Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.867 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri
İzmir Evliyaları – Harita
Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ayvaz Dede
Ayvaz Dede Türbesi , Bosna Hersek’de Travnik şehri yakınındaki Karaula kasabasında Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Yalman Dede
Yalman Türbesi Altınkum köyündedir. Kabri şerifin kime ait olduğu belli değildir. Betonarme bir yapıda olan türbe de Bir adet banyo ve 10 kişilik mescidi vardır. Buraya “dermansız dertler” için gelinir, şifa bulmak için banyosunda yıkanıp mescidinde namaz kılınır. Anlatılır ki, 1860 yıllarında bu yatıra gelen iki zat burada zikirle vakit geçirirlermiş. Bu esnada çevredeki sığır ve diğer hayvanlar başucuna gelip toplu halde ses çıkarır ağlaşırlarmış. Bu iki kişinin teklifi üzerine yatırın bulunduğu yere türbe yapılmış ve halkburayı ziyarete başlamıştır. . Bir diğer rivayete göre Yalman Dede, çok eskiden Arabistan taraflarından geldiği (Arap veya Türk olduğu bilinmiyor) burada yaşadığı söylenen ermiş bir kişidir. Türbesi, Silifke’nin Arkum beldesinde eski ismi Tozara yeni ismi Altınkum Mahallesinde (burası daha önce köymüş) bulunmaktadır. Köy mezarlığının içindedir. Mezar üzerine türbe yapılmıştır. Yeşil renkli bu türbe iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm türbenin sağında bulunan ve abdest almak ve yıkanmak için kullanılan banyodur. İkinci bölüm ise mezarın bulunduğu tek girişli ve tek pencereli bölümdür. Bu bölümde namaz kılmak ve Kuran okumak için ayrılmış bir yer vardır. Ayrıca gelenlerin okuması için mezarın hece taşının üzerine birkaç Yasin kitabı bırakılmıştır. Türbenin zemini kilim ve seccadelerle örtülüdür. Yalman Dede’ye çocuğu olmayanlar, zayıf,hasta, konuşamayan, yürüyemeyen, kırk karışan, huysuz, yaramaz çocuk sahipleri, bedensel bir engeli bulunanlar,kısmetini açmak isteyenler, sinir hastaları ve sıkıntılarından kurtulmak isteyenler ve kendisine büyü yapıldığını düşünenler gider. Burada bulunan banyoda abdest aldıktan ya da yıkandıktan sonra türbe içinde iki rekât namaz kılınır. Ziyaret üç çarşamba tekrarlanır ve herseferinde hasta olan kişi Silifke deyimiyle suya çimdirilir. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Tevekkül Sultan
Tevekkel Sultan Türbesi Camii Kebir Mahallesi Tevekkül Sultan Pasajındadır. Mahalleye ismini vermiştir. Halk arasında Selçuklu sultanlarından birisinin annesinin burada gömülü olduğu söylenmektedir. Tek katlı kubbeli bir taş binadır. Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun almış olduğu 15.01.1977 tarih ve A-274 sayılı kararla koruma altına alınmıştır. Bakım ve onarımı Vakıflara aittir. Her yıl çok sayıda kişi tarafından ziyaret edilmektedir. “Tevekkül Sultan” ya da “Sultan Baba” olarak bilinen türbe, Camikebir Mahallesi’nde, Tasköprü’nün güney ucundan 50 metre kuzeyde bir kubbenin altındadır. Kubbenin altı açık ama topraktan itibaren 1 metre yüksekliğinde duvarla çevrilidir. Türbenin kenarında namaz kılınacak bir yer vardır. Tevekkül Sultan’a ait olduğu düşünülen mezarın baş tarafında betondan yapılmış yeşil renkli bir sarık bulunmaktadır. Bu sarığa kırmızı bir tülbent bağlanmıştır. Türbenin dörtköşesinde mum yakılan ocaklar bulunmaktadır. Bu türbenin Selçuklu sultanlarından birinin kızı veya annesi olduğuna inanılır. Kubbenin kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Buraya çarşamba günleri gidilir. Burası,her türlü dilek için ziyaret edilebileceği gibi daha çok hasta ve zayıf çocukların iyileşmesi için gidilen bir yerdir. Bu çocuklar, mezarın üstüne oturtulur ve Sultan Baba yüzü suyu hürmetine Allah’tan yardım istenir. Türbenin bakımını ve onarımını Silifke Belediyesi yapmaktadır Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Ali Semerkandi
Şeyh Seyyid Alaeddin Ali Semerkandi Türbesi Mersin ili Gülnar ilçesi, Sütlüce (Zeyne) kasabasındadır. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Semerkandi Hazretlerine yer verir. “Zeyni Şerif kasabası: Silifke Sancağı’nda 150 akçe şerif kadılıktır ve nahiyesi 38 köydür. Bin guruş hasıl olur. 200’den fazla toprak örtülü, bağlı bahçeli mamur ve şirin kasabadır. Ve bir cennet bağına benzer bir türbenin içinde Hazret-i Şeyh Ali-i Semerkandi 7 nefer muhterem evlatları ki, Resulullah’ın temiz soyundandır, bir altın alemli kubbe içinde medfunlardır. Zeyni tarikatındandır, 300’den fazla dervişi vardır. Bir gece orada konuk olup zikir halkasında tevhid-i erreye girip fukaralarıyla kucak kucağa olup mest olup zevk ü safalar ettik. Oradan sabahleyin Çelebi Efendi’den izin alıp kılavuzumuz olan suhtelere tembih edip, “Bu ağayı başkasına kıyas etmen. Hatırını sayıp bir hoş götürün” deyip vedalaştık.” Türbede Şeyh Seyyid Alaeddin Ali Semerkandi, zatın l. Eşi Rukiye, türbedarlara ait dört mezar, müritlere ait iki mezar, oğlu Zeynelabidin’e ait bir mezar, sır katibi Şeyh Mahmut’a ait bir mezar, zatın kızına ait mezar vezatın II. Eşi Cin Padişahı’nın kızına ait mezar vardır. Türbe, kesin olmamakla beraber Karamanoğulları Beyliği döneminde yapılmıştır. Türbenin üzeri ahşap bir çatı ile kaplıdır. Altıgen piramidal çatı ile kaplı olan kesim sadece zata ait olan kesimdir. Duvarları taştandır. Müştemilatın da bir mescit vardır. Burası çeşitli yaraların tedavisi, hastalıklardan kurtulmak, dileklerde bulunmak için ziyaret edilir. Ayrıca sadece bu zatın manevi büyüklüğünden feyz almak için ziyaret edenler vardır. Bu zatın uzun süre bu yörede çobanlık yaptığı, çevresini irşat edip talebe okuttuğu, susuzluk çeken bölgeye asası ile su çıkardığı rivayet edilir. Zatın, Bahrü’l-Ulum isimli bir tefsir eseri vardır. Bakımını belediye yapmakta olup, yılda 10.000 kişi tarafından ziyaret edilmektedir. Ali Semerkandi ile ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Çobanlık da yapmış olan Semerkandi öğle sıcağında hayvanları susuzluktan yanmış vaziyette iken, yoldan geçen bir Türkmenin sert sözleri ile karşılaşır. Buna çok üzülen Semerkandi dua ederek elindeki sopasını kayaların ortasına vurur ve su fışkırır. Hayvanlarını sulayarak susuzluktan kurtarır. Bu yer halen mesire yeri olarak kullanılmaktadır. Seyyid Ali Semerkandi hazretleri’nin babası Şirvanlı Seyyid Yahya, Menâkıbnâme ’nin ifadesiyle “kâmillerden ve fazilet sahiplerinin efendisi, kerâmet ve tarikat ve tâc sahibi ermiş” bir kişidir. Seyyid Yahya bir müddet sonra Şirvan’dan Semerkand’a göç etmiş; burada “şerîfe, ârife,sâliha ve münîfe” bir kadın olan Tâcü’l-Mestûrât ile evlenmiştir. Ali Semerkandî on iki yaşına geldiğinde annesi vefat etmiştir. Babası Seyyid Yahya hakkında bilinenler ise azdır. Seyyid Ali, Semerkand şehrinde dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Lâkin uzun ömür sürdüğü ve 150 sene kadar yaşadığından hareketle, 1300 tarihlerinde doğmuş olabileceği tahmin edilebilir. Menâkıbnâme ’de anlatıldığına göre, Şeyh’e yaşının ne kadar olduğu sorulduğunda, “sakalımın kılları kadar” dediği rivayet edilir. Daha çocukluğundan itibaren iyi bir dinî eğitim almaya başlayan Seyyid Ali’nin, yedi yaşında Kur’ân-ıKerîm ’i ezberlediği; bilgisini ilerleterek kısa zamanda tefsir yapma kudretine sahip olduğu rivayet edilir. Yirmi yaşında babası ile birlikte hac farizası için Mekke’ye gitmiş; hacdan sonra babasının izniyle orada kalarak, hadis, tefsir ve kıraat ilimlerinde tahsilini ilerletmiş; ayrıca Kahire, Şam ve Kudüs şehirlerini de gezerek buralarda, devrinin önde gelen âlimlerinden dersler almıştır. Semerkand’ın meşhur âlimlerinden Seyyid Şerîf Cürcânî (1339-1414)’den ders aldığı anlaşılmaktadır ki, Menâkıbname ’de Cürcânî, Seyyid Ali’nin hocası ve mürşidi olarak zikredilir. Hocaları arasında Hanefî fakihi Alâeddin el-Buharî (ö. 1330) de vardır. Seyyid Ali, ilim tahsili için çıktığı uzun yolculuktan sonra Şirvan’a avdet etmiştir. Burada tasavvufî gelişiminde babası Seyyid Yahya’dan öğrendikleriyle ileri merhaleye ulaşmıştır. Artık seyri-sülukunu tamamlamış bir kişi olarak babasından izin alarak, irşad faaliyetinde bulunmak üzere Semerkand’a göç eder. Muhtemelen bu yolculuk sırasında İsferân’a da uğradığı ve burada Abdurrahman İsferânî’den Tarîkat-ı Hâcegâniye’yi öğrendiği rivayet edilir. Semerkandî’nin Türkistan’ın çeşitli yerlerinde ve özellikle de Herat’ta Nizâmiye Medresesi’nde müderrislik yaptığı kaydedilir. Daha sonra ikinci defa Hicaz’a gittiği; uzun yıllar Mekke ve Medine şehirlerinde ikâmet ettiği; Medine’de Hz. Peygamber’in türbesinde Türbedârlık yaptığı; ayrıca Nakîbül eşraflık vazifesinde bulunduğu; bütün bu vazifeleri ifa ederken tasavvufî derecesini de yükselttiği; ayrıca fırsatını buldukça Bağdat, Mısır ve Şam gibi İslâm memleketlerine seyahatlerini de sürdürdüğü ifade edilmektedir. Rivayet edildiğine göre Semerkandî, Medine şehrinde Türbedarlık vazifesini ifa ettiği tarihlerde, bir gün uyku ile uyanıklık arasında bir hâldeyken, Hz. Peygamberin emri üzerine yola çıkar. Şeyh Ali Semerkandî’nin Karaman ülkesine geldiği tarihlerde Anadolu’daki Timur tesiri henüz tam manasıyla silinmemiştir. Şeyh Ali Semerkandî’nin Karaman’a geldiği1420’ler, Osmanlı Devleti ile Karamanoğulları arasındaki münasebetlerin gergin olduğu yıllardır. Bölge, dinî yönden Halvetîliğin tesiri altındadır. Anlatıldığına göre Şeyh Ali Semerkandî, Lârende şehrine geldiğinde, daha önce Halvetî halifesine biat etmiş olan halk başına toplanarak, Halvetî olduklarını söylemişler ve bunlardan 40 kişi, “Bizim tarikimizi ibtâl eyledi.” diyerek Şeyh Ali’ye karşı rahatsızlıklarını açıkça ifade etmişlerdir. Halvetîliğin nüfuzu altındaki Anadolu’da her ne kadar Timur’la birlikte Nakşibendilik de yayılmaya başlamış olsa da, etki gücü daha ziyade 15. yüzyılın sonlarından itibaren artış göstermiştir. Lârende’ye ilk gelişi sırasında Halvetî mezhebine bağlı halk tarafından iyi karşılanmayan Şeyh Ali Semerkandî’nin, daha sonra Karamanoğlu İbrahim Bey’le yakınlık kurduğu rivayet edilir. Menkıbe şöyledir: Semerkandî’nin Lârende’ye geldiği tarihlerde bir gece Ahmed Bey, Şeyh’in adamlarından iki kişi tarafından evinden alıp götürülür ve Şeyh’le tanıştırılır. Aynı gece benzer bir hâdise de Sultan İbrahim’in başına gelmiştir. Bu harikulâde hadiseden sonra Şeyh Ali Semerkandî, iki adamını göndererek Sultan İbrahim’i Lârende’ye davet eder. Daveti kabul eden Karamanoğlu İbrahim Bey gelir ve Semerkandî’ye biat ederek zikir alır. Şeyh Ali Semerkandî, Bahru’l-ulûm adlı tefsirini Lârende’de iken yazar. Menâkıbnâme’ de, o Lârende’ye geldiğinde burada bulunan âlimlerin, imtihan maksadıyla bir tefsir yazmasını istedikleri; bunun üzerine Şeyh’in tefsiri müsvedde hâlinde yazıp, müritlerinden Molla Hamza-i Karamanî’nin bunları temize çektiğinden bahsedilir. Âhir ömründe Lârende’de ikâmet edip, vaktini eser yazarak, ilim ve irşad faaliyetleriyle geçirdiği anlaşılan Şeyh Ali Semerkandî’nin, vefatı hakkında Menâkıbnâme ’de şu ifadelere rastlanır: “Ömr-i şerîflerini hâyete ve sinn-i latîfleri gâye-te karîb olıcak Lârende’den kalkup, ol âsâ dikildiği yere gelüp, andacivâr-ı zü’l-celâle intikâl ve cenâb-ı zü’l-cemâle irtihâleylediler… İnşallahu-teâlâ ol mahalde dâr-ı âhirete in- tikâl ideriz”. Biyografi kitaplarında vefat tarihine dair genel olarak 1456 tarihi üzerinde ittifak sağlanmıştır. Zeyne’de, daha önce 1421 tarihinde Ahmed Paşazâde Musa Bey tarafından yaptırılan caminin yanına defnedilmiştir. Bu caminin, Semerkandî henüz Karaman’a gelmeden önce yapıldığına işaret eden ve ayrıca kitabesini de yayımlayan İ. Hakkı Konyalı, türbe ve zaviyenin sonradan inşâ edildiğini söylemiş; fakat caminin bânisi Musa Bey hakkında ise, herhangi bir vesikanın mevcut olmadığını; Ali Semerkandî türbesinde, Şeyh’in hemen sağındaki kabrin oğlu Zeynelâbidin’e, solundakinin ise müridlerinden Şeyh Mahmud’a ait olduğunun rivayet edildiğini yazmıştır. Şeyh Ali Semerkandî’nin vefatından sonra, Zeyne kasabasındaki mekânı bir zaviye olarak faaliyet göstermeye devam eder. Bunu Kanuni dönemine ait bir Vakıf Defteri ’nde açıkça görmek mümkündür. Söz konusubu defterde, “Vakf-ı Zâviye-i hazret-i Şeyh Ali Semerkandî kuddisu sırrahu ve câmi‘-i şerîf ve türbe ve merkadı derkarye-i Zeyne tâbi‘-i kazâ-i Mut” başlığı altında, “Vakf-ı Câmi” ve “Vakf-ı Türbe-i Şeyh kuddisu sırrahu” altbaşlıklarıyla ayrı ayrı kaydedilmiştir. Ayrıca kayıtlarda, “Şeyhin merkadi bu câmi‘in kurbündedir” ibaresi devardır. Şeyh Ali Semerkandî’nin evliliği, eşi ve çocuklarına dair gerek Menâkıbnâme ’de, gerekse dönemin diğer kaynaklarında fazla bir malumat yoktur. Zeyne’deki türbe içinde yer alan mezarlardan birisinin, Şeyh’in “cin padişahının kızı” olan eşine ait olduğu yazılıysa da, bu kitabenin sonradan konulduğu açıktır. Yine türbedeki diğer iki mezardan birinin, Şeyh’in oğlu Zeynelâbidin’e,diğerinin ise “zâtın kızı”na ait olduğu kitabesinde yazılıdır. Hakkı Konyalı, Semerkandî’nin soyuna dair, Osmanlı tahrir defterlerindeki kayıtlara atfen şunları yazmıştır: “Aliyy-i Semerkandî’nin ölümünden sonra onun adını taşıyan bir tarikat kolu kurulmuştur. Kendisinden sonra oğlu İsa, daha sonra Mahmud ve Zeynelâbidin zâviyesinde kendisine halef olmuşlardır. Kendi ailesi ‘Zeyneoğulları’ adını aldılar. İçel’de bir cemaat halinde yaşar oldular. Zeyneoğulları, 16. yüzyılın başları itibariyle İçel sancağında tam bir hânedâna dönüşmüşlerdi. Gülnar ve Lârende’deki birkaç yer hâricinde, tasarruf ettikleri toprakların tamamı Mut ve Sinanlı kazalarında yer alıyordu. Özellikle Şeyh Ali Semerkandî türbe ve zaviyesinin bulunduğu yerin çevresindeki hemen tüm araziler bunların timar ve zeametlerine dâhildi. Ayrıca yine kayıtlarda da ifade edildiği şekliyle bu aile mensupları, İçel’in “nâm-zâdeleri” ve “kadîmi sipahi- zâdeleri” idi. Açıktır ki bu aileye, söz konusu timar ve zeametler Karamanoğulları döneminde verilmiş ve bunlar Osmanlı idaresine geçtikten sonra da devam ettirilmişti. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Sadık Dede Türbesi
Sadık Dede Türbesi, Silifke’nin Toros Mahallesisınırları içindedir. Ahmet Necati Hancıoğlu İlköğretim Okulu’nun güneyinde kalır. Sadık Dede Türbesi’nin bulunduğu yer bir yamacın yüzüdür. Etrafı çitle çevrilidir ve yakınında bina vb. bulunmamaktadır. Türbenin tepesinde betondan bir şadırvan vardır. Etrafında belediye tarafından dikilmiş süs bitkileri ve söğüt ağaçları yer alır. Bu ağaçlara bol miktarda bez bağlanmıştır. Türbede iki büyük iki küçük olmak üzere dört mezar bulunmaktadır. Bu mezarlardan birinin Sadık Dede’ye birinin eşine ve diğer ikisinin de çocuklarına ait olduğu düşünülmektedir. Sadık Dede’ye ait olan mezarın üzerindeki açıklıkta mum yakıldığı da görülmektedir. Türbenin bakımı Silifke Belediyesi tarafından yapılmaktadır. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Hanifi Türbesi
Şeyh Hanifi’nin mezarı Mersin – Gülnar – Tozkovan köyünde Şeyh Hanifi’nin hayatıyla ilgili kaynaklara dayalı bir bilgimiz yok ancak halk arasında anlatılan şu iki rivayet meşhurdur; Rivayetlere göre Şeyh Hanifi ve Şeyh İsa, evliya iki kardeştir. Şeyh İsanın çocuğu olmadığından halk, daha çok Şeyh Hanifiyi ziyaret etmektedir. İki kardeş, kavga ederken Şeyh Hanifi, kardeşi Şeyh İsa’ya ebter (zürriyeti olmayan) diye beddua edince Şeyh İsa da kardeşine ”Sen bana ebter diyorsun, senin yedi oğlunun beli bel (toprağı kazmaya yarayan tarım aracı) gibi dikili kalsın” diye beddua eder. Şeyh İsa’nın bedduası tutunca kardeşi Şeyh Hanifinin dünyaya gelen yedi çocuğu, yedi yaşına basmadan hayatını kaybeder . 2. Anlatılanlara göre Şeyh İsa düşmanla savaşırken atının ayağından çıkan toz bulutu, düşman askerlerini kırıp geçirir. Yöre halkı, Işıklı Köyünün eski adı Tozkovanın bu olaya dayandırmaktadır . Şeyh Hanifinin mezarı, Gülnarın Işıklı (Tozkovan) köyünde, tepelik bir arazidedir. Hz. Muhammedin soyundan geldiği, Şeyh Ömer, Şeyh İsa, Zeyne Dede, Şeyh Ahmet Halife ve ismi hatırlanmayan iki evliya ile yedi kardeş olduğu söylenen Şeyh Hanifinin mezarı yanında eşi ve yedi çocuğuna ait olduğu belirtilen mezarlar da bulunmaktadır. Eskiden ağaçlar arasında kalan bu mezarlar, 2006 yılında köy halkının imknlarıyla onarılıp betonarme duvarla çevrilmiştir. Çevrili alanın içerisinde, sağ arka köşesinde ziyaretçilerin namaz kılabilmeleri için yaptırılmış yeşil boyalı, tek pencereli küçük bir mescit bulunmaktadır. Ziyaret yerinin 10 metre aşağısında yaz- kış devamlı suyu bulunan ve Dede Suyu denilen küçük bir kuyu vardır. Ziyaretçiler, bu kuyunun suyundan şifa niyetine içmekte ve kuyu suyundan evlerine götürmektedir. Aynı zamanda bu su, hayvanlara sağlıklı olmaları ve daha iyi ürün verebilmeleri için içirilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Mukkedem Dede
Mukaddem Dede Türbesi ; Mersin Silifke’de Mukaddem mahallesine çıkan yamaç yolun , sağa sapan köşesinde. Mukaddem Dede Türbesi, Tek katlı bir binadır. İyi dilekler ve dua etmek için ziyaret edilir. Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun almış olduğu 15.01.1977 tarih ve A-274 sayılı kararla koruma altına alınmıştır. Bakımı Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılmaktadır. Çok sayıda ziyaretçisiolmaktadır. Silifke’nin Mukaddem Mahallesi’ne çıkan yamaç yolun, sağa sapan köşesinde “Mukaddem Dede”adlı türbe bulunmaktadır. Türbe, kapalı bir binanın içindedir. Önünde yeşil parmaklıklarla çevrili bir bahçe yer almaktadır. Bu bahçenin sağ tarafında abdest alınan ve şifa niyetine suyu içilen bir çeşme vardır. Türbeye iki basamaklı bir merdivenle inilir. Mukaddem dedeninhemen yakınında başka bir mezar kalıntısı daha bulunmaktadır. Yanında bir zeytin ağacı vardır ve ağacınbir kökü yeryüzüne çıkmış durumda, altından çocukgeçirilebilecek şekildedir. Bu zeytin ağacında çeşitli renklerde bez parçaları asılı bulunmaktadır. Buraya kısmetin açılması, eğitim hayatında başarılı olunması, sinirsel rahatsızların tedavisi, baş ya da kalp ağrısınıniyileşmesi vb. herhangi bir dileğin kabul olması içingidilmektedir. Ziyaret için belirli ay, gün ya da saat bulunmamakla beraber üç çarşamba gitmek gerektiği yaygın bir inanıştır. Türbede Allah rızası için iki rekât namaz kılınır. Daha sonra bilinen dualar okunarak türbeçevresinde üç defa dönülür. Sonra yakındaki zeytin ağacına gidilerek buraya bez bağlanır. Ağaç kökünün yüzeye çıkarak tekrar toprağa gömülmesiyle oluşanoyuktan geçilir. Türbenin bakımı mahalleli tarafından yapılmaktadır. Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Şücaeddin
Şeyh Şücaeddin Türbesi ; Antalya’nın merkezinde, Kızıltoprak mahallesinde ve Çaybaşı kahvesi diye bilinen mevkide yer almaktadır. 239 tarihinde inşa edilmiş olan türbe girişinin iki yanında sivri kemerli sathi bir niş içerisinde iki kitabeye yer verilmiştir. Selçuklu sülüs hattı ile Arapça yazılan kitabelerden girişin sağında yer alan ayet kitabesi, diğeri ise yapının inşa kitabesidir. Yapıya ait vakfiye bulunamamıştır. Eserin etrafında bir takım binaların bulunduğu veburasının bir tekke olduğu bilinmekte ise de bugün diğer yapıların sadece temel kalıntıları ile türbe kalmıştır.Kitabesinde de eser, imaret ve türbe olarak geçmektedir.Onarımdan sonra kitabe artık görünmemektedir. Türbenin inşa kitabesinde isimleri tam okunamayan iki kardeşin bu binayı muhtemelen Şeyh Şücaeddin adındaki bir zat için yaptırmış olduğu kabul edilir. Günümüzde belirli gün ve gecelerde ziyarete açılan türbe genel olarak kapalı tutulmaktadır. 1969 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore ettirilen yapı, iyi durumdadır. Günümüzde bazı kısımlarında değişiklikler meydana gelmiştir. Yapının kubbesindeki orijinal örtü, kiremitle değiştirilmiştir. Cenazelik katınındöşemeleri orijinalliğini korurken, ziyaretgah katınındöşemeleri yok olmuş ve yerine beton dökülmüştür. Cenazelik ve ziyaretgah katlarına sahip yapı,kubbe ile örtülü kare bir plana sahiptir. Ziyaretgah katına girişi sağlayan kapı açıklığı kuzey cephenin ekseninde yer alır. Ziyaretgah katında yer alan mihrap girişle aynı eksen üzerinde bulunmaktadır. Doğu, batı ve güneyde yer alan altı pencere bu bölümü aydınlatır. Türbenin cenazelik katına girişi sağlayan açıklık, ziyaretgahınki ile aynı yönde yer alır. Sivri kemerli beşik tonozla örtülü mekanın sadece güneyinde bir mazgal pencere bulunur. Doğu, batı ve güneyde basit dikdörtgen pencerelerle taşla kaplanmış yüzeylerde mihrap haricinde dikkatedeğer bir unsur görülmez. Kare mekanı örten kubbe dört sivri kemerli tromp üzerine oturmaktadır. Ziyaretgah orijinal döşemelerine sahip olmayıp betonla kaplanmıştır. Cenazelik katı da ziyaretgah katı gibi sade olmakla birlikte orijinal döşemesine sahiptir. Cenazelikte bulunan sandukanın dikkat çeken tek yönü, şahidesinde kullanılan devşirme sütun başlığının kavuk gibi işlenmiş olmasıdır. Ziyaretgah katının tonoz örtüsünde muntazam kesme taş kullanılmışken, diğer yerlerde moloz taş tercih edilmiştir. Sade bir görünüme sahip olan cephelerde farklı bir unsura rastlanmaz. Kuzey cephede basık kemerli kapının iki yanında yüzeysel nişler içerisinde yer alan ayet ve inşa kitabesi yer alır. İç mekanı örten kubbe, kiremitle kaplı yüksek bir çatı ile örtülmüştür. Yapıda düzgünkesme taş ve moloz taş kullanılmıştır. Günümüzdekubbenin malzemesi görülmese de muhtemelen tuğla tercih edilmiş olmalıdır. Türbe sahip olduğu mimari kurgu ile farklı bir tasarımın ürünüdür. Süsleme açısından sade olsa da yapının taş kaplamasında görülen işçilikler dikkat çeker. Türbenin bahçesindeki ikinci türbe de Şeyh Mehmet’e aittir Kaynaklar Kaynak: Antalya Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun)
Aşık Doğan Dede
Cemaleddin Seyyidi
Cemaleddin Seyyidi Türbesi ; Antalya – Manavgat Seydiler Mh.’de Manavgat’dan Alanya İstikametine giderken 13 km sonra sola ayrılan Doğançam yolundan sonra 2 km kuzeyde Peygamberimizin soyundan gelen Cemaleddin Seyyid hazretleri hakkında bilgilerimizi çok azdır. Halk arasında Horasandan gelerek Seydişehri kuran Seyyid Harun Veli Hazretlerinin talebelerinden olduğuna inanılır. 1530 tarihinde yazılan ve halen İstanbul Başbakanlık arşivinde bulunan 162 numaralı defterin 648. sahifesinde Cemalüddin Seyyidi Cami ve Zaviye vakıflarının Seydiler köyünde olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar Kaynak: Metin Türktaş –Alanya ve Köylerindeki Türbe Yatır ve Adak Yerleri -1997 / Ahmet Çaycı – Alanya Mahmud Seydi Külliyesi / www.facebook.com
Musa Dede – Pelit Evliyası
Musa Dede Türbesi ; Antalya – Alanya Su gözü mah. Türbe sokak ta Su gözü Öğrenci yurdu bahçesi içerisinde Pelit Evliyası , ilçenin Sugözü Mahallesi’nde bulunmaktadır133. Evliyanın mezarının içinde bulunduğu yapının kapısı üzerinde “ Musa Dede ” yazmaktadır. Bunarağmen, yöre halkınca “Pelit Evliyası” olarak bilinmekte ve anılmaktadır. Bu adın veriliş sebebi de, Evliyanınhemen yanında bulunan yaşlı bir pelit ağacının bir gece ters dönerek dip kısmının yukarıya, uç kısmının da yere çakılması ve Evliya’ya hiç zarar vermemiş olmasındandır. Yöre halkı, bu pelitlerin Evliya’yı koruduğuna inanmaktadır. Musa Dede’nin mezarı, iki odadan meydana gelen ve mimari özellik taşımayan bir yapının içerisindedir. Yapının ilk odası ibadet yapmak için düzenlenmiş olup burada adak adayıp da dileği kabul olan insanların getirdikleri eşyalar bulunmaktadır. Evliyanın sandukası ikinci odadadır. Sandukanın baş kısmında küçük bir çocuk sandukası yer almaktadır. Evliyanın mezarının içinde bulunduğu yapının kapısıdaima kilitli bulunmaktadır. Kilidin anahtarı ise Allah rızası için buranın bakımını üstlenen türbedardadır. Musa Dede’nin Horasan’dan gelen yedi kardeşten birisi ve onların en büyüğü olduğu söylenir. Onun Allah dostu ve ermiş olduğuna inanılır. Musa Dede’den her türlü rahatsızlık ve ihtiyaç için yardım istenmektedir. Çoğunlukla Çarşamba günleri ziyaret edilmekle birlikte haftanın diğer günlerinde de ziyaretler yapılmaktadır. Bu makamı ziyaret edenler arasında fıtık rahatsızlığı olanlar çoğunluktadır. Bu rahatsızlıktan gelenlerden erkek olanlar horoz, bayan olanlar ise tavuk getirerek orada kesmektedirler. Bundan başka adak olarak koyun, davar gibi hayvanlar da kesilmektedir. Ziyarete gelenler adak adamışlarsa onu yerine getirdikten sonra içeriye girip namaz kılmakta, Kur’an okuyarak dua etmektedirler. Bazıziyaretçiler ise makamın dışında bir yere mum yakmaktadırlar, ancak mum yakma alışkanlığı diğer makamlara oranla burada daha azdır. Kaynaklar Kaynak: Antalya Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun)
Mahmut Seydi Türbesi
Mahmut Seydi Türbesi ; Alanya’dan kuzeye doğru Toros Dağları üzerinde 22 km uzaklıktaki Mahmutseydi Mh Altındaki Bahçeler arasındadır. Mahmut Seydi’nin Horasan’dan bölgeye gelen yedi evliyadan biri olduğu söylenmektedir. Mahmut Seydi bölgeye gelerek eski adı Onas olan köye yerleşmiş ve zaviyesini kurmuş burada İslam’ı yaymıştır. Seyyid Harun Veli’nin öğrencisi ve ahfadından olduğu söylenmektedir. Yaşadığı dönem ve ölüm tarihi bilinmemesine rağmen 1461 yılında Mahmut Şeydi adına düzenlenmiş vakfiyesi kayıtlarda görülmektedir. Köylüler soylarının Mahmut Seydi’den geldiğini söylemektedirler. Mahmut Seydi Konya Hadim İlçesi Dedemli Kasabasında medfun olan Seyyid Bayram’ın kızı ile evlenmiştir.Deretürbelinas Köyünde medfun olan Mahmut Yusuf Narabi Mahmut Seydi’nin kardeşidir. Deretürbelinas Köyünde medfun olan Mahmut Yusuf Narabi Mahmut Seydi’nin kardeşidir. Türbenin Durumu: Türbe üç bölümden oluşan, dikdörtgen planlı, yığma moloz taştan inşa, çatısı kiremit örtülü bir türbedir. Türbe mutfak, ibadet odası (eskiden zaviye yeri olarak kullanılmış) ve sandukanın bulunduğu üç bölümden oluşmaktadır. Mahmut Seydi’nin asası sandukaya dayalı olarak durmaktadır. Türbeyi Hamdullah Emin Paşa yaptırmıştır. Özellikle çocuğu olmayan kadınlar ve çeşitli hastalıkları ve dilekleri olanlar tarafından ziyaret edilen bir türbedir. Kurban adağı türbe yanında gerçekleştirilip, etler fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmaktadır. Menkıbeler: 1-) Türbeyi yaptıran Hamdullah Emin Paşa Mısır’da görevde iken, onu tanıyan zengin bir Mısır’lının rüyasında bir evliya görünür. Zengin Mısırlı Mahmut Seydi sandukasının üstüne örtülmek üzere işlemeli güzel bir halı hediye eder. Türbeyi yenileyen Emin Paşa sandukanın üzerine bu hediyeyi koyar. Dönemin Alanya Kaymakamı 1932 yılında iki ilkokul çocuğuna bu halıyı çaldırır. Halı kayıplara karışır, fakat halıyı çalan çocuklar yıllardır belirsiz bir hastalıktan muzdariptir. 2-) Türbe ağaçlık bir alandadır. Fakat türbe etrafındaki ağaçlar kutsal kabul edilip kesilmezler. Kesenin rüyasına giren evliya odunları geri istemektedir. Kaynaklar Kaynak: Metin Türktaş –Alanya ve Köylerindeki Türbe Yatır ve Adak Yerleri -1997 / Ahmet Çaycı – Alanya Mahmud Seydi Külliyesi / www.facebook.com
Hace Emir Hord Vabkeni (k.s.)
Adı Hüseyin olup, Hace Mahmud Encirfağnevi (k.s.) hazretlerinin birinci halifesidir. [cspm_main_map id=”21275″]
Şeyh Bal Türbesi
Batman ili Sason ilçesine bağlı Aşağı Umurlu (Haydar) köyünün 4km güneyinde yer alan Ziyaret mezrasının 250m güneybatısındaki mezarlık alanın içinde Şeyhbal Türbesi, Batman ili Sason ilçesine bağlı Aşağı Umurlu (Haydar) köyünün 4km güneyinde yer alan Ziyaret mezrasının 250m güneybatısındaki mezarlık alanın içinde bulunmaktadır. Aşağı Umurlu köyü, Batman il merkezinin 52km kuzeydoğusunda, Sason ilçe merkezinin 12km batısında yer almaktadır. Türbe, dikdörtgen planlıdır. Türbenin kuzeyinde bulunan yuvarlak kemerli giriş ile türbeye geçiş sağlanmaktadır. Bu girişe bitişik durumda yakın dönemde modern malzeme ile yapılmış kare planlı bir mekân bulunmaktadır. Türbenin üst örtüsü mevcut olmayıp sadece bazı bölümleri demir ayaklar üzerine saçlarla kapatılmıştır. Türbenin içinde Şeyh Bal’a ve akrabalarına ait dört adet mezar bulunmaktadır. Mezarların baş ve ayak şahidelerinde herhangi bir yazı veya süslemeye rastlanılmamıştır. Şeyh Bal’a ait mezarın üzeri yeşil bir bezle ile örtülmüştür. Türbenin güney duvarında, mihrap nişi bulunmaktadır. Bu mihrap nişinin doğu ve batı duvarında üzerinde kazıma tekniğiyle Arapça yazıların mevcut olduğu taşlar bulunmaktadır. Zemini fayans ile döşenen türbenin içinde Şeyhbala ait üç adet kılıç ve bir adet orak bulunmaktadır. <p> Kaynaklar Kaynak: Batman Kültür Envanteri </p> Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Beşir Efendi (ks.)
Beşir Efendi’nin kabri Şerifi ; Amasya – Taşova’da İdris torun mahallesindeki Kabristanda. Beşir Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Beşir Efendi, 1905 yılında Dağıstan’da doğmuştur. 12 yaşına kadar Dağıstan bölgesinde yaşamını sürdürmüştür. Dağıstan’dan Türkiye’ye gelmek için yola çıktığında henüz 12 yaşındadır. Beşir Efendi 1930-1935 yılları arasında beş yıl “Karakuş” dağlarında kalmış, bu bölgedeki insanları doğruya ve güzelliğe çağırmıştır. Bu beş yılın sonunda Ali Osman Efendinin yanına dönmüş, 1935-1940 yılları arasında ticaretle meşgul olmuştur. 1940 yılında da Erbaa’nın Ravak (Cevresu) köyüne yerleşmiştir. Ravak (Cevresu) köyüne yerleştiğinde Şeyhi Ali Osman Efendi’nin kızı Pembe Hatun’la evlenmiştir. 1958 yılına kadar Ravak (Cevresu) köyünde hayatını sürdürmüştür. Aynı yıl yani 1958 yılında Taşova’ya gelerek Taşova’nın Yemişen mahallesine yerleşmiştir. Beşir Efendi’nin bağlı olduğu tasavvuf okulu, Nakşibendi Tarikatı’nın Halidiyye koludur. Mevlanâ Halid-i Bağdadi’ye kadar ulaşan Halidi silsilesi şu zatlardan oluşmaktadır. – Mevlana Halid-i Bağdadi – Abdullah-ı Mekki – Yanyalı Hacı Mustafa İsmet Efendi – Behrullah Efendi – Ali Osman Efendi – Beşir Efendi. Beşir Efendi’nin Türkiye’ye geliş Öyküsü Beşir Efendi’nin Türkiye’ye geliş öyküsü şu şekildedir: Beşir Efendi’nin ailesinin Dağıstan’da çok geniş arazileri ve koyun sürüleri vardı. Bir gün çobanlarla koyun sürülerinin bulunduğu yere giden Beşir Efendi, biraz gezdikten sonra ırmak kıyısında bir kulübecıkte uyuya kalır. 0 arada şiddetli bir yağmur başlar ve ırmak taşar. Bunun sonucunda Beşir Efendi sele kapılır. Suyun içinde sürüklenirken ırmak kenarında yaşlı, ak sakallı, nurani yüzlü bir dede kendisine seslenir; -Oğlum, elini uzat bana der. Beşir Efendi sese doğru bakınır, aralarında on metre kadar mesafe vardır. -Dede, nasıl uzatayım elimi? Der. Yaşlı dedenin elini uzatması için ısrarı üzerine, öylesine elini uzatır. Peşinden selden kurtulduğunu ve ırmağın kenarında olduğunu görürve şaşkınlık içerisinde: -Dedeseni nasılbulabilirim? Dede cevap verir: -Evladım Beşir, Türkiye’nin Tokat ili, Erbaa ilçesi Eksel köyünde [Koçak Kasabası) Şeyh Behrullah Efendi diye ararsan bizi bulursun. Bu.kısacık tanıma, tanışma ve adres öğrenme faslından sonra Behrullah Efendi gözden kaybolur. Fakat bu olay, Beşir Efendi’nin kalbinde ilahi aşkın canlanmasına vesile olur. 0 anda ilahi aşk, “Eksel Şeyhi” diye tanınan Şeyh Behrullah Efendi’den Beşir Efendi’ye intikal eder. Bu hadiseden sonra Beşir Efendi artık Dağıstanda duramaz. Ailesi çok zengin ve itibarlı kimseler olmasına rağmen onlara haber vermeden yoculuk hazırlıklarına başlar ve yanına aldığı bir kese altınla Türkiye’ye doğru yola çıkar. İçinde bulunduğu ilahi aşkın etkisiyle sınırdaki askerlere fark ettirmeden Türkiye’ye geçer. Aşk atına binerek aştığı yollar onu sonuçta Tokat, Erbaa’ya ve oradan da Eksel’e ulaştırır. Eksel köyü sakinlerine sora sora Behrullah Efendi’nin dergahını bulur. Dergahı bulur bulmasına ama kısa bir müddet önce Şeyh Behrullah Efendi fani dünyadan göçmüş Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Behrullah efendi Beşir Efendi’nin ilk mürşididir. Vefat etmeden önce en yakın talebesi ve halefi olan Holaylı (Ballıbağ köyü) Ali Osman Efendi’ye şöyle nasihat ve tembihte bulunmuştur. -“Ali Osman Efendi, kuzum; Dağıstan’dan buraya bir molla gelecek bana yetişemeyecek. Ona sahip çık. O’nun adı Beşir’dir. Sözüde peşindir. Maddi terbiyesi sana, manevi terbiyesi de bana aittir.” Behrullah efendi gibi çok değerli bir irşad edicinin mürşidi olmanın vakarlılığı içerisinde tam yedi yıl onun dergahında kendisine tevdi edilen bütün görevleri yapar. Dergaha odun taşır, çift sürer, orak biçer, harman sürer. Kendisine verilen görevlerin hiçbirisini reddetmez. Hatta Dağıstan’dan gelirken getirmiş olduğu bir kese altını da dergahın ihtiyaçlarına harcar. Kendisine bir şey sorulduğu zaman kısa, öz ve tek bir cevap verirdi. En çok söylediği söz “Sükutul- lisan, selametül insan” idi. Yine sohbetlerinde “Bilen söylemez, söyleyen bilmez” gibi daha bir çok hikmetli sözler söylerdi. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) http://tasova.gen.tr/besir-efendi-turbesi/ Kaynak: Taşabad Erenleri Mustafa Unsal shf. 17-18 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Ahmed Fevzi Efendi (Baysoy)
Hacı Hafız Muhammed Rüşdi Efendi
Erzincan – Kemah Yolu üzeri Terzi Baba’nın Halifesi Hacı Hafız Muhammed Rüşdi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Terzi Baba’nın yüksek halifelerindendir. Erzincan’ın önemli âlimlerinden Hocazâde veya Battalzâde olarak tanınan Alansalı Battal Hocaefendi’nin oğludur. Erken yaşlardan itibaren âlim olan babasından iyi bir eğitim aldığı, on dört yaşında hıfzını tamamladığı ve Erzincan’da hocalık yaptığı anlaşılmaktadır. Hacı Hâfız Muhammed Rüşdi Efendi, herkesin itiraz ettiği bir dönemde Terzi Baba’ya intisap edenlerin ilki olarak kabul edilmektedir. Terzi Baba intisabı şöyle olmuştur; Ledünnî ilimlerin zevklerinden tatmağa başladığı zamanlarında, bir gece Kelime-i Tayyibe zikriyle pek çok meşgul olduklarında, kendisini gayet derîn bir denizde ve pek tehlikeli bir vaz’iyyetde bulmuş, derhal Terzî Baba Hazretleri, ma’nen yetişip imdad ederek kendisini o tehlikeli halden kurtarmıştır. Bu halden sonra, Terzî Baba Hazretleri’ne muhabbeti, teslîmiyeti ve bağlılığı günden güne artmış ve mübarek hocasınm teveccühlerine ve himmetlerine daha çok na’il olmuştur. Bu halleri, şu manzümesinden de anlaşılmaktadır: Elim tutdu, beni kıldı karındaş Buyurdu bu tarîkda bana yoldaş Bu şühii edemem hergiz eda ben Meğer olam kapısında gedd ben Tarîkata intisabından sonra evinin bitişiğindeki Kurşunlu Câmii’nde her pazartesi ve cuma günleri hatm-i hâcegân kıraat ettirdiği, katılanlar arasında Terzi Baba’nın da bulunduğu nakledilmektedir. İlim ve İrfan meclislerinde Yazıcızade Muhammed Efendi’nin ”Muhammediye” isimli eserini okuturdu. Şeyh Hacı Fehmi Efendi’nin son derece hürmet beslediği, tarîkat ve evrad isteyen kimselere öncelikle tavsiye ettiği Hacı Hâfız Efendi’nin, ölüm döşeğinde iken Terzi Baba’ya rabıta ve teveccühte bulunarak gavsiyyet ve kutbiyyet makamlarını istediği ancak bunun gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Hacı Hafız Efendi’nin, Terzi Baba’nın mensur olarak dile getirdiği Kenzü’l-futûh adlı eserini Miftâhü’l-kenz adıyla nazma aktardığı görülmektedir. Vefat tarihi 1860 veya 1868 olarak kaydedilmiştir. Türbesi Kemah yolu üzerindedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzincan’da Nakşi – Halidi Geleneği , Doç. Dr. Halil baltacı , Arş. Gör. Ömer Aslan , Batman Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi derigsi, Yıl 2017 cilt 1 sayı 2 Erzincalı Terzi Baba Hayatı, Eserleri , Halifeleri , Menkıbeleri , Şaban Er , Kutup Yıldızı Yayınları , 2014[/toggle]
Seyyid Mustafa Fehmi Efendi
Mekke – Cennetül Mualla’da Hz. Hatice(r.a)’nın hemen ayak ucunda Terzi Baba’nın Halifesi Seyyid Mustafa Fehmi Efendi (k.s.). Silsile-i Şerifi Mustafa Fehmi Efendi 1231/1815-16 yılında Erzincan’da doğmuştur. Babası, henüz iki yaşındayken kaybettiği Hacı Ahmed Efendi’dir. Hayatı hakkındaki bilgilerimiz genellikle Aşçı Dede’nin hatıralarında dile getirdiği malumatla sınırlıdır. Çocukluk ve gençliğine dair bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Fakat ilim talebiyle Tokat’a gittiği ve burada Bozzâde Hocaefendi adındaki bir âlimden ilim tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Erzincan’a döndükten sonra Terzi Baba’ya intisap etmiş, ömrünün geri kalanını burada irşad faaliyetlerini yerine getirmeye adamıştır. Terzi Baba’nın vefatından sonra halîfe olan Fehmi Efendi’nin Erzincan’da Terzi Baba türbesi civarında bir dergâh inşa ettiği ancak bu dergâhın günümüze ulaşamadığı görülmektedir. İrşad vazifesinin yanında devlet hizmeti ve vatan savunması konusunda örnek bir şahsiyet olan Fehmi Efendi, önce Kırım Harbi’ne (1853-1856) iştirak etmiş. Daha sonra müritleriyle birlikte 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbine katılarak ilerlemiş yaşına rağmen Kars önlerinde düşmanla kahramanca mücadele etmiştir. Fehmi Efendi’nin Padişah Sultan Abdulhamid’in çağrısı üzerine oğlu Ahmet Fevzi ile birlikte İstanbul’a gittiği ve burada Kuleli Askerî Lisesi’nde askerde vecd ve heyecan meydana getiren bir konuşma yaptığı nakledilmektedir. Aşçı Dede, onun Osmanlı devleti ve askeri için çokça gözyaşı döküp dualar ettiğini nakleder. Fehmi Efendi üçüncü defa hac görevini ifa etmek için gittiği Mekke’de 1298 Muharreminin 21. Perşembe günü (24 Aralık 1880) vefat etmiştir. Hz. Hatice’nin ayakucuna defnedildiği söylenmektedir. Seyyid Mustafa Fehmi efendi’nin müridi olan Aşçı Dede eserinin çeşitli yerlerinde; ‚Hazret-i Şeyhü’l-A‘zâm, Sultân-ı Ulemâ-billâh, Cenâb-ı Mürşid-i Ekrem, Hazret-i Gavs-ı A‘zâmi, Hazret-i Şeyh-i Ekber, Cenâb-ı Mürşid-i A‘zâm, Zamanın gavsı, kutbu, zât-ı âlî kadr, Hazret-i Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin mazhar-ı tâmmı ve vâris-i ekmeli, İmamü’l-mürşîdîn, gavsü’l-vâsılîn…‛ Gibi unvanlarla andığı şeyhinin şemâilini şöyle tavsîf etmektedir: ‘’Servi gibi mevzûn ve zârif uzun bir boy, hilal gibi bedeni nahîf olup rengi buğday, kolları uzun, elleri kalem-kârî düzgündü. Siyah sakalları nurlu ve çeneden bir kabza uzundu, keman gibi iki kaşı arasında gayet rakîk bulut altında görülür Süreyya gibi bir ben vardı. Öyle bir nokta-i şerif ki cümle ilim ve marifetler o noktada gizlenmiş gibidir. Gözleri henüz uykudan uyanmış Yûsuf-i âlem gibi mestane ve mahmur ve gayet siyah olup etrafı ilâhî nurun tecellî ettiği bir hâle gibiydi. Gözlerine karşı göz ile bakmak mümkün değildi, zira onun gözleri diğer insanlarınki gibi değildi, hakîkat-i basara nazar olmuş idi. Vücudunda et namına bir şey yoktu, kuru kemikten ibaretti. Kulakları oldukça küçük, mübarek başından iki tarafa iki nûr-i müdevver talik olunmuş idi. İşte mübarek yüzleri bu şekilde olup insan tamamıyla yüzüne bakmaktan heybet ve hayâ ederdi. Hz. Ali’nin azamet ve heybetinin vech-i şeriflerinde kemaliyle zuhur etmişti.‛ Kalabalık bir mürit topluluğuna sahip olan Fehmi Efendi’nin her çeşit insandan müritleri olduğu, arzu etmemesine rağmen Terzi Baba’nın diğer halifeleri arasında dikkat çekici bir üstünlüğünün bulunduğunu söyleyen Aşçı Dede, onda diğer meşâyıh-ı rüsûmda olmayan kuvvetli bir cezbenin olduğun ve insanları kendisine çektiğini anlatır. Bütün bu yüce sıfatlarına rağmen Fehmi Efendi’nin diğer halîfelere hürmette kusur etmediğini de söylemekten geri durmaz. Aşçı Dede’ye göre Fehmi Efendi, ‚meşreb-i Muhammediyye’nin kendisinde müşahede olunduğu, zâhir ilimde yanına kimsenin yaklaşamadığı gibi bâtın ilimde dahi Hazret-i Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin mazhar-ı tâmmı ve vâris-i ekmeliydi.‛ Fehmi Efendi’nin dinin emir ve nehiyleri konusunda son derece titiz, ibadet ve tarîkata dair uygulamalarında aşırılıktan uzak, ancak devamlı olduğu, rabıta, teveccüh, sohbet ve muhabbette istikamet üzere bulunduğu nakledilir. Fehmi Efendi’nin Nakşibendî zikri olan hatm-i hâcegâna son derece önem verdiği; ‚hatm-i hâcegân kıraat olunan haneye ve belki o mahalleye ve belki o beldeye hiçbir bela ve musibet isabet etmez.‛ dediği dile getirilmiştir. Aşçı Dede, şeyhi Fehmi Efendi’nin giyim-kuşam, yeme-içme ve ibadet hayatına dair verdiği bilgilerden onun toplum içindeki tavır ve davranışlarının takdire şayan olduğu anlaşılmaktadır. Zira Fehmi Efendi’nin insanların işlerini görmek ve ihtiyaçlarını gidermek konusundaki gayretinin, ayıp ve kusurları örtmedeki titizliğinin, başka tarîkat mensuplarına karşı kucaklayıcılığının ve hatta Erzincan’da ikamet eden Hıristiyanlara karşı hürmet ve ikrâmının emsalsiz olduğunu dile getirilmiştir. İlmi ve irfânı kendisinde mezcettiğinden dolayı onu Mevlânâ ile kıyaslayan Aşçı Dede, şeyhin taassuptan uzak açık ve hür fikirli bir şahsiyete sahip olduğunu anlatır. Mustafa Fehmi Efendi’den geriye yazılı bir eserin kalmadığı anlaşılmaktadır. Muhteşem iki eser olarak nitelendirilen iki oğlundan Mehmed Sıdkı hakkında bilgiler oldukça sınırlıdır. Diğer oğlu olan Ahmed Fevzi efendi dergahın son postnişini olmuştur. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzincan’da Nakşi – Halidi Geleneği , Doç. Dr. Halil baltacı , Arş. Gör. Ömer Aslan , Batman Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi derigsi, Yıl 2017 cilt 1 sayı 2 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Eyneselli Mustafa Eren (ks.)
