Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Bahşeyiş Baba Türbesi
Eskişehir – Seyitgazi – Bahseyis ( Gökbahçe ) köyü Türbenin kuzey cephesinin batı köşesinde bulunan basık kemerli giriş kapısı üzerinde bulunan kitabeden yapının H.978/M.1570-1571 yılında inşa edildiği anlaşılmaktadır. İki satırlık kitabenin Türkçesi; 1- Kutbu’l -arifin sene 978 Hazret-i Bahşayiş Baba rahmetelullah 2- Bu ziyaretgah-ı saadet penah içindeki mezar-ı şerif (Yard. Doç. Dr. Halit BİLTEKİN 2010) Birbirine bitişik iki türbeden ilki, doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlıdır. İki yana eğimli ahşap beşik tavanı dıştan kiremit kaplamalıdır. İlk yapının, güney cephesinin batı bölümünü ortak kullanmak suretiyle sonradan eklendiği anlaşılan kuzey güney doğrultusunda dikdörtgen planlı ikinci yapı da ilk yapı gibi iki yana eğimli beşik çatıyla örtülüdür. Kuzey cephenin batı köşesinde basık kemerli dikdörtgen giriş kapısı bulunur. Kuzeydeki türbenin batı cephesi sağırdır. Doğu cephesinde dikdörtgen biçimli bir mazgal pencere bulunmaktadır. Güney cephenin batı yarısının ortasında dikdörtgen biçimli bir pencere bulunur, doğu yarısı sağırdır. Bu pencerenin ikinci türbeye geçiş için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kuzey cephenin batı köşesinde bