Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.867 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri
Abdülmecid Bin Şeyh Nasuh Tosyevi
Tosyalı Şeyh Hacı Mehmet Efendi
Kastamonu – Tosya – Kargı mahallesi havuzaltı sokak No:29 . Benli Sultan’nın Şeyhi , Tosyalı Hacı Mehmet Efendi Türbede Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu şeyhlerinden Tosyalı şeyh hacı Mehmet efendi yatmaktadır.1250 hicri Tosya kayıtlarına göre doğum tarihi 1208 dir.Orta boylu kır sakallı bir zattır. Türbeye abdulgaffur denmesinin nedeni Hacı Mehmet Efendinin Oğlu Abdulagaffur’un da aynı yerde yatmasıdır.Zamanın en büyük din alimlerinden biridir Hacı Mehmet Efendi.Bilgilerini insanlara yaymak adına bir çok eseri kaleme almıştır.Bunlardan en önemlisi VAKIF adındaki el yazması tefsiridir.İki ciltlik bu eserin sadece bir cildi günümüze kadar gelmiştir.Hocasının kim olduğu konusunda kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamaktadır.Hakkında çok az bilgiye ulaşabildiğimiz Hacı Mehmet Efendi yaşadığı süre içerisinde birçok öğrenci yetiştirmiştir.Bunlardan beklide en önemli olanı Benli Sultan diye bilinen Şeyh Muhyittin Efendidir.Hakkında anlatılan bir çok menkıbesi vardır.Bunlardan birkaçını sizlerle paylaşmak isterim. Her evliyanın kendine has kerametleri vardır.İşte Şeyh Hacı Mehmet Efendiye ait olduğu rivayet edilen menkıbeler: Birgün davul zurna eşliğinde düğün alayı geçiyormuş.Bu düğün alayının önünde köçekler oynuyormuş. Şeyh Hacı Mehmet Efendi bu alayı görmemek için oradan uzaklaşmaya çalışır.Acele ile başkasına ait bir ekili ekin tarlasına girer.Dervişlerine bu olayı anlatır ve ‘’ben ölünce benim sağ ayağımın kefeni çürür,mezarımdan çıkarıp beni yeniden kefenleyin’’ der. Ölümünden 7-8 sene kadar geçmiştir.Dervişlerinden birinin rüyasına girer ve ona bu vasiyetini hatırlatır.Dervişi bunu dikkate almaz ama olay birkaç defa tekrarlanınca diğer dervişlerle birlikte mezarı açarlar. Şeyh Hacı Mehmet Efendi nin vasiyetinde olduğu gibi sağ ayağının kefeni çürümüştür.Hemen kefeni değiştirirler ve yeniden Şeyh Hacı Mehmet Efendi yi gömerler. Dervişleri Şeyh Hacı Mehmet Efendiye hastalanıp ölüm döşeğine düştüğünde ‘’Sen ölürsen biz senin hasretine dayanamayız kırkına bizide kat ,bizi koynuna al ‘’ derler. Şeyh Hacı Mehmet Efendinin ölümünün kırkıncı gününde ikiside ölür. Şeyh Hacı Mehmet Efendi’nin ayak taşını onların baş taşı yaparlar ve onları buraya gömerler. Şeyh Hacı Mehmet Efendi ölümünden birkaç gün önce hasta yatağında yatarken bir hurma ister.Hurmayı yer çekirdeğini ise yutar.Karısına ise bir hurma çekirdeği yuttuğunu ölümünden sonra mezarından bir fidan biteceğini ve bunu ilkkez görenin fidanı neye benzetirse o meyveyi vereceğini söyler.Ölümünün üzerinden bir süre geçtikten sonra birgün kızı Şeyh Hacı Mehmet Efendinin mezarından göğüs hizasında bir fidan çıktığını görür.Hemen annesine seslenir:’’anne babamın mezarından bir çağla (badem) fidanı çıkmış’’. Şeyh Hacı Mehmet Efendinin eşi ise vasiyetini hatırlar.Bir süre bekledikten sonra o fidanın Şeyh Hacı Mehmet Efendinin söylediği gibi çağlaya benzetilmesinden ötürü çağla olduğu rivayet edilir. Benli Sultan Şeyh Hacı Mehmet Efendinin talebesidir.İlim tahsilini tamamlayınca’’ İrşad görevi için nereye gideyim ya şeyhim ‘’diye sorar. Şeyh Hacı Mehmet Efendi de ona ‘’bana yakın olup ziyaretçin az mı olsun,yoksa bana uzak olup ziyaretçin çok mu olsun’’ der.Benli Sultan Hazretleri de ‘’ziyaretçim bol olsun isterim ama hocam bu nasıl olabilir ki?Siz burada iken benim ziyaretçimin çok olması hiç olası değil.Siz ölünce burada kalırsınız.Beni o gideceğim köydekilerden başka kimse tanımaz ziyaretime gelmez ‘’cevabını verir. Şeyh Hacı Mehmet Efendi de’’ben Tosya’da yatacağım bana ziyarete gelenleri ben sana gönderirim’’ der. Bu gün Şeyh Hacı Mehmet Efendi nin mezarını çok az kişi bilir.Ama Benli Sultan’ı akın akın insanlar ziyaret ederler. Fotoğraflar için ; http://www.tosyalider.net/?pnum=208&pt=TÜRBELERİMİZ Hayatı için ; http://www.haber37.gen.tr/evliyadan-tosyali-haci-mehmet-efendi.html
Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi (k.s.)
Konya – Merkez – Hacı Fettah Kabristanında Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Kutbü’l-ârifin, kıdbetü’l-vasüîn Şeyh Muhammed Bahaüddin Efendi, 1250/1831 yılında Karacahisar Köyü’nde doğdu. Babası ile birlikte Hocaköy’e hicret etti ve orada babası, Memiş Efendi’nin rahle-i tedrisinde yetişti. Babasının vefatından sonra 1279/1862 yılında Konya’ya yerleşti ve burada O’nun halifesi olarak Tarikat-ı Nakşibendiye-i Halidiye kolunu yaydı ve irşadlarda bulundu. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin kızı Ayşe Hanım’la evlendi, Zeynelâbidîn, Ahmet Ziya, Rıfat ve genç yaşlarında vefat eden Nuri adında dört erkek çocuğu oldu. Kütüb-ü Sitte ve Cevami-i Hadis hafızı da olan Muhammed Bahaüddin Efendi’nin, Bâisü’l Mağfireti fî Beyan-ı Akvâli’l-Vahdeh, Âdabü’l mürîd ve İkazü’n-nâimîn ve Tenbîhü’l mukallidîn eserlerinden bazılarıdır. Nakşibendî Tarikatı’nın Anadolu’da yayılmasında büyük emeği geçmiştir. Pek çok halifesi ve müridi olan Bahaüddin Efendi, Konya’da büyük Şeyh olarak anılmış, şeriat uleması tarafından da sevilip sayılmıştır. Muhammed Bahaüddin Efendi, Bekir Sami Paşa (Paşa Dairesi) Medresesi’nde hem müderris hem de tekkenişîndir. 1883 yılında 30 talebesine Dürrü’n-naci ve Dürrü’l-muhtar, ertesi yıl da aynı sayıda talebesine aynı kitapları okutur. Müspet ilimlerle din ilimlerinin bir arada okutulmasını istemiş ve oğulları, babalarının bu düşüncesini Islah-ı Medâris’de uygulamaya çalışmışlardır. 1906 yılında Konya’da vefat eden Muhammed Bahaüddin Efendi, Hacı Fettah Kabristanı’ndaki türbesine defnedilmiştir. Türbesi, dört sütun üzerine oturmuş etrafı açık bir kubbeden ibarettir. Yanında eşi ile ikinci oğlu Rifat Efendi metfundur. Başta Hacıveyiszade Hocamız ve Fahri Efendi olmak üzere pek çok insan, Şeyh Muhammed Bahaüddin Efendi’den istifade ile ondan feyz almışlardır. Alâeddin Caddesi civarında Merkez Bankası’nın batı tarafında faaliyette bulunan, Paşa Dairesi de denilen Ebubekir Sami Paşa Medresesi’nde de uzun yıllar müderrislik yapmış ve pek çok talebe yetiştirmiştir. Hayatları üzerinde ayrıca duracağımız Ahmet Ziya, Rifat ve Zeynelabidîn Efendiler, Muhammed Bahaüddin Efendi’nin oğullarıdır. Vefatından sonra tarikatın hilafeti, oğlu Zeynelabidîn Efendi’ye intikal etmiştir. Şeyh Muhammed Bahaüddin Hazretleri’nin hayatları kabir taşı kitabelerinde özetlenir. Kabir taşı kitabesi şöyledir: Hüve’l-Bakî Sâkin-i Kabr kutbu’l-arifin Kıdvetü’l-vasılin umdet-ü ehl-i Es Sahv ve’l müttekîn Şeyh Muhammed Bahauddin Kuddise Sırrahu Hazretleri Bozkırî Memiş Efendi nâmıyla meşhur âfâk Şeyh Muhammed Kudsi kuddise sırrahu Hazretlerinin Büyük mahdumu ve halife-i mutlakası Ve Şeyh Hasan Kudsi Hazretlerinin damad-ı âlileridir. Bozkır kazasının Karacahisar Karyesinde 1247 tarihinde tevellüd Buyurup peder-i âli güherleriyle Hâce Karyesine hicret ve anda pederi Kutb-u müşârün-ileyhden ulum-u tahsil Ve tekmil-i meratib-i sulûk iderek ulûm-i Akliyye ve nakliyyede felekcâh Ve terbiye-i mürîdanda âyetün min âyetillah olmuştur. Ve 1279 senede Konya’ya hicretle tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye-i Halidiyye Üzre irşâd-ı sâlikîn Ve neşr-i envâr-ı ulûmu din ile Meşgul olup fi 22 Cemaziyelûlâ Sene 1324 fî 2 Temmuz pazar gicesi Saat bir de irtihal buyurmuştur Mettenallahii Teâlâ bi-enfasihı’l-kudsiyyeti 2 Temmuz senet-i hicriyye-i şemsiyye 1284 [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] KVS, H.1300, 1301; Arabacı, a.g.e. s. 491; Uyar, Konya Bilginleri, S 120-121, s. 41.Sural, a.g. dizi yazı, 10 Eylül 1975; İsmail Bilgili-Ahmet Çelik, a.g.e. s.57-58, 115-116; A. Osman Koçkuzu, “Bahaddin Efendi” DİA, s. 4/458. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Yusuf İbni Nebevi El İluhi (k.s)
Batman Huzur Mahallesi 501 sokakta Batman – Huzur mahallesi 501 sokakta yer alan Şeyh Yusuf İbni Nebevi türbesi 800 yıllıktır. Yöre halkı tarafından sıkça ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Seyyid Abdürrezzak El Halela (k.s.)
Mardin – Kızıltepe’de Şeyh Abdürrezzak El Halela hazretlerinin Silsile-i Şerifi Mardin ili Mazı dağı ilçesine bağlı Halîlan (Duraklı) köyünde 18-8-1895/h.1316 yılında dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Muhterem babalarının ismi Seyyid Mustafa, dedesi Seyyid Ömerdin olup Dumilan aşiretinin Kahya kolundandır. Kendileri Dört kardeşin en küçüğüdür. Seyda hazretlerinin ilk eşi Dalin köyünden Şeyh Abdullatif isminde muhterem bir zâtın kızı Ferha hanımdı. Üstad hazretlerinin bütün çocukları kendileri seyyide olan Ferha annemizdendir. Bunlardan erkeklerin isimleri: Molla Mustafa, Şeyh Selahaddin ve Molla Ma’sum. Kızların isimleri: Atiyya, Rukiye, Fatime, Ümmü Gülsüm ve Zeynep’tir. Seyda hazretleri annemiz Ferha hanımın isteği üzerine Suriye’de bulunan dul bir hanım olan Hulva annemizle evlenmişlerdir. Fakat evlendiği bu hanımının önceki eşinden oğulları vardı bu yüzden Hulva annemiz çoğu zaman Suriye’de çocuklarının yanında kalıyor bazen gelip Seyda hazretlerinin yanında üç-dört ay kalıp geri gidiyordu. Nitekim kendileri Suriye’de vefat etmişlerdir. Doğu’da yetişen Şeyh Seyyid Abdürrezzak Hazretleri, meşhur İslam âlimi, büyük bir veli, ariflerin ışığı, velîlerin önderi, İslam’ın bekçisi, Müslümanların baş tacı, İslam alimlerinin gözbebeğidir. İnsanların, itikâd, ibâdet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan insanları Allahü tealanın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Ebu ilm” de denilen büyük mürşid, alimlerin incisi velilerin otuz yedincisi, üstün bir mutasavvıf ve mütefekkir bir zâttır. Esrarı Rabbani’de denilen kendisine ilim ve hikmet verilmiş ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından kâmil olan âlim, hicri XIV. ve XV. yy’ın aydınlatıcısı, sünnetin müdafisidir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in soyundan, Halîlî köyünden, evliyanın büyüklerinden, insanları Hakka davet eden onlara doğru yolu gösterip hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i Âliyye” denilen büyük âlim, Halîlî mahlaslı, Zahiri ve batini ilimlerde kâmil, tasavvuf hallerinde kemal derecesinde büyük bir alim ve mürşid-i Kamil idi. İlim Tahsili Küçük yaşta iken ilme fazlaca heves sarmış böylece ilk tahsiline normal hocalarda başlamıştır. Gençliğinde hatta on beş yaşında insanlara ilmi yaymak ve onlara hizmet etmek, doğru yolu göstermek için seyahat ettiği sıralarda Irak’a gitmiş ve o civarda bulunan takva sahibi alimlerden ders almışlardır. Talebelik yıllarında iken anne ve babasını kaybetmiş olmasına rağmen büyük abisi ve aynı zamanda ilk hocası Seyyid Molla İbrahim’in himayesinde okumaya başlamıştır. Halîlan medresesinde müderris Molla Muhammed Zûkiden ders almış, daha sonra Mazı dağına bağlı Savaş köyüne gitmiş, orada Seyda Molla Abdulhamid Buğtiden ders okumuştur. Ondan sonra sırası ile Molla Halid Bûti, Molla Muhammed Servî, Şeyh Ahmedî, Hasan Keyfî (Şonşikli) Molla İbrahim, Seyda Şeyh Muhammed Hafid Arvâsî, Seyda-i Molla Hüseyin Küçük, Şeyh Kemal-i Hamidî, Şeyh Yahya-i Şahî, Suriye de bulunan Seyda-i Ubeydullahi Amûdî, Molla Abdullah Kuğî ve son olarak Irak’ta bulunan Mevlana Halid-i Bağdadî Hz. lerinin dergahında bulunan Seyda-i Molla Muhammed Emin ve Seyda-i Molla Abdullah’tan ders almıştır. İlminin çoğunu Irak’ta tahsil etmiştir. Zamanının meşhur alimlerinden Iraklı Şeyh Kemal’den dört sene ders almış, ancak hocasının vefatından sonra Suriye’ye geçerek Şah-ı Hazneye intisap etmiş kısa bir sürede Şeyh Ahmedü’l Haznevî’den hilafet aldığı gibi teberruken de ilim icazeti almışlardır. Hazne ve Hilafeti alışı ; Seyda Hazretleri, Hazne’ye gelmeden önce Irak’ta ilmini tamamlamış, orada müderrislik yapmıştır. Irak’ta dört sene kaldıktan sonra, Suriye’nin Kamuşluya bağlı Harab Kart köyünde dört sene Mollalık yapmıştır. Hocası Şeyh Kemal’in vefatından sonra Hazne de bulunan Şeyh Ahmed el- Haznevi’ nin yanına gitti. Teberruken bir-iki satır ondan ders okudu ve icazeti Şeyh Ahmed el- Haznevî Hazretlerinden almışlardır. İcazeti aldıktan sonra Nusaybin’e bağlı Buzgür köyüne geldi. Burada üç sene talebe yetiştirip müderrislik yaptı. Buradan Suriye’ye bağlı Gırbaviye köyüne geldi ve burada imamlık ve müderrislik yaptı. Gırbaviyedeyken zahirî ve batınî üstadı Şeyh Ahmedü’l Haznevîden kısa bir süre zarfında hilafet aldığı gibi teberrüken de ilim icazeti almışlardır. Seyda Hazretleri yüksek kabiliyeti ve bütün varlığı ile çalışıp, hocasının da lütfu ve himmeti ile kimsede görülmeyen hâllere, kemâlata ve üstünlüklere kavuştu. İfade ettiğimiz gibi Iraklı Şeyh Kemal’den dört sene ders aldıktan sonra hocasının vefatıyla Suriye’ye geçerek Şah-ı Hazneye intisap etmiş ve ondan halifelik almıştır. Seyda Hz. Halifelik aldığı anı şöyle anlatmaktadır: “Ben halifeliği aldığım zaman, abim Seyyid Molla İbrahim, oğlu –yeğenim- Seyyid Molla Abbas, Seyyid Yusuf, Haznevî’nin oğlu Şeyh Masum da hazır idi. Şeyh Ahmed-i Haznevî’nin oğlu Masum abasının içinden bir kırmızı cübbe çıkardı ve abim Molla İbrahim’e verdi. O vakit ben ağladım. Biliyordum, halifelik izniydi. Ben Şeyh Ahmed’e “Üstadım, ben bu yükü kaldıramam bu yük çok ağırdır” dedim. Bana cevaben “Molla Abdürrezzak, bir köpeğin boynuna bir ekmek taksan, bütün köpekler onun etrafında toplanır. O köpek demesin benim için toplandılar. Yalnız o ekmek için toplanırlar” dedikten sonra bizi uğurladılar. Molla Abbas anlatıyor; Seyda Hz. kısa bir müddet içinde halifeliği almış olduğundan Şeyh Ahmed el-Haznavî’nin yanında amel yapan bazı Mollalar kendi aralarında bu yabancı alim kimdir ki Şeyh Ahmed el-Haznavî ona kısa zaman da halifelik verdi, deyip ufak bir çekememezlik oldu. Bu olaydan sonra Şeyh Ahmed Haznevî(k.s) bir sohbeti sırasında o Mollalara dönerek “bu bizim Molla Abdurrezağımızdır yabancı değildir. Üstelik de çok büyük bir alimdir. Bizim onun yanında okumamız gerekirdi. Fakat ne yazık ki zaman buna müsait değildir. Allah-u Teala onun lambasını önceden doldurmuştu. Bize ise sadece tutuşturmak kaldı. Biz ise tutuşturduk” dedi. Şeyh Ahmed Haznevî’ nin yanına bazı talebeler okumak amacıyla yanına gelmişlerdi. Şeyh Ahmed onlara “sizler gidin Molla Abdurrezak’ın yanında talebe olunuz. Çünkü onun yanında bir senelik ilim okursanız yedi sene okumuş gibi faydalanırsınız” deyip onları Seyda’nın yanına gönderdi. Seyda hazretleri Dalif köyündeyken köylüler Şeyh Ahmed’e gidip tövbe alıyorlardı. Şeyh Ahmed onlara şöyle dedi. “Biz size bizden birini yolladık siz hala kendinizi yoruyorsunuz hala buraya geliyorsunuz. Molla Abdurrezak bizimdir onun yanına giderseniz bize gelmiş gibi olursunuz.” Şeyh Selahaddin (k.s) Şeyh Ahmed Haznevi (k.s)’nin Seyda hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Benim on üç halifem vardır. Manevî bakımdan en büyükleri Molla Abdürrezzak’tır”. Zira üstadda hem zâhiri-bâtınî ilim ve nûrlar öylesine neşvü nema’ bulmuştu ki Seyda Hz. memleketine gelince zâhiri ve bâtınî ilim ve nûrlarını dünyâya yaymaya, tâlibleri yetiştirmeye ve onları yükseltmeye başladı. Kısa zamanda şöhreti mıntıkaya yayılmaya başladı. Âşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Seyda Hz. Halifelikten önce ve sonra ilim tahsili ile meşgul olmuş, ömrünün sonuna kadar tedrisat yapmıştır. Bu uğur da varını yoğunu sarf etmiştir. Şeyh Ahmed vefat ettikten sonra Halid köyünde bir sene daha kalıp Türkiye’ye kendi köyü olan Halilan’a ziyaret için gelmiştir. Köylülerin büyük ısrarı üzerine köyde kalmayı kabul edmiştir. İki sene kaldıktan sonra fitne sebebiyle Suriye’ye gitmek maksadıyla ailesi ve talebesi ile yola çıkarlar. Sınır köylerinden Hışhışok’a gelir. Burada altı ay misafir olarak kaldıktan sonra Pirmir köyüne yerleşir. Burada yaklaşık on yedi sene kalır. Bu süre içerisinde talebeler yetiştirip icazetler vermiştir. Ayrıca çeşitli yerlere irşad için gitmiş, insanları Allah’a davet etmiştir. 1969-1970’de Kızıltepe’ye gelmişler ve ömürlerinin sonuna kadarda burada ikâmet etmişlerdir. Halifeleri ve İcazet Verdikleri HALİFELERİ 1) Şeyh Seyyid Selahaddin el-Halîlî (Kızıltepe) 2) Şeyh Mezher Nurşin (Bitlis) 3) Şeyh Seyyid Cemaleddin Arvasî (Van) 4) Seyda-i Molla Necmeddin el-Haznevi (Suriye) 5) Seyda-i Molla İbrahim Bellî (Kızıltepe) 6) Seyda-i Molla Bedirhan Kanisipî (Kızıltepe) 7) Seyda-i Molla Muhammed el-Bingoli (Bingol) KENDİSİNDEN İCAZET ALANLAR Suriye’de: Gırbaviye Köyünde 1) M. A. Mecit Topus 2) M. Muhammed Türk Halid Köyünde 1) M. Abdullah Buzgurî 2) M. Halil Buzgurî 3) M. Ahmed Buzgurî 4) M. Muhammed 5) M. Necmeddin Haciyî 6) M. Hüseyin Hıreçkî 7) M. Salih Piranî 8) M. Ahmed Piparî 9) M. Sıddık Herbî 10) M. Süleyman Herbî 11) M. Reşit Sorkî 12) M. Hüseyin Girdivane 13) M. Ahmed Herbî 14) M. İbrahim Delikî 15) M.Ahmed Hüseyin Mencî Türkiye’de: Halîlî Köyünde 1) M. Süleyman Peyparî 2) M. Zübeyr Arnasî 3) M. Muhammed Gırherin 4) M. Asım Hunduslî 5) M. Abbas Arnasî 6) M. Muhammed Emin Haydarî 7) M. Said Arnasî Pirmir Köyünde: 1) M. Veysi Sürgücî 2) M. Abdullah Lice 3) M. Feyat Kulpî 4) M. A. Vahid Derikî 5) M. A. Selam Bismil 6) M. A. Rahman Bismil 7) M. Ali Bingölî 8) M. Hakkı Hezroyî 9) M. Ali Arnasî 10) M. A. Rezzak Dedaşî 11) M. Muhammed Hıdır Hışhışok Köyünde: 1) M. İbrahim Bellî 2) M. Muhammed Abbasî 3) M. Muhammed Nuri Hamidî 4) M. Abdülhamit Halîlî 5) M. Vezir Silvanî Kızıltepe’de: 1) Şeyh Seyyid Selahaddin Halîlî 2) Seyda-i M. Mustafa Halîlî 3) M. M. Sait Dalinî 4) Şeyh Helef 5) Şeyh Seyfeddin El-Haznevi 6) M. Abdüllatif Rüşvanî 7) M. A. Latif Tufahî 8) M. Fadıl Halîlî 9) M. Ömer Halîlî 10) M. Ahmed Amrudî 11) M. Bedreddin Dalinî 12) M. A. Kuddüs Cemili Seyda 13) M. Yusuf Şeyh Nureddin 14) M. Hadi Küçük 15) M. Muhammed Selim Yılmaz 16) M.Mehdi Küçük 17) M.Halit Lice 18) M.Bedirhan Kanisipî 19) M.Hüseyin Arnasî 20) M.Ahmet Alkan 21) Müftü Molla Behçet 22) M.Ahmet Tuhubî 23) M.Abdurrahman-ı Derizbin 24) M. Mehmed Bağcağî 25) M. Ahmet Kanisipî 26) M. İbrahim Bağcağî Viranşehir’de: 1) Gıyasettin Bingölî 2) M.Ahmet Vaiz 3) M.Yusuf Gırherin Bingöl’de: 1) M. Halim Guldarî 2) M.Ali Rıza Müşekî [/toggle] Daha sonra Seyda hazretleri yüksek bir mutasavvıf ve kıymetli yüksek ilimlerle bezenmiş ilmiyle âmil bir zât olarak Suriye’ye geri dönmek niyetiyle Mardin Mazı Dağı Halîlî (Duraklı) köyüne gelmiştir. Fakat insanların onun ilmine ve yüksek şahsiyetlerine olan ihtiyaçlarından dolayı Suriye’ye gitmekten vazgeçmiştir. 1950’lerde Derik kazasına bağlı Tilvissim köyüne gitmiş, 1953’te eski adı ile Pirmirî -yeni adıyla Yaşar- köyüne gelmiştir. 1963’e kadar burada durduktan sonra bir yıl da Viranşehir’de bulunmuş, daha sonra tekrar Pirmir’e, 1969-1970’te Kızıltepe’ye gelmişler ve ömürlerinin sonuna kadarda burada ikâmet etmişlerdir. Vefatı 1970 yılında Kızıltepe’ye yerleşmiştir. Ömrünün geri kalan kısmını burada geçirmiş Molla Bedirhan (Seyda’nın halifesi)’in dediğine göre Seyda hazretleri vefat etmeden önce kendisini ziyarete gelen herkese bundan sonra ancak Kevser havuzu üzerinde kavuşmamız olacaktır, dediği rivayet olunmuştur. Hakikaten herkesle vedalaştıktan sonra 18-08-1980 yılı Ağustosunun Pazartesi günü saat 4-00’da hakkın rahmetine kavuşmuştur. Vefatı kendilerine adeta Cenab-ı Allah tarafından ilham olunmuştu. Vefat haberi, talebelerini ve sevenlerini çok üzüp ağlatttı. Duyulduğu her yerde gözyaşları döküldü. Hüzün ve keder sevenlerinin yüreğine bir zehirli hançer gibi saplandı. Vefatı İslam aleminde büyük bir acı uyandırdı. İlim ve irfan ehli ile halk onu kaybettiklerine günlerce yanıp ağladılar. Molla Muhammed (Şeyh Selahaddin’ in Halifesi ): Şeyh Selahaddin hazretleri (k.s) bana şöyle anlattı: Bir gün Seyda hazretleri, şu merkatın bulunduğu yerde etrafı çiçeklerle süslü olan mekanda oturuyordu. Şeyh Abdurrahman Aktepe hazretlerinin mealen şu beytini söyledi: O merkatta bilmiyorum Ne yapacağımı bilmiyorum. Elimde Allah’ın rahmetinden başka hiçbir şey kalmamıştır. Şeyh Abdurrahman o kabirde demişken, bizim üstad ise şu anda bizzât bulunduğu yere vurarak bu kabirde diyordu. Demek oluyor ki, kendisinin defin edileceği yer orası olacaktır. Yine Molla Bedirhan (Seyda’nın halifesi) anlattığına göre Merhum Seyda hazretleri Ramazan ayından önce çok sevdiği bir hocanın yanına davet edilmişti. Yemekler yenildikten sonra köy sahiplerinden birisi şöyle dedi. Üstadım bize ne zaman teşrif buyuracaksınız. Seyda hazretleri şöyle buyurdular: “Bundan sonra artık hiçbir yere gitmeyeceğim.” Hakikaten ondan sonra hiçbir yere gitmeden vefat etti. Seyda Hz.leri vefatına kısa bir zaman kaldığında şöyle bir mesele anlattı: Şeyh Ebel Kasım Kuşeyrî 84 yaşına bastığı zaman bir talebesine “çarşıya git 84 yaşında bir köle bul, onu satın al ve sonrada onu azad et” dedi. Talebe çarşıya gidip 84 yaşında köle aramaya başladı. Fakat bu yaşta bir köle bulamadan döndü. Talebesi Şeyh Ebel Kasım Kuşeyrî’ye “efendim 84 yaşında bir köle bulamadım. Zira köleler 60 yaşında kendiliğinden azad edilirmiş” dedi. Bunun üzerine Şeyh Ebel Kasım: “Ya Rabbi! Köleler dahi 60 yaşında kendiliğinden azad ediliyor. Oysa sen bizi affetmiş misin acaba” der. Şeyh Ebel Kasım Kuşeyrî geceleyin uykuya daldığı bir sırada rüyasında ona şöyle bir ses gelir: “Ya Şeyh Ebel Kasım seni affettik.” Bu hadise üzerinden birkaç gün geçtikten sonra Şeyh Ebel Kasım Kuşeyrî vefat etti. Seyda Hz.leri bu olayı anlatmakla kendi yaşını ve vefatının yakın olduğunu söylemek istiyordu. Ve gerçektende Seyda Hz.leri 84 yaşında vefat ederek Hakkın rahmetine kavuşmuşlardır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyit Abdülkerim Türbesi
Van – Bahçesaray’da Abdülkadir Geylani hazretlerinin torunudur. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Feqiye Teyran Türbesi
Van – Bahçesaray’da Feqîyê Teyran veya Fakî-yi Tayran (1590 – 1660), asıl adı Muhamed olan Osmanlı Kürt şair, masal ve destan yazarı. En önemli eseri Hespê Reş’tir (Kara At). Bu eser 1965’te Moskova’da Kürtçe-Rusça olarak yayınlandı. Döneminde Van Eyaleti’ne bağlı Müküs’de (şimdilerde Van’a bağlı Bahçesaray ilçesi) doğdu. Medrese eğitimi alan Teyran’a Feqîyê ismi, ilimden/talebe kelimesinden; Teyr/kuş ise (Mantık et-Tayr) adlı eserden gelir. Bu, Ferîdüddîn-i Attâr’ın çokça bilinen eseridir. Anlamı; “Kuşların konuşması”dır. En çok bilinen ismi Feqiyê Teyra(n) olmakla beraber şiirlerinde; Feqê Têra, Feqîyê Gerok, Meksî, Xoce, Mîr Mihê, Mîm û Hê gibi isimler kullandığı saptanmıştır. “… kelime manası olarak kuşların hocası, üstadı manasına gelen bu kelime, evvel zaman kürt şairlerinden, dengbejlerinden birininn mahlasıdır aynı zamanda.. yaşar kemal in karıncanın su içtiği isimli romanın sekizinci bölümünde masalsı bir şekilde anllattıgı öyküden aktarabilecegim kadarıyla; feqiye teyran aslında bir kürt emirinin oğludur.. nufuz sahibi olmayı, emirlik yapmayı bir kenara iterek hayatını efsanevi bir kuşu görmeye adamıstır.. yıllarca mezopotamya da ayak basmadık yer bırakmaz.. ziyaret etmediği köy, kuşu bulmak için sorulmadık denbej bırakmaz yörede.. herkes bu anka kuşu hakkında bildiklerini söyler; birçok insan bu kuşu bulmak adına yola çıkmış, harap olmuş, kayıplara karışmıştır.. herkes en iyi dileklerini feqiye sunarak azık verir, giyit verir, yatacak yer verir, ardından iyi dilek ederler.. feqi yıllarca bu kuşu bulmak adına gezinir, görülmedik kuş bırakmaz mezopotamya’da.. günlerden bir gün mavi bir kuş görür.. her yer maviye kesilir.. sonra apak bir kuş daha görür.. bu kuş başının etrafında üç kez dolaşır.. halka çizer, gözden kaybolur.. ışıl ışıl parlayan, gözleri kör eden kuşları bulur, heybesine alır.. bu kuşlar feqiyi kör etmezler, feqi nin içini ışıkla doldururlar.. mutluluk olur taşar feqi nin yüreği.. insanüstü sabrı sayesinde kuşların akına vakıf olur.. onları anlar, hisseder ve arkadaş olur kuşlarla.. sonunda anka kuşunun sesini duyar.. öyle bir sestir ki, taş kesilir feqi.. yüreği dolar.. hayatında böyle ses duymamıştır.. ancak güneş doğarken duyulabilen kuşun sesini duymaya vakıf olur.. bu ermişlik mertebesi sonrasında dengbej olur, kaval ve saz aranır.. bagdat da aradıgını bulur.. gösterişsiz bir kaval kendisine layık bulunur.. bu sıralarda unü,şöhreti tüm mezopotamya da duyulmuştur.. her gittiği yerde dengbej feqiye teyran diye bilinir.. kaval ile anka kuşunun sesinin etkisiyle dolan yüreği duyulmamış besteler çalar.. dinleyenler put kesilir, kımıldayamaz adeta büyülenirler.. yıllar sonra babasının konağına döner feqiye teyran.. mezopotaya da adını duyan herkes kendisini dinlemeye gelir.. yıllarca feqiye teyran ın stranları söylenir, çalınır bu yörede.. bu sırada kendisi hırka giymiş, kemale ermiş, sakal uzatmış, nurlanmıştır.. ve sonunda ölüm vakti gelmiştir feqiye teyran için de.. yeryuzunde ne kadar kuş varsa toplanır feqiye teyran olmeden önce.. sonunda kimsenin bakamadığı, ışıldamaktan bembetaz kesmiş bir kuş feqinin yanına gelir.. üç kez başının etrafında döner ve halka yapar.. feqi teyran sonunda hakkın rahmetine kavuşur.. derler ki şu kürre-i arzda kuşların diline vakıf olmuş bir hz süleyman vardır bir de faqiye teyran. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Takıyeddin Norşini (k.s.)
Bitlis – Güroymak – Norşin ( Nurtepe) köyünde Şeyh Takıyuddin Norşini hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Takiyeddin Norşini hazretleri ; Şeyh Molla Fethullah’ın oğlu ve Şeyh Muhammed Dıyaeddin Hazret (k.s) torunudur. Doğum tarihi tam olarak bilinmiyor. Fakat Hazret (k.s)’in vefatında on iki yaşlarındaydı. İlk tevbesini Hazret (k.s)’den almıştır. Hazret (k.s) hayatta iken Hazret (k.s)’den, babası Şeyh Fethullah’dan ve ağabeyisi Molla Cemaleddin’den ders alırdı. İlk cuma Molla Fethullah, ikinci cuma Hazret (k.s), üçüncü cuma Molla Fethullah (k.s)’ın oğlu Molla Cemaleddin vefat etti. Bu üç Mübareğin de onbeş gün içerisinde vefat etmelerinden sonra Seyda ailesinin bütün çocukları yetim kaldılar. Fakat Hazret (k.s) onlara büyük bir miras birakmıştı. Bu miras ; 16 halife ve sayısı belli olmayan çoklukta ki alimlerdi. Bu halife ve ulemalar Seyda ailesinin çocuklarına sahib çıktıkları gibi, müritlerede manevi destek veriyorlardı. Hazret (k.s)’in vefatından sonra amcası sayılan Şeyh Masum onlara dediki ; – ” Yeterki okuyun sizden hiç bir iş yada çalışma istemiyorum.” Onlarda hiç zamanlarını boşa harcamadan okudular. Akabinde her biri birer büyük alimler oldular. Bunlar ; 1- Şeyh Takiyeddin (k.s) 2- Şeyh Taha (k.s) – Şehid Şeyh Muhammed Said (k.s)’in oğlu. 3- Şeyh Maşuk (k.s)- Şeyh Masum (k.s)’un oğlu. 4- Şeyh Nasır (k.s) – Şeyh Molla Fethullah (k.s)’ın oğlu. Bu Mübarekler, tasavvuf derslerini Mele-i Mezin Şeyh Muhammed Emin (k.s) yanında çalışıyorlardı. Şeyh Takiyeddin (k.s) ilminin büyük bölümünü Seyda Şeyh Muhammed Baki (k.s) yanında okudu ve ondan ilmi icazet aldı. Hazret’in k.s vefatından sonra Norşinde irşad faaliyetlerini devam ettiren Şeyh Muhammed Emin Kursinci Mele-i Mezin (k.s)’in vefatından sonra, Şeyh Alaeddin Verkanisi’nin (k.s) yanında tasavuf derslerine devam etti. Onaltı seneye yakın bir zamana kadar, Şeyh Alaeddin (k.s)’in yanında süluk’a devam etti. Bütün kış boyunca Oğin’de kaldı. Şeyhan ve Balekan’lılar gelip onu Norşin’den Oğin’e götürürledi. Arada bir Şeyh Alaaddin (k.s)’den izin alıp onu köyüne götürürlerdi. Bazen Şeyh Alaaddin (k.s) ona bir kaç gün izin verirdi. Şeyhan ve Balekan’lılar gelip onu tekrar Oğin’e geri götürürlerdi. Onaltı seneye yakın böyle devam etti. Şeyh Alaaddin (k.s)’in vefatından önce. Şeyh Alaaddin (k.s)’in zevcesi ; – ” Sen niye Şeyh Takiyeddin (k.s)’e hilafet vermıyorsun ? O uzun zamandır burda Seyda ailesinin ona ihtiyaçları var.” Şeyh Alaaddin (k.s)’ şöyle cevap verir ; – ” Evet doğru. Uzun zamandır burada süluk yapıyor. O şimdi ki şeyhlerden çok daha iyi yetişmiş bir durumdadır. Ben istiyorum ki Seyda-i Taği (k.s) ve Hazret (k.s) gibi olsun. Bu sebeb ile kendisini bekletiyorum.” Şeyh Alaaddin (k.s)’in ömru ona hilafet vermeye yetmedi. Ölüm şerbetini içti. (Hakk’a kavuştu) Şeyh Alaaddin (k.s)’in vefatından sonra. Şeyh Alaaddin (k.s)’in oğulları Şeyh Mazhar (k.s), Şeyh Halid (k.s) ve Şeyh Asım (k.s)’a ; – ” Sizler nereye gidersenız, ben de oraya giderım. ” Diyerek onlara bağlılığını gösterdi. Bunlar büyük ve olgun bir grup idiler. Hazret (k.s)in işaretlerini araştırdılar. Hazret (k.s)’in şeyh Alaaddin (k.s)’e ; – ” Sen büyük emek vereceksin. ” Şeyh Mahmud-i Karaköy (k.s)’e ; – ” Sonu sende olacak.” Sözünden yola çıkarak, hep beraber Şeyh Mahmud-i karaköy (k.s)’e gittiler. Şeyh Alaaddin (k.s)’in üç oğlu, Şeyh Takiyeddin (k.s), Şeyh Cüneyd (k.s) (Şeyh Mahmud-i Zokaydinin k.s oğlu) ve beraberlerinde çok sayıda alimlerle birlikte yola çıkarak Suriye – Haseki’ye bağli Tililon köyüne gittiler. Şeyh Mahmud (k.s) Şeyh Alaaddin (k.s)’in taziyesini yapar. – ” Keşke ben ondan üç sene önce vefat etseydim.” Der. (burada ilk kerametini gosterir. Gerçekten Şeyh Mahmud (k.s) Şeyh Alaadin (k.s)’den üç sene sonra vefat eder) Bu Alimler tekrar Şeyh Alaaddin (k.s)’in yanında seyri sulükleri kaldıkları yerden Şeyh Mahmud’un (k.s) yanında amele başlarlar. Şeyh Mahmud (k.s) onların herşeylerinin tamamlandıklarını görür. Aynı sene Şeyh Asım (k.s)’ın dışında, Onların hepsine hilafet verir. Önce Şeyh Takiyeddin (k.s)’e hilafet verir. Bunun üzerine biri sorar ; – ” Kurban Şeyh Takiyeddin (k.s)’e Hazret (k.s)’in torunu olduğu içinmi önce ona halifelik verdin ? Yoksa onu kamil mi gördün? Şeyh Mahmud (k.s) ; – ” Vallahi onu çok kamil gördüğüm için verdim. Zaten Şeyh Alaaddin (k.s), bana şefkat gostermiş. Herşeylerini tamamlamıştı. Sadece beni bu hayırdan mahrum birakmamak için onu bana verdi.” Şeyh Asım rivayet ediyor ; – ” Şeyh Takiyeddin letaifleri o kadar çok zikir yapıyordu ki, uykusu hiç gelmiyordu. Çok büyük bir alim olarak yetişti.” O kış mevsimini Tililon’da geçirdikten sonra Şeyh Mahmud (k.s) ; – ” Git irşad et.”dedi. Norşin bölgesi susamış uzun zamandır onu bekliyorlardı. Döner dönmez irşada başladı. İlk tevecühünü Xask köyünde yaptı. (Norşine yakın bir köy) Sonra köy köy dolaştı. Tarikat verdi, teveccüh yaptı. Bütün kış köylerde irşat yapıyordu. Bu bölgeler de tarikat almayan çok az kişi kaldı. Aynı zaman da talebelere de ders veriyordu. Norşin medresesinde, Onun derslerinin bereketli olduğu çok meşhurdu. Herkes onun yanın da okumak ve onun talebesi olmak istiyordu. Talebeler ; – ” Bir ders bile bizim için çok onemli ” Derlerdi. O donemde yetişen büyük ulemalar onun talebesiydi. (Molla Sadreddin Yüksel gibi zatlar.) Onun Özelliklerini gören herkes onu çok severdi. Birde onun mutevaziliği meşhurdu. Şeyh Abdulğani El-Haznevi’nin de (k.s) kayınpederidir. Şeyh Takiyeddin (k.s)’in vefat tarihi ; 6 Haziran 1967 ŞEYH TAKİYEDDİN (K.S)’E DAİR MENKIBELER Şeyh Takyedin (k.s) küçükken, Hazret (k.s)’in odasında uyurdu. Kendileri Hazret (k.s)’den şöyle bahis ederlerdi. – ” Birgün. Ben daha küçüktüm. Hazret (k.s) ; fecir vaktinden önce teheccüt namazı kıldıktan sonra. Yüce Allah (c.c)’a haykırışla yalvardı. Fakat nasıl yalvarıyor. O sırada hanımı namazı bitirirken sonra, hanımının paçasını tutup, yüce Allah (c.c)’a şöyle yalvardı. ” Ey Allah (c.c)’ım bilirsin.” Bir kişi bir kişiye karşı suç işlediği zaman. Hanımıyla o kişinin evine gider. ” Namusumla beraber sana geldım. Bunun hatırı için beni af et. ” Derdi. O kişi de ne kadar suçlu olsa dahi. Hanımıyla kendini o kişiye teslim etmesi o kişinin af edilmesine sebep oluyordu. Ve hazret şoyle devam etti. ” Ey Allah (c.c)’ım ben namusumla kendimi sana attım. Beni af et.” Şeyh Takiyeddin (k.s) diyor ; ” Ben on yaşindaydım. Hazret (k.s)’in bu haykirişi sonrası, birden şiddetli deprem gibi bir şey hissetım. Sanki arş yere inecek. Ben çok korktum, yatakların bulunduğu yere saklandım. Sessizlik olunca. Hazret (k.s)’in hanımı ; ” Oğlum nerde ? Onu korkuttun.” Beni aramaya başladılar. O zaman ben yatakların bulunduğu yerden çiktım.” ” Ben Hazret (k.s)’in bu haykırışından göklerin titrediğini fark ettim. ” Şeyh Takiyeddin (k.s) 1968 yılında vefat etmiştir. Kabri Norşinde markad’ta Seyda ailesi kabristanlığındadır. ŞEYH TAKİYEDDİN (K.S)’İN HALİFELERİ 1- Şeyh Asım (k.s) – Şeyh Alaaddin (k.s)’in oğlu. 2- Şeyh Molla Muhammed Çılğori (k.s) – Balekan’lı. 3- Şeyh Molla Abdulbari Ğavaşi (k.s) 4- Şeyh Molla Tayfur Diyarbekri (k.s) [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=1596068340459609&id=815355828530868 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Seyyid Muhammed Nurani Erol (k.s.)
Şeyh Ali Arınci (k.s.)
Siirt – Baykan – Arınç Köyü (Çamtaşı köyü) Şeyh Ali Arınci hazretlerinin Silsile-i Şerifi Siirt bölgesinde son dönemde yaşamış önemli alim ve ariflerinden biri olan Şeyh Ali Arınci, 1916 yılında Siirt’in Baykan ilçesinin Arınç köyünde doğmuştur. Babasının adı Molla Ömer, annesinin adı Halime Hatun’dur. Babası Molla Ömer Efendi, Norşin Dergahı şeyhlerinden Muhammed Ziyauddin’in (o. 1924) dervişlerindendi. Şeyh Ali Arınci, tahsil hayatına Kur’an dersiyle birlikte babasının yanında başlamıştır. Bir süre sonra yine Arınc köyünden Şeyh Ahmed Haznevi’nin halifelerinden Molla Muhammed Reşid’in (ö. 1977) yanında medrese tahsilini sürdürmüştür. Bunun haricinde Molla Şefik, Molla İbrahim ve Şeyh Muhammed Arbovi gibi alimlerden de ders almıştır. Ozellikle Şeyh Muhammed Arbovi’nin yanında uzun süre okumuştur. Bu tahsil hayatından sonra ilk olarak bir süre Arınç köyüne 3 km. mesafede bulunan Millo (Günbuldu) köyüne geçerek fahri imamlık yapmış ve orada köyün çocuklarına medrese usulüne göre ders vermiştir. Millo köyünde yaklaşık 3 yıl gorev yaptıktan sonra Bitlis’e bağlı Kermate (Alanici) köyünde imamlık yapmaya başlamıştır. Şeyh Ali Arınci, Kermate köyünde görev yaptığı yıllarda Şeyh Abdulhakim Bilvanisi ile tanışmış ve onun yanında medrese derslerini tamamlamıştır. Bu yıllarda Abdulhakim Bilvanisi, Şeyhi Ahmed Haznevi’yi ziyaret etmek icin Kamışlı yakınlarında bulunan Hazne’ye giderken Ali Arınci’ye beraber gitmeyi ve ona intisab etmesini teklif etmiştir. Ali Arınci, bu ziyaret icin imkanı olmadığını belirtmiş ve “Selamlarımızı iletin eğer beni müridliğe kabul ederse ben zaten kabul ediyorum” demiştir. Böyle bir uygulamanın olmadığını söyleyen Abdulhakim Bilvanisi, Hazne’ye gitmiş ve ziyaretini yapmıştır. Rivayete göre döneceği zaman Şeyh Ahmed Haznevi, Abdulhakim Bilvanisi’ye “Molla Ali sana bir şey söylemedi mi?” diye sorduğunda, o da aralarında geçen konuşmayı anlatmıştır. Bunun uzerine Şeyh Ahmed Haznevi, “Ben onu müridliğe kabul ettim” demiştir. Abdulhakim Bilvanisi, döndükten sonra bu olayı Ali Arınci’ye anlatmıştır. 1950 yılında Şeyh Ahmed Haznevi’nin vefatı uzerine aynı yıl 33 veya 34 yaşında iken Abdulhakim Bilvanisi’ye intisap etmiştir. Bu sürede zaman zaman Bilvanis köyüne gitmiş ve orada belli süre kalmıştır. Sekiz yıl süren seyr u suluktan sonra 1958 yılında Abduhakim Bilvanisi kendisine hilafet vermiştir. Abdulhakim Bilvanisi, halifesi Ali Arınci’yi önce Van bölgesinde irşad faaliyetleri yürütmekle görevlendirmiştir. O da ozellikle bahar mevsiminden sonra Van’ın ilçelerinde ve köylerinde yanında bulunan muridleriyle birlikte aylarca dolaşarak kendisine verilen görevi yerine getirmiştir. Şeyh Ali Arınci, 1954 yılında şeyhi Abdulhakim Bilvanisi’nin ve bazı muridlerinin de bulunduğu kalabalık bir grup ile İskenderun’dan Cidde’ye deniz yoluyla giderek Hac vazifesini ifa etmiştir. Şeyhinin vefatına kadar yalnız onun verdiği vazifeleri yaptırmıştır. 25 Mayıs 1972 tarihinde şeyhinin vefatından sonra, 1974 yılında Millo yakınlarındaki Tılfakir mevkiindeki araziyi satın alarak buraya kerpiçten bir mescid, medrese ve dergah yaptırmıştır. Ardından doğu istikametinde ailesinin kalacağı bir ev ile dergaha gelenlerin kalacağı misafirhaneler eklemiştir. Şeyh Ali Arınci vefatına kadar on yıl bu dergahta irşad faaliyetlerini sürdürmüştür. Günümüzde medrese ve dergah daha da genişlemiş durumdadır. Dergah gunumuzde faal durumdadır ve her gün ikindi namazından sonra toplu olarak hatme-i hacegan yapılmaktadır. Büyük şehirlerde ise genellikle hafta içi iki gun yatsı namazından sonra, cumartesi gunleri ise ikindi namazından sonra hatme-i hacegan yapılmaktadır. Şeyh Ali Arınci, medreseden mezun ederek cok sayıda talebeye icazet vermiştir. Çok sayıda muridi olmasına ve seyr u suluklarını tamamlamalarına rağmen yalnız bir kişiye hilafet vermiştir. O da kendi şeyhi Abdulhakim Bilvanisi’nin büyük oğlu Muhammed Nurani Erol’dur. . Şeyh Ali Arınci, 24 Temmuz 1984 tarihinde, 68 yaşında Diyarbakır’da tedavi gördükten sonra Siirt’e dönüşünde yolda vefat etmiştir. Kabri şerifi Arınç köyünde, Tılfakir denilen mevkidedir. Talebesi M. Akif İnan, şeyhinin vefatı üzerine 1984 yılında yazdığı Arzıhal isimli bir şiirde kendi halini şöyle dile getirir ; Sen öte bahçede açalı gülüm Bütün bülbülleri yandı içimin Dağıldı eczası sesin ahengin Güzelin lezzetin rengin biçimin Öpüp kokladığım ellerin gülüm Hayat ırmağıydı fidanlarıma Açardı yolumu anahtar sesin Gözlerin guneşti zamanlarıma Bir yetim çocuktur günlerim gülüm Seslerim kırıktır yatağım zindan Ne olursun tez elden beni de çağır Al götür yanına sevdiğim aman [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Şeyh Ali Arınci ve Arınç/Tılfakir Dergahı , İbrahim Baz , Şırnak Ünicersitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi , 2016/2 yıl 7 Cilt :VII [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Hasan Bağdadi – Siirt
Siirt – Kurtalan – Badeye ( Ballıkaya ) köyü. …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Sevinç Türbesi
Batman – Hasankeyf – Uzundere köyü kale arkasında. Hasankeyf Uzundere bölgesi kale arkası. Sevgi vadisinde büyük bir Ermiş. Şeyx Sevinç iki büyük kayalık arasında mütevazi bir türbe. Perşembe ve cuma günleri su ile dolan bir kuyu. İnsanların manevi bir huzur bulduğu Allah dostu bir evliya. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Halil Becirmani (k.s.)
Mardin – Dargeçit – Deywan köyü (Sümer) Seyda Halil Becirmani hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Halil Becirmani hazretleri’nin oğlu Şeyh M. Beşir Aksoy’un anlatımı ile Şeyh Halil Becirmani hazretlerinin hayatı ; Babam Şeyh Halil, Batman’a bağlı olan Bilaxşe Köyünde dünyaya geldi. Biz aslen Bêcirman’lıyız. Bu köy seyyidlerin yaşadığı en meşhur köylerdendir. Bu köye ilk gelen dedemiz Seyyid Bilal’dır. Seyyid Bilal, Moğollar tarafından Abbasî Halifeliğinin yıkıldığı dönemde, takriben Miladi 1258 tarihinde İslam âlemindeki çalkantıdan dolayı Bağdat’tan hicret edip Bêcirman Köyüne yerleşmiştir. Cizre, Mardin, Siirt ve civarındaki birçok seyyidin soyu Seyyid Bilal vasıtasıyla Hz. Resulullah’a dayanır. Bunun dışında Arnas Seyyidleri gibi birkaç seyyid ailesi daha vardır. Fakat bunlar içerisinde Seyyid Bilal’ın soyundan gelen Bêcirman (Kürtçe “vergisiz” anlamına gelmektedir. Cumhuriyetten sonra köyün adı “vergili” olarak değiştirilmiştir.) seyyidleri bölgede daha yaygındırlar. Seydayê Şeyh Halil, 1916 yılında Gerçüş’ün Bilaxşe Köyünde doğmuş, ilk olarak babası Şeyh İbrahim’in yanında ilim tahsiline başlamıştır. Dedem Şeyh İbrahim bölgenin tanınan bir âlimiydi. Fıkıh ve astronomi alanındaki ilmi çok meşhurdu. Bunun yanında diğer ilimlere de ciddi vukufiyeti vardı. Şeyh Ahmed Haznevi, Şeyh İbrahim’in yanında uzun bir müddet ilim tahsil etmişti. Rahmetli babam Şeyh Halil, “Kavli Ahmed” isimli kitaba kadar dedemin yanında okumuştur. 18 yaşlarındayken dedem vefat etmiş, bu sıralar Serdêf Köyünde imamlık yapmaya başlamış, Cizreli Şeyh Seyda, bu köyü ziyaret ederken babamla tanışmış, babamın Şeyh İbrahim’in oğlu olduğunu öğrenip onun kişiliğini beğenmiş ve Cizre’ye gelip ilim tahsilini tamamlamasını istemiştir. O sıralar evli ve çocuk sahibi olan babam Şeyh Halil, Cizre’ye gitmiş ve burada ilim tahsilini tamamlamıştır. Oradayken Şeyh Seyda, Molla Abdullah, Molla Süleyman ve Cizre müftüsü Molla Mahmud gibi âlimlerden dersler almış ve Şeyh Seyda’dan icazetini almıştır. Şeyh Seyda, Şeyh Halil’e ilim icazeti verdikten bir sene sonra 1953 yılında ona tasavvuf icazetini de vermiştir. Şeyh Halil burada ilmini ikmal ettikten sonra tekrar Serdêf Köyüne dönmüş, kısa bir müddet sonra da Dargeçit’e bağlı Dêyvan (şimdiki adıyla Sümer beldesi) Köyüne yerleşmiştir. Şeyh Halil Dêyvan Köyüne yerleştikten sonra bir cami, yanına da medrese inşa ettirmiş, bir yandan camide halka vaaz ve nasihat vermekle meşgul olurken diğer yandan medresede talebe yetiştirmiştir. İslami ilimlere vukufiyeti ve Şeyh Seyda’nın halifesi olması hasebiyle kısa zamanda etrafı insanlarla dolmuş, medresesi ilim talebelerinin rağbet ettiği mekân haline gelmiştir. Bölgedeki insanların bir sıkıntısı olduğunda Şeyh Halil’e müracaat ederler, Şeyh Halil onların sıkıntıları ile ilgilenir, çözüm bulmaya çalışırdı. Aşiretler arası yaptığı sulhlar çok meşhurdu. Birçok kere iki kabile arasında bir öldürme vakası olduğunda daha ölünün cenazesi defnedilmeden Şeyh Halil iki kabileyi barıştırmıştı. Şeyh Halil’in güzel bir ikna kabiliyeti ve hoş sohbeti vardı. Dolayısıyla halkı çabuk etkilerdi. Onun yaptığı bu sulhlar daha sonra bölgenin her tarafına yayılmış, Ğarzan, Botan, Serhad bölgelerinden aşiretler sulh için babamın yanına gelmeye başlamıştı. Şeyh Halil’in cömertliği de meşhur idi. “Tor” diye isimlendirilen o bölgede Şeyh Halil’in evinde yemek yemeyen insan hemen hemen yok idi. Hatta Batman, Cizre, Siirt, Bitlis gibi yerlerden ilimle uğraşan müderrisler, tasavvuf şeyhleri, köy ve şehirlerde yaşayan insanlar sık sık babamın ziyaretine gelirler, onun yemeğini yerler, sohbetinde bulunurlardı. Divanı her zaman insanlarla doluydu. “Şeyh Halil’in hem sohbeti hoş, hem de yemekleri hoştur.” sözü halkın dilinde dolaşırdı. Şeyh Halil’in yaşadığı bölge, toplumsal sorunların çok yaşandığı bir yer idi. Seyda, sohbetlerinde, sulh yapmak için gittiği köylerde halkı sükûnete davet ediyor, onlara İslami yaşantının güzelliğini anlatıyor, çalışmalarının etkisi, toplumda herkes tarafından hissediliyordu. Onun yaptığı bu faaliyetler Midyat’taki kilise papazları tarafından dahi çoğu zaman takdir edilmişti. Çünkü onlar da halk arasındaki bu sorunlardan zarar görüyorlardı. Hatta Seyda vefat ettiğinde taziyesine çevredeki Süryaniler ve Papazlar da gelmişlerdi. Seyda, halkın sorunları ile ilgilenip irşad çalışmalarında bulunmaktan dolayı çok istediği halde kitap telifi yapamamıştı. Medresesindeki ilim tahsiliyle de son zamanlar ilgilenememiş bütün zamanını halkın sorunlarıyla ilgilenip, irşad faaliyetlerine ayırmış, İslam davetçisi olarak hayatı sürdürmüştü. Ağrılı Şeyh Muhammed, Şeyh Reşidê Mivêlê, Molla Muhammedê Bêcirmanî (Molla Mizgin) gibi birçok âlim Şeyh Halil’in yanında yetişmişti. Şeyh Halil ve onun zamanındaki diğer âlimler hem ilimlerinin hem de tasavvufun hakkını verirlerdi. Bundan 30–40 yıl önceki bölge âlimleri, İslami ilimlerde şimdiki mollalardan çok daha ileri seviyelerdeydiler. Yine tasavvuf şeyhlerinin zahidane yaşantıları vardı. Hilafet vermek istediklerinde ilmi ve takvası yerinde olan kimselere hilafet verirlerdi. Daha sonra bazı şeyhler vefat ettiklerinde hilafet almadıkları halde oğulları onların yerine geçtiler. Yine eski âlimlerin maddi yönden ciddi varlıkları yoktu. Mesela babam o kadar meşhur olmasına rağmen bir arabası dahi yoktu. Tasavvufun aslı budur. Eski âlimler tasavvuf ile nefislerini terbiye eder, dünya malından uzaklaşırlar, Allah’a ibadet etmeye yönelip divanlarında halkın sorunları ile ilgilenirlerdi. Ama daha sonra bu tasavvufi yaşantı da bir şekilde değişime uğradı. Şeyh Seyda, Üstad Bediüzzaman’ın Urfa’ya geldiğini öğrenince yaşlılığına rağmen Üstad’ı ziyaret etmek için halife, talebe ve müridlerinden oluşan kalabalık bir kafileyle Urfa’ya doğru yola çıkar. Midyat’a ulaştıklarında Üstad’ın vefat haberini alırlar. Bunun üzerine Şeyh Seyda burada gıyabi cenaze namazı kıldırır. Ve Şeyh Halil’in evine misafir olur. Cuma namazını ise Şeyh Seyda çok yaşlı olduğu için kıldıramaz, Şeyh Halil o kalabalığa Cuma namazını kıldırır. Babam Üstad’ı çok sever, kütüphanesinde risaleleri bulundurur, zaman zaman onları mütalaa ederdi. Seyda’nın tasavvufi yaşantısı birebir Kur’an ve Hadis ile örtüşüyordu. O, İzz Bin Abdusselam, İmam-ı Suyuti, İbni Hacer-i Askalani gibi âlimlerin yaşadığı tasavvufu benimsiyor ve tasavvufi yaşantının Kur’an, Sünnet ve bu âlimlerin görüşlerine uygun olmasını istiyordu. Seyda vefatından önce birtakım âlimlere tasavvuf hilafeti de vermiştir. 2002 yılının Şubat ayında Seyda, Camide Cuma namazını kıldırmış, kısa bir süre sonra da vefat etmişti. Seyda’nın cenaze namazı on binlerce insanın katılımıyla kılınmış, naaşı Dêyvan Köyüne defnedilmişti. Seyda vefat ettiğinde Dargeçit, Midyat, Batman ve çevre ilçelerdeki birçok dükkân kapatılmış, yurtdışından ve yurtiçinden binlerce kişi cenaze namazına iştirak etmişti. Cenaze namazına katılanlar şimdiye kadar öyle bir kalabalığı hiç görmediklerini söylemekteydi. Allah rahmetini esirgemesin. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Fahreddin Arnasi (k.s.)
Batman – Korik köyündeki aile kabristanında Şeyh Fahreddin Arnasi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî’nin ilmî yetkinliğini takdir ettiği en önde gelen halîfelerinden biridir. Fahreddin Arnâsi, 1910 yı-lında Midyat’a bağlı Arnas (Bağlarbaşı) köyünde doğdu. Seyyid nesep olan Şeyh Fahreddin, 14 yaşında medrese tahsilini tamamlamak üzere Batman’a gitti. Tahsilini bölgenin büyük üstadlarından kabul edilen, aynı zamanda tasavvufî yönü de bulunan Silvan’lı Molla Hüseyin Kiçik’in talebesi olan ve Beşirî’nin Tilmiz köyünde müderrislik yapan Molla Hasan Tilmizî’nin yanında tamamladı ve ondan icazet aldı. Batman Ulu Camii imamlığı sırasında yaptığı etkili vaazlarla bölge halkının teveccühünü kazanan Şeyh Fahreddin, bu sıralarda manevî açlık hisseder ve Cizreli Şeyh Seydâ’nın yanına giderek 40 yaşlarında ona intisab eder. Seyr-i sülûkunu tamamladıktan sonra 1955 yılında kendisine halifelikle birlikte ilmî icazet de aldı. “Şeyh Fahreddin-i Batmani” olarak şöhret oldu. Yazdığı fetvaların sonunda “El-Miskin Fahruddin” mahlasını kullandı. Şeyh Fahreddin, 62 yaşında iken 1 Şubat 1972 tarihinde vefat etti ve annesinin de metfun bulunduğu Batman yakınlarındaki Korik köyünde defnedildi. Şeyh Fahreddin, özelllikle fıkıh ilminde otorite kabul edilmiştir. Şeyh Seydâ onun için “Eğer fetvayı Şeyh Fahreddin verdiyse kaynağına bakmanız gerekmez.” diyerek onun ilmine güvenini ortaya koymuştur. Yüzlerce talebe yetiştiren Şeyh Fahreddin, şeyhinin isteği üzerine kendi çocuklarına da özel ders vermiştir. Hatta kendisinden sonra postnişîn olan Şeyh Nurullah Seydâ ilmî icazeti ondan almış, halen bu hizmeti yürüten Şeyh Ömer Faruk Seydâ ile kardeşi Şeyh Bâki Seydâ ondan ders okumuşlardır. Ayrıca Prof. Dr. Kerim Ünalan, Prof. Dr. Halil Çiçek, Prof. Dr. Abdülaziz Beki ve Yrd. Doç. Dr. Nusrettin Bolelli başta olmak çok sayıda akademisyenin, il müftüsünün, imamın hocasıdır. Damadı Midyat’lı Molla Muhammed Beşir Aksoy ile Molla Şefik Aksoy da talebeleri arasında yer almaktadır. Velûd bir yazar olan Şeyh Fahreddin’in başlıca eserleri şunlardır: 1- Cuma Gunu ve Cuma Namazı 2- Keşfu’l-Ğıta Haşiyetu İmtihani’l-Ezkiya 3- Durretu’s-Sadef fi Beyani Asnafi’l-Harf, 4- et-Tarsif fi İlmi’t-Tasrif 5- el-İstinare fi İlmi’l-İstiare 6- Isağuci fi’l-Mantık, Risaletu’l-vad’ 7- el-İ’tisam Haşiyetu Şerhi’lİsam Ale’l-Ferideti fi’l-Beyan 8- Miftahu’l-Cenne fi Ezkari’l-Kitabi ve’s-Sunne 9- Zu’l-Fikaru’l-Hayderi fi’d-difai ani’ş-Şeyh Seyda el-Cezeri, 10-El-Kavlu’s-Sedid 11- fi Beyani Hukmi’s-Saydi Bi’l-Bundukati’l- Muttehazeti Mine’l-Hadid <p> Kaynaklar Güneydoğuda Bir İrfan Merkezi : Serdahl Tekkesi ve Külliyesi , İbrahim Baz , Şırnak Üniversitesi İlahiyat fakültesi Dergisi 2011/2 yıl :2 cilt:II sayı :2 </p> Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyda Seyyid Ali Fındıki (k.s.)
Şırnak – Cizre’de Şeyh Seyda camii yakınındaki aile kabristanında.Şeyh Seyda Muhammed Said Hazretlerinin yanında Seyda Seyyid Ali Fındıki hazretlerinin Silsile-i Şerifi Seyda Seyyid Ali Fındıki h. 1309/m. 1892 senesinde Siirt’e bağlı Eruh İlçesi’nin eskiden nahiye olan şimdi ise köy statüsünde bulunan Fındık’ta dünyaya gelmiştir. Günümüzde bu yer Şırnak’ın Güçlükonak İlçesi’nin bir köyüdür. Babası, Seyyid Süleyman (ö. 1374/1955), annesi Mirârî Hanım’dır. Fındıkî beş çocuğu olan bu ailenin ikinci oğludur. Ali Fındıkî’nin ismi Ali’dir. Fındık Köyü’nde dünyaya geldiği için Fındıki lakabıyla da meşhur olmuştur. Nesebî Hz. Hasan vasıtasıyla Peygamber Efendimize ulaştığı için Seyyid lakabını almıştır. Medrese eğitimini bitirdikten sonra medrese usulü ile talebe yetiştirdiği için kendisine Seyda denmiştir. Seyyid Ali Fındıkî’nin Seyyidlik şeceresi şöyledir: Seyyid Ali Fındıkî (ö. 1308/1891), Seyyid Süleyman (ö. 1374/1955), Seyyid İbrahim, Siirt’li Seyyid Ömer, Seyyid Mele Hasan el- Hatip, Erzenli Seyyid İbrahim, Seyyid Ömer, Seyyid Ali, Seyyid Ahmed, Cunili Seyyid Hasan, Şeyh Muhammed, Şeyh Kemalüddîn, Şeyh Hasan, Şeyh Ahmet, Şeyh Muhammed, Şeyh Elemüddîn, Şeyh İzüddîn, Şeyh Siracüddîn, Şeyh Necmüddîn, Şeyh Şemsüddîn, Şeyh Nasrüddîn, Şeyh Şahabbuddin, Şeyh Salih Zeynelabidîn, Şeyh Ferecullah, Şeyh Nasrullah, Şeyh Abdullah, Şeyh Tacüddîn Ali, Şeyh İmamüddîn Hasan, Şeyh İshak, Fadıl ve Kâmil Şeyh İbrahim, Şeyh Abdulkâdir Geylânî (ö. 470/1077), Ebu Salih Seyyid Musa Cengi Dust, Musa, Ceylili Seyyid Abdullah, Zâhid Seyyid Yahya, Muhammed, Davud, İkinci Musa, İkinci Abdullah, Cunli Musa, Abdullah el-Mehd, İkinci Hasan, Hz. Hasan (ö. 49/669), Hz. Ali (ö. 40/661) Seyyid Ali Fındiki meşhur bir âlim ve babası tarafından akrabası olan Şeyh Hasan’ın yanında bir süre ders okumuş, ondan ilmi icâzet almıştır. Daha sonra da hocasının kızı Rahime Hanım ile evlenerek hocasına damat olmuştur. Ali ve Rahime Hanım’ın evliliğinden üç erkek ve iki kız dünyaya gelmiştir. Oğullarından Abdurrahman Cizre Müftüsü olmuş, oğlu Mehmet Baba ise imamlık yapmıştır. İkisi de ilmî icâzetlerini babalarından almıştır. Masum adındaki ortanca oğlu, babası Cınıbr (Yeşilyurt) Köyü’nde iken vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. Fatma adındaki büyük kızı Şırnak’ın Kasrik Köyü’nde yaşayan Şeyh Abdullah ile evlenmiştir. Zeynep adındaki küçük kızı ise Şeyh Emin ile hayatını birleştirmiştir. Seyyid Ali Fındıki ; İlk eğitimini babasının yanında yaptı. Daha sonra Haruna Aşireti mensuplarının köylerinde bulunan âlimlerin yanına giderek Nahiv ve Sarf‘a dair eserler okudu. Arkasından “Bafi” denilen köye gidip orada bulunan Molla İsmail adında bir zâta talebe olmuştur. Oradan da Batman’ın Gercüş ilçesinde bulunan Molla Necmeddin’in yanına daha sonra da Beşiri ilçesine bağlı Kurik köyü imamı İbrahim Hoca’nın yanına ders almak için gitti. Molla İbrahim’in yanında belirli bir süre kaldıktan sonra Diyarbakır’ın Silvan İlçesi’ne h. 1333/m. 1914 yılında gitmiş, orada bulunan Behlül Medresesi’nde yedi yıl ilim tahsil etmiş ve medrese usulüyle mezun olmak için okuması gereken bütün ilimleri bu medresede bitirmiştir. H. 1340/m. 1921 senesinde amcası ve hocası olan Silvan Müftüsü Seyyid Abdurrahman’dan ilk icâzetini almıştır. Ayrıca burada bölgede meşhur olan Mele Hüseyinê Kıçık, Mele Yakup gibi hocalardan ilim tahsil etmiştir. Farsça öğrenmek için Seyda Hacı Fettah’a talebe olmuş, Hacı Fettah da Feraiz (miras hukuku) dersini Fındıkî’den alarak öğrencisine talebe olmuştur. Silvan’da ilk ilmî icâzetini aldıktan sonra köyüne dönen Seyyid Ali, okuduğu ilim dallarında kendisini geliştirmek maksadıyla bölgenin değerli âlimlerinden babasının amcası olan Şeyh Hasan’a talebe olmuş ondan ikinci ilmî icâzetini almıştır. Bu icâzeti hangi tarihte aldığı kesin olarak bilinmemektedir. Üçüncü ilmî icâzetini ise h.1359/m. 1940 yılında Şeyh Muhammed Said Seyda’dan almıştır. İlmî icâzetler o zamanın hükümeti tarafından büyük tahsil belgesi olarak kabul edildiği için Fındıkî askerlik yapmaktan muaf tutulmuştur. Seyyid Ali Fındıkî tahsilini bitirdikten sonra Eruh İlçesi’nde katıldığı imamlık imtihanını kazanarak Fındık’ta resmî olarak göreve başlamıştır. Bir süre sonra Fındık Köyü’ne yakın Guvinan (Çetinkaya) Köyü’nde kendisi gibi âlim olan abisi Mecid ile birlikte imamlık yapmıştır. Belirli bir süre burada kaldıktan sonra Şeyh Muhammed Nûri’nin oğlu Şeyh Abdullah’a ve çocuklarına ders vermek için Cizre’ye bağlı Senati Köyü’ne gitmiştir. Bir müddet sonra Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî’nin tekkesinde müderrislik yapmak üzere Serdehl (Bağlarbaşı) Köyü’ne gidip yerleşmiştir. Şeyhi tarikatın merkezi dergâhını Cizre’ye taşıdıktan sonra Fındıkî şeyhiyle birlikte gelip Cizre’de yaşamaya başlamıştır. Şeyhi Şeyh Seyda O’nu Cınıbr (Yeşilyurt) köyüne halifesi olarak görevlendirmiştir. Bundan sonra Fındıkî intisap ettiği tarikatın kural ve kaidelerine bağlı kalmış, aynı zamanda da irşâd vazifesini hakkıyla yerine getirmeye gayret etmiştir. Tarikatının dinî hususlardaki düsturlarını evvela kendisi yerine getirip yaşadığı için çevresindeki insanlara tesir etmiş, bunun neticesinde de çok sayıda müridi olmuştur. Din hususunda hassas olan Fındıkî, İslam’ın emir ve nehiylerini uygulamaya çalışmış, Peygamber Efendimiz’in sünnetlerini elinden geldiği kadar yaşamaya gayret etmiştir. Peygamber Efendimiz’in yolundan gitmeyi kendisine şiar edinmiş, ibadet yaşantısında ifrat ve tefritten uzak durmuş, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerden dolayı sürekli şükretmiştir. Dünya malına düşkün değildi. Bunun en büyük göstergesi maddi olarak daha fazla rahat edeceği yerler olmasına rağmen şeyhinin tavsiyesi üzerine gidip yerleştiği yerdir. Hayatının sonuna kadar sabırla kaldığı yerleşim birimi küçük ve fakir bir köydü. Maddî imkânsızlıklara rağmen müstağnî davranırdı. Köylülerden maddî bir beklenti içerisinde değildi. Ancak yörede ilim ehline hediye vermek ve köy işlerinde onlara yardım etmek âdet olduğundan bazen köylünün kendisine getirdiği şeyleri ve gelenek olan imece usulü destekleri kabul etmiştir. Yeme, içme ve giyim hususlarında aşırıya gitmeyen sade bir hayata sahipti. İsraf etmeyi sevmezdi, çoğu zaman yamalı ama aynı zamanda temiz olan elbiseler giyerdi. Temizlik hususunda çok dikkatli davranırdı. Dünyayı Allah Teâlâ tarafından lanetlenmiş, İblis’in kızına benzeten Fındıkî, dünya tutkusunu içinden atmış, ibâdet ve kulluk şuurunu canlandırmaya vesile olan takvâ sahibi ve tasavvuf erbabına yakışan zühd ve zahidâne bir hayat sürmüştür. Ömrünü adeta ilme ve talebe yetiştirmeye adayan Fındıkî, yaşadığı ve sıhhatinin el verdiği müddetçe talebelere ders vermiş ve çok sayıda talebenin yetişmesine vesile olmuştur. Bunlardan ilk akla gelenler İslam Dünyasında “Fıkhu’s-Siyer” adlı eseriyle nam bulmuş, Prof. Dr. Muhammed Said Ramazan el-Bûtî’nin babası, Ramazan el-Bûtî, Cizre Müftülüğü yapmış oğlu Abdurrahman Erzen, “Dünden Bugüne Erzen Ailesi” adlı eserin yazarı M. Said Erzen, Cizre camilerinin süslemelerinde hattatlık yapan Molla Mehmet Emin, Adıyaman’da medrese açıp talebe yetiştiren Molla Muhyettin Ürper gibi zatlardır. Ali Fındıkî ömrünün sonlarına doğru felç geçirmiştir. Bu sebeple yaklaşık 14 ay felçli olarak yaşamıştır. Geçirmiş olduğu hastalığın tedavisi için Cizre ve Diyarbakır’da tedavi görmüş, yapılan bütün müdahalelere rağmen iyileşmemiştir. 01 Mart 1968 yılında Cuma günü Cizre’de vefat etmiştir. Dostu, mürşidi ve şeyhi olan Şeyh Seyda ile aynı yıl vefat etmişlerdir. Kendisinden 55 gün önce vefat eden şeyhinin defnedildiği yere defnedilmiştir. Cizre’nin Kale Mahallesi’nde bulunan türbe halk tarafından ziyaret edilmektedir. Bilhassa yoğun olarak Perşembe ve Cuma günleri ziyaretçi sayısı artmaktadır. Dışarıdan gelen ziyaretçilere rehberlik etmek amacıyla türbede Şeyhi Şeyh Muhammed Said Seyda’nın müridlerinden birisi türbedârlık vazifesini yürütmektedir. Ali Fındıkî’nin mezar taşında Arap alfabesinden uyarlanmış Kürtçe alfabeyle şu meşhur beyit yazılıdır. Dünyaya kim gelirse, ister fakir, ister şeyh, ister ağa olsa Onlar doğuda da batıda olsalar, yine ölümden kurtulamazlar. Eserleri 1- Divân, 2- Defü’ş-şübühat fî nazmi’t-terehât, 3- Havâşî alâ Tefsiri’l-Kadî Beyzavî, 4- Risâletün fî Necâti ebeveyni’n-Nebî, 5- Zülfikâr-ı Ali fî rakabeti münkiri’l-istimdâd mine’n- Nebî evi’l-velî, 6- Risâletül-lema’ fî iâdeti’l-Cuma, 7- el-İnsâf fî cevâzî’z-zekâti ile’l-eşrâf, 8- Havâşî alâ Divânî Cezerî [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Seyda Seyyid Ali Fındıki’nin Hayatı ve Tasavvufi kişiliği , Serdar Sabuncu , e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Nisan 2016[/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Hacı Halid-i Gülpevari (k.s.)
Şanlıurfa – Siverek – Gülpınar Beldesinde Şeyh Hacı Halid Gülpevari Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Altoğar (Altunakar) köyünde hicri 1279 tarihinde doğmuştur. İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin otuz dördüncüsüdür. Babası, meşhur ulemadan, aynı zamanda Şeyh Hasan-i Nurani’nin halifesi olan Şeyh Kasım El-Hadi Altunakar (El Toğârî) Hazretleridir. İlim ve tarikat tahsilini babasının yanında yaparak sohbetlerinde kemale ermiş hem ilim, hem tarikat icazetini alarak babasının halifesi olmuştur. Muhterem babası Şeyh Kasım El-Toğari resmi bir dilekçe ile oğlu Şeyh Halid-i Gülpevari’ye (Gülpınar) Siverek ilçesinde görevlendirmiştir. Bu dilekçe şöyledir; Huzur-i Ali-i Risalet penahiye Ma’rudi daireleridir ki: Vilayeticelilelerine mülhak, Siverek kazası dahilindeki –Gülpınar- karyesinde, ihtiyar-ı ikamet ve inziva eyleyip, ibadet ve duayı vacib-ul edayı cenab-i Padişahiye muvazebetle meşğul iken, her nasılsa hasbelkader bundan birkaç ay evvel, Mekke’ye i’zam olunan oğlum Şeyh Halid, Dairelerinin şayani mürüvvet ve merhamet olan ahvali perişaniyeti iştimaline dair, kendisinden bu kere almış olduğum arabiyyul ibare bir kıt’a mektubunu zat-ı Ali-i Vilayetpenahilerine takdim etmiştim. Münderecatından, mumaileyh dailerinin güya Mekke’den hilafı rızai ali, firar eylemiş olması hakkında zuhur eden havadis ve eş’arat’ın, makarin-i Hilafe-i Uzma’ya, her mü’min ve muvahhid’in ma’ruden uhde-i sadakati olan daavat-ı Hayriye ile meşğul bir hal’i felaket ve zaruret içinde olduğu halde, merahim ve eşfak’i alemşumuli şehriyari’ye muntazır bulundağu ve şu hal Mekke’ye i’zam içun sebeb addedilen şeylerin mahiyetini tehvin ve mağduriyet ve sadakatini açıklamakla bulunmuştur. Ahvali hususiye ve umumiyemize tahvile vakıf olan vilayet-i Celileleri ahalisince ma’lumdur ki, gerek senakar malasşiarları ve gerek oğlum mumaileyh Şeyh Halid daileri, fukarayı tarikat-ı aliyeyi Nakşi’den olup, sakin olduğumuz karyelerde, ta’lim-i ulum’i diniyye ile iştiğal ve bu cihetle isticlab-ı daavat-ı hayriyye-i ayat-ı cihanbani ile vazife-i sadakat ve ubudiyeti ikmal edegelmekte, hilafı emr ve rıza-i ali, hiçbir hal ve harekette bulunmamış ve bundan böyle dahi bulunmayacağımız derkar bulunmuştur. Mumaileyh dailerinin Mekke’ye i’zamından bu an’a kadar tarafı ali-i asifanelerinden icra buyurulan tahkiat ve tetkikatı lazime neticesinden dahi, mumaileyh daileri hakkında, dermeyan olunan şeylerin ehemmiyetsizliği bir derece tahakkuk eylediğine ve mumaileyh’in burada kalan evladu iyali, bir hali sefalet ve felaket ve acizleri de, bu şehir-i sırr-ı şeyhuhat içinde, mufarakatı evlat teessürat-ı tahammülkedalerine takat getirememekte olup, bu gah rıza-i ali ve merhamet-i meselleme-i cenabi velayetpenahileri kail olunamayacağına binaen, dailerinin; ikamet etmekte olduğum karye’de oturup hizmeti daiyanemde bulunmak üzere mumaileyh dailerinin yine bu tarafa celbine delalet ve merhamet-i aliyye-i fehimanelerinin ……..(okunamadı)……. Buyurulması, istirhaf-e cesaret olundu Ol bab da emr ve ferman Hazret-i men leh’ul emr’indir. 28 teşrinievvel 1306 Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiye hulefasından Şeyh Kasım Mühür Şeyh Halid-i Gülpınar henüz genç sayılan 27 yaşında babasının emriyle bu dilekçe ile Şanlıurfa iline bağlı Siverek ilçesinin Gülpınar nahiyesine görevlendirilerek hemen medrese tedrisata ve tekkede irşada başlar. Birçok ulema ve meşayih yetiştirir. Türbesi Şanlıurfa ili Siverek ilçesi Gülpınar Beldesinde meftun bulunmaktadır. Sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Bölgenin halkını irşâd ederek birçok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği ve icazet verdiği en büyük talebeleri şunlardır: Oğlu Eyyüb Gülpınar, Seyyid Mevlana Muhammed Halid-i Zilan ve Muhammed Bel Fırat Hazretleridir. Yüce sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Kaynak : 1) Tezkire-i Meşayih-i Amid Diyarbekir Velileri I-II M.Şefik Korkusuz s.144-146 [/toggle]
Şeyh Muhammed Kasım Zilani (k.s.)