Giresun – Eynesil – Yeşil camii önünde medfun İhramcızade İsmail Efendi’nin Halifesi Eynesilli Mustafa Eren Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Eynesilli Mustafa Eren Efendi, 28 Ocak 1926’da, Eynesil’in Ören köyünde , eski adıyla “Yağabil” yeni adıyla “Yakuplu” mahallesinde doğmuştur. Babası, Mollahaliloğullarından Molla Mustafa’dır. Sert mizacı ile tanınan Molla Mustafa, Eynesil’de ticaretle meşgul olmuştur. Ona ilk eğitimini annesi vermiştir. İlköğrenimini ise Eynesil Merkez ilkokulunda tamamlamıştır. Ağabeyi, Dr. Hakkı Eren, ondan daha ileri sınıflarda olmasına rağmen, onunla sık sık müzakereye girdiği, zihni gücünü ispat ettiği nakledilir. 1944 yılında evlenmiş olan Mustafa Eren Efendi, 1946’da Urfa’da askerlik şartlarında nöbetleri sırasında Kur’an’ı ezberlemiştir. Askerliğinin kalan kısmını Trabzon’da tamamlamıştır. Asıl eğitimini askerlik dönüşünde ikmal etmiştir. Medreselerin kapatılması, müderrislerin çeşitli suçlar isnat edilerek telef edilmeleri ve dini eğitimin yasaklanması gibi tek parti uygulamalarına rağmen; Eynesil’de mukim, son devrin Osmanlı ulemasından Güdükoğlu Hacı Hasan Efendi ve Emekli müftü Kasberzâde Hacı Ahmet Elendi gibi kimselerden temel İslâmi ilimleri tahsil etmeye muvaffak olmuştur. Eynesil eski müftüsü merhum Mehmet Emecen’in, onunla ilgili bir hatırasını şöyle naklettiği anlatılır: “Ben günlük derslerimi yapmak için, bütün gün çalışırken, Mustafa Eren dükkânda ticaretle meşgul olurken bir taraftan da küçük kâğıtlara notlar tutar; ertesi günü ben dersimi vermekle zor tanırken O, Hacı Ahmet Hocaya gelecek dersler için sorular sorar ve hocayı müşkül durumda bırakırdı.” Tahsil ile ticareti bir arada yürüten Mustafa Eren Efendinin, 1950de Trabzon’a bir manifatura dükkânı açtığı, ancak arzuladığı ortamı bulamayarak tekrar Eynesil’e döndüğü, 1955 yılına kadar aynı işi burada devam ettirdikten sonra, bu işi oğullarına bırakarak kendisini tasavvufa ve İslâmi çalışmalara verdiği bilinen bir husustur. Ticaretteki dürüst davranışları ve başarısı, halen onu tanıyanlarca takdir ile anlatılır. Böyle olmasına rağmen onun ticareti bırakmasında, hiç şüphesiz içine girdiği maneviyat ikliminin nimetlerini tatmış olması belirleyici olmalıdır. Onun tasavvufla tanışması önce kitaplar aracılığı ile olmuş olmalıdır. Zira 1950’lı yıllarda bu anlamda bir arayış içindedir. Nitekim bu arayışın bir sonucu olarak, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi ile tanışımadan önce Vakfıkebir’de mukim Kadiri şeyhi Hafız Osman Efendi; Görele’de mukim Halveti şeyhi Hacı Mürsel Efendi gibi maneviyat ehli insanlarla görüşmüştür. Mustafa Eren Hazretleri, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Hazretleri ile 1953 yılı mayıs ayında tanışmış ve hayatındaki asıl değişiklik bundan sonra başlamıştır. Bu tanışmayı kimin sağladığını henüz bilemiyoruz, ancak ticaretle meşgul olduğu için mala gittiği İstanbul’da Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret ederek, dua ettiği ve dönüşünde Sivas’a geçtiği, Hacı İsmail Hakkı Efendiye burada intisap ettiği ifade edilmektedir. Bundan önce, herhangi bir yere intisabının olmadığı da bilinen bir husustur. Mustafa Eren Hazretleri’nin bundan sonra manevi hazlar dünyasına ait haller ile zahiri ilimleri gönlünde ve zihninde meze ederek, muhabbet ve rahmani zevk dolu bir hayat yaşadığı bilinmektedir. Tasavvuf literatüründe geçen manevi hallerin içinde, farklı bir dünya yaşayan ve Allah Teâlâ’ya âşık olmanın verdiği lezzetli iklimde şeyhi İhramcızâde Hazretleri ile dolu dolu tam 16 yıl geçirmiştir. İhramcızâde Hazretlerinin 1969’da Hakk’a yürüyüşü ile de manevi görevine başlamış, kendi irşad halkasını oluşturmuştur. Mustafa Eren Hazretleri’nin, daha şeyhinin sağlığında ihvan arasında “Hoca Efendi” diye anıldığı, iştirak ettiği sohbetlerde yüksek bir karizma oluşturduğu ve manevi tasarrufunun oldukça taşkın olduğu, o dönemi yaşayan ihvanlar tarafından nakledilmekledir. Dört defa hacca gitmiş, İmam-ı Azam, Şeyh Şibli, Hasan Basri ve İmam Ali radiyallâhü anhümü, her hac yolculuğunda ziyaret etmeyi ihmal etmemiştir. Mustafa Eren Hazretleri, 1990 yılında rahatsızlanmıştır. Rahatsızlanmazdan önce, hiç aksatmadan sürdürdüğü “gezerek irşad” faaliyetini durdurmuş ve özel otomobilini de satmıştır. Yakalandığı kanser hastalığı ile ilgili yapılan tedaviler olumlu sonuç vermemiş ve elem verici bir nekahet devrinden sonra, 1991 yılı 22 Temmuz günü Bulancak’ta hastalık döneminde kaldığı bir ihvanının evinde rahmet-i rahmana kavuşmuştur. Vefat ettiği odada, Eynesil ve Örendeki vekalelerde saatlerin 13.55’de durmuş olması da kutsiyetine işarettir. Manevi özellikleri bakımından çok farklı özelliklere sahip olan Mustafa Efendinin, fiziki bakımdan da diğer insanlardan seçkin olduğu görülür. Uzun boylu, seçkin yapılı ve buğday tenli olduğu bilinmektedir, Etkileyici bakışları, anlaşılır ve kısa konuşma tarzı, güçlü hafızası, derin sezgi gücü ve keskin zekâsı ile hayranlık uyandıran bir yapıya sahiptir. Eynesilli Mustafa Eren Hazretlerinin (k.s.) Sözleri ” Oğlum mehdiyi ne yapacaksınız, siz kalbinizi temizleyin o gelir sizi bulur.” “Bu tarikata inanır severseniz burası sizi ölümden çeker.” “Biz çay içtiğimizi unutamıyoruz” “Ben ihvanımın Allah ile konuşmasını isterim” “Allah veli kullarını meccanen affeder,amellerini ihvanlarına pay eder.” “Şeyh olan müritlerinin ruhlarını toplayıp inceleyecek yastığının altına koyup yatacak. Eğer yapamıyorsa onu teslim almasındansa, vursun öldürsün ondan daha az günah işler.” “İhvan düzelsin, dünyayı düzeltmek zor değil” “Kıymetinizi bilin, sahabe kıymetindesiniz.” “Camilerimizde bir taşı olanı Allah yakmayacak.” “Bu ihvanın rızıklarını da Allah bize verdi. Oğlum siz derviş olun, Allah gökten yağdırır.” “Nasıl hal sahibidir ki sigara içerde hali bozulmaz.” “Dersini çek, kendini bekle ömür biter.” “İhvanın tespihi ve işi.” “Biz otuz sene daha yanınızdayız, beş yüz senede tesirimiz olacak.” “Kimi ihvanımız var parasız kalsa ihvanlık yapamaz. Kimisi de parası olsa ihvanlık yapamaz. Para lazım olduğu kadar lazım.” “Ruh kemale erdiğinde bütün dünyayı kaplar. Bu beden onun başı olur.” “Oğlum evde oturup Allah demeyle bu iş olmaz. Çay için sohbete devam edin.” “Oğlum gidin cennete gidersiniz ama benim işime karışmayın. Ben sizi Allahın elinden kurtaramam.” “Biz Medine-i Münevvere’nin üç yüz bin kişisini temizledik.” “Bu yolda bozulmadan gidersek Allah bizden hesap sormayacak.” “Oğlum küpün dibinden yiyin, üstünden değil.” “Bundan sonra olacak bütün olaylar İslamiyet’in lehine olacak.” (1980) “Sana fetva verseler dahi kalbine danış.” ” Selavat getirirdim de derdim ki “Ya Resulallah selavatımı duyuyor musun? “Duyuyorum oğlum duyuyorum” buyururdu.” “Bu çocuk bu tarikata girsin bütün talükatını kurtarır.” “Şeytan seni tutar yere çalar ancak öldüğün zaman anlarsın.” “Allahın ne kulları var. Burayı bir duysalar bizleri böyle fırlatır atarlar.” “Bu verilenleri yaptılar Allaha ulaştılar, bize verdiler biz yaptık. Bizde size veriyoruz.” “Doğru olan ve namazını kılanın ekmeği yenilir.” “Oğlum bin sene yaşasan, vazifeleri bir hakkın yapsan sohbete gelmez isen Allahın huzuruna kupkuru gidersin.” ” Biz İstanbul’u biraz gezdik her şey oluşmuş. İsa gelse de bu iş bitse.” “Şeytanın ve Yahudi’nin el atmadığı yer kalmadı.” “Kalbinizi temizlersininiz Allah oraya gelir. Sen Allah ile beraber ahirete gidersin sana kimse soru soramaz. Canım Allaha kim soru sorabilir.” “Şeytan girer kalbine Allah’ı, Peygamberi, Şeyhini inkar ettirir.” “Oğlum velilik kolay değil. Bir velinin kanadının altında çay içerek gidiniz.” “Bin tane çürük elma olmaktansa, bir tane sağlam elma olsun ondan iyidir.” “İmanın nuru, Kop ile Vağuk dağı arasında kaldı” “Sibirya da bir olay olur sigorta bizde atar, bu milletin yüküyle yüklenenden sohbet beklenmez.” “Bunların cehennem ile işi yoktur, bunlar büyük günah işlemezler, küçük günahlarını da Allah affeder.” “Biz bunları tanımazdık bunlar bizi tanımazdı. Allah bizi ervah-ı ezelde beraber yazmış.” “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler.” “Allah bunları saçmış insanlarının içerisine biz topluyoruz.” “Bizim imama ihtiyacımız yoktur, yalnız sigara içmesin.” “Bu beden çekmez bu yükü. Allah benim yerime birisini koymadan ahiret’e gitmemi istemiyor ama ben Allah ile aramı yapıp gideceğim.” Giresun/Eynesil ilçesine bildiğimiz üç tane eser bırakmıştır. Bunlardan birisi, Eynesil giriş tarafında bulunan Kubbeli Çeşmedir ve yol tarafında hemen camiînin yanında yer almaktadır, hiçbir mimari proje olmadan yaptırtmıştır. Cennette aynen böyle bir şadırvan gördüğünü belirtmiştir. Ayrıca Giresun giriş ve çıkışına birer tane büyük camii yaptırtmaya başlamıştır. Bu camiilerde Osmanlı mimarisi kullanılmaktadır ve kesme taşlar ile yapılmaktadır. Giresun giriş ve çıkışlarına, Osmanlı mimârisi ile kesme taşlar kullanarak iki câmi projesi çizmiştir ve inşâları hâlâ devam etmektedir. Bu camilerin adları Yeşil Câmii ve Sarayburnu Camii`dir. Kabri, Yeşil Camii önünde medfûndur. Bu iki camii hakkında, Yeşil Camii tamamlandığında Türkiye’nin düzeleceğini, Sarayburnu Camii tamamlandığında Dünyadaki durumların düzeleceğini söylemiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Göreleli Hüseyin Efendi
Giresun – Görele – Karakeş Köyü İhramcızade İsmail Efendi’nin Halifesi Göreleli Hüseyin Efendi’nin Silsile-i Şerifi Göreleli Hüseyin (Kibar) Efendi, Görele’nin Karakeş köyünden Kibaroğlu Mehmet Efendi’nin oğludur. 1915 yılınnda doğduğu bilinmektedir. Bu yıllar, I. Dünya savaşının en elem verici yılarıdır. Çanakkale, Kafkasya, Süveyş ve diğer cephelerde yaşanan dramatik olaylar, toplumu ve ekonomik şartları çok zor duruma sokmuş, sair imkansızlıkların yanında eğitim imkanlarının da kısıtlı duruma düşmesi sebebiyle eğitim imkanı büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. İşte bu yüzden Hüseyin Efendi arzuladığı eğitimini alamamış, Rüştiye tahsili ile yetinmek dıırumunda kalmıştır. Askerliğini Kırklareli’nde tamamlamıştır. Verilen bilgilere bakacak olursak, ceddinden ekseriyetinin ehli tarik olduğu, tasavvufi geleneğin bu ailede önceden var olduğu anlaşılmaktadır. Hatta, Nakşibendi silsilesinde önemli bir yer işgal eden Hasan Harakani Hazretlerinin soyundan olduğu rivayet edilmektedir. Ancak onun, Halidiligin Mekki kolu ile tanışması, çalışmak için gittiği Zonguldak’ta mukim, İsmail Hakkı Efendi’nin halifelerinden Hacı Hamza Efendi sayesinde olmuştur, ilk intisabını Hacı Hamza Efendi’ye yaptığı anlaşılan Göreleli Hüseyin Efendi’nin, daha sonra Sivas’a gittiği burada bir ay kaldığı ve bundan sonra irşadını İhramcızade İsmail Hakkı Efendi ile beraber sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Daha sonra irşad görevi ile memleketine geldiği, ilk irşad faaliyetlerine köyünden başladığı bilinmektedir. Ekonomik durumunun iyi olması, onun kendisini irşad hizmetlerine rahat vermesine yardımcı olmuştur. Hatta kendisine ait arazilerin önemli bir kısmını sattığı, ihvanlan için harcadığı ifade edilmektedir. Onun bu tasaddukçu tutumu, bölgede bulunan saygın esnaf ve ilim ehli bir çok insanın, ona intisap etmesine neden olmuş ve bu sayede İhramcızade mektebinin tesiri bölgede yayılmıştır. Göreleli Hüseyin Efendi, bir ara şehre inmiş, irşad faaliyetlerini Görele şehir merkezinde sürdürmüştür. Ancak İnkilaplar döneminin tekke ve zaviyelerle ilgili tatumu yüzünden uğradığı takibatlar, onu tekrar köyüne dönmeye mecbur etmiştir. Buradaki tasavvufi yaşayışı daha çok “münzevi” tarzda snyılabilir. Matta, hayatının son donemlerinde evinden uzakça bir yerde, bahçe içinde kurduğu “çardakta kendini tamamıyla ibadete verdiği nakledilmektedir. Marangozluk işi ile de uğraştığı bilinen Hüseyin Efendi’nin, zature hastalığına yakalandığı, bu hastalıktan kurtulamayarak, 48 yaşında, 1963 yılında vefat ettiği bilinmektedir. Hafız Abdurrahman, Faik Hoca, Tahir Duman Hoca, Cevdet Hafız gibi önemli şahsiyetlerin, onun kurduğu sohbet meclislerinde yetişmiş olduğu ifade edilmektedir. Göreleli Hüseyin Efendinin, züht yaşayışında daha çok istiğrak halinin hakim olduğu, münzevi hayatı, belki devrin şartları gereği tercih ettiği söylenilebilir. Ama irşad usulü İhramcızade mektebinin yöntemlerini sürdürdüğü kesindir.. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle]
Seyyit Yahya Sezai Efendi
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Türbesi arka tarafında İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Seyyid Yahya Sezai Efendi’nin Silsile-i Şerifi Mora havalisinde müftülük yapmış olan Şehit Hafız Abdülhalim Efendinin oğlu olan Sezaî Efendi (0.1877) ; Babasının şehit edilmesi üzerine küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilim tahsiline başlamış, burada iken Mustafa İsmet Garibullah hazretleri ile tanışarak ona intisap etmiştir. Fatih Çarşamba’daki dergahta irşat görerek icazet almıştır. 1877’de vefat etmiş olan Seyyit Yahya Sezaî Efendinin kabri, Karacaahmet türbesi arkasında bulunmaktadır. Sezai Efendinin basılmamış bir de divanı bulunmaktadır. Seyyit Yahya Sezai Efendi’den bir kaç nazm: Nür-u vahdetle müzeyyadır gönül Zata mir’atı mücelladır gönül Reff olunmuş lamekanın fevkma Cümle-i arş-ı mualladır gönül Alem-i zülmet içinde muhtefi Bir tecelligah-ı Mevla’dır gönül Kevser-i aşk ile artmış saffeti Mest-i bî perva-yı sevdadır gönül Ey Sezai pür safa vü muhteşem Şahı aşka kasr-ı valadır gönül Mübtelayı derdi aşka sorma derman istemez Arif-i bil’lah olan tedbir Lokman istemez Nuş edenler dest-i kamilden şarabı vahdeti Bir dahi semt-i fenada bezm-i irfan istemez Alem-i Lahuta pervaz eyleyen ehli safa Tac-ı İskender değil taht-ı Süleyman istemez Neylesin zevki behişti aşıkı sıdk u vefa Duş olan didarı yare huri gılman istemez Renk-ü boy-u yar ile bağ-ı derubub zeyn eden Bin bahar olsa yine seyr-i gülistan istemez [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ali Osman Sırrı Efendi
Tokat – Erbaa – Ballıbağ (Holay) Köyü kabristanında Mustafa İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Behrullah Efendi’nin Halifesi Ali Osman Sırrı Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Ali Osman Efendi, Tokat’ın Erbaa ilçesi Holay köyünde 1877 yılında doğdu. Doğduğu köyde tahsîlini tamamladıktan sonra saatçilik yapmaya başladı. Bir gün Eksel köyünde (yeni ismi Koçak) oturan Eksel şeyhi olarak bilinen Behrullah Efendinin saati bozuldu. Talebelerine tâmir edilmesini söyleyince, onlar; “Efendim, karşı Holay köyünden Ali Osman isminde birisi var ona tâmir ettirelim.” dediler. Talebelerinden biri Ali Osman Efendi ile Erbaa’da karşılaşınca, hocasının saatinden bahsetti. Ali Osman Efendi de Eksel köyüne gitti. Saati tâmir edip duvara astı. Behrullah Efendiye; “Tamam çalışıyor efendim.” dedi. Behrullah Efendi saate bakınca çalışan saat durdu. Ali Osman Efendi tekrar yapıp duvara astı. Behrullah Efendi saate bakınca, saat yine durdu. Ali Efendi hayretler içinde tekrar yaptı. Yine Behrullah Efendi saate bakınca, saat durdu. O zaman Ali Osman Efendi kendi kendine; “Bu zât evliyâ bir zâttır. Şu an kalbimin saatini tâmir edecek kalp ustasının huzûrundayım.” dedi ve Behrullah Efendiye talebe oldu. Arapça, Farsça ve kalp ilimleri de dâhil bütün ilimleri Behrullah Efendiden öğrendi. Behrullah Efendi vefâtına yakın; “Bende ne varsa Ali Osman Efendi aldı götürdü. Bende bir şey bırakmadı.” buyurdu. Ali Osman Efendi insanlara doğru yolu anlatmak için köy köy dolaşırdı. İnsanlara doğru yolu anlatırken çok yumuşak, hattâ arada nükte yapardı. Siyâset ve devlet işlerine hiç karışmazdı. Sohbetinin ağırlığı, güzel ahlâk üzerine olurdu. Güzel ahlâkın bulunmaz bir hazîne olduğunu anlatırdı. Fakat bâzılarının gözü hep altında olduğundan bir gün onlara dönüp; “Altının kulpu burası, çok altın var diye bir yeri işâret etti. Bunu duyan altın düşkünleri sabaha kadar orayı kazdılar. Fakat hiçbir şey bulamadılar. Elleri boş Ali Osman Efendinin köyüne döndüler. Kimseye de hiçbir şey anlatmadılar. Ertesi gün onları gören Ali Osman Efendi; “Oğlum işâret ederler ama, düşkünlerine vermezler.” dedi. Yine bir gün talebeleri ile Ladik’e ders vermek için gidiyordu. Talebelerinden birinin kalbine vesvese gelip hocası için; “Bu da insan biz de insanız.” gibi bir düşünce geldi. Yolları bir ormandan geçiyordu. Bu sırada bir kurt, Ali Osman Efendinin önüne gelip iki ön ayaklarını havaya kaldırıp, arka iki ayağı üzerine durunca; “Dağ ve taşlardaki hayvanlar inandı da bâzıları hâlâ anlıyamadı.” buyurdu. O talebe düşüncesinden dolayı hemen tövbe etti. Dînî vecîbeleri yerine getirmenin yasak olduğu dönemde Ali Osman Efendi, Gümüşçakır köyünde sohbet ederken jandarmalar köyü bastı. Ali Osman Efendi tutuklanarak önce Vezirköprü daha sonra da Samsun cezâevine gönderildi. Ali Osman Efendi Samsun’da bir hücreye kondu. Hücrede namaz kıldığını gördüklerinde, kılmaması için su vermediler. Bir süre sonra su olmamasına rağmen, yine onu namaz kılarken gördüler. Mahkeme esnâsında savcı, Ali Osman Efendiye akla gelmedik hakâretlerde bulundu. Duruşmada Ali Efendi sâdece; “Savcı bey biz insanlara namaz kılın, âhirete hazırlanın dedik. Söylediklerimizin hepsi bu kadar.” dedi. Ertesi gün savcı kalp krizinden öldü. Bir süre sonra mahkeme, Ali Osman Efendiyi serbest bıraktı. Ali Osman Efendi, Erbaa zelzelesi olmadan önce atına binip, Erbaa’dan ayrıldı. O sırada herkesin Deli Mehmed diye bildiği bir meczub arkasından; “Tutun, yakalayın! Erbaa zelzelesini mühürledi gidiyor!” diye bağırdı. Deli diye kimse bu meczûbun sözlerini dikkate almadı. Bir süre sonra Erbaa’da çok büyük zelzele oldu. Bu zelzelede Ali Osman Efendinin 14 yaşındaki bir kızı da hayatını kaybetti. Zelzeleden sonra Erbaa’ya dönen Ali Osman Efendiye kızının vefât ettiği söylenince; “Daha büyük belâ gelmemesi için evladımızı kurban verdik. Halk, Deli Mehmed’in sözlerine deli zannettikleri için inanmadılar.” buyurdu. Talebelerine sık sık şu nasîhatı yapardı: “Hiç kimse ile münâkaşa etmeyiniz. Söz dinleyiniz. Kim söz dinlerse, o benim öz oğlumdur. Birbirinizi sevin, beni sevmiş olursunuz. Aranızda dargınlık olmasın.” Ali Osman Efendi birgün dergâhında namaz kılıyordu. Oğlu İbrâhim babasının yanına girmek istedi. Babasının namaz kıldığını görünce, içeri girmedi. Birkaç kere baktığında babasını tehiyyatta oturur gördü. Sonra dayanamayarak içeri girdi. Babasının vefât ettiğini anladı. O esnâda kapıda bulunan köpek koşarak uzaklaştı. Talebelerinin bulunduğu bütün köyleri dolaştı. Hepsi bunda bir iş var diyerek dergâha geldiler ve cenâze namazını kılıp Holay köyü kabristanlığına defn ettiler. 1942 senesinde vefât eden Ali Osman Efendi, 63 yaşında idi. Kabri ziyâret mahallidir. Ali Osman Efendi, hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bir kış mevsimi Ali Osman Efendi talebesi Veysel Hâfız ile bir yere giderlerken namaz vakti daralır. Ali Osman Efendi talebesine; “Buralarda tanıdık bir köy yok mu?” diye sorunca, Veysel Efendi; “Tanıdık var ama îtikâdları bozuktur.” dedi. Ali Osman Efendi olsun deyip köye gittiler. Veysel Hâfız tanıdığı birisinin kapısını çaldı. O zât bunları görünce, odada kim varsa herkesi dışarı çıkardı. Ali Osman Efendi, talebesi ile namaz kıldıktan sonra, sohbete başladı. Sohbete köyden herkes geldi ve sabaha kadar devâm etti. Sohbetin netîcesinde bu köyün halkı bozuk olan îtikâtlarına tövbe edip Ehl-i sünnet îtikâdını kabûl ettiler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Evliyalar Ansiklopedisi , Türkiye gazetesi [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Eksel Şeyhi Behrullah Efendi
Tokat – Erbaa – Eksel Köyü ( koçak köyü) Mustafa İsmet Garibullah Hazretlerinin halifesi Behrullah Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Halkın ‘Hazret Baba’ diye tanıdığı Behrullah Efendi 1838’de Koçak (Eksel) kasabasında dünyaya gelir. Babası Ali Efendi’dir. Tokat’taki ilk öğrenimi sırasında kendilerine bir zat misafir olur. O gün Behrullah Efendi ertesi günkü dersini yapar ve ardından namazını kılıp yatar. Gece kalktığında o zatın devamlı ilimle meşgûl olduğunu görür. Bu zâtın ilim sâhibi, gayretli biri olduğunu anlayarak, “Efendim bu gece hiç uyumadınız. O ilimden bize de öğretseniz.”, diye arz edince, o zat, “Evlâdım senin ilmi nasibin İstanbul’daki Yanyalı Hacı İsmet Efendi’den olacak. Sende onun kokusu var.”, diye buyurur. Bunun üzerine Behrullah Efendi, köye dönüp ağabeysinden izin aldıktan sonra İstanbul’a gider. Bu sıralarda İstanbul’da talebe okutmakta olan Yanyalı İsmet Efendi, talebelerine sık sık, “Anadolu’dan bir erin geleceğini, vazifesinin esasında o eri yetiştirmek olduğunu”, söylemektedir. İsmet Garibullah Efendi, Mevlana Bağdadi Hazretleri’nin halifesi Abdullah Mekki Hazretlerinin halifesidir. Behrullah Efendi 30 yıl İsmet Efendi’nin derslerini takip eder. Bütün ilimlerde ve tasavvuf yolunda kemale erdikten sonra, hocası tarafından kendi beldesine gönderilir. İsmet Efendi bu görevi kendisine şöyle bildirir: – Azizim bundan sonra siz kendi memleketinizde hizmete memursunuz. Amasya’ya vardığınızda evlenip oraya yerleşmenizi isterler. Sakın kabul etmeyiniz. Behrullah Efendi, şeyhinin bu emri ile memleketinin yolunu tutar. Amasya’dan geçerken İsmet Efendi’nin işaret ettiği hal vuku bulur. Yüksek hallerine hayran kalanlar orada evlendirip yerleştirmek, bu şekilde kendisini sahiplenmek isterler. Fakat Efendi Hazretleri önceden tenbihli olduğu için kabul etmez. Yoluna devam edip köyüne ulaşır. Orada evlenip barklanır, fakat kimseye sırrını ifşaya yanaşmaz. Köylüler de ‘Deli Molla’ diye hitap ettikleri bu garib dervişi köye çoban yaparlar. O günlerde Sivas Valiliğinde bulunan Memduh Paşa görev icabı Tokat’a gelir O devirlerde Tokat da Sivas’a bağlıdır. Eksel köyünden geçerken yanında bulunanlara Bahrullah Efendi ile görüşmek istediğini bildirir. Tanımadıklarını söylerler. Öyle ya soran koskoca Vali Paşa Hazretleri, sorulan köyün garip çobanı. Nereden akıllarına gelsin. Memduh Paşa, Bahrullah Efendi’nin yüksek tevazu sebebiyle gizlendiğini anlar. Huzuruna gider. Onu, irşada memur olduğu, bu maksatla Tokat’a gönderildiği, gizlenmek yerine Peygamber Efendimiz’den kendisine kadar sahih yed ile gelen yolun yayılması, devam ettirilmesi için üzerine düşen vazifeyi yapması gerektiği, yoksa mesul olacağı hususunda ikna eder. Köylülere de, “Gelmemiştir cihana Behrullah gibi bir veli. Onu bulanlar buldu, bulmayanlar mutlak deli” mısraını okuduktan sonra, “Siz bu zâtın kıymetini bilmez iseniz elinizden çıkar.”, der. Bunun üzerine insanlar ondan ilim öğrenmeye koşarlar. Memduh Paşa’nın başkanlığında yapılan dergâhda, Behrullah Efendi ilim tâliplerine ders vermeye başlar. Behrullah Efendi herkese müşfik, güler yüzlü davranmaktadır Sokakta gördüğü çocukların başını okşayıp, onlara hediyeler vererek gönüllerini almaktadır. Herkese Allahü teâlânın merhâmetinden bahseder. “Biz insanlar da merhametli olmalıyız.” der. Kendisine gönderilen hediyeleri el sürmeden fakirlere dağıtır. Behrullah Efendi, talebesi Ahmet Efendi ile bir gün dere kenarında oturmaktadır. Talebesi kahve yapmakla meşguldür. Hocasına doğru bakınca kucağında bir yılan görür ve korkar. Sonra yılan, Behrullah Efendi’nin kucağından inip gider. Talebesinin merak içinde kaldığını fark edince, “Cinnîlerden idi. Hasankale’den geliyor. Dersini verdim gitti.”, diye buyurur. Talebelerinden İskender isminde bir zât, donanmada vazifelidir. Gemi denizde giderken fırtına çıkar. O sırada Behrullah Efendinin himmetine sığınır, yardım ister. O anda hocasını karşısında görür. Ona, “Evlâdım korkma, üzülme on dakika sonra fırtına geçer!”, diye buyurur. Nitekim on dakika sonra fırtına diner. Talebelerine, “Biz kuşlar kadar bile olamıyoruz. Onlar Allahü tealayı devamlı zikrediyorlar. Biz ise gaflet içindeyiz. Dinin emir ve yasaklarını bilmezseniz, bu yolda hiç mesafe katedemezsiniz.”, diye buyurur. Behrullah Efendi 1918’de 80 yaşındayken Eksel köyünde vefat eder. Kalabalık bir cemaat ile cenaze namazı kılındıktan sonra köykabristanlığına defnedilir. Kabri ziyaret mahallidir. Behrullah Efendi’nin yerine talebesi Ali Osman Efendi geçti. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tokat Evliyaları – Abdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Darendeli Hacı Mahmud Efendi
Malatya – Darende – Hamid Veli camii haziresi Şiranlı Hacı Mustafa Rumi Efendi’nin halifesi. Yaşar Baş’ın yazısından ( Yaşar Baş. Şeyh Hamid-i Veli Caii haziresinde medfun zatlar Müftü Sofuzade Hacı Mahmud Efendi. Yıl.3 Sayı 11. ) Hacı Mahmut Efendi’nin, Sofuzade lakabı ile tanınan Mehmed Ağa’nın oğlu olduğunu öğreniriz. 1 Ocak 1826’da Darende’de dünyaya gelen Mahmut Efendi, belli bir öğrenim yaşına gelince, Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri Camii şerifi yakınında bulunan sıbyan mektebi’nde tahsil hayatına başlar. Buradan mezun olduktan sonra Uşak’da bulunan Ayıntabizade Hacı Ahmet Efendi’nin ders verdiği medreseye devam eder. Sonra Sivas’a giderek ikamet eder ve evlenir. Gökmedresede müderrislik yapmakta olan Darendeli Hacı Salih Efendi’nin derslerine devam eder. Hocasının da iznini alarak Kayseri’ye gider ve burada Kurşunlu Medresesinde Ağcakoyun Müftüsü Hacı Arif Efendi’den dersler alır. Daha sonra İstanbul’a gider. Edirnekapı yolu üzerinde bulunan Nişancı Medresesinde ikamet etmeye başlar. Aynı zamanda bu medresede görev yapmakta olan Kavalalı Yusuf Efendi’den Şerh-i akaid ve diğer bazı dersleri alır. Hocasının ölümü üzerine Fatih Camii Medresesi müderrisi Kara Halil Efendi’den Kadı Miri ve Celali derslerini alır. Aynı hocadan 1861 tarihli bir icazetname alarak medrese tahsilini tamamlar. Burada ders gördüğü esnada 1860’da ruus-u hümayun (resmi göreve tayin) imtihanına girer. Bu imtihanı kazandığına dair kendisine şehadetname verilir. Ancak göreve tayin edilmeden Çorum’a gider. Burada müderrislik yapmaya başlayan Hacı Mahmud Efendi, tahsili esnasında Arapça ve Farsçayı da öğrenmiş olduğundan bu dersleri de vermektedir. Çorumlu Mustafa Rûmi Şiranî Efendiye intisab ederek, tasavvuf ilimlerine de âşinalık kazanır. Bu arada şeyhi ile beraber hac ziyaretine gider. Dönüşünden sonra Hacı Mahmud Efendi diye anılmaya başlar. İsmail Hakkı Altuntaş, Hacı Mahmut Efendi’nin evliliğinin Çorum’da gerçekleştiğini kaydeder . Bu evlilikten üç oğlu olur. Bunlardan ikisi Müftü Mehmet Emin ve Rüştü Efendidir. Küçük oğlu ise, genç yaşta vefat eder. Raziye, Zeynep, Firdevs ve Nafiye isimlerinde dört de kızı dünyaya gelir. Raziye Hanım, âlim Ömer Şem’i Efendinin oğlu âlim ve fazıl Mustafa Esad Efendi ile evlenir. Çorum’da yaklaşık yirmi beş yıl kaldıktan sonra, ziyaret maksadıyla Darende’ye gelir. Halk yeni kurulmuş olan mahallelerdeki bahçeli yazlık evlerde oturmaktadır. Bu sebeble Darende’nin eski mahallelerindeki evler, camiler ve diğer eserlerin birçoğu harap olmuştur. Camilerden sadece Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri Camii şerifi yıkılmamıştır. Hacı Mahmud Efendi, bu caminin yıkılmaması için hemen onun etrafına sekiz on odalı bir medrese ve tekke yaptırır. Ve burada ders vermeye başlar. Bu medrese Şeyh Hamid-i Veli Medresesi olarak tanınır. Hacı Mahmud Efendi, eski şehrin bulunduğu mahaldeki bu medreseyi yeniden ihya edince, halk da kısmen bu bölgede kalmaya başlar. 20 sene zarfında yüzlerce talebeye ders okutan Seyyid ve Hâlid Efendilerin hocaları Hacı Mahmûd Efendi, Şeyh Hamidi Veli Hazretlerinin Darende’de bu Câmii Şerîf derûnunda medfûn bulunduğunu ve birçok kerre murâkabe halinde gördüğünü anlatır. Şeyh Hamidi Veli Kütüphanesine kitaplar vakfeder. Hacı Mahmud Efendi, tahminen üç dört yıl kadar Şeyh Hamidi Veli Medresesi’nde müderrislik yaptıktan sonra, halkın isteği üzerine 65 yaşında iken Darende müftülüğüne tayin edilir. Bu tayini Şeyhülislamın 7 Ocak 1891 tarihli menşuru ile gerçekleşir. Onun birkaç yıl müftülük yaptıktan sonra eski görevi olan müderrisliğe geri dönmüş olduğu görülür. Hacı Mahmud Efendi’nin dirayetli, her yönü ile görevini yapmaya muktedir bir kimse olup orta boylu, ela gözlü, kumral sakallı bir eşgale sahip olduğu nakledilir. Kabri Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresindedir. Mezar kitabesinde, ‘Ulema-ı kiramdan eş-Şeyh Müftü Hacı Mahmud Efendi 1901’ kaydı bulunmaktadır. Başlangıçta, Hacı Mahmud Efendinin cenazesi kendisinin Şeyhli ailesinden olmadığı ileri sürülerek Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresine defnedilmek istenmemişse de, Şeyh Süleyman Efendinin aracılığı ile mesele halledilerek defin gerçekleşmiştir. Hacı Mahmud Efendi, Şeyh Hamidi Veli Medresesi’nde müderrislik yaptığı yıllarda 240 öğrenci okutup, on beş hocaya icazet verir. Sonraları adlarını çokça duyurmuş olan Darendeli âlimlerin yetişmesine öncülük eder. Oğlu Hacı Mehmet Emin Efendi, Gürün Müftüsü Gürünlü Nazif Efendi, Elbistan kadısı Seyyid Efendi, Mehmet Paşa Medresesi müderrisi Çorumlu Kasım Efendi, Kangal’ın Karacaviran köyünden Hacı Bekir Efendi, Gerimterli Ömer Efendi, Bayram Efendilerden Hacı Mehmet Efendi, Müftüzâdelerden Darende kadılığı yapmış olan Mustafa Esad Efendi, Halidi Yekta Efendi, Es-Seyyid Ömer Osman Hulusi Efendi, Es-Seyyid Hatip Hasan Efendi, onun önde gelen talebeleri idi. Hacı Mahmut Efendi’nin hakkında anlatılan menkıbelerden ikisi şöyledir ; Talebelerinden biri Ramazana yakın bir günde, bir köye yolu düşer ve o köyün ileri gelenleri ile görüştüğünde kendini takdim eder. Köyün ileri gelenleri, “Çok iyi geldin, yarın Ramazan, bizim teravih namazlarını hatimle kıldırabilir misin?”, diye sorduklarında, “kıldırırım” kelimesi ağzından çıkar. Halbuki kendisi hafız değildir. Büyüğünün ve Allah’ın hidayetine sığınarak bir boy abdesti alıp, her gün bir cüzü ezberlemek kaydıyla 30 gün yanlışsız ve noksansız teravih namazını hatim ile kıldırır. Ancak son rekatta “Nas” suresinde şaşırmış olup üç kere tekrarlaması ile düzeltip, namazı ikmal etmiştir. Bilahare Darende’ye geldiğinde durumu hocası Hacı Mahmud Efendi’ye beyan ettiğinde, merhum, “Oğul! O şaşırma kabahatı senin değildir. O anda biz seni tasarrufumuzda tutmamıştık”, diye buyurur. Diğer menkıbede şunlar anlatılır. Hafız Ağa bir gün ırmaktan omuz çengeli ile iki kova su götürürken, bunu Mahmud Efendi görür. “Hafız Efendi! Bu suyu nereye götürüyorsun?” diye sorduğunda, Hafız Efendi, “Sayın hocam! Malumunuz kuyunun suyu kurudu. Ağaçların dibine götürüyorum.”, der. Bunun üzerine Hacı Mahmud Efendi, “Öyle mi! Hele onu bırak bir kuyuya kadar gidelim”, diyerek kuyunun başına varıp otururlar. Hacı Mahmud Efendi 40 tane taş sayıp Hafız Ağa’nın eline vererek, “Oğlum 40 Yasin-i Şerif oku, her Yasin-i Şerif’in bitiminde bu taşın birini kuyuya at”, demesiyle, kendisi istiğrak haline dalar. Hafız Ağa 39 Yasin-i Şerif’i okuduktan sonra 40. taşı Hacı Mahmud Efendi kendisi alıp ağzında ıslatarak kuyuya bırakmasıyla beraber kuyunun suyu bir anda dolarak yatağı olan arka revan olmaya başlar. Bunu gören Hafız Ağa büyük bir sevinç ve hayretler içine düşerek bir abdest almak ister. Hacı Mahmud Efendi, “Gel oğul! Abdestimizi gidip caminin önünde alalım”, demesiyle beraber onlar caminin önüne gelinceye kadar su onlardan önce gelmiştir. Su ile abdestlerini alırlar. Kaynak : Malatya Evliyaları , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun )
Bünyamin Yıldırım Efendi
İstanbul – Ümraniye – Kocatepe kabristanında İhramcızade İsmail Hakkı hazretleri’nin halifesi Sivas/İmranlı kazasına bağlı Uyanık (Bafsu) köyünde 1943 yılında dünyaya geldi. İlk dini bilgilerini köy imamlığı yapan babası Molla Recep’ten aldı. Çocukluk yıllarında tasavvuf arayışı ve özlemiyle yazdığı mısralar dikkati çekerdi. Onun bu özlemi, Nakşibendi / Halidiyye kolu şeyhi Kutbul Azam olarak bilinen İsmail Hakkı ÖZTOPRAK (k.s) Hazretlerine intisap etmesine vesile oldu. Henüz 16 yaşında olmasına rağmen ezelindeki bu cevheri manada gören şeyhi, Bünyamin Yıldırım Hz. (k.s.)’nin ifadesiyle ömrünün sonuna kadar yapacağı hizmetlere vesile olan aşkı ilahiyi gönlüne nakşetmiştir. Allah , Muhammed , Mürşid sevgisi üzerine söylediği beyitlerinin kaynağının ve gücünün şeyhinin nazarı olduğunu dile getirdi. Bunu da ; “Yek nazar eylese arif-i billah aslı kem-hareyi mücevher eyler” sözüyle sık sık belirtirdi. O dönemde Sivas’ta yaşamakta olan İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri yurt içinden ve yurt dışından gelen birçok topluluğa hizmet vermiştir. Kur’an ve sünnetin ışığı altında yetiştirdiği halifeleri Türkiye’nin birçok yerinde hizmete devam etmektedir. Bunlardan biri de mutasavvıf olan arif , aşık ve bir gönül insan Bünyamin Yıldırım Hazretleridir. Şeyhinin 1969 yılında vefatından sonra manevi bir işaretle İstanbul/Esatpaşa’ya yerleşerek orada irşad görevini sürdürmüştür. Yunus Emre hazretleri’nin şehir ve kasabaları adım adım dolaşarak insanları Allah aşkına , sevgiye , birliğe davet ettiği gibi , Bünyamin Yıldırım Hazretleri de Anadolu’nun köy ve kasabalarını dolaşarak emr-i bil marufta bulunmuştur. Feyiz ve muhabbeti gönül kasesine koyarak insanlara tattırmıştır. Sohbetlerinde önceden hazırlanan bir konuyu işlemez, sohbet ettiği insanların hallerine göre onların ikaz ve irşadına vesile olacak ilahiler söyler vaiz ve nasihatlerde bulunurdu. Adap , aşk ve yokluk sohbetlerinde , üç ana esastı. -Adap hoştur , adap hoştur , adabı olmayan boştur. -Allah’a giden en kısa ve kese yol aşktır. -Tasavvuf yok olup var olmaktır. Sen yok ol ki hak sende var olsun. Bu görüşler ona göre tasavvuf okulunun temel taşlarıydı. Manevi hayatında ve hizmetlerinde gönüle çok değer verirdi. “Kardeşlerim , bir insan alim olur , hoca olur , sohbet ehli olur ama gönül ehli olmak zordur. Biz rabbimizin nazar-gahı olan gönüle ulaşmak , gönül insanı olmak istiyoruz.” buyururlardı. Gönüle cem ettik iki cihanı Gönülde okuduk ayet Kur’an-ı Gönlümüze aldık biz mim sultanı Gönülde haller var inceden ince. Düşün gönül ile bul gönül ile Anla gönül ile bil gönül ile Şu göz gafletini sil gönül ile Ol tevhidin sırrı gönül değil mi?.. İlahilerinde , gönül pınarından çıkan ilahi feyiz ile kurumuş gönülleri sulamış, bir pınarın çevresini yeşillendirdiği gibi yeni bir çehreye kavuşturmuştur. Ayrıca hizmetlerinin büyük bir bölümünü kadınlara ve gençlere yapmıştır.Onların Kur’an ve sünnet üzere yaşamaları uyanık Müslüman olmaları için verdiği vaazlar büyük uyanışlara vesile olmuştur. İçki , kumar ve eğlence meclislerinde hayatını harcayan aileleri ele almış ve onların gafletten kurtulup çocuklarıyla topyekün İslami yaşama şerefine erişmesini sağlamıştır. Kitleleri İslam nuruyla aydınlatarak çağımızın ahlaksızlık tufanından onları selamet ve huzur sahiline ulaştırmıştır. Bir toprak misali taşlaşmış gönülleri , sohbet , hizmet ve ilahileriyle besleyip sulayarak Allah rızasına yönelen filizler yetiştirmiştir.Ancak kader-i ilahi bu körpecik filizlerin günü toprağı alıp götürmüştür. Evinden 17 Mart 1994 Perşembe günü Rabbisine rabıtada iken vuslata ermiş, arkasında binlerce kalbi onun sevgisiyle dolu, gözü yaşlı müritler bırakmıştır . Türbesi Ümraniye / Kocatepe kabristanındadır. Vefatından sonra müridleri onun adap ve erkanıyla hizmete devam etmektedir.. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) http://www.bunyaminyildirimefendihz.com/biyografi [/toggle]
Niksarlı Hacı Ahmed Efendi (k.s)
Tokat – Niksar – Melikgazi Kabristanında Niksarlı Hacı Ahmed Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Niksarlı Hacı Ahmet Efendi, Ordu sınırları dahilinde olan. Melet suyu yakınlarındaki Beyseki köyünde dünyaya gelmiş, çocukluk ve gençlik yılları burada geçmiştir. Babası, alim ve fazıl biri olarak tanınmış olan Yusuf Efendidir. İlk egitimini babasından almıştır. Hafızlığını köyünde tamamlayan Hacı Ahmet Efendi, bir vesile ile Çorum Şeyhi Mustafa Rumi ile tanışmış ve ona intisap etmiştir. Çorum’da bulunan medresede, Arapça, Fıkıh, Akait gibi dini ilimleri tedris ederken; aynı yerde bulunan tekkede de manevi eğitimini ve seyr-i sülükunu tamamlamuştır. Zahiri ve batıni eğitimini tamamladıktan sonra, Mustafa Rumi’den icazetini alarak, yine şeyhinin isteği ile Niksar’a gelmiş ve irşada başlamıştır. Niksar’da Karşıbağ mahallesinde kurduğu tekkesinde irşada başlayan Hacı Ahmet Efendinin daha çok Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Of, Tokat, Çorum, Alaca, İskilip ve Erzincan gibi yerlerde tesiri oldu. Niksar’da daha çok Arapça, Farsça ve Osmanlıca eserlerden oluşan, zengin bir kütüphane kurmuş olan Ahmet Efendinin bu çalışması, zamanın idarecileri tarafından talan edılmiş, bu eserlerin bir kısmı İstanbul’a Süleymaniye kütüphanesine götürülmüştür.Kurtuluş Savaşı yıllarında Pontus Rumlarına karşı, ihvanı ile birlikte mücadele ettiği, o dönemde yaşamış olanlar tarafından nakledilir. Kurtuluş Savaşındaki mücadelesi bilindiği halde, manevi yönü ve tasavvufi faaliyetleri nedeniyle takibata uğramış ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmıştır. Hacı Ahmet Efendi, tekke faaliyetilerinin yanında, Danişmentli Devleti’nden kalma Ulu Camide verdiği vaazlarıyla halkı aydınlatmaya ve morallerini yükseltmeye çalışmıştır. İki defa evlenmiş olan Hacı Ahmet Efendi, 90 yaşlarında iken (30.01.1937) vefat etmiştir. Cenazesi, iyi bir müderris olan kardeşi Ömer Lütfü Zarakol tarafindan yıkanarak kıldırılmıştır. Hacı Ahmet Efendi, 9 defa hacca gitmiştir. Turhal Gat köylü Mustafa Efendi, Erbaalı Muttalip Efendi, İskilipli Zeynelabidin Efendi, Alacalı Hacı Bekir Efendi ve Tosyalı Mehmet Çevik Efendi gibi halifeleri vardır. Vaazları, güzel yaşayışı ile çevresinde önemli izler bırakan Ahmet Efendinin kabri, Niksar’da Melik Gazi kabristanlığındadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hafız Muhammed Özcan Termevi
Samsun – Terme Hafız Muhammed Özcan Efendi Silsile-i Şerifi Nakşi halidi kolunun büyüklerinden olan Hafız Muhammed Özcan Efendi, Emaneti ömrü boyunca yüzlerce kilometre yol aşıp her defasında ulaştığı Sivas ülkesinden, Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri’nden aldı. Kendisi ehli kerâmet ve ehli kâmil olarak sadece ihvan içinde değil bölge halkı tarafından da bu şekilde tanınıyor, biliniyordu. 05.03.1931 tarihinde doğmuş ve 08.09.2009 tarihinde vefat etmiştir. Tarikat kendisine emanet edilince en nazik ve dar geçitlerinden geçmekte idi. Bu geçiş bazı kendini bilmez insanların, onun tabiri ile “tarikat eşkıyalığı” yapması sonucunda daha fazla daralmıştı fakat kendisi de aynı zamanda yetiştiği ve feyz aldığı o büyük pınarın himmeti ile bu konulara hızla çare bulabilecek, muhteşem bir karaktere sahipti. Her yönüyle tam donanımlı “Şah efendimiz” olarak nitelendirdiği Şah-ı Nakşibend Hazretleri’’nin emanet takipçisi ve altın halkanın taşıyıcı müdekkikan’ı olarak harikulade bir ahlaka ve ilme sahipti. Kendisinin yakın alakalılarından müftü Mustafa Bey… O kadar çok yakın ve ışığın merkezinde ki bir sahra sohbetinde mürşidinden müsaade alarak ve yine o ışığın devamında afiyette olsunlar için şöyle duâ ediyor: “-Efendiler! İçimden bir duâ geldi. Kabul ederseniz “amin”dersiniz, etmezseniz mal benim! İstiyorum ki hep Efendi konuşşun! Yalnız duam şu: Allah bu bayram ziyaretinin, Zilhicce Ayı’nın yüzü suyu hürmetine efendimize elli yaşının sağlığını geri versin! Yüz kırk yaşındaki peygamberlere çocuk veren Allah, Efendimizede elli yaşının sağlığını verir inşallah! Sonra da hep Efendi konuşşun dinleyelim! Her kütüğün başına karınca toplanmaz! Bu çok büyük bir kütük! Allah Efendiyi başımızdan almasın! Bu karıncaları da o kütüğün başından almasın! Âmin !” İşte böylesine yakın ve yangın Müridleri ışığın kaynağına… Hele bir çavuşu var idi(Allah uzun ömürler ihsan etsin)ki adı Bekir … Onun için: “-Allah her peygambere ve sevdiği kuluna bir Bekir hediye edermiş, bu da bizim Bekir !”diye kendisine inceden inceye duâ ederdi. Kendisi çok celalli ve Ömer sıfatlı olduğu için yanlarına çok yaklaşamaz, hâllerine vakıf olamazdık. Lakin bütün bu disiplinli görünüşünün altında büyük bir merhamet ve şefkat dolu yüreği vardı. Müridana ders ve sohbet hususunda çok sertti. Fahirettin Hoca Efendiyi anmak için toplandığımız bir Çarşamba-Kızılot sahrasında sohbeti keserek uzun süre Müridleri seyretmiş sonra da celallenerek: “-Evet, bazı yerlerde ders ve hatim hocamız yok! Bu yüzden mahremi olan kadınların; kocası, amcası, kardeşi, dayısı, oğlu dersini değişecek! Kadınlar ders değişecek! On senedir dersini değişmemiş kadın olmaz! Muzaffer Hoca dersini değişmiş, bir daha ders değiştireni olmamış, böyle şey olmaz!”diye adeta kükremişti. Büyük insan, büyük mürşid-i kâmil, büyük veli… Halkanın tamamlayıcısı. Pençesine düştüğü diyabet hastalığı kendisini gün gün bizden uzaklaştırırken, üzüntümüzü yüzümüzden okur; “-Ayrılık yok! Biriz, beraberiz! Burada sizi nasıl bıraktıysak orada öyle karşılayacağız! “Sizden hiçbiriniz mahşer sahrasında kalmayıncaya dek sıratı geçmeyeceğiz!” derdi merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, biz de o sözün üzerindeyiz. Dersinizi bırakmayın. Sohbetlere devam edin. Hocalarımızı dinleyin. Onlar bizim dilimizle konuşuyor “ diyerek dervişlere soğukluk verirdi. Uzun yıllar boyu kendisi ile yaşamış, ona yarenlik etmiş olan büyük halifeleri onun celal sıfatının önde olduğuna dikkat çeker, huzurunda dil ve kalplerimize sahip olmamızı özellikle salık verirlerdi. Mübarek insan en ufak bir disiplinsiz harekete, adaba mugayir olan bir davranışa, tarikat düşünce ve ilim ufkuna sığmayacak söze ve fikre çok celallenir, hemen düzeltirdi. Yer yine Çarşamba… Kaşıkçı namı ile maruf Mehmet Amcamızın vekalesinde sahra için toplanılmış uzaktan gelenlerden sağlıklı haberleri ve mesafeleri hususunda hatim hocaları ile sürekli irtibat hâlinde… Bir kafile çok geri kalmış ve Efendi de merak hat safhada… Sahra başlıyor ve ancak uzun bir süre sonra sohbete katılabiliyorlar. Kafilenin hatim hocası sualde: “- Nerede kaldınız?” — Efendim! Abdest tazelemek için içimizdeki yaşlılar sebebiyle yakın bir yerde uzun bir süre duraklamak zorunda kaldık. O sırada baktık ki yakındaki bir bahçenin içinde çok güzel kirazlar var. Sahibini soruşturduk, olmadığını söylediler. Biz de yediğimiz kadar kirazın karşılığını abdesthane görevlisine vererek, sahibine ulaştırmasını tembih edip hızla yola koyulduk.” Hatim hocası burada helâlden ödün vermediklerini, sahipsiz de olsa kullanılan bir malın karşılığını verdilerini dolayısıyla incelik ve hassasiyetlerinin ne kadar üst seviyede olduğuna dikkat çekmek isterken hiç ummadığı bir şekilde Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nden şöyle bir azar işitir. “- Mübarek adam sen bilmez misin “en nezaretü minen nar ”? (beklemek ateştendir.) bu kadar insan sizi bu sohbet yerinde bekliyor, siz de kiraz yemekle meşgulsünüz öyle mi? Allah size merhamet etsin!” Vekalelelere çok özen gösterir oraların bakım yapım ve onarımı için müridanı çok teşvik eder, her sahrada muhakkak bu konu üzerinde ya kendisi konuşur ya da o çok sevdiği yakın halifelerinden birine anlattırırdı. Bu hususta sürekli tekrar ettiği şu hatırasını artık Fatiha suresi gibi hafızamıza almıştık: “- Vekale evlerimizin vekilidir. Herkes vekaleye yardım edecek! Her zaman söylerim, Allah sizlerden razı olsun! Allah’a şükür oturacak evlerimiz var, rahat oturuyoruz. Ancak Terme’de vaktiyle vekale yoktu. Çok sonradan ufak bir vekale yaptık. Ali Osman hoca efendi geldi, sobayı yaktık. Kış günü idi. Hemen vekale ısındı. Isınınca hoca efendi bana döndü elini uzattı ve: —Kibriti ver bana! Dedi. Bende kendisine tazim ile kibriti uzattım. Sonra elindeki kibriti kaldırarak buyurdu ki: — Bu vekalelere bir kibrit almak, dağın başında cemaatsiz bir cami yapmaktan evladır! Evet! Zikir meclisinin sobası yanıyor, ısınıyorsunuz, hatim okuyorsunuz.” Yeryüzünün ayakta kalması iki şeye bağlıdır: biri zekât diğeri zikir ! Bu iki müessese oldukça yeryüzü batmayacak.” Aşar da zekâttır. Malın zekâtıdır. Mahsulü Allah bol vermiş onda birini vermelisiniz. Burası vekaledir, şimdi evimizdir, rahatça oturuyoruz. İnşallah herkes vekalesini yapar. Allah vekaleleriniz hususunda sizin yardımcınız olsun!” Cemaati kendisine sarsılmaz bir inançla ve Kur’an’ın tabiri ile “aralarına demirden harçlar dökülmüş taştan duvarlar gibi ” bağlı idi. Öyle çok severlerdi ki Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’’ni onu görmek bile gözyaşı pınarlarının sel olması için yeterli idi. Muhyiddin Arabî Hazretleri buyuruyor ki: “- Bazı velilere sıkı bir riyazetten sonra âlemin zuhurundaki sırlar gösterilir… Bu sırra erişmiş velilerden birisi bir sahra sohbetinde cemaate şöyle sesleniyordu: “- Muhteremler! Allah’a şükürler olsun bu gün yine sahra yapıyoruz. Allah büyüklerimizin ruhlarını şad etsin. Büyüklerimiz konuşmamızı emrediyor ancak konuşmak için de hâl lazım! Hâl’imiz yok! Ne ile konuşacağız? Bu yol “kâl” değil “hâl” yoludur. Cenab-ı Allah bizi hâl ile hâllenip yaşamayı nasip etsin. Derviş öyle hâllenirmiş ki, ağaçlar, kuşlar, gören gözler hep ona âşık olurmuş. Ağaçlar: “— Şu mübarek benim yanımdan geçse” dermiş. Merhum Tarakçı Hamit Hoca Efendi bir yerden gelirken, yolu bırakmış ormana girmiş. Yanındaki talebeleri: “- Hocam niçin yolu bıraktınız?” dediklerinde, — Şu karşı ki ağaçlar çağırdı. “Yıllar var ki orman içinde bir mübarek yüz görüp selamını alamadık. Çok içerlerde olduğumuz için hasret kaldık Allah’ın mübarek kullarına. Şöyle yanımızdan geç de mübarek yüzünü bir görelim.” Dediler ben de o yüzden yolu bıraktım! Buyurmuş” Efendi de derin bir sukut ve müridi, dostu, evliyası, halifesine karşı onaylı bir tebessüm. Derlerdi ki; “-Umre haccından gelen bir dervişle efendisini ziyaretten gelen bir derviş karşılaşırlar. Umreden gelen; “-Sevapları değişelim”,diyor hemen hatiften bir ses geliyor: “- Sakın değişme! Galip sensin! Görüyor musunuz Efendiyi ziyarette ne kadar büyük sevap var!” Yine derlerdi ki: “- Nefer olmak çok zor iş. Eğer sana bir şey emredilirse sakın yan çizme! Elinden geldiği kadar “ baş üstüne” de, oraya devam et. Bu tarikattır, bu işler kendi kendine olmaz! Yapmıyorum diyenler, alıp da yapmayanlar perişan oldu! Masrafı olursa da o masraf çıkar, geri durmayın! Çamlıbel dağlarında İbrahim Bey’ in arabası gitmiyor. Ahmet ağa yeni araba almış ondayız. Kar çok, zincir de yok! Arkadaş, dayanıyoruz, biraz gidiyoruz, araba badanaj yapıyor. Kar belde… Akıl işi değil bu! Şimdi düşünüyoruz, bak, kimse kalmadı! Allah göçenlere rahmet etsin! Efendiyi ziyaret gibi bir şey yok! Tarakçı Hamit Hoca Efendi Kırklareli’nde asker olan Tokatlı Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri Nuri Sayın’ı ziyarete gidiyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi’yi nizamiyeden içeriye almıyorlar. Bir süre sonra ziyaretine gittiği asker çağırılıyor ve geliyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi’yi görür görmez ayaklarına kapanıyor. Tarakçı Hamit Hoca Efendi: “- Hayır! El öptün, tamam! Ayağa kapanmak yok! Asker diyor ki: “- Ne yapayım ben size! Benim için ta buralara kadar geldiniz! — Ne yapacaksın? Yüz yüze baktık, Allah rızası için geldik, görüştük. Daha ne olsun! Der Tarakçı Hamit Hoca Efendi. Tatlı olur böyle görüşmeler. Merhum İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ buyurdu ki: “- İki kişi karşılaşınca, önce ziyarete sebep olanı Allah affediyor sonra da ziyaret edeni… ” Ulaşım ve haberleşme zamanla daha da çok yerleşecek. Birisi hasta olduğunda diğeri cemaate hemen haber versin. Cemaatin haberi olmuyor! Bu çok önemli! Cenazelerde, hastalıklarda, yardımlaşmak gerekiyor. Bunun için birini görevlendirin.” Cömertliğe, yiğitliğe, civanmertliğe çok kıymet verirdi. Kendisi de olabildiğince cömert, eli açık, âli cenab, bir mürşid-i kâmil idi. Fırsat buldukça bu sıfatlarını alabildiğince engin sergilerlerdi. Huzur sohbetlerinde cömertlik hususuna değinildiğinde çok memnun olur, o celalli tebessümünü bu hususta konuşan hoca efendiden esirgemezdi. Kendisinin vefatından sonra yakın halifelerinden ve altın halkanın en yakın hizmetçilerinden bir olan hoca efendilerimizden bizlere onun çok hoşlanarak anlattığı şu “ cömertliği gözetlemek” sıralı hikâyelerini şöylece rivayet etmişti; “- Merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nin manevi huzurundayız. Uzaklardan yakınlardan geldik, toplandık. Allah rızasına muvafık kılsın. Elde edilecek mesubatın en azamisini versin. (âmin) İnsan dünyaya azık toplamak için geldi. Kendimizi göstermeye, Allah’ı razı etmeye gönderildik. Yaptığımız işler çok akıllı işler değil. Amma çok akıllı olanların da yaptıkları işleri görüyoruz. Çok akıllı olmak da gerekmiyor. Bu hizmet kıyamete kadar devam edecek. Kıyamet koptuğu andaki mürşid-i kâmilimiz de hafız olacak. Bunu defalarca merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nden dinlemiştik. Bunda şüphe yokken biz şimdi ne yapabiliriz noktasındayız. Biz yokken de bu tarikat vardı, bizden sonra da var olmaya devam edecek. Allah bu yükünü taşıttırır. Bu yükü bize taşıttırıyorsa bize ne mutlu! Bu iş yürüyecektir. Bizim gayretimiz buradan alacağımız ecirdir. Tarikatımızda şöyle bir adab vardır; “ihvan kardeşini şeyhi mesabesinde görmeyen bu tarikatta yol alamaz”. Onun için ben merkezli değil, “ biz” merkezli olalım. Bir hikâye; Bir şeyhin tekkesinde otuz derviş varmış. Bir yemek gelmiş. Ancak sadece iki kişiye yetecek kadar bir yemek… Dervişler ışığı söndürmüşler ki yemeği yiyenler görünmesin… Işık açılınca bir de bakmışlar ki bir lokma yemek yenmemiş, herkes kardeşim yesin demiş. İşte bu sahabe ahlakıdır. Peygamberimiz (sav) zamanında bir koyun kellesinin bütün evleri dolaşıp geri ilk çıktığı yere dönmesinin anlatıldığı hadis meşhurdur. Büyüklerimizden biri bir yemeğe davet edilmiş. Misafir olarak sofraya oturunca adamlar yemeğe öyle saldırmışlar ki, misafirden de açlar… O da geri çekilmiş ve adamların karnını doyurmasını beklemiş. Evine dönünce yemek yaptırmış ve ancak o zaman karnını doyurmuş. Samiri buzağıyı yapıp Hazreti Musa (a.s.)’da bu durumu görünce onu öldürmeye yeltenmiş. Allah şöyle buyurmuş Hazreti Musa (a.s.)’a: “- Samiri’yi öldürme! O cömerttir!” Yine Yahudiler ile yapılan bir gazadan sonra esirler Medine-i Münevvere’ye getirilip kılıçtan geçirilirken; Peygamberimiz (sav) içlerinden birisini ayırmalarını işaret etmiş. Hazreti Ali(r.a.) bu işe şaşırmış ve Peygamberimiz (sav)’e sormuş: “- Ya Rasullallah! Şuç bir, ceza bir, din bir, kitap bir. Onu niçin ayırdınız? — Ya Ali! Cebrail geldi, “Allah, onu öldürmesin çünkü o cömerttir. Cömertler Allah’ın dostudur!” buyurdu dedi, ben de bıraktım.” Öşür ve zekât veren biri hakkında Ali Osman Hoca Efendi, merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’ne; — Bu adam cimridir! Diyince merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri; —Aman efendim! O adam zekâtını, öşürünü verir! Diye mukabelede bulunuyor. Bunun üzerine Ali Osman Hoca Efendi şu keskin tarikat adabını dile getiriyor: “- Sen hiç o adamı ihvana bir tabak yemek yedirir iken gördün mü?…” Bir gün Ramıteni Efendimiz Hazretleri tekkede banyo yapacak içeri giriyor, hizmetlisi de kapıya bir kova sıcak suyu bırakıyor. Efendi Hazretleri kovayı içeri alıyor ama bakıyor ki su, dökülemeyecek kadar sıcak. Efendisine yeni mürid olmuş bir genç de belki ihtiyacı olur diye bir kova soğuk suyu kapının önüne bırakıp, öksürerek çekiliyor. Efendi Hazretleri bu iki suyu birbirine karıştırıp güzelce banyosunu yapıyor. Dışarı çıkınca; “- Kim idi o suyu getiren? Diye soruyor, o talebesi utanıyor yanlış bir iş yaptım zannederek, sıkılgan bir hâlde kendisi olduğunu fısıldıyor. Efendi Hazretleri kendisine şöyle mukabelede bulunuyor: “- Evlat, öyle bir iş yaptın ki, kırk yıllık ihvanı ileri geçtin.” Bu yüzden Cömertliği gözetlemek lazımdır.” Hoca Ubeydullah Taşkendi Hazretleri şöyle buyuruyor: “- Tevhid ibadette, teni şehvetlerden kullukta da gönlü boş fikirlerden kurtarmaktır. Yoksa Allah birdir ve onu bir olarak idrak edebilmek muhâldir. ” Bu söz öyle bir mânâ ve hikmet ifade ediyor ki bizlere sürekli derslerimizi yapmak, rabıtalarımızı tamamlamak hususunda edilen tavsiye ve öğütler bu sözle derin bir anlam kazanıyor. “onu idrak edebilmek… “ Altın halkanın tamamlayıcısı ve bir sonraki emanetçisine, erdiricisi merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’nin şu aşağıdaki sahra sohbetindeki sözleri bu mânâyı tefsir kabilindendir. Burada da ayrıca “ sözlerin büyüğü büyüklerin sözleridir” kelam-ı kibarı bir kere daha hakikat ışığını parlatıyor: “- En büyük kerâmet yüz yüze görüşmektir. Ali Osman Hoca Efendi “ El-mahbub kü’l-lel mahbub.” (insanlar birbirlerini seviyorsa birbirlerinin kusurlarını görmezler) derdi. Dışarı da Âdem(a.s.)’den beri salınmış bir şeytan var. Beşer şaşar içeride nefis var. Onunla başa çıkmak zor! Hazreti Âdem (a.s.)’ın melekler kırk gün çamurunu yoğurdular, Cebrail başlarında târif ediyor. Hazreti Âdem (a.s.)’in boğazına kadar cesedini yapmışlar. Şeytan karnına girmek için hamle yaptığında; “- Gelme! Ben buradayım! Diye içerden sesleniyor nefis… Ali Osman Hoca Efendi hastalanmış, durumu ağır! Rıza arıyor; “- on sekiz sene talebe okuttum. Beş yüz tane müftü olacak talebem var! Diyince yanındakiler hocanın mırıldanmasını fırsat bilip sormuşlar; — Hocam, nasılsınız? — Ağlıyorum, hiçbir şey yapamadık, bom boş gideceğiz! Diye cevap veriyor. İnsanların olgunu da böyledir. Yokluğa giderler, büyüdükçe… “ İşte, kelime-i tevhidin, mutlak Bir’in anlaşılma ve kavranma noktası… Daha ne denilebilir… Merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ile yirmi yılı aşkın bir süre birlikte olmuş, dizi dibinde hem hakikatları dinlemiş ve hem de hakikatları anlatmış bir büyük ehlullah, tarikat okulu müderrislerinden… Yolun meydana açılan büyük caddelerinden… İfta makamından emekli… Bakın o muhterem merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri’ni nasıl anlatıyor: “- Efendi (merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) ilk defa Çarşamba da ders almış. Biz de burada ders aldık. Perşembenin gelmesi çarşambadan belli olur. Gölge olması için ağaç olması lazım. Gölge, ağacın varlığına işarettir. Efendi şimdi üzerimizde ki çadırı işaret etti de ben de dedim ki; — Bu çadırın gölgesi cennet ağaçlarının gölgesine benziyor. Cennet çadırı olmasa bu çadır bu gölgeler ortaya çıkmaz. Bu gün bizim burada oluşumuz, cennette de bu gölgelerin altında oturup sohbet edeceğimizin müjdesidir inşallah. Bu gün biz buraya nasip olduk, inşallah cennette de bu çadırların altında eksiksizce otururuz. Bütün meşayıh ile başta Efendimiz( Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) olmak üzere orada olalım, inşallah. Bütün gayretimiz orada da mürşid-i kâmilimizin etrafında toplanmak arzusudur. Şu sohbeti yapanlardan Allah razı olsun! Ol söyleyeni dinle, Ol söyleteni anla, Kabul kıl ânı canla, Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler. Bizi buraya mevlanın izni ile Efendimiz ( Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri ) toplamadı mı? Şu devletli günümüz kutlu olsun, mutlu olsun, huzurlu olsun, evlerimize temizlenmiş bir hâlde dönelim inşallah. Kıyamet günü “ Allah için birbirlerini sevenler nerede? ” diye sorulacak. Bizler ter deryasına batmışız! O vakit gökten nurdan minderler indirilecek! Mahşer halkı bunlara bakacak ve imrenecekler. O zaman diyecekler ki; “ bunlar kimin için?” hatiften kendilerine şu cevap verilecek; “- Bunlar, dünyada iken ne peygamber idiler, ne şu idiler, ne de bu idiler! Bunlar bir yerden bir yere yürüyerek ya da binitli, sırf Allah rızası için bir birlerinin yüzüne bakan, beraber oturup Allah’ı zikredenlerdir. Bu da onlara mükâfattır!” diye ilan edilecek. Dünya hayatı için bir kere şans veriliyor. Ve değerlendirmeler görevli melekler tarafından yapılıyor. Bunlar karşımıza çıkacak. Artık ebedi âleme gidiyoruz. Bu bize ya mükâfat olacak yahut mücazat… Ya eşleri ile karşılıklı oturacakları bir cennet ya da kan ile irin kuyuları… Kevser… Bir damla içen ebedi susamayacak! Kıyamete kadar gelen insanların hepsi de bunlardan istifade edebilme şansı ile analarından doğacaklar! Vizesi; “la ilahe illallah”, şartı ise “iman”… Eğitimimiz hep cenneti kazanmak için. Her şey cennette… İşte böyle bir insandı merhum Hafız Muhammed Özcan Efendi Hazretleri… Şimdi onu bizden alan ecelin götürdüğü yerin giriş kapısında şunlar yazıyor: Şah-ı Nakşibend Tarikatı Meşayıhından, Hadim-i Piran Hafız Muhammed Özcan, D.05.03.1931,Ö.08.09.2009. Ruhuna Fatiha… [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Silsile-i Zeheb ( Altın halka) , Er Yavuz Yakut , Ekim 2011 [/toggle]
Sivaslı İsmail Hafız Hakkı Ürgübi (ks.)
Sivas – Ulu camii avlusunda Şeyhi İhramcızade hazretlerinin yanında Sivaslı İsmail Hafız Hakkı Ürgübi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi 1901 yılında Sivas’ın Ulu Atak mahâllesinde doğdu. Babası Feyzullah efendidir, dedesi İsmail Hakkı Efendi Sivas’a gelip yerleşmiş. Ataları Şam’dan Ürgüp’e daha sonra Zara’ya ve oradan da Sivas’a göç etmişler. Baba tarafından şecere silsilesi Hazreti Hüseyin’e kadar ulaşır. Annesi Hatice hanımın soyu da Horasanda Anadolu’ya İslâm’ın yayılması için gönderilmiş büyük mücahitlerden Şeyh Mahmut Merzubani Hazretleri Zara’nın Tekke köyünde Türbesinde medfundur. Çok az insanlara nasip olacak olayları hayatında yaşayan ve şahsında bütünleştiren bir güzel insanın ana ve baba soyunun Hazreti Peygambere kadar ulaşması tamamıyla Cenabı Allah’ın bir lutfudur. Annesiyle babasının evliliği kendisinden şöyle nakil edilir: “-Annemi evvelce birine nişanlamışlar lâkin nişanı erkek tarafı geri bırakmış. Tekrar başka birine nişanlamışlar fakat bir müddet sonra bu nişan da bozulmuş. Bu defa dayılarım annemi babamla evlendirmişler. Babam Seyyid, annem Şerif’tir. Eğer önceki o iki nişandan biri evliliğe dönüşseydi, elmas çamura düşmüş olurdu”. Merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri ilk tahsiline medresede başlamıştır. Öğrenciliği sırasında bir kız iki erkek kardeşini kaybetmiş, babası Rus Harbine katılmış ve bir daha da kendisinden haber alınamamıştır. İki sene sonra annesini kaybederek yetim ve yalnız kalmıştır..Bu zor şartlarda medrese tahsilini sürdürememiş fakat hafızlığını tamamlamıştır. Bundan sonra Hafız Hakkı ismi ile tanınır olmuştur. Askerliğini Sivas’ta yapmış, burada Nakşibendî Tarikatı Şeyhi İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretler ile tanışmış ve uzun yıllar yakın dostlukları ve samimi muhabbetleri devam etmiştir. Yedi yaşında namaza başlamış ve kazaya namazı kalmamış. Şakadan da olsa yalan konuşmamıştır. Resmen emekli olduğu 1977 yılına kadar ilk defa Hoca İmam Camii sonra Vişneli Camii, Meydan Camii ve Osman Paşa Camilerinde olmak üzere 52 yıl imamlık yapmıştır. Bir teneke buğdayın 14 lira olduğu yıllarda 12 lira 55 kuruş maaş alıyordu yani bir aylık maaşı ile karşılığında bir teneke buğday alamıyordu. Fakat Camiler boş kalmasın bilhassa bu ihvana hizmet ve Şeyhine yardım emeliyle bu görevi sürdürüyordu. Son derece mütevazı, kendini ön plana çıkarmayan, devamlı tefekkür hâlinde olmayı tercih eden merhum Hafız Hakkı Ürgubi Hazretleri, İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’’nin, mürşidi Mustafa Tâki Hazretlerinin tekkesine gittiğinde onun dikkatini celp ediyor ve tekkesinde imamlık yapmasını istiyor. Terbiyesi, ahlâkının güzelliği kendisini Tâki Efendi Hazretlerine sevdiriyor ve Tarikata intisab ediyor. Mustafa Tâki Hazretlerinin vefatından sonra Şeyh olan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, Hafız Hakkı Efendiyi genel Halifelikle görevlendiriyor. İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri yaşadığı müddetçe müridlerinin hizmet ve terbiye görevini Hafız Hakkı Efendi’ye vermiş, vefatından sonra Şeyhlik makamında aynı hizmeti sürdürmüştür. Bu hizmeti döneminde çok güzel bir topluluk oluşturmuş, Resulullah (S.A.V) Efendimizin hayatını şahsında ve Müridlerinde gündeme getirip canlı birer örnek olmuşlardır. Bu güzel insan güzel yaşadı, güzel bir günde (Beraat gecesi), güzel bir şekilde Rabbine teslim oldu.(18 Şubat 1992.)Yaşamında olduğu gibi ölümünden sonra da sevdiği insan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri ’nin Ulu Camii bahçesindeki kabrinin yanı başına âdeta kucağına defin edilmiştir. Mevlâ güzel insanlarla ahiret de birlikte olmayı sevenleri ile nasip etsin. Peygamberimizin ve güzel insanların şefaatlerinden mahrum etmesin! Ne mutlu güzel yaşayıp güzel ölenlere! [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Silsile-i Zeheb ( Altın halka) , Er Yavuz Yakut , Ekim 2011 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İhramizade İsmail Hakkı Efendi (ks.)
Sivas – Sivas Ulu camii avlusunda İhramcızade İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi İhramizade İsmail Hakkı Efendi, 1880 tarihinde Sivas’ın Örtülüpınar Mahallesi’nde dünyaya gelir. Babası Hüseyin Hüsnü Bey, Sivas’ta kolağasıdır. Halk arasında Nilli Hatun diye maruf olan annesi Ayşe Hanım, zamanın Nakşibendi büyüklerinden Seyyid Mustafa Haki Efendi’ye intisaplı Medineli bir seyyidedir. Sivas Çifte Minare’deki ilk tahsilinden sonra rüştiyeyi bitirmiş, ardından medrese tahsilini aynı yerde bulunan Şifaiyye Medresesi’nde yapmış olan İsmail Hakkı Efendi Arapça ve Farsça’ya vakıf olup, kendisini bilhassa dini ilimlerde yetiştirir. Tahsilinin ardından askerlik görevini Kurtuluş savaşı yıllarında maiyetindekilerle birlikte Suşehri’ne cephane taşımak suretiyle yerine getirir. İsmail Hakkı Toprak Efendi Tokat’ta Müskirat memurluğu, Sivas’ta Düyun-i Umumiye Memurluğu ve Cedid Tuzlasında Müdürlük yapar. 1931 yılında emekli olduktan sonra Çitil Han’da bir süre komisyonculuk yaparak elde ettiği geliri de insanların hizmeti ve ihtiyaçları için sarf eder. İsmail Hakkı Efendi, soyadı kanunundan sonra Toprak soyadını almış olmakla birlikte, gerek eserlerinde, gerekse çeşitli vesilelerle İsmail İhrami, Hakkı, Garibu’llah, Garibu’llah-ı Sivasi, Karibu’llah, Refi’u’llah ve Vakinu’llah adlarını kullanır. İhramcızâde, Sivas’ta bulunan Rifâi tarikatı büyüklerinden Seyyid Abdullah Haşim Efendi’ye intisap ederek, bir rivayete göre 5 yıl hizmet eder. İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretlerinin ilk mürşidi olan Abdullah Haşim’in “Evlâdım, senin nasibin bizden değil!”, diyerek bir nevi izin vermesi ve validelerinin, Mustafa Hâki Efendiye oğlunun durumunu anlatması ile mânevi bağın temelleri atılmış olur. Tokatlı Mustafa Haki Efendi’ye olan muhabbetinden dolayı bir müddet Tokat’ta çalışan İhramcızâde, üstadının 1908 yılında Tokat Mebusu olarak İstanbul’a gitmesi üzerine Sivas’a döner. 1919 yılında Haki Efendi’nin vefatı üzerine, 23 Nisan 1920’de T.B.M.M’ye Sivas Mebusu olarak katılan Mustafa Taki Efendi’(Doğruyol) ye intisap eder. Onun da 1925 yılında ahirete irtihali ile misyonu üstlenir. İsmail Hakkı Efendinin bazı veciz sözleri şöyledir. -İnsan ne ararsa zannında bulur. -Muhabbeti olan hata görmez, görse de göz yumar. -Şeriatı gözetiniz, şeriatı olmayanın tarikatı olmaz. -Öl ama söz verme. Eğer vermiş isen o sözden de asla dönme. -İdare ilmini öğrenin, insan kızınca şeytanın malı olur. -Oğlum, Allah’ın rızasına kazan, gönlünü yap, işini O’na gördür. -Neyi seversen onunla kalırsın, ne ile meşgul isen, o olursun! İhramcızade İsmail Hakkı Efendi’nin yapım ve tamirine vesile olduğu eserlerden bazıları şunlardır; Sivas Ulu Camii’nin onarımı, Hoca İmam Camii Minaresi. Sivas İmam-Hatip Lisesi, Hayırseverler Camii, Sofu Yusuf Camii, Serçeli Camii, Dikimevi Camii, Zara-Cencin Köyü İçme Suyu, Zara-Cencin Köyü köprüsü, Tozanlı Köprüsü, Sivas ve çevresinde muhtelif sebil çeşmeleri. İsmail Hakkı Toprak Efendi’nin meşlahı, kasketi, gözlüğü, saati ve diğer şahsi eşyaları Darende’de Hulusi Efendi Şeyhzadeoğlu (1914-1990) Özel Kütüphanesinde bulunmaktadır. İhramcızade’nin menkıbelerle dolu hayatından birkaç kesit şöyledir; …..İsmail Hakkı Toprak Hazretleri, bir kaç ihvanıyla beraber bir köye giderler. Akşam o köyde kalmaları mecburiyeti hâsıl olur. Kalacakları köy odası tek oda olduğundan, Efendi Hazretleri ve ihvanın bir odada yatmaları icap eder. İhvanlar arasında ve tarikata yeni intisap etmiş Osmaniyeli Hüseyin adında biri, “Canım şeyhim de bizim gibi yiyor, içiyor, oturuyor, kalkıyor. İşte şimdi bizim gibi yatıyor. Dur bakalım ne yapacak, şöyle yorganın altından gözetleyeyim”, diye düşünürken uyuyup kalır. Bu arada suratına gelen bir şamarla uyanır, bakar ki, Efendi Hazretleri namaz kılıyor. Namazın bitimine kadar bekler. Namazdan sonra gidip şeyhinin ayaklarına kapanır. Efendi Hazretleri buyurur ki, “Gardaşım! Hüseyin, insan dışarıda halk ile içerde Hakk ile olmalıdır.” …..Nurettin Doğan, Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden sonra o kadar üzülüp ağlar ki, artık bitkin bir hale düşer. Bir gün Efendi Hazretleri manen zuhur ederek buyururlar ki, “Gardaşım! Biz öldük mü ki, ağlıyorsun, üzülme.” …..Suriye’den kaçak eşya getirip bu suretle ticaret yapmakta olan birisi tarîkata intisabından sonra bu işi bırakır ise de, çoluk çocuğunun rızkının temininde zorluk çektiği için yine bu işe başlamaya karar verip, Efendi Hazretlerine gelir ve yaptığı ticaretten bahsederek izin ister ve izin alır. Suriye’ye varıp gerekli malları alarak atlara yükleyip Türkiye’ye doğru yola çıkar. Sınıra geldiğinde karşıda devriyeleri görür ama kaçacak zaman da bulamaz. Bu sırada çok süslü bir tilki ortaya çıkar. Bunu gören devriyeler, tilkiyi tutmak için peşine düşerler. Oradan bir hayli ayrılırlar. Bunu fırsat bilen adam atlarını alıp hududu rahatça geçer. Mallarını sattıktan bir zaman sonra yine gitmeyi düşünerek izin almak için geldiğinde, Efendi Hazretleri buyururlar ki, “Yok gardaşım! Bir daha tilki olmaya niyetimiz yok.” …..Efendi Hazretleri şöyle bir kıssa anlatmıştır. “Tokat’tan bir kadın hastalanıp, kocasıyla bizi ziyarete geldi, bana dua okur musunuz? dedi. Biz de ‘Ben de okumaya bir ağız yok, Şeyhimin ağzı ile okuyayım’ dedim. On beş günde bir bu kadın okumaya kocasıyla gelip gittiler. Kadının derecesi şeyhlik derecesine yükseldi, kocasının bir şeyden haberi olmadı.” …..İhramcızâde M. Kâzım Toprak Efendi anlatmıştır. “Sene 1945 yılından evvel idi. Bir Cuma günü, Cuma namazından sonra eve gittik. Evdekiler de hamama gitmişlerdi. Efendi Hazretleri, “Gardaşım! Semaveri yak da, bir çay içelim”, diye buyurmaları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. Çayı demledim. Kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada Efendimin minderine yakın bir yere koydum. Efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. Sonradan anladım ki, bu kitap Hafız Divanı imiş. Efendim kitaptan okuyup anlatırken ben de boşalan bardağımızı dolduruyordum. (Bir ara) Semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. Musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. Semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. Bu hali gören Efendim cebinden saati çıkarıp bakarak, “Gardaşım! Kerahet vakti gelmiş. Biz ikindi namazını da kılamadık” dedikten sonra buyurdular ki, “Gardaşım! Namazın kazası olur, lakin sohbetin kazası olmaz.” Alkan, muhayyilesindeki Efendi Hazretleri’nin tasvirini Altıncı Şehir’de şu sözlerle dile getirir. “Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle görebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarlarında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, meyvesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanların çehresinde ve “efendi hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tabahhur ederek atmosfere yayılan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siyasî memurları” son derece efendi ve hürmetkar davranmağa mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “efendi hazretleriydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıradan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu kimya ile ihya ediyordu; insanları güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve herşeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum ama anlıyordum.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Sivas Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hacı Mustafa Taki Efendi (ks.)
Sivas – Abdulvehhap gazi Kabristanı Hacı Mustafa Taki Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Mustafa Taki Efendi (1873–1925) Sivas’ta Oğlançavuş Mahallesinde dünyaya gelir Annesi Saniye Hanım, babası Mehmet Selim Efendidir. Bu yüzden Mustafa Takî Efendi’ye Selim Efendizâde de denilmiştir. İsmindeki Takî ilavesini sonradan aldığı anlaşılmaktadır. Meclis zabıtlarında ve Milli Eğitim Bakanlığı kayıtlarında adı Mustafa Takî olarak geçerken, nüfus kaydında sadece Mustafa olarak yer alır. Ayrıca, Kırk Hadis’inde ve yine bazı makalelerinde ismi Mustafa Nakî olarak da geçmektedir. Takî; ‘Allah’tan korkan, muttakî, dindar’ demektir. Nakî ise, ‘saf, katıksız, pak, tertemiz, arınmış’ anlamına gelir. Mustafa Takî Efendinin, makalelerinde, isminden sonra soyadı ya da belirleyici vasıf olarak her iki ifadeyi de bilinçli olarak kullandığı anlaşılıyor. İlk ve orta tahsilini Sivas İptidai Mektebi ve Rüştiyesi’nde, yüksek tahsilini de Medrese’de tamamlayan Mustafa Takî Efendi’nin hangi medreseden mezun olduğu ve hangi hocalardan ders aldığı bilinmemektedir. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Mustafa Takî Efendinin, her ne kadar kelâm ilminde ihtisas sahibi olduğu söylense de, makalelerinden ve Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmalarından fıkıh ilminde de otorite olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca ferâiz, tefsir, hadis ve siyer alanlarında da vukûfiyeti vardır. Müderris ve dersiâm olup Sultanî’de muallimlik, medresede fıkıh ve tefsir hocalığı, mahkeme azalığı, “Sırat-ı Müstakîm” ve “Sebîlürreşâd” dergilerinde yazarlık yapmıştır. Dönemin söz konusu en önemli dergilerinde, toplumun çeşitli kesimlerine yönelik uyarıcı ve yönlendirici makaleleri yayımlanmıştır. Zaman zaman bazı yazılara cevap vermiş, fikirlerini korkusuzca toplumun her kesimiyle paylaşmıştır. Mesela İstanbul’da Ermenice yayımlanan “Azâd-ı imâret” gazetesinde İslâm’daki cihadı vahşet olarak gösteren bir yazıya, “İslâmiyet’te Cihâd” isimli makalesiyle cevap vermiştir. Memuriyet hayatına 1887’de Sorgu Hâkimi (müstantik muavini) Yardımcılığı ile Adliye Teşkilatında başlar. 1891’de Hafik İlçesi Sorgu Hâkimi Yardımcısı olur. Adliyedeki görevini, 1894-1913 tarihleri arasında Sivas Adliyesinde Bidayet Mahkemesi zabıt kâtipliği, müdde- i umûmî (başsavcı) katipliği, Bidayet Mahkemesi başkatipliği ve mahkeme aza mülazımlığı ile sürdürür. Kısa bir süre Meclis-i Umûmî azalığında bulunur. 1914’te Sivas Sultanisi (Lise) Arapça öğretmenliğine atanmasıyla adliye teşkilatından ayrılır. Bir müddet Dâru’l hilâfe Türkçe müderrisliği ile Arapça-nahiv ve fıkıh müderrisliği yapar. Öğretmenlik görevini 22 Nisan 1920’ye kadar sürdürür. 1 Ağustos 1920’de 47 yaşında iken TBMM. I. Dönem Sivas mebusu olarak meclise girer. I. Dönem milletvekilliğinden sonra 1923’te Sivas’a Hadis ve Arapça öğretmeni olarak atanır. Bu görevde iken Hakk’a yürümüştür. Ömrünün çoğu araştırmak, eser telif etmek, yazılı ve sözlü olarak insanları irşad etmekle geçen Mustafa Taki Efendi, tasavvufi eğitimi için son dönem Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Tokat mebusu olarak da görev yapan Tokatlı Mustafa Haki Efendiye (ö.1917) intisap eder ve çok kısa bir sürede icazet alarak manevi eğitimini tamamlar. Mustafa Takî Efendi’nin, Tokat’a gidip, ders aldıktan üç gün sonra fenâ makamına çıktığı rivayet edilir. Onun bu kabiliyetine hayran kalan Hâki Efendi murakabe-i ahadiyet derslerini talim ettirerek sülûkünü kısa zamanda ikmal ettirir. Bu halden sonra Sivas’a dönmeye ve orada hatm-i Hâcegân okutup, ders tarif etmeye memur kılınır. Arkadaşlarından bazılarının, “acaba bu kadar kısa zamanda sülûkünü tamam edebildi mi”, gibi düşüncelerine karşılık, Mustafa Hâki hazretleri şöyle cevap vermiştir: “Sizler daha yarı yoldayken Mustafa Takî Efendi sülûkünü ikmal etmişti.” Mustafa Hâki Efendi, Mustafa Tâki Efendi için şöyle buyurur; “Mustafa! Senin elin bizim elimizdir.” Tokatlı Mustafa Hakî Efendinin Hakk’a yürümesinden sonra vazife İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Hazretlerine intikale ettiyse de sülûkünü ikmal etmediğinden muvakkaten, zuhurat yoluyla Mustafa Takî Efendiye ihvan teslim olmuştur. Mustafa Takî Efendinin ilmî otoritesi, devrin âlimlerince de takdir edilmiş, kendisinden saygıyla bahsedilmiştir. Hasan Basri Çantay, ondan ‘büyük sûfî, yüksek âlim ve ârif’ bir zât olarak bahseder. Onun ilmî otoritesini, hukuk bilgisinin derinliğini, mantık ve felsefeye olan vukûfiyetini, şer’î ilimlerdeki enginliğini kanun müzakereleri esnasında meclis kürsüsünden yaptığı konuşmalardan görmek mümkündür. 18 Ağustos 1925 senesinde ihvanlarından birisi olan Yoncalıklı Mehmet Beyin hanesinde beka alemine irtihal eder. Cenazesi yaylı at arabasıyla Sivas’a getirilir. Kabri, Sivas’ta Abdülvehhab Gazi Kabristanındadır. Mustafa Takî Efendi Hakk’a yürüyünce bazıları demişlerdir ki; “İlim üç Mustafa ile gitti. Çorumlu Mustafa Rûmi Efendi, Tokatlı Mustafa Hâki, Sivaslı Mustafa Takî dir.” İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi, Darendeli Hacı Hasan Akyol, Baytarbeyli Mustafa Efendi ve Müezzin Ali Efendi gibi, önde gelen şahsiyetler, onun sohbetlerinden feyiz almıştır. Bu arada Mustafa Tâki Efendi, Hakk’a yürüdükten sonra damadı Çerkez Yusuf Efendi ve oğlu Bedir Hafız (Doğruyol) şeyhlik vazifesini deruhte etmekte ısrarcı olmuşlardır. Bedir Hafız Efendi gördüğü bir rüyada babasının emri üzerine İhramcızâde Hacı İsmail Efendi Hazretlerine gelip arzuhâl etmesinden sonra, Bedir Hafız’a; “Gardaşım, Bedir Hafız o kolu da sen idare et” diyerek vazife-i ruhsatiye vermiştir. Toplam yedi çocuk babası olan Mustafa Takî Efendi dört kez evlenmiş, kendisinden bir kıza sahip olduğu ikinci eşi Behiye Hanım’dan boşanmış, 1950’de vefat eden üçüncü eşi Teyfika Hanım’dan çocukları olmamış, dördüncü eşi Emine Hanım’dan da boşanmıştır. Birinci eşi Hatice Hanım’dan altı çocuğu olmuştur. Ailesi daha sonra “Doğruyol” soyadını almıştır. Bahâüddîn Efendi onunla ilgili bir hatırasında şöyle anlatmıştır. “Mustafa Tâki Efendi’yi yaz günlerinde Tokat’a davet ederdim. Lütfeder teşrif buyururlardı. Kendilerini gören Tokat ihvanı onun aynen Mustafa Hâki Hazretlerine benzediğini söylerlerdi. Sohbetlerinde sayısız nasib-i maneviyye var idi. Ertesi yılın sonbaharında rahatsızlanmışlar ve beni emretmişler idi. Derhal Tokat’tan ayrılarak Sivas’a gittim ve orada hizmetleriyle bizzat meşgul olmak şerefine eriştim. Bir miraç gecesi miraciye okuyarak sohbet buyurdular. O yılın yaz aylarında yine ziyaretlerine gittim, bana Şam’a hicret etmem için emir buyurdular. Son görüşmemizdi. Kendileri ihvanların daveti üzerine Gürün’e gideceklerini söylemişlerdi.” Mustafa Takî Efendiye kendinden sonraki halifenin kim olacağı sorulunca buyurdu ki; “İhramcızâde Hacı İsmail Efendi Allah’ın halifesidir. Bizim halife tayinetme salahiyetimiz yoktur.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Sivas Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Yahya Dağıstani (ks.)
Mekke – Cennetül Mualla ’da Abdullah Mekki Hazretleri’nin Halifesi Seyyid Yahya Dağıstani Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i Şerifi Doğum tarihi bilinmemektedir. Hicri 1319,miladi 1899 tarihinde vefat etmiştir. Bulunduğu bölgede riyaset üzere büyük bir makamı var iken tarikat yolunu tercih eden mürşid-i kâmil büyüğümüzdür. Dağıstan Hanlarından olmasına rağmen, sadeliği seven, saltanattan kaçan bir zâttır. Osmanlı Sultanları tarafından da kendisine beratlar verilmiştir. Oğlu Halil Paşa ile birlikte Mekke-i Mükerreme’ye hicret ederler. Halifesi olduğu Abdullah-i Mekki Efendimizin hakka yürümesinden sonra Mekke-i Mükerreme’de bir zâviye yaptırarak ömürlerinin nihayetine kadar hizmet etmiştir. Seyyid Yahya Hazretleri’nin ne zaman dünyaya geldiği tam olarak bilinmemektedir. Onun 19. yy. başında Dağıstan’da yaşadığını sonra da Mekke-i Mükerreme’ye gittiğini kabul edebiliriz. Elimizde bulunan bir el yazmasında ondan bölgenin emiri, meliki sıfatlarıyla söz edilir. Ancak Dağıstan kaynaklarında bu isim ve vasıfta bir melik yoktur. Şu kadar ki Dağıstan’ın sosyal, dini yapısı göz önüne alınarak onun saygın bir aşiret lideri veya dini karizması dolayısıyla bu adla anıldığını söyleyebiliriz. Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin intisab etmesi ve şeyhin vefatı ile görevin onda kaldığını sonra Mekke-i Mükerreme’ye giderek Abdullah-i Mekki Efendimiz ile tanışıp kaldığını da yine belgelerden öğreniyoruz. Böylece onu tasavvuf ile ilişkisinin Abdullah-i Mekki Efendimiz ile tanışmasından önce olduğunu söyleyebiliriz. O dönem Kafkas halkının, Şeyh Şamil ve Hâlidi Meşayıhlarının liderliğinde Ruslarla mücadele ettikleri bir dönemdir. Rusların Kafkasya’yı işgali önlenememiş ve halk ile birlikte birçok âlim ve Hâlidi insanları Anadolu’ya ve İslam dünyasına hicret etmişlerdir. Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’de bu göçler ile Mekke-i Mükerreme’ye hicret etmişlerdir. Onun kendisine ait bir dergâhı olduğu ve Abdullah-i Mekki Efendimizin diğer halifesi şeyh Süleyman Kırımi ile irşat vazifesini yürüttüğü, ömrünü de Mekke-i Mükerreme’de tamamladığı bilinmektedir. Bozcalı’da ikamet eden Yunus Hocaefendi’nin kendi yazısından Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri hakkında şöyle bir rivayette vardır: “- Tarikatımızın silsilesinde otuz ikinci halkası olan Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nin hayatından bir parça. Kendisi aslen Dağıstanlı olup o memleketin hükümdarı idi. O günün paşalarına ait süslü, altın yaldızlı giysiler ile gezinirken şöyle düşünür: — Acaba bu benim giydiğim altın sırmalı, saf ipek, resmi elbisem ile kıldığım namaz Allah indinde makbul olur mu? Bu düşünce kendisinin meşguliyetini artırınca bunu sarayda bulunan bir hocaya değil de züht ve takva hayatı yaşayan bir tekke sahibine sormayı ister. Bu düşünce ile maiyetinde ki adamları ile birlikte Dağıstan da bir tekkeye vâsıl olur. Kapıya varınca atından inmeden orada bulunan dervişlere selam verir ve şeyh efendinin dışarı gelmesi için haber gönderir. Haberi götüren Derviş: —Erkan-ı hükümetten paşa geldi, sizi dışarıda bekliyor efendim! Diyerek efendi hazretlerini dışarı çağırır. Şeyh efendi dışarı çıkar; — Hoş geldiniz! Buyurun efendim! Der. Paşa, — Hayır, şeyh efendi! Attan inmeyeceğim! Bir mesele soracağım! Bunu halledin! Der. Şeyh efendi; — Paşa Hazretleri! Bunu saraydaki hocalara sorsanız daha isabetli olur. Biz keyfi fetva veremeyiz! Vereceğimiz fetva sizi üzer! Diye cevap verince Paşa da; — Hayır! Kızmayacağım! Üzülmeyeceğim! Siz halledeceksiniz! Der. Şeyh efendi; — O hâlde buyurun Paşa Hazretleri! Diyince paşa sorusunu sorar: — Şu üzerimde bulunan altın düğmeli ve sırmalı resmi elbiselerim ile namaz kılsam, Allah indinde kabul olur mu? Şeyh efendi bir süre bekler. Paşayı süzdükten sonra şöyle cevap veriri: — Af buyurun! Sizin hâliniz şuna benzer: Bir köpek kokmuş bir leşin başına varır, yer ve gırtlağına kadar karnı doyar. Aynı zamanda idrarı da gelir, idrarını yaparken de üzerine bulaşmasın diye bacağını kaldırır. İşte! Sizin işiniz buna benzer! Milletin malını yiyerek gırtlağınıza kadar doldurmuşsunuz, üzerinizdeki elbiseden dem vuruyorsunuz Paşa’m! Cevap ağırdır! Paşa attan iner, sırtındaki elbiseleri soyar, yanında bulunan adamlarına ve ümerasına; — Başınızın çaresine bakın! Ben artık gelmiyorum! Der. Derhâl şeyh efendinin elini ayağını öper, teslim olur.” Az zamanda çok mesafe kaydeder. Öyle hâle gelir ki şeyh efendinin ziyaretine gelenler; “- Efendim! Bize duâ buyurun! Dediklerinde, — Siz Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’ne gidin! Onun duası makbuldür çünkü o saltanatını birden bire terk etti. Belki o saltanat bizde olsaydı terk edemezdik! Diye cevap verirdi.” Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’ saltanatını öyle bir terk etmişti ki dergâhın bir köşesine çekilmiş hırkasına yama yapıyordu. Bir defasında da şeyh efendi Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri’nden için, “- Onda öyle bir hazine vardır ki, onun yaptığını ben yapamazdım!” buyurdu. Şeyh efendi vefat edince yerine Seyyid Yahya Dağıstani Hazretleri geçer. O dergâhtan Mekke-i Mükerreme’ye gider. Abdullah-i Mekki Efendimiz ile karşılaşınca büyüklüğü karşısında ona biat ederek ömrünün sonuna kadar orada kalır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Silsile-i Zeheb ( Altın halka) , Er Yavuz Yakut , Ekim 2011 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Bostancı Hacı Ali Efendi Hazretleri
Çorum Kabristanında Şeyh ebu Bekir Sıddıki Çorumi hazretleri’nin yanında Rufai Şeyhi Ebubekir Sıddki çorum-i nin halifesi Bostancı Hacı Ali Haydar Efendi, 1888 yılında Gürcistan’ın Ahıska kentinde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Mustak, annesinin adı da Güleser’dir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rusların tüm Kafkasya’yı ele geçirmesi üzerine ailece, önce Erzurum’a, sonra Çorum’a göç etmişlerdir. Çorum’da 1924 yılında Bekir Baba’nın tavassutuyla Makbule Hanımla evlenmiş ve buraya yerleşmişlerdir. Bu evlilikten Gülüzar ve Zehra adında iki kızı, Şükrü ve Ali Rıza adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Kızı Gülüzar 1932 yılında Hacı Ali Zöngür’ün sağlığında, altı yaşındayken vefat etmiştir. Mezar taşında bile adı, Hacı Ali Haydar Efendi olarak geçmesine rağmen nüfusta Ali Zöngür olarak kayıtlıdır. Hacı Ali Efendi, at üstünde sert ve heybetli duruşuyla dikkat çekiyordu. Ciddi ve sert mizaçlıydı. Çorum’a geldiğinde tasavvuf ve tarikata ilgi duymaya başladı. Bir ara İstanbul’a gitti ve orada Esat Efendi’nin sohbetlerine katıldı. Esat Efendi ona çok ilgi gösterdiyse de Ali Efendi, Çorum’a dönmekte kararlıydı. Çorum’da da Nakşibendi tarikatının Halidiyye koluna mensup, Çerkez Şeyhi diye maruf Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin sohbetlerine katıldı. O sert ve haşin tavırlarında değişiklikler belirdi ise de onun nasibi, bu dergahta değildi. Yıllar önce Hacı Bekir Baba, Ali Haydar Efendi’nin geleceğine dair işareti almıştı. Hatta Ahıska’dan geleceğini de biliyordu. Ömrünün son beş yılına gireceği sırada bu olayın gerçekleşeceğinden de ilham yoluyla haberdar olmuştu. Sonunda Ali Haydar Efendi geldi ama Hacı Bekir Baba’nın dergahına değil de Çerkez Şeyhi’nin kapısına gitti. Aradan çok süre geçmeden Hacı Ali Efendi, Bekir Babayı rüyasında görüyor; ayağına zincir takıp Çerkez Şeyhinin kapısından sürükleyerek Abdibey Cami yanındaki Rıfai Tekkesi’ne çekiyor. Uyandığında durumu Çerkez Şeyhi’ne anlatıyor. Zincirin izlerini göstererek acısının hala devam ettiğini söylüyor. Bunun üzerine şeyhi ona “Evladım, seni Kara Şeyh (Bekir Baba) istiyor. Ona teslim ol. Haydi git, seni bekliyor.”diyerek nasibinin olduğu yöne sevk ediyor. Çerkez Şeyhi’nin tavsiyesine uyan Hacı Ali Haydar Efendi, Rıfai Tekkesi’nin yolunu tutuyor. Oraya vardığında Bekir Baba, ona kapıda “Evladım Ali Efendi, bizi, en sonunda kendini sürükleterek kapımıza getirmek zorunda bıraktın.”diye latife ederek karşılıyor. Bekir Baba, her müridiyle yakından ilgilenirdi ama Ali Haydar Efendi’nin yetişmesine daha özen göstermişti. Her makamda gerekli dersleri takip eder, bütün makamları kısa sürede aşması için ona yol gösterirdi. Sonunda onu halifelik makamına kadar getirdi. Bekir Baba’nın yanında yetişen bir halifesi daha vardı. Aslen Bayburtlu olan Mustafa Sıkı da onun gözde müritlerindendi. 1924 yılında Bekir Baba’ya intisap etmiş, şeyhinin vefatından sonra Hacı Ali Efendi’nin sohbet ve zikir halkasına devam etmiştir. Bundan da anlaşılacağı üzere Bekir Baba’dan sonra Rıfai Dergahının şeyhi, 1928 yılından itibaren Ali Baba olmuştur. Ebubekir Efendi’nin son dönemlerinde Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına dair kanun gereğince tekkeler kapatıldığı için Ali Haydar Efendi, tarikat faaliyetlerini ve irşat hizmetlerini açıktan yapamıyordu. Kendisinin bir hazır elbiseci dükkanı vardı. Zaman zaman eline birkaç ceket alıp köy köy, kasaba kasaba dolaşıyordu. İnsanlara islamı, imanı, ahlakı, ibadeti anlatıyordu. Elindeki malların satılıp satılmadığıyla hiç ilgilenmiyordu. Sonra seyyar satıcılıktan vazgeçerek hizmetini Çorum’da yürütmeye karar veren Ali Haydar Efendi, şehrin dışında, Gürcü Köyü’nde bir bostan tarlası ekerek orada ikamet etmeye başladı. Müritleri, dostları ve onu arzulayanlar bostan tarlasındaki gümelesinde ziyaretine gelirlerdi. Çok zaman kavun, karpuz ve sebzeler arasında dolaşarak sohbet ve irşat ederdi. Böylelikle dikkatlerden uzak durmaya özen gösterirdi. Faaliyetlerini yılın ekseriyetinde tarlada yürüttüğü için kendisine Bostancı Hacı Ali Efendi derlerdi. Onun buradan da para kazanmak gibi bir arzusu yoktu. Yetiştirdiklerini ziyaretçilerine ve misafirlerine ikram ederdi. Bir sene Kuyumcu Köyü’nde bir tarlaya karpuz ekmişti. Şiddetli bir yağmur sonucu tarlayı sel basmış. O, bunu “Allah, sevdiği kuluyla alışveriş yapar.”diyerek tevekkülle karşılamış. Sel suları çekildikten sonra tarla tekrar yeşermiş. O yıl öyle karpuz olmuş ki yemekle, taşımakla bitirilememiş. Ali Efendi, müritlerinin hepsiyle yakından ilgilenirdi. Kendisinden sonra Allah’ın izniyle görev verilmesi muhtemel olanlarla daha yakından ilgilendiği bilinirdi. Kendinden sonra halife olacağını ilan ettiği Hacı Mustafa Anaç Efendi, İstanbul’dan gelen bir müridini, merhum üstadı Bostancı Ali Efendi’nin dergahına götürdü. Hanesinde uzun bir odası ve hilal şeklinde alemi olan bir sancağı vardı. Sağlığında zikir halkası orada kurulurmuş. Mustafa Anaç Efendi, dervişe şöyle der: “Bak evladım, üstadımız bu odada kalırdı. Alnını bu hilalli sancağa koyarak uyurdu. Ayaklarını uzatarak uyuduğunu hiç hatırlamıyorum. Onların bu takvası yanında ben, şeyhim demekten haya ediyorum.” Bostancı Ali Efendi, 1928 yılından 1957 yılında vefatına kadar yaklaşık otuz yıl Rıfai tarikatının manevi yükünü taşıdı. Müritleriyle yakın sohbet halindeydi. Güç şartlar altında gizli gizli zikir halakaları teşkil ediyor, burhanlar gösteriyordu. Yatağında rahat uyuduğu vaki değildi. Samimi, ihlaslı bir dervişti, şeyhti. Bostancı Hacı Ali Efendi, vefatından birkaç yıl önce Hacı Mustafa Anaç Efendi’ye halifelik vermişti. Ancak bu durum, dervişler huzurunda ilan edilmemişti. Şeyh Efendi, vefatına yakın bir dönemde Hacı Mustafa Efendi’den, hılafet verildiğine şahit olmaları için birkaç dervişi davet etmesini istedi. Hacı Mustafa Efendi de birkaç kişi davet etmesine rağmen yüze yakın derviş, Ali Efendi’nin dergah gibi kullandığı evinde toplandı.Ali Efendi, dervişlere hitaben, ömrünün sonuna yaklaştığını ifade ettikten sonra Hacı Mustafa Anaç Efendi’yi kendinden sonra halife tayin ettiğini açıkladı. Herkesin ona biat etmesini, ihtilafa düşmemelerini söyledi. Sonra Hacı Mustafa Efendi’ye görevinin ağırlığını hatırlattı: “Evladım, dervişlik bakır leblebi gibidir. Onu yutmasını bileceksin. Dervişlerde hata aramayacaksın. Zira dervişlik, ince ve zor bir yoldur. Ahir zaman şartlarının güçlüğü de eklenirse bu mertebeye ermek pek kolay değildir. Sabır, gayret, azim ve sebatla yoluna devam edeceksin. Senden beklenen budur.” Bostancı Hacı Ali Efendi, bundan birkaç ay sonra 4 Şubat 1957 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cenazesi, Ulu Cami’de kılınan namazdan sonra kalabalık bir cemaatin iştirakiyle Ulu Mezar’a kaldırıldı. Orada şeyhi Bekir Baba’nın yanına defnedildi. Eşi Makbule Hanım da aynı yılın Kasım ayında vefat etti. Oğullarının kabirleri de babalarının yanındadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ebubekir-i Sıddıki Çorumi (ks.)
Çorum kabristanında Sahabe’den Maruf Dede’nin yanında Rufai Şeyhi Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri (ö.1929), Gürcistan’ın Ahıska vilayetinde dünyaya gelir. Küçük yaşta Kur-an’ı Kerim’i hıfz eder. Hem hafız, hem de sesinin güzel olmasından dolayı, kendisini yetiştiren hoca efendinin tavsiyesi ile önce Samsun’a sonra da İstanbul’a gider. İstanbul’da Aziz Mahmud Hüdai Dergâhına giderek dergâhın o dönemdeki Mürşid-i Kâmili Mehmet Ruşen Hilmi Hazretlerine intisap eder . Mehmet Ruşen Hilmi Hazretleri, Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i ‘hazretlerine ; ─ Evladım, sen tavlacılık yapacaksın, der. O zamanlarda tavlacı, atları besleyen, tımarlayan ve bakımını yapan kişilere denilirdi. Yedi yıl üstadının vermiş olduğu bu hizmeti sürdürür. Bunun yanı sıra günlük derslerini çeker, haftalık sohbetlerine devam eder, büyük bir ihlas ve samimiyetle bu yola olan bağlılığını gösterir. Sonunda üstadı kendisine, ─ Gel evladım Ebubekir, sana seyahat göründü, der. Yanına yol arkadaşı olarak Sanemerli Hacı Ahmet Baba ismindeki zatı verir Onunla beraber seyahat edeceklerini söyler. Üstadı Mehmet Ruşen Hilmi Hazretleri, Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretlerine elindeki postu göstererek ─Evladım üzerindeki gömleği çıkart. Bundan sonra senin gömleğin bu posttur, der. Postu ortasından deler ve gömlek gibi başından geçirir. Ardından sözlerine şöyle devam eder; ─Bu post senin hem yatacak yerin hem de seccadendir. Bununla seyahat edeceksin. Zekât almayacaksın, sadaka kabul etmeyeceksin, fitre almayacaksın. Allah’ı seven bunları almaz. Çünkü bunlar fakirlerin hakkıdır. Sen hafızsın, manen zenginsin. Yiyecek hiçbir şey bulmazsan, üç gün aç duracaksın. Ondan sonra “Şeyhenlillah, benim karnımı doyurun”, diyeceksin. Seyahatini yaya olarak yapacaksın. Yoldan vasıta ile geçenler, vasıtalarına “buyur ederlerse” bineceksin. Kimsede kusur ve kabahat ararsan, kendi nefsine bak. Nefsini sigaya çek evladım. Allah işini rast getirsin, der ve gönderir. Şeyhi ile helalleşen Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri arkadaşı Sanemerli Hacı Ahmet Baba ile birlikte uzun ve yorucu yolculuğuna başlar ve çeşitli şehirleri gezerler. Seyahatleri esnasında vardıkları bir şehirde üç gün ikamet ederler. Fakat ne hikmettir ki, üç gün boyunca onlara, “Kimsiniz? Necisiniz?”, diye soran olmaz. Bir lokma ekmek dahi vermezler. Onlar da seyahat adabından olduğu için isteyemezler. Üçüncü günün sonunda, tam şehirden çıkarlarken, bir fırının önüne gelirler. Kendi aralarında konuşurlar. ─Şu fırıncıya durumumuzu söyleyelim. Bize bir tane ekmek versin, der ve içeri girerler. Fırıncıya durumlarını izah ederler. Fırıncı da kendilerine, ─Sapasağlam adamlarsınız, isteyeceğinize çalışsanıza. Bakın, ben sabahtan akşama kadar ateşin karşısında yanıyorum, çalışıyorum. Siz de gelmişsiniz benden bedava ekmek istiyorsunuz. Olmaz öyle şey! Diye öfkelenir. Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri, fırıncıya, ─Efendi! Biz senden bir tane ekmek istedik, sen bize bin tane laf saydın. Sadece “vermem” diyebilirdin. Ayrıca “sabahtan akşama kadar ateşin kendisi bile olmayıp, yalnız sana çarpan sıcaklığının yaktığını söylüyorsun. O ateş nardır ve nuru yakmaz. Allah’ın (cc) izni ile şu gördüğün ateş bize hiçbir şey yapmaz, der. Fırıncı dinler ve ardından, alaylı bir şekilde, ─Demek ateş size bir şey yapamaz, öyle mi? Şu fırına girin de görelim o zaman, diye cevap verir. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri ve yol arkadaşı birbirlerine bakar. Ardından Besmele-i Şerife çekip, fırının içine girer ve otururlar. Fırıncı neye uğradığını şaşırır, panik halinde kendini dışarı atar ve bağırmaya başlar. ─Yetişin, fırının içinde adamlar var, yanıyorlar! Bu arada, Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i Hazretleri ve Hacı Ahmet Baba fırının içine oturmuş, pişen ekmekleri dışarıya çıkarmaktadırlar. Halk, dehşetle bunu izlemekte, bir yandan da yalvarıp yakarmaktadır. ─Ne olur, fırının içinden çıkın, yanacaksınız, ne olur çıkın. Ancak, ne yapıp etseler de fayda etmez, onları çıkaramazlar. En sonunda şehrin kadısı çağrılır. Kadı Efendi, feraset sahibi, alim bir zâttır. Fırının içerisindeki kişilerin boş birileri olmadığını fark edip onlara, ─Şeriat hakkı için dışarı çıkın! deyince, fırının içinden çıkarlar. Çıktıklarında, elbiselerinde ne bir ateş vardır, ne de vücutlarında yanma izi… Sadece üstleri fırının külleri ile kirlenmiştir. Kadı Efendi, onları alır ve kendi evine götürür. Neden böyle bir şey yaptıklarını sorar. Ebubekir-i Sıddık Çorumi Hazretleri ve arkadaşı, durumlarını Kadı Efendiye izah ederler. Bunun üzerine Kadı Efendi, onların elbiselerini yıkattırır ve onları bırakmak istemez. Onlara güzel bir sofra hazırlattırır. Yemekten sonra yatak hazırlatıp gece ağırlar. Sabah ezanı okunduğunda, kalkarlar. Namazlarını kıldıktan sonra kadıya hitaben, ─Efendim! Artık biz burada durmayalım. Zira halk bizi görürse, büyük bir teveccüh gösterebilir. Bu da nefsimize hoş gelir. Onun için biz gidiyoruz, deyip o şehri terk ederler. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri ve Sanemerli Hacı Ahmet Baba, bu ve buna benzer pek çok hadiseler yaşamış, pek çok şehirler gezmiş, nihayetinde Irak’a geçmişlerdir. Bir müddet Bağdat’ta Abdülkadir Geylani Hazretlerinin türbesinin yanında kalırlar. Daha sonra Irak’ın Basra şehrine gelirler. Seyyit Ahmed-el Kebir-i Rufai Hazretleri’nin kabrini ziyarete gitmek istediklerini, oraya nasıl gideceklerini, oradaki halka sorarlar. Orada bulunanlar da, kendilerine, ─Efendim, siz çok yanlış zamanda gelmişsiniz. Buradan o mübareğin kabrine altı ay aralıklarla kervan gider. İlk kervan yeni gitti. Diğer kervanın gidişini beklemeniz gerek. Ancak, “biz yürüyerek gideceğiz derseniz”, o da çok tehlikeli ve zordur. Orası çok sık ormanlık bir arazidir. O’nun kabrini aslanlar bekler. Sizi parçalarlar, ölürsünüz, derler. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri, ─ Ölürsek, onun yolunda ölelim. Ne olursa olsun gideceğiz. Hasbinalallah veniğmel vekil. Benim vekilim o’dur. O’ndan güzel vekil yok. Mülkün sahibi O,dur, der ve yola koyulurlar. Sıcak bir bölge olduğu için, yolculuk çok zor ve meşakkatli geçmektedir. Buna rağmen, Ebubekir-i Sıddık-i Çorumi Hazretleri ve yol arkadaşı o mübareğin aşkı ile yanmakta ve hiç durmadan yollarına devam etmektedirler. Epeyce bir zaman gittikten sonra artık takatleri kalmaz. Sıcak bir yandan, açlık bir yandan bastırmıştır. Bir ara yorulur ve dinlenmek için otururlar. Bir müddet dinlendikten sonra, bakarlar ki, bir ağacın kenarında, daha yeni pişmiş sıcacık bir ekmek. Hemen ekmeği alır ve yürümeye devam ederlerken bir anda karşılarında yırtıcı hayvanları görünce içlerine bir korku hâsıl olur ve hemen, “Hıfzıhuma Vehüvel Aliyyül Aziym” deyip, gözlerini yumup otururlar. Kendilerini parçalayacaklar diye beklerken, hayvanlar kuyrukları ile yön gösterir gibi hareketler yaparlar. Ebubekir-i Sıddık Çorumi Hazretleri, ─Hasbünallah Veniğmelvekil! Sen ne güzel vekilsin. Mahlûkatı emrime verdin. Mahlûkat bana selam verdi, der. Ayağa kalkarlar, aslanlar da ayağa kalkar. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretlerini ve arkadaşını, Ahmed-i Kebir-i Rufai (ks) Hazretleri’nin türbesine kadar getirirler. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi (ks) Hazretleri ve arkadaşı türbede üç gün kalırlar. Üç gün sürece, kendilerine tanımadıkları nur yüzlü bir kişi tarafından süt getirilir. Vakitlerini zikir, tefekkür ve ibadet ile geçirirler. Üç gün olduğu halde, halen Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretlerini görememişlerdir. Bundan dolayı gayet üzüntü duymuşlardır. Gidecekleri gün Hazreti Pire, manen rabıta ederler ve kendisine, ─Efendim, üç gündür buradayız. Bir “Hoş geldiniz” bile demediniz. Bir edepsizliğimiz mi oldu?” diye sorarlar. O anda Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri manen, tebessüm ederek, ─Evladım, siz bizim misafirimizsiniz. Üç gündür size süt getiren kim zannediyordunuz?.. Üç gün boyunca onlara yemek getirenin Ahmed-i Kebir-i Rufai Hazretleri olduğunu anlayan Ebubekir-i Sıddık-i Çorumi Hazretleri ağlaya ağlaya, mahcubiyetini ifade eder. Bir müddet daha orada kaldıktan sonra, büyük bir üzüntü ve gözyaşları içinde, mübareğin türbesinden ayrılırlar. Oradan ayrıldıktan sonra Mekke’ye giderler. Beş yıl boyunca Mekke ve Medine de mücavir olarak hizmete devam ederler. Mübarek Hafız-ı Kurra olması hasebi ile altı saatte bir hatim etmektedir. Beş yılın sonunda Fahr-i Kâinat (sav) Efendimiz mana aleminde, “Evladım Ebubekir! Senin seyr-i sulukunu yapacağın yer Mısır’da Abdurrahim Tantavi’dir. O’nun dergâhına gideceksin icazetini oradan alacaksın” buyururlar. Yedi yıl gibi uzun ve meşakkatli ve bir o kadar da tehlikeli olan seyahatin sonunda, Mısır’ın Tanta vilayetine gelirler. Orada bulunan, Abdurrahim-i Tantavi Hazretleri’nin dergâhında üç gün misafir olurlar. Üç gün boyunca kendilerine, ne bir “hoş geldin” diyen çıkar, ne de yemek saatinde, “buyur, sen de yemek ye” diyen. Buna rağmen üç gün boyunca ibadet ve taât ile uğraşırlar. Üçüncü günün sonunda, kendi kendilerine, “Herhalde bizim bu dergâhta nasibimiz yok, artık gidelim.” derler ve çarşıda bulunan eski bir ahbabı ziyaret etmek için dergâhtan ayrılırlar. Nihayet ahbaplarının yanına varırlar. Onunla sohbet ederler iken, şehrin ortasında büyük bir gürültü kopar. Bir anda herkes sağa sola kaçışmaya başlar. Dükkân sahipleri kapılarını kilitler. Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretleri de, arkadaşına sorar: ─Neler oluyor? İnsanlardaki bu telaş niye? O da, ─Sorma Ebubekir Efendi! Bu gelen meczubun biridir. Arada bir gelir. Böyle bağırır. Dükkânı açık olan olursa, elindeki sopa ile vurur. İnsanlar ondan korktuğu için, o, çarşıdan çıkana kadar kimse dükkânından dışarı çıkmaz, der. Bu arada, o meczup, Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretlerinin olduğu dükkânın kapısının önüne gelince, elindeki sopa ile bir defa vurur ve şöyle seslenir. ─Ey! Ebubekir Sıddıki Çorumi! Sen kimden izin aldın da, burayı terk ediyorsun? Çabuk çık dışarı! Ebubekir-i Sıddık-i Çorumi Hazretleri, bu gelen zatın bir Hak aşığı olduğunu anlar ve dışarıya çıkar. O meczup zat önde, Ebubekir-i Sıddık-i Çorumi Hazretleri arkada, şehrin dışına doğru yürümeye başlarlar. Mağara gibi bir yere gelirler. O meczup, bir nöbetçi gibi mağaranın önünde bekler ve Ebubekir-i Sıddık Hazretleri içeri girer. Orada uzun boylu, sarışın, seyrek sakallı, gayet zayıf bir zat olan Abdurrahim Tantavi Hazretleri bulunmaktadır. Başka kimse yoktur. Mübarek Tantavi Hazretleri şunları söyler. ─Derviş acıkmaz, derviş susamaz, derviş yorulmaz, derviş kızmaz, derviş küsmez. Derviş güneş gibi olur, herkese sıcaklığını verir. Derviş rahmet gibi olur, herkese dua eder. Derviş su gibi olur, cömerttir. Derviş toprak gibi olur, herkes ezer yine bin bir meyvesini verir. Derviş demek Allah’a dost demek. Dergâha eşik demek. Herkes çiğner de sesini çıkarmaz! Hacı Ebubekir Baba sağa sola bakınır, kimsecikler yoktur. Söylenenlerin kendisine olduğunu anlar. “Ya Rabbi O söylediği ile amel ediyor. Bana da duyduğum ile amel etmeyi nasip eyle” der ve ağlamaya başlar. Onun menkıbevi hayatının bu bölümünde, Mısır’dan dönünce doğruca İstanbul’a gittiği, Sultan Abdülhamit Han’ın huzuruna çıktığı, halifelik icazetini göstererek, ─Padişahım! Benim icazetim budur. Eğer yer gösterirseniz, ben de bir dergâh açmak istiyorum, deyince, kendisine Çorum’da dergâh açması ve derviş yetiştirmesi için mühürlü bir kâğıt verildiği nakledilir. O zamana kadar Çorum’da sekiz tane dergâh bulunmaktadır. Dokuzuncu dergâhı da Ebubekir Baba açar. Mübarek günlerde dokuz tarikatın mensupları bir yerde toplanır zikrullah yaparlardı. Hacı Ebubekir Baba geçimini değirmencilik yaparak kazanmış, Allah için harcamış, dünyalık hiçbir şey biriktirmemiştir. Bu aşk ve muhabbet ile Çorum’da, Ümmet-i Muhammedi irşada başlayan Ebubekir-i Sıddıki Çorumi Hazretlerinin, manevi görevi süresince, pek çok kerametleri cereyan eder. Hacı Ebubekir Baba Hazretleri Çorum’un üst tarafında “solak değirmen” diye tarif edilen değirmenin sahibidir. Değirmencilik yaparak geçimini sağlamaktadır. Sürekli değirmenin etrafında zikrullah yapar, çok aşklı ve coşkulu zikrullah yaptırır. Yeryüzündeki bütün şeyhleri manen çağırır. Bir gün Ebubekir Baba zikrullaha başladığı zaman, değirmenin yakınındaki suda bulunan kurbağaların dahi Allah’ı zikrettiğine, orada bulunan herkes şahit olmuşlardır. Lafza-i Celale gelindiğinde yerin Allah’ı zikrettiğini, sallandığını dahi herkes gözleri ile görmüşlerdir. Hay esmasına gelindiğinde büyükçe bir ateş yakar. Oradaki diğer şeyhleri davet eder. ─Buyurun ateşe girin, der. Diğer şeyh Efendiler: ─Aman Ebubekir Baba! Bizde bu kabiliyet yok, diye cevap verirler. Mübarek, tek başına o alevlerin içerisine kendini bırakır, Allah’ı zikreder. Seyahat ederken, güneşin yakmasından dolayı, kararmış bir teni olduğu için kendisine “Kara Şeyh” de denilmektedir. Dergâhta Hacı Ali Efendi ve Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine ayrı bir alaka göstermiş ve bu iki zâtı kendisi hayatta iken yetiştirmiştir. Ebubekir Baba, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri’nin henüz on sekiz yaşında iken, ileride Mürşidi Kamil olacağını, işaret buyurmuşlardır. Hacı Ebubekir Baba Hazretleri kendisinden sonra bir halife yetişmemesinin üzüntüsünü yaşar ve bazen bundan dolayı hüzünlenmektedir. Ancak ömrünün son beş senesinde Ali Efendi gelir. Ali Efendi Çorum’a geldiği zaman onu Nakşibendî üstadı Çerkez şeyhi Hacı Ömer Efendi (1849-1924) diye bilinen zâtın sohbetine götürürler. Şeyh Ömer Efendinin kapısına gitmeden önce Ali Efendi eşkıyadır. Çok haşarı, gözüpek ve biraz tehlikeli birisidir. İlk olarak Şeyh Ömer Efendinin dergâhına gider fakat manevi dosyası Ebubekir Baba’dadır. Çerkez şeyhi Hacı Ömer Efendi, Ali Efendiye, ─Oğlum! Kara Şeyh beni de rahatsız ediyor. Sen oraya gideceksin. Nasibin orada, dosyan Ebubekir Baba’da, diyerek Ebubekir Baba Hazretlerinin kapısına gönderir. Neticede Ebubekir Baba Hazretleri, bir akşam Bostancı Hacı Ali Efendinin mana âleminde ayağına zinciri takar, tespih çeker gibi Çerkez Şeyhinin kapısından sürükleye, sürükleye kapısının önüne getirir ve Ali Efendiye latife ederek şöyle der, ─Evladım Ali Efendi! En sonunda kendini sürüklete, sürüklete kapımıza geldin. Ebubekir Baba Hazretleri bu mübarek zâtı beş sene içerisinde yetiştirir. Ali Efendi’ye bütün makamları aştırır ve halifelik makamına kadar getirir. Bostancı Hacı Ali Efendi Hazretleri vazifeyi aldıktan sonra, Ebubekir Baba Hz.leri bir gün, ─Gel oğlum Ali, sana bir sırrımı açıklayacağım, der ve otuz sene önce yaşadığı tecelliyi anlatır. ─Oğlum! Ben tarih atmıştım. Herhalde bu gece emaneti teslim edeceğiz. Dervişleri topla da helalleşelim, buyurur. Dervişler haberi alır almaz dergâha toplanırlar. Aradan birkaç saat geçer. Ebubekir Baba Hz.leri, gecenin bir vaktinde gözünü açar. ─Oğlum Ali, dervişler nerde, diye sorar. Bostancı Ali Efendi Hazretleri, ─Efendim bir kısmı gitti, bir kısmı kaldı, der. Ebubekir Baba Hazretleri, ─Ne yapalım evladım nasipleri bu kadarmış. Allahaısmarladık, der ve o anda, ─Aleykümüsselam melekül mevt, diyerek Azrail (as) ı karşılar ve ardından, ─Ben ihtiyar adamım. Benim canımı acıtma, der ve “hu” esmasıyla ruhunu teslim eder. Kabri Çorum Mezarlığında sahabeden Maruf Yayan Dede’nin yanındadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Çorum Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi (ks.)
Medine – Cennetül Baki Hz. Osman’nın yakınında Abdullah Mekki Erzincani nin halifesi Yahya dağıstani’nin halifesi Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Mustafa Efendi, aslen Bayburtlu bir aileye mensuptur. Ailesi, 1829 yılında Ruslar tarafından Bayburt’un işgali üzerine Şiran’a göç etmişlerdir. Günümüzde Gümüşhane’nin bir ilçesi olan Şiran’ın Sarıcalar Köyü’nde 1254/ 1838 tarihinde Mustafa Efendi dünyaya gelmiştir. Annesinin adı Havva, babasınınki ise Ömer’dir. Şiran’da doğduğu için Şirani, Hz. Ömer soyundan geldiği için Faruk-ı Şirani diye anılmıştır. Mustafa Efendi, dindar bir aileye mensuptu. Dört yaşında babasından ilk dersleri alarak okumaya başladı. On yaşlarında Trabzon’da medreseye kaydoldu. Burada temel ilimlerden icazet aldıktan sonra tahsilini ilerletmek için Tokat medreselerine gitti. Burada dört yıl kaldı. Zeka ve kabiliyetiyle dikkat çeken Mustafa Efendi, hocalarının da delaletiyle Uşak’a gönderildi. Orada iki yıl kadar kaldı. Birçok dersten icazet aldı. Dini ilimlerde belli bir düzeye geldi. Ancak kendinde manevi bir boşluk hissediyordu. Arkadaşlarına “Heybenin bir gözünü doldurduk. Öbür gözü boş kaldı.”diyerek bunu dile getiriyordu. Onun tasavvufa meylini bilen hocası, ona hacca gitmesini tavsiye etti ve orada aradığı kişiyi bulabileceğini söyledi. Hac’da Şeyhi Yahya dağıstani hz’ne intisabı Hocasının tavsiyesi üzerine Mustafa Efendi, yirmi yaşlarında iken hac farizasını yerine getirmek üzere yola çıkar. Uzun ve çileli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşır. Kalacak yeri olmadığı için mezarlıklarda kaldığı rivayet edilir. Mualla kabristanında uykuya daldığı bir sırada bir sufi onu uyandırır. O zat, Nakşibendiyye tarikatının Halidiyye koluna mensup Abdullah Erzincani’nin halifesi Yahya Dağıstani’ye mensupmuş; Mustafa Efendi’yi ona götürür. Mustafa Efendi, hocasının işaret ettiği zatı bulmuştur. Ancak Yahya Efendi, müritlerinin çokluğu nedeniyle onunla ilgilenememiştir. Kim olduğu, nereden geldiği bile sorulmamıştır. Sonra Yemenli bir arkadaşının delaletiyle Yahya Efendi’nin huzuruna çıkmıştır. İntisap, bu buluşmada gerçekleşmiştir. Derhal seyr-i süluk ve riyazata başlamıştır. Takvasının gereği olarak tekkedeki yemekleri bile yemeyip dağlardaki otlarla karnını doyurmuştur. Buradaki nefis terbiyesi, yedi yıl kadar sürmüştür. Manevi mertebesi yükselmiş ve kalb gözü açılmıştır. Tasavvuf terbiyesinin sonunda irşatla görevlendirilme zamanı gelmiştir. Yahya Efendi’nin dergâhında mürşit seviyesine ulaşmış üç Mustafa vardır. Biri Şiranlı, biri Yemenli, diğeri de Pakistanlıdır. Bunlardan sadece birisi Medine’de kalabilecek, diğerleri gönderileceği yerlere gideceklerdir. Yahya Efendi, kendisi bir tercihte bulunmak istememiş. Üçünün de eline birer kağıt verip Medine’ye göndermiş. Üç arkadaş Medine’ye gidip Ravza-ı Mutahhara’ya varmışlar ve boş kağıtları oraya bırakıp sabahı beklemeye başlamışlar. Sabah ezanıyla birlikte Hz. Peygamber (sav)in kabrinin başına vardıklarında Pakistanlının kağıdına Hindistan, Yemenlinin kağıdına Medine yazıldığını görmüşlerdir. Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin kağıdında ise Anadolu Çorum yazısı bulunmaktadır. Çorum’a gelişi Mustafa Efendi, görev yeri belli olmasına rağmen bir türlü Medine’den ayrılmak istemez. Ama verilen göreve, gösterilen yere gitmek zorunda olduğunun da bilincindedir. Günlerce Mescid-i Nebevi’ye gider, Hz. Peygamber(sav)in kabri başında gözyaşı döker. Bir gün huzuruna kabul edileceğine dair manevi işaret aldıktan sonra Medine’den ayrılır. İstanbul’a gitmek için Cidde limanına gider. Ancak yanında yol parası yoktur. Fakir bir derviş olarak gemiye biner. Kontrol esnasında biletsiz olduğu için gemiden indirilir. Kaptan, limandan ayrılmak için bütün hazırlıkları tamamlamıştır ama gemiyi bir türlü hareket ettiremez. Makine aksamı elden geçirilir, bir arızaya rastlanmaz. Hikmeti araştırılırken bileti olmadığı için indirilen yolcu gelir akıllarına. Şehrin her yerinde o dervişi ararlar. Sonunda bir mescitte namaz kılarken bulurlar. Ona yalvarıp yakarırlar, gemiye binmeye razı ederler. Artık manevi bir engel kalmamıştır. Gemi, normalden daha hızlı yol alır ve beklenenden önce İstanbul’a varır. Gemiyi durduran Kara Şeyhin kerameti, kısa zamanda tüm İstanbul’da yankılanır. Bu olay o kadar çok meşhur olur ki devrin padişahına kadar ulaşır. Sultan II. Abdülhamit Han, şeyhülislamın başkanlığında İstanbul’un tanınmış âlimlerini toplar. Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin de katıldığı bu mecliste bir çok mesele tartışılır. Mustafa Efendi, manevi ve ilmi ağırlıyla dikkatleri üzerine toplar. Padişah, Şeyh Efendiden çok etkilenir ve sarayda kalmasını teklif eder. Ancak Mustafa Efendi, Şeyh Yahya Dağıstani’nin görevlendirdiği yere gitmek arzusundadır. Bu nedenle teklifi kabul etmez. Kendisine verilen atiyyeleri de hazineye bağışlayarak maddi bağımlılık altına girmekten kurtulur. İstanbul’dan ayrılışında vatan hasreti ağır basar. Görev mahalli olan Çorum’a gitmeden önce Şiran’a gider. Orada babasının ısrarıyla kendi köyünden Güllü Hanımla evlenir ve bir süre Şiran’da kalmaya karar verir. Orada tekke kurarak irşat faaliyetlerine başlar. Ancak Şiran’ın nüfuzlu ailelerinden Telli sülalesine mensup Ali Çavuş ile arası açılır. Tartışmalardan canı sıkılan Mustafa Efendi, Şiran’dan ayrılır. Önce Niksar’a, oradan da bazı müritleri ve akrabalarıyla birlikte Medine’de işaret edilen Çorum’a gelir. Mustafa Efendi Çorum’a gelince Mekke’deyken tanıştığı bir zengin tarafından kendisine Kellegöz Camiinin kıble tarafında bir ev tahsis edilir. Şeyh Efendi, buranın üst katını ev olarak, alt katını da tekke olarak kullanır. Bir bağ ve bir de tarla alır. Çiftçilikle hayatını devam ettirmeye çalışır. Tekkede de manevi ağırlıklı sohbetler yapar. Çorum’a yerleşince İskilipli Emine hanımla evlenir. Çorumlu Pir diye de bilinen Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi, Çorum’daki dergahından hareketle İskilip, Tokat, Niksar, Sivas, Alucra, Samsun, Amasya, Darende, Afyon gibi belli başlı merkezlerde irşat faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu nedenle talebe ve müritlerinin sayısı bilinemiyor. 366 tane halifesinin olduğu söyleniyor. Bayburtlu Ahmet (Amcasının oğlu), Tokatlı Hacı Salih efendi, Darendeli Mahmut, Alacalı Ahmet Efendi, Tokatlı Mustafa Haki, Niksarlı Ahmet Efendi, Sivaslı Mustafa Taki, Başçiftlikli İnceimamzade Hasan efendi, Mesudiyeli Sarıalizade Ahmet Efendi, İskilipli Ömer Efendi, Tosya Çevlikli Mehmet Gülşen, Torullu Hacı Osman, Çalganlı Osman, Alucralı Hacı Hasan vekendi oğlu Hacı Faik Efendi en çok tanınanlarıdır. Şeyh Mustafa Efendi’nin ilk eşi Güllü Hanımdan iki oğlu, bir kızı olmuştur. Kızı, Çorum’un meşhur müderrislerinden Kürt Hacı Mustafa Efendi ile evlenmiştir. İskilipli Emine Hanımdan Faik ve Hilmi Efendiler dünyaya gelmiştir. Faik Efendi, babasının halifesi Niksarlı Ahmet Efendi’den tasavvufi eğitimini tamamlayarak Nakşibendi silsilesini devam ettirmiştir. Menkıbeleri ……..Şiranlı Hacı Mustafa Efendi, müritlerine görev verirken usulüne uygun yapmalarını ve gereken fedakarlığı göstermelerini tembih edermiş. Bir gün civar kazalardan ziyaretine gelen bir bir müridine memleketine dönmek için izin vermiş. Ertesi gün aynı zatın çarşıda vasıta aradığını görünce:” Ya… Vesait de mi aranırmış. Biz Mekke vadilerinde yalın ayak mürşid-i kâmil arayıp gezdiğimizde ayaklarımızın yarıklarına çekirgeler gizlenirdi. Şimdi siz, kolay buldunuz da kıymetini bilmiyorsunuz.” diyerek uyarmış ve tasavvuf yolunun çileli olduğuna işaret etmiş. Bunun üzerine o zat, memleketine yürüyerek dönmek zorunda kalmış. …….Bir gün Mustafa Efendi’nin tekkesine medrese tahsili görmüş bir kişi geldi. Şeyhin halkasına oturdu. Şeyh Efendi, sükut halindeydi. Beklemekten sıkıldı. -Efendi, böyle sükut etmek yerine burada toplanan insanlara sohbet etseniz ve onlara islamdan bir şeyler öğretseniz daha iyi olmaz mı? Mustafa Efendi, hiç cevap vermedi. Adam çıkıp gitti. Olayı izleyen müritlerinden biri: -Efendim, adam sizi azarlar gibi konuştu. Niye cevap vermediniz? deyince Mustafa Efendi: -Sükutumuzu anlamayan, sözümüzü hiç anlamaz, diyerek sükut halini kavramanın önemine işaret etmiştir. ……..Şiranlı Şeyh Efendi, maneviyatı gülcü bir insandı. Allah aşkı ve peygamber sevgisiyle birlikte Kur’an-ı Kerim’e büyük bir saygısı vardı. Onu okuyan ve yazana da elbette hürmet ederdi. Kazancızade Hacısağlardı. Yazdığı Kur’an-ı Kerim sayısı kırkı geçmişti. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı, diğer adıyla 93 harbi sırasında memlekette kıtlık hüküm sürüyordu. Osman Efendi de ailece üç gün aç kalmışlardı. Osman Efendi, bir sabah Kellegöz Cami’inde namazı kılıp aceleyle evine yönelir. Yazmakta olduğu Kur’an-ı Kerim’in kalan iki cüzünü tamamlamak niyetindedir. Onu yazıp teslim edecek ve ailesinin geçimini temin için üç beş kuruş alacaktır. Fakat ardından kendisine seslenildiğini duyar. Dönüp bakar ki Şiranlı Şeyh Efendi’dir. Eliyle gelmesini işaret eder. Gitmese olmaz. İçinden “Be mübarek, senin yanına gelinceye kadar ben iki sayfa daha yazardım.”diye geçirir. Şeyh Efendi, ısrarla içeri girmesini ister. Osman Efendi de aynı şeyleri içinden geçirmeye devam eder. Şeyh Efendi “Hoca, bırak şu iki sayfa derdini. Sen bunun şevkiyle iki Kur’an daha yazacaksın.” derken kapının arkasındaki un çuvalını gösterir. Onu alıp götürmesini, afiyetle yemelerini söyler. Hattat Hacı Osman Efendi, ömrü boyunca o iyiliği unutmaz. Şeyh Hacı Mustafa Efendi, Hıdırlık’a on beş günde bir gider, ziyarette bulunurmuş. Ancak şadırvandan ileri gitmez ve türbelere çıkmazmış. Ziyaretlerini türbenin“Mescidin girişinde iki mübarek şehit daha yatıyor. Nasıl olur da ben onları çiğneyerek sahabelerin kabirlerini ziyarete gidebilirim?”diye cevap vermiş. Yıllar sonra cami ve türbenin bu günkü şekliyle inşası için temel kazılırken Şeyh Efendi’nin işaret ettiği noktada mumyalaşarak hiç bozulmadan kalabilmiş çok eskiye ait iki ceset bulunmuş. O zaman Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin kerameti anlaşılabilmiştir. İhsan Sabuncuoğlu, o mezarların günümüzdeki çifte merdivenin altında kalmış olduğunu belirtir. Şeyh Efendi, Hıdırlık Şeyhi namıyla tanınan Abbas Efendi’yi de yanına alıp bir gün Suheyb-i Rumi türbesini ziyarete gider. Âdeti hilafına bu defa türbeye girip o mübarek sahabe kabirlerini ziyaret eder. Türbeden ayrılmadan önce Abbas Efendi’ye vasiyet niteliğinde şöyle der: “Ben, alemdar-ı Resul Hz. Suheyb-i Rumi’yi rüyamda gördüm. Onun işaretiyle Çorum’a gelip yerleştim. Hicaz’da ölmek isterim. Şayet Çorum’da ölürsem beni Suheyb-i Rumi’nin eşiğine defnedin.” Bu, Hıdırlık’a son ziyareti olmuştur. Vefatı Hıdırlık’ı son kez ziyaret ettiği sene yedinci haccını yapmak üzere Tokatlı hanımı ve dört oğlu ile birlikte yola çıkmıştır. Deniz yoluyla önce Cidde, ardından kara yoluyla Mekke’ye giderek Hac görevini tamamladıktan sonra Medine’ye Varıp Ravza-ı Mutahhara’da Hz. Muhammet (sav) i ziyaret etmek arzusundadır. Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi, niyetini gerçekleştirmiştir ama orda doyasıya kalamamıştır. Hastalığı nedeniyle fazla ziyarette bulunamamıştır. Ama Hicaz’da kalmak ve o topraklarda vefat etmek arzusundaydı. Bu niyeti ve duası Allah indinde makbul olmuş olmalı ki orada vefat etmiştir. Hz. Peygamber (sav)e komşu olmak istiyordu. Arzusuna uygun olarak Baki kabristanında Hz. Osman (ra)ın kabri yanına defn edilmiştir. Bu defin işlemi, pek de kolay olmamıştır. Ahmet Kazancı hocamız, babasından naklen olayı şöyle anlatıyor: Şiranlı Şeyh Efendi, hastalığı ağırlaşınca Osmanlı Birlikleri komutanına, kendisini Baki Mezarlığına defnetmesini vasiyet eder. Vefatından sonra yıkanıp kefenlenip Baki Mezarlığına defnedileceğini öğrenen Araplar, buna şiddetle itiraz ederler. İşin ileri boyutlara ulaşması üzerine komutan, bir teklifte bulunur. -Bana izin verin. Vasiyeti gereği onu istediği yere kadar götüreyim. Siz de oradan alın, canınızın istediği yere defnedin. Araplar, bu teklif kabul ederler. Komutan, tabutu Baki’ye kadar götürür. Tabutu yere indirirken şöyle der: -Ben, vasiyetini yerine getirdim. Sen de eğer gerçekten Allah dostu bir kimse isen kendi yerini seç. Komutan, tabuttaki zata böyle seslendikten sonra askerlerini geri çeker. Bu defa Araplar devreye girerler. Tabuta sarılırlar ama bütün zorlamalarına rağmen yerinden oynatamazlar. -Bu adamın yeri gerçekten burası olmalı, deyip çekilirler. Tartışma, böylece sonlanmış olur. Bunun üzerine Şeyh Efendinin cenazesi, Baki Mezarlığına girdikten sonra sola doğru dönen yolda yirmi adım kadar ilerlendiğinde bir kabre defnedilmiştir. Servetini eşine teslim eden, irşat hizmetinde harcamasından hoşnut olan gönlü zengin Tokatlı eşi de üç gün sonra Medine’de vefat etmiştir. Vasiyeti üzere Baki Mezarlığında eşi Şiranlı Şeyh Hacı Mustafa Efendi’nin yanına defn edilmiştir. Şeyh Efendi’nin Medine’de vefatından sonra görevi, oğlu Hacı Faik Efendi’ye intikal etmiştir. O da 1925 yılında tekkelerin kapatılmasına kadar vazifesine devam etmiştir. Şeyh Hacı Mustafa Efendi, zahiri ve batıni ilimlerde derinleşmiş kamil mürşitlerdendir. Keşif ve kerameti açık bir derviştir. Çok konuşmak yerine yaşayışıyla insanlara islamı anlatmayı tercih etmiş bir gönül insanıdır. Allah, rahmet eylesin. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Konyalı Hafız Ahmed Efendi
Konya – Sarı Yakup kabristanında Muhamed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Konya’da doğdu. Şeyh Memiş Efendi’den icazet alarak halifesi oldu. Konya Müftüsü Abdülehad Efendi’nin derslerine devam ederek ilmi icazet aldı. Hat sanatını Akşehirli Mehmet Yusuf Efendi’den öğrendi. 1803’de hadis ilmi okutmak üzere Saraçzade Abdülkerim Efendi tarafından yaptırılan Saraçoğlu medresesinde uzun yıllar müderrislik görevinde bulundu. Burada pek çok öğrenci yetiştirdi. Tasavvufu ve ilmi birlikte yürüten Şeyh Ahmed Efendi 1860 yılında Konya’da vefat etti. Kabri Sarı Yakup mezarlığındadır. Mezar taşında şöyle yazılıdır“el-Merhum Saraçzade Dairesi müderrisi Şeyh Ahmed en-Nakşibendi el-Konevi el-Halidi. Ruhi için el fatiha. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hacı Ahmed Efendi
Konya – Çumra – Alibeyhüyüğü kabristanında Muhamed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Antalya Akseki-Yarpuz köyünde dünyaya geldi. Hüseyin Efendi’nin oğludur. Tasavvufi icazetini Memiş Efendi’den aldı. 1842’den sonra Çumra Alibeyhüyüğü kasabasına yerleşti. Belediye karşısına halkın yardımlarıyla 28 0dalı ve 2 derslikli bir medrese yaptırdı. Dört oğlu vardı. Oğulları Mehmet ve Hüseyin efendiler müderristi. Diğer oğulları Abdulgafur ve Nuri efendilerdir. Hacı Ahmed Efendi 1884’de Alibeyhüyüğü’nde vefat etti. Kabri Alibeyhüyüğü mezarlığındadır. Mezar taşında şunlar yazılıdır: “Ülemay-ı kiramdan Alibeyhüyüğü dersiamı hanedan-ı kadimden Tarikat-ı Nakşibendiyye-i Halidiyye hülefasından el-Hac Ahmed Efendi. 1302” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Kadıhanlı Topbaşzade Ahmed Kudsi Efendi
Konya – Mevlana dergahı bahçesinde Şeyh Muhammed Kudsi Hazretlerinin halifesi – “Seyyidül-muhaddisin” Memiş Efendi’nin halifelerinden olan Ahmed Kudsi Efendi’nin babasının adı Mustafa’dır. Konya’nın Kadınhanı ilçesinde doğmuştur. Konya ve İstanbul’un büyük âlimlerinde ilmini tamamladıktan sonra Mekke’ye gitti. Mekke müftüsü Seyyid Muhammed b. Hüseyin el-Kutbi’den fıkıh, hadis ve tefsir dersleri aldı. Seyyid Muhammed b. Ali es-Senüsi’den de hadis ve tasavvuf dersleri aldı. Daha sonra memleketine dönerek Konya’ya yerleşti. Tedris ve irşatla meşgul oldu. Konya’ya gelişiyle ilgili olarak şunlar anlatılır: Şeyh Ahmed Kudsi, rüyasında Mevlana’yı görür. Mevlana Hazretleri “Civarımıza gel” diye çağırır. O da bunun üzerine Mevlana türbesi civarına yerleşir ve evlenir. 27 Aralık 1875’de Tahtatepen Karakurt mahallesinde bulunan Yeğenoğlu Medresesi’ne müderris olarak atanır. Hadis ve Tefsir okutarak Konya’da şöhret kazanan Ahmed Kudsi, hattatlığıyla da bilinir. Alanyalı Hacı Abdülkadir’den öğrendiği hatta maharet kazanmış; birçok risale ve beş ayrı Mushaf (Kur’an) yazmıştır. Kırk bin hadisi şerif ezberlediği için kendisine “Seyyidül-muhaddisin” denilmiştir. “Hidayetü’l-Mürtab fi Fezailü’l-Ashab” adlı eseri İstanbul 1292’de basılmıştır. Çeşitli kaynaklardan seçilmiş nakillerden oluşan ve 20 fasıldan meydana gelen eser, ashab hakkında yanlış düşünce ve değerlendirmeleri düzeltmek amacıyla, sahabe ile ilgili hadislerden deliller getirerek yazılmış olup konuya ait ehlisünnetin anlayışını ortaya koymaktadır. Eser ilk defa Elmalılı Muhammed Bedreddin Yazır tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ancak bu tercüme basılmamıştır. Eserin Mustafa Ayyıldız tarafından yapılan çevirisi “Peygamberimiz ve Ashabı” adıyla İstanbul 1985’de Erkam yayınları tarafından yayınlanmıştır. Ahmed Kudsi’nin diğer eserleri ise kaybolmuştur. Ahmed Kudsi Efendi yetmiş yaşlarında 1305/1889 Mevlana Türbesi’ne yakın evinde vefat ederek Mevlana Dergâhı bahçesine gömülmüştür. Cumhuriyet devrinde, Mevlana bahçesindeki düzenlemeden dolayı mezar taşı, Sırçalı Medrese’ye kaldırılmıştır. Mezar taşı Sırçalı Medrese’nin avlusundaki 2 nolu taştır. Mezar taşında; “Hüve’l-baki. Sultanu’l-aşıkîn seyyidü’l-muhaddisin sadat-ı meşay-i nakişibendiyyeden es-seyyid el-Hac Ahmed Kudsi el-Halidi rahimehullahu rahmeten vasiaten. Sene: 1306, zilhicce” yazılıdır. Kadınhanılı Topbaş Zade Ahmed Kudsi Efendi, Merhum Musa Topbaş Efendi’nin dedelerindendir [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hacı Feyzullah Efendi
Şeyh Muhammed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin Halifesi Hacı Feyzullah Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Feyzullah Efendi, Memiş Efendi’nin halifesidir. 1805’de Silistre eyaletinin Razgrad’a bağlı Sazlı köyünde dünyaya gelen Hacı Feyzullah Efendi tahsil hayatına yedi yaşında başladı, bir sene içinde Kur’ân-ı Kerim’i hıfzederek tecvid, ilmihâl ve Birgivî kitaplarını okudu. On sekiz yaşına kadar sarf, nahiv ve fıkıh tahsil eden Hacı Feyzullah Efendi 1809’da Rusya’nın o bölgeyi istilâ etmesi sebebiyle Vidin’e göç etti. Burada taun ve veba salgını çıkması üzerine tekrar memleketine döndü, fakat çok geçmeden 1232/1817’de tekrar Vidin’e geldi. 1825’te babası vefat eden Hacı Feyzullah Efendi 1826’da Belgrat’a gelerek silah atış eğitimi gördü. 1828’de Rusya muharebesinde İnebolulu Mahmud Ağa’ya kâtip olarak Vidin civarındaki muharebelerde bulundu. Daha sonra Ömer Paşa ile Siroz’a gidip ordu müşiri sadrazam Reşid Paşa’nın dairesine alındı. O zaman Anadolu’yu istilâ eden Mısırlı İbrahim Paşa’nın üzerine gönderilen Reşit Paşa’nın emrine girerek orduyu hümayun levazımat-ı umumîye memuru olarak tayin edildi. İstanbul’da bir ara mühürdarlık da yapan, kendi elinin emeğiyle geçinmeye çalışan ve bu yönüyle melami meşrep olduğu anlaşılan Hacı Feyzullah Efendi gördüğü bir rüya üzerine Hâlid-i Bağdadî’nin halifelerinden Malatyalı Hüseyin Vâiz Efendi’yi ziyârete gitti. Hüseyin Vâiz Efendi kendisine teveccüh ederek inâbe verdi. 1840’da bir ara Maraş’ta memurluk yapan Feyzullah Efendi Hüseyin Vâiz’den hilâfet aldı. Hacı Feyzullah Efendi’nin şöhretinin yayılmasından sonra Mısır Hidivî Mehmed Ali Paşa’nın isteği üzerine İbrâhim Paşa, özel bir yazı ile Hacı Feyzullah Efendi’yi âilesi ile Halep üzerinden Mısır’a gönderdi. Erzâk-ı Umûmiye Nezâreti ve Ziraat-i Umûmiye Emânet-i Cesîmesi’nde memur olan Feyzullah Efendi’nin daha sonra istifa ederek Antakya’ya geldiği İlm-i Hakikat’da zikredilmektedir. Feyzullah Efendi, daha önce görüşüp feyiz aldığı hocası Hüseyin Vâiz Efendi vefât edince, başka bir rehber aramaya başlar. Şöyle anlatır: “Mürşidimin vefatıyla muhtaç olduğum bir rehber buluncaya kadar dünyanın her tarafını dolaşmak en büyük arzumdu. Bu şekilde başıboş kalışım beni kahrediyordu ve yerimde duramıyordum. Ancak (işler vakitlerine bırakılır, zaman gelince olur) buyrulduğu gibi bir müddet sabırla bekledim. Bu hal üzere bir ay geçti. (Daha sonra verilen bir vazifede dokuz ay daha çalıştım.) Hakikî maksadıma kavuşuncaya kadar gezip dolaşacaktım.” “İskenderiye’den Anadolu’ya giden bir gemiye binip yola çıktım. Yolda bir İngiliz korsan gemisi bizi esir aldı. Birkaç gün sonra da serbest bıraktı. Bundan sonra denizde fırtına çıktı. Alaiye iskelesine güçlükle geldik ve on beş gün kaldık.” “Bu sırada o memleketin insanlarından bazılarıyla görüşüp konuştuk. Bu konuşmalarımız sırasında Konya’da büyük bir âlim ve meşhur bir veli olan Muhammed Kudsî Efendiden bahsettiler. Onun büyüklüğünü ve üstünlüğünü anlattılar. O zata karşı kalbimde bir muhabbet ve meyl hâsıl oldu. Derhal ailemin bulunduğu yere gidip onlara; “Ben aradığımı buldum! Hazırlanın yarın Konya’ya gideceğiz.” dedim. Onlar hazırlıklarını yaptılar ve ertesi gün yola çıktık.” “Meğer Muhammed Kudsî hazretleri Konya’da değil, Bozkır’ın Hoca köyünde imiş. Yola çıkışımızın dördüncü yani cuma günü o köye ulaştık. Köye yaklaşınca, köyün yakınında akan bir çaydan geçerken ayakkabımın teki suya düştü. Bulmak mümkün olmadı. Atımdan indim, üzerimde kıymetli elbise, bir ayağımda ayakkabı ve bir ayağımda da mest olduğu halde yürüyordum. Arkamdan da hanımım, çocuklarım ve hizmetçilerim geliyordu. Eşyalarımızla yüklü bir halde pazaryerinden geçerken bize bakıp birbirlerine; “Acaba nereye gidiyorlar?” diyorlardı. Hava soğuk ve kar yağmıştı. Önce bir evde misafir olduk. Sonra hemen bir ev kiralayıp yerleştik.” “Hemen o gün Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce, ben de tam bir aşk ve muhabbet hâsıl oldu. İçimden bu büyük zat beni talebeliğe kabul etse diye geçerken, bana; -Soyun da gel! buyurdu. “Dünyalık namına neyim varsa her şeyimi bırakmamı işaret ettiğini fark ettim. Hemen kiraladığım eve gidip bütün aile efradımı yanıma çağırdım. Bütün altın kıymetli mücevherat ve silah sandıklarını açıp bunları taksim edip dağıttım. Sonra da hizmetçilerimin tamamını serbest bıraktım. Onlara; “Ey evlatlarım! Küçüklüğümden beri can u gönülden aradığım mürşidi kâmili ve mürebbi-i mükemmili Allah teâlâya hamdolsun ki bugün buldum. Yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslim ve tâbi oldum. “Bana soyun da gel!” buyurdu. Artık benim dünya ile işim kalmadı. Siz beni öldü kabul ediniz! İşte sizi Allah için serbest ve hür bırakıyorum. Serbestsiniz.” dedim. Sonra oğullarım Tahir ve Sadık’a ve hanımıma dönerek; “İşte yaptığımmuameleyi gördünüz ve anladınız. İsterseniz sizi buradan Vidin’e göndereyim. Orada oturunuz. Nasibimizde var ise bir gün yine kavuşuruz. Eğer burada kalmayı isterseniz sabır ve tahammül göstermeniz îcâb eder. Hocam ne zaman izin verirse o zaman gelip sizinle görüşürüm.” dedim.” “Hanımım ve oğullarım tam bir teslimiyetle; “Saçının bir teline bin can ve baş feda olsun.” diyerek orada kalmayı istediler.” Feyzullah Efendi onların bu samimî teslimiyeti üzerine onları kiraladığı evde bırakıp Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gitti. Hocası onu hemen halvete soktu. Kırk gün bir yerde yalnız ibadet ve tâatla meşgul oldu. Daha bu vazifeye başladığı sıralarda idi. Bir gün bir âh çektiğinde yanında bulunan arkadaşlarının süratle yanından kaçıştıklarını görüp niçin kaçtıklarını sordu. Onlar: -Sen âh çektiğin zaman ağzından ateş çıkıyordu. Biz bu ateşten korkup kaçtık, dediler. Feyzullah Efendi şöyle anlatır: “Bir sabah vakti Muhammed Kudsî hazretlerinin sohbet meclisinde en ön saftan bir adım ileri oturmuştum. İçeri teşrif ettiklerinde safların düzeltilmesi ile vazifeli olan Celâl Efendi ile birlikte yanıma gelip kalabalık bir cemaat önünde kolumdan tutarak beni en arka safa geçirdi. Bunun bir hikmetinin ve nefsimin kusuru sebebiyle olduğunu düşünerek dışarı atılmadığıma şükrettim.” Muhammed Kudsî hazretlerinin yanında yedi ay müddetle tasavvufta çok sıkı bir şekilde çalıştı. Meşakkatli riyazetler çekti. Yedi ay sonra ona tasavvufta icazet ve hilâfet verdi. Feyzullah Efendi şöyle anlatmıştır: “H.1257 senesi Rebî’ülevvel ayının başında bir Cuma günü, Cuma namazından sonra Muhammed Kudsî hazretleri camiden çıktığı sırada pazar halkı büyük bir kalabalık hâlinde saf saf dizilmiş bekler bir halde idi. Hocam halka selâm verdikten sonra ellerini açıp onlara dua etti. Büyük kalabalık da; “Âmin!” dedi. Bu duadan sonra beni medresenin bir odasına götürüp, daha önceden benim için yazdığı icazetnameyi çıkarıp açtı ve okudu. Sonra bana verdi ve beni irşâd vazifesi yapmakla vazifelendirdi. Hemen o gün Malatya’ya gitmemi emretti. Hazırlanıp vedalaşarak yola çıktım. Kırk beş günde Malatya’ya ulaştım. Burada insanları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul oldum.” 1843’te hac farizasını ifa eden Hacı Feyzullah Efendi Malatya’ya döndükten sonra mürşidinin isteğiyle Vidin’e gitti. Burada üç ay kadar kaldı. Ardından Malatya’ya döndü. Feyzullah Efendi, 1847 (H.1264) senesinde İstanbul’a gidip insanları irşâd, doğru yolu gösterme ile meşgul oldu. Hocası Muhammed Kudsî Efendi ona daha önceden; -”İstanbul’un bir köşesinde yerleşip, nice zaman tanınmazsın. Yalnızlık âleminde gizli kalırsın!” buyurmuştu. Hocasının işareti üzerine İstanbul’da sekiz sene talebeleri ve çocuklarıyla kendi halleri üzere bir evde kaldı. Sessiz sedasız insanları irşâd ile meşgul oldu. Daha sonra ismi duyulup tanındı. Feyzullah Efendi’nin sohbetleri çok kıymetli idi. Uzunca boylu, buğday benizli, güler yüzlü, yumuşak sözlü, kalbi feyiz saçan büyük bir veli ve rehberdi. Etrafına ilim ve feyiz saçmaya başladı. Âlimler, tasavvuf ehli zatlar, devletin ileri gelenleri ve halk büyük kalabalıklar hâlinde sohbetlerinde toplandı. Böylece pek çok kimse onun rehberliği ile saadete kavuştu. Talebeleri gayet iyi yetişip âlim, salih ve fazilet sahibi oldular. Malatya Elazığ yöresinde başlattığı irşat faaliyetlerine Rumeli’de de devam eden Feyzullah Efendi 1865’te tekrar İstanbul’a gelerek Halıcılar’da kendi adına nispetle kurduğu tekkede hizmet verdi. 1859 Kuleli Vakasına adı karıştı. Bundan dolayı sürgün yaşadı. Sonra tekrar İstanbul’a geldi. 1852 yılına kadar iki kez mürşidini ziyaret eden Hacı Feyzullah Efendi 1876’da vefat etti. Kabri İstanbul Fatih Halıcılar’dadır. Hacı Feyzullah Efendi’nin halifelerinden bazıları şunlardır: a- Vidinli Hacı Sâdık Efendi (ö.1916) (Feyzullah Efendi’nin oğludur), b- Manastırlı Hacı Talhâ Efendi, c- Hasan Visâlî (ö. 1902) dir. d- İstanbullu Rüstem Efendi, e- Şair Lefkoşalı Galib (ö. 1867), f- İbnül Emin Mahmut İnal’ın babası Mehmet Emin Paşa (ö. 1908), Hasan Visali vasıtasıyla sürdürülen bu yolun son halkası Ankaralı Küçük Hüseyin Efendi (ö. 1930)’dir. Hasan Visâli Efendi’nin halîfeleri, Kalenderhâne mektebi muallimi Osman Efendi, “Küçük Hüseyin” nâmıyla meşhûr Ârif Efendi ile Hüseyin Hüsnü Efendi’dir. Hüseyin Hüsnü Efendi’nin yirmi halîfesi vardır. Bunlar; 1-Ömer Lütfi Efendi, 2-Necip Efendi, 3-Ahmet Efendi, 4-Hafız Sadettin Efendi, 5-Hafız Muhammed Efendi, 6-Hafız Nususi Efendi, 7-Hafız Kuddusi Efendi, 8-Hace Mes’ud Efendi, 9-İbrahim Şaban Efendi, 10-Ahmed Yafalı Efendi, 11-Mehmed Rıdvan Efendi, 12-Emin Edhem Efendi, 13-Debbağ Ahmed Efendi, 14-Hüseyin Efendi, 15-Mehmed Faik Efendi, 16-Necip Efendi, 17-Uşşâkî Osman Efendi, 18-Sâlih Fevzi Efendi, 19-Kadırgalı Osman Efendi, 20-Kadırgalı Mustafa Efendi [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle]
