Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 14 / 29 · 2.869 kayıt

Şeyh Ahmed Dede ve Garipler Mezarlığı

📍 Baskil, Elazığ
Şeyh Yasin Türbesi

Şeyh Yasin Türbesi

Elazığ – Palu – Yukarı Palu mah. Hacı Yasin Efendi aslen Karakoçan ilçesinin Yoğur köyündendir. Dedesi Beyhan (Hun) köyüne yerleşmiştir. Mahmut Samini Hazretleriyle aynı dönemde yaşamış olup doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Oğlu Halil Efendinin vefatı üzerine Palu’ya yerleşir. Hacı Yasin Efendi kendi çabasıyla kendini yetiştirmiş ve irşad görevine başlamıştır. Hacı Yasin Efendi Palu ile Sığam arasındaki köprünün yapılmasına vesile olmuştur. O, köprüden gelip geçenlere “Salâvat-ı Şerife” okumalarını tavsiye ederdi. Yöre halkından Pineci Yusuf’un babası şöyle nakleder: “Hacı Yasin Efendi, Sığam köprüsünü yaptırıyordu. Annem bana bir mecidiye verdi ve “Bunu götür Hacı Yasin Efendiye ver, benim de bir katkım olsun.” dedi. Ben de bir mecidiyenin içinden on kuruşu kendime harcamak için aldım. Geri kalan parayı götürüp kendisine verdiğimde bana “Bunun on kuruşu nerde? ” diye sordu. ”Ben de utanarak ve biraz da korkarak çıkarıp on kuruşu kendisine verdim.” Vefat etmeden önce Murat nehrinden getirilen suyla naaşının yıkanmasını vasiyet etmiştir. Kendi el yazmasıyla bir Kur’an-ı Kerim mevcuttur. Şeyh Hacı Yasin Efendi (Yasin-i Hûnî)’nin türbesi eski Palu (Zeve)’ya girerken sol tarafta yer almaktadır. Kare planlı olan türbenin üstü sacla kaplı bir kubbeyle örtülüdür. Sadece makam bölümünden oluşmakta olup herhangi bir mimari özelliği bulunmamaktadır. Ayrıca türbe içindeki duvarlar beyaz fayansla kaplanmıştır. Türbenin çevresi de son derece güzel bir şekilde tertiplenip düzenlenmiştir. Şeyh Yasin Efendi’nin türbesi yöre halkınca haftanın her günü ziyaret edilmektedir. Ziyarete gelen kişiler bu türbede Kur’an-ı Kerim okumakta ve dua etmektedirler. Ziyarete her türlü hastalık için gelinmekle beraber daha çok diş rahatsızlığından dolayı gelinmekte ve dua edilerek Allah’tan şifa ümit edilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Palu, Elazığ
Osman Bedreddin Erzurumi (ks.) ( İmam Efendi )

Osman Bedreddin Erzurumi (ks.) ( İmam Efendi )

Elazığ – Harput Meteris Kabristanında Osman Bedreddin Erzurumi hazretleri (k.s.) Silsile-i Şerifi Asıl adı Hafız Osman Bedrüddin Erzurumi (1850-1924) olan İmam Efendi’nin türbesi, Harput’ta Meteris Mezarlığı’nın doğu tarafında, Buzluk Mağaraları’na giden yolun sağ üst kısmında yer alır Kare planlı ve üzeri büyük bir kubbe ile örtülü olan yapı, tek mekandan ibarettir. Türbenin aydınlatması dışarıya bakan tek pencereyle sağlanır. Burada yer alan üç mezar demir bir setle çevrilidir. Girişte sağda Mustafa Naci Efendi’nin (Muşi Efendi), ortada İmam Efendi’nin, solda (kıble tarafında) ise oğlu Muhit Efendi’nin kabirleri yer alır Yine makam bölümünde bir kabir daha bulunup bu da oğlu ve aynı zamanda halifesi olan Nureddin Efendi’ye aittir. Türbeye girmeden sağ tarafta ise halifesi Saadettin Efendi’nin kabri bulunmaktadır. Yine türbenin dışında güney cephede İmam Efendi’nin halifelerinden Sürsürülü Molla Hüseyin Efendi’nin kabri yer almaktadır. Türbenin etrafında Harput’ta yetişmiş veya hizmetlerde bulunmuş değerli âlimlerin mezarları da bulunmaktadır. Doğumu ve İlk Tahsili İmam Efendi Erzurum’un Abdurrahman Ağa Mahallesi’nde dünyaya gelir. Rivayete göre, doğduğunda adet üzerine sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur. Nakledilir ki, İmam Efendi, okunan bu ezanı ilk duyduğunda sağ elinin şahadet parmağını havaya kaldırır ve ezan bitimine kadar da elini indirmez. Babası ilim ve tasavvufi konulardaki liyakatiyle tanınmış olan Selman Sükutî Efendi, annesi Esma Hatun’dur. Osman Bedreddin üç yaşında iken babasını kaybeder. İlk derslerini Erzurum’daki hocası Mehmet Tahir Efendi’den alır ve dokuz yaşında hafız olur. Arapça’yı öğrendikten sonra tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerine yönelir. Osman Bedreddin, İslami ilimlere olan ilgisi ve kabiliyeti sebebiyle bu ilimlerde derin bilgi sahibi olmuştur. Tefsir çalışırken, Hucurat suresinin tefsirinde işaret edildiği üzere, “yaptığı amellerin, bilmeyerek işleyeceği hatâlar sebebiyle boşa gitmesinden”, korkarak çok az konuşmaya başlar Onun bu sessizliği üzerine hocaları ve arkadaşları kendisine, “Sessiz Hafız Osman Bedrettin”, demeye başlarlar. Mehmed Tahir Efendi bir gün İmam Efendi’ye “Molla Hafız! Bütün bildiklerimi sana öğrettim. Ayrıca bilmediklerimi de öğrendim. Şöyle ki, bilmediklerimi sana öğretmek için önce çalışıp öğrenmeye mecbur kaldım. Bundan ötesine gidemiyorum. Artık senin, ilmi benden daha fazla bir hocaya devam etmen gerekiyor. Bugünden itibaren ders vermeyeceğim”, der Seyyid Ahmed Merami Hazretlerine talebe olması Bunun üzerine İmam Efendi, “Dertliyim derdim derin, derdime derman için sana geldim ya Mûin” diyerek bir mürşid bulmak için Allah’a dua eder ve medreseden ayrılır. Aslında o, zahiri ilimlerde yetişmiş olup, batıni ve tasavvuf ilminde kendisini yetiştirecek bir hoca aramaktadır. Bu arayışı sırasında Buhara’daki Cami-i Kebir’de halka vaaz ve nasihat eden Seyyid Ahmed Meramî’nin bu duaya muttali olduğu ve Buhara’dan ayrılarak Erzurum’a geldiği nakledilir. Hasankale’nin ebu’l kasım köyünde üzerine aldığı imamlık vazifesini yürüten Ahmet Merami’nin yapmakta olduğu sohbetler üzerine kısa sürede ilmi ve şöhreti bütün çevreye yayılır Bu zatın ismini ve ilmini duyan İmam Efendi derhal yola çıkar. Aradığı mürşidi bir namaz vaktinde camide bulur. Seyyid Ahmed Meramî bu gencin kendisine yetiştirmesi için işaret edilen genç olduğunu anlar. Namazdan sonra “Merhaba! Hoş geldin, Hafız Osman Bedrüddin” der. Bunun üzerine Osman Bedrüddin birden bire ürperir ve hayretler içinde yaklaşarak Ahmed Meramî’nin elini öper. Daha sonra kendisinden ders almak istediğini söyler. Onun bu arzusuna Ahmed Meramî, “Buhara’dan kalkıp buraya kadar geliriz de senin gibi ilim isteyen bir talebeye ders vermez miyiz?” cevabını verir. Daha sonra Osman Bedrüddîn’i alıp evine götürür. Onun ilimdeki derecesini ölçmek için bazı sorular sorar. Sorduğu sorulara tatmin edici cevaplar alınca, onu yetiştiren hocasını metheder ve şöyle der. “Şunu bilesin ki, ilmin uçsuz bucaksız yolu neticede insanları Hakk’a ulaştırır. İlmin muhtelif safhaları ve sahneleri vardır. İlmin çeşidi çoktur. Bizim sana vereceğimiz ilim tasavvuf ilmidir.” Bir süre daha sohbet eden Ahmed Meramî, İmam Efendi’nin kendisini dikkatle ve şevkle dinlediğini görünce onun istek ve meylini anlar. Daha sonra İmam Efendi’nin istek ve arzusu doğrultusunda her gün gelip kendisinden ders alması kararlaştırılır. Böylece İmam Efendi her gün Erzurum’dan kalkar ve aralarında üç saat mesafe bulunan Alvar köyüne gider. Sabah namazını burada kıldıktan sonra Bulkasım köyüne varır, dersini alır. Yedi yıl süren bu meşakkatli eğitimin ardından Ahmet Meramî, bir gün Hafız Osman Bedrüddîn’e dönerek “Şunu bilesin ki, ilm-i zahir ile ilm-i batın birleşerek ait olduğu kalpte merkezleşti. Allah-ü Teala’ya hamd ve sena olsun, size de mübarek olsun. Benim vazifem burada tamam oldu. Ben irşada memur değilim. Sizi bu güne kadar yetiştirmekle, tasavvufî ahkamı size bildirmekle vazifeliydim. Biz memleketi, memlekettekiler de sizi arzuluyor. Varis-i enbiya meşarık-ı evliya (peygamberlerin varisi evliya güneşi) olarak bir mürşid-î kamil aramaya selahiyet kazandınız. Cenab-ı Hak hayırlısıyla muvaffak buyursun”, der ve derslerine son verir. 93 harbi ve Orduya katılması Osman Bedreddin, hocası Ahmet Meramî’nin tavsiyesi üzerine gönüllü olarak orduya katılır. Harbin başlamasının ertesi günü 8 Kasım 1877 günü Osman Bedreddin, sabah Kars kalesi (veya Ayas Paşa) Camiinden ezan okur. Bu ezan halkı düşman karşısında cesaretlendiren kıvılcım olmuştur. Erzurum halkı bu ezan sesinden çok etkilenerek camiye koşar, sabah namazını kılan halk, hızlıca evlerine dağılarak düşmanla savaşmalarına silah olarak yardımcı olacak ne varsa yanlarına alarak cepheye koşarlar. Erzurum halkının da desteğiyle ordu güçlenmiştir. Rus ordusu dağıtılarak düşman güçlerini geri çevirmeyi başarmıştır. Savaşın başladığı sabah, okuduğu ezanla halkı heyecanlandıran Osman Bedreddin, düşmanla ön saflarda çatışarak Erzurum halkına büyük bir cesaret örneği olmuştur. Okuduğu etkileyici ezan ve savaş esnasında gösterdiği cesaret ile Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın dikkatini çeker. Bu sayede Gazi Ahmed Muhtar Paşa onu 28. Alayın 3. Tabur imamlığına tayin eder Osman Bedreddin tabur imamı olduktan sonra ‘İmam Efendi’ diye anılmaya başlar. Bu vazifesi esnasında evliyânın büyüklerinden Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretlerinin oğlu ve halîfesi Seyyid Ubeydullah ile Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin halîfelerinden Kufrevî Şeyh Muhammed ve Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddîn ve Erzincanlı Terzi Baba lakabıyla meşhûr Şeyh Hayyât’ın talebelerinden Hacı Fehmi Efendilerle sohbet eder. Osman Bedreddin, 93 Harbi esnasında Erzurum cephesinde savaşmaya gelen birçok ilim ve irfan sahibi zatla tanışma fırsatı bulur. Savaş esnasında birkaç arkadaşıyla esir düşse de kaçmayı başarırlar. Harp sonrası taburu ile birlikte Diyarbakır’a tayinen naklolur. 1882’de ise vazifeli olduğu tabur Palu’ya taşınır. Seyyid Mahmud Samini hazretleri’ne intisabı O artık burada asıl hocasına kavuşur Bu mübarek zat Mahmud Samini’dir. Daha İmam Efendi gelmeden önce, onun hallerini kapalı olarak talebelerine bildirmektedir. Zaman zaman işaretler vererek, “Maşallah dokuz yaşında hafız ve fakih olmak her kulun karı değildir.” derdi. Yine bir gün, “Fesübhanallah, ilme olan gayreti hocalarını çalışmaya mecbûr ediyor.” Osman Bedreddin görevi nedeniyle Palu’da yaklaşık dört sene kalır. Burada yaşadığı ve şahit olduğu bazı olağanüstü hal ve buyruklarının manevi tesiriyle büyük bir mürşid ve tasavvuf ehli olduğunu anladığı Mahmut Samini’ye intisap eder. İmam Efendi kısa sürede tasavvufta yetişip kemale erer. Samini dergâhında on sekiz gün sülûkte kalıp Nakşîlikten tarikat icazeti alır. Palu’daki irşadı ve Vefatı Bir müddet sonra, Palu’da izindeyken Çemişgezek ilçesine nakledilen taburuna avdet eder. Artık o kendisine gelen talebeleri irşad ve manen terbiye etmeye mürşidi Mahmut Samini tarafından memur ve mezun kılınmıştır. Çemişgezek yöresindeki halka 15 yıl süresince ilim, irfan ve hakikat yüklü sohbetleriyle irşat eder. 1909 yılında tabur imamlığı vazifesinden emekli olur ve o gün için Doğu Anadolu’nun ilim ve irfan merkezi durumundaki Harput’a gider. Onun Harput’taki devresi dopdolu, hayatının en verimli ve feyizli devresi olur. Harput’ta Kurşunlu Camii’nde sohbetlerini yapar. 1911 yılında hacca giden İmam Efendi hacdan döndükten sonra irşad vazifesine Harput’ta devam eder. Ayrıca çevre il ve ilçelere de sık sık seyahatler ederek Elazığ ve Tunceli’nin merkez ve ilçeleri başta olmak üzere Keban, Ağın, Çemişgezek, Arapgir, Kemaliye (Eğin), Divriği, Kemah, Pertek, Hozat gibi civar il ve ilçelerde halka vaazlar verir ve sohbetlerde bulunur. Bu esnada da pek çok talebe yetiştirir. Hayatı boyunca kendini ilme adayan ve bu yolda oldukça önemli bir mesafe alan, ayrıca yaptığı sohbetlerle insanlara hak ve hakikati anlatan İmam Efendi, 17 Ekim 1924 tarihinde vefat eder. Harput Meteris Mezarlığına defnedilir. [toggle title=”Osman Bedreddin Efendi’nin Vasiyeti” load=”hide”] Osman Bedreddin Efendinin yakınlarına bıraktığı vasiyeti şöyledir. ”Ey benim evlâd, birâder ve akrabâlarım! İslâmiyette ve doğru yolda bulunan kardeşlerim! Benim Ehl-i sünnet vel-Cemâat mezhebi üzere bir müslüman olduğuma Cenâb-ı Hak şâhidimdir. Lütuf ve ihsânına karşı Allahü Teâlâ’ya hamd ederim. Şâyet ömrüm tamam olup, Allahü Teâlâ’nın emri üzerine âhirete göçüp, ilâhî rahmete nâil olursam, son ömrümde düşmanımız olan nefis ve şeytan tarafından şaşırtılmak istenirsem, inşâallah ben onları dinlemem. Ancak, İslâm dîninde olduğumu şimdiden işitip, kıyâmet gününde müslümanlığıma şâhitlik etmenizi istiyorum. Allahü teâlânın birliğine inanıyorum, elhamdülillah. Allahü Teâlâ’dan başka ilâh yoktur. Muhammed Aleyhisselâm O’nun kulu ve resûlüdür. Yalnız Allahü teâlâ vardır. O’nun ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. Sizden Allahü teâlânın birliğine olan bu îmânıma şâhid olmanızı istirhâm ediyorum. Ben âciz ve günahkâr bir kulum. “Allahü teâlânın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allahü teâlâ (şirkten tövbe ve îmân etmek sûretiyle) bütün günahları affeder.” (Zümer sûresi: 53) meâlindeki âyet-i kerîmesini kendime delil edinip tövbe ederek, Rabbimin rahmetine sığınıyor, Peygamber efendimizin şefâatına kavuşmayı ümid ederek gidiyorum. Evliyâullahın, Allahü teâlânın sevdiği kullarının ve Nakşibendiyye büyüklerinin bu günahkâr kula mânevî yardımlarını ümid ederim. Bilhassa Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, Muhammed Behâeddîn Buhârî, pîrim Mevlânâ Hâlid, Şeyh Ali Sebtî, hocam Mahmûd Sâminî ve babamın mânevî yardımlarını ve Allahü Teâlâ’nın katında bu fakîre şefâatçı olmalarını ihsân ve ikrâmlarından ümîd ederim. Vefât ettiğimde üzerime Kur’ân-ı kerîm okuyunuz. Allahü teâlâ bu âcize ve bütün din kardeşlerime îmân ve hüsn-i hatîme nasîb eylesin! Âmin.” [/toggle] Osman Bedreddin iki defa evlenmiştir. İlk zevcesinden Bahaeddin, Nureddin ve Muhit isminde üç erkek ve Nuriye isminde bir kızı olmuştur. İkinci hanımından en küçük erkek oğlu Ziyaeddin Uz ise, Elazığ’da Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığı yapmış ve 1989 yılında emekli olmuş, 2006’da vefat ederek babasının türbesinin yanına defnedilmiştir. Osman Bedreddin hazretlerinin Eserleri İshak Sunguroğlu, İmam Efendi’nin aynı zamanda iyi bir şair olduğunu belirtmekte ve şiirlerinden ancak bir nümunesinin bulunabildiğini söylemektedir. İlahi aşk, insan sevgisi, tevazu, hoşgörü ve kalp temizliği gibi hususlar işlenmiş olduğu bu şiirlerini divan edebiyatı nazım şekilleri ve dörtlüklerle yazmıştır. Osman Bedreddin’nin talebeleri tarafından sohbetleri not edilerek bir araya getirilmiş olan Gülzar-ı Samini adındaki mektubatı ile Gülbin-i İrşad ve Mecalis-i Saminiyye adında beş ciltlik eseri ve ayrıca kasidesi vardır Hayatına ilişkin en önemli belge, onun Osmanlıca el yazması eseri olan “ Sohbetname ” adlı kitabıdır. Sohbetname, İmam Efendi’nin İslam ahlakı, fıkıh ve çeşitli konulardaki hadislerin yorumlarından ibaret bir çalışmadır. Sohbetnamenin orijinal el yazması bugün torunu Halit Hoca’nın kütüphanesinde bulunuyor. Ayrıca tasavufi konulardaki şiirlerini kapsayan bir de Divan’ı mevcuttur. Osman Bedreddin hazretleri’nin Halifeleri 1- Seyyid Hace Musataf Naci hazretleri(ks.) ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte sağdaki kabir. 2- Seyyid Saadettin Efendi (ks.) ; Samini hazretleri’nin torunu, Kabri samini hazretlerinin türbesinin içerisinde 3- Ömer Nasuh Bilmen (ks.) ; İstanbul – Edirnekapı Sakızağacı şehitliğinde 4- Seyyid Nureddin Efend i ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 5- Seyyid Musa Kazım Harputi 6- Sürsürülü Seyyid Molla Hüseyin Efendi ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 7- Seyyid Saadettin Efendi ; Osman Bedreddin hazretleri’nin türbesinin içerisinde girişte heen karşıdaki kabir. 8- Seyyid Muhammed Mazhar Ettasi Harputi ; [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ Son dönem, Elazığ
Beyzade Efendi (ks.) (Beyzade Ali Rıza Efendi)

Beyzade Efendi (ks.) (Beyzade Ali Rıza Efendi)

Elazığ – Harput Ulu camii avlusunda Beyzade Efendi kendisini tamamen ilme ve tasavvufa verdiği için dünya malıyla hiç ilgilenmez. Harput’taki tek katlı evini kendisi hac ziyaretine gittiği sırada oğlu yıktırarak iki kata çıkarınca, oldukça üzülür, çocuklarına sitem eder. “Beni şimdiden sonra dünyaya mı bağlayacaksınız?.. Komşuların evinden yüksek oldu, onların yüzüne nasıl bakarım?” Beyzade Efendi’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Esas adı Hacı Ali Rıza Efendi (1810-1904) olan Beyzade’ye Büyük Beyzade Efendi de denir. Baba adı Hacı Bakır’dır (Hacı Bekir). Dedeleri Özbekistan bölgesinden göç ederek önce Buhara’ya, daha sonra Mısır’a gelirler, bir müddet burada kaldıktan sonra 1798 yılında Napolyon’un Mısır’ı işgali üzerine kendi boylarına bağlı 40 kadar aile ile birlikte Şam, Halep, Urfa ve oradan da Musul’a giderler. Bu gruptan bir kısmı Musul’da kalmayı tercih eder. Diğer bir grup tekrar Türkistan’a dönmek için hazırlık yaparken, Bakır Bey’in etrafındaki küçük bir grup da bunlardan ayrılarak Harput’a gelir. Bu seyahatlardan oldukça yorgun bir şekilde Harput’a ulaşan Bakır Bey, burasını İslâmi ideallerine uygun bulduğu için yerleşir. İlk defa iki kardeş Kurşunlu Medresesi’nde bir hücrede beyaz külah imal ederek ailesinin maişetini karşılamaya çalışmış, bu arada kendilerini ilme vermeyi de ihmal etmemişlerdir. Hacı Bakır’ın oğlu olan Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi , 1810 yılında Harput’ta dünyaya gelir. Hacı Mahmut Efendi isminde bir de büyük kardeşi vardır. Babalarının ilme düşkünlüğü çocuklarını da ilme yöneltir. Beyzade Hazretleri önce Şeyhü’l Ulema Hacı Ali Efendi’den, daha sonra Harput’un büyük alimi Dağıstanlı (Mehmet Efendi) Hoca’dan dersler alır. Kabiliyeti ve öğrenme arzusu yüzünden hocaları da Beyzade’yi çok severler. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi ilim tahsilini sürdürürken tasavvufa da ilgi duyar. O, bu ilgiyi daha çok Dağıstanlı Hoca’dan almıştır. Kısa zamanda büyük merhaleler kateder. Durup dinlenmeden bilgisini geliştirir. Dağıstanlı Hoca’nın en başarılı talebelerinden birisidir. Harput halkı kısa zamanda Beyzade’yi sevmeye başlar. Ne var ki, Dağıstanlı Hoca ona icazetini veremeden ölmüştür. O, ölüm döşeğinde iken kendi yerine müderrisliğe Beyzade’nin getirilmesini vasiyet eder. İbrahim Paşa Medresesi sahibi Çötelizade Sırma Hatun’a, “B en yakında öleceğim, ölümümden sonra müderrislik için bir çok dedikodular, hatta kavgalar olacaktır. Sana vasiyet ediyorum, benim yerimi ancak Beyzade Ali Rıza doldurabilir. Müderrisliği ona vereceksin. Şayet başkalarına verecek olursan kıyamet gününde saçlarından tutup seni sürüm sürüm süründürürüm ”, der. Hakikaten Dağıstanlı Hoca’nın ölümünden sonra dedikodular başlar. Bunun üzerine Antep ulemasından meşhur Küçük Ali Efendi kendisine gıyaben bir icazetname gönderir. Ancak bundan sonra İbrahim Paşa Medresesinde müderrisliğe başlar. Beyzade Efendi’nin ilk hanımı Sarını köyü beylerinden birinin kızı olan Emine Hanımdır. Bu köyde hanımından kalan oldukça geniş arazileri vardır. Ama o, bu arazilerle pek fazla ilgilenmez. Önceleri bu arazileri köyde tembih ettiği kişiler çekip çevirirler; daha sonra bu hanımından olan oğlu Mehmet Nuri Efendi büyüyünce bu işleri ona bırakır. Beyzade Hazretleri’nin hanımı (Sarınılı) öldükten sonra evliliğini Hoş Köyü’nden yapar. Bu hanımından kalan arazilere de yine bu hanımının oğlu olan Baha Efendi (Bahaeddin Efendi) bakar. Beyzade Efendi kendisini tamamen ilme ve tasavvufa verdiği için dünya malıyla hiç ilgilenmez. Harput’taki tek katlı evini kendisi hac ziyaretine gittiği sırada oğlu yıktırarak iki kata çıkarınca, oldukça üzülür, çocuklarına sitem eder. “Beni şimdiden sonra dünyaya mı bağlayacaksınız?.. Komşuların evinden yüksek oldu, onların yüzüne nasıl bakarım?” Kendisi tasavvufta yüksek bir takvaya sahiptir ve yıllarca halkı irşat eder. On binlerce insana ilmi ve Müslümanlığı öğretir. Yaşadığı çağın en büyük alimlerinden birisidir. Gerek Nakşi, gerekse Kadiri ve diğer tarikatların usûl ve erkanını en iyi şekilde bilmektedir. [toggle title=”Beyzade hazretleri’nin Menkıbeleri ” load=”hide”] Menkıbeleri …….Halk arasında onu menkıbeleştiren olaylardan biri şöyle nakledilir. “Deli Mustafa, dedik ya, bazen çıplak gezer. Bir gün yine sokaklarda çıplak gezerken Beyzade Hoca görür ve kızgınlıkla bağırır: -Mustafa bu ne hal, çabuk git üzerini giy! Mustafa, buruk saygın bir insan tarafından azarlanmanın, verdiği utançla oradan ayrılır. O gece Beyzade Hoca’nın rüyasına giren Peygamber Efendimiz, Hoca’ya: -Mustafa’ya dokunma, der. Beyzade Hoca: -Ya Resulallah, ya şeriatı kaldır, ya Mustafa’yı giydir, diye karşılık verir. Sabah olur. Hoca yine Harput’un dar sokaklarında Mustafa ile karşılaşır. Bakar ki, Mustafa giyinmiş, memnun bir ifade ile: -Aferin Mustafa, bak ne iyi olmuş. Mustafa sitemkâr, Hoca’ya dönerek: -Baba boş ver, sana Resulallah bile söz anlatamadı, der ve uzaklaşır.” …..Bir gün Urfalı Nakşibendi şeyhlerinden Mehmet Ruhavi Hazretleri Elazığ’ın Aksaray Mahallesinde oturan Latif Ağa’nın konağına gelmiştir. Latif Ağa Mehmet Rehavi Hazretleri’nin mürididir. Rehavi Hazretleri buradaki konuşmalardan Beyzade’nin ününü duyunca, onu Harput’tan Aksaray’a çağırtır. (Aksaray o yıllarda ovada bir köydür) Rehavi Hazretleri’nin çevresindekiler Beyzade’nin gelmeyeceğini düşünerek, “Efendi, o büyük bir âlimdir. Sizi tanımayacağından gelmeyebilir,” derler. Rehavi Hazretleri, “Siz gidin çağırın, o gelir.” der. Durum Harput’ta bulunan Beyzade’ye iletilince, “Kimdir bu Urfalı Şeyh” diye sorar. Çağırmak için gelenler: “Efendi o Urfalı bir Nakşi şeyhidir. Bir de çubuğu var, tütün içiyor.” derler. Beyzade Hazretleri, “Allah, Allah, tütün de mi içiyor?” diye şaşkınlık gösterir. Sonra da kalkıp Aksaraylı Latif Efendi’nin konağına gelir. Mehmet Rehavi Hazretleri ile uzun bir halvete dalarlar. Bu Urfalı Nakşi şeyhi bakar ki Beyzade Hazretleri ilmin güneşidir. Ona kendisinin vereceği bir şey yoktur. Urfa’ya döndükten bir müddet sonra, bu sefer de Beyzade Hazretleri ve Latif Ağa Urfa’ya Rehavi Hazretleri’ni görmeye giderler. Orada tam yedi ay misafir olurlar. Bu süre içerisinde hep ilmi ve dini sohbetler yapılır. Gece yarılarına kadar süren bu sohbetlerden her ikisi de sonsuz zevk alırlar. Nihayet Mehmet Rehavi Hazretleri Beyzade’ye inabe vererek Urfa’da onu sülûka sokar. Sülük süresi bittikten sonra Beyzade Hazretleri’ne gerekli icazeti verip, onu irşadla görevlendirir. Böylece, önce Harput’ta Şeyhü’l Ulema Ali Efendi ve Dağıstanlı Hoca’dan, daha sonra Urfa’daki Nakşibendi Şeyhi Mehmet Rehavi Hazretlerinden gerekli ders ve icazeti alan Beyzade Hazretleri’nin, tarikat geleneğine uygun bir şekilde mürşidliği tasdik edilmiş olur. …..Bir gün ona Kövenk köyünde, Hacı Ömer Hüdai Baba diye birinin çıkıp şeyhlik yaptığını, tarikatının da Kadirilik olduğunu söylerler. Bunun üzerine Hacı Ömer Hüdai Baba’ya 40 sual yazarak yollar. O, gelen bu cevaplarla yetinmeyip bir cuma günü bizzat Harput’a gelerek, zikirlerini göstermelerini ister. Hacı Ömer Hûdaî Baba gelmez ama, ihvanlarını Harput’a yollar. Bunları halk da merak etmektedir. Bir grup ihvan, önde tarikat sancağı, arkalarında müritler ve ellerinde elvaneler, çırpaneler, kudümler Harput halkına bir geçit töreni yaparlar. Cuma namazı kılındıktan sonra cami içinde bir zikir sergilenir. Beyzade bunları sonuna kadar seyreder. Zikir bittikten sonra ihvanların başında gelen Palulu Muhammed Baba’ya, “Ömer Baba’ya selamımı götürün. Kadiriliği bu minval üzre yürütsün” der. …….Anlatılır ki, Beyzade Efendi bir sene hacca gitmeye karar verir. Arkadaşları ile anlaşıp, para biriktirmeye başlar. Hanımı o sene hamiledir. Bir gün hanımı yatakta yatarken dışarıdan et kokusu gelir. Canı bu etten yemek ister ve Beyzade Efendiye, “Efendi! Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git benim hatırım için bir parça isteyiver. Canım çekti.” deyince, Beyzade Efendi, “Heey hatun hey!. Bu kadar zenginliğimiz boşunaymış meğer. İstediğin et olsun, kebab olsun. Hemen çarşıya gidip, en alasından sana kebap getiririm.” cevabını verir. Hanımının ısrarla bu kızaran etten istemesi üzerine, Beyzade Efendi üzgün bir şekilde dışarı çıkar. Bu kokunun fakir bir komşularının evinden geldiğini anlar. Utanarak kapıyı çalar ve ayaküstü mevzuyu söyler. Kapıyı açan kadıncağız, “Olmaz efendim! Pişirdiğim et size layık değildir.” der. Beyzade Efendinin ısrarı üzerine kadın gerçeği söylemek mecburiyetinde kalır ve, “Efendim! Üç günden beri çoluk-çocuk açız. Çocukların ağlamalarına fazla dayanamadığım için, sokakta bir köpek yakalayıp kestim. İşte kızaran et budur. Çocuklarımın seslerinin kesilmesi için kızartıyorum. Onları oyalıyorum.” der. Bu durum karşısında gözleri yaşaran Beyzade Efendi, hemen evine dönerek hac için ayırdığı paranın büyük kısmını kadına verir. Geri kalanını çevresindeki fakirlere dağıtır ve hacca gitmekten vaz geçer. Arkadaşları ile kararlaştırdıkları gün gelince,Beyzade Efendi arkadaşlarına hacca gidemeyeceğini söyler. Sebebini öğrenmek isteseler de, Beyzade Efendi söylemez. Bunun üzerine arkadaşları yola koyulur. Uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra Mekke’ye varan arkadaşları hayret içinde kalırlar. Çünkü Beyzade Efendi kendilerinden önce gelmiştir. Bazıları, “Eğer bizden sonra yola çıkmış olsaydı, mutlaka bizi gelip geçerdi. Biz de onu görürdük. Ama böyle bir şey olmadı.” derler. Kabe’nin tavafı esnasında, namaz kılarken, Arafat’a çıkarken hep en ön saflarda Beyzade Efendiyi görürler. Harput’a döndüklerinde Beyzade Efendiye bu durumun hikmetini sorarlar. O da, “Hayır ve hasenat yüzünden. Siz Kabe’ye yürümekle mi varıldığını sanırsınız?” dedikten sonra, olanların hepsini anlatır. Denilir ki, bundan sonra Harput’ta fakirler hiç bir zaman muhtaç duruma düşmez. Zenginler fakir aramak için birbiriyle yarışırlar. …..Anlatılır ki, Diyarbakır eşrafından Mesut Bey, Beyzade Hazretleri’nin ismini duyduğu için onu görmeye gelir. Akşam Beyzade Hazretleri’nin evinde misafir kalarak bir sohbet toplantısına katılır. Uzun süren bu sohbet gecesinden sonra Beyzade Hazretleri misafirini yatırır, kendisi de gece ibadetine çekilir. Bir süre sonra Mesut Bey uyanır bakar ki, Beyzade Hazretleri namaz kılmaktadır. Tekrar yerine gelir ve yatar. Gecenin bir vaktinde yeniden uyanır, tekrar Beyzade’yi namazda görür. Bu durum bir kaç defa olunca içinden, “Be herif, başın göğe mi değecek?” der. Yattığı yerde bunları mırıldanırken bir de bakar ki gökyüzünde yıldızlargörünmektedir. Gözlerine inanamaz. Tekrar bakar, yine yıldızları görür. Oysa evin üzeri kapalıdır. Birden irkilir. Başını yorganın altına sokar. Biraz vakit geçtikten sonra yeniden yorganın altından başını çıkarır ve bakar, bu sefer gökyüzünü değil, tavanı görür. Uykusu iyice kaçmıştır. Beyzade Hazretleri’nin büyük bir zat olduğunu anlar, içinden böyle bir zatın oğluna kızını vermeyi düşünür. Sabah olunca durumu Beyzade Hazretleri’ne açar. Allah da kısmet ettiği için Mesut Bey’in kızıyla Baha Efendi evlenirler. …..Anlatıldığına göre, Ulukent’te civardaki insanların yardımıyla geçinen çok fakir bir kişi varmış. Bu kişi vefat ettiğinde civardaki insanlar cenazesini kaldırmaya çalışırken bir de bakarlar ki Beyzade Efendi gelir ve cenazeyi kendisinin kaldıracağını söyler. Böylece Beyzade Efendi mevtayı yıkayıp kefene sarar ve tam tabuta konulacağı sırada, halk arasında “Deli Mustafa” diye bilinen kişi “Tabut boş, Tabut boş” diye birkaç kez bağırır. Cemaatin içinden bu olay karşısında şaşkınlık içine düşen bir kişi defin işlemi tamamlandıktan sonra Beyzade Efendi’nin yanına yaklaşır ve Deli Mustafa’nın neden böyle bir şey söylediğini sorar. Bunun üzerine Beyzade Efendi, ölen kişinin takva sahibi biri olduğunu,rüyasına gelen Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in isteği üzerine bu kişinin cenazesine geldiğini, ancak tabuta konulacağı esnada melekler tarafından götürüldüğünü ve Deli Mustafa’nın da bu olayı gördüğünü söyler. [/toggle] Beyzade Hazretleri çevrede uydurma şeyhlik yapanları da sıkı bir takibe almıştır. O, etrafında bu kadar ilgi ve itibar görmesine rağmen gösteriş ve ihtişamı asla sevmez. Halka karşı mütevazidir. Herkese gerekli saygıyı gösterir. Evine gidip gelirken bile ara sokakları tercih eder, kendisinden dolayı kimsenin rahatsız olmasını istemez. Bu gidiş gelişlerde başını kaldırıp hiç bir yana bakmaz. Çok az konuşur, çok az tebessüm eder. Onun en çok dikkat ettiği şeylerden birisi de temizliktir. İslâmiyetin temizlik konusundaki görüşlerini her fırsatta etrafına sık sık anlatır. Harput’ta Ömer Naimi Efendi, Hafız Öğe, Hacı Muharrem Hilmi Efendi’nin üzerinde büyük emeği vardır. Ayrıca icazet verdiği kişiler de bulunmaktadır. Bunlar, büyük oğlu Hacı Mehmet Nuri, Köse Sefer, Hacı Reşit, Müsevvit Ahmet, Kadızade Sadık, Hekimhan Müftüsü Kozagözzade Mahmut, Gergerizade Hacı Ali, Uzun Eminzade Alay Müftüsü Sait, Abdusselamzade Hakkı gibi zatlardır. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi uzun boylu, iri cüsseli, geniş omuzlu bir zat olup gözleri ela, sakalı beyaz ve uzun, yüzü çok sevimli ve nuranidir. Başına beyaz fes giyer, bu beyaz fesin üzerine kışın büyük ve yeşil sarık, yazın beyaz sarık sarar. Üzerindeki elbisesi mavi ya da lacivert şalvar, yazın Antep alacasından iki etekli entari, yahut limon küfü renginde cübbedir. Sokağa çıktığı zaman elinde uzun bir asa bulunur. Anlatılır ki, onun İslami konuda alimliği, herkesin onu sevip sayması, bazı Ermenileri rahatsız eder. Bir gün şehirdeki Ermeni komitacılar Beyzade’yi öldürmeye karar. verirler. Bunun için silahlı dört beş Ermeni ona pusu hazırlayarak gecenin karanlığında dar sokaklardan birinde öldüreceklerdir. Ermeni suikastçiler bakarlar ki o camiden çıktıktan sonra etrafında bir bölük asker onu korumaktadır. Plânlarını bir sonraki geceye ertelerler. İkinci gece de aynı durumla karşılaşınca, üçüncü geceye ertelerler. Beyzade durumu farkeder. Bir gece bunları önüne katarak mahallelerine kadar kovalar. Böylece bu hain plânlarından vazgeçerler. Halbuki Beyzade evine hep tek başına gidip gelmektedir. O, namazlarını çoğunlukla Sarahatun Camii’nde kılmaktadır. Buranın anahtarının biri de kendisindedir. Cami müezzini Perili Hafız her sabah ezan okumaya geldiğinde onu mihrabın önünde namaz kılarken görür. Bir gün ondan önce gelmeye karar verir. Ezandan bir saat önce camiye girdiğinde, Beyzade Hazretleri’ni yine mihrabın önünde görür ve, “ Yarın daha erken geleyim ” der. İkinci gece iki saat önce gelmesine rağmen görür ki, Beyzade yine camidedir. Bunun üzerine Perili Hafız gece yarısı camiye gelmeye karar verir. Saat on iki sıralarında Sarahatun’a gelir. Cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açacağı sırada arkasından bir ses, “Dur açma” der. Perili Hafız biraz ürpererek dönüp arkasına bakar. Seslenen Beyzade’dir. “Hafız” der, “Kırk yıldır bu camiyi ilk ben açıyorum, bırakmam sen açasın.” Bunun üzerine Perili Hafız geri çekilerek camiyi Beyzade’nin açmasına müsade eder. Anlatılır ki, bu insan-ı kâmil, bu büyük veli kırk yıldır camiye hep böyle gelerek, hem nafile namazlarını kılmış, hem de tesbih çekmiştir. Beyzade Hazretleri vatanseverliğin İslam dininde önemli bir yeri olduğunu 1877 yılında başlayan Osmanlı- Rus savaşında gösterir. Harput halkını konuşmalarıyla heyecana getiren Beyzade, başta kendisi ve oğlu Mehmet Nuri olmak üzere torunu Halit Efendi’yi de gönüllü yazdırarak Ruslar’a karşı savaşmak için Erzurum’a gider. Harput’tan yola çıkan bu bir avuç gönüllü kahramanın at, silah ve diğer levazımatını bizzat Beyzade kendi bütçesinden karşılar. Gittiği Erzurum cephesinde büyük yararlılıklar göstererek geri döner. O böyle bir anda her Müslümanın ne yapması gerektiğini göstermeye çalışmıştır. 1883 yılında Mamuretü’l-Aziz evkaf komisyonu reisliği yapmış olup “Mekke Mollalığı” unvanına sahiptir. Beyzade Hazretleri uzun zamandır arzulayıp da çeşitli nedenlerle yapamadığı hac ziyareti için hazırlıklara başlar. Bu sefer oğlu Baha Efendi ve hacda hizmetlerini görecek evdeki yardımcısı Emin Efendiyi de yanına alır. Para harcama işini oğlu Baha Efendi’ye havale etmiştir. Yol boyu çeşitli şehirlerde rastladıkları fakirlere verecekleri sadaka miktarını Beyzade Hazretleri tayin eder. Her yoksula üç kuruş, beş kuruş vererek yollarına devam ederler. Bir gün genç biri onlardan sadaka ister. Beyzade oğlu Baha’ya dönerek, “Şuna yirmi kuruş ver” der. Baha Efendi tereddütsüz yirmi kuruşu çıkarır verir ama, içinden, “Yahu bu babamın işlerine de bir türlü akıl erdiremiyorum. Çok yoksul görünen yaşlı kimselere üç kuruş, beş kuruş ver diyor, bu aslan gibi gence yirmi kuruş ver dedi.”, diye geçirir. Bir müddet sonra Beyzade Hazretleri oğluna dönerek, “Sen bu işlere karışma oğlum. Öncekiler parayı kendileri için istediler. Bu genç adam (Allah’ın veli kullarından ya da) Hızır Aleyhisselam’dır. Topladığı paraları fukaralara dağıtacak.” deyince, Baha Efendi bakar ki babası kendi içinden geçenleri de bilmektedir. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaşırlar. Hac görevini ifa ettikten sonra dönüşte Medine’ye geçip yüce Peygamber’in kabr-işeriflerini ziyarete giderler. Beyzade önce tek başına türbenin kapısına gelir. Kapı önünde nöbetçiler vardır. Gelenler türbenin dışından ziyaretlerini yapıp giderler. Oysa Beyzade Hazretleri türbe kapısının tam karşısında durunca, kapı kendiliğinden açılıverir. Nöbetçiler şaşırırlar. Beyzade Hazretleri açılan kapıdan içeri girer. Kapı tekrar kapanır. Bir süre sonra Beyzade yeniden açılan kapıdan dışarı çıkar. Durumu şaşkınlık içinde seyreden nöbetçiler, hiç rastlamadıkları bu olayı oranın Osmanlı Paşası’na bildirirler. Padişahın bu konuda emri de vardır. Burada meydana gelebilecek her olağanüstü olayın kendisine bildirilmesini istemiştir. Kısa bir süre sonra orada görev yapan “müşir” unvanlı Paşa, Beyzade Hazretleri’ni bulur. Önce Baha Efendi ve hizmetçisinin dışarı çıkmasını ister. Baha Efendi olanlara bir anlam veremez. Beyzade Hazretleri, “Emin Efendi kalsın. O bizdendir.” diyerek hizmetçiyi odada bırakır. Müşir içeride Beyzade Hazretleri ile bir süre konuşarak çıkıp gider. Peygamber Efendimizin kabr-i şerifleri şimdiye kadar iki kişiye açılmıştır. Bunlardan biri de Beyzade Hazretleridir. Aradan yıllar geçer. Baha Efendi’nin bu olaydan haberi yoktur. Beyzade Hazretleri’nin ölümünden bir süre sonra hizmetçisi Emin Efendi Baha Efendi’yi ziyarete gelir, “Sana bir şey anlatacağım Baha Efendi.” der. Sonra onu bahçede bir köşeye çekip Hac ziyareti sırasında Medine’de Osmanlı müşirinin niçin ziyarete geldiğini anlatır ve şöyle der: “Meğer Medine-i Münevvere’de Peygamberimizin kabr-i şerifinin kapısı kendiliğinden babanıza açılmış. Durumu öğrenen müşir, babayı ziyarete geldiğinde bu kapının neden babanıza açıldığını sordu. Beyzade Efendi de dedi ki: “Eğer beni ümmetliğe kabul edersen huzuruna al dedim.” işte o zaman kabri şerifin kapısı açılmış ve Beyzade Hazretleri içeri girerek bir müddet orada kalmış.” Bu olay Beyzade Hazretleri’nin 1904 yılında vefatından sonra ortaya çıkmıştır. O güne kadar bu zatın bu kadar derecesi yüksek bir veli olduğunu kestiremeyenler, onun kabrine koşarlar. Anlatılır ki, bu ilim ve irfan güneşi kendi cenazesinde de büyüklüğünü göstererek, Harputlulara olağanüstü bir gün yaşatır. Muazzam bir kalabalık Harput’un meydan ve sokaklarına sığmaz. Onu büyük bir üzüntü içerisinde şimdiki kabrinin bulunduğu yer olan Meteris Mezarlığına götürerek defnederler. Beyzade Hacı Ali Rıza Efendi’nin vasiyeti üzerine kendisine türbe yapılmaz. Mezarlığın çevresi demir setle çevrilerek aile kabristanlığı haline getirilir. Buradaki şahidelerinin tamamı yeşile boyanmış olup, üzerlerinde kitabeleri bulunmaktadır. Aile mezarlığının iç kısmının tabanına son yıllarda mermer taşlardan oluşan özel bir düzenleme yapılmıştır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ önemli, Elazığ
Seyyid Ahmed Çapakçuri (k.s.)

Seyyid Ahmed Çapakçuri (k.s.)

Elazığ – Harput Ulu camii avlusunda Seyyid Ahmed Çapakçuri hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Seyyid Ahmed Çapakçuri hazretleri ; Bitlis’in Çapakçur ilçesine bağlı Kür köyünde dünyaya gelmiştir. Aslen Bağdatlı olup dedeleri Seyyid Abdulhamid, vaktiyle Bağdat’tan Çapakçur’un Kür köyüne gelip yerleşmiştir. Ahmed Çapakçuri daha çocuk yaşta iken kendisinde bir takım olağanüstü haller ortaya çıkar. İlim öğrenmeye çok hevesli olmasına rağmen bir medreseye gidemediğinden dolayı çok üzülmektedir. Cami-i Kebir (Ulu Camii) imamı Hacı Tevfik Efendi’nin naklettiğine göre, Seyyid Ahmed Çapakçuri 10–12 yaşlarında dağda koyun otlatırken daha önce hiç görmediği bir zat kendisine yaklaşır. Kendisinden halini hatırını soran bu zata Ahmed Çapakçuri halinden hiç memnun olmadığını söyler. Çünkü kendisinin ilim öğrenme arzu ve hevesiyle dolu olduğunu, fakat bu yaşa kadar ancak Fatiha Suresi’ni öğrenebildiğini söyler. Ahmed Çapakçuri’nin istek ve hevesinin farkına varan bu zat, başını okşayarak ona “Allahü Teala seni ilim erbabı eylesin. Sana faydalı ilim nasip eylesin”, diye dua eder ve oradan ayrılır. Ahmed Çapakçuri başından geçen bu olayı akşam babasına anlatır. Bir müddet sonra babası onu devrin büyük Nakşî Şeyhi olan Palulu Şeyh Ali Sebti’ye götürür ve okutup, terbiye etmesi için teslim eder. Şeyh Ali Sebti hazretleri ; o günden itibaren terbiyesi altına aldığı Ahmed’in manen ve maddeten en iyi şekilde eğitilmesine özen gösterir. Seyyid Ahmed Çapakçuri, on iki yaşından itibaren Ali Sebti’nin Palu’daki evlerinde büyür. Ali Sebti’nin sohbetlerine devam edip çağın alimlerinden maddi ve manevi ilimlerin öğrenimini yaparak büyük bir alim olur. Senelerce nefsiyle büyük mücadele halinde bulunup tasavvuf yolunun; Allah’a kavuşma yolunun bütün derece ve kademelerini Ali Sebti’nin eğitiminden geçerek kemal ve kemale erdirme derecesine ulaşır. Bunun sonucunda Şeyh Ali Sebti’nin en son ve en olgun halifesi olduğu kabul edilir. Seyyid Ahmed Çapakçuri kendisine halifelik verildikten sonra da Ali Sebti’nin yanından ayrılmayıp onun vefatına kadar hizmetinde bulunur, ilminden ve feyzinden istifade eder. Ali Sebti’nin (1786-1871) vefat etmesi üzerine Palu’dan ayrılarak Harput’a yerleşir. On beş yıl burada kalarak insanlara Allah’ın emir ve yasaklarını anlatır. 1906 yılında ise Siverek’e gider. Burada da sekiz yıl kaldıktan sonra 1914 yılında Viranşehir’e geçer. İki yıl Viranşehir’de kalan Ahmed Çapakçur, 1916 yılında I. Cihan Harbi münasebetiyle düşmanın Harput’a gireceğinden endişe eden Harputlunun Harput’tan göç edeceğini öğrenince, göçü engellemek için Harput’a geri döner ve hayatının geri kalan kısmını burada devam ettirir. Ahmed Çapakçuri 1921 yılında 94 yaşında bir Cuma gecesi vefat eder. Vasiyeti üzerine Harput’ta Ulu Camii avlusunda gül ağaçlarının bulunduğu köşeye defnedilir. Seyyid Ahmet Çapakçuri’nin (1830-1921) türbesi, Ulu Cami’nin giriş kapısını geçtikten hemen sonra sağ taraftadır. Daha önceleri türbesi Ulu Cami’nin giriş kapısının sol üst tarafında iken cami bahçesine park yaptırılması kararlaştırılmış, halkın tüm engellemelerine rağmen kabri Nurettin Ardıçoğlu tarafından 1969 yılında bugünkü yerine aktarılmıştır. Kabir zeminden 75 cm. kadar yükseklikte, Körpe taşı alt kaidesinin üzerine düzgün ve temiz mermer taşlarından yapılmıştır. Mezar bölümü bu kaidenin orta yerinde bulunup normal taş (veya mermer) sanduka şeklindedir. Mezarın baş ve ayak kısımlarına şahide taşları konulmuştur. Mezarın etrafı demir set ile çevrilmiştir. Seyyid Ahmed Çapakçuri’nin eski türbesinin ölümünden sonra bir yareni tarafından yaptırıldığı belirtilir. Anlatılır ki, Ahmed Çapakçuri bütün gece boyunca iki dizi üzerine oturarak sabahlardı. Yine bu halde teheccüd namazını kılabilmek için iki dizi üzerinde on beş yirmi dakika kadar uyku uyurdu. Hayatı boyunca gerek toplulukta gerekse yalnız bulundukları yerlerde diz çökerek bağdaş kurup oturduğu görülmemiştir. Bu sebeple de topukları üzerine oturaklarında yer edip nasır bağlamıştır. Rivayete göre, ayak ve dizlerinden rahatsız olan Ahmet Çapakçuri’ye bir gün yanındakiler, “Efendi! Ayakların ağrıyor. Uzat ki rahat edesin” derler. Fakat Ahmet Çapakçuri uzatmaz. Yanındakiler uzatması için ısrar edince hiddetlenip, “Ben bu kadar yaş yaşadım. Allah’ım beni görüyorsa nasıl ayağımı uzatıp yatarım” diye cevap verir. Ahmed Çapakçuri Şafii mezhebine bağlıydı. Kendi mezhebinde nasıl derin ve geniş bir bilgiye sahip ise Hanefi mezhebinde de öyle geniş ve derin bir bilgiye sahipti. İnançla ilgili hükümlerde ve ameli konulardaki sırları, hikmetleri ve incelikleri o kadar mükemmel bir tarzda açıklardı ki dinleyenler hayran kalırdı. Ahmed Çapakçuri’nin geçimini sağladığı belirli bir geliri olmamakla birlikte hüsn-ü hat ile meşgul olduğu ve geçimini de ihtiyacı miktarında onunla sağladığı söylenir. Halk arasında menkıbeleşen hayatına dair şöyle bir hikaye anlatılır. Çapakçurlu Şeyh, ömrünün son günlerinde birkaç gün yatar. Gelen giden ziyaretçilerinin arasında kimler yoktur ki… Kızı bir ara odaya girer bakar ki, babası bir güvercinle konuşuyor. Hayret eder. Kızı tarafından görüldüğünü fark edince güvercine, “Sırrımız anlaşıldı”, diye fısıldar. Güvercin uçup gittikten sonra kızına dönerek: “Kırklardandı” der. Ardından ruhunu teslim eder. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Zahiri Baba Türbesi

Zahiri Baba Türbesi

Elazığ – Harput’da Saruhatun camiinden Kale ye doğru çıkarken yol üzerinde Zahiriye mahallesinde yer alan Zahiri baba türbesi İçinde iki sanduka bulunur. Türbe, kare planlı, son derece küçük ve basit bir yapıdır. Muhtemelen Selçuklu çağında inşa edilmiştir. Zahiri Baba türbesinde medfun olan zatın, medresenin kurucusuna mı, yoksa sonraki devirlerde medresede hizmet veren bir zata mı ait olduğu bilinmemektedir. 1523 tarihli icmal defterindeki “Evkaf-ı Medrese-i Melik- i Zahiriye” kaydına bakılırsa ve Melik Zahir’in, bir mahalleye isim olması da göz önünde tutulursa, Harput’taki medrese ile bir ilgisi olması muhtemel gözüküyor. Türbe, Sarahatun Camii’nin yakınında, kaleye giden yolun solundadır. Mimari özelliği olmayan türbe kare planlı ve tek bölümden oluşur. Türbe kapısının üstündeki levhada sadece ‘M. Zahri Baba’ ismi ve mimarı olarak ‘Rıza oğlu Fırıncı İbrahim Aslan’ ismi yazılıdır. Halk arasında anlatıldığına göre bu türbe eskiden yokmuş. Buraya yakındaki bir çeşmenin pis suları akmaktaymış. Yıllar önce burada yaşayan Fırıncı İbrahim adında bir zat, rüyasında Mehmet Zahiri Efendi’nin kendisine, “beni bu sudan kurtarın”, dediğini görmüş. Aynı rüyayı üç gün üst üste gören Fırıncı İbrahim, bu yeri dozerle düzeltip bu türbeyi yaptırmıştır. M. Zahiri Efendi’nin kabri ile birlikte, yanında Seyyid Ahmet Efendi’nin de kabrini bulmuşlar ve ikisini de aynı türbe içine koymuşlar. Beton yapı olan türbe çatı örtülü olup demirden küçük bir kapısı ve önünde de bir dut ağacı bulunmaktadır. Harput’ta yaşayan bazı kişilerin bu türbede bazı gecelerde ışık yandığına şahit oldukları anlatılır. Sandukaların üzerinde çokça yeşil örtü ve kenarda seccadeler bulunur. Türbe, çeşitli dilek sahipleri ve hastalıklardan kurtulmak isteyenler tarafından ziyaret edilir. Bu ziyaretgaha Malatya, Mersin, Adana gibi çeşitli illerden de ziyaretçiler gelir. Ziyaretçiler arasında her kesimden kişiler bulunur. Bazı dilek sahipleri de türbenin çatısına ufak tefek taşlar atarlar. Şayet atılan taşlar çatıda kalırsa dileklerinin gerçekleşeceğine inanırlar. Ayrıca bu türbede mum yakılır. Dilekleri gerçekleşen ve şifa bulanlar adaklarını yerine getirir. Bu adaklar, Kur’an-ı Kerim, seccade, levha, yeşil örtü gibi şeylerden oluşur. Bazı ziyaretçiler de buradaki yeşil örtüleri alıp muska yapmak için kullanırken, bazıları da evlerine ve arabalarına asmak için götürürler. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle]

📍 Elazığ
Beşikli Baba – Elazığ

Beşikli Baba – Elazığ

Elazığ – Harputtaki Balak Gazi heykelinin yanında Beşik(li )Baba, Harputtaki Balak Gazi heykelinin yanında, bir zamanlar Kayabaşı denilen büyük namaz meydanının baş tarafında medfundur. Türbe plânsız bir şekilde taş işçiliği ile yapılmıştır. Küçük bir penceresi vardır. Giriş kapısı da o nisbette küçüktür. Türbe önceden yapılan şekli üzerine onarım görmüştür. Mimari bir özelliği yoktur. İshak Sunguroğlu’nun eserinde bu türbenin bulunduğu yerde bir ailenin topluca şehit edilmiş olduğu ileri sürülür. Burada yatan zatların Arap ordularının Harput’u fetihleri sırasında şehit düştükleri kabul edilir. Türbede bulunan beşikten dolayı buraya “Beşikli Baba” denilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Menfi Hoca Türbesi

Menfi Hoca Türbesi

Kastamonu ili Tosya ilçesi Hocaimat Mahallesi Hoca İsmail Efendi Sokak Tosya’da 1934 yılında vefat etmiş olan Menfi Hoca’nın türbesi Sarıkız Mezarlığında büyük bir çitlenbik ağacının altındadır. Asıl adı Hacı Ġsmail olan Menfi Hoca’nın padişah imamı iken Tosyaya sürgün edildiği, kırk sene kaldığı Tosya’da Yeni Cami’nin avlusundaki küçük bir kulübede yaşamış olduğu anlatılır. Ölümüne kadar Yeni Cami’nin tamiri, Kale Suyunun getirilmesi ve şadırvan yapımı gibi hizmetleri görülmüştür. Evliyadan bir zat olup açık kerametleri dilden dile dolaşır. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

📍 Tosya, Kastamonu
Hakıklı Dede Türbesi

Hakıklı Dede Türbesi

Kastamonu – Tosya – İbniselim Mahallesi Şehit Hamza Sokak Hamzababa Camii arkası Hayatı ile ilgili bilgiler yakında eklenecek. (inşallah) Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

📍 Tosya, Kastamonu
Cünuni Baba Türbesi

Cünuni Baba Türbesi

Kastamonu – Tosya – Çatma Mahallesi Çatalkaya Sokak devamı kaleyakası Cünuni Baba ’nın türbesi Tosya’da Çatalkaya’dan Kaleyakası bağlarına kadar inen yolun sağındadır. Şehirden uzaklığı yürüyerek yarım saat kadardır. Halk arasındaki inanışa göre, Cünuni Baba çok keskin bir evliyadır. Türbesine ‚Cinönü‛ denmesinin sebebi de bu olsa gerektir. Onun Ilgaz Dağlarında yatan Benli Sultan’la kardeş olduğu, bir savaşta şehit düşerek buraya gömüldüğü rivayeti de daima anlatılanlar arasındadır. Türbe iki katlı büyük bir gümeleden ibarettir. Kerpiçleri dökülmüş, sadece bir iskeleti kalmıştır. Yola bakan duvarda bir iki kerpiç arasına örülmüş iki mezar taşı görülür. Bunlar Cünuni Baba ’nın mezar taşlarıdır. Üzerindeki yazılar son derece silinmiş olup sadece eski rakamlarla 978 tarihi okunabilmektedir. 1570’e karşılık olan bu tarihe göre taşların yazılışı dolayısıyla türbe 400 yılı aşan bir geçmişe sahiptir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ

📍 Tosya, Kastamonu
Tosyalı Şeyh Hacı Mehmet Efendi

Tosyalı Şeyh Hacı Mehmet Efendi

Kastamonu – Tosya – Kargı mahallesi havuzaltı sokak No:29 . Benli Sultan’nın Şeyhi , Tosyalı Hacı Mehmet Efendi Türbede Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu şeyhlerinden Tosyalı şeyh hacı Mehmet efendi yatmaktadır.1250 hicri Tosya kayıtlarına göre doğum tarihi 1208 dir.Orta boylu kır sakallı bir zattır. Türbeye abdulgaffur denmesinin nedeni Hacı Mehmet Efendinin Oğlu Abdulagaffur’un da aynı yerde yatmasıdır.Zamanın en büyük din alimlerinden biridir Hacı Mehmet Efendi.Bilgilerini insanlara yaymak adına bir çok eseri kaleme almıştır.Bunlardan en önemlisi VAKIF adındaki el yazması tefsiridir.İki ciltlik bu eserin sadece bir cildi günümüze kadar gelmiştir.Hocasının kim olduğu konusunda kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamaktadır.Hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğimiz Hacı Mehmet Efendi yaşadığı süre içerisinde birçok öğrenci yetiştirmiştir.Bunlardan beklide en önemli olanı Benli Sultan diye bilinen Şeyh Muhyittin Efendidir.Hakkında anlatılan bir çok menkıbesi vardır.Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmak isterim. Her evliyanın kendine has kerametleri vardır.İşte Şeyh Hacı Mehmet Efendiye ait olduğu rivayet edilen menkıbeler: Birgün davul zurna eşliğinde düğün alayı geçiyormuş.Bu düğün alayının önünde köçekler oynuyormuş. Şeyh Hacı Mehmet Efendi bu alayı görmemek için oradan uzaklaşmaya çalışır.Acele ile başkasına ait bir ekili ekin tarlasına girer.Dervişlerine bu olayı anlatır ve ‘’ben ölünce benim sağ ayağımın kefeni çürür,mezarımdan çıkarıp beni yeniden kefenleyin’’ der. Ölümünden 7-8 sene kadar geçmiştir.Dervişlerinden birinin rüyasına girer ve ona bu vasiyetini hatırlatır.Dervişi bunu dikkate almaz ama olay birkaç defa tekrarlanınca diğer dervişlerle birlikte mezarı açarlar. Şeyh Hacı Mehmet Efendi nin vasiyetinde olduğu gibi sağ ayağının kefeni çürümüştür.Hemen kefeni değiştirirler ve yeniden Şeyh Hacı Mehmet Efendi yi gömerler. Dervişleri Şeyh Hacı Mehmet Efendiye hastalanıp ölüm döşeğine düştüğünde ‘’Sen ölürsen biz senin hasretine dayanamayız kırkına bizide kat ,bizi koynuna al ‘’ derler. Şeyh Hacı Mehmet Efendinin ölümünün kırkıncı gününde ikiside ölür. Şeyh Hacı Mehmet Efendi’nin ayak taşını onların baş taşı yaparlar ve onları buraya gömerler. Şeyh Hacı Mehmet Efendi ölümünden birkaç gün önce hasta yatağında yatarken bir hurma ister.Hurmayı yer çekirdeğini ise yutar.Karısına ise bir hurma çekirdeği yuttuğunu ölümünden sonra mezarından bir fidan biteceğini ve bunu ilkkez görenin fidanı neye benzetirse o meyveyi vereceğini söyler.Ölümünün üzerinden bir süre geçtikten sonra birgün kızı Şeyh Hacı Mehmet Efendinin mezarından göğüs hizasında bir fidan çıktığını görür.Hemen annesine seslenir:’’anne babamın mezarından bir çağla (badem) fidanı çıkmış’’. Şeyh Hacı Mehmet Efendinin eşi ise vasiyetini hatırlar.Bir süre bekledikten sonra o fidanın Şeyh Hacı Mehmet Efendinin söylediği gibi çağlaya benzetilmesinden ötürü çağla olduğu rivayet edilir. Benli Sultan Şeyh Hacı Mehmet Efendinin talebesidir.İlim tahsilini tamamlayınca’’ İrşad görevi için nereye gideyim ya şeyhim ‘’diye sorar. Şeyh Hacı Mehmet Efendi de ona ‘’bana yakın olup ziyaretçin az mı olsun,yoksa bana uzak olup ziyaretçin çok mu olsun’’ der.Benli Sultan Hazretleri de ‘’ziyaretçim bol olsun isterim ama hocam bu nasıl olabilir ki?Siz burada iken benim ziyaretçimin çok olması hiç olası değil.Siz ölünce burada kalırsınız.Beni o gideceğim köydekilerden başka kimse tanımaz ziyaretime gelmez ‘’cevabını verir. Şeyh Hacı Mehmet Efendi de’’ben Tosya’da yatacağım bana ziyarete gelenleri ben sana gönderirim’’ der. Bu gün Şeyh Hacı Mehmet Efendi nin mezarını çok az kişi bilir.Ama Benli Sultan’ı akın akın insanlar ziyaret ederler. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ Hayatı için ; http://www.haber37.gen.tr/evliyadan-tosyali-haci-mehmet-efendi.html

📍 Tosya, Kastamonu

Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi (k.s.)

