve Tosyalı Mehmet Çevik Efendi gibi halifeleri vardır. Vaazları, güzel yaşayışı ile çevresinde önemli izler bırakan Ahmet Efendinin kabri, Niksar’da Melik Gazi kabristanlığındadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Niksar, Tokat
Sivaslı İsmail Hafız Hakkı Ürgübi (ks.)

Sivaslı İsmail Hafız Hakkı Ürgübi (ks.)

Sivas – Ulu camii avlusunda Şeyhi İhramcızade hazretlerinin yanında Sivaslı İsmail Hafız Hakkı Ürgübi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi 1901 yılında Sivas’ın Ulu Atak mahâllesinde doğdu. Babası Feyzullah efendidir, dedesi İsmail Hakkı Efendi Sivas’a gelip yerleşmiş. Ataları Şam’dan Ürgüp’e daha sonra Zara’ya ve oradan da Sivas’a göç etmişler. Baba tarafından şecere silsilesi Hazreti Hüseyin’e kadar ulaşır. Annesi Hatice hanımın soyu da Horasanda Anadolu’ya İslâm’ın yayılması için gönderilmiş büyük mücahitlerden Şeyh Mahmut Merzubani Hazretleri Zara’nın Tekke köyünde Türbesinde medfundur. Çok az insanlara nasip olacak olayları hayatında yaşayan ve şahsında bütünleştiren bir güzel insanın ana ve baba soyunun Hazreti Peygambere kadar ulaşması tamamıyla Cenabı Allah’ın bir lutfudur. Annesiyle babasının evliliği kendisinden şöyle nakil edilir: “-Annemi evvelce birine nişanlamışlar lâkin nişanı erkek tarafı geri bırakmış. Tekrar başka birine nişanlamışlar fakat bir müddet sonra bu nişan da bozulmuş. Bu defa dayılarım annemi babamla evlendirmişler. Babam Seyyid, annem Şerif’tir. Eğer önceki o iki nişandan biri evliliğe dönüşseydi, elmas çamura düşmüş olurdu”. Merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri ilk tahsiline medresede başlamıştır. Öğrenciliği sırasında bir kız iki erkek kardeşini kaybetmiş, babası Rus Harbine katılmış ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştır. İki sene sonra annesini kaybederek yetim ve yalnız kalmıştır..Bu zor şartlarda medrese tahsilini sürdürememiş fakat hafızlığını tamamlamıştır. Bundan sonra Hafız Hakkı ismi ile tanınır olmuştur. Askerliğini Sivas’ta yapmış, burada Nakşibendî Tarikatı Şeyhi İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretler ile tanışmış ve uzun yıllar yakın dostlukları ve samimi muhabbetleri devam etmiştir. Yedi yaşında namaza başlamış ve kazaya namazı kalmamış. Şakadan da olsa yalan konuşmamıştır. Resmen emekli olduğu 1977 yılına kadar ilk defa Hoca İmam Camii sonra Vişneli Camii, Meydan Camii ve Osman Paşa Camilerinde olmak üzere 52 yıl imamlık yapmıştır. Bir teneke buğdayın 14 lira olduğu yıllarda 12 lira 55 kuruş maaş alıyordu yani bir aylık maaşı ile karşılığında bir teneke buğday alamıyordu. Fakat Camiler boş kalmasın bilhassa bu ihvana hizmet ve Şeyhine yardım emeliyle bu görevi sürdürüyordu. Son derece mütevazı, kendini ön plana çıkarmayan, devamlı tefekkür hâlinde olmayı tercih eden merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri, İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’’nin, mürşidi Mustafa Tâki Hazretlerinin tekkesine gittiğinde onun dikkatini celp ediyor ve tekkesinde imamlık yapmasını istiyor. Terbiyesi, ahlâkının güzelliği kendisini Tâki Efendi Hazretlerine sevdiriyor ve Tarikata intisab ediyor. Mustafa Tâki Hazretlerinin vefatından sonra Şeyh olan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, Hafız Hakkı Efendiyi genel Halifelikle görevlendiriyor. İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri yaşadığı müddetçe müridlerinin hizmet ve terbiye görevini Hafız Hakkı Efendi’ye vermiş, vefatından sonra Şeyhlik makamında aynı hizmeti sürdürmüştür. Bu hizmeti döneminde çok güzel bir topluluk oluşturmuş, Resulullah (S.A.V) Efendimizin hayatını şahsında ve Müridlerinde gündeme getirip canlı birer örnek olmuşlardır. Bu güzel insan güzel yaşadı, güzel bir günde (Beraat gecesi), güzel bir şekilde Rabbine teslim oldu.(18 Şubat 1992.)Yaşamında olduğu gibi ölümünden sonra da sevdiği insan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri ’nin Ulu Camii bahçesindeki kabrinin yanı başına âdeta kucağına defin edilmiştir. Mevlâ güzel insanlarla ahiret de birlikte olmayı sevenleri ile nasip etsin. Peygamberimizin ve güzel insanların şefaatlerinden mahrum etmesin! Ne mutlu güzel yaşayıp güzel ölenlere! [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Silsile-i Zeheb ( Altın halka) , Er Yavuz Yakut , Ekim 2011 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Sivas
İhramizade İsmail Hakkı Efendi (ks.)

İhramizade İsmail Hakkı Efendi (ks.)

Sivas – Sivas Ulu camii avlusunda İhramcızade İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi İhramizade İsmail Hakkı Efendi, 1880 tarihinde Sivas’ın Örtülüpınar Mahallesi’nde dünyaya gelir. Babası Hüseyin Hüsnü Bey, Sivas’ta kolağasıdır. Halk arasında Nilli Hatun diye maruf olan annesi Ayşe Hanım, zamanın Nakşibendi büyüklerinden Seyyid Mustafa Haki Efendi’ye intisaplı Medineli bir seyyidedir. Sivas Çifte Minare’deki ilk tahsilinden sonra rüştiyeyi bitirmiş, ardından medrese tahsilini aynı yerde bulunan Şifaiyye Medresesi’nde yapmış olan İsmail Hakkı Efendi Arapça ve Farsça’ya vakıf olup, kendisini bilhassa dini ilimlerde yetiştirir. Tahsilinin ardından askerlik görevini Kurtuluş savaşı yıllarında maiyetindekilerle birlikte Suşehri’ne cephane taşımak suretiyle yerine getirir. İsmail Hakkı Toprak Efendi Tokat’ta Müskirat memurluğu, Sivas’ta Düyun-i Umumiye Memurluğu ve Cedid Tuzlasında Müdürlük yapar. 1931 yılında emekli olduktan sonra Çitil Han’da bir süre komisyonculuk yaparak elde ettiği geliri de insanların hizmeti ve ihtiyaçları için sarf eder. İsmail Hakkı Efendi, soyadı kanunundan sonra Toprak soyadını almış olmakla birlikte, gerek eserlerinde, gerekse çeşitli vesilelerle İsmail İhrami, Hakkı, Garibu’llah, Garibu’llah-ı Sivasi, Karibu’llah, Refi’u’llah ve Vakinu’llah adlarını kullanır. İhramcızâde, Sivas’ta bulunan Rifâi tarikatı büyüklerinden Seyyid Abdullah Haşim Efendi’ye intisap ederek, bir rivayete göre 5 yıl hizmet eder. İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretlerinin ilk mürşidi olan Abdullah Haşim’in “Evlâdım, senin nasibin bizden değil!”, diyerek bir nevi izin vermesi ve validelerinin, Mustafa Hâki Efendiye oğlunun durumunu anlatması ile mânevi bağın temelleri atılmış olur. Tokatlı Mustafa Haki Efendi’ye olan muhabbetinden dolayı bir müddet Tokat’ta çalışan İhramcızâde, üstadının 1908 yılında Tokat Mebusu olarak İstanbul’a gitmesi üzerine Sivas’a döner. 1919 yılında Haki Efendi’nin vefatı üzerine, 23 Nisan 1920’de T.B.M.M’ye Sivas Mebusu olarak katılan Mustafa Taki Efendi’(Doğruyol) ye intisap eder. Onun da 1925 yılında ahirete irtihali ile misyonu üstlenir. İsmail Hakkı Efendinin bazı veciz sözleri şöyledir. -İnsan ne ararsa zannında bulur. -Muhabbeti olan hata görmez, görse de göz yumar. -Şeriatı gözetiniz, şeriatı olmayanın tarikatı olmaz. -Öl ama söz verme. Eğer vermiş isen o sözden de asla dönme. -İdare ilmini öğrenin, insan kızınca şeytanın malı olur. -Oğlum, Allah’ın rızasına kazan, gönlünü yap, işini O’na gördür. -Neyi seversen onunla kalırsın, ne ile meşgul isen, o olursun! İhramcızade İsmail Hakkı Efendi’nin yapım ve tamirine vesile olduğu eserlerden bazıları şunlardır; Sivas Ulu Camii’nin onarımı, Hoca İmam Camii Minaresi. Sivas İmam-Hatip Lisesi, Hayırseverler Camii, Sofu Yusuf Camii, Serçeli Camii, Dikimevi Camii, Zara-Cencin Köyü İçme Suyu, Zara-Cencin Köyü köprüsü, Tozanlı Köprüsü, Sivas ve çevresinde muhtelif sebil çeşmeleri. İsmail Hakkı Toprak Efendi’nin meşlahı, kasketi, gözlüğü, saati ve diğer şahsi eşyaları Darende’de Hulusi Efendi Şeyhzadeoğlu (1914-1990) Özel Kütüphanesinde bulunmaktadır. İhramcızade’nin menkıbelerle dolu hayatından birkaç kesit şöyledir; …..İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, bir kaç ihvanıyla beraber bir köye giderler. Akşam o köyde kalmaları mecburiyeti hâsıl olur. Kalacakları köy odası tek oda olduğundan, Efendi Hazretleri ve ihvanın bir odada yatmaları icap eder. İhvanlar arasında ve tarikata yeni intisap etmiş Osmaniyeli Hüseyin adında biri, “Canım şeyhim de bizim gibi yiyor, içiyor, oturuyor, kalkıyor. İşte şimdi bizim gibi yatıyor. Dur bakalım ne yapacak, şöyle yorganın altından gözetleyeyim”, diye düşünürken uyuyup kalır. Bu arada suratına gelen bir şamarla uyanır, bakar ki, Efendi Hazretleri namaz kılıyor. Namazın bitimine kadar bekler. Namazdan sonra gidip şeyhinin ayaklarına kapanır. Efendi Hazretleri buyurur ki, “Gardaşım! Hüseyin, insan dışarıda halk ile içerde Hakk ile olmalıdır.” …..Nurettin Doğan, Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden sonra o kadar üzülüp ağlar ki, artık bitkin bir hale düşer. Bir gün Efendi Hazretleri manen zuhur ederek buyururlar ki, “Gardaşım! Biz öldük mü ki, ağlıyorsun, üzülme.” …..Suriye’den kaçak eşya getirip bu suretle ticaret yapmakta olan birisi tarîkata intisabından sonra bu işi bırakır ise de, çoluk çocuğunun rızkının temininde zorluk çektiği için yine bu işe başlamaya karar verip, Efendi Hazretlerine gelir ve yaptığı ticaretten bahsederek izin ister ve izin alır. Suriye’ye varıp gerekli malları alarak atlara yükleyip Türkiye’ye doğru yola çıkar. Sınıra geldiğinde karşıda devriyeleri görür ama kaçacak zaman da bulamaz. Bu sırada çok süslü bir tilki ortaya çıkar. Bunu gören devriyeler, tilkiyi tutmak için peşine düşerler. Oradan bir hayli ayrılırlar. Bunu fırsat bilen adam atlarını alıp hududu rahatça geçer. Mallarını sattıktan bir zaman sonra yine gitmeyi düşünerek izin almak için geldiğinde, Efendi Hazretleri buyururlar ki, “Yok gardaşım! Bir daha tilki olmaya niyetimiz yok.” …..Efendi Hazretleri şöyle bir kıssa anlatmıştır. “Tokat’tan bir kadın hastalanıp, kocasıyla bizi ziyarete geldi, bana dua okur musunuz? dedi. Biz de ‘Ben de okumaya bir ağız yok, Şeyhimin ağzı ile okuyayım’ dedim. On beş günde bir bu kadın okumaya kocasıyla gelip gittiler. Kadının derecesi şeyhlik derecesine yükseldi, kocasının bir şeyden haberi olmadı.” …..İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır. “Sene 1945 yılından evvel idi. Bir Cuma günü, Cuma namazından sonra eve gittik. Evdekiler de hamama gitmişlerdi. Efendi Hazretleri, “Gardaşım! Semaveri yak da, bir çay içelim”, diye buyurmaları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. Çayı demledim. Kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada Efendimin minderine yakın bir yere koydum. Efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. Sonradan anladım ki, bu kitap Hafız Divanı imiş. Efendim kitaptan okuyup anlatırken ben de boşalan bardağımızı dolduruyordum. (Bir ara) Semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. Musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. Semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. Bu hali gören Efendim cebinden saati çıkarıp bakarak, “Gardaşım! Kerahet vakti gelmiş. Biz ikindi namazını da kılamadık” dedikten sonra buyurdular ki, “Gardaşım! Namazın kazası olur, lakin sohbetin kazası olmaz.” Alkan, muhayyilesindeki Efendi Hazretleri’nin tasvirini Altıncı Şehir’de şu sözlerle dile getirir. “Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle görebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarlarında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, meyvesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanların çehresinde ve “efendi hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tabahhur ederek atmosfere yayılan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siyasî memurları” son derece efendi ve hürmetkar davranmağa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “efendi hazretleriydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıradan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu kimya ile ihya ediyordu; insanları güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve herşeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum ama anlıyordum.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Sivas Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Sivas
Mehmed Kudsi Efendi (Çakıllı)

Mehmed Kudsi Efendi (Çakıllı)

Karaman – Seki çeşme mahalesindeki Kethane camii haziresinde Şeyh Hacı Muhammed Bahaeddin efendi’nin Halifesi Şeyh Mehmet Kudsi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Memiş Efendi’nin oğlu Halid Efendi’nin oğludur. 1874/ h. 1290‘da Bozkır Hoca köyde doğdu. Sıbyan mektebini bitirdikten sonra Karaman’a gidip 1887’de rüştiyeyi bitirdi. Konya ve Karaman medreselerinde ders gördü. 1898’de Bekir Sami Paşa Medresesi ve tekkesi şey­hi ve amcası Muhammed Bahauddin Efendi’den Nakşî-Halidî tarikatı üzere icazet aldı. Ayrıca amcası Hasan Kudsi Efendi’den de 1901’de icazet aldı. İcazetten sonra Karaman’da Ketenci Baba Nakşibendî tekkesi postnişinliği ve müderrisliğinde bu­lundu Karaman müftüsü Mustafa Efendi’nin azli ve müftü­lük için yapılan seçimde eski müftü Hadimizade Mustafa Efendi’nin 18 reyine karşı, 41 oyla Karaman müftüsü oldu. Bu seçim meşihatça da tasvibe uygun görüldüğü için res­men 1919’da Karaman müftülüğü onaylandı. Uzun yıllar Karaman Müftülüğünde bulundu. 1962’de Karaman’da vefat etti. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi

Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi

Çorum – Hıdırlık camii güneyindeki mezarlığın tepe noktasında Çerkez Şeyhi lakabıyla maruf Hacı Ömer Lütfi Efendi, Çorum nüfus kaydına göre 1849 yılında Kafkasya’da dünyaya gelmiştir. Babası Absal, annesi Fatma’dır. 1856 Babası Absal (Ağabeysal) Bey, beş kardeşiyle birlikte Kafkasya’dan ayrılarak Erzurum iline bağlı Hasankale ilçesine gelmişlerdir. Ömer Lütfi Efendi ve tüm akrabaları, Hasankale’de sekiz ay kaldıktan sonra Kars iline bağlı Sarıkamış ilçesinin Hamamlı Köyü’ne yerleşmişlerdir. Buradaki ikametlerinin onuncu yılında babası Absal Bey vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Bu olaydan sonra Tokat’ın Batmantaş Köyü’ne göçmüşlerdir. Akrabaları Kundukzade Mustafa Paşa’nın delaletiyle Ömer Lütfi Efendi, buradan İstanbul’a götürülmüştür. Tahsil Hayatı Ömer Lütfi Efendi, İstanbul’da medrese tahsiline devam ederken Eyüp Sultan’da metfun Nakşibendi şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’nin halifesi Edirneli Mehmet Nuri Efendi’nin dergahına gitmeye başlamıştır. Ömer Lütfi Efendi’nin daha sonra müritlerine anlattığına göre bu dergaha yönelişinin başlangıcı, yedi yaşında gördüğü bir rüyaya dayanmaktadır. O yaşlarda rüyasında bir zat “İlim öğrenmek için İstanbul’a gel.” der. Ömer Lütfi, küçük yaşlarında bu şehri hiç duymamıştır. Aradan yıllar geçtikten sonra ilim öğrenmek için İstanbul’a gitmek kısmet olmuştur. Ama onu heyecanlandıran, Edirneli Şeyh Mehmet Nuri Efendiyle karşılaşması olmuştur. Onu ilk gördüğünde rüyasını hatırlamış ve o zaman rüyasında gördüğü zat ile karşısındaki kişinin aynı olduğunun farkına varmıştır. Bu hal karşısında hiç tereddüt etmeden Nakşi şeyhi Mehmet Nuri Efendi’ye intisap etmiştir. Aslında şeyhi, pek çok tarikattan icazetlidir. Ömer Lütfi Efendi’nin İstanbul’da medrese ve tasavvuf eğitimi, on bir yıl sürmüştür. Medreseden aldığı ilim icazetine ilaveten 1884 yılında şeyhinden Nakşi, Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi ve Çeşti tarikatlarından icazet almıştır. İcazet verildikten sonra şeyhinin talimatıyla Sivas’ın Aziziye kasabasına bağlı Kazancı Köyü’ne giden Ömer Lütfi Efendi, burada irşat faaliyetlerine başlamıştır. Görevinin ilk aylarında şeyhi onu Evliya hanımla nikahlamıştır. Çorum’a gidişi Çerkez Şeyhi, 1887 yılında Alaca ilçesine bağlı Bakırboğazı Köyü’ne, 1891 yılında da Çorum’a taşınmıştır. Burada altı ay kaldıktan sonra kardeşleri ve eşi Evliya hanımla birlikte deniz yoluyla hacca gitmek için İstanbul’a gitmişlerdir. Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi, hac sırasında eşi Evliya Hanım’ı kaybetmiş ve onu oraya defnetmiştir. Hac görevini tamamladıktan sonra tekrar Çorum’a dönmüş ve Karakeçili Mahallesi Aleybey Sokaktaki meşhur tekkesini tamamlayarak burada irşat faaliyetlerine başlamıştır. Bu konakta iki haymalık, bir buğday ambarı, ahır mevcuttur. Konağın bir kısmında ailece kendisi yaşamaktadır ki bu bölüme şeyh evi/ harem denilmiştir. Orta bölümünde yüz kişiden fazla cemaatin namaz kılabileceği büyük bir mescit ve çok sayıda misafirin konaklayabileceği pek çok oda bulunmaktadır. Konaktaki oda sayısı, yirmiden fazladır. Bazıları derviş odaları, bir tanesi de kütüphane olarak kullanılmıştır. (Ancak Çorum’daki son Nakşi şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin bu konağı, 2012 yılı baharına kadar ayakta kalabilmiştir. Bir tarihi yaşatma niyetiyle de olsa bu tarihi konak korunabilirdi ama maalesef 2012 yılının baharında yıkılarak ortadan kaldırılmıştır.) Nakşi Tekkesi: Hacı Ömer Lütfi Efendi, Nakşibendi tarikatının Mevlana Halid-i Bağdadi’nin öncülüğünü yaptığı Halidiyye koluna mensup bir şeyh idi. Nakşibendilikten başka Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi ve Çeşti tarikatlarından da icazetliydi. Ama o, şeyhi Edirneli Seyyid Mehmet Nuri Efendi’nin huzurunda Nakşi tarikatına girmişti ve o yönüyle biliniyordu. Seyit Mehmet Nuri Efendi’nin şeyhi de meşhur Hacı Feyzullah Efendi idi. Eyüp Sultan Mezarlığında metfundur. Yakınına da Mareşal Fevzi Çakmak defnedilmiştir. Çerkez Şeyhi, temiz giyimli, hoş sohbet, ağırbaşlı bir insandı. Çorum ve havalisi Çerkezler üzerinde pek olumlu etkiler bıraktı. Onların dini yaşayış ve anlayışına yön verdi. Medrese eğitimiyle dini bilgileri, tasavvuf eğitimiyle de Batıni ilimleri öğrenmiş ve her ikisini de bir birleriyle iyice mezcetmişti. Ulucami’de zaman zaman vaaz ederdi. Az, öz ve etkili konuşurdu. Onu dinleyen herkes, Şeyh Efendi bu sözleri bana söylüyor, diye düşünmekten kendini alamazdı. Ömer Lütfi Efendi, Ulucami’de kürsüye çıkıp vaaz ederek halkı irşat ettiği gibi şiirleriyle de tebliğ görevini sürdürmüştür. Şiirlerinde Lütfi mahlasını kullanmıştır. Şiiri irşat için bir yöntem olarak görmüş, sanat kaygısından uzak durmuştur. Çerkez Şeyhi’nin konağında her an ziyaret ve irşat vaki idi. Geleni güler yüzle karşılar, izzet ve ikramda bulunurdu. Mescidinde namaz kılınır, Kur’an okunur, sohbet yapılırdı. Şeyh Efendi, müritlerine ve cemaate İslam ve tasavvufun adabını anlatırdı. Onların her haline yön vermeye çalışırdı. Ahmet Lütfi Kazancı hocamın verdiği bilgiye göre esnaftan bazı gençler, ona intisap etmişlerdi. Hemen her gün Şeyh Efendi’yi ziyarete giderlerdi. Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin Menıkebeleri (k.s.) Silsile-i Şerifi ………Camide imam ve müezzin olarak görev yapan biri anlatıyor: Beraberce sabah namazını kıldık. Akabinde Şeyh Efendi’nin dergahına yöneldik. Yolda güzel bir hanım gördük. Uzun süre ve dikkatlice ona baktık. Kendi aramızda bir takım uygunsuz laflar da ettik. Sonra tekkeden içeri girdik. Selam vermeğe fırsat kalmadı ki Şeyh Efendi, bize döndü. Sert bir üslupla, derhal hamama gidip gusledecek ve elin alemin hanımlarıyla uğraşmadan bana geleceksiniz, diye bizleri geri geri çevirdi. Tepemizden kaynar sular dökülmüş gibi olduk. Aslında bizi görmüş olması imkansızdı. Sözüne uyup banyo yaptıktan sonra huzuruna vardık. Bize bir takım nasihatler yaptı ve tövbe ettirdi. Çorum’un meşhur alimlerinden Kamil Yöney Hoca da Çerkez Şeyhi’ne intisap etmişti. Tarikatta daha hızlı ilerlemek istiyordu. Şeyh Efendi’nin izniyle bir Ramazan ayında birkaç müritle beraber tekkede itikafa girmişti. İtikaf kuralı gereğince hücrede yalnız kalınıyor, hep ibadet, zikir ve tefekkürle vakit geçiriliyordu. Tuzsuz ekmek ve tuzsuz çorbadan başka bir şey yenilmiyordu. Kamil Hoca, bir gece kendi kendisine “Şeyh görmeden biraz çörek, börek getirtsek de yesek.” Diye aklından geçirmiş. Ama bu düşüncesini kimseye açıklamamış. Ertesi gün erken saatte sabah namazını tekkenin mescidinde şeyhiyle beraber kılmışlar. Namazdan sonra Şeyh Efendi, “Kamil oğlum, artık sen itikaftan çıkabilirsin.”demiştir. Kamil Hoca da mahiyetini anlayamadığı bu talimata uyarak itikaftan çıkmıştır. Bu olayı Kamil Efendi, dostlarına şöyle anlatmıştır: “İtikaftan çıktım. Benim gibi itikafta bulunan Alaybeyoğlu Hacı Şükrü Ağa’ya da aynı hitapta bulunmuştu. Meğer o da benim gibi aklından geçirmiş. Her ikimizin de itikaftan çıkarılışımızı, şeyhimizin kerameti olarak gördük. Başka bir izah bulamadık.” ……..Şeyh Efendi’nin tekkesine sabahleyin ilk gelen, genellikle sobayı yakarmış. Ancak sobayı yakacak olan kişinin de zahir günahlardan arınmış olması gerektiğinden kimsenin haberi yokmuş. Tekkeye yeni iştirak eden ve içinde pek çok tereddütler bulunan bir kişi, sabahleyin erkenden gelip sobayı yakmak ister. Herkesin yaptığı gibi sobaya odunları yerleştirdikten sonra minderin altından çırayı alıp sobayı tutuşturmaya karar verir. Minderi kaldırdığında orada çıra değil de simsiyah bir yılan bulunmaktadır. Korkup geri çekilir. Sonra mescitte imamlık yapan Salih Hafız gelir. Sobayı niye tutuşturmtalip, ben orada çıra bulamamıştım, orada kapkara bir yılan çöreklenmişti, diyerek şaşkınlığını ifade eder. Buna bir anlam veremez. Bunun manevi bir işaret olduğunu ileride anlayacaktır. …Çorum’da Kazancılar diye bilinen ailenin büyüğü hafız, hattat Osman Efendi, Çerkez Şeyhi’nin konağında bulunan mescitte imamlık yapmakta idi. Bu nedenle şeyhin yanında büyük bir itibarı vardı. Osman Efendi, bir gün arkadaşlarından beraberce hacca gidelim diye bir teklif alır. Fakat bir türlü kabul edemez. Zira hacca gidecek kadar parası yoktur. Ertesi gün Çerkez Şeyhi Ömer Efendi, kendisini çağırır: -Arkadaşlarınla hacca gideceksin, talimatını verir. -Efendim, hiçbir hazırlığım yok. Elimdeki üç beş kuruşla da hacca gidilmez. -Sen, arkadaşlarına beraber gideceğini haber ver. Bir gün evvel de gel, beni gör. Osman Efendi, hareketten bir gün önce gelip Şeyh Efendiyle vedalaşır. Bu esnada Şeyh Efendi, kendi eliyle Osman Efendi’nin beline bir kemer sarar. -Mina’ya varıncaya kadar bu kemeri açma. Hep cebinde bulunan parayı harca. Şayet cebindeki para kurban için yeterli olursa ne güzel. Değilse abdest alıp iki rekat namaz kıl ve besmele çekerek kemeri aç. Para bitecek diye arkadaşların arasında yapılacak hiçbir masraftan kaçınma. Fakat kemerdeki parayı da saymaya kalkışma, diyerek yolcu eder. Hacı kafilesi, Çorum’dan kara yoluyla yola çıkarlar. Ama belli bir yerden itibaren yolculuğa gemiyle devam etmek zorundadırlar. Kızıl Deniz’i geçerken bir fırtına başlar. Gemi batacak duruma geldiğinde Osman Efendi, kendinden geçip bayılır. Bu esnada bir de bakar ki Çerkez Şeyhi, dizlerine kadar denize gömülmüş, sağ elinin iki parmağını geminin dümenine dayamıştır. Osman Efendi’nin kendisine baktığını görünce: -İteyim mi hoca, diye seslenmiş. Osman Efendi de: -Efendimizin himmetine kaldık, diye cevap vermiş. Bir süre sonra kendisine geldiğinde bakmış ki deniz, hiçbir şey olmamışçasına süt liman oluvermiş. Osman Efendi, bu yolculuğun sonunda kutsal topraklara varmış. Şeyhinin sözünü tutarak önce cebindeki parayı harcamaya başlamış. Cebindeki para, Mina’ya varıncaya kadar yetmiş. Kurban kesecek para yetişmeyince tarif edilen şekilde kemeri açıp harcamaya başlamış. Hacı Osman Efendi, hac dönüşü şeyhini ziyaret etmiş. Sağ elinin şahadet parmağını bir eliyle, orta parmağını da diğer eliyle tutup birer birer öpmüş. Şeyh Ömer Lütfi Efendi: -Hoca, bu kadar hacı efendiyi taşıyan gemiye bu parmakların gücü yetti mi dersin, deyince Osman Hafız, ağlayarak şeyhinin ayaklarını öpmek ister. Şeyh Efendi, buna izin vermez ve şöyle der: -Hocam, çoban dediğin, sürüsüne karada olduğu kadar denizde de sahip çıkmalıdır. ………..Bir gün müritler, Şeyh Efendi’nin de izniyle Hacı Kerim bağlarına piknik yapmaya giderler. Atlarından nevaleyi indirip bir ağacın altına yerleştirirler. Bağ sahibi de aralarında olduğu için serbestçe ağaçlara dalıp meyve toplamaya başlarlar. İçlerinden biri seslenir: -Arkadaşlar, biz üzüme meyveye dalarsak bu atlar başıboş kalırlar. Bunlara birimiz sahip çıkmalıyız. Aralarında Kalender diye bir arkadaşları armış. Gayet nüktedan birisiymiş. İhalenin kendi üzerinde kalacağını sezince arkadaşlarına itiraz etmiş: -Hiç bana bakmayın. Ben, at bekçiliğinizi yapmam. -Sen yapma, ben yapma…Ya atlara kim bakacak? Kalender cevabı yapıştır:-Şeyhimizin işi ne? O baksın… Gülüşmüşler ve eğlencelerine devam etmişler. Akşam olunca atlarına binip dergaha dönmüşler. Şeyh Efendi sormuş: -Erenler, gününüz nasıl geçti? Epey dinlenebildiniz mi? Müritler, hallerinden memnundular. Günlerini, yaptıklarını neşeyle anlattıktan sonra nezaketen şeyhlerine de sordular: -Şeyhim, sizin gününüz nasıl geçti? -Evladım, sabahtan akşama kadar atlarınızı bekledim. Başka bir şey yapmadım. ……….Çerkez Şeyhi, zamanın meşhur hafızlarından Kürevi Mustafa Efendi’yi çok severdi. O da her gelişinde evinden yoğurt getirirdi. Bir defasında hanımı, hazırda yoğurt olmadığını beyan ederek süt götürmesini söyledi. İstemeyerek yoğurt yerine süt getirmek zorunda kaldı. Sütü getirip koyduğunda şeyhi onu muhabbetle kucakladı ve “Ey Kürevi, mesele süt yoğurt değil, dostluktur.”diyerek Hafız Mustafa Efendi’nin gönlünü aldı. ……Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi, Milli Mücadele günlerinde İstanbul’a değil, Ankara’ya destek vermiştir. müritlerinden nakledilen bilgilere göre Mustafa Kemal Paşa, bir albay göndererek desteğini istemiş ve mümkünse savaşa bizzat katılmasını teklif etmiş. O da “Zamanı gelince gerekeni yapacağımızdan emin olabilirsiniz” cevabını vererek albayı yolcu etmiş. Gerçekten de savaş başladığında halkı cihada teşvik etmiş, kendisi de savaşlara manen katılmıştır. Hatta Yunan ordusunun Sakarya’yı geçip ilerlemeye başlaması üzerine bir gece aniden ayağa alkarak Salih Kazancı Hafız’a seslenmiş: -Git, Hıdırlık’takilere haber ver. Hepsi kalksınlar, göreve hazır olsunlar. Kazancı Hafız, Hıdırlık’a gidip görevi yerine getirir. Suheyb-i Rumi’nin başında bulunan sancak-ı şerifi alıp oradakilerin ruhaniyetiyle beraber yola çıkar. Derinçay mevkiine vardıklarında Salih Hafız’a: -Senin görevin buraya kadardı. Geri dön, der. Salih Hafız, bundan sonrasını bilmez. Aradan bir süre geçer. Ama Şeyh Efendi’nin yorgun ve bitkin halinden bir şeyler olduğunu fark eder. Tekkede Şeyh Efendi’nin hizmetinde bulunmuş olan Haşim Efendi, bir gece atın yemini suyunu verdikten sonra odasına çıkar. İçinde bir tuhaflık vardır, uyku tutmaz. Ahıra inip hayvanları kontrol etmek ister. Bakar ki at, ter içindedir. Uzun yoldan gelmiş gibi ağzından köpükler saçılmaktadır. Heyecanlanır, biraz da korkar. Durumu derhal Şeyh Efendi’ye bildirir. “Oğlum, bu gece düşmanı Sakarya’da bozguna uğrattık.” cevabını alır. Zafer haberi, Çorum’a daha sonra ulaşır. Sakarya Meydan Muharebesiyle ilgili menkıbeyi torunu Nevzat Aksu Bey, şöyle nakleder: Sakarya Meydan Muharebesinin başladığı gün, Çerkez Şeyhi, bazı talebeleriyle sohbet ederken birden ayağa kalkıp, kıbleye dönerek ezan okumaya başlar. Meclistekilerin hepsi ayağa kalkarak, şaşkın vaziyette bir birlerine bakarlar. Ezanı bitiren Çerkez Şeyhi, mütebessim bir çehre ile “Çok şükür, müjdeler olsun, Yunan kafiri Sakarya’da bozguna uğradı, kaçıyor. Fakat çok da şehidimiz var.”der Son dönemi ve vefatı: Ölümünden elli gün önce bir Cuma günü, verdiği vaazın son olduğunu tahmin ettiğini belirtmiş: “Ey cemaat, artık ihtiyarladım. Sanırım bu son Cuma’mdır. Hakkınızı helal edin” diyerek cemaatle helalleşmiştir. Eve geldikten sonra fenalaşmış ve vücudunun sol tarafına felç inmiştir. Bundan sonra bir süre yatmak zorunda kalmıştır. Talebesi Abbas Efendi, o günlerde şeyhini rüyasında görmüştür. Kendisine, acele Çorum’a dön, diye emretmiştir. Bu rüyayı üçüncü defa gördüğünde şeyhi elinde sopayla; haydi nerede kaldın, diye sitem etmiştir. Bunun bir manevi işaret olduğunu düşünen Abbas Efendi, hazırlığını tamamlayıp derhal yola koyulmuş ve Çorum’a gelmiştir. Şehre girince ilk rastladığı kişiye “Çerkez şeyhi vefat etti mi” diye sormuş, yaşadığını öğrenince doğru Çerkez Şeyhi’nin konağına varmıştır. Şeyhinin huzuruna girince Ömer Lütfi Efendi, gülerek: “Sopayı görmeden yola çıkacağın yoktu “diyerek sitem etmiştir. Abbas Efendi, her şeye rağmen şeyhini sağ salim gördüğüne sevinmiştir. Hastalığının ellinci gününe tesadüf eden 16 Ramazan 1342, (Rumi 1340), Miladi 21 Nisan 1924 Pazar günü Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Ertesi gün cenaze namazı Cami-i Kebir’de kılınacaktır. Haber, tez yayıldı. Şeyh Efendi’nin ünü, Çorum ve çevresinde çok büyüktü. Saygı duyan ve gönülden seven binlerce insan Ulucami’ye akın etti. O dönemde ilimizde Kamil Yöney tarafından yayınlanan Çorum Gazetesi, toplanan cemaatin camiye ve avluya sığmadığını, bu nedenle halkın ara sokaklarda namaza iştirak ettiğini yazdı: “İmamın tekbirini ilan eden beş altı müezzinin gür sedası safha safha en son saflara yayılırken, kulaklarda faniliğin korkunç nameleri yer buluyordu. Vasiyeti gereğince Hıdırlığa hareket eden tabut; önde bir jandarma müfrezesi, meşayıh ve sokaklara sığmayan kalabalık bir cemaatle tekbirler ve tehliller arasında gidiyor, daha doğrusu şahadet parmakları üstünde yükseliyordu. Hazret-i Suheyb-i Rumi’nin havzasında yatan sadattan (seyyitlerden) Beyler Çelebi’ye komşu olmayı arzu eden Şeyh Efendi, hoş sedalı Hafız Said Efendi’nin okuduğu aşr-ı şerifin yankıları arasında ebedi makamına tevdi olunurken yükselen Fatiha sedası, bir af ve rahmet çağrısı olarak kalpleri ve dudakları dolaştı. Bu fatiha, yaşayanların bir veda hediyesi oldu. Ailesi ve çocuklarına başsağlığı dileklerimizi arz ederiz.” Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin türbesi, Hıdırlık Camiinin güneyindeki mezarlığın en tepe noktasındadır. İnsan Sabuncuoğlu, burada daha önce ahşap bir türbenin olduğunu kaydeder. Günümüzdeki şekli, yakın tarihlerde düzenlenmiştir. Üstü beton bir gölgelikle örtülü mekanda Hacı Ömer Lütfi Efendi ile Beyler Çelebi’nin mezarları yan yanadır. Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin mezar taşında biri Osmanlıca, diğeri Türkçe olmak üzere iki kitabe vardır. Osmanlıcı kitabede şöyle yazılıdır: “Hüve’l-Baki, Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiyye-i Halidiyye’den EşŞeyh el-Çerakis el-Hac Ömer Lütfi Efendi’nin ruhiyçün el-Fatiha, 16 Ramazan /Nisan 1340” Yeni yazıyla yazılmış kitabedeki metin de şöyledir: “Hüve’l-Baki, Abisaloğullarından Nakşibendi Tarikatı Halid-i Bağdadi kolundan Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi ruhuna Fatiha, 1849-1924” Merhum Hacı Ömer Lütfi Efendi’ye biz de Allah’tan rahmet diliyoruz [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Çorum’da Sahabe ve Evliya Makamları , Ethem Erkoç , Çorum Belediyesi Kültür Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çorum
Fahri Kulu Efendi

Fahri Kulu Efendi

Konya – Hacı Fettah Kabristanında Şeyhi Muhammed Bahauddin efendi’nin yakınında Fahri Kulu Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi 1880 yılında Taşkent’te doğdu. Annesi Ayşe Hanım’dır. Babası, âlim bir zat olan Mehmed Hocadır. Babası Hadimli Mehmet Vehbi Efendi’yi de okutmuştur. Fahri Efendi, daha yaşını doldurmadan annesini, 2-3 yaşlarında babasını kaybetmiştir. Efe dayısı ve anneannesinin himayesinde ilk tahsilini tamamlamıştır. Arkasından Taşkent Rüşdiyesini bitirdik­ten sonra dayısı onu tahsilini ilerletmesi için Konya dı­şında tanıdığı Mudurnulu bir hocanın yanına göndermiş, fakat gereken ilgi gösterilmeyince Konya’ya dönmek zo­runda kalmıştır. Okumak isteyen Fahri Efendi’yi dayısı, daha sonraları Konya’ya getirerek Sivaslı Ali Kemal Hoca’ya ( veya Ala­dağlı Hoca’ya) teslim etmiştir. Bahauddin Efendi ile tanışması ise şöyle olmuştur: Bir gün hocası ile çarşıya çıkmış, Kapu Camii’nin doğu şadırvanının önünde, o sıralar Paşadairesi müderrisi Mu­hammed Bahauddin Efendiye rastlamışlar, iki hoca se­lamlaşıp görüşmüşler. Hocası çömezine “Evladım, bu gelen zata şeyh efendi derler, yanına vardığımızda elini öp” der, Fahri Efendi de öper. Bu genç talebenin tavrı ve hali şeyh efendi hazretlerinin hoşuna gider ve ‘Bunu bize ver bizde okusun’ teklifinde bulunur. Bu görüşmeyle Fahri Efendi’nin ilmî ve manevî hayatı başlamış olur. Fahri Efendi, daha sonra İstanbul’a giderek zamanın meşhur âlimlerinden medrese tahsili görerek icazet al­mıştır. On yıl kadar süren İstanbul’daki tahsil hayatı sırasında Sebilürreşad ve Beyan-ı Hak gibi çeşitli dergilerde ve ga­zetelerde ilmî, edebî ve fikrî yazılar yazmıştır. Fahri Efendi, Arapça ve Farsçanın yanında Rumcayı da çok iyi bilirdi. Bir dönem Sofya’da vaizlik yapmıştır. Fahri Efendi Hoca, Konya’ya dönerek Şeyhi Bahaud­din Efendi’nin vefatı üzerine de halifelik görevini üstlen­miştir. Ana dili gibi Arapça, Farsça ve Rumca bilen Fah­ri Efendi, Bahauddin Efendi’nin küçük oğlu Ahmet Ziya Efendi’nin müdürü olduğu Islâh-ı Medaris’te müdür yar­dımcılığı görevinde bulunmuş, birçok talebenin yetişme­sine emek vermiştir. Medrese Hocalığı döneminde Konya’da neşredilen Meşrık-ı İrfan gazetesinde yazılar yazan Fahri Efendi medreselerin kapatılması üzerine evine çekilerek, ömrü­nü ibadet ve taatla geçirip, vefatına kadar irşada devam etmiştir. Gelen ziyaretçilerini evde kabul ederek, onların yetişmeleri için sohbetlerde bulunmuş, halka her zaman yardımcı, onların her türlü dertlerine derman olmayı ken­dine görev edinmiştir. Âlim, fazıl, edip ve son derece nezih bir kimse olan Fahri Efendi, tasavvuftan ileri gelen büyük bir hoşgörü­ye sahip olarak tanınmış, bu nedenle herkesin hürmeti­ni kazanmıştır. Tevazu sahibi olduğu, ev işlerine yardım ettiği, “Siz yorulmayın, biz yaparız” denilince “Benim de bu kadar hizmetim bulunsun” diyerek, misafirlerine bizzat kendisinin hizmet ettiği kaydedilir. Güzel şiirler yazan, birçok dinî ve tasavvufî konuyu veciz bir şekilde mısralara döken Fahri Efendi, meşhur “Kaside-i Bürde” yi tercüme edecek derecede Arapça’ya ve şiir gücüne sahipti. “Ahirete İman” isimli şiirinin bir bö­lümü şöyledir; “Gözet ahkâm-ı Mevlâyı, yarın ruz-i kıyamet var Mücazât var, mükâfat var, günahkâra ikâbullah Unutma zinhar ölmek var, ölüp sonra dirilmek var Çırılçıplak derilmek var, bürür âfakı havfullah”138 Fahri Efendi’nin keramet sahibi olduğu, ziyaretine ge­lenlerin kalbinden geçenleri bildiği, soru sormak isteyen­lerin sorularını sohbeti sırasında cevaplandırdığı ifade edilmiştir. “Diyanet İşleri eski Başkanlarından Ahmet Ham­di Akseki, ziyarete geldiği Çimili Hakkı Efendi Hoca’ya, Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus ve Fütühat-ı Mekkiyye gibi eserlerini tercüme ettiği hâlde bazı kısımlarını halâ an­layamadığını söyler. Hakkı Efendi de meselenin Fahri Efendi’ye açılmasını tavsiye eder. O akşam sohbet sıra­sında fikri sorulan Fahri Efendi, mütevazı bir şekilde açık­lamalar yapar. Hayret içinde kalan Ahmet Hamdi Akseki, Fahri Efendi gittikten sonra Hakkı Efendi’ye; -“Yahu Hakkı Efendi, bu nasıl ilim. Ömrümüz boşa git­miş, ilim buymuş” demekten kendini alamaz. Fahri Efendi, 26 Temmuz 1950’de vefat etti. Hacı Fettah Mezarlığı’nda Şeyhi Muhammed Bahauddin Efendi’nin yakınına defnedildi. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır; “Geldim iline müflis ve muzdarrım İlâhî Bir sadakaya nur-u cemalinden İlâhî Zenbil-i niyazım boş, dolduruver lütfen İlâhî İhsanına enbarına medyunum İlâhî Taşkentli Muhammed oğlu Fahreddin Kulu.”139 [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Ödemişli Hasan Kudsi Efendi

Ödemişli Hasan Kudsi Efendi

Karaman – Seki çeşme mahalesindeki Kethane camii haziresinde Mevlana Halid Bağdadi Hazretlerinin halifesidir. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Ödemişli Hasan Kudsi Efendi Hazretleri , Mevlana Halid Bağdadi hazretleri’nin halifesidir. Mevlana Halid Bağdadi tarafından Kudüs’e halvet ve irşat için görevlendirilmişti. Bundan dolayı da kendisine “Kudsi” lakabı verilmiştir. Mevlana Halid Bağdadi’yi ziyaretten dönerken Hadim’e oradan da Karacahisar’a uğradı. Karacahisar’da Ödemişli Hasan Kudsi’yi büyük bir öğrenci grubu karşıladı. Şeyh Memiş Efendi bu şahsa intisap etti. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi beş altı gün Karacahisar’da kaldı. Ödemişli Hasan Kudsi, Memiş Efendi’ye Halid-i Bağdâdî Hazretleri’nin sohbetlerine devam etme izni verdi. Hasan Kudsi Efendi Karacahisar’dan Seydişehir’e geçti. Memiş Efendi de medrese ve öğrencilerini bırakarak hocasının peşinden Seydişehir’e geldi. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi; — “Memiş Efendi, senin hatırın için Seydişehir’de on gün kalıp seyr-u sulûk edelim. Sonra sen yerine geri dön öğrencilerini perişan etme. Dersler bittiği zaman Konya’ya gel” dedi. On günlük bir seyr-u sulûk eğitiminden sonra Memiş Efendi, Karacahisar’a dönerek dersler bitene kadar ilim ve zikirle meşgul oldu. Dersler bittikten sonra Konya’ya gelen Memiş Efendi beş ay Konya’da kalarak tasavvufi hilafet izni aldı. Daha sonra da irşad için Kayseri’ye görevlendirildi. Fakat Hasan Kudsi Efendi “(Önce) en yakın akrabanı uyar.” ayeti gereğince Memiş Efendi’ye: – “Kendi memleketine git. İrşat ile halkı Hakk’a davet et” buyurarak memleketi Bozkır’a görevlendirdi. Ödemişli Hasan Kudsî Efendi kendisi de Karaman’da irşat faaliyetlerine başladı. Hasan Kudsi Efendi 1834/1254 yılında Karaman’da vefat etti. Kabri Karaman’da Seki çeşme mahallesinde bulunan Ketenci /Kethane camii haziresindedir. Bu zaviyeyi Ketenci Baba adında bir Nakşibendî şeyhi kurmuştur. Ketenci Baba’dan sonra yerine oğlu Şeyh Mansur geçmiştir. Bu civar, Ödemişli Hasan Kudsî Efendi için Nakşi-Halidi tarikatının yayılıp gelişeceği bir temel olmuş ve Karaman’da tasavvufi görüşlerini yayma imkanı bul­muştur. Bu cami ve zaviyesi Hasan Kudsî Efendi adına, Hadimi’nin torunu Karaman müftüsü Abdullah Hasib Efendi tarafından 1255/1839 yılında inşa edilmiştir. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin mezar taşı kitabesi “Kutbu irşad-ı velâyet nuruna Şah-ı sertâc-ı kerâmet feyzuna Bülbül-i bâğ-ı tarîk-i nakşîbend Rehnümây-ı rabt-ı âlem sernüvâ Bâisi feyzullahtır âleme Şu’leyân etti kulûb-i aşkına Ravza-i kabrin ziyareti âşıkân Eylesünler istifaza ruhina Ol Hasan Kudsi benâm-ı mahlası Vâsıl oldı ruhı Hakk’a ızzdına Ta hıtâm-ı ömri es’ad tarihi Mühr-i yâb kaddesallahu şeyhenâ sene 1254 h. (1838 m.) Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin hanımı Emine Hanım 1298/1880 yılında vefat etmiş, kabri de Hacı Fettah Mezarlığı’nda bulunmaktadır. Kabir taşı kitabesindeki vefat tarihi Ödemişli Hasan Kudsi’nin hanımı olma ihtimali kuvvetlendirmektedir. Mezar taşı kitabesinde şunlar yazılıdır “Huve El-merhume ve’l-mağfur leha eş-Şeyh Hasan Kudsi Efendi’nin zevcesi Emine’nin ruhi çün 1298.” Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin iki çocuğu vardı. Bunlardan biri Muhammed Bahaeddin Efendi ile evli olan Ayşe Sıdıka Hanım diğeri ise Ubeydullah Efendi’dir. Ço­cuklarının her ikisinin de kabri Hacı Fettah mezarlığında­dır. Ayşe Sıdıka Hanım’ın kabri Muhammed Bahaeddin Efendi’nin türbesi içindedir. Hasan Kudsi Efendi’nin oğlu Ubeydullah Efendi’nin kabri ise Muhammed Bahaeddin Efendi’nin türbesinin kuzey doğusundadır. Hicri 1295/miladi 1878 kemerli mezar taşında şunlar yazılıdır: “Ah minel mevt. el-merhum ve’l-mağfur eş Şeyh Hasan el-Kudsi Efendi’nin mahdumu Ubeydullah Efendi’nin Ruhi için El-fatiha. 1295­ [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Ali Rıza Kudsi Efendi

Ali Rıza Kudsi Efendi

Suriye – Kasiyun dağı eteğindeki takva camii bahçesinde Ali Rıza Kudsi Efendi Silsile-i Şerifi Hasan Kudsi Efendi’nin oğullarından Ali Rıza Kudsi Efendi 1304/1886 tarihinde Konya’da doğdu Babasın dan, Muhammed Bahauddin Efendi ve Şeyhzade Ahmed Ziya Efendi’den dersler aldı.Ali Rıza Kudsi Efendi medrese eğitimi yanında Rüştiye ve Daru’l-Muallimin’den de mezun oldu. Çanakkale Savaşı’na katılarak sol kolundan yaralandı. Yeğenoğlu Medresesinde bir ara görev yaptı. Daha sonra Paşadairesi’nde müderris oldu. Islâh-ı Medaris’te Arapça, akaid ve kıraat derslerini okuttu. Fahri Efendi, Hacıveyiszade Mustafa Efendi ve Ahmed Kudsi Eminoğlu öğrencilerindendir. Ali Rıza Kudsi Efendi, Nakşî tarikatında Şeyh Zeynel Abidin Efendi’nin halifesidir. Konya’da İntibah dergisini çıkararak başyazarlığını yaptı. Ayrıca Babalık dergisinde de yazılar yazdı. -Namaz’da Miktar-ı Kıraat, -Ezan ve Hutbe, -El-Firakul İslamiyye, -Küllühüm Müslimün adlı eserleri vardır. Kurtuluş Savaşı sonrası yurt dışına çıktı. Önce Mısır’a sonra Suriye’ye gitti. Şam’da 1956 yılında vefat edip Kasyun Dağı eteğinde Takva Camii’nin bahçesine defnedildi. Mezar taşında şunlar yazılıdır: “El-Fâtiha Ya Rahîm Hâzâ Kabru’l-Merhûm ve’l-Mağfûr Eş- Şeyh Ali Kudsî Min Hüddâmi’t-Tarikati’l-Aliyye En-Nakşibendî Sene 1375 H. (1956 M.)” Kendi yerine Muhammed Cığıl Efendi (1904–1987)’yi halife olarak bıraktı. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Hafid (ks.)

Şeyh Muhammed Hafid (ks.)

Bitlis – Güroymak – Norşin ( Nurtepe) köyünde Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, 1928’de Norşin’e bağlı Siz köyünde dünyaya geldi, İlk erkek çocuk olması itibarıyla bütün etbalar, onun dünyaya gelişinde bayram ettiler. Hatta dünyaya geldiği zaman etrafta ki köylüler siz köyüne gelerek Şeyh Takiyeddin (k.s)’i tebrik ettiler. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, çocukluk döneminde, Hazret (k.s)’in bütün halifelerinin hayatta olmasından dolayı, birçok kişiden daha şanslıydı. Bu halifeler Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in Hazret (k.s)’in yerine geçmesi ve onun makamına ulaşması için, gece gündüz dua ediyorlardı. Nazlı yetişmesi itibariyle aynı zamanda hareketliydi de. Çalışkandı, gayretliydi. Yedi yaşındayken okumaya başladı. Kuran-i Kerim’i kısa sure içerisinde bitirdi. Akaid, Nubuhar, Gayet ul iktısar gibi önemli temel kitapları çocukluk döneminde okudu. İlk tarikatı yedi yaşındayken Mele-i Mezin (k.s)’den tarikat aldı. Okumasının büyük bölümünü Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’in yanında bitirdi. İlimde büyük üstünlük sağladı. Daha talebe iken ders veriyordu. Yetişir yetişmez, babasına her konuda yardım ederdi, Hem dünyevi hem de Uhrevi. Talebelerin çoğunun derslerini o verirdi. Kardeşi Şeyh Ataulah (k.s) ve Muhammed Bakır (k.s)’ın yetişmesiyle babaları (Şeyh Takiyeddin (k.s) elini dünya işlerinden tam çekti. Bu üç kardeş babalarına yakışır evlat oldular. Üçüde medresede okuyup iyi âlimler oldular. Şeyh Takiyeddin (k.s)’in vefatından sonra. Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin yanında tasavvuf ilmine devam etti. Seyda Molla Abdulbaki (k.s) onu ğayda’ya götürerek orada hilafet verdi. Dedi : – ’’ Bu hilafeti Ğavs Hizan-i (k.s) bana emir etti, ben de sana verdim. Sen manen Ğavs Hizan-i (k.s)’nin halifesisin.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s), Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin yanında süluk yaparken, zaman zamaz fecir vaktinde odasının kapısında rabıtaya geçerdi. Seyda Molla Abdulbaki (k.s) bu durumu gördüğü zaman. -’’ Hafid yapma, sen Hazret (k.s)’in torunusun, senden bu kadar istemiyorum.’’ derdi. Hatta bazı geceler gidip, Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin ahırlarını temizlerdi. ’’ işte bu hizmet, muhabbet ve samimiyetle büyük derecelere ulaştı.’’ [toggle title=”Şeyh Muhammed Hafid hazretlerinin ailesi” load=”hide”] ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN HANIMLARI Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in ilk zevcesi Rahile hanımdır. Şeyh Taha (k.s)’nın kerimesidir. Şeyh Taha (k.s) Şeyh Şehid Muhammed Said (k.s)’in oğludur. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, Rahile hanımın vefatından sonra, Şeyh Nasireddin (k.s) Hazretlerinin kerimesi Nazime hanım ile evlendi. ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN EVLATLARI Rahile hanımın evlatları : 1- Yahya Efendi 2 – Fethi Efendi 3 – Necla Hanım Nazime hanımın evlatları : 1 – Şakir Efendi 2 -Umaneddin Efendi 3 -Şahin Efendi 4 -Şakire Hanım 5 – Canan Hanım 6 – Mizgin Hanım [/toggle] İrşada başladığı zaman. Seyda-i Taği (k.s)’nin bütün muhib’leri sevinç içerisinde kaldılar. Hemen onu irşada götürdüler. Hazret (k.s)’in teveccühünde bulunan o eski müridler – ’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in teveccühü aynı Hazret (k.s)’in teveccühüne benziyor, çok tesirli. ’’ Diyorlardı. – ’’ Gerçekten insan onun teveccühüne oturduğu zaman harikulade şeyler hissediyordu.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in iki kardeşi de, onun irşad döneminde ona hep destek ve güç verdiler. Ona, maişet ve tekkenin idaresine dair hiç bir iş yüklemediler. – ’’ Sen babamızın yerindesin. Hiç bir şey sana sıkıntı vermesin her şeyi biz yaparız.’’ Diyerek onu irşat işinden uzaklaştıracak hiç bir engel bırakmadılar Kardeşi Şeyh Ataullah (k.s)’ın erken vefat etmesi, onu sağ vezirsiz bıraktı. Geride sol vezir, Şeyh Muhammed Bakır (k.s) kaldı. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) kardeşinin vefatından çok etkilendi. Şeyh Abdulkerim (k.s) anlatıyor : ’’Zaman zaman bana şöyle derdi ’’ : – ’’ Babanın vefatı bizi çok etkiledi. O hayatta iken hiç bir şekilde sıkıntım yoktu. Hep benim yanımdaydı. Elimdeydi. Barışlara onu gönderiyordum. Aile ve tekkenin işlerini o yürütürdü. O gidince Şeyh Muhammed Bakır (k.s)’la yalnız kaldım. Şeyh Muhammed Bakır (k.s) yalnız, tek başına, bu büyük işleri yapamaz. Onlar iki kişiyken dahi bu işleri zor yapıyorlardı.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s) son senelerde çok hastalık geçirdi.1989’da İzmir’de, beş damarından baypas ameliyatı oldu. Bu ameliyat sonrasında teveccüh edecek kadar sıhhatte değildi. Sonra 2000’de Bel ameliyatı geçirdi. 2001’de İzmir’de tekrar baypas ameliyatı geçirdi. Yoğun bakımdan çıkmayıp, Ölüm şerbetini içti. ( Hakk’a kavuştu.) ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN HALİFELERİ 1- Şeyh Muhammed (k.s), Hırvıs Şeyhlerinden. Erzurum- Hınıs’a bağlı köylerde kalıyordu. 1980 öncesi vefat ettı. O’nun hakkında fazla bilgimiz yok. Sadece Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in kendisine hilafet verdiğine dair bir mektubu var. 2- Şeyh Celal (k.s), Şeyh İsmail Hakkı (k.s)’nın oğlu. O’ da Hazret (k.s)’in halifesi Şeyh Muhammed Selim-i Hezan (k.s)’nın oğludur. 3- Şeyh Seyyid Abdulkadir Xaxrıf (k.s), Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s)’nin torunlarından. 4- Şeyh Seyyid Necmeddin Xaxrıf (k.s), Şeyh Abdulkadir’in (k.s)’in ağabeyi. 5- Seyyid Muhamed Sasoni (k.s) – Adıyaman merkez’de ikamet ediyor. 6- Molla Lütfi sobaşi (k.s), Hazret (k.s)’in talebesı Molla Şahabeddin’in oğlu. 7- Molla Muhamed Nasıh (k.s), Molla Fethullah ve Hazret (k.s)’in talebesi olan Molla Caferi Balek-i’nin oğlu. 8- Molla Mahfuz-ı Balek-i (k.s), Mersinde kalıyor. 9- Molla Bedirhan Ağrı-i (k.s), Ağrı’da kalıyor. 10- Molla Usameddin Melekend (k.s),Önce Ağrı’da ikamet ediyordu. Şimdi İstanbul’da kalıyor. 11- Molla Nuredin Ağri-i (k.s), İstanbul’da kalıyor. 12- Molla Asim Diyarbakır-i (k.s), Diyarbakır’da kalıyor. 13- Şeyh Abdulmenaf Abiri (k.s),Seyda-i Taği (k.s)’nin halifesi Seyyid Tahir-i Abiri (k.s)’nin torunu. 14- Şeyh Muhammed Nasıh (k.s) Şeyh Muhammed Hafid (k.s) Hazretlerinin ’in 4 halifesi kendisinden önce vefat ettiler. İsimleri : 1- Şeyh Abdulmanaf Abiri (K.S) 2- Şeyh Abdulkadir Xaxrıf (K.S) 3- Şeyh Necmeddın Xaxrıf (K.S) 4- Şeyh Lütfi Sobaşi (K.S) [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Norşin, Bitlis
Şeyh Seyyid Muhammed Maruf

Şeyh Seyyid Muhammed Maruf

Batman – Çamlıca Mahallesindeki aile kabristanında Batman’ın önde gelen kanaat önderlerinden Şeyh Seyyid Muhammed Maruf Yıldırım 1925 yılında Batman’ın Gercüş (Gercews) ilçesine bağlı Vergili (Bêcırman) köyünde doğdu.Şırnak’ın Cizre ilçesinde bulunan Şeyh Seyda Elcezeri’nin yanında tefsir, mantık, hadis ve tüm ilimleri okuyup icazet aldı.Nakşibendi, Kadiri ve Rufai tarikatların halifeliğini yapan ve aslen Seyyid Bilal soyundan gelen Şeyh Maruf, Hüseynî olup soyu Hz. Muhammed’e (sav) ulaşıyor. Şeyh Muhammed Maruf hazretleri 20 ekim 2017 tarihinde tedavi gördüğü İstanbul Acıbadem hastenesinde vefat etti. Cenaze namazı Batman – Dergah camiinde kılındıktan sonra Çamlıca mahallesindeki ali kabristanına defin edilmiştir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Batman
Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri (ks.)

Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri (ks.)

Elazığ – Harput – Meteris Kabristanında Evliyanın büyüklerinden Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri Miladi 1898 (Hicri 1315) yılında Harputta doğmuştur. 5 Ağustos 1986’da Kışla Cami adıyla bilinen ve kendi yaptırmış olduğu bu caminin karşısındaki evlerinde vefat etmiştir. Türbesi Harput’ta Meteris kabristanında İmam Efendi Hazretlerinin türbesine varmadan sol taraftadır. Seyyid Muhammed Mazhar ettasi hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Hem anne, hem de baba tarafından soyu Rahmeten-lil Âlemin Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimize dayanmakta olup Seyyiddir (Hz. Hüseyin (r.a.) ‘ın soyundan) .Kıymetli anneleri Faize Hanım tarafından da soyu, İklime (İklima) Hatun vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerine ulaşır. İklime Hatun, Yavuz Sultan Selim’in kıymetli eşleri olup edep timsali bir hanım idi. İklime Hatun, Dulkadiroğulları’nın hükümdarı Emir Şahruh’unda kerimeleridir. Muhterem babaları Osman Efendi (rh.a) âlim ve fadıl bir kimse idi. Bütün çocuklarını zamanın ilimlerini öğretmek için sabırla okuttu. Osman Efendi iki kez evlenmiş, toplam 10 (8 erkek, 2 kız) evladı olmuştur. Muhammed Mazhar Ettasi Hazretleri, Osman Efendinin ikinci hanımı olan Faize Hanımdandır. Faize Hanım’ın 2 kız ve 2 erkek evladı olmuştur. Yaş sırasına göre Ayşe Hanım, Muhammed Mazhar Hazretleri, Asım Bey ve Gülgüle Hanımdır. Muhammed Mazhar Ettasi hazretlerinin diğer ağabeyleri de okumuşlar ve zahiri ve batıni ilimlerde mütehassıs olmuşlardı. Ağabeyi Hasan Bey Şam Emeviye Camiinde sohbet veren âlimlerdendi. Bir diğer ağabeyi Seyfullah Bey ise okumak için İstanbul Cihangire gelmiş ilahiyat fakültesini bitirmişti. Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri verâ ve takvasıyla bütün kardeşlerini ve akranlarını geçmiştir. Anne ve babasından mükemmel bir terbiye almıştır. Kendisi anlatıyor, “Annem gece yatarken Cenab-ı Hakkın huzurunda ayaklarımızı uzatmamamız için, bir ipin iki ucunu bağlar ve sıkmayacak şekilde ensemizden ve diz kapaklarımızın altından geçirirdi”. [Böylece uykudayken evlatlarının isteseler de ayaklarını uzatmamaları için önlem alırlarmış. Bir süre sonra insan uykuda bile olsa ayaklarını uzatmaz ve hep ayaklarını kendine doğru çekerek yatar. Benzer durum Musa Kâzım Harputi hazretlerinde de görülüyor. Mübarek, yatağının ayak tarafına karton koyarmış. Güzel alışkanlıkların çocukken kazanılacağına dair güzel bir misâl]. Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri’nin (k.s.) Menkıbeleri YIKILAN TURBE Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne, Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin türbesinin yapımı esnasında yaşanan bazı kerametleri bizzat şöyle nakletmektedir; Efendim Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hz. vefat ettikten 1 yıl sonra, Kahramanmaraş’tan ve Elazığ’dan müritler bir araya gelerek efendimin kabrini türbe haline getirmek için hemen türbe inşaatına başladılar. Fakat bir gün sabah erken saatlerde evin kapısı çalındı. Kapı açıldığında Harput’tan gelen birkaç bağmancının çok üzgün ve tedirgin bir şekilde kapıda bekledikleri söylendi. Onlara neden böyle üzüntülü oldukları sorulduğunda ise verdikleri cevap bana şöylece anlatıldı; ‘’Biz sabah erken bağ bahçe işlerimizle ilgili olarak Harput’tan şehre inmek için yola koyulduk. Muhammed Mazhar Efendi Hz.’nin türbe inşaatının önünden geçerken birde baktık ki efendinin türbesi yıkılmış. Sabahın çok erken saatleri olduğu için türbenin etrafında kimseyi göremedik. Bu yüzden size haber verdik’’ dediler. Onların bu cevabı bana iletildiğinde efendimin hayatta iken bize vasiyet ettiği sözleri aklıma geldi ve onlara bu işin hikmetinin şu şekilde anlatılmasını söyledim; ‘’O türbenin yüksekliği İmam Efendi Hz.’nin türbesinden daha yüksek olduğu için yıkılmıştır. Zira Efendim Şıh Muhammed Mazhar Efendi, Mürşidi olan İmam Osman Bedreddin ErzurumiHz.’ne karşı duymuş olduğu büyük sevgisinden dolayı, hayatta iken bize vasiyet ederek şöyle demişti; ‘’ Ben dünyamı değiştirdikten sonra türbemin boyunu sakın Şıhım İmam Efendi Hz.’nin türbesinden yüksek yaptırmayın.’’ İşte bu nedenden dolayı o türbe yıkılmıştır. Bunun üzerine türbeyi yaptıran müritler durumdan haberdar edildi. İnşaatı yapanlar İmam Efendi Hz.’nin türbesinin boyunu ölçtüler ve gördüler ki kendilerinin Muhammed Mazhar Efendi Hz. leri için yaptırdıkları türbe, İmam Efendi Hz.’nin türbesinden daha yüksek. Durumu anlayarak hiç vakit kaybetmeden Muhammed Mazhar Efendi Hz.’nin vasiyet ettiği şekilde yeni bir türbe yaptırdılar. Günümüzde de her gün pek çok kişinin ziyaret ettiği bu türbe gerek maneviyatı gerek mimarisi ile Harput’un eşsiz güzelliklerinden biridir. . Menkıbeleri ………İmam Osman Bedreddin Erzurumi Hz. nin oğlu Muhit Efendi yaşadığı dönemin amansız bir hastalığı olan verem ile mustarip olmuştu. Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hz. manevi kardeşi olan Muhit Efendi’ye bu zor günlerinde destek olabilmek için çok çaba gösteriyor, bu hastalığın kendisine bulaşmasına neden olabilecek hiçbir durumdan kaçınmıyor ve hatta Muhit Efendi ile aynı tabaktan yemek yiyordu. Muhit Efendi ise Muhammed Mazhar Efendi Hz. ne‘’Kardeş yapma, benim tabağımdan yeme, biliyorsun bu hastalık çok bulaşıcı sana da bulaşır’’ demesine rağmen, Muhammed Mazhar Efendi Hz.onu dinlemiyor yine de aynı tabaktan yiyordu.Muhit Efendi’nin hastalığı çok ilerlemekle beraber kendisi de manevi olarak ömrünün son günlerinin yaklaştığını anlamıştı. Bu hal üzere iken bir gün üzerinde bulunan köstekli saatini çıkarıp Muhammed Mazhar Efendi Hz. ne vererek;‘’Kardeş bu saat sende kalsın sakın kimseye verme bu bizim kardeşlik bağımızdır’’demiştir. Muhammed Mazhar Efendi Hz. de bu saati o günden sonra bir ömür kardeşlik muhabbeti ile saklamıştır. Ancak oda Muhit Efendi gibi manevi olarak dünyasını değiştireceğini anladığında saati büyük kızı Edibe Anne’ye vererek şöyle vasiyet etmiştir; ‘’Bu saati ben dünyamı değiştirdikten sonra Şıh’ım İmam Osman Bedreddin Erzurumi Hz.’nin oğlu Ziyaddin Efendi’ye ver.’’ Edibe Anne’de efendisi ve babası olan Muhammed Mazhar Efendi Hz.nin vasiyetini yerine getirerek saati Ziyaeddin Efendi’ye teslim etmiştir. ………HAC YOLUNDA DURAN OTOBÜS Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne’den aldığımız bilgiye göre; Bizzat, Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri anlatıyor: Kahramanmaraş’tan bir müridin arkadaşı, kendi kullandığı otobüse bir grup hacı adayını alarak hac farizasını yerine getirmek üzere Beytullah’a doğru yola çıkarlar. Hac yolculuğu esnasında bir çöle gelindiğinde araç arıza yapar. Şoför ile birlikte bütün hacılar otobüsten inerler ve tüm çabalarına rağmen otobüs hareket etmez. Tam o sırada birde bakarlar ki otobüsün yanında sakallı bir ihtiyar duruyor. İhtiyar şoföre bakarak ‘Sen çık otobüsü sür’ der. Şoför ihtiyara ‘Nasıl süreyim motor patlar’ der. İhtiyar tekrar şoföre ‘Sen hele şu arabaya bin sür’ deyince şoför otobüse biner ve anında otobüs çalışır. Hacılar hemen otobüse binip derler ki ‘O ihtiyar herhalde burada yolunu kaybetmiştir, onu da otobüse alıp gideceği yere götürelim’ diye konuşurlar. Ancak birde bakarlar ki o ihtiyar çoktan kaybolmuş. Herkes hacını ikmal eder ve Kahramanmaraş’a dönerler. Mürit, arkadaşı olan otobüs şoförünün haccını hayırlı etmek niyetiyle bir tepsi ikramını da alarak arkadaşının evine gider. Bir zaman sonra da arkadaşı kendisine gelen müride iade i ziyaret yapmak için müridin getirdiği tepsiye hediyesini koyarak evine akşam oturmaya gider. Eve vardığında mürit kapıyı açınca sevinerek ‘İyiki geldin, efendimde bizde onunla tanışmış olursun’ der. Müridin arkadaşı odadan içeri girip efendiyi gördüğü anda büyük şaşkınlık içinde ‘İşte hac yolunda iken duran otobüsümüzü yürüten ihtiyar’ der ve hemen orada efendinin müridi olur. …………BURADAN NEHİR AKIYOR BURADAN DA DENİZ Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne’den aldığımız bilgiye göre; Şıh Muhammed Mazhar Efendi bir gün Kahramanmaraş’ın Uzunsöğüt köyüne davet edilir. Köy halkı sohbet esnasında Muhammed Mazhar Efendi’ye, ‘Efendi biz suyumuzun azlığı nedeniyle çok sıkıntı çekiyoruz, acaba köyümüzde su var mıdır?’diye sorarlar. Muhammed Mazhar Efendi evin kapısının önüne çıkar ve eliyle işaret ederek derki; ‘Buradan nehir akıyor buradan da deniz’. Köy halkı ilerleyen günlerde gösterilen yerleri açıp suyu çıkarınca Kahramanmaraş’ta bulunan Efendi’yi davet ederek tekrar Uzunsöğüt köyüne getirirler ve suya okuması için açılan yere götürürler. Açılan su kuyularında 15 kişi çalışmaktadır ve Efendi oraya gelir gelmez çalışanlara bakarak ‘Hemen buradan çıkın’ diye buyurur. Çalışan 15 kişi su kuyularından çıkar çıkmaz orası yıkılır. Ancak yinede o su çıkarılmış ve suyun çıkarıldığı yerde bir çeşme yapılarak ”Muhammed Mazhar Efendi Çeşmesi”adı verilmiştir. Bu mucizevî suyu içen hastaların Allah’ın izniyle şifa bulduğu bilinmektedir. ………..KONUŞAMAYAN ÇOCUK Yine Kahramanmaraş’ın Uzunsöğüt köyünde, Muhammed Mazhar Efendi Hz. bir müridin evinde misafir olarak kalmakta iken yaşanılan bir kerameti Edibe Anne şöyle nakletmektedir; Köy sakinlerinden bir ailenin küçük bir çocuğu konuşma çağına geldiği halde konuşamamaktadır. Çocuğun anne babası haliyle bu duruma çok üzülmekte ve sürekli çare aramaktadırlar. Bu nedenle sık sık doktora giden ailenin o gün doktora gitme günüdür ve sabah erkenden kalkan evin beyi hanımına seslenerek hazırlanmalarını ve doktora gidileceğini söyler. Ancak evin hanımı Muhammed Mazhar Efendi Hz. nin köyde bir evde misafir olarak bulunduğunu duymuştur. Bu nedenle beyine ”Bugün de doktora gitmek yerine Muhammed Mazhar Efendi ye giderek onun dua ve himmetleri vesilesi ile Allah’tan şifa isteyelim o çok değerli bir evliyadır.”der. Evin beyi hanımına ” Bugün randevu günümüz doktora bir gidelim sonra yine efendiye de gideriz.” şeklinde cevap verir. Bu şekilde konuşmalar devam ederken hazırlanıp evlerinden çıkan aile önce doktora mı efendiye mi gidilecek diye tartışırlarken kendilerini efendinin kaldığı evin kapısının önünde bulurlar. Kapıyı çaldıkların da ev sahibi kendilerini karşılayarak içeriye alır. Anne, baba ve çocukları efendinin huzuruna geldiklerinde onlar henüz hiçbirşey söylemeden, Muhammed Mazhar Efendi Hz. gülümseyerek çocuğun annesine ‘’Senin dediğin oldu hastanı doktora götürmedin bana getirdin’’ der. Sonra çocuğa bir süre dua okur ve çocuk uyuduktan sonra mübarek ağızlarının barından bir miktar parmağı ile alarak çocuğun ağzına sürer. Çocuğun anne babasına onu eve götürmelerini ve kendiliğinden uyanıncaya kadar uyandırmamalarını uyandıktan sonra ise artık Allah’ın izni ile konuşabileceğini söyler. Aile söyleneni yapar ve eve getirdikleri çocuklarını kendiliğinden uyanıncaya kadar uyandırmazlar. Uzun bir uykudan sonra uyanan çocuk ise Allah’ın izni ile mucizevi bir şekilde artık konuşmaya başlamıştır. Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri, Hacı Firdevs Hanımın mezarının başında ‘’52. geceni de okuyup hemen yanındayım Hacı Hanım’’ diye buyurur ve çok üzülür çok ağlar. Orada bulunanlar ‘’Neden bu kadar ağlarsın efendi’’ diye sorarlar. Muhammed Mazhar Efendi Hz. onlara hitaben şu cevabı verir, ‘’Hacı Hanım beni 40 sene teheccüd namazına kaldırdı nasıl ağlamam.’’ Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri, Hacı Firdevs Hanımın mezarının başında buyurduğu üzere 52 gün sonra dünyasını değişir. Vefatı anında yanında bulunan kızı Edibe Anne büyük evliyanın son anlarını şöyle anlatmaktadır; ‘Babamın dünyasını değiştirmeden önceki son anlarında ben uyuyordum. Fakat aniden uykumdan uyanıp babamın yanına gittiğimde onun sürekli Kelime i şehadet getirip dua okuduğunu gördüm. Bende başucunda Yasin-i şerif okumaya başladım. Bir süre sonra babam kıbleye yönelerek yine Kelime-i şehadet getirip dünyasını değiştirdi.Tam o sırada ‘’tık’’ diye bir ses duydum fakat o anda bu sesin ne olduğunu anlayamadım. Sabah olduğunda ise babamın odasında bulunan saatin durduğunu ve artık çalışmadığını görünce o tık sesinin ne olduğunu anladım. Annem Hacı Firdevs Hanım’da babam Muhammed Mazhar Efendi ile aynı saatte dünyasını değiştirdi.’ ……….Sayesinde Resulullahı Gördüm Halifelerinden olan Nusred Çilesiz (rh.a) (Bu zat bankalar caddesinde ayakkabıcılık yapmış, daha çok Çilesiz Efendi diye bilinen bir zattı. Hâlbuki o ayakkabıcı Çilesiz, maneviyatta çok mesafeler kat etmiş büyük bir veliydi. Detaylı bilgi için, “Halifeleri” kısmına bakınız) naklediyor: Muhammed Mazhar Hazretleri, daha çok küçük yaşta iken, yaşının çok üstünde bir olgunluğa ve batıni meziyetlere sahipti. Harputta çarşıda İmam Efendi hazretleri ile beraberlerken, önlerinden kalabalık bir cemaat ile bir cenaze geçer. Cemaatin arkasından da adamın birisi Helal Etmem! Helal Etmem! diye bağırarak nahoş bir vaziyette koşturur. Meğer vefat eden kişinin bu zata borcu varmış ve borcunu vermek istemesine rağmen fakir olduğundan, veremeden vefat etmiş. Adam her Helal Etmem! diye bağırdıkça henüz küçük bir çocuk olan Muhammed Mazhar hazretleri her defasında Helal Et! diye karşılık verir. Sonunda adam insafa gelir, İmam Efendi ve bu küçük çocuğun yanına gelerek, “Nasıl helal edeyim, borcumu vermeden öldü”, der. İmam Efendi hazretleri de söze karışarak “Olsun, sen bu çocuğu dinle ve helal et”, diye emir buyururlar. Velhasıl adam hakkını helâl eder ve o gece rüyasında Peygamber Efendimizi görerek yaptığı hayırdan dolayı iltifatlarına mazhar olur. Sabahleyin ilk iş olarak küçük Muhammed Mazhar’ın yanına gelerek, çevredekilerin şaşkın bakışları altında elini öpmek ister ve “Ben bu gece bu çocuk sebebiyle Peygamber Efendimizi rüyamda gördüm” diyerek haylice ağlar. …………..Muhammed Hilmi Efendi’nin kızı Emine Hanım (1919-2003) anlatıyor: Elazığ’da büyük bir kuraklık vardı. Ben çocuktum. Babam, masasına oturmuş elindeki kâğıda bazı dualar yazıyordu. Bitirdikten sonra, kâğıdı bana vererek, “Kızım git, bunu bahçedeki kuyuya at”, dedi. Ben denileni yaptım. Ertesi sabah, kurumuş olan kuyumuzdan, suların taştığına bütün ev halkı ve mahalleli şahit oldu. Muhammed Hilmi Efendi’nin kendisi gibi hafız olan evlatları İdris ve Ömer Efendilerde kâmil zatlar idi. Firdevs, Aişe ve Emine isminde de üç kız evladı vardı. Firdevs Hanımı, Muhammed Mazhar hazretleri ile nikâhlandırmıştı. Kızı Emine Hanım (Muhammed Hanefi Bey ile evlenmiştir, Allah hepsine rahmet etsin) anlatıyor: “Babam, ablamın (Firdevs hanımı kast ediyor) nikâhından sonra eve gelince bana, “Emine, kızım, bize öyle bir damat geldi ki maneviyatı benden çok çok yüksektir”, dedi”. İşte, Muhammed Hilmi Hazretleri; bizzat kendisi de, yukarıda anlatıldığı gibi kerameti aşikâr bir veli olmasına rağmen, kendisinden çok çok genç olan ve evladı yerine koyduğu, Muhammed Mazhar Hazretlerinin manevi büyüklüğünü kalp gözüyle görmüş ve hakkını teslim etmiştir. …….Musa ve Harun (A.S.)’ın Eşlik Etmeleri Muhammed Mazhar Hazretleri’nin hac farizasını yaptığı dönemlerden birisidir. Vakfe için Arafat’a doğru talebeleriyle beraber yürüyerek giderlerken o kadar kalabalığın içerisinde, bembeyaz renkte 2 tane güvercin Muhammed Mazhar Hazretlerinin sağ ve sol omuzlarına konarlar ve çok uzun bir süre Muhammed Mazhar Hazretlerinin omuzlarında Arafat’a kadar eşlik ederler ve daha sonra uçup giderler. Bu duruma hem kendi talebeleri hem de oradaki yüzlerce kişi şahid olurlar. Bunun olağanüstü bir durum olduğu açıktır. Daha sonra, ihvanlardan biri müsaid bir zamanı gözeterek cesaret edip sorar: “Efendim, o güvercinler neydi?”, der. Muhammed Mazhar k.s. hazretleri: “Onlardan biri Musa a.s. diğeri de Harun a.s. idi”, diye emir buyurur. Allah şefaatleriyle şereflendirsin. …………Muhammed Mazhar Hazretlerinin (k.s.) bacanakları Muhammed Hanefi Bey (rh.a) 1981 yılında vefat ederler. Muhammed Hanefi Bey’in oğulları Mahmud Bey anlatıyor: Babam, Efendi hazretlerini çok sever ve çok fazla hürmet gösterirdi. Sünneti Seniyyeye o kadar bağlıydı ki, aynı evin içinde yaşamamıza rağmen bir kere bile babamın ayağının aşık kemiğinden yukarısını görmemiştim. Vefat etti. Cenaze işlemlerinden sonra babamı İmam Efendi hazretlerinin türbesinin 10 metre kadar kuzey tarafına gömdük. Gömdükten sonra, ben mezarın başında elimde olmadan, “Acaba babamın durumu nasıldır?” diye kendi kendime durmadan düşünüyor ve üzülüyordum. O zamanlar, Muhammed Mazhar Efendiye henüz intisab etmemiştim. Böyle düşünceler içerisindeyken birden, Efendi hazretlerinin gönüllere huzur veren sesiyle irkildim “Mahmud! Mahmud! Gel, üzülme, babanın durumu çok iyidir!” dedi. Bu esnada Efendi hazretlerinin, mürşidi İmam Efendi’nin türbesine girmekte iken bana seslendiğini fark ettim. Efendi hazretleri, aklımdan geçenleri kitap gibi okumuştu. Nasıl olur du? O günden sonra ona olan saygım çok daha fazla arttı. İntisab ettikten sonra da, kendisini görünce bu olay ara sıra aklıma gelirdi. Yine böyle bir zamanda, sohbetin konusu hiç böyle şeyler değilken birden bana dönüp, ileriye doğru uzattığı sağ elininin baş parmağının tırnağına bakıyor olduğu hâlde, “Mahmud! İnsan-ı Kâmil baş parmağının tırnağından 18 bin âlemi seyreder. Kabirdeki kişinin hâlini bilmek, bunun en kolay olanıdır” diye emir buyurdular. O günü kast ettiğini anlamıştım. Kaddesallahu Sırrahulaziz… [/toggle] Çok küçük yaşlardan itibaren Büyük İslam Âlimi Seyyid Osman Bedrûddin Erzurumî (İmam Efendi) Hz. nin hususi teveccühleriyle yetişmiş ve daha 18 yaşında iken mutlak icazet ile şereflenip tasavvufta çok yüksek derecelere kavuşmuştur. Zahiri ilimlerdeki tahsilini Harput medreselerinde yapmıştır. Kurşunlu Camii önünde bulunan medresedeki hücresinde yıllarca, bitmek tükenmek bilmez ilim pınarlarından kana kana içmiştir. Bir dönem El-Aziz (Elazığ) müftülük görevini de vekâleten yürütmüştür. İmam Efendi hazretlerinin verdiği aynı icazetname üzerine, İmam Efendi hazretlerinin dünyasını değiştirmesinden sonra sırasıyla Hace Mustafa Naci Hazretleri ve Musa Kâzım Hazretleri de mübarek mühürlerini vurmuşlardır. Bu icazetnamedeki mühürlere müridanından pek çok kimse şahit olmuştur. Kendisi bu konuya işaretle, “Biz üç nur sahibiyiz”, diye buyurmuşlardır. Mürşidlerine olan saygı ve edebinden dolayı, vasiyeti üzerine kabirleri rakım olarak onlardan daha aşağıdadır. Sevenleri tarafından üzerine türbe yapılmış olup, ziyaret edilebilmekte ve manevi feyzlerinden aynen hayattaki gibi yararlanılabilmektedir. Halifeleri 1) Tadımlı Seyyid Osman Efendi Hazretleri (k.s.) (Kabri, mürşidinin türbesinin doğusunda yolun karşısındadır) 2) Mehmed Paksoy Hoca. 3) Mehmed Taşkıran Hoca. 4) Seyyid Nusred Çilesiz Harputi Hazretleri (k.s.) (Kabri, Musa Kâzım hazretlerinin 20 metre güney doğusunda aile mezarlığındadır. İlk önce Musa Kâzım hazretlerine intisap etmiş, onun vefatı ile Muhammed Mazhar Efendiyi kendi mürşidi bilip, onun derslerine samimiyetle devam etmiş ve karşılığını da sonunda görmüştür. Bu zat, Elazığ Bankalar caddesinde ayakkabıcılık yapmıştır ve Elazığ’da Çilesizler diye asil bir ailedendir. Dedeleri Horasandan gelmiştir. Kıymetleri eşlerinin dedesi Büyük İslam Alimi Seyyid Osman Bedreddin Erzurumî (İmam Efendi) Hazretlerinin kayın babasıdır. Çilesiz Efendi, her haliyle, Hazreti İnsan kelimesinin karşılığıydı. Şöhret afettir sırrınca kendisini son derece gizlerdi. Yakın çevresi bile onu sadece “Ayakkabıcı Çilesiz” diye tanırdı. Fakat kalp gözü açık olanlar Çilesiz Efendinin ne kadar büyük bir veli olduğunu bilirlerdi. Muhammed Mazhar Hazretlerinin ihvanlarından bacanağı oğlu Harputlu Mahmud Efendi anlatıyor: Bir gece rüyamda, Cenab-ı Hakk bana “Sen Çilesiz’i bilir misin? O zamanının Kutup Yıldızıdır”, dedi. Rüyadan çok tatlı bir zevkle uyandım ve çok etkilendim. Rüyayı kendisine anlattığımda; utanarak, hiçbir şekilde kabul etmedi. Hâlbuki kendisi de çok iyi biliyordu. Bu durumu Mazhar Efendi hazretlerinin Yar-ı Gar-ım (mağara arkadaşım) dediği Maraşlı Hacı Abdullah Efendi de aynen tasdik etmiştir. Hilafeti alması olayı ise son derece ilginç ve vefatından sonra bile Muhammed Mazhar hazretlerinin kerametlerinden sadece biridir. Evet, o hilafetini mürşidi vefat ettikten sonra almıştır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ Son dönem, Elazığ

Sağunalı Molla Kasım Efendi

📍 Palu, Elazığ
Şeyh Saadettin Efendi

Şeyh Saadettin Efendi

Elazığ – Palu’da Murat Nehri Kıyısında Şeyh Mahmud Samini hazretlerinin türbesinde Osman Bedreddin Erzurumi hazretlerinin halifesi. Şeyh Saadettin Efendi, Mahmut Samini’nin torunu olup Palu’da dünyaya gelmiştir. Talim ve terbiyesini Mahmut Samini Hazretlerinin halifelerinden Osman Bedrettin’in yanında yetişerek almıştır. 1919 yılında Saadettin Efendi mürşidi İmam Efendi’nin gözetiminde on altı gün sülükte kalır. Saadettin Efendi sülükten sonra icazetnamesini alarak Palu’ya gelir ve irşat görevine başlar. 1925 yılında 42 yaşında iken vefat eder. Daha sonra naaşı Murat nehri kenarından alınarak daha yukarı bir yere defnedilir. Bir süre sonra buradan da alınarak dedesi Mahmut Samini’nin yanına nakledilir. Dolayısıyla Mahmut Samini ile aynı amaç ve niyetler doğrultusunda ziyaret edilmektedir. Ziyarette yoğun olmamakla beraber adağı bulunanlar kurban kesip tasadduk etmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Palu, Elazığ

Tepecikli Şeyh Mehmet Baba

Elazığ – Palu’da ilçeye 23 km mesafede bulunan Baltaşı köyünde yüksekçe bir tepede Nakşî ve Kadiri meşayıhından Ömer Hüdayi Baba’nın halifelerinden Kadiri tarikatına mensup Dereboğazlı Hamza Baba’nın halifesidir e Tepecikli Şeyh Mehmet Baba, Maden’in Tepecik köyünden göçerek eski ismi Nacaran olan Baltaşı köyüne yerleşir. Mehmet Baba Kadiri şeyhi olup Güntaşı (Kövenk) köyünde medfun bulunan Nakşî ve Kadiri meşayıhından Ömer Hüdayi Baba’nın halifelerinden Kadiri tarikatına mensup Dereboğazlı Hamza Baba’nın halifesidir. Anlatıldığına göre, Mehmet Baba ölüm döşeğinde iken, “Öldüğüm vakit bir köseği getirip baş ucuma dikin. Şayet köseği göverirse gelir beni ziyaret edersiniz. Eğer köseği gövermezse beni sakın ziyaret etmeyin” diye vasiyet eder. Mehmet Baba vefat ettiği vakit yaptığı vasiyet yerine getirilir. Baş ucuna diktikleri köseği bir süre sonra göverir. Ondan sonra da mezarını ziyaret etmeye başlarlar. Bir başka rivayete göre de, Tepecikli Mehmet Baba, bir gün dergâhında otururken bir köyü eşkıyaların bastığını kalp gözü ile görür. Hemen müritlerinden birisi ile bir mendilin arasında biraz yiyecek gönderir. Mürit mendili götürür ve eşkıyaların liderinin önüne koyar. Mendili açan eşkıya başının gözlerine mendilin içinde değişik çeşitte yemeklerin sıcak sıcak buharlaştığını görünce şaşırır ve hemen yola düşer. Tepecikli Mehmet Baba’ya gelerek mürid olur ve tövbe ederek eşkıyalıktan vazgeçer. Tepecikli Mehmet Baba’nın türbesi ilçeye 23 km. mesafede bulunan Baltaşı Köyü’nün güneyinde yüksekçe bir tepede yer alır. Türbede makam bölümü ile beraber iki bölüm daha bulunmaktadır. Bir bölümde oğlu Mahmut Efendi’nin kabri yer alıp diğer bölüm mescit ve misafirhane olarak kullanılmaktadır. Türbe alanında elektrik ve su bulunmaktadır. Mehmet Baba’nın türbesi her türlü hastalıktan şifa bulmak amacıyla ziyaret edildiği gibi daha çok psikolojik, akıl ve ruh hastaları tarafından ziyaret edilmektedir. Ziyarete gelen hastaların bir kısmı şifa bulmak amacıyla burada bir süre bekletilir veya bir gün yatıya bırakılır. Bunun yanında çocuğu olmayan kadınlar, kısmeti kapalı olan gençler, işsiz olan kişiler gibi çeşitli amaç ve maksatlar doğrultusunda buraya rağbet edilmektedir. Ziyaret sonucunda çocuğu olan kişiler çocukları şayet erkek olursa adını “Muhammed” koymaktadırlar. Amaç ve maksatlarına ulaşanlar eğer adak dilemişlerse adağını buraya getirip kesmekte etli pilav yaparak ikram etmektedirler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Palu, Elazığ

Evliya Dede Türbesi

Elazığ – Merkeze bağlı eski adı Hozetek olan İkitepe köyünde Ziyaret Tepesi adı verilen yüksek bir mevkide yer alır Evliya Dede türbesi, eski adı Hozetek olan İkitepe köyünde Ziyaret Tepesi adı verilen yüksek bir mevkide yer alır. Yapı, üstü çatılı ve sadece türbegah bölümünden oluşmakta olup herhangi bir mimari özelliği bulunmamaktadır. Fatih Ahmet Baba’nın kumandanlarından biri olduğu rivayet edilen Evliya Dede’nin iki kardeş olduğu ve kardeşlerden birinin de Şahsuvar köyü civarında medfun bulunduğu söylenir. Anlatıldığına göre, Ruslar Bingöl’ü işgal ettiğinde Evliya Dede buradan top atışı yapmış ve düşman ordusunu geri püskürtmüştür. Yine bu zatın Harput’ta medfun bulunan Fatih Ahmet Baba’yla manen görüştükleri köy halkı tarafından inanılıp ifade edilmektedir. Hattâ köy halkı tarafından bazen bu türbeden bir top ışığın Fatih Ahmet Baba türbesine gidip geldiği şeklinde menkıbeler de anlatılır. İklim şartlarının sert ve türbenin bulunduğu tepenin de çok yüksek olması yüzünden, ziyaret için özellikle yaz mevsimi tercih edilir. Ziyarete çeşitli rahatsızlıklar için gelinir. Burayı özellikle çocuğu olmayanlar ziyaret eder. Bu ziyaretçiler maksatlarına ulaşmak için yaptıkları oyuncak beşikleri türbenin penceresine bırakırlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Hacı Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi

Hacı Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi

Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi’nin (1878-1964) türbesi Elazığ’da Asri Mezarlık’ta Nakşi – Kadiri Şeyhi Hacı Muharrem Hilmi Efendi il merkezine 25 km. mesafede bulunan Sarılı köyünde dünyaya gelmiştir. Aile lakapları Sipahigiller olup babası Köse Ahmet’tir. Muharrem Hilmi Efendi beş altı yaşlarına geldiğinde ailesi ile birlikte Elazığ’ın merkez köylerinden Gurbet Mezire’ye göçerler. Burada arkadaşlarıyla beraber koyun güderken onar tane ihlâs süresini okurlar ve bir dağın başında oturur “hû” çekip dervişlerin zikirlerini taklit ederler. Bir gün bu zikirleri esnasında orada beliren bir ihtiyar çocuklara ileride ne olacaklarını söyler. Muharrem Hilmi Efendi’nin de okuyup ilerleyeceğini ifade eder. Daha sonra kendi adının da Ahmed Zeyneddin olduğunu söyleyip gözden kaybolur. Muharrem Hilmi Efendi çevresindekilere bu olayı anlatırken “İşte biz ilk feyzimizi Ahmed Zeyneddin’den aldık” dermiş. Kövenkli Hacı Ömer Baba’ya intisabı Muharrem Hilmi Efendi bir süre sonra ilim tahsiline başlar. 1892’de ailesiyle beraber Sofular köyüne göç eder. Burada ikamet ederken, bir gün Kadiri ve Nakşî şeyhi Kövenkli Hacı Ömer Baba köye konuk olur. Birkaç gün süresince bu zatın sohbetlerinde bulunur ve ondan etkilenir. Hacı Ömer Baba da bu süre zarfında onunla yakından ilgilenir. Hacı Ömer Baba köyüne gitmek için Sofular Köyü’nden ayrılırken Muharrem Hilmi Efendi ona, “Nereye gidiyorsun? Ben seni tekrar nerede bulurum, sana nasıl gelirim?” der. Bu soru üzerine Hacı Ömer Baba, “Benim bir çengelim vardır, onu senin kalbine takar, seni bana doğru çekerim”, diye cevap verir ve köyden ayrılır. Aradan bir hafta geçer. Muharrem Hilmi Efendi, Hacı Ömer Baba’yı çok özler. Hacı Ömer Baba’nın çengeliyle kendisini çekmediğini görünce, onu görmek için yola koyulur ve yürüyerek Kövenk köyüne gelir Çeşmeden abdest alıp camiye doğru giderken evinin kapısı önünde bekleyen Hacı Ömer Baba, “Gel benim müridim, gördün mü nasıl çengeli takıp seni buraya çektim”, der. Muharrem Hilmi Efendi Hacı Ömer Baba’ya böylece intisab eder ve haftada birkaç defa mürşidini görmeye gider. Askere gidişi ve Muhammed Küfrevi hazretlerinden nakşi icazeti alışı Muharrem Hilmi Efendi ailesiyle birlikte birkaç köy daha dolaştıktan sonra Harput’a yerleşir. Hacı Abdullah Efendi’nin medresesinde Hacı Abdullah Efendi ve oğullarından zahiri ilimleri öğrenmeye başlar. Bir yandan ilmi dersler alırken bir yandan da Kövenk’e şeyhini görmeye gidip gelir. Bu arada herkesin evliyadan kabul ettiği Beyzade Ali Rıza Efendi’ye müezzinlik yapar. 1906’da askerlik görevi için Erzurum’a gönderilir. Önce tabur katipliği yapar. Güzel sülüs ve rik’a yazı yazdığı ve oldukça keskin bir zekâya sahip olduğu için komutanlarının özellikle Paşanın dikkatini çeker ve Paşa ile yakın bir dostluk kurar. Daha sonra açılan imtihanı kazanarak tabur imamı olur. Bir müddet sonra Erzurum’dan Bitlis’e geçer. Burada Hizan Gavsi ahfadından Abdulgaffar Hoca ile dost olur Muhammed Küfrevi’ye de intisab edip sohbetlerinde bulunur ve nakşîlikten icâzet alır. Araplar Muharrem Hilmi Efendi’ye “Reculun Salih’’ derler 1912’de Elazığ’da depo taburlarının teşkiline memur tayin edilir. Bir süre sonra Yemen’e gönderilir. Yemen’de tabur imamlığından başka Arap çocuklarına Türkçe öğretmenliği de yapar. Burada iki yıl kalır ve yaşadığı bir olay kendisine “Reculun Salih” denmesine sebep olur. Anlatıldığına göre, Yemen’de yağmur yağmamaktadır. Her ne kadar yağmur duasına çıkılsa da, bu bir çare olmamıştır. Bunun üzerine Paşa kendisini huzuruna çağırır. “Sen iyi bir adama benziyorsun. Görüyorsun ki burada yağmur yağmıyor, yağmur duasına çıkıyorlar, kâr etmiyor. Bir de senin yağmur duasına çıkmanı istiyorum.” der. Muharrem Hilmi Efendi ise, “Olur Paşa, yalnız Allah’ın huzuruna hep dost olarak çıkmalıyız. Askeri silahtan tecrit edeceksiniz. Paşa “Olur mu Araplar bizi vururlar”, deyince Muharrem Hilmi Efendi, “Onu bana bırakınız”, der. Yemen Şerifinin huzuruna çıkar ve vaziyeti anlatır. Namaza silahsız çıkacaklarını, şayet askere bir saldırı olursa Resülüllah’ın huzurunda kendisinden şikâyetçi olacağını söyler. Yemen Şerifi ise yerli halktan bir saldırı olmayacağı hususunda teminat verir. Muharrem Hilmi Efendi daha sonra evlad-ı Resulden olan şerifin küçük oğlunu da yanına alarak namazgâha çıkar. Önce hem Türklere hem de Araplara kendi lisanlarında öğütler verdikten sonra Allah’a dua eder ve evlad-ı Resul’den olan bu çocuğun yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Hak’tan yağmur ister. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlar. Bu dua üç gün yapılır ve üç gün boyunca yağmur yağar. İşte bu olay üzerine Araplar Muharrem Hilmi Efendi’ye “Reculun Salih” (Bu salih bir adamdır) derlermiş. ‘’Sırri’’ mahlasını kullanması Muharrem Hilmi Efendi “Sırri” mahlasını ise kendisinin anlatmış olduğu şu olay üzerine almıştır. “Çocukluğumda kalbimde iki noktayı düşünmekte idim. Birincisi Peygamberimize o kadar muhabbetim vardı ki ekseri geceleri rüyamda denizlerde yüzerek O’nun türbesinin saçaklarına kadar gider, göremeyip geri dönerdim. Bu hal bir hayli müddet sürmüş ve nihayet türbe-i saadeti ziyaret etmem mümkün olmuştur. İkincisi Pir-i Geylani’ye fart-ı muhabbetim saikasıyla bir fırsat bulup ve arkadaş arayarak Bağdat’a gitmeye azmettim. Bir gün köyden çıktım, kalbim üzüntülü idi. Büyük meydandaki yüksek kule önünde bir saraç dükkânının duvarına ellerimi arkamda tutarak yaslanmış, Bağdad’a gitme düşüncesine dalmıştım. Hayret içinde iken bir zât, Alikurna kâğıdı üzerine gayet güzel yazılmış, zarfsız bir yazı verdi elime. Bir manzume idi bu. Hayret âleminde olduğumdan verenin kim olduğunu sormadım, o da bir şey demedi. Manzume şöyle başlıyordu: “Muharrem sırri Hudadır…” Kâğıt Bağdat’tan geliyordu. Veren de Bağdatlı idi. Onu Pir-i Geylani’nin ruhaniyeti vermişti bana. O andan itibaren “Sırri” mahlasını kullandım”. Muharrem Hilmi Efendi Yemen’den döndükten sonra Mekke ve Medine’ye tayin edilir. Medine-i Münevvere’de bir buçuk yıl mücavir olarak kalır ve Şeyhü’l Harameyn’e niyabeten Türbe-i Saadet’in içine girer. Muharrem Hilmi Efendi Hicaz bölgesine atanmadan önce o mukaddes yerlere gitme arzusunu Peygamber Efendimize yazdığı şu hasret dolu şiiriyle dile getirmiştir: “Ey benim şem-î dilim ruh-î revanım Mustafa Kime vardım ise bu derdime derman demedi İd-î vuslata ne hacet, gayriye kurban içün, Muharrem sırr-î kulun ravzana yüz sürmek içün, Gelmişem kapına lütfeyle, sultanım Mustafa, Senden aldım bu derdi, kanı dermanım Mustafa Kâbe’ye kurban gerek işte canım Mustafa Kıl şefa’at ki, gel şems-î tabânım Mustafa” Bu şiirin hemen akabinde Allah’ın izniyle Hicaz’a atandığını söyler. Daha sonra tekrar Erzurum’a gelir ve Birinci Dünya Savaşlarına katılır. Muharrem Hilmi Efendi bu şartlar altında zahiri ve batıni ilmi çalışmalarını yürütür. Erzurum’da iken Edip Efendi Medresesi’ne devam eder ve ilmi icazetini alır. 1925–1926 yıllarına kadar Erzurum’da kaldıktan sonra emekliye ayrılıp doğum yeri olan Elazığ’a döner. Muharrem Hilmi Efendi bundan sonra evinden pek dışarı çıkmaz. Hem gelen talebelere ders verir hem de kendisi ilmini daha da ilerletmek için ders çalışır. Hiçbir talebeyi de geri çevirmez. Halk arasında anlatılır ki, kendisi iyi bir alim, gerçek bir mutasavvıf ve kamil bir mü’mindir. En güç fetvalar dahi onun evinde çözülürmüş. Tasavvufu asla istismar edip geçim vasıtası yapmaz. Erzurum’da ev alıp yerleşmesi için samimi bir müridinin kendisine verdiği 300 altını dahi reddetmiştir. O, gösterişi asla sevmez, riya olmasın diye gelenleri şapkasıyla karşılarmış. Son zamanlarında yeşil sarığını vurup yaptığı nafile ibadetlerini ise elinden geldiğince gizlemeye çalışırmış. Herkesi özellikle hayvanları çok sevip onları korurmuş. Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Elazığ’ın 20 km. güneydoğusunda bulunan Kövenk köyündeki şeyhi Hacı Ömer Baba’yı zaman zaman ziyaret eder Bu ziyaretlerinden birisini Süleyman Ateş şu şekilde nakleder. Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Harputtaki müzezzinliği sırasında bir Perşembe günü Kövenk’te şeyhi Hacı Ömer Baba’yı ziyarete gider. Şeyhinin isteğiyle o geceyi Kövenk’te geçiren Hacı Muharrem, cuma namazı için vaktin hayli daraldığını, Harput’ta görevli olduğu camide bulunması gerektiği halde, şeyhinden izin çıkmadığını ve bu sıkıntısını şeyhine açamadığını, ümidini de kestiğini notlarında ifade eder. Zira Kövenk Harput’a epey uzak bir mesafede olmasına rağmen, Cuma namazının vaktine de az bir süre kalmıştır. Hacı Muharrem Hilmi Efendi bu sıkıntılar içersindeyken Hacı Ömer Baba kendisine, “köyü çıkıp abdest almasını ve rabıta etmesini” söyler. Söylenenleri yapan Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Hacı Ömer Baba’nın geldiğini, elinden tutup onu yel gibi uçurduğunu bir ara nerede olduklarını tayin için gözlerini açtığında, Harput’un alt tarafındaki Hüseynik köyünün üstünde olduklarını, gözlerini açmamış olsaydı tam Harput’taki caminin önünde olacaklarını, ancak bu safhadan sonra yirmi dakikalık yol yürüyerek camiye geldiğini ve görevini ifa ettiğini”, anlatmaktadır. İcazet Verdikleri Muharrem Hilmi Efendi Nakşî usülüyle dersler verirdi. O, Elazığ’da daha çok ilmi yönüyle tanınmıştır. Yöredeki birçok imam ve vaiz onun ilminden istifade etmişlerdir. Kendisinin belirttiğine göre üç zâta icazet vermiştir. Bunlardan birisi Karadeniz taraflarından bir zattır. İkincisi yine Karadenizli fakat Erzurum’da kalan Ali Rıza Pirimoğlu’dur. Prof. Dr. Süleyman Ateş’e de bir icazetname bırakmış ve bu icazetnameyi ise kendi parmağıyla mühürleyerek vermiştir. Muharrem Hilmi Efendi, Nakşîlikten, Kadirilikten, Şettârilikten ve Şâzilikten bir âlim ve mutasavvıftır. Eserleri Tasavvufa, feraize, va’za dair birçok eserler yazmıştır. Divan, mev’ize-i Hilmiye, Divan-ı Hüdayi, Menazil-üs Salikin, Makamat-ı Ezkâr-i İlahiyye Lisalik-it Tarikat-il Kadiriye, eserlerinden bazılarıdır. Bunlar içinde en önemli eseri kendi şiirlerini de içinde topladığı Divan adlı eseridir. Şiirlerinde “Sırri” mahlasını kullanmıştır adlı eseridir. Şiirlerinde “Sırri” mahlasını kullanmıştır lokma adı verilen yiyecek bıraktıkları görülür. Vefatı ve Türbesi Vefatından önce dört beş ay hasta yatar. Hastalığından hiçbir zaman şikâyetçi olmaz. Çevresindekiler ziyaretine gidip halini sorduklarında, “Elhamdülillah iyiyim, hiçbir şeyim yok, dolaşıp ne yapacağım? Yatmak hoşuma gidiyor, yatıyorum işte”, der ve, “Dünya bir lâşedir, Onu isteyenler köpeklerdir, Her gün bir melek şöyle bağırır: Doğun ki ölesiniz, yapın ki yıkılsın” anlamındaki Arapça şiiri ve hadisi okurmuş. Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi’nin (1878-1964) türbesi Elazığ’da Asri Mezarlık’ta bulunmaktadır. Yapı, altıgen planlı olup üstü kubbelidir Aydınlatması iki pencere ile sağlanan türbeye, 2009 yılı içerisinde Konyalı bir işadamı olan Muharrem Hilmi Şenalp tarafından restore ettirilip çevre düzenlemesi yapılarak modern bir görünüm kazandırılır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ Son dönem, Elazığ
Dağıstanlı Hoca – Hacı Hafız Mehmet Efendi

Dağıstanlı Hoca – Hacı Hafız Mehmet Efendi

Elazığ – Harput – meteris kabristanında Beyzade hazretleri’nin aile kabristanın hemen yanında “Dağıstanlı Hoca” diye bilinen Hacı Hafız Mehmet Efendi (1778-1868) Harput’ta dünyaya gelir. Eğitimini Harput, Kayseri, Mısır ve Halep’te gördükten sonra Harput’a döner. İlk olarak Sarahatun Medresesi Müderrisliğine, daha sonra İbrahim Paşa Medresesi müderrisliğine getirilir. Harput’ta yetiştirdiği bir çok kişi arasında değerli din alimi ve mutasavvıf Beyzade Hazretleri, Dellalzade Müftü Mehmet Efendi, Ebcizade Hacı Tevfik Efendi ve Harputlu Şair Nusret Ebubekir de vardır. Onun Sarahatun Camii’nin yeniden yapılışında büyük hizmetleri görülür. Anlatılır ki, inşaat sırasında kullanılan taş sütunlar Elazığ’ın merkezine bağlı “Körpe Köyü”nden getirilir. Bununla ilgili bir de rivayet anlatılmaktadır. O günkü imkânlar içerisinde öküz arabaları ile taşınan bu sütunların Harput’a nakli esnasında öküzler Harput’un altındaki dik rampayı çıkamayarak bugünkü Saray mevkiinde yatarlar. Bütün uğraşmalara rağmen bir türlü öküzler yerlerinden kalkmaz. Bunun üzerine Dağıstanlı Hoca bizzat bu hayvanların yanına gelerek bir süre Kur’an okur ve hayvanları sevip sırtlarını okşar. Bundan sonra öküzler yerlerinden kalkarak hiç mola vermeden Sarahatun Camii önüne kadar gelirler. Harput’un Meteris Mezarlığı diye adlandırılan yukarı mezarlıkta, Beyzade aile mezarlığının hemen yanı başında medfundur. Etrafı ihata duvarı ile çevrili bulunan bu bölüm, Dağıstanlı Hoca’nın aile mezarlığıdır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Şeyh Ali Sebti (ks.)

Şeyh Ali Sebti (ks.)

Elazığ – Palu – Yukarı Palu mahallesi Mevlana Halid Bağdadi Hazretleri’nin halifesi Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Silsile-i Şerifi Şeyh Ali Sebti Hazretleri, 1786 yılında Diyarbakır’a bağlı ancak günümüzde Mardin’in Savur ilçesine bağlı olan merkez köylerinden Kırkdirek (Çilsütun)’da dünyaya gelir. Rivayete göre, Çilsütun köyünden kırk tane veli yetişmiştir. Bunlardan kırkıncısı ise Ali Sebti hazretleri’dir. Bu köye Kırkdirek adı Şeyh Ali Sebti’nin Mevlana Halid Bağdadi’nin (177?-1827) kırkıncı halifesi olduğu için verilmiştir. “Sebti” kelimesi Şeyh Ali Sebti’ye hocası Mevlana Halid–i Bağdadi tarafından tasavvufi bir mahlas olarak verilmiştir. Bu kelime Arap bilginleri tarafından evlad-ı Resul olanlara iltifat mahiyetinde söylenirmiş. Sultan IV. Murat’ın Bağdat seferleri sırasında bir takım iftiralar sonucunda Şeyh Ali Sebti’nin dedeleri siyasi bir operasyona maruz kalır, evleri yakılıp yıkılır, köyleri harabeye döner. Bu olayda Sebti’nin “Seyyidlik” şecereleri de zayi olur. Fakat Sebti Hazretlerinin seyyid olduğu Hüseyin Hilmi Işık tarafından kaleme alınan “Tam İlmihal Saadeti Edebiye” adlı eserin sonunda belirtilir. Şeyh Ali Sebti ilk ilim tahsilini Diyarbakır Ulu Camii medresesinde yapar. Daha sonra eksik kalan ilmini ise Irak’ın Erbil ve Süleymaniye şehirlerinde tamamlayarak icazetini alır. Bundan sonra kendi köyüne döner ve medrese açıp ders vermeye başlar. Bu sırada irşad ve hilafetle görevli olarak Hindistan’dan dönen Nakşibendî müritlerinden Mevlana Halid, büyük mürşitleri Abdullah-ı Dehlevi’nin emriyle Diyarbakır’a uğrayıp Aliyyü’s Sebti’yi bularak evine misafir olur ve irşadında kendisine arkadaş olmasının Abdullah-ı Dehlevi tarafından emredildiğini söyler. O da Mevlana Halid’le birlikte Diyarbakır’dan ayrılarak Şam’a gider. Şeyh Ali Sebti, Mevlana Halid’in vefatına kadar yanında kalır ve madden ve manen büyük hizmetlerde bulunur. Bunun neticesinde Mevlana Halid Bağdadi tarafından kendisine hilafet verilmiştir. Mevlana Halid Bağdadi vefatından önce Şeyh Ali Sebti’ye, “Vefatımdan sonra Palu’ya gidiniz, orada irşat ile meşgul olunuz”, diye vasiyette bulunmuştur. Bir gün Şeyh Sebti’nin annesinin hasta olduğu haberi gelir. Bunu duyan Mevlana Halid, Sebti’yi çağırarak, “Ali annen hastadır, anneni görmeye git”, emrini verir. Yola çıkan Ali Sebti eve ulaştığında annesinin vefat ettiğini öğrenir. Annesinin sağlığına yetişemeyen Ali Sebti bu üzüntü içinde tekrar şeyhinin yanına döner. O, Şam’a geldiğinde şeyhi Mevlana Halid’in de vefat haberini duyunca üzüntüsü bir kat daha artar. Diğer bir rivayete göre ise, sağlığında hocasının verdiği icazetnameyi kabul etmemiştir. Mevlana Halid Bağdadi vefat edince Sebti’ye kardeşi Şeyh Mahmud Sahib, “Sizin icazetnameniz Mevlana Halid’in emri üzerine yazılmış, ben de imzalıyorum. Bana verilen emir üzerine doğuda Palu’ya yerleşip doğu bölgesinde halkı irşad etmekle vazifelendirilmiş olduğunuzu size bildirmekle Mevlana’nın size vasiyetini yerine getirmiş bulunuyorum”, buyurmuştur. İcâzetnâmesini talebelerinden Abdullah-ı Mekkî Palu’ya getirerek teslim eder. Bu arada Şah Abdullah Dehlevi’nin manevi işaretleri Ali Sebti’nin “üveyslik” mertebesinde talim edilmesine vesile olmuştur. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Ailesi ve Çocukları Şeyh Ali Sebti Hazretleri doksan altı yıl yaşamış ve beş erkek çocuğu olmuştur, beş oğlundan üçünün soyu devam etmiş olup, bu sülaleden 216 aile yetişmiş ve (422+261+161) toplam: 844 torunu olmuştur. SÜLALEDE VAR OLAN SOY İSİMLERİ: 1-AKAR 2-AYGÖREN 3-BİLGİN 4-DENİZ 5-DURGUN 6-FIRAT 7-GÖRÜR 8-İMRE 9-ÖZSOY 10-SEPTİOĞLU olmak üzere 10 tanedir. Şeyh Ali Septi Palevi Hazretlerinin Hanımları: 1-Ekrekli Molla Ali Kızı Ayşen Hanım 2-Melekanlı Esma Hanım ŞEYH ALİ SEBTİ PALEVİ (K.S)’NİN YEDİ ÇOCUĞUOLMUŞTUR 1-Şeyh Muhammed Nesih Efendi (k.s) (1835-1873) 2-Şeyh İbrahim (Kudo) Efendi (k.s) (6 yaşında vefat etmiş) 3-Şeyh Mahmudi Feyzi Efendi (k.s) (1838-1895) 4-Şeyh Hasan Naqi Efendi (k.s) (1843-11918) 5-Şeyh Hüseyini Taqi (Zeki) Efendi (k.s) (1848-1914) 6-Amine (Melekandan evlenmiş) 7-Fatma (Bekar iken vefat etmiş) 1-ŞEYH MUHAMMED NESİH EFENDİ(k.s) soyu devam etmemiştir. 2-ŞEYH MAHMUD FEYZİ EFENDİ (k.s) 10 çocuğu olmuş: Şeyh M.Said Efendi (1865-1925) ŞEHİD (FIRAT Soyadını almıştır) Şeyh Bahaeddin Efendi (1876-1925) ŞEHİD (FIRAT Soyadını almıştır) Şeyh Necmeddin Efendi (1878-1918) (FIRAT ve SEPTİOĞLU) Şeyh Tahir Efendi (1879-1970) (AKAR ve SEPTİOĞLU) Şeyh Diyaeddin Efendi (1889-1925) ŞEHİD (İMRE Soyadını almıştır) Şeyh Abdurrahim Efendi (1894-1937) ŞEHİD (BİLGİN Soyadını almıştır) Şeyh Mehdi Efendi (1895-1969) (AYGÖREN ve SEPTİOĞLU) Nefise: (Palu beylerinden evlenmiş) Sıddıka: (Çanlı Şeyh Şerif ile evlenmiş) Zekiye: (Çanlı Şeyhlerinden Şeyh İbrahim ile evlenmiş) 3-ŞEYH HASAN NAKİ EFENDİ (k.s) 6 erkek çocuğu olmuş: 1-Şeyh Ali Rıza Efendi (Küçük Efendi) ŞEHİD (1874-1925) Şey Ali Rıza Şeyh Hasan Nakiy’nin oğlu, o da Palulu Şeyh Ali Sebti’nin oğludur, H-1294/M-1877 Tarihinde Palu’nun Kasımiye mahallesinde doğdu, annesi ise Karakoçanlı Zeynel Ağanın kızı Gulé Hanımdır ki aynı zamanda Karakoçanlı Necip Ağanın da halasıdır, bu aile aynı zamanda Salahaddin Eyyubi’nin dedesi Şadi ailesine mensuptur. Şeyh Ali Rıza, İblişye medresesi adıyla bilinen babasının Palu’daki medresede tahsilini yaptı, çok zeki olan Ali hem gramer hem de diğer ilimlerin ezberlerini yaparak babası Şeyh Hasan Naki yanında bitirdi. Bu arada 29 yaşında iken 1324 h./1906 m. senesinde babası ona Nakşibendî tarikatında icazet verdi, o da hiç ara vermeden babasının Palu’daki medresesinde tedrise devam etti. Palu’nun eşrafından olan Fatıma Hanımla evlenen Şeyh Ali’nin bu hanımından dört kızı oldu, babasının 1337 h./1919 m. Tarihindeki vefatından sonra ise Palu’da babası yerine müftü oldu ve Palulu Şeyh Said kıyamında şehit oluncaya kadar bu göreve devam etti. Bazı mektuplaşmalarında ilk zamanlar vatan ve dinin mukaddesatı için Kemal Atatürk’ü desteklediğini görsek de aslında Atatürk’ün kötü niyetini ortaya koyup Hilafeti kaldırmak istemesi ve Laikliği hâkim kılması karşısında bu defa o da İslam’ı ve Hilafeti İslamiye’yi müdafaa maksadıyla Atatürk’ün aleyhine geçmiştir. Şeyh Ali Palu’da irşada devam ederken Şeyh Muhammed Sait de amcası Şeyh Hasan Naki’den sonra Kolhisar’dan Palu’ya gelmek ister, öğrencileriyle birlikte Palu’ya gelince gördü ki irşat ve tedrisat konusunda her şey yolunda gidiyor, bunun üzerine tekrar Kolhisar’a döndü ve Paluluların çevresini serhatta genişleterek irşat ve tebliğe devam etti. Şeyh Ali’nin kardeşleri içinden ikisi Çanlı Şeyh Ahmed’in kızı Halime Hanımdandı, Halime hanımın babası Şeyh Hasan Naki’nin vefatından sonra babasının medresesinde büyüdüler ve ilim ile hikmeti ondan aldılar. Ancak Şeyh Sait vakası patlak verince 48 yaşında isabet eden bir kurşunla şehit düştü. Bundan sonra kardeşi Şeyh Abdulkadir Efendi yerine geçerek Halidi tarikatının babasına atf edilen Besti kolunu ihya etti. İcazetini babasının halifesi olan Hacı Salih Mir Muhammedi’den aldıktan sonra kendisi de hem Kadiri hem de Nakşibendî tarikatında Kûr’un şeyhlerinden olan Şeyh Fazli Efendi ve Mele Kasım Sağuni’nin torunlarından olan Şeyh Abdulkadir Efendi’ye icazet verdi. Şeyhin 1375 h- 1956 m. Tarihindeki vefatından sonra ise, Palu müftüsü kardeşi Şeyh Sait irşat ve ilmi tedrisatı sürdürdü. Yukarıda dediğimiz gibi kendisi Hacı Salih Mir Muhammedi’den icazet aldığı gibi, kendisi de Hanili Mele Osman el-Mukri ve Gençli Mele Ahmed’e icazet vermiştir. Mele Osman da Şeyh Sadi ve oğlu Şeyh Şemseddin medresesinde müderris oldu, miladi 1976 yılında 87 yaşında vefat ederken de kendinden sonra Akide ve Tasavvuf hakkında bir kitap bıraktı, sonra da bu kitap basıldı. Allah cümlesine rahmet eylesin. (Hanımı: Abdullah Beygillerden, Gülfiroz Çocukları: Vecide, Fahide, Zübeyde, Fatma) 2-Şeyh Muhammed Şerif Efendi (1887-1925) ŞEHİD (DENİZ Soyadını almış.) Hanımı: Çanlı Şeyh İbrahim kızı Sabitedir. Çocukları: Nizameddin, Mahmut, Rauf, Mustafa, Hasan. 3-Şeyh Feyzullah Efendi (ÖZSOY ve SEPTİOĞLU Soyadını almış. Hanımı:Şeyh Said Efendi’nin kızı Fakide Hanımdır. Çocukları: 1-Mehmet Zeki Özsoy (1910-1978) Çocukları: (Feyzullah, Kutbettin, Mehdi, Fuat, Said) 4-Şeyh Abdulkadir Efendi (SEPTİOĞLU Soyadını almış Hanımları: 1-Şeyh Hüseyin Zeki Efendi’nin kızı Zühre, 2-Çanlı Şeyh Hüseyin kızı Sadiye, 3-Hafız Ağazadelerden Reşit Ağanın kızı Vasfiye, 4-Bilozadelerden İbrahim kızı Fatma. Çocukları: Niyazi, Bedrettin, İbrahim, Seyfettin, Hüsamettin, Mehmet Vehbi, Halime, Naciye, Fatime, Hatice, Rokiye, Havva, Ayşe, Halise, Rukiye, Sabite) 5-Şeyh Sadi Efendi (1898-1975) (GÖRÜR ve SEPTİOĞLU) Soyadını almış. Hanımı: Çanlı Şeyh Mustafa kızı Halime Hanımdır. Çocukları: 1-Ali Rıza SEPTİOĞLU (1924-2001) (Çocukları: Feyzi, Muhammet, Mücahit, Selahattin, Faruk, Zehra) 2-Şemsettin (1926-1974)) 6-Şeyh Muhammed Tevfik Efendi (DURGUN Soyadını almış) 4-ŞEYH HÜSEYİN TAKİ EFENDİ (k.s) iki erkek çocuğu olmuş: Şeyh Muhammed Şerif Ef. (ÖZSOY ve SEPTİOĞLU Soyadını almış) Şeyh Mehmet Taha Efendi (ÖZSOY ve FIRAT Soyadını almış) 5-ŞEYH İBRAHİM (KUDO) EFENDİ (k.s) (Altı yaşında iken vefat etmiş) Şeyh Ali Sebti, Mevlana Halid Bağdadi’nin üçüncü halifesidir. Birincisi Mevlana Halid’in kendi kardeşi, ikincisi ise Erbilli Fettah Ahmed’dir. Ali Sebti Mevlana Halid’in vasiyeti üzerine 1830 tarihinde Palu’ya gider ve burada irşad çalışmalarına devam eder. Şeyh Ali Sebti bölgede irşâd çalışmalarına devam ederken o günün feodal yapısını devam ettirmeye çalışanlar tarafından kendisi ve yakın çevresi rahatsız edilmeye başlanır. Şeyh Sebti bu durum karşısında bölgede kargaşa ve huzursuzluğa yer vermemek için Ali Hoca’yı da yanına alarak Ali Hocanın köyü olan önceden Palu’ya bağlı Kelhası (Bingöl / Genç) köyüne gelip yerleşir. Burada irşad, talim ve derslerini devam ettirir. Şeyh Sebti bu göçten iki sene sonra tekrar Palu’ya dönmek ister. Buna kendisine intisab edenler razı olmayınca o, “Şeyhim Mevlana Halid’in emrini yerine getirmek gerekir” deyince karşı çıkan olmaz. Birkaç müridi ve Ali Hoca ile birlikte Palu’ya hareket eder. Aynı günün akşamı Palu’nun Çayyukarı bahçelerine ulaşıp geceyi burada geçirir. Bu arada Ali Sebti ve beraberindekilerin geldiğini haber alan Palu’nun Aşağı Mahalle sakinleri onları mahallelerine davet ederler. Bu teklifi kabul eden Ali Sebti ve beraberindekiler Aşağı Mahalleye gider. Mahalle sakinlerinden Eblaşoğulları tarafından kendilerine arsa vakfedilir. Ali Sebti vakfedilen bu arsa üzerinde bir cami, medrese ve cami yanında da iki odalı bir ev inşa ettirir. Nakşîlik tarikatı bu bölgeye ilk defa Ali Sebti ile girer. Palu’da bozulan nizamı o yıllarda tesis ederek dini, gerçek yönleriyle halka anlatmış ve birçok gayr-i müslimin İslamla şereflenmesinde etkili olmuştur. Şeyh Ali Sebti 1871 yılında 85 yaşında vefat eder. Şeyh Ali Sebti hakkında birçok keramet ve menkıbe anlatılır. Rivayete göre; bir gün Şeyh Ali Sebti görevli olarak Bağdat’a giderken yol üzerinde oturan ve geçişi engelleyen bir aslana rastlar. Aslanın yolu kesmesine ve korkutucu bir halde yol üstünde oturmasına önem vermeyerek yoluna devam eder. Bu korkutucu ve tehlikeli olan hayvana yaklaştığında “Meded ya Hazret” diyerek Mevlana Halid’den yardım diler. Tam o esnada bir el aslanın ağzına çarpar ve bunun üzerine aslan yoldan kalkarak oradan hızla uzaklaşır. Şeyh Ali Sebti de yoluna devam eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Halifeleri ŞEYH ALİ SEBTİ PALEVİ HAZRETLERİNİN HALİFELERİ: (Kutbu Dairetul Mulukin Şeyh Ali Halidi Sebti Palevi Kuddise Sirruhulaziz) Şeyh Ali Es-Septi birçok halife yetiştirdi. (Yaklaşık 50 halifesi vardır) Bazı meşhur halifelerinin isimleri aşağıda yazılıdır: 1- (Oğlu) Şeyh Muhammed Nesih Halife-i Ekber. 2- Şeyh Abdullahi Melekan-i Çapakçur (Bingöl) şehrine bağlı Melekan köyünden. 3- (Oğlu) Şeyh Mahmud-i Feyzi (Bu zat meşhur Şeyh Said’in babasıdır) 4- Şeyh Muhammed Henani 5- Şeyh Muhammed Karmişi 6- Şeyh Memiş Palevi 7- Şeyh Kasım 8- Şeh Hüseyn’il Hekari 9- Şeyh Ahmed-i Halifani 10- Şeyh Ahmed-i Çani (Korkutata) Çapakçura bağlı (Çan) köyünden. 11- Şeyh Mela Evliya Hacıyani 12- Şeyh İbrahim Kulbini 13- Şeyh Hüseyin Cümelaşi 14- Şeyh İbrahim Nesari 15- Şeyh Haci Haydari Kersi 16- Şeyh Süleymani Kuri. (Bingöle bağlı (Gur) veya (Gevr) köyünden) 17- Şeyh Muhammed Pirani 18- Şeyh Muhammed Huzari 19- Şeyh Selim Zenakiri Karbaşi 20- Şeyh Mela Muhammed Liceli 21- Şeyh Muhammed Serdi 22- Şeyh Muhammed Efendi Palevi 23- Şeyh Mahmud Samini Palevi, Palu kazasının Hun köyünden 24- Şeyh Said-i Palevi (Uveysi kabul) 25- Şeyh Ali Cümelaşi 26- Şeyh Hasan Diyarbekiri 27- Şeyh Ömer Urfali 28- Şeyh Hafız Osman Harputi 29- Şeyh Hüseyin Kolani 30- Şeyh Fettah Şaklati 31- Şeyh Mela Musa Zıriki 32- Şeyh Mela Muhammed Melekani BÜYÜK MÜRİDLERİ: 1- Seyyid Derviş Hayrullah 2- Seyviyi Cibi Seyfkari 3- Şeyh Muhammed Dağıstani 4- Şeyh Seyda Müderrisi Palevi 5- Şeyh Ali Hoca Sivani 6- Şeyh İsmail Falıci 7- Mela Ahmet Kuki 8- Mela Behti Palevi Kaynakça: 1-kitap “İki Ğavs’ı Enam, Seyid Ali Es-Sebti, Seyyid Ahmed El Kurdi” Mehmet İhsan Hattatzade 2-kitap “Mektubat-ı Halıdi Bağdadi” – Esad Sahibi 3-kitap “Elazığ Efsaneleri” -İsmail GÖRKEM- Manas Yayıncılık 4-kitap “Tasavvuf Yolunda Manevi Cihad” – Muhammed İhsan OĞUZ- Oğuz Yayınları 5-kitap “PALU Tarih-Kültür-İdari ve Sosyal Yapı” -Süleyman YAPICI- Elazığ-2004 6-kitap “PALU VE ŞEYH ALİ-Yİ SEBTİ HAZRETLERİ” –Hüsameddin Septioğlu- Yine bir başka rivayete göre, Palu beylerinden biri Şeyh Ali Sebti’yi evine davet eder. Bunun üzerine Ali Sebti bu davete icabet eder. Beyin Ali Sebti’yi davet etmesindeki asıl maksat onun şeyh olup olmadığını sınamaktır. Bunun için bey, bir tavuğu İslami usuller dışında keserek yani murdar ederek yemek hazırlatır ve Sebti Hazretlerine ikram eder. Ali Sebti önüne konulan tavuk etinden yer. Bunun üzerine bey Sebti’ye dönerek “Sizin yediğiniz tavuk eti murdar bir tavuğun eti idi. Eğer Şeyh olmuş olsaydınız etin murdar olup olmadığını anlardınız”, der. Bunun üzerine Ali Sebti tebessüm ederek Beyi yanına çağırır ve ağzını açarak “İçeri bak ne görüyorsun?” der. Bey, Şeyh Ali Sebti’nin ağzına bakınca büyük bir derya ve deryanın içerisinde tavuğun yüzdüğünü görür. Ali Sebti, beye dönerek “Sizin o murdar ettiğiniz tavuk bu büyük deryayı kirletebilir mi?” diye sorar. Bu manzara karşısında mahcup olan bey özür dileyerek Şeyh Ali Sebti’ye intisab eder. Ali Sebtî hazretleri, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını hatırlatır, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdının üstünlüğünü ve buna bağlı olmayı anlatırdı. Namaz için titrer, fırsat buldukça kazâ namazı kılmayı söyler; “Namazlarınızı terk etmeyiniz, aksi halde iyiliği terk edersiniz” buyururdu. Günümüzde türbesi yöre halkı ve çevre illerden gelen ziyaretçiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir. Gelen ziyaretçiler tarafından kabri şerifleri başında Kur’an-ı Kerim ve dualar okunmaktadır. Ziyaret yaptıktan sonra bazı ziyaretçilerin nafile namazı kıldıkları görülür. Burası haftanın bütün günleri ziyaret edilmektedir. Özellikle sıcak mevsimlerde gerek yöre halkı ve gerekse çevre illerden gelen kişiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilir. Ziyarete her türlü hastalık için gidilmekte, dua edilmekte ve Allah’tan şifa temenni edilmektedir. Çok sık olmamakla beraber adağı bulunan ziyaretçilerin burada kurban kestikleri de söylenir. Yine çeşitli dilek ve istekleri olan kişiler bu maksatlarına ulaşmak amacıyla buraya gelir ve burada yatan zatların yüzü suyu hürmetine Allah’a dua eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) nin İcazetnamesi ŞEYH ALİ SEBTİ EL-PALEVİ HAZRETLERİ’NE (KUDDİSE SIRRUHU) MEVLANA HALİD BAĞDADİ HAZRETLERİNİN EMRİYLE, MEVLANA SAHİB MAHMUD HAZRETLERİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETNAMENİN TERCÜMESİ RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA Allah’ın kendi zatı için razı olacağı hamd ile Allah’a hamd olsun. Salât ve selam onun vahyine ve hitabına dosdoğru bir şekilde sarılan yeryüzündeki halifeleri (kastedilen yirmi dört peygamber arasından) arasından en seçkini Hz. Muhammed (s.a.v) ve onun ashabının (onun arkadaşlarının ve yolundan giden ümmetinin) üzerine olsun. Sonra ben Allah için sevilen ve yüzünü (yönünü, istikametini) Allah’a dönmüş olan Şeyh Ali Efendi’ye icazet verdim. Allah onun halini güzelliklerle doldursun. Yüce Nakşibendî Tarikatı’nda insanları bilgilendirme (irşat) , Allaha yönelme (tevcih), Allah’a zikir ( zikir telkini) sunarak feyzini ( bereketini) müminlerin üzerlerine serpsin. (akıtsın) Sonra ben onu defalarca tecrübe (ilmini ahlakını sınayarak denedim) ettim. O görüşlerinin tesirini talebeleri için sürdürsün. Onları güzel bir şekilde aydınlatma ( onlara nurlarını serpme) ve örtünmeyi yükseltmek ( Ahlakı yükseltmek) için kudretini güzel bir şekilde kullansın. Sonra Peygamberin şeriatını seçmesi (sımsıkı bağlı olması), ve yüce silsile sadaatinden icazetli olması (o silsileye dâhil olması için) için icazet verdim. Evliyaların yolunda sabit bir şekilde kalmak (dimdik ayakta durmak) isteyen her kimse onun sohbetini ganimet bilsinler. (kaçınılmaz bir fırsat olarak değerlendirsinler) İlimleri yeterli derecede olmayan âlimlerin ve onların akıllarının kuşatmadığı şeyler için onun emrine ve hizmetine her kim (ona lazım olan işlerde yardımcı olmak) yardımcı olursa karşılığı kendisine garanti edilir. (Allah onun karşılığını verir) Ona Kitap (Kur’an) ve Sünnet’e sarılmasını vasiyet ederim. Doğru yolu bulan (keşfeden) ve vicdanlarının sesine kulak veren imamların (evliyaların) üzerinde ortak karara vardıkları Fırka-ı Naciye (Kurtuluşa eren kişiler) olan Ehl-i Sünnet’in görüşlerini muhteva eden fıkıh kurallarını (içtihat) düzeltmeye görevlidir. Ona vasiyetim; Kuran-ı öğretenlere, Fıkuhaya ( Fıkıh âlimlerine) ve fakirlere özenli davranacak, (özen gösterecek) ve gönlünü (içini) daima ferah tutacak, herkese karşı nefsinde hoşgörülü olacak, eli açık cömert olacak, güler yüzlü olacak, kendisini görmeye gelenlere bol bol ikram edecek. İslam dini uğruna kendisine isabet eden musibetlere sabır edecek yapılan eziyet ve sıkıntılara katlanacak, din kardeşlerinin hatalarını ve kusurlarını düzeltmelerine vesile olacak, küçüklere ve büyüklere nasihat edecek, kin ve düşmanlığı terk edecek, dünya malına meyil etmeyecek ( maddi menfaat peşinde koşmayacak). Allah’ın geçim için kendisine sunduğu rızık ile yetinecek ona şükür edecek, Allah rızık konusunda kendisine yüzünü çevirerek güvenen kimseyi asla zayi etmez. Kurtuluşa dönüşün ( Allah’a kurtularak dönüşün) ancak doğrulukla olduğunu bilecek. Allah’a ulaşmanın yolu ancak Hz. Muhammed’e (s.a.v) tabi ( onun yolundan giderek emirlerini ve nehiylerini yerine getirmekle) olmaktır. Hz. Muhammed’in (s.a.v) ashabına salât ve selam olsun. Kendisini bir kimseden (herhangi bir kimseden) faziletli (üstün, yetenekli) görmeyecek, bilakis kendisinde oluşan manevi halleri kendi nefsinden bilmeyecek (bu hallerin Allah’ın inayetiyle olduğunu asla unutmayacak) Her kim kendisine karşı uzun süre (çoğu zaman) hasetlik ve nimette kusurluluk ( nankörlük, münafıklık) yaparsa onları Allah’a havale edecek. Kendi gayretiyle (himmeti ile) onların bu şerlerini defetmeye yükümlü değildir. Bu Tarikatta (Nakşibendiyye) öyle insanlar (evliyalar, âlimler, tasavvuf erbapları) vardır ki onların gücüyle ( himmeti) ile dağlar korkularından sarsılırlar. Şayet onlar dilerlerse (dilemek isteseydiler) hızlı bir şekilde kötülerin fesadını ve fitnesini Allah’ın inayetiyle (kudreti, gücü) kökünden söküp atarlardı. Allah’ın salât ve selamı Nebi-il Ümmeti (Ümmetin Peygamberi) Hz. Muhammed’in (s.a.v) âline (ailesine) ve ashabının (onun yolundan giden arkadaşları ve ümmeti) üzerine olsun. Hamd Âlemlerin rabbi (terbiye edicisi, düzenleyicisi) Allah’a mahsustur. Sadi (Sahib) Mahmud Ehli Halidiyyil Muhammedi MÜHÜR Mütercim: Serdar KARABULUT [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ önemli, Elazığ

Pir Seyyid Hasan Zerraki

📍 Keban, Elazığ

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.