Hacı Mükremin Efendi
Konya – Hacı Fettah Mearlığında Şeyh Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi’nin Halifesi Silifke’de dünyaya geldi. Medrese tahsili yapmak için geldiği Konya’ya yerleşti. Sarı Hafız Süleyman Vehbi Efendi’de tahsilini tamamlayıp icazet aldı. Bir icazet de Kurra Kafalızâde Hacı Hasan Efendi’den aldı. Uzun yıllar Unkapanı Medresesi’nde talebe okutarak icazet veren Hacı Mükremin Efendi, vaktini riyazet, Kur’an ve zikirle geçirdi. 1915 yılında vefat ederek Hacı Fettah Mezarlığı’na defnedilen Mükremin Efendi’nin kabir taşı kitabesi şöyledir: “An asıl Silifke’den ve meşâyihi Nakşibendiye-i Halidiye’den olup Şeyh Bahâuddin Kuddise sırruhu Hazretlerinin halifesinden el-Hac Mükremin Efendi. Ruhuna fatiha–1331. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Mehmed Kudsi Efendi (Çakıllı)
Karaman – Seki çeşme mahalesindeki Kethane camii haziresinde Şeyh Hacı Muhammed Bahaeddin efendi’nin Halifesi Şeyh Mehmet Kudsi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Memiş Efendi’nin oğlu Halid Efendi’nin oğludur. 1874/ h. 1290‘da Bozkır Hoca köyde doğdu. Sıbyan mektebini bitirdikten sonra Karaman’a gidip 1887’de rüştiyeyi bitirdi. Konya ve Karaman medreselerinde ders gördü. 1898’de Bekir Sami Paşa Medresesi ve tekkesi şeyhi ve amcası Muhammed Bahauddin Efendi’den Nakşî-Halidî tarikatı üzere icazet aldı. Ayrıca amcası Hasan Kudsi Efendi’den de 1901’de icazet aldı. İcazetten sonra Karaman’da Ketenci Baba Nakşibendî tekkesi postnişinliği ve müderrisliğinde bulundu Karaman müftüsü Mustafa Efendi’nin azli ve müftülük için yapılan seçimde eski müftü Hadimizade Mustafa Efendi’nin 18 reyine karşı, 41 oyla Karaman müftüsü oldu. Bu seçim meşihatça da tasvibe uygun görüldüğü için resmen 1919’da Karaman müftülüğü onaylandı. Uzun yıllar Karaman Müftülüğünde bulundu. 1962’de Karaman’da vefat etti. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi
Çorum – Hıdırlık camii güneyindeki mezarlığın tepe noktasında Çerkez Şeyhi lakabıyla maruf Hacı Ömer Lütfi Efendi, Çorum nüfus kaydına göre 1849 yılında Kafkasya’da dünyaya gelmiştir. Babası Absal, annesi Fatma’dır. 1856 Babası Absal (Ağabeysal) Bey, beş kardeşiyle birlikte Kafkasya’dan ayrılarak Erzurum iline bağlı Hasankale ilçesine gelmişlerdir. Ömer Lütfi Efendi ve tüm akrabaları, Hasankale’de sekiz ay kaldıktan sonra Kars iline bağlı Sarıkamış ilçesinin Hamamlı Köyü’ne yerleşmişlerdir. Buradaki ikametlerinin onuncu yılında babası Absal Bey vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Bu olaydan sonra Tokat’ın Batmantaş Köyü’ne göçmüşlerdir. Akrabaları Kundukzade Mustafa Paşa’nın delaletiyle Ömer Lütfi Efendi, buradan İstanbul’a götürülmüştür. Tahsil Hayatı Ömer Lütfi Efendi, İstanbul’da medrese tahsiline devam ederken Eyüp Sultan’da metfun Nakşibendi şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’nin halifesi Edirneli Mehmet Nuri Efendi’nin dergahına gitmeye başlamıştır. Ömer Lütfi Efendi’nin daha sonra müritlerine anlattığına göre bu dergaha yönelişinin başlangıcı, yedi yaşında gördüğü bir rüyaya dayanmaktadır. O yaşlarda rüyasında bir zat “İlim öğrenmek için İstanbul’a gel.” der. Ömer Lütfi, küçük yaşlarında bu şehri hiç duymamıştır. Aradan yıllar geçtikten sonra ilim öğrenmek için İstanbul’a gitmek kısmet olmuştur. Ama onu heyecanlandıran, Edirneli Şeyh Mehmet Nuri Efendiyle karşılaşması olmuştur. Onu ilk gördüğünde rüyasını hatırlamış ve o zaman rüyasında gördüğü zat ile karşısındaki kişinin aynı olduğunun farkına varmıştır. Bu hal karşısında hiç tereddüt etmeden Nakşi şeyhi Mehmet Nuri Efendi’ye intisap etmiştir. Aslında şeyhi, pek çok tarikattan icazetlidir. Ömer Lütfi Efendi’nin İstanbul’da medrese ve tasavvuf eğitimi, on bir yıl sürmüştür. Medreseden aldığı ilim icazetine ilaveten 1884 yılında şeyhinden Nakşi, Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi ve Çeşti tarikatlarından icazet almıştır. İcazet verildikten sonra şeyhinin talimatıyla Sivas’ın Aziziye kasabasına bağlı Kazancı Köyü’ne giden Ömer Lütfi Efendi, burada irşat faaliyetlerine başlamıştır. Görevinin ilk aylarında şeyhi onu Evliya hanımla nikahlamıştır. Çorum’a gidişi Çerkez Şeyhi, 1887 yılında Alaca ilçesine bağlı Bakırboğazı Köyü’ne, 1891 yılında da Çorum’a taşınmıştır. Burada altı ay kaldıktan sonra kardeşleri ve eşi Evliya hanımla birlikte deniz yoluyla hacca gitmek için İstanbul’a gitmişlerdir. Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi, hac sırasında eşi Evliya Hanım’ı kaybetmiş ve onu oraya defnetmiştir. Hac görevini tamamladıktan sonra tekrar Çorum’a dönmüş ve Karakeçili Mahallesi Aleybey Sokaktaki meşhur tekkesini tamamlayarak burada irşat faaliyetlerine başlamıştır. Bu konakta iki haymalık, bir buğday ambarı, ahır mevcuttur. Konağın bir kısmında ailece kendisi yaşamaktadır ki bu bölüme şeyh evi/ harem denilmiştir. Orta bölümünde yüz kişiden fazla cemaatin namaz kılabileceği büyük bir mescit ve çok sayıda misafirin konaklayabileceği pek çok oda bulunmaktadır. Konaktaki oda sayısı, yirmiden fazladır. Bazıları derviş odaları, bir tanesi de kütüphane olarak kullanılmıştır. (Ancak Çorum’daki son Nakşi şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin bu konağı, 2012 yılı baharına kadar ayakta kalabilmiştir. Bir tarihi yaşatma niyetiyle de olsa bu tarihi konak korunabilirdi ama maalesef 2012 yılının baharında yıkılarak ortadan kaldırılmıştır.) Nakşi Tekkesi: Hacı Ömer Lütfi Efendi, Nakşibendi tarikatının Mevlana Halid-i Bağdadi’nin öncülüğünü yaptığı Halidiyye koluna mensup bir şeyh idi. Nakşibendilikten başka Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi ve Çeşti tarikatlarından da icazetliydi. Ama o, şeyhi Edirneli Seyyid Mehmet Nuri Efendi’nin huzurunda Nakşi tarikatına girmişti ve o yönüyle biliniyordu. Seyit Mehmet Nuri Efendi’nin şeyhi de meşhur Hacı Feyzullah Efendi idi. Eyüp Sultan Mezarlığında metfundur. Yakınına da Mareşal Fevzi Çakmak defnedilmiştir. Çerkez Şeyhi, temiz giyimli, hoş sohbet, ağırbaşlı bir insandı. Çorum ve havalisi Çerkezler üzerinde pek olumlu etkiler bıraktı. Onların dini yaşayış ve anlayışına yön verdi. Medrese eğitimiyle dini bilgileri, tasavvuf eğitimiyle de Batıni ilimleri öğrenmiş ve her ikisini de bir birleriyle iyice mezcetmişti. Ulucami’de zaman zaman vaaz ederdi. Az, öz ve etkili konuşurdu. Onu dinleyen herkes, Şeyh Efendi bu sözleri bana söylüyor, diye düşünmekten kendini alamazdı. Ömer Lütfi Efendi, Ulucami’de kürsüye çıkıp vaaz ederek halkı irşat ettiği gibi şiirleriyle de tebliğ görevini sürdürmüştür. Şiirlerinde Lütfi mahlasını kullanmıştır. Şiiri irşat için bir yöntem olarak görmüş, sanat kaygısından uzak durmuştur. Çerkez Şeyhi’nin konağında her an ziyaret ve irşat vaki idi. Geleni güler yüzle karşılar, izzet ve ikramda bulunurdu. Mescidinde namaz kılınır, Kur’an okunur, sohbet yapılırdı. Şeyh Efendi, müritlerine ve cemaate İslam ve tasavvufun adabını anlatırdı. Onların her haline yön vermeye çalışırdı. Ahmet Lütfi Kazancı hocamın verdiği bilgiye göre esnaftan bazı gençler, ona intisap etmişlerdi. Hemen her gün Şeyh Efendi’yi ziyarete giderlerdi. Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin Menıkebeleri (k.s.) Silsile-i Şerifi ………Camide imam ve müezzin olarak görev yapan biri anlatıyor: Beraberce sabah namazını kıldık. Akabinde Şeyh Efendi’nin dergahına yöneldik. Yolda güzel bir hanım gördük. Uzun süre ve dikkatlice ona baktık. Kendi aramızda bir takım uygunsuz laflar da ettik. Sonra tekkeden içeri girdik. Selam vermeğe fırsat kalmadı ki Şeyh Efendi, bize döndü. Sert bir üslupla, derhal hamama gidip gusledecek ve elin alemin hanımlarıyla uğraşmadan bana geleceksiniz, diye bizleri geri geri çevirdi. Tepemizden kaynar sular dökülmüş gibi olduk. Aslında bizi görmüş olması imkansızdı. Sözüne uyup banyo yaptıktan sonra huzuruna vardık. Bize bir takım nasihatler yaptı ve tövbe ettirdi. Çorum’un meşhur alimlerinden Kamil Yöney Hoca da Çerkez Şeyhi’ne intisap etmişti. Tarikatta daha hızlı ilerlemek istiyordu. Şeyh Efendi’nin izniyle bir Ramazan ayında birkaç müritle beraber tekkede itikafa girmişti. İtikaf kuralı gereğince hücrede yalnız kalınıyor, hep ibadet, zikir ve tefekkürle vakit geçiriliyordu. Tuzsuz ekmek ve tuzsuz çorbadan başka bir şey yenilmiyordu. Kamil Hoca, bir gece kendi kendisine “Şeyh görmeden biraz çörek, börek getirtsek de yesek.” Diye aklından geçirmiş. Ama bu düşüncesini kimseye açıklamamış. Ertesi gün erken saatte sabah namazını tekkenin mescidinde şeyhiyle beraber kılmışlar. Namazdan sonra Şeyh Efendi, “Kamil oğlum, artık sen itikaftan çıkabilirsin.”demiştir. Kamil Hoca da mahiyetini anlayamadığı bu talimata uyarak itikaftan çıkmıştır. Bu olayı Kamil Efendi, dostlarına şöyle anlatmıştır: “İtikaftan çıktım. Benim gibi itikafta bulunan Alaybeyoğlu Hacı Şükrü Ağa’ya da aynı hitapta bulunmuştu. Meğer o da benim gibi aklından geçirmiş. Her ikimizin de itikaftan çıkarılışımızı, şeyhimizin kerameti olarak gördük. Başka bir izah bulamadık.” ……..Şeyh Efendi’nin tekkesine sabahleyin ilk gelen, genellikle sobayı yakarmış. Ancak sobayı yakacak olan kişinin de zahir günahlardan arınmış olması gerektiğinden kimsenin haberi yokmuş. Tekkeye yeni iştirak eden ve içinde pek çok tereddütler bulunan bir kişi, sabahleyin erkenden gelip sobayı yakmak ister. Herkesin yaptığı gibi sobaya odunları yerleştirdikten sonra minderin altından çırayı alıp sobayı tutuşturmaya karar verir. Minderi kaldırdığında orada çıra değil de simsiyah bir yılan bulunmaktadır. Korkup geri çekilir. Sonra mescitte imamlık yapan Salih Hafız gelir. Sobayı niye tutuşturmtalip, ben orada çıra bulamamıştım, orada kapkara bir yılan çöreklenmişti, diyerek şaşkınlığını ifade eder. Buna bir anlam veremez. Bunun manevi bir işaret olduğunu ileride anlayacaktır. …Çorum’da Kazancılar diye bilinen ailenin büyüğü hafız, hattat Osman Efendi, Çerkez Şeyhi’nin konağında bulunan mescitte imamlık yapmakta idi. Bu nedenle şeyhin yanında büyük bir itibarı vardı. Osman Efendi, bir gün arkadaşlarından beraberce hacca gidelim diye bir teklif alır. Fakat bir türlü kabul edemez. Zira hacca gidecek kadar parası yoktur. Ertesi gün Çerkez Şeyhi Ömer Efendi, kendisini çağırır: -Arkadaşlarınla hacca gideceksin, talimatını verir. -Efendim, hiçbir hazırlığım yok. Elimdeki üç beş kuruşla da hacca gidilmez. -Sen, arkadaşlarına beraber gideceğini haber ver. Bir gün evvel de gel, beni gör. Osman Efendi, hareketten bir gün önce gelip Şeyh Efendiyle vedalaşır. Bu esnada Şeyh Efendi, kendi eliyle Osman Efendi’nin beline bir kemer sarar. -Mina’ya varıncaya kadar bu kemeri açma. Hep cebinde bulunan parayı harca. Şayet cebindeki para kurban için yeterli olursa ne güzel. Değilse abdest alıp iki rekat namaz kıl ve besmele çekerek kemeri aç. Para bitecek diye arkadaşların arasında yapılacak hiçbir masraftan kaçınma. Fakat kemerdeki parayı da saymaya kalkışma, diyerek yolcu eder. Hacı kafilesi, Çorum’dan kara yoluyla yola çıkarlar. Ama belli bir yerden itibaren yolculuğa gemiyle devam etmek zorundadırlar. Kızıl Deniz’i geçerken bir fırtına başlar. Gemi batacak duruma geldiğinde Osman Efendi, kendinden geçip bayılır. Bu esnada bir de bakar ki Çerkez Şeyhi, dizlerine kadar denize gömülmüş, sağ elinin iki parmağını geminin dümenine dayamıştır. Osman Efendi’nin kendisine baktığını görünce: -İteyim mi hoca, diye seslenmiş. Osman Efendi de: -Efendimizin himmetine kaldık, diye cevap vermiş. Bir süre sonra kendisine geldiğinde bakmış ki deniz, hiçbir şey olmamışçasına süt liman oluvermiş. Osman Efendi, bu yolculuğun sonunda kutsal topraklara varmış. Şeyhinin sözünü tutarak önce cebindeki parayı harcamaya başlamış. Cebindeki para, Mina’ya varıncaya kadar yetmiş. Kurban kesecek para yetişmeyince tarif edilen şekilde kemeri açıp harcamaya başlamış. Hacı Osman Efendi, hac dönüşü şeyhini ziyaret etmiş. Sağ elinin şahadet parmağını bir eliyle, orta parmağını da diğer eliyle tutup birer birer öpmüş. Şeyh Ömer Lütfi Efendi: -Hoca, bu kadar hacı efendiyi taşıyan gemiye bu parmakların gücü yetti mi dersin, deyince Osman Hafız, ağlayarak şeyhinin ayaklarını öpmek ister. Şeyh Efendi, buna izin vermez ve şöyle der: -Hocam, çoban dediğin, sürüsüne karada olduğu kadar denizde de sahip çıkmalıdır. ………..Bir gün müritler, Şeyh Efendi’nin de izniyle Hacı Kerim bağlarına piknik yapmaya giderler. Atlarından nevaleyi indirip bir ağacın altına yerleştirirler. Bağ sahibi de aralarında olduğu için serbestçe ağaçlara dalıp meyve toplamaya başlarlar. İçlerinden biri seslenir: -Arkadaşlar, biz üzüme meyveye dalarsak bu atlar başıboş kalırlar. Bunlara birimiz sahip çıkmalıyız. Aralarında Kalender diye bir arkadaşları armış. Gayet nüktedan birisiymiş. İhalenin kendi üzerinde kalacağını sezince arkadaşlarına itiraz etmiş: -Hiç bana bakmayın. Ben, at bekçiliğinizi yapmam. -Sen yapma, ben yapma…Ya atlara kim bakacak? Kalender cevabı yapıştır:-Şeyhimizin işi ne? O baksın… Gülüşmüşler ve eğlencelerine devam etmişler. Akşam olunca atlarına binip dergaha dönmüşler. Şeyh Efendi sormuş: -Erenler, gününüz nasıl geçti? Epey dinlenebildiniz mi? Müritler, hallerinden memnundular. Günlerini, yaptıklarını neşeyle anlattıktan sonra nezaketen şeyhlerine de sordular: -Şeyhim, sizin gününüz nasıl geçti? -Evladım, sabahtan akşama kadar atlarınızı bekledim. Başka bir şey yapmadım. ……….Çerkez Şeyhi, zamanın meşhur hafızlarından Kürevi Mustafa Efendi’yi çok severdi. O da her gelişinde evinden yoğurt getirirdi. Bir defasında hanımı, hazırda yoğurt olmadığını beyan ederek süt götürmesini söyledi. İstemeyerek yoğurt yerine süt getirmek zorunda kaldı. Sütü getirip koyduğunda şeyhi onu muhabbetle kucakladı ve “Ey Kürevi, mesele süt yoğurt değil, dostluktur.”diyerek Hafız Mustafa Efendi’nin gönlünü aldı. ……Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi, Milli Mücadele günlerinde İstanbul’a değil, Ankara’ya destek vermiştir. müritlerinden nakledilen bilgilere göre Mustafa Kemal Paşa, bir albay göndererek desteğini istemiş ve mümkünse savaşa bizzat katılmasını teklif etmiş. O da “Zamanı gelince gerekeni yapacağımızdan emin olabilirsiniz” cevabını vererek albayı yolcu etmiş. Gerçekten de savaş başladığında halkı cihada teşvik etmiş, kendisi de savaşlara manen katılmıştır. Hatta Yunan ordusunun Sakarya’yı geçip ilerlemeye başlaması üzerine bir gece aniden ayağa alkarak Salih Kazancı Hafız’a seslenmiş: -Git, Hıdırlık’takilere haber ver. Hepsi kalksınlar, göreve hazır olsunlar. Kazancı Hafız, Hıdırlık’a gidip görevi yerine getirir. Suheyb-i Rumi’nin başında bulunan sancak-ı şerifi alıp oradakilerin ruhaniyetiyle beraber yola çıkar. Derinçay mevkiine vardıklarında Salih Hafız’a: -Senin görevin buraya kadardı. Geri dön, der. Salih Hafız, bundan sonrasını bilmez. Aradan bir süre geçer. Ama Şeyh Efendi’nin yorgun ve bitkin halinden bir şeyler olduğunu fark eder. Tekkede Şeyh Efendi’nin hizmetinde bulunmuş olan Haşim Efendi, bir gece atın yemini suyunu verdikten sonra odasına çıkar. İçinde bir tuhaflık vardır, uyku tutmaz. Ahıra inip hayvanları kontrol etmek ister. Bakar ki at, ter içindedir. Uzun yoldan gelmiş gibi ağzından köpükler saçılmaktadır. Heyecanlanır, biraz da korkar. Durumu derhal Şeyh Efendi’ye bildirir. “Oğlum, bu gece düşmanı Sakarya’da bozguna uğrattık.” cevabını alır. Zafer haberi, Çorum’a daha sonra ulaşır. Sakarya Meydan Muharebesiyle ilgili menkıbeyi torunu Nevzat Aksu Bey, şöyle nakleder: Sakarya Meydan Muharebesinin başladığı gün, Çerkez Şeyhi, bazı talebeleriyle sohbet ederken birden ayağa kalkıp, kıbleye dönerek ezan okumaya başlar. Meclistekilerin hepsi ayağa kalkarak, şaşkın vaziyette bir birlerine bakarlar. Ezanı bitiren Çerkez Şeyhi, mütebessim bir çehre ile “Çok şükür, müjdeler olsun, Yunan kafiri Sakarya’da bozguna uğradı, kaçıyor. Fakat çok da şehidimiz var.”der Son dönemi ve vefatı: Ölümünden elli gün önce bir Cuma günü, verdiği vaazın son olduğunu tahmin ettiğini belirtmiş: “Ey cemaat, artık ihtiyarladım. Sanırım bu son Cuma’mdır. Hakkınızı helal edin” diyerek cemaatle helalleşmiştir. Eve geldikten sonra fenalaşmış ve vücudunun sol tarafına felç inmiştir. Bundan sonra bir süre yatmak zorunda kalmıştır. Talebesi Abbas Efendi, o günlerde şeyhini rüyasında görmüştür. Kendisine, acele Çorum’a dön, diye emretmiştir. Bu rüyayı üçüncü defa gördüğünde şeyhi elinde sopayla; haydi nerede kaldın, diye sitem etmiştir. Bunun bir manevi işaret olduğunu düşünen Abbas Efendi, hazırlığını tamamlayıp derhal yola koyulmuş ve Çorum’a gelmiştir. Şehre girince ilk rastladığı kişiye “Çerkez şeyhi vefat etti mi” diye sormuş, yaşadığını öğrenince doğru Çerkez Şeyhi’nin konağına varmıştır. Şeyhinin huzuruna girince Ömer Lütfi Efendi, gülerek: “Sopayı görmeden yola çıkacağın yoktu “diyerek sitem etmiştir. Abbas Efendi, her şeye rağmen şeyhini sağ salim gördüğüne sevinmiştir. Hastalığının ellinci gününe tesadüf eden 16 Ramazan 1342, (Rumi 1340), Miladi 21 Nisan 1924 Pazar günü Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Ertesi gün cenaze namazı Cami-i Kebir’de kılınacaktır. Haber, tez yayıldı. Şeyh Efendi’nin ünü, Çorum ve çevresinde çok büyüktü. Saygı duyan ve gönülden seven binlerce insan Ulucami’ye akın etti. O dönemde ilimizde Kamil Yöney tarafından yayınlanan Çorum Gazetesi, toplanan cemaatin camiye ve avluya sığmadığını, bu nedenle halkın ara sokaklarda namaza iştirak ettiğini yazdı: “İmamın tekbirini ilan eden beş altı müezzinin gür sedası safha safha en son saflara yayılırken, kulaklarda faniliğin korkunç nameleri yer buluyordu. Vasiyeti gereğince Hıdırlığa hareket eden tabut; önde bir jandarma müfrezesi, meşayıh ve sokaklara sığmayan kalabalık bir cemaatle tekbirler ve tehliller arasında gidiyor, daha doğrusu şahadet parmakları üstünde yükseliyordu. Hazret-i Suheyb-i Rumi’nin havzasında yatan sadattan (seyyitlerden) Beyler Çelebi’ye komşu olmayı arzu eden Şeyh Efendi, hoş sedalı Hafız Said Efendi’nin okuduğu aşr-ı şerifin yankıları arasında ebedi makamına tevdi olunurken yükselen Fatiha sedası, bir af ve rahmet çağrısı olarak kalpleri ve dudakları dolaştı. Bu fatiha, yaşayanların bir veda hediyesi oldu. Ailesi ve çocuklarına başsağlığı dileklerimizi arz ederiz.” Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi’nin türbesi, Hıdırlık Camiinin güneyindeki mezarlığın en tepe noktasındadır. İnsan Sabuncuoğlu, burada daha önce ahşap bir türbenin olduğunu kaydeder. Günümüzdeki şekli, yakın tarihlerde düzenlenmiştir. Üstü beton bir gölgelikle örtülü mekanda Hacı Ömer Lütfi Efendi ile Beyler Çelebi’nin mezarları yan yanadır. Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin mezar taşında biri Osmanlıca, diğeri Türkçe olmak üzere iki kitabe vardır. Osmanlıcı kitabede şöyle yazılıdır: “Hüve’l-Baki, Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiyye-i Halidiyye’den EşŞeyh el-Çerakis el-Hac Ömer Lütfi Efendi’nin ruhiyçün el-Fatiha, 16 Ramazan /Nisan 1340” Yeni yazıyla yazılmış kitabedeki metin de şöyledir: “Hüve’l-Baki, Abisaloğullarından Nakşibendi Tarikatı Halid-i Bağdadi kolundan Çerkez Şeyhi Hacı Ömer Lütfi Efendi ruhuna Fatiha, 1849-1924” Merhum Hacı Ömer Lütfi Efendi’ye biz de Allah’tan rahmet diliyoruz [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Çorum’da Sahabe ve Evliya Makamları , Ethem Erkoç , Çorum Belediyesi Kültür Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Mehmed Nuri Edirnevi Efendi
İstanbul – Eyüp Sultan Kabristanı. Küçük Hüseyin efendi’nin yanında Mevlana Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yetişmiş, büyük velilerdendir. Edirne’lidir ve Peygamber Efendimiz Hazretlerinin nesl-i pakinden gelen bir aileye mensup olmakla, seyyiddir. Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, çocukluk ve gençlik yıllarını çok değerli alimlerin ve velilerin sohbet ve ilim meclislerinde bulunarak geçirmiş, dini ve tasavvufi ilimlerde kendisini yetiştirmiştir. İstanbul’da tanınan bir insan haline gelen Seyyid Mehmed Nuri Efendi, İstanbulluların sevgi ve saygılarına mazhar olmuştur. Kendilerine “Hafız” olmaları nedeniyle, Mustafa Haki Efendi Efendi ile birlikte “Melek Hafız”, “Melek Efendi” isimleri verilmiştir. Edirneli Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, Nakşibendiyye Tarikatının “Halidiyye” kolunun önemli şeyhlerindendir. Sirkeci, Salkım Söğüt’te bulunan Hacı Beşir Ağa Dergâhı Şerifinde irşad işi ile meşgul olmuş ve bu dergâhı canlandırarak, bir “Halidî” merkezi olmasını sağlamıştır. Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin İstanbul’daki görev yerlerinden birisi de Nuh Efendi Medresesi’dir. Kendilerinden sonra Hasan Visali Efendi ve Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri de burada vazife yapmışlardır. Melek Efendi Hazretleri, Şeyhi Seyyid Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri’nin 1876 yılında ahirete irtihalleri üzerine “Fatih Halıcılar Tekkesi” ve “Feyzullah Efendi Dergâhı” olarak meşhur olan tekkenin postnişini olmuş ve vefatlarına kadar da bu görevde bulunup irşad vazifesi yapmışlardır. Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, bir Nakşibendî-Halidî ve Mevlevî şeyhi olarak birçok kişiye manevi rehberlik yapmiş, kemalatlarının tamamlamalarına vesile olmuştur. Bu dergâhta yetişerek mürşidlik makamına erişen bazı şeyhler şunlardır: Şeyh Hasan Visali Efendi Şeyh Mevlana Küçük Hüseyin Hüsnü Efendi Vidinli Şeyh Hacı Sadık Efendi (Hacı Feyzullah Efendi’nin oğlu) Çorumlu Şeyh Ömer Lütfi Efendi Manastırlı Şeyh Hacı Talha Efendi Edirnekapılı Şeyh Abdurrahman Efendi İstanbullu Şeyh Rüstem Efendi Kocamustafapaşalı Hoca İbrahim Efendi Kalenderhane Mektebi muallimi Şeyh Osman Efendi Emin Baba Tekkesi şeyhi Seyyid Halilürrahman Efendi Şeyh Necip Efendi Şeyh Ahmed Efendi Şeyh Hafız Sadettin Efendi Şeyh Hafız Muhammed Efendi Şeyh Hafız Nususi Efendi Şeyh Hafız Kuddusi Efendi Şeyh Hace Mesud Efendi Şeyh İbrahim Şaban Efendi Şeyh Yafalı Ahmed Efendi Şeyh Mehmed Rıdvan Efendi Şeyh Emin Edhem Efendi Şeyh Debbağ Ahmed Efendi Şeyh Hüseyin Efendi Şeyh Mehmed Faik Efendi Şeyh Uşşaki Osman Efendi Şeyh Salih Fevzi Efendi Şeyh Kadırgalı Osman Efendi Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin vefatından sonra manevi kardeşleri ve halifesi Şeyh Hasan Visali Efendi dergâhın şeyhi olmuş ve 1902 yılına kadar bu görevi yerine getirmiştir. Şeyh Hasan Visali Efendi Hazretlerinin vefatları üzerine de dergâhın şeyhi Mevlana Küçük Hüseyin Hüsnü Efendi Hazretleri olmuştur. Küçük Hüseyin Efendi, Muhammed Nuri Efendi’nin 8 sene hizmetinde bulunmuştur. Küçük Hüseyin Efendi Hazretlerinin hocası Mehmed Nuri Efendi’ye bağlanması şöyle anlatılır: Küçük Hüseyin Efendi, Hocasının ilk defa huzurlarına çıktığında, Seyyid Muhammed Nuri Efendi sormuş: — Maksadın nedir? Sonra devam etmiş: — Eğer dünyalık ise, Biga’dan emin birini istiyorlar; oraya gönderelim. Dünyalık değilse, hücreye koyalım. Bundan sonra beş kuruş harçlık verir, hamama yollar. Ardından şöyle emreder: — Ölü yıkanışı ile yıkan, dünya işlerine dair bir söz etmeden de gel. Küçük Hüseyin Efendi, verilen emri yerine getirdikten sonra gelir. Gelir gelmez de, Mehmed Nuri Efendi kendisini erbaine sokar; birbiri ardına üç erbain çıkarır. Bu erbain çıkarma işinde Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, o kadar zorlanır ki, dizlerinin derileri soyulacak hale gelir. Her gittiği yere kendisini de götüren şeyhini çok seven Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, şeyhi hakkında duygularını şöyle dile getirmiştir:“Vücudum toprak olsa dahi, onun yaptığı iyiliğin karşılığını veremem.” Yine bir gün birlikte bulundukları bir sırada Mehmed Nuri Efendi’nin gözlerinden, şıpır şıpır yaşlar damlar.. Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri bu durumu görünce kendilerine sorar:“Bu şekilde ağlamanıza sebep nedir?.”Şu cevabı alır:“Küçük Hüseyin, Plevne’ye o kadar teveccüh ediyorum da; içeride teveccühü kabul edecek bir ihvan göremiyorum.. Bu yüzden teveccühler geri geliyor…” Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, hocası Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri ve ondan sonraki hocası olan Şeyh Hasan Visali Efendi Hazretleri hakkında şöyle söylemiştir: “Mehmed Nuri Efendi ile Hasan Visali Efendi çiftlerdi; biz onların her ikisine yardımcı olarak geldik.” Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, bir başka zaman da şöyle demiştir:“Erbaindeydim. Harem-i Şerif’in kapısını açarken şu sözle karşılaştım:“Nöbet senindir; fakat önünde iki kişi vardır.” Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri ilahi klasikleri arasında yerini almış olan “Yâ Hüseyn-i Nakşibend” redifli bir manzûmesinde manevi nisbetini şiir diliyle şöyle ifade etmiştir: “Şüphe yok kim Şâh Feyzullah’dan aldın nisbeti Şeyh Muhammed Nûri de ikmal edince halveti Şeyh Visâlî oldu elhak pîr-i hırka sohbeti Zübde-i her üç imamsın yâ Hüseyn-i Nakşibend” “Çerkez Şeyhi” olarak bilinen Çorumlu Mevlana Şeyh Ömer Lütfi Hazretleri de hocası Edirneli Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleriyle ilgili unutamadıkları bir hatırasını şöyle anlatmıştır: “ Daha 7 yaşlarinda iken sık sık rüyalarımda bir zat görüyordum ve bana devamlı, “İlim öğrenmek için İstanbul’a gel!” diyordu.. Bu arada akrabamız olan Kundukzade Musa Paşa (İlk Hariciye Vekili Bekir Sami Bey’in babası), tahsilimi tamamlamam için beni İstanbul’a getirdi. Bu dönemlerde, bir yandan medreseye devam ederken bir yandan da rüyamda gördüğüm o zatı bulmak için her cuma namazını başka bir camide kılıyordum. Bir cuma günü, rüyalarımda gördüğüm o zatla karşılaştım. Bu zat-ı şerif, hocam Edirneli Şeyh Seyyid Muhammed Nûrî Efendi Hazretleri idi.. Hocam beni görünce, diğer müridlerine,“gariptir, kollayın”buyurmuşlar.. Bu vakitten itibaren tam 16 yıl yanlarında ve hizmetlerinde bulunup feyz ve himmetlerine kavuştum.. 1884 yılında manevi eğitimimin tamamlandığını bildirerek icazetimi verdiler ve emirleri üzerine irşad için Sivas’ın Aziziye Kazasına bağlı olan Kazancı Köyü’ne gidip yerleştim. Bu sebeple, talebelerimizden olan Sultan Abdülhamid Han’ın Hanımının ve bizzat Sultanın İstanbul’da kalın ve istediğiniz yerde tekke açın tekliflerini kabul etmemiz mümkün olmadı… Kendileri duamızı aldılar, maddi ve manevi olarak hizmetimizde bulundular..” Seyyid Mehmed Nuri el-Edirnevi Hazretleri, 1884 yılında İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve Eyüp Mezarlığında Kaşgari Dergâhı’na yakın bir yerde defnedilmiştir. Zamanla, aile efradı, talebeleri ve dostları ile birlikte medfun bulundukları yer Nakşi – Halidi yolu kabristanı haline gelmiştir. Mezar taşında şöyle yazılıdır: “Tarikat-ı Âliyye-i Nakşibendiyye meşayih-i izamından es-Seyyid el-Hâc Mehmed Nuri el-Edirnevi (ksa) Efendi Hz.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) https://seyyidmehmednuriedirnevi.wordpress.com[/toggle]
İbrahim İpek Efendi Hz.
Erzurumlu Seyit Hacı Mevlüt Baba
Yapraklılı Hacı Mustafa Efendi ( Tuhti)
Ilgazlı Hacı Ahmed Efendi
Çankırı – Ilgaz – Cendere köyünde “Hacı Babayı seviyoruz, lafta kalmamalı, baş tacı edilmeye gerçekten layık biri olduğu nesilden nesile zihinlere yerleştirilmelidir.” Merhum Prof. Dr. Abdulkerim Abdulkadiroğlu Ilgazlı Hacı Ahmet efendi, Asıl adı Ahmet Abduşoğlu. Ilgaz’ın Aşağıdere Köyünde 1890 (1308) yılında dünyaya geldi. Babası köyün imamı Mahmut Efendi, annesi ise Ayşe Hanımdır. Ahmet Efendi henüz yedi yaşında iken hafızlığını ikmal eder. Ancak küçük yasta babasını kaybeder, annesi Ayşe Hanım ise oğlunu tahsil için İstanbul’a Fatih Medresesine gönderir. Ahmet Efendi Fatih Medresesinden Mantık, Hadis ve fenni ilimler diplomalarını alır. Mezuniyet sonrası hizmet için memleketi Ilgaz’a gelir burada altı yl imam-hatiplik ve bir buçuk yıl adliyede katiplik yapar. Daha sonra memuriyetten ayrılır ve serbest arzuhalcilik yapar. 1950 sonrasında ise kendini talebe yetiştirmeye adar. 1950 yılı öncesi dönemlerde, kendisine çok hürmet eden ilçenin mahalli memurları, zaman zaman gelerek “eviniz aranacak” diye haber verdiklerinde köyün çobanını çağırtıp kitaplarını ona verip, “ben isteyinceye kadar sakla, sonra getirirsin” dermiş. Evini basarak arayanlar; çobanın kitapla uğraşacağına ihtimal vermedikleri için geçici durum böylece atlatılırmış. İki evlilik yapmıştır Ahmet Efendi, ilk evliliğinden Ayşe adında bir kız, ikinci evliliğinden Mehmet, Said, Selim ve Ali adında dört erkek çocuğu olmuştur. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendinin tarikat silsilesi Kastamonu’nun Devrekani İlçesinde medfun, Nakşibendi Şeyhlerinden Hacı Merdan Efendi ile irtibatlı olup, bu zatın halifesi Çankırı/Yapraklı İlçesinden Şeyh Mustafa Tuhti Efendi’nin halifesidir. Silsile Seydişehirli Hacı Abdullah Efendiye uzanmaktadır. Ilgazlı hacı Ahmet efendi, fiziki olarak küçük ve zayıf bünyeli, ilk geldiği şekilde kesilmeden uzatıldığı için tabii ve yumuşak sakallı, bakışları itibariyle zeki ve tesirli biri idi. Elini kolay kolay öptürmez, öpmek isteyenin elinden büyük bir el çabukluğu içinde süratle çeker ve muhatabının yanağına tatlıca vururdu. Ahmet Efendi’nin bilinen iki risalesine ilaveten bazı el yazmaları da vardır. Bunlardan Leta’ifu Cemi’il Cesed, Şaskınlar sineması ve 1969 seçimlerinde aday olan oğlu için kaleme aldığı “Muhterem Efendi ve Ağalar” hitabıyla kaleme alınan yazıları vardır. Şeyh Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi 08 Aralık 1975 tarihinde hastalıktan vefat etmiştir. Mezarı Ilgaz ilçesinin Cendere köyünde bulunmaktadır. Hacı Baba vefatından önce mezarının sade olmasını ve berekete mani olacağı endişesiyle üzerinin kapatılmamasını istemiş. Bu isteği doğrultusunda bugün sade bir mezarı var Cendere köyünde. Kabri başındaki taşı da, rüyasında gören mermerci Hacı Babadan aldığı tarife göre yapmış. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.) 33- Hz. Yapraklalı Hacı Mustafa Okutan (ks.) 34- Hz. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi (ks.) 35- Hz. Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi (ks.)
Fahri Kulu Efendi
Konya – Hacı Fettah Kabristanında Şeyhi Muhammed Bahauddin efendi’nin yakınında Fahri Kulu Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi 1880 yılında Taşkent’te doğdu. Annesi Ayşe Hanım’dır. Babası, âlim bir zat olan Mehmed Hocadır. Babası Hadimli Mehmet Vehbi Efendi’yi de okutmuştur. Fahri Efendi, daha yaşını doldurmadan annesini, 2-3 yaşlarında babasını kaybetmiştir. Efe dayısı ve anneannesinin himayesinde ilk tahsilini tamamlamıştır. Arkasından Taşkent Rüşdiyesini bitirdikten sonra dayısı onu tahsilini ilerletmesi için Konya dışında tanıdığı Mudurnulu bir hocanın yanına göndermiş, fakat gereken ilgi gösterilmeyince Konya’ya dönmek zorunda kalmıştır. Okumak isteyen Fahri Efendi’yi dayısı, daha sonraları Konya’ya getirerek Sivaslı Ali Kemal Hoca’ya ( veya Aladağlı Hoca’ya) teslim etmiştir. Bahauddin Efendi ile tanışması ise şöyle olmuştur: Bir gün hocası ile çarşıya çıkmış, Kapu Camii’nin doğu şadırvanının önünde, o sıralar Paşadairesi müderrisi Muhammed Bahauddin Efendiye rastlamışlar, iki hoca selamlaşıp görüşmüşler. Hocası çömezine “Evladım, bu gelen zata şeyh efendi derler, yanına vardığımızda elini öp” der, Fahri Efendi de öper. Bu genç talebenin tavrı ve hali şeyh efendi hazretlerinin hoşuna gider ve ‘Bunu bize ver bizde okusun’ teklifinde bulunur. Bu görüşmeyle Fahri Efendi’nin ilmî ve manevî hayatı başlamış olur. Fahri Efendi, daha sonra İstanbul’a giderek zamanın meşhur âlimlerinden medrese tahsili görerek icazet almıştır. On yıl kadar süren İstanbul’daki tahsil hayatı sırasında Sebilürreşad ve Beyan-ı Hak gibi çeşitli dergilerde ve gazetelerde ilmî, edebî ve fikrî yazılar yazmıştır. Fahri Efendi, Arapça ve Farsçanın yanında Rumcayı da çok iyi bilirdi. Bir dönem Sofya’da vaizlik yapmıştır. Fahri Efendi Hoca, Konya’ya dönerek Şeyhi Bahauddin Efendi’nin vefatı üzerine de halifelik görevini üstlenmiştir. Ana dili gibi Arapça, Farsça ve Rumca bilen Fahri Efendi, Bahauddin Efendi’nin küçük oğlu Ahmet Ziya Efendi’nin müdürü olduğu Islâh-ı Medaris’te müdür yardımcılığı görevinde bulunmuş, birçok talebenin yetişmesine emek vermiştir. Medrese Hocalığı döneminde Konya’da neşredilen Meşrık-ı İrfan gazetesinde yazılar yazan Fahri Efendi medreselerin kapatılması üzerine evine çekilerek, ömrünü ibadet ve taatla geçirip, vefatına kadar irşada devam etmiştir. Gelen ziyaretçilerini evde kabul ederek, onların yetişmeleri için sohbetlerde bulunmuş, halka her zaman yardımcı, onların her türlü dertlerine derman olmayı kendine görev edinmiştir. Âlim, fazıl, edip ve son derece nezih bir kimse olan Fahri Efendi, tasavvuftan ileri gelen büyük bir hoşgörüye sahip olarak tanınmış, bu nedenle herkesin hürmetini kazanmıştır. Tevazu sahibi olduğu, ev işlerine yardım ettiği, “Siz yorulmayın, biz yaparız” denilince “Benim de bu kadar hizmetim bulunsun” diyerek, misafirlerine bizzat kendisinin hizmet ettiği kaydedilir. Güzel şiirler yazan, birçok dinî ve tasavvufî konuyu veciz bir şekilde mısralara döken Fahri Efendi, meşhur “Kaside-i Bürde” yi tercüme edecek derecede Arapça’ya ve şiir gücüne sahipti. “Ahirete İman” isimli şiirinin bir bölümü şöyledir; “Gözet ahkâm-ı Mevlâyı, yarın ruz-i kıyamet var Mücazât var, mükâfat var, günahkâra ikâbullah Unutma zinhar ölmek var, ölüp sonra dirilmek var Çırılçıplak derilmek var, bürür âfakı havfullah”138 Fahri Efendi’nin keramet sahibi olduğu, ziyaretine gelenlerin kalbinden geçenleri bildiği, soru sormak isteyenlerin sorularını sohbeti sırasında cevaplandırdığı ifade edilmiştir. “Diyanet İşleri eski Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki, ziyarete geldiği Çimili Hakkı Efendi Hoca’ya, Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus ve Fütühat-ı Mekkiyye gibi eserlerini tercüme ettiği hâlde bazı kısımlarını halâ anlayamadığını söyler. Hakkı Efendi de meselenin Fahri Efendi’ye açılmasını tavsiye eder. O akşam sohbet sırasında fikri sorulan Fahri Efendi, mütevazı bir şekilde açıklamalar yapar. Hayret içinde kalan Ahmet Hamdi Akseki, Fahri Efendi gittikten sonra Hakkı Efendi’ye; -“Yahu Hakkı Efendi, bu nasıl ilim. Ömrümüz boşa gitmiş, ilim buymuş” demekten kendini alamaz. Fahri Efendi, 26 Temmuz 1950’de vefat etti. Hacı Fettah Mezarlığı’nda Şeyhi Muhammed Bahauddin Efendi’nin yakınına defnedildi. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır; “Geldim iline müflis ve muzdarrım İlâhî Bir sadakaya nur-u cemalinden İlâhî Zenbil-i niyazım boş, dolduruver lütfen İlâhî İhsanına enbarına medyunum İlâhî Taşkentli Muhammed oğlu Fahreddin Kulu.”139 [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Abalı Şeyh – Büyük Hacı İsa Efendi
Konya – Taşkent – Bolay Köyü Muhammed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Abalı Şeyh – Büyük Hacı İsa Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Büyük Hacı İsa Efendi , Hadim’in Bolay köyünde 1813 yılında dünyaya geldi. Birçok âlim yetiştiren bir aileye mensuptur. İlk tahsilini babası ulemadan Süleyman Efendi’de yaptı. İsa Efendi, Hadim’de Hocası Münzevi Said Efendi’nin, sonra da Konya medreselerinde meşhur müderrislerin derslerine de vam ederek ilim sahasında ilerleyip, icazet aldı. Bu arada tanınmış hattatlardan olan Ali Fevzi Efendi’den yazı dersleri alarak hattat oldu. Müderris olduktan sonra Bolay’a dönen İsa Efendi, orada bir cami, medrese ve çeşme yaptırarak, medresede birçok talebe okutup yetiştirdi. Misafirperverliği, cömertliği, ilim ve irfanıyla meşhur olarak halkın sevgisini kazanan Hacı İsa Efendi, siyah bir aba giydiği için “Abalı Şeyh” olarak da anıldı. Genç yaşında Memiş Efendi’ye intisap ederek onun halifelerinden birisi oldu. Karaman, Konya ve İstanbul’da özellikle de sarayda vaaz eden İsa Efendi, ilk zamanlar tasavvufa karşı çıkmış, ancak başından geçen bir olaydan sonra Memiş Efendi’ye intisap etmiştir. Bu olay şöyledir: Bir gün Karaman’da vazederken tarikat ve tasavvuf ehli hakkında ileri geri konuşmuş hatta Memiş Efendi’nin de aleyhinde bulunmuştu. Öfkelendiği bir sırada vazettiği caminin kümbeti büyük bir gürültü ile patlayınca, herkes bu olaya şaşırıp kaldı. Bu yüzden kendisine kümbet patlatan hoca lâkabı takıldı. Konuşmasını keserek misafirhaneye çekilen İsa Efendi, gece rüyasında Memiş Efendi’yi gördü. Önüne diz çöktüğü Memiş Efendi, elinde bir makas olduğu hâlde: -“Gel bakalım Abalı. Sen çok ileri gittin, uzat şu dilini keseyim” deyince İsa Efendi özür diledi. Bunun üzerine Memiş Efendi: -“Senin manevî ilim ve hâle ihtiyacın var, bunun için bize gelmen gerekir. Yarın doğruca bize geleceksin” hitabıyla kan ter içinde uyanır. Sabah erkenden Bozkır’ın yolunu tutarak, Memiş Efendi’nin huzuruna çıkar, elini öper, tekrar özür diler ve ona intisap eder. Bir süre Memiş Efendi’nin yanında misafir kalır, seyr-ü sulûkunu tamamladıktan sonra Bolay köyüne döner. Şeyhinin ilk halifesi olarak, şeriat ve tarikat ilmini birlikte yayar. 1874 yılında irşat ile meşgul bulunduğu Bolay Köyü’nde bir içme suyu meselesi sebebiyle kavga eden köylüleri ayırmak için araya girdiği sırada başına gelen bir taşla yaralanır ve bu sebeple de vefat eden İsa Efendi, köyünde defnedilir. Büyük Hacı İsa Efendi olarak anılan merhumun yazdığı “Evrad-ı Bahâiye” ile bir “Delâil-i Hayrat” torunlarının çocuklarında bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ödemişli Hasan Kudsi Efendi
Karaman – Seki çeşme mahalesindeki Kethane camii haziresinde Mevlana Halid Bağdadi Hazretlerinin halifesidir. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Ödemişli Hasan Kudsi Efendi Hazretleri , Mevlana Halid Bağdadi hazretleri’nin halifesidir. Mevlana Halid Bağdadi tarafından Kudüs’e halvet ve irşat için görevlendirilmişti. Bundan dolayı da kendisine “Kudsi” lakabı verilmiştir. Mevlana Halid Bağdadi’yi ziyaretten dönerken Hadim’e oradan da Karacahisar’a uğradı. Karacahisar’da Ödemişli Hasan Kudsi’yi büyük bir öğrenci grubu karşıladı. Şeyh Memiş Efendi bu şahsa intisap etti. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi beş altı gün Karacahisar’da kaldı. Ödemişli Hasan Kudsi, Memiş Efendi’ye Halid-i Bağdâdî Hazretleri’nin sohbetlerine devam etme izni verdi. Hasan Kudsi Efendi Karacahisar’dan Seydişehir’e geçti. Memiş Efendi de medrese ve öğrencilerini bırakarak hocasının peşinden Seydişehir’e geldi. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi; — “Memiş Efendi, senin hatırın için Seydişehir’de on gün kalıp seyr-u sulûk edelim. Sonra sen yerine geri dön öğrencilerini perişan etme. Dersler bittiği zaman Konya’ya gel” dedi. On günlük bir seyr-u sulûk eğitiminden sonra Memiş Efendi, Karacahisar’a dönerek dersler bitene kadar ilim ve zikirle meşgul oldu. Dersler bittikten sonra Konya’ya gelen Memiş Efendi beş ay Konya’da kalarak tasavvufi hilafet izni aldı. Daha sonra da irşad için Kayseri’ye görevlendirildi. Fakat Hasan Kudsi Efendi “(Önce) en yakın akrabanı uyar.” ayeti gereğince Memiş Efendi’ye: – “Kendi memleketine git. İrşat ile halkı Hakk’a davet et” buyurarak memleketi Bozkır’a görevlendirdi. Ödemişli Hasan Kudsî Efendi kendisi de Karaman’da irşat faaliyetlerine başladı. Hasan Kudsi Efendi 1834/1254 yılında Karaman’da vefat etti. Kabri Karaman’da Seki çeşme mahallesinde bulunan Ketenci /Kethane camii haziresindedir. Bu zaviyeyi Ketenci Baba adında bir Nakşibendî şeyhi kurmuştur. Ketenci Baba’dan sonra yerine oğlu Şeyh Mansur geçmiştir. Bu civar, Ödemişli Hasan Kudsî Efendi için Nakşi-Halidi tarikatının yayılıp gelişeceği bir temel olmuş ve Karaman’da tasavvufi görüşlerini yayma imkanı bulmuştur. Bu cami ve zaviyesi Hasan Kudsî Efendi adına, Hadimi’nin torunu Karaman müftüsü Abdullah Hasib Efendi tarafından 1255/1839 yılında inşa edilmiştir. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin mezar taşı kitabesi “Kutbu irşad-ı velâyet nuruna Şah-ı sertâc-ı kerâmet feyzuna Bülbül-i bâğ-ı tarîk-i nakşîbend Rehnümây-ı rabt-ı âlem sernüvâ Bâisi feyzullahtır âleme Şu’leyân etti kulûb-i aşkına Ravza-i kabrin ziyareti âşıkân Eylesünler istifaza ruhina Ol Hasan Kudsi benâm-ı mahlası Vâsıl oldı ruhı Hakk’a ızzdına Ta hıtâm-ı ömri es’ad tarihi Mühr-i yâb kaddesallahu şeyhenâ sene 1254 h. (1838 m.) Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin hanımı Emine Hanım 1298/1880 yılında vefat etmiş, kabri de Hacı Fettah Mezarlığı’nda bulunmaktadır. Kabir taşı kitabesindeki vefat tarihi Ödemişli Hasan Kudsi’nin hanımı olma ihtimali kuvvetlendirmektedir. Mezar taşı kitabesinde şunlar yazılıdır “Huve El-merhume ve’l-mağfur leha eş-Şeyh Hasan Kudsi Efendi’nin zevcesi Emine’nin ruhi çün 1298.” Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin iki çocuğu vardı. Bunlardan biri Muhammed Bahaeddin Efendi ile evli olan Ayşe Sıdıka Hanım diğeri ise Ubeydullah Efendi’dir. Çocuklarının her ikisinin de kabri Hacı Fettah mezarlığındadır. Ayşe Sıdıka Hanım’ın kabri Muhammed Bahaeddin Efendi’nin türbesi içindedir. Hasan Kudsi Efendi’nin oğlu Ubeydullah Efendi’nin kabri ise Muhammed Bahaeddin Efendi’nin türbesinin kuzey doğusundadır. Hicri 1295/miladi 1878 kemerli mezar taşında şunlar yazılıdır: “Ah minel mevt. el-merhum ve’l-mağfur eş Şeyh Hasan el-Kudsi Efendi’nin mahdumu Ubeydullah Efendi’nin Ruhi için El-fatiha. 1295 [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ali Rıza Kudsi Efendi
Suriye – Kasiyun dağı eteğindeki takva camii bahçesinde Ali Rıza Kudsi Efendi Silsile-i Şerifi Hasan Kudsi Efendi’nin oğullarından Ali Rıza Kudsi Efendi 1304/1886 tarihinde Konya’da doğdu Babasın dan, Muhammed Bahauddin Efendi ve Şeyhzade Ahmed Ziya Efendi’den dersler aldı.Ali Rıza Kudsi Efendi medrese eğitimi yanında Rüştiye ve Daru’l-Muallimin’den de mezun oldu. Çanakkale Savaşı’na katılarak sol kolundan yaralandı. Yeğenoğlu Medresesinde bir ara görev yaptı. Daha sonra Paşadairesi’nde müderris oldu. Islâh-ı Medaris’te Arapça, akaid ve kıraat derslerini okuttu. Fahri Efendi, Hacıveyiszade Mustafa Efendi ve Ahmed Kudsi Eminoğlu öğrencilerindendir. Ali Rıza Kudsi Efendi, Nakşî tarikatında Şeyh Zeynel Abidin Efendi’nin halifesidir. Konya’da İntibah dergisini çıkararak başyazarlığını yaptı. Ayrıca Babalık dergisinde de yazılar yazdı. -Namaz’da Miktar-ı Kıraat, -Ezan ve Hutbe, -El-Firakul İslamiyye, -Küllühüm Müslimün adlı eserleri vardır. Kurtuluş Savaşı sonrası yurt dışına çıktı. Önce Mısır’a sonra Suriye’ye gitti. Şam’da 1956 yılında vefat edip Kasyun Dağı eteğinde Takva Camii’nin bahçesine defnedildi. Mezar taşında şunlar yazılıdır: “El-Fâtiha Ya Rahîm Hâzâ Kabru’l-Merhûm ve’l-Mağfûr Eş- Şeyh Ali Kudsî Min Hüddâmi’t-Tarikati’l-Aliyye En-Nakşibendî Sene 1375 H. (1956 M.)” Kendi yerine Muhammed Cığıl Efendi (1904–1987)’yi halife olarak bıraktı. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Muhammed Zeynel Abidin Efendi
Medine – Cennetül Baki’de Hz. Osman’nın civarında Muhammed Zeynel Abidin Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Bahauddin Efendinin büyük oğlu Zeynel Abidin, 1866 yılında Konya’da doğdu. İlk tahsilini Konya’da, medrese tahsilini de İstanbul’da yaptı. Babası Şeyh Bahauddin Efendi’den sonra Nakşî Halidî şeyhi oldu. Orta boylu, şişmanca olan Zeynel Abidin Efendi, beyaz bir derviş arakıyesi üstüne gelişi güzel sarılmış sarığı, sırtında bir lâta ve bol bir cübbe, ayağına ise futa gibi daracık lapçinler ve üzerine de taka gibi yayvan pabuçlar giyer, tel çerçeveden yapılan gözlükler takardı. Nakşibendî Tekkesi Konya Postunda iken şöhreti Bozkır ve civarı, Hadim, Taşkent, Karaman, Seydişehir ve Beyşehir’e kadar yayıldı. Islah-ı Medâris’i kurdu. Bir müddet müderrislik yaparak talebe yetiştirdi. Politikaya atılan Zeynel Abidin Efendi, 1908’deki Meclis-i Mebusan seçimlerinde Konya’dan, İttihat ve Terakki Fırkası milletvekili seçildi. 1911 yılına kadar İttihat ve Terakki Partisi’nin diğer mebuslarıyla birlikte hareket eden Zeynel Abidin Efendi, Meclisten Konya’ya fazla tahsisat ayrılması için Konyalı mebuslarla birlikte hareket etti. Şehrin valileriyle görüşerek çeşitli meselelerin halline yardımcı oldu. 1911 yılının ortalarına doğru İttihat ve Terakki Partisi’nin bazı çalışmalarını onaylamayan Zeynel Abidin Efendi, muhalefet safına geçerek, 21 Kasım 1911 de Hürriyet ve İtilaf Fırkası kurucuları arasında yer aldı. Hürriyet ve İtilaf Partisi merkez teşkilatı idare heyetinde görev alan Zeynel Abidin Hocaefendi, Konya’da il teşkilatını kurdurarak, Mazlumzade Hacı Osman’ın sahipliği, Mehmet Hilmi Efendi’nin mesul müdürlüğü altında, Mehmet Burhanettin, Rusçuklu Ali Şevki, Ali Rıza gibi yazarların yazılarıyla destek verdiği “Meşrik-i İrfan” gazetesini destekledi. İttihatçıların bütün gayretlerine rağmen nüfuzunun geniş bir sahaya yayılması sonucu 18 Ocak 1912 ikinci dönem Mebusan seçimlerinde, Bozkır, Hadim, Taşkent, Karaman, Beyşehir, Seydişehir seçmenleri Zeynel Abidin Efendi’ye oy verdiler. Konya merkezdeki altmış dört seçmenden dördü oy kullanmadı, geriye kalan altmış kişiden, elli dokuzunun reyini aldı. Ancak nedendir bilinmez, Meclis-i Mebusan’da, mazbatası uzun müddet tasdik edilmedi, münakaşalara yol açtı. İttihat ve Terakki Partisi Hükümetinin, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi olayında suçladığı Zeynel Abidin Efendi diğer Hürriyet-İtilafçılarla birlikte hapis yattı. Daha sonra Gemlik’e sürgün gönderildi. 30 Ekim 1918 Mondros Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a geri geldi. Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin yeniden canlandırılmasına ön ayak oldu. Keskin zekâsı, kuvvetli medrese mantığı ile bilenmiş şahsiyetinden ayrı olarak yaman bir politikacıydı. Konya ağzı ile hitabet kudreti ve belâgat kabiliyetinin yanı sıra kaleminin de kuvvetli oluşu sebebiyle Hürriyet-İtilafın ileri gelenleri arasında Konyalı yabana atılır biri değildi. Bu özelliğini duyan Padişah Vahdettin, halka yakın olmak, halkla temas kurmak için her çeşit vasıta ve teşkilattan mahrum bulunduğu bir sırada Zeynel Abidin Hoca’ya iltifat ve itibar etmiştir. Zeynel Abidin Efendi’nin Sultan Vahdettin ile tanışması şöyle anlatılır; “Zeynel Abidin Hoca’nın uzun yıllar mebusluk yapmış, dini ve umumi kültürü geniş, zeki ve becerikli bir zat olmasına rağmen, halkla anlaşmasına çok ehemmiyetli bir vasıta teşkil eden mahalli lisanını bırakmamış olması padişahın hoşuna gidiyordu. Öğrendiği Frenkçe kelimeleri bile Konya ağzına çevirerek telâffuz etmekten kendini alamayan Zeynel Abidin Hoca’nın, padişahla tanıştığı o zamanki memleketin durumuna göre siyasi içtihadı; — Velinimetim, bu memleketi ancak bir İslam demokrasisi kurtarabilir! Tarzındaki ifadesinden ibaretti. Padişah Vahdettin’e Tanzimat hareketlerine karşı olduğunu, Yeniçeri Ordusu’nun kaldırılmaması gerektiğini ve Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nu okuyan Mustafa Reşid Paşa’nın affedilmesinin mümkün olmadığı yolundaki düşüncelerini de aktaran Zeynel Abidin Hoca, padişahın emriyle Edirne iline vali tayin edildi. Üç-beş gün Edirne valiliğinden sonra Padişah Vahdettin Zeynel Abidin Efendi’yi I. Damat Ferit Hükümeti’ne Ayan üyeliğine aldırdı Zeynel Abidin Efendi, Milli Mücadele’den sonra “Yüzellilikler” listesi ile yurtdışına çıkarıldı. Zeynel Abidin Efendi, ailesiyle birlikte önce Hatay İskenderun’a daha sonra da Mısır ve Şam’a giderek yerleşti. 1935 yılından itibaren de Medine-i Münevvere’ye yerleşti. Islâh-ı Medaris’te okuyan ve sonradan Medine’ye yerleşen Saatçi Osman Efendi, Zeynel Abidin Efendi hakkında şunları anlatır: “Zeynel Abidin Efendi’ye Medine’de iken şu soru sorulmuş; – Efendi Hazretleri tasavvufu ve dervişliği en kısa olarak nasıl tarif edersiniz. Kendisinin bu suale verdiği şu cevabın, yıllardır tesiri altında bulunmaktayım: -Derviş, hazır askerdir! Böyle bir tarif, tasavvuf tarihinde görülmemiştir. Bu tarif beni kendimden geçirmiş, mest etmiştir… Bu tarife göre mücahitler hep derviştir ve dervişlerin de hep mücahit olmaları lâzımdır. Derviş, kendi nefsini terbiye edip İslâm’ı yaşadığı gibi, ümmet-i Muhammediye’yi de yaşatıp kurtarmakla vazifelidir… Sahabe-i Kiram, en büyük dervişlerdir. Çünkü İslâm’ı hem yaşamış, hem yaşatmaya çalışmış ve daima hazır birer asker olarak cihad etmişlerdir.” Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ise Zeynel Abidin Efendi için şunları anlatır:“Zeynel Abidin Efendi, Ziya Efendi kadar âlim değildi. Fakat son derece zeki ve basiret sahibi idi. Uzak görüşlüydü. Cesur ve pehlivan yapılı bir zattı. Baştan hep taraf olduğumuz İttihat ve Terakki Cemiyetinin iç yüzünü ilk fark ederek bizi uyaran ve o fesat ocağına karşı mücadele bayrağını açmamıza sebep olan Zeynel Abidin Efendi olmuştur. -Bu teşekkül, bu fırka masonların ve Yahudilerin, İslam ve Osmanlı düşmanı zümrelerin elinde alettir. Bu fırka sonunda memleketin başına büyük felaketler getirecektir. Bizim bundan ayrılmamız gerekir, demiş, sonuna kadar da bu fikirde ve mücadelesinde devam etmiştir. Medreselerin ıslah edilmesi gerektiğine inanarak kardeşi Ziya Efendi’yi bu işe sevk ve teşvik eden ondan Islâh-ı Medaris açmasını temin eden de Zeynel Abidin efendidir.” Burhanzadeler’den Rüveyda Hanım ile evlenen Zeynel Abidin Efendi’nin Ayşe, Emine, Behiye ve Kadriye adında dört kızı oldu. Şam’da vefat eden Rüveyda Hanım’ın cenazesi Zülkifl Mezarlığına, Medine’de vefat eden Zeynel Abidin Efendi’nin cenazesi ise Medine Baki Mezarlığı’nda Hz. Osman (r.a)’ın kabri civarına defnedildi. Soyu; Yardımcı ve Öncü soy isimleri ile devam etmektedir. Eserleri: 1- İslamiyet ve Meşrutiyet 2- Malumat-ı Medeniye adlı Osmanlı’nın son dönemi ve milli mücadele dönemini içeren anıları vardır [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Hafid (ks.)