Konya – Merkez – Hacı Fettah Kabristanında Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Kutbü’l-ârifin, kıdbetü’l-vasüîn Şeyh Muhammed Bahaüddin Efendi, 1250/1831 yılında Karacahisar Köyü’nde doğdu. Babası ile birlikte Hocaköy’e hicret etti ve orada babası, Memiş Efendi’nin rahle-i tedrisinde yetişti. Babasının vefatından sonra 1279/1862 yılında Konya’ya yerleşti ve burada O’nun halifesi olarak Tarikat-ı Nakşibendiye-i Halidiye kolunu yaydı ve irşadlarda bulundu. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin kızı Ayşe Hanım’la evlendi, Zeynelâbidîn, Ahmet Ziya, Rıfat ve genç yaşlarında vefat eden Nuri adında dört erkek çocuğu oldu. Kütüb-ü Sitte ve Cevami-i Hadis hafızı da olan Muhammed Bahaüddin Efendi’nin, Bâisü’l Mağfireti fî Beyan-ı Akvâli’l-Vahdeh, Âdabü’l mürîd ve İkazü’n-nâimîn ve Tenbîhü’l mukallidîn eserlerinden bazılarıdır. Nakşibendî Tarikatı’nın Anadolu’da yayılmasında büyük emeği geçmiştir. Pek çok halifesi ve müridi olan Bahaüddin Efendi, Konya’da büyük Şeyh olarak anılmış, şeriat uleması tarafından da sevilip sayılmıştır. Muhammed Bahaüddin Efendi, Bekir Sami Paşa (Paşa Dairesi) Medresesi’nde hem müderris hem de tekkenişîndir. 1883 yılında 30 talebesine Dürrü’n-naci ve Dürrü’l-muhtar, ertesi yıl da aynı sayıda talebesine aynı kitapları okutur. Müspet ilimlerle din ilimlerinin bir arada okutulmasını istemiş ve oğulları, babalarının bu düşüncesini Islah-ı Medâris’de uygulamaya çalışmışlardır. 1906 yılında Konya’da vefat eden Muhammed Bahaüddin Efendi, Hacı Fettah Kabristanı’ndaki türbesine defnedilmiştir. Türbesi, dört sütun üzerine oturmuş etrafı açık bir kubbeden ibarettir. Yanında eşi ile ikinci oğlu Rifat Efendi metfundur. Başta Hacıveyiszade Hocamız ve Fahri Efendi olmak üzere pek çok insan, Şeyh Muhammed Bahaüddin Efendi’den istifade ile ondan feyz almışlardır. Alâeddin Caddesi civarında Merkez Bankası’nın batı tarafında faaliyette bulunan, Paşa Dairesi de denilen Ebubekir Sami Paşa Medresesi’nde de uzun yıllar müderrislik yapmış ve pek çok talebe yetiştirmiştir. Hayatları üzerinde ayrıca duracağımız Ahmet Ziya, Rifat ve Zeynelabidîn Efendiler, Muhammed Bahaüddin Efendi’nin oğullarıdır. Vefatından sonra tarikatın hilafeti, oğlu Zeynelabidîn Efendi’ye intikal etmiştir. Şeyh Muhammed Bahaüddin Hazretleri’nin hayatları kabir taşı kitabelerinde özetlenir. Kabir taşı kitabesi şöyledir: Hüve’l-Bakî Sâkin-i Kabr kutbu’l-arifin Kıdvetü’l-vasılin umdet-ü ehl-i Es Sahv ve’l müttekîn Şeyh Muhammed Bahauddin Kuddise Sırrahu Hazretleri Bozkırî Memiş Efendi nâmıyla meşhur âfâk Şeyh Muhammed Kudsi kuddise sırrahu Hazretlerinin Büyük mahdumu ve halife-i mutlakası Ve Şeyh Hasan Kudsi Hazretlerinin damad-ı âlileridir. Bozkır kazasının Karacahisar Karyesinde 1247 tarihinde tevellüd Buyurup peder-i âli güherleriyle Hâce Karyesine hicret ve anda pederi Kutb-u müşârün-ileyhden ulum-u tahsil Ve tekmil-i meratib-i sulûk iderek ulûm-i Akliyye ve nakliyyede felekcâh Ve terbiye-i mürîdanda âyetün min âyetillah olmuştur. Ve 1279 senede Konya’ya hicretle tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye-i Halidiyye Üzre irşâd-ı sâlikîn Ve neşr-i envâr-ı ulûmu din ile Meşgul olup fi 22 Cemaziyelûlâ Sene 1324 fî 2 Temmuz pazar gicesi Saat bir de irtihal buyurmuştur Mettenallahii Teâlâ bi-enfasihı’l-kudsiyyeti 2 Temmuz senet-i hicriyye-i şemsiyye 1284 [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] KVS, H.1300, 1301; Arabacı, a.g.e. s. 491; Uyar, Konya Bilginleri, S 120-121, s. 41.Sural, a.g. dizi yazı, 10 Eylül 1975; İsmail Bilgili-Ahmet Çelik, a.g.e. s.57-58, 115-116; A. Osman Koçkuzu, “Bahaddin Efendi” DİA, s. 4/458. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Şeyh Seyyid Muhammed Nurani Erol (k.s.)

Şeyh Seyyid Muhammed Nurani Erol (k.s.)

📍 Baykan, Siirt
Şeyh Ali Arınci (k.s.)

Şeyh Ali Arınci (k.s.)

Siirt – Baykan – Arınç Köyü (Çamtaşı köyü) Şeyh Ali Arınci hazretlerinin Silsile-i Şerifi Siirt bölgesinde son dönemde yaşamış önemli alim ve ariflerinden biri olan Şeyh Ali Arınci, 1916 yılında Siirt’in Baykan ilçesinin Arınç köyünde doğmuştur. Babasının adı Molla Ömer, annesinin adı Halime Hatun’dur. Babası Molla Ömer Efendi, Norşin Dergahı şeyhlerinden Muhammed Ziyauddin’in (o. 1924) dervişlerindendi. Şeyh Ali Arınci, tahsil hayatına Kur’an dersiyle birlikte babasının yanında başlamıştır. Bir süre sonra yine Arınc köyünden Şeyh Ahmed Haznevi’nin halifelerinden Molla Muhammed Reşid’in (ö. 1977) yanında medrese tahsilini sürdürmüştür. Bunun haricinde Molla Şefik, Molla İbrahim ve Şeyh Muhammed Arbovi gibi alimlerden de ders almıştır. Ozellikle Şeyh Muhammed Arbovi’nin yanında uzun süre okumuştur. Bu tahsil hayatından sonra ilk olarak bir süre Arınç köyüne 3 km. mesafede bulunan Millo (Günbuldu) köyüne geçerek fahri imamlık yapmış ve orada köyün çocuklarına medrese usulüne göre ders vermiştir. Millo köyünde yaklaşık 3 yıl gorev yaptıktan sonra Bitlis’e bağlı Kermate (Alanici) köyünde imamlık yapmaya başlamıştır. Şeyh Ali Arınci, Kermate köyünde görev yaptığı yıllarda Şeyh Abdulhakim Bilvanisi ile tanışmış ve onun yanında medrese derslerini tamamlamıştır. Bu yıllarda Abdulhakim Bilvanisi, Şeyhi Ahmed Haznevi’yi ziyaret etmek icin Kamışlı yakınlarında bulunan Hazne’ye giderken Ali Arınci’ye beraber gitmeyi ve ona intisab etmesini teklif etmiştir. Ali Arınci, bu ziyaret icin imkanı olmadığını belirtmiş ve “Selamlarımızı iletin eğer beni müridliğe kabul ederse ben zaten kabul ediyorum” demiştir. Böyle bir uygulamanın olmadığını söyleyen Abdulhakim Bilvanisi, Hazne’ye gitmiş ve ziyaretini yapmıştır. Rivayete göre döneceği zaman Şeyh Ahmed Haznevi, Abdulhakim Bilvanisi’ye “Molla Ali sana bir şey söylemedi mi?” diye sorduğunda, o da aralarında geçen konuşmayı anlatmıştır. Bunun uzerine Şeyh Ahmed Haznevi, “Ben onu müridliğe kabul ettim” demiştir. Abdulhakim Bilvanisi, döndükten sonra bu olayı Ali Arınci’ye anlatmıştır. 1950 yılında Şeyh Ahmed Haznevi’nin vefatı uzerine aynı yıl 33 veya 34 yaşında iken Abdulhakim Bilvanisi’ye intisap etmiştir. Bu sürede zaman zaman Bilvanis köyüne gitmiş ve orada belli süre kalmıştır. Sekiz yıl süren seyr u suluktan sonra 1958 yılında Abduhakim Bilvanisi kendisine hilafet vermiştir. Abdulhakim Bilvanisi, halifesi Ali Arınci’yi önce Van bölgesinde irşad faaliyetleri yürütmekle görevlendirmiştir. O da ozellikle bahar mevsiminden sonra Van’ın ilçelerinde ve köylerinde yanında bulunan muridleriyle birlikte aylarca dolaşarak kendisine verilen görevi yerine getirmiştir. Şeyh Ali Arınci, 1954 yılında şeyhi Abdulhakim Bilvanisi’nin ve bazı muridlerinin de bulunduğu kalabalık bir grup ile İskenderun’dan Cidde’ye deniz yoluyla giderek Hac vazifesini ifa etmiştir. Şeyhinin vefatına kadar yalnız onun verdiği vazifeleri yaptırmıştır. 25 Mayıs 1972 tarihinde şeyhinin vefatından sonra, 1974 yılında Millo yakınlarındaki Tılfakir mevkiindeki araziyi satın alarak buraya kerpiçten bir mescid, medrese ve dergah yaptırmıştır. Ardından doğu istikametinde ailesinin kalacağı bir ev ile dergaha gelenlerin kalacağı misafirhaneler eklemiştir. Şeyh Ali Arınci vefatına kadar on yıl bu dergahta irşad faaliyetlerini sürdürmüştür. Günümüzde medrese ve dergah daha da genişlemiş durumdadır. Dergah gunumuzde faal durumdadır ve her gün ikindi namazından sonra toplu olarak hatme-i hacegan yapılmaktadır. Büyük şehirlerde ise genellikle hafta içi iki gun yatsı namazından sonra, cumartesi gunleri ise ikindi namazından sonra hatme-i hacegan yapılmaktadır. Şeyh Ali Arınci, medreseden mezun ederek cok sayıda talebeye icazet vermiştir. Çok sayıda muridi olmasına ve seyr u suluklarını tamamlamalarına rağmen yalnız bir kişiye hilafet vermiştir. O da kendi şeyhi Abdulhakim Bilvanisi’nin büyük oğlu Muhammed Nurani Erol’dur. . Şeyh Ali Arınci, 24 Temmuz 1984 tarihinde, 68 yaşında Diyarbakır’da tedavi gördükten sonra Siirt’e dönüşünde yolda vefat etmiştir. Kabri şerifi Arınç köyünde, Tılfakir denilen mevkidedir. Talebesi M. Akif İnan, şeyhinin vefatı üzerine 1984 yılında yazdığı Arzıhal isimli bir şiirde kendi halini şöyle dile getirir ; Sen öte bahçede açalı gülüm Bütün bülbülleri yandı içimin Dağıldı eczası sesin ahengin Güzelin lezzetin rengin biçimin Öpüp kokladığım ellerin gülüm Hayat ırmağıydı fidanlarıma Açardı yolumu anahtar sesin Gözlerin guneşti zamanlarıma Bir yetim çocuktur günlerim gülüm Seslerim kırıktır yatağım zindan Ne olursun tez elden beni de çağır Al götür yanına sevdiğim aman [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Şeyh Ali Arınci ve Arınç/Tılfakir Dergahı , İbrahim Baz , Şırnak Ünicersitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi , 2016/2 yıl 7 Cilt :VII [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Baykan, Siirt
Şeyh Hacı Halid-i Gülpevari (k.s.)

Şeyh Hacı Halid-i Gülpevari (k.s.)

Şanlıurfa – Siverek – Gülpınar Beldesinde Şeyh Hacı Halid Gülpevari Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Altoğar (Altunakar) köyünde hicri 1279 tarihinde doğmuştur. İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin otuz dördüncüsüdür. Babası, meşhur ulemadan, aynı zamanda Şeyh Hasan-i Nurani’nin halifesi olan Şeyh Kasım El-Hadi Altunakar (El Toğârî) Hazretleridir. İlim ve tarikat tahsilini babasının yanında yaparak sohbetlerinde kemale ermiş hem ilim, hem tarikat icazetini alarak babasının halifesi olmuştur. Muhterem babası Şeyh Kasım El-Toğari resmi bir dilekçe ile oğlu Şeyh Halid-i Gülpevari’ye (Gülpınar) Siverek ilçesinde görevlendirmiştir. Bu dilekçe şöyledir; Huzur-i Ali-i Risalet penahiye Ma’rudi daireleridir ki: Vilayeticelilelerine mülhak, Siverek kazası dahilindeki –Gülpınar- karyesinde, ihtiyar-ı ikamet ve inziva eyleyip, ibadet ve duayı vacib-ul edayı cenab-i Padişahiye muvazebetle meşğul iken, her nasılsa hasbelkader bundan birkaç ay evvel, Mekke’ye i’zam olunan oğlum Şeyh Halid, Dairelerinin şayani mürüvvet ve merhamet olan ahvali perişaniyeti iştimaline dair, kendisinden bu kere almış olduğum arabiyyul ibare bir kıt’a mektubunu zat-ı Ali-i Vilayetpenahilerine takdim etmiştim. Münderecatından, mumaileyh dailerinin güya Mekke’den hilafı rızai ali, firar eylemiş olması hakkında zuhur eden havadis ve eş’arat’ın, makarin-i Hilafe-i Uzma’ya, her mü’min ve muvahhid’in ma’ruden uhde-i sadakati olan daavat-ı Hayriye ile meşğul bir hal’i felaket ve zaruret içinde olduğu halde, merahim ve eşfak’i alemşumuli şehriyari’ye muntazır bulundağu ve şu hal Mekke’ye i’zam içun sebeb addedilen şeylerin mahiyetini tehvin ve mağduriyet ve sadakatini açıklamakla bulunmuştur. Ahvali hususiye ve umumiyemize tahvile vakıf olan vilayet-i Celileleri ahalisince ma’lumdur ki, gerek senakar malasşiarları ve gerek oğlum mumaileyh Şeyh Halid daileri, fukarayı tarikat-ı aliyeyi Nakşi’den olup, sakin olduğumuz karyelerde, ta’lim-i ulum’i diniyye ile iştiğal ve bu cihetle isticlab-ı daavat-ı hayriyye-i ayat-ı cihanbani ile vazife-i sadakat ve ubudiyeti ikmal edegelmekte, hilafı emr ve rıza-i ali, hiçbir hal ve harekette bulunmamış ve bundan böyle dahi bulunmayacağımız derkar bulunmuştur. Mumaileyh dailerinin Mekke’ye i’zamından bu an’a kadar tarafı ali-i asifanelerinden icra buyurulan tahkiat ve tetkikatı lazime neticesinden dahi, mumaileyh daileri hakkında, dermeyan olunan şeylerin ehemmiyetsizliği bir derece tahakkuk eylediğine ve mumaileyh’in burada kalan evladu iyali, bir hali sefalet ve felaket ve acizleri de, bu şehir-i sırr-ı şeyhuhat içinde, mufarakatı evlat teessürat-ı tahammülkedalerine takat getirememekte olup, bu gah rıza-i ali ve merhamet-i meselleme-i cenabi velayetpenahileri kail olunamayacağına binaen, dailerinin; ikamet etmekte olduğum karye’de oturup hizmeti daiyanemde bulunmak üzere mumaileyh dailerinin yine bu tarafa celbine delalet ve merhamet-i aliyye-i fehimanelerinin ……..(okunamadı)……. Buyurulması, istirhaf-e cesaret olundu Ol bab da emr ve ferman Hazret-i men leh’ul emr’indir. 28 teşrinievvel 1306 Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiye hulefasından Şeyh Kasım Mühür Şeyh Halid-i Gülpınar henüz genç sayılan 27 yaşında babasının emriyle bu dilekçe ile Şanlıurfa iline bağlı Siverek ilçesinin Gülpınar nahiyesine görevlendirilerek hemen medrese tedrisata ve tekkede irşada başlar. Birçok ulema ve meşayih yetiştirir. Türbesi Şanlıurfa ili Siverek ilçesi Gülpınar Beldesinde meftun bulunmaktadır. Sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Bölgenin halkını irşâd ederek birçok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği ve icazet verdiği en büyük talebeleri şunlardır: Oğlu Eyyüb Gülpınar, Seyyid Mevlana Muhammed Halid-i Zilan ve Muhammed Bel Fırat Hazretleridir. Yüce sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak : 1) Tezkire-i Meşayih-i Amid Diyarbekir Velileri I-II M.Şefik Korkusuz s.144-146 [/toggle]

📍 Siverek, Şanlıurfa
Şeyh Hasan El Nurani (k.s.)

Şeyh Hasan El Nurani (k.s.)

Diyarbakır – Çınar – Aktepe köyü Şeyh Hasan El Nurani Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Şeyh Hasan el-Nurani, Diyarbakır velilerindendir. Hasan-El Nurani Hazretleri Hicri 1201 yılında Batman’ın El-Medine köyünde (eski adı Garzan Bölgesinin Koh Köyü) dünyaya gelmişti. Bu Köy Veysel Karani’ye yakın bir köydür. Adı Hasan Lakabı Nuranidir. Daha dünyaya gelmeden önce babasını kaybetmiştir. Annesi oldukça saliha bir bayandı. Çok fakir olduklarından dolayı köyün ağası Hüseyin Efendi bu Saliha hanımı hizmetlerinde kullanmak üzere yanında çalıştırmaya başladı. O zaman çocuk olan Hasan-el Nurânî de Hüseyin Efendinin yanında hizmetlerine devam etti. Altı yaşlarında iken küçük Hasan ağılda karanlık bir yerde oturuyordu. Hüseyin Efendi abdest almak üzere ağıla gittiğinde köşede bir Nur olduğunu görüp bu Nura doğru ilerledi. Nura elini vurduğunda, Nur’un Hasan’ın başında olduğunu fark etti. Bu olayın zuhur etmesinden sonra tüm ahali çocuk yaştaki Hasan’a “Nurânî” ünvanını verdiler. Hüseyin Efendi bu olaydan sonra Hasan-el Nurânî yi ilim tahsil etmesi için devrin büyük âlimlerine gönderdi. İlim tahsilini yörece meşhur olan Molla Halil-i Siirti’nin yanında yapar. Bu zat meşhur Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Halifesidir. Fıkıh, Beşeri İlimleri tahsil ettikten sonra Molla Halil-i Sîirtî Hazretlerinin yanına giderek Geometri ve Matematik ilimlerini tamamladı. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Sâlih-i Sıbkî’nin sohbetlerine katılarak zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet diplomasını aldı. Artık Şeyh Salihi-i Sıbki’nin halifesi oldu. Yaşı 25 ile 35 arası genç bir yaş. Hürmeten Şeyh Salih-i Sıbki Hazretleri; talebelerinden hilafete hak kazanan Şeyh İbrahim, Şeyh Hasan-i Nurani ve Şeyh Hamid-i Mêrdini’ye der ki; “Siz hilafete hak kazandınız ancak edeben gidin üstadım olan Şeyh Halid-i Cezeri’den hilafeti alınız!” Demiş ve bu üç zat da gidip Şeyh Halid-i Cezeri’den hilafet alırlar. Üstün kabiliyetini iyi bilen hocası, o dönemin Padişahı Sultan Abdulmecid’e yazdığı bir mektupla talebesinden bahseder. Padişah, anında Diyarbakır’a bağlı çok eski tarihi bir köy olan Aktepe köyü arazisinden 52 parselin tapusu ve o köyde bir tekke ve medrese kurma emrini gönderir. Bundan sonra Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Sâlih Sıbkî’nin vasiyeti üzerine Diyarbakır’ın Bismil ilçesi Aktepe köyü yerleşerek, insanları irşâd ile meşgul oldu ve bölgenin halkını irşâd ederek birçok talebe yetiştirdi. Yaptığı ilmi ve manevi hizmetler için kendilerine dönemin Padişahı Sultan Abdulmecid tarafından bir Sancak ve çeşitli hediyeler gönderilir. Şeyh Hasan Efendi 1 kez hacca gitmiştir. Kendileri orta boylu, kumral ve sakalı tamamıyla beyazlanmamış, sireten de; çok halim selim bir zattır. Şeyh Hasan efendi birçok eser yazdığı halde, bunların birçoğu zamanla çeşitli olaylardan dolayı kaybolmuş veya zayi edilmiş, dolayısıyla isimlerini de tespit edemedik. Yapılan araştırmalar sonucunda torunlarında yalnızca kendisinin istinsah etmiş olduğu bir eseri bulabildik. Eserin adı: “El Miftah ul Maiyye. Fit Tarîkatin Nakşibendiyye.” Kitabın Müellifi: Şeyh Abdulhani en-Nablûsidir. Şeyh Hasan-i Nurani Hazretlerini bıraktığı halifeleri : 1- Abdurrahman-i Aktepe, (oğludur) 2- Molla Hasan-i Barê. (Barê Çınar’ın Bir Köyüdür) 3- Şeyh Kasım Altuhari (Altuxêr, şimdiki ismi Altunakar Çınar’ın Bir Köyüdür) 4- Şeyh Eyyüb-i Cırnık (Cırnık Terkan’ın Bir Köyüdür) 5- Şeyh Ahmed-i Hanevi. (teberrüken hilafet vermiştir) 6- Şeyh Muhammed Emin-i Şeyh Selemeta Hazretleri sülük yoluyla irşâd ettiği, icazet ve diploma verdiği talebelerindendir. Şeyh Hasan-i Nurani tasavvufta üveysilik yolunda birkaç evliyanın ruhaniyetinden feyz alarak büyük müceddit ve sancak sahibi oldu. Kerâmetleri pek çoktur. 1865 (H.1283) senesinde Diyarbakır’ın Bismil İlçesine bağlı Aktepe köyünde vefât etti. Türbesi bu köydedir. Vefatından sonra büyük oğlu Abdurrahman Aktepe irşâda devam etti. Seyyid Kasım da Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Altuxêr (altunakar) köyüne irşâd vazifesi ile görevlendirdi. Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çınar, Diyarbakır
Şeyh Seyda Muhammed Said El Cezeri (k.s.)

Şeyh Seyda Muhammed Said El Cezeri (k.s.)

”Ay yüzlü Seyda” Şırnak – Cizre’de Şeyh Seyda camii yakınındaki aile kabristanında. Seyda Muhammed Said El-Cezeri hazretlerinin Silsile-i Şerifi Son asır Anadolu velîlerinden. İsmi Muhammed Saîd olup Şeyh Seydâ diye meşhûr olmuştur. Babası Şeyh Ömer Zengânî, annesi Halîme Hâtundur. 1889 (H. 1309) senesinde Cizre’de doğdu. 1968 (H. 1387) senesinde Cizre’de vefât etti. Kabri oradadır. Muhammed Saîd henüz bir yaşındayken, babası Ömer ez-Zengânî hac yolculuğu sırasında 1890 senesinde Cidde’de vefât etti. Küçük yaşta yetim kalan Muhammed Saîd, yedi yaşına kadar konuşmadı ve yürümedi. Yedi yaşından sonra yavaş yavaş konuşan MuhammedSaîd Efendi ilim öğrenmeye başladı. Ağabeyi Şeyh Sirâceddîn Efendiden ilim tahsil etti. İlim tahsil ettiği müddetçe hiç evine gitmez, medresede kalırdı. Medresede kaldığı zaman geceleri bir hasırın içine sarınarak uyurdu. Annesi Halîme Hâtun oğlunu çok özler, hasretliğine dayanamayarak ağlardı. Muhammed Saîd Efendi annesinin isteği sebebiyle bâzan eve giderek ziyâret ederdi. 17 yaşına geldiği zaman ilim tahsilini tamamlayarak ağabeyi Şeyh Sirâcüddîn Efendiden icâzet aldı. Genç yaşta müderrisliğe başlayıp talebe okuttu. 23 yaşına geldiğinde medrese tamamen kendisine kaldı. İlim ve fazîlette emsâllerini geçip zamânın ileri gelenleri arasına girdi. Dayısı Şeyh Muhammed Nûrî Dirşevî’nin sohbetlerinde bulundu. Tasavvuf yolunda ilerledi. Dayısı onu irşâd için gittiği yerlere beraberinde götürdü. 30 yaşına gelince dayısı ve hocası Şeyh Muhammed Nûrî’nin kızıyla evlendi. Nihâyet bir müddet sonra Şeyh Muhammed Nûrî hazretleri ölüm döşeğinde yatarken oğullarını ve halîfelerini yanına çağırarak; “Artık bundan sonra Şeyhiniz Seydâ’dır. buyurarak Muhammed Saîd Efendiyi yerine vazifelendirdi. (1929). Şeyh Seydâ bu sırada 40 yaşında bulunuyordu. Medresede talebe okutmasının yanı sıra, hizmetinde bulunanlara ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların iki cihan saâdetine kavuşmaları için gayret ediyordu. Kendisinden icâzet almış, 150’ye yakın talebesi ve ayrıca 100 kadar halîfesi vardı. Talebeleri ve halifelerini Sûriye, Irak, Arabistan gibi memleketlere gönderdi. Şeyh Seydâ hazretleri tasavvuf yolunda zaman zaman Cezbeye kapılırdı. Bu cezbe sırasında bâzan kışın dondurucu soğuğunda Dicle’ye iner nehrin buzlarını kırarak içeri sarkar ve saatlerce öyle kalırdı. Bâzan da yazın kavurucu sıcağında soba yaktırırdı. Şeyh Seydâ hazretlerinin vücûdu çok yumuşaktı. Elini öpenler sanki ellerinde hiç kemik yok zannederlerdi. Orta boylu ve şişmanca idi. Küçüklüğünden beri kimse yüzüne bakamazdı. Şeyh Seydânın yüzüne bakan kimse anlayamadığı bir hisle ürperir ve vücudunu bir titreme kaplardı. Kaba ve sert darvanışlardan şiddetle sakınan Şeyh Seydâ yumuşak davranırdı. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatma yolunda çeşitli sıkıntılara ve hakâretlere mârûz kaldığı halde, onlara tatlı bir dille ve yumuşak bir edâyla muâmele ederdi. Nitekim kendisini tutuklamağa gelen askerleri hoş davranışıyla yola getirmiş ve nicelerinin de kendisine talebe olmasını sağlamıştı. Allahü teâlâ ona olgunluk ve cemâl yâni yüz güzelliği ihsân etmişti. Sohbetinde bulunan herkes onun cemâline bakmaktan sohbetinden ayrılmak istemezdi. Onun üstünlüğünü duyan herkes kâfile kâfile ziyâretine gelir, Şeyh Seydâ onları şefkat ve merhametle karşılar, bağrına basardı. Şeyh Seydâ hazretleri fakirlere karşı gayet merhametli ve şefkatli davranırdı. Onlara dâimâ yardım ederdi. Birgün bir köyün ileri gelenlerinden biri gelerek; “Şu işim olursa, falanca arâziyi sana hibe edeceğim.” dedi. Şeyh Seydâ hazretlerinin duâsı bereketiyle işi oldu. O kimse, vâdettiği arâziyi Seydâ’ya bağışladı. Şeyh Seydâ hazretleri de arâziyi Cizre’nin fakirlerine paylaştırdı. Şeyh Seydâ’nın asıl gâyesi talebe toplamak olmayıp insanlara yol göstermek ve onları ıslâh etmeye çalışmaktı. Onun için önemli olan insanların ıslâh olmalarıydı. Bu hususta şöyle buyururdu: “Zamânımızın bâzı şeyhleri, köy ağalarının etbâ (tâbi olan kimseler) toplamaya çalıştığı gibi, talebe toplamaya çalışıyorlar. Halbuki gâye, mürîd (talebe) toplamak değil insanları ıslâh etmek, onların nefsin ve şeytanın kötülüklerinden kurtulmalarına yardımcı olmaktır.” Şeyh Seydâ hazretleri cömert ve ihsân sâhibi olup, ziyâretine gelen binlerce insana yemekler yedirir, fakir zengin ayırd etmeden herkese aynı ilgiyi gösterirdi. Ayrıca devamlı dergâhında bulunan yüzden fazla âmâ, sakat, çaresiz ve düşkünlere yemek yedirir, onların kalblerini aslâ kırmaz ve incitmezdi. Kendisine eziyet edenleri affeder, kimseye kin beslemezdi. Çünkü o her hareketiyle ve davranışıyla Resûlullah’ı sallallahü aleyhi ve sellem örnek alırdı. Hattâ hakkında konuşan kimselere duâ ederdi. Sabır ve tevâzû sâhibi olan Şeyh Seydâ, nefsini herkesten aşağı görür ve onlardan duâ isterdi. Hemen herkese; “Siz benim büyüğümsünüz. Ben ise sizin küçüğünüzüm” derdi. Fakir ve düşkün kimselerle oturur, onlarla yemek yer ve herkese de böyle yapmalarını tavsiye ederdi. Bir gün üstü başı dağınık bir kıyâfetle ziyâretine gelen bir hamalın yük taşımak için sırtında gezdirdiği ipi öperek helâl kazancın ehemmiyetine ve teşvikine işâret etti ve; “Allah için tevâzû edeni Allahü teâlâ yükseltir.” hadîs-i şerîfini okudu. Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmeye, öğretmeye, insanlara anlatıp onların dünya ve âhirette kurtuluşa ermelerine sarfeden Şeyh Seydâ hazretleri ömrünün sonuna doğru etrafında kendisine tâbî binlerce insanı görebiliyordu. 1968 (H. 1387) senesi Ramazan bayramında binlerce kişi onun ziyâretine gelip, bayramını tebrik etti. Şeyh Seydâ da gelen binlerce insana sevinçle, muhabbetle ve tâzimle mukâbelede bulundu. Bayramın birinci günü câmiye çıktı, öğle namazını kıldırdıktan sonra câmide kaldı. Ziyâretçilerle bayramlaşıp ikindiye kadar onlarla sohbet etti. Kalabalık bir cemâate ikindi namazını kıldırdıktan sonra evine döndü. Yedi gün sonra pazar gecesi evlatlarına vasiyette bulundu. “Benden sonra şeyhiniz Nûrullah’tır. Çünkü onu hem zâhir ve hem de bâtında imtihan ettim. İmtihanı başarıyla kazandı.” buyurdu. Yanında bulunan Hacı Muhammed Bûzî’ye evine gitmesi için izin verdi. Yanında yalnızca Hacı Kâsım vardı. Kıbleye karşı namaz kılıyormuş gibi oturdu. Kendisinde hiç ölüm alâmeti yoktu. Birden bire ağzını açtı yumdu ve sustu. Hacı Kâsım dokunduğunda Şeyh Seydâ hazretlerinin vefat ettiğini anladı ve âilesine bildirdi. Ertesi sabah MollaSüleymân el-Hüseynî gasl ve tekfin işlerini yürüttü. Sonra binlerce insanın iştirâkiyle cenâze namazı kılındı ve evine defnedildi. Tâziyesine yakın ve uzak yerlerden kar, tipi ve şiddetli soğuğa rağmen, halifelerinden, talebelerinden onbinlerce insan geldi. Şeyh Seydâ’nın yerine oğlu Şeyh Muhammed Nûrullah geçti ve vazifesini ifâ etmeye başladı. KERÂMET ve MENKÎBELERİ – Devlet adamları dahi onun üstünlüğünü kabûl ederlerdi. Birgün Cizre kaymakamı, belediye başkanı, hâkim ve diğer vazîfelilerden bâzıları anlaşarak Şeyh Seydâ’yı ziyârete karar verdiler. Serhadlı köyüne ziyârete gittiler. Yolda giderken; “Eğer bu kimse hakîkaten velî ise bize şunu şunu yedirsin.” diye her birisi ayrı ayrı şeyler istediler. Öğleden sonra köye ulaştılar. Şeyh Seydâ’nın evine gittiler. Oturup sohbet etmeye başladılar. Bu sırada yemekler geldi. İstedikleri yemekler geldikçe orada bulunanlar biribirlerinin gözüne bakmaya başladılar. Yemekler yendikten sonra ikindi vakti girdi. Şeyh Seydâ ziyârete gelenlerden biri hâriç diğerlerine; “Haydi abdest alın namaz kılalım.” dedi. Ayağında çizme olan misâfire ise; “Sen dur, senin çizmelerini çıkarman zor olur.” dedi. Namaz kılındıktan sonra misâfirler müsâde istediler ve oradan ayrıldılar. Yolda giderken namaz kılmayan misâfir dedi ki: “Ben pis idim. Şeyh Efendi, benim durumumu anladı. Bana onun için “Sen dur.” dedi. Yoksa çizmelerimi çıkarıp giymek zor değildir.” Ekseriya bu şekilde gezmeyi âdet edinen o şahıs, bu hâdiseden sonra kötü hareketini terk etti. – İbrâhim Ay adındaki bir kimse şöyle anlattı: “Ben Şeyh Seydâ’yı ziyârete ilk gittiğimde Pakistan’dan bir zengin gelmiş, dört gün beklediği halde Şeyh Seydâ’yı görememişti. Akşam vakti varmıştım. Sabah oldu. Şeyh Seydâ, erkenden İzmit Kağıt Fabrikasının Müdürünü çağırdı. İki memuru ile birlikte onlar içeri girince ben kapıda bekledim. İsmimle çağırılmadıkça girmemek düşüncesindeydim. İsmimi kimseye de söylememiştim. Baktım Şeyh Seydâ’nın oğlu Şeyh Muhammed Nûrullah ile beni; “İbrâhim Adıyamânî de gelsin!” diye çağırtmış. İçeri girdim. Beni karşısına oturttu. Sağımda İzmit Kâğıt Fabrikası Müdürü, solumda da iki memuru vardı. Bize bîat verdi yâni talebeliğe kabûl etti. Yapacağımız vazifeleri anlattı. Ben kendi kendime; “Önceden duydum ki bu zât Nakşî, Kâdirî ve Rufâî yollarının üçünden de bîat veriyor. Bu nasıl olur?” diye düşündüm. Başımı kaldırıp yüzüne doğru bakınca, bana bakarak “Evet biz kök olarak Nakşî’yiz. Fakat hem Kâdirî, hem de Rufâîliği vermekle vazîfeliyiz.” buyurarak benim zihnimden geçen soruya cevap verdi. – Bir defâsında Dicle Nehri taşmış, Cizre şehrini bir çember içerisine almıştı. Şeyh Seydâ’nın Dergâhının duvarından içeriye su akıyordu. Durumu Şeyh Seydâ hazretlerine bildirdiler ve yardım istediler. Seydâ hazretleri de parmağındaki yüzüğünü çıkararak; “Benden bir yüzük istiyor.” buyurdu ve yüzüğünü nehre attı. Nehir derhal yatağına çekildi. Yine bir defasındaCizre’yi Dicle Nehri basmış, her tarafı su kaplamıştı. Kaymakam ve belediye reisi gelerek Seydâ hazretlerinden duâ istediler. Şeyh Seydâ duâ ettikten sonra onlara seccâdesini verdi ve; “Seccâdeyi alın gidin. Uğradığınız her yerde nehir önünüzden kaçıp gidecektir.” buyurdu. Kaymakam ve belediye reisi seccâdeyi alarak şehrin her tarafını gezdiler. Hakikaten uğradıkları her yerde, nehir önlerinden çekilip, yatağına gitti. – Molla Muhammed adında bir kimse, Şeyh Seydâ hazretlerine; “Kurban! Allahü teâlânın rızâsına nasıl erebiliriz?” dedi. Şeyh Seydâ hazretleri; “Cenâb-ı Allah lutf ederse erersin.” buyurdu. O kimse aynı soruyu ikinci ve üçüncü defa sorunca aynı cevâbı aldı. Dördüncü defa sorunca Şeyh Seydâ hazretleri; “Bana bak MollaMuhammed! Kalbinin üzerindeki paraları ne zaman yakarsan, işte o zaman Allah’a erersin.” buyurdu. Görünüşte mütteki bir insan olan Molla Muhammed, parayı çok seviyormuş. Onun kalbindekileri kerâmet olarak bilip bu şekilde cevap verdi. – Şeyh Seydâ’nın talebelerinden bir çoban vardı. Bir gün sürüsünü otlatırken bir ayının kendine doğru hızla geldiğini gördü. Korkusundan hiçbir yere kaçamadı. Ayı tam yanına geldi ve arka ayaklarının üstüne kalktı, pençelerini kaldırdı. O anda çoban; “Medet yâ Şeyhim.” diye Şeyh Seydâ’dan imdâd istedi. Baktı ki ayı sanki taş kesildi. Hiç kıpırdamıyordu. Ayının bu durumunu gören çoban, sürüyü alıp oradan uzaklaştı. Sohbetlerinden Şeyh Seydâ hazretleri, teheccüd (gece) namazlarına devam ederdi. Güzel sözleri ve örnek ahlâkıyla insanlara yol gösterirdi. Sohbetinde bulunan en âsî insanlar dahi onun duâsı bereketiyle, hallerine pişman olup hidâyete kavuşurlardı. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: “Dil ve kalbin bozukluğuna sebep olan cehâleti terk ederek ilim ile meşgûl olunuz. Takvâ (haramlardan sakınma) ile bu ilminizi aydınlatarak ay ve güneş gibi parlayınız. İlmin zamanı ve erbâbı geçmiştir demeyiniz. İlmi sâlih amellerle tamamlarsanız elde ettiğiniz nurla şark ve garbı aydınlatırsınız. Nerede altın sâhipleri! Nerede altın ve gümüşü toplayanlar. Onların hepsi gittiler. Nerede dünyâ malı için çalışıp çabalayanlar? Ey kardeşlerim gözlerinizi açıp ibretle bakınız! Altın gümüş toplamak ve dünyâ malı elde etmek için didinenler, yanakları çürüten toprağa girdiler. Nerede seslerini yükseltenler ve hak dâvâ uğruna kan akıtanlar? Ay ve güneş gibi safâda bulunanlar. Nerede gece gündüz çalışıp süslü köşkler yapanlar. Nerede onlar! Hiç bir göz onları görmüyor. Onlar tamamiyle öldüler. Sevgili kardeşlerim ibretle bakınız ve hüsrandan kendinizi kurtarınız. Size hak nasihati bildirenleri can kulağıyla dinleyiniz. Tâ ki gözleriniz doysun. Ya Rabbî! Fazlınla, rahmetinle bizi affet. Bizleri başkasına bırakmadan kurtar. Çünkü kurtardığın kişi Cennet’te seâdete kavuşacaktır. Yâ Rabbî kâinâtın Efendisine, âl ve eshâbına salât, selâm ve duâlar olsun. Hamd, kâinâtı yaratan Allahü teâlâya mahsustur”. Şeyh Seydâ hazretlerinin Şeyh Muhammed Nûrullah’tan başka halifeleri şunlardır: 1- Şeyh Fahreddin el-Arnâsî 2- Muhammed Beşir el-Alkemşî 3- Hasan eş-Şeyh Hasenî 4- Halil el-Bacırmânî 5- Yûsuf el-Vezerkî 6- Cemil ed-Danışmânî 7- Cemîl el-Antâkî 8- Seyyid Ali el-Fındıkî 9- İbrâhim el-Karsî 10- Muhammed Emin ed-Diyârbekrî 11- Abdullah el-Filfilî 12- Mustafa ed-Doğubeyazıtî 13- Muhammed Üveys el-Mardînî 14- Abdurrahman es-Sarûhî Eserleri: 1) Kitabü Ahkâmü’l-Envât, 2) Ed-Dâbıta fir-Râbıta, 3) Et-Te’lif fit-Te’lif, 4) Et-Tasavvuf, 5) Manzumeler, 6) Tenbîhü’l-Müsterşidî, 7) El-Mecmeu’s-Sağîr. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Cizre, Şırnak
Şeyh Muhyiddin Basreti (k.s.)

Şeyh Muhyiddin Basreti (k.s.)

Siirt – Merkez’de bulunan Şeyh Hüseyin hasreti Kur’an Kursu binasının yanındaki türbesinde Şeyh Muhyiddin 1932 yılında Basret köyünde doğdu. Aile ortamında ilimle iştigal ederek büyüdü. Henüz on dört yaşında iken babasından tarikat dersi aldı. Babasından hilafet aldığı gibi Basretilerin Suriye kolu olan Şeyh İbrahim Hakkı Basreti’nin oğlu Şeyh Ulvan’dan da icazet aldı. Siirt merkezde büyük bir medrese yaptırarak tedris ve irşad hizmetlerini birlikte yürüttü. Siirt ve çevresi başta olmak uzere değişik illerde yirmiden fazla camiin yapılmasına vesile oldu. Bolgede kendisine duyulan saygı ve hürmet nedeniyle meydana gelen yüzlerce sorunun çözmüne yardımcı oldu. Vefatından bir hafta önce Suriye’ye geçerek orada amca cocukları Şeyh Adnan Basreti, Şeyh Haşim Basreti ve bazı alimlerle vedalaşmaya gitti. Dönüşten bir hafta sonra 2009 tarihinde Siirt’te vefat etti. “Beni medresenin ve dergahın yanına defnedin, talebelerin sesini duyayım” şeklindeki vasiyeti gereği Siirt merkezde bulunan medresenin bahcesine defnedildi. Şeyh Muhyiddin Basreti hazretleri’nin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle]

📍 Siirt

Hz. Şeyh Reşid El Derşevi

Mekke – Hz. Hatice validemizin de kabrinin bulunduğu cennetü’l Mualla’ya defnedilmiştir. Derşev Şırnak ın terkedilmiş bir köyüdür. Birçok alimin çıktığı bir yerdir. Hocası olan Molla Ali Meydini, Hz. Şeyh Reşid El Derşevi’nin takva ve ilim sahibi olduğunu görünce kızını Şeyh Reşid El Derşevi ile evlendiriyor. Okumak için Diyarbakır’a gidiyor.Yedi yıl süresince orada medreselerde okur. Medrese usulüne göre ilmini tamamlayıp memleketine geri dönüyor. İlmi icazetini ve tarikat icazetini aldıktan sonra, Cizre Bölgesine, irşad için görevelendiriliyor . Aldığı üstün ilimlerle birlikte tasavvuf ilmini de Cizre Bölgesinin her yerine yayar. Hz. Şeyh Reşid el Derşevi hazretleri 1865- 1868 yılları arasında hac farizasından sonra yolda vefat etmiştir. Hz. Hatice validemizin de kabrinin bulunduğu cennetü’l Mualla’ya defnedilmiştir. . Menkıbeleri Şeyh Hazretlerinin müridi ve has dostu olan, Hamedi (Muhammed’) Xwarzî El Cezeri anlatıyor: Hz. Şeyh Reşid , bir cuma gecesi Kırmızı Medrese’de (medrese-a sor) âlimlerle ve ilim öğrencileriyle dolu olan bir meclisinde (divanda), konu evliyaların yaşadığı Hâl’a gelince, öğrenciler edeben meclisten ayrılmaya başladılar; bende kalkacaktım ki, o anda şeyh hazretleri kalmamı emretti. Ben de, alimlerin arasında ne işim var diye düşünerek utanarak bir köşede öylece oturdum. Şeyh evliyaları şöyle anlatıyordu: Ğavs’ın yeri Mekke’dir. Bazen cuma geceleri mizam-ı rahmetin(altın oluk’un) altında Hazreti İsmail’in hücresinde huşu ile dua ediyor. Seneler geçtikten sonra şeyh hacca gidiyor. Hacdayken bir gece onu ararken gördüm ki mizam-ı rahmetin altında dua ediyor. O anda, yıllar öncesinde içinde benim de bulunduğum medrese-a Sor’daki şeyhin meclisini hatırladım ve onun yanına doğru gittim. Ellerini öpüp, sen Ğavsun Kutbu Fertsin dedim. Şeyh bu durumu gizlemeye çalışarak bu durumu kimselere söylememi istedi. Ben de Şeyh’in heybetinden bayıldım. Ayıldıktan sonra millet başıma duruyordu. Bana ne oldu sorarken; ne yazı ki söyledim. O anda Şeyh Hazretleri beni burada bıraktın dedi. Şeyh hazretleri hastalandı… Arkadaşlar dönüş için vapura yetişmek üzere yola çıktılar. Ben de Şeyh’in yanında ağlayarak kaldım. Şeyh gözlerini açtı ve bana baktı. Bana dedi ki; “üzülme vapura ilk binen sen olacaksın.” İşte O an, Şeyh’in “Beni burada bıraktın” sözleri ile vefat edeceğini anlatmaya çalıştığını anlamıştım. Birkaç gün sonra Şeyh Hazretleri vefat ediyor. Onun için bir Mezar yeri satın aldım (4 altın lirası ile) defin ettikten sonra Arazinin sahibi geliyor ve Kabrinin yeri için Ücretini istiyor. Meğer araziyi bana satan ilk kişinin arazinin asıl sahibi olmadığını ve beni dolandırmış. Artık, arazinin asıl sahibine verecek param kalmamıştı. Param kalmadı demem üzerine; O zaman cenazeyi çıkarın dedi. Ben de Allah’a sığındım ve dedim ki ey Şeyh Reşid eğer buradan çıkarılmandan razıysan, çıkarsınlar… Sen ki Ğavssın… İşçiler cesede ulaşınca kabirden bir ışık çıktı ve cenaze kayıp oldu. Bunun üzerine işçiler bağırarak kaçtılar. Kabristan’ın sahibi ise bu bereketli mübarek zat burada kalsın dedi. Kabri yeniden kapattırdı ve üstelik bana dört lira’nın yerine sekiz lira da verdi. Ben de yola çıktım. Memlekete dönmek üzere limana vardığımda baktım ki arkadaşlarım halen vapuru bekliyorlar. Vapur gelince, vapura ilk binen de ben oldum. Şeyh Reşit hazretlerinin vefa ederken arkasından iki oğul bırakır: Şeyh Abdulhakim Ed derşevi ile Şeyh Muhammed Nuri Ed derşevi . (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi (k.s.)

Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi (k.s.)

Erzurum – Tekman ilçesine bağlı Taşkesen köyünde. Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi, 1855 senesinde Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Hacılar köyünde doğar. Babası Molla Muhyiddin Efendidir. Küçük yaşta tahsil hayatına başlayan İbrahim Efendi, çeşitli medreselerde eğitim görür. Amcasının oğlu Şeyh Ahmed Efendinin sohbetlerinde olgunlaşır. Hocası Ahmed Efendi ile Erzurum’a gidip, Taşkesen köyüne yerleşir. İbrahim Efendi 1914 Rus harbinde Kafkas cephesinde talebeleriyle birlikte savaşır. Sarıkamış yakınlarında harp esnasında, bir şarapnel parçası ile ayağından yaralanarak gazi olur. Bu yaradan dolayı topal kalır ve Topal Şeyh olarak da anılır. Birinci Dünya Harbi, Erzurum’un işgali, Ermeni zulmü ve Cumhuriyetin ilk yıllarında meşakkatli bir hayat sürmesine rağmen, talebe yetiştirmekten vazgeçmez. 1926 senesinde tutuklanarak Hınıs mahkemesince, Harput (Elazığ) İstiklal Mahkemesine sevkedilir. Yaralı ayağına ve Şubat ayının çetin kış şartlarına rağmen yaya olarak Elazığ’a gönderilir. Elazığ İstiklal Mahkemesi tarafından, İzmir’de mecburi ikamete tabi tutulur. Bu arada köydeki evi, eşyası, hayvanları ve kütüphanesine, devlet tarafından el konulur. Hanımı ve çocukları parasız ve açıkta kalır. Erzurum ve Pasinler’de akraba ve dostlarının yanına sığınmak mecburiyetinde kalırlar. İzmir’de iken, bölge halkı tarafından sevilmeye başlayan İbrahim Efendi, bir süre sonra Demirci ilçesine sürgün edilir. Talebelerinden Şeyh Muhammed, hocasının öngörüsünü şöyle anlatır: “İzmir’de iken bir gün Bitlis’ten bir telgraf aldım. Şeyh Abdurrahman Tagi’nin ailesinin İzmir’e sürgün edildiği bildiriliyor, ikametleri için büyükçe bir ev tutulması isteniyordu. İzmir’in yabancısı olduğumuz için şaşırıp kaldım. Sıkıntı ve moral bozukluğu içinde hocam İbrahim Efendinin huzuruna gittim. Durumu anlattım. Hocam biraz düşündükten sonra bana dönerek; “Rahat ol! Ev arama! Şeyh hazretlerinin ailesi İzmir’e gelmeyecek.” dedi. Ben rahatladım ve ev aramaktan vazgeçtim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bir telgraf daha aldım. Bu defa; “Şeyhin ailesinin yola çıktığı bildiriliyordu. Büyük bir telaşla evden çıktım. Yolda İbrahim Efendiye rastladım. Ona bakmadan yanından geçmek istedim. O kolumdan tutarak; “Hayrola Muhammed bu ne telaş!” dedi. Ben de sinirli bir şekilde; “Siz şeyhin ailesi gelmeyecek dediniz. Bugün bir telgraf aldım. Şeyhin ailesi yola çıkmış buraya geliyormuş.” dedim. İbrahim Efendi tebessüm ederek gayet ciddi; “Ben Allahü tealaya yemin ederim ki Şeyhin ailesi İzmir’e gelmeyecek. Bunun için telaşlanma ve ev arama!” dedi. Artık Şeyhin ailesinin kesinlikle İzmir’e gelmiyeceğine inandım. Ama beni bu sefer yolda başlarına bir şey gelebileceği düşüncesi kapladı. Birkaç gün sonra aldığım telgrafta şeyhin ailesinin mecburi ikametinden vazgeçildiği, bu yüzden Nurşin’e geri döndüğü bildirildi.” Sevenlerinden Agıt Bey şöyle anlatır: “Bir akşam bazı sürgün arkadaşlarla birlikte İbrahim Efendiyi ziyarete gittik. Hepimiz sıkıntılı ve geleceğimizin ne olacağı merakı ve endişesi içinde sohbeti dinliyorduk. Bir süre sonra bizlere; “Hiç üzülmeyin, yakında hepiniz evlerinize gideceksiniz. Çoluk çocuğunuzla refah içinde yaşıyacaksınız. Ben de geleceğim, ancak ne zaman ve nasıl geleceğimi söyleyemem” dedi. Birkaç gün sonra vefat etti ve Demirci’de defnedildi. “Ben de gelirim.” deyip burada kalışına, hepimiz hayret ettik. Bir süre sonra biz evlerimize gönderildik. “Ben de gelirim.” sözünün manasını ancak yirmi yedi sene sonra naaşının nakli sırasında anladık.” İbrahim Efendi 3 Kasım 1927’de Demirci’de vefat eder ve buraya defnedilir. Sevenleri tarafından üzerine bir türbe yaptırılır. 1954 senesinde türbenin bulunduğu yerden yol geçeceği için, kabrin nakli gerekir. Bu durum, oğlu Abdülkuddüs Efendiye bildirilir ve izin istenir. Abdülkuddüs Efendi, babasının naaşını Erzurum’a nakledeceğini bildirerek, yola çıkar. Kalabalık bir cemaat ile kabir açılır. 27 sene toprak altında kalan İbrahim Efendinin kefeninde en ufak bir leke yoktur. Durum Erzurum ve Demirci’de büyük yankı uyandırır. Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendinin oğlu Şeyh Mehmed Sırrı Efendinin nezaretinde ve büyük bir cemaatle Taşkesen köyüne defnedilir. Kabri günümüzde ziyaretgah mahallidir. Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi’nin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]

📍 Tekman, Erzurum
Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi (k.s.)

Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi (k.s.)

Erzurum – Taşkesenli camii avlusundaki Aile kabristanında. Taşkesenli Şeyhleri’nin ilki Erzurum havalisinde ilim ve irfanı ile tanınan Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi (1848-1909) babası Molla Mahmut Efendi’nin yerleştiği Hacılar Köyü’nde dünyaya gelir. Alim ve fazıl bir aile silsilesinden gelen dedesi Molla Abdurrahman ve ulu dedesi Molla Musa, yaşadığı dönemlerde çevresinde çok sevilen ve takdir edilen zatlardandır. Küçük yaşlarda iken ilme yönelen Şeyh Ahmet Efendi, muhtelif medreselerde tahsil görüp mezun olduktan sonra, bulunduğu yerin en büyük alimlerinden olan Molla Ahmet Kuki Hazretlerinden fıkıh, kelam, hadis, tefsir ve mantık üzerine ilk icazetini alır. Kendisi de bir kaç tane mucaz (icazetli) yetiştirdikten sonra Bitlis’ten Bağdat’a kadar herkesin baş eğdiği ve sevip saydığı Şeyh Halit-i Evreki’yi ziyaret ederek yanında bir süre kalır ve bu süre içerisinde bu zattan fen bilimleri (astronomi, jeoloji, cebir ve hendese) okuyarak ikinci icazetini alır. Şeyh Ahmet Efendi, Şeyh Halit-i Evreki Hazretlerinin yanında ders alırken ününü çok duyduğu Seyyid Abdulkadiri Geylani Hz.’nin torunu olan Seyyid Sıbğetullahi Arvasi Hazretlerini (v.1870) Bitlis Hizan’da ziyaret ederek, manevi yönden yetişmek üzere bu zata teslim olmuştur. Bu zattan irşad dersleri alan Şeyh Ahmet Efendi, Seyyid Sıbğetullahi Arvasi Hazretlerinin vefatından sonra halifesi olan Şeyh Abdurrahmani Taği’ye (1831-1886) teslim olur. İrşadını bu zatın yanında tamamlayarak halifelik görevini alan Şeyh Ahmet Efendi, mürşidi tarafından irşadda bulunması için Erzurum’a görevlendirilir. Babası ve dedeleri gibi o da irşad görevi için mekan değiştirme usulüne uymuş ve Erzurum’un Sultanmelik Mahallesi Üç Kümbetler mevkiinde manevi dostları tarafından yaptırılan eve yerleşerek, bu evde talebe yetiştirmeye başlamıştır. Şeyh Ahmet Efendi, yaz aylarında Erzurum’a yaklaşık 45 km. uzaklıkta olan Taşkesen Köyü’nde ikamet edip talebelerini burada okutmaya devam eder. Amcası oğlu ve halifesi olan Şeyh İbrahim Efendi’yi Taşkesen’de ikamet ettirir ve böylece Erzurumlular tarafından Taşkesenli şöhretiyle meşhur olarak Taşkesen’den yükselecek olan altın silsilenin temellerini atar. Erzurum’da yürüttüğü irşad faaliyetleri sonucunda 78 mezun hoca ve dört büyük halife yetiştiren Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi hayatı boyunca kendisini tasavvufa vermiş ve halk tarafından bu yönü ile tanınmıştır. Şöhretin her türlüsünden hayatının her döneminde şiddetle kaçınır. Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi’nin Sultan Abdülhamit’le hiç görüşmedikleri halde Abdülhamit Han tarafından tanındığı şu olay ile nakledilir. Erzurum’un Pasinler ilçesi Tuylar Köyü’nden bir zat, Sultan Abdülhamit Han’ın ikamet ettiği Yıldız Sarayı’nda diğer bir arkadaşıyla nöbet tutarken, Abdülhamit Han bir ara balkona çıkar ve bunları yanına çağırır. Balkonun yanına gittiklerinde Sultan diğer nöbetçiyi hiç konuşturmadan bir miktar para atar ve hamama gitmesini söyler. (Bilahare anlaşılır ki bu asker gusül etme imkanı bulamadan nöbete gelmiştir.) Erzurumluya dönerek “Siz tarikat ehlisiniz, mürşidiniz kimdir ?” diye sorar. Erzurumlu “Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi” diye cevap verince, Abdülhamit Han, “Evet o zatla tanışıyoruz”, der ve içeri girer. Biraz sonra elinde bir Kur’an-ı Kerim’le gelerek Erzurumluya “Ben bu Kur’an-ı Kerim’i sana hediye ediyorum. Sen de götürür şeyhin olan kardeşime verirsen memnun olurum.”, der. Erzurumlu bir müddet sonra memleketine döndüğünde şeyhinin huzuruna varır; Şeyh Ahmet Efendi onu görünce, “Emaneti getirdin mi ?” diye sorar. Erzurumlu da hediye edilen Kur’an-ı Kerim’i Şeyh Ahmet Efendi’ye teslim eder. Günümüze kadar büyük bir titizlikle korunan bu Kur’an-ı Kerim, hala aile kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Erzurum’da çok sayıda talebe yetiştiren Şeyh Ahmet Efendi 61 yaşında iken 24 Mart 1909 yılında Erzurum’da vefat eder. Şeyh Ahmet Efendi’nin vefatından birkaç dakika önce gözlerini açarak, “Yazık oldu Sultan Abdülhamit’e, yazık oldu” demiş olduğu nakledilir. Halen Erzurum Merkezdeki Taşkesenli Camii bahçesinde bulunan türbesi halk tarafından ziyaret edilmektedir. Şeyh Ahmet Efendi’nin yetiştirdiği halife ve mezun hocalardan bazıları şunlardır. Şeyh Ziyaettin Efendi, Şeyh İbrahim Efendi, Erzurum Serçeme köyünden Tabur İmamı Muhammed Nuri Efendi, Diyarbakır Liceli Molla Ömer Efendi ve Kağızmanlı Molla Hasan Efendi. Şeyh Ahmef Efendi ile Abdurrahman Gazi hazretleri Şeyh Ahmet Efendi bir gün müritleriyle beraber Abdurrahman Gaziyi ziyarete gider, selamını verir ayakucunda mukabele okumaya başlar kısa bir süre sonra kabrin göğüs istikametine geçer, daha sonra başucuna yaklaşır ve mukabelesini bitirir. Şehre dönerler. Bu durum müritlerinin dikkatinden kaçmaz, merakla dayanamayıp nedenini sorarlar. Almış oldukları cevap “ Gittiğimizde Abdurrahman Gazi merkadinde yoktu daha sonra geldi ve beni yukarı çağırdı, göğüs istikametine vardığımda daha yaklaş dedi bende başucuna yaklaştım. Mukabele bittikten sonra Erzurumlulardan manen dert yandı ki hep bana teveccüh ediyorlar hâlbuki benden daha uluları var. Şu deveboynu şehitliğindeki şühedamız ihmal ediliyor. Oradaki şühedalara bolca hediyelerini göndermeliler dedi.” Bu durumdan sonra Şeyh Ahmet Efendi Erzurum’dan Toparlağa her gittiğinde Deveboynunda dinlenme verir şehitliğe mukabele okuduktan sonra yoluna devam edermiş… Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi’nin Silsile-i Şerifi Mezar şahidesinde : Huvel Hayy’ul Baki Allahumme nevir mergade hazer Ragidis-Semedeni Vel kutbul muhakkik-ir Rebbani Mevlana eş-şeyh Ahmedun Nakşî bendi-yi Daşkeseniyi bi nuri Kerimehıs-Sebul mesam El Fatiha sene H.1327 (M.1909) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak ( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Şeyh Osman Siraceddin Sani Tavili (k.s.)

Şeyh Osman Siraceddin Sani Tavili (k.s.)

İsanbul – Hadımköy’de Çakmaklı köyü yakınındaki dergahında. Tem’den Hadımköy’e giderken , fatih üniversitesini geçtikten sonra 300 mt ileride 184. sokağın bir arka sokağındadır. Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS), ulu bir zat olup, hayâ ve vakar sahibi bir mürşid, milletin ve dinin kandili olarak, İslamî şeriatın, gerçeğin ve tarikatın başında hizmetkâr olarak bulunmaktadır. Bizzat âlimlerin, fakirlerin, iyiliklerin ve güzelliklerin hâdimidir. 1314 hicrî senesinde (miladî 1896) Halepçe kentine bağlı, şerefli Biyara köyünde dünyaya gelmiştir. İlim, takva, temizlik, iffet, itaat ve ibadet evinde terbiye görüp yetişmiştir. Henüz küçük bir çocuk iken, Yüce Allah (CC), O’nu, en güzel bir şekilde biten bitki gibi terbiye ve edep sahibi bir çocuk olarak irşad evinde yetiştirmişti. Genç yaşta babasının nezaret ve terbiyesi altında büyümüş, Arapça ve kısmen Fars ilimleri öğrenmiş, özellikle Arap edebiyatına vâkıf olmuş, Biyara ve Durud medreselerinde eğitim yapmıştır. Bahusus en çok Kur’an tilâvetini sevmiş, tecvid dersini meşhur Mısırlı Şeyh Mustafa İsmail’den almış, ihlâsla amellerine devam etmiş, din, şeriat ve fıkıh ilimlerinde ilerlemiş ve yükselmiş; işte bütün bunlar bağlılığın, takvanın ve ledûnnî ilmin sonucu olarak kendilerine ihsan buyurulmuştur. Babalarının vefatından sonra ilim ve dine bütün gayreti ve cehdi ile sarılmış, yılmadan çalışmış, fakirlere ve zavallılara kendi malından yedirmiş, bu uğurda vaktini, malını, rahatını harcamış; ziyaretçilerine ve mensuplarına yardım ederek, hizmetini sürdürmüştür. Diğer yönden birçok aileleri korumuş, böylece uzak, yakın, oğul, kız diye bir fark göstermeden herkesi bir tutmuş, onların başında bir gölge olarak kalmıştır. Böylece 1958 yılına kadar hayatını Biyara’da geçirmiş, bazı siyasî sebeplerden dolayı, bu tarihten sonra İran’a göç etmiş, orada irşad ve çalışmaları için ve İslâmî incelikleri ayakta tutup korumak için daha geniş bir alan bulmuş, bu suretle çevresi âlim, fazıl kimselerle sarılmıştı. Bunlardan bir örnek gösterebiliriz: Mesela, asrın büyük bilgin ve âlimlerinin başkanı ve Balik’de müderris olan üstad Hacı Molla Bakır, Dağıstan ve Türkmen baş âlimlerinden Sahra Şeyhi Dağıstanlı Abdülkadir Hazretleri, Şeyh Yar Muhammed Nazarî Hazretleri ki, Yarcan lâkabı ile anılmaktadır. Bu zat, Rus hududu sahrasındaki Türkmenler’den olup, Şeyh Alâeddin (KS)’in halifesi idi. Daha sonra Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)’e bağlanmış, Hazret-i Şeyh’in ders vermesi için kendilerine 400-500 talebelik büyük bir medrese inşa etmiş, bütün masrafları da bizzat kendisi karşılamıştır. Bu meşhur Yarcan Medresesi’nden başka, kendi mıntıkasında, Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)’in irşad görevini sürdürmesi için yüzden fazla medrese bina etmişti. Bu çalışma ve gayreti sayesinde, özellikle Hazret-i Şeyh (KS)’in bu mıntıkayı ziyareti süresince, Kendileri’ne bağlanan Müslümanların sayısı bir milyonu geçiyordu. Bütün bu harcamaların çoğunu Şeyh Yarcan, kendi has malından vermekteydi ki burada yenme ve içme harcamaları, söz konusu hesaba dâhil değildi. Şimdiki halde Devrud Medresesi, halen tedrisatına Molla Muhammed Selinî idaresi altında devam etmekte, buraya devam eden talebelerin nafaka ve harcamaları, Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)’in mülkünün gelirinden karşılanmaktadır. Bu medresede Seyyid Molla Ahmed, beş vakit namazı cemaatle kıldırmakta, Mahmudabad ve Devrud hanegâhında hatm-i şerif, tehlil ve tekbir meclisleri kesintisiz göreve devam etmektedir. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Bizzat ben, batıdan, özellikle Avrupa’dan Mübarek Şeyhimize pek çok mektup geldiğine şahid oldum. Burada bu mektuplardan birini, içindeki samimi şiir dolayısıyla yazmadan geçemeyeceğim. Mektup, Amerika Kıtası’nın Kanada ülkesinden gelmekteydi. Kanada’nın Nores bölgesinde bu tarikatın benimsenmesi görevinde bulunan Yahya bin Hakaveyk adlı bağlısı, şeyhi Hazret-i Osman Siraceddin (KS) hakkında şu şiiri yazmış ve göndermişti. Şiir, Yahya bin Hakaveyk’in Hazret-i Şeyh (KS)’e ihlâsla bağlılığının mütevazı bir örneğidir: Ey Şeyhlerin Şeyhi, Hazret-i Siraceddin, Bu fakir, feda olsun senin için. Mübarek cevherleri, çıktığı ağzından Günün birinde avucumla topladım. O vakit, arzın kutbu olduğuna inandım, Sana hoş gelecek, ancak Rabb’imi andım. Merhamet et ki dualarıma cevap alayım, Allah’ımı Amerika’nın Nores’inden anayım. Hizmetkârınız Yahya bin Hakaveyk İşte orada bulunanlar da yeterli şahid olarak, ulu makam sahibi Hazret-i Şeyh (KS)’e tutunup bağlanmışlardı. Daha sayılamayacak kadar sayıda mektuplarla kendisine bağlananların çokluğuna şahidiz. Böylece güzel nam ve şöhreti, âlemin ufuklarını aşmış bulunmaktadır. 1970 senesinde, İran’da yapılan devrimden sonra ve bazı sebeplerden dolayı, Hazret-i Şeyh (KS), çok kıymetli ve aziz vatanına, yani doğduğu yer olan Biyara’ya dönmüştü. Daha sonra Irak ile İran arasında alevlenen savaş sırasında, evliyalar diyarı Bağdat’a göç etmiş, böylece kış, yaz, soğuk, sıcak, gece, gündüz demeden, kıymetli vakitlerini, muhtaca yardım, korkana teselli, hastaya şifa, tövbekârları irşad işinde harcamış, diğer taraftan da keremli ailesi ve çocuklarına müşfik bir baba sevgisi göstermeyi ihmal etmemiş, onların iyi yetişmelerine, mütevazı ve edepli olmalarına özen göstermiş, dolayısıyla saygı görmelerini temin etmiştir. Mütevazı evi ve hanegâhı, ziyaretçilerinin misafirhanesi, miskinlerin barınağı ve umutsuz hastaların bakım yeri olmuştur. Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)’in ilk evlilikleri, Hüseyin Han Rezav’ın kızı Rabia Hanım ile olmuştur. Bu hanım, güzel ahlâk ve güzel sesiyle Kur’an tilâveti yapması ile bilinir. Bu hanımdan Şeyh Cemaleddin, Şeyh Abdülmelik ve Âmine Hanım doğmuştur. Daha sonra, Eba Ubeyde köyünün ileri gelenlerinden, Seyyidzâde lâkabı ile bilinen, Şeyh Ali oğlu Şeyh Muhammed’in kızı Kâfiye Hanım ile evlenmiş, bu evlilikten de Şeyh Nasıh, Şeyh Rauf ve Sıdıka Hanım adında çocukları olmuştur. Son eşi ise vefatına kadar yanında bulunan iffetli ve dindar, Hazret-i Şeyh (KS)’e ve tarikata bağlılığı ile tanınmış olan Hacı Seyyide Emine Hanım’dır. Bu hanım, Hoşer mıntıkasında, Kâdirî tarikatı mürşidi, Safa Hâne köyünün ileri gelenlerinden Şeyh Seyyid Mehmet Çerağ Abdül Al’ın kızıdır. Hazret-i Şeyh (KS), ailesi hakkında şöyle demiştir: “Allah (CC.)’a hamd olsun ki, ailem, benim tam rızam ve şükrümdür. Bize hizmette kusur etmediği gibi, hanegâha gelenlere bakmakta ve bu güne kadar onlara sonsuz cömertlikte harcama yapmaktadır. Minnetim büyüktür. Bu ailenin adına gölge düşürecek hiçbir aykırı şeyi ondan görmedim ve hissetmedim. “ Hakikat şudur ki, muhterem ailesi, nesebce ve nisabca hanımefendi, ehl-i itaat ve ehl-i namaz olup, ailesinin yolunu izlemektedir. Babasının Şeyh Mahmud ile akrabalığı bulunmaktadır. Bu zat, tanınmış bir bilgin olup, icazetini Çersitânî Üstad Molla Abdullah’tan almıştır. Ayrıca Hazret-i Şeyh (KS)’den de Nakşibendî Tarikatı’nı almış bulunuyordu. Emine Hanım’ın annesi Hacer Hatun olup, şeriata bağlı, güzel Kur’an okuyan, eli açık, bağış ve ihsan sahibi bir hanımdır. Kızı Emine Hanım’ı, Şeyh Alâeddin (KS)’in oğlu Şeyh Osman (KS)’a vereceğini adamıştı. Kendisi vefat edince, ailesi adağını yerine getirmiş, Emine Hanım’ı, Hazret-i Şeyh Osman (KS)’a vermişlerdi. Hazret-i Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS), birçok kitap sahibiyle dosttur. Bunlardan Şeyh Muhammed Ârif, Şeyh Muhammed Garib, Üstad Molla Ali Şerifî, Üstad Hacı Edib, şair olan ve bu risaleyi anlatan Molla Abdullah Fenaî ve mütevazı gönüllü, şeyhine vefalı, edep sahibi ve on beş sene Hazret-i Şeyh (KS)’in hizmetinde bulunan üstad Hacı Molla Ali Lacânî bulunmaktadır. Yine arkadaşlık ettiklerinden, Müderris Molla Mahmud Kalî vardır. Keza Kur’an-ı Kerim’i üç türlü tilâvet eden hattat, zahid ve nâsık Lübnanlı Şeyh Hüseyin Useyran ve Devrud’da hanegâh imamı Molla Üstad Seyyid Ahmed gibi kişiler vardır. Özellikle Seyyid Ahmed, Şeyh Muhammed Balisânî, merhum Şeyh Molla Muhammed ve Molla Bahâ ve merhum Müderris Biyaralı Molla Ali ve Molla Abdullah Fenaî, Molla Abdülhâlik ve Molla Muhammed Dergî’nin mallarıyla ve hizmetleriyle yaşattıkları medreselerde, talebe okutmuş ve eğitmişlerdir. Nitekim bugün dahi Devrud’da tedrisat devam etmekte ve pek çok talebe okumaktadır. Bu âlim, fâzıl, edeb ve dirayet erbabı, Hazret-i Şeyh (KS)’e tam ihlâs ve itaat ile bağlı olup, çevresini bir halka gibi sarmış bulunmakta, meclisleri bu gibi kimselerden boş kalmamaktadır. Kur’an okuyan büyük bilginlerden biri de Âlim Hacı Molla Mehmed Emin Kânî Sananî ve vakar ve edep sahibi üstad Şeyh Halid El Müfti, kardeşi Nureddin El Müfti ve Ömer Bin Hattab Camii’nde hatip ve imam olan oğlu Şeyh Muhsin, Hacı Molla Nezid, Hacı Molla Osman El Merduhî, Hacı Osman Siyrî, okuyucu Şeyh Molla Halid El Serdî, Üstad Seyyid Ahmed ve kardeşi Molla Seyyid Ebubekir, merhum edib Molla Ahmed’in kardeşi Hoca Molla Hîbetullah, Hazret-i Şeyh’in etrafındaki halkada bulunan kişilerdir. Molla Hîbetullah’ın dinî ve şer’î telif kitapları bulunmakta olup, Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS) hakkında el yazısı ile Ke’sü-şşaribin adlı bir kitabı vardır. Ayrıca bu aileyi anlatan bir kitabı ile Arap, Türk ve Kürt büyüklerini anlatan kitapları bulunmaktadır. Biyara veya Devrud’daki hanegâhı ziyaret etmiş olanlar, oranın idare ve tedrisatı ile misafireten gelen yolcuların ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarının nasıl giderildiğini görür, bu işlerin görülmesi için ne kadar insana ihtiyaç olduğu da anlaşılmış olur. Şunu açıkça söyleyebiliriz ki, henüz parmak boyunu geçmeyen gençler, bu şerefli hizmetleri, Allah (CC) için ve şeyhlerine sevgi ve bağlılıktan görmektedirler. Bu hizmetleri yapanlardan biri de Hacı Mehmed oğlu Hacı Tevfik Efendi’dir. Bu zat ümmî olup, okuma yazması olmadığı halde, hanegâhta Hazret-i Şeyh (KS)’in maiyetinde okuma yazma öğrenmekle kalmamış, Arapça ve Farsça dillerini öğrenmiş, kavramış, bugün dahi gece ve gündüz Hazret’in hizmetinde bulunmakta idi. Ve yine bu aileye hizmet edenlerden biri de Mehmet Said Çaycı’dır. Bu kerametli aileye bugüne dek hulûs ile bağlı olup, 40 senedir, yorgunluk duymadan şeyhinin hizmetinde bulunmakta, ziyaretçilerin ve hacet erbabının rahatını temin etmektedir. Keza Abdullah Derman lakabı ile anılan Abdullah Sübhan ise Hazret-i Şeyh (KS)’in kâtipliğini yapmakta ve hastalara verilen ilâç reçetelerini yazmakta idi. Yine bu ailenin ve Hazret-i Şeyh (KS)’in vefakâr aşçısı Hacı Muhammed Aşpeze, günde 200 ve daha çok kişiye yiyecek hazırlamakta, Horamî lehçesiyle konuşmaktadır. Ve yine mutasavvıf zatlardan biri de sabırlı, zâhid ve nâsik Mahmud Çaycı’dır. Bu evin ihtiyaçlarını temin eden halûk, sevimli ve hareketli bir zat olan Cemal Bahavan ve Hazret-i Şeyh (KS)’in emlâkinin idaresi ve hizmeti ile görevli mühendis Salâh Said-Et-Tâhirî vardır. Hazret-i Şeyh (KS)’in hanegâhında, bakacak kimsesi olmadığından, daimi hanegâhta kalan, kendilerini ibadete vermiş tarikat erbabı ile sâlim ve sakin olan Molla Kerkim ve Mutasavvıf Ahmed Efendi, amcaları olan cezbe sahibi sofilerden Nadir Efendi vardır. Hazret-i Şeyh (KS)’in özel hizmetini gören Şeyh Ebu Mustafa Molla Kerim Hammudî, Ane kesimi ahalisinden olup, Hazret-i Şeyh (KS)’in doktorlara havale ettiği hastaların rehberliğini yapmakta idi. Saliha kardeşlerden olup ziyarette bulunan kadınlar ile hanegâhtaki kadın efendilere canla başla hizmet edenlerden biri, Hazret-i Şeyh (KS)’in sütkız kardeşi Tuba Hanım, diğerleri ise Hace Hatice Hanım, Seyyidzâde Âmine Hanım ve Hacı Tevfik’in zevcesi Aişe Hanım’dır. Bu hanımlar, bu keremli evi ziyaret edenlere hizmet etmekte olup, bu görevi ne bir memuriyet, ne de hizmetçilik görevi ile yapmamaktadırlar. Bunlar, Allah (CC)’ın ve Şeyhleri (KS)’nin rızasını almak için sadakat ve muhabbet ile hizmette bulunmakta, evin eşyasının bakımına, temizliğine itina göstermekte ve korumaktadırlar. Bu hanımlar, dünyanın ziynet ve eşyasına tamah etmeden bakmakta, Şeyhleri (KS) de kendilerine cömertçe elini uzatmaktadır. Şeyh Osman Siraceddin Hazretlerinin Silsile-i Şerifi Hazret-i Şeyh (KS), 1990 senesinde Türkiye’ye hicret etmiştir. Hadımköy yolu üzerinde bulunan Çakmaklı köyü yanındaki dergâhında irşadına devam etmiş ve 30 Ocak 1997’de vefat etmiştir. Türbesi, Dergâhın bahçesindedir.

📍 İstanbul
Şeyh Muhammed Alaaddin Biyari (k.s.)

Şeyh Muhammed Alaaddin Biyari (k.s.)

Irak – Halepçe’ye Bağlı Biyare köyündeki dergahında Babası Ömer Ziyaeddin hazretlerinin yanında Şeyh Alaaddin hazretleri, 1280/1863 yılında Tavîle Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh Ömer Ziyaüddin , dedesi ise Osman Siraceddin Tavili Hazretleridir. MŞeyh Alaaddin çocukluğunda ailesinde gördüğü ilk eğitiminin ardından medreseye yönelmiş ve sıralı medrese kitaplarını okumuştur. Medrese eğitiminin ardından kardeşi Şeyh Necmüddin Tavili ile beraber amcaları Şeyh Muhammed Bahauddin ’in yanında tasavvufî eğitim görmüştür. Babasının vefatı üzerine kardeşi Şeyh Necmüddin , Biyâre Tekkesi’nde posta oturunca o da Halepçe ile Biyâre arasında yer alan Dereşiş Köyüne giderek orada bir tekke kurmuştur. Fakat Dereşiş’te uzun süre kalamamıştır. Zira bir yıl sonra İran Havramanı’nda hısımlarının bulunduğu Servâbâd Köyü’ne giderek orada iki yıl ikamet etmiştir. O bölgenin yerel yöneticileri olan kayınbiraderleri tekke ve medrese kurması ve hizmetlerini yürütebilmesi için Durud Köyü’nü ve gelirlerini kendisine bağışlamışlardır. Şeyh Alaaddin Durud Köyü’ne yerleşip tekke ve medrese kurduktan sonra etrafında çok sayıda talebe ve ilim erbabı toplanmıştır. Bu sayede Durûd Tekkesi İran’ın kuzeybatısında yaşayan Sünnî kesim arasında ilim ve irşad faaliyetlerinin yürütüldüğü ciddi bir merkez haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşının devam ettiği 1336/1917 yılında meydana gelen kıtlık ve yokluk sebebiyle halk zor durumda kalınca Şeyh Alaaddin elindeki tüm maddi olanakları kullanarak halkın sıkıntılarını gidermeye ve fakirlere yardım etmeye çalışmıştır. 1338/1919 yılında İran’dan Biyâre’ye dönen Şeyh Alaaddin kardeşi Şeyh Necmüddin ve oğlu şeyh Nureddin’in vefat etmelerinden sonra Biyâre Tekkesi’nde postnişin olmuştur. Şeyh Alaaddin’in yanında tasavvufî eğitim gören çok sayıda âlim şahsiyet içinde irşad izni verdiği halifelerinden tespit edilenler şunlardır; 1. Hacı Seyyid Baba Şeyh el-Kajâvî 2. Hacı Mamosta Molla Bakır 3. Şeyh Abdullah el-Bânî el-Horremtâyî 4. Molla Abdullah en-Nemşîrî 5. Mamosta Molla Heme Said el-Abâbeylî 6. Şeyh Abdülvehhab en-Nergisecârî 7. Şeyh Sıddik en-Nergisecârî 8. Şeyh Abdülkerim el-Haneşorî 9. Şeyh Heme Said 10. Şeyh Ömer b. Şeyh Muhammed el-Karadağî 11. Şeyh Baba Resul el-Mîresorî 12. Molla Arif 13. Molla Nasrullah el-Bânî 14. Molla Ahmed Şefik 15. Molla Kadir el-Gelâlî 16. Molla Hıdır el-Âlânî 17. Şeyh Molla Sadık el-Mâvîlî 18. Şeyh Molla Muhammed el-Bîtevâtî 19. Şeyh Molla Ahmed el-Vertî 20. Şeyh Molla Muhammed Emin el-Karnakavî 21. Şeyh Kâke Molla es-Serdeştî el-Vâşemezînî 22. Şeyh Abdülkadir el-Hevtâşî 23. Şeyh Abdullah el-Evbârî 24. Şeyh Mollan Muhammed Emin el-Mevlânâbâdî 25. Şeyh Abdülhak Hamid Mestûnî el-Musılî 26. Mamosta Molla Abid el-Abâbeylî 27. Mamosta Molla Muhammed Emin b. Molla Muhammed Sâdık 28. Molla Arif el-Volejîrî 29. Molla Said el-Bâlekî 30. Molla Mahmud el-Veysî 31. Seyyid Hüsameddin es-Sakızî 32. Molla Zahid b. Molla Muhammed es-Sünnetî 33. Baba Molla b. Molla Muhammed es-Sünnetî 34. Şeyh Raûf es-Safahâneyî 35. Hacı Ma’sûm b. Hacı Şeyh Muhammed Arif eş-Şâroçkeyî 36. Şeyh Hüseyin Ramazanî el-Hâlidî 37. Şeyh Abdullah Ahrar b. Haci Ahmed el-İzzî Şeyh Muhammed Alaaddin Hazretlerinin Sİlsile-i Şerifi İlim ve irşad faaliyetlerini düzenli olarak sürdüren Şeyh Alaaddin 1373/1953 yılında vefat etmiş ve Biyâre Tekkesi’nde kabirleri bulunan babası Şeyh Ömer Ziayaüddin ve kardeşi Şeyh Necmüddin’in yanına defnedilmiştir. Biyâre’de yan yana yatan Şeyh Ömer Ziyaüddin ve iki oğlu Şeyh Necmüddin ve Şeyh Alaaddin ile İstanbul’da vefat eden torunu Şeyh Osman-ı Sânî için Biyâre’deki kabirlerine şu satırlar yazılmıştır; ” Osman Siraceddin Tavili Hazretlerinin tarikatına mensup aslanların yattığı mezarsın. ( Ömer Ziyaeddin, Necmüddin, Alauddin ve Osman’sın) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle]< Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Ömer Ziyaeddin Tavili (k.s.)

Şeyh Ömer Ziyaeddin Tavili (k.s.)

Irak – Halepçe’ye Bağlı Biyare köyündeki dergahında Şeyh Ömer Ziyaüddin hazretleri, Şeyh Osman Siracüddin Tavili ’nin oğludur. 1255/1839 yılında Biyârede doğmuştur. İlk eğitimini ilim ve tasavvuf ocağı olan ailesinden alan Şeyh Ömer, Kur’an-ı hatmedip sıralı ilimleri okumaya başlamıştır. Babası Şeyh Osman Siracüddin onun Talabânî Tekkesi’nin postnişîni Şeyh Abdurrahman Hâlis el-Kerkükî (v. 1275/1858)’den istifade etmesi ve yanında tasavvufî eğitim görmesi için Kerkük’e göndermiştir. Fakat Kerkük’teki tekkede çok rahat hareket edip tasavvufî eğitimin gereklerinden uzaklaştığını işitince onu hemen geri çağırıp kendi gözetimi altında medrese eğitimini ikmal ettirmiş ve tasavvufî eğitimden geçirerek ona tarîkat icâzeti vermiştir. Şeyh Ömer, irşad icazeti bulunduğu halde babasının emri üzerine kardeşi Şeyh Muhammed Bahauddin’in gözetiminde Tavîle Köyü’ndeki ilmî ve tasavvufî faaliyetlere yardımcı olmuştur. Kardeşi Muhammed Bahauddin’in 1298/1880 de vefatından sonra Tavîle Köyü’nden ayrılarak Biyâre’ye gelmiş ve ailesiyle oraya yerleşmiştir. Bilahare Bağdat, Necef ve Kerbela şehirlerine giderek oraları ziyaret eden Şeyh Ömer Biyâre’ye döndükten sonra sırasıyla Hanekîn, Kazrabât ve Kifrî bölgelerine birer tekke kurmuştur. Şeyh Ömer uzun bir süredir Biyâre Medresesi’nde devam ettirilen ilim ve irşad faaliyetlerinde medresenin artık ihtiyaca cevap veremediğini görünce 1307/1889 tarihinde müştemilatıyla beraber müstakil bir tekke ve medrese yaptırmıştır. Şeyh Ömer döneminde Biyâre Medresesi’nde çok sayıda talebe eğitim görmüş ve mezun olmuşlardır. Sonradan bir kısmı çok yüksek mevkilere gelen bu talebeler içinde Irak müftülerinden Şeyh Kâsım Kaysî, Molla Abdullah el-Vulzî, Molla Zeynelabidin en-Nûdşî, Molla Abdullah Kânî Sânânî, Molla Abdullah el-Ubeydî, Molla Mustafa el-Hurmâlî gibi âlimler yer almaktadır. Şeyh Ömer Ziyaüddin ilim talebeliğini müritlikten daha önde görür ve talebelere çok değer verirdi. Tekkeye dinî ilimlerle ilgili kitap getirildiğinde yahut kendisine hediye kitap gönderildiğinde Allah’a şükreder ve bu eserlerle dinine hizmeti nasip ettiği için şükür secdesine kapanırdı. Kendisine Osmanlı Devleti’nin tahsis ettiği aylık üç lira maaşı önce fakir ve muhtaçlara dağıtmış bir süre sonra ise bu aylığı almayı reddetmiştir. Neden bunu yaptığını soranlara ise buraya insanlar her taraftan gelip kalırlar ve Ben “Beytü’l-Mal”den tahsis edilen bir paranın sorumluluğunu ve vebalini yüklenemem diye cevap vermiştir. Aynı şekilde Kaçar Şahı Nasruddin’in tekkenin bütün masraflarını karşılamaya hazırım teklifine de olumsuz cevap vererek nazikçe reddetmiştir. Şeyh Ömer Ziyaüddin hafî zikrin yanında cehri zikir de çektirmesi, ilime, eğitime ve farklı kültürlere ilgisi, kullandığı “Feyzî” lakabıyla Arapça, Farsça ve Kürtçe şiir yazmadaki kaabiliyetiyle seleflerinden farklı bir mutasavvıf olduğunu ortaya koymuştur. Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretlerinin Silsile-i Şerifi [toggle title=”Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri’nin Halifeleri” load=”hide”] Şeyh Ömer Ziyaüddin’in çok sayıda halifesinden bahsedilir. Bunlardan tespit edilebilenler şunlardır: 1. Şeyh Necmüddin el-Biyârî/oğlu 2. Şeyh Alaaddin el-Biyârî/oğlu 3. Şeyh Tacuddin/yeğeni 4. Molla Kadir el-Biyârî 5. Şeyh Kadir el-Abâbeylî 6. Molla Kadir el-Abâbeylî 7. Molla Muhammed el-Pejderî 8. Şeyh Ma’rûf en-Nergisecârî 9. Molla Resûl Hâfız 10. Molla Resûl Keçel 11. Seyyid Abdullah el-Belberî 12. Seyyid Ahmed el-Kelcî 13. Şeyh Molla Veysi el-Pejderî 14. Şeyh Molla Hıdır 15. Molla Abdurrahman Gevre 16. Molla Abdurrahman Biçûk 17. Şeyh Emin el-Bîjveyî 18. Şeyh Molla Kadir Dîvâne 19. Baba Şeyh es-Seyrî 20. Hacı Seyyid Ali es-Sefâhâne 21. Hacı Seyyid Fethullah Gûl 22. Molla Muhammed el-Bîdenî 23. Şeyh Muhammed Emin Bayramâvâ 24. Şeyh Abdullah ed-Dîmeyevî 25. Halife Allahkerim el-Vesneyî 26. Şeyh Selîm et-Tahtî 27. Şeyh Ali el-Karadağî 28. Molla Abdülazîm es-Sineyî 29. Molla Muhammed es-Sünnetî 30. Molla Muhammed Emin eş-Şerîfâvâyî 31. Molla Şeyh Taha el-Bâlîsânî 32. Hacı Molla Abdullah el-Pesvî 33. Şeyh Şemsüddin es-Sakızî 34. Molla Ömer el-Vâşemezinî 35. Şeyh Said Fazlî el-Bağdadî 36. Şeyh Ahmed ed-Deyrî 37. Halife Ali el-Kerkükî 38. Hacı Şeyh Arif el-Kazrâbâdî 39. Halife Abdi el-Hanekînî 40. Molla Ahmed el-Kânîkeveyî 41. Şeyh Kasım Kaysî el-Bağdadî [/toggle] On erkek çocuğu bulunan Şeyh Ömer bunlardan ikisine irşad izni vermiştir.Bunlar Şeyh Necmeddin ve Şeyh Alaaddin’dir. 1318/1900 yılında vefat eden Şeyh Ömer Ziyaeddin kabri Biyare Tekkesinde bulunmaktadır. Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri’nin Kerametleri Hazret-i Şeyh Muhammed Osman Siraceddin-i Sâni (KS) anlatıyor: Saygıdeğer pederim Şeyh Alâeddin (KS), Hormal kasabasında dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin (KS)’in hizmetinde bulunuyormuş. Günün birinde dedem Şeyh Ziyaeddin, babama: “Haydi, seninle birlikte, büyük bilgin Şeyh Nesim’i ziyarete gidelim” demiş. Bu şeyhin Şeyh Kasım ve Şeyh Vesim adında derin bilgi sahibi iki kardeşi daha varmış. Birlikte bu zatın ziyaretine gidip ona misafir olmuşlar. Gece yatmak zamanı gelince ev sahibi, dedeme: “Nerede yatmak istersin?” diye sormuş. Dedem onlara: “Ben, Şeyh Nesim’in bulunduğu yerde yatmak isterim, yeter ki başlarımız birbirine yakın olsun” demiş. Dedem Ömer Ziyaeddin (KS), uyku halinde içinde, ilmin özünü taşıyan sözcüklerle yüksek bir sesle konuşmaya başlamış. Birbirlerine yakın baş başa yattıkları için Şeyh Nesim uyanık bir halde, dedemin bu uyku halindeki konuşmalarını dikkat ve incelikle dinliyormuş. Sabaha kadar bu konuşma sürmüş. Şeyh Nesim de uyumadan, merakla ve yorulmadan onu dinlemiş. Sabah olunca ev sahibi, dedeme: “Allah’a and içerim ki, ne eskilerden ve ne de yenilerden bugüne dek böyle ilmin özüyle konuşan bir kimseye rastlamadım ve kimseden böyle bir şey işitmedim ve yine Allah’a and içerim ki, bu gece duyduklarıma göre ne derece cahil olduğumuzu anlamış olduk” demiş. Bir gün Molla Abdülkâdir, Ömer Ziyâeddin ve diğer bâzı talebeleri ile Horaman’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Molla Abdülkâdir ilimde oldukça yükselmiş, Ömer Ziyâeddin Efendinin kerâmetini görüp öyle bağlanmak istiyordu. Yolda, ikindi vakti, yolun kenârında dokuz-on kişinin üzerinde rahatça cemâatle namaz kılabilecekleri bir kayalık yere geldiler. Ömer Ziyâeddin Efendi ikindi namazını burada kılmayı emretti. Namazdan sonra Molla Abdülkâdir’e; “Benden bir şey istemiştiniz. İşte isteğinizin vakti geldi.” buyurdu ve meâlen; “Eğer biz bu Kur’ân-ı kerîmi bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Allah korkusuyla, baş eğerek parça parça olduğunu görürdün.” (Haşr sûresi: 21) âyet-i kerîmesini okudu. Bu esnâda üzerinde bulundukları kaya ikiye ayrılmış, Ömer Ziyâeddîn’in oturduğu kısım diğerlerinin oturduğu kısımdan ayrılmıştı. Bunu gören Molla Abdülkâdir, özür dileyerek Ömer Ziyâeddîn Efendinin talebesi oldu. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂN HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili (k.s.)

Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili (k.s.)

Irak – Halepçe’nin Tavile köyünde Babası Osman Siraceddin hz’nin yanında Şeyh Osman Siraceddin Tavili hazretlerinin en büyük oğlu ve halifesidir . 1252/1836 yılında Tavila’da doğmuştur. Tarikat eğitimini babasından, diğer ilimleri bölgesinde bulunan büyük ( Mahmud deşi gibi) âlimlerden almıştır. Zâhirî ilimlerde derin bir âlim, tasavvuf yolunda yüksek bir velî oldu. Babası ona hilâfet verip talebe yetiştirmekle vazîfelendirdi. Babası hayattayken Abdurrahmân, Ömer Ziyâeddîn ve Ahmed adındaki kardeşlerinin tâlim ve terbiye işini ve yetiştirme vazîfesini ona verdi. Kardeşleri onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde yetişerek her biri üstün zâtlar oldular. Babasının vefâtından sonra insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı ve talebe yetiştirdi. Vakarlı, kanâatkâr, iffetli, dünyâya gönül vermeyen, haram ve şüphelilerden şiddetle sakınan bir hayat yaşadı. Pekçok insanın hidâyete kavuşmasına, dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermelerine vesile oldu. Arkasında faydalı, edep sâhibi çocuklar bıraktı. Onlar da kendisi gibi ilim ve fazîletin yayılması için çalıştılar. Çocuklarının adları Şeyh AliHüsâmeddîn, Şeyh Sâdık, Şeyh Mazhar ve Şeyh Câfer’dir. Talebelerinden Abdürrahîm Mevlevî sohbetlerini Mir’ât-ül-Kâmil adıyla toplamıştır. Mürşidi olan babasının başlattıklarını genişletti. Sıfatı itibarıyla vakarlı, kanaatkâr, iffet ve zahidlikle hayatını sürdürdü. Geride salih, faydalı, edep ve sıfat sahibi çocuklar bıraktı. Onlar da kendisi gibi şöhret sahibi oldular. Bu zat Rebiyülevvel ayının beşinde Cuma günü 1298/1881 de Tavila’da vefat etti. Babasının mezarının yakınında medfundur. Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi

Şeyh Nazım Kıbrısi (k.s.)

Şeyh Nazım Kıbrısi (k.s.)

Kıbrıs – Lefke’deki dergahında Yirminci asrın yetiştirdiği İslam alimlerinden olan Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Hakkanî, El-Kıbrısî Hazretleri 21 Nisan 1922’de Kıbrıs’ın Güney yakasında bulunan Larnaka kentinde dünyaya gelmiştir. Babası Ahmet Nazım Efendi’dir. Baba tarafından soyu Gavsu’l Azam Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri’ne, Anne tarafından ise Mevlana Celaleddin-i Rumî (k.s.) Hazretleri’ne dayanmaktadır. Çocukluğundan itibaren onda manevi hallerin varlığı fark edilmiş olup, çok zamanlar Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in halası, Hala Sultan Hazretleri’nin Kıbrıs / Larnaka’da bulunan Kabr-i şerifini ziyaret eder oradan hiç ayrılmak istemezdi. Çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Larnaka’da ahali tarafından sevilen, ilgi gören bir gençtir. Kıbrıs’ta liseyi bitirdikten sonra (1940- Hicri 1359) iki ağabeyi ve kız kardeşinin yaşadığı İstanbul’a üniversite tahsili için yerleşmiştir. Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği bölümünde ihtisas görmeye başlamıştır. Kimya bölümünde oldukça başarılı bir öğrencidir. Aynı zamanda Şeyhi Cemaleddin el-Alasunî Hazretleri (1955-Hicri 1375) ile hem şeriat ilminde ilerleyip, hem de Arapça lisanı öğrenmiştir. Süleyman Erzurumî Hazretleri ile tanışıp Nakşibendi yoluna girmiştir.Kendisinin çok defa İstanbul Sultanahmet camisinde, bütün geceyi tefekkürle geçirdiği görülürdü. O yılları kendisi şöyle anlatıyor: “ Orada, kalbime rahmet ve selamet geliyordu. Sabah namazlarını o camide, şeyhlerim Şeyh Cemaleddin el-Alasunî ve Şeyh Süleyman Erzurumî ile beraber kılıyordum. Beni eğitiyor ve kalbime manevi ilim yerleştiriyorlardı. O zamanlar beni Şam’ın mübarek topraklarına çağıran birçok rüya gördüm fakat henüz şeyhimden izin yoktu. Birçok kez rüyalarımda Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) beni huzuruna çağırırken gördüm. Kalbimde her şeyi bırakıp Peygamberimiz’in mübarek şehrine göç etmek için derin bir arzu vardı. Bir gün, kalbimdeki bu hasret çok yoğun olduğu bir zaman, Şeyhim Süleyman Erzurumî Hazretlerini gördüğüm bir zuhurat hasıl oldu. Şeyh Erzurumî Hazretleri gelip beni omzumdan salladı ve bana: “İznin şimdi geldi.Senin sırların ve manevi eğitimin benimle değil. Ben seni sadece emanet olarak tuttum, ta ki senin gerçek şeyhin olan Abdullah Dağıstanî Hazretlerine hazır olana kadar. O senin anahtarlarını tutuyor. Git onu Şam’da bul. Bu izin sana benden ve Peygamberimizden geliyor.” Zuhurat bitmişti ve ben Şam’a gitme iznini almıştım.Bu olayı söylemek için şeyhimi aradım. Onu yaklaşık iki saat sonra camiye gelirken buldum. Yanına koştum, bana kollarını açıp: “Oğlum, zuhurattan memnun musun?” dedi. Olan biten her şeyden haberdar olduğunu anladım. Bana: “Bekleme, hemen Şam’a doğru yola çık.” dedi. Adres veya başka bilgi vermemişti, sadece Şam’da Şeyh Abdullah Dağıstani demişti. ” Üniversite eğitimini yarıda bırakarak ikinci dünya savaşının zor günlerinde manevi işaretlerle evliyalar sultanı Şeyh Abdullah Dağistanî Hazretleri’ni bulmaya Şam’a gitmek için İstanbul’dan Halep’e trenle gelir. Ancak Fransızlar ve İngilizler o bölgede savaştıklarından yoluna devam edemez. Humus’ta Halit Bin Velid türbesine gider, günlerini kendisine cami yanında verilen bir odada geçirir. Burada Şeyh Abdulcelil Murat ve Şeyh Seyit Es-Subayî Hazretleri’nin ilim ve irfan pınarlarından istifade etmiştir. 1944’de bir ay kadar Trablus’da, Trablus müftüsü Şeyh Münir el-Melik’in yanında kaldıktan sonra mürşidini bulmak için Şam’a doğru savaşın zor şartlarına rağmen devam etmiştir. Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri o zor günleri şöyle anlatıyor:“ İstanbul’dan Halep’e trenle gittim. Oradan Şam’a geçmeye çalıştım ama mümkün değildi. Şam’ı işgal eden Fransızlar İngilizlerin hücumuna hazırlanıyordu. Ben de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sahabesi Halid bin Velid’in türbesinin bulunduğu Humus’a gittim. Türbeyi ziyaret edip camiye girdim ve namaz kıldım. Sonra yanıma bir kişi geldi ve bana şöyle dedi: “Akşam rüyamda Peygamberimizi gördüm; bana ‘Torunlarımdan biri yarın buraya geliyor, onunla ilgilen’ dedi. Sonra bana senin nasıl olduğunu gösterdi. O kişinin sen olduğunu görüyorum.” dediğinden o kadar etkilendim ki davetini kabul ettim. Bana caminin yanında bir oda verdi. Orada bir yıl boyunca kaldım. Namaz kılmak ve Humuslu iki büyük alimin meclislerinde bulunmak dışında odamdan çıkmıyordum. Bu alimler tecvid, tefsir, hadis ilmi ve fıkıh öğretiyorlardı. İsimleri Şeyh Muhammed Ali Uyun es-Sud ve Humus müftüsü Şeyh Abdülaziz Uyun es-Sud idi. Aynı zamanda, iki Nakşibendi şeyhinden de manevi eğitim alıyordum. Bunlar Şeyh Abdülcelil Murad ve Şeyh Said es-Subai idi. Şam’a gitmek için can atıyordum. Savaşın yoğunluğu yüzünden, önce Trablus’a, oradan Beyrut’a, Beyrut’tan da Şam’a daha güvenli bir şekilde gitmeye karar verdim. ” Şam’a geldiğinde Dağıstanî Hazretleri’nin evini bilmemektedir. Bilâl-i Habeşi Hazretleri’nin makamı yanında Hayy el-Meydan bölgesinde Şeyhin evini arar.. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri hayatının dönüm noktası olan bu çok önemli günü şöyle anlatmaktadır: “Şeyhin evinin hangisi olduğunu bilmiyordum. O anda sokakta dururken bir zuhurat hâsıl oldu. Şeyh evinden çıkıp beni içeriye çağırıyordu. Zuhurat bittiğinde sokakta kimseyi göremiyordum. Fransız ve İngiliz bombardımanlarından dolayı etraf bomboştu. Şeyhin evinin hangisi olduğunu bulmak için kalbime bakıyordum. Sonra bir zuhurat daha oldu ve özel kapısı olan özel bir ev gördüm. Zuhurat bittiğinde, o kapıyı bulana kadar aradım. Kapıyı çalmak için yaklaştığımda Şeyh kapıyı açtı ve ‘Hoş geldin, oğlum, Nazım Efendi’ dedi. Olağan dışı görünüşü beni cezbetmişti. Daha önce hiç böyle bir şeyh görmemiştim. Yüzünden ve alnından nur akıyordu. Kalbinden ve gülümseyen yüzünden sıcaklık geliyordu. Beni yukarıya, odasına çıkardı ve ‘Seni bekliyorduk’ dedi. Kalbim onunla olmaktan çok mutluydu fakat Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şehrini ziyaret etmeyi de çok istiyordum. Ona ‘Ne yapacağım?’ diye sordum. ‘ Cevabını yarın vereceğim. Şimdilik dinlen’ dedi. Bana akşam yemeği ikram etti.” “Yatsı namazını onunla kıldım ve uyudum. Sabaha karşı beni teheccüd namazı için uyandırdı. Daha önce hiç bu namazdaki kadar güç hissetmemiştim. Kendimi ilahi huzurda hissettim. Kalbim giderek ona daha fazla bağlanıyordu. Sonra bir zuhurat hasıl oldu ve namaz kıldığımız yerden gökyüzünün Kabesi olan Beytü’l Ma’mur’a merdivenle tırmandığımı gördüm. Her adım bir makam idi ve her makamda kalbime daha önce hiç bilmediğim ve duymadığım bilgiler geliyordu. Beytü’l Ma’mur’a varıncaya kadar kelimeler ve cümleler muhteşem bir şekilde bir araya geliyor ve yükseldiğim her makamda kalbime veriliyordu. Orada, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) imam olduğu, namaza durmuş 124 000 peygamberi gördüm. Onların arkasında safa durmuş Peygamberimiz’in (s.a.v.) 124 000 sahabesini gördüm. Onların da arkasında, Nakşibendî tarikatının 7007 evliyasını gördüm. Sonra diğer tarikatların 124 000 evliyasını saflar halinde namaza durmuş olarak gördüm. Hazreti Ebu Bekir’in hemen sağ yanında iki kişilik boş yer kalmıştı. Büyük Şeyh Efendi, o boş yere gitti, beni de oraya çekti ve sabah namazını beraber kıldık. Bu namazın tatlılığını daha önce hiç yaşamamıştım. Peygamber Efendimiz namazı kıldırırken kıratının güzelliği tarif edilemezdi. Hiç bir kelime tarif edemezdi çünkü bu ilahi bir şeydi. Namaz bitince zuhurat da sona erdi ve Şeyhim benden sabah namazı için ezan okumamı istedi. Sabah namazını kıldı, ben de arkasında kıldım. Dışarıda iki ordunun da bombardımanlarını duyuyordum. Beni Nakşibendi tarikatına süluk etti ve bana ‘Oğlum, bizde müridimizi bir saniyede kendi makamına ulaştıracak kuvvet vardır’ dedi. Bunu söyler söylemez gözleriyle kalbime baktı ve gözlerinin rengi sarıdan kırmızıya, sonra beyaza, sonra yeşile ve siyaha döndü. Her renge ait bilgi kalbime aktıkça gözlerinin rengi değişiyordu. İlk renk sarı idi ve kalp haliyle alakalı idi. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgili gerekli bütün bilgileri kalbime döktü. Sonra Hazreti Ali’den gelen 40 tarikatın ilminden, Sır Makamından kalbime verdi ve kendimi bu tarikatlarda üstad olarak buldum. Bu bilgileri aktarırken gözleri kırmızı idi. Sırrın sırrı denilen üçüncü makam, sadece, Hazreti Ebu Bekir’den gelen Nakşibendî tarikatının şeyhlerine izin verilen makamdı. Bu makamdan kalbime verirken gözleri beyaz idi. Sonra beni gizli manevi bilgilerin olduğu gizli makama çıkardı. O anda gözleri yeşile dönmüştü. Daha sonra beni hiç bir şeyin görünmediği en gizli makam olan tam yok olma makamına götürdü. Bu arada gözlerinin rengi siyaha dönmüştü. Burada beni Allah’ın huzuruna çıkardı, sonra geri varlığa getirdi. Ona olan muhabbetim o anda o kadar yoğundu ki ondan ayrı kalmayı düşünemiyordum. Sonsuza kadar onunla beraber kalıp ona hizmet etmekten başka hiç bir şey istemiyordum. Sonra fırtına geldi ve sükuneti tehdit etti. İmtihan çok büyüktü. Bana, ‘Oğlum, halkının sana ihtiyacı var. Şimdilik sana yeterli olanı verdim. Bugün Kıbrıs’a git’ dediği an ümitsizliğe düşmüştüm. Ona ulaşmak için bir buçuk sene geçirmiştim. Onunla bir gece kaldım. Şimdi bana, beş yıldır görmediğim Kıbrıs’a geri gitmemi emrediyordu. Bu benim için müthiş bir emir idi fakat tarikatta, mürit şeyhinin arzusuna teslim olmalı idi. Ellerini ve ayaklarını öpüp izin aldıktan sonra Kıbrıs’a gitmek için bir yol bulmaya çalıştım. İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu. Ulaşım yoktu. Sokakta bu düşüncelerle ilerlerken yanıma bir kişi geldi ve ‘Şeyh Efendi, vasıtaya ihtiyacınız var mı?’ diye sordu. ‘Evet! nereye gidiyorsunuz?’ dedim. ‘Trablus’a’ dedi. Beni tırına bindirdi ve iki gün sonra Trablus’a vardık. Oraya gelince, ‘Beni limana götür’ dedim. ‘Niye?’ dedi. ‘Kıbrıs’a giden bir gemi bulmak için’ dedim. ‘Nasıl? Bu büyük savaşta kimse denizde seyahat etmiyor ki!’ dedi. ‘Boş ver, sen beni oraya götür’ dedim. Beni limana götürüp bıraktı. Şeyh Münir el Malik’in bana doğru geldiğini görünce yine şaşırdım. Bana şunları söyledi “Büyük dedenin sana karşı nasıl bir sevgisi varmış! Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine rüyamda bana gelip ‘Oğlum Nazım geliyor, onunla ilgilen’ dedi.” Onunla üç gün kaldım. Kıbrıs’a gitmem için bana yardım etmesini istedim. Denedi ama savaş ve yakıt eksikliği yüzünden mümkün olmuyordu. Kayıktan başka hiç bir şey bulamadı. Bana, ‘Gidebilirsin ama çok tehlikeli’ dedi. ‘Gitmeliyim, çünkü bu, şeyhimin emridir’ dedim. Şeyh Münir, kayık sahibine beni Kıbrıs’a götürmesi için çok yüklü para verdi. Yola koyulduk. Normalde dört saatte gidilen yolu yedi günde aldık.Kıbrıs’a adımımı atar atmaz kalbimde bir zuhurat hasıl oldu. Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretlerini gördüm, bana şöyle dedi: ‘Oğlum, hiçbir şey seni, emirlerimi yerine getirmekten alıkoymadı. Dinleyip kabul etmekte çok başarılı oldun. Bu andan itibaren sana her zaman görüneceğim. Ne zaman kalbini bana doğrultsan, ben orada olacağım.Ne zaman bir soru sorsan İlahi Huzurdan doğrudan cevabını alacaksın. Ulaşmak istediğin herhangi manevi makam, tam teslimiyetin sayesinde sana verilecektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve bütün evliyalar senden memnundur.’ Bunu söyler söylemez onu yanımda hissettim ve o zamandan beri, beni hiç terk etmedi, her zaman yanımdadır.” Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri, Kıbrıs’ta İslamî eğitimi ve manevi terbiyeyi yaymaya başladı.Maalesef bu zaman, dinin Türkiye’de kısıtlandığı bir zamandı. Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Türk toplumunda yaşadığı için orada da dini ibadetler kısıtlanmıştı. Ezanı Arapça okumak yasaktı. Doğduğu yere gittiğinde yaptığı ilk şey camiye gidip Arapça ezan okumak oldu. Hemen tutuklanıp bir hafta hapis yatmak zorunda kaldı. Serbest kalır kalmaz Lefkoşa büyük camisine gidip minaresinde ezan okudu. Bu olay, resmi makamları çok kızdırdı ve aleyhine davalar açıldı. Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Hazretleri bu duruma tam tevekkül gösterip, mahkemeyi beklerken bütün Lefkoşa ve yakın köyleri dolaşıp minarelerden ezan okudu. Neticede, aleyhine toplam 114 dava açıldı. Avukatlar, ezan okumaktan vazgeçmesini tavsiye etti fakat Şeyh Efendi, “Yapamam, insanların ezanı duyması lazım” diyordu. Dünyada aleyhine 114 ayrı dava açılan başka bir İslam Âliminin varlığı somut deliller ile halen bilinmemektedir. Davaların okunma günü gelmişti. Eğer yargılanır ve suçlu bulunursa 100 yıl üzerinde hapisle cezalandırılacaktı. Aynı gün, Türkiye’den seçim sonuçları geldi: Adnan Menderes yeni başbakan seçilmişti. Başvekil olarak ilk işi bütün camileri açıp Arapça ezan okunmasına izin vermek oldu. Bu olay, Büyük Şeyh Efendinin bir kerameti olmuş ve bu sayede Ezan-ı Muhammediye’nin okunması serbest bırakılmıştı. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri, Kıbrıs’ın her yerini dolaştı, ardından Lübnan, Mısır, Suudi Arabistan ve daha birçok yeri ziyaret edip tebliğde bulundu ve tarikat esaslarını öğretti. 1952 yılında Şam’a yerleşip Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hazretleri’nin değerli müritlerinden Hâce Emine Sultan Hanımefendiyle evlendi. Bu izdivaçtan Hacı Nezihe Hanım, Şeyh Mehmet Efendi, Şeyh Bahauddin Efendi ve Hacı Rukiye Hanım isimlerinde çok güzide beş evlâtları dünyaya teşrif etti. Hatice adlı kızları 2 yaşındayken Hakk’a yürüdü. Hanımı Hace Emine Sultan Hanımefendi Hâce Emine Sultan Hanımefendi, ehl-i beytten olup üstün ahlak ve edep timsaliydi. Babası, Büyük Şeyh Efendi’nin müridi Abdullah Efendi, annesi Ayşe Hanımdır. Şeyh Muhammed Nazım Efendi Hazretleriyle 50 yıldan fazla evli kalan Hâce Emine Sultan Hanımefendi, ulvi sohbetleriyle hanım ihvanların Nakşibendi tarikatın yolunda edep, usul, uslup ve manevi terbiyeleriyle ilgilenmiştir. Nur Yumağı, Hatemü-l Enbiya, Kırk Sual, Bir Evliyalık Rahiyası, My Little Lore of Light, Muhammad, The Messenger of Islam, The Light of Muhammad gibi önemli kitapları kaleme alınmıştır.Şam’da hayatlarına devam edip her sene Recep, Şaban ve Ramazan aylarında ailesi ile beraber Kıbrıs’ı ziyarete gidiyordu. Hakikatler padişahı Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî, aldığı icazetle 1970’ten itibaren İslâm’ı yaymak için sürekli olarak seyahat etti. Çok iyi derecede İngilizce bildiğinden, batılıların meraklı sorularına karşı olağanüstü cevaplar vererek onların hayretler içerisinde kalmasına ve çoğunun İslam’la şereflenmesine vesile olmuştur.Her sene Kıbrıslı hacı kafilesine lider olarak Hacc’a giderdi. Toplam 27 kez Hacca gitmiştir.Bir keresinde, Büyük Şeyh Efendi, Şam’dan Halep’e yürüyerek gitmesini ve her köyde durup iman, tasavvuf ve Nakşibendiliği yaymasını istedi. Yaklaşık 400 km yolu gidip gelmek bir yıldan fazla zamanı almıştır.Bir iki günlük yürüyüşten sonra bir köye varıyor, insanlara tebliğde bulunuyor, Nakşibendi tarikatını yaymak ve zikir yaptırmak için orada bir hafta kalıyor sonra diğer köye gitmek için tekrar yola koyuluyordu. Nazım Kıbrısi Hazretlerinin Londra’ya gidişi ve Dünya’ya Nakşibendiliği yayma çalışmaları Büyük Şeyh Efendi Hazretlerinin isteği ile Şeyh Nazım El-Hakkani Hazretleri Kıbrıs adasını adım adım dolaşmış her gittiği yerde o kadar tanınmış ve çok sevilmiş ki ismi “Şeyh Nazım Yeşilbaş” olarak bilinir. Şey Muhammed Nazım Adil El-Hakkanî 1974’ten itibaren Avrupa’yı ziyarete başlamıştır. 1974 yılında Ehl-i sünnet vel cemaat itikadını gözeten ilk Nakşibendî dergâhı Londra’da bizzat açmıştır. 1986’da uzak doğu seyahatini gerçekleştirmiş ve Brunei, Malezya, Singapur, Hindistan, Pakistan ve Sri Lanka’yı ziyaret etmişlerdir. Buralarda da sultanlar, başkanlar ve umum halk tarafından heyecan ve coşkuyla karşılanmış, büyük ikram ve iltifatlarda bulunulmuştur. 1991’de Amerika seyahatine çıkmış ve 15 eyalet dolaşmıştır. Bu esnada değişik din ve inançlardan birçok kişiyle görüşmüş ve bunun neticesinde Kuzey Amerika’da Nakşibendî tarikatına ait 15 merkez açmıştır. İkinci ziyaretini 1993’te yapmış ve yine birçok yeri dolaşmıştır. Sayesinde, Kuzey Amerika’da 10 000 kişi Müslüman olup Nakşibendî tarikatına girmiştir. Türkiye’deki Çalışmaları Türkiye’de başta İstanbul, Ankara, Konya, İzmir olmak üzere birçok ilde; köy köy, kasaba kasaba seyahatlerde bulunmuştur. Başta Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri, Yahya Trabzonî Hazretleri gibi birçok türbe, makam, cami, tarihi ve manevi yerleri ziyaret etmiştir. Ziyaret ettikleri yerlerde ulvi sohbetlerde bulunaraktan her seviyedeki insanların gönlüne hitap etmiş ve dinleyicilerin Nakşibendi tarikatına girmelerine vesile olmuştur. O yıllarda Türkiye’de bulunan İslamî baskıların yıkılması için manevi himmetleri olmuş ve dualarda bulunmuştur. 90’lı yıllarda Hacı Mustafa Türabı Hoca Efendi ile yolları birleşmiş, bugün Üsküdar Beylerbeyi Sarayı karsısına denk düşen tarihi Ahmet Bedevî Tekkesi’nin tekrar inşa edilip bugünkü halini almasına vesile olmuştur. Şimdiki “Beylerbeyi Bedevi Tekkesi”dir. Kurmuş olduğu İstanbul Eğitim Vakfı (İSTEV) ile gençlerin ve bilhassa yardıma muhtaç çocukların yetişmesine, topluma kazandırılmasına katkıda bulunmuştur. Yine o yıllarda Hüseyin Hıfzı Aşevi’nin kurulması ile ihtiyaç sahibelerine erzak ve gıda tedarikini sağlanmıştır. Beykoz İlçesinde bulunan Akbaba Sultan köyünde dergâh açmış, Şeyh Muhammed Mehmet Efendi’yi halifesi olarak İstanbul’da vazifelendirmiştir. Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde şehirlerde dergâhlar kurdurmuş, zikir ve tasavvuf ehlinin yetişmesine öncülük etmiştir. Dünyanın dört bir yanında, milliyet gözetmeksizin imarethaneler ve dergâhlar açılmasına öncülük etmiştir.Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretlerinin Refikası Hâce Emine Sultan Hanımefendi 16 kasım 2004 (1931-2004) yılında Hakk’a yürümesinden sonra Hâce Emine Adil isminin verildiği, Güzelyurt- Lefkoşa arasında büyük bir cami inşa ettirilerek 24 Kasım 2012 tarihinde hizmete açılmıştır. Üstün ahlak ve manevi hallere sahip olan Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri zamanının çoğunu, ilim, irşat, tebliğ ile geçirmiştir. Bu yolda yurt dışı seyahatleri düzenlemiştir, dünya üzerinde gitmediği ülke, şehir sayısı çok azdır. Diğer yandan Lefke’de bulunan dergahını dünyanın dört bir yandan ziyaret eden misafirleri ile yakından ilgilenir ve sohbetlerde bulunurdu. Kendisi Osmanlı İmparatorluğu hüviyetine sahiptir. Bu anlamda son Osmanlı şeyhlerindendir. İslam’ın kitlelere ulaştırılmasında Osmanlı tebaasını ve tasavvuf esaslarını dikkate almıştır. Lefke’deki dergâhı imparatorluk tebaasını, tarikat ve tasavvuf yaşamını günümüze taşıyan eşsiz bir örnektir. Yetmiş milleti bir araya İslam sancağı altına toplamıştır. Derin bir Osmanlı tarihi bilgisine sahiptir. Osmanlıca dilinin okutulmasına çok önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim ve hafızlık eğitimi için Hakkani Adil medresesini kurdurmuştur. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’nin himmetleri üzerine 2014 yılında Osmanlıca Dili hükûmetin aldığı karar ile tekrar okullarda ve üniversitelerde ders olarak okutulmaya başlanılmıştır. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’nin sadece tarikat şeyhi yönünü ele almak eksik olur. Tarih, sosyoloji, ekonomi ve felsefe üzerine ciddi bir bilgi birikimi olup, bu anlamda entelektüel sermayesi oldukça geniştir. Ekonomik kriz ve çözümü ile ilgili verdiği sohbet ve beyanatlar, iktisadi yönden incelenmesi gereken önemli bulgulardır. Filozofvari fikirleri ile benim diyen düşünürlere yol gösteren bir liderliği vardır. Çağımızın içerisinde bulunduğu karmaşıklığa ışık tutacak sentez ve yorumları ile İslam’ın hızla dünyada yayılması için mücadele etmiştir. Ömrünü ümmet-i İslam’a İ’la-yı Kelimetullahı tebliğ için sarf etmiştir. Diğer önemli özelliklerinden birisi de derin İslamî bilgisi, İngilizce, Arapça, Almanca gibi dilleri iyi bilmesidir. Seyahatlerinde birçok gayrimüslimin, yüce dinimiz İslam’la ve ardından Nakşibendi tarikatı ile şereflenmelerine vesile olmuştur. Bu özelliği basın-yayın kuruluşlarının dikkatini çekmiş, dünya kamuoyunda Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarına yaptığı ziyaretlere yer verilmiştir. Hazret bu konu üzerine katıldığı mülakat ve söyleşilerde, “Tevfik ve hidayet Allah’tan, biz vesileyiz” diye buyurmuşlardır. Altın Silsilenin 38. Büyük Şeyhi olan Şeyh Şerafettin Dağıstanî Hazretleri 1922 yılında Bursa’da Güneyköy’de verdiği bir sohbetinde “Evlatlarımdan biri çok Hristiyan’ı Müslüman yapacak, O henüz daha doğmamıştır. Onun ayak numarası 42’dir” buyurur. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani’nin aynı yıl Kıbrıs/Larnaka’da dünyaya teşrif etmesi üzerine Şeyh Şerafettin Hazretleri Güneyköy’de; “O evladım doğdu” deyip, Kıbrısî El Hakkanî Hazretleri’nin doğumunu müjdelemiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri zahiren 27 kez hacca gitmiş, sonraki yıllarda yaşının ilerlemesi üzere kutsal topraklara gidememiştir. Biiznillah keramet halidir ki Lefke dergâhında iken hac vazifesini tamamlamak üzere kutsal topraklarda bulunan sevenleri, Kâbe-yi Muazzama’yı tavaf esnasında kendisini gördüklerini birçok kez ve farklı zamanlarda beyan etmişlerdir. Dünyaya ve dünya hayatına tenezzül etmeyip ebediyeti, sonsuzluğu dilemiştir. Hiç kimseden dünya için bir talepte bulunmamıştır. Ahir ömrünü mütevazi bir hayatla geçirmiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri 41 tarikattan icazetli olup, 41 tarikatın Şeyhidir. Vefatından bir kaç yıl önce manevi işaret üzere oğlu Şeyh Muhammed Mehmet Adil El Hakkani Hazretlerini bu yolun öğretilerini yapması ve yaptırması üzere kendinden sonrası için vazifelendirmiştir. Ömrünün son bir kaç yılında,“Merhaba ey Şah-ı Merdan, Yârân’ınız size hayran” sözleri ile Şah-ı Merdan sohbetlerine başlamıştır. Âlemi manada Resul-ü Zişan Efendimiz’in (s.a.v.) “İlmin kapısı” diye hitap ettiği Ali Bin Ebu Talip (r.a.) Hazretleri’nin manevi sohbetlerinde bulunmuştur. İlerleyen yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen sohbetlerine devam etmiş ziyaretçileriyle yakından ilgilenmişlerdir. Meşâyıh-ı kiram yanı kendi yaptıklarını hiçbir zaman büyük görmez. Hâlbuki Şeyh Efendi binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanın hidayetine vesile olmuştur. O bile tevazudan dolayı “Biz bir şey yapamadık” buyurmuşlardır. Ülkemizde birçok can ve mal kaybına neden olan Marmara depremine vurgu yapmış, 1998 ve 1999 yıllarında deprem gerçekleşmiştir. Orta Doğu’yu kasıp kavuran Arap baharını ve bundan etkilenecek ülkeleri tek tek belirtmiştir. Şili’de Ekim 2010 yılında maden faciasında göçük altından 69 gün sonra sağ kurtulan madencilerin, sonrasında Kıbrıs’a gelip Şeyh Efendi Hazretleri’ni göçük altındayken gördüklerini ve yardım aldıklarını beyan etmeleri, tüm dünya medyasında yankı bulmuştur. Yine 90’lı yıllarda devleti yönetmekle vazifeli hükûmet ve meclis üyelerinin, Milenyum denilen 21. Yüzyılın başlaması ile bir tanesinin dahi devlet yönetiminde kalmayacağını, yepyeni bir neslin geleceğini, İslam’a hürmet edenlerin yönetimde olacağını müjdelemiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’ne özellikle yabancı uyruklu sevenleri, Şeyh’in kendilerine göstermiş olduğu sevgi, muhabbet ve hoş görüsünden dolayı ceddi olan Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri’nden esinlenerek kısaca Mevlana (Mevlana Şeyh Muhammed Nazım Adil Hakkani) ismi ile hitap etmektedirler. Asya ve Arap kökenli sevenleri, Şeyh Efendi’nin Hakk üzere olmasından dolayı El-Hakkanî (Şeyh Muhammed Nazım El- Hakkani) ismiyle hitap etmişlerdir. Türkiye’de ise Kıbrısî (Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Kıbrısi) Hazretleri olarak bilinmektedir. 7 Mayıs 2014 (Hicri 1435) tarihinde güneşin zeval noktasında İrtihal-i Dâr-ı Bekâ’ya, Rahmet-i, Rahman’a, yani en sevgiliye kavuşmuştur. Vasiyeti üzere mübarek na’şı şerifleri ebedi istirahat hanesine bekletilmeden ikindi namazını müteakip uğurlanmıştır. Makamı Lefke dergâhı içerisindedir. Dünyanın her tarafında bu güzel yol insanlara nur olarak, hidayet olarak, bereket olarak devam edecektir. Bu yola tabi olan saadet ehlindendir. Şeyh Nazım Kıbrıs Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh İzzeddin El Haznevi (k.s.)

