Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.867 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri
Yum Baba
Niğde – Altunhisar – İlçeye 30 km uzaklıktaki Uluören köyü mezarlığında Türbe, Dulkadir Beyiliği döneminde inşa edilen Yum Dede Zaviyesi (Mevlevî Dergahı )’nin bünyesinde yer alırken yıkılmış ve mevcut türbe 1985 yılında betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Günümüze ulaşmayan ilk türbenin Dulkadir Beyliği veya Osmanlılar zamanında XVI. yüzyılının ilk yarısında inşa edildiğini düşünmekteyiz. Dulkadir Beyliği hükümdarı Alaüddevle Bey 906 H./ 1500 M. ve 14 Muharrem 916 H./ 23 Nisan 1510 M. tarihli vakfiyelerinde, Yum Dede Zaviyesi (Mevlevî Dergahı)’m inşa ettirdiğini belirterek, buraya vakıflarda bulunmuştur. Alaüddevle Bey zamanında 1500’lü yıllarda hayatta olduğu anlaşılan Yum Baba (Dede)’nin XVI. yüzyılının ilk yarısında öldüğünü ve ilk türbenin bu dönemde yapıldığım sanmaktayız. Mevlevi tekkeleri genellikle birkaç yapıdan oluşan külliye biçimde yapılmış ve türbeler, dergahın bir elemanı olarak inşa edilmiştir. Ayrıca Mevlevî tekkelerinde yer alan “semahane” nin bir kısmı genellikle türbe olarak düzenlenerek buraya dergahın şeyhleri gömülmüş ve semahaneden parmaklıkla aynlmıştır . Aynı şekilde Yum Baba (Dede) Türbesi, Mevlevî Dergahı’nın bünyesinde inşa edilmiştir. 3 Recep 1315 H./ 28 Kasım 1897 tarihii Maraş Şer’iye Sicili ile 1316 H./ 1900 M. tarihli Halep Vilayeti Salnamesi’nde, Alaüddevle Bey’in inşa ettirdiği Yum Baba (Mevlevî) Tekkesi’nin, Osmanlı padişahı II. Abdülhamit tarafmdan yenilenircesine tamir ettirdiği kayıtlıdır Bu onarımda türbenin de tamir gördüğü anlaşılmaktadır. Bugün Saatçılar Pasajı’nın güneybatı köşesinde yer alan türbeye batı duvarında açılan dikdörtgen kesitli kapıdan girilir. Kapının üst kısmında 0.25 x 0.30 m. ölçülerinde taş kitabe bulunmaktadır; ve kitabeye ”Hazreti Mevlana Dergahı “yazılmıştır. Çevredeki insanla bu kitabenin, harabe haldeki türbenin içinde bulunduğunu ve türbe yapılırken buraya yerleştirildiğini ifade ettiler. 0.85 x 4.20 m. ölçülerindeki giriş mekanından geçilerek türbe kısmına ulaşılır. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen 4.20 x 7.00 m. ölçülerindeki türbenin batı tarafında 0.80 x 1.20 x 2.75 m. boyutlarında sanduka yer alır. Muhtemelen taş malzemeden yapılan sanduka, şimdiki türbe inşa edilirken betonla kaplanmıştır. Sandukanın baş şahidesi sikke (Mevlevî külahı) şeklinde sonuçlanmakta ve bu sikkeler ölen kişinin Mevlevi tarikatına mensup olduğunu simgelemektedir. Sandukanın üzerinde kitabe yoktur, fakat Mevlevî Dergahı (Yum Baba (Dede) Zaviyesi)’nın kurucusu olan Yum Baba’ya ait olduğu kabul edilmektedir. Kaynaklara göre Yum Baba’nın Dulkadir Beyliği hükümdarı Alaüddevle zamanında hayatta olduğu ve yörede sevilen ve sayılan bir Mevlevi şeyhi olduğu anlaşılmaktadır; hayatı hakkında bir bilgimiz yoktur. Alaüddevle Bey’in vakfiyelerinde Yum Dede olarak zikredilmektedir. “Dede” sıfatı, Mevlevîlikte belli bir mertebeye ulaşan dervişlere verilen unvandır. Bazı kaynaklarda bu şahıstan Yum Baba, Bum Dede ve Yemen Baba şeklinde de bahsedilmiştir; Bum ve Yemen isimlerinin arşiv belgelerinin yanlış okunmasından kaynakladığı sanılmaktadır. Ayrıca 1284 H. / 1867 M. tarihli Haleb Vilayeti Salnamesinde Maraş kazasında Ashab-ı Kiram’dan önemli makamlar sayılırken, Yemen (Yum) Baba’dan da bahsedilmektedir. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları
Ali Rıza Emin Sarmuk Türbesi
KAHRAMANMARAŞ – MERKEZ İLÇE – DİVANLI MAH. KATİP ÇELEBİ SOKAK. İnşa kitabesine göre türbe, 1264 H./1848 M. yılında yapılmıştır. Bugün evler arasına sıkışan türbe dıştan belli olmamaktadır. Yapı, 1970’li yıllarda yıkılarak basit tarzda betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Türbe yanındaki evin mülkiyetinde olup türbeye evin içinden geçilmekte ve yapının damı evin terası olarak kullanılmaktadır. Orijinali de yapının duvarlarında kaba yönü ve moloz taş malzemenin kullanıldığı ve üzerinin ahşap kirişlemeli toprak dam ile kapatıldığı ifade edilmektedir. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen ve içten yaklaşık 4.00 x 6.00 m. boyutlannda olan türbeye, batı duvanmn güney tarafinda açılan dikdörtgen kesitli kapıdan girilir. îç mekanın aydınlığı, doğu duvanmn üst kisminda caddeye açılan küçük pencereden sağlanmıştır. Türbede basit tarzda yapılmış iki sanduka bulunmaktadır. İnşa kitabesine göre sandukalardan biri Maraşlı Ali Rıza Emin Sarmuk’a aittir; diğerinin ise oğluna ait olduğu belirtilmektedir. Ali Rıza Emin Sarmuk’un hayatı hakkında bir bilgi olmamakla beraber, çevrede saygın bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Türbe sade olarak inşa edilmiştir. İnşa kitabesi türbenin doğu cephesine yerleştirilmiştir. Kitabe, 0.30 x 0.40 m. ölçülerinde taş levha üzerine nesih hat İle üç satır olarak yazılmıştır. 1. Eş-şahir fi’l-merkadi eş-şerîf 2. Ali Rıza Emin Sarmuk (?) Mer ‘aşi 3. Sene 1264. [Bu mübarek türbede Maraşlı Ali Rıza Emin Sarmuk (yatmaktadır). Sene 1264 (1848)].
Akkızana Türbesi
Niğde – çamardı – bademdere kasabası’nın karapınar mevkii , akkızana tepesinde Türbe inşa kitabesine göre, 1241 H. / 1826 M. yılında Evliya Şeyh Hasan adına yapılmıştır Yapı defineciler tarafından tahrip edilmiş olup, onarıma ihtiyacı vardır. Hafif eğimli arazi üzerine yapılan türbe, kare planlı olup dıştan yaklaşık 5.50 x 5.50 m. ölçülerindedir. Kapı, kemer, mihrap, pencere ve cephe duvarlanmn köşe bağlantıları ile beşik tonozun dış kaplamasında sarımtrak renkte ince yönü taş, diğer kısımlarda ise moloz taş malzeme kullanılmıştır.
Uluören Köyü Türbesi
Şıh Beril İbrik Türbesi
Mersin – Tarsus
Horasanlı Ali Baba
Mersin – Tarsus
Cambaz Kadı Abdurrahman Efendi
Karaman – Merkez – İsmetpaşa caddesi üzerinde Karaman’da birçok türbe bulunmakla birlikte, bunların hemen tamamına yakını Karamanoğulları dönemine aittir. Bunlar arasında, tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte sadece Cambaz Kadı Türbesi tarihi kaynaklar yardımıyla Osmanlı dönemine ait olarak kabul edilmektedir. Fenari Mahallesi’nde bulunan türbe, 2. İbrahim Bey’in Kadı Askeri Cambaz Kadı Abdurrahman Efendiye aittir. Yapının inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Abdurrahman Efendi’nin, Karaman’nın Osmanlı topraklarına katılmasından sonra ölmesi sebebiyle, türbenin Osmanlı dönemine ait olması gerekir. Kare planlı türbe tamamen kesme taş ile inşa edilmiştir. Sekizgen yüksek bir kasnak üzerine oturan kubbe ile örtülmüştür. Doğu, batı ve güney cephelerde alta dikdörtgen formlu birer pencere vardır. Yapının girişi kuzey cephededir. Basık kemerli giriş, cephelere göre daha içerlektir. Girişin söveleri yekpare taştır. Giriş kemerinin üst kısmında mermer üzerine Latin alfabesiyle “Karaman Beylerinden II. İbrahim Bey’in Kadı Askeri Canbaz Kadı Abdurrahman Efendi Türbesi”, onun üzerine ise bitkisel motifli bir mermere 1535 tarihi yazılmıştır. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – Karaman – Türk Tarih Kurumu – Prof. Dr. Haşim Karpuz
Zeyve Sultan
Karaman Merkez’de İbrahim Hakkı Konyalı’nın Karaman Tarihi’nde anlatıldığına göre bu türbede yatan zat hakkında bilgiler şöyledir: Türbede, mezar taşı kitabesine göre Zeyve Sultan adı ile meşhur es-Seyyid Fahreddin el Huseynî el-Meşhedî el-Hanefî Ahmet Paşa yatmaktadır. Buna göre Zeyve Sultan adı ile meşhur Ahmet Paşa Peygamber soyundan Hazreti Hüseyin’in torunudur. Hanefi mezhebindendir. 1421 yılında ölmüştür. Mezar taşı, iki adet uzun ince sandukadır.
Uzun Şıh
Konya – Taşkent Pirlonda kuzan Sarılar mahallesi tarafında kurulmuş bir köydür. Pirlonda’nın ilim hocası Eminlerden olan Uzun Şıh büyük alimlerden olup zamanın fıkhı ve ilmi konularda bilgi kaynağıdır. Yavuz Sultan Selim döneminde yaşamıştır. Yavuz Sultan Selim tahta çıkınca zamanın en güzide beldesi Bağdat’ı almak istiyor bu arada Doğuda Şah İsmail tehlikesi var. Bunu ortadan kaldırılması gerekli bunun içinde zamanın alimlerine danışıp onların fikirlerini almak isteyen Yavuz Alimleri hocaları çağırmak için haberciler salar. Bu arada Pirlonda’da meşhur bir medrese vardır hocası da Uzun Şıh dır. Haberi Pirlonda ya gelir. Uzun Şıh haberciyle beraber kalkar İstanbul’a gelir. Yavuz Sultan Selim bu hocaların ve ulema kişilerin ilmi seviyelerini anlamak için sarayın giriş kapı eşiğinin altına bir Kur’an-ı Kerim yerleştirir. Gelen hocalar içeri direk girerler. Fakat uzun Şıh gelince içeri girmez buyur ederler yine girmez eşikteki emaneti kaldırın öyle gireyim der. Padişah bu duruma çok sevinir. Hemen aradığım alimi buldum der Kur’an-ı eşikten kaldırır. Diğer hocalar geriye gönderilir. Uzun Şıh’ı huzuruna alır, padişah kendisinin bir sefere çıkacağını bu konu hakkında düşüncesini sorar. Osmanlıda alimlerden fetva alınarak sefere çıkılırdı. Yavuzda Uzun Şıh dan fetva ister Uzun Şıh’ta padişahım akşamki işini sabaha bırakma der. Padişah hemen ordusuna emir verir. Derhal hazırlıkları başlar ve ordu sefere çıkar. 1514 yılında Çaldıran denilen mevkide çetin bir savaş olur bu savaşta Şah İsmail ağır bir yenilgi alır. İran zapt edilir. Irak üzerine yürüyen ordu gecelemek için istirahata çekilir. Yorgun olan Yavuz çadırında uyumuştur. Uyku anında bir tekme yediğini hisseder ve uzun Şıh’ı görür karşısında hemen irkilir uykusundan fırlar. Ordusuna emir verir. Ani baskınla Bağdat alınır. 1517 de Ridaniye savaşıyla mısır ve Arabistan yarımadasını da teslim alan Yavuz kutsal emanetleri halifelikle beraber alır. Ordu büyük bir coşkuyla İstanbul’a döner artık Osmanlıda İslam hilafeti devleti olur. ilk Osmanlı halifesi de yavuzdur. Yavuz İstanbul’da Uzun Şıh’ı yanına çağırtır. Hocam Senin ilmin ve fetvanla İslam beldelerini bir baştan bir başa tek hilafet çatısı altında topladık Allah senden razı olsun bizden bir isteğin var mı der. Uzun Şıh’ta köyüne bir cami yapılmasını ister. Yavuz hemen emir verir. Cami yapımı içinde yer tercihi hocaya bırakılır. Hocada bugünkü büyük caminin yerini gösterir ve caminin buraya yapılmasını ister o dönemde bu yer köyün çok kenarındadır. Çünkü köy Sarılar Mahallesi Mevkiinde kurulmuş köy harici diğer yerler ormanıdır. Uzun Şıh. Bu yer bugün köyün dışında kalıyor zaman gelecek burası köyün ortası olacak diyerek camiin yapımını başlatır. Bugünkü büyük cami yapılır. resmi kayıtlarda caminin ismi Uzun Şıh Camisidir. Osmanlı mimarisini inceliğini hala muhafaza eden bu cami köyümüzün en önemli Osmanlı eserlerinden olup aynı zamanda Taşkent’in en büyük camisidir. Uzun Şıh. Bugünkü imam hatip lisesinin yerinde bulunan medresede birçok alim yetiştirmiş olup bu alimlerde Osmanlıya fikren ve zikren büyük hizmetler vermişlerdir. Kaynak ; Şevki BAŞÇI , Taşkent’in Doğuşu, 1974
Siyam Efendi
Konya – Taşkent – Balcılar’dan 4 kilo metre uzaklıkta, Ağıl Ardıç yolu üzerinde Siyam Efendi’nin dedesi eski Ermenek Müftüsü Hacı Mümin Efendidir. Hacı Mümin Efendi, torunu Siyam Efendi’yi İstanbul’a medrese tahsili için gönderir. Siyam Efendi İstanbul’da tahsilini sürdürür. Tahsilinin bitimine az bir süre kalır. Annesinin özlemi hat safhaya gelince medreseden izin almış ve Ermenek, Yukarı Çağlar Köyüne yolculuğa başlamış. Bu yolculuğu İstanbul’dan o zamanlar ismi Alata olan Balcılar’a kadar sürer. Yolculuk yayan olduğu için Siyam Efendi hasta bir halde Alata’ya (Balcılara) ulaşır. Alata’da Siyam Efendiyi görenler hasta olduğunu fark ederler. “Köyüne gitme. İyileş ondan sonra gönderelim. Misafirimiz ol.” derler. Siyam Efendi, “Köyüme gideceğim.”der. Yola çıkar. Alata yaylasında bir ardıç ağacının dibine kadar varabilir. Hasta düşüp ardıç ağacının dibine yatar. Hareket edemez. Daha sonra Alatalı bir çoban onu görür. Alata’dan sal götürülür ve sal ile tekrar köye getirilir. Siyam Efendi bu hastalıktan kurtulamayacağını hakkın rahmetine kavuşacağını anlar ve Alatalılara vasiyette bulunur, “Ben ölünce, beni bulduğunuz ardıç ağacının dibine defnedin. Ben kıyıcı ocağındanım. Üzerinde yılancık hastalığı olup, benim yanıma gelmek isteyenler, benim yanıma gelmeden önce aileme gitsinler. Üç defa yılancıklarını kıydırsınlar. İyi olmazlar ise sonra benim yanıma gelsinler. Ayrıca beni ziyarete gelenler bir tas süt ve haşlanmış yumurta ile gelsinler” der. Bunun nedeni şöyle ifade edilmiştir, Siyam Efendi küçükken Çavuş lakaplı babasını kaybetmiş. Yoksulluk içinde hasret kaldıkları süt ve yumurtayı çok sevmektedir. Daha sonra Ermenek Müftüsü dedesi Hacı Mümin Efendi tarafından İstanbul’a medrese tahsiline gönderilmiştir. Siyam Efendi öldüğünde henüz evli değil 25 yaşlarında bir zat olduğu sanılmaktadır. Daha sonra İzvitli Siyam Efendi, Alata’da hakkın rahmetine kavuşur ve vasiyet ettiği ardıç ağacı dibine gömülür. Siyam Efendinin ölüm tarihi Yukarı Çağlar köyünde devam eden tüm aile büyüklerine danışılması sonunda 1820’li yıllarda öldüğü hesaplanmaktadır. 1752-1820 yılları arasında yaşamış olan Siyam Efendi’nin mezarı, kronik baş ağrısı ve romatizmal rahatsızlığı olanlar tarafından ziyaret ediliyor.Eğer bir gün yolunuz Balcılar’a düşerse,yörenin en yaşlısının burada yaşadığını hatırlayıp onu ziyaret etmeyi sakın unutmayın. Genellikle baş ağrısı ve romatizmal hastalığı olanlar tarafından ziyaret edilen Siyam Efendiye ülkenin her köşesinden gelenler mevcuttur. Buraya yürüyemeyecek şekilde gelenlerin ziyaret neticesinde yürüyerek gittikleri uzun yıllardır söylenir” dedi.
Kutbul Aktab Ahmet Efendi
Karaman -Başyayla ‘da Kirazlı Yayla camii arkasındadır. Kutup Ahmet Efendi, şu anda Konya Konevi Cami-i kabristanlığında yatan İmam Muhammed Bağevi’nin oğlu, Ali’nin oğlu olduğu belirtilmektedir. İmam Muhammed Bağevi, Buhara’dan Bağdat’a, Bağdat’tan da Konya’ya gelmiştir. Konya’da kendisine “Form” diye bilinen semtte bir tekke verilmiştir. İmam Bağevi, orada ilimle ömrünü geçirmiştir. 1960’lı yıllarda “Forum” semtinde yol genişletme çalışmalarından dolayı mezarı kaldırılmış ve Konevi Camii avlusuna taşınmıştır. İmam Muhammed Bağevi’nin oğlu Ali Efendi 1500’lü yıllarda Navağı (Başyayla–Sarıveliler) yöresinde vergi memuru olarak görevlendirtmiştir. Ali Efendi, bölgeyi beğenmesinden dolayı babasının izni ile Kirazlıyayla (Lafsa)’ya yerleşmiştir. Ali Efendi, Yukarı Çağlar (İzvit) köyünden evlenmiş ve oğlu Ahmet (Kutup Ahmet Efendi) dünyaya gelmiştir. Kutup Ahmet Efendi’nin annesi Yukarı Çağlarlı olup, mezarının köy mezarlığı, büyük karamığın içinde olduğu belirtilmektedir. Ali Efendi, hac dönüşü devrin padişahını (1600)’lü yıllarda ziyareti esnasında İstanbul’da ölmüştür. Mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Ali Efendi’nin evinin şu anda Kirazlıyayla Caminin yanında bulunan abdest alma avlusunun yeri olduğu belirtilmektedir. Kutup Ahmet Efendi 1101 Hicri 1690 Miladi tarihinde Lavsa’da ölmüştür. Kendisi tarafından yaptırılan Kirazlıyayla (Lafsa) Caminin kuzeyinde bulunan Türbe caddesi üzerindeki, Belediye lojmanın güneybatı köşesinde yıkılmış durumda bulunan çeşmenin kitabesinde “Kutup Ahmet Efendi’nin İmam Muhammed Bağevi oğlu Ali’nin oğludur” der. Çeşmenin hicri 1062 Miladi 1652 yılında yaptırılmış olduğu belirlenmiştir. Kirazlıyayla (Lafsa) Mahallesi üzerinde bulunan Türbe caddesi üzeri batı kısımda bulunan Kutup Ahmet Efendinin türbesi kabristanlığında gömülü bulunan önemli mezar taşlarında okuna bilen yazılar şöyledir: “Türbe içinde gömülü bulunan Kut bul Arifin şeyh (şıh) Ahmet efendi 1101 Hicri 1690 Miladi yılında ölmüştür.” Kitabesi türbenin üst sol köşesindedir. Kutup Ahmet Efendi iyi bir din eğitim almış devrin sayılı din bilginlerinden ve tarikat büyüklerindendir. Kutup Ahmet Efendi’nin tek oğlu olduğu ve adının Davut olduğu bilinmektedir. Kabri Türbe Caddesi üzerinde bulunan incir ağacının sol tarafında oldu tespit edilmiştir. Kabir taşında Esseyit-Eş Seyh Davut bin Ahmet’in evladı Muhammet Bağavi yazmaktadır. Hicri 1188 miladi 1774 yılında öldüğü belirlenmiştir. Kutup Ahmet Efendi oğlu Şıh Davut oğlu, Şıh Ahmet Efendi ölüm tarih 1192 hicri 1778 miladidir. Yine Kutup Ahmet oğlu, Davut oğlu, Ahmet oğlu, Abdülhalim’in ise ölüm tarihi bilinmemektedir.
Şeyh İdris Türbesi
Konya – Hüyük – Şeyh Idris sokakta XV. Yüzyılın başlarında yaşamış, bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında etkin görev almış bir Türk dervişidir. Şeyh Bahşi’nin kardeşi olduğu rivayet edilir. Kendi bölgelerinde geçenlere her türlü yardımın sağlandığı, misafirlere yemek verildiği, iaşelerinin ve ibadet yerlerinin temin edildiği zaviyesi yıkılmış, türbesi günümüze kadar intikal edebilmiştir.
Şeyh Bahşi
Konya – Hüyük – Şeyh Bahri sokağında Konya ve bölgesinin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli katkıları olan ve Ahmet Yesevi’nin düşüncesine bağlı olduğu anlaşılan bir Türk dervişidir. 1437 yılında kurulduğu bilinen, kendi bölgelerinden geçenlere her türlü yardımın sağlandığı, misafirlere yemek verildiği, iaşelerinin ve ibadet yerlerinin temin edildiği zaviyesi yıkılmış türbesi günümüze intikal etmiştir.
Şeyh Ahmet Yatağan Mürsel
Konya – Meram – Yatağan Köyü Yatağan Köyü’nünü kurucusu ve köy halkının atası Şeyh Ahmet Mürsel, bir Anadolu Alperenidir. Kayıtlarda Yatağan’lı Ahmet veya sadece Yatağan Mürsel olarak anılmaktadır. Şeyh’i dediği Sultan’la birlikte Horasan’dan çıkmışlar, önce Hicaz’a gidip Hac görevini yapmışlar, sonra da Konya’ya gelerek Melengürgit dağı eteklerine konaklamışlardır. Bu civarda Karadağ’da zaviye kurarak 360 kadar mürit ile bir müddet burada yaşamışlardır. Daha sonra dediği Sultan kendisi Ilgın’ın Haruniye köyüne gitmiş, yetişkin müritlerine de buralarda kalarak yerleşimlerini istemiştir. Şeyh Ahmed Mürsel’i de adıyla bilinen yatağan köyü civarına göndermiştir. Ahmet Yatağan Mürsel’in ölüm ve doğum tarihleri belli değildir. 15. yüzyıl başlarında yaşamıştır. Buna dair tarihi belge, Selçuklu Sultanı II. Mehmet’in kendisine yazdığı Vakıfnamedir. Sultan Alaaddin, Yatağan Mürsel’i bir sebeple sarayına çağırmış, O’nun kerametlerine şahit olarak ermiş bir kişi olduğunu anlayarak hürmet göstermiş ve köyün iki önemli arazisini zaviyesine vakfetmiştir. Tarih Hicri 810 (1402), Sultan Alaaddin ile Yatağan Mürsel’in görüşmesi menkıbe halinde köyde nesilden nesile anlatıla gelmiştir. Bu tarihte Ahmet Mürsel 50 yaşlarındadır. Rivayete göre Ahmet Mürsel iki kızını müritlerinden iki gençle evlendirmiş, köy halkı bunlardan çoğalmıştır. Söz konusu vakıfnamede bu damatların da imzası vardır. Birisi Ali oğlu Yusuf diğeri de Mustafa oğlu İsmail’dir.
İlla Baba
İlla Baba Türbesi, Çalpınar (Köyü) Mahallesindedir. Köy içinden geçen derenin karşı tarafındadır. Çalpınar köyünün eski adı İlla’dır. Köyün ismini burada medfun olan İlla Baba’dan aldığı söylenmektedir. Ermiş bir zat olarak anılmaktadır. Türbe betonarmeden kare plana yakın inşa edilmiştir. Türbe içinde üç sanduka bulunmaktadır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Antalya , Abdulhalim Durma
İshak Dede – Elmalı
Antalya İli, Elmalı İlçesi merkezinde, Kapmescit Mahallesi, İshakdede Caddesindedir.
Haydar Baba – Elmalı
Antalya – Elmalı’da Abdal Musa’nın talebelerinden olduğu söylenir.
Çoban Dede – Elmalı
Antalya – Elmalı’da …….
Hacı Kemal Dede Türbesi
Uşak – Merkez’de Kurtuluş İlköğretim Okulu’nun arkasında bulunmaktadır. Türbenin Germiyanoğulları zamanında Uçbeylerinden Hacı Kemal’e ait olduğu söylenmektedir. Bir başka söylentiye göre ise Hacı Kemal Sultan Yıldırım Beyazıt’ın karısı Devlet Hatun’un kız kardeşi Cemile Hatun ile evli idi. Ancak bu söylentilere açıklık getirecek bir belgeye rastlanmamıştır. Türbe içerisinde iki lahit bulunmaktadır. Şeyh Hacı Kemal’in mezarı üzerinde H.1311 (1892) tarihli kitabe bulunmaktadır. Kitabe: “İade-i şeref eyledi Hacı Kemal Sultan himmeti kutsiyyesi yerini buldu. Mamur sağ olsun alemde din vatan hayhuhan kıldılar bu eseri necate sebebi magfur 1311.” Şeyh Hacı Kemal’in Germiyanoğulları zamanında Uçbeyi olduğu söylense de mezar taşındaki tarih ile arada büyük bir fark bulunmaktadır. Türbe kesme taştan dikdörtgen planlı olup üzeri yüksek kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin kuzey cephesinde dikdörtgen şeklinde bir kapıdan içerisine girilmektedir. Bu kapının iki yanına birer pencere yerleştirilmiştir. Kapı ve pencerelerin üzerleri tuğladan yassı kemerli nişlerle şekillendirilmiştir. Ayrıca doğu yönündeki cepheye de sivri kemerli bir pencere daha açılmıştır. Türbe içerisinde herhangi bir bezeme elemanına rastlanmamaktadır. Sağlık, bilhassa sıtmadan kurtarma konusunda çok ünlüydü. Türbe parmaklıklarına çaput bağlanırdı. Kaynak ; Evliyalar Şehri Uşak , Abdulhalim Durma
Hacım Sultan
Germiyanzade Süleyman Şah Türbesi
Manisa – Kula’da Çarşı Camii yanında Geermiyanzade Süleyman Şah ; Miladi 1071’deki Malazgirt zaferinden sonra asya kıtasının Hazer Bölgesinden Anadolu’ya göç edip Kütahya’da Germiyan Beyliğini kuran Ali Germiyan Yakup çelebi Ahfadından Mehmet Bey’in oğludur. Kendisi daha küçük yaşlarında babası Mehmet Bey ile bir çok savaşlara katılmış ve Kula’nın Bizanslar’dan alınmasında büyük kahramanlıklar gösretirip ” Fatihi Belde ” ünvanına mazhar olmuştur. 1363 miladı yılında babası Mehmet Bey’in vefatı ile Germiyan Beyliğinin başına geçerek 19 sene devleti idare etmiş, namına para bastırmış ve bu müddet içinde memlekete büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bu Türbenin dış sağ tarafında medfun o devrin sayılı Ulemalarından Şeyh Rükniddini Şücai hazretlerinden aldığı himmetlerle büyük manevi mertebelere ulaşmıştır. Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri’nin oğlu Sultan Veled’in kızı Mutahhara hatunla evlenerek bundan dünyaya gelen Devlet Hatun isimli kızını da Osmanlı Padişahlarından Yıldırım Beyazıt ile evlendirmiş. Süleyman Şah , Hükümet merkezini Karahisar’a kaldırmış ve idareyi oğlu Yakup Bey’e terk ederek kendisi Kula’daki malikanesine çekilip münzevi bir hayat yaşamakta iken 1387 yılında vefat etmiş ve bu türbe de zevcesi Mutahhara Hatun ile beraber yatmaktadır.
Molla Abdullah El – Bingoli (Dalar )
Molla Abdullah Dalar 1923 Yılında Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Sarısaman köyünde dünyaya geldi. Babasının Mahmut dedesinin adı Muhammed’dir. Ticaretle uğraşan babası Genç ilçesinin zenginlerinden idi. Molla Abdullah medrese tahsiline kadar ailesiyle birlikte kalmış, kardeşlerin büyüğü olması hasebiyle babasına yardımcı olmuştur. Askerlik vazifesini yerine getirdikten sonra ilim tahsili için gurbet yolculuklarına başlamıştır. Evlendikten sonra ailesini de yanına alarak Muş’un farklı köylerinde ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Seyda Molla Abdullahi Muş’ta medrese eğitimine devam ederken hocası Seyda Molla Mahfuz’la birlikte Oxin’e gidip bazı zaman dilimlerinde orada kalıp dersler okuyordu. Oxin’de Hâlidî geleneği halifelerinden Muhammed Diyauddin’in (Hazret) halifesi Şeyh Alauddin’in yanında Nakşibendî tarikatına intisap etti. Şeyh Alauddin’in vefatından sonra başka kimseye intisap etmedi. İlim tahsilini bitirdikten sonra Muş’un Sürügüden (Xırbe) köyünde bir yandan irşad faaliyetlerinde bulunuyor diğer yandan medresede öğrenci yetiştiriyordu. Bu yıllarda tasavvuf eğitiminden uzak kalmasından kaynaklanan manevi bir boşluk hissetti ve bu boşluğu doldurmak için bazı arayışlar içerisinde oldu. 1966 yıllarında bir mürşit bulmak için önce Hicaz’a gitti. Üç ay orada kaldıktan sonra Suriye’nin başkenti Şam’a geçti. Burada da aradığını bulamayan Molla Abdullah, Hazne’de Şeyh Ahmet’i Haznevî’nin oğlu Şeyh Alauddîn Haznevi’nin yanına giderek orada tasavvuf eğitimine başladı. Yaklaşık üç yıl amel eden bu eğitimden sonra Şeyh Alauddîn tarafından kendisine Halifelik verildi. Şeyh Alauddin’in vefatından sonra oradan ayrılarak Türkiye’ye geri döndü. Geri döndüğünde tarikat faaliyetinden ziyade medreseler kurarak eğitim hizmetinde bulunmayı, ilim adamı yetiştirmeyi ve topluma dinin zarurilerini anlatmak suretiyle irşat etmeyi tercih etti. Molla Abdullah Bingöli ( Dayar ) Silsile-i Şerifi Doğu ve Güneydoğu’nun farklı yerlerinde bir müddet fahri, daha sonra resmi olarak hizmet yapmıştır. Emekli olduktan sonra Gaziantep’e yerleşmiş orada medrese eğitimi vermeye başlamış günümüzde halen faal olan bir medrese inşa etmiştir. Gaziantep’te ilmi faaliyetler yapmakla birlikte daha önce görev yaptığı Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde bir büyük bir medrese inşa etmiş, ömrünü geri kalan kısmını bu iki şehir arasında geçirmiştir. Günümüzde oğlu Molla Muhammed Dalar idaresinde Gaziantep’te iki, Kırıkhan’da bir medrese olmak üzere ilmi faaliyetler devam etmekte olup bu medreselerde her yıl onlarca öğrenci ilmi icazet almaktadır. Zamanını hep ilim ve irşat yolunda hizmet etmekle geçiren molla Abdullah hayatının son dönemlerinde kalp rahatsızlığına yakalandı. Belli aralıklarla tedavi görüyordu. En son gittiği Ankara’da tedavi görürken 22 Temmuz 2002 tarihinde rahmeti rahmana kavuştu. Molla Abdullah, “Dünyada beni en çok sevindiren şeylerden birisi de dünya malını miras olarak bırakmamamdır” diyordu. O, dünya malını miras olarak bırakmadı fakat geride Müslümanlara İslami değerleri aktarmaya çalışan yüzlerce öğrenci ve onu tanıyan binlerce kişinin hafızala-rındaki İslami öğütleri miras olarak bırakmıştır. Kaynak; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bir Halidi Müderris: Molla Abdullah El – Bingöli ve İlmi Faaliyetleri , Abdullah Bedeva
Şeyh Seyda Muhammed Emin El Hayderi
Seyda Muhammed Emin el-Haydari 1927’de Mardin Nusaybin İlçesine bağlı Kalecik köyünde dünyaya teşrif eylemiş, 2003 yılı baharında 76 yaşındayken hakkın rahmetine kavuşmuştur. Babası Seyda Molla Ahmed el-Hayderî (1887-1937), annesi ise Molla Ali Koçerî’nin kızı Sıddıka hanımdır. Babası Patnos, Erciş ve Dedeli bölgelerinde bulunan Hayderî aşiretinden olup, birinci dünya savaşında doğu cephesinde savaşmış, yaralanınca terhis edilmiş, rusların böl- geyi işgal etmesi üzerine ailesiyle birlikte Nusaybin ilçesine göç etmiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderî henüz on yaşındayken, babası birinci dünya savaşında aldığı yaranın etkisiyle hakkın rahmetine kavuşmuştur. Babası vefatından önce ailesini toplayarak, kendilerine ilim dışında bir miras bırakmadığını ve ilme adanmalarını vasiyet etmiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderi pederinin vasiyeti ve validesinin yönlendirmesiyle, henüz on yaşındayken 1937’de eğitim için Suriye Kamışlı beldesine bağlı Hazna köyüne gitmiş, orada Şeyh Ahmed el-Haznevi hazretlerinin (ö.1949) maiyetindeki “Hazna Medresesine” iltihak etmiş, on yıllık bir tedrisat sürecinden sonra 1947 yılında Seyda Abdurrezzak el-Heleli’den icazet almıştır. Buna göre yaklaşık 12 yıl Şeyh Ahmed el-Haznevî ’ nin medresesinde, yine onun maiyetinde ilmi ve tasavvufi bir eğitim almıştır. İlim ve tasavvuf alanında Şeyh Ahmed el-Haznevî’nin tasavvufi/manevi hayatının terbiyesinde yetişmiş ve adım adım kendisini takip etmek suretiyle onun maneviyatını özümsemiştir. İcazetnamesini aldıktan sonra yaklaşık 3 yıl Hazna köyünde müderrislik yapmış ve 1950’de Türkiye’ye geri dönmüştür. Türkiye’de Mardin’e bağlı Nusaybin, Midyat ve Kızıltepe ilçelerinde, Diyarbakır Silvan’a bağlı çeşitli köylerde müderrislik, ilim, tasavvuf ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Son olarak 1982’de Diyarbakır Silvan Bereketli köyünde müderrisliğe başlayarak çok sayıda tasavvuf, ilim ve irfan ehli talebe yetiştirmiş, talebelerini irşad için farklı bölgelere göndermiştir. Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, irşad için belirli aralıklarla Diyarbakır ve çevresine seyahate çıkardı. Bu çerçevede Bingöl Genç İlçesine, Ilıcalar beldesine ve Dik köyüne gelerek çok sayıda insanın tövbe et- mesine, tasavvufa intisap ederek hidayet bulmasına, ilim, ahlak ve maneviyatta yol almasına vesile olmuştur. Seyda Muhammed Hayderî’nin Tasavvufî Yönü Seyda Muhammed Emin el-Hayderî ve oğlu Şeyh Ahmed el-Hayderî’nin Hâlid-i Nakşibendî’ye intisap silsilesi şu şekildedir: Silsile-i Şerifi Şeyh Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, Şeyh Ahmed el-Haznevî medresesinde ve yine onun maiyetinde Şeyh Seyda Abdurrezak el-Helelî’den icazet almıştır. Seyda Hayderî, Şeyh Ahmed Haznevî’nin vefatından sonra Şeyh Ma- sum vasıtasıyla seyr-sulûk derslerine başlar, bilahare Şeyh Ahmed Haznevî’nin oğlu Şeyh Alaeddin Haznevî vasıtasıyla tasavvufî icazet alır. Bu açıdan kendisi ve medresesi ilmi/tasavvufî açıdan Hâlid-i Nakşibendî geleneğine Şeyh Abdurrezzak el-Helelî, Şeyh Alaeddin Haznevî ve Şeyh Ahmed el-Haznevî halkasıyla intisap etmektedir. Seyda Hayderî Şeyh Alaeddin ve Haznevî ailesine büyük bir sevgi saygıyla bağlıydı. Hazna köyüne gittiğinden “ben burada müridim der” ve herzamankinden daha mütevazi davranır, öyle ki Haznevî ailesinden mutasavvıf kimseler kendisini ziyarete geldiğinde sarığını çıkarır, sizin yanınızda benim şeyhliğim olmaz derdi. Şeyh Alaeddin Haznevî’ye büyük bir sevgiyle bağlıydı. Öyle ki onun vefatından sonra büyük bir üzüntüye kapılmış, manevi rehberin firkatinden kaynaklanan derin bir hüzünle onun hakkında tasavvufun derin izlerini taşıyan kasideler nazmetmiştir. Yüksek bir maneviyatı, derin bir bağlılığı, sevgiyi, hüznü içeren, tasavvuftaki deruni ilahi aşkı, derin bir peygamber sevgisini, hazna medresesine ve mürşide olan derin sevgi bağlılığın yanı sıra çeşitli tasavvufî temaları yine edebi ve derin tasavvufî imgelerle dile getiren bu kasideler, tasavvuf çevrelerinde mütalaa edilmektedir. Tasavvufî konularda ele aldığı Divan, Seyda Hayderî’nin deruni takvasını, yüksek mane- viyatını ve velayetini yansıtmaktadır. Günümüzde faaliyetlerine devam eden Hayderi medresesi ilim ve tasavvuf/maneviyat açısından Hazna medresesinin bir şubesidir. Hâlidî Nakşibendî mecrasında Hayderî Medresesine kaynaklık eden Hazna Medresesi bilahare ele alınacaktır. Seyda Hayderî’nin Eserleri Seyda Muhammed Emin el-Hayderî, zahir ve batın ilimleri toplayan, ilim fıkıh ve tasavvufu şahsında meleke haline getirmiş, sünnete bağlılığı ve nebevi ahlakıyla peygamber aşığı bir mutasavvıf, alim, edip, müellif ve müderris olmakla birlikte, bölgenin manen ihya ve inşası konusunda Hâlidî geleneğinin misyonunu icra eden güçlü halkalarından biriydi. Merhum pederi Molla Ahmed Hayderî’nin ve kendisinin tasavvufi şiir ve kasideleri ihtiva eden “Diwan a Hayderî” isimli kitabı müstakil bir şekilde basılmıştır. Seyda Hayderî temel itikadi bilgileri ihtiva eden “Eqida İmanê”, Hz. Peygamberin dünyaya teşrifi serencâmını ve medhini konu alan “Mewlud a Nebi” isimli bir mevlit kitabı, Hz. Peygamber’in doğumunu ve kısaca hayatını nazım ve nesir üslubunda ele alan “Mewlidu’n-Nebî” isimli bir risale, temel fıkıh/ilmihal bilgilerini ihtiva eden “Werdu’l-Etfâl” isimli bir eser telif etmiş ve bu eserler Diyarbakır’da Mektebet-u Seyda yayınevi tarafından, Tuhfetu’l-Hayderî ismiyle bir araya getirilmiş ve tek kitap halinde basılmıştır.16 Hayderî yalnızca zikredilen yazılı eserlerin yanı sıra, kendisinden geriye köklü bir medrese, ilim, tasavvuf ve irşad geleneğini de miras bırakmıştır. Vefatı ve Hayderî Medresesinin Günümüzdeki Durumu Seyda Muhammed Emin el-Hayderî Bereketli medresesini tamamladıktan sonra, 2000 yıllarına doğru Diyarbakır’a 15 km. mesafelik bir mevkide, yeni bir ilim/tasavvuf merkezinin temellerini atmıştır. Hayderî külliyesi Bingöl- Diyarbakır yolunda, Diyarbakır’a 15 km. lik bir mesafededir. 2003’te vefat eden Şeyh Seyda Muhammed Emin el-Haydarî’nin kabri şerifi bu külliyenin sınırları içindedir. Şeyh Muhammed Emin Hayderî’nin ilmî, tasavvufî ve manevî mirası, toprağa düşerek filizlenen bir tohum misali, onun vefatından sonra etrafa dal budak salmıştır. Nitekim vefatına yakın zamanlarda “benden sonra ilmi/tasavvufî hizmet gelişecek, inkişaf ederek etrafa dal budak salacaktır” demiştir. Kendisinden sonra tedris ve irşad kürsüsüne geçen oğlu Şeyh Seyda Ahmed el-Hayderî ilim, irşad ve tasavvuf mecrasında faaliyetleriyle pederini tasdik etmiştir. Seyda Ahmed el- Hayderî henüz babası hayattayken ilmi icazetnamesini aldıktan sonra, tarikat derslerini, tasavvufî seyr-u sulûk sürecini tamamlamıştır. Bunun üzerine ba- bası, Seyda Ahmed Hayderî’yi yanına alarak Şeyh Ahmed el-Haznevî’nin oğlu Şeyh Abdulğani el-Haznevi’ye götürmüş ve ondan halifelik talep etmiştir. Şeyh Abdulğani el-Haznevî, Şeyh Muhammed Emin el-Haydarî ile birlikte Seyda Ahmed el-Hayderî’ye halifelik vermiş, o da pederinden aldığı ilmi ve tasavvufî mirası geliştirerek günümüze taşımıştır. Seyda Ahmed el-Hayderî Diyarbakır merkezli olmak üzere Bingöl, Muş, Mardin, Urfa, Adana ve İstanbul’daki ilim ve tasavvuf merkezli irşad faaliyetlerine devam etmekte, irşad faaliyeti kapsamında belirli aralıklarla Bingöl’e, Bingöl’e bağlı Ilıca beldesine, Dik köyüne ve Genç ilçesine gelmektedir. Dik köyünde uzun yıllar boyunca medrese ilimleri okutan, tarikat ve irşad faaliyeti yürüten merhum Molla Zeki efendi, henüz ha- yatta olan Molla Heybet, Molla Halim ve Molla Muhammed efendiler ilim ve tasavvufta Hayderî medresesine bağlıdır. Seyda Ahmed el-Hayderî, Silvan karayolu üzerinde Diyarbakır’a 15 km. mesafelik bir mevkide, pederinin hayattayken başlattığı ilim ve tasavvuf külliyesini tamamlamış, Hayderî medresesini nicelik ve nitelik bakımından geliştirmiştir. Belirtilen mevkide cami, lojman ve yedi katlı bir medrese inşaatını tamamlamış, pederinin medrese, tasavvuf, ilim ve fıkıh geleneğini güçlendirerek devam ettirmiştir. Haznevî medresesinin bir şubesi olan Hayderî medresesi merkez olmak üzere Diyarbakır, Adana, Muş, Mardin, Urfa ve İstanbul’da yaklaşık 15 adet şube açmış ve faaliyete geçirmiştir. Bu şubelerden bir kısmı külliye vasfındadır. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Günümüzde Halidi Geleneğinde Fıkıh ve Tasavvuf İlişkisi ( Seyda Muhammed Emin El Hayderi- Medresesi Örneği) , Ramazan Korkut
Molla Muhyiddin el – Haveli
Resmi kaynaklara göre Molla Muhyiddîn el-Hâvelî, 01.07.1896 Siirt ilinin Baykan ilçesinin Garzan denilen bölgesinin Ormanpınar (Bilvanîs) köyü doğumlu görünmektedir. Bununla beraber el-Mektûbât adlı eseri ve çocuklarının kendisinden aktararak verdikleri bilgilere göre 1909 yılında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Annesinin adı Halime, babasının adı Ali’dir. Babası halk arasında Molla Ali diye bilinmektedir. Molla Muhyiddîn el-Hâvelî’nin ailesi aslen Irak’ın Süleymaniye şehrine bağlı Berzenc köyündendir. Dedeleri oradan yaklaşık olarak 150-200 sene (8-9 göbek) önce bilinmeyen bazı sebeplerden ötürü Gercüş ilçesi Vergili (Becirman) köyüne göç etmiş ve burada yaşamaya devam etmişlerdir. Daha sonra Siirt’in Baykan ilçesinin Ormanpınar (Bilvanîs) köyüne taşınmışlardır. Molla Muhyiddîn el-Hâvelî, Baykan Bilvanîs köyünden olup, medrese tahsilini, Oğin, Norşin ve Çır (Çukurca)’da tamamlamıştır. İlk derslerini de Baykan ilçesine bağlı Siyan köyünde imamlık görevini ifa eden babasından almaya başlamıştır. el-Hâvelî, daha sonraki eğitimine kayınpederi de olacak Molla Alâüddîn’in(ö. ?) yanında Baykan ilçesine bağlı Çır (Çukurca) köyünde devam etmiştir. Bir ay Norşin’de Hazret’in torunu Molla Cemâleddîn’den, bir ay da Kozluk ilçesinde Molla Reşid Arıncî’den ders almıştır. Geriye kalan eğitimini kayın pederi Molla Alâüddîn’in rahle-i tedrisinden geçerek tamamlamıştır. Medrese eğitimini 17 yaşında bitirerek Molla Alâüddîn’den icazetnamesini almış ve bundan sonra 3 yıl süreyle hocasıyla birlikte aynı medresede ders vermeye başlamıştır. el-Hâvelî, 22 yaşından itibaren tasavvufî ve ilmî çalışmalarını Şeyh Abdülhakim el-Hüseynî (1902/1972) (Menzil Şeyhi M. Raşit Erol’ un(1930/1993) babası) ile birlikte zamanın meşhur mutasavvıflarından, Suriye’de ikamet eden Şeyh Ahmed Haznevî’nin (1886/1950) yanında sürdürmüş, şeyhinin vefatı üzerine, Norşinli Şeyh M. Maşuk ’un yanında tasavvuf eğitimini tamamlayıp hilafetini ondan almıştır. Norşin medresesinin mürşid ve müderrislerinin birbirlerine yazdıkları mektuplar incelendiğinde, bölge halkının günlük hayatta karşılaştığı sorunlarla ilgili çok sayıda fetva ve açıklamayı ihtiva ettikleri görülecektir. Bu mektuplar ilmî ve tasavvufî konularda küçük birer risale niteliği taşımaktadır. Hâlidî şeyhi el-Hâvelî de bu geleneğin bir parçası olarak çevre illere hatta Ezher şeyhine mektuplar yazarak bu alanda epey verimli olmuştur. Ayrıca Hâlidî şeyhleri, müderrislik ve irşad görevlerinin yanında ihtiyaç anında toplumu yönlendiren, rehberlik ve öncülük eden âlimler olarak görev yapmış, bazen de arabuluculuk görevlerini de üstlenerek toplumda şiddetin önlenmesi ve huzur ortamının hâkim olmasında önemli katkılar sağlamışlardır. Yani bu gelenekte tasavvuf/ tekke geleneği yanı sıra ilim-irşad geleneği de vardır hatta bu gelenek daha hâkim olarak karşımıza çıkmaktadır. el-Hâvelî tasavvufî geleneğin tekke ayağını değil de ilim-irşad ayağı olan medrese geleneğini esas almıştır. Bu geleneğin tekke ayağı ise genelde bölgenin şeyh ailelerinin sürdürdüğü görülmektedir. el-Hâvelî, düzenlediği sohbetlerle insanların zamanlarını ilim, irfan ve ibadetle geçirmelerini sağlamış bu sayede onların vakitlerini boşa harcamalarına engel olmuştur. el-Hâvelî Hâlidî geleneğin ilim-irşad ayağı medrese ekolünün en müşahhas örneklerindendir. O hem medrese hem de yazdığı el-Mektûbât adlı eseriyle bu ilim-irşad geleneğin bir halkası olduğunu bize göstermiştir. el-Hâvelî, bölgenin en tanınmış ulemasından olup, fetvalarıyla nam salmıştır. Seyda Molla Muhyiddîn hazretleri Şeyh Muhammed Maşuk’un hem amel arkadaşı hem de halifesidir. Arkasında altı halife ve gözü yaşlı binlerce seven bırakarak 1987 yılında seccadesinde sabah namazı öncesinde dâr-ı bekâya göç etmiştir. Mezarı Baykan’ın Bayika Köyündedir. El-Hâvelî’nin Halifeleri el-Hâvelî, ilim adamlığının yanında, zühd ve takvâya dayalı yaşamıyla daşöhret bulmuştur. O, Tasavvufun önemli bir kolu olan Hâlidî tarikatında şeyh mertebesine ulaşmıştır. el-Hâvelî, dinî ilimleri öğrettiği gibi, tasavvuf konusunda da çok kişiye ders vermiş, bunlardan tasavvuf eğitimini tamamlayan altı kişiye de irşat izni vermiş ve onları halifesi olarak tayin etmiştir. Yukarıda Hâlid-i Bağdâdî’nin, zahirî ilimlerde icazeti olmayana hilafet görevi vermediğini aktarmıştık. el-Hâvelî’nin de hilafet verdiği kişilerin zahirî ilimlerde icazeti olan kişiler olduğunu görmekteyiz. Bu kişiler ise aşağıda zikredilenlerdir; 1- Şeyh Bedreddin Mutlu (Kendi şeyhi Şeyh Maşuk’un oğlu) 2- Norşinli Şeyh Fadli Kocaman 3- Molla Havi Akkuş (1927-31/2015) 4- Molla Hasib 5- Molla Abdullah Dibo 6- Molla Muhammed Arıncî. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Tarikatının Halifelerinden Molla Muhyiddin El Haveli ve Tasavvufa dair Fetvaları, Necmettin Kartal
Şeyh Abdüllatif Haziyani
Şeyh Abdullatif, 1887 yılında Xaziyan/Savaşçılar köyünde doğmuştur. Küçük yaşlarda medrese tahsiline başlamıştır. İlk olarak babasından ders almıştır. Daha sonra Muş’un Pazu köyünde kendi akrabası olan Mele Hasan’ê Bakê’nın medresesinde, Varto’nun Rindaliya ve Hacibey köyünde Sultanşenli Muhammed’in medresesinde ardından Karayazı’nın Dehar köyünde okumuştur. Dehar’da okurken irşat amacıyla köyleri dolaşan Şeyh Said’ê Palu ile tanışmış ve daha sonra onların köyü olan Hınıs’ın Kolhisar köyüne geçerek Şeyh Said Efendi’nin medresesinde Şeyh Ali Rıza Efendi ile beraber okumuştur. Oradan ayrıldıktan sonra Melekan köyünde Şeyh Abdullah Efendi’nin medresesinde okumuştur. Medrese tahsilini bitirdikten sonra kendi köyü olan Xaziya’da medrese açmıştır. 1925 yılında Şeyh Said hadisesi başlayınca ailesinin birçok ferdiyle birlikte aktif olarak harekete katılmıştır. Hareketin yenilgiye uğraması, Şeyh Said ve arkadaşlarının İran’a kaçmaya karar vermesi üzerine “maddi imkânım yoktur, İran seferine katılmak suretiyle kimseye yük olmak istemem” diyerek dağlarda saklanmaya devam etmiştir. Muş bölgesinde altı ay firar kaldıktan sonra ihbar sonucu yeri tespit edil- miştir. Bunun üzerine Bingöllü Yado Ağa’nın yanına gitmeye karar vermiş, arkadaşlarıyla yola çıkmıştır. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Melekan köyüne yakın bir yerde kar fırtınasına yakalanmış ve arkadaşlarıyla birlikte burada yakalanıp önce Muş sonra Bitlis İstiklal Mahkemesinde idamla yargılanırken 1927 örfi ida- renin kalkmasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur. Toplam 18 ay hapis sonucu 1927 yılında cezaevinden çıktıktan sonra “Tertela Şexa ( Şeyhlerin yaşadığı büyük felaket )” büyük döneminde yakılmış olan Haziyan köyüne dönmüş ve medreselerin yasak olduğu dönemde kendi evininin bitişiğinde bir medrese/hücre inşa etmiş, gizlice burada ders vermiştir. 1935 yılında bölgede etkili olan ailelerin sürgün edilmeye başlanması üzerine sürgünden kaçmak için ailesi ile birlikte Hazro’nun Dedaş köyüne gitmiş ve burada iki yıl kalmıştır. Daha sonra tekrar Haziyan Köyüne dönmüştür. Şeyh Abdullatif, bir süre sonra Nakşibendî tarikatının bir zincirinin halkasına katılma gereği duydu ve Şeyh Kekê’nin hizmetine girdi ve onun yanında riyazet çekerek tasavvufi terbiyesini almaya başladı. Onun bereketli dergâhında riyazet ve amelini tamamladı. Bir süre sonra Şeyh, onu icazet vermeye layık/ehil görünce ve 1931 yılında icazetini vererek onu Nakşibendî halifesi olarak seçti. O bu vazifesiyle Haziyan köyünde ikamet etmiş ve bölgede İslam ve tarikat faaliyetlerini yürütmüştür. 1946 yılında gözlem altında tutulması amacıyla Nahiye Müdürünün baskısıyla Haziyan köyünden alınıp o dönem nahiye olan Yaygın’a yerleştirilmiş ve orada zorunlu iskâna tabi tutulmuştur. Yaygın’da kendi evi olmadığı için uzun süre komşuların kendisine tahsis ettiği derme çatma evlerde kalmıştır. Nahiye müdürünün ve karakolun bulunduğu bir ortamda medresede açmanın imkânsızlığı yüzünden medrese/hücre açamamıştır. Böylece Haziyan’da gizlice devam eden medrese süreci son bulmuştur. Babası ve dedesi idam edilmiş olan Aladin’ê Mele Emin, Mele İbrahim (Zaza) Mele Kasım (Zaza) Kendi oğlu Şeyh Mehmet Emin’e ders vermiştir. Mehmet Çağlayan Şark Ulemaları eserinde sahibi Şeyh Abdullatif’in çektiği eziyet ve sıkıntılardan söz ederken, yıpranmış olmasına rağmen bunu hiç sezdirmediğini ve kendisini her ziyaret ettiğinde mütebessim ve hiçbir sıkıntısı yokmuş görünümünü verdiğini aktarmaktadır. Çağlayan, ayrıca en sıkıntılı durumunda bile Şeyh Abdullatif’in teheccüt namazlarını ve evradını ihmal etmediğini, ne siyasi şartlar ne de sağlık şartlarına takılmadan Kur’an çizgisini bağlı kaldığını, irşad tebliğ ve halka hizmet etmekten ve hakkı söylemekten çekinmediğini aktarır. Şeyh Abdüllatif, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra yaşanan çalkantılardan bizzat etkilenmiş ve Şeyh Said’in hareketine aktif katılım sağlamış birisi olarak sözüm ona işler normale vardıktan sonra da devlet, siyaset ve devletin kurumlarından uzak kalmıştır. Zorunlu olmadıkça kılık kıyafet kanunu yüzünden Muş’a bile gitmemiştir. Kimseye halifelik vermemiş ve 1964 yılında yaygın nahiyesinde vefat etmiş ardından ardından Haziyan köyünde (savaşçılar – Muş ) defnedilmiştir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh İbiş ( İbrahim )
Şeyh İbiş (İbrahim) Temmuz 1866 yılında Baskil’in Şefkatli köyünde dünyaya gelmiştir. Nefesoğulları olan soy isimleri daha sonra Yünkül olarak değişmiştir. Şeyh İbiş önceleri Mustafa Kazım Baba adında bir mürşide bağlıydı. Şeyh Kekê’nin Baskil’e gelmesi döneminde yaşadığı bir olay üzerine kendisine bağlanıp mürit olmuştur. Şöyle ki Kekê, ailesi ile birlikte Baskil’e geldiğinde Şeyh İbrahim’in evine misafir olmuştur. Ev sahipleri onun yatağını kapı eşiğine yakın hazırlamış ve kendisine değersiz bir misafir olarak hizmette bulunmuşlardır. Şeyh İbiş aynı gece gördüğü bir rüya görmüş olacak ki Şeyh İbiş uykudan telaşla kalmış ve hanımına “hanım kalk biz, büyük bir hata etmişiz. Bu misafirimiz değerli bir misafirdir, hünerini anlayamamışız.” demiştir. Ardından Şeyh Kekê’yi uyandırmış ve ona “hakkınızı helal edin, size saygıda kusur etmişiz” diyerek yattığı yeri değiştirmişlerdir. Şeyh Kekê, yanında bir süre amel eden bu zata, tasavvuf icazeti vermiştir. Bu icazet halen torunları tarafından muhafaza edilmektedir. Âlim ve muttaki olan bu zat çok zaman geçmeden 1905 yılında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Ahmed el-Çani (k.s.)