Bitlis – Güroymak – Norşin ( Nurtepe) köyünde Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, 1928’de Norşin’e bağlı Siz köyünde dünyaya geldi, İlk erkek çocuk olması itibarıyla bütün etbalar, onun dünyaya gelişinde bayram ettiler. Hatta dünyaya geldiği zaman etrafta ki köylüler siz köyüne gelerek Şeyh Takiyeddin (k.s)’i tebrik ettiler. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, çocukluk döneminde, Hazret (k.s)’in bütün halifelerinin hayatta olmasından dolayı, birçok kişiden daha şanslıydı. Bu halifeler Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in Hazret (k.s)’in yerine geçmesi ve onun makamına ulaşması için, gece gündüz dua ediyorlardı. Nazlı yetişmesi itibariyle aynı zamanda hareketliydi de. Çalışkandı, gayretliydi. Yedi yaşındayken okumaya başladı. Kuran-i Kerim’i kısa sure içerisinde bitirdi. Akaid, Nubuhar, Gayet ul iktısar gibi önemli temel kitapları çocukluk döneminde okudu. İlk tarikatı yedi yaşındayken Mele-i Mezin (k.s)’den tarikat aldı. Okumasının büyük bölümünü Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’in yanında bitirdi. İlimde büyük üstünlük sağladı. Daha talebe iken ders veriyordu. Yetişir yetişmez, babasına her konuda yardım ederdi, Hem dünyevi hem de Uhrevi. Talebelerin çoğunun derslerini o verirdi. Kardeşi Şeyh Ataulah (k.s) ve Muhammed Bakır (k.s)’ın yetişmesiyle babaları (Şeyh Takiyeddin (k.s) elini dünya işlerinden tam çekti. Bu üç kardeş babalarına yakışır evlat oldular. Üçüde medresede okuyup iyi âlimler oldular. Şeyh Takiyeddin (k.s)’in vefatından sonra. Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin yanında tasavvuf ilmine devam etti. Seyda Molla Abdulbaki (k.s) onu ğayda’ya götürerek orada hilafet verdi. Dedi : – ’’ Bu hilafeti Ğavs Hizan-i (k.s) bana emir etti, ben de sana verdim. Sen manen Ğavs Hizan-i (k.s)’nin halifesisin.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s), Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin yanında süluk yaparken, zaman zamaz fecir vaktinde odasının kapısında rabıtaya geçerdi. Seyda Molla Abdulbaki (k.s) bu durumu gördüğü zaman. -’’ Hafid yapma, sen Hazret (k.s)’in torunusun, senden bu kadar istemiyorum.’’ derdi. Hatta bazı geceler gidip, Seyda Molla Abdulbaki (k.s)’nin ahırlarını temizlerdi. ’’ işte bu hizmet, muhabbet ve samimiyetle büyük derecelere ulaştı.’’ [toggle title=”Şeyh Muhammed Hafid hazretlerinin ailesi” load=”hide”] ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN HANIMLARI Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in ilk zevcesi Rahile hanımdır. Şeyh Taha (k.s)’nın kerimesidir. Şeyh Taha (k.s) Şeyh Şehid Muhammed Said (k.s)’in oğludur. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) hazretleri, Rahile hanımın vefatından sonra, Şeyh Nasireddin (k.s) Hazretlerinin kerimesi Nazime hanım ile evlendi. ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN EVLATLARI Rahile hanımın evlatları : 1- Yahya Efendi 2 – Fethi Efendi 3 – Necla Hanım Nazime hanımın evlatları : 1 – Şakir Efendi 2 -Umaneddin Efendi 3 -Şahin Efendi 4 -Şakire Hanım 5 – Canan Hanım 6 – Mizgin Hanım [/toggle] İrşada başladığı zaman. Seyda-i Taği (k.s)’nin bütün muhib’leri sevinç içerisinde kaldılar. Hemen onu irşada götürdüler. Hazret (k.s)’in teveccühünde bulunan o eski müridler – ’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in teveccühü aynı Hazret (k.s)’in teveccühüne benziyor, çok tesirli. ’’ Diyorlardı. – ’’ Gerçekten insan onun teveccühüne oturduğu zaman harikulade şeyler hissediyordu.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in iki kardeşi de, onun irşad döneminde ona hep destek ve güç verdiler. Ona, maişet ve tekkenin idaresine dair hiç bir iş yüklemediler. – ’’ Sen babamızın yerindesin. Hiç bir şey sana sıkıntı vermesin her şeyi biz yaparız.’’ Diyerek onu irşat işinden uzaklaştıracak hiç bir engel bırakmadılar Kardeşi Şeyh Ataullah (k.s)’ın erken vefat etmesi, onu sağ vezirsiz bıraktı. Geride sol vezir, Şeyh Muhammed Bakır (k.s) kaldı. Şeyh Muhammed Hafid (k.s) kardeşinin vefatından çok etkilendi. Şeyh Abdulkerim (k.s) anlatıyor : ’’Zaman zaman bana şöyle derdi ’’ : – ’’ Babanın vefatı bizi çok etkiledi. O hayatta iken hiç bir şekilde sıkıntım yoktu. Hep benim yanımdaydı. Elimdeydi. Barışlara onu gönderiyordum. Aile ve tekkenin işlerini o yürütürdü. O gidince Şeyh Muhammed Bakır (k.s)’la yalnız kaldım. Şeyh Muhammed Bakır (k.s) yalnız, tek başına, bu büyük işleri yapamaz. Onlar iki kişiyken dahi bu işleri zor yapıyorlardı.’’ Şeyh Muhammed Hafid (k.s) son senelerde çok hastalık geçirdi.1989’da İzmir’de, beş damarından baypas ameliyatı oldu. Bu ameliyat sonrasında teveccüh edecek kadar sıhhatte değildi. Sonra 2000’de Bel ameliyatı geçirdi. 2001’de İzmir’de tekrar baypas ameliyatı geçirdi. Yoğun bakımdan çıkmayıp, Ölüm şerbetini içti. ( Hakk’a kavuştu.) ŞEYH MUHAMMED HAFİD (K.S)’İN HALİFELERİ 1- Şeyh Muhammed (k.s), Hırvıs Şeyhlerinden. Erzurum- Hınıs’a bağlı köylerde kalıyordu. 1980 öncesi vefat ettı. O’nun hakkında fazla bilgimiz yok. Sadece Şeyh Muhammed Hafid (k.s)’in kendisine hilafet verdiğine dair bir mektubu var. 2- Şeyh Celal (k.s), Şeyh İsmail Hakkı (k.s)’nın oğlu. O’ da Hazret (k.s)’in halifesi Şeyh Muhammed Selim-i Hezan (k.s)’nın oğludur. 3- Şeyh Seyyid Abdulkadir Xaxrıf (k.s), Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s)’nin torunlarından. 4- Şeyh Seyyid Necmeddin Xaxrıf (k.s), Şeyh Abdulkadir’in (k.s)’in ağabeyi. 5- Seyyid Muhamed Sasoni (k.s) – Adıyaman merkez’de ikamet ediyor. 6- Molla Lütfi sobaşi (k.s), Hazret (k.s)’in talebesı Molla Şahabeddin’in oğlu. 7- Molla Muhamed Nasıh (k.s), Molla Fethullah ve Hazret (k.s)’in talebesi olan Molla Caferi Balek-i’nin oğlu. 8- Molla Mahfuz-ı Balek-i (k.s), Mersinde kalıyor. 9- Molla Bedirhan Ağrı-i (k.s), Ağrı’da kalıyor. 10- Molla Usameddin Melekend (k.s),Önce Ağrı’da ikamet ediyordu. Şimdi İstanbul’da kalıyor. 11- Molla Nuredin Ağri-i (k.s), İstanbul’da kalıyor. 12- Molla Asim Diyarbakır-i (k.s), Diyarbakır’da kalıyor. 13- Şeyh Abdulmenaf Abiri (k.s),Seyda-i Taği (k.s)’nin halifesi Seyyid Tahir-i Abiri (k.s)’nin torunu. 14- Şeyh Muhammed Nasıh (k.s) Şeyh Muhammed Hafid (k.s) Hazretlerinin ’in 4 halifesi kendisinden önce vefat ettiler. İsimleri : 1- Şeyh Abdulmanaf Abiri (K.S) 2- Şeyh Abdulkadir Xaxrıf (K.S) 3- Şeyh Necmeddın Xaxrıf (K.S) 4- Şeyh Lütfi Sobaşi (K.S) [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Maşuk Norşini (ks.)
Mekke ‘de Cennetül Mualla’da Hazreti Hatice Validemizin ayak ucunda Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri 1325 (1906) yılında Nurşin de dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh Masum, annesi Fatıma Hanım’dır.Şeyh Muhammed Diyauddin hazretlerinin kardeşinin oğlu olan Şeyh Masum, ilmi olgunluğa sahip, muhabbetullah sahibi bir kişi idi.Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi hizmete çok düşkün olmalarıydı.Şeyh Masum (k.s.) kimseden korkmaz ve çalışıp hizmet etmekten asla usanmaz bir zattı.Öyle olurdu ki bazen onu tarlada çalışırken,bazen koyunları güderken,bazen medresede talebe okuturken, bazen de insanlara hizmet ederken görebilirdiniz.O yörede bulunan aşiret ağalarını toplar ve köylülere zulüm etmemeleri,adaletli ve merhametli olmaları konusunda sert bir dille uyarırdı.Emri bil maruf ve nehy-i anil münker konusunda çok titizdi.Tabiatları Hz Ömer (r.a.)’i andırırdı. Hazret’in (k.s.) zamanın da onun yanından bir an ayrılmadı. Medresenin işlerinde Hazret’e (k.s.) yardımcı oldu. Hazret’in (k.s.) vefatından sonra medreseyi ayakta tutmaya ve insanlara nasihat etmeye devam etti. Şeyh Masum(k.s.) aşiretler arasındaki kan davalarını hallediyor, dargın insanları barıştırıyor, yüce ahlaki değerleri yerleştirmeye çalışıyordu. Öyle yerler vardı ki Şeyh Masum(k.s) oralara nasihat etmeden önce o bölge halkı namaz, abdest, helal, haram nedir bilmez bir haldeydiler. Birbirleriyle düşman bir şekilde yaşıyorlardı. Mardin yöresinde bir köy vardı ki ahalisi cehaletlerinden dolayı hem namazdan uzaklaşmış ve hem de öyle bir gaflete düşmüşlerdi ki camiyi ahır yapmış, içinde et pişirip, yiyorlardı. Cami pislikten içine girilmez olmuş, cam ve duvarları içinde yakılan ateşin isinden dolayı kapkara kesilmişti Şeyh Masum’un (k.s) nasihatleri ve O’nun edepleri ile İslam’ı güzel şekilde yaşamaya başladılar. Cami yeniden düzenlendi ve eskisinden daha güzel bir şekilde restore edildi. Kalplerdeki korkunç perdeler kalktı. Bu onlar için yeni bir doğuş oldu. Sanki üzerlerine atılan ölü toprağından silkinerek kurtuldular ve yıllar süren derin bir uykudan uyandılar. Bu güzel vasıflara sahip babanın oğlu olan Şeyh Maşuk Hazretleri 7 yaşında Hazret’in(k.s) yanında okumaya başladı. Çok zeki bir talebeydi. Çocukluğunda tasavvuf kabiliyeti çok ileri bir seviyedeydi.Diğer çocuklar çelik çomak oynarken o bir köşede onları seyrederdi.Bir gün Hazret (k.s) onun oyun oynamadığını görünce “ Gel çelik-çomak oynayalım” diye çağırdı.Çelik çomak oynarken Hazret (k.s) ağaç dalını attığında Seyda Şeyh Maşuk(k.s) dal ile tekrar oynamak yerine Hazret’e (k.s) geri getiriyor ve önüne bırakırdı. Niye böyle yapıyorsun da oynamıyorsun diye sorulunca “Hazret neşelensin” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Hazret (k.s) halifelerini toplayıp ‘Bu çocuğun kabiliyeti çok fazla, buna iyi bir insan olması için dua edeceksiniz.’ dedi. Seyda-i Taği(k.s) bir sohbetinde Hazret’in (k.s) bulunduğu bir sohbette “Molla Diyauddin sınırın öbür tarafından bir genç gelecek. Sen ona iyi bak. O Nurşin’deki nisbeti alıp sınırın öbür tarafına götürecek. Nurşin’in kurdu nisbeti oradan alıp geri getirecek.” diye belirtmişti. Uzun seneler önce söylenen bu sözün manası ilerleyen zamanlarda ortaya çıkacaktı. Seyda Şeyh Maşuk (k.s) çocukken Şeyh Ahmed-ül Haznevi (k.s) , Hazret’in(k.s) yanında amel ediyordu. Hazret (k.s) ona “Sen burada hizmet ediyorsun. Buradan büyük bir Nisbet elde edeceksin. Nurşin’in kurdu gelip senden nisbeti alacak. Tekrar Nurşin’e geri getirecek.”dedi herkes bunun kim olduğunu merak etti. Şeyh Abdurrahman-ı Tagi hazretleri, Seyda Şeyh Maşuk’un(k.s) büyüklüğüne önceden işaret etmiştir. ‘Nurşin den Nisbet gidecek ama bir (kurt) onu geri getirecek’ demiştir. Şeyh Abdurrahman-ı Tagi hazretleri ve Hazret’in(k.s) böyle demesi ile (kurt)lakabının kim için söylendiği bir olay neticesinde ortaya çıkacaktı.. İnsanlar cenazeye devir okumak için camide bir gün toplandılar. Seyda Şeyh Maşuk(k.s) caminin önündeki ayakkabıları bunlar cennetlikler ve bunlar cehennemlikler diye ikiye ayırır. Hazret(k.s) dışarı çıkıp ayakkabıların üstüne atlayıp birbirine karıştırır. “Kurt kurt git başka yerlerde oyna.” der. Küçük yaşlardan keşfi açık olan Seyda Şeyh Maşuk’un bu kerametlerinin kapanıp, manevi eğitiminden sonra açılması için hazret namaz kılmayan terki salat bir kadının ekmeğini getirip ona yedirmelerini söyler. Uzak köylerden birinden namaz kılmayan bir kadının ekmeğini getirir ve yedirirler. Hazretin yanında 7 yaşında okumaya başlar. Daha sonra eğitimine Mutkan’da devam eder. Çok zeki bir talebe olan Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) ilerleyen yıllarda medresede talebe yetiştirmeye başlar ve birçok kimseye ilim icazeti verir. Şeyh Ahmed-el Haznevi’den (k.s) hilafet alması İlk olarak Molla Müezine (hazretin halifesi olup hazretle beraber Seyda-i Taği’de amel etmiş) intisab etti. Herkes Şeyh Ahmed-el Haznevi’den (k.s) hilafet almasını beklerken Molla Müezine bağlanmasına şaşırdılar. Fakat kısa bir süre sonra Molla Müezzin (k.s) vefat etti. Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) bir müddet yalnız kaldı. Şeyh Muhammed Maşuk (k.s) ,Şeyh Ahmed’in (k.s) yanına Suriye’ye gitmek istedi. Babasından Suriye’ye gitmek için izin istemeye utandığından hacca gitmek için izin ister. Şeyh Masum elindeki çomakla yere çizgiler çizer. Üzgün olduğu her halinden bellidir. Ona bir cevap veremez. Eve geldiklerinde Seyda Şeyh Maşuk’a “babam bana cevap vermedi diye düşünüyorsun. Bütün ailenin geçimini temin ettiğim için senin yol masrafını nasıl karşılayacağımı düşünüyorum.” dedi. Bunun üzerine Seyda Şeyh Maşuk (k.s) “Ben yol için gerekli ihtiyaçlarımı hazırladım.” diyince. Sevinerek ‘hayırlısı ile git gel, bana sormana gerek yok.’ der. Seyda Şeyh Maşuk, Şeyh Abdulhalim(k.s) ve Molla Nimetullah (k.s) birlikte hacca gitmek üzere yola çıkarlar. Suriye’den geçerken Hazne’ye uğrayıp Şeyh Ahmed’i (k.s) ziyaret ederler. Şeyh Ahmed(k.s) onları görünce çok memnun olur ve sevincinden ağlar. Hazret’in (k.s) çocukları çayı çok sever diyerek çay hazırlamak için içeri gider. Geri döndüğünde üstündeki kıyafetini değiştirmiştir. Seyda Şeyh Maşuk bunu görünce çok canı sıkılır ve biz buraya zenginlik görmek için gelmedik, diye aklından geçirir. Çay içip oturup biraz sohbet ettikten sonra Şeyh Ahmed (k.s) onu alıp dışarıda uzak bir yere götürdü. Kumların üzerine oturttu. ‘Maşuk bu yerler kumdur, bundan ötesi de hep çöldür. Siz geldiğiniz için ben o kadar çok sevindim ki çay çabuk olsun diye gaz ocağının pompasını çok doldurdum. Oda üzerime fışkırdı. Bunun için elbisemi değiştirmek zorunda kaldım.’ Böylece Seyda Şeyh Maşuk’un (k.s) kalbindeki sıkıntı gitti. O gece orada misafir oldular. Sabahleyin Seyda Şeyh Maşuk (k.s) intisap etmek için Seyda Şeyh Ahmed’in (k.s) onu çağırmasını içinden geçiriyordu. Ertesi sabah Seyda Şeyh Maşuk (k.s) , Şeyh Abdulhalim ve Molla Nimetullah (k.s) otururlarken üçünün arasından Şeyh Ahmet (k.s) , Seyda Şeyh Maşuk’u(k.s) yanına çağırdı. Bu gece rüyamda sadat-ı kiramı bizim eve gelirken gördüm. Çok sevindiklerini söylediler. Senin buraya gelmenden çok memnun oldular. Dedi ve onu tekrar kumların oraya götürerek ona tarikat verdi. Geriye döndüklerinde arkadaşları “sende değişik bir hal gördük.”dediler Seyda Şeyh Maşuk (k.s) “bu hal iyi midir, kötü müdür?” diye sorar. Arkadaşları “seni çok iyi gördük.” derler. O da “çok güzel bir iş yaptım, şeyh Ahmed’in tarikatina girdim.” der. Arkadaşları çok memnun olup birbirlerine sarılır ve çok güzel bir iş yaptın derler. Seyda Şeyh Ahmed “selametle haccınıza gidin, dönüş yine bu kapıdan olsun.” der ve onları uğurlar. Seyda Şeyh Maşuk Suriye’den ayrılıp hacca gider. Hacdan dönüşünde tekrar Suriye’de tekrar Şeyh Ahmed’in yanına uğrar. Seyda Şeyh Maşuk “Şeyh Ahmed Nurşin’e geldiğinde babamın yanında nasıl davranacağım, ayağa nasıl kalkacağım, edebimi nasıl muhafaza edeceğim?”diye içinden geçirir. Şeyh Ahmed onu yanına çağırarak “Nurşin’e geldiğimizde bizim müridimiz olduğunu kimse bilmeyecek. Ben divana geldiğimde Şeyh Masum’un (k.s) yanında ayağa kalkmayacaksın. Tarikata girdiğini kimseye söylemeyeceksin.”der ve Nurşin’e geri dönerler. Nurşin ile Hazne arasında bir gidiş geliş başlamış olur. Uzun ve sıkıntılı yolculuklar sırf Allah-u Teala’nın rızasını tahsil için yapılmaktadır. molla Muhyeddin hazretleri ve Şeyh Maşuk hazretleri birlikte arabanın uçağın olmadığı o günlerde ayakların da bir çarık uzun yolları yürüyerek gider, gelirler.hazneye gittiklerinde ayakkabılarının altları çıkmış,ayakları yara içindedir. Fakat onlar gönül saraylarını mamur etmeye uğraşmaktadırlar. Seyda Şeyh Maşuk (k.s) , Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s)’in halifesi Suriye-Hizna’daki Şeyh Ahmed ül-Haznevi (k.s)’nin yanında tarikat terbiyesi almış ve işaret edildiği üzere Şeyh Ahmed ül-Haznevi (k.s)’nin halifesi olmuştur ve Nurşin’e nisbeti geri getirmiştir. Molla Sıddık, Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerini şöyle anlatır. O, çok halim bir insandı. Altı gün hizmetinde bulundum. Her hali ve davranışı Allah (c.c) hatırlatırdı. İnsanlarla münasebetinde hiç riyası yoktu. Müridleri yanında rabıtayı gözü açık yaparlardı. Molla Sıddık talebeyken Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri Seyrantepe köyüne geldi. Molla Sıddık yanına ziyarete gitti. Çok büyük kalabalık vardı. Büyük bir sofra misafirler için kuruldu. Şeyh Maşuk’ a ayrı küçük bir sofra kurulmuştu. Molla Sıddık’ı yanına davet edip oturtu. Şeyh maşuk “burada yemek yemeyelim. Başka köye gidiceğiz orada yeriz.” dedi. Molla Sıddık orda sadece 3–4 lokma yemek yedi. Yediği o lokmaların acısı 3–4 gün karın ağrısı çektikten sonra geçer ve Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri’nin yanına geri döner. Hâlbuki sözünü dinleseydim O’nunla üç günü beraber geçirecektim.”diye anlatır. Seyda Şeyh Maşuk Hazretleri dünyevi işlerde talebelerine karşı çok müsamahakârdı. Allah-u Teâlâ’nın emirleri konusunda çok titizdi. Namazını cemaatle kılmayanlara, Allah-u Teâlâ’nın emirlerine uymayanlara çok kızardı. Bir sohbetinde “Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ismi anıldığında gözünden yaş, ağzından içindeki yangının kokusu gelmeyenin muhabbeti zayıftır.” buyurmuştur. Dünyevi işlerle ilgilenmezdi. Ticari işlerle uğraşmayı sevmezdi. Harama ve helale çok dikkat ederdi. Ailenin maddi geliri ile talebelere gelen yardımları ayrı tutardı. Oğlunun anlattığı şu hadise çok dikkat çekicidir. “Nurşin’de açılan yeni bir lokantada yemek yemeği çok isterdik. Paramız olmadığından lokantaya gidemezdik. Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerinin maddi işlerine bakan bir salikine bize biraz para ver dedik. “Ailenin parasını size veremeyiz.” dedi. Seyda Şeyh Maşuk Hazretlerine baktım, bize parayı vermek istemişti. Ama ailenin parası olduğu için izin vermedi ve yarın köylülere sattığım keçilerin parası gelecek. Yemek parasını o paradan “yarın veririm.” dedi. Aileye çok önem verirdi. Şeyh nasır(k.s.) ve şeyh takiyeddin’i(k.s.) çok severdi. Hep birlikte gezerlerdi. Birbirlerini çok sayarlar ve birbirlerini çok severlerdi. Şeyh Takiyeddin’e (k.s.) Şeyh Nasır’ı(k.s.) sorduklarında, onu o kadar övdü o kadar övdü ki soran şahıs “gidip mürüdi olasım” geldi dedi. Vefatı Vefatından önce defaatle vefat edeceğine dair işaretler vermiştir. Demirci köyüne gittiklerinde “bir daha bu yaylaları göremeyeceğim, bu son gelişim.”dedi. Nurşin’e döndükten sonra hacca gitmek için hazırlıklara başladı. Oğluna “sende benimle gelmek istemezmisin?”dediğinde “ağbim var o hazırlıklarını tamamladı.”diye cevap veren Şeyh Veysi’ye “gelmek istersen sende gel. Yalnız işleri çabuk bitir. Diyarbakır’a git ve tarlaları ek, oyalanmadan geri dön.”dedi . Şeyh Maşuk Hazretlerine astım rahatsızlığının ilerlemesinden dolayı hacca gitmemesi gerektiğini söyleyenlere “bana hastasın hacca gitme diyorlar, ben merkate gittim üç kere bana “uğurlar olsun.” dediler. Şeyh Maşuk Hazretleri hanımını yanına çağırdı “hakkını helal et seninle uzun zaman sıkıntıları birlikte paylaştık ben gidiyorum geri gelmeyeceğim.”diyerek helalleşti. Fakat bu vedalaşmaları herkes hasta olduğundan dolayı söylediğini düşünerek “böyle söylemeyin efendim.” dediler. Diyarbakır’a tarlaları ekmeye giden şeyh Veysi’nin yanında çalışan adamı rüyasında “şeyh Veysi çabuk hazırlansın pasaportlar hazır yola çıkılıcak”denilir.sabah Nurşin den bir haberci gelir rüyayı gören kişi şeyh Veysi’yi mi acele çağırıyor dediğinde çok şaşırırlar. Sen nerden biliyorsun? diye sorunca “akşam rüyamda gördüm” der. Rüyayı gören zat da onlarla hacca gitmek ister, bir günde pasaporta müracaat eder ve pasaportu çıkar. Herkes hayretler içindedir. O zamanın şartlarında bir günde pasaport çıkması mümkün değildir. Araştırıldığında nüfus bilgilerinin sorulduğu tüm bilgilerin kendileri tarafından hazırlandığı cevapların çabuk geldiği hayretle görülmüştür. Muhabbet ve saadatın duasının zorlukları kolaylaştırdığı bu hadiseyle bir kez daha görülür. Şeyh Maşuk Hazretleri ile hacca gidecek kafilede halifeleri, âlimlerden birçok kimse vardı. Molla Hüseyin, Molla Muhyeddin onla birlikte yolculuk yaptılar. Seyda molla Muhyeddin hazretleri onun hem amel arkadaşı hemde halifesidir. Molla Muhyeddîn hazretleri, Baykan-Havilli olup, medrese tahsilini, Ohin ve Norşin’de tamamlamıştır. Tarikat icâzeti Şeyh Muhammed Maşuk hazretlerindendir. Bölgenin en tanınmış ulemasından olup, fetva sahibi idi. 1988 yılında Havil’de vefat etmiş olup, çeşitli ilimlerde 100’e yakın basılmamış Arapça eseri mevcuttur. Seyda molla Muhyeddin hazretleri Şeyh Maşuk Hazretlerinin halifesi olmasına rağmen sen âlimsin der her şeyi ona sorardı. Medine’ye geldiklerinde “molla Muhyeddin Mekke’de mi ölmek Medine’de mi ölmek daha iyidir? Diye sordu. Molla Muhyeddin hazretleri ona “Mekke’de kılınan bir vakit namaza100 000vakit namaz sevabı, Medine’de kılınan 1 vakit namaza 1000 vakit namaz sevabı vardır. Ölüm de böyledir.” Diye cevap verir. Nurşin’den ayrılıp Medine’ye doğru yola çıkarlar. Şama uğrarlar. Seyda Şeyh Maşuk orda bulunan insanların hatırları kırılmasın diye insanların meselelerini çabuk halletmesi için oğluna talimat verir. Şöyle der, “ziyaretler bitmez! Vazifelerimiz bitti! Mekke’ye çabuk gitmeliyiz. Mekke’ye gittiğimizde beni Hz. Hatice’nin (r.a.) ayakucuna defnedin. Ana kucağının şefkati daha iyidir. Etrafındakiler “neden böyle söylüyorsunuz?” dediğinde, “ ben geri dönmeyeceğim!” der. Mekke’ye ulaşıp hac vazifelerini yerine getirirler. Yanında bulunanların bir kısmı Medine’ye gitmek üzere yola çıkarlar. Seyda molla Muhyeddin hazretleri birkaç arkadaşı ile beraber Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin yanına geldiklerinde “siz ne zaman Medine’ye geleceksiniz?” diye sorduğunda. “tüm hacılar Mekke’den ayrılınca geleceğim” cevabını alır. Bunun üzerine Seyda molla Muhyeddin hazretlerinin gözlerinden süzülen yaşları arkadaşları fark ederler ve sorarlar “Ne oldu? Niçin ağlıyorsun?” Seyda molla Muhyeddin onlara “ Mekke’de hacılar kıyamete kadar bitmez. Bunun manası Seyda’nın vefat edeceğidir.” der. Seyda Şeyh Maşuk’la vedalaşır ve Medine’ye yola çıkar. Seyda Şeyh Maşuk hazretleri bir akşam rahatsızlanır oğlunu hareme göndermez ve şöyle söyler. Haremde namaz kıymetlidir. Ama babaya bakmak daha kıymetlidir. Sen babana bak! Dedi. Oğlunu cennet-ül muallâ’ya gönderdi ve “Hz. Hatice’nin(r.a.) etrafı sahabelerle doludur. Hz. Hatice’nin(r.a.) ayakucuna beni defnedin. Nurşin’e dönerken molla Hüseyni yanınıza alın” dedi. Hulefalarından bazıları geldiler. “Seni çok iyi gördük.” Dediler. Seyda Şeyh Maşuk hazretleri “ölmeden önce düzelme iyidir.” dedi. Onlarla sohbet etti. “ben biraz rahatsızım” dedi ve Seyda Şeyh Maşuk sağ yanı üzerine yattı. Rahatsızlığı artınca bir doktor çağırdılar. Şeyh asım ve yanındakiler Yasin ve hatim okumaya başladılar. Doktor gelene kadar Seyda Şeyh Maşuk hazretleri mubarek ruhunu teslim etmişti. Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin mubarek bedeni yıkanıp kefenlendi ve sabah namazına kadar harem-i şerifte başında kuranlar okunarak dualar edildi. Sabah namazı sonrası binlerce kişi tarafından cenaze namazı kılındı. Vasiyeti üzerine Hz. Hatice (r.a.) validemizin ayakucuna defedilmek için cenneti muallâya götürüldü. Cennet-ül muallâdaki görevliler buraya sahabelerden başka kimsenin gömülemeyeceğini söylediler. Yanındakiler ise “Seyda Şeyh Maşuk hazretlerinin Şam’dan beri defaatle “Beni Hz. Hatice (r.a.) validemizin ayakucuna defnedin!” diye vasiyet etti” dediler. Bunun üzerine görevliler ayakucunda boş bir yer olduğunu yerini belli etmemek ve başına taş koymamak koşuluyla defnetmek için izin verdiler. Bir ömür Allah rızasına uygun olarak yaşanmış ve en mukaddes topraklarda tüm müminlerin annesinin ayakucunda noktalanmıştır. Arkasında on altı halife ve gözü yaşlı binlerce seven bırakarak 1975’in 28 aralığında dar-ül bekaya göç etmiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Seyyid Muhammed Maruf
Batman – Çamlıca Mahallesindeki aile kabristanında Batman’ın önde gelen kanaat önderlerinden Şeyh Seyyid Muhammed Maruf Yıldırım 1925 yılında Batman’ın Gercüş (Gercews) ilçesine bağlı Vergili (Bêcırman) köyünde doğdu.Şırnak’ın Cizre ilçesinde bulunan Şeyh Seyda Elcezeri’nin yanında tefsir, mantık, hadis ve tüm ilimleri okuyup icazet aldı.Nakşibendi, Kadiri ve Rufai tarikatların halifeliğini yapan ve aslen Seyyid Bilal soyundan gelen Şeyh Maruf, Hüseynî olup soyu Hz. Muhammed’e (sav) ulaşıyor. Şeyh Muhammed Maruf hazretleri 20 ekim 2017 tarihinde tedavi gördüğü İstanbul Acıbadem hastenesinde vefat etti. Cenaze namazı Batman – Dergah camiinde kılındıktan sonra Çamlıca mahallesindeki ali kabristanına defin edilmiştir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Mustafa Naci Hazretleri (ks.)
Elazığ – Harput – Meteris kabristanında . İmam Efendi ( Osman Bedreddin Erzurumi) Türbesinin içerisinde Seyyid Mustafa Naci hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Hace Mustafa Naci Hazretleri aslen Muşludur (1843-1929). Palu’da Seyyid Mahmud Sâminî Hazretlerinin sohbetleri ile kemâlâ gelmiş ve icazetini almıştır. 28 yaşında iken gördüğü bir manevi işaret üzerine daha 25 günlük evli iken Muştan Paluya gelir. Paluda dedesinin bir dostu olan Cemal Bey’e misafir olur. Cemal Bey ile Sâminî hazretlerinin sohbetlerine devam ederler. Bir gün sohbetten sonra, Sâminî hazretleri ile daha önce hiç tanışmadıkları hâlde, Sâminî hazretleri, “Mustafa, kalk kahve yap, beraber içelim”, diye emir buyurur. Sâminî hazretleri Cemal Bey’e “Misafiriniz nerelidir?” Cemal Bey, “Muşludur kurban”, der. Sâminî hazretleri, “Peki bundan sonra bizim misafirimiz olsun”, der. O misafirlikle beraber Mustafa Naci Hazretleri Sâmini hazretlerinin müridi olur. Hace Mustafa Naci Hazretleri, o günden sonra gönlüne hiç bir havatır (hatıralar) getirmeden, mürşidine manevi anlamda tam olarak teslim olur. Sâminî hazretleri bir gün Mustafa Naci Efendi’ye “Mustafa senin bir ailen varmış, neden bize bahsetmedin”, der. Mustafa Naci hazretleri, “Efendimiz sormadı, bizde söylemedik”, diyerek hocasına olan bağlılığının, muhabbetinin ve aşkının zirvesinde olduğunu gösterir. Sâminî hazretleri, “Hemen aileni al ve buraya gel”, diye emir buyurduktan sonra, Mustafa Naci hazretleri emri yerine getirerek ailesiyle Paluya taşınır. Sâminî hazretlerinin alem-i bekaya teşriflerinden sonra, Hace Mustafa Naci hazretlerinin aynı icazeti üzerine, Seyyid Osman Bedrûddin Erzurumi (İmam Efendi) hazretleri tarafından ikinci bir mühür vurulur. Artık iki nur sahibidir. Kabr-i Şerifleri Elazığ, Harputta Meteris mezarlığında İmam Efendi hazretlerinin türbesi içerisindedir. Hace Mustafa Naci Hazretleri’nin son derece heybetli bir görünüşü olup, pek uzun boylu idi. İnsanın içine işleyen nazarları, insanda ister istemez saygı uyandırır ve bir topluluk içerisinde manevi yükseklikleri ile hemen fark edilirdi. Mürşidi Mahmud Sâminî Hazretlerine 22 yıl hizmet etmiştir. Sâminî hazretleri, Mustafa Naci hazretlerinin sadakat ve hizmetleri üzerine bizzat kendisi “Naci” (kurtulan, necat bulan) ismini Mustafa’ya eklemiştir. Muhammed Mazhar Harputi hazretleri naklediyor: Sâminî hazretleri, İmam Efendi hazretlerinden önce Mustafa Naci hazretlerine icazet vermek isterler. Fakat, Mustafa Naci hazretleri “Efendim, önce İmam Efendiye icazetini veriniz”, derler. Kaddesallahu Sırrahulaziz. İşte büyüklük dedirttirecek bir davranış ki, her velide görülmez. Muhammed Mazhar Harputi hazretleri, bu konu ile ilgili “Maneviyatta bile tercih ederler. Tercih eden kazanır”, diye emir buyururlar. Vefat ettikten sonra, mübarek vücudlarını kabre Muhammed Mazhar Harputi hazretleri koymuştur. Bu sırada İmam Efendi Hazretlerinin kabrinden bir kısmın açıldığını görmüş ve daha sonra şöyle buyurmuştur, “Hoca Efendimizi kabre koyduktan sonra İmam Efendimizin kabri şeriflerinin yan tarafı açıldı. Meğer dostunu bekliyormuş. İki mezar birleşti”, diye emir buyururlar. Muhammed Mazhar Ettasi Hazretleri nakl ediyor: “Hoca Efendimiz (Hace Mustafa Naci) Hazretleri, Harputlu Hacı Tevfik Efendi (Bu muhterem zat, o dönem zahiri ilimlerde mütehassıslığıyla meşhur bir zat olup bu olay gerçekleştiğinde henüz batıni ilimlerde ilk dönemlerinde olduğu anlaşılıyor) ile İmam Efendimizin oğlu Muhyiddin Efendinin ticaret yaptığı dükkânın önünde otururlarken, Hoca Efendimiz bu işin sadece zahiri ilimlerle olamayacağını ilm-i batının da bir insanda olması gerektiğini ve zahiri ilmine güvenmemesi gerektiği konusunda konuşurlarken, Hoca Efendimiz Hazretleri birden elini Hacı Tevfik Efendinin dizine koyarak yolun karşısında yürümekte olan bir ademi gösterirler ve “Bak !” diye emir buyururlar. O anda Hacı Tevfik Efendi’nin gözündeki perde kalkar ve o adamın Nefs-i Emmareyi kendisinin haberi olmadan Hoca Efendimizin nazarlarıyla atlayarak, manevi olarak terakki ettiğini görür. Hacı Tevfik Efendi, “Aman Efendim bu nasıl olur?” diyerek pek hayret eder. Hoca Efendimiz Hazretleri, “Ne olacak? Geleceği yer orası değil miydi?”, diyerek emir buyurur. [Bu olayın geçtiği yer şimdiki Harputta Kurşunlu Camiinin doğu tarafında köşe başındadır. Bu dükkân maalesef muhafaza edilmemiştir. Dükkânın olduğu yer, şimdi bir ilköğretim okuluna bakmaktadır. O ademinde demek ki kabı boşmuş ki Hace Mustafa Naci Hazretleri’ni nazarlarıyla terakki etti. Kaddesallahu Sirrahulaziz]. Muhammed Mazhar Ettasi Harputi hazretleri nakl ediyor: Bir defasında Hoca Efendimiz hazretleri şöyle buyurdu: “İbrahim Edhemler bizim zamanımızda gelseydi. Tacıyla tahtıyla Allah’a vasıl ederdik. Hiç bir manisi olmazdı”, diye emir buyurur. Bu sözü her kâmil söyleyemez. Bu söz, Mustafa Naci Hazretlerinin büyüklüğünü gösterdiği gibi, diğer önemli bir hususta “her zamanın eğitiminin farklı olduğudur”. Nitekim Mahmud Sâminî hazretlerinin hayatını anlatırken bahsettiğimiz gibi, emr-i ilahi ve peygamberiyle daha önce mürşidinin 5000 olan kelime-i tevhid dersi 300’e indirilmiştir. Dediğimiz gibi bu da bizzat Cenab-ı Hakk tarafından emredilmiş ve Peygamber Efendimiz tarafından Sâminî hazretlerine mana aleminde bildirilmiştir. Yoksa haşa bu büyükler kendi kafalarına göre böyle şeyler söylemezler. Bizzat davacıları Peygamber efendimiz olur ki, davacısı Peygamber olanı da hangi avukat kurtarabilir. Bu nedenle, Allah’a giden yolda görülenleri kendi görüşlerimize göre değerlendirmek manevi anlamda büyük vebalin altına girmemize neden olur. Halifeleri Hace Mustafa Naci (Hoca Efendi) hazretleri İmam Efendiden icazetli olan beş büyük halifenin icazetnamelerini kendisi tekrar tasdik etmiş ve mübarek mührünü vurmuştur. Bu durumu Hace Mustafa Naci Hazretlerinin kıymetli oğulları, Abdullah Demirel (1918-2013) gülümseyerek şöyle anlatırlardı: “Efendi hazretleri (babası) beşini de çağırdı ve icazetnamelerini verdi. O zaman küçüktüm. Ben zannettim ki bana da icazet verecek. Sonra anladım ki bu iş babadan oğula geçmez. Ancak, Emr-i İlahi ve Emr-i Peygamberi ile olur” [Abdullah Demirel Bey, kalb gözü açık veli olduğunda şüphemiz olmayan değerli bir zat idi. İnsanın aklından geçenleri hemen okurdu. Fakat, irşad ile görevlendirilmemişti. Bu önemli bir noktadır ki Muhammed Mazhar Hazretleri (k.s.)’nin mübarek kelâmı hemen akla gelir: “Alim çoktur ve Veli çoktur ama İnsan-ı Kâmil bir tanedir”. Kabri İmam Efendi hazretlerinin türbesinin dışındadır]. Bu 5 büyük veli (Harputta beş kardeş diye de bilinirler). [“Bilenler için”, ihvan kardeşliği kan bağıyla olan kardeşlikten üstündür] 1) Seyyid Nureddin Efendi Hazretleri (İmam Efendi’nin oğludur. Kabri, İmam Efendinin türbesi içerisinde girişte hemen karşıdaki kabirdir. 2) Sonsürülü (Sürsürülü) Molla Hüseyin Efendi (Kabri, İmam Efendi hazretlerinin türbesinin dışında, güney tarafında, türbeye yaklaşık dört metre uzaklıktadır, 3) Hz. Şeyh Musa Kazım Harputi 4) Sadeddin Efendi Hazretleri (k.s.) (Tilenzik köyünden. Kabri, İmam Efendi hazretlerinin türbesinin kapısının hemen sağındadır). 5) Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) www.harputelazigsamini.com[/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri (ks.)
Elazığ – Harput – Meteris Kabristanında Evliyanın büyüklerinden Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri Miladi 1898 (Hicri 1315) yılında Harputta doğmuştur. 5 Ağustos 1986’da Kışla Cami adıyla bilinen ve kendi yaptırmış olduğu bu caminin karşısındaki evlerinde vefat etmiştir. Türbesi Harput’ta Meteris kabristanında İmam Efendi Hazretlerinin türbesine varmadan sol taraftadır. Seyyid Muhammed Mazhar ettasi hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Hem anne, hem de baba tarafından soyu Rahmeten-lil Âlemin Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimize dayanmakta olup Seyyiddir (Hz. Hüseyin (r.a.) ‘ın soyundan) .Kıymetli anneleri Faize Hanım tarafından da soyu, İklime (İklima) Hatun vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerine ulaşır. İklime Hatun, Yavuz Sultan Selim’in kıymetli eşleri olup edep timsali bir hanım idi. İklime Hatun, Dulkadiroğulları’nın hükümdarı Emir Şahruh’unda kerimeleridir. Muhterem babaları Osman Efendi (rh.a) âlim ve fadıl bir kimse idi. Bütün çocuklarını zamanın ilimlerini öğretmek için sabırla okuttu. Osman Efendi iki kez evlenmiş, toplam 10 (8 erkek, 2 kız) evladı olmuştur. Muhammed Mazhar Ettasi Hazretleri, Osman Efendinin ikinci hanımı olan Faize Hanımdandır. Faize Hanım’ın 2 kız ve 2 erkek evladı olmuştur. Yaş sırasına göre Ayşe Hanım, Muhammed Mazhar Hazretleri, Asım Bey ve Gülgüle Hanımdır. Muhammed Mazhar Ettasi hazretlerinin diğer ağabeyleri de okumuşlar ve zahiri ve batıni ilimlerde mütehassıs olmuşlardı. Ağabeyi Hasan Bey Şam Emeviye Camiinde sohbet veren âlimlerdendi. Bir diğer ağabeyi Seyfullah Bey ise okumak için İstanbul Cihangire gelmiş ilahiyat fakültesini bitirmişti. Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri verâ ve takvasıyla bütün kardeşlerini ve akranlarını geçmiştir. Anne ve babasından mükemmel bir terbiye almıştır. Kendisi anlatıyor, “Annem gece yatarken Cenab-ı Hakkın huzurunda ayaklarımızı uzatmamamız için, bir ipin iki ucunu bağlar ve sıkmayacak şekilde ensemizden ve diz kapaklarımızın altından geçirirdi”. [Böylece uykudayken evlatlarının isteseler de ayaklarını uzatmamaları için önlem alırlarmış. Bir süre sonra insan uykuda bile olsa ayaklarını uzatmaz ve hep ayaklarını kendine doğru çekerek yatar. Benzer durum Musa Kâzım Harputi hazretlerinde de görülüyor. Mübarek, yatağının ayak tarafına karton koyarmış. Güzel alışkanlıkların çocukken kazanılacağına dair güzel bir misâl]. Muhammed Mazhar Ettasi hazretleri’nin (k.s.) Menkıbeleri YIKILAN TURBE Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne, Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin türbesinin yapımı esnasında yaşanan bazı kerametleri bizzat şöyle nakletmektedir; Efendim Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hz. vefat ettikten 1 yıl sonra, Kahramanmaraş’tan ve Elazığ’dan müritler bir araya gelerek efendimin kabrini türbe haline getirmek için hemen türbe inşaatına başladılar. Fakat bir gün sabah erken saatlerde evin kapısı çalındı. Kapı açıldığında Harput’tan gelen birkaç bağmancının çok üzgün ve tedirgin bir şekilde kapıda bekledikleri söylendi. Onlara neden böyle üzüntülü oldukları sorulduğunda ise verdikleri cevap bana şöylece anlatıldı; ‘’Biz sabah erken bağ bahçe işlerimizle ilgili olarak Harput’tan şehre inmek için yola koyulduk. Muhammed Mazhar Efendi Hz.’nin türbe inşaatının önünden geçerken birde baktık ki efendinin türbesi yıkılmış. Sabahın çok erken saatleri olduğu için türbenin etrafında kimseyi göremedik. Bu yüzden size haber verdik’’ dediler. Onların bu cevabı bana iletildiğinde efendimin hayatta iken bize vasiyet ettiği sözleri aklıma geldi ve onlara bu işin hikmetinin şu şekilde anlatılmasını söyledim; ‘’O türbenin yüksekliği İmam Efendi Hz.’nin türbesinden daha yüksek olduğu için yıkılmıştır. Zira Efendim Şıh Muhammed Mazhar Efendi, Mürşidi olan İmam Osman Bedreddin ErzurumiHz.’ne karşı duymuş olduğu büyük sevgisinden dolayı, hayatta iken bize vasiyet ederek şöyle demişti; ‘’ Ben dünyamı değiştirdikten sonra türbemin boyunu sakın Şıhım İmam Efendi Hz.’nin türbesinden yüksek yaptırmayın.’’ İşte bu nedenden dolayı o türbe yıkılmıştır. Bunun üzerine türbeyi yaptıran müritler durumdan haberdar edildi. İnşaatı yapanlar İmam Efendi Hz.’nin türbesinin boyunu ölçtüler ve gördüler ki kendilerinin Muhammed Mazhar Efendi Hz. leri için yaptırdıkları türbe, İmam Efendi Hz.’nin türbesinden daha yüksek. Durumu anlayarak hiç vakit kaybetmeden Muhammed Mazhar Efendi Hz.’nin vasiyet ettiği şekilde yeni bir türbe yaptırdılar. Günümüzde de her gün pek çok kişinin ziyaret ettiği bu türbe gerek maneviyatı gerek mimarisi ile Harput’un eşsiz güzelliklerinden biridir. . Menkıbeleri ………İmam Osman Bedreddin Erzurumi Hz. nin oğlu Muhit Efendi yaşadığı dönemin amansız bir hastalığı olan verem ile mustarip olmuştu. Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hz. manevi kardeşi olan Muhit Efendi’ye bu zor günlerinde destek olabilmek için çok çaba gösteriyor, bu hastalığın kendisine bulaşmasına neden olabilecek hiçbir durumdan kaçınmıyor ve hatta Muhit Efendi ile aynı tabaktan yemek yiyordu. Muhit Efendi ise Muhammed Mazhar Efendi Hz. ne‘’Kardeş yapma, benim tabağımdan yeme, biliyorsun bu hastalık çok bulaşıcı sana da bulaşır’’ demesine rağmen, Muhammed Mazhar Efendi Hz.onu dinlemiyor yine de aynı tabaktan yiyordu.Muhit Efendi’nin hastalığı çok ilerlemekle beraber kendisi de manevi olarak ömrünün son günlerinin yaklaştığını anlamıştı. Bu hal üzere iken bir gün üzerinde bulunan köstekli saatini çıkarıp Muhammed Mazhar Efendi Hz. ne vererek;‘’Kardeş bu saat sende kalsın sakın kimseye verme bu bizim kardeşlik bağımızdır’’demiştir. Muhammed Mazhar Efendi Hz. de bu saati o günden sonra bir ömür kardeşlik muhabbeti ile saklamıştır. Ancak oda Muhit Efendi gibi manevi olarak dünyasını değiştireceğini anladığında saati büyük kızı Edibe Anne’ye vererek şöyle vasiyet etmiştir; ‘’Bu saati ben dünyamı değiştirdikten sonra Şıh’ım İmam Osman Bedreddin Erzurumi Hz.’nin oğlu Ziyaddin Efendi’ye ver.’’ Edibe Anne’de efendisi ve babası olan Muhammed Mazhar Efendi Hz.nin vasiyetini yerine getirerek saati Ziyaeddin Efendi’ye teslim etmiştir. ………HAC YOLUNDA DURAN OTOBÜS Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne’den aldığımız bilgiye göre; Bizzat, Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri anlatıyor: Kahramanmaraş’tan bir müridin arkadaşı, kendi kullandığı otobüse bir grup hacı adayını alarak hac farizasını yerine getirmek üzere Beytullah’a doğru yola çıkarlar. Hac yolculuğu esnasında bir çöle gelindiğinde araç arıza yapar. Şoför ile birlikte bütün hacılar otobüsten inerler ve tüm çabalarına rağmen otobüs hareket etmez. Tam o sırada birde bakarlar ki otobüsün yanında sakallı bir ihtiyar duruyor. İhtiyar şoföre bakarak ‘Sen çık otobüsü sür’ der. Şoför ihtiyara ‘Nasıl süreyim motor patlar’ der. İhtiyar tekrar şoföre ‘Sen hele şu arabaya bin sür’ deyince şoför otobüse biner ve anında otobüs çalışır. Hacılar hemen otobüse binip derler ki ‘O ihtiyar herhalde burada yolunu kaybetmiştir, onu da otobüse alıp gideceği yere götürelim’ diye konuşurlar. Ancak birde bakarlar ki o ihtiyar çoktan kaybolmuş. Herkes hacını ikmal eder ve Kahramanmaraş’a dönerler. Mürit, arkadaşı olan otobüs şoförünün haccını hayırlı etmek niyetiyle bir tepsi ikramını da alarak arkadaşının evine gider. Bir zaman sonra da arkadaşı kendisine gelen müride iade i ziyaret yapmak için müridin getirdiği tepsiye hediyesini koyarak evine akşam oturmaya gider. Eve vardığında mürit kapıyı açınca sevinerek ‘İyiki geldin, efendimde bizde onunla tanışmış olursun’ der. Müridin arkadaşı odadan içeri girip efendiyi gördüğü anda büyük şaşkınlık içinde ‘İşte hac yolunda iken duran otobüsümüzü yürüten ihtiyar’ der ve hemen orada efendinin müridi olur. …………BURADAN NEHİR AKIYOR BURADAN DA DENİZ Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri’nin büyük kızı Edibe Anne’den aldığımız bilgiye göre; Şıh Muhammed Mazhar Efendi bir gün Kahramanmaraş’ın Uzunsöğüt köyüne davet edilir. Köy halkı sohbet esnasında Muhammed Mazhar Efendi’ye, ‘Efendi biz suyumuzun azlığı nedeniyle çok sıkıntı çekiyoruz, acaba köyümüzde su var mıdır?’diye sorarlar. Muhammed Mazhar Efendi evin kapısının önüne çıkar ve eliyle işaret ederek derki; ‘Buradan nehir akıyor buradan da deniz’. Köy halkı ilerleyen günlerde gösterilen yerleri açıp suyu çıkarınca Kahramanmaraş’ta bulunan Efendi’yi davet ederek tekrar Uzunsöğüt köyüne getirirler ve suya okuması için açılan yere götürürler. Açılan su kuyularında 15 kişi çalışmaktadır ve Efendi oraya gelir gelmez çalışanlara bakarak ‘Hemen buradan çıkın’ diye buyurur. Çalışan 15 kişi su kuyularından çıkar çıkmaz orası yıkılır. Ancak yinede o su çıkarılmış ve suyun çıkarıldığı yerde bir çeşme yapılarak ”Muhammed Mazhar Efendi Çeşmesi”adı verilmiştir. Bu mucizevî suyu içen hastaların Allah’ın izniyle şifa bulduğu bilinmektedir. ………..KONUŞAMAYAN ÇOCUK Yine Kahramanmaraş’ın Uzunsöğüt köyünde, Muhammed Mazhar Efendi Hz. bir müridin evinde misafir olarak kalmakta iken yaşanılan bir kerameti Edibe Anne şöyle nakletmektedir; Köy sakinlerinden bir ailenin küçük bir çocuğu konuşma çağına geldiği halde konuşamamaktadır. Çocuğun anne babası haliyle bu duruma çok üzülmekte ve sürekli çare aramaktadırlar. Bu nedenle sık sık doktora giden ailenin o gün doktora gitme günüdür ve sabah erkenden kalkan evin beyi hanımına seslenerek hazırlanmalarını ve doktora gidileceğini söyler. Ancak evin hanımı Muhammed Mazhar Efendi Hz. nin köyde bir evde misafir olarak bulunduğunu duymuştur. Bu nedenle beyine ”Bugün de doktora gitmek yerine Muhammed Mazhar Efendi ye giderek onun dua ve himmetleri vesilesi ile Allah’tan şifa isteyelim o çok değerli bir evliyadır.”der. Evin beyi hanımına ” Bugün randevu günümüz doktora bir gidelim sonra yine efendiye de gideriz.” şeklinde cevap verir. Bu şekilde konuşmalar devam ederken hazırlanıp evlerinden çıkan aile önce doktora mı efendiye mi gidilecek diye tartışırlarken kendilerini efendinin kaldığı evin kapısının önünde bulurlar. Kapıyı çaldıkların da ev sahibi kendilerini karşılayarak içeriye alır. Anne, baba ve çocukları efendinin huzuruna geldiklerinde onlar henüz hiçbirşey söylemeden, Muhammed Mazhar Efendi Hz. gülümseyerek çocuğun annesine ‘’Senin dediğin oldu hastanı doktora götürmedin bana getirdin’’ der. Sonra çocuğa bir süre dua okur ve çocuk uyuduktan sonra mübarek ağızlarının barından bir miktar parmağı ile alarak çocuğun ağzına sürer. Çocuğun anne babasına onu eve götürmelerini ve kendiliğinden uyanıncaya kadar uyandırmamalarını uyandıktan sonra ise artık Allah’ın izni ile konuşabileceğini söyler. Aile söyleneni yapar ve eve getirdikleri çocuklarını kendiliğinden uyanıncaya kadar uyandırmazlar. Uzun bir uykudan sonra uyanan çocuk ise Allah’ın izni ile mucizevi bir şekilde artık konuşmaya başlamıştır. Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri, Hacı Firdevs Hanımın mezarının başında ‘’52. geceni de okuyup hemen yanındayım Hacı Hanım’’ diye buyurur ve çok üzülür çok ağlar. Orada bulunanlar ‘’Neden bu kadar ağlarsın efendi’’ diye sorarlar. Muhammed Mazhar Efendi Hz. onlara hitaben şu cevabı verir, ‘’Hacı Hanım beni 40 sene teheccüd namazına kaldırdı nasıl ağlamam.’’ Şıh Muhammed Mazhar Efendi Hazretleri, Hacı Firdevs Hanımın mezarının başında buyurduğu üzere 52 gün sonra dünyasını değişir. Vefatı anında yanında bulunan kızı Edibe Anne büyük evliyanın son anlarını şöyle anlatmaktadır; ‘Babamın dünyasını değiştirmeden önceki son anlarında ben uyuyordum. Fakat aniden uykumdan uyanıp babamın yanına gittiğimde onun sürekli Kelime i şehadet getirip dua okuduğunu gördüm. Bende başucunda Yasin-i şerif okumaya başladım. Bir süre sonra babam kıbleye yönelerek yine Kelime-i şehadet getirip dünyasını değiştirdi.Tam o sırada ‘’tık’’ diye bir ses duydum fakat o anda bu sesin ne olduğunu anlayamadım. Sabah olduğunda ise babamın odasında bulunan saatin durduğunu ve artık çalışmadığını görünce o tık sesinin ne olduğunu anladım. Annem Hacı Firdevs Hanım’da babam Muhammed Mazhar Efendi ile aynı saatte dünyasını değiştirdi.’ ……….Sayesinde Resulullahı Gördüm Halifelerinden olan Nusred Çilesiz (rh.a) (Bu zat bankalar caddesinde ayakkabıcılık yapmış, daha çok Çilesiz Efendi diye bilinen bir zattı. Hâlbuki o ayakkabıcı Çilesiz, maneviyatta çok mesafeler kat etmiş büyük bir veliydi. Detaylı bilgi için, “Halifeleri” kısmına bakınız) naklediyor: Muhammed Mazhar Hazretleri, daha çok küçük yaşta iken, yaşının çok üstünde bir olgunluğa ve batıni meziyetlere sahipti. Harputta çarşıda İmam Efendi hazretleri ile beraberlerken, önlerinden kalabalık bir cemaat ile bir cenaze geçer. Cemaatin arkasından da adamın birisi Helal Etmem! Helal Etmem! diye bağırarak nahoş bir vaziyette koşturur. Meğer vefat eden kişinin bu zata borcu varmış ve borcunu vermek istemesine rağmen fakir olduğundan, veremeden vefat etmiş. Adam her Helal Etmem! diye bağırdıkça henüz küçük bir çocuk olan Muhammed Mazhar hazretleri her defasında Helal Et! diye karşılık verir. Sonunda adam insafa gelir, İmam Efendi ve bu küçük çocuğun yanına gelerek, “Nasıl helal edeyim, borcumu vermeden öldü”, der. İmam Efendi hazretleri de söze karışarak “Olsun, sen bu çocuğu dinle ve helal et”, diye emir buyururlar. Velhasıl adam hakkını helâl eder ve o gece rüyasında Peygamber Efendimizi görerek yaptığı hayırdan dolayı iltifatlarına mazhar olur. Sabahleyin ilk iş olarak küçük Muhammed Mazhar’ın yanına gelerek, çevredekilerin şaşkın bakışları altında elini öpmek ister ve “Ben bu gece bu çocuk sebebiyle Peygamber Efendimizi rüyamda gördüm” diyerek haylice ağlar. …………..Muhammed Hilmi Efendi’nin kızı Emine Hanım (1919-2003) anlatıyor: Elazığ’da büyük bir kuraklık vardı. Ben çocuktum. Babam, masasına oturmuş elindeki kâğıda bazı dualar yazıyordu. Bitirdikten sonra, kâğıdı bana vererek, “Kızım git, bunu bahçedeki kuyuya at”, dedi. Ben denileni yaptım. Ertesi sabah, kurumuş olan kuyumuzdan, suların taştığına bütün ev halkı ve mahalleli şahit oldu. Muhammed Hilmi Efendi’nin kendisi gibi hafız olan evlatları İdris ve Ömer Efendilerde kâmil zatlar idi. Firdevs, Aişe ve Emine isminde de üç kız evladı vardı. Firdevs Hanımı, Muhammed Mazhar hazretleri ile nikâhlandırmıştı. Kızı Emine Hanım (Muhammed Hanefi Bey ile evlenmiştir, Allah hepsine rahmet etsin) anlatıyor: “Babam, ablamın (Firdevs hanımı kast ediyor) nikâhından sonra eve gelince bana, “Emine, kızım, bize öyle bir damat geldi ki maneviyatı benden çok çok yüksektir”, dedi”. İşte, Muhammed Hilmi Hazretleri; bizzat kendisi de, yukarıda anlatıldığı gibi kerameti aşikâr bir veli olmasına rağmen, kendisinden çok çok genç olan ve evladı yerine koyduğu, Muhammed Mazhar Hazretlerinin manevi büyüklüğünü kalp gözüyle görmüş ve hakkını teslim etmiştir. …….Musa ve Harun (A.S.)’ın Eşlik Etmeleri Muhammed Mazhar Hazretleri’nin hac farizasını yaptığı dönemlerden birisidir. Vakfe için Arafat’a doğru talebeleriyle beraber yürüyerek giderlerken o kadar kalabalığın içerisinde, bembeyaz renkte 2 tane güvercin Muhammed Mazhar Hazretlerinin sağ ve sol omuzlarına konarlar ve çok uzun bir süre Muhammed Mazhar Hazretlerinin omuzlarında Arafat’a kadar eşlik ederler ve daha sonra uçup giderler. Bu duruma hem kendi talebeleri hem de oradaki yüzlerce kişi şahid olurlar. Bunun olağanüstü bir durum olduğu açıktır. Daha sonra, ihvanlardan biri müsaid bir zamanı gözeterek cesaret edip sorar: “Efendim, o güvercinler neydi?”, der. Muhammed Mazhar k.s. hazretleri: “Onlardan biri Musa a.s. diğeri de Harun a.s. idi”, diye emir buyurur. Allah şefaatleriyle şereflendirsin. …………Muhammed Mazhar Hazretlerinin (k.s.) bacanakları Muhammed Hanefi Bey (rh.a) 1981 yılında vefat ederler. Muhammed Hanefi Bey’in oğulları Mahmud Bey anlatıyor: Babam, Efendi hazretlerini çok sever ve çok fazla hürmet gösterirdi. Sünneti Seniyyeye o kadar bağlıydı ki, aynı evin içinde yaşamamıza rağmen bir kere bile babamın ayağının aşık kemiğinden yukarısını görmemiştim. Vefat etti. Cenaze işlemlerinden sonra babamı İmam Efendi hazretlerinin türbesinin 10 metre kadar kuzey tarafına gömdük. Gömdükten sonra, ben mezarın başında elimde olmadan, “Acaba babamın durumu nasıldır?” diye kendi kendime durmadan düşünüyor ve üzülüyordum. O zamanlar, Muhammed Mazhar Efendiye henüz intisab etmemiştim. Böyle düşünceler içerisindeyken birden, Efendi hazretlerinin gönüllere huzur veren sesiyle irkildim “Mahmud! Mahmud! Gel, üzülme, babanın durumu çok iyidir!” dedi. Bu esnada Efendi hazretlerinin, mürşidi İmam Efendi’nin türbesine girmekte iken bana seslendiğini fark ettim. Efendi hazretleri, aklımdan geçenleri kitap gibi okumuştu. Nasıl olur du? O günden sonra ona olan saygım çok daha fazla arttı. İntisab ettikten sonra da, kendisini görünce bu olay ara sıra aklıma gelirdi. Yine böyle bir zamanda, sohbetin konusu hiç böyle şeyler değilken birden bana dönüp, ileriye doğru uzattığı sağ elininin baş parmağının tırnağına bakıyor olduğu hâlde, “Mahmud! İnsan-ı Kâmil baş parmağının tırnağından 18 bin âlemi seyreder. Kabirdeki kişinin hâlini bilmek, bunun en kolay olanıdır” diye emir buyurdular. O günü kast ettiğini anlamıştım. Kaddesallahu Sırrahulaziz… [/toggle] Çok küçük yaşlardan itibaren Büyük İslam Âlimi Seyyid Osman Bedrûddin Erzurumî (İmam Efendi) Hz. nin hususi teveccühleriyle yetişmiş ve daha 18 yaşında iken mutlak icazet ile şereflenip tasavvufta çok yüksek derecelere kavuşmuştur. Zahiri ilimlerdeki tahsilini Harput medreselerinde yapmıştır. Kurşunlu Camii önünde bulunan medresedeki hücresinde yıllarca, bitmek tükenmek bilmez ilim pınarlarından kana kana içmiştir. Bir dönem El-Aziz (Elazığ) müftülük görevini de vekâleten yürütmüştür. İmam Efendi hazretlerinin verdiği aynı icazetname üzerine, İmam Efendi hazretlerinin dünyasını değiştirmesinden sonra sırasıyla Hace Mustafa Naci Hazretleri ve Musa Kâzım Hazretleri de mübarek mühürlerini vurmuşlardır. Bu icazetnamedeki mühürlere müridanından pek çok kimse şahit olmuştur. Kendisi bu konuya işaretle, “Biz üç nur sahibiyiz”, diye buyurmuşlardır. Mürşidlerine olan saygı ve edebinden dolayı, vasiyeti üzerine kabirleri rakım olarak onlardan daha aşağıdadır. Sevenleri tarafından üzerine türbe yapılmış olup, ziyaret edilebilmekte ve manevi feyzlerinden aynen hayattaki gibi yararlanılabilmektedir. Halifeleri 1) Tadımlı Seyyid Osman Efendi Hazretleri (k.s.) (Kabri, mürşidinin türbesinin doğusunda yolun karşısındadır) 2) Mehmed Paksoy Hoca. 3) Mehmed Taşkıran Hoca. 4) Seyyid Nusred Çilesiz Harputi Hazretleri (k.s.) (Kabri, Musa Kâzım hazretlerinin 20 metre güney doğusunda aile mezarlığındadır. İlk önce Musa Kâzım hazretlerine intisap etmiş, onun vefatı ile Muhammed Mazhar Efendiyi kendi mürşidi bilip, onun derslerine samimiyetle devam etmiş ve karşılığını da sonunda görmüştür. Bu zat, Elazığ Bankalar caddesinde ayakkabıcılık yapmıştır ve Elazığ’da Çilesizler diye asil bir ailedendir. Dedeleri Horasandan gelmiştir. Kıymetleri eşlerinin dedesi Büyük İslam Alimi Seyyid Osman Bedreddin Erzurumî (İmam Efendi) Hazretlerinin kayın babasıdır. Çilesiz Efendi, her haliyle, Hazreti İnsan kelimesinin karşılığıydı. Şöhret afettir sırrınca kendisini son derece gizlerdi. Yakın çevresi bile onu sadece “Ayakkabıcı Çilesiz” diye tanırdı. Fakat kalp gözü açık olanlar Çilesiz Efendinin ne kadar büyük bir veli olduğunu bilirlerdi. Muhammed Mazhar Hazretlerinin ihvanlarından bacanağı oğlu Harputlu Mahmud Efendi anlatıyor: Bir gece rüyamda, Cenab-ı Hakk bana “Sen Çilesiz’i bilir misin? O zamanının Kutup Yıldızıdır”, dedi. Rüyadan çok tatlı bir zevkle uyandım ve çok etkilendim. Rüyayı kendisine anlattığımda; utanarak, hiçbir şekilde kabul etmedi. Hâlbuki kendisi de çok iyi biliyordu. Bu durumu Mazhar Efendi hazretlerinin Yar-ı Gar-ım (mağara arkadaşım) dediği Maraşlı Hacı Abdullah Efendi de aynen tasdik etmiştir. Hilafeti alması olayı ise son derece ilginç ve vefatından sonra bile Muhammed Mazhar hazretlerinin kerametlerinden sadece biridir. Evet, o hilafetini mürşidi vefat ettikten sonra almıştır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Mustafa Kutbu’l Arifin
Sağunalı Molla Kasım Efendi
Şeyh Saadettin Efendi
Elazığ – Palu’da Murat Nehri Kıyısında Şeyh Mahmud Samini hazretlerinin türbesinde Osman Bedreddin Erzurumi hazretlerinin halifesi. Şeyh Saadettin Efendi, Mahmut Samini’nin torunu olup Palu’da dünyaya gelmiştir. Talim ve terbiyesini Mahmut Samini Hazretlerinin halifelerinden Osman Bedrettin’in yanında yetişerek almıştır. 1919 yılında Saadettin Efendi mürşidi İmam Efendi’nin gözetiminde on altı gün sülükte kalır. Saadettin Efendi sülükten sonra icazetnamesini alarak Palu’ya gelir ve irşat görevine başlar. 1925 yılında 42 yaşında iken vefat eder. Daha sonra naaşı Murat nehri kenarından alınarak daha yukarı bir yere defnedilir. Bir süre sonra buradan da alınarak dedesi Mahmut Samini’nin yanına nakledilir. Dolayısıyla Mahmut Samini ile aynı amaç ve niyetler doğrultusunda ziyaret edilmektedir. Ziyarette yoğun olmamakla beraber adağı bulunanlar kurban kesip tasadduk etmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Tepecikli Şeyh Mehmet Baba
Elazığ – Palu’da ilçeye 23 km mesafede bulunan Baltaşı köyünde yüksekçe bir tepede Nakşî ve Kadiri meşayıhından Ömer Hüdayi Baba’nın halifelerinden Kadiri tarikatına mensup Dereboğazlı Hamza Baba’nın halifesidir e Tepecikli Şeyh Mehmet Baba, Maden’in Tepecik köyünden göçerek eski ismi Nacaran olan Baltaşı köyüne yerleşir. Mehmet Baba Kadiri şeyhi olup Güntaşı (Kövenk) köyünde medfun bulunan Nakşî ve Kadiri meşayıhından Ömer Hüdayi Baba’nın halifelerinden Kadiri tarikatına mensup Dereboğazlı Hamza Baba’nın halifesidir. Anlatıldığına göre, Mehmet Baba ölüm döşeğinde iken, “Öldüğüm vakit bir köseği getirip baş ucuma dikin. Şayet köseği göverirse gelir beni ziyaret edersiniz. Eğer köseği gövermezse beni sakın ziyaret etmeyin” diye vasiyet eder. Mehmet Baba vefat ettiği vakit yaptığı vasiyet yerine getirilir. Baş ucuna diktikleri köseği bir süre sonra göverir. Ondan sonra da mezarını ziyaret etmeye başlarlar. Bir başka rivayete göre de, Tepecikli Mehmet Baba, bir gün dergâhında otururken bir köyü eşkıyaların bastığını kalp gözü ile görür. Hemen müritlerinden birisi ile bir mendilin arasında biraz yiyecek gönderir. Mürit mendili götürür ve eşkıyaların liderinin önüne koyar. Mendili açan eşkıya başının gözlerine mendilin içinde değişik çeşitte yemeklerin sıcak sıcak buharlaştığını görünce şaşırır ve hemen yola düşer. Tepecikli Mehmet Baba’ya gelerek mürid olur ve tövbe ederek eşkıyalıktan vazgeçer. Tepecikli Mehmet Baba’nın türbesi ilçeye 23 km. mesafede bulunan Baltaşı Köyü’nün güneyinde yüksekçe bir tepede yer alır. Türbede makam bölümü ile beraber iki bölüm daha bulunmaktadır. Bir bölümde oğlu Mahmut Efendi’nin kabri yer alıp diğer bölüm mescit ve misafirhane olarak kullanılmaktadır. Türbe alanında elektrik ve su bulunmaktadır. Mehmet Baba’nın türbesi her türlü hastalıktan şifa bulmak amacıyla ziyaret edildiği gibi daha çok psikolojik, akıl ve ruh hastaları tarafından ziyaret edilmektedir. Ziyarete gelen hastaların bir kısmı şifa bulmak amacıyla burada bir süre bekletilir veya bir gün yatıya bırakılır. Bunun yanında çocuğu olmayan kadınlar, kısmeti kapalı olan gençler, işsiz olan kişiler gibi çeşitli amaç ve maksatlar doğrultusunda buraya rağbet edilmektedir. Ziyaret sonucunda çocuğu olan kişiler çocukları şayet erkek olursa adını “Muhammed” koymaktadırlar. Amaç ve maksatlarına ulaşanlar eğer adak dilemişlerse adağını buraya getirip kesmekte etli pilav yaparak ikram etmektedirler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Mirmehmetli Hacı Cuma Hoca
Elazığ – Kovancılar , ilçeye 36 km. mesafede Çatakbaşı köyünün Mirmehmet mezraında medfundur. Kırkların İmamı – Şeyh Ali Sebti halifesi – Şeyh Hasan Efendinin halifesi Mirmehtli Hacı Cuma Hoca Efendi, Palu’da dünyaya geldi. Burada Şeyh Ali Sebti’ye intisap eder. Otuz dört yaşına geldiğinde Şeyh Ali Sebti vefat eder (1871). Bunun üzerine Şeyh Ali Sebti’nin oğlu Şeyh Hasan Efendi’nin dergâhında derslerine devam eder. Ve seyr-i sulükünü burada tamamlar. Şeyh Hasan Efendi icazetnamesini verdikten sonra Hacı Cuma Hocayı bizzat kendisi Karaçor nahiyesi Mirmehmet köyüne getirip yerleştirir ve bu bölgenin irşâd görevini ona verir. Şeyh Hasan Efendi dervişlerinin hazır olduğu bir ortamda tekkesinde otururken “Kırkların İmamı vefat etti”, der ve hüzünlenir. Biraz sonra “Bizim tarikatımızdan biri Kırkların İmamı tayin edildi” der. Yanındakiler “Efendi kimdir? diye sorunca, Şeyh Hasan Efendi kapıyı göstererek “Şu kapıdan ilk girendir” diye cevap verir. Bir süre sonra kapıdan Hacı Cuma Hoca girer. Şeyh Hasan Efendi kendisini tebrik ederek gözlerinden öper. Bazı tasavvuf çevrelerinin naklettiğine göre, Şeyh Ali Sebti’nin vefatından sonra Hacı Cuma Efendi “Kırkların İmamı” mertebesine yükselmiştir. Hacı Cuma Hoca Şeyh Hasan Efendi’nin vefatından sonra Şeyh Ali Sebti’nin tekkesini bir süre idare eder. Ayrıca Haydar Baba Mirmehmet Köyüne gelerek Hacı Cuma Efendi’nin gözetiminde çileye oturmuş ve icazetini almıştır. Yöre halkı tarafından Hacı Cuma Efendi hakkında birçok keramet ve menkıbe anlatılır. Haydar Baba rahatsız olduğu dönemde ziyaretine gelen Hacı Cuma Efendi’nin torununa onunla ilgili başından geçen şöyle bir hadiseyi anlatır. Rivayete göre, birgün Hacı Cuma Efendi, Haydar Baba ve Haydar Baba’nın bir arkadaşı beraberce Palu’dan Mirmehmet Köyü’ne gitmektedirler. Bir suyun başına gelindiğinde Hacı Cuma Efendi atından iner ve suya giderek elini ve yüzünü yıkar. Bu arada Haydar Baba ve arkadaşı aralarında keramet üzerine konuşmaktadırlar. Onların bu konuşması Hacı Cuma Efendi’nin dikkatini çeker ve onlara dönerek “Kendi aranızda ne konuşuyorsunuz?” diye sorar. Haydar Baba’nın arkadaşı bir anda cesaretle “Efendi, bu kadar zamandır sana hizmet ediyoruz, ne olur bize bir kerametini göster” der. Bunun üzerine Hacı Cuma Efendi “Ben kimim, benim ne değerim var ki size keramet göstereyim” diye cevap verir. Bunun üzerine bu kişi tekrar “ Allah aşkına Efendi ne olur göster” diye arzu dolu isteğini yeniden söyler. Onun “Allah aşkı” ifadesi üzerine Hacı Cuma Efendi birden titremeye başlar. Bunun üzerine elini bir anda suyun üzerindeki birikintiye batırarak sudan canlı bir balık çıkarır ve tekrar elini suya batırarak onu bırakır. Hacı Cuma Efendi onlardan bu olayı kimseye anlatmamalarını ister. Haydar Baba bu hadiseyi Hacı Cuma Efendi’nin torunu Hasan Hüseyin Efendi’ye anlattıktan bir gün sonra vefat eder. Yine Hacı Cuma Efendi hasta ve zor günlerini yaşadığı sırada kız torununu yanına çağırır ve ona “Kızım benim yatağımı dama serin, ben orada yatacağım” der. Kız torunu ve damadı onun bu isteğine şaşırırlar. Kendi aralarında onun bu talebini kısa süre tartıştıktan sonra yatağı dama çıkarmaya karar verirler. Önce yatak sonra Hacı Cuma Efendi dama çıkarılır. Yatağına yatar yatmaz torunundan bir ibrik su ister. Kendisine su dolu ibrik getirildikten sonra torunu ve damadına dönerek “Yavrum siz gidip yatın” der. Onlar ondaki bu garip hali merak ettiklerinden uyumayıp Hacı Cuma Efendi’yi gözetlemeye başlarlar. Gecenin ikisine doğru her taraf zifiri karanlığa bürünmüşken gökyüzünden beyaz bir ışığın dama doğru indiğini görürler. Arkasından beyaz ışıkla birlikte yeşil bir ışık gökyüzüne doğru çıkıp gider. Torunu ve damadı bu hal karşısında bir an şaşkınlık geçirirler. Sonra ikisi dama çıkıp Hacı Cuma Efendi’ye bakmak istediklerinde onun yatağında olmadığını görürler. Damı dolaşırlar ama Hacı Cuma Efendi’yi bulamazlar. Bunun üzerine tekrar aşağı inip beklerler. Bir süre sonra aynı iki ışık dama iner. Bu sefer beyaz ışık tek başına gökyüzüne doğru yükselerek kaybolur. Bu olağanüstü durum karşısında ikisi de şaşkına döner. Yeniden dama çıkıp baktıklarında Hacı Cuma Efendi’yi yatağında oturmuş tesbih çekerken bulurlar. Hacı Cuma Hoca vefatından önce, “Kim damdan düşer ve vefat ederse şehit olur.” dermiş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hacı Cuma Hoca 1944 yılında damdan düşerek vefat eder. Ölümünden sonra aradan birkaç yıl geçince bilinmeyen bir nedenden dolayı kabri açılır. Kabri açıldığında cesedinin ilk gömüldüğü gün gibi çürümemiş ve sağlam olduğu görülür. Bunun üzerine köylüler ve yakınları tarafından kabrine bir türbe yaptırılır. Köyün kuzey tarafında yer alan türbeyi ilk olarak Molla Bekir isminde bir zat yaptırmıştır. Daha sonraları türbeye bazı eklemeler yapılarak bugünkü haline ulaşmıştır. İki metre yüksekliğindeki türbenin tavanı ahşap örtülüdür. Türbe, taş ve topraktan yapılmıştır. Makam bölümünün tavanı kubbelidir. Makam bölümünde Hacı Cuma Efendi ile birlikte oğluları Mehmet Efendi ve Hilmi Efendinin kabirleri bulunmaktadır. Türbenin üst kısmına yakın zamanlarda çatı yapılmıştır. Türbede makam bölümü ile beraber mescit ve gelen ziyaretçilerin kalmaları için iki bölüm daha bulunmaktadır. Her bölüme ait kapılar dışarıdan ayrı olup, içeriden bölümler arası geçiş bulunmamaktadır. Türbenin hemen arkasında yer alan mezarlıkta Hacı Cuma Efendi’nin aile fertlerinin kabirleri yer almaktadır. Türbeye haftanın bütün günleri gelinmekle beraber harhangi bir hastalıktan muzdarip olan kişiler buraya Cuma akşamları gelmekte ve şifa bulmak ümidiyle yatıya kalmaktadırlar. Türbeye her türlü hastalık için gelinmekle beraber daha çok psikolojik rahatsızlığı bulunanlar tarafından rağbet edilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Hadi Kavmani (ks.)
Elazığ – Karakoçan ‘da ilçeye 18 km. mesafede bulunan Yücekonak (Kovman) köyündeki aile mezarlığındadır. Babası Şeyh Mustafa Sisi’nin yanında. Şeyh-i Kavumani. Nakşibendi Şeyhi “Hayatımda Hafizu’l Kur’an olan çok kişiyi gördüm fakat Hafızu’l İlm (İlim Hafızı) Şeyh Muhammed Hadi dışında ne gördüm, ne işittim”, Şeyh Masum Şeyh Muhammed Hadi Kavmani hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Muhammed Hadi Efendi, Nakşibendî tarikatına mensup olup Diyarbakır’ın Lice ilçesinin Sisi (Yolçatı) köyünde doğmuştur. Şeyh-i Kavuman lakabıyla meşhurdur. Şeyh Muhammed Hadi Hazretleri, henüz altı yaşında iken geçirdiği bir hastalık sonucu gözlerini kaybeder. Bu durum Şeyh Muhammed’i hiçbir şekilde sarsmaz. Bilakis ondaki ilim öğrenme azim ve gayretini daha da arttırır. Çok küçük yaşlardan itibaren ilim tahsiline başlar. Henüz yedi yaşında iken Kur’an talimini babasının yanında yapmış ve takriben Kur’an’ın yarısını hıfz etmiştir. Mevlid-i Şerif, Akidetu’l İman, İbn-i Kasım ve Münebbehat-ı Askalani gibi temel ve önemli ilim kitaplarını okumuş ve birçoğunu da ezberlemiştir. Aldığı bu derslerden sonra ilmi seviyesini yükseltmek için babasının Kovman’daki medresesinde yirmi yıl ilim tahsil eder. Kovman tekkesinin önemli özelliği Kur’an ve Sünnet kaynaklı ilim esasları üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Eğitiminin büyük bir kısmını burada tamamladıktan sonra diğer bir bölümünü ise Diyarbakır Ulu Camii Medresesi hocalarından alır. Zamanın ilim merkezi olarak bilinen Bitlis Güroymak Medresesi’nin başında bulunan Şeyh Masum onun için, “Hayatımda Hafizu’l Kur’an olan çok kişiyi gördüm fakat Hafızu’l İlm (İlim Hafızı) Şeyh Muhammed Hadi dışında ne gördüm, ne işittim”, ifadelerini kullanır. Bundan sonra da kendilerine Hafızu’l İlm unvanı verilir ve hep öyle anılır. Şeyh Muhammed Hadi tasavvuf derslerini muhtemelen babasından alır ve onun manevi terbiyesi altında büyür. İlim ve tasavvuf derslerini tamamladıktan sonra hilafet makamına erişir ve genç yaşta (takriben 27–28 yaşlarında) irşâd için icazetnâmesi alır. Rivayete göre, günün birinde Şeyh Mustafa çocuklarını yanına alıp onları bir imtihandan geçirir. Elindeki asayı birer birer çocuklarına verir, var güçleriyle yere saplamalarını söyler. Ancak çocukları asasını yere saplarlar. Yerden topraktan başka hiçbir şey çıkmaz. Yine de o, çocukları için iltifatta bulunup, onlara dua eder. Sıra Şeyh Muhammed Hadi’ye gelince O, asayı yere batırır batırmaz yerden su fışkırır. Bunun üzerine Şeyh Mustafa Sisi, “İşte benden sonra irşad görevimi ve ilim hizmetimi tam olarak yürütecek kişi budur, ben bundan dolayı kendisine özel bir ilgi göstermekteyim.”, der. Babası Şeyh Mustafa Sisi vefat edince Kavuman tekkesine bağlı müridler ona intisap ederler. O, genç yaşta aldığı bu vazife-i tasavvufiye-yi ve ilmiye-yi en güzel şekilde ifa eder. Babasının bıraktığı yerden irşad sınırlarını genişletmek ve çevre illere İslam dininin hakikatlerini ve güzel ahlakını doğru bir şekilde aktarmak için irşatlarda bulunur. Şeyh Muhammed Hadi’nin ilmi seviyesi yüksek olmakla birlikte abidlik, zahitlik ve takva sahibi olması da onun belirgin özellikleri arasındadır. Bir mürşid-i kâmilde aranan bütün vasıflara sahiptir. Bir başka önemli özelliği ise edip ve şair olmasıdır. Üstün fesahat ve belağat ile yazdığı kasideleri vardır. Onun pek çok hikmet ve keramete sahip olduğu da söylenir. Günümüzde yöre halkı ve çevre illerden gelen ziyaretçiler Şeyh Mustafa Sisi ve oğlu Şeyh Muhammed Hadi’nin kabirlerini haftanın her günü ziyaret etmektedirler. Ziyaretçiler tarafından Kur’an-ı Kerim okunmakta ve dualar edilmektedir. Ziyarete her türlü hastalıklardan muzdarip olan insanlar gelmektedir. Ziyarete gelen kişiler dua ederek Allah’tan şifa dilemektedirler. Bu hastalıklardan ziyarete özellikle psikolojik rahatsızlıkları bulunan kişiler gelmektedirler. Rahatsızlığından kurtulan kişiler daha sonra şükür amacıyla kurban kesmekte ve tasadduk etmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Mustafa Sisi
Elazığ – Karakoçan ‘da ilçeye 18 km. mesafede bulunan Yücekonak (Kovman) köyündeki aile mezarlığındadır. Seyda-i Sisi . Nakşibendi Şeyhi , Şeyh Abdulkadir Hezani’nin halifesi Şeyh Mustafa Sisi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Mustafa Sisi Hazretleri Nakşibendî büyüklerinden olup asıl adı Mustafa Feyzi’dir. “Seyda-yı Sisi” lakabıyla meşhurdur. Bu mahlasını dünyaya geldiği Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Sisi köyünden almıştır. Soyu Irak’ta Erbil kentinin Susa bölgesinden Sorogiller aşiretine dayanmaktadır. İlk ilim tahsilini Gavs-ı Hizani Seyyid Sıbgatullah Arvasi’nin halifelerinden olan Şeyh Halid-i Şirvan-i ve Şeyh Abdurrahman Taği’nin medreselerinde yapmıştır. Bir gün hocası Şeyh Abdurrahman Taği talebeleri içinde gezerken o zaman henüz yaşı küçük olan Mustafa Sisi’ye mürşid olmanın şartlarını sorar. O da sessiz kalınca kendisi, “Mürşid olmanın şartı üçtür. Hüsn-ü Sûret (Güzel yüz ve güzel görünüm), İlm-i Kamil, Himmet-i Âli (Yüksek maneviyat sahibi)”, şeklinde cevap verir. Bu soru ve verilen cevap, Şeyh Mustafa Sisi’nin ileride kendine kamil bir mürşid bulmasına sebep olacaktır. Şeyh Mustafa Sisi daha sonra Lice’de bulunan ve zamanın İbn-i Hacer’i lakabıyla anılan ve aynı zamanda akrabası da olan Seyda Molla Muhammed Hadi’nin (Lice’de) yanına gider. İlminin geri kalan kısmını burada tamamlar ve ilmi icazetnâmesini alır. Şeyh Mustafa Sisi’nin mürşidi olan Abdulkadir-i Hezani hocası Arvasi vefat edince hocasının vasiyeti doğrultusunda Abdurrahman Tagi’ye intisap eder. Eksik kalan ameli irşadını burada tamamlayıp hilafet alır. Nakşî geleneği kuralına göre hilafet alınca irşad etmesi için Lice’de görevlendirilir. Onun burada görevlendirilmesinde hocasının vefat etmeden önce Abdurrahman Tagi’ye yaptığı “Bana Diyarbakır’a bağlı Lice mıntıkasından bazı malumatlar topla. Belki bir gün halifelerimizden birini oraya göndeririz” şeklindeki konuşması etkili olmuştur. Yine bu görevlendirme sırasında yapılan münazarada Abdurrahman Tagi’nin Sisi köyü için söylediği “Bu köyden Nakşibendî kokusu geliyor” sözleri Şeyh Mustafa Sisi’de zuhur edecektir. İrşad için yola çıkan Abdulkadir Hezani, Hizan’a varmadan önce bir süre Sisi köyünde misafir olur. Onun burada misafir olması Şeyh Mustafa Sisi’nin kendisini tanımasına vesile olur. Şeyh Mustafa Sisi bu buluşmalarda yıllar önce hocasının kendisine sorduğu ve cevapladığı bir mürşidde bulunması gereken özellikleri onda görür. Bunun üzerine ona intisab eder. Daha sonra hocası Seyda Molla Muhammed Hadi de bu intisaba iştirak eder. Bir süre sonra ikisi de Abdulkadir Hezani’nin halifesi olurlar. Şeyh Mustafa Sisi hilafet aldıktan sonra hocası tarafından Şam’a irşadla görevlendirilir. Şeyh Mustafa Sisi neseb bakımından Şam’da medfun bulunan asrın müceddidi Mevlana Halid el Bağdadi’ye dayandığını söylemekteydi. Onun bu irşadı sırasında bu konuyla ilgili yaşanan ve günümüze kadar tevatür yoluyla ulaşan bazı rivayetler de vardır. Rivayete göre, Şeyh Mustafa Sisi bir gün Halid el-Bağdadi’nin türbesini ziyarete gider. Ziyaret esnasında Halid el-Bağdadi ile murakebe halindeyken türbeden beraberindekilerin de duyacağı şekilde “Ene ceddüke ve ente veledi” diye gaipten bir ses gelir. Yine rivayete göre, Şeyh Mustafa Sisi Şam’da ilmi münazaraların yapıldığı bir meclise iştirak eder. Yapılan münazara sonuçsuz kalınca müdahale edip sonuçlandırır. Bu olay iki kez tekrar edince o mecliste bulunan âlimlerin dikkatini çeker. Kendisine “Nerelisiniz?” diye sorulunca “Diyarbakırlıyım” diye cevap verir. Bunun üzerine soruyu soran kişi “Yoksa sen Molla Musatafa-yı Sisi misin?” diye sorar. O da “Evet” cevabını verince kendisine fazlasıyla bir alaka gösterilir. Şeyh Mustafa Sisi Şam’daki görevini tamamladıktan sonra tekrar hocası Abdulkadir Hezani’nin yanına döner. Bu arada Kovmanlı Molla Muhammed Salih (Salı Baba) isimli zatın vasiyeti üzerine bir heyet Hizan köyüne gelir. Burada Abdulkadir-i Hezani’ye Salı Baba’nın Şeyh Mustafa Sisi’nin Karakoçan’ın Kovman köyüne irşad etmesi amacıyla görevlendirilmesi şeklinde talep ve vasiyetlerini iletirler. Bu vasiyet üzerine o, hocası tarafından bu bölgeye irşad göreviyle görevlendirilir. Bölgede yaklaşık 14–15 yıl irşad görevini yürüten Şeyh Mustafa bu irşadını Elazığ, Diyarbakır, Tunceli ve Bingöl il sınırları içerisinde gerçekleştirir. Bu bölgede birçok din âlimi yetiştirir. Oğlu Muhammed Hadi ile birlikte yedi halifeye icazet verir. Kovman’da vefat eder. Türbesi bu köyde aile kabristanındadır. Şeyh Mustafa Sisi’nin en önemli özelliği Kur’an ve Sünnete olan bağlılığıdır. O kendisine sorulan bir soruya tetkik ve tahkik etmeden cevap vermezdi. Edebi yönü de bulunup kendisine ait bazıları günümüze kadar ulaşan kasideleri mevcuttur. Rivayete göre, Karakoçan Yeşilbelen (Gahmut) köyünden Hüseyin Ali isimli bir kişi gençlik yıllarında dişinin ağrıması üzerine onun yanına gider. Şeyh Mustafa ona dua eder ve şehadet parmağıyla dişlerini ovalar. Bu kişinin artık dişlerinin hiç ağrımadığı söylenir. Şeyh Mustafa Sisi’nin (1847-1914) kabri, ilçeye 18 km. mesafede bulunan Yücekonak (Kovman) köyündeki aile mezarlığındadır Kabir beton bir zemin üzerinde yerden bir birbuçuk metre yüksekliğe kadar mermer kaplama olup baş kısmına ise mezar taşı yerleştirilmiştir. Türbesi haftanın her günü ziyaret edilir. Ziyarete yöre halkının yanında çevre illerden de gelinir. Şeyh Mustafa Sisi’nin kabrine daha çok ziyaret amaçlı olarak gelinmektedir. Gelen ziyaretçiler tarafından Kur’an-ı Kerim ve dualar okunarak bağışlanmaktadır. Bununla beraber çeşitli hastalıklardan muzdarip olan insanlar da buraya gelmekte ve dua ederek Allah’tan şifa dilemektedirler. Bu hastalıklardan ziyarete özellikle psikolojik rahatsızlıkları bulunan kişiler gelmektedir. Rahatsızlığından kurtulan kişiler daha sonra şükür amacıyla kurban kesmekte ve tasadduk etmektedir [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Gözerekli Molla Muhammed Efendi
Elazığ – Karakoçan’a bağlı eski Sarıcan Mahallesinde mezarlıkların biraz ilerisinde, dağ yamacında türbesi bulunur Kadiri Şeyhi Haydar Baba’nın halifesi Gözerekli Molla Muhammed Efendi 1890 yılında Karakoçan’ın 1994’te belde olan ve ilçeye 18 km. mesafede bulunan Sarıcan köyünde dünyaya gelir. İlk tahsilini Palu’nun Mirahmed köyünde yapar. Daha sonra Kovman şeyhi Molla Mustafa’dan Molla Cami kitabına kadar ders okur. Nakşî tarikatıyla yine hocası Molla Mustafa vasıtasıyla tanışır. Daha fazla eğitim almak için Lice’ye gider ve Liceli Seyda Molla Muhammed’in Şerh-u Şemsi (Mantık) kitabına kadar okur. Hocası vefat edince talebelerini dağıtmayıp kendisi okutmaya başlar. Buradan da ayrılıp Silvan’a geçer ve Molla Küçük Hüseyin’den ilmini tamamlayarak icazetini alır. Sonra da kendi memleketine döner ve bu bölgede bir süre imamlık yapar. Gözerekli Ali Ağa’nın kızı Ayşe Hanımla evlenerek bu bölgeye yerleşir. 1928 yılında Konya Aksaray’da zorunlu ikamete tabi tutulur. Aksaray’da birkaç yıl kaldıktan sonra dönüşüne izin verilir. Memleketine dönen Molla Muhammed, vefatına kadar hem hayvancıkla uğraşır hem de öğrenci yetiştirir. 1940 yıllarının başında Palu’da Haydar Baba (1906-1979) ile tanışması neticesinde Kadiri tarikatına intisap eder. Bazen Haydar Baba ile bazen de öğrencileriyle köy köy dolaşarak irşat eder. Ruhunda esen coşkuyu şiirleriyle yazıya döker. Şiirleri yanı sıra bir de Arapça kitabı vardır. Öğrencisi olan Molla Bahri Tunç onun için şunları söyler: “Hocamız çok tevazu sahibi ve ahlak-ı hamide sahibiydi. İlmi kariyeri çok yüksek, hitabeti ve ikna kabiliyeti çok fazlaydı. Onun bulunduğu mecliste ilim adamları konuşmaya cesaret edemezlerdi. Yanında doğru dürüst kitap bulundurmaz, fakat vermiş olduğu fetvaların ne kadar isabetli olduğunu şimdi o fetvalarla karşılaşınca daha iyi anlıyorum. Hocamız bizlere “Oğlum, ben çok zeki biri değildim. Fakat çok çalıştım ve başardım. Kışın samanlıkta üşümemek için boğazıma kadar samanlıklara gömülüyor ve ders çalışıyordum. Bu şekilde tam on sekiz kitabı baştan sona ezberledim”, demişti.” Gözerekli Molla Muhammed Efendi 1955 yılında Sarıcan’la Yığ arasında tipiye tutulur ve boğularak vefat eder. Gözerekli Molla Muhammed’in Karakoçan’a bağlı eski Sarıcan Mahallesinde mezarlıkların biraz ilerisinde, dağ yamacında türbesi bulunur. Tek kubbeli ve herhangi bir mimari özelliği bulunmayan türbe, sadece kabrin bulunduğu makam bölümünden oluşmaktadır. Kabir taşında Arapça “Ahmed oğlu Molla Muhammed’in ruhuna fatiha 5.6.1954” yazılıdır. Kabri haftanın her günü ziyaret edilmektedir. Bölgede iklim şartları sert olduğu için bu ziyaretler daha çok bahar ve yaz mevsiminde gerçekleşir. Ziyarete özellikle felçli hastalar, akli dengesi bozulanlar ve sinir hastaları getirilmektedir. Gelenler burada Kur’an okumakta, dua etmekte ve Allah’tan şifa dilemektedirler. Ayrıca ziyarete ailevi sıkıntısı bulunanlar, geçim sıkıntısı çekenler, günlük hayatın zor şartları altında bunalanlar da gelmekte, bu sıkıntılarından kurtulmak için Allah’a dua etmektedirler. Amaç ve maksatlarına ulaşan ziyaretçiler ise buraya tekrar gelmekte, kurban kesip tasadduk etmektedirler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hasan Mekki Dede Türbesi
Elazığ – Baskil -Tabanbükü köyünde Hasan Mekki Mezarlığı adı verilen yerde bulunmaktadır Hasan Mekki Dede’nin türbesi, Tabanbükü köyünde Hasan Mekki Mezarlığı adı verilen yerde bulunmaktadır. Üstü dam şeklinde düz olan türbe, kapısının sağ ve sol tarafında yer alan birer ufak pencereyle aydınlanmaktadır. Türbede Hasan Mekki ve Divane Abbas’a ait iki sanduka yer alır. Bu zat yöre halkı tarafından Hasan Emki, Hasan Emiki ve Hasan Mekki gibi isimlerle anılır. Yöre halkından bir kısmına göre bu zat buraya Mekke’den gelmiş olup Bektaşi tarikatına mensuptur. Yine bir rivayete göre ise Hasan Emiki Tabanbükü köyüne obasıyla, hatta Şeyh Ahmet Dede’den daha evvel gelip yerleşmiştir. Anlatıldığına göre, Hasan Emiki burada çobanlık yapmaktaymış. Çok faziletli, âlim ve ermiş bir kişiymiş. Türbesinin önünde bulunan kurt ve koyun şeklinde mezar taşlarının, Hasan Emiki Dede’nin kendisine eziyet eden kurt ve koyuna beddua etmesi sonucunda taşlaşan bu hayvanlara ait olduğu söylenir. Türbe içerisinde yer alan Divane Abbas’ın ise İmam Zeynel Abidin’in soyundan geldiği anlatılır. Yöre halkı tarafından onun aslen Arguvan’ın Mineyik (Kuyudere) köyünden, meczup bir kişi olduğu söylenir. Burası haftanın her günü ziyaret edilmektedir. Ziyarete daha çok çocuğu olmayan kadınlar, akli dengesi bozulanlar, korkmuş olan çocuklar, sinir hastaları getirilmektedir. Bazı hastalar şifa bulmak amacıyla bir geceliğine burada yatırılır. Ziyaret ettikten sonra rahatsızlığından kurtulan hastalardan bazıları şükür amacıyla tekrar buraya gelmekte ve kurban kesip tasadduk etmektedir. Ayrıca burayı ziyaret ettikten sonra çocuğu olanlar, eğer çocukları erkek olursa adını Hasan koyarlar. Genç kızlar kaderlerinin açılması, erkekler iş sahibi olmak ve sevdiğine kavuşmak, ailevi huzursuzlukları olanlar ve geçim sıkıntısı bulunanlar vb. çeşitli sıkıntılarından kurtulmak amacıyla burayı ziyaret etmektedir. Gelen ziyaretçiler türbenin ihtiyaçlarının karşılanması için türbede yer alan kumbaraya para atmaktadırlar. Ayrıca türbe içindeki sandukanın üzerine daha sonra gelen ziyaretçilerin şifa amacıyla yemesi için elma, meyva, ekmek türünden lokma adı verilen şeker vb. bırakmaktadırlar. Ayrıca türbe içinde yer alan ve mumdanlık adı verilen yere gelen ziyaretçiler mum yakarlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Miyadunlu Mehmet Efendi
Evliya Dede Türbesi
Elazığ – Merkeze bağlı eski adı Hozetek olan İkitepe köyünde Ziyaret Tepesi adı verilen yüksek bir mevkide yer alır Evliya Dede türbesi, eski adı Hozetek olan İkitepe köyünde Ziyaret Tepesi adı verilen yüksek bir mevkide yer alır. Yapı, üstü çatılı ve sadece türbegah bölümünden oluşmakta olup herhangi bir mimari özelliği bulunmamaktadır. Fatih Ahmet Baba’nın kumandanlarından biri olduğu rivayet edilen Evliya Dede’nin iki kardeş olduğu ve kardeşlerden birinin de Şahsuvar köyü civarında medfun bulunduğu söylenir. Anlatıldığına göre, Ruslar Bingöl’ü işgal ettiğinde Evliya Dede buradan top atışı yapmış ve düşman ordusunu geri püskürtmüştür. Yine bu zatın Harput’ta medfun bulunan Fatih Ahmet Baba’yla manen görüştükleri köy halkı tarafından inanılıp ifade edilmektedir. Hattâ köy halkı tarafından bazen bu türbeden bir top ışığın Fatih Ahmet Baba türbesine gidip geldiği şeklinde menkıbeler de anlatılır. İklim şartlarının sert ve türbenin bulunduğu tepenin de çok yüksek olması yüzünden, ziyaret için özellikle yaz mevsimi tercih edilir. Ziyarete çeşitli rahatsızlıklar için gelinir. Burayı özellikle çocuğu olmayanlar ziyaret eder. Bu ziyaretçiler maksatlarına ulaşmak için yaptıkları oyuncak beşikleri türbenin penceresine bırakırlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Akçakirazlı Şeyh Hacı Ali Efendi
Şeyh Hacı Ali Efendi (1668-1758), şehir merkezine 9,5 km. mesafede bulunan Elazığ’ın merkez beldelerinden Akçakiraz (Perçenç) Mezarlığında medfundur. Akçakirazlı olan Şeyh Ali Efendi’nin Harput Medreselerinde tahsil gördükten sonra İstanbul’a giderek, Beyazıt Medreselerinde tahsiline devam ettiği ve icazet aldığı rivayet edilmektedir. Aynı soydan gelen Muammer Tuksavul “Doğudan Batıya ve sonrası” isimli eserinde, soylarının Karakoyunlu’lara dayandığını, 17. yüzyılda İsmail Beğ adında bir Türkmen’in, atlılarıyla 4.Murat’ın ordusunda Bağdat seferine katıldıklarını, savaştan sonra gelerek Akçakiraz’a yerleştiklerini söyler. Şeyh Ali Efendi’nin işte bu İsmail Beğ’in torunlarından birisi olma ihtimali kuvvetlidir. Muammer Tuksavul, bu tezini doğrulamak için babasının hayatta olduğu sırada Toroslardan bazı Türkmenlerin (Yörüklerin) babalarını ziyarete geldiklerini, bunların kendi akrabaları olduğunu iddia eder. İsmail Beğ’in soyundan din adamları, asker, subay ve öğretmenler yetişmiştir. İshak Sunguroğlu ise “Harput Yollarında” isimli eserinde Şeyh Hacı Ali Efendi’nin “Şazeli” tarikatına mensup bir şahsiyet olduğunu belirtirken, onun bu tarikata İstanbul’da iken intisap ederek icazet aldığını söyler. Hacı Ali Efendi, daha sonra memleketine dönerek, halkı irşat etmeye başlar. Bu arada kendi çocukları üzerinde de durarak onların tahsili ile yakından ilgilenir. Torunu İshak Efendi Fatih Medreselerinde eğitim görmüştür. Anlatılır ki, Harput’un civarında bulunan aşiretlerin isyanı üzerine, bunların ıslahatına memuren Harput’a gelen Hasan Paşa namındaki zat çok gaddar bir adamdır. Haklı haksız birçok kimsenin kellesini uçurttuğu gibi halka da zulüm ve işkence etmek suretiyle ortalığı titretir. Paşa, bir gün maiyetiyle birlikte Perçenç’in önünden geçerken bu köyün bir kasaba kadar büyük ve şen olduğunu uzaktan görünce atının dizginini Perçenç’e çevirir. Köyü gezerken, Şeyh Ali Efendi de evinin damında loğ çekmektedir. Paşa, böyle koca sarıklı, saçlı sakallı bir zatı damın başında görünce, ağalarına hocayı aşağı almalarını emreder. Ağaların yukarı çıkıp Paşa’nın kendisini çağırdığını söylemeleri üzerine, Şeyh Ali Efendi, “Lütfen kendisi benim yanıma çıksın” diye karşılık verir. Bu cevap Paşaya götürülünce, Paşa hiddetle atından inerek Şeyh Ali Efendinin evine girer. Onun merdivenlerden çıktığını hisseden Ali Efendi damdan inerek Paşayı misafir odasına alır. Paşanın, “Ne cesaretle beni ayağına çağırdın?”, diye sert sualine, Ali Efendi yumuşak tavrıyla, “Efendim, bizim damda çok ot bitiyor, bunları temizlemekten, loğ çekmekten aciz kaldım, onun için sizi çağırdım, siz dama çıkıp damda biraz gezecek olursanız, bu otlar artık bitmez. Ben de bu dertten kurtulurum. Çünkü malum-ı alileri zalim ve gaddar olan ricalin ayak bastıkları yerde ot bitmez. Efendimizi bu maslahat için yukarı dama davet ettim,” demesi üzerine Paşa, hocanın cesaretle bu şekilde konuşmasına son derece kızarsa da bunun, kendisine manevi bir sille olduğunu takdiren hocayı beraberine alarak şehre getirir ve misafir eder. Ali Efendi, Paşanın yemeğini yemez ve keramet göstererek köyüne döner. Bunun üzerine Paşa da Elaziz’de tutunamaz. Şeyh Hacı Ali Efendi , şehir merkezine 9,5 km. mesafede bulunan Elazığ’ın merkez beldelerinden Akçakiraz (Perçenç) Mezarlığında medfundur. Ağaçlıklar ve yeşillikler içerisinde bulunan türbesi dört ana sütun üzerine baldaken tarzında inşa edilmiştir. Elazığ eski valilerinden Ahmet İzzet Paşa tarafından yaptırılır. Dört sütunun da taban aralığı 75 cm yüksekliğinde bir duvarla çevrilmiştir. Bu duvarın üzeri de bir metre yüksekliğinde demir kafesle örülmüştür. Bu türbe eskiden yapılmış olup, sonra da orijinaline uygun şekilde restore edilmiştir. Türbesinin yapılışı ile ilgili şunlar anlatılır. Elazığ eski valilerinden Ahmet İzzet Paşa’nın başından bir felç olayı geçer. Doktorlar çare bulamazlar. Şeyh Ali Efendi’nin kabrine gitmesini, dua etmesini ve Allah’tan şifa dilemesini tavsiye ederler. Bunun üzerine Şeyh Ali Efendi’nin kabrine gider Kur’an okuyup bağışlar ve iyileşmesi için dua eder. Kabrin başında kendisine uyku galebe çalar ve uyur. Şeyh Ali Efendi rüyada kendisine, “Kalk yürü evladım”, der. İzzet Paşa, “felçliyim yürüyemem”, diye cevap verir. Şeyh Ali Efendi iki kez daha kendisine, “kalk yürü”, der. Üçüncü söyleyişte hem uykudan uyanır, hem de yürür. Böylece felç rahatsızlığından kurtulmuş olur. Bilahare mezarın üstüne müştemilatı ile beraber bir türbe yaptırmayı düşünür. Şeyh Ali Efendi rüyasında kendisine, “Türbe istemem ancak dört sütun üzerine küçük bir kubbe koyman kifayet eder.”, der. Bunun üzerine Ahmet İzzet Paşa bugünkü mevcut dört sütun üzerine kubbeli etrafı açık türbeyi yaptırmış olur. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Demirci Mustafa Baba
Hacı Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi
Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi’nin (1878-1964) türbesi Elazığ’da Asri Mezarlık’ta Nakşi – Kadiri Şeyhi Hacı Muharrem Hilmi Efendi il merkezine 25 km. mesafede bulunan Sarılı köyünde dünyaya gelmiştir. Aile lakapları Sipahigiller olup babası Köse Ahmet’tir. Muharrem Hilmi Efendi beş altı yaşlarına geldiğinde ailesi ile birlikte Elazığ’ın merkez köylerinden Gurbet Mezire’ye göçerler. Burada arkadaşlarıyla beraber koyun güderken onar tane ihlâs süresini okurlar ve bir dağın başında oturur “hû” çekip dervişlerin zikirlerini taklit ederler. Bir gün bu zikirleri esnasında orada beliren bir ihtiyar çocuklara ileride ne olacaklarını söyler. Muharrem Hilmi Efendi’nin de okuyup ilerleyeceğini ifade eder. Daha sonra kendi adının da Ahmed Zeyneddin olduğunu söyleyip gözden kaybolur. Muharrem Hilmi Efendi çevresindekilere bu olayı anlatırken “İşte biz ilk feyzimizi Ahmed Zeyneddin’den aldık” dermiş. Kövenkli Hacı Ömer Baba’ya intisabı Muharrem Hilmi Efendi bir süre sonra ilim tahsiline başlar. 1892’de ailesiyle beraber Sofular köyüne göç eder. Burada ikamet ederken, bir gün Kadiri ve Nakşî şeyhi Kövenkli Hacı Ömer Baba köye konuk olur. Birkaç gün süresince bu zatın sohbetlerinde bulunur ve ondan etkilenir. Hacı Ömer Baba da bu süre zarfında onunla yakından ilgilenir. Hacı Ömer Baba köyüne gitmek için Sofular Köyü’nden ayrılırken Muharrem Hilmi Efendi ona, “Nereye gidiyorsun? Ben seni tekrar nerede bulurum, sana nasıl gelirim?” der. Bu soru üzerine Hacı Ömer Baba, “Benim bir çengelim vardır, onu senin kalbine takar, seni bana doğru çekerim”, diye cevap verir ve köyden ayrılır. Aradan bir hafta geçer. Muharrem Hilmi Efendi, Hacı Ömer Baba’yı çok özler. Hacı Ömer Baba’nın çengeliyle kendisini çekmediğini görünce, onu görmek için yola koyulur ve yürüyerek Kövenk köyüne gelir Çeşmeden abdest alıp camiye doğru giderken evinin kapısı önünde bekleyen Hacı Ömer Baba, “Gel benim müridim, gördün mü nasıl çengeli takıp seni buraya çektim”, der. Muharrem Hilmi Efendi Hacı Ömer Baba’ya böylece intisab eder ve haftada birkaç defa mürşidini görmeye gider. Askere gidişi ve Muhammed Küfrevi hazretlerinden nakşi icazeti alışı Muharrem Hilmi Efendi ailesiyle birlikte birkaç köy daha dolaştıktan sonra Harput’a yerleşir. Hacı Abdullah Efendi’nin medresesinde Hacı Abdullah Efendi ve oğullarından zahiri ilimleri öğrenmeye başlar. Bir yandan ilmi dersler alırken bir yandan da Kövenk’e şeyhini görmeye gidip gelir. Bu arada herkesin evliyadan kabul ettiği Beyzade Ali Rıza Efendi’ye müezzinlik yapar. 1906’da askerlik görevi için Erzurum’a gönderilir. Önce tabur katipliği yapar. Güzel sülüs ve rik’a yazı yazdığı ve oldukça keskin bir zekâya sahip olduğu için komutanlarının özellikle Paşanın dikkatini çeker ve Paşa ile yakın bir dostluk kurar. Daha sonra açılan imtihanı kazanarak tabur imamı olur. Bir müddet sonra Erzurum’dan Bitlis’e geçer. Burada Hizan Gavsi ahfadından Abdulgaffar Hoca ile dost olur Muhammed Küfrevi’ye de intisab edip sohbetlerinde bulunur ve nakşîlikten icâzet alır. Araplar Muharrem Hilmi Efendi’ye “Reculun Salih’’ derler 1912’de Elazığ’da depo taburlarının teşkiline memur tayin edilir. Bir süre sonra Yemen’e gönderilir. Yemen’de tabur imamlığından başka Arap çocuklarına Türkçe öğretmenliği de yapar. Burada iki yıl kalır ve yaşadığı bir olay kendisine “Reculun Salih” denmesine sebep olur. Anlatıldığına göre, Yemen’de yağmur yağmamaktadır. Her ne kadar yağmur duasına çıkılsa da, bu bir çare olmamıştır. Bunun üzerine Paşa kendisini huzuruna çağırır. “Sen iyi bir adama benziyorsun. Görüyorsun ki burada yağmur yağmıyor, yağmur duasına çıkıyorlar, kâr etmiyor. Bir de senin yağmur duasına çıkmanı istiyorum.” der. Muharrem Hilmi Efendi ise, “Olur Paşa, yalnız Allah’ın huzuruna hep dost olarak çıkmalıyız. Askeri silahtan tecrit edeceksiniz. Paşa “Olur mu Araplar bizi vururlar”, deyince Muharrem Hilmi Efendi, “Onu bana bırakınız”, der. Yemen Şerifinin huzuruna çıkar ve vaziyeti anlatır. Namaza silahsız çıkacaklarını, şayet askere bir saldırı olursa Resülüllah’ın huzurunda kendisinden şikâyetçi olacağını söyler. Yemen Şerifi ise yerli halktan bir saldırı olmayacağı hususunda teminat verir. Muharrem Hilmi Efendi daha sonra evlad-ı Resulden olan şerifin küçük oğlunu da yanına alarak namazgâha çıkar. Önce hem Türklere hem de Araplara kendi lisanlarında öğütler verdikten sonra Allah’a dua eder ve evlad-ı Resul’den olan bu çocuğun yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Hak’tan yağmur ister. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlar. Bu dua üç gün yapılır ve üç gün boyunca yağmur yağar. İşte bu olay üzerine Araplar Muharrem Hilmi Efendi’ye “Reculun Salih” (Bu salih bir adamdır) derlermiş. ‘’Sırri’’ mahlasını kullanması Muharrem Hilmi Efendi “Sırri” mahlasını ise kendisinin anlatmış olduğu şu olay üzerine almıştır. “Çocukluğumda kalbimde iki noktayı düşünmekte idim. Birincisi Peygamberimize o kadar muhabbetim vardı ki ekseri geceleri rüyamda denizlerde yüzerek O’nun türbesinin saçaklarına kadar gider, göremeyip geri dönerdim. Bu hal bir hayli müddet sürmüş ve nihayet türbe-i saadeti ziyaret etmem mümkün olmuştur. İkincisi Pir-i Geylani’ye fart-ı muhabbetim saikasıyla bir fırsat bulup ve arkadaş arayarak Bağdat’a gitmeye azmettim. Bir gün köyden çıktım, kalbim üzüntülü idi. Büyük meydandaki yüksek kule önünde bir saraç dükkânının duvarına ellerimi arkamda tutarak yaslanmış, Bağdad’a gitme düşüncesine dalmıştım. Hayret içinde iken bir zât, Alikurna kâğıdı üzerine gayet güzel yazılmış, zarfsız bir yazı verdi elime. Bir manzume idi bu. Hayret âleminde olduğumdan verenin kim olduğunu sormadım, o da bir şey demedi. Manzume şöyle başlıyordu: “Muharrem sırri Hudadır…” Kâğıt Bağdat’tan geliyordu. Veren de Bağdatlı idi. Onu Pir-i Geylani’nin ruhaniyeti vermişti bana. O andan itibaren “Sırri” mahlasını kullandım”. Muharrem Hilmi Efendi Yemen’den döndükten sonra Mekke ve Medine’ye tayin edilir. Medine-i Münevvere’de bir buçuk yıl mücavir olarak kalır ve Şeyhü’l Harameyn’e niyabeten Türbe-i Saadet’in içine girer. Muharrem Hilmi Efendi Hicaz bölgesine atanmadan önce o mukaddes yerlere gitme arzusunu Peygamber Efendimize yazdığı şu hasret dolu şiiriyle dile getirmiştir: “Ey benim şem-î dilim ruh-î revanım Mustafa Kime vardım ise bu derdime derman demedi İd-î vuslata ne hacet, gayriye kurban içün, Muharrem sırr-î kulun ravzana yüz sürmek içün, Gelmişem kapına lütfeyle, sultanım Mustafa, Senden aldım bu derdi, kanı dermanım Mustafa Kâbe’ye kurban gerek işte canım Mustafa Kıl şefa’at ki, gel şems-î tabânım Mustafa” Bu şiirin hemen akabinde Allah’ın izniyle Hicaz’a atandığını söyler. Daha sonra tekrar Erzurum’a gelir ve Birinci Dünya Savaşlarına katılır. Muharrem Hilmi Efendi bu şartlar altında zahiri ve batıni ilmi çalışmalarını yürütür. Erzurum’da iken Edip Efendi Medresesi’ne devam eder ve ilmi icazetini alır. 1925–1926 yıllarına kadar Erzurum’da kaldıktan sonra emekliye ayrılıp doğum yeri olan Elazığ’a döner. Muharrem Hilmi Efendi bundan sonra evinden pek dışarı çıkmaz. Hem gelen talebelere ders verir hem de kendisi ilmini daha da ilerletmek için ders çalışır. Hiçbir talebeyi de geri çevirmez. Halk arasında anlatılır ki, kendisi iyi bir alim, gerçek bir mutasavvıf ve kamil bir mü’mindir. En güç fetvalar dahi onun evinde çözülürmüş. Tasavvufu asla istismar edip geçim vasıtası yapmaz. Erzurum’da ev alıp yerleşmesi için samimi bir müridinin kendisine verdiği 300 altını dahi reddetmiştir. O, gösterişi asla sevmez, riya olmasın diye gelenleri şapkasıyla karşılarmış. Son zamanlarında yeşil sarığını vurup yaptığı nafile ibadetlerini ise elinden geldiğince gizlemeye çalışırmış. Herkesi özellikle hayvanları çok sevip onları korurmuş. Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Elazığ’ın 20 km. güneydoğusunda bulunan Kövenk köyündeki şeyhi Hacı Ömer Baba’yı zaman zaman ziyaret eder Bu ziyaretlerinden birisini Süleyman Ateş şu şekilde nakleder. Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Harputtaki müzezzinliği sırasında bir Perşembe günü Kövenk’te şeyhi Hacı Ömer Baba’yı ziyarete gider. Şeyhinin isteğiyle o geceyi Kövenk’te geçiren Hacı Muharrem, cuma namazı için vaktin hayli daraldığını, Harput’ta görevli olduğu camide bulunması gerektiği halde, şeyhinden izin çıkmadığını ve bu sıkıntısını şeyhine açamadığını, ümidini de kestiğini notlarında ifade eder. Zira Kövenk Harput’a epey uzak bir mesafede olmasına rağmen, Cuma namazının vaktine de az bir süre kalmıştır. Hacı Muharrem Hilmi Efendi bu sıkıntılar içersindeyken Hacı Ömer Baba kendisine, “köyü çıkıp abdest almasını ve rabıta etmesini” söyler. Söylenenleri yapan Hacı Muharrem Hilmi Efendi, Hacı Ömer Baba’nın geldiğini, elinden tutup onu yel gibi uçurduğunu bir ara nerede olduklarını tayin için gözlerini açtığında, Harput’un alt tarafındaki Hüseynik köyünün üstünde olduklarını, gözlerini açmamış olsaydı tam Harput’taki caminin önünde olacaklarını, ancak bu safhadan sonra yirmi dakikalık yol yürüyerek camiye geldiğini ve görevini ifa ettiğini”, anlatmaktadır. İcazet Verdikleri Muharrem Hilmi Efendi Nakşî usülüyle dersler verirdi. O, Elazığ’da daha çok ilmi yönüyle tanınmıştır. Yöredeki birçok imam ve vaiz onun ilminden istifade etmişlerdir. Kendisinin belirttiğine göre üç zâta icazet vermiştir. Bunlardan birisi Karadeniz taraflarından bir zattır. İkincisi yine Karadenizli fakat Erzurum’da kalan Ali Rıza Pirimoğlu’dur. Prof. Dr. Süleyman Ateş’e de bir icazetname bırakmış ve bu icazetnameyi ise kendi parmağıyla mühürleyerek vermiştir. Muharrem Hilmi Efendi, Nakşîlikten, Kadirilikten, Şettârilikten ve Şâzilikten bir âlim ve mutasavvıftır. Eserleri Tasavvufa, feraize, va’za dair birçok eserler yazmıştır. Divan, mev’ize-i Hilmiye, Divan-ı Hüdayi, Menazil-üs Salikin, Makamat-ı Ezkâr-i İlahiyye Lisalik-it Tarikat-il Kadiriye, eserlerinden bazılarıdır. Bunlar içinde en önemli eseri kendi şiirlerini de içinde topladığı Divan adlı eseridir. Şiirlerinde “Sırri” mahlasını kullanmıştır adlı eseridir. Şiirlerinde “Sırri” mahlasını kullanmıştır lokma adı verilen yiyecek bıraktıkları görülür. Vefatı ve Türbesi Vefatından önce dört beş ay hasta yatar. Hastalığından hiçbir zaman şikâyetçi olmaz. Çevresindekiler ziyaretine gidip halini sorduklarında, “Elhamdülillah iyiyim, hiçbir şeyim yok, dolaşıp ne yapacağım? Yatmak hoşuma gidiyor, yatıyorum işte”, der ve, “Dünya bir lâşedir, Onu isteyenler köpeklerdir, Her gün bir melek şöyle bağırır: Doğun ki ölesiniz, yapın ki yıkılsın” anlamındaki Arapça şiiri ve hadisi okurmuş. Muharrem Hilmi (Kösetürkmen) Efendi’nin (1878-1964) türbesi Elazığ’da Asri Mezarlık’ta bulunmaktadır. Yapı, altıgen planlı olup üstü kubbelidir Aydınlatması iki pencere ile sağlanan türbeye, 2009 yılı içerisinde Konyalı bir işadamı olan Muharrem Hilmi Şenalp tarafından restore ettirilip çevre düzenlemesi yapılarak modern bir görünüm kazandırılır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Palulu Mehmet Baba
Elazığ – Aksaray mahallesindeki kendisine ait evin müştemilatının bir bölümünde Palulu Mehmet Baba’nın (1875-1958) türbesi Aksaray Mahallesinde kendisine ait evin müştemilatının bir bölümünde bulunmaktadır. Bugün oğlunun ikamet ettiği evin bitişiğinde yer alan türbesi, sadece makam bölümünden oluşmaktadır. Şeyh Alaaddin Efendi’nin soyundan gelen Palulu Mehmet Baba, 1875 yılında Palu’nun Beyhan Beldesine bağlı Arındık (Şeyhpiran) köyünde dünyaya gelir. 15–16 yaşlarında eğitim için Palu’ya gider. Buradan Harput’a, Harput’tan da Kövenk (Güntaşı) köyüne geçerek Kövenkli Hacı Ömer Baba’ya intisap eder. Palulu Mehmet Baba bir ara, Beyzade’nin şeyhleri ve tarikatları murakabe görevi çerçevesinde, Kövenkli Hacı Ömer Baba’nın Harput’a göndermiş olduğu tarikat usul ve erkanını gösterecek olan müritlerin başında yer alır. Mehmet Baba, Hacı Ömer Baba’nın vefatından sonra ova ve merkeze bağlı köylerde hem imamlık yapar hem de dergahı çalıştırmaya devam eder. 1915–1916 yılında Kövenk’ten ayrılarak kendi köyüne dönmeye karar verir. Bu arada köyden kardeşlerinin çocukları yanına gelmişlerdir. Palu’ya giderken Cemşit Bey sülalesine mensup ve geniş bir nüfuza sahip olan Haşim Bey’in teklifi ile Haşim Bey’in köyüne giderek yerleşir. Bu köyde bulunduğu sırada Palulu Mehmet Baba ile ilgili şöyle bir olay rivayet edilir. O dönem yörede bir kuraklık yaşanmaktadır. Köylüler Mehmet Baba’ya gelerek “Yağmur duasına çıkalım” derler. Bunun üzerine yağmur duası yapılır. Yapılan duanın ardından muazzam bir şekilde yağmur yağar. Fakat yağmur duasından sonra Mehmet Baba’nın dili şişer ve üst damağına yapışır. Kırk gün kaşığın sapıyla bastırarak ancak su, süt ve ayran içebilir. Daha sonra biraz iyileşen Mehmet Baba, “Artık bu köyden ayrılmanın vakti gelmiştir”, diyerek kendine ait mal ve hayvanları satar. Erzurum tarafından gelen bir kervana eşyalarını yükleyip 1924 yılında Kövenk köyüne gelir. Burada Hacı Ömer Baba’nın dergâhını 1937 yılına kadar devam ettirir. Palulu Mehmet Baba 1937 yılında Rüstempaşa Mahallesine gelir ve ikamet eder. Burada zor şartlar altında dergâh hizmetlerini yürütür. Daha sonra Aksaray Mahallesine gelir ve yerleşir 1958 yılında burada vefat eder. Türbesi evinin ve dergâhının bulunduğu Aksaray Mahallesindedir. Ziyaret şehir merkezinde yer almasından dolayı yöre halkınca yoğun olarak rağbet görmektedir. Ziyaret haftanın bütün günleri yapılır. Burası daha çok psikolojik rahatsızlığı bulunanlar, felçli hastalar başta olmak üzere tıbbın aciz kaldığı her türlü hastalarca ve iş bulma, yaşadığı ailevi sıkıntılardan kurtulma gibi çeşitli amaç ve maksat doğrultusunda ziyaret edilmektedir. Ziyaret mekanının elverişli olmaması sebebiyle kurban olayı görülmez. Ancak amaç ve maksatlarına ulaşıp da adak dileyenler bunu başka yerlerde gerçekleştirmektedirler. Ayrıca ziyaretçiler tarafından ziyarete gelen hastaların şifa amacıyla yemeleri için şeker vb. türden lokma adı verilen kuru gıdalar bırakılmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle]
İğneli Baba
Elazığ – Harput caddesinin sağ tarafındaki mezarlığın yol kenarında ve dut ağaçlarının hizasında medfundur. İğneli Baba’nın (1804-1914) asıl ismi Hacı Ahmet’tir. Anası Hintli babası Buharalı olup çok küçük iken babasının ve 14 yaşında iken de anasının ölümü Hacı Ahmet’i çok sarsar ve bu teessürün neticesi olarak mal ve mülkünü terk ile seyahate çıkar. Suriye, Bağdad, Mısır, Hicaz’ı dolaşır ve Bağdad’da iken Abdülkadir-i Geylani’nin zaviyesinde mücavir olarak yıllarca kalır ve bu tarikata intisap eder. Bu çalışmaları neticesinde bazı manevi mükafatlara nail olduktan sonra Bağdat’tan Diyarbakır’a ve bir müddet sonra da Elazığ’a gelerek Nail Bey Mahallesinde bir eve yerleşir ve evlenir. İğneli Baba, 1914 tarihinde 110 yaşında iken Elazığ’da ahirete irtihal eder. Harput caddesinin sağ tarafındaki mezarlığın yol kenarında ve dut ağaçlarının hizasında medfundur. Sunguroğlu İğneli Baba hakkında şunları anlatır. “Devamlı olarak riyazet çeker, yemek, hele et hiç yemezdi. Gıdasını yalnız yoğurt ve ayran teşkil ederdi. Bu sebeple vücudu âdeta bir iskelet halindeydi. Fakat, sıhhati yerinde ve sağlamdı. Ak sakallı, nuranî çehreli, sık ve beyaz kaşlarının altında zekâ fışkıran ufacık mavi gözleri vardı. Vücudu, elbisesi tertemizdi. Basma beyaz fes giyer ve üzerine bir sarık sarardı. Sabahları bir elinde tesbihi, bir elinde asası evinden çıkar, gününü, hükümet dairelerine girip çıkmak, çarşı ve pazarda sevdiklerinin dükkân ve mağazalarında oturmak ve beş vakit namazını muhtelif camilerde kılmak suretiyle geçirirdi. Kendisinden dünyanın ahvali sorulunca: Dad yok. Dad yok diye cevap verirdi.” Hacı Ahmed Baba’ya, ağzında iğne ve bazan da kürdan yapmasından dolayı İğneli Baba ismi verilir. Bir kağıt veya bir çöp parçasını ağzının içine koyar ve bir az sonra madenî bir halde ya bir iğne veya bir kürdan çıkarırdı. Sunguroğlu yaşamış olduğu bir tecrübeyi nakleder. “Ben gençliğimde bu gibi şeylere katiyyen inanmaz, el çabukluğu, hokkabazlık veya herhangi bir gözboyacılık derdim. Fakat iş öyle değilmiş. Bazı inanmıyanlara Baba, çöp veya kâğıdın yarısını, iğne veya hilâl, yarısını da çöp veya kâğıt halinde de çıkarır gösterirmiş. 1910 (1328 R.) yılında Elâzığ gün kalemde bütün arkadaşlarla bir taraftan çalışıyor, bir taraftan da İğneli Babanın bu gibi ahvalinden bahs ediyorduk. Tam bu sırada, İğneli Baba kalem odasına girmesin mi? Yanımda oturan arkadaşım rahmetli Kesirikli Kekeç Sabri, Babayı görünce, Sus sus diye gülerek beni ikaza çalışıyordu. Ben de haydi yaptır bakalım gözümün önünde, diye kulağına fısıldadım. Sabri, hemen yerinden fırladı ve bir iskemle tedarik ederek benimle kendi iskemlesi arasına koyarak Babayı oturttu. Kahvesi ısmarlandı. Ben inanmadığım için bazı arkadaşlar şimdi görürsün diye beni kabule teşvik ediyorlardı. Baba kahvesinden evvel bir bardak su ve üstüne de kahvesini içdikten sonra rahmetli Sabri, Babaya ufak bir kâğıt parçası uzattı ve rica etti. Baba kâğıdı aldı, 6-7 cm. uzunluğunda iki ince parça keserek bu parçaları dilinin üzerine koydu ve ağzını kapayarak bir şeyler okumaya başladı. Okudukça yüzünde garip ihtilâçlar husule geliyordu. Bir aralık yüzü kıpkırmızı kesildi, bu hal on dakika kadar devam etti. Nihayet ağzını açtı, bir az evvel dilinin üzerine koyduğu beyaz kâğıt parçaları, şimdi madenî iki tane hilâl olmuştu, Sabriye verdi, Sabri de birisini hemen bana uzattı. Elime aldığım zaman bu madenî hilâl sanki bir demir ocağından çıkmış gibi kızgındı. O zaman ben de bu işe inanmıştım. Hakikaten harikulade bir mazhariyetti. Bana verilen bu hilâli hâlâ saklarım.” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle]
Dağıstanlı Hoca – Hacı Hafız Mehmet Efendi
Elazığ – Harput – meteris kabristanında Beyzade hazretleri’nin aile kabristanın hemen yanında “Dağıstanlı Hoca” diye bilinen Hacı Hafız Mehmet Efendi (1778-1868) Harput’ta dünyaya gelir. Eğitimini Harput, Kayseri, Mısır ve Halep’te gördükten sonra Harput’a döner. İlk olarak Sarahatun Medresesi Müderrisliğine, daha sonra İbrahim Paşa Medresesi müderrisliğine getirilir. Harput’ta yetiştirdiği bir çok kişi arasında değerli din alimi ve mutasavvıf Beyzade Hazretleri, Dellalzade Müftü Mehmet Efendi, Ebcizade Hacı Tevfik Efendi ve Harputlu Şair Nusret Ebubekir de vardır. Onun Sarahatun Camii’nin yeniden yapılışında büyük hizmetleri görülür. Anlatılır ki, inşaat sırasında kullanılan taş sütunlar Elazığ’ın merkezine bağlı “Körpe Köyü”nden getirilir. Bununla ilgili bir de rivayet anlatılmaktadır. O günkü imkânlar içerisinde öküz arabaları ile taşınan bu sütunların Harput’a nakli esnasında öküzler Harput’un altındaki dik rampayı çıkamayarak bugünkü Saray mevkiinde yatarlar. Bütün uğraşmalara rağmen bir türlü öküzler yerlerinden kalkmaz. Bunun üzerine Dağıstanlı Hoca bizzat bu hayvanların yanına gelerek bir süre Kur’an okur ve hayvanları sevip sırtlarını okşar. Bundan sonra öküzler yerlerinden kalkarak hiç mola vermeden Sarahatun Camii önüne kadar gelirler. Harput’un Meteris Mezarlığı diye adlandırılan yukarı mezarlıkta, Beyzade aile mezarlığının hemen yanı başında medfundur. Etrafı ihata duvarı ile çevrili bulunan bu bölüm, Dağıstanlı Hoca’nın aile mezarlığıdır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ahi Musa Türbesi
Ahi Musa Türbesi, Esediye Mahallesi Aslanlı Sokakta Esediye Camiinin güneyinde yer alır. Ahi Musa Türbesi, Esediye Mahallesi Aslanlı Sokakta Esediye Camiinin güneyinde yer alır. Yapının bugün kayıp olan kitabesinde 1185 tarihinin bulunduğu ileri sürülürse de, esasen Artuklu dönemi sonu ile Selçuklu dönemi başlarına tarihlendirilir. Diğer taraftan darü’l hadis olarak Esediye Medresesi’nin bir ünitesi olduğu da ileri sürülür. Yapı, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı bir mescid ve ona güney duvarın doğusunda bitişik bir türbeden oluşmaktadır. Mescidin içinden bir kapı, türbe bölümüne açılır ve diğer bir kapı ile türbeden dışarı çıkılır. Güneyde bir türbe penceresi yer alır. Yıkılmış ve harap durumdayken, yapılan son restorasyonda düzgün kesme taş malzeme kullanılmıştır. Elazığ Kültür Envanterinde, “Şimdi kaybolan fakat evvelce kopyası alınan kitabesine göre 607 H. (1185 M.) tarihinde yaptırılmıştır.”, kaydı yer alır. Sultan IV. Murat devrine ait şeriyye sicilinde ismi Ahi Musa Hervi olarak geçer. Eserin tanıtım tabelasında mescidi, Ahi Musa Hervi (Herdi) namında bir zat yaptırmıştır, diye yazılıdır ki “kendisi ‘Emirüşşehir bi Harputi’ namıyla anılan meşhur bir mücahit ve Fatih’in neslinden gelmiştir”, denilir. Türbede dört mezar bulunmaktadır. Öndeki mezarın Ahi Musa’ya, arkasındaki oğluna, diğerlerinin aynı sülaleden birisi Esseyyid Hasan’a diğerinin de Seyyid Ahmed’e ait olduğu ileri sürülür Taşıdığı lakaptan dolayı Harput’taki ahi teşkilatının varlığına delalet etmesi yanısıra, şehirde sur içindeki 20 Müslüman mahallesinden birinin isminin de Ahi Musa Mahallesi olması, Ahi Musa’nın önemini gösterir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Ali Sebti (ks.)
Elazığ – Palu – Yukarı Palu mahallesi Mevlana Halid Bağdadi Hazretleri’nin halifesi Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Silsile-i Şerifi Şeyh Ali Sebti Hazretleri, 1786 yılında Diyarbakır’a bağlı ancak günümüzde Mardin’in Savur ilçesine bağlı olan merkez köylerinden Kırkdirek (Çilsütun)’da dünyaya gelir. Rivayete göre, Çilsütun köyünden kırk tane veli yetişmiştir. Bunlardan kırkıncısı ise Ali Sebti hazretleri’dir. Bu köye Kırkdirek adı Şeyh Ali Sebti’nin Mevlana Halid Bağdadi’nin (177?-1827) kırkıncı halifesi olduğu için verilmiştir. “Sebti” kelimesi Şeyh Ali Sebti’ye hocası Mevlana Halid–i Bağdadi tarafından tasavvufi bir mahlas olarak verilmiştir. Bu kelime Arap bilginleri tarafından evlad-ı Resul olanlara iltifat mahiyetinde söylenirmiş. Sultan IV. Murat’ın Bağdat seferleri sırasında bir takım iftiralar sonucunda Şeyh Ali Sebti’nin dedeleri siyasi bir operasyona maruz kalır, evleri yakılıp yıkılır, köyleri harabeye döner. Bu olayda Sebti’nin “Seyyidlik” şecereleri de zayi olur. Fakat Sebti Hazretlerinin seyyid olduğu Hüseyin Hilmi Işık tarafından kaleme alınan “Tam İlmihal Saadeti Edebiye” adlı eserin sonunda belirtilir. Şeyh Ali Sebti ilk ilim tahsilini Diyarbakır Ulu Camii medresesinde yapar. Daha sonra eksik kalan ilmini ise Irak’ın Erbil ve Süleymaniye şehirlerinde tamamlayarak icazetini alır. Bundan sonra kendi köyüne döner ve medrese açıp ders vermeye başlar. Bu sırada irşad ve hilafetle görevli olarak Hindistan’dan dönen Nakşibendî müritlerinden Mevlana Halid, büyük mürşitleri Abdullah-ı Dehlevi’nin emriyle Diyarbakır’a uğrayıp Aliyyü’s Sebti’yi bularak evine misafir olur ve irşadında kendisine arkadaş olmasının Abdullah-ı Dehlevi tarafından emredildiğini söyler. O da Mevlana Halid’le birlikte Diyarbakır’dan ayrılarak Şam’a gider. Şeyh Ali Sebti, Mevlana Halid’in vefatına kadar yanında kalır ve madden ve manen büyük hizmetlerde bulunur. Bunun neticesinde Mevlana Halid Bağdadi tarafından kendisine hilafet verilmiştir. Mevlana Halid Bağdadi vefatından önce Şeyh Ali Sebti’ye, “Vefatımdan sonra Palu’ya gidiniz, orada irşat ile meşgul olunuz”, diye vasiyette bulunmuştur. Bir gün Şeyh Sebti’nin annesinin hasta olduğu haberi gelir. Bunu duyan Mevlana Halid, Sebti’yi çağırarak, “Ali annen hastadır, anneni görmeye git”, emrini verir. Yola çıkan Ali Sebti eve ulaştığında annesinin vefat ettiğini öğrenir. Annesinin sağlığına yetişemeyen Ali Sebti bu üzüntü içinde tekrar şeyhinin yanına döner. O, Şam’a geldiğinde şeyhi Mevlana Halid’in de vefat haberini duyunca üzüntüsü bir kat daha artar. Diğer bir rivayete göre ise, sağlığında hocasının verdiği icazetnameyi kabul etmemiştir. Mevlana Halid Bağdadi vefat edince Sebti’ye kardeşi Şeyh Mahmud Sahib, “Sizin icazetnameniz Mevlana Halid’in emri üzerine yazılmış, ben de imzalıyorum. Bana verilen emir üzerine doğuda Palu’ya yerleşip doğu bölgesinde halkı irşad etmekle vazifelendirilmiş olduğunuzu size bildirmekle Mevlana’nın size vasiyetini yerine getirmiş bulunuyorum”, buyurmuştur. İcâzetnâmesini talebelerinden Abdullah-ı Mekkî Palu’ya getirerek teslim eder. Bu arada Şah Abdullah Dehlevi’nin manevi işaretleri Ali Sebti’nin “üveyslik” mertebesinde talim edilmesine vesile olmuştur. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Ailesi ve Çocukları Şeyh Ali Sebti Hazretleri doksan altı yıl yaşamış ve beş erkek çocuğu olmuştur, beş oğlundan üçünün soyu devam etmiş olup, bu sülaleden 216 aile yetişmiş ve (422+261+161) toplam: 844 torunu olmuştur. SÜLALEDE VAR OLAN SOY İSİMLERİ: 1-AKAR 2-AYGÖREN 3-BİLGİN 4-DENİZ 5-DURGUN 6-FIRAT 7-GÖRÜR 8-İMRE 9-ÖZSOY 10-SEPTİOĞLU olmak üzere 10 tanedir. Şeyh Ali Septi Palevi Hazretlerinin Hanımları: 1-Ekrekli Molla Ali Kızı Ayşen Hanım 2-Melekanlı Esma Hanım ŞEYH ALİ SEBTİ PALEVİ (K.S)’NİN YEDİ ÇOCUĞUOLMUŞTUR 1-Şeyh Muhammed Nesih Efendi (k.s) (1835-1873) 2-Şeyh İbrahim (Kudo) Efendi (k.s) (6 yaşında vefat etmiş) 3-Şeyh Mahmudi Feyzi Efendi (k.s) (1838-1895) 4-Şeyh Hasan Naqi Efendi (k.s) (1843-11918) 5-Şeyh Hüseyini Taqi (Zeki) Efendi (k.s) (1848-1914) 6-Amine (Melekandan evlenmiş) 7-Fatma (Bekar iken vefat etmiş) 1-ŞEYH MUHAMMED NESİH EFENDİ(k.s) soyu devam etmemiştir. 2-ŞEYH MAHMUD FEYZİ EFENDİ (k.s) 10 çocuğu olmuş: Şeyh M.Said Efendi (1865-1925) ŞEHİD (FIRAT Soyadını almıştır) Şeyh Bahaeddin Efendi (1876-1925) ŞEHİD (FIRAT Soyadını almıştır) Şeyh Necmeddin Efendi (1878-1918) (FIRAT ve SEPTİOĞLU) Şeyh Tahir Efendi (1879-1970) (AKAR ve SEPTİOĞLU) Şeyh Diyaeddin Efendi (1889-1925) ŞEHİD (İMRE Soyadını almıştır) Şeyh Abdurrahim Efendi (1894-1937) ŞEHİD (BİLGİN Soyadını almıştır) Şeyh Mehdi Efendi (1895-1969) (AYGÖREN ve SEPTİOĞLU) Nefise: (Palu beylerinden evlenmiş) Sıddıka: (Çanlı Şeyh Şerif ile evlenmiş) Zekiye: (Çanlı Şeyhlerinden Şeyh İbrahim ile evlenmiş) 3-ŞEYH HASAN NAKİ EFENDİ (k.s) 6 erkek çocuğu olmuş: 1-Şeyh Ali Rıza Efendi (Küçük Efendi) ŞEHİD (1874-1925) Şey Ali Rıza Şeyh Hasan Nakiy’nin oğlu, o da Palulu Şeyh Ali Sebti’nin oğludur, H-1294/M-1877 Tarihinde Palu’nun Kasımiye mahallesinde doğdu, annesi ise Karakoçanlı Zeynel Ağanın kızı Gulé Hanımdır ki aynı zamanda Karakoçanlı Necip Ağanın da halasıdır, bu aile aynı zamanda Salahaddin Eyyubi’nin dedesi Şadi ailesine mensuptur. Şeyh Ali Rıza, İblişye medresesi adıyla bilinen babasının Palu’daki medresede tahsilini yaptı, çok zeki olan Ali hem gramer hem de diğer ilimlerin ezberlerini yaparak babası Şeyh Hasan Naki yanında bitirdi. Bu arada 29 yaşında iken 1324 h./1906 m. senesinde babası ona Nakşibendî tarikatında icazet verdi, o da hiç ara vermeden babasının Palu’daki medresesinde tedrise devam etti. Palu’nun eşrafından olan Fatıma Hanımla evlenen Şeyh Ali’nin bu hanımından dört kızı oldu, babasının 1337 h./1919 m. Tarihindeki vefatından sonra ise Palu’da babası yerine müftü oldu ve Palulu Şeyh Said kıyamında şehit oluncaya kadar bu göreve devam etti. Bazı mektuplaşmalarında ilk zamanlar vatan ve dinin mukaddesatı için Kemal Atatürk’ü desteklediğini görsek de aslında Atatürk’ün kötü niyetini ortaya koyup Hilafeti kaldırmak istemesi ve Laikliği hâkim kılması karşısında bu defa o da İslam’ı ve Hilafeti İslamiye’yi müdafaa maksadıyla Atatürk’ün aleyhine geçmiştir. Şeyh Ali Palu’da irşada devam ederken Şeyh Muhammed Sait de amcası Şeyh Hasan Naki’den sonra Kolhisar’dan Palu’ya gelmek ister, öğrencileriyle birlikte Palu’ya gelince gördü ki irşat ve tedrisat konusunda her şey yolunda gidiyor, bunun üzerine tekrar Kolhisar’a döndü ve Paluluların çevresini serhatta genişleterek irşat ve tebliğe devam etti. Şeyh Ali’nin kardeşleri içinden ikisi Çanlı Şeyh Ahmed’in kızı Halime Hanımdandı, Halime hanımın babası Şeyh Hasan Naki’nin vefatından sonra babasının medresesinde büyüdüler ve ilim ile hikmeti ondan aldılar. Ancak Şeyh Sait vakası patlak verince 48 yaşında isabet eden bir kurşunla şehit düştü. Bundan sonra kardeşi Şeyh Abdulkadir Efendi yerine geçerek Halidi tarikatının babasına atf edilen Besti kolunu ihya etti. İcazetini babasının halifesi olan Hacı Salih Mir Muhammedi’den aldıktan sonra kendisi de hem Kadiri hem de Nakşibendî tarikatında Kûr’un şeyhlerinden olan Şeyh Fazli Efendi ve Mele Kasım Sağuni’nin torunlarından olan Şeyh Abdulkadir Efendi’ye icazet verdi. Şeyhin 1375 h- 1956 m. Tarihindeki vefatından sonra ise, Palu müftüsü kardeşi Şeyh Sait irşat ve ilmi tedrisatı sürdürdü. Yukarıda dediğimiz gibi kendisi Hacı Salih Mir Muhammedi’den icazet aldığı gibi, kendisi de Hanili Mele Osman el-Mukri ve Gençli Mele Ahmed’e icazet vermiştir. Mele Osman da Şeyh Sadi ve oğlu Şeyh Şemseddin medresesinde müderris oldu, miladi 1976 yılında 87 yaşında vefat ederken de kendinden sonra Akide ve Tasavvuf hakkında bir kitap bıraktı, sonra da bu kitap basıldı. Allah cümlesine rahmet eylesin. (Hanımı: Abdullah Beygillerden, Gülfiroz Çocukları: Vecide, Fahide, Zübeyde, Fatma) 2-Şeyh Muhammed Şerif Efendi (1887-1925) ŞEHİD (DENİZ Soyadını almış.) Hanımı: Çanlı Şeyh İbrahim kızı Sabitedir. Çocukları: Nizameddin, Mahmut, Rauf, Mustafa, Hasan. 3-Şeyh Feyzullah Efendi (ÖZSOY ve SEPTİOĞLU Soyadını almış. Hanımı:Şeyh Said Efendi’nin kızı Fakide Hanımdır. Çocukları: 1-Mehmet Zeki Özsoy (1910-1978) Çocukları: (Feyzullah, Kutbettin, Mehdi, Fuat, Said) 4-Şeyh Abdulkadir Efendi (SEPTİOĞLU Soyadını almış Hanımları: 1-Şeyh Hüseyin Zeki Efendi’nin kızı Zühre, 2-Çanlı Şeyh Hüseyin kızı Sadiye, 3-Hafız Ağazadelerden Reşit Ağanın kızı Vasfiye, 4-Bilozadelerden İbrahim kızı Fatma. Çocukları: Niyazi, Bedrettin, İbrahim, Seyfettin, Hüsamettin, Mehmet Vehbi, Halime, Naciye, Fatime, Hatice, Rokiye, Havva, Ayşe, Halise, Rukiye, Sabite) 5-Şeyh Sadi Efendi (1898-1975) (GÖRÜR ve SEPTİOĞLU) Soyadını almış. Hanımı: Çanlı Şeyh Mustafa kızı Halime Hanımdır. Çocukları: 1-Ali Rıza SEPTİOĞLU (1924-2001) (Çocukları: Feyzi, Muhammet, Mücahit, Selahattin, Faruk, Zehra) 2-Şemsettin (1926-1974)) 6-Şeyh Muhammed Tevfik Efendi (DURGUN Soyadını almış) 4-ŞEYH HÜSEYİN TAKİ EFENDİ (k.s) iki erkek çocuğu olmuş: Şeyh Muhammed Şerif Ef. (ÖZSOY ve SEPTİOĞLU Soyadını almış) Şeyh Mehmet Taha Efendi (ÖZSOY ve FIRAT Soyadını almış) 5-ŞEYH İBRAHİM (KUDO) EFENDİ (k.s) (Altı yaşında iken vefat etmiş) Şeyh Ali Sebti, Mevlana Halid Bağdadi’nin üçüncü halifesidir. Birincisi Mevlana Halid’in kendi kardeşi, ikincisi ise Erbilli Fettah Ahmed’dir. Ali Sebti Mevlana Halid’in vasiyeti üzerine 1830 tarihinde Palu’ya gider ve burada irşad çalışmalarına devam eder. Şeyh Ali Sebti bölgede irşâd çalışmalarına devam ederken o günün feodal yapısını devam ettirmeye çalışanlar tarafından kendisi ve yakın çevresi rahatsız edilmeye başlanır. Şeyh Sebti bu durum karşısında bölgede kargaşa ve huzursuzluğa yer vermemek için Ali Hoca’yı da yanına alarak Ali Hocanın köyü olan önceden Palu’ya bağlı Kelhası (Bingöl / Genç) köyüne gelip yerleşir. Burada irşad, talim ve derslerini devam ettirir. Şeyh Sebti bu göçten iki sene sonra tekrar Palu’ya dönmek ister. Buna kendisine intisab edenler razı olmayınca o, “Şeyhim Mevlana Halid’in emrini yerine getirmek gerekir” deyince karşı çıkan olmaz. Birkaç müridi ve Ali Hoca ile birlikte Palu’ya hareket eder. Aynı günün akşamı Palu’nun Çayyukarı bahçelerine ulaşıp geceyi burada geçirir. Bu arada Ali Sebti ve beraberindekilerin geldiğini haber alan Palu’nun Aşağı Mahalle sakinleri onları mahallelerine davet ederler. Bu teklifi kabul eden Ali Sebti ve beraberindekiler Aşağı Mahalleye gider. Mahalle sakinlerinden Eblaşoğulları tarafından kendilerine arsa vakfedilir. Ali Sebti vakfedilen bu arsa üzerinde bir cami, medrese ve cami yanında da iki odalı bir ev inşa ettirir. Nakşîlik tarikatı bu bölgeye ilk defa Ali Sebti ile girer. Palu’da bozulan nizamı o yıllarda tesis ederek dini, gerçek yönleriyle halka anlatmış ve birçok gayr-i müslimin İslamla şereflenmesinde etkili olmuştur. Şeyh Ali Sebti 1871 yılında 85 yaşında vefat eder. Şeyh Ali Sebti hakkında birçok keramet ve menkıbe anlatılır. Rivayete göre; bir gün Şeyh Ali Sebti görevli olarak Bağdat’a giderken yol üzerinde oturan ve geçişi engelleyen bir aslana rastlar. Aslanın yolu kesmesine ve korkutucu bir halde yol üstünde oturmasına önem vermeyerek yoluna devam eder. Bu korkutucu ve tehlikeli olan hayvana yaklaştığında “Meded ya Hazret” diyerek Mevlana Halid’den yardım diler. Tam o esnada bir el aslanın ağzına çarpar ve bunun üzerine aslan yoldan kalkarak oradan hızla uzaklaşır. Şeyh Ali Sebti de yoluna devam eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) Halifeleri ŞEYH ALİ SEBTİ PALEVİ HAZRETLERİNİN HALİFELERİ: (Kutbu Dairetul Mulukin Şeyh Ali Halidi Sebti Palevi Kuddise Sirruhulaziz) Şeyh Ali Es-Septi birçok halife yetiştirdi. (Yaklaşık 50 halifesi vardır) Bazı meşhur halifelerinin isimleri aşağıda yazılıdır: 1- (Oğlu) Şeyh Muhammed Nesih Halife-i Ekber. 2- Şeyh Abdullahi Melekan-i Çapakçur (Bingöl) şehrine bağlı Melekan köyünden. 3- (Oğlu) Şeyh Mahmud-i Feyzi (Bu zat meşhur Şeyh Said’in babasıdır) 4- Şeyh Muhammed Henani 5- Şeyh Muhammed Karmişi 6- Şeyh Memiş Palevi 7- Şeyh Kasım 8- Şeh Hüseyn’il Hekari 9- Şeyh Ahmed-i Halifani 10- Şeyh Ahmed-i Çani (Korkutata) Çapakçura bağlı (Çan) köyünden. 11- Şeyh Mela Evliya Hacıyani 12- Şeyh İbrahim Kulbini 13- Şeyh Hüseyin Cümelaşi 14- Şeyh İbrahim Nesari 15- Şeyh Haci Haydari Kersi 16- Şeyh Süleymani Kuri. (Bingöle bağlı (Gur) veya (Gevr) köyünden) 17- Şeyh Muhammed Pirani 18- Şeyh Muhammed Huzari 19- Şeyh Selim Zenakiri Karbaşi 20- Şeyh Mela Muhammed Liceli 21- Şeyh Muhammed Serdi 22- Şeyh Muhammed Efendi Palevi 23- Şeyh Mahmud Samini Palevi, Palu kazasının Hun köyünden 24- Şeyh Said-i Palevi (Uveysi kabul) 25- Şeyh Ali Cümelaşi 26- Şeyh Hasan Diyarbekiri 27- Şeyh Ömer Urfali 28- Şeyh Hafız Osman Harputi 29- Şeyh Hüseyin Kolani 30- Şeyh Fettah Şaklati 31- Şeyh Mela Musa Zıriki 32- Şeyh Mela Muhammed Melekani BÜYÜK MÜRİDLERİ: 1- Seyyid Derviş Hayrullah 2- Seyviyi Cibi Seyfkari 3- Şeyh Muhammed Dağıstani 4- Şeyh Seyda Müderrisi Palevi 5- Şeyh Ali Hoca Sivani 6- Şeyh İsmail Falıci 7- Mela Ahmet Kuki 8- Mela Behti Palevi Kaynakça: 1-kitap “İki Ğavs’ı Enam, Seyid Ali Es-Sebti, Seyyid Ahmed El Kurdi” Mehmet İhsan Hattatzade 2-kitap “Mektubat-ı Halıdi Bağdadi” – Esad Sahibi 3-kitap “Elazığ Efsaneleri” -İsmail GÖRKEM- Manas Yayıncılık 4-kitap “Tasavvuf Yolunda Manevi Cihad” – Muhammed İhsan OĞUZ- Oğuz Yayınları 5-kitap “PALU Tarih-Kültür-İdari ve Sosyal Yapı” -Süleyman YAPICI- Elazığ-2004 6-kitap “PALU VE ŞEYH ALİ-Yİ SEBTİ HAZRETLERİ” –Hüsameddin Septioğlu- Yine bir başka rivayete göre, Palu beylerinden biri Şeyh Ali Sebti’yi evine davet eder. Bunun üzerine Ali Sebti bu davete icabet eder. Beyin Ali Sebti’yi davet etmesindeki asıl maksat onun şeyh olup olmadığını sınamaktır. Bunun için bey, bir tavuğu İslami usuller dışında keserek yani murdar ederek yemek hazırlatır ve Sebti Hazretlerine ikram eder. Ali Sebti önüne konulan tavuk etinden yer. Bunun üzerine bey Sebti’ye dönerek “Sizin yediğiniz tavuk eti murdar bir tavuğun eti idi. Eğer Şeyh olmuş olsaydınız etin murdar olup olmadığını anlardınız”, der. Bunun üzerine Ali Sebti tebessüm ederek Beyi yanına çağırır ve ağzını açarak “İçeri bak ne görüyorsun?” der. Bey, Şeyh Ali Sebti’nin ağzına bakınca büyük bir derya ve deryanın içerisinde tavuğun yüzdüğünü görür. Ali Sebti, beye dönerek “Sizin o murdar ettiğiniz tavuk bu büyük deryayı kirletebilir mi?” diye sorar. Bu manzara karşısında mahcup olan bey özür dileyerek Şeyh Ali Sebti’ye intisab eder. Ali Sebtî hazretleri, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını hatırlatır, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdının üstünlüğünü ve buna bağlı olmayı anlatırdı. Namaz için titrer, fırsat buldukça kazâ namazı kılmayı söyler; “Namazlarınızı terk etmeyiniz, aksi halde iyiliği terk edersiniz” buyururdu. Günümüzde türbesi yöre halkı ve çevre illerden gelen ziyaretçiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir. Gelen ziyaretçiler tarafından kabri şerifleri başında Kur’an-ı Kerim ve dualar okunmaktadır. Ziyaret yaptıktan sonra bazı ziyaretçilerin nafile namazı kıldıkları görülür. Burası haftanın bütün günleri ziyaret edilmektedir. Özellikle sıcak mevsimlerde gerek yöre halkı ve gerekse çevre illerden gelen kişiler tarafından yoğun olarak ziyaret edilir. Ziyarete her türlü hastalık için gidilmekte, dua edilmekte ve Allah’tan şifa temenni edilmektedir. Çok sık olmamakla beraber adağı bulunan ziyaretçilerin burada kurban kestikleri de söylenir. Yine çeşitli dilek ve istekleri olan kişiler bu maksatlarına ulaşmak amacıyla buraya gelir ve burada yatan zatların yüzü suyu hürmetine Allah’a dua eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri (k.s.) nin İcazetnamesi ŞEYH ALİ SEBTİ EL-PALEVİ HAZRETLERİ’NE (KUDDİSE SIRRUHU) MEVLANA HALİD BAĞDADİ HAZRETLERİNİN EMRİYLE, MEVLANA SAHİB MAHMUD HAZRETLERİ TARAFINDAN VERİLEN İCAZETNAMENİN TERCÜMESİ RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA Allah’ın kendi zatı için razı olacağı hamd ile Allah’a hamd olsun. Salât ve selam onun vahyine ve hitabına dosdoğru bir şekilde sarılan yeryüzündeki halifeleri (kastedilen yirmi dört peygamber arasından) arasından en seçkini Hz. Muhammed (s.a.v) ve onun ashabının (onun arkadaşlarının ve yolundan giden ümmetinin) üzerine olsun. Sonra ben Allah için sevilen ve yüzünü (yönünü, istikametini) Allah’a dönmüş olan Şeyh Ali Efendi’ye icazet verdim. Allah onun halini güzelliklerle doldursun. Yüce Nakşibendî Tarikatı’nda insanları bilgilendirme (irşat) , Allaha yönelme (tevcih), Allah’a zikir ( zikir telkini) sunarak feyzini ( bereketini) müminlerin üzerlerine serpsin. (akıtsın) Sonra ben onu defalarca tecrübe (ilmini ahlakını sınayarak denedim) ettim. O görüşlerinin tesirini talebeleri için sürdürsün. Onları güzel bir şekilde aydınlatma ( onlara nurlarını serpme) ve örtünmeyi yükseltmek ( Ahlakı yükseltmek) için kudretini güzel bir şekilde kullansın. Sonra Peygamberin şeriatını seçmesi (sımsıkı bağlı olması), ve yüce silsile sadaatinden icazetli olması (o silsileye dâhil olması için) için icazet verdim. Evliyaların yolunda sabit bir şekilde kalmak (dimdik ayakta durmak) isteyen her kimse onun sohbetini ganimet bilsinler. (kaçınılmaz bir fırsat olarak değerlendirsinler) İlimleri yeterli derecede olmayan âlimlerin ve onların akıllarının kuşatmadığı şeyler için onun emrine ve hizmetine her kim (ona lazım olan işlerde yardımcı olmak) yardımcı olursa karşılığı kendisine garanti edilir. (Allah onun karşılığını verir) Ona Kitap (Kur’an) ve Sünnet’e sarılmasını vasiyet ederim. Doğru yolu bulan (keşfeden) ve vicdanlarının sesine kulak veren imamların (evliyaların) üzerinde ortak karara vardıkları Fırka-ı Naciye (Kurtuluşa eren kişiler) olan Ehl-i Sünnet’in görüşlerini muhteva eden fıkıh kurallarını (içtihat) düzeltmeye görevlidir. Ona vasiyetim; Kuran-ı öğretenlere, Fıkuhaya ( Fıkıh âlimlerine) ve fakirlere özenli davranacak, (özen gösterecek) ve gönlünü (içini) daima ferah tutacak, herkese karşı nefsinde hoşgörülü olacak, eli açık cömert olacak, güler yüzlü olacak, kendisini görmeye gelenlere bol bol ikram edecek. İslam dini uğruna kendisine isabet eden musibetlere sabır edecek yapılan eziyet ve sıkıntılara katlanacak, din kardeşlerinin hatalarını ve kusurlarını düzeltmelerine vesile olacak, küçüklere ve büyüklere nasihat edecek, kin ve düşmanlığı terk edecek, dünya malına meyil etmeyecek ( maddi menfaat peşinde koşmayacak). Allah’ın geçim için kendisine sunduğu rızık ile yetinecek ona şükür edecek, Allah rızık konusunda kendisine yüzünü çevirerek güvenen kimseyi asla zayi etmez. Kurtuluşa dönüşün ( Allah’a kurtularak dönüşün) ancak doğrulukla olduğunu bilecek. Allah’a ulaşmanın yolu ancak Hz. Muhammed’e (s.a.v) tabi ( onun yolundan giderek emirlerini ve nehiylerini yerine getirmekle) olmaktır. Hz. Muhammed’in (s.a.v) ashabına salât ve selam olsun. Kendisini bir kimseden (herhangi bir kimseden) faziletli (üstün, yetenekli) görmeyecek, bilakis kendisinde oluşan manevi halleri kendi nefsinden bilmeyecek (bu hallerin Allah’ın inayetiyle olduğunu asla unutmayacak) Her kim kendisine karşı uzun süre (çoğu zaman) hasetlik ve nimette kusurluluk ( nankörlük, münafıklık) yaparsa onları Allah’a havale edecek. Kendi gayretiyle (himmeti ile) onların bu şerlerini defetmeye yükümlü değildir. Bu Tarikatta (Nakşibendiyye) öyle insanlar (evliyalar, âlimler, tasavvuf erbapları) vardır ki onların gücüyle ( himmeti) ile dağlar korkularından sarsılırlar. Şayet onlar dilerlerse (dilemek isteseydiler) hızlı bir şekilde kötülerin fesadını ve fitnesini Allah’ın inayetiyle (kudreti, gücü) kökünden söküp atarlardı. Allah’ın salât ve selamı Nebi-il Ümmeti (Ümmetin Peygamberi) Hz. Muhammed’in (s.a.v) âline (ailesine) ve ashabının (onun yolundan giden arkadaşları ve ümmeti) üzerine olsun. Hamd Âlemlerin rabbi (terbiye edicisi, düzenleyicisi) Allah’a mahsustur. Sadi (Sahib) Mahmud Ehli Halidiyyil Muhammedi MÜHÜR Mütercim: Serdar KARABULUT [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Pir Seyyid Hasan Zerraki
Şeyh Ahmed Dede ve Garipler Mezarlığı
Seyyid Mahmud Samini (ks.)
Elazığ – Palu’da Murat Nehri kıyısında Seyyid Mahmud Samini hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Seyyid Mahmut Samini hazretleri’nin (1812-1892) türbesi, Palu ilçesinin 3 km. doğusunda Murat Nehri’nin kuzey yakasında bulunan düzlükte bulunmaktadır Türbe tavanının tam ortasında beton dökümü sivri sayılabilecek tarzda bir kubbe bulunmakta olup bakırla kaplanmıştır. Kare planlı ve iki mekânlı olan türbe, yakın zamanda bir iş adamı tarafından restore edilmiştir. Türbenin iç ve dış duvarları fayansla kaplanmıştır. Türbe içinde Mahmut Samini Efendiyle beraber torunu ve aynı zamanda İmam Efendi’nin halifesi Şeyh Saadettin Efendi’nin türbesi de yer almaktadır. Türbe içinde yer alan sandukalar da tamamen şekilli fayanslarla kaplanmıştır. Sandukaların bulunduğu bölüm tahta setle ayrılmıştır. Seyyid Mahmut Samini hazretleri’nin atası olan (lakabı Pirbab) Molla Yusuf, Mardin’in Derik kazasından gelerek Palu’nun Beyhan (Hun) köyüne yerleşmiştir. Babası Hacı Ahmed Efendi Beyhan’dan Palu’ya gelip Çarşı Mahallesinde hamamın arkasında bir ev alarak buraya yerleşir. Mahmut Samini hazretleri de 1812 yılında burada dünyaya gelir. Seyyid olup, Peygamberimizin torunu Hz Hüseyin’in soyundandır. İlk tahsilini doğduğu yerde yapar. Daha sonra Şeyh Ali Sebti’nin sohbetlerinde kemale erer. On üç sene talebelik yapan Mahmut Samini tasavvuf yolunda yüksek mertebelere erişir. Mahmut Samini ticaretle uğraşmasına rağmen Ali Sebti’nin sohbetlerine devam eder, köy ve nahiyelere teşriflerinde beraber bulunurlar. Mahmut Samini, Şeyh Sebti’nin yanında terbiyesini tamamlayarak Şeyh Ali Sebti’den hilafet almıştır. Mahmut Samini hakkında birçok menkıbe ve kerâmet anlatılır. Denilir ki, İmam Efendi gördüğü bir rüya üzerine Elazığ’ın Palu kazasına giderek şeyhi Mahmut Samini’yi ziyaret eder ve sohbetlerine katılır. Fakat İmam Efendi Mahmut Samini’den inâbe almaya yanaşmaz. Çünkü Mahmut Samini’nin tütün içmesi (sigara) ve rahatsızlığından dolayı gözlerinin çapaklanması onun dikkatini çeker. O, “tütün içenden hiç şeyh olur mu?”, diye düşünür. Bir süre sonra kendisine kahve ikram edilir. İmam Efendi kahvesini içerken beyaz olan cübbesine bir miktar kahve dökülür. Giyim kuşam temizliğine son derece dikkat eden İmam Efendi, “Mahvoldu cübbe.”, diye düşünür. Mahmut Samini, “Hafız, cübbeni çıkar da bizim Mustafa temizlesin” der. İmam Efendi cübbesinin temizleneceğine inanmaz ama yine de çıkarıp verir. Cübbe birkaç dakika sonra temiz bir halde gelir. Yine o gece İmam Efendi garip bir rüya görür. Rüyasında dünyada bütün bitkiler Allah’a secde etmektedirler. Ne var ki, tanımadığı bir bitki Allah’a bir türlü secde etmez. İmam Efendi sabah uyandığında Mahmut Samini kahvesini içmektedir. Bir süre sonra İmam Efendi’ye dönerek, “Hafız bir ateş getir de şu Allah’a secde etmeyen otu yakalım”, der. Arkasından, “Hafız biz bu tütünü şunun için içiyoruz. Buraya tütün içen birçok kişi gelmektedir. Şayet ben tütün içmemiş olsam, tütün içen kişilerin çoğu beni dinlemeyip tütün içmek için dışarı çıkacaklar. Halbuki şimdi hem tütün içiyor hem de oturup beni dinliyorlar. Bunun keyifçisi değilim, sırf bunun için içiyorum”, der. Bu olay ile hakikati anlayan İmam Efendi’nin Mahmut Samini hakkında olan şüphesi de oldukça izale olmuştur. O gün İmam Efendi içlerinde Mahmut Samini’nin de bulunduğu cemaate imamlık yapar. Bunun üzerine talebelerden biri Mahmut Samini’nin ileri gelen talebelerinden Miyadinli Mehmet Efendi’ye dönerek, “Hoca Efendi neden mihrabı bu Hafız misafire bıraktı”, diye sorar. Bu soru üzerine o da, “O daha mürşid görmeden seyr-i sülûkta ilk devreyi kendi gücü ile atlatmıştır”, cevabını verir. Burada üç gün kaldıktan sonra Mahmut Samini, İmam Efendi’ye, “Hafız misafirlik üç gündür. Bahçedeki sebzeler kurumak üzeredir. Git bahçedeki sebzeleri sula”, der. Ancak İmam Efendi sebzelerin yarısını suladığında suyun kesildiğini görür. Döner durumu Samini’ye anlatır. Mahmut Samini kendisine, “Hafız sen ne diyorsun? O havuz bahçenin tamamını suluyor. Sen git havuza bir daha bak”, der. Tekrar gidip bakan İmam Efendi havuzun suyla dolu olduğunu görür. Bunun üzerine onun Mahmut Samini’ye olan itimadı daha da artar. Aynı gün ikindi vakti Mahmut Samini, İmam Efendi’ye, “Hafız yarın çok misafirimiz gelecek. Bostana git biraz patlıcan topla ve mutfağa bırak”, der. İmam Efendi aldığı emir üzerine patlıcan toplamaya gider. Ancak bostandaki patlıcanların henüz çiçek açmamış ve yetişmemiş olduğunu görür. Geri dönüp durumu hocasına anlatır. Hocası kendisine, “Hafız! Murat suyuna gitsen kurutup gelirsin. Tekrar git patlıcanları yetişmiş bulacaksın”, der. İmam Efendi tekrar gidince gerçekten patlıcanları olgunlaşmış bir şekilde görür. Bunda da hocasının bir kerâmetinin olduğunu anlar. Bunun üzerine İmam Efendi hocasının büyük bir mürşîd ve tasavvuf ehli olduğuna kesin kanaat getirir. Mahmut Samini hazretleri vefatından bir sene önce istiska hastalığına yakalanır Bu sırada bütün işleriyle müritlerinden Teberdar Efendi ilgilenir. Hatta bir ara kalbinden “Keşke vasiyet etseydi” diye geçirir. Mahmut Samini onun bu düşüncesine vakıf olarak, “ Ne acele ediyorsun, giderken haber veririm. Bununla birlikte vasiyet edeyim. 500 kuruş harcayınız, bu azdır 1500 kuruş olsun ve Murat kenarında Kelekbaşı’na defnediniz”, deyince Hacı Teberdar Efendi’nin, “Efendim orası boş ve kimsenin olmadığı bir yerdir”, demesine karşılık, “Gelip etrafımı doldururlar”, diye buyurur. Bir cuma günü vefat eder ve vasiyet buyurduğu yere defnedilir. Kısa bir sürede türbesinin etrafı büyük bir kabristana dönüşür. Vefatından sonra torunu Abdulmecid Efendinin oğlu İmam Efendi’ye intisab ederek ondan hilafet almış, tarikat ve makamını devam ettirmiştir. Seyyid Mahmut Samini hazretleri halifeleri ; Ahmed Mekkî Üçışık onun yirmiye yakın ârif yetişdirdiğini kaydeder 1- Osman Bedreddin Erzurumi 2- Hacı Yusuf Efendi – Kığı kasabasında 3- Hacı Yusuf Efendi’nin oğlu Muhammed Efendi – Kığı kasabasında 4- Muhammed Nurettin Efendi – 1964 yılında Antalya’da vefat etmiş. 5- Miyadanlı Mehmet Efendi [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Yasin Türbesi
Elazığ – Palu – Yukarı Palu mah. Hacı Yasin Efendi aslen Karakoçan ilçesinin Yoğur köyündendir. Dedesi Beyhan (Hun) köyüne yerleşmiştir. Mahmut Samini Hazretleriyle aynı dönemde yaşamış olup doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Oğlu Halil Efendinin vefatı üzerine Palu’ya yerleşir. Hacı Yasin Efendi kendi çabasıyla kendini yetiştirmiş ve irşad görevine başlamıştır. Hacı Yasin Efendi Palu ile Sığam arasındaki köprünün yapılmasına vesile olmuştur. O, köprüden gelip geçenlere “Salâvat-ı Şerife” okumalarını tavsiye ederdi. Yöre halkından Pineci Yusuf’un babası şöyle nakleder: “Hacı Yasin Efendi, Sığam köprüsünü yaptırıyordu. Annem bana bir mecidiye verdi ve “Bunu götür Hacı Yasin Efendiye ver, benim de bir katkım olsun.” dedi. Ben de bir mecidiyenin içinden on kuruşu kendime harcamak için aldım. Geri kalan parayı götürüp kendisine verdiğimde bana “Bunun on kuruşu nerde? ” diye sordu. ”Ben de utanarak ve biraz da korkarak çıkarıp on kuruşu kendisine verdim.” Vefat etmeden önce Murat nehrinden getirilen suyla naaşının yıkanmasını vasiyet etmiştir. Kendi el yazmasıyla bir Kur’an-ı Kerim mevcuttur. Şeyh Hacı Yasin Efendi (Yasin-i Hûnî)’nin türbesi eski Palu (Zeve)’ya girerken sol tarafta yer almaktadır. Kare planlı olan türbenin üstü sacla kaplı bir kubbeyle örtülüdür. Sadece makam bölümünden oluşmakta olup herhangi bir mimari özelliği bulunmamaktadır. Ayrıca türbe içindeki duvarlar beyaz fayansla kaplanmıştır. Türbenin çevresi de son derece güzel bir şekilde tertiplenip düzenlenmiştir. Şeyh Yasin Efendi’nin türbesi yöre halkınca haftanın her günü ziyaret edilmektedir. Ziyarete gelen kişiler bu türbede Kur’an-ı Kerim okumakta ve dua etmektedirler. Ziyarete her türlü hastalık için gelinmekle beraber daha çok diş rahatsızlığından dolayı gelinmekte ve dua edilerek Allah’tan şifa ümit edilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Palu Fatihi Çimşit Bey
Elazığ – Palu – Yukarı Palu mah. …. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ömer Hüdai Baba (ks.)
Elazığ Merkeze bağlı Mollakendi beldesi Güntaşı köyündedir. Ömer Hüdai Baba’nın (k.s.) Nakşi Silsile-i Şerifi Ömer Hüdayi Baba 1821’de Harput’un Hoğu beldesine bağlı Mürü (Yünlüce) köyünde doğmuştur Tahsilini Harput medreselerinde tamamlamıştır. 1842 yılında askerlik görevini yerine getirmek için Erzincan’a gider ve “Kırk Serdarlar” teşkilatı sancaktarlığına seçilir. Bir süre bu görevi yerine getirir. Erzincan’da “Kırk Serdarlar” teşkilatının başı olarak görev yaparken gördüğü bir rüya üzerine orada Hayyat Vehbi (Terzi Baba)’yle tanışır. Uzun süre Terzi Baba’nın sohbetlerine devam edip ondan tasavvufun incelikleriyle ilgili bilgi ve feyiz alır. Daha sonra ilmi konularda kendini yetiştirmek ve çevresine hizmet etmek için askerlik görevinden ayrılır ve Harput’a dönmeye karar verir. Bu arada hocası Hayyat Vehbi Efendi Harput’un Arapgir ilçesinde Ömer Nurani isminde bir halifesinin olduğunu ve onunla sık sık görüşmesini tavsiye eder. Bunun üzerine Ömer Hüdayi Baba, Ömer Nurani Efendi’ye intisab eder ve yedi yıl boyunca ziyaretlerine gider ve sohbetlerinde bulunup istifade eder. Ömer Nurani Hazretleri, seyri sülükünü tamamlayıp kemale ulaştığından ve irşada ehil olduğundan dolayı ona icazet verir. Böylece Ömer Hüdayi Baba da etrafında bulunan insanları irşad etmek amacıyla sohbetlere başlar Ömer Hüdayi Baba bir gün şeyhi ile halvette iken şeyhi kendisine; “Oğlum ben sana çok emek çektim bezedim, süsledim ve bir çekmeceye koydum. Anahtarı Osman’dadır” diye buyurur. Fakat Ömer Hüdayi Baba edebinden hikmetini soramaz. Şeyhi de bir cevap vermez. Bir gün Ömer Hüdayi Baba ticaret amacıyla birkaç arkadaşıyla Urfa’ya gider. Bir akşamüstü şehirde gezerken evin birinde sesli zikir yapıldığını duyar. Arkadaşlarından bir bahane ile geri kalır. Zikir yapılan eve girince karşısında bir zikir halkası ve ortasında nur yüzlü yaşlı bir zât görür. Büyük bir hayranlık ve zevk ile zikri izler. Bir müddet sonra o da yapılan zikre katılmış ve ritmine kendini kaptırmıştır. Bir ara halkanın ortasındaki bu kişi halkadan çıkarak Ömer Hüdayi Baba’nın yanına gelir ve, “Hoş geldin evladım ama arkadaşların sokakta seni arıyorlar. Büyük endişelere kapıldılar. Şimdi git, yarın sabah namazı yalnız olarak gel”, der. Bunu üzerine Ömer Hüdayi Baba dışarı çıkar. Gerçekten de arkadaşlarının büyük bir telaş içinde kendisini aramakta olduklarını görür. Ertesi gün sabah namazında aynı evin önüne gelir. Daha kapıyı dönmeden bu şahıs kapıyı açar ve buyur eder. Sabah namazını birlikte kılarlar. Sonra sohbet etmeye başlarlar. Bir ara bu kişi, “Evladım, maşallah şeyhin sana çok emek çekmiş. Fakat birazcık aşkın noksandır. Sana biraz da aşk gerek”, der. Ömer Hüdayi Baba bu sözden alınmış olacak ki, “Efendim onu da siz lütfediniz”, der. Şeyh Efendi onun gücendiğini fark eder. Bunu üzerine Ömer Hüdayi Baba’ya “Evladım neden gönül koyarsın bize! Şeyhin Ömer Nurani sana anahtarın Osman’dadır.. demedi mi? İşte o Osman benim”, der. Bu söz üzerine Ömer Hüdayi Baba çok mahcup olur ve bu yaşlı zatın ellerine kapanıp affını diler. Ömer Hüdayi Baba bir süre Seyyid Dede Osman Avni’ye hizmet eder ve Kadirilikten Hırka-i Tarikatı giyer. Ayrıca Kadiri şeyhi olan Osman Avni Hazretlerinden icazet alır. Bundan sonra da Harput’ta Kadiri ve Nakşî tarikatı üzere halkı irşada devam eder. Fakat o yörede daha çok Kadiri Şeyhi olarak meşhur olmuştur. Ömer Hüdayi Baba daha sonra Kövenk’e yerleşir ve orada dergâh kurar. Dergâhında kendisine gelen talebelere dersler verip onları yetiştirmekle meşgul olur. Onun ilmi ve tasavvufi terbiyesi altında yetişip icazet alan halifeleri de çoktur. Bu halifeleri çevre il ve ilçelerde çok faydalı irşad görevlerinde bulunmuşlardır. [toggle title=”Ömer Hüdai Baba Menkıbeleri” load=”hide”] Ömer Hüdayi Baba ile ilgili bir birçok menkıbe anlatılır. ………Rivayete göre, bir Cuma akşamı dergâhta zikrullah yaparken bir rahip de misafir olarak orada bulunmaktadır. Ömer Hüdayi Baba şahadet parmağını bu rahibe uzatır. Rahip o anda yüksek bir sesle, “Ben şahitlik ederim ki Allah birdir ve ondan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed Onun kulu ve Resülüdür”, der ve halka-i zikre girer. Zikirden sonra orada bulunanlardan bir zat Ömer Hüdayi Hazretlerine, “Efendim parmağınızı bu zata yönelttiniz ve bu zat Müslüman oldu. Ne olur bana da bir parmak uzatın da ıslah olayım”, der. Ömer Hüdayi Baba o zata, “Evladım! Bir işaretle çok gayrimüslimi müslüman ettik, ama sana kırk sefer işaret ettikse de ıslah olmadıysan ben ne yapayım”, der. …… Hacı Ömer Hüdayi Baba Güntaşı Köyü’nde dergâh açar ve devrin ileri gelen âlimlerinden olan Beyzade Hoca ve İmam Efendiyi ziyarete Harput’a gider. Beyzade Hoca’ya, “Sen, bey oğlusun, beylere sahip ol” İmam Efendi’ye de, “Sen de imamsın imamlara sahip ol. Hırsızlar yolsuzlar da benim”, der. Hamza Baba, Güntaşı’na beş kilometre uzaklıkta köyde oturan bir eşkıyadır. Diyarbakır yolu köyünün yakınından geçer. O da yol kesip, kervan soymaktadır. Hacı Ömer Hüdayi Baba, bundan haberdar olup, “Ben yakınıma sahip olamazsam uzağıma nasıl sahip olurum” diye düşünür. Birgün Hamza’nın yolu dergâha düşer. Ömer Baba, “Hamza artık yeter, bu işten vazgeç! Allah yoluna çalış”, der. Hamza, ruhuna işleyen bu çağrıyı kabul eder ve dergâha intisap eder. Bir ay, iki ay derken bir gün arkadaşları başına dikilirler. “Harput’ta bir ev var. Sen olmazsan soyamayız, “derler. Hamza Baba, “Yapmayın etmeyin, ben Hacı Ömer Baba’ya intisab ettim. Bazı hâllerimi yüzüme vurdu. O adamdan korkarım.” dese de fayda etmez. Arkadaşları, “Senden bilmez, etraf eşkıya dolu”, diyerek razı ederler. Gece bastırınca da Harput’ta soyacakları evin önünde buluşurlar. Eskiden evlerin sürgüleri tahtadanmış. Hamza Baba, testereyi alıp kapının aralığından sürgüyü kesmeye uğraşır. Uzun süre çabalamasına rağmen sürgü bir türlü kesilmediğinden, kapıyı açamazlar. Arkadaşları telâşlanır:” Neredeyse sabah olacak, yakalanmadan gidelim.”derler. Hamza Baba, “Bunda bir hâl var, neden tahta sürgü kesilmesin ki”, diye düşünür ama bir anlam veremez. Dönüşte Güntaşı’ndan geçerken, “Bir de şeyhime uğrayayım” diyerek dergâha gelir. Bu Ömer Baba’nın beklediği ziyarettir. Hamza Baba, içeriye girer oturur ama Ömer Baba’nın kolunun sarılmış ve boynundan asılı olduğunu da görür. “Ne oldu? Şeyhim”, der. Ömer Baba, hiç sesini çıkarmaz. Ama cemaatte oturanlar duramayıp eşiştirirler. “Şeyhim akşam bir şey yoktu, gece ne oldu? Düştün mü, ne yaptın?” Ömer Baba, “Oğlum, orasını karıştırmayın, bizim bir eşkıyamız vardı, gece kolumu testereyle kesmeye kalkıştı”, diye cevap verince, Hamza Baba, akşamdan beri olup bitenin sırrını anlar ve utancından başını önüne eğer. Öyle çok ibadet eder, öyle çok çalışır ki, olgun müritlerin seviyesine bir yılda ulaşır. [/toggle] Ahmed Cemali adında bir oğlu, Meymene, Saâdet, Hafize adında üç kızı olan Ömer Hüdayi Baba, 1905 tarihinde Kövenk’te vefat eder. Kövenk’deki türbesine defnedilir. Ömer Hüdayi Baba’nın (1821-1905) birbirinden ayrı kubbeli üç mekândan oluşan türbesi, Güntaşı (Kövenk) köyünde bulunmaktadır Her üç mekan da sekizgen planlı olarak modern bir mimari anlayışla inşa edilmiştir. Türbe içinden mekanların birbirlerine geçişleri sağlanmıştır. Türbe içinde Ömer Baba’nın sandukasıyla beraber halife ve müridlerine ait bir sanduka iki mezar daha bulunmaktadır. Bunlar Hacı Ömer Baba’nın kabrinin güneybatısında Kürklü Muhammed Baba’nın, doğusunda ise Göllü Mustafa Baba ile halifesi Şükrü Baba’nın kabirleridir. Ziyaret mahallinde elektrik ve su bulunmaktadır. Türbe önünde yer alan bahçedeki mezarlıkta Hacı Ömer Baba’nın aile fertlerinin mezarları da yer alır. Ömer Hüdai Baba’nın Halifeleri Hacı Ömer Hûdaî Baba, Kövenk’te uzun yıllar halkı irşad eder Bu süre içerisinde Göllü Mustafa Baha’yı, Akçakirazlı (Perçençli) Muhammed Baba’yı, Palulu Muhammed Baba’yı, Tebecüklü Mehmet Baba’yı Kürklü Hacı Muhammed Baba’yı, Dere boğazı köyünden Hamza Baha’yı, Harputlu Abdullah Fahri Baba’yı, Izollu Muhammed Emin Baha’yı ve Şükrü Baha’yı yetiştirir. Bunlardan Göllü Mustafa Baba, Tayyar Baba’yı yetiştirerek Kadirilik Tarikatını günümüze taşır. Bir diğer kolu ise Harputlu Abdullah Fahri Babayla Malatya’ya gider. Sarılılı Muharrem Hilmi Efendi de buradan yetişerek sonradan kendisi Süleyman Ateş’i yetiştirmiştir. Tarikatın Kürklü Hacı Muhammed Baha’dan devam eden diğer bir kolu ise, Trabzon’a kadar ulaşıp bugünkü İcmal Dergisi ve Mesaj TV etrafında toplanan Prof. Haydar Baş grubunu oluşturur. Kabri mütevazi bir mezar halindeyken daha sonra sevenleri tarafından kabrinin üstüne türbe yapılır. Günümüzde türbesi oldukça yoğun bir şekilde haftanın bütün günleri ziyaret edilmektedir. Türbe genellikle ziyaret amaçlı olarak ziyaret edilmektedir. Buraya çocuğu olmayan kadınlar çocuk sahibi olmak, felçli hastalar, bedensel ve ruhsal rahatsızlığı olanlar çoğunlukta olmak üzere her türden hastalar gelir. Rahatsızlığı olan kişiler şifa bulmak amacıyla bazen burada bir iki gece yatıya kalır. Kısmeti kapalı olan gençler kısmetlerinin açılması, işsiz olanlar iş sahibi olmak, çeşitli sınavlara giren öğrenciler başarılı olmak maksadıyla ziyarete gelmektedir. Ayrıca çocuğu askerden dönenler, geçirdiği bir kazadan sağlıklı bir şekilde kurtulanlar vb. birçok dilek ve istekleri doğrultusunda buraya gelmekte ve şükür amacıyla kurban kesip tasadduk etmektedirler. Adağı olanlar da buraya gelip kurbanını kesmekte ve tasadduk etmektedir. Ziyarete gelenler burada Kur’an-ı Kerim okumakta ve ziyaret sonrasında en az iki rekât namaz kılmaktadırlar. Türbenin bakımını yapan kadına da yaptığı bu hizmetten dolayı cüz’i miktarda para veya yiyecek türünden hediyeler de verilir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Molla Ahmet Peykeri (ks.)
Elazığ Merkeze bağlı Mollakendi beldesinde medfundur. Elazığ’a 15 km uzaklıkta bulunan bu beldeye Elazığ Bingöl karayolunun 14. kilometresinden sonra sağa sapılarak gidilir. Türbesi Sultan IV. Murad Camii’nin bahçesinde bulunmaktadır Molla Ahmet Peykeri’nin türbesi, Mollakendi bucağında IV. Murat tarafından yaptırılan cami avlusunun batı tarafında yer almaktadır Sekizgen planlı olan türbe sadece makam bölümünden oluşur. Üstü kubbeli olan türbe sonradan bazı tamirler görmüştür. Çeşitli kaynaklarda bu değerli zatın ismiyle burada bir vakıf külliyesi bulunduğu, müştemilatı içerisinde medrese ve zaviye ile birlikte cami ve türbenin de olduğu belirtilir. Bugün bunlardan sadece cami ve türbe ayaktadır. Ahmet Peykeri doğduğu yere izafeten çeşitli kaynaklarda, “Peykeri, Peykevi, Peykerci, Pekerci” şeklinde kaydedilmiştir. Ahmet Peykeri hakkında bilgi veren tüm kaynaklar onun Erzincan’dan bu bölgeye geldiği hususunda ittifak ederler. Ahmet Peykeri Hazretlerinin Erzincan’ın Tercan ilçesine bağlı Pekeriç (Çadırkaya) köyünden geldiği ve Mollaköy’ünde doğmuş olduğu ileri sürülür. İshak Sunguroğlu Harput Yollarında adlı eserinde Ahmet Peykeri Hazretleri’nin XVII. yüzyılda yaşadığını v e I V. M urat ile çağdaş olduğunu ileri sürer. İskender Oymak ise, bu zatın medrese ve zaviyesine ait kayıtların, onun IV. Murad zamanından 120 yıl önce yaşadığını ortaya koymakta olduğunu savunur Kendisinin, devrin ünlü mutasavvıflarından biri ve aynı zamanda Molla sıfatından dolayı bir medrese âlimi olduğu anlaşılmaktadır. 1518 ve 1523 tahrirlerinde medrese ve zaviyenin vakıfları belirtilir. Medrese, XIX. yüzyılın sonlarına kadar hizmetine devam eder ancak günümüze sadece cami ve türbe gelebilmiştir. Sultan IV. Murat ve Arpa Tarlası Anlatıldığına göre, IV. Murat Revan seferine çıkarken yolu Harput’tan geçer. O zaman Harput’a bağlı olan Hoğu köyünde bir hafta kadar konaklar ve ordusunun ihtiyaçlarını giderir. Hoğu’da bir akşam yemeğinden sonra ağalar ve beylerle sohbet ederken onlara, “Memleketinizde kendisinden manevi bir destek alınabilecek kimse yok mudur?” diye sorar. Orada bulunanların hepsi Mollaköy’de oturan Ahmet Peykerci’yi söylerler. Sabah olunca Padişah Çavuş başına, “Maiyetine istediğin kimseleri al, Mollaköy’üne git. Orada Ahmet Peykerci namında bir zat vardır. Selamlarımla görüşmek istediğimi kendisine söyler, buraya getirirsiniz”, diye emir buyurur. Çavuşbaşı emir gereğince ertesi sabah Mollaköy’üne gider. Kapısını çalıp kendisine iradeyi tebliğ ettiği sırada Ahmet Peykerci abdest almaktadır. Hiçbir şekilde vaziyetini bozmadan abdestini tamamlar. Daha sonra cübbesini giyer, kavuğunu başına takar, evinden çıkarak Çavuşbaşı’nın muhafazasında Hoğu’ya getirilir. Padişah, Ahmet Peykerci o gün ve o gece halvet yaparak uzun musahabelerde bulunur. IV. Murat bu musahabelerinde Ahmet Peykerci’den İran’da muvaffak olup olmayacağını sorar ve manevi yardımlarını rica eder. Ahmet Peykerci ise muzaffer olarak döneceğinin müjdesini verir. Ertesi gün birçok hediye ve ikramlarla köyüne gönderilir. IV. Murat Revan Seferi dönüşünde tekrar Harput’tan geçerken Ahmet Peykerci’yi sorar. Ölümünü duyunca çok üzülür. Mollaköy’de caminin yanındaki mezarını ziyaret eder. Ruhaniyetini tekrimen merhumun ismine izafetle bir medrese ve yolculardan fukara olanların barınmaları ve yiyip içmeleri için bir zaviye ile mezarın üzerine bir türbe yapılmasını ferman buyurur. Bu hadisenin sonuç kısmı bir başka rivayette ise farklı anlatılır. IV. Murat ayrılma vakti gelince Ahmet Peykeri’ye, “Baba, biz Acem üzerine sefere niyet kıldık, duanı ve himmetini bizden uzak koyma”, der. Bunun üzerine Ahmet Peykeri, “Sen gönlümüzdesin Sultanım, bizden uzak değilsin ki senden uzak olalım.Yalnız sultanımdan bir istirhamım var. Gelirken bana bir düşman kellesi getiresin”, der. Ahmet Peykeri izin alarak köyünün yolunu tutarken Sultan Murat da Diyarbakır yoluyla İran üzerine yürür. Aradan belli bir süre geçer. Bir gün Ahmet Peykeri talebeleriyle ders yaparken dersi bitirir ve talebelere, “Çocuklar bugünlük bu kadar ders yeter. Hele bir gidip bakalım bizim arpalar olmuş mu?”, der. Daha sonra yürüyerek arpa tarlasına giderler. Burada Ahmet Peykeri çocuklara, ”Herkes eline bir arpa kellesi alarak ufalasın ve şu tarafa doğru üflesin”, der. Çocuklar hocalarının dediklerini yaptıktan sonra hep birlikte köye dönerler. Zafere ulaşan Sultan Murat ve ordusu dönüşte tekrar Hoğu Köyüne uğrar. Yanına birkaç kişiyi alan Sultan Murat Ahmet Peykeri’yi ziyarete gider ve ona, “Baba siz bize yardım ve himmet etmeye söz vermiştiniz, herhalde unuttunuz ki himmetiniz bize yetişmedi”, der. Bunun üzerine Ahmet Peykeri “Sultanım emanetimi getirdiniz mi?” diye sorar. Sultanın emriyle bir tepsi içinde içeriye getirilen düşman kellesini alan Ahmet Peykeri, bu kellenin gözlerindeki arpa kılçıklarını IV. Murat ve yanındakilere gösterir. Daha sonra Sultan Murat’a, “Falan gün falan saatte ordunuz bozulmak üzereydi. Bu esnada bir toz bulutu gelip düşmanınıza rahatsızlık vermedi mi? Biz verdiğimiz sözü unutmadık”, der. Savaş meydanındaki hadiseyi hatırlayan Sultan ve adamları bu keramet karşısında ne yapacaklarını şaşırırlar. Sultan biraz evvelki sözlerinden dolayı mahcup olmuştur. Ahmet Peykeri’nin gönlünü almak için bugün de sağlam bir şekilde ayakta duran camiyi yaptırmış ve çevreyi su kanallarıyla süslemiştir. Ahmet Peykeri’nin adının “Molla ve Mevlana” sıfatlarıyla birlikte zikredilmesi onun medrese tahsili görmüş ulemadan bir zat olduğu ve ayrıca yaşadığı devrin önemli mutasavvıflarından biri olduğunu gösterir. Kövenkli Hacı Ömer Hüdâyi Baba’nın ifadesine göre, Elazığ toprağında manevi derecesi en yüksek olan iki zâttan biri Ahmet Peykeri diğeri de Harput’ta medfun olan Fatih Ahmet Baba’dır. Öte yandan Molla Ahmet Peykeri külliyesinden bugüne kadar gelebilen cami, minare ve türbeyi mimari açıdan ele alıp inceleyen Metin Sözen de, Ahmet Peykeri’nin XVII. yüzyılda yaşamış olabileceği tezini kabul eder. Nitekim o, cami, minare ve türbenin mimari özelliklerinin XVII. yüzyıl mimari özelliklerini yansıttığını ifade eder. Harput’tan geçen Evliya Çelebi Ahmet Peykeri için, ne zaman yaşadığı hakkında bir şey söylemediği gibi bu zâtın yaşadığı zaviye ve medresenin de ne zaman yapıldığı hakkında bilgi vermemiştir. Öte yandan Başbakanlık arşivlerinde XVI. yüzyılın ilk çeyreğine ait Harput’la ilgili Osmanlı devri vesikalarında Ahmed Peykeri’den bahsedilmektedir. Bu da Ahmet Peykeri’nin XVII. yüzyılda değil de XVI. yüzyılda yaşadığını göstermektedir. Eldeki mevcut bilgilerden hareketle Ahmet Peykeri’nin XV. yüzyılın ikinci yarısında doğmuş ve XVI. yüzyılın başlarında vefat etmiş olduğu tahmin edilmektedir. Günümüzde bu ziyaret yöre halkı tarafından yoğun olarak ziyaret edilmektedir. Ziyarete her türlü amaç ve maksat doğrultusunda gelinmektedir. Ziyarete daha çok baş ağrısı olanlar, ruhsal dengesi bozuk olanlar ve herhangi bir nedenden dolayı korkmuş olan kişiler getirilir. Burada bu zatın ruhuna Kur’an-ı Kerim okunur ve bağışlanır, Allah’tan bu zatın yüzü suyu hürmetine şifa temenni edilir. Ayrıca hayatın yoğunluğundan bunalmış olan kişiler buraya gelmekte, dua etmekte ve psikolojik olarak rahatlamaktadırlar. Bunun yanında sadece ziyaret amaçlı olarak da gelinmekte ve dua edilerek gidilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Muhammed Kattal (ks.)
Türbe, Maden ilçemize bağlı Gezin beldesinin 15 km kuzeyindeki Kartaldere Köyü’nde bulunmaktadır. …… Seyyid Muhammed Kattal türbesi, ilçeye 37 km. mesafede bulunan Kartaldere Köyündedir. Şeyh Muhammed Kattal’ın Hicri 764 yılında irşad hizmetini ifa ederken Ermeni ve Bizanslılarca katledildiği rivayet edilir. Bu sebeble Kartaldere köyünün eski adı ‘katledilen şeyh’ anlamına gelen “Şeyhkatülan” olarak anılmıştır. Türbe köy içerisine az yükseklikte düz bir arazi üzerinde bulunur. Türbe, üstü çatılı olup, türbegâh, misafirhane, mescit ve mutfak olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Türbegâh kısmı demir parmaklıklarla kapatılmıştır. Türbenin herhangi bir mimari özelliği bulunmamaktadır. Ayrıca türbenin arkasındaki dış duvarına iki tane Türk bayrağı işlenmiştir. Türbenin karşısında ve alt tarafında köy mezarlığı bulunur. Muhammed Kattal, Osmanlı İmparatorluğu döneminde hazırlanan berat ve fermana göre Evlad-ı Resül’den olup Zeynelabidin’in oğlu Muhammed Bakır’ın oğludur. Türbe duvarında yer alan mermer levhaya göre Muhammed Kattal’ın şeceresi şöyle verilmiştir: “Bu türbede yatan Evlad-ı Resül’den beşinci imamın oğlu Seyyid Muhammed Kattal Hazretleri’dir. Muhammed Kattal Muhammed Bakır’ın, Muhammed Bakır Ali Zeynel Abidin’in, Zeynel Abidin İmam Hüseyin’in, İmam Hüseyin’de İmam Ali’nin oğludur. Radiyallahü Anhüm. Şecere Tarihi: 764” Muhammed Kattal’ın asıl adı Ali’dir. Babası Muhammed Bakır büyük bir hadis ve fıkıh âlimidir. Bugün mevcut birçok sahih hadise kaynaklık etmiştir. Devrin hükümdarı Ömer bin Abdulaziz birçok konuda ona fikir danışıp istifade etmiştir. Muhammed Kattal, İslam ordularıyla birçok savaşlara katılmış ve başarılar göstermiştir. Onun, İslamı yaymak amacıyla Anadolu’ya yönelik akınlardan birinde tahminen genç bir yaşta görev alarak bugünkü Kartaldere yakınlarında Bizanslılarla yapılan bir savaşta şehit düştüğü ve buraya defnedildiği söylenir. Türbenin bulunduğu köyün kuzeyinde yer alan dağın zirvesinde Muhammed Baki ve eteğinde ise Muhammed isimli zâtların bugün yerleri belli olmayan mezarları yer alır. ruh ve sinir hastalıkları başta olmak üzere her türlü hastalık için gelinmektedir. Rahatsızlığı olan bazı hastalar şifa bulma ümidiyle burada yatıya kalır. Şifa bulup da adak dileyenler daha sonra buraya gelip kurban kesmekte ve tasadduk etmektedirler.[toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ankuzu Baba
Elazığ – Harput’un 7-8 kilometre kuzey-doğusunda, Buzluk kayalıkları ilerisindeki tepede bulunmaktadır.. Ankuzu Baba, Harput’a beş km. mesafede kendi ismiyle anılan Ankuzu Tepesi’nin üzerinde medfundur. Türbe duvarları taş ve beton malzeme ile inşa edilmiş, tavanı ise eğimli bir beton tabiye ile kapatılmıştır. Oldukça küçük olan Ankuzu Baba türbesi tek mekandan ibaret olup, elektriği ve suyu yoktur. Ayrıca türbeye herhangi bir şekilde taşıt yolu da yapılmamıştır. 16. yüzyılda türbenin hemen yanıbaşında bir zaviye olduğu çeşitli kayıtlarda geçer. Bugün bu zaviyeden hiç bir eser kalmamıştır. Evliya Çelebi’nin, “Ankuzu Baba Tekkesi mihmanhane-i fukaradır.” diye bahsettiği bu tekke ve mescid daha sonra yıkılarak harab olur. Burası Osmanlı Dönemine ait çeşitli kayıtlarda değişik isimlerle anılır. Başvekalet Arşivi tapu defterinde “Ey Kuzu” denildiği gibi 1704 tarihli bir başka vesikada da “Aynül Kuzat” olarak geçer. Harput’un fethi sırasında şehid düşmüş ve uzun yıllar bir mağara içinde bozulmadan kalmış olan naaşı, bugün aynı bölgede medfun bulunan velilerden Beyzade Efendi (1810-1904) tarafından yaptırılan tekke ve mescid yanına defnedilir. Bazı rivayetlere göre Ankuzu Baba, 8. ve 9. yüzyıllarda Arap-Bizans savaşları esnasında Arap ordularında yer alan bir askerdir ve burada şehit düşmüştür. Kuzu Baba Dağı’nın yamacında bulunan bir kaya üzerindeki at nalına benzeyen çukurluğun, Ankuzu Baba’nın atının izi ve taşlar üzerinde bulunan kırmızı lekelerin de, Ankuzu Baba’nın yaralarından damlayan kan izleri olduğu anlatılır. Bir diğer söylentiye göre ise Ankuzu Baba, civarda yaşayan insanlardan biridir. Yeniçerilerin zulmüne uğrayarak kaçar ve kayalıklara sığınır. Ancak yeniçeriler tarafından yakalanıp öldürülür ve orada gömülür. İshak Sunguroğlu’nun ‘Harput Yollarında’ isimli eserinde burasının çok eski yıllarda daha çok ziyaret edildiği, burada halkın piknik yapıp, kurbanlar kestiği anlatılır. Vaktiyle Yetimoğulları ailesinden Ahmet namında meczup bir kişi, kayalıkların zirvesinde bulunan Ankuzu Baba türbesinin yıllarca türbedarlığını yapar . Ölümünden sonra da Ankuzu Baba neslinden geldiğini iddia eden kızı Hamide Hatun, bu vazifeyi üzerine alır. Hamide Hatun, yaz kış demeden uzun zaman bu bahçede oturarak babasının izinde sebat eder. Ziyaretgaha araba yolunun olmaması ve ziyaret çevresinde içme suyunun bulunmamasının, ziyaretçi sayısını oldukça düşürmüş olduğu nakledilir. Son yıllarda bir türbe yaptırılarak kabrin kaybolması önlenmiştir. Kışın kar sebebiyle ulaşılamadığından, ancak yaz günlerinde ziyaret edilebilmektedir. Türbe Elazığ Kültür Envanterinde kayıtlıdır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Musa Kazım Efendi
Elazığ – Harput – Meteris Kabristanında . Şeyh Osman Bedreddin hazretlerinin 50 metre kuzeyinde Musa Kazım harputi hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Kazım Efendi’nin (1894-1967) türbesi, Harput’un Meteris mezarlığında, İmam Efendi türbesinin kuzey yönünde 30-40 metre mesafededir. Türbenin etrafı duvarla çevrilidir Mezarın üzerinde altı sütun üzerine oturtulmuş kubbe bulunmakta olup çevresi açıktır. Mezar, yerden yaklaşık 20 cm yükseklikte, çevresi daire şeklinde demir bir kafesle çevrili olup kitabesi bulunmaktadır. Aslen Harputlu olan Musa Kazım, Nakşi Tarikatının son şeyhlerinden birisi olup İmam Efendi’nin de son halifelerindendir. Halk arasında Kazım Efendi olarak bilinen bu zat 1894 yılında Harput’ta doğmuş, tahsilini burada yapmış ve son olarak da muallim mektebini bitirip Fransızca öğretmenliğine başlamıştır. Harputluların hızla “Mezire”ye yani Elazığ’a indikleri yıllarda Kazım Efendi de Elazığ’ın Nailbey Mahallesinde Köprü Sokak’ta bulunan iki katlı mütevazı bir evde yaşamaya başlar. Bu sokağa vefatından sonra kendi ismi olan “Kazım Efendi” sokağı adı verilmiştir. İmam Efendi’ye intisap ederek ondan hem dini dersler almış hem de onun sohbetlerinden faydalanmıştır. Vefatından sonra İmam Efendi’nin yanında bulunan Şeyh Samini Hazretlerinin müridi Mustafa Naci Efendi ile gönül bağı kurarak tarikatın usul ve erkanını öğrenir. Öğretmenlikle tarikatı birlikte götürmekte zorlanınca, Mustafa Naci Efendi’nin tavsiyesi üzerine öğretmenlikten istifa eder. Musa Kazım Efendi’nin ilmi üstünlüğü çok yüksektir. Bunun dışındai çokta iyi bir hattat olup çok güzel eserler vermiştir. Musa Kazım hazretleri ömrünün on yılında talebelerinden Muhammed Mazhar Harputi hazretlerini çağırır ve ‘’ Bu sene bizim yerimize siz hacca gideceksiniz’’ der. Muhammed Mazhar hazretleri büyük bir ferasetle Musa Kazım hazretleri’nin o sene vefat edeceğini anlayarak ‘’Hayır olmaz’’ der. Fakat kıymetli ömürlerinin sonuna gelmiştir. Muhammed Mazhar hazretleri bu durumu şöyle açıklamıştır; ‘’ Zamanın sahibi İnsan-ı Kamil her sene ya maddeten ya da manen hacca gider’’ diye emir buyurur. Daha sonra Muhammed Mazhar Hazretleri hac da tavaf esnasındayken, ‘’ Omuzlarımda büyük bir ağırlık hissettik’’ diye emir buyururlar. İhvanlar, o zaman dilimini tetkik ettiklerinde, Muhammed Mazhar hazretleri’nin ‘’ Omuzlarımda büyük bir ağırlık hissettik dediği zamanın tam olarak Musa Kazım Harputi hazretlerinin dünyasını değiştirdiği zamana denk geldiğini görürler. Kazım Efendinin makamı, vefatından sonra müritleri tarafında düzenlenmiş ve günümüzde sıkça ziyaret edilmektedir. Bu zatın Malatya, Diyarbakır ve Adana gibi çeşitli illerden de ziyaretçileri bulunur. Her yaştan insanın ziyaret ettiği bu mekân, özellikle sınav dönemlerinde çok yoğun ziyaretçisi olan bir mekândır. Kafileler halinde gelen ziyaretçiler dua ve dileklerini burada ifade etmektedir. Ziyaret esnasında ziyaretçiler Kur’an okur, dilek ve adakta bulunurlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hacı Hulusi Yahyagil
Elazığ – Harput – Meteris Kabristanında. İmam Efendi türbesinin 10 metre kuzeyinde Ramazan ayının ilk gecesi Elazığ merkeze bağlı Kesrik köyünde dünyaya gelir Babası Yahyazâdelerden Mehmet Efendi, alaylı bir zabittir. İlk tahsilini Elazığ Camii İmamı Sarı Hâfız’dan alır. Elazığ ve Erzincan’da başladığı askerî eğitimine Kuleli Askerî Okulunda devam eder. Daha sonra Harbiye Mektebine geçer. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla eğitimini yarıda bırakır. Bir süre talim ve terbiye gördükten sonra 1915′de Çanakkale’deki 3. Kolorduda görev alır. 1925′de öğrenimini tamamlamak üzere tekrar okula başlar ve Harbiye’den mezun olur. 1944 yılında Albaylığa terfi eder ve 1950′de Denizli Askerlik Dairesi’nden emekli olur. Hulûsi Yahyagil 1925 yıllarında Bediüzzaman Said Nursî’yi ilk duyduğunda, onu bir şeyh zanneder ve gidip kendisine intisap etmeyi düşünür. 1929′da bir kaç arkadaşıyla birlikte Barla’ya giderek Üstad Bediüzzaman’ı ziyaret eder. Daha sonraki ziyaretlerinden birisinde, Bediüzzaman ona, “Uzaklığın alâmeti olan mektuplaşmak âdetim değildir. Fakat sen yaz” der. Hulûsi Bey, 1930′daki görüşmelerinin üstünden yirmi yıl geçtikten sonra, Bediüzzaman’ı 1950′de Emirdağ’da ziyaret eder. Bu görüşmeleri yirmi dakika sürer. Aynı yıl hac farizasını yerine getirir. Üstadı en son 1957′de Emirdağ’da ziyaret eder. Hulûsi Yahyagil ömrünün büyük kısmını, doğduğu yer olan Elazığ’da geçirir. Hayatını Risale-i Nur hizmetine adar. Hizmetle dolu uzun bir ömür geçirir ve 26 Temmuz 1986 tarihinde bir ders sonrası rahatsızlanarak vefat eder. Harput’taki aile mezarlığına defnedilir. Abdullah Aymaz bir yazısında İhsan Atasoy’un kaleme almış olduğu “Nurun Birinci Talebesi Hulusi Yahyagil” isimli kitaba atfen, Çanakkale Savaşı ile ilgili bölümden bazı yerleri aktarır. “..26 Temmuz 1915’te “Melhame-i Kübra” denilen Osmanlı’nın ölüm-kalım savaşı Çanakkale Savaşı’na katılır. Conk Bayırı Muharebesi’nde, atların çektiği ağır toplardan birisi bataklığa saplanır. Atlar ne kadar hamle yapsalar da onu kurtaramazlar. Hulusi Bey, birliğinde bulunan “Destan” isimli atı getirip diğerlerinin yanına bağlar ve bir insanla konuşur gibi atın boynuna sarılarak; “Destan, haydi yavrum! Bu din işi, iman işi, vatan işi, göreyim seni!” der. Atlar son bir defa dehlenir, kırbaçlanır. Büyük bir hamle sonunda top kurtarılır ama Destan cansız “..yere serilir. Zira takatının üstünde gösterdiği gücün sonunda hayvancağız çatlayarak ölmüştür. Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktır, su bulamayanlar da teyemmüm edecektir. 8 Ağustos 1915 gecesi Kadir Gecesi’dir, karadan ve denizden düşmanın top mermileri gelmektedir. Hulusi Bey’in önünde bir top mermisi patlar. İki el ateş eder. Düşman cephesinden gelen kurşun sol yanağına isabet eder. Bir kurşun köprücük kemiğini ikiye bölerek kalbine doğru iki buçuk santimetre kadar ilerler. Sol koluna da kurşun isabet eder. Artık şuuru işlemez olur. Cephede doktorlar genelde ağır yaralılarla uğraşıp vakit zayi etmek istemezler. Onun için Hulusi Bey’i de hayata döndürülmesi zor diyerek ölmek üzere olan ağır yaralılar arasına bırakırlar. Hulusi Bey seneler sonra, Haluk Tangülü’ne Çanakkale’de ölüler arasından nasıl kurtulduğunu şöyle anlatır: “Baygın halde yatıyordum. Birden kulağıma gaipten bir ses geldi. Bu gaybi ses, ‘İmamuha, kitabüha, yazaruha!.’ diye çınlıyordu. Beni bu ses uyandırdı. Üzerimden pardösümü çıkardılar, her yerimden kan damlıyordu!” Hulusi Bey, kendine gelir gelmez, karşısında duran Fransız doktora, Fransızca “Allah’ın izniyle ben ölmeyeceğim!.” diye bağırır. Bunun üzerine ölüler arasından alınıp önce Biga’da, daha sonra İstanbul’da tedavi altına alınır. Beş ay tedaviden sonra tekrar cephedeki birliğine döner. Korkusuz, pervasız biriydi. Subaylar ondan çok korkarlar, erler ise kendisini çok severlerdi. Komutan olduğu yerlerde, askere okunacak hutbeyi kendisi yazar verirdi. (…) Zekâsı çok kuvvetliydi. Dünya malına kıymet vermezdi. Dünya ile maddî bir bağlantısı yoktu. Hayatında bir tek hediye kabul etmemişti. Dünyada bir tek çöp almadığı gibi, ben küçükken dedemden kalan evi de sattı. Öldüğünde üzerlerindekilerden başka bir eşyası, malı yoktu. Maddî hiçbir miras bırakmadı bize. İşi gücü ibadetti. Uyku nedir bilmezdi… Emekli olduktan sonra Elazığ’a geldiğinde evde aynı odada kaldık. Gece yarıları uyanışımda, onu ya namaz kılarken veya Risale yazarken bulurdum. Delâil-i Hayrat ve Kur’an-ı Kerim’den başka kitap yoktu. Abdestsiz gezmezdi katiyen… [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Osman Bedreddin Erzurumi (ks.) ( İmam Efendi )
Elazığ – Harput Meteris Kabristanında Osman Bedreddin Erzurumi hazretleri (k.s.) Silsile-i Şerifi Asıl adı Hafız Osman Bedrüddin Erzurumi (1850-1924) olan İmam Efendi’nin türbesi, Harput’ta Meteris Mezarlığı’nın doğu tarafında, Buzluk Mağaraları’na giden yolun sağ üst kısmında yer alır Kare planlı ve üzeri büyük bir kubbe ile örtülü olan yapı, tek mekandan ibarettir. Türbenin aydınlatması dışarıya bakan tek pencereyle sağlanır. Burada yer alan üç mezar demir bir setle çevrilidir. Girişte sağda Mustafa Naci Efendi’nin (Muşi Efendi), ortada İmam Efendi’nin, solda (kıble tarafında) ise oğlu Muhit Efendi’nin kabirleri yer alır Yine makam bölümünde bir kabir daha bulunup bu da oğlu ve aynı zamanda halifesi olan Nureddin Efendi’ye aittir. Türbeye girmeden sağ tarafta ise halifesi Saadettin Efendi’nin kabri bulunmaktadır. Yine türbenin dışında güney cephede İmam Efendi’nin halifelerinden Sürsürülü Molla Hüseyin Efendi’nin kabri yer almaktadır. Türbenin etrafında Harput’ta yetişmiş veya hizmetlerde bulunmuş değerli âlimlerin mezarları da bulunmaktadır. Doğumu ve İlk Tahsili İmam Efendi Erzurum’un Abdurrahman Ağa Mahallesi’nde dünyaya gelir. Rivayete göre, doğduğunda adet üzerine sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur. Nakledilir ki, İmam Efendi, okunan bu ezanı ilk duyduğunda sağ elinin şahadet parmağını havaya kaldırır ve ezan bitimine kadar da elini indirmez. Babası ilim ve tasavvufi konulardaki liyakatiyle tanınmış olan Selman Sükutî Efendi, annesi Esma Hatun’dur. Osman Bedreddin üç yaşında iken babasını kaybeder. İlk derslerini Erzurum’daki hocası Mehmet Tahir Efendi’den alır ve dokuz yaşında hafız olur. Arapça’yı öğrendikten sonra tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerine yönelir. Osman Bedreddin, İslami ilimlere olan ilgisi ve kabiliyeti sebebiyle bu ilimlerde derin bilgi sahibi olmuştur. Tefsir çalışırken, Hucurat suresinin tefsirinde işaret edildiği üzere, “yaptığı amellerin, bilmeyerek işleyeceği hatâlar sebebiyle boşa gitmesinden”, korkarak çok az konuşmaya başlar Onun bu sessizliği üzerine hocaları ve arkadaşları kendisine, “Sessiz Hafız Osman Bedrettin”, demeye başlarlar. Mehmed Tahir Efendi bir gün İmam Efendi’ye “Molla Hafız! Bütün bildiklerimi sana öğrettim. Ayrıca bilmediklerimi de öğrendim. Şöyle ki, bilmediklerimi sana öğretmek için önce çalışıp öğrenmeye mecbur kaldım. Bundan ötesine gidemiyorum. Artık senin, ilmi benden daha fazla bir hocaya devam etmen gerekiyor. Bugünden itibaren ders vermeyeceğim”, der Seyyid Ahmed Merami Hazretlerine talebe olması Bunun üzerine İmam Efendi, “Dertliyim derdim derin, derdime derman için sana geldim ya Mûin” diyerek bir mürşid bulmak için Allah’a dua eder ve medreseden ayrılır. Aslında o, zahiri ilimlerde yetişmiş olup, batıni ve tasavvuf ilminde kendisini yetiştirecek bir hoca aramaktadır. Bu arayışı sırasında Buhara’daki Cami-i Kebir’de halka vaaz ve nasihat eden Seyyid Ahmed Meramî’nin bu duaya muttali olduğu ve Buhara’dan ayrılarak Erzurum’a geldiği nakledilir. Hasankale’nin ebu’l kasım köyünde üzerine aldığı imamlık vazifesini yürüten Ahmet Merami’nin yapmakta olduğu sohbetler üzerine kısa sürede ilmi ve şöhreti bütün çevreye yayılır Bu zatın ismini ve ilmini duyan İmam Efendi derhal yola çıkar. Aradığı mürşidi bir namaz vaktinde camide bulur. Seyyid Ahmed Meramî bu gencin kendisine yetiştirmesi için işaret edilen genç olduğunu anlar. Namazdan sonra “Merhaba! Hoş geldin, Hafız Osman Bedrüddin” der. Bunun üzerine Osman Bedrüddin birden bire ürperir ve hayretler içinde yaklaşarak Ahmed Meramî’nin elini öper. Daha sonra kendisinden ders almak istediğini söyler. Onun bu arzusuna Ahmed Meramî, “Buhara’dan kalkıp buraya kadar geliriz de senin gibi ilim isteyen bir talebeye ders vermez miyiz?” cevabını verir. Daha sonra Osman Bedrüddîn’i alıp evine götürür. Onun ilimdeki derecesini ölçmek için bazı sorular sorar. Sorduğu sorulara tatmin edici cevaplar alınca, onu yetiştiren hocasını metheder ve şöyle der. “Şunu bilesin ki, ilmin uçsuz bucaksız yolu neticede insanları Hakk’a ulaştırır. İlmin muhtelif safhaları ve sahneleri vardır. İlmin çeşidi çoktur. Bizim sana vereceğimiz ilim tasavvuf ilmidir.” Bir süre daha sohbet eden Ahmed Meramî, İmam Efendi’nin kendisini dikkatle ve şevkle dinlediğini görünce onun istek ve meylini anlar. Daha sonra İmam Efendi’nin istek ve arzusu doğrultusunda her gün gelip kendisinden ders alması kararlaştırılır. Böylece İmam Efendi her gün Erzurum’dan kalkar ve aralarında üç saat mesafe bulunan Alvar köyüne gider. Sabah namazını burada kıldıktan sonra Bulkasım köyüne varır, dersini alır. Yedi yıl süren bu meşakkatli eğitimin ardından Ahmet Meramî, bir gün Hafız Osman Bedrüddîn’e dönerek “Şunu bilesin ki, ilm-i zahir ile ilm-i batın birleşerek ait olduğu kalpte merkezleşti. Allah-ü Teala’ya hamd ve sena olsun, size de mübarek olsun. Benim vazifem burada tamam oldu. Ben irşada memur değilim. Sizi bu güne kadar yetiştirmekle, tasavvufî ahkamı size bildirmekle vazifeliydim. Biz memleketi, memlekettekiler de sizi arzuluyor. Varis-i enbiya meşarık-ı evliya (peygamberlerin varisi evliya güneşi) olarak bir mürşid-î kamil aramaya selahiyet kazandınız. Cenab-ı Hak hayırlısıyla muvaffak buyursun”, der ve derslerine son verir. 93 harbi ve Orduya katılması Osman Bedreddin, hocası Ahmet Meramî’nin tavsiyesi üzerine gönüllü olarak orduya katılır. Harbin başlamasının ertesi günü 8 Kasım 1877 günü Osman Bedreddin, sabah Kars kalesi (veya Ayas Paşa) Camiinden ezan okur. Bu ezan halkı düşman karşısında cesaretlendiren kıvılcım olmuştur. Erzurum halkı bu ezan sesinden çok etkilenerek camiye koşar, sabah namazını kılan halk, hızlıca evlerine dağılarak düşmanla savaşmalarına silah olarak yardımcı olacak ne varsa yanlarına alarak cepheye koşarlar. Erzurum halkının da desteğiyle ordu güçlenmiştir. Rus ordusu dağıtılarak düşman güçlerini geri çevirmeyi başarmıştır. Savaşın başladığı sabah, okuduğu ezanla halkı heyecanlandıran Osman Bedreddin, düşmanla ön saflarda çatışarak Erzurum halkına büyük bir cesaret örneği olmuştur. Okuduğu etkileyici ezan ve savaş esnasında gösterdiği cesaret ile Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın dikkatini çeker. Bu sayede Gazi Ahmed Muhtar Paşa onu 28. Alayın 3. Tabur imamlığına tayin eder Osman Bedreddin tabur imamı olduktan sonra ‘İmam Efendi’ diye anılmaya başlar. Bu vazifesi esnasında evliyânın büyüklerinden Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretlerinin oğlu ve halîfesi Seyyid Ubeydullah ile Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin halîfelerinden Kufrevî Şeyh Muhammed ve Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn ve Erzincanlı Terzi Baba lakabıyla meşhûr Şeyh Hayyât’ın talebelerinden Hacı Fehmi Efendilerle sohbet eder. Osman Bedreddin, 93 Harbi esnasında Erzurum cephesinde savaşmaya gelen birçok ilim ve irfan sahibi zatla tanışma fırsatı bulur. Savaş esnasında birkaç arkadaşıyla esir düşse de kaçmayı başarırlar. Harp sonrası taburu ile birlikte Diyarbakır’a tayinen naklolur. 1882’de ise vazifeli olduğu tabur Palu’ya taşınır. Seyyid Mahmud Samini hazretleri’ne intisabı O artık burada asıl hocasına kavuşur Bu mübarek zat Mahmud Samini’dir. Daha İmam Efendi gelmeden önce, onun hallerini kapalı olarak talebelerine bildirmektedir. Zaman zaman işaretler vererek, “Maşallah dokuz yaşında hafız ve fakih olmak her kulun karı değildir.” derdi. Yine bir gün, “Fesübhanallah, ilme olan gayreti hocalarını çalışmaya mecbûr ediyor.” Osman Bedreddin görevi nedeniyle Palu’da yaklaşık dört sene kalır. Burada yaşadığı ve şahit olduğu bazı olağanüstü hal ve buyruklarının manevi tesiriyle büyük bir mürşid ve tasavvuf ehli olduğunu anladığı Mahmut Samini’ye intisap eder. İmam Efendi kısa sürede tasavvufta yetişip kemale erer. Samini dergâhında on sekiz gün sülûkte kalıp Nakşîlikten tarikat icazeti alır. Palu’daki irşadı ve Vefatı Bir müddet sonra, Palu’da izindeyken Çemişgezek ilçesine nakledilen taburuna avdet eder. Artık o kendisine gelen talebeleri irşad ve manen terbiye etmeye mürşidi Mahmut Samini tarafından memur ve mezun kılınmıştır. Çemişgezek yöresindeki halka 15 yıl süresince ilim, irfan ve hakikat yüklü sohbetleriyle irşat eder. 1909 yılında tabur imamlığı vazifesinden emekli olur ve o gün için Doğu Anadolu’nun ilim ve irfan merkezi durumundaki Harput’a gider. Onun Harput’taki devresi dopdolu, hayatının en verimli ve feyizli devresi olur. Harput’ta Kurşunlu Camii’nde sohbetlerini yapar. 1911 yılında hacca giden İmam Efendi hacdan döndükten sonra irşad vazifesine Harput’ta devam eder. Ayrıca çevre il ve ilçelere de sık sık seyahatler ederek Elazığ ve Tunceli’nin merkez ve ilçeleri başta olmak üzere Keban, Ağın, Çemişgezek, Arapgir, Kemaliye (Eğin), Divriği, Kemah, Pertek, Hozat gibi civar il ve ilçelerde halka vaazlar verir ve sohbetlerde bulunur. Bu esnada da pek çok talebe yetiştirir. Hayatı boyunca kendini ilme adayan ve bu yolda oldukça önemli bir mesafe alan, ayrıca yaptığı sohbetlerle insanlara hak ve hakikati anlatan İmam Efendi, 17 Ekim 1924 tarihinde vefat eder. Harput Meteris Mezarlığına defnedilir. [toggle title=”Osman Bedreddin Efendi’nin Vasiyeti” load=”hide”] Osman Bedreddin Efendinin yakınlarına bıraktığı vasiyeti şöyledir. ”Ey benim evlâd, birâder ve akrabâlarım! İslâmiyette ve doğru yolda bulunan kardeşlerim! Benim Ehl-i sünnet vel-Cemâat mezhebi üzere bir müslüman olduğuma Cenâb-ı Hak şâhidimdir. Lütuf ve ihsânına karşı Allahü Teâlâ’ya hamd ederim. Şâyet ömrüm tamam olup, Allahü Teâlâ’nın emri üzerine âhirete göçüp, ilâhî rahmete nâil olursam, son ömrümde düşmanımız olan nefis ve şeytan tarafından şaşırtılmak istenirsem, inşâallah ben onları dinlemem. Ancak, İslâm dîninde olduğumu şimdiden işitip, kıyâmet gününde müslümanlığıma şâhitlik etmenizi istiyorum. Allahü teâlânın birliğine inanıyorum, elhamdülillah. Allahü Teâlâ’dan başka ilâh yoktur. Muhammed Aleyhisselâm O’nun kulu ve resûlüdür. Yalnız Allahü teâlâ vardır. O’nun ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. Sizden Allahü teâlânın birliğine olan bu îmânıma şâhid olmanızı istirhâm ediyorum. Ben âciz ve günahkâr bir kulum. “Allahü teâlânın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allahü teâlâ (şirkten tövbe ve îmân etmek sûretiyle) bütün günahları affeder.” (Zümer sûresi: 53) meâlindeki âyet-i kerîmesini kendime delil edinip tövbe ederek, Rabbimin rahmetine sığınıyor, Peygamber efendimizin şefâatına kavuşmayı ümid ederek gidiyorum. Evliyâullahın, Allahü teâlânın sevdiği kullarının ve Nakşibendiyye büyüklerinin bu günahkâr kula mânevî yardımlarını ümid ederim. Bilhassa Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Muhammed Behâeddîn Buhârî, pîrim Mevlânâ Hâlid, Şeyh Ali Sebtî, hocam Mahmûd Sâminî ve babamın mânevî yardımlarını ve Allahü Teâlâ’nın katında bu fakîre şefâatçı olmalarını ihsân ve ikrâmlarından ümîd ederim. Vefât ettiğimde üzerime Kur’ân-ı kerîm okuyunuz. Allahü teâlâ bu âcize ve bütün din kardeşlerime îmân ve hüsn-i hatîme nasîb eylesin! Âmin.” [/toggle] Osman Bedreddin iki defa evlenmiştir. İlk zevcesinden Bahaeddin, Nureddin ve Muhit isminde üç erkek ve Nuriye isminde bir kızı olmuştur. İkinci hanımından en küçük erkek oğlu Ziyaeddin Uz ise, Elazığ’da Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığı yapmış ve 1989 yılında emekli olmuş, 2006’da vefat ederek babasının türbesinin yanına defnedilmiştir. Osman Bedreddin hazretlerinin Eserleri İshak Sunguroğlu, İmam Efendi’nin aynı zamanda iyi bir şair olduğunu belirtmekte ve şiirlerinden ancak bir nümunesinin bulunabildiğini söylemektedir. İlahi aşk, insan sevgisi, tevazu, hoşgörü ve kalp temizliği gibi hususlar işlenmiş olduğu bu şiirlerini divan edebiyatı nazım şekilleri ve dörtlüklerle yazmıştır. Osman Bedreddin’nin talebeleri tarafından sohbetleri not edilerek bir araya getirilmiş olan Gülzar-ı Samini adındaki mektubatı ile Gülbin-i İrşad ve Mecalis-i Saminiyye adında beş ciltlik eseri ve ayrıca kasidesi vardır Hayatına ilişkin en önemli belge, onun Osmanlıca el yazması eseri olan “ Sohbetname ” adlı kitabıdır. Sohbetname, İmam Efendi’nin İslam ahlakı, fıkıh ve çeşitli konulardaki hadislerin yorumlarından ibaret bir çalışmadır. Sohbetnamenin orijinal el yazması bugün torunu Halit Hoca’nın kütüphanesinde bulunuyor. Ayrıca tasavufi konulardaki şiirlerini kapsayan bir de Divan’ı mevcuttur. Osman Bedreddin hazretleri’nin Halifeleri 1- Seyyid Hace Musataf Naci hazretleri(ks.) ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte sağdaki kabir. 2- Seyyid Saadettin Efendi (ks.) ; Samini hazretleri’nin torunu, Kabri samini hazretlerinin türbesinin içerisinde 3- Ömer Nasuh Bilmen (ks.) ; İstanbul – Edirnekapı Sakızağacı şehitliğinde 4- Seyyid Nureddin Efend i ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 5- Seyyid Musa Kazım Harputi 6- Sürsürülü Seyyid Molla Hüseyin Efendi ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 7- Seyyid Saadettin Efendi ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 8- Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi Harputi ; [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Tayyar Baba (ks.)
Tayyar Baba (1902-1973)’nın türbesi, Harput’tan Meteris mezarlığına çıkılırken Beyzade kabristanlığının güney batı yönünde, Elazığ’a bakan bir düzlüktedir “Mücazoğulları” ailesinden gelen Cafer-i Tayyar’ın babası Hızır’dır. İlk eğitimini aile çevresinden alır. Ağabeyi Hacı Mehmet, Hacı Ömer Hûdaî Baba’nın yanında yetişmiştir. Dolayısıyla Kadirilik tarikatına meyli ağabeyi Hacı Mehmet’ten gelir. Ağabeyi bir süre sonra Şam’a Sancak Beyi olarak gider ve oradaki bir muharebede şehit düşer. Tayyar Baba genç yaşta babasını da kaybeder. Artık ailenin geçim yükü Tayyar Baba’nın omuzlarındadır. Harput’a gelen Tayyar Baba dabaklık mesleğini öğrenir ve bu sırada Kadiri tarikatına intisap eder. Kadiri ve Yesevi Tarikatı mensuplarının oturup sohbet ettiği Nadir Baba dergahına yerleşir. Bir gün Midyat çevresinde bulunduğu sırada halktan birine burada meşayıhtan birinin olup olmadığını sorar. Ona, “ilerde bir mağarada bir fakih var” derler. Tarif edilen mağarayı bulur. Mağaranın içerisi karanlıktır. Ama, ilerde bir ışık görür. O ışığa doğru gittiğinde orayı aydınlatan ışığın orada oturan zatın yüzünden yayıldığını farkeder. Yaklaşınca o zat kendisine, “Gel Tayyar Baba gel… Seni bekliyordum. Ben seni görmeye gelecektim ama, çok ihtiyarım.” der. Sanki kırk yıldır birbirini arayan iki sevgili gibi hemhal olurlar. Tayyar Baba bu olayı anlatırken, “Onun yanında çok zevkler yaşadım. Bazen onun bedeninin kaybolduğunu gözlerimle gördüm. Bazen de kendi bedenimin yok olduğunu fark ediyordum.”, der. EHarput’un Elazığ’a taşındığı günlerde o da askerliğini bitirerek Elazığ’a döner. Kazım Efendi ona eski İzzet Paşa Camii yanında bir hücre ayarlar Artık Tayyar Baba günlerinin büyük bir kısmını bu hücrede geçirir. Kısa zamanda bu hücre onun sohbet meclisi olur. Bu sıralar Göllü Mustafa Baba’dan da icazet almıştır . Tayyar Baba bir süre eski İzzetpaşa Camii’nin bir hücresinde kaldıktan sonra önce bir ev bularak kiraya çıkar. Daha sonra Mustafa Paşa Mahallesi’nde bir ev satın alarak taşınır. Kısa zamanda çevresinde her kesimden büyük bir mürit topluluğu oluşur. O, kırk yaşında iken Erzurum göçmenlerinden Yusuf Efendi’nin kızı Feride Hanımla evlenir. Tatür ve Abdulkadir isminde iki oğlu dünyaya gelir. [toggle title=”Tayyar Baba’nın Menkıbeleri” load=”hide”] Menkıbeleri ; …….Anlatılır ki, bir Ramazan ayında Tayyar Baba eşeğine oruç tutturmaya karar verir. Akşamdan akşama önüne yem doldurur, suyunu verir. Sahurdan sonra önünü temizler. Bir ay sonra bayram günü sırtına binerek Harput’a çıkar. Orada Allah-u Teala’ya şöyle niyazda bulunur. “Rabbim, oruçtan kasıt aç ve susuz kalmak ise, eşek olarak yarattığın bu canlı, Tayyar kulundan daha iyi oruç tuttu. Yok eğer oruç bunun ötesinde bir şey ise, ne olur bana bu sırrı bildir.” Daha sonraları, oruç konusu geçtiği zaman çevresindekilere, “Hamdolsun, Rabbim bana orucun hikmetini bildirdi.”, dermiş. …….Bir gün Ermeni komşusu olan Saatçi Poto namı ile bilinen kişi kapısını çalar. İçeri girdikten sonra Tayyar Baba’nın elini öper ve bir köşeye geçerek oturur. Biraz sonra koynundan çıkardığı rakı şişesini açarak içmeye başlar. Tayyar Baba’nin müridleri, o anda Efendi orada olmasa, Ermeni Poto’yu döve döve dışarı atacaklar. Tayyar Baba durumu fark edince, “Oğlum Feyzi, git mutfaktan bir bardak getir, rahat içsin.”, der. Bardak gelince Ermeni Poto rakısını bardaktan içmeye başlar. Aradan uzun bir süre geçer. Ermeni Usta kalkıp gider. Tayyar Baba kızmış bulunan müritlerine dönerek, “Ne oldu yani, en fazla bardak kirlendi. Yıkarsınız temizlenir, olmazsa kırarsınız. Evi de havalandırırsanız koku gider. Ama o evimize gelmiş Tanrı misafiridir. Misafire iyi davranmak lâzım”, der. ……Nazif Esen’den nakledildiğine göre, “1951 yılında önce Bingöl’e, sonra Niğde’nin Bor kazasına asker olarak gidiyorum. Nakil sırasında Bingöl’den Elazığ’a geldik, iki saatlik rötarımız var. Muhafız onbaşıya dedim ki: “Burada bir akrabam var görüp geleceğim. Zorla izin aldım. Niyetim Tayyar Baba’yı görüp sonra Niğde’ye gitmekti. Efendinin yanına geldim, bana: “Nereye verdiler?” dedi. Ben Bor ilçesini söylemeden “Niğde’ye” dedim. Güldü: “Niye öyle korka korka gidiyorsun, Bor iyi bir yerdir. Havası, suyu tıpkı sizin Palu’ya benzer.” Tayyar Baba’dan ayrılacağı zaman: “Nazif, o ki Bor’a gidiyorsun, sana iki tembihatım var. Birincisi, orada “Kuddusi Baba” diye bir zat yatıyor, önceleri orası türbeydi. Şimdi sanmıyorum ki orada türbe kalsın. Onun kabr-i şerifine bir uğra, benim selamımı ilet. İkinci isteğime gelince, orada Kuddusi Efendi’nin yolunda giden Ahmet Efendi diye bir zat var, bir de onu bularak selamımı ilet.” Biz çekip Bor’a gittik, izinlerde askerin gidebileceği bir kahve vardı. O sıralar asker çayı beş kuruş, sivil çayı on kuruştu. Tabi askerin çayı açık oluyordu, ilk gidişimde bana açık bir çay getirdiler. Çayı döküp parasını koydum, ikinci gidişimde yine açık çay gelince yine döktüm. Ocaktaki çaycı yanıma gelerek: “Asker, bu çayı niçin döküyorsun?” dedi. Ona, “Bana sivil çayı getir, sivil parası al.” dedim. Adamla dost olduk. Sürekli bana ocağın yanında bir sandalye ayırmıştı “Bundan sonra buraya her gelişte bu sandalye senin.” dedi. Bor’da “Paşa Camisi” diye büyük bir cami vardı. Bir gün izin çıkışı o camiye giderek namaz kıldım. Niyetim başta imam olmak üzere, yaşlı kimselere Kuddusi Efendi’nin türbesini sormaktı. Nitekim cami çıkışında kime sordumsa, Kuddusi Efendiyi tanıyan çıkmadı. Müftüye gittim, ne yazık ki o da tanımadı. Canım çok sıkılmıştı. Doğru kahvehaneye geldim. Baba bana bir iş söyledi yerine getiremiyorum diye üzgündüm. Ocakçı dalıp gittiğimi görmüş olacak ki: “Nazif Onbaşı” diye seslendi. Adama döndüm, biraz da kızarak, “Böyle memleket olmaz.” , dedim. “Burada bir tek büyük zat var, onu da kimse tanımıyor.” Ocakçı “Kim?” dedi. Olayı olduğu gibi anlattım. Başladı gözlerinden yaş akmaya. Bana, “Gel” diyerek dışarı çıkardı. Eliyle bir kaç yüz metre ilerde büyük bir binayı gösterdi. “Kuddusi Efendi’nin türbesi önce orada idi. Bor büyüyünce türbeyi yıkarak Asri Mezarlığa naklettiler. Zaten o eski yeri de mezarlıktı.” Bana Ahmet Efendi’nin dükkanını tarif etti. Ahmet Efendi saatçilik yapıyordu. Onun dükkanına gittiğimde, “Buyur asker ağa.” dedi. “Ben Elazığlıyım, Tayyar Baba’nın sana selamı var.” dedim. Biraz düşündü. “Hangi Tayyar?” dedi. Ben de, “Caferi Tayyar Baba” diye karşılık verdim. Yeniden düşündü. Sonra “Yaa, Tayyar Baba büyük bir adam, hayır duasını alın size yeter.” dedi. Olayı onunla da konuştuk. Bana Kuddusi Baba’nın mezarını tarif etti. Ne yazık ki izine gelene kadar o büyük zatı gidip ziyaret edemedim, izin için memlekete geldiğimde, Tayyar Baba beni görür görmez, “Ben sana küsmüşüm.”, dedi. “Niçin Baba?”, dedim. Biraz üzgün bir şekilde, “Sana iki şey söyledim, birini yerine getirmedin. Emanete ihanetin cezası ağırdır.” dedi. İzinden döndüğümde arkadaşlarımı da yanıma alarak Asri Mezarlığın yolunu tuttum. Birlikte mezar taşlarını okumaya çalışıyoruz. Tabi esas maksadımız Kuddusi Baba’yı aramaktı. Buraya nakli sırasında türbesi yıkılınca ikinci defa türbe yaptırmamışlardı. Neticede bulduk. Ben Yasin-i Şerif okumaya başladım. Nefsim ise, okuma burası değil, diyor, içimden, “Ya Kuddusi Baba”, dedim. “Doğru ise bana işaret ver. O anda ayağımın altından üç defa “güm, güm, güm” diye bir ses geldi. Rahatlamıştım. Dönerken asker arkadaşlarımdan birisi yaklaştı, “Nazif” dedi, “Yasin-i Şerifin falan yerinde alttan gelen sesi ben de duydum.” Ağlamaya başlamıştım. Netice olarak, askerlik bitip Elazığ’a döndüğümde, Baba’yı ziyarete gittim. Beni görür görmez, gülmeye başladı. “Nazif, işte şimdi yüz akı ile geldin. Mezarı epeyce aradınız ama sonunda da buldunuz. Allah sizden razı olsun.”, dedi. [/toggle] Tayyar Baba ile ilgili birçok menkıbe anlatılır. Vefat etmeden önce kendisinin Harput’a gömülmesini ve kendisi için türbe yaptırılmamasını istemiştir. “Ancak ne zaman mezarının altında berrak bir su çıkar, bu su altı altı ay akar ve daha sonra kesilirse”, türbesinin o zaman yapılmasını vasiyet eder. Bu işaretten sonra oğulları türbesini yaptırmıştır. Bu ziyaretgâha özellikle tatil günlerinde insanlar akın akın gelir, Kur’an-ı Kerim okuyup dua ederler. Bazı insanlar da maddi ve manevi hastalıklardan kurtulup şifa bulmak maksadıyla gelir ve adaklarda bulunurlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Beyzade Efendi (ks.) (Beyzade Ali Rıza Efendi)
Elazığ – Harput Ulu camii avlusunda Beyzade Efendi kendisini tamamen ilme ve tasavvufa verdiği için dünya malıyla hiç ilgilenmez. Harput’taki tek katlı evini kendisi hac ziyaretine gittiği sırada oğlu yıktırarak iki kata çıkarınca, oldukça üzülür, çocuklarına sitem eder. “Beni şimdiden sonra dünyaya mı bağlayacaksınız?.. Komşuların evinden yüksek oldu, onların yüzüne nasıl bakarım?” Beyzade Efendi’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Esas adı Hacı Ali Rıza Efendi (1810-1904) olan Beyzade’ye Büyük Beyzade Efendi de denir. Baba adı Hacı Bakır’dır (Hacı Bekir). Dedeleri Özbekistan bölgesinden göç ederek önce Buhara’ya, daha sonra Mısır’a gelirler, bir müddet burada kaldıktan sonra 1798 yılında Napolyon’un Mısır’ı işgali üzerine kendi boylarına bağlı 40 kadar aile ile birlikte Şam, Halep, Urfa ve oradan da Musul’a giderler. Bu gruptan bir kısmı Musul’da kalmayı tercih eder. Diğer bir grup tekrar Türkistan’a dönmek için hazırlık yaparken, Bakır Bey’in etrafındaki küçük bir grup da bunlardan ayrılarak Harput’a gelir. Bu seyahatlardan oldukça yorgun bir şekilde Harput’a ulaşan Bakır Bey, burasını İslâmi ideallerine uygun bulduğu için yerleşir. İlk defa iki kardeş Kurşunlu Medresesi’nde bir hücrede beyaz külah imal ederek ailesinin maişetini karşılamaya çalışmış, bu arada kendilerini ilme vermeyi de ihmal etmemişlerdir. Hacı Bakır’ın oğlu olan Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi , 1810 yılında Harput’ta dünyaya gelir. Hacı Mahmut Efendi isminde bir de büyük kardeşi vardır. Babalarının ilme düşkünlüğü çocuklarını da ilme yöneltir. Beyzade Hazretleri önce Şeyhü’l Ulema Hacı Ali Efendi’den, daha sonra Harput’un büyük alimi Dağıstanlı (Mehmet Efendi) Hoca’dan dersler alır. Kabiliyeti ve öğrenme arzusu yüzünden hocaları da Beyzade’yi çok severler. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi ilim tahsilini sürdürürken tasavvufa da ilgi duyar. O, bu ilgiyi daha çok Dağıstanlı Hoca’dan almıştır. Kısa zamanda büyük merhaleler kateder. Durup dinlenmeden bilgisini geliştirir. Dağıstanlı Hoca’nın en başarılı talebelerinden birisidir. Harput halkı kısa zamanda Beyzade’yi sevmeye başlar. Ne var ki, Dağıstanlı Hoca ona icazetini veremeden ölmüştür. O, ölüm döşeğinde iken kendi yerine müderrisliğe Beyzade’nin getirilmesini vasiyet eder. İbrahim Paşa Medresesi sahibi Çötelizade Sırma Hatun’a, “B en yakında öleceğim, ölümümden sonra müderrislik için bir çok dedikodular, hatta kavgalar olacaktır. Sana vasiyet ediyorum, benim yerimi ancak Beyzade Ali Rıza doldurabilir. Müderrisliği ona vereceksin. Şayet başkalarına verecek olursan kıyamet gününde saçlarından tutup seni sürüm sürüm süründürürüm ”, der. Hakikaten Dağıstanlı Hoca’nın ölümünden sonra dedikodular başlar. Bunun üzerine Antep ulemasından meşhur Küçük Ali Efendi kendisine gıyaben bir icazetname gönderir. Ancak bundan sonra İbrahim Paşa Medresesinde müderrisliğe başlar. Beyzade Efendi’nin ilk hanımı Sarını köyü beylerinden birinin kızı olan Emine Hanımdır. Bu köyde hanımından kalan oldukça geniş arazileri vardır. Ama o, bu arazilerle pek fazla ilgilenmez. Önceleri bu arazileri köyde tembih ettiği kişiler çekip çevirirler; daha sonra bu hanımından olan oğlu Mehmet Nuri Efendi büyüyünce bu işleri ona bırakır. Beyzade Hazretleri’nin hanımı (Sarınılı) öldükten sonra evliliğini Hoş Köyü’nden yapar. Bu hanımından kalan arazilere de yine bu hanımının oğlu olan Baha Efendi (Bahaeddin Efendi) bakar. Beyzade Efendi kendisini tamamen ilme ve tasavvufa verdiği için dünya malıyla hiç ilgilenmez. Harput’taki tek katlı evini kendisi hac ziyaretine gittiği sırada oğlu yıktırarak iki kata çıkarınca, oldukça üzülür, çocuklarına sitem eder. “Beni şimdiden sonra dünyaya mı bağlayacaksınız?.. Komşuların evinden yüksek oldu, onların yüzüne nasıl bakarım?” Kendisi tasavvufta yüksek bir takvaya sahiptir ve yıllarca halkı irşat eder. On binlerce insana ilmi ve Müslümanlığı öğretir. Yaşadığı çağın en büyük alimlerinden birisidir. Gerek Nakşi, gerekse Kadiri ve diğer tarikatların usûl ve erkanını en iyi şekilde bilmektedir. [toggle title=”Beyzade hazretleri’nin Menkıbeleri ” load=”hide”] Menkıbeleri …….Halk arasında onu menkıbeleştiren olaylardan biri şöyle nakledilir. “Deli Mustafa, dedik ya, bazen çıplak gezer. Bir gün yine sokaklarda çıplak gezerken Beyzade Hoca görür ve kızgınlıkla bağırır: -Mustafa bu ne hal, çabuk git üzerini giy! Mustafa, buruk saygın bir insan tarafından azarlanmanın, verdiği utançla oradan ayrılır. O gece Beyzade Hoca’nın rüyasına giren Peygamber Efendimiz, Hoca’ya: -Mustafa’ya dokunma, der. Beyzade Hoca: -Ya Resulallah, ya şeriatı kaldır, ya Mustafa’yı giydir, diye karşılık verir. Sabah olur. Hoca yine Harput’un dar sokaklarında Mustafa ile karşılaşır. Bakar ki, Mustafa giyinmiş, memnun bir ifade ile: -Aferin Mustafa, bak ne iyi olmuş. Mustafa sitemkâr, Hoca’ya dönerek: -Baba boş ver, sana Resulallah bile söz anlatamadı, der ve uzaklaşır.” …..Bir gün Urfalı Nakşibendi şeyhlerinden Mehmet Ruhavi Hazretleri Elazığ’ın Aksaray Mahallesinde oturan Latif Ağa’nın konağına gelmiştir. Latif Ağa Mehmet Rehavi Hazretleri’nin mürididir. Rehavi Hazretleri buradaki konuşmalardan Beyzade’nin ününü duyunca, onu Harput’tan Aksaray’a çağırtır. (Aksaray o yıllarda ovada bir köydür) Rehavi Hazretleri’nin çevresindekiler Beyzade’nin gelmeyeceğini düşünerek, “Efendi, o büyük bir âlimdir. Sizi tanımayacağından gelmeyebilir,” derler. Rehavi Hazretleri, “Siz gidin çağırın, o gelir.” der. Durum Harput’ta bulunan Beyzade’ye iletilince, “Kimdir bu Urfalı Şeyh” diye sorar. Çağırmak için gelenler: “Efendi o Urfalı bir Nakşi şeyhidir. Bir de çubuğu var, tütün içiyor.” derler. Beyzade Hazretleri, “Allah, Allah, tütün de mi içiyor?” diye şaşkınlık gösterir. Sonra da kalkıp Aksaraylı Latif Efendi’nin konağına gelir. Mehmet Rehavi Hazretleri ile uzun bir halvete dalarlar. Bu Urfalı Nakşi şeyhi bakar ki Beyzade Hazretleri ilmin güneşidir. Ona kendisinin vereceği bir şey yoktur. Urfa’ya döndükten bir müddet sonra, bu sefer de Beyzade Hazretleri ve Latif Ağa Urfa’ya Rehavi Hazretleri’ni görmeye giderler. Orada tam yedi ay misafir olurlar. Bu süre içerisinde hep ilmi ve dini sohbetler yapılır. Gece yarılarına kadar süren bu sohbetlerden her ikisi de sonsuz zevk alırlar. Nihayet Mehmet Rehavi Hazretleri Beyzade’ye inabe vererek Urfa’da onu sülûka sokar. Sülük süresi bittikten sonra Beyzade Hazretleri’ne gerekli icazeti verip, onu irşadla görevlendirir. Böylece, önce Harput’ta Şeyhü’l Ulema Ali Efendi ve Dağıstanlı Hoca’dan, daha sonra Urfa’daki Nakşibendi Şeyhi Mehmet Rehavi Hazretlerinden gerekli ders ve icazeti alan Beyzade Hazretleri’nin, tarikat geleneğine uygun bir şekilde mürşidliği tasdik edilmiş olur. …..Bir gün ona Kövenk köyünde, Hacı Ömer Hüdai Baba diye birinin çıkıp şeyhlik yaptığını, tarikatının da Kadirilik olduğunu söylerler. Bunun üzerine Hacı Ömer Hüdai Baba’ya 40 sual yazarak yollar. O, gelen bu cevaplarla yetinmeyip bir cuma günü bizzat Harput’a gelerek, zikirlerini göstermelerini ister. Hacı Ömer Hûdaî Baba gelmez ama, ihvanlarını Harput’a yollar. Bunları halk da merak etmektedir. Bir grup ihvan, önde tarikat sancağı, arkalarında müritler ve ellerinde elvaneler, çırpaneler, kudümler Harput halkına bir geçit töreni yaparlar. Cuma namazı kılındıktan sonra cami içinde bir zikir sergilenir. Beyzade bunları sonuna kadar seyreder. Zikir bittikten sonra ihvanların başında gelen Palulu Muhammed Baba’ya, “Ömer Baba’ya selamımı götürün. Kadiriliği bu minval üzre yürütsün” der. …….Anlatılır ki, Beyzade Efendi bir sene hacca gitmeye karar verir. Arkadaşları ile anlaşıp, para biriktirmeye başlar. Hanımı o sene hamiledir. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu gelir. Canı bu etten yemek ister ve Beyzade Efendiye, “Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver. Canım çekti.” deyince, Beyzade Efendi, “Heey hatun hey!. Bu kadar zenginliğimiz boşunaymış meğer. İstediğin et olsun, kebab olsun. Hemen çarşıya gidip, en alasından sana kebap getiririm.” cevabını verir. Hanımının ısrarla bu kızaran etten istemesi üzerine, Beyzade Efendi üzgün bir şekilde dışarı çıkar. Bu kokunun fakir bir komşularının evinden geldiğini anlar. Utanarak kapıyı çalar ve ayaküstü mevzuyu söyler. Kapıyı açan kadıncağız, “Olmaz efendim! Pişirdiğim et size layık değildir.” der. Beyzade Efendinin ısrarı üzerine kadın gerçeği söylemek mecburiyetinde kalır ve, “Efendim! Üç günden beri çoluk-çocuk açız. Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadığım için, sokakta bir köpek yakalayıp kestim. İşte kızaran et budur. Çocuklarımın seslerinin kesilmesi için kızartıyorum. Onları oyalıyorum.” der. Bu durum karşısında gözleri yaşaran Beyzade Efendi, hemen evine dönerek hac için ayırdığı paranın büyük kısmını kadına verir. Geri kalanını çevresindeki fakirlere dağıtır ve hacca gitmekten vaz geçer. Arkadaşları ile kararlaştırdıkları gün gelince,Beyzade Efendi arkadaşlarına hacca gidemeyeceğini söyler. Sebebini öğrenmek isteseler de, Beyzade Efendi söylemez. Bunun üzerine arkadaşları yola koyulur. Uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Mekke’ye varan arkadaşları hayret içinde kalırlar. Çünkü Beyzade Efendi kendilerinden önce gelmiştir. Bazıları, “Eğer bizden sonra yola çıkmış olsaydı, mutlaka bizi gelip geçerdi. Biz de onu görürdük. Ama böyle bir şey olmadı.” derler. Kabe’nin tavafı esnasında, namaz kılarken, Arafat’a çıkarken hep en ön saflarda Beyzade Efendiyi görürler. Harput’a döndüklerinde Beyzade Efendiye bu durumun hikmetini sorarlar. O da, “Hayır ve hasenat yüzünden. Siz Kabe’ye yürümekle mi varıldığını sanırsınız?” dedikten sonra, olanların hepsini anlatır. Denilir ki, bundan sonra Harput’ta fakirler hiç bir zaman muhtaç duruma düşmez. Zenginler fakir aramak için birbiriyle yarışırlar. …..Anlatılır ki, Diyarbakır eşrafından Mesut Bey, Beyzade Hazretleri’nin ismini duyduğu için onu görmeye gelir. Akşam Beyzade Hazretleri’nin evinde misafir kalarak bir sohbet toplantısına katılır. Uzun süren bu sohbet gecesinden sonra Beyzade Hazretleri misafirini yatırır, kendisi de gece ibadetine çekilir. Bir süre sonra Mesut Bey uyanır bakar ki, Beyzade Hazretleri namaz kılmaktadır. Tekrar yerine gelir ve yatar. Gecenin bir vaktinde yeniden uyanır, tekrar Beyzade’yi namazda görür. Bu durum bir kaç defa olunca içinden, “Be herif, başın göğe mi değecek?” der. Yattığı yerde bunları mırıldanırken bir de bakar ki gökyüzünde yıldızlargörünmektedir. Gözlerine inanamaz. Tekrar bakar, yine yıldızları görür. Oysa evin üzeri kapalıdır. Birden irkilir. Başını yorganın altına sokar. Biraz vakit geçtikten sonra yeniden yorganın altından başını çıkarır ve bakar, bu sefer gökyüzünü değil, tavanı görür. Uykusu iyice kaçmıştır. Beyzade Hazretleri’nin büyük bir zat olduğunu anlar, içinden böyle bir zatın oğluna kızını vermeyi düşünür. Sabah olunca durumu Beyzade Hazretleri’ne açar. Allah da kısmet ettiği için Mesut Bey’in kızıyla Baha Efendi evlenirler. …..Anlatıldığına göre, Ulukent’te civardaki insanların yardımıyla geçinen çok fakir bir kişi varmış. Bu kişi vefat ettiğinde civardaki insanlar cenazesini kaldırmaya çalışırken bir de bakarlar ki Beyzade Efendi gelir ve cenazeyi kendisinin kaldıracağını söyler. Böylece Beyzade Efendi mevtayı yıkayıp kefene sarar ve tam tabuta konulacağı sırada, halk arasında “Deli Mustafa” diye bilinen kişi “Tabut boş, Tabut boş” diye birkaç kez bağırır. Cemaatin içinden bu olay karşısında şaşkınlık içine düşen bir kişi defin işlemi tamamlandıktan sonra Beyzade Efendi’nin yanına yaklaşır ve Deli Mustafa’nın neden böyle bir şey söylediğini sorar. Bunun üzerine Beyzade Efendi, ölen kişinin takva sahibi biri olduğunu,rüyasına gelen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in isteği üzerine bu kişinin cenazesine geldiğini, ancak tabuta konulacağı esnada melekler tarafından götürüldüğünü ve Deli Mustafa’nın da bu olayı gördüğünü söyler. [/toggle] Beyzade Hazretleri çevrede uydurma şeyhlik yapanları da sıkı bir takibe almıştır. O, etrafında bu kadar ilgi ve itibar görmesine rağmen gösteriş ve ihtişamı asla sevmez. Halka karşı mütevazidir. Herkese gerekli saygıyı gösterir. Evine gidip gelirken bile ara sokakları tercih eder, kendisinden dolayı kimsenin rahatsız olmasını istemez. Bu gidiş gelişlerde başını kaldırıp hiç bir yana bakmaz. Çok az konuşur, çok az tebessüm eder. Onun en çok dikkat ettiği şeylerden birisi de temizliktir. İslâmiyetin temizlik konusundaki görüşlerini her fırsatta etrafına sık sık anlatır. Harput’ta Ömer Naimi Efendi, Hafız Öğe, Hacı Muharrem Hilmi Efendi’nin üzerinde büyük emeği vardır. Ayrıca icazet verdiği kişiler de bulunmaktadır. Bunlar, büyük oğlu Hacı Mehmet Nuri, Köse Sefer, Hacı Reşit, Müsevvit Ahmet, Kadızade Sadık, Hekimhan Müftüsü Kozagözzade Mahmut, Gergerizade Hacı Ali, Uzun Eminzade Alay Müftüsü Sait, Abdusselamzade Hakkı gibi zatlardır. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi uzun boylu, iri cüsseli, geniş omuzlu bir zat olup gözleri ela, sakalı beyaz ve uzun, yüzü çok sevimli ve nuranidir. Başına beyaz fes giyer, bu beyaz fesin üzerine kışın büyük ve yeşil sarık, yazın beyaz sarık sarar. Üzerindeki elbisesi mavi ya da lacivert şalvar, yazın Antep alacasından iki etekli entari, yahut limon küfü renginde cübbedir. Sokağa çıktığı zaman elinde uzun bir asa bulunur. Anlatılır ki, onun İslami konuda alimliği, herkesin onu sevip sayması, bazı Ermenileri rahatsız eder. Bir gün şehirdeki Ermeni komitacılar Beyzade’yi öldürmeye karar. verirler. Bunun için silahlı dört beş Ermeni ona pusu hazırlayarak gecenin karanlığında dar sokaklardan birinde öldüreceklerdir. Ermeni suikastçiler bakarlar ki o camiden çıktıktan sonra etrafında bir bölük asker onu korumaktadır. Plânlarını bir sonraki geceye ertelerler. İkinci gece de aynı durumla karşılaşınca, üçüncü geceye ertelerler. Beyzade durumu farkeder. Bir gece bunları önüne katarak mahallelerine kadar kovalar. Böylece bu hain plânlarından vazgeçerler. Halbuki Beyzade evine hep tek başına gidip gelmektedir. O, namazlarını çoğunlukla Sarahatun Camii’nde kılmaktadır. Buranın anahtarının biri de kendisindedir. Cami müezzini Perili Hafız her sabah ezan okumaya geldiğinde onu mihrabın önünde namaz kılarken görür. Bir gün ondan önce gelmeye karar verir. Ezandan bir saat önce camiye girdiğinde, Beyzade Hazretleri’ni yine mihrabın önünde görür ve, “ Yarın daha erken geleyim ” der. İkinci gece iki saat önce gelmesine rağmen görür ki, Beyzade yine camidedir. Bunun üzerine Perili Hafız gece yarısı camiye gelmeye karar verir. Saat on iki sıralarında Sarahatun’a gelir. Cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açacağı sırada arkasından bir ses, “Dur açma” der. Perili Hafız biraz ürpererek dönüp arkasına bakar. Seslenen Beyzade’dir. “Hafız” der, “Kırk yıldır bu camiyi ilk ben açıyorum, bırakmam sen açasın.” Bunun üzerine Perili Hafız geri çekilerek camiyi Beyzade’nin açmasına müsade eder. Anlatılır ki, bu insan-ı kâmil, bu büyük veli kırk yıldır camiye hep böyle gelerek, hem nafile namazlarını kılmış, hem de tesbih çekmiştir. Beyzade Hazretleri vatanseverliğin İslam dininde önemli bir yeri olduğunu 1877 yılında başlayan Osmanlı- Rus savaşında gösterir. Harput halkını konuşmalarıyla heyecana getiren Beyzade, başta kendisi ve oğlu Mehmet Nuri olmak üzere torunu Halit Efendi’yi de gönüllü yazdırarak Ruslar’a karşı savaşmak için Erzurum’a gider. Harput’tan yola çıkan bu bir avuç gönüllü kahramanın at, silah ve diğer levazımatını bizzat Beyzade kendi bütçesinden karşılar. Gittiği Erzurum cephesinde büyük yararlılıklar göstererek geri döner. O böyle bir anda her Müslümanın ne yapması gerektiğini göstermeye çalışmıştır. 1883 yılında Mamuretü’l-Aziz evkaf komisyonu reisliği yapmış olup “Mekke Mollalığı” unvanına sahiptir. Beyzade Hazretleri uzun zamandır arzulayıp da çeşitli nedenlerle yapamadığı hac ziyareti için hazırlıklara başlar. Bu sefer oğlu Baha Efendi ve hacda hizmetlerini görecek evdeki yardımcısı Emin Efendiyi de yanına alır. Para harcama işini oğlu Baha Efendi’ye havale etmiştir. Yol boyu çeşitli şehirlerde rastladıkları fakirlere verecekleri sadaka miktarını Beyzade Hazretleri tayin eder. Her yoksula üç kuruş, beş kuruş vererek yollarına devam ederler. Bir gün genç biri onlardan sadaka ister. Beyzade oğlu Baha’ya dönerek, “Şuna yirmi kuruş ver” der. Baha Efendi tereddütsüz yirmi kuruşu çıkarır verir ama, içinden, “Yahu bu babamın işlerine de bir türlü akıl erdiremiyorum. Çok yoksul görünen yaşlı kimselere üç kuruş, beş kuruş ver diyor, bu aslan gibi gence yirmi kuruş ver dedi.”, diye geçirir. Bir müddet sonra Beyzade Hazretleri oğluna dönerek, “Sen bu işlere karışma oğlum. Öncekiler parayı kendileri için istediler. Bu genç adam (Allah’ın veli kullarından ya da) Hızır Aleyhisselam’dır. Topladığı paraları fukaralara dağıtacak.” deyince, Baha Efendi bakar ki babası kendi içinden geçenleri de bilmektedir. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşırlar. Hac görevini ifa ettikten sonra dönüşte Medine’ye geçip yüce Peygamber’in kabr-işeriflerini ziyarete giderler. Beyzade önce tek başına türbenin kapısına gelir. Kapı önünde nöbetçiler vardır. Gelenler türbenin dışından ziyaretlerini yapıp giderler. Oysa Beyzade Hazretleri türbe kapısının tam karşısında durunca, kapı kendiliğinden açılıverir. Nöbetçiler şaşırırlar. Beyzade Hazretleri açılan kapıdan içeri girer. Kapı tekrar kapanır. Bir süre sonra Beyzade yeniden açılan kapıdan dışarı çıkar. Durumu şaşkınlık içinde seyreden nöbetçiler, hiç rastlamadıkları bu olayı oranın Osmanlı Paşası’na bildirirler. Padişahın bu konuda emri de vardır. Burada meydana gelebilecek her olağanüstü olayın kendisine bildirilmesini istemiştir. Kısa bir süre sonra orada görev yapan “müşir” unvanlı Paşa, Beyzade Hazretleri’ni bulur. Önce Baha Efendi ve hizmetçisinin dışarı çıkmasını ister. Baha Efendi olanlara bir anlam veremez. Beyzade Hazretleri, “Emin Efendi kalsın. O bizdendir.” diyerek hizmetçiyi odada bırakır. Müşir içeride Beyzade Hazretleri ile bir süre konuşarak çıkıp gider. Peygamber Efendimizin kabr-i şerifleri şimdiye kadar iki kişiye açılmıştır. Bunlardan biri de Beyzade Hazretleridir. Aradan yıllar geçer. Baha Efendi’nin bu olaydan haberi yoktur. Beyzade Hazretleri’nin ölümünden bir süre sonra hizmetçisi Emin Efendi Baha Efendi’yi ziyarete gelir, “Sana bir şey anlatacağım Baha Efendi.” der. Sonra onu bahçede bir köşeye çekip Hac ziyareti sırasında Medine’de Osmanlı müşirinin niçin ziyarete geldiğini anlatır ve şöyle der: “Meğer Medine-i Münevvere’de Peygamberimizin kabr-i şerifinin kapısı kendiliğinden babanıza açılmış. Durumu öğrenen müşir, babayı ziyarete geldiğinde bu kapının neden babanıza açıldığını sordu. Beyzade Efendi de dedi ki: “Eğer beni ümmetliğe kabul edersen huzuruna al dedim.” işte o zaman kabri şerifin kapısı açılmış ve Beyzade Hazretleri içeri girerek bir müddet orada kalmış.” Bu olay Beyzade Hazretleri’nin 1904 yılında vefatından sonra ortaya çıkmıştır. O güne kadar bu zatın bu kadar derecesi yüksek bir veli olduğunu kestiremeyenler, onun kabrine koşarlar. Anlatılır ki, bu ilim ve irfan güneşi kendi cenazesinde de büyüklüğünü göstererek, Harputlulara olağanüstü bir gün yaşatır. Muazzam bir kalabalık Harput’un meydan ve sokaklarına sığmaz. Onu büyük bir üzüntü içerisinde şimdiki kabrinin bulunduğu yer olan Meteris Mezarlığına götürerek defnederler. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi’nin vasiyeti üzerine kendisine türbe yapılmaz. Mezarlığın çevresi demir setle çevrilerek aile kabristanlığı haline getirilir. Buradaki şahidelerinin tamamı yeşile boyanmış olup, üzerlerinde kitabeleri bulunmaktadır. Aile mezarlığının iç kısmının tabanına son yıllarda mermer taşlardan oluşan özel bir düzenleme yapılmıştır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Ahmed Çapakçuri (k.s.)
Elazığ – Harput Ulu camii avlusunda Seyyid Ahmed Çapakçuri hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Seyyid Ahmed Çapakçuri hazretleri ; Bitlis’in Çapakçur ilçesine bağlı Kür köyünde dünyaya gelmiştir. Aslen Bağdatlı olup dedeleri Seyyid Abdulhamid, vaktiyle Bağdat’tan Çapakçur’un Kür köyüne gelip yerleşmiştir. Ahmed Çapakçuri daha çocuk yaşta iken kendisinde bir takım olağanüstü haller ortaya çıkar. İlim öğrenmeye çok hevesli olmasına rağmen bir medreseye gidemediğinden dolayı çok üzülmektedir. Cami-i Kebir (Ulu Camii) imamı Hacı Tevfik Efendi’nin naklettiğine göre, Seyyid Ahmed Çapakçuri 10–12 yaşlarında dağda koyun otlatırken daha önce hiç görmediği bir zat kendisine yaklaşır. Kendisinden halini hatırını soran bu zata Ahmed Çapakçuri halinden hiç memnun olmadığını söyler. Çünkü kendisinin ilim öğrenme arzu ve hevesiyle dolu olduğunu, fakat bu yaşa kadar ancak Fatiha Suresi’ni öğrenebildiğini söyler. Ahmed Çapakçuri’nin istek ve hevesinin farkına varan bu zat, başını okşayarak ona “Allahü Teala seni ilim erbabı eylesin. Sana faydalı ilim nasip eylesin”, diye dua eder ve oradan ayrılır. Ahmed Çapakçuri başından geçen bu olayı akşam babasına anlatır. Bir müddet sonra babası onu devrin büyük Nakşî Şeyhi olan Palulu Şeyh Ali Sebti’ye götürür ve okutup, terbiye etmesi için teslim eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri ; o günden itibaren terbiyesi altına aldığı Ahmed’in manen ve maddeten en iyi şekilde eğitilmesine özen gösterir. Seyyid Ahmed Çapakçuri, on iki yaşından itibaren Ali Sebti’nin Palu’daki evlerinde büyür. Ali Sebti’nin sohbetlerine devam edip çağın alimlerinden maddi ve manevi ilimlerin öğrenimini yaparak büyük bir alim olur. Senelerce nefsiyle büyük mücadele halinde bulunup tasavvuf yolunun; Allah’a kavuşma yolunun bütün derece ve kademelerini Ali Sebti’nin eğitiminden geçerek kemal ve kemale erdirme derecesine ulaşır. Bunun sonucunda Şeyh Ali Sebti’nin en son ve en olgun halifesi olduğu kabul edilir. Seyyid Ahmed Çapakçuri kendisine halifelik verildikten sonra da Ali Sebti’nin yanından ayrılmayıp onun vefatına kadar hizmetinde bulunur, ilminden ve feyzinden istifade eder. Ali Sebti’nin (1786-1871) vefat etmesi üzerine Palu’dan ayrılarak Harput’a yerleşir. On beş yıl burada kalarak insanlara Allah’ın emir ve yasaklarını anlatır. 1906 yılında ise Siverek’e gider. Burada da sekiz yıl kaldıktan sonra 1914 yılında Viranşehir’e geçer. İki yıl Viranşehir’de kalan Ahmed Çapakçur, 1916 yılında I. Cihan Harbi münasebetiyle düşmanın Harput’a gireceğinden endişe eden Harputlunun Harput’tan göç edeceğini öğrenince, göçü engellemek için Harput’a geri döner ve hayatının geri kalan kısmını burada devam ettirir. Ahmed Çapakçuri 1921 yılında 94 yaşında bir Cuma gecesi vefat eder. Vasiyeti üzerine Harput’ta Ulu Camii avlusunda gül ağaçlarının bulunduğu köşeye defnedilir. Seyyid Ahmet Çapakçuri’nin (1830-1921) türbesi, Ulu Cami’nin giriş kapısını geçtikten hemen sonra sağ taraftadır. Daha önceleri türbesi Ulu Cami’nin giriş kapısının sol üst tarafında iken cami bahçesine park yaptırılması kararlaştırılmış, halkın tüm engellemelerine rağmen kabri Nurettin Ardıçoğlu tarafından 1969 yılında bugünkü yerine aktarılmıştır. Kabir zeminden 75 cm. kadar yükseklikte, Körpe taşı alt kaidesinin üzerine düzgün ve temiz mermer taşlarından yapılmıştır. Mezar bölümü bu kaidenin orta yerinde bulunup normal taş (veya mermer) sanduka şeklindedir. Mezarın baş ve ayak kısımlarına şahide taşları konulmuştur. Mezarın etrafı demir set ile çevrilmiştir. Seyyid Ahmed Çapakçuri’nin eski türbesinin ölümünden sonra bir yareni tarafından yaptırıldığı belirtilir. Anlatılır ki, Ahmed Çapakçuri bütün gece boyunca iki dizi üzerine oturarak sabahlardı. Yine bu halde teheccüd namazını kılabilmek için iki dizi üzerinde on beş yirmi dakika kadar uyku uyurdu. Hayatı boyunca gerek toplulukta gerekse yalnız bulundukları yerlerde diz çökerek bağdaş kurup oturduğu görülmemiştir. Bu sebeple de topukları üzerine oturaklarında yer edip nasır bağlamıştır. Rivayete göre, ayak ve dizlerinden rahatsız olan Ahmet Çapakçuri’ye bir gün yanındakiler, “Efendi! Ayakların ağrıyor. Uzat ki rahat edesin” derler. Fakat Ahmet Çapakçuri uzatmaz. Yanındakiler uzatması için ısrar edince hiddetlenip, “Ben bu kadar yaş yaşadım. Allah’ım beni görüyorsa nasıl ayağımı uzatıp yatarım” diye cevap verir. Ahmed Çapakçuri Şafii mezhebine bağlıydı. Kendi mezhebinde nasıl derin ve geniş bir bilgiye sahip ise Hanefi mezhebinde de öyle geniş ve derin bir bilgiye sahipti. İnançla ilgili hükümlerde ve ameli konulardaki sırları, hikmetleri ve incelikleri o kadar mükemmel bir tarzda açıklardı ki dinleyenler hayran kalırdı. Ahmed Çapakçuri’nin geçimini sağladığı belirli bir geliri olmamakla birlikte hüsn-ü hat ile meşgul olduğu ve geçimini de ihtiyacı miktarında onunla sağladığı söylenir. Halk arasında menkıbeleşen hayatına dair şöyle bir hikaye anlatılır. Çapakçurlu Şeyh, ömrünün son günlerinde birkaç gün yatar. Gelen giden ziyaretçilerinin arasında kimler yoktur ki… Kızı bir ara odaya girer bakar ki, babası bir güvercinle konuşuyor. Hayret eder. Kızı tarafından görüldüğünü fark edince güvercine, “Sırrımız anlaşıldı”, diye fısıldar. Güvercin uçup gittikten sonra kızına dönerek: “Kırklardandı” der. Ardından ruhunu teslim eder. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Zahiri Baba Türbesi
Elazığ – Harput’da Saruhatun camiinden Kale ye doğru çıkarken yol üzerinde Zahiriye mahallesinde yer alan Zahiri baba türbesi İçinde iki sanduka bulunur. Türbe, kare planlı, son derece küçük ve basit bir yapıdır. Muhtemelen Selçuklu çağında inşa edilmiştir. Zahiri Baba türbesinde medfun olan zatın, medresenin kurucusuna mı, yoksa sonraki devirlerde medresede hizmet veren bir zata mı ait olduğu bilinmemektedir. 1523 tarihli icmal defterindeki “Evkaf-ı Medrese-i Melik- i Zahiriye” kaydına bakılırsa ve Melik Zahir’in, bir mahalleye isim olması da göz önünde tutulursa, Harput’taki medrese ile bir ilgisi olması muhtemel gözüküyor. Türbe, Sarahatun Camii’nin yakınında, kaleye giden yolun solundadır. Mimari özelliği olmayan türbe kare planlı ve tek bölümden oluşur. Türbe kapısının üstündeki levhada sadece ‘M. Zahri Baba’ ismi ve mimarı olarak ‘Rıza oğlu Fırıncı İbrahim Aslan’ ismi yazılıdır. Halk arasında anlatıldığına göre bu türbe eskiden yokmuş. Buraya yakındaki bir çeşmenin pis suları akmaktaymış. Yıllar önce burada yaşayan Fırıncı İbrahim adında bir zat, rüyasında Mehmet Zahiri Efendi’nin kendisine, “beni bu sudan kurtarın”, dediğini görmüş. Aynı rüyayı üç gün üst üste gören Fırıncı İbrahim, bu yeri dozerle düzeltip bu türbeyi yaptırmıştır. M. Zahiri Efendi’nin kabri ile birlikte, yanında Seyyid Ahmet Efendi’nin de kabrini bulmuşlar ve ikisini de aynı türbe içine koymuşlar. Beton yapı olan türbe çatı örtülü olup demirden küçük bir kapısı ve önünde de bir dut ağacı bulunmaktadır. Harput’ta yaşayan bazı kişilerin bu türbede bazı gecelerde ışık yandığına şahit oldukları anlatılır. Sandukaların üzerinde çokça yeşil örtü ve kenarda seccadeler bulunur. Türbe, çeşitli dilek sahipleri ve hastalıklardan kurtulmak isteyenler tarafından ziyaret edilir. Bu ziyaretgaha Malatya, Mersin, Adana gibi çeşitli illerden de ziyaretçiler gelir. Ziyaretçiler arasında her kesimden kişiler bulunur. Bazı dilek sahipleri de türbenin çatısına ufak tefek taşlar atarlar. Şayet atılan taşlar çatıda kalırsa dileklerinin gerçekleşeceğine inanırlar. Ayrıca bu türbede mum yakılır. Dilekleri gerçekleşen ve şifa bulanlar adaklarını yerine getirir. Bu adaklar, Kur’an-ı Kerim, seccade, levha, yeşil örtü gibi şeylerden oluşur. Bazı ziyaretçiler de buradaki yeşil örtüleri alıp muska yapmak için kullanırken, bazıları da evlerine ve arabalarına asmak için götürürler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle]
Beşikli Baba – Elazığ
Elazığ – Harputtaki Balak Gazi heykelinin yanında Beşik(li )Baba, Harputtaki Balak Gazi heykelinin yanında, bir zamanlar Kayabaşı denilen büyük namaz meydanının baş tarafında medfundur. Türbe plânsız bir şekilde taş işçiliği ile yapılmıştır. Küçük bir penceresi vardır. Giriş kapısı da o nisbette küçüktür. Türbe önceden yapılan şekli üzerine onarım görmüştür. Mimari bir özelliği yoktur. İshak Sunguroğlu’nun eserinde bu türbenin bulunduğu yerde bir ailenin topluca şehit edilmiş olduğu ileri sürülür. Burada yatan zatların Arap ordularının Harput’u fetihleri sırasında şehit düştükleri kabul edilir. Türbede bulunan beşikten dolayı buraya “Beşikli Baba” denilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Üryan Baba – Elazığ
Elazığ – Merkez’de Kayabaşı denilen dik kayalıklara varmadan sağa doğru 100 m. kadar mesafede, tepenin Harput’a bakan yamacında medfundur. Halk arasında Tesbih Baba olarak da bilinen Üryan Baba, Kayabaşı denilen dik kayalıklara varmadan sağa doğru 100 m. kadar mesafede, tepenin Harput’a bakan yamacında medfundur. Makam bölümünü oluşturan yapı kayalıklar içindeki bir mağaranın türbeye dönüştürülmesi ile meydana getirilmiştir. Bu kayalıklara Harput’un yerli halkı eskiden “Tilki Kayalıkları” derdi. Buranın hemen yanıbaşında eski bir mezarlık vardır. Üryan Baba Türbesi ile ilgili tarihi kayıtlarda, burada bir hücre ve mescid bölümünün bulunduğu yazılıdır. Bugün ise makam bölümünün bitişiğinde bulunan tek katlı taş ve moloz karışımı olan yapı, Üryan Baba türbedarının kaldığı küçük bir evdir. Günerkan Aydoğmuş İshak Sunguroğlu’na atfen, türbe yanında bulunan mescidin eskiden tekke olarak kullanıldığını kaydeder. Bugün hücre ve mescid bölümü yıkılmış olup türbenin giriş kapısı dikdörtgen taştan yapılmış iki yan sütun üzerine konulan yarım kemerli taş bloktan oluşmuştur. Bu giriş kapısını oluşturan kemer üzerinde, “ Allah’ın ariflerinden ve Allaha karşı olan muhabbet sırrının alimlerinden, cömertliği itibariyle de Allah’ın sevdiği kullarından İsmail’in torunu, Ömer’in oğlu Hafız Muhammed büyük şehadet rütbesine nail olarak burada ölmüştür. Tanrı sırrını mukaddes etsin ”, yazısı bulunmaktadır. Türbe mezarın keşfinden hemen sonra 1861 yılında yapılmıştır. Giriş kapısından sonra sağ tarafta sanduka yer alır. Anlatıldığına göre, Harput’un Alaca Mescid Mahallesinde bir evde oturan Hacı Ali namındaki zat, bir gece rüyasında üç lüle çeşmenin önünde dururken caddeden bir devecinin yuları elinde kendine doğru geldiğini, yanına gelince devesini çökerttiğini ve Hacı Ali’yi üzerine bindirerek Üryan Baba’nın bulunduğu yere bıraktığını ve sonra gözden kaybolduğunu görür. Bu rüyanın bir kaç gece aynıyle tekrarlanması, Hacı Ali’yi hayretler içerisinde bıraksa da korkusundan derdini kimseye açamaz. Nihayet bir arefe günü kazma kürekle oğlu Süleyman’ı da yanına alarak Üryan Baba semtindeki aile mezarlığına gider. Harap ve düzeltilmesi gereken mezarları yaptıktan sonra oğluna, “Evladım! Üç gecedir rüyamda bir deveci beni üç lülenin önünde devesine bindirerek tam şuracığa getirip indiriyor ve gözümün önünde kayboluyor. Gel kazalım bakalım ne çıkacak?”, demesi üzerine Süleyman kazmaya sarılır ve bir taraftan kazar, bir taraftan küreği ile toprağı atar. Çukur bir buçuk metre kadar derinleşince, bir delik açılır. Deliği genişletirler. Ortaya bir lahit çıkar. Lahidin içerisinde bütün vaziyette çürümemiş ve bozulmamış bir cesedinbulunduğunu, yanında çok eski devirlere ait bir deste ok olduğunu ve bu okların yalnız ahşap kısımlarının çürümüş, demir kısımlarının ise sapa sağlam kalmış olduğunu görürler. Üzerini muvakkaten örterek şehre dönünce, hadiseyi müftüye ve şehrin ileri gelenlerine haber verirler. Tetkik neticesinde bu zatın mücahit ve aynı zamanda mazannenden (veli olduğu sanılan) bir kimse olduğuna hükmedilerek bir mescid ve bir de sıbyan mektebi yaptırılır. Lahidin içerisindeki zatın hüviyetine ait bir şey bulunamadığı için kendisine “Üryan Baba” denilir. Burası o günden beri de ziyaretgah olur. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi’nin sonradan manevi keşifleri neticesinde bu zatın Allah’ın sevdiği kullarından İsmail’in torunu, Ömer’in oğlu Hafız Muhammed olduğu ve burada şehid düşmüş olduğu açıklanır. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi’nin bu açıklamalarından sonra bu keşif, türbenin giriş kapısı üzerine Arapça harflerle yazılır. Sunguroğlu hikayeyi şöyle sürdürür. “ Bu şehid mezarını gördüğü rüya ile keşfeden Hacı Ali Efendi daha sonra uzun bir müddet Üryan Baba’nın türbedarlığını yapar. Bu türbedarlık babadan oğula intikal ederek evvelâ oğlu Hacı Süleyman vazifelendirilmiş, 1896 (1312.H ) tarihinde ölümü üzerine yerine torunu Mehmed Şükrü geçmiştir. Mehmed Şükrü’nün de 1903 (1324.R) tarihinde ölmesiyle bu türbedarlık küçük oğlu Mustafa Lütfi Efendi namında bir arkadaşa geçmişti. Lütfi Efendi babasının ölümünde üç aylık bir çocuktu. Kendisi çok temiz ve samimi bir hemşehrimiz olup halen yaşamakta ve Elâzığ’da oturmaktadır. Her pazar günü, yaya olarak Harput’a çıkar, Uryan Baba’ya gider, türbe ve etrafının temizliğine bakar, müsterih ve huzur içerisinde gününü bu hoş ve mübarek yerde geçirerek akşama evine döner .”İshak Sunguroğlu, türbe önündeki çeşmeye dair de ilgi çekici bir anekdot anlatır. “ Türbenin yan tarafında ufak bir çeşme göze çarpar. Hariçten gelen ziyaretçiler, bu çeşmenin bir akar çeşme olduğunu zannederlerdi. Halbuki, değildi. Müslüman ve hayır sahibi bir saka Ömer Dayı her sabah civarın en yakın pınarlarından sırtıyla 8-10 tulum su taşır, hazinesini doldururdu. Bu çeşmede abdest alıp, bu mescitte iki rekât namaz kılanların ruhlarında öyle bir ferahlık ve gönül açıklığı husule gelirdi ki, buraya bir gelen bir daha gelmek ister ve bu suretle ziyaretçileri çoğalırdı. ” Geçmişte bu yere akıl hastası olanlar ve gerçekleşmesini çok istedikleri bir muradı olanlar gidermiş. Hatta türbenin içerisinde bulunan ‘Binlik’ bir tesbihin içerisinden de murad ve şifa bulmak niyetiyle geçerlermiş. “Üryan Baba” ismi verilen bu zatın Selçukluların Anadolu’yu fethi sırasında burada Bizanslılarla savaşırken şehid düştüğü ve aynı yere defnedildiği kabul edilir. Üryan Baba türbe ve mescidi Elazığ Kültür Varlıkları Koruma Envanterinde anıtsal eser olarak kayıtlıdır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Ünzile Tenzile Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Cumhuriyet Mahallesi Mazlumlar Cami Sokak sonu ………….. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Menfi Hoca Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Hocaimat Mahallesi Hoca İsmail Efendi Sokak Tosya’da 1934 yılında vefat etmiş olan Menfi Hoca’nın türbesi Sarıkız Mezarlığında büyük bir çitlenbik ağacının altındadır. Asıl adı Hacı Ġsmail olan Menfi Hoca’nın padişah imamı iken Tosyaya sürgün edildiği, kırk sene kaldığı Tosya’da Yeni Cami’nin avlusundaki küçük bir kulübede yaşamış olduğu anlatılır. Ölümüne kadar Yeni Cami’nin tamiri, Kale Suyunun getirilmesi ve şadırvan yapımı gibi hizmetleri görülmüştür. Evliyadan bir zat olup açık kerametleri dilden dile dolaşır. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Kız Evliya Türbesi
Kastamonu – Tosya ilçesi Harsat Mahallasi Dilaver sokak sonu. Kız Evliya’nın türbesi Tosya’nın Harsat Mahallesi Dilaver Sokağının çıktığı tepenin dibindedir. Burada yatan evliya’nın kim olduğu ve ne zaman yaşadığı belli değildir. Halk arasında ‚Gavurdan kaçarken üstteki yardan düşerek öldüğü‛, söylenir. Türbenin yeri, etrafı tahta parmaklıklı küçük bir mezardan ibarettir. Civarında birkaç ardıç ağacı ile bir kiraz ağacı bulunur. Yanındaki tahta çardak türbeyi ziyarete gelenlerin yağmurdan ve rüzgardan korundukları bir sığınak gibidir. Arka taraftaki tepenin altına doğru bir mağara açılmıştır. Buradan vaktiyle türbeye su getirmek için çalışıldığı anlaşılıyor. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma…… Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Keşkekci Dede Türbesi
Kastamonu ili Tosya ilçesi Hocafakıf Mahallesi Pirinçci sokak …….. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ
Hamza Baba Türbesi
Kastamonu – Tosya – İbniselim Mahallesi Şehit Hamza Sokak Hamzababa Camii arkası Horasanlı bir ermiş olup, beraberindeki Türk oymaklarıyla 1215 yılında Tosya’ya gelerek burayı İsfendiyar Beyliğine katmış olduğu anlatılan Hamza Baba’nın Tosya İbn-i Selim Mahallesinin Hıdırlık mevkiinde yer alan türbesi, halk arasında ‚Yeşil Örtülü‛ diye bilinir. 1968’de yapılan ve aynı adı taşıyan caminin üst tarafına düşe türbe, biraz yüksekçe bir yerdedir. Eski binası yandığı için yeniden yapılmıştır. Hamza Baba türbesi iki katlı bir binadır. Etrafı mezarlıktır. Binaya önden merdivenle çıkılmakta, küçük bir kapı ile içeri girilmektedir. Odanın sağında yeşil örtülü bir sanduka vardır. Hamza Baba, Horasanlı bir ermiş olup beraberindeki Türk oymaklarıyla gelerek burayı İsfendiyar Beyliğine katmıştır. Büyük bir ihtimalle Horasan’ın Tus şehrinden gelmiş oldukları için ve Tosya’dan yetişen bazı bilgin ve şairlerin Tusi lakabını kullanmış olmaları yüzünden buraya önce Tus denilmiş, bu isim sonraları Tusya ve Tosya şeklini almıştır, denilir.. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Hakıklı Dede Türbesi
Kastamonu – Tosya – İbniselim Mahallesi Şehit Hamza Sokak Hamzababa Camii arkası Hayatı ile ilgili bilgiler yakında eklenecek. (inşallah) Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