Batman – Beşiri – Örmegözü köyü Kanireval’deki kabristana Şeyh Seyyid Mevlana Halid-i Zilani Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri Batman da yaşayan âlim ve evliyanın en büyüklerindendir. İnsanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip onları hakikate kavuşturan ve kendilerine Silsile-i Aliyye denilen büyük âlim ve velilerin otuz altıncısıdır. Tasavvuf mütehassıslarının üstadı Müslümanların gözbebeği Seyyid olup Hz. Ali Efendimizin soyundandır. Hicri 1332 de Batman’ın Beşiri köyünde daha annesinin karnında iken babası Seyyid Hâlid’i ziyarete gelen Bağdatlı Seyyid Ali, Seyyid Muhammed Hazretleri annesi onlara hizmet ederken şu anne karnındaki çocuğa bir selam verelim dediler. Ziyaretleri bittikten sonra Bağdat’a döndüler ve aradan tam 7 yıl geçtikten sonra aynı Seyyidler Zilân dergâhına geldiklerinde bir çocuk sohbet ediyordu. Selam verdiler, çocuk onlardan iki selam aldı. Seyyidler çocuğa “Ey çocuk biz sana bir selam verdik, sen bizden iki selam aldın bu nedendir” o zaman çocuk olan Seyyid Kasım Hazretleri “sizden aldığım birinci selam şimdi verdiğiniz ikinci ise ben anne karnında iken verdiğiniz selamın karşılığıdır” diye buyurur. Eğer ben İsa (AS) ‘dan hayâ etmeseydim anne karnında selamınızı alırdım. Seyyid Kasım Hazretleri 7 yaşındayken Kur’an-ı Kerimi ezberledi. Ve Şafi mezhebi fıkıh ve beşeri ilimlerinde büyük bir âlim olan babası Seyyid Halid Hazretlerinin yanında 40 yaşına kadar tasavvuf ilmini aldı. 1953’de seyri sülüğünü tamamlayan Seyyid Kasım-i Zilan Hazretleri babası Seyyid Mevlana Muhammed Hâlid-i Zilan Hazretlerinden tasavvufi icazetlerin tümünü aldıktan sonra irşad vazifesi ile Batman’ın Binatlı köyüne gitti. Bu arada yöre halkı ve sevenleri Hazret-i Sultan’ı ziyarete giderler. Hazreti Sultan ziyaretine gelenlere; “artık bende bir şey yok, bende oğlum Seyyid Kasım-i Zilan’dan himmet bekliyorum, hepsini oğlum Seyyid Kasım aldı. Cenab-ı Allah Zülcelal (c.c.) hepsini oğlum Seyyid Kasım-i Zilan’a verdi. Bu yüzden sizler oğluma gidiniz” buyurarak Seyyid Kasım-i Zilan Hazretlerinin de babasını yetiştiren veli unvanının Kasım-i Zilan Hazretlerinde olduğunu belirtmiş, Kasım Baba’nında“MEVLANA” makamına ulaştığını beyan etmiştir. Bu yüzden Seyyid Kasım-i Zilan Hazretlerine “Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan” denilmektedir. Şeyh Muhammed Kasım Zilani hazretlerinin sözleri – “Ey müridlerim önce içinizdeki nefis denen ejderi öldürün, yüzünüzü toprağa sürün, hata ve isyanı kabul ve itiraf edin ve işlediğiniz hata dolu ibadetlerinizin yüzünüze vurulmasından korkun. AllahuTeala kullarının kalbine nazar eder o halde ey insanlar kalbinizi temiz ve pak tutunuz, onu cilalandırınız, güzel tutup parlatınız. Orada yalnız doğruluk ve ihsan bulunsun.” – İhvan olmak isteyen birine; “ey oğlum tövbe etmek istersen bu hususta laubali olma yani hem dilinle hem de kalbinle tövbe etmeli hem haramları hem de yasak olanları yapmamalısın. Tövbe nasıl olur bilir misin kulun kalbini Allah’tan başka bir şeyle meşgul etmemeye tövbe etmesiyle tövbesi makbul olur. Hak Teala Hazretlerinin izzeti ve celali için yemin ederim ki Kur’an- Azimüşşan’da her harfin kendine has manaları vardır ki ins ve cin tasvir etmekten acizdir. Yaratılmışların hepsi bir araya gelse yalnız bir harfinin manasını çözmeye güçleri yetmez.” – Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri bir gün ihvanlarına; “Allah neyi emretmişse onu işlemenizi, neyi nehyetmişse onlardan kaçmanızı tavsiye ediyorum” diye buyuruyordu. – “Seven sevilir, hor gören hor görülür. Allah’a itaat edene insanlarda itaat eder. İlim kulluğun gerçek manasını anlamak ve Allaha tam kulluk etmek içindir. Gıybet yalancıların meyvesi, fasıkların ziyafeti, kadınların sakızıdır.” – Cenabı Hak şu kimseleri sever; “İffetli ve kalbi temiz olanı, elini fenalıktan, bedenini ve dilini gıybetten ve lüzumsuz sözlerden koruyanı, edep yerine sahip olanı, iyilik, ikram ve ihsana koşanı, daima Allah’ı hatırlayanı, affetmeyi seveni sever. Kişinin Rabbine kavuşması onun uğrunda vücudundaki yağların eriyip ciğerlerinin parçalanmasıyla olur. Kalbin fani arzularına karşı meyletmemesi lazımdır ki; ancak bu şekilde olduktan sonra aradan perdeler kalkar, perdeler kalkıncada ilahi hitap buyrulur. Levh-i Mahfuzdaki işaretler okunur pek gizli manalar bile kendiliğinden çözülür. – “Ey müritlerim bizim yolumuzun esası zaruri olanla yetinmektir. Sonsuz saadeti arzu ediyorsanız Allah’u Tealadan başkasına muteolmayınız, bizim tasavvufa girenin gıdası Kanaat ve ihlâs ile gözyaşı akıtmaktır. Mutlaka kalbe acıma duygusu gelene kadar oruç tutmaktır. İşte o zaman insan kalbi huzurla ibadetlerini yapar Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin manalarını anlayıp ondan istifade eder, tasavvuf yoluna girmiş olan müritlerimin sermayesi muhabbet ve teslimiyettir. Muhalefeti bırakıp Seyyidinbütün emirlerini, onun arzu ettiği şekilde yapmalısınız. Müritler Seyyidin müsaadesi olmadan konuşmamalıdır. Eğer Seyyid orada hazır değilse manevi olarak ondan müsaade istenmelidir. Zira her bakımdan haberi olan Seyyid müritlerinin bu şeylere riayet ettiğini görünce onu çok sever kısa zamanda hedefine ulaştırır. – “Bir kimse dinimizin emir ve yasaklarına uymazsa benim öz evladım dahi olsa onu benim evladım olarak kabul etmem. Her kim dinin emir ve yasaklarına uyar ilimle amel ederse en uzak memlekette olsa bile o benim öz evladımdır.” Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri; Bir konuşmasında şöyle buyurdular; “hiçbir kimse bütün insanları sevip şefkat göstermedikçe ve ayıplarını örtmedikçe kemale eremez. Olgun bir insan olamaz.” Kasım Baba şöyle buyurdu; “Allah-u Tealayamuhabbetle vesile ol ki yerdekiler ve göktekilerde sana muhabbet etsin. Allah-u Tealaya itaat et ki insanlarda, cinlerde sana itaat etsin. Cenabı Hakk’a muhabbet ve itaat edene Allah-u Teala ikram ve ihsanlarda bulunur. Sular dönüp yol olur, hava emrine amade olur. Yine Kasım baba buyurdu ki uygun olmayan yerlere gitmekten çok sakın oralara girip çıkanlardan kendini sakın. Müslüman kardeşlerinde yersiz bir şey görürsen ona iyi muamele et, iyi geçin onun durumuna düşmekten kaçın. Senin en iyi en yakın dostun özü sözü doğru olandır. O böyle kaldıkça onu koru.” – Seyyid Muhammed Kasım Hazretleri şöyle buyurdular; “ey evlatlarım ömrümüz her geçen gün azalmakta, acele ediniz ecel her geçen gün yaklaşmaktadır. Bir gün bu üstünde yaşadığımız dünya duracak kıyamet kopacaktır. Her gün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakın. Böyle yapanlara müjdeler olsun amel defterini yasaklarla dolduranlara yazıklar olsun. Vaktinizi israf etmeyiniz. Zamanınızı boşa geçirmeyin, değerlendiriniz. Yoksa pişman olursunuz. Eğer duanızın kabul olmasını istiyorsanız helal yiyiniz ve Müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz söylemekten dilinizi tutunuz” buyurdu. – Her şeyin özünü Kasım Baba 4000 hadisten 400 tane, bunların içindende şu 4 taneyi seçmiştir: 1) Kalbini bir kadına bağlama, bugün senin yarın başkasının, eğer kadına itaat edersen cehenneme gidersin 2) Kalbini mala bağlama zira mal sana emanettir bugün senin ise yarın başkasınındır. Başkasının malı için kendini yorma başkasına hoş gelir fakat günahı sanadır. Eğer kalbini mala bağlarsan Allah-u Tealanın haklarını gözetmezsin. Kalbine fakirlik korkusu girer ve şeytana itaat edersin. 3) Herhangi bir hususta kalbine de bir sıkıntı olursa o şeyi terk et, zira mü’minin kalbi şahit yeridir. Kalp şüphelilerden sıkılır helal de ise sukut bulur. 4) Bir işin makbul olacağı hükmüne varmadan o işi yapma!! Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan sabah namazından sonra şu sohbeti yaptı; “Bir Seyyid bir müride tövbe ettirir, tasavvuf yoluna davet ederse, O Seyyid O müridin gece kaç kere sağa ve sola döndüğünden, ailesi ile ne konuştuğundan, evini her türlü afattan koruyamıyorsa, O Seyyid posta oturmasın dağa çıkıp eşkıyalık yapsın. O Seyyidlikten daha iyidir.” buyurmuşlardır. Seyyid Muhammed Kasım Zilan hazretleri ;Mürşidi Kamil ve Rabbani ilmine sahipti. 23 sene insanları Hakk’a davet edip irşâd etti. 63 yaşındayken 1977 Şubatının yedisinde Batman ve Beşiri arasındaki Kanireyol’da Mevlana Seyyid Halid’in yanına türbesi yapıldı. Ömrünü hep İslam’a hizmet etmekle geçirdi. İnsanların doğru yola kavuşması için çaba gösterdi. Geceleri uyumaz sabahlara kadar ibadet ile ve Cenabı Hakk’a bütün kalbi ile yalvarmakla geçirirdi. Gündüzleri talebelerine ders verirdi. Sünnet olduğu üzere öğleleri bir miktar kaylule yapardı. Ömrünün sonuna kadar müritleri ile sohbet ederdi. Seyyid Muhammet Kasım-i Zilan Hazretleri “zahirden önce batınınızı temizleyin, gurur kibir haset ve bu gibi kötü huylardan kalbinizi muhafaza ediniz” diye buyururdu. Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan hayatı boyunca kimseden bir şey kabul etmedi. Bazı Seyhler gibi mal toplama zenginlik peşinde koşmayı sevmezdi. Evi ve dergâhı kerpiç duvardan yapılmıştı. Evinin üstü çil kamış, altındaki sergisi hasırdandı. Seyyid Mevlana Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri geride milyonlarca mürid bıraktı. Müridlerine son sözü “ ben dünyada da ahirettede sizin Üstadınızım” diye emretti. Mübarek ruhunu Hakk’a teslim eyledi. Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. Vefatından sonra oğlu Seyyid Süleyman Efendi türbenin hizmetlerini yürütmektedir Şeyh Muhammed Kasım Hazretlerinin Keramet ve Menkıbeleri – Kasım Baba Hz. Bir sohbet meclisinde bulunuyorlardı. Şehrin ve civar illerin gelenleri ordaydı. Oturanlardan bir kaçı aralarında konuşuyorlardı. İçlerinden biri “bu devirde hiç evliya yoktur” dedi. Kasım-i Zilân Hazretleri bu söyleneni duydu. Ve sebebini sordu. O da “hiç” dedi. Bunun üzerine Kasım Baba “hemen tövbe et sakın bundan sonra böyle bir şey aklından geçirme; zira âlemin ayakta durması evliya iledir. Onlar olmazsa bütün dünya alt üst olur.” O kişi Kasım Baba Hazretlerine; “doğru söylüyorsunuz bu fakir bunu inkâr etmiyor lakin görünüşe göre böyle birisi yoktur” dedi. Kasım Baba sukut etti. O kişi o anda yere düştü ve yuvarlanmaya başladı. Oradakiler bu kişiyi kaldırıp götürdüler. Sabah erkenden bu kişi tövbe etti ve tam bir muhabbetle Seyyidin huzuruna geldi ve özür diledi. Kasım Baba bu kişiye şefkatle muamele etti ve buyurdular ki; “rahat ol bundan sonra evliya için uygun olmayan söz sakın ha söyleme. Eğer dalgınlıkla ağzından uygunsuz söz çıkarsa tövbe et evliyalardan yardım iste” buyurdu. – Kasım Baba Hazretlerinin dergâhı hidayet ve ihtiyaç sahiplerinin sığınabildiği, dergâha gelen muhtaçların işini görüldüğü, hastaların şifa, dertlilerin deva bulduğu bir mekândı. Ahlakı Muhammed ile ahlaklanmıştır. Hayagibi üstün sıfatlarda Hz Osman’a benzemiştir. Cömertlikte engin bir deniz gibiydi. Tasavvufta 12 tarikatın yüksek yoluna mensuptu. – Kasım Baba hazretlerinin sohbetlerinde bulunmak için uzak yerlerden kalkıp gelenler olurdu. Gelenlerin çoğu onun veli bir zat olduğunu bilirler ve onun sohbetlerinden istifade ederlerdi. Dergaha gelen birisi aklından bir şey tutup, bana bunu şunu ikram etsinler diye kalplerinden geçirir ve birbirlerine söylemez. Tuttukları şeylerin hepsi mevzu olan ve bulunan şey olurdu. Gelenlerin arasında itikadı bozuk bir kimse vardı. Arkadaşlarına eğer gerçekten Seyyid hazretleri evliya ise bana bu ayda bulunmayan bir kavun versin, eee bu mevsimde kavun bulunmaz ama bakalım bilecek mi? Arkadaşları ona böyle yapmamasını söylediler ama o hiç aldırmadı. Nihayet Seyyidin huzuruna vardılar. Seyyid Kasım onlara “buyurun oturun” dedi. Nihayet Seyyid onlara niyet ettikleri şeyi ikram etti. Sonra o bozuk itikatlı kimseye geldiğinde ona da “ey oğul sen bu mevsimde bulunmayan bir kavun istedin inşallah o da az sonra gelir” dedi Bu sırada müritlerinden biri bir iş için uzak bir yere gitmişti ve oradan dönüyordu dönerken vakti geçtiği için ikram olsun diye Seyyid hazretlerine bir kavun alıp getirmişti. Bu arada Seyyidin huzuruna vardı kavunu Seyyid hazretlerine sundu. Seyyid hazretleri de kavunu alıp o bozuk itikatlı kimseye uzattı. Bir müddet sonra gitmek için izin istediler. Seyyid izin verince oradan ayrıldılar dışarı çıktıktan sonra herkes onun büyük bir zat olduğundan hürmetle bahsederken okavunu alan kişi yine alaylı konuşmaya başladı. Arkadaşları onu ayıpladılar ey kafasız tövbe et yoksa rezil ve helak olursun dediler. Böyle bir mürşidi Kamil zat için uygun olmayan sözler söyleme dediler fakat o kimseyi dinlemedi bozuk sözler söylemeye devam etti. Nihayet bu hadiseden sonra hastalandı gün gün hastalığı arttı hiçbir ilaç fayda vermedi sonra herkese ibret olacak şekilde vefat etti. Bu olay Batman ve çevresinde anlatılır. – Bir gün dergâha bir kız çocuğu getirdiler, çocuk çok hastaydı. Seyyid Hazretleri o sırada abdest alırken Allah-u Tealatarafından kalbine ilham geldi hastanın sahibine buyurdu: abdest suyundan arta kalanı içsin ve suyun geri kalanını çocuğa içirsinler. Allah-u Tealanın izniyle hemen orada şifa buldu. – Seyyid Kasım Hz bir gün Mardin’e sohbet için müritleriyle gitmiştir. Orada sohbet ederken yanlarına bir iki kişi geldi Seyyidinelini öptü Seyyid hazretleri bu iki kişiyi hiç tanımıyordu. Seyyid Hazretleri bu kişilerin halini hatırını sordu sonra gelen kişi şöyle dedi: “Efendim ben cinlerdenim burası bizim kaldığımız yerdir. Sizin müridiniz olmak feyiz ve bereketinizden istifade etmek istiyorum sizin gibi yüksek bir zat bekliyorduk ve sizi çok sevdik. Cinin bu sözlerini dinleyen Seyyid Kasım onun arzusunu kabul edip sohbetlerinde bulunabileceğini böylece arzu ettiğine kavuşabileceğini söyledi, daha sonra ki sohbetlerinde bu cin ve arkadaşları katıldılar Seyyidin sohbetlerini dinlediler Bu gelenleri Seyyid Kasım’dan başkası göremezdi. – Seyyid Hazretleri ölümüne yakın bazı halifeleri ve vekillerine cinleri görmeleri ve konuşmaları için müsaade etmiştir. Seyyid Kasım Hazretleri çok büyük bir veliydi. Üstadı ve babası Seyyid Mevlana Hâlid-i Zilan Hazretleri buna en güzel delil idi. Gayet vakarlı heybetli bir zattı. Müritleri yetiştirmesi manevi olarak terbiye etmesi Allah-u Tealaya kavuşmak arzusunda bulunanlara pek güzeldi. Seyyid Hâlid pek çok Seyyidler yetiştirdi. Çokta kerametleri görülmüştü. Seyyid Mevlana Hâlid-i Zilan Hazretleri vefatından önceki son sözleri şöyledir: “Silsileyi aliyye ismi verilen büyük velilerden otuz altıncı zatı görüyorum. Bu yüksek hanedanın makamına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım esnasında görmüştüm ki siz bizim makamımıza oturmuş kayyumluk size verilmişti. Teveccühü ve kabiliyeti ile bizden sonra bu dergahı Seyyid Muhammed Kasım-ı Zilan a bırakıyorum” buyurdu. – Evliyanın büyüklerinden Seyyid Muhammed Kasım-i Zilan Hazretleri Batmanın köylerinden birine uğramıştı. Köylülerden biri Seyyid Kasıma bu köyde büyük bir âlim var. Herkes ona saygı duyar. O zat çok hasta olup ayrıca benim babamdır hep yatıyor ayağa kalkamıyor Seyyid Kasım baba bu kişinin derdini dinledikten sonra hastayı ziyarete gider ve onun bozuk itikatlı olduğunu anladı. Ve şöyle buyurdu; Şifa bulup kalkarsan rücu edecekmisin? Hasta olan adam eğer şifa bulursam köy halkı ile birlikte sana tabii oluruz Seyyid Kasım Baba namaz kıldıktan sonra yüce Allah’a hastanın şifası için dua etti. Seyyid Kasım Baba giderken hastaya: tövbe et ve sakın tövbeni bozma eğer tövbeni bozarsan hastalığın tekrar başlar dedi ve bir kaç sene sonra bu adam tövbesinden döndü. Seyyid Kasım bunu yanına çağırdı; ona da şöyle buyurdu ben sana söylememiş miydim? Sende razı olmuştun merhamete müstehakdeğilsin, velilerin attığı ok geri dönmez” der. – Seyyid Kasım Hazretlerinin bir rivayetini de Şahabeddin nakleder. Bir gün akşam namazında abdest almak için destisini istedi ve sehpaya oturarak abdest almaya başladı. Bende suyu dökmeye başladım abdestin yarısına gelince bana Seyyid Kazım-i Zilan Hz. emrettiler ki; bırak geç, orada ayaklarını yıkamak için içlerinden birine suyu sen dök dedi. O kardeşimiz suyu dökmeye başladı. Bu arada takunyasını ayağından fırlattı. Dergâhın bahçesini aramamıza rağmen bir türlü takunyayı bulamadık. Akşam namazını kıldıktan sonra Seyyid Kasım Baba son abdest suyunu döken müride hadi sen köyüne dön evladım dedi. – O mürit elinde kayıp takunya üzerinde bir insan gözü ile bunu Seyyid Hazretlerine verin dedi. Takunyayı alıp Seyyid Hazretlerine vermek için bahçeye doğru gittim. Seyyid Kasım Baba sabah namazını kılmak için geliyordu ki takunyayı ve gözü görerek bunları hemen kaybedin diye emretti. Ve o müridi çağırarak ona dedi ki: “Köyün muhtarı için elini kana bulama onun ömrü az ölür gider.” Bu olayı mürit hanımından rivayetle şöyle anlatır. Akşam ezanı okunurken kapı çaldı kapıyı araladım baktım ki köyün muhtarı önce seni sordu ben de; kocam Seyyide gitti gelmez dedim. Muhtar bu durumdan faydalanmak isteyerek Ben bu gece seninle kalacağım dedi. Ben kapıyı itmeye başladım, o arada bir takunya muhtarın gözünü çıkardı. Muhtar bağırarak kaçtı. Kaynaklar Kaynak: Şeyh Kasım Zilan Hz. Eski talebeleri Şeyh Kasım, Yazan İbrahim Bağdu, Star Matbaası, İst.1993. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Şeyh Mevlana Halid-i Zilani (k.s.)
Batman – Beşiri – Örmegözü köyü Kanireval’deki kabristana Şeyh Seyyid Mevlana Halid-i Zilani Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Osmanlı zamanında Anadolu’da yetişen evliyanın en büyüklerinden olup insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyada ve ahirette saadet ve mutluluğa kavuşmalarına vesilen olan insanları Hakk’a davet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakikî saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i Aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin otuz beşincisidir. 1826 yılında şimdiki Batman iline bağlı Zilan köyünde doğdu. Soy kütüğü Hazreti Hüseyin, Hazreti Fatıma ve Hazreti Ali yoluyla Allah Resulüne ulaşan Hâlid-i Zilan Hazretleri “Seyyid” olup, ceylan derisi üzerine yazılı ve Osmanlı padişahlarının tasdik ettikleri havi şecerelerinin çok yakın tarihe kadar ellerinde bulunduğu bilinmektedir. Hazret-i Sultan 7 yaşından 10 yaşına kadar Zilan da amcası Şeyh Muhammed Zilan’dan ve cami imamından medrese eğitimi aldı. Hazreti Sultan köyün çocuklarını medresede toplayıp küçük yaşta olmasına rağmen çocuklara hatme ve teveccüh yaptırmıştır. Hazreti Sultan Yeniçağlar köyü Zilan medresesinde talebeyken bir gün hocası Hazret-i Sultan’a toprak olan medrese damını silindir (banger) taşı ile sıkıştırmasını söylüyor. O esnada çok şiddetli bir yağmur yağıyordu. O’da yağmurdan korunmak için damın saçağı altında duruyor ancak çok ağır taş kütlesinden olan silindir taşı sanki güçlü bir kimse tarafından kullanılıyor gibi kendiliğinden gidip geliyordu. Hocası talebelerden bir tanesine; ”git Halid’e söyle ıslanmasın insin aşağı” diye söylüyor. Talebe yukarı çıktığında Halid’in saçağın dibinde olduğunu, silindir taşınında kendiliğinden gidip gelmekte olduğunu görüyor. Hazreti Sultan’ın kerametini gören bu talebe Şeyh Halid’in amcası olan hocası Şeyh Muhammed’in yanına giderek bu olayı Şeyh Muhammed’e anlatıyor. Halid’in üstün kabiliyet ve zekaya sahip olduğunu gören amcası Şeyh Muhammed, bu olay üzerine küçük yaşta kerametler gösteren yeğeni Halid’i alarak kendi üstadı olan çok ünlü İslam âlimi ve Silsileyi Aliyyenin büyüklerinden zahiri ilim ve tasavvuf âlimi Şeyh Kasım-i Al-Toğari’ye götürüyor. Kasım-i Al-Toğari Hazretleri genç Halid’e nazar ederek, tövbe verip amel ettirmeye başlatıyor. Kasım-i Al-Toğari Hazretleri artık iyice yaşlanmıştı. Şeyh Muhammed Zilana dönerek “ben ihtiyarladım, bu evladımı üstadım olan Hasan-i Nurani’nin okuduğu Molla Halil-i Si’ridî Hazretlerinin medresesine gönder” diye buyuruyor. Bu emir üzerine Şeyh Muhammed yeğenini Molla Halil-i Si’ridî’nin o tarihteki Medresesinde (şimdiki üniversite) okumaya gönderiyor. Hazret-i Sultan burada yetişen birçok âlimlerle imtihan edilerek başarılı bir şekilde eğitimini tamamlamıştır. Birçok Arvasi âlimleri ve Halid-i Zibari Hazretleri ile çok mülakatlar yapmış ve kimse bu mülakata erişememiştir. Seyyid Halid-i Zilan hazretleri 21 yaşında Zilan Köyüne geri gelerek (bugünkü ismi Yeniçağlar Köyü) burada çiftçilik etmeye başlar. Çift sürmek üzere öküzlerle birlikte tarlada iken öküzün hal dilini dinler, o esnada hayvanların “Allah bu işi yapasın diye seni yaratmadı” sözünü işitir ve bu söz üzerine kendisine büyük bir dikkat çeker. Hazreti Sultan bu arada yine ilme devam eder. Bu süreçte Delail-ul Hayrat ismiyle bilinen Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin üzerinde büyük bir çalışma yaparak Delail-ul Hayrat’ı tamamlayıp İlahi sırlara nâil oldu. Seyyid Halid-i Zilan hazretleri bu yaşlarda Allah-ü Teala’nın lütuf ve ihsanına kavuşarak ilimde mücazi oldu. Levh-i Mahfuz Hazreti Sultan’a bu yaşta gösterildi. Genç yaşta olmasına rağmen pek çok âlim müşküllerini Hazreti Sultana gelip sorarlar idi. Zira O, Allah-ü Teala’nın izni ile bu yaşta âlim olmuştu. Yanına gelen büyük âlimler O’nu görünce kendilerini “deryada bir damla su gibi” görürlerdi. Bunu gören amcası Şeyh Muhammedi Zilan, yeğenini yetiştirmeyi düşünüyordu. Ama Hazret-i Sultan bir gün rüyasında Sevgili Peygamber Efendimizi gördü. Peygamber Efendimizin; “Gülpevar’a gideceksin, benim manevi emanetim var O’nu alacaksın” diye buyurduğunu gördü. Hazreti Sultan bu rüyayı annesine anlattı. Annesine; “babamdan müsaade al ben gideyim” dedi. Hazreti Sultan babasından da müsaade aldıktan sonra çok genç yaşta meşrebine uygun bulunduğu Şeyh Hâlid-i Gülpevarî Hazretleri’nin hizmetine girdi. Yirmili yaşlarda sülûkunu tamamlayıp şeyh Hâlid-i Gülpevarî’den hilafet aldı. Böylece hazreti sultan Nakşibendi tarikatının Zilaniye kolunun kurucusu olmuş oldu. Nakşibendi tarikatı Hatme dualarında “Menzilete” diye geçer. Menzilete’den kasıt Nakşibendi tarikatı piri Bahaaddin-i Buhara hazretlerinin Menzilete köyüdür. Hazreti Sultan Zilaniye kolunun kurucusu olduğundan Hatme dualarında “Zilanete” diye geçer. Hazreti Sultan’ın hilafeti aldığı gece üstadı Halid-i Gülpevari hazretleri uykusunda bir rüya görür. Rüyasında babası ve üstadı olan Kasım-i Al Toğari hazretlerinin kendisine beyaz bir kartal verdiğini ve bu kartalı uçur dediğini görür. Sabah uyanınca rüyasında aldığı emir gereğince, Hazreti Sultan’ın icazetini vererek Zilan’a gönderir. Rüyasında gördüğü bu beyaz kartal kendisinden icazet ve hilafet alan talebesi Hazreti Sultandır. Bu nedenle Seyyid Halid-i Zilan hazretlerine ”Beyaz Kartal” da denmektedir. Hâlid-i Gülpevarî hazretleri talebesi Mevlana Seyyid Hâlid-i Zilan’a; “eğer; Allah (c.c.)’ın ve Resulünün feyzi sende ise ve seni köyden taşlayıp, kovarlarsa bilki “ diye buyuruyor. Hocası Hâlid-i Gülpevar’ın bu sözü aynen yerine gelmiş Hazreti Sultan Zilan köyüne yaklaştığı zaman akrabaları ve amcası olan Şeyh Muhammed O’nu köyden kovdurmuştur. Bu olayı duyan Hâlid-i Gülpevarı hazretleri çok sevinmiştir. Çünkü Allah ve Resulullah’ın aşkı, muhabbeti ve feyzi Mevlana Seyyid Hâlid-i Zilan’dadır. Bütün bunlara rağmen Mevlana Seyyid Hâlid-i Zilan yoluna devam etti ve her türlü engellemelere karşı koyabildi. Ancak bu bakışlar sonucu bölgesinde sık sık yer değiştirme durumunda kaldı. Kaderin cilvesine bakınız ki çok geçmeden kendisine dünyayı dar eden yakınları ve rakiplerinin tamamı birer birer dünyadan çekilip gittiler. Bir asrı aşan irşad hayatında, dünya mevkiine ve zenginliğine meyletmedi. Gerek Güneydoğuda gerekse Anadolu’nun muhtelif yörelerinde bulunduğu zamanlarda hep insanların irşad ve İslami bağlılıklarına yardımcı oldu. Anadolu’daki sevenlerince “Hazreti Sultan” olarak isimlendirilen şeyh Seyyid Hâlid-i Zilan Hazretleri, küfürle ettiği mücadele kadar, cehalet ve koyu taassupla da mücadele etti. İnsanların dış görünümlerinden ziyade iç güzelliklerini esas aldı. Teferruat sayılacak şeylerle uğraşırdı. Hazret-i Sultan günde 7 cüz Kur’an-ı Kerim okuyarak haftada bir hatim yapardı. Kur’an okumayı yani Allah (c.c.) ile kelam etmeyi çok severdi. 1938 yılında bazı olaylar nedeniyle Seyyid Hacı Hâlid-i Zilan hazretleri ailesi ile birlikte Siirt’ten Giresun’a mecburi ikametgah nedeniyle göç etmek zorunda kaldı. Seyyid Mevlana Muhammed Hâlid-i Zilan Hazretleri Giresun’da sürgün olduğu ilk yıllarda bir çadır içinde bütün ailesiyle birlikte kaldılar. Zaman sonra çocuklar acıkmaya ve üşümeye başladılar. Bu şikâyetlerini Halid-i Zilan Hazretlerine bildirirler. Efendi Hazretleride namazdan sonra yörenin en zengini olan bir yahudinin evinin yolunu tutar. Yardım istemek için eve yaklaştığında “gâvur” kokusu geliyor diye gerisin geri döner ve camiye gelir. Camide bulunan cemaat Efendi Hazretlerini sarıklı ve cübbeli görünce kendisinden vaaz vermesini ister. Efendi Hazretleride vaaz ettikten sonra vaktin namazını da kıldırır ve camiden ayrılır. Hazret-i Sultan’ın anlattıklarının etkisinde kalan halk; bundan sonra Seyyid Mevlana Muhammed Hâlid-i Zilan Hazretlerinin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Seyyid Hacı Hâlid-i Zilan Hazretlerinin hizmetinde bulunmak için Siirt’ten gelen Hamo adında bir mürid, çadırda kaldıkları sırada aileden birine darılarak Samsun’a gider. Orada inşaat işçiliği yapmaya başlar. Daha sonra Samsun’da şeyhlik yapan Açıkbaş Ömer Efendi’nin müridleriyle tanışır ve onlarla oturup kalkmaya başlar. Hamo, Ömer Efendinin müridlerinden, geçimini hamallık yaparak sürdüren Abdullah Efendi adında bir zatın dikkatini çeker. Hamo, Abdullah Efendiyi alarak en kısa zamanda Hazreti Sultana götürerek tanıştırır. Abdullah Efendi, Hazreti Sultan’a teslim olur, tövbe ederek amel etmeye başlar. Bir müddet sonra Abdullah Efendi ile Hamo Samsun’a geri dönerler. Hamo iki yıl kadar Samsun’da kaldıktan sonra tekrar Giresun’a geri döner. Seyyid Hacı Hâlid-i Zilan Hazretleri Giresun’da iken bir ara Samsun’a, oradan da Havzaya gitti. Tedavi için bir müddet Havza kaplıcasında kaldı. Kısa sürede hayli kişi onun muhabbet halkasına katıldı. Daha sonra Bafra ve Çarşamba dolaylarına giderek buralarda da bir çok insanın muhabbet halkasına girmesine vesile oldu. Böylece Samsun ve çevresinde de Seyyid Halid-i Zilan hazretlerinin nuru yayıldı ve muhabbet halkası genişledi. Hazreti Sultan Giresun’a döndükten sonra zikir yaptıkları esnada, ihbar üzere polisler zikir meclisini basarlar. Bunun üzerine Seyyid Hâlid-i Zilan Hazretleri ve yanında bulunanlar tevkif edilerek hapse atılırlar. Hazreti Sultan cezaevinde bulunduğu sırada yaklaşık 300 kadar mahkûma Allah’ın emir ve yasaklarını anlatır, mahkumlara imamlık eder ve namaz kıldırır. Bu olaylardan haberdar olan ve mahkumların ıslah edici bu durumlarını gören cezaevi savcısı kısa zamanda Hazreti Sultanın hapisten çıkarılmasını sağlar. Seyyid Hacı Hâlid-i Zilan Hazretleri aile fertleriyle birlikte Giresun’da tam on yıl kadar ikamet ettiler. Bu sırada Hazreti Sultanın sağ kolunda bilinmeyen bir sebepten dolayı yara çıkmıştı. Doktorlar Hazreti Sultan’ın yaralı olan sağ kolunu ameliyata aldılar ve Efendi hazretlerinin kolunu kurtaramayarak kesmek zorunda kaldılar. Samsun’dan gelen ihvanlar Hazreti Sultanın kesik kolunu alarak Samsun’a götürüp defnettiler. Bu hastalığın ardından Hazreti Sultan Ankara’ya dilekçe yazarak Giresun’dan başka bir yere nakledilmelerini istedi. Ankara’ya ulaştırdıkları dilekçelerine ”Söke’ye gönderilmeleri” şeklinde cevap geldi. Sevenlerinin gözyaşları arasında Giresun’dan uğurlandılar. Gemiyle Samsun’a gelip, karaya çıktılar ve Samsun vekili Abdullah efendi’nin evinde misafir oldular. Bu misafirlik bir hafta sürdü. Bu süre zarfında Samsun’da Hazreti Sultan’ın birçok kerameti görüldü ve unutulmaz hatıralar bıraktı. Seyyid Hâlid-i Zilan hazretleri ve ailesi trenle Samsun üzerinden Havza’ya doğru gitmek üzere tren garına gelirler. Hacı Halid-i Zilan hazretlerinin müridleri kendisini bir kez daha görebilmek için tren garının yanında bulunan arazide toplanır. Efendi hazretleri trenden inerek topluluğun ortasına oturup sohbete başlar. On dakika mola süresi dolar, makinist treni hareket ettirmeye çalışır, bir türlü treni çalıştıramaz. Seyyid Halid-i Zilan Hazretleri tam dört saat sohbet eder ve sohbeti bittikten sonra trene biner. Hazreti Sultan trene biner binmez tren çalışır ve Söke’ye doğru uğurlanırlar. Hazreti Sultan Söke’ye yerleştikten kısa bir süre sonra, yarım kalan bir mahkûmiyetinden dolayı tekrar tevkif edilir. On iki gün hapiste yatıp tahliye olur. Söke’deki sürgün yılları iki yıl kadar sürdükten sonra Demokrat Partinin iktidar olmasıyla, sürgünde bulunanların tamamına af çıkar. Onlarda bu aftan yararlanıp Beşiri’ye geri dönerler. Hazreti Sultan; oğlu Seyyid Muhammed Zilan’ın aniden hastalandığını ve Diyarbakır hastanesine yatırıldığını öğrenince çok üzülür. Bir hafta sonra ise Seyyid Muhammed Zilan hastanede vefat eder. Cenazesi Beşiri’ye getirildikten sonra naaşı daha sonra Seyyid Hâlid-i Zilan Hazretleri’ne türbe olacak Kanireval’deki kabristana defnedildi. Seyyid Hâlid-i Zilan Hazretleri oğlunun vefatına çok üzüldü. Seyyid Mevlana Hâlid-i Zilan Hazretleri gayet vakarlı ve heybetli bir zattı. Müritleri yetiştirmesi, manevi olarak terbiye etmesi Allah-ü Tealaya kavuşmak arzusunda bulunanlara pek güzeldi. Seyyid Hâlid-i Zilan pek çok seyyidler, müridler ve talebeler yetiştirdi. Hazreti Sultan’ın çokça kerametleri görülmüştür. Hazreti Sultan’ın dünya hayatında yetiştirdiği sülük yoluyla icazet verdiği talebelerinden bazıları şunlardır. Önce babası Seyyid Abdurrahman (lakabı Seyh Cami) Hazretlerini yetiştirdi. Hâlid-i Gülpevar Hazretlerinin sülükten gönderdiği Ahmet Belfırat Hazretlerini, daha sonra oğlu Seyyid Muhammed-i Zilan Hazretleri, Hacı Hamid-i Hasani, Molla Süleyman ve oğlu Seyyid Kasım-ı Zilani Hazretlerini yetiştirdi. Mevlana Seyyid Kasım-ı Zilan Hazretlerini 1953’te sülüke sokarak bu yolun icazetini ve postunu sülükten başarıyla çıkan oğluna verdi. Hazreti Sultan talebelerini sülükten çıkardıktan sonra tasavvufi icazet diplomasını mühürleyerek kendilerine vermiştir. Günümüzde bazı insanlar sülük gördüğünü ve icazet aldıklarını söylemektedirler. Ancak bu kişiler icazet diplomalarını göstermedikleri sürece sülüke girdiklerini ispat edemezler. Hazret-i Sultan’ın bu halifelerinden başka birçok yetiştirdiği âlim ve veli zatlar vardır. Yetiştirdiği âlimlere tasavvuf icazeti vermemiştir. Bunlardan örnek vermek gerekirse Molla Said Erdinç gibi mümtaz şahsiyetlerin yetişmesine vesile olmuştur. [toggle title=”Menkıbeleri ” load=”hide”]Menkıbeleri 1- Hac vazifesini deniz yolunu kullanmak suretiyle gerçekleştirdi. Hicaza giderken Suriye sınırlarında vapur alabora oldu. Bütün Hac yolcuları Mevlana Seyyid Hâlid’in yanına gelerek; “Ey Allah (c.c) dostu duanız makbuldür, dua edin bu sıkıntıdan kurtaralım” dediler. Hazreti Sultan ayağa kalkarak bastonunu vapurun ortasına vurdu, muhabbeten çok sevdiği Muhyeddin-i Arabî Hazretlerine; “şaka yapma, bende şaka yaparsam Şam’ı alt üst ederim” buyurdular. Bunun üzerine vapurda bulunan bir Hacı adayı Hazreti Sultan’ın yanına yaklaşarak “o ki bu kadar birbirinize nazınız geçiyorsa, tasavvufta ”Yusuf Hamedani’nin yanına Seyyid Abdulkadir-i Geylani Hazretleri gitti. Yusuf Hamedani Hazretleri Abdulkadir-i Geylani ye buyurdu ki: ”öyle görüyorum ki Allah Resulünün ayakları Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin omuzuna, Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin ayakları da tüm Velilerin omuzuna olsun” bu söze ne dersiniz dedi. Hazreti Sultan; “Ben çok severim Abdulkadir-i Geylani hazretlerini, Ben severim Hallac-ı Mansur Hazretlerini, Ben severim Muhyeddin-i Arabî Hazretlerini, Ben severim Ahmed-i Bedevi Hazretlerini, Ben severim Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerini” dedi ve devamla; “herkes kendi devrinde o makamı alır, şimdi ise o makam ve Allah Resulünün ayakları kimin omzunda olduğunu buna göre tasavvur edin” diye buyurdu. Ve bu sözden sonra Resul oğlu Nizam isimli hacı adayı bir cezbe haliyle yere düşüyor. Cezbeden uyanınca “şu anda görüyorum ki Allah Resulünün ayakları Mevlana Seyyid Hâlid-i Zilan’ın omzunda, O’nun ayakları da tüm Velilerin omzundadır” diye nida ediyor 2- Osmanlı döneminde Siirt Merkez vaizi olan Molla Süleyman Efendi birgün vaazında “şeyhler, tarikat ehilleri kimseyi kurtaramazlar, kimseye ahirette yardımcı olamazlar” diye konuşmuştu. Molla Süleyman o geceden sonra üç gün üst üste aynı rüyayı görür. Rüyasında Mevlana Seyyid Muhammed Halid-i Zilan hazretlerini görür. Sırat köprüsünün kurulduğunu, sırat köprüsünden Halid-i Zilanın tek başına gittiği sırada Molla Süleyman; “işte ben kürsüden dedim ya, işte tek başına gidiyor” diye söyleniyor. Şeyh Seyyid Halid-i Zilan hazretleri sırat köprüsünü geçtikten sonra geri dönerek; “Molla Süleyman, ben teslim aldığım ihvanı sırat köprüsünün korkusunu göstermeden, cübbemin altında taşıyarak geçiririm” dediğini, cübbesini silkelediğini ve o esnada mahşeri bir kalabalığın Hazreti Sultanın cübbesinden döküldüğünü görüyor. Molla Süleyman rüyanın etkisiyle uyandıktan sonra sabaha kadar sağa sola dönüyor, sabah namazını kıldırdıktan sonra medresede bulunan Said isimli 9 yaşındaki talebesine; “bugün Beşiriye gidelim, Halid-i Zilan hazretlerini ziyaret edelim” diyor. Birlikte Beşiriye gelerek rüyasını Seyyid Halid-i Zilan hazretlerine anlatıyor. Hazreti Sultan “bir mürşidi kamil müridine ecel ve sırat korkusunu hissettirmez” diyerek Molla Süleyman ve küçük Said’e tövbe ve tarikat veriyor. Molla Süleyman ve Said, Siirt’e geri dönerek medrese eğitimlerine devam ediyorlar. Küçük yaşta Halid-i Zilan hazretlerinden tarikat ve tövbe alan Said, zamanın büyük üstadlarından Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleridir. 3- Hazreti Sultan icazet aldıktan yirmi yıl kadar sonra hacca gitmeye karar verdi. Büyük oğlu Seyyid Abdülkuddüs ve yeğeni Abdulkadir ona refakat ettiler. Hazreti Sultan 40 yaşında 1866 yılında bu Hac kafilesi ile Cidde’ye geldikten sonra Resul oğlu Nizam isimli bu zat uzaktan Halid-i Zilan hazretlerini takip etmeye başlıyor. Kafile Medine’ye vardıktan sonra hacı adayları çadırlarda kalıyorlar. Bir gece yarısı herkes uykudayken Hazreti Sultan çadırdan çıkarak Ravzayı Mutahhara’ya doğru gider. Hacı Nizam Hazreti Sultanı takip etmeye devam eder. Hazreti Sultan, Ravzanın kapısında durarak “Ya Resülallah senin kabrini ziyaret etmek ve öpmek istiyorum, kapıyı aç” diye dua etti. Bu esnada kapı büyük bir nur ile aydınlanıp açıldı ve Hazreti Sultan “Ya Resülallah, ihvanıma Cehennem korkusu ve kabir azabı çektirme” diye dua etti. Hazreti Sultanı takip eden zat “Evladım Halid, senin dualarını Allah (c.c) kabul etti, senin ismini duyan kabir azabı çekmesin” diye bir ses işitti. Ve bu olaydan sonra hacı adayı yere yığılıp kalıyor. Hazreti Sultan Ravzayı Mutahharadan ayrılırken kendisini takip eden bu zata doğru gelerek Resul oğlu Nizam isimli bu zatı yerden kaldırarak “beni niye takip ettin” diyerek kızar ve bu olayı kimseye söylememesini tembihler. Daha sonra Hazreti Sultan hacı adayına dönerek ”Seyyid Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin kabrinin önünden geçen ve dua eden kabir azabı çekmeyecek ve benim ismimi duyan da yine kabir azabı çekmeyecek” diye söyler. Hac vazifesinden döndükten sonra çok geçmeden Hazreti Sultan’ın küçük oğlu Alâeddin Efendi vefat eder. Hazreti Sultan oğlunun vefatına çok üzülür. Hazreti Sultanı takip eden hacı Nizam isimli kardeşimiz üç yıl sonra tekrar Hacca gider. Ravzayı Mutahharayı ziyaret edince çok ağlar. “Ya Resülallah yanımda Hazreti Sultan yok ki senin nurunu göreyim, senin O sesini işiteyim” diye dua eder ve ağlar. Bu arada kendisine bir uyku gelir, uykusunda Allah Resulü (s.a.v)’nü görür, Peygamber Efendimiz bu kişiye rüyasında şu sözü söyler “ümmetim beni görmek, beni ziyaret etmek isterse evladım Seyyid Muhammed Halid-i Zilan’ı ziyaret etsin, beni hayatta iken görmüş gibi olur” diye buyurduğunu görür. Hacı kardeşimiz Hac dönüşünden sonra her yıl iki defa Hazreti Sultan’ın ziyaret gider. [/toggle] Seyyid Mevlana Hâlid-i Zilan Hazretlerinin vefatından önceki son sözleri şöyledir: “Silsileyi Aliyye ismi verilen büyük velilerden otuz altıncı zatı görüyorum. Bu yüksek hanedanın makamına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım esnasında görmüştüm ki siz bizim makamımıza oturmuş kayyumluk size verilmişti. Teveccühü ve kabiliyeti ile bizden sonra bu dergahı Seyyid Muhammed Kasım-i Zilan’a bırakıyorum” buyurmuştur. Seyyid Mevlana Muhammed Hâlid-i Zilan Hazretleri oğlu Seyyid Kasım-i Zilan Hazretlerine tasavvufi icazetlerin tümünü verdikten sonra irşad vazifesi ile Batman’ın Binatlı köyüne gönderir. Bu arada yöre halkı ve sevenleri Hazret-i Sultan’ı ziyarete gelirler. Hazreti Sultan ziyaretine gelenlere; “artık bende bir şey yok, bende oğlum Seyyid Kasım-i Zilan’dan himmet bekliyorum, hepsini oğlum Seyyid Kasım aldı. Cenab-ı Allah Zülcelal(c.c.) hepsini oğlum Seyyid Kasım-i Zilan’a verdi. Bu yüzden sizler oğluma gidiniz” buyurarak Seyyid Kasım-i Zilan Hazretlerinin de babasını yetiştiren veli unvanının Kasım-i Zilan Hazretlerinde olduğunu belirtmiş, oğlu Seyyid Kasım-i Zilanında “MEVLANA” makamına ulaştığını beyan etmiştir. Seyyid Hacı Halid-i Zilan Hazretleri Süleyyi Hak Edebi isimli bir kitap yazmış ancak bu kitabı çoğaltılmamıştır, ayrıca birçok Divançeleride mevcuttur. 19 Aralık 1954 tarihinde bir Pazar sabahı, emanetini sahibine, yüceler yücesi Allah’a teslim etti. Seyyid Mevlana Muhammed Kasımi Zilan Hazretleri muhterem babasını yıkayıp kefenledikten sonra Hazreti Sultanın vücudunu bir Nur kapladı, Seyyid Muhammed Kasımi Zilan Hazretleri dışarıdaki topluluğa “Allah ve Resulullah’ın nurunu görmek isteyen varsa gelsin baksın” diye nida etti. Hazreti Sultan Kanireval’deki türbede oğlunun yanına defnedildi. 128 yıllık büyük çınar fani vücudunu toprağa teslim ediyordu. Ruhu ise atalarının yanına, Allah Resulü’nün “liva’ü hamd” inin altına doğru uçuyordu. Her yıl Mayıs ayının ikinci haftasında Batman – Beşiri- örmegöze köyünde Şeyh Halid’i anma ve aş dökme etkinliği yapılır. 2 gün süren etkinlikte konuları ağırlamak için 5 bin çadır kurulur ve 50 bin kişi katılırdı. Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. Kaynaklar Kaynak: Pamuk Yayıncılık İstanbul ve Anadolu Evliyaları Ansiklopedisi s.176 Tezkire-i Meşayih-i Amid (Diyarbekir Velileri I-II s.246 Şeyh Halid, Yazan İbrahim Bağdu, Star Matbaası, İst.1993. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Hasan El Nurani (k.s.)
Diyarbakır – Çınar – Aktepe köyü Şeyh Hasan El Nurani Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Şeyh Hasan el-Nurani, Diyarbakır velilerindendir. Hasan-El Nurani Hazretleri Hicri 1201 yılında Batman’ın El-Medine köyünde (eski adı Garzan Bölgesinin Koh Köyü) dünyaya gelmişti. Bu Köy Veysel Karani’ye yakın bir köydür. Adı Hasan Lakabı Nuranidir. Daha dünyaya gelmeden önce babasını kaybetmiştir. Annesi oldukça saliha bir bayandı. Çok fakir olduklarından dolayı köyün ağası Hüseyin Efendi bu Saliha hanımı hizmetlerinde kullanmak üzere yanında çalıştırmaya başladı. O zaman çocuk olan Hasan-el Nurânî de Hüseyin Efendinin yanında hizmetlerine devam etti. Altı yaşlarında iken küçük Hasan ağılda karanlık bir yerde oturuyordu. Hüseyin Efendi abdest almak üzere ağıla gittiğinde köşede bir Nur olduğunu görüp bu Nura doğru ilerledi. Nura elini vurduğunda, Nur’un Hasan’ın başında olduğunu fark etti. Bu olayın zuhur etmesinden sonra tüm ahali çocuk yaştaki Hasan’a “Nurânî” ünvanını verdiler. Hüseyin Efendi bu olaydan sonra Hasan-el Nurânî yi ilim tahsil etmesi için devrin büyük âlimlerine gönderdi. İlim tahsilini yörece meşhur olan Molla Halil-i Siirti’nin yanında yapar. Bu zat meşhur Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Halifesidir. Fıkıh, Beşeri İlimleri tahsil ettikten sonra Molla Halil-i Sîirtî Hazretlerinin yanına giderek Geometri ve Matematik ilimlerini tamamladı. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Sâlih-i Sıbkî’nin sohbetlerine katılarak zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet diplomasını aldı. Artık Şeyh Salihi-i Sıbki’nin halifesi oldu. Yaşı 25 ile 35 arası genç bir yaş. Hürmeten Şeyh Salih-i Sıbki Hazretleri; talebelerinden hilafete hak kazanan Şeyh İbrahim, Şeyh Hasan-i Nurani ve Şeyh Hamid-i Mêrdini’ye der ki; “Siz hilafete hak kazandınız ancak edeben gidin üstadım olan Şeyh Halid-i Cezeri’den hilafeti alınız!” Demiş ve bu üç zat da gidip Şeyh Halid-i Cezeri’den hilafet alırlar. Üstün kabiliyetini iyi bilen hocası, o dönemin Padişahı Sultan Abdulmecid’e yazdığı bir mektupla talebesinden bahseder. Padişah, anında Diyarbakır’a bağlı çok eski tarihi bir köy olan Aktepe köyü arazisinden 52 parselin tapusu ve o köyde bir tekke ve medrese kurma emrini gönderir. Bundan sonra Şeyh Hasan Efendi, Şeyh Sâlih Sıbkî’nin vasiyeti üzerine Diyarbakır’ın Bismil ilçesi Aktepe köyü yerleşerek, insanları irşâd ile meşgul oldu ve bölgenin halkını irşâd ederek birçok talebe yetiştirdi. Yaptığı ilmi ve manevi hizmetler için kendilerine dönemin Padişahı Sultan Abdulmecid tarafından bir Sancak ve çeşitli hediyeler gönderilir. Şeyh Hasan Efendi 1 kez hacca gitmiştir. Kendileri orta boylu, kumral ve sakalı tamamıyla beyazlanmamış, sireten de; çok halim selim bir zattır. Şeyh Hasan efendi birçok eser yazdığı halde, bunların birçoğu zamanla çeşitli olaylardan dolayı kaybolmuş veya zayi edilmiş, dolayısıyla isimlerini de tespit edemedik. Yapılan araştırmalar sonucunda torunlarında yalnızca kendisinin istinsah etmiş olduğu bir eseri bulabildik. Eserin adı: “El Miftah ul Maiyye. Fit Tarîkatin Nakşibendiyye.” Kitabın Müellifi: Şeyh Abdulhani en-Nablûsidir. Şeyh Hasan-i Nurani Hazretlerini bıraktığı halifeleri : 1- Abdurrahman-i Aktepe, (oğludur) 2- Molla Hasan-i Barê. (Barê Çınar’ın Bir Köyüdür) 3- Şeyh Kasım Altuhari (Altuxêr, şimdiki ismi Altunakar Çınar’ın Bir Köyüdür) 4- Şeyh Eyyüb-i Cırnık (Cırnık Terkan’ın Bir Köyüdür) 5- Şeyh Ahmed-i Hanevi. (teberrüken hilafet vermiştir) 6- Şeyh Muhammed Emin-i Şeyh Selemeta Hazretleri sülük yoluyla irşâd ettiği, icazet ve diploma verdiği talebelerindendir. Şeyh Hasan-i Nurani tasavvufta üveysilik yolunda birkaç evliyanın ruhaniyetinden feyz alarak büyük müceddit ve sancak sahibi oldu. Kerâmetleri pek çoktur. 1865 (H.1283) senesinde Diyarbakır’ın Bismil İlçesine bağlı Aktepe köyünde vefât etti. Türbesi bu köydedir. Vefatından sonra büyük oğlu Abdurrahman Aktepe irşâda devam etti. Seyyid Kasım da Diyarbakır’ın Çınar ilçesine bağlı Altuxêr (altunakar) köyüne irşâd vazifesi ile görevlendirdi. Yüce Allah sırrını mukaddes ve mübarek kılsın. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Kasım El Toğari (k.s.)
Diyarbakır – Çınar – Altunakar köyünde Şeyh Kasım El Togari Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Şeyh Kasım, İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i Aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin otuz üçüncüsüdür. Şeyh Kasım, aslen Derşev aşiretinin Şibli ailesindendir. Şeyh Kasım’ın yaşadığı dönemde Derşev aşireti, Botan’a bağlıydı. Botan ise 1880 ler de Osman İmparatorluğuna bağlı bir eyalet olup merkezi Cizreydi. Ve Botan, ünlü Kürt ailesi Bedirxanilerin yönetimindeydi. Botan eyaleti’nin merkez Cizre’den sonra ikinci idari yerleşim merkezi ise Derveş (bugünkü Alkamer köyü) idi. Derşev, hem merkez köyün adı hemde köy ve mezralarda yaşayan topyekûn aşiretin adıydı (bu aşiret halen mıntıkanın ve Anadolu’nın çeşitli yerlerine yerleşmiş kalabalık bir aşirettir). Ailesinin sürgüne gönderildiği bu yıllarda Şeyh Kasım henüz oldukça gençtir ve medrese tahsilini yapmak üzere Muş’a gitmiştir. İlk olarak ilmini Muş’un köylerinden birinde bitirip icazetini Nakşî meşayihinden Şeyh Salihi Subki’nin babası Molla Resul-i Subki’den alır. Ve aynı zamanda Şeyh Salih-i Subki’nin yanında tarikata girer ve müridi olup amel etmeye başlar. Memleketine döndüğünde ailesinin başına gelen felaketleri öğrenen Şeyh Kasım, tahsil dolayısıyla, uzun süre ayrı kaldığı sürgüne giden aile efradıyla görüşmek ve helâlaşmak için ailenin sevk istikametini takip ederek yola koyulur. Zamanın yol ve vasıta imkânsızlığı ile kervanla at üstünde konaklaya konaklaya Diyarbekir’in Çınar kazasına bağlı Aktepe köyüne varır. Burada köyde ikamet eden Nakşibendî Tarikatının Halidi kolunun rükünlerinden Şeyh Hasani Nurani’nin misafiri olur. Ve buradan Diyarbakır’a giderek akrabalarını bulur, onlarla helalleşip vedalaştıktan sonra tekrar Aktepe köyüne gider. Misafirliği müddetince büyük zat ve büyük veli Şeyh Hasani Nurani’ni ile sürekli muhasebe, sohbet ve ilmi görüşmelerde bulunur. Şeyh efendi bu misafirindeki üstün zekâ ve ilmi kabiliyetini hisseder ve onun gitmesine bir türlü müsaade etmez. Tam bu sıralarda, İstanbul’dan Diyarbakır’a, bir konuda Şeyhül İslam’ın bir fetvası gelir. Diyarbakır uleması, bu fetvayı beğenmeyip yanlış olduğuna kanaat eder. Ve Şeyhü’l İslamın çıkardığı bir fetvaya itiraz eden Diyarbakır uleması ile resmi makamı temsil eden zamanın valisi, kadısı, müftüsü arasında bir münakaşa olur. Bunun üzerine incelemesi ve bir çözüme bağlaması için fetvanın bir nüshası Şeyh Hasan-i Nurani’ye gönderilir; Şeyh Hasan-i Nurânî fetvayı alıp inceler ve Şeyh Kasım’a göstererek fikrini alır. Şeyh Kasım fetvayı inceledikten sonra Diyarbakır ulemasının yanıldığını ve fetvanın doğru olduğunu belirtir. Bunun üzerine Şeyh Hasan “o halde, Diyarbakır ulemasıyla münakaşa ve münazarayı kabul edermisin?” diye sorar. Şeyh Kasım cevaben “Şeyh izin verirse kanaât ve fikrimi serd etmeye hazırım” der ve Diyarbakır’a gider. Şehre gidince Diyarbakır da halen ibadete açık olan KURŞUNLU Camii ne yerleşerek ilim heyetini camide kabul eder. Yapılan münakaşa ve teati edilen fikirler neticesinde ilmi olarak Şeyhül İslam’ın fetvasının doğruluğunu ispat eder. Bunun üzerine ulemanın takdirlerini kazanır, Vali tarafından kendilerine orada kalması ve Reis-ul Ulema makamı ile tedrisat yapması istenilir. Fakat O bunu kabul etmeyip memleketine gitmek istediğini belirtir. Şeyh Kasım Aktepe’ye gelir ve birkaç gün daha kalır ama bir türlü Şeyh Efendi den “evine gidebilirsin” diye bir izin çıkmayınca münasip bir dille akrabalarının ekseriyetinin sürgün edilmesi hadisesine binaen memleketine geri dönmesinin bir ihtiyaç ve zaruret olduğunu ifade eder. Fakat Şeyh Hasan kalması için ısrar ederek gitmesine izin vermez. Böyle bir zatın ısrarı karşısında Şeyh Kasım gitmek için diretmenin doğru olmayacağını düşünerek gitmekten vazgeçer. Memleketi olan ve asırlardan beri sülalece yerleşik olduğu Derşev’de mevcut emlak ve servetinden feragat ederek Aktepe köyünde ikamete başlar. Şeyh Hasan-i Nurânî’nin vefatına müncer olacak hastalığı esnasında, etba ve yakın akrabalar kendisinden sonra kime biat edeceklerini sorarlar. Şeyh Hasan ise halifesinin kim olduğunun belli olduğunu belirtir. O kişi Şeyh Kasım dır. Bunun üzerine muhtelif yerlerden çeşitli itirazlar gelir. Zira Şeyh’in dört oğlu olduğunu, onlarında ilmi zahirde kâmil olduklarını, büyük edip ve şair olarak divan telif ettiklerini, edebiyat ve ilimde otorite olduklarını ve yabancı birini kendisine halife seçip göstermesini anlayamadıklarını belirtirler. Bunun üzerin Şêx Hasani Nurani Hazretleri; “demek ki bugüne kadar ihlâs ve manasıyla benden istifade edememişsiniz! Aksi halde ne demek istediğimi idrak ederdiniz. Elbette ki, menkul ve gayrimenkul mallarım çocuklarıma ve varislerime intikal edecektir. Ancak haiz olduğum rabıta ve hikmet emanettir. Ve bu emanet ona intikal etmiştir. Halifem odur. Benimle irtibatını muhafaza ve devam etmek isteyenler ona biat suretiyle tahakkuk edecektir. Bundan sonra Şeyh Kasım sizin şeyhinizdir.” Şeyh Kasım, şeyhinin vefatından sonra bir süre Aktepe de tebliğ ve irşat vazifesini sürdürür. Fakat bir süre sonra oradan ayrılmak zorunda kalır. Ancak şeyhine olan vefa ve sadakatten dolayı memleketi olan Botan-Derşeve değil muhitte kalmaya karar verir. Bu nedenle halen Çınar kazasına bağlı Altunakar köyüne yerleşir. Ve kısa bir zamanda burada bir medrese inşa ettirir. Ve irşad ve tedrisata burada devam eder. Altunakar Medresesi Osmanlı idaresinde resmiyet kesbeder. İlahiyat Fakültesi mertebesinde olan bu medresenin mezunları devlet sektöründe istihdam hakkını kazanırlar. Bu nedenle her taraftan, bilhassa Ortadoğu mıntıkası Suriye, Irak ve Kafkasya’dan burada okumak için talebeler gelirdi. Şeyh Kasım El-Togari, Mürşidi Kamil Şeyh Hasani Nurani’den almış olduğu halifelik vazifesini bihakkın yerine getirerek, Kafkaslar’dan Şam’a Irak’tan Elaziz’in Palu kazasına ve Urfa Siverek ile Adıyaman’ın Kâhta kazasına kadar gelen ve çoğalan müritlerine gerekli irşatla; riyazat, çile, zikir, murakabe, tövbe, istiğfar, züht, tevekkül ve kanaât telkin talim ve temrini yaparak onların gerek cemiyet içinde beşeri faydalı bir uzuv ve gerekse masiva ve nefsanî zaaf ve şerden tebriye suretiyle kemale yardımcı olmaya medar cehd ve gayreti göstermiştir. Altunakar arazisi zamanla çoğalan aile efradının, mensuplarının, müderrislerin, talebelerin ve gelen misafirlerin iaşe ve ihtiyacını karşılayamayacak duruma gelir. Bunu üzerine Şeyh Kasım Altunakar ile hemhudut olan Gozelşeyh köyünü satın almaya talip olur. Bu köy imparatorluk idaresi tarafından oraya ikamete mecbur edilen Kırım Han’larından Musa Paşa’ya temlik edilmiş, kendisine köyde yazlık-kışlık bir konak inşa edilmiş ve mıntıkanın asayiş ve idaresiyle vazifelendirilerek asalet ve mertebesine layık bir muameleye tabi tutulmuş. Musa Paşa’nın vefatından sonra oğlu İslam Bey, kısa bir zaman sonra mıntıkadan ayrılmak istediğinden köyü bütün mal varlığıyla beraber sayışa çıkarmış. Bunun üzerine Şeyh Kasım köyü satın alır. Ve köy Şeyh Kasım’ın oğlu ve sonrada halifesi olacak Şeyh Neytullah adına tescil edilir. Şeyh Kasım’ın bildiğimiz kadar 2 kızı ve 5 oğlu olmuştur. Oğullarından biri kendisinden önce genç yaşta vefat etmiştir. Ve Şeyh Kasım çok sevdiği bu oğlunun adına şuan Altunakar da bulunan türbeyi yaptırmıştır. Daha sonra kendisi de vefat edince oğlunun yanına defnedilmiştir. Bölgede yaşanan sürgün olaylarında Şeyh Kasım’ın oğullarının her biri bir bölgeye sürgün edilmiş ve aile uzun zaman toparlanamamıştır. Şeyh Kasım el Togari Hazretlerinin Çınar – Altunakar köyündeki türbesinde ; Şeyh Kasım hazretleri ile oğulları Şeyh Muhammed Neytullah (v. 1916) ve Şeyh Mehmet Sait ile aynı aileye mensup 3 kadın medfundur. Türbe 1298 /1880 yılında yapılmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Yahya Munis ( Dirşevi) (k.s.)
Şırnak Cizre Sax ( Çağlayan) köyü ile Ziyaret köyü arasındaki Kürsü denilen mevkii deki kabristanda (hebler – hisar köyü yakınında) Şeyh Yahya Munis (Dirşevi) Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Hz. Şeyh Yahya, Cezire-ı İbn Ömer (Cizre) de hicri 1309 yılının zilkade ayında (Mart 1891) dünyaya geldi. Arabi ilimleri (halasının oğlu) Şeyh Sirac bin Hz. Şeyh Ömer Zengani’nin yanında okudu. Çünkü Şeyh Sirac, dayısı Şeyh Abdulhakim’in vefatından sonra ailenin ve medresenin müderrisi olmuştu. O (Hz. Şeyh Yahya) tasavuffen de Babası Hz. Şeyh Abdulhakim ve amcası olan Hz. Şeyh Muhammed Nurinin terbiyesinde yetişti. Hz. “Şeyh Muhammed Nuri, ağabeyi olan Hz. Şeyh Abdulhakim’in vefatından sonra bölgenin irşad şeyhi ve postnişini olmuştu. Hz. Şeyh Yahya bu iki zatın ilmi ve irfani eğitiminden geçtikten sonra, büyük bir alim, mürşid-i kamil, veli, muttaki ve zahit bir sofi oldu. “Daha doğrusu sıra dışı bir şeyh oldu.” Onunla haşir neşir olan ve onu tanıyan herkes buna şahitlik eder. Hatta yöre insanının tümü kendisini bu yönleri ile bilir ve tanırlar.(El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) “ Bundan dolayı, yöre halkı; Şeyh Yahya’yı son yüzyılda yaşamış Cizre’nin sıra dışı âlim ve mutasavvıfı olarak kabul ederler. Şeyh, yaşamında mürşidi kâmil ve güvenilir bir hakem olarak kabul edildiği halde, ölümünden sonra da, yöre halkı tarafından bu rolüyle kabul etmiştir. Özellikle mal alışverişi, hırsızlık gibi anlaşmazlıklarda; başına veya türbesin de yemin edilerek kişiler arasında bir uzlaşı sağlanılan mekânların başında gelmektedir. Türbenin ikinci bir fonksiyonu da bir emanet yeri olarak kabul edilmesidir. Türbeye bırakılan eşyalar türbenin çarpacağı korkusu ve çevrede duyulan saygıdan dolayı eşyaların sahibi onu almayana kadar aylarca beklese bile kimse dokunmamıştır, dokunmuyor…” Hz. Şeyh Yahya, ilim tahsilini bitirince, Botan beylerinin sayfiye (yazlık) köyü olan Şax (çağlayan) köyünde ikamet etmeye başladı. Geçmişi yüz yıllara dayanan meşhur medresesinde ders vermeye başladı. Babası da bu meşhur medresede uzun yıllar ilim okutmuştu. Tasavvufi hayatında kendini o kadar zühde vermişti ki , bir yumuşak yatak dahi edinmedi. Taşların üzerine serili olan birkaç tahta üzerinde yatardı. Tahtaların üzerinde incecik bir hasır ve tek bir seccade vardı. Seccadesi yabani dağ keçisinin dersindendi. Çünkü o her hal ve hareketiyle Hz. Muhammed’i (s.a.v) örnek alıyordu. Hz. Peygamberin (s.a.v) yatağı da içi kuru hurma dallarıyla dolu olan bir deriden ibaretti. Bazen üzerinde oturduğu hasır mübarek bedeninde iz bırakırdı. Hz. Muhammed (s.a.v) rahat bir yatak edinmedi, böyle bir teklifi de hiç kabul etmedi. Haram maldan son derece sakınırdı. Malı şüpheli olan birine misafir olduğunda onların sofrasından yemez, talebelerine de yedirmezdi. Böyle durumlarda beraberinde getirdiği azıktan yerlerdi. Örneğin; Bir defa, hac yolculuğuna çıkarken; Suriye’de bulunan ve aşiret reisi olan meşhur Haco Ağaya misafir olmuştu. Bu şahıs Hevêrka aşiretinin lideriydi. Şeyh efendi üç gün boyunca onun konağında misafir kaldığı halde, ağzına yemeklerinden tek lokma bile almadı. Yanında getirdiği yolculuk azığından yerdi. Halbuki hac için gerekli olan pasaportun alınmasında Fransız yetkililere Haco Ağa aracı olmuştu. Şeyh efendinin onun yemeklerini yememesine Haco Ağa içerledi. Ama, sonradan bu aile fertlerinin ağaların sofralarından takvaları gereği yemek yemediklerini öğrenince kızgınlığı kalktı. Hz. Şeyh Yahya (r.a.) Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim olmanın yanı sıra o sofiliğin, ruh ve bende temizliğinin felsefesini yapan büyük meşayihlerdendir.(El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) Medresesi ve Talebeleri Eğitmesi “Şiddetli böbrek ağrısına rağmen medresesinde talebelerine ders vermeyi, onları ilmi olarak eğitmeyi terk etmedi. Arabi ve dini ilimlerin yasak edildiği cumhuriyettin İlk yıllarında (Atatürk ve tek partili dönemlerinde) bile bu hizmetine ara vermedi. Medresesinden ilim ve irfanla donanmış birçok alim yetişti. Hoca talebenin örnek aldığı şahsiyettir. Hilafeti ve İrşad faaliyetleri Hz. Şeyh Yahya halifeliği Şeyh İbrahim Hakkı’dan aldı. Hilafet ona hayırlı olsun mübarek olsun. Çünkü hakkıyla elde etti. Kendisi buna layıktı. Çünkü kal’den çok hal ile mürşid idi. Çok fazla mürid edinmezdi. Sanki kendisine Mevlana Halid Zülcenaheyn’in şu sözünü düstur edinmişti: Biliniz ki sizlerden en fazla değer verdiklerim müritleri tabileri ehli dünya ile alakaları az, dünyaca yükleri en hafif olanlardır, fıkıhla hadisle çok ilgilenenlerdir. “bazı hadislerde şöyle rivayet edilmiştir: “Kişi, sultana ne kadar yaklaşırsa Allah’tan (cc) o nispette uzaklaşır.” Tabiileri arttığı oranda şeytanları da artar. Kıyametteki hesabı da daha ağır olur. Madem ki durum bundan ibarettir, bu sınıflarlarla (sultanlarla, ağalarla, beylerle ve erkanlarıyla) yakınlaşma arzusu mal ve para hırsından, şöhret olma arzusundan, makam-mevki sevgisinden ileri geliyor. Tüm bu niyetlerin de fesat ve kötülük içerdiği alenidir. Hicreti ve Memleketinden Göç Etmesi Cumhuriyettin İlk yıllarında (Atatürk döneminde) akrabaları hicri 1344’te şaban ayında (10 Şubat 1926) Irak’a, var olan baskılardan dolayı göç edince Cizre’nin bazı ileri gelenleri şeyh efendiye Şax (Çağlayan) köyünden Cizre’ye daha yakın olan Serdahl (Bağlarbaşı) köyüne taşınmasını tavsiye ettiler. Çünkü devlet, tüm aile fertlerinin Serdahl ve Hoser köylerinden göç ettiklerini haber almıştı. Hz. Şeyh Yahya da o zamanki yönetime duyulan endişelerden dolayı bir süre sarp dağlarda, rutubetli mağaralarda saklanmıştı. Yerinin bilinmemesi için sürekli yer değiştiriyordu. Kış mevsimi olduğundan dolayı şiddetli soğuklara maruz kalıyordu. Bu zor şartlarda bile teheccüd dahil tüm ibadetlerini yerine getiriyordu. Soğuklar, rutubetli mağaralar onun böbreklerinin iltihaplanmasına neden oldu. Zaten sonraki yıllarda da (elli bir yaşında) bu hastalıktan dolayı vefat etti. Akraba ailelerin bazıları Eylül 1928’de ilan edilen genel aftan sonra Türkiye’ye tekrar dönünce o da tekrar Çağlayan köyüne taşındı. Türkiye’de alimlere, din adamlarına yapılan baskıların sona ermemesi üzerine, akrabaları 1933 yılında (h.1352) Suriye’ye tekrar hicret edince o da onlarla beraber hicret etti. Orada aşağı Mezri köyünde ikamet etti, bilahare Dérka Beravé köyüne taşındı. Daha sonraları İngiliz askerleri Suriye’ye girince Türkiye’ye dönüp tekrar Çağlayan köyüne yerleşti. Bir süre sonra bu köye yakın olan Ziyaret köyüne taşındı. Bu esnada böbrek ağrıları daha da artmış, tahammül edilemez bir düzeye gelmişti. Buna rağmen ibadetlerine (günlük zikir ve evratlarına) devam ediyordu. O zamanlar tedavisi o bölgede bulunmayan bu ağır hastalığına sabrederdi. Vefatı ; Şırnak Cizre Sax ( Çağlayan) köyü ile Ziyaret köyü arasındaki Kürsü denilen mevkii deki kabristanda Hz. Şeyh Yahya hicri 1361 yılında (miladi 1942) vefat etti. Şax (Çağlayan) köyünün Cudi dağının eteğinde yer alan, ziyaret köyüne yakın olan Kürsü denilen mevkideki kabristanda defnedildi. Sonradan üzerine inşa edilen kubbesi bölge halkı arasında ziyaretgahtır. Allah’ın (cc) rahmeti üzerine olsun, mekanı cennet olsun. [toggle title=”Şeyh Yahya Munis ( Dirşevi ) hazretlerinin menkıbeleri” load=”hide”] Menıkebeleri Yine bu hac yolculuğu sırasında, Suriye’de bulunan Aşitilerin Beyazi köyünde bir süre kaldılar. Köyün muhtarı onları davet etti ve büyük bir sofra hazırladı. Yalnız Hz. Şeyh Yahya o sofraya el sürmedi. Arkadaşlarına da yememelerini söyledi. Dedi ki: “Bu yemekler haramdır. Haram yolla kazanılmış mallardandır. İrin ve necaset kokuyorlar.” Bunun üzerine muhtar o sofrayı kaldırdı. Şeyh efendi zalimlere ve zorbalara karşı çok şiddetli idi ve onlara perva etmezdi. Onların masum insanlara uyguladıkları zulüm ve ceberutlarına karşı çıkar ve gururlarını kibirlerini kırardı. Ta ki onların izzeti nefisleri kırılıp ıslah olsunlar. Bir zalim, bir zorba müritlerinden birine bir haksızlık ettiğinde onu uyarır ve şöyle derdi : “Ona haksızlık etmeyi bırak. Yoksa, ALLAH’IN izni ile perişan olanlardan olacaksın” Aklı ve şansı olan o zulmü ve haksızlığı yapmayı bırakırdı. Aksi durumda o zalim ( manevi darbeler ve ilahi tokatlar) hak ettiği cezayı alırdı. Zor bir duruma düşünce başına bir gaile gelince şeyh efendiler şöyle istimdat ederdi: “Yardıma gelin yoksa sizin hatminizi artık okumam” bu tarz yakarışın (manevi nazın) ardından kısa sürede yardım gelir bu sıkıntısı kalkardı.” (El Kutup El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) Hz. Şeyh Yahya’nın bu vasıflarına istinaden tevatür derecesinde kendilerine yakın müntesiplerinden nakil edilen çokça anaktodlerden bir kaçını buraya almak isterim: 1- Kendisinin talebesi ve müntesibi olan, halk arasında da doğruluğu ve müttekiliğinden şüphe edilmeyen Şeyh Hamdi şöyle dedi: “ Şah köyünün medrese camisinde Hz. Şeyh Yahya ile namaz kıldıktan sonra, ondan önce camiden çıktım. Latif bey (Bedirhanilerdendir), elinde çok güzel bir baston olduğu halde caminin önünde durduğunu gördüm. Kendisine; “ elindeki baston ne kadar güzeldir. Bana verirmisin” dedim. Oda; “Şeyhindir” dedi. Şeyh çıkınca Latif bey Şeyh’in elini öpüp; “efendim Batüyan aşiretine gitmiştim. Aşiret ağası Emerê Temer’in size çok selamları var. “Biliyorum ki, Hz. Şeyh Yahya, ne haram mala ne de şüpheli malada el sürmez. Kaldı ki, benim gibi birisinin… Fakat Allah şahittir ki; hiç kimsenin emeği olmadan ve hiç kimsenin mülkü olmayan bir dağda, bu bastonun değneğini kendi elimle kesip baston yapmışım. Bunda haram bir emek yoktur. Yani bu baston tamamıyla helaldir. Şeyh den istirham ediyorum. Bu hediyemi kabul edip, bana dua buyursunlar.” Şeyh bastona el sürmeden şöyle bir baktı ve şöyle dedi; “Gerçekten bastonu çok güzeldir. Fakat Emer ağa benimle dostluk kurmak amacıyla bu bastonu bana göndermiştir. Ben, ne onun dostluğunu kabul ederim, ne de bastonunu… Çünkü o zalim bir insandır. Ben ise Zulme ve zalimlere başkaldıran biriyim. Bu bastonu kabul edecek olursam ve o otoritesine güvenip bir zulüm de bulunduğunda ona karşı çıkarım. Ama ne de olsa o hediye edilen bastonun kalbimde bir etkisi olacaktır. Bundan dolayı kalbimde en ufak bir iz ve şüphe bile bırakacak bir hediyeyi kabul etmem. Tekrardan onu bastonunu ona gönderin.” Dedi ve baston tekrardan ona iade edildi. 2 – Şu anda Munis ( Türkiye’de ki Eddêrşevi ) ailesinin tarikat postnişinliğini yapan Şeyh Ahmet Hilmi Munis Hazretlerinin anlattığına göre; “ Bir gün birkaç kişi ile beraber Şeyh Yahya Hazretlerinin Şax (Şah) köyüne bağlı Ziyaret mezrasında bulunan evinde misafirdik. Sohbet ediyorduk. Şeyhin küçük çocuğu Muhammed Tevfik dışarıda çocuklarla oynarken su içmek için içeri girdi. Babasına seslenerek “baba, dışarıda bir adam seni ziyaret etmek istediğini söylüyor.” Dedi. Hiç birimizin adamı görmediğimiz gibi şeyhin de adamı görmediği kanaatim kesindir. Bunun üzerine Şeyh oğluna dönerek; “ oğlum git ona söyle -babam müsait değildir-. Güle güle gitsin. Bunun üzerine oğlu ev içinde biraz dolanıp suyunu içtikten sonra tekrardan dışarı gitti. Bizde sohbetimize devam ettik. Uzun bir müddet sonra Şeyhin oğlu Mehmet Tevfik tekrardan susamış olacaktı ki, içeri girdi. Tekrar babasına seslendi; “ Baba ayni adam seninle görüşmek için hala kapıda bekliyor. “Babana, onu ziyaret etmeden gitmeyeceğimi söyle.” diyor. ”Bunun üzerine Hz. Şeyh Yahya bana dönerek “Ahmed’im görünen o ki, Muhammed Tevfik bu işi beceremeyecek. Kalk, sen git o adama de ki; Vallahi! O kişi üç gün, üç gece o kapıda beklese dahi ben bu evden çıkmayacağım ve onunla görüşmeyeceğim. Elimi, onun eline vermeyeceğim.” Bunun üzerine hepimiz donduk kaldık. Ben de Şeyh hazretlerinin emrini o kişiye iletmek üzere; kalkıp dışarı çıktım. Giyim ve kuşamıyla O kişinin, laelel tayin (sıradan) bir insan olmadığı ve her halinden aristokrat birisi olduğu anlaşılıyordu. Kendisine “belli ki, Şeyh hazretleri dışarı çıkmadan ve seni görmeden de senin kim olduğunu bilmiş olacak. Şeyh hazretlerinin bana söylediği sözleri aynen kendisine aktardım. Çok üzüldüğünü belli ederek: ”Allah fesatçıların belasını versin. Böyle mübarek kapıları da bize kapattılar.” Deyip, gitti. Fakat ben merak ettim ve arkasından kendisine seslendim; “kusura bakma, ama seni merak ettim. Kimsiniz acaba?” deyince; ben Agid’éSıléman Ağayım.” Dedi. Şuanda Şırnak’taki Tatarların atası oluyor. Şirnak Eski Millet vekili Mehmet Tatar’ın dedesidir. 3 – Yine, Şeyh Ahmet Hilmi Munis Hazretleri anlatıyor. “Bilindiği gibi Tayan(kerevan) aşireti Hz. Şeyh Yahya Hazretlerine çok bağlıdırlar. Ki, bu aşiret Botan bölgesinin en şerrar, aksi ve saldırgan aşireti olarak bilinir. Bir gün; aşiretin ağalarından Ahmedê Kerevan’a( Kendisi Hz. Şeyh Yahya’ya sevgı ve muhabbet ile bağlı idi) sordum. Sizi bu kadar Şeyh Yahya Hazretlerine bağlayan sebep nedir acaba? Şunu anlattı: “ Hz. Şeyh Yahya, vakti zamanın da ağalarımızdan olan TemerAğa ile bir (Silopili) köylü arasında bir davası oluyor. Şeriata göre davalarını hal etmek için yörenin bir çok imamına şeriata gidiyorlar. Korkudan mıdır nedendir bilinmez ( köylü kendisini yeteri kadar ifade etmemiş olacak ki ) ama hemen hemen çoğu Temer Ağa’ya hak veriyorlar. Fakat köylü adam haklı olduğuna inandığı davasının hal edilmesi konusunda hiç birinden tatmin olmuyor. Hep içinde haklı olduğuna kanaatini taşıyor. Bir gün bu durumunu etrafındakilere anlatırken, onlardan birisi ” bu davasını Şah köyünde bulunan Hz. Şeyh Yahya’ya götürmesini ve olsa olsa bu davasını adaletli bir şekilde ancak O hal edeceğini söylüyor. Çünkü Şeyh Hazretleri söz konusu adalet olunca, ağa falan takmazdı. Adalet ve Şeriat ilkelerinden taviz vermez. Dini hukuk neyi emrediyorsa; kendisi onu söyler ve söylediklerini de tatbik ettirir. Senin davanı da ancak O, hal edebilir.” O da tekrardan Temer Ağaya gelir. Son bir defa bu davayı Hz. Şeyh Yahya’ya götürmek istediğini kendisine aktarır. Temer Ağa da evvelden yöre hocalarının kendisini haklı görmesine de güvenerek teklifi kabul eder. Ağa atına binerek, köylü de yayan olarak una eşlik ederek Şah köyü’nün yolunu tutarlar. Hz. Şeyhin yanına vardıkları zaman, Hz. Şeyhi talebelerine (feqelerine) ders verirken görürler. Dersin bitmesini beklerler. Ders bittikten sonra hal hatır sorma safhasına geçilir. Hoş beşten sonra Temer Ağa; geliş sebeplerini Şeyhe aktarmaya çalışır. Der ki; “Efendim bu köylü ile bir davamız var. Bu davamızı sizin yanınızda şeriata göre hal etmek istiyoruz, deyince. Hz. Şeyh köylüye bakarak, köylünün kim olduğunu sorar. Köylüyü tanıdıktan sonra ağaya dönerek şunu söyler: “Temer Ağa bence işi fazla zorlaştırmadan sizi örfü olarak uzlaştıralım. Şeriata göre bunu dava konusu yapmayalım. Bu davayı da böylece kapatırız, olur biter. Şeriata göre yargılamaya gerek kalmasın.” buyurdu. Evvelden, yaptıkları dava girişimlerinde kendisinin hep haklı çıkarıldığına güvenerek; Ağa tereddüt etmez ve der ki.“ Şeyhim, şeriat varken örfe ne gerek var ki…” Der. Bunun üzerine Şeyh örfle çözme önerisini ısrarla hem de üç defa tekrarlar. Her defasında Ağa şeriat istediğini ısrar eder. Bunun üzerine Şeyh Hazretleri hiddetlenerek Ağa’ya dönerek şöyle buyurur:”Temer Ağa Temer Ağa, şeriat Hükümlerinin kıymetini sen mi bana anlatacaksın. Şeriat yaparak senin olası bir itirazınla küfre düşmene mani olmaya çalışıyorum. Senin kâfir olmanı istemem,” Deyince, Ağa kedinden emin bir şekilde; “Şeyhim, neden kâfir olacakmışım? Şeriat kime düşerse onun olsun.” Bunun üzerine Şeyh Hazretleri; “ Temer Ağa! Birincisi; bu zevali köylünün sana haksızlık yapacağını akıl kabul etmez. İkincisi de, şimdi biz şeriat ile davanıza bakarsak ve davan senin lehine sonuçlanmazsa; muhtemelen sen bunu kabul etmeyeceksin. Sen bu duruma İtiraz edeceksin. Bilmeni isterim ki; şeriatı kabul etmemek insanı küfre götürür. Onun için senin kâfir olmanı istemediğim için davanızı örfen hal edelim dedim. Fakat mademki, sen şeriat ile davanın görülmesinde ısrar ediyorsun. O zaman tamam!.. Her ikinizde yan yana durun davanızı hiçbir etki ve korku altında kalmadan sırayla anlatın bakalım.” Her ikisi de davalarını anlatıyorlar. Şeyh hazretler kararı köylünün lehinde verir vermez, Ağadan itirazın gelmesi gecikmez. Der ki; “ Ama efendim biz filan filan hocalara gittik. Hepside beni haklı gördüler. Onları şeriatı başka, senin şeratın başkamıdır ki?..” diye sorunca, Şeyh hazretleri der ki; “Yok! Hâşâ Allahın hükmü her yerde ve herkes için aynıdır.” Fakat orada köylü senin etkisinde kalarak muhtemelen kendisini iyi ifade etmediği için, hocalarda ifadeye göre karar verdiklerin den dolayı olsa ki;seni haklı görmüş olabilirler. Yoksa şeriatın ayrı oluşundan değildir.” Buna rağmen Ağa, kararı kabul etmeyince; Şeyh hazretleri ile Temer Ağa arasında münakaşa çıkar. Şeyh, elindeki ( sıke-yere basan kısmı sivri demirli olan ) bastonu ile Ağayı dövmeye başlar. Şeyh, Ağayı dövünce; dava sahibi olan köylü, ağanın kendisine daha sonra vereceği zarardan dolayı korkarak, davasından vaz geçtiğini söyleyerek Şeyh’e yalvarıyor. Bunun üzerine; Şeyh hazretleri, köylüye dönerek şöyle der: “Bu dava artık senden çıktı. Artık dava şeriatın ve adaletin uygulama safhasına girdi. Sen otur ve bu işe sakın karışma.” Deyince, köylü artık bir kenara çekilerek korkuyla titremeye başlıyor. Ağa ise, aldığı darbelerden dolayı baygın halde yere seriliyor. Herkes tedirgin bir halde ne yapacağını bilmez haldeyken Şeyh Talebelerden birisine “Ağa’nın atını getirin bakalım! Der. Ağanın atını getiriyorlar. Şeyh’in talimatıyla Ağayı atın üzerine iple iyice bağlıyorlar. Bir talebesine de talimat vererek; “bu atının yularını çek. Ağanın kabilesinin olduğu obaya götür. Fakat kabilenin içine kadar götürme. Kabilenin çadırlarına daha epey mesafe varken falan tepeye vardığında, Atı çadırları görecek bir pozisyona getirdikten sonra, yoları boynuna dolandır. Atı salıver. Daha kimse seni görmeden atı bırak. Sen, Atı bırakır bırakmaz, Geri kaçarak buraya gel. Yoksa aşiret sakinleri Ağayı bu halde görseller seni öldürürler. Talebesi emredildiği şekilde gereğini yaparak, Şeyh Hazretlerinin yanına geri döner. Bu olaydan dolayı tüm Şax köyü halkı tedirginlik içinde aşiretin tepkisini beklerler. Tabii ki, Ağayla davalı olan köylüde korkudan dolayı geri dönemediği için Şeyh hazretlerinin yanın da kalır. At, alışık olduğu üzere; salıverildiği gibi direkt çadırlara doğru gidiyor. Fakat aşiret fertleri uzaktan atın süvarisiz geldiğini görünce bir tuhaf oluyorlar. At çadırların içerisine varıp, halk Ağanın at üzerinde baygın ve bağlı bir vaziyette görünce feryat-u figanlar başlıyor. Durumun ne olduğunu anlamaları için, Ağanın ayıklanmasını bekliyorlar. O zamanlarda doktor filan da olmadığı için, kabilede bulunan yerel hekimi çağırıyorlar. Hekim Ağayı muayene ettikten sonra Ağanın almış olduğu darbelerden dolayı tüm vücudunun ezikler içerisin de olduğunu görür. Bir hayvanı keserler. Derisini tolum olarak çıkarırlar. Tolum daha yaş iken Ağanın elbiselerini çıkarıp olduğu gibi tolumun içerisine koyarlar. 24 saat bu tulumun içerisinde beklettir. Ağa kendine geldikten sonra kendisine sorarlar. “Ne oldu sana ağam? Bunu, sana kim yaptı?..” Ağa olayı baştan sona kadar hepsini olduğu gibi aile fertlerine ve aşiretine anlatır. Ağa anlatır anlatmaz, aile fertleri ile beraber aşiret mensupları; “hemen Ağanın öcünü almak için Şax (Şah) köyünü basmak isterler. Fakat Ağa, buna müsaade etmez. “Hiç kimse bir yere gitmeyecek. Ben iyileşince kararı kendim vereceğim” der. Bir müddet sonra Ağa iyileşiyor. Fakat bu nekahet döneminde Ağa birkaç rüya görüyor. Bu rüyalarından dolayı ciddi bir şekilde tedirgin oluyor. İyileştikten sonra aşiret fertleri yanına gelerek “ne yapalım? İntikamınızı almaya gidelim mi?” diye kendilerine sorduklarında, “hayır hiç biriniz bir yere gitmeyeceksiniz.” Hanımını çağırıyor. “Atımın yolarını getir.” “Atı da getirelim mi?” Hayır” der. Hanımı atın yolarını getiriyor. “Yürü. Sadece benle sen Şeyh Hazretlerine gideceğiz. Der. Köye vardığımızda bu yoları başıma geçirip, yoları çekerek beni Değerli Şeyhimin huzuruna götüreceksin.” Bunu deyince aile fertleri ile beraber aşiret mensupları da hayretler içerisn de kalarak itiraz ederler. Fakat Ağa itirazlarına kulak asmaz. Dediğini uygulamaya koyar. Aynen dediği gibi hanımı ile beraber Şeyh Yahya Hazretlerinin dergâhına varır, affını ister. Böylelikle tövbe ederek Şeyh Hazretlerine intisap eder. Böylece Tayan aşireti O günden günümüze kadar Şeyh Yahya Hazretlerine bağlanmış olurlar. Halen de bağlılıkları ciddi bir şekilde devam etmektedir. Şu anda da aşiret mensupları tümüne yakını, halen de Allah ve Peygamberden sonra manevi olarak en fazla Ona saygı ve bağlılığını göstermekten çekinmezler. Tüm Cizre ve Silopi halkı buna şahittir. 4 – Şırnak’ta Tatar ailesin den başka iki büyük aile olarak “Mala Ağayê Sor” olarak bilinen Abdurrahmanê Mıstê Ağadır.Abdurrahman Ağa, İstiklal Savaşı esnasında Mustafa Kemal’in kendisinden yardım isteyip mektuplaştığı bir şahsiyettir. Mıstê Abdurrahman onun oğludur. Bir gün Mıstê Abdurrahman ağa bir heyetle bir iş için Şah köyüne gelip Şeyh Yahya Hazretlerin Medrese Camisinde huzurunda bulunurlar. Mıstê Ağa, Camide Şeyhin huzurunda (Şeyh de dahil ) zikir ve vaiz hürmetine her kes dizlerinin üzerinde büyük bir vakar ile dururken; Mıstê Ağa kibirli bir şekilde kıbleye doğru ayağını uzatarak oturur. Şeyh Hazretleri, bir müddet bunu, ani ve kısa dönem bir rahatsızlığına bağlar. Toparlaması için kendisine bir zaman vermek ister. Fakat rahatsızlıktan değil de, kibirliğinden yaptığını fark edince toparlanmasını ister. Fakat, Şeyhin ikazına rağmen, toparlanmaz. Kibirli bir şekilde laubaliliğini devam ettirir. Bunun özerini Şeyh Yahya Hazretleri tüm cemaatin önünde onun kibrini kırmak için ucu demir olan (sıke) bastonuyla onu dövüp camiden kovar. Bir müddet sonra kendisi gelip Şeyh’ten kedisi için bu hatasından dolayı af edilmesini ister. Şeyhin vefatından çok uzun bir zaman geçtikten sonra Şeyhin oğlu Şeyh Muhammed Tevfik bir gün av için kendisine birkaç paket mavzer silahı için mermi göndermesi için bir elçi gönderir. Mıstê Ağa, mermi yerine kendinse bir kuran gönderir ve elçiye şunu söyler: “ Değerli Şeyhim Şeyh Yahya’nın oğlu olan Şeyh Muhammed Tevfik’e çok çok selamlarımı söyle. Onun babasının dayağını unutmuş değilim. O dayakla beni hidayete erdirdi. O babası gibi olmalıdır. Onun için ona lazım olan mermi değil de Kuran dır. Avdan vaz geçsin, babasının yolunu tutup Kuranını okusun” Bu olay bütün köylülerin huzurunda olmasıyla, Bunu bizzat Şeyh Muhammed Tevfik’ten de doymuşum) 5 – Şair ve Bilge olan Cigerxwun, olukça Kürtler arasında büyük bir üne sahip olup, modern ve milli Kürt şiirin öncüsüdür.. Kürtler, kendisin milli şair olarak kabul eder. Yazdığı şiirleriyle ve yaptığı faaliyetlerle Kürt Milli duyguların oluşmasında ana aktörlerin başından gelmektedir. Kendisinin asıl ismi Mele İsmail olmasına rağmen, Kürt milli davasının hasretinden dolayı ismi Cegexwun (Bu dava uğrunda Ciğerinin kan kusan manasına gelmektedir) olarak bilinmektedir. Cegerxwun gençliğinde Hz. Şeyh Yahya’nın medresesinde okumuştur. Siyasi mücadelesinde sol felsefi kulvarda yer almasına rağmen Hz. Şeyh Yahya’nın müstesna terbiye ve yaşantısının tanığı olduğu için ömür boyu Şeyh Yahya Hazretlerine olan hayranlığını gizlemeden devam ettirmiştir. Nitekim 1950’li yıllarda Irak Kürdistan’ın Zaho kentinde bulunduğu bir zamanda. Bir iş için Zaho’ya giden Şeyh Yahya’nın oğlu Şeyh Muhammed Tevfik arasında ilginç bir diyalog yaşanır. Olayı Şeyh Muhammed Tevfik’ten dinleyelim: “Ben daha genç yaşımdaydım. Silopi’nin Gırkundan köyünde ikamet ediyordum. İki adet katırım çalınmıştı. Katırların Zaho’ya götürüldüğünü haberini aldık. Bulmak için, ben de Zaho’ya gittim. Tanıdıklara misafir oldum. Birkaç gün orada kalınca Cegerxwun’nun benden haberi oldu. Birkaç arkadaşıyla beraber yanıma geldi. Benimle çok ilgilendi. Bu ilgiden dolayı arkadaşlarının dikkatlerini çekmiş olacak ki kendisine sormadan edemediler.“ Değerli hocam, bu kadar ilgilendiğin genç kimdir? Sizin yanında çok değerli biri olmalı ki, bu kadar ilgi gösteriyorsun.” O da, “bu genç benim çok değer ve hürmet gösterdiğim değerli hocam Şeyh Yahya Hazretlerinin oğludur.” deyince, tüm cemaat şaşırırmış bir vaziyette şöyle der:“ Hocam siz bırakın şu an mevcut Şeyhlere, siz Şeyh Abdulkadir Geylani’ye bile saygı ve bağlılık göstermezken nasıl oluyor da Şeyh Yahya’ya bu kadar sevgi, saygı ve bağlılığını gösteriyorsun.” Deyince; Cegerxwun şu tarihi ifadeyi kullanıyor: “Eğer tarikat ve Şeyhlik Şeyh Yahya gibi ise ben mürüdüm. Yok, eğer mevcut (…) durumdan kişilerinki gibiyse, Ben Cegexwun’im.” Cegerxwun “Hayat hikayem”adlı eserinde; Şeyh Yahya’yı ziyaret ettiğini anlatır. Şeyh Yahya’nın sevgi dolu bir insan olduğunu, yaşantısında züht ve takvayla ruh terbiyesinin felsefesini yatığını” söyleyerek Şeyhe hayranlığı açığa vurmaktan çekinmiyor. Son bir anı; Muhammed Baki Seyda([21]) anlatıyor: “ Siirt Xesxêr (Pervari)in Xınuk Köyünde Yaşayan Mevla’yi Zişan’a şükürler olsun günümüze kadar hayatta kalmış olan çok değerli alim mutasavvıf Şeyh Muşerref (ÖZCAN) 04/11/200 tarihinde yeğenlerinin trafik kazasında vefatlarından dolayı köylerinde taziye dolaysıyla ziyaret ettiğimizde anlatılar ki Cizre’de Şeyh Seyda EL-Cezerinin Yanındaydık ve bu arada Cizre’nin Şah(Çağlayan) Köyünde ikamet eden ikinci Postnişin Şeyh Abdulhakim Eddirşevi hazretlerinin büyük mahdumu Şeyh Yahya efendiyi medresesinde talebe eğitiyor diye devlet nezdinde şikayet eden Esatbeg adında bir köylünün, şikayeti özerine devlet, Şeyh Yahya’yı mahkemeye çağırır ancak bu şikayet haberini alan Şeyh Seyda hazretleri, dayınsın oğlu olan Şeyh Yahya efendinin mahkemeye bile gitmesini istemez ve karşı çıkar mahkeme hakimi ise haber yollar derki sadece Şeyh Yahya efendi mahkemenin kapısına bile gelmesi de yeter bunun özerine Şeyh Seyda Hazretleri hakime haber yollar derki dayımın oğlu Şeyh Yahya mahkemeye giderse bende gelirim mahkemeye asla Şeyh Yahya’nın mahkemeye gitmesine razı olmaz, bunun özerine akıllı ve dirayetli olan Mahkeme hakimi bu işi daha fazla büyütmeden Şeyh Yahya’yı Mahkemeye gelmeden bu işi bitirir böylece bu iş de bir sıkıntıya sebep vermeden kapanmış olur. Ancak Şeyh Seyda hazretleri dayısının oğlu şeyh Yahya’nın gönlünü almak için Şeyh Yahya’yı şikâyet eden Esatbey adındaki şahsıda yanına alarak beraberce de Şeyh Yahya’nın bulunduğu, Cizre’nin ŞAH (Çağlayan)köyüne giderek Şeyh Yahya’nın misafiri olurlar ve Şeyh Seyda hazretleri ayni köyden olan müştekiye derki ESATBEG senin sayende Dayımın oğlunu Şeyh Yahya efendiyi bu seferde ziyareti nasip oldu bundan dolayı da sana minnettarız diye de Köyün Beylerinden sayılan Esatbegi de hem utandırır hem de onura etmiş olur zira Esatbeg’de Şeyh Yahya’dan özür dilemek için Şeyh Seydayi kırmayarak onunla beraber Şeyh Yahya ya giderek yaptığı haksız ve incitici şikâyetinden dolayı özür dilemiş idi.” BİR KISIM KERAMETLERİ Talebesi ve hicret yolculuklarında ona yol arkadaşlığı yapan Molla Ramazan Ervahi şöyle anlatır: Şeyh efendi bir gece Şax köyünden Serdahl’e[23] giderken ben de onunla beraberdim. Bizimle birlikte Faki İsmail Zivingoki de vardı. Yolda Dicle Nehri’nin kenarında yatsı namazını kıldık. Şeyh efendi hatme-i Haceganı okudu. Gökte parlayan Ay, Dicle Nehri’nin duru suları üzerine çok güzel yansıyordu. Dalgalanan nehir sularının üzerinde onlarca Ay yansıması oluşunca harika bir görüntü ortaya çıkıyordu. (Tek parti döneminin baskı ve aramalarından dolayı) kalplerimiz tedirginlik ve ürperti ile doluydu. Maalesef; bu güzel manzaraya rağmen tedirgin olduğumuzdan dolayı tam huzurlu değildik. Şeyh efendi karşı kıyıya geçmek için iyi yüzme bilip bilmediğimizi sordu. Çünkü daha o zamanlar da Dicle Nehri üzerinde herhangi bir köprü yoktu. Dedim ki: “Hayır, iyi yüzme bilmiyoruz, az biliyoruz.” Ben önlerden gitmeye başlayarak, yüzerek ilerliyordum. Nehrin ortasına varınca çok yoruldum, adeta elden ayaktan kesildim. Şeyh efendiye içinde bulunduğum zor durumumu arz ettim. Şeyh efendi dedi ki: “Kalk ve yürü!” Halbuki orası yürünmeyecek kadar çok derindi. Ben kalkıp yürümeye başladım, ayaklarımın altı adeta sert bir zemindi. Arkadaşım Faki İsmail durumumu görünce karşı kıyıya vardığımızı zannederek yürümek istedi. Yüzmeyi bırakıp kalkmaya kalkışınca derin sulara gömüldü. Bedenine sardığı elbiseleri başına dolandı. Allah’ın (cc) inayeti yetişmeseydi, az daha boğulacaktı. Şeyh efendi onu uyardı. Kendisine sormadan, ayağa kalkmamasını söyledi. “ O da fakat Molla Ramazan yürüyebildi, deyince; Şeyh hazretleri; o ruhsat onun içindi senin için değildi.” İKİNCİ KERAMET Şax (Çağlayan) köyünden bir grup insan Irak’ın Zaho kentine alışveriş için giderler. O mıntıka Irak sınırına yakındır. Dönüşte göçebe Tayi aşiretinden bazı hırsızlar, haydutlar yollarını kesip bu insanların yanlarında getirdikleri tüm eşyaları zorla onlardan alırlar. Onlara “Bizler Hz. Şeyh Yahya’nın köylüleriyiz. Bir kısım eşyalar da onundur. Yapmayın bunu dediler. ”Ama onlar buna aldırış etmediler. Köylüler umutsuzca köye dönerler, Şeyh efendiye olanları anlatırlar. Şeyh efendi hırsızlara sabaha kadar mühlet tanıdı. “Onların helak vakti sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi ki” (Ayet-i kerime) Tüm köylüler evlerine giderler ve şeyh efendinin manevi tehdidinin sonuçlarını beklerler. Sanki onların hali ünlü şair Ümmül Kays’ın şu şiirinde ifade ediliyordu: Ela eyyuhelleylu’ttavilu elenceli Bi subhin vemel isbahu minke bi emseli (Ey uzun gece artık bit, aydınlığa çık. Ama senin sabahın gelmeyecek gibi) Sabah olur güneş yükselir. Gözler açılmış, kulaklar bir haber bekler gibi sanki dinlemedeler. Bir süre sonra köyün semalarında ağlama, yakarış ve çığlık sesleri yükselir. “Ey Hz. Şeyh Yahya bizi affet, bizi bu felaketlerden kurtar” sesleri duyulur. Gelenler o hırsız gruptur. Çünkü o gece onlardan bir ikisi can vermiş, bir kısmı delirmiş, bazısı da kör olmuşlardır. Bazı akrabalarıyla beraber şeyh efendi hazretleri ne gelmişler. Gasp ettikleri tüm malları da getirmişlerdi. Tövbe ve pişmanlık arz ederek Şeyh efendi hazretlerinin kendilerini affetmelerini dilemekteydiler. Pişman olmalarından dolayı Şeyh Efendi hazretleri şifa bulmaları için dua eder fakat manevi darbelere maruz kalanlar şifa bulmazlar. Şeyh efendi hazretleri onlara sorar: “Çaldığınız tüm malları getirdiniz mi?” yemin ederek “Evet” derler. Şeyh efendi hazretleri olay mahalline birini gönderir. O kişi gidince olay yerinde parçalanmış bir çanta bulur, onu alır getirir. Son parça da getirilince hepsi iyileşir, gözleri kör olanların gözleri açılır, delirenler iyileşirler. Bu olaydan sonra tüm o hırsızlar ve aşiretleri Şeyh efendi hazretlerine mürit olurlar. Çapulculukla meşhur olanlar, hırsızlığı, yol kesmeyi bırakırlar. Bu şekilde o mıntıka huzura kavuşur. Çocuklarının Durumu Hz. Şeyh Yahya’nın kızı Rukiyye Hz. Şeyh Ömer Zengani’nin torunu Şeyh Selahaddin bin şeyh Muhyeddin ile evlendi. Fakat bu evlilikten kısa bir süre sonra şeyh Selahaddin vefat etti. Rukiye hatun daha sonraları Hz. Şeyh İbrahim Hakkı ile evlendi. Bu evlilikten Sebat adlı bir kızı doğdu. Şeyh Yahya hazretleri’nin oğlu Şeyh Muhammed Tevfik Şeyh Muhammed Tevfik 1929 Ağustosunda (H. rebiulevel, 1348) Şax köyünde (Cizre’ye bağlı Çağlayan köyü) doğdu. Büyüyünce amcası Şeyh M. Emin ve bölgenin diğer âlimleri yanında ilim okumaya başladı. Yetim kalıp ailenin geçim yükünü de yüklendiğinden memleketimizdeki usule göre müfredata göre eğitimini tamamlayamadı.Ancak, gösterdiği azim ve gayret ile ilim ve irfanda kendisini çok iyi yetiştirdi. Kendisi takva ehli ve faziletli bir zat idi. Züht ve takva temelleri üzerine kurulu olan babasının hanesinde yetişmişti. Bazen Silopi ovasındaki bazı köylerde, bazen de Şax (Çağlayan) köyünde ikamet ederdi. Daha sonraları Cezire-ı ibn Ömere (Cizre) yerleşti. Burada vefat etti. Şeyh Muhammed Tevfik, Şeyh Celaleddin bin Şeyh Hüseyin Basreti’nin kızı olan Heybet hatun ile evlendi. Bu hanımından şu çocukları dünyaya geldi. Rahmet, Aişete, Yahya, Rukiye ve Layıka. Daha sonraları Cifane köyünden olan Şeyh Feyzullah’ın kızı Makbule hanımla evlendi. Şeyh Feyzullah’ın babası Hz. Şeyh Yahya’nın talebelerindendir. Bu hanımdan da şu çocukları oldu: Zeynep, Ronahi, Fatime, Memduh ve Mürşid ve isimlerini hatırlayamadığım bir-iki tanesi daha var. (ismini hatırlayamadıkları küçük yaşta vefat eden çocuklardır) NOT: Bu yazı Şeyh M. Nuri bin şeyh M. Reşid Ed-Dirşevinin “EL-KUTUF EL-CENİYYE” adlı Arapça eserinden tercüme edilmiştir. Şeyh M. Nuri, Dirşevi ailesinden olup, Suriye’de ikamet ederdi. Anılan kitabı aile büyükleri ve akrabalarının Botanda ve Suriye’deki ilmi ve irfani çalışmaları hakkında kaleme almıştır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] http://yahyamunis.blogspot.com/2013/05/munis-el-dersevi-ailesi.html (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir). [/toggle]
Şeyh Muhammed Nuri Derşevi (k.s.)