Seyda Mela Muhammed Selim Dadinani
Şeyh Muhammed Selim Dadinani bölgenin çok seçkin âlimlerinden olup Muş’un Varto ilçesinin Dadinan köyündendir. 1928 yılında bu köyde doğmuştur. Qerqerut’ta Molla Abdullah’tan, Kopo köyünde Şeyh Bahauddin’den, Adgon’da Şeyh Taha Efendi’den, Tendürek ve Melekan’da Seyda Molla Zahir’den, Erzurum Kolhisar’da Şeyh Ali Rıza Efendi’den ikmal-ı nusah edip ondan ilmî icazet almıştır. Hac farizası esnasında Medine-i Münevvere’de ise Şeyh Ebu Bekir Efendi ona tasavvuf icazeti vermiştir. Seyda Molla Selim, 1993 yılında Dadinan köyünde vefat ederek burada defnedilmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner
Şeyh Muhammed Emin Haziyani
Şeyh Abdullatif Haziyani ’nin oğlu olan Şeyh Muhammed Emin 1931 yılında Haziyan’da dünyaya geldi. Şeyh Abdullatif cezaevindeyken iki oğlu ölmüştü. Cezaevinden çıktıktan sonra, bilahare dünyaya gelen büyük oğluna Muhammed Emin küçük oğluna ise Mustafa ismini koymuştur. Zira Rus harbinde Şeyh Abdullatif’in kardeşi (amcası) Şeyh Muhammed Emin ile amcasının oğlu Şeyh Mustafa şehit düşmüş Şeyh Abdullatif de onların isimlerini çocuklarına vermiştir. İlk eğitimini kendi evinde talebelere gizlice ders veren babasından almıştır. Daha sonra Muş’a bağlı Qijiltax/Kızıldağ köyünde Mele Mustafa Çağlayan, Tifnîk köyünde Mele Mahfuz, Palas köyünde Mele Yusuf (Bulanıklı) ve yine Qıjıltax köyünde Mele Mehmet Çağlayan (eski Muş Müftüsü) adlı hocalardan ders almıştır. Sonra Diyarbakır ilinin Hazro ilçesinde bulunan meşhur Seydayê Hacı Fettah’ın medresesine geçip ondan ders almıştır. Ondan sonra Malazgirt ilçesine bağlı “Toraqa” köyünde meşhur Mele Zahirê Tendurek-i’den ders almıştır. Sonraki yıllarda Mele Zahirê Tendurekê Solhan ilçesinin Melekan köyüne geçince oda oraya geçip dört yıl daha ondan ders almıştır. En son Dadina’da Mele Selim’in yanında eğitimini tamamlayarak ondan ilim icazetini almıştır. Hayatının öğrencilik dönemlerinde Mele Selim ile birlikte olmuş ve bu birliktelik tasavvuf döneminde de devam etmiştir. Medrese tahsilini bitirmesinin ardından 1955 yılında yaygında evinin bitişiğinde bir hücre inşâ ederek bir medrese açmıştır. 1989 yılına kadar medrese faaliyetlerini sürdürmüştür. 90’lı yılların çalkantılısından oldukça etkilenen ve büyük baskı gören Şeyh Muhammed Emin için medresede ders vermek fiilen imkânsız hale gelince 35 yıllık medresesi kapanmıştır. Bölgede tanınan bir Şeyh sülalesine mensup ve Nakşibendî tarikatının halifesi olmasına rağmen bunun maddi imkanlarından istifade etmeyi hiç düşünmemiş, mütevazi bir hayat sürdürmeyi tercih etmiştir. İlim ve medrese ehli olduğu halde bir köylü gibi yaşamaya, kibir ve gösterişten uzak bir hayat sürmeye üzen göstermiştir. Medreselerin yasak olduğu dönemde zor şartlarda medrese tahsilini yapıp bitirdi. “Kaçak” medreselerde yetişen birisi olarak yine “kaçak” medreselerde yıllarca medrese talebelerine/feqîlere ders verdi. İlmiyle fesahatiyle dürüstlüğüyle bir peygamber varisi olarak çevresindeki saygınlığı ve ailesinin eksisini hiçbir zaman istismar etmemiş ve onu dünyasına alet etmemiş, uzun süre müderrislik yaparak talebe yetiştirmiştir. Ne hazindir ki derin göçlerin pençesine ve hizmetine düşmüş bazıları, onu karanlık odaklarla birlikte yıpratmaya çalışmışlardır. Şeyh Muhammed Emin’in en önemli özelliklerden biri dini yaşam alanında ve bölgedeki kişisel özgürlükler alanında halkın çektiği acılara ortak olması ve bunu söylemekten çekinmemesidir. Zira o, eli nasırlı ender şeyhlerden birisi olarak bölgede vuku bulan hadislere tepki gösterir ve zalim idarecilerin yüzüne “zalimsiniz” diye haykıra bilen cesur bir âlimdi. O, mücadelesi, cesur ve yiğit tavrıyla bölgesini ve Müslümanların lideri, mana rehberi, gönül adamı idi olarak halkın acılarına ortak olmuş, bildiklerini söylemekten asla yılmamıştır. Kendisine yapılan baskıların ve hakaretlerin çoğaldığı bir dönemde bir dönemde bazı dostlarını ve akrabalarını ziyaret etmiş ve vedalaşmıştır. Bu ziyaretlerin birinde emekli Müftü Mehmet Çağlayan ve bazı dostları, ondan dönmemesi için uğraşmışlardır. Ancak kendisi tüm ısrarlara rağmen “Şayet öldürülürsem beni babamın ve dedemin türbelerini yanına defnedin” diyerek vedalaşmıştır. Şeyh Muhammed Emin, ilim tahsilini Hâlidî tarikatının medreselerinde yapmış ve Hâlidî şeyhleriyle her zaman iç içe olmuştur. Yaygın köyünde medrese açtıktan sonra zaman zaman Melekan’a giden Şeyh Muhammed Emin tarikat icazetini Melekan’dan Şeyh Ebubekir’den almıştır. Şeyh Muhammed Emin, Şeyh Ebubekir’den hilafeti, Şeyh Selim Dadinan, Şeyh Vahdeddin ve Şeyh Bahaeddin Rindaliya’ya ile birlikte icazet almıştır. Şeyh Ebu Bekir’in halifelik verdiği dört kişiden biri olarak Postnişin olmuştur. Şeyh Muhammed Emin, 1969 yılında Mele Selim ve Mele İhsan’ın da bulunduğu büyük kafile ile Şeyh Ebubekir’e son hac yolculuğunda eşlik etmiştir. Cumhuriyetten itibaren hiç bitmeyen sıkıntılar, baskı ve gözaltılar, 12 Eylül döneminde ve 90’lı yıllarda da devam etmiştir. 23 Ekim 1993 yılında evinin bulunduğu Şikeftiya köyüne helikopterler eşliğinde yapılan baskında gözaltına alındı, serbest bırakılması için yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Şeyh Muhammed Emin bu şekilde 1993 yılında 5 Kasım günü Şehit edildi. Daha sonra Cesedi Muş’un dışında Köykent civarında tanınmaz bir şekilde 6 Kasım 1993 Cumartesi günü öldürüldü. Şehadetinden sonra evi yakıldı ve ailesi göçe zorlandı. Taziyesine bile müsaade edilmedi. Maalesef bütün bunlar yaşanırken yıllarca görev yaptığı kurumundan ve diğer İslamî yayın organlarından olayla ilgili bir tepki gösterilmedi. Ailesinin davacı olduğu Muş’taki kimi askeri yetkililerin davalı olduğu dava, Yargıtay aşamasında sürmektedir. Kendisi Halifelik vermeden vefat etmiştir. Tarikata mensup olan Mele Azin ailesi, bölgeye ayak bastığı andan itibaren ilim ve tasavvuf alanında önemli gayretlerde bulunmuştur. Daha önceleri Kadirî olan aile, Şeyh Ali Sebitî ve Şeyh Abdullah’ın özel ziyaretleri sonucu Nakşîliğin Hâlidî koluna geçmeyi kabul etmiştir. Tasavvuf, ailede bir kültür niteliğine bürünmüş ve bugüne kadar devam etmiştir. Bu silsilede yer alan zatlar: Şeyh Ahmedî Hazyanî , Şeyh Abdulhamid Haziyani , Şeyh Ali Hırbızunî , Şeyh Hasanî Haziyanî , Şeyh Abdulhamit İnali, Şeyh Kekê (Şeyh Abdulmecid) , Şeyh Abdullatif Haziyanî , Şeyh Muhammed Emin Haziyanî’dır. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Bahauddin Rındaliyani
Şeyh Ebubekir Melekani’nin ilk halifesi olan Şeyh Bahauddin aslen Muş Varto ilçesinin Rındaliyan köyünden olup yörenin büyük âlimlerinden birisidir. Şeyh Bahauddin, Şeyh Ebu Bekir’in oğlu Şeyh Vahdettin’in medrese tahsilini, 1952 yılında yanında ikmal ettiği kimsedir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner
Şeyh Vahdettin el-Melekani
Şeyh Ebu Bekir Melekani ‘nin oğlu Vahdettin Efendi, önemli ölçüde Melekan medresesinde özel olarak getirilen Molla Muhammed Hâlid el-Parhangukî, Seyda Molla Abdulhamid es-Sağnisî ve Seyda Muhammed Zahir et-Tendürkî’den medrese usulünde eğitim görmüştür. Kalan birkaç kitabını Seyda Şeyh Bahauddin’in yanında okuyarak 1952 yılında medrese ilmini tamamlamış ve Melekan’da 1969 yılına kadar burada talebe okutmuştur. Bu tarihte Bingöl’e taşınmasıyla Melekan Medresesi kapanmış, bu durum, yöre için büyük bir kayıp olmuştur. Şeyh Ebu Bekir Efendi iyi bir âlim, nazik ve herkes tarafından güvenilir olarak bilinen biricik oğluna bir merasimle tarikat icazeti vermiştir. Vahdettin Efendi de oğlu Şeyh Selahaddin’e, Molla Abdullah el-Kasmanî (Bingöl) (ö. 2017)’ye Molla Abdullah Akdeniz’e, Molla Hadi Karbaşanî’ye (Özmen), Seyda Molla Muhammed Selim’in oğlu Molla Faysal Daninanî’ye (Taş) icazet vermiştir. Şeyh Selahaddin halen Bingöl merkezde ikamet etmektedir. Molla Abdullah Bingöl ise bir süre Solhan Kasıman köyünde tedrise bulunduktan sonra Bingöl merkeze yerleşmiş, 2017 yılında burada vefat etmiştir. Molla Abdullah Akdeniz Solhan’da uzun yıllar imamlık yapmış, vaaz ve irşatta bulunmuştur. Halen Solhan merkezde ikamet etmektedir. Molla Faysal, ise köyü Daninan’da tedrise devam etmektedir. Şeyh Vahdeddin Efendi 15 Mayıs 2009 da vefat etmiştir.
Şeyh Ebu Bekir Melekani
Şeyh Ebubekir, Şeyh Kekê ’nin Şeyhi olan Şeyh Mahmud’un oğlu ve Şehit edilen Şeyh Abdullah’ın kardeşidir. Kendisi 1896 yılında Melekan’da dünyaya gelmiştir. İlim tahsilini ilk olarak Şeyh Abdullah Efendi’den (Sanî)’den almıştır. Mele İhsan Alın (Hazarşah), Şeyh Ebubekir ile ilgili yazmış olduğu hatıratında; babasının 1931 yılı Şubat ayında Babası (Mele Ali)’nin Şeyh Kekê, Şeyh Abdullatif ve Şeyh Tayyib (Haci) ve Hacı Said Daidinanlı ile birlikte hacca gittiğini yazar. Bu hatıratında babasından duyduğu şu olayı anlatır: Bir sabah Şeyh Kêkê’nin yanında bulunuyorduk. Şeyh, Seyyid Abdülhamid Ankavî’nin de bulunduğu bu mecliste bize “Bana Şeyh Ebubekir’e icazeti vermem, ilham edildi.” dedi. Şeyh Kekê, burada Şeyh Ebubekir’in icazetini hazırladı ve hacdan döndükten sonra 1931 yılında kendisine icazetini verdi. Bu döneme kadar Beroj’da ikamet eden Ebubekir Efendi, 1936’da Melekâna geçti. Tarikat ve ilmî faaliyet- lere başladı. Bunun için Mele Zahir Tendurek’i müderris olarak getirmiş ve Melekân’da tasavvuf ve ilim adına hareketli bir dönem başlatmıştır. Böylece Şeyh Sait hareketinde şehit edilen Şeyh Abdullah Efendi’den sonra Melekân’a hareket kazandırmıştır. Aklı ve feraseti ile tanınan ayrıca bölgesinde tasavvuf ve ilim yanında toplumun sorunları ile yakından ilgilenen Şeyh, Hâlidîliğin yayılmasında etkin bir rol ortaya koyan Şeyh Ebubekir Efendi 1972 yılında vefat etmiş ve Melekan’da defnedilmiştir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Abdulmecid el-Xırbızuni (Şeyh Keke )
Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Çatağ/Çatak köyünde dünyaya gelen Şeyh Kekê’nin doğum tarihi net olarak bilinmemektedir. Yaklaşık 77 yıl yaşamış, 1942 yılında vefat etmiş ve Varto’nun Dadinan köyünde defnedilmişti r. Halk arasında lakabı Kekê olan bu zatın adı Abdulmecid’dir. Ancak ismi resmiyette Abdülhamit olarak kayıtlıdır. Şeyh Kekê’nin adı, Şeyh İbiş’e vermiş olduğu icazette “el-Hırbızunî” olarak yer almaktadır. Şeyh Kekê’nin Halifan’da medfun olan babasının adı Mele Ahmed, annesi de Angak’lı akrabalarından olan Kevê’dir. Şeyh Kekê İnali köyünde Şeyh Abdülhamid’in medresesinde, Pazu’da Mele Hasan-ê Baki’nin medresesinde ve Melekan’da okumuştur. Keke’nin oğlu olan Mele Abdülkerim genç yaşta vefat etmiştir ve Çatak’ta metfundur. Şeyh Keke’nin Mele Muhammed, Aziz ve Salih isimli üç kardeşi vardır. Çatak’ta olduğu dönemde Rus harbi geçekleşmiş ve bu savaşta Salih isimli kardeşi şehit düşmüştür. Aynı dönemlerde, kardeşi Aziz ve eşi ayrıca yeğeni Zozan ile birlikte Baskil’e muhacir olmuşlardır. Baskil’de kaldıkları dönemde Zozan ve amcaları, odun satmakla geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır. Şeyh Sait Ayaklanması 1.Dünya savaşında yaşadığı acıları henüz atlatmamışken tüm ülkeyi kasıp kavuran dinî, kültürel ve etnik farklılıklardan mütevellit kavgalara şahitlik eden bir dönemi yaşamıştır. Osmanlının son bulması ve yönetim şeklinin değişmesinden ardından gerek yeni kanunlar gerekse halka yapılan zulümler sebebiyle bölgenin önemli kanaat önderleri bir rol üstlendiler, baskı ve zulme karşı mücadele başlatma kararı aldılar. Bu hareket kararını alanların başında medreselerde yetişmiş ilim adamları ve tarikat şeyhleri geliyordu. Ayaklanmanın başarıya ulaşmaması neticesinde olaydan önce zaten var olan zulümler yeni bir nitelik kazanarak daha da arttı. Şeyh Kekê, Şeyh Abdullah ile birlikte Şeyh Said hareketine katılanlardan birisiydi. Hareket önderlerinin İran’a kaçmaya karar vermeleri üzerine Şeyh Abdullah babasının tarikat halifesi olan Şeyh Kekê’ye “sen de kaç” deyince o da “seni bırakıp kaçamam.” dedi. Bunun üzerine Şeyh Abdullah Efendi: “Yöremizde Nakşî tarikatından temsilcinin tükenmemesi için sen kaç! Umulur ki kurtulursun, geride kalan halka faydalı olacaksın.” deyince Şeyh Kekê de kurtuldu. Bu olayda Şeyh Abdullah’ın kardeşi Şeyh Mustafa da ağabeyinin tavsiyesi ile kurtulanlar arasındadır. Benzer direktif Şeyh Said’den de gelmiştir. Şeyh Said ve arkadaşları Abdurrahman Paşa köprüsüne geldiklerinde Köprüye yaklaşık on km kala Şeyh Said, kendisine “Ruhuma öyle ayandır, biz gideriz. Sen kalırsın. Geride kalanlar/Çocuklarımız sana emanet.” demiş. Bunun üzerine o da: “Başımız senin yoluna feda olsun. Sen gidersen ben de giderim.” sözüyle cevap vermiştir. Muş – Varto ve Elazığ Günleri Şeyh Kekê, Şerafettin dağlarının yarısının karlı olduğu bir dönemde Varto ovasında gece dışarıda kalmış, soyguncular onu yakalamış, iç giysisi hariç üzerindeki elbiseleri dâhil her şeyini almışlardır. Bu olaylardan sonra Şeyh Kekê için yedi yıl kadar süren uzun bir saklanma dönemi başlamış ve ilk olarak Varto’nun Karagivic, İnali köyleri ile Muş’un Pazu köyünde evlerin altında yapılan sığınaklarda veya köy dışındaki mağaralarda saklanmıştır. Bir ara sevenleri, güvenli olacağı gerekçesi ile ahırda saklanmasını istemişlerdir. Ancak o, ahırdaki necasetten dolayı ahırın ibadete münasip olmadığını söyleyerek uygun bir yer istemiştir. Bunun üzerine ot yığınları arasında gereği kadar ge- nişlikte oda ortamı oluşturulmuş ve Şeyh Kekê burada altı ay kadar bir süre saklanmıştır. Süreç içinde din adamlarının ve Kürt bölgesinin önemli simalarına yapılan baskıların daha da artması üzerine gizlice Elazığ’a geçmiştir Baskil’de Şefkatli, Karaali ve Mirpalas’da bir süre kalan Şeyh Kekê Elazığ’ın o zaman bir köyü şimdi de bir mahallesi olan Sürsüri/Sursuri’ye geçmiştir. Buraya geldiğinde önü daha çok yayılmış Elazığ’ın alim ve zahitlere düşkün zevatı ve kanaat önderleri tarafından gizlice ziyaret edilmiştir. Bunlardan biri Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatını ilk tespit eden ve cenaze işlemlerinde bulunan Vaiz Hacı Ömer Bilginoğlu’dur. Hacı Ömer, kendisini ziyaret etmiş ve bu ziyarette Şeyh Kekê’nin hali ile ilgili yaşadığı bazı hatıralarını çevresindekilere anlatmıştır. Şeyh Kekê yaklaşık yedi yıllık bir saklanma dönemi sonrası Elazığ’dan ayrılır ve memlekete döner. Bu ayrılışını sebebi olarak bir albayın kendisinin ziyarete gelmesi anlatılır. Şöyle ki: Bir albay, jipi ile mahalleye gelip kendisini sorar. Mahallenin muhtarı, onu Cami imamına götürür. Albay, götürüldüğü kişinin Şeyh Kekê olmadığını anlar ve ben Şeyhi tutuklamaya değil ziyarete geldim der. Bunun üzerine onu Şeyhe götürürler. Bu ziyaretten sonra Kekê, “Ehl-i dünya, makam mevki sahipleri ve devlet erkânı beni tanıyıp iltifat ettikten sonra benim burada fazla yerim yoktur.” deyip rahatsızlığını belirtmiştir. Affın çıkmasından sonra da buradan ayrılıp memlekete gitmiştir. Tasavvufî yönü ve Faaliyetleri Şeyh Kekê yaşadığı dönemin zulmü ve baskıları döneminde arananlardan olması nedeniyle ilim ile iştigal edememiş ve medrese faaliyetleri yürütememiştir. Kendisinin maruz kaldığı baskı ve takip sebebiyle gittiği her yerde irşat tebliğ ve tasavvuf faaliyetlerini zor şartlarda da olsa yapmıştır. Hadiseden önce bölgede tasavvuf çevresi ile ilmî ve tarikat mesaisi olan Şeyh Kekê gençliğinin bu döneminde tarihin en büyük hadiselerinden biri olan 1.dünya harbi, Rusların işgali Osmanlının yıkılışı gibi büyük olaylara şahit olmuştur. Bu dönemlerde Şeyh Kekê, ailesi ve tarikat çevresi bil fiil her gelişmeden etkilenmişlerdir. Rus harbi döneminde Baskil’e giden Şeyh Kekê’nin bu dönemde de tasavvufi faaliyetleri olmuştur. Nitekim Şeyh İbiş’e tarikat icazetini bu dönemde vermiştir. Memlekete dönüşü sonrası yeni siyasi karmaşalar ve baskılar ortaya çıkınca Şeyh Said ayaklanması gerçekleşmiş ve Şeyh Keke de bizatihi bu hareketin içinde yer almıştır. Ayaklanmanın başarısız olması sonucu bölgenin tarikat şeyleri ve âlimleri idam, hapis, sürgün ve firar gibi sonuçlarla karşı karşıya kalmışlardır. Daha önce anlatıldığı üzere Şeyh Said’in ve Şeyh Abdullah’ın kendisinden kurtulmasını istemeleri üzerine kurtulmuş ve yedi yılını saklanarak geçirmiştir. Bölgede emellerini gerçekleştirmek isteyenler ayaklanmayı fırsata dönüştürmek istemiş, yörede dinî ve tasavvufî otoritesi olan zevatın hepsini toplamışlardır. Bunun üzerine kendisi dışında yörede neredeyse icazetli kimse kalmamıştır. Bölgenin düştüğü durumun acısını en derinden hisseden Şeyh Kekê, dini liderlerin ek- sikliğinden mütevellit dini ve toplumsal sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. Şeyh Kekê’nin esas faaliyetleri, bugünden sonra başlamıştır. Saklanmanın getirdiği zorluk ve dar imkânlara rağmen saklanma dönemi irşat ve hizmetler açısından akim ve semeresiz geçmemiştir. Söz konusu dönemde onun yakın çevre üzerindeki en etkili yönü, âbid olması ve Kur’an ve sünnete bağlı bir yaşam sürdürmesi olmuştur. Onu görenler onun manevî halinden son derece etkilenmiş ve kendisine yakın olmaya çalışmışlardır. Şeyh Kekê’nin belki de en önemli faaliyeti, Bingöl’ün Solhan ilçesinde Şeyh Ebubekir’i Muş’ta ise Şeyh Abdullatif’i halife seçerek yetim bırakılan yüreyi ihya etmek istemiştir. Kendi şeyhinin kardeşi ve Meleken postnişini olan Şeyh Abdullah’ın idam edilmesinden sonra onun yadigârı olan Şeyh Ebubekir’e halifelik vermesinin ardından; Beroj’da ikamet eden Şeyh Abubekir, 1936’da Melekan’a geçmiş ve Melekan için yeni bir dönem başlatmıştır. Bu süre içinde Şeyh Kekê de bizatihi ona değer vererek halkın ona teveccüh etmesi sağlamıştır. Muş tarafında ise Şeyh Abdullatif’i ilim ve irşad ile hizmetler için halife olarak seçmiştir. Şeyh Abdullatif köylerde dolaşarak ve kendisine yapılan ziyaretlerle halkı irşat etmeye çalışmış bunun dışında ilim tedrisatı için de çaba sarf etmiştir. Ne var ki üzerindeki baskı ve takiplerin kesintiye uğramadan devam etmesi nedeniyle bu hizmetlerinde hep engellerle karşılaşmıştır. Onlar bu bölgelerde tasavvufî çalışmaları yaparken kendisi de aynı bölgede Varto, Muş, Bingöl civarında İslamî hizmetleri diri tutmak için yaşına ve çek- miş olduğu sıkıntılara aldırmadan aktif bir şekilde hep dolaşmıştır. Bu gezileri, yerleşim yerleri ile sinirli kalmamış, Dadinan, Pazu yaylaları ayrıca Şerafettin dağlarında yer alan Melekan’ın “Kandil yaylası”, Hırbizun”un “Seyidan yaylası” gibi yaylalara dahi bazen yalnız bazen de halifeleriyle gidip dolaştığı ve kaldığı bilinmektedir. Bu uygulaması ile zorlu döneme karşın İslami bilincin ve tasavvufi geleneğin hareket halinde olmasını sağlamış, medrese ve dergâh hizmetleri başlamış, neticede yok olma tehdidi ile karşı karşıya olan Hâlidilik geleneği yörede tekrar ihya olmuştur. Halkın kendilerine olan teveccühüne ve itibara bakıldığında bu gayretlerin hedefine vardığı açıkça görülmektedir. Onun özverisi sonucu yöre, Şeyh Said ve Şeyh Abdullah’ın korktuğu akıbetten kurtulmuştur. Şeyh Kekê cömertliği yanında insanların hallerini dert edinen biriydi. Mümkün olduğunca çevresine faydalı olmaya çalışmış ne var ki dönemin baskınları ve aramaları münasebetiyle irşat ve tebliğini açık yapamamıştır. Tüm tahşidatlar ve takiplere rağmen halkın sevgi ve saygısını kazanmış, manevî açıdan kendisinden istifade edilmiştir. Kendisine hizmet eden aileler, onun hizmeti ve duaları sayesinde istikametlerini koruduklarını ve tasavvufa yakın kaldıkları kanaatini taşımaktadırlar. Dini yaşama hassasiyetine sahip, kadirşinas olan bu değerli aileler, dedelerinin bu musahebetinden son derece iftiharla söz etmektedirler. Şeyh Kekê bir taraftan dini hizmetler ve toplumsal sorunlarla ilgilenerek halkın içinde olmuş diğer taraftan da ibadet ve riyazet içinde olmuştur. Günün bazı vakitlerini halvete ayırmıştır. Bazen sabah vaktinde insanlardan uzak dağ ve derelere gider ibadet ve tefekkür ile meşgul olur öğle vaktine kadar dönmezdi. Yaşam tarzında takva ve zühde son derece ehemmiyet vermiştir. Ecdadın meziyetleri ile övünmeyi hoş görmemiştir. Bu hususta yeğeni olan Şeyh Tayyib’e “Eskiler çalışırdı ibadet ederlerdi siz de ibadet edin biz falanlardanız diye boşuna övün- meyin” demiş ve yakınlarını övünmek yerine amel etmeğe teşvik etmiştir. Beritan aşiretinin Mele Ömer kolundan olan Hacı Zülfü ve Mala Alo ailesi Şeyh Kekê’ye intisap etmişlerdir. Şeyh Kekê yaz aylarında Beritan aşireti ile beraber uzun bir süre kalmıştır. Bu ailede Şeyh Kekê’nin saygınlığı halen devam etmekte ve aile meclislerinde sıklıkla anılmaktadır. Kendisi ile ilgili anlatılan en önemli özelliklerinden biri, paraya elini sürmemesidir. Şeyh Kekê’nin üzerine oturduğu bir palası (keçi kılından yapılan bir tür kilim) vardı. Kendisine gelenlerden para vermek isteyenler olduğunda abasının köşesini kaldırır ve paranın oraya konulmasını söylerdi. Daha sonra bir fakir geldiğinde abasının köşesini kaldırır ve paraya işaret ederek belirtilen miktarın bu paradan alınmasını isterdi. İcazet verirken de ölçü olarak liyakati esas kabul etmiştir. Bu sebeple ilmî ve tasavvufî olgunluğa sahip olmayanlara halifelik vermemiştir. Mesela kendisinin yakın bir akrabası, Şeyh Mahmud’un yanında altı-yedi yıl, kendisinin yanında da uzun bir süre amel/suluk etmiştir. Ancak buna rağmen o, bu kişiye icazet vermemiştir. Bunun sebebi sorulduğunda söz konusu kişide az da olsa “tama‘ın/hırsın” var olduğunu söylemiştir. Bunun dışında verdiği icazetlerde liyakate ek olarak işaret ve ilhamdan da söz ettiği nakledilmektedir. Şeyh, gerek siyasi olaylardan gerekse irşâd ve tebliğden dolayı birçok yerde ikamet etmiştir. Gidip ziyaret ettiğimiz ve mülakatta bulunduğumuz bu yerlerde kendisine duyulan saygı ve itibarın, geçen onca zamana rağmen korunması, buralarda bıraktığı etki ve sevginin boyutunu açıkça göstermektedir. Şeyhleri ve Tarikat Silsilesi ve Hocaları Şeyh Kekê icazetini Şeyh Mahmud Melekanî’den almıştır. İcazet aldığında henüz 25-30 civarı yaşlarda olan Şeyh Kekê, Şeyh Mahmud’dan almış olduğu Hâlidîyye tasavvufi görevini, Elazığ dönüşünden bir müddet sonra başkalarına vermiştir. Bu çalışmada adı yer alan aile Şeyhlerin arasından tarikat icazet vererek halife tayin eden tek kişidir. İcazet vermiş olduğu kişiler Şeyh Abdullatif, Şeyh Ebubekir ve Şeyh İbiş’tir. Bu üç zatın dışında Şeyh Kasım İnali’ye de “Sana tarikat icazeti verdim. Sağlığım el verdiğinde icazetini yazacağım” diyerek şifahen icazet vermişse de icazeti yazamadan vefat etmiştir.82 Şimdi Şeyh Kekê’nin ica- zet aldığı ve icazet verdiği zevatın hayatına yer vereceğiz. Şeyh Kekênin İcazet silsilesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Şeyh Mahmud Sahib Şeyh Ali Septî el-Palevî Şeyh Abdullah Melekan Şeyh Mahmud Melekan Şeyh Kekê İcazet Verdiği Halifeleri Şeyh Kekê, Nakşîliğin Hâlidîlik kolunda üç kişiye icazet vermiştir. Şeyh Ebubekir Melekani Şeyh Abdullatif Şeyh İbiş Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Mahmud Melekani
Halidi-Nakşi geleneğin en önemli özelliklerinden birisi ilim ve tasavvuf birlikteliğini sağlamak, şeriatın ilkelerine sımsıkı sarılmak, nefisle mücadelenin yanı sıra cihad ruhuyla yetiştirilen mürşitlerin ve şeyhlerin aynı zamanda birer aksiyon adamı olarak yetiştirmektir. Molla Abdullah Akdeniz’in ifadesiyle “Ashab-ı kiramın yolunu takip eden tarikat şeyhleri birer komutan, müritler ise birer askerdi” Nitekim Şeyh Abdullah Efendi’nin emriyle yeğeni ve halifesi olan Şeyh Mahmud Efendi’nin müritlerle beraber, Kars’a giderek 1877 yılında 93 Harbine katılması bunun bariz bir göstergesidir. Şeyh Mahmud, Şeyh Ali Sebtî ’nin 1242/1827 yılında Palu’ya geldiği yıl Melekan’da dünyaya gelmiştir. Melekan’da Molla Abdullah Kuk’tan okumuş, ondan ilmî icazet almıştır. 1294/1877 yılında ise amcası Şeyh Abdullah Melekani kendisine tasavvuf icazeti vermiştir. Böylece mürşid-i kâmil Şeyh AbdullahEfendi’nin vefatından sonra ilim ve tarikat hizmetleri yeğeni ve postnişini Şeyh Mahmud tarafından yürütülmüştür. O da müritlerini bir bölümü penceresiz olan çilehanede kırk gün devam eden fikir, zikir ve riyazetle seyr-i sülük eğitimine tabi tutuyordu. Şeyh Mahmud Efendi, 13 halife yetiştirerek bunlara icazet vermiştir. Bunlardan birisi Şeyh Said’le kıyam eden oğlu Şeyh Abdullah es-Sanî, bir diğeri de Şeyh Kekê unvanıyla bilinen ve daha sonra Şeyh Ebu Bekir Efendi ’ye icazet verecek olan Şeyh Abdülmecid’dir. 1315-1316 yılında beraberinde kalabalık bir heyetle hac yolculuğuna çıkan Şeyh Mahmud, Şam’da Mevlânâ Hâlid’in kardeşi Şeyh Mahmud Sahib’in evlatlarından olan Şeyh Es’ad ile tanışmış ve ona misafir olmuştur. Ramazan ayını Şam’da geçiren ve burada büyük bir ilgi ile karşılanan Şeyh Mahmud, Şam’daki tekke ve camilerde halkı etkileyen vaaz ve irşatta bulunmuştur. Aziz Efendi’nin anlattığına göre Kâbe’de Efendi ellerini açarak Cenab-ı Allah’ın huzurunda mahcup olmaması için işlediği hataların cezasını bu dünyada çekmesi yönünde dua etmiş ve beraberindekilerden âmin demelerini istemiş, onlar da âmin demişlerdir. Hac dönüşünde belki de bu duanın bir kabulü olarak ağır bir felç geçiren Şeyh Mahmud birkaç yıl yatalak kalmış Rumî 1326, Miladî 1910 yılında Melekan’da vefat ederek burada defnedilmiştir. Şeyh Mahmud Melekani’nin Silsile-i Şerifi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner
Şeyh Hasan Haziyani
Şeyh Hasan, Şeyh Ahmed-i Haziyan’ın oğludur. İlk tahsilini babası Şeyh Ahmed’den almış, sonraları bölgenin çeşitli medreselerinde eğitimini sürdürmüştür. Şeyh Hasan’ın doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Tasavvuf icazetini Melekanlı Şeyh Mahmut’tan almıştır. İcazetinden sonra Şeyh Abdullatif gibi öğrencileri yetiştirmiş ve Müslümanların maddi ve manevi terbiye ile yetişmesi için hizmetlerde bulunmuştur. Yaşadığı dönemde vükû‘ bulan Ermeni olaylarında halkı, Ermenilerden suçsuz olanların can, mal ve namusuna dokun- mamaları konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştur. Bu nedenle Haziyan köyü- ne sığınan Ermenilere kimse dokunmamıştır. Muhacirlik zamanına kadar Haziyan köyünde ikamet etmiş, orada milletin dini ve içtimai sorunlarıyla alakalı faaliyetler yürütmüştür. Kimseye halifelik vermemiştir. 1918 yılında muhacirlik zamanında Urfa ilinin Halfeti içesine bağlı İngici köyünde vefat etmiştir. Şeyh Hasan Haziyani Silsilesi Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Ali Hırbızuni
Şeyh Ali, Hırbızun’da doğmuş ve yaklaşık 73 yıl yaşamıştır. Yaklaşık bin dokuz yüz küsur yıllarında vefat etmiştir. İlmî tahsilini ilk olarak babasından almıştır. Daha sonra farklı hocalardan ilim tahsilinde bulunmuştur. Şeyh Ali, Hâlidîlik icazetini Melekanlı Şeyh Mahmud’dan almıştır. Halasının oğlu olan Şeyh Mahmut vefat etmeden önce, “Beni dayımlarımdan Şeyh Ali yıkasın!” diye vasiyette bulunmuştur. Şeyh Muhammed’in üç oğlundan biri olarak dünyaya gelen Şeyh Ali’nin diğer iki kardeşinden biri Şeyhê; diğeri de Hatê (Şeyh Hasan)’dır. Şeyh Hasan (Hatê) muhacirlik döneminde Urfa’da vefat etmiş ve Urfa’da Şeyh Hasan Haziyanî’ye yakın bir yerde defnedilmiştir. Torunu olan Şeyh Tahir, Şeyh Ali’nin Ermeni olaylarının başlamasından evvel, gidişattan Ermenilerin olay çıkaracağını ve buna binaen olayların kontrolsüz gelişeceğini sezmiştir. Bu olaylara matuf olarak “Yakında bazı olaylar gelişecek ve zülüm kime yapılırsa yapılsın haramdır.” demiş, bu sayede, çevresindekiler olayların en gergin döneminde temkinli olmuşlardır. Şeyh Ali bizatihi tarım ve hayvancılık ile uğraşarak geçimini sağlamaya çalışmıştır. İslamî ve Tasavvufî hizmetleri dışında ticaretle de uğraşan Şeyh Ali’den kemal ve kerametleri ile söz edilmiştir. Şeyh Ali Hırbızuni Silsilesi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Abdulhamid Haziyani
Muşun Xaziyan/Savaşçılar Köyünde dünyaya gelen Şeyh Abdulhamit’in Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Babası ve çevredeki âlimlerden ders almış ve Melekan köyüne geçip Şeyh Kekê ile birlikte sulûka girmiştir. Şeyh Mahmud Efendinin yanında manevi terbiye aldıktan sonra Şeyh Mahmud Ken- disine halifelik vererek Hâlidî tarikatında Nakşibendî şeyhi olmuştur. 1901 yılında Haziyan köyünde vefat etmiştir. Kimseye halifelik vermemiştir. Şeyh Abdulhamid Haziyani Silsilesi Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Ahmed Hazyani (k.s.)
Şeyh Ahmed Hazyani , Âlim ve mutasavvıf Mele Kasım’ın oğludur. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Hırbızun köyünde dünyaya gelmiştir. İlk ilmi tahsilini babasından alan Şeyh Ahmed sonraları Muş’un Til köyünde (Korkut ilçesi) medrese tahsilini sürdürmüştür. Şeyh Abdullah Melekanî’den halifelik aldıktan sonra onun emriyle Xaziyan/Savaşçılar köyüne yerleşmiş ve orada ilmi ve tasavvufi anlamda hizmeti yürütmüştür. Kimseye halifelik vermemiştir. 93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşında oğlu Şeyh Hasan ile birlikte Ruslara karşı mukave- met gösteren sivil unsurlara dâhil olup aktif olarak savaşa katılmıştır. Şeyh Ahmed’in ölüm tarihi 1890 veya 1891 yılıdır. Tahminen 80 yıl yaşamıştır. Ailenin Nakşî Hâlidiyye tarikatına geçmesinden sonra bu tarikattan icazet alan ilk kişidir. İcazetinden sonra irşad ve ilim hizmetleri için Haziyan köyüne gidip buraya yerleşmiştir. Şeyh Ahmed Hazyani Silsilesi Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Kiğılı Şeyh Selim Efendi
Kığılı Şeyh Selim Efendi, takriben hicrî 1228 (m. 1813) tarihinde Bingöl’ün Kiğı ilçesine bağlı Aznafer (Doğankaya) köyünde dünyaya gelmiş. Babasının adı İsmail Ağa, Dedesinin adı Bekir ağadır. İlk eğitimini babasının yanında yaptı. Daha küçük yaşlarda iken önce Kur’an-ı Kerimi öğrendi, ardından da dinî ilimleri tahsil etti. Daha sonra ailesi ile birlikte Kiğı ilçesinin Haraba (Ayvadüzü) köyüne yerleşti. Şeyh Selim Efendi ilk tahsilini babasının yanında yaptı. Daha sonra babası İsmail ağa onu İstanbul’a Şeyh Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî’nin medresesine gönderdi. Gümüşhanevî tekkesinde belli bir süre ilim ve tasavvuf eğitimi aldı. Ardından İstanbul’dan ayrıldı ve Palu’ya gelerek eğitiminin kalan kısmını Şeyh Ali Sebti Efendinin yanında tamamladı. Şeyh Ali Sebti’den Nakşibendiyye tarikatı hilafeti alan Şeyh Selim Efendi, bir ara Çan Köyünde Şeyh Ahmed el-Çanî’nin de yanında kaldı. Şeyh Ahmed Efendi’nin en iyi dostlarından biriydi. Şeyh Ahmed Efendi cenazesini Şeyh Selim Efendi’nin kaldırmasını ve namazını da onun kıldırmasını vasiyet etmişti. Vefat ettiğinde, vasiyetine uygun olarak cenazesinin tekfin ve teçhiz işlerini yapıp cenaze namazını kıldırdı. Şeyh Selim Efendi de diğer Nakşî şeyhleri gibi ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmuş bu amaçla özellikle Erzurum bölgesine birçok seyahatler yapmıştır. Şeyh Selim Efendi, başta Bingöl’ün Kiğı, Adaklı ve Yedisu İlçeleri olmak üzere Erzurum’un Çat, Tekman ve Karayazı bölgelerinde uzun bir süre irşad faaliyetlerine devam etmiştir. Bu amaçla kendisi daha hayattayken çocuklarının bir kısmı bu bölgeye hicret etmiş ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere bu bölgelere yerleşmişlerdir. Şeyh Selim Efendi’nin sekiz tane çocuğu olmuştur. Bunlardan Şeyh Muhammed Efendi, Şeyh Mahmud Efendi, Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Mustafa Efendi ile Şeyh Hüseyin efendi ve onların çocukları Erzurum bölgesinde görev yapmışlar, Şeyh Arif Efendi, Şeyh Ali Efendi ve Şeyh Ahmed Efendi ise daha çok Bingöl ve çevresinde görev yapmışlardır. Doğu memleketinde adet olduğu üzere hemen hemen her aile bir aşirete mensuptur. Şeyh Selim Efendi ailesi de Karbaşan aşiretine mensuptur. Bu aşiretin üyeleri genelde Bingöl’ün Kiğı ve Adaklı, Erzurum’un Çat ve Tekman ile Diyarbakır’ın Ergani İlçelerinde meskûndurlar. Şeyh Selim Efendi’nin özellikle Bingöl ve çevresi ile Erzurum ve çevresindeki ilim ve irşad faaliyetleri muhtemelen biraz da bundan kaynaklanmış olabilir. Şeyh Selim Efendi böyle davranmakla aslında neredeyse unutulmuş Kur’anî bir prensibi de hayata geçirerek, ilim ve irşad faaliyetlerine “Önce en yakın akrabanı uyar” ayetinin sırrınca, yakın çevresinden başlamak sureti ile bu görevi yerine getirmeye ça- lışmıştır. Bu şekilde bir hareket tarzı hem davasına hizmeti kolaylaştırmış, hem de kendisine karşı oluşan hüsnü teveccühü İslam davasına hizmette kullanmak suretiyle bölgenin dinî ve tasavvufî hayatına katkı sağlamıştır. Şeyh Selim Efendi Çapakçur bölgesinde âlim, müttaki ve abid bir zat olarak tanındı. Kendisi aynı zamanda şair bir zat olup yayınlanmış bir divanı vardır. Hayatını ilim ve irşad faaliyetleri ile geçirdi. Rivayet edilir ki Şeyh Selim Efendi irşad görevinde bulunmak üzere yanında müritleri ile beraber Bingöl’den Erzurum’un Tekman İlçesine doğru yola çıkar. O zamanlar şimdiki gibi vasıta araçları olmadığı için yolculuklar genelde at sırtında yapılır. Şeyh Selim Efendi Bingöl ile Erzurum’un Çat İlçesi arasında bulunan Yedisu mevkiine geldiği zaman, dağdan bir ayı inerek Şeyh efendinin üzengideki ayağını ağzına koyar. Etrafındakiler panik içerisinde durumu seyrederken, Şeyh Efendi tavrını hiç bozmadan elindeki sopa le hayvanın sırtına dokunur ve hayvan gider. Bir sene sonra irşad için müritleri ile yine aynı yolu kullandıkları bir sırada aynı ayı yanında iki yavrusu ile dağdan inip Şeyh Selim Efendinin üzengideki ayağını ağzına alır, Şeyh Efendi hayvana dua ettikten sonra hayvan uzaklaşıp gider. Yanındakiler bu olayın nedenini sorunca, Şeyh efendi onlara şöyle cevap verir: O hayvanın yavruları olmadığı için, benden dua istemişti. Ben de o hayvanın yavru sahibi olması için Allah’a dua ettim, Allah’ın izni ve müsaadesi ile bu sene yavruları oldu. Yine rivayet edilir ki Şeyh Selim Efendinin vefatından sonra kabrinin üzerine bir türbe yaptırılır. Türbeyi, Ermeni bir taş ustası yapmaktadır. O esnada yöre halkı zaman zaman Şeyh Efendinin kerametlerinden bahsederler. Ermeni usta, halkın anlattıklarının doğru olup olmadığını denemek ister ve çekicini türbenin temeline koyar. Türbenin inşaatı bitince yakınlarına, çekicimi türbenin temelinde unuttum, bu yüzden türbeyi yıkıp, çekicimi çıkarmak istiyorum der. Bunun üzerine Şeyh Selim efendinin çocukları ertesi güne kadar beklemesini söylerler. Ermeni usta o gece rüyasında çekicin türbenin dışına atıldığını görür ve sabah uyanır uyanmaz rüyasında gördüğü yere gider ve büyük bir şaşkınlık içerisinde çekicinin türbenin yanında olduğunu görür ve bu olay üzerine Müslüman olur. Vefatı Şeyh Selim Efendi, 1893 yılında Kiğı’nın Ayvadüzü (Haraban) köyünde vefat etmiş, vasiyeti üzerine köye hakim bir tepenin üzerine defnedilmiştir. Daha sonraki tarihlerde kabrinin üzerine bir kubbe yapılmış olup mezarı yöre halkı tarafından hala ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Şeyh Süleyman el-Kuri (k.s)
Şeyh Süleyman Efendi, takriben Hicri 1205 (m. 1790) senesinde Bingöl merkeze 20 km. uzaklıkta bulunan Kur (Dikme) köyünde dünyaya gelmiştir. Aile, kendilerini Seyyid olarak kabul eder ve çevrelerinde böyle bilinirler. Şeyh Süleyman Efendinin Babası Mirzedin Efendidir. Mirzeddin Efendinin babası ise Arif Efendidir. Arif Efendinin ataları Bağdat veya Şam bölgesinden, Bitlis vilayetine, oradan da Çabakçur (Bingöl)’un Kur köyüne geldikleri rivayet edilir. Şeyh Süleyman Efendi’nin çocukluk yılları daha çok kendi köyünde geçmiştir. İlk tahsilini aynı zamanda âlim olan babası Mirzeddin Efendi’nin yanında yapmıştır. Daha sonra, manevi bir işaret sonucu Palu’ya gidip Şeyh Ali Sebti’nin yanında tahsil hayatına devam etmiştir. Uzun bir müddet Şeyh Ali Efendinin yanında kalan Şeyh Süleyman Efendi, medrese ilmini ikmal ettikten sonra, tarikat yoluna sülûk etmiş ve şeyhinin yanında seyr u sülûkünü tamamlamıştır. Şeyh Ali Efendi’den hem ilim, hem de tarikat icazetnamesi alan Şeyh Süleyman Efendi, Kur köyüne geri dönmüş, buradaki medresenin başına geçmiş, bir taraftan medresede talebe okuturken, diğer taraftan da bulunduğu çevrede irşat görevi yapmıştır. Daha sonra buradan ayrılarak Uzunsavat köyüne hicret eden Şeyh Süleyman Efendi, gittiği yeni yerde önce cami, ardından da medrese yaptırarak faaliyetlerine burada devam etmiş ve bu süre içerisinde pek çok talebe ve mürit yetiştirmiştir. Şeyh Süleyman Efendi kendi köyü olan Kur (Dikme)’da ilmî ve tasavvufî faaliyetlerini sürdürürken köyde cereyan eden ve kendisini manen rahatsız eden bir olaydan dolayı ailesi ile birlikte Erzurum tarafına gitmeye karar verir. Önce yol güzergâhı üzerinde bulunan Göriz köyüne gider ve kısa bir zaman burada kalır. Daha sonra oradan ayrılarak Uzunsavat Köyüne geçer ve birkaç gün de burada istirahat etmek ister. Bu arada aslen Çanakkale’nin Gelibolu İlçesinden olup, Kiğı bölgesine mutasarrıf olarak gönderilmiş Hüsnü Bey isminde bir şahıs kendi arazilerinde konaklayanların kim olduğunu öğrenmek için birkaç adamını gönderir. Gelenler burada konaklayan kişinin Şeyh Süleyman Efendi olduğunu öğrenir ve durumu Hüsnü Bey’e iletirler. Hüsnü Bey, Şeyhi ve ailesini arazilerinden çıkarıp uzaklaştırmak için tekrar adamlarını gönderir. Şeyh Efendi ise bize müsaade edin bir haftaya kalmaz gideriz diye kendilerine cevap verir. Ancak ikinci gün Hüsnü Bey bu sefer adamları ile beraber bizzat kendisi de gelir. Hüsnü Bey ve adamları atlarının üzerinde çadıra doğru giderlerken, Şeyh Efendi çadırın dışına çıkarak onların geldiği yöne doğru elini kaldırır ve atlar oldukları yerde dururlar. Bu hadise üzerine Hüsnü Bey, Şeyh Süleyman Efendi’nin büyük bir mürşid ve keramet sahibi bir zat olduğunu anlar, Şeyh Efendi’nin yanına yaya olarak gelir ve kendisine saygı göstererek buradan gitmemesi için bu defa kendisi ısrarda bulunur. Şeyh Süleyman Efendi önce bu teklifi kabul etmez, ancak Hüsnü Bey’in ısrarı üzerine murakabe yaptıktan sonra Erzurum’a gitmekten vazgeçer ve burada kalmaya karar verir. Şeyh Efendinin bu kararı üzerine Hüsnü Bey elinde bulunan bu günkü Uzunsavat köyü ve mıntıkasını kendisine vakıf olarak hibe eder. Bu gün tapu sicil kayıtlarında Uzunsavat köyü ve mıntıkası Şeyh Süleyman Efendi ve çocuklarına vakıf olarak verilmiş olup, bu bilgiler köy senedinde de yer almaktadır. Şeyh Süleyman Efendi, Uzunsavat köyüne yerleştikten sonra ilim ve irşad hizmetlerine artık bu köyde devam etmiş ve burada da kısa zaman içerisinde birçok talebe ve mürit yetiştirmiştir. Şeyh Süleyman Efendi, ilmi ile amel eden, takva sahibi âlim ve fazıl bir zatmış. Az konuşur, sürekli tefekkür halinde bulunurmuş. Konuştuğu zamanda muhatabının seviyesine göre hareket eder ve yavaş yavaş konuşurmuş. Düşünmeden konuşmaz, konuştuklarını mutlaka ayet, hadis ve sûfilerin güzel sözleri ile süslermiş. Şeyh Ali Sebti’nin yanında tahsil hayatını sürdürürken Şeyh Ali Efendi kendisine ayrı bir muhabbet beslermiş. Bunun sebebi ise Şehy Süleyman Efendi’nin genç yaşta hem âlim, hem de abid bir mertebeye ulaşmış olmasıdır. Şeyh Ali Efendi’nin kendisine olan bu muhabbetin sebebini anlamayan bazı talebeler, zamanla onu kıskanmaya başlarlar. Bunun üzerine Şeyh Ali Efendi, bir bahar mevsimi Şeyh Süleyman Efendi’ye evin damını loğlamasını (silindir) ister. Şeyh Süleyman Efendi tereddütsüz bu emri yerine getirir. Dama çıkar bacanın yanına oturur abasını başına geçirip evradını okumaya başlar. Bu arada silindir kendi kendine gidip gelerek toprak damı loğlamaktadır. Şeyh Ali Efendi orada bulunan bazı talebelere gidip Süleyman Efendi’nin silindiri daha yavaş götürüp getirmesini söylemelerini ister. Dama çıkan talebeler, Süleyman Efendi’yi başında abası evradını okurken görürler. Bu arada silindir de kendi kendine gidip gelmektedir. Bu manzarayı gören talebeler hayretlerini gizleyemez ve durumu Şeyh Ali Efendi’ye bildirirler. Şeyh Ali Efendi talebelere dönerek, gördüğünüz gibi benim Süleyman’a olan muhabbetimin sebebi onun bu manevi halidir der ve belli bir süre sonra da icazetini vererek ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere köyüne gönderir. Bu olaydan sonra Şeyh Süleyman Efendi, kendi köyüne döner ve burada medresenin başına geçerek vefatına kadar ilim ve irşad faaliyetleri ile meşgul olur. Şeyh Süleyman Efendi’nin vefatından sonra çocukları ve onların soyundan gelenler bölgede uzun yıllar medrese geleneği üzerinden ilmi tedrisat faaliyetlerine devam etmişlerdir. Bilinen Talebeleri Şeyh Süleyman Efendi, birçok talebe yetiştirmiştir. İsimlerini bilebildiklerimizi aşağıda zikredeceğiz: 1. Kur köyünden Şeyh Ahmet Çapakçurî, 2. Şeyh Mahmut (Oğlu) 3. Şeyh Mehmet (Oğlu) 4. Şeyh Enver (Oğlu) 5. Şeyh Hasan (Oğlu) 6. Kiğı’nın Karsini köyünden Ali Ağa 7. Şoğ köyünden Molla İsmail 8. Zağ köyünden Hacı Hasan’ın babası. Vefatı Şeyh Süleyman Efendi, 1887 tarihinde Uzunsavat Köyünde vefat emiş ve köyün mezarlığına defnedilmiştir. Kabrinin üzerine bir kubbe yapılmış olup mezarı yöre halkı tarafından hala ziyaret edilmektedir. Şeyh Süleyman Efendi hayattayken, Uzunsavat köyünün bir gün sular altında kalacağını söyler ve bu kerameti yıllar sonra ortaya çıkar. 1992 yılında Uzunsavat köyünde baraj çalışmaları yapılır ve baraj bittikten köy mezarlık da dâhil sular altında kalacaktır. Baraj yapımı esnasında kabrin olduğu yerde birçok olağanüstü durumlar müşahede edilir. Bunun üzerin hem barajı yapan yüklenici şahıs, hem de Bingöl Su İşleri Müdürlüğü Şeyh Efendi’nin ailesi ile görüşürler ve 1998 tarihinde ailesinin de rızası ile kabri Uzunsavat Köyünün yüksek bir tepesine nakledilir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Şeyh Halid Halifani
Şeyh Hasan Halifani’nin büyük oğludur. 1874 tarihinde Halifan’da doğmuştur. Medrese tahsiline çok küçük yaşlarda dedesi Şeyh Ahmed Halifanî’nin yanında başlamış, daha sonra babasından dinî ilimlerle ilgili dersler almış, bilahare Erzurum’da zamanın meşhur âlimlerinden Memiş Hoca Efendiden eğitim almış, eğitiminin kalan kısmını amcası Şeyh Muhammed Emin Efendi’nin yanında tamamlamıştır. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra gözlerinden rahatsızlanmış babası ve kardeşi tarafından tedavi edilmek üzere Halifan’dan önce atlarla Trabzon’a oradan da gemiyle İstanbul’a doktora götürülmüş, zamanın en iyi hekimlerine muayene ettirilmiş fakat tedavisi bulunamadığından çok genç yaşta âmâ olmuştur. Muhammed Emin Efendi’den icazetnamesini aldıktan sonra dedesi ve babasının mıntıkasında irşat faaliyetlerine başlamış, bu faaliyetler, vefatına kadar devam etmiştir. Şeyh Hâlid Efendi 1939 yılında 65 yaşında vefat etmiş, kabri, dedesi Şeyh Ahmed Halifanî’nin türbesinin yanındadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Şeyh Hâlid Efendi’ye aynı zamanda amcası olan Şeyh Muhammed Emin Efendi tarafından Hicri 1345 (m. 1926) yılında tarikat icazetnamesi verilmiştir. Bu icazetname, 2015 yılında İstanbul Süleymaniye Külliyesinde aslına uygun bir şekilde restore ettirilmiştir. İcazetname, Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Dr. Ramazan Korkut tarafından tercüme edilmiştir. İcazetnamenin el yazması hali Sayın Faruk Yolcu’nun yanında muhafaza edilmektedir. İcazetname şöyle başlar: Şeyh Ahmed Efendinin oğlu hakir ve fakir ŞeyhMuhammed Emin, bu icazetnameyi 1345 (m. 1926) senesinde bir Cuma gününde Halifanlı Şeyh Hasan Efendinin oğlu Şeyh Hâlid için yazmıştır. Şeyh-i tarikat, Şeyh Muhammed Emin Halifanî, İmza ve Mühür. İcazet, hamdele ve salvele ile başlar, daha sonra Şeyh Muhammed Emin Efen- diye kadar Nakşibendiyye tarikatı silsilesi zikredilir. Ardından, Şeyh Hâlid’in bu icazetnabeyi hak ettiği ile ilgili şer’i deliller zikredilir, ardından Şeyh Mu- hammed Emin’in, Şeyh Hâlid’e nasihatleri ile biter. İcazetnamenin son kısmı şöyle devam eder: “Bu icazetname, Allah müminleri onun feyiz ve bereketiyle kuşatsın Şeyh Hâlid’in, Tarikat-ı Aliye-Nakşibendiyye’de zikir ve irşad telkininde bulunması için, onun te’sirini defalarca tecrübe ettikten sonra verilmiştir. Ona bu icazeti, Nakşibendiyye silsilesinin büyükleri ve bir de şeriat ve tarikat sahipleriyle istişare ettikten sonra verdim. Ona intisap eden ve onunla arkadaşlık yapan herkesin evliyaya intisap etmiş olacağına, akıllılarının ihata edemeyeceği sırlara mazhar olacağına güvence veriyorum. Ona kitaba ve sünnete sıkı bir şekilde bağlanmasını, fırka-i naciye olan ehl-i sünnet’e tabi olarak, keşf ve vicdan ışığında insanların inanç ve itikatlarını düzeltmesini, Kur’an ehline, fakihlere ve fakirlere karşı cömert olmasını, vakarlı bir şekilde davranmasını, hoşgörülü ve güler yüzlü olmasını, eza ve eziyet vermekten uzak durmasını, kardeşlerinin hata ve kusurlarına karşı müsamahalı olmasını, küçük ve büyük ayırt etmeksizin herkesle sohbet ve arkadaşlık yapmasını, husumetten, düşmanlıktan ve tamahkârlıktan uzak durmasını, salih amellerle Allah’a yaklaşmasını ve Rabbini razı etmesini tavsiye ediyorum. Şüp- hesiz Allah, kendisine tevekkül edenleri ve kendisine yönelenleri zayi etmez. Kurtuluş ancak doğrulukta ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’e tabi olmaktadır. Bunun dışında Allah Teâlâ’ya ulaşmak için başka hiçbir yol bulunmamaktadır.” İcazetnamede ayrıca Şeyh Hâlid’in, kimseden üstün olduğu zannına kapılmamasını, nefsini terbiye etmesini, kendisine karşı söz getirip götüren, onu itham altında bırakan ve ona haset ile yaklaşan kimseleri Allah Teâlâ’ya bırakmasını ve bu konuda hiçbir zorluk altına girmemesini tavsiye ediyorum. Çünkü bu tarikatın şeyhleri arasında öyleleri vardır ki, Allah Teâlâ takdir ederse, Allah Teâlâ’nın kudreti ve onların himmetiyle dağlar yerinden oynar ve yine onlar dilerse Allah Teâlâ’nın kudretiyle dağlar, en kısa zamanda yerinden sökülür fesat ve bozgunculuk yaşanmaz. Allah’a, Resulüne ehl-i beytine ve arkadaşlarına selam olsun Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Şeyh Muhammed Emin Halifani
Şeyh Ahmed Halifani hazretlerinin diğer oğlu Şeyh Muhammed Emin Efendi de Halifan köyünde doğmuş, medrese ilmine babasının yanında başlamıştır. Babasının talimatı üzerine Şeyh Ali Efendinin oğlu Şeyh Hasan Naki Efendinin yanına gitmiş, hem ilim, hem de tasavvuf icazetini ondan almıştır. Şeyh Muhammed Emin Efendi icazetnamesini aldıktan sonra Erzurum’un Tekman İlçesine bağlı Şekan köyünde medresesini kurar bir taraftan ilmî tedrisat ile uğraşırken, diğer taraftan babasının bölgesinde irşat faaliyetlerinde bulunur. Bunun üzerine zamanın yönetimi tarafından Göynük Nahiye Müdürlüğüne atanır. Birinci Dünya savaşında Rus işgali sebebiyle Halifandaki ailesi ile birlikte muhacir olurlar. Ailesini Bingöl’ün Çan köyü Megmir yaylasına getirdikten sonra kardeşi Şehit Şeyh Abdullah Efendi ile birlikte Ruslara karşı savaşmak için geri dönerler. 1916 yılı sonbaharının bir öğle vakti sonrası Karlıova’nın Göynük (Oğnut) köyü yeni yerleşimin bulunduğu mıntıkaya geldiklerinde karşı tepedeki bir bölük Rus askeri ile karşılaşırlar ve aralarında sıcak çatışma başlar. Şeyh Abdullah Efendi şehit olur, Şeyh Muhammed Emin Efendi ağır yaralanır, hava karardığı için düşman askerleri üzerlerine gidemez ve o gece şehit olan kardeşinin sırtına sarılarak sa- bahlar ve gün ağardıktan sonra da düşman askerleri tarafından esir alınır. Şeyh Muhammed Emin Efendi, Erzurum’a götürülürken Çat İlçesindeki müritleri tarafından yüklü miktarda para ve altın karşılığında Ruslardan geri alınır. Çat’ın Başköy köyüne kaldırılarak tedavi altına alınır. Daha sonra Çat’ın kurtuluşunda oradaki müritlerini toplayarak bir milis gücü oluşturur ve milis komutanı olarak Ermenilere karşı savaşır. Ermenileri o bölgeden temizledikleri sırada o zaman doğu cephesi komutanı olarak atanan 15. Kolordu komutanı Kazım Karabekir Paşa Şeyh Muhammed Emin Efendi ve arkadaşlarının yaptıkları başarılı mücadeleden dolayı kendilerini tebrik eder. Bilahare Çat’ın Parmaksız Köyüne yerleşir, orada medresesini kurar ve tekrar irşada başlar. Çat ve bölgesinde çok büyük hizmetleri olmuştur. 1928 yılında Çat’ın Parmaksız Köyünde vefat etmiş, kabri kendisi tarafından yaptırılan Parmaksız köyü camisinin içerisinde girişte sağ taraftadır Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Şeyh Hasan Halifani
Şeyh Ahmed Halifani Efendi’nin büyük oğlu Hasan Efendi tasavvuf icazetnamesini Melekanlı Şeyh Abdullah Efendinin halifesi, Şeyh Mahmut Efendiden aldıktan sonra babasının medresesinde tedrisata başlamış ve aynı zamanda babasının mıntıkasında irşat görevi yapmaya başlamıştır. Bunun üzerine Sultan II Abdülhamit zamanında Aşağı Göynük bölgesine kadı olarak görevlendirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı ortaya çıkınca, Ruslara karşı savaşmaya giderken, Karlıova’nın Kargapazarı köyünde hastalanmış, yanındakilerin ısrarları özerine geri dönmüş ve eve geldikten kısa bir süre sonra 1916’da Halifan köyünde vefat etmiştir. Kabri, babasının türbesinin bulunduğu Halifan mezarlığında meşhur söğüt ağacının dibindedir. Şeyh Hasan Halifani Silsilesi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Şeyh Ahmed Halifani (k.s.)
Şeyh Ahmed Halifanî, 1805 yılında eski ismi Kanireş olan şimdiki Karlıova İlçesinin Halifan köyünde doğmuştur. Halifan ailesi çevrede ilim ve edeb konusundaki hassasiyetleri ve bu konuda örnek olmaları ile bilinirlerdi. Bu yüzden Şeyh Ahmed Efendi, adeta bir ilim ve hikmet ocağında terbiye gördü ve büyüdü. Şeyh Ahmed Efendinin nesebi şu şekildedir: Şeyh Ahmed, Şeyh Mikail’in, Şeyh Mikail, Şeyh Yakub’un, Şeyh Yakup, Şeyh Cami’nin, Şeyh Cami, Şeyh İbrahim’in, Şeyh İbrahim ise Hacı Halife’nin oğludur. Aile, kendilerini Seyyid olarak kabul eder ve çevrelerinde böyle bilinirler. Ahmed Efendi’nin büyük dedesi Hacı Halife, küçük yaşta ilim tahsili için Halifan Köyünden ayrılır ve artık geri dönmez. Muhtelif medreselerde eğitim görür ve en son Bağdat’ta Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s.) ekolünden gelen Kadirî medreselerinde ilmini tamamladıktan sonra icazetnamesini alır. İlmî tedrisatını ikmal ettikten sonra, ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere mürşidi tarafından Muş’un Bulanık İlçesi mıntıkasına görevlendirilir. Şeyh Efendi, Bulanık İlçesine geldikten sonra İlçeye bağlı Ğergis Köyünde medresesini kurar. Bir yandan müderrislik yaparken diğer taraftan da irşat faaliyetlerinde bulunur. Şeyh Ahmed Efendi, ilim ve irşad faaliyetlerine devam ederken zamanla çocuklarını da yetiştirir ve icazet verdiği iki oğlunu kendi köyü olan Gorıla’ya gönderir. Küçük yaşta köyden ayrılan Hacı Halife’nin iki oğlu, Abdurrahman Halife ile kardeşi İbrahim Halife babalarının köyüne dönerler. Tasavvuf ta icazet alanlara Halife dendiği için civardaki köylerden bunu duyan herkes her iki halifenin köyü anlamında Halifan demeye başlar ve o tarih ten sonra köy, Arapça ’da iki halife manasına gelen Halifan adını alır. Halifan’a gelen Abdurrahman Halife ve kardeşi İbrahim Halife, burada medreselerini kurup, hem ilmî tedrisat, hem de irşat faaliyetlerinde bulunurlar. Bu şekilde Halifan köyünde medrese geleneği çok uzun yıllar devam eder ve bu sayede burada çok büyük âlimler yetişir. İşte Şeyh Ahmed Halifanî, yukarıda da ifade edildiği gibi, Halifan köyünde Şeyh Abdurrahman ile beraber medrese kurup ilmi tedrisat yapan Şeyh İbrahim Efendinin oğludur. Şeyh Ali Sebti İle Tanışması Halifan ailesi, önceleri Kadirî tarikatına mensup iken, Şeyh Ahmed Halifanî, Şeyh Ali Sebti’ye intisab etmek suretiyle Nakşibendiyye tarikatına geçer. Şeyh Ahmet Efendi, ilim tahsilini ve tasavvuf eğitimini Şeyh Ali Sebti’den alır. İcazetnamesini ise, Şeyhin talebi üzerine aynı zamanda kendi Halifesi olan Melekanlı Şeyh Abdullah Efendi verir. Şeyh Ahmed Efendi icazetnamesini aldıktan sonra köyüne döner ve kendi medresesini kurar. Bir yandan medresede ilim tedrisatı yapar, diğer yandan mürşidi tarafından belirtilen Yukarı Göynük, Kanireş (Karlıova), Kortizi, Şuşar, Tekman, Hınıs, Çat, Korti, Lezgi ve Karayazı mıntıkalarında irşad yapar ve pek çok talebe ve mürit yetiştirir. Bilinen Halifeleri 1. Şeyh Derviş Efendi (Halifanlı), 2. Şeyh Sait Efendi (Halifanlı), 3. Seyda Molla Yusuf Efendi Karbaşanlı (Adaklı) 4. Seyyid Şeyh Hasan Efendi (Halifanlı aynı zamanda Şeyh Ahmed Efendinin oğludur.) Vefatı Şeyh Ahmed Halifanî, bütün ömrünü sadece Allah’ın rızasını elde etmek için ilim ve irşatla geçirmiş, dünya malına ve şöhretine asla önem vermemiştir. Şeyh Efendi, 1894 tarihinde doğum yeri olan Halifan köyünde vefat etmiş, türbesi köyün eski yerleşim yerindedir. Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Şeyh Abdullah Melekani (k.s.)
Melekan, günümüzde Solhan ilçesinin sınırları içerisinde yer alan bir köydür. Aile, “Male Kal” isimli bir âlimin neslinden gelmektedir. Male Kal’ın esas adı Molla Mustafa’dır. Kal, mahalli lehçede ermiş ve seçkin kişi anlamına gelmekte olup, tıpkı Türkçe ’deki “Dede” unvanı gibi ilim ve irfan sahibi zatlara denir. Male Kal ailesi, Nakşibendiyye tarikatı ile tanışmadan önce de bölgede ilmî faaliyetleri olan, hayatlarını ibadet, zühd ve takva çerçevesinde yaşayan bir ailedir. Aile, ilim ve ahlak bakımından da çevrelerinde örnek kimseler olarak yaşamışlardır. Şeyh Abdullah Efendi , Male Kal’ın altıncı kuşaktan torunlarındandır. O da diğer kardeşleri gibi medrese tahsili görmüş, bölgede bilinen şekli ile molla olarak hayatını devam ettirip el emeği ile geçinen bir kimsedir. Kendisi aynı zamanda toplumda mütevazı ve takva sahibi bir zat olarak tanınmıştır. O güne kadar çevrelerinde ilmî faaliyetleri ile tanınan ve bilinen aile, Şeyh Abdullah Efendi’nin Şeyh Ali Sebti ile tanışması sonrasında yeni bir sürece girmiştir. Aile, yeni süreçte artık Şeyh Ali Sebti ile beraber bölgede Hâlidî-Nakşî geleneğin temsilcisi olarak ilmî tedrisat ile tasavvuf ve tarikat hizmeti de yapmaya başlamıştır Şeyh Ali Sebti ile Tanışması Şeyh Ali Efendi, tarikatını yaymaya başladığı dönemde zaman zaman Solhan ilçesinin Meneşkut yöresine ziyarete gider. O sırada bölgenin ileri gelen beyleri Ali Efendi için sıradan bir derviştir diye iltifat etmeyerek o zatın bu yörede dolaşmasını istemezler. Şeyh Ali Sebti, bu ziyaretlerinin bir tanesinde Melekan köyünde Molla Muhammed ismindeki bir zata misafir olur. Ev sahibi ile misafir konuşurlarken o arada içeriye biri girer. Şeyh Efendi içeri giren zatın kim olduğunu sorar. Molla Muhammed de kardeşim Molla Abdullah’tır işten geliyor diye cevap verir. Şeyh Ali Efendi kalkar ve kendisi ile kucaklaşıp, Molla Abdullah biz seninle en son nerede buluşmuştuk der. Molla Abdullah da Genç ilçesinin Sivan bölgesindeki Kelahsi köyünün camisinde diye cevap verir. Bunun üzerine ev sahibi Molla Muhammed “Bizim Abdullah bu güne kadar komşu olduğumuz Hazarşah komunu bile geçmemiştir diyerek hayretini ortaya koyar. Şeyh Ali Efendi ile Molla Abdullah bir süre sohbet ederler. Kendilerini dinleyen Molla Muhammed, konunun Nakşibendiyye tarikatı etrafında ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunma meselesi olduğunu anlayınca o da bu tarikata sempati duyar ve kendilerine yardımcı olmaya karar verir. Aslında Şeyh Ali Efendi ile Melekanlı Molla Abdullah Efendinin buluşması, bölgede Nakşibendiyye tarikatının yayılması için bir dönüm noktası teşkil eder. Melekanlı Molla Abdullah Efendi’nin yetişkin ve ermiş olması, Nakşibendiyye tarikatına layık bir mürşid olabilme kabiliyetine sahip olması, ayrıca çevresinde bilinen saygın bir aileye mensub olması Şeyh Ali Sebti’yi çok sevindirmiştir. Zira Abdullah Efendi’nin, kendisine intisab etmesi ile tarikatın bu memlekete yayılması artık daha kolay bir duruma gelmiştir. Şeyh Abdullah Efendi’yi tarikat icazeti ile onurlandıran Şeyh Ali Efendi, artık müridi ve halifesi ile beraber irşad hizmetlerine başlar. Tanınmış bir aileye mensub olan Şeyh Abdullah Efendi’nin desteği ile Meneşkut ve civar yörelerdeki halk itiraz etmeden Nakşibendiyye tarikatına intisab etmeye başlarlar. Daha sonra bu iki mürşid, Boğlan köyü kenarında bulunan ziyaret havuzu mıntıkasında çadırlarını kurarak burayı irşad merkezi haline getirirler. Civar köylerde bulunan halk da buraya gelerek tarikata intisab etmeye başlar ve kısa bir süre içerisinde Meneşkut ve civarı Nakşibendiyye tarikatının nüfuzu altına girer. Bu iki mürşid zat sadece bu yöre ile yetinmez, zaman içerisinde Muş mıntıkası başta olmak üzere Bulanık, Malazgirt, Ağrı ve Erzurum mıntıkasının büyük bir kısmını defalarca dolaşarak irşad hizmetinde bulunurlar. Postnişin Olması Şeyh Ali Sebti’nin vefatından sonra yerine oğlu Şeyh Muhammed Masum geçti. Ancak kısa bir süre sonra o da vefat etti. Bunun üzerine gerek Şeyh Ali Efendi’nin ailesi, gerekse kendisine mensub halifeleri Şeyh Ali Efendi’nin postnişini olarak Şeyh Abdullah Efendi’yi kabul ettiler. Ancak Şeyh Abdullah Efendi, Palu’ya gitmek yerine irşad hizmetlerini Melekan köyünden devam ettirmiş, şeyhinin vefatından sonra irşad için kendisi ile beraber uğradıkları yerlerdeki bütün mürid ve mensublarını ziyaret etmiş ve onlara sahip çıkmıştır. Şeyh Abdullah Efendi, büyük bir ilim sahibi ve aynı zamanda da müridi olan Seyda Şeyh Ömer Efendi ile beraber bölgedeki ilim ve irşad faaliyetlerine devam etmiş ve pek çok halife yetiştirmiş. Bilinen Halifeleri 1- Şeyh Mahmud Efendi (Şeyh Abdullah’ın ağabeyi Molla Muhammed’in oğlu) 2. Seyda Şeyh Ömer (Mala Kal ailesinden) 3. Seyda Şeyh Hasan ( Seyda Şeyh Ömer’in kardeşi) 4. Seyda Mola Evliya (Haciyan köyünden). 5. Seyda Molla Feyzullah (Haciyan köyünden) 6. Şeyh Ahmed (Halifan köyünde) 7. Halife Efendi (Kurtuzi mıntıkası Geylan Köyünden) 8. Seyda Molla Musa (Kurtuzi mıntıkası Geylan Köyünden) 9. Seyda Molla Yusuf (Varto Rındaliyan Köyünde) 10. Şeyh Ahmed (Muş Ğaziyan Köyünden) 11. Şeyh Hüseyin (Muş Göl köyünden) 12. Şeyh Hacı Haydar (Varto Kers köyünden) 13. Şeyh Mahmud Efendi (Şeyh Ali Sebti’nin oğlu, Hınıs Kolhisar tekkesinin kurucusudur.) Şeyh Abdullah Efendi, yaşadığı bölgede, gerek Müslümanların kendi arala- rında, gerekse de Müslümanlar ile Ermeniler arasında, sulh, sükûnet ve adaleti yerleştirerek herhangi bir olumsuzluğa meydan vermeden müdahale eder ve olayları yatıştırırdı. Özellikle bölgedeki aşiretler arasında meydana gelen kavga ve cinayet olaylarına müdahale ederek olayları yatıştırır, insanların arasında çıkabilecek olumsuz durumların meydana gelmemesi için çaba sarf ederdi. Vefatı Şeyh Abdullah Efendi, vefatından kısa bir süre önce yerine daha önce Rus harbine katılmış yeğeni Şeyh Mahmut Efendi’yi postnişin olarak tayin etmiş ve geride hiçbir mal mülk ve servet bırakmadan Miladî 1877 yılında yaklaşık doksan yaşında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş
Seyyid Muhammed Kadri Hazin (k.s.)
Şeyh Çelebi Süleyman Kaya
İlk öğrenimini Cizre’de, liseyi ağbisi ile birlikte Diyarbakır’da tamamladı. Küçük yaşta bağlandığı Mevlâna Hâlid’in baş halifesi Osman Sirâcüddîn et-Tavîlî torunu Şah Muhammed Ali Hüsâmüddîn’in (Kds) en değerli halifesi Cizreli Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn’in (Kds) kudsi nazarları, feyiz, bereket ve terbiyeleri altında sohbetlerinden istifadeye nail olarak yetişip icazet aldı. Üzerindeki daimi rabıta nimetinden hasıl olan feyiz ve bereket aşikar olarak görülürdü. İlmi, hizmet aşkı, sadakati, mahviyet ve teslimiyeti sayesinde Seyyid Kadri Hz.’nin tam meşrebi ve halavetinde yetişmiş olmasıyla Sultan Seyyid Kadri Hz.’nin ve Ahmed Cezeri Hz.’nin divanlarının inceliklerine vakıf idi ve o manevi halleri yaşar durumda sohbette bulunurlar, dinleyenleri hayran bırakırlardı. Şeyhi tarafından “Naib” (vekil) seçildi ve “Çelebî” diye nitelendirildi. Müfettiş olarak emekliye ayrıldığı Devlet Demiryollarındaki otuz yıllık memuriyeti esnasında yurdun değişik bölgelerinde maddi ve manevi hizmetlerde bulundu. Dünyasını değişmesine kadar Muhammedî meşrep, ahlâk ve neşesi içerisinde irşad (Hak yolunu gösterme) faaliyetlerini sürdürdü. Şah Muhammed Ali Hüsâmüddîn Hazretlerinin Cizre’deki halifesi Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddîn’in (ö. 1913) tek yazma nüsha halindeki “Muhtasaru’s-Sülûk ve’l-İhsân” adlı eserini gün yüzüne çıkardı. Bu eseri, zengin dipnotlardaki açıklamalar eşliğinde “İhsan Yolu” adıyla dilimize çevirerek ilk baskısını 1973 yılında yayınladı. Daha sonra bu eserle beraber, Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn Hz.’ne ait “Dîvân-ı İrfân Hayret-i Hayrân”ı yine benzersiz açıklamalarla tezyin edip dilimize çevirerek, iki eseri bir ciltte “Gönül Sultanları ve Hak Sohbetleri” adıyla biraraya getirerek yayımlamıştır. Kabri Şerifi, Cizre’de Seyyid Muhammed Kadri Mevlana Hazin (Kds) Hazretlerinin ve evlatlarının da bulunduğu, Hz. Nuh (AS)’ın Merkadi Şerifinin hemen yanındaki bir merkad içindedir.
Bayburtlu İrşadı Baba
İrşâdî Baba Buhâra ve Horasan erenlerinden Seyyid Emîr Külâlî Hz’nin soyundan Selim Baba’nın oğludur. Sadrettin Konevî devrinde Buhâra’dan gelip Konya’ya yerleşmişlerdir. Zamanla alîmler ve mutasavvıflar yatağı Konya’da ulemânın çoğalması ve aralarındaki ihtilâfların zuhuru neticesinde Selim ailesi Konya’dan Erzincân’a gelmiş, burada zamanın Gavs-ul a’zamı Vehbi Hayyatî (Terzi Baba) Hz.’nden Tarîk-ı Âliye intisâb etmişlerdir. Erzincân’dan gelerek kendi adlarını verdikleri Seyyid Ya’kup yaylasını kurar ve Selim Baba’nın ölümüne dek burada kalırlar. Bugün aynı yerde Seyyid Ya’kup Hazretleri’nin ziyâreti bulunmaktadır. Selim Baba’nın ölümünden sonra çeşitli nedenlerden dolayı İrşâdî Baba, Zargidi (Gümüşdamla) köyünden ayrılarak Sıptoros (Oruçbeyli) köyüne yerleşir. İrşadı Baba , Fakîr bir ailenin çocuğu olan 1806 yılında doğar. Her müslümân çocuğu gibi çocukluğunu kışın medreselerde Kur’an okumakla, yazın ise ailesine çiftçilik işlerinde yardım ederek geçirir. Ahlâklı ve çalışkan olan İrşâdî, kısa zamanda hocaların takdirini kazanır. Molla olabilmek için Sünür ve Bayburt-Yakutiye medreselerinde tahsilini tamâmlayarak icâzet alır. Büyük İrşâdî Baba bir yandan tasavvufî derinliğe erişmek için çalışırken, bir yandan da Ahmediyye ve Mevlid gibi eserler meydâna getirir. İrşâdî Baba’nın başlayıp da bitiremediği “KISAS-ÜL ENBİY” kitabı torunu Ağlar Baba tarafından manzûm olarak tamâmlanır. El yazması Dîvân’ını ise seferberlikte kaybeder. İrşadî Baba, şiirlerinde çok yalın bir dil kullanmış, şiirlerini lirik ve didaktik olarak hece ölçüsü ile yazmıştır. Bazı ediplerimiz İrşâdî Baba’yı literatürde incelerken ona halk şâiri demişlerdir. Gerçekte İrşâdî Baba bir halk şâiri değil büyük bir mutasavvıf ve Hak âşığıdır. Sembolik olarak her şâirin gerek beşerî, gerekse mânevî bir sevgilisi vardır. İrşâdî derûnî aşkı tatmış, Allah sevgisini kalbinde sindirmiştir. Bu sevgi onu öyle dalgınlaştırır ki, bir gün bitkin bir hâlde köyün altından akan derenin durgun ve derin bir yerine (göle) geldiğini dahi fark etmez ve göle düşer. Bu hâl kendisini utandıracak şekilde köy halkının dikkatini çeker. İşte İrşâdî’nin hayatındaki, önemli değişikliğin başlangıcı bu olay ve onu tâkip eden gecedir. Kalbi ilâhî aşkla dolan İrşâdî kendine geldiğinde, aşkının Allah’a teveccüh ettiğini ve suya düştüğü o gölden meleğin kendisine aşk rüzgârı estirdiğini i’tirâf eder ve şu şiiri söyler: ‘ ‘Bir gece hubda verildi dîl-i umrânlık bana Gussadan hiç âzâd olmam gelse sultanlık bana Kûşe-i Vahdete girdim bu cihân fâni imiş Ettiğim cürm ü hatalar geldi pişmanlık bana Çarh-ı gerden yüz cevâhir eser bir gün bâdımız Hoyrat girer bağımıza kurutur yaprağımız Tenimiz hâke kavuşur unutulur adımız Yeşil atlas giymedense yeğdir uryanlık bana Şol kişi derde bahâdır dâim yıkar hasmını Dünyâya mağrûr olanın Allah bozar resmini Zikredeli ol Cenâb-ı Kibriyâ’nın ismini Bu yalancı fâni dünyâ geldi zindânlık bana Dokuz türlü alet ister taşı hakkâk delmeğe Mürşidimiz ta’rif eyler doğru yola gitmeğe Bu İrşâdî arzu çeker Hakk-ı pâyân gelmeye Gerçi nasîp eyler ise Hazret-i Mevlâm ban a ” İrşâdî Baba ile zamanın büyük alîmi Balahor (Aksar) köyünden Hacı Oslu arasında görüş ayrılığı varmış. Alîm Hacı Oslu; İrşâdî Baba’nın sigarasının Germişo ağacından kesilen çubuğa takıp içmesine çok kızıyormuş. İrşâdî Baba’nın ölümünden sonra kıymetini anlamış ve takdir etmiştir. Fakat bu sırrı sonunda duymuş ve İrşâdî’ye şöyle anlatmıştır. İrşâdî Baba mânevî âlemde, Hacı Hoca Oslu’ya o gün öleceğini bildirir. Cenâzesinin onun tarafından yıkanıp kaldırılmasını ister. Aynı gün İrşâdî Baba hastalanır. Yakınlarına günün tamâm olduğunu söyler. Cenâzesinin Hacı Hoca Oslu çağrılarak yıkanmasını ister. Ölümünü müteâkip iki kişi Siptoros köyünden kalkıp, Hacı Oslu’nun köyüne vardıklarında bakarlar ki Hacı Oslu’da hazırlanmış köye gelmek üzere… Durumu Hoca’ya arz ederler. Hoca: “Zaten İrşâdî bu vazîfeyi bize verdi. Bende îfâ-yı vazîfe için biraz sonra gelecektim” der. Nihâyet Hacı Oslu gelir. Cenâzeyi yıkarken çok ilginç bir olayla karşılaşır. İrşâdî’yi sağa çevirmek ister, sola çevrilir. Oslu Hoca da “hey koca İrşâdî bir çubuğun arkasına gizlendin de seni kimse tanıyamadı.” diyerek İrşâdî Baba’nın büyüklüğünü i’tirâf eder. İrşâdî Baba’nın halk arasında birbirinden ilginç menkıbeleri anlatılmaktadır. 1877 yılında vefat eden İrşâdî Baba’nın Kabr-i Şerîfi Oruçbeyli köyü mezarlığındadır. İrşâdî Baba, dâr-ı fenâdan dâr-ı bekaya göç ederken ismini unutturmayacak bir çok eserler bırakmıştır. Cenâb-ı Mevlâ ondan ve bütün müslümânlardan râzı olsun
Trabzonlu Hacı Abdurrahman Beşikçi Efendi (k.s.)
Hacı Abdurrahman Beşikçi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Abdurrahman Efendi, ailenin beşinci ferdi olarak 18 Zilkade 1307 (05/07/1890) Cumartesi günü Trabzon’un Arafilboyu mahallesinde, ilim meraklısı bir ailenin beşinci evladı olarak dünyaya gelmiştir. Abdurrahman Efendi’nin babası Ali Osman Efendi, annesi Fatıma Alime Hanımdır. Abdurrahman Efendi altı erkek, bir de kız olmak üzere yedi kardeştiler. Bunların dördü bebek yaşlarında vefat etmiştir. Büyük ağabeyi Hacı Mehmet Efendi 1915 yılında yakalandığı bir hastalıktan dolayı genç yaşta, diğer ağabeyi Hacı Salih Efendi ise kendisinden dokuz yıl sonra 1981 yılında vefat etmiştir. Abdurrahman Efendi, dört yaşında o devir mahallelerinde bulunan kadın hocalardan Kur’an-ı Kerim tahsiline, on yaşlarında ise Pazarkapı mahallesinde bulunan İslahane mektebinde, ilim tahsiline başlamıştır. Burada dört sene okuduktan sonra ayrılıp, babasının yanında beşikçilik mesleğinde çalışmaya başladı. Burada beş sene çalışan Abdurrahman Efendi daha sonra amcası Hafız Ahmed Efendi’nin bakkal dükkanında çalıştı. Kendisini saran ilim hevesi ile ticaretin bir arada yürümeyeceğine karar vererek bir müddet sonra amcasının yanından da ayrılmıştır. Daha sonra tanıdıkları bir mektep muallimi olan Dağıstanlı Ali Hoca’yı bularak ondan özel Arapça dersleri almaya başladı. Bu arada Müftü Camii medresesine de kaydolarak, ilim tahsiline devam etti. Aynı zamanda Müftü Camiinde müezzinlik görevine de başlamıştı. Burada büyük bir alim ve müderris olan Hafız Salih Efendiden ilim tahsiline devam etti. Bu arada Zeytinlik medresesi muallimlerinden de Kur’an-ı Kerim kıraati ve talimi dersleri de almaya başladı. Bu arada bir müddet sonra, hocası Hafız Salih Efendi hastalanarak vefat etti. Hacı Abdurrahman Efendi, amcasının yanında çalışırken kendi kendine “Emsile” isimli Arapçanın ilk temel dilbilgisi kitabını ezberlemişti. Daha sonra Müftü Camii medresesine kaydolunca Hafız Salih Efendi’den “Sarf-Nahiv” dersleri okumaya başlamış ve “Kafiyeye” kadar ders kitaplarının tamamını ezberlemişti. “Molla Cami” kitabının “Mensubat” ve “Mecrurat” bahislerine kadar Arap diliyle ilgili bahisleri okudu. Bu arada, akaid, usulü fıkıh, hadis ve tefsir sahasında birçok dersi tamamladı. Hacı Abdurrahman Efendi, hocası Hafız Salih Efendinin vefatından sonra, tahsilini devam ettirerek ilmini tekâmül ettirmek için Trabzon dışına çıkmaya karar verir. Bu kararı üzerine 1913 yılında ağabeyi müderris Mehmet Efendi ile birlikte İstanbul’a gitmek üzere Trabzon’dan ayrılırlar. Büyük biraderi müderris Mehmet Efendi, Arapça, Farsça lisanlarına vakıf, dini ilimlere, tasavvufa ve ilim ehline karşı büyük muhabbet besleyen bir zattır. Ağabeyi ile beraber İstanbul’a giden Hacı Abdurrahman Efendi, burada bir müddet kaldıktan sonra İzmir’e, oradan da büyük bir zatın varlığını haber aldıkları Armutlu nahiyesine giderler. Orada Şeyh Efendinin oğlu olan müderris Hacı Ahmed Efendinin yanında otuz iki gün kalarak, ilim tahsiline devam ederler. Buradaki eğitim kendilerini tatmin etmediğinden oradan ayrılarak Şam’a giderler. Burada Darü’l Hadis medresesinde meşhur şeyh Bedrettin Hazretlerinden ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet burada ilim tahsil ettikten sonra Sultan Abdülhamit’in yaptırmış olduğu Hicaz demiryoluyla Medine’ye giderler. Medine-i Münevvere’de Çinliler tarafından yaptırılmış olan İrfaniye medresesinde kendilerine tahsis edilen bir odaya yerleşerek ilim tahsiline devam ederler. Bir müddet sonra anne babasının ısrarları üzerine tahsillerine ara vererek hac vazifelerini yapıp 2,5 yıl üzerine çıktığı ilim seyahatini tamamlayarak Trabzon’a dönerler. Hacı Abdurrahman Efendi hac dönüşünde ilim merakı yüzünden tekrar İstanbul’a gitmeye karar verir. Ancak 1915 yılında seferberlik ilan edilince mecburen memlekette kalır ve askere gider. Kafkas alayı 2. Tabur 6. Bölük hocalığına tayin edilir. Vazifeli olarak Batum’da bulunduğu sıralarda kışla önünde birliklerinin uğradığı saldırıda sol omzundan yaralanarak askerlikten terhis edilir. Bu arada biraderi Hacı Mehmet Efendi yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak genç yaşta vefat eder. Hacı Abdurrahman Efendi ailesiyle beraber seferberliğin ilanı sebebi ile Samsun’a hicret eder. Burada da hanımı vefat eder. Seferberlik esnasında bir müddet Samsun’da ikamet eder akabinde tekrar Trabzon’a dönerler. Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili için seyahat ederken İstanbul’dan İzmir’e gitmek üzere bindikleri vapurda Ahmed Hamdi Akseki gibi birçok ilim ehli ile tanışır. Burada tanıştıkları bir evkaf müdürü kendisine, Tokat’ın Erbaa ilçesinin Eksel köyünde Muhammed Bahrullah isimli bir Nakşî meşayihinin bulunduğunu söyler. Hacı Abdurrahman Efendi seferberlik esnasında Samsun’a gidince bu Şeyh Efendiyi ziyarete gider. Onun tekkesinde beş gün kalır. Bu arada Şeyh Efendiye intisap eder. Hacı Abdurrahman Efendi Trabzon’a döndükten bir müddet sonra, şeyhi Muhammed Bahrullah Efendinin vefat haberini alır. Bunun üzerine daha evvelden tanıdığı Gümüşhaneli dergahına bağlı Of’lu, Hacı Ferşad Efendi diye bilinen İbrahim Hakkı Hazretlerine intisap eder. Hicri 1342 yılının Cemayizel ahirinde (1924 yılı Ocak ayı) Gümüşhaneli Ahmed Ziyauddin Hazretlerinin İstanbul Babıali mevkiinde bulunan ve şu anda tamamen yıkılmış olan tekkesinde vazife yapan Mustafa Fevzi Tekfurdağî Hazretlerinin yanına gider ve ona intisap eder. Burada bir müddet kalır. 7 Recep 1342 (13/2/1924) Çarşamba günü riyazete girerler ve 16 Şaban 1342 (22/3/1924) Cumartesi günü riyazet eğitimini tamamlarlar. Riyazete girenler arasında icazetname almaya layık olanlardandır. Hacı Abdurrahman Efendi’nin tarikat yoluna karşı aşk ve muhabbeti küçüklüğünden beri vardır. Bu sevgi, kendisini yukarıda da ifade ettiğimiz gibi evvela Muhammed Bahrullah Efendiye, arkasından Hacı Ferşad Efendiye ve neticede de Mustafa Fevzi Efendiye doğru yolcu etmiştir. Tahsil hayatı boyunca hiç kimsenin tesiri altında kalmadan ilmini insanlara ulaştırmanın tek yolunun da geçimini kendisinin temin etmesine bağlı olduğunu düşünen Abdurrahman Efendi, seferberlik dönüşü Trabzon’un Kunduracılar caddesinde daha sonra da Çarşı Camiinin karşısında kitapçılık yapmaya başlar. Aynı zamanda Konak Camiinde, ardından Tabakhane Camiinde ve son olarak da sekiz yıl Çarşı Camiinde imamlık yaparak, irşad vazifesini sürdürür. Günün şartları gereği bu vazifeden de ayrılır. İlme olan hevesi hiç azalmadığı için kitapçılık yaptığı sıralar da dükkânı ilim ehli hocaların istişare ve uğrak yeri olmuştur. İlme olan hevesi sebebi ile ticari hayatının yanında Trabzon’un yetiştirdiği büyük âlimlerden Mustafa Cansız Hocadan da Farsça okumaya başlar. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Abdurrahman Efendinin kitapçı dükkânı âdeta bir ilim merkezi, yani hocaların buluşma mekânı olarak da vazife görmekteydi. O devirlerde lisan değişimi sebebiyle Arap harflerine karşı katı bir tutum sergilenmektedir. Birçok defa Kur’an-ı Kerim sattığı için hâkim önüne çıkan, zaman zamanda kitapları alınarak yakılıp imha edilen Hacı Abdurrahman Efendi, hiçbir yılgınlık göstermeden vazifesine devam etmiştir. Hacı Abdurrahman Efendi ilim tahsili için gittikleri Medine’den dönünce evlenir. İlk hanımı yukarıda ifade ettiğimiz üzere seferberlik esnasında Samsun’da vefat etmiştir. Daha sonra evlendiği Tayyibe hanımdan altı erkek evladı olur. Bu çocukların en küçüğü beş aylık iken bu hanımı da vefat eder. Bundan sonra aldığı hanım efendi de vefat etmiştir. Daha sonra evlendiği Methiyye hanımdan ise iki kız evladı olur. Bundan sonra da Müzeyyen hanımla evlenir. Bu hanımı Abdurrahman Efendi’nin vefatından on iki yıl sonra 1984 yılında vefat eder. Kabri Hacı Abdurrahman Efendinin kabri civarındadır. Hacı Abdurrahman Efendi irşad ve tebliğ vazifesi sırasında bilhassa Karadeniz bölgesinin tamamında, Gümüşhane ve Erzurum bölgelerinde büyük bir cemaat kitlesine sahip olur. Abdurrahman Efendi sık sık İstanbul’a seyahat ederdi. Çünkü İstanbul’da, kendi döneminde Mustafa Fevzi Efendi’den hilafet alan Mehmet Zahid Kotku Efendi ile görüşür, gerekli görülen hususlar hakkında istişarelerde bulunurlardı. Bundan dolayı Mehmet Zahid Efendiyle aralarında büyük bir muhabbet bağı vardı. Hacı Abdurrahman Efendi, Nakşibendî tarikatından hilafet ve vekâlet görevini aldıktan sonra sürekli olarak seyahatlerde bulunarak, tebliğ ve irşad faaliyetinin sırtına yüklediği mesuliyeti yerine getirmeye çalışırdı. Bu vesile ile birçok defa Gümüşhaneli Hazretlerinin memleketi olan Gümüşhane’ye gitmiştir. Bilhassa yaz aylarında Gümüşhane ve çevresinde uzun müddet kalarak tebliğ ve irşad faaliyetini sürdürürdü. Hacı Abdurrahman Efendi bir edep abidesi olarak çevresindekilerden saygı ve hürmet görürdü. Evin kumanya ihtiyacını da bizzat kendisi görürdü. Hiçbir zaman içini gösteren ambalajlarda bir şey taşımazdı. Az veya çok aldığı malzemelere başkalarının nazarının yönelmesine sebep olmak istemezdi. Çünkü insanlar arasında imkânları bunları almaya yetmeyecek olanlar mevcuttu. Birçok defa aldığı malzemeleri yolda yanına gelen muhtaç insanlara vermiştir. 8 Eylül 1972 Cuma günü torunu ile birlikte sabah erkenden evin ihtiyaçlarını almak üzere çarşıya çıkan Hacı Abdurrahman Efendinin Hakk ve hakikat üzere bir ömür boyu sürdürdüğü hayatı 82 yaşında iken sona erer. O gün Trabzon’da sebze pazarının içerisinde bulunan “Kadın Halinin” giriş kapısının karşısında rahatsızlanır. Yanında bulunan torunu Ahmet Faruk BEŞİKÇİ’ye aldığı yemekliklerin eve getirilip pişirilerek yenmesini ve oğlu Hacı Necmettin BEŞİKÇİ’ye rahatsızlandığını haber vermesini söyleyerek böyle hadiselerde bile insanların mûtad işlerine devam etmelerini tavsiye etmiştir. Pazarkapı mahallesinde bulunan evine getirildikten kısa bir müddet sonra vefat etmiştir. Cenazesi, Necmeddin ERBAKAN’ın da aralarında bulunduğu Trabzon da o güne kadar görülmemiş büyük bir cemaatin iştiraki ile 9 Eylül 1972 Cumartesi günü ikindi namazını müteakip kılınan namazın ardından Toklu köyündeki aile kabristanlığına defnedilir. Cenazesini İstanbul Sankiyedim Camii imamı Mehmet Emin KUTLUOĞLU kıldırmıştır. Kaynak ; https://www.mihraphaber.com/haber/2431011/abdurrahman-besikci-ra
Korganlı Mehmet Akkiraz Hoca
Korganlı Mehmet Akkiraz Hoca’nın kabri şerifi ; Ordu – Korgan’da Ulu camii yankınında. Silsile-i Şerifi Yöre halkı arasinda “Kiraz Hoca”, “Kirazoğlu Mehmet Hoca” diye de anılan Mehmet Akkiraz Hoca Efendi, günümüze ulaşabilen çok az sayıdaki son devir Osmanlı ulemasından kabul edilir. Ordu’nun Korgan ilçesindendir. Halk arasında “Abdi Hoca” diye anılan müderris Abdurrahman Hilmi Hoca (v. 1957)’nın, şimdi Aşağı Damlalı olarak isimlendirilmiş olan Fizme köyündeki medresesinde eğitimini ikmal ederek icazet almıştır. Medreselerin kapatıldığı tarihe kadar (1924) burada okumuş olan Akkiraz hoca’nın, neden Gümüşhanevi dergahı meşayıhından Ünyeli Yusuf Efendi’den icazetli olan hocası Abdurrahman Hilmi Hoca’dan tasavvuf dersi almadığı ve ona intisap etmediğini tam olarak bilemiyoruz. Bu durumu, 1993’de ziyaretine gittiğimizde sormuştuk, o da buna, “nasip” cevabını vermişti. Mehmet Akkiraz Hoca’nın üzerinde en fazla iz yapmış olan isimlerden birisi de hiç şüphesiz, Hamil Tarakçı Hoca Efendi’dir. Tasavvufa intisap etmesine onun sebep olduğunu ve çok muhabbetli günlerinin geçtiğini nakletmişti. İlk intisabını Sivaslı Mustafa Taki Efendi’ye yapmış, 1925’de Mustafa Taki’nin vefatı üzerine de, Sivaslı İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ne bağlanmıştır. Kirazoğlu Mehmet Hoca Efendi, I. Dünya savaşına katılmış ancak tifo hastalığına yakalanmış, kendisinden ümit kesilmiş olmasına rağmen umulmadık biçimde iyileşmiş. Korgan Merkez Camiinde 1973 yılına kadar 35 yıl hizmet vermiş, kendi isteği ile buradan emekli olmuştur. Mehmet Efendinin, Korgan ilçe merkezinde çevre köy ve ilçelerde bir çok hayır hizmetinin yerine getirilmesinde ya bizzat görev aldığı ya da teşvikçi olduğu bilinmektedir. Çevresine toplanan insanların maneviyatını yüksek tutabilmek ve dini hassasiyeti yayabilmek için, bir asra yakın ömrünü vakfetmiştir. 1997 yılında vefat etmiştir.
Darendeli Hacı Hasan Akyol
Sivas – Abdülvehhap Gazi Mezarlığı – Şeyhi hacı Mustafa Taki Efendi’nin yanında. Darendeli Hacı Hasan Efendi’nin Silsile-i Şerifi Hacı Hasan Efendi, Mekki yolunun müntesipleri arasında “Hacı Hasan Ağa” diye anılır. Maneviyatının yüksekliği ve örnek yaşayışı hususunda, onu tanıyanlar hem fikirdirler. Hacı Hasan Efendi, Darende’nin Hacı Derviş Mahallesinde 1313 hicri senesinde dünyaya gelmiştir. Bölgenin saygın alimlerinden Hüseyin Efendinin torunu, Mehmet Sabit Efendinin de oğlu olan Hacı Hasan Efendi, amcasının kızı Münevver Hanımla evlenmiştir. Rüştiye okulunu Darende’de bitirmiş, küçük yaşından itibaren tasavvuf ehli mümtaz insanlarla beraber yaşamıştır. I. Dünya savaşının devam ettiği yıllarda, İstanbul’ da askerlik vazifesini yaparken, Tokat mebusu ve Nakşibendi şeyhi Mustafa Haki Efendi ile tanışmış ve ona intisap etmiştir. Seyyid Mustafa Haki Efendinin vefatıyla (15 Kasım 1336 hicri), onun yerine geçen ve yine bir mebus olan Hacı Mustafa Taki Efendi’ye intisap etmiştir. Onun vefatıyla da İhramcızade İsmail Hakkı Efendi’nin sohbet halkasına katılmıştır. Hacı Hasan Efendi, Darende’nin Kurtbağı mahallesinde kendi adına yaptırdığı camide 9 yıl fahri imamlık yapmış ve Hulusi Efendi ile beraber, bu camianın sevgilisi bir insan olarak hizmetlerini sürdürmüştür. 1985 yılında Sivas’ta kendi evinde vefat etmiş olan Hasan Efendi, Abdülvahhab Gazi mezarlığında, Şeyhi Hacı Mustafa Taki’nin yanına defnedilmiştir. Hasan Efendinin derin ve ihatalı bir kültürünün olduğunu onu iyi tanıyanların anlattıklarından anlıyoruz. Çevresine toplanan insanlara, yaptığı sohbetleri oğulları (Haki ve Sabit Akyol) ve Kadir Meral tarafından İslam ve Ahlak adıyla kitap haline getirilmiştir. Bu kitabın bir bölümü ibadet, bir bölümü ahlak ve diğer bölümü ise güzel sözlerine ayrılınıştır. Osman Hulusi Efendi, Onun hakkında şu sözleri nazmetmiştir; Bu aciz insan dopdolu iman Oldu hoş revan bağ-ı rıdvana İsmi Hasan’dı hulk-i hasendi Fi-li hasendi halkı cihana
Fatsalı Hamid Tarakçı Hoca
Kabri Şerifi ; Ordu – Fatsa’da Mağazalarbaşında. Fatsalı Hamid Tarakçı Hoca Silsile-i Şerifi Hamit Hoca, Ordu iline bağlı Korgan ilçesinin Pizme köyündendir. Tarak imal ettiği için “Tarakçı Hoca” adıyla tanınmıştır. Çocuk denecek yaşta Mustafa Rumi ile tanışmış ve ona intisab etmiştir. Bir ara Tokat’ta eğitim görmüş, asıl eğitimini, Çorum da Mustafa Rumi’nin medresesinde tamamlamıştır. Manevi egitimini de tamamlamış olmasma rağınen, irşad görevi verilmemiştir. Bu durumuu, onu tanıyanlar, sert mizaçlı olmasına bağlıyorlar. Çorum Şeyhi vefat edince Mustafa Hakiye, o vefat edince Mustafa Taki’ye, sonra da İhramcızadeye intisap etmiştir. Birkaç defa hacca gittiği bilinen Hamit Hocanın, bir ara Medine’ye yerleştiği ancak, Mustafa Haki Efendinin oğlu Bahaeddin Efendinin isteği ile Anadolu’ya tekrar döndüğü ifade edilir. Vefatından sonra Fatsa’ya defnedilen Hamid Hocanın, Mekki yolunun ihvanları arasinda anlatılan bir çok menkıbesi vardır. Velayeti konusunda tanıyanların müttefik olduğu Hamit Hocanın, Sivas toprağına ayak basıp “Ziyaretimiz makbul oldu, dönelim gardaşlar” sözüne karşılık, aynı anda Sivas’ta bulunan İhramcızade’nin de “Hamid Hoca bizi ziyarete geldi, gitti” dediği rivayet edilir. Kaynaklar ; Tasavvuf’ta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi Yayıncılık
Başçiftlikli Hacı Hasan Efendi
Başçiftlikli Hacı Hasan Efendi’nin Silsile-i Şerifi İnceimamzade diye de anılan bu zat, kesin olmamakla beraber 1850 yılında dünyaya gelmiştir. Ordu’ya bağlı, o zaman bir nahiye olan Aybastı’nın bir köyünde Tokat-Başçiftlik’e göç eden bir ailenin çocuğudur. Babasının dindar birisi olduğu (Ahmet Efendi) bilinmektedir. Tokat’ta gördüğü medrese eğitiminden sonra, Çorum’a Mustafa Rumi Hazretlerinin medresesine gitmiş, burada Niksarlı Hacı Ahmet Efendi ile birlikte maddi ve manevi eğitimini tamamladıktan sonra irşad için Tokat’ın Reşadiye ilçesine gönderilmiştir. Ancak burada fazla kalmadığını öğrendiğimiz Hasan Efendi’nin, kendi memleketine gelerek burada irşada başladığı anlaşılmaktadır. Yaşadığı dönemin diğer mutasavvıfları gibi oda çeşitli şikayetlere ve takibatlara maruz kalmış, o yüzden irşad görevini gereği gibi yerine getirememiştir. 1932 yılında vefat etmiştir. Bir çok el yazması eserden oluşan özel kütüphanesi, ilmiye sınıfına ait giysileri bugün de torunları tarafından muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Kaynak ; Tasavvuf’ta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi Yayıncılık
Muhammed Nasir Andelib (k.s.)
Hindistan’daki Nakşibendiyye’nin önemli temsilcilerinden ve tarîkat-ı Muhammediyye-i Halisa’nın kurucusu olan Andelib (ö. 1172/1759), Gülşen lakaplı Şah Sa’dullah’ın halifesidir. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hasan’ı manevi alemde gördüğünü ve onun kendisine tarikat-ı Muhammediyye-i Halisa’nın sırlarını öğrettiğini ifade etmiştir. Nale-i Andelib isminde Farsça bir eser kaleme almış olan Andelîb’den sonra yerine oğlu Mîr Derd geçmiştir. Musiki ve semaa meyilli olan Mir Derd, İlmü’l-kitab, Nak-i Derd, Ah-i Serd, Derd-i Dil, Şem’-i Mahfil gibi Farsça eserler kaleme almış, babasının açtığı tarikat-ı Muhammediyye yolundan yürümüş, “Her şey O’ndandır” düşüncesiyle vahdet-i şühüdu benimsemiştir. Muhammed Nasir Andelib silsilesi Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları
Şah Veliyullah Ed- Dihlevi (k.s.)
Hindistan’da yetişmiş önemli İslam alimlerinden biri olan Şah Veliyyullah (ö. 1176/1762) hem ıslahatçı fikirleri hem de tasavvufî yönüyle dikkat çekici bir şahsiyettir. Nakşibendiyye’nin yanı sıra Çiştiyye’den de icazetli olan Şah Veliyyullah, Hicaz’da kalbine doğan ilham ve keşiflerini Füyuzü’l-Haremeyn isimli eserinde toplamış, ayrıca întiba fi selasili evliyaillah, el Kavlü’l-cemîl, et-Tefhîmatü’l-ilahiyye, Eltafü’l-kuds fi ma’rifeti letaifi’n nefs, Lemehat gibi tasavvufî eserler kaleme almıştır. En meşhur eseri ise Hüccetullahi’l-baliga’dır. Müritlerinden Muhammed Aşık Phulti onun tasavvufi söz ve menkıbelerini el-Kavlü’l-celî fî zikri asaril-Velî adlı Farsça eserinde toplamıştır. Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları
Adem Benuri (k.s.)
İmam-ı Rabbani’nin halifelerinden olan Adem Benürî (ö. 1053/1643) Nakşibendiyye’yi Hindistan ve Hicaz bölgelerinde yaymış, Hulasatü’l-maarif ve Nikatü’l-esrar gibi Farsça eserler kaleme almıştır. Kendisine Ademiyye veya Ahseniyye adında bir tarikat kolu nispet edilir. En meşhur halifesi, Şah Veliyullah ed-Dihlevi’nin babası Şah Abdürrahîm’in mürşidi Hafız Seyyid Abdullah Ekberabadi dir. Adem Benürî, zikir usulünde ve bedendeki letaifin yerleri konusunda yeni ve farklı görüşler öne sürmüştür. Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları
Mevlana Hüsameddin Parsa-i Belhi
Hace Alaeddin Attar hazretlerinin halifelerindendir. Başlangıçta Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabulü ve sohbetiyle müşerref oldu. Daha sonra Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri, terbiye işini Hace Alaeddin hazretlerine havale buyurdu. Onun yanında mürşitlik derecesine erişti. Vera ve takvası tam, dinin adabına uyma konusunda çok titiz ve hallerini muhafaza hususunda son derece hassastı. Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Mevlana Yakub-i Çerhi’nin sohbetine erişmek niyetiyle Heri’den yola koyulduğum zaman Belh’te Mevlana Hüsameddin ile karşılaştım. Hacegan yoluna girmemi ve kendisine bağlanmamı çok arzu etti. Ben Mevlana Yakub-i Çerhî’nin hizmetine girmek maksadıyla yola çıktığım için onun bu talebini kabul etmedim. Çok ısrar etti, ama içim ısınmadı. Sonunda bana, ‘Hiç olmazsa size faydalı olacak bir metodu anlatmama müsaade buyurun! Şayet bir zaman gelir, gönlünüz bazı kimseleri bu usulle terbiye etmeyi arzu ederse ya da talipler sizden bu yolla irşad olmak dilerlerse işinize yarar!’ diyerek bahsettiği metodu tarif etti ve sonra dedi ki: ‘insanların çoğunun kabiliyeti bunu uygulamaya müsaittir. Bu yolla elde ettikleri cem’iyyeti (gönül huzurunu) sair yollarla uzun zamanda kazanamazlar, işte bunun için bu yolu bilmeniz sizin için çok önemlidir!’ Bir gün Taşkent’e gitmiştik. Bir grup dost yanımıza gelerek bizden bu özel yolu açıklamamızı rica ettiler. O zaman Mevlana Hüsameddin hazretlerinin bu has yolu öğretmek için çok ısrar etmelerinin bundan dolayı olduğunu anladım. Yine Hace Ubeydullah Taşkendî hazretleri anlattı: “Mevlana Hüsameddin’in vakitleri değerlendirmesi Şeyh Bahaeddin Ömer hatta Şeyh Zeynüddin Hafî’den daha düzenliydi. Söz konusu iki şeyhin evrad ve ezkarı çoktu. Mevlana Hüsameddin vakte hakimiyet ve halini muhafaza için son derece gayret gösterirdi. Sabahtan ikindi namazına kadar kaylule vaktinin dışında halkın dertlerini dinler, onlarla meşgul olurdu. İkindiden sonra sabah namazına kadar asla huzur-ı şeriflerinde kimse olmazdı. Kıymetli vakitlerini gayet iyi değerlendirirdi. Teheccüd, işrak, duha ve sair sünnet namazlanna çok önem verir, bunları gönül huzuruyla kılardı. Adap konusuna da çok dikkat ederek gönülden riayet ederdi.”
Şeyh Abdürrezzak
Hace Hasan Attar’ın ulu sufilerinden ve halifelerindendir. Anlatıldığına göre rabıtaya çok önem verirdi. Bir gün Seyyid Kasım-ı Tebrîzî’yi ziyarete gitti. Seyyid hazretleri rabıta metodunu övdükten sonra ona, “Gerçekten sizin bu usulünüz güzel” dedi. Reşahat sahibi Mevlana Ali B. Hüseyni Es-Safi der ki: Hace Ubeydullah hazretleri bir gün ileri gelenlerden birçok kimsenin bulunduğu bir mecliste geçen bir hadiseyi şöyle anlattı: “Seyrü sülükümüzün ilk günlerinde büyüklerden birinin sohbetinde idim. Orada bir şeyhle karşılaştım. Adını söylemem hoş olmaz. (Şeyh Abdürrezzak) Bize tasarruf etmeye kalkışarak batıni yönden üstünlüğünü göstermek istedi. O toplantı çok üst seviyede idi. Azizlerden epeyce kimse vardı. Onun bu girişimi üzerine ben de kendimi korumak maksadıyla rabıta yapmaya başladım. O durumu farketti. Bu sefer tasarrufunu bana yöneltti. İki gözünü üzerime dikti ve bütün kuvvetiyle bana yöneldi. Elini kah omuzuma kah göğsüme koyuyor, vücuduma bir ağırlık yüklemek istiyordu. Ben de direnç gösteriyordum. Nihayet onun bana yüklemek istediği ağırlığı kendisine döndürdüm. Çünkü onun tasarrufunu ne şekilde defedeceğimi biliyordum. Bu konunun yabancısı değildim. Sonunda onu yendim. Yaptığı teveccüh boşuna gitti; beni hiç etkilemedi. Ağırlık kendi üzerine düştü. Altında kaldığı yükten öyle bir ıstırap çekmeye başladı ki dayanamıyordu. Tasarrufunun etkisizliği sebebiyle mahcup olmuştu. Üzüntüsü her halinden belliydi. Bir aziz şeyhin bu derece üzülmesine gönlüm razı olmadı. Nihayet istediği gibi tasarruf etmesi için kendimi serbest bıraktım. Şeyh düşüncemi anladı ve tekrar tasarruf etmeye yeltendi. Bunun üzerine ben yine muvaffak olamayacak ve çok üzülecek diye toplantıyı terkedip dışarı çıktım.”
Hace Hasan Attar
Hace Alaeddin Attar hazretlerinin muhterem evladıdır. Çocukluk günlerinde Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin nazarlarında büyümüştür. Şöyle anlatılmıştır: “Bir gün Hace Hasan bir grup çocukla Bağ-ı Mezar’da oynuyordu. Hace Hasan bir buzağıya binmişti. Diğer çocuklar da onun yanında buzağıyı koşturuyorlardı. Bu esnada Hace Bahaeddin hazretleri yanlarına geldi ve onları o halde görünce şöyle buyurdu: ‘Çok yakında bu çocuk at üstünde, şevketli padişahlar ise yanlannda yaya yürüseler gerektir!’ Bu işaretin gerçekleşmesi gecikmedi: Hace Hasan hazretleri Horasan’a geldiğinde Bağ-ı Zağan’da Mirza Şahruh’u görmeye gitti. Mirza ona bir katır hediye etti. Samimiyet ve sevgisinin çokluğundan dolayı Hace Hasan’ın koltuğuna girip kendilerini bindirmek istedi. Bir eliyle üzengiyi tuttu, diğer eliyle de katırın dizginlerini kontrol etti. Tam bindireceği sırada katır huysuzlık edip, yürümeye başlayınca Mirza dizginleri sıkıca tutarak onu durdurmak amacıyla birkaç adım Hace Hasan’ın rikabında yürüdü. Katır durunca Hace Hasan indi ve Buhara’ya doğru dönerek niyaz ve şükürde bulundu. Daha sonra çocukluk çağında buzağıya binip oynarken Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, ”Yakında şevketli padişahlar senin rikabında yürüyecekler” dediğini Mirza Şahruh’a ayrıntılı bir şekilde anlattı. Böylece katırın huysuzluk etmesinin sırrı ortaya çıktı. Bu olayı işiten ve görenlerin Hace Bahaeddin hazretlerine muhabbetleri arttı. Mevlana Abdurrahman-ı Cami Nefahatül Üns’de Hace Hasan ile ilgili şu bilgileri verir: “Hace Hasan hazretlerinin kuvvetli cezbeleri vardı, istediği zaman cezbe sıfatıyla tasarruf ederdi. Tasarrufta bulundukları kişiyi şuur ve huzur mertebesinden gaybet mertebesine eriştirirdi. Sülük erbabından bazısına zorlu bir mücahededen sonra ancak müyesser olan gaybet ve fena zevkini o tasarruf gücüyle hemen tattırdı. Onun bu tasarruf kudretli Maveraünnehir ve Horasan’da talipler arasında çok meşhur oldu. Mübarek ellerini öpme şerefine nail olan kimse kendisine vurulur, gaybet ve yokluk devletine kavuşurdu. Bir gün sabahleyin keyif içinde evinden dışarı çıktı. Kutlu nazarları kime isabet ettiyse cümlesi zevkten kendilerini kaybettiler. Hace Hasan’ın dervişlerinden biri mübarek Hicaz seferine çıktı. Herat’a uğradığında çarşı ve pazarda dolaşmaya başladı. Görenler ondaki cezbe, gaybet ve hayret halinin izlerini hemen farkettiler. Davranış ve tavırlarından manevî bir halin içinde olduğunu anladılar. O ise, halkın gelip gitmesinden ve konuşmalarından habersizdi.” Yine Mevlana Camî, Nefehatta diyor ki: “Bu silsileden hizmetine eriştiğim bir aziz dedi ki: O dervişin işi daima Hace Hasan hazretlerinin süretini gözetlemekti. Gönül hazinesinde onun suretini hıfzederdi. Onun süretini hıfzetmek bereketiyle cezbe sıfatları o dervişe de sirayet etti.” Hace Hasan Attar hazretleri, kendisini çok seven ve samimiyetle bağlı olan o asrın ekabirinden birinin arzusuyla Hacegan tarikatı üzerine bir risale yazmıştır. Hace Hasan hazretleri Hacegan yolu üzere hastalarla ilgilenir, onların yükünü üzerine alır ve hastalık ve zafiyetten onları kurtarırdı. Hicaz seferi sırasında Şiraz’a uğradığında o diyarın ekabirinden ve aynı zamanda kendilerinin müridlerinden birine bir hastalık gelmişti. Hace Hasan hazretleri onun hastalığını yüklendi. Hasta sağlığına kavuştu. Hace Hasan ise onun hastalığına tutuldu. Öyle ki vefatlarına da bu hastalık sebep oldu. Hace Hasan 826 (1423) yılı kurban bayramının pazartesi gecesi vefat etti. Mübarek naaşlan Şiraz’dan muhterem babalarının medfun bulunduğu Çaganiyan’a getirildi.”
Hace Ebu Nasr Parsa (k.s.)
Hace Muhammed Parsa hazretlerinin oğludur Lakapları Burhaneddin ve Hafızüddin’dir. Mevlana Camî, Nefehatü’l-Üns’te onu şöyle anlatır: “Hace Ebu Nasr Parsa hazretlerinin şeriat ilimleri ve tarikat adab ve erkanındaki payesi mübarek babalarının seviyesindeydi. Lakin nefy-i vücüd ve bezl-i mevcüdda, yani dervişlik ve cömertlikte babalarını geçmişti. Halini gizlemekte öyle bir mertebede idi ki hiç kimse onun bilgisini asta anlamazdı. Eğer bir kimse kendsine bir mesele sorsa bilmez gibi davranır, kitaba müracaat edelim derdi. Kitabı açtıkları zaman ya o meselenin olduğu sayfayı ya da iki-üç varak alt veya üstünü açardı. Bulamadığı bir konu olmazdı.” Hace Muhammed Parsa hazretlerinin hizmetkarlarından Pir Halta ismiyle tanınan çok yaşlı bir süfîsi vardı. Hace Muhammed Parsa’ya ve Ebu Nasr Parsa’ya uzun yıllar hizmet etmişti. O şanı yüce aileye can-ı gönülden bağlıydı. Bir keresinde Herat’a gelmişti. Bir gün dedi ki: “Efendimiz Hace Hafızüddin Ebu Nasr’dan işittim. Buyurdu ki: Babamdan şöyle bir beyit öğrendim. ”Sabr eyle, kıl kanaati pişe zannın eyle halka eyu, Ferahyab olub elem görmez kim ki bu derdi îde kendüye hu” Reşahat Yazarı Mevlana Ali B. Hüseyni Es-Safi şöyle der ; “Bir gün, Herat Camii’nde bir grup ilim talebesiyle Pîr Halta’yı ortamıza almış, sohbet ediyorduk. Pîr Halta, Hacegan büyüklerinden; özelikle Muhammed Parsa ve Ebu Nasr Parsa’dan menkıbeler anlatmaktaydı. O esnada öğle ezanı okundu. Ezanı duyanlardan,bazısı Pir’in sözünü bağlamasını beklemeden edebe aykırı olarak abdest tazelemeye kalktılar. Bunun üzerine Pir Halta dedi ki ; Hace Muhammed Parsa’dan işittim ki ; Namazın kazası olur, Fakat sohbetin olmaz. Hace Ebü Nasr Parsa hazretleri 865 (1461) yılında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Mevlana Arif Dikgerani
Seyyid Emir Külal hazretlerinin dört halifesinden ikincisidir. Hezara kasabasına bağlı Dikgeran köyünde doğdu ve orada vefat etti. Dikgeran, Buhara’ya 9 fersah uzaklıktadır. Mübarek kabirleri Dikgeran köyünün dışında Hezara yolu üstündedir. Emîr Külal şöyle buyurmuş: “Benim arkadaşlarım içinde iki kimse gibisi yoktur. Onlar akranlarını geçmişlerdir. Bu iki kişi Hace Bahaeddin ve Mevlana Ariftir. ” Hace Bahaeddin Nakşibend hazretleri, pirleri Emîr Külal’in, “Şimdiden sonra nerede senin burnuna bir er kokusu erişse talep eyle… Türk, Arap deme… Köylü-şehirli ayrımı yapma… Talepkarlıkta himmetıni üst düzeyde tut ve kusur eyleme!” şeklindeki nasihatleri gereğince, yedi yıl boyunca, Mevlana Arifin sohbetine katılmıştır. Bu süre zarfında onunla ilişkilerinde son derece saygılı davranmıştır. O derece bir saygı ki Mevlana Arif, bir su kenarında abdest alsa, o, onun yukarısında almazmış.Yanlarında bir yere gitse adımlarını ondan ileri atmazmış. Birliktelikleri esnasında tam bağlılık üzere olurmuş. Zira Mevlana Arif, Emîr Külal’in hizmetine ondan önce girmiş, uzun yıllar terbiye açısından onun önüne geçmiştir. Hace Bahaeddin Nakşibend, onunla ilgili şöyle buyurmuş: “Gizli zikirle uğraşırken Hakk’a yakınlık oluştu. Ondan sonra bu usulün talibi olduk. Otuz yıl boyunca Mevlana Arif ile arkadaşlık ettik. İki kere Hicaz seferi yaptık. Her nerede bir Hak dostu var dedilerse dergah ve zaviyeler koymadık dolaştık. Eğer Mevlana Arif gibi veya onun mazhar olduğu sırlardan bir habbe miktarı sırra erişen kimse bulsaydık bu tarafa hiç gelmezdik.” Mevlana Arife ait sözlerden iki hikmet damlası: “Kendi tedbirini öne çıkaran kimse bilfiil cehennemdedir. Hak Teala’nın takdiri çerçevesinde gayret eden kimse ise bilfiil cennettedir.” Mevlana Arif, süfilerine, “İnsan yemek yediği zaman her organ bir işle meşgul olur. O anda kalp ne yapar?” diye sorar. Süfîler “Hak Teala’yı zikreder” diye cevap verirler. Bunun üzerine Mevlana Arif şu açıklamayı yapar: “Buradaki zikir, sadece Allah veya La İlahe illallah demekten ziyade sebepten müsebbibe giderek nimetin Allah’tan oldugunun farkında olma düşüncesini canlı tutmak tarzında olmalıdır.” Mevlana Arifin süfîlerinin ululanndan Emîr Eşreften nakledilmiştir: “Bir kimse Mevlana Arif’e hediye getirdi. O bunu kabul etmedi ve şöyle dedi; Hediye kabul etmek o kimseye yakışır ki onun himmeti sayesinde hediye sahibi gönlünün muradına ersin. Bizde o himmet ne gezer!” Mevlana Arifin bir dervişi anlatmıştır: Mevlana Arifin, Emir Hurd Vabkenî hazretlerinden feyiz almış, Derviş Edirsekknî adında bir rakibi vardı. Bu derviş açık zikir yapardı. Mevlana Arif onun yanına varıp bunu yapmamasını söyledi. O, bu uyarıya kulak asmadı. Bunun üzerine Mevlana Arif şu sözleriyle onu tekrar ikaz etti: “Eğer sözümü tutmazsan çift sürdüğün öküzlerin telef olur!” Adam buna da aldırış etmedi. O gün öküzlerden biri öldü, ama derviş yine inadından vazgeçmedi. Evliyanın ervahından istimdad edip Vabkenî hazretlerinin dergahına gitti. Geri geldiğinde bir de ne görsun…’ ikinci öküz de telef olmuş! Bu iki alameti gördükten sonra ikna olan derviş, Mevlana Arif’in yanına geldi. Mevlana Arif, dervişe, “Şu beyti hep hatınnda tut” diye nasihat etti: Şüphesiz nadan u ebleh karıdır zikirde beyhude feryad eylemek, Nahnü akrabü sırrını fehm itmeyüb hazırı gaib gibi yad eylemek. (Cahil ve ahmağın işidir zikirde boş yere bağırıp çağırmak / biz daha yakınız sırrından habersiz, hazırı gaip anmak Bir dervişten nakledilmiştir: “Bir gün Ab-ı Küh deresinden Dikgeran köyüne çok büyük bir sel geldi. Köylüler bu felaket sebebiyle telef olacakları korkusuyla feryadü figan etmeye başladılar. Mevlana Arif hemen dergahtan dışarı çıkarak kendisini selin en şiddetli yerine bıraktı ve şöyle dedi: (Eğer beni alip gidebilirsen al, git!’ Bu söz üzerine sel derhal kesildi ve dere durgun akmaya başladı.” Anlatıldığına göre, Hace Bahaeddin hazretleri ilk haccını eda ettikten sonra dönüşte bir süre Merv’de kalmış. Bunu duyan sufiler Maveraünnehir’den Merv’e gelmişler. Orada çok hoş sohbetler olmuş. Bu sohbetlerden birinde, bir haberci gelerek, Hace Bahaeddin’e, Mevlana Arif tarafından gönderildiğini söyledikten sonra onun, “Aceleyle gel yetişesiniz, bizim ahirete İntikalimiz yakındır, size vasiyetlerim olacak. Sözlerini iletmiş. Hace Bahaeddin, Sufilerini orada bırakarak hemen hareket etmiş ve süratle Buhara’ya gitmiş. Dikgeran köyüne geçerek Mevlana Arif’in huzuruna çıkmış. Mevlana Arif hazretleri oradakilere, “Bizim. Hace Bahaeddin ile bir sırrımız var? O sırrı konuşmak için ikimiz kalkıp başka bir haneye mi gidelim, yoksa sizler mi gitmek istersiniz?” demiş. Mecliste bulunanlar. “Sizler rahatsızsınız, biz gidelim” demişler. Mevlana Arif, Şah-ı Nakşibend ile odada baş başa kalmış ve ona şöyle vasiyet etmiş: “Biliyorsunuz ki sizinle aramızdaki birlik ve beraberlik çok kuvvetliydi. Şimdi de aynı şekilde devam ediyor. Birlikte çok muhabbet dolu günler geçirdik. Artık vakit dolmak üzere! Kendi arkadaşlarıma ve sizin dostlarınıza nazar ettim. Bu tarikat kabiliyetini ve fena makamını ancak Hace Muhammed Parsa’da gördüm. Bu yolda mazhar olduğum bütün ilahî nazar ve hediyeleri ve çalışarak elde ettiğim tüm kemal derecelerini şu anda ona aktardım. Süfîlerime ona bağlanmayı emrettim. Siz de ona karşı kusur etmeyesiniz! Bahusus Hace Muhammed Parsa sizin süfîlerinizdendir. İki veya üç gün ancak kalmistir. Su kablarını bizzat siz ellerinizle temizleyip hazırlayınız. iki diziniz üzerinde oturarak ateşi yakıp suyumu ısıtınız. Benim için gerekli diğer mühim işleri yerine getiriniz. Vefatımın ardından üçüncü gün tekrar mekanınıza dönersiniz.’ Hace Bahaeddin tam bir teslimiyet ve ihtimamla bu vasiyeti yerine getirmiş ve Mevlana Arifin defninin üzerinden üç gün geçtikten sonra yeniden Merv’e dönmüş. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Emir Hüsameddin Buhari
Seyyid Emir Külal hazretlerinin oğlu Emir Hamza’nın ilk halifesidir. Buharanın büyük alimlerinden Mevlana Hamidüddin Şaşi’nin oğludur. Hamidüddin Şaşi, Hace Şah-ı Nakşibend ile aynı dönemde yaşamış ve ona karşı son derece bağlı ve saygılı bir alimdi. ilk zamanlar Şeyh Muhammed Servîcî’ye bağlıydı. Sonra Emîr Hamza’ya erişip onun kıymetli sohbetleriyle terbiyesini tamamladı. Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Süfîliğe ilk başladığım yıllarda Buhara’ya gitmiştim. Mübarek Şah Medresesi’nde Mevlana Hamidüddin Şaşi’nin oğlu Mevlana Hüsameddin ile karşılaştım. Benimle tanıştıktan sonra fazlasıyla iltifat etti ve bana, ‘ilimle meşgul ol!’ buyurdu. Ardindan, ‘Dedeniz Şeyh Havend Tahur ailemize çok yardımcı olmuş ve iltifatta bulunmuştur’ diyerek hürmette kusur etmedi. O medresede bana güzel bir oda ayırdı.” Hace Ubeydullah hazretleri anlattı: Mevlana Hüsameddin ile ilk karşılaştığım gün üzerimde menekşe renginde süslü bir kaftan vardı. Onu sırtımda görünce beğenmedi. Bana, ‘Derviş böyle kaftan giyer mi?’ dedi. Bu sitem üzerine derhal dışan çıktım. Bir adamın üzerinde basit bir elbise gördüm. Hemen kaftanımı onun elbisesiyle takas ettim. Sonra bu şekilde içeri girince elbisemi beğendi.” Hace Ubeydullah hazretleri anlattı: Mevlana Hüsameddin hazretlerinin cem’iyyet ve istiğrakları çok kuvvetliydi. Zevksiz bir insan bile onun cazibesine kapılırdı. Cem’iyyetin harareti yükselince cezbe hali kendisine galebe ederdi. Bu haldeyken kış günlerinde buzu kırar, ayaklarını soğuk suyun içine sokardı. Göğüslerinin düğmelerini çözer ve sinesine soğuk su saçardı. Mirza Uluğ Bey, istemediği halde ısrar ederek onu Buhara kadısı yapmıştı. Hüsameddin hazretleri mahkemede davalara bakarken, bir grup talip de uzakta oturarak ona teveccüh ederler ve kendilerinden cem’iyyet halini elde ederlerdi. Ben de onun mahkemelerinde hazır olurdum. Tam karşılarında bir pencere vardı. Ben onu görürdüm, fakat onlar beni göremezdi. O pencereden onu seyrederdim. Bu kadar zor davalar içinde Hacegan büyüklerinin hallerine aykırı bir hata ve gaflete düştüğünü görmedim. Hallerini ve cem’iyyetini gizlemeye çaba sarfeder, onları türlü türlü libas ve perdelerle örterdi. Böylece kendilerinden hiçbir şekilde bir hal zahir olmazdı. Birçok kere, batınî halleri gizleyecek en iyi perdenin ilim ehli gibi davranmak olduğunu, zira onların hem anlatmak suretiyle halka faydalı olduklarını hem de dinlemekte onlardan istifade ettiklerini söylerdi.” Mevlana Abdurrahman-ı camî Nefehatu’l Üns de şöyle der: Buhara’ya gittiğim zaman Hamidüddin Şaşi’nin oğlu Mevlana Hüsameddin’in sohbetiyle müşerref oldum: İçimde bir sıkıntı ve ıstırap vardı. Bana dedi ki: Murakabenin hakikati ümitvar olarak beklemektir. Seyrü sülükün sonu bu beklentinin gerçekleşmesidir. Ümitvarlık hali ise muhabbetin coşmasından doğar. Salik bununla gerçeği anladıktan sonra artık ona bu bekleyişten başka bir rehber ve kılavuz gerekmez. Bu bekleyiş onu arzu ettiği amacina eriştirir.” Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Mevlana Hüsameddin, babası Hamidüddin Şaşî’nin ölüm hastalığı sırasında yanında imiş. Onu çok endişeli görünce, ‘Baba! Size ne oldu?’ diye sormuş. Babası, ‘Benden kalb-i selim isterler. O da bende yok ve nasıl elde edileceğini de bilmiyorum?’ cevabını vermiş. Mevlana Hüsameddin, ‘Bir an benimle birlikte olun, o zaman anlarsınız’.’ diyerek pederlerine teveccüh etmiş. Bir süre sonra Hamidüddin Şaşı içinin sükünete erdiğini görmüş, gözlerini açarak şöyle demiş: ‘Ey oğul! Allah (c.c) seni mükafatlandırsın. Ömrümüzü bu yolda harcamamız gerekiyormuş’. Yazıklar olsun bize ki onu kaybettik!’ Hamidüddin Şaşî, böylece salih bir evlat bereketiyle tam bir gönül huzuru içinde ahirete irtihal eylemiş.” Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Emir Hamza
Seyyid Emir Külal hazretlerinin ikinci oğludur. Emîr Külal hazretleri bu oğluna babasi Emir Hamza’nın adını koydu. Bundan dolayı kesinlikle bu oğlunu adıyla çağırmaz daima peder diye çağırırdı. Emir Hamza’nın birçok keramet ve harikulade halleri vardır. Bunların bazısı Emir Hamza’nın torununun telif ettiği Makamat-ı Emîr Külal de anlatılmaktadır. Emîr Hamza avcılıktan hoşlanır, geçimini de bu işten sağlardı. Emir Külal bunların terbiyesini Mevlana Arif Dikgeranî’ye havale eyledi. Emîr Hamza, Mevlana Arifin şu sözlerini nakletmiştir: ”Eğer yükünüzü çekecek bir dost ararsanız çok az bulursunuz. Yok eğer yükünü çekeceğiniz bir dost ararsanız cümle alem size dost olur.” Emir Külal’in vefatından sonra onun yerine geçti, uzun yıllar halkı doğru yola sevketti. 1 Şevval 880’de (28 Ocak 1476) vefat etti. Dört haiifesi vardı. Her biri mürşidlik yaparak talipleri Hakk’a davet ettiler. 1- Emir Hüsameddin Buhari 2- Mevlana Kemal Meydani 3- Emir Büzürg 4- Emir Hurd Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Hace Süleyman Kermini
Hace Süleyman Kermînî’nin mübarek kabri Kermne’dedir. Burası çok sayıda köyü olan ve Buhara’ya 12 fersah (60 km) mesafede bulunan bir kasabadır. Abdülhalik-ı Gucdüvani hazretlerinin üçüncü halifesidir. Bazıları ise onun Hace Evliya’nın halifelerinden olduğu görüşündedir. Süleyman Kermini önce Hace Abdülhalik Gucdüvani hazretlerinin yanında bir süre hizmet etmiş daha sonra ise sülükunu Hace Evliya’nın himayesinde ikmal etmiş olsa gerektir. Süleyman Kerimini’ye, bir hadiste geçen, “…el-muhlisune ala hatarin azim” cümlesindeki ‘hatar-ı azim’ ne anlama gelir?” diye sormuşlar. O da şu cevabı vermiş: “Burada geçen ‘hatar’ eğer, ‘hatar-ı havf'(korku doğuran tehlike) anlamında olsaydı lafzın ‘fî’ harf-i cerriyle masdar, yani ‘fi hatarin’ olması gerekirdi. Lafız ‘ala’ harf-i cerri ile masdar olarak kullanılmıştır. Bu da hadiste geçen ‘hatar-i azim’in ihlas sahiplerine özel ‘yüce makam’olduğunu gösterir. Evet, bu makamdakilerde korku daha baskındır. Bunun nedeni ise makamın yüceliğindendir. Tıpkı güneşe yakın olan kimsenin harareti daha çok, uzak olanın daha az hissetmesi gibi…” (Lügat erbabı “hatar” kelimesinin manası hakkında şunları söylemişlerdir: Bu kelime “hatar”, şeklinde okunursa “helake karîb olma” demektir (Yok olmayla yüz yüze gelme, korku, tehlike ve risk hali). Aynca bu kelime kadir (kıymet, önem, derece, değer) ve menzilet (derece, makam, mevki) anlamlarına da gelir. Bu sebeple önemli bir mevkideki adam için “racülün hatirun” (hatırlı, önemli, makam ve mevki sahibi adam) denilir. O halde batar kelimesinin makam manasını dikkate alırsak “ala hatarin azim”, “ala menziletin azim” (büyük bir makam) anlamına gelir. Lakin “ala makamin azim”denilmeyip “ala hatarin azîm”denilmesinin nedeni o makamda hatar (tehlike) ve havf (korku) ile karşı karşıya kalındığına işaret içindir. Muhlislerin (ihlas sahipleri) bu sıfatla vasıflanmaları onların makamlarının sabit olmaması, azil ve redde maruz kalabilecekleri riskinden ötürü değildir. “Süratli azil adalet değildir.” İlahî nimet ve bağışlarda kemal-i sebat (tam kesinlik) ve takarrür (süreklilik) olduğu ehli kalında açıkça bilinen bir gerçektir. Belki aşıkın maşuk ile aşinalığa aşırı hırs ve şefkatinden dolayı her mertebede vehme kapılması ve her ne kadar kurbu (yakınlığı) ziyade olsa da bu’d (uzaklık) korkusunun kendisinin ayrılmaz bir özelliği bulunması o makamın olması gerekli hususiyetlerindendir. “Hatar” kelimesinin “fî” ile masdar yapılmayı? “ala”ile masdar yapilması tahkik olunan bu manaya işaret eder. Eğer “fî” ile söylenmiş olsaydı zarf manası geçerli olaçağı için havf u hatar (korku ve tehlike) ihlas sahiplerini kapsar, galebe ve istila havf tarafında olurdu. “Ala” ile söylendiği için onun tersi murad olunmuştur. Hal böyle iken ihlas ehlinin rütbeleri yüce ve ilahî nimetlerin bolluğu üzerlerinde kesintisiz olması dolayısıyla “lyibilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır” ayetinin manası gereğince başkalarına oranla daha az korkmaları lazım gelirken, onlar, yine de korkuyu elden bırakmazlar, daima korku içinde bulunurlar ve korkuyu kendilerinin ayrılmaz bir parçası yaparlar. Nitekim Mevlana Camî Subhatü’l-Ebrar isimli kitabında: “Erbab-ı kurbun yakınlıkları arttıkça korkuları da ziyadeleşir” demiştir. Hace Muhammed Parsa’nın büyük sufîlerinden fazilet ve kemal sahibi Ebü’l-Kasım Muhammed b. Mesud el-Buharî’nin yazdığı Hace Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in menkıbe ve makamlarını anlatan ‘Risale-i Bahaiyye isimli eserde zikredildiğine göre Süleyman Keriminin iki halifesi vardır. Bunların ikisi de irşad ve davet görevlerini ifa etmişlerdir. Bunlar ; Hace Muhammed Şah Buhari ve Hace Sadeddin Gucduvani’dir. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Hace Garib
Hace Evliya-ı Kebir’in oğlu ve dördüncü halifesidir. Hace Sükümani’den sonra irşad işine başlayıp halkı Hakk-a davetle meşgul olmuştur. Şeyhü’l-ulema Seyfeddin el-Baharzî ve Şeyh Necmeddin-i Kübra ile muasır ve arkadaştır. Buhara’ya bağlı Fethabad’da ikamet eden şeyh Seyfeddin el-Baharzi ile çok sohbet etmiştir. Meczub-i Mahbübü’l-Kulüb Şeyh Hasan-ı Bulgarî, Rusya ve Bulgaristan tarafından Buhara’ya geldiği zaman Hace Garib doksan dokuz yaşında imiş. Şeyh Bulgari ona tam olarak teslim olmuş. Şeyh Seyfeddin Şeyh Hasan ile yaptığı bir sohbette ona, “Hace Garib nasıl buldunuz?” diye sormuş. O da, “Kamil bir Allah dostudur. sülükleri cezbeyledir” demiş. Şeyh Hasan-ı Bulgari Buhara’da kaldığı üç yıl boyunca Hace Garib’le sürekli birlikte olmuştur. Zamanının ulularından Hüdavend Taceddin Şetahi, Şeyh Hasan-ı Bulgarî’nin şöyle dediğini nakleder: ”Ben hayatım boyunca çok veliler ve kalp erbabı na hizmet ettim, ama Hace Garib gibisini görmedim!” Makamat-ı Bulgari’de kendisinden şu söz naklediimiştir: “Yaşadığım sürede yirmi sekiz veliye hizmet eyledim. Onların evveli Şeyh Sa’deddin Hamuli sonuncusu ise Hace Garib’dir.” Hace Garib’in dört halifesi vardır. Bunların hepsi doğru yolun yolcusu ve irşad ve davet sahibiydiler. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Kemal Şeyh
Mevdud Şeyh’in müridlerinin büyüklerindendir. Şaş vilayetinde oturdu. Hace Ubeydullah Buyurdu ki ; ” Kemal Şeyh Mevdud Şeyh’in müridi ve Hadim Şeyh’in tarikat kardeşi idi. Horasan’dan dönüp Taşkent’te ikamet ettiğimiz zaman Kemal Şeyh bize çok gelirdi .” Mevlana Ali b. Hüseyin es-safi der ki ; ” Bir gün Kemal Şeyh Hace Ubeydullah’ı ziyarete gelmişti. Hace Ubeydullah ona ; ”bizim için zikri erre yapar mısın” diye buyurdu. Türk şeyhleri arasında yaygın olan bu zikr sırasında zakirin hançerisinden testere sesine benzer bir ses çıkar . Bundan dolayı bu zikir usulüne zikr-i erre (testere zikri) denir. Kemal Şeyh onun emrine uyarak yedi sekiz kere bütün kuvvetiyle bu usule göre zikr yaptı. Hace Ubeydullah ” Yeter ! gönlümüze dert sirayet etti. Yeter ! arştan ferle kadar yandı! ” dedi. Daha sonra sözlerini şöyle sürdürdü; Eğer bir münkir bu ne biçim zikr derse ona şu beyitle cevap verilir; Cümle urgan-ı çemen şam u seher, Dillerince seni zikr eylerler. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Hace Evliya-ı Kebir (k.s.)
Hace Evliya’nın mübarek kabri Buhara’da Hakiriz Hisar’ın ayar burcu yanındadır. Hace Abdülhalik’ın ikinci halifesidir. Aslen Buharalı’dır. Anlatıldığına göre, ilk zamanlar Buhara’da bir alimin yanında ilim tahsiliyle meşgul imiş. Bir gün, tesadüfen pazarda Hace Abdülhalik-ı Gucdüvanî ile karşılaşmış. Hace Abdülhalik satın aldığı bir miktar eti eve götürüyormuş. Evliya-i Kebîr ona duyduğu saygıdan ötürü eti eve kadar taşımak istemiş. O da bu arzuya rıza göstermiş. Bunun üzerine Evliya-i Kebîr eti Hace hazretlerinin evine kadar taşımış. Hace hazretteri ona iltifatta bulunarak, “Bir süre sonra gelin, yemeği birlikte yiyelim” buyurmuş. Hace Evliya evden dönerken gönlüne Hace Abdülhalik-i Gucdüvan’nin sevgisi düşmüş. Bir müddet sonra tekrar Hace hazretlerinin yanına gelerek hizmetine girmiş. Hemen o sohbette evlatlığa kabul edilme şerefine nail olup seçkinlerden olmuş. Bu günden sonra bir daha eski hocasının yanına dönmemiş. Daha önce ders aldığı alim onu tarikattan döndürmeye çok çalışmışsa da başaramamış. Ne zaman onu görse dilini uzatıp hakaret edermiş. Hace Evliya da bu hakaretlere karşılık vermez, hiç tınmazmış. Bu durum, Hace Evliya’nın onun çirkin bir işine keşifle vakıf olduğu geceye kadar sürmüş. O gecenin sabahında birbirleriyle karşılaşmışlar. Alim onu yine ayıplamaya başlayınca Hace Evliya, “Ey üstat Hiç utanmıyor musun? Bu gece o çirkin işi yaparak sabahlarsın, gündüz ise bizi ayıptayıp Hak yoldan menedersin!” buyurmuş. Eski hocası bu sözden çok etkilenmiş. Hace Evliya’nın Hace Abdülhalik’ın yanında gönül gözünün açıldığını böylece apaçık görmüş. Derhal pişman olup Abdülhalık hazretlerinin hizmetine girmeye karar vermiş. Tövbe ederek Hace Abdülhalik’e bağlanmış. Tarikata girdikten sonra çok çalışarak Hace Abdülhalik Gucdüvanî’nin gözüne girenler zümresine dahil olmuş. Yine anlatıldığına göre, Hace Evliya-i Kebir, Buhara pazarındaki Sarraflar Mescidi Kapısı’nda havatır çilesi çıkarmış. Kırk gün kırk gece hiçbir hatıra kendisine sıkıntı vermemiş. Hace Ubeydullah hazretleri onun bu çilesini çok beğenir, hayretinden parmağını ısırır ve bu mevzuda şöyle derdi: “Hacegan yolunda yürüyenler kısa sürede öyle bir mertebeye erişirler ki işitttikleri her ses kulaklarına zikir gibi gelir.’ Yine Ubeydullah hazretleri onun meşhur havatır çilesi hakkında şu açıklamayı yaptı: ‘Buradaki havatır çilesinin manasını, hiçbir şeyin gönüle gelmemesi olarak değil, aksine hiçbir hatıranın batınî nisbete zarar vermemesi şeklinde anlamak daha doğrudur. Aynen akıp giden bir nehrin yüzündeki çerçöp misali… Birkaç çerçöp nehrin suyunun akmasına nasıl engel olabilir ki?” Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Hace Ahmed Sıddık
Hace Ahmed’in mübarek kabri Buhara’ya 3 fersah uzaklıkta bufunan Muğyan köyündedir. Hace Abdülhalik-ı Gucdüvanî’nin dört halifesinden ilkidir. Buhara asıllıdır. Hz. Hace’nin vefatından sonra yerlerine geçmiştir. Tüm müridler kendisine biat etmişlerdir. Vefatına yakın bir zamanda bütün yaranını Hace Evliya-i Kebîr ve Hace Arif-i Rîvgerî’ye ısmarlamıştır. Ahirete intikalinden sonra bu iki ulu zat, Buhara’da talipleri Hak Teala’ya davet ve bu yolda istidadı olanları irşad etmekle meşgul olmuşlardır.
Hace İshak
İsmail Ata’nın oğludur. Huzura ermişti. Güzel halleri vardı. Seyram ile Taşkent arasındaki İsbican kasabasında ikamet ederdi. Hace Bahaeddin Nakşibend’in süfîlerinden Şeyh Abdullah Hucendî şöyle anlatırmış: “Hace Bahaeddin hazretlerinin şerefli sohbetlerine yetişmezden nice seneler önce kuvvetli bir cezbeye tutulmuştum. Kendimden geçtiğim sırada Muhammed Ali Hakîm-i Tirmizî’nin mezarına gittim. Ondan bana, ‘Geri dön! Sen maksuduna on iki sene sonra Buhara’da ulaşacaksın. O seni beklemektedir’ şeklinde bir işaret geldi, işte gönlümün Hace Bahaeddin’e tamamen akmasının nedeni bu müjde olmuştur.” Bu müjdeden sonra işaret olunan zatın ortaya çıkmasını bekledim. Hucend tarafına geri dönmüştüm. Bir gün pazardan geçerken bir mescidin kapısında birbiriyle dertleşip ağlaşan iki Türk gördüm. Sözlerine kulak verdim. Hak yol üzerine söyleşiyorlardı. Sohbetlerine katılmayı arzu ettim. Pazardan aldığım meyvelerden bir miktar Kendilerine ikram ederek meclislerine dahil oldum. Birbirlerine, “Bu derviş, talip olsa gerek bunu Hace İshak’ın hizmetine eriştirmemiz uygun olur”,dediler Bu”sözü duyduğumda bendeki talep derdi iyiden iyiye arttı. Kendilerini ”îshak Hace nerededir?” diye sordum. Bana, “İsbîcan’da bulunmaktadır” dediler. Bunun üzerine hemen onlardan ayrılıp, Hace İshak hazretlerinin yanına gittim. Kendilerine bağlanmak istediğimi açıkladım. Fakat Tirmiz olayını açmadım. Birkaç gün hizmetlerinde kaldım. Bana çok lutufta bulundu. İshak Hace’nin genç bir oğlu vardı. Olgunluk alametleri simasından belli oluyordu. Mübarek alınlarındaki saadet parıltıları gözleri kamaştırıyordu. Bir gün benim için babasına, “Bu garip dervişi yüce hizmetinize kabul etmeniz uygun olur” diye iltimasta bulundu, ama Hace İshak, “Ey oğul! O, Hace Bahaeddin Nakşibend’in müridi olsa gerektir! Bizim onu kabul etmeye yetkimiz yoktur” diye karşılık verdi. Onlardan da bu sözü işitince, benim mürşidimin Muhammed Bahaeddin hazretleri olacağına iyice inandım. İshak Hace hazretlerinden izin alıp, Hucend’e geri döndüm. Artık o günden sonra Şah-ı Nakşibend’in Buhara’da hizmetleriyle müşerref olana kadar bekledim. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Hace Taç
Hace Taç, Abdülmelik Ata’nın oğlu ve Zengi Ata’nın pederidir. Hace Taç hazretleri, tarikat ve hakikat itmini tahsil ettikten sonra babasının terbiyesiyle olgunlaşarak kemalini tamamladı ve daha sonra irşad işini üstlendi. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Abdülmelik Ata
Abdülmelik Ata, Mansur Ata’nın oğludur. Babasının vefatından sonra yerine geçerek talipleri yetiştirme ve salikleri Hak yolunda ilerletme vazifesiyle meşgul oldu. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Mansur Ata
Baba Arslan’ın oğlu olan Mansur Ata, Hace Ahmed Yesevi’nin ilk halifesidir. Zahir ve batın ilimlerine vakıf idi. ilk zamanlar muhterem babasının terbiyesi ile yetişti. Babasının vefatından sonra aldığı vasiyet gereği Hace Ahmed Yesevi’nin hizmetinde bulundu. Onun koruyucu gölgesi ve güzel terbiyesi sayesinde velayet ehlinin yüce derecelerine erişti. Kaynaklar ; Reşahat , Semerkand yayınları
Hace Hasan Endaki (k.s.)
Mübarek kabri, Buhara’da, Gülabad Kapısı’nın dışında, Şeyh Ebu İshak Gülabadî’nin mezarının doğu tarafındadır. Hace Yusuf-i Hemedani’nin ikinci halifesidir. Künyesi, Ebu Muhammed, şerefli ismi Hasan b. Hüseyin Endaki’dir. Endak, Buhara’dan 3 fersah (15km) uzakta bir köydür. Merv’de aynı isimde bir köy daha vardır. “Endak”. “endek” lafzının muarrebidir. Hace Hasan, Buhara’ya bağlı olan Endak’tandır. Merv’deki Endak köyüyle bir ilgisi yoktur. Hace Hasan kendi zamanının en büyük şeyhi idi. Halkı Allah yoluna çağırma ve müridleri terbiye etme hususlannda güzel bir üslubu vardı. Vakti çok iyi değerlendirir, ibadet ve riyazetterini sünnet-i seniyyeye uygun yapardı. Hace Yusuf-i Hemedani’nin sohbetine eriştikten sonra uzun yıllar onun hizmetinde bulundu ve bunun neticesinde seçkin süfilerinden oldu. Hace Yusuf’la birlikte Bağdat ve Harizm’e gitti. Şeyh Sem’anî onu şöyle anlatır: “Benim onunla ilk karşılaşmam Merv’de, Hace Yusuf Hemedani’nin dergahında gerçekleşmişti. Ancak o zaman kendisini tanımıyordum. Daha sonra Buhara’daki görüşmemizde hizmetine girdim. Şerefli sohbetlerini ganimet saydım. O da bana üstün mertebeler ikram etti. Onun beni bereketlerine nail etmesi konusunda üstadımız ve şeyhimiz Hace Yusuf-i Hemedani’den rivayet edilen bir iki söz işittim.” Doğumu 462-de (1070), vefatı ise 26 Ramazan 552’de (1 Kasım 1157) vaki olmuştur. Bu takdire göre doksan yıl yaşamıştır. Hace Hasan hazretlerinin dedesi ilmiyle amil alimlerden Abdulkerim Endakidir. Şemsüleimme el-Hulvanî, onun en büyük öğrencisidir. Şöyle anlatılmıştır: Hace Hasan Endaki, Hace Yusuf hazretlerine intisap ettikten sonra ona karşı teveccühünü en üst düzeyde tutar ve kendisine devamlı hizmette bulunur. Bu sebeple kısa zamanda öyle kuvvetli bir haIe düşer ki, zaruri ihtiyaçlarının çoğunu tedarik etmekten gafil olur ve aile fertlerinin geçimini sağlamaktan aciz kalır. Bu hal içinde olduğu sıralarda, bir gün Hace Yusuf hazretleri ona, “Siz fakirsiniz!… Çoluk çocuğunuz var?… Zaruri işlerinizi yerine getirmeniz vaciptir. Bu görevlerinizi ihmal etmemelisiniz. Şeriatın ve aklın gereği budur!” diye nasihat eder. Hace Hasan, “Benim halim budur, başka bir iş yapacak gücüm yok!” diye cevap verir. Bu cevap karşısında çok kızan Hace Yusuf hazretieri onu azarlar. O gece rüyasında, Hace Yusuf’a, Hak Teala’dan şu hitap erişir: “Ey Yusuf! Biz sana basaret, Hasan’a ise hem basaret hem de basiret verdik!” Yani ey Yusuf, biz sana görmen için akıl gözü, Hasan’a ise akıl gözüyle birlikte gönül gözü de ihsan ettik denmektedir. Hace Yusuf bu rüyadan sonra Hace Hasan’a son derece saygı duyar, hürmette kusur etmez. Ayrıca bir süre onun bu hali yasamasi gerektiğini de gördüğü rüya sayesinde anlamış olur. Mübarek kabri, Buhara’da, Gülabad Kapısı’nın dışında, Şeyh Ebu İshak Gülabadî’nin mezarının doğu tarafındadır. Allah Teala her ikisine de rahmet etsin.
Topkapı Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Üsküdar Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Eyüp Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ömer Nasuh Bilmen
İstanbul – Fatih Edirnekapı Sakızağacı Kabristanında Erzurum’un Salasor Köyünde doğdu (1884-1971). Babası, alim bir zat olan Hacı Ahmed Efendi, annesi Muhibe Hatun…. Annesine rüyada: “Sen Mehdiyi doğuracaksın!” (1) demişlerdi. Zamanın alimlerinden birçok özel dersler almıştır. İstanbul’a hicret ederek, orada özellikle İslam Hukuku üzerinde çalışmıştır, “İstanbul’da Fatih ders-i ammlarından Tokatlı Şeyh Şakir Efendi’ ye intisab etmiş, iki sene sonra O’ndan icazet (diploma) almıştır. Medresetü’l-Kuzad’a girerek, burada hukuk ilmini tahsil etmiş ve birincilikle diploma almıştır. Sonra daha 28 yaşındayken Fatih ders-i ammları arasına katılmıştır. 15 sene kadar Darüşşefakatü’l-İslamiye’de kelam, münakehat (nikahla ilgili bahisler), Siyer-i Enbiya, felsefi ahlak, yurt bilgisi dersleri okutmuştur. 1915’de Darü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi fıkıh profesörlüğüne tayin edilmiş olup, 500 kuruş maaş alıyordu. On yedi yıl (1943-1960) İstanbul Müftülüğü yaptı. Daha birçok resmi görevlerde de bulunmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen , Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan (1960), siyası baskılara boyun eğmediğinden bir yılını doldurmadan reislikten istifa etmiştir. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde Kelam ve Fıkıh hocalığında bulunmuştur. Gençliğinde “Beyanü’l-Hak” ile “Sıratımüstakim” ve “Sebilürreşad” mecmualarında pek çok makaleler yazmıştır.” “Arapça ve Farsça’nın yanısıra Fransızca’ya da ilgi duymuş, hatta tercümeler yapacak kadar da öğrenmişti.” Ahmed Selim Bilmen Babasını Anlatıyor: “Babam, iyilik yapmayı, ihsanda bulunmayı, muhtaçlara yardım etmeyi kendisine vazife sayardı. Bu, O’nun en büyük zevkiydi. Okumayı, yazmayı sevdiği kadar, insanlarla sohbetten o nisbette zevk alırdı. Hiç birgün misafiri eksik olmazdı. Yürümeyi, camileri dolaşmayı ve kabristanları ziyareti severdi. Her gün mektupla sorulan Yüzlerce suale uzun zamanını ayırır, her sual sahibinin mektubu üzerinde vereceği cevabın müsveddesini hazırlar, bilahare temize çekerek en kısa zamanda cevaplandırırdı. Bu sual ve cevapları ömür boyunca saklamıştır. Bütün çocukları çok severdi. Çocuklara çok şefkatli, büyüklere karşı çok saygılı ve sevgi dolu, siyasetle hiç bir ilgisi olmayan ve Din’ine sonsuz bağlı bir insandı. Dünya malına hiç kıymet vermezdi. Gerçek bir din adamının vazifesi, “Milletin, vatanın hayrına dua etmek ve siyasetten uzak kalmak” olduğunu söylerdi ye evladlarına tek vasiyeti de bu olmuştur .. İstanbul Müftülüğüne seçimle getirilmiştir. Memuriyet hayatında bir defa izin kulanmış; o da Hac farizasını ifa etmek için… Bir tek gün bile vazifesine gitmediği görülmemiştir. Yakınlarından bir bardak su bile istemezdi. Talebeleri O’na: “Şeker Muallim” derlerdi. Eserleri Ömer Nasuhi Bilmen, eserleri dışarda okunan alimdir. O, tirajı 3.000.000’u aşan cildlerle eser vererek bütün Türk milletinin hocası oldu. Yazdığı eserlerle İslam’a hizmet etmiş, bilhassa “Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” {Fıkıh sözlüğü, 8 cild, 1949-1952} adlı eseri, üniversitelerimizde dost ve düşman tarafından takdirle karşılanmıştır. Bu eseri, kendi alanında tektir. Yakın zamana gelinceye kadar Avrupalılar’ın Türkiye üniversitelerinden aldıkları tek Türkçe kitap vasfını haizdir. Bugünün ve yarının hukukçuları, kanun koyucuları, hazırlayacakları kanunlara esas olacak bilgileri, bu değerli eserde bulacaklardır. Bu eser, sahasında hala aşılamamış, bir ilim ve hukuk abidesidir… Bu eser, İngiltere de Kraliyet Enstitüsü kütüphanesinde Türkiyeyi temsil eden Türkçe eserlerin başında gelmektedir. Bu eser, bir ömür boyunca çalışmayı gerektirecek mahiyettedir ve İslam Dini’ne, İslam Hukuku’na yapılmış büyük bir hizmettir. Hemen hemen her yerde bulunan Büyük İslam İlmihali (1959, 10 kitap bir arada) adlı eseri ise, üç milyondan fazla baskı yapmıştır. Büyük İslam ilmihali, bugün her müslümanın evinde en güvenilir İlmihal kitabıdır. Maruf Evren diyor ki: “Büyük İslam İlmihali, hemen hemen her Türk Müslümanın evine girmiştir ve girmelidir. Dini bu eserden öğrendik, Ömer Nasuhi Bilmen ismi ve Büyük İslam İlmihali, bütün mü’minlerin kalblerine silinmeyecek şekilde işlenmiştir de …. Hiç bir şey yapmamış olsaydı, sadece “Büyük İslam İlmihali”ni vermekle yetin se idi, “Büyük alim” olması için yeterli idi.” O, büyük sabır ve çalışma gücünün şaheseri olan “Büyük Tefsir Tarihi ve Tabakatü’l Müfessirin” (2 cild, 464 müfessirin hayatı ve eserleri), ve Büyük İslam İlmihali adlı eserleri ile şöhret bulmuştur. Ömer Nasuhi Bilmen’in 80 yaşından sonra, beş yıl çalışarak yazdığı son eseri ise, 8 cildlik “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri” dir. Şimdiye kadar 200.000 takımdan fazla basılmıştır. Bu tefsirini yazarken, beş yıl içinde hiç bir gün altı saatten fazla uyumadı. Beş yılda yazdığı tefsirini, en az yirmi yıllık bir çaba gösterebilmekle yazabilmiştir. Daha nice nice ve çok değerli eserlere imzasını atmış olan Ömer Nasuhi Bilmen, medar-ı iftiharımız ve örnek şahsiyeti olan mümtaz ve nadide bir ilim adamımızdır. Ömer Nasuhi Bilmen, gazete ve dergilerde pek çok ilmi yazılar yayınlamıştır. Ömer Nasuhi Bilmen, beynelmilel müellifler listesinin başında yer almıştır. Eser lerinin bir kısmı, yabancı dillere tercüme edilmiştir. O, İslam alemi’nde yayılan bir mektep, Amerika’da okutulan bir dersti. Çok Eser Vermesinin Sırları Oğlu Ahmed Selim Bilmen diyor ki: “Her gün okuduğu bir cüz Kur’an-ı Kerim’ini başına koyar ve ondan sonra kendini okumaya yazmaya verirdi. Çocukluğunda okumaya büyük merak sarmış, edebiyat ve ilimle uğraşmaya ve yazı hayatına daha küçük yaşlarda başlamıştır. Edebiyat merakının ileride verdiği eserlerinde büyük yararını görmüş olduğunu her zaman söylerdi. Okumayı, yazmayı çok severdi. Kitaplara olan düşkünlüğü, mutlaka dünya üzerinde az rastlanan tutkulardan biriydi. Hiç bir şeyin yarım kalmasını istemezdi. Sonsuz bir gayret sahibiydi. Çalışmasında ve eser vermesinde, gece ile gündüzün sınırı yoktu. Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Gözlerim kan çanağına döner, sıhhatım bozulurdu. Annem gecenin geç saatlerinde gelir, islenmiş lambanın camlarını siler, bazen de “artık yeter, yat” diye üflerdi…” Dinin verdiği güçle her zaman bir delikanlı dar dinç ve kuvvetli bir bünyeye sahipti. Başarısı için daima Allah (c.c.)’a niyazda bulunmuştur. Yüce Allah (c.c.), islam’a aşk ile bağlı olanı yüceltir. İşte Ömer Nasuhi’de bu, aşk derecesindeydi. Kütüphanesini dolduran Hadis kitaplarını sık sık okur, onların manaları ile onların düsturu ile hayatını tanzim ederdi. O Cenab-ı Hakk’ın: “O’na (yaklaşmaya) vesile arayın” emrine uyarak, Tokatlı Şeyh Şakir Efendi’ ye daha 24 yaşındayken intisab etmiş ve tasavvufa dalmıştı… O’nun içi, dışı sevgi doluydu… Cumhuriyet Döneminin bu eşsiz İslam Alimi, 12 Ekim. 1971 günü 87 yaşında vefat eyledi. Kabri şerifi Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.
Fatih Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Halidi Cezeri Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Ali Septi Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Osman Siraceddin Tavili Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Muhammed Kudsi Bozkıri Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Menzil Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İsmailağa Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İskenderpaşa Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İhlas Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Silsile-i Haznevi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Molla Muhammed Yeraği (k.s.)
Kafkasya coğrafyasında bulunan Şirvan’ın Kural kasabasında 1191/1777 yılında dünyaya gelmiştir. Dağıstan ile Çeçenya’da imamet, imam, gazavat, mürîd ve mürîdizm gibi İslamî terimlerin hayata geçişi, Şeyh Muhammed’in ve kurduğu medresenin çalışmaları ile olmuştur. Kaynaklarda Şeyh Molla Muhammed adıyla geçtiği bildirilen Şeyh Muhammed’in aynı adla kurulmuş medresesi, bilhassa Osmanlı-İran anlaşmazlıkları döneminde zuhur eden Rus yayılmacılığının önlenmesi için gelişen örgütsel düşüncenin merkezi olduğu rivayet edilmektedir. 1265/1848 yılında vefat eden Şeyh Yerağvî, Rus istilasına karşı direnişi kumanda eden Şeyh Şamil’in şeyhi olduğu da rivayet edilmektedir. Hakkâniyye’nin tasavvuf uygulamalarında ve Nazım Efendi’nin tasavvuf anlayışında yer aldığını düşündüğümüz, Muhammed Yağravî’ye ait bir söz, riyazetin önemini vurgulamaktadır. Nefis bahsinde ve Hakkâniyye şüyuhunun hayatlarında fark edilen halvet ve riyazat şu şekilde ifade edilmiştir: “Dört günlük oruçtan sonra ‘açım’ diyen bir sâlik yolumuza uygun değildir.”
Erzincan Silsile-i Şerifi – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Altunoluk Silsile-i Şerifi harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Özbekistan Evliyaları
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Konya evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Kastamonu Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İzmir Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ayvaz Dede
Ayvaz Dede Türbesi , Bosna Hersek’de Travnik şehri yakınındaki Karaula kasabasında Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Yalman Dede
Yalman Türbesi Altınkum köyündedir. Kabri şerifin kime ait olduğu belli değildir. Betonarme bir yapıda olan türbe de Bir adet banyo ve 10 kişilik mescidi vardır. Buraya “dermansız dertler” için gelinir, şifa bulmak için banyosunda yıkanıp mescidinde namaz kılınır. Anlatılır ki, 1860 yıllarında bu yatıra gelen iki zat burada zikirle vakit geçirirlermiş. Bu esnada çevredeki sığır ve diğer hayvanlar başucuna gelip toplu halde ses çıkarır ağlaşırlarmış. Bu iki kişinin teklifi üzerine yatırın bulunduğu yere türbe yapılmış ve halkburayı ziyarete başlamıştır. . Bir diğer rivayete göre Yalman Dede, çok eskiden Arabistan taraflarından geldiği (Arap veya Türk olduğu bilinmiyor) burada yaşadığı söylenen ermiş bir kişidir. Türbesi, Silifke’nin Arkum beldesinde eski ismi Tozara yeni ismi Altınkum Mahallesinde (burası daha önce köymüş) bulunmaktadır. Köy mezarlığının içindedir. Mezar üzerine türbe yapılmıştır. Yeşil renkli bu türbe iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm türbenin sağında bulunan ve abdest almak ve yıkanmak için kullanılan banyodur. İkinci bölüm ise mezarın bulunduğu tek girişli ve tek pencereli bölümdür. Bu bölümde namaz kılmak ve Kuran okumak için ayrılmış bir yer vardır. Ayrıca gelenlerin okuması için mezarın hece taşının üzerine birkaç Yasin kitabı bırakılmıştır. Türbenin zemini kilim ve seccadelerle örtülüdür. Yalman Dede’ye çocuğu olmayanlar, zayıf,hasta, konuşamayan, yürüyemeyen, kırk karışan, huysuz, yaramaz çocuk sahipleri, bedensel bir engeli bulunanlar,kısmetini açmak isteyenler, sinir hastaları ve sıkıntılarından kurtulmak isteyenler ve kendisine büyü yapıldığını düşünenler gider. Burada bulunan banyoda abdest aldıktan ya da yıkandıktan sonra türbe içinde iki rekât namaz kılınır. Ziyaret üç çarşamba tekrarlanır ve herseferinde hasta olan kişi Silifke deyimiyle suya çimdirilir. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Tevekkül Sultan
Tevekkel Sultan Türbesi Camii Kebir Mahallesi Tevekkül Sultan Pasajındadır. Mahalleye ismini vermiştir. Halk arasında Selçuklu sultanlarından birisinin annesinin burada gömülü olduğu söylenmektedir. Tek katlı kubbeli bir taş binadır. Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun almış olduğu 15.01.1977 tarih ve A-274 sayılı kararla koruma altına alınmıştır. Bakım ve onarımı Vakıflara aittir. Her yıl çok sayıda kişi tarafından ziyaret edilmektedir. “Tevekkül Sultan” ya da “Sultan Baba” olarak bilinen türbe, Camikebir Mahallesi’nde, Tasköprü’nün güney ucundan 50 metre kuzeyde bir kubbenin altındadır. Kubbenin altı açık ama topraktan itibaren 1 metre yüksekliğinde duvarla çevrilidir. Türbenin kenarında namaz kılınacak bir yer vardır. Tevekkül Sultan’a ait olduğu düşünülen mezarın baş tarafında betondan yapılmış yeşil renkli bir sarık bulunmaktadır. Bu sarığa kırmızı bir tülbent bağlanmıştır. Türbenin dörtköşesinde mum yakılan ocaklar bulunmaktadır. Bu türbenin Selçuklu sultanlarından birinin kızı veya annesi olduğuna inanılır. Kubbenin kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Buraya çarşamba günleri gidilir. Burası,her türlü dilek için ziyaret edilebileceği gibi daha çok hasta ve zayıf çocukların iyileşmesi için gidilen bir yerdir. Bu çocuklar, mezarın üstüne oturtulur ve Sultan Baba yüzü suyu hürmetine Allah’tan yardım istenir. Türbenin bakımını ve onarımını Silifke Belediyesi yapmaktadır Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Ali Semerkandi
Şeyh Seyyid Alaeddin Ali Semerkandi Türbesi Mersin ili Gülnar ilçesi, Sütlüce (Zeyne) kasabasındadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Semerkandi Hazretlerine yer verir. “Zeyni Şerif kasabası: Silifke Sancağı’nda 150 akçe şerif kadılıktır ve nahiyesi 38 köydür. Bin guruş hasıl olur. 200’den fazla toprak örtülü, bağlı bahçeli mamur ve şirin kasabadır. Ve bir cennet bağına benzer bir türbenin içinde Hazret-i Şeyh Ali-i Semerkandi 7 nefer muhterem evlatları ki, Resulullah’ın temiz soyundandır, bir altın alemli kubbe içinde medfunlardır. Zeyni tarikatındandır, 300’den fazla dervişi vardır. Bir gece orada konuk olup zikir halkasında tevhid-i erreye girip fukaralarıyla kucak kucağa olup mest olup zevk ü safalar ettik. Oradan sabahleyin Çelebi Efendi’den izin alıp kılavuzumuz olan suhtelere tembih edip, “Bu ağayı başkasına kıyas etmen. Hatırını sayıp bir hoş götürün” deyip vedalaştık.” Türbede Şeyh Seyyid Alaeddin Ali Semerkandi, zatın l. Eşi Rukiye, türbedarlara ait dört mezar, müritlere ait iki mezar, oğlu Zeynelabidin’e ait bir mezar, sır katibi Şeyh Mahmut’a ait bir mezar, zatın kızına ait mezar vezatın II. Eşi Cin Padişahı’nın kızına ait mezar vardır. Türbe, kesin olmamakla beraber Karamanoğulları Beyliği döneminde yapılmıştır. Türbenin üzeri ahşap bir çatı ile kaplıdır. Altıgen piramidal çatı ile kaplı olan kesim sadece zata ait olan kesimdir. Duvarları taştandır. Müştemilatın da bir mescit vardır. Burası çeşitli yaraların tedavisi, hastalıklardan kurtulmak, dileklerde bulunmak için ziyaret edilir. Ayrıca sadece bu zatın manevi büyüklüğünden feyz almak için ziyaret edenler vardır. Bu zatın uzun süre bu yörede çobanlık yaptığı, çevresini irşat edip talebe okuttuğu, susuzluk çeken bölgeye asası ile su çıkardığı rivayet edilir. Zatın, Bahrü’l-Ulum isimli bir tefsir eseri vardır. Bakımını belediye yapmakta olup, yılda 10.000 kişi tarafından ziyaret edilmektedir. Ali Semerkandi ile ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Çobanlık da yapmış olan Semerkandi öğle sıcağında hayvanları susuzluktan yanmış vaziyette iken, yoldan geçen bir Türkmenin sert sözleri ile karşılaşır. Buna çok üzülen Semerkandi dua ederek elindeki sopasını kayaların ortasına vurur ve su fışkırır. Hayvanlarını sulayarak susuzluktan kurtarır. Bu yer halen mesire yeri olarak kullanılmaktadır. Seyyid Ali Semerkandi hazretleri’nin babası Şirvanlı Seyyid Yahya, Menâkıbnâme ’nin ifadesiyle “kâmillerden ve fazilet sahiplerinin efendisi, kerâmet ve tarikat ve tâc sahibi ermiş” bir kişidir. Seyyid Yahya bir müddet sonra Şirvan’dan Semerkand’a göç etmiş; burada “şerîfe, ârife,sâliha ve münîfe” bir kadın olan Tâcü’l-Mestûrât ile evlenmiştir. Ali Semerkandî on iki yaşına geldiğinde annesi vefat etmiştir. Babası Seyyid Yahya hakkında bilinenler ise azdır. Seyyid Ali, Semerkand şehrinde dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Lâkin uzun ömür sürdüğü ve 150 sene kadar yaşadığından hareketle, 1300 tarihlerinde doğmuş olabileceği tahmin edilebilir. Menâkıbnâme ’de anlatıldığına göre, Şeyh’e yaşının ne kadar olduğu sorulduğunda, “sakalımın kılları kadar” dediği rivayet edilir. Daha çocukluğundan itibaren iyi bir dinî eğitim almaya başlayan Seyyid Ali’nin, yedi yaşında Kur’ân-ıKerîm ’i ezberlediği; bilgisini ilerleterek kısa zamanda tefsir yapma kudretine sahip olduğu rivayet edilir. Yirmi yaşında babası ile birlikte hac farizası için Mekke’ye gitmiş; hacdan sonra babasının izniyle orada kalarak, hadis, tefsir ve kıraat ilimlerinde tahsilini ilerletmiş; ayrıca Kahire, Şam ve Kudüs şehirlerini de gezerek buralarda, devrinin önde gelen âlimlerinden dersler almıştır. Semerkand’ın meşhur âlimlerinden Seyyid Şerîf Cürcânî (1339-1414)’den ders aldığı anlaşılmaktadır ki, Menâkıbname ’de Cürcânî, Seyyid Ali’nin hocası ve mürşidi olarak zikredilir. Hocaları arasında Hanefî fakihi Alâeddin el-Buharî (ö. 1330) de vardır. Seyyid Ali, ilim tahsili için çıktığı uzun yolculuktan sonra Şirvan’a avdet etmiştir. Burada tasavvufî gelişiminde babası Seyyid Yahya’dan öğrendikleriyle ileri merhaleye ulaşmıştır. Artık seyri-sülukunu tamamlamış bir kişi olarak babasından izin alarak, irşad faaliyetinde bulunmak üzere Semerkand’a göç eder. Muhtemelen bu yolculuk sırasında İsferân’a da uğradığı ve burada Abdurrahman İsferânî’den Tarîkat-ı Hâcegâniye’yi öğrendiği rivayet edilir. Semerkandî’nin Türkistan’ın çeşitli yerlerinde ve özellikle de Herat’ta Nizâmiye Medresesi’nde müderrislik yaptığı kaydedilir. Daha sonra ikinci defa Hicaz’a gittiği; uzun yıllar Mekke ve Medine şehirlerinde ikâmet ettiği; Medine’de Hz. Peygamber’in türbesinde Türbedârlık yaptığı; ayrıca Nakîbül eşraflık vazifesinde bulunduğu; bütün bu vazifeleri ifa ederken tasavvufî derecesini de yükselttiği; ayrıca fırsatını buldukça Bağdat, Mısır ve Şam gibi İslâm memleketlerine seyahatlerini de sürdürdüğü ifade edilmektedir. Rivayet edildiğine göre Semerkandî, Medine şehrinde Türbedarlık vazifesini ifa ettiği tarihlerde, bir gün uyku ile uyanıklık arasında bir hâldeyken, Hz. Peygamberin emri üzerine yola çıkar. Şeyh Ali Semerkandî’nin Karaman ülkesine geldiği tarihlerde Anadolu’daki Timur tesiri henüz tam manasıyla silinmemiştir. Şeyh Ali Semerkandî’nin Karaman’a geldiği1420’ler, Osmanlı Devleti ile Karamanoğulları arasındaki münasebetlerin gergin olduğu yıllardır. Bölge, dinî yönden Halvetîliğin tesiri altındadır. Anlatıldığına göre Şeyh Ali Semerkandî, Lârende şehrine geldiğinde, daha önce Halvetî halifesine biat etmiş olan halk başına toplanarak, Halvetî olduklarını söylemişler ve bunlardan 40 kişi, “Bizim tarikimizi ibtâl eyledi.” diyerek Şeyh Ali’ye karşı rahatsızlıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Halvetîliğin nüfuzu altındaki Anadolu’da her ne kadar Timur’la birlikte Nakşibendilik de yayılmaya başlamış olsa da, etki gücü daha ziyade 15. yüzyılın sonlarından itibaren artış göstermiştir. Lârende’ye ilk gelişi sırasında Halvetî mezhebine bağlı halk tarafından iyi karşılanmayan Şeyh Ali Semerkandî’nin, daha sonra Karamanoğlu İbrahim Bey’le yakınlık kurduğu rivayet edilir. Menkıbe şöyledir: Semerkandî’nin Lârende’ye geldiği tarihlerde bir gece Ahmed Bey, Şeyh’in adamlarından iki kişi tarafından evinden alıp götürülür ve Şeyh’le tanıştırılır. Aynı gece benzer bir hâdise de Sultan İbrahim’in başına gelmiştir. Bu harikulâde hadiseden sonra Şeyh Ali Semerkandî, iki adamını göndererek Sultan İbrahim’i Lârende’ye davet eder. Daveti kabul eden Karamanoğlu İbrahim Bey gelir ve Semerkandî’ye biat ederek zikir alır. Şeyh Ali Semerkandî, Bahru’l-ulûm adlı tefsirini Lârende’de iken yazar. Menâkıbnâme’ de, o Lârende’ye geldiğinde burada bulunan âlimlerin, imtihan maksadıyla bir tefsir yazmasını istedikleri; bunun üzerine Şeyh’in tefsiri müsvedde hâlinde yazıp, müritlerinden Molla Hamza-i Karamanî’nin bunları temize çektiğinden bahsedilir. Âhir ömründe Lârende’de ikâmet edip, vaktini eser yazarak, ilim ve irşad faaliyetleriyle geçirdiği anlaşılan Şeyh Ali Semerkandî’nin, vefatı hakkında Menâkıbnâme ’de şu ifadelere rastlanır: “Ömr-i şerîflerini hâyete ve sinn-i latîfleri gâye-te karîb olıcak Lârende’den kalkup, ol âsâ dikildiği yere gelüp, andacivâr-ı zü’l-celâle intikâl ve cenâb-ı zü’l-cemâle irtihâleylediler… İnşallahu-teâlâ ol mahalde dâr-ı âhirete in- tikâl ideriz”. Biyografi kitaplarında vefat tarihine dair genel olarak 1456 tarihi üzerinde ittifak sağlanmıştır. Zeyne’de, daha önce 1421 tarihinde Ahmed Paşazâde Musa Bey tarafından yaptırılan caminin yanına defnedilmiştir. Bu caminin, Semerkandî henüz Karaman’a gelmeden önce yapıldığına işaret eden ve ayrıca kitabesini de yayımlayan İ. Hakkı Konyalı, türbe ve zaviyenin sonradan inşâ edildiğini söylemiş; fakat caminin bânisi Musa Bey hakkında ise, herhangi bir vesikanın mevcut olmadığını; Ali Semerkandî türbesinde, Şeyh’in hemen sağındaki kabrin oğlu Zeynelâbidin’e, solundakinin ise müridlerinden Şeyh Mahmud’a ait olduğunun rivayet edildiğini yazmıştır. Şeyh Ali Semerkandî’nin vefatından sonra, Zeyne kasabasındaki mekânı bir zaviye olarak faaliyet göstermeye devam eder. Bunu Kanuni dönemine ait bir Vakıf Defteri ’nde açıkça görmek mümkündür. Söz konusubu defterde, “Vakf-ı Zâviye-i hazret-i Şeyh Ali Semerkandî kuddisu sırrahu ve câmi‘-i şerîf ve türbe ve merkadı derkarye-i Zeyne tâbi‘-i kazâ-i Mut” başlığı altında, “Vakf-ı Câmi” ve “Vakf-ı Türbe-i Şeyh kuddisu sırrahu” altbaşlıklarıyla ayrı ayrı kaydedilmiştir. Ayrıca kayıtlarda, “Şeyhin merkadi bu câmi‘in kurbündedir” ibaresi devardır. Şeyh Ali Semerkandî’nin evliliği, eşi ve çocuklarına dair gerek Menâkıbnâme ’de, gerekse dönemin diğer kaynaklarında fazla bir malumat yoktur. Zeyne’deki türbe içinde yer alan mezarlardan birisinin, Şeyh’in “cin padişahının kızı” olan eşine ait olduğu yazılıysa da, bu kitabenin sonradan konulduğu açıktır. Yine türbedeki diğer iki mezardan birinin, Şeyh’in oğlu Zeynelâbidin’e,diğerinin ise “zâtın kızı”na ait olduğu kitabesinde yazılıdır. Hakkı Konyalı, Semerkandî’nin soyuna dair, Osmanlı tahrir defterlerindeki kayıtlara atfen şunları yazmıştır: “Aliyy-i Semerkandî’nin ölümünden sonra onun adını taşıyan bir tarikat kolu kurulmuştur. Kendisinden sonra oğlu İsa, daha sonra Mahmud ve Zeynelâbidin zâviyesinde kendisine halef olmuşlardır. Kendi ailesi ‘Zeyneoğulları’ adını aldılar. İçel’de bir cemaat halinde yaşar oldular. Zeyneoğulları, 16. yüzyılın başları itibariyle İçel sancağında tam bir hânedâna dönüşmüşlerdi. Gülnar ve Lârende’deki birkaç yer hâricinde, tasarruf ettikleri toprakların tamamı Mut ve Sinanlı kazalarında yer alıyordu. Özellikle Şeyh Ali Semerkandî türbe ve zaviyesinin bulunduğu yerin çevresindeki hemen tüm araziler bunların timar ve zeametlerine dâhildi. Ayrıca yine kayıtlarda da ifade edildiği şekliyle bu aile mensupları, İçel’in “nâm-zâdeleri” ve “kadîmi sipahi- zâdeleri” idi. Açıktır ki bu aileye, söz konusu timar ve zeametler Karamanoğulları döneminde verilmiş ve bunlar Osmanlı idaresine geçtikten sonra da devam ettirilmişti. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Sadık Dede Türbesi
Sadık Dede Türbesi, Silifke’nin Toros Mahallesisınırları içindedir. Ahmet Necati Hancıoğlu İlköğretim Okulu’nun güneyinde kalır. Sadık Dede Türbesi’nin bulunduğu yer bir yamacın yüzüdür. Etrafı çitle çevrilidir ve yakınında bina vb. bulunmamaktadır. Türbenin tepesinde betondan bir şadırvan vardır. Etrafında belediye tarafından dikilmiş süs bitkileri ve söğüt ağaçları yer alır. Bu ağaçlara bol miktarda bez bağlanmıştır. Türbede iki büyük iki küçük olmak üzere dört mezar bulunmaktadır. Bu mezarlardan birinin Sadık Dede’ye birinin eşine ve diğer ikisinin de çocuklarına ait olduğu düşünülmektedir. Sadık Dede’ye ait olan mezarın üzerindeki açıklıkta mum yakıldığı da görülmektedir. Türbenin bakımı Silifke Belediyesi tarafından yapılmaktadır. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Hanifi Türbesi
Şeyh Hanifi’nin mezarı Mersin – Gülnar – Tozkovan köyünde Şeyh Hanifi’nin hayatıyla ilgili kaynaklara dayalı bir bilgimiz yok ancak halk arasında anlatılan şu iki rivayet meşhurdur; Rivayetlere göre Şeyh Hanifi ve Şeyh İsa, evliya iki kardeştir. Şeyh İsanın çocuğu olmadığından halk, daha çok Şeyh Hanifiyi ziyaret etmektedir. İki kardeş, kavga ederken Şeyh Hanifi, kardeşi Şeyh İsa’ya ebter (zürriyeti olmayan) diye beddua edince Şeyh İsa da kardeşine ”Sen bana ebter diyorsun, senin yedi oğlunun beli bel (toprağı kazmaya yarayan tarım aracı) gibi dikili kalsın” diye beddua eder. Şeyh İsa’nın bedduası tutunca kardeşi Şeyh Hanifinin dünyaya gelen yedi çocuğu, yedi yaşına basmadan hayatını kaybeder . 2. Anlatılanlara göre Şeyh İsa düşmanla savaşırken atının ayağından çıkan toz bulutu, düşman askerlerini kırıp geçirir. Yöre halkı, Işıklı Köyünün eski adı Tozkovanın bu olaya dayandırmaktadır . Şeyh Hanifinin mezarı, Gülnarın Işıklı (Tozkovan) köyünde, tepelik bir arazidedir. Hz. Muhammedin soyundan geldiği, Şeyh Ömer, Şeyh İsa, Zeyne Dede, Şeyh Ahmet Halife ve ismi hatırlanmayan iki evliya ile yedi kardeş olduğu söylenen Şeyh Hanifinin mezarı yanında eşi ve yedi çocuğuna ait olduğu belirtilen mezarlar da bulunmaktadır. Eskiden ağaçlar arasında kalan bu mezarlar, 2006 yılında köy halkının imknlarıyla onarılıp betonarme duvarla çevrilmiştir. Çevrili alanın içerisinde, sağ arka köşesinde ziyaretçilerin namaz kılabilmeleri için yaptırılmış yeşil boyalı, tek pencereli küçük bir mescit bulunmaktadır. Ziyaret yerinin 10 metre aşağısında yaz- kış devamlı suyu bulunan ve Dede Suyu denilen küçük bir kuyu vardır. Ziyaretçiler, bu kuyunun suyundan şifa niyetine içmekte ve kuyu suyundan evlerine götürmektedir. Aynı zamanda bu su, hayvanlara sağlıklı olmaları ve daha iyi ürün verebilmeleri için içirilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations