Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 12 / 29 · 2.869 kayıt
Ömer Baba – Edirne

Ömer Baba – Edirne

edirne – merkez – ağacpazarı caddesi Şeyh Rıdvan, Ömer Baba Dergahı, Rıdvan Efendi Zaviyesi ve Hacı Ömer Zaviyesi adıyla da bilinen Hacı Ömer Tekkesi Çavuşbey Mahallesi Ağaçpazarı Caddesi ‘nde yer almaktaydı. Yapı, Hacı Ömer adlı bir tüccar tarafından H.1020/M.1611 yılında Şeyh Rıdvan Efendi için yaptırılmıştır. Halveti tarikatına bağlı yapının, H.877/M.1472 tarihli Hacı Ömer adına vakfiyesi bulunmaktadır. Tekke enkazının, 1931 yılı Mart ayında 395 liraya eski keresteci Cafer Çolpan’a satıldığı bilinmektedir. Günümüzde ise tekkeden geriye ancak Ömer Baba’nın yatır özel­liğinde mezarı ulaşmıştır. Adı geçen yerde Torunlar Apartmanı No: 1’in önünde bulunan mezarı çimentodan dikdörtgen formundadır. Fark edilemeyecek kadar özensiz yapılan mezarın üzerinde “Hacı Ömer Baba” adının yazılı olduğu yenilenmiş bir mezar taşı bulun­maktadır. Apartman sahipleri ve mahalle halkı tarafından yatır özelliği kazandırılmıştır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne
Topçu Baba Türbesi

Topçu Baba Türbesi

edirne – merkez – horozlu bayır sokak Hind ülkesinden Anadolu’ya, buradan da Edirne’ye gelip Hoca İvaz Mahallesinde Bulunan Hoca İvaz Tekkesini ihya etmiş Nakşi şeyhlerindendir. H.786/M.1384 tarihli türbe kitabesinden anlaşıldığına göre Rumeliye ayak basan kırk yiğitlerden olduğu anlaşılan Topçu Baba Edirne’yi alan gazilerden biridir. Şeyh Abdülhalim ve Hoca İvaz Tekkesi olarak bilinen Topçu Baba Tekkesi; Çavuş Bey Mahallesi, Horozlu Caddesi’nde yer almaktaydı. İnşasına Hoca İvaz Efendi tarafından başlanan tekke oğlu Rüstem Efendi tarafından tamamlanmıştır. Önceleri Nakşibendi tarikatına ait olan tekke sonradan Kadiri tekkesi haline gelmiştir. Mimarisine ilişkin olarak sadece çatısının ahşaptan olduğu, Hoca İvaz adına Camii ve Topçu Baba’nın H.786/M.1384 tarihli türbesinin olduğu şeklinde bilgilere sahibiz. Topçu Baba’nın mezar taşı kitabesi şöyledir ; “Top urup meydan-ı aşka kapdılar çevgan ile Şöyle bir merd-i Huda kim mahlası Topçu Baba Hind ilinden geçdi Ruma kırklara hemrah olup Bu makamı kıldı ihya himmet-i Topçu Baba Ceddi pakidir Halimi zadenin bu ehli dil, Besmele imiş sana tarih fatiha Topçu baba” şeklindedir. Günümüzde, tekke ile türbenin bulunduğu alanda Edirne Endüstri Meslek Lisesinin bahçesi ve marangozhanesi bulunmaktadır. Okulun yola bakan duvarında küçük pencere şeklinde bir açıklık yer almaktadır ve mahalle halkı tarafından Topçu Baba’nın burada gömülü olduğuna inanıldığı için mum yakılmaktadır. Bu duvarla marangozhane arasında tuğla duvar dokusu altında üç sıra almaşık bir duvar dokusu bulunmaktadır. Bu duvar dokusunun tekkeye ait olabileceği düşünülmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne
Kastamonulu Hacı Merdan Efendi

Kastamonulu Hacı Merdan Efendi

Kastamonu – Devrekani – Hacı Osman camii Kastamonulu Hacı Merdan Efendi ’nin babası Şeyh Mehmet Efendi aslen Bolu’dan gelmedir. Nakşibendi tarikatına mensuptur. Bir gün şeyhi Mehmet efendiye çağırır ve der ki: -“Mehmet, bizdeki rızkın tükendi, Kastamonu boş kaldı; var git oraya hicret et ve yerleş.” Bunun üzerine Şeyh Mehmet Efendi evine gelir. Eşine: -“Hanım, hemen hazırlan. Yarından tezi yok Kastamonu’ya gideceğiz, şeyhimin emridir.” Der. Eşi –Ana kadın nene- Hatice hanım: -“İyi de efendi, biz orada ne yer, ne içer, nerede kalırız? Sonra iki- üç merkep ile ne götürebiliriz?” -“Hanım hanım bizim orada her şeyimiz var, Allah’ımız var ne zaman imanından oldun.” Cevabını alır ve kayıtsız şartsız tevekkülle küçük çocuklarını heybelere koyarak yola çıkarlar. Kastamonu’da geldikleri yer şimdiki Şeyh Şaban-ı Veli dergahıdır; sonradan şu anda Karanlık Evliya diye anılan türbenin yanındaki dergaha taşınılmıştır.. Şeyh Mehmet Efendinin Merdan ve İsmail isminde iki oğlu; Ayşe, Cemile, Hafize ve Zahide isimli altı çocuğu vardır ki hepsi de Bolu doğumludurlar. Şeyh Merdan Efendi genç yaşta babasının ölümü ile sarsılmıştır. Her ne kadar babasından feyiz almış ise de Konya Seydişehirdeki Nakşîbendi şeyhi Şeyh Abdullah Efendiye yedi yıl süre ile gitmiştir. Son gidişinde kırk günlük halvet süresinin sonunda şeyhi gelir ve der ki: -“Merdan, bunun sevabını Zuhuri’ye –Şeyh Abdullah Efendinin oğludur veya bu isim bir mahlas olarak kullanılmıştır- veriver de sen bir daha giriver oğlum.” Emre itaat kesindir ve hiç çıkmadan ikinci halvet başlar ve seksen gün tamamlanır. Bunun sonunda Şeyh Abdullah Efendi talebesini huzura alır ve: —Merdan, bize ihtiyacın kalmadı, var git Allah yolunda hizmet eyle.” Der. İşte bu müsaade üzerine Şeyh Merdan efendiye Nakşîbendi şeyhidir. Ailenin Horasandan gelip Bağdat’a yerleştiklerini orada ehlibeyt –Peygamber ailesi- asıllı bir aile ile tanışıp akrabalık kurduklarını sonra her nedense Anadolu’ya göçtüklerini, bir ara birbirlerini kaybedip sonra Bolu dolaylarında bileşildiğini yine kız alıp vererek akrabalığın devam ettiğini dayısı Şeyh Merdan efendi ile olan sohbetlerinden duyduğunu sandığım babam muallim Halit bey (1318 – 25/11/1972) gurur duyduğu ve kim bilir belki de unutulmaması için bana tatlı t birkaç kez anlatmış idi.. Bu büyük bir iddia; yalnız gerek tahsili ve gerekse maddi manevi yaşamında hiçbir yalan ve yanlışını görmediğim babamın hiçbir çıkarı da olmadığı bu meselede bunları bana içtenlikle miras olarak anlattığına inanıyorum. Çünkü hatırladığım babaannem çıkık şakakları ve yüz şekliyle tam bir Horasan tipiydi. Bu baptan olmak üzere Bolu’da ailede bulunan bazı kutsal emanetlerin zamanın devlet erkânına teslim edildiği ve bu emanetlerin götürüldüğü yerlerde sık sık yangın çıktığı ve sonunda Eyüp sultan türbesinde muhafaza edildiği yine bana anlatılan rivayetlerdendir. Bunların araştırması oradaki emanetlerin gel dileri araştırılarak yapılabilir, ancak ben buna muktedir deyilim. Şayet bazı emanetlerin geldisinin Bolulu bu aileden olduğu tespit edilebilir ise ailenin ehlibeyt ile münasebetinin doğruluğunun da ispatı mümkün olur. Babasının ölümünden hemen sonra bir ramazan günü Kastamonu’nun bir zengini iftar yemeği verir, o da gider. Ne var ki genç Merdan’ı orada buyur eden olmaz. Evine aç dönen Merdan Efendi dede annesinin omzuna yaslanarak ağlamağa başlar. Ve der ki: “Ya Rab bana öyle bir feyzi-i ganimet ver ki: Kıyamete kadar yetim, dul, garip bütün kulların ondan yararlansınlar.” İşte bu feyz-i ganimetten ilk yararlanan belki de genç yaşta dul kalan kardeşi Cemile Hanım ve çocuklarıdır. İleriki yıllarda eşraftan birinin kızı olan Şerif hanımla evlenen Şeyh Merdan efendi’nin oğlu Dünya’ya geldiğinde adına şeyhi Abdullah efendinin oğlunun adını vermiş ve Zuhuri -mahlas olabilir- demiştir. Hapishane müdürü olan dayısı gibi uzun boylu ve çok yakışıklı bir genç olan Zuhuri Efendi, aynı zaman da çok çapkın ve uçarıdır. Sokak aralarından geçerken bazı hanımlar tarafından başına su atıldığı dahi olurmuş. İşte tam bir erkek güzeli olan bu genç babasının ihtar ve nasihatlerini dinlemeyince babası bir gün usanır ve “Allah oğlan ciğerini görmeyince ölme’ der. Çok geçmeden Zuhuri Efendi göksünde çıkan bir çıbanın açtığı yara sonucu o günkü tıbbın da acziyle kurtulamaz ve ölür. Oğlunun dermansız hastalığı şeyh Merdan efendiyi perişan eder. Yapmış olduğu bedduadan pişmandır; ne var ki son pişmanlık fayda etmez, oğlunun sıhhati için yaptığı hayır dualar artık kabul görmemektedir. Kaybettiği Zuhurisi, şeyhi yıkmıştır. Bir gün kardeşi İsmail efendi gelerek: “Ağabey Sait’in –Kardeşleri Cemile hanımın büyük oğlu- uçarılığının önünü alamıyorum; çok zordayım, ne yapayım?” sorusuna: “İsmail, sakın ha beddua etme; ola ki şeytan-ı lâin benim intikamımı Zuhuriden aldığı gibi, babasının intikamını Sait’ten almak ister. O –Sait beyi kastederek- kendini melanetten kurtaracaktır. Sakın ola ki yanlış bir söz ve fiilde bulunma. Sonra pişman olmayalım.”diye cevaplar. Ve nitekim Sait Bey kırk yaş dolaylarında tövbe ederek hak yolunda hem manen ve hem de ilmen ilerler. Şeyh Merdan efendinin büyük kızı Bahriye hanım eşraf-ı muhitten Halil efendi oğulları mahdumu Asım bey –Bu günkü Abdurrahman Paşa Lisesi binasının müteahhidi- ile evlendirilmiştir. BAHRİYE Hanımının Mecit Bey ve ile İclâl –İzzet- hanım isimli iki çocuğu vardır. Rahmetli Mecit beyin Ceyhun –rahmetli olmuştur- ve Selâhaddin YÜCEMEMİŞ isimli iki oğlu vardır. İkinci kızı Fatma hanımın yine eşraf-ı muhitten, genç yaşta ilk eşinin ölümü ile dul kalıp yetişkin bir oğlu olan Ragıp bey ile evlenmesine rıza göstermiştir. Rıza göstermiştir diyoruz, çünkü Ragıp bey, bu gün banka aralığı dediğimiz yerde o gün içkili lokanta işletmekte imiş. Şeyh efendinin bu izdivaca müsaadesinin taassubu itibarı ile, inanç ve düşüncesinin hiçbir şekilde baskıya müsait olmadığının bir delili olmalıdır. Fatma hanımın Ragıp Bey ile çocukları olmamıştır. Üçüncü kız Tevhide Hanım Ragıp beyin biricik oğlu dişçi Ahmet Bey ile evlendirilir. Suat Bey, Nezahet ve Sevgi hanım isimli üç çocukları olmuştur. Soyadları Oral’dır. Ragıp ve Ahmet Beyler döneminde İstanbul’a yerleşmişlerdir. En küçük kız Lûtfiye Hanım ise o zamanlar Kastamonu’da bir devlet memuru olan Amasya Merzifon ilçesi Han köy eşrafından ŞARMAN ailesi mahdumu Cahit bey ile evlenmiştir. Bu evlilikten Orhun Bey, Olcay ve Özden hanımlar dünya’ya gelmiş olup Merzifon’da ikamet etmektedirler. Soyadları ŞARMAN’dır. İlk başta da yazdığım gibi Şeyh Merdan efendiyi babam Halit Bey ve halam Huriye Hanımın anlattıkları kadarı ile tanıyorum. Bu anlatılanlarda da mübalağa ve benim yorumum yoktur. Şeyh efendiye bilgisi dışında bir şey anlatılırken veya rivayette hata yapılır ise sertçe “Hıh” diye bir tepki verir ve olayı –bilmediği sanıldığı halde- baştan sona doğru olarak anlatıverirmiş. Bir gün Yayla Halkacılar köyünden kağnı arabaları ile köylüler tekkeye odun getirirler. Ne var ki kışın zayıf ta olan hayvanlar yolda kalma noktasına gelirler. Konuklar ağırlanıp yemek yenirken Şeyh Efendi bir ara: “-Efendiler, mübarek hayvanlarımız bu gün yolda sizleri üzdüler; İnşallah-u Taala hem siz ve hem de onlar halklarınızı helal etmişsinizdir.” demiş ve oradakileri şaşırtmıştır. Bir gün gelen iki ziyaretçi tırnak kesmenin abdesti bozup bozmayacağını soracaklarmış. Şeyh efendi soruya fırsat vermeden ”Şu abdestimizi tazeleyelim.” Diyerek abdestini tazeler, sonra konukların yanında tırnaklarını keserek “Demek ki tırnak kesmek abdesti bozmazmış. Buyurun vakit geldi namazımızı kılalım.”der ve namaz eda edilir. Bu kerameti şahit olanlar anlatmışlar. Çok geldiği kız kardeşi Cemile hanımın köyü olan Halkacılara bir yıl yine geldiğinde bir yaz günü, Bayır dağı diye hala anılan yerde çadır kurdurup, Sohbete gelen insanlar ile orada sohbet etmiş. Yine çadırın önünde oturmuş cemaat ile sohbet ederken bir kurdun yaklaştığını gören ve huzursuz olan cemaate: “Bırakın, o sohbet dinleyecek.” Der. Kurt yaklaşıp hemen şeyhin yanındaki boşluğa oturur. Bir süre sohbet edildikten sonra “Efendiler, vakit geldi; abdest tazeleyip namazımızı eda edelim.” demesi ve cemaatin yavaşça yerlerinden kalkmaları üzerine kurt, kalkar ve gider. O zaman şeyh efendi: “Her gördüğünüz göründüğü gibi değildir.” buyurur. Şeyh Merdan efendiye bir görev düşmüştür. Kız kardeşi Cemile hanımın küçük oğlu Halit beye kız istenecektir. Bunun için dost ve akrabalarla birlikte Devrekâni Hacı Hasan Oruç köyüne dünürlüğe –kız isteme- gidilir. Kız babası eşraf-ı muhitten Altıkulaç zade Mehmet beyden söz alınır. Akrabalık akdine girilmiştir. Ne var ki dönüşte Devrekâni panayır yeri –şimdiki yem sanayisinin bulunduğu mevki ve İsmail bey camisinin batı yönü- emri hak vaki olur ve o gün -Devrekâni hükümet tabibi Sait (KESKİN) beyin teşhisi ile kalp krizi sonucu- Hak’kın Rahmetine kavuşur. Acı haber üzerine Kastamonu ve civardan büyük bir cemaat Devrekâni’ye dolup mevtayı Kastamonu’ya almak isterler. Ancak Devrekânili Hacı Osman efendinin de yoğun ısrarı üzerine Devrekâni’de bu günkü Hacı Osman Efendi Camisi yanındaki kabristana defnedilir. Şeyh Merdan Efendi döneminde feyiz dağıtmaktan, Allah’ın emirlerini ve kuran ahkamını tebliğden başka hiçbir şeye kalkışmamış, sohbetleri tamamen dini ve toplum ahlakı üzerine oluşmuştur. Nakşibendîlikte esasen aşırıya ve gösterişe kaçan bir eylem ve zikir yoktur. Şeyh efendi ortaya oturur, müritleri onun etrafında halka oluşturarak şeyhin vermiş olduğu zikri müsaade edilen tespih miktarı sessizce zikrederlermiş. Şayet halvet miktarı oruca ve çile çekmeye müsait olan ve arzu eden mürit var ise şeyh ona izin verir ve halvete alırmış. Halvet, çok küçük bir penceresi –temek misali- olan loş bir odada akşamdan akşama bir tuzsuz serme –yere yazma da tabir edilen pişmiş yufka- ve bir tas tuzsuz çorba ile kırk gün boyunca oruç tutulup, ibadet ve tespih miktarlarında zikredilen, dışarıya halvetin hemen yanında bulunan def-i hacet ve abdestlikte ihtiyaç gidermek ve abdest tazelemek için sadece ihtiyaç miktarı çıkılabilen, yalnız başına kalınan bir mekândır, nefisi terbiyedir. Bu arada Şeyh Merdan efendinin zarurette olan fakir-fukaraya yardımcı olduğu, zaruretlerini giderdiği, tekkeye getirilen hediyeleri fakirlere dağıttığı aşikârdır. Bu nedenlerle veya Şeyh Merdan efendinin saygın ve mütevazı kişiliği itibarı ile olmuş olacak, hilafetin kaldırılması ve devrimler sırasında, diğer tekke ve zaviyeler kapatılıp soruşturma yapıldığı sırada devrin valisi tarafından emniyet müdürü bizzat görevlendirilerek ve gelerek yalnızca “Şeyhim bir süre evinizden çıkmayıverin.” diye ikaz edilmekle yetinilmiştir. Allah gani gani rahmet eylesin ve bizleri şefaatlerinden mahrum kılmasın. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.)

📍 Devrekani, Kastamonu
Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi

Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi

kastamonu – tosya – Hacı Hafız Recep Ese , 1934 yılı Temmuz ayında Kastamonu’nun dostlar şehri Tosya’da dünyaya gelir. Babasının ismi Hüseyin, annesinin ismi Emine’dir. Babası Semerci Sarı Hüseyin lakaplı Hüseyin Ese’dir. Anne ve baba tarafından soyları Hz. Hüseyin (radıyallahu anh) Efendimiz’e uzanmakta olup seyyiddir. İlköğrenimini 1941-1946 yılları arasında İnönü İlköğretim mektebinde tamamlar. İlköğrenimini tamamladıktan sonra hafızlığa çalışmaya başlar. Bunun için zamanının meşhur hafızlarından olan Kurra Hafızı Çaybaşılı Mustafa Efendi ve Hafız Rahmi Çatıkkaş Efendi’den, Yeni Cami adıyla bilinen Mer’aş-i Abdurrahman Paşa Cami’nde Kur’an-ı Kerim dersleri görür. Hafızlık öğrenimini iki yıl gibi kısa bir sürede tamamlar ve 1950’de yapılan bir merasimle icazetini alır. Hafızlık eğitiminin bitince İstanbul Vefa Lisesi’nin ortaokul kısmında okumaya başlar. Ancak iki yıl sonra okulu bırakır. “Ne yapayım diye düşünmek, niye yaptım diye pişman olmaktan iyidir.” düşüncesiyle hareket eden Hacı Hafız Recep Efendi’nin öğrenimini yarıda bırakması onu etkilemez, aksine ilme ilgisini artırır. Arapça öğrenmeye çok meraklıdır ve yaşamında en üst seviyeye çıkar. Yaşamı boyunca kendini din ilimlerini öğrenmeye adar. Önceleri Tosya’ya müftü olarak atanan Ahmet Serdaroğlu Hoca Efendi’den, ondan sonra da Lütfi Şentürk Hoca Efendi’den dersler alır. 1955-1957 tarihleri arasında askerliğini Siirt ve Malatya’da yapar. 1957 yılında askerden dönen Recep Efendi, baba mesleği olan semerciliğe başlar. Bu dönemlerde sabah namazlarından önce Pazar Cami ve Yeni Cami’de mukabele okumaya devam eder. Askerlik görevini tamamlamasının ardından öğrenim ve çalışma hayatını kaldığı yerden sürdürür. 1959 yılında Tevhide Hanım ile evlenir. Bu evlilikten Abdullah (1960) ve Said (1962) adlarında iki çocukları dünyaya gelir. 1960 yılında Lütfi Şentürk Hoca Efendi başka bir yere tayin edilir. Bu sırada Ilgazlı Hacı Hafız Ahmet Efendi ’nin kendini okutmak istediği talebini aileye iletir. Aynı yıl Ilgaz-Kaleköyü’nde köy imamlığı ile görevlendirilir. Ilgaz’da kaldığı süre boyunca ilim tahsili için her sabah 6 km yürüyerek Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi’den sarf, nahiv, fıkıh, tefsir, kelam, hadis, ahlak ve tasavvuf gibi zahiri ve batini dersler alır ve öğlen namazından önce tekrar köye döner. Bu şekilde yaklaşık 16 yıl devam eder. 8 Aralık 1975’te Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi’nin irtihalinden sonra hilafet görevini alır. Hacı Hafız Recep Efendi 30 Mayıs 1976’ya kadar Kaleköy’deki imam hatiplik görevine devam eder. Sonra görevinden istifa ederek Tosya’ya yerleşir. 3 Ocak 2008’de ise vefat etmiş olup kabri Tosya’dadır. Kendisi Mevlana Halidi Bağdadi’nin Halidiyye risalesini “Tasavvufta Edep, Erkan ve Yol Alma Hususları” adıyla terceme etmiştir., Veda Vasiyetnamesi Şu vasiyetname; Hak Teâlâ’nın varlığına ve birliğine cümle noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna ve Muhammed Aleyhisselâm’ ın Hak Peygamber olup canib-i manevisinden haber verdiği şeylerin cümlesine kalp ile inanıp dil ile ikrar eden Hüseyin Oğlu Recep ESE ‘ nindir. Ey kardeşlerim! Bu fani dünyaya aldanmayın. Zira her doğan ölecektir, her gelen gidecektir. Bu yolculuk bize de vardır. Fırsat elde, vücut sıhhatte iken tövbe istiğfar edip, Hakkullah’ı ve Hakkı İbadiyi ( kul hakkını ) üzerinizden giderin. Benim gibi gafil olmayın. “ Ölüm zamanında Allahu Teâlâ’ya hüsnü zan ederek can veriniz. “ diyen peygamberimizdir. İnsan, hayatında korkusu ümidinden; ölüm zamanında ise ümidi korkusundan çok olmalıdır. Allahu Teâlâ’nın af ve mağfireti sonsuzdur. Rahmetin deryası andan çok büyüktür, gam yemem diye ümidvâr olmaya çalışmalı. Hadis-Şerifte geldi ki “ Bir mü’minin vasiyetsiz iki gece geçirmesi helâl değildir “. İslama uygun vasiyet edip saadet-i ebediyeye, Muhammed Aleyhisselâtü vesselâm Efendimizin şefaatine kavuşmak cümlemize nasip eylesin. Evlâdıma, ahbâb-ı yâranıma vasiyetim odur ki; Kelime-i Tevhidi telkin etsinler , “ Söyle” diye ısrar edip zorlamasınlar. Zekarât-ı mevt ( ölüm acısı ) , bin kılıç darbesinden acıdır. Bir mü’min can verirken “ Lâ ilâhe illâllah “ derse canı rahat bulur. Yüzü nurlu olup ve can verme acısı duymaz. Yanımda bulunan dost ve ahbaplarım bana hayır dua edip, saadet ve imanla gitmem için duada bulunsunlar. Tövbe etmeyi hatırlatsınlar. Bedenimi temizleyip tırnak, koltuk, kasık ve traş olmayı ve diğer sünnet olan şeyleri hatırlatmayı ihmal etmesinler. Mümkünse gusül, değilse abdest aldırsınlar. “ Can alıcı melek kendisine geldiği zaman abdestli bulunan kimse şehitlik mertebesine kavuşur.” Buyruldu. Kıbleye döndürülüp sağ yanıma yatırsınlar. Güzel kokulu buhur yakıp, kötü kokuları gidersinler. Yasin-i Şerif suresini okumayı ihmal etmesinler. Ölürken yanıma kadın ve çocuk koymasınlar. Salih din kardeşlerim yanımda bulunup, silsile-yi şerifi okusunlar. Ruhum kabzolunca, gözlerimi kapayıp, çenemi ve ayaklarımı bağlasınlar. Eğer bulunursa arkadaşlarım yıkayıp, ağzıma su kaçırmasınlar. Bütün bedenime kâfuri ile hazırlanmış suyu döksünler. Kefenimin içinde bulunan tefârik gül esansı ile zemzemi karıştırıp yüzüme ve azalarıma koysunlar. Arkamdan feryad – ı figan edip ağlamasınlar. En kısa zamanda devir muamelesini yapmayı ihmal etmesinler. Sala verilmesin. Sonra zamanında namazımı kılıp defnetmeye çalışsınlar. Cenazemi mezarlığa götürürken, arkamdan tekbir, tehlil getirmesinler. Bıraktığım meblağı alıp beyan olunduğu üzere sarf eyleyin. Devre oturanlar fakir ve salih kimselerden olsun. Zira o verilen paralar o fakirin kendi malı olur. Defnetmeden önce, devir muamelesini yerine getiriniz. Kabrimin derinliği boyumca olsun. Eni, yarısı kadar olsun. Tamamı kazıldıktan sonra kıble tarafına bedenim girecek kadar geniş ve derin kazsınlar, buna Lâhit derler. Mümkün ise yapınız. “ Lâhit, bizim içindir; yarık, bizden olmayanlar içindir. “ buyruldu. Ancak, toprak yumuşak ve gevşek ise müstesnadır. Yedinci günü, kırkıncı ve elli ikinci günü diye bir şey yoktur. Yapmak mekruhtur. Böyle bir şey yapılmaz. Yalnız, gün saymadan kolayına giden her gün bir sadaka vermesi yerinde olur. Nefislerimin kötülüğünden, amellerimizdeki günahlardan ve kabirde korkmaktan Allahu Teâlâ’ya sığınırız. Hadis-i Şerifte geldi ki ; “ Herkesin gökte iki kapısı vardır : Birinden rızkı iner, diğerinden iyi ameli yukarı çıkar. Ölünce o kapılar kapanır. Bir mü’min ölünce namaz kıldığı yerler bir birine seslenip “ filan mü’min vefat etmiş” deyip ağlarlar. Gök ve yer de ağlayıp, secde ettiği yer, bulunduğu mekânda matem tutarlar ve bu yerler kıyamet günü hüsn-ü haline şahitlik yaparlar. “ İmam-ı Tırmizî, Şerh-i Sudur’unda, Huzeyfe Hazretlerinden bildirdi buyurdu ki ; “ Kabirde ve ahrette hesap vardır. Kabirde hesap olunan kurtulur, kıyamette hesap olan azap görür. “ Kabir azabından ve cehennem azabından Rabbime sığınırız. Muhammed Sallallahü aleyhi vessellem’in ümmeti olup, şefaat-i uzmaya nâil ve Liva-ül Hamd sancağı altında cümlemizi haşr ü cem eylemesini Allahu Teâlâ’dan niyaz ederim. Mezarımın üstünü mermer gibi ziynetli şeylerle tezyin etmeyiniz. Gül ve sedir ağacı dikmek münasip olur. Cümle akraba ve dostlarım haklarını helâl etsinler. BÂKİ HÜDAYA EMANET OLUNUZ. Evlatlarıma vasiyetim odur ki; 1. Siyasetle uzaktan yakından ilişkiniz olmasın. Çünkü siyaset, bulaşıcı hastalık gibidir. Telâfisi mümkün olmaz. Karşı taraftaki melek gibi adamı şeytan gibi, kendi safındaki şeytan gibi adamı melek göstermeye çalışmak ve bundan hâsıl olan vebali herkesin taşıması mümkün değildir. 2. Dünürlük işine karışmayın. Annesi-babası evlâdını en iyi bilendir. Israr etmeye lüzum yoktur. Herkesi kendi haline bırakmak lazımdır. 3. Orduya ve hükümet başkanına kötü söylemeyin. Beddua etmek millete zarardır. Milletin aynası hükümettir. O halde fertler kendini düzeltmeli, iyi olmaya çalışmalıdır. Suçu hep başkasında ararız. Hâlbuki kendimizde arayıp tövbekâr olmak lazımdır. İnsan güneş gibi olup herkesin üzerine doğmalıdır. Su gibi lâtif, toprak gibi mütevazı olursak dünyada rahat ve huzur, ahrette ise saadete nail oluruz. 4. Gizli aşikâre Allah’tan kork. İstikamet üzere ol. Kimseyi hor-hakir görme. Allah’ı taksimine razı olan kimse kaybettiği şeyden dolayı üzülmez. Nefsinin arzu ve isteklerini terk eden hür olur. Hasedi bırakanı insanlar sever. Kişinin kendini beğenmesi, aklının zayıf olduğuna alâmettir. Bir işi ‘’ Ne yapayım’ diye düşünmek; ‘’Niye yaptım’’ diye pişman olmaktan daha iyidir. Yorulmadan rahatlık olmaz. 5. Çocuklarına iyi muamele et. Eve gelince çocuk gibi ol. Saadet ve huzurda daim ve kâim ol. ÇOCUKLARIMA VASİYETİMDİR; Dünya malı için birbirinize darılmayın. Şimdiye kadar o mal ile mi geçindiniz. Aldatırsan da kardeşini aldatırsın, aldansan da kardeşine aldanırsın, başkasına değil. Bunlar hayal ürünüdür. Hoşgörü ile davranın. Dünya malı küllükte bulunan bir kemik parçasına benzer. ‘’ Sen alacaksın, ben alacağım’’ diyerekten vakit geçirirler; nihayet onlara da yaramaz. Şayet o bölsün öbürü alsın, öbürü bölsün sen al. Kadın kocasının zulmünden değil, aldırışsızlığından üzülür. Kıymetini iyi bilin. Daha şimdi anlayamazsınız. Her şeyi müşavere yolu ile halletmeye çalışın. Hani bir zamanlar babanız ne oldu? İnşaallah Cennette beraber oluruz. Cenab-ı Hâk cümlemize iman nasip eylesin. Dünyanın geçici varlığına aldanıp, fâni hayatta gaflete dalmak, kâr-ı akıl değildir. Sofranıza oturan doysun. Herkese hoş davranın. Ailenize sert muameleden çekinin. Bu yolculuk bugün bana ise yarın sizedir. Ayağınızı yorganınıza göre uzatın. Birgivî’ yi okumaktan geri kalmayın. Ehl-i Sünnet itikadını tahsil edip, ona göre yaşayınız. Şiârınız Ehl-i Sünnet olsun. Şiârınız Mürşidinizdir. Başka bir şey aramanıza gerek yoktur. Dualarımız; iki cihanda yüzünüz ak olsun. Cümlenize hakkımı helal ettim, siz de ediniz. Ihvân-ı yârana selam ve dua da bulunuruz. Onlara da hakkımı helal ettim. BÂKİ HÜDAYA EMANET OLUNUZ. Recep ESE 08.01.2007 Pazartesi 13.45 1. Bu iş burada bitmiştir. Bundan sonra herkes İmam-ı Azam mezhebine tâbi olarak yaşasın. 2. Kardeşler arasında ufak tefek şeyler için nizak fezak yapmayın. Kardeşçe iyi geçinin. 3. Namazınızı geciktirmeden kılınız. Dünya ve ahret Allah’a kul olalım. (olun) Bu dünya fanidir. Hepsi senin olsa ne olacak. Baki Hüda’ya emanet olunuz. Babanız Recep ESE Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 30- Hz. Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 31- Hz. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (ks.) 32- Hz. Kastamonulu Hacı Merdan Efendi (ks.) 33- Hz. Yapraklalı Hacı Mustafa Okutan (ks.) 34- Hz. Ilgazlı Hacı Ahmet Efendi (ks.) 35- Hz. Hacı Hafız Recep Ese Tosyevi (ks.)

📍 Tosya, Kastamonu
Mecnun Dede – Denizli

Mecnun Dede – Denizli

Denizli – babadağ – Hisarköy ( google map üzerindeki nokta tam yerini gösteriyor ) ……. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Babadağ, Denizli
Eren Dede – Denizli

Eren Dede – Denizli

Denizli – Merkezefendi – Hisar camii karşısında ……. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Merkez Efendi, Denizli
Sadık Dede

Sadık Dede

Denizli – Merkezefendi – Çakmak Mezarlığında ……….. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

📍 Merkez Efendi, Denizli
Topçuoğlu Türbesi

Topçuoğlu Türbesi

kastamonu – merkez – topçuoğlu camii Topçuoğlu Camii’nin kuzeybatı köşesine bitişik ve son cemaat yerinin önün­deki sundurma dahilinde yer alan 9 m2 genişliğinde basit, beton bir binadan iba­rettir. Batı yüzünde yer alan hacet penceresinin iki tarafında iki adet mezar şahidesi ile bunların arasında latin harfleri ile yazılmış kitabe vardır. Türbede bulunan iki adet ahşap sandukadan kıble tarafındaki, 1259/1843 yı­lında vefat eden nakşibendi Emirefendizade Mehmet Hulusi Efendi ; diğeri ise son cemaat yerinden itibaren camiin ön kısmını yaptıran Melek Hanım isimli ha­yır sahibine aittir. Bu hanımın vefat tarihi şahidede yazılı olmadığından tesbit edi­lememiştir. Mehmet Behçet, Kastamonu Asar-ı Kadimesi adlı eserinde, aynı türbede bu­lunan bir mezar şahidesinde, “Merhum ve mağfur Hoca Kıyas ila Rahmetillahi teala. Tarih 919” yazısını okuduğunu kaydetmiştir. Buna göre, daha önceleri türbede başka mezarların da bulunduğu anlaşılmaktadır. Hoca Kıyas’ın kim ol­duğu belli olmamakla beraber bu kayıt, 919/1513 tarihinden önce türbenin ve dolayısıyle camiin de mevcut olduğu kanaatini vermektedir. Camiin batı tarafındaki yol açılırken burada mevcut olan, demir parmaklıkla çevrili iki üç mezarın bulunduğu türbenin üzeri taş ve toprakla doldurularak şa­hideler yolun seviyesine kadar yükseltilmiştir. 2008 Yılında Vakıflar Bölge Mü­ dürlüğü tarafından yapılan restorasyon esnasında mezarlar esas seviyesine indi­rilerek türbe önceki şekline getirilmiştir. 1064 Tarihli vakfiye ile Sahaflar Sokağı’ndaki hanı Topçuoğlu Camii önünde yaptırmış olduğu sofada dokuz kişi tarafından her gün sabah namazından son­ra birer cüz okunmak suretiyle üç günde bir hatim okunması vazifesine vakfe­den Yanıkzade Hacı Ahmet Ağa’nın vasiyeti gereğince kabrinin de burada olma­sı gerekir. Sonradan yapılan çevre düzenlemeleri sırasında diğer mezarlarla bir­ likte onun mezarı da başka yere nakledilmiş olmalıdır. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu
Molla Said Türbesi

Molla Said Türbesi

kastmano – merkez – molla said camii Beyçelebi Mahallesi Satıkahya Sokağı’ndaki Mollasaid Camii ‘nin harimi dahilinde ve kıble tarafındadır. Arazi meyilli olduğundan aslında toprak zemi­ninde olmasına rağmen camiin ikinci katı seviyesindedir. Duvarları moloz taşın­ dan harçla yapılmış, tavanı ahşap ve çatısı cami ile birlikte kiremitle örtülmüştür. Kapısı camiye açılmaktadır. Camiin kıble duvarı boyunca uzanan türbede altı adet ahşap sanduka vardır. Bunlardan üçünün kime ait olduğu bilinmiyor. Diğer üçü ise bitişik camide Rufai tarikatı üzere irşad hizmeti ifa eden Şeyh Seyyid Mehmet Efendi ile babası ve kardeşine aittir. Bu üç zatın hayatları hakkında bilinenleri şöyle hulasa edebiliriz: Molla Mehmet Said Efendi : Camiin bulunduğu yerdeki ev ve arsa kendisinin iken Kastamonu Mutasarrıfı Gazi İpsalalı Ahmet Paşa tarafından satın alınıp bu­radaki cami yaptırılmış ve Rufai Dergahı olması şartıyla bahçenin gelirleri vakfedilmiştir. Cami ve türbe adına izafeten anılan bu zat 1245/1829 tarihinde ve­fat etmiştir. Şeyh Hafız Mehmet Efendi: Adı geçen Molla Said Efendi ‘nin oğludur. Vakıf Ahmet Paşa tarafından camiin imam ve hatipliğine tayin edilmiştir. Aynı zaman­da rufai dergahına şeyh ve vakfa mütevelli olarak günlük dört akçe maaş tah­sis edilmiş, vefatından sonra da evladının mütevelli olması kayda bağlanmıştır. 1234/1818 Tarihli beratla şeyhliği tasdik edilen Mehmet Efendi, 1295/1878 yılında vefat etmiştir. Seyyid Ahmet Rufai Efendi: Şeyh Hafız Mehmet Efendi ‘nin kardeşidir. Yev­miye iki akçe ile camiye müezzin tayin edilmiştir. 1277/1860 Tarihinde vefat et­miştir. Rahmetullahi aleyhim. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Muzaffereddin Gazi

Kastamonu – sanat okulu caddesi üzerindeki hazirede Eski adiyle Muzaffereddin, yeni adiyle Saraçlar Mahallesi’nin Sanatokulu Caddesi üzerindeki yıkılmış Muzaffereddin Camiinin batı bitişiğindeki hazirede bulunmaktadır. Buradaki mezarlar arasında değişik üslupta ve diğerlerine göre farklı bir me­zar vardır. Mezarın boyu 3,5 metredir. Baş ve ayak şahideleri bir metre kadar yükseklikte mermerden ve ön yüzleri çok köşelidir. 1244/1828 tarihli şehir haritasında burada cami ile hemen hemen aynı bü­yüklükte bir türbe binası ile batı bitişiğinde bir çeşmenin mevcut olduğu görül­mektedir. Buna göre cami ile beraber türbenin de yıkılmış olduğu bellidir. Adı geçen cami, mahalle ve türbenin aynı isimle anılıyor olması bu meza­rın Muzafereddin Yavlak Arslan’a ait olduğu intibanı vermektedir. Bu zat Ço­banoğulları Beyliği’nin üçüncü hükümdarıdır. 1291-92 miladi yıllarında Kastamonu’da Moğollarla yapılan bir savaşta şehit olmuştur. Türbe ve camiin tarihi hakkında belge bulunmaması nedeniyle kesin birşey söylemek mümkün değildir. Bu güne kadar bu kahraman büyüğümüzün meza­rının nerede olduğu tesbit edilememiştir. Tarihi belgeler vefatının bu bölgede ol­duğunu ve kabaca tarihini vermekle beraber mezarının yerini bildirmemektedir. Uzun yıllar bölgedeki Türk boy ve beylerinin liderliğini üstlenmiş ve bölgeyi ilim ve kültür açısından tezyin etmiş olan bu Türk büyüğü hiç de unutulacak bir şah­siyet değildir. Yukarıda temas edildiği gibi hem cami, hem mahalle ve hem de türbenin aynı isimle anılmasını tesadüfe bağlamanın anlamı yoktur. Bitişik camiin Muzaf­fereddin Gazi tarafından yaptırılmış olduğu vakıf kayıtları ile sabit olduğuna göre kendi yaptırmış olduğu camiin yanına defnedilmiş ol­ması son derece tabiidir. Zaten halk yıllardır burasını Muzaffereddin Gazi Türbe­si olarak ziyaret etmektedir. Maamafih, konunun uzmanlar tarafından daha ge­ niş boyutlarda araştırılması kültürümüz açısından faydalı olacaktır. (Rahmetulla­hi aleyh) Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Taşköprü Türbeleri

1871 tarihli Şeriyye Sicili’nden öğrendiğimize göre, Taşköprü’de büyük velilerden Seyyid Hüsameddin, Hızır Baba, Şeyh Abdullah, Fikri Baba, Kara Seydi, Dede Müezzin, Şeyh Sadullah, Gayguncu (Gaygonca) Emrullah Sultan, Yavaşça Sultan, Şeyh Musa, Salih Fakih, Şeyh Abdal Hasan ve Yavlak Arslan Hazretleri medfun bulunmakta olup bunların ekserisinin türbeleri mevcud ve mamurdur. Bunlardan başka üç tekke, bir zaviye, bir kütüphane, iki medrese, bir rüşdiye, ikisi zikura biri inasa ait olmak üzere üç ibtidai, dört sıbyan mektebi, on beş çeşme Taşköprü’nün o yıllardaki durumu hakkında bir fikir vermektedir. ….. Kastamonu iline 62 km, Taşköprü ilçesine 20 km uzaklıktaki köyün adı takriben 60’lı yıllarda Çambaşı şeklinde değiştirilmiş olup önceki adı, Meye olarak geçmektedir. Köyün en önemli etkinliklerinden biri senede bir defa yapılan yağmur duasıdır. Köyün alt tarafında çay kenarında bulunan yatır’da dua yapılır. Gelen misafirlere yöresel yemeklerden ikramda bulunulur. ….. Şeyh Hüsameddin Taşköprü ilçe merkezinde Şeyh Hüsameddin Camii veya Tekke Camii adıyla anılan caminin haziresinde yatan zatın hakkında anlatılanlara göre, kendisi Alaeddin Keykubad’ın komutanlarından Muzaffereddin Yavlak Arslan Bey’in babasıdır. Alaaddin Keykubat, Kastamonu çevresini fetih için onu gönderir. Oğlu ile buralara gelen bu mübarek şeyh de, buraya bir tekke kurar. Kadiri tarikatı üzerine hareket ettiği ve seyyid olduğu kabul edilen Şeyh Hüsameddin, vefatı üzerine buraya defnedilir. ….. Gazi Dede Taşköprü’nün yedi evliyasından biri olarak kabul edilen Gazi Dede ’ye ait olduğuna inanılan kabir, ilçe merkezinde yolun tam ortasında bulunmakta ve her iki yanından arabalar rahatlıkla geçmektedir. Gazi Dede Camii din görevlileri ve konuyla ilgili araştırma yapan Bayram Özsoy, ‚ Gazi Dede Türbesi ’nin diğer il ve ilçelerden de ziyaretçileri olduğunu, mahalle büyüklerden edindikleri bilgiye göre ise, asıl isminin Hüseyin Gazi olarak bilindiğini ve Malazgirt Fatihi Alparslan’ın komutanlarından biri olarak Anadolu’yu Türkleştirme yolunda büyük katkılar sağladığını‛ anlatmaktadır. Özsoy, Hüseyin Gazi’nin Taşköprü’ye yerleştikten sonra kendini ilme verdiğini ve ilçe halkına ilmi yönden çok büyük hizmetleri olduğunu da belirtir. Taşköprü insanına göstermiş olduğu sevgi, saygı ve hoşgörüsü nedeniyle insanların gönlünde taht kuran Hüseyin Gazi daha sonra Gazi Dede ünvanıyla anılır. Mahalle sakinleri ise mezarın yol çalışmaları sebebiyle buradan kaldırılmak istendiğini, fakat bir türlü Gazi Dede’ye ait mezarın yerinden kaldırılamadığını anlatırlar. 1986 yılında yol çalışmalarına katılan ve makineyle bu mezarı kaldırmaya çalışan Ahmet Alay da o dönemde yaptıkları yol genişletme çalışmaları çerçevesinde buradaki mezarı da kendisinin kaldırmaya çalıştığını, fakat araçla mezara yaptığı her teşebbüste ya aracın hareket etmediğini ya da bir yerinin kırıldığını ve daha sonra bundan ürpererek bu işten vazgeçtiğini anlatmaktadır. Daha sonraki yıllarda ise Üstadlar Mahallesi Emerce Sokak’ta yolun tam ortasında bulunan Gazi Dede Türbesi’nin yapım ve onarımı Taşköprü Belediyesi tarafından gerçekleştirilir. ….. Nevruz Sultan Türbesi Taşköprü İlçesi’nin Obrucak köyünde bulunan Nevruz Sultan türbesi , Sevgenler Mahallesi’nin batısında bir buçuk kilometre kadar mesafede bölgeye hakim bir tepenin üzerindedir. Banisi belli olmayan türbede ikisi kadın olmak üzere medfun bulunanlara ait dört adet yerden bir metre kadar yükseltilmiş tahta sanduka bulunmaktadır. Türbenin muhafaza altına alındığı binanın üzeri kiremit kaplanmıştır. Türbenin onarım ve bakımı Obrucak köylüleri tarafından yapılmakta olup, isminin nereden geldiği hakkında bir bilgi yoktur. Yörede Nevruz Sultan ’ın, aslen Ilgaz’dan gelme, birisi Ilgaz’da, birisi Taşköprü civarında olan arkadaş veya kardeş üç velîden birisi olduğuna inanılmaktadır. Nevruz Sultan türbesi Taşköprü mıntıkasının yağmur duası için çıktığı önemli yerlerden birisidir. Taşköprü ve çevre köylerden gelenler tarafından topluca ziyaret edilerek türbenin bulunduğu yerde yağmur duası yapılır. Bu dönemlerde yaklaşık iki bin kişinin ziyaret ettiği türbe civarında dokuz büyük kazan kurularak yemekler pişirilir. Türbede medfun bulunanların himmetinden yararlanmak için yapılan münferit ziyaretlerin dışında ayrıca her yıl Kasım ayında adak kurbanı olanların, kurban kesmek için ziyaret ettikleri yerlerden birisi konumundadır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Taşköprü, Kastamonu
Ümitçe Sultan

Ümitçe Sultan

kastamonu – ortaboğaz köyü Kastamonu Merkez’e bağlı Ortaboğaz Köyünün mezarlığında üzerine bakımlı ve korunaklı güzel bir bina yapılmış olan evliyanın ismi Ümitçe Sultan’dır. Hakkında anlatılan kerametlerden bazıları şunlardır. Kurtuluş Savaşı’nda önceden ahşap olan binanın kapısını kilitleyip gittiği ve savaşın sonunda geldiği, bu süre zarfında kimsenin o kapıyı açamadığı, köylülerin zaman zaman aşağıdaki Asa Suyu denilen çeşmeden abdest almak için elinde ibrikle birinin su aldığını ve yukarı türbeye çıktığını gördükleri, türbesinin civarında hiçbir hayvanın afetlerden telef olmadığı, kötü niyetle gelen kişilerin ise başlarına muhakkak bir felaket geldiği anlatılır. Hatta köy muhtarı, türbenin önceki yapısının ahşap olduğunu, betonarme bina yapılırken de kendisinin işi biraz gevşek tuttuğunu, bunun üzerine bu muhterem zatın, babasının rüyasına girerek,‚Oğluna söyle bir önce inşaatı bitirsin‛, dediğini söyler. Türbe binasının hemen girişinde epey eski olan bir mezar daha vardır. Belli hastalığı olan bebekler aşağıdaki Asa Suyu’nda yıkanıp buradaki mezara getirilir ve mezarın içine yatırılır. Eğer bebek ağlarsa iyileşecek demektir. Ağlamazsa bebek iyileşmeyecek ölecektir. Ayrıca, duvarın dibinde delikli bir taş vardır ki rivayete göre evliyanın bineği oymuş ve onunla gideceği yerlere gidermiş. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu
Muhammed İhsan Oğuz

Muhammed İhsan Oğuz

Abdurrahman Memiş İslam Ansiklopedisi’ne yazmış olduğu makalede, Nakşibendi-Halidi şeyhi Muhammet İhsan Oğuz hakkında detaylı bilgiler verir. Buradan 1887’de Kastamonu’da doğan Oğuz’un Hattatlar diye bilinen bir aileye mensup olduğu için ‚Hattatzade‛ lakabıyla tanındığını öğreniriz. İlk tahsilini Deveci Sultan ve Yarabcı Hoca mahalle mekteplerinde gördükten sonra Kastamonu İdadisini ve Askeri Rüşdiyesini, ardından Ziyaiyye Medresesini bitiren İhsan Oğuz, bu medresenin müderrislerinden eniştesi Ahmed Ziyaeddin Efendi’den özel dersler alır. Onun genç yaşta vefatı üzerine çalışmalarını tek başına sürdürerek çeşitli alanlarda derinleşir. Daha sonra Posta ve Telgraf İdaresinde memuriyet hayatına başlayan İhsan Oğuz, bir ara Galatasaray Mekteb-i Sultanisinde katiplik, askeri rüşdiyede hüsn-i hat ve Türkçe öğretmenliği yapar. Askeri rüşdiyenin kapatılmasından sonra tekrar Posta ve Telgraf İdaresine geçer. Burada muhabere memurluğundan başmüdürlüğe kadar çeşitli kademelerde görev yapar. 1938’de emekliye ayrılan Muhammet İhsan Oğuz bu andan itibaren elli yılı aşkın verimli bir hayattan sonra 3 Ağustos 1991’de vefat eder ve Kastamonu’da defnedilir. İhsan Oğuz Efendi , tasavvufi eğitim sürecini ve şeyhlerini ‘Arifler Silsilesi’ ile ’Tasavvuf yolunda manevi cihad’ isimli eserlerinde ayrıntılı biçimde kaleme alır. Henüz on iki yaşında iken Nakşibendiyye şeyhi Hace Muhammed Evliya’ya (Muhammed Hulusi Efendi) intisap eden Oğuz, babasının da şeyhi olan bu zatın hac için gittiği Mekke’de 1902’deki vefatına kadar üç yıl hizmetinde bulunur. Daha sonra Bursa Orhan Gazi’de oturan Nakşibendi şeyhi Şerefeddin Efendi’ye mürid olur. Bu zatın da vefatı üzerine Nakşibendi olduğu söylenen bir başka şeyhe bağlanır. Birkaç yıl sonra ise bu zatın şeyhliğe ehil olmadığını anlayarak ondan ayrılır. Ganizade diye bilinen Tosyalı Nakşibendiyye şeyhi Mehmed Sadık Efendi’ye intisap eder. Ancak bu zat da altı ay sonra vefat eder. 1917 yılının mevlid kandilinde rüyasında kendisine Seyyid Ahmed Kürdi yazılı bir levha gösterildiğini ve onun kutbü’l aktab olduğunun belirtildiğini söyleyen Muhammed İhsan Efendi, araştırmaları neticesinde bu zatın aslen Bağdatlı olan Halid el Bağdadi’nin halifelerinden Ali es-Sebti’nin yanında yetiştiğini, Çapakçur’da (Bingöl) doğduğu için ‘Çapakçuri’ ve ‘Kürdi’, Hz. Hüseyin neslinden geldiği için ‘Hüseyni’ lakabıyla anıldığını ve Harput’ta yaşadığını öğrendiğini, 1918’de rüyasını da kaydedip gönderdiği mektubuna bir yıl sonra cevap geldiğini, bu tarihten vefat ettiği 1921 yılına kadar yazdığı mektuplara şeyhinin dokuz adet mektupla cevap verdiğini, bunlarda kaydedilen zikir tarifleri vasıtasıyla yüz yüze hiç görüşmeden seyrü sülükü tamamladığını söyler. Muhammet İhsan, Seyyid Ahmed Kürdi’nin vefatının ardından kutbü’l gavs olarak tanımladığı Seyyid Muhammet Mestur el-Üveysi’nin sohbetlerine katılarak kısa zamanda ondan da hilafet aldığını, İmam-ı Rabbani’nin neslinden Muhammed Ma’sum Müceddidi’den istifade edip onun bütün manevi birikimini tevarüs ettiğini, son olarak da ‚yedinci. mürşidim‛ dediği Hz. Peygamberin ruhaniyeti vasıtasıyla 1941 yılından itibaren eğitildiğini ve bu tarihten sonra diğer bütün şeyhlerle irtibatının kesildiğini kaydeder. İhsan Oğuz’un intisap ettiği şeyhlerden Şerefeddin Efendi ile icazet aldığı Seyyid Ahmed Kürdi’nin tarikat silsileleri Nakşibendiyye-Halidiyye’nin kurucusu Halid el-Bağdadi’nin yer almadığı farklı silsilelerle Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin kurucusu İmam-ı Rabbani’ye ulaşmaktadır. Tarikat-ı Nakşibendiyye-i Müceddidiyye-i Ahseniyye (Tarikat-ı Ahseniyye) adını verdiği tarikatın kurucusu olduğunu söyleyen Oğuz, 1972 yılında kaleme aldığı Mufassal Mezheb-i Selef ve Mülahhas Mezheb-i Selef isimli eserlerinde Selefiyye Mezhebiyle ilgili kaydettiği esasların aynı zamanda Ahseniyye tarikatının da temelini oluşturduğunu belirtir. Oğuz ayrıca 1983’te Nakşibendiyye-Müceddidiyye’nin evrad ve ezkarında bazı değişiklikler yapmış ve bunu tarikatının evradı olarak belirlemiştir. Selefiyye’yi ‚sahabenin, tabiinin ve ilk üç asırda yetişen müctehid imamların yoluna girenler‛, diye tarif eden Oğuz, Maturidiyye mezhebini Eşariyye’ye göre Selefiyye’ye daha yakın bulur ve Selefiyye mezhebini en üstün yol olarak benimsemekle birlikte İbn Teymiyye ile İbn Kayyim el-Cevziyye’yi mutaassıp diye nitelendirip iyi niyetten yoksun olduklarını ileri sürer. ‘İnsandaki Cüz’i İrade’ adlı eserini onların bazı yanlış inanç ve tutumlarına işaret etmek amacıyla yazmış olduğunu belirtir. Muhammet İhsan Oğuz’un belli başlı eserleri şunlardır. 1. Arifler Silsilesi 2. Muhammed İhsan Oğuz’dan Mektuplar. 3. Tasavvufun Öncüleri 12 büyük Veli. 4. İslam Düşüncesinde 7 önemli Konu. 5. İslamda kaza ve kader. 6. Şeriat-Tarikat Kavramları Zikir ve Tasavvuf Yolları. 7. Saadet Anahtarı. 8. Dünya ve Ahiret Hayatı. 9. İslam’da mübarek günler ve geceler. 10. Mufassal Mezheb-i Selef; Selefiyye Mezhebi ilk Müslümanları Örnek Alma Yolu Muhammed İhsan Oğuz Efendi Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebu Bekir (ra.) 3. Hz. Selman-ı Farisi (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Cafer-i Sadık (ks.) 6. Hz. Bayezid-i Bistami (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakani (ks.) 8. Hz. Ebu Ali-i Faremedi (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedani (ks.) 10. Hz. Abdülhalık-ı Gücdüvani (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevi (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmiteni (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsi (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddin-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhi (ks.) 19. Hz. Ubeydullah-ı Ahrar (ks.) 20. Hz. Kadı Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hacegi-i Emkenegi (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkibillah (ks.) 24. Hz. İmam Rabbani Ahmed Faruk es-Serhendi (ks.) 25. Hz. Muhammed Masum (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedayuni (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Can-ı Canan-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullah-ı Dehlevi (ks.) 30. Hz. Mevlana Ziyaüddin Halid-i Bağdadi (ks.) 31. Hz. Şeyh Ali Septi (ks.) 32. Hz. Şeyh Ahmed El-Kürdi (ks.) 33. Muhammed İhsan Oğuz Efendi Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu
Deli Eşref – Hacı Eşref

Deli Eşref – Hacı Eşref

Kastamonu – inebolu yolu üzerindeki hacorta köyünde Deli Eşref veya hacı olduktan sonra Hacı Eşref denen Eşref Özbenli (eski şöhreti ile ve mahallî ağızla Benlizâdeler veya Benlioğlu/ Benloğlu) H.1324/M 1906 yılında, Mustafa ve Nebiyye’den, Kastamonu’da doğmuştur. İlin Deveciler Mahalleli nüfusuna kayıtlı olup 7 nolu haneden çıkmaktadır. O, aslında varlıklı bir ailenin oğludur. Aile, eski İnebolu yolu üzerinde bulunan Hacorta Köyü’ndendir Babası Hacı Mustafa’nın 1912 Balkan Harbi’nde asker iken şehadeti üzerine kendisine şehid maaşı bağlanmış olup ağabeyi Tevfik bey tarafından vasîlik ve amcası Ahmed Benlioğlu, Hisarardı Mahallesi Muhtarı Hamdi Pehlivan ve eski Belediye Başkanlarından Şerafeddin Sabirin tarafından kendisine bakım ve hizmette bulunulmuştur. Bir ara Şerafeddin Sabirin de vasîsi olmuştur. Eşrefin amcası Hüseyin Rüşdü Özbenli de, 1959 yılında vaki ölümüne kadar onun vasiliğini yapmış, her türlü kahrını çekmiştir. Eşref Özbenli’nin yaşı icabı nasıl bir eğitim gördüğüne dâir her hangi bir belge bulamamakla birlikte, sahih derecede namazlarını kılmasına; az ve öz konuştuğunda hikmetli konuşmalarına bakılırsa onun en azından bir mahalle mektebi eğitiminden geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim kaynak kişilerden Enver Eroğlu’nun anlattıklarına göre, dedesi Hacı Mustafa’dan ders almış ve bir kere de dayağını yemiştir. Eşrefin, babası tarafından kalan mirası, vasî vasıtasıyla kullanabilmiş olması keyfiyeti, onun aklî dengesinin doğuştan yerinde olmadığını göstermektedir ki yakın akrabasından bazılarının kendisi ile hiç ilgilenmediklerini söyleyenler de vardır. Deli Eşref tavır ve hareketleri ile meczûb biri olarak tanınır; çocukluk alışkanlığı olacak ki çarşı ve sokaklarda dilenirdi; ancak onun bu hali kesinlikle maddeye hırsından kaynaklanmıyordu. Çok az konuşur, sabır kelimesini sıkça söylerdi. Herkesin verdiği parayı almaz ve herkesten de para istemezdi. Bilhassa buluntu paraları kabul etmez; ayyaş, kumarbaz gibi kişilerle, kazancında helallik görmediklerinin paralarını, verseler de almazdı. Topladığı bu paraları kimsesiz fakir kişilere, öksüz ve yetimlere, muhtaç okul öğrencilerine, çeyiz hazırlığı yapan fakir kızlara; kırlarda ve köy yollarında bakımsızlıktan kullanılmaz hale gelmiş suların tamiri gibi hayır işlerine sarfederdi. Eşrefin yanında üç adet para kesesi bulunurdu. Rastladıklarından “Kuruş ver”, “Kuruş, kuruş…” diyerek para ister; zamanında oldukça değerli olan tırtıllı veya ortası delik kuruşu alır; meselâ biri 25 kuruşluk verse 24 kuruşu sayarak iade ederdi. O, aslâ mücerred bir para dilencisi olmamıştır. Keselerden biri günde bir, bazen günde iki kere dolar: diğeri iki veya üç haftada hatta ayda bir dolar; üçüncüsü ise aylar sonra ancak dolmuş olurdu. Aldığı paraları, manevi bir ilhamla, ilgili keselere koymasını gayet iyi bilirdi ki bunun keyfiyeti, verilen paraların helal ve temiz olmaları ve onların temizlik derecelerine uygun keselere konmasıyla daha çok zarurî ve cevaplı işlere sarfedilmeleri bakımından âdeta bir ölçü olurdu. Okulların açılmasıyla Eşref, şehirdeki ve bazı köylerdeki ilkokullara giderek muhtaç öğrencileri tesbit eder ve kimi okula 50 pabuç, kimi okula 40-50 önlük, kimine defter, kitap ve benzeri zaruri ihtiyaçları götürerek öğrencilere dağıtırdı. Bunları aldığı esnafa peşinen borçlanır, hesaplar açtırır ve topladıklarını kesesi doldukça o dükkânlara götürüp boşaltır, sayılanı hesaptan düşürterek peyderpey borçlarını kapatırdı. Onun bu halini bilen hiç bir esnaf itiraz etmez, hatta bizim de hayrımız dokunsun düşüncesiyle aldıkları mallarda ikrâmda bulunurlardı. Yaptıklarına ilâveten topladığı paralarla sokakta yaşlı, bakımsız bir fakir görse kadın olsun, erkek olsun hemen en yakın bakkaldan yiyecek bir şeyler alır hatta ihtiyaç durumuna göre giyecek malzemesi de alarak kendisine verirdi. Şehrin hangi mahallesinde olursa olsun yaşlılıktan dolayı evinden çıkamayan düşkünleri araştırır, ihtiyaçlarını alarak evlerine kadar götürürdü. Deli Eşref in, sahipleri marûf ve güvenilir kimseler olan bazı dükkânlarda emanet para kutuları da vardı. Meselâ Halıcı merhum İbrahim Selvi’nin, şehrin diğer güvenilir esnafının; daha sonraki yıllarda Kemal Pattabanoğlu’nun dükkânları böyle yerlerdendi. Oralara zaman zaman kesesini boşaltır, biriktirdiği paraları bütünletir, bir hayır için böylece stokta bulunurdu. Aniden gidip meselâ bana 10 lira ver, diyerek para istediği dükkân sahiplerinin, çekmecelerinde bulunan kutusunu açtıklarında tamamı tamamına 10 lira bozuk para bularak şaşkınlığa düştükleri çoktur. Eşref tarafından sayılması, hesabının yapılması mümkün olmayan bu halin izahı gerçekten zordur. Deli Eşref , küfür bilmediği gibi küfürbazlardan uzak durur, onların verdiklerini almazdı. Çok gezer, gezdikleri yerlerde dâima âlim ve şeyh kişileri ziyaret eder, şayet fotoğraflarını eline geçirirse onları cebinde taşırdı. Şehirlerarası selâm getirenleri, önceden karşılayarak alır; selâmı getiren, unutup söylememişse hemen karşısına çıkarak “Hani benim emâneti niçin vermedin?” der, böylece muhatabını şaşkınlığa uğratırdı Bunun örnekleri oldukça fazladır. Onun Kerâmet Sayılan Diğer Halleri Yozgat Hakimliği’ne naklen tayin edilen Necip Ruşen Oktay, izinli olarak memleketi olan Kastamonu’ya geleceği günlerde biri, “Hacı Eşrefe selâm götür” der Kıymet vermediği için kendisine söylemeyi düşünmez, fakat şehre iner inmez Eşref yolunu keser ve “Hani, benim emâneti vermedin.” deyince şaşırır. Bu olaydan sonra hâkim, kendisine ayrı bir saygı hissi duymağa başlar. N.R.Oktay bu olayı zamanın müftü yardımcısı Kâmil Anbarcıoğlu’na anlatmıştır. Çorum’da askerlik yapan Kastamonulu biri, şubede cam kırmış, camcıya gitmiş. Camcı, askerin Kastamonulu olduğunu öğrenince “Orada bir Hacı Eşref var, tanır mısın? O deli değil, velîdir, izne giderken bana uğra, sana bir paket vereceğim, selâmımı da götürürsün…” der. Çocuk Kastamonu’ya geldiğinde Eşref, ondan daha evvel davranarak babasını görür ve “Oğlun askerden gelmiş, emânetimi versin.” diyerek karşısındakini şaşkınlığa uğratır. Bediüzzaman Said Nursî Kastamonu’da mecburî ikamettedir. Ziyaretine giden biri, köyden hediye olarak yoğurt götürmüştür. Onun hediye almak âdeti olmadığından yoğurdu getirene, “Ben aldım, kabul ettim. Hediyeyi alın ve giderken Eşrefe verin.” der Evden ayrılıp giderken yoğurt sahibi Eşrefi görür. Eşref kendisine “Benim yoğurdumu veriniz” diyerek kerametinin bir örneğini daha ortaya koyar. İskilipli Osman Usta, Kastamonu Karayolları’nda operatör olarak çalışmaktadır. Sene 1969. Kırkçeşme Caddesi üzerinde yürürken Eşref yolunu keser ve 2,5 lira ver der. Arkasından “Senin işin olacak”, diye ilâve eder. Duyanlar, ne iş olduğunu sorduklarında Osman Usta “Yarın Ankara’ya ağır vasıflı ehliyeti imtihanına girmek için gideceğim.” der. Gerçekten Osman Usta ilk imtihanda kazanıyor ve ehliyetini alıyor, (Kaynak kişi Osman Usta’nın hemşehrisi olup birinci kaynaktan dinleyen Doç. Dr. Mücteba Uğur). İl merkezinde, Karamehmed’in kahvesine Eşref gelir, selâm verir. Orada bulunan bir yabancı Eşrefin kim olduğunu sorar “Deli derler ama muhterem biridir.” diye cevaplarlar. konuşmalar çok sessiz bir şekilde cereyan eder. İlin en büyük birkaç kahvesinden biri olan ve o anda kahvenin başka bir köşesinde bulunan Eşref “Ben meczûb deliyim” diye söze karışır. (Kaynak kişi Mehmet Tufan Arslan) 1976’daki vefatıyla vasiyeti üzerine İnebolu yolu üzerinde Hacorta (Hoca Orta veya Hacı Orta) Köyünde bulunan Meşeli türbesine defnedilir. Kaynak ; Tanıdığım Kastamonu Delileri İçinde Bir Veli: Deli Eşref / Abdülkerim ABDULKADİROĞLU

📍 Kastamonu
Seyyid Zülfükar Türbesi

Seyyid Zülfükar Türbesi

Kastamonu – Seydiler – Seyyid Zülfükar camii Seydiler, İnebolu-Kastamonu karayolu üzerinde çok eski tarihlere dayanan bir yerleşim yeridir. 1991 tarihinde Kastamonu ilinin 19. ilçesi olur. Seydiler’in isminin de Çayır Mahallesindeki camiye adını veren, türbesi de ilçe merkezinde bulunan Seyyid Zülfikar isimli zattan geldiği rivayet edilmektedir. Seydiler Köyünde bulunan ve bugün maalesef yıkılmış bulunan medresede vaktiyle müderrislik yapmış bulunan Ali Efendi’den rivayet olunduğuna göre, Seyyid Zülfikar’ın iki kardeşinden biri Konya’da diğeri Afyon’dadır. Müftüzade Esseyyid Salih Ağa namında muhterem bir zat tarafından, Seydiler’de kendisinin yapmış olduğu Seyyid Zülfikar Camii ve şu anda yatmakta olduğu mezarlık çevrilir ve türbe haline getirilir. Seyyid Zülfikar’ın 1500’lerde yaşadığı tahmin edilmektedir. Türbesi 1817 yılında yapılmıştır. Türbenin duvarında bulunan kitabe şöyledir. “La ilahe illahül melikül hakkul mübin Muhamedün Resulullahi sadikul va‟dil emin Sahibül hayrat ve‟l hasenat Müftüzade Esseyyid Salih Ağa türbeyi Esseyyid Zülfikar Kaddesallahü sırrahül aziz sene 1232” Halit Çal’ın, ‚Hurufat Defterlerine Göre 19. Yüzyılda Küre Kazası‛, adlı çalışmasından anlaşıldığına göre, 1830’larda Küre kazasında Ağlı nahiyesinde Seydiler nam karyede Seyyid Zülfikar Tekyesi’nde Tekkenin vakfını idare etmek üzere görevlendirilen kişiler, anlaşıldığına göre, Seyyid Zülfikar Hazretlerinin soyundan gelen kişilerdir ve tekke evladiyet üzerine kurulmuştur. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Seydiler, Kastamonu
Yavaşça Sultan

Yavaşça Sultan

kastamonu – taşköprü – akdoğantekke Taşköprü ilçesindeki, adını, köyün merkezinde bulunan Yavaşça Sultan Türbesinden (tekkeden) ve komşu köy Akdoğan’la bağlantısından aldığı düşünülen Akdoğan Tekkesi Köyü’nde bulunan bu türbenin, Horasan erenlerinden İsa Beyzâde’ye (Yavaşça Sultan) ait olduğu kitabesinden öğrenilmektedir. Yavaşça Sultan 1484 yılında vefat eder. Türbenin de aynı tarihte yapılmış olduğu sanılmaktadır. Moloz taştan yapılmış, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüş olan türbe, basit bir yapıdır. İçerisinde Yavaşça Sultan’ın mezarından başka bir sanduka daha bulunmakta olup, bunun kime ait olduğu bilinmemektedir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Taşköprü, Kastamonu
Hayreddin Halil Bin Kasım

Hayreddin Halil Bin Kasım

KASTAMONU – KÜRE Ailesi Cengiz’in istilası sebebiyle Anadolu’ya gelmiş ve Kastamonu’ya yerleşmiş olan Fatih zamanı Osmanlı alimlerinden Hayreddin Halil bin Kasım , Taşköprü medresesine müderris tayin edilince, bu aileye bundan sonra Taşköprülüzade ailesi denir. Hayreddin Halil’in doğum yeri ve tarihi kaynaklarda bildirilmemektedir. 1475 senesinde Kastamonu’nun Küre kasabasında vefat eden Hayreddin Halil Efendi , Hızır Efendi’nin yaptırmış olduğu caminin avlusuna defnedilir. Hayreddin Halil önce memleketinde ilim öğrenmeye başlar. Daha sonra Bursa’ya giderek bir müddet Molla İbn Beşir’den ilim tahsil eder. Bursa’dan Edirne’ye geçer. Burada Molla Hüsrev’in kardeşinden ilim öğrenir. Fahreddin Acemi’den tefsir ve hadis ilimlerini tahsil ederek Edirne’den Bursa’ya döner. Sultaniyye Medresesi müderrisi olan Şemseddin Fenari’nin oğlu Yusuf Bali’den de bir miktar ders alır. Daha sonra Molla Muhammed Yegan’ın yanına giderek bu zatın sohbetlerinde ve hizmetinde bulunur. Burada fazileti, güzel ahlakı ve ilmi ile meşhur olur. Candaroğlu İsmail Bey Molla Yegan’dan Taşköprü’deki Muzafferüddin Medresesi’ne bir talebesini müderris olarak göndermesini isteyince, o da Molla Hayreddin Halil ’i bu iş için görevlendirir. İsmail Bey Molla Halil’e günde 30 akçe maaş tahsis eder. Ayrıca Küre’de çıkarılan bakır madeninden de 50 akçelik tahsisat ayırır. Hayreddin Halil, burada bir müddet rahat ve huzur içinde talebe yetiştirir, fakat Fatih Candaroğulları Beyliğini topraklarına katınca, Küre’de kendisine tahsis edilen 50 akçe kesilir. Fatih İstanbul’da Sahn-ı Seman medreselerini yaptırınca, Hayreddin Halil’i bir tavsiye üzerine bu medreselerden birine müderris olarak tayin eder. Fakat o bu vazifeyi kabul etmez. Fatih de Hayreddin Halil’i Taşköprüdeki Muzafferüddin Medresesi’ndeki görevinden azleder. Bundan maksadı, Molla Halil’e İstanbul’da Sahn-ı Seman Medresesi’nin müderrisliğini kabul ettirmektir. Maddi bakımdan sıkıntıya düşmesine rağmen, o vazife istemez. Taşköprü ileri gelenleri Molla Halil’in sıkıntıdan dolayı İstanbul’a gitmek için yola çıkamadığını zannederek kendi aralarında on bin akçe toplayıp getirirler. ‘Bununla yol ihtiyacını giderirsin’, demek isterler. Fakat o, bunların hiçbirini kabul etmez. ‚Bana Allah u tealadan başkasından bir şey istemek uygun değildir‛, der Daha sonra Küre kasabası halkı Taşköprü’ye gelerek bir hayli yalvardıktan sonra Hayreddin Halil’i kasabalarına götürürler. O artık burada her Cuma günü vaaz ve nasihat eder ve insanlara, Allah u tealanın dinini öğretir. Vefat ettiği zaman, cenazesi, vaaz ettiği caminin avlusuna defnedilir. Molla Hayreddin Halil, muhtemelen 1430 -1470 arasında olmak üzere kırk sene Taşköprü’de Muzafferiyye Medresesi’nde müderrislik yapmıştır. Belagat, usul, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde büyük bir alimdir. İslamiyet’e çok bağlı ve vera sahibi bir zattır. Temiz kalpli olup temiz giyindiğinden, faydasız işlerden, gıybetten, dedikodudan ve boş sözlerden uzak durduğundan bahsedilir. Onun mescidde devamlı Kur’an-ı Kerim okuduğu, nafile namaz kıldığı ve her zaman oruçlu bulunduğu anlatılır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Küre, Kastamonu
Hacı Köçek Dede

Hacı Köçek Dede

Çanakkale – Gelibolu – Seyyid Halveti Mezarlığı arkasında ……………

📍 Gelibolu, Çanakkale
İbn Bennah

İbn Bennah

çanakkale – gelibolu Yakub Paşa hamamından Emlak Bank Lojmanlarına sapan arada yol kenarına çıkan bir kabirde yatmaktadır. Rüya aleminde görünerek kendisini ziyaretine çağırdığı insanların anlatımıyla kabri belirlenerek tanınmıştır. Osmanlı Dönemi ilk dervişan grubuyla Gelibolu’ya gelen Allah dostlarından biridir. Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale
Veli Baba

Veli Baba

çanakkale – gelibolu Veli Baba mezarı Cami Kebir mahallesinde Altıyol Caddesi üzerinde bulunmaktadır. Mezarın bir taşında Veli Ağa H.1064 M.1643 diğer bir taşında ise Kelime-i Şahadet yazmaktadır. Mezar bir evin bahçesinde, bakımsız bir şekilde bulunmaktadır Kaynak ; Gelibolu’nun Gönül Erleri , Ahmet Tuna

📍 Gelibolu, Çanakkale

Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi

Çanakkale – Gelibolu – Yazıcızade Muhammed Efendi kabri civarında Osmanlı şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi (1729-1785) Şeyhülislâm Dürrîzâde Mustafa Efendi’nin oğludur. İlk tahsilini babasından gördü ve şeyhülislâm çocuklarına tanınan imtiyazdan faydalanıp 1736’da henüz yedi yaşında iken aldığı icâzetle itibarî olarak müderrislik pâyesini elde etti. Uzunca bir süre daha tahsil hayatına devam ettikten sonra 1759 yılında Selânik kadısı oldu. 1765’te Mekke kadılığı pâyesini aldı, 1769’da İstanbul kadılığına getirildi. Bunun ardından uzun bir süre mâzul kaldı. 1774’te Anadolu kazaskeri oldu, bir yıl sonra azledilince Gümülcine civarında bazı yerler kendisine arpalık olarak verildi. 1778 ve 1782’de iki defa Rumeli kazaskerliği yaptı. Karahisârî Seyyid İbrâhim Efendi’nin vefatı üzerine 20 Mayıs 1783’te saraya davet edilerek Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın hazır bulunduğu bir merasimle şeyhülislâmlığa tayin edildi. Rumelihisarı’ndaki yalısı uzak olduğundan tebrik merasimi, eski şeyhülislâmlardan Şerif Efendi’nin Hocapaşa’daki konağında yapılmıştı. Mehmed Atâūllah Efendi’nin şeyhülislâmlığı sırasında devleti meşgul eden en önemli mesele Osmanlı-Rus harbi idi. Bu konuda şeyhülislâm konağında yapılan meşveret meclisinde yetkililerin Rusya ile savaş konusundaki tereddütleri karşısında, “Moskovlu Kırım’ı açıktan açığa zapt etti, sükût mu edelim?” diyerek savaş açılmasını teşvik etmiştir. İki yıl kadar şeyhülislâmlık makamında kalan Atâullah Efendi , Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın I. Abdülhamid’i tahttan indirip yerine yenilik taraftarı Selim’i geçirme teşebbüsünde onunla birlikte hareket ettiği gerekçesiyle 1785’te azledildi. Önce Rumelihisarı’ndaki yalısında oturmasına izin verildiyse de daha sonra sürgüne gönderilmesi kararlaştırıldı. Deniz yoluyla Hicaz’a gitmesine müsade edilen Mehmed Atâullah Efendi , kethüdâsı Osman Efendi ile yola çıkmış, ancak Gelibolu’ya vardığında vefat ederek oraya gömülmüştür. Merkadi Yazıcızâde Muhammed Efendi kabri civarındadır. Ölüm sebebi olarak onun yolda zehirletilerek öldürüldüğü ileri sürülür. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ezine, Çanakkale
Ahi Yunus Türbesi

Ahi Yunus Türbesi

çanakkale – ezine – seferşah camii karşısında Ezine merkezde bulunan ve yöre halkı tarafından yoğun olarak ziyaret edilip adak adanan ve dileklerde bulunulan türbe Ahi Yunus Zaviye ve Türbesi ’dir. Buraya Üç Dedeler de denmektedir. İlçenin fatihlerinden olarak tanınan Ahi Yunus , veli ve alim bir zattır. Gazi Süleyman Paşa Ezine Pazarı’nı bu zatın kurduğu zaviyeye vakfetmiştir. Vakıf kayıtlarında ona şehrin sahibi denmektedir. Türbe ilçenin ana caddesi üzerindeki Seferşah Camiinin karşısındadır. Türbedeki üç sandukadan birisinin Ahi Yunus ’a, diğer ikisinin ise onun kardeşlerine ait olduğu ifade edilmektedir. Türbe 1324 yılında Gazi Süleyman Paşa tarafından yaptırılmış olup, ahşap ve kiremit örtülü ve geniş pencereli bir yapıdır. Müştemilatında küçük bir bahçesi bulunan türbeyi halk mumlar yakarak dilekte bulunmak için ziyaret etmektedir. Onarımını Vakıflar Müdürlüğü’nün yaptırdığı türbenin temizliğini merkez Seferşah Camii görevlileri yapmaktadır Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ezine, Çanakkale

Latif Baba – Ayvacık

📍 Ayvacık, Çanakkale
Saruca Paşa Türbesi

Saruca Paşa Türbesi

çanakkale – gelibolu Rum asıllı ve II. Murad’ın devşirmelerinden olduğu tahmin edilen Osmanlı veziri Saruca Paşa (v.1454)’nın kul olarak Yıldırım Bayezid’in son dönemlerinde hizmete alındığı ileri sürülür. Daha sonra II. Murad devrinde yükselerek sancak beyliği ve beylerbeyilik yapar ve vezirliğe getirilir. II. Murad’ın Selanik kuşatması sırasında Gelibolu muhafızlığında bulunduğu anlaşılan Saruca Paşa, Osmanlı donanmasını takviye edip Venedik için bir tehdit oluşturmasını sağlar. 1426-1427 yıllarında Selanik’te yaşayan Türk tüccarlara bazı haklar tanınması ve haraç ödenmesi karşılığında Venedik ile yapılacak barış görüşmelerini bizzat yürütür. 1428 yılında Osmanlılar’ın Güvercinlik Kalesi’ni ele geçirmesi ve bu sebeple Macarların geri çekilmesi üzerine yalnız kalan Sırp Despotu Brankovic’i vergi vermek ve gerektiğinde asker göndermek şartıyla barış yapmaya zorlar. Rumeli beylerbeyi ve vezir sıfatıyla Rumeli’deki faaliyetlerde ve Osmanlı Devleti’nin Batı ile münasebetlerinde önemli rol oynar. Bizans imparatoru, Osmanlı Devleti ile dostluk için onun aracılığına başvurur. Macarlar’a karşı Sırp despotu ile dostluk ve uzlaşma politikasına taraftar olduğundan Sırp despotunun Macar kralıyla ilişkisini kesmek ve despotun kızı Mara’yı Sultan Murad’la evlendirmek şartıyla ilişkilerin yumuşamasını sağlar. Saruca Paşa, Sırp despotuna bağlılık yemini ettirir, fakat kız küçük olduğu için düğün 1435’de yapılmak üzere sonraya bırakılır. II. Murad Karaman seferine (1435) giderken onu Edirne’ye muhafız tayin eder. Saruca Paşa, Edirne’deki camisini bu sırada yaptırmış olmalıdır. Ancak Saruca Paşa, Sırp Despotu Brankovic’in Macarlar’a meyletmesi, Sırplar’ın Semendire’yi tahkim etmesine ilgisiz kalması ve bunu padişahtan gizlemesi sebebiyle gözden düşer ve vezir rütbesinde beylerbeyi iken 1435-36’da azledilerek önce Amasya’da Sultan Alaeddin (1427-1443)’in lalası olur, ardından Gelibolu kaptanlığına getirilir. Bu yıl içinde tekrar vezir olan Saruca Paşa (1438-39) yeniden azledilir. Macarların (1443) İzladi Derbendi’ne hücum etmesi üzerine bunlara karşı mücadele etmek için kendi imkanıyla 1000 asker toplayarak Filibe’de II. Murad’ın ordusuna katılır, savaşta yararlık gösterince yeniden hizmete alınır. II. Mehmed’in ilk saltanatı sırasında vezirliğini koruyan Saruca Paşa, Varna Savaşı’na da katılır. II. Mehmed’in Buçuktepe Vak’ası’yla tahttan indirilip Manisa’ya gönderilmesi esnasında beraberinde lalası olarak bulunmaktadır. II. Murad’ın Edirne’de ikinci defa tahta çıktığı sırada (1446) Saruca Paşa ikinci vezirdir. II. Kosova Savaşı’na katılan Saruca Paşa ordunun sağ koluna kumanda eder (1448). Karamanoğlu isyanını bastırmak için Anadolu’ya geçen padişah Edirne’de yerine çok güvendiği Saruca Paş a’yı bırakır. İstanbul kuşatması öncesinde (Ağustos 1452) tamamlanan Rumelihisarı’nın dört burcundan kuzeye bakanını kendisi inşa ettirdiği için burası Saruca Paşa Burcu diye anılır. İstanbul’un fethi için Edirne’de yapılan hazırlıklar arasında onun nezaretinde 300 kantar barutun kullanıldığı büyük bir top dökülmüştür. Muhtemelen İstanbul’un fethinden kısa süre sonra (1453) diğer vezirlerle birlikte azledilmiş, tekrar Gelibolu’ya çekilerek (1454) burada vefat etmiştir. Saruca Paşa Türbesi , Fransız Mezarlığının hemen yanı başında, Hamza Bey koyuna bakan yamaçta bulunmaktadır. Giriş eyvanının üzerinde bulunan ve sonradan konulduğu anlaşılan, Saruca Paşa ’nın Yazıcızade Mahallesindeki kendi imaretine ait olduğu kabul edilen kitabede 1436 tarihi bulunmaktadır. Bu tarihlerde Gelibolu dışında bulunan Saruca Paşa yedi yıl sonra Gelibolu kale komutanlığına atanarak kente yeniden yerleşmiştir. Saruca Paşa 1454 yılında öldüğüne göre türbenin de bu yıllarda yaptırıldığı sanılmaktadır. Saruca Paşa’nın Gelibolu’da bulunan zengin vakıf eserlerinden sadece çifte hamamı, türbesi ve tamir ettirerek güçlendirdiği tersane havuzu ile kale burcu ayaktadır. Türbe, 1907 tarihinde, kaymakam Neşet Bey ve Yüzbaşı Muammer Bey tarafından tamir ettirilmiştir. Saruca Paşa Türbesi’nin üzerinde iki adet kitabe yer almaktadır. Bunlardan giriş eyvanın güney duvarının üzerinde bulunan ve imarete ait olduğu kabul edilen üç satırlık celi sülüs Arapça kitabenin metni şöyledir. “Bu imaret –Allah memleketini daim kılsın- Sultan Murad Han zamanında tesis edildi. Bu imareti, emirlerin meliki büyük emir Saruca Paşa imar etti. Allah hayrını kabul etsin. Bu imaret, 840 yılında yapıldı”. Genel olarak türbe dik, eğimli, bir arazide, 4,5 m. çapındaki daire alan üzerine, altıgen planlı, tek katlı, eyvanlı bir formda inşa edilmiştir. Orijinal örtü sisteminin kubbe olduğu ileri sürülen yapının üzeri günümüzde alçak piramidal bir çatıyla örtülüdür. Türbe, 1907’de eski imarete ait düzgün kesme taşlar kullanılarak aynı formda yeniden inşa edilmiştir. Duvar yüzeyindeki düzgün kesme taşlar, belirli bir düzene göre değil de gelişi güzel yerleştirilmişlerdir. Beyaz mermer söveli pencere çerçeveleri, düz dövme demir şebekelerle tezyin edilmişlerdir. Kaynaklarda; türbenin orijinalinde, 1907 yılına kadar her yüzeyinde bir penceresinin bulunduğu belirtilmektedir. Ancak 1907 yılında yapılan yenilemede, cephelerde bulunan diğer üç pencere dıştan kesme taş malzeme ile örülerek kapatılmış, içerden de kireç harcı ile sıvanmıştır. Türbenin kuzey cephesinde içeriye geçişi sağlayan eyvan biçimindeki giriş bölümü yer almaktadır. Giriş eyvanının üzeri, türbenin üst örtüsüne uygun olarak, eğimli bir çatı ile örtülüdür. Eyvanın iç duvarlarında, karşılıklı iki oturma sediri vardır. Yine bu sedirlerin üstünde duvar yüzeyinde mermer kaplı kare formda birer niş bulunmaktadır. Nişlerin içleri boş bırakılmış, soldakinin üstüne, imaretten alınan kitabe gelişi güzel yerleştirilmiştir. Eyvanın duvarları, türbe duvarlarından daha incedir. Basık kemerli ve söveli giriş kapısı, üstte yüzeysel olarak işlenen yuvarlak tahfif kemeriyle kuşatılmıştır. Yalnızca kapı sövelerinin iç kısımlarında, karşılıklı konulmuş, taştan, üç basamaklı birer küçük konsol vardır. Basık yay kemerin üstünde 1907 yılında yapılan onarıma ait dört satırlık Osmanlıca kitabe yer almaktadır. İçerisinde Saruca Paşa’ya ait bir sandukanın bulunduğu türbenin asıl zemini, giriş eyvanından bir basamak daha yüksek tutulmuştur. Üç katlı bir düzenlemeye sahip sanduka, türbenin ortasına doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş olup üzerinde herhangi bir süsleme unsuru yoktur. Sanduka, basit bir işçilik kullanılarak yapılmıştır. Sanduka üç kademeli olmasına rağmen, yerden yüksekliği çok azdır. Baş kısmı (şahidelik), üçüncü kat yüksekliğinde ve bu kata bitişik yapılmıştır. İşlemesiz, sade, yuvarlak biçimindeki baş taşı, sanduka üzerindeki tek süsleme örneğidir. Çatı üzerinde, erken Osmanlı mimarisinde sıkça rastladığımız, yöreye özgü oluklu kiremit kullanılmış, bir tane de alem konulmuş, giriş eyvanının üzeri de, aynı tarzda örtülmüştür. Türbede kullanılan malzemeler; cephe duvarlarında ve giriş eyvanında ağırlıklı olarak, düzgün kesme taş, kapı ve pencere sövelerinde, sanduka üzerindeki kapak kısmında, eyvan duvarlarında mermer kullanılmıştır. İçeride eyvan ve türbenin tavanında ahşap kaplamaya yer verilmiştir. Türbenin pencerelerinde kullanılan düz, dövme demir şebekeler, orijinal yapıdan kalma malzemelerdir. Türbe 2007 yılında Balıkesir Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilir. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gelibolu, Çanakkale
Şah Dede Sultan – Çanakkale

Şah Dede Sultan – Çanakkale

Çanakkale – Ezine – Akköy Şah Dede Sultan mezarlığı, Akköy’ün kuzeydoğusunda bulunmaktadır. Halen köy mezarlığı olarak gömü yapılmaktadır. Tamamen çalılıklarla kaplı olan mezarlığın içinde mermer mezar taşlı osmanlı dönemi özellikleri gösteren mezarlar mevcuttur. Mezarlığın orta kısımlarında bir de türbe bulunmaktadır. Mezarlık, 14. yy başlarında kurulmuş olan Akköy’ün tarihi açısından oldukça önemlidir. Mazarlığın içindeki en eski mezarlar türbenin bulunduğu alandadır. Türbe mezarlığın orta kısmında özel ayrılmış bir bölümde yeralmaktadır. Kırma kiremit çatılı moloz taşlardan yapılmış kare planlı bir yapının içinde bir ve dışında iki mermerden yapılmış mezar bulunmaktadır. Halk tarafından türbe, “Şah Dede Sultan” türbesi olarak bilinmektedir. Türbe binası muhtemelen son dönemlerde yapılmış olmalıdır. Türbenin hemen yanında 7 kasım 1871 tarihli İsak Efendi’ye ait mezar bulunmaktadır. Muhtemelen türbe içindeki mezar sahibi ile, her ikisi de Şah Dede Sultan olarak anılmaktadır. Mezarlardan birinin üzerinde “Saime” adlı bir kadın ismi ve 1620 tarihi okunmaktadır. Yine bu mezarın tam karşısında mermerleri dağılmış durumda olan ikinci bir mezar bulunur. Aynı uslüba sahip olan bu mezarlar süsleme özelliği itibariyle 17. yy özelliği taşımaktadır. Bu özellikleri itibariyle bu iki mezarın aynı tarihlerde ölmüş ya da öldürülmüş, aynı aileden iki kişiye ait olduğunu düşünebiliriz. Bu mezarın şahide taşı üzerinde bir vazo içinden çıkan gül, nergiz ve lale yanında hançer motifinin bulunması, mezarın şehzade veya asker gibi üst düzey bir yöneticiye ait olduğunu göstermektedir. Bu hançer süslemesi nedeni ile mezar bir erkeğe ait olabileceğinin kanıtıdır. Muhtemelen de İstanbul’dan kaçarak gelen bir şehzade ve ailesi oldukları burada öldürül­dükleri söylenmektedir. (Osmanlı tarihinde bu zamanda tahtta II. Osman bulunmaktadır.) Mezarlığın iç kısmında özellikle eski mezarlarda mezar taşı olarak kullanılmış çok sayıda mimari parçalar bulunur. Bu mimari parçalar yakında bulunan antik kentlerden getirilmiştir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Ezine, Çanakkale
Yahya Dede – Eceabat

Yahya Dede – Eceabat

çanakkale – eceabat – kumköy Eceabat ilçesi, Kumköy köyünün 5 km kuzeyinde bulunan terkedilmiş Keçili köyü mezarlığıdır. Uzun bir zamandır kullanılmayan mezarlık, ağaçlarla ve çalılıklarla kaplıdır. Mezarlık oldukça geniş bir alana yayılmış durumdadır. Mezarlık batıdan doğuya yükselen bir sırt üzerindedir. Mezarlığın batı bölümündeki yamaçlarda bölgede 14. yy’da gördüğümüz dikili taş (Balbal) mezar taşlarının kullanıldığı mezarlar bulunmakta, doğu bölüme doğru gidildikçe Geç Osmanlı dönemi özellikleri gösteren mermer mezar taşlı gömüler görülmektedir. Geç Osmanlı dönemi özellikleri gösteren mezarlar mezarlığın en batı bölümündeki düzlük üzerinde yoğunlaşmaktadır. 14. yy özelliği gösteren dikili taşların (balbal) bazılarının yüksekliği 3 m’yi bulmaktadır. Bu tür mezar taşlarının çoğu yıkık durumdadır. Boncukkıran mezarları ile benzerlikler göstermektedir. Türkler’in gömü geleneğine ışık tutması açısından önemlidir. Mezarlığın batı bölümünde moloz taşlatdan yapılmış basit bir mezar bulunur. Köy halkı bu mezarın kerameti olan ermiş kişi olduğuna inanılan “Yahya Dede” mezarı olduğuna inanır vesaygı gösterir. Yıl içindeki kutsal günlerde mezar ziyaret edilerek dualar edilir vehayırlar yapılır. Ama son yıllarda defineciler tarafından kaçak kazı yapılarak tahrip edilmiştir. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Eceabat, Çanakkale
Aburga Ahmed Dede

Aburga Ahmed Dede

çanakkale – bozcada – fener burnu mevkii Aburga Ahmet Dede mezarlığı , Alaybey mahallesi Fener Burnu mevkiinde bulunmaktadır. Bozcaada limanına ve denize hakim bir tepe üzerinde küçük bir mezarlıktır. Mezarlığın orta kısmında kenarları duvarlarla çevrili bir mezar bulunmaktadır. Bu mezarı ri­vayete göre denizci olan ‘ Aburga Ahmet Dede “ye ait olduğuna inanılır. Mezar denizciler tarafından kutsal sayılarak ziyaret edilir ve adaklar adanır. Mezarlık ismini bu mezardan alır. Osmanlı Döneminde de kullanılan mezarlıkta, 10 adet mezar numaralandırılarak tescillenmiştir. Mezarlıkta en eski mezar 1710 tarihlidir Aburga Ahmed Dede Kabristanın bulunduğu yerdeki tekkenin şeyhinin torunlarından olan Kutlu Altay Kocaova’dan şu bilgileri paylaşalım ; ”Aburga Ahmed Dede ya ad “Ebû Erkâ” Ahmed Dede, Bozcaada’nın mutasavvıfıdır. Hakkında fazla bir bilgi yok. Ancak Türkçe’de “aburga” diye bir kelîme yoktur. Aynı şekilde Arapça, Farsça gibi dillerde de bulunmamaktadır. Erkâ, Arapça, “çok yükselmiş olan” demek. Hattâ dilimizde kullanılan “erkân” kelîmesi de, buradan geliyor. Dolayısıyla “Ebû Erkâ”, “pek yükselmiş olanın babası” anlamına geliyor. Burada “ebû”, yâni “babası” kavramı, biyolojik bir babalığa vurgu olabileceği gibi daha büyük ihtîmâlle tasavvûfî anlamda bir babalığa işâret etmektedir. Yânî bu anlamda “Yükselmişlerin babası” Ahmed Dede diyebiliriz. Kurmuş olduğu tekke ya da dergâhın, hangi târikâta bağlı olduğu bilinmemekle berâber tekkenin son iki şeyhi olan Şeyh Ahmed (dedemin dedesi) ile oğlu Şeyh Hüseyin’in (dedemin babası) Nakş-i Bendî olması dolayısıyla Ahmed Dede Tekkesi’nin Nakş-i Bendî olduğu düşünülebilir.” Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Bozcada, Çanakkale

Yeşilhisar Türbeleri

Karacabey Türbesi Karacabey’in Sultan Murad ordusuna mensup bir kumandan olduğu rivayet edilmektedir. Sultan, Revan seferine giderken Karacabey burada vefat etmiş ve onun emriyle buraya defnedilmiştir. Önceleri açıkta olan bu mezarın daha sonra etrafı duvarla çevrilmiştir. Ancak yanında bir mezar daha mevcuttur ki bu mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Karacabey türbesi, geçmişte olduğu gibi bugün de ziyaret edilmektedir. Özel­likle dini önemi haiz günlerde yöre halkı buraya gelerek Allah rızası için dua etmektedir. Aynı zamanda burası yağmur duası yapılan yerlerden biridir. Burada dilek ve adak ziyaretleri pek sık yapılmamaktadır. Koyunbaba Türbesi Bir tasavvuf şairi olduğu söylenen Koyunbaba’nın yaklaşık 1565 tarihinde vefat ettiği türbenin üzerindeki yazıdan anlaşılmaktadır. İlçe mezarlığının içinde bulunan Koyunbaba türbesi, genellikle mezarlığı ziyarete gelenler tarafından ilgi görmektedir. Ali Dede Tekkesi – Türbesi Yeşilhisar’ın 20 km. güneyindeki Doğanlı (Gördeles) köyünün kuzeyindeki bir tepede bulunmaktadır. Kare şeklinde örtülü bir binanın içinde bulunan türbe 1970 yılında köylüler tarafından tamir edilmiştir. Türbede yattığı ifade edilen Ali Dede’nin ne zaman yaşadığı bilinmemekle birlikte, köyün kervan yolu üzerinde oluşu sebebiyle onun kervan sahibi ulu bir kişi olduğuna inanılmaktadır. Köyde şimdiye kadar dolu, sel kıtlık vb. felaketlerin olmayışının Ali Dede’nin oradaki mevcudiyetinden kaynaklandığına inanılmaktadır. Ayrıca Ali Dede’nin geceleri elinde bir ışıkla dolaştığı ve bu durumun köylülerce görüldüğü de yaygın inanışlar arasındadır. Tekkeyi genellikle çocuğu olmayanlar, hastalıklarına şifa arayanlar ziyaret, etmekte ve yağmur duası için de buraya gelinmektedir. Ziyaretler sırasında ziyaretçiler namaz kılıp, dua etmekte fakat kurban olayına rastlanılmamaktadır. Ova Çiftliği Yatırları Yeşilhisar’ın 20 km. güneyindeki Ova çiftliği köyünde kimlere ait olduğu belli olmayan fakat Horasan’dan geldikleri rivayet edilen üç kardeşe ait olarak bilinen mezarlar mevcuttur. Mezarlardan birisi köyü kuzeyinde, diğeri batısında, bir diğeri ise güneyinde bulunmakta ve bu mezarlar sacayağı olarak ifade edilen bir üçgen oluşturmaktadırlar. Eski bir döneme ait oldukları söylenen bu türbeler, Ramazan ve Kurban bayramlarında ikindi namazından· sonra ayrı ayrı cemaat halinde ziyaret edilmektedir. Türbenin birisi bir odalı ev şeklinde olup eskiden burada kazan kaynatılır ve burası aşevi olarak kullanılırmış. Anlatıldığına göre, bazı cuma geceleri, kuzeydeki türbede yatan zat batıdakini ışıkla ziyarete gider, oradan da güneydeki türbeye uğramış. Ziyaret karşılıklı devam edermiş. Bu türbeler yağmur duası dışında pek sık ziyaret edilmemektedir. Ancak burada dikkat çeken bir husus özellikle hacca giden kimselerin ölünce mezarlığın içindeki türbenin yakınına gömülmüş olmasıdır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Yeşilhisar, Kayseri

Pınarbaşı Türbeleri

Avcı Hamza Baba Türbesi Melikgazi türbesi’nin yakınında Avcı Baba mezarı diye bilinen bir ziyaret yeri vardır. Bununla ilgili olarak halk arasında şu hikaye anlatılmaktadır: Melik Gazi’nin hanımı bir gün keçi sağarken keçi durmaz. Kadın. ”Avcı Hamza’nın okundan gidesin” diye beddua eder. O sırada çalılıkta gjzli olan Avcı Hamza hemen okunu çeker ve keçiyi öldürür. Kadın. “Hazır mıydın, gözün kör olsun!” der demez Avcının gözü kör olur. Bunun üzerine Avcı Baba küser ve kaleden ayrılır, kendisine bir ev yapıp herkesten uzakta yaşar. Öldükten sonra da mezarı müstakil olarak oraya yapılır. Daha önceleri yerli halkın bu mezarı sıkça ziyaret ettiği ifade edilmektedir. Musa Dede Türbesi Pınarbaşı’na bağlı Ayvacık köyü sınırlan içerisinde bir su kaynağı ve bu su kaynağının 100 metre ilerisinde de bir tek mezar mevcuttur. Dede Musa denilen ve hakkında hiç bir bilgi bulunmayan ancak bu kimseye ait olduğu kabul edilen mezar sadece söz konusu köylüler tarafından ziyaret edilir, orada adak kurbanı kesilir ve yağmur duası yapılır. Buradan akan su ile özellikle çocuk bezleri başta olmak üzere hiçbir temizlik yapılmaz. Çünkü böyle bir temizlik yapıldığında Dede Musa’nın küseceğine inanılır. Mezarın yanındaki ağaçlara ve karamuk çalılarına çaput bağlanır. Köyde Musa isimli çocuklara, Dede Musa’ya saygısızlık olmasın diye kendi adı ile değil, ‘’Dede’’ diye ile hitabedilir. Garip Türbesi Ayrıca o yörede Koçcağız deresi denilen yerde bir türbe daha vardır. Halle arasında “Garip Türbe” diye anılan yapının Dulkadiroğlu Süleyman Bey tarafından yaptırıldığı rivayet edilmekle birlikte burada medfun bulunanın kim olduğu bilinmemektedir. Seyit Gürler Baba Türbesi Türbe ilçenin batısında Güzelyazı mahallesinin üst tarafında bir yerdedir. Türbenin bulunduğu bu bölgeye Evliya da denilir. Anlatıldığına göre, Sarıoğlan’da ikamet etmekte olan Ahmet Hoca 1962 yılında sürekli bir hastalığa yakalanmış ve ilci üç yıl bu hastalığı yatarak çekmiştir. Bir gece rüyasında, doktor olduklarını söyleyen üç kişinin yanına geldiklerini görmüş: Bu kişiler hocayı ilaçsız olarak üç gün içinde iyileştireceklerini söylemişler. Sonra ellerini Ahmet Hocanın vücuduna sürerek okumuşlar. Yalnız iyi olduktan sonra, ayaklarının veya dizlerinin ya da ellerinin eğri kalacağını belirtmişler. Sabah olunca hastanın tamamen iyileşmiş olduğu görülmüştür. Bu arada ilci el parmaklarının dışa doğru eğilmiş olduğu da müşahede edilmiştir. Bu gelen zatların Şam’lı, Seyid Gürler ve oğulları oldukları ifade edilmektedir. Türbe, bu zatın adına inşa edilmiştir. Aynca Bakarcak mahallesinde Gürler Baba1nın Zekeriyya ve Ahmet Emin adlı iki oğlunun mezarının bulunduğu da anlatılmaktadır. Ahmet Hoca (Başaran)’nın anlattığına göre, bu zatlar evliyadır ve her mevsiminde hacca giderler, dönüşte memleketleri olan Şam’ı ziyaret ettikten sonra tekrar buraya dönerlermiş. Aslında Sanoğlandaki ziyaret fenomeni birbirine karışmış durumdadır. Bu bakımdan Seyid Baba’nın Uzankaya da yattığı bel rtilen velilerle de sıkı ilişkisi vardır. Rivayete göre Seyid Baba (Gürler) Uzankaya mevkiinde bulunan velilerle toplanıp zikir yaparken Kaya zikre dayanamayıp feryad eder. Melekler, Rabbine kayanın zarını bildirir. Yaratan kayaya “Uzan, sen de onlar ile zikret!” der. Bugün türbe çeşitli maksatlarla ziyaret edilmektedir. Abdullah Kerametttin Türbesi Çiftlik kasabasının takriben 4 km. doğusunda bulunan bu türbe, kare şeklinde olup yığma taştan yapılmış üzeri çatı ile örtülü bir ev görünümündedir. Geçmiş yıllara oranla türbeye daha çok önem veren kasaba halkı, türbenin etrafındaki alam duvarla çevirip, bahçesini de ağaçlandırmıştır. Bu türbede yatanın Abdullah Keramettin isimli bir zat olduğu anlatılmaktadır. Bu civardaki şeyhler, Malazgirt zaferinden sonra bu yörelere gelerek yerleşmişler ve buradaki halkın Türkleşmesi hususunda büyük hizmette bulunmuşlardır. Halkın ifadesine göre Şeyh Abdullah Keramettin kendi müfrezesi başında Düzencik iğdeliği denilen yerde savaşırken bir kolu düşman kılıcı darbesi ile kopar ve bunun üzerine Şeyh şehit düşerek bugünkü türbesinin bulunduğu yere defnedilir. Daha sonra burası, kendisini sevenler tarafından türbe haline getirilir. Şeyh’in kolunun koptuğu yer olarak bilinen Düzencik İğdeliği de bu vesiyleyle kutsal sayılmaktadır. Başka bir rivayete göre ise, büyük bir ihtimalle Çiftlikte yatan Şeyhrin kardeşi de burada yatmaktadır. Türbe ilk planda yağmur duasının yapıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Kasaba halkı kurak mevsimlerde bu türbeye gitmektedir. Anlatıldığına göre, duaya çıkmadan önce Kasaba Belediye Başkanlığı tarafından türbeye gidileceği ilan edilir. Görevliler tarafından halktan yağ, bulgur vs. toplanır, kurbanlıklar temin edilir. Belirtilen günde erkenden türbeye gidilir. Öğle namazına kadar Kurran okunur, dualar edilir, kurbanlar kesilip yemekler yapılır. Öğle namazı burada cemaatle kılındıktan sonra yemekler yenilir, tekrar dualar edilir. Duada el, ayası yere gelecek şekilde tutulur. Bu esnada özellikle çocukların yüksek sesle amin demeleri sağlanır. Dua ilkbaharda yapılıyorsa koyun sürüsü kuzu sürüsüne karıştırılır. Bu durumun duanın kabul edilmesinde etkili olacağına inandır. Yağmur duasının dışında, doktor tedavisi ile şifa bulamayan özellikle felçli hastalar, şifa bulmak amacıyla, buraya getirilerek; türbedeki büyük mezarın yanında yatırılıp uyutulur. Yöre halkının ifadesine göre, türbedeki ibrikler kendiliğinden dolup boşalmaktadır. Ayrıca burada namaz vakitleri ezan okunur, sarıklı cübbeli kişiler burada namaz kılarlarmış. Bazan uzun yola, mesela hacca gidecek olanlar da yola çıkmadan önce türbeyi ziyaret ederek, burada namaz kılar, dua ederler. Günümüzde çiftlik ve civar köylerden genellikle kadınlar türbeyi ziyaret ederek,burada namaz kılar, dua ederler. Adağı olanlar adak kurbanım burada keserler. İğdeli Türbe Sarıoğlan ilçesine bağlı Düzencik köyü sınırları içinde, köyün 2-3 km. güneydoğusunda İğdeli Türbe veya Et Yemez Şıh Türbesi diye anılan bir ziyaret yeri vardır. Burada günümüzde herhangi bir mezar, türbe ve bu tür şeyleri andıracak bir bir yapı bulunmamasına rağmen, adı geçen yer türbe diye bilinmekte, burası hem köy sakinleri hem de çevre köylerin halkı tarafından ziyaret edilip, kurban kesilmekte ve oradaki iğde ağaçlarına bez bağlanmaktadır. İğdelikte yatan şahsa Et Yemez Şıh denilmektedir. Bu, Şeyh’in sağlığında et yememesi, eti yenen hayvanları kesmemesi ve eti kendisine haram saymasından ileri gelmektedir. Rivayete göre, Çiftlik kasabasında yatan zatın kardeşi veya yakın arkadaşının burada şehit düşmesi buranın kutsal olarak bilinmesine sebep olmuştur. Çiftlik Türbesi bahsinden hatırlanacağı üzere, burası Şeyh’in kolunun koptuğu yer olması sebebiyle de kutsal sayılmaktadır. Anlatıldığına göre, bu kol 1940’lı yıllarda Yanıktepe mevkiinde bulunmuş, köyden ikiyüz altın alacağı olan bir çelepçiye verilmiş, bir daha da bundan haber alınamamıştır. Rivayete göre, bir şeyh bir yolculuk esnasında askerlerle burada konaklarlar. Askerlerin sıcaktan bunalmış olduğu bir anda, Allah tarafından burada iğde ağaçlan meydana getirilir. İşte bunun için iğde ağaçları kutsal sayılmaktadır. Bu yüzden köylüler bu ağaçlara dokunmamakta, bir tek dalına bile zarar vermemektedir. Nitekim civar köylülerden bir kişi iddia üzerine iğde ağacının birisini kesmiş, dönüşte adamın ayağına bir çalı dikeni batmış ve o kimse bu sebeple ölmüştür. Bu mevkide avlanmaya da izin verilmediği inancı yaygındır. Burası yağmur duası başta olmak üzere, şifa arayanlar, dilekte bulunanlar, yeni evlenenler ve çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilir ve genellikle bu ziyaretler esnasında kurban kesilir. Ayrı Dede Üzerlik küyünün kuzeybatısında yattığına inanılmakta olup kurak mevsimlerde burada yağmur duası yapılmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Pınarbaşı, Kayseri

Felahiye Türbeleri

Ardıçlı Yatır Kayapınar Küçük Toraman köyünün kuzey tarafındaki bir tepede bulunan ve köylüler tarafından Dede diye adlandırılan bir mezar vardır. Bu mezarın yakınında bir ardıç ağacı bulunmaktadır. Ardıçla yatır adeta bütünleşmiştir. Ardıç ağacından bir dal koparılıp eve getirilirse, sabaha kadar o dalı getirene rahat verilmeyeceğine inanılmaktadır. Bir kadın tarafından etrafı çevirtilen bu mezarın yanından geçen yolcular üç ihlas bir fatiha okumadan geçilirse işleri rast gelmez. Çocuğu olmayan kadınlar orada yatırılırsa daha sonra çocukları olur. Sıtma tutanlar orada şifa bulur. Yağmur duasında köylüler oraya çıkarlarsa Allah onları mutlaka yağmur vereceği inancı köylüler arasında oldukça yaygın gözükmektedir. Ayrıca oradaki ardıcın deliğinden kan akıtılırsa, Allah, ne murad edilirse verir, inancıyla adak kurbanları bu ağacın yanında kesilmektedir. Dede’nin manevi gücü ile ilgili olarak bir avcının şöyle anlattığı halk arasında söylenilenile gelmektedir, Kekliğimi alıp kafesi ardıç ağacına bağladım. Keklikler geliyor, fakat tüfeğimle nişan aldığımda birer karataş oluyorlardı. Sonunda bir dokunayım, dedim. Tetiği çektiğimde tüfek üç parça olarak elimden . fırladı. Ağaca bağladığım kafesteki kekliğe baktığımda bir de ne göreyim! Zavallı keklik de ölmüştü . Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Felahiye, Kayseri
Abdullah Develioğlu

Abdullah Develioğlu

1308 Rumi ve 1309 Hicri yılında (1891) Develi’nin Cami-i Kebir Mahallesi ‘nde doğmuştur. Babası ulemadan Develi Müftüsü Hacı Mahmud Efendi , annesi ise yine ulema kızı Ayşe hanımdır. İlk tahsilini Develi’de mahallin Hoca Efendi’lerinden yapan Develioğlu, Rüşdiye’yi onüç yaşında bitirdikten sonra 1324/1908 yılında Kayseri’ye gelmiştir. Kayseri’ye geldikten sonra Hamurculu Osman Efendi’den Nahiv, Mantık, Belagat ve İlm-i Beyan okumuştur. 1328/1912 yılında Hamurculu Osman Efendi ‘nin vefat etmesiyle Miyaszade Nuh Naci Efendi ‘nin derslerine devam eden Develioğlu , üç sene de bu Hoca Efendi’den okuduktan sonra icazet-name (diploma) almıştır. Daha sonra Adab, Kelam, Fıkıh, Feraiz, Tefsir, Aruz, Elgaz ve Muamma gibi dersler okuyan Develioğlu , Harb-i Umumi (Birinci Dünya Savaşı) ‘nın başlaması üzerine (1331/1914) on yıllık derslerine ara vermek zorunda kalmıştır. Harbi Umumi’de askerliğe alınan Develioğlu, askerliğini Ankara’da yapmıştır. Dört yıllık askerlik görevinden sonra Kayseri’ye gelmiş ve1335/1919 da Kayseri’de evlenmiştir. 22 Teşrin-i Sani 1336/1920 tarihinde Kayseri Daru’Il Hilafe Medresesi muallimliğine tayin edilmiştir. Dört yıl bu görevde kaldıktan sonra, medreselerin lağvi üzerine Kız Orta Mektebi Din Dersi Öğretmenliği ne getirilmiştir. Daha sonra hapishane öğretmenliğine getirilen Develioğlu , bir yıl sonra Develi İlk Okul öğretmenliğine tayin edilmiştir. Bu vazifede iken ek görev olarak bir de Develi Vaizliği verilmiştir. 1933 yılında öğretmenlikten ayrılan Develioğlu, Develi’de Vaizlik yaparken aynı vazife ile Kayseri’ye nakledilmiştir. Mayıs 1941 yılında Kayseri Müftü Müsevvidi olarak görevlendirilen Develioğlu , 1943 yılında Müftü Miyaszade Nuh Naci Efen­di’nin felc olmasıyla Müftü Vekilliğine getirilmiş, iki senelik vekaletten sonra 30 Teşrin-i Sanı 1945 tarihinde Kayseri Müftülüğüne getirilmiştir. Beş yıl Kayseri’de Müftülük yaptıktan sonra 18 Mart 1950 tarihinde Merkezi Kayseri olmak üzere Yozgat ve Sivas illeri gezici Vaizliğine tayin edilmiştir. İki yıl kadar bu görevde bulunan Develioğlu, bu müddet zarfında gittiği yerleri İrşad eylemiştir. 9 Ağustos 1952 tarihinde Adana Müftülüğü’ne getirilen Develioğlu Hocamız, beş yıl kadar da burada görev yapmıştır. Bu vazifesi sırasında ayrıca Adana İmam-Hatip Lisesi meslek dersleri öğretmenliğinde de bulunmuştur. 1956 yılında emekli olan Develioğlu, 1964 yılında İstanbul’da ikamet etmeğe başlamıştır. Burada fahri vaizlik yapmakla ve kitap yazmakla vakit geçirirken nihayet 28 Mayıs 1984 Pazartesi günü-93 yaşında olduğu halde- İstanbul’da vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Allah ü Teala rahmet eyleye (Amin) Şairliği de bulunan Develioğlu , şiirlerinde Abdi mahlasını kullanmıştır. Hocamızın Pençname’deki iki eseri manzum olarak yazılmıştır. Develioğlu Hocamız, Erbilli merhum Şeyh Mehmed Esad Efendi’den feyz almıştır. Eserleri 1- Gülzar-ı Sufiyye der İzah-ı Taiyye 2- Fülkü’l-Ebhar fi Şerhi Lücceti’l-Esrar 3- Penç-name (Beş Kitap) 4- Üçbin Türk ve İslam Müellifi (Büyük İnsanlar) 5- Sabr u İbtila ve ibretli Kıssalar 6- Şerhu Şir’atil-İslam Tercümesi (Yazma) Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Hacı Zühdü Efendi ( Sayram )

Hacı Zühdü Efendi ( Sayram )

kayseri – merkez -seyyit burhanettin mezarlığı Alim, müderris, vaiz (Kayseri, 1860 – Kayseri, 1945). Deliklitaş Mahallesi’nde doğdu. “Lülecizade”lerden olup baba adı Hüseyin, anne adı Emine’dir. Mahalle mektebinde okuduktan sonra medrese tahsilini Damad Emin Efendi, Hacı Ka­sım Efendi (Kızıklı) ve Hacı Hafız (Kü­çük Hafız) Efendilerin yanında yaptı. Nü­fus kayıtlarından, 1910 yılında kaydını Camikebir Mahallesi’ne naklettiği anla­şılmaktadır. Soyadı kanunundan sonra “Sayram” soyadını aldı. Hacı Torun Efendi ‘nin kızını aldığı için meşhur olan Da­mad Emin Efendi’nin damadı oldu. Kar­deşi Hacı Mustafa Efendi’nin de (Ö 1932) Yahyalı’da müderris olması, ailenin ilim­le olan ilgisini gösterir. Kendisi de ilim öğrenmek için Trablusgarb’a kadar git­miştir. Orada, Dağıstanlı Şeyh Hüsamed­din Efendi’den Nakşibendi Tarikatı’ını; İstanbul’daki Kelami Dergahı Şeyhi Esad Erbil ‘den de Kadiri Tarikatı’nın erkanını öğrendi. Aynca o, ilim ve ahlak sahibi, sevimli, heybetli ve vaazlarında sözleri etkili bir şahıstı. Hacı Zühdü Efendi 1915 kışında Kayseri’ye döndü ve burada Daru’l Hilafe’de ha­dis, tefsir ve fıkıh dersleri okuttu. Kilimli a­ğazade Hasan Okutan ve Mehmed Ali Satoğlu kaydı geçen öğrencilerindendir. Başkatibzade Ragıb (Güven) Bey de İs­ tanbul’da öğrencisi oldu. Hacı Zühdü Efendi, “gazi-şehid” olmanın üstünlüğü­nü tartıştdığı ilmi bir sohbette şahadetin üstünlüğünü savunurken, Hacı Kasım Efendi ise gaziliğin üstünlüğünü savundu. O, memur maaşı olmayan alimlere bağlanan “Mustehıkkin-i İlmiye” tertibinden maaş almaktaydı. Kabe’ye giderek hacı oldu. Mezarı, Seyyid Burhaneddin Mezarlığı­’nın güneydoğu köşesinde, kardeşi Mus­tafa Efendi ile birliktedir. Vefatında Ab­ dullah Develioğlu Kayseri müftüsüydü. Cenazesi çok kalabalıktı; bu, onun İlmi kişiliğini ve halk tarafından çok sevilen biri olduğunu gösterir. Develioğlu, Hacı Zühdü Hoca’nın vaiz olması nedeniyle, zamanın Diyanet İşleri Başkanı Şerafettin Yaltkaya’ya (Ö 1947) bir ta’ziyetname göndermiştir. Halen Kocasinan’a bağlı Mevlana Ma­hallesi’nde, adına, “Hacı Zühdü Efendi Sokağı” bulunmaktadır. Vaizler ”sözlü kültür”ü önemsediklerin­den dolayı bilinen bir eseri yoktur. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri
Bostancı Baba ( Bahaeddin Çelebi )

Bostancı Baba ( Bahaeddin Çelebi )

kayseri – incesu Kayseri’de türbesi bulunan velilerdendir. Hayatı hakkında hiçbir tarihi malumat bulunmamaktadır. Mezarı ve şimdi yıkıl­mış bulunan zaviyesi Kayseri merkez Küllü (Küllüce) Köyü’nde, Kızılırmak kenarındadır. Yakın zamanlarda yenilenmiş bulunan türbesi, burada bulunan es­ki bir mezarlık içindedir. Mezarında bu­lunan mezar taşlarında da herhangi bir yazı bulunmamaktadır. Köylüler türbe çevresindeki, geniş bir alanın onun der­gahına ait olduğunu söylemektedirler. Esasen köy türbe yakınındaki bir vadide bulunan eski yerinden tepede bulunan bugünkü yerine taşınmıştır. Osmanlı dönemi 1500 ve1584 tarihli va­kıf tahrirlerinde “Vakf-ı Zaviye-i Bostan­cı Çelebi” olarak tahriri yapılmış bulunan Bostancı Çelebi Zaviyesi (Tekke)’nin ge­lir kaynağı olan arazinin “Ambar Viranı Mezrası (ekinliği)’nın ve Kızılırmak ke­narındaki Boyalı Mezrası veya Köyü” ol­duğu kayıtlıdır. Ambar Viranı, bugünkü şehrin Ambar arazisidir. Kızılırmak ke­narında olarak belirtilen Boyalı Köyü’nün ise bugünkü Küllü Köyü olduğu an­laşılmaktadır. Gerçekten Ambar’da bü­yük bir arazi Bostancı Çelebi vakfına ait iken son zamanlarda yanlış olarak, ora­daki Kara Mustafa Paşa vakıf arazisi ile birlikte kadastro tespiti ve mahkeme ka­rarı ile maliye hazinesine yazılmıştır. Va­kıf evladından Bayram Mazmanoğlu bu hususta vakfı kurtarmak için çalışmış ise de başarılı olamamıştır. Küllü Köyü’nde de bugün vakfa ait kayıtlı herhangi bir arazi kalmamıştır. Vakfın 1500 tarihli ya­zımında meşihatın (zaviye şeyhliğinin) Bostancı Çelebi evladından Elvan Çelebi veresesine ait olduğu ve halen Mevlana Cemal tarafından tasarruf edildiği kayıtlı­ dır. XIII. veya XIV. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Bostancı Çelebi hakkında Hacı Bektaş-ı Yeli menkıbelerinde bahis bu­lunmaktadır. Buna göre sık sık Hızır (a.s.) ile buluşan Hacı Bektaş-ı Yeli bir gün Kayseri’nin yukarı tarafındaki Seykalan (kayıtlarda yanlış olarak Saklan olarak okunmuştur) Kalesi’nin (bu kale kalıntısı halen mevcuttur ve Fatih’le Karamanoğ­lu Plr Ahmed arasındaki anlaşmaya konu olmuştur) batısında (vakıf arazisinin bu­lunduğu Ambar’da) Hızır Aleyhi’sselam ile buluşur. Orada bir kişinin kavun ekti­ğini görürler (Ambar arazisi bugüne ka­dar kavunları ile meşhurdur). Önce Hacı Bektaş-ı Yeli sonra Hızır (a.s.) asıl adı Ba­haeddin Çelebi olan bostan eken zata “Kardeş, bostandan bir kavun koparıp getir deyiyelim” derler. Bostan sahibi Ba­haeddin Çelebi de “baş üstüne, inşallah olunca getiririm” deyince, ‘ ‘bunlar, belki olmuştur, bir dolaş ta bak” derler. Baha­eddin Çelebi “Bir bakayım” deyip bosta­na girdiğinde burnuna kavun kokusu ge­lir. Yeni ektiği bostan mahsul vermiştir. Bunlardan ikisini koparıp birini Hızır (a.s.)’a, diğerini Hacı Bektaş-ı Veli’ye ve­rir. Böylece Hacı Bektaş-ı Veli Bahaed­din Çelebi’ye himmet eder ve onu velilik mertebesine ulaştırır. Bahaeddin Çele­bi’nin adı da bundan böyle Bostancı Ba­ba olur ve birçok kerametler gösterir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 İncesu, Kayseri
Seyyid Halil Devletlü Türbesi

Seyyid Halil Devletlü Türbesi

kayseri – bünyan – karakaya köyü Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Bünyan, Kayseri
Ali Baba – Akkoca Sultan Türbesi

Ali Baba – Akkoca Sultan Türbesi

Ankara – Höbek köyünün manevi kurucusu kabul edilen Ali İsevi (Ali İsari – Ali Baba – Akkoca Sultan ) Medine’de uzun süre kadılık görevinde bulunduktan sonra Moğol istilası sonucu önce Kayseri’ye gelmiştir. Kayseri’de bir süre müderrislik yapmış, ömrünün son zamanlarında ise Höbek’e yerleşmiştir. Akkoca Sultan burada bir tekke kurmuş, tekkeyi XVI. yüzyıla kadar köylülerden Höcekoğulları ailesi işletmiş, XVII. yüzyıldan sonra ise tekkenin yönetimi, Tekkenişinoğulları’na geçmiştir. Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik 13 Aralık 1925’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren kanunun uygulanmasıyla tekke Ali Yağmur’un (1879-1940) yönetiminde iken kapatılmıştır. Tekke kapatılmadan önce burada ihtiyaç sahipleri için günde üç öğün yemek çıkarılmakta, öğle yemeği vaktinde tarlada, bağda çalışmak zorunda olanlar içinse azık verilmekteydi. Ayrıca, köyde Tekkenişin ailesine ait “Büyük Oda” denilen yerde kış aylarında, genellikle kasım ayından başlanarak köyün erkekleri toplanır, yatsı namazından önce ya da sonra Dudu Kuşu (Tûtî-nâme), Battal-name, Siyer-i Nebi gibi kitaplar okunurdu. Sohbet aralarında kahve ya da şerbetler içilir, bu ortam bahar ayı gelip yeniden köy işleri başlayana kadar devam ederdi. Uzun bir tarihi geçmişe sahip olan köyde nesilden nesile aktarılan sözlü kültürün izlerini hâlâ görmek mümkündür. Efsaneleşmiş olayların, Ali Baba menkıbelerinin yanı sıra ne zaman söylendiği dahi bilinmeyen bazı şiirler günümüze kadar gelmiştir. Ali Baba türbesi Höbek köyü camiinin güneybatısına bitişik bir konumda bulunmaktadır. Mimari herhangi bir özelliği bulunmayan türbenin giriş kapısı caminin içindedir. Rivayete göre, Ali Bab a’nın yedi çocuğu ve üç kardeşi varmış. Ali Baba’ nın kardeşlerinden biri Çukurova’da kalmış, diğer ikisi de Höbek köyüne gelerek burada çiftçilikle uğraşmaya başlamışlardır. Anlatılanlara göre, bir sene çok buğday yetişmiş, üç kardeş çekmekle bitirememişler. Şu anda Mollahacı köyünde medfun olan Ali Baba’nın kardeşi, kendi buğday hissesinden bir kısmını “Nasıl olsa ben bekarım, fazla buğdaya ihtiyacım yok” diyerek gizlice Ali Baba’nın hissesine ilave eder. Ali Baba da kendi payından bir kısmını gizlice kardeşinin hissesine ekler. Bunun üzerine Molla Hacı , “Ben kendi yerimi kendim bulayım” diyerek Höbek’ten ayrılır ve şimdiki Mollahacı köyüne yerleşip burada evlenir. Daha sonra sık sık kardeşini ziyarete giden Ali Baba ‘nın kendinden yaşca büyük olmasına rağmen niçin hep kendisinin kardeşini ziyarete gittiğini soran çocuklarına şöyle cevap verdiği anlatılmaktadır “Kardeşimin ailesi sert mizaçlıdır, bu sebeple o ziyaretime gelemiyor, o halde ben onu ziyaret etmeliyim”. Bunu duyan çocukları babalarının gururlu ve kibirli biri olmayıp ne derece alçak gönüllü bir kimse olduğunu anlarlar. Ali Baba ‘nın çocuklarından birisi ”Baba, senin gibi olabilmek için ne yapmamız gerekir?” diye sorduğunda, onun şöyle cevap verdiği anlatılmaktadır: “Şu oturmuş olduğun köyde seni taşlasalar, kafam gözünü yarsalar bile onlara karşılık vermeyip hoşgörü ile davranmalısın”. İşte bu öğüt nesilden nesile intikal ederek etkili olmuştur ki, şimdiye kadar Höbek köyünde herhangi bir cinayet olayına rastlanmamıştır. Ali Baba ile ilgili birçok keramet anlatılmaktadır. Bunlardan bazılarını halkın anlattığı şekilde burada zikretmek yerinde olacaktır. Savaşlardan birinde köyün bütün erkekleri askere alınmıştır. Ali Baba arpa tarlasında çalışırken, askerler onu da alıp harbe götürmek isterler. Ali Baba askerlere ”Komutanınıza selam söyleyin, köyde yaşlı bir kimse olarak sadece ben varım’ ‘ diyerek gelmek istemediğini belirtir. Buna rağmen komutan Ali Baba ‘nın getirilmesini ısrarla ister. Askerler tekrar geldiğinde Baba onlara şöyle der: “Öldürdüğünüz düşman askerlerinin gırtlaklarını kesip bakınız, hepsinin boğazında arpa kılçığı bulacaksınız. Size güle güle” der. Bunun üzerine komutan Ali Baba ‘nın getirilmesi isteğinden vazgeçer. Ancak savaş dönüşünde söylenilenin olduğu gibi çıkması üzerine, komutan Ali Baba ‘nın iyilikle getirilmesini emreder. Askerler köye girerken silahlarını yakın bir yerde bırakırlar. Ali Baba ile geri döndüklerinde silahlarının birer yılana dönüşmüş olduğunu görünce, korku ve hayret duyguları içinde onun büyüklüğünü anlamış olurlar. Höbek köyü camisinin altından kaynayarak çıkan su, Ali Baba’nın kerameti olarak kabul edilmektedir. Bu su ile tuvalete girilmez, gusül abdesti alınamaz. Nitekim, ‘Büyük Hoca’ denilen bir zatın babası bu suyun ayağını, tuvaletin pisliğini alıp götürmesi için kendi tuvaletine bağlamış, ancak gece rüyasında Ali Baba “Benim suyumu tuvalete verme yoksa seni helak ederim” demiş. Bunun üzerine o da suyun ayağını hemen değiştirmiş. Ali Baba’nın diğer bir kerameti de köyde davul çaldırmayışıdır. Ali Baba , Höbek köyünde, hangi sebeple olursa olsun davul çaldırmaz. Bu konuda bir takım denemeler, hem de kasıtlı denemeler olduğundan ve her defasında böyle yapmak isteyenlerin bir felaket ve sıkıntı ile karşılaştıklarından bahsedilmektedir. Özellik­le de buna örnek olarak şu olay anlatılmaktadır. Bu köyden Felahiye’ye bir gelin giderken oğlanın babası, davulcuya “Sen çal, ne olacaksa bana olsun” demiş. Davulu çalmaya başlayınca, gelin şiddetli bir şekilde hastalanmış, ayakları tutmaz hale gelmiş ve üstelik davul da ilk vuruşta patlamış. Bunun üzerine davulcu düğün sahibine, “Ben çalamıyorum, davulu al sen çal” demiş. Gelini daha sonra doktorlara götürmüşlerse de artık o, bir daha eski haline dönememiş ve yürüyememiş. Köyde şimdiye kadar hiçbir cinayetin işlenmeyişi de onun önemli kerametlerinden biri olarak anlatılmaktadır. Bu köyde şimdiye kadar adam öldürme hadisesinin olmadığı ve bu olaya Ali Baba ‘nın izin vermediği ve vermiyeceği inancı hakimdir. Nitekim, anlatıldığına göre bir defasında tarla konusunda çıkan bir tartışma sırasında taraflardan birinin sabrı taşmış ve tabancasını çekip hasmını öldürmek istemiş, fakat tabanca bir türlü ateş almamış. Bunun üzerine kendinden daha güçlü olan hasmı, tabancayı elinden alarak oradaki bir horoza sıkmış, silah patlamış ve horoz oracıkta ölüvermiş. Bu olay üzerine iki hasım, bu köyde adam öldürülemeyeceğini anlayarak barışmışlar. Buna benzer olaylardan bir tanesi de şöyle cereyan etmiştir: Bir gün köylülerden birisi komşusunu arkadan habersizce bıçaklamak ister. Bu amaçla birçok kez eline bıçağını alır ve hasmına vurmak ister. Her defasında eli bir karış yukarıda kaldırır ve bir türlü bıçağını hasmına saplayamaz. Adamın haberi olup da “Ne yapıyorsun” deyince, artık adam işi şakaya getirerek, “Seni korkutmak istemiştim” diye cevap verir. Camiden halı çalmak isteyenlere mani oluşu: Höbek köyü camisi gece gündüz açık durur. Zira Ali Baba ‘nın camiyi her türlü tehlikeye karşı koruyacağına inanılmaktadır. Nitekim bununla ilgili olarak şöyle bir olay anlatılmaktadır; Caminin devamlı açık bulunduğunu öğrenen hırsızlar, buradaki kıymetli halıları çalmaya karar verirler. Bu maksatla camiye girerek halıları toplamaya başlarlar. Bu esnada caminin kapısı üzerlerine kilitlenir. Köyden birilerinin geldiğini zanneden hırsızlar, halıları bırakıp çıkmak isteyince kapı açılır. Halılarla çıkmak istediklerinde kapı tekrar kapanır. Sabah namazı vaktine kadar böylece uğraşan hırsızlar, sonunda bitkin bir şekilde elleri boş olarak oradan uzaklaşırlar. Ali Baba türbesinin üzerini tamamen kapattırmaz. Nitekim türbenin üzerindeki bacayı, kar ve yağmur içeri yağmasın diye kaç kere kapatmışlarsa da her defasında sabah olunca buranın üzerinin açılmış olduğunu görmüşler ve bunun üzerine bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmemişlerdir. Köyde yol yapmak isteyen dozerin arızalanması da Ali Baba’ya izafeten anlatılmaktadır. Köyün yolunu yapmak için gelmiş olan Karayollarına ait bir dozer. Ali Baba türbe-camisinin köşesinden bir taş kopartır. Bunun üzerine dozer arızalanır, bir buçuk ay orada tamir dilemeden kalır. Sonunda yetkililer dozeri öylece alıp götürürler. Ali Baba türbesini Türkiye’nin her yerinden ziyaret etmeye gelirler. Bilhassa çocuğu olmayanlar çocuk sahibi olabilmek için buraya gelip kurban keserler, dua ederler. 13-15 sene çocuk sahibi olamamış olanlar bile buraya gelirler. Nitekim bu durumdayken bile burayı ziyaretten sonra çocuk sahibi olanlardan bahsedilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Höbek Köyü Yer Adları Üzerine bir inceleme , Ömer Yağmur

📍 Kayseri
Muttalipli Hacı Mehmed Hilmi Efendi

Muttalipli Hacı Mehmed Hilmi Efendi

Eskişehir – tepebaşı – muttalip köyü Hacı Mehmed Hilmi Efendi (k.s.), “ Muttalibli Hoca ” ve “ Mutta­libli Hacı Hafız Mehmed Hilmi Efendi ” lakabıyla da anılmış, 1888 yı­lında Eskişehir’in merkez köylerinden olan Muttalib’de doğmuştur. Babası Halil Efendi, validesi Gülsüm Hanım’dır. Muttalib, adını hangi alp-erenden aldığı bilinmez ama Hz. Mu­hammed (s.a.v)’in dedesinin adı “Abdülmuttalib”dir. Hacı Mehmed Hilmi Efend i’nin hayatı hakkındaki bilgiler riva­yetlere dayanır. Küçük yaşta hafızlığını ikmal eden Mehmed Hilmi Efendi, medrese tahsili için İstanbul’a gider. Kendi beyanına göre bir dönem Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Aksekili Hasan Hüsnü Erdem ile medrese arkadaşlığı yapar. Medrese tahsilinden sonra Muttalib Köyü’ne gelerek Orta Ca­mii’de imam olarak göreve başlar. İmam-Hatiplik hizmetinin yanı sıra genç hafızlar yetiştirmek için zor şartlar altında gayret gösterir. Sayısız hafız yetiştiren Mehmed Hilmi Efendi , genç yaşta Hacca gider. Hacı Mehmed Hilmi Efendi Medresesi Medine-i Münevvere’de rüya halinde Rasülullah Efendimizle (s.a.v) gö­rüştüğü ve Peygamber Efendimiz kendilerine: “Hilmi; sen bize, Kuran ve hafızlarla yakın ol” diyerek sırtını sıvazladığı ve hoca efendinin bundan sonra aşk ve şevkle kendini hafız yetiştirmeye adadığı rivayet edilir. Cami avlusuna bir medrese yaptırarak, yatılı eğitim veren bir eğitim kurumu haline getirir. Menemen olayından sonra sıkı takibe uğrayan Hacı Mehmed Hilmi Efendi, defalarca sorguya çekilir. Eskişehir yıllarında Üstad Bediüzzaman , Muttalib Köyü’ne bir­ kaç kez gelerek Hacı Mehmed Hilmi Efendi ‘yi ziyaret eder ve hafızlık törenlerine katılır. İlk tanışmaları şöyle rivayet edilir: Üstad Bediüzzaman, Muttalib Köyü’nden geçerken arabası Hacı Meh­med Hilmi Efend i’nin cami ve medresesinin yakınlarında arızala­nır. Yapılan müdahalelere rağmen bir türlü çalıştırılamaz. Üstad bunda bir hikmet vardır diyerek camiye doğru yönelir. Camiye girdiklerinde Hacı Mehmed Hilmi Efendi tebessüm ederek karşılar ve “Ne o Üstad! Araba çalışmadı mı?” der. Bu görüşme yıllarca sü­recek manevi dostluğa vesile olur. Bediüzzaman, Muttalib’te Hacı Mehmed Hilmi Efendi’yi ziyarete geldiğinde Hilmi Efendi’ye ”Yolda­şım!, izdaşım! istirahatgahını belirledin mi? Neresidir?” diye sorar. Hilmi Efendi’de bugünkü Orta Cami avlusunda bulunan minare kaidesinin yanını gösterir. Bunun üzerine Üstad “ben ölürsem beni işte buraya defnedin” der. Üstad’ın “Eskişehir’de vefat edersem Muttalib’e, Emirdağ’da vefat edersem kaldığım evin bulunduğu yere ve Isparta’da vefat edersem Çam Dağı’na beni defnediniz” de­diği de rivayetler arasındadır. Hafızlık müessesesinin Eskişehir ve civarındaki en büyük mi­marlarından olan Hacı Mehmed Hilmi Efendi’yi merhum Abdullah Toprak hoca şu kısa sözle anlatır: “Ey koca hoca! Dünya bizi aldattı; sen ise dünyayı aldattın.” Tasavvufi Hayatı Hacı Mehmed Hilmi Efendi genç yaşta Nakşi-Halidi şeyhlerin­ den Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi (k.s)’ye (1807-1903) intisab eder. Şeyhi vefat ettiğinde onbeş yaşlarındadır. irşad yetkisini han­gi yaşlarda aldığını bilemiyoruz. Nakşibendiyye’nin “Halidiyye” kolu, kurucu Pır Mevlana Ha­lid-i Bağdadi’nin Ahmed el-Ervadi, Seyyid Taha Hakkari, Abdul­lah Mekki (Erzincanı), Ali es-Sebti ve Muhammed Kudsi (Memiş Efendi) gibi halifeleriyle, Anadolu ve Balkanlar’da geniş muhibban edinmiştir. “Memiş Efendi” adıyla da tanınan Muhammed Kudsi (v. 1852)’nin halifeleri Konya merkez olmak üzere İstanbul, Kırım, Trabzon, Sivas, Tarsus ve Manisa’da irşad faaliyetinde bulunmuş­lardır. Silistreli Hacı Feyzullah Efendi (v. 1875), Konyalı Topbaşzade Ahmed Kudsi Efendi ile (v. 1889) Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi meşhur halifelerindendir. Hacı Feyzullah Efendi İstanbul’da Fa­tih-Halıcılar’da kendi adına bir dergah kurar. Şair Leskofçalı Galib ve Mehmed Emin Paşa onun müridlerindendir. Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi’nin mensuplarından Halil Develioğlu (v. 1933) Tar­sus ve çevresinde faaliyet gösterir. Ondokuzuncu asrın Anadolu bilgelerinden olan Hacı Abdullah Efendi (k.s.), H.1222/M.1807 yılında Konya ilinin Bozkır ilçesine bağ­lı Karacahisar köyünde doğar. Babası aynı köyden Ali oğlu müder­ris Yeğen Mehmed Efendi, annesi Bozkır’ın Karacaardıç köyünden Sarı Fakih kızı Zeyneb Hanımdır. İlköğrenimini babasından görmüş, onun vefatından sonra Hocaköy (Üçpınar) müderrisi Mehmed Kud­si Efendi’nin derslerine katılmış ve 1833 yılında da icazet almıştır. Bundan sonra Seydişehir’e yerleşen Şeyh Abdullah Efendi, Seydişe­hir’in şimdi yıkılmış bulunan büyük medresesinde, 36 yıl müderris­lik yapmış, çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. “Memiş Efendi” olarak tanınan Nakşibendi-Halidi meşayihinden Şeyh Mehmed Kudsi Boz­kıri (k.s.)’ye intisab eder. Şeyh Mehmed Kudsi’nin mürşidi Ödemişli Hasan Kudsi Efendi (k.s.), onun mürşidi de Hazreti Mevlana Halid-i Bağdadi (k.s.)’dir. Mürşidinin manevi eğitiminde seyr-i sülukunu tamamlayarak Halidi kolundan hilafet alır. Mürşidi Şeyh Mehmed Kudsi Bozkıri’nin 1853 yılında Seydişehir’in Çavuş nahiyesinde vefatı üzerine, Seydişe­hir’de Nakşi-Halidi irşad şeyhliği postuna oturur. Uzun yıllar Nakşi-Ha­lidi şeyhi olarak irşad faaliyetlerini yürüten Şeyh Abdullah Efendi’nin sohbetlerine Konya ili sınırları dışından gelen çok sayıda muhib katı­lır. İrşad faaliyetleri yanında medrese hocalığını da yürüten Abdullah Efendi, 1869 yılında medresedeki görevini oğullarına devreder. Bu tarihten sonra her sabah Seyyid Harun-ı Veli Camii’nde cemaate tefsir dersleri vermeye başlar. Tasavvuf sohbetleriyle de ilahi aşka susamış gönüllere merhem olur. Şeyh Hacı Abdullah Efendi (k.s.), 26 Zilhicce 1320/26 Mart 1903 tarihinde 96 yaşındayken Seydişehir’de vefat etmiş, mezarı üzerine Sadrazam Mehmed Ferid Paşa ve Sultan il. Abdülha­ mid’in yardımı ile bir türbe yaptırılır. Türbe, 1955 yılında temelinden itibaren onarılmıştır. “Hızır Mescidi” olarak tanınan türbede, ailesi ve oğulları Hacegôn (v. 1906), Hacı Ahmed (v.1918) ve Hacı Şôkir (v.1909) medfundur.Seydişehirli Hacı Abdullah Efendi’nin Eskişehirli bilinen halifeleri şunlardır: Muttalibli Hüseyin Efendi (1841-1912), Muttalib­ li Hacı Sadık (Toprak) Efendi (1866-1942), Eskişehir-Muttalibli Hacı Hilmi Okur Efendi ve Sivrihisarlı Şeyh Osman Afif zade Ahmed Şemseddin Efendi’dir. Ali Öztaylan, Altınoluk Dergisi’nde yaptığı söyleşi de Hacı Meh­med Hilmi Efendi’yi ziyaretinde yaşadığı bir hatırasını şöyle anlatır: Eskişehir’de Hacı Hilmi Efendi hazretleri vardı. Hacı Abdullah Efendi’nin hulefasından. üç halifesi vardı. Kırkağaç’ta Karkaszade, Avran’da İbrahim Efendi bir de Bergamalı İbrahim Efendi hazretleri vardı. Eskişehirli Hilmi Efendi baktım fakire tazimde bulundu, “Faki­ri birisine benzetti, tevafuk mu oldu” diye aklımdan geçirdim. “Sizler Haydar ve Sami Efendilerin teveccühüne mazharsınız” dedi. Utandım eyvah keşke gitmeseydim dedim kendi kendime. Allah himmetlerine nail eylesin. O büyük zatlar bir sevdiklerini bir daha bırakmıyorlar. Onlar ihvanım cennete girdirmeden kendileri girmezler. Merhum “Al­lah rızası için bizi bir kere ziyaret edeni biz unutmayız” derdi… Şeyh Hacı Mehmed Hilmi Efendi , üç seher vaktine ve Hatme-i Hace’ye önem verir. Bu üç seher; gündüzün seheri sabah namazı vakti, akşamın seheri ikindi namazı vakti ve gecenin seheri olan yatsı namazı vaktidir. Vefatı Hacı Mehmed Hilmi Efendi , 21.07.1964 tari­hinde vefat eder. Cenaze namazını halifesi Hacı Osman Efendi kıldırır. Vasiyeti gereği medrese önünde bulunan minare kaidesinin yakınına defnedilir. On bir gün sonra yönetim tarafından mezarı ilk yerinden kaldırılarak Muttalib Köyü kabristanına nakledilir. Mezar taşında Osmanlı­ca şu ibare yazılıdır: Hüve’l-Baki İklim-i cüzhan fi ta’limi’l-Kur’an Bi-şekk şübhe hevacekan Vuslat-ı rahmet-i Rahman Hak dostu muhibb-i Peygamberan Halidi Nakşibendi mürşidan Eş-Şeyh el-Hac Mehmed Hilmi Okuyan Rebiül-evvelin on ikinci yevm-i Salı Eyledi ervah-ı pertev-efşan 1381. Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

📍 Eskişehir
Seyyid Nureddin Hazretleri

Seyyid Nureddin Hazretleri

eskişehir – sivrihisar – kumluyol kabristanı “Seydi Nureddin” adıyla da anılan Seyyid Nureddin hazretleri , on ü­çüncü yüzyılda Sivrihisar’da yaşamış bir mutasavvıftır. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Nesebinden “şehid-i Kerbela” Hazreti Hüseyin (r.a.) evladından olduğu anlaşılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesine göre Karaca Ahmed Sultan ‘ın mürşidi ve Polatlı ilçesinin Bacı Köyü’nde türbesi bulunan Fatıma Bacı ‘nın babasıdır. Hacı Bektaş-ı Veli Velôyetnamesi’nde Seyyid Nureddin Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda yeterli bilgiye ulaşıla­mayan Seyyid Nureddin ‘in adı Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi’n­ de zikredilir. Hacı Bektaş-ı Velı Velayetnamesi’nde “ Hacı Bektaş-ı Veli Batın Aleminden Rum Erenlerine Selam Virdügidür”başlığı al­tında şu menkıbe anlatılır: Nakldür kim ariflerin başkanı Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli -kutlu sırları aziz olsun-Anadolu’ya yaklaşınca mana aleminden Anadolu erenlerine selam verdi. “Allah’ın selamı üzerinize olsun. Anadolu’da olan erenler ve gardaşlar” dedi. O zamanda orada elli yedi bin Ana­dolu ereni hazır idi. Karaca Ahmed de bu erenlerin gözcüsüydü. Hazret-i Hünkar’ın selam verdiği Sivri Hisar diyarından Sey­yid Nureddin’in kızı ve henüz bekar olan Fatıma Bacı ‘ya malum olur. Fatıma Bacı erenler meclisinde erenlerin yemeklerini pişirir­ di. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridlerindendi. Fatıma Bacı hemen ayağa kalkıp, Hünkôr varlığından yana yönelip, elini göğsüne koyup, üç kerre “Allah’ın selamı senin de üzerine olsun” di­yerek geri yerine oturdu. O mecliste hazır olan erenler Fatıma Ba­cı’nın selam alıp oturduğunu görünce: – “Kimin selamını aldın?” diye sordular. – “Anadolu’ya bir er geldi. Siz erenlere selam verdi. Onun selamını aldık.” dedi. Erenler: – “Kendisi nerelidir ve nereden geliyor?” dediler. Fatıma Bacı : – “Horasan diyarındandır amma Beytullah tarafından geliyor.” dedi. Bu kelam üzerine erenler: – “Şimdi bir tedbir düşünelim ve onun Anadolu’ya girmesine en­ gel olalım. Zira Anadolu halkının tamamını kendisine muhib eder ve zapt eder. Bize dahi yer kalmaz.” derler. Bu kavil üzere Anadolu erenle­ri Anadolu sınırını velayet kanatlarıyla arşa kadar kaplarlar. Hazret-i Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli Anadolu sınırına gelince görür ki yolunu bağlamışlar. Mana aleminden velayetle arşın tavanına erişir ve Me­lekler onu nurdan “kubbe-i elif” ile “Merhaba, safa geldin, ey evlad-ı Resul oğlu” diyerek karşılarlar. Sonra bir gökçe güvercin şeklinde uçup Suluca Karahöyük’te bir taş üzerine konar. Mübarek ayakları o taşa gö­mülür ve hamura gömülür gibi iz bırakır. Anadolu erenlerinin üzerine bir mertebe azım heybet düşer. Anlarlar ki Anadolu’ya bir er geldi. – “Şimdi o er Anadolu’ya girdi, yolunu bağlayamadık” derler ve Karaca Ahmed ‘e: – “Sen gözcüsün bir nazar eyle. Bak gelen er kimdir? Anadolu’ya girdimi ve nerededir?” Karaca Ahmed bunun üzerine murakabeye çekilir ve bir saat sonra başını kaldırarak: – “Anadolu’nun tamamına nazar kıldım, her mahluk çifti çiftiy­le. Amma Suluca Karaöyük’ün üzerinde bir gökçe güvercin oturur. O olsa gerek. Ona nazar kıldığımda üzerine heybet düştü. Ondan başkası değildir.” Deyince erenler: – “Bir kimse olsa da doğan donun giyip onu oturduğu yerde ya­ kalayıp getirse.”Bu söz üzerine orada bulunan Bayezid-i Bistami’nin ulu halifelerden ve Irak’dan Anadolu’ya gelen Hacı Tuğrul , ayağa kalkarak: – “Himmet eyleyin, onu oturduğu yerde avlayarak size getire­yim” der. Erenler: – “Kuvvetin artsın” derler. Hacı Tuğrul hemen doğan donunu gi­yerek uçup gider. Nazar eder ve görür ki Suluca Karaöyük’ün üze­rinde bir gökçe güvercin oturur. Pençesini açarak hemen Hazret-i Hünkar’ın üzerine iner. Bunun üzerine Hünkar hemen silkinerek adem donunu giyer. Doğanı yakalar ve sıkar. Doğan donunda olan Hacı Tuğrul’un aklı başından gider. Bir müddet yattıktan sonra aklı başına gelir ve karşısında Hacı Bektaş’ın oturduğunu görür. Hemen doğrularak yerine geçer: – “Kötülük bizden kerem erenlerden, eksiklik ettik” diyerek özür ve bağışlanmasını diler. Hünkar’ın elini öper ve ayağına kapanır. Başlığı­nı çıkarıp önüne koyar ve geri çekilerek durur. Bunun üzerine Hünkar: – “Er erin üzerine öyle gelmez. Siz bize zalim donunda geldi­niz. Biz size mazlum donunda geldik. Eğer güvercinden daha çok mazlum bir şekil olsaydı o surette gelirdik” diyerek Hacı Tuğrul’un başlığını tekbir edip başına giydirir. Hacı Tuğrul: – “Sultanım bizim neslimizden ne kadar erkek ve dişi olursa size adağımız olsun” der. Ondan sonra Hazret-i Hünkar şöyle buyurur: – “Şimdi geldiğin o meclise var. Anadolu erenlerine bizden selam söyle. Buraya gelsinler. Nefeslerini ve yüzlerini görelim. Sende bu­rada ne gördüysen onlara aynen anlat. Bizim nefesimizden onları buraya gelmeye davet et. Onlarla birlikte sende gel.” Dedi. Hacı Tuğrul “sem’an ve ta’atan” (işittik ve itaat ettik) diyerek ayrılır ve erenlerin huzuruna gelir. Erenler neler oldu diye sorarlar. Hacı Tuğrul başından geçenleri aynen anlatır ve: – “Siz erenlere selam eyler ve siz erenleri huzuruna davet eyler” deyince, erenler: – “Ne lazımdır kim biz onun ayağına varalım” diyerek ser-keşlik ederler. Hacı Bektaş’ın davetine icabet etmeyerek herkes makamı­na gider. Onların bu hali Hazret-i Hünkara malum olur. Oturduğu yerden bir kere üfürür ve cümlesinin çerağı söner. Üç gün üç gece çerağlarını yakamazlar. Bundan sonra Hünkar varlığı mübarek parmağıyla işaret eyleyerek Anadolu erenlerinin seccadeleri alt­ larından kaybolur. Anladılar ki bütün bu olaylar onun davetine icabet etmediklerinden dolayı oluyor. Bunun üzerine erenler top­lanarak kendi aralarında meşveret eylerler: “Bu rumuzlar ol erin oyunudur bizi kendileri davet etti, biz muhalefet eyledik, elbette varmak gerekir” diyerek karar verirler ve Hazret-i Hünkar’ın huzu­runa gelirler… Velayetname’deki menkıbenin devamında, Anadolu eren­leri Hacı Bektaş-ı Veli’den özür dileyerek, tanışırlar ve sohbet ederler. Erenlerin sorusu üzerine Hacı Bektaş, Türkistan ilinden Horasan’dan geldiğini, evlad-ı Resül neslinden olduğunu, Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi’den icazet aldığını söyler ve icazetinin yazılı olduğu yeşil fermanı gösterir. Anadolu erenleri de Hünkar’ın vela­yetini kabullenip, bağlılıklarını ifade ederler ve her er on müridini Hünkar’ın hizmetine verir. Daha sonra erenler huzurdan ayrılmak için müsaade isterler ve Hazret-i Hünkar erenlerin her birine bir nasıb verir. Karaca Ahmed de Hünkar’a “Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi bizim hizmetimize bir div (dev) vermiştir, o zamandan beri bizim hizmetimizdedir, biz dahi onu sana yadigar verelim, hayatın­ da emrinde hizmetinde olsun. Dünyadan gittikten sonra yine me­ zarını beklesin” diyerek vedalaşır. Menkıbede adı geçen Hacı Tuğrul Baba ‘nın türbesi, Ankara-Po­latlı ilçesi Hacı Tuğrul Köyü yakınında, Fatıma Bacı’nın türbesi Hacı Tuğrul Köyü’nün kuzeydoğusunda bulunan Bacı Köyü’nde, Karaca Ahmed Sultan’ın türbesi ise Ankara-Polatlı ilçesine bağlı Karaca Ahmed Köyü yakınında ve Sakarya nehri kıyısındadır. Fatıma Bacı, Seyyid Nureddın hazretlerinin kızıdır. Karaca Ahmed Sultan da Seyyid Nureddın’in mürididir. Bazı kaynaklar­ da Seydi Nureddin’in kızı Fatıma Nuriye Bacı’nın Karaca Ahmed Sultan ile evlendiği zikredilir. Kaynak olarak da Hacı Bektaş-ı Veli Velayetnamesi gösterilse de mezkur kaynakta Nuriye Bacı’nın adı zikredilmez. Ayrıca Bektaşi geleneğinde Hacı Bektaş-ı Veli’nin Sultan Hoca Ahmed-i Yesevi’nin halifesi olduğu gösterilse de bu görüş tarihen mümkün görülmemektedir. Ahmed Yesevi hazret­leri M. 1166 yılında vefat etmiş, Hacı Bektaş-ı Veli ise 1210 yılında doğmuştur. Seyyid Nureddin Zaviyesi Seyyid Nureddin , kesin tarihini bilmediğimiz bir zamanda Siv­rihisar şehir merkezine gelerek yerleşir ve bir zaviye (tekke/der­gah) açar. “Seyda Zaviyesi” adıyla da anılan zaviyesinde sohbetle­riyle halkı irşad eder. Dönemin Selçuklu sultanları tarafından da zaviyesinin giderlerini karşılamak için vakıflar tahsis edilir. Sultan II. Selim dönemi evkaf defterindeki vakıf kaydı şöyledir: “Şehir altında bir pare yerki on mudluk yerdir. Ve Porsuk Vira­nı’nda iki pare yerki dört mudlukdur. Ve Tutlu da üç pare bağki Sey­yidi Nureddin Zaviyesine kadimden vakfdır. Mülk ıssı Mülkeddin’den Şeyh Mustafa tasarruf ider deyu nakl olunmuş an defter-i Kirmasti. Mezkur Şeyh Mustafa müteveffa olub ehladından Şeyh İshak tasar­ruf ider elinde temekk-i? padişahi yokdur deyu kayd olunmuş der defter-i Köhne. Haliya Şeyh Mustafa mutasarrıfdır elinde padişahı­mızdan nişan-ı şerif var. El-haletü hazihi zikrolunan vakf yerleri za­viye-i mezbure içün kayd ve hıfz idüb yevmi bir akce ile Mevlana Muhyiddin b. Mustafa zaviyedardır. Elinde padişahımız e’izzeallahu ensare hazretlerinden berat-ı humayun vardır. Hasıl 100 [akce]” 1301/1883-84 ve 1303/1885-86 tarihli vakıf muhasebe defterle­ rinde Sivrihisar şehir merkezinde bulunan Seydi Nureddin Zôviye­ si’nin yıllık geliri 60 kuruştur. Tekke ve zaviyelerin sırlanmasından sonra (1925) zaman için­ de zaviyesi binası harap olur ve Seyyid Nureddin’in mezarının bulunduğu sahada dönemin belediye başkanı Garaj Park inşaatını başlatır. Rivayetlere göre zaviyenin bulunduğu yerde iş makinaları çalışmaz. Bu durum üzerine bazı kişiler, yetkililere bu alanda Sey­yid Nureddin ‘in kabri olduğunu ve nakledildikten sonra çalışmala­rın yapılmasını tavsiye ederler. Bu ikaz üzerine hazretin kabri Sivrihi­sar Kumluyol Kabristanı’na nakledilir. Prof. Dr. Hüsrev Subaşı, Sey­yid Nureddın’in mezar taşını Hoşkadem Camii’nin kıble du­varında bulmuştur. Hoşkadem Camii’nin güneydoğu köşesinde bulunan kitabe siyah yağlıboya ile boyanmış ve zaman tahriba­tı dolayisiyle de yazılarda erime olduğu için okuna­mamıştı Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

📍 Sivrihisar, Eskişehir
Cafer Tayyar Türbesi

Cafer Tayyar Türbesi

eskişehir – sivrihisar Mute Muhrebesi şehidi Cafer-i Tayyar (r.a) Hazretlerine Sivrihi­sar ilçe merkezinde makam türbe yapılmış ve bir zaviye kurulmuş­tur. Zaviyenin inşa tarihi bilinmemektedir. 580 Numaralı ve Sultan II. Selim Han dönemi Hudavendigar Livası Sivrihisar kazası evkaf defterinde “Cafer-i Tayyar Zaviyesi Vakfı” kaydı bulunmaktadır: Vakıf kaydına göre Sivrihisar şehir merkezinde bulunan Ca­ fer-i Tayyar Zaviyesi’nin şeyhliğini Sultan İkinci Murad ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın nişanlarıyla Aydın Şeyh oğlu yürütürmüş. Aydın Şeyh oğlu vefat edince yerine Fatih’in beratıyla iki dükkan Seyyidi Mehmed tayin edilir. Ayrıca Fatih bu zaviyeye iki dükkan daha vakfeder. Seyyidi Mehmed kendi isteğiyle görevi bırakır ve meşihat Gani Fakiye verilir. Gani Faki de vefat edince evladı olmadığı için ha­riçten Derviş Sinan’a padişah beratiyle sadaka olunur. Çandır Bü­kü’nde iki buçuk mudluk yeri Derviş Sinan tasarruf etmeye başlar. Daha sonra Derviş Sinan, zaviyenin kenarında ve iki yolun arasın­ da bir parça yeri tasarruf etmeye başlar. Sultan II. Selim zama­ nında vakfa Seyyid Mehmed mutasarrıf olur. Vakfın yıllık geliri de dört yüz elli akçedir. H. 1282/M. 1885-66 yılında Cafer-i Tayyar Zaviyesi vakfının mü­tevellisi Osman Efendi olup vakfın yıllık geliri 852 kuruştur. Sivrihisar ilçe merkezinde bulunan Cafer-i Tayyar (r.a) zaviye­sinden günümüze sadece bir türbe ulaşabilmiştir. Bir bahçe içinde ve etrafı yapılarla çevrilidir. Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Türbede bulunan sanduka üzerinde de herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Yapının onarım geçirip geçirmediği hakkında bilgi bulunmamakla birlikte, iç sıvası ve mermer kaplamalarının son dönemlerde yapılmış olduğu açıktır. Sivrihisar İlçe merkezinde bulunan türbenin etrafı yapılarla çevrilmiştir. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı yapı, güneye eğimli ahşap çatıyla örtülüdür. Doğu, batı ve kuzey cepheleri sağır olan yapıya, güney cephe ekseninde bulunan dikdörtgen biçimli kapı açıklığından girilmektedir. Kapının batısında büyük boyutlu dikdörtgen biçimli bir pencere bulunmaktadır. Zemini kotu, sokak kotundan aşağıda kalan türbeye iki basmakla inilerek girilmektedir. Basamaklar son zamanlarda yapılan onarımlarda mermerle kaplanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Sivrihisar, Eskişehir
Şeyh Musa Türbesi

Şeyh Musa Türbesi

eskişehir – alpu – Büğdüz köyü Eskişehir Alpu ilçesi bağlı Büğdüz yolu üzerinden 7 km. köy orman yolu içindedir. Köyün Şehitliği içinde bir tepede 1987 yılı mayıs ayında yapılan türbede bulunan Şeyh Musa Rahmetullah 1100 yıllarında Anadolu Selçuklu devleti kurulmasında katkı koyan Türk kumandanlardandır. Anadolu’nun Türkleştirme faaliyetlerinde bulunan Türkmen kumandanın Şeyh Musa’nın türbedeki mezarında kendinden başka oğlu ve gelinin de mezarları bulunmaktadır. Türbenin bulunduğu geniş bir alanda köyün değişik mücadelelerde şehit düşen askerlerin meydana getirdiği büyük bir şehitlik vardır. FOTOĞRAFLAR: EROL ŞAŞMAZ.

📍 Alpu, Eskişehir
Kühut Baba Türbesi

Kühut Baba Türbesi

Eskişehir – Mihallıçcık – Çalcı Köyü Çalçı Köyü’nde bulunan Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılmış ve Osmanlı kayıtlarında ‘Gür Baba Türbesi’ olarak geçen (Kühut Baba Türbesi) köy merkezinden 1 km. ileride yüksekçe bir tepededir. Türbe girişi iki kısımdan meydana gelmiş olup, ilk kısım sadece giriş amaçlı olup Kühut Baba’nın naaşı ikinci kısımdadır. Kaynakça: – Eskişehir Valiliği.(2014). Eskişehir Rehberi(5.Baskı) Fotoğraflar: Erol Şaşmaz

📍 Mihallıçcık, Eskişehir

Kayı Köyü Makuf Türbesi

eskişehir – mihllıçcık – KAYI KÖYÜ Yapı, mimari özelliklerine dayanılarak 14. yüzyıla tarihLenmektedir. Duvarlarıyla örtüsü sağlam, pencere ve kapı açıklıklan boş ve bakımsızdır. Kare planlı, kubbe örtülüdür. Doğusunda kare planlı bir avlu bulunur. Yapının kuzey cephe ekseninde sivri kemer alınlıklı, basık kemerli bir kapı yer alır. Alınlığın içerisinde basık kemerli boş kitabelik bulunur. Doğu ve batı cephe eksenlerinde sivri kemerli çökertme alınlıklı dikdörtgen biçimli birer pencere yer alır. Pencerelerin içlerine yarı yüksekliğe kadar moloz taş doldurulmuştur. Güney duvar ekseninin doğusunda, sonradan açılmış dikdörtgen biçimli bir açıklık bulunmaktadır. Dış cephe düzeni kapı ve pencere biçimleriyle içeriye yansır. Dıştan prizmatik külah şekli verilmiş kalaslarla kaplanan kubbesine on sıra mukarnas dolgulu köşe üçgenleriyle geçilir. Kubbe eteğini dik ve çapraz yerleştirilmiş tuğlalarla oluşturulmuş bir şerit dolanmaktadır. Kubbenin üst kısmı, tepede dökülmüştür. Yapının duvarlarında, düzensiz almaşık teknikle tuğla-kesme ve moloz taş kullanılmıştır. Kuzey cephe, altta bir sıra kesme taş, üç sıra tuğla, üstte bir sıra kesme taş iki sıra tuğlayla örülmüştür. Kapı ve pencere alınlık kemerleriyle kubbede düz istifle şaşırtmalı teknikte tuğla, kapı lento ve sövelerinde mermer, geçişlerin mukarnas dolgularında alçı, iç duvarlarda sıva, güney ve batı cephelerin pencere lentoları ile kubbenin dış kaplamasında ahşap kullanılmıştır. Köşe üçgenlerin başlangıç seviyesinde, bütün duvarları, eş aralıklı üçer dilimli tek sıra kalemişi palmet motifleri dolanır. Köşe üçgenlerinin üzerinde, kubbe eteğini dolanan tuğlaların çapraz ve düz dizilimiyle oluşturmuş bezemeli kuşağın dışında, yapının süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Mihallıçcık, Eskişehir
Sarı Lala Türbesi ( sarı lale türbesi )

Sarı Lala Türbesi ( sarı lale türbesi )

eskişehir – çifteler – ortaköy Sarı Lala (Sarı Lale Tekke) Türbesi, Eskişehir Çifteler ilçesine bağlı Ortaköy (Alikan) köyünde bulunmaktadır. Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının, inşa tarihi bilinmemektedir. Devşirme malzemesi dışında süslemesi bulunmayan yapı, mimari özellikleri göz önüne alınarak, 14.yüzyıl sonu 15. yüzyıl başına tarihlendirilmektedir. Türbe, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Tüm cepheler 0.50 m. yüksekliğinde bir su basmanı ile çevrilidir. Küçük bir yükseltinin üzerinde yer alan türbenin önünde, etrafı düzensiz bir duvarla çevrili küçük bir mezarlık bulunmaktadır. Yapı, dıştan iki yöne eğimli kiremit kaplı, dışa taşkın saçaklı beşik çatı ile örtülmüştür. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı yapının kuzey ve güney cephe eksenlerinin iki yanında üçgen kesitli birer payanda bulunmaktadır. Kuzey ve batı cepheleri sağır tutulan yapının güney cephe eksenine, dikdörtgen biçimli bir üst pencere açılınıştır. Yapıya, doğu cephe ekseninde bulunan dikdörtgen biçimli bir kapıyla girilmektedir. Kapının hemen üstünde, içerisine bezemeli devşirme bir levha parçası yerleştirilmiş yuvarlak kemerli bir niş bulunmaktadır. Nişin üstündeki duvara eksenden güney kaymış dikdörtgen biçimli bir üst pencere açılmıştır. Türbenin içinde, kuzey ve güney duvar eksenlerinin iki yanında yanlan iç mekana taşan diğer yarıları duvarlara gömülmüş karşılıklı yerleştirilmiş birer sütun bulunmaktadır. Bu sütunların üzerinde bulunan konsolları birbirine bağlayan kuzey-güney doğrultusunda atılmış iki kemer, türbenin sivri kemer profilli tonozunu desteklemektedir. Yapının içinde yer alan seki üzerine doğu batı doğrultusunda uzanan beş sanduka bulunmaktadır. Batı bölümde üç, orta bölümde dar kenarlarından birbirine bitiştirilmiş iki sanduka bulunmaktadır. Türbenin duvarları içten ve dıştan sıvanmış, cepheler yeşil badana ile boyanmıştır. Tuğla, moloz taş, kiremit ve devşireme (mermer) malzeme kullanılmıştır. Türbenin önündeki mezar taşlarının ve devşirme malzemelerin üzerinde bulunan bitkisel ve geometrik bezemelerin dışında bezemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Çifteler, Eskişehir
Hasan Baba Türbesi – Beylikova

Hasan Baba Türbesi – Beylikova

eskişehir – beylikova – imikler köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. Türbenin doğu bölümü, kuzey ve güney duvarlarına atılan aynı doğrultudaki bir kiriş ile üstte kareye dönüştürülmüş ve betonarme kubbe ile örtülmüştür. Batı bölümü, düz betonarme tavanlıdır. Kuzey ve doğu cephesi sağır tutulmuş yapının, güney cephe ekseninde ve eksenin iki yanında yuvarlak kemerli birer pencere, batı cephesinin kuzey köşesinde dikdörtgen biçimli bir kapı açıklığı bulunmaktadır. Zemin kötü, yol kotunun altında kaldığından, türbeye kapısının hemen önünde, yapının içinde bulunan üç basamaklı merdivenle inilerek girilmektedir. Mekanın kubbe örtülü bölümünde, doğu-batı doğrultusunda yan yana uzanan, iki sanduka bulunmaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Beylikova, Eskişehir
Aziz Ağa Türbesi

Aziz Ağa Türbesi

eskişehir – alpu – karahöyük köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Alpu ilçesine bağlı Karahöyük Köyünde Karahöyük (Midaion) olarak bilinen höyüğün doğu yamacında yer alır. Kuzey güney doğrultusunda uzanan kareye yakın dikdörtgen planlıdır. Dıştan kiremit kaplı kırma çatı ile örtülüdür. Kapısı, kuzey cephenin doğu köşesinde bulunur. Doğu ve batı cephelerinin üst kısmına dikdörtgen biçimli birer küçük pencere açılmıştır. Güney cephe sağır tutulmuştur. Kuzeyde bulunan dikdörtgen biçimli kapı açıklığından girilen türbenin, içerisinde doğu batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen biçimli bir sanduka bulunmaktadır. Son yıllarda yapılan onarımlarla sandukası tuğla ile kaplanan türbenin güney duvar ekseninde dikdörtgen kesitli basık sivri kemerli bir mihrap nişi bulunmaktadır. Herhangi bir süsleme unsuruna rastlanmayan yapı, iri moloz taş örgülüdür Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Alpu, Eskişehir
Ali İhsan Dede Türbesi

Ali İhsan Dede Türbesi

eskişehir – merkez – yörükkırka köyü Kitabesi ve vakfiye kayıtları bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Yapıda 2008 yılına onarımlar gerçekleştirilmiştir. Eskişehir Merkeze bağlı Yörükkırka Köyü ile Aşağı Kalabak Köyü arasında Yörükkırka Köyüne 3 km. mesafede, yol kenarında bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Doğu batı doğıultusunda dikdörtgen planlı türbe, içten düz tavan, dıştan iki yöne eğimli kiremit kaplı beşik çatı ile örtülüdür. Kuzey, doğu ve güney cephelerinin üst kısmında dikdörtgen biçimli birer pencere bulunmaktadır. Yapıya batı cephenin güneybatı köşesinde bulunan dikdörtgen biçimli bir kapı açıklığıyla girilmektedir. Türbe mekanının ortasında doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş 2.92 m. uzunluğunda bir sanduka bulunmaktadır. Duvarları içten ve dıştan sıvanarak boyanan yapının süslemesi bulunmamaktadır. Beden duvarları içten ve dıştan sıvalı olan yapının, her hangi bir süslemesi bulunmamaktadır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
Koç Takreddin Baba

Koç Takreddin Baba

Eskişehir – Merkez – Ortaca Köyü Kabristanı Türbe, plan, örtü, destek sistemi ve malzemesine göre 14. yüzyıla tarihlenmektedir. Köyün bugünkü mezarlığı içerisinde yer alan kare planlı yapı, tek katlı ve kubbe örtülüdür. Dıştan kırma çatı ile örtülü 5.14 m. çapındaki kubbe, beden duvarlarından içeride başlayan sekizgen kasnağa oturmaktadır. Kubbeye geçiş hafif sivri kemerli tromplarla sağlanmıştır. Yapının kuzey cephesinde, batı köşeye açılmış dikdörtgen biçimli bir kapı bulunur. Doğu ve güney cepheleri sağırdır. Batı cephe ekseninde dikdörtgen biçimli bir pencere yer alır. Cephe düzenlemesinde görülen kapı ve pencere biçimleri iç mekana aynen yansımaktadır. Güney duvar ekseninde hafif sivri kemerli yarım yuvarlak kesitli bir mihrap nişi yer almaktadır. Yapının içerisinde doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen prizma biçiminde beş sanduka bulunmaktadır. Sandukalardan dördü, kuzeyden güneye doğru art arda sıralanmıştır. Ayak kısmı doğu duvarına çok yaklaştırılmış beşinci sandukanın doğu duvar ekseninin kuzeyinde yer aldığı görülür. Tüm duvarlarda düzenli teknikte moloz taş, kubbe örgüsünde düz istifle tuğla, kubbe kaplamasında Mar. ilya kiremidi, duvarların iç ve dış yüzeylerinde sıva ve yeşil renkte badana, pencere kasasında ahşap, kapı kasası ve pencere parmaklıklarında demir kullanılmıştır. Yapıda süsleme yoktur. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
Ebul Hasan Ali Şazeli (k.s.)

Ebul Hasan Ali Şazeli (k.s.)

Ankara – İsmi; Ali b. Abdullah, künyesi; Ebu’l-Hasan , lakabı; Nureddin, nisbesi; Şazeli. Babasının adı; Abdülcebbar. Kimi rivayetlerde İspanya’nın Septe civarında Gammara Nahiyesi köylerinden birinde, kimilerinde Tunus, Cebelzafran civarında bulunan Şa­zila’da 593/1197 tarihinde doğmuş ve Şazeli nisbesini de oradan almış. Defalarca hacca giden büyük mürşid, son haccında Yukarı Mısır çölünü geçerken Homoysi­ re’de fena alemine göçmüştür. (656/1258) Türbesi halen ziyaretgahdır. Şazeli Hazretleri daha çocukluğunda ilme aşık bir insan idi. Gençliğinden itibaren büyük bir aşk ve zevkle kendini okumaya verdi. Bundan dolayı gözleri görmez oldu. Her şubesinde söz sahibi olduğu dini ilimleri memleketinde ikmal etti. Devrin büyük alim ve sufilerinden olan Necmeddin İsfehani , Abdüsselam İbni Meşiş gibi zatların sohbetlerinde bulundu. Kendisinin Şazeli meşreb olduğunu söyleyen, şahsi hayatlarında benzerlik ve irşad anlayışlarında uygunluk olan Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri O’nu: “Evli­yanın her birinde hususi birer mazhariyet vardır. Bu cümleden, ilminin kuvveti ve varidatta Ali b. Hasan eş-Şazeli. …” diye tavsif etmiştir. İslam’ı tebliğ ve insanları irşad etmek için Tunus, Mısır ve Suriye’ye seyahatlar­ da bulundu. Bir ara İskenderiye’ye yerleşti. Kahire’de bulunduğu sırada dünyanın ilk üniversitesi olan Ezher’de devrin en bü­yük ilim adamlarına ders okutmuştur. Bu alimler arasında İbn Hacib , İbn Abdisse­lam, İbn Dakik gibi hala eserleriyle tanınan şahsiyetler vardır. Hazreti Şeyh bu tale­belere özellikle “Şifa” ve “İbn Atiyye” okutmuştur. Ezher’in yüzyıllar boyu Ehl-i Sünnet inancına bağlı kalması ve bu görüşleri yay­maya çalışan bir ilim ve irfan merkezi olmasında Şazeli Hazretlerinin payı inkar edile­mez. Bir taraftan ilim okuturken diğer taraftan da gösterişten uzak adab, erkan ve kıyafete takılmadan iman, ahlak ve aşk üzerinde duruyor, irfan pınarlarından insanlara içirmeye çalışıyordu. İlim ve irfanını duyanlar halka halka hizmetine koşuyor tefey­yüz ediyorlar, Afrika’nın İslamlaşmasını sağlıyorlardı. Afrika’da Murabıtlar’la başlatılan İslamlaştırma hareketi Muvahhidler -ki başkanları bir sufi olan İbn Tumart’tır- ile devam etmiş en parlak noktasına ise Tlemsenli Şeyh Ebu Medyen vasıtasıyla ulaşmıştır. Ebu Medyen , Ebu Hasan Şazeli ‘nin şeyhinin şeyhi olduğu gibi aynı zamanda İbn Arabi’nin de mürşididir. Şazeli Hazretleri dinin zahiri ahkamına titizlikle riayet eder ve bütün bağlılarının da aynı hassasiyeti göstermesini ısrarla isterdi. İnsanları kurtaracak yegane kayna­ğın Kur’an ve sünnet olduğu üzerinde durur, bu iki kaynağa uymayan ya da muhalif olan her türlü hareketten sakındırırdı. Bu mevzuya işaret için şöyle diyor: ‘ Elde ­ ettiğin bir keşif hali ki; kitap ve sünnetle çelişti. Derhal o keşfi bırak, Kitab’a ve Sünne te sarıl…” Talebe ve müridlerine özellikle Gazali’yi incelemelerini tavsiye ederek “İhya” ve “Kutu’l-Kulub”un tetkik edilerek esaslarının uygulanmasını isterdi. Taraftarlarının tabii meşguliyetlerini bırakarak daimi bir zühd ve halvet hayatı yaşamalarını reddeder, mümkün olduğu takdirde günlük tabii meşguliyetler ile dini amellerini birleştirerek bağlı bulundukları iş ve çalışmalarını takip etmelerini, sosyal hayattan kopmamalarını isterdi. O’na göre ibadet hayat değil, hayatın ibadet olması asıldı. “ Bizim bu yolumuz, ruhbanlık yolu değildir. Hatta ne arpa ekmeği yiyerek ge­ çinmektir, ne de hurma ile doymak. Bu yol; ancak hidayeti bulabilmek için, emirlere ve yakin haline sabırla devamdan ibarettir” derdi. Pejmürde kılıklı bir sufi ziyaretlerine gelmişti. Şeyhin gayet temiz ve muntazam giyinişini kastederek: “Bu elbiseler içinde Allah’a nasıl ibadet ediyorsunuz?” diye sor­du. Cevap verdiler: “Benim elbisem insanlara “ben zenginim, sizden birşey istemem” diyor; seninki ise, “fakirim, bana bağışta bulunun” diye, bağırıyor” diyerek tabiiliği sa­vunuyordu. Eserleri Büyük risaleler telif etmemiş fakat, kendisine bir çok hikmetler ve evrad atfedil­miştir. Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri derlediği üç ciltlik “Mecmuatü’l­ ahzab” adlı dua kitabının ilk cildini Şeyh’in virdlerine ayırmıştır. Şazeli tarikatının beş temeli şöyledir: 1. Zahir ve batında Allah’dan korkmak, 2. Söz ve davranışlarda hadislere sarılmak, 3. Musibet ve felaket anında insanlardan bir şey beklememek, 4. Büyük küçük bütün işlerde Allah’a teslim olmak, 5. Sevinç ve kederde Allah’a sığınmak, Hicri 8. asırdan beri Kuzey Afrika’nın hakim tarikati olmuş, Osmanlı’nın son za­manlarında İstanbul’a gelmiş ve burada üç adet tekkeye sahip olmuş olan Şazelilik di­ğer İslam beldelerinde yayılmamıştır. Şeyhin en büyük halifesi, tarikatın ikinci büyük şahsiyeti, Ataullah İskenderi Haz­retlerinin de şeyhi olan Ebu’l-Abbas Mürsi Hazretleridir. En büyük temsilcilerini Mısır’da yetiştiren tarikat, gerek kendi içinde, gerekse Kuzey Afrika’nın ikinci etkin tarikatı olan Kadriyye ile birleşerek çok sayıda kollara ayrıldı. Tarikatın Osmanlı’nın son dönemlerinde etkin olduğunu II. Abdülhamid’in bu ta­rikatın Şeyhi Zafir Efendi ‘ye intisab etmiş olduğundan anlıyoruz. Ayrıca Kuzey Afrika’daki sömürge devletlerinin istiklal mücadelelerinde de mü­him rol oynadılar. Avrupa’da Rene Guenon , Ebubekir Siraceddin , Abdülkadir Sufi gibi ihtida etmiş çağdaş muharrirlerin bu ekole mensup olmaları günümüz ihtida olaylarında da en etkin ocağın Şazeliye olduğunu göstermektedir. Sözlerinden – Dünya ve ehl-i dünyadan gönül rabıtasını kesmeyen, velayet rayihasını koklaya­maz. – Tarikata dahil olmak istersen; herşeyin Allah’dan olduğunu kalben hıfz edip, li­sanen halk ile muamelede olduğunu izhar eylemelisin. – Dua edince muradına ereceksin diye değil, sevdiğinle mükaleme ettin diye sevin. – Sakın, elinden biri tutmadıkça; yükselmeye heveslenme. Sonra ayağın kayar. Yuvarlanır, düşersin. – Hz. Rasulullah (S.A.V) Efendimiz’in cemali bir dakika gözümden kaybolsa, ken­dimi müslüman saymam. – Arif ol da nasıl istersen ol. İnsanların şerrinden kaçtığın gibi hayrından da öyle kaç. Çünkü, onların hayrı kalbine, şerri ise bedenine isabet eder. Kalbe isabet eden ise, elbette be_denine isabet edenden daha zararlıdır. İnsanlara ikramı arzu et. Onla­ rın ikramını isteme. – Uğursuzluğu olmayan yolu bulmak istersen; dilinde Fark, kalbinde Cem’olsun. . Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Necmüddin Kübra (k.s.)

Necmüddin Kübra (k.s.)

türkmenistan – köhne ürgenç Hayatı Adı, Ahmed bin Ömer, künyesi Ebulcenab, lakabı girdiği her münazara ve müba­hasede üstün başarı gösterdiği için “Tammetü’l-Kübra” olarak verilmiş, daha sonra şeyhinin kendisine taktığı “ Necmüddin ” lakabı ile “Kübra” kelimesi birleştirilerek “ Necmüddin Kübra ” denilmiştir. Nisbeti Harezm’in Hayvek köyünde doğduğu için Hayveki ve Harezmi’dir. 540/1145’de doğup, 618/1221 tarihinde Harezm’de Moğollar’a karşı yaptığı mücadelede şehid olarak vefat etti. Yetişmesi Çocukluk yıllarını doğduğu yerde geçiren Necmüddin Kübra ilim yolculuğuna çı­karak zamanın ilim ve irfan çevrelerini dolaştı. Devrin büyük alimlerinden istifade et­ti. Daha çok hadis ilmi sahasında yoğunlaşan Kübra ilk yolculuğunu Hemedan’a yaparak Ebu Ali’den bu sahada icazet aldı. Hadisi ali isnadla rivayet eden Ebu Tahir Silefi ‘nin şöhretini duyunca İskenderiye’ye, oradan da Nişabur’a geçerek Ebu’l­ Meali’nin derslerine devam etti. Meşhur kelam alimi Fahru’d-din Razi ile de görüştüğü söylenen Şeyh, başka bir kelamcı olan Ebu Nasr Hafda’nın Tebriz’de derslerine de­vam etti. “Şerhu’s-Sünne ve’l-Mesalih” adında mukaddime mahiyetindeki kelama dair eserini burada yazdı. Bu arada tanıştığı sufi Baba Ferec Tebrizi ‘nin tesirinde kalarak kelam çalışmalarını terketti. Bir yolculuğu esnasında hasta olduğu için Şeyh İsmail Kasri ‘nin dergahında ko­naklamak zorunda kalan Necmüddin Kübra ‘yı buradaki sema alemleri rahatsız etmiş, neticede düşüncelerinde önemli değişiklikler olmuştu. O’nun ruh halini anlayan Kasri, Ammar Yasir’e gitmesini tavsiye etmiştir. Bir müddet burada kalan Kübra yine Şey­hi’nin emri ile Ruzbihan Kebir Mısri’nin yanına gitmiştir. O’nun müridi olarak nezareti altında sıkı riyazet geçirmiş, bu sırada şeyhinin teveccühünü kazanarak kızı ile evlen­miştir. Ruzbihan, damadını tekrar Ammar Yasir ‘e göndermiş, bir müddet daha şeyhi Ammar’ın yanında kalan Necmüddin Kübra ‘yı şeyhi Harezm’de irşadla görevlendir­ miştir. Tarikatı İlk tarikat kurucularının hemen hepsiyle çağdaş olan Necmüddin Kübra , şeyhinin emri üzerine Harezm’e yerleşerek orada bir tekke tesis etti. İnsanları irşad ederek Kübreviyye (Zehebiyye) tarikatının prensiplerini vazetti. Cehri zikir üzerine kurulan tarikatın prensipleri şu üç esasa dayanmaktadır. 1- Tedrid olarak yemeği azaltmak, çünkü, ağyar (vücut, nefis, şeytan) bununla güç ve kuwet bulur. Yemek azalınca hakimiyetleri de azalır. 2- Mürşid-i kamil’in iradesine tabi ve bağlı olmak. 3- Cüneyd-i Bağdadi’nin şu sekiz prensibini yerine getirmek: Devamlı abdestli ol­ mak, devamlı oruçlu olmak, devamlı susmak, devamlı halvette bulunmak, devamlı zikretmek, devamlı şeyhle kalbi rabıta ve bağlılık halinde olmak, kendi tasarrufunu şeyhin tasarrufunda yok etmek, devamlı olarak havatırı unutmak, Allah’tan gelen şe­ye itiraz etmemek. Melami ve Üveysi meşrep olduğu da kabul edilen Necmüddin Kübra görüşleriyle Nakşbendiyye ve Mevleviyye tarikatlarına etki etmiştir. Pek çok veli O’nun tedris ve irşadından geçtiği için kendisine “ şeyh veli teraş ” -veli yetiştiren şeyh- denilmiştir. Yetiştirdiği kamiller arasında, Harezm’den çıkıp Anadolu’ya gelerek Konya, Kayseri ve Sivas’ta yaşamış olan “Mirsadu’l-İbad” müellifi Necmüddin Daye (Razi); önceleri Ahmed Yesevi ‘ye intisablı iken, vaktiyle gördüğü bir rüya üzerine yıllarca Necmüddin Kübra ‘yı beklemiş, nihayet O’nun Harezm’e geldiğini duyar duymaz hemen hizmetine girmiş olan Ali Lala , Mevlana’nın babası Sultanu’l­ Ulema , Şems-i Tebrizi ‘nin şeyhi Baba Kemal Cendi , Fahrettin Attar ‘ın şeyhi Mecdüd­ din Bağdadi , Sadettin Hamevi, Seyfüddin Baherzi gibi mühim şahsiyetler vardır. Kübreviyye tarikatı, bu insanlar sayesinde, Moğol istilasından sonra Altınordu ve Çağataylar döneminde, Türk ve Moğol göçebe kabileleri müslümanlaştırmak suretiyle birinci derecede tarihi rol oynamıştır. Harezm, Orta Asya ve İran’da yayılan tarikat, Osmanlı topraklarına, Kübreviy­ye’nin bir şubesi olan Nurbahşiyye tarikatı yoluyla, Yıldırım Beyazıt’ın damadı Emir Sultan vasıtasıyla girmiş fakat iki nesil sonra kaybolmuştur. XV. asırdan itibaren bu tarikatın yerini Nakşbendiyye almış, öyle ki, XIX. asırda Kübreviyye sadece Harezm ve Orta Asya’nın küçük bir bölümünde mevcudiyetini ko­rumuştur. Buna rağmen Rusya’daki rejime karşı tavır alanların başında Kübreviler yer almışlardır. Cihadı 7. Hicri ve 13. Miladi asır, tarihin şahid olduğu en büyük yağma, talan, tahrip ve kıyım asrıdır. Moğollar bütün İslam memleketlerini kasıp kavurmuş, çekirge sürüleri gibi müslümanların başına üşüşmüştür. Semerkand, Harezm, Hemedan, Bağdat vb. İslam şehirleri halkını kılıçtan geçirerek, milyonlarca insanı katletmekle kalmamış, ge­lişen kültür ve medeniyet mirasını çiğneyip geçmişlerdi. Bu kan ve harabe yığınlarını tamir ve ihya görevini tasavvuf yüklendi. Öyle ki, vahşi Moğollar ayakları altında çiğnedikleri müslümanların dinine sonunda, sufi ve dervişler vasıtasıyla teslim olmak zorunda kalmışlardı. Moğollar Harezm’i işgal ettikleri sırada Necmüddin Kübra ‘nın maiyyetinde 600’den fazla müridi bulunuyordu. Onları toplayarak Harezm’i terketmelerini emretti. Fakat kendisi Harezm’de kaldı. Cengiz Han, velileri sihirbaz saydığından manevi kudretinden çekindiği için şeyhe haber gönderip, gelmesini, halkın tamamının öldürüleceğini bildirmiş, buna karşılık Necmüddin Kübra , “yetmiş yıl beraber yaşadığım hemşehrilerimden ayrılamam, bela da müşterektir” diyerek savaşmayı tercih etmiş ve bu savaşta şehid olmuştur. Bu es­nada kendisini şehid eden kafirin perçemini tutmuş, şehadetten sonra onu şeyhin elinden kimse kurtaramamış, sonunda kafirin perçemini kesmek zorunda kalmışlar­dır. Eserleri Necmüddin Kübra eserleri ile tasavvuf tarih ve düşüncesine en fazla hizmet etmiş şeyhlerdendir. Çoğunluğunu Arapça olarak yazdığı eserleri, İbn Arabınin eserleri ile birlikte, tasavvuf düşüncesinin sonraki gelişmesinin esasını ve temelini teşkil etmiştir. Bunlar: 1) Usul-i Aşere; tarikatların el kitabı mahiyetinde olan bu risale İsmail Hakkı Bursevi tarafından Türkçe’ye çevrilip şerhedilmiştir. 2) Risale ile’l-Haim, 3) Fevaihu’l-Cemal. (İlk üç eserini “Tasavvufi Hayat” ismiyle Doç. Dr. Mustafa Ka­ra Dergah Yayınları arasında terceme ederek neşretmiş bulunmaktadır.) 4) Aynu’l-Hayat, Tevilat-ı Necmiye, Bahru’l-Hakaik (Tefsire dair olan bu kitaplar üzerinde ihtilaf vardır. Şeyh’in “Te’vilatı Necmiye” isimli eserini “Bahru’I-Hakaik” adıy­ la müridi Necmüddin Daye’nin tamamlamış olması muhtemeldir). 5) Adabu’s-Sufiyye, 6) Risale-i Necmüddin, 7) Sekinetü’s-Salihin, 8) Risale-i Sefine, Sözlerinden – Şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir. Müridin, kendisine manevi terbiye ve­ren şeyh ve mürşidine karşı yaptığı hizmetler uzlet hayatının içindedir. Halkla müna­sebet sayılmaz. – Nefis çocuk gibidir. Düşmanı olan şeytan, ona bir şeyi musallat kılar, nefis de kü­çüklüğü ve önemsizliği sebebiyle onu tasdik eder. Çünkü şeytan oyun ve hileler konu­ sunda mahir ve ustadır. İhlas kapısı hariç her yol ve kapıdan insana girebilir. – Zühd az olsun, çok olsun, dünyanın malından, hoşa giden şeylerinden ve makam­ larından uzak kalmaktır. Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet demir ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama aletidir. Oruç vücuttaki su ve toprağa ait parçala­ rın azalmasına tesir eder, kalbi kir, pas ve bulanıklıktan temizler. Muhabbet marifetin meyvesidir. Çünkü bilmeyen sevemez. Allah’ın bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.107-110 ( Necdet Yılmaz), İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Alimcan Barudi Efendi

Alimcan Barudi Efendi

Ankara – Alimcan Barudi Efendi 1857 yılında Kazan vilâyetinin Barudiye (bugünkü B.D.T. Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin Porkhovaya Sloboda) yöresinde doğdu. Babası ticaretle uğraşan Muhammedcan Bünyaminoğlu Efendi , annesi Bibi Fahrünnisa Hanım’dır. Beş yaşına gelince Kazan şehrinde bulunan Kölboyu Medresesi’nde okumaya başladı. İlk dört yıl Kur’an okumayı ve Türkçe’yi öğrenmekle geçti. İkinci dört yıl Arapça (sarf-nahiv) okudu. Daha sonraki üç yılı da mantık ve kelâm kitapları okuyarak geçti. Medresedeki hocaları kendisine Buhara’ya gitmesini, tahsiline orada devam etmesini tavsiye ettiler. 1875 yılında kardeşi Azizcan ile birlikte Buhara’ya gitti. Buhara’ya varır varmaz, iyi hocalar aramaya koyuldu, onlarla görüştü. Kitaplıkları dolaşıp iyi ve faydalı kitaplar buldu ve zamanını azami derecede faydalı şeyler öğrenmekle geçirdi. Buhara’nın manevî havası, insanları kendisini çok etkiledi. Bunu kendisi şöyle anlatır: “Buhara’da geçirdiğim yedi yıl, hayatımın en tatlı bir devri sayılabilir. Buhara halkının ve talebenin sade yaşayışı, insanlık edeplerine riayetleri; halkın, hatta uluların ve zenginlerin ilme ve ilim yolunda bulunanlara karşı saygı ile davranmaları, benim pek hoşuma gidiyor, ders ve mütalaa babında neşatımı arttırıyordu. Genç şakirdler, gecenin serin havasında medrese avlusuna çıkıp, çapanlarına (cübbelerine) bürünüp ders tekrarlayıp bitirdikleri sırada, ben yatağa giriyordum. Sabahın erken saatlerinde kalkıp, ibrik biçimindeki küçük semaverimi yakıp, çayımı hazırlayıp hemen mütalâaya başlardım. Tanyeri ağarıncaya dek yanımdaki kardeşimin bir dersini dinledikten sonra, büyük üstadım Seydi İhtiyar Han Hazretlerinin evine giderdim. Ders arkadaşlarım gelinceye dek, kapı yanında, üstadın gözyaşları dökerek Kur’an okumasını ve münâcaatını dinleyip otururdum. Ne kadar tatlı idi “o saatlerim!” Alimcan Barudi Efendi , Buhara’da yedi yıl kaldıktan sonra, kafası bilgi ve fikir ile doygun ve develere yüklediği denkleri çok kıymetli kitaplarla dolgun bir halde memleketi Kazan’a döndü. “Ak Meçit” adını taşıyan camide imamlık yapmaya başladı. Bir süre sonra medrese açtı. Medresesi zamanla gelişti, büyüdü, yeni binalar yapıldı (1901) ve “Medrese-i Muhammediye” adıyla adlandırıldı. Alimcan Barudî Efendi , medresesinde yeni bir usûl takib etti. Eski medreselerdeki eğitimin problemlerini yakından biliyordu. Gerek metod yönünden, gerek müfredat yönünden pek çok eksiklikler vardı. Öğretim okumaya ve ezbere dayanıyordu ve birkaç yılda öğretilebilecek bilgiler için yıllar harcanıyordu. Onun için Kırım’da Gaspıralı İsmail Bey’in başlattığı yeni metodları (Usûl-i Cedîd) benimsedi. Buna göre, ilkokul medreseden ayrılıyor, elifba öğretimi heceleme yoluyla değil de, “Usûl-i Satviyye” denilen yeni bir metodla yapılıyor; okumanın yanında yazı da öğretiliyordu. Kızlar için de ilkokullar açılması, erkeklere öğretilen bilgilerin onlara da öğretilmesi isteniyordu. Medresede tefsir, hadis, fıkıh ve Arapça’nın yanısıra müsbet ilimlere de (tabiiyat, riyaziyat, tarih, coğrafya) yer verildi. Ayrıca millet dili olan Türkçe ile, devlet dili olan Rusça da programa alındı. İslâmî ilimlerin Arapça’nın yanısıra Türkçe olarak da anlatılmasının faydalı olacağı kanaatinde olduğu için, medresede okutulmak üzere ders kitapları yazdı: Ezkârüs Salât, Bed’ül Maarif, Muamelât-ı Diniyye… gibi. Alimcan Barudi Efendi ‘nin kurduğu, hocalık ve idarecilik yaptığı bu medrese (Medrese-i Muhammediye), devrinin en ileri eğitici kadrosuna sahipti ve en iyi eğitim kuruluşu olarak tanınıyordu. İbtidai, rüşdiye, idadî ve âliye kısımları vardı. Ayrıca öğretmen yetiştirmek için “Muallimin Şubesi” tesis edilmiş idi. Rusya müslümanlarının uyanışında, eğitim ve kültür seviyelerinin yükseltilmesinde bu medresenin büyük payı vardır. Alimcan Barudî Efendi bu faaliyetlerinin yanında, İdil-Ural bölgesindeki siyasi ve sosyal hareketlere de etkili bir şekilde katıldı. Rusya müslümanlarının tertip etmiş olduğu ikinci (13/23 Ocak 1906) ve üçüncü (16-21 Ağustos 1906) kongrelerde faal rol oynadı. Bilhassa üçüncü toplantıda dinî-ruhanî müesseselerin ıslahı konusunda kurulan komisyona başkanlık etti. Müslümanların haklarını korumak için kurulan “İtti-fakül Müslimin” adlı siyasi partinin kuruluş çalışmalarına katıldı. Ayrıca “Ed-Din vel-Edeb” adında, Usûl-i Cedidciler safında yayın yapan onbeş günlük bir dergi çıkardı (1906). Fakat bütün bu çalışmalar Rus yönetimini çok rahatsız ettiği için iki yıl müddetle kuzeydeki Vologda şehrine sürgün edildi (1908). Alimcan Barudî Efendi ilmî ve sosyal çalışmalarını tasavvufî çalışmalarla birlikte yürüttü. O, öteden beri faydasız, neticesiz bilgiden kaçınıyordu; ilminin ve gayretlerinin boşuna gitmesinden pek korkuyordu. Ona ilmin faydalı ve neticeli olması için, ilim sahibinin müttakî, dindar ve ahlâklı olması birinci şart gibi görünüyordu. Okuduğu Teracüm-i Ahval kitaplarından, işittiği kıssalardan, görüştüğü ünlü zatlardan, o yüce sıfatların tasavvuf ehlinde mevcud bulunduğu neticesine vardı. Onun için talebelik devrinden beri tasavvufa ilgi duydu. Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi ‘nin, Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerinden Şeyh Zeynullah Rasûli Efendiye intisab edip, tasavvufî eğitimini tamamladı. Kazanlı Şeyh Zeynullah Rasûli Efendi, tarikat çalışmalarının yanısıra kendisine ait “Rasuliye” medresesinde hocalık yapan ve Tatar entellektüel hareketinde büyük tesirleri olan bir kimseydi. Alimcân Barudî Efendi, Rusya’da 1917 Şubat ihtilâlinden sonra ortaya çıkan geçici hürriyet havasından faydalanmak isteyen, müslüman Türk unsurların 1-11 Mayıs tarihleri arasında Moskova’da tertib ettiği “Bütün Rusya Müslümanları Kurultayı’na katıldı. Burada İç Rusya, Sibirya ve Kazakistan müslümanlarının dini işlerini yürütmek için yapılan müftülük seçiminde en fazla oyu alarak “Rusya Müslümanları Müftüsü” seçildi. Daha sonra, Ufa’da kurulan İç Rusya ve Sibirya Türk-Tatarları’nın Milli Meclisinde bulundu. Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmelerinden sonra da bir müddet görevine devam ederek, bu yıllarda müslümanların haklarının korunması için çalışmalar yaptı. Osmanlı Devleti’nin Moskova elçisiyle çeşitli görüşmeler yaparak Rusya’daki Türklerle ilgilenmelerini sağlamaya çalıştı. Fakat faaliyetlerinden dolayı, bir müddet sonra Bolşeviklerce birkaç ay hapsedildi. O yıllarda Rusya’da ortaya çıkan kıtlık ve açlık yüzünden zor günler geçirdi. 1921 yılında Moskova’da vefat etti. Aynı zamanda bir Nakşî şeyhi olan Alimcân Barudi Efendi , “Usûl-i Cedid” hareketinin eğitime uygulanmasında, yenilikçi fikirlerin Rusya müslümanları arasında yayılmasında ve bu yolla müslümanların şuurlanması, fikri ve kültürel seviyelerinin yükseltilmesinde ilmî şahsiyetinin yanında, bilhassa tasavvuf! kişiliği ile mühim tesirler icra etmiştir. Fakat “Cedidciler” safında yer almakla birlikte, İslâm birliğini zayıflatacağı inancıyla milliyetçilik akımlarına; dini ve millî hayata zarar vereceği için batıcılık akımlarına taraftar olmamıştır. Yazdığı eserlerde ve mecmuasında bu fikirleri savunmuştur. O zamanki kültür merkezleri olan İstanbul, Şam, Mekke, Medine ve Kahire’de bulunmuş ve buralardaki tanınmış ilim adamlarıyla görüşmüştür. Bir başka özelliği de ilim adamlarının faydalandığı çok zengin ve kıymetli yazmalara sahib özel bir kütüphane kurmuş olmasıdır. Öğretimin Türkçe yapılması fikrinde olduğundan bir çok ders kitabı yazmış ve bunlar devrin mekteplerinde okutulmuştur. Bunlar arasında en önemlisi kabul edilen Maarif-i İslâmiyye adlı eseri, kaleme alındığı 1890 yılından başlayarak defalarca basılmış, Rusya müslümanlarının uyanış hareketlerinde önemli tesirler yapmıştır. “Ed-Dîn vel-Edeb namında ayda iki mertebe neşredilir mecelle-i İslâmiyyedir.” başlığıyla 1906 yılında Kazan’da yayınlamaya başladığı ve kaydedildiğine göre 1917 yılına kadar yayınını sürdüren onbeş günlük mecmuası, devrin en uzun ömürlü neşir organlarından biri olduğu kadar, mutedil yenilikçi fikirlerin de temsilcisi durumundaydı. Alimcân Barudî Efendi hakkındaki yazımızı bir talebesinin ifadeleriyle noktalıyoruz: “Yumuşak, tatlı bir eda ve yavaş bir sesle konuşan; her soruyu düşünerek cevaplandıran; umumiyetle bir mütefekkir ve hakim tavrıyle görünen, ağır başlı, ince yüzlü, orta boylu, nahîf bedenli bir kişiydi üstadımız… Gerçekten riyazî ve perhizkâr adam olduğu besbelliydi. Öte yandan -bir tüccarzâde olmasından mıdır, nedir- bir batılı gibi hesaplı kitaplı bir âlimdi; dünyalıktan da elini ayağını çekmiş değildi. Çocuğu olmadığı için zürriyet bırakmadı ama, onun kültür ve terbiye alanında bıraktığı nurlu izler döl-döş aratmayacak ve unutulmayacak kadar ulvîdir.” Kaynak ; ) Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.503-506 ( Yazan : Metin Erkaya ) , İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Abdullah Çetin Faruki El Müceddidi (k.s.)

Abdullah Çetin Faruki El Müceddidi (k.s.)

Ankara – altındağ – solfasol kabristanı “Miskin Şah”, “Hadimü’l–Fukara”, “Pir”, “Sultan”, “Evlad–ı Kiram” gibi isimlerle de anılan Abdullah Çetin Faruki , 1936 yılında, Siirt ilinin Kasımlı (Verganis) köyünde dünyaya geldi. Babası Muhammed Hamdi Efendi ‘dir. Hz. Ömer (r.a)’in soyundan gelen bir aileye mensup olan Muhammed Hamdi Efendi, Şeyh Varkanısi diye bilinen ve Bitlis şehir merkezinde metfun olan Fethullah Varkanisi (k.s.)’nin akrabalarındandır. Annesi Nazire Suzan Hanım’dır. İlköğrenimini Siirt’ten göçettikleri Bitlis’te tamamlamıştır. 1954 yılında Bitlis’ten Muş’a göç ederler. Bu dönemde yani 1954-1957 yılları arası gördüğü manevi rüyalarla tasavvuf yoluna seyr ü sülük ederek İslam’a hizmet edeceği kendisine işaret edilmiştir… Hoca Efendi 1957 yılında askerliğini İzmir’de yaptıktan sonra, 1962 yılında ailece Muş’tan Malatya’ya hicret etmişlerdir. Hoca Efendinin ilk evliliğinden iki evlâdı dünyaya gelmiştir. İlk hanımı vefat edince ikinci bir evlilik daha yapmış ve bu evliliğinden de iki evlâdı dünyaya gelmiştir. . İlk tasavvuf eğitimini, Siirtli Allame Şeyh Muhammed Hazinin oğlu Arifi billah Şah Alaaddin Fersafi ‘den alan Abdullah Faruki Efendi , uzun zaman Siirt’te bulunan mürşidinin yanına gidip gelmiş; 1982 yılında Ankara’ya, Hacı Bayramı Veli Hazretlerinin doğup büyüdüğü Solfasol semtine yerleşmiştir. Tasavvuf anlayışı, zengin fakir demeden bütün halk tarafından kabul görmüş ve ehl-i sünnet çizgisinde, Hanefi fıkhına göre sürmüştür. Eğitime büyük önem vermiş, halka dini­ni öğretirken sünnete tabi olmak gerektiğini sık sık vurgulamış; “Allah Rasul’ünde sizin için çok güzel örnekler vardır” ayetini, bizzat kendisi yaşayarak hayata ·geçirmek için gayret etmiştir. Hayattayken bir çok insan onun sohbetleriyle irşad olmuş ve tasawufun ilahi zevklerini tadmıştır. İrşad faaliyetlerini sohbetlerinin yanında, hazırladığı ilmi eserlerlede sürdürmüş ve “Zahiri ve Batıni Edepler”, “Evrad-ı Şerife-i Farukiyye”, “İslam’da Zikir ve Rabıta”, “Fıkhı Risaleler”, “Salavat-ı Şerife-i Farukiyye”, “Ehl..i Beyt ve On İki imamlar” isim­ li kitapları yayınlamıştır. “İmam-ı Rabbani’yiAnlamak”, “Mevlid-i Nebevi ve Muhammed Ümmeti”, “Maarif-i Nefs/Nefsi Bilmek ve Terbiyesi”, “Tevhid ve Tasavvuf”, “Sünnet-i Seniyye ve Ras0le İttiba”, “Nefs Terbiyesi ve Sigara”, “Tasavvufi Açıdan imanın Çeşitleri”, “İnsanları Allah’a Yaklaştıran Yollar ve Sekiz Kapısı”, “Yurtlarından Çıkarılanlar, Katledilenler ve Hicret”, “Aşura Günü ve Hazret-i Hüseyin (r.a.)”, “Sevgi ve Barış Haritasının Merkezinde Hünkar Hacı Bektaş Veli el-Horasani (k.s.)”, “İlm-i Ledün, Batını ve Zahiri ilimler”, “Tasavvuf Tarihinde Ömeri-Müceddidi Kolu” konulu makaleleri dergilerde yayınlanmıştır. Edebli olmayı, Hakk’ın hoşnutluğunu gaye bilmeyi, sözüne sadık olmayı, ahde vefa göstermeyi, hizmet ehli olmayı, cömert davranmayı, muhtaçlara yardım etmeyi, emaneti korumayı, insanlar ile olan ilişkilerde hakka riayet etmeyi, öfkelenmemeyi, cedelleşme ve tartışmalardan uzak kalmayı, başkalarının ayıp ve kusurlarını araştırmamayı, feraset sahibi, zeki ve ayık olmayı devamlı olarak sohbetlerinde tavsiye ederdi. Abdullah Çetin Faruki hazretleri, diğer gönül sultanları gibi sevenlerinin gönlünde yaşamak üzere 63 yaşında, 11 Kasım 1999 yılında ebedi yolculuğa çıkmış ve kabirleri Solfasol Köyündedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Hacı Hasan Burkay (k.s.)

Hacı Hasan Burkay (k.s.)

Ankara – Gölbaşı – Hacı Hasan Zamanın büyük Mutasavvıflarından olan Hasaneynil Hüdaverdi (k.s.) hazretleri Bursa’nın Orhangazi ilçesinin Sölez Köyünde Hicri 1350, miladi 1 Ocak 1930 yılında dünyaya teşrif etmişlerdir. İsim ve Mahlası Hasan Burkay ’ın üstâdı olan Şeyh Şerafeddin Hz’leri tarafından Hasan adına ek olarak “Hüdâverdi” adı mahlas olarak eklenmiştir. Hasan Burkay da o günden sonra şiirlerinde ve yazılarında adının yanında “Hüdaverdi” lakabını da kullanmıştır. Kendisi mahlasının nereden geldiğini şöyle ifade etmiştir: “1955 Nisan’ının bir cuma gecesi sabaha karşı üstâdım Şeyh Şerafettin Hz’lerini, bütün ricalullah ile toplanmış bir halde gördüm, beni çağırdılar ve ismimi sordular. Ben de “Sizin verdiğiniz isim “Hüdaverdi” bizim ismimiz “Hasan” dedim. Sonra beni tebrik ettiler ve gittiler.” Babası Hafız Mehmet Hulusi Efendi Hasan Burkay ’ın babası, Hacı İbrahim ağanın oğlu, Hafız Mehmed Hulusi Efendi ’dir. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi mevcut değildir. Hafız Mehmed Hulusi Efendi, çocukluk ve gençlik yıllarını Selânik’in Karacaova ilçesine bağlı Fuştan bölgesinde geçirmiştir. Mehmed Hulusi Efendinin ilk hocası babası Hacı İbrahim Ağadır. Oğlunu hafız olarak yetiştirmiş, oğlunun dinî eğitimi ve terbiyesiyle bizzat kendisi ilgilenmiştir. Yaşı ilerleyince ticarete başlayan Mehmed Hulusi Efendi bu arada evlenmiş ve bu evlilikten adını Abdullah koyduğu bir oğlu dünyaya gelmiştir. Ancak bu evliliği uzun sürmemiş ve geçimsizlik nedeniyle evlilik ayrılıkla sonuçlanmıştır. O dönemlerde Mehmed Hulusi Efendi, ikinci defa adı “Hasene” olan bir hanımla evlenmiştir. Bu evliliğinden Fatma adını verdiği bir kız evladı dünyaya gelmiştir. Babası İbrahim Ağa, torunu Fatma’nın doğumundan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Osmanlı imparatorluğuna isyana kalkışan Yunanlılara karşı, birkaç arkadaşıyla silahlanıp mücadele vermiş, bölge halkına yapılan zulüm karşısında Yunan askerlerini öldürmüştür. Yunan askerlerinin öldürülmesi ve silahlarına el konulmasına karşı, Mehmed Hulusi Efendi , Yunan makamlarınca ismi arananlar listesine geçmiş ve idamla yargılanmıştır. İsmi arananlar listesine geçince bulunduğu bölgeyi terk etme kararı alan Mehmed Hulusi Efendi , Selanik’ten İstanbul’a, oradan da Bursa’ya göç etmiştir. Ailesini de yanına almak istemiş lâkin eşi Hasene Hanım o günlerde Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Mehmed Hulusi Efendi, Bursa’nın Maksem Mahallesinden ev satın almış ve ardından sabunculuğa başlamıştır. Sonrasın da polisliğe akabinde komiserliğe terfi etmiştir. O dönem Bursa ulemasının sıkça uğradığı, kavafiye dükkânı sahibi, İslâm ve sohbet ehli olan Tevfik Efendi’nin Ayşe adında kızı olduğunu duymuş ve bizzat kendisi gidip Allah’ın emri ile Ayşe Hanım’a talip olmuştur. Bu şekilde Mehmet Hulusi Efendi üçüncü evliliğini yapmıştır. Mehmed Hulusi Efendinin evlerine yakın bir yerde tasavvuf büyüklerinden Ahıskalı Ali Haydar (k.s) Efendi ’nin talebesi, Hacı Hafız Sadık Efendi oturmaktadır. Zamanla bu zât ile arasında muhabbet teessüs etmiş ve Mehmed Efendi, belli bir süre sonra Hacı Hafız Sadık vasıtasıyla Ahıskalı Ali Haydar Efendi ’den ders alarak tasavvufa adımını atmıştır. Mehmed Hulusi Efendi , Hocası Ali Haydar (k.s) Efendi’den ders aldıktan kısa bir süre sonra tanışmış ve yaşlı olmasına rağmen hocasıyla birlikte Hacca gitmiş ve orada hocasının bütün hizmetlerini severek yapmıştır. Günlerden bir gün sohbet esnasında şehirlerin bozulmakta olduğundan şikâyet eden Ali Haydar Efendi; “Şehirlerden hicret etmek üzerimize farz oldu” cümlesini sarf etmiş, bu sözün üzerine Mehmed Hulusi Efendi, hocasının bu niyetini emir telakki etmiştir. Akabinde ailesiyle yaşamını sürdüreceği Bursa’nın Uludağ ilçesine bağlı Baraklı köyüne yerleşmeye karar vermiştir. Annesi Ayşe hanım; Son derece dindar, eşine itaatte kusur etmeyen, zamanının neredeyse çoğunu çocuklarının mânevî eğitimine harcayan birisidir. Çocukluğu ve Tarikata İntisabı Hasan Burkay ’ın, annesi ve babasının İslamla hemhâl olup tasavvufi hayat sürmeleri neticesinde, Allah aşkıyla oluşturdukları yuvalarında küçük yaşlardan itibaren o havayı teneffüs ederek büyümesi, ailesinin, Hasan Efendi ve kardeşleri üzerindeki manevi etkilerini ortaya koymaktadır. O kadar ki babasının şeyhi Ali Haydar Efendi tarafından henüz altı yaşındayken kendisine ders verilmesi ailesinin tasavvufla iç içe olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Sonrasında, birkaç yıl geçtikten sonra, Ali Haydar Efendi , dersini yapan Hasan Burkay Efendi ’ye kendi verdiği dersi bırakmasını söylemiş ve şöyle demiştir: “Onun mânevi nasibi bir başka yerdedir. Zaman gelip vakit ulaştığında, nasibi onu arayıp bulacaktır.” Ayşe Hanım bu özellikle Hasan Burkay ’a itinâ göstermiş, oğluna ilahiler ve Türkçe dualar öğretmiştir. Burkay konuşmaya başladığı ilk andan itibaren annesi ona dini telkinlerde bulunarak, “Tevhidi” evladının minik yüreğine ivme ivme işlemiş, oğluna dini hikâyeler anlatarak evladının manevi olarak şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Annesinden çok feyz alan küçük Hasan, bazı zamanlar evde imamlık yapmaya özeniyor ve annesi de hemen arkasına geçip Hasan’ın “cemaatini” oluşturuyordu. Ayrıca küçük Hasan babasıyla birlikte dost sohbetlerine gitmekten de geri kalmıyordu. Tahsili Hasan Burkay, ilkokula Muradiye semtindeki On bir Eylül İlkokul’unda başladı. İlk üç sınıfı burada okuduktan sonra aynı semtte bulunan Onuncu Okula geçti ve oradan da mezun oldu. Ablası Hasene ve annesi sayesinde Kur’an öğrendi. Henüz ilkokul çağında bir çocukken dini bilgiler öğrenmek için gayret sarf etti. İlkokuldan mezun olduktan sonra dükkânda babasına yardımcı oldu. Ancak okumaya ve yazmaya çok meraklı olduğu için küçük yaşlarda hatıra tutmaya, şiirler yazmaya başladı.Hasan Burkay, Bursa Altıparmak Camii imam hatibi Kavalalı Hacı Hafız Emin Efendi’den Kur’an tâlimi ve kırâat dersi almıştır. Sonrasında İnegöl İlçesi, Hoca Köyü imam hatibi Hacı Ahmed Efendi’nin babası, Murat Hocadan da bir süre dini tahsil görmüştür. Burkay, babasının üstâzı Ali Haydar Ahıskalı (1870/1960) vasıtasıyla tasavvuf âlemine adım atmıştır. Bursa Muradiye medresesi müderrislerinden Muhammed Necati Simâvî Hazretlerinin (1859/1957) manevi terbiyesiyle pişerek, Şeyh Şerafeddin Zeynel Âbidin (1876/1936) ve Küçük Hüseyin Efendi ’den (1828/1930) aldıkları feyizle, kemâle ermiştir. Burkay , ilme duyduğu aşkla önce İstanbul’a gitmiş, bir süre sonra Çarşamba Medresesi’nde, bir sürede de Eftalızâde Medresesi’nde farklı hocalardan şerî ilimler, fıkıh vb. dersleri almıştır Her ne kadar Burkay, belli bir süre farklı hocalardan eğitim alsa bile, arapça, tefsir, hadis gibi ilimlerde kesbî diyeceğimiz bir medrese eğitiminden geçmemiştir. Burkay, kendisine intisab edenlerin ifadesiyle ve şeyhlerinin işaretiyle vehbî olarak irşad vazifesine devam etmiştir. Ankara’ya Gelişi ve Hacı Hasan Köyüne Yerleşmesi Askerlik yaptıktan sonra Bursa Ulu Cami civarında billuriye mağazası işleterek kazancını sağlayan Hasan Burkay ’a 1962’den itibaren Ankara yolu gözükmüştür. Kendisi olayı şu şekilde anlatmıştır: “Bir an mana âleminin tezahürleri neticesi, Bursa’dan Ankara’ya gitme arzusu doğdu. Zaten uzun bir zamandır Ankara’ya davet ediliyordum. Böylece 1962 yılında, üstadımın doğum gününe tesadüf eden Zilkadenin üçünde, bir pazartesi gecesi Ankara’ya ayakbastım.” Hasan Burkay, beş yıl kadar Bursa–Ankara arası sık sık gidip gelmiş ve nihayetinde 1967 yılında, Cebeci semtinden bir ev alarak Ankara’ya yerleşmiştir. 10 yıl Cebeci’de ikamet ettikten sonra 1977 yılında şehir hayatından uzaklaşmak için, Ankara’nın Gölbaşı ilçesine 7 km uzaklıkta olan, 120 dönümlük arazinin alınmasına öncülük etmiştir. Bu arazi üzerine evler kurulmuş, yerleşim yerleri oluşturulmuştur. Hasan Burkay da 1977 yılında adının verildiği köye yerleşmiştir. Tasavvufi Yönü Hasan Burkay hazretleri ;henüz altı yaşındayken babası Hulusi Efendinin hocası Ali Haydar Efendi’den ders almıştır.121 Ancak Hasan Burkay dokuz yaşına geldiğinde hocası Ali Haydar Efendi ona haber yollamış ve dersini bırakmasını isteyerek şöyle demiştir: “O’nun mânevî nasibi başka yerdedir. Zaman gelip vakit ulaştığında nasibi onu arayıp bulacaktır.” Kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, bu emirden sonra Hasan Burkay dersini bırakmış ve nasibini beklemeye başlamıştır. Burkay ’ın gerçek anlamda tasavvufla alâkası askerde bir rüyayla başlamıştır. Burkay rüyasında Heybeliada’da iken olan Mehmet Necati Simavi Hz’lerini görmüştür. Kendisi Bursa’ya teşrif etmiş Altıparmak semtinde bir evde kalmaktaymış. Hasan Burkay da rüyasında bu zâtı, kendi evine davet etmek üzere oraya gitmiş, kalabalığın arasından geçmeye çalışırken, kısaya yakın orta boylu, başı büyücek ve sarıklı, üzerinde cübbesi olan bir zât ona eli ile merdivenleri işaret etmiştir. Hasan Burkay kendisine gösterilen merdivenleri çıkmış bir odaya girmiştir. Mehmet Necati Hazretleri seccade üzerinde kıbleye karşı dizleri üzerine oturmuş Kur’an-ı Kerim okumaktaymış. Burkay, Mehmet Necati Simâvî (k.s)’i fakirhanesine davet için geldiğini söylemiş. O da: “Peki, bayram sabahı geleceğim.” demiş. Hasan Hoca odadan çıkarken tereddüt geçirmiş. Bayram amma, hangi bayram? Dönüp tekrar odaya girmiş. Bu defasında Mehmet Necati Simâvî (k.s) Delail-i Hayrat okumaktaymış. Hasan Burkay ona: “Efendim hangi bayram”diye sormuş. O da: “Yarın, yarın.” diye cevap vermiştir. Rüyadan sonra Hasan Burkay, Mehmet Necati Simâvî (k.s)’ye iletmek üzere bir mektup yazmıştır. Mektubu Bursa’da ikamet eden çok sevdiği bir arkadaşına göndermiş ve kendisinden, “Mümkünse mektubu Hazrete kendi elinle teslim etmeni istiyorum” diyerek ricada bulunmuştur. Mektup Hazretin eline geçmiş ve mektubu okuyan kişiye şöyle demiştir: “Bu rüya değil, hakikati görmüştür. O sarıklı, cübbeli zat; Küçük Hüseyin Efendi’dir. Bundan otuz yıl kadar önce bu âlemden göçmüştür. Şimdi bize yardımcıdır. Ona da yardım edecektir. Gidip kendisini ziyaret etsin.” buyurmuştur. Bunun üzerine Hazretin emrine uyan Burkay , ziyareti gerçekleştirmek üzere Eyüp’e gitmiştir. Kabrin yerini nasıl bulacağım diye içinden geçirirken o anda birden rüyadaki Küçük Hüseyin Efendi’ yi karşısında bulmuştur. Küçük Hüseyin (k.s) Efendi bizzat “Buyurun.” diyerek Burkay’ın önünden yürüyerek kendisine yol göstermiş ve türbeye gelince de gözden kaybolmuştur. Burkay, askerliğini bitirdikten sonra Bursa’ya geri dönmüştür. Kendisi 21 yaşına eriştiğinde “Nasibi onu arar bulur.” müjdesi gerçekleşmiştir. Mehmet Necati Simâvî (k.s), Hasan Efendi’yi dükkânında ziyaret etmiş, birlikte öğlen namazını kılmak üzere Bursa Ulu Camiine gitmişlerdir. Mehmet Necati Simâvî (k.s) ile Hasan Burkay arasındaki bu buluşma maddi âlemdeki ilk buluşmadır.Mehmet Necati Simâvî (k.s) bu ziyaretten sonra Bursa’dan ayrılmış fakat birkaç gün sonra tekrar Bursa’ya dönerek Hasan Burkay’a: “Senin için geldim yavrum” demiştir. Hasan Burkay’da onu ve eşi Safiye Hanımı evinde misafir etmiş, sabah olunca Muradiye Camiinde sabah namazı kılınmış, ardından eve dönülüp kahvaltı yapıldıktan sonra Mehmet Necati Simâvî (k.s) geri dönmüştür. Hasan Burkay’ın ders alması böylece vuku bulmuştur. Şeyh Oluşu Hasan Burkay hazretlerinin henüz 27 yaşında şeyh oluşunun nedenleri arasında kendisinin üveysî şeyhi Şerafeddin Zeynel Âbidin Hazretleri tarafından manevi irşadıyla, vehbî şekilde yetişmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Zamanı gelince kendisini emanet ettiği Mehmet Necati Simâvî (k.s), Hasan Burkay ’ı üç noktada imtihana tabi tutmuştur. Bundan sonrasını Hasan Burkay şöyle anlatmıştır “Muvaffak olduğum anlaşıldı ki, ertesi günü Yıldırım’da bir eve gittik, hocam orada bana “Bugünden sonra ben yokum, sen varsın.” deyip, ders talim etti. Mehmet Necati Simâvî (k.s) dersten sonra şöyle buyurmuştur: “Bundan sonra ben yokum, siz varsınız. Arkanızdaki cemaat bir hayli kalabalık, çünkü bütün sahipsiz yollar, sizde birleşecek.” Hasan Burkay Hazretleri ise hocasına şöyle cevap vermiştir: “Allah razı olsun Hazret, vazifem güzel, ancak bu görevler daha sağlıklı bir kişiye tevdi edilse. Benim mazeretlerim var. Sağlığım yerinde değil. Görevimi gereği gibiyapamamaktan korkarım.” demiştir. Zira Burkay askerdeyken verem hastalığına yakalanmış, henüz sağlığına tam anlamıyla kavuşamamıştır. O an Mehmed Necati Simâvî (k.s)’nin yüzü aydınlanmış, tebessüm etmiş ve yumuşak bir ses tonuyla: “Yavrum, bu vazifeleri veren ben değilim ki geri alabileyim. Vazife size verilmiştir, takdir O’nundur. Siz endişe etmeyin, büyükler yardımcınızdır. Arkanızdan pek çok kişi gelecektir. Şimdiden sizi ve onları tebrik ederim.” diyerek vazifeyi geri alamayacağını açıklamıştır. Şeyhinin bu sözü üzerine Hasan Burkay “O gün bugün hizmette kusur etmemeye çalışıyoruz. Rabbim kusurlarımızla, küsurlarımızla kabul buyursun.” demiştir. Bursa’nın Yenişehir ilçesinde, yaklaşık yetmiş kişinin bulunduğu bir ortamda, hilafetin Hasan Burkay’a verildiğini rahmetli Hafız İsmail Boncuk Efendi şahit olmuş ve bu olayı anlatmıştır. Prof. Dr. Yakup Basmacı Hasan Burkay ’dan şöyle bir olayı nakletmiştir: “ Şeyh Şerafeddin Hazretleri mana âleminde geliyor. Göğüs göğüse uzun süre beraber kaldık. Bende çok değişiklik hâsıl oldu.” diyerek, Burkay’ın manevi bir değişim geçirdiğini ifade etmektedir.Bir başka kaynakta ise 1957 yılında, Mehmed Necati Simâvî (k.s), vefat etmeden önce Hasan Burkay’ı Terziler köyüne çağırmış ve orada özel bir görüşme yapmışlar. Takriben otuz yıl Hasan Burkay’ın hizmetinde bulunan ve Hacı Hasan Köyü’nün o zamanki muhtarı rahmetli Aydın Mendi’nin ifadelerine göre; 1957 yılında Mehmet Necati Simâvî (k.s) vefat edince, cemaat içerisinde bir dalgalanma olmuştur. Kişiler kime intisap edeceklerine şaşırmışlar. Bu arada birkaç yıl geçmiş ve bu süre zarfında Hasan Burkay sessizliğini korumuş, ne zamanki Burkay, rüyasında Mehmed Necati Hazretlerini görmüş ve “hâlâ ne bekliyorsun?” diye uyarılmış. Bu rüya sonrası Hasan Burkay kendisini açıklamıştır. Hasan Burkay , Şeyh Şerafeddin Âbidin Hazretlerinin , Mehmed Necati Simâvî Hazretlerinin ve 1958 yılında vefat eden Ahmed Hamdullah Efendi’nin müritlerini de etrafında toplayarak irşad vazifesine devam etmiştir. Çünkü şeyhleri kendi müritlerini Burkay’a teslim etmişlerdir. Mehmed Necati Simâvî Hazretlerinin ifade ettiği gibi tüm sahipsiz yollar Hasan Burkay’da birleşmiştir. 1958 yılında aldığı emaneti vefat ettiği 2005 yılına kadar 47 yıl sürdürmüştür. Eserleri Hasan Burkay ’ın basılmış elli tane kitabı vardır. Bu 50 kitabın içinde “Evrad-ı Bahaiyye” ve “El Ediyyet’il Varide” olmak üzere iki arapça eseri mevcuttur. Hasan Burkay’ın eserlerinde içerik olarak daha çok tasavvuf konusu yer almaktadır. Güncel meselelere de fazlaca yer veren Burkay, Allah dostlarının kısa biyografileri ve menakıplarına yer verdiği eserleri de mevcuttur. Hastalığı ve Vefatı Hasan Burkay, uzun yıllar nefes darlığı rahatsızlığıyla mücadele etmiş, Temmuz 2005 de yine nefes darlığına bağlı organ yetmezliği nedeniyle dünya evinden ahiret yurduna hicreti gerçekleşmiştir. Hasan Burkay’ın yerine kimi bıraktığına dair ihtilaflı görüşler mevcuttur. Bir görüşe göre Burkay, yerine şeyh makamında kimseyi bırakmamıştır. Diğer görüşe göre de Burkay, sohbetinde ifade ettiği üzere: “Biz Yakup Bey’i çok severiz. Ben öldükten sonra inşallah yolumuzu o devam ettirecektir” diyerek görevi kime verdiğini açıklamıştır. Lakin bu görevin şeyh makamında mı vekillik makamında mı olduğu konusunda ihtilaf mevcuttur. Kabri kurucusu olduğu Ankara’nın Gölbaşı ilçesi Hacı Hasan Köyünde bulunmaktadır. Kaynak ; Hasan Burkay’ın hayatı, eserleri ve tasavvuf anlayışı , Derya Kasap , Ankara üniversitesi Sosyal bilimler enstitüsü Temel islâm bilimleri anabilim dalı Tasavvuf bilim dalı Yüksek lisans tezi

📍 Ankara

Dr. Münir Derman

📍 Ankara
Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ( Melami Şeyhi )

Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ( Melami Şeyhi )

Ankara – altındağ – solfasol kabristanı Arabacılar Kahyası İsmail Ağa ile ilgili bilgilere Mahir İz’in anılarında rastlıyoruz. Ankara Solfasol Köyü kabristanında kabri bulunan İsmail Ağa, Cumhuriyetin ilanı yıllarında Ankara’da gönül erbabı arasında önemli bir yere sahiptir. Mahir İz “İz Bırakanlar” isimli eserinde İsmail Ağa hakkında şunlar yazar: “Ankara’dan şahsen tanıdığım Arabacılar Kahyası İsmail Ağa , işte mezkur Şeyh Nurü’l Arab’dan inabe etmiş olan Ankara Hukuk Mahkemesi azası Vehbi Efendi’den el almıştı. Yıllarca evvel Umumi Harp içinde bir gün berber Selanikli Kazım Nami’nin dükkanında traş oluyordum. Bu İsmail Ağa da köşede oturmuş çubuk içiyordu. Berbere anlattığı bir vak’a veya hikaye dolayısiyle bir Ayet–i Kerim’e okudu. Fakat verdiği mana birden bire nazarı dikkatimi celbetti, çünkü ancak okumuş yazmış bir hoca efendi bu kadar güzel tefsir edebilirdi. Hemen berberin elini tutup arkama dönerek baktım. İsmail Ağa “Ne o Efendi! Yakıştıramadın mı?” dedi. Ben mahcup oldum. Berber işini bitirdikten sonra gidip yanına oturdum; yukarıda verdiğim izahatı kendinden öğrendim. Bu zatın Melamiliği amel bakımından Ehl i Sünnet yolundaydı; ezan okunur okunmaz camiye cemaate koşardı. Kıyafet tam o zamanki esnaf kıyafeti idi. Yalnız hoca efendilere veya meşayihe benzeyen uzunca bir sakalı vardı. Daha sonraları bütün Anadolu’da büyük bir şöhret kazandı. Ben İstanbul’a döndükten sonra, bir gün Maraşlı Tahir Efendi merhumun müritlerinden ve Türkçe muallimlerinden Sivaslı Ali Bey’e rastladım. Şuradan buradan konuştuktan sonra “Bize gidip bir kahve içelim” dedi. Gittik. Ankara’da yapılan bir dil kong­resine iştirak etmesi için hemşehrisi olan Maarif Vekili Reşad Şemseddin Bey’e bir mektupla müracaat ettiğini ve bu suretle Ankara’ya gittiğini söyledikten sonra “Maksadım dil kongresi değil, İsmail Efendi hazretlerini ziyaretti” deyince ben şaşırdım. “İsmail Efendi kütüphaneden dışarı çıkmaz, Ankara’ya nasıl gitti?” deyince; bana “Sizin dediğiniz Kütüphane Müdürü İsmail Saib Efendi değil; bu bütün Anadolu’nun tanıdığı İsmail Efendi hazretleridir ” diye karşılık verdi. Bu söz, bende bir tedaı yaptı; “Bu zat sakın Arabacılar Kahyası İsmail Ağa olmasın?” dedim. “Tamam, işte o zattır, kerameti zahirdir” dedi, ismini anarken bile derlenip toplandı. Zannediyorum 1952 53 ders yılı içinde idi. Haydarpaşa lisesi’ne tanıdıkları ziyaret için gelen Maarif Vekaleti Teftiş Kısım Şefliğinden emekli Ankaralı Mehmed Galib Karabatur Bey’e ki -herkesin sevgisini kazanmış hayırhah bir zat idi- İsmail Ağa’yı sordum; “Vefat etti” dedi ve kerametine dair şöyle bir hadise anlattı: “Bir gün kahvede iki kişi oturuyormuş. Merhum İsmail Ağa da yanlarındaki masada nargile içiyormuş. O zatlardan birine: “Ne düşünüp duruyorsun? Bu dünyada öyle yanlışlıklar olur ki, onu düzeltmeye kimsenin gücü yetmez.” ve diğerine de: “Herkesin verdiği söze aldanmamak, takdir yerini bulur.” demiş. Sonradan bu iki zat naklediyor: ilki, Ziraat Vekaleti memurlarından olup, isim yanlışlığı ile emekliye sevkedilmiş ve bu emr ı vakii düzeltemediği için üzüntü içinde imiş. Adı Hasan olan bu zat, asıl emekli yapmak istedikleri başka bir Hasan Bey yerine kur­ban olmuş, ikinci zat ise yukarıda adı geçen Çorum Mebusu Abdurrahman Dursun Bey imiş; kendisi partisi tarafından ihmal edilmiş, yine bir meb’usluk ona vaad edildiği halde, iki seçimde de hatırı sorulmamış; üzüntüsü ondan neş’et ediyormuş. Mehmed Galip Bey, İsmail Ağa’nın birçok hususi halleri olduğunu da söyledi. Melamilerde bir husus nazarı dikkatimi celbeder. Bunların zikri sohbettir. Bu zevattan bazılarıyla görüştüm; herkesten başka türlü düşünüyor ve beyanları da başka türlü oluyor. Mesela Harbiye Nezareti Kalemi emeklilerinden merhum Fehmi Bey’le tanıştım.” Ankara – Altındağ Solfasol Köyü mezarlığında bulunan kabri üzerindeki kitabede şu ibare yazılıdır: “Kutbül arifin ve gavs’ül…vasılin kibarı muhakkıkini melami… yeden arifi billah Ankara evi Hacı İsmail Gül Efendi hazretlerinin ruhu saadetlerine Fatiha. hakka vuslatı: 26.5.193 Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Şeyh Mehmed Tayyib Baba

Şeyh Mehmed Tayyib Baba

Ankara – Altındağ – Sofasol köyünde Son Osmanlı dönemi mutasavvıflarındandır. Şeyh Mehmed Tayyib Baba Efendi, resmi nüfus kayıdlarına göre 1856 yılında Ankara’da doğmuştur. Tayyib Efendi’nin babası Şeyh Edhem Reşad Baba , annesi Nezihe Hanım’dır. Birisi erkek, ikisi kız üç büyük kardeşi olan Mehmed Tayyib Efendi’ye çocuk yaşta iken ağabeyi Muhlis Baba ile birlikte, Hacı Bayram-ı Veli zaviyedarlık ve türbedarlık görevi tevcih edilmiştir. Hacı Bayram-ı Veli dergah evi şeyhi Abdülhamid Baba’nın vefatı üzerine 30 Haziran 1897 tarihinde Hacı Bayram Dergahı şeyhi olmuştur. Şair Sadullah izzet Efendi’nin oğlu şair Mustafa Pertev Efendi tarafından Mehmed Tayyib Efendi’nin doğumu üzerine şu tarih kıtası yazılmış: Mübarek-bad daim sulb-i Edhem ‘den ki Bayrami Bi hamd-illah yine bir gonce-i nevaçtı kim ceyyid Gelib bir müjde-i hatif dedi tarihini Pertev Cihana hayr ile basdı kadem Tayyib Baba Seyyid( 1272/1855) Hacı Tayyib Baba , Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda 3 ve 4. dev­rede Ankara mebusu olarak bulunmuştur. Tayyib Baba mebusluktan önce de Ankara’nın sosyal yaşamı ile yakından ilgilenmiş, bir çok fahri görevler yapmıştır. Ankara Vilayeti eski Salnamelerinde, Ankara Meclis-i idare-i Vilayeti üyeliği, iskan ve Muhacirin Komisyonu üyeliği. Nakibü’l-eşraf Kaimmakamı, Hamidi Sanayi Mektebi Komisyon Heyeti Reisliği gibi görevlerde bulunduğu kayıtlıdır. Eski Ankara Salnameleri, Hicri I 325 ( M. I 907) yılından sonra yayınlanmamıştır. O tarihten ölümüne kadar geçen 13 yıl içinde yalnız 1330-1334 (1914-1918) yıllarında Osmanlı Medisi’nde mebus olduğunu biliyoruz. Şeyh Tayyib Efendi vefatına kadar, Ankara Meclisi’ne katılmıştır. 20 Mayıs 1920 tarihinde, 1338 Ramazanı’nın ilk gecesinde sahurdan sonra tövbe ve istiğfarlarla yattığı yatakta ertesi sabah kalp sektesinden vefat etmiştir. O gün, Halil Nihat Bayramoğlu şu beyitleri yazar: Gurre-i maft-ı siyamda ircii emri gelip Şeyh Efendi sofra-i cennete bulmuştur makam. Şeyh Tayyib Efendi vefatına üzerine yazılan başka bir şiir: Nesl-i pak-i Hazret-i El-Hace Bayram-ı Veli Şeyh Hacı Tayyib Efendi hami-i erbab-ı din Gitti saim olduğu halde Huzur-u, izzete ide Ya-Rabb sofra-i cennette iftar-ı, Güzfn 128 Şeyh Mehmed Tayyib Efendi’nin kabri Solfasol Köyü mezarlığındadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara

Şeyh Hüseyin Nakşibendi

Ankara Günümüzde Samanpazarı’nda Altındağ Belediye Sarayı’nın bulunduğu yerde, Nakşibendi Türbesi bulunuyormuş ve kaynak­lara göre bu türbede de, Seyyid Hüseyin Nakşibendi isminde bir gönül erinin kabri varmış. Ankara tarihinde “Nakşibendi Medresesi”, “Nakşibendi Tekkesi” ve “Nakşibendi ilkokulu”ndan oldukça fazla bahsedilir. Özellikle istiklal Savaşı yıllarında Nakşibendi Dergahı Şeyhi Topcu Efendi , oldukça faal bir vatanperverdir. İlk defa, Ankara’da bulunan İngiliz ve Fransız askerlerine karşı, Nakşibendi Medresesi müderrisi ve Nakşi Şeyhi Sadullah Seyhan Efendi isyan başlatmıştır. Belgelerde, Nakşibendi dergahına ve medresesine yapılan vakıflar oldukça fazladır. 1925 yılından sonra bu dergah yıkılmış ve daha sonra yerine Altındağ Belediye Sarayı yapılmıştır. Yol çalışmaları yapılırken, Es-Seyyid eş-Şeyh Hüseyin Nakşibendi hazretlerinin kabrinin nereye taşındığı hakkında bir bilgiye ulaşamadık. Ahf Şerafeddin Türbesi içinde Nakşibendi şeyhlerinden Buharalı Pirzade Hacı Seyyid Ahmet Efendi’nin kabri vardır. Mezar taşında: Fenadan bekaya eyledi rıhlet ide Hak kabrini ravza-i cennet Tarikatı aliyye-i Nakşibendiyye Salihini izamından Buharalı . , . Pir zade el -hac es-Seyyid Ahmed Efendı nın ruhuna el-Fatiha. Sene 1307 ( 1890) Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Baklacı Baba – Ankara

Baklacı Baba – Ankara

📍 Aksaray
Şeyh İvaz Dede Türbesi

Şeyh İvaz Dede Türbesi

Ankara – beypazarı – ayvaşık mahallesi Beypazarı ilçe merkezinin Ayvaşık Mahallesi’nde türbesi bulunan “İvaz Dede” , kaynaklarda “Şeyh İvaz Dede” ve “İvaz Baba” adıyla zikredilmekte, halk arasında da ”Ayvaşık Dede” olarak anılmaktadır. Ünlü seyyahımız Evliya Çelebi, Haziran 1648 tarihinde Beypazarı’na gelir ve ziyaret yerleri hakkında bilgi verirken, şehrin içinde “Şeyh İvaz Dede”nin türbesinden bahseder. 1290/1873-74 tarihli Ankara Vilayet Salnamesi’nin 106. sahifesin­ de “Beypazarı kasabasında olan Karacaahmed Sultan makamı ve Birgivi şarihi merhum Mehmed Efendi ve İvaz Baba ve Gerinik Baba ve Üçkız­lar merkadleri ziyaretgah-ı havass u avam ve civar kasaba ve kurada Kara Davud-i Veli ve Necmeddin-i Kübra ve İvaz Baba ve Yediler namıyla meşhur zevat-ı kiram türbeleri mecma-i züvvar-ı benam u enamdır” ifa­desi yer alır. 1325/1907-08 tarihli Ankara Vilayet Salnamesi’nin 147. sa­hifesinde de “Merakıd-ı mübareke: Beypazarı kasabasında Karaca Ahmed Sultan Hazretlerinin makamı ve Birgivi merhum Mehmed Efendi ve İvaz Baba ve Üç Kızlar merakıdları ziyaretgah-ı havas ve avam ve civar kasaba ve kurada Kara Davud ve Necmeddin Kübra ve Yediler namıyla meşhur zevat-ı kiramın türbeleri ziyaretgah-ı enamdır…” ifadesinden İvaz Baba ziyaretgahının herkes tarafından ziyaret edildiği kayıtlıdır. Prof. Dr. Hikmet Tanyu, 1958 yılında yaptığı ziyaretinde İvaz Dede mezarı hakkında şu bilgileri verir: Beypazarı’na hakim ve etrafı üç yandan gören bir yerde bulunan halkın de­yişiyle Ayvaşık Dede, aslında İvaz Baba’dır. 80 metre kadar önünden yol ge­çiyor. Yatırın bulunduğu yerde ve biraz aşağısında çok yaşlı ağaçlar var. An­kara yolu buraya 500 metre kadar yakındadır. Ayvaşık Dede (İvaz Baba)’nın mezarı yıktırılmış. Hemen yanında kuyu ve çeşme benzeri, kenarı taşlarla örtülü bir yer var. Buradan hafifce su sızıyor. Evvelce Ayvaşık Dede (İvaz Baba)nın mezarının muntazam olduğu anlaşılıyor. Ziyaretgah etrafında pa­tikalar, yollar hasıl olmuş. Bu açılan yollar bile bu ziyaretgahın çevrede ne derece geleni ve önemi olduğunu gösteriyor. Buraya her murat için gelindi­ği gibi, bilhassa sinir, akıl hastalıklarına karşı, şifa istenilmek üzere ziyaret ediliyor. Gelenler aynı zamanda bez de bağlıyorlar. Çevresindeki çalılara bin­lerce bez, çabut asılı, bağlı olarak durmaktadır. Türbeyi evvelce bir jandar­ma komutanı yıktırmış. Yıktırılan taşların üzerinde mum akıntıları bol bol görülüyor. Eski ilgi azalsa bile gene devam ediyor. Halbuki apaçık bir yerde bulunan ziyaretçilerin kolayca görünebileceği bu yer yasağa rağmen rağbeti kaybetmiyor. Yalnız bu defa hastaları olanlar yıkıntıyı, harabeyi ziyaret edi­yorlar. Jandarma komutanı, kaymakamın emriyle türbeyi yıkınca, artık bu il­ginin tamamen kesileceğini sanıyormuş. Halkın ziyaret edişine hayret etmiş. Harabe kalıntısı, hatta bütün o mahal gene saygıya layık olarak görülüyor. Araştırmamız sırasında birisi: “Türbeleri yıktılar, deli çoğaldı. O bizim için manevi bir destekti, bu destek yıkılmak istendi” diyor. Halk tarafından burası­nı ve benzerlerini yıktıran kaymakama: “Deli kaymakam bu türbeleri 1939- 1940 yılında yıktırdı” denilmiştir. Yaptığımız incelemede bu kaymakamın ve jandarma komutanının başına gelen birtakım vakaları bu türbe, ziyaretgah tahribinden ileri geldiği söyleniliyor. Önceleri bu tepede (ivaz Baba)nın bu­lunduğu yerin üstünde yağmur duasına çıkılırmış. İvaz Baba’nın sağında­ ki su haznesinin üzeri kapalı iken orasını da kaymakam yıktırmış. Bu üzeri kapalı ve muntazam bir şekilde yapılmış, tarihi bir değeri olması kuvvetle muhtemel yeri yıktırırken kaymakam, büyük bir korku geçirerek yıkma işini orada yarım bıraktırıyor. Gerçekten yaptığımız incelemede yıkma işinin ya­rım kaldığını göstermiştir. Su haznesi, üstü kapalı muntazam bir çeşme veya bir ayazma şekline benziyor. Burasının ziyaret ve adak yeri olduğu ve bu ağır tahribe rağmen ziyaret yeri olmaktan çıkmadığını yerinde yaptığımız inceleme ile tesbit ettik. Bu muntazam taşlar arasında onbinlerce mum ya­kılmış. Duvarları simsiyah olmuştur. İnceleme yaptığım yerlerin hiçbirisinde bu kadarına, bu kadar yekpare büyük taşları simsiyah hale getirecek kadar çok mum yakılmışına rastlamamıştım. Yıkıntıya bakılarak burasının üstü­nün kubbeli olduğu tahmin edilebilir. Dikilmiş, adanmış mumlar duruyor. İlk defa olarak bu adak yerinde sentomisetin ve bromürlü ilaç kutuları ve tarifelerini tesbit ettik. Bu mahalde yaptığımız araştırmanın verdiği sonuç şu oldu: Sinir, akıl v.b. hastalar buraya geliyor veya getiriliyorlar, oradaki tastan onlara su içiriliyor. Çok zaman bu türlü ilaçların tesirini arttırmak veya tam bir şifa elde etmek üzere, o şifalı, mübarek sayılan sudan da yardım görülmek isteniliyor. Tıp, ilaç ve şifalı, mübarek su ile tedavi böylece birleş­ miş oluyor. Bu su haznesinin olduğu bölmeye sokulmuş bir ağaç dalı üzerine bezler bağlanmış. Yeni ve içlerinde çok eski olduğu anlaşılan yüzlerce bez dikkati çekiyor. Bunlar, patiska, iplik, elbise kumaşı, pamuk ipliğidir. Bazı­ larına birkaç küçük taş da konulmuş. Su sızan yeri iki metre kadardır. Su, sızdıktan sonra yamaca doğru bir oluk içinde akıyor. Burada hayvan pislik­ leri göze çarpıyor. Bunları o tepede yayılan, otlatılan hayvanların sulamak maksadıyle mi buraya getirildikleri, yoksa hasta hayvanların mı buradan iyi­leşmek üzere su içirildiğini tesbit mümkün olamamıştır. Tababetle mistik inancın birleştiği ve çok şifalı olduğuna inanıldığı bu suyun buraya kadar getirilemeyen hastalara alınıp götürüldüğü nadir de olsa vaki imiş… Ankara Vilayeti Salnamelerinde İvaz baba ve Şeyh Mehmed adları ile “havas ve avam” tarafından yardımcı, önemli bir ziyaretgah olarak gösterilen eski türbeler bunlardır. İvaz Baba (Ayvaşık Dede)nin tarihçesi belli olma­makla beraber asırlarla ifade edilebilecek kadar eski olduğudur. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Beypazarı, Ankara
Osman Dede – Ayaş

Osman Dede – Ayaş

Ankara – ayaş – akkaya – köy mezarlığı Ayaş ilçesinin eski Akkaya Köyü yerleşmesinde türbesi bulunan ve Osmanlı vakıf belgelerinde adı zikredilen Osman Dede ‘nın hayat ve kimliği hakkında kaynaklarda henüz bir bilgiye rastlanmamıştır. Osman Dede Türbesi’ne Ayaş ilçe merkezine 24 km uzaklıkta ve Ayaş Beypazarı karayolu üzerinde olan yeni Akkaya yerleşmesi içinden geçen toprak yolla ulaşılmaktadır. Osmanlı vakıf belgelerinde adı zikredilen Osman Dede Zaviyesi’nin hangi yılda kurulduğuna dair bir kayda henüz ulaşamamıza rağmen 1303/1885-8 senesinde Osman Dede Zaviyesi’nin bedel-i mukataa ve aşar bedeli 1062 kuruş olup diğer zaviyelere göre geliri yüksektir. Mayıs 1904 tarihinde Osman Dede Tekkesi zaviyedarlığına Mehmed İslam Efendi tayin edilir. Hikmet Tanyu ise Osman Dede’den “Akkaya Dede” si olarak bahseder. Akkaya köyünde, ağzı eğilen, çarpılanların, felçlilerin gidip, götürülüp ziya ettikleri, “fevkalade tesirli” olduğunu söyledikleri bir ziyaretgah bulunuyor bu yatır, üzerine türbe yaptırmıyormuş. Birkaç defa türbe yapmağa teşeb edilmişse de türbe yıkılmış. “Bunu Dede arzu etmediği için yıkmış” Dede yakınındaki çalılıktan kesip sopa yapan mutlaka yaralanır, onları kesene zaverirmiş.” Günümüzde dere içinde bulunan Osman Dede Türbesi , eski Akkaya Mezarlığı içindedir. Mezarlığın girişinde dikdörtgen planlı, çatılı, sıvalı ve naresiz, bakımsız bir cami bulunmaktadır. Ahşap tavanlı caminin minber mihrabı sadedir. Caminin kıble cephesine bitkisel motifler çizilmiş, sonra yapılan badana ile bu resimlerin bir kısmı kapatılmıştır. Mezarlığın giriş kapısında bölgeden getirilen antik çağlara ait iki sütun başlığı bulunmaktadır. Osman Dede’nin mezarının yakınında Osmanlı’nın dönemlerine ait rumi motifli bir mezar taşı parçası bulunmaktadır. Kitabesi olmayan mezar, demir korkulukla koruma altına alınmıştır. Mezar taşı “Birinci Seyid Osman” yazılıdır. Mezarın bitişiğinde de şifa için gelen hastaların bir süre uyuması için yataklar bulunmaktadır. Zaviye binasından günümüze bir yapı izi ulaşmamıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ayaş, Ankara
Toprak Dede – Ayaş

Toprak Dede – Ayaş

Ankara – ayaş – iğdeli sokak ilerisinde Ayaş Toprak Dede Türbesinin gerçek ismi Ahmet Dede’dir. Burada yapılan ziyaret uygulaması sebebiyle Toprak Dede denmektedir. Türbe de bulunan bir yazıta göre 1628 de vefat etmiştir.

📍 Ayaş, Ankara
Hüsameddin Ankaravi (k.s.)

Hüsameddin Ankaravi (k.s.)

Ankara – Ankaralı Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi (k.s.) aslen Ankaralıdır. Melami kaynaklarına göre Hacı Bayram-ı Veli’ni halifelerinden Bıçakcı Ömer Dede ‘den Bünyamin Ayaşi (v.1520), ondan Pir Ali Aksarayi (v. 1527), ondan oğlu İsmail-i Maşuki (v. 1529) ve ondan Ahmed-i Sarban (v. 1545) ve ondan da Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi hilafet almıştır. Ahmed Sarban hz’i, doğum tarihi kesin olmamakla birlikte 1470’li yıllarda Tekirdağ ili Hayra­bolu ilçesinde doğdu. Ahmed genç yaşında Hayrabolu’dan ayrılarak İstanbul’a gelir ve Kanuni Sultan Süleyman’ın Irak Seferi’ne “Sarbanbaşı” (Devecibaşı) ola­rak katılır. Bu mesleğinden dolayı “Sarban” olarak anılır. Irak seferine giden ordu Aksaray’a uğrar ve burada Pir Ali Aksarayi ile tanışır. Ahmed-i Sarban , 1545 yılında Hayrabolu’ da beka alemine göçer. İlçe merkezinde bulunan kutlu türbeleri halkın ziyaretgahıdır. Sarban Ahmed, divanında kaside, gazel, mesnevi gibi kla­sik nazım biçimlerini kullanmış, şiirlerinin tamamı ilahi aşkla alakalı olup, tekke edebiyatının en sadık şairlerindendir. Sarı Abdullah Efendi, “Semeratü’l-Fuad”isimli eserindeki bilgilere göre Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi, doğduğu ve yaşamakta olduğu Ankara’ya bağlı Hayma­na’daki Kutluhan Köyü’nde, cuma ve bayram namazları için bir cami yaptırma­ya teşebbüs eder. Cami inşaatında çalışmaları için müridlerini davet eder ve bu davete bölgedeki sipahiler de katılır, inşaatta gönüllü olarak çalışmaya başlar­lar. Dönemin Ankara Haslar Voyvodası da, uzun zamandan beri göz koyduğu ve şeyhin oğluna ait güzel Arap atını ister. Şeyhin bu isteği reddetmesi üzerine voyvoda, Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi’yi İstanbul’a şikayet eder. Şikayetinde de şeyhin bütün müridlerini ve bazı askerleri başına topladığını, muhtemelen bir isyana hazırlandığını bildirir. Bunun üzerine merkezi yönetim, şeyhin derhal tu­tuklanıp hapsedilmesini ve hadisenin araştırılmasını ister. Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi , hemen tutuklanır ve Ankara Kalesi’ne habsedilir. Ne var ki, ömrü vefa etmemiş ve rivayete göre bir sabah cesedi bulunmuştur. Evliya Çelebi ise “Seyahatname”de ‘ Ankara’da yatmakta olan büyük evliya­ların nur dolu mezarları ziyaretlerini bildirirken Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi hakkında şu bilgiyi verir: Şeyh Hüsameddin: Ahmed Sarbani halifesidir. Ankara Kalesi’nde hapis iken “Sabah bizi defn edin”buyururlar. Sabahleyin hapishanede kesinlikle insan ve cinden kimse yok iken bir sarı hurma lifi kefenine sarılmış yıkanmış ve kokulanmış olarak bulunur. Bütün Ankara halkı hayretler içinde kalırlar. Hala zaviyesi haziresinde gö­mülüdür. Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi Camii ve Türbesi: Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi Camii ve türbesi, günümüzde Haymana ilçesi Kutluhan Köyü yolu üzerindedir. Kutluhan Köyü, Ankara şehir merkezine yakla­ şık 94 km, Haymana ilçe merkezine ise 48 km uzaklıktadır. Kutluhan ve Altıpınar köy yolu yakınında, düz ve arkeolojik bir alanda bu­lunan cami, günümüzde yerleşim yeri dışında kalmış ve günümüzde restore edilerek yeniden inşa ediliyor. Caminin batısında ise Şeyh Hüsameddin-i Ankaravi’nin mezarının bulunduğu türbe vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara
Seyyit Ali  Türbesi ( Şeyh Ebu İshak Kazeruni zaviyesi Türbesi )

Seyyit Ali Türbesi ( Şeyh Ebu İshak Kazeruni zaviyesi Türbesi )

Ankara – altındağ – mermerli sokak Ankara şehir merkezinde, Ulucanlar Caddesi’ne dikine merdivenle bağlanan Mermerli Sokak’ta “Şeyh Ebu ishak Zaviyesi” bulunmakta­dır. Bu zaviye binasından günümüze sadece bir türbe ulaşmıştır. 1530 yılı Ankara Tahrir Defteri’nde ‘Vakfı Zaviye-i Ebu İshak der-nefs-i An­kara; dekakin der-Koyun Pazarı, … 5, fi sene 50.” Kayıtta belirtildiği üzere za­viyenin Koyunpazarı’da vakıf dükkanı vardır ve yıllık geliri 50 akçedir. Diğer zaviyelere göre geliri düşüktür. 1571 yılında zaviye vakfına Seydi Mehmed ve Mahmud mutasarrıf olup, yıllık geliri 50 akçedir. Ebu İshak İbrahim b. Şehriyar el-Kazeruni, 352/963 yılında Şiraz vilayetine bağlı Kazerun civarında doğmuş, 426/1034 yılında Kazenin’da vefat etmiş ve zaviyesi­ne defnedilmiştir. Ebu İshak Kazeruni, İran’da İslam’ın tebliği için büyük gayret göstermiş, “Şeyh-i Gazi” unvanını almış ünlü bir mutasavvıftır. Kurduğu zaviyede fakir ve zenginleri aynı sofrada toplayarak, yardımlaşma duygusunu ön plana çıkarmış, cihad amaçlı özel birlikler kurmuş, gazalara katılan ve gazi dervişlerden müteşekkil bu birlikle­ rin özel bayrakları ve askeri mızıkaları bulunur. Dervişleri, delişmen tabiatlı, garip tavırlı ve savaşçı kimselerdir. Ebu İshak, halka hizmeti düstur edinmiş, bekar ola­rak yaşamış, 24.000 Yahudi ve Mecusi’nin İslam’a girmesine vesile olacak kadar din gayreti içerisinde bulunmuş büyük bir zattır. Vefatından sonra dervişleri gaza ruhunu canlı tutmuş, Kazerin halkı her sene şeyhin alem ve tablını alarak gazalara giderler. İshakiye dergahları genellikle hudut boylarında ve serhatlarda bulunmakta, “Kazeruniyye’; “İshakiyye” ve “Mürşidiyye” isimleriyle de anılmaktadır. Haçlılara ve Bizanslılara karşı önemli birer savaş alanı olan Mısır, Filistin ve Anadolu’da, Hind putperestlerine karşı mücadele eden İslam ordularında sürekli Kazeruni dervişlerine rastlanıldığı kaynaklarda zikredilir. Ebu İshak Kazerunı’nin mezarından alınan bir avuç toprağın, kudurmuş denize atılmasıyla denizin sakinleştiğine dair anlatılan menkıbeye inanıldığı için Şeyh’in kabrinden getirilen bir miktar toprağı yanlarında taşıdıkları riva­yet edilir. Onüçüncü yüzyıldan itibaren Anadolu’nun fütuhatında ve imarında görev alan Ebu İshak dervişleri, zamanın sultanları tarafından desteklenir. Yıl­dırım Bayezid Han tarafından Bursa’da bir zaviye yaptırılır. Ayrıca Erzurum, Konya ve Ankara’da da Ebu İshak zaviyeleri kurulur. Zaman içinde İshakiler, başta Nakşibendilik olmak üzere diğer tarikatlere intisap ederek, tasavvufi ha­yatlarını sürdürürler. Ankara’da bulunan Ebu İshak Zaviyesi’nin hangi yıl yapıldığına dair kayda ulaşamadık. Ancak Vakıflar Meclisi’nin 20 Haziran 1936 gün 346 sayılı kara­rında, zaviyenin ”Alemdar” adı ile yad edilen Seyid Ahmed oğlu Seyid Ali tarafın­dan kurulduğu yazılıdır. Halveti dergahı olarak kullanılan Ebu İshak Zaviyesi, zaman içinde yı­kılmış, sadece beş mezarın bulundu­ğu ve sonradan oda içine alınan bir yapı iken; hayırsever, ecdadına ve ta­rihine saygılı kişilerin girişimleriyle, geleneksel mimariye uygun, kesme taş kullanılarak, kubbeli, girişte mes­cid kısmı ve geçisinde harim bulunan, zarif ve sanatkarane bir türbe yapıl­mıştır. Türbenin yapımında emeği geçen her kişiden Allah razı olsun. Anadolu tabiriyle “darısı diğerlerine, Amin.” Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Mehdi Şeyh Türbesi

Mehdi Şeyh Türbesi

Ankara – Kahramankazan – kumpınar köyü Mehdi Şeyh , Murtad Ovası (Murtazaabad)’nda, Ankara Çayı’na karışan Ova Çayı’nın doğusunda ve yakınında bir zaviye kurarak, Oğuz Türkmen boylarının iskanına öncülük etmiş erenlerdendir. “Mehdi’ ; kurtulmuş, doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş kişi anlamına gelmektedir. Zaviyesinin bulunduğu yer za­man içinde şenlenmiş ve “Şeyh Mehdi ve “Tekke-i Meyti” adıyla anılan bir köy ku­rulmuştur. Günümüzde Mehdi Şeyh Köyü, Ankara-İstanbul karayolunun batısında ve Kazan ilçesine bağlı “Kumpınar” adıyla anılan mahalledir. 1530 yılı Ankara Tahrir Defteri “Murtazaabad” kazası vakıfları arasında “Vakfı Zaviye-i Mehdi Şeyh; iki çiftlik yer, taallukat 2 nefer, hasıl 450″173 kayıtlıdır. Bu kayıt­ tan Mehdi Şeyh evladından iki kişinin olduğu anlaşılmaktadır. 1571 yılı ”Ankara Vakıf Defteri”nde de Bitik Köyü’nde iki çiftlik yer, İbrahim Efendi tarafından Mehdi Şeyh Zaviyesi’ne vakfedilir ve çiftliğin yıllık geliri 450 akçedir. 1749 yılında “Murtazaabad” kazasının ”Mehdi’ köyünde bulunan “Şeyh Mehdi Zaviyesi”nin tevliyet ve zaviyedarlığı evlada şart kılındığından, vakfın iki çiftlik yerinin evlattan İbrahim Dede’nin vefatı üzerine, Şeyh Mehdi evladından Seyyid Ahmed bin Ahmed’e tevcih edilir. 1756 yılında da Şeyh Mehdi Zaviyesi’nde evladiyet ve meşrutiyet üzere nim (yarım) akçe ile zaviyedar olan evlattan Şeyh Mehdi’nin beratı yenilenir. Daha sonra yerine oğlu Mansur geçer. 1828 yılında da zaviyedarlık İbrahim Efendi’ye verilir. Şeyh Mehdi Zaviyesi mescidinde imam ve hatib olmadığı için Ahmed bin Mehmed’e tevcih edilir. 1845 yılında Murtazaabad kazasına bağlı “Tekke-i Meytf (Mehdf)”nin “tekke­nişin”i (postnişin) Ahmed Dede Efendi olup, çiftçilik yapmaktadır. Şeyh Mehdi hazretlerinin kabri köy mezarlığında bulunmaktadır. Şeyh Mehdi kabri hastalar, çocuğu olmayanlar, elinde-yüzünde yara olanlar ve çocuğu zayıf olanlar tarafından ziyaret edilir ve kurban kesilir. Şeyh Mehdi’ye saygıdan dolayı köydeki düğünlerde davul çalınmaz, şayet davul çalınacaksa önceden adak kurbanı kesilir. Adak kurbanı kesilmeden davul çalınırsa çalanların başına bir musibet geleceği yönünde yaygın bir inanış vardır. Yerleşmedeki “Dede Taşı” ve “Dede Kavakları” da bölge halkı için kutsallık taşır. Dede Taşı, halis beyaz mermerden, hassas işçiliği olan, basamaklı banyo küvetine benzeyen ve Bizans dönemine ait olduğu tahmin edilen yekpare bir taştır. Halkavun (Yazıbeyli) Köyü nahiye merkezi olunca, bu taş Halkavun’a götürülür. Köy sakinleri buna rıza göstermez ve üzülür. Köylüler ertesi günün sabahı taşı eski yerinde görürler. Bu antik taşın tahliye deliği sonradan genişletilmiştir. Yürüyemeyen ve zayıf bünyeli çocuklar, velisi tarafından adak kurbanı kesildikten sonra, taşın altında açılan kısımdan geçirilir ve Allah’tan şifa dilenir. Dede Kavakları mevkiinde bulunan ağaçlardan ise odun kesilmez ve yakılmaz. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kahraman Kazan, Ankara
Karaca Ahmet Türbesi – Polatlı

Karaca Ahmet Türbesi – Polatlı

Türbe Onarım Kitabesi Ankara – POlatlı – karaca ahmet köyü Karaca Ahmed Sultan , “Abdalan-ı Rum” olarak adlandınlan ”Anadolu Erenleri”nden bir Türkmen dervişi ve halk hekimidir. Adına çok sayıda türbe ve makam yapılmıştır. Bunlardan birisi de Polatlı ilçe merkezine 26 km uzak­lıkta ve Karacaahmed Köyü’ne 2 km mesafede, Sakarya Irmağı kıyısında bulunan zaviye ve türbedir. Karaca Ahmed, Orhan Gazi devrinde yaşamış ve rivayete göre Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasani’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken, bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli ‘Vilayetnamesi”nde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivrihisarlı Şeyh Nureddin’in müridi olduğu ifade edilir. Vilayetname’de Karaca Ahmed’in Hacı Bektaş-ı Veli’ye giderek intisap ettiği zikredilir. Saruhanoğullan’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta ol­duğu kaydedilmektedir. Bu durumda onun Hacı Bektaş-ı Veli ile görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Orhan Gazi döneminde Bizanslılarda yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek, bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu böl­geye yerleşen Karaca Ahmed , burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiş­tirmiş, tekkesi Osmanlı-Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Dönemin önemli şahsiyetlerinden birinin gözlerini tedavi ettiği ve karşılığında birçok arazinin mülk olarak kendisine vakfedildiği rivayet edilmektedir. Osmanlı topraklarında büyük şöhrete kavuşan ve tarihçi Ali Mustafa’nın ifade­siyle Rum Abdal larının “ kutb-ı namdar “ı haline gelen Karaca Ahmed, Balkanlar’da çok defa Aziz George ile özdeşleştirilmiş, bunun sonucunda hıristiyan halk onu ve dolayısıyla İslamiyet’i kolayca benimsemiştir. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunmuştur. Osmanlı toprak­larından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşen Karaca Ahmed ‘e, bu faaliyetleri esna­sında Göynük’te türbesi bulunan Yargeldi Sultan ve Hasan Basri gibi arkadaşları refakat etmişlerdir. Bu bölgede beylerden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiş­ tir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Karaca Ahmed, Manisa’ya geldiğinde Saruhan Beyin Manisa ve Akhisar’ın fet­hiyle uğraştığı, Karaca Ahmed’in elli yedi bin müridiyle birlikte bu fethe katıldığı rivayet ediliyorsa da bu bilgi şüphelidir. Tarihi kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hü­kümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar, muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390 yılında Hoşkadem Mes­cidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesi­ ne dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. Mecdi mezarının Akhisar’da kendi adıyla anılan köyde bulunduğunu kaydeder. Karaca Ahmed’in vefatından sonra şeyhlik ve ruh hekimliği vazifesini oğlu Eşref devam ettirmiştir. Ayrıca Hızır Abdal adında bir oğlunun daha olduğu bilinmektedir. Üsküdar’daki türbenin yanında Karaca Ahmed’in Horasan’da binerek Anadolu’ya geldiğine inanılan atının bulunduğu bir mezar daha vardır. Karacaahmet Mezarlığı da onun adına izafe edilmiştir. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, “Karaca Ahmed ulu veli Uslu olur gelen deli” beytiyle günümüzde de devam etmektedir. Karaca Ahmed Türbesi: Karaca Ahmed hazretlerinin türbesi Karacaahmed-Çağlayık köy yolunun sağında olup, kuzeyinden Sakarya nehri geçer. Batısında “Sofu Dede” Me­zarlığı bulunmaktadır. Karaca Ahmed Zaviyesi’nin ilk olarak ondürdüncü yüzyılın ikinci yarısında, Karaca Ahmed’in kendisi veya el verdiği yakınlarından biri tarafın­dan kurulduğu kanaatindeyiz. Vakıf belgelerinde “Kızılca/Karaca Ahmed evladı” iba­ resinden onun nesep evladı veya müridleri olabileceği de anlaşılmaktadır. Zaviyenin bulunduğu mevki, Sakarya Irmağı’nın batısında bulunan “Geçit başı” mevkiine yakın olması, geçmiş zamanlarda bu dergahın bir konaklama ve bölge güvenlik karakolu görevi gördüğü de anlaşılmaktadır. Antik “Gordion” şehri de aynı bölgededir. Karaca Ahmed Zaviyesi’nin özelliklerinden biri de, akıl ve ruh hastalarının tedavi edildiği “şifahane-zaviye”lerden kabul edilmesidir. Anadolu’da akıl hastalarının te­davi edildiğini bilebildiğimiz en erken tarihli (1205) hastane Kayseri’deki “Gevher Nesibe Hatun Şifahanesi”dir. Avrupa’da akıl hastalarının ateşe atıldığı, kötü davra­nışlara maruz kaldığı dönemlerde, Türk dünyası mimarinin, müziğin ve suyun et­kisi ile gözlem, bilgi ve deneye dayalı tedavi uygulamaya başlar. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde büyük hastaneler şehirlerde yaşayanlara hitap ederken, bunların ulaşamadığı köylerdeki insanlara buralardaki tekke ve zaviyeler veya şifahane-za­viye diyebileceğimiz kuruluşlar sahip çıkıyordu. Bu zaviyelere dönemin sultanları, vezirleri, paşaları, beyleri ve zenginleri vakıflar ihdas ederek madden ve manen des­tekliyordu. Bu hastanelerde yatan hastalardan para alınmadığı gibi, hasta ve deliler arasında fark gözetilmeden tedavi sırasında onlara şevkat ve nezaketle davranılması gereği zamanımıza gelen belgelerden anlaşılmaktadır. Aynı zamanda dinı-tasavvufi eğitim ve öğretim yerleri de olan bu şifahane-zaviyeler, şeyhleri ve daha sonra on­lardan el alan ocaklar tarafından işlevlerini yüzyıllar boyunca devam ettirmişlerdir. Ayrıca akıl hastaları hastane veya şifahane-zaviyelerin dışında bazı türbe ve ziyaret­gahlara da tedavi amaçlı başvurmaktaydı. Geçmişte bu şifahane-zaviyelerdeki teda­viler inancı kuvvetli hastalar üzerinde tekke şeyhinin telkini ile gerçekleşmekteydi. Karaca Ahmed Zaviyesi, ondördüncü yüzyıl ortalarından zamanımıza mimari tah­ribata uğrayarak gelse de, hala türbesinde şifa aranan şifahane-zaviye özelliğini bir bakıma sürdürmektedir. Karaca Ahmed Zaviyesi’nden günümüze, üzeri beşik tonozla örtülü dikdörtgen şeklindeki türbesi ve birkaç mezartaşı gelebilmiştir. Türbenin içinde kimlere ait ol­ duğunu bilemediğimiz üç mezar vardır. Duvarları üst kısımlarda ve tonoz örtüde ye­nilenen türbenin kuzey ve güneyindeki tonoz alınlıklarına birer pencere açılmıştır. Yine türbenin kuzey-batısında duvarlarla çevrelenmiş bir mezarlık yer almaktadır. Bu mezarlıkta günümüze, üzerinde selvi ağacı kabartması olan ayaktaşı ile kitabeli bir şahide taşı ulaşmıştır. Karaca Ahmed Sultan’ın asıl mezar yeri kesin olarak bilinmemekle birlikte, Anadolu’da ve Balkanlarda çok sayıda Karaca Ahmed Sultan adına yapılmış zaviye (tekke/dergah), türbe ve makam mezar bulunmaktadır. Asıl mezarının Manisa’nın Horoz Köyü’nde bulunan Karaca Ahmed Tekkesi’ nde olduğu kanaati genel kabul görür. Beypazarı ilçe merkezinde de Karaca Ahmed Tür­besi bulunmaktadır. İstanbul Üsküdar’da Karaca Ahmed Türbesi ile atının mezarı ve Karacaahmed Mezarlığı vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Polatlı, Ankara
Hoşebe Türbesi

Hoşebe Türbesi

Ankara – Nallıhan – Akdere köyü yakınındaki hoşebe piknik alanında Hoşebe Türbesi Nallıhan‟a 3 kilometre uzaklıkta olan Akdere Köyünün yakınındaki Ardıç koruluğu içindedir. Ziyaret yeri yüksekçe bir tepenin yamacındadır. 10 metre kadar aşağısında içilebilen bir su vardır. Hoşebe Türbesi‟nin diğer türbelerden ayrı bir özelliği vardır. Türbenin bulunduğu koruluk mesire yeri olarak kullanılır. Halk arasında dolaşan rivayete göre Hoşebe ölmeden önce mezarının etrafında gülünüp oynanmasını hoşça vakit geçirilmesini istemiştir. Kaynak ; Nallıhan Kırsal Turizm Stratejisi

📍 Nallıhan, Ankara
Bacım Sultan

Bacım Sultan

Ankara – NALLIHAN – TEKKE KÖY Bacım Sultan, Tabduk Emre’nin kızıdır. Halk arasında ve bazı yayınlarda Sincan ilçesi Bacı Köyü’nde türbesi bulunan Fatıma Bacı ile Bacım Sul­tan karıştırılır. Fatıma Bacı , Tabduk Emre ‘nin kızı olarak gösterilir. Fatıma Bacı, Mahmud Seydi ‘nin kızı ve Hacı Tuğrul Baba’nın torunudur. Rivayetlere göre bir Türkmen atası olan Hamza Sultan, Nallıhan ilçesine bağlı Tekke Köyü’ne yerleşir. Hamza Sultan’ın oğlu Hulbiye, evlilik çağına gelince Ham­za Sultan, oğluna eş olarak Tabduk Emre’nin kızı Bacım Sultan’ı uygun görür ve dünürlük yapar. İki tarafın da uygun görüşü üzerine iki gencin evliliğine karar verilir. Düğün haftası kurulur ve düğün alayı Tabduk Emre ‘nin dergahına varır. Tabduk Emre’den “destur” alınarak, Bacım Sultan gelin alayı eşliğinde Tekke Köyü’nün Erenler mevkiine gelir. Öğle namazı vaktinin daralması üzerine gelin alayı mola verir. Öğle namazı kıldıktan sonra bakarlar ki gelin Bacım Sultan yok­tur. Alayın ileri gelenleri telaşa düşerler ve Hamza Sultan’a acele bir haberci gön­derirler. Haberci Bacım Sultan’ın köye gelmediğini öğrenir ve gelin alayına geri döner. Bunun üzerine Tabduk Emre’nin huzuruna bir elçi gönderirler. Haberci durumu Tabduk Emre’ye anlatır. Tabduk Emre ise hiç telaşa düşmeden, sanki haberdarmış gibi şu cevabı verir: “Gelin (Bacım Sultan) yerini buldu. Orada arayın.” Bu söz üzerine haberci gelin alayına gelir ve Tabduk Emre’nin buyruğunu söyler. Bu buyruk üzerine gelin alayındakiler köye gelir. Çevreyi araştırırlar ve görürlerki Bacım Sultan, köyün yakınında bulunan tepedeki bir ardıç ağacının altında oturuyor. Davetliler ve köy ahalisi Bacım Sultan ı görünce sevinir. Yanına giderek Bacım Sultan’ı, Hamza Sultan’ın evine götürmek isterler. Bacım Sultan: – “Ben buraya kadar geldim. Oğlunuz da buraya gelsin” diye cevap verir. Bacım Sultan’ın bu isteğini damad Hulbiye’ye bildirirler. Bu istek üzerine Hul­biye Sultan, Bacım Sultan’ın yanına gelir ve evine getirir. Bacım Sultan daha sonra köyde odalar açarak, gelen gidenlere yemekler ik­ram eder; misafirlerine daima ikramda bulunur. Bu sebeple de bu köye “Tekke” adı verilir. Bu türbe Tekke Köyü içerisindedir. Tekke Köyü‟nün ilçe merkezine uzaklığı 14 km olup köylerin dizilişine göre Ermem sultan Köyü ortada, Yunus‟un mezarının bulunduğu Sarıköy sağda ve Bacım Sultan‟ın yattığı Tekke Köyü solda yer alır. Rivayete göre Bacım Sultan‟ın evinin odaları açık ve gelene gidene baktığı için bu adı almıştır. İçerisinde Bacım Sultan‟ın, eşinin, iki çocuğunun ve hizmetkarının sandukaları vardır. Üstü çatı olan türbenin 200 metre kadar aşağısında bir kuyu bulunmaktadır. Kuyunun suyu tuzludur. Bazı rivayetlere göre düğünden belli bir süre sonra Tapduk Emre ve yakınları hem dünürleri ziyaret etmeye hem de kızlarını görmeye giderler. Çevrede buna kız ardına gitme denir. Babasının geldiği haber verildiğinde Bacım Sultan hamur yoğurmaktadır. Haberi alınca elleri hamurlu babasını karşılamaya koşar. Yolda ellerinin hamurlu olduğunu fark edince ellerini yolunun üstündeki otlara sürer ve elini sürdüğü yerlerden su çıkar. Bacım Sultan ellerini bu suda yıkayarak babasını karşılamaya gider. Bugün yörede yaşayanlar suyun bulunduğu yere Hamurlu Su Kuyusu demektedir. Türbeye gelen ziyaretçiler ve hastalar bu suyla yıkanmakta veya içmektedirler. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Nallıhan’nın Kırsal Turizm Stratejisi ,

📍 Nallıhan, Ankara

İstanbul Evliyaları – Liste

Beşiktaş Evliyaları Beşiktaşlı Yahya Efendi Şeyh Muhammed Zafir Efendi Mehmed Nuri Şemseddin Nakşibendi Neccarzade muhammed Sıddık Efendi Neccarzade Muhammed Rızauddin Efendi Ahmed Turani Abdulhayy Efendi Can Feda Hazretleri Tuz baba Çizmecibaşı Ali Mahmud Efendi Beykoz Evliyaları Yuşa (a.s.) Akbaba Sultan Uzun Evliya Kırklar Sultan Gazi Yunus Tezveren Dede Beyoğlu Evliyaları Hasan Hüsamettin Uşşaki Burhaneddin Hasan Cihangiri Cemaleddin İshak Karamani Şeyh İsmail Rumi İsmail Ankaravi Dede Abdülbaki Dede Ahmed Muhtar Efendi Akbaba Türbesi Arapzade Mustafa Efendi Ayni Ali Baba Esrar Dede Gavsi Ahmed Dede Gül Baba Haşimi Emir Osman Efendi Helvacı Ana Türbesi İdris Muhtefi Kahhar Baba Kurt Çelebi Türbesi Lohusa Hatun Mehmed Elifi Efendi Mehmed Hazmi Tura Mustafa İzzi Efendi Müeyyedzade Türbesi Sefer Baba Sirkeci Muslihiddin Efendi Sofu Baba Şeyh İsa Dede Şeyh Mehmed Ruhi Dede Turabi Baba Eburrıza Efendi Eminönü Evliyaları Hz. Amr B. As (r.a.) – Makam Hz. Vehb bin Huşeyre (r.a.) Makam Hz. Sufyan b. Uyenye (r.a.) Hz. Abdurrahman Şami (r.a.) Mesleme B. Abdulmelik Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Mehmet Zahid Kotku Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi Hasan Hilmi Efendi Ömer Ziyauddin Dağıstani Hasan Ünsi Efendi Safranbolulu İsmail Necati Efendi Topçu Hasan Ağa Ali Baba – Nimel Çeyş -2 Baba Cafer Bekri Mustafa Baba Çelebi Alaeddin Efendi Çifte Emirler Düğümlü Baba Mimar Sinan Sadrazam Mahmud Paşa Server Dede Şeyh Abdurrauf Samedani Tezveren Dede – Eminönü Eyüp Evliyaları Sahabe ; Hz. Eyüp Sultan (r.a.) Hz. Ebu Derda (r.a.) – Makam Hz. Cabir Bin Muhammed El Ensari (r.a.) Hz. Cafer Bin Abdullah El Ensari (r.a.) Hz. Muhammed El Ensari (r.a. ) Hz. Ahmed El Ensari (r.a.) Hz. Edhem (r.a.) Hz. Ebu Şeybe El Hudri (r.a.) Hz. Kab (r.a. ) Hz. Hafir (r.a.) Hz. Abdussadık Amr Bin Same (r.a.) Hz. Abdullah El Hudri (r.a.) Hz. Ebu Zerr Gifari (r.a.) Hz. Abdullah El Ensari (r.a.) Hz. Hasan ve Hüseyin Kardeşler (r.a.) Hz. Şube (r.a.) Hz. Ebu Said El Hudri (r.a.) Hz. Husam İbn Abdullah (r.a.) Hz. Cabir (r.a.) Nimel Çeyş ; Ali Çavuş Arpacı Hayreddin Avcıbaşı Mehmet Bey Aya Dede Bali Süleyman Ağa Cebe Ali Bey Dökümcü Gül Baba Ferah Baba Hacı İsa Hızır Çavuş Molla Lütfi Efendi Otakçıbaşı Hüseyin Ağa Saka Baba Toklu İbrahim Dede Ya Vedud Vedud Evliya ; Baba Haydar Semerkandi Muhammed Murad Münzevi Şeyh Adülmecit Sivasi Ümmi Sinan Pir Ahmed Edirnevi Sertarikzade Muhammed Emin Efendi Cemaleddin Uşşaki Lalizade Abdülbaki Efendi Şeyhülislam Ebusuud Efendi Abdullah Saburi Abdulehad Nuri Sivasi Abdullah Kaşgari Abdülkadir Haki El Kadiri Ahmed Bin Ebul Hayr Ahmed Dede Ali Fani Dede Azizzade Şeyh Abdülbaki Sivasi Baba Yusuf Sivrihisari Bali Baba Celalzade Mustafa Çelebi Celalzade Salih Çelebi Çolak Hasan Dede Evlice Baba Evren Dede Hüseyin Nazmi Geylani Hüseyin Sadık Efendi İdris Bitlisi İsa Geylani Karyağdı Baba Kesikbaş ve Derviş Molla Münzevir kardeşler Mürteza Efendi Seyyid Hüseyin Nazmi Geylani Seyyid Mehmed Nuri Efendi Şeyh Abdülbaki Efendi Şeyh Abdülkadir Belhi Şeyh Abdülkadir Efendi Şimşir Dede Ubeydullah Kaşgari Son Devrin Alimleri ; Emin Saraç Hocaefendi Küçük Hüseyin Efendi Medineli Hacı Osman Akfırat Necip Fazıl Kısakürek Şeyh Kasım Küfrevi Mahmud Esad Çoşan Hüseyin Hilmi Işık

Yeri Tespit edilemeyen Nimel Çeyş kabirleri

Ensar Dede Anadolu’dan gelerek fetih ordusuna katılmıştır. İstanbul Kuşatması esnasında şehid düşmüş. Kabri tam tespit edilemeyen Ensar Dede , ordunun meçhul kahramanlarındandır. Eskici Baba İstanbul kuşatmasında katılan mutlu askerlerden biridir. Ayakapı’da şehid düşmüştür. Sefer Dede Ayakapı’da şehit düşmüştür. Kabri şehit düştüğü yerdedir. Eskici baba ile kabri yanyanadır .( Ancak yerini tesbit edemedik ) Ulubatlı Hasan Fetih sabahı surlara çıkmayı başaran ilk şehidlerdendir. Sancağı surlara diken Ulubatlı Hasan ve 17 arkadaşı aynı anda okların hedefi olur ve şehit düşerler. Sur dibine topluca defnedilen Ulubatlı Hasan ve diğer şehitlerin kabirleri belirsizdir. Ahi Çelebi Fatih Darüşşifasının Başhekimidir. Fatih Sultan Mehmed’in hastalığı esnasında perhiz yemeklerini denetlemek üzere mutfak emini tayin olunmuştur. Eminönün de Zindankapısı dışında bulunan Kanlı Fırın Mescidi’nin banisidir. Allah (c.c) ‘in uzun bir ömür ihsan ettiği bu zat. Fatih Sultan Mehmed’in ölümünde 52 yaşlarındaydı. 1524 yılında hacca giden Ahi Çelebi, dönüşte Mısırda hastalanmış ve orada 96 yaşında vefat etmiştir. Onu, imam Şafii’nin yanına defnettiler. Ahi Çelebi’nin, İstanbul’dan başka ayrıca Edirne’de pek çok hayır ve hasenatı vardır. Akçaylı Mehmed Bey İstanbul kuşatmasına katılan gazilerdendir. Çok cesur olan bu zat, kuşatma esnasında sur kapılarından içeri girmeyi başarmış ve şehrin çeşitli yerlerinde sabotajlar yapmıştır. Onun bu kahramanlığını takdir eden Fatih Sultan Mehmed Han , bu zatı özel olarak seçmiş ve kendisine silahtar yapmıştır. Azeb Baba Fetih gazisi olan Azeb baba’nın Cerrahpaşa’da Yeşiltulumba Sokak’ta elvan çelebi camii yanında türbesi vardı. Kabri yol yapımı çalışmaları gerekçesiyle 1942 yılında meçhul bir yere nakledilmiştir. Cebecibaşı İshak Veli Kumkapıda ana caddeden Nişancı Hamamı’nın Bulunduğu sokağa sapınca, sağ tarafda Ermeni Patrikhanesini ve kilisesini az geçince, Nakibu’lbend Camii sokağındaki ufak ve harap mescid, Fatih Sultan Mehmed’in Cebecibaşılarından İshak Veli tarafından yaptırılmıştır. Cümle kapısının sag tarafında Hicri 857(Miladi 1453) tarihli bir mezar kitabesi vardır. Depremlerden ve yangınlardan zarar gören bu mescid ve türbe, Kazanci Yusuf Efendi tarafından tamir ettirilmiştir. Fakat burası sonradan imamsız kalmış ve bir aile tarafından işgal edilmiştir. Üskübi Çakırağa İstanbul’un fethine katılan komutanlardandır. Fetih Ordusunda Cavuşbaşı olarak görevde bulunmuştur. Fetihten sonra pek çok hayır ve hasenat yapmıştır. Bunlardan biri de Cibali’de yaptırdığı Üskübi Çakir Ağa Camiidir. Üsküblü Çakır Ağa’nın İstanbul da dört yerde yaptırdığı camiler vardır. Çıkrıkcı Kemaleddin Efendi Fatih Sultan mehmed devri alimlerindendir. Sarı güzel Mutemed sokakta bir mescid yaptırmıştır. Günümüzde camii yıkılmış ve yerine otopark yapılmıştır. Hazirede bulunan Kemaleddin Efendinin mezar taşı ve diğer bir kısım zatların mezar taşları kırılmıştır. Elvan Çelebi Fatih’in askerlerinden olan Elvan Çelebi, aynı zamanda o devrin alimlerindendir. Azebler Caminin banisidir.Bu cami, 1942 yılında yol yapımı gerekçesiyle yıkılmıştır. Sekbanbaşı Ferhad Ağa Fetih ordusuna mensup Sekbanbaşılardan biridir. gazilerden ve Zeyrek’teki Sekbanbaşı budur. Fakat mescid, yıkılmıştır. Mescidini yaptıran zat zamanla harap olup Ferhat Ağa’nın kabri de yıkılmış ve yeri belirsiz olmuştur. Fethi Çelebi İstanbul’un fethine katılan Fethi Çelebi, büyük fetihten önce Otakcılar bölgesini kontrol altına alan ve sur dışında ordunun rahat mevzilenmesini sağlayan gazilerdendir. Kara Şemseddin İstanbul kuşatmasına katılmak için Anadolu’dan gelen gazilerden biridir. Çırçır’da yol kenarında türbesi vardır. Küçük Ahmed Ağa Fatih Sultan Mehmed Han’ın silahdarıdır. Aksaray muhitinde Valide Camii yakınında küçük bir mescid yaptırmıştır. Ahmed Ağa’nın kabri zamanla yıkılmış ve yeri belirsiz olmuştur. Sekbanbaşı Hüseyin Ağa Sekbanbaşı Hüseyin Ağa Fatih Sultan Mehmed’in ordusunda Sekbanbaşılık görevi yapan komutanlardandır. Sekbanbaşı İbrahim Ağa Fetih gazilerindendir. Kırk çeşme’nin batısında, kendi adı ile anılan yeni bir mahalle kurmuştur. Eski bir kiliseyi tamir ettirerek camiye çevirmiştir. İbrahim Ağa’nın mezar taşı, Türk-İslam Eserleri Müzesindedir. Sekbanbaşı Mimar Ayas Ağa Fatih Sultan Mehmed’in mimarbaşılarındandır. Fetihten sonra İstanbul’un imar edilmesinde büyük emeği geçmiştir. 1467 yılında Saraçhane’de Sekbanbaşı mescidini yaptırmıştır. Banisinin kabri de bu mescidin kıble tarafında idi. Mescid 1956 yılında yıkılmıştır. Seyyid Ali Halife İstanbul’un fethine katılan gazilerdendir. Fındıkzade’de bir cami ve tekke yaptırmıştır. Fakat cami 1918 yılında yanıp yıkılmıştır. Sinan Ağa Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un imarından sorumlu olan Bina Emini Sinan Ağa, Sinan Ağa Fatih-Karadeniz Caddesinde kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Camii 1995 yılında yıkılmış ve yeniden yapılmıştır. Yıkılmadan önce Kabri Mihrabın önündeki Haziredeydi. Sivrikoz Mehmet Efendi Fetih Gazilerinden olan bu zat, İstanbul’un alınışından sonra , Abdülezel Paşa Caddesi – Sivrikoz Sokağı üzerinde bir cami yaptırmıştır. Buraya “Cibali Kapısı” denildiği için bu caminin diğer bir adı da “Cibali Camii ” dir. Subaşı Abdi Efendi İstanbul’un fethinden sonra şehrin imar edilmesine katkıda bulunan Subaşı Abdi Efendi , Patrikhanenin arka sokağında kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Şeyh Yakub Buhari Fetih Ordusuna katılan gazilerdendir. İstanbul’un fethinden sonra uzun bir ömür sürmüştür. 98 yaşında 2. Bayezid Devrinde vefat etmiştir. Şeyh Ali Haydari Fatih Sultan Mehmed’in Alemdarlarındandır. Horhor Caddesi-Mimar Ayas Camii arkasından biraz aşağıda Kavalalı Sokağının başında Tekke arsası içinde gömülüdür. Haydarhane Mescidi , sonradan tekye olmuştur. Kitabesi,Amcazade Hüseyin Paşa Medresesi bahçesindedir. Süheyl Ünver’in 4 Ağustos 1952 tarihindeki tesbit­ ine göre, buranın arsası ,Vakıflar Müdürlüğünce satılmış ve bina yapımı için mezar taşları depo edilmiştir. Okcu Baba Okcu Baba Fatih Sultan Mehmed’in elçisi ve okcubaşılarındandır. Kabri, Acıçeşme-Hatice Sultan Sokağındadır. Kabir Taşında şunlar yazılıdır: La ilahe illallahu’I Melikü’I Hakku’I Mubin. Muhammedu’r­ Resulullah Sadıku’ vadil Emin. Cennetmekan Ebu’I -Feth Sultan Mehmed Gazi Hazretlerinin kavasbaşısının kabr-i şerifidir.

Topçubaşı Esad Ağa

Topçubaşı Esad Ağa

İstanbul – Silivrikapı – Topçubaşı esat ağa camii yanında Silivrikapı, Seyyid Nizam Caddesi, Seyyid Nizam Camii karşısında medfundur. İstanbul fethine iştirak etmiş. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin topçubaşılarındandır. Esed Ağa’nın çok sade ve bakımsız bir kabri vardır. Kitabesinde : Sultan Mehmed Han-ı Fatih Hazretlerinin Topçubaşısı Esed Ağa İbni Beri (Sene: 878 – (1470) yazılır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Tellak Baba

Tellak Baba

İstanbul – Fatih – Haseki güzel sebzeci sokak da Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin tellakıdır. Haseki’de Güzel Sebzeci Sokak üzerinde ağacın gölgesinde medfundur. Yakınında Davutpaşa hamamı vardır, rivayete göre Tellak Dede Fatih Sultan Mehmed Han’ı bu hamamda yıkamıştır. Hamamda bir kurna hala mübarek sayılır. Kitabesinde: Burada yatan zat Tellak Baba’nın ruhuna fatiha yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Tahirü’l Mevlevi ( Olgun )

Tahirü’l Mevlevi ( Olgun )

📍 İstanbul

Sultan II. Mahmud

İstanbul – Çemberlitaş – Divanyolu cad. Fatih Molla Fenari Mahallesi’nde, Divanyolu Cad­desi üzerinde yer almaktadır. Türbenin yapımına 1839 yılında karar verilmiş, yapım, bir yıl sonra tamamlanmıştır. Mimarları Ohannes ve Boğos Dadyan’dır. Sekizgen planlı yapı ampir üsluptadır. Türbenin dış yüzeyi som mermerden yapılmıştır. Her cephede, yuvarlak ke­merler içinde pencereler açılmıştır. Kemerlerin üstünde dışa kıvrımlı yaprak şeklinde kilit taşı mevcuttur. Sağlı sollu odaları olan bir koridordan türbeye girilmektedir. Soldaki odada Nef-i Fidan Türbesi yer alır. Ceviz ağacından yapılmış kapıdan geç­tikten sonra kapı üstündeki mermer zeminde celi sülüsle yazıl­mış Rahman Suresi’nin 26 ve 27. ayetleri (Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacak.) okunmaktadır. Kubbe ile kasnak arasında alçı ka­bartma tekniği ile siyah zemin üzerine İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar-ı Güzin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri altın va­rakla yazılmıştır. Kubbenin altında Mülk Suresi okunmaktadır. Sure yeşil zemin üzerine altın yaldızlı celi sülüsle yazılmıştır. Pencereler yuvarlak kemerlidir ve kemerlerde kilit taşları görülür. Kubbede alçı kabartma çiçekler, çelenkler vardır. Bunlar çerçeve içine alınmıştır. Üç padişahın sandukası da sırma işlemeli kadifelerle örtülmüştür. Türbe yanındaki büyük hazırede önde gelen aydınları öncelikli olmak üzere 140 adet mezar vardır. Türbede II. Mahmud’un, Sultan Abdülaziz’in, II. Abdülhamid’ in sandukaları dışında on beş sanduka daha var­ dır. Sandukalarda Abdülaziz’in oğlu Veliahd Yusuf İzzet Efen­di, oğlu Şevket Efendi, kızları Saliha Sultan ile Kamile Sultan, eşi Dürr-ü Nev Kadın Efendi, torunu Ömer Faruk Bey, kızları Emine Sultan ile Münire Sultan, II. Abdülhamid’in eşi Saliha Naciye Hanım, II. Mahmud’un kızları Atike Sultan, Hatice Sultan ile Fatma Rabia Sultan, eşi Bezm-i Alem Valide Sultan, kız kardeşleri Esma Sultan ile Hibetullah Sultan medfundur. 1990’lı yıllarda Hizmet Vakfı, 2011-2012 yıllarında İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi

mısır – kahire – abbasiye kabristanı Osmanlı şeyhülislamı. 22 Haziran 1869’de Tokat’ta doğdu. Öğrenimine memleketinde başladı. On yaşında iken hafızlığı bitirdi. İslami ilimleri Züniyezade Ahmed Efendi ‘den okuyarak icazet aldı. Daha sonra Kayseri Medresesi’nde Divrikli Hacı Mehmed Emin Efendi’den okuyarak ilmini geliştirdi. Bir süre sonra istanbul’a gelerek, Huzur Dersleri mukarriri (Padişah’ın huzurunda bir konuyu etraflıca anlatan} Ahmed Asım Efendi ile Mehmed Atıf Efendi’ nin öğrencisi oldu. Onlardan da ilim öğrenip icazet aldı. Sabri Efendi, Hocası Ahmed Asım Efendi’nin kızı Ulviye Manım’la evlenerek istanbul’a yerleşti. Görev Yaptığı Yerler 1890’da yapılan ruus imtihanını kazanarak genç yaşta müderris oldu. Fatih Camii müderrisliğine tayin edildi. Burada elliden fazla talebeye icazet verdi. 1896’da Beşiktaş Asariye Camii imamlığına getirildi. Ve dördüncü rütbeden Osmani ve Mecidi ilim nişanlarını aldı. iki yıl sonra, II. Abdülhamid Han’ın Huzur Dersleri’ne en genç üye olarak iştirak etti. 1899-1904 yılları arasında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nde Hafız-ı Kütüb olarak görev yaptı. Bu sırada Köse Niyazi Efendi’ den kıraat ilmi okudu. Medresetü’l-Vaizin’de tefsir, Medresetü’l-Mütahassisin ile Süleymaniye Medresesi’nde hadis müderrisliği yaptı ve Tedkik-i Müellefat-ı Şer’iyye’nin kurucuları arasında yer aldı. Cem’iyyet-i llmiyye-i İslamiyye’nin reisliğine seçildi. Ve bu cemiyetin çıkardığı Beyanü’l-hak adlı dergide başyazar sıfatıyla makaleler yazdı. Bir dönem de Silistre müftülüğü yaptı. Peyam-ı Sabah, ikdam, Yarın ve Alemdar gibi dergilerde ilmi yazılar kaleme aldı. II. Müşrutiyet’in ilanından sonra, 1908’de Tokat mebusu olarak Meclis-i Meb’usan’a girdi. Bu arada Fatih Camii müderrisliği görevi de devam etti. 4 Mart 1919’da kurulan Damad Ferid Paşa hükümetinde şeyhülislamlık yaptı. 6 Haziran 1919’da Paris Konferansı’na giden Damad Ferid Paşa’nın yerine sadrazamlığa (başbakanlık) vekalet etti. Aynı yıl kabinenin düşmesi üzerine padişah tarafından Ayan Meclisi üyeliğine getirildi. 19 Şubat 1919’da kurulan Cem’iyyet-i Müderrisin’in reisliğini yaptı. Burada ikinci başkan olan İskilipli Mehmed Atıf ve Said Nursi hazretleri ile birlikte çalıştı. Yeniden teşkil edilen Damad Ferid Paşa kabinesinde Sabri Efendi, 1920’da tekrar şeyhülislamlığa getirildi. Ve Şura-yı Devlet reisliğine vekalet etti. Cumhuriyetin ilanından sonra oğlu lbrahim’le birlikte 150’likler listesine alındı. 1922’de tutuklanacağı sırada ailesiyle birlikte İskenderiye’ye gitti. Oradan Kahire’ye geçti. 6 Şubat 1924’te dersiamlık maaşı kesildi. Haziran 1924’te vatandaşlıktan çıkarıldı. Kahire’ye yerleşen Sabri Efendi, Ezher Üniversitesi’nde müderrislik yaptı. Türkçe ve Arapça çeşitli eserler yazdı. Üniversite’de verdiği dersler son derece faydalı oldu. Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in daveti üzerine Mekke’ye gidip beş ay kaldıktan sonra, ailesi iklim şartlarına intibak edemediğinden Mısır’a döndü. Nisan 1927’de kayınpederinin memleketi olan Gümülcine’ye gidip beş yıl orada kaldıktan sonra 1932’de Kahireye döndü. Bu dönemde yazdığı eserler ve ilmi faaliyetleriyle Mısır’da yeni bir itibar kazandı. Alimlerden pek çok dost edindi. Evini bir okul haline getirdi. Mısır Evkaf Vezirliği bünyesinde kurulan Lecnetü’n-nühuz üyeliğine seçildi. Mısır veliahdı kendisini saraya davet edip iltifatta bulundu. Batılılaşmanın etkisinde kalıp İslam dinini Batı düşüncesi ve değerine göre yorumlayan Mısır aydınlarının görüşlerini şiddetle eleştirdi. Devrin Arap tarihçisi Muhammed Abdullah Annan’ın Osmanlı Türkleri aleyhindeki asılsız iddialarına cevap vererek, ileri sürdüğü tezleri çürüttü. Hıristiyanlıkta olduğunun aksine, İslam’ın bilimle çatışmadığı fikrini ve kadınların belli şartlara göre örtünmesinin dini yükümlülük olduğunu ısrarla savundu. Osmanlı Devleti’nin sona erişini, üst düzeyde görevli bir kişi olarak idrak eden ve Batı medeniyeti karşısında İslam medeniyetinin yıkılışını engellemek için· gayret gösteren Mustafa Sabri Efendi, hayatını bu düşüncesini gerçekleştirmeye yönelik ilmi, fikri ve siyasi mücadelelerle geçirmiştir. Bu amacı doğrultusunda, Müslümanlar arasında tartışma konusu olan problemlerin çözümüne katkı sağlamak için eserler yazmış, siyasi faaliyetlere girişmiş, İslam dünyasında hakim olan siyasi düzenleri tahlil ve tenkit etmiştir. Yahudilerle mason localarının tehlikeli sonuçlar doğuran faaliyetlerine dikkat çekmiştir. Vefatı Mustafa Sabri Efendi Kahire’de vefat etti (12 Mart 1954). Eşi daha önce rahmetli olmuştu. ölümüne basında çok geniş yer verilmişti. Cenazesine ilim ve siyaset adamlarının yanı sıra büyük bir kalabalık cemaat iştirak etti. Abbasiye kabristanına defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Şefaatlerine Cenab-ı Hakk nail buyursun! Amin, Amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Sarı Er

İstanbul’un en güzel ve en şirin yerlerinden biri Sarıyer’dir. Sarı Er Hazretlerinin bu mevkide bulunması ve bu mevkide ebedî hayatına çekilmiş olması, bu şirin kasabanın bu adla anılmasına sebep olmuştur. Ancak buranın sakinleri San Er’i Sarı Yer’e çevirmisler ve Sarı Yer diye meşhur olmuştur. Sarı Er kabir taşından da. anlaşıldığı gibi fetih gazilerinden ve mutlu .askerlerdendir. Sarıyer Hamam Sokak’ta medfundur. Kabrinin üzerine 8 katlı Kur’an Kursu binası yapılmıştır. Kabir caddeye açık demir kafesle kapalı, ziyaretçiler buradan ziyaret ediyorlar. Sarıyer halkının ve diğer müslümanların çok hürmet ve saygı gösterdiği Sarı Er’in kabir taşında şöyle yazılıdır: Hüvel Hayyül Baki Merhum ve mağfur el muhtaç ila rahmeti Rabbihü ğafür Sarı Er ruhu için Fatiha. Sene: 857. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Pirinçcibaşı Hacı Sinan Ağa

Pirinçcibaşı Hacı Sinan Ağa

İstanbul – Fatih – Pirinçcibaşı HAcı Sinan ağa camii Fatih Sultan Mehmed Han’ın pirinçcibaşısıdır. Fetihten sonra İstanbul’un imarı için çalışmıştır. Malta-Yedi emirler Sokağında kendi adını taşıyan bir cami yaptırmıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Otakcı başı Hüseyin Ağa

Otakcı başı Hüseyin Ağa

istanbul – eyüp – otakcılar mescidi sokakta İstanbul fethine katılmış, mutlu gazilerdendir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Otakcı-başısıdır. Adı Hüseyin Ağa’dır. Kabri, Eyüp, Otakcılar Mescid Sokak üzerindedir, mescidi yıkılmıştır. Kabri çok bakımsızdır, yeşil tahtalarla .çevrilmiştir. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır: Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Nimel Çeyş Ali Baba Türbesi

Nimel Çeyş Ali Baba Türbesi

İstanbul Fatih – Ahırkapı cad ( Cankurtaran tren istasyonu alt geçit köşesi ) ……… Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

📍 İstanbul
Müstakimzade Süleyman Saadettin Efendi

Müstakimzade Süleyman Saadettin Efendi

İstanbul – Unkapanı – Mehmet Emin Tokadi hazretlerinin yanında Müstakimzade Süleyman Sadeddin Efendi 1718 yı­lında Muhammed Emin Efendi ve Ümmü Gülsüm Hanımın oğlu olarak İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Çeşitli hocalardan şer’i ilimleri öğrenen Süleyman Sadeddin Efendi, Fındıkzade İbrahim Efendi, Eğrikapılı Meh­med Rasim Efendi ve Katipzade Mehmed Refi Efendi’den hat meşk etmiştir. İlk olarak, Hacegi Tekkesi Şeyhi Mehmed Salih Sahvi Efendi’ye intisap eden Süleyman Sadeddin Efendi, 1736 yılında Mehmed Emin Tokadi ile tanışmış ve kendisine bağ­lanmıştır. Şeyhinden Nakşi hilafeti ve Buhari-i Şerif okutma icazeti alan Süleyman Sadeddin Efendi, tüm yaşamını yazarak kazandığı parayla sürdürmüş, yüzün üzerinde kitaba imza at­mıştır. Melamiliğin Nakşibendi tarikatı çatısı altında devam eden kolunun temsilcisi, Lalizade Abdülbaki Efendi’dir. Süley­man Sadeddin Efendi, aynı zamanda Eyüp’teki Kalenderhane Tekkesi’nin postnişini olan Lalizade Abdülbaki Efendi ‘ye de bağlanmış, bu sayede Melamiliğin tarihine günümüzde de ışık tutan Menakıb-ı Melamiye-i Bayramiye adlı eseri kaleme almış­tır. Kitaplarında tarikat kültürü ve tasavvuf düşüncesi hakkında çok değerli bilgiler vardır. 1788 yılında Hakk’a yürüyen Müstakimzade Süley­man Sadeddin Efendi, Zeyrek’te Soğukkuyu Medresesi civa­rında, şeyhi Mehmed Emin Tokadi ‘nin yanında sırlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Mürteza Efendi

Mürteza Efendi

istanbul – eyüp piyerloti – kaşgari dergahı bahçesinde İstanbul’un ilim ve feyz kaynaklarından birisi de Eyyüb Sultan Gümüşsuyu tepesindeki Mürteza Efendi dergahıdır. Banisi, tersane emanetinde baş .ruznameci (hesap uzmanı) iken emekli olmuş ve Mekke-ı Mükerreme’de Ahmed Yekdest Hazretlerinden feyz almış olan Mürteza Efendidir. 1160 H. (1746)’da vefat edip deniz tarafındaki kabristanda defnedildi. Oğullan da yanındadır. Bu mescidin ilk vazifelisi, Abdullah-ı Kaşgari olduğundan, Kaşgari Tekkesi de denir. 1174’de vefat eden Abdullah Efendi’den sonra oğlu Ubeydullah Efendi on sene hizmet etti. Sonra lsa Geylanî Efendi uzun yıllar hizmet yapıp 1206’da vefat etti. Üçüncü Selim Han buna bir türbe yaptı. Sonra Abdullah Efendi’nin damadı Çelebi Ubeydullah Efendi bu mescidde hizmet yapmış olup 1208 H. de vefat etti. Mürteza Efendi mescidinde en son hizmette bulunan ilim ve tasavvuf büyüklerinden Seyyid Abdülhakîm Efendi olmuştur. 1362 (M. 1943) senesine kadar burada ve bir çok camilerde ve mekteblerde millete vaaz ve nasihat etmişlerdir. Cenab-ı Hak cümlesinin ruhlarını takdîs eylesin. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Mehmet Ali Hilmi Dedebaba

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba

istanbul – merdivenköy – gözcü baba türbesinde Mehmed Ali Hilmi Dedebaba , 1842 yılında Sul­tanahmet semtinde Güngörmez Mahallesi’nde doğmuştur. Babası, mahalle camiinin imamı olan Nuri Efendi, annesi ise Emine Şerife Bacı’dır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın hem babası hem de annesi Bektaşi’dir. Merdivenköy Şahkulu Sultan Bektaşi Tekkesi Şeyhi Malatyalı Hacı Hasan Baba ‘dan nasip almışlar­dır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba da Bektaşilik konusunda ilk eğitimini ailesinden almış, daha sonra Malatyalı Hacı Hasan Baba’ya intisap etmiştir. Bununla birlikte babasından medrese eğitimi de alan Mehmed Ali Hilmi Baba, küçük yaşta hafız olmuş ve babasının vefatı üzerine onun imamlık görevini dev­ralmıştır. Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı ‘nda Hacı Hasan Baba’nın Hakk’a yürümesi üzerine Mehmed Ali Hil­mi Dedebaba’nın rehberliğini yapmış olan Aşçı Ali Baba posta oturmuştur. Onun da Hakk’a yürümesi üzerine 22 yaşındaki Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, dervişlerin seçimiyle dergahta posta geçmiştir. Aynı yıl Hacı Bektaş’taki pir evine gitmiş, mü­cerredlik erkanını almış ve kulağına mengüş takmıştır. Mücerredlik erkanı, Bektaşi dervişlerinin bekarlık yeminidir. Kulaklarına taktıkları mengüş ise, Allah’ın kulu (ab­dalı) oldukları anlamına gelen bir halkadır. Bektaşiliğin özgür­ce yaşandığı devirlerde mücerredlik erkanı tüm dünyada yal­nızca altı Bektaşi tekkesinde yapılabiliyordu. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba , mücerredlik erkanını dönemin Dedebabası Turabi Ali Baba ‘dan almıştır. 1869 yılın­da da sonraki Dedebaba olan Selanikli Hacı Hasan Baba’dan hilafet alarak halife baba unvanı alır. Halife babalar Bektaşi­likte en fazla 12 tane olabilir ve dedebabanın Hakk’a yürümesi durumunda yenisini seçme hakkına sahiptirler. Bu yüzden Bektaşilikte çok önemli bir yerleri vardır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, aynı zamanda divan sahibi bir şairdir. Divanı Dedebaba Bedri Noyan tarafından ya­yınlanmıştır. Oldukça özenli bir çalışma olan bu kitapta şiirler hem yeni harflere çevrilmiş, hem de Dedebaba Bedri Noyan tarafından şerh edilmiştir. 1907 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, önce Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı’nın meydanına, daha sonra da vasiyeti üzerine Gözcü Baba sofa­sındaki mekanında sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Mehmed Hazmi Tura

Mehmed Hazmi Tura

İstanbul – Feriköy – Helvacı Bacı Kabristanı Malatya Arapgir’de 1882 yılında Abdullah Hamdi Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelen Hazmi Tura , Anadolu’nun çeşitli illerinde ilk eğitimini almış, ancak 1902 yılında Sultan II. Abdülhamid’in talebe-i ulumun İstanbul’a gelmesini yasaklaması üzerine eğitimi yarıda kalmıştır. Tasavvufi eğitimine Kadiri Şeyhi Ali Rıza Efendi’nin yanında başlayan Hazmi Tura, daha sonra İstanbul’a gelmiş ve Bayezid Camii’nde Arapgirli Hüseyin Efendi’nin yanında ilim tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Kendisini çok iyi yetiştiren Hazmi Tura , aynı zamanda Farsça şiirler ve Mesnevihanlık da yapmıştır. Hazmi Tura, 1918 yılında Kasımpaşa Uşşaki Asi­tanesi Şeyhi Mustafa Safı Efendi’ye intisap etmiş ve kızıy­la evlenmiştir. Şeyhinin yanında Uşşaki usülüne göre seyr-i sülukünü tamamlamış ve Mustafa Safi Efendi 1924 yılında kendisine tac-ı şerif tekbirlemiştir. Ardından o sırada şeyhlik makamı boş olan Fatih’teki Seyyid Mahmud Bedreddin Uşşaki Dergahı’na postnişin olarak atanmıştır. Ertesi yıl tekkelerin sırlanması üzerine Hazmi Tura harem dairesinde inzivaya çekilmiş, ama talebelerine ders ver­meye de devam etmiştir. Hazmi Tura’nın halifelerinden olan damadı Nusret Tura , Terzi Baba olarak tanınan Necdet Ardıç’ a hilafet vererek bu yolun devamını sağlamıştır. Alim bir zat olan Hazmi Tura Cumhuriyet döne­minde kütüphanelerde görev yapmış, 1947 yılında Süleymani­ye Kütüphanesi müdürlüğünden emekli olmuştur. 1960 yılında Hakk’a yürüyen Hazmi Tura, Kasım­paşa Uşşaki Asitanesi’nde Helvai Bacı Kabristanında sırlan­mıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
M. Rifat Börekçi

M. Rifat Börekçi

ankara – cebeci asri mezarlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Diyanet işleri Başkanı. 29 Kasım 1860’da Ankara’nın Boyacı Ali mahallesinde doğmuştur. Asıl ada Muhammed Rifat’tır. Babası Ankara ulemasından Müderris Börekçizade Ali Kazım Efendi, annesi ise Habibe Hanım’dır. İlk ve orta tahsilini Ankara’da bitirdikten sonra yüksek tahsil için istanbul’a gitti. Tahsili İstanbul’da Bayezid Medresesi müderrislerinden Atıf Efendi’nin ders halkasına katıldı. Ondan gerekli ilimleri okuyarak icazet aldı. Daha sonra Ankara’ya döndü. Açılan bir imtihanı kazanarak 17 Şubat 1890’da Fazliye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Bulunduğu Görevler: 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi üyeliğine tayin edildi. 1904’te üyeliği sona eren Rifat Efendi, aynı yılın 21 Temmuz’unda yeniden aynı göreve seçildi. Ve 18 Mart 1907’ye kadar bu vazifede kaldı. 7 Aralık 1907’de Ankara müftülüğüne tayin edildi. Bütün bu görevleri esnasında kendisine sırasıyla müsile-i sahn ve müsile-i Süleymaniye Bursa müderrislikleri, İzmir paye-i mücerredi ve ilmi rütbesi mahreç payeleri verildi. Son olarak bir de nişan-ı Osmani aldı. 1911’de bir müddet Sivrihisar Kaymakamlığı görevini de vekaleten yürüttü. Bu arada memuriyetinin yanı sıra, eğitim ve öğretim ile olan ilgisini devam ettirdi. Börekçi, Sivas Kongresiyle birlikte, Milli Mücadele’nin ilk yıllarında, 29 Ekim 1919’da, Ankara Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’ni kurdu ve bu cemiyetin başkanı oldu. Bu cemiyetin, Milli Mücadele’ye önemli katkıları oldu. Vilayet dahilinde teşkilatlanmaya önem verdiği, milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında her türlü destek ve yardımlarda bulunduğu görülmüştür . 23 Nisan 1920’de Menteşe’den (Muğla) mebusu seçilerek ilk açılan meclise katıldı. Bu arada Şeyhülislam Dürrizade’nin İngilizlerin baskısıyla, Milli Mücadele aleyhinde verdiği fetvayı reddeden bir fetva verdi. Hakimiyet-i Milliye gazetesinde neşredilerek yurdun her tarafına dağıtılan bu fetva, halkın MilliMücadele etrafında toplanmasına son derece etkili oldu. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti tarafından 25 Nisan 1920’de müftülük görevinden azledildi. Ayrıca I. örfi İdare Divan-ı Harbi tarafından, Milli Mücadele’ye destek olduğu gerekçesiyle Börekçi’nin idam edilmesine ve mallarının da müsadere edilmesine karar verildi. Ancak Ankara hükümeti, Rifat Efendi’yi derhal müftülük görevine iade etti. Altı ay Manisa mebusu olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çalışan Rifat Efendi, müftülük görevini tercih ederek 27 Ekim 1920’de mebusluktan ayrıldı. 16 Aralık 1922’de Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti Hey’et-i lftaiye azalığına getirildi. Bu vekaletin kaldırılıp Diyanet işleri Reisliği’nin kurulması üzerine 31 Mart 1924’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet işleri Başkanı oldu. Memuriyet için 65 yaş sınırını aşmasına rağmen yetenek ve uzmanlığından bir süre daha yararlanmak üzere Bakanlar Kurulu’nun 22 Ekim 1930 Tarih ve 10112 sayılı kararnamesiyle görevine devamı kabul edildi. Böylece ölümüne kadar Başkanlık görevini sürdürdü. Vefatı Mehmet Rifat Börekçi, vefat tarihi olan 5 Mart 1941’e kadar Reislik görevinde kalmıştır. Kabri Ankara’da Cebeci Asri mezarlığındadır. Rahmetler diler, şefaatler niyaz ederiz. Evli olup 5 çocuk babasıydı. Oğulları Raşit Börekçi, 7. ve 8. dönem, Fuad Börekçi ise: 11. ve 12. dönem Ankara Milletvekili olarak TBMM’de görev yapmışlardır. Eserleri 1. Harem. 2. Haremden Mektuplar. 3. Kızılbaş Müslümanlık. 4. Küba Tarihi: Bir Halkın Biyografisi. 5. İki Devirde Bir Din adamı. 6. Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında Türkler. 7. Osmanlı İmparatorluğu Tarihi. 8. Kudüs Tarihinin Kalbi: Bir Gazetecinin Filistin Hatıraları. 9. Padişah Anaları ve 600 Yıl Bizi Yöneten Dervişler. 10. Mülakatlara Türk Dış Politikası. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları

📍 Ankara
Kırk Şehidler – Nimel Çeyş

Kırk Şehidler – Nimel Çeyş

İstanbul – Fatih – Yayla Kambur Mustafa Paşa camii İstanbul’un Feth’in de sokak çarpışmalarında savaşa savaşa yaralı olarak Fatih – Yayla muhitine kadar gelebilen kırk kadar asker , burada şehit düşmüştür. Fatih’te Kambur Mustafa Paşa camiinin altında Bizans Sarnıcı vardır. Eski kayıtlarda 40 Şehitler Sarnıcı olarak geçmektedir. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Katip Sinan

Katip Sinan

İstanbul – Beyazıt – Katip sinan camii .İstanbul, Beyazıd Soğanağa, Çoban Çavuş Medresesi Sokak ile Sümbül Sinan Sokak arasında çok şirin bir cami vardır. Bu cami Katip Sinan Camiidir. Bu camiyi yaptıran Katip Sinan, herkes tarafından sevilen, yardımsever, eli açık, evvela canan sonra can diye yaşayan bir insandır. Caminin açılışından bir müddet sonra vefat eder ve camiinin bahçesinin sağ tarafına defnederler. O gece Katip Sinan’ın tabutu mezarından kalkarak çok yardım ettiği caminin kubbesine gelir. Sabah olunca cami görevlileri ve cami cemaatı tabutu kubbede görünce hayretten hayrete geçerler. Cami görevlieri ve cemaat kubbede duran tabutu alarak caminin bahçesindeki kabrine sırlarlar. Ertesi gün sabah namazım kılmak üzere camiye gelenler tabutun gene mezarından çıkarak caminin kubbesine çıktığım görürler, cemaat tekrar kubbenin üzerinde duran tabutu alarak mezarına yerleştirirler. Katip Sinan’ın tabutu üçüncü gece tekrar caminin kubbesine yükselir ve aynı yerine gelir. Mahalle sakinleri artık acizlerini ve yapılacak bir şey olmadığını anlarlar. Katip Sinan’ın, camiinin kubbesinde kalmak istediğini, bu olay onun kerameti olduğunu kabul ederler, işte 1496 yılından beri mübarek kabirleri kubbede, mezarı caminin bahçesinde boş duruyor. Kubbe Evliyası diye tanınan bu yüce zat gelip geçenleri hayretten hayrete geçiriyor ve ibret nazarları ile fatiha okuyorlar, nur içinde yatsın. Bu lacivert kubbenin altından kimler gelmiş, kimler gitmiştir… Vakfiyeleri tedkik et, neler göreceksin neler… Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Kasım Çelebi Türbesi

Kasım Çelebi Türbesi

İstanbul – Silivrkapı – Kasım Çelebi camii İstanbul fethine iştirak eden mutlu kumandanlardandır. Eyüp Eskiyeni’de Kasım Çavuş mescidini yaptırandır. Kabri; Camiinin bahçesindedir. Kabrinin etrafı açık, sadedir. Baş taşında Ya Hay La ilahe ülallah Muhammed Resülüllah Fatiha (887) Ayak taşında Sahibü’l-hayrat ve’l-hasenat Kasım Çavuş Hazretlerinin ruh-u şerîfine el-fatiha Sene: 887 yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Kapani Mehmed Sefer Dede

Kapani Mehmed Sefer Dede

istanbul – fatih – yavuz er sinan camii avlusunda Melamîler Sultanı diye ün yapmıştır. Konya’da Erlizade Hazretlerine mürid olmuş, sonra ilahî cezbeye kapılarak harabat erenlerine karışmıştır. Başı açık, ayağı çıplak, kış günleri sırtına kaba bir İmroz abası giyer ve elinde bir balta ile: «La cübbetün vela sivallah» diyerek dolaşır gezerdi. Unkapanı semtinde uzun müddet oturmuştur. Bundan dolayı Kapani mahlası ile şöhret bulmuştur. Evliya Çelebi doğduğu zaman sağ kulağına Ezan-ı Muhammedî’yi Mehmed Kapanî Hazretleri okumuştur. Bir gün Unkapanında kuyumcu dükkanından birinde «Ve ketebna aleyhim fîha ennennefse binnefsi…» ayetini okurken Mehmed Kapanî Efendi gelip dinledi ve: ‘’Allah Allah’’ dedi. O sırada berber dükkanından gümüşçüler tekkesi şeyhi Ali Hallali peyda olup, Mehmed Kapanî Hazretlerini görünce bir nara atarak: «Ey dost! Şahımız Şah Ali’dir. Yoluna can ve basımız kurban olsun! Kerbela meydanıdır meydanımız» deyip Mehmed Kapanî Efendinin elini öptü. Kapanı Efendi de: «Deryiş Ali! İnşaallah bu anda isteğine kavuşup Kerbela şehidlerinin sevabına nail olursun» diyerek elindeki sudan Derviş Ali’ye bir kaç yudum içirir. Derviş Ali nara atarak yine berber dükkanına girince Mehmed Kapanî Efendi: İşte “Ve ketebna aleyhim…” ayetinin yeri geldi. Tekrar oku!» deyince bir yiğit derviş Ali’yi göğsü üzerinden vurarak şehid eder. Hemen Kapanî Efendi Derviş Ali’nin kulağına «Şimdi Kerbela şehadetini buldun mu? (Ennen nefse binnefsi…) ayetine mazhar oldun mu?» der… Kabirleri Unkapam Camii yaninda ziyaretgahdır. Dua edenlerin duasi kabul olunur, boş çevirilmez Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Kanuni Sultan Süleyman

istanbul – eminönü – süleymaniye camii haziresi Türbe Fatih Süleymaniye Külliyesi içinde, camiinin kıble yönündeki haziresinde yer almaktadır. Türbe, cami ile Hürrem Sultan Türbesi arasındadır. Türbe, Kanuni Sultan Süleyman’ ın 1566 yılında vefatından sonra, II. Selim’in emriyle yapılmaya başlanmıştır. Bitiş tarihi 1568’dir. Mimar Sinan’ın kalfalık dö­nemine denk gelen Süleymaniye Külliyesi’ne inşa edilen tür­bede Sinan farklı bir üslup denemiştir. İnşaat kitabesi yoktur. Türbeye ilk önce Kanuni Sultan Süleyman, daha sonrasında kızı Mihrimah Sultan, Sultan II. Süleyman, eşi Ra­bia Sultan ve annesi Dilaruba Sultan sonra da Sultan II. Ahmed ile kızı Asiye Sultan defnedilmiştir. Sekiz kenarlı plan üzerine kurulu türbenin içi de aynı plana göre yapılmıştır. Mermerle kaplı türbenin çekirdek kubbesi, başlık ve kaideleri beden duvarlarına bağlı sekiz sütunlu bir çardağa oturtulmuştur. Türbenin zemini taşla kaplanmış olup duvar­larına İznik çinileri işlenmiştir. Türbe girişinin tam üstündeki siyah taş rivayetlere göre hacer-ül esved’den bir parçadır. Kapı kanatlarından birinde “La ilahe İllallah” diğerinde “Muham­med Resulallah” yazmaktadır. Türbenin içinde besmele ve Bakara Suresi’nin 255. ve 256. ayetleri (Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O daima diridir [hayydır}, bütün varlığın idaresini yürüten {kayyum}dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefa­ at edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka il­ minden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür. Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tağutu inkar edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiç­ bir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir) kubbe kuşağında ise Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Os­ man, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin isimleri görülür. Türbede farklı tarihlere ait altı adet pirinç şamdan, dokuz adet büyük şamdan yer alır. Türbede ayrıca kubbeden zincirlerle sarkan cam kandiller ve renkli deve kuşu yumurtaları bulunur. Türbenin bezeme ve çinileri tamamen İstanbul üslu­bunda hazırlanmıştır. 2011 yılında restorasyonuna başlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

Kaftancıbaşı Türbesi

Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kaftancıbaşısıdır. İstanbul fethine katılmış, Peygamber Efendimizin medh ü senasına nail olmuştur. Aksaray, Haseki Caddesi üzerinde ismi ile anılan camiin banisidir. Kabri mescidin bahçesinde merdivenin sol tarafında malta eriğinin altındadır. Kabir taşları oymalı güzel reyhanî celî sülüsle yapılmış, Hicrî 896 – 1495 tarihini göstermektedir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Hüseyin Vassaf Efendi

Hüseyin Vassaf Efendi

İstanbul – Rumelihisarı Kabristanı ……. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Helvacı Ana Türbesi

Helvacı Ana Türbesi

İstanbul – beyoğlu – hacı ahmet mah yeni bostan sokak Hazret-i Pîr Hüsameddin Uşşakî’nin Mustafa, Abdülaziz ve Abdurrahman isminde üç oğlu ve Ferah Sultan isminde bir kerimeleri dünyaya gelmiştir. Esma Hatun ile Matlube takma adını kullanan Helvacı Bacı isimlerinde iki de eşleri vardır. Hazret-i Hüsameddin Uşşaki zamanında halvette bulunan bir dervişe bir türlü fetih (kalb gözü açılmak) vaki olmazmış. Sebebi ise canı helva istermiş. Kalbinin huzuruna mani olacak derecede iştahı artarmış. Seyyid Hüsameddin Uşşakî Hazretlerinin hanımına bu hal keşfen malum olur. Bir miktar helva pişirip ona ikram eder. «İnşaallah fetih vaki olur» derler. Hakikaten Ani fetih meydana gelirdi. Hatta bir rivayete göre yalnız bu dervişte değil, tam ondokuz dervişte de aynı gece fetih vaki olmuştur. Seyyid Hüsameddin Hazretleri hanımının bu hareketini hoş karşılamışlardır. Bu olaydan sonra muhterem refikaları «Helvacı Bacı» namıyla şöhret kazanmışlardır. Türbeleri Kasımpaşa’da Seyyid Hüsameddin Uşşakî Hazretlerinden biraz ilerdedir. Kabirlerinin giriş kapısı üzerinde Helvacı Bacı’nın şu kasidesi vardır: Aşk ile derviş olmuşam, derdime derman bulmuşam Ummanı seyran etmişem, gevher alan gelsün berü. Dünya varından geçmişem, dostlarımdan ayrılmışam Can içinde can bulmuşam, haber alan gelsün berü. Gözüm didarını gözler, canım habibini özler Halis muhlis mü’min kullar, dosta giden gelsün berü. Kaal ile kilden geçenler, hikmet kitabın seçenler. Kudret dehanın açanlar, pazar eden gelsün berü. Uşşakîyem, «matlube»yem, aşıkların müştakıyem Talihlerin sarrafıyem, rü’ya gören gelsün berü. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Hacı Ferşad Efendi ( İbrahim Hakkı Uysal )

trabzon – çaykara – yeşilalan köyü – medresesi yanında Alim-mürşid. Son devir Osmanlı müderris ve şeyhlerinden İbrahim Hakkı Efendi , Trabzon Çayraka ilçesine bağlı Yeşilalan (Holaysa) köyündendir. 1866’da doğdu. (Doğum tarihi ile ilgili değişik rivayetler var ise de, 1929’da 63 yaşında vefat ettiğine göre, doğumunun 1866 yılı olması ağırlık kazanır.) Babasının adı Hasan Efendi, annesinin adı ise Zeynep Hanımdı. 1866’da babası Erzurum ili İspir İlçesi, Nurgah kasabasının Çiftepınar köyünde imamlık yaparken İbrahim Hakkı dünyaya gelmiştir. Altı aylık iken babası vefat etti. Yetim kalan İbrahim’i annesi alıp kendi köyleri olan Çayraka Yeşilalan köyüne gelir. Baba Hasan Efendi vefat ettiği ve imamı bulunduğu köyde defnedilir. Ferşad lakabı aileden intikal eden bir isim olarak küçük İbrahim’e verilir. Daha sonraları tanınmış büyük bir alim ve şeyh olunca “ Ferşad Efendi ” diye anılamaya başlandı. Soyadı Kanunu çıkınca aile “Ulusal” soyadını almıştır. Fakat halk arasında, Trabzon çevresinde ve Türkiye çapında İbrahim Hakkı Ulusal olarak değil, sağlığında da vefatından sonra da halen de “ Hacı Ferşad Efendi ” diye anılır, bilinir ve tanınır. Tahsili Ferşad Efendi, altı aylık iken yetim kaldığı için çok sıkıntılar, yoksulluklar çekmiştir. Geçimini sağlamak için bir taraftan çobanlık yaparken, bir taraftan da kendi köyünde okumaya çalışıyordu. 13 yaşına kadar böyle devam ettikten sonra, İslami ilimlerin okutulduğu, o devrin en saygın medreselerinden biri olan Huşo medresesinin müderrisi meşhur Numan Efendi’nin yanına gitti. Onun medresesinde askere gidinceye kadar dokuz yıl boyunca ondan okuyarak icazet aldı. Tahsili esnasında, yaşının küçük olmasına rağmen, her yıl Ramazan ayında çevre illere giderek vaazlar veriyor, heyecanlı konuşmalarıyla kalabalık cemaatlerin ilgisini çekiyordu. Tahsiline devam ederken Trabzon ve çevresindeki bazı illerde kısa süreli imamlık görevinde de bulundu. Medrese tahsilini bitirip icazet aldıktan sonra, ilmini daha da ilerletmek üzere İstanbul’a gitti. Ramazan ayanda İstanbul’da Ayasofya Camii’nde vaazlar verdi. İstanbul’a giderken yolda tanıştığı Kondulu Hacı Yusuf Şevki ile istanbul’a gittikten sonra onunla buluşarak Süleymaniye Dergahı şeyhlerinden Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Efendi’yi beraberce ziyaret ettiler. Tekkeye girerken tasavvufa intisap etme niyeti olmamasına rağmen, orada Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’in halifelerinden Kondulu Yusuf Şevki Efendi’ den tarikat dersi almaya başladı. Ona intisap etti. Kısa zamanda şeyhinin takdirini kazanır ve daha sonra şeyhinin kızı ile evlenir. Ve böylece aralarındaki irtibat daha da kuvvetlenmiş oldu. Görev Yerleri İstanbul dönüşü Trabzon, Rize, Erzurum, Bayburt, Samsun, Ankara ve Konya’nın merkez ve ilçelerinde imamlık ve müderrislik ile irşad görevlerinde bulunmuştur. Arkasından Of müftülüğü yapmış ve Samsun İdadisinde de öğretmenlik görevinde bulunmuştur. Hacı Ferşad Efendi Osmanlı Döneminde Doğu Karadeniz Bölgesi Kütüphaneler mütevelliliği görevini de yapmıştı. Rus işgali sırasında Bayburt kütüphanesinden alınıp şimdiki Gürcistan’ın başkenti olan Tıflis’e götürülen kitapların iadesi için Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya bir mektup yazarak, devlet kanalıyla bu kitapların iadesini istemişti. Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektuptan anlaşıldığına göre Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi adına Of,Rize ve Bayburt’ta kurulan vakıf kütüphanelerin mütevelliliği ve müfettişliği görevini de yürütüyordu. Of bölgesinde askere alma heyetinin de başkanlığını yürütmekteydi. 1916’da Of’a giren Rus işgal kuvvetlerine karşı bütün öğrencileriyle birlikte silaha sarılarak 29 gün ve gece hiç durmadan savaşmış ve böylece gazi rütbesini de elde etmişti. Bu hizmetlerle birlikte Bölge Medreseler Birliği başkanlığı görevini de yürütüyordu. İstanbul dönüşünden sonra kendi köyünde bir medrese kurdu. Bu medresede Kur’an-, Kerim, sarf, nahiv, meanı, beyan, bedi, mantık, fıkıh, tefsir, hadis usul-i fıkıh, siyer, Osmanlıca, hüsn-ü hat derslerini okutmaktaydı. Bu medrese, o çevrenin aynı zamanda bir üniversitesi demekti. Hacı Ferşad Efendi ömrünün sonuna kadar 40 yıl bu medresede müderrislik yapmıştır. Bu medreseden çok değerli ilim ve irşad alimleri yetişmiştir. Bir taraftan müderrislik yaparken diğer taraftan da tasavvula meşgul olmuştur. İstanbul’a giderek Gümüşhanevi Tekkesi’nde postnişin olan İsmail Necati Efendi ‘nin yanında h lvete girdi ve hilafet mertebesini elde etti. Daha sonra hacca gitti. Hac dönüşü vefat eden İsmail Necati Efendi’nin yerine Gümüşhanevi Tekkesi’nin postişliğine tayin edildi ise de, O şöhret afettir diyerek bu görevi kabul etmedi. Köyüne dönerek medresesindeki müderrisliğe ve irşad faaliyetlerine devam etti.Karadeniz bölgesinde büyük bir şöhrete sahip olan Vardalı şeyh Osman Niyazi Efendi ‘ye intisap ederek, Rize Güneyce’deki Tekkesi’nde 1908 yılı üç aylarında 86 arkadaşıyla birlikte halvete girdi. Vardalı şeyh Osman Efendi’nin vefatı üzerine, şeyhinin techiz ve tekinini yapar, cenazesini kıldırır ve onun yerine Varda Merkez Camii’nde imamlık ve üç dönem de medresede müderrislik yapar. Her yıl halvete girer. Medresesinde üç yüzden fazla öğrenciye icazet vermiş, alim yetiştirmiş, tasavvuf dersleri vererek halkı irşad etmiştir. O, devrinin en büyük şeyhi ve en büyük müderrisi, alimi idi her iki yönden de zirveye ulaşmıştı. Çaykara’da müderris Hacı Hasan Rami Yavuz, yine Çaykara’da Hopşeralı müderris Poyrazzade Hacı Dursun Parlak , aynı köyden Hacı Salih Bilgin , Of da Çalekli müderris Hacı Dursun Nuri Fevzi Güven , yine Of’ta ünlü kıraat alimi Mehmet Rüştü Aşıkkutlu, Amasya Suluova’da (aslen Dernekpazarı ilçesinin Kondu köyünden) Ferşad Efendi’nin kayınbiraderi Kondulu Hacı Ali Yücel , Samsun’da Açıkbaş diye tanınan Hacı Ömer Efendi, Hacı Ferşad Efendi’ye mensup olan önemli kişiler arasında yer alır. Şahsiyeti 1.65 boyunda, orta yapılı, 40-45 kg. ağırlığında, açık alınlı, güler yüzlü, alçak gönüllü, alim, mürşid, ihlas ve takva sahibi, etkili ve heyecanlı bir hitabet kabiliyetine sahip, büyük bir müderris idi. En önemli, en belirgin vasıflarından biri, inandığı şeyleri taviz vermeden kendi nefsinde uygulaması ve bunu cesaretle herkese telkin eden bir büyük alim olmasıydı. İlmi şahsiyetinden tasavvufun önemli bir yeri vardı. Büyük bir alim, güçlü bir müderris olduğu kadar, ehl-i hal, keşfi ve tasarrufu açık, keramet ehli büyük bir şeyh. Karadeniz bölgesinde halkın dini hayatı üzerinde unutulmaz büyük tesirler bırakmıştır. Sağladığı tesirler ölümünden sonra da devam etmiş ve ölümü üzerinden 90 küsur yıl geçmesine rağmen halen de devam etmektedir. Sadece Karadeniz bölgesinde değil, Türkiye çapında şöhreti yaygındır. Hacı Ferşad Efendi denince akan sular dururdu. Şimdilerde de öyle. Günde bir bardak sütle veya sadece kahvaltı ile yetinirdi. Ömrünün sonlarına doğru 35 kiloya kadar düşmüştü. Son dönemlerinde yürüyemeyecek hale gelmesine rağmen irşad hizmetlerinden geri kalmazdı. Müridlerinden, Hacı Hasan Rami Efendi ‘nin kayınpederi olan Hopşeralı Poyrazzade müderris Hacı Dursan Efendi, şeyhini sırtında taşıyarak yakın köylerde yapılan icazet merasimlerine götürürdü. Gençlik dönemlerinde, çevre illerde verdiği tesirli ve heyecanlı vaazlar, oralarda destan haline gelmişti. Cemaatle namaz kılmaya son derece müdavimdi. Ağır hasta iken bile kendisini sırtta taşıyarak cemaatle namaz kılmaya götürüyorlardı. Cemaatle namaz kılmaktan geri kalmamaya çok özen gösteriyordu. Kendisine defalarca müftülük teklif edilmiş, fakat o bu teklifleri kabul etmemişti. Hayatında birçok kerametin görüldüğü Hacı Ferşad Efendi’nin kerametlerinden birkaç örnek: Aynı köyden, köy komşularından komiser Yusuf Hikmet Kumkumoğlu şöyle anlatır: Babam, Ferşad Efendi’yi sık sık eve davet edip onunla sohbet ederdi. Annem, kendi kendine Hacı Ferşad Efendi’ye bir çift çorap örmeyi düşünmüş. Çorapları örmüş. Fakat çoraplar tamamlandıktan sonra çorapların çok güzel olduğunu görünce, kıyamamış, ‘nasıl olsa Efendi’nin haberi yok’ düşüncesiyle, çorapları Efendi’ye vermekten vaz geçmiş. Babam yine bir gün Hacı Ferşad Efendi’yi evimize davet etmişti. Annem de onlara hizmet ediyordu. O sırada babamın kalbinden:”Bu zat ne de olsa namahrem dir. Keşke hanıma hizmet ettirmeseydim de hizmeti ben yapsaydım.” diye· bir düşünce geçirmiş. Biraz sonra Ferşad Efendi kalkıp giderken babama dönerek: ”Kalbine hakim ol.” dedikten sonra anneme dönerek: “Sen de ayaklarımın hediyesini vermedin.” demişti. Babam çok utandı, mahcup oldu. Annem ise Efendi’den özür dileyerek, koşa koşa gitti. Çorapları getirip Ferşad Efendi’ye verdi.” Hacı Ferşad Efendi’nin iki oğlu medresede kendisinden okurken çok istekli davranmıyor ve Hoca Efendi’yi yoruyorlardı. Bunlardan Hasan isimli olan oğlu medreseye devamı aksatıyor. Bir geliyor, iki gelmiyor. O zamanlar medreseye devam eden öğrenciler askere alınmıyordu. Merhum Ferşad Efendi oğlunu bir uyardı. İki uyardı… Uyarılar fayda vermedi. Bunun üzerine, vicdanı sorumluluğunu yerine getirmek için, Askere Alma Komisyonunun Başkanı sıfatıyla Of Kaymakamlığına bir yazı yazarak, durumu bildirmiş ve oğlunun medreseden kaydının silindiğini ifade etmişti. Bunun üzerine oğlunu askere alıp Yemen’e göndermişler. Buna kızan oğlu Hasan Yemen’den babasına çok ağır ifadeler içeren mektuplar yazıyor. Terhis olmasına yakın yazdığı son mektubunda: “Talebelik kaydımı sildirerek Yemen gibi uzak bir ülkede askere gönderilmeme sebep oldun. Zannettin ki bu askerlik bitmeyecek. Ben şimdi askerliğimi bitirdim, geliyorum. Senin icabına bakacağım. Bakalım seni benim elimden kim kurtaracak?” Hacı Ferşad Efendi, o zaman kendisinden ders okumakta olan kayın biraderi Ali Galip Yücel’in yanında mektubu okuduktan sonra Hacı Ferşad Efendi: ” Geluuuursun, geluuuursun” sözlerini sarf etmişti. Askerlik sonrasında Hasan’ın istanbul’a kadar geldiği haberi alınmış, fakat ondan sonra kendisinin akıbeti hakkında hiçbir haber ve bilgi alınamamıştır. Bu olay da Hacı Ferşad Efendi’nin yüksek tasarruf ve keramet sahibi bir alim olduğunu göstermektedir. Ferşad Efendi’nin Çaykara Yeşilalan köyündeki caminin yanında bulunan mezarlıktan özellikle gece vakti zaman zaman garip ve tuhaf sesler duyulur. Cemaat, durumu Ferşad Efendi’ye bildirir. Ferşad Efendi Mezarlığa giderek sesleri dinler. Daha sonra pelit ağacından bir kazık yaptırıp mezarlığın bir yerine çaktırır. Ondan sonra mezarlıktan bir daha ses gelmez. Ferşad Efendi’nin eşi Hanife Hanım’ın beyanına göre, Ferşad Efendi’nin vefatından sonra, onun çalışma odasından zaman zaman kocasının tespih ve zikir seslerini duyar. Ferşad Efendi’nin damadı Sırım Muhammed Baltacı (sonraları o da büyük bir alim olmuştu) anlatıyor: “Bir Cuma sabahı vaaz etmek için Efendi hazretleriyle beraber Of’a gidecektik. Yola çıkmaya geç kalmıştık. Sabah ezanları okunmaya başlamıştı. Evden çıktık. Caminin yanından aşağıya doğru indiğimi biliyorum. Bir de baktım ezan okunuyor. Şaşırdım. Meğer Of’a gelmişiz, farkında değilim. Of ile Çaykara arası yaklaşık olarak 30 kilometredir.” Eserleri Hacı Ferşad Efendi ‘nin en önemli eserleri, onun memleket çapında yetiştirmiş olduğu büyük ilim ve mana alimleridir. Bunların her biri başlı başına birer ilim, fazilet ve tasavvuf deryasıdır. Birer otoritedir. Dinimize, millet ve memleketimize büyük büyük hizmetler vermişlerdir. Bunların yerleri doldurulamaz!…Hacı Ferşad Efendi’nin ilim, fazilet, irşad ve manevi eserleri bir asırdan beri devam etmektedir. Yazılı eserlerine gelince: Kendi köyünde, Yeşilalan’daki medresesinde bulunan kütüphanesi bütünüyle kaybolduğundan eser yazıp yazmadığı bilinmemekte ve dolayısıyla görüşlerini belirleme imkanı bulunmamaktadır. 40 yıl medresesinde yetiştirdiği yüzlerce, binlerce alimler onun canlı eserleridir. Köyündeki medresesi günümüzde yenilenerek dört katlı bir Kur’an Kursu binası ile yakınındaki mezarı üzerine türbe inşa edilmiştir. Vefatı Yukarıdan beri sayageldiğimiz bu güzel hizmetleri, elli yıla yakın kısa bir zamana sığdırdıktan sonra 63 yaşlarında iken, kendi köyünde, 03 Eylül 1929’da rahmetlik oldu. Yeşilalan’daki medresesinin yanına defnedildi. Sonradan kabir üzerine yapılan türbenin içinde baş tarafta kendi kabri, ayakucunda kendi mensuplarından ve Nakşi şeyhlerinden Karahasanzade Hacı Mehmet Efendi ‘nin kabri, onun da ayak uçunda Hacı Ferşad Efendi’nin oğlu Hacı Yusuf Ulusal Efendi’nin kabri bulunmaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları

📍 Çaykara, Trabzon
Hace İshak Buhari Hindi

Hace İshak Buhari Hindi

istanbul – aksaray – horhor caddesi üzerindeki hindular tekkesinde Aksaray Horhor Caddesi üzerinde bulunan Hindu­lar tekkesi, Nakşibendi tarikatının İstanbul’daki en eski merkezidir. Tekkeden bahseden en eski kaynak olan, Küçük Abdal’ın kaleme aldığı Otman Baba Velayetnamesi 1453 yılına ait bir eserdir. Tekkenin ilk şeyhi olan Hace İshak Buhari-i Hindi ‘nin adı, buranın kurucuları olan dervişlerin Orta Asya’dan İstanbul’a Hindistan üzerinden geldikleri kanısını uyandırmaktadır. İshak Buhari Hindi, bir Nakşi şeyhidir. Hakkında fazla bilgi olmayan Hace İshak Buhari-i Hindi’nin Orta Asya Yesevi ve Kalenderi gelenekleriyle iç içe bir tasav­vuf anlayışını İstanbul’a taşıdığı düşünülmektedir. Abdullah İlahi ‘nin de İstanbul’da temsilcisi olduğu, Horasan Nakşiliği­’nin şehre ilk defa İshak Buhari Hindi tarafından getirildiği anla­şılmaktadır. Şeyhin tasavvuf algısı hakkında kanaatlerin bu­lunmasına rağmen, yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. Ancak İstanbul’un fethinin hemen ardından burada posta oturması, kendisini önemli kılmaktadır. Zaman zaman Kadiri şeyhlerin de posta otur­duğu tekke, H . Necdet İşli’nin verdiği bilgilere göre, Fatih Sultan Mehmed devrindeki kuruluşundan kapanışına ka­dar Hindistan’ın İstanbul’daki elçiliği görevini yürütmüştür. 1788’de İstanbul’da vefat eden Elçi Serdar Mehmed bu tek­ kenin haziresinde yatmaktadır ve mezar taşının serpuşu elçi başlığı biçimindedir. Tekkenin tevhidhanesi ve İshak Buhari Hindi’nin türbesi 1933 yılında yıktırılmıştır. Tekkenin son şey­ hi olan A bdurrahman Riyad Babür , 1940’lı yıllara kadar tekke­ nin ikinci katında oturmuştur. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi

Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi

trabzon – of – zisino (bölümlü köyü) – mithatpaşa mah camii’nin hemen arkasında Alim, mürşid Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi , Trabzon Of ilçesinin Bölümlü (Zisino) köyünde, Mithatpaşa mahallesinde doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, ölüm tarihinin 06 C.Ewel 1340 (Miladi 29 Ekim 1930) Çarşamba günü olduğu ve 100 yaşını aşkın olarak vefat ettiği bilinmektedir. Bu duruma göre doğum tarihi 1830’lu yıllarda önce olsa gerek. Babası Mehmet Efendi iplik tüccarı idi. Çevreden iplikleri toplar, satmak için Mudanya’ya götürürdü. Elindeki malları satınca köyüne döner, mal aldığı insanların parasını öderdi. Böyle devam ederken bir seferinde Mudanya’ya gider ve orada vefat eder. Mahmud Efendi, babasının vefatından sonra dünyaya gelmiştir. Alacaklılar, küçük Mahmud Efendi’nin babasından kalma bütün mallarını haciz ederek elinden alır ve Mahmud, annesiyle birlikte evsiz, parksız kalmıştır. Bütün bu yoksulluk ve kimsesizlik şartları altında annesi çocuğunu büyütmeye, yetiştirmeye azmetmiştir. 10 yaşlarına geldiğinde, komşularından biri, devrin parlak mesleklerinden biri olan kalaycılık için Mahmud’u çırak almak ister. Annesi buna asla razı gelmeyip, Ben çocuğumu okutacağım, onu kalaycılığa göndermem:’ diyerek kesin tavrını koydu. Nihayet, annesi oğlunu okutmak için Çataldere köyündeki hocaya teslim etti. Mahmud Efendi burada uzun yıllar tahsil gördü. ilim ve takva sahibi oldu. Zamanı gelince, parmakla gösterilecek bir ilim ve mürşid abidesi noktasına geldi. Hocasından icazet aldıktan sonra imamlık yapmaya başlayan Mahmud Efendi, imamlıktan aldığı cüzi bir miktar paradan tasarruf ederek biriktirdiği para ile babasından kalan borçlarını ödedikten sonra, küçüklüğünde, babasının borçlarına karşılık kendilerinden haczedilip ellerinden alınan arazilerin bir kısmını da geri almayı başardı. Çok geçmeden ev yaptırdı ve arkasından evlenerek aile yuvasını kurdu. Bu evlilikten Muhammed ve İbrahim adlarında ikisi erkek olmak üzere yedi çocuğu vardı. Of bölgesinde yetişen en önemli alimlerden biri olan Gani Ömer Mahmud Efendi, önceleri kendi evi yanında bulunan Kalanas medresesinde müderrislik yaptı. Sonra 1886’da Rize Karadere medresesinin kurucusu ve ilk müderrisi olan Güvelioğlu Hüseyin Efendi tarafından Karadere müderrisliğine davet edildi. Yalnız, kendisini bu göreve başlatmadan önce, onun manevi bir kuvvetinin olup olmadığını denemek için, medreseye gelirken Kalapotomas deresinin üzerinde bulunan bir köprünün ayak kısmında bekletilen büyükçe bir taşı (muhtemelen medresenin kitabesini) alıp öylece gelmesini istedi. Ağırlığı sebebiyle birkaç kişinin dahi taşımakta zorlanacağı bu taşı, Mahmud Efendi omzuna almış, diğer omuzu üzerinden taşın altına uzattığı bir ağaç parçasını destek vererek yola çıkmış ve böylece Pasalat köyü sırtını tırmanarak Karadere’ye ulaşmıştı. Bu şekilde medreseye ulaşıp taşı bahçeye atan Mahmud Efendi’ye Karadere müderrisi Hüseyin Efendi seslenerek: “Mahmud sen mi geldin? Gelirken mola verip dinlendin mi?” diye sormuş. Mahmud Efendi de: “Evet efendim, ben geldim. Gelirken Pasalat köyü sırtında iken ezanın Allahu Ekber dediğini duyunca taşı omuzumdan atmadan durdum ve ezanı dinledim. Bundan başka mola vermedim.” şeklinde cevap verdi. Bu durum üzerine müderris Hüseyin Efendi tarafından Mahmud Efendi müderrisliğe başlatıldı. İki yıl kadar müderris Hüseyin Efendi ile beraber müderrislik yaptı. Çok sayıda talebe yetiştirdiler. Karadere medresesi, bu dönemde Rize’nin en büyük ve en çok talebe yetiştiren medresesi idi. 1887’de bu medresede 74 talebe eğitim görmekte idi. 02 Aralık 1888’de medresenin kurucu müderrisi Hüseyin Efendi’nin vefatı üzerine, Mahmut Efendi medreseyi tek başına devam ettirdi. Merhum müderris Hüseyin Efendi’den intikal eden bütün hizmetleri devam ettirdiği gibi medresenin hemen karşısında başlanmış olan cami inşaatını da tamamlayarak 1889’da hizmete açılmasını sağlamıştır. Bir bölümü Rus işgali yıllarında olmak üzere, yukarıda belirtilen Karadere (bugünkü adıyla Kalkandere) medresesinde Hacı Mahmud Efendi, 1886-1916 yılları arasında fasılasız 30 yıl müderrislik yapmıştır. Burada bir taraftan talebe yetiştirirken, diğer taraftan da halkı irşad etmiştir. İlmi kadar manevi değeri ve yönü yüksek olan Mahmud Efendi, halka yerine göre baba, yerine göre doktor, yerine göre akıl hocası, yerine göre de en zor zamanlarında başvuracakları bir sığınak olmuştur. Gani Ömer Mahmud Efendi , Karadere’de müderris olduğu sıralarda çevrede, Güneyce Varda köyünde Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi hazretlerinin halifelerinden Osman Niyazi Efendi bulunuyordu. Önceleri Mahmud Efendi’nin yanında Osman Niyazi Efendi’den bahsedilince o, bunu pek önemsemez ve onun anlatıldığı kadar büyük biri olmadığını düşünürdü. Bir gece rüyasında, aslında oldukça dik ve sarp arazilerden oluşan, Niyazi Efendi’nin yaşadığı Varda bölgesini, dümdüz ve yeşil manzaralı bir ova şeklinde görmüştü. Bunun üzerine sabahın erken saatlerinde atına atladığı gibi Varda köyünün yolunu tuttu.Varda’ya yaklaşınca, kemer bir köprüden geçmesi gerekiyordu. Köprü üzerinden geçer ken bir de baktı ki köprünün karşı tarafında Osman Niyazi Efendi duruyor. Kendısini karşılamaya gelmişti. Osman Niyazi Efendi, Mahmud Efendi’ye:”Bize gelmen için ille de o rüyayı görmem mi gerekiyordu?”deyince Mahmud Efendi hemen ona intisap ederek, zamanla onun dört halifesinden biri oldu. Mahmud Efendi, İstanbul’daki Gümüşhanevi merkez dergahında 1920-1926 yılları arasında postnişin olan Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi ‘den de hilafet almıştır. Osman Niyazi Efendi’ye intisap ettikten sonra onun yanında halvete girmişti. O tarihlerde Rize’nin Güneydoğu bölgesindeki Rus işgalinden kaçan insanların bir kısmı Karadere’ye gelerek Mahmud Efendi’nin medresesine sığınmışlardı. Düşmandan kaçarken yolda bütün yakınları ölen 8 yaşındaki bir kız çocuğunu Mahmud Efendi himayesine almış ve onu büyütüp torunlarından Ahmet Hoca ile evlendirmiştir. Muhammed ve İbrahim adlı her iki oğlunun ilk eğitimlerini Karadere medresesinde kendi yaptırdı. Gani Ömer Hacı Mahmud Efendi’nin müderrislik yaptığı Karadere’de, Rus işgali sebebiyle çevrede asayişin azaldığı ve hırsızlığın çoğaldığı, son yıllarında (1915 yılları) bir gece çevrede Karaalioğulları’ndan merhum Mustafa’nın evinden ineği çalınmıştı. Ev sahibinin eşi Firdevs Hanım, küçük ve yetim olan oğlu Mustafa’yı yanına alarak Karadere’ye inmiş, müderris Gani Ömer Efendi’yi bulmuş. Kocasının Erzurum’da Ruslarla savaşırken şehit olduğunu, fakru zaruret içinde olduklarını anlatmış ve iki yetim çocuğunu ahırdaki ineğinden aldığı süt ile beslediğini ve bu sefer de ineğinin çalındığını, ineğinin bulunması için kendisinden yardım istemek üzere himmetine başvurduğunu ifade etti. Mahmud Efendi kadıncağızı dinledikten sonra köy muhtarı Karaibrahimoğlu Ahmed Efendi’ye verilmek üzere bir mektup yazdı. Küçük Mustafa’ya da bir elma vererek başını okşadı. ve yolcu etti.Muhtara yazdığı mektupta,”Muhtarın, çalınan ineğin bulunması için uğraşmasını, aksi takdirde olaya kendisinin el koyacağını” yazdı. Mektubu alan muhtar, inek bulunmazsa hocanın beddua edeceğini anlamış ve hemen araştırmaya başlamıştı. Yapılan araştırmada, o gece üç ineğin çalındığını, bunların Of tarafında, Süleyman bey adlı birisinin konağına götürüldüğünü tespit etti. Muhtar, kadıncağızı yanına alarak ineği almaya gider. ineklerin ikisi kesilmiş, küçük Mustafa’nın ineği hamile olduğu için kesilmemişti. Konak sahibi ineği sevdiği için, onun yerine başka bir ineğin verilmesini teklif eder. Firdevs Hanım ise: “Ağam, Mahmud Efendi’nin kesin emri var. Bunu ben sana versem bile sen alma. Çünkü bu yetim hakkıdır:’ der ve ineği geri alıp giderler. Mahmud Efendi bir gün medresesindeki odasında otururken, hizmetiyle ilgilenen şahsın kendisine hitaben:”Efendim, sizin kerametlerinizi gördüğünü söyleyenler vardır. Ancak ben bunca zamandır yanınızdayım, henüz bir kerametinizi göremedim” deyince hoca ona: “Sen böyle şeyleri düşünme, kalk üç tane kahve yap da içelim:’dedi. Hizmetçi kahve yapmaya giderken, kahvelerden biri benim, diğeri kendisinin, o halde üçüncüsü kimin diye düşünmüş. Fakat o, kahveleri pişirirken Hüseyin Efendi adlı alimlerden bir misafir gelince, hizmetçi Mahmud Efendi’nin kerametine açıkça şahit oldu. Mahmud Efendi, müderrisliğinin yanında, 1910’da Kalkandere’de açılan rüşdiye okulunda da ders okutmuştur. Buradaki öğretmenliği köyüne dönünceye kadar devam etmiştir. O zamanlar yeni kurulmaya başlanan mekteplerin aleyhinde bulunan kişileri de aydınlatmıştır. O, mekteplerin açılmasından yana idi. Mahmud Efendi: “Ben de torunumu mektebe gönderiyorum. Mekteplerde şeriatımıza aykırı bir şey yoktur:’ derdi. Rahmetli Gani Ömer, büyük bir alim, gönül adamı ve mürşid idi. Son yıllarını, doğduğu yer olan Bölümlü köyü, Mithatpaşa mahallesinde geçirdi. Gerek Rize Karadere’den, gerek çevre köy, kasaba ve illerden çok miktarda ziyaretçileri vardı. Ziyaretçilerin getirdiği ufak tefek hediyeleri ya fakirlere dağıtır ya da daha sonra gelen ziyaretçilere ikram ederdi. Cömertlik onun ayrılmaz vasfı idi. Cumhuriyet’in ilanından sonra, bir ara ifadesi alınmak üzere Rize mahkemesine davet edilmişti. Çok yaşlı ve yürüyecek durumda olmadığı için, oğulları tarafından yapılan bir sedye ile Of’a kadar indirildi. Buradan deniz motoru ile Rize’ye gidilmeye karar verildi. Adam başı iki lira ücret mukabilinde Rize’ye gitmek üzere bir deniz motorcusu ile anlaşarak yola çıktılar. Bir müddet yol aldıktan sonra motorcu anlaşmayı bozdu ve adam başı dört lira istedi. Mahmud Efendi’nin oğulları buna karşı çıktılar ve aralarında tartışma çıktı. Mahmud Efendi “Ne var, ne istiyorsunuz” dedi. Oğulları durumu açıklayınca hoca:”O adamın istediğini verin” emrini verdi. Yolcular Rize’de karaya çıktıktan sonra adamın motoru deniz içinde alev alev yanmaya baladı. Bu konu bütün Rize’de duyulduğu gibi mahkeme heyetinin de kulağına ulaştı. Mahkeme heyeti, Mahmud Efendi hakkında bir soruşturma yapılmasına gerek olmadığına karar verdi. Mahmud Efendi; ilim, irfan ve bunların eğitimini, ömrünün son nefesine kadar azimle yürütürken, bir taraftan da sosyal faaliyetlerde önemli hizmetler vermiştir. Karadere’de medresesinin yanında başlanan cami inşaatını tamamlatıp hizmete açmış, köyünün alt kısmında, köylerine bağlantı sağlayan tek geçiş durumunda olan Hapşeyas köprüsünü inşa ettirmiştir. Hapşeyas köprüsü, Solaklı deresi üzerinde kurulan köprüler arasında önemli bir yeri vardır. Özellikleri vardır. Merhum Gani Ömer, 1919’da, kendine has mimarı bir tarzda ve üstü kiremitlerle örtülü olarak Hapşeyas köprüsünü tamamladı. Mimarı tarzı ve ahşap yapısı ile yıllarca çevre halkına hizmet eden bu köprü, yakın yıllarda (2000 yılında), mümkün olduğu kadar eski tarzı korunarak yeniden inşa edilmiştir. Vefatı Gani Ömer Mahmud Efendi , ömrünün son yıllarını doğduğu yer olan Trabzon-Of ilçesinin Zisino (şimdiki adıyla Bölümlü) köyü Kalanas Mahallesi (şimdiki adıyla Mithatpaşa mahallesinde geçirmiştir. Bu mahallede bir medrese kurmuş ve ömrünün geri kalan günlerini bu medresede ders okutmakla geçirmiştir. Bu medresede ders okuturken 6 C.Ahir 1349 (Miladi 29 Ekim 1930) tarihinde, bir Çarşamba günü 100 yaşını aşkın olarak, medresede ders esnasında gözlerini hayata yummuştur. Kabri Mithatpaşa Mahallesi Camii’nin hemen arkasındadır. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Şefaatlerini dileriz. Amin. Amin… Merhumun vefatından sonra, 4-5 kuşak geçmesine rağmen, Rize ve Of çevresinde büyük bir manevi itibarı vardır. Bu bölgelerde onun yaşadıkları halen anlatılmaktadır. 60 yaşın üzerinde olup bu bölgelerde yaşayanlardan Gani Ömer Mahmud Efendi’yi tanımayan, bilmeyen çok az insana rastlanır. Bayram ve benzeri vesilelerle Rize’den hala çok sayıda kabrine ziyaretçiler gelir. Çevre halkı burada yatanın büyük bir alim ve Allah dostu olduğunu bildikleri için ziyarete gelirler. Bazı hastalıklara şifa bulmak için de ziyaret edenler olur. Oğulları tarafından 1947’de, kabri, köyün mezarcı .ustası Harun Beşinci’ye yeniden yaptırılmıştır. Taş yapı olan kabrin üstü açıktır. Ziyaretçiler Kur’an-ı Kerim okuyarak dua ederler. Halen torunları tarafından bakımı yapılan kabrin, yılda ortalama yılda iki bin kişi kadar ziyaretçisi olmaktadır. Hacca gidecek olan kimseler, onun kabrini ziyaret ederler, Kur’an okur, dua eder ondan sonra yola çıkarlar. Soyadı kanunu çıktıktan sonra, ailesi “Okutan” soyadım almıştır. Mezar taşında da şu kitabe yer almaktadır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbn Yayınları

📍 Of, Trabzon
Fetih Şehidi İbrahim Efendi

Fetih Şehidi İbrahim Efendi

istanbul – fatih molla zeyrek camii arka sokağında İslanbul’un fethi esnasında sur içinde şehit olan as­kerlerin defni hususu Fatih Sultan Mehmed’e arz edildiğinde “şüheda”nın şehit düştükleri yerde defnedilmelerini ve şehrin tanziminin bu mezarlara göre ayarlanmasını ferman buyur­muştur. Fatih Zeyrek’te bulunan mezar, Zeyrek Camii’nin yakınındadır. Mezarın üzerinde bir ağaç vardır ve etrafı tuğ­layla örülmüştür. Ayrıca baş ve ayak tarafında 1953’te yaptı­rıldığına dair Latin harfleriyle yazılmış, büyükçe bir mermer kitabe vardır. Mezar taşı kitabesi beş satır halinde celi sülüs hatla yazılmıştır: ”Hüve’l-Halidku’l-Baki Fatih Sultan Mehmed Han Alemdarı merhum şehid İbrahim Efendi’nin ruhuna Fatiha Sene 857 (m. 1453)” Üstüvani baş taşının tamamı nefti yeşil renge boyan­mıştır. Zaman içerisinde üst üste sürülen boya tabakası o kadar kalındır ki kitabe neredeyse okunmayacak hale gelmiştir. Ayak taşı olmayan mezar üzerinde mevcut Latin harfli kitabede “Gelenbevi Ortaokulu 500’üncü Fetih Yıldönümünü Kutlama Kolu tarafından yaptırılmıştır” yazılıdır. Baş ve ayak tarafında iki adet bulunan bu kitabenin baş tarafındaki ortadan ikiye kı­rılmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Mezartaşı , Ali Rıza Özcan , İBB Yayınları .

Elekli Dede

Elekli Dede

İstanbul – Silivri kapı da Sur dibinde Fatih Sultan Mehmed Hazretleri ile beraber İstanbul fethine katılan bu zatın, Ni’me’l-Ceyş’den olduğu sanılır, adı Muslihuddin’dir. Elekli Dede diye şöhret bulmuştur. Ahşab türbesi mum yakmak neticesi yanmış, yerine çok ilkel bir türbe yapılmıştır. Halk türbesine elek adayıp getiriyor. İstanbul fethinde çok başarılar göstermiş, Silivrikapı’ya kadar gelebilmiş ve: «Elene elene buraya kadar gelebildik» demiş. Elek gibi olan kalkanından bir ok ile şimdiki yerinde şehid ölmüştür. Kitabesinde: Ebul-feth Sultan Mehmed Han Hazretlerinin alemdarlarından merhum Elekli Muslihuddin Dede ruhuna El-fatiha 857 yazılıdır. Kabri; Silivrikapı dışında sur’a yakındır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Baba Yusuf Sivrihisari

Baba Yusuf Sivrihisari

istanbul – eyüp sultan hazretlerinin kabrinin giriş kapısının arkasında İstanbul fethine katılmış, Hacı Bayram Veli Halifelerinden ve çok yaşayanlardan mes’ud bir şeyh idi. Aslen Karahisarlı’dır. Şeriata uyan, Hak yolunu bilen, daima müslümanlara vaaz, nasihat eden, konuşmaları çok te’sirli bir Hak dostudur. Sultan Bayezid merhum, Bayezid Camiini inşa ettirdiğinde, o caminin ilk vaazını padişah dahil birçok devlet adamı ve ulema hazır olduğu halde yüce Veli Baba Yusuf minbere çıkarak müslümanlara çok güzel nasihatta bulunmuş, padişah ve dinleyenler mest olmuşlardır. Hatta cami avlusunda bulunan bazı gayr-i müslimler müslüman olmuşlardır. Padişah o kadar memnun olmuştur ki, hediyeler vermiştir. Sultan Bayezid’in Baba Yusuf’a olan sevgisi bir kat daha artmıştır. Sultan Bayezid Baba Yusuf’u yerine vekil olarak bedelle Hacca göndermiştir. Namazda bedel yoktur. Bedeni ibadetten maksad, bedeni yormaktır, başkasının kılması ile olmaz. Oruç da pîr-i fanîye fidye, zekatda da maksad fakiri kayırma, Hacda bedel vardır. Hacda meşakkat manasına bakarak aciz halinde malı azaltmak suretiyle caizdir. Bayezid Sultan kendilerine bir miktar para vererek: Sultan Bayezid Baba Yusuf’u yerine vekil olarak bedelle Hacca göndermiştir. Bayezid Sultan kendilerine bir miktar para vererek: —Bu benim helal malımdır. Sizden ricam bunu alip Ravza-i Mutahhara’ya ve Peygamber Efendimizin Türbesinin kandillerine sarfedip diyesin ki: —Ya ResüIallah! Senin ümmetinin duacısı olan günahkar, zelil bir kul Bayezid size selam eder ve bu altını helal malından seçerek Ravza-i Mutahhara’nın kandillerine ziynet için gönderdi, kabulünü niyaz eder» buyurdular. Şeyh Baba Yusuf Sultan’ın emirlerini aynen yerine getirdi. Sonra Haccı eda etti. Oradan Medine-i Münevvere’ye geldi. Karacaahmed Sultan, Cebeali gibi hayvan kılından bir çul giyip ellerini arkasına bağlatarak Ravza-i Mutahhara’ya yüzü üstüne niyaz ve ağlayarak girdi. Ravza-i Mutahhara’nın dışında Peygamber Efendimizin asası” vardı. Hizmetçiler o asayı muhafaza ediyorlardı. Tecelliyatı esnasında Peygamber Efendimiz: —O asayı alıp üç parça edesin. Bir Parçasını Bursa’da Şeyh Emir Sultan’ın türbesine, bir parçasını mürşidi Hacı Bayram Veli türbesine, bir parçasını da vefatında kendi türbelerine konulmasını buyurmuşlardır…» Vaktaki Şeyh merhum Peygamber Efendimizin emri üzerine asayı almak istediğinde hizmetçiler müdahale ettiler. Baş hizmetçi gelerek: «incitmeden asayı O’na teslim edin, tutmak için işaret olunmuştur» dedi. Hizmetçiler ellerini çektiler. Şeyh Baba Yusuf asayı alarak me’mur olduğu yerlere koydu. Daha sonra İstanbul’a geldi. Yavuz Sultan Selim Han’ın saltanatları sırasında ahirete göç etti. Kabirleri; Eyüb Sultan Türbesinin çıkış kapısının sağında ulu çınar ağacının altındadır. Kabir taşında şu ibareler yazılıdır: Merhum Şeyh Baba Yusuf Efendinin Merkadidir. El-Fatiha 918. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Ali Uzun Hocaefendi

Ali Uzun Hocaefendi

mekke Mürşid, gönül mimarı. 1929’da Trabzon’un Vakfıkebir ilçesine bağlı İlyaslı (Elezli) köyünde doğdu. Nüfus cüzdanındaki doğum tarihi 12.01.1929’dur. Babası, Molla Hasan’ın oğlu Uzunaloğun (Uzun Ali Oğullarından) Osman Hoca, Vakfıkebir köylerinde ve çevresinde pekçok kişiye hafızlık yaptırmakla tanınmış, ayrıca erkek çocuklarından ikisini de hafız olarak yetiştirmiş bir hoca efendi, annesi Nazime Hanım’dır. Dedesi Molla Hasan, babasının dedesi ise Yakup Efendi idi. Ali hoca ailenin ikisi kız, üçü erkek, beş çocuğunun en büyüğüdür. Kardeşleri İstanbul’un tanınmış tüccarlarından Mahmut (Mehmet) ve Hasan bey ile Ayşe ve Fatma hanımlardır. Dini tahsiline, babasından Kur’an ve tecvid öğrenip hafızlık yaparak başladı. Köylüsü Kodikçioğlu Hoca ‘da hıfzını tamamladıktan sonra köy camisinde dinlenerek icazet aldı. Beş yıllık ilköğrenimini, köy ilkokulunda üç yıl okuyarak tamamladı. Ardından dini ilimleri tahsili için Trabzon’a gitti. Burada bir akrabasının yanında kalarak Trabzon’un’ il eri gelen kurralarından Çarşı Camii imamı Haydar Hafız (Özak) Hoca’dan talim okudu ve icazet aldı. Trabzon’da Arnavut Hoca olarak tanınan, 1940’ların sonuna doğru İstanbul’a yerleşerek vefatına kadar uzun yıllar Çengelköy Kuleli Camii imamlığını yürütmüş olan Hüseyin Avni (Tör) Efendi’den Arapça ve dini ilimler tahsil etti. Ayrıca Trabzon’daki diğer hocalardan da faydalandı. 1949’da Trabzon’da Fırıncı Ali Türksezer’in kızı Kadriye Hanım ile evlendi. Üçü erkek, biri kız, dört çocuk sahibi oldu. Ondaki istidadı, okuma konusundaki azmi ve gayreti gören Hüseyin Avni Hoca’nın tavsiyesiyle kendini geliştirmek için ailesiyle birlikte istanbul’a göçtü. Unkapanı’na yerleşti. Buradan askere gitti (Mayıs 1950). Vatani görevini Kütahya Hava Teknik Okullar ihtisas Bölüğü ve İzmir Gaziemir’de avcı onbaşı olarak tamamladı (Mayıs 1952). Askerliği sırasında tugayda bir mescid açılmasını sağlayarak buranın imamlık hizmetini de yürüttü. Görev Yerleri Asker dönüşünde İstanbul Müftülüğünde imtihana girerek muvaffak oldu ve hademe-i hayrat vasfıyla ömrü boyunca zevk ve şevkle yürüttüğü din hizmetine resmen başlamış oldu. Önce Eminönü Müftülüğü’ne bağlı, Sirkeci’deki Büyük Postahane arkasında bulunan Hobyar Camii’inde kısa bir müddet imam-hatiplik yaptı. Camilerin kapatıldığı, satıldığı, kiralandığı, maksat dışı kullanıldığı veya harab olmaya terk edildiği 1950 öncesi ismet İnönü döneminde, uzun yıllar dokuma atölyesi olarak kullanıldıktan sonra o sırada tamir edilerek yeniden hizmete açılan ve Bakırcılar’dan Mahmutpaşa’ya inen Çakmakçılar Yokuşu üzerindeki Sultan Mustafa-i Salis (III. Sultan Mustafa; halk arasındaki adıyla Çakmakçılar) Camii’nin ilk imam-hatibi oldu (21.02.1953). Vefatına kadar burada imam-hatip (kendi tabiriyle hademe-i hayrat) olarak kırk yıla yakın bir süre hizmetlerine devam etti. O yıllarda hoca ve kadro sıkıntısı sebebiyle bir görevlinin üzerinde iki vazife birden bulunabildiğinden, ayrıca, Fatih Karagümrük’teki Üçbaş Medresesi Kur’an Kursu hocalığını da üstlenmişti. Burada birçok hafız yetiştirdi. İrşad Yönü 1953’te, Nakşi meşayihinden Abdülaziz (Bekkine) Efendi’ nin vefatı üzerine Bursa’dan İstanbul’a gelerek Zeyrek’te Kadınlar Pazarı’ndaki Ümmü Gülsüm Hatun Camii’nde imamlık yanında Gümüşhanevi kolu müntesiplerinin irşad hizmetini de yürüten Mehmed Zahid {Koktu) Hoca Efendi’ye intisap etti. Sonraki yıllarda İstanbul’da, özellikle münevver kesime rehberliğiyle iskenderpaşa Şeyhi olarak tanınacak olan Mehmet Efendi’ye uzun yıllar hizmet etti. Hoca Efendi’nin tensibiyle mihrapta kendisine vekalet edip rehberliğinde itikaf, halvet ve riyazattan sonra seyrü sülukünü tamamlayıp kesb-i meratip edince, şeyhi tarafından hilafetle görevlendirildi. Ayrıca Ramüzü’l-Ehadis okutma icazetine nail oldu. Ali Uzun Hoca, İstanbul’un imkanlarından layıkıyla istifade için o yıllarda burada mevcut ilim ve tasavvuf çevreleriyle sıkı temas ederek ulema ve meşayihin ders ve sohbet halkalarına ciddiyetle iştiraki şiar edindi. Böylece Arapça ve dini ilimler konusunda kendini yetiştirirken Farsça da öğrendi. İleriki yıllarda dini şahsiyetinin ve hizmetlerindeki başarısının temelini teşkil edecek olan İstanbul kültürünü tanıdı, gücü yettiğince bu kültürü elde etti ve özümsedi. Yeterince ilim sahibi olmak azmiyle, o senelerin maddi-manevi kıt imkanlarıyla zamanla kendi çapında bir hoca efendi için gerekli tefsir, hadis ve fıkha ait temel kaynakların yer aldığı bir kütüphane sahibi oldu. Okumayı çok sevdiğinden kütüphanesinde toplamaya muvaffak olduğu dini, ilmi, milli ve kültür konularındaki kitapları dikkatle okuyup notlar alarak kendini iyice geliştirmeyi başardı. Büyük bir ciddiyetle benimsediği imamlık hizmeti, Kur’an okumayı bilmeyen çocukların ileri yaştaki insanlara kadar herkese Kur’an öğretmek, en gerekli dini bilgileri belletmek konusunda aş ve şevkle çalışmasında etkili oldu. Okumak ve okutmak kendisinde bir tutku haline geldiğinden Arapça öğrenmek isteyenlere sarh-nahiv öğretmek, İmam-Hatip ve Kur’an kursu talebelerine meslek derslerinde yardımcı olacak şekilde Kur’an , Tecvid , Tefsir hadis ve fıkıh vs. metinleri dahil, her seviyede fahri ve hasbi ders okutmak en önem verdiği meşguliyetleri arasına girmişti. Pek çok talebesi arasında, İmam hatip okullarındaki öğrencileri sırasında Arapça okuttuğu ,sonraki yıllarda tanınmış bir vaiz olan Timurtaş Hoca da vardır. Ayrıca, görev yaptığı camide cemaatine kırk yıla yakın müddetle öğle ve ikindi namazları öncesinde Riyazü’s-Salihin, Tecrid-i Sarih Tercümesi, Tergib ve Terhib, Ramüzü’l-Ehadis gibi hadis, Nuru’l-lzah gibi fıkıh kitaplarından dersler yaparak muallimliği sürdürdü. Bu gibi çalışmalarıyla, o yıllarda İstanbul’un ticaret merkezi olan Mahmutpaşa, Sultanhamam ve Tahtakale piyasasında dedeler-babalar-çocuklar-torunlar şeklinde sıralanacak üç-dört neslin dini öğrenmesinde ve yaşamasında etkili oldu. Ayrıca, camiye gelmeyen esnafı tek tek ziyaret ederek cemaate davet etmek ve namazları camide kılmalarını sağlamak, halk tabiriyle namazda gözü olmadığı için ezana dahi kulak vermeyenleri kıbleye yöneltmek, bilgisizliklerini ileri sürenleri ayaklarına kadar giderek bıktırmadan ve aşağılamadan yeterli şekilde bilgilendirmek suretiyle bir cemaat oluşturarak herkesin camiye devamlarını sağlamak en önemli ve başarılı hizmet alanıydı. Böylece cemaatinin birbirleriyle tanışma, kaynaşma, iş yapma ve yardımlaşmalarına da imkan hazırlamış oluyordu. Diğer yandan, vefatına kadar her yıl sonbaharda kendi evinden başlayarak ilkbahar sonlarına kadar yaklaşık sekiz ay boyunca, Cumartesi akşamları yakın çevresinin evlerinde her kesimden ve kültür seviyesinden 30-40 kişinin katıldığı feyizli ve bereketli eğitim, zikir ve fikir toplantıları düzenledi. Bu toplantılarda katılımcıları birbirleriyle kaynaştırması, devrin önde gelen hocaları, ilim adamları ve üniversite çevresiyle tanıştırması, cemaatin farklı dini ve milli meseleleri o konuda uzmanlamış meslek erbabından dinlemesini temin etmesini sağladı. Bu çalışması önemli bir sosyal faaliyet olarak yakın dostlarının -halen de- titizlikle devam ettirdiği muhim bir gelenektir. Ağırlıklı olarak İstanbul civarı, Trakya ve Marmara bölgesine yönelik, cemaatinden gönüllü arkadaşlarıyla yaz-kış demeden yıllarca sürdürdüğü köy ziyaretleriyle hizmetlerini yayması ve sürdürmesi onun başka bir özelliğiydi. Köy camilerinde kendi mütevazi tabiriyle ifade edecek olursak “dinlenebilecek bir şekilde okuduğu galatsız Kur’an tilaveti” ardından yaptığı vaazlar, köy oda ve kahvelerinde aynı şekilde sürdürdüğü sohbetlerle, ikram kabul etmek yerine yanlarında götürdükleri yiyeceklerle yaptıkları mütevazı ama cömert ikramlarla; tesbit edilen ihtiyaç sahiplerine yapılan ayni ve nakdi yardımlarla din görevlisinden ziyade bir “hademe-i hayrat olarak” üzerine düşeni yapmaya çalıştı. O yıllarda mihrab ehli arasında meslek adabının gereği olarak cübbe ve sarık yahut mihrab veya kürsü ikramı şeklinde süren hizmete davetlerden hiç kaçınmamakla, bunu terki caiz olmayan bir vazife telakki etmekle tanındı. Bunun meslektaşları tarafından da takdir edilen pek çok örneklerinden biri, 1980’li yılların sonlarında, İstanbul camilerinde gittikçe azalan Ramazan mukabelesi okuma geleneğinin ihyasına yönelik olarak Eminönü Müftülüğü’nün başlattığı faaliyete can ü gönülden ve fiilen destek vermesidir. Nitekim pek çok genç görevlinin çeşitli sebeplerle ilgisiz kalmasına rağmen o, bütün Ramazan boyunca Bayezid Camii’nde hasbi olarak cüz mukabelesi okumuştur. Elinden geldiğince mihrab, kürsü ve minber hizmetinden uzak kalmayan Ali Uzun hoca , ciddi ama sevimli ve etkili kişiliği, herkesle kolay irtibat kurabilme vasfına sahip bir zattı. Ayrıca her seviyeye hitap edebilen müessir sohbet ve vaazlarıyla İstanbul’un önde gelen din görevlilerinden sayılmayı başarmıştı. Meslektaşları ve cemaati arasında olduğu kadar geniş bir aydın ve halk çevresinde tanınıp saygı görmesi de bu özelliklerinden kaynaklanmıştır. Ali Hoca bir din adamı için çok önemli bir özellik sayılan yerine, zamanına ve şartlara uygun, kararında, samimi ve müessir dua yapmaktaki maharetiyle dikkat çekmiş bir simadır. Arapça ve Türkçe duaları her kesim tarafından beğenilir, can ü gönülden “amin… amin” sedalarıyla karşılanırdı. Hac ve Umre sırasında Arafat’ta, Kabe-i Muazzama’da, tavafta, makam-ı İbrahim’de, Mültezem’de, Hatim’de, Zemzem kuyusu başında, Sa’yde, Medine’de, huzur-u Nebevi başta olmak üzere Cennetü’l-Baki’de, Uhud ve Bedir yanında, diğer ziyaret yerlerinde irticalen yaptığı duaların ise daima ayrı bir yeri olmuştur. Nitekim 70’li yıllarda tesadüfen Arafat duasına katılmış bulunan başta Mısırlı Müslümanlar olmak üzere pek çok kişinin kendisinden dua metinlerini istemeleri bu etkinin derecesini gösteren güzel hatıralardır. Hatta Cezayir ve Tunuslu iki kişinin Hac dönüşü, dua metinlerini istemek üzere yazdıkları mektuplar, zarf üzerinde “Ali Hoca el-İstanbuli” ibaresinden başka bir adres bulunmamasına rağmen Allah’ın ı lütfu ve postacıların gayretiyle eline ulaşmıştı. Onun bir başka özelliği de, dualarına katılanlar arasında samimiyeti, aşk ve şevki en üst düzeye çıkmış gönlü aşk ve muhabbetle dolup taşmış, kurbiyete yaklaşmış, gözü yaşlı, bağrı başlı katın ve erkekleri isabetle seçip onlara da dua ettirmesiydi. Hayatı boyunca en çok önem verdiği, kendi tabiriyle doyamadığı hizmetler okumak, okutmak ikram ve yardım etmekti. Vefatı: Ali Uzun Hoca Efendi, 63 yaşındayken, “O mübarek beldelerde kalma, Resulullaha komşu olma (mücavirlik) arzusuyla” her seferinde büyük bir şevkle çıktığı Hac ve Umre yolculuklarının sonuncusunda, 1990 yılı Haccında, Arafat’tan döndükten sonra Müzdelife’den şeytan taşlamaya giderken, Muaysım tünelinde vuku bulan faciada, hizmetlerinde bulunmayı vazife telakki ettiği ve her türlü ihtiyaçlarını karşılamaya canla başla koştuğu huccac-ı müsliminin ayakları altında kalarak Mekke’de vefat etmiştir. Kabri Mekke-i Mükerreme’dedir. Mevla rahmet ve makamını cennet eylesin inşallah. Aminnn! Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Alasonyalı Hacı Cemal Efendi

Alasonyalı Hacı Cemal Efendi

Halk arasında Alasonyalı Hacı Cemal olarak bilinen ve tanınan, son devir din alimlerineden vaiz Cemal Öğüt , Mora Yenişehir’e bağlı Alasonya Kasabası’nın Zeynel mahallesinde, 1887’de doğdu. Babası muallim Ahmed Lütfı Efendi’dir. İlk,orta ve lise tahsilini memleketinde yaptıktan sonra, 1903’te İstanbul’a geldi. Memleketinde iken hafızlığını müderris ve müftü Ömer Hulüsi Efendi’den yapmış, ondan biraz da Arapça okumuştu. Tahsili İstanbul’da Darülfünun Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, ayrıca Medresetü’l-Mütehassisin’den de mezun olmuştur. Bu arada ders vekili Hacı Ali Zeynelabidin Efendi, Müftü Ömer Hulusi Abdülfettah Efendi ve Abdurrahman Efendi’ den ders okudu. Fatih dersiamlarından İzmirli Hafız Halil Efendi ve Düzceli Zahid Kevseriden okuyarak icazet aldı (1912). 1910’da girdiği ruus imtihanında kürsü vaizliğini kazandı. 1915’de Aksaray Valide Sultan Camii kürsü vaizliğine resmen tayin edilerek göreve başladı. Daha sonraları İstanbul merkez vaizliğine tayin edilen Öğüt, ömrünün sonuna kadar bu görevi sürdürmüştür. Toplum psikolojisini iyi bilen Hacı Cemal, toplumun her kesimiyle iyi ilişkiler kurmuş ve halkın dinini öğrenmesinde önemli hizmetler vermiştir. Dinleyicilerine göre hitap etmesini bilen, güzel konuşan, cemaat üzerinde tesir icra eden, kalabalık kitleleri toplayabilen değerli bir irşadçı idi. İstanbul imam-Hatip Okulu’nda iken fırsat buldukça, Fatih Camii’ndeki derslerine, vaazlarına koşardık. Çok sevilen, sayılan, aranan, beğenilen ve takip edilen bir vaiz idi. Ona “ Büyük Hacı Cemal ” derlerdi. Bir de o zamanlar “Küçük Hacı Cemal” vardı. Cemal ôzan. 1926 yıllarından sonra Hacı Cemal, Beşiktaş’ta Akaretler’de bulunan ortaokul ve liselerde din ve ahlak dersleri öğretmenliği yapmış ve bazı ilmi kongre ve komisyonlarda da üyelik yapmıştır. İşgal yıllarının ilk günlerinde İstanbul’da kurulan Müdafaa-i Milliye Teşkilatı’nda görev almış ve daha sonra Milli Müdafaa Grubu’nun çalışmalarına katılarak Beşiktaş’taki evini bu teşkilatın merkezi haline getirmişti. Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye’ye silah temini konusunda önemli hizmetleri olmuştu. İşgal kuvvetlerinin elinde buluna Maçka’daki silah deposundan düzmece bir cenaze töreniyle kaçırdığı silahları Anadolu’ya göndermişti. İstiklal Savaşı’nın kazanılmasından sonra teşkilattaki arkadaşları çeşitli görevlere getirilirken kendisine yapılan İstanbul Milletvekilliği teklifini kabul etmemişti. Birçok meslektaşı gibi, dönemin dini faaliyetleri yasaklayan baskıcı uygulamalarına ma’ruz kalmış ve çeşitli bahanelerle evi üç defa basılıp aranmıştı.. Kütüphanesi mühürlenmiş ve hilafetçilik ithamiyle sorgulanmıştı. Fakat gerekli delil bulunamadığı için cezalandırılamadı. Bu arada Öğüt, Hacc’a da gitmişti. Bütün bunlara rağmen Hacı Cemal, İslami ilimlere hizmetten, halkı aydınlatmaktan ve talebe yetiştirmekten geri kalmadı. Dini eğitimin ve öğretim kurumlarının kapalı olduğu devirlerde evini mektep haline getirmişti. Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenazesinde meydana gelen olaylarda teskin edici rol oynamıştır. Kore şehitleri için Süleymaniye Camii’nde okutulan ve radyodan yayımlanan ilk mevlid programında konuşma yapmıştır (1O Aralık 1950). 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra Diyanet İşleri Başkanı olması yolundaki ısrarlı talepleri kabul etmedi. O kendisini tamamen irşad hizmetlerine ve eserlerine vermişti. 29 Mart 1966’da İstanbul’da vefat etmiştir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Amin. Altı bin ciltlik kütüphanesi, vasiyeti üzerine, kızı Hikmet Oğüt tarafından İstanbul Yüksel İslam Enstitüsü’ne (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) bağışlandı. Yine vasiyeti üzerine kızı tarafından İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nün ilk mezuniyetinde enstitü birincisi olana (BekirTopaloğlu’na) değerli bir saat ödül olarak verilmiştir. Şimdi emekli olan Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, 1959’da İstanbul imam-Hatip Okulu’ndan birinci olarak mezun olduğu için o zamanın İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olan Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay tarafından kendisine yine birincilik ödülü olarak değerli bir saat verilmişti. (O zamanlar vali, aynı zamanda belediye başkanı idi.). Eserleri 1. Ana ve Baba Hakları (İstanbul 1928, 1965, 1977) 2. İçtimâî ve Ahlâkî Temizlik (İstanbul 1936; I-II, Ankara 1962; İstanbul 1996) 3. Gül’ün Gül’ü Fâtımatüzzehra (İstanbul 1940, 1970, 1974) 4. İslâm Tarihinin Maruf Simalarından Hz. Muhammed’in Dadısı Ümmü Eymen (İstanbul 1941) 5. Tekbîr-i Teşrik (İstanbul 1947) 6. Kadın İlmihali (İstanbul 1947, 1968) 7. Çocuklarda Ana ve Baba Saygısı (İstanbul 1948, 1955) 8. Ümmü Hâni (İstanbul 1950) 9. Bereket ve Rahmet-i İlâhiyye Bürhanlarına Dâir Kırk Hadîs-i Şerîf (İstanbul 1951) 10. Meşhûr Eyyûb Sultan (İstanbul 1955, 1957, 1998) 11. Cedvel ( Peygamberimizin Kısaca Hayatı ve Fevkalade Haller) (İstanbul 1960) 12. Kur’ân-ı Azîmüşşan’a Göre Maddî ve Mânevî Fezâ Âlemleri (bu eserin aslı kaybolmuş, bir özeti 1964 yılında İstanbul’da basılmıştır) 13. Kurrâ-i Muhammedi (İstanbul 1965) 14. (Nur ve Edeb : Mısır Şeyhülkurrâsı Ali Muhammed Dabbâ’ın Fethu’l-kerîmi’l-mennân fî âdâbi hameleti’l-Ķurân adlı eserinin tercümesi (İstanbul 1941) 15. Defter-i Mev‘ıza : Bu çalışması yazma halindedir (MÜİF Ktp., Cemal Öğüt, nr. 516). Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Ahmed Remzi Akyürek

Ahmed Remzi Akyürek

Kayseri – Seyyid Burhaneddin Türbesinde Ahmet Remzi Akyürek , Son Mevlevi şeyhlerindendir. (Kayseri, 1872 – Kayseri, 6 Kasım1944). İlim, irfan ve fa­zilet sahibi bir mutasavvıf ve şairdir. Kayseri Mevlevihanesi’nde doğdu. Soyca Mevlevi bir ailenin çocuğu olarak dünya­ya gelen Ahmet Remzi ‘nin ceddi Seyyid Süleyman Türabıdir. Kayserili olan Sü­leyman Türabı Mevlana dergahı postnişi­ ni Mehmed Said Hemdem Çelebi’nin mürşididir. Süleyman Türabınin Mevla­na soyundan geldiği bilinmekle beraber bunu ispat edecek elde herhangi bir bel­ge yoktur. Remzi-name adlı eserin yazarı Hüseyin Vassaf Bey bu hususu Ahnet Remzi Dede’ye sormuş ve ondan ceddi hakkında “Öyle bir Şeref-i manevileri varsa yazılmamakla zayi olmaz” cevabını almıştır. Konya’dan Kayseri’ye göçen Süleyman Türabi 1835’de Kayseri’de öldü. Mezarı Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Hazretleri nin Türbesi’ndedir. Ahmet Remzi Dede , Türabi’nin mezar taşındaki manzum kitabeyi dokuzar mısralı kıtalar­dan oluşan bir musanunat (beyitleri kafi­yeli dört kısımdan ibaret manzume) hali­ne getirdi. Seyyid Süleyman Türabi ‘nin oğlu Seyyid Ahmed Remzi el-Mevle­vi’dir. Bu zat da Kayseri Mevlevihane­si’nde şeyhlik yaptı. 1865’te öldü, Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin Türbesi’nde babasının yanına gömüldü. Seyyid Ah­med el-Mevlevi ‘nin oğlu Seyyid Süley­man Ataullah Efendi, Ahmet Remzi Ak­yürek ‘in babasıdır. Süleyman Ataullah 1872’de Kayseri Mevlevihanesi’nde 50yıl şeyhlik yaptı, bir ara Kayseri Müftülüğü görevinde de bulundu. Akyürek, sıbyan mektebini ve rüştiyeyi bitirdi, aynı zamanda babası Ataullah Efendi’den ve Ahmet Remzi Akyürek bazı dostları ile, oturanlar: (sağdan) Suud Ebus­ suudoğlu, Tahir Olgun, Ahmet Remzi Akyürek, Zahid Hasırcıoğlu, Abdül­ baki Baykara; ayaktakiler: Hulusi Karadeniz, Baha Kahyaoğlu (İ. Kara Arşivi) eniştesi Göncüzade Nuh Efendi ‘den özel dersler gördü. Ulemadan Müridzade Ali Efendi’den icazetname al­dı. Babası Ataullah Efendi şair olmaması­na rağmen şiir sever ve şiirlerin anlamla­rını da bilirdi. Oğluyla yakından ilgilenen Ataullah Efendi okuduğu manzumelerle oğlunu eğlendirmeye çalıştığı için küçük yaşlardan itibaren ona şiir zevkini tattır­dı. Babasının okuduğu şiirlerden etkilenerek kendisinde de şiir söyleme hevesi uyanmaya başladı. Küçük yaştan itibaren yazdığı şiirlerini, babasının dostlarından Hisarlıkçızade Salim Efendi ve Sami Efendi düzelterek onun şiir ve edebiyat zevkini geliştirdiler. İlk olarak Konyalı Şem’i’nin Divan’ını okuyarak şiir deneyi­mini artırdı. Şair Sami Efendi, Ahmet Remzi Efendi’ye İran edebiyatının ünlü mutasavvıf şairi Camı’nin eserlerini oku­tarak onun Farsçasını geliştirdi. İbnül Emin Mahmud Kemal İnal’ın nak­lettiğine göre Ahmet Remzi Efendi rüşti­yede şehadetnamesini aldığı sırada idare meclisi üyelerinden Rifat Bey “Mevlevi dir sevdiğim her dem külah eyler bana”, mısramı okuyunca Ahmet Remzi Efendi derhal “Sen külah etme beyim kimse kü­lah etmez sana” deyivermiş. Fıkrayı nak­leden İbnül Emin bu hazır cevabına bin aferin demekten kendisini alamamıştır. Ahmet Remzi Efendi, 1892’de İstanbul’a giderek Divan-ı Muhasebat’a mülazım (stajyer) olarak devam etti. Bu arada Ye­ nikapı Mevlevihanesi Şeyhi Celaleddin Efendi ‘ye intisap edip el aldı. Daha önce babası tarafından sikke giydirildiği halde Celaleddin Efendi tarafından yeniden sikke giydirildi. Bu sırada Ahmet Remzi Efendi’nin Veled Çelebi (izbudak) yardı­mıyla Fuzuli’nin bir gazeline yazdığı tah­ misi bastırıldı. Ahmet Remzi Efendi İstanbul’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kayseri’ye döndü. Ahmet Remzi Efendi, ilim irfan sahibi, Mevlevi ve şair bir zat olan Kayseri Mu­tasarrıfi Nazım Paşa’nın yardımıyla Kay­seri İdadisinde ahlak ve ulum-ı diniyye (din dersi) hocalığına tayin olundu. Bir yandan da medreselerde okuyan ve ken­dini yetiştirmek isteyen talebelere Mevla­na’nın Mesnevi’sini, Şirazlı Sa’di’nin Gü­listan ve Bostan adlı eserlerini ve Farsça tanınmış bazı eserleri okuttu. Böylece birçok gencin yetişmesine yardımcı oldu. Ahmet Remzi Efendi Meşrutiyetin ila­nından sonra izinli olarak gittiği Kon­ya’da Vahid Çelebi’nin isteği üzerine Kayseri’deki görevinden istifa ederek Konya’ya gitti. Dergahın camisinde her sabah Çelebizadelere Mesnevf-i Şerifi okuttu. Hatta Vahid Çelebi, Çelebizade­lere “Bir şeyhzade sizlere Mesnevi okutu­yor.” diye Ahmet Remzi Efendi’yi onlara örnek göstermiştir. Konya’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kütahya Mevlevihanesi’ne şeyh vekili olarak gönderildi. Kütahya’da gençlere dersler verdi. Ramazan ayında her gün ikindi namazından sonra Mesnevi okut­tu. Kütahya’da dokuz ay kaldıktan sonra Kastamonu Mevlevihanesi şeyhliğine ta­yin olundu (1909). Harap bir halde bul­duğu Mevlevihane’yi tamir ettirdi, hücre­leri temizletti ve bahçesini düzenletti. Şa­ir ve Edip Süleyman Nazif o sırada Kas­tamonu Valisidir. Ahmet Remzi Dede ile ilk görüştüğünde “Meşihatınız peder­ mande midir?” (Babadan kalma mıdır?) diye sorar. O da “Hayır Huda’dandır. (Hayır, Allah vergisidir); lehül hamd ber­ hayattır ve Kayseri Mevlevihanesi şeyhi­dir.” diye cevap verir. Mevlevilik tarihinde baba ile oğlunun aynı zamanda iki ay­rı tekkede şeyhlik yapmasına pek rastlan­mamıştır. Ahmet Remzi Dede, Kastamonu Mevle­vihanesi’nde şeyhlik yaparken Konya dergahı makamı Ahmet Remzi Akyürek kütüphanecilik yaptığı yıllarda (H. Mazıoğlu Arşivi) Halep Mevlevihane­si’nin durumunu incelemesi ve o çevre­deki tekkeleri de gözden geçirilmesi için görevlendirdi. Bunun üzerine Halep’e gitti. Ayrıca Antep, Urfa, Şam, Kudüs şe­hirlerini dolaştı, oraların ileri gelenleri ve alimleriyle de tanıştı. 1913 tarihinde Ha­lep Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. Bu Mevlevihane’nin işlerini yoluna koydu ve o havalide zayıflamış olan Mevleviliği canlandırdı. Halep Mevlevihanesi’nde yapılan ayinlere halk büyük ilgi gösterdi. Bunların arasında Museviler ve Ermeni­ler de vardı. l. Dünya Savaşı başlayınca Mücahidin-i Mevleviyye adlı gönüllüler taburunun başında bulundu ve Filistin Cephesine, Şam’a ve Medine’ye gitti. Hz. Peygamber’in türbesi Ravza-ı Mutahha­ra’yı ziyaret etme mutluluğuna da erişti. Kendisine Gönüllü Mevlevi Taburu’nda­ ki üstün gayreti dolayısıyla Harp Madal­yası, Berat ve Nişanı verildi. 1924 tarihinde İstanbul’da Üsküdar Mev­levihanesi şeyhliğine atandı. O sıralarda Mevlevihane oturulamayacak kadar ha­rap durumdaydı. Daha önce gittiği yer­lerde yaptığı gibi buranında her tarafını onartmıştı. Dostları yeni durum için se­vinçlerini şiirlerle belirttiler. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki Dede ‘nin tarih manzumesi Remzi Dede’nin odası­na asıldı. Buradaki Şeyhliği süresince se­mahanede 15 günde bir ayin düzenledi, belli günlerde camilerde Mesnevii Şerif okuttu. İstanbul Meclis-i Meşayih Üyeli­ği, Medresetül irşadda tasavvuf müderris­liği, Üsküdar Müftülüğü idaresinde tek­kelere ait işlere bakan mecliste üyelik gö­revlerinde bulundu. 2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyele­rin kapatılması üzerine Üsküdar Selima­ğa Kütüphanesi Başmemurluğuna (Mü­dürlüğüne) tayin olundu. Mevlevihane hayat boyu olmak şartıyla kendisine ve­rildi. Remzi Dede , Kütüphanede yoğun bir çalışmaya girdi. Kitapların tasnif ve tanzimiyle uğraştı. El yazması eserlere ait fişler hazırlatarak bunlarda eserin yazan ve konusuna ait önemli bilgiler verdi. İl­ gisini çeken Arapça birkaç eseri de Türk­çeye tercüme etti. Mevlevi yolunda ka­zandığı engin insan sevgisi, derin bilgisi ve öğretme aşkıyla kendisine başvuranla­rın müşküllerini halletti. Kütüphane’ye gelen araştırmacılarla ilgilenerek yetiş­melerine yardımcı oldu. 1 Şubat 1937’de Selimağa Kütüphanesin­deki görevinden istifa etti. Bu sırada ken­disi gibi eşi de yaşlı olup birbirlerine ba­kamayacak durumdaydılar. Ankara’ya yerleşerek üç kızı ve torunlarıyla birlikte rahat ve mutlu yaşadılar. Bu arada şiir yazmayı da bırakmadı. Şiir onun için su ve ekmek gibi aziz ve gerekliydi. Kızları, torunları ve yeğenleri hakkında yazdığı şiirlerle zamanını geçirdi. Ankara’da daha çok ortanca kızı Lütfiye Cıngıllıoğlu’nun yanında kaldı. Remzi Dede bir gün yürüyüş yaptığı sırada zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’le karşılaştı. Ankara’da artık kızla­rında kalmak zorunda olduğunu öğre­nince “Bütün gün evde kalmaktan usa­nırsınız. Ankara’da Eski Eserler Kütüp­ hanesinde el yazması pek çok eser vardır. Orada sizin uzman olarak bulunmanız çok yararlı olur.” diye teklifte bulunarak kabul etmesini rica eder. Kitaplarla haşır neşir olmaktan ve ilim taliplerine yardım etmekten büyük mutluluk duyan Remzi Dede yaşının ilerlemiş olmasına rağmen teklifi kabul eder. Eski Eserler Kütüpha­nesi o zaman Atatürk Bulvarı’ndan Ulus’a giderken sağda Kedi seven Soka­ğı’ndaydı. Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Bey, Kütüphane Müdürü Hamdi Bey’dir. Ahmet Remzi Dede , Türkçeyi en iyi bi­lenlerdendir. Onda engin bir Türkçe sev­gisi vardı. Divan edebiyatı tarzındaki şiir­lerinde Arapça ve Farsça sözcükler ve tamlamalar bulunmakla beraber dili sağ­ lam, ifadesi Türkçedir. Türkçeyi bütün zenginliği ve anlam incelikleriyle kullan­dı. Atasözleri, deyimler, konuşma kalıp­ları, hatta bazen mahalli sözcükler ve söyleyişler bile gözünden kaçmamıştır. Ahmet Remzi Dede ‘deki Türk dili sevgisi onda güçlü bir Türklük ve milliyetçilik duygusu meydana getirmiştir. Mevlana gibi Ahmet Remzi Dede de Türklüğüyle öğünmüştür. Ahmet Remzi Akyürek ‘i Kayserili hemşe­rileri son Osmanlı Mebuslar Meclisine üye seçmelerine rağmen istifa ederek gitmedi (1919). Aynca Atatürk kendisine milletvekilliği önermişse de Remzi Dede yetişme tarzının bu görev için elverişli ol­madığını belirterek özür dileyip kabul et­memiştir. Ahmet Remzi Dede gayet zeki, bilgisi de­rin büyük bir alim, son derece alçakgö­nüllü, gösterişten hoşlanmayan gerçek bir mümin ve tam bir derviştir. İlme ve terbiyeye önem veren, doğru sözlü, nur yüzlü büyük bir insan ve güçlü bir şairdir. İlim okuyarak öğrenilir. İrfan da nefis ter­biyesiyle kazanılır. Şairlik ise fıtridir yani Allah vergisi olup yaratılışta vardır. Alim. arif ve şair olan Remzi Dede, divan edebiyatı şiirinin ve milli halk edebiyatımızın zevkine sahipti. Şiirlerini hem aruz hem de hece vemiyle yazdı. Divan edebiyatı şiirleri “elsine-i selase” Arapça, Farsça sözcüklerle ve tamlamalarla yazdı. Fars­ça olarak yazdığı Divançe’si henüz basıl­mamıştır. Arız vezniyle ve ebced harfle­rinin sayısıyla tarih düşürmekte çok usta­dır. Tanıdığı kişiler, özellikle Kayseri’nin köklü aileleriyle alimlerinin ölümlerine tarih düşürmüştür. Bu arada kayınpederi Feyzizade Feyzullah Efendi’nin 1225/ 1810’da ölümüne tarih düşürmüştür. Kendi kızlarının, torunlarının ve yeğenle­rinin, aynca tanıdığı dostlarının çocukla­rına doğum tarihleri düşürmüştür. Kül­tür adamlarımız ve edebiyatçılarımız için tarihleri vardır. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanı oluşunu manzum tarihle tespit etmiş, Mehmet Akif Ersoy’un, Abdülhak Hamid’in ve daha bir çok şahsın ölümlerine tarih düşürdü. Ahmet Remzi Dede ‘nin gönlü her türlü yeniliğe açıktı. Teknik ilerlemelerden yararlana­rak yapılan faydalı yapılardan memnun olup onlar için tarihler yazdı. Böylece Remzi Dede yaşadığı devri bütün yönle­riyle şiirlerine aksettirdi. Ahmet Remzi Dede’nin yaşı epeyce iler­lemiş olduğundan son nefesini ata, baba diyarında vermek arzusuyla Kayseri’ye döndü ve orada hayata gözlerini yumdu. Seyyid Burhaneddin Türbesi bahçesindeki mezarı Dedelerinin, babası Şeyh Ataullah Efendi ve kardeşi Şeyh Hüsameddin Efendi ‘nin gömülmüş oldukları, Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Sırdan Hazretlerinin Türbesi’ne defnedildi. Ce­nazede halk çok kalabalık olup tabut par­maklar üzerinde taşındı. Şairlerden Nuri Gencosman, Tahirü’l-Mevlevı (Olgun) , avukat Bitlisli Hulusi , Arif Nihat Asya, Şevket Kutkan Ahmet Remzi Dede ‘nin vefatına manzum tarihler düşürdüler. Onun ilminden ve edebi birikiminden is­tifade edenler arasında Süheyl Ünver, Fe­ridun Nafiz Uzluk, Saadettin Nüzhet Er­gun, Nihat Çetin, Ziver Tezeren, Hakkı Süha Gezgin, Arif Nihat Asya ve M. Ka­dir Keçeoğlu (Yaman Dede) ‘dur. Özel­likle Feridun Nafiz Uzluk yedi yıl Dede ile birlikte kalmış ve kitaplarını yazarken Dede’den yararlanmıştır. Ahmet Remzi Dede’nin yazdığı eserleri­nin hepsi bastırılmamıştır. Basılmış olan­lar çok faydalı kitaplardır. Basılmış eser­ lerinden biri olan Miftahü’l-Müellifin Fihristi adlı eseri onun çok büyük bir sa­bırla çalışan bir ilim adamı olduğunu göstermektedir. Bu eseri sayesinde Bur­salı Mehmed Tahir Bey’in üç cilt olan Osmanlı Müelliflerlnden yararlanma imkanı artmıştır. Eserleri: Basılı olanlar: Manzum Kavaid-i Farisi (1898); Tuhfetü’s-Sai’imin (1898); Ayine-i Seyyid-i Sırdan (1898); Mir’at-ı Zeyne’l-Abidin (1899); Münacat-ı Haz­ret-i Mevlana (1917); Bir Günlük Kara­man Seyahatnamesi (1908); Bergüzar (1915); Tarihçe-i Aktab (1912); Gülzar-ı Aşk (1918); Reh-nüma-yı Ma’rifet (1928); Tuhfe-i Remzi (1925); Fihrist-i Hub, Üs­lüb-i Mergüb, Mifhatü’l-kütüb ve Esami-i Müellifin Fihristi (1927); Zaviye-i Fukara (1948); En-Nüshatü’ş-Şafiyye fi-Terce­meti’s-Sohbeti’s Safiyye (1948); Mahbü­bü’l-Ehibbe (1982). Basılmamış eserleri: Kayseri Şairleri; Lübb-i Fazilet, Tabsıra­ tül Mübtedi ve Tezkiretü’l-Müntehi Ter­cümesi; Divan; Farsça Divançe. Ahmet Remzi Dede’nin basılınamış olan eserleri Hasibe Mazıoğlu’nun Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri (Ankara 1987) adlı kitabında bulunmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Kayseri
Ağazade Muhammed Hakiki Dede

Ağazade Muhammed Hakiki Dede

Çanakkale – Gelibolu – Gelibolu Mevlevihanesi Yeniçeri Ağası Kara Hasan Ağa’nın oğlu olarak, Gelibolu’da doğan Muhammed Hakiki Dede, I. Bostan Çele­bi zamanında malını kardeşine bağışlamış ve Konya Mevlana Dergahı’na intisap etmiştir. Konya’daki Mevleviliğin pir dergahında çilesi­ni tamamlayıp Dede unvanı alan Muhammed Hakiki Dede , Gelibolu’ya dönmüş ve buradaki Ahi Devle Zaviyesinde Mesnevihanlık görevini yürütmeye başlamıştır. Zaman için­ de Mevleviliğe ilginin artmasıyla Muhammed Hakiki Dede Gelibolu’da bir Mevlevihane de kurmuştur. Yeniçeri ağası olan babasının ünvanı nedeniy­le ”Ağazade” diye anılan ve şair olan Muhammed Hakiki Dede ‘nin İstanbul’un tasavvufi hayatındaki önemi, Beşiktaş Mevlevihanesi ‘nin ilk şeyhi olmasından kaynaklanmaktadır. Beşiktaş Mevlevihanesi, İstanbul’da kurulan üçün­cü Mevlevi dergahıdır. Mevlevihaneyi, Ağazade Muhammed Hakiki Dede ‘nin Gelibolu’dan dostu olan Ohrili Hüseyin Paşa inşa ettirmiştir. Ohrili Hüseyin Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda sadrazamlığa kadar yükselmiş, ancak Genç Osman’a karşı ger­çekleştirilen Yeniçeri ayaklanmasında katledilmiştir. Paşa’nın ölümü üzerine Muhammed Hakiki Dede, Gelibolu’ya dön­müş, 1653 yılına kadar şeyhlik görevine burada devam etmiş, Hakk’a yürüdükten sonra da aynı tekkede sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 Gelibolu, Çanakkale
Tozkoparan Dede

Tozkoparan Dede

İstanbul – Fatih – Aksaray’dan cerrahpaşa’ya doğru giden yol üzerinde Fatih Sultan Mehmed’in okçubaşılarından ve fetih gazilerindendir. Kabri, Aksaraydan Cerrahpaşaya doğru giden yol üzerindedir. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.