Şeyh İzzeddin El Haznevi (k.s.)

Suriye – Kamışlı – Telmaruf Köyü (şah-ı hazne köyü)’nde Şeyh İzzeddin El-Haznevi (k.s.) 1923 yılında Suriye´nin Kamışlı kazasına bağlı bir köy olan Hazne´de dünyaya geldi. Şeyh hazretlerinin pederi alisi ve validesi çok salih kimseler idiler. Şeyh hazretleri bu iki salih ebeveyninin kucağında büyüdü. Ailesinden aldığı terbiye hayatı için çok önemli bir başlangıç oldu. Şeyh Hazretlerinin babası, bütün dünyada şöhret bulan havas ve avam arasında meşhur olan Şeyh Ahmed El-Haznevi (k.s.) hazretleridir. Valideleri ise; takva sahibi, gece namaz kılan, gündüz oruç tutan, Allah´a taat ve ibadetle yönelen bir hanımefendiydi. Şeyh İzzeddin El-Haznevi hazretleri ilk çocukluk dönemlerini babasının ve annesinin terbiye kucağında geçirmiştir. O zamanlar şerefli ebeveyni Suriye´nin doğusunda bulunan Kamışlı kazasına bağlı Tel-Maruf köyünde idiler. İslami ve dini tahsillerini öncelikle akli ve nakli ilimlerde üstün bir otorite sahibi olan Allame Şeyh Ahmed El-Haznevi´den almışlardır. Şeyh İzzeddin (k.s.) küçük yaşlarda Kuran-ı Kerim´i okudu. Daha sonra kardeşleri Şeyh Masum (k.s.) ve Şeyh Alâaddin (k.s.) ile birlikte ilim tahsiline başladı. Arap edebiyatı kaidelerini çok güzel kavradı. Sarf, nahiv, belagat, adab vb. ilimlerde öylesine mesafe kat etti ki zamanın Sibeveyh´i ve asrının müracaat edileni haline geldi.Daha sonra Fars dilini ve bu dilin inceliklerini öğrenmeye başladı. Esaslarını, füru ve meselelerini kavradı. Mantık ilmini, meselelerini, kaidelerini bütün yönleriyle ele aldı. Bunun akabinde Şafii mezhebi ile ilgili yazılmış fıkıh kitaplarını okumaya, usul ve füruunu, akli ve nakli yönlerini tahsile başladı. Kendi akranı olanları geçip adeta zamanın İmam-ı Şafii´si oldu. Yalnız bir ilmi değil birçok ilmi tahsil etti. Fıkıh, Nahiv, Edep, Tasavvuf, Belagat, Mantık, Ahlâk, Usul ilimleri, Arap ve Fars Edebiyatı v.d. Bu tatlı ilim kaynağından doya doya içtikten sonra, babası Şeyh Ahmed El-Haznevi´nin marifet ve ilim deryasından; sarsılmaz azmi ve üstün zekası, âli himmeti ile cevherler ve eşsiz inciler çıkarınca, icazet almak şöyle dursun icazet vermek hususunda ehil olunca, pederi âlileri mübarek eliyle yazdığı icazeti ona vermiştir. Üstün bir feraseti, kabiliyeti ve çok harika bir zekâsı vardı. Nasıl denizlerin hacmini ihata etmek, sırlarını keşfetmek zor ise, deniz misali olan bazı insanların da Allah´ın onların kalplerine ilka ettiği sırlar öyle çoktur ki onları bilmek ve anlamak çok zordur . İşte Şeyh İzzeddin (k.s.) bu sır dolu zatlardan birisiydi. Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) mezun olduğu medresede ilim okuttu. Şeyh Masum (k.s.) ve Şeyh Alâaddin (k.s.) ile birlikte geceyi gündüze katarak ders okutmaya ve istifade etmek isteyenlere faydalı olmaya çalıştı.İlmi neşretmek, faziletleri yaymak yolunda hiç bir şey esirgemedi. Çok alim yetiştirdi ki, bu alimler ilim dünyasının gökyüzünde parlayan yıldızları ve simaları oldular. Şeyh İzzeddin (k.s.) ilme çok değer veriyordu. İlim öğrenmenin ve öğretmenin gereğini daima vurguluyordu. Dini müesseseleri yapıyor, yaptırıyor ve akla hayala gelmeyen malları bunun için harcıyordu.Bu medreselerin en barizi ve görkemlisi dini ilim merkezi olan Haznevi Medresesidir. Bu muazzam medrese Tel-Maruf köyündedir. Bu medrese adeta İslam´ın bir kalesidir. Bir iman kaynağıdır. Şeyh (k.s) bu medreseyi kendi özel malından yaptırmıştır. Medresede ilim okutacak müderris kadrosunu kendi seçmiş, maaşlarını kendi malından tahsis etmiştir. Bu hizmetin devam etmesi için kendi malından pay ayırmış ve büyük bir meblağ ayarlaması yapmıştır. Bütün bunları yaparken istediği tek şey Allah´ın (c.c.) rızası olmuştur. Medresede okuyan sayıları bin iki yüz (bugün iki bini aştı) olan bu öğrenciler ücretsiz ilim okuyor; medresede barınıyorlar. Yiyecek içecek her şey medreseye aittir. Şeyh (k.s.)´e aittir. Şeyh hazretleri gerek medreseyi yaparken ve gerek medreseye ve medresedekilere harcama yaparken hiçbir kimseden veya hiçbir kurumdan bir kuruş dahi yardım almamıştır. Şeyh Alaaadin Haznevi hazretleri’nin 1969 yılında vefatından sonra yerlerine Şeyh İzzeddin hazretleri geçtiler. Bu Şeyh Ahmet Haznevi hazretleri’nin vasiyetiydi. Şeyh İzzeddin Haznevi hazretleri Yüce Allah’a ; Resulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem 23 yıl insanları irşad ettiler. Ben de onun gibi irşat makamında bu kadar süre kalayım diye sürekli dua ettiler. Gerçekten de vefat ettikleri 1992 yılında 23 yıllık imanla, ihlasla takva ile bütün insanlara fayda ile dolu bir ömrü tamamlamış oluyordu. Şeyh İzzeddin bütün işlerinde ve davranışlarında yüce şeriati kendisine ölçü olarak alırdı. İslam ulemasının, ehli sünnet vel cemaatin görüşlerine ters düşen her şeyi reddederdi. Canı,malı,evladı pahasına dahi olsa dininden zerrece taviz vermezdi. Kızgınlığın da ve sevincinde her zaman kitap ve sünnete bağlı idi. 1950’li yıllarda Yüksek Şer’i Fetva üyeliğine seçilmişlerdir. Görev almak için gitmeden önce orada kalacak bir süre içerisinde yiyeceklerini kendi malllarından ayarlayıp yanlarında götürdüler. Temiz olmayan nasıl yapıldığını bilmediği üzerine bereketin inmediği yiyecekleri asla yemezlerdi. Kendilerine bakanlıkça verilen iaşeyi kabul etmeyip ihtiyaçlarını kendileri karşılayıp ayrılan parayı hazine’ye geri iade etmiştir. Göreve başladıktan sonra çok kısa bir zaman içerisinde bilgisi, zekası ve görüşünün keskinliği ile diğer alimler arasından sıyrılıp fetva heyeti içerisinde ileri bir seviyeye geldiler. Bir gün Diyanet işlerinde kullanılmak üzere alınacak araçlarda ve onların yakıt masraflarının hazineden karşılanması ile ilgili bir karar onaylanmak için fetva makamına gönderilmiştir. Şeyh İzzettin Hazretleri Bu fetvayı imzalamadı ve diğer fetva üyelerinin ne yapacaklarını görmek için bekliyordu herkes imzalamış ve son imza olarak onun imzası kalmıştı. Kendisine geldiklerinde bu fetvayı imzalamadı ve ”Sizler hizmet için alınan bu araçların kendi yakın ve akrabalarızın işlerinde ve kendi özel işlerinizde kullanılmayacağından emin misiniz bunları kendi menfaatiniz için kullanacak ve sonra da yakıt parasını ayrılan ödenekten karşılaşacaksınız ben bu olaya onay veremem” dedi. Heyetin üyelerini vereceklere fetvalar da akla değil nakle, yoruma değil rivayete fikre değil fıkha dayanmaya bunun için de kitap sünnet ve Salih Ulemanın hükümlerine uymaya davet edip görevinden istifa etti. Tel’maruf’a geri döndüklerinde zaman irşat makamında bulunan Şeyh Alaaddin hazretleri onu bunu tavizsiz tavırlarından dolayı takdir eder. 1970’li yıllarda irşat için Kuveyt’e gitmişlerdir. Öğle namazı kılınmış, sohbet yapılacağı cemaate bildirilmesine rağmen ayakkabısını alan camiyi terk ediyordu çünkü daha önce sohbet için kürsüye çıkan herkes cemaatten para istemekten başka bir şey yapmamıştı. Şeyh İzzeddin haretleri mikrofonu eline alıp; siyasetle uğraşmadığını ve verseler dahi kimseden para kabul etmediğini yüksek sesle ilan edince, insanlar onun sohbetini dinlemek için geri geldiler. Şeyh İzzeddin hazretleri şöyle söyler ; ” Mürşidin gözü insanların malında ve onların makamında olursa seviyesi düşer, kıymeti azalır. Maneviyatı zayıflar ve mana aleminden kesildiği için sözünün tesiri de azalır. Mürşid herkesten daha fazla söylediğini uygulamalıdır ki daha olgun, tesirli ve bilgi sahibi olabilsin. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ” Yüce Allah bildiği ile amel edene bilmediğini öğretir.” Ben siyasetle uğraşmıyorum. Zira Yüce Allah’ın dinini tebliğ etmeyi, kulluk vazifesini ifa etmeyi ve Yüce Sadat’ın adablarını yaymayı her şeyden üstün biliyorum …”Mal toplamıyorum. Verseler dahi kabul etmiyorum. Çünkü Yüce Allah beni zengin ve insalardan müstağni kıldı. Her yerde herkese meydan okuyorum. Eğer bana yardımda bulunan varsa ortaya çıksın diyorum. Allah’a bundan dolayı hamdediyorum. Şeyh İzzeddin Haznevi Hazretleri çok zeki, akıllı ve zarif bir zat olaması yanında edeb bakımından da çok üstündü. Kıble cihetine ve Şeyh Ahmed Haznevi hazretlerinin türbesine karşı asla sırtlarını dönüp oturmazlardı. Medine-i Münevvere’de bulundukları zamanlarda kendilerini yok edecek seviyede tevazu gösterirlerdi. Mescid-i Nebevi’de direk arkasına büzülürek ibadet ve münacaatlarını yaparladı. Efendimizin huzurlarında saatlerce murakabe halinde kalırdı. Öyle ağlar, sızlarlardaki ayakta durmaz hale gelirlerdi. Şeyh Hazretlerinin Kur’an-ı Azimüşşana karşı büyük bir muhabbetleri vardı. Bulundukları odada herhangi bir köşede Kur’an-ı kerim’den bir lehva olsa o yöne ayak uzatmaz ve sırtlarını çevirerek oturmazlardı. Şeyh İzzeddin Hazretlerinin Şahsiyeti Ve Bazı Sıfatları Şeyh hazretleri (k.s.) orta boylu idi. Kısadan uzun, uzundan kısa idi. Heybetli, celâletli ve vakarlı idi. Onunla ilk görüşen ondan heybet kapar ve ürkerdi. Bu ise Hz. Peygamber´e (s.a.v.) iktida etmesinden kaynaklanıyordu. Fakat onunla ilk görüşen ve ürperen insan onunla konuştuktan ve ünsiyetten sonra bu hali unutur, korkusu sevgiye dönüşürdü. Onunla ünsiyet ve mücaleseden tatlı sözlerinden çok haz alır rahatlardı. Birisi ona bir soru sorsa sorusunu en güzel şekilde cevaplandırır, cevabın anlaşılmasını kolaylaştıran misaller verirdi. O kişi Şeyh´in (k.s.) meclisinden ayrılırken mutlaka ikna olmuş bir vaziyette ayrılırdı. Ömer´in cesareti, Hatem´in cömertliği, Ahnef´in hilmi ve İyas´ın zekâsı onun için biçilmiş kaftandı. Şeyh İzzeddin (k.s.) sorulan bir soruya Allah´ın kitabından, Hz. Peygamber´in hadislerinden, sahabeden günümüze kadar gelip geçen İslam ümmetinin alim ve salihlerinin üzerinde ittifak ettikleri meselelerden cevap verirdi. Vefatı Şeyh İzzeddin Hazretleri 31 Temmuz 1992 (1 Sefer 1413 Hicri) tarihinde Cuma ikindi namazını kıldıktan sonra en faziletli ve duaların en çok kabul edildiği bir saatte Hakk´ın rahmetine kavuşmuştur.Vefat etmeden önce kendi evinde binlerce insana vaaz-u nasihat ediyordu. Onlara şu hadisi anlatıyordu: Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Size iki vaiz bıraktım. Biri konuşan vaiz diğeri de susan vaiz. Konuşan vaiz Kur´an-ı Kerim, susan vaiz ise ölümdür.” İşte bu mübarek Hadis-i Şerifin ışığı altında konu Feth Bin Seleme´nin Ömer bin Abdülaziz´e nasihati idi.Şeyh Hazretleri konuya devam etti. Ölümden, ölüme hazırlanmaktan, ölümün çok yakın olduğundan, bunun şuurunda olmanın gereğinden bahsediyordu. O dereceye geldi ki, rahatsızlandı ve konuştuğu kelimeleri mübarek ağzından tam telafuz edemiyor, mübarek eliyle mikrofonu tam tutamıyordu. Şeyh´in elinden mikrofonu Şamlı eş Şeyh Arabi Kabbani aldı. Bu zat çocuklarıyla Şeyh´i ziyarete gelmişti ve Şeyh´in yanında oturuyordu. Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) misafiri olan Şeyh Arabi Kabbani”ye vaazı tamamla diye emretti. Misafir zat muhabbetten ve sevgiden bahsetti. Şeyh İzzeddin (k.s.) ona teşekkür etti ve dedi ki: “Siz ve çocuklarınız eve buyurun size yemek verelim.” Şeyh hazretleri son dakikalarını yaşadığını anlayınca kendini kıbleye doğru çevirdi. Etrafındakiler Şeyh hazretlerinin kendini kıbleye çevirdiğini görünce ağlamaya başladılar. Şeyh İzzeddin (k.s.) etrafındaki insanların ağlamalarını ve üzüntülerini görünce onlara merhamet etti ve aralarında iken mübarek ruhunu teslim etmemeyi temenni etti. Hemen ilacını kullanmak için su istedi ve “arabayı getirin” dedi.Misafir olan Şeyh Arabi Kabbani”nin arabası yanaştı. Arka koltuğa hizmet ehli olan Hasan efendi oturdu ve Şeyh İzzeddin´i (k.s.) kucağına aldı. Ön tarafa Şeyh Arabi Kabbani ve Şeyh´in torunu Muhammed Faiz bindi. Çok süratli bir şekilde Zebedan´daki evden iğneyi alıp Şam Hastanesine doğru gittiler. 31 Temmuz 1992´de akşam saat 18:00´da mübarek ve tahir ruhunu Allah´a teslim etti. En son sözü: “Lailahe İllallah Muhammedun Resulullah. La havle ve la kuvvete illa billahilaliyyil azim” oldu. Akla hayale gelmeyen kalabalıklar; Şam´dan, Zebedan´dan ve her taraftan geldi ve hastaneyi adeta kuşattılar. O gün dehşetli bir gün idi. Şam Radyo´su vefat haberini duyurdu. Sonra başka radyolar da bu elim haberi verdiler. Gazeteler ve mecmualar bu elim haberi yazdılar. Mübarek cesed yıkandıktan sonra hastaneye yakın Sad bin Muaz hazreterinin (r.a.) adıyla bilinen camiye kaldırıldı. Şam´ın ileri gelen alimleri ve muhteşem bir kalabalık cenaze namazını kıldılar. Şeyh İzzeddin (k.s.) hayatında insanlara vaaz-u nasihat ettiği gibi vefatından sonra da vaaz etmiş oldu. Sonra bu dehşetli kalabalık eşliğinde Mübarek cenaze 1 Ağustos 1992´de Şam havaalanına getirildi. Özel bir uçak ile büyük oğlu Şeyh Muhammed (k.s.) refakatinde Şeyh´in diğer oğulları, kerim ailesi, akrabalar, alimler ile birlikte Kamışlı havaalanına getirildi. Kamışlı havaalını, uçak pistine yakın her yer, yollar, bahçeler yüz binlerce insanla doldu taştı. İnsanlar ağlıyor, gözyaşı döküyorlar, mürşidleri ve mürebbibleri olan Şeyh´den ayrılık onları son derece üzüyordu. Evet yüz binler sanki gözyaşı değil, kan ağlıyorlardı. Şeyh İzzeddin Hazretlerinin (k.s.) cenazesi kilometrelerce uzanan konvoy eşliğinde Telma´ruf?a doğru yola çıktı. Şeyh hazretlerinin (k.s.) mübarek cenazesi Telma´ruf´a vardığı gece defnetmek mümkün olmadı. Çok aşırı bir kalabalık ve insan seli karşısında izdihamdan dolayı mübarek naaşı o gece defnedilemedi. Mübarek cenaze Şeyh hazretlerinin evine götürüldü ve bir müddet çocukları, ehli ve akrabaları arasında kaldı. Bu arada insanlar, cenaze münasebetiyle gelenler hiç bir yere sığmıyorlardı. Ne camide, ne medreselerde ve ne avluda hiçbir yer kalmadı. Telmaruf?” gelenler, Müzdelife´de, meşar´ı haram´da ve çevresinde sabahladıkları gibi buldukları yerlerde sabahladılar. Evet 31 Temmuz günü ve onu takip eden bir kaç gün insanların hiç karşılaşmadığı ve görmediği bir gün idi. İnsanların akılları başlarından gitmiş, gözler soluk vesönük, kalbler heyecanlı ve canlar boğaza gelmişti. Büyük kalabalıklar bir yana, Kamışlı bütünüyle Şeyh´in cenazesini karşılamak için havaalanına gitmişti. Ve aynı kalabalık Şeyh hazretlerinin cenazesini, ikametgâhı olan, dergâhın ve medresenin olduğu Telma´ruf´a getirmiş, beraberinde gelmişlerdi. 2 Ağustos 1992 pazar günü Telmaruf görmediği kalabalıklara sahne oluyordu. Suriye´den, Lübnan´dan, Ürdün´den, Türkiye´den ve daha başka yerlerden binlerce, on binlerce insan. Bu muazzam kalabalık Şeyh Muhammed´in arkasında cenaze namazını kıldıktan sonra; Şeyh´in kerim ailesi, aile efradı, evladı, ev halkı onunla vedalaştılar. Sonra o kalabalık, başları ve elleri üzerinde Şeyh hazretlerini, babası ve iki kardeşinin olduğu Markad-ı Şerif´e doğru taşıyıp götürdüler. Tekbirler, tehliller ve gözyaşları arasında babası ve kardeşlerinin yanına defnedildi. Allah Rahmet eylesin. Geniş rahmetine gark eylesin. İslam ümmeti adına onlara rahmet eylesin ve hayırlar versin. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhammed Ziyaeddin Nurşini (k.s.)

Şeyh Muhammed Ziyaeddin Nurşini (k.s.)

Bitlis – Güroymak – Norşin ‘de Babası Abdurrahman Tagi hazretlerinin yanında Muhammed Ziyaeddin hazretleri (1855-1923) Nurşini nisbesiyle meşhurdur. Babası Abdurrahman Tagi (Tahi) hazretleridir. Hizan ilçesine bağlı Usba köyünde doğdu.Nurşin köyünde vefat etti. Kabri Nurşin’de babasının türbesinin yanındadır. Ziyaeddin Nurşini’nin aile çevresi ilim ve fazilet sahibi dindar insanlardan meydana geliyordu. Muhammed Ziyaeddin Efendi ilk tahsilini babası Abdurrahman Tagi’den alır. Zamanında medreselerde okutulan dersleri tamamlayarak ilimde yükselir ve mollalık payesine ulaşır. Babasının ilim meclislerine ve tasavvufi sohbetlerine devam ederek zahiri ilimlerde alim, tasavvuf yolunda yüksek derece sahibi olur. Babası Abdurrahman Tagi Hazretleri vefatına yakın onu halifesi Fethullah-ı Verkanisi’ye emanet eder. Böylece zahiri ilimlerde yüksekliğinin yanında manevi derecelerde ve tasavvuf yolunda da ilerler. Fethullah Verkanisi Hazretlerine intisabı ve talebeliği Fethullah-ı Verkanisi Hazretleri, hocasının oğlu Muhammed Ziyaeddin Nurşini’nin yetişmesi ve olgunlaşması için özel itina gösterir. Hatta onu en ağır hizmetlerde kullanarak kınayanların kınamasına aldırmadan onu kamil ve mükemmil (yetiştirebilen) bir zat olarak yetiştirir. Nakledilir ki, Fethullah-ı Verkanisi kışın karda kızağına biner köylere irşada giderken, Ziyaeddin Nurşini’yi çağırarak kendisini çekmesini isterdi. Bu duruma Abdurrahman Tagi Hazretlerinin bazı halifeleri itiraz ederler. “Hocasının oğluna saygı göstermesi gerekirken, kızağa binip keyf sürüyor, hocasının oğlu ise, zahmet ve meşakkatle kızağını çekiyor.”, derler. Bu durumu duyan Fethullah-ı Verkanisi, “Üstadım oğlunu bana teslim etti. Ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse bildiğiniz gibi yapmakta serbestsiniz.”, der. 1889 yılında icazet, diploma ve hilafetle, İslamiyeti anlatma vazifesi vererek insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirir. Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, hocası Fethullah-ı Verkanisi’nin sağlığında on sene, onun vefatından sonra da 24 sene olmak üzere tam 34 yıl talebe yetiştirir. I. Dünya savaşındaki mücadelesi Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, aynı zamanda dini, vatanı ve milleti için savaşarak büyük kahramanlıklar gösterir. Birinci Dünya Savaşında talebeleriyle birlikte Ruslara ve Ermenilere karşı kahramanca savaşır. Derik köyünde emrindeki milislerle beraber Ermeni ve Ruslara karşı, bulundukları bölgeyi savunmakla vazifeliydiler. Kardeşleri Muhammed Said ve Muhammed Eşref ile birçok talebesi şehid olurlar. Birinci Dünya Harbine katılarak büyük kahramanlıklar gösteren Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, koluna isabet eden bir mermi sebebiyle felç olur. Felcin bütün vücuda yayılmaması için Bitlis Askeri Hastanesinde sağ kolu kesilir. Bunun üzerine V. Mehmet Reşat kendisine protez bir kol ve Mecidiye Madalyası gönderir. Fakat Ziyaeddin Nurşini hazretleri bu ameliyatın arkasından ağır bir hastalığa tutulur. Talebeleri ve sevenleri o vefat edecek diye üzülürler. Bazan kendinden geçmekte, bazan ayılmaktadır. Anlatılır ki, bu hal üzereyken bir gün şöyle buyurur. “Rüyamda yanıma kalabalık bir veli grubunun geldiğini gördüm. Gavsü’l-a’zam Arvasi, Abdurrahman Tagi ve Şeyh Fethullah Verkanisi de aralarındaydı. Dünyada mı kalacağım yoksa ahirete mi intikal edeceğim hususunda aralarında uzun müzakereler yaptılar. Şeyh Fethullah Verkanisi dünyada kalmamın daha hayırlı ve insanların hidayete kavuşmalarına vesile olacağımı belirterek sekiz yıl daha yaşamamı teklif etti. Hazır bulunan büyüklerimiz de bu teklifi uygun görerek dağıldılar. Nitekim Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri bu rüyanın dokuzuncu yılı başlarında vefat eder. Halifeleri Halifeleri, Molla Muhammed Emin El-Kursincî (Mela-yi mazin, v.1936), Hacı Abdulkerim (Hizanlı), Şeyh Ahmedi El-Haznevi (Suriye), Şeyh Mahmud Karaköy (Varto-Karaköy), Şeyh Muhammed Selim (Diyarbekir-Hezanlı, v. 1919), Şeyh Mahmud Zokaydi (Şeyh Abdülkahhar’ın oğlu), Şeyh Alauddin Verkanisî- Ohinî (Şeyh Fethullah’ın oğludur), Şeyh Şihabuddin Tihî (Muş’un nahiyesi), (Şeyh Şihabuddinin oğlu) Molla Ubeydullah, Molla Halil El-Koğaki (Muş-Bulanık’ın Koğak Köyü), Molla Yusuf-i Hort, Şeyh Abdurrahman-i Çokreşi (Erzurum-Karayazı), Şeyh İbrahim El-Abrî (Muş-Bulanık’ın Köyü), Molla Abbas (Bulanıklı), Molla Halid-i Poğaşi (Reşadiye Köyü)’dir. Ömrünün son zamanlarında Azizan’dan Nurşin’e taşınmayı ısrarla ister. Ailesinden bazıları da Azizan’da kalmak istemektedir. Azizanlılar da Şeyh Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin köyde kalması için yalvarıp dil dökerler. Şeyh hazretleri bütün bu ısrarlara rağmen babası Abdurrahman Tagi hazretlerinden “uzak kalmaktan ve onun beldesinden uzakta vefat etmekten korkuyorum”, demektedir. Vefatından bir yıl önce kesin bir kararlılıkla Azizan’dan Nurşin’e taşınır. Ömrünün son senesini Nurşin ve civarında geçirir. Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin tek oğlu olan Fethullah Efendi, kendisinden sekiz gün önce vefat eder. Onun vefatı üzerine, “Senden önce vefat edeceğimi ve senin geride kalacağını sanıyordum. Fakat Allahü teala böyle diledi. Böyle oluşunun hikmetini o bilir?”, buyurur. Oğlu defnedildikten sonra hastalanır. Hastalığının ilk günlerinde, “Molla Fethullah gitti. Görünen o ki, onun arkasından ben de kalıcı değilim, böylece dünya yıkılıyor.”, der. Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri vefatından önce yerine geçecek kimseyi belirler ve bütün bağlıları ile talebeleri teslim edeceği bir vekil tayin eder. Vefat zamanı yaklaşmasına ve hastalığı iyice ağırlaşmasına rağmen sünnetlere eksiksiz uymaya gayret eder. Vefatı Anlatılır ki, son nefesini vereceği anda yüzünde ve alnında ayna gibi bir parıltı belirir. Bu parıltıyı orada bulunan herkes görmüştür. O günün sabahı yattığı odadan dünya kokularına benzemeyen hoş bir koku yayılmaya başlamıştır. Yanına giren herkes bu kokuyu hisseder. Bu koku gittikçe kuvvetlenir ve vefatı sırasında odanın her yanını sarar ve hatta dışarıdan bile hissedilmektedir. Son nefesini verdiği anda ve cenazesi yıkandığı zaman, vücuduna değen her elbise veya bez parçasından aynı hoşkoku dağılır ve üstelik bu koku sindiği yerden birkaç kere yıkansa bile çıkmamaktadır. Ailesi ve Çocukları Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin tek oğlu olan Molla Fethullah’ın büyük oğlu Cemaleddin de kendisinden on üç gün sonra vefat eder. Geriye Aişe adında bir kızı ile Takıyyüddin ve Nasırüddin adında iki torunu kalır. Nasırüddin daha sonra Şeyh Abdülhakim Hüseyni’den hilafet alır. Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin her iki torunundan devam eden evlatları günümüzde hizmete devam etmektedirler. Eseleri Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin sevdiklerine ve talebelerine yazdığı mektublarını, on üç halifesinden Muhammed Alaüddin-i Ohini toplamıştır. Mektubat adı verilen bu eserinde yüz on dört mektup vardır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Bitlis Evliyaları, Abdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Hizan, Bitlis
Şeyh Mazhar İşan Can-ı Canan (ks.)

Şeyh Mazhar İşan Can-ı Canan (ks.)

Medine – Cennetül Baki’de Mazhar İşan Can-ı Canan(k.s.) Hazretleri, Ahmed Said (k.s.) Hazretlerinin en küçük oğludur. 3 Cemaziyelevvel 1248 (M. 1832) senesinde Delhi’de dünyaya geldi. Dedesi Şeyh Ebü Saîd (k.s.) Muhammedî meşreb olduğuna işaret için doğum tarihi olarak (Mezahir-i Muhammedi) ibaresini düşmüş ve Mazhar-ı Muhammed ismini vermiştir. İlim Tahsili ve İrşad Vazifesi Dedesi, bu torununu çok sever ve: “Bu çocukta ülü’l-azmiyye kokusu kokuyor. Yakında şanı yüce, feyzi umumi olacak.” buyururlardı. Dedesi bu sözleri söylediğinde Muhammed Mazhar Hazretleri henüz bir yaşındaydı. Hakikaten az bir zaman geçtikten sonra, buyurdukları ortaya çıkıp hakka’l-yakin mertebesine ulaştı. Muhammed Mazhar Hazretleri: ”Ben bu hali bekledim. Bu hal tam otuz üç sene sonra zuhur etti.” buyurdular. Dokuz yaşında Kur’an-ı Kerîm’i ezberledi; pederlerinden dinî, tasavvufî ve Sarf-Nahiv gibi alet ilimlerine dair kitaptan okudular. Tarikat-ı aliyyeyi, daha küçük yaşta iken pederlerinden aldılar. Yirmi iki yaşında iken zahiri ve batıni ilimleri tahsil edip bitirdi ve icazet-i mutlaka aldı. Babası, kendisine huzurunda müridlerine teveccühü emrettiler ve mürîdlerinden bir cemaati ona havale ettiler. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektübat’ını, pederlerinin huzurunda tahkik ve tedkik ile iki defa okudular. Bundan dolayı Mektübat’ın müşkil yerlerini halletmede Allah’ın ayetlerinden bir ayet; bir rehber oldular. Haremeyn-i Şerîfeyn’i ziyaret şevki arttığından pederlerinden izin aldılar. Seyyid-i Kainat Efendimiz (s.a.v.) tarafından çeşitli inayet ve kerametlere mazhar oldular. Maksadına kavuşmuş ve memnun olarak babasının hizmetine; Delhi’ye döndüler. Daha sonra, Delhi’de meydana gelen hadiseler üzerine babasıyla beraber Haremeyn-i Şerîfeyn’e hicret ettiler. Bazen Mekke-i Mükerreme’de bazen Taifte bazen de Medîne-i Münevvere’de irşada devam ettüer. Pederleri Ahmed Said (k.s.) kendisini çok sever; namazlarında onu imam yapar, ondan hususiyle maraz-ı mevtinde Kur’an-ı Kerim dinlerdi. Pederlerinin vefatından sonra, yirmi dokuz yaşında irşad makamına geçti. Akli ve nakli ilimleri cami, usul ve fürüu havi, bütün ilimlerde mahir idi. İsyan ve gaflette olan birçok kişiyi irşad edip hidayete erdirdi. Kalblerin derdini ve devasını bilir, her talebesine munasib olan zikri tarif ederdi. Mürîdleri terbiyede takib ettiği usul, hiçbir ziyade ve noksan; tebdil ve tağyir olmadan aynen babalarının usulü idi. Saliklerin terbiyesinde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ”Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” hadis-i şeriflerini esas alırlardı. Huzuruna birçok yerden, alimler ve salihler geldiler. Himmeti ve Allahü Teala’nın fazlıyla Medîne-i Münevvere’de Babu’l-Baki’de üç katlı bir medrese yaptırdı. İçinde beş bin cild kitabı bulunan bir kütüphane ve yetmiş odalı bir tekke vardı. Her hafta Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek, her Ramazan-ı şerifte Sahih-i Buhari hatmi yapmak, her Zilhicce ayının onunda Sahih-i Müslüm hatmi yapmak, Muharrem-i şerifin ilk on gününde, Pazartesi ve Perşembe günleri, eyyam-ı biyz yani her Hicri ayın on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tutmak onun adetlerindendi. Bu esnada hadis-i şerîf ve tasavvuf dersleri yapar, hususiyle İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektübat’ını okuturdu. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin Mektübat’ını Arapçaya tercüme eden Muhammed Murad Kazani, Muhammed Mazhar (k.s) Hazretlerinin mürîdlerindendir. Mübarek Sözlerinden ”İşleri Allahü Teala’ya havale etmek, hallerin değişmesinin Allahü Teala’nın takdiriyle olduğuna inanmak, meydana gelen hadiselerde ‘niçin, nasıl’ dememek, itiraz etmemek, Allahü Teala’nın kullarına vadettiği nimetleri tefekkür ederek kalbini/ imanını kuvvetlendirmek, onun sonsuz hazinesini hatırlamak, kendi nefsinden ve bütün mahlükattan tamamen ümidini kesmek, sadece Allahü Teala’dan ümid etmek, işte hayat-ı tayyibenin özü bunlardır.” ”Talib, masivallahı terk ettiği ve Allah’ın kazası ve hükümleri karşısında gassalın elindeki meyyit gibi olduğu zaman Allahü Teala’nın rızasını ve ona kavuşmayı istemiş olur” Eserleri Menakib-ı Ahmediyye ve Makamat’ı Saidiyye isimli eseriyle, adab-ı tarikat ve pederinin menkıbelerine dair Risaleleri vardır. Vefatı ve Kabr-i Şerîfleri 12 Muharrem 1301 (M. 1883) senesinde karın ağrısından ahirete irtihal ettiler. Sabah, kalabalık bir cemaat ile namazı eda olunduktan sonra Cennetü’l-Baki’de pederi Ahmed Said (k.s.) Hazretlerinin kabri yanına defnolundu. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Silsile-i sadat-ı Nakşibendiyye – Fazilet Neşriyat [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Hafız Ebu Said Sahib (k.s.)

Şeyh Hafız Ebu Said Sahib (k.s.)

Hindistan – Delhi – Abdullah dehlevi hz’nin yanında Şeyh Ebü Said Sahib (k.s.) Hazretleri 2 Zilkade 1196 (M.1782) senesinde Hindistan’ın Rampur şehrine bağlı Mustafaabad beldesinde doğdu. Nesebi İmam-ı Rabbanî Hazretlerine ulaşır. Babasının ismi şeyh Safiyyü’l-kadr’dir. İlim Tahsili Salih bir zat olacağının alametleri daha küçük yaşta iken alnında parlıyordu. Zira hiç kimse onu diğer çocuklar gibi oynarken görmemişti. On bir yaşında iken Kur’an-ı Kerim ezberledi. Tecvid ilmini Kari Nesîm’den (rah.) öğrendi. Sesi gayet güzel, okuyuşu düzgün, tertil üzere okumaya riayet eder, dinleyenler mest olurdu. Akli ve nakli ilimleri tahsîl etti ve çok büyük ilim sahibi oldu. Birçok kitabı Müftü Allame Şerefüddîn’den (rah.) okudu. Bazılarını da Şah Veliyullah Dehlevi Hazretlerinin oğlu Mevlana Rafiuddin Muhaddis’ten (rah.) okudu. Hadis senedini üstazı şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinden, dayısı Mevlana Sirac Ahmed’den (rah.). Şah Veliyullah Dehlevî Hazretlerinin oğlu Şeyh Abdülaziz’den (rah.) öğrendi. On dokuz yaşında tahsilini tamamladı. Abdullah Dehlevî Hazretlerine İntisabı ve Irşad Vazifesini Alması Tarikat-ı Müceddidiyye-i Nakşibendiyye’yi, ilim tahsili esnasında babasından öğrendi. Babası 1236 (M. 1820) senesinde vefat edinceye kadar onun hizmetinde bulundu. Ondan istifade etti ve feyz aldı. Babasının vefatından sonra, onun emriyle Şeyh Şah Dergahı Hazretlerinin sohbetlerine katıldı. Sonra Şemsüddin Habibullah (k.s.) Hazretlerinin halîfelerinin büyüklerinden Panipüt şehrinde bulunan Senaullah-i Panipütî’ye bir mektub yazdı. Senaullah Hazretleri, cevap olarak yazdığı mektupta Mevlana Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine gitmesini söylemesi üzerine onun sohbetine katıldı. Abdullah Dehlevî Hazretleri onu izzet ve ikram ile karşıladı ve irşad makamına oturmasını işaret etti. Ancak Ebü Said Hazretleri, ”ben bunun için değil istifade ve hizmet için geldim” deyince birçok iltifatta bulundu. Birkaç ay sohbetine devam ettikten sonra Abdullah Dehlevî Hazretleri, Nakşibendiyye, Kadiriyye ve Çeştiyye tarikatlerinden icazet ve hilafet verdi; birçok müridini ona havale etti. Mürîdlerinin büyüklerinden olan Mevlana Halid-i Kürdî ve Seyyid İsmail Medenî gibi zatlar onun teveccühüne mazhar oldular. Abdullah Dehlevî Hazretleri sık sık: ”Mürîdin iradesi, Ebü Saîd Hazretlerinin iradesi gibi olmalı. Zira o, irşad makamını bırakıp müridliği tercih etti.” buyururlardı. Ebü Saîd Hazretlerine karşı tazim ve medihte mübalağa ederdi; seferden dönse onu karşılardı. Bir defasında, Ebü Said Hazretleri bir seferden dönerken hasta olmasına rağmen kalkıp oturdu ve karşılamayı ihmal etmemek için ”Beni ona götürün” dedi. Dergahın dışında bulunan Mescidü’l-hakîm’e götürdüler ve Ebü Said Hazretlerine birçok iltifatta bulundu. Ebü Said Hazretleri, Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine devam etti. Abdullah Dehlevî Hazretlerinin hastalığı şiddetlenince, Ebü Saîd Hazretlerine birkaç mektub yazdı. Bu mektuplardan birisi şöyledir: “Nesebi ve hasebi yüksek Hazret-i Şah Ebu Saîd Sahib! Esselamü aleyküm ve rahmetullah. Bu günlerde zayıflığım, nefes darlığım ve diğer rahatsızlıklarım arttı. Oturmak ve kalkmak çok zor olmaya başladı. Bir de bel ağrısı başlayınca namazlarımı ayakta kılamaz oldum. Oturmaya dahi takatim yok. Şeyh Rafîuddîn senin veya Mevlevî Beşaretullah’tan birinizin yanımda olmasını zaruri olduğunu söyledi. Şu günlerde sizin gelmeniz daha münasib olur. Süratle buraya gel. Çünkü Mevlevî Beşaretullah evimdekiler hasta olduğu için benden izin istedi. Ne zaman geleceği de belli değil…. Görüyorum ki bu makama oturmak bizden sonra size verildi. Daha önceki hastalığım sırasında görmüştüm ki sen bizim makamımızda oturuyorsun ve sana bu yolun kayyumluk vazifesi verildi. Bu teveccühlere kabiliyetli sizden başka kimse yoktur. Mektubumu alır almaz buraya hareket ediniz. Şeyh Ahmed Said’i orada kendi yerinize bırakınız. O da hüsn-i hatimemiz ve Rabbimin huzuruna kavuşmamız için dua etsin ve salevatla, istiğfarla, kelime-i tayyibeyi tekrarla meşgul olsun, Kur-‘an-ı Kerîm hatmi ve bu yolun büyüklerinin tarif ettiği hatimleri yapsın; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerine sımsıkı sarılsın” Ebu Said Hazretleri bu mektuplar üzerine yerine oğlu Ahmed Said Hazretlerini bıraktı ve Leknev’den Delhi’ye, Üstazının emrine uyarak huzuruna geldi. Vefatından sonra irşad makamına oturdu. Dünyanın her bir tarafından talebeler geldi; feyz-i ilahiyi, mürîdlerin kalbine akıtan bir vasıta oldu. Babaları ve dedeleri gibi Şerîat-i Mustafaviyyenin yücelmesi, Tarîkat-ı Nakşibendiyye-i Ahmediyyenin yayılması için büyük gayret gösterdi. Bu yolun lazımı olan fakirlik ve yoksulluğun acılarını tattı. Tevazu, inkisar, vakar, sabır gibi ahlak-ı hamide ile mevsuf idi. Yaklaşık dokuz sene irşad makamında bulundu. Haremeyn-i Şerîfeyn’i Ziyareti Yerine oğlu Şeyh Ahmed Said Hazretlerini oturtup 1249 (M.1834) senesinde hac vazifesini ifa için Haremeyn-i Şerifeyn’e gitti. Bütün belde halkı Ebü Said Hazretlerinin gelişini nimet ve ganimet bildiler. Hicaz topraklarına ulaştığında, Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretlerinin halîfesi ve o zaman Şeyhu’l-Haremeyn makamında bulunan Şeyh Muhammed Can el-Bacuri Hazretleri karşıladı. Mekke-i Mükerreme’ye girdiğinde kadı, müfti, ulema ve ümeradan ileri gelenler, hürmet ve tazim ile karşıladılar. Mekke-i Mükerreme’de üç ay kadar kaldı. Muharrem ayında, ishal ve humma gibi hastalıklar arız oldu. Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) ziyaret etmek için Medine-i Münevvere’ye gitti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından manen çeşitli iltifat ve alakaya mazhar oldu. Buranın ileri gelenlerinin birçoğu, intisab etti ve kendilerinden istifade ettiler. Eserleri Talebelerinin arzusu üzerine tarikatı anlatan Hidayetü’t-talibîn isimli latif bir risale hazırladı. Üstazına arz edince üstazı son derece beğendi ve risalenin sonuna risaleyi medheden birkaç satır yazdı ve duada bulundu. Bu risale müridler için bir rehber oldu. Mekke-i Mükerreme’de Farsçadan Arabçaya tercüme de edildi. Ayrıca Veliyyüddinzade Mehmed Hıfzi Efendi tarafından da Türkçeye tercüme edilmiş, 1882 yılında basılmıştır. Vefatı ve Kabr-i Şerîfleri Birçok fütühat ve füyüzat ile Medine-i Münevvere’den vatanına dönmek için yola çıktı. Leknev şehrine varınca hastalığı şiddetlendi. 1250 (M. 1835) senesi, Ramazan Bayramı günü sekerat-ı mevt hali zuhur etti. Sefer müddetince yanında bulunan ortanca oğlu Şeyh Abdülgani’ye sünnete tabi olmasını, ehl-i dünyadan da uzak durmasını vasiyet etti. “Eğer ehl-i dünyanın kapısına sen gidersen zelil olursun.” buyurdular. Sonra hangi namaz vakti? diye sordu. Mevlevi Habibullah, mübah bir vakitteyiz, namaz kılabilirsiniz,dedi. Ebu Said hazretleri o gecenin tamamını namazda geçirdi. Öğleden sonra Yasin suresini okunmasını istedi. Yasin suresini 3 defa dinledi. ” tamam çok az kaldı” buyurdular. Kelime-i sehadet okuyordu. 1250 (M. 1835) senesi, Ramazan Bayramı günü öğle ile ikindi arasında ruhunu teslim ettiler. Mevlevî Habibullah ve kafilede bulunan diğer kimseler gasil işiyle meşgul oldular. Yıkanıp kefenlendi ve Kadı Halilurrahman namazını kıldırdı. Sonra tabutunu kırk gün süren bir yolculukla Delhi’ye götürdüler. Delhi’de naşını tabuttan çıkarıp kabre koyduklarında daha yeni yıkanmış gibi hiçbir değişme olmamıştı. Naşının altına konulan pamuklar da gayet güzel kokuyordu. Kabr-i şerifleri Delhi’de, üstazı Şeyh Abdullah Dehlevi hazretlerinin yanındadır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Silsile-i sadat-ı Nakşibendiyye – Fazilet Neşriyat [/toggle]

Safranbolulu İsmail Necati Efendi (k.s.)

Safranbolulu İsmail Necati Efendi (k.s.)

İstanbul – Eminönü – Süleymaniye camii haziresi Gümüşhâneli Dergâhı Şeyhlerinden İsmail Necati Efendi Kastamonu’ya bağlı Safranbolu kazasının Oğulveren Köyü’nde doğmuştur. Ömeroğlu Sülalesine mensup Hacı Mehmed Efendi’nin oğludur. Gür ve beyaz sakalı, celal ve heybeti ile İsmail Necati Efendi, Şeyhi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’yi andırırdı. İlk tahsiline Safranbolu’da Müftü Mehmet Hilmi Efendi’den ders görerek başlamıştır. Ardından İstanbul’a gelmiş, muhtelif hocalardan ilim tahsil ederek icazet almaya muvaffak olmuştur. Bayezid Medresesi müderris ve dersiâmlarından Aksekili İbrahim Efendi’den, tekmîl-i nüsah eden İsmail Necati Efendi 1876’da açılan rüûs imtihanında başarılı olmuş ve 35 yaşlarında iken Bayezid Medresesi’nde ders vermeye, 1892’den itibaren de talebelerine icazet vermeye başlamıştır. 1897-1909 yılları arasında Huzur Dersleri muhataplığı, 1909 ve 1910 senelerinde de mukarrirlik vazifesini yerine getirmiştir. Zâhirî ilimlerde bu yükselişin ardından İsmail Necati Efendi, Gümüşhânevî hazretlerine intisap etmiştir. Mânevî kemâli için gereken eğitime tamamiyle kendini vererek zâhirî ilimlerde olduğu gibi bâtınî ilimlerde de temayüz etmiştir. Öyle ki Gümüşhânevî hazretlerinin Hasan Hilmi Efendi’den sonra ikinci büyük halifesi olarak 1916 yılında irşat makamına geçmiş ve ömrünün sonuna kadar da bu vazifeyi sürdürmüştür. Aynı yıl ayrıca Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye kısm-ı âlî hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir. İsmail Necati Efendi, irşat makamında bulunduğu on yıl süresince pek çok alim ve talebe yetiştirdiği gibi Râmûzü’l-ehâdîs’i de senelerce okutmuştur. Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk İstanbul Müftüsü ve Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade Şevket Efendi’nin hocası, Süleymaniye Medresesi Usûl-i Fıkıh dersi müderrisi ve aynı zamanda Huzur Dersleri muhataplarından Safranbolulu Hafız Mehmed Fehmi (Ülgener) Efendi, İsmail Necati Efendi’nin oğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi dekanlığında bulunmuş Prof. Dr. Sabri Fuat Ülgener ise torunudur. Gümüşhânevî hazretlerinin Hasan Hilmi Efendi’den sonra ikinci halifesi olan İsmail Necati Efendi dokuz sene dergâhta hilafet vazifesini sürdürmüştür. Kendisinden hilafet alanlardan Ferşâd diye tamınan Of’lu İbrahim Hakkı Efendi’nin talebelerinden şu hadiseler naklediliyor: Halvette iken bir gün İbrahim Hakkı Efendi’ye mühim bir kalp krizi gelir. İsmail Necati Efendi’ye haber verirler. Doktor Emin Paşa’yı çağırın der. Emin Paşa Gümüşhanevî hazretlerine mensuptur ve aynı zamanda sarayın doktorudur. Emin Paşa hastayı muayene edince rengi kül gibi olmuş bir halde dergâhtan çıkıp gider. Ertesi gün dergâha gelerek ihvana müjde verir: “İbrahim Hakkı Efendi’nin yakalandığı kalp hastalığından kimsenin kurtulmadığını muayene sonunda anlamıştım. Ama Allah’tan ümit kesmedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e durumu arzettim. ‘Âhir zaman ulemâsındandır, ondan çok hizmet bekliyoruz.’ diye niyaz ettim. Şifa bulacakları müjdesini aldım. Elhamdülillah…” demişlerdir. Bundan sonra İbrahim Hakkı Efendi -Hacı Ferşad Efendi- uzun seneler Of, Trabzon, Samsun ve havalisinde ilim ve tarikat neşrinde bulunmuş, eserleri halen mevcut olan hizmetler yapmıştır. Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahideddin’in de kendisine intisab ettiği ve derslerine devam ettiği İsmail Necati Efendi, 6 Şubat 1919’da dünyasını değiştirmiş Süleymaniye Haziresi’ndeki kabrine defnedilmiştir. Mezar taşı kitabesinde şu beyitler yer almaktadır: Hüve’l-Bâkî, Mürşid-i ehl-i hakîkat, kudve-i erbâb-ı dîn, Hazret-i Üstâd-ı a’zam, tâc-u fahri’l-ârifîn, Sâni-i kâim-makâm-ı hazreti Ahmed Ziyâ, Şems-i feyyâz-ı fezâil, nûr-ı ayn-ı sâlikîn, Nisbet-efzâ-yı tarîkat rehberi ilm-i bütün, Zübde-i eslâf-ı sâdât, muktedâ-yı âhirîn, Zü’l-cenâhayn Hâce İsmail Efendi hazreti Fevziyâ üçler huzûrunda oku üç Fâtiha, Vâris-i ekmel idi, her hâli gâyetle metin, Burdadır rûh-ı ziyâ, Hilmi, Necatî berîn…

📍 İstanbul
Ahmed Bin Süleyman Ervadi (k.s.)

Ahmed Bin Süleyman Ervadi (k.s.)

Lübnan – Trablusşam’da Diba Mescidinde Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi hazretleri’nin Şeyhi , Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin en son halifesi Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî, Trablusşam’ın Ervad kasabasında doğdu. Bu yüzden Ervâdî nisbesiyle tanındı. Nesebi Hz. Hüseyin (ra.) yoluyla Peygamber Efendimiz’e ulaşır. İlk tahsiline memleketinde başlayan Ervâdî hazretleri ilmini ikmal etmek için Mısır ve Şam’a çeşitli seyahatler yapar. Bu memleketlerin meşhur alimlerinden dersler alır. Bunlar arasında Mısır ve Şam diyarının en mümtaz alimlerinden ve Ezher Üniversitesi şeyhlerinden İbrahim el-Bacûrî, Şeyh Muhammed el-Fudâlî; Mısır müftülerinden Şeyh Ahmed et-Temîmî, Şeyh Abdurrahman el-Uşmûnî, Şeyh Ahmed es-Sâvî el-Halvetî en-Nakşibendî, Mustafa el-Mübellad el-Ahmedî, Mustafa el-Bolâkî, Şeyh Abdurrahman el-Küzberî, Hüseyin ed-Decânî, Allame Muhammed İbni Âbidîn de bulunmaktadır.İlim tahsilini bu hocalarda tamamlayarak icâzet alır. Bu sahada bazı hocalarını bile geride bırakacak kadar büyük bir mesafe kat’eder. Zâhirî ilimlerde üstadlık payesini kazandıktan sonra kendisinde tarikate intisap duygusu uyanır. Bunun için muhitinin muhtelif bölgelerinde bulunan meczub, ümmî, velî ve ârif şeyhlerin hizmetinde bulunur. Ekberiye, Rifâiye, Desûkiye, Ahmediye (Bedeviye), Halvetiye ve Şâzeliye’den icazet alıp Câmiu’t-turûk bir hilâfet iznine sahip olur. Daha sonra Şam’da bir müddet Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin hizmetlerine ve sohbetlerine devam ederek kısa zamanda Kâdiriye, Sühreverdiye, Kübreviye, Çeştiye, Nakşibendiye, Müceddidiye, Mazhariye ve Hâlidiye tarikatlerinden de hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Memleketine dönerek şeyhinin işareti ile tarikat neşrine başlar. Hiçbir ilim yoktur ki Ervâdî hazretlerinin ondan büyük bir nasibi olmasın ve hiçbir tarikat yoktur ki ondan büyük bir fazilete ermesin. Ervâdî, kendisinden ilim öğrenmeye gelenlere çok faydalı dersler takrir ettirir, nefis terbiyesi ve tasfiyesi için kendisine gönül bağlayan müridlerine de izinli olduğu tarikatlerden birinin usûl ve âdâbı ile müridin kabiliyetine göre değişen seyr u sülûk tarzı uygulardı. Müridlerine; bazen Ekberiye tarikatinde olduğu gibi sadece teveccüh ederek, bazen Bedeviye tarikatinde olduğu gibi muhabbet nazarıyla bakarak, bazan de Rifaiye ve Hâlidiye tarikatinde olduğu gibi onları etrafına saf saf toplayıp kalplerindeki havâtırın def’i için teveccüh ederdi. Her müridin kabiliyetine göre kendi bâtınından feyz almasını sağlar, ledünnî ilmin gönüllerinde zuhuruna gayret gösterirdi. Şeyh-i Ekber Muhiddin İbnü’l-Arabî’ye ait Risâle Men Arefe Nefsehu Fekad Arefe Rabbeh isimli eserin şerhinde Ervâdî, Nakşibendî tarikatinde bulunan, nefsin yedi mertebesini kat’etme keyfiyetini anlattıktan sonra şöyle diyor: “Nefsin yedi tabakasını kat’etmek bazı tarikatlerde esmâ-ı seb’ay’ı (yedi isim) geçmekle, bazılarında şeyhin müride teveccüh etmesiyle, bazılarında şeyhin müride muhabbet nazarıyla bakmasıyla, bazılarında ise şeyhle bir araya gelerek ilim ve feyiz almak suretiyle olur. Bu durumda mürid şeyhin dediklerini duymasa bile şeyhle biraraya gelmek suretiyle ilimle dolup taşar. Nitekim şeyhim Hâlid-i Bağdâdî’nin dersinde hazır bulunduğum zamanlar istiğrak haline girer, ne dediğini duymaz ve birşey görmez olurdum. Şam’daki medresesinde bulunduğum sırada bazı alimler bana şeyhin derste takrir ettiği şeylerden sordukları zaman, söylediklerinin hepsinin hafızamda fazlasıyla mevcut olduğunu görür ve onları tek tek açıklardım.” Ervâdî hazretleri bir müddet memleketinde bulunduktan sonra şeyhi tarafından İstanbul’a gönderilmiştir. Mevlânâ Hâlid (ks.), halifesi Ervâdî’yi İstanbul’a gönderişindeki ulvi gayeyi şöyle anlatır: “Ey dost! Parıltısı ile Kuzey Afrika, Buhara, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Uzak Doğu’nun aydınlanacağı zât için İstanbul’a git, onu ara bul. O henüz açılmamış bir velayet goncasıdır. İstanbul’a senden evvel pek çok halife gönderilmiş ise de onun nasibi ezelde sana tevdi ve tensip edilmiştir. Onun irşadı ile meşgul ol. Zira o bizden sonra sâhib-i zaman ve rehber-i tarîkat olacaktır.” Bu sözler üzerine Ervâdî hazretleri, İstanbul’a giderek Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerini bulur ve ona tarikat telkininde bulunur. Osmanlı Devleti’nin her bölgesine, her köşesine halifeler gönderen Bağdâdî hazretleri, İstanbul’a gönderdiği halifelerin özellikle uymaları gereken hususları belirlemiş, bunların yerine getirilmesini istemişti. Bunun sebebi, İstanbul’un Dârulhilâfetilaliyye olarak İslâm dünyası içindeki özel konumu ve hemen hemen bütün tarikatlerin temsil edildiği zengin bir tasavvuf muhitine sahip oluşuydu. İstanbul halifelerinin uyması gereken şartlar şunlardı: 1. İstanbul’a gidecek olan halife vezirler ve devlet adamları ile yakın alaka kurmaktan kaçınıp gerek bizzat ve gerek bir vasıta ile onlardan bir maaş tayini veya yakınlık istemeyecek. Tekke ve zaviye adına bile olsa bundan sakınılmalıdır. 2. Tekke ve zaviyesine genç kadınların tarikat ve telkin alma bahanesi ile olsa da gidip gelmelerine izin verilmemelidir. 3. İstanbul hilafetini kabul eden kişi basit bir meselede dahi olsa ihtiyatı ve haberleşmeyi elden bırakmamalı, bağımsız hareket etmemelidir. 4. Beraberinde götürdüğü hanımı üzerine İstanbul hanımlarından biri ile evlenmemeli, irşat hizmetlerinin verimini düşürücü böyle bir tutumdan sakınmalıdır. 5. Mürid ve müntesiplerin şahsi işlerinde, tekke ve tarikat adını kötüye kullanmalarına asla fırsat verilmemelidir. 6. Dünya işlerinde kanaatkâr olmalı, Peygamber Efendimiz’in “Yaşayabileceğin kadar dünyan için, içerisinde kalacağın kadar âhiretin için çalış. Muhtaç olduğun kadar Allah için ateşinin yakıcılığına tahammülün kadar cehennem için çalış.” hadîs-i şerîfini hatırdan uzak tutmamalıdır. İstanbul’da hizmet görmesi düşünülen Hâlidîler için ileri sürülen bu emir ve tavsiyeler, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin tarikat prensiplerini gösterdiği kadar zamanın şartları çerçevesinde tarikatlere yönelik tenkit noktalarını da giderici mahiyet arzetmektedir. Halifelerinde mânevî kemal ve kabiliyetten başka anılan bu şartlara da riayeti şart koşan Bağdâdî hazretlerinin halifelerinden Ervâdî’yi sırf Gümüşhânevî’yi irşad etmek üzere mânevî bir işaretle göndermiş olması, onun İstanbul şartlarında ve konulan esaslara göre tarikat neşrinde bulunabilecek kabiliyet sahibi olduğunu gösterir. Ervâdî hazretlerinin Günüşhanevî hazretlerinden başka müridleri ve halifeleri de vardır. Halifelerinden Salim el-Mesûtî, Ervâdî hazretlerinde şahit olduğu kerâmetleri şöyle anlatıyor: “Bir gün elinde çok az miktarda su alan bir ibrik gördüm. Şeyhim abdest almaya başladı. Su yetmedi ve bitti. Sonra hazret, ibriğe baktı aniden bardak su ile doldu, tekrar bitti, tekrar bakınca ibrik su ile doldu. Üç veya dört defa tekerrür eden bu halden sonra abdestini tamamladı. “Bir defasında da çok uzaklarda, haksız yere hapsedilmiş olan ve kendisinden istimdat eden müridini, bir anda tayy-ı mekân ederek bulunduğu yere varıp hapisten kurtarmıştır.” Halifelerinden biri de Abdüllatif b. Ömer el-Buhârî’dir.Mevlânâ Hâlid’in kendisine “Sana Şam sahillerinin şeyhi denilse yeridir.” diye iltifat ettiği Ervâdî, açık bir sırrın, berrak bir nurun, bol bir feyzin, güzel koku gibi yayılan şeref ve faziletin ve seyyid olma şerefinin sahibi idi. Alim ve ârif olarak zamanının büyüklerinden olduğunda şüphe olmayan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî hazretlerinin yüzden fazla eseri bulunmaktadır. Kendisi aynı zamanda şairdir. Ervâdî hazretlerinin önemli eserleri şunlardır: 1. Ferâid-i Fevâid 2. Mir’âtü’l-irfân 3. Târîh-i Kebîr 4. Elfiye fî ulûmi’l-edeb 5. Kifâyetü’l-mürîd min Mühimmâti’l-Tarîk 6. Kitâbu’n-Nuri’l-mazhâr fî Şerhi Salâti’l-vüstâ li’ş-Şeyhi’l-Ekber 7. Risâle fî Râbıta beyne fîhâ şemâili’r-ricâli’t-tarîka 8. Risâle fi’l-Halvet 9. Evrâd 10. Manzûme fî Esmâi’llâhi’l-hüsnâ 11. İlhâmâtü’r-rabbâniyye fî Şerhi’s-Saliti’z-Zâtiyye 12. Keşfu’s-sutûr an meâni salâti’n-nûr 13. et-Tibrü’l-Mesbûk fî nihâyeti’s-sülûk Ervâdî hazretleri, 1261/1845 senesinde şeyhinin işareti ile İstanbul’a gelmişti. Burada müridi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’ye yaptırdığı ilk halvetten sonra bir ara memleketine gider. Bir yıl sonra İstanbul’a gelen Ervâdî iki sene Ayasofya Camii’nde hadis dersi okutur. İcra edilen ikinci halvetin ardından Gümüşhânevî’ye izinli olduğu bütün tarikatlerden hilâfet-i tâmme ile icâzet verir. Ervâdî hazretleri 1264/1848 yılında Gümüşhânevî’ye İstanbul’daki Hâlidi şeyhlerinden Abdülfettah el-Ukarî’ye (1281/1864) sohbet şeyhi olarak bağlanmasını tavsiye ederek, memleketi Trablusşam’a döner. Trablusşam müftüsü diye de anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî 1275/1858 senesinde memleketinde âhirete irtihal etmiş, Diba Mescidi’ndeki medfen-i mahsusuna defnedilmiştir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hz. Cafer-i Sadık (r.a.)

Hz. Cafer-i Sadık (r.a.)

Cafer-i Sadık (r.a.) hazretlerinin kabri şerifi ; Medine’de Cennetül Baki Kabristanında Eshâb-ı kirâmı görmekle şereflenen Tâbiîn devrinin yükseklerinden ve evliyânın büyüklerindendir. İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah’dır. Tâhir, Fâdıl gibi lakabları vardır. En meşhûr lakabı, “Sâdık”tır. Babası Muhammed Bâkır, Annesi Ümmü Ferve’dir. Annesinin babası Kâsım, onun babası Muhammed ve onun babası da hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekr’in kızı Esmâ’dır. 702 (H.83) senesinin Rebîul-evvel ayının on yedisinde Pazartesi günü Medîne-i münevverede doğdu. 765 (H.148) senesi Recep ayının on beşinde Pazartesi günü Mekke’de vefât etti. Kabri, Cennet-ül-Bâkî’de olup, babası ve dedesi yanındadır. İmâmlığı, yâni tasavvufta, Kur’ân-ı kerîmin mânevî hükümlerini kalblere yerleştirme vazîfesi, feyz vermesi otuz dört sene sürmüştür. Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçıyordu. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir çehresi vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hazret-i Ali’ye çok benzerdi. On evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Mûsâ Kâzım, İshak, Muhammed, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Evlâtlarının hepsi zamânının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, oniki imâmın yedincisidir. İmâm-ı Câfer, ilmi, oniki imâmdan beşincisi olan babası Muhammed Bâkır’dan öğrendi. İlim ve fazîlette zamânının bir tânesi oldu. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi, zamânının bütün fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. İmâm-ı Câfer’in en meşhûr talebesi, Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi olan İmâm-ı A’zâm Ebû Hanife Nu’man bin Sâbit’tir. İmâm-ı A’zâm, Câfer-i Sâdık’ın derslerine ve sohbetlerine iki sene devâm ederek, o gizli ve âşikâr mârifet kaynağından ilim ve evliyâlık yolunda çok istifâde etti. İmâm-ı A’zâm, onun huzûrunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için; “O iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu.” buyurmuştur. İmâm-ı A’zâm bu sözü ile hocası Câfer-i Sâdık hazretlerinin büyüklüğünü, kıymetini, kavuştuğu yüksek dereceleri anlatmak istemiştir. İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın ilimde, mârifette, zühd, takvâ, kanâat ve bütün güzel ahlâktaki üstünlüğünü, büyüklüğünü duymayan kalmamıştır. Büyükler gibi çocuklar arasında da meşhûr olmuştur. Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bâzı eserlerde şöyle anlatılmaktadır. Tasavvuf ilimlerinde yüksek mârifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik yapan Câfer-i Sâdık, kelâm, tefsîr, hadîs ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisinin olduğu bildirilen eserler, risâleler sonradan yazılmıştır. Din bilgisi üzerinde hiç kitap yazmadı. Kelâm ilminde, sapık îtikâd, inanç sâhibi olan Ehl-i bid’ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs ilminde sika güvenilir bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi büyükler hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîfler, Sahîh-i Buhârî’nin dışında kalan Kütüb-i Sitte’nin hepsinde yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; “Ondan daha fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim.” buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebil-Esved, İmâm-ı Câfer’in; “Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız.” buyurduğunu haber verdi. Her ilimde üstâd, her mârifette mâhirdi. Doğruluğu ve sadâkatı o kadar çoktur ki, bundan dolayı kendisine “Sâdık” lakabı verildi. [toggle title=”Menkıbeleri ve Sözleri” load=”hide”]Üstün hallerinden ve menkıbelerinden bir kısmı şöyledir: İmâm-ı Câfer hazretleri bir müddet halvet, yalnızlık hâlinde kalmış, evinden insanlar arasına çıkmamıştı. Evliyânın büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî evine gelip: “Ey Resûlullah’ın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz?” deyince, buyurdu ki: “Şimdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar değişti). Sözümüzün hakîkatı meydana çıktı.” ve şu iki beyti okudu: Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da, İnsanların kimi hayâl, kimi ümit peşinde. Dostluk, vefâ görünüşte kaldı aralarında, Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte. Zamânın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: “Hemen git, İmâm-ı Câfer’i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum.” Vezir: “Evinde oturmuş, gece-gündüz ibâdetle meşgûl olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!” dedi. Hükümdârı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat iknâ edemedi. Mecbûren çağırmaya gitti. Vezir çağırmaya gidince, hükümdâr cellâtlara emir verdi. “İmâm-ı Câfer içeri girince, ben başımdan külâhımı çıkardığım zaman hemen başını vuracaksınız!” Bir müddet sonra, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri içeri girdi. Hükümdâr bunu görünce, derhal ayağa kalktı. Büyük bir tevâzu ile onu karşıladı. Koltuğuna oturttu. Kendisi edeple karşısına diz çöküp oturdu. Cellâtlar ve hizmetçiler şaşırıp kaldılar. Hükümdar, Câfer-i Sâdık’a: “Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım.” dedi. Câfer-i Sâdık hazretleri; “Senden bir ricâm yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem.” buyurup, gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğurladı. Gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: “Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürtecektiniz?” Hükümdar; “O içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisân-ı hâl ile bana; “Onu incitirsen seni parça parça ederim.” diyordu. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım.” dedi. Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Câfer-i Sâdık’ın evine gitti. Câfer-i Sâdık: “Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultân ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamânın hâli bunu îcâb ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git!” Süfyân-ı Sevrî; “Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrılmayacağım, ey İmâm! Senden nasihat alacak bir şey işitip gideyim.” dedi. Câfer-i Sâdık; “Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivâyetle Resûlullah’tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım.” dedi. Bu üç şey şudur: Allahü teâlânın nîmetine kavuşan ve bu nîmetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah’a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zîrâ Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde İbrâhim sûresi onuncu âyetinde meâlen;”Nîmetlerimin kİymetini bilir, emretti?im gibi kullanİrsanİz, onlarİ arttİrİrİm. Kİymetini bilmez, bunlarİ be?enmezseniz, elinizden alİr, Şiddetli azâb ederim.” buyurdu. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istigfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istigfâr edenlerin, günâhlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vâd ediyor. Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya u?rarsa; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.” desin! Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Câfer’in elini tuttu ve ona dedi ki: “Hepsi, bu üçü müdür?” Câfer-i Sâdık; “Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsânlara, iyiliklere kavuşursun.” buyurdu. Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: “Allahü teâlâ, fâizi niçin haram kılmıştır?” Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsânda bulunmaları için, Allahü teâlâ onu haram etti. Fâiz haram olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu.” İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri duâsı makbûl olanlardandı. Allahü teâlâdan birşey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Câfer-i Sâdık hazretleri; “Yâ Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder.” buyurdu. Âniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan tâkip eden zât evlerine kadar geldi. Hazret-i İmâma; “Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin.” dedi. Bu söz Câfer-i Sâdık hazretlerinin hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi. Bir şahıs, İmâm-ı Câfer hazretlerinden, Allahü teâlânın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ buyurmasını istedi. O da; “Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!” diye duâ etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti. Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki; “Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açıldı. Yine çok îtirâzda bulundu ve; Câfer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?” dedi. Câfer-i Sâdık’ın bu sözden haberi oldu ve şöyle buyurdu: “Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin.” Bir gün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a îtirâzda bulunmadı. İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri, Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nûrlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyzin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meşhûrdur. Sayılamayacak kadar hikmetli sözleri vardır. Buyurdular ki: “Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.” “Bir mümin kardeşine âit hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.” “Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.” “Bir hatâ işlediğiniz zaman istigfâr edin, hatâda ısrâr helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istigfâra devam etsin.” “Mihnete şükretmeyen, nîmete şükretmez.” “Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allahü teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Resûlullah’a okunan salevâtı yazarlar.” Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: “Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!” “Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz: 1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak, 2. Misâfire hizmet etmek. 3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtâc olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek. 4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.” “Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, “Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yâni, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur) desin!” “Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebâtî, sebze yemek çok yesin!” “Din âlimleri fakihler, sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir.” “Namaz, her takvâ sâhibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel, ibâdet, hayırlı iş yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.” “Sadaka vererek rİzkİnİzİ ço?altİnİz. Zekât vererek mallarİnİzİ koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaŞamak, geçimin yarİsİdİr. İnsanlarla iyi geçinmek, aklİn yarİsİdİr.” “Ana-babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. Musîbet zamânında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet mikdârınca indirir.” “Takvâdan, Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmaktan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.” “İyilik üç şeyle tamam olur: 1. O iyiliği yapmakta acele etmek. 2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâimâ küçük görmek. 3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.” “Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrûr olmak, kibirli olmaktır.” “Uzun emel sâhibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir.” “Allahü teâlânın yarattığı işlere karışmak, felâketine sebeb olur. Meselâ, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim… gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir.” “Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.” “Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenâttırlar. Oğlanlar ise, nîmettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nîmetlerden ise hesâba çekilir, suâl sorulur.” “Bir kimse, kusûr, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenhâ bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur.” “Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1. Kendisine zulüm edeni affetmek. 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak. 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.” İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretlerinin, rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlânın hidâyete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü teâlânın hidâyet vermediğini, kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır.” “İlim, hazînedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icâbet edenlere.” Rivâyet ettiği hadîs-i kudsî’de: “Lâ ilâhe illallah kal’amdİr. Bunu okuyan, kal’aya girmiŞ olur. Kal’ama giren de, azâbİmdan kurtulur.” buyruldu. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri Müsned’inde buyuruyor ki: Cebrâilin Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize; “Lâ ilâhe illallah hİsnî, men kâlehâ, dehale hİsnî ve men dehale hİsnî, emine min azâbî” Şeklindeki duâyı her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa şifâ bulur. KERÂMET VE MENKÎBELERİ NİÇİN HAKKIYLA YAPMADIN? Bir gün devrin meşhûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık’ın yanına gelmişti. Ona dedi ki: “Ey Peygamber efendimizin torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: “Ey Dâvûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah’tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyâcın var?” “Ey Resûlullah’ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O büyük Peygamberin kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâciptir, borçtur.” “Ey Dâvûd! Ben kıyâmet günü gelince, ceddim Muhammed aleyhisselâmın elimden yakalayıp; “Niçin bana hakkıyla uymadın?” demesinden korkuyorum. Bu işler, nesep, soy işi değil, ibâdet ve amel işidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: “Yâ Rabbî! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl aleyhisselâm, annesi Betûl (Hazret-i Fâtıma) olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!” AHMAKLAR ARASINDA BULUNAN Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasîhatı pek meşhûrdur. Oğluna buyurdu ki: “Ey oğlum, kendi rızkına râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtâc olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allahü teâlânın taksim ettiği rızka râzı olmayan, O’nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür. “Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.” “Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişâre eder danışır, fikrini alır.” “Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyâretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sâhibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.” “Ey oğlum, Allahü teâlânın kitâbını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.” Kaynaklar 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.3, s.192 2) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.166 3) Kâmûs-ul-A’lâm; c.3, s.820 4) Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187 5) Vefeyât-ül-A’yân; c.1, s.327 6) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.220 7) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.3, s.145 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.145 9) Miftâh-us-Seâde; c.1, s.343, c.2, s.39, 202, 538, 549, c.3, s.94, 138, 140, 154, 300 10) El-A’lâm; c.2, s.126 11) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; (48. Baskı) s.1046 12) Fâideli Bilgiler; (3. Baskı) s.42, 72, 156 13) Eshâb-ı Kirâm; (7. Baskı) s.111, 114, 319 14) Şevâhid-un-Nübüvve, cüz 7, s.11 15) Tabakât-ı Şa’rânî; c.1, s.111 16) Sıfat-üs-Safve; c.2, s.114, 117 17) Sefînet-ül-Evliyâ (Fârisî); s.25 18) Nûr-ul-Ebsâr; s.145 19) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.3, s.139 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Mevlana Halid Bağdadi (k.s.)

Mevlana Halid Bağdadi (k.s.)

Mevlana Halid Bağdadi hazretlerinin kabri şerifi ; Suriye – Şam’da Kasiyun Dağındaki Dergahında On sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başında Irak ve Şam’da yetişmiş büyük velîlerden. Asrının müceddidi idi. Babasının ismi Ahmed’dir. İsmi Hâlid, lakabı Ziyâüddîn’dir. Bağdâdî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası hazret-i Osman’ın, annesi ise hazret-i Ali’nin soyundandır. Bu sebeple Osmânî diye de anılmaktadır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî diye meşhûr olmuştur. 1778 (H.1192) senesinde Bağdât’ın kuzeyindeki Şehrezûr kasabasında doğdu. 1826 (H.1242) senesinde Şam’da vefât etti. Kabri Şam’ın kuzeyinde, Kâsiyûn Dağı eteğindeki kabristanda bulunan türbesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Küçük yaşta ilim tahsîline başlayan Hâlid-i Bağdâdî, keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile dikkati çekti. Süleymâniye’de devrin meşhûr âlimlerinden Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Sâlih-i Kürdî, Abdürrahîm Berzencî ile kardeşi Abdülkerîm Berzencî’den, Abdullah-ı Harpânî’den ve daha pekçok âlimden ilim öğrenip, icâzet aldı. Sarf, nahiv, edebiyât, usûl, mantık, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri, hesâb ilimleri ile tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimlerini ve diğer ilimleri öğrendi. Fîrûzâbâdî’nin Kâmûs’unu ezberledi. Öğrendiği bütün ilimlerde din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sâhib oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle zamânının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ve hangi fenden ne sorulursa sorulsun derhal cevâbını verirdi. Zekâsı ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi. Hocası Seyyid Abdülkerîm Berzencî 1788 (H.1203) senesinde tâundan vefât edince, onun talebesi boş kalmasın diye ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler dersine koştu. Her müşkülü çözer her derde devâ olurdu. Dünyâya ehemmiyet vermez, gece gündüz ibâdet ederdi. Böylece yirmi bir yaşındayken, ulemâya ve talebeye üstâd olup, yedi sene ders okuttu. Sözü tesirli, avâm ve havâss arasında sözü delîl olan şerefli bir zâttı. 1805 senesinde hacca gitti. Yolda Şam âlimlerinden çok saygı gördü. Tevâzûundan dolayı, Allâme Muhammed Kuzberî’den hadîs rivâyeti; Mustafa Kürdî’den Kâdirî yolu icâzeti aldı. Bir müddet Şam’da kaldıktan sonra Hicaz’a gitmek için yola çıktı. Medîne-i münevvereye kavuştuğu zaman Peygamber efendimize aşk derecesindeki sevgisini anlatan Kasîde-i Muhammediyye’yi Farsça olarak yazdı. Medîne-i münevvereye geldiğinde, kâmil bir velî bulup ona teslim olmak arzusundaydı. Bir gün Yemenli fazîlet sâhibi bir zâta rastladı. Câhilin âlimden nasîhat istemesi gibi ondan nasîhat istedi. O zât dedi ki: “Ey Hâlid Mekke-i mükerremeye gittiğin zaman edebe uymayan birşey görürsen hemen reddetme.” Mevlânâ Hâlid hazretleri Mekke-i mükerremede bir Cumâ günü Kâbe-i şerîfe karşı Delâil-i Hayrât’ı okurken birinin, Kâbe’ye sırt çevirip kendine bakdığını gördü. “Utanmadan Kâbe’ye arkasını çevirmiş. Edebi gözetmiyor!” diye düşünürken, o kimse; “Mümine hürmet, Kâbe’ye hürmetten daha öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Niçin beni kötülüyorsun. Medîne’deki zâtın nasîhatını unuttun mu?” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunun büyük velîlerden olduğunu anladı. Ondan af diledi ve; “Beni talebeliğe kabûl et.” diye yalvardı. O da; “Sen burada olgunlaşamazsın.” dedikten sonra eli ile Hindistan’ı göstererek; “Senin işin orada tamam olur.” dedi ve gitti. Bu gördüğü zatın hocası Abdullah-ı Dehlevî olduğu rivayet edilmektedir. Mevlânâ Hâlid hazretleri, memleketi Süleymâniye’ye dönüp ders vermeye başladı. Fakat gece-gündüz Hindistan’ı düşünüyordu. Bir gün bu düşünceler içindeyken, Hindistan’ın Dehli şehrinde bulunan evliyânın en büyüklerinden Abdullah-ı Dehlevî’nin talebelerinden Mirzâ Abdürrahîm isimli bir zât çıkageldi. O talebe, Abdullah-ı Dehlevî; “Mevlânâ Hâlid’e selâmımızı söyle bu tarafa gelsin!” buyurdu.” dedi. Uzun zaman başbaşa görüştüler. Mevlânâ Hâlid talebelerine ders vermeye gelmez oldu. Talebeler, Hindli’ye kızmaya başladı. Bir süre sonra, 1809 senesinde ikisi birlikte İran ve Afganistan üzerinden Hind yolculuğuna çıktılar. Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakıp bu ânî ayrılışına şehrin bütün halk ve talebeleri çok üzüldüler. Yoldan çevirmek için çok ısrar ettiler ve yalvardılarsa da fayda vermedi. Hindistan’ın karanlıklar ve tehlikeler içinde bulunduğunu söyleyip vaz geçirmek istediler. Onlara; “Âb-ı hayât zulümâtta bulunur.” şeklinde cevap veren Mevlânâ Hâlid hazretleri, arkadaşı Mirzâ Abdürrahîm ile yaya olarak yola çıktı. Mevlânâ Hâlid, Tahran’dan; Bistâm, Harkan, Semnân ve Nişâbur’a geçti. Geçtiği yerlerdeki evliyâyı, şiirleriyle medheyledi. Âriflerin kutbu Bâyezîd-i Bistâmî’nin kabrini ziyâret ettiği zaman meşhûr bir kasîde söyledi. Sonra Tûs (Meşhed) şehrine gitti. Orada, on iki imâmın dokuzuncusu Mûsâ Kâzım’ın oğlu İmâm Ali Rızâ’nın türbesini ziyâretinde de, çok güzel bir kasîde okuyarak onu medheyledi. Mevlânâ Hâlid, Ahmed Nâmıkî Câmî’nin kabrini ziyâret etti. Onu da Fârisî bir kasîdeyle medheyledi. Buradan Afganistan’a geçti. Hirat’a uğradı. Hirat’ın bütün âlimleri, fazîlet sâhipleri, ziyâretine geldiler. Gelenler arasında Abdullah-i Hıratî (Hirevî) de vardı. Bu zât sonradan Mevlânâ Hâlid hazretlerinin talebesi oldu. Her şehirden ayrılırken; âlimler, vâli ve kumandanlar ve halk ona âşık olup, saatlerce yola uğurladılar. Kandehâr, Kâbil, Peşâver âlimlerinin suâllerine verdiği cevaplarla hepsini hayran bıraktı. Peşâver’de çok hürmet ve tâzimle karşılandı. Âlimler onun üstünlüğünü tasdik ve ikrâr ettiler. Sonra Lâhor şehrinin bir kasabasında kâmil bir velî olan Allâme Mevlânâ Senâullah Dehlevî’yi (rahmetullahi aleyh) ziyâret etti. Mevlânâ Senâullah Dehlevî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın en üstün talebelerindendi. Mevlânâ Hâlid; burada başından geçenleri şöyle anlatır: Bu kasabada bir gece kaldım. Rüyâda, Şâh Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin, yanağımdan tutup beni kuvvetle kendine çektiğini gördüm. Sabahleyin Mevlânâ Senâullah’ın huzûruna gittiğim zaman, daha rüyâmı anlatmadan; “Kardeşimiz ve seyyidimiz Abdullah-ı Dehlevî’nin huzur ve hizmetlerini câna minnet bilmeli, huzur ve hizmetinde bulunmayı, sana vâd olunan nîmetlere kavuşmaya sebep bilmelisin.” dedi. Daha sonra o kasabadan ayrıldım. Hindistan’ın başşehri olan Dehli ismi ile meşhûr Cihânâbâd’a geldim. Aylarca süren uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra tam bir senede Dehli’ye (Cihanâbâd) ulaşan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Dehli’ye vardığında, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin bulunduğu şehre gelmenin sevinci ile, seferdeyken yanında bulunan şeylerin hepsini, fakirlere dağıttı. Sonra Hindistan’ın en büyük velîsi ve büyük İslâm âlimi, Şâh Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna kavuştu. Abdullah-ı Dehlevî, onu talebeliğe kabûl etti. Ona nefsinin terbiyesi için dergâhı temizleme vazifesini verdi. Mevlânâ Hâlid, bu kadar ilimde âlim olmasına rağmen, hiç îtirâz etmedi. Bir gün yerleri temizleme işi nefsine zor geldi. Derhal nefsine; “Eğer mübârek hocamın verdiği bu şerefli vazifeden kaçarsan yerleri süpürge ile değil, bu sakalınla süpürtürüm.” diyerek hitâb etti. Artık bundan sonra hatırına böyle hiçbir düşünce gelmedi. Bir gün yine böyle su taşırken, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ile karşılaştı. Abdullah-ı Dehlevî, onun mübârek omuzları üzerinden Arş’a doğru muazzam bir nûrun yükseldiğini ve meleklerin ona gıbta ve hayranlıkla baktıklarına şâhid oldu. Abdullah-ı Dehlevî, Mevlânâ’nın tasavvufta pek yüksek derecelere eriştiğini, kemâle gelip olgunlaştığını görünce, bu vazifeden alıp, devamlı huzûrunda bulunmasını emretti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, orada da hocasına canla başla hizmet ederek, büyük mücâhede ve çetin riyâzetler çekti. Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûrunda beş ay çalışıp sohbetleri ve nazarlarıyla büyük velîlerden olmak saâdetine erişti. Huzur ve müşâhede makâmına kavuştu. Vilayet-i kübrâ hâsıl oldu. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye yolunda kemâle geldi. Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbindeki bütün esrâr ve mânevî üstünlüklere kavuştu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, feyz ve kemâl bulunca, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri; “Ey Hâlid, şimdi memleketine ve Bağdât’a git! Oradaki Hak âşıklarını, sevdiklerine, yâni Allahü teâlâya kavuştur.” buyurunca, Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Ey benim sebeb-i devletim, yüksek sığınağım, efendim! Orada Hayderî ve Berzencî seyyidleri çoktur. İnsanlara doğru yolu anlatmakla nasıl meşgûl olurum. Çünkü, onlar şöhret ve îtibâr sâhibi ve âlimlerin sığınağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkışsam, diğer insanlar bile beni men ederler.” diye arz etti. “Sen, memleketine git. İrşâd ile meşgûl ol. Bütün seyyidler, senin ayağının toprağına yüz sürerler ve şerefli zâtına hizmetçi olurlar. Oranın vâlileri, emînleri, âlimleri, fazîlet sâhipleri, mübârek ayağını öperler. Şimdi ne istersen vereyim, iste yâ Hâlid!” buyurdu. “Din için dünyâlık isterim!” dedi. “Git, her istediğini verdim!” deyip; “Yolun üzerinde, filân yerde, evliyânın büyüklerinden, iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk’a gönlünü vermiş, ölü gibi hareketsiz durup, Hakk’ın sevgisine dalmış şerefli bir zât var. Ona selâmımı söyle, hayırlı duâsını al ve şerefli elini öp!” buyurdu. Sonra bütün talebe ve sevdikleriyle, dört millik mesâfeye kadar Mevlânâ Hâlid’i uğurladı. Sonra; “Hâlid bürd”, yâni “Hâlid herşeyi aldı götürdü.” buyurdu. Mevlânâ Hâlid, o velînin olduğu beldeye gelince, yerini sordu. Uzaktan gösterdiler. Bulunduğu yere doğru yürüyünce, velînin heybetinden Mevlânâ Hâlid’i (rahmetullahi aleyh) bir korku ve dehşet kaplayıp, gidemedi, olduğu yerde kaldı. Hemen Şâh-ı Dehlevî hazretlerini hatırladı. Korkusu gitti. O zâtın yanına gidip, hocasının selâmını bildirdi. O da başını murâkabeden kaldırıp; “Aleyke ve aleyhisselâm.” buyurdu. Sonra; “Ey Hâlid, senin fütûhâtın ve irşâdının yayılma yeri Bağdât’tır.” deyip, tekrar murâkabeye daldı. Mevlânâ Hâlid hazretleri, o zâtın, nisbet-i Muhammedî denizine gömülmesine, feyz nûrları içinde bir an cemâl-i Haktan ve O’nu murâkabeden ayrılmamasına hayran kalarak oradan ayrıldı. Mevlânâ Hâlid Şîrâz’a, oradan İsfehan’a sonra Hemedan’a gitti. Hangi şehre teşrif etse, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını hatırlatması güzel âdetlerindendi. Bu şehirlerdeki vâz ve nasîhatlerini duyan îtikâdı bozuk kimseler ona kötülük yapmak istedilerse de, Allahü teâlânın koruması ve Mevlânâ Hâlid’in heybeti sebebiyle korkup bir şey yapamadılar. Sonra Senendec’e, oradan da 1811 (H. 1226) senesinde vatanları olan Süleymâniye’ye gittiler. Bütün âlimler, fazîlet sâhipleri, talebe, şehrin ileri gelenleri ve halk sevinç ve neşe ile onu karşılamağa çıktı. Süleymâniye’de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet burada kaldıktan sonra Bağdat’a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhına yerleşip beş ay kadar insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Tekrar Süleymâniye’ye dönerek ilim öğretmeye ve talebe yetiştirmeye devam etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri 1813 senesinde Süleymâniye’den tekrar ayrılıp Bağdât’a gitti. İkinci defâ Bağdât’a teşriflerinde, çok kimseler kendisine talebe oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet Bağdât’ta kalıp İslâmiyeti anlattıktan ve talebe yetiştirdikten sonra memleketi olan Süleymâniye’ye döndü. Orada kendisi için bir dergâh inşâ edildi. Bu dergâhta insanlara vâz ve nasîhat edip talebe yetiştirdi. Süleymâniye’deyken, Berzencîler’den silâhlı iki yüz kişi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin öldürülmesine karar verdiler. Cumâ günü, silâhlı olarak mescidin dış kapısında beklemeye başladılar. Cumâ namazı kılındıktan sonra, bütün halk câmiden dışarı çıktı. Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, her zaman câmiden en son çıkardı. Dışarı çıkanlar bu silâhlı kişilerin Mevlânâ Hâlid hazretlerine kötülük yapmak niyetinde olduklarını anladılar. Mevlânâ Hâlid hazretleri, mescidin kapısından çıkıp, bu silâhlı ve kötü niyetli kimselere heybetli bir nazarla bakınca kalblerinde müthiş bir korku hâsıl oldu. Öldürmek için gelenlerden bâzısı nâra atarak kaçıştı, bâzıları da yüzüstü düşerek perişân oldu. Bundan sonra, Mevlânâ Hâlid hazretleri ile bütün talebeleri, hiçbir şey olmamış gibi, Cennet misâli olan hânekâha gittiler. Kaçan bu düşmanların çoğu; “Mevlânâ câmiden çıkınca, onun omuzlarında heybetli bir arslanın ağzını açmış, üzerimize atlamak üzere olduğunu gördük. O anda aklımız başımızdan gitti, kaçacak yer bulamadık.” dediler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Bağdât’ta ilimle ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla meşgûl olduğu sırada, onu hased eden inkarcılardan birisi Bağdât Vâlisi Saîd Paşaya bir mektup yazarak Mevlânâ Hâlid hazretlerini şikâyet etti. Mektup yalan ve iftirâlarla doluydu. Hattâ Mevlânâ Hâlid hazretleri küfürle ithâm ediliyordu. Mektûbu okuyan vâli, sinirlenerek mektubu yere çarptı ve; “Sübhânallah! Eğer hazret-i Şeyh Hâlid de müslüman değilse, müslüman kimdir? Bu mektubu yazan ya delidir veya Allahü teâlâ onun basîret gözünü kör etmiştir. Bunun sebebi de o kimsedeki aşırı haseddir. Allah’a sığınırız, Allah’a sığınırız.” dedi. Bağdât’taki âlimlere bu mektuba bir reddiye yazılmasını emretti. Halle Müftüsü Muhammed Efendi bu mektuba bir reddiye yazarak bozuk fikirlerini çürüttü. Bu mektubu Bağdât âlimleri de tasdik ettiler. Daha sonra hatâ ettiğini anlayan iftirâcı iddiâlarından vazgeçip Mevlânâ Hâlid hazretlerinden özür diledi ve affedildi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine düşman olan ve karşı çıkanlardan pekçoğu onun güzel ahlâkı ve kerâmetleri karşısında insafa gelip büyüklüğünü kabûl ettilerse de bâzıları aynı hased ve muhâlefetlerine devâm ettiler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet Allahü telânın emir ve yasaklarını anlattıktan ve talebe yetiştirdikten sonra Süleymaniye’den âile fertlerini ve talebelerinden bir kısmını da berâberine alarak yerleşmek üzere Şam’a gitti. Şam ahâlisi, âlimleri ve idârecileri ona saygı ve iltifât gösterdiler. Şam Vâlisi Abdurrahmân Paşanın oğlu Mahmûd Paşa Mevlânâ Hâlid hazretlerinin üstünlüğünü anladı. Uzaktan yakından pekçok kimsenin onun sohbetiyle ve ilim meclisleriyle şereflenmek üzere geldiklerini görerek ona bir mescid ve bir dergâh yaptırdı. Kendisinin ve talebelerinin geçimlerini sağlayabilecek maddî yardımlarda bulundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri sohbetleriyle insanların dünyâda ve âhirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Pekçok âlim ve fazîlet sâhibi kimse onun sohbetlerinde bulundu. Şeyh İsmâil Şirvânî, Şeyh Ahmed Eğribozî ve başka zâtlar bunlardandır. [toggle title=“Abdülvehhab es-Susi olayı load=”hide”] Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da bulunduğu sırada Abdülvehhâb es-Sûsî’yi İslâmiyeti anlatmak ve Nakşibendiyye yolunun esaslarını tanıtmak üzere vazîfelendirip gönderdi. Abdülvehhâb es-Sûsî İstanbul’a gidince, kendisini şeyhülislâma kabûl ettirdi. Âlimlerden bir grub büyük vezirler ona bağlandılar. Abdülvehhâb es-Sûsî devlet adamları ve ulemâ ile düşüp kalkması sebebiyle ucb ile kendini beğendi ve kibire kapıldı. Zenginliğe ve dünyâ malına meyletmesi sebebiyle İslâmiyete uygun olmayan hareketler yapmaya başladı. Bu durumu keşif yoluyla anlayan ve habercileri vâsıtasıyla bilgi alan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri mektup yazarak Abdülvehhâb es-Sûsî’yi Şam’a çağırıp tövbe etmesini istedi ve yerine başkasını vazîfelendirip gönderdi. Abdülvehhâb es-Sûsî zâhiren Mevlânâ Hâlid hazretlerine itâat ediyor göründüyse de, gizlice hîleli yollara başvurdu. Fakat Allahü teâlâ Mevlânâ Hâlid hazretlerine onun başvurduğu hîleli yolları bildirdi. Mevlânâ Hâlid efendimiz üç kere mektup yazarak işin hakîkatini İstanbul’daki talebelerine ve sevenlerine bildirdi ve onun tasavvuf yolundan tard edildiğini, sözlerinin dinlenmemesi gerektiğini haber verdi. Bu mektuplardan birinde buyurdu ki: “…Size mâlûm olsun ki, Abdülvehhâb tarîkat ve şerîat esaslarından pekçok şeyi bozdu. Bu yolda bulunma şerefini de dünyâ leşini almaya vesîle etti, îtibâr vesîlesi kıldı. İstanbul’da maddî çıkarlara yol açtı. Allah orayı belâdan korusun. Gerek İstanbul’da, gerekse Irak’ta insanların inkârına sebeb oldu. Onun davranışları insanlar arasında vehimlere ve vesveselere yol açtı. Sizin ona çok tâzim edip saygı göstermeniz onun için gurur sebebi oldu.Kendi üzerindeki terbiye haklarını inkâr yoluna gitti. Ondan son derece ters davranışlar ortaya çıktı. İşte anlatılan sebeplerden dolayı ilâhî irâde onun tarîkat yolundan kovulması yolunda tecellî etti. Bâzı sırlarından dolayı, onlar basîret sâhibi olanlara gizli bir şey değildir. Bu mektup size ulaştıktan sonra onunla muhatap olmayın. Bunun tersine davranırsanız bu silsile büyüklerinin sizinle olan bağları kopar. Kezâ bu fakirle de bir bağlantınız kalmaz. Sevgi hakkını gözeterek bu mektubu yazdım. Size bir zarar gelmemesi için oradaki ihlâs sâhibi kardeşlerimiz ve sevenlerimiz de bu mektubun muhâtabıdırlar.” Tasavvuf yolundan tard olunan Abdülvehhâb es-Sûsî yaptıklarına pişman olup bir gün Mevlânâ Hâlid hazretlerinin talebelerinden olan Şeyh Yahyâ hazretlerine gelerek elini öptü ve affedilmesi için vâsıta olmasını istedi. Şeyh Yahyâ, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin huzûruna geldi ve Abdülvehhâb’ın affını diledi. Mevlânâ Hâlid hazretleri buyurdular ki: “Bu iş benim elimde olsa affederdim. Fakat Nakşibendiyye silsilesinin sâdâtı (efendileri) onu tarîkat kapısından kovmuşlardır. Şâyet Abdülvehhâb sakalını traş eder, yüzünü siyaha boyayıp bir merkebe ters bir şekilde biner, sokaklarda gezer, kendini teşhir ederse, o zaman belki şeyhlerin rûhâniyeti onu affeder.” Bunun üzerine Şeyh Yahyâ; “Üstâdım! Abdülvehhâb nefsine böyle bir iş yükleyemez. İzin veriniz de onun yerine bu işi ben yapayım, Abdülvehhâb affolunsun. Ben kendimi müslümanların hayrı için fedâ ederim.” dedi. Onun bu sözlerini dinleyen Mevlânâ Hâlid hazretleri ağlayarak Şeyh Yahyâ ile kucaklaştı. Şeyh Yahyâ dönüp Abdülvehhâb’ın yanına gitti ve dedi ki: “Sen kendinden başka kimseyi kınama, ancak ve sâdece kendini kınayabilirsin.” Zâten kötü niyetliliği kendine huy edinmiş olan Abdülvehhâb es-Sûsî, Medîne-i münevvereye giderek Mevlânâ Hâlid hazretlerinin aleyhinde küfre vardıracak iftirâlar ve sözler sarf etti. [/toggle] Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da bulunduğu sırada, onun büyüklüğünü çekemeyenler, Osmanlı Pâdişâhı Sultan İkinci Mahmûd’a; “Asker ve silâh topluyor, güçlenip devletinize baş kaldırmak istiyor. Ülkeni ondan koruyasın.” diye şikâyette bulundular. Sultan İkinci Mahmûd Han hemen büyük âlim Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendiyi huzûruna çağırdı. Durumu kendisiyle görüştü. Mustafa Âsım Efendi; “Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin Hucûrat sûresi 6. âyetinde meâlen; “Size fâsığın biri haber getirirse onu iyice araştırın.” buyuruyor. Görüşüm odur ki, onun hâlini araştırıp açığa çıkarabilecek güvenilir iki kişiyi bulup yollayınız. Hiç sezdirmeden gitsinler, araştırmalarını yapıp dönsünler.” Bunun üzerine Sultan Mahmûd Han iki kimseye derviş elbisesi giydirip araştırmak için Şam’a gönderdi. Derviş kıyâfetiyle giden kimseler gizlice araştırmaya başladılar. Allahü teâlâ bu kimselerin gelişini Mevlânâ Hâlid hazretlerine mânevî olarak bildirdi. Kalbine, kendisine gelen iki misâfire ikrâmda bulunması ilhâm olundu. Derviş kıyâfetindeki bu kimseleri bulduran Mevlânâ Hâlid-iBağdâdî hazretleri onları yemeğe dâvet etti. Yemek hazırlanıncaya kadar da kendi durumunu açıkladı. Kendi evini oda oda onlara gezdirdi. Bu odalarda ev eşyâsı dışında hiçbir şey bulamadılar. Bu hâlin Mevlânâ Hâlid hazretlerinin kerâmeti olduğunu anlayan o kimseler, saygı ve hürmetle ayaklarına kapandılar. Artık gizleyecek bir şey yoktu. Olan her şeyi açıkladılar. Ona talebe olup tasavvuf yoluna girdiler. Huzûrunda kalıp İstanbul’a dönmek istemediler. Fakat Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Olmaz. En uygunu İstanbul’a dönmenizdir. Hazret-i Sultana durumu anlatırsınız.Verilen görevi tam yerine getirmiş olursunuz. Ancak bundan sonra isteyen buraya döner, isteyen de orada kalır. Bundan sonrası için artık bir günâh yoktur.” buyurdu. Vazîfeli iki kişi Sultan İkinci Mahmûd Hana dönüp şikâyetlerin asılsız olduğunu bildirdiler. Sultan da aldığı bu haber üzerine Allahü teâlâya hamd etti. Şeyhülislâma da bu teklifinden dolayı teşekkür etti. İki kişiden birini Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hizmetine yolladı. O kimse Şam’a gidip senelerce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin hizmetinde bulundu ve orada vefât edip türbesinin yanına defnedildi. Sonra Sultan Mahmûd Hanın saray nâzırlarından Mevlevî Hâlet Efendi, Mevlânâ Hâlid’in şöhret ve îtibârını çekemeyerek, kendisini halîfeye çekiştirdi. “On binlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlikelidir. Ortadan kaldırılması lâzımdır.” dedi. Sultan Mahmûd Han; “Din adamlarından devlete zarar gelmez.” diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunu işitince, hayır ve selâmetle duâ etti ve; “Hâlet Efendinin işi Pîri Celâleddîn-i Rûmî hazretlerine havâle olundu. Onu huzûruna çekip cezâsını verecektir.” buyurdu. Az zaman sonra Sultan Mahmûd Han Mora İsyânına sebeb olduğu için onu Konya’ya sürdü. Orada îdâm olundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Bağdât’taki vazîfesini tamamladıktan sonra son olarak 1822 senesinde Şam’a gitmek üzere hazırlandı. Âile fertlerinden bazılarını Bağdât’ta bıraktı. Bağdâtlılar gitmesini istemediler. Ancak Mevlânâ Hâlid hazretleri kendilerine gelen mânevî işâretin Şam’a gitmeleri doğrultusunda olduğunu belirterek yola çıktı. Talebeleri ve sevenlerinden büyük bir cemâatle Şam’a geliyorlardı. Şam arâzisine geldikleri zaman, Safvek bin Fâris diye meşhûr Şemmer kabîlesinden bir yol kesici, adamları ile kâfileyi soymak istedi. Safvek bin Fâris, bu hâdiseyi şöyle anlatır: “Pekçok yardımcımla Mevlânâ Hâlid’in kâfilesine hücûm edeceğim zaman, kâfileden beyaz elbiseli, ata binmiş, heybetli biri göründü. Sonra gözlerimizin önünde büyük bir dağ kadar oldu. Yolcular ile aramızda büyük bir engel teşkil etti. Artık kâfiledekileri seçemez olduk. Boyunun uzunluğu semâya kadar varan bir büyük dağ gibi olan bu zâtı görünce, korkudan bir titreme gelerek, mızraklarımız elimizden düştü.Sonra herkes hayvanlarından düştü. Artık kâfilede Allah’ın sevgili bir kulu olduğunu anladık ve hep bir ağızdan; “Aman aman, affedin affedin!” diye bağırıştık. Bunun üzerine kâfile görünmeye başladı. İçlerinde Mevlânâ Hâlid’i görünce, hepimiz kusurlarımızın affını rica ve niyâz ettik. Ellerine sarılarak tövbe ve istiğfâr eyledik.” Sağ sâlim Şam’a gelen Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Ümeyye Câmiindeki Gazze büyüklerinin Halvethânesine girdi. Şam’a bu gelişi sırasında Seyyid İsmâil Efendinin kızı Âişe Takıyye Hanımla evlendi. Sonra Bağdât’ta kalan hanımı ve âile fertlerinin de getirilmesini emretti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’ın meşhûr semtlerinden Kunvat’ta büyükçe ve geniş bir konak satın aldı. Âilesi ile birlikte oraya yerleşti. Oranın bir kısmını vakıf olarak bağışladı. Konağın yanına bir mescid yaptırdı. Bu mescidde beş vakit namaz cemâatle kılınmaya başladı. İleri gelenlerden ve halktan pekçoğu Mevlânâ Hâlid hazretlerinin cemâat ve sohbetlerine koştu. Vezirler ve devlet adamları onun huzûrunda el pençe divan durdular. Kâfile kâfile gelenler Nakşibendiyye yoluna girip talebesi oldular. Kendisine devletin ileri gelenlerinden mektuplar yazıldı, vâliler ziyâretine koştular. Âlimler ve şâirler üstünlüğünü anlatan eserler ve şiirler yazdılar. Kısaca İslâm dünyâsının her tarafında onun üstünlüğünü ve fazîletini bilmeyen ve kabûl etmeyen kalmadı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da kaldığı müddet içinde pekçok yıkık mescidi tâmir ettirdi. İdas Câmii de bunlar arasındadır. Yerleştiği konağın yakın bir yerine bir köy kurdu. Orada halîfeleri ve talebelerinden bir cemâatin kalmasını emretti. O köy halkının dînî terbiyesini ise, halîfelerinden Şeyh İsmâil Enârenî ile Şeyh Ahmed Hatib’e bıraktı. Şuvayka Câmii olarak bilinen Murâdiye Câmiinde Muhammed Hânî’yi, Sâlihiyye’deki Câmi-i Sâhibe’de Abdülkâdir Dimlanî’yi insanlara İslâmiyeti anlatmakla ve Hatm-i hâcegân yaptırmakla vazîfelendirdi. Kendisi de medresesinde sabahları Şâfiî fıkhı okuttu. Şam’dayken Kudüs’e giderek Mescid-i Aksâ’yı ve büyüklerin kabirlerini ziyaret etti. Kudüs halkından saygı iltifat gördü. Kudüs’ten Urfa’ya gelerek mübârek makamları ziyâret etti ve insanlara vâz nasihat ederek kurtuluşlarına vesîle oldu. Tekrar Şam’a döndü. 1826 senesi hacca gidişinde berâberinde halîfelerinden ve talebelerinden pekçok kimse de bulundu. Yol boyunca gittiği beldelerin insanlarına da İslâmiyeti anlatanMevlânâ Hâlid hazretleri hac vazîfesini yerine getirdi. Medîne-i münevvereye giderek sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Mekke-i mükerremede ve Medîne-i münevverede pekçok âlim ve evliyâ zâtlarla karşılaşıp sohbet etti. Aynı sene içinde Şam’a döndü ve vazîfesine devâm etti. Mevlânâ Hâlid hazretleri hayâtının son senesinde Ramazân-ı şerîf ayının son gününde halîfeleri ve sevenlerine Kudüs’e gitmek istediğini bildirdi. Talebeleri bu habere çok sevindiler. Fakat Şevvâl ayı içerisinde tâûn salgını, vebâ hastalığı ortaya çıktı. Talebeleri; “Kudüs’e gitmenin tam zamânıdır.” dediler. Onlara buyurdu ki: “Şimdi üzerinde durduğumuz mesele, tâuna karşı sabırlı olmaktır. Bunun sevâbı, istediğiniz şeyden daha çoktur.” Tâunla şehîd olup gitmenin fazîletinden ve iyiliğinden bahsetti. Tâûndan ölenlerin şehîd olacağı hakkında hadîs-i şerîfleri okuyarak bu yüksek dereceye kavuşmak istediğini bildirdi. O sırada birisi gelip; “Efendim duâ edin de bana tâûn bulaşmasın.” diye yalvarınca, ona duâ ettiler. O kişi kurtuldu. Kendileri için ise; “Rabbime kavuşmayı istememekten hayâ ederim.” buyurdu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Muhammed Behâüddîn isimli beş yaşındaki oğlu bu sene tâûn hastalığına tutulup vefât etti. Onun vefâtını haber alınca, buyurdu ki: “Ey Rabbim! Bu musîbete sabır ve genişlik verip, beni sevinçle rızıklandırdın. Önümde rûhunu aldın. İnşâallah yüksek katınızda büyük bir nasîbi olur. Oğlum Behâüddîn mıknatısımızdır. Bizi kendisine çeker. Biz ona uyarız. Vekîlimizdir.” buyurdu. Nûrlu yüzlerinde sevinç doğmuştu. Merhum oğluna sabır ve tahammül etmenin fazîletlerini içine alan sohbet ve vâza başladı. Âhirete göç eden bu temiz yavrunun Kâsiyûn Dağındaki bir tepeye defnolunmasını emretti. Bu yere bundan evvel kimse defnolunmamıştı. Şeyh İsmâil ve Şeyh Muhammed Nâsih hazretlerine techiz ve tekfinini emir buyurdu. Cenâze yıkandıktan sonra, müslümanların omuzlarında, adı geçen yere götürüldü. Bizzat Mevlânâ Hâlid hazretleri imâm olup, cenâze namazını kıldırdıktan sonra defneylediler. Behâüddîn’in vefâtından sonra, diğer oğlu Abdürrahmân da aynı sene içinde taûndan vefât etti. Abdürrahmân gâyet zekî, merhamet sâhibi, akıllı bir çocuktu. O da defin hazırlıkları bitince Kâsiyûn isimli tepeye, kardeşi Behâüddîn’in mezârının kuzey tarafına defnedildi. Çok kalabalık bir cemâat cenâzesinde bulundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, son zamanlarına doğru, yanlarında bulunan emânet kitapları sâhiplerine vermek için ayırmaya başladılar. Bir ara talebelerinden birini gönderip, Şeyh İsmâil Enârenî’yi çağırttı. Ona; “Buradan hiç bir yere çıkmam. Ancak oğlum Behâüddîn’in yanına gitmeyi isterim.” buyurdu. Şeyh İsmâil; “Efendim güneşin harâretinden oraya gitmek ve orada oturmak mümkün olmaz.” deyince Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Güneşin harâreti bize zarar vermez.” buyurdu. Sonra kütüphânesinin önünde oturdu ve; “Ey İsmâil! Beni dinle, aslâ muhâlefet etme. Vefâtımdan sonra, çoluk-çocuğum, fıkıh kitaplarım, diğer hukûkî işlerim için yerime vasî olarak, İsmâil Enârenî’yi tâyin ettim. Ondan sonra Muhammed Nâsih, sonra Abdülfettâh, ondan sonra da seni seçtim. Malımın üçte birini namaz borcumun iskâtı için ayırın. Bir su sarnıcı inşâ edin. Ben zannederim ki, ümmetin iyi zâtlarından bâzı ihlâs sâhipleri, bu makâmda, sevdiklerimiz için dergâh binâ ederler. Malımın üçte birinden geri kalanı da, kapımızdaki fakir ve yoksullara verilsin. Ölümümden daha büyük bir musîbet size gelmez. Ona karşı sabır ve tahammül gösteriniz. İnsanlarla münâkaşa etmeyiniz.” buyurdu. Şeyh İsmâil de; “Efendim, bugün kalblerimizi hüzün ve kederle doldurdunuz. İnşâallah bu emir gelmez de ömrünüz uzun olur.” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Ey İsmâil! Biz Şam’a ancak ölmek için geldik. Buraya geliş gâyemiz bundan başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hak, Beyt-i mukaddesi ve Nebiyy-i zîşânı ziyâreti ve Hâcc-ı ekberi, bize geçmiş senelerde nasîb etti. İnşâallah saâdet-i ebediyyeye nâil oluruz. Başka bir şey istemiyoruz. Bâzı inkârcıların size yapacağı ezâ ve cefâdan korkuyoruz. Bilhassa falan kimsenin ezâ ve cefâsından korkuyoruz. Hak teâlâya yalvararak duâ ediyoruz ki, size eziyet verecek olan o kimse fazla yaşamasın. Çünkü sevdiklerimize iftirâ ederek zahmet verir.” buyurdu. Buyurdukları gibi, kendilerinden kısa bir müddet sonra o kimse öldü. Bir gün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Şeyh İsmâil Gazzî’ye buyurdular ki: “Bütün kitaplarımı vakfettim.” O esnâda içeriye Şeyh Muhammed Nâsih Efendi girdi ve; “Efendim Seyyid Hüseyin Efendi ve berâberinde bâzı âlim zâtlar, size tâziyeye geldiler.” dedi. Daha sonra onları karşılayıp, oturmalarına müsâade ettiler. Oğlu Abdurrahmân için tâziyelerini kabûl etti. Ziyâretçiler gidince, Şeyh İsmâil Efendi de izin alıp ayrılmak istedi. Mevlânâ hazretleri: “Bugün burada kalınız.” buyurdu. Sonra da; “İnsanların; “Mevlânâ Hâlid kerâmet izhar ediyor.” demelerinden korkmasaydım, bütün arkadaş ve dostlarımla vedâlaşırdım. Bu Cumâ gecesi gideceğimizi zannediyorum.” buyurdu. Daha sonra kendisine yemek getirildiğinde; “Bu ve bundan başka yemeklerden yiyemeyeceğim, ölümü isteyen hem de yemek yiyen hiç bir kimse gördünüz mü?” buyurdu. Uzun bir müddet dünyâ yemeklerinden yemedi. Sonra; “Dünyâ yemeklerine doymuş olduğum hâlde, Rabbime kavuşmayı arzu etmem.” diyerek, evlâdı ile şakalaşan bir baba gibi, ayaklarını evin içinde yere vurdu. Bundan önce böyle bir hâl kendilerinden görülmemişti. Sonra kitapların bulunduğu yere gitti. Emânet aldığı kitapları sâhiplerine göndermeye başladı. Çoluk-çocuğuna teker teker nasîhat ve vasiyet ederek vedâlaştıktan sonra; “Biz bu Cumâ gidiyoruz.” buyurdu. Sonra mescide vardı. İkindi namazını kıldıktan sonra, medresenin olduğu tarafa yöneldi. Kapısına geldiklerinde, sevdiklerinden İsmâil Gazzî’yi yanına çağırıp iltifât etti.Kütüphânesinin önünde oturdu. Önceki vasiyetini ve nasîhatı tekrar etti. Çoluk-çocuğuma hoş nazarla bakınız. Seçtiğim vasîm Şeyh İsmâil Enârenî’dir. Benden sonra irşâd vazifesinde bulunacak seçtiğim talebemdir. Bu husûsu hiç kimse hatırından çıkarmasın.” buyurup, İsmâil Gazzî’ye: “Bana kalemi ver, vakıf şartlarını yazayım.” buyurdu ve mübârek ellerine kalem alıp; “Bu kitapları Allah için vakfettim. Vakfımın şartları şunlardır.” diyerek şartlarını yazdı. Sonunda da; “Bu yazılan şartlarla vakfettiğim kitaplarımın küçük bir tânesini de olsa değiştiren, noksanlaştıran kimseler üzerine; Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lâneti yağsın.” buyurdular. O esnâda talebelerinden olan Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Seyyid Muhammed Emîn ibni Âbidîn içeri girdi ve bâzı sorular sordu. Kaynaklar Kaynak: İslam Alimleri Ansiklopedisi – Türkiye Gazetesi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Abdullah Mekki (k.s.)

Hace Alaaddin Attar (k.s.)

Hace Alaaddin Attar (k.s.)

Hace Alaaddin Attar (k.s.) hazretlerinin kabrisi Şerifi ; Özbekistan – Tirmiz’e 130 km uzaklıktaki Namazgah bölgesinde Buhârâ’da yetişen en büyük velîlerden. İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on altıncısı. İsmi Muhammed bin Muhammed Buhârî, lakabı Alâeddîn’dir. Doğum yılı belli değildir. 1400 (H.802) senesinde Buhârâ’nın Cağanyân nâhiyesinde vefât etti. Alaeddin-i Attar’ın babası, Buhara’nın zengin eşrafından idi. Üç oğlu vardı. Bunlardan büyük oğullarının isimleri; Şehâbeddîn ve Hâce Mübârek’tir. Alâeddîn en küçükleri idi. Babası vefât edince, oğullarına çok fazla mal kaldı. Fakat Alâeddîn hiç miras kabûl etmeyip, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî’ye talebe olmayı tercih etti. Huzûrlarına varıp hâlini arz etti ve talebeliğe kabûl buyrulmasını istirhâm eyledi. Behâeddîn Buhârî hazretleri Alâeddîn’e nazar ettikten sonra; “Evlâdım bizim yolumuzda çeşitli mihnet ve sıkıntılar vardır. Dünyâyı ve nefsini terketmek vardır. Sen bunları yapabilecek misin?” buyurunca, Alâeddîn derhal; “ Yaparım efendim! ” diye cevap verdi. “ Öyleyse bugün bir küfe elma alıp, kardeşlerinin mahallesinde sat! ” buyurdu. Alâeddîn, soylu ve tanınmış bir âileye mensûb olmasına rağmen, kibirlenmeyerek, kardeşlerinin mahallesinde, hiç kimsenin sözüne aldırış etmeden, bağıra bağıra elma sattı. Ertesi gün Şâh-ı Nakşibend’in huzûruna gelerek; “ Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim. ” dedi. Behâeddîn-i Buhârî; “Bugün de kardeşlerinin dükkanı önünde satacaksın.” buyurdu. Alâeddîn; “ Peki efendim! ” diyerek, ağabeylerinin dükkanı önünde bağıra çağıra elma satmaya başladı. Ağabeyleri yanına gelip; “Bizi elâleme rezil etme, para lâzım ise, istediğin kadar verelim, mîrâsından daha fazlasını al, fakat bu işi bırak.” dediler. Alâeddîn hiç dinlemeyip elma satmaya devâm etti. Ağabeyleri; “ Mâdem satacaksın, bizim dükkanın önünde satma, git başka yerde sat! ” diye ısrâr ettiler. O yine dinlemedi. Bunun üzerine kendisine pekçok hakâret ederek, dövdüler. Ne var ki, Alâeddîn-i Attâr hiçbir şeye aldırış etmedi. Verilen emre göre hareket etmeye devâm etti. Ertesi gün Şâh-ı Nakşibend hazretleri; “ Artık bu iş tamamdır .” diyerek elma satışı işini bıraktırdı ve onu talebeliğe kabul buyurdu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri anlatır: “Şâh-ı Nakşibend hazretleri beni kabûl edince, onu o kadar sevdim ve sohbetlerinden ayrılamıyacak hâle geldim. Bu hâlde iken, birgün bana dönüp; “ Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim? ” buyurdu. “ İkrâm sâhibi zâtınız, âciz hizmetçisine iltifât etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir. ” diyerek cevap verdim. Bunun üzerine; “ Bir müddet bekle, işi anlarsın. ” buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde onlara karşı muhabbetten eser kalmadı. O zaman; “ Gördün mü, sevgi benden midir. Senden midir? ” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr talebeliğe kabûl edilince, canla başla çalışmaya, hizmet etmeye başladı. Gece-gündüz hiç boşa vakit geçirmeyip, hocasının verdiği dersleri ve vazîfeleri en kısa zamanda yapmak gayretiyle çalıştı. Talebe arkadaşlarının arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Dünyâya meylederim korkusuyla, yatacak bir döşek ve üzerine örtecek bir yorgan bile almazdı. Bütün dikkatini, derslerine ve hocasının hizmetine verdi. Hocası Behâeddîn-i Buhârî de onun kemâlini, olgunluğunu, derecesinin çok yüksek olduğunu bildiği için, birgün hanımına; “ Ey hâtun! Kızımız bülûğa erişince bana haber ver. ” buyurdu. Bir müddet sonra kızının bülûğ çağına geldiğini öğrenince, Alâeddîn-i Attâr’ın odasına gitti. Bu sırada Alâeddîn-i Attâr, eski bir hasır üzerinde kitap mütâlaa ediyor, okuyordu. Odasında, başının altına koymak için bir de tuğlası vardı. Başka bir şeyi yoktu. Behâeddîn-i Buhârî’yi karşısında görünce, hemen ayağa kalktı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: “ Eğer kabûl edersen, evimde yeni bülûğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim. ” Alâeddîn-i Attâr, edeble durumunu arzetti: “ Hakkımda büyük bir lütuf ve saâdet buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz ki, yanımda dünyâlık olarak hiçbir şeyim yoktur. ” Behâeddîn-i Buhârî ise; “Benim kızım sana müyesser ve mukadderdir. Rızkınızın da, Allahü teâlânın gayb hazînesinden gönderileceği bildirilmektedir. Bunun için hiç üzülme!” buyurdu. Behâeddîn-i Buhârî, talebeleriyle birlikte Alâeddîn’e bir ev yapmak için çalışmaya başladılar. O sıcak yaz günlerinde bir müddet çalışırlar, öğle vaktinin sıcağında dinlenirlerdi. Herkes gölgede istirahat ederken, Alâeddîn-i Attâr hazretleri güneş altında dinlenirdi. Diğer talebeler güneşin Alâeddîn hazretlerine gölge yaptığını hayretle görürlerdi. Alâeddîn-i Attâr hazretleri o hâlde iken Allahü teâlânın yarattıkları hakkında tefekkür eder ve Cehennem’in şiddetli sıcağı yanında, güneşin sıcaklığının hissedilmeyeceğini düşünürdü. Bir ân dahi Allahü teâlâyı unutmaz, kalbinde O’nun muhabbetinden başka bir şey bulundurmazdı. Öyle ki, bütün hücreleri cenâb-ı Hakk’ı zikreder; “Allah! Allah!” derdi. Ev tamamlanınca, düğünleri yapıldı. Böylece iffet ve ismet sâhibi, temiz ve edebli bir kızla evlenmiş oldu. Bu hanımından; Hâce Hasan, Hâce Şehâbeddîn, HâceMübârek, Hâce Alâeddîn isimlerinde oğulları dünyâya geldi. Behâeddîn-i Buhârî hayatta iken, bütün talebelerinin yetiştirilmesini Alâeddîn-i Attâr’a bırakıp; “Alâeddîn, bizim yükümüzü hafifletti.” buyurdu. Sohbetinin bereketi ve güzel terbiyesi sebebiyle, çok kimseyi, kemâl derecelerine çıkardı. Alâeddîn-i Attâr, evliyâlık makamlarında ve mârifette, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bilgilerde o kadar yükseldi ki: “Alâiyye” ismi ile Silsilet-üz-Zeheb’e (en büyük âlimler ve velîler silsilesine) yeni bir şekil verdi. Talebelerin maksadlarına daha çabuk kavuşabilme yolunu keşfedip, o yol ile hedefe varılmasını sağladı. Büyük âlimler; “Tasavvuf yollarının en yakını “Alâiyye yoludur”. Bu yolun esâsı Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî’den, elde edilmesi ise Alâüddîn-i Attâr’dandır.” buyurdular. Alâeddîn-i Attâr anlatır: “Dervişlerden biri, birgün bana, kalbin nasıl olduğunu sordu. “Nasıl olduğunu bilmiyorum.” dedim. O; “Ben kalbi, üç günlük ay gibi görüyorum.” dedi. Bunu üstâdım ve efendim Şâh-ı Nakşibend hazretlerine anlattım. “Bu, onun kalbine göredir.” buyurdu. Ayakta duruyorduk. Ayağını ayağımın üzerine koydu. Birden kendimden geçtim. Bütün mevcûdâtı, Arş-ı a’lâyı kalbimde bir arada gördüm. Kendime gelince; “Gördüklerini anlat.” buyurdu. Anlattım. Bunun üzerine; “Gönül budur. O dervişin sandığı gibi değil. Allahü teâlâya, kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mahlûkların en üstünü, en şereflisi kalbdir. Kalb, bilinmiyen sırlarla dolu bir âlemdir, her şeyi kendinde bulundurur. Görüldüğü gibi kalb, her şeyden geniş bir latîfedir. Böyle olunca, onu bir kimse nasıl anlayabilir. Bunun için hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “Yere ve göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım.” buyurdu. Bu, derin sırlardandır.” buyurdu. “Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmamı emir buyurdu. Gidip, emredildiği gibi kabri kazdıktan sonra huzûruna geldim. Yâsîn-i şerîf okumamı istediler. Diğer talebelerle birlikte okumaya başladık. Kendisi de bizimle birlikte okuyordu. Yarısına gelince, nûrlar gözükmeye başladı. Kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler. Bundan sonra Alâeddîn-i Attâr hazretleri zamânında kâmil velîlerin baş tâcı oldu. Halktan olsun, ilim ehlinden olsun irşâd işinde pekçok kimseye doğru yolu göstermede kaynak durumuna geldi. Halkı Hakk’a götüren delillerin en önde gideni idi. Üstünlüğünden yer gök onun aşkını anlatmaya başladı. Yaşadığı asırda İslâmiyeti bütün güzelliği ile kâinâta gösterdi. Seyyîd Şerîf Cürcânî, Muhammed Pârisâ, Yâkûb-i Çerhî gibi âlimler ve velîler, Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin talebesidir. Bunlardan başka pekçok kimseler, onun vâsıtasıyla hidâyete kavuştu, başkalarını yetiştirecek irşâd makamlarına yükseldi. Vefâtlarından evvel, talebelerinden biri şöyle bir rüyâ gördü: “Büyük bir otağ kurulmuş. Otağda Peygamber efendimiz de bulunuyordu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri ile hocası Behâeddîn-i Buhârî hazretleri de otağın yanında duruyor ve içeri girip Peygamber efendimizi görmek istiyorlardı. Bir ara Behâüddîn-i Buhârî içeri girdi ve bir müddet sonra sevinç ile çıkarak buyurdu ki: “Bize, kabrimizin 100 fersah mesâfesine defnedilecek her müslümana şefâat etmemiz ihsân edildi. Alâeddîn-i Attâr’a da 40 fersah mesâfedekilere şefâat ihsân edildi. Bizi sevenlere ve ihlâs ile bağlılık gösterenlere de, bir fersah mesâfede olanlar ihsân edildi.” (Bir fersah, altı kilometredir.) Alâeddîn-i Attâr hazretleri vefâtına yakın talebelerine vasiyet ederek buyurdu ki: “Birbirinize sığının! Her işte yolunuz, dînî ölçülere bağlılık olsun! Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz! Sohbet mühim sünnettir. Bu sünnete riâyet edin, umûmî ve husûsi şekilde ona devâm ediniz! Eğer bu yolda sebât ve istikâmet gösterirseniz, bir ânda büyük derecelere kavuşursunuz. Hâlinizin dâimâ yükselişte olması lâzımdır.” 1400 (H.802) senesinde, bel ağrısıyla başlayan bir hastalığa yakalandı. 2 Receb Perşembe günü yatağa yattı. Talebelerinden Şeyh Safiyyüddîn anlattı: “Hocam, hayatlarının sonunda ve yakınlarının huzûrunda bu fakîr hakkında buyurdu ki: “Yirmi yıldan fazla bir zamandırSafiyyüddîn ile aramızda, Allahü teâlânın rızâsı için olan bir dostluk vardır. Elbette bu dostluk bozulmaz.” Ben orada olmadığım bir günde; “Ondan râzıyım. Allahü teâlânın Resûlünün, Eshâb-ı kirâmından râzı oldukları gibi.” buyurmuşlar.” Alâeddîn-i Attâr, yine vefâtına yakın buyurdu ki: “Allahü teâlânın inâyeti ve Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin himmeti ile, müsâade edilseydi, bir nazarda bütün insanları vilâyet mertebesine kavuştururdum. En önce Allahü teâlânın ezelî inâyetini görmek ve bundan ümitli olmak lâzımdır. Bundan bir ân gafil kalmamalıdır. Dâimâ muhtâc olduğunu düşünmelidir. Allahü teâlânın küçük bir gadabını çok büyük görmeli, titremeli ve çok korkmalıdır.” Son hastalıklarında, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin rûhâniyeti ile hayli sohbet etti. Buyurdu ki: “Dostlar ve azîzler hep gitti. Bazıları da arkalarından gitmek üzeredir. Elbette o âlem, bu âlemden üstündür.” Bundan sonra bir ara bahçedeki yeşilliğe gözleri takıldı. Yakınlarından biri; “Ne güzel sebzelik.” deyince; “Toprak da güzeldir. Bu âleme hiç meylimiz olmamıştır. Dostların gelip bizi bulamayınca, gönülleri kırık dönmelerinden başka kederimiz yoktur.” buyurdu. Receb ayının yirmisine rastlayan Çarşamba gecesi, son nefesinde “Lâ İlâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diyerek vefât etti. Vefât ettiği gece, sevenlerinden biri onu rüyâsında gördü. Buyurmuş ki: “Allahü teâlanın bize verdiği nîmetler ve ihsânlar, yazı ile, söz ile anlatılamaz. Bunlardan en küçüğü şudur ki: Kabrimin kırk fersah uzaklığına defnedilmiş olanların, benim şefâatim ile affolunacağı, magfiret buyurulacağı bildirildi.” MUBAREK SÖZLERİ Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetlerinde ve çeşitli suâller karşısında buyurdukları kalbe şifâ olan sözlerinden bâzıları şu şekildedir. Tasavvuf yoluna giren ve bu yolda ilerlemek isteyen sâlikin, talebenin durumu ve yapacağı işler hakkında: “Bu yola taklîd ederek girenin, birgün hakîkate kavuşacağına kefîl olurum. Hocam Behâeddîn-i Buhârî, bana kendilerini taklid etmemi emr ettiler. Onları taklîd ettiğim ve hâlen etmekte olduğum her şeyde, onun eser ve netîcesini görüyorum.” “Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vaz geçip, Hakkın yoluna mâni olan bağlılıkları terketmelidir. Bunun çâresi şöyledir: “Kendisini dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terkedemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; “Bu elbise falan kimsenindir.” diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi.” “Şuna inanmalı ki: Hakîkî gâyeye, ancak mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erebilir. Bu sebeple, mürşidin rızâsını, sevgisini taleb etmek, müride talebeye düşen başlıca görevdir.” “Müride, bütün işlerini mürşidine bırakmak düşer. Din işlerini, dünyâ işlerini, her çeşit işini mürşidinin tercihine, tedbirine vererek, mürşidi yanında kendisinin aslâ bir tercihi, seçmesi kalmaya. Kabir ziyâreti hakkında: “Bir âlimi ve evliyâyı ziyâret etmekten maksad, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-ı Hakk’ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte halka tevâzu, hakîkatte Hakk’a tevâzudur. Çünkü insanlara Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu göstermek makbûldür, kıymetlidir.” “Sâlih zâtların kabirlerine yakın bulunmanın, iyi yönden çok tesiri vardır. Ancak onların rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir. Zîrâ, iyi tesirin yakınlık, uzaklık ile bir bağlantısı yoktur. Her yer aynıdır. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; “Her nerede bulunursanız, bana salevât okuyunuz.” buyurdu. Allah adamları ile sohbet hakkında: “Allahü teâlânın velî kulları ile sohbet etmek öbür âlemin işlerini yürütmeye yarayan aklı artırır.” “Allahü teâlânın velî kullarını hergün, iki günde bir kere görmek bırakılmaması gereken sünnettir. Ama edeple, saygı ile.” Gönülde Allahü teâlânın sevgisini bulundurmak hakkında: “Bir kimse susup duruyorsa, onun bu hâli, şu üç şeyden boş olmamalıdır. 1. Gönüle kötü duyguların girmesini önlemek, 2. Allahü teâlâyı sessiz sessiz zikretmeyi, anmayı sağlamak, 3. Kalb hallerini gözetmek. “Gönüle Allahü teâlânın düşüncesinden başkasını koymamaya çalışmak zordur. O gönüle gelen şeyleri tamâmen atıp uzaklaşmak ise, mümkün değildir. Yirmi sene gönlüme bir şey koymamaya çalıştım. Sonra yine geldi. Geldi ama, gönlümde yer bulamadı.” “Amellerin en güzeli, gönülden geçenleri araştırmaktır. İyi mi geliyor, kötü mü geliyor bilmektir.” KERÂMET VE MENKÎBELERİ SÖKÜP GÖTÜREMEDİ! Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, birgün talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehrin üzerinden geçiyorlardı. Nehir yeni yağan yağmurlarla taşıp kabardığından birçok ağacı kökünden söküp götürüyordu. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; “Alâeddîn atla!” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri, kendini hemen nehrin azgın sularına attı. Sular Alâeddîn’i derhâl yuttu. Diğer talebeler şaşkınlık ve korku içinde idi. Ancak hocalarına da bu işin esrarını soramıyorlardı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, talebeleriyle yoluna devâm ederek kırlarda bir müddet gezdi. Akşam üzeri geri dönerken, köprünün yanına gelince, talebelerine; “Biz kaç kişiydik, bir eksiğimiz var mı?” diye sordu. Talebeler de; “Bir kişi eksiğimiz var. O da sabahleyin buradan geçerken nehre atlamıştı.” dediler. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ellerini nehre uzatarak; “Alâeddîn gel!” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr nehirden çıktı. Elbiseleri hiç ıslanmamıştı.Behâeddîn-i Buhârî, talebelerine buyurdu ki: “Görüyorsunuz, nehir, kökleri sağlam olmayan bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâeddîn’in kökü sağlam olduğundan söküp götüremedi.” [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.410-983 2) Hadâik-ul-Verdiyye; s.144 3) Nefehât-ül-Üns; s.428 4) Reşehât(Osmanlıca); s.162 5) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.70 6) Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.180, 182 8) İrgâm-ül-Merîd; s.60 9) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.166 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.265 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Koyunlu Köyü Türbesi

Koyunlu Köyü Türbesi

Niğde Merkeze 14 km uzaklıktaki Koyunlu kasabasında. Aşağı mahalle Alicik sokak’ta. Türbenin inşa kitabesi olmadığı için yapım yılını bilinmemektedir . Kaynaklara göre Koyunlu Kasabası’nda yerleşim, Niğde’ye 1366-1470 yılları arasında hakim olan Karamanoğullan Beyliği döneminde olmuştur. Bu bilgilerle beraber yapının mimari özelliğini de dikkate alırsak türbenin, XV. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır. Günümüze bazı onarımlarla gelen yapı, orijinal özelliğini önemli ölçüde korumaktadır. Yakın zamanlarda cephe duvarları sıvanarak, iç mekanla beraber badana edilmiştir. Türbedeki kabrin kime ait oludğu ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlayamadık. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Niğde
Şeref Ali Türbesi

Şeref Ali Türbesi

Niğde – Yukarı Kayabaşı mah Şeref Ali sokağında Türbe inşa kitabesine göre, “Mutasarrıf Hacı Said Paşa” tarafından 1282 H./ 1865-66 M. yılında yaptırılmıştır. Fakat inşa kitabesindeki ifadeden, daha önce mevcut olan türbenin yıkılıp yerine, Hacı Said Paşa tarafından ikinci defa olarak şimdiki türbenin yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Hacı Said Paşa, Niğde’de mutasamf olarak görev yapmıştır. Karaman Eyaleti’nde 1476 yılında evkaf ve emlak tahriri yapılmış ve tahrir defterinde, “Niğde Şeref Ali Zaviyesi” isminde bir yapı geçmektedir. Muhtemelen bu zaviyenin türbede yattığı bildirilen Şeref Ali tarafından yaptırıldığını ve bu şahsın XV. yüzyılda veya daha önce yaşadığı sanılmaktadır. Yıkılan ilk türbenin de zaviye ile aynı dönemde yapıldıgı anlaşılmaktadır. Kitabe: Türbede sadece kapının üst kısmma yerleştirilen inşa kitabesi bulunmaktadır. Kitabe, mermer levha üzerine ta’lik hatla dört satır olarak yazılmıştır. l- Olmak ister sen iki alemde makbulü’l-enam 2- Türbe-i Şeref Ali-yi kıl ziydret-i ey am 3- Banî-i sanisi el-Hac Saîd Paşa 4- Sene 1282. (Ey halk, iki alemde insanların beğendiği kimse olmak istiyorsan, Şefer Ali Türbesi’ni ziyaret et.) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Niğde
Yakup Afvi Efendi

Yakup Afvi Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında. İnadiyeden Karacaahmet sultan dergahına giderken . Atpazari Şeyh Osman Efendi’nin Halifesi ve damadı. Odabaşı Şeyhi lakabıyla tanınmış olan Amasyalı Fenayi Mustafa Efendi’nin oğlu, Atpazari Şeyh Osman Efendi’nin damadıdır. İnabet ve hilafeti kaimpederi Osman Efendi’dendir. Babasının inabet ve hilafeti Şeyh Selami Ali Efendi’dendir. Vefatına, ‘Şeyh rahil (Şeyh göçtü)- 1149’ tarih vaki olmuştur. Celvetiye Tarikatı’nın fazilet sahibi bir Şeyhi olan Yakup Gafuri Efendi, ilmi tahsilini babasıyla zamanın kemal sahibi alimlerinden ikmal ettikten sonra Üsküdar’da Atpazarı yakınında yaptırdığı Celvetiye Dergahı’nda ilim ve irfanı neşretmekte olan Şeyh Osman Efendi’ye intisab etmiştir. Bir çok eserleri ve divance teşkil edecek kadar arifane ilahileri vardır. Kabri, İnadiye’den Karacaahmet Türbesi’ne giderken, sağ tarafta, Yuksekkaldırım adlı yerde, annesinin yanındadır. şahidesi şudur; Celveti Mahmud Efendi’ye halife idi bu Lezzet-i dünyaya kat’a eylemezdi arzu Giceler kaim, günü savm üzre geçdi nice yıl Hak budur kim rah-ı takvada iderdi cüst ü cu Mürg-i ruhu Cennet-i firdevs içinde ola şad Sebz-i bağ-ı gulşen-i Adn ide daim su-be-su Bir elif kamet gidub fevtinde tarihin didi Kutb-i Hak Yakub Efendi bezm itdi Hakk’a Hu Sene 1149 fi Ramazan 15 17 Ocak 1737 tarihinde vefat etmiş olan Yakup Efendi’nin oğlu Ahmet Efendi, Selami Ali Efendi Tekkesi’nin Şeyhi idi. 1196 (1782) tarihinde vefat ederek, babasının yanına gömülmüştür. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

📍 İstanbul
Ata Efendi  ( Şeyh Ata )

Ata Efendi ( Şeyh Ata )

İstanbul -Üsküdar’da Özbekler Tekkesi yanındaki kabristanda. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]

📍 İstanbul
Halil Numan Dede

Halil Numan Dede

İstanbul – Üsküdar’da Doğancılar caddesindeki Üsküdar Mevlevihanesinde 1- Tekkenin kurucusu Numan Halil Dede Efendi 1213 Receb 27 (4 Ocak 1799) 2- Hafız Seyda Abdurrahim Dede Efendi. Üsküdar ve Galata ve Yenikapı ve Beşiktaş Mevlevihaneleri ser-kudumi eş-şeyh es-seyyid Seyda Hafız Dede Efendi. Rihleti 27 Muharrem 1215 (20 Haziran 1800) 3- Şeyh Seyyid Mehmed Hüsameddin Dede Efendi1216 (1801). 4- Eş-Şeyh el-hac Ali Dede Efendi (Hacı Dede). 1217 (1802) 5- Şeyh İsmail Hulusi Dede Efendi. 1219 (1804) 6- Eş-Şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Emin Dede Efendi. 1227 (1812) 7- Kapıdan girişte sol tarafta kime ait olduğu bilinmeyen bir sanduka vardır. Bu, Şeyh Abdullah Necip Dede Efendiye ait olmalıdır. 1252 (1836) 8 – Şeyh Abdulkadir Kadri Dede Efendi. Beşiktaş Mevlevihanesi şeyhi iken vefatında oradaki türbeye gömülmüştür 1267 Zilkade 15 (11 Eylul 1851). 9- Hazreti Şeyh es-seyyid Hafız Ahmed Arif Himmeti Dede Efendi. 1290 Rebiyulevvel 17 (15 May›s 1873). 10- Eş-şeyh Mehmed Hasib Dede Efendi. 11 -. Eş-şeyh Mehmed Halid Dede Efendi. Oldu Halid Dede’ye huld makam 1320 (1902) 12- Ahmet Vesim Paşa 1328 (1910). 13 – Bursa Mevlevihanesi seccadenişini Şeyh Şemseddin Dede Efendi’nin oğlu Fasih Dede Beyefendi 1335 (1916). 14- Üsküdar Mevlevihanesi’nin meydancısı Mustafa Dede. 1285 Zilkade 3 (şubat 1869). 15- Derviş Aziz Efendi 1323 Zilkade 29 (Ocak 1906) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]

📍 İstanbul
Seyyid Haşim Baba

Seyyid Haşim Baba

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında – Karacaahmet sultan dergahından inadiye ‘ye giderken . Celvetiye tarikatının Hâşimiyye kolunun kurucusu. Üsküdar’da doğdu (1718). Bazı kaynaklarda adı Mehmed Hâşim olarak verilse de doğrusu Mustafa Hâşim’dir. Babası, daha sonra Bandırma- lızâde (Bandırmalı) Tekkesi diye bilinen Üsküdar İnadiye’deki evini tekke yaparak irşad faaliyetlerinde bulunan Celvetiyye şeyhlerinden Yusuf Nizâmeddin Efendi’dir. Kendisi de babasının yerine daha sonra şeyh olmuştur. Ancak daha sonraki yıllarda Hâşim Baba’nın Celvetî şeyhleri tarafından dışlanması sebebiyle mensupları kendisine Haşimiyye adlı bir tarikat nispet etmişlerdir. Bu tarikatın silsilesi Celvetiyye’nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdayi’den (ö. 1628) iki ayrı yolla gelmektedir. Celvetîlikle Bektaşîliğin birleştirilmesinden meydana gelen bu kolun fazla yayılmadığı belirtilmektedir. Haşim Baba’nın, Celveti şeyhliğinin yanında Melamiliğe de meylettiği ve bazı Melamilerce kutup olarak nitelendirildiği söylense de bu doğru değildir. O aynı zamanda Kahire’de Baba Kaygusuz Tekkesi’nde Kasrü’l-Ayn şeyhi Hasan Baba’dan (ö. 1756) el alarak Bektaşi de olmuştur. Hatta bir ara Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi’ne gitmiş ve orada da dört yıl kadar dede-babalık yapmıştır. Ayrı bir erkânnâme yazarak Bektaşîlik âyinini tadile çalıştığı ve bu suretle Bektaşîlik’ten bir kol ayırmak istediği de ileri sürülmüştür. Sefînetü’l-evliyâ müellifi Hüseyin Vassâf, Hâşim Baba’nın önce babasının yerine şeyh, sonra Bektaşi, daha sonra Melâmetle neşvedâr olup son olarak babasının mesleğini takip ettiğini bildirmektedir. Vefat ettiği zaman cenaze namazı kılınmak için Hüdâyî Âsitanesi’ne götürülmüşse de pîr makamı şeyhi Büyük Ruşen Efendi (ö. 1794), dergâhın hiçbir kapısını açtırmamış, cenazeyi içeriye kabul etmemiştir. Bunun üzerine cenaze namazı, dergahın alt tarafındaki türbe önünde yolda bulunan musalla üzerinde kılınmış, Bandırmalızâde Tekkesi’nin türbesine defnedilmiştir. Burası bir süre Haşimiyye’nin âsitanesi olarak faailiyet göstermiş, bugün tekkenin yıkılmasından sonra kabri yol genişletilmesi sırasında kaldırılarak yerine parmaklıklı bir kabir yapılmış yeni harflerle “Üsküdarlı Haşim Baba” levhası asılmıştır. Hâşim Baba’nın müretteb bir divanı, gelecekte vuku bulacak olayları değişik metodlarla öğrettiğine inanılan cefr (cifr) ilmiyle ilgili Ankā-yı Meşrık ve kaynaklarda Vâridât veya Makālât adlarıyla geçen mensur bir eseri daha vardır. Besmele’nin esrarı, leyle-i Kadr, ilâhî aşk, Melâmîlik meşrebi, sûfîlik yolu, rüya, Hz. Mûsâ’nın âsâsı, hazarât-ı hams, havâss-ı hamse-i bâtıniyye ve havâss-ı hamse-i zâhiriyye, Ehl-i beyt sevgisi, çeşitli âyet ve hadislerin tasavvufî izahları bu mensur eserin başlıca konularıdır. Divanında yaklaşık iki yüzün üzerinde şiir bulunmaktadır. Özellikle Ehl-i beyt sevgisi başta olmak üzere, on iki İmam, tarîkat silsilesi, kutsal günler ve devr nazariyesi gibi konuların dile getirildiği kasideleri önemli bir yekûn tutar. Hâşim Baba’nın, Niyazi-i Mısrî’nin Devriyye-i Arşiyye’sine zeyil olarak yazdığı Devriyye-i Ferşiyye’si de bu türün önemli eserlerinden biri sidir. Kaside ve makalelerinden bazıları müstakil olarak bazı kütüphanelerde bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

📍 İstanbul

İmam Ali Naki el Hadi – Samerra

İmam Musa Kazım (k.s.)

İmam Musa Kazım (k.s.)

İmam Ebu Yusuf

İmam Ebu Yusuf

Irak – Bağdat – Kamiziye bölgesindeki İmam Musa Kazım camiinin hemen yanındaki İmam Ebu Yusuf vamiinde …….. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Fotoğraflar için Şehit Mehmet Cambaz Bey’e teşekkür ederiz. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Behlül Dana (k.s.)

Behlül Dana (k.s.)

Irak – Bağdat – Şeyh Maruf Kerhi Kabristanında [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Fotoğraflar için Şehit Mehmet Cambaz Bey’e teşekkür ederiz. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hoca İshak B. İsmail Ata

Kazakistan – Güney Kazakistan – Turbat kasabası. XIV. yüzyılda Taşkent ile Sayram arasındaki İspicab’da halkı irşad ile meşgul olmuştur. XIV. Yüzyılın ortalarında yazılmış olan “Hadikatu’l-Arifin”, hem genel anlamda tasavvuf, hem de ilk Yesevi şeyhlerinin düşüncelerini günümüze aktaran en eski eserlerden biridir. Kabri İspicab’ın (isficab) Hüziyan nahiyesinin Türbet diye anılan kasabasındadır. Bu kasaba bugün Kazakistan’ın güneyinde, Çimkent ile Taşkent arasındaki Kazıgurt ilçesinin doğusunda olup Turbat diye anılmaktadır. Emir Timur, mezarının üzerine bir imaret inşa ettirmiştir. Hadikatü’l-Arifî’ne göre silsile geriye doğru şöyle gider: İsmail Ata, İbrahîm Ata, Süksük Ata, Süfi Muhammed Danişmend, Hakim Ata, Ahmed Yesevî. Günümüzde mezarı. Güney Kazakistan Bölgesi’nde Lenin merkezinin Turbat köyünde yer almaktadır.

Safi Muhammed Danişmend Zernuki

“Mir’a-tü’l-kulub” isminde eseri bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar Danişmend’in Ahmet Yesevînin üçüncü bazıları ise dördüncü halifesi olduğunu belirtmektedir. Muhammed Danîşmend, Ahmed Yesevi’nin ağabeyi Hace Sadr(eddîn) ibn İbrahim’in oğlu ve Yesevî’nin ise öz yeğeni olup önde gelen Yesevi halifelerindendir. Hazinî’nin Cevahiru’l-Ebrar’ın da Yesi dergahındaki ilk postnişin olarak birinci halife olarak gösterir. Otrar’da tekke kurmuş ve kırk yıl irşad faaliyetinde bulunduktan sonra burada vefat etmiştir. Mezarı Kazakistan’ın Otrar şehrindeki Süfihanede’dir.

Sadr Ata (Sadreddin Muhammed)

Muhammed Alim Sıddiki’nin ”Lemehat min nefehati’l-kuds” isimli eserinde Sadr Atanın mezarının Taşkent’ten 2 fersah uzakhktaki Orta Sarayda olduğu geçmektedir. 737 yılında tasnif edilmiş ”Tuhfet’ül-ensab el-Alaviye” isimli eserin müellifi Hoca Abdurrahim Hisari, Sadr Ata mezanrının Köhek’te olduğunu, 1697 yılında yazılan ”Huccet’uz-Zakirin” isimli eserin müellifi Muhammed Şerif b. Muhammed’in ise bu mezarın Taşkent’ten 2 fersah uzaktaki Evser'(?) de bulunduğunu söyler. Sadr Ata, Kuzey Türkistan’daki Sarayçık’a giderek Altınorda hükumdarı Özbek Han’ı İslam’a davet ederek Özbek Han ile birlikte 70 bin Türkü Müslüman yapmıştır.

Seyyid Ata (Seyyid Ahmed B. Seyyid Ebu Bekir)

Özbekistan Taşkent’in Sabır Ralhimov semtinde bulunmaktadır. Seyyid Atanın asıl adı Seyyid Ahmet b. Seyyid Ebu Bekir (vefatı 1291 veya 1310) olup, Zengi Atanın ikinci halefidir. Seyyid Ata’nın mezkur sembolik türbesi 18. yüzyıla ait bir mezarlıktadır. Seyyid Atanın asıl mezarı Harizm’dedir. Başka bir kaynakta Seyyid Atanın kabrinin Hakim Ata kabri yakınında olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Türkmenistan’ın Ürgeç kentinde Yesevî silsilesi halifelerinden Seyyid Ahmed adında bir türbe daha yer almaktadır.

Ebu’l Abbas Septi

Ebu’l Abbas Septi

Şeyh Lütfullah Efendi

Şeyh Lütfullah Efendi

Balıkesir şehr merkezindeki Cumhuriyet meydanının hemen yanında yer alan Şeyh Lütfullah camii avlusunda …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Balıkesir
Muhammed Zühti Uşşaki (k.s.)

Muhammed Zühti Uşşaki (k.s.)

Aydın – Nazilli’de Hürriyet caddesindeki Polis lojmanlarının yanında ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Nazilli, Aydın
İbrahim Şahidi (k.s.)

İbrahim Şahidi (k.s.)

Muğla – Merkez’de Şahidi camii avlusundaki türbesinde …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Muğla
Ahmed Gazi – Fethiye

Ahmed Gazi – Fethiye

Muğla – Fethiye’de ilçe merkezindeki Tekke camii yanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Fethiye, Muğla
Davut Dede – Fethiye

Davut Dede – Fethiye

Muğla – Fethiye’nin 16 km yakınındaki Yeşilüzümlü köyünde Üzümlü Selçuk camii yanında ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Fethiye, Muğla

Ebu Hafs Ömer Sühreverdi (k.s.)

İmam Azam Ebu Hanife (k.s.)

İmam Azam Ebu Hanife (k.s.)

Irak – Bağdat’da Azamiye Bölgesinde İmam Azam Ebu Hanife camii içerisinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Nizameddin Evliya (k.s.)

Muhammed Bakibillah (k.s.)

Muhammed Bakibillah (k.s.)

Hindistan – Delhi’de sadar Bazaar bölgesinde Muhammed Bâki Billah hazretleri 1563 (H.971) senesinde Kâbil şehrinde doğdu. Babasının ismi Abdüsselâm olup, fazîletli bir zâttı. Annesi ise hazret-i Hüseyin’in soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanımdı. Daha çocukluk zamanlarında, bâzan bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsîli için Kâbil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamânının en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kâbiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı. Zâhirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtınî ilimleri öğrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti. Yaratılışındaki zekâsının ve kâbiliyetinin üstünlüğü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı. Muhammed Bâkî Billah’ın, zâhirî ilimleri tahsîl ettiği gençlik yıllarında, Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Mâverâünnehr’e giderek bir çoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldı. Sonra Nakşibendiyye yoluna bağlanma arzusu ile yola çıktı. Semerkand’a geldiğinde rüyasında Ubeydullah Ahrar (k.s.) hazretlerini gördü. Ahrar, bu rüyada ona Hacegi İmkenegi hazretleri’ne intisap etmesini tavsiye etti, oda gidip İmkenegi hazretlerine mürid oldu. Başka bir rivayete göre, Baki Billah hazretleri zihnine tasavvufla ilgili iki soru takılmıştı. Bunların cevabını bir türlü bulamıyordu. Rüyasında gördüğü Ubeydullah Ahrar hazretleri ‘’ bu problemlerini kim çözerse senin zahiri şeyhin odur.’’ demişti. Görüştüğü şeyhlerden tatmin edici cevap alamayan Baki Billah hazretleri sonunda Hacegi İmkenegi hazretleri ile tanışıp sorularına cevap alına ona intisap etti. Şeyhi İmkenegi hazretleri, Baki Billah hazretleri ile üç gün halvet halinde sohbet etti, bu süre sonunda onu tasavvufa yeterli görüp irşad icazeti verdi ve Hindistan’a gidip Nakşibendiliği orada yaymasını tavsiye etti. Baki Billah hazretleri kendisini bu göreve hazır ve yeterli görmediği için kabul etmek istemedi. Bunun üzerine şeyhinin tavsiyesi ile istihare yaptı. Rüyasında dala konmuş bir papağan gördü ve ‘’bu papağan o daldan inip elime konarsa bu Hindistan seferi çok hayırlı olacaktır’’ diye düşündü. Böyle düşünürken papağanın uçup eline konduğunu gördü. Ağzının suyunu papağanın gagasına akıttı, papağan konuşmaya başladı ve Baki Billah’ın ağzına şeker döktü. Sabah uyandığında rüyasını Şeyhi İmkenegi hazretlerine anlatınca o; ‘’ Papağan Hindistan kuşlarındandır, hemen Hindistan’a gidiniz, orada sizin bereketli varlığınızdan hakikatleri konuşan bir aziz meydana gelecek, bize de onun sayesinde bir bereket ulaşacaktır ’’ dedi. Muhammed Bâkî Billah hazretleri hocasının emriyle Hindistan’a gidip, bir sene Lâhor’da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi’ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makâmında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve velî yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı. Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ında bunlara yazılmış mektupları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardandı. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâimâ hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibiydi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla berâber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin mânâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamâmen anlayabileceği şekilde, açık şekilde îzâh ederdi.Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu hususta çok dikkatli davranırdı. Dâimâ hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde, huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan aslâ kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı hürmetleri vardı. Muhammed Baki Billah hazretlerinin Farsça bazı eserleri ve mektupları Külliyat-ı Baki Billah adıyla tek cilt içinde yayınlanmıştır. (nşr. Ebu’l Hasan Zeyd Faruki ve Burhan Ahmed faruki, Lahor 1967). Kırk yaşına geldiğinde hastalanan Baki Billah hazretleri 25 Cemaziyel-ahir (30 Kasım 1603) tarihinde genç yaşta vefat etti ve delhi’de Kademgah denen mevkide defnedildi. Burası bugün Nebi Kerim Mahallesi, İdgah ( Eidgah Road, Singara Chowk) olarak anılmaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)

Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)

Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerinin kabri şerifi ; Hindistan – Delhi’de Tam adı Şemsüddin Habibullah Mirza Mazhar Can-ı Canan ibni Mirza Can ibni Abdissübhan ed-Dehlev’dir. 1 Ramazan 1110’da (3 Mart 1699), ailesi Dekken’den Ekberabad’a (Agra) göç ederken Kalabağ adlı küçük bir kasabada doğdu. Can-ı Canan Hazretleri ‘nin babası bir Çiştî şeyhine intisab ederek tasavvuf yoluna girince 1110 (1699) yılında askeri görevinden istifa edip ailesiyle birlikte göç etmiş, Mazhar Hazretleri de bu yolculuk sırasında dünyaya gelmişti. Kendisine, babasının isminden kinaye olarak ve bir erkek çocuğun babasının asıl canı olduğunu ifade etmek üzere Can-ı Can adı verilmiştir. Ancak bu isim kısa bir süre sonra Can-ı Canan (Cancanan) olarak değiştirilmiş, Farsça ve Urduca şiirlerinde kullandığı “Mazhar” mahlası da zamanla adının bir parçası olmuştur. Mirza Mazhar Hazretleri muhtemelen babasının son yıllarında veya onun 1130’da (1718) ölümünden kısa bir süre sonra Ekberabad’dan aynlarak Delhi’ye gitti. Başlangıçta tasavvufa pek az ilgi duyan Mazhar Hazretleri, Abdürrasül ed-Dehlevli’den tefsir ve İmam-ı Rabbani’nin torunu Hacı Muhammed Efdal es Sıyalkutî’den hadis ve fıkıh tahsili gördü. Babasının mesleğini devam ettirmeyi düşünerek orduda bir görev almak için girişimde bulundu. Başvurusu reddedildiğinde Çiştî velîlerinden Kutbüddin Bahtiyar Kaki’nin, kendisine manen bütün gücünü manevî arayışa vakfetmesi tavsiyesinde bulunduğu kaydedilmektedir. Mirza Mazhar Hazretleri bunun üzerine Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Nur Muhammed el-Bedayuni Hazretleri’ne intisab etti, Bedayuni Hazretleri’ne bağlılığı onun vefatından sonra da devam etti ve türbesinde altı yıl süreyle inzivaya çekildi. Bedayünî Hazretleri son dönemlerinde ona bir mürşid aramasını söylediği için kendisi Şah Muhammed Zübeyr, Şah Hafız Sa’dullah ve Muhammed Abid Sünamî (Kaddesellahu Esrarahum) adlı üç Nakşî-Müceddidî şeyhine daha intisab etti. Şah Hafız Sa’dullah bir şair olarak kabiliyetini geliştirmesine yardımcı oldu,Muhammed Abid Sünamî de ona Kadiri, Sühreverdi ve Çişti tarikatlarına intisab etmesi için ayrıca destek verdi. Böylece Mazhar (Kuddise Sirruhu) Hazretleri, Nakşibendî-Müceddidi silsilesinin dört ana kolunu kendi şahsmda birleştirmis oldu. Sünami’nin vefatından (1160/1747) sonra yoğun bir şekilde irşad faaliyetine başlayan Mazhar Hazretleri, dergahını Delhi’de kurarak Müceddidiliğin merkezinin Sirhind’i de tehdit eden istikrarsızlığın hakim olduğu Pencap’tan Delhi’ye intikal etmesini sağladı. Halifelerini Gucerat, Pencap ve Dekken başta olmak üzere Hindistan’ın her tarafına gönderdi. Bazen onların faaliyet merkezlerini bizzat ziyaret etti. Hadis alimlerinin meşhurlarından olan Şah Veliyyullah ed-DehIevi şöyle demiştir: “Allah-u Te’ala bize sahih keşifler ihsan eyledi. Bu zamanda, hiçbir yerde Mirza Can-ı Canan Hazretleri’nin benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek istiyen onun hizmetine gelsin.” Hadîs öğrenmek için kendisine gelenleri, istifade etmeleri için Can-ı Canan Hazretleri’ne gönderirdi. Ona yazdığı mektuplarda ; “Allah-u Te’ala faziletlerin tecelli mahalli olan sizlere uzun zaman selamet versin ve bütün Müslümanları bereketlerinize kavuştursun.” derdi. Mirza Mazhar Hazretleri 1183’te (1769) Delhi’den ayrılıp aralarında çok sayıda müridinin bulunduğu Rohilla Afganlıları’nın geleneksel kalesi olan Rohilkband’a gitti. Sonra yine Delhi’ye döndü. Artık vücudu oldukça zayıf düştüğünden sadece ileri gelen mürîdlerinin huzuruna çıkmasına izin veriyordu. Nihayet cuma namazına gidemez oldu. 1195 yılı Muharrem ayının başında (Aralık 1780 sonu) dergahının önünden geçmekte olan Şi’i bir grubun taziye törenini görünce, onların hak ettikleri şekilde tahkîr edici bir değerlendirme yaptı. 5 veya 7 Muharrem’de (1 veya 3 Ocak 1781) dergahına gelen silahlı üç kişi tarafından vuruldu, üç gün sonra da (10 Muharrem Aşara Günü’nde) şehid oldu. Saldırganların, taziye törenini kınadığından dolayı kendisinden intikam almak isteyen Şi’iler olduğu iddia edilmekteyse de bu konuda kesin bir delil bulunamamıştır. Katilleri siyasi ve dini sebeplerden dolayı Rohilla Afganlıları’na düşman olan Necef Han’in görevlendirmiş olmasi da muhtemeldir. Mirza Mazhar Hazretleri üç önemli halife yetiştirmiştir. Bunlardan tefsir ve hadis alanında büyük bir alim olan Gazi Senaullah Panipeti, ”et-Tefsiru’l-Mazhari” adlı Arapça tefsiri Mirza Mazhar Hazretleri’ne ithaf emiştir. Hatta Can-ı Canan Hazretleri bu müridi hakkında “Kıyamet günü bana Ne getirdin denilince Senaullah Panipeti’yi getirdim, diyeceğim.” buyurmuştur. Diğer halîfesi Na’imullah Behraiçî; Mazhar Hazretleri’nin hayatı, görüşleri ve uygulamaları hakkında ”Matmüuat-ı Mazhariyye” ve ”Bişarat-ı Mazhariyye” adıyla iki kitap kaleme almıştır. Onun daha etkili halifesi Şah Gulam Ali diye de tanınan Abdullah ed-Dehlevi’dir. Mürşidi hakkında ”Makamat-ı Mazhariyye” adlı bir eser yazan Gulam Ali Dehlevi, Mirza Mazhar Hazretleri ‘nin türbesinin yaninda Hindistan’ın en önemli Müceddidi merkezi olan bir dergah inşa etmiştir. İngilizler’in 1857’deki Hint ayaklanmasını bastırması sırasında yıkılan dergah Şah Gulam Ali’nin silsilesinden gelen Şah Ebü’l-Hayr tarafından onarılmıştır. Kendisine nisbetle Dergah-ı Şah Ebü’l-Hayr olarak tanınan dergah bugün de faaliyetini sürdürmektedir. Şah Ebü’l-Hayr ayrıca Mirza Mazhar Hazretleri, Abdullah ed-Dehlevî ve Ebü Sa’îd Ahmedi’nin kabirlerini aynı alanda yanyana gelecek şekilde toplamıştır. Mazhar Hazretleri’nin müridlerini irşad amacıyla Farsça olarak yazdığı mektuplar “Kelimat-ı Tayyibat” adlı eserde derlenmiş olup seksen dokuz mektup ihtiva etmektedir. Abdullah ed-Dehlevi’nin ”Makamat-ı Mazhariyye “sinde de yirmi dört mektubu yer almaktadır. Bütün mektupları “Mirza Mazhar Can-Canan ki Hutut” adıyla Urduca’ya tercüme edilmiştir (nşr. Halîk Encüm, Delhi 1962). Mazhar Hazretleri’nin Farsça ve Urduca şürlerini ihtiva eden bir de dîvanı vardır (Kanpür 1271/1855). Kaynak ; Lalegül dergisi , Mayıs 2017 sayısı , Cübbeli Ahmed Hoca Efendi

Abdullah Dehlevi (k.s.)

Abdullah Dehlevi (k.s.)

Hindistan – Delhi Altın silsilenin yirmidokuzuncu halkası yine Hind diyarından. Babası Şah Abdüllatif, Kadiri tarikatına bağlı. Oğlu doğmadan önce rüyasında Hz. Ali’yi gördü. Hz. Ali ona: “Oğluna Ali adını koymasını” söyledi. Bu yüzden oğlu doğduğunda babası ona “Ali” adını verdi. Ancak daha sonra kendisine “Gulam-ı Ali” denmeğe başlandı. “Gulam-ı Ali” Ali’nin hizmetçisi demekti. Daha sonra rüyasında Hz. Peygamber’in Dehlevi’ye bizzat ”Abdullah” diye hitap etmesi sonucu ” Abdullah Dehlevi” diye meşhur oldu. Seyyid olup, Hazreti Ali efendimizin soyundandır. 1158 (m. 1745) senesinde Hindistan’ın Pencap şehrinde doğdu. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe oldu. Onun sohbeti ve teveccühleri ile kemâle gelerek, zamanının bir tanesi oldu. Çok kerâmetleri görüldü. En büyük kerâmeti, kendisine gelen sâdık kimselerin kalblerine bir teveccüh ederek, feyz ve bereketle doldurmasıydı. Binlerce âşıkı bir bakışta cezbelere ve vâridât-ı ilâhiyyeye kavuştururdu. İnsanların Cehennemden kurtulması için zamanın sultanlarına, komutanlarına, beylere, âlimlere, cemiyete hükmeden kimselere mektûplar yazar, onlara nasîhatlarda bulunurdu. Çeşitli memleketlere göndermiş olduğu mektûplarından yüzyirmibeş adedi, talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî tarafından toplanarak, “Mekâtîb-i şerîfe” ismi verildi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, 1240 (m. 1824) senesinde Delhi’de vefât eyledi. Şah Cihan Câmii yakınındaki kendi dergâhında, mermerden yapılmış mezar içinde, üstâdının yanında ve onun batı tarafında medfûndur. Binlerce âşıkı her zaman ziyârete gelmekte, onun feyz ve bereketlerinden istifâde etmektedir. Abdullah-ı Dehlevî, küçük yaşından i’tibâren babasının yanında ilim öğrenmeye başladı. Onüç yaşına gelince, babası onu, kendi hocası olan Nâsırüddîn hazretlerinin sohbetinde bulunup, ilim öğrenmesi için Delhi’ye götürdü. O sırada Şeyh Nâsırüddîn vefât ettiği için görüşmek mümkün olmadı. Bunun üzerine babası; “Ey oğlum! Ben seni üstadım Nâsırüddîn hazretlerinden ilim öğrenip, onun terbiyesi altında yetişmen için getirmiştim. Ne yapalım, nasip değilmiş. Şimdi serbestsin. Mübârek kalbine nereden bir ma’rifet kokusu gelir, seni yetiştirecek bir âlim ve velî bulabilirsen, ona gidip büyüklerin yolunu öğrenebilirsin” dedi. Abdullah-ı Dehlevî, bunun üzerine Delhi’de Allah adamlarının sohbetlerinde bulunmaya gayret etti. Evliyânın büyüklerinden Hâce Zübeyr, onun halîfelerinden Ziyâullah ve Abdüladl, Hâce Nâsırüddîn’in oğlu Hâce Mîr Dürer, Mevlânâ Fahreddîn, Fahr-i Cihân-ı Çeştî Dehlevî, Hâce Nânû, Hâce Gulâm-ı Çeştî gibi büyük zâtların sohbetleriyle şereflendi. Yirmiiki yaşına kadar onlardan tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri öğrendi. Tasavvuf yolunda yetişip büyük bir velî olmak için çalıştı. Yirmiiki yaşından sonra, zamanın bir tanesi, dünyânın en büyük âlim ve evliyâsı, insanları hakka da’vet eden, Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen feyz ve bereketleri alıp başkalarına aktarabilen, velîler zincirinin halkalarından Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleriyle karşılaştı. Seyyid Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın kendisini talebeliğe kabûl buyurması için yalvardı. O da; “Evlâdım! Bizim yolumuz, tuzsuz taş yalamak gibidir. Bunun için sen kendine, zevk ve şevk ile dolu olan yerler bul” buyurdu. Onun büyüklüğünü anlayan Abdullah-ı Dehlevî ise; “Ben de tuzsuz taş yalamayı arzu ediyordum. Bunu hepsinden çok seviyorum. Ne olur bu fakiri kabûl buyurunuz” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân “Peki” buyurup kabûl etti. Önce zâhirî ilimleri öğretti. Zamanın fen ilimlerinde yetiştirdi. Sonra da tasavvufta yetiştirmeye başladı. Nakşibendiyye yolunun edeblerini öğretti. Onbeş sene Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın şerefli sohbetinde bulundu. Huzûrunda nihâyete kavuşunca, ya’nî evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşınca, kendisine Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve Kübreviyyede irşâd için icâzet verdi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, hocasının vefâtından sonra talebe okutmağa başladı. Âlim ve sâlihlerden yüzlerce kimse, uzak yolculuklara katlanarak Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin huzûruna koştular. Onun hizmetiyle şereflenip, kalblere deva olan sohbetlerine kavuştular. Teveccühleri bereketiyle yüksek makamlar sahibi oldular. Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) i’tibâren gelen nübüvvet yolunun feyzlerine mazhar oldular. Bunların en başta geleni, Bağdat’tan gelen Mevlânâ Hâlid hazretleridir. Abdullah-ı Dehlevî, günlük hayâtını hadîs-i şerîflere uygun olarak geçirirdi. Çok az uyurdu. Teheccüd namazına kalktığında, talebelerini de uyandırırdı. Namazdan sonra yatmaz, Kur’ân-ı kerîm okur, murâkabe ve Allahü teâlâyı zikr ile meşgûl olurdu. Sabah namazını evvel vaktinde cemâatle kılar, talebeleriyle birlikte işrak vaktine kadar murâkabe ve Allahü teâlânın yüce ism-i şerîfini kalbleriyle anarlardı. Her bir talebesine ayrı ayrı teveccüh ederek, onların tasavvuf yolunda ilerlemelerini sağlardı. İşraktan sonra talebelere hadîs-i şerîf ve tefsîr dersi verirdi. Ziyâret için gelenlere ikramlarda bulunur, onlarla kısaca görüşür, sıkıntılarını giderdikten sonra gitmelerine müsâade ederdi. Makam sahibi olanlara da aynı muâmeleyi yapar, diğerlerinden ayırt etmezdi. Cömertliği dillere destan idi. Hayası o kadar çoktu ki, insanlarla göz göze gelmemeye çalışır, aynada kendi yüzüne dahî bakmazdı. Müslümanlara o kadar şefkatli ve merhametli idi ki, kendisine kötülük yapanlara bile gece seher vakitlerinde duâ ederdi. Hâkim Kudretullah Hân, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin komşusu idi. Çoğu zaman Abdullah-ı Dehlevî’yi gıybet eder, aleyhinde konuşurdu. Birgün hapse düştü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri onu hapishâneden çıkartmak için her türlü çâreye başvurdu. Hapisten çıktığında yaptıklarına utanıp, Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna geldi. Tövbe ettiğini bildirdi ve ona çok bağlı talebelerinden oldu. Abdullah-ı Dehlevî her zaman şehîd olmayı arzu ederdi. Lâkin buyururlardı ki: “Mürşidim ve üstadımın, ya’nî Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin şehîd edilmesinden insanlara çok sıkıntılar geldi. Üç sene büyük kıtlık olup, binlerce insan öldü. Yine o şehîdlik hâdisesi üzerine insanlar arasında olan kavga ve gürültülerde ölenler, herkesin bildiği gibi yazıya sığmayacak kadar fazla oldu. Onun için şehîd olmaktan vaz geçtim.” Abdullah-ı Dehlevî’nin son hastalığında basur ve kaşıntısı arttı. Bu sırada Luknov’da bulunan Ebû Sa’îd Fârûkî’ye kısa zamanda birçok mektûplar yazıp; “Benden sonra yerime siz oturursunuz” dediler. Bu haberler üzerine Ebû Sa’îd çok şaşırdı. Çoluk çocuğunu Luknov’da bırakıp sür’atle geldi. Huzûrlarına gelince; “Sizinle karşılaştığım zaman içimden çok ağlayacağım diyordum. Fakat öyle bir vakitte geldiniz ki, ağlayacak gücüm de yok” buyurup, çok ihsânlarda bulundular. Âdetleri öyle idi ki, hastalandığında vasıyyetname yazdırırlardı. Şimdi de hem yazdırdılar, hem söz ile anlattılar ve buyurdular ki: “Devamlı zikrediniz. Büyüklere bağlılığımızı muhafaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kaza ve kader husûsunda nasıl ve niçini bırakınız. Yol kardeşleri ile birlik olmayı lâzım biliniz. Fakr, kanâat, rızâ, teslim, tevekkül ve feragat üzere olunuz. Benim cenâzemi, âsâr-i nebeviyyenin bulunduğu Delhi’deki Büyük Câmi’ye götürünüz Allahın Resûlünden ( aleyhisselâm ) şefaat isteyiniz.” Yine buyurdu ki: “Hazret-i Hâce Behâeddîn Nakşibend (r.aleyh); “Bizim cenâzemizin önünde; Huzûruna müflis olarak geldim, Yüzünün güzelliğinden birşey isterim. Şu boş zenbilime elini uzat, O mübârek eline güvenirim beytlerini okuyun” buyurmuşlardı. Ben de, bu şiirin ve ayrıca aslı Arabî olan şu şiirin güzel sesle okunmasını istiyorum: Kerîmin huzûruna azıksız geldim, Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim, Bundan daha çirkin hangi şey olur? Azık götürürsün, O ise kerîm.” Cumartesi günü idi. Mevlevî Kerâmetullah Sâhib’e; “Çabuk Meyan Sâhib’i (ya’nî Şah Ebû Saîd’i) (rahmetullahi aleyh) çağırınız” buyurdular. Mevlevî Sâhib ecele kalkıp, Ebû Sa’îd hazretlerini çağırdı. Kapıdan içeri girince, bakışlarını ona çevirdi ve bu hâlde, 22 Safer 1240 (m. 1824) senesinde, kuşluk vakti murâkabe hâlinde iken, bu sıkıntılarla dolu dünyâdan ayrıldılar. İnsanlık için büyük üzüntü ve zarar olan vefâtı haberini duyan binlerce insan toplandı. Cenâze namazı, Büyük Câmi’de kılındı. Şah Ebû Sa’îd imâm oldu. Cenâzesı, üstâdı Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin medfûn bulunduğu kabrin sağ yanına defnolundu. Şimdi orada bulunan üç kabirden biri de Şah Ebû Sa’îd hazretlerinindir. Hacdan dönerlerken Tunek’de vefât etti. Cenâzesini oradan getirip, Abdullah-ı Dehlevî’nin sağ yanına defnettiler. Bu duruma göre, Abdullah-ı Dehlevî’nin mezârı ortada olandır. Abdullah-ı Dehlevî’nin vefâtı için; “Nevverallahu madca’ahü: Allahü teâlâ kabrini nûrlandırsın” “Can be-Hak Nakşıbend-i sânî dâd: İkinci Nakşibend hakka can verdi” târih düşürüldü. Şâh Rauf Ahmed de pek güzel bir ruba’i söyledi ki şöyledir: Zamanının kayyûmu Şâh Ahdullah-ı Dehlevî, Vefât etti, açıldı ona, Cennât-i kerîm Kalbimden vefâtına târih aradım, buldum: Fî ravhın ve reyhânın ve Cennât-in-na’îm (1240) Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin en büyük kerâmeti, yetiştirdiği binlerce âlim ve evliyadır. Bunların içinde en büyükleri şunlardır: Mevlanâ Hâlid Ziyâeddîn Bağdâdî, Ebû Sa’îd Fârûkî, Mevlânâ Besâretullah, Mevlânâ Pîr-zâde, Rauf Ahmed, Mevlanâ Muhammed Can, Mevlanâ Fadıl Gulâm, Mevlânâ Şeyh Sa’dullah Sahib, Mevlânâ Şeyh Abdülkerîm, Mevlânâ Şeyh Gulâm Muhammed, Mevlanâ Abdürrahmân, Mevlânâ Seyyid Ahmed, Mevlânâ Seyyid Abdullah Magribî, Mevlânâ Pîr Muhammed Mevlânâ Muhammed Münevver. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, “Makâmât-ı Mazhariyye” isimli eserinde, mübârek hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ı pek güzel anlatmaktadır. “Mekâtib-ı şerîfe” isimli kitabı ise, çok fâideli bilgi ve sırları açıklayan bir hazînedir. Bu kitaptan birkaç mektûp Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye isimli eserde, Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu mektûpları okuyanlar Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin ilminin, derecesinin yüksekliğini açıkça görmektedir. Talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî, hocasının son bir sene içinde yaptığı sohbetleri yazarak, bir kitap hâlinde toplamıştır. Bu kitaba; “Dürr-ül-me’ârif” ismini vermiştir ki, çok fâideli bir eserdir. Bu iki kitap, Hakîkat Kitabevi tarafından neşredilmiştir. [toggle title=”Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerini, Dîvân’ında şöyle anlatmaktadır:” load=”hide”] “Mübârek hocam karanlık ufukları aydınlatıp, mahlûkâtı dalâletten hidâyete kavuşturmaya vesile oldu. Bu büyük zât, Gulâm Ali Abdullah’dır ki, bir teveccühü ile çürümüş kemikler dirilir. Onu anlatmak kelimelerle ifâde etmek öyle kolay değildir. Ancak edibler onu anlatmak için, temsil yapıp, misâl vermekte bir beis görmediler. O, bir fazilet denizi bir cömertlik ve kerem dağıdır. Her fazilet ve iyi hallerin kaynağı, menbaıdır. O, hidâyet yıldızı, karanlık gecelerin dolunayı, takvâ ummanı, feyzler definesi, yüksek hâller ve kerâmetler hazinesidir. O, hilmde yer, vekarda dağlar, ziya bakımından güneş, yükseklikte semâ gibidir. O, dîn-i İslâmı en güzel bilen bir kaynak, irfan ma’deni, mahlûkâtın yardımcısı, iyilik ve ihsân menbaıdır. O, Allahü teâlâya kavuşturucuların kutbu, evtâdın rehberi, mahlûkların gavsi (yardımcısı), ebdâl isimli Hak âşıklarının maksadı, hedefidir. O, mahlûkların şeyhülislâmı, müslümanların baş tacı, büyüklerin reîsi, müşkillerde müracaat yeridir. Gizli bir rehberlikle en iyiye götürücü, en iyi yol göstericidir. Bütün gücü ile insanları Allahü teâlâya da’vet edici, çağırıcıdır. O, âlemlerin Rabbinin sevdiği bir kuldur. Kim onun gösterdiği doğru yoldan giderse, sen o kimseye; “Ey emsallerine rehber olan zât” diye hitâb et. Nefsi hevasının bukağısıyla bağlanmış nice câhilleri, o, bir nazarla, teveccühle nefsinin elinden kurtarmıştır. Nice kâmil velîler, ondan yüzçevirdiği için yüksek hâllerden ve ma’rifetlerden mahrûm kalmıştır. Onun yüksekliğini inkâr eden nice kimseler helak olmuş, Allahü teâlânın şiddetli azâbına yakalanmıştır. O, noksan olanların kemâle gelmesine vesile olan, bütün kemâl ehlinin de noksanını tamamlayandır. Şânı yüce Allahü teâlâ, onu, azamet ve heybet kubbesi altında gizlemiştir.” [/toggle] [toggle title=”Mübarek Sözleri” load=”hide”] “Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin, günahların başıdır. Günahların başı da küfürdür.” “Hizmet görmek isteyen, hocasına hizmet etsin.” “Talibin her vakit, her ibâdetten ayrı ayrı lezzet alması lâzımdır. Namazda nasıl hâllere kavuştuğunu, Kur’ân-ı kerîm okurken nasıl bir bağlılığın zuhur ettiğini, hadîs-i şerîf dersinde nasıl şevklerin hâsıl olduğunu, Kelime-i tevhîd söylerken nasıl bir zevkin meydana geldiğini bilmelidir. Bunun gibi şüpheli lokmalardan nasıl bir zulmetin yükseldiğini ve diğer günahları da buna benzeterek te’sîrlerini bilmelidir.” “Zevk, şevk, keşf ve kerâmet peşinde olan, Allahü teâlâyı arayıcı değildir.” “Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun.” “Müceddidî yolu, dört feyz denizini birlikte bulundurur: Nakşibendî, Kadirî, Çeştî ve Sühreverdî. Lâkin birincisi galiptir.” “Bu fakirin rûhâniyetine teveccüh ediniz! Yahut, Mirzâ Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın mezarına gidip, onun rûhâniyetine teveccüh ediniz! Ona teveccüh edince, Allahü teâlânın feyzlerine kavuşulur. O, zamânımızdaki binlerce diriden daha fâidelidir.” “Yemekde, bir nefsin rızâsı (beğenmesi), bir de nefsin hakkı vardır. Nefsin rızâsı, çok ve iyi yemekler yemektir. Nefsin hakkı ise, farzları ve sünnetleri yerine getirecek kadar kuvvet verecek gıdalardır.” “Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) bütün kemâlâtı kendinde toplamış idi. Ama o kemâllerden, her asırdaki ümmetinde o vakte uygun olanlar zuhur etmiştir ve edecektir. Feyzler hazînesi olan mübârek bedeninin kemâlleri, aç durmak, cihâd ve ibâdet etmek olup, Eshâb-ı Kirâmda göründü. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek kalbi ile alâkalı olan kemâller, istiğrak (nurlara gömülme), kendinden geçme, zevk ve şevk, âh, feryâd ve vahdet-i vücûd sırları olup, Cüneyd-i Bağdâdî’nin (r.aleyh) dilinden evliyâya verildi. Bâtın nisbetinde kendini yok etmek ve yok olmak, Nakşibendî büyükleri ile Hâce Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinde ortaya çıktı. Şerefli Muhammed ismi ile alâkalı kemâl mertebeleri ve olgunluklar, Müceddîd-i elf-i sânî zamanında zuhur etti.” “Duâ ederken nûrlar akıp gelir. Duânın kabûl olması yönünden bu bereketleri ayırmak zordur. Ba’zıları demişlerdir ki, eğer iki elde ağırlık hissedilirse, duânın kabûl alâmetidir. Biz de deriz ki, eğer sadrın inşirahı, ya’nî göğüste bir genişleme, kalbde bir açıklık hâsıl olursa, kabûl alâmetidir.” “İnsanlar dört kısımdır: “Nâmerdler, merdler, civânmerdler ve ferdlerdir. Dünyâyı isteyen nâmerd. âhıreti istiyen merd, âhıretle birlikte Hak teâlâyı isteyen civânmerd, yalnız, Hakkı isteyen ferddir.” “Resûlullahdan ( aleyhisselâm ) üveysî olmak isteyen, yatsı namazından sonra, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek ellerini, kendi elinde imiş gibi tutup şöyle demelidir: “Ey Allahın Resûlü, sana beş şeyde bî’at ettim: Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü demek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan’da oruç tutmak ve gücüm olduğunda Kâ’be’ye gidip haccetmek.” Birkaç gece bunu yapmalıdır. Eğer büyüklerden birine üveysî olmak istiyorsa, yalnız olarak oturup, iki rek’at namaz kılıp, sevâbını onun rûhuna göndermeli ve rûhuna müteveccihen oturmalıdır.” “Allahü teâlâ bana öyle bir idrâk, ya’nî anlama kuvveti ihsân etti ki, bedenim de, kalb gibi oldu. Önden, arkadan, sağdan, soldan kim gelirse bilirim.” “Sa’dî Şirâzî, Sühreverdî yolunda, anlayış sahibi idi. İki sözde tasavvufu ne güzel anlatır. Âlim, mürşid, üstâd Şihâbüddîn Sühreverdî. Bana unutulmayan iki nasihat verdi. Biri, asla kendini hiç iyi bilmemektir, Diğeri, başkasını hiç kötü görmemektir.” “Bizden konuşan, bizim elbisemizi giyinir ve bizim tavrımızı seçmiş olur.” Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin Mekâtib-i şerîfe adında bir mektûbâtı vardır. Farsçadır. Çok hoş, çok tatlı, fâideli ve bereketli bir eserdir. Mektûplarından ba’zı bölümler aşağıdadır: “Allahü teâlâya, çok, temiz, sevdiği ve beğendiği gibi hamd-ü sena olsun. Ni’metlerine şükretmeyi, ni’metlerini arttırması için vesile kıldı. O’na, nasıl ve ne kadar hamd ve şükredeceğimizi bilemiyoruz. Zîrâ bizi Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden edip, Ehl-i sünnet ve cemâat i’tikâdı ile şereflendirdi. Ehl-i sünnette, Şeyhayn’ı ya’nî Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer’i diğer bütün ümmetten üstün tutmak, iki dâmâdı, ya’nî hazret-i Osman’la hazret-i Ali’yi sevmek, Ehl-i beyti sevmek ve ta’zim etmek, Eshâb-ı Kirâma (r.anhüm) hürmet etmek esastır. Bu sevgi ve ta’zim, îmân ve kurtuluşun iki esâsıdır. Yine Allahü teâlâya hamd olsun ki, bize peygamberleri evliyâdan üstün tutma i’tikâdını ihsân eyledi. Hiçbir velînin zevk, şevk, sır ve ilimleri, hiçbir peygamberin yüksek derecelerine ulaşamaz. Çünkü velîdekiler sıfatların, peygamberdekiler zâtın tecellîsinden hâsıl olmaktadır. Bunun için evliyâ, enbiyâya tâbi oldu. Hattâ Eshâb-ı Kirâmın da (r.anhüm) evliyâ üzerine üstünlüğü sabittir. Peygamberlerin en üstününün bereketli sohbetinde bulunmakla, ilâhî hikmet çeşmeleri ve nihâyetsiz feyz pınarları oldular ve Ümmet-i Muhammedin hidâyet ve saadetine çalıştılar. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) inâyet nazarlarından, kalblerinde öyle feyz ve nûr buldular ki, sabır, kanâat, tevekkül, rızâ ve teslimiyet, hayatlarının sermâyesi oldu. Teheccüd ve nafile ibâdetler, kendilerine güzel ahlâk oldu. Allahü teâlâya ve Resûlullaha ( aleyhisselâm ) olan aşırı muhabbetlerinden, îmân etmemiş akrabâları ile muharebeyi iki dünyâ saadeti ve kurtuluşu bildiler. Canları pahasına, din ve İslâmın yücelmesi için, cihâddan hiç geri durmadılar. Ya’nî diğer insanların müslüman olması için, onlara İslâmı duyurmak için, kendi canlarını verdiler. O hâlde hiçbir velî, en aşağı derecedeki bir sahâbînin derecesine erişemez. Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) hepsine teşekkür etmek, bütün müslümanlara lâzım oldu. Allahü teâlâ onlara en iyi karşılıklar versin. Buradan Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek ve mukaddes sohbetinin ne kadar te’sîrli, bereketli olduğu anlaşılmaktadır. Önceki âlim ve evliyâ sonrakilerden üstündür. Yakînen biliyor ve inanıyoruz ki, evvelki büyüklerin bereketli terbiye ve telkinleri ile, sonrakilerde hâller, sırlar ve ma’rifetler hâsıl oldu. Bizim büyüğümüz hazret-i Müceddîd İmâm-ı Rabbânî buyurdu ki: “Şeyh Muhyiddîn İbni Arabî (r.aleyh), ma’rifet ve sırlarda İmâm ve rehberdir. Biz sona kalanlar, onların ni’met sofrasından birşeylere kavuştuk, üzerinde durulmamış ba’zı cüz’î şeyler, mes’eleler kalmıştı, onları açıkladık. Nitekim nahiv ilminin İmâmı Sibeveyh, Ahveş ve benzerleridir, İbn-i Hâcib, Radî ve benzerleri, ba’zı incelikleri ortaya çıkardılar. Fukahâdan sonra gelen âlimler, fer’î ve cüz’î çok mes’ele açıkladılar. Ama bütün bunlara, İmâm-ı a’zam ve İmâm-ı Muhammed’den (r.aleyhimâ) ettikleri istifâdelerle kavuştular.” İmâm-ı Rabbânî hazretleri, beyân eylediği kendi yolunun ilim, ma’rifet ve tarikat ıstılâhlarının hepsi, velîlerin üstadı Hace Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin onları terbiyesi ile hâsıl olmuştur. Onlar, ya’nî İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Müceddîd-i elf-i sâni’dir. Hicri ikinci bin yılında İslâm dîninin yenileyicisi ve kuvvetlendiricisidir. Beyân ettiği hakîkatler, incelikler, ilâhî ma’rifetler, feyzler, bereketler, kalblere feyz akıtıp ıslâh etmeler, yüksek makamlar, Allahü teâlâya yaklaştırıcı dereceler hakkında bildirdikleri ile, sofiyye-i aliyyenin ilimlerini yenilemiş, zamanına kadar hiçbir tasavvuf kitabında bulunmayan mertebe, makam, ıstılâh ve hâllerden, sır ve ma’rifetlerden bahsetmiş, müceddidlik vazîfesini yapmıştır. O hâlde, inkarcılardan olma! Bütün bunlar, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Hâce Ma’rûf-ı Kerhî, hazret-i Gavs-is-sekaleyn, Hâce Mu’înüddîn, Hâce Şâh-ı Nakşibend, Hâce Alâüddevle Semnânî ve hazret-i İmâm-ı Gazâlî (r.aleyhim) gibi hepsi müceddid idiler. Bunların nûrları, ilimleri, ma’rifetleri ve feyzleri, müceddid olduklarının delîlidir.” “Yüksek makamlar ve beğenilen hâller sahibi. Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Münşî Na’îmüddîn Hân, iyi hâllerinizden çok bahsettiler. Bunun için, bu birkaç satır, kırık dökük ifâdeler yığını mektûbu yazdım ki, uzakta kalmış olanları inâyet nazarınızdan unutmayasınız ve teveccüh ediniz. Zîrâ bu ihtiyârın ömrü günah işlemekle geçti. Şikâyet, gıybet, dil uzatma, ayıblama, la’net etme, büyükleri anlayamama neticesi sitemler şeklinde açık günahlar, yahut huzûr içinde olmayan, tecvide riâyet edilmeden namaz kılma, boş ve lüzumsuz şeylerden kesilmeden oruç tutma, ma’nâsını düşünmeden Kur’ân-ı kerîm okuma ve boş vakitleri Allah korkusu ve huzûru ile geçirmeme ve sayılı nefesleri gafletle harcama şeklindeki diğer günahlar o kadar çoktur ki, amel defterimi kararttılar. Binlerce teessüfler, esefler olsun ki, cihan bahçesine gül için geldik, ama diken topladık. Hasretler, ziyanlar olsun ki, bize sıhhat, afiyet ve rahatlık verildi. Hepsinin şükründe kusur ve eksiklik eyledik. Pişmanlıklar olsun ki, Kur’ân-ı kerîm ve Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) gibi eşsiz iki ni’met ihsân olundu. Biz ise onların şükründe olacak yerde hâlâ gafletteyiz. Allah korusun. Hayretteyim. Yarın ne yüzle Allahü teâlânın ve Peygamberinin ( aleyhisselâm ) huzûrunda kabûl görürüz. Bu ne anlayışsızlıktır. Bu uygunsuzluk ve liyakatsizlikle, şefaat ve mağfiret derecesine ulaşmak çok zordur. Ancak Allahü teâlânın gadabını aşmış rahmeti, ümîdimizdir. Mücerred ihsânı ile muâmelesine güveniyoruz. Yoksa hiç özrümüz, özür dileyecek yüzümüz yoktur. Ölüm başımızın ucunda, kıyâmet çok yakın, işe yarar hangi ameli işledik. İyiler Cennete girip, Cennet ni’metlerine ve Hakkın dîdârına kavuşurlar. Bizim gibi gafiller, ellibin senelik hesâb günü bizi hesaba çektirecek, bırakmayacak şeylerle meşgûlüz. Düşünmek lâzımdır ki, yarın hasret, ziyan elde kalmasın. Allah katında kıymetli kulların yaptıkları gibi, seher vaktinde kalkıp, gözlerden hasret gözyaşları akıtmağı, mücâhede ve can çıkarırcasına gayretle ibâdet ve kullukta bulunmayı Hak teâlâ nasîb eylesin. Hazret-i Münşî Na’îmüddîn Hân ve sevgili zât-ı âliniz, husûsî zamanlarınızda, yolda kalmış ihtiyârları hatırlayınız. Gıyabî duâ kabûle daha yakındır. Buradakiler ve bu fakîr size her zaman duâ ediyoruz. Allahü teâlâ iki dünyâ se’âdeti versin.” “Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât-ü selâmdan sonra, o bereketli memleketin (Orta Doğu) âlimleri, fâdılları, hafızları, emirleri, hâkimleri, şerîfleri ve ileri gelenleri! Hepinizin ma’lûmu olsun ki, zâhir ve bâtın faziletlerini, ya’nî İslâm dîninin görünen ve görünmeyen güzellik, üstünlük ve meziyetlerini kendinde toplamış olan Mevlânâ Hâlid (r.aleyh), gaybî işâretlerle, Hindistan’da, Şâhcihânâbâd’da (Delhi) bu aşağı kulun yanına geldi. Zikr, murâkabe ve diğer vazîfeler ile meşgûl oldu. Allahü teâlânın yardımı ve meşâyıh-ı Kirâmın vâsıtası ile kendilerinde huzûr, Cem’iyyet, kendinden geçme, cezbeler, varidat, keyfiyetler, hâller, nûrlar hâsıl oldu. Nakşibendîde, kalb nisbeti denilen mertebeye kavuştu. Bu hâl ve makamlarla, talibleri yetiştirmek ve Hakka kavuşturmak için, kendilerine icâzet ve hilâfet verilip, vatanına gitti. Büyük kabûl gördü ve o diyarda Ahrâriyye yüksek yolunu yaydı. Bunun için Allahü teâlâya hamd olsun! Mevlânâ Hâlid’in eli benim elimdir. Onu görmek beni görmektir. Onu sevmek beni sevmektir. Bunun gibi onu sevmemek, ona düşman olmak da, bana ulaşır. Onun makbûlü, benim pîrân-ı kibârımın ya’nî Şâh-ı Nakşibend, Hâce Ubeydullah-i Ahrâr, Hâce Muhammed Bâkî-billah, İmâm-ı Rabbânî’nin (r.aleyhim) makbûlüdür. Mevlânâ Hâlid’e ta’zim ve hürmet etmek, o memleketteki Müslümanlara lâzımdır. Ona hayır duâ edip, çok yaşamasına, kaza ve belâlardan korunmasına duâ etmek ise bu fakîre vâcibdir. Hadîs-i şerîfde; “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan kimsedir” buyuruldu. Mevlânâ’nın varlığını büyük ni’met, onu sevmeyi ve edebini gözetmeyi vâcib biliniz. Hadîs-i şerîfde; “İslâmın dört cüz’ü vardır: Tevhîd ve ameller, îmân, ihsân ve kıyâmetin tasdiki” buyuruldu. İhsân mertebesi İslâm dîninin rûhudur. Sübhânellah! Mevlânâ Hâlid’in huzûr ve sohbetinde bu mertebe ele geçiyor. Âhırete yönelme kuvvetlenip, dünyâdan yüz çevirme, soğuma hâsıl oluyor. Eshâb-ı Kirâm (aleyhimürrıdvân) zamanında, Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen feyzler, Eshâb-ı Kirâmın kalblerinde huzûra sebep olurdu. Peygamber efendimizden sonra, O’nu göremeyen evliyânın kalblerine gelen feyzler, dayanamayıp kendinden geçmelere, ızdırablara, velvele ve cezbelere sebep oldu. (Bu, Peygamber efendimizi ( aleyhisselâm ) görememenin, kavuşamamanın neticesi idi.) Sübhânellahi ve bihamdihi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, Mevlânâ Hâlid, bütün feyz ve hâl derecelerinden, nasîbini aldı ve taliblerin istidat ve kabiliyetlerine göre o feyzleri kalblerine akıtmakla meşgûldür. Böyle bulunmaz bir cevherin şimdi o memlekette olması, o ülkeler için saadet, ondan istifâde etmek istiyenler için, en büyük kurtuluş vesilesidir. Tasavvuf ehli arasında, hiçbir asırda, hiçbir devirde, onun kadar çok feyz toplamış bir başkasını bilmiyorum. Onu himâye, ona yardım, ihlâs, muhabbet ve ondan istifâde vâcibdir. Hâce Muhammed Bâkî’nin talebeleri içinde İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî’nin, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebeleri arasında, Seyyid Âdem Bennûrî’nin ve bu hiçbir işe yaramayanın talebeleri arasında Mevlânâ Hâlid hazretlerinin imtiyazları vardır. Belki bu kadar çok feyzler, o büyüklerin sohbetlerinde bile yoktu. Elhamdülillah, tekrar elhamdülillah. Mevlânâ Hâlid’i çekemeyenlerin eziyet ve düşmanlıklarına mâni olunuz. Mübârek kalbini üzmesinler ve kılına kimseyi dokundurmasınlar ve bu hareketleri ile sevâba kavuşsunlar. Yoksa yardımcı ve mu’în olmada Allahü teâlâ kâfidir.” Şâh-ı Dehlevî Gulâm Ali Abdullah hazretleri, talebesinin büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye (r.aleyh) gönderdikleri bir mektûpda, Mevlânâ’nın derece ve faziletlerini uzun uzun anlattıktan sonra, İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) hakkında şöyle buyuruyor: “Âlimler ve ârifler söylemişler ve yazmışlardır ki: “İmâm-ı Rabbânî’yi sevenler, mü’min ve müttekî olanlardır. Sevmiyenler de, münâfık ve şakilerdir. İslâm memleketleri hazret-i Müceddîd’in feyz ve nûrları ile doldu. Bütün müslümanlara, hazret-i Müceddîd’in (r.aleyh) ni’metlerine şükr ve hamd etmesi vâcib oldu.” Başka bir mektûbunda; “İnsanda bulunabilecek her kemâli, her üstünlüğü, Allahü teâlâ, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine vermiştir. Vermediği yalnız peygamberlik makamı kalmışdır” demiş ve aşağıdaki rubaiyi yazmışdır: Her letâfett ki, nihân bûd pes-i perde-i gayb, Heme der sûret-i hûb-i tu ıyân sahte end, Herçi ber safha-i endîşe keşed kilk-i hıyâl, Şekl-i matbû’i tû zîbâ-ter ezan sahte end. Ma’nâsı: Gayb perdesi ardında bulunan güzellikler, Senin eşsiz simanda hepsi zuhur ettiler. Hayal kalemi gönül sayfasına ne çizse, Senin düzgün şeklini, ondan güzel ettiler. “Talebe, sâdık olan tâlib demektir. Allahü teâlânın sevgisi ile ve O’nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlıyamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişdeki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allahdan korkar, titrer, Allahü teâlânın sevgisine kavuşduracak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikde, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefesde Allahını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münâkaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânın evi bilir. Eshâb-ı Kirâmın hepsini “r.anhüm” diyerek iyi bilir. Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) Eshâbı Kirâm arasında olan şeyleri konuşmamağı emir buyurdu. Sâlih müslüman, bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edebsizlikde bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allahın Resûlünü ( aleyhisselâm ) sevmenin nişanıdır, alâmetidir. Kendi bilgisi ile, kendi görüşü ile evliyâ-yı Kirâmı, birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin, daha yüksek, daha üstün olduğu ancak âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve Sahâbe-i Kirâmın sözbirliği ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu elbet başkadır. Aşk sahibi ma’zûrdur. Namazı cemâat ile kılmak ve “tumânînet” (rükû’da, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durması) ile kılmak, rükû’dan sonra “Kavme” (kalkıp, ayakta her uzv yerine yerleşecek şekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasında “Celse” (dik oturmak) yapmak bizlere Allahın Peygamberi ( aleyhisselâm ) tarafından bildirildi. Kavmenin ve celsenin farz olduğunu bildiren âlimler vardır. Hanefî mezhebinin müftîlerinden Kâdîhân, bu ikisinin vâcib olduğunu, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmak vâcib olduğunu ve bilerek yapmıyanın namazı tekrar kılmasını bildirmişdir. Müekked sünnet olduklarını bildirenler de, vacibe yakın sünnet demişlerdir. Sünneti hafif görerek, ehemmiyet vermiyerek terk etmek küfürdür. Namazın kıyâmında, rükû’unda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduğu zamanında, ayrı ayrı, başka başka keyfiyetler, hâller hâsıl olur. Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmışdır. Kur’ân-ı kerîm okumak, tesbih söylemek (ya’nî sübhânallah demek), Resûlullaha ( aleyhisselâm ) salevât söylemek, günahlara istiğfar etmek ve ihtiyâçları yalnız Allahü teâlâdan istiyerek O’na duâ etmek, namaz içinde toplanmışdır. Ağaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû’ hâlinde, cansızlar da namazda (ka’dede) oturuyor gibi yere serilmişlerdir. Namaz kılan, bunların ibâdetlerinin hepsini yapmaktadır. Namaz kılmak, mi’râc gecesi farz oldu. O gece mi’râc yapmakla şereflenen, Allahü teâlânın sevgili Peygamberine ( aleyhisselâm ) uymağı düşünerek namaz kılan bir müslüman, O yüce peygamber ( aleyhisselâm ) gibi, Allahü teâlâya yaklaşdıran makamlarda yükselir. Allahü teâlâya ve O’nun Resûlüne karşı edebi takınarak huzûr ile namaz kılanlar, bu mertebelere yükseldiklerini anlarlar. Allahü teâlâ ve O’nun Peygamberi, bu ümmete merhamet ederek, büyük ihsânda bulunmuşlar, namaz kılmağı farz etmişlerdir. Bunun için Rabbimize hamd ve şükür olsun! O’nun sevgili Peygamberine ( aleyhisselâm ) salevât ve tehıyyât ve duâlar ederiz! Namaz kılarken hâsıl olan safa ve huzûr şaşılacak şeydir. Üstadım (Mazhar-ı Cân-ı Cânân) buyurdu ki: “Namaz kılarken, Allahü teâlâyı görmek mümkün değil ise de, görür gibi bir hâl hâsıl olmaktadır.” Bu hâlin hâsıl olduğunu tasavvuf büyükleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. İslâmiyetin başlangıcında namaz Kudüs’e karşı kılınırdı. Beyt-ül-mukaddese karşı kılmağı bırakıp, İbrâhim aleyhisselâmın kıblesine dönmek emîr olunduğu zaman, Medine’deki yuhudiler kızdılar. “Beyt-ül-mukaddese karşı kılmış olduğunuz namazlar ne olacak?” dediler. Bekâra sûresinin 143. âyet-i kerîmesi gelerek; “Allahü teâlâ îmânlarınızı zayi eylemez!” meâlinde buyuruldu. Namazların karşılıksız kalmayacakları bildirildi. Namaz, îmân kelimesi ile bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki, namazı sünnete uygun olarak kılmamak, îmânı zayi etmek olur. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) “Gözümün nûru ve lezzeti namazdadır” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf; “Allahü teâlâ namazda zuhur ediyor, müşâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlık geliyor” demektir. Bir hadîs-i şerîfde; “Ya Bilâl ( radıyallahü anh ) Beni rahatlandır!” buyuruldu ki; “Ey Bilâl! Ezan okuyarak ve namazın ikâmetini söyliyerek, beni rahata kavuşdur” demekdir. Namazdan başka bir şeyde rahatlık arayan bir kimse, makbûl değildir. Namazı zayi eden, elden kaçıran, başka din işlerini daha çok kaçırır. Faidesiz şeyler söylemek, müslümanları gıybet etmek, orucun sevâbını giderir. Gıybet etmek, ibâdetlerin sevâblarını yok eder. Gıybetden sakınmak vâcibdir. Zahmet çekerek, sıkıntılara katlanarak ibâdet yapıp da, bunun sevâbını yok etmek, ne kadar akılsızlıkdır. İbâdetler, Allahü teâlâya arz olunur. Gıybeti ve fâidesiz sözleri sahibinin huzûruna çıkarmak, O’na karşı edebsizlikdir. Din büyüklerinin resimlerini yaparak ziyâret ediyorlar. Bunları ziyâret, Allahü teâlânın rızâsına kavuşdurur diyorlar. İslâmiyetde böyle şeyler yoktur. Görmeden uydurma yapılan resimlere büyüklerin ismini koymak iftira olur. Allahü teâlâ bunlara tövbe etmek nasîb eylesin! Medîne-i münevverenin büyük âlimlerinden, hadîs ilmi mütehassısı Seyyid İsmâil Efendi (r.aleyh), ulûm-i Müceddidî’ye kavuşmak için, Medîne-i münevvereden Hindistan’a kadar bu fakiri görmeğe geldi. Bu zâtı “Âsâr-ı şerîfi (ya’nî mukaddes emânetleri) ziyâret etmesi için Büyük Mescid’e (ya’nî Asya’nın en büyük câmii olan Delhi’deki Şah Cihan Câmii’ne) gönderdim. Hemen geri gelip, orada Resûlullahın ( aleyhisselâm ) nûrları bulunmakla beraber, putların zulmeti de duyuluyor dedi. Câmi’deki vazîfelilerden araştırdım. Odadaki bir sandıkta büyüklerin ismini taşıyan resimlerin bulunduğunu öğrendim. Seyyid İsmâil Efendi’nin, bu zulmetlerin te’sîri altında kaldığını anlamış oldum. Resûlullaha ( aleyhisselâm ), İbrâhim aleyhisselâmın resmini gösterdiklerinde, mübârek eli ile bu resmi yırtdı. Yûsuf sûresinin 106. âyet-i kerîmesinin; “Onların çoğu Allahü teâlâya îmân ediyoruz derler. Fakat imansızdırlar. Başka şeylere ibâdet ederek müşrik olmuşlardır” meâl-i şerîfi, bu hâli haber vermekdedir. Horoz döğüştürmek, güvercinle oynamak gibi her oyun haramdır. Bir taşı yontarak, “Kadem-i şerîf adını takıp, Peygamberin ayağının izidir demek de resimlere, putlara tapınmak gibidir. Nevruz günü (ve Noel gecesi), mecûsîler gibi bayram yapmak, kâfirlere teşebbüh (benzemek) olur. Tarikatçılar, şeyhler bu çirkin işleri yapınca talebelerine nümûne olur) sened olur. Onlar da bu felâkete, bu akıntıya kapılırlar. Hocalık ve talebelik, takvâ ile olur. Şirkden ve haramlardan sakınmakla olur. Kalbde hâllerin hâsıl olması ve ba’zı şeylerin keşf olunması, görülmesi ve fen bilgilerinin dışında, akılları şaşırtacak işlerin yapılması, kâfirlerde de hâsıl olur. Riyâzetler çekmek, belli şeyleri ibâdet olarak yapmak, muska yazmağı, hastaları, büyülenmiş olanları okumağı, üflemeyi, san’at hâline getirmek din işleri değildir. Câhilleri, ahmakları toplamak ve dünyâlık ele geçirmek için yapılmaktadır. İslâmiyetde bunların kıymeti ve ehemmiyeti yokdur. İslâmiyetde kıymeti olan ve ehemmiyeti olan ve insanı Allahü teâlâya yaklaştıran şey, ancak, O’nun Peygamberine ( aleyhisselâm ) uymak, o yüce Peygamberin ( aleyhisselâm ) izinde bulunmakdır. Eshâb-ı Kirâmın ve Ehl-i beyt-i izamın (r.anhüm) yolu budur. Kur’ân-ı kerîm bu yolu göstermek için gönderilmiştir. Allahü teâlâ, hepimizi sevgili Peygamberinin ( aleyhisselâm ), Eshâb-ı Kirâmın ve Ehl-i beyt-i izamın yolunda bulundursun! Âmîn. Îmânı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lâzımdır. Sonsuz olarak ateşde yanmak ne demekdir? Herhangi bir insan sonsuz olarak ateşde yanmak felâketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lâzım gelir. Bu korkunç felâketden kurtulmak çâresini arar. Bunun çâresi ise, çok kolaydır. “Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselâmın O’nun son peygamberi olduğuna ve O’nun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak” insanı bu sonsuz felâketten kurtarmaktadır. Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felâketten korkmuyorum, bu felâketden kurtulmak çâresini aramıyorum derse, buna deriz ki: “İnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?” Elbet vesîka gösteremeyecekdir) senedi, vesîkası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, “Sonsuz olarak ateşde yanmak” felâketinden sakınmak lâzım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile böyle felâketden sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çâresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sahibinin îmân etmesi lâzımdır. İmân etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, ibâdet zahmeti çekmek, zevkli, tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lâzım değildir. Yalnız kalb ile, ihlâs ile, samimî olarak inanmak kâfidir. Bu inancını, inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmâm-ı Rabbânî (r.aleyh) yetmişüçüncü mektûpda buyuruyor ki: “Sonsuz ateşde yanmaya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimâl vermesi, zannetmesi akıl icâbıdır.” Sonsuz olarak ateşde yanmak ihtimâli karşısında, bunun yegâne ve kat’î çâresi olan “Îmân” ni’metinden kaçınmak, akılsızlık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?” “Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), bütün peygamberlerin efendisi olup, kemâlât-ı ilâhiyyeyi, ya’nî Allahü teâlânın ihsân ettiği kemâlâtın cümlesini kendinde toplamıştır. Âlimlerin ve velîlerin gıpta ettiği ilimler ve feyzler, O hazretin ( aleyhisselâm ) kemâlâtından bir nûr zerresidir. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), kendinde toplanan bu kemâlâtı, Eshâb-ı Kirâmın (r.anhüm) gönüllerine akıtarak, onları, Allahü teâlâya olan yakınlık mertebelerinin en üstününe ulaştırdı. Böylece Eshâb, ihsân, iyilik, yakîn, muhabbet ve ma’rifet derecelerinde en büyük mertebeye yükseldiler. Dünyâdan yüz çevirmeyi, âhırete dönmeyi ve Peygamber efendimizin bütün sünnetlerine uymayı âdet edindiler. Mü’minin mi’râcı olan ve sünnet üzere (Peygamber efendimize tam uyarak) kıldıkları namazdan, Kur’ân-ı kerîm okumaktan, zikirlerden nasîbdâr oldular. Vatanlarını, mal ve mülklerini terk ederek, kâfirlerle muharebe edip, Allah yolunda şehîd olmayı arzu ettiler. Sekîne ve itminanda öyle idiler ki, Resûlullahın huzûrunda iken, onları taş sanarak başlarına kuş konardı. Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) sohbeti ile öyle yüksek derecelere kavuşurlardı ki, O’nun ( aleyhisselâm ) şereflendiği rü’yet, sanki bunlara da nasîb olurdu. Bu sebeple Eshâb, sohbetten sonra; “Cenâb-ı Hakkın şühûdunda idik” derlerdi.” [/toggle] [toggle title=”Menkıbeleri” load=”hide”] Yine Abdullah-ı Dehlevî hazretleri anlattı ki: “İlk zamanlar geçiminde zorluklarla, güçlüklerle karşılaştım. Elimde olan ne kadar dünyâ malı varsa hepsi bitti. Allahü teâlâya tevekkülü, ahlâk edindim. Eski bir hasırı yatak, bir tuğla taşını yastık edindim. Bir elbiseyi yıllarca giydim. Bu şekilde, on beş senedir kanâat köşesinde oturdum. Bir defasında o kadar çaresiz kaldım, bitkin düştüm ki, artık bulunduğum bu hücre benim mezârım olacaktır diye düşünmeye başladım. İşte bu düşünce bende hâsıl olunca Allahü teâlânın yardımı ulaştı. O’nun ihsân denizine gark oldum. Kalb gözüm açıldı. Melekler âlemini görmeye başladım. Ondan sonraki günlerde hücreme bir kimse gelip; “Kapıyı açınız” dedi. Açmadım. Tekrar açınız dedi. Yine açmadım. Bunun üzerine pencereden bir miktar para atıp gitti.” Abdullah-ı Dehlevî’nin, Peygamber efendimize çok fazla muhabbeti vardı. Şerefli ismini duyduğu zaman, kendinden geçecek gibi olurdu. Bir defa hizmetçisi su getirdiğinde; “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) mübârek sayesi, ya’nî feyz ve nûr gölgesi üzerinize olsun” dedi. Bu sözü duyunca birden yüzlerinin rengi değişti, kendinden geçer gibi oldu ve hizmetçinin alnından öpüp; “Biz, o şerefe lâyık bir kimse olabilir miyiz?” diyerek tevâzu ettiler ve hizmetçiye duâ ettiler. Kur’ân-ı kerîmi okumaktan ve dinlemekten çok zevk alırdı. Eğer şevk hâlinin galip olduğu zamanlar dinleseydi, düşer kalır ve; “Daha okumayınız, dayanamıyorum” buyururdu. Ekseriya, Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sini okutup dinlerdi. Onunla vecd hâline kavuşur. Kendini kaybedercesine ilâhî aşka dalardı. Fakat, başkalarının yaptığı gibi dînin-emir ve yasaklarına uymayan taşkınlıklarda bulunmazdı. Onun her hali dîne uygundu. Çok nâzik ve nazîf (temiz) idiler. Yakın talebeleri anlattılar “Mübârek hocamızın odasından zaman zaman çok güzel kokular duyardık. O zaman anlardık ki, Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) ve büyük âlim ve evliyânın rûhları ziyârete gelmişler. Hocamız; “Hâce Nakşibend’in ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin mübârek yüzlerini baş gözümle görüyorum. Bir defa karnım ağrıdı. Hazret-i İmâm-ı Rabbânî’nin rûhâniyetinden yardım istedim. O anda hazret-i İmâm’ın sûretini havada gördüm. Yanıma geldiler ve rahatsızlığımı ânında giderdiler” buyururdu. Hocamız, Peygamber efendimizin sünnet-i şerîflerine o kadar bağlıydı ki, birgün; “Biz muhabbet şerbetini içenlerdeniz. Bizim muhabbetimizin artmasına sebep olan, kalblerimize çeşit çeşit zevk bahşeden hadîs-i şerîfler ve salevât-ı şerîfelerdir” buyurdu. Bütün âlimler, evliyâ ve sonsuz feyz talibleri bilirler ki; hiçbir kerâmet ve hârika, Allahü teâlâyı sevmek ve peygamberlerin Efendisine ( aleyhisselâm ) tâbi olmak gibi olamaz. Bu iki ana madde, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinde kemâl üzere idi. Ya’nî kerâmetten üstün diye bildirilen istikâmet sahibi idi. Kerâmetlerinin en büyüğü, hârikalarının en üstünü, taliblerin gönüllerine tasarruf etmeleri ve Hakkın feyz ve bereketlerini onların kalblerine akıtmaları idi. Bu büyük iş, Abdullah-ı Dehlevî’de o kadar çok oldu ki, anlatması ve misâlleri, cildlerle kitap olur. Binlerce talibin kalbini devamlı Allahü teâlâyı anar hâle getirdi. Yüzlercesini cezbelere ve ilâhî feyzlere kavuşturdu. Çoklarını yüksek makam ve hâllere eriştirdiler. Bununla beraber dünyâya âit kerâmetleri ilâhî ilhamlarla gaybdan haber vermeleri de çok idi. İnsanların müşkillerini çözer, derdleri ve istekleri için duâ ederdi. Çoklarının işleri onun duâları ile hallolurdu. Beyt: İşlerin olması mutlak Allahdandır. Sakın zannetmeyin Abdullahdandır. O yüksek makamlar sahibinin her sözü hârika olup, Allahın Peygamberinin ( aleyhisselâm ) mu’cizelerinin şuaları idi. Birçokları Abdullah-ı Dehlevî’yi rü’yâda görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düşen şevk ile huzûrlarına gelir, yüksek makamlara kavuşur, memleketlerine dönerlerdi. Taliblerin sayısı çok olduğu hâlde, teveccühle herbirini makamdan makama geçirir, hâlden hâle ulaştırırdı. Teveccühünün kuvvetli oluşundandır ki, senelerce sürecek işleri, günlere sığdırırlardı. Çok fâsık ve fâcirler, yüksek teveccühleri sebebiyle tövbe edip, doğru yola gelmişlerdir. Ba’zı kâfirler, küçük bir iltifâtı ile İslâmla müşerref olmuşlardır. Abdullah-ı Dehlevî şöyle anlattı: Birgün, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) muhabbet ateşinden dayanamaz hâle geldim. O’nun ayrılık acısıyla çok ağladım. O gece hocam Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin önde gelen talebelerinden Mîr Rûhullah’ı rü’yâda gördüm. Bana; “Resûl-i ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) oturmuş sizi bekliyorlar” dedi. Son derece istek ve şevkle huzûrlarına gittim. Boynuma sarıldılar. Boynuma sarılıncaya kadar kendi mübârek şekillerinde idiler. Sonra Seyyid Emîr Külâl hazretlerinin şekline girdiler. Yine birgün, yatsı namazından önce uyumuştum. Resûlullah ( aleyhisselâm ) gelip, men’ettiler. (Ya’nî o saatte yatmaktan men’ettiler) ve bunun cezasını bildirdiler. Bir defa rü’yâda Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) suâl edip; “Yâ Resûlallah; “Beni gören gerçekten beni görmüştür” sizin hadîsiniz midir?” dedim. “Evet” buyurdu. Devamlı tesbih ve tahmîd okuyup, mübârek rûhuna hediye ederdim. Bir defa okuyamadım. Rü’yâda Resûlullahı, Tirmizî’nin Şemâil’inde anlatılan şekilde gördüm. Geldi ve; “Okumamışsın” buyurdu. Ber defa Cehennem ateşi korkusu bini kapladı. Rü’yâda Resûl-i ekremi ( aleyhisselâm ) gördüm. Geldi ve; “Bizi seven, Cehenneme girmiyecek” buyurdu. Bir defa O yüksek hazreti ( aleyhisselâm ); gördüm “Senin ismin, Abdullah ve Abdülmüheymin’dir” buyurdu. Bir defa gördüm ki, yüzümün şekli Sultân-ül-meşâyıh hazretlerinin (Ya’nî Nizâmeddîn Evliyâ’nın) mübârek yüzüne çok benziyor. Bir defa gördüm ki, bir şahıs, Sultân-ül-meşâyıh hazretlerinin gömleğini getirdi ve; “Onlar, sizin üstâdınızdır” dedi. Dedim ki: “Benim üstadım Mirzâ Cân-ı Cânân hazretleridir.” Birkaç defa tekrar etti. Sonunda; “Sultân-ül-meşâyıh, sizin sohbet hocanızdır” dedi. Bir defa İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sani hazretleri teşrîf eylediler. “Sen benim halîfemsin!” buyurdular. Bir defa hazret-i Şâh-ı Nakşibend teşrîf buyurdu. Gömleğimin içine girdiler. Birgün Hâce Bâkî-billah hazretlerinin mezarına gittim. Teveccüh buyurmalarını arzettim. Mezardan kalktı ve teveccüh eylediler. Birgün Hâce Kutbuddîn (Bahtiyar Kâkî) hazretlerinin kabrini ziyârete gidip; “Allah için bana bir şey verin” dedim. Su ile dolu bir havuz gördüm. Kenarından su akıyordu. Kalbime; “Senin kalbin, Müceddidî muhabbetiyle doludur. Başkasını almaz” diye bildirildi. Birgün Sultân-ül-meşâyıh Nizâmeddîn-i Evliyâ’nın mezârına gittim. Teveccüh etmelerini arzettim. “Kemâlât-ı Ahmedî sizde hâsıl olmuştur” buyurdu. “Kendi bağlılığınızı muhabbetinizi de ihsân ediniz” diye arzettim. Teveccüh ettiler. Gördüm ki, çehresi benim yüzüm gibi olmuş. Çok memnun ve mesrûr oldum. Son derece haz duydum. Bir defa hazret-i Hâce Muhammed Zübeyr’in vefâtının sene-i devriyesi gününde bulundum. Toplu hâlde oturmuş Hâce Muhammed hakkında sohbet ediyorduk. Bir ara kapı açıldı, içeri Hâce Muhammed Zübeyr girdi ve; “Çok ibâdet ediniz, bu yolda kulluk yapmaya çalışmak lâzımdır ki, tasarrufdan bir kapı açsınlar” dedi. “Siz bu mertebeye nasıl kavuştunuz?” diye arzettim. “Çok ibâdet etmekten” buyurdu. Birgün şüpheli bir yemek yemiştim. Gördüm ki, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri istifra ediyor ve ardından; “Her yerde yemek yememelidir” buyuruyordu. Ben de yediklerimi istifra edip kustum. Birgün kendi kendime “Oturduğumuz ev geniş olsaydı” diye düşündüm. “Çoluk-çocuğun yok, ne yapacaksın” diye ilham olundu. Bir gece; “Yâ Resûlallah!” dedim. “Söyle, ey sâlih kul!” diye cevap geldi. Talebesinden Mevlevi Kerâmetullah, zâtülcenb hastalığına yakalanmışdı. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin elini hastanın üzerine temas ettirmesiyle, hastalık Allahü teâlânın izniyle geçti. Delhi Câmii’nin imamının çocuğu uzun zamandır hasta yatıyordu. Bir gece rü’yâda, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri kendi evine gelip, hasta oğluna birşey içirdi. Sabah olunca oğlunun tamamen iyileştiğini gördü. Çok sevindi. Sıdk ve hâlis bir niyet ile biraz para alıp, huzûruna geldi ve; “Bunları kabûl ediniz” diye arzetti. Abdullah-ı Dehlevî tebessüm ederek; “Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir?” diyerek keşf-i kerâmet buyurduğunda, Mevlevi Fadl Ahmed (Câmi’nin İmâmı); “Hayır efendim, bu ancak bu geceki, lütf ve inâyetinize şükür bile olamaz” dedi. Talebelerinin ileri gelenlerinden Ahmed Yâr, ticâret için sefere çıkmıştı. Dönerken hocası Abdullah-ı Dehlevî’yi yanında yürüyor gördü. Ahmed Yâr’a; “Hızlı yürü, kâfile geride kalsın! Çünkü yolda, soyguncular, yol kesiciler vardır. Kâfileyi basmak istiyorlar” buyurdu ve kayboldu. Ahmed Yâr anlattı: “Acele ettim. Kervandan çok ileri geçtim. Yol kesiciler gelip, ardımdan kâfileyi bastılar. Ben kurtuldum. Sağ sâlim evime geldim.” Hazret-i Zülf Şah anlattı: Abdullah-ı Dehlevî’yi ziyârete gidiyordum. Fakat onu hiç görmemiştim. Memleketim Delhi’den çok uzaktı. Yolu şaşırdım. Heybetli bir zât karşıma çıktı ve bana yolu gösterdi. “Sen kimsin” dedim. “Ben, ziyâreti için yola çıktığın kimseyim” buyurdu. Bu hâl, bana iki kerre oldu. Eshâbının büyüklerinden Mîr Ekber Ali’nin akrabasından bir kadın hastalanmıştı. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden, hastalığının azalması için duâ etmesini rica etti. Fakat o duâ etmedi. İlle duâ etmesini istirhâm edince; “Bu kadın, onbeş günden çok yaşamaz” buyurdu. Allahü teâlânın takdîri ile onbeşinci gün vefât etti. Lâkin Mîr Ali, kadına teveccüh edip, hastalığının kalkmasına uğraşdı. Ama yaşamasına fâide vermedi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri cenâzesinde bulundu ve; “Mîr’in teveccühlerinin bereketleri, bu hanımın üzerinde açıkça görülmektedir” buyurdu. Abdullah-ı Dehlevî, birgün Hakîm Nâmdâr Hân’ı ziyârete gitti. Onu sekerât hâlinde, gözlerini kapamış ve şuuru gitmiş buldu. Yakınları; “Allahü teâlâya, hastalığının gitmesi için teveccüh ediniz” dedi. O da, hastaya bir baktı. O anda hastanın şuuru yerine geldi, gözlerini açtı. Bir müddet, rahat olarak onunla konuştu. Sonra Abdullah-ı Dehlevî kalkıp mübârek adımını, kapısından dışarı atıp çıkınca hasta hemen vefât etti. Ahmed Yâr’ın amcasını, sultan hapsetmişdi. Ahmed Yâr ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve durumu arz etti. Abdullah-ı Dehlevî; “Birisini gönder, onu hapisten çıkarsın” buyurdu. Ahmed Yâr ise; “Bu nasıl olur, kalenin etrâfı muhafız askerler ve nöbetçilerle kuşatılmıştır” dedi. Hocası da; “Sen orasını düşünme, sözümü dinle git, onu kurtarırsın” buyurdu. Ahmed Yâr anlattı ki: “Gittik, onu hapisten kurtardık ve nöbetçilerden hiçbiri bize müdâhalede bulunmadı.” Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna bir şahıs gelip; “Ey yüksek efendim! Oğlum iki aydan beri kayıbdır: Çocuğumu bana vermesi için Allahü teâlâya duâ eder misin?” dedi. O da; “Çocuğunuz evdedir” buyurdu. Gelen çok şaşırarak; “Ben şimdi evden buraya geldim” dedi. Tekrar; “Evinize gidiniz. Çocuğunuz evdedir” buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitti ve gerçekten çocuğunu evde buldu. Hakîm Rükneddîn Hân başvezir olunca, Abdullah-ı Dehlevî, sevdiklerinden birini bir iş için ona gönderdi. Rükneddîn Hân onunla ilgilenmedi. Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbi kırıldı. Kısa bir süre sonra hiçbir sebep yok iken Rükneddîn Hân azlolundu ve bir daha o yüksek makama gelemedi. Başka bir seferinde Delhi vâlisine kalbi kırıldı ve o gün o vâli de azledildi. Abdullah-ı Dehlevî’nin talebelerinden biri, ahbâbları ile bir yolculuktan hocalarına dönüyordu. Yolda kendi aralarında konuşuyorlar ve; “Hocamızın yüksek huzûrlarına kavuştuğumuzda, bize ikram olarak ne istiyelim?” dediler. Biri; “Bana bir seccade vermesin”, öbürü; “Bana bir takke vermesini arzu ederiz” diye konuştular. Huzûrlarına varınca, Abdullah-ı Dehlevî herkese, arzu ettiği şeyi ikram etti. Ölüm hâline yaklaşan birisini, dostlarından biri sırtına alıp, seher vaktinde Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna getirdi. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri duâ ettikten sonra hastaya bir teveccüh buyurdu. O anda hasta iyileşti. Abdullah-ı Dehlevi hazretlerine, hasta sahipleri gelir hastalarının iyi olması için duâ isterlerdi. O da, gelenleri boş çevirmez, sıhhate kavuşmaları için duâ buyururdu. Allahü teâlâ, böyle sevgili bir kulunun duâsını kabûl buyurduğu için, hasta ânında iyi olurdu. Bunu işiten herkes, Abdullah-ı Dehlevî’nin hâne-i saadetlerinin önünde birikirler, dertlerine derman ararlardı. Buna rağmen Abdullah-ı Dehlevî’nin mübârek vücûtlarında üçten ziyâde hastalık mevcût idi. Bu hastalıklar sebebiyle namazlarını dahî özürlü olanlar gibi kılardı. Bunu bilen dostlarından biri dayanamayıp; “Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden duâ istiyor. Cenâb-ı Hak da bu duâlarınızı reddetmiyor. Her gelen, şifâya kavuşmuş olarak huzûrunuzdan ayrılıyor. Hâlbuki kendi üzerinizde birden çok hastalık var. Bir duâ buyursanız da bu dertlerden kurtulsanız olmaz mı?” diye sordu. O da cevaben; “Onlar hastalıktan kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânın verdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için râzıyız. Dert ve belâlar, kemend-i mahbûbtur. Allahü teâlâ, bu dertleri sevdiği kullarına, dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini değil, gönderilmesini isteriz” buyurdu. Delhi’de kıtlık, kuraklık vâki oldu. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve; “Yâ Rabbî, sen yağmur yağdırmayınca, buradan kalkıp gitmem” dedi. Bir saat geçmeden yağmur yağdı. Bid’at sahiblerinden biri, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin kabrinin yanında oturmuştu. O anda Abdullah-ı Dehlevî de orada idi. “Orada oturma!” buyurdu. O kimse bu sözü dinlemedi. Bunun üzerine; “Allahü teâlânın hakkı için, orada oturamazsın” buyurdu. O anda söz dinlemeyen bid’at ehli kimse, titretici bir sıtmaya yakalandı. Oradan istemeyerek kalktı gitti. Üç gün sonra öldü. Birgün güzel, yakışıklı bir gayr-i müslim genç, Abdullah-ı Dehlevî’nin meclisine, severek gelip, sohbetini dinlemeye başladı. Mecliste olanların hepsi, onun bu hâline hayret ettiler. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin mübârek nazarları o gence değince, gencin kalbinde bir değşiklik oldu. Hemen küfürden tövbe ederek İslama geldi. Böylece yüz güzelliğine bir de İslâmın ve îmânın güzelliği, nûru eklendi. Beyt: Evliyâyla, onları candan severek otur, Onlarla oturan kul, kalkınca sultan olur. Yine Meyan Ahmed Yâr anlattı: “Birgün mübârek hocam ile birlikte, kızı vefât etmiş olan yaşlı bir hanımın evine ta’ziyeye gittik. Hazret-i Şeyh, o hanıma hitaben; “Allahü teâlâ, sana ona karşılık daha iyisini ihsân eder” dedi. Kadın; “Hocam! Ben ihtiyârım, kocam da çok ihtiyârdır. Bu durumda bizim artık çocuğumuz olmaz” diye cevap verdi. Hocam buyurdu ki: “Hak teâlâ herşeye kâdirdir.” Sonra hocam ile birlikte o evden çıktık. O kadının evinin bitişiğinde olan mescide geldik. Hocam abdestini tazeledi ve iki rek’at namaz kıldı. O kadına çocuk vermesi için Allahü teâlâya duâ etti. Sonra bana dönüp; “Allahü teâlâya, o kadına bir çocuk vermesi için arz-ı hacette bulundum. Duâmın kabûl oluğuna dâir alâmetleri gördüm. İnşâallah çocuğu olacaktır” buyurdu. Daha sonra hocamın buyurduğu gibi, Allahü teâlâ, o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı. Mübârek dergâhlarının yakınında, Eshâb-ı Kirâma düşman olan birinin yeri vardı. Abdullah-ı Dehlevî’nin talebesi çok olduğundan dergâh küçük geliyordu. Bunun için genişletilmesi lâzımdı. Sahibi olan kadından, o yeri istediler. Kadın vermedi. Nihâyet Delhi’nin ileri gelenlerinden olan Hâkim Şerîf Hân’ı ona gönderdiler ve; “Eğer satıp, para almaktan utanıyorsan, kıymetini gizli olarak gönderelim. Siz, nezr, hediye gibi bir isimle bize verdiğinizi söyleyin” dediler. Allahın velî kullarına düşman olan bu kadın, Hâkim’in sözünü kabûl etmedi. Ayrıca Abdullah-ı Dehlevî hakkında, râfızîlerin âdetleri olduğu üzere çirkin, kaba sözler söyledi. Hâkim kalktı. Abdullah-ı Dehlevî’nin yanına geldi ve duruma anlattı. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ellerini açarak; “Yâ Rabbî, söylediklerini duydun!” dedi. Allahın takdîri ile o evde bir çocuk hâriç, hepsi kısa zamanda öldü. Çocuk da hastalandı. Anladılar ki, yaptığımız kötü iş sebebiyledir. O oğlanı Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna yolladılar. O yeri de hediye ettiler. Mevlânâ Kerâmetullah Sâhib anlattı: “Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin şerefli huzûrunda bulunduğum zamanlar, acâib ve garîb şeyler müşâhede ederdim. Bir defasında sabah namazından sonra murâkabe ve zikr zamanında, kitabı koltuğumun altına alıp, okumak niyeti ile geldim. Bakışlarını bana çevirdi ve; “Otur ve meşgûl ol” buyurdu. Büyük küstahlık edip; “Sizin huzûrunuza gelmemin sebebi, zahmet ve zorluk çekmeden öğrenmek istememdendir. Sıkıntı ve zorluk çektikten sonra her yerde mümkündür” dedim. “Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn’in hürmetine sana sıkıntısız ve zahmetsiz vereceğim, otur” buyurdu. O esnada bana teveccüh eyledi. Kendimden geçtim ve düştüm. Sanki yüreğim, göğsümden dışarı çıkmış idi. Bir zaman sonra kendime geldim. Abdullah-ı Dehlevî zikri bitirmişti. Güneş de doğmuştu. Şah Ebû Sa’îd gibi seçkin eshâbı hâlâ orada idiler. Mahcûb oldum. “Ne oldu” dediler. “Uyku bastırdı” dedim. Tebessüm ettiler.” Abdullah-ı Dehlevî, ömrünün sonlarında hastalıklardan çok güçsüz kaldı. İbâdetlerini zevkle, fakat büyük zorluklar içinde yapardı. Buyururdu ki: “Şu şiiri okuduğum zaman Allahü teâlâ, vücûduma bir güç kuvvet veriyor, gençleşiyorum: “Gerçi ihtiyârım, kalbim hasta, dermansızım, Yüzünü andıkça kuvvet gelir, gençleşirim.” Ya’nî; “Her ne kadar ihtiyâr, hasta ve mecalsiz olsam da, hakîkî ma’şûk, aşk ve şevkinin nûrlarını gösterdikçe gençleşirim.” [/toggle] [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] 1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-6, sh. 77 2) Esmâ-ül-müellifîn cild-1, sh. 490 3) Makamât-ı Mazhariyye sh. 159 4) Hadâik-ül-verdiyye sh. 209 5) İrgâm-ül-merid sh. 70 6) Adâb sh. 10 7) Behcet-üs-seniyye sh. 8 8) Hadîkat-ül-evliyâ sh. 122 9) Reşehat, zeyli sh. 72 10) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 431, 690, 701, 734, 920, 957, 979, 1081 11) Rehber Ansiklopedisi cild-1, sh. 18 [/toggle]

Abdulehad Serhendi

Hindistan – Serhend’de Hindistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üçüncü oğlu olan Muhammed Saîd Fârûkî’nin beşinci oğludur. “Hazret-i Vahdet” lakabıyla, kardeşleri arasında da “Hazret-i Meyân Gül” ismiyle meşhûr olmuştur. 1635 (H.1045) senesinde Serhend’de doğdu, 1710 (H.1122) senesinde vefât etti. Âlim ve evliyâ bir âileden gelen Abdülehad Serhendî önce babasından ilim öğrendi. Onun terbiyesinde ve sohbetinde bulunup mânevî feyzlerine kavuştu. Sonra amcası Muhammed Ma’sûm Fârûkî’nin ilim meclisinde ve sohbetinde bulunarak zâhirî ilimlerde ve tasavvufta pek yüksek derecelere kavuştu. Tefsîr, hadîs, fıkıh gibi ilimlerde ve fen ilimlerinde büyük âlim oldu. Amcası Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretleri Abdülehad Serhendî’nin tasavvuf yolunda daha yüksek derecelere kavuşması için ona kırk defâ teveccühde yâni mânevî olarak çok yardımda bulunacağına söz verdi. Muhammed Ma’sûm hazretleri otuz dört defâ teveccüh ettikten sonra vefât etti. Yeğeni Abdülehad ise, her gün amcasının kabrine gitti. Amcası, Abdülehad’ın her gelişinde Allahü teâlânın izni ile kabirden kalkarak yeğenine teveccühde bulundu ve onun yüksek mânevî derecelere kavuşması için yardımcı oldu. Yaptıklarını da bir kâğıda yazıp, onun eline verdi. Bu şekilde teveccüh adedini kırka tamamlayarak sözünü yerine getirdi. Abdülehad Serhendî hâdiseyi Muhammed Ma’sûm hazretlerinin oğullarına anlattı ve elindeki altı adet yazıyı gösterdi. Onlar babalarının bizzât kendi el yazısını görünce; “Bu büyük kerâmet ancak ona yakışır, elhak doğrudur.” dediler. Zâhirî ilimlerde ve tasavvufta yüksek derece sâhibi olan Abdülehad Serhendî hazretleri iki defâ hacca gitti. Birinci gidişinde babası Muhammed Saîd Fârûkî ve amcası Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî ile berâber bulundu. Bu gidişinde on sekiz yaşında idi. Sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîflerini de ziyâret eden Abdülehad Serhendî hazretleri Peygamber efendimizin husûsî iltifâtlarına kavuştu. Kabr-i seâdeti ziyâret ederken mazhar olduğu iltifâtlardan birisini şöyle nakletti: Peygamber efendimizin kabr-i seâdetlerini edeple ziyâret ediyordum. Üzerime güzel bir hil’at yâni elbise giydirildi ve; “Seni kardeşin ile kuvvetlendireceğiz.” buyruldu. Hac ibâdetini yapıp döndükten sonra babasının ve amcasının hizmetine devâm etti. Önce amcasının ve sonra da babasının vefâtı üzerine babasının yerine geçip talebelerine ders verdi. Bereketli sohbetleriyle onların tasavvuf yolunda ilerlemelerine vesîle oldu. İlim, fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi olan Abdülehad Serhendî hazretleri sohbetleri sırasında talebelerine buyurdu ki: Bize ve size lâzım olan; İslâmiyete uymak ve büyüklerin yolu üzere istikâmette olmaktır. Bu istikâmete, kerâmetten üstün demişlerdir. Büyüklerden biri talebelerinden birine, vazîfe verip gönderirken buyurdu ki: “Allahlık ve peygamberlik dâvâsında bulunma!” Talebe; “Bundan Allah’a sığınırım.” deyince, o büyük buyurdu ki: “Ben ne istersem, o olsun demek Allahlık, beni inkâr eden, kabûl etmeyen kâfirdir demek, peygamberlik iddiâ etmektir.” Kardeşine yaptığı nasîhatte de buyurdu ki: “Ey can kardeşim! Bu dünyâ amel yeridir. Karşılık yeri âhirettir. Ameli, işi bitirmeden ücret, karşılık istemek yersizdir. İş yapma ve amel etme bittiği gün, yapılan işin karşılığı ihsân olunacaktır.” Kötü ve zararlı kimselerle berâber bulunmanın mahzurları ile şüphelilerden sakınmak hususunda da: “Zararlı kimselerin sohbetinden, arkadaşlığından, şüpheli yiyeceklerden ve çeşitli şeyleri istemek arzularından sakınınız. Bu üç kelimenin bildirdiği mânâları iyi düşününüz.” buyurdu. Talebelerinden birisi kendisi için nasîhat isteyince ona hitâben buyurdu ki: “Azîzim, nasîhatimi can kulağı ile dinle! Allahü teâlâ hâzır ve nâzırdır. Her işini görmekte, her yaptığını bilmektedir. O hâlde bilerek, anlayarak söyle. Bilerek anlayarak dinle. Bilerek anlayarak iş yap. Bunu bilerek dur. Bunu bilerek yürü. Kısaca bugün öyle ol ki, yarın mahcûb olmayasın. Birkaç gece rahatsız ol da, sonsuz râhata kavuş.” “İyi ameli sonraya bırakıp tehir edenler helâk oldular. Sen dersin ki, yarın yaparım. Ya yarına kavuşamazsan! Yâhut kavuşur da, bu imkân, sıhhat, kuvvet ve rahatlığı bulamazsan. O zaman çok pişmân olursun. Beyt: Çalış, ibâdet et, bırak emeli, Son nefese kadar bırakma ameli. İnsan kendi başına değildir ki, istediğini yapsın, her bulduğunu alsın. Allahü teâlâ mahşer yerinde, herkese amelini gösterecektir. Hareketlerinden, hareketsizliklerinden, yaptıklarından ve söylediklerinden herkes hesap verecektir. İşin esâsını düşünmelidir. Şefkatli bir ana gibi daha ne kadar kendi üzerine titreyeceksin. Ne zamâna kadar, kıymetli cevherleri bırakıp, çocuklar gibi ceviz, kozalak peşine koşacaksın.” Ömrünü İslâmiyet’i öğrenmek, öğretmek ve kıymetli eserler yazmakla geçiren Abdülehad Serhendî hazretleri 1710 (H.1122) senesinde Serhend’de vefât etti. Orada defn edildi. Sohbetlerinde birçok âlim ve evliyâ yetiştiren Abdülehad Serhendî hazretleri birçok kitap yazdı. Babasının güzel ahlâkını ve yüksek hâllerini Letâif-i Medîne adlı bir kitapta topladı. Öteki eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Beydâvî Tefsî’rinin bâzı kısımlarına yazdığı hâşiyeler. 2) Mevedde. 3) Menşûr-üd-Dürer fî Fedâil-is-Suver. 4) Sehâif-i Tis’a, 5) Bürhân-ı Celî, 6) Bedâyi-üş-Şerâî, 7) Cennât-ı Semâniyye, 8) Sebîl-ür-Reşâd, 9) Esrâr-ül-Cumâ, 10) Risâle-i Men’i Sebâbe, 11) Şevâhid-üt-Tecdîd, 12) Hayr-ül-Kelâm, 13) Münâcât-ı Kebîr, 14) Münâcât-ı Sagîr, 15) Kısâs ber-Hak, 16) Neşr-ül-Itr, 17) Şerh-i Kelime-i Tesbîh, 18) Şerh-i Kelime-i Tehlîl, 19) Şerh-i Mektûbât-ı Müceddîdî, 20) Ensâr-ül-Fakr. KERÂMET VE MENKÎBELERİ GENÇLİK BÜYÜK NÎMETTİR Abdülehad Serhendî kendisinden nasîhat isteyen birine şu mektubu yazdı: “Azîzim! Evvelkiler çok amel etselerdi, az kabûl ederlerdi. Şimdikiler az bir şey yapsalar, çok kabûl ediyorlar. Bir gümüş verseler, bir altın verdik diyorlar. Çünkü şimdi bid’atler çoğaldı, nefsin arzuları her yerde mevcut, zulmet dalgaları ise, birbiri ardınca gelmektedir. Heybetinden öncekilerin ve sonrakilerin titrediği, cinlerin, insanların ve hayvanların dehşetinden şaşırdığı büyük korku geldi. Haşir ve neşir günü çok yaklaştı. Bir bölük Cennet’e, bir bölük Cehennem’e gitsin denecek gün geldi çattı. İşte bunları düşünüp uyanmalı, hakîkatleri gören gözleri açmalıdır. Akıllı gençlere, düşünen yaşlılara yazıklar olsun ki, gaflet pamuğunu kulaklarından çıkarmıyorlar ve gurur perdesini basîret gözlerinden uzaklaştırmıyorlar. Azîzim! Gençlik en büyük nîmettir. Elden geldiği kadar en iyi vakitleri, en iyi işlere sarf etmelidir. Kıymetli cevherleri, çocuklar gibi oyuncaklarla değişmemelidir. İstîdâd toprağınız temiz ve yüksektir. Sakın onu boş koymayın. Yâhut bozuk tohum ekmeyin.” Abdülehad Serhendî hazretlerinin hepsi âlim, fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi dört oğlu vardı. Bunlardan birincisi Şeyh Ebû Hanîfe’dir. Abdülehad Serhendî’nin vefâtından sonra beş veya altı sene onun dergâhında kalıp talebelerine ders verdi. Daha sonra ishal hastalığından vefât etti. Ebû Hanîfe’nin iki oğlundan biri olan Muhammed Zeki babasının hac için gittiği iki seferde hizmetinde bulundu. Abdülehad Serhendî hazretlerinin ikinci oğlu Şeyh Muhammed Takî olup, zâhirî ve mânevî fazîletlerle süslenmişti. Uzun müddet babasının dergâhının hizmetini görmüştür. Pekçok kimse onun vâsıtasıyla hidâyete kavuşmuştu. Babası Abdülehad Serhendî hazretleri gibi güzel şiirler söylerdi. Abdülehad Serhendî hazretlerinin üçüncü oğlu Şeyh Muhammed Murâd idi. Babasının Haremeyn’e, Mekke ve Medîne’ye yaptığı yolculuk sırasında onun hizmetini görmüştü. Onun da Şeyh Enverullah isimli bir oğlu vardı. Abdülehad Serhendî hazretlerinin dördüncü oğlu Nûr-ul-Hak idi. Zâhirî ilimlerle ve bâtınî feyzlerle süslenmişti. Abdülehad Serhendî hazretlerinin talebelerine ve sevdiklerine yazdığı mektupları, halîfelerinden Muhammed Murâd Keşmîrî toplamıştır. Mevlânâ Abdullah Cân Fârûkî tertib etmiştir. Ekserisi Farsça olup, içerisinde yüz on dokuz mektup vardır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak KAYNAKLAR 1) Gülşen-i Vahdet Mukaddimesi 2) Umdet-ül-Makâmât; s.243 3) Persian Literature; c.2, s.1257 4) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s.662 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.258 6) İslâm MeşhûrlarıAnsiklopedisi; c.1, s.26 7) Muhammed Ma’sûm Fârûkî; s.249 [/toggle]

Şeyh Mehmet Murad Efendi

Şeyh Mehmet Murad Efendi

İstanbul – Fatih çarşamba da Mesnevihane camiinde Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Mustafa Rakım Efendi

Mustafa Rakım Efendi

İstanbul – Fatih Atik Ali camii karşısında

📍 Diyarbakır
Koruk  Mahmut  Ağa

Koruk Mahmut Ağa

İstanbul – Fatih – Şehremini de Koruk Mahmutağa camii bahçesinde

📍 İstanbul
Gelibolulu Tahir Efendi

Gelibolulu Tahir Efendi

istanbul – fatih – mısır tarlası mezarlığı

📍 İstanbul
Emir Ahmed Buhari

Emir Ahmed Buhari

İstanbul – Fatih Hayatı Buharada tahminen 1443 yılında doğan Emir Ahmed Buhari hazretleri, Peygamber Efendimizin soyandan gelmesi sebebiyle Emir ve Seyyid sıfatlarıyla anıldığı gibi Buharalı oluşu nedeniyle Buhari nisbesiyle de tanınmaktadır, ilköğrenimini babası Muhammed’in yanında tamamladıktan sonra ilim tahsilinde ilerlemek amacıyla başta Semerkant olmak üzere bölgenin tanınmış ilim merkezlerine seyahatlerde bulundu. Nakşibendiyye silsilesinin on ikinci sırasında yer alan Mahmud Encirfağnevînin neslinden oluşu dikkate alındığında tasavvuf kültürüne aşina bir aileden geldiği görülmektedir. Tasavvufa Yönelişi Gençlik döneminde tasavvufa ilgisi artınca Semerkanta giderek dönemin meşhur Nakşi şeyhi Ubeydullah Ahrar’a (ö. 1490) intisap etti. Bir taraftan tasavvufi terbiyesini tamamlıyor, diğer taraftan farklı coğrafyalardan dergaha gelen derviş ve şeyhlerle tanışma imkanı buluyordu. O dönemde Anadoludan Semerkanta gelerek şeyhine bağlanan Molla Abdullah İlahî ile tanıştı. Emir Buharî, şeyhinin kendisine, gerek peygamberimizin soyundan gelmesi gerekse Encîrfağnevî’nin torunu olması hasebiyle göstermiş olduğu ikram ve saygıdan mahcup oluyor ve manevi terbiyesinde bunu bir perde olarak görüyordu. Bir gün dayanamayarak sebebini sorduğunda şeyhi “Size nasıl teveccüh ve ikramda bulunmayalım ki, sizi her gördüğümde iki ulu şahsın yüceliğini müşahede etmekteyim. Birincisi Hz. Peygamberin neslinden oluşunuz, diğeri ise Hace Mahmud’un dedeniz oluşudur” diye cevap verdi. Anadolu’ya Gelişi Molla Abdullah ilahi bir yıl sonra tasavvufi terbiyesini tamamlayıp hilafet aldığında Emir Ahmed, hem ilmî yeterliliğinden hem de manevi yapısından etkilendiği bu zatla birlikte Anadolu ya gitmek için şeyhinden izin istedi. Ubeydullah Ahrar’ın izin vermesi üzerine bütün malını ailesine bırakarak Abdullah İlahî ile birlikte Kütahyaya gitti. Şeyh İlahi, memleketi olan Simava yerleşince ona intisap etti ve yanında seyr ü sülükunu tamamlamaya çalıştı. Emir Ahmed Buharî, Nakşibendi tarikatına bağlılığını şu sözlerle dile getirmiştir: Tarîk-i Hakk’ın alası tarîk-i Nakşibendîdir Tarîk-i Nakşibendînin reisi Mir Efendi’dir Müsellem cümle illerde onun yolu ve halidir Kalan tesiri dillerde onun nush u pendidir Şu denli zahir ü batın olubdur Hocanın nakdi Görenler bir nazar onu diyeler kim o kendidir Aceb ahü-yı vahşidir gönül kimseye sayd olmaz Şikar eden hemen onu senin cezbin kemendidir Demidir şimdiden geri nazar kılsan Buhari’ye Ki ol biçare olgandan tapunun derdmendidir Hac Yolculuğu Emir Ahmed, Hac mevsimi yaklaştığında şeyhinden Hicaz bölgesine gitmek için izin istedi. Şeyhi kendisine on akçe yol harçlığı verdi ve ahırda bulunan bineklerden istediğini almasını söyledi. Akşam namazını şeyhiyle kıldıktan sonra dervişlerin sofrasından bir ekmek alarak koynuna koydu. Beraberinde bir Mushaf, bir Mesnevî ve şeyhinin verdikleriyle yola çıktı. Yolcuğu esnasında Mushafı çaldırmış, Mesnevîyi de bir kişinin ısrarı üzerine 200 akçeye hediye etmişti. Kudüse uğrayarak burada bir müddet kalan Emir Ahmed, ikamet amacıyla Mescid-i Aksanın yanındaki odalardan birine yerleşti. Bu süre zarfında vakıf imkanlarından faydalanmayı kabul etmedi ve kimseden sadaka almadan geçimini kitap istinsahı ile sağlamayı tercih etti. Maddi imkanlarının tükendiği bir sırada Cenab-ı Hakkın kendisine nasıl yardım ettiğini şu sözlerle anlatmaktadır: “Kudüs’te bulunduğum zamanlarda mescidin imamı bizi sevdiği için Kudüs medreselerinden bir oda verdi, orada kaldım. “Medrese görevlisi bize iki ekmek getirir ve odanın tayini olduğunu söylerdi. Ben vakıf ekmeği yemeyi kabul etmedim ve ihtiyacının olmadığını söyledim. Bunun üzerine “Al da başkasına ver, çünkü zengindir diye seni bu odadan atarlar” deyince ekmeleri alıp yine ona verirdim. Daha sonra hatırımdan, yazı yazma gibi bir işim olsa da ondan günde bir akçe alıp geçimimi temin etsem düşüncesi geçti. Bu esnada bir Arap odadan içeri girerek her kağıdına bir akçe karşılığında bir kitabı yazmamı istedi, kabul ettim. Kalem, divit ve kağıt getirdi. Orada olduğum müddetçe günde bir kâğıt yazıp aldığım bir akçeyi nafaka edinerek kimseden sadaka almadan zenginler gibi geçindim. Kudüs’teki ikametinin ardından Mekkeye giden Emir Ahmed, burada kaldığı dönemde çetin bir riyazet ve mücahede yolunu benimsedi. Mekke’de iken her gün yedi kere tavaf ve yedi kere say yapmaya kendi kendine söz verdi. Böylece haftada kırk dokuz tavaf ve bir o kadar say etmiş oldu. Geceleri Harem-i şerife karşı gah ayakta durduğunu gah oturarak ibadet ettiğini ve bir an bile yatıp uyumadığını söyler. Simav’a Dönüş Bir yıl sonra Abdullah İlahi hacca giden tüccarlarla haber göndererek Emir Buhari’yi Simav’a çağırdı. Şeyhinin davetini alır almaz Anadolu ya döndü ve uzun bir müddet Simav da kaldı. Bu dönemde tekkedeki işlerin yanı sıra imamlık görevini de üstlenen Emir Buharî, o günlerde yaşadıklarını şöyle dile getirmektedir: “Hz. Şeyh ile Simav’da olduğumuz zamanlar beş vakit namazda bize imamlık görevini vermişlerdi. Şeyhin bir merkep ve katırı vardı. Güneş doğduktan sonra her gün onları sürüp öğle vaktine değin dağdan odun getirirdim. Öğle namazını kıldıktan sonra sürülecek varsa çift sürer, orak vaktinde orak biçerdim. Diğer zamanlarda da sırtımda çalı-çırpı götürür, şeyhin bağ ve bahçesinin duvarına bend ederdim. İkindi namazını kıldıktan sonra ise hazretin huzuruna varırdım. Geceleri uyumadığımdan odun kesmek için dağa gittiğim zaman kuşluk vaktinde davarları otlamaları için bir müddet salıverir ve o sırada bir ağaca yaslanır uyurdum” Yaklaşık altı yıl boyunca bu görevini canla başla sürdürmüş ve şeyhinin ifadesiyle, bu süre zarfında geceleri hiç uyumayarak yatsı namazı için aldığı abdest ile sabah namazını kıldırmıştır. Bu sırada Fatih Sultan Mehmet, Abdullah İlahi’nin adını duymuş ve onu İstanbul’a davet etmişti. Ancak İstanbul’a gitmekte tereddüt gösteren Şeyh ilahi, müridi Ahmed Buharî’nin Anadolu’daki diğer şeyhleri ziyaret etme isteğini öğrenince, İstanbul’dan gelen davetleri göz önünde bulundurarak gitmesine izin verdi. Ayrıca ondan İstanbul’un dini ve tasavvufi durumunu kendisine bildirmesini de istedi. İstanbul Yolunda İstanbula ulaşan Emir Ahmed, ilk olarak daha önce adını duymuş olduğu Zeyniyye meşayıhından Şeyh Vefanın (ö. 1491) tekkesine misafir oldu: “İstanbul’a gittim, gurbet eli. Ne ben kimseyi tanıyorum ne de kimse beni. Şeyh Vefa hazretlerinin makamını sordum ve camilerine vardım. Bir köşede ikindi namazının sünnetini kıldım. Şeyh Vefa, mihrap içindeki kapıyı açarak geldi ve imamlık yaptı. Namazdan sonra dervişlerle meşgul oldu. Ben de bir yere oturup uzaktan şeyhe bakıyordum. Başımı kaldırıp şeyhin tarafına her baktığımda şeyh de başlarını kaldırıp bana bakardı. Evrad tamam olunca musafaha yapmak niyetiyle yerimden kalktım. Şeyh de yerlerinden kalkıp bana doğru geldi ve beni bağrına bastı. Bir müddet hiç konuşmadan sessizce oturdum. Dervişlere, “Kendileri misafirimizdir, ona iyi bakınız” deyip gitti. Üç gün orada kaldıktan sonra şeyhten izin alıp ayrıldım.” İstanbul’daki ziyaretlerinin sonucunda şeyhine, şehirdeki sosyal karmaşayı ima eden bir mektup yazarak, Burada gönlü rahat olan o kimsedir ki Yarin eteğine yapışmış ve bir köşeye çekilmiştir anlamındaki şiiriyle Simav’da kalmasını tavsiye etti. Sonrasında Abdullah ilahînin İstanbul’a gelmesi üzerine Emir Buharî, şeyhi ile birlikte irşad görevini sürdürdü. Ancak İstanbul’un karmaşasından sıkılan Şeyh İlahî, Vardar Yenicesine giderken yerine Emir Buhar’yi halife olarak bıraktı. Kurduğu Tekkeler Bir Nakşi şeyhi olarak önceleri Fatih Camii civarındaki evinde müritlerinin tasavvufi terbiyesi ile ilgilenen Emir Buharî, zamanla burasi yeterli olmayınca Sultan II. Bayezid’in desteği ile aynı semtte bir mescid ve tekke inşa etti. Bunu 1512 de Ayvansaray da kurulan ikinci bir tekke izledi. Bu açıdan bakıldığında Emir Ahmed Buharî, Nakşibendiliğin İstanbul da yayılmasını sağlayan sufî olarak tasavvuf tarihi kayıtlarına girmiştir. Vefatı Temmuz 1516 yılında, yetmiş üç yaşında, kuşluk vaktinden evvel vefat eden Emir Buharînin cenaze namazı, Zenbilli Ali Efendi tarafından kalabalık bir cemaat eşliğinde kıldırıldı ve Fatih’teki tekkesinin bahçesine defnolundu. Vefatından önce bütün müritleri ve sevenleriyle helalleşerek veda eden Emir Buharî, onları zühd ve takva üzere yaşamaları ve istikametten ayrılmamaları konusunda uyardı. Halifelerinden Mahmud, şeyhinin vefatı ile ilgili şu olayı kaydetmektedir: “Efendi hazretleri vefat edince mübarek bedenlerini bir çadır içinde yıkamıştık. Bir derviş su döküyordu, bir derviş de mendille devamlı benim terimi siliyordu. Hayadan tere boğulmuştum. O esnada yaşayan bir kişi gibi üç defa gözlerini açıp baktılar. Kabre indirip toprağa koyduğum zaman hemen kendileri kıbleden yana sağ taraflarına döndüler. Olaya şahid olan hafızlar gayr-ı ihtiyari salavat getirmeye başladılar.” Yine Mahmud Çelebi anlatıyor: “Mübarek mezarlarının yanında bir defne ağacı vardı, ağacın kesilmemesini, mana aleminde dört defa vasiyet etmişlerdi. Bu vasiyete bakıp galiba kabrinin üzeri örtülmesin demek istiyor diye düşündüm. Zamanla dostlar, kabrinin üzerini örtmek ve türbe yapmak istediklerinde ağacın kesilmesi gerekti. Bana danıştılar, zahiren izin vermedim ama ben gittikten sonra bildiginiz gibi yapın dedim. Gittikten sonra o ağacı kesmişler, etrafını duvar yapıp üzerini örtmüşler. Mübarek kabirleri rıhtım üzerinde ve taştan idi. Defne ağacı yeniden çıkıp büyümüştü. Taptaze ve yemyeşil uzayıp gidiyordu” Emir Ahmed Buharînin diğer tarikat şeyhleri tarafından da sevildiği ve itibar gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim o dönemde yaygın tarikatlardan biri olan Halvetiyye’nin önemli şeyhlerinden ve aynı zamanda ulemadan olan Kasım Çelebi (ö. 1518), şeyhin vefat ettiği gece ay tutulanca “Hay Emir Buharî hazretleri vefat etti” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. Emir Buharînin vefatına binaen, müritlerinden Bursa Kaplıca Medresesi müderrisi Hızır Bey Çelebi, aşağıdaki manzumeyi söylemiştir: Müşkil imiş firkati şeyhin be-gayet ah şeyh Kande gitti bilmezin ol mazharullah şeyh Bu firak ve hasrete, bu hicre ve bu hakte Gönlüme dedim ki de tarih, dedi vah şeyh Halifelerinden Lamiî Çelebi de Emir Buharînin vefatı üzerine bir manzume söylemiş ve bu manzumenin tarih içeren şu son beyti, aynı zamanda türbenin de kitabesi olarak hakkedilmiştir: Can dimağın çünkü bu sevda buharı kapladı Dil dedi tarih Ey Seyyid Buhahî ah vah HALİFELERİ Nakşibendîlik, Emir Ahmed Buharî’nin sohbet ve irşat halkasında yetişen birçok halifesi sayesinde başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yayılma imkanı bulmuştur. Halifeleri arasında özellikle Mahmud Çelebi, Hekim Çelebi, Piri Halife Hamidi ve Lamiî Çelebi ön plana çıkmıştır. 1. Mahmut Celebi Aslen Amasyalı olan Mahmut Çelebi, zahirî ilimleri tamamlamasının ardından tasavvufa yöneldi ve bir müddet Abdullah ilahînin sohbetlerinden istifade ettiyse de şeyhinin vefatının ardından Emir Buharîye intisap ederek tasavvufî terbiyesini onun yanında tamamladı. Aynı zamanda şeyhin kızı Fatma Hanımla evlenerek damadı oldu. Emir Ahmed Buharî’nin vefatından sonra da baş halife olarak Fatih’teki tekkede yerine geçti ve burada yaklaşık on altı yıl irşad vazifesini sürdürdü. Öte yandan Edirnekapıda yaptırdığı tekkenin de meşihatini üstlendi. Tekkesinde Mesnevi okuttuğu ve anlaşılmayan yerlerin tasavvufi izahlarını yaptığı nakledilir. Mahmud Çelebi, 1532 yılındaki vefatı üzerine Şeyhülislam İbn Kemal tarafından Fatih Camii’nde kıldırılan cenaze namazının ardından Edirnekapı’daki dergaha defnolunmuştur. Ulema çevresinden yetiştirdiği alimler arasında Gelibolulu Muslihuddin Mustafa Sururî ve Bursada kurduğu tekke ile Nakşîliği yaymaya çalışan Müşemmilzade Mehmet Efendi bulunmaktadır. 2. Hekim Çelebi Emir Ahmed Buhari’nin yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden biri de Hekim Çelebi diye bilinen Şeyh Mehmet b. Seyyid Ahmed’tir. Bir süre medrese tahsili gördükten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Emir Ahmed Buharî’ye intisap ederek onun gözetiminde seyr ü sülükunu tamamladı, İzmitli olan Şeyh Mehmet Efendiye tıp ilmindeki maharetinden dolayı “Hekim Çelebi”, hikmet ilmine vukufiyeti sebebiyle de “Hakim Çelebi” denildiği belirtilir. Şeyhinin vefatından sonra ilk zamanlarda tekke kurmayarak bazen İstanbul, bazen de Bursa da zahidane bir şekilde hayatını sürdürdü ve bu dönem zarfında birkaç defa hacca gitti. Müritlerinden Damat Rüstem Paşanın ısrarı üzerine Koska semtinde kendi adına kurulan tekkede 1567 yılındaki vefatına kadar irşat görevine devam etti. 3. Piri Halife Hamidi Emir Ahmed Buharînin Nakşibendîliği yaymak için Anadolu’ya gönderdiği halifelerindendir. Şeyhinden hilafet aldıktan sonra Ispartaya yerleşerek vaktinin çoğunu halkı irşat etmek için harcadı. Keramet sahibi zat olarak tanınan Pîrî Halife’nin akıl hastalarını da tedavi ettiği bilinmektedir. Halkın yanı sıra devlet adamlarının da uğrak yeri olan tekkesi, bölgede şöhret buldu. Damat Rüstem Paşa Kanunînin gazabına uğradığında Isparta’ya giderek şeyhin himmetine sığınmış ve kendisine akıl vermesini istemiştir. Piri Halife, halkın istifadesi için yaptırdığı çeşmelerden başka evine yakın bir yerde bir mescitle bir de mektep inşa etmiştir. 4. Lamiî Celebi 16. yüzyılın önemli mutasavvıf ve güçlü ediplerindendir. Bursalı olan Lamii Çelebinin asıl adı Mahmud’dur. Babasi II. Bayezid’in defterdarlarından Osman Çelebi, dedesi Nakkaşlığın Anadolu’da yayılmasında emeği geçen ve Yeşil Türbenin nakışlarını yapan Nakkaş Ali b. Ilyas Alidir. Gençliğinde zahirî ilimleri tamamlayan Lamiî Çelebi, Emir Ahmed Buharînin gözetiminde tasavvufî terbiyesini tamamladı, icazet aldıktan sonra da Bursa’ya gelerek dedesinin bina ettiği Nakkaş Ali zaviyesine yerleşti. Adı geçen tekkede irşad faaliyetlerini sürdürürken ayrıca Gülşeni şeyhi İlhamî Efendi vasıtasıyla Gülşeniyye Tarikatı’na intisap ettiği kaydedilmektedir. Nazım ve nesir olarak telif ve tercüme ettiği sayısı otuza ulaşan eserleri sayesinde başta tasavvuf muhitleri olmak üzere ilmiye ve sanat ortamında da haklı ve kalıcı bir yer edinen Lamii Çelebi ye asıl şöhret kazandıran, hiç şüphe yok ki Caminin Nefehatul-üns isimli eserini Türkçeye tercüme etmesidir. Bu sebeple Anadolu’nun Camîsi (Camî-i Rum) lakabıyla meşhur oldu. 938/1531 yılında vefat etmiş ve hizmet ettiği tekkenin hazîresine defnedilmiştir. Kaynak ; İstanbulda Buharalı Bir Derviş – Emir Ahmed Buhari , Prof. Dr. Abdurrezzak Tek , Diyanet İşleri Bakanlığı

📍 İstanbul
Şeyhülislam İbn Kemal Efendi

Şeyhülislam İbn Kemal Efendi

istanbul – fatih – mısır tarlası kabristanında Osmanlı şeyhülislamı ve tarihçisi. Asıl adı Şemseddin Ahmed’dir. Babasının adı Süleyman, dedesinin adı ise Kemal Paşa ‘dır. Şehzade Bayezid’e (II. Beyezid) lalalık yapan büyük babası Kemal Paşa’ya nispetle “Kemal Paşazade” veya “İbn-i Kemal” diye anılır. 15 Mayıs 1469’da dünyaya geldi. Doğum yeri olarak bazı kaynaklar Tokat’ı, bazıları da Edirne’yi kaydederler. İstanbul’un fethinde bulunan babası Süleyman, 1474’te Amasya, 1478’de de Tokat sancak beyliklerine tayin edilmiştir. Kemalpaşazade ‘nin annesi, İran’dan gelip Tokat’a yerleşen Fatih Sultan Mehmed dönemi kazaskerlerinden Küpelioğlu Muhyiddin Efendi’nin kızıdır. Küçük yaşta Kur’an-, Kerim’i ezberledikten sonra Amasya alimlerinden Arap dili ve edebiyatı, mantık ve Farsça öğrenimi gören Şemseddin Ahmed, askerlikle temayüz etmiş bir ailenin mensubu olarak, aile geleneğine uyarak askeriyeye intisap etmiştir. Altı bölük sipahisi olarak II. Bayezid’in seferlerine katıldı. Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa’nın maiyetinde iştirak ettiği bir sefer esnasında, Sadrazam’ın huzurunda bir toplantı yapılır. Filibe’de yapılan bu toplantıya, Filibe’de müderris olarak bulunan Molla Lütfi de katılır. Müderris, orada bulunan paşalara ve beylere hiç aldırmadan en üst tarafa geçip oturur. Bu durum İbn-i Kemal’i çok etkiler. Alimlerin devlet adamlarından daha çok itibar gördüğüne kani olur. Ve: “Ne kadar uğraşsa da askerlikte böyle bir itibar kazanamayacağını, fakat çalışarak Molla Lütfi gibi olabileceğini”düşünür. Hemen askerlikten ayrılıp ilmiye sınıfına geçmeye karar verir. Sefer bitip Edirne’ye döndükten hemen sonra kararını hayata geçirir. O sırada Edirne Darülhadis’ine tayin edilen Molla Lütfi’nin derslerine başlar. Sur’atle ilerler. Edirne’nin en meşhur müderrislerinden ders görerek tahsilini tamamlar. Bulunduğu Görevler İlk olarak Edirne’deki Taşlık Medresesi’ne müderris olarak tayin edilir. Bu arada kendisine 33.00 akça ihsan edilip Türkçe bir Osmanlı Tarihi yazmakla görevlendirilir. Arkasından sırasıyla Üsküp İshak Paşa Medresesi (1505), bir yıl sonra Edirne’deki Halebiye ve Üç Şerefeli medreseleri, İstanbul’daki Sahn-ı Seman Medresesi müderrisliklerinde bulunur. Bunlardan sonra da o tarihlerde Osmanlı Devleti’nin en büyük medreselerinden olan Edirne’deki Sultan Bayezid Medresesi müderrisliğine 1511’de tayin edilir. Şiiler hakkında yazdığı risalesinde, Şiiler’le yapılacak savaşın cihad sayılacağını belirtmesiyle şöhreti artan Kemalpaşazade Yavuz Sultan Selim’in nezdinde büyük itibar kazanmıştır. Bu yüzden Yavuz kendisini 1515’te Edirne Kadılığı’na, 1516’da da Anadolu Kazaskerliği’ne getirmiştir. İbn-i Kemal, Kazasker olarak Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine katılmıştır. Sefer dönüşünde, İbn-i Kemal ‘in atının ayağından sıçrayan çamur padişahın kaftanına isabet eder ve kaftanı kirletir. Bunun üzerine Yavuz: “Ulemanın atının ayağından sıçrayan çamurların medar-zinet ve bais-i mefharet” olacağını söyleyerek, çamurlu kaftanının, ölümünden sonra sandukası üzerine örtülmesini vasiyet eder (1517). Kemalpaşazade’nin en önemli özelliklerinden biri de Ehl-i Sünnet itikadı, inancını savunuculuğudur. Bu durumunu Kanuni (1520-1566) devrinde de sürdürür. Kanuni devrinde de büyük itibar görmüştür. Kanuni devrindeki ilk görevi 100 akçeli Edirne Darü’l-hadis’i müderrisliğidir. (1520). Bu görevde iken Kanuni’nin seferlerine de iştirak etmişti. 1522’de Edirne Sultan Bayezid Medresesi, 1524’te İstanbul Fatih Medresesi müderrisliklerine tayin edilmiş ve görevini sürdürmüştür. Şeyhulislamlığı Devrin büyük alimlerinden, şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi ‘nin vefatı üzerine, Mayıs 1526’da İbn-i Kemal şeyhülislamlığa getirilmiştir. Vefat tarihi olan 16 Nisan 1534 gününe kadar bu makamda kalmıştır. Böylece askeriyeden ayrılıp ilmiye sınıfına geçmesinin mükafatını görmüş oldu. İlmiye sınıfının en yüksek makamı olan şeyhülislamlığa yükselerek hayatını tamamladı . İlmi şahsiyetinde gösterdiği üstün liyakatten dolayı kendisi “Müftiyu’s-sakaleyn” (insanların ve cinlerin müftüsü) diye anıla gelmiştir. O’nun vefatı üzerine: “Kemal ile birlikte ilimler öldü gitti:’ diye tarih düşülmesi, onun ilmi kişiliğinin bir ifadesidir. Dönemlerinde yaşadığı (II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni) üç padişahın sevgi ve saygısını kazanan Kemalpaşazade hadis, tefsir, fıkıh, İlm-i kelam gibi dini ilimler başta olmak üzere tarih, edebiyat, felsefe, dil ve tıp alanlarında da eserler vermiş çok yönlü bir alimdir. Birçok ilme olan vukufu ve bu alanlarda verdiği eserlerle 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı ilim ve kültürünün en büyük temsilcilerinden biri olarak görülmektedir. Çok değerli alimler yetiştirmiştir. Kendisinden önceki alimleri unutturmuştur. Osmanlı alimleri arasında ilmi kudretinden dolayı kendisi “el-muallimü’l-evvel” olarak kabul edilmiştir. İlmiye mesleğine intisap ettikten sonra müderrislik, kadılık, kazaskerlik ve şeyhülislamlık makamlarını elde etmiş ve kısa sürede devamlı bir yükseliş göstermiştir. İlmi ihtisası, muhakeme ve münazara kudreti, şer’i meseleleri çözme ve fetva verme konularındaki kabiliyetinden dolayı ayrı bir şöhreti vardı . Muhyiddin İbnü’l-Arabi hakkında verdiği meşhur olumlu fetvası, Yavuz Sultan Selim üzerinde etkili olmuş, padişah Mısır dönüşünde dört ay kadar kaldığı Şam’da Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin kabrini tespit ettirerek üzerinde bir türbe, yanında bir cami ve bir de imaret yaptırmıştır. Muhyiddin ibnü’I-Arabi hazretleri 1165-1240 yılları arasında yaşamış büyük bir alim, mütefekkir ve mutasavvıftır. Ortaya attığı “Vahdet-i vücud” nazariyesi, İslam aleminde yüzyıllar boyunca çeşitli tartışmalara yol açmış ve kendisine değişik ithamlar yöneltilmiştir. İbn-i Kemal vermiş olduğu meşhur fetvasıyle onu ithamlardan kurtarmıştır. Bu meşhur fetvada İbn-i Kemal şöyle der: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Hamd, kulunu ihlaslı alimlerden ve nebi lerle resullerin varislerinden eyleyen Allah’a mahsustur. Salat, doğru yoldan sapanları ve saptıranları islah için gönderilmiş olan Muhammed (s.a.v.)’e O’nun aline, sapasağlam apaçık şeriatı tatbik etmek hususunda ciddiyet gösteren ashabınadır. Ey insanlar! Biliniz ki, en büyük şeyh, kendisine tabi olunan en kerim kişi, ariflerin kutbu ve tevhid ehlinin imamı olan, Endülüslü Muhammed b. Ali el-Arabi, kamil bir müctehid ve faziletli bir mürşidtir. Onun, insanı hayrette bırakan menkıbeleri, harikulade haller, fazıllar ve alimler katında makbul birçok talebesi vardır. Kim onu inkar ederse, şüphesiz hata etmiştir. Ve o kişi, bu inkarında ısrar ederse dalalete düşmüştür. Sultana, o kişiyi terbiye etmek ve bu inancından döndürmek vacib olur. Çünkü sultan, iyilikle emretmek ve kötülükten nehyetmekle emredilmiştir. Onun eserlerinde bazı meseleler vardır ki, keşif ve batın ehli olmayan zahir ehlinin idrak edemeyeceği gizliliktedir. Kim anlatılmak istenen manayı kavrayamazsa, Allah Teala’nın şu emrine göre, ona, bu konuda sükut etmek düşer: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Zira kulak, göz, kalb ve bütün hepsi ondan sorumlu olurlar” (İsra, 36 ). Allah doğru yola eriştirendir. Dönüş ve varış O’nadır. Bu sayfaya yazı yazan, şeriata uygun karar vermiştir. Bunu Ahmed b. Süleyman b. Kemal yazmıştır. Her şeyin sahibi yüce Allah onu affetsin:’ Kemalpaşazade birçok medreselerde görev alıp İslam hukuku alanında ders vermesi yanında kadı, kazasker ve şeyhülislam olarak uzun süre yasama ve yargı alanlarında da faaliyet göstermiş, İslam hukukunun usul ve füruuna dair çeşitli eserler kaleme almıştır. Osmanlı kanunnamelerinin hazırlanmasında etkin olmuş isimlerdendir. Yazdığı müstakil risaleler ve verdiği fetvalarla Osmanlı toplumunda birçok uygulamanın yerleşmesine öncülük etmiştir. Değişik konularda pek çok eser vermiş olan Kemalpaşazade nesir yanında nazmı da başarıyla kullanmıştır. Divanının dışındaki hemen her eserinin gerekil gördüğü kısımlarında Arapça, Farsça ve Türkçe manzumelere yer vermiştir. O şiiri, hikmetli söz olarak görür ve bir fayda sağlamasını ister. Dili sade, ifade yapısı sağlamdır. Atasözlerini ve deyimleri sıkça kullanır, cinas sanatını başarılı bir şekilde uygulamıştır. Divan şairlerinin aksine hiçbir şiirinde mahlas kullanmamıştır. Sadelik ve akıcılık özelliklerini muhafaza eden sanatkarane nesri, kendi döneminden itibaren takdir edilmiştir. Divanının yazmalarından başka yayımlanmış matbu bir nüshası da vardır. Kemalpaşazade zeki, müttakı, kinsiz, garazsız, meseleleri ferasetle değerlendiren, münazara ve münakaşadan hoşlanan, hoş sohbet ve nüktedan bir ali m. Gösterişten uzak, halkın daha iyi anlayabileceği bir üslupla eserler vermiştir. Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, felsefe, tarih, dil ve tıp gibi pek çok alanda eser vererek yalnızca devrinin değil bütün bir Osmanlı medeniyetinin en seçkin alimleri arasında yer almıştır. Vefatı Şeyhülislam Kemalpaşazade , 16 Nisan 1534’te İstanbul’da vefat etti. Kabri, Edirnekapı dışındaki Mahmud Çelebi Zaviyesi haziresindedir. Onun ölümü üzerine: “Kemal ile birlikte ilimler öldü gitti:’ diye tarih düşülmesi, onun ilmi değerini ifade etmektedir. Büyük hizmetlerde imzası bulunan ve 66 yıllık ömrü boyunca mütevazı ve sade bir hayat sergileyen Kemalpaşazade, vasiyetnamesinde cenazesinin dervişane bir şekilde kaldırılmasını ve kabri üzerine türbe yapılmayıp sadece bir taş dikilmesini istemesi de onun sade bir dini yaşayışı tercih ettiğini göstermektedir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Allah şefaatlerine nail buyursun! Amin, amin, amin. Eserleri Velud bir müellif olan Kemalpaşazade birçok alanda Türkçe, Arapça ve Farsça eserler yazmıştır. Eserlerinin sayısı konusunda kesin bir rakam vermek zordur. Kaynaklarda 179, 209, 214 ve 226 olarak değişik rakamlar verilmektedir. 1. Tevarih-i Ali Osman: Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Kanuni devrindeki Mohaç seferi sonu olan 1527’ye kadar on padişah devrini işleyen on ciltlik büyük bir eserdir. Devrin siyasi olayları ağırlıklı olarak işlenmiştir. Eserde teşkilat ve kültür tarihine ait önemli kayıtlar vardır. Osmanlı Devleti’nin hızla ilerlemesinin, gelişmesinin sebepleri üzerinde de durulmuştur. Mısır seferi, Mohaç seferi, İstanbul’un fethi ayrı ayrı bölümlerde ifade edilmiştir. 2. Divan: Münacat, na’tlar, iki kaside, mesnevi tarzında manzumeler, 400’den fazla gazel ve çok sayıda mukatta’ ile müfredden meydana gelen önemli bir eser. 3. Yusuf ile Züleyha: 7777 beyitten oluşan bir mesnevi. 4. Kaside-i Bürde Tercümesi : Meşhur Busiri hazretlerinin aynı adı taşıyan kasid esin in çevirisidir. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 İstanbul
Şair Baki

Şair Baki

İstanbul – Fatih – Edirnekapı kabristanında Lali Çeşmesi yakınında . Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Münzevir Kardeşler

Münzevir Kardeşler

İstanbul – Eyüp -Otakçıbaşı caddesinde ……

📍 İstanbul

Küçük Hüseyin Efendi

📍 İstanbul
İdris Bitlisi

İdris Bitlisi

İstanbul – Eyüp Piyerloti’de Eyüp. Gümüşsuyu Caddesi, Kerimağa sokak 8 No. lu evin bahçesinde medfundur. Şeyh Hüsameddin Ali Bitlisi’nin oğludur. Davet üzerine İstanbul’a gelmiş ve ikinci Bayezid’in iltifatına mazhar olmuştur. Yavuz Sultan Selim tarafından da hürmet görmüş, İran ve havalisinin fütuhatı esnasında kendilerinden istifade edilmiştir. Vefatında adına izafe edilen İdris köşkü ve çeşmesi denilen yerde defnedilmiştir. Hadîs-i Erbaîn ile Füsüs ve Gülşen-i Baz Şerhleri. Tefsîr-i Beyzavî ile Şerh-i Tecrid Haşiyeleri gibi eserleri vardır Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Hüseyin Sadık Efendi

Hüseyin Sadık Efendi

İstanbul – Fatih – Balat – Tahtaminare camii yanı ………….

📍 İstanbul
Çolak Hasan Dede – Eyüp

Çolak Hasan Dede – Eyüp

📍 İstanbul
Şeyh Ahmed El Cezeri

Şeyh Ahmed El Cezeri

adres

📍 Şırnak
Melik Gazi – Kırşehir

Melik Gazi – Kırşehir

📍 Kırşehir
Veysel Dede

Veysel Dede

adres

📍 Sakarya
Karıncalı Dede

Karıncalı Dede

adres

📍 Sakarya
Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi Türbesi

Ali Çelebi ve Mahmut Çelebi Türbesi

Akdağmadeni Muşalikalesi Köyü Akdağmadeni/YOZGAT …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Yozgat
Abdulvahab Gazi

Abdulvahab Gazi

adres

📍 Sivas
Yusuf Ziya Paşa Türbesi

Yusuf Ziya Paşa Türbesi

adres

📍 Malatya
Hıdır Abdal Türbesi

Hıdır Abdal Türbesi

adres

📍 Arapgir, Malatya

Koca Vaiz Baba ( Melik Sunullah )

📍 Malatya
Ahmed-i Zemçi (Horasan Baba)

Ahmed-i Zemçi (Horasan Baba)

adres

📍 Malatya
Budak Efendi Türbesi

Budak Efendi Türbesi

adres

📍 Ereğli, Konya
Adil Dede ve Pir Ömer Dede Türbesi

Adil Dede ve Pir Ömer Dede Türbesi

adres

📍 Ereğli, Konya

Melik Mehmet Gazi

adres

📍 Kayseri
Melik Gazi – Kayseri

Melik Gazi – Kayseri

adres

📍 Kayseri

Esma Hatun Türbesi

adres

📍 Kayseri
Emir Sultan – Kayseri

Emir Sultan – Kayseri

Kayseri – Emir Sultan camii

📍 Kayseri
Döner Kümbet

Döner Kümbet

adres

📍 Kayseri
Devran Dede

Devran Dede

Isparta – Eğridir’de Eğridir Kalesinin yanında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Eğridir, Isparta
Baba Sultan

Baba Sultan

Isparta – Eğridir’de Gölün kenarında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Eğridir, Isparta

Musa Dede Paşa Bayburti

📍 Erzincan
Mama Hatun Türbesi

Mama Hatun Türbesi

Erzincan – Tercan’da Mama Hatun camii yanında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Erzincan
Karacaahmet Türbesi – Uşak

Karacaahmet Türbesi – Uşak

Uşak – Ulubey ‘e Bağlı Karacaahmet köyünde … Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ulubey, Uşak
Hüseyin Gazi – Divriği

Hüseyin Gazi – Divriği

Sivas -Divriği ‘de yüksek bir tepe üzerinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Divriği, Sivas
Çandarlı İbrahim Paşa

Çandarlı İbrahim Paşa

Bursa – İznik’de Çandarlı Meydanında …….

📍 Bursa
Paşa Türbesi

Paşa Türbesi

Mersin – Erdemli’de Ayaş Belediyesi Asri mezarlığında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Erdemli, Mersin

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.