[toggle title=”Şeyh Abdulhakim Dirşevi Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi” load=”hide”]1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Şeyh Halid-i Cezeri (ks.) 32. Hz. Şeyh Salih Sıpki (ks.) 33. Hz. Şeyh Muhammed Ayni (ks.) 34. Hz. Şeyh Halid Zibari (ks.) 35. Hz. Şeyh Ömer Zengani (ks.) 36. Hz. Şeyh Abdülhakim Dirşevi (ks.) [/toggle] Cizre’nin Hoser (Düzova) Köyünde h.1279/m.1868 tarihinde dünyaya gelmiş olup, h. 8 Zilkade 1342/m. 10 Haziran 1924’de Hoser Köyünde vefat etmiştir. Mübarek cenazesi Cizre’ye getirilerek abisi ikinci postnişin Şeyh Abdulhakim Dirşevi (k.s.) Hazretleri ve üçüncü postnişin Şeyh Muhyiddin Cezerî (k.s.) Hazretlerinin de metfun oldukları Büyük Kubbe’nin güney tarafından bir no’lu sandukada defnedilmiştir. Bu tarihten itibaren Büyük Kubbeye, Şeyh Muhammed Nuri Kubbesi denilmiştir. Enişte ve hocaları Şeyh Ömer Zengânî (k.s) Hazretleri hayatta iken Şeyh Muhammed Nuri Dirşevi Hazretleri de büyük abisi gibi tüm ilmi ve tasavvufi hayat basamaklarını onun yanında geçirmiş ve onun rahleyi tedrisinde bulunmuştur. Ancak Şeyh Ömer Hazretlerinin vefatları üzerine yarıda kalan medrese tahsilini, h. 5 Zilhicce Pazartesi 1310/m.19 Haziran 1893’te abisi ikinci postnişin Şeyh Abdulhakim Dirşevî Hazretlerinin yanında ikmal edip ondan ilim icazetini almışlardır. Tarikat ve tasavvuftaki hilafet icazetini ise h. Rebiulahir1324/m.1906’da Şeyh Ömer Zengânî Hazretlerinin büyük mahdumu üçüncü postnişin ve aynı zamanda Şeyh Muhammed Nuri hazretlerin yeğeni olan yani Halime hatun adındaki ablasının mahdumu olan Şeyh Muhyuddin Cezerî (k.s.) Hazretlerinden almışlardır. Şeyh Muhyuddin Hazretlerinin h.1333, Miladi 1914 te vefatından sonra da onun vasiyeti üzerine Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî Hazretleri, dergâhın dördüncü postnişin olarak irşat makamını üstlenmiştir. Zamanında namı tüm çevreye yayılmış olup her yerden müritler intisap etmek ve onun zikir halkalarına katılmak için günlerce yol kat ediyorlardı. Çalkantılı bir dönem yaşadıklarından dolayı medresenin müderrislik görevini, ablasının ve aynı zamanda Şeyh Ömer Zengânî’nin ortanca mahdumları Şeyh Siracuddin’e tevdi etmişlerdir. Kendileri ancak tarikat ve memleketin sosyal hizmetleriyle meşgul olabiliyordu. Şeyh Siracuddin Hazretlerinin h.1339/m.1920’de vefatları üzerine bu kez medresenin müderrisliğini Şeyh Siracuddin’in küçük kardeşi, ilimdeki tek mucazı ve bu mektubatların da sahibi olan Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî (k.s.) Hazretleri üstlenmişlerdir. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretleri yeğeni, müderrisi ve aynı zamanda halifesi olan Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî ile kızı Rabia Hatunu evlendirerek; şeyh-mürit, dayı-yeğen ilişkilerine ilaveten kayınpeder-damat bağını da ilave etmiştir. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretleri, abisi Şeyh Abdulhakim Dirşevî Hazretlerinden medrese ilim icazetini almış olmasına rağmen medrese müderrisliği yapmayıp, bu görevi ablasının son iki mahdumuna tevdi etmiş, kendisi sadece halkın manevi ve ahval-ı ruhiyeleri ile meşgul olmuşlardı. Her hafta bir aşirete gidip aralarındaki dargınlıklarını gidermeye, camisi olmayan köye cami inşa etmeye, kervanların ve yolcuların su ihtiyacı için uzun yollar arasında “sarnıç”denilen yeraltı su depoları yapmaya, halkının manevi eğitimleri için gereken eğitim ve öğretime ehemmiyet veriyordu. Onun döneminde, bir taraftan kıtlık ve yoksulluğun olması, öbür taraftan da Bolşevizm’in dünyaya hızlı bir şekilde yayılmasının yanı sıra; Birinci Dünya Savaşı sebebiyle Müslüman toprakları İngilizlerin istilasına, Fransızların işgaline maruz kalmıştır. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretlerinin bulunduğu mıntıkanın çevresi, ya tamamen işgal edilmesi ya da kuşatılması sebebiyle bölgeyi epey daraltmıştı.İngilizler, güney doğusu bölge uzantısında Cizre’ye birkaç kilometreye yakın bir mesafeye kadar işgal etmişlerdi. İşgal ettikleri yerlere yapay bir Irak devleti kurmaya çalışırlarken; Fransızlar da boş durmayarak bölgenin güney batısını işgal etmek suretiyle yapay bir Suriye devleti ikame etme çabası içine girmişlerdi. Nihayet Cizre’nin güney tarafına en yakın köy olan “Ayindivere” kadar gelmişler. Ayindivere Cizre’ye bir mahalle mesabesinde olup, tepeden Cizre’ye bakan hakim bir konumdadır. İşgali daha fazla ilerletme amacıyla Fransızlar buraya kadar gelerek, bir karargâh kurmuşlardı. İmkânsızlıklar içinde bocalayan halk, çaresizlikler içinde devletsiz, askersiz ve sahipsiz ne yapacağını bilemiyordu. Böyle bir dönem ve mıntıkada yaşayan Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, halkın sosyal, ruhi ve manevi inançlarını geliştirmek ve en azından sahip olduğu değerleri korumasını sağlamakla iştigal ediyordu. Bazen de su sorunu ve benzeri diğer insani sorunları yardımlaşma usulü ile gidermeye çalışıyordu. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretleri Cizre ve çevresinde, irşat ve ıslah çalışmalarını yürütürken, işgalciler de Cizre’ye göz dikerek her gün onu nasıl işgal edebileceklerinin planını yapıyordu. Kendilerine karşı koyacak bir gücün olmadığını düşünen işgalci Fransızlar, kendilerinden sadece bir km uzaklıkta olan Cizre’yi kuşatmak için bir heyetle beraber tel örgü yollamışlardır. Heyet Cizre’ye geldiğinde Cizre halkı onları ( o zaman en büyük nüfus sahibi olan ) Şeyh Muhammed Nuri Hazretleri‘ne yönlendirirler. Heyet Şeyhe geldiklerinde, isteklerini iletirler. Savaşsız teslim olmadıkları takdirde, askeri yöntemle Cizre’yi işgal edeceklerini Şeyh Muhammed Nuri Hazretlerine aktarırlar. Şeyh de bu işgale karşı koyacaklarını onlara bildiriler. Heyet Cizre’den ayrıldıktan sonra, Şeyh Hazretleri, Yeğeni Şeyh Yahya’yı çağırıp, Fransa işgaline karşı koymak için kendisinden, halkı toplayıp örgütlemesi ister. Şey Yahya da bir heyetle halkı bilgilendirip örgütlemek için mıntıkayı gezer. O zamanın nüfusuna göre 59 bin insan isim yazdırır. Halk toplandıktan sonra, Şey Muhammed Nuri Hazretleri milis kuvvetini örgütleyip başına geçer. Hudutta çapraz tüfekle oturup nöbet tutarlar. Ancak tek silahları, canları ve bir de bazı aşiretler efradının elinde bulunan birkaç tane “tıfekâ kırmancî” yani ilkel kırmanci tüfeği idi. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.)’nin emri altında savaşabilecek herkes ya bir hançer edinerek ya da bir sopa yaparak, beklenen Cizre işgaline karşı hazır duruma girmişlerdi. Fransızlar, halkın yediden yetmişe silahlanıp ölümü göze aldıklarını görünce saldırma fikrinden vazgeçerler.Böylelikle Cumhuriyet kurulduktan sonra Cizre, Türkiye’nin sınırları içinde kalmıştır. Bu güzel teşkilatlanmayı doyan Mustafa Kemal,.daha sonra Kolordu yolu ile Şeyh Muhammed Nuri’ye bir beraatla beraber bir aba ile takdir ve hürmetlerini içeren bir mektup yollamıştır. Alındı belgesinde şöyle yazar: “Hükümetin hediyesi olan bir adet Maşlah ve beratı, altıncı Alay yaveri Mülazımı evvel Zekai efendi’den aldım. 7 Kanun-ı evvel 1336( 1920)” Bu aba ve berat yazısı şu anda da Şeyh’in turunu olan Şeyh Muhammed Munis’te bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu olaydan 6 yıl sonra, Hükümet tarafından, Botan bölgesinin ( Oran- Munis ve Seyda ) ailelerin fermanı çıkarılır. Canlarını kurtarmak için tüm aile fertleriyle beraber ( İngiliz ve Fransa işgalin de bulunan ) Irak ve Suriye’ye sığınmak mecburiyetin de kalırlar. Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretlerini, son irşat seferindeyken, şu an İdil’e bağlı Ayser (Pınarbaşı) Köyünde apandisit –yörede “kolıncâ tırki” denilen sancısı tutmuştur. Son irşat seferine başından sonuna kadar iştirak eden –sofilik mertebesine erişen– müridanların, bu sefer ile ilgili olarak –çoğu kez şahit olduğumuz rivayetlerinde– şöyle demişlerdir: “Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, irşat için toplanan sofi ve müridanları Ayser Köyünde evlerine dönmeleri için izin verdikten sonra, kendisiyle beraber kalan en yakın akraba ve çevresindeki sadık müridanlarını da alarak Cizre’nin Hoser Köyüne –hasta haliyle– dönmeye karar verdi. Mema Aşiretinin Saklan Çayından itibaren yol, sağa sapılarak Cizre’ye ve sola sapılarak Hoser Köyü’ne gitmek suretiyle ikiye ayrılmaktadır. Tam bu yol ayrımında, yeğeni ve halifesi olan Şeyh Muhammed Said Seyda’yı, Cizre’ye medresenin başına gitmesini emretti. Kendisi ve beraberindekilerle Hoser Köyü yoluna girmeden önce tüm cemaatin önünde şu sözleri sarf ettiler : ‘Bundan böyle elinize demirden bir baston, ayağınıza kurşundan bir çarık giyerek dünyayı dolaşıp, beni ararsanız, demir asadan sadece tutacak yer, kurşun çarıktan sadece topuk kalsa bir daha beni bulamazsınız!’ daha sonra parmağıyla Şeyh Muhammed Said Seyda’yı işaret ederek : ‘Bundan sonrada şeyhiniz ve irşat makamındaki postnişin bu şahıstır, benden sonra ondan ders alınız!’ Bu mübarek tayin kararını bildirdikten sonra herkes yolculuk edeceği istikamete doğru yol aldı.” Büyük bir acı çeken Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, seçkin bazı müridanları ile sabah vakti Hoser Köyüne vardığında şöyle dua etmişlerdir : “Ya Rabbi! Sabah namazımı eda edecek kadar bana ömür ver!”. Nihayet duası kabul edilmiş ve sabah namazını kıldıktan sonra acısı arttığı bir sırada cemaate, “Benden sonra şeyhiniz ŞeyhSeyda’dır!” diye seslenmiştir. Hoser Köyünde bu son sözlerini sarf eden Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretlerinin huzurunda olup, olayı ayrıntılarına kadar hatırlayarak 1980’lere kadar yaşayan adı geçen iki müride ilaveten aynı köyden “Nımet ê Hoserî” diye bilinen ve diğer bazı yaşlı şahıslardan hadiseyi detaylarıyla birkaç kez dinlemişizdir. Sabah namazlarını kılan Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretleri daha sonra ruhunu Allah’a teslim ederek 8 Zilkade 1324 h./ 10 Haziran. Salı günü dar-ı bekaya irtihal ediyor. Mübarek cenazesi sofi ve beraberlerinde bulunan bazı akrabaların omuzlarında ve Cizrede bulnan Şeyh Muhammed Said Seyda El Cezeri ve öteki aile efradları ile Şeyh Muhammed Nuri Hazretlerinin vefatlarını öğrenmiş cenaze ve cenazeyi taşıyan kalabalığı karşılamak özere cenazenin getirildiği Hoser köyüne doğru yola çıkarlar ve Cizreden giden Şeyh Muhammed Said Seyda el cezeri ile öteki aile efradları ve beraberlerindeki kalabalık, Şeyh Muhammed Nuri dirşevi hazretlerinin cenazelerini taşıyan kalabalıkla MILA QOBÊ denilen iki yamaç arası olan bir düzlükte karşılaşıyorlar,orada halkın omuzları üzerinde olan mübarek cenaze indiriliyor Şeyh Muhammed Said Seyda ve öteki aile efradları Mübarek cenazeyi orada son kez ziyaret ederek tekrar beraberce Şeyh Muhammed Nuri hazretlerinin mübarek cenazeleri ile beraber Cizre ye doğru yola koyuluyorlar , Şeyh Muhammed Nuri hazretlerin cenazeleri için orada mola verildiği içinde artık o iki yamaç arası düzlüğe de “MILA QOBÊ/KUBBE YAMACI” diye ad veriliyor. Mübarek cenazeleri, Cizre ye ulaştırıldığında Hicri 1324/8/zilkade Miladi 1924/10/ Haziran Salı günüde vefa ettiği aynı gün büyük Qubbe/kubbe girişinin Güney tarafından 1 numaralı sandukada defin edilmişlerdir. Türbe-i Şerifi ; Cizre merkezde yer alan ve Arka Kubbe/İlk Kubbe’ye çok sonradan “Şeyh Muhammed Nuri Kubbesi” denilmiştir. Kubbenin içindeki zatlar şunlardır : 1-Şeyh Abdulhekim ed-Dirşevi Hazretleri 2-Şeyh Muhyuddin el-Cezeri Hazretleri : Şeyh Ömer ez-Zengani Hazretlerin büyük mahdumu (m.1914/h.1333) de ayni Kubbenin içinde ve binanın sonunda solda defin edilmiştir. 3-Şeyh Siracuddin el-Cezeri : Şeyh Ömer ez-Zengani Hazretlerinin ortanca mahdumu (m.1920/h.1339) de aynı Kubbede binanın sonunda sağda defin edilmiştir. 4- Şeyh Muhammed Nuri ed-Dirşevi Hazretleri : 5-Şeyh Muhammed Nuri ed-Dirşevi Hazretlerinin büyük mahdumu Şeyh Abdullah Efendi (m.1943/1362) de aynı Kubbede pederi ve amcası arasındaki boşlukta ilk girişte sağda defnedilmiştir. 6-Aişe Hatun : Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin zevcesi, Şeyh Abdullah Efendinin solunda ve Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin arasında yatmaktadır. 7-Şeyh Muhammed : Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin oğlu, Kubbenin içinde sağda babası ile Kubbenin duvarı arasındaki boşluğa defnedilmiştir. 8- Zeliha Hatun : Şeyh Muhyuddin Cezeri’nin zevcelerinden ve Şeyh Hüseyinê Basreti’nin kerimesi, zevcinin solunda defin edilmiştir. 9-Ömer ve Salih : Şeyh Muhammed Seydayê Cezeri ve eşi Rabia Hatunun çok küçük yaşlarda ölen iki çocuğu, Zeliha Hatun ile Şeyh Siracuddinê Cezeri’nin arasında yatmaktadır. Mezkûr Kubbenin avlusundaki kabirlerde ise her üç aileye mensup şahıslar yatmaktadır. Şeyh Ömer ez-Zengâni Hazretlerinin kerimesi Amine Hatun ve bazı torunları, Şeyh Reşid ed-Dirşevi Hazretlerinin evlat ve bazı torunları ve Şeyh Hüseyin el-Basreti’nin bazı evlat ve torunları bu büyük veya arka Kubbe denilen aile mezarlığının avlusunda defnedilmişlerdir. Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, geride üç erkek ve üç kerime olmak üzere altı çocuk bırakmış ve Ahmed (Yiğit)ağanın kızı Şerife hatundan olan kerimesi Rabia Hatun, babasının sağlığında Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî ile evlenmiştir. Allah (celle celaluhu) hepsinden razı olsun. Allahu taâla celle şenuhu Şeyh Muhammed Nuri Dirşevi hazretlerine çok lütüf ederek kerametler bahş etmiş bir evliyaullah idi. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]http://yahyamunis.blogspot.com/2013/05/munis-el-dersevi-ailesi.html (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir). [/toggle]
Şeyh Abdulhakim Dirşevi (k.s.)
Şeyh Seyda Muhammed Nurullah Cezeri (k.s.)
Şırnak – Cizre’de Şeyh Seyda camii yakınındaki aile kabristanında.Şeyh Seyda Muhammed Said Hazretlerinin yanında Seyda Muhammed Nurullah El-Cezeri hazretlerinin Silsile-i Şerifi Muhammed Nurullah Seyda el-Cezerî, 1949/1368 yılında Sefer ayında Cizre’de dünyaya gelmiştir. 1985’te de Cizre’de vefat etmiştir. Şeceresi Hz.Ebubekir’e dayanmaktadır. Küçük yaşından itibaren zekâ, akıl, edep ve irfanın sembolü olmuştur. İlk eğitimini babasından alan el-Cezerî, onaltı yaşına gelince büyük bir ilme sahip olmuş kendini birçok alanda geliştirmiş Arapça, Farsça kısmen İngilizceyi de öğrenmiştir. Evlenmiş yedi erkek ve üç kız evladı dünyaya gelmiştir. 12 Mayıs 1985 tarihinde geçirdiği bir trafik kazasın sonucu vefat etmiş ve Cizre’de babasının mezarı yanında defnedilmiştir. Kısa ömrünün içine fıkıhtan, tefsire, hadisten kelama ve tasavvufa dair 13 eser sığdıran el-Cezerî, özellikle bir yandan medrese eğitimi ve diğer yandan tasavvuf eğitimi alanlarında pek çok talebe yetiştirmiş, onları başta Doğu, Güneydoğu Anadolu bölgesi olmak üzere Suriye ve Irak bölgelerinde de ilim irfan ve maneviyat dünyasına kazandırmıştır. Küçüklüğünü ve ilk ilmi öğrenimini ailesinden almıştır. Daha küçüklüğünden itibaren babası onu gözden ırak tutmamıştır. Bazen kendisi bazen de bölgesinin değişik yerlerindeki mümtaz hocaları nezaretinde eğitim ve terbiyesine son derece önem vermiştir. Onun hocalarından birisi de Mela Abdurrahman Erzeni’dir. Hocası Nurullah Seyda el-Cezerî’nin yetişmesi için gayret ve ihtimamı göstermekte geri durmamıştır. Kendisi oldukça zeki ve kabiliyetli olduğundan kısa bir zaman içerisinde kendisini yetiştirdi. Nurullah Seyda el-Cezerî’nin şahsiyetine bakıldığında onun oturuşu, kalkışı, yürüyüşü hep kontrollüydü. İnsanlarla konuşması, görüşmesi, onlara karşı ilgisi, tepkisi, latifesi ölçülüydü. Bir konuyu izah ederken insanları sıkmazdı, konuya girer ve kısa sürede mevzuda hâkim olur, sınırlarını belirler az ve öz şekilde anlatırdı. Sadece dini konularda değil, tarihi, iktisadi, beşeri münasebetler ve diğer sosyal hususlarda da tatminkâr ve doyurucu izahlar yapardı. İlhamını, uhdesinde bütün güzellikleri barından asil kaynağından almıştı. Çünkü arazinin güzel ürün vermesi tohumun iyiliğine bağlıdır. Kader yavaş yavaş bu edip şahsiyeti aslının adabını öğrenmeye müsait hale getirmiştir. Akranlarının bir mesafe kat ettiği konularda o birkaç merhaleyi kat edecek yetenekte idi. Kısa sürede ilmi yeteneklerini ispatlayıp ilmi icazetini babasının halifesi olan Batman’lı Şeyh Fahreddin’den aldı. Tarikat hilafetini ise babasından aldı. Babasının vefatından sonra henüz yaşı 19–20 olmasına rağmen irşad tahtına geçmiştir. Şeyh Seyda: “Benden sonra şeyhiniz Nurullah’tır. Çünkü onu hem zahiri ve hem de batında imtihan ettim. İmtihanı başarıyla kazandı.” İfadesiyle de işaret buyurdukları Şeyh Muhammed Nurullah Seyda hazretleri irşad tahtına oturmuş ve bu mukaddes vazifeyi ifa etmeye başlamıştır. Yaşının henüz genç olması bazı ihtilaflara yol açtıysa da daha sonra ondaki ilmi kudret ve edebi güzellik müntesipleri arasında onu her geçen gün yüceltti. O iyi bir nasihatçi, kötü ve çirkin bid’atleri kaldırıcı, münazaralarda barıştırıcı, sulük ve riyazette irşad edici, vakitlerini ilimle değerlendirici olarak seyrine devam etti. Davranışları, meziyetleri babasını aratmayacak güzellikteydi. Onun yanında birçok canlı birer kaynak olan âlim yetişmiştir. İslâm’a hizmet ve sünneti ihya bakımından merhum babasının yolunu takip etti. İlmi icazet verdiği pek çok şahsiyetlerden bazıları şunlardır: Silopi’li Mela Abdulhamit, İdil’li Seyyid Ahmet, Midyat’lı Mela Hacı gibiler. Tasavvufi icazet verdikleri ise: Batman’lı Mela İsmet, İdil’li Şeyh Muhammed, Suruç’lu Şeyh Mustafa gibi zatlar onun yanında okuyup yetişen kıymetli şahsiyetlerden bazılarıdır. Şeyh Muhammed Nurullah Seyda hazretlerinin ilimde icazet verdikleri Pederi Şeyh Seydâ-i Cezerî’nin halîfesi Şeyh Fahruddin-i Arnâsî-i Batmanî’den ilim icâzet aldıktan bir gün sonra kendisi başkalarına ilim icâzetleri vermeye başlar, vefâtına kadar çok sayıda medrese ilim icâzeti verir. Şeyh Muhammed Nurullah Seydâ (k.s) Hz.lerinin rahle-i tedrîsinde tahsil görerek, az-çok ondan ders okuyup sadece ilim icâzeti alan bazı şahısların isimleri, memleketleri ve icâzet tarihleri: 1- İkinci Molla Abdülhakîm (ATAÇ), Pederinin halîfesi ve kendisinin hocalarından Şeyh Beşîr-i Halilî (Kılavuz) yê Baseyî’nin oğlu, 2- Molla Abdulaziz (TANRIVERDİ), İdil/Bafê (Sulaklı)’li Molla Necimin oğlu, Şeyh Muhammed Nurullah (k.s) Hz.leri ilim icâzeti aldıktan bir gün sonra bu ilk ikisine kendisi ilim icâzetlerini vermişlerdir. 3- Molla Hikmetullah (ATAN), Pederinin halîfelerinden Şeyh Musa el-‘Umerî’nin oğlu, Kızıltepe/Mardin, h. 10 Muharrem 1388/m. 8 Nisan 1968 Pazartesi, Bu zâta daha sonra 7. postnişîn Şeyh Ömer Faruk (k.s) Hz.leri tarafından tarîkat hilâfeti verilmiştir. 4- Molla Muhyiddin-i Cezerî (ÜLPER), Bu zâta daha sonra 7. postnişîn Şeyh Ömer Faruk (k.s) Hz.leri tarafından tarîkat hilâfeti verilmiştir. 5- Molla Abdulhamit Cezerî/Şahî (Çağlayan Şah Köyü) (rh. a), 6- Molla Muhammed (YÜKSEL), pederinin halîfelerinden Şeyh Fahruddin-i Diyarbekirî-yi Hıdırilaysî’nin oğlu, 7- Seyyid Molla Muhammed Şefik (AKSOY), Pederinin halîfelerinden Şeyh Seyyid Halil Serdêfî yi Bêcirmanî’nin oğlu, 8- Molla Bahauddin (AYYILDIZ), pederinin has talebesi ve hizmetçisi Diyarbakır/Eğil Beylerinden. Bu zâta daha sonra 7. postnişîn Şeyh Ömer Faruk (k.s) Hz.leri tarafından tarîkat hilâfeti verilmiştir. 9- Molla Masum (BAYAR), Molla Süleyman-i Hoserî’nin oğlu, 10- Molla Fâdıl (AŞAN/BEDİRHANOĞLU), Bedirhan Paşa (rh.a.)’nın yeğeninin torunlarından Lütfi Beyin oğlu Cizre’nin Çağlayan Şah Köyünden, 11- Molla Beşîr (MALKAÇ), pederinin fedakâr hizmetçisi ve komşusu Hacı Muhammed-i Bozê’nin oğlu, 30 Nisan 1973 m./28 Rabiulevvel 1393 h. Pazartesi, 12- Molla Beşîr, Molla Hüseyin-i Davrikî’nin oğlu, m. 30 Nisan 1973/h. 28 Rabiulevvel 1393 Pazartesi, 13- Molla Abdurrahaman-i Koçer, (İNAN) m. 30 Nisan 1973/h. 28 Rabiulevvel 1393 Pazartesi, 14- Molla Haci-yi İvanî, (ÇELİK) Dargeçit, 15- Mola Ahmed-i Koçer-i Dudêrî yê Davudî (ASLAN) (Ağben), 16- Seyyid Molla Yusuf (DÜZGÜN) İdil, 17- Molla Tahir-i Kiveğî, Botân, 18 Aralık 1972, 18- Molla Seyyid Muhammed Can-i Basurk (Kayabal)’î Batmanî, (İBİN) 19- Molla Abdussamed-i Kerhî, 20- Molla Tahir-i Halilî (BAPUR) (Kılavuz Köyü), 21- Molla Osman (ÜNAL), Hors (Bulmuşlar) Köyü-Botan/Cizre, 1975, 22- Molla Abdulhamid-i Sanuhî/Pervari, 23- Molla Sirac-i Zercelî, (Danalı Köyü-Beşiri/Batman) (BOZYİĞİT) Molla Ali-i Zercelî’nin oğlu, 24- Molla Hanefi Bingolî, (BALLI) 25- Molla Seyyid Muhammed Kartminî, (DENİZ) 26- Molla Sâlih-i Heskal (KISA) (Kaşıkçı Köyü/İdil)’î h. 8 Zilhicce 1389, 27- Molla İbrahim Hoser (BAVLİ) (Düzova Köyü)’î, Cizre, 13 Nisan 1975, 28- Molla Muhammed Naim (BİLİR) Navyan (Güneyçam/Şırnak)’î, 1970, 29- Molla Seyyid Ramazan-i Torî yê Bazgur (ÜZÜMCÜ) (Kentli/İdil)’î, h. 27 Muharrem 1391/m. 24 Mart 1971, 30- Molla İbrahim-i Danêr (Duru Köyü/İdil)’î, h. 27 Muharrem 1391/ m. 24 Mart 1971, 31- Molla Muhammed-i Reyhanik (TAY) (Bostancı Köyü/Silopi)’î, Tillolu Şeyh Mustafa’nın oğlu, 32- Molla Seyyid Necmuddin-i Kartminî (DENİZ) Midyat, 33- Molla İzzet, Diyarbakır, 34- Molla Seyyid Muhammed (ERZEN), Fındık’lı Seyyid Necmuddin’in oğlu, h. Cemadulevvel 1393/m.1973, 35- Molla Beşîr, Molla Hüseyin-i Davrikî’nin oğlu, m. 1 haziran1973/ h. 28 Rabiulevvel 1393 Pazartesi, 36- Molla Muhammed-i Dudırî, (GERÇİN) İdil, 1976, 37- Molla İsmail Delavêkasrî (OĞRAK) (Aliyan Köyü/İdil), 38- Molla İbrahim-i Meranî Dargeçit/Mardin, 39- Molla Muhammed Kasım (ELARSLAN), Fındıklı Hacı Adıl’ın oğlu, h. 7 Zilhicce 1389/m. 13 Şubat 1970. 40- Seyyid Sabri Yıldız. (Batmanlı Seyyid Şeyh Faruddin Yıldız Hz.lerinin ortanca mahdumları) H. Rebiulahir 1398/m. Nisan 1978 Şeyh Muhammed Nurullah Seydâ el-Cezerî (k.s) Hz.leri tarîkat icâzetini yani halîfeliği sadece dokuz kişiye vermiştir. Bunlar: 1- Şeyh Ömer Faruk Seydâ el-Cezerî (k.s), kardeşi, ilimde mücâzı ve ondan sonraki postnişîni, m.1972, 2- Seyyid Şeyh Ma’rûf (rh.a), Suriye, 3- Seyyid Şeyh Muhammed (DÜZGÜN) (rh.a), pederinin halîfesi Seyyid Şeyh Muhammed Beşîr-i Alakamişî’nin büyük mahdumu, İdil, 4- Şeyh İsmetullah Batmanî Bışêrî, ilimde de mücâzı, 5- Şeyh Muhammed Ali (ASLAN), ilimde de mücâzı, 6- Şeyh Ali (BİRTANE), Gevaş/Van, 7- Şeyh Hatip (YÜKSEL), pederinin halîfesi Diyarbakırlı Şeyh Fahruddin-i Hıdırilyasi’nin mahdumu, 8- Şeyh Recep Efendi (rh.a), ilimde de mücâzı Nizip/Gaziantep, h. 1 Rabiulevvel 1390/m. 6 Mayıs 1970, 9- Şeyh Mustafa (ÇETİNKAYA) (rh.a), Suruç/Şanlıurfa. Nurullah Seyda hazretleri , ilmi, edebi ve tasavvufi calışmalarıyla temayüz ederek risaleler şeklinde ön dört eser kaleme almıştır. Seyda’nın Cem’u’l-Cevâmi’ adlı eserini kaleme aldığında henüz on yedi yaşında olduğu bildirilmektedir. Yine Seyda, yirmi yaşlarında iken tasavvuf alanında kaleme aldığı Esrâru’t-Tasavvuf isimli eseri ile de öne çıkmıştır. Bu calışmalar Seyda’nın daha erken yaşlarda dikkat çeken önemli bir alim olduğunu gostermektedir. Seyda’nın yazdığı eserleri, onun bir tarikat büyüğü olarak irşad faaliyetlerini yürütürken İslami ilimleri okutmayı ve bu alanlarla meşgul olmayı ihmal etmediğini de göstermektedir. Seyda’nın kaleme aldığı çalışmalardan anlaşılmaktadır; ki onun gibi medrese hocaları, İslam dunyasındaki ilmi inkişaf ve yönelişlerden uzak kalmamış, medreselerdeki eğitim sistemini bu yönelişler ışığında gözden geçirmeye çalışmışlardır. Başta Cizre olmak üzere bölgede birçok ailenin cocuklarına “Muhammed Nurullah”, “Mehmet Nurullah” veya sadece “Nurullah” şeklinde isim vermiş olmaları Seyda’nın toplumun değişik kesimleriyle kurduğu güçlü diyaloğu göstermektedir. Vefatı Şeyh Muhammed Nurullah 1985 Mayıs ayında Nusaybin Kızıltepe yolu üzerinde geçirdiği trafik kazası sonucu 36 yaşında hakkın rahmetine kavuşmuş, on binlerce seveninin katılımıyla kılınan cenaze namazının ardından naaşı babası Şeyh Seyda’nın yanına defnedilmiştir Vefatına sebep olan bu olayın kaza süsü verilmiş suikast olup Şeyh’in hizmetlerini hazmedemeyen güçler tarafından gerçekleştirildiği de düşünülmektedir Şeyh, vefat etmeden önce bir yakınına taziye için yazdığı mektupta ölüme şöyle yaklaşmaktaydı “Allah’a ve O’nun takdirine iman eden, manevi âleme, yepyeni ve ebedi bir hayata gidiş sırasını bekleyen gönülden sizlere selam olsun Beklenilen o manevi belde öyle bir yerdir ki; bu üzgün kalbin en sevdiği, en değer verdiği kişiler, dedeleri, hocaları, üstadları ve dostları hep oraya gittiler Eğer önümüzde o manevi âlem olmasaydı, yemin ederim ki bu zavallı kalbim özlem ve iniltiler içinde helak olurdu” Allah onu rahmetine ğarketsin (Âmin) Seyda Muhammed Nurullah Hazretlerinin eserleri Seyda’nın eserleri şunlardır: 1- Hizbu’l-Hakâikı’l-İrşâdiyye: Dua ve zikir konularından bahseder. 2- es-Sâihu’l-Mutefekkir: Akaid ile meselelere değinir. 3- Cem’u’l-Cevâmi’: Fıkıh Usulu, Tefsir Usulu ve Hadis Usulu risalelerini icerir. Bu esere de üçüncü sahife ismini vermiştir. Risale, Sahîfetul-İrşâdi’s-Sâlise fi’l-Usûli’s- Selâse adıyla 1389/1969’da Kamışlı’da bulunan Rafideyn Matbaasında basılmıştır. Ayrıca bu risale Türkçe’ye de kazandırılmıştır. 4- Hulâsatu’t-Telhîs: Kalemu’l-Me‘anî ve Kalemu’l-Bedî‘ risalelerinden oluşan Hulâsatu’t-telhîs, Hatîb el-Kazvînî’nin (o. 739/1338) Telhîsu’l-Miftâh adlı kitabı ile karşılaştırıldığında Telhîs’ın me‘ani ve bedi‘ ilimlerinin özetini teşkil ettiği görülecektir.İfade etmek gerekir ki el-Kazvînî de, Ebu Yakub Yusuf es-Sekkaki’nin (o. 626/1229) kaleme aldığı Miftâhu’l-Ulûm’un belağatla ilgili kısmını Telhîsu’l-Miftâh adıyla ihtisar etmiştir. Dördüncü sahife olarak adlandırılan Hulâsatu’t-Telhîs risalesi, Sahîfetul İrşâdi’s-Sâlise fi’l-Usûli’s-Selâse adıyla 1389/1969’da Kamışlı’daki Rafideyn Matbaasında basılmıştır. 5- Sahîfetu’l-İctihâd: Fıkhi meselelerden içtihad konusunu ele alan bir çalışmadır. Beşinci sahife ismini almıştır. Sadece ismi zikredilen bu calışmanın herhangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 6- Esrâru’t-Tasavvuf: Tasavvuf, bey’at, murşid-i kamilin ozellikleri, müridin kendi nefsine karşı görevleri, tevbe, zuhd, şeriat-tarikat-hakikat-marifet kavramları üzerinde durmuştur. Bu kitaba da altıncı sahife adını vermiştir. Fatih Yayınevi Matbaası tarafından 1979’da İstanbul’da basılmıştır. Tasavvufun Sırları adıyla Elvan Ajans tarafından da basılmıştır. 7- el-Akâid: İnanç mevzularını ele almakta olup kainatı yaratanın varlığına delalet eden kat’i delilleri serdeder. Bu risale, yedinci sahife olarak isimlendirilmiştir. Sadece ismi zikredilen bu çalışmanın herhangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 8- el-Berâhîn Alâ haşri’l-İnsan ve Vücûdi Âlemîn Âhar: İnsanların tekrar dirileceğine ve başka bir alemin varlığına dair delilleri ele alır. Bu çalışmaya da sekizinci sahife demiştir. Sadece ismi zikredilen bu çalışmanın herhangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 9- ed-Delâilu’l-Kâtı’a alâ Risâleti Seyyidinâ Muhammed ve İ’câzi’l-Kur’ân: Hz. Muhammed’in (sas) peygamberliğine ve Kur’an’ın i’cazına delalet eden kat’i delilleri ihtiva etmektedir. Bu da dokuzuncu sahifesidir. Sadece ismi zikredilen bu çalışmanın herhangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 10- Sahîfetu’l-Ma’rife: Marifetle alakalıdır. Seyda’nın Esrâru’t-Tasavvuf adlı risalesini tercüme eden Özturk, bu risalenin basıldığını ifade etmesine rağmen her hangi bir nushasına ulaşılamamıştır. 11- Tanînu’t-Tabîa: Seyda, bu eserinde tabiatı esas alarak Allah’ın sıfatları, Allah’ın varlığının ispatı, din-şeriat-bilim ilişkisi konularını işlemiştir. Seyda, gaye ve nizam delilinden hareketle Allah’ın varlığı ve sıfatları konusunu ele almış, bilme ve anlama sürecinde akıl ve kalp birlikteliğini zorunlu görmüştür. Seyda, kullandığı yöntem açısından tasavvuf ve kelam arasında durmaktadır. Bu risale, Abdurrahman Erzen tarafından 1983 yılında Tabiat Çınlıyor adıyla Türkçeye tercüme edilmiştir. Emekli Muftu Celal Yıldız, bu risaleye yazdığı takrizde risalenin hasta kalplere şifa mahiyetinde bulunduğunu zikretmiş ve insanlık için tavsiyeler içerdiğini ifade etmiştir. 12- Dîvân: Arapca ve Kürtçe şiirlerden oluşmaktadır. Matbu değildir. 13- Büzûr ve Hakâik: İnsanın manevi yapısını felsefi ve mantıki perspektifle ele alan bir calışmadır. Kitap, 54 sayfadan oluşmakta olup Fatih Yayınevi Matbaası tarafından 1979’da İstanbul’da basılmıştır. Bu risale, Abdullah Yucel tarafından Çekirdekler ve Gerçekler adıyla Turkceye kazandırılmıştır. 14- el-Evrâk: Medreselerde okutulan meşhur Hallu’l-Meâkıd adlı eserin mukaddimesini beyan, belağat, meani, sarf ve nahiv ilimleri acısından değerlendiren kısa bir haşiyesidir. Hallu’l-Meâkıd, Ebu’s-Sena Ahmed b. Muhammed’in, İbn Hişam’in (o. 762/1361) el-İ’râb an kavâidi’l-İ’râb adlı risalesine yazmış olduğu şerhtir. Bu şerh medreselerde Sadini’den sonra okunan sıra kitabıdır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Kaynaklar ; 1- ”Hadis Usulu Konularına Dair Bir Risale; Muhammed Nurullah Seyda’nın es-Sahifetü’s-Salise Fi Usuli’l – hadis ” , Nurullah Agitoğlu , Şırnak Üniversitesi , İlahiyat Fakültesi Dergisi 2016/2 . 2- Şark Medreselerinin İhya Teşebbüslerinde Muhammed Nurullah Seyda El Cezeri ve ” Usulu’t-tefsir” adlı risalesi , Yrd.Doç. Dr. Mehmet Nurullah Aktaş 3- Güneydoğuda Bir İrfan Merkezi : Serdahl Tekkesi ve Külliyesi , İbrahim Baz , Şırnak Üniversitesi İlahiyat fakültesi Dergisi 2011/2 yıl :2 cilt:II sayı :2 4- İbrahim Halil ER – http://www.ibrahimhaliler.com/2016/04/22/tanidigim-bir-allah-dostu/ [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Seyda Muhammed Said El Cezeri (k.s.)
”Ay yüzlü Seyda” Şırnak – Cizre’de Şeyh Seyda camii yakınındaki aile kabristanında. Seyda Muhammed Said El-Cezeri hazretlerinin Silsile-i Şerifi Son asır Anadolu velîlerinden. İsmi Muhammed Saîd olup Şeyh Seydâ diye meşhûr olmuştur. Babası Şeyh Ömer Zengânî, annesi Halîme Hâtundur. 1889 (H. 1309) senesinde Cizre’de doğdu. 1968 (H. 1387) senesinde Cizre’de vefât etti. Kabri oradadır. Muhammed Saîd henüz bir yaşındayken, babası Ömer ez-Zengânî hac yolculuğu sırasında 1890 senesinde Cidde’de vefât etti. Küçük yaşta yetim kalan Muhammed Saîd, yedi yaşına kadar konuşmadı ve yürümedi. Yedi yaşından sonra yavaş yavaş konuşan MuhammedSaîd Efendi ilim öğrenmeye başladı. Ağabeyi Şeyh Sirâceddîn Efendiden ilim tahsil etti. İlim tahsil ettiği müddetçe hiç evine gitmez, medresede kalırdı. Medresede kaldığı zaman geceleri bir hasırın içine sarınarak uyurdu. Annesi Halîme Hâtun oğlunu çok özler, hasretliğine dayanamayarak ağlardı. Muhammed Saîd Efendi annesinin isteği sebebiyle bâzan eve giderek ziyâret ederdi. 17 yaşına geldiği zaman ilim tahsilini tamamlayarak ağabeyi Şeyh Sirâcüddîn Efendiden icâzet aldı. Genç yaşta müderrisliğe başlayıp talebe okuttu. 23 yaşına geldiğinde medrese tamamen kendisine kaldı. İlim ve fazîlette emsâllerini geçip zamânın ileri gelenleri arasına girdi. Dayısı Şeyh Muhammed Nûrî Dirşevî’nin sohbetlerinde bulundu. Tasavvuf yolunda ilerledi. Dayısı onu irşâd için gittiği yerlere beraberinde götürdü. 30 yaşına gelince dayısı ve hocası Şeyh Muhammed Nûrî’nin kızıyla evlendi. Nihâyet bir müddet sonra Şeyh Muhammed Nûrî hazretleri ölüm döşeğinde yatarken oğullarını ve halîfelerini yanına çağırarak; “Artık bundan sonra Şeyhiniz Seydâ’dır. buyurarak Muhammed Saîd Efendiyi yerine vazifelendirdi. (1929). Şeyh Seydâ bu sırada 40 yaşında bulunuyordu. Medresede talebe okutmasının yanı sıra, hizmetinde bulunanlara ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların iki cihan saâdetine kavuşmaları için gayret ediyordu. Kendisinden icâzet almış, 150’ye yakın talebesi ve ayrıca 100 kadar halîfesi vardı. Talebeleri ve halifelerini Sûriye, Irak, Arabistan gibi memleketlere gönderdi. Şeyh Seydâ hazretleri tasavvuf yolunda zaman zaman Cezbeye kapılırdı. Bu cezbe sırasında bâzan kışın dondurucu soğuğunda Dicle’ye iner nehrin buzlarını kırarak içeri sarkar ve saatlerce öyle kalırdı. Bâzan da yazın kavurucu sıcağında soba yaktırırdı. Şeyh Seydâ hazretlerinin vücûdu çok yumuşaktı. Elini öpenler sanki ellerinde hiç kemik yok zannederlerdi. Orta boylu ve şişmanca idi. Küçüklüğünden beri kimse yüzüne bakamazdı. Şeyh Seydânın yüzüne bakan kimse anlayamadığı bir hisle ürperir ve vücudunu bir titreme kaplardı. Kaba ve sert darvanışlardan şiddetle sakınan Şeyh Seydâ yumuşak davranırdı. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatma yolunda çeşitli sıkıntılara ve hakâretlere mârûz kaldığı halde, onlara tatlı bir dille ve yumuşak bir edâyla muâmele ederdi. Nitekim kendisini tutuklamağa gelen askerleri hoş davranışıyla yola getirmiş ve nicelerinin de kendisine talebe olmasını sağlamıştı. Allahü teâlâ ona olgunluk ve cemâl yâni yüz güzelliği ihsân etmişti. Sohbetinde bulunan herkes onun cemâline bakmaktan sohbetinden ayrılmak istemezdi. Onun üstünlüğünü duyan herkes kâfile kâfile ziyâretine gelir, Şeyh Seydâ onları şefkat ve merhametle karşılar, bağrına basardı. Şeyh Seydâ hazretleri fakirlere karşı gayet merhametli ve şefkatli davranırdı. Onlara dâimâ yardım ederdi. Birgün bir köyün ileri gelenlerinden biri gelerek; “Şu işim olursa, falanca arâziyi sana hibe edeceğim.” dedi. Şeyh Seydâ hazretlerinin duâsı bereketiyle işi oldu. O kimse, vâdettiği arâziyi Seydâ’ya bağışladı. Şeyh Seydâ hazretleri de arâziyi Cizre’nin fakirlerine paylaştırdı. Şeyh Seydâ’nın asıl gâyesi talebe toplamak olmayıp insanlara yol göstermek ve onları ıslâh etmeye çalışmaktı. Onun için önemli olan insanların ıslâh olmalarıydı. Bu hususta şöyle buyururdu: “Zamânımızın bâzı şeyhleri, köy ağalarının etbâ (tâbi olan kimseler) toplamaya çalıştığı gibi, talebe toplamaya çalışıyorlar. Halbuki gâye, mürîd (talebe) toplamak değil insanları ıslâh etmek, onların nefsin ve şeytanın kötülüklerinden kurtulmalarına yardımcı olmaktır.” Şeyh Seydâ hazretleri cömert ve ihsân sâhibi olup, ziyâretine gelen binlerce insana yemekler yedirir, fakir zengin ayırd etmeden herkese aynı ilgiyi gösterirdi. Ayrıca devamlı dergâhında bulunan yüzden fazla âmâ, sakat, çaresiz ve düşkünlere yemek yedirir, onların kalblerini aslâ kırmaz ve incitmezdi. Kendisine eziyet edenleri affeder, kimseye kin beslemezdi. Çünkü o her hareketiyle ve davranışıyla Resûlullah’ı sallallahü aleyhi ve sellem örnek alırdı. Hattâ hakkında konuşan kimselere duâ ederdi. Sabır ve tevâzû sâhibi olan Şeyh Seydâ, nefsini herkesten aşağı görür ve onlardan duâ isterdi. Hemen herkese; “Siz benim büyüğümsünüz. Ben ise sizin küçüğünüzüm” derdi. Fakir ve düşkün kimselerle oturur, onlarla yemek yer ve herkese de böyle yapmalarını tavsiye ederdi. Bir gün üstü başı dağınık bir kıyâfetle ziyâretine gelen bir hamalın yük taşımak için sırtında gezdirdiği ipi öperek helâl kazancın ehemmiyetine ve teşvikine işâret etti ve; “Allah için tevâzû edeni Allahü teâlâ yükseltir.” hadîs-i şerîfini okudu. Ömrünü İslâm dîninin emir ve yasaklarını öğrenmeye, öğretmeye, insanlara anlatıp onların dünya ve âhirette kurtuluşa ermelerine sarfeden Şeyh Seydâ hazretleri ömrünün sonuna doğru etrafında kendisine tâbî binlerce insanı görebiliyordu. 1968 (H. 1387) senesi Ramazan bayramında binlerce kişi onun ziyâretine gelip, bayramını tebrik etti. Şeyh Seydâ da gelen binlerce insana sevinçle, muhabbetle ve tâzimle mukâbelede bulundu. Bayramın birinci günü câmiye çıktı, öğle namazını kıldırdıktan sonra câmide kaldı. Ziyâretçilerle bayramlaşıp ikindiye kadar onlarla sohbet etti. Kalabalık bir cemâate ikindi namazını kıldırdıktan sonra evine döndü. Yedi gün sonra pazar gecesi evlatlarına vasiyette bulundu. “Benden sonra şeyhiniz Nûrullah’tır. Çünkü onu hem zâhir ve hem de bâtında imtihan ettim. İmtihanı başarıyla kazandı.” buyurdu. Yanında bulunan Hacı Muhammed Bûzî’ye evine gitmesi için izin verdi. Yanında yalnızca Hacı Kâsım vardı. Kıbleye karşı namaz kılıyormuş gibi oturdu. Kendisinde hiç ölüm alâmeti yoktu. Birden bire ağzını açtı yumdu ve sustu. Hacı Kâsım dokunduğunda Şeyh Seydâ hazretlerinin vefat ettiğini anladı ve âilesine bildirdi. Ertesi sabah MollaSüleymân el-Hüseynî gasl ve tekfin işlerini yürüttü. Sonra binlerce insanın iştirâkiyle cenâze namazı kılındı ve evine defnedildi. Tâziyesine yakın ve uzak yerlerden kar, tipi ve şiddetli soğuğa rağmen, halifelerinden, talebelerinden onbinlerce insan geldi. Şeyh Seydâ’nın yerine oğlu Şeyh Muhammed Nûrullah geçti ve vazifesini ifâ etmeye başladı. KERÂMET ve MENKÎBELERİ – Devlet adamları dahi onun üstünlüğünü kabûl ederlerdi. Birgün Cizre kaymakamı, belediye başkanı, hâkim ve diğer vazîfelilerden bâzıları anlaşarak Şeyh Seydâ’yı ziyârete karar verdiler. Serhadlı köyüne ziyârete gittiler. Yolda giderken; “Eğer bu kimse hakîkaten velî ise bize şunu şunu yedirsin.” diye her birisi ayrı ayrı şeyler istediler. Öğleden sonra köye ulaştılar. Şeyh Seydâ’nın evine gittiler. Oturup sohbet etmeye başladılar. Bu sırada yemekler geldi. İstedikleri yemekler geldikçe orada bulunanlar biribirlerinin gözüne bakmaya başladılar. Yemekler yendikten sonra ikindi vakti girdi. Şeyh Seydâ ziyârete gelenlerden biri hâriç diğerlerine; “Haydi abdest alın namaz kılalım.” dedi. Ayağında çizme olan misâfire ise; “Sen dur, senin çizmelerini çıkarman zor olur.” dedi. Namaz kılındıktan sonra misâfirler müsâde istediler ve oradan ayrıldılar. Yolda giderken namaz kılmayan misâfir dedi ki: “Ben pis idim. Şeyh Efendi, benim durumumu anladı. Bana onun için “Sen dur.” dedi. Yoksa çizmelerimi çıkarıp giymek zor değildir.” Ekseriya bu şekilde gezmeyi âdet edinen o şahıs, bu hâdiseden sonra kötü hareketini terk etti. – İbrâhim Ay adındaki bir kimse şöyle anlattı: “Ben Şeyh Seydâ’yı ziyârete ilk gittiğimde Pakistan’dan bir zengin gelmiş, dört gün beklediği halde Şeyh Seydâ’yı görememişti. Akşam vakti varmıştım. Sabah oldu. Şeyh Seydâ, erkenden İzmit Kağıt Fabrikasının Müdürünü çağırdı. İki memuru ile birlikte onlar içeri girince ben kapıda bekledim. İsmimle çağırılmadıkça girmemek düşüncesindeydim. İsmimi kimseye de söylememiştim. Baktım Şeyh Seydâ’nın oğlu Şeyh Muhammed Nûrullah ile beni; “İbrâhim Adıyamânî de gelsin!” diye çağırtmış. İçeri girdim. Beni karşısına oturttu. Sağımda İzmit Kâğıt Fabrikası Müdürü, solumda da iki memuru vardı. Bize bîat verdi yâni talebeliğe kabûl etti. Yapacağımız vazifeleri anlattı. Ben kendi kendime; “Önceden duydum ki bu zât Nakşî, Kâdirî ve Rufâî yollarının üçünden de bîat veriyor. Bu nasıl olur?” diye düşündüm. Başımı kaldırıp yüzüne doğru bakınca, bana bakarak “Evet biz kök olarak Nakşî’yiz. Fakat hem Kâdirî, hem de Rufâîliği vermekle vazîfeliyiz.” buyurarak benim zihnimden geçen soruya cevap verdi. – Bir defâsında Dicle Nehri taşmış, Cizre şehrini bir çember içerisine almıştı. Şeyh Seydâ’nın Dergâhının duvarından içeriye su akıyordu. Durumu Şeyh Seydâ hazretlerine bildirdiler ve yardım istediler. Seydâ hazretleri de parmağındaki yüzüğünü çıkararak; “Benden bir yüzük istiyor.” buyurdu ve yüzüğünü nehre attı. Nehir derhal yatağına çekildi. Yine bir defasındaCizre’yi Dicle Nehri basmış, her tarafı su kaplamıştı. Kaymakam ve belediye reisi gelerek Seydâ hazretlerinden duâ istediler. Şeyh Seydâ duâ ettikten sonra onlara seccâdesini verdi ve; “Seccâdeyi alın gidin. Uğradığınız her yerde nehir önünüzden kaçıp gidecektir.” buyurdu. Kaymakam ve belediye reisi seccâdeyi alarak şehrin her tarafını gezdiler. Hakikaten uğradıkları her yerde, nehir önlerinden çekilip, yatağına gitti. – Molla Muhammed adında bir kimse, Şeyh Seydâ hazretlerine; “Kurban! Allahü teâlânın rızâsına nasıl erebiliriz?” dedi. Şeyh Seydâ hazretleri; “Cenâb-ı Allah lutf ederse erersin.” buyurdu. O kimse aynı soruyu ikinci ve üçüncü defa sorunca aynı cevâbı aldı. Dördüncü defa sorunca Şeyh Seydâ hazretleri; “Bana bak MollaMuhammed! Kalbinin üzerindeki paraları ne zaman yakarsan, işte o zaman Allah’a erersin.” buyurdu. Görünüşte mütteki bir insan olan Molla Muhammed, parayı çok seviyormuş. Onun kalbindekileri kerâmet olarak bilip bu şekilde cevap verdi. – Şeyh Seydâ’nın talebelerinden bir çoban vardı. Bir gün sürüsünü otlatırken bir ayının kendine doğru hızla geldiğini gördü. Korkusundan hiçbir yere kaçamadı. Ayı tam yanına geldi ve arka ayaklarının üstüne kalktı, pençelerini kaldırdı. O anda çoban; “Medet yâ Şeyhim.” diye Şeyh Seydâ’dan imdâd istedi. Baktı ki ayı sanki taş kesildi. Hiç kıpırdamıyordu. Ayının bu durumunu gören çoban, sürüyü alıp oradan uzaklaştı. Sohbetlerinden Şeyh Seydâ hazretleri, teheccüd (gece) namazlarına devam ederdi. Güzel sözleri ve örnek ahlâkıyla insanlara yol gösterirdi. Sohbetinde bulunan en âsî insanlar dahi onun duâsı bereketiyle, hallerine pişman olup hidâyete kavuşurlardı. Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: “Dil ve kalbin bozukluğuna sebep olan cehâleti terk ederek ilim ile meşgûl olunuz. Takvâ (haramlardan sakınma) ile bu ilminizi aydınlatarak ay ve güneş gibi parlayınız. İlmin zamanı ve erbâbı geçmiştir demeyiniz. İlmi sâlih amellerle tamamlarsanız elde ettiğiniz nurla şark ve garbı aydınlatırsınız. Nerede altın sâhipleri! Nerede altın ve gümüşü toplayanlar. Onların hepsi gittiler. Nerede dünyâ malı için çalışıp çabalayanlar? Ey kardeşlerim gözlerinizi açıp ibretle bakınız! Altın gümüş toplamak ve dünyâ malı elde etmek için didinenler, yanakları çürüten toprağa girdiler. Nerede seslerini yükseltenler ve hak dâvâ uğruna kan akıtanlar? Ay ve güneş gibi safâda bulunanlar. Nerede gece gündüz çalışıp süslü köşkler yapanlar. Nerede onlar! Hiç bir göz onları görmüyor. Onlar tamamiyle öldüler. Sevgili kardeşlerim ibretle bakınız ve hüsrandan kendinizi kurtarınız. Size hak nasihati bildirenleri can kulağıyla dinleyiniz. Tâ ki gözleriniz doysun. Ya Rabbî! Fazlınla, rahmetinle bizi affet. Bizleri başkasına bırakmadan kurtar. Çünkü kurtardığın kişi Cennet’te seâdete kavuşacaktır. Yâ Rabbî kâinâtın Efendisine, âl ve eshâbına salât, selâm ve duâlar olsun. Hamd, kâinâtı yaratan Allahü teâlâya mahsustur”. Şeyh Seydâ hazretlerinin Şeyh Muhammed Nûrullah’tan başka halifeleri şunlardır: 1- Şeyh Fahreddin el-Arnâsî 2- Muhammed Beşir el-Alkemşî 3- Hasan eş-Şeyh Hasenî 4- Halil el-Bacırmânî 5- Yûsuf el-Vezerkî 6- Cemil ed-Danışmânî 7- Cemîl el-Antâkî 8- Seyyid Ali el-Fındıkî 9- İbrâhim el-Karsî 10- Muhammed Emin ed-Diyârbekrî 11- Abdullah el-Filfilî 12- Mustafa ed-Doğubeyazıtî 13- Muhammed Üveys el-Mardînî 14- Abdurrahman es-Sarûhî Eserleri: 1) Kitabü Ahkâmü’l-Envât, 2) Ed-Dâbıta fir-Râbıta, 3) Et-Te’lif fit-Te’lif, 4) Et-Tasavvuf, 5) Manzumeler, 6) Tenbîhü’l-Müsterşidî, 7) El-Mecmeu’s-Sağîr. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhyiddin Basreti (k.s.)
Siirt – Merkez’de bulunan Şeyh Hüseyin hasreti Kur’an Kursu binasının yanındaki türbesinde Şeyh Muhyiddin 1932 yılında Basret köyünde doğdu. Aile ortamında ilimle iştigal ederek büyüdü. Henüz on dört yaşında iken babasından tarikat dersi aldı. Babasından hilafet aldığı gibi Basretilerin Suriye kolu olan Şeyh İbrahim Hakkı Basreti’nin oğlu Şeyh Ulvan’dan da icazet aldı. Siirt merkezde büyük bir medrese yaptırarak tedris ve irşad hizmetlerini birlikte yürüttü. Siirt ve çevresi başta olmak uzere değişik illerde yirmiden fazla camiin yapılmasına vesile oldu. Bolgede kendisine duyulan saygı ve hürmet nedeniyle meydana gelen yüzlerce sorunun çözmüne yardımcı oldu. Vefatından bir hafta önce Suriye’ye geçerek orada amca cocukları Şeyh Adnan Basreti, Şeyh Haşim Basreti ve bazı alimlerle vedalaşmaya gitti. Dönüşten bir hafta sonra 2009 tarihinde Siirt’te vefat etti. “Beni medresenin ve dergahın yanına defnedin, talebelerin sesini duyayım” şeklindeki vasiyeti gereği Siirt merkezde bulunan medresenin bahcesine defnedildi. Şeyh Muhyiddin Basreti hazretleri’nin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle]
Fethullah Hamidi (k.s.)
Batman – Kayapınar (Aynkaf köyü ) Fethullah Hamidi 1873 yılında Batman ilinin Gercüş ilçesinin Kayapınar (Ayınkaf) Belde’sinde doğmuştur. Fethullah Hamidi’nin dedesi olan Hamid Mardini, 1802’de Siirt’te doğmuştur. Önce Hasankeyf’te bulunmuş, Mardin yöresinin saygın aileleri özellikle Çelebi ailesinin davetiyle Hasankeyf’ten ayrılmış ve 1844 yılında Savur’a yerleşmiştir. 1882 yılında Mardin’de vefat etmiştir. Fethullah Hamidi’nin babası İbrahim Hamidi, 1822’de Siirt’te doğmuş, 1843 yılında Mardin’in Dara Köyüne yerleşmiştir. Bir yıl sonra, Kayapınar’a (Aynkaf) geçmiş ve orada ikamet etmeye başlamıştır. 1895 yılında aynı yerde Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Şeyh Fethullah Hamidi, derin hoşgörüsü ve problemleri çözmesiyle tanınmaktadır. Eğitim ve öğretime büyük bir önem vermiştir. Bulunduğu yerleşim yeri çevresinde özellikle yetim ve öksüz çocukların eğitimiyle yakından ilgilenmiştir. 1940’lı yıllarda Aynkaf medresesinde eğitim gören ve kendisine sığınan öğrencilerden bir tas çorba, bir parça ekmeğini esirgememiş ve medreseyi açık tutmak için elinden geleni yapmıştır. O dönem ülke olarak her ne kadar II. Dünya Savaşına girmemiş olsak dahi savaşın etkileri ve doğal kuraklık bu bölge insanını derinden etkilemiş, yokluğu had safhada yaşatmıştır.1947 yılının Nisan ayında Batman ilinin Beşiri ilçesinin Sulan Köyü’nde vefat etmiştir. Fethullah Hamidi’nin kabristanı Aynkaf (Kayapınar) Beldesindedir. İslam Peygamberi Hz Muhammed’ in torunu Hüseyin’in soyundan geldiğinden dolayı sülalesi bu bölgede “seyyid” olarak adlandırılmaktadır. Fethullah Hamidi’nin herkes tarafından bilinen en önemli yönü, bölgede Süryani– Hıristiyan ve Müslümanlar arasında meydana gelmesi muhtemel çatışmaları önlemesi olmuştur. Midyat ve çevresindeki Süryaniler, bu olayı her ortamda dile getirmekte ve bu kişiye karşı büyük bir saygı duymaktaydı. 1915’li yıllarda, Midyat ve çevresinde bulunan bazı yerleşim yerleri, bazı eşkıya ve mutaassıp aşiretlerin baskısına maruz kalmış ve hatta bazı yerlerde çatışmalar yaşanmıştır. Bu sırada Şeyh Fethullah Hamidi devreye girmiş ve barış ortamının sağlanmasına büyük katkı sağlamıştır. Fethullah Hamidi’nin benzer şekilde birçok yerleşim yerinde arabuluculuk yaptığı, onu tanıyan kişilerce dile getirilmektedir. Fethullah Hamidi, Midyat Gülgöze’de (Aynvert) toplanan binlerce Süryani’yi “gayrimüslimlerin malları, canları ve ırzları size haramdır, kim bu hududu aşarsa günah işler” demek suretiyle Müslümanlarla barıştırmıştır. 1915’te, yani 1. Dünya Savaşı sürerken Ruslarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Ermeniler bölgeden göç ettirilirken Mardin’deki Süryaniler de sürgünle karşı karşıya kalmış, Savur Şeyhi Fethullah Efendi’nin gayret ve fedakârlığı ile kurtulmuşlardır. 1914’lü yıllarda gerçekleşen Ermeni tehciri sırasında yörede bulunan Müslüman din adamlarından bir kısmı Hıristiyanların öldürülebileceği yönünde fetva verirken, Fethullah Hamidi ise bu duruma karşı çıkan din önderlerinden biri olmuştur. Fethullah Hamidi yayınladığı fetvada, bölgede farklı dinden olanları (özellikle Süryanileri) öldürmenin, dinen uygun olmadığını ve barış içinde yaşamanın gerekli olduğunu ifade etmiştir. 1915 yılında, bugünkü adıyla Gülgöze Köyü ve çevresinde karşılıklı bir muharebe yaşanmış, Süryanilerin toplandığı bu köy ve çevresi savaş meydanına dönmüş, bu durum üç ay sürmüştür. Süryaniler, Gülgöze’ye sıkışıp kalırken onların imdadına bölgenin önemli Müslüman din adamı sayılan Aynkef Şeyhi Fethullah Efendi yetişmiştir. Fethullah Hamidi, Süryanilerle Müslümanlar arasında arabuluculuk yaparken“savaş dursun, düşmanlık bitsin” demiştir. Görüşme ve pazarlıklar sırasında kapana sıkışmış halde bekleyen Süryani cemaatinin yanında yer almış, fetvalar yayınlamıştır. Ayrıca Şeyh Fethullah Efendi, anlaşma sağlanıncaya kadar, arada güven bağı oluşsun diye, oğlunu Süryanilere rehin bırakmıştır. Bu tavır, Gülgöze Köyü ve karşı taraf için mühim bir uyarı olmuştur. Neticede düşmanlık, korku ve güvensizlik kuyusundan bir barış çıkmıştır. Fethullah Hamidi oğlunu Süryanilere rehin olarak bırakırken, sözler tutulmadığı takdirde, oğlunu öldürebileceklerini kendilerine ifade etmiştir. Daha sonra hemen Diyarbakır’a geçerek yetkililerden olayın sonuçlanmasını sağlayacak belgeyi almış ve olaylar böylece sona ermiştir. Bölgede anlatılanlara göre, Müslümanların katledilmesine karışmayan Ermeniler de bu fetvadan yararlanmış ve genel anlamda bir zarar görmemişlerdir. O dönemlerde Hıristiyan ve Müslümanlar, yaşadıkları en küçük bir anlaşmazlıkta bile Fethullah Hamidi’ye başvurmuşlardır. Bu kişi, dinsel açıdan önder olduğu gibi adli olaylarda, eğitim konusunda, toplumsal felaketlerde de her zaman başvurulan bir kişi konumunda olmuştur. Savur Şeyhi Fethullah olarak bilinen Fethullah Hamidi’nin fotoğrafı, Süryanilerin bu bölgedeki en önemli yapıtı olarak bilinen Deyruzzafaran’da, Hıristiyan din adamlarıyla birlikte asılı durmaktadır. Bu fotoğrafın bir vefa borcu olarak asıldığı, Süryani cemaati yetkilileri tarafından dile getirilmektedir. Bu ufku açık ve fedakâr Hoca Efendi için Süryani kaynaklar “beyaz esvaplar içinde nur yüzlü bir aziz, kurşunların içinden geçip gelen bir aziz kurtarıcı” ifadelerini kullanıyor. Yüz sene sonra Fethullah Efendi’nin mührünü mabetlerinin duvarına asan Süryaniler, kendi azizlerinin arasına resmini ilave etmişlerdir. Fethullah Hamidi’nin, bölge insanı ve yönetim nezdinde önemli bir yer işgal ettiğinin en önemli göstergesi, kendisine her konuda başvuruda bulunulduğunu gösteren yüzlerce (700) mektubun bulunmasıdır. Fethullah Hamidi, ileri görüşlülüğü, hoşgörüsü, müsamahakârlığı ile ön plana çıkmış ve bu yönleriyle tanınmıştır. Eğitim-öğretim faaliyetlerine de büyük önem vermiş, birçok yetim ve öksüz çocuğun öğrenim görmesine yardım etmiş ve bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Süryaniler, Fethullah Hamidi’nin torunlarından biri olan Ahmet Hamidi’nin öğrenim masraflarını karşılayarak ve yurt dışında bazı imkânlar sağlayarak Fethullah Hamidi’ye olan vefa borçlarını az da olsa karşılama yoluna gitmişlerdir. Ahmet Hamidi, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, Avusturya’nın Başkenti Viyana’da dâhiliye alanında uzmanlık ve doktora yapmış ve profesörlük unvanına yükselmiştir.
Hz. Şeyh Reşid El Derşevi
Mekke – Hz. Hatice validemizin de kabrinin bulunduğu cennetü’l Mualla’ya defnedilmiştir. Derşev Şırnak ın terkedilmiş bir köyüdür. Birçok alimin çıktığı bir yerdir. Hocası olan Molla Ali Meydini, Hz. Şeyh Reşid El Derşevi’nin takva ve ilim sahibi olduğunu görünce kızını Şeyh Reşid El Derşevi ile evlendiriyor. Okumak için Diyarbakır’a gidiyor.Yedi yıl süresince orada medreselerde okur. Medrese usulüne göre ilmini tamamlayıp memleketine geri dönüyor. İlmi icazetini ve tarikat icazetini aldıktan sonra, Cizre Bölgesine, irşad için görevelendiriliyor . Aldığı üstün ilimlerle birlikte tasavvuf ilmini de Cizre Bölgesinin her yerine yayar. Hz. Şeyh Reşid el Derşevi hazretleri 1865- 1868 yılları arasında hac farizasından sonra yolda vefat etmiştir. Hz. Hatice validemizin de kabrinin bulunduğu cennetü’l Mualla’ya defnedilmiştir. . Menkıbeleri Şeyh Hazretlerinin müridi ve has dostu olan, Hamedi (Muhammed’) Xwarzî El Cezeri anlatıyor: Hz. Şeyh Reşid , bir cuma gecesi Kırmızı Medrese’de (medrese-a sor) âlimlerle ve ilim öğrencileriyle dolu olan bir meclisinde (divanda), konu evliyaların yaşadığı Hâl’a gelince, öğrenciler edeben meclisten ayrılmaya başladılar; bende kalkacaktım ki, o anda şeyh hazretleri kalmamı emretti. Ben de, alimlerin arasında ne işim var diye düşünerek utanarak bir köşede öylece oturdum. Şeyh evliyaları şöyle anlatıyordu: Ğavs’ın yeri Mekke’dir. Bazen cuma geceleri mizam-ı rahmetin(altın oluk’un) altında Hazreti İsmail’in hücresinde huşu ile dua ediyor. Seneler geçtikten sonra şeyh hacca gidiyor. Hacdayken bir gece onu ararken gördüm ki mizam-ı rahmetin altında dua ediyor. O anda, yıllar öncesinde içinde benim de bulunduğum medrese-a Sor’daki şeyhin meclisini hatırladım ve onun yanına doğru gittim. Ellerini öpüp, sen Ğavsun Kutbu Fertsin dedim. Şeyh bu durumu gizlemeye çalışarak bu durumu kimselere söylememi istedi. Ben de Şeyh’in heybetinden bayıldım. Ayıldıktan sonra millet başıma duruyordu. Bana ne oldu sorarken; ne yazı ki söyledim. O anda Şeyh Hazretleri beni burada bıraktın dedi. Şeyh hazretleri hastalandı… Arkadaşlar dönüş için vapura yetişmek üzere yola çıktılar. Ben de Şeyh’in yanında ağlayarak kaldım. Şeyh gözlerini açtı ve bana baktı. Bana dedi ki; “üzülme vapura ilk binen sen olacaksın.” İşte O an, Şeyh’in “Beni burada bıraktın” sözleri ile vefat edeceğini anlatmaya çalıştığını anlamıştım. Birkaç gün sonra Şeyh Hazretleri vefat ediyor. Onun için bir Mezar yeri satın aldım (4 altın lirası ile) defin ettikten sonra Arazinin sahibi geliyor ve Kabrinin yeri için Ücretini istiyor. Meğer araziyi bana satan ilk kişinin arazinin asıl sahibi olmadığını ve beni dolandırmış. Artık, arazinin asıl sahibine verecek param kalmamıştı. Param kalmadı demem üzerine; O zaman cenazeyi çıkarın dedi. Ben de Allah’a sığındım ve dedim ki ey Şeyh Reşid eğer buradan çıkarılmandan razıysan, çıkarsınlar… Sen ki Ğavssın… İşçiler cesede ulaşınca kabirden bir ışık çıktı ve cenaze kayıp oldu. Bunun üzerine işçiler bağırarak kaçtılar. Kabristan’ın sahibi ise bu bereketli mübarek zat burada kalsın dedi. Kabri yeniden kapattırdı ve üstelik bana dört lira’nın yerine sekiz lira da verdi. Ben de yola çıktım. Memlekete dönmek üzere limana vardığımda baktım ki arkadaşlarım halen vapuru bekliyorlar. Vapur gelince, vapura ilk binen de ben oldum. Şeyh Reşit hazretlerinin vefa ederken arkasından iki oğul bırakır: Şeyh Abdulhakim Ed derşevi ile Şeyh Muhammed Nuri Ed derşevi . (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh İbrahim Hakkı Basreti (k.s.)
Suriye – Kamışlı – Hilva köyünde [toggle title=”Şeyh İbrahim Hakkı Basreti Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi” load=”hide”]1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Şeyh Halid-i Cezeri (ks.) 32. Hz. Şeyh Salih Sıpki (ks.) 33. Hz. Şeyh Muhammed Ayni (ks.) 34. Hz. Şeyh Halid Zibari (ks.) 35. Hz. Şeyh Ömer Zengani (ks.) 36. Hz. Şeyh Hüseyin Basreti (ks.) 37. Hz. Şeyh İbrahim Hakkı Basreti (k.s) [/toggle] 1892 yılında Basret koyunde doğan Şeyh İbrahim Hakkı Basreti , Şeyh Hüseyin Basreti’nin oğludur. İbrahim Hakkı Basreti Şeyh İbrahim Hakkı, babasından ve Şeyh Siraceddin Derşevi, Şeyh Hüseyin Gandeki ve Halidiyye köyünde Molla Hasab Sekin’den ders okudu. Irak’ın değişik yerlerinde dersler okudu. 1926 yılında ailesiyle birlikte gittiği Irak’tan Suriye’ye geçti ve oraya yerleşti. Turkiye sınırında bulunan Kamışlı iline bağlı 15 km mesafede bulunan Hilva köyüne yerleşti. Orada kurduğu medrese ve dergah ile başlattığı tedris ve irşad hizmetlerini hayatının sonuna kadar yürüttü. 1963 yılında Hilva köyünde vefat etti. Şeyh İbrahim Hakkı vefat ettikten sonra (1893 – 1963) oğlu Şeyh Muhammed Zeki (1916 – 1971) irşad hizmetlerini yurutmuştur. Daha sonra sırasıyla Şeyh Alvan (1927- 1991), Şeyh Adnan (d. 1931) üstlenmiş ancak kısa süre sonra dergahın postnişinliğini Şeyh Haşi (d. 1937)’e bırakmıştır. Şeyh Haşi, Suriye’de olaylar nedeniyle Turkiye’de yaşamaktır. Kaynaklar ; Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167
Şeyh Hüseyin Basreti (k.s.)
Siirt – Eruh’un Hâlidiyye (Kekliktepe) köyündedir. Evliyânın meşhurlarından Şeyh Hâlid Zibârî’nin oğludur. Annesi Fâtıma-ı Sâliha, Şeyh Muhammed Aynî’nin kızı ve kerâmet ehliydi. 1914 (H.1333) senesinde vefât etti. Kabri, Eruh’un Hâlidiyye (Kekliktepe) köyündedir. Babası vefât ettiğinde altı yaşında idi ve sarf ilminden İzzi kitabını okuyordu. Babası vefât ederken onun yetiştirilmesi için halîfelerinden Şeyh Ömer Zenkânî’ye vasiyet etti. Bütün ilimleri öğretmelerini, tasavvufta yetiştirip mürşid-i kâmil olmasını sağlamalarını vasiyet etti. Bu vasiyet üzerine Şeyh Ömer Zenkânî ona bütün ilimleri okuttu. Sarf, nahiv, mantık, beyan, fıkıh, tefsir, hadîs ilimlerini öğretti. Bu talebeliği on beş sene sürdü. Neticede seçkin bir âlim oldu. Ayrıca Molla Abdülhamîd Raşînî’den de ilim öğrendi. Hocası Şeyh Ömer Zenkânî ona ilimde icâzet verdi. Ancak tasavvufta vermedi. Tasavvufta da, asrın büyük âlimi ve meşhur velîsi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den naklen aldı. Şöyle ki, Şeyh Hüseyin’in yakınlarından Molla Muhammed onun emriyle Şam’a gidip Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin evini sorup buldu. O sırada vefât etmişti. Evin kapısını çaldı. İhtiyar bir nine çıkıp onu görünce; “Hoş geldin Molla Muhammed!” dedi. Hayret edip; “Beni nereden tanıdınız. Şam’a daha önce hiç gelmedim.” deyince; “Mevlânâ Şeyh Hâlid bana bir gün; “Vefâtımdan sonra Cizre tarafından Molla Muhammed nâmında bir zât gelecek! O takvâ ehli ve âlimdir.” buyurdu. Sonra bana çanta bırakıp, bu çantayı halîfem Şeyh Hâlid Cezîrî’nin halîfesinin oğlu Şeyh Hüseyin’e teslim etsin.” dedi. Anladım ki teslim etmek üzere vereceğim kişi sizsiniz.” dedi. Bunun üzerine emâneti alıp Basret köyüne getirdi. Çantayı açtılar. İçinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin cübbesi, Yesir ağacından yapılmış ve ortasında dördü kırmızı mercandan olan tesbihi, takkesi, seccadesi vardı. Bunları aynen Şeyh Hüseyin hazretlerine teslim etti. Bu emânetler daha sonra oğlu Şeyh İbrâhim Hakkı’ya intikal etti. Kardeşi Şeyh Muhammed Şefîk bunları, İbrâhim Hakkı da defâlarca görmekle şereflendiğini bildirmiştir. Şeyh Hüseyin Basretî hazretleri bu icâzetten sonra insanları irşâd edip talebe yetiştirdi. Halk ve meşhur kimseler arasında tanındı. Bu hizmeti Mustafa Paşanın ona düşmanlık yapıp, zulme başvurmasına kadar devâm etti. Zulme mâruz kalması sebebiyle âilesini de alıp, 1901 (H.1317) senesinde Diyarbakır’a gitti. Bir müddet sonra oradan Haleb yoluyla Şam’a ulaştı. O göçüp gittikten altı ay sonra kendisine zulmeden ve memleketini terke mecbur bırakan Mustafa Paşa, aşîretler arasında çıkan bir kavga sırasında öldü. Şeyh Hüseyin Basretî hazretleri dokuz sene memleketinden ayrı kaldı. Aslî vatanı Buhtan’a dönmeyi çok arzu etti. O civardaki insanları irşâd etmek istiyordu. 1913 (H.1329) senesinde memleketine dönüp, Basret köyüne gitti. O havâlide insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatıp, emr-i mâruf yapmak için Basret köyünden diğer köylere de gitti. Bu seferlerinden birinde yolda Allahü teâlâyı zikirle meşgul bir halde giderken yol kenarında büyük bir kayaya nazar etti. Kaya yerinden oynayıp parçalandı. Yanında bulunan talebeleri bu hâli görünce, hayrette kaldılar. Oradan gelip geçtikçe bir bakışı ile parçalanan kayayı görüp kerâmetini hatırladılar.Daha pekçok kerâmetleri görülmüştür. Yüksek derecede âlim, her ilimde mâhir olup, sünnet-i seniyyeye tam uyardı. Güzel yüzlü tatlı sözlüydü. Son derece yumuşak huylu, din ve dünyâ işlerinde yüksek derecede basîret sâhibi idi. İnsanlara dâimâ yumuşak olmalarını İslâmiyete uymalarını tavsiye ederdi. Dünyâya hiç meyletmez, hep hüzünlü bir hâlde olurdu. Vefâtı sırasında devamlı; “Sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.” derdi. Hastalığı şiddetlenince, gözlerinden yaş geldi. Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah, deyip dudaklarını kapatarak vefât etti. Vefâtı bölge ahâlisini çok üzdü. Hâlidiyye köyünde defnedildi. Edep ve ilim ehli olan temiz nesli devâm etmektedir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) 1) Kitâbü Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye [/toggle.] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Ömer Zengani (k.s.)
Hac yolculuğunda Cidde’de vefat eder. Şeyh Ömer Zengani, Şeyh Halid-i Zibari ’nin halifelerindendir. Ailesi, aslen Mardin iline bağlı Dargecit (Kerboran) ilçesinin Kureyşa mezrasındandır. Arabiye Aşiretine bağlı olan Kureyşa Köyü, bölgede “Pikureyş” (Pir-i Kureyş) olarak bilinen, Zengani’nin dedelerinden seyyid bir zatın yerleşim yeridir. Ömer Zengani bu köyde doğdu. Şeyh Ömer Zengani’nin babası Mustafa Efendi, dedesi Hamid Efendi’dir. Annesi ise ilim sahibi hafız Hacer Hatun’dur. Ömer Zengani küçük yaşta babasını kaybetti, annesi de başka bir evlilik yapınca yalnız kaldı. Bunun uzerine bolgenin en yaygın geleneklerinin başında gelen medrese tedrisatı icin Gerza aşiretinin bir köyünde medrese eğitimine gonderildi. Tedrise gittiği yıllarda köyü Kereyşa’da yaşanan Kolera salgını nedeniyle toplu ölümler yaşandı ve ailesinden neredeyse kimse kalmadı. Kendisi de anneannesi Asiyye ve teyzesi Ayşe’nin yaşadığı Zengan (Karabayır) köyüne giderek teyzesinin himayesinde yaşamaya başladı. Bir süre Zengan köyünde bulunan camide fakı olarak derslere devam etti. Ancak bu sırada kendisinde görülen kabiliyet ve özel haller nedeniyle daha iyi bir eğitim alması icin hocası ve teyzesi tarafından, Basret köyünde bulunan Nakşbendiyye şeyhi ve büyük bir müderris olan Şeyh Halid-i Zibari ’nin yanına gonderildi. Bu tarihten sonra Ömer Zengani Basret’te yaşamaya başladı. Burada bir yandan medrese eğitimi alırken aynı zamanda tasavvufi eğitime da başladı. Ömer Zengani, Basret medresesinde Molla Cami’yi bitirip mantık ilmine giriş olarak kabul edilen Muğni’t-tullab eserine başlayanlara isim olarak verilen “Talip” seviyesine kadar geldi. Şeyh Halid-i Zibari kendisine büyük değer verdi ve onun eğitimi konusunda ihtimam gosterdi. Hatta aileden bir birey gibi görmeye başladı ve bunun resmileşmesi için onu halifelerinden Şeyh Reşid-i Derşevi’nin kızlarından Halime Hatun ile evlendirdi. Diğer kızı Safiye ile de kendi oğlu Huseyin’i evlendirdi. Bu evlilikten önce, Ömer Zengani’nin kayınbabası olan Şeyh Reşid-i Derşevi Hac ziyaretine gitmiş ve orada vefat etmişti. Gitmeden önce de Halid-i Zibari’yi çocuklarının vasisi olarak tayin etmişti. Bu yüzden Şeyh Halid-i Zibari, Ömer Zengani’yi vasisi bulunduğu Halima Hatunla ev lendirirken üzerindeki sorumluluğu da şoyle hatırlattı “Ömer! Şeyh Reşid’in kızının mehri, yetim kalmış olan kardeşleri Abdulhakim ve Muhammed Nuri’yi okutmandır.” Halid-i Zibari, bu vazife ile birlikte Ömer Zengani’yi vefat etmiş olan kayınbabasının medrese ve dergah hizmetlerini yürüttüğü Hoser (Düzova) köyüne, hem muderris hem de tasavvufi hilafet ile gonderdi. Ömer Zengani’nin hocası ve şeyhi Şeyh Halid-i Zibari, 1863 yılında irşad için gelmiş olduğu Cizre’de vefat etti ve şeyhinin şeyhi Şeyh Salih-i Sıpki ve Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri’nin de medfun bulunduğu Basret’te bölgeden birçok alim ve şeyhin katılımıyla defnedildi. Vefatından once etrafına toplanmış olan muridan ve muhibbanının huzurunda “Ey Şeyh Ömer! Oğlum Huseyin’e senin ona tum ilmini okutup büyüyünceye kadarki sürede dergah ve medreseyi sana emanet ediyorum.” diyerek çocuğu Huseyin’i ona emanet ederken aynı zamanda medresenin baş muderrisliğini ve kendisinden sonra şeyhlik vazifesini tevdi etti. Bunun üzerine Ömer Zengani, Hoser (Duzova)’daki medreseyi bırakarak talebelik yaptığı Basret Medrese ve Dergahının başına gecti. Ömer Zengani, hocasının vasiyetine büyük bir titizlikle riayet etmiş hem müderrislik hem de şeyhlik vazifesini kamilen yerine getirmiştir. Hocasının oğlu Huseyin’in derslerini bizzat kendisi vererek hocasına karşı vefa ve vicdani sorumluluğunu da yerine getirmiştir. Bu süreçte medreseyi büyüterek Fındık köyünden Abdulkādir-i Geylani hazretlerinin torunlarından Seyyid Hasan-i Fındıki (Erzen) ve Molla Said-i Berreşi gibi bircok alim zatı yetiştirmiştir. Hocası Şeyh Halid-i Zibari’nin oğlu Huseyin’e medrese icazeti verdi. Hüseyin’e babası tarafından vefatından once yaşı küçük olmasına rağmen hilafet verilmişti. İşte Ömer Zengani, Halid-i Zibari’nin vasiyeti üzerine Huseyin’in hem medrese hem de tasavvufi icazetini göz önünde bulundurarak Basret Dergahı ve medresesini ona bırakarak yedi yıl hizmetinin ardından tekrar Hoser Medresesi’ne döndu. Ancak silsilede yer alan Şeyh Salih-i Sıbki’nin oğlu Yahya, Basret Dergahı ve medresesinin Hüseyin’e devredilmesine itiraz etti. Bunun uzerine Ömer Zengani ertesi gün tekrar Basret köyüne dönerek şeyhinin vasiyetini hatırlattı ve sorunu çözdü. Ardından tekrar Hoser köyüne döndu. Burada da Molla Abdurrahman-ı Hoseri ve medreselerde istiare ilminde kaynak kitap olarak okutulan Sutur kitabının yazarı ve aynı zamanda kayınbiraderi Abdulhakim-i Derşevi gibi alimleri yetiştirdi. Basret Dergahı’na Şam’dan verilen icazetle birlikte Ömer Zengani’ye de güveni tazeleyen bir icazet daha verildi. Böylece Ömer Zengani hem şeyhi Halid-i Zibari hem de Şam’daki Halidi dergahından çift tarikat icazeti aldı. Hoser koyunde hizmetlerine devam eden Ömer Zengani’ye çok büyük bir teveccuh oldu. Botan ve Tor bölgesinden cok sayıda talebesi ve muridi oldu. Ancak özellikle Cizre’den gelen muridlerinin fazlalığı sebebiyle, Cizre eşrafından Seyyid Hacı Hafız Efendi onu Cizre’ye davet ederek onu kendi evinin yakınlarında bir eve yerleştirdi. Artık Ömer Zengani’nin ailesi kayınbiraderleri Derşevi’lerle birlikte Cizre’de yaşamaya başlarlar ve Cizre’de medrese ve tasavvufi hizmetlerini yürütürler. Şeyh Ömer Zengani 1889-1890 yılında Hac ziyareti yapmak arzusuyla sevenlerinden Ensari ailesinin büyüğü olan Muhyiddin Ensari, Şeyh Yahya-ı Mızuri’nin torunlarından Şeyh Yahya başta olmak üzere birçok muhip ve muridiyle birlikte hazırlıklara başlar. Eşi Halime Hatun’a bir vasiyet yazarak verir ve oğullarını emanet eder. Ardından medrese ve dergah hizmetleri konusunda kayınbiraderi Molla Abdulhakim-i Derşevi’ye emanet ederek yola çıkar. Bu sırada Ömer Zengani’nin üç çocuğu vardır. Bunlar Muhyiddin, Siracuddin ve Amine’dir. Hac yolculuğuna çıkıldıktan beşaltı ay sonra 1990 yılında Muhammed Said dunyaya gelmiştir. Ömer Zengani, Hac yolculuğunu tamamladıktan sonra dönüş yolunda Cidde’de 1889-1890 yılında vefat eder ve orada defnedilir. Haber Cizre’ye ulaştıktan sonra taziye icin gelen Ömer Zengani’nin talebesi Şeyh Huseyin Basreti altı aylık bir bebek olan Muhammed Said’i sever ve ona dua ederek; “Bu yavru benim seydamın oğludur ve bu cocuk inşallah seyda olacaktır.” der. İşte o gunden sonra Muhammed Said’e herkes “Seyda” demeye başlar ve doğu universitelerinin bu ilmi unvanı, onun ismi haline gelir. Ömer Zengani’nin eşi Halime Hatun da kendisi gibi seyyid nesep bir ailedendir. Ömer Zengani, Halime Hatun ile evlenmesiyle yalnız bir şeyh efendinin damadı olmamış, aynı zamanda Gabar Dağı’nın zirvesinde bulunan Derşev (Alkemer) köyünde yaşayan ilim ve irfan ehli, bölge halkının büyük saygı gostermiş olduğu Derşevi ailesi ile cok yakın hatta iç içe denebilecek bir birlikteliği kurmuştur. Bu tarihten sonra Şeyh Ömer Zengani’nin çocukları ile Derşevi ailesinin fertleri medrese ve tasavvufi hizmetleri birlikte yurutmuş, birbirlerinin yetiştirilmesine katkı sağlamışhatta tek aile gibi olmuşlardır. Ş eyh Ömer Zengani Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kaynaklar ; Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle]
Şeyh Halid-i Zebari (k.s.)
Şırnak – cizre – Basret Köyü (inceler) camii haziresinde ( Köy 1992 yılında boşlatıldı.) Anadolu velîlerinden. 1826 (H.1242) senesinde doğdu. Babası Şeyh Hüseyin Efendi, Diyarbakır’da medfundur. 1863 (H.1280) senesinde Şırnak’ın Basret köyünde vefat etti. Türbesi, bu köydeki caminin yanındadır. İlim tahsiline başlayınca, önce Kur’ân-ı kerimi, kıraat ilmini öğrendi. Sonra diğer ilimlerden bir mikdar babasından okudu. Tahsilini devam ettirmek için çeşitli yerlere gitti. Tanze Medresesinde tahsil gördü. Bu medresede iken Minhac üzerine bir şerh olan Şerh-i Remli kitabından eliyle bir nüsha yazdı sonra Siirt’e gidip, bölgenin kıymetli ve meşhur alimi Molla Halil Siridî’nin medresesinde talebe oldu. Burada tahsilini tamamlayıp Molla Mustafa’dan bütün ilimlerde icazet aldı. Raşine köyündeki amcası Şeyh Abdüsselam’ın yanına döndü. Orada Şeyh Muhammed Ayni’nin keramet sahibi kızı Fatıma-ı Saliha ile evlendi. Kayın babasından tasavvuf yolunda feyz alıp, kemale erdi. Bu hocasının emri ile ona vekil olarak insanları irşâd için Basret köyüne gitti. Ders ve sohbetlerinde pekçok talebe toplanırdı. Pekçok âlim ve sâlih insan yetiştirmiştir. Talebelerinin meşhurlarından ve halîfesi Şeyh Ömer Zerkanî şöyle anlatmıştır: “Hocam Şeyh Hâlid Zibârî hazretlerinden çeşitli ilimleri öğrenmekte olduğum sıralarda bir gün huzûrunda ders alıyordum. Başımı elimdeki kitaba eğerek, dersle meşgul olduğum sırada, başımı kaldırdım. Fakat hocamı göremedim.Sağa sola baktım. Ortalıkta görünmüyordu. Fakat ders odasından dışarı çıkmamıştı. Az önce karşımda oturuyordu. Şaşırdım, elindeki kitab da oturduğu yerdeydi. Beni bir titreme, korku ve dehşet kapladı. Ne yapacağımı bilemiyordum. O sırada pencerenin demiri üzerine beyaz bir kuş kondu. Sonra da uçup gitti. Ben bu kuşa bakıp başımı çevirdiğimde hocamı karşımda oturur gördüm. Derse başlayıp bitirdikten sonra bana, kerâmetini gördüğüm için; “Bunu mümkün mertebe hiçbir yerde anlatma!” buyurdu. Bir defâsında insanları Allahü teâlânın emirlerine uymaları, dünyâya düşkün olmamaları husûsunda irşâd için köyleri dolaştı. Meşhur âlim Molla Muhammed Barşinî’nin köyü Barşa’ya da gitti. Sabah namazından sonra insanlara nasîhat etmek için yüksek bir yere oturdu. Huzûrunda binden fazla insan toplandı. Aralarında pekçok âlim vardı. Bu insanlara gâyet güzel vâz etti. Haramlardan sakınmaları husûsunda uyardı. Fakat insanlar bu güzel ele geçmez nasîhatlerden de etkilenmediler. Bu hâli görünce; “Allahü teâlâya yemin ederim ki, eğer şu ağaca vâzetseydim, Allahü teâlânın azametinden dolayı yanar, yıkılırdı.” diyerek karşısındaki dut ağacını gösterdi ve ağaca baktı. O sırada ağaç büyük bir gürültüyle kökünden sökülüp yere yıkıldı. Etrafa fırtına sesi gibi şiddetli bir ses yayıldı. Orada bulunan insanlar, bu hâli görünce, hayret içinde ağlaşmaya başladılar. Kalpleri uyanıp, hepsi Şeyh Hâlid Zibârî hazretlerinin huzûrunda tövbe ettiler. Ömrünün sonuna kadar insanları irşâd ile meşgûl oldu. Son olarak insanlara nasîhat için Cizre’ye gittiği sırada hastalandı. Oradan Basret köyüne getirildi. Bir iki gün sonra kırk iki yaşında vefât etti.Şeyh Hüseyin ve Şeyh Muhammed Hâlid onun halîfelerindendir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) 1) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyy [/toggle] Şeyh Halid-i Zebari Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Ayni (k.s.)
Siirt – Eruh – Ayne (bağgöze köyü). Anadolu velilerinden. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1859 (H.1276) senesinde vefat etti. Türbesi Eruh’ta Ayni (Bağgözü) köyündedir. Babası Şeyh Muhammed, mürşid-i kamil bir zattı. Memleketinde ilim tahsiline başlayıp ilm-i aletten Şerh-i Şemsiyye kitabına kadar okudu. İlim tahsili sırasında bir gün Şeyh Salih Sibkî’yi ziyaret için Basret köyüne gitti.Şeyh Salih hazretleri onun mürşid olmaya istidatlı ve kabiliyetli bir kimse olduğunu görerek onu yetiştirip kendine vekil olarak insanların irşâdı ile vazîfelendirdi. Bu emir üzerine bir hafta Ayni, bir hafta da Basret köyünde kalmak suretiyle insanların irşadı ile meşgul oldu. Dünyaya hiç meyletmezdi. Üstün haller sahibiydi. O devrin paşalarından Kenan Paşa, Şeyh Muhammed Ayni hazretlerini ziyaret maksadıyla Siirt’e oradan da Ayni köyüne gitmişti. Askerleriyle birlikte Ayni köyüne varınca, caminin avlusunda bir hasır üzerine oturdu. Paşa için yemek hazırlamak istediler. Şeyh hazretleri; “Bu hususta tekellüfe girmeyiniz, kendinizi zorlamayınız.” dedi. Evinde arpa unundan yapılmış iki yufka ve iki gün önce pişirilmiş et yemeği vardı. Bunları yedirmek bizim için ar olur dedilerse de, Şeyh hazretleri; “Bunlar yemek olarak kafidir. Mevcud olan bunlardır. Bunları ikram etmekte bir mahzur yoktur.” dedi. Sonra kendisi Kenan Paşa’nın yanına gitti.Paşa onu görünce ayağa kalkıp hürmetle elini öptü ve duâ istedi. Sofrayı getirmelerini söyleyince, Paşanın önüne iki yufkayı ve et yemeğini koydular. Bunları yedi. Sonra kalkıp Şeyh Muhammed Ayni hazretlerinin elini tekrar öptü. Teşekkür ederek müsade isteyip ayrıldı. Dönerken yolda adamlarından biri, Şeyh’in huzurunda ne yemeği yediğini sorunca; “Arpa ekmeği ve bayat et yemeği yedim. Yemin ederim ki ömrümde böyle lezzetli yemek yemedim.” dedi. Şeyh Halid Zibari onun halifesi ve damadıdır. Damadı olunca onu kendine vekil etmek istedi. Ancak o bunu kabul etmeyip medrese hocalığı yapmak istediğini bildirdi. Bu hususta uzun müddet ısrar etti. Kabul ettiremedi. Bir gün talebelerine; “Hazırlık yapınız. Yarın oradaki ve çevresindeki insanları irşad için Basret köyüne gideceğiz.” dedi. Adeti üzere bir hafta Ayni köyünde bir hafta da Basret köyünde ikamet ederdi. İhtiyarlayıp gidip gelemeyecek hale gelinceye kadar bu adetine devam etti. Bu sebeple o havalinin irşad işini Hâlid Zibârî’ye vermek istiyordu. Pekçok müridinin de bulunduğu bu yolculukları sırasında, namaz vaktinde namaz kılmak ve istirahat için bir akarsuyun başında durdular. Bu sırada şeyhlerinin ve Peygamber efendimizin ruhaniyetinden yardım isteyerek talebesi Şeyh Hâlid Zibarî’nin kalb gözünün açılması ve halifelik teklifini kabul etmesi için dua etti. Şeyh Halid Zibari bu sırada bir ağaç altında bir müddet uyumuştu. Uyandığında yüzünde bir nur parlıyordu. Hocası onun güzel bir rüya gördüğünü anlayıp ne gördüğünü sordu. O da; “Rüyâmda Şeyh Hâlid Cezeri’yi gördüm. Bana hırka giydirdi kalb gözüm açıldı. Sizin emrinize uymamı, razı olmamı söyledi.” dedi.Sonra Basret köyüne gittiler. Orada kendi yerine Şeyh Hâlid Zibarî’yi halife tayin etti. İnsanlara İslamiyeti anlatmakla vazîfelendirdi. Bunun üzerine o da Basret köyüne yerleşti. İrşâdı o havâlide, Siirt ve Mardin çevresine kadar yayıldı. Vefâtı yaklaşınca, evladlarına ve talebelerine yaptığı vasiyetinde Aynî köyünün batısındaki tepenin üzerine defnetmelerini söyledi. Kabri üzerine üstü açık, kubbesiz türbe yapmalarını ve kubbe yerine türbenin ortasına o bölgede meşhur olan bıtım ağacı dikmelerini söyledi. Vefatından sonra kabri üzerine yapılan türbenin üstünü de bir kubbe ile kapattılar. O gece köy halkı bir gürültü duydu. Sabahleyin yaptıkları kubbenin yıkıldığını gördüler.Tekrar ve daha sağlam bir şekilde yaptılar. Fakat gece şiddetli bir gürültü ile yine yıkıldı. Bunun üzerine vasiyetine uyarak kubbesiz bir türbe yaptılar, ortasına da bir bıtım ağacı diktiler. Bu ağaç büyüyüp türbenin üzerini kubbe gibi kapattı. Dalları türbenin duvarından taşmadan âdetâ çadır gibi türbeyi kapatmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Hamid-i Mardini (k.s.)
Mardin – Merkez’de Şeyh Hamid-i Mardini, 1802 yılında Siirt’te doğdu. Aslen Kufe’den gelerek Önce Musul’a, daha sonra da Siirt’e yerleşmiş olan seyyid bir aileye mensuptur. Ailesi Siirt’te yaşarken Şeyh Halid-i Cezeri tarafından Mardin’in irşadı ile gorevlendirilmesi neticesinde yaklaşık kırk yıl bu şehir ve çevresinde görev yapması nedeniyle Şah-ı Mardin diye anılmaya başlanmıştır. Seyyid nesep olan Şeyh Hamid-i Mardini, Siirt Ulu Camii vaizi ve Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın talebesi olan Abdullah Efendi’nin oğludur. Tahsiline babasının yanında başladıktan sonra Molla Halil-i Siirdi’nin yanında devam etti ve medrese icazeti aldı. Ardından Şam’da Şeyh Hasan el-Baytar, Medine’de Şeyh Yusuf es-Savi, Halep’de Şeyh Ebu’l-Vefa el-Halebi ve Şeyh Davud-i Bağdadi’den ders okudu. Medrese ilimlerini tamamladıktan sonra tasavvufi hayata yonelen Şeyh Hamid-i Mardini, o donemde Guneydoğu’da daha yaygın olan ve babasının da muntesibi olduğu Kadiriyye tarikatına intisab etti. Sonra Şam’a giderek orada Şeyh Halid Nakşibendi’den ve dönüşte Şeyh Abdulkadir Bilvanisi’den Nakşbendiyye zikri dersleri de almıştır. 1833 yılında hac yolculuğu sırasında da Haleb’de Şeyh Halid-i Halebi’den Kadiri hilafeti aldı. Şeyh Hamid-i Mardini’nin hayatına baktığımızda sürekli bir arayış içerisinde olduğunu görmekteyiz. Zamanı tam olarak belli olmamakla birlikte 1933 yılındaki hac ziyaretinden sonra Basret’e Şeyh Halid-i Cezeri’nin yanına gelerek seyr u suluka girdi ve Nakşbendiyye icazeti aldı. Seyr u sülukunu tamamladıktan sonra kendisine icazet verilerek Mardin ve çevresini irşad etmek ve tarikat hizmetlerini yaymak üzere görevlendirildi. 1844 yılında Mardin’e giden Şeyh Halid-i Mardini, kırk yıl kadar ilim ve irşad ile uğraştı ve 1882 yılında seksen yaşında Mardin’de vefat etti ve orada defnedildi. Şeyh Hamid-i Mardini, değişik alanlarda bircok eser kalem almıştır. Bunlardan bazısı şu şekildedir: 1. er-Risaletu’l-vehbiyye fi suneni’s-salavati’r-rubaiyye 2. Haşiyetu ala tefsiri Kadı Beydavi 3. Haşiye ala Nuhbetu’l-Fiker 4. Urcuzetu’t-tullab fi’z-zuruf ve’l-car ve’l-mecrur ve’l-i’rab 5. Fethu’l-Vehhab şerhu urcuzetu’t-tullab 6. Haşiyetu ala Fevaidi’d-Diyaiyye 7. er-Risaletu’z-zehebiyye fi akaidi ehli’s-sunneti ve cemaati’l-Muhammediyye[toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Salih-i Sıpki (k.s.)
Şırnak – Cizre – Basret ( İnceler) köyünde (1992 yılında köy boşaltılmıştır) Bitlis velilerinden. Aslen Bitlislidir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1852 (H.1269) senesinde Cizre’nin Buhtan Dağı köylerinden Basret’te vefât etti. Türbesi bu köydedir. Evliyanın büyüklerinden Şeyh Hâlid Ceziri ‘nin sohbetinde kemale erdi. Bu hocasının ikamet ettiği Basret köyüne gidip ondan zahiri ve batıni ilimleri öğrenip hilâfetle şereflenerek icâzet aldı. Hocasının vasiyeti üzerine vefatından sonra Basret köyünde insanları irşâd ile meşgul oldu ve bölgenin halkını irşad etti. Kerâmetleri pekçoktur. Cinler de onun sohbetinden istifade etmek için huzurunda toplanırdı. Buhtan emiri Bedir Hanın oğullarından biri ölmüştü. Talebelerinden bir kısmı ile birlikte Bedir Hana taziyeye gittiler. Talebeleri yolda, Emire; “Allah ecrini artırsın, sabır versin.” gibi şeyler söylenmesi için aralarında konuştular. Bedir Han onların geldiğini duyunca adamlarıyla birlikte karşılamaya çıktı. Şehir dışında karşılayıp Şeyh Salih Sıbki hazretlerinin elini öptü. Atının üzengisinden tutup arkasından yürüdü. Şehre girince oturdukları mecliste emirler, âlimler ve halk toplandı. Saygı ile huzurunda oturdular. Bedir Hana oğlunun vefâtından dolayı başın sağolsun derken Emire sanki bir talebesine hitap eder gibi; “Allah ecrini artırsın. Ey Emir! Oğlunun vefâtını duyunca çok sevindim! İnşâallah diğer oğullarının büyüğü, küçüğü de ölür! Yaşarlarsa senin gibi zâlim olurlar!” Bu sözleri söyleyince; meclisinde bulunanlar ve talebeleri Emir Bedir Hanın zâlim bir kimse olduğunu bildikleri için kızıp ona zarar vermesinden çok korktular. Emir çok kızmasına rağmen birşey diyemedi. Ancak kendi kendine, ben bu zâtı bir tecrübe edeyim. Eğer gerçekten velî bir zât ise ona talebe olurum. Öyle değilse şiddetli bir cezâ vereyim!” dedi. Şeyh Sâlih Sıbki köyüne döndükten sonra, Emir, adamlarından birine helal malından kırk mecidiye para verdi. Bu paraların arasına da haram bir para karıştırdı. Eğer bu haram parayı ayırmadan hepsini alırsa o velî değildir, diyerek gönderdi. Emirin adamı Basret köyüne varıp paraları Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerine verip; “Bunlar size, Emir Bedir Hanın hediyesidir, diyerek kırk mecidiyeyi önüne koydu. Emirin helal paralar arasına karıştırdığı haram parayı göstererek; “Bunu emire götür. Bu para haramdır. Onun helal malından değildir!” diyerek gelen kimseye geri verdi. Emirin adamı gelip durumu anlatınca, Emir Bedir Han onun velî bir zât olduğunu anlayıp ona âşık oldu. Huzuruna gidip elini öptü ve sâdık talebelerinden olup, adil, tebeasını gözeten, haktan ayrılmayan bir emir oldu. O kadar âdil ve güzel ahlâklı bir emir oldu ki, adâleti ve güzel ahlâkı, âlimler ve halk arasında darb-ı mesel hâlini aldı. Şeyh Sâlih Sıbkî hazretlerinin Şeyh Yahyâ isminde bir oğlu vardır. Halîfeleri Şeyh-ül-Hazîn lakabıyla meşhur Şeyh Muhammed Fersâfî, Şeyh Muhammed Aynî, Şeyh Muhammed Ahtabî’dir. Vefâtına yakın halîfelerinden Şeyh Muhammed Aynî’nin makamına geçip, Basret de kendine vekâlet etmesini vasiyet etti. Basret köyündeki türbesi ziyâret mahallidir. Türbesine ziyârete gelenlerden gereken edebi göstermeden içeri giren kimselerin, bir belâya tutulduğu halk arasında meşhurdur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Kitâbu Ahvâl-üd-Dürriyye fî Silsilet-iz-Zibâriyye [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Halid-i Cezeri (k.s.)
Şırnak – Cizre – Basret ( İnceler) köyünde (1992 yılında köy boşaltılmıştır) Şeyh Halid-i Cezeri hazretleri , Cizre ilçesinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Cizre’nin köklü ailelerinden biri olan Hacı Zuraf ailesinden olan Şeyh Halid-i Cezeri, Hacı Zuraf’ın amcasıdır. Bugun Cizre’de Ozkan, Oktaykaan ve Emek soyadını taşıyanlar bu ailenin mensuplarıdır. Şeyh Halid-i Cezeri, ilim tahsiline memleketi olan Cizre’de başladı. O dönemlerde Botan bölgesinin en meşhur medresesi olan Cizre’deki Kırmızı Medrese’de birçok büyük alimden ders aldı. Mevlana Halid-i Bağdadi , Irak’tan Şam’a geçerken, tarih boyunca bir ilim ve irfan merkezi olan Cizre’ye uğrayarak Nakşbendi tarikatını anlatmak ve halkı irşad etmek ister. Cizre’de halkın büyük teveccühü ile karşılanır. Kendisini misafir ve ziyaret eden ilim ehli arasından “Molla Halid” olarak tanınan Halid-i Cezeri’nin ilmini ve halini beğenir ve onu Şam’a davet eder. Bunun uzerine Halid-i Cezeri, Mevlana Halid-i Bağdadi ile birlikte Şam’a gider ve orada seyr u suluka girer. Bu sürenin ne kadar olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Halid-i Cezeri, şeyhinin yanında büyük bir mahviyet ve tevazu ile hizmete devam etmiş, onun teveccühüne nail olmuş ve eğitimini tamamladıktan sonra kendisine tasavvufi icazet verilerek Cizre, Mardin, Diyarbakır ile Botan bolgesinde bulunan dağlardaki köylerin irşadı ile görevlendirilmiştir. Mevlana Halid-i Bağdadi ’nin önde gelen halifelerinden biri olan Şeyh Halid-i Cezeri, şeyhi tarafından özellikle Cizre halkının irşadı icin görevlendirilmiş ve bu vazife tamamlanmadan şehri terk etmemesi istenmiştir. Bu emir uzerine, ilk yıllarda onun faaliyetlerine karşı çıkanlar olmuşsa da o bir yandan muderrislik vazifesi, bir yandan da yoğun bir irşad hizmeti yürütmüştür. Bu vazifenin Cizre’de ne kadar sure ile devam ettiği tam olarak bilinmemekle birlikte kaynaklarda geçen ve halen Cizre’de ilimle uğraşan hemen herkesin sözlü olarak naklettiği bir olay, Halid-i Cezeri tarafından Cizre’deki irşad hizmetlerinin tamamlandığına bir işaret olarak kabul edilir. Buna göre, şehri çevreleyen Dicle nehrinin iki yakası arasında bir köprü bulunmadığından gecişler ve her turlu taşımacılık “Kelek” adı verilen tahta sallarla gerçekleştirilmektedir. Bir zaman bu tahta sallardan biri üzerinde yolcularca unutulan bir çanta uzun süre orada kalır. Nihayet, çantanın sahibi olmadığına inanılan bir kişi tarafından alınması üzerine şehir halkı bu olaya büyük tepki göstererek çantayı alan kişiyi şehirden cıkarırlar. İşte bu olay üzerine Şeyh Halid-i Cezeri, şeyhi Halid-i Bağdadi tarafından verilen Cizre’nin irşadı vazifesinin tamamladığına kanaat getirir ve kuzeyde bir yere yerleşme arzusu duyar. Bunun üzerine Gabar Dağı’nın batısında bulunan Demirboğaz (Kerhver) köyüne yerleşir. Ancak bir süre sonra Kerhver köyünün doğusunda ve Gabar Dağının zirvesine daha yakın Basret köyüne geçer. Basret Köyü, içinden geçen bir çay ile batıda Hacıaliye, doğuda ise Derşev aşiretlerinin sınırlarının ortasındadır. O tarihte sıklaşan ve şiddetlenen iki aşiret arasındaki sınır tartışmaları nedeniyle, her iki aşiretin ileri gelenleri bir araya gelerek Kerhver köyünde ikamet eden Şeyh Halid-i Cezeri’yi hakem tayin ederler. Ancak yapılan anlaşmaya sadakat konusunda sorunlar devam edince, iki aşiretin arasındaki bu köyün kullanımını Şeyh Halid-i Cezeri’ye vermek ve onun ilim ve irfanından istifade etmek konusunda anlaşırlar. Şeyh Halid-i Cezeri, kendisine yapılan bu teklifi kabul ederek Eski Basret olarak bilinen yerleşim alanında büyük bir mescid ve buna bağlı bir medrese ve bir dergah kurarak tedris ve irşad hizmetlerine başlar. Şeyh Halid-i Cezeri’nin tedris ve irşad hizmetleri arttıkca Hacıaliye ve özellikle Basret köyünün doğusunda ve Gabar Dağı’nın zirvesinde bulunan Derşev Köyü ve Derşev aşireti mensuplarından cok sayıda kişi ona intisap ederler. Medrese ve dergahta eğitim alan Derşevi ailesine mensup Şeyh Muhammed Nuri ed-Derşevi ve Şeyh Abdulhakim ed-Derşevi gibi birçok alim ve arif yetişir. Basret Dergahı kısa sürede bölgede adından çok zikredilen bir irfan merkezi haline gelir. Bölgenin tanınmış alimlerinden biri olan Molla Halil-i Siirdi, Şeyh Halid-i Cezeri’yi Basret köyünde sık sık ziyaret eder, onun sohbetlerine katılır ve ondan hilafet alır. Doğu ve Guneydoğuda irşad hizmeti yürüten hemen bütün tarikat şeyhlerinin ortak yönlerinden bir tanesi, her yıl ortalama üç ay kadar kendi çevrelerinde ve halifelerinin bulundukları bölgelerde belli sayıdaki talebesiyle birlikte irşada çıkmalarıdır. Şeyh Halid-i Cezeri de bu çercevede irşad faaliyetleri yürütmüştür. Bircok tanınmış alim Şeyh Halid-i Cezeri’nin yanında medrese okumuş ve tasavvufi eğitimden gecerek ondan icazet almıştır. Bu alimlerden , Basret dergahında postnişin olan Şeyh Salih-i Sıpki , Mardin ve çevresinin irşadı için görevlendirdiği Şeyh Hamid-i Mardini ve Gavs-ı Hizani olarak bilinen Sıbgatullah Arvasi hazretleri en önemlileridir. Şeyh Halid-i Cezeri, kurduğu medrese ve dergah ile tedris ve irşad merkezi haline getirdiği Basret köyünde 1839 tarihinde vefat etmiştir. Kabrinin üzerine Mardinli ustalar tarafından kubbeli bir türbe yapılmıştır. Vefatından sonra türbesi bölge halkının en onemli ziyaret mekanlarından biri haline gelmiştir. Halid-i Cezeri’nin erkek cocuğu olmamış, üç kızını üç halifesi veya ailesinden birileri ile evlendirmiştir. Kendisinden sonra Basret Dergahı’nın postnişini olan Şeyh Salih-i Sıpki ile Mardin bolgesindeki halifesi Şeyh Hamid-i Mardini’nin oğlu damadı olmuştur. Şeyh Halid-i Cezeri Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri ve Basret Dergahı , İbrahim Baz , Tasavvuf Dergisi , 2013/2 s.139-167 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Taşkesenli Şeyh Abdulkuddüs Efendi
Erzurum – Taşkesenli camii aile haziresinde. 1913 yılında Taşkesen köyünde dünyaya gelir. Babası Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi olup annesi Muhsine hanımdır. Nesebi, baba tarafından Hazreti Abbas (r.a)’a, anne tarafından Hazreti Hüseyin (r.a)’e ulaşır. İlk tahsiline Taşkesen medresesinde babası ve amcası Molla Hüseyin Efendi yanında başlar. Tahsil hayatı çok çileli bir döneme rastlamaktadır.1918-1930 yılları hem İstiklal Harbinin olduğu yıllar ve sonrasında yapılan inkilap hareketleri ve benimsetilme çalışmalarını yoğun olduğu yıllardır. Daha 13 yaşında iken babası İbrahim Efendi Şapka Kanununa muhalefetten dolayı Şark İstiklal Mahkemesi tarafından önce hapis cezasına ve sonrasında Manisa Demirci’ye sürgün edilmiş, evi, medresesi ve bütün mal varlığı ile ateşe verilerek yakılmıştır. İhtiyar annesi ile birlikte derhal köyü terk etmeleri emredilmiştir. 1945 yılında tekrar Sancak köyüne dönerek baba medresesini inşa etmiş ve ilim, tasavvuf üzerine medresede talebelere hizmet vermiştir. 1978 yılında vefat etmiş ve Taşkesen’deki babasının türbesine defn edilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Taşkesenli Şeyh Muhammed Sırrı Efendi
Taşkesenli Şeyh Zeki Hoca Efendi
Erzurum – Taşkesenli camii avlusundaki Aile kabristanında. 1931 yılında Erzurum’un taşkesen köyünde dünyaya geldi. İlk tahsilini Taşkesen köyü medresesinde dayısı ve kayınpederi Şeyh Şehabettin Efendi’nin yanında yaptı. Daha sonra Horasan Yüzören Köyünde Şeyh Muhammed Efendi, Taşkesenli Molla alaattin efendi ve Karayazı Erenler Köyü’nde Şeyh Yahya Efendi gibi zatlardan kelam, hadis, tefsir, fıkıh ve mantık dersleri aldı ve son olarak yine kayınperedi Şeyh şehabettin Efendi’nin yanında tahsilini bitirdi. Şeyh Abdurrahman Tagi hazretlerinin torunu Şeyh Muhammed Maşuk Efendi’nin halifesi Yüzören Köyü İmamı Taşkesenli Şeyh Muhammed Efendi’nin yanında manevi ders alarak hilafet ünavanını aldı. Nakşibendi Şeyhi Taşkesenli Şeyh Zeki Hoca Efendi, Taşkesenli ailesinin manevi önderi ve Taşkesenli Kültür Eğitim ve Dayanışma Vakfınında fahri başkanı olarak Erzurum’a ikamet etmekte iken 23 Nisan 2002 tarihinde sabah namazını eda etmekte iken vefat etti. O yaşamı boyunca dine ve din adamlarına hizmet etmeyi kendine en asli görev olarak addetmişti. O, Tekman ve çevresinin manevi önderiydi. O’nun vefatıyla gönüller bir kez daha dağlandı gözyaşları sel olup aktı. O’nun sadece ismini duyan cenazesine koşup geldi . O’nun cenazesindeki mahşeri kalabalığı gören bin kat daha üzüldü ve orada kimi kaybettiğini bir kez daha iyice anladı. Son yıllarda belki de Erzurum halkı bu kadar kalabalık bir cenazeye katılım görmemişti. Cenazesi onbinlerin tekbir sesleri ve gözyaşları arasında Erzurum tebrizkapı semtindeki emir Şeyh Camiinden alınıp dedesi Şeyh Ahmet Efendi’nin de türbesinin bulundduğu ( Deli Ömer tarlası Taşkesen sokak) Taşkesenli camii yanına defnedildi. Taşkesenli Şeyh Muhammed Zeki Efendi (k.s.) ‘nin Silsile-i Şerifi Mezar taşı: Huvel baki Taşkesenli Şeyh Muhammet Zeki Ruhuna Fatiha D. T.1932 Vefatı. 23.04.2002 [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Taşkesenli Şeyh Alaeddin Efendi (k.s.)
Erzurum – Tekman ilçesi – Taşkesen köyü kabristanında. Şeyh Alaeddin Efendi, ilim ve irşat faaliyetleriyle bilinen Taşkesenli ailesinin bir ferdi olarak 1881 yılmda Taşkesen Köyü’nde dünyaya teşrif etmiştir. Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendi’nin küçük kardeşi Molla Abdullah Efendi’nin büyük oğludur. Yaşadığı iklimin tabii bir neticesi olarak çok küçük yaşlarda tedris hayatının içerisinde bulunmuştur. Taşkesenli ailesinin her ferdi gibi çocukluk yılları aile büyüklerinin ders verdiği Taşkesen Medresesi’nde geçmiştir. Erken yaşlarda başlayan talebeliğinde Kur’an-ı Kerim tilaveti ve ilk Arapça bilgilerini Taşkesen Medresesi müderrislerinden olan babası Molla Abdullah’ın yanında almıştır. Sonraki yıllarda medrese tahsilini ikmal etmek üzere Vuslat sarayının gül bahçelerine yönelmiş mükemmel büyüklerden amcası Şeyh Ahmed Taşkeseni’nin evinin bulunduğu Erzurum’a, amcasının yanına gelmiş ve Caferiye Medresesi’nde tedrise devam etmiştir. Çok kısa bir zaman amcası Şeyh Ahmed Efendi’den de ders almış olan Molla Alaeddin Efendi, ilim tahsilinin büyük kısmını Şeyh Ahmed Efendi’nin oğlu, büyük alim Şeyh Ziyaeddin Efendi’nin yanında yapmıştır. Şeyh Ziyaeddin Efendi’nin yanında; sarf, nahiv, akaid, fıkıh, tefsir, hadis, mantık, belağat, meanî, beyan, bedi…ilimlerinden oluşan medrese tahsilini ikmal etmiştir. İcazetini de hocası, aynı zamanda amcasının oğlu olan Şeyh Ziyaeddin Efendi’den almıştır. Aynı zamanda Tariken Nakşidir. Şeyh Ziyauddin Efendi’nin halifesidir. İcazetini aldıktan sonra, Taşkesenli ailesinin mutad geleneği olan ilim ve irşat faaliyetlerinde bulunmuş, başta Taşkesen Köyü olmak üzere görev yaptığı, Horasan’nın Komasor, Tekman’ın Çukuryayla (Bastok) ve Köprüköy’ün Alaca köylerinde ilmi faaliyetlerini devam ettirmiş ve görev yaptığı her yerde çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Yetiştirdiği talebeleri arasında; Taşkesenli ailesinin ilmi mirasım devam ettiren, Erzurum’da ve İstanbul’a taşındıktan sonra da Istanbul’da ilahiyat fakültelerinde hocalık yapan çok sayıdaki akademisyenle ders halkaları kurmuştur. Ahmed Davudoğlu ve Mehmed Savaş Hocaefendilerle Hanefi fıkhının önemli alimlerinden olan İbn Abidîn’in ”Reddul-Muhtar” adlı eserini ve Muhammed Ali es-Sabüni’nin Ahkam Tefsiri’ni tercüme eden ve ilim muhitlerince yakından tanınan Mazhar Taşkesenlioğlu, Taşkesenli ailesinin son donemdeki önemli alimlerinden olan şeyh Muhammed Zeki Taşkesenli, Erzurum ve Pasinler’de tanınan zatlardan olan Molla Eşref , Taşkesenli Ata (Ataullah) Efendi, Taşkesen köyünden Molla Refik Karabulut, Ali Haydar Taşkesenligil, Molla Habib Tekin, Geçit (Madrekli) Molla Ahmed, Çatlı Molla Halid, Yüzören köyü imamı olarak ma’ruf olan amcazadesi Molla Muhammed Efendi, Altunan köyünden Molla Halis ve Molla Nureddin, Cökoğlan köyünden Molla Haydar, Molla Nurettin ve Molla Enver, Çukuryayla (Bastok) köyünden Molla Ziya, Molla Abdulkerim, Molla Sıddık ve yeğeni Molla Zümrüt, Karlıova’dan Halifan Şeyhlerinden Şeyh îbrahim, Akçakoca Köyü’nden Molla Halis yer almaktadır. Molla Alaeddin Efendi, özellikle fıkıh ilmine vuküfiyyeti, fetva vermedeki isabeti ile İstanbul ve Ankara’nın gerektiğinde müracaat noktası olmuştur. Fıkıh ve Arapça gramerindeki yetkinliğiyle yaşadığı dönemde Erzurum ve civarında tanınmış, dersin daha iyi anlaşılması için örnekleri gündelik hayattan vererek somutlaştırması ve ders işleyişindeki nüktedan kişiliğiyle öğrencileri tarafından çok sevilen bir alim olarak bilinmektedir. Alaeddin Efendi kısa boylu, çok zayıf ve nurani yüzlü, ihtişamı, gösterişi sevmeyen, halk içerisinde bulunduğu zaman, halktan ayırt edilemeyen bir hayat sürmüştür. Birgün, köylüsü Kasım Efendi’nin evinde otururlarken. Molla Halid, Taşkesen’e okumaya gelir. Hane sahibi akrabasıdır. Gayesi, aynı köylü Kasım Efendi’nin yardımını sağlayarak, Alaeddin Efendi’nin yanında okumaktır. Alaeddin Hoca Efendi, Molla Halide sorar: – Niçin geldin? – Kasım Amca yardımcı olsun, Seyda’nın yanında okumak için der. Alaeddin Efendi sana burada yer yok dediğinde, aldığı cevap- Ey sofi kararı sen niye veriyorsun. Dur bakalim Seyda ne diyecek der. Sohbete fazla dayanamayan Kasım Efendi: – Oğlum, Hoca Efendi karşında, kararı o verecek ki sende okuyabilesin dediğinde Molla Halid, Sarığı ve cübbesinde bir ihtişam görmediğimden sandım ki bu köylü bir sofidir. Hocam elin ver öpeyim, beni bağışla der. Bu anekdot da Hoca Efendi’nin hep halk gibi yaşadığını, ayırt edilmediğini anlatıyor. 1967 yılında Taşkesen Köyünde vefat eden Molla Alaeddin, babasıyla amcaoğlu olan Şeyh İbrahim Efendi’nin Türbesinin de bulunduğu Taşkesen Köyü mezarlığında metfundur. Mezarı toprak mezar, çevre düzenlemesi yapılıp korumaya alınırsa daha iyi olur.
Taşkesenli Şeyh Şahabettin Efendi
Erzurum – Taşkesenli Ahmed Efendi camii haziresindeki aile kabristanında Erzurum’un Sultanmelik Mahallesi’nde dünyaya gelir. Babası Taşkesenli Şeyh Ziyaettin Efendi, dedesi de Şeyh Ahmet Efendi’dir. Gerek baba ve gerekse anne tarafı hep ilim ve irfanla iştigal etmiş olan zatlardır. İlk tahsiline babasının yanında başlayan Şeyh Şahabettin Efendi, daha sonra medrese tahsiline Tortum Müftüsü Mehmet Bey veya Büyük Müftü olarak tanınan aynı zamanda halasının kocası ve babasının talebesi olan Muhammed Sıddık Efendi’nin yanında Arapça ve Farsça okuyarak devam eder. Aynı zattan kelam, mantık, hadis ve tefsir derslerinden icazet alır. Dedelerinin maruz kaldığı akibete o da uğrar. Rus ve Ermenilerin Erzurum’u işgalinden ve daha sonra da Şapka İsyanından etkilenen ailesi ile birlikte Erzurum’un dışında ikamete zorlanır. Bunun üzerine Pasinler’in Ketvan ve Kurnuç köylerinde uzun süre imamlık görevi yapar. Bu yıllarda maddi ve manevi sıkıntılar içinde vazifesini yürüten Şeyh Şahabettin Efendi, aynı zamanda çevre köylerde irşad faaliyetleri yürütür. Bu köylerde ve çevresinde büyük bir saygınlık kazanan Şeyh Şahabettin Efendi, fıkhi meseleleri izah etmekle de ün kazanır.Şeyh Şahabettin Efendi talebe okuturken baş gösteren Ermeni zulümlerine karşı çıkmak için Pasinler’in köylerini gezer, halkı cihada davet eder ve Ermeniler’le savaşır. Gazi ünvanını alan Şeyh Şahabettin Efendi, 11 Ocak 1956’da Erzurum’da vefat etmiş ve Şeyh Ahmet Efendi’nin Taşkesenli Camii bahçesinde bulunan türbesi yanına defnedilmiştir. Hayatını ilme ve irşada vakfeden Şeyh Şahabettin Efendi, Horasan Müftüsü olarak meşhur olan küçük kardeşi Şeyh Muhammed Sıddık Efendi ve Nakşibendi Halifesi Yüzören köyü imamı Muhammed Efendi gibi büyük zatları yetiştirir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Taşkesenli Şeyh Muhammed Sıddık Efendi
Erzurum – Asri Kabristanında amcası Muhammed Sırrı Efendi’nin yanında. Şeyh Ziyaettin Efendinin oğlu ve Şeyh Ahmet Efendinin torunu olan, Muhammet Sıddık Efendi Erzurum’un Sultan Melik Mahallesinde dünyaya gelir. İki aylık iken yetim kalan Sıddık Efendi, ağabeyi Şehabettin Efendinin nezaretinde büyür ve onun talebesi olur. Arapça, Fıkıh, Hadis, Tefsir, Kelam, Mantık ve Farsça okuyarak icazetini ağabeyisinden alır. Medrese ilmi devam ederken ilk ve ortaokulu da Erzurum’da okuyarak bitirir. 1952–1954 yılları arasında Tekman ilçesi müftülüğünde, 1954–1960 yılları arası Horasan müftülüğünde bulunur. 1960 sonrası Erzurum merkez vaizliğine atanan Hoca Efendi Erzurum’da Horasan Müftüsü namıyla anılır. 1960 İhtilalinde altı ay Sivas’ta tutuklu kalan Sıddık Efendi tahliye olduktan sonra Erzurum merkez vaizliği devam eder. Bu sıralarda Bitlis’te Abdurrahman-i Taği Hazretlerinin torunlarından Şeyh Taha Efendiye giderek manevi irşat dersleri alır. Onun halifesi olur. Şeyh Muhammet Sıddık Efendi, Erzurum’un çeşitli camilerinde vaazlarıyla halkı aydınlatırken, bir yandan da Derviş Ağa Camiinin yanındaki evinde talebe okutur, hatmeler yaptırır ve yüzlerce kişinin ruhen aydınlanmasına vesile olur. Talebeleri, yeğeni Taşkesenli Şeyh Zeki Efendi, Tortum eski Müftüsü Hafız Yahya (Sevindik) Efendi, Karayazılı Eşref (Ağgül) Hoca Efendi, Pasinlerin Kevank köyünden, Hafız Şuayıp Hoca Efendi gibi şahsiyetlerdir. Muhammet Sıddık Efendi, babası gibi şair ruhlu olup nüktedandır. Bazı söz ve gazellerinden kısa örnekler şöyledir; Günah hastalığının İlacı Tövbe kökünü istiğfar yaprağıyla karıştırıp Gönül havanında tevhit tokmağıyla güzelce dövmeli İnsaf eleğinden eleyip gözyaşıyla hamur etmeli Aşk ateşinde pişirip muhabbet balına katarak Gece ve gündüz kanaat kaşığıyla yenmeli. KASİDE Gurubum geldi ey Saki, bana medle’e görünmez mi,? Ölümüm geldi ey Mevla, bana lütfün görünmez mi? Beni candan usandırdı feleğin çarkı canbazi, Acep nesimi hevadan bana zerre görünmez mi? Meclisi ekabirde kusurum i’tirafından , Bağışlanır cürümler hep bana, şefkat uyanmaz mı? “Herisün Aleyküm” sırrını hatırla ey cana, Benim de ümmeti olduğuma lütfun yakışmaz mı. Büyük dergahına tuttum yüzüm Gaffar-u Rahzanım. Bana baran rahmetinden acep bir katre yağmaz mı. Niçün böyle ümitsizlik içinde kaldın Ey Sıddık, “Öd’uni estecip leküm” senedi kafi gelmez mi… MÜNACAAT Hasta halim, dilperişanım meded yarap meded, Dembedem artmakta efganım meded yarap meded. Tövbekarı affedersin, sitredersin cürmünü, Sahip bikes olanın, el meded yarap meded. Nefsi şeytan şerrinden hem koru bu acizi, Nazıri didarın eyle, el meded yarap meded. Kabr-u mahşerde mizanda hem sıratta kıl delil, Zat-i pak-i Mustafayi, el meded yarap meded. Hür-u gilman Sıddık’ın canına hiç minnet degil, Maksadi görmek cemalin, el meded yarap meded. Şeyh Muhammet Sıddık Efendinin kasidelerini ve münacat isimli manzum divanı ve sözlerini ihtiva eden neşredilmemiş bir “Fikir Bahçesi” isimli eseri bulunmaktadır. Cenaze namazı Emir Şeyh Camiinde kılındıktan sonra Asri mezarlıktaki Taşkesenli aile kabristanına defin edilir. Kabri amcası Sırrı Efendi’nin yanındadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Taşkesenli Şeyh Abdurrahman Efendi (k.s.)
Erzurum – Asri Kabristanında babası Muhammed Sırrı Efendi’nin yanında. Şeyh Abdurrahman Efendi, Şeyh Muhammet Sırrı Efendi’nin yedi oğlunun en büyüğüdür. Ailenin Toparlak Köyü’nde ikametleri döneminde, komşu köy olan Çeperli Köyü’nde bir düğün törenine Muhammet Sırrı Efendi davet edilir. Aynı köyde 1914 tarihinde dünyaya teşrif ediyor. Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı, iç karışıklıkların, zorlukların devam ettiği dönemlerdir. Tahsil çağı geldiğinde babasının talim ve terbiyesi altındadır. 1925 yılındaki mektep ve medreselerin kaldırılması, şapka isyanı gibi durumlar hüküm sürerken Şeyh İbrahim Efendi sürgün edilmiştir. Şeyh Muhammet Sırrı Efendi gözetim altında tutulur. O zor şartlar altında bile hanesinde, çevresine ders okutmaya devam etmiştir. Abdurrahman Efendi, babasından Kuran, tecvit, Arapça, tefsir, hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf derslerini okuyarak icazetini (diploma) alıyor. Babasının vefatından sonra, talebe okutma ve halifelik görevini Abdurrahman Efendi yürütüyor. İmametliği yanında Nakşibendî- Halidiye kolu halifesi olarak irşat işlerini ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür. Pasinler civarında sohbetleri aranan, fıkıh konularında danışılan bir şahsiyettir. 1947 yılında babası tarafından Güllü Köyü’ne imam olarak görevlendiriliyor. Köylünün isteği üzerine bu köye yerleşiyor. Otuz yıl hizmet eder. Bu hizmet süresince çevre büyükleri ile muhabbetleri devam ediyor. Hacı Abdurrahim Kılıç, Abdurrahman Efendi hakkında duyduğu hadiseyi şöyle anlatır: ”Merkeze bağlı Sığırlı köyünden Dursun Ağa, Alvarlı Muhammet Lütfü Efendi’yi nasihat etmesi için evine davet eder. Efe, eve teşrif ettiğinde kalabalık bir cemaatle karşılaşır. Dursun Ağaya ”Oğul, siz Abdurrahman Efendi’yi davet etmediniz mi?” deyince, daha önce tanımadıkları Abdurrahman Efendi’yi getirmek için bir atlı gönderirler. Onların Abdurrahman Efendi’yi tammadıklarını anlayan Alvarlı Efe anlatır; “Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi’nin torunu. Hacı Sırrı Efendi’nin büyük oğludur.” der. Abdurrahman Efendi geldiğinde herkes Alvaril Efe’nin sohbet etmesini beklerken o, Abdurrahman Efendi’ye bu insanların kendilerinden sohbet etmelerini beklediklerini söyler. Abdurrahman Efendi’yi ilk defa tanıyan topluluk gece geç saatlere kadar süren sohbetini adeta nefes almadan dinlerler. Bu durum karşısında Alvarlı Efe: Siz size en yakın alimleri tanımazsınız. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin de kıymetini bilmediniz. Taaa Tillo’lara kadar gitti. Demek ki size boşuna Kor Galalılar dememişler. Naziresin! yapar.” Abdurrahman Efendi’nin talebi Mevla’dandı. İcabınca dünyaya muhabbeti yok idi. Kimseden bir şey kabul etmez, çevresine istetmezdi. Bekaya meyli ziyade idi. Bir taraftan imametliği ile meşgul iken, diğer vakitleri tesbihat ve devamlı Ayet el-kürsi okumakla geçerdi. Yatsı namazı sonrası yatmaya hazırlanırken, yanında bulundurduğu beyaz kefenine bürünür her gün tefekkür ü meft yapar, ondan sonra yatağına girermiş. Halim, selim, mütevazı ve kemal derecesinde mahviyet perver, kendi haline kimsenin muttali olduğunu istemez. şöhretten uzak durur. Fukaraya muhabbet eder. Kapısı daima misafire açık bir zattı. Bulunduğu bölgede farklı bir yeri vardı, çok sevilirdi. Son dönemlerinde; yazı Güllü köyünde, kış aylarını Erzurum’da geçirirdi. 4-11-1980 tarihinde altmış altı yaşında Rahmeti, Rahmana kavuştu. Kabri asri mezarlıkta, aile kabristanında, babasının kabir komşusudur. Taşkesenli Şeyh Abdurrahman Efendi(k.s.)’nin Silsile-i Şerifi Mezar şahidesinde (Ayak taşı, Latin harfleri ile) El Merhumul Mağfur ilarahmeti Rabbihil Gagfur Taşkesenlizade Şeyh Ahmet Efendinin torunu Şeyh Sırrı Efendinin büyük Oğlu Hoca Abdurrahman Efendinin Ruhuna Fatiha D: 1330 (1914), Ö: 4-11-1980 Baş taşında: Huvvel Hallakul baki El merhumul gafur ila Rahmetihil gafur Hoca Abdurrahmani Daşkesani M. Sırrı Efendi Mahdumu Ruhi içun Fatiha H.12-26-1400 [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Taşkesenli Şeyh Ziyaeddin Efendi (k.s.)
Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi (k.s.)
Erzurum – Tekman ilçesine bağlı Taşkesen köyünde. Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi, 1855 senesinde Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Hacılar köyünde doğar. Babası Molla Muhyiddin Efendidir. Küçük yaşta tahsil hayatına başlayan İbrahim Efendi, çeşitli medreselerde eğitim görür. Amcasının oğlu Şeyh Ahmed Efendinin sohbetlerinde olgunlaşır. Hocası Ahmed Efendi ile Erzurum’a gidip, Taşkesen köyüne yerleşir. İbrahim Efendi 1914 Rus harbinde Kafkas cephesinde talebeleriyle birlikte savaşır. Sarıkamış yakınlarında harp esnasında, bir şarapnel parçası ile ayağından yaralanarak gazi olur. Bu yaradan dolayı topal kalır ve Topal Şeyh olarak da anılır. Birinci Dünya Harbi, Erzurum’un işgali, Ermeni zulmü ve Cumhuriyetin ilk yıllarında meşakkatli bir hayat sürmesine rağmen, talebe yetiştirmekten vazgeçmez. 1926 senesinde tutuklanarak Hınıs mahkemesince, Harput (Elazığ) İstiklal Mahkemesine sevkedilir. Yaralı ayağına ve Şubat ayının çetin kış şartlarına rağmen yaya olarak Elazığ’a gönderilir. Elazığ İstiklal Mahkemesi tarafından, İzmir’de mecburi ikamete tabi tutulur. Bu arada köydeki evi, eşyası, hayvanları ve kütüphanesine, devlet tarafından el konulur. Hanımı ve çocukları parasız ve açıkta kalır. Erzurum ve Pasinler’de akraba ve dostlarının yanına sığınmak mecburiyetinde kalırlar. İzmir’de iken, bölge halkı tarafından sevilmeye başlayan İbrahim Efendi, bir süre sonra Demirci ilçesine sürgün edilir. Talebelerinden Şeyh Muhammed, hocasının öngörüsünü şöyle anlatır: “İzmir’de iken bir gün Bitlis’ten bir telgraf aldım. Şeyh Abdurrahman Tagi’nin ailesinin İzmir’e sürgün edildiği bildiriliyor, ikametleri için büyükçe bir ev tutulması isteniyordu. İzmir’in yabancısı olduğumuz için şaşırıp kaldım. Sıkıntı ve moral bozukluğu içinde hocam İbrahim Efendinin huzuruna gittim. Durumu anlattım. Hocam biraz düşündükten sonra bana dönerek; “Rahat ol! Ev arama! Şeyh hazretlerinin ailesi İzmir’e gelmeyecek.” dedi. Ben rahatladım ve ev aramaktan vazgeçtim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bir telgraf daha aldım. Bu defa; “Şeyhin ailesinin yola çıktığı bildiriliyordu. Büyük bir telaşla evden çıktım. Yolda İbrahim Efendiye rastladım. Ona bakmadan yanından geçmek istedim. O kolumdan tutarak; “Hayrola Muhammed bu ne telaş!” dedi. Ben de sinirli bir şekilde; “Siz şeyhin ailesi gelmeyecek dediniz. Bugün bir telgraf aldım. Şeyhin ailesi yola çıkmış buraya geliyormuş.” dedim. İbrahim Efendi tebessüm ederek gayet ciddi; “Ben Allahü tealaya yemin ederim ki Şeyhin ailesi İzmir’e gelmeyecek. Bunun için telaşlanma ve ev arama!” dedi. Artık Şeyhin ailesinin kesinlikle İzmir’e gelmiyeceğine inandım. Ama beni bu sefer yolda başlarına bir şey gelebileceği düşüncesi kapladı. Birkaç gün sonra aldığım telgrafta şeyhin ailesinin mecburi ikametinden vazgeçildiği, bu yüzden Nurşin’e geri döndüğü bildirildi.” Sevenlerinden Agıt Bey şöyle anlatır: “Bir akşam bazı sürgün arkadaşlarla birlikte İbrahim Efendiyi ziyarete gittik. Hepimiz sıkıntılı ve geleceğimizin ne olacağı merakı ve endişesi içinde sohbeti dinliyorduk. Bir süre sonra bizlere; “Hiç üzülmeyin, yakında hepiniz evlerinize gideceksiniz. Çoluk çocuğunuzla refah içinde yaşıyacaksınız. Ben de geleceğim, ancak ne zaman ve nasıl geleceğimi söyleyemem” dedi. Birkaç gün sonra vefat etti ve Demirci’de defnedildi. “Ben de gelirim.” deyip burada kalışına, hepimiz hayret ettik. Bir süre sonra biz evlerimize gönderildik. “Ben de gelirim.” sözünün manasını ancak yirmi yedi sene sonra naaşının nakli sırasında anladık.” İbrahim Efendi 3 Kasım 1927’de Demirci’de vefat eder ve buraya defnedilir. Sevenleri tarafından üzerine bir türbe yaptırılır. 1954 senesinde türbenin bulunduğu yerden yol geçeceği için, kabrin nakli gerekir. Bu durum, oğlu Abdülkuddüs Efendiye bildirilir ve izin istenir. Abdülkuddüs Efendi, babasının naaşını Erzurum’a nakledeceğini bildirerek, yola çıkar. Kalabalık bir cemaat ile kabir açılır. 27 sene toprak altında kalan İbrahim Efendinin kefeninde en ufak bir leke yoktur. Durum Erzurum ve Demirci’de büyük yankı uyandırır. Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendinin oğlu Şeyh Mehmed Sırrı Efendinin nezaretinde ve büyük bir cemaatle Taşkesen köyüne defnedilir. Kabri günümüzde ziyaretgah mahallidir. Taşkesenli Şeyh İbrahim Efendi’nin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi (k.s.)
Erzurum – Taşkesenli camii avlusundaki Aile kabristanında. Taşkesenli Şeyhleri’nin ilki Erzurum havalisinde ilim ve irfanı ile tanınan Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi (1848-1909) babası Molla Mahmut Efendi’nin yerleştiği Hacılar Köyü’nde dünyaya gelir. Alim ve fazıl bir aile silsilesinden gelen dedesi Molla Abdurrahman ve ulu dedesi Molla Musa, yaşadığı dönemlerde çevresinde çok sevilen ve takdir edilen zatlardandır. Küçük yaşlarda iken ilme yönelen Şeyh Ahmet Efendi, muhtelif medreselerde tahsil görüp mezun olduktan sonra, bulunduğu yerin en büyük alimlerinden olan Molla Ahmet Kuki Hazretlerinden fıkıh, kelam, hadis, tefsir ve mantık üzerine ilk icazetini alır. Kendisi de bir kaç tane mucaz (icazetli) yetiştirdikten sonra Bitlis’ten Bağdat’a kadar herkesin baş eğdiği ve sevip saydığı Şeyh Halit-i Evreki’yi ziyaret ederek yanında bir süre kalır ve bu süre içerisinde bu zattan fen bilimleri (astronomi, jeoloji, cebir ve hendese) okuyarak ikinci icazetini alır. Şeyh Ahmet Efendi, Şeyh Halit-i Evreki Hazretlerinin yanında ders alırken ününü çok duyduğu Seyyid Abdulkadiri Geylani Hz.’nin torunu olan Seyyid Sıbğetullahi Arvasi Hazretlerini (v.1870) Bitlis Hizan’da ziyaret ederek, manevi yönden yetişmek üzere bu zata teslim olmuştur. Bu zattan irşad dersleri alan Şeyh Ahmet Efendi, Seyyid Sıbğetullahi Arvasi Hazretlerinin vefatından sonra halifesi olan Şeyh Abdurrahmani Taği’ye (1831-1886) teslim olur. İrşadını bu zatın yanında tamamlayarak halifelik görevini alan Şeyh Ahmet Efendi, mürşidi tarafından irşadda bulunması için Erzurum’a görevlendirilir. Babası ve dedeleri gibi o da irşad görevi için mekan değiştirme usulüne uymuş ve Erzurum’un Sultanmelik Mahallesi Üç Kümbetler mevkiinde manevi dostları tarafından yaptırılan eve yerleşerek, bu evde talebe yetiştirmeye başlamıştır. Şeyh Ahmet Efendi, yaz aylarında Erzurum’a yaklaşık 45 km. uzaklıkta olan Taşkesen Köyü’nde ikamet edip talebelerini burada okutmaya devam eder. Amcası oğlu ve halifesi olan Şeyh İbrahim Efendi’yi Taşkesen’de ikamet ettirir ve böylece Erzurumlular tarafından Taşkesenli şöhretiyle meşhur olarak Taşkesen’den yükselecek olan altın silsilenin temellerini atar. Erzurum’da yürüttüğü irşad faaliyetleri sonucunda 78 mezun hoca ve dört büyük halife yetiştiren Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi hayatı boyunca kendisini tasavvufa vermiş ve halk tarafından bu yönü ile tanınmıştır. Şöhretin her türlüsünden hayatının her döneminde şiddetle kaçınır. Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi’nin Sultan Abdülhamit’le hiç görüşmedikleri halde Abdülhamit Han tarafından tanındığı şu olay ile nakledilir. Erzurum’un Pasinler ilçesi Tuylar Köyü’nden bir zat, Sultan Abdülhamit Han’ın ikamet ettiği Yıldız Sarayı’nda diğer bir arkadaşıyla nöbet tutarken, Abdülhamit Han bir ara balkona çıkar ve bunları yanına çağırır. Balkonun yanına gittiklerinde Sultan diğer nöbetçiyi hiç konuşturmadan bir miktar para atar ve hamama gitmesini söyler. (Bilahare anlaşılır ki bu asker gusül etme imkanı bulamadan nöbete gelmiştir.) Erzurumluya dönerek “Siz tarikat ehlisiniz, mürşidiniz kimdir ?” diye sorar. Erzurumlu “Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi” diye cevap verince, Abdülhamit Han, “Evet o zatla tanışıyoruz”, der ve içeri girer. Biraz sonra elinde bir Kur’an-ı Kerim’le gelerek Erzurumluya “Ben bu Kur’an-ı Kerim’i sana hediye ediyorum. Sen de götürür şeyhin olan kardeşime verirsen memnun olurum.”, der. Erzurumlu bir müddet sonra memleketine döndüğünde şeyhinin huzuruna varır; Şeyh Ahmet Efendi onu görünce, “Emaneti getirdin mi ?” diye sorar. Erzurumlu da hediye edilen Kur’an-ı Kerim’i Şeyh Ahmet Efendi’ye teslim eder. Günümüze kadar büyük bir titizlikle korunan bu Kur’an-ı Kerim, hala aile kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Erzurum’da çok sayıda talebe yetiştiren Şeyh Ahmet Efendi 61 yaşında iken 24 Mart 1909 yılında Erzurum’da vefat eder. Şeyh Ahmet Efendi’nin vefatından birkaç dakika önce gözlerini açarak, “Yazık oldu Sultan Abdülhamit’e, yazık oldu” demiş olduğu nakledilir. Halen Erzurum Merkezdeki Taşkesenli Camii bahçesinde bulunan türbesi halk tarafından ziyaret edilmektedir. Şeyh Ahmet Efendi’nin yetiştirdiği halife ve mezun hocalardan bazıları şunlardır. Şeyh Ziyaettin Efendi, Şeyh İbrahim Efendi, Erzurum Serçeme köyünden Tabur İmamı Muhammed Nuri Efendi, Diyarbakır Liceli Molla Ömer Efendi ve Kağızmanlı Molla Hasan Efendi. Şeyh Ahmef Efendi ile Abdurrahman Gazi hazretleri Şeyh Ahmet Efendi bir gün müritleriyle beraber Abdurrahman Gaziyi ziyarete gider, selamını verir ayakucunda mukabele okumaya başlar kısa bir süre sonra kabrin göğüs istikametine geçer, daha sonra başucuna yaklaşır ve mukabelesini bitirir. Şehre dönerler. Bu durum müritlerinin dikkatinden kaçmaz, merakla dayanamayıp nedenini sorarlar. Almış oldukları cevap “ Gittiğimizde Abdurrahman Gazi merkadinde yoktu daha sonra geldi ve beni yukarı çağırdı, göğüs istikametine vardığımda daha yaklaş dedi bende başucuna yaklaştım. Mukabele bittikten sonra Erzurumlulardan manen dert yandı ki hep bana teveccüh ediyorlar hâlbuki benden daha uluları var. Şu deveboynu şehitliğindeki şühedamız ihmal ediliyor. Oradaki şühedalara bolca hediyelerini göndermeliler dedi.” Bu durumdan sonra Şeyh Ahmet Efendi Erzurum’dan Toparlağa her gittiğinde Deveboynunda dinlenme verir şehitliğe mukabele okuduktan sonra yoluna devam edermiş… Taşkesenli Şeyh Ahmet Efendi’nin Silsile-i Şerifi Mezar şahidesinde : Huvel Hayy’ul Baki Allahumme nevir mergade hazer Ragidis-Semedeni Vel kutbul muhakkik-ir Rebbani Mevlana eş-şeyh Ahmedun Nakşî bendi-yi Daşkeseniyi bi nuri Kerimehıs-Sebul mesam El Fatiha sene H.1327 (M.1909) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak ( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzurum’un Kandilleri , Abdurrezzak Türk , Arı sanat Yayınları Silsile-i Aliyye’nin Taşkesenli Halkası , Fuat Taşkesenligil [/toggle]
Şeyh Muhammed Sami Erzincani (k.s.)
Erzincan – Merkez’deki Terzi Baba Kabristanında Son asırda Anadolu’da yetişmiş velîlerden. Pîrî Sâmî diye de bilinir. Babası Erzincan’ın meşhûr Kırtıloğulları sülâlesinden İbrâhim Efendidir. 1848 (h. 1264) senesinde Erzincan’da doğdu. 1912 (H. 1330) senesinde Erzincan’da vefât etti. Kabri eski Erzincan’da Terzi Baba Mezarlığına giden yol üzerindeki dergâhının bulunduğu Akmezarlık’tadır. Erzincan’ın Selüke köyünde dünyâya gelen Muhammed Sâmî Efendi, ilk tahsîlini köyünde yaptı. Köy hocasından Kur’ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Erzincan’ın “Eski Hükûmet” tâbir edilen medresesinde Arapça ve Farsça öğrendi. İlim tahsîlini devâm ettirmek üzere İstanbul’a geldi. Fâtih Medresesinde aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Buradaki tahsîlini tamamladıktan sonra, müderrislik icâzetnâmesi, diploması alarak Erzincan’a döndü. Bugünkü adıyla Karakaya olan Keleriç köyü câmiinde imâmlık ve hatiplik vazîfesine başladı. Kâdiriyye yolu mensuplarından Şeyh Abdurrahmân Efendinin ve Nakşibendiyye mensuplarından Hacı Mustafa Fehmi Erzincânî’nin sohbetlerinde bulundu. Zaman zaman Erzincan’a giderek Câmi-i Kebirde yaptığı vâz ve nasîhatlarıyla insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Birkaç yıl sonra Hınıs Rüşdiyesine muallim ve daha sonra Erzurum Rüşdiyesine muallim-i evvel tâyin edildi. Bu vazîfede dört yıl kadar kalıp talebe yetiştirdi. Erzurum’da bulunduğu sırada PTT müdürlerinden İsmâil Efendi adında birisiyle tanıştı. İsmâil Efendi, Bitlis’in Nurşin köyünde bulunan büyük velî Abdurrahmân-ı Tâgî (Tâhî) hazretlerinin büyüklüğünü ona anlattı. İsmâil Efendi ile birlikte, hocası olan bu büyük zâtı ziyârete gittiler. Hacı Sâmî Efendi birkaç gün Abdurrahmân-ı Tâgî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Onun büyük bir velî olduğunu görerek, talebe olmaya karar verdi. Bir gün sohbetten sonra, o zâtın elini öperek; “Efendim, kabûl buyurursanız memuriyetten istifâ edip, hizmetinizde bulunmak istiyorum.” dedi. Şeyh Abdurrahmân Efendi, ona âilevî durumunu ve borcu olup olmadığını sorduktan sonra; “Senin biraz borcun varmış. Bir yıl daha çalışarak borçlarını öde; anne ve babandan müsâde aldıktan sonra buraya gel.” diye emretti. Bunun üzerine, Erzurum’daki vazîfesine geri döndü ve bir yıl daha çalışarak borçlarını ödedi. Erzincan’da bulunan babası, annesi ve âliesinden izin alarak, vazîfesinden istifâ edip, Şeyh Abdurrahmân Efendinin hizmetinde bulunmak üzere Nurşin’e gitti. Şeyh Abdurrahmân Efendinin tekkesindeki talebelerle birlikte iki yıl kadar tasavvuf ilmini tahsîl etti. Abdurrahmân Efendi, sohbetlerini Arapça ve Kürtçe yapıyordu. Hacı Sâmî Efendi, hocasının ilminden istifâde etmek, sohbetlerinden bereketlenmek için orada bulunduğu sırada Kürtçe öğrendi. Türkçe, Arapça ve Farsçanın yanında, Kürtçeyi de ana dili gibi konuşur oldu. İki yıl sonunda kendisine icâzet, diploma verilerek; insanlara İslâmiyeti öğretmek, doğru yolu göstermeki çin memleketi Erzincan’a gönderildi. Hacı Sâmî Efendinin iki yıl gibi kısa bir zamanda icâzet alıp halîfe oluşu, tekke içinde hizmette bulunan diğer talebeler arasında bir takım dedikodulara sebeb oldu. Uzun zamandır orada bulunup, icâzet alamayan talebeler vardı. Bu durum hocalarına bildirilince; “Hacı Sâmî Efendinin hocaları, lambasının şişesine gazını koymuş, fitilini takmış, bize yalnızca bir kibrit çakmak vazîfesi kalmıştı. Biz de onu yaptık.” buyurdu. Hocasının elini öpüp, duâsını aldıktan osnra Erzincan’a gelen Hacı Sâmî Efendi, önceden imâmlık yaptığı Keleriç köyüne gitti. Orada eski talebesi Beşir Efendi ile birlikte on kişi hizmetine girdi. bir müddet kendi köyü Selüke’ye gelerek altı ay kadar kaldı ve kışı orada geçirdi. Sonra babasından izin alarak Erzincan’a gitti. Selüke köyündeki bir kısım mal varlığını satarak Erzincan şehir kıyısında daha sonra Mecidiye-yi kebîr adı verilen bir mahallede, Keçioğullarından altmış dönümlük bir tarla satın aldı. Bu tarla üzerine kendisi için bir mesken ve bitişiğine de gelen misâfirlerin kalması için iki katlı bir bina, evlerin yanına bir de câmi yaptırdı. Hacı Sâmî Efendi, işte bu binada hocasının emir buyurduğu şekilde insanları terbiye etmeye başladı. Allahü teâlânın dînini insanlara öğretti. Yanlış yollara gitmelerine mâni oldu. Az zamani çinde, sözünden, sohbetinden, hal ve hareketlerinden lezzet alan halk, akın akın gelerek ona bğlanıp istifâde ettiler. Hacı Sâmî Efendi geriye Nusreddîn, Fahreddîn, Şeyhaddîn, Selâhaddîn, Eşref ve Hacıbayram adında altı erkek; Hâlise ve Muhlise adında iki kız bırakarak 1912 (H. 1330) senesinde kurban bayramı akşamı vefât etti. Eski Erzincan’da Terzi Baba Mezarlığına giden yol üzerindeki câmiinin ve dergâhının bulunduğu Akmezarlık diye bilinen yerde defnedildi. Câmi ve dergâhının çevresinde ağaç yetiştirmiş, bunların gelirleriyle câminin, dergâhın ve diğer kısımların ihtiyâcı için dört takım ev, ayrıca çeşitli yerlerde sekiz-dokuz değirmen yaptırmıştır. Dergâhının bulunudğu yerde bugün kendi kabri bulunmaktadır. 1939 yılındaki büyük depremde câmii, dergâhı ve üç bine yakın kitabı olan kütüphânesi harâb olmuştur. Talebelerinden bâzıları Hahlı Hacı Abdurrahmân Efendi, Kelkitli Hacı Ali Efendi, Refâhiye’nin Hanzar köyünden Hacı Hasan Efendi, Hacı Hoca Mehmet Efendi ve Beşîr Efendilerdir. Kendisinden sonra vazîfesini Beşîr Efendi devâm ettirmiştir. Şeyh Muhammed Sami Erzincani Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Osman Siraceddin Sani Tavili (k.s.)
İsanbul – Hadımköy’de Çakmaklı köyü yakınındaki dergahında. Tem’den Hadımköy’e giderken , fatih üniversitesini geçtikten sonra 300 mt ileride 184. sokağın bir arka sokağındadır. Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS), ulu bir zat olup, hayâ ve vakar sahibi bir mürşid, milletin ve dinin kandili olarak, İslamî şeriatın, gerçeğin ve tarikatın başında hizmetkâr olarak bulunmaktadır. Bizzat âlimlerin, fakirlerin, iyiliklerin ve güzelliklerin hâdimidir. 1314 hicrî senesinde (miladî 1896) Halepçe kentine bağlı, şerefli Biyara köyünde dünyaya gelmiştir. İlim, takva, temizlik, iffet, itaat ve ibadet evinde terbiye görüp yetişmiştir. Henüz küçük bir çocuk iken, Yüce Allah (CC), O’nu, en güzel bir şekilde biten bitki gibi terbiye ve edep sahibi bir çocuk olarak irşad evinde yetiştirmişti. Genç yaşta babasının nezaret ve terbiyesi altında büyümüş, Arapça ve kısmen Fars ilimleri öğrenmiş, özellikle Arap edebiyatına vâkıf olmuş, Biyara ve Durud medreselerinde eğitim yapmıştır. Bahusus en çok Kur’an tilâvetini sevmiş, tecvid dersini meşhur Mısırlı Şeyh Mustafa İsmail’den almış, ihlâsla amellerine devam etmiş, din, şeriat ve fıkıh ilimlerinde ilerlemiş ve yükselmiş; işte bütün bunlar bağlılığın, takvanın ve ledûnnî ilmin sonucu olarak kendilerine ihsan buyurulmuştur. Babalarının vefatından sonra ilim ve dine bütün gayreti ve cehdi ile sarılmış, yılmadan çalışmış, fakirlere ve zavallılara kendi malından yedirmiş, bu uğurda vaktini, malını, rahatını harcamış; ziyaretçilerine ve mensuplarına yardım ederek, hizmetini sürdürmüştür. Diğer yönden birçok aileleri korumuş, böylece uzak, yakın, oğul, kız diye bir fark göstermeden herkesi bir tutmuş, onların başında bir gölge olarak kalmıştır. Böylece 1958 yılına kadar hayatını Biyara’da geçirmiş, bazı siyasî sebeplerden dolayı, bu tarihten sonra İran’a göç etmiş, orada irşad ve çalışmaları için ve İslâmî incelikleri ayakta tutup korumak için daha geniş bir alan bulmuş, bu suretle çevresi âlim, fazıl kimselerle sarılmıştı. Bunlardan bir örnek gösterebiliriz: Mesela, asrın büyük bilgin ve âlimlerinin başkanı ve Balik’de müderris olan üstad Hacı Molla Bakır, Dağıstan ve Türkmen baş âlimlerinden Sahra Şeyhi Dağıstanlı Abdülkadir Hazretleri, Şeyh Yar Muhammed Nazarî Hazretleri ki, Yarcan lâkabı ile anılmaktadır. Bu zat, Rus hududu sahrasındaki Türkmenler’den olup, Şeyh Alâeddin (KS)’in halifesi idi. Daha sonra Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)’e bağlanmış, Hazret-i Şeyh’in ders vermesi için kendilerine 400-500 talebelik büyük bir medrese inşa etmiş, bütün masrafları da bizzat kendisi karşılamıştır. Bu meşhur Yarcan Medresesi’nden başka, kendi mıntıkasında, Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)’in irşad görevini sürdürmesi için yüzden fazla medrese bina etmişti. Bu çalışma ve gayreti sayesinde, özellikle Hazret-i Şeyh (KS)’in bu mıntıkayı ziyareti süresince, Kendileri’ne bağlanan Müslümanların sayısı bir milyonu geçiyordu. Bütün bu harcamaların çoğunu Şeyh Yarcan, kendi has malından vermekteydi ki burada yenme ve içme harcamaları, söz konusu hesaba dâhil değildi. Şimdiki halde Devrud Medresesi, halen tedrisatına Molla Muhammed Selinî idaresi altında devam etmekte, buraya devam eden talebelerin nafaka ve harcamaları, Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)’in mülkünün gelirinden karşılanmaktadır. Bu medresede Seyyid Molla Ahmed, beş vakit namazı cemaatle kıldırmakta, Mahmudabad ve Devrud hanegâhında hatm-i şerif, tehlil ve tekbir meclisleri kesintisiz göreve devam etmektedir. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Bizzat ben, batıdan, özellikle Avrupa’dan Mübarek Şeyhimize pek çok mektup geldiğine şahid oldum. Burada bu mektuplardan birini, içindeki samimi şiir dolayısıyla yazmadan geçemeyeceğim. Mektup, Amerika Kıtası’nın Kanada ülkesinden gelmekteydi. Kanada’nın Nores bölgesinde bu tarikatın benimsenmesi görevinde bulunan Yahya bin Hakaveyk adlı bağlısı, şeyhi Hazret-i Osman Siraceddin (KS) hakkında şu şiiri yazmış ve göndermişti. Şiir, Yahya bin Hakaveyk’in Hazret-i Şeyh (KS)’e ihlâsla bağlılığının mütevazı bir örneğidir: Ey Şeyhlerin Şeyhi, Hazret-i Siraceddin, Bu fakir, feda olsun senin için. Mübarek cevherleri, çıktığı ağzından Günün birinde avucumla topladım. O vakit, arzın kutbu olduğuna inandım, Sana hoş gelecek, ancak Rabb’imi andım. Merhamet et ki dualarıma cevap alayım, Allah’ımı Amerika’nın Nores’inden anayım. Hizmetkârınız Yahya bin Hakaveyk İşte orada bulunanlar da yeterli şahid olarak, ulu makam sahibi Hazret-i Şeyh (KS)’e tutunup bağlanmışlardı. Daha sayılamayacak kadar sayıda mektuplarla kendisine bağlananların çokluğuna şahidiz. Böylece güzel nam ve şöhreti, âlemin ufuklarını aşmış bulunmaktadır. 1970 senesinde, İran’da yapılan devrimden sonra ve bazı sebeplerden dolayı, Hazret-i Şeyh (KS), çok kıymetli ve aziz vatanına, yani doğduğu yer olan Biyara’ya dönmüştü. Daha sonra Irak ile İran arasında alevlenen savaş sırasında, evliyalar diyarı Bağdat’a göç etmiş, böylece kış, yaz, soğuk, sıcak, gece, gündüz demeden, kıymetli vakitlerini, muhtaca yardım, korkana teselli, hastaya şifa, tövbekârları irşad işinde harcamış, diğer taraftan da keremli ailesi ve çocuklarına müşfik bir baba sevgisi göstermeyi ihmal etmemiş, onların iyi yetişmelerine, mütevazı ve edepli olmalarına özen göstermiş, dolayısıyla saygı görmelerini temin etmiştir. Mütevazı evi ve hanegâhı, ziyaretçilerinin misafirhanesi, miskinlerin barınağı ve umutsuz hastaların bakım yeri olmuştur. Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (KS)’in ilk evlilikleri, Hüseyin Han Rezav’ın kızı Rabia Hanım ile olmuştur. Bu hanım, güzel ahlâk ve güzel sesiyle Kur’an tilâveti yapması ile bilinir. Bu hanımdan Şeyh Cemaleddin, Şeyh Abdülmelik ve Âmine Hanım doğmuştur. Daha sonra, Eba Ubeyde köyünün ileri gelenlerinden, Seyyidzâde lâkabı ile bilinen, Şeyh Ali oğlu Şeyh Muhammed’in kızı Kâfiye Hanım ile evlenmiş, bu evlilikten de Şeyh Nasıh, Şeyh Rauf ve Sıdıka Hanım adında çocukları olmuştur. Son eşi ise vefatına kadar yanında bulunan iffetli ve dindar, Hazret-i Şeyh (KS)’e ve tarikata bağlılığı ile tanınmış olan Hacı Seyyide Emine Hanım’dır. Bu hanım, Hoşer mıntıkasında, Kâdirî tarikatı mürşidi, Safa Hâne köyünün ileri gelenlerinden Şeyh Seyyid Mehmet Çerağ Abdül Al’ın kızıdır. Hazret-i Şeyh (KS), ailesi hakkında şöyle demiştir: “Allah (CC.)’a hamd olsun ki, ailem, benim tam rızam ve şükrümdür. Bize hizmette kusur etmediği gibi, hanegâha gelenlere bakmakta ve bu güne kadar onlara sonsuz cömertlikte harcama yapmaktadır. Minnetim büyüktür. Bu ailenin adına gölge düşürecek hiçbir aykırı şeyi ondan görmedim ve hissetmedim. “ Hakikat şudur ki, muhterem ailesi, nesebce ve nisabca hanımefendi, ehl-i itaat ve ehl-i namaz olup, ailesinin yolunu izlemektedir. Babasının Şeyh Mahmud ile akrabalığı bulunmaktadır. Bu zat, tanınmış bir bilgin olup, icazetini Çersitânî Üstad Molla Abdullah’tan almıştır. Ayrıca Hazret-i Şeyh (KS)’den de Nakşibendî Tarikatı’nı almış bulunuyordu. Emine Hanım’ın annesi Hacer Hatun olup, şeriata bağlı, güzel Kur’an okuyan, eli açık, bağış ve ihsan sahibi bir hanımdır. Kızı Emine Hanım’ı, Şeyh Alâeddin (KS)’in oğlu Şeyh Osman (KS)’a vereceğini adamıştı. Kendisi vefat edince, ailesi adağını yerine getirmiş, Emine Hanım’ı, Hazret-i Şeyh Osman (KS)’a vermişlerdi. Hazret-i Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS), birçok kitap sahibiyle dosttur. Bunlardan Şeyh Muhammed Ârif, Şeyh Muhammed Garib, Üstad Molla Ali Şerifî, Üstad Hacı Edib, şair olan ve bu risaleyi anlatan Molla Abdullah Fenaî ve mütevazı gönüllü, şeyhine vefalı, edep sahibi ve on beş sene Hazret-i Şeyh (KS)’in hizmetinde bulunan üstad Hacı Molla Ali Lacânî bulunmaktadır. Yine arkadaşlık ettiklerinden, Müderris Molla Mahmud Kalî vardır. Keza Kur’an-ı Kerim’i üç türlü tilâvet eden hattat, zahid ve nâsık Lübnanlı Şeyh Hüseyin Useyran ve Devrud’da hanegâh imamı Molla Üstad Seyyid Ahmed gibi kişiler vardır. Özellikle Seyyid Ahmed, Şeyh Muhammed Balisânî, merhum Şeyh Molla Muhammed ve Molla Bahâ ve merhum Müderris Biyaralı Molla Ali ve Molla Abdullah Fenaî, Molla Abdülhâlik ve Molla Muhammed Dergî’nin mallarıyla ve hizmetleriyle yaşattıkları medreselerde, talebe okutmuş ve eğitmişlerdir. Nitekim bugün dahi Devrud’da tedrisat devam etmekte ve pek çok talebe okumaktadır. Bu âlim, fâzıl, edeb ve dirayet erbabı, Hazret-i Şeyh (KS)’e tam ihlâs ve itaat ile bağlı olup, çevresini bir halka gibi sarmış bulunmakta, meclisleri bu gibi kimselerden boş kalmamaktadır. Kur’an okuyan büyük bilginlerden biri de Âlim Hacı Molla Mehmed Emin Kânî Sananî ve vakar ve edep sahibi üstad Şeyh Halid El Müfti, kardeşi Nureddin El Müfti ve Ömer Bin Hattab Camii’nde hatip ve imam olan oğlu Şeyh Muhsin, Hacı Molla Nezid, Hacı Molla Osman El Merduhî, Hacı Osman Siyrî, okuyucu Şeyh Molla Halid El Serdî, Üstad Seyyid Ahmed ve kardeşi Molla Seyyid Ebubekir, merhum edib Molla Ahmed’in kardeşi Hoca Molla Hîbetullah, Hazret-i Şeyh’in etrafındaki halkada bulunan kişilerdir. Molla Hîbetullah’ın dinî ve şer’î telif kitapları bulunmakta olup, Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS) hakkında el yazısı ile Ke’sü-şşaribin adlı bir kitabı vardır. Ayrıca bu aileyi anlatan bir kitabı ile Arap, Türk ve Kürt büyüklerini anlatan kitapları bulunmaktadır. Biyara veya Devrud’daki hanegâhı ziyaret etmiş olanlar, oranın idare ve tedrisatı ile misafireten gelen yolcuların ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarının nasıl giderildiğini görür, bu işlerin görülmesi için ne kadar insana ihtiyaç olduğu da anlaşılmış olur. Şunu açıkça söyleyebiliriz ki, henüz parmak boyunu geçmeyen gençler, bu şerefli hizmetleri, Allah (CC) için ve şeyhlerine sevgi ve bağlılıktan görmektedirler. Bu hizmetleri yapanlardan biri de Hacı Mehmed oğlu Hacı Tevfik Efendi’dir. Bu zat ümmî olup, okuma yazması olmadığı halde, hanegâhta Hazret-i Şeyh (KS)’in maiyetinde okuma yazma öğrenmekle kalmamış, Arapça ve Farsça dillerini öğrenmiş, kavramış, bugün dahi gece ve gündüz Hazret’in hizmetinde bulunmakta idi. Ve yine bu aileye hizmet edenlerden biri de Mehmet Said Çaycı’dır. Bu kerametli aileye bugüne dek hulûs ile bağlı olup, 40 senedir, yorgunluk duymadan şeyhinin hizmetinde bulunmakta, ziyaretçilerin ve hacet erbabının rahatını temin etmektedir. Keza Abdullah Derman lakabı ile anılan Abdullah Sübhan ise Hazret-i Şeyh (KS)’in kâtipliğini yapmakta ve hastalara verilen ilâç reçetelerini yazmakta idi. Yine bu ailenin ve Hazret-i Şeyh (KS)’in vefakâr aşçısı Hacı Muhammed Aşpeze, günde 200 ve daha çok kişiye yiyecek hazırlamakta, Horamî lehçesiyle konuşmaktadır. Ve yine mutasavvıf zatlardan biri de sabırlı, zâhid ve nâsik Mahmud Çaycı’dır. Bu evin ihtiyaçlarını temin eden halûk, sevimli ve hareketli bir zat olan Cemal Bahavan ve Hazret-i Şeyh (KS)’in emlâkinin idaresi ve hizmeti ile görevli mühendis Salâh Said-Et-Tâhirî vardır. Hazret-i Şeyh (KS)’in hanegâhında, bakacak kimsesi olmadığından, daimi hanegâhta kalan, kendilerini ibadete vermiş tarikat erbabı ile sâlim ve sakin olan Molla Kerkim ve Mutasavvıf Ahmed Efendi, amcaları olan cezbe sahibi sofilerden Nadir Efendi vardır. Hazret-i Şeyh (KS)’in özel hizmetini gören Şeyh Ebu Mustafa Molla Kerim Hammudî, Ane kesimi ahalisinden olup, Hazret-i Şeyh (KS)’in doktorlara havale ettiği hastaların rehberliğini yapmakta idi. Saliha kardeşlerden olup ziyarette bulunan kadınlar ile hanegâhtaki kadın efendilere canla başla hizmet edenlerden biri, Hazret-i Şeyh (KS)’in sütkız kardeşi Tuba Hanım, diğerleri ise Hace Hatice Hanım, Seyyidzâde Âmine Hanım ve Hacı Tevfik’in zevcesi Aişe Hanım’dır. Bu hanımlar, bu keremli evi ziyaret edenlere hizmet etmekte olup, bu görevi ne bir memuriyet, ne de hizmetçilik görevi ile yapmamaktadırlar. Bunlar, Allah (CC)’ın ve Şeyhleri (KS)’nin rızasını almak için sadakat ve muhabbet ile hizmette bulunmakta, evin eşyasının bakımına, temizliğine itina göstermekte ve korumaktadırlar. Bu hanımlar, dünyanın ziynet ve eşyasına tamah etmeden bakmakta, Şeyhleri (KS) de kendilerine cömertçe elini uzatmaktadır. Şeyh Osman Siraceddin Hazretlerinin Silsile-i Şerifi Hazret-i Şeyh (KS), 1990 senesinde Türkiye’ye hicret etmiştir. Hadımköy yolu üzerinde bulunan Çakmaklı köyü yanındaki dergâhında irşadına devam etmiş ve 30 Ocak 1997’de vefat etmiştir. Türbesi, Dergâhın bahçesindedir.
Şeyh Ali Hüsameddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’ye Bağlı Tavila yakınlarındaki Bahekon köyünde Şeyh Ali Hüsameddin Tavili hazretleri , Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili Hazretleri’nin oğludur.O da babası ve dedesi gibi Hüseynîdir. Şeyh Ali Hüsâmeddîn hazretleri, 1278 yılında Safer ayının 24. günü (Miladi 31 Ağustos 1861) Cumartesi gecesi doğdu. 1867’de daha 6 yaşındayken dedesini kaybetti. 1881’de babası Muhammed Bahâeddin’i de kaybedince genç yaşında, Tavila Tekkesi’nde dedesinin yerine irşad vazifesine başladı. Üstün çalışkanlığı ile ilim sahibi oldu. Daha sonra Bahekon’a geçti ve orada bir tekke inşa ettirdi. Bazı vakitler dedesinin Tavila’daki makamında oturan Şâh Ali Hüsâmeddîn’in şöhreti çevreye yayıldığından herkes etrafına toplandı. Türk, Arap, İngiliz, Rus, Kürt, Zaza, Azeri, Afgan, birçok ırktan, farklı ülkeden yüzlerce insan onu görmek, sohbetine nail olmak için kilometrelerce yol kat etti. Dünya’da yaklaşık 24.000 halifesi olan Şeyh Ali Hüsâmeddîn’in, 9 ayrı tarikata halife olduğu bilinmektedir: (Nakşibendî, Kadirî, Rüfâi, Sühreverdî, Kübrevi, Dusuki, Bedevi, Şazeli, Çeşti) Kendisi güler yüzlü, yüksek ahlak ve vekar sahibi ve heybetliydi. Konuşmada belagat sahibi, hatip, Arapça, Osmanlıca, Farsça, Türkçe ve bölgedeki dillere vakıf olan ve bu dillerde yazan bir kimsedir. Aynı zamanda büyük bir servete hükmeden ve bununla birlikte muhtaçlara yardım eden Şeyh Ali Hüsâmeddîn akrabalık, kardeşlik, yakınlık sevgisine önem veren ve her yönüyle örnek gösterilen bir şahsiyetti. Arazinin ıslâhı ile ağaç ve bahçelere büyük sevgi ve merakı olduğundan, ağaçların kesilmesini yasaklamıştı. Verimsiz yerleri ekip elverişli bir hale getirmeyi, su kanalları ve yolları açmayı sever, çalışmaları sonucu elde ettiklerini yolculara, ziyaretçilere ikram ederdi. Menkıbeleri Seyyid Muhammed Kadrî (K.s.) anlatıyor: “Bir sabah namazını Şahımız Hz. Ali Hüsameddin’in arkasında kılıyorduk. Hz. Şah’a “- Şimdiye kadar Hz. Şahın yalnız anne cihetinden seyyid olduğu söylenmekte idi. Lütuflarınızla Hz. Şah’ – “Evet, elhamdülillah öyledir. Seyyidlik, ecdâdımız Seyyid Battal Gazi’den geliyor. Açıklar ve iddia edersem, çok yanlış kişiler de seyyidlik davasında bulunacaktır. En doğrusu, Allah yanındaki seyyidlik makbuldür.” buyurdu.” (Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddin, İhsan Yolu(Gönül Sultanları ve Hak Sohbetleri adlı kitap içinde), Çeviri: Çelebi Süleyman Kaya, Ankara,1996, s.26.) Yine Şeyh-i Meczûb anlatıyor: “Melekûtta Hz. Resul (a.s), Şahım Muhammed Ali Hüsameddin’e (K.s.) buyurdu ki; “Sen ve senden salavat isteyenler vitr namazından sonra binlerce Sallallâhu ale’n Nebiyyi ve âlihî salavât-ı şerifesini okusunlar.” Birkaç gün sonra yine sohbetlerini müşahede etiim. Hz. Şah Hüsameddin taliplerin bu zamanda başka meşguliyetleri de olduğundan, bu salavat miktarının azaltılmasını recâ etti. Hz. Resul (a.s) buyurdular ki ;100 kere okusunlar, 1000 kere okumuş gibi kabul ederim.”(Şeyh-i Meczûb 108-109) Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddin (1289-1331) (K.s.), Muhtasaru’s – Sülûk ve’l ihsan fî Beyâni’l-Vüsûl ilâ Meliki’l-Mülük ve Tarikatu’l-Hâcegân adlı eserinde anlatılıyor: “Şahım Şah Muhammed Ali Hüsâmeddin, zehirli engerek yılanının soktuğu bir kişiye nazar ederek derhal zehir acısı ve şişkinliğini yok etmiş ve hasta ömür boyunca yarasından acı çekmemiştir. Hâlbuki, bu cins zehirli yılanların soktukları nadiren iyileşse bile her sene nükseder.” (Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddin, İhsan Yolu(Gönül Sultanları ve Hak Sohbetleri adlı kitap içinde), Çeviri: Çelebi Süleyman Kaya, Ankara,1996, s.10.) Bir Tavsiyesi: “Taliplere müslümanlara layık olmayan işlerden sakınmalarını ve şer’i emirleri bildirmelerini ve iyilikle nasihat etmelerini tavsiye ederiz.”(Şeyh-i Meczûb.22) Vefatı Zamanın büyük alimi olan Şeyh Ali Hüsâmeddîn tüm ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve İslâmiyeti anlatmakla geçirdi. 60 yıl boyunca bu vazifeyi devam ettirdi ve 1939 yılında 80 yaşında vefat etti. Türbesi, Irak’ın Bahekon köyünde olup hâlâ ziyarete edilmektedir. Şeyh Ali Hüsameddin Tavili Hazretlerinin Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Alaaddin Biyari (k.s.)
Irak – Halepçe’ye Bağlı Biyare köyündeki dergahında Babası Ömer Ziyaeddin hazretlerinin yanında Şeyh Alaaddin hazretleri, 1280/1863 yılında Tavîle Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Babası Şeyh Ömer Ziyaüddin , dedesi ise Osman Siraceddin Tavili Hazretleridir. MŞeyh Alaaddin çocukluğunda ailesinde gördüğü ilk eğitiminin ardından medreseye yönelmiş ve sıralı medrese kitaplarını okumuştur. Medrese eğitiminin ardından kardeşi Şeyh Necmüddin Tavili ile beraber amcaları Şeyh Muhammed Bahauddin ’in yanında tasavvufî eğitim görmüştür. Babasının vefatı üzerine kardeşi Şeyh Necmüddin , Biyâre Tekkesi’nde posta oturunca o da Halepçe ile Biyâre arasında yer alan Dereşiş Köyüne giderek orada bir tekke kurmuştur. Fakat Dereşiş’te uzun süre kalamamıştır. Zira bir yıl sonra İran Havramanı’nda hısımlarının bulunduğu Servâbâd Köyü’ne giderek orada iki yıl ikamet etmiştir. O bölgenin yerel yöneticileri olan kayınbiraderleri tekke ve medrese kurması ve hizmetlerini yürütebilmesi için Durud Köyü’nü ve gelirlerini kendisine bağışlamışlardır. Şeyh Alaaddin Durud Köyü’ne yerleşip tekke ve medrese kurduktan sonra etrafında çok sayıda talebe ve ilim erbabı toplanmıştır. Bu sayede Durûd Tekkesi İran’ın kuzeybatısında yaşayan Sünnî kesim arasında ilim ve irşad faaliyetlerinin yürütüldüğü ciddi bir merkez haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşının devam ettiği 1336/1917 yılında meydana gelen kıtlık ve yokluk sebebiyle halk zor durumda kalınca Şeyh Alaaddin elindeki tüm maddi olanakları kullanarak halkın sıkıntılarını gidermeye ve fakirlere yardım etmeye çalışmıştır. 1338/1919 yılında İran’dan Biyâre’ye dönen Şeyh Alaaddin kardeşi Şeyh Necmüddin ve oğlu şeyh Nureddin’in vefat etmelerinden sonra Biyâre Tekkesi’nde postnişin olmuştur. Şeyh Alaaddin’in yanında tasavvufî eğitim gören çok sayıda âlim şahsiyet içinde irşad izni verdiği halifelerinden tespit edilenler şunlardır; 1. Hacı Seyyid Baba Şeyh el-Kajâvî 2. Hacı Mamosta Molla Bakır 3. Şeyh Abdullah el-Bânî el-Horremtâyî 4. Molla Abdullah en-Nemşîrî 5. Mamosta Molla Heme Said el-Abâbeylî 6. Şeyh Abdülvehhab en-Nergisecârî 7. Şeyh Sıddik en-Nergisecârî 8. Şeyh Abdülkerim el-Haneşorî 9. Şeyh Heme Said 10. Şeyh Ömer b. Şeyh Muhammed el-Karadağî 11. Şeyh Baba Resul el-Mîresorî 12. Molla Arif 13. Molla Nasrullah el-Bânî 14. Molla Ahmed Şefik 15. Molla Kadir el-Gelâlî 16. Molla Hıdır el-Âlânî 17. Şeyh Molla Sadık el-Mâvîlî 18. Şeyh Molla Muhammed el-Bîtevâtî 19. Şeyh Molla Ahmed el-Vertî 20. Şeyh Molla Muhammed Emin el-Karnakavî 21. Şeyh Kâke Molla es-Serdeştî el-Vâşemezînî 22. Şeyh Abdülkadir el-Hevtâşî 23. Şeyh Abdullah el-Evbârî 24. Şeyh Mollan Muhammed Emin el-Mevlânâbâdî 25. Şeyh Abdülhak Hamid Mestûnî el-Musılî 26. Mamosta Molla Abid el-Abâbeylî 27. Mamosta Molla Muhammed Emin b. Molla Muhammed Sâdık 28. Molla Arif el-Volejîrî 29. Molla Said el-Bâlekî 30. Molla Mahmud el-Veysî 31. Seyyid Hüsameddin es-Sakızî 32. Molla Zahid b. Molla Muhammed es-Sünnetî 33. Baba Molla b. Molla Muhammed es-Sünnetî 34. Şeyh Raûf es-Safahâneyî 35. Hacı Ma’sûm b. Hacı Şeyh Muhammed Arif eş-Şâroçkeyî 36. Şeyh Hüseyin Ramazanî el-Hâlidî 37. Şeyh Abdullah Ahrar b. Haci Ahmed el-İzzî Şeyh Muhammed Alaaddin Hazretlerinin Sİlsile-i Şerifi İlim ve irşad faaliyetlerini düzenli olarak sürdüren Şeyh Alaaddin 1373/1953 yılında vefat etmiş ve Biyâre Tekkesi’nde kabirleri bulunan babası Şeyh Ömer Ziayaüddin ve kardeşi Şeyh Necmüddin’in yanına defnedilmiştir. Biyâre’de yan yana yatan Şeyh Ömer Ziyaüddin ve iki oğlu Şeyh Necmüddin ve Şeyh Alaaddin ile İstanbul’da vefat eden torunu Şeyh Osman-ı Sânî için Biyâre’deki kabirlerine şu satırlar yazılmıştır; ” Osman Siraceddin Tavili Hazretlerinin tarikatına mensup aslanların yattığı mezarsın. ( Ömer Ziyaeddin, Necmüddin, Alauddin ve Osman’sın) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle]< Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Necmeddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’ye Bağlı Biyare köyündeki dergahında Babası Ömer Ziyaeddin hazretlerinin yanında Şeyh Necmüddin Tavili Hazretleri, 1280/1863 de Tavîle’de dünyaya geldi. Ailesinde aldığı ilk eğitiminin ardından Molla Hamid Katib’in yanında medrese eğitimine başladı. Biyâre’deki medresede Sarf, Nahiv ve diğer alanlarda dersler aldı. Hat sanatında mahir olan Şeyh Necmüddin aynı zamanda şiir ve edebiyat alanında da yüksek bir seviyeyi yakaladı. Kendisinden büyük abisi Şeyh Alaaddin’le beraber Tavîle Zaviyesi’nde postnişin olan amcaları Şeyh Muhammed Bahauddin’den tasavvufî eğitim aldılar. Şeyh Necmüddin tarîkat icâzeti aldıktan sonra Biyâre’de irşad hizmetlerinde babasına yardımcı oldu. Onun vefatından sonra Biyâre Tekkesi’nde posta oturdu. Son derece kanaatkâr, mütevazı bir kişiliğe sahip olan Şeyh Necmüddin, ilmî eserlerin mütalaasına ve âlimlerle oturup kalkmaya önem verirdi. Çok sayıda kişinin medrese ve tasavvufî eğitimiyle ilgilenen Şeyh Necmüddin 1337/1918 de vefat etti. Biyâre’de babası Şeyh Ömer Ziyaüddin’in yanına defnedildi. Şeyh Muhammed Necmeddin Tavili Hazretlerinin Silsile-i Şerifi [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Ömer Ziyaeddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’ye Bağlı Biyare köyündeki dergahında Şeyh Ömer Ziyaüddin hazretleri, Şeyh Osman Siracüddin Tavili ’nin oğludur. 1255/1839 yılında Biyârede doğmuştur. İlk eğitimini ilim ve tasavvuf ocağı olan ailesinden alan Şeyh Ömer, Kur’an-ı hatmedip sıralı ilimleri okumaya başlamıştır. Babası Şeyh Osman Siracüddin onun Talabânî Tekkesi’nin postnişîni Şeyh Abdurrahman Hâlis el-Kerkükî (v. 1275/1858)’den istifade etmesi ve yanında tasavvufî eğitim görmesi için Kerkük’e göndermiştir. Fakat Kerkük’teki tekkede çok rahat hareket edip tasavvufî eğitimin gereklerinden uzaklaştığını işitince onu hemen geri çağırıp kendi gözetimi altında medrese eğitimini ikmal ettirmiş ve tasavvufî eğitimden geçirerek ona tarîkat icâzeti vermiştir. Şeyh Ömer, irşad icazeti bulunduğu halde babasının emri üzerine kardeşi Şeyh Muhammed Bahauddin’in gözetiminde Tavîle Köyü’ndeki ilmî ve tasavvufî faaliyetlere yardımcı olmuştur. Kardeşi Muhammed Bahauddin’in 1298/1880 de vefatından sonra Tavîle Köyü’nden ayrılarak Biyâre’ye gelmiş ve ailesiyle oraya yerleşmiştir. Bilahare Bağdat, Necef ve Kerbela şehirlerine giderek oraları ziyaret eden Şeyh Ömer Biyâre’ye döndükten sonra sırasıyla Hanekîn, Kazrabât ve Kifrî bölgelerine birer tekke kurmuştur. Şeyh Ömer uzun bir süredir Biyâre Medresesi’nde devam ettirilen ilim ve irşad faaliyetlerinde medresenin artık ihtiyaca cevap veremediğini görünce 1307/1889 tarihinde müştemilatıyla beraber müstakil bir tekke ve medrese yaptırmıştır. Şeyh Ömer döneminde Biyâre Medresesi’nde çok sayıda talebe eğitim görmüş ve mezun olmuşlardır. Sonradan bir kısmı çok yüksek mevkilere gelen bu talebeler içinde Irak müftülerinden Şeyh Kâsım Kaysî, Molla Abdullah el-Vulzî, Molla Zeynelabidin en-Nûdşî, Molla Abdullah Kânî Sânânî, Molla Abdullah el-Ubeydî, Molla Mustafa el-Hurmâlî gibi âlimler yer almaktadır. Şeyh Ömer Ziyaüddin ilim talebeliğini müritlikten daha önde görür ve talebelere çok değer verirdi. Tekkeye dinî ilimlerle ilgili kitap getirildiğinde yahut kendisine hediye kitap gönderildiğinde Allah’a şükreder ve bu eserlerle dinine hizmeti nasip ettiği için şükür secdesine kapanırdı. Kendisine Osmanlı Devleti’nin tahsis ettiği aylık üç lira maaşı önce fakir ve muhtaçlara dağıtmış bir süre sonra ise bu aylığı almayı reddetmiştir. Neden bunu yaptığını soranlara ise buraya insanlar her taraftan gelip kalırlar ve Ben “Beytü’l-Mal”den tahsis edilen bir paranın sorumluluğunu ve vebalini yüklenemem diye cevap vermiştir. Aynı şekilde Kaçar Şahı Nasruddin’in tekkenin bütün masraflarını karşılamaya hazırım teklifine de olumsuz cevap vererek nazikçe reddetmiştir. Şeyh Ömer Ziyaüddin hafî zikrin yanında cehri zikir de çektirmesi, ilime, eğitime ve farklı kültürlere ilgisi, kullandığı “Feyzî” lakabıyla Arapça, Farsça ve Kürtçe şiir yazmadaki kaabiliyetiyle seleflerinden farklı bir mutasavvıf olduğunu ortaya koymuştur. Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretlerinin Silsile-i Şerifi [toggle title=”Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri’nin Halifeleri” load=”hide”] Şeyh Ömer Ziyaüddin’in çok sayıda halifesinden bahsedilir. Bunlardan tespit edilebilenler şunlardır: 1. Şeyh Necmüddin el-Biyârî/oğlu 2. Şeyh Alaaddin el-Biyârî/oğlu 3. Şeyh Tacuddin/yeğeni 4. Molla Kadir el-Biyârî 5. Şeyh Kadir el-Abâbeylî 6. Molla Kadir el-Abâbeylî 7. Molla Muhammed el-Pejderî 8. Şeyh Ma’rûf en-Nergisecârî 9. Molla Resûl Hâfız 10. Molla Resûl Keçel 11. Seyyid Abdullah el-Belberî 12. Seyyid Ahmed el-Kelcî 13. Şeyh Molla Veysi el-Pejderî 14. Şeyh Molla Hıdır 15. Molla Abdurrahman Gevre 16. Molla Abdurrahman Biçûk 17. Şeyh Emin el-Bîjveyî 18. Şeyh Molla Kadir Dîvâne 19. Baba Şeyh es-Seyrî 20. Hacı Seyyid Ali es-Sefâhâne 21. Hacı Seyyid Fethullah Gûl 22. Molla Muhammed el-Bîdenî 23. Şeyh Muhammed Emin Bayramâvâ 24. Şeyh Abdullah ed-Dîmeyevî 25. Halife Allahkerim el-Vesneyî 26. Şeyh Selîm et-Tahtî 27. Şeyh Ali el-Karadağî 28. Molla Abdülazîm es-Sineyî 29. Molla Muhammed es-Sünnetî 30. Molla Muhammed Emin eş-Şerîfâvâyî 31. Molla Şeyh Taha el-Bâlîsânî 32. Hacı Molla Abdullah el-Pesvî 33. Şeyh Şemsüddin es-Sakızî 34. Molla Ömer el-Vâşemezinî 35. Şeyh Said Fazlî el-Bağdadî 36. Şeyh Ahmed ed-Deyrî 37. Halife Ali el-Kerkükî 38. Hacı Şeyh Arif el-Kazrâbâdî 39. Halife Abdi el-Hanekînî 40. Molla Ahmed el-Kânîkeveyî 41. Şeyh Kasım Kaysî el-Bağdadî [/toggle] On erkek çocuğu bulunan Şeyh Ömer bunlardan ikisine irşad izni vermiştir.Bunlar Şeyh Necmeddin ve Şeyh Alaaddin’dir. 1318/1900 yılında vefat eden Şeyh Ömer Ziyaeddin kabri Biyare Tekkesinde bulunmaktadır. Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri’nin Kerametleri Hazret-i Şeyh Muhammed Osman Siraceddin-i Sâni (KS) anlatıyor: Saygıdeğer pederim Şeyh Alâeddin (KS), Hormal kasabasında dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin (KS)’in hizmetinde bulunuyormuş. Günün birinde dedem Şeyh Ziyaeddin, babama: “Haydi, seninle birlikte, büyük bilgin Şeyh Nesim’i ziyarete gidelim” demiş. Bu şeyhin Şeyh Kasım ve Şeyh Vesim adında derin bilgi sahibi iki kardeşi daha varmış. Birlikte bu zatın ziyaretine gidip ona misafir olmuşlar. Gece yatmak zamanı gelince ev sahibi, dedeme: “Nerede yatmak istersin?” diye sormuş. Dedem onlara: “Ben, Şeyh Nesim’in bulunduğu yerde yatmak isterim, yeter ki başlarımız birbirine yakın olsun” demiş. Dedem Ömer Ziyaeddin (KS), uyku halinde içinde, ilmin özünü taşıyan sözcüklerle yüksek bir sesle konuşmaya başlamış. Birbirlerine yakın baş başa yattıkları için Şeyh Nesim uyanık bir halde, dedemin bu uyku halindeki konuşmalarını dikkat ve incelikle dinliyormuş. Sabaha kadar bu konuşma sürmüş. Şeyh Nesim de uyumadan, merakla ve yorulmadan onu dinlemiş. Sabah olunca ev sahibi, dedeme: “Allah’a and içerim ki, ne eskilerden ve ne de yenilerden bugüne dek böyle ilmin özüyle konuşan bir kimseye rastlamadım ve kimseden böyle bir şey işitmedim ve yine Allah’a and içerim ki, bu gece duyduklarıma göre ne derece cahil olduğumuzu anlamış olduk” demiş. Bir gün Molla Abdülkâdir, Ömer Ziyâeddin ve diğer bâzı talebeleri ile Horaman’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Molla Abdülkâdir ilimde oldukça yükselmiş, Ömer Ziyâeddin Efendinin kerâmetini görüp öyle bağlanmak istiyordu. Yolda, ikindi vakti, yolun kenârında dokuz-on kişinin üzerinde rahatça cemâatle namaz kılabilecekleri bir kayalık yere geldiler. Ömer Ziyâeddin Efendi ikindi namazını burada kılmayı emretti. Namazdan sonra Molla Abdülkâdir’e; “Benden bir şey istemiştiniz. İşte isteğinizin vakti geldi.” buyurdu ve meâlen; “Eğer biz bu Kur’ân-ı kerîmi bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Allah korkusuyla, baş eğerek parça parça olduğunu görürdün.” (Haşr sûresi: 21) âyet-i kerîmesini okudu. Bu esnâda üzerinde bulundukları kaya ikiye ayrılmış, Ömer Ziyâeddîn’in oturduğu kısım diğerlerinin oturduğu kısımdan ayrılmıştı. Bunu gören Molla Abdülkâdir, özür dileyerek Ömer Ziyâeddîn Efendinin talebesi oldu. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂN HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’nin Tavile köyünde Babası Osman Siraceddin hz’nin yanında Şeyh Osman Siraceddin Tavili hazretlerinin en büyük oğlu ve halifesidir . 1252/1836 yılında Tavila’da doğmuştur. Tarikat eğitimini babasından, diğer ilimleri bölgesinde bulunan büyük ( Mahmud deşi gibi) âlimlerden almıştır. Zâhirî ilimlerde derin bir âlim, tasavvuf yolunda yüksek bir velî oldu. Babası ona hilâfet verip talebe yetiştirmekle vazîfelendirdi. Babası hayattayken Abdurrahmân, Ömer Ziyâeddîn ve Ahmed adındaki kardeşlerinin tâlim ve terbiye işini ve yetiştirme vazîfesini ona verdi. Kardeşleri onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde yetişerek her biri üstün zâtlar oldular. Babasının vefâtından sonra insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı ve talebe yetiştirdi. Vakarlı, kanâatkâr, iffetli, dünyâya gönül vermeyen, haram ve şüphelilerden şiddetle sakınan bir hayat yaşadı. Pekçok insanın hidâyete kavuşmasına, dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermelerine vesile oldu. Arkasında faydalı, edep sâhibi çocuklar bıraktı. Onlar da kendisi gibi ilim ve fazîletin yayılması için çalıştılar. Çocuklarının adları Şeyh AliHüsâmeddîn, Şeyh Sâdık, Şeyh Mazhar ve Şeyh Câfer’dir. Talebelerinden Abdürrahîm Mevlevî sohbetlerini Mir’ât-ül-Kâmil adıyla toplamıştır. Mürşidi olan babasının başlattıklarını genişletti. Sıfatı itibarıyla vakarlı, kanaatkâr, iffet ve zahidlikle hayatını sürdürdü. Geride salih, faydalı, edep ve sıfat sahibi çocuklar bıraktı. Onlar da kendisi gibi şöhret sahibi oldular. Bu zat Rebiyülevvel ayının beşinde Cuma günü 1298/1881 de Tavila’da vefat etti. Babasının mezarının yakınında medfundur. Şeyh Muhammed Bahaeddin Tavili Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi
Şeyh Osman Siraceddin Tavili (k.s.)
Irak – Halepçe’nin Tavile köyünde Hazret-i Siraceddin el-Sâni’nin bu ailenin büyüklerinden naklettiğine göre; Hazret-i Mevlâna Hâlid-i Bağdadi (KS): “Ben gurbete ve meşakkate tahammül ettim. Ve bende makamatlar hâsıl oldu. Onları da benden Osman Taviylî aldı” buyurmuşlardır. Şeyh Osman Siraceddin Tavili hazretleri 1195/1781 yılında günümüzde Kuzey Irak’ın Halepçe kentinde yer alan Tavile Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Soyu baba tarafından Hz. Hüseyin’e, anne tarafından ise Hz. Hasan’a dayanan Şeyh Osman’ın tam adı Osman b. Hâlid b. Abdillah b. Muhammed b. Dervîş b. Müşerref b. Cum’a b. Zâhir’dir. Halepçe’nin köklü ve saygın ailelerinden olan Tavili ailesinin, soyu Hz. Hüseyin’e dayanan ve Hamrin Dağında ikamet eden Naim Seyyidleri’nden oldukları ve aile büyüklerinden Seyyid Zahir’in Hamrin’den Havraman bölgesine göç ederek Tavîle Köyü’ne yerleştiği belirtilir. Şeyh Osman’ın Tavile’de Kur’an-ı Kerim öğrenimi ile başlayan eğitimi Biyâre, Hırpan, Hurmal ve Halepçe’de bulunan medreselerde devam etmiştir. Abdülkerim Müderris Yar-ı Merdan isimli eserinde, onun medrese eğitimini ikmal ettikten sonra daha üst seviyede medrese eğitiminden istifade edebilmek ve içinde tasavvufa karşı oluşan iştiyak sebebiyle yirmi beş yaşında iken Bağdat’a gittiğinden bahseder. Şeyh Osman, Bağdat’a gittikten sonra Şeyh Abdulkadir Geylani’nin türbesinin yanında yer alan medresede ders okumaya başlar. Bu arada kurulan zikir halkalarına da dâhil olur.Onun medrese eğitiminin devam ettiği bu dönemde herhangi bir şeyhe intisap edip etmediği hususunda bilgi bulunmamaktadır. 1226/1811 yılında Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Hindistan’dan memleketi Sü- leymaniye’ye dönmüş ve çok geçmeden Bağdat’a gelerek Şeyh Abdulkadir Geylânî türbesinde misafir olarak kalmaya başlamıştır. Şeyh Osman daha önce Halepçe bölgesindeki medreselerde eğitim gördüğü dönemde tanıştığı Mevlânâ Hâlid’i ziyaret ederek ona intisap etmiştir. Abdülkerim Müderris, Şeyh Osman’ın Mevlânâ Hâlid’e intisap ettiğinde otuz bir yaşında olduğunu ifade eder. Şeyh Osman Tavili, Bağdat’ta Abdulkadir Geylânî türbesinde başlayan tasavvufî eğitimine Süleymaniye’de devam etmiştir. Çünkü Mevlânâ Hâlid beş ay kaldığı Bağdat’tan ayrılarak Süleymaniye’ye dönmüş ve orada Nakşbendi şeyhi olarak irşad faaliyetlerine başlamıştır. Şeyh Osman da intisap ettiği Mevlânâ Hâlid ile beraber Süleymaniye’ye dönmüş ve yanında seyr ü sülûkünü devam ettirmiştir. 1226/1811’de başlayan tasavvufî eğitimini 1228/1813 yılında tamamlayan Şeyh Osman otuz üç yaşında Mevlânâ Hâlid’den tarîkat icâzeti almıştır. Şeyh Osman Siracüddin et-Tavîlî’nin Süleymaniye bölgesinde Mevlânâ Hâlid’den tarîkat icâzeti alan ilk halifesi olduğu söylenir. Tarîkat icâzeti aldıktan sonra da Mevlânâ Hâlid’in yanından ayrılmayan Şeyh Osman, şeyhinin 1238/1822’de Şam’a gidişinden sonra Havraman bölgesine dönmüş Biyâre ve Tavîle köylerinde irşad ve tedrîsâtla uğraşmıştır. Mevlânâ Hâlid’in “Fakih Osman” diye hitap ettiği, Şeyh Osman, Hurmal mıntıkasında yer alan Biyâre Medresesi’ni daha da etkin hale getirmiş ve ilmî faaliyetlere paralel olarak tasavvufî etkinlikleri de bu medresede yürütmeye başlamıştır. Biyâre ve Tavîle arasında mekik dokuyan ve daha çok Biyâre’de ikamet eden Şeyh Osman Siracüddin, 1272/1856 tarihinden sonra tamamen Tavîle Köyüne yerleşerek orada bir de Zaviye kurmuştur. Şeyh Osman’ın Tavîle’de ikamet etmeye başlaması oranın ilmî ve tasavvufî yönden canlanmasını sağlamıştır. Bir dönem Süleymaniye merkezinde bulunan Hânekâyı Mevlânâ Hâlid’de görev yapan Şeyh Osman ömrünün geri kalanını Biyâre ve Tavîle’de ilim ve irşadla geçirmiştir. Büyük çoğunluğu Biyâre Medresesi’nde olmak üzere yüze yakın halife yetiştiren Şeyh Osman, Mevlânâ Hâlid’in ilk halifeleri içerisinde en çok halife yetiştiren kişidir. Şeyh Osman’ın postnişîn olduğu Biyâre Medresesi hem ilmî hem de tasavvufî açıdan bölgenin gözde merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu sayede gerek Irak’ın farklı bölgelerinden gerekse İran’ın Sünnî Kürtlerin meskûn olduğu kuzeybatı şehirleri Merivan, Senendec ve Bane ile Azerî ve Dağıstanlıların meskûn olduğu Taliş ve Dağıstan bölgelerinden çok sayıda zevat ilim ve tasavvuf eğitimi için Biyâre’ye teveccüh etmişlerdir. el-Beytâr isimli eser , Şeyh Osman’ın irşad faaliyetleri sayesinde İran’da yaşayan çok sayıda Yahudi ve Hıristiyan’ın Müslüman olduklarından bahsetmektedir. İrşad faaliyetlerini yürütürken diğer tarîkat mensuplarıyla oldukça seviyeli ve samimi münasebetler kuran Şeyh Osman, bölgede saygın bir yere sahip olan Berzencî ailesine mensup Kadirî şeyhlerinden Süleymaniyeli Kâke Şeyh Ahmed’le mektuplaşarak dostluğunu ilerletmiştir. Şeyh Osman’ın yaptığı evliliklerden altısı erkek on altısı kız toplam yirmi iki çocuğu dünyaya gelmiştir. Altmıştan fazla halifesini İslâm coğrafyasının dört bir yanına göndermiş ve Nakşibendîlik ruhuna büyük bir güç kazandırmıştır. Sirâceddîn Hazretleri, irşâd vazifesini büyük oğlu Muhammed Bahâuddin’e ve Abdurrahman Ebu’l-Vefâ’ya bıraktıktan sonra 88 yaşında iken Tavila’daki evinde vefat etmiş ve evinin önünde defnedilmiştir. Kabri hâlen burada ziyaret edilmektedir. Şeyh Osman Siraceddin Tavili Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDADÎ’NİN HALİFELERİNDEN ŞEYH OSMAN SİRACÜDDİN ET-TAVÎLÎ (v. 1283/1866) VE BİYÂRE MEDRESESİ/TEKKESİ , Abdulcebbar Kavak [/toggle]
Şeyh Nazım Kıbrısi (k.s.)
Kıbrıs – Lefke’deki dergahında Yirminci asrın yetiştirdiği İslam alimlerinden olan Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Hakkanî, El-Kıbrısî Hazretleri 21 Nisan 1922’de Kıbrıs’ın Güney yakasında bulunan Larnaka kentinde dünyaya gelmiştir. Babası Ahmet Nazım Efendi’dir. Baba tarafından soyu Gavsu’l Azam Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretleri’ne, Anne tarafından ise Mevlana Celaleddin-i Rumî (k.s.) Hazretleri’ne dayanmaktadır. Çocukluğundan itibaren onda manevi hallerin varlığı fark edilmiş olup, çok zamanlar Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in halası, Hala Sultan Hazretleri’nin Kıbrıs / Larnaka’da bulunan Kabr-i şerifini ziyaret eder oradan hiç ayrılmak istemezdi. Çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği Larnaka’da ahali tarafından sevilen, ilgi gören bir gençtir. Kıbrıs’ta liseyi bitirdikten sonra (1940- Hicri 1359) iki ağabeyi ve kız kardeşinin yaşadığı İstanbul’a üniversite tahsili için yerleşmiştir. Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği bölümünde ihtisas görmeye başlamıştır. Kimya bölümünde oldukça başarılı bir öğrencidir. Aynı zamanda Şeyhi Cemaleddin el-Alasunî Hazretleri (1955-Hicri 1375) ile hem şeriat ilminde ilerleyip, hem de Arapça lisanı öğrenmiştir. Süleyman Erzurumî Hazretleri ile tanışıp Nakşibendi yoluna girmiştir.Kendisinin çok defa İstanbul Sultanahmet camisinde, bütün geceyi tefekkürle geçirdiği görülürdü. O yılları kendisi şöyle anlatıyor: “ Orada, kalbime rahmet ve selamet geliyordu. Sabah namazlarını o camide, şeyhlerim Şeyh Cemaleddin el-Alasunî ve Şeyh Süleyman Erzurumî ile beraber kılıyordum. Beni eğitiyor ve kalbime manevi ilim yerleştiriyorlardı. O zamanlar beni Şam’ın mübarek topraklarına çağıran birçok rüya gördüm fakat henüz şeyhimden izin yoktu. Birçok kez rüyalarımda Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) beni huzuruna çağırırken gördüm. Kalbimde her şeyi bırakıp Peygamberimiz’in mübarek şehrine göç etmek için derin bir arzu vardı. Bir gün, kalbimdeki bu hasret çok yoğun olduğu bir zaman, Şeyhim Süleyman Erzurumî Hazretlerini gördüğüm bir zuhurat hasıl oldu. Şeyh Erzurumî Hazretleri gelip beni omzumdan salladı ve bana: “İznin şimdi geldi.Senin sırların ve manevi eğitimin benimle değil. Ben seni sadece emanet olarak tuttum, ta ki senin gerçek şeyhin olan Abdullah Dağıstanî Hazretlerine hazır olana kadar. O senin anahtarlarını tutuyor. Git onu Şam’da bul. Bu izin sana benden ve Peygamberimizden geliyor.” Zuhurat bitmişti ve ben Şam’a gitme iznini almıştım.Bu olayı söylemek için şeyhimi aradım. Onu yaklaşık iki saat sonra camiye gelirken buldum. Yanına koştum, bana kollarını açıp: “Oğlum, zuhurattan memnun musun?” dedi. Olan biten her şeyden haberdar olduğunu anladım. Bana: “Bekleme, hemen Şam’a doğru yola çık.” dedi. Adres veya başka bilgi vermemişti, sadece Şam’da Şeyh Abdullah Dağıstani demişti. ” Üniversite eğitimini yarıda bırakarak ikinci dünya savaşının zor günlerinde manevi işaretlerle evliyalar sultanı Şeyh Abdullah Dağistanî Hazretleri’ni bulmaya Şam’a gitmek için İstanbul’dan Halep’e trenle gelir. Ancak Fransızlar ve İngilizler o bölgede savaştıklarından yoluna devam edemez. Humus’ta Halit Bin Velid türbesine gider, günlerini kendisine cami yanında verilen bir odada geçirir. Burada Şeyh Abdulcelil Murat ve Şeyh Seyit Es-Subayî Hazretleri’nin ilim ve irfan pınarlarından istifade etmiştir. 1944’de bir ay kadar Trablus’da, Trablus müftüsü Şeyh Münir el-Melik’in yanında kaldıktan sonra mürşidini bulmak için Şam’a doğru savaşın zor şartlarına rağmen devam etmiştir. Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri o zor günleri şöyle anlatıyor:“ İstanbul’dan Halep’e trenle gittim. Oradan Şam’a geçmeye çalıştım ama mümkün değildi. Şam’ı işgal eden Fransızlar İngilizlerin hücumuna hazırlanıyordu. Ben de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sahabesi Halid bin Velid’in türbesinin bulunduğu Humus’a gittim. Türbeyi ziyaret edip camiye girdim ve namaz kıldım. Sonra yanıma bir kişi geldi ve bana şöyle dedi: “Akşam rüyamda Peygamberimizi gördüm; bana ‘Torunlarımdan biri yarın buraya geliyor, onunla ilgilen’ dedi. Sonra bana senin nasıl olduğunu gösterdi. O kişinin sen olduğunu görüyorum.” dediğinden o kadar etkilendim ki davetini kabul ettim. Bana caminin yanında bir oda verdi. Orada bir yıl boyunca kaldım. Namaz kılmak ve Humuslu iki büyük alimin meclislerinde bulunmak dışında odamdan çıkmıyordum. Bu alimler tecvid, tefsir, hadis ilmi ve fıkıh öğretiyorlardı. İsimleri Şeyh Muhammed Ali Uyun es-Sud ve Humus müftüsü Şeyh Abdülaziz Uyun es-Sud idi. Aynı zamanda, iki Nakşibendi şeyhinden de manevi eğitim alıyordum. Bunlar Şeyh Abdülcelil Murad ve Şeyh Said es-Subai idi. Şam’a gitmek için can atıyordum. Savaşın yoğunluğu yüzünden, önce Trablus’a, oradan Beyrut’a, Beyrut’tan da Şam’a daha güvenli bir şekilde gitmeye karar verdim. ” Şam’a geldiğinde Dağıstanî Hazretleri’nin evini bilmemektedir. Bilâl-i Habeşi Hazretleri’nin makamı yanında Hayy el-Meydan bölgesinde Şeyhin evini arar.. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri hayatının dönüm noktası olan bu çok önemli günü şöyle anlatmaktadır: “Şeyhin evinin hangisi olduğunu bilmiyordum. O anda sokakta dururken bir zuhurat hâsıl oldu. Şeyh evinden çıkıp beni içeriye çağırıyordu. Zuhurat bittiğinde sokakta kimseyi göremiyordum. Fransız ve İngiliz bombardımanlarından dolayı etraf bomboştu. Şeyhin evinin hangisi olduğunu bulmak için kalbime bakıyordum. Sonra bir zuhurat daha oldu ve özel kapısı olan özel bir ev gördüm. Zuhurat bittiğinde, o kapıyı bulana kadar aradım. Kapıyı çalmak için yaklaştığımda Şeyh kapıyı açtı ve ‘Hoş geldin, oğlum, Nazım Efendi’ dedi. Olağan dışı görünüşü beni cezbetmişti. Daha önce hiç böyle bir şeyh görmemiştim. Yüzünden ve alnından nur akıyordu. Kalbinden ve gülümseyen yüzünden sıcaklık geliyordu. Beni yukarıya, odasına çıkardı ve ‘Seni bekliyorduk’ dedi. Kalbim onunla olmaktan çok mutluydu fakat Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şehrini ziyaret etmeyi de çok istiyordum. Ona ‘Ne yapacağım?’ diye sordum. ‘ Cevabını yarın vereceğim. Şimdilik dinlen’ dedi. Bana akşam yemeği ikram etti.” “Yatsı namazını onunla kıldım ve uyudum. Sabaha karşı beni teheccüd namazı için uyandırdı. Daha önce hiç bu namazdaki kadar güç hissetmemiştim. Kendimi ilahi huzurda hissettim. Kalbim giderek ona daha fazla bağlanıyordu. Sonra bir zuhurat hasıl oldu ve namaz kıldığımız yerden gökyüzünün Kabesi olan Beytü’l Ma’mur’a merdivenle tırmandığımı gördüm. Her adım bir makam idi ve her makamda kalbime daha önce hiç bilmediğim ve duymadığım bilgiler geliyordu. Beytü’l Ma’mur’a varıncaya kadar kelimeler ve cümleler muhteşem bir şekilde bir araya geliyor ve yükseldiğim her makamda kalbime veriliyordu. Orada, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) imam olduğu, namaza durmuş 124 000 peygamberi gördüm. Onların arkasında safa durmuş Peygamberimiz’in (s.a.v.) 124 000 sahabesini gördüm. Onların da arkasında, Nakşibendî tarikatının 7007 evliyasını gördüm. Sonra diğer tarikatların 124 000 evliyasını saflar halinde namaza durmuş olarak gördüm. Hazreti Ebu Bekir’in hemen sağ yanında iki kişilik boş yer kalmıştı. Büyük Şeyh Efendi, o boş yere gitti, beni de oraya çekti ve sabah namazını beraber kıldık. Bu namazın tatlılığını daha önce hiç yaşamamıştım. Peygamber Efendimiz namazı kıldırırken kıratının güzelliği tarif edilemezdi. Hiç bir kelime tarif edemezdi çünkü bu ilahi bir şeydi. Namaz bitince zuhurat da sona erdi ve Şeyhim benden sabah namazı için ezan okumamı istedi. Sabah namazını kıldı, ben de arkasında kıldım. Dışarıda iki ordunun da bombardımanlarını duyuyordum. Beni Nakşibendi tarikatına süluk etti ve bana ‘Oğlum, bizde müridimizi bir saniyede kendi makamına ulaştıracak kuvvet vardır’ dedi. Bunu söyler söylemez gözleriyle kalbime baktı ve gözlerinin rengi sarıdan kırmızıya, sonra beyaza, sonra yeşile ve siyaha döndü. Her renge ait bilgi kalbime aktıkça gözlerinin rengi değişiyordu. İlk renk sarı idi ve kalp haliyle alakalı idi. İnsanların günlük hayatlarıyla ilgili gerekli bütün bilgileri kalbime döktü. Sonra Hazreti Ali’den gelen 40 tarikatın ilminden, Sır Makamından kalbime verdi ve kendimi bu tarikatlarda üstad olarak buldum. Bu bilgileri aktarırken gözleri kırmızı idi. Sırrın sırrı denilen üçüncü makam, sadece, Hazreti Ebu Bekir’den gelen Nakşibendî tarikatının şeyhlerine izin verilen makamdı. Bu makamdan kalbime verirken gözleri beyaz idi. Sonra beni gizli manevi bilgilerin olduğu gizli makama çıkardı. O anda gözleri yeşile dönmüştü. Daha sonra beni hiç bir şeyin görünmediği en gizli makam olan tam yok olma makamına götürdü. Bu arada gözlerinin rengi siyaha dönmüştü. Burada beni Allah’ın huzuruna çıkardı, sonra geri varlığa getirdi. Ona olan muhabbetim o anda o kadar yoğundu ki ondan ayrı kalmayı düşünemiyordum. Sonsuza kadar onunla beraber kalıp ona hizmet etmekten başka hiç bir şey istemiyordum. Sonra fırtına geldi ve sükuneti tehdit etti. İmtihan çok büyüktü. Bana, ‘Oğlum, halkının sana ihtiyacı var. Şimdilik sana yeterli olanı verdim. Bugün Kıbrıs’a git’ dediği an ümitsizliğe düşmüştüm. Ona ulaşmak için bir buçuk sene geçirmiştim. Onunla bir gece kaldım. Şimdi bana, beş yıldır görmediğim Kıbrıs’a geri gitmemi emrediyordu. Bu benim için müthiş bir emir idi fakat tarikatta, mürit şeyhinin arzusuna teslim olmalı idi. Ellerini ve ayaklarını öpüp izin aldıktan sonra Kıbrıs’a gitmek için bir yol bulmaya çalıştım. İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu. Ulaşım yoktu. Sokakta bu düşüncelerle ilerlerken yanıma bir kişi geldi ve ‘Şeyh Efendi, vasıtaya ihtiyacınız var mı?’ diye sordu. ‘Evet! nereye gidiyorsunuz?’ dedim. ‘Trablus’a’ dedi. Beni tırına bindirdi ve iki gün sonra Trablus’a vardık. Oraya gelince, ‘Beni limana götür’ dedim. ‘Niye?’ dedi. ‘Kıbrıs’a giden bir gemi bulmak için’ dedim. ‘Nasıl? Bu büyük savaşta kimse denizde seyahat etmiyor ki!’ dedi. ‘Boş ver, sen beni oraya götür’ dedim. Beni limana götürüp bıraktı. Şeyh Münir el Malik’in bana doğru geldiğini görünce yine şaşırdım. Bana şunları söyledi “Büyük dedenin sana karşı nasıl bir sevgisi varmış! Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine rüyamda bana gelip ‘Oğlum Nazım geliyor, onunla ilgilen’ dedi.” Onunla üç gün kaldım. Kıbrıs’a gitmem için bana yardım etmesini istedim. Denedi ama savaş ve yakıt eksikliği yüzünden mümkün olmuyordu. Kayıktan başka hiç bir şey bulamadı. Bana, ‘Gidebilirsin ama çok tehlikeli’ dedi. ‘Gitmeliyim, çünkü bu, şeyhimin emridir’ dedim. Şeyh Münir, kayık sahibine beni Kıbrıs’a götürmesi için çok yüklü para verdi. Yola koyulduk. Normalde dört saatte gidilen yolu yedi günde aldık.Kıbrıs’a adımımı atar atmaz kalbimde bir zuhurat hasıl oldu. Şeyhim Abdullah Dağıstanî Hazretlerini gördüm, bana şöyle dedi: ‘Oğlum, hiçbir şey seni, emirlerimi yerine getirmekten alıkoymadı. Dinleyip kabul etmekte çok başarılı oldun. Bu andan itibaren sana her zaman görüneceğim. Ne zaman kalbini bana doğrultsan, ben orada olacağım.Ne zaman bir soru sorsan İlahi Huzurdan doğrudan cevabını alacaksın. Ulaşmak istediğin herhangi manevi makam, tam teslimiyetin sayesinde sana verilecektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve bütün evliyalar senden memnundur.’ Bunu söyler söylemez onu yanımda hissettim ve o zamandan beri, beni hiç terk etmedi, her zaman yanımdadır.” Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri, Kıbrıs’ta İslamî eğitimi ve manevi terbiyeyi yaymaya başladı.Maalesef bu zaman, dinin Türkiye’de kısıtlandığı bir zamandı. Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Türk toplumunda yaşadığı için orada da dini ibadetler kısıtlanmıştı. Ezanı Arapça okumak yasaktı. Doğduğu yere gittiğinde yaptığı ilk şey camiye gidip Arapça ezan okumak oldu. Hemen tutuklanıp bir hafta hapis yatmak zorunda kaldı. Serbest kalır kalmaz Lefkoşa büyük camisine gidip minaresinde ezan okudu. Bu olay, resmi makamları çok kızdırdı ve aleyhine davalar açıldı. Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Hazretleri bu duruma tam tevekkül gösterip, mahkemeyi beklerken bütün Lefkoşa ve yakın köyleri dolaşıp minarelerden ezan okudu. Neticede, aleyhine toplam 114 dava açıldı. Avukatlar, ezan okumaktan vazgeçmesini tavsiye etti fakat Şeyh Efendi, “Yapamam, insanların ezanı duyması lazım” diyordu. Dünyada aleyhine 114 ayrı dava açılan başka bir İslam Âliminin varlığı somut deliller ile halen bilinmemektedir. Davaların okunma günü gelmişti. Eğer yargılanır ve suçlu bulunursa 100 yıl üzerinde hapisle cezalandırılacaktı. Aynı gün, Türkiye’den seçim sonuçları geldi: Adnan Menderes yeni başbakan seçilmişti. Başvekil olarak ilk işi bütün camileri açıp Arapça ezan okunmasına izin vermek oldu. Bu olay, Büyük Şeyh Efendinin bir kerameti olmuş ve bu sayede Ezan-ı Muhammediye’nin okunması serbest bırakılmıştı. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri, Kıbrıs’ın her yerini dolaştı, ardından Lübnan, Mısır, Suudi Arabistan ve daha birçok yeri ziyaret edip tebliğde bulundu ve tarikat esaslarını öğretti. 1952 yılında Şam’a yerleşip Büyük Şeyh Abdullah Dağıstanî Hazretleri’nin değerli müritlerinden Hâce Emine Sultan Hanımefendiyle evlendi. Bu izdivaçtan Hacı Nezihe Hanım, Şeyh Mehmet Efendi, Şeyh Bahauddin Efendi ve Hacı Rukiye Hanım isimlerinde çok güzide beş evlâtları dünyaya teşrif etti. Hatice adlı kızları 2 yaşındayken Hakk’a yürüdü. Hanımı Hace Emine Sultan Hanımefendi Hâce Emine Sultan Hanımefendi, ehl-i beytten olup üstün ahlak ve edep timsaliydi. Babası, Büyük Şeyh Efendi’nin müridi Abdullah Efendi, annesi Ayşe Hanımdır. Şeyh Muhammed Nazım Efendi Hazretleriyle 50 yıldan fazla evli kalan Hâce Emine Sultan Hanımefendi, ulvi sohbetleriyle hanım ihvanların Nakşibendi tarikatın yolunda edep, usul, uslup ve manevi terbiyeleriyle ilgilenmiştir. Nur Yumağı, Hatemü-l Enbiya, Kırk Sual, Bir Evliyalık Rahiyası, My Little Lore of Light, Muhammad, The Messenger of Islam, The Light of Muhammad gibi önemli kitapları kaleme alınmıştır.Şam’da hayatlarına devam edip her sene Recep, Şaban ve Ramazan aylarında ailesi ile beraber Kıbrıs’ı ziyarete gidiyordu. Hakikatler padişahı Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî, aldığı icazetle 1970’ten itibaren İslâm’ı yaymak için sürekli olarak seyahat etti. Çok iyi derecede İngilizce bildiğinden, batılıların meraklı sorularına karşı olağanüstü cevaplar vererek onların hayretler içerisinde kalmasına ve çoğunun İslam’la şereflenmesine vesile olmuştur.Her sene Kıbrıslı hacı kafilesine lider olarak Hacc’a giderdi. Toplam 27 kez Hacca gitmiştir.Bir keresinde, Büyük Şeyh Efendi, Şam’dan Halep’e yürüyerek gitmesini ve her köyde durup iman, tasavvuf ve Nakşibendiliği yaymasını istedi. Yaklaşık 400 km yolu gidip gelmek bir yıldan fazla zamanı almıştır.Bir iki günlük yürüyüşten sonra bir köye varıyor, insanlara tebliğde bulunuyor, Nakşibendi tarikatını yaymak ve zikir yaptırmak için orada bir hafta kalıyor sonra diğer köye gitmek için tekrar yola koyuluyordu. Nazım Kıbrısi Hazretlerinin Londra’ya gidişi ve Dünya’ya Nakşibendiliği yayma çalışmaları Büyük Şeyh Efendi Hazretlerinin isteği ile Şeyh Nazım El-Hakkani Hazretleri Kıbrıs adasını adım adım dolaşmış her gittiği yerde o kadar tanınmış ve çok sevilmiş ki ismi “Şeyh Nazım Yeşilbaş” olarak bilinir. Şey Muhammed Nazım Adil El-Hakkanî 1974’ten itibaren Avrupa’yı ziyarete başlamıştır. 1974 yılında Ehl-i sünnet vel cemaat itikadını gözeten ilk Nakşibendî dergâhı Londra’da bizzat açmıştır. 1986’da uzak doğu seyahatini gerçekleştirmiş ve Brunei, Malezya, Singapur, Hindistan, Pakistan ve Sri Lanka’yı ziyaret etmişlerdir. Buralarda da sultanlar, başkanlar ve umum halk tarafından heyecan ve coşkuyla karşılanmış, büyük ikram ve iltifatlarda bulunulmuştur. 1991’de Amerika seyahatine çıkmış ve 15 eyalet dolaşmıştır. Bu esnada değişik din ve inançlardan birçok kişiyle görüşmüş ve bunun neticesinde Kuzey Amerika’da Nakşibendî tarikatına ait 15 merkez açmıştır. İkinci ziyaretini 1993’te yapmış ve yine birçok yeri dolaşmıştır. Sayesinde, Kuzey Amerika’da 10 000 kişi Müslüman olup Nakşibendî tarikatına girmiştir. Türkiye’deki Çalışmaları Türkiye’de başta İstanbul, Ankara, Konya, İzmir olmak üzere birçok ilde; köy köy, kasaba kasaba seyahatlerde bulunmuştur. Başta Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri, Yahya Trabzonî Hazretleri gibi birçok türbe, makam, cami, tarihi ve manevi yerleri ziyaret etmiştir. Ziyaret ettikleri yerlerde ulvi sohbetlerde bulunaraktan her seviyedeki insanların gönlüne hitap etmiş ve dinleyicilerin Nakşibendi tarikatına girmelerine vesile olmuştur. O yıllarda Türkiye’de bulunan İslamî baskıların yıkılması için manevi himmetleri olmuş ve dualarda bulunmuştur. 90’lı yıllarda Hacı Mustafa Türabı Hoca Efendi ile yolları birleşmiş, bugün Üsküdar Beylerbeyi Sarayı karsısına denk düşen tarihi Ahmet Bedevî Tekkesi’nin tekrar inşa edilip bugünkü halini almasına vesile olmuştur. Şimdiki “Beylerbeyi Bedevi Tekkesi”dir. Kurmuş olduğu İstanbul Eğitim Vakfı (İSTEV) ile gençlerin ve bilhassa yardıma muhtaç çocukların yetişmesine, topluma kazandırılmasına katkıda bulunmuştur. Yine o yıllarda Hüseyin Hıfzı Aşevi’nin kurulması ile ihtiyaç sahibelerine erzak ve gıda tedarikini sağlanmıştır. Beykoz İlçesinde bulunan Akbaba Sultan köyünde dergâh açmış, Şeyh Muhammed Mehmet Efendi’yi halifesi olarak İstanbul’da vazifelendirmiştir. Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde şehirlerde dergâhlar kurdurmuş, zikir ve tasavvuf ehlinin yetişmesine öncülük etmiştir. Dünyanın dört bir yanında, milliyet gözetmeksizin imarethaneler ve dergâhlar açılmasına öncülük etmiştir.Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretlerinin Refikası Hâce Emine Sultan Hanımefendi 16 kasım 2004 (1931-2004) yılında Hakk’a yürümesinden sonra Hâce Emine Adil isminin verildiği, Güzelyurt- Lefkoşa arasında büyük bir cami inşa ettirilerek 24 Kasım 2012 tarihinde hizmete açılmıştır. Üstün ahlak ve manevi hallere sahip olan Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri zamanının çoğunu, ilim, irşat, tebliğ ile geçirmiştir. Bu yolda yurt dışı seyahatleri düzenlemiştir, dünya üzerinde gitmediği ülke, şehir sayısı çok azdır. Diğer yandan Lefke’de bulunan dergahını dünyanın dört bir yandan ziyaret eden misafirleri ile yakından ilgilenir ve sohbetlerde bulunurdu. Kendisi Osmanlı İmparatorluğu hüviyetine sahiptir. Bu anlamda son Osmanlı şeyhlerindendir. İslam’ın kitlelere ulaştırılmasında Osmanlı tebaasını ve tasavvuf esaslarını dikkate almıştır. Lefke’deki dergâhı imparatorluk tebaasını, tarikat ve tasavvuf yaşamını günümüze taşıyan eşsiz bir örnektir. Yetmiş milleti bir araya İslam sancağı altına toplamıştır. Derin bir Osmanlı tarihi bilgisine sahiptir. Osmanlıca dilinin okutulmasına çok önem vermiştir. Kur’an-ı Kerim ve hafızlık eğitimi için Hakkani Adil medresesini kurdurmuştur. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’nin himmetleri üzerine 2014 yılında Osmanlıca Dili hükûmetin aldığı karar ile tekrar okullarda ve üniversitelerde ders olarak okutulmaya başlanılmıştır. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’nin sadece tarikat şeyhi yönünü ele almak eksik olur. Tarih, sosyoloji, ekonomi ve felsefe üzerine ciddi bir bilgi birikimi olup, bu anlamda entelektüel sermayesi oldukça geniştir. Ekonomik kriz ve çözümü ile ilgili verdiği sohbet ve beyanatlar, iktisadi yönden incelenmesi gereken önemli bulgulardır. Filozofvari fikirleri ile benim diyen düşünürlere yol gösteren bir liderliği vardır. Çağımızın içerisinde bulunduğu karmaşıklığa ışık tutacak sentez ve yorumları ile İslam’ın hızla dünyada yayılması için mücadele etmiştir. Ömrünü ümmet-i İslam’a İ’la-yı Kelimetullahı tebliğ için sarf etmiştir. Diğer önemli özelliklerinden birisi de derin İslamî bilgisi, İngilizce, Arapça, Almanca gibi dilleri iyi bilmesidir. Seyahatlerinde birçok gayrimüslimin, yüce dinimiz İslam’la ve ardından Nakşibendi tarikatı ile şereflenmelerine vesile olmuştur. Bu özelliği basın-yayın kuruluşlarının dikkatini çekmiş, dünya kamuoyunda Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarına yaptığı ziyaretlere yer verilmiştir. Hazret bu konu üzerine katıldığı mülakat ve söyleşilerde, “Tevfik ve hidayet Allah’tan, biz vesileyiz” diye buyurmuşlardır. Altın Silsilenin 38. Büyük Şeyhi olan Şeyh Şerafettin Dağıstanî Hazretleri 1922 yılında Bursa’da Güneyköy’de verdiği bir sohbetinde “Evlatlarımdan biri çok Hristiyan’ı Müslüman yapacak, O henüz daha doğmamıştır. Onun ayak numarası 42’dir” buyurur. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani’nin aynı yıl Kıbrıs/Larnaka’da dünyaya teşrif etmesi üzerine Şeyh Şerafettin Hazretleri Güneyköy’de; “O evladım doğdu” deyip, Kıbrısî El Hakkanî Hazretleri’nin doğumunu müjdelemiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkanî Hazretleri zahiren 27 kez hacca gitmiş, sonraki yıllarda yaşının ilerlemesi üzere kutsal topraklara gidememiştir. Biiznillah keramet halidir ki Lefke dergâhında iken hac vazifesini tamamlamak üzere kutsal topraklarda bulunan sevenleri, Kâbe-yi Muazzama’yı tavaf esnasında kendisini gördüklerini birçok kez ve farklı zamanlarda beyan etmişlerdir. Dünyaya ve dünya hayatına tenezzül etmeyip ebediyeti, sonsuzluğu dilemiştir. Hiç kimseden dünya için bir talepte bulunmamıştır. Ahir ömrünü mütevazi bir hayatla geçirmiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri 41 tarikattan icazetli olup, 41 tarikatın Şeyhidir. Vefatından bir kaç yıl önce manevi işaret üzere oğlu Şeyh Muhammed Mehmet Adil El Hakkani Hazretlerini bu yolun öğretilerini yapması ve yaptırması üzere kendinden sonrası için vazifelendirmiştir. Ömrünün son bir kaç yılında,“Merhaba ey Şah-ı Merdan, Yârân’ınız size hayran” sözleri ile Şah-ı Merdan sohbetlerine başlamıştır. Âlemi manada Resul-ü Zişan Efendimiz’in (s.a.v.) “İlmin kapısı” diye hitap ettiği Ali Bin Ebu Talip (r.a.) Hazretleri’nin manevi sohbetlerinde bulunmuştur. İlerleyen yaşına ve sağlık sorunlarına rağmen sohbetlerine devam etmiş ziyaretçileriyle yakından ilgilenmişlerdir. Meşâyıh-ı kiram yanı kendi yaptıklarını hiçbir zaman büyük görmez. Hâlbuki Şeyh Efendi binlerce, on binlerce, yüz binlerce insanın hidayetine vesile olmuştur. O bile tevazudan dolayı “Biz bir şey yapamadık” buyurmuşlardır. Ülkemizde birçok can ve mal kaybına neden olan Marmara depremine vurgu yapmış, 1998 ve 1999 yıllarında deprem gerçekleşmiştir. Orta Doğu’yu kasıp kavuran Arap baharını ve bundan etkilenecek ülkeleri tek tek belirtmiştir. Şili’de Ekim 2010 yılında maden faciasında göçük altından 69 gün sonra sağ kurtulan madencilerin, sonrasında Kıbrıs’a gelip Şeyh Efendi Hazretleri’ni göçük altındayken gördüklerini ve yardım aldıklarını beyan etmeleri, tüm dünya medyasında yankı bulmuştur. Yine 90’lı yıllarda devleti yönetmekle vazifeli hükûmet ve meclis üyelerinin, Milenyum denilen 21. Yüzyılın başlaması ile bir tanesinin dahi devlet yönetiminde kalmayacağını, yepyeni bir neslin geleceğini, İslam’a hürmet edenlerin yönetimde olacağını müjdelemiştir. Şeyh Muhammed Nazım Adil El Hakkani Hazretleri’ne özellikle yabancı uyruklu sevenleri, Şeyh’in kendilerine göstermiş olduğu sevgi, muhabbet ve hoş görüsünden dolayı ceddi olan Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri’nden esinlenerek kısaca Mevlana (Mevlana Şeyh Muhammed Nazım Adil Hakkani) ismi ile hitap etmektedirler. Asya ve Arap kökenli sevenleri, Şeyh Efendi’nin Hakk üzere olmasından dolayı El-Hakkanî (Şeyh Muhammed Nazım El- Hakkani) ismiyle hitap etmişlerdir. Türkiye’de ise Kıbrısî (Şeyh Muhammed Nazım Adil El-Kıbrısi) Hazretleri olarak bilinmektedir. 7 Mayıs 2014 (Hicri 1435) tarihinde güneşin zeval noktasında İrtihal-i Dâr-ı Bekâ’ya, Rahmet-i, Rahman’a, yani en sevgiliye kavuşmuştur. Vasiyeti üzere mübarek na’şı şerifleri ebedi istirahat hanesine bekletilmeden ikindi namazını müteakip uğurlanmıştır. Makamı Lefke dergâhı içerisindedir. Dünyanın her tarafında bu güzel yol insanlara nur olarak, hidayet olarak, bereket olarak devam edecektir. Bu yola tabi olan saadet ehlindendir. Şeyh Nazım Kıbrıs Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Abdullah Dağıstani (k.s.)
Şeyh Ebu Ahmed Suğuri Dağıstani (ks.)
Dağıstan’ın Gazimiş köyünde. Ebu Ahmed Suguri Dağıstani hazretleri, Hicri 1207 yılı, Receb-i Şerif ayının üçünde Çarşamba günü, Dağıstan’ın Sugral köyünde, dünyaya geldi. Nesebinin Hz. Ebubekir’e dayandığı rivayet edilmektedir. Dağıstan’ın Gazamiş köyünde, Hicri 1299/1882 yılı, Rebiülahir ayının Perşembe günü, doksan iki yaşında olarak ahirete intikal etmişlerdir. Ebu Ahmed Suguri, Seyyid Cemaleddin Gazikumuki’nin halifesi olup, üzerine almış olduğu manevi emaneti, ömrü boyunca hassasiyetle yerine getirmiştir. Bu emanetin devamını temin için, ihvanı arasında vekalete en çok layık gördüğü, Ebu Muhammed el Medeni bin Osman hazretlerini halefi olarak seçmiştir. Ebu Ahmed es-Suğuri, İmam Şamil ile birlikte Ruslara karşı savaştığı , cesaret ve halk arasındaki şöhreti bilindiği için Rus’lar O’nu da Dağıstan’dan, vatanından ayırıp sürgün etmişlerdi. Ali Usta bu sürgün esnasında Ebu Ahmed es-Suğuri’nin Ruslar tarafından köyünden alınıp, gözaltında bulundurmak üzere götürülmesi yaşanan bir vakıayı şöyle anlatıyor: “ Ebu Ahmed es-Suğuri, sürgüne gönderilirken yolcu etmeğe gelen kalabalık halkın arasından geçerlerken atlar birden duruyor. Arabacı, atları döverek yola devam etmeye çalışıyor, fakat atlar asla kımıldamıyor. Arabadaki Ebu Ahmed es-Suğuri, arabacıya “Bana bak arabacı, dövme atları… Onları ben durdurdum. Ne yapsan gitmez onlar… Ben birisi ile görüşeceğim. Ondan sonra gideriz… ” diyor. Halk arabanın etrafına toplaşıyor. Ebu Ahmed es-Suğuri, halkın arasından çok süslü-püslü, renkli Rus jandarması üniforması giymiş bir genci yanına çağırıyor ve kimin oğlu olduğunu soruyor. Aslında ailesi müslüman olan genç, babasının ismini söyleyince: “Ah benim iyi arkadaşımın kötü oğlu! Bulamadın mı Allah yolunda gidenlerin yanında bir kısmet? Bir dilim ekmek için, gidip bu dini batıl kimselere hizmet ediyorsun !” diyor. Genç: “Efendim, bu sırmalara, elbiselere heveslendim…” diye utanarak cevap verince: “Bırak o hevesi! Şimdi ben sana nasihat etsem dinler misin?” diyor. Genç asker: “Dinlerim efendim.“ diye cevaplıyor. Ebu Ahmed es-Suğuri, “Elbette dinleyeceksin. Allah’ın izni ile vahşi hayvanlar dahi bizim nasihatımızı tutar“ der. Az önce atları nasıl durdurduğunu gören genç ve etrafındakiler bu zatın hayvanlar üzerinde de tasarrufu olduğunu teslim ediyor ve nasihatini dinlemek için kulaklarını açıyorlar.Ebu Ahmed Suguri, “Oğlum, zahirde halktan ayrılma; kendinde bir büyüklük görüp, gurur duyma. Batında da Hakk’tan ayrılma…“ Yakındaki kabristanı işaret ederek, “Şu kabristanı görüyor musun? Birgün orada yatacağını da hatırından çıkarma. Zira bunu unutanlar büyük hatalar işler…“ dedikten sonra arabacıya talimat vererek yollarına devam ediyorlar. Ebu Ahmed Suguri çok riyazet yapardı. Gereğini, inanarak ve harfiyen yerine getirmeye uzun seneler çalışmıştır. Şeyh Adnan’a göre Şeyh Sugurî, her Salı, Perşembe ve Cuma geceleri ümmetin ahvalini Hz. Peygamber(sav)’e arz etmekle vazifelidir. Kırk sene kutbaniyet makâmında olduğu ifade edilen Sugurî’nin halleri ve sözleri, Hakkâniyye içerisinde kutbaniyet makâmının gereği addedilmektedir. Mesela Şeyh Ahmed, bizzat kendisi ümmettin kötü halleri için şefaat ve mağfiret niyazlarında bulunmakla vazifeli olduğunu ifade etmiştir. Bu durum, genel olarak, kutbaniyet makâmının bir vazifesi olarak addedilmektedir. Ömrünün uzunca bir zamanını riyazet ile geçirdikten sonra ömrünün son yıllarında ise evinde adeta kuş sütünden başka her şey bulunur olmuş; eski fakr halinden hiç eser kalmamıştır. Dostları kendisine bu halin sebebini sorduklarında: “Efendiler! Siz pazardan aldığınız yeni bir öküzü, boyunduruğa alıştırmak için ne yapardınız? Alışana kadar aç bırakır, susuz tutarsınız. Alıştıktan sonra da işinizi iyi görsün diye, ona gayet güzel bakarsınız değil mi? İşte! Benim öküz de (nefs) artık boyunduruğa girdi alıştı. Şimdiden sonra ne versen fayda olur, zarar gelmez…” buyurmuşlardır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Has Muhammed Şirvani (k.s.)
Şeyh İsmail Siraceddin Şirvani (k.s.)
Şeyh İzzeddin El Haznevi (k.s.)
Suriye – Kamışlı – Telmaruf Köyü (şah-ı hazne köyü)’nde Şeyh İzzeddin El-Haznevi (k.s.) 1923 yılında Suriye´nin Kamışlı kazasına bağlı bir köy olan Hazne´de dünyaya geldi. Şeyh hazretlerinin pederi alisi ve validesi çok salih kimseler idiler. Şeyh hazretleri bu iki salih ebeveyninin kucağında büyüdü. Ailesinden aldığı terbiye hayatı için çok önemli bir başlangıç oldu. Şeyh Hazretlerinin babası, bütün dünyada şöhret bulan havas ve avam arasında meşhur olan Şeyh Ahmed El-Haznevi (k.s.) hazretleridir. Valideleri ise; takva sahibi, gece namaz kılan, gündüz oruç tutan, Allah´a taat ve ibadetle yönelen bir hanımefendiydi. Şeyh İzzeddin El-Haznevi hazretleri ilk çocukluk dönemlerini babasının ve annesinin terbiye kucağında geçirmiştir. O zamanlar şerefli ebeveyni Suriye´nin doğusunda bulunan Kamışlı kazasına bağlı Tel-Maruf köyünde idiler. İslami ve dini tahsillerini öncelikle akli ve nakli ilimlerde üstün bir otorite sahibi olan Allame Şeyh Ahmed El-Haznevi´den almışlardır. Şeyh İzzeddin (k.s.) küçük yaşlarda Kuran-ı Kerim´i okudu. Daha sonra kardeşleri Şeyh Masum (k.s.) ve Şeyh Alâaddin (k.s.) ile birlikte ilim tahsiline başladı. Arap edebiyatı kaidelerini çok güzel kavradı. Sarf, nahiv, belagat, adab vb. ilimlerde öylesine mesafe kat etti ki zamanın Sibeveyh´i ve asrının müracaat edileni haline geldi.Daha sonra Fars dilini ve bu dilin inceliklerini öğrenmeye başladı. Esaslarını, füru ve meselelerini kavradı. Mantık ilmini, meselelerini, kaidelerini bütün yönleriyle ele aldı. Bunun akabinde Şafii mezhebi ile ilgili yazılmış fıkıh kitaplarını okumaya, usul ve füruunu, akli ve nakli yönlerini tahsile başladı. Kendi akranı olanları geçip adeta zamanın İmam-ı Şafii´si oldu. Yalnız bir ilmi değil birçok ilmi tahsil etti. Fıkıh, Nahiv, Edep, Tasavvuf, Belagat, Mantık, Ahlâk, Usul ilimleri, Arap ve Fars Edebiyatı v.d. Bu tatlı ilim kaynağından doya doya içtikten sonra, babası Şeyh Ahmed El-Haznevi´nin marifet ve ilim deryasından; sarsılmaz azmi ve üstün zekası, âli himmeti ile cevherler ve eşsiz inciler çıkarınca, icazet almak şöyle dursun icazet vermek hususunda ehil olunca, pederi âlileri mübarek eliyle yazdığı icazeti ona vermiştir. Üstün bir feraseti, kabiliyeti ve çok harika bir zekâsı vardı. Nasıl denizlerin hacmini ihata etmek, sırlarını keşfetmek zor ise, deniz misali olan bazı insanların da Allah´ın onların kalplerine ilka ettiği sırlar öyle çoktur ki onları bilmek ve anlamak çok zordur . İşte Şeyh İzzeddin (k.s.) bu sır dolu zatlardan birisiydi. Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) mezun olduğu medresede ilim okuttu. Şeyh Masum (k.s.) ve Şeyh Alâaddin (k.s.) ile birlikte geceyi gündüze katarak ders okutmaya ve istifade etmek isteyenlere faydalı olmaya çalıştı.İlmi neşretmek, faziletleri yaymak yolunda hiç bir şey esirgemedi. Çok alim yetiştirdi ki, bu alimler ilim dünyasının gökyüzünde parlayan yıldızları ve simaları oldular. Şeyh İzzeddin (k.s.) ilme çok değer veriyordu. İlim öğrenmenin ve öğretmenin gereğini daima vurguluyordu. Dini müesseseleri yapıyor, yaptırıyor ve akla hayala gelmeyen malları bunun için harcıyordu.Bu medreselerin en barizi ve görkemlisi dini ilim merkezi olan Haznevi Medresesidir. Bu muazzam medrese Tel-Maruf köyündedir. Bu medrese adeta İslam´ın bir kalesidir. Bir iman kaynağıdır. Şeyh (k.s) bu medreseyi kendi özel malından yaptırmıştır. Medresede ilim okutacak müderris kadrosunu kendi seçmiş, maaşlarını kendi malından tahsis etmiştir. Bu hizmetin devam etmesi için kendi malından pay ayırmış ve büyük bir meblağ ayarlaması yapmıştır. Bütün bunları yaparken istediği tek şey Allah´ın (c.c.) rızası olmuştur. Medresede okuyan sayıları bin iki yüz (bugün iki bini aştı) olan bu öğrenciler ücretsiz ilim okuyor; medresede barınıyorlar. Yiyecek içecek her şey medreseye aittir. Şeyh (k.s.)´e aittir. Şeyh hazretleri gerek medreseyi yaparken ve gerek medreseye ve medresedekilere harcama yaparken hiçbir kimseden veya hiçbir kurumdan bir kuruş dahi yardım almamıştır. Şeyh Alaaadin Haznevi hazretleri’nin 1969 yılında vefatından sonra yerlerine Şeyh İzzeddin hazretleri geçtiler. Bu Şeyh Ahmet Haznevi hazretleri’nin vasiyetiydi. Şeyh İzzeddin Haznevi hazretleri Yüce Allah’a ; Resulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem 23 yıl insanları irşad ettiler. Ben de onun gibi irşat makamında bu kadar süre kalayım diye sürekli dua ettiler. Gerçekten de vefat ettikleri 1992 yılında 23 yıllık imanla, ihlasla takva ile bütün insanlara fayda ile dolu bir ömrü tamamlamış oluyordu. Şeyh İzzeddin bütün işlerinde ve davranışlarında yüce şeriati kendisine ölçü olarak alırdı. İslam ulemasının, ehli sünnet vel cemaatin görüşlerine ters düşen her şeyi reddederdi. Canı,malı,evladı pahasına dahi olsa dininden zerrece taviz vermezdi. Kızgınlığın da ve sevincinde her zaman kitap ve sünnete bağlı idi. 1950’li yıllarda Yüksek Şer’i Fetva üyeliğine seçilmişlerdir. Görev almak için gitmeden önce orada kalacak bir süre içerisinde yiyeceklerini kendi malllarından ayarlayıp yanlarında götürdüler. Temiz olmayan nasıl yapıldığını bilmediği üzerine bereketin inmediği yiyecekleri asla yemezlerdi. Kendilerine bakanlıkça verilen iaşeyi kabul etmeyip ihtiyaçlarını kendileri karşılayıp ayrılan parayı hazine’ye geri iade etmiştir. Göreve başladıktan sonra çok kısa bir zaman içerisinde bilgisi, zekası ve görüşünün keskinliği ile diğer alimler arasından sıyrılıp fetva heyeti içerisinde ileri bir seviyeye geldiler. Bir gün Diyanet işlerinde kullanılmak üzere alınacak araçlarda ve onların yakıt masraflarının hazineden karşılanması ile ilgili bir karar onaylanmak için fetva makamına gönderilmiştir. Şeyh İzzettin Hazretleri Bu fetvayı imzalamadı ve diğer fetva üyelerinin ne yapacaklarını görmek için bekliyordu herkes imzalamış ve son imza olarak onun imzası kalmıştı. Kendisine geldiklerinde bu fetvayı imzalamadı ve ”Sizler hizmet için alınan bu araçların kendi yakın ve akrabalarızın işlerinde ve kendi özel işlerinizde kullanılmayacağından emin misiniz bunları kendi menfaatiniz için kullanacak ve sonra da yakıt parasını ayrılan ödenekten karşılaşacaksınız ben bu olaya onay veremem” dedi. Heyetin üyelerini vereceklere fetvalar da akla değil nakle, yoruma değil rivayete fikre değil fıkha dayanmaya bunun için de kitap sünnet ve Salih Ulemanın hükümlerine uymaya davet edip görevinden istifa etti. Tel’maruf’a geri döndüklerinde zaman irşat makamında bulunan Şeyh Alaaddin hazretleri onu bunu tavizsiz tavırlarından dolayı takdir eder. 1970’li yıllarda irşat için Kuveyt’e gitmişlerdir. Öğle namazı kılınmış, sohbet yapılacağı cemaate bildirilmesine rağmen ayakkabısını alan camiyi terk ediyordu çünkü daha önce sohbet için kürsüye çıkan herkes cemaatten para istemekten başka bir şey yapmamıştı. Şeyh İzzeddin haretleri mikrofonu eline alıp; siyasetle uğraşmadığını ve verseler dahi kimseden para kabul etmediğini yüksek sesle ilan edince, insanlar onun sohbetini dinlemek için geri geldiler. Şeyh İzzeddin hazretleri şöyle söyler ; ” Mürşidin gözü insanların malında ve onların makamında olursa seviyesi düşer, kıymeti azalır. Maneviyatı zayıflar ve mana aleminden kesildiği için sözünün tesiri de azalır. Mürşid herkesten daha fazla söylediğini uygulamalıdır ki daha olgun, tesirli ve bilgi sahibi olabilsin. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ” Yüce Allah bildiği ile amel edene bilmediğini öğretir.” Ben siyasetle uğraşmıyorum. Zira Yüce Allah’ın dinini tebliğ etmeyi, kulluk vazifesini ifa etmeyi ve Yüce Sadat’ın adablarını yaymayı her şeyden üstün biliyorum …”Mal toplamıyorum. Verseler dahi kabul etmiyorum. Çünkü Yüce Allah beni zengin ve insalardan müstağni kıldı. Her yerde herkese meydan okuyorum. Eğer bana yardımda bulunan varsa ortaya çıksın diyorum. Allah’a bundan dolayı hamdediyorum. Şeyh İzzeddin Haznevi Hazretleri çok zeki, akıllı ve zarif bir zat olaması yanında edeb bakımından da çok üstündü. Kıble cihetine ve Şeyh Ahmed Haznevi hazretlerinin türbesine karşı asla sırtlarını dönüp oturmazlardı. Medine-i Münevvere’de bulundukları zamanlarda kendilerini yok edecek seviyede tevazu gösterirlerdi. Mescid-i Nebevi’de direk arkasına büzülürek ibadet ve münacaatlarını yaparladı. Efendimizin huzurlarında saatlerce murakabe halinde kalırdı. Öyle ağlar, sızlarlardaki ayakta durmaz hale gelirlerdi. Şeyh Hazretlerinin Kur’an-ı Azimüşşana karşı büyük bir muhabbetleri vardı. Bulundukları odada herhangi bir köşede Kur’an-ı kerim’den bir lehva olsa o yöne ayak uzatmaz ve sırtlarını çevirerek oturmazlardı. Şeyh İzzeddin Hazretlerinin Şahsiyeti Ve Bazı Sıfatları Şeyh hazretleri (k.s.) orta boylu idi. Kısadan uzun, uzundan kısa idi. Heybetli, celâletli ve vakarlı idi. Onunla ilk görüşen ondan heybet kapar ve ürkerdi. Bu ise Hz. Peygamber´e (s.a.v.) iktida etmesinden kaynaklanıyordu. Fakat onunla ilk görüşen ve ürperen insan onunla konuştuktan ve ünsiyetten sonra bu hali unutur, korkusu sevgiye dönüşürdü. Onunla ünsiyet ve mücaleseden tatlı sözlerinden çok haz alır rahatlardı. Birisi ona bir soru sorsa sorusunu en güzel şekilde cevaplandırır, cevabın anlaşılmasını kolaylaştıran misaller verirdi. O kişi Şeyh´in (k.s.) meclisinden ayrılırken mutlaka ikna olmuş bir vaziyette ayrılırdı. Ömer´in cesareti, Hatem´in cömertliği, Ahnef´in hilmi ve İyas´ın zekâsı onun için biçilmiş kaftandı. Şeyh İzzeddin (k.s.) sorulan bir soruya Allah´ın kitabından, Hz. Peygamber´in hadislerinden, sahabeden günümüze kadar gelip geçen İslam ümmetinin alim ve salihlerinin üzerinde ittifak ettikleri meselelerden cevap verirdi. Vefatı Şeyh İzzeddin Hazretleri 31 Temmuz 1992 (1 Sefer 1413 Hicri) tarihinde Cuma ikindi namazını kıldıktan sonra en faziletli ve duaların en çok kabul edildiği bir saatte Hakk´ın rahmetine kavuşmuştur.Vefat etmeden önce kendi evinde binlerce insana vaaz-u nasihat ediyordu. Onlara şu hadisi anlatıyordu: Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Size iki vaiz bıraktım. Biri konuşan vaiz diğeri de susan vaiz. Konuşan vaiz Kur´an-ı Kerim, susan vaiz ise ölümdür.” İşte bu mübarek Hadis-i Şerifin ışığı altında konu Feth Bin Seleme´nin Ömer bin Abdülaziz´e nasihati idi.Şeyh Hazretleri konuya devam etti. Ölümden, ölüme hazırlanmaktan, ölümün çok yakın olduğundan, bunun şuurunda olmanın gereğinden bahsediyordu. O dereceye geldi ki, rahatsızlandı ve konuştuğu kelimeleri mübarek ağzından tam telafuz edemiyor, mübarek eliyle mikrofonu tam tutamıyordu. Şeyh´in elinden mikrofonu Şamlı eş Şeyh Arabi Kabbani aldı. Bu zat çocuklarıyla Şeyh´i ziyarete gelmişti ve Şeyh´in yanında oturuyordu. Şeyh İzzeddin Hazretleri (k.s.) misafiri olan Şeyh Arabi Kabbani”ye vaazı tamamla diye emretti. Misafir zat muhabbetten ve sevgiden bahsetti. Şeyh İzzeddin (k.s.) ona teşekkür etti ve dedi ki: “Siz ve çocuklarınız eve buyurun size yemek verelim.” Şeyh hazretleri son dakikalarını yaşadığını anlayınca kendini kıbleye doğru çevirdi. Etrafındakiler Şeyh hazretlerinin kendini kıbleye çevirdiğini görünce ağlamaya başladılar. Şeyh İzzeddin (k.s.) etrafındaki insanların ağlamalarını ve üzüntülerini görünce onlara merhamet etti ve aralarında iken mübarek ruhunu teslim etmemeyi temenni etti. Hemen ilacını kullanmak için su istedi ve “arabayı getirin” dedi.Misafir olan Şeyh Arabi Kabbani”nin arabası yanaştı. Arka koltuğa hizmet ehli olan Hasan efendi oturdu ve Şeyh İzzeddin´i (k.s.) kucağına aldı. Ön tarafa Şeyh Arabi Kabbani ve Şeyh´in torunu Muhammed Faiz bindi. Çok süratli bir şekilde Zebedan´daki evden iğneyi alıp Şam Hastanesine doğru gittiler. 31 Temmuz 1992´de akşam saat 18:00´da mübarek ve tahir ruhunu Allah´a teslim etti. En son sözü: “Lailahe İllallah Muhammedun Resulullah. La havle ve la kuvvete illa billahilaliyyil azim” oldu. Akla hayale gelmeyen kalabalıklar; Şam´dan, Zebedan´dan ve her taraftan geldi ve hastaneyi adeta kuşattılar. O gün dehşetli bir gün idi. Şam Radyo´su vefat haberini duyurdu. Sonra başka radyolar da bu elim haberi verdiler. Gazeteler ve mecmualar bu elim haberi yazdılar. Mübarek cesed yıkandıktan sonra hastaneye yakın Sad bin Muaz hazreterinin (r.a.) adıyla bilinen camiye kaldırıldı. Şam´ın ileri gelen alimleri ve muhteşem bir kalabalık cenaze namazını kıldılar. Şeyh İzzeddin (k.s.) hayatında insanlara vaaz-u nasihat ettiği gibi vefatından sonra da vaaz etmiş oldu. Sonra bu dehşetli kalabalık eşliğinde Mübarek cenaze 1 Ağustos 1992´de Şam havaalanına getirildi. Özel bir uçak ile büyük oğlu Şeyh Muhammed (k.s.) refakatinde Şeyh´in diğer oğulları, kerim ailesi, akrabalar, alimler ile birlikte Kamışlı havaalanına getirildi. Kamışlı havaalını, uçak pistine yakın her yer, yollar, bahçeler yüz binlerce insanla doldu taştı. İnsanlar ağlıyor, gözyaşı döküyorlar, mürşidleri ve mürebbibleri olan Şeyh´den ayrılık onları son derece üzüyordu. Evet yüz binler sanki gözyaşı değil, kan ağlıyorlardı. Şeyh İzzeddin Hazretlerinin (k.s.) cenazesi kilometrelerce uzanan konvoy eşliğinde Telma´ruf?a doğru yola çıktı. Şeyh hazretlerinin (k.s.) mübarek cenazesi Telma´ruf´a vardığı gece defnetmek mümkün olmadı. Çok aşırı bir kalabalık ve insan seli karşısında izdihamdan dolayı mübarek naaşı o gece defnedilemedi. Mübarek cenaze Şeyh hazretlerinin evine götürüldü ve bir müddet çocukları, ehli ve akrabaları arasında kaldı. Bu arada insanlar, cenaze münasebetiyle gelenler hiç bir yere sığmıyorlardı. Ne camide, ne medreselerde ve ne avluda hiçbir yer kalmadı. Telmaruf?” gelenler, Müzdelife´de, meşar´ı haram´da ve çevresinde sabahladıkları gibi buldukları yerlerde sabahladılar. Evet 31 Temmuz günü ve onu takip eden bir kaç gün insanların hiç karşılaşmadığı ve görmediği bir gün idi. İnsanların akılları başlarından gitmiş, gözler soluk vesönük, kalbler heyecanlı ve canlar boğaza gelmişti. Büyük kalabalıklar bir yana, Kamışlı bütünüyle Şeyh´in cenazesini karşılamak için havaalanına gitmişti. Ve aynı kalabalık Şeyh hazretlerinin cenazesini, ikametgâhı olan, dergâhın ve medresenin olduğu Telma´ruf´a getirmiş, beraberinde gelmişlerdi. 2 Ağustos 1992 pazar günü Telmaruf görmediği kalabalıklara sahne oluyordu. Suriye´den, Lübnan´dan, Ürdün´den, Türkiye´den ve daha başka yerlerden binlerce, on binlerce insan. Bu muazzam kalabalık Şeyh Muhammed´in arkasında cenaze namazını kıldıktan sonra; Şeyh´in kerim ailesi, aile efradı, evladı, ev halkı onunla vedalaştılar. Sonra o kalabalık, başları ve elleri üzerinde Şeyh hazretlerini, babası ve iki kardeşinin olduğu Markad-ı Şerif´e doğru taşıyıp götürdüler. Tekbirler, tehliller ve gözyaşları arasında babası ve kardeşlerinin yanına defnedildi. Allah Rahmet eylesin. Geniş rahmetine gark eylesin. İslam ümmeti adına onlara rahmet eylesin ve hayırlar versin. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Alaaddin Haznevi (k.s.)
Suriye – Kamışlı – Telmaruf Köyü (şah-ı hazne köyü)’nde Şeyh Alaaddin (k.s.), Haznevi mürşitlerinin üçüncüsü, ilimde bir derya, yumuşak tabiatlı ve Rasulullah (s.a.v.) aşkı ile yanan, simasının apayrı güzelliği ile Rasul-ü Kibriya´yı hatırlatan, arif-i billah bir mürşidi kamil idi. Efendimize olan aşırı muhabbetleri ayırıcı vasıflarıydı. Onu gören Yüce Rasul-ü Kibriyayı hatırlar, onun sohbetlerinde bulunan Asr-ı Saadetten eşine rastlanmaz esintiler hissederdi. O, zamanında yaşayan tüm meşayih arasından Rasulullah (s.a.v.) sevgisi ile sıyrılmış ve haklı bir şöhrete sahip olmuştu. Dininde tavizsiz, müminlere karşı şefkatli, küfür ehline karşı ise izzetli bir tavır içerisindeydi. 1959 yılında irşad makamına oturdular. Peygamber Efendimizin üzerine yazdıkları kasideleri çok meşhur olup, halen dillerde dolaşmaktadır. Kardeşi Şeyh İzzeddin (k.s.) onunla ilgili olarak şöyle bir olay nakletmişlerdir: ´ Babam Şeyh Ahmed´in (k.s.) yanında oturuyordum. İçeriye ağabeyim Şeyh Alaaddin girdi. Doğruca babamız ve mürşidimiz olan Şeyh Ahmed hazretlerine yönelerek , ondan Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) bütün sünnetlerine harfiyen tabi olabilmek için kendisine dua etmelerini istirham eyledi. Şeyh Hazretleri cevaben; ´Bunu senin baban bile yapmaya güç yetiremezken, sen nasıl yapacaksın. Diyerek cevap verdiler ve sünnetle ilgili dikkat edilmesi gereken konularda öğütlerde bulundular. Bu olay Şeyh Alaaddin´in (k.s.) imanının kemaline ve Rasulullah´ı (s.a.v.) ne kadar çok sevdiğine açık bir delildir. ‘Şeyh Alaeddin hazretleri on yıllık bir irşad hayatı boyunca çok köyler ve beldelere irşad seferlerinde bulunmuştur. Çok kişilere İslam’ın ahlakını esaslarını anlatıp tarikatın adablarını uçsuz bucaksız köylere kadar ulaştırmıştır. Devlet erkânının bile çözemediği birçok husumet ve kan davalarını bile sonlandırmış tarafları barıştırmıştır. Hatta bir seferinde Suriye’den Mardine ve Türkiyenin doğu illerine irşad için geldiği bir aylık gibi kısa bir zamanda altmışın üzerinde sulhta bulunmuştur. Şeyh Alaaddin hazretleri 1960 senesinde çıkmış olduğu irşad seferinde iken bir köy kenarında yüzlerce insanla karşılaştı, bu kişiler en çirkin bir biçimde kadın erkek karışık olarak raks tutup düğün neşesini canlandırmışlardı. Şeyh Alaaddin hazretleri bu nahoş manzarayı görmesi ile rengi bozuldu. Yanındaki hocalar: Kurban, ses çıkarmayasınız. Onlar bizi tanımazlar, onlara sözde tesir etmez, bilakis hareket de yapabilirler. Şeyh hazretleri ise şöyle buyurdu: Resulullah’ın (asv) emrini yerine getiririm. Zayıf imana da razı olmayacağım. Peygamberimiz (asv) bu hususta ’’Biriniz çirkin bilinen bir şeyi görürse eliyle, yapamaz ise dili ile kaldırsın. Onu da yapamaz ise kalbi ile buğz etsin, buda imanın en zayıf derecesidir’’ diye buyurmuştur. (muslim.84) Şeyh Alaaddin (k.s) raksa girenlere doğru haşmet ve heybetiyle yürüyünce kükremiş arslan sürü içine girmiş gibi bir manzara meydana geldi. Hepsi dağıldılar. Hatta evlerine gizlendiler. Şeyh Hazretlerinin yanındaki hocalar dediler ki: Subhanallah, Yüce Allah, dostuna her türlü kolaylığı verir. Her yardımı yapar ve her imkânı sağlar. Yoksa bu insanları, içinde bulunduğu eğlence lezzetinden bu kolaylıkla ayıran güç düşünülemez. Şeyh Alâeddin (k.s) köy ağasının hayli büyük odasında ulema ile birlikte oturdu. Köylü cemaatine, onları zorlarcasına manevi bir güçle hitap etti. Onlara şöyle dedi: ’’Ey Arablar! İslam dini en büyük değerdir. Dünya ve ahiretin huzur ve mutluluğu ona göre yaşamaya bağlıdır. Çünkü o yüce dinde mevcut olan üstün ahlaka göre davranan fert ve toplum şerefin zirvesine çıkmaya hak kazanır. Bu değerin çıkış noktası arabların en şereflisi olan kureyş kabilesidir. Oysa İslam dini size babalarınızın mirasıdır. Sizde gördüğümüz görüntü gösteriyor ki, babanızın mirasına sahip çıkmıyorsunuz. Evladın en kötüsü, babasının mirasını, değer ve şeref noktalarına sahip çıkmayan kişilerdir. Kürtler, Türkler ve Farslar bu değeri sizden alıp yükseldiler, manen ve maddeten güçlendiler. Siz ise bu değerli dine sahip çıkmayıp cehalete mebni gelenek ve göreneklerinize, örf ve âdetlerinize uyduğunuzdan bu süfli hayatta kıvranıp durmaktasınız. Dininize dönün! Değerlerinize sahip çıkın! Daha sonra Şeyh Alâeddin Haznevi hazretleri maharetli bir operatör doktor gibi yara açıp ameliyat ettiği gibi, yarayı dikip şifaya kavuşturmak için gerekli tavsiye ve tedaviye başladı. Kocaman toplum, coşku ile tövbe etti ve tarikata girmekle şereflendi. Bugün o cehalet içinde yaşayan babaların evlatlarından Haznevi ocağından alimler ve salikler çıkıp gerek Suriye gerekse diğer ülkelere giderek insanları irşad etmektedirler ve her gittikleri toplumlarda takdire şayan olmuşlardır. Şeyh Alaaddin (k.s.) bir gün Tel’maruf´taki camide bulunuyorlardı. Bir kişi kendilerine yanaşıp bir soru sormak istediğini söyledi. Sorabileceğine dair olumlu bir yanıt alınca da ´Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s.) mi yoksa Şah-ı Nakşibend (k.s.) mi daha büyüktür?´ diye sorusunu yöneltti. Şeyh Alaaddin Hazretleri (k.s.) hangisinin büyük olduğuna dair bir açıklama yapmayıp, cevaben şöyle buyurdular; ´Her bir evliyanın ayrı bir makamı ve o makamına göre de bir vazifesi vardır. Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s.) kendisinden medet istenildiğinde, ruhaniyetiyle anında orada bulunur. Hakiki bir Nakşibendi mürşidi ise, metal parçalarının içerisine daldırıldığında onları kendisine doğru çeken bir mıknatıs gibidir. İnsanı tuttuğu gibi Allah´a kavuşturur.´ Şeyh Alaaddin (k.s) bu sözü ile hal almış bir zattı, arkasından yetiştirdiği âlimler ve talebeler, tarikattan mezun olmuş halifeler ve muhabbetullah ile kalbi dolu salikler bırakmıştır. Vefatı Şeyh Alaeddin’nin (K.S) ramazan ayına karşı ayrı bir muhabbeti ve aşkı vardı. Mübarek ramazan ayı geldiğinde hep neşelenir ve yüzü ayın on dördü gibi parlardı. Dolayısıyla Allah Teala’ya dua ederken, -“Ya Rabbi! Şayet ömrüm varsa önümüzdeki ramazanı bana görmeyi nasip et, eğer ömrüm o zamana yetmeyecekse bu ramazan içerisinde canımı al” diyerek daima duada bulunurdu. Ciğerlerinden rahatsızlanan Şeyh Alaeddin (K.S) ameliyat için Suriye’nin başkenti Şam’da bir hastanedeydi. Tarih 16 Kasım 1969 Pazar günüydü. Allah Teala, sevdiği kulu olan Şeyh Alaeddin’in (K.S) duasına icabet etmiş ve ramazanın beşinde saat onda gözlerini fani aleme kapatmıştı. Şeyh Alaeddin’in (K.S) mübarek naaşı Telma’rûf a götürülmek için hazırdı. Özel bir uçak hazırlandı ama nedense pilot konusunda bir sorun oluşmuştu. Bu sebeple Şeyh Alaeddin’in (K.S) mübarek naaşı Emevi Cami’ne götürülmüş, Hz. Yahya’nın (A.S) mübarek kabr-i şeriflerinin yanına bırakılmıştı. Bu konuda büyükler Şeyh Alaeddin’in (K.S) bu şekilde dünyadaki son ziyafetinde bulunduğunu söylemektedirler. Pazartesi günü mübarek naaşı Telma’rûf’a nakledilmiş ve babası Şeyh Ahmed Haznevi’nin kabr-i şeriflerinin ayaklarının ucuna defnedilmiştir. Şeyh Alaaddin 1969 yılında vefat ettikten sonra yerlerine Şeyh İzzeddin(k.s.) geçtiler. Bu Şeyh Ahmed (k.s.)’in vasiyeti idi. Şeyh İ zzeddin(k.s.) yüce Allah’a(c.c.); ‘Rasullah Efendimiz(s.a.v.) yirmi üç yı l insanları irşad ettiler. Bende onun gibi irşad makamında bu kadar süre kalayım diye sürekli dua ederlerdi. Gerçekten de vefat ettikleri 1992 yılında yirmi üç yıllık imanla, ihlasla, takvayla ve insanlara faydayla dolu bir ömrü tamamlamış oluyorlardı. HALİFELERİ: Şeyh İzzeddin Haznevi (kardeşi) Molla Halil Palo Serhad-i Molla Abdullan Bin Molla Abdurrahman Molla Abdullah Bizguri-Daif Molla Abdullah Kartmin-i (Müderris) Molla Muhammed Emin Hayderi Telmaruf İmamı Molla Yahya Molla İzzeddin Aksan Urfa (Nibil) Molla Halil, Şeyh Huseyn Kertwini’nin Damadıdır. Telhasen İmamı Es-Seyyid İbrahim Molla Abdullah-i Bingöl Molla Abdurrezzak Reşkot-i (Kaddesellahu Esrarahum) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Masum El Haznevi (k.s.)
Suriye – Kamışlı – Telmaruf Köyü (şah-ı hazne köyü)’nde 1913 yılında Hazne’de doğdu. Devrin büyük alimlerinden babası ve mürşidi olan ’’Şahı Hazne’’ lakabı ile meşhur, büyük mürşid Şeyh Ahmed El-Haznevi (k.s) ve zamanın alimlerinden sarf,nahiv,siyer balağat v.s çeşitli ilimleri tahsil etti ve icazet aldı. Şeyh Masum (k.s) Şeyh Ahmed El-Haznevi hazretlerinin en büyük oğlu idi, medresenin, tekkenin çoğu işleri ve hizmetleri ile o ve diğer iki kardeşi Şeyh Alaaddin (k.s) Şeyh İzzeddin (k.s) ilgileniyordu. Şeyh Masum (k.s) 24 yaşında iken babası ve mürşidi Şeyh Ahmed Haznevi hazretleri tarafından hilafet almıştır. Ve babasının vefatından sonrada mutlak halife olarak irşad vazifesine devam etmiştir. Şeyh Masum (k.s) gayet cesur ve islam için gereken hiçbir hizmetten çekinmezdi. Yaşlı, fakir, dul ve kimsesizlerin sığınağı idi. Hizmet hususuna çok düşkün idi, irşad vazifesi döneminde bile medrese hizmetleri ile bizzat ilgilenirdi. 8 yıllık mürşid olarak devam ettirdiği irşad hayatı boyunca çok alimler, veliler ve salikler yetiştirdi. Yanında çok insan manevi aşklara, makamlara ve cezbeye ulaştılar. Kendisine seyyid es-sufiyyeh Sofilerin seyyidi deniliyordu. Cübbesi açık gezer ve zahiren nisbet dağıttığı havaslar tarafından çok sefer müşahade edilmişti. Şeyh Masum´da babaları gibi ilmi bir olgunluğa sahip, muhabbetullah sahibi bir mürşid-i kamil idiler.Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi hizmete çok düşkün olmalarıydı.Şeyh Masum(k.s.) kimseden korkmaz ve çalışıp hizmet etmekten asla usanmaz bir zattı. Öyle olurdu ki bazen onu tarlada çalışırken,bazen koyunları güderken, bazen medresede talebe okuturken, bazen de insanları irşad ederken görebilirdiniz . O yörede bulunan aşiret ağalarını toplar ve köylülere zulüm etmemeleri,adaletli ve merhametli olmaları konusunda sert bir dille uyarırlardı. Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker konusunda çok titizdiler. Tabiatları Hz Ömer(r.a.)´i andırıyordu. Şeyh Masum(k.s.) aşiretler arasındaki kan davalarını hallediyor, dargın insanları barıştırıyor, yüce ahlaki değerleri yerleştirmeye çalışıyordu. Değişik yerlere gönderdikleri alimlerle o yörelerin halkını ıslah ediyorlardı. Öyle yerler vardı ki Şeyh Masum (k.s) oraları irşad etmeden önce o bölge halkı namaz,abdest,helal,haram nedir bilmez bir haldeydiler. Birbirleriyle düşman bir şekilde yaşıyorlardı. Hele Mardin yöresinde bir köy vardı ki ahalisi cehaletlerinden dolayı hem namazdan niyazdan uzaklaşmış ve hem de öyle bir gaflete düşmüşlerdi ki camiyi ahır yapmış, içinde et pişirip,yiyorlardı. Cami pislikten içine girilmez olmuş, cam ve duvarları içinde yakılan ateşin isinden dolayı kapkara kesilmişti. Yerler hayvan pislikleri ve kemik artıklarından dolayı berbat bir haldeydi.Bu himmeti yüce şahsın bereketi ile onlar tevbe ettiler. Hane hane bu yüce tarikata girdiler. Şeyh Masum (k.s) Hazretlerinin teveccühüne mazhar oldular, bu tevvühün bereketi ve Onun edepleri ile İslam´ı en güzel bir şekilde yaşamaya başladılar. Cami yeniden düzenlendi ve eskisinden daha güzel bir şekilde restore edildi. Kalplerdeki korkunç perdeler kalkmıştı.Bu onlar için yeni bir doğuş idi.Sanki üzerlerine atılan ölü toprağından silkinerek kurtulmuş ve yıllar süren derin bir uykudan uyanmışlardı. Şeyh Masum(k.s.) zamanında bu tarikat biraz daha büyüdü ve insanlar arasında daha fazla tanınmaya başladı. İnsanlar tıpkı babasındaki gibi, kendilerinede kalabalıklar halinde oluk oluk gelip günahlarından tevbe edip, tek tek onun önünde tarikata bey’at ederlerdi. Şeyh Masum (k.s) esmer olup nurani bir simaya ve heybetli bir duruşa sahipti. 1958 senesinde 11 Ocak gününde, 45 yaş gibi genç bir dönemde Telmaruf’ta vefat etti. Babası ve Mürşidi Şahı Hazne (k.s) yanına Merkad-i Şerife defin edildi. Vefatından sonra bu değerli ve muhim vazifeyi, muhterem kardeşleri ve Halifesi Şeyh Alaaddin El-Haznevi (k.s) devam ettirdi. Şeyh Masum (k.s) vefatından sonra, altı halife, alimler, hak yolunun talipleri olan salikler, vefa ve aşk ehli müridler bıraktı. Halifeleri; Şeyh Alaaddin El-Haznevi (k.s) molla Ahmed Molla Ramazan El-Urfi Seyyid Abdulcelil b. Molla Abdulmecid Seyyid Muhammed Arapkendi Molla Muhammed Hasan En-Nakşebendi Molla Yusuf-i Seyti Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Abdulhakim Bilvanisi (k.s.)
Adıyaman – Menzil Köyü Abdulhakim Bilvanisi hazretleri , 1902 yılında, Bitlis’e bağlı (bugün Siirt’e bağlı) Baykan ilçesinin Kermete köyünde dünyaya geldi. Hazret-i Hüseyin’in soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle bilinir. Dedeleri Bilvanis’li olduğu için de Gavs-ı Bilvanisi diye anılır. Babası Seyit Muhammed, imamdır. Onun, halifeliği açıkça ilan edilmemiş bir Nakşibendî şeyhi olduğu söylenir. Abdülhakim’in doğumundan kısa bir müddet sonra, babasının imâmlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Siyanis köyüne taşınırlar. Babası vazîfesinin altıncı ayında vefat edince, Abdülhakim’i dedesi Seyit Maruf yanına alır. Dedesinin, onu daha küçük yaşlarda iken, yörenin ünlü şeyhi Abdulkahhar’ın yanına vermiş olduğu söylenir. Dedesi onu okutmak için âlim ve tasavvuf ehli Muhammed Ziyaüddîn Nurşînî hazretlerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderir. Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdülhakîm Hüseynî 14 yaşına kadar bu zâttan ilim öğrenir ve feyz alır. Hocası Nurşîn’e taşınınca tahsiline başka medreselerde devam eder. Bu arada hocası ile manevî bağını devâm ettirir. Bugün Baykan’ın Gümüşkaş ismiyle bilinen ve Ermenice bir ad olan Siyanü(i)s köyündeki medresede üç yıl, sonra şeyhi ile birlikte gittiği Nurşin köyünde (Bitlis’in Güroymak ilçesinin Çukur bucağı. Ermenice olan Norşin’in kelime anlamı yeniköy) yedi yıl, Verkanis köyünde iki yıl, Arba (Yarımca-Erbo) köyünde üç yıl okur. Siyanis’e döner. Komşu Tarunî köyüne imâmlık yapıp, talebe okutmak üzere dâvet edilir. Taruni (Kürtçe bir kelime olup bugün Demirışık köyüdür) köyünde imamlık yapmaya başlar. Burada pek çok talebe yetiştirir. Bu sırada (1923) hocası Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî vefât eder. Abdülhakîm Efendi hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek için Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî ‘nin talebelerinden Şeyh Selim’e talebe olmak ister. Ancak rüyasında hocası ona çok sevdiği halîfesi Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye bağlanmasını bildirir. Rüyasında Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî , Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye hitâben, “Şeyh Ahmed! Bu Seyyid Abdülhakîm’in babasının bizde emeği çoktur. Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!” diye emânet eder. Bu işâret üzerine Abdülhakîm Hüseynî, Muhammed Ziyaüddîn Nurşînî’nin talebelerinden Suriye’nin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye giderek talebe olur. Hazne’ye Ahmed Haznevî’nin talebelerinden Seyyid Ahmed’le birlikte gider. Şeyh Ahmed Haznevî misâfirlere iltifatta bulunup talebeliğine ve sohbetine kabûl eder. Şeyh Ahmed Haznevî daha ilk günden îtibaren “Molla Abdülhakîm” diye hitâb ederek, onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterir. Abdülhakîm Hüseynî, Ahmed Haznevî ‘nin sohbetlerinde bulunur. Daha sonra memleketine döner. Bundan sonra 14 sene müddetle gidip gelerek ilmini ve tasavvuftaki derecesini artırır. Sakin kişilikli olan Gavs’ın hayatında parasız, yürüyerek, mayın ve askerle dolu olan sınırı geçerek, hatta bazen kaçakçılarla beraber geceleyerek yapılan Hazne yolculuklarının çok önemli bir yeri vardır. Hocasından 34 yaşındayken medresede talebelere ilim öğretmek üzere icazet, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesîle olmak için hilafet alır. Ramazan ayında kendisinden istenilen istiharede görmüş olduğu rüyayı şeyhine anlatır. Merhum şeyhleri Muhammed Diyaüddin ’in kendisine şöyle dediğini söyler. “Abdülhakim, Şeyh Ahmed el-Haznevi ’ye söyle, seni artık fazla yormasın. Sen halifeliği hakkı ile kazandın. Artık hakkını versin, yeter.” Vefatı On dört yıl süren bu yolculukların sonunda “irşad müsaadesini” alan Abdulhakim Hüseyni, tarikat faaliyetlerini önce Taruni ve (Ermenice bir kelime olan ve bugün Ormanpınarı diye bilinen) Bilvanis köylerinde, sonra Bitlis’in Narlıdere nahiyesinde, daha sonra da Siirt’in (1990’da Batman’a bağlandı) Kozluk ilçesine bağlı ve bugünkü ismi Karaoğlak olan Gadiri köyünde sürdürür. Son olarak Durak köyüne gelir. Gelir gelmez geniş topraklar satın aldığı köyde bir yıla yakın kalabilmiş, hastalanınca Ankara’ya götürülmüş, 25 Mayıs 1972’de vefat etmiştir. Abdülhakim Hüseyni’nin bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve müslümanların Allahü tealanın rızasını kazanmalarına vesîle olmaya hasretmiş olduğu görülür. İlk üç senede fazla netîce alamaz. Şeyhi Şah–ı Hazne’nin kendisine yazmış olduğu bir mektupta bu durumun izleri görülür. “..Sizinle Taruni köyü ahalisi arasında cereyan eden hadiseye gelince…Bilhassa, Bilvanis köyü ahalisine selam edip onlardan ricamız, Taruni köyü halkıyla aralarında fitne çıkarmamalarıdır. ..Şayet başka bir köye naklin, tarikat nisbeti ile geçiminiz için daha yararlı ise, bir mahzuruyoktur…” Ancak hocası Ahmed Haznevî’nin vefâtından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet olur. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifâde etmeye çalışırlar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıpta etmesine, bazılarının da kıskanmalarına sebep olur. Çünkü onlara bağlı olan bazı kimseler de gelip Abdülhakîm Efendi’nin sohbetine katılmaktadır. Bu şeyhlerden biri ona gönderdiği mektupta, “İnsan düşünür ve kabûl eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin birkaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iâde etmek lâzımdır. O hâlde sen de bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin.”, diye yazar. Bu mektubu okuyan Abdülhakîm Hüseynî tebessüm ederek, “Biz cedd-i pakimizin (Peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim mîras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşaallah mîras gerçek vârislerinin eline geçer diye dua ediyoruz.”, diye buyurur. Ailesi ve Çocukları İlk evliliğini Fatma hanımla yapan Abdulhakim Hüseyni’nin bu evlilikten Muhammed, Muhammed Raşit, Zeynel Abidin adında üç oğlu ve Halime ile Hatice isminde iki kızı olur. “İlk karısının teşvikiyle” Sıddıka hanım ile ikinci evliliğini yapar. Bu evlilikten de Abdulbaki, Ahmed, Abdulhalim, Muhyiddin, Enver adlı beş oğlu ve Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye isimlerinde dört kızı dünyaya gelir. Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. Abdülhakîm Hüseynî Menzil’de bulunduğu sırada hastalanmadan önce bugünkü türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretler ve vefat ettiği zaman buraya defn edilmesini vasiyet eder. Bir sohbetinde, “Evliyâ yetiştirme mektepleri olan tarîkatler, artık îman kurtarma mektepleri haline geldi. Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp müslümanları îmanlarının kurtulması için çağırıyor ve topluyorlar. Şâh-ı Hazne (Ahmed Haznevî) Ümmet-i Muhammed’in îmanını kurtarmaya çalıştı. Yoksa bu zamanda tarîkat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksad îmân kurtarmaktır. Tam hidâyet Mehdî aleyhirrahme zamanında olacaktır.”, diye buyurmaktadır. Kaynaklar ; Adıyaman Evliyaları , Abdulhalim durma Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s.)
Bitlis – Merkez’de Taş mahallesi 907 sokak no:45’teki Türbesinde İsmi Fethullah olmasına rağmen Verkanisi (v. 1899) diye meşhur olmuştur. Babası Şeyh Musa el- Mardini’dir. Siirt’in Minar (Dilektepe) Nahiyesi’ne bağlı Verkanis köyünde dünyaya gelir. Nesebi Hz. Ömer’e kadar dayanır. Onun için aşiretlerine “Ömeri” denir. İki defa evlenmiştir. Sekiz evladı vardır. Bunların beşi erkek üçü kızdır. Oğulları Şeyh Alauddin, Şeyh Cüneyt, Şeyh Ma’ruf, Şeyh Kutbeddin, Şeyh Bahauddin’dir. Fethullah-ı Verkanisi, medreseye giderek zamanın usulüne göre ilim tahsil eder. Önceleri Şeyh Muhammed Fersafi’nin yanında bulunur, daha sonra Seyda’nın yanına gitmek istediğini mürşidlerine danışır. Onlar da buna sıcak bakarlar ve Seyda’ya gönderirler. Fethullah Verkanisi ilim tahsiline erken yaşlarda başlamıştır . Varlıklı bir aileye mensup olmasına rağmen ticarete değil, ilme meyleder. Son derece zeki ve azimli bir talebedir. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra aldığı icazetle genç bir müderris olarak Muş’un Bulanık ilçesine bağlı, şimdiki adı Esenlik olan Abri köyünün medresesine tayin edilir. Bir süre Abiri köyünde bulunan büyük medresenin müderrisi olarak vazife yapar. Bir mürşid-i kamile bağlanma arzusuyla arayış içine girer. Beklediği işaret, Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerini ziyarette, onun bir sohbeti esnasında gelir. Şeyhi dinlerken birden bir istiğrak hali ile gözleri kapanmış, kendinden geçmiştir. Uykuyla uyanıklık arasında kıyametin koptuğunu, insanların dehşet içinde oradan oraya koşuştuklarını görür. Şeyh Küfrevî o kargaşa içinde elinden tutmuş, kendisine cennete giden yolu tarif etmektedir. Gözlerini açınca bunun manevi bir hal yahut rüya olduğunu anlar. Bu sırada Küfrevî hazretleri ona döner, hiçbir şey sormadan, “Abdurrahman Tagi’ye git!”, diye buyurur. “Abdurrahman Tagi’ye git ve gördüklerini ona anlat!” Fethullah Verkanisi Abdurrahman Tagi hazretlerinin huzuruna gelerek ona tabi olur. İlmini Seyda’nın yanında tamamlar. İlimde ve tasavvufta yüksek derecelere ulaşması sebebiyle hocası Abdurrahman Tagi Hazretleri ona talebe yetiştirmek ve insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmak hususunda icazet verir. Abdurrahman Tagi, oğlu Ziyauddin Nurşini’yi yetiştirmek üzere ona teslim ettiği gibi ayrıca, kızı Tayyibe Hatun’la da evlendirir. Fethullah Verkanisi hocasının izniyle insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmaya başlar. Bir taraftan da talebe yetiştirir. Fethullah Verkanisi hocasının oğlundan başka pek çok talebe yetiştirmiştir. Kabri Ohin (Yukarıkoyunlu) köyünde bulunan oğlu Alauddin-i Ohini de önde gelen talebelerinden ve halifelerindendir. Vefatı Hocası Abdurrahman Tagi vefat ederken (v.1886) Fethullah Verkanisi’yi yerine halife tayin eder. Bir müddet Nurşin dergahında kalır. Muhammed Ziyaüddin’i yetiştirip ona, “Sana verebileceğim her şeyi verdim. Artık babanın makamına geç ve irşada başla.”, diyerek Nurşin’den ayrılır. Önce dergahını Pirnasin köyüne taşır, ömrünün sonlarına doğru da Bitlis’e yerleşir. Vefat etmeden önce bile Peygamber Efendimizin hayatını ve güzel ahlakını anlatan “Mevahib-i Ledünniyye” isimli kitabı elinden düşürmemiştir. Kabri Bitlis il merkezinde evinin bahçesindedir. Son zamanlarında vasiyet için oğullarını yanına çağırır. Onların ağlayıp üzüldüğünü görünce, –Ağlamayınız! Allah Teala hastalığıma şifa verirse babanız benim. Eğer şifa bulamazsam, babanız Muhammed Ziyaüddin’dir, diye buyurur.Ona göre Nakşibendî tarikatı Sünnet’e ittiba ile gafletten kaçınmaktan ibarettir. Gittiği her yerde edep üzerinde durur, adaba riayet etmeden yol alınamayacağını hatırlatır. İstikametin önemine dikkat çekerek insanları keşif ve keramet arayışından uzak tutmaya çalışır. Nakledilir ki, İbni Hacer’in Tuhfetul-Muhtac ve Remeli’nin Nihayetul-Muhtac gibi büyük kitapları ezbere bilmektedir. Fethullah Verkanisi Hazretleri rabıtaya çok önem vermiştir. Halifeleri Şeyh Fethullah Verkanisi vefat ettikten sonra yerine beş halife bırakır. Bunlar, 1- Muhammed Ziyauddin (Seydayı Tagi’nin oğlu), 2- Şeyh Ahmet (Şeyh Mahmudi Karaköylü’nün babası), 3- Şeyh Abdulgaffari Küçük (Gavsi Hizani’nin kardeşinin oğlu Şeyh Muhammed, Hafid-i Arvasi’nin babası), 4- Hacı Mele Ömer-i Horos, 5- Seyit Hasan (Gavsi Hizani’nin oğlu). Eserleri Şeyh Fethullah el-Verkanisî’nin eserleri şunlardır. 1- Risaletü’l-Kufr ve’l-Kebair, 2- ed-Dürerü’l- Behiyye fi’l-Avamil’en-Nahviyye, 3- Menasiku’l-Hacc ve’l- Umre, 4- Bazı tasavvufi ve fıkhi meselelere dair Mektubat ve çocuklar için kaleme aldığı Akida İmané adlı risalesidir. Adap’ta Nakşibendi Tarikatı’yla alakalı edep konusu anlatılmaktadır. Rabıta gibi, zikir gibi yolun amelleriyle ilgili bahisler hariç, kitabın ağırlığını teşkil eden kısmını Seyda-i Tagi hazretleri “El-Hadikatü’n- Nediyye ve’l-Behçetü’l-Halidiyye” adlı bir eserden daha önce kendisine okutmuştur. Şeyh Muhammed b. Süleyman el-Bağdadî’nin yazdığı ve Halidîliğin temel kaynaklarından sayılan bu eserde anlatılan edepler, “Adab-ı Fethullah”ta daha anlaşılır hale getirilmiş, müridin mürşidi karşısında, diğer müritlerin yanında ve toplum içinde nasıl davranması gerektiği maddeler halinde sıralanmıştır. 1979 yılında Ahmet Şahin tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiş olup, ‘tasavvuf, edep ve ahlak rehberi’ adıyla yayınlanmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muhammed Ziyaeddin Nurşini (k.s.)
Bitlis – Güroymak – Norşin ‘de Babası Abdurrahman Tagi hazretlerinin yanında Muhammed Ziyaeddin hazretleri (1855-1923) Nurşini nisbesiyle meşhurdur. Babası Abdurrahman Tagi (Tahi) hazretleridir. Hizan ilçesine bağlı Usba köyünde doğdu.Nurşin köyünde vefat etti. Kabri Nurşin’de babasının türbesinin yanındadır. Ziyaeddin Nurşini’nin aile çevresi ilim ve fazilet sahibi dindar insanlardan meydana geliyordu. Muhammed Ziyaeddin Efendi ilk tahsilini babası Abdurrahman Tagi’den alır. Zamanında medreselerde okutulan dersleri tamamlayarak ilimde yükselir ve mollalık payesine ulaşır. Babasının ilim meclislerine ve tasavvufi sohbetlerine devam ederek zahiri ilimlerde alim, tasavvuf yolunda yüksek derece sahibi olur. Babası Abdurrahman Tagi Hazretleri vefatına yakın onu halifesi Fethullah-ı Verkanisi’ye emanet eder. Böylece zahiri ilimlerde yüksekliğinin yanında manevi derecelerde ve tasavvuf yolunda da ilerler. Fethullah Verkanisi Hazretlerine intisabı ve talebeliği Fethullah-ı Verkanisi Hazretleri, hocasının oğlu Muhammed Ziyaeddin Nurşini’nin yetişmesi ve olgunlaşması için özel itina gösterir. Hatta onu en ağır hizmetlerde kullanarak kınayanların kınamasına aldırmadan onu kamil ve mükemmil (yetiştirebilen) bir zat olarak yetiştirir. Nakledilir ki, Fethullah-ı Verkanisi kışın karda kızağına biner köylere irşada giderken, Ziyaeddin Nurşini’yi çağırarak kendisini çekmesini isterdi. Bu duruma Abdurrahman Tagi Hazretlerinin bazı halifeleri itiraz ederler. “Hocasının oğluna saygı göstermesi gerekirken, kızağa binip keyf sürüyor, hocasının oğlu ise, zahmet ve meşakkatle kızağını çekiyor.”, derler. Bu durumu duyan Fethullah-ı Verkanisi, “Üstadım oğlunu bana teslim etti. Ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse bildiğiniz gibi yapmakta serbestsiniz.”, der. 1889 yılında icazet, diploma ve hilafetle, İslamiyeti anlatma vazifesi vererek insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirir. Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, hocası Fethullah-ı Verkanisi’nin sağlığında on sene, onun vefatından sonra da 24 sene olmak üzere tam 34 yıl talebe yetiştirir. I. Dünya savaşındaki mücadelesi Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, aynı zamanda dini, vatanı ve milleti için savaşarak büyük kahramanlıklar gösterir. Birinci Dünya Savaşında talebeleriyle birlikte Ruslara ve Ermenilere karşı kahramanca savaşır. Derik köyünde emrindeki milislerle beraber Ermeni ve Ruslara karşı, bulundukları bölgeyi savunmakla vazifeliydiler. Kardeşleri Muhammed Said ve Muhammed Eşref ile birçok talebesi şehid olurlar. Birinci Dünya Harbine katılarak büyük kahramanlıklar gösteren Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri, koluna isabet eden bir mermi sebebiyle felç olur. Felcin bütün vücuda yayılmaması için Bitlis Askeri Hastanesinde sağ kolu kesilir. Bunun üzerine V. Mehmet Reşat kendisine protez bir kol ve Mecidiye Madalyası gönderir. Fakat Ziyaeddin Nurşini hazretleri bu ameliyatın arkasından ağır bir hastalığa tutulur. Talebeleri ve sevenleri o vefat edecek diye üzülürler. Bazan kendinden geçmekte, bazan ayılmaktadır. Anlatılır ki, bu hal üzereyken bir gün şöyle buyurur. “Rüyamda yanıma kalabalık bir veli grubunun geldiğini gördüm. Gavsü’l-a’zam Arvasi, Abdurrahman Tagi ve Şeyh Fethullah Verkanisi de aralarındaydı. Dünyada mı kalacağım yoksa ahirete mi intikal edeceğim hususunda aralarında uzun müzakereler yaptılar. Şeyh Fethullah Verkanisi dünyada kalmamın daha hayırlı ve insanların hidayete kavuşmalarına vesile olacağımı belirterek sekiz yıl daha yaşamamı teklif etti. Hazır bulunan büyüklerimiz de bu teklifi uygun görerek dağıldılar. Nitekim Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri bu rüyanın dokuzuncu yılı başlarında vefat eder. Halifeleri Halifeleri, Molla Muhammed Emin El-Kursincî (Mela-yi mazin, v.1936), Hacı Abdulkerim (Hizanlı), Şeyh Ahmedi El-Haznevi (Suriye), Şeyh Mahmud Karaköy (Varto-Karaköy), Şeyh Muhammed Selim (Diyarbekir-Hezanlı, v. 1919), Şeyh Mahmud Zokaydi (Şeyh Abdülkahhar’ın oğlu), Şeyh Alauddin Verkanisî- Ohinî (Şeyh Fethullah’ın oğludur), Şeyh Şihabuddin Tihî (Muş’un nahiyesi), (Şeyh Şihabuddinin oğlu) Molla Ubeydullah, Molla Halil El-Koğaki (Muş-Bulanık’ın Koğak Köyü), Molla Yusuf-i Hort, Şeyh Abdurrahman-i Çokreşi (Erzurum-Karayazı), Şeyh İbrahim El-Abrî (Muş-Bulanık’ın Köyü), Molla Abbas (Bulanıklı), Molla Halid-i Poğaşi (Reşadiye Köyü)’dir. Ömrünün son zamanlarında Azizan’dan Nurşin’e taşınmayı ısrarla ister. Ailesinden bazıları da Azizan’da kalmak istemektedir. Azizanlılar da Şeyh Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin köyde kalması için yalvarıp dil dökerler. Şeyh hazretleri bütün bu ısrarlara rağmen babası Abdurrahman Tagi hazretlerinden “uzak kalmaktan ve onun beldesinden uzakta vefat etmekten korkuyorum”, demektedir. Vefatından bir yıl önce kesin bir kararlılıkla Azizan’dan Nurşin’e taşınır. Ömrünün son senesini Nurşin ve civarında geçirir. Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin tek oğlu olan Fethullah Efendi, kendisinden sekiz gün önce vefat eder. Onun vefatı üzerine, “Senden önce vefat edeceğimi ve senin geride kalacağını sanıyordum. Fakat Allahü teala böyle diledi. Böyle oluşunun hikmetini o bilir?”, buyurur. Oğlu defnedildikten sonra hastalanır. Hastalığının ilk günlerinde, “Molla Fethullah gitti. Görünen o ki, onun arkasından ben de kalıcı değilim, böylece dünya yıkılıyor.”, der. Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretleri vefatından önce yerine geçecek kimseyi belirler ve bütün bağlıları ile talebeleri teslim edeceği bir vekil tayin eder. Vefat zamanı yaklaşmasına ve hastalığı iyice ağırlaşmasına rağmen sünnetlere eksiksiz uymaya gayret eder. Vefatı Anlatılır ki, son nefesini vereceği anda yüzünde ve alnında ayna gibi bir parıltı belirir. Bu parıltıyı orada bulunan herkes görmüştür. O günün sabahı yattığı odadan dünya kokularına benzemeyen hoş bir koku yayılmaya başlamıştır. Yanına giren herkes bu kokuyu hisseder. Bu koku gittikçe kuvvetlenir ve vefatı sırasında odanın her yanını sarar ve hatta dışarıdan bile hissedilmektedir. Son nefesini verdiği anda ve cenazesi yıkandığı zaman, vücuduna değen her elbise veya bez parçasından aynı hoşkoku dağılır ve üstelik bu koku sindiği yerden birkaç kere yıkansa bile çıkmamaktadır. Ailesi ve Çocukları Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin tek oğlu olan Molla Fethullah’ın büyük oğlu Cemaleddin de kendisinden on üç gün sonra vefat eder. Geriye Aişe adında bir kızı ile Takıyyüddin ve Nasırüddin adında iki torunu kalır. Nasırüddin daha sonra Şeyh Abdülhakim Hüseyni’den hilafet alır. Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin her iki torunundan devam eden evlatları günümüzde hizmete devam etmektedirler. Eseleri Muhammed Ziyaeddin Nurşini Hazretlerinin sevdiklerine ve talebelerine yazdığı mektublarını, on üç halifesinden Muhammed Alaüddin-i Ohini toplamıştır. Mektubat adı verilen bu eserinde yüz on dört mektup vardır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]Bitlis Evliyaları, Abdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)
Kırgızistan’ın Oş şehrinin Şark mahallesinde yüksek bir tepe üzerinde bulunan Sermezar kabristanlığında aile kabristanındadır. Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.) Hazretleri, Kırgızistan’ın Oş şehrindendir. Şiirde kullandıkları “Sakıb” mahlası dolayısıyla Salahuddin Sakıb diye de bilinirler. Babaları Mevlana (Mevlevi) Siracüddin (vefatı: 1296/1879), onun babası Hal Muhammed-i Oşi (vefatı: 1271 /1854-55), onun babası meşhur mutasavvıf-şair Hoca Nazar Hüveyda-yı Çimyani (vefatı: 1195/1781), onun babası Gaib Nazar, onun babası Er Nazar, onun babası Tülek Muhammed-i Sufî, onun babası da ”Şeyh-i il” denilen Kul Süleyman’dır. Salahuddin Hazretleri, 1838 yılında Oş’ta dünyaya geldiler. Eserlerinde Oşlu olduklarını bilhassa ifade buyurmaktadırlar. İntisabı ve İrşad Faaliyeti Babaları Mevlana Siracüddîn (k.s.), Hokand medreselerinde tahsil görmüş devrinin önde gelen müderrislerinden ve Nakşibendî şeyhlerindendi. İslamî ilimleri son derece mükemmel bir şekilde tahsîl ettikleri gibi ilk zamanlarında babalarına intisap ederek tasavvuf yolunda ilerlediler. Salahuddîn Hazretlerinin yetiştiği devir, Türkistan’ın büyük karışıklıklarla çalkalandığı, bölgedeki Türk hanlıklarının birbirleriyle giriştikleri mücadeleler neticesinde zayıflayarak Rus işgaline açık hale geldikleri bir zamana tesadüf etmişti. Bugünkü Türkistan coğrafyasında o zamanlar üç hanlık hüküm sürmekteydi ki bunlar Buhara, Hive ve Hokand hanlıklan idi. Oş ve civarının sınırları içinde bulunduğu Hokand Hanlığı, 1864-1865 yıllarında kanlı çarpışmalardan sonra Ruslar tarafından işgal edilmişti. Ruslar Hokand Hanlığı’nı işgal ettikten sonra ülkede büyük zulümler yapmış, çeşitli katliam ve tecavüzlere girişmişlerdi. Bu buhranlı devirde Mevlana Siracüddîn Hazretleri, oğlu Salahuddîn’i Doğu Türkistan’a, Yarkend ve Hoten taraflarına gönderdiler. Salahuddîn Sakıb (k.s.), bir müddet Hoten’de, sekiz yıl kadar da Yarkend’de, vatanı Oş’tan uzakta hayli meşakkatli yıllar geçirdikten sonra. 1295/1878 yılında hacca gitmek niyetiyle Yarkend’den ayrıldılar. 1296/1879 yılı Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracüddîn (k.s.)’in hayatında bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Bu sene ilk haclarını yapmışlar ve hac sırasında Medine-i Münevvere’de Muhammed Mazhar Hazretleriyle (vefatı: 1301/1883) görüşüp hizmetinde bulunarak kendisinden icazet almışlardır. Aynı yıl babaları Mevlana Siracüddin’in (k.s.) ebedî aleme göçmesi üzerine irşad makamına geçtikleri gibi babasının bütün müridleri, takriben 1000 kişi, kendisine mürid olmuşlardır. 1306/1889 yılında ikinci haclarını yaptılar. 1908 yılında, o sırada bir medrese talebesi olan Süleyman Hilmi Efendi (Tunahan) ile buluşmak üzere İstanbul’a geldiler. İstanbul’da zamanın padişahı Sultan ikinci Abdülhamid Han’la bizzat görüştükleri gibi Süleyman Hilmi Efendi’nin (k.s.) yetişmesine himmet gösterdiler. Müteakiben son haclarını ifa etmek üzere Hicaz’a hareket ettiler. Burada Şerif Hüseyin’in türlü eza ve cefalarına maruz kalmalarma rağmen Allah’ın izniyle Hicaz’dan sağ salim ayrılarak memleketlerine döndüler. Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleriyle Buluşması Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin İstanbul’a gelişleri 1907 yılındadır. Silistre’de bulunan Satırlı Medresesi’nde bir mikdar ulum-ı Arabiyye tahsil ettikten sonra İstanbul’a gelerek Fatih dersiamlarmdan Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına dahil olmuşlardır. Salahuddin Hazretleri 1908 yılında İstanbul’a geldiklerinde, Süleyman Hilmi Efendi bir medrese talebesidir. Salahuddin Hazretleriyle Süleyman Efendi Hazretlerinin buluşması, 1908 yılının bir Ramazan gününde (Hicrî 1326 Ramazan/Ekim 1908) İstanbul imaretlerinden birinin verdiği, ikisinin de iştirak ettikleri bir iftar yemeğinde olmuştur. Yemekler yenilip bittikten sonra Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddîn Hazretleri, genç bir talebe olan Süleyman Efendi’ye hitaben: “Evladım Süleyman! Sen bir dua oku buyururlar. Süleyman Efendi, hiç tanımadığı bu muhterem zatın emrini derhal yerine getirerek yemek duasını yaparlar. Yemekten sonra Salahuddin Hazretlerinin ellerini yıkaması için Süleyman Efendi bizzat ibrikle su dökerler. Sonra Salahuddîn Hazretleri, Süleyman Efendi’nin (k.s.) vaktiyle görmüş olduğu rüyayı hatırlatarak, “Biz senin seyr ü sülükunu tamamlatmak için geldik.” buyururlar. Süleyman Efendi derhal ayaklarına kapanırlar. Böylece Salahuddîn Hazretlerinin müridi olurlar. Sonra Salahuddîn Hazretleri ile Süleyman Efendi Hazretleri birlikte Bursa’ya giderler. Bir rivayete göre Emir Sultan Camii’nde, bir rivayete göre de Uludağ’da erbain çıkarırlar. Süleyman Efendi Hazretleri, üstazını büyük himmet ve teveccühlerine mazhar olurlar. İstanbul’a döndükten sonra Salahuddîn Hazretleri, Sultan İkinci Abdülhamid Han ile birkaç defa daha görüşmüşlerdir. 31 Mart İsyanı, padişahın hal edilmesi gibi hadiseler sırasında Salahuddîn Hazretleri îstanbul’da bulunuyorlardı. Sultan Abdülhamid’in 31 Mart İsyanını bastırmaması, Salahuddîn Hazretlerinin ikazı neticesinde olmuştur. Zira kendisine çok kan döküleceğini ve artık burcun dönmüş olduğunu ifade buyurmuşlardı. Boşuna Zahmet Çekmeyiniz! Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddîn (k.s.) hazretlerinin kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Kendileri devamlı istiğrak halinde zamanın kutbu ve tayy-i mekan sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu suretle yani tayy-i mekan ile Kabe-i Muazzama’da kılarlardı. Salahuddîn Hazretleri, Istanbul’dan ayrılarak son haclarını ifa etmek üzere Mekke-i Mükerreme’ye gelmiş bulunuyorlardı. Mekke Şerifliğinde, Birinci Dünya Harbi yıllarında Osmanlı Devleti’ne isyan edecek olan Şerif Hüseyin bulunuyordu. Şerif Hüseyin, Salahuddîn Hazretlerinin pek çok kerametlerini duymuş ve itibar edilir bir zat olarak tanımıştı. Bu münasebetle kendisinden korkarak hapsettirdi, kapılara kaim zincirler vurdurdu. Salahuddîn Hazretleri kalın zincirleri kırmak suretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerametini gösterdiler. Şerif Hüseyin, tekrar yakalatıp bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırarak hapsettirdi. İbn-i Mevlana Siracüddîn Hazretleri zincirleri tekrar kırarak hapishaneden çıktı. Memleketine kaçmaması için her tarafta sıkı tedbirler alınmasına, bütün yollar tutulmuş olmasına rağmen, Cidde’den hareket eden bir gemiye binerek memleketine dönmek üzere yola çıkh. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa aranmasına rağmen gemide bulunamadı. Sonradan geminin yanaşacağı limana da telgrafla emirler verilmesine rağmen bulunamadı. Şerif Hüseyin’in kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı alt-üst etmekte olduğunu bildikleri için şu telgrafı çektiler: “Sağ salim memleketime döndüm, boşuna zahmet çekmeyiniz!” Vefatı ve Kabr-i Şerifleri Hicazdan döndükten kısa bir süre sonra 1328/1910 yılında Oş’ta irtihal-i dar-ı beka eylediler. Kabirleri Kırgızistan’ın Oş şehrinin Şark mahallesinde yüksek bir tepe üzerinde bulunan Sermezar kabristanlığında aile kabristanındadır. Kabirleri üzerinde bulunan türbe, 1940’lı yıllarda Komünistler tarafından yıktırılmış olup yakın zamanda yeniden yaptırılmıştır. Vefatlarına Farsça: Mesken ü me’va-yı mayan şüd behişt (Bizim yerimiz-yurdumuz cennet oldu) tarihi düşürülmüştür. Ayrıca Hokand ülkesinin meşhur şairlerinden Hacı Muhyi Efendi: (Dedi ki ”Vasıl-ı Hak cennet-meab Sakıb”) (Dedi ki, Sakıb Hakk’a ulaştı, yeri cennet oldu) şeklinde tarih düşürmüştür. Vefatına düşürülen üçüncü tarih ise şöyledir: (Biling tarîh-i Şeyh Sakıb ”be-mağfür”) Eserleri l – Makülat-ı Sakıbî : Nakşıbendiyye-Müceddidiyye Tarikatı’nın adabı ile bazı dinî-fıkhi meselelerin anlatıldığı bu eser Türkçe kaleme alınmıştır. Yazma halinde bulunan eserin bilinen tek nüshası, Özbekistan Fenler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Kütüphanesi’ndedir. 2 – Ma’mulat-ı Sakıbî : Nazari ve amelî olarak tasavvufa dair meselelerin anlatıldığı eser yine Türkçe kaleme alınmıştır. Eserin yazma nüshası, Oş’taki varislerinin elinde bulumnaktadır. 3 – Divan: Salahuddîn Hazretlerinin ”Sakıb” mahlasıyla yazdığı, bir kısmı Farsça olmak üzere şiirlerinin toplandığı eseridir. Yine Oş’taki varislerinin elinde bulunan Divan, birçok tarihî malumat da ihtiva etmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Habibullah Can-ı Canan (ks.)
Şeyh Ebu Said Sahib hazretlerinin halifelerinden olan Şeyh Habibullah Can-ı Canan Hazretlerinin hayatı hakkında kafi bir malumat bulunamamıştır. Silsile-i Şerifi Şöyledir ; 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Seyyid Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkîbillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Şeyh Hafız Ebu Said Sahib (ks.) 31. Hz. Şeyh Habibullah Can-ı Canan (ks.)
Şeyh Hafız Ebu Said Sahib (k.s.)
Hindistan – Delhi – Abdullah dehlevi hz’nin yanında Şeyh Ebü Said Sahib (k.s.) Hazretleri 2 Zilkade 1196 (M.1782) senesinde Hindistan’ın Rampur şehrine bağlı Mustafaabad beldesinde doğdu. Nesebi İmam-ı Rabbanî Hazretlerine ulaşır. Babasının ismi şeyh Safiyyü’l-kadr’dir. İlim Tahsili Salih bir zat olacağının alametleri daha küçük yaşta iken alnında parlıyordu. Zira hiç kimse onu diğer çocuklar gibi oynarken görmemişti. On bir yaşında iken Kur’an-ı Kerim ezberledi. Tecvid ilmini Kari Nesîm’den (rah.) öğrendi. Sesi gayet güzel, okuyuşu düzgün, tertil üzere okumaya riayet eder, dinleyenler mest olurdu. Akli ve nakli ilimleri tahsîl etti ve çok büyük ilim sahibi oldu. Birçok kitabı Müftü Allame Şerefüddîn’den (rah.) okudu. Bazılarını da Şah Veliyullah Dehlevi Hazretlerinin oğlu Mevlana Rafiuddin Muhaddis’ten (rah.) okudu. Hadis senedini üstazı şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinden, dayısı Mevlana Sirac Ahmed’den (rah.). Şah Veliyullah Dehlevî Hazretlerinin oğlu Şeyh Abdülaziz’den (rah.) öğrendi. On dokuz yaşında tahsilini tamamladı. Abdullah Dehlevî Hazretlerine İntisabı ve Irşad Vazifesini Alması Tarikat-ı Müceddidiyye-i Nakşibendiyye’yi, ilim tahsili esnasında babasından öğrendi. Babası 1236 (M. 1820) senesinde vefat edinceye kadar onun hizmetinde bulundu. Ondan istifade etti ve feyz aldı. Babasının vefatından sonra, onun emriyle Şeyh Şah Dergahı Hazretlerinin sohbetlerine katıldı. Sonra Şemsüddin Habibullah (k.s.) Hazretlerinin halîfelerinin büyüklerinden Panipüt şehrinde bulunan Senaullah-i Panipütî’ye bir mektub yazdı. Senaullah Hazretleri, cevap olarak yazdığı mektupta Mevlana Şeyh Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine gitmesini söylemesi üzerine onun sohbetine katıldı. Abdullah Dehlevî Hazretleri onu izzet ve ikram ile karşıladı ve irşad makamına oturmasını işaret etti. Ancak Ebü Said Hazretleri, ”ben bunun için değil istifade ve hizmet için geldim” deyince birçok iltifatta bulundu. Birkaç ay sohbetine devam ettikten sonra Abdullah Dehlevî Hazretleri, Nakşibendiyye, Kadiriyye ve Çeştiyye tarikatlerinden icazet ve hilafet verdi; birçok müridini ona havale etti. Mürîdlerinin büyüklerinden olan Mevlana Halid-i Kürdî ve Seyyid İsmail Medenî gibi zatlar onun teveccühüne mazhar oldular. Abdullah Dehlevî Hazretleri sık sık: ”Mürîdin iradesi, Ebü Saîd Hazretlerinin iradesi gibi olmalı. Zira o, irşad makamını bırakıp müridliği tercih etti.” buyururlardı. Ebü Saîd Hazretlerine karşı tazim ve medihte mübalağa ederdi; seferden dönse onu karşılardı. Bir defasında, Ebü Said Hazretleri bir seferden dönerken hasta olmasına rağmen kalkıp oturdu ve karşılamayı ihmal etmemek için ”Beni ona götürün” dedi. Dergahın dışında bulunan Mescidü’l-hakîm’e götürdüler ve Ebü Said Hazretlerine birçok iltifatta bulundu. Ebü Said Hazretleri, Abdullah Dehlevî Hazretlerinin sohbetine devam etti. Abdullah Dehlevî Hazretlerinin hastalığı şiddetlenince, Ebü Saîd Hazretlerine birkaç mektub yazdı. Bu mektuplardan birisi şöyledir: “Nesebi ve hasebi yüksek Hazret-i Şah Ebu Saîd Sahib! Esselamü aleyküm ve rahmetullah. Bu günlerde zayıflığım, nefes darlığım ve diğer rahatsızlıklarım arttı. Oturmak ve kalkmak çok zor olmaya başladı. Bir de bel ağrısı başlayınca namazlarımı ayakta kılamaz oldum. Oturmaya dahi takatim yok. Şeyh Rafîuddîn senin veya Mevlevî Beşaretullah’tan birinizin yanımda olmasını zaruri olduğunu söyledi. Şu günlerde sizin gelmeniz daha münasib olur. Süratle buraya gel. Çünkü Mevlevî Beşaretullah evimdekiler hasta olduğu için benden izin istedi. Ne zaman geleceği de belli değil…. Görüyorum ki bu makama oturmak bizden sonra size verildi. Daha önceki hastalığım sırasında görmüştüm ki sen bizim makamımızda oturuyorsun ve sana bu yolun kayyumluk vazifesi verildi. Bu teveccühlere kabiliyetli sizden başka kimse yoktur. Mektubumu alır almaz buraya hareket ediniz. Şeyh Ahmed Said’i orada kendi yerinize bırakınız. O da hüsn-i hatimemiz ve Rabbimin huzuruna kavuşmamız için dua etsin ve salevatla, istiğfarla, kelime-i tayyibeyi tekrarla meşgul olsun, Kur-‘an-ı Kerîm hatmi ve bu yolun büyüklerinin tarif ettiği hatimleri yapsın; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnet-i seniyyelerine sımsıkı sarılsın” Ebu Said Hazretleri bu mektuplar üzerine yerine oğlu Ahmed Said Hazretlerini bıraktı ve Leknev’den Delhi’ye, Üstazının emrine uyarak huzuruna geldi. Vefatından sonra irşad makamına oturdu. Dünyanın her bir tarafından talebeler geldi; feyz-i ilahiyi, mürîdlerin kalbine akıtan bir vasıta oldu. Babaları ve dedeleri gibi Şerîat-i Mustafaviyyenin yücelmesi, Tarîkat-ı Nakşibendiyye-i Ahmediyyenin yayılması için büyük gayret gösterdi. Bu yolun lazımı olan fakirlik ve yoksulluğun acılarını tattı. Tevazu, inkisar, vakar, sabır gibi ahlak-ı hamide ile mevsuf idi. Yaklaşık dokuz sene irşad makamında bulundu. Haremeyn-i Şerîfeyn’i Ziyareti Yerine oğlu Şeyh Ahmed Said Hazretlerini oturtup 1249 (M.1834) senesinde hac vazifesini ifa için Haremeyn-i Şerifeyn’e gitti. Bütün belde halkı Ebü Said Hazretlerinin gelişini nimet ve ganimet bildiler. Hicaz topraklarına ulaştığında, Şeyh Abdullah Dehlevi Hazretlerinin halîfesi ve o zaman Şeyhu’l-Haremeyn makamında bulunan Şeyh Muhammed Can el-Bacuri Hazretleri karşıladı. Mekke-i Mükerreme’ye girdiğinde kadı, müfti, ulema ve ümeradan ileri gelenler, hürmet ve tazim ile karşıladılar. Mekke-i Mükerreme’de üç ay kadar kaldı. Muharrem ayında, ishal ve humma gibi hastalıklar arız oldu. Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) ziyaret etmek için Medine-i Münevvere’ye gitti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından manen çeşitli iltifat ve alakaya mazhar oldu. Buranın ileri gelenlerinin birçoğu, intisab etti ve kendilerinden istifade ettiler. Eserleri Talebelerinin arzusu üzerine tarikatı anlatan Hidayetü’t-talibîn isimli latif bir risale hazırladı. Üstazına arz edince üstazı son derece beğendi ve risalenin sonuna risaleyi medheden birkaç satır yazdı ve duada bulundu. Bu risale müridler için bir rehber oldu. Mekke-i Mükerreme’de Farsçadan Arabçaya tercüme de edildi. Ayrıca Veliyyüddinzade Mehmed Hıfzi Efendi tarafından da Türkçeye tercüme edilmiş, 1882 yılında basılmıştır. Vefatı ve Kabr-i Şerîfleri Birçok fütühat ve füyüzat ile Medine-i Münevvere’den vatanına dönmek için yola çıktı. Leknev şehrine varınca hastalığı şiddetlendi. 1250 (M. 1835) senesi, Ramazan Bayramı günü sekerat-ı mevt hali zuhur etti. Sefer müddetince yanında bulunan ortanca oğlu Şeyh Abdülgani’ye sünnete tabi olmasını, ehl-i dünyadan da uzak durmasını vasiyet etti. “Eğer ehl-i dünyanın kapısına sen gidersen zelil olursun.” buyurdular. Sonra hangi namaz vakti? diye sordu. Mevlevi Habibullah, mübah bir vakitteyiz, namaz kılabilirsiniz,dedi. Ebu Said hazretleri o gecenin tamamını namazda geçirdi. Öğleden sonra Yasin suresini okunmasını istedi. Yasin suresini 3 defa dinledi. ” tamam çok az kaldı” buyurdular. Kelime-i sehadet okuyordu. 1250 (M. 1835) senesi, Ramazan Bayramı günü öğle ile ikindi arasında ruhunu teslim ettiler. Mevlevî Habibullah ve kafilede bulunan diğer kimseler gasil işiyle meşgul oldular. Yıkanıp kefenlendi ve Kadı Halilurrahman namazını kıldırdı. Sonra tabutunu kırk gün süren bir yolculukla Delhi’ye götürdüler. Delhi’de naşını tabuttan çıkarıp kabre koyduklarında daha yeni yıkanmış gibi hiçbir değişme olmamıştı. Naşının altına konulan pamuklar da gayet güzel kokuyordu. Kabr-i şerifleri Delhi’de, üstazı Şeyh Abdullah Dehlevi hazretlerinin yanındadır. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Silsile-i sadat-ı Nakşibendiyye – Fazilet Neşriyat [/toggle]
Seyyid Fehim Arvasi (k.s.)
Van – Bahçesaray ilçesi Arvas Köyü ( Doğanyayla) “Hazret-i Şeyh” ve “Allame” lakapları vardır. “Arvasi” denmekle meşhur olmuştur. Babası, Seyyid Abdülhamid Arvasi’dir. Annesi aynı ailenin Doğubayezid kolundan Seyyid Hacı İbrahim Efendinin kızı Seyyide Emine Hanımdır. Arvas’ta doğdu. Aynı köyde vefat etti. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Babası, Arvas’ın tekke, zaviye ve medresesinin sevk ve idaresini yürütürdü. Seyyid Fehim, küçük yaşta babası Seyyid Abdülhamid Efendiyi kaybeder. Annesi Seyyide Emine Hanım, zahide, takva ve vera sahibi saliha bir hanımdır. Pekçok kadın hizmetçileri olduğu halde ilim talebesinin elbisesini kendisi yıkar ve yardım ederdi. Küçük yaştan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Seyyid Fehim, kısa zamanda Kur’an-ı kerimi hatm ve hıfzeder. Sonra dedelerinin kurduğu ve öteden beri ilim yayan büyük alimler yetiştiren Arvas Medresesi ile Müküs’teki Mir Hasan Veli Medresesinde temel dini bilgileri ve Arabi alet ilimlerini okur. Kısa bir müddet ilim tahsiline ara verir. Sonra Cizre’ye gidip Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri’nin (v.1839) ders halkasına dahil olur. Kısa zamanda emsallerini geçip ilimde ilerler. Dini ilimleri ve zamanın fen bilgilerini öğrenir. Seyyid Fehim, Cizre’de ilim tahsili ile meşgul olduğu sırada, amcaoğlu Seyyid Sıbgatullah Efendi de Cizre’ye gelip, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin talebelerinden Şeyh Salih Sibki hazretlerinden ilim öğrenir. Dönüşünde Van’a uğrar. Van’da bulunduğu günlerde büyük veli Seyyid Taha-yı Hakkari Hazretleri (v.1852) de Nehri’den Van’a gelmiştir. Seyyid Taha Hazretlerinin en seçkin eshabından olan amcası Seyyid Muhammed Efendi, Seyyid Sıbgatullah Efendiye, Seyyid Taha-yı Hakkari Hazretlerine talebe olmasını tavsiye eder. Seyyid Taha’ya talebe olan Seyyid Sıbgatullah, onun hizmetinde ve sohbetinde bulunarak, tasavvuf yolunda ilerler. Kısa zamanda olgunlaşarak insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak hususunda icazet, diploma ve hilafet alır. Van valisi ve halkı Van’da kalmasını ısrarla isterler. Fakat o, “Nehri’ye gidiyorum. Seyid Taha hazretleri uygun görürlerse burada kalırım.”, diye buyurur. Van’da kalmak istediğini Seyyid Taha Hazretlerine arzedince, buyurur ki, “Yok Molla Sıbgatullah! Van halkı dun-himmettir (eksik, kısa himmetlidir). Van’ın fethi benim ve senin elinde olmaz. Mükaşefe aleminden malumata göre, sizin sülalenizden, yani Arvasi hanedanından, ilim ve irfanı ile tanınmış, Allah bilir ama onun [Seyyid Fehimi kasdediyor] vasıtasıyla, Van’ın irşadı geçici olarak mümkündür. O zatın hayatta olup olmadığını bilmiyorum.”, diye buyurur. Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretleri, “O zat amcamın oğludur. Cizre’de ilim tahsili ile meşgul, ilim ve irfanla meşhurdur.”, der. Seyyid Taha, “Bir başka gelişinde o zatı muhakkak bana getir.”, diye emir buyurur. Seyyid Sıbgatullah Hazretleri, hocasını ikinci defa ziyarete gelişinde, genç yaştaki Seyyid Fehim Arvasi’yi de Nehri’ye getirir. Seyyid Taha Hazretlerinin huzuruna gidip sohbetiyle şereflenirler. Kalma zamanı bitip ayrılacakları sırada, Seyyid Sıbgatullah ve yanındakiler Seyyid Taha Hazretlerinin elini öpüp izin aldıktan sonra, sıra Seyyid Fehime gelince, Seyyid Sıbgatullah geride kaldığını görüp, Seyyid Taha hazretlerinden onun için de izin ister. Fakat Seyyid Taha hazretleri, Seyyid Fehim’in kalmasını münasip görür ve, “O burada kalsın.”, diye buyurur. Seyyid Taha’nın hizmetinde kalan Seyyid Fehim, kısa sürede kemale gelir. Seyyid Taha Hazretleri onun hakkında, “Başkalarının altı ayda aldığı mesafeyi, Seyyid Fehim yirmi dört saatte aldı.”, diye buyurur. Seyyid Taha Hazretleri bir gün Seyyid Fehim Hazretlerini yanına çağırır. “Muhakkak Mutavvel kitabını okumalısın.”, buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri, “Kitabım yok. Bizim taraflarda Mutavvel okunmaz.” diye arz edince, kendi kitabını hediye eder. Muş’un Bulanık kazasının Abiri köyünde Molla Resul Sibki ismindeki büyük alime gidip okumasını tavsiye eder. Huzurundan ayrılırken, “Sen zeki ve tedkik edici bir ilim talibisin. Suallerine hocalar tatmin edici cevap veremezler ve rahatsız olurlar. Derslerin takibi esnasında bir zorlukla karşılaşırsan, onları rahatsız etme. Elini göğsüne koy ve beni hatırla. İnşaallah derhal müşkilini hallederim.”, buyurur. Seyyid Taha Hazretlerine olan muhabbet ve bağlılığı sebebiyle onun yattığı odanın dış tarafında pencereye yüzünü döner ve sabahlara kadar ayakta durup, onun güneş gibi nur saçan feyizlerinden istifadeye çalışır. Hatta bir defasında bununla yetinmeyip, soğuk bir gecede şiddetli kar yağarken, kapının dışında uzanır. Mübarek başını kapının eşiğine koyarak yatar. Şiddetli yağan kar, mübarek vücudunu örter. Fakat muhabbetle yanan kalbi ile kar altında çeşit çeşit feyz ve bereketlere kavuşur. Seyyid Taha Hazretleri teheccüd namazını kılmak için mescide gitmek üzere kapıyı açar. Ayağını kapıdan dışarı atınca, Seyyid Fehim’in sırtına basar. Seyyid Fehim hemen ayağa kalkıp edeple mürşidinin karşısında durur. Seyyid Taha Hazretleri, “Yeter Molla Fehim. Benim kanaatime göre bugün ilimde bir ummansınız. Seyyid Şerif Cürcani100 Hazretlerinden sonra ilimde seyyidlerin yüzünü siz güldürdünüz. Bu ilmi bu kadar yere sermeyiniz.”, diye buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri ise, “Bu ilimden bütün istifadem, Hazretinizin bir nazarıyla olana yetişememiştir. Bendeniz menfaatimi arıyorum.”, diye cevap verir. Bunun üzerine Seyyid Taha Hazretleri onu kucaklar, gecenin karanlığında cihanı aydınlatacak manevi nurları ihsan eder. Elini tutarak beraber mescide giderler. Seyyid Taha Hazretlerinin hizmet ve sohbetinde tasavvuf yolunun en yüksek derecelerine kavuşan Seyyid Fehim, büyük bir veli olur. Mutlak hilafetle şereflenme zamanı gelince, üstadı Seyyid Taha onu huzuruna çağırır ve insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak, onların dünya ve ahirette saadete, kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmakla vazifelendirir. Fakat Seyyid Fehim, “Bu bir ağır yüktür. Ben bunu kaldıramam. Hem de buna layık değilim.”, deyip çekingen davranır. Seyyid Taha Hazretleri, “Bu bir emr-i ihtiyari, isteğe bağlı bir iş değil, emr-i zaruri olup mecburi iştir.”, diye buyurur. Memleketi olan Arvas’a gitmesini emreder. Yola çıkacağı zaman tekrar huzuruna çağırır, kitapların içindeki mektuplarını kendisine göstererek, “Bu ihlas ve muhabbet sizin değil midir? Neden imtina ediyorsunuz. Yemin ederim ki sizin hilafetiniz, Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz tarafından tasdik buyrulmuş ve bütün sadat-ı kiram büyükler tasdik buyurmuş, ben de tasdik etmek zorundayım. Siz de kabul etmek mecburiyetindesiniz.”, diye buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri, hocasının emrine uyarak Arvas’a döner. Arvas Medresesini yeniden imar ederek talebelere ilim öğretir. Ayrıca, Nakşibendiyye yolunun esaslarını anlatarak insanların saadetine çalışır. Her zaman afet kabul ettiği şöhretten kaçınır. Arvas Medresesinde Seyyid Muhammed Emin, Seyyid Abdülhakim, Halife Derviş, Halife Ali, Molla Abdülcelil ve Şeyh Resul gibi büyükler onun yetiştirdiği alim ve velilerdendir. Ondan ilim tahsil edip, mezun olanlar Van ve havalisinde Reisü’l-müderrisin ünvanıyla anılırlar. Seyyid Fehim Hazretleri hocası Seyyid Taha Hazretlerini, her yıl Arvas’dan Nehri’ye gelerek, ziyaret etmektedir. Vefatından sonra, yerine geçen biraderi Seyyid Muhammed Salih Hazretlerini de ziyaret edip, sohbetlerinde bulunur. Zira Seyyid Muhammed Salih hazretleri Seyyid Fehim hazretlerinin sohbette üstadıdır. Üstadının vefatından sonra daha da tanınan Seyyid Fehim hazretleri, ilim ve fazilette iyice meşhur olur. Mısır, Irak, Suriye ve bu havalide halledilemeyen meseleler ona getirilir. Çözülemez gibi görülen müşkil meseleleri hallederdi. Sohbet ve dersleriyle pek çok insanın doğru yola kavuşmasına vesile olur. Böylece, Doğu Anadolu halkının Sünni kalmasını, şiiliğin ve mezheb ayrılığının yöreye girmemesini temin ederek, milli birliğe hizmet eder. Doksanüç Harbinde Ruslara karşı Doğu Bayezid Cephesine gidip büyük kahramanlıklar ve muvaffakiyetler gösterirler. Seyyid Fehim hazretleri hocası Seyyid Taha Hazretlerinin vefatından sonra onun emir ve tavsiyelerine sıkı sıkıya uyar. Senede iki defa Van’a teşrif ederek halka İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatır. Onların dünyada ve ahirette saadete, mutluluğa kavuşmaları için çalışır. Vaaz ve sohbetleriyle Van halkının İslamiyete bağlılığı ve bu husustaki şöhreti artar. “Dünyada Van, ahirette iman.” sözü insanlar arasında yaygın olarak söylenmeye başlar. Seyyid Fehim Hazretlerinin Van’a gelişlerinde büyük bir kalabalık ve izdiham olmaktadır. Zamanın valisi, askeri ve mülki erkanı onu ziyaret ederek, sohbetlerinden istifade ederler, varsa müşkil meselelerini sorup cevaplarını almaktadır. Maddi ve manevi bütün emirleri yerine getirilir, hiçkimse ona saygı ve hürmette kusur etmez. Böylece hocası Seyyid Taha’nın seneler önce buyurduğu, “Van’ın fethi Arvasi hanedanından, ilim ve irfanı ile tanınmış bir zatın vasıtasıyla muvakkaten mümkündür.” sözünün hükmü ortaya çıkmış olur. Ömrünü İslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle geçiren Seyyid Fehim hazretleri vefâtından altı ay öncesinden îtibâren sefer hazırlığına başlamıştı. Sohbetlerinde her zamankinden daha çok ölümden bahsediyordu. Şimdi medfûn bulunduğu kabr-i şerîfin yerine bakarak, Arvas kabristanına defnedilenlerin îmanlı olduğu takdirde bütün günâhlarının affedileceğini beyân buyururlardı. Ömrünün son günlerine doğru rahatsızlığı fazlalaştı. Bir Cumâ günü hasta haliyle câmiye gitti. O gün halîfesi ve oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendi beliğ ve hazîn bir hutbe okudu. Câminin arkasındaki çeşmeye kadar saflar bağlamış olan cemâat bu hutbenin tesiriyle mahzûn olup, ağladı. Seyyid Fehim hazretleri Cumâ namazını oturarak kıldı. Sonra da Seyyid Abdülhakîm Efendi, Seyyid Muhammed Emîn Efendi, Halîfe Derviş ve Halîfe Ali adlı dört halîfesini huzûruna dâvet buyurarak vasiyetlerini şöyle bildirdi: “…Muhammed Emin yerime ikâme edilmiştir. Yâni benim vazîfemi yürütecektir. İnce kalplidir. Bize karşı sevgisi çok kuvvetli olduğu için benden sonra fazla yaşayacağını zannetmiyorum. Ondan sonra Seyyid Abdülhakîm mutlak olarak yerime ikâme buyrulmuştur. Kendisi, Arvas’ta olsun, Başkale’de olsun, İstanbul’da olsun ona itâat ediniz. Onun rızâsı benim rızâmdır. Ona muhâlefet bana muhâlefettir.” buyurarak SeyyidAbdülhakîm Efendinin zamanla İstanbul’a geleceğini işâret etti. Dört halîfesinden başka bâzı talebelerinin de bulunduğu sırada vasiyetine devâm ederek buyurdu ki: “Kitaplarımı Arvas Kütüphânesine vakfettim. Benim bildiğim kimseye borcum yoktur. İhtiyâten îlân edin. Şâyet alacaklılar çıkarsa, ne kadar iddiâ ederlerse, Muhammed Emin tereddütsüz versin. İlmin ve Nakşibendiyye yolunun yayılmasına ihtimâm gösteriniz. Seyyidim ve senedim Seyyid Büzürk (Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî) hazretlerinin, her sene asgarî bir defâ Van’a gidip halkı irşâd için fakîre olan emirlerini yerine getiriniz. Hüseyin’in annesinin genç olmasına rağmen çocuklarını bırakıp gideceğine kâni değilim. Bununla berâber himâye etmek lâzımdır.” buyurdu. O sırada on yaşında olan Hüseyin Efendi orada oynuyordu. Bir ara; “Can fedâ babacığım. Misâfir çoktur. Dışarıda hep sizi bekliyorlar. Niye yatıyorsunuz. Kalkın misâfire bakın.” deyince, çocuğun sözlerine tebessüm ederek; “Bu çocuk sâlihtir.” buyurdu. Vasiyetine devâm ederek; “Benden sonra çok fitne çıkacak, kadınlardan hayâ perdesi kalkıp, çarşı pazarlarda dolaşacaklar. İslâm, Abdülhamîd Hanla kâimdir.” buyurdu. Bir ara Seyyid Abdülhakîm Efendiye dönerek; “Cenâb-ı Hak sizi muhâfaza edecektir.” buyurdu ve İbrâhim aleyhisselâmın ateşte yanmadığı kıssasını anlattı. “Nakşibendiyye yolunun yayılması için elimden geldiğince, kıl kadar ayrılmamak üzere hizmet ettim. İnşâallah mes’ûl değilim. Tam tedkîk etmeden fetvâ vermeyiniz. Ruhsatlarla yetinmeyiniz. İmkân oldukça azîmetleri esas kabûl ediniz.” buyurduktan sonra bir müddet kimseyi yanlarına kabûl buyurmadılar. Allahü teâlâyı anmakla ve ibâdetle meşgûl oldular. Bir ara karpuz istediler. Fakat o mevsimde Müküs’de karpuz yoktu. Çatak’a gidip getirdiler. Fakat karpuzu yemeden vefât ettiler. Fehim-i Arvâsî hazretlerinin hastalığını duyanlar uzak yakın her taraftan gelip ziyâret ettiler. Tedâvî için doktorlar getirdiler. Vefât ettiği günün ikindi namazını oturarak kılan Seyyid Fehim hazretlerinin mübârek vücudları secdeden mübârek başını kaldırmayacak derecede zayıflamıştı. Oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendinin yardımıyla başını secdeden kaldırabiliyordu. Bu sırada hüzün ve üzüntü Arvas ve etrâfını kaplamış, evin etrâfında yüzlerce seveni ve talebesi onun iyileşmesi haberini bekliyordu. O sırada renk renk, çeşit çeşit kuşlar geldiler, havada sıra sıra durarak herkesin hissettiği şekilde hüzünlerini izhâr ettiler. Yüzbinlerce kuş, Arvas üzerinde Şemsiye gibi gölge ettiler. O arada gaybdan bir ses; “Yâ eyyetühennefsü’l-mutmeinneh…” âyet-i kerîmesini sonuna kadar okudu. Secdeden başını kaldırıp “Er-Refîku’l-a’lâ.” dedikten sonra sesli bir kelime-i tevhidden sonra 1895 (H.1313) senesi Şevval ayının on beşinci Salı günü rûhunu teslim etti. Vefât haberi duyulunca, başta sevenleri olmak üzere bütün halk ve yabânî hayvanlar bile üzüldüler. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleri, teçhiz ve tekfinden sonra sevenlerinin gözyaşları arasında Arvas kabristanında daha önceden işâret ettiği yerde defnedildi. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretlerinin Arvas’ta bulunan kabri, sevenleri tarafından ziyâret edilmekte ve bereketlerinden faydalanılmaktadır. Vesîle edilerek yapılan duâlar kabûl olmaktadır. Çocuğu olmayanlar çocuğa sâhib olmakta, hasta olanlar şifâya kavuşmaktadırlar. Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Karkar Deresi köyünden çocukları olmayan karı-koca Arvas’a gelip Seyyid Fehim hazretlerinin kabrini ziyâret ettiler. Çocukları olması için, Seyyid Fehim hazretlerinin rûhâniyetini vesîle ederek duâ ettiler. Sonra ikiz çocukları oldu. 1980 senesi sonbaharında tekrar Arvas’a gelen karı-koca kabr-i şerîfi ziyâret ettikten sonra üç defâ ikiz çocuklarının olduğunu bildirdiler. Hasta olup şifâ bulanlar da anlatılmaktadır. Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin vazîfesini bir müddet oğlu ve halîfesi Seyyid Muhammed Emîn Efendi devâm ettirdi. Onun vefâtından sonra da mutlak halîfesi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri devâm ettirdi. [toggle title=”Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin ailesi” load=”hide”] Hazret-i Seyyidin, Güster Hanım, Emetullah, Nâhiye ve Esmâ hanım isimlerinde kızlarından başka on oğlu vardır. 1- Seyyid Muhammed Reşîd Efendi: Genç yaşta Gevaş’ın Tıgnız köyünde vefât etti. Kabri Zeve köyü kabristanında SultanZübeyr hazretlerinin türbesi yanındadır. 2- Seyyid Muhammed Emin Efendi: 1867 (H.1284) senesinde Arvas’ta doğdu. Babasının halîfelerindendir. 1900 (H.1317) senesinde, hac dönüşünde Tûr-i Sinâ’da vefât etti. 3- Seyyid MuhammedMazhar Efendi: Genç yaşta vefât etmiştir. Kabri Arvas’tadır. 4- Seyyid Muhammed Mâsûm Efendi: 1879 (H.1296)da Arvas’ta doğdu. 1942’de yine Arvas’ta vefât etti. Kabri, babasının bitişiğindedir. 5- Seyyid MuhammedSıddîk Efendi: 1879 (H.1296) senesinde Arvas’ta doğdu. 1916 (H.1334) senesinde Gürpınar’da dere kenarında abdest alırken ermenilerce şehîd edildi. Kabri, Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Mejıngir (Yukarı Kaymaz) köyünde olup, ziyâret edilmektedir. Seyyid Abdülhakim Efendinin halîfesi idi. 6- Seyyid HasanMedenî Efendi: Van müftüsüyken Hicaz’a gidip, yirmi sene Medîne-i münevverede kaldı. 1968 (H. 1388) senesi Berât gecesinde vefât etti.Cennetü’l-Bakî’ kabristanında defnedildi. 7- Seyyid Hüseyin Efendi: 1887 (H.1304) senesinde doğdu. 1962 (H.1382) senesinde vefât edip, Gevaş’ın Hacı Zive köyünde büyük birâderi MollaMuhammed Reşid’in yanında defnedildi. 8- Seyyid Muhammed Sâlih Efendi: 1949 (H.1369) senesinde hacca gidip, Medîne-i münevverede vefât etti. Cennetü’l-Bakî’de defnolundu. 9- Seyyid Nizâmeddîn Efendi: Van’da Akköprü kabristanında medfundur. 10- Seyyid Şemseddîn: Küçük yaşta vefât etmiş olup, Arvas’ta medfûndur. Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin oğullarından ve kızlarından meydana gelen torunlarıyla nesli devâm etmektedir. [/toggle] [toggle title=”Kramer ve Menkıbeleri” load=”hide”] EFENDİMİZ SÜSLENMEYE BAŞLAMIŞ Seyyid Fehim hazretlerinin ilim tahsîline ara verdiği günlerdeydi. Bir bayram günü Şırnak’ta îmâl edilen meşhûr tiftik yününden yapılmış bir elbise giymişti. Kendi güzelliğiyle, elbisenin hoşluğu birbirine eklenmiş, fevkalâde bir güzellikle dikkatleri üzerine çekiyordu. Arvas’a yakın bir köyde oturan, akıllı ve olgun, Arvâsîlere çok bağlı Şeyhu diye anılan bir zât, Arvas Câmiinin karşısındaki damda duruyordu. Onu görünce; “Bir zamanlar Arvas’tan meşhur âlimler çıkardı. Şimdi ise güzel ve yakışıklı gençler çıkıyor. Ah, “çok yazık” diye inledi. Bu sözü işiten Seyyid Fehim; “Bu sözü niçin söyledin?” diye sorunca; “Hiç, içimden öyle geldi.” dedi. Seyyid Fehim; “Bu sözü söylemenizin bir sebebi vardır muhakkak, söyleyiniz.” dedi. Şeyhu; “Medrese âlimsiz, müderrissiz kaldı. Biz inşâallah filan efendimiz yetişir diyorduk. Şimdi bakıyorum da, o efendimiz giyinmeye, süslenmeye başlamış.” cevâbını verdi. Bu sözlerin kendisine söylendiğini anlayan Seyyid Fehim hemen eve gidip güzel elbiselerini çıkardı. Kitaplarını çantasına yerleştirip gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra yeniden ilim tahsîline çıktı. GECE EVDEN NİÇİN AYRILDILAR? Seyyid Fehim hazretleri her sene Van’a gelişinde bir müddet kalırdı. Âşıkları toplanır, feyz alırlardı. Genellikle kendisini çok seven mahkeme başkâtibi Ahmed Beyin evinde misâfir olurdu. Bir seneAhmed Bey hacca gitmişti. Van’a bir gelişinde yine onun evinde kaldı. Bir gece yarısı yakınlarından birini çağırdı ve; “Arkadaşlarını uyandır! Şimdi buradan çıkıp, falan eve gideceğiz.” buyurdu. O kimse; “Efendim gece yarısı gitmek ayıp olur. Yarın gitsek olmaz mı?” dedi. “Hayır şimdi gideceğiz. Hem Ahmed Beyin oğullarına da haber ver.” buyurdu. Durumu öğrenen Ahmed Beyin oğulları gelip yalvardılar. “Efendim bir kusur yaptıksa af buyurun. Bizden ayrılmayın. Babamız işitirse üzülür. Biz ona ne cevap vereceğiz, lutfediniz, ihsân ediniz! Kabahatimizi bağışlayınız.” dediler. Çok göz yaşı döktüler. Seyyid Fehim hazretleri; “Hayır sizden çok râzıyım, bize her hizmeti fazlası ile yapıyorsunuz. Sizlere duâ etmekteyim. Fakat şimdi gitmemiz lâzım.” buyurdu. Ahmed Beyin oğulları; “Emir buyurduğunuz gibi olsun.” dediler. Gece yarısı sevdiklerinden bir başkasının evine gittiler. Ertesi gün oğlu Muhammed Emin Efendi, Ahmed Beyin oğullarının pekçok üzüldüklerini söyledi ve; “Babacığım o evde sabaha kadar kalsaydık ne olurdu?” diye sorunca, Seyyid Fehim hazretleri; “Oğlum! Şimdi kimseye söyleme. Bu gece Ahmed Bey Mekke-i mükerremede vefât etti. Ev yetim evi oldu. Mal mîrâsçılara kaldı. Evvelce her şeyi kullanıyor, yiyip içiyorduk. Çünkü Ahmed Beyin seve seve helâl edeceğini biliyordum. Şimdi ise tanışmadığımız mîrâsçılarının hakkı olduğundan bir şeyi kullanmak câiz olmaz. Kul hakkından kaçınmak için acele ayrıldım.” buyurdu.Bir ay sonra hacılar döndü. Herkes geldi. Ahmed Bey gelmedi. “Bir gece yarısı Mekke’de vefât etti.” dediler. Hesâb ettiler, Seyyid Fehim hazretlerinin evden ayrıldığı geceye rastlıyordu. Onun kerâmeti olduğunu anladılar. ŞEYHİN SENİ ÖLDÜRTMEZ Van’ın Gürpınar Muhammed Pîrân aşîretinden Ali isminde bir zât gelerek Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu. Bir yolculuk sırasında vaktiyle hasmı olan bir kimse yolunu kesti. Ali ismindeki zâtı öldürmek üzere silâhına sarıldı. Nişan aldığı sırada Ali ismindeki zât; “Beni öldürme! Hazret-i Şeyhe (Seyyid Fehim) talebe oldum. Bütün dünyâ düşüncelerinden sıyrıldım.” diyerek, hasmını iknâ etmeye çalıştı. Fakat silâhlı kimse onu dinlemeyip silâhının tetiğine bastı. Beş tane fişeği vardı. Hepsini attı fakat hiç ses duyulmadığı gibi, Ali Efendiye de herhangi bir şey olmadı. Silâhlı kimse, fişek yuvasına baktı, fişekleri göremedi. Olanlar karşısında şaşırıp kaldı. “Şeyhin seni öldürtmez.” diyerek ayrılıp gitti. Ali Efendi bir müddet sonra Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretlerini ziyâret etmek üzere Arvas’a gitti. Ziyâret esnâsında Seyyid Fehim hazretleri ona; “Köyün tepesinde çok korktunuz mu?” diye sordu. Ali Efendi; “Evet efendim.” dedi. Seyyid Fehim hazretleri oturduğu postun altından beş adet fişeği çıkararak Ali Efendiye verdi ve; “Kul hakkıdır. Üzerimizde kalmasın.” buyurup fişekleri sâhibine vermeyi emretti. Ali Efendi bu fişekleri sâhibine götürüp verdi. Hâdise sırasında zâten hayret içinde kalmış olan silâhlı kimse, yaptıklarına pişman oldu. Tövbe edip, Arvas’a gitti ve Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu. [/toggle] [toggle title=”Kaynaklar ” load=”hide”] Abdulhalim Durma , van Evliyaları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Seyyid Taha Hariri (k.s.)
Uzuna yakın boylu, buğday tenli, nur yüzlü, heybetli ve vakurdu. Seyrek sakallıydı. Bu yüzden “Köse” lakabıyla anılırdı. Şeyhiyle aynı adı taşıdığından, adlarının karışmaması için kendisine “Köse Taha” denilirdi. Yumuşak huyluydu. Kızdığı hiç görülmezdi. Erbil’in Harir nahiyesinden. Şeyhi Taha’l Hakkari ile aynı adı taşıyor. Doğduğu Harir nahiyesine nisbetle “Hariri” nısbesiyle ünlü. 1220/1803 yılında Harîr’de doğdu. Harîr, Kerkük vilayetine 3 fersah ( yaklaşık 20 km) uzaldıkta şirin bir kasaba olup şimdi Kerkük’ün bir semtidir .Taha’l-Harîrî’nin hayatı ve hizmetleri hakkında M. Esad Efendi’nin Risale-i Estadiyye’sinde kendi terceme-i halini kaleme aldığı bölümde verdiği bilgilerle, yine Es’ad Efendi’nin sohbetlerinde tutulan notlardan başka bir bilgiye sahip değiliz. M. Es’ad Efendi’nin: “Tarikat-i aliyyede seyr u sülüküm ne babamın, ne de dedemin irşad zamanlarına rastlamadığından o zamanın| kutb-u irşadı bulunan Taha’l Harirî en-Nakşbendî el-Halidî’ hazretlerinin hizmetine girdim. 1292/1875 senesine; yani vefatına kadar beş sene müddetle hizmetlerinde bulundum.” şeklindeki ifadelerden Şeyh Taha’nın iyi bir tahsil görmüş, itibarlı ve saygın bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Hariri hazretleri, ilk tahsilini Erbil’de yaptı. Hıfzını ikmal etti. Bağdad medreselerinde de yüksek seviyede icazet aldı. Dini ilimleri devrin ulemasından okuduktan sonra Mevlana Halid el-Bağdadi’nin Erbil’de bulunan halifesi Hidayetullah Efendi’nin hizmet ve himayesine girdi. Hidayetullah Efendi, Taha’l-Hariri’nin yerine irşad makamına geçecek olan M. Es’ad Erbili’nin dedesidir. Taha’l Hariri’nin, Mevlana Halid Bağdadi halifelerinden Osman Tavili ile de görüştüğü, hatta Osman Tavili’nin Şeyh Hariri hakkında “o, bizden büyüktür.” diye övgülerde bulunduğu bilinmektedir. Gerek Hidayetullah Efendi ve gerekse Osman Tavili ile görüşüp kendilerinden feyz alan Taha’l Harîri, devrin ünlü şeyhi Taha’l Hakkari ile önce alem-i menamda, ardından kendisini ziyaret ederek görüşmüş ve çok kısa bir süre içinde hilafete hak kazanmıştır. Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürdçe bilirdi. Sohbetinde şeyhi gibi İmam-ı Rabbanî’nin mektübat’ından okur ve şerhederdi. Taha’l Harîrî, ilk iki şeyhten gördüğü seyr u sülük, son şeyhten aldığı icazetten sonra fıtratındaki “üveysi” istidad sayesinde sık sık alem-i manada Allah Rasülüyle görüşmek şerefine nail olmuştur. Şeyh Taha, tarikat silsilelerinde üveysi yolla irşad gören şeyhlerin ilki değildi. Nitekim Abdülhalik Gucdüvani ve Şah-ı Nakşbend hazretleri de üveysidirler. Taha’l Harîrî, Erbil ve Musul bölgesinde yaklaşık kırk yıl süreyle halkı irşad ile meşgul oldu. 1292/ 1875 yılında vefat etti. “Kabri şimdilerde Erbil’e bitişmiş olan Harîr’dedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Safranbolulu İsmail Necati Efendi (k.s.)
İstanbul – Eminönü – Süleymaniye camii haziresi Gümüşhâneli Dergâhı Şeyhlerinden İsmail Necati Efendi Kastamonu’ya bağlı Safranbolu kazasının Oğulveren Köyü’nde doğmuştur. Ömeroğlu Sülalesine mensup Hacı Mehmed Efendi’nin oğludur. Gür ve beyaz sakalı, celal ve heybeti ile İsmail Necati Efendi, Şeyhi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’yi andırırdı. İlk tahsiline Safranbolu’da Müftü Mehmet Hilmi Efendi’den ders görerek başlamıştır. Ardından İstanbul’a gelmiş, muhtelif hocalardan ilim tahsil ederek icazet almaya muvaffak olmuştur. Bayezid Medresesi müderris ve dersiâmlarından Aksekili İbrahim Efendi’den, tekmîl-i nüsah eden İsmail Necati Efendi 1876’da açılan rüûs imtihanında başarılı olmuş ve 35 yaşlarında iken Bayezid Medresesi’nde ders vermeye, 1892’den itibaren de talebelerine icazet vermeye başlamıştır. 1897-1909 yılları arasında Huzur Dersleri muhataplığı, 1909 ve 1910 senelerinde de mukarrirlik vazifesini yerine getirmiştir. Zâhirî ilimlerde bu yükselişin ardından İsmail Necati Efendi, Gümüşhânevî hazretlerine intisap etmiştir. Mânevî kemâli için gereken eğitime tamamiyle kendini vererek zâhirî ilimlerde olduğu gibi bâtınî ilimlerde de temayüz etmiştir. Öyle ki Gümüşhânevî hazretlerinin Hasan Hilmi Efendi’den sonra ikinci büyük halifesi olarak 1916 yılında irşat makamına geçmiş ve ömrünün sonuna kadar da bu vazifeyi sürdürmüştür. Aynı yıl ayrıca Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye kısm-ı âlî hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir. İsmail Necati Efendi, irşat makamında bulunduğu on yıl süresince pek çok alim ve talebe yetiştirdiği gibi Râmûzü’l-ehâdîs’i de senelerce okutmuştur. Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk İstanbul Müftüsü ve Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade Şevket Efendi’nin hocası, Süleymaniye Medresesi Usûl-i Fıkıh dersi müderrisi ve aynı zamanda Huzur Dersleri muhataplarından Safranbolulu Hafız Mehmed Fehmi (Ülgener) Efendi, İsmail Necati Efendi’nin oğlu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi dekanlığında bulunmuş Prof. Dr. Sabri Fuat Ülgener ise torunudur. Gümüşhânevî hazretlerinin Hasan Hilmi Efendi’den sonra ikinci halifesi olan İsmail Necati Efendi dokuz sene dergâhta hilafet vazifesini sürdürmüştür. Kendisinden hilafet alanlardan Ferşâd diye tamınan Of’lu İbrahim Hakkı Efendi’nin talebelerinden şu hadiseler naklediliyor: Halvette iken bir gün İbrahim Hakkı Efendi’ye mühim bir kalp krizi gelir. İsmail Necati Efendi’ye haber verirler. Doktor Emin Paşa’yı çağırın der. Emin Paşa Gümüşhanevî hazretlerine mensuptur ve aynı zamanda sarayın doktorudur. Emin Paşa hastayı muayene edince rengi kül gibi olmuş bir halde dergâhtan çıkıp gider. Ertesi gün dergâha gelerek ihvana müjde verir: “İbrahim Hakkı Efendi’nin yakalandığı kalp hastalığından kimsenin kurtulmadığını muayene sonunda anlamıştım. Ama Allah’tan ümit kesmedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e durumu arzettim. ‘Âhir zaman ulemâsındandır, ondan çok hizmet bekliyoruz.’ diye niyaz ettim. Şifa bulacakları müjdesini aldım. Elhamdülillah…” demişlerdir. Bundan sonra İbrahim Hakkı Efendi -Hacı Ferşad Efendi- uzun seneler Of, Trabzon, Samsun ve havalisinde ilim ve tarikat neşrinde bulunmuş, eserleri halen mevcut olan hizmetler yapmıştır. Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahideddin’in de kendisine intisab ettiği ve derslerine devam ettiği İsmail Necati Efendi, 6 Şubat 1919’da dünyasını değiştirmiş Süleymaniye Haziresi’ndeki kabrine defnedilmiştir. Mezar taşı kitabesinde şu beyitler yer almaktadır: Hüve’l-Bâkî, Mürşid-i ehl-i hakîkat, kudve-i erbâb-ı dîn, Hazret-i Üstâd-ı a’zam, tâc-u fahri’l-ârifîn, Sâni-i kâim-makâm-ı hazreti Ahmed Ziyâ, Şems-i feyyâz-ı fezâil, nûr-ı ayn-ı sâlikîn, Nisbet-efzâ-yı tarîkat rehberi ilm-i bütün, Zübde-i eslâf-ı sâdât, muktedâ-yı âhirîn, Zü’l-cenâhayn Hâce İsmail Efendi hazreti Fevziyâ üçler huzûrunda oku üç Fâtiha, Vâris-i ekmel idi, her hâli gâyetle metin, Burdadır rûh-ı ziyâ, Hilmi, Necatî berîn…
Ahmed Bin Süleyman Ervadi (k.s.)
Lübnan – Trablusşam’da Diba Mescidinde Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevi hazretleri’nin Şeyhi , Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin en son halifesi Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî, Trablusşam’ın Ervad kasabasında doğdu. Bu yüzden Ervâdî nisbesiyle tanındı. Nesebi Hz. Hüseyin (ra.) yoluyla Peygamber Efendimiz’e ulaşır. İlk tahsiline memleketinde başlayan Ervâdî hazretleri ilmini ikmal etmek için Mısır ve Şam’a çeşitli seyahatler yapar. Bu memleketlerin meşhur alimlerinden dersler alır. Bunlar arasında Mısır ve Şam diyarının en mümtaz alimlerinden ve Ezher Üniversitesi şeyhlerinden İbrahim el-Bacûrî, Şeyh Muhammed el-Fudâlî; Mısır müftülerinden Şeyh Ahmed et-Temîmî, Şeyh Abdurrahman el-Uşmûnî, Şeyh Ahmed es-Sâvî el-Halvetî en-Nakşibendî, Mustafa el-Mübellad el-Ahmedî, Mustafa el-Bolâkî, Şeyh Abdurrahman el-Küzberî, Hüseyin ed-Decânî, Allame Muhammed İbni Âbidîn de bulunmaktadır.İlim tahsilini bu hocalarda tamamlayarak icâzet alır. Bu sahada bazı hocalarını bile geride bırakacak kadar büyük bir mesafe kat’eder. Zâhirî ilimlerde üstadlık payesini kazandıktan sonra kendisinde tarikate intisap duygusu uyanır. Bunun için muhitinin muhtelif bölgelerinde bulunan meczub, ümmî, velî ve ârif şeyhlerin hizmetinde bulunur. Ekberiye, Rifâiye, Desûkiye, Ahmediye (Bedeviye), Halvetiye ve Şâzeliye’den icazet alıp Câmiu’t-turûk bir hilâfet iznine sahip olur. Daha sonra Şam’da bir müddet Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin hizmetlerine ve sohbetlerine devam ederek kısa zamanda Kâdiriye, Sühreverdiye, Kübreviye, Çeştiye, Nakşibendiye, Müceddidiye, Mazhariye ve Hâlidiye tarikatlerinden de hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Memleketine dönerek şeyhinin işareti ile tarikat neşrine başlar. Hiçbir ilim yoktur ki Ervâdî hazretlerinin ondan büyük bir nasibi olmasın ve hiçbir tarikat yoktur ki ondan büyük bir fazilete ermesin. Ervâdî, kendisinden ilim öğrenmeye gelenlere çok faydalı dersler takrir ettirir, nefis terbiyesi ve tasfiyesi için kendisine gönül bağlayan müridlerine de izinli olduğu tarikatlerden birinin usûl ve âdâbı ile müridin kabiliyetine göre değişen seyr u sülûk tarzı uygulardı. Müridlerine; bazen Ekberiye tarikatinde olduğu gibi sadece teveccüh ederek, bazen Bedeviye tarikatinde olduğu gibi muhabbet nazarıyla bakarak, bazan de Rifaiye ve Hâlidiye tarikatinde olduğu gibi onları etrafına saf saf toplayıp kalplerindeki havâtırın def’i için teveccüh ederdi. Her müridin kabiliyetine göre kendi bâtınından feyz almasını sağlar, ledünnî ilmin gönüllerinde zuhuruna gayret gösterirdi. Şeyh-i Ekber Muhiddin İbnü’l-Arabî’ye ait Risâle Men Arefe Nefsehu Fekad Arefe Rabbeh isimli eserin şerhinde Ervâdî, Nakşibendî tarikatinde bulunan, nefsin yedi mertebesini kat’etme keyfiyetini anlattıktan sonra şöyle diyor: “Nefsin yedi tabakasını kat’etmek bazı tarikatlerde esmâ-ı seb’ay’ı (yedi isim) geçmekle, bazılarında şeyhin müride teveccüh etmesiyle, bazılarında şeyhin müride muhabbet nazarıyla bakmasıyla, bazılarında ise şeyhle bir araya gelerek ilim ve feyiz almak suretiyle olur. Bu durumda mürid şeyhin dediklerini duymasa bile şeyhle biraraya gelmek suretiyle ilimle dolup taşar. Nitekim şeyhim Hâlid-i Bağdâdî’nin dersinde hazır bulunduğum zamanlar istiğrak haline girer, ne dediğini duymaz ve birşey görmez olurdum. Şam’daki medresesinde bulunduğum sırada bazı alimler bana şeyhin derste takrir ettiği şeylerden sordukları zaman, söylediklerinin hepsinin hafızamda fazlasıyla mevcut olduğunu görür ve onları tek tek açıklardım.” Ervâdî hazretleri bir müddet memleketinde bulunduktan sonra şeyhi tarafından İstanbul’a gönderilmiştir. Mevlânâ Hâlid (ks.), halifesi Ervâdî’yi İstanbul’a gönderişindeki ulvi gayeyi şöyle anlatır: “Ey dost! Parıltısı ile Kuzey Afrika, Buhara, Mısır, Mekke, Medine, Hindistan ve Uzak Doğu’nun aydınlanacağı zât için İstanbul’a git, onu ara bul. O henüz açılmamış bir velayet goncasıdır. İstanbul’a senden evvel pek çok halife gönderilmiş ise de onun nasibi ezelde sana tevdi ve tensip edilmiştir. Onun irşadı ile meşgul ol. Zira o bizden sonra sâhib-i zaman ve rehber-i tarîkat olacaktır.” Bu sözler üzerine Ervâdî hazretleri, İstanbul’a giderek Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerini bulur ve ona tarikat telkininde bulunur. Osmanlı Devleti’nin her bölgesine, her köşesine halifeler gönderen Bağdâdî hazretleri, İstanbul’a gönderdiği halifelerin özellikle uymaları gereken hususları belirlemiş, bunların yerine getirilmesini istemişti. Bunun sebebi, İstanbul’un Dârulhilâfetilaliyye olarak İslâm dünyası içindeki özel konumu ve hemen hemen bütün tarikatlerin temsil edildiği zengin bir tasavvuf muhitine sahip oluşuydu. İstanbul halifelerinin uyması gereken şartlar şunlardı: 1. İstanbul’a gidecek olan halife vezirler ve devlet adamları ile yakın alaka kurmaktan kaçınıp gerek bizzat ve gerek bir vasıta ile onlardan bir maaş tayini veya yakınlık istemeyecek. Tekke ve zaviye adına bile olsa bundan sakınılmalıdır. 2. Tekke ve zaviyesine genç kadınların tarikat ve telkin alma bahanesi ile olsa da gidip gelmelerine izin verilmemelidir. 3. İstanbul hilafetini kabul eden kişi basit bir meselede dahi olsa ihtiyatı ve haberleşmeyi elden bırakmamalı, bağımsız hareket etmemelidir. 4. Beraberinde götürdüğü hanımı üzerine İstanbul hanımlarından biri ile evlenmemeli, irşat hizmetlerinin verimini düşürücü böyle bir tutumdan sakınmalıdır. 5. Mürid ve müntesiplerin şahsi işlerinde, tekke ve tarikat adını kötüye kullanmalarına asla fırsat verilmemelidir. 6. Dünya işlerinde kanaatkâr olmalı, Peygamber Efendimiz’in “Yaşayabileceğin kadar dünyan için, içerisinde kalacağın kadar âhiretin için çalış. Muhtaç olduğun kadar Allah için ateşinin yakıcılığına tahammülün kadar cehennem için çalış.” hadîs-i şerîfini hatırdan uzak tutmamalıdır. İstanbul’da hizmet görmesi düşünülen Hâlidîler için ileri sürülen bu emir ve tavsiyeler, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin tarikat prensiplerini gösterdiği kadar zamanın şartları çerçevesinde tarikatlere yönelik tenkit noktalarını da giderici mahiyet arzetmektedir. Halifelerinde mânevî kemal ve kabiliyetten başka anılan bu şartlara da riayeti şart koşan Bağdâdî hazretlerinin halifelerinden Ervâdî’yi sırf Gümüşhânevî’yi irşad etmek üzere mânevî bir işaretle göndermiş olması, onun İstanbul şartlarında ve konulan esaslara göre tarikat neşrinde bulunabilecek kabiliyet sahibi olduğunu gösterir. Ervâdî hazretlerinin Günüşhanevî hazretlerinden başka müridleri ve halifeleri de vardır. Halifelerinden Salim el-Mesûtî, Ervâdî hazretlerinde şahit olduğu kerâmetleri şöyle anlatıyor: “Bir gün elinde çok az miktarda su alan bir ibrik gördüm. Şeyhim abdest almaya başladı. Su yetmedi ve bitti. Sonra hazret, ibriğe baktı aniden bardak su ile doldu, tekrar bitti, tekrar bakınca ibrik su ile doldu. Üç veya dört defa tekerrür eden bu halden sonra abdestini tamamladı. “Bir defasında da çok uzaklarda, haksız yere hapsedilmiş olan ve kendisinden istimdat eden müridini, bir anda tayy-ı mekân ederek bulunduğu yere varıp hapisten kurtarmıştır.” Halifelerinden biri de Abdüllatif b. Ömer el-Buhârî’dir.Mevlânâ Hâlid’in kendisine “Sana Şam sahillerinin şeyhi denilse yeridir.” diye iltifat ettiği Ervâdî, açık bir sırrın, berrak bir nurun, bol bir feyzin, güzel koku gibi yayılan şeref ve faziletin ve seyyid olma şerefinin sahibi idi. Alim ve ârif olarak zamanının büyüklerinden olduğunda şüphe olmayan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî hazretlerinin yüzden fazla eseri bulunmaktadır. Kendisi aynı zamanda şairdir. Ervâdî hazretlerinin önemli eserleri şunlardır: 1. Ferâid-i Fevâid 2. Mir’âtü’l-irfân 3. Târîh-i Kebîr 4. Elfiye fî ulûmi’l-edeb 5. Kifâyetü’l-mürîd min Mühimmâti’l-Tarîk 6. Kitâbu’n-Nuri’l-mazhâr fî Şerhi Salâti’l-vüstâ li’ş-Şeyhi’l-Ekber 7. Risâle fî Râbıta beyne fîhâ şemâili’r-ricâli’t-tarîka 8. Risâle fi’l-Halvet 9. Evrâd 10. Manzûme fî Esmâi’llâhi’l-hüsnâ 11. İlhâmâtü’r-rabbâniyye fî Şerhi’s-Saliti’z-Zâtiyye 12. Keşfu’s-sutûr an meâni salâti’n-nûr 13. et-Tibrü’l-Mesbûk fî nihâyeti’s-sülûk Ervâdî hazretleri, 1261/1845 senesinde şeyhinin işareti ile İstanbul’a gelmişti. Burada müridi Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî’ye yaptırdığı ilk halvetten sonra bir ara memleketine gider. Bir yıl sonra İstanbul’a gelen Ervâdî iki sene Ayasofya Camii’nde hadis dersi okutur. İcra edilen ikinci halvetin ardından Gümüşhânevî’ye izinli olduğu bütün tarikatlerden hilâfet-i tâmme ile icâzet verir. Ervâdî hazretleri 1264/1848 yılında Gümüşhânevî’ye İstanbul’daki Hâlidi şeyhlerinden Abdülfettah el-Ukarî’ye (1281/1864) sohbet şeyhi olarak bağlanmasını tavsiye ederek, memleketi Trablusşam’a döner. Trablusşam müftüsü diye de anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî 1275/1858 senesinde memleketinde âhirete irtihal etmiş, Diba Mescidi’ndeki medfen-i mahsusuna defnedilmiştir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hz. Cafer-i Sadık (r.a.)
Cafer-i Sadık (r.a.) hazretlerinin kabri şerifi ; Medine’de Cennetül Baki Kabristanında Eshâb-ı kirâmı görmekle şereflenen Tâbiîn devrinin yükseklerinden ve evliyânın büyüklerindendir. İsmi Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah’dır. Tâhir, Fâdıl gibi lakabları vardır. En meşhûr lakabı, “Sâdık”tır. Babası Muhammed Bâkır, Annesi Ümmü Ferve’dir. Annesinin babası Kâsım, onun babası Muhammed ve onun babası da hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekr’in kızı Esmâ’dır. 702 (H.83) senesinin Rebîul-evvel ayının on yedisinde Pazartesi günü Medîne-i münevverede doğdu. 765 (H.148) senesi Recep ayının on beşinde Pazartesi günü Mekke’de vefât etti. Kabri, Cennet-ül-Bâkî’de olup, babası ve dedesi yanındadır. İmâmlığı, yâni tasavvufta, Kur’ân-ı kerîmin mânevî hükümlerini kalblere yerleştirme vazîfesi, feyz vermesi otuz dört sene sürmüştür. Câfer-i Sâdık hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip olduğu gibi, güzel yüzlü ve tatlı dilliydi. Bedeni sanki nûr saçıyordu. Yüzünün renginde beyaz ve kırmızı karışmış olup, tatlı bir çehresi vardı. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kısa ve şişman değildi, saçı kumrala yakındı. Hazret-i Ali’ye çok benzerdi. On evlâdı olup, yedisi erkek, üçü kız idi. Oğulları: Mûsâ Kâzım, İshak, Muhammed, İsmâil, Abdullah, Abbâs ve Ali’dir. Evlâtlarının hepsi zamânının süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânın rehberiydiler. Mûsâ Kâzım, oniki imâmın yedincisidir. İmâm-ı Câfer, ilmi, oniki imâmdan beşincisi olan babası Muhammed Bâkır’dan öğrendi. İlim ve fazîlette zamânının bir tânesi oldu. Bütün din bilgilerinde olduğu gibi, zamânının bütün fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. Yetiştirdiği talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çeşitli keşifler yapmışlar, bu ilimlerin temel sistematiğini kurmuşlardır. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teşkil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamânında yaşayan herkese akıl-ilim hocalığı yapardı. Kimyânın babası sayılan Câbir de, Câfer-i Sâdık’ın talebesidir. İmâm-ı Câfer’in en meşhûr talebesi, Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi olan İmâm-ı A’zâm Ebû Hanife Nu’man bin Sâbit’tir. İmâm-ı A’zâm, Câfer-i Sâdık’ın derslerine ve sohbetlerine iki sene devâm ederek, o gizli ve âşikâr mârifet kaynağından ilim ve evliyâlık yolunda çok istifâde etti. İmâm-ı A’zâm, onun huzûrunda kavuştuğu yüksek mertebeleri anlatmak için; “O iki sene olmasaydı, Nûman helâk olmuştu.” buyurmuştur. İmâm-ı A’zâm bu sözü ile hocası Câfer-i Sâdık hazretlerinin büyüklüğünü, kıymetini, kavuştuğu yüksek dereceleri anlatmak istemiştir. İmâm-ı Câfer-i Sâdık’ın ilimde, mârifette, zühd, takvâ, kanâat ve bütün güzel ahlâktaki üstünlüğünü, büyüklüğünü duymayan kalmamıştır. Büyükler gibi çocuklar arasında da meşhûr olmuştur. Hikmetli sözleri ve menkıbeleri ile ibret dolu hayat olayları her yere yayılmış, kitaplara yazılmıştır. Onun büyüklüğü bâzı eserlerde şöyle anlatılmaktadır. Tasavvuf ilimlerinde yüksek mârifetlere kavuşmuş olan ve bu bilgileri arzu edenlere öğreterek onlara mürşidlik, rehberlik yapan Câfer-i Sâdık, kelâm, tefsîr, hadîs ve diğer din ilimlerinde de yüksek derecelere ulaşmıştır. Bu ilimlerde kendisinin olduğu bildirilen eserler, risâleler sonradan yazılmıştır. Din bilgisi üzerinde hiç kitap yazmadı. Kelâm ilminde, sapık îtikâd, inanç sâhibi olan Ehl-i bid’ate ve felsefecilere karşı verdiği sağlam, vesikalı cevaplar, bu hususta yazılan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarında yer aldı. İmâm-ı Câfer-i Sâdık, hadîs ilminde sika güvenilir bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Bu hadîs-i şerîfleri, babasından, o da kendi babasından ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh’dan ve Zührî gibi birçok râviden alıp öğrenmiş ve kendisinden de Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi büyükler hadîs-i şerîf bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîfler, Sahîh-i Buhârî’nin dışında kalan Kütüb-i Sitte’nin hepsinde yer alır. Hadîs ilminde, İmâm-ı Şâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir olduğunu bildirmişlerdir. İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe, onun hakkında; “Ondan daha fakih, fıkıh ilmini bilen kimse görmedim.” buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi olduğunu söylüyor. Sâlih bin Ebil-Esved, İmâm-ı Câfer’in; “Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsınız.” buyurduğunu haber verdi. Her ilimde üstâd, her mârifette mâhirdi. Doğruluğu ve sadâkatı o kadar çoktur ki, bundan dolayı kendisine “Sâdık” lakabı verildi. [toggle title=”Menkıbeleri ve Sözleri” load=”hide”]Üstün hallerinden ve menkıbelerinden bir kısmı şöyledir: İmâm-ı Câfer hazretleri bir müddet halvet, yalnızlık hâlinde kalmış, evinden insanlar arasına çıkmamıştı. Evliyânın büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî evine gelip: “Ey Resûlullah’ın torunu! İnsanlar bereketli nefesinizden, faydalı sohbetinizden mahrum kaldı. Niçin uzlete çekildiniz?” deyince, buyurdu ki: “Şimdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar değişti). Sözümüzün hakîkatı meydana çıktı.” ve şu iki beyti okudu: Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da, İnsanların kimi hayâl, kimi ümit peşinde. Dostluk, vefâ görünüşte kaldı aralarında, Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte. Zamânın hükümdarı bir gece vezirine dedi ki: “Hemen git, İmâm-ı Câfer’i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum.” Vezir: “Evinde oturmuş, gece-gündüz ibâdetle meşgûl olan, devlet işlerine karışmayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!” dedi. Hükümdârı bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat iknâ edemedi. Mecbûren çağırmaya gitti. Vezir çağırmaya gidince, hükümdâr cellâtlara emir verdi. “İmâm-ı Câfer içeri girince, ben başımdan külâhımı çıkardığım zaman hemen başını vuracaksınız!” Bir müddet sonra, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri içeri girdi. Hükümdâr bunu görünce, derhal ayağa kalktı. Büyük bir tevâzu ile onu karşıladı. Koltuğuna oturttu. Kendisi edeple karşısına diz çöküp oturdu. Cellâtlar ve hizmetçiler şaşırıp kaldılar. Hükümdar, Câfer-i Sâdık’a: “Efendim, benden bir emriniz, isteğiniz olursa hemen emredin, yapayım.” dedi. Câfer-i Sâdık hazretleri; “Senden bir ricâm yok. Beni bir daha yanına çağırma! Rabbime ibâdetten beni alıkoyma, başka bir şey istemem.” buyurup, gitmek üzere ayağa kalktı. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu uğurladı. Gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayılıp düştü. Kendine gelince, veziri sordu: “Bu ne hâldir. Hani o zâtı öldürtecektiniz?” Hükümdar; “O içeri girince, yanında büyük bir arslan gördüm. Lisân-ı hâl ile bana; “Onu incitirsen seni parça parça ederim.” diyordu. Bunu görünce ne yapacağımı şaşırdım.” dedi. Süfyân-ı Sevrî hazretleri, bir gün Câfer-i Sâdık’ın evine gitti. Câfer-i Sâdık: “Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultân ile görüşüyorsun. O seni arıyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamânın hâli bunu îcâb ettiriyor. Yanımdan hemen çık, git!” Süfyân-ı Sevrî; “Bana bir hadîs-i şerîf nakletmedikçe buradan ayrılmayacağım, ey İmâm! Senden nasihat alacak bir şey işitip gideyim.” dedi. Câfer-i Sâdık; “Çok sözün sana faydası yoktur. Ben atalarımdan rivâyetle Resûlullah’tan bildirilen şu üç şeyi sana anlatayım.” dedi. Bu üç şey şudur: Allahü teâlânın nîmetine kavuşan ve bu nîmetin devamlı olmasını isteyen kimse, Allah’a hamd ve şükrünü çoğaltsın! Zîrâ Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde İbrâhim sûresi onuncu âyetinde meâlen;”Nîmetlerimin kİymetini bilir, emretti?im gibi kullanİrsanİz, onlarİ arttİrİrİm. Kİymetini bilmez, bunlarİ be?enmezseniz, elinizden alİr, Şiddetli azâb ederim.” buyurdu. Bir kimse, rızkı azaldığı zaman çok tövbe ve istigfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istigfâr edenlerin, günâhlarını bağışlayacağını ve rızıklarını arttıracağını vâd ediyor. Bir kimse sultandan veya herhangi şeyden sıkıntı görür ve bir belâya u?rarsa; “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.” desin! Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî, İmâm-ı Câfer’in elini tuttu ve ona dedi ki: “Hepsi, bu üçü müdür?” Câfer-i Sâdık; “Bunları iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunları yaparsan çok ihsânlara, iyiliklere kavuşursun.” buyurdu. Bir gün Câfer-i Sâdık’a sordular: “Allahü teâlâ, fâizi niçin haram kılmıştır?” Buyurdu ki: “İnsanların birbirine iyilik yapmaları, ihsânda bulunmaları için, Allahü teâlâ onu haram etti. Fâiz haram olmasaydı, birbirine karşılıksız iyilik yapan kalmazdı. Yapılan her iyiliğin karşılığı olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu.” İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri duâsı makbûl olanlardandı. Allahü teâlâdan birşey istediğinde daha sözü bitmeden isteği verilirdi. Bir gün yalnız başına yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasından yürüyordu. Bir ara Câfer-i Sâdık hazretleri; “Yâ Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder.” buyurdu. Âniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan tâkip eden zât evlerine kadar geldi. Hazret-i İmâma; “Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin.” dedi. Bu söz Câfer-i Sâdık hazretlerinin hoşuna gitti ve elbiselerini ona verdi. Bir şahıs, İmâm-ı Câfer hazretlerinden, Allahü teâlânın kendisine çok mal verip, çok hac yapması için duâ buyurmasını istedi. O da; “Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!” diye duâ etti. O şahıs elli hac yaptı. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti. Hakem bin Abbâs-ı Kelbî buyuruyor ki; “Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdık hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açıldı. Yine çok îtirâzda bulundu ve; Câfer-i Sâdık nerede, böyle işler nerede?” dedi. Câfer-i Sâdık’ın bu sözden haberi oldu ve şöyle buyurdu: “Yâ Zeyd-i Kelbî, eğer böyle bir şey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklüğünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin.” Bir gün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklüğünde bir arslan saldırdı ve onu öldürüp ciğerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdık’a îtirâzda bulunmadı. İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleri, Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nûrlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyzin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meşhûrdur. Sayılamayacak kadar hikmetli sözleri vardır. Buyurdular ki: “Beş kimsenin sohbetinden, yâni beş kimse ile berâber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâimâ aldanırsın. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan yâni aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca, seni harcar. Beşincisi, fâsıktan yâni günâh işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü, seni bir lokma ekmeğe satar.” “Bir mümin kardeşine âit hoş olmayan bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısını araştır. Bulamazsan belki benim anlamadığım bir özür kapısı vardır de ve kapa.” “Müslüman kardeşinizden mânâsını anlamadığınız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayın.” “Bir hatâ işlediğiniz zaman istigfâr edin, hatâda ısrâr helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darlığı çekiyorsa istigfâra devam etsin.” “Mihnete şükretmeyen, nîmete şükretmez.” “Perşembe günü ikindi vakti olunca, Allahü teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yanında gümüşten sahifeler ve altından kalemler vardır. Ertesi gün güneş batıncaya kadar Resûlullah’a okunan salevâtı yazarlar.” Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: “Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin peşinden koşana da zahmet, sıkıntı ver!” “Bu dört şeyi, her şerefli kimsenin yapması gerekir. Yapmaması ona yakışmaz: 1. Bulunduğu meclise babası gelirse ayağa kalkmak, 2. Misâfire hizmet etmek. 3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtâc olmadığı zaman bineğine yardım istemeden binmek. 4. İlim öğrendiği hocasına hizmet etmek.” “Bir kimse, sevdiği bir malının elinde devamlı kalmasını isterse, ona baktıkça, “Mâşâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yâni, Allah’ın dilediği olur, kuvvet O’nundur) desin!” “Malı ve evlâdı çok olmasını isteyen, nebâtî, sebze yemek çok yesin!” “Din âlimleri fakihler, sultanların, devlet adamlarının kapısına gidip, onlara yaltaklanmadıkça peygamberlerin vekilleridir.” “Namaz, her takvâ sâhibi için yakınlıktır. Hac, her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel, ibâdet, hayırlı iş yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.” “Sadaka vererek rİzkİnİzİ ço?altİnİz. Zekât vererek mallarİnİzİ koruyunuz. İktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaŞamak, geçimin yarİsİdİr. İnsanlarla iyi geçinmek, aklİn yarİsİdİr.” “Ana-babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. Musîbet zamânında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ sabrı, musîbet mikdârınca indirir.” “Takvâdan, Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakınmaktan daha üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.” “İyilik üç şeyle tamam olur: 1. O iyiliği yapmakta acele etmek. 2. Yaptığı iyiliği gözünde büyütmemek, dâimâ küçük görmek. 3. İyiliği yaparken, gizlice yapmak.” “Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karşı mağrûr olmak, kibirli olmaktır.” “Uzun emel sâhibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir.” “Allahü teâlânın yarattığı işlere karışmak, felâketine sebeb olur. Meselâ, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sıhhat verseydi ibâdet ederdim… gibi sözler söylemek, kişinin helâkidir.” “Dört şey vardır ki, onların azı da çoktur: 1. Ateş, 2. Düşmanlık, 3. Fakirlik, 4. Hastalık.” “Kız evlâtlar, ana-babası için hayır ve hasenâttırlar. Oğlanlar ise, nîmettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanır. Nîmetlerden ise hesâba çekilir, suâl sorulur.” “Bir kimse, kusûr, günah işlediği zaman utanmıyorsa, yaşlandığı zaman pişmanlık duyup kötü işlerinden vazgeçmezse ve tenhâ bir yerde olduğu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayır yoktur.” “Üç şey vardır ki, müslümanları çok aziz, şerefli eder: 1. Kendisine zulüm edeni affetmek. 2. Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak. 3. Kendisini aramayanları, arayıp hâllerini sormak.” İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretlerinin, rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlânın hidâyete kavuşturduğunu kimse saptıramaz. Allahü teâlânın hidâyet vermediğini, kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânın kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır.” “İlim, hazînedir. Anahtarı, sorup öğrenmektir. İlmi isteyiniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin. İlim öğrenmekte dört kişiye sevap vardır. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icâbet edenlere.” Rivâyet ettiği hadîs-i kudsî’de: “Lâ ilâhe illallah kal’amdİr. Bunu okuyan, kal’aya girmiŞ olur. Kal’ama giren de, azâbİmdan kurtulur.” buyruldu. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri Müsned’inde buyuruyor ki: Cebrâilin Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize; “Lâ ilâhe illallah hİsnî, men kâlehâ, dehale hİsnî ve men dehale hİsnî, emine min azâbî” Şeklindeki duâyı her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa şifâ bulur. KERÂMET VE MENKÎBELERİ NİÇİN HAKKIYLA YAPMADIN? Bir gün devrin meşhûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdık’ın yanına gelmişti. Ona dedi ki: “Ey Peygamber efendimizin torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardı. O da buyurdu ki: “Ey Dâvûd! Sen, zamanımızın en zâhidi, Allah’tan en çok korkanısın. Benim nasîhatıma ne ihtiyâcın var?” “Ey Resûlullah’ın torunu. Sizin bütün yaratılmışlara üstünlüğünüz var. O büyük Peygamberin kanı damarlarınızda dolaşmaktadır. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâciptir, borçtur.” “Ey Dâvûd! Ben kıyâmet günü gelince, ceddim Muhammed aleyhisselâmın elimden yakalayıp; “Niçin bana hakkıyla uymadın?” demesinden korkuyorum. Bu işler, nesep, soy işi değil, ibâdet ve amel işidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve dedi ki: “Yâ Rabbî! Onun varlığı Peygamberlik soyundan meydana gelmiştir. Sözleri yaşayışı herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl aleyhisselâm, annesi Betûl (Hazret-i Fâtıma) olduğu halde, böyle düşünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptıklarının bir kıymeti olsun!” AHMAKLAR ARASINDA BULUNAN Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasîhatı pek meşhûrdur. Oğluna buyurdu ki: “Ey oğlum, kendi rızkına râzı ol! Kendi rızkına râzı olan, kimseye muhtâc olmaz. Gözü başkasının malında olan, fakir olarak ölür. Allahü teâlânın taksim ettiği rızka râzı olmayan, O’nu kazâ ve kaderinde, dilediğini yaratmakta töhmet altında tutmuştur. Kendi kusurlarını küçük gören, başkasınınkilerini büyütmüş olur. Her zaman kendi kusurlarını büyük gör. Başkasının gizli bir şeyini açığa vuranın, evindeki gizli şeyler herkesçe bilinir. Kardeşi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, âlimler arasında bulunan hürmet görür. “Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, yoksa sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, sonra aşağılanırsın.” “Ey oğlum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakkı, doğruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istişâre eder danışır, fikrini alır.” “Ey oğlum, arkadaşlık yaptığın, ziyâretine gittiğin kimse, iyi ahlâk sâhibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, ot bitmeyen topraktırlar.” “Ey oğlum, Allahü teâlânın kitâbını okuyucu, iyilikleri emredici, kötülüğü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konuşmayanla konuşucu ol! İsteyene ver. Gıybetten, koğuculuktan sakın. Çünkü söz taşımak, insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.” Kaynaklar 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.3, s.192 2) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.166 3) Kâmûs-ul-A’lâm; c.3, s.820 4) Tabakât-ı İbn-i Sa’d, c.5, s.187 5) Vefeyât-ül-A’yân; c.1, s.327 6) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.220 7) Mu’cem-ül-Müellifîn; c.3, s.145 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.145 9) Miftâh-us-Seâde; c.1, s.343, c.2, s.39, 202, 538, 549, c.3, s.94, 138, 140, 154, 300 10) El-A’lâm; c.2, s.126 11) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; (48. Baskı) s.1046 12) Fâideli Bilgiler; (3. Baskı) s.42, 72, 156 13) Eshâb-ı Kirâm; (7. Baskı) s.111, 114, 319 14) Şevâhid-un-Nübüvve, cüz 7, s.11 15) Tabakât-ı Şa’rânî; c.1, s.111 16) Sıfat-üs-Safve; c.2, s.114, 117 17) Sefînet-ül-Evliyâ (Fârisî); s.25 18) Nûr-ul-Ebsâr; s.145 19) İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.3, s.139 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Mevlana Halid Bağdadi (k.s.)
Mevlana Halid Bağdadi hazretlerinin kabri şerifi ; Suriye – Şam’da Kasiyun Dağındaki Dergahında On sekizinci yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başında Irak ve Şam’da yetişmiş büyük velîlerden. Asrının müceddidi idi. Babasının ismi Ahmed’dir. İsmi Hâlid, lakabı Ziyâüddîn’dir. Bağdâdî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Babası hazret-i Osman’ın, annesi ise hazret-i Ali’nin soyundandır. Bu sebeple Osmânî diye de anılmaktadır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî diye meşhûr olmuştur. 1778 (H.1192) senesinde Bağdât’ın kuzeyindeki Şehrezûr kasabasında doğdu. 1826 (H.1242) senesinde Şam’da vefât etti. Kabri Şam’ın kuzeyinde, Kâsiyûn Dağı eteğindeki kabristanda bulunan türbesindedir. Sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Küçük yaşta ilim tahsîline başlayan Hâlid-i Bağdâdî, keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası, sağlam irâdesi ve çalışkanlığı ile dikkati çekti. Süleymâniye’de devrin meşhûr âlimlerinden Muhammed bin Âdem-i Kürdî, Sâlih-i Kürdî, Abdürrahîm Berzencî ile kardeşi Abdülkerîm Berzencî’den, Abdullah-ı Harpânî’den ve daha pekçok âlimden ilim öğrenip, icâzet aldı. Sarf, nahiv, edebiyât, usûl, mantık, hikmet (fen), hey’et (astronomi), geometri, hesâb ilimleri ile tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm, tasavvuf ilimlerini ve diğer ilimleri öğrendi. Fîrûzâbâdî’nin Kâmûs’unu ezberledi. Öğrendiği bütün ilimlerde din ve fen adamlarına hocalık yapacak derecede üstün bir bilgiye sâhib oldu. Din ve fen ilimlerindeki üstünlüğü ve geniş bilgisi sebebiyle zamânının bütün âlimleri ve velîlerinin takdirlerini kazandı. Hangi ilimden ve hangi fenden ne sorulursa sorulsun derhal cevâbını verirdi. Zekâsı ve bilgisi karşısında akıllar hayrete düşerdi. Hocası Seyyid Abdülkerîm Berzencî 1788 (H.1203) senesinde tâundan vefât edince, onun talebesi boş kalmasın diye ders vermeye başladı. Her taraftan âlimler dersine koştu. Her müşkülü çözer her derde devâ olurdu. Dünyâya ehemmiyet vermez, gece gündüz ibâdet ederdi. Böylece yirmi bir yaşındayken, ulemâya ve talebeye üstâd olup, yedi sene ders okuttu. Sözü tesirli, avâm ve havâss arasında sözü delîl olan şerefli bir zâttı. 1805 senesinde hacca gitti. Yolda Şam âlimlerinden çok saygı gördü. Tevâzûundan dolayı, Allâme Muhammed Kuzberî’den hadîs rivâyeti; Mustafa Kürdî’den Kâdirî yolu icâzeti aldı. Bir müddet Şam’da kaldıktan sonra Hicaz’a gitmek için yola çıktı. Medîne-i münevvereye kavuştuğu zaman Peygamber efendimize aşk derecesindeki sevgisini anlatan Kasîde-i Muhammediyye’yi Farsça olarak yazdı. Medîne-i münevvereye geldiğinde, kâmil bir velî bulup ona teslim olmak arzusundaydı. Bir gün Yemenli fazîlet sâhibi bir zâta rastladı. Câhilin âlimden nasîhat istemesi gibi ondan nasîhat istedi. O zât dedi ki: “Ey Hâlid Mekke-i mükerremeye gittiğin zaman edebe uymayan birşey görürsen hemen reddetme.” Mevlânâ Hâlid hazretleri Mekke-i mükerremede bir Cumâ günü Kâbe-i şerîfe karşı Delâil-i Hayrât’ı okurken birinin, Kâbe’ye sırt çevirip kendine bakdığını gördü. “Utanmadan Kâbe’ye arkasını çevirmiş. Edebi gözetmiyor!” diye düşünürken, o kimse; “Mümine hürmet, Kâbe’ye hürmetten daha öncedir. Bunun için yüzümü sana çevirdim. Niçin beni kötülüyorsun. Medîne’deki zâtın nasîhatını unuttun mu?” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunun büyük velîlerden olduğunu anladı. Ondan af diledi ve; “Beni talebeliğe kabûl et.” diye yalvardı. O da; “Sen burada olgunlaşamazsın.” dedikten sonra eli ile Hindistan’ı göstererek; “Senin işin orada tamam olur.” dedi ve gitti. Bu gördüğü zatın hocası Abdullah-ı Dehlevî olduğu rivayet edilmektedir. Mevlânâ Hâlid hazretleri, memleketi Süleymâniye’ye dönüp ders vermeye başladı. Fakat gece-gündüz Hindistan’ı düşünüyordu. Bir gün bu düşünceler içindeyken, Hindistan’ın Dehli şehrinde bulunan evliyânın en büyüklerinden Abdullah-ı Dehlevî’nin talebelerinden Mirzâ Abdürrahîm isimli bir zât çıkageldi. O talebe, Abdullah-ı Dehlevî; “Mevlânâ Hâlid’e selâmımızı söyle bu tarafa gelsin!” buyurdu.” dedi. Uzun zaman başbaşa görüştüler. Mevlânâ Hâlid talebelerine ders vermeye gelmez oldu. Talebeler, Hindli’ye kızmaya başladı. Bir süre sonra, 1809 senesinde ikisi birlikte İran ve Afganistan üzerinden Hind yolculuğuna çıktılar. Umulmadık bir zamanda medreseyi ve talebeyi bırakıp bu ânî ayrılışına şehrin bütün halk ve talebeleri çok üzüldüler. Yoldan çevirmek için çok ısrar ettiler ve yalvardılarsa da fayda vermedi. Hindistan’ın karanlıklar ve tehlikeler içinde bulunduğunu söyleyip vaz geçirmek istediler. Onlara; “Âb-ı hayât zulümâtta bulunur.” şeklinde cevap veren Mevlânâ Hâlid hazretleri, arkadaşı Mirzâ Abdürrahîm ile yaya olarak yola çıktı. Mevlânâ Hâlid, Tahran’dan; Bistâm, Harkan, Semnân ve Nişâbur’a geçti. Geçtiği yerlerdeki evliyâyı, şiirleriyle medheyledi. Âriflerin kutbu Bâyezîd-i Bistâmî’nin kabrini ziyâret ettiği zaman meşhûr bir kasîde söyledi. Sonra Tûs (Meşhed) şehrine gitti. Orada, on iki imâmın dokuzuncusu Mûsâ Kâzım’ın oğlu İmâm Ali Rızâ’nın türbesini ziyâretinde de, çok güzel bir kasîde okuyarak onu medheyledi. Mevlânâ Hâlid, Ahmed Nâmıkî Câmî’nin kabrini ziyâret etti. Onu da Fârisî bir kasîdeyle medheyledi. Buradan Afganistan’a geçti. Hirat’a uğradı. Hirat’ın bütün âlimleri, fazîlet sâhipleri, ziyâretine geldiler. Gelenler arasında Abdullah-i Hıratî (Hirevî) de vardı. Bu zât sonradan Mevlânâ Hâlid hazretlerinin talebesi oldu. Her şehirden ayrılırken; âlimler, vâli ve kumandanlar ve halk ona âşık olup, saatlerce yola uğurladılar. Kandehâr, Kâbil, Peşâver âlimlerinin suâllerine verdiği cevaplarla hepsini hayran bıraktı. Peşâver’de çok hürmet ve tâzimle karşılandı. Âlimler onun üstünlüğünü tasdik ve ikrâr ettiler. Sonra Lâhor şehrinin bir kasabasında kâmil bir velî olan Allâme Mevlânâ Senâullah Dehlevî’yi (rahmetullahi aleyh) ziyâret etti. Mevlânâ Senâullah Dehlevî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân’ın en üstün talebelerindendi. Mevlânâ Hâlid; burada başından geçenleri şöyle anlatır: Bu kasabada bir gece kaldım. Rüyâda, Şâh Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin, yanağımdan tutup beni kuvvetle kendine çektiğini gördüm. Sabahleyin Mevlânâ Senâullah’ın huzûruna gittiğim zaman, daha rüyâmı anlatmadan; “Kardeşimiz ve seyyidimiz Abdullah-ı Dehlevî’nin huzur ve hizmetlerini câna minnet bilmeli, huzur ve hizmetinde bulunmayı, sana vâd olunan nîmetlere kavuşmaya sebep bilmelisin.” dedi. Daha sonra o kasabadan ayrıldım. Hindistan’ın başşehri olan Dehli ismi ile meşhûr Cihânâbâd’a geldim. Aylarca süren uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra tam bir senede Dehli’ye (Cihanâbâd) ulaşan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Dehli’ye vardığında, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin bulunduğu şehre gelmenin sevinci ile, seferdeyken yanında bulunan şeylerin hepsini, fakirlere dağıttı. Sonra Hindistan’ın en büyük velîsi ve büyük İslâm âlimi, Şâh Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûruna kavuştu. Abdullah-ı Dehlevî, onu talebeliğe kabûl etti. Ona nefsinin terbiyesi için dergâhı temizleme vazifesini verdi. Mevlânâ Hâlid, bu kadar ilimde âlim olmasına rağmen, hiç îtirâz etmedi. Bir gün yerleri temizleme işi nefsine zor geldi. Derhal nefsine; “Eğer mübârek hocamın verdiği bu şerefli vazifeden kaçarsan yerleri süpürge ile değil, bu sakalınla süpürtürüm.” diyerek hitâb etti. Artık bundan sonra hatırına böyle hiçbir düşünce gelmedi. Bir gün yine böyle su taşırken, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri ile karşılaştı. Abdullah-ı Dehlevî, onun mübârek omuzları üzerinden Arş’a doğru muazzam bir nûrun yükseldiğini ve meleklerin ona gıbta ve hayranlıkla baktıklarına şâhid oldu. Abdullah-ı Dehlevî, Mevlânâ’nın tasavvufta pek yüksek derecelere eriştiğini, kemâle gelip olgunlaştığını görünce, bu vazifeden alıp, devamlı huzûrunda bulunmasını emretti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, orada da hocasına canla başla hizmet ederek, büyük mücâhede ve çetin riyâzetler çekti. Abdullah-ı Dehlevî’nin huzûrunda beş ay çalışıp sohbetleri ve nazarlarıyla büyük velîlerden olmak saâdetine erişti. Huzur ve müşâhede makâmına kavuştu. Vilayet-i kübrâ hâsıl oldu. Müceddidiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye ve Çeştiyye yolunda kemâle geldi. Abdullah-ı Dehlevî’nin kalbindeki bütün esrâr ve mânevî üstünlüklere kavuştu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, feyz ve kemâl bulunca, Abdullah-ı Dehlevî hazretleri; “Ey Hâlid, şimdi memleketine ve Bağdât’a git! Oradaki Hak âşıklarını, sevdiklerine, yâni Allahü teâlâya kavuştur.” buyurunca, Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Ey benim sebeb-i devletim, yüksek sığınağım, efendim! Orada Hayderî ve Berzencî seyyidleri çoktur. İnsanlara doğru yolu anlatmakla nasıl meşgûl olurum. Çünkü, onlar şöhret ve îtibâr sâhibi ve âlimlerin sığınağı durumundadırlar. Böyle bir işe kalkışsam, diğer insanlar bile beni men ederler.” diye arz etti. “Sen, memleketine git. İrşâd ile meşgûl ol. Bütün seyyidler, senin ayağının toprağına yüz sürerler ve şerefli zâtına hizmetçi olurlar. Oranın vâlileri, emînleri, âlimleri, fazîlet sâhipleri, mübârek ayağını öperler. Şimdi ne istersen vereyim, iste yâ Hâlid!” buyurdu. “Din için dünyâlık isterim!” dedi. “Git, her istediğini verdim!” deyip; “Yolun üzerinde, filân yerde, evliyânın büyüklerinden, iki seneden beri yemez, içmez, konuşmaz, Hakk’a gönlünü vermiş, ölü gibi hareketsiz durup, Hakk’ın sevgisine dalmış şerefli bir zât var. Ona selâmımı söyle, hayırlı duâsını al ve şerefli elini öp!” buyurdu. Sonra bütün talebe ve sevdikleriyle, dört millik mesâfeye kadar Mevlânâ Hâlid’i uğurladı. Sonra; “Hâlid bürd”, yâni “Hâlid herşeyi aldı götürdü.” buyurdu. Mevlânâ Hâlid, o velînin olduğu beldeye gelince, yerini sordu. Uzaktan gösterdiler. Bulunduğu yere doğru yürüyünce, velînin heybetinden Mevlânâ Hâlid’i (rahmetullahi aleyh) bir korku ve dehşet kaplayıp, gidemedi, olduğu yerde kaldı. Hemen Şâh-ı Dehlevî hazretlerini hatırladı. Korkusu gitti. O zâtın yanına gidip, hocasının selâmını bildirdi. O da başını murâkabeden kaldırıp; “Aleyke ve aleyhisselâm.” buyurdu. Sonra; “Ey Hâlid, senin fütûhâtın ve irşâdının yayılma yeri Bağdât’tır.” deyip, tekrar murâkabeye daldı. Mevlânâ Hâlid hazretleri, o zâtın, nisbet-i Muhammedî denizine gömülmesine, feyz nûrları içinde bir an cemâl-i Haktan ve O’nu murâkabeden ayrılmamasına hayran kalarak oradan ayrıldı. Mevlânâ Hâlid Şîrâz’a, oradan İsfehan’a sonra Hemedan’a gitti. Hangi şehre teşrif etse, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını hatırlatması güzel âdetlerindendi. Bu şehirlerdeki vâz ve nasîhatlerini duyan îtikâdı bozuk kimseler ona kötülük yapmak istedilerse de, Allahü teâlânın koruması ve Mevlânâ Hâlid’in heybeti sebebiyle korkup bir şey yapamadılar. Sonra Senendec’e, oradan da 1811 (H. 1226) senesinde vatanları olan Süleymâniye’ye gittiler. Bütün âlimler, fazîlet sâhipleri, talebe, şehrin ileri gelenleri ve halk sevinç ve neşe ile onu karşılamağa çıktı. Süleymâniye’de bir bayram havası yaşandı. Bir müddet burada kaldıktan sonra Bağdat’a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin dergâhına yerleşip beş ay kadar insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Tekrar Süleymâniye’ye dönerek ilim öğretmeye ve talebe yetiştirmeye devam etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri 1813 senesinde Süleymâniye’den tekrar ayrılıp Bağdât’a gitti. İkinci defâ Bağdât’a teşriflerinde, çok kimseler kendisine talebe oldu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet Bağdât’ta kalıp İslâmiyeti anlattıktan ve talebe yetiştirdikten sonra memleketi olan Süleymâniye’ye döndü. Orada kendisi için bir dergâh inşâ edildi. Bu dergâhta insanlara vâz ve nasîhat edip talebe yetiştirdi. Süleymâniye’deyken, Berzencîler’den silâhlı iki yüz kişi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin öldürülmesine karar verdiler. Cumâ günü, silâhlı olarak mescidin dış kapısında beklemeye başladılar. Cumâ namazı kılındıktan sonra, bütün halk câmiden dışarı çıktı. Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, her zaman câmiden en son çıkardı. Dışarı çıkanlar bu silâhlı kişilerin Mevlânâ Hâlid hazretlerine kötülük yapmak niyetinde olduklarını anladılar. Mevlânâ Hâlid hazretleri, mescidin kapısından çıkıp, bu silâhlı ve kötü niyetli kimselere heybetli bir nazarla bakınca kalblerinde müthiş bir korku hâsıl oldu. Öldürmek için gelenlerden bâzısı nâra atarak kaçıştı, bâzıları da yüzüstü düşerek perişân oldu. Bundan sonra, Mevlânâ Hâlid hazretleri ile bütün talebeleri, hiçbir şey olmamış gibi, Cennet misâli olan hânekâha gittiler. Kaçan bu düşmanların çoğu; “Mevlânâ câmiden çıkınca, onun omuzlarında heybetli bir arslanın ağzını açmış, üzerimize atlamak üzere olduğunu gördük. O anda aklımız başımızdan gitti, kaçacak yer bulamadık.” dediler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Bağdât’ta ilimle ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla meşgûl olduğu sırada, onu hased eden inkarcılardan birisi Bağdât Vâlisi Saîd Paşaya bir mektup yazarak Mevlânâ Hâlid hazretlerini şikâyet etti. Mektup yalan ve iftirâlarla doluydu. Hattâ Mevlânâ Hâlid hazretleri küfürle ithâm ediliyordu. Mektûbu okuyan vâli, sinirlenerek mektubu yere çarptı ve; “Sübhânallah! Eğer hazret-i Şeyh Hâlid de müslüman değilse, müslüman kimdir? Bu mektubu yazan ya delidir veya Allahü teâlâ onun basîret gözünü kör etmiştir. Bunun sebebi de o kimsedeki aşırı haseddir. Allah’a sığınırız, Allah’a sığınırız.” dedi. Bağdât’taki âlimlere bu mektuba bir reddiye yazılmasını emretti. Halle Müftüsü Muhammed Efendi bu mektuba bir reddiye yazarak bozuk fikirlerini çürüttü. Bu mektubu Bağdât âlimleri de tasdik ettiler. Daha sonra hatâ ettiğini anlayan iftirâcı iddiâlarından vazgeçip Mevlânâ Hâlid hazretlerinden özür diledi ve affedildi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine düşman olan ve karşı çıkanlardan pekçoğu onun güzel ahlâkı ve kerâmetleri karşısında insafa gelip büyüklüğünü kabûl ettilerse de bâzıları aynı hased ve muhâlefetlerine devâm ettiler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet Allahü telânın emir ve yasaklarını anlattıktan ve talebe yetiştirdikten sonra Süleymaniye’den âile fertlerini ve talebelerinden bir kısmını da berâberine alarak yerleşmek üzere Şam’a gitti. Şam ahâlisi, âlimleri ve idârecileri ona saygı ve iltifât gösterdiler. Şam Vâlisi Abdurrahmân Paşanın oğlu Mahmûd Paşa Mevlânâ Hâlid hazretlerinin üstünlüğünü anladı. Uzaktan yakından pekçok kimsenin onun sohbetiyle ve ilim meclisleriyle şereflenmek üzere geldiklerini görerek ona bir mescid ve bir dergâh yaptırdı. Kendisinin ve talebelerinin geçimlerini sağlayabilecek maddî yardımlarda bulundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri sohbetleriyle insanların dünyâda ve âhirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Pekçok âlim ve fazîlet sâhibi kimse onun sohbetlerinde bulundu. Şeyh İsmâil Şirvânî, Şeyh Ahmed Eğribozî ve başka zâtlar bunlardandır. [toggle title=“Abdülvehhab es-Susi olayı load=”hide”] Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da bulunduğu sırada Abdülvehhâb es-Sûsî’yi İslâmiyeti anlatmak ve Nakşibendiyye yolunun esaslarını tanıtmak üzere vazîfelendirip gönderdi. Abdülvehhâb es-Sûsî İstanbul’a gidince, kendisini şeyhülislâma kabûl ettirdi. Âlimlerden bir grub büyük vezirler ona bağlandılar. Abdülvehhâb es-Sûsî devlet adamları ve ulemâ ile düşüp kalkması sebebiyle ucb ile kendini beğendi ve kibire kapıldı. Zenginliğe ve dünyâ malına meyletmesi sebebiyle İslâmiyete uygun olmayan hareketler yapmaya başladı. Bu durumu keşif yoluyla anlayan ve habercileri vâsıtasıyla bilgi alan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri mektup yazarak Abdülvehhâb es-Sûsî’yi Şam’a çağırıp tövbe etmesini istedi ve yerine başkasını vazîfelendirip gönderdi. Abdülvehhâb es-Sûsî zâhiren Mevlânâ Hâlid hazretlerine itâat ediyor göründüyse de, gizlice hîleli yollara başvurdu. Fakat Allahü teâlâ Mevlânâ Hâlid hazretlerine onun başvurduğu hîleli yolları bildirdi. Mevlânâ Hâlid efendimiz üç kere mektup yazarak işin hakîkatini İstanbul’daki talebelerine ve sevenlerine bildirdi ve onun tasavvuf yolundan tard edildiğini, sözlerinin dinlenmemesi gerektiğini haber verdi. Bu mektuplardan birinde buyurdu ki: “…Size mâlûm olsun ki, Abdülvehhâb tarîkat ve şerîat esaslarından pekçok şeyi bozdu. Bu yolda bulunma şerefini de dünyâ leşini almaya vesîle etti, îtibâr vesîlesi kıldı. İstanbul’da maddî çıkarlara yol açtı. Allah orayı belâdan korusun. Gerek İstanbul’da, gerekse Irak’ta insanların inkârına sebeb oldu. Onun davranışları insanlar arasında vehimlere ve vesveselere yol açtı. Sizin ona çok tâzim edip saygı göstermeniz onun için gurur sebebi oldu.Kendi üzerindeki terbiye haklarını inkâr yoluna gitti. Ondan son derece ters davranışlar ortaya çıktı. İşte anlatılan sebeplerden dolayı ilâhî irâde onun tarîkat yolundan kovulması yolunda tecellî etti. Bâzı sırlarından dolayı, onlar basîret sâhibi olanlara gizli bir şey değildir. Bu mektup size ulaştıktan sonra onunla muhatap olmayın. Bunun tersine davranırsanız bu silsile büyüklerinin sizinle olan bağları kopar. Kezâ bu fakirle de bir bağlantınız kalmaz. Sevgi hakkını gözeterek bu mektubu yazdım. Size bir zarar gelmemesi için oradaki ihlâs sâhibi kardeşlerimiz ve sevenlerimiz de bu mektubun muhâtabıdırlar.” Tasavvuf yolundan tard olunan Abdülvehhâb es-Sûsî yaptıklarına pişman olup bir gün Mevlânâ Hâlid hazretlerinin talebelerinden olan Şeyh Yahyâ hazretlerine gelerek elini öptü ve affedilmesi için vâsıta olmasını istedi. Şeyh Yahyâ, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin huzûruna geldi ve Abdülvehhâb’ın affını diledi. Mevlânâ Hâlid hazretleri buyurdular ki: “Bu iş benim elimde olsa affederdim. Fakat Nakşibendiyye silsilesinin sâdâtı (efendileri) onu tarîkat kapısından kovmuşlardır. Şâyet Abdülvehhâb sakalını traş eder, yüzünü siyaha boyayıp bir merkebe ters bir şekilde biner, sokaklarda gezer, kendini teşhir ederse, o zaman belki şeyhlerin rûhâniyeti onu affeder.” Bunun üzerine Şeyh Yahyâ; “Üstâdım! Abdülvehhâb nefsine böyle bir iş yükleyemez. İzin veriniz de onun yerine bu işi ben yapayım, Abdülvehhâb affolunsun. Ben kendimi müslümanların hayrı için fedâ ederim.” dedi. Onun bu sözlerini dinleyen Mevlânâ Hâlid hazretleri ağlayarak Şeyh Yahyâ ile kucaklaştı. Şeyh Yahyâ dönüp Abdülvehhâb’ın yanına gitti ve dedi ki: “Sen kendinden başka kimseyi kınama, ancak ve sâdece kendini kınayabilirsin.” Zâten kötü niyetliliği kendine huy edinmiş olan Abdülvehhâb es-Sûsî, Medîne-i münevvereye giderek Mevlânâ Hâlid hazretlerinin aleyhinde küfre vardıracak iftirâlar ve sözler sarf etti. [/toggle] Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da bulunduğu sırada, onun büyüklüğünü çekemeyenler, Osmanlı Pâdişâhı Sultan İkinci Mahmûd’a; “Asker ve silâh topluyor, güçlenip devletinize baş kaldırmak istiyor. Ülkeni ondan koruyasın.” diye şikâyette bulundular. Sultan İkinci Mahmûd Han hemen büyük âlim Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendiyi huzûruna çağırdı. Durumu kendisiyle görüştü. Mustafa Âsım Efendi; “Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmin Hucûrat sûresi 6. âyetinde meâlen; “Size fâsığın biri haber getirirse onu iyice araştırın.” buyuruyor. Görüşüm odur ki, onun hâlini araştırıp açığa çıkarabilecek güvenilir iki kişiyi bulup yollayınız. Hiç sezdirmeden gitsinler, araştırmalarını yapıp dönsünler.” Bunun üzerine Sultan Mahmûd Han iki kimseye derviş elbisesi giydirip araştırmak için Şam’a gönderdi. Derviş kıyâfetiyle giden kimseler gizlice araştırmaya başladılar. Allahü teâlâ bu kimselerin gelişini Mevlânâ Hâlid hazretlerine mânevî olarak bildirdi. Kalbine, kendisine gelen iki misâfire ikrâmda bulunması ilhâm olundu. Derviş kıyâfetindeki bu kimseleri bulduran Mevlânâ Hâlid-iBağdâdî hazretleri onları yemeğe dâvet etti. Yemek hazırlanıncaya kadar da kendi durumunu açıkladı. Kendi evini oda oda onlara gezdirdi. Bu odalarda ev eşyâsı dışında hiçbir şey bulamadılar. Bu hâlin Mevlânâ Hâlid hazretlerinin kerâmeti olduğunu anlayan o kimseler, saygı ve hürmetle ayaklarına kapandılar. Artık gizleyecek bir şey yoktu. Olan her şeyi açıkladılar. Ona talebe olup tasavvuf yoluna girdiler. Huzûrunda kalıp İstanbul’a dönmek istemediler. Fakat Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Olmaz. En uygunu İstanbul’a dönmenizdir. Hazret-i Sultana durumu anlatırsınız.Verilen görevi tam yerine getirmiş olursunuz. Ancak bundan sonra isteyen buraya döner, isteyen de orada kalır. Bundan sonrası için artık bir günâh yoktur.” buyurdu. Vazîfeli iki kişi Sultan İkinci Mahmûd Hana dönüp şikâyetlerin asılsız olduğunu bildirdiler. Sultan da aldığı bu haber üzerine Allahü teâlâya hamd etti. Şeyhülislâma da bu teklifinden dolayı teşekkür etti. İki kişiden birini Mevlânâ Hâlid hazretlerinin hizmetine yolladı. O kimse Şam’a gidip senelerce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin hizmetinde bulundu ve orada vefât edip türbesinin yanına defnedildi. Sonra Sultan Mahmûd Hanın saray nâzırlarından Mevlevî Hâlet Efendi, Mevlânâ Hâlid’in şöhret ve îtibârını çekemeyerek, kendisini halîfeye çekiştirdi. “On binlerle adamı vardır. Devlet ve saltanat için tehlikelidir. Ortadan kaldırılması lâzımdır.” dedi. Sultan Mahmûd Han; “Din adamlarından devlete zarar gelmez.” diyerek sözüne kıymet vermedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri bunu işitince, hayır ve selâmetle duâ etti ve; “Hâlet Efendinin işi Pîri Celâleddîn-i Rûmî hazretlerine havâle olundu. Onu huzûruna çekip cezâsını verecektir.” buyurdu. Az zaman sonra Sultan Mahmûd Han Mora İsyânına sebeb olduğu için onu Konya’ya sürdü. Orada îdâm olundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Bağdât’taki vazîfesini tamamladıktan sonra son olarak 1822 senesinde Şam’a gitmek üzere hazırlandı. Âile fertlerinden bazılarını Bağdât’ta bıraktı. Bağdâtlılar gitmesini istemediler. Ancak Mevlânâ Hâlid hazretleri kendilerine gelen mânevî işâretin Şam’a gitmeleri doğrultusunda olduğunu belirterek yola çıktı. Talebeleri ve sevenlerinden büyük bir cemâatle Şam’a geliyorlardı. Şam arâzisine geldikleri zaman, Safvek bin Fâris diye meşhûr Şemmer kabîlesinden bir yol kesici, adamları ile kâfileyi soymak istedi. Safvek bin Fâris, bu hâdiseyi şöyle anlatır: “Pekçok yardımcımla Mevlânâ Hâlid’in kâfilesine hücûm edeceğim zaman, kâfileden beyaz elbiseli, ata binmiş, heybetli biri göründü. Sonra gözlerimizin önünde büyük bir dağ kadar oldu. Yolcular ile aramızda büyük bir engel teşkil etti. Artık kâfiledekileri seçemez olduk. Boyunun uzunluğu semâya kadar varan bir büyük dağ gibi olan bu zâtı görünce, korkudan bir titreme gelerek, mızraklarımız elimizden düştü.Sonra herkes hayvanlarından düştü. Artık kâfilede Allah’ın sevgili bir kulu olduğunu anladık ve hep bir ağızdan; “Aman aman, affedin affedin!” diye bağırıştık. Bunun üzerine kâfile görünmeye başladı. İçlerinde Mevlânâ Hâlid’i görünce, hepimiz kusurlarımızın affını rica ve niyâz ettik. Ellerine sarılarak tövbe ve istiğfâr eyledik.” Sağ sâlim Şam’a gelen Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Ümeyye Câmiindeki Gazze büyüklerinin Halvethânesine girdi. Şam’a bu gelişi sırasında Seyyid İsmâil Efendinin kızı Âişe Takıyye Hanımla evlendi. Sonra Bağdât’ta kalan hanımı ve âile fertlerinin de getirilmesini emretti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’ın meşhûr semtlerinden Kunvat’ta büyükçe ve geniş bir konak satın aldı. Âilesi ile birlikte oraya yerleşti. Oranın bir kısmını vakıf olarak bağışladı. Konağın yanına bir mescid yaptırdı. Bu mescidde beş vakit namaz cemâatle kılınmaya başladı. İleri gelenlerden ve halktan pekçoğu Mevlânâ Hâlid hazretlerinin cemâat ve sohbetlerine koştu. Vezirler ve devlet adamları onun huzûrunda el pençe divan durdular. Kâfile kâfile gelenler Nakşibendiyye yoluna girip talebesi oldular. Kendisine devletin ileri gelenlerinden mektuplar yazıldı, vâliler ziyâretine koştular. Âlimler ve şâirler üstünlüğünü anlatan eserler ve şiirler yazdılar. Kısaca İslâm dünyâsının her tarafında onun üstünlüğünü ve fazîletini bilmeyen ve kabûl etmeyen kalmadı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şam’da kaldığı müddet içinde pekçok yıkık mescidi tâmir ettirdi. İdas Câmii de bunlar arasındadır. Yerleştiği konağın yakın bir yerine bir köy kurdu. Orada halîfeleri ve talebelerinden bir cemâatin kalmasını emretti. O köy halkının dînî terbiyesini ise, halîfelerinden Şeyh İsmâil Enârenî ile Şeyh Ahmed Hatib’e bıraktı. Şuvayka Câmii olarak bilinen Murâdiye Câmiinde Muhammed Hânî’yi, Sâlihiyye’deki Câmi-i Sâhibe’de Abdülkâdir Dimlanî’yi insanlara İslâmiyeti anlatmakla ve Hatm-i hâcegân yaptırmakla vazîfelendirdi. Kendisi de medresesinde sabahları Şâfiî fıkhı okuttu. Şam’dayken Kudüs’e giderek Mescid-i Aksâ’yı ve büyüklerin kabirlerini ziyaret etti. Kudüs halkından saygı iltifat gördü. Kudüs’ten Urfa’ya gelerek mübârek makamları ziyâret etti ve insanlara vâz nasihat ederek kurtuluşlarına vesîle oldu. Tekrar Şam’a döndü. 1826 senesi hacca gidişinde berâberinde halîfelerinden ve talebelerinden pekçok kimse de bulundu. Yol boyunca gittiği beldelerin insanlarına da İslâmiyeti anlatanMevlânâ Hâlid hazretleri hac vazîfesini yerine getirdi. Medîne-i münevvereye giderek sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Mekke-i mükerremede ve Medîne-i münevverede pekçok âlim ve evliyâ zâtlarla karşılaşıp sohbet etti. Aynı sene içinde Şam’a döndü ve vazîfesine devâm etti. Mevlânâ Hâlid hazretleri hayâtının son senesinde Ramazân-ı şerîf ayının son gününde halîfeleri ve sevenlerine Kudüs’e gitmek istediğini bildirdi. Talebeleri bu habere çok sevindiler. Fakat Şevvâl ayı içerisinde tâûn salgını, vebâ hastalığı ortaya çıktı. Talebeleri; “Kudüs’e gitmenin tam zamânıdır.” dediler. Onlara buyurdu ki: “Şimdi üzerinde durduğumuz mesele, tâuna karşı sabırlı olmaktır. Bunun sevâbı, istediğiniz şeyden daha çoktur.” Tâunla şehîd olup gitmenin fazîletinden ve iyiliğinden bahsetti. Tâûndan ölenlerin şehîd olacağı hakkında hadîs-i şerîfleri okuyarak bu yüksek dereceye kavuşmak istediğini bildirdi. O sırada birisi gelip; “Efendim duâ edin de bana tâûn bulaşmasın.” diye yalvarınca, ona duâ ettiler. O kişi kurtuldu. Kendileri için ise; “Rabbime kavuşmayı istememekten hayâ ederim.” buyurdu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Muhammed Behâüddîn isimli beş yaşındaki oğlu bu sene tâûn hastalığına tutulup vefât etti. Onun vefâtını haber alınca, buyurdu ki: “Ey Rabbim! Bu musîbete sabır ve genişlik verip, beni sevinçle rızıklandırdın. Önümde rûhunu aldın. İnşâallah yüksek katınızda büyük bir nasîbi olur. Oğlum Behâüddîn mıknatısımızdır. Bizi kendisine çeker. Biz ona uyarız. Vekîlimizdir.” buyurdu. Nûrlu yüzlerinde sevinç doğmuştu. Merhum oğluna sabır ve tahammül etmenin fazîletlerini içine alan sohbet ve vâza başladı. Âhirete göç eden bu temiz yavrunun Kâsiyûn Dağındaki bir tepeye defnolunmasını emretti. Bu yere bundan evvel kimse defnolunmamıştı. Şeyh İsmâil ve Şeyh Muhammed Nâsih hazretlerine techiz ve tekfinini emir buyurdu. Cenâze yıkandıktan sonra, müslümanların omuzlarında, adı geçen yere götürüldü. Bizzat Mevlânâ Hâlid hazretleri imâm olup, cenâze namazını kıldırdıktan sonra defneylediler. Behâüddîn’in vefâtından sonra, diğer oğlu Abdürrahmân da aynı sene içinde taûndan vefât etti. Abdürrahmân gâyet zekî, merhamet sâhibi, akıllı bir çocuktu. O da defin hazırlıkları bitince Kâsiyûn isimli tepeye, kardeşi Behâüddîn’in mezârının kuzey tarafına defnedildi. Çok kalabalık bir cemâat cenâzesinde bulundu. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, son zamanlarına doğru, yanlarında bulunan emânet kitapları sâhiplerine vermek için ayırmaya başladılar. Bir ara talebelerinden birini gönderip, Şeyh İsmâil Enârenî’yi çağırttı. Ona; “Buradan hiç bir yere çıkmam. Ancak oğlum Behâüddîn’in yanına gitmeyi isterim.” buyurdu. Şeyh İsmâil; “Efendim güneşin harâretinden oraya gitmek ve orada oturmak mümkün olmaz.” deyince Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Güneşin harâreti bize zarar vermez.” buyurdu. Sonra kütüphânesinin önünde oturdu ve; “Ey İsmâil! Beni dinle, aslâ muhâlefet etme. Vefâtımdan sonra, çoluk-çocuğum, fıkıh kitaplarım, diğer hukûkî işlerim için yerime vasî olarak, İsmâil Enârenî’yi tâyin ettim. Ondan sonra Muhammed Nâsih, sonra Abdülfettâh, ondan sonra da seni seçtim. Malımın üçte birini namaz borcumun iskâtı için ayırın. Bir su sarnıcı inşâ edin. Ben zannederim ki, ümmetin iyi zâtlarından bâzı ihlâs sâhipleri, bu makâmda, sevdiklerimiz için dergâh binâ ederler. Malımın üçte birinden geri kalanı da, kapımızdaki fakir ve yoksullara verilsin. Ölümümden daha büyük bir musîbet size gelmez. Ona karşı sabır ve tahammül gösteriniz. İnsanlarla münâkaşa etmeyiniz.” buyurdu. Şeyh İsmâil de; “Efendim, bugün kalblerimizi hüzün ve kederle doldurdunuz. İnşâallah bu emir gelmez de ömrünüz uzun olur.” dedi. Mevlânâ Hâlid hazretleri; “Ey İsmâil! Biz Şam’a ancak ölmek için geldik. Buraya geliş gâyemiz bundan başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hak, Beyt-i mukaddesi ve Nebiyy-i zîşânı ziyâreti ve Hâcc-ı ekberi, bize geçmiş senelerde nasîb etti. İnşâallah saâdet-i ebediyyeye nâil oluruz. Başka bir şey istemiyoruz. Bâzı inkârcıların size yapacağı ezâ ve cefâdan korkuyoruz. Bilhassa falan kimsenin ezâ ve cefâsından korkuyoruz. Hak teâlâya yalvararak duâ ediyoruz ki, size eziyet verecek olan o kimse fazla yaşamasın. Çünkü sevdiklerimize iftirâ ederek zahmet verir.” buyurdu. Buyurdukları gibi, kendilerinden kısa bir müddet sonra o kimse öldü. Bir gün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Şeyh İsmâil Gazzî’ye buyurdular ki: “Bütün kitaplarımı vakfettim.” O esnâda içeriye Şeyh Muhammed Nâsih Efendi girdi ve; “Efendim Seyyid Hüseyin Efendi ve berâberinde bâzı âlim zâtlar, size tâziyeye geldiler.” dedi. Daha sonra onları karşılayıp, oturmalarına müsâade ettiler. Oğlu Abdurrahmân için tâziyelerini kabûl etti. Ziyâretçiler gidince, Şeyh İsmâil Efendi de izin alıp ayrılmak istedi. Mevlânâ hazretleri: “Bugün burada kalınız.” buyurdu. Sonra da; “İnsanların; “Mevlânâ Hâlid kerâmet izhar ediyor.” demelerinden korkmasaydım, bütün arkadaş ve dostlarımla vedâlaşırdım. Bu Cumâ gecesi gideceğimizi zannediyorum.” buyurdu. Daha sonra kendisine yemek getirildiğinde; “Bu ve bundan başka yemeklerden yiyemeyeceğim, ölümü isteyen hem de yemek yiyen hiç bir kimse gördünüz mü?” buyurdu. Uzun bir müddet dünyâ yemeklerinden yemedi. Sonra; “Dünyâ yemeklerine doymuş olduğum hâlde, Rabbime kavuşmayı arzu etmem.” diyerek, evlâdı ile şakalaşan bir baba gibi, ayaklarını evin içinde yere vurdu. Bundan önce böyle bir hâl kendilerinden görülmemişti. Sonra kitapların bulunduğu yere gitti. Emânet aldığı kitapları sâhiplerine göndermeye başladı. Çoluk-çocuğuna teker teker nasîhat ve vasiyet ederek vedâlaştıktan sonra; “Biz bu Cumâ gidiyoruz.” buyurdu. Sonra mescide vardı. İkindi namazını kıldıktan sonra, medresenin olduğu tarafa yöneldi. Kapısına geldiklerinde, sevdiklerinden İsmâil Gazzî’yi yanına çağırıp iltifât etti.Kütüphânesinin önünde oturdu. Önceki vasiyetini ve nasîhatı tekrar etti. Çoluk-çocuğuma hoş nazarla bakınız. Seçtiğim vasîm Şeyh İsmâil Enârenî’dir. Benden sonra irşâd vazifesinde bulunacak seçtiğim talebemdir. Bu husûsu hiç kimse hatırından çıkarmasın.” buyurup, İsmâil Gazzî’ye: “Bana kalemi ver, vakıf şartlarını yazayım.” buyurdu ve mübârek ellerine kalem alıp; “Bu kitapları Allah için vakfettim. Vakfımın şartları şunlardır.” diyerek şartlarını yazdı. Sonunda da; “Bu yazılan şartlarla vakfettiğim kitaplarımın küçük bir tânesini de olsa değiştiren, noksanlaştıran kimseler üzerine; Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların lâneti yağsın.” buyurdular. O esnâda talebelerinden olan Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden Seyyid Muhammed Emîn ibni Âbidîn içeri girdi ve bâzı sorular sordu. Kaynaklar Kaynak: İslam Alimleri Ansiklopedisi – Türkiye Gazetesi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Abdullah Mekki (k.s.)
Hace Alaaddin Attar (k.s.)
Hace Alaaddin Attar (k.s.) hazretlerinin kabrisi Şerifi ; Özbekistan – Tirmiz’e 130 km uzaklıktaki Namazgah bölgesinde Buhârâ’da yetişen en büyük velîlerden. İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin on altıncısı. İsmi Muhammed bin Muhammed Buhârî, lakabı Alâeddîn’dir. Doğum yılı belli değildir. 1400 (H.802) senesinde Buhârâ’nın Cağanyân nâhiyesinde vefât etti. Alaeddin-i Attar’ın babası, Buhara’nın zengin eşrafından idi. Üç oğlu vardı. Bunlardan büyük oğullarının isimleri; Şehâbeddîn ve Hâce Mübârek’tir. Alâeddîn en küçükleri idi. Babası vefât edince, oğullarına çok fazla mal kaldı. Fakat Alâeddîn hiç miras kabûl etmeyip, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî’ye talebe olmayı tercih etti. Huzûrlarına varıp hâlini arz etti ve talebeliğe kabûl buyrulmasını istirhâm eyledi. Behâeddîn Buhârî hazretleri Alâeddîn’e nazar ettikten sonra; “Evlâdım bizim yolumuzda çeşitli mihnet ve sıkıntılar vardır. Dünyâyı ve nefsini terketmek vardır. Sen bunları yapabilecek misin?” buyurunca, Alâeddîn derhal; “ Yaparım efendim! ” diye cevap verdi. “ Öyleyse bugün bir küfe elma alıp, kardeşlerinin mahallesinde sat! ” buyurdu. Alâeddîn, soylu ve tanınmış bir âileye mensûb olmasına rağmen, kibirlenmeyerek, kardeşlerinin mahallesinde, hiç kimsenin sözüne aldırış etmeden, bağıra bağıra elma sattı. Ertesi gün Şâh-ı Nakşibend’in huzûruna gelerek; “ Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim. ” dedi. Behâeddîn-i Buhârî; “Bugün de kardeşlerinin dükkanı önünde satacaksın.” buyurdu. Alâeddîn; “ Peki efendim! ” diyerek, ağabeylerinin dükkanı önünde bağıra çağıra elma satmaya başladı. Ağabeyleri yanına gelip; “Bizi elâleme rezil etme, para lâzım ise, istediğin kadar verelim, mîrâsından daha fazlasını al, fakat bu işi bırak.” dediler. Alâeddîn hiç dinlemeyip elma satmaya devâm etti. Ağabeyleri; “ Mâdem satacaksın, bizim dükkanın önünde satma, git başka yerde sat! ” diye ısrâr ettiler. O yine dinlemedi. Bunun üzerine kendisine pekçok hakâret ederek, dövdüler. Ne var ki, Alâeddîn-i Attâr hiçbir şeye aldırış etmedi. Verilen emre göre hareket etmeye devâm etti. Ertesi gün Şâh-ı Nakşibend hazretleri; “ Artık bu iş tamamdır .” diyerek elma satışı işini bıraktırdı ve onu talebeliğe kabul buyurdu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri anlatır: “Şâh-ı Nakşibend hazretleri beni kabûl edince, onu o kadar sevdim ve sohbetlerinden ayrılamıyacak hâle geldim. Bu hâlde iken, birgün bana dönüp; “ Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim? ” buyurdu. “ İkrâm sâhibi zâtınız, âciz hizmetçisine iltifât etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir. ” diyerek cevap verdim. Bunun üzerine; “ Bir müddet bekle, işi anlarsın. ” buyurdu. Bir müddet sonra, kalbimde onlara karşı muhabbetten eser kalmadı. O zaman; “ Gördün mü, sevgi benden midir. Senden midir? ” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr talebeliğe kabûl edilince, canla başla çalışmaya, hizmet etmeye başladı. Gece-gündüz hiç boşa vakit geçirmeyip, hocasının verdiği dersleri ve vazîfeleri en kısa zamanda yapmak gayretiyle çalıştı. Talebe arkadaşlarının arasında parmakla gösterilenlerden oldu. Dünyâya meylederim korkusuyla, yatacak bir döşek ve üzerine örtecek bir yorgan bile almazdı. Bütün dikkatini, derslerine ve hocasının hizmetine verdi. Hocası Behâeddîn-i Buhârî de onun kemâlini, olgunluğunu, derecesinin çok yüksek olduğunu bildiği için, birgün hanımına; “ Ey hâtun! Kızımız bülûğa erişince bana haber ver. ” buyurdu. Bir müddet sonra kızının bülûğ çağına geldiğini öğrenince, Alâeddîn-i Attâr’ın odasına gitti. Bu sırada Alâeddîn-i Attâr, eski bir hasır üzerinde kitap mütâlaa ediyor, okuyordu. Odasında, başının altına koymak için bir de tuğlası vardı. Başka bir şeyi yoktu. Behâeddîn-i Buhârî’yi karşısında görünce, hemen ayağa kalktı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: “ Eğer kabûl edersen, evimde yeni bülûğa gelmiş bir kızım var. Seninle evlendireyim. ” Alâeddîn-i Attâr, edeble durumunu arzetti: “ Hakkımda büyük bir lütuf ve saâdet buyurdunuz. Fakat görüyorsunuz ki, yanımda dünyâlık olarak hiçbir şeyim yoktur. ” Behâeddîn-i Buhârî ise; “Benim kızım sana müyesser ve mukadderdir. Rızkınızın da, Allahü teâlânın gayb hazînesinden gönderileceği bildirilmektedir. Bunun için hiç üzülme!” buyurdu. Behâeddîn-i Buhârî, talebeleriyle birlikte Alâeddîn’e bir ev yapmak için çalışmaya başladılar. O sıcak yaz günlerinde bir müddet çalışırlar, öğle vaktinin sıcağında dinlenirlerdi. Herkes gölgede istirahat ederken, Alâeddîn-i Attâr hazretleri güneş altında dinlenirdi. Diğer talebeler güneşin Alâeddîn hazretlerine gölge yaptığını hayretle görürlerdi. Alâeddîn-i Attâr hazretleri o hâlde iken Allahü teâlânın yarattıkları hakkında tefekkür eder ve Cehennem’in şiddetli sıcağı yanında, güneşin sıcaklığının hissedilmeyeceğini düşünürdü. Bir ân dahi Allahü teâlâyı unutmaz, kalbinde O’nun muhabbetinden başka bir şey bulundurmazdı. Öyle ki, bütün hücreleri cenâb-ı Hakk’ı zikreder; “Allah! Allah!” derdi. Ev tamamlanınca, düğünleri yapıldı. Böylece iffet ve ismet sâhibi, temiz ve edebli bir kızla evlenmiş oldu. Bu hanımından; Hâce Hasan, Hâce Şehâbeddîn, HâceMübârek, Hâce Alâeddîn isimlerinde oğulları dünyâya geldi. Behâeddîn-i Buhârî hayatta iken, bütün talebelerinin yetiştirilmesini Alâeddîn-i Attâr’a bırakıp; “Alâeddîn, bizim yükümüzü hafifletti.” buyurdu. Sohbetinin bereketi ve güzel terbiyesi sebebiyle, çok kimseyi, kemâl derecelerine çıkardı. Alâeddîn-i Attâr, evliyâlık makamlarında ve mârifette, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bilgilerde o kadar yükseldi ki: “Alâiyye” ismi ile Silsilet-üz-Zeheb’e (en büyük âlimler ve velîler silsilesine) yeni bir şekil verdi. Talebelerin maksadlarına daha çabuk kavuşabilme yolunu keşfedip, o yol ile hedefe varılmasını sağladı. Büyük âlimler; “Tasavvuf yollarının en yakını “Alâiyye yoludur”. Bu yolun esâsı Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî’den, elde edilmesi ise Alâüddîn-i Attâr’dandır.” buyurdular. Alâeddîn-i Attâr anlatır: “Dervişlerden biri, birgün bana, kalbin nasıl olduğunu sordu. “Nasıl olduğunu bilmiyorum.” dedim. O; “Ben kalbi, üç günlük ay gibi görüyorum.” dedi. Bunu üstâdım ve efendim Şâh-ı Nakşibend hazretlerine anlattım. “Bu, onun kalbine göredir.” buyurdu. Ayakta duruyorduk. Ayağını ayağımın üzerine koydu. Birden kendimden geçtim. Bütün mevcûdâtı, Arş-ı a’lâyı kalbimde bir arada gördüm. Kendime gelince; “Gördüklerini anlat.” buyurdu. Anlattım. Bunun üzerine; “Gönül budur. O dervişin sandığı gibi değil. Allahü teâlâya, kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mahlûkların en üstünü, en şereflisi kalbdir. Kalb, bilinmiyen sırlarla dolu bir âlemdir, her şeyi kendinde bulundurur. Görüldüğü gibi kalb, her şeyden geniş bir latîfedir. Böyle olunca, onu bir kimse nasıl anlayabilir. Bunun için hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ; “Yere ve göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım.” buyurdu. Bu, derin sırlardandır.” buyurdu. “Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmamı emir buyurdu. Gidip, emredildiği gibi kabri kazdıktan sonra huzûruna geldim. Yâsîn-i şerîf okumamı istediler. Diğer talebelerle birlikte okumaya başladık. Kendisi de bizimle birlikte okuyordu. Yarısına gelince, nûrlar gözükmeye başladı. Kelime-i tevhîdi söyleyerek son nefeslerini verdiler. Bundan sonra Alâeddîn-i Attâr hazretleri zamânında kâmil velîlerin baş tâcı oldu. Halktan olsun, ilim ehlinden olsun irşâd işinde pekçok kimseye doğru yolu göstermede kaynak durumuna geldi. Halkı Hakk’a götüren delillerin en önde gideni idi. Üstünlüğünden yer gök onun aşkını anlatmaya başladı. Yaşadığı asırda İslâmiyeti bütün güzelliği ile kâinâta gösterdi. Seyyîd Şerîf Cürcânî, Muhammed Pârisâ, Yâkûb-i Çerhî gibi âlimler ve velîler, Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin talebesidir. Bunlardan başka pekçok kimseler, onun vâsıtasıyla hidâyete kavuştu, başkalarını yetiştirecek irşâd makamlarına yükseldi. Vefâtlarından evvel, talebelerinden biri şöyle bir rüyâ gördü: “Büyük bir otağ kurulmuş. Otağda Peygamber efendimiz de bulunuyordu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri ile hocası Behâeddîn-i Buhârî hazretleri de otağın yanında duruyor ve içeri girip Peygamber efendimizi görmek istiyorlardı. Bir ara Behâüddîn-i Buhârî içeri girdi ve bir müddet sonra sevinç ile çıkarak buyurdu ki: “Bize, kabrimizin 100 fersah mesâfesine defnedilecek her müslümana şefâat etmemiz ihsân edildi. Alâeddîn-i Attâr’a da 40 fersah mesâfedekilere şefâat ihsân edildi. Bizi sevenlere ve ihlâs ile bağlılık gösterenlere de, bir fersah mesâfede olanlar ihsân edildi.” (Bir fersah, altı kilometredir.) Alâeddîn-i Attâr hazretleri vefâtına yakın talebelerine vasiyet ederek buyurdu ki: “Birbirinize sığının! Her işte yolunuz, dînî ölçülere bağlılık olsun! Ölçüleri yerine getirmek azminden dönmeyiniz! Sohbet mühim sünnettir. Bu sünnete riâyet edin, umûmî ve husûsi şekilde ona devâm ediniz! Eğer bu yolda sebât ve istikâmet gösterirseniz, bir ânda büyük derecelere kavuşursunuz. Hâlinizin dâimâ yükselişte olması lâzımdır.” 1400 (H.802) senesinde, bel ağrısıyla başlayan bir hastalığa yakalandı. 2 Receb Perşembe günü yatağa yattı. Talebelerinden Şeyh Safiyyüddîn anlattı: “Hocam, hayatlarının sonunda ve yakınlarının huzûrunda bu fakîr hakkında buyurdu ki: “Yirmi yıldan fazla bir zamandırSafiyyüddîn ile aramızda, Allahü teâlânın rızâsı için olan bir dostluk vardır. Elbette bu dostluk bozulmaz.” Ben orada olmadığım bir günde; “Ondan râzıyım. Allahü teâlânın Resûlünün, Eshâb-ı kirâmından râzı oldukları gibi.” buyurmuşlar.” Alâeddîn-i Attâr, yine vefâtına yakın buyurdu ki: “Allahü teâlânın inâyeti ve Hâce Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin himmeti ile, müsâade edilseydi, bir nazarda bütün insanları vilâyet mertebesine kavuştururdum. En önce Allahü teâlânın ezelî inâyetini görmek ve bundan ümitli olmak lâzımdır. Bundan bir ân gafil kalmamalıdır. Dâimâ muhtâc olduğunu düşünmelidir. Allahü teâlânın küçük bir gadabını çok büyük görmeli, titremeli ve çok korkmalıdır.” Son hastalıklarında, Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin rûhâniyeti ile hayli sohbet etti. Buyurdu ki: “Dostlar ve azîzler hep gitti. Bazıları da arkalarından gitmek üzeredir. Elbette o âlem, bu âlemden üstündür.” Bundan sonra bir ara bahçedeki yeşilliğe gözleri takıldı. Yakınlarından biri; “Ne güzel sebzelik.” deyince; “Toprak da güzeldir. Bu âleme hiç meylimiz olmamıştır. Dostların gelip bizi bulamayınca, gönülleri kırık dönmelerinden başka kederimiz yoktur.” buyurdu. Receb ayının yirmisine rastlayan Çarşamba gecesi, son nefesinde “Lâ İlâhe illallah Muhammedün Resûlullah” diyerek vefât etti. Vefât ettiği gece, sevenlerinden biri onu rüyâsında gördü. Buyurmuş ki: “Allahü teâlanın bize verdiği nîmetler ve ihsânlar, yazı ile, söz ile anlatılamaz. Bunlardan en küçüğü şudur ki: Kabrimin kırk fersah uzaklığına defnedilmiş olanların, benim şefâatim ile affolunacağı, magfiret buyurulacağı bildirildi.” MUBAREK SÖZLERİ Alâeddîn-i Attâr hazretlerinin sohbetlerinde ve çeşitli suâller karşısında buyurdukları kalbe şifâ olan sözlerinden bâzıları şu şekildedir. Tasavvuf yoluna giren ve bu yolda ilerlemek isteyen sâlikin, talebenin durumu ve yapacağı işler hakkında: “Bu yola taklîd ederek girenin, birgün hakîkate kavuşacağına kefîl olurum. Hocam Behâeddîn-i Buhârî, bana kendilerini taklid etmemi emr ettiler. Onları taklîd ettiğim ve hâlen etmekte olduğum her şeyde, onun eser ve netîcesini görüyorum.” “Nefsi terbiye etmekten maksad, bedenî bağlılıklardan geçip, rûhlar ve hakîkatler âlemine yönelmektir. Kul, kendi istek ve arzularından vaz geçip, Hakkın yoluna mâni olan bağlılıkları terketmelidir. Bunun çâresi şöyledir: “Kendisini dünyâya bağlayan şeylerin hangisinden istediği ân vazgeçebiliyorsa, bunun maksada mâni olmadığını anlamalıdır. Hangisini terkedemiyorsa ve gönlünü ona bağlı tutuyorsa, onun Hak yoluna mâni olduğunu anlamalı ve o bağlılığın kesilmesine çalışmalıdır. Bizim hocamız Şâh-ı Nakşibend, o kadar ihtiyatlı idi ki, yeni bir elbise giyse; “Bu elbise falan kimsenindir.” diyerek, onu emânet gibi giyerlerdi.” “Şuna inanmalı ki: Hakîkî gâyeye, ancak mürşidin, yol göstericinin, rehberin sevgisi, rızâsı ile erebilir. Bu sebeple, mürşidin rızâsını, sevgisini taleb etmek, müride talebeye düşen başlıca görevdir.” “Müride, bütün işlerini mürşidine bırakmak düşer. Din işlerini, dünyâ işlerini, her çeşit işini mürşidinin tercihine, tedbirine vererek, mürşidi yanında kendisinin aslâ bir tercihi, seçmesi kalmaya. Kabir ziyâreti hakkında: “Bir âlimi ve evliyâyı ziyâret etmekten maksad, Allahü teâlâya yönelmektir. O büyüklerin rûh-ı şerîflerini tam bir yönelme ile ziyâret, cenâb-ı Hakk’ın rızâsına kavuşmaya vesîledir. Nitekim görünüşte halka tevâzu, hakîkatte Hakk’a tevâzudur. Çünkü insanlara Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu göstermek makbûldür, kıymetlidir.” “Sâlih zâtların kabirlerine yakın bulunmanın, iyi yönden çok tesiri vardır. Ancak onların rûhâniyetlerine yönelmek, kabirlerine yakın olmaktan daha iyidir. Zîrâ, iyi tesirin yakınlık, uzaklık ile bir bağlantısı yoktur. Her yer aynıdır. Nitekim, bu mânâda Resûlullah efendimiz; “Her nerede bulunursanız, bana salevât okuyunuz.” buyurdu. Allah adamları ile sohbet hakkında: “Allahü teâlânın velî kulları ile sohbet etmek öbür âlemin işlerini yürütmeye yarayan aklı artırır.” “Allahü teâlânın velî kullarını hergün, iki günde bir kere görmek bırakılmaması gereken sünnettir. Ama edeple, saygı ile.” Gönülde Allahü teâlânın sevgisini bulundurmak hakkında: “Bir kimse susup duruyorsa, onun bu hâli, şu üç şeyden boş olmamalıdır. 1. Gönüle kötü duyguların girmesini önlemek, 2. Allahü teâlâyı sessiz sessiz zikretmeyi, anmayı sağlamak, 3. Kalb hallerini gözetmek. “Gönüle Allahü teâlânın düşüncesinden başkasını koymamaya çalışmak zordur. O gönüle gelen şeyleri tamâmen atıp uzaklaşmak ise, mümkün değildir. Yirmi sene gönlüme bir şey koymamaya çalıştım. Sonra yine geldi. Geldi ama, gönlümde yer bulamadı.” “Amellerin en güzeli, gönülden geçenleri araştırmaktır. İyi mi geliyor, kötü mü geliyor bilmektir.” KERÂMET VE MENKÎBELERİ SÖKÜP GÖTÜREMEDİ! Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, birgün talebeleri ile kıra çıkmıştı. Yolda bir nehrin üzerinden geçiyorlardı. Nehir yeni yağan yağmurlarla taşıp kabardığından birçok ağacı kökünden söküp götürüyordu. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; “Alâeddîn atla!” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr hazretleri, kendini hemen nehrin azgın sularına attı. Sular Alâeddîn’i derhâl yuttu. Diğer talebeler şaşkınlık ve korku içinde idi. Ancak hocalarına da bu işin esrarını soramıyorlardı. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri, talebeleriyle yoluna devâm ederek kırlarda bir müddet gezdi. Akşam üzeri geri dönerken, köprünün yanına gelince, talebelerine; “Biz kaç kişiydik, bir eksiğimiz var mı?” diye sordu. Talebeler de; “Bir kişi eksiğimiz var. O da sabahleyin buradan geçerken nehre atlamıştı.” dediler. Behâeddîn-i Buhârî hazretleri ellerini nehre uzatarak; “Alâeddîn gel!” buyurdu. Alâeddîn-i Attâr nehirden çıktı. Elbiseleri hiç ıslanmamıştı.Behâeddîn-i Buhârî, talebelerine buyurdu ki: “Görüyorsunuz, nehir, kökleri sağlam olmayan bütün ağaçları söküp götürüyor. Fakat Alâeddîn’in kökü sağlam olduğundan söküp götüremedi.” [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak 1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.410-983 2) Hadâik-ul-Verdiyye; s.144 3) Nefehât-ül-Üns; s.428 4) Reşehât(Osmanlıca); s.162 5) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.70 6) Makâmât-ı Nakşibendiyye; s.180, 182 8) İrgâm-ül-Merîd; s.60 9) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.166 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.265 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hace Kadı Muhammed Zahid (k.s.)
Kadı Muhammed Zahid hazretlerinin kabri şerifi ; Özbekistanın Surhanderya Eyaletinde, Altınsay İlçesinin Vahşuvar köyündedir. Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin ondokuzuncusudur. Semerkandlı olup, doğum târihi bilinmemektedir. 936 (m. 1529) senesinde Semerkand’a bağlı Hisâr’ın Vahş köyünde vefât etti. Kabr-i şerîfi oradadır. Kâdı Muhammed Zâhid Semerkandî, silsile-i âliyye büyüklerinden olan Ya’kûb-ı Çerhî hazretlerinin kızının oğlu olup, torunudur. Hocası, her ilimde söz sahibi Ubeydüllah-i Ahrâr’dır. Bu hocasının sohbetine kavuşmadan önce, çok gayretler sarfedip, nefs mücâhedesi yaptı. Nefsini ıslâh etmek için uğraştı. Bu hâli yıllarca sürdü. Daha sonra Ubeydüllah-i Ahrâr’a 883 (m. 1429) senesinde talebe oldu. Oniki sene sohbetinde ve hizmetinde bulundu. Ondan feyz alarak kemâle erdi. Vefâtından sonra da yerine irşâd makamına geçip, insanlara feyz vermek üzere halîfesi oldu. Kâdı Muhammed Zâhid, “Silsilet-ül-ârifîn” adlı eserinde, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Hocama talebe oluşum şöyle vukû’ bulmuştu: Şeyh Ni’metullah adında bir ilim talebesi ile Semerkand’dan Hirat’a ilim öğrenmek için yola çıkmıştık. Şâdmân köyüne varınca, havanın çok sıcak olması sebebiyle, günlerce o köyde kaldık. Biz burada iken, Ubeydüllah-i Ahrâr bu köye teşrîf etti. Bir ikindi vakti ziyâretine gittik. Bana; “Sen neredensin?” dedi. “Semerkand’danım” dedim. Sonra sohbete başladı. Çok güzel konuşuyordu. Konuşması sırasında benim kalbimden ve hatırımdan geçen şeyleri bir bir saydı. Hirat’a gitmek için yola çıkmamın sebebini de söyledi. Bunun üzerine kalbim ona tamamen tutuldu. Sonra bana dedi ki: “Eğer maksadın ilim öğrenmekse, o iş burada kolaydır.” iyice anladım ve kanâat getirdim ki, benim hatırımdan geçen şeyleri biliyordu. Buna rağmen kalbimden Hirat’a gitme arzusu çıkmadı. Bu düşüncemi de keşfedip anladı. Sonra kalkıp bana doğru yaklaştı ve; “Hirat’a gitmekten maksadın nedir? Söyle bana, ilim mi öğrenmek, yoksa tasavvufda mı yetişmek istiyorsun?” dedi. Heybetinden dehşete kapıldım ve sustum. Yanımdaki yol arkadaşım cevap verip; “Onun asıl maksadı Hirat’a gidip tasavvuf yoluna girmektir, ilim öğrenmeye gidiyorum demesi, bu maksadını gizlemek içindir” dedi. O da tebessüm etti. Bunun üzerine; “Eğer böyle ise, çok iyi ve güzeldir” dedi. Sonra beni alıp, bahçesine doğru götürdü, insanların gözünden kayboluncaya kadar yürüdük. Sonra durdu, elimi tuttu. Elimi tutar tutmaz, ben kendimden geçmeye başladım. Ben kendimi kaybedinceye ve kendimden geçinceye kadar tuttu. Ayıldığım zaman bana dedi ki: “Herhalde sen benim yazımı okuyabilirsin.” Sonra cebinden bir kâğıt çıkarıp okuduktan sonra katladı ve bana verdi. “Bunu muhafaza et. Bunda ibâdetin hakîkati, itaat, huşû’ ve Allahü teâlânın azameti karşısında insanın acizliği yazılıdır. Bu saadet, Allahü teâlânın muhabbetiyle ve O’nun Resûlü Seyyid-ül-evvelîn vel-âhırîne ( aleyhisselâm ) tâbi olmakla ele geçer. Bunun için, din ilimlerine vâris olan âlimlerin sohbetinde bulun. Onlardan fâideli ilim öğren. Tâ ki Resûlullaha ( aleyhisselâm ) tâbi olmak sûretiyle ma’rifet-i ilâhiyyeye kavuşasın. Ulemâ-i sû’dan (kötü din adamlarından) uzak dur. Çünkü onlar, dîni dünyâ malı toplamak için ve makama, mevkîye kavuşmak için âlet ederler. Helâl, haram ayırmadan bulduğunu yiyen ve dîne uygun olmayan işler yapan sapık tarikatçılardan uzak dur. Yine Ehl-i sünnet i’tikâdına uymayan sapık kimselerden de uzak dur!” Sonra Fâtiha-i şerîfe okudu ve bana Hirat’a gitmem için izin verdi. Bundan sonra emri üzerine yola çıktım. Mevlânâ Sa’düddîn Kaşgârî’ye götürmem için bir mektûp verdi. Mektûba, bana yardımcı olup, korumasını yazmıştı. Bunu görünce, kalbimi tamamen bir muhabbet, ihlâs sardı. Fakat Hirat’a gitme azmim kırılmadı, vazgeçmedim. Mektûbu alıp yola çıktım. Yolda ilerledikçe, bindiğim hayvan yavaşladı, gücü kalmadı. Yol almaktan âciz kaldım. Buhârâ’ya altı fersah (36 km. kadar) mesafe kalmıştı ki, yolun bu kısmında şiddetli bir göz ağrısına tutuldum. Günlerce orada kaldım, iyileşince yola çıktım. Bu sefer humma hastalığına tutuldum. O zaman anladım ki, eğer yola devam edersem helak olacağım! Gitmekten vazgeçip, Ubeydüllah-i Ahrâr’ın yanına dönüp, onun sohbetinde ve hizmetinde bulunmaya karar verdim ve geri döndüm. Taşkend’e vardığım zaman, kitaplarımı, eşyamı ve binek hayvanımı bir arkadaşıma emânet olarak bıraktım. Bu sırada Ubeydüllah-i Ahrâr’ın talebelerinden biriyle karşılaştım. Ona; “Gel, beraberce Ubeydüllah-i Ahrâr’ı ziyârete gidelim” dedim. Bana; “Binek hayvanın ve kitapların nerede?” dedi. “Bir arkadaşıma emânet olarak bıraktım” dedim. “Git onları benim eve getirip, bırak. Sonra beraberce ziyârete gideriz” dedi. Ben onları almak üzere giderken, bir de baktım ki, birisi bana; “Hayvanın ve eşyâların kayboldu!” dedi. Hayret ettim, oturup düşünmeye başladım ve kalbimden; “Herhalde gelir gelmez ilk önce ziyâretine gitmediğim için Ubeydüllah-i Ahrâr bana kırıldı. Bu sebeple bineğim ve eşyâlarım kayboldu” düşüncesi geçti. Herşeyden önce onu ziyârete gitmeye karar verdim. Tam bu sırada birisi gelip; “Binek hayvanın ve eşyaların bulundu” dedi. Emânet bıraktığım kimsenin yanına gittim. Bana dedi ki: “Ey Muhammed! Senin binek hayvanını emânet aldığımda, onu bir yere bağladım. Biraz sonra gözden kayboldu. Aramaya başladım, bulamadım. Üzgün üzgün geri döndüm. Dönerken bir de gördüm ki, senin binek hayvanın sokak ortasında, insanlar arasında üzerindeki eşya ile beraber aynen duruyordu. Hayret ettim, bu kadar kalabalık arasında ona kimse dokunmamıştı.” Sonra binek hayvanımı ve eşyâlarımı alıp Semerkand’a Ubeydüllah-i Ahrâr’ın yanına gittim. Huzûruna varınca, bana bakıp tebessüm ederek; “Hoş geldin” dedi. Bundan sonra sohbetine ve hizmetine devam edip, yanından ayrılmadım.” Ubeydullah Ahrar ile Muhammed Zahid hazretleri’nin beraberliği kısa sürdü. Tekrar doğum yeri olan Vahş’a döndü. Müridleriyle beraber Nakşi geleneğini yaydı. Kâdı Muhammed Zâhid hazretleri, asrının âlimlerinin en büyüklerinden olup, tasavvuf ilminde ve hâllerinde mütehassıs ve ilâhî sırların gizliliklerine vâkıf idi. Kendinden sonra, kız kardeşinin oğlu Derviş Muhammed, yetiştirdiği velîler arasında en büyüğüdür. Kadı Muhammed Zahid hazretleri doğduğu yer olan Vahş’ta 936 Rebiul-evvelinde (1529) vefat etti ve orada defnedildi. Kabri , Özbekistan’ın Surhanderya eyaletinde, Altınsay ilçesinin Vahşuvar köyündedir. [toggle title=”Kadı Muhammed Zahid hazretlerinin Eserlerinden seçmeler” load=”hide”]Muhammed Zâhid’in (kuddise sirruh) “Mesmûât-ı Mevlânâ Kâdı Muhammed Zâhid” ve “Silsilet-ül-ârifîn” adlı eserleri meşhûrdur. “Mesmûât” adlı eserinde, hocası Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri’nin sohbetlerinde dinlediklerini toplamıştır. Fârisî lisânda yazdığı bu eseri 155 varak olup, Süleymâniye Kütüphânesi’nde vardır. Bu eserinden ba’zı bölümler: “İnsanın yaratılmasından maksad, kulluk yapmasıdır. Kulluğun aslı ve özü ise, her halükârda Allahü teâlâyı unutmamak, gâfil olmamak, tazarru (yalvarma) ve huşû’ (korku) içinde bulunmaktır.” “İbâdet ile ubudiyet (kulluk) arasındaki fark; ibâdet, dinin emrettiği vazîfeleri yapmak; ubudiyet ise, kalbin gafletten uzak ve dâima Rabbini ta’zim eder hâlde olmasıdır.” “Temkin makamına kavuşmak için, zarûretsiz söz söylememek lâzımdır. Çok gülmek ve çok konuşmak kalbi öldürür. Temkin makamı, huzûr ve agâh! (gafletten uzak) olmaktan ibârettir ki, bu hâl, gözdeki görme, kulaktaki işitme vasfı gibi hiç kaybolmamalıdır. Kendisini Allahü teâlânın her ân gördüğünü bilmelidir. Böyle bir hâle gelen kimsenin konuşması gerekir. Bu hâle kavuştuktan sonra, (insanları irşâd için) konuşmaması gaflettir. Gaflet ise, kalbin ölmesi demektir. Kalbin gafletten uzak olması, huzûr ve agâh! olmasıyladır. Bu nisbetin sahibi çok çalışmalı, ihtimâm göstermeli ve bu nisbet zamanını iyi muhafaza etmelidir.” Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri buyurdu ki: “Emr-i ma’rûfu ve nehyi münkeri öyle yapmalı ki, ondan netice alınsın. Bunu yaparken, insanların anlıyacağı şekilde yapmak lâzımdır. Hadîs-i şerîfte; “İnsanlara, akılları derecesinde konuş” buyuruldu.” Bir defasında Moğol Hanlarından biri Ubeydüllah-i Ahrâr’ın huzûruna gelmişti. Müslüman olmayan bu Hân, domuz eti yerdi. Ona domuz eti yemek İslâmiyette haramdır dese, yemekten vazgeçmeyecekti. Ona dedi ki; “Domuz etini yemek birçok haysiyyeti kaybettirir. Çünkü hayvanlardan sâdece domuz, dişisini kıskanmaz. Onun etini yemek, insanda gayret ve hamiyyeti yok eder” dedi ve gayretin üstünlüğünü anlattı. O Hân bunu çok ma’kûl bulup, kendisi yemekten vazgeçtiği gibi, askerlerinin de domuz eti yemelerini yasakladı.” “Gençlik zamanı fırsat ve ganîmettir. Bu kıymetli zamanı ve nefesleri saadet vesilesi yapmayana yazıklar olsun. Se’âdet arayan kimse, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ahlâkı ile ahlâklanmalıdır. Hilm (yumuşaklık), kerem, cömertlik, tevâzu, Îsâr ve diğer ahlâk-ı hamide olan şeylerle ahlâklanmalıdır. Husûsen kalbde Allahtan başka hiçbir şeye bağlılık kalmamasına (mâsivânın terkine) çok çalışmak lâzımdır. Büyükler, “Kalbi mâsivâdan korumak lâzımdır” buyurdular. Bunun için de “Kalb bir ayna gibidir. Karşısına gelen herşeyi gösterir. Kalbden mâsivâ silinip atıldığı zaman, kalbde Allah sevgisinden başka hiçbir şey kalmaz” buyurmuşlardır.” “Nefsinin isteklerinden, hevâsından uzak dur. Başkasının (nefsinin) emri altına girme ki, Allahü teâlânın rızâsına kavuşasın.” “Akıllı kimse, bir işi bir haftada veya bir ayda bitiren, dünyâya âit fâideleri kısa zamanda elde eden kimse değildir. Akıllı o kimse ki, bütün çalışmasını ve gayretini dinin emirlerine uymaya sarfeden, işlerini âhırette fâide verecek şekilde yapandır. Bundan daha akıllı kimse ise, bütün gayretini sarfederek, Allahü teâlâdan başka herşeyden yüz çeviren, onları kalbinden çıkarandır. Böyle yapan kimse, Allahü teâlânın rızâsına kavuşur.” “Himmet, bütün düşünceyi bir iş üzerinde toplamaktır. Büyükler buyurdular ki: “Bir işin hâsıl olması veya bir belânın kalkması için tamamen Allahü teâlâya yönelip istenirse, maksada kavuşulur.” Meselâ hasta olan veya hastası olan kimse; “Yâ Şâfî” diyerek Allahü teâlâya yalvarır, himmetini şifâ hâsıl olması için sarfederse, şifâ bulur. Fakir düşüp çaresiz kalınca, Allahü teâlânın isimlerinden olan “Ganî” ismini, “Yâ Ganî” diyerek söyleyip yalvarırsa, fakirlikten kurtulur. Allahü teâlânın isimlerini söyleyerek O’na yönelmek, kurtuluşa erdirir. Himmetin te’sîri çok büyüktür. Eğer bir kimse yükselmek ve hakîkî saadete kavuşmak için himmet sarfetse, buna kavuşur. Fakat himmetini dünyâ lezzetleri için sarfederse, yolunu şaşırır. Büyükler buyurmuşlardır ki: “Kur’ân-ı kerîme ve himmete karşı durmak mümkün değildir, durulamaz!” Eğer bir kâfir bile düşüncesini, himmetini bir işin hâsıl olması için toplayıp devamlı o işin hâsıl olmasını istese, taleb ettiği şeye gösterdiği himmet sebebiyle kavuşur. Himmeti, te’sîrini gösterir. Peygamberler (aleyhimüsselâm), bütün varlıkları ile Allahü teâlâya yönelerek himmetlerini sarfedip, savaşlarda düşmanlarını perişan etmişlerdir, İbrâhim aleyhisselâmın ateşe atılırken gösterdiği tam himmet üzerine, Allahü teâlâ ateşe; “Ey ateş, İbrâhim’e serin ve selâmet ol!” (Enbiyâ-69) buyurdu ve ateş onu yakmadı.” “Dervişlik, yalnız bir yere çekilip oturmak, gökte uçmak, dağda ve mağarada bulunmak değildir. Dervişlik; gönlü, mâsivâdan, ya’nî Allahü teâlâdan başka herşeyden çevirmektir.” “Dünyâya düşkün olmayanlarla, âhıret adamlarıyla oturmak, beraber bulunmak, çok te’sîrli ve fâidelidir. Önce te’sîri anlaşılmasa bile, doğan bir çocuğun hergün yavaş yavaş büyüdüğü gibi, insan yavaş yavaş dünyâya düşkün olmaktan kurtulur.” “(Herki yek câ heme câ, her ki heme câ hîç câ) Bir yerde bulunan (bir yere bağlanan), her yerde bulunur. Her yerde bulunan (her yere bağlanan), hiçbir yerde bulunamaz.” “İbn-i Abbâs ( radıyallahü anh ), “Hâlbuki sen (Ey Resûlüm) onların içinde iken Allah onlara azâb verecek değildi, istiğfar ettikleri hâlde de Allah onlara azâb edecek değil” (Enfâl-33) meâlindeki âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken şöyle buyurmuştur: “İslâmiyetin mevcûd olması, Resûlullahın mevcûd olması mesabesindedir. Nasıl ki Resûlullah hayatta iken azap kaldırılmış, insanlara azap gelmemişse, İslâmiyetin bir yerde mevcûd olması ile de (İslâmiyete uymak sebebi ile de) azap kalkar, istiğfar etmek sebebi ile de azap inmez, istiğfar, azâbın gelmesine mâni olur. Bir yandan Allahü teâlânın emirlerine uymayıp, bir yandan da “Estağfirullah, Estağfirullah” demek, istiğfar değildir, istiğfarın ma’nâsı; Allahü teâlânın emirlerine uymak, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. Allahü teâlânın rahmetine ve mağfiretine yol açacak sebeplere yapışmak lâzımdır. Zulüm ve isyan olan işleri yapmaktan sakınmalıdır.” Kâdı Muhammed Zâhid hazretlerinin “Silsilet-ül-ârifîn” adlı eserinden de ba’zı bölümler şöyledir: Evliyânın büyüklerinin hâlleri: Zünnûn-i Mısrî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Tasavvuf yolunda, cenâb-ı Hakkın dostlarından, sevgili kullarından ba’zıları o hâle gelmiştir ki, eğer bir büyük zât onlara Allahü teâlânın muhabbetinden, azamet ve celâli ile ilgili sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle o hâle gelirler ki, can verirler.” Şeyh Abdülvâhid bin Zeyd (kuddise sirruh) buyurdu ki: “Bir defasında gazâya gitmeye niyet ettim. Bütün talebelerimi topladım. Mecliste bir şahıs meâlen; “Allah yolunda savaşıp düşmanları öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını Allah Cennet karşılığında satın aldı” (Tövbe-111) buyurulan âyet-i kerîmeyi okudu. Bunun üzerine onbeş yaşında bir genç ayağa kalktı. Bu gencin babası vefât etmiş, kendisine pekçok mal mîrâs kalmıştı. Âyet-i kerîmeyi okuyan zâta dedi ki: “Ey Şeyh! Allahü teâlâ mü’minlerden canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın aldı mı? Allah yolunda canını ve malını feda edene Cennet verilecek mi?” dedi. O zât da; “Evet. Allahü teâlânın kelâmı doğru ve va’di haktır” dedi. Genç; “Şâhid ol ki, ben nefsimi ve malımı Allahü teâlâya sattım” dedi. O zât; “Vallahi bu büyük bir iştir. Sen küçüksün. Korkarım ki sabredemezsin ve çaresiz kalırsın” dedi. Bunun üzerine o genç; “Ey Şeyh! Bir kimse cenâb-ı Hakla ahitleşsin ve çaresiz kalsın! Hâşâ ve kellâ. Hiç böyle şey olur mu? Şâhid ol hakîkaten ben nefsimi ve malımı Allah için feda ettim, Allah yoluna adadım ve pişman olmayacağım” dedi. Sonra bütün malını sadaka olarak dağıttı. Bizimle birlikte cihâd için sefere çıktı. Bize ve hayvanlarımıza hizmet etmeye başladı. Biz uyurken o nöbet tutardı. Gündüz oruç tutar, geceleri namaz kılardı. Hepimiz onun bu hâline hayran kalırdık. Tâ ki, Rum diyarına vardık. Biz harp hazırlıklarını yaparken, o genç kendinden geçmiş ve hayran bir vaziyette; “Aynâ-yı merdıyye’ye müştakım, ona kavuşmak istiyorum” der dururdu. O hâle gelmişti ki, arkadaşlarımız onun aklının gittiğini zannediyorlardı. Birgün onu çağırdım ve; “Bu söylediğin sözün ma’nâsı nedir?” diye sordum. Dedi ki: “Bir gün uyumuştum. Rü’yâmda gördüm ki, birisi bana; “Aynâ-yı merdıyye’ye git!” diyordu. Sonra birdenbire bir bahçe karşıma çıktı. Bu bahçenin içinde suyu berrak ve saf akan bir ırmak vardı. Irmağın kenarında hûrîler duruyordu. Hepsi de öyle süslenmişler ve öyle güzel idiler ki, dilim onu anlatmaktan âcizdir. Beni görünce birbirlerine; “Müjde! İşte Aynâ-yı merdıyye’nin zevci” dediler. Onlara selâm verdim ve; “Aynâ-yı merdıyye sizin aranızda mı?” dedim. “Bizim aramızda değil, biz onun hizmetçileriyiz, daha ileri git” dediler, ilerledim. Bir başka bahçe gördüm, içinde her türlü güzellikler vardı. Hâlis sütten bir nehir gördüm. Nehir kenarında, benzerini o âna kadar görmediğim güzellikte hûrîler vardı. Onların güzelliğine hayran oldum. Beni görünce birbirlerine baktılar ve; “Müjde olsun ki, bu, Aynâ-yı merdıyye’nin zevcidir.” dediler. Onlara da selâm verdim ve; “Aynâ-yı merdıyye sizin aranızda mıdır?” diye sordum. “Hayır biz onun hizmetçisiyiz” dediler, ilerledim. Bir Cennet ırmağına rastladım. Etrâfında hûrîler vardı. O kadar güzeldiler ki, bunları görünce önceki gördüğüm hûrîlerin güzelliğini unuttum. Onlara da selâm verdim. “Sana da selâm olsun ey Allahü teâlânın veli kulu” dediler. “Aynâ-yı merdıyye sizin aranızda mı?” dedim. “Hayır, biz onun hizmetçileriyiz, ileriye git” dediler, ilerledim. Saf bal akan bir ırmağa vardım. Bu ırmağın da etrâfında hûrîler vardı. Bu hûrîler güzellikte öncekilerden daha üstün idi. Öyle ki, öncekilerin hepsini unuttum. Selâm verdim ve; “Aynâ-yı merdıyye sizin aranızda mı?” diye sordum. “Hayır, bu gördüklerinin hepsi onun hizmetçisidir, ileri git” dediler, ilerledim. Tek bir inciden yapılmış, ipleri nûrdan bir çadır gördüm. Kapısında ay yüzlü bir hizmetçi bekliyordu. Bu hizmetçi öyle güzeldi ki, göz hayrette kalıyordu. Beni görünce; “Ey Aynâ-yı merdıyye! işte sana eş olacak kimse geldi” dedi. Çadıra yaklaşıp içeri girdim. Aynâ-yı merdıyye (huri) inci ve yakut kaplı altın bir taht üzerinde oturuyordu. Onu görür görmez meftun oldum. Bana; “Hoş geldin ey Allahın evliyâ kulu” dedi. Yaklaştım. Boynuna sarılmak istedim. “Sabret, sen dünyâdasın, henüz vakit var. Yarın gece bizim yanımızda olacaksın” dedi. Bu rü’yâdan sonra birden bire uyandım. “Ey Şeyh! O güzelliğe kavuşmak için sabırsızlanıyorum. Hiç sabrım kalmadı” dedi. Sonra savaş başladı. Genç de savaşıp kahramanlıklar gösterdi. Büyük bir yara alıp yere düşmüştü. Onu kaldırıp baktıklarında gülüyordu. Gülerek rûhunu teslim edip, şehîd oldu.” Abdullah bin Zeyd ( radıyallahü anh ) şöyle anlatmıştır: “Bir gemiyle yolculuğa çıkmıştık. Gemi rüzgâra kapılıp bir adaya doğru sürüklendi. Adaya yaklaşınca, yanaşıp indik. Adada puta tapan bir adam gördüm. “Neden bu puta tapıyorsun? Bu put, ne fayda sağlar, ne de zarar” dedim. “Siz kime taparsınız?” dedi. “Herşeyi yaratan, her şeye mâlik olan ve her şeye gücü yeten Allahü teâlâya ibâdet ederiz” dedim. “Bunu size kim bildirdi?” dedi. “Allahü teâlâ bize kerîm bir peygamber gönderdi. Onun vasıtasıyla bize bildirdi” dedim. “O peygamber nerededir?” dedi. “Bize Allahü teâlânın gönderdiği dîni bildirip tebliğ vazîfesini tamamladıktan sonra vefât etti. Allahü teâlâya kavuştu.” deyince; “Ondan size hiçbir alâmet kaldı mı?” dedi. “Evet, O, Allahü teâlâdan bir kitab getirdi. Şimdi o Kitâb (Kur’ân-ı kerîm) bizim yanımızdadır” dedim. “Bana gösterin” dedi. Kur’ân-ı kerîmi ona gösterdim. “Ben bunu okumasını bilmiyorum” dedi. Kur’ân-ı kerîmi açıp ona bir sûre okudum. Ben okudum, o ağladı. Sûreyi okuyup bitirince; “Lâyık olan odur ki, kimse bu kelâmın sahibine âsî olmasın” dedi ve hemen müslüman oldu. Kur’ân-ı kerîmden birkaç sûreyi okumayı ve kendisine yetecek kadar din bilgisi öğrendi. O gece yatsı namazını kıldıktan sonra yatma zamanı geldi. O yatmayıp sabaha kadar ibâdet etti. Talebelerime dedim ki: “Bu yeni müslüman oldu. Buna aramızda biraz para toplayıp verelim ki, sıkıntı çekmesin. Parayı toplayıp götürdüğümüzde; “Bu nedir?” dedi. “Bunu al, kendine nafaka yap ki sıkıntı çekmeyesin” dedim. “La ilahe illallah. Ben daha önce bu adada iken puta tapardım. Allahü teâlâyı bilmezdim, fakat O beni zayi etmedi, korudu. Şimdi ise O’nu tanıyorum. Beni hiç zayi eder mi?” dedi. Üç gün sonra bir haber aldım ki, o yeni müslüman olan kimse hastalanıp yatağa düşmüş. Hemen yanına koştum. Bir isteğin bir hacetin var mıdır?” dedim. “Benim ihtiyâcımı, her ihtiyâcı gideren Allahü teâlâ karşıladı” dedi. Bundan bir gün sonra da vefât etti. O gece onu rü’yâmda gördüm. Bir bahçe içinde duruyor. Bahçenin üzerinde yüksek bir kubbe, kubbenin altında bir taht üzerine oturmuş. Yanına da bir hûrî oturmuş. Meâlen; “… Melekler de her kapıdan yanlarına vararak şöyle diyeceklerdir: Sabrettiğiniz için size selâm olsun! Âhıret saadeti ne güzeldir!” (Ra’d:23-24) buyurulan âyet-i kerîmeyi okuyordu.” [/toggle] [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak 1) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1047 2) Behcet-üs-seniyye sh. 11 3) Hadâik-ül-verdiyye sh. 174 4) Umdet-ül-makâmât sh. 82 5) Mesmûât, Süleymâniye Kütübhânesi Es’ad Efendi bölümü No: 1715 Varak: 5a, 13a, 18a, 24a, 25a, 29b, 55b, 56b. 6) Silsilet-ül-ârifîn, Süleymâniye Kütübhânesi Hacı Mahmud bölümü. No: 2830 Varak 188a, 190a-b, 191a-b. 7) Hadikat-ül-evliyâ sh. 86 8) İrgâm-ül-merîd sh. 68 9) Reşehât zeyli sh. 5 10) Rehber Ansiklopedisi cild-12, sh. 300 [/toggle]
Şeyh Güzel
Niğde – Altunhisar İlçesinin 3 km yakınındaki Türbeönü mevkiinde Türbe, kapının üst kısmına yerleştirilen inşa kitabesine göre, “Şeyh Güzel” adina 955 H./ 1548 M. yılında yapılmıştır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğim korumaktadır. Ön cephede yer alan tamir kitabelerine göre, 1138 H./ 1726 M. ve 1218 H./ 1803 M. yıllarında onarım görmüştür. Ayrıca yakın zamanlarda da tamir edildiği anlaşılmaktadır. Bu onarımlar sırasında cephe duvarlannda aşınan taşlar yenilenmiş, içten duvarlar ve örtü sistemi sıvanarak badana edilmiş ve zemin betonla kaplanmıştır. Kitabeler: Yapının ön cephesinde inşa kitabesi ile iki tamir kitabesi bulunmaktadır. İnşa kitabesi, kapının üst kısmına yerleştirilmiştir. Kitabe, 0.35 x 0.35 m. ölçülerindeki mermer levha üzerine nesih hat ile beş satır olarak yazılmış ve satırlar iki kartuş içerisine alınmıştır. 1. Heza makam-ı Şeyh Güzel 2. Rahmetullahi ‘aleyhi tab-ı serah 3. Tarih-i bina sene 955 4. Dediler tuğrama tarih o 5. Dedim kim zikriniz tarih ola. [Bu (türbe) Şeyh Güzel’in makamıdır. Allalı ona rahmet edip. toprağını bol eylesin. Türbe 955 yilinda inşa edildi. Bu yapıya tarih olarak da: “Dedim kim zikriniz tarih ola” (düşürüldü)]. İnşa kitabesine göre türbe, “Şeyh Güzel Efendi” için 955 H. 1548 M. yılında yapılmıştır. Aynı zamanda kitabenin son satırı Ebced hesabına göre tarih düşürülmüştür. Tamir Kitabeleri: Kapının üst kisminda iki tamir kitabesi bulunmaktadır. Rakamlar taşın üzerinde yüzeysel olarak kazılmıştır. Kapı kemerinin hemen üstündeki taşa ” Sene 1138” profili silmenin üst kısmındaki taşa da ”Sene 1218” yazılmıştır. Bu kitabelere göre türbenin, 1138 H./1726 M. ve 1218 H./1803 M. yıllaırnda onarım gördüğü anlaşılmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Koyunlu Köyü Türbesi
Niğde Merkeze 14 km uzaklıktaki Koyunlu kasabasında. Aşağı mahalle Alicik sokak’ta. Türbenin inşa kitabesi olmadığı için yapım yılını bilinmemektedir . Kaynaklara göre Koyunlu Kasabası’nda yerleşim, Niğde’ye 1366-1470 yılları arasında hakim olan Karamanoğullan Beyliği döneminde olmuştur. Bu bilgilerle beraber yapının mimari özelliğini de dikkate alırsak türbenin, XV. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır. Günümüze bazı onarımlarla gelen yapı, orijinal özelliğini önemli ölçüde korumaktadır. Yakın zamanlarda cephe duvarları sıvanarak, iç mekanla beraber badana edilmiştir. Türbedeki kabrin kime ait oludğu ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlayamadık. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Çomak Dede – Niğde
Niğde – Elmalı Kasabasında Mezarlığın içinde Türbenin inşa kitabesi olmadığı için yapım yılı belli değildir. Türbe, yörede sevilen ve sayılan Çomak Dede adına XVIII. yüzyılda inşa edildiği sanılmaktadır. Yapı, kasabadaki mezarlığın içinde bulunmaktadır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğini korumaktadır. Yapı en son 1993 yılında tamir edilmiştir. Bu onarım sırasında aşınan taşlar yenilenmiş, cephe duvarındaki derzler sıvanmış, iç duvarlar ve örtü sistemi sıvanarak badana edilmiş, kesme taş kubbe dıştan betonla kaplanmıştır. Türbe sade bir şekilde inşa edilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Hikmet Baba
Niğde – Değirmenli kasabasında Türbenin inşa kitabesi olmadığı için yapım yılı belli değildir. Türbenin, yörede sevilen ve sayılan Hikmet Baba adına XVIII. yüzyılda inşa edilmiştir. Yapı, kasabadaki mezarlığın içinde bulunmaktadır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğini korumaktadır. Türbenin zemini yakın zamanlarda betonla kaplanmış olup, orijinalinde kesme taşla döşendiği anlaşılmaktadır. Yapı tek katlı ve kare planlıdır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeref Ali Türbesi
Niğde – Yukarı Kayabaşı mah Şeref Ali sokağında Türbe inşa kitabesine göre, “Mutasarrıf Hacı Said Paşa” tarafından 1282 H./ 1865-66 M. yılında yaptırılmıştır. Fakat inşa kitabesindeki ifadeden, daha önce mevcut olan türbenin yıkılıp yerine, Hacı Said Paşa tarafından ikinci defa olarak şimdiki türbenin yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Hacı Said Paşa, Niğde’de mutasamf olarak görev yapmıştır. Karaman Eyaleti’nde 1476 yılında evkaf ve emlak tahriri yapılmış ve tahrir defterinde, “Niğde Şeref Ali Zaviyesi” isminde bir yapı geçmektedir. Muhtemelen bu zaviyenin türbede yattığı bildirilen Şeref Ali tarafından yaptırıldığını ve bu şahsın XV. yüzyılda veya daha önce yaşadığı sanılmaktadır. Yıkılan ilk türbenin de zaviye ile aynı dönemde yapıldıgı anlaşılmaktadır. Kitabe: Türbede sadece kapının üst kısmma yerleştirilen inşa kitabesi bulunmaktadır. Kitabe, mermer levha üzerine ta’lik hatla dört satır olarak yazılmıştır. l- Olmak ister sen iki alemde makbulü’l-enam 2- Türbe-i Şeref Ali-yi kıl ziydret-i ey am 3- Banî-i sanisi el-Hac Saîd Paşa 4- Sene 1282. (Ey halk, iki alemde insanların beğendiği kimse olmak istiyorsan, Şefer Ali Türbesi’ni ziyaret et.) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Sır Ali Türbesi
Niğde – Sırali Mahallesi, Çeşmeli Sokak , Sırali camiinde Türbenin inşa kitabesi yoktur. Fakat Sır Ali Camii ile beraber 1712 yılı civarında inşa edildiğini sanmaktayız. Yapı, Sır Ali tarafından vefat etmeden önce cami ile beraber inşa ettirilmiş olabilir. Türbenin mimarım ise bilemiyomz. Ayrıca, Niğdeli Hakî adındaki şair 1143 H./1730-31 M. yılında yazdığı bir şiirinde, Niğde’de türbesi olan önemli şahıslardan bahsederken, SırAli’yi de bu kişiler arasinda zikretmiştir. Buna göre Sır Ali’nin 1730-31 M. tarihinden önce vefat ettiği anlaşılmaktadır. Türbe, Sır Ali Camii’nin kuzeybatı köşesine yerleştirilmiş ve cami ile organik bir bütünlük oluşturmaktadır. Türbeye harimin kuzey duvarının batı tarafında yer alan ahşap lentolu basit kapıdan girilir (Resim l), îç mekan çarpık planlı olup yaklaşık 2.50 x 4.00 m. boyutlarmdadır. Türbe, alttan ahşap kirişlemeli düz toprak dam ile üstten de kiremit çatıyla kapatılmıştır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Envanteri – Niğde , Türk Tarih Kurumu Evliyalar Şehri Manisa , Abdulhalim Durma , 2013 . [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Kesikbaş Türbesi – Şems Tebrizi Makamı
Niğde – Merkez Burhan Mahallesi Kesikbaş sokak’taki Kesikbaş camiinde Türbenin inşa kitabesi olmadığı gibi, yapım yılı hakkında da herhangi bir belge mevcut değildir. Günümüze kadar bir çok onarımlar gördüğü anlaşılan yapı orjinal özelliğini kaybetmiştir. Sadece kuzey ve güney cephe duvarlarının üst kısmında 1296 H./ 1878-79 M. ve 1340 H. / 1921-22 M. tarihli iki onarım kitabesi vardır. Bu kitabelerde yapı, Şems-i Tebrizi Kesikbaş’ın “Makam Türbesi” olarak belirtilmektedir. Kaynaklara göre Şems-i Tebrizi 1247’de öldürülmüş ve nerede gömülü olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, Konya’da gömüldüğüne dair bazı bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca Anadolu’da “Kesikbaş” motifi XIV. yüzyılda büyük yaygınlık kazanmıştır. Türbe de bir ihtimal dahilinde XIV. yüzyılda yapılmış olabilir. Onarım kitabelerinde türbenin, Şems-î Tebrizî Kesikbaş’ın makamı olduğu ifade edilmektedir. Şems-i Tebrizî, Mevlana Celaleddin Rumi’nin hayatı üzerinde büyük bir değişikliğin meydana gelmesine sebep olan kalender-meşrep bir derviş olup Mevlana’nın mürşididir. Şems-i Tebrizî’nin ölümü hakkında birçok rivayetler bulunmakla birlikte genel görüş, 5 Şaban 645 H./ 5 Aralık 1247 M. tarihinde Mevlana’nın ortanca oğlu Alaeddin ve arkadaşları tarafından Konya’da öldurülerek kuyuya atıldığı şeklindedir. Bir rivayete göre, Sultan Veled tarafından bulunup kuyudan çıkarılarak Konya’da Mevlana’nın medreseninin banisi Bedrettin Gevhertaş’ın yanına, diğer rivayete göre de Mevlana Bahaeddin’in yanına gömülmüştür. Türk folklorunda ”Kesikbaş” motifli destan, efsane ve menkıbe çok yaygın olup. Balkanlardan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafî sahaya yayıldığı görülür. Bir menkıbeye göre, Mevlana bir gün Hacı Bektaş-ı Velî’den bir dede ister ve Şems-i Tebrîzî kendisinin gitmek istediğini söyler. Onun tevazu göstermemesinden rahatsız olan Hacı Bektaş, “benlik ile meydane geldin, başlı git, başsız gel!” der : Şems gider ve öldürülür, kellesi koltuğunda uçarak şeyhinin dergahına gelerek özür diler. Hacı Bektaş, Şems’e basını alıp memleketi Tebriz’e gitmesini emreder ve orada başını yere koyup oracığa uzanır ve ruhunu teslim eder. Hatta Evliya Çelebi, Şems-i Tebrîzî’nin başının Azerbaycan’da Hoy Kasabası’nda bir türbede gömülü olduğunu ve kendisinin burasını bizzat ziyaret ettiğini belirtmektedir. Ayrıca Türkiye’nin pek çok köy, kasaba ve şehirlerinde “Kesikbaş Türbeleri” ve bunlarla ilgili efsaneler meydana gelmiş olup çeşitli ziyaret ve adak usulleri geliştirilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Envanteri – Niğde – Türk Tarih Kurumu Evliyalar Şehri Manisa , Abdulhalim Durma , 2013 . [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şuayipzade Şeyh Ali Akif Efendi
Gaziantep – Şahinbey İlçesi – Ünaldı mahallesi Mıhçı Zekeriya sokak no :2 Şuaybzade Ali Akif Efendi (1822-1905), Antep’te dünyaya gelir. İsmi halk arasında Ali Baba veya Ali Akif Efendi Hazretleri diye anılır. Babası Şuaybzade Hacı Emin Efendi, dedesi ise Muhammed Efendidir. Ali Akif Efendi ilim tahsiline Şeyh Camii Medresesinde başlar. 1850’li yıllarda Kilisli Baytazzade Abdullah Efendinin talebesi olur ve otuz yıl sohbetlerinden faydalanır. Hocasının vefatından sonra uzun müddet halka vaaz ve nasihatlerde bulunur. Şuaybzade’nin Antep’teki en meşhur talebesi Şam ve Mısır’da tahsilini tamamladıktan sonra Antep’te bir ilim muhitinin odağı olan Mehmed Hasib Dürri Efendi (1913)’dir. Türbesi, Gaziantep’in Şehreküstü Mahallesinde olup özellikle üniversite sınavı öncesi öğrencilerin ve konuşmakta geç kalan çocukların annelerinin medet umdukları bir ziyaret yeri olarak ziyaret edilmektedir. Kitabesinde H.1323 tarihinde inşa edildiği yazan türbede, Ali Akif efendinin mezarı vardır. Son yıllarda türbenin yanına ek binalar, tuvaletler ve mescit yapılmıştır. Avlu duvarı ile çevrelenen türbede kesme taştan yapılmış kemerli bir giriş kapısı bulunmaktadır. Ayrıca avlu duvarı üzerinde çift renkli kesme taştan yapılmış beşik kemerli bir kapı yer alır. Avlu içinde giriş bölümünün zemininde kara taş beyaz ve pembe mermerlerle geometrik şekiller yapılmıştır. Avlunun geri kalan bölümleri yenilenmiş ve basamaklarla kot farkı olan ra ulaşım sağlanmıştır. Türbe özellikle Cuma günleri ziyaret edilmektedir. Türbenin İki kitabesi olup birincisi şöyledir; Şeyh Ali Akif Efendi eyledi azm-i bekaa Gitti eyvah can dayanmaz ah kim bu fırkata Hoca Sermest anı postunda kılmıştır halef Ol şerefle nail oldu bu hakiki devlete Bir mücevher tarih-i tam söyledim kîm fevtine Allah Allah geçti ol şeyh-i mükemmel vuslata (1323) Türbenin kapısında olduğu belirtilen İkinci kitabe ise şöyle ; Hulüs-i kalb ile peyrev olub bîr pir-i agaha Müheyya eyle daim zad-ı rahı azm-i nagaha Tarîk-i vuslatın her hatvasında bin hatalar vardır Refik ü reh-nüması olmayan a’ma düşer çaha Tarik-i Nakşibendi menzil-i canana akrebdîr Ana can ile hizmet vasıl eyler halkı dergaha Kilisli Hoca Abdullah Sermest’e edüp hizmet Ali Akif Efendi rehnüma oldu bu dergaha Muammer oldu seksenüç sene ilm ü ibadette Sena-yi hüsn-i ahlakı şeref-bahş oldu efvaha Tulüi’s-şems ile reh-yab olur maksuda Mevlana Teşebbüs eyleyenler damen-i ah-i sehergaha Oku tarihini geçme hudud-ı nokta-i yeri Makam-ı evliyada hacetin arzeyle Allah a 1323 (1905) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Kaynak ; Gaziantep Evliyaları , Abdulhalim Durma Gaziantep Kültür Envanteri [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Yakup Afvi Efendi
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında. İnadiyeden Karacaahmet sultan dergahına giderken . Atpazari Şeyh Osman Efendi’nin Halifesi ve damadı. Odabaşı Şeyhi lakabıyla tanınmış olan Amasyalı Fenayi Mustafa Efendi’nin oğlu, Atpazari Şeyh Osman Efendi’nin damadıdır. İnabet ve hilafeti kaimpederi Osman Efendi’dendir. Babasının inabet ve hilafeti Şeyh Selami Ali Efendi’dendir. Vefatına, ‘Şeyh rahil (Şeyh göçtü)- 1149’ tarih vaki olmuştur. Celvetiye Tarikatı’nın fazilet sahibi bir Şeyhi olan Yakup Gafuri Efendi, ilmi tahsilini babasıyla zamanın kemal sahibi alimlerinden ikmal ettikten sonra Üsküdar’da Atpazarı yakınında yaptırdığı Celvetiye Dergahı’nda ilim ve irfanı neşretmekte olan Şeyh Osman Efendi’ye intisab etmiştir. Bir çok eserleri ve divance teşkil edecek kadar arifane ilahileri vardır. Kabri, İnadiye’den Karacaahmet Türbesi’ne giderken, sağ tarafta, Yuksekkaldırım adlı yerde, annesinin yanındadır. şahidesi şudur; Celveti Mahmud Efendi’ye halife idi bu Lezzet-i dünyaya kat’a eylemezdi arzu Giceler kaim, günü savm üzre geçdi nice yıl Hak budur kim rah-ı takvada iderdi cüst ü cu Mürg-i ruhu Cennet-i firdevs içinde ola şad Sebz-i bağ-ı gulşen-i Adn ide daim su-be-su Bir elif kamet gidub fevtinde tarihin didi Kutb-i Hak Yakub Efendi bezm itdi Hakk’a Hu Sene 1149 fi Ramazan 15 17 Ocak 1737 tarihinde vefat etmiş olan Yakup Efendi’nin oğlu Ahmet Efendi, Selami Ali Efendi Tekkesi’nin Şeyhi idi. 1196 (1782) tarihinde vefat ederek, babasının yanına gömülmüştür. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]
Osman Şems Efendi
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanında – Karacaahmet Sultan dergahından İnadiyeye doğru giderken yol üzerinde İstanbul Sirkeci’de doğdu (23 Mart 1814). Asıl adı Osman Nureddin’dir. Nakşibendiyye’ye mensup Münzevî Mehmed Emin Efendi’nin oğludur. Eğitimine devam ederken aynı mahallede oturan İsmail Efendi’ye bağlandı, onun vefatından sonra ise Kuşadalı İbrahim Efendi’ye intisap etti. Bu yıllarda Sirkeci’de geçimini sağlamak üzere tütüncü dükkânı çalıştırdı, ancak eşe dosta ikramları dolayısıyla altı ay sonra kapatmak zorunda kaldı. Daha sonra kâtip olarak bir süre memurluk yaptı. Kuşadalı İbrahim Efendi’nin vefatından sonra Kâdiri şeyhlerinden Abdurrahim Ünyevi’ye bağlanarak seyrü sülukünü tamamladı ve hilafet aldı. Şiirlerinde, Kadiriyye tarikatının kurucusu ve piri Abdülkadir-i Geylâni’nin ruhaniyetinden feyz aldığı ve kendisini Üveysi olarak nitelendirdiği görülmektedir. Abdülkâdir-i Geylani’nin yaygın ünvanı “Bâzü’l-eşheb”e benzer bir adlandırma ile çevresindekiler kendisine “Bazü’l-enver” ünvanını vermişlerdir. 1860’lı yıllarda Encümen-i Şuara toplantılarına katıldı. 1863’ten sonra emekliye ayrılınca Üsküdar İnadiye semtinde Nalçacı Halil Efendi Dergahı’na yakın bir yerde bulunan evinde bir süre inziva hayatı yaşadı. Zaman zaman, muhtemelen göğüs hastalığı dolayısıyla, kısa sürelerle Bursa’da ikamet etti. 1868-1871 yılları arasında Üsküdar Debbağlar Tekkesi’ne devam ederek burada şeyh olan Tevfik Şiari Efendi ile görüşüp sohbette bulundu. 1890’lı yıllardan sonra ise Üsküdar Selimiye’deki evinde irşadla meşgul oldu. Sûfilik anlayışına Melâmet neşvesi hakim olduğundan Tekke şeyhliğine rağbet etmemiştir. 27 Aralık 1893’te vefat edince Üsküdar İnadiye’de Karacaahmet Türbesi civarına defnedildi. Bağlı olduğu tarikat Kâdiriyye’nin Enveriyye koludur. Tasavvufî kişiliğinin yanında şairliğiyle de tanınmıştır. Şiire çok genç yaşlarda başlamıştır. Şiirlerinde önce Nuri sonraki yıllarda Şems mahlasını kullanmıştır. Şeyh Galib’i de çağrıştıran şiirleri sağlığında çok sevilmiş, elden ele dolaşıp ezberlenmiştir. Vefatından sonra halifesi Bedreddin İzzi Efendi tarafından derlenen ve oldukça hacimli olan divanında 574 gazel, 27 kaside yanında musammatlar da bulunmaktadır. Divan’ından başka Şem‘-i Şebistân (tasavvufi mesnevi), Kenzü’l-meânî (kaside ve mesnesilerden oluşan tasavvufî bir eser), Âdâbü’l-mürîd fî sohbeti’l-murâd (mensur bir mukaddime ve bir mesneviden oluşur) gibi başka eserlerinin de bulunduğu bilinmektedir. Ehl-i beyt muhibbi, ârif, aşkı kendisine kılavuz edinen muhakkik sufilerden olan şair, melâmet neşvesiyle Üveysiliği kendisinde birleştirmiş bir tasavvuf anlayışını benimsemiştir. Divanında Kerbela olayını anlatan ondan fazla mersiye yer alır. Onun şiirlerinden bazıları bestelenerek tekkelerde ilahi olarak okuna gelmiştir. Osman Şems Efendi’nin kabri şerifi ; İnadiye Ceşmesi önünden, Karacaahmet Türbesi’ne doğru yüründü-ğünde sağtarafta ve Yüksek Kaldırım tabir olunan mevkiin ilerisindedir.Silindir şeklindeki yuksek, muhteşem baş şahidesi üzerinde Mevlevi sikkesini andıran bir Kadiri serpuşu kabartması ve bunun altında da nefis bir hat ile yazılmış şu kitabe bulunmaktadır: Ecille-i rical-i Kadiriyye Ve Üveysiyye’den es-seyyid Eş-Şeyh Osman Nureddin Şems Efendi Kuddise Sırruh Hazretleri’nin kabri şerifleridir. Sinn-i şerifleri 82, tarih-i veladetleri gurre-i Rebiussani 1229 Çarşamba. Tarih-i irtihalleri 18 Cumadelahire 1311 Çarşamba. Kitabenin en üstünde “Ya Hu” ibaresi vardır. Vasiyeti gereğince kendi yazdığı 14 mısralı bir şiir türbesinin demir parmaklıklarına asılmıştır. Büyük bir fırtınada düşüp kırıldığından yok olmuştur. Baş şahidesi üzerinde Mevlevi sikkesine benzeyen bir Kadiri sikkesi vardır. Odasındaki kavuklukta da bu biçim sikkenin bulunduğu ve vefatında tabutunun üzerine yerleştirildiği rivayet olunur. Türbenin önünde Osman Şems Efendi’nin aile kabristanı vardır. Etrafı, alçak bir duvarla çevrili olan bu hazirede 14 kabir mevcuttur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynaklar ; Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermi Haskan , Üsküdar Belediyesi , 2. cil Üsküdar Meşhurları ansiklopedisi , Üsküdar Belediyesi [/toggle]
Zakirzade Abdullah Efendi
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin yola doğru alt bölümünde yer alan Miskinler Kabristanında Celvetî şeyhlerinden. Babası Osman Efendi Aziz Mahmud Hüdâyî’nin zakirbaşısı olduğundan “Zâkirzâde” sıfatıyla anılır. Osman Efendi şeyhinin birçok şiirini ilâhi formunda bestelemiştir. Tasavvufî eğitimini tamamlayan Abdullah Efendi önce halife olarak Manisa’ya gönderilmiş, fakat daha sonra İstanbul’a çağrılarak bir süre Zeyrek ve Atik Ali Paşa haremi içerisindeki Kasım Çelebi zaviyelerinde irşad faaliyetlerinde bulunmuş, ardından Kılıç Ali Paşa ve Fatih camilerinde vaizlik yapmış, 1657 yılında Üsküdar’da vefat etmiştir. Mezarı Karacaahmet Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi arkasındadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurları , Yazıyı hazırlayan ; Abdülkadir Özcan , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]
Ata Efendi ( Şeyh Ata )
İstanbul -Üsküdar’da Özbekler Tekkesi yanındaki kabristanda. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]
Yunus Nabi
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin 50 metre yakınında Karacaahmet Mezarlığı’nda medfun ünlü Osmanlı şairi. 1642’de Urfa’da doğdu. Babası Seyyid Mustafa’dır. Hayriyye’sinde atalarının ilim sahibi olduklarını, nesebinin ünlü olduğunu söyler. Çocukluk ve gençlik dönemlerini Urfa’da geçirdi, iyi bir eğitim aldı. Arapça ve Farsça öğrendi. Yakup Halife adlı bir şeyhe bağlandı. 1666’da İstanbul’a gitti. İlk zamanlar İstanbul’da aradığını bulamadıysa da Padişah IV. Mehmed’in musahibi Damat Mustafa Paşa’yla tanışıp onun dostluğunu kazanınca rahat bir hayata kavuştu. Paşa’nın divan kâtibi oldu, döneminin büyük şairlerince tanınmaya başladı. Lehistan seferine katıldı. Edirne’de şehzadeler için düzenlenen sünnet düğününde bulundu, buradaki şenlikleri Surnâme adlı eserinde anlattı. Urfa yoluyla hacca gitti. Medine’ye vardığında “Sakın terk-i edeb- den kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu” mısrâıyla başlayan gazel formundaki ünlü naatını kaleme aldı. Hac seyahatinden sonra Tuhfetü’l-Haremeyn adlı eserini yazdı. Bir süre Mustafa Paşa’nın kethüdâlığını yaptı. Daha sonra bu görevinden ayrılan şair, paşanın ölümüne kadar Boğazhisar’da kaldı. Daha sonra Halep’e gidip yerleşerek burada rahat bir hayat sürdü. Ünlü eseri Hayriyye’yi burada yazdı. Padişah III. Ahmed kendisine zaman zaman çeşitli hediyeler gönderdi. Çorlulu Ali Paşa’nın sadâreti yıllarında bir ara oturduğu mâlikânesi elinden alınmış, aylığı kesilmiş olsa da bu uzun sürmedi. Halep valisiyken ikinci kez sadrazamlığa atanan Baltacı Mehmed Paşa onu İstanbul’a götürdü (1710). Birçok şair onun İstanbul’a gelişini sevinçle karşıladı. Bu döneminde de İstanbul’un edebiyat ve kültür muhitlerinde büyük bir takdir topladı, “şeyhu’ş-şuarâ” olarak nitelendirildi. Darphane eminliği yaptı; başmukabelecilik ve mukabele-i süvârîlik gibi çeşitli mansıplar verildi. 13 Nisan 1712’de ölen şair Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi. Türk şiirinde hikemî tarzın en büyük temsilcisi kabul edilir. Eserlerinde mahallileşme unsuları da belirgin bir şekilde görülür. Adı geçen eserlerinin dışında Divan’ı başta olmak üzere, Tercüme-i Hadis-i Erbaîn, Hay- râbâd, Münşeat, Fetihnâme-i Kamaniçe, Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Farsça Divançe’si bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Köstendilli Ali Efendi
İstanbul – Üsküdar’da Katibim Aziz Bey sokak ile Ethemağa sokağının kesişimindeki caminin haziresinde. Nureddin Cerrahi Hazretleri’nin mürşidi. Nureddin Cerrahî Hazretlerinin mürşidi olan Köstendilli Şeyh Ali Efendi , tanınmış evliyadandır, ilimde ve amelde zühd ve takvası herkesçe teslim edilmiştir. O da tarikatı Lofçalı Fazıl Aliyyü’r-Rumî Hazretlerinden almış ve uzun müddet mürşidine hizmet ile tarikat adabını ikmal eylemiştir. Kerametleri halk dilinde dolaşan şeyhlerdendir. Halk arasında Köstendilli Kadısı Ali Efendi namı ile meşhur olan. bu zat Üsküdar’da Katibim Aziz Bey sokak ile Ethemağa sokağının kesişimindeki Hz. Selami’nin halen yıkılmış olan tekkesinin mezarlığında medfundur. Adı geçen tekkeye şeyh olması hadisesini Evrenoszade Sami Bey şöyle anlatmıştır: Zamanın padişahı, uzun müddet Medine’de kalan haremağalarından Beşir Ağa’ya sormuş : — Bunca sene «Ravza-i Mutahhara»’da hizmet etmişsin, bu müddet zarfında hiç bir fevkaladelik görmedin mi? Beşir Ağa: — Evet Efendim, demiş. Bir gün şöyle bir vak’a oldu: Bir akşam üzeri türbenin kapıları kaparken bir adam hızla içeri girdi. «Ben Köstendil Kadısı Ali» dedi ve benden geç kaldığı için özür diledi ve ziyaret sebebi olarak bazı hadis hakkındaki iltibasın halli için huzur-u Peygamberi’ye geldiğini söyledi. Kendisini biraz bekledim ve beraberce türbenin kapısını kapayıp çıktık. Yolda ben birisine selam verdim, hal hatır sorarken bir de arkama bakayım ki Hazret kaybolmuş. Beşir Ağa’nın anlattığı bu vakıa üzerine Padişah bu zatı arayıp bulmasını irade ediyor. Bir gün Beşir Ağa Beyazıt meydanında geçerken Kadıya rast geliyor. Köstendilli Ali Efendi: — Bre ulan Arap! diyor, beni Padişaha neden gammazladın? Beşir Ağa Padişahın zoru ile anlattığını söylüyor ve saraya avdet edince vaziyeti Padişaha arzediyor. Hükümdar da Ali Efendi’nin şeyhliği açık olan bir tekkeye tayin edilmesi hususunda Şeyhü’l İslamlığa irade ediyor. Köstendilli Ali Efendi bu vazifeyi kabul etmek istemiyor. Fakat Şeyhü’l-îslam kendisine: — İki şey reddedilmez, diyor. Biri padişahın iradesi, diğeri Şeyhü’lislam’ın mucibi. Hazret ister istemez vazifeyi kabul edip Üsküdar’ın yolunu tutuyor. Üsküdar iskelesinde kendisini alayla karşılayıp Tekkekapusu’na götürüyorlar, fakat mahallelinin engeli ile karşılaşıyorlar Mahalleli tekkeye dervişlerden birinin şeyh olmasını arzu ettikleri için tekkenin kapısını iç tarafından açılmasın diye duvar örerek kapatmışlar. Bu vaziyet karşısında Kadı Hazretleri: — Bize yalnız “Padişahın iradesi ile Şeyhü’l-İslam’ın mucibi red olumnaz” dediler, buna Evliyaullah’ın Fatihasını da ilave etmek lazım deyip bir Fatiha çekiyor. Kapı kendi kendine yıkılıyor ve post’a geçiyor. Kabir taşı ; “Tarikat-i Halvetiye’den, hatemu’l muctehidin Piri, Muhammed Nureddin-i Cerrahi Hazretleri’nin murşid-i azizi, Köstendil Mufti-yi kibarı, ricalullahtan Hazreti Şeyh Ali Alaaddin-i Halveti kuddise sırruhu’l-baki 1143 (1730-31) ile haremi Havva Bacı Hatun (k.s.) 1167 (1761-62) ruh-i şerifleri icin el Fatiha” [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak İstanbul Evliyaları ve Fetih şehidleri ; Şevket Gürel [/toggle]
Kartal Baba
İstanbul – Üsküdar – Kartal baba camii [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]
Şeyh Seyyid Nuri Efendi
İstanbul – Üsküdar’da Kurban Nasuh camii avlusunda Türbe, Kurban Nasuh Camii avlusunun sağ tarafında, Büyük Selim Paşa Caddesi üzerindedir. Kare planlı olan türbenin çatısı son tamirde kurşun ile kaplanmıştır. Caddeye bakan büyük hâcet penceresinden başka, cami avlusuna bakan iki penceresi daha vardır. Hiçbir yerinde kitâbesi bulunmayan yapının kapısı arka tarafta olup, sağ tarafında ve set üzerinde Recep 1308 (şubat 1891) tarihinde vefat eden Hacı Mehmet Hulusi Efendi’nin ve Şevval 1323 (Kasım 1905) tarihinde vefat eden İbrahim Edhem Surûrî Efendi’nin kabirleri vardır. Avluya bakan pencerelerin önünde ise, 995 (1587) tarihinde vefat eden Kurban Nasuh’un, yine set üzerinde kabri bulunmaktadır. Türbe içinde üç sanduka vardır. Biri, 29 Muharrem 1273 (1 Eylül 1856) yılında vefat eden Şeyh Mehmet Nuri Efendi’ye; ikincisi 12 Muharrem 1317 (23 Mayıs 1899) tarihinde vefat eden Şeyh Tevfik Efendi’ye; üçüncüsü ise, Hidayetullah ismiyle de anılan Şeyh Nuri Efendi’nin kızı Hediye Sultan Hanım’a aittir. Türbe, Şeyh Nuri Efendi’nin vefatından sonra, 1856 yılı sonlarında yapılmıştır. Şeyh Nuri Efendi’nin sandukası üzerindeki levhada, güzel bir hat ile şu yazı yazılmıştır: “ Yâ Hazreti Şeyh Mevlâna Seyyid Nuri’ er-Rıfai el-Hüseynî el-Üsküdarî. Tarih-i vefatları, 29 Muharrem 1273 Yevm-i Salı ” İkinci sanduka üzerinde: “ Es-seyyid ŞeyhTevfik Efendi Hazretleri. Vefatı, 1317. Es-Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin mahdumu ve cami-i şerifin son imam-hatibi ve Şeyhi. Es-Seyyid Mehmed Hayrullah Taceddin Yalım’ın pederidir. ” Üçüncü sanduka üzerinde ise: Hediye Sultan Hanımefendi Hazretleri. -Şeyh Nuri Efendi nin kerimesidir,diye yazılıdır. Vefat tarihi yoktur. Türbe kapısı yanındaki sofada yanyana iki kabir vardır. Etrafı demir parmaklıklıdır. Bu parmaklık üzerindeki mermer levhada şunlar yazılıdır: ”Kudvetü’l-ârifîn eş-şeyh es-seyyid Mehmed Nuri er-Rıfaî Kuddise / Sirruhu’l-Hâdi Hazretleri’nin hâfidi eş-şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Hulûsî Efendi’nin rûh-i şerifi çün el-Fatiha Fî 7 Şevval 1323 (5-Aralık -1905)” Bunun yanındaki diğer bir levha üzerinde ise şunlar yazılıdır: Ser-tâcü’l-ârifîn eş-şeyh Mehmed Nûri er-Rıfaî k.s. el-celî Hazretlerinin bendesi Bahriye Nezaret-i celilesi / Muhasebecisi ecille-i ricâl-i saltanat-ı Seniyyeden / Es-seyyid İbrahim Edhem Sürûrî Efendi merhûmun rûh-ı şerifleriçün El-Fatiha. Fî l9 fiubat 1307. fî. 13 Recebü’l-ferd 1308 Her ikisinde de şâhide yoktur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]
Halil Numan Dede
İstanbul – Üsküdar’da Doğancılar caddesindeki Üsküdar Mevlevihanesinde 1- Tekkenin kurucusu Numan Halil Dede Efendi 1213 Receb 27 (4 Ocak 1799) 2- Hafız Seyda Abdurrahim Dede Efendi. Üsküdar ve Galata ve Yenikapı ve Beşiktaş Mevlevihaneleri ser-kudumi eş-şeyh es-seyyid Seyda Hafız Dede Efendi. Rihleti 27 Muharrem 1215 (20 Haziran 1800) 3- Şeyh Seyyid Mehmed Hüsameddin Dede Efendi1216 (1801). 4- Eş-Şeyh el-hac Ali Dede Efendi (Hacı Dede). 1217 (1802) 5- Şeyh İsmail Hulusi Dede Efendi. 1219 (1804) 6- Eş-Şeyh es-seyyid el-hac Mehmed Emin Dede Efendi. 1227 (1812) 7- Kapıdan girişte sol tarafta kime ait olduğu bilinmeyen bir sanduka vardır. Bu, Şeyh Abdullah Necip Dede Efendiye ait olmalıdır. 1252 (1836) 8 – Şeyh Abdulkadir Kadri Dede Efendi. Beşiktaş Mevlevihanesi şeyhi iken vefatında oradaki türbeye gömülmüştür 1267 Zilkade 15 (11 Eylul 1851). 9- Hazreti Şeyh es-seyyid Hafız Ahmed Arif Himmeti Dede Efendi. 1290 Rebiyulevvel 17 (15 May›s 1873). 10- Eş-şeyh Mehmed Hasib Dede Efendi. 11 -. Eş-şeyh Mehmed Halid Dede Efendi. Oldu Halid Dede’ye huld makam 1320 (1902) 12- Ahmet Vesim Paşa 1328 (1910). 13 – Bursa Mevlevihanesi seccadenişini Şeyh Şemseddin Dede Efendi’nin oğlu Fasih Dede Beyefendi 1335 (1916). 14- Üsküdar Mevlevihanesi’nin meydancısı Mustafa Dede. 1285 Zilkade 3 (şubat 1869). 15- Derviş Aziz Efendi 1323 Zilkade 29 (Ocak 1906) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Kaynak ; Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 8 , sy 119-121 , Hazırlayan ; Süleyman Ateş [/toggle]
Seyyid Haşim Baba
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet kabristanında – Karacaahmet sultan dergahından inadiye ‘ye giderken . Celvetiye tarikatının Hâşimiyye kolunun kurucusu. Üsküdar’da doğdu (1718). Bazı kaynaklarda adı Mehmed Hâşim olarak verilse de doğrusu Mustafa Hâşim’dir. Babası, daha sonra Bandırma- lızâde (Bandırmalı) Tekkesi diye bilinen Üsküdar İnadiye’deki evini tekke yaparak irşad faaliyetlerinde bulunan Celvetiyye şeyhlerinden Yusuf Nizâmeddin Efendi’dir. Kendisi de babasının yerine daha sonra şeyh olmuştur. Ancak daha sonraki yıllarda Hâşim Baba’nın Celvetî şeyhleri tarafından dışlanması sebebiyle mensupları kendisine Haşimiyye adlı bir tarikat nispet etmişlerdir. Bu tarikatın silsilesi Celvetiyye’nin kurucusu Aziz Mahmud Hüdayi’den (ö. 1628) iki ayrı yolla gelmektedir. Celvetîlikle Bektaşîliğin birleştirilmesinden meydana gelen bu kolun fazla yayılmadığı belirtilmektedir. Haşim Baba’nın, Celveti şeyhliğinin yanında Melamiliğe de meylettiği ve bazı Melamilerce kutup olarak nitelendirildiği söylense de bu doğru değildir. O aynı zamanda Kahire’de Baba Kaygusuz Tekkesi’nde Kasrü’l-Ayn şeyhi Hasan Baba’dan (ö. 1756) el alarak Bektaşi de olmuştur. Hatta bir ara Kırşehir’deki Hacı Bektaş Tekkesi’ne gitmiş ve orada da dört yıl kadar dede-babalık yapmıştır. Ayrı bir erkânnâme yazarak Bektaşîlik âyinini tadile çalıştığı ve bu suretle Bektaşîlik’ten bir kol ayırmak istediği de ileri sürülmüştür. Sefînetü’l-evliyâ müellifi Hüseyin Vassâf, Hâşim Baba’nın önce babasının yerine şeyh, sonra Bektaşi, daha sonra Melâmetle neşvedâr olup son olarak babasının mesleğini takip ettiğini bildirmektedir. Vefat ettiği zaman cenaze namazı kılınmak için Hüdâyî Âsitanesi’ne götürülmüşse de pîr makamı şeyhi Büyük Ruşen Efendi (ö. 1794), dergâhın hiçbir kapısını açtırmamış, cenazeyi içeriye kabul etmemiştir. Bunun üzerine cenaze namazı, dergahın alt tarafındaki türbe önünde yolda bulunan musalla üzerinde kılınmış, Bandırmalızâde Tekkesi’nin türbesine defnedilmiştir. Burası bir süre Haşimiyye’nin âsitanesi olarak faailiyet göstermiş, bugün tekkenin yıkılmasından sonra kabri yol genişletilmesi sırasında kaldırılarak yerine parmaklıklı bir kabir yapılmış yeni harflerle “Üsküdarlı Haşim Baba” levhası asılmıştır. Hâşim Baba’nın müretteb bir divanı, gelecekte vuku bulacak olayları değişik metodlarla öğrettiğine inanılan cefr (cifr) ilmiyle ilgili Ankā-yı Meşrık ve kaynaklarda Vâridât veya Makālât adlarıyla geçen mensur bir eseri daha vardır. Besmele’nin esrarı, leyle-i Kadr, ilâhî aşk, Melâmîlik meşrebi, sûfîlik yolu, rüya, Hz. Mûsâ’nın âsâsı, hazarât-ı hams, havâss-ı hamse-i bâtıniyye ve havâss-ı hamse-i zâhiriyye, Ehl-i beyt sevgisi, çeşitli âyet ve hadislerin tasavvufî izahları bu mensur eserin başlıca konularıdır. Divanında yaklaşık iki yüzün üzerinde şiir bulunmaktadır. Özellikle Ehl-i beyt sevgisi başta olmak üzere, on iki İmam, tarîkat silsilesi, kutsal günler ve devr nazariyesi gibi konuların dile getirildiği kasideleri önemli bir yekûn tutar. Hâşim Baba’nın, Niyazi-i Mısrî’nin Devriyye-i Arşiyye’sine zeyil olarak yazdığı Devriyye-i Ferşiyye’si de bu türün önemli eserlerinden biri sidir. Kaside ve makalelerinden bazıları müstakil olarak bazı kütüphanelerde bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak ; Üsküdar Meşhurarı , Yayına hazırlayan Azmi Bilgin , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]
Karacaahmet Sultan – Üsküdar
İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanındaki dergahta. Karacaahmet Sultan’nın hayatı ile alakalı bilgiler net değildir. Daha çok menkıbevi bir kimliğe sahiptir. Enîsî’nin Mir’âtü’l-vefâ adlı eserinde nesebinin baba tarafından Enes b. Malik’e ulaştığı bilgisi mevcuttur. Babası Sufî Abdullah diye meşhur olan Melik Şehâb b. Kara Arslan, annesi ise Safiyye Hâtûn’dur. Eserdeki kayda göre, Karaca Ahmed Sultan Hamza-i Asgar’ın Mardin’deki hâkimiyeti sırasında 14 Zilhicce 545 (3 Nisan 1151) tarihinde burada dünyaya gelmiştir. 96 yıl ömür sürdüğünü belirten bilgiye göre hicri 641, miladi 1244 senesinde vefat etmiş olmaktadır. Mir’âtü’l-vefâ’da verilen bu bilgilerin bir kısmı başka bazı eserlerdeki bilgilerle örtüşmemektedir. Âşıkpaşazâde ve Âlî Mustafa’ya göre, Orhan Gazi devrinde yaşamış, Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasânî’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Orhan Gazi 1359’da vefat ettiğine göre Karaca Ahmed’in de bu tarihe yakın yıllarda hayatta olması gerekir. Ancak bu durumda Enîsi ile diğer kaynaklar arasında bir asırlık bir fark oluşmaktadır. Hacı Bektaş Vilâyetnâme’sinde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivri- hisarlı Şeyh Nûreddin’in müridi olduğu ifade edilmektedir. Vilâyetnâmeye göre Hacı Bektâşı Velî Anadolu’ya geldiğinde Karaca Ahmed Anadolu’da bulunuyordu ve Fatma Bacı’nın uyarısıyla Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te olduğunu yanındakilere bildirmiş ve bazı kerâmetlerini gördükten sonra da yanına giderek kendisine intisap etmiştir. Saruhanoğulları’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta olduğu kaydına göre ise onun Hacı Bektaş’la görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca Hacı Bektaş’ın 1240’ta Babaîler isyanı sırasında kardeşi Menteş ile birlikte Anadolu’ya geldiği düşünülürse, Karaca Ahmed’in ondan önce Anadolu’ya gelip Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişini haber verdiğine dair rivayetlere şüpheyle bakmak gerektiği ortaya çıkar. Orhan Gazi döneminde Bizanslılar’la yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu bölgeye yerleşen Karaca Ahmed burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiştirmiş, tekkesi Osmanlı Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Karaca Ahmed’in Üsküdar’daki türbesi, adını verdiği semtte, Nuhkuyusu Caddesi ile Gündoğumu Caddelerinin birleştiği köşededir. Evliya Çelebi’nin tekkenin varlığından bahsetmesi tekkenin 1630’larda faal olduğunu göstermektedir. Türbenin ilk çekirdeği 1539 yılında Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Üstü açık olan türbeyi Sultan III. Mehmed’in annesi Safiye Sultan 1600’lü yıllarda kapattırmıştır. Sonrasında birkaç kez tamir görmüştür. Bugün Karaca Ahmed’in türbesinin bulun- duğu mezarlık Karacaahmet Mezarlığı olarak bi linmektedir. Ancak bu isim 1698-1699 yıllarında türbenin yapılışından 170 yıl sonrasında kullanılmaya başlanmıştır. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra, Üsküdar’daki tekkesine geri dönmüştür. Fakat tam olarak tespit edilemeyen bir tarihte bilinmeyen bir sebepten dolayı Üsküdar’dan ve Osmanlı topraklarından ayrılmıştır. Sonrasında Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslâmlaşma’sına katkıda bulunmuştur. Osmanlı topraklarından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşmiştir. Bölge beylerinden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiştir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Tarihî kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hükümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390’da Hoşkadem Mescidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesine dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. İstanbul, Afyon, Manisa, Aydın, Sivrihisar, Göynük, Makedonya’da yedi türbesi bulunmaktadır. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, günümüzde de devam etmektedir. Özellikle akıl hastaları üzerinde büyük bir etkisinin olduğu rivayet edilir. Karacaahmet Sultan Üsküdar’daki makamı, 946 (1539) tarihinde gördüğü bir rüya üzerine, Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Kendisi, Manisa Sarayı’ nda bulunduğu sırada sık sık Horoz Koyu’ne giderek Karacaahmet’in Turbesi’ni ziyaret ediyordu. Türbe’ye Gündoğumu Caddesine açılan demir bir kapıdan girilir. Kapı üzerinde, dört mısralı şu kitabe vardır: Ravza-i feyz-i fütuh-› Karacaahmed’dir Gel erenler oku bir Fatiha kıl istimdad Eyledi zevcesi Fehmiyye Hanım ruhi-cun Matbah-ı amire memuru Ziya Bey bünyad (1283 – 1866-67) Kitabeden de anlaşılacağı üzere türbe, Saray matbahı mmuru Ziya Bey tarafından karısının ruhu için yaptırılmıştır. Kapının sol tarafında Ziya Bey’in aynı tarihte inşa ettirmiş olduğu sebil vardır. Kapıdan uzunca bir avluya girilir. Sağ tarafta, mezarlığa açılan bir kapı ve pencereler bulunmaktadır. Sol tarafta ise, sebil odası ve onun arkasında üç kabir mevcuttur. Çimentodan yapılmış bir sandukanın ayak uçuna üç kabir taşı yerleştirilmiştir ki, en eski tarihli olanın kitabesi şudur: Karacaahmed Sultan ki, kutbü’l-arifin idi Niyaz ile gelub her subh u şam eşiğine yüz sür Keramet ehlidir evladı hem sahib-i nazardır Ziyaret ile tazim et huzurunda ayağın dur Berat gicesi öldü Şeyh Mehemmed didiler tarih Bu köhne tekkeden el çekdi hem göçdü Mehemmed Dede ……………. ……………. Sene 1050 (1640-41) Etrafı demir parmaklıkla çevrili olan bu yerdeki ikinci kabir taşı üzerinde şunlar yazılıdır: Derviş Halil’in ciğerkuşesi Merhum ve mağfur Selim Dede Ruhi-çün el-Fatiha 1156 (1743) Üçüncü kabrin kitabesi de şudur: Merhum ve mağfur Tekye-nişin Şeyh Halil Ruhi-çün Fatiha 1173 (1759) Son iki taş baba oğula ait olup baba, oğlu Selim Dede’den 16-17 sene sonra olmuştur. Her ikisinin üzerinde tarikat sikkeleri vardır. Cümle kapısının karşısındaki kapıdan türbeye girilir. Burada orta yerde, etrafı bir parmaklıkla çevrilmiş olan büyük bir sanduka vardır. Üzerinde bir tarikat sikkesi, iri tesbihler ve baş tarafında muhtelif boy pirinç şamdanlar ve 24 mısralı bir levha bulunmaktadır. Duvardaki camekanda ise Karacaahmet Sultan’ın hırkası, tesbihleri ve takkesi muhafaza edilmektedir. Çatısı içten kubbelidir. Türbe, şimdiki şeklini 1866 tarihinde almıştır. Ondan evvelki durumunu kitabeden az cok anlamaktayız. 1595 tarihine kadar uzerinde sadece bir makam taşının bulunduğu sanılan kabrin etrafı bir duvarla cevrilmiş ve bir de kapı açılmıştır. Çatısı bulunmayan bu açık türbenin kapısı, Nuhkuyusu Caddesi’ne bakıyordu. Çünkü, türbenin sağ tarafındaki mezarlık, 1273 (1856) tarihinde, Mehmet Rüşdü Paşa’nın annesi Fatma Zehra Hanım’ın buraya gömülmesi ile bir kabristan haline gelmiştir. Türbe son olarak Avni Paşa’nın oğlu Ahmed Fuat Bey tarafından tamir ettirilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Üsküdar Meşhurları ansiklopedisi , Üsküdar Belediyesi Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt , sayfa 577-581 [/toggle]
İmam Hasan Askeri – Samerra
Irak – Samerra – Babası İmam Ali Naki El Hadi hazretlerinin yanında 232 yılının Rebîülevvel veya Rebîülâhir ayında (Kasım – Aralık 846) Medine’de dünyaya geldi. Sâmerrâ’da doğduğunu belirten rivayetler zayıf sayılmaktadır. Babası onuncu imam Ali el-Hâdî’dir. İki üç yaşlarında iken babası ile beraber, İmâmîler’in faaliyetlerini daha yakından takip etmek isteyen Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah tarafından yeni hilâfet merkezi Sâmerrâ’ya götürüldü. Sâmerrâ’da ikamete mecbur edilen ve hayatı boyunca buradan ayrılmasına izin verilmeyen Hasan b. Ali bu sebeple Askerî nisbesiyle anılmıştır. Kendisine ayrıca Sâmit, Zekî, Naki, Refîk, Hâdî ve Hâlis gibi lakaplar verilmiştir. Büyük kardeşi Ebû Ca’fer Muhammed babasından önce vefat ettiği için İmam Ali el-Hâdî ölümünden (254/868) dört ay önce Hasan el-Askerî’yi kendine halef tayin etti . Ali el-Hâdî’-nin ölümünden sonra Hasan el-Askerî’- nin diğer kardeşi Ca’fer kendi imâmetini iddia ettiyse de pek ilgi görmedi. Abbâsi yönetimince çok sıkı bir kontrol altında tutulan Hasan Askeri Hazretleri hayatı boyunca taraftarları ile pek temas imkânı bulamamış, ancak babasına da hizmet eden Ebû Amr Osman b. Saîd el-Ömerî, “humus” gibi imama verilmesi gereken vergileri onun adına İmâmîler’den toplayıp kendisine ulaştırmıştır. Hasan Askeri Hazretleri 260 yılı Rebiülevvel ayının başında (874 Aralık sonu) hastalandı. Bir hafta süren bu hastalık sonunda 8 Rebîülevvel 260 (1 Ocak 874) tarihinde vefat etti. Bazı İmâmî rivayetlere göre Halife Mu’temid-Alellah’ın evine gönderdiği tabipler tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Halifeyi temsilen Ebû îsâ b. Mütevekkil tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra oturduğu evde bulunan babasının mezarının yanına defnedildi. Büveyhî Hükümdarı Muizzüddevle’nin 335’te (946) yaptırdığı, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru İran Hükümdarı Nâsırüddin Şah tarafından geniş çapta tamir ettirilen bu iki türbe bugünkü Sâmerrâ’nın en mühim âbidesidir. Kendinden sonra imâmeti devam ettirecek erkek evlât bırakmadan öldüğü ileri sürülen Hasan el-Askerî’nin vefatı İmâmîler arasında büyük bir buhran yaratmış ve onların on dört veya on beş fırkaya ayrılmasına sebep olmuştur. Bu fırkalardan biri Hasan el-Askerî’nin ölmediğini, geçici bir süre için gaybet’e girdiğini ve mehdî olarak tekrar zuhur edeceğini, bir başka fırka ise onun ölümünü kabul etmekle beraber mehdî olarak tekrar hayata döndürüleceğini ileri sürmüştür. Fakat zamanla, Hasan el-Askerî’nin ölümünden bir süre önce Rum veya zenci asıllı Nercis adlı bircâriyeden doğan Muhammed el-Mehdî adında bir oğlunun olduğu inancı İmâmîler arasında yaygınlaştı ve diğer inançları savunan fırkalar tamamen ortadan kalktı. Doğumunda Askerî’nin teyzesi Hakime bint Cevâd’ın hazır bulunduğu, mensuplarından dört kişi ve birkaç hizmetçisinin gördüğü rivayet edilen Muhammed el-Mehdî el-Muntazar da kısa bir süre sonra ölmüştür. İmâmî Şiiler’e göre ise ölmeyip gaybete girmiştir ve zuhuru halen beklenmektedir. Eseleri Hasan el-Askerî’ye nisbet edilen eserlerden günümüze intikal edenler şunlardır: 1. Tefsîrü’l-İmâm el-Hasan el-Askeri . Şeyh Sadûk’un Muhammed b. Kasım el-Esterâbâdî, Ebû Ya’küb Yûsuf b. Muhammed b. Ziyâd ve Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Seyyâr tarikiyle rivayet ettiği bu tefsirin Hasan el-Askerî’ye nisbeti hakkında Şîa âlimleri arasında ihtilâf vardır. Şeyh Sadûk, İbn Şehrâşûb ve Hür el-Âmilî eserin nisbetinin sahih olduğunu ve imlâsının imama ait bulunduğunu belirtirken Muhammed Cevâd Belâgî, Âyetullah Hûyî ve Muhakkik Şüşterî gibi son devir âlimleri eserin imama ait olmadığını söylemektedirler Tefsirin ilk taş baskısı 1268 yılında Tahran’da yapılmış, diğer iki taşbaskı 131 S’te Tebriz’de gerçekleştirilmiştir. Eser, yazma nüshaları ve ilk baskıları dikkate alınarak Müessese-i İmâm Mehdî tarafından yayımlanmıştır 2. Kitâbühû (‘aleyhi’s-selâm) ilâ İshâk b. İsmâ’îl en-Nîsâbûrî . Hasan Askeri Hazretleri İshak en-Nîsâbûrî’ye yazdığı çeşitli tavsiye ve uyarılarını ihtiva eden bir mektuptur. 3. Mâruviye ‘anhü mine’l-mevâ’izi’lkışar , Hasan el-Askerî’nin öğütleri ve hikmetli sözlerinden ibarettir (a.g.e., s. 516- 4. Risâletü’l-menkabe . Askerî’nin helâl ve haramlarla ilgili sözlerini ihtiva eden bu risâle, İbn Şehrâşûb’un Menâkıbü Âli Ebi Tâlib adlı eseri içinde yer almaktadır Menkıbeleri ; Behlül adında bir kimse anlatır: ”Bir yere gidiyordum. Çocukların oynadıklarını gördüm. Küçük Hasan Askeri de yolun kenannda oturmuş ağlıyordu. Onun diğer çocukların elindeki oyuncaklar için üzülüp ağladığını zannettim. Yanına yaklaştım ve, - Sana da bir oyuncak alayım mı, dedim. Hasan Askeri hazretleri ; - Ey akılsız kimse! Biz oyun oynamak için yaratılmadık, dedi. Behlül, - Ya ne için yaratıldık, diye sordu. Hasan Askeri Hazretleri ; - Biz ilim ve ibadet için yaratıldık, dedi. Behlül, - Bunu nereden öğrendin, diye sordu. Hasan Askeri Hazretleri - Allah Teala Kur’an-ı Kerîm’de, “Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı yarattık sanıyorsunuz. Bize dönmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz” (Mü’minün 23/115)ayetinden öğrendim, dedi. Behlül, bu küçük çocuğun sözlerine ve hareketlerine hayret etti. Ondan, kendisine nasihat etmesini istedi. Hasan Askeri Hazretleri , bazı beyitler okuyarak nasihatte bulundu. Fakat o sırada aniden fenalaştı ve düşüp bayıldı. Bir müddet sonra ayılıp. Kendine geldi. Behlül ona, - Sana ne oldu. Sen küçük ve günahsızsın, dedi. Hasan Askeri hazretleri , - Ey Behlül Annemi ateş yakarken gördüm. Büyük odunları tutuşturmak için küçük odunları yakıyordu. Ben de cehennemin küçük odunlanndan olmaktan korkuyorum, diye cevap verdi. Hasan Askeri hazretlerinin, bazı hasetçi kimselerin kışkırtmaları sebebiyle, zamanın devlet adamlarıyla arası açıldı. Bu sebeple hapse atıldı. Hapishanede bulunduğu sırada birçok kerameti görüldü. İsa b. Feth anlatır: Biz hapishanedeyken Hasan Askeri hazretleri yanımıza girdi. Bana, - Ey Isa! Senin ömrün altmış beş yaşını bir ay iki gün geçti, dedi. Hakikaten doğum tarihimin yazılı olduğu kağıda baktığım zaman onun dediği gibi olduğunu gördüm. Bana, - Senin çocuğun oldu mu, diye sordu. Ben de, - Hayır, olmadı, dedim. Ellerini açtı ve, - Allahım! Buna, kendisine kuvvet verecek hayırlı bir evlat ihsan eyle. Çocuk ne güzeldir, diye dua etti. Ben, - Ey efendiml Senin evladın var mı, diye sordum. Şöyle dedi: - Allah Teala’ya yemin ederim ki benim bir oğlum olacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Fakat şu anda yoktur. Daha sonra onun Muhammed Mehdi isminde alim ve faziletli bir oğlu oldu. Talebelerinden biri şöyle nakletti: Zindana düşmüştüm. Zindan çok dar ve ayağımdaki zincirler de çok ağırdı. Askeri hazretlerine mektup yazarak sıkıntımı anlattım. Mektuba geçim sıkıntımın da olduğunu yazacaktım. fakat utandığı için yazamadım. İmam hazretleri, mektuba verdikleri cevapta, - Bu mektubu aldığın gün, öğle namazını evde kılacaksın, diye yazmıştı. Hakikaten o gün öğle üzeri beni zindandan çıkarıp serbest bıraktılar. Sevinç içinde evime geldim, namazımı kıldım. Kapım çalındı, kapıyı açtığımda Hasan Askerî hazretlerinin hizmetçisi ile karşılaştım. Bana 100 altın ile bir mektup bıraktı. Mektubu açtığımda şunların yazılı olduğunu gördüm. - Ne zaman bir ihtiyacın olursa iste! İstediğin şeye, Allah Teala’nın izniyle kavuşursun. İmamı sevenlerden biri, basından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır: Hasan Askeri hazretlerine bir mektup yazarak bazı şeyler sordum. Bahar hummasından da soracaktım. Fakat unutmuştum. Daha sonra suallerimin cevabı geldi. Suallerin cevabından sonra şöyle yazmıştı: - Bu sorularla beraber bahar hummasını da soracaktın, fakat unuttun. Onun cevabını da verelim. (Enbiya 21/69) ayet-i kerimesi yazılıp, hummalı hastanın boynuna asılırsa şifa bulur, buyurdu. Dedikleri gibi yaptım, hasta şifa buldu. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi , Cilt 16 , sy 289 , Hazırlayan ; Hamdi Algar Ehli Beyt İmamları , Siraceddin Önlüer , Semerkand Yayınları , sy 72-75 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
İmam Ali Naki el Hadi – Samerra
Muhammed b. Sirin – İbni Sirin (k.s.)
Irak – Basra’da Hasan Basri hazretlerinin yanında [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Fotoğraflar için Şehit Mehmet Cambaz Bey’e teşekkür ederiz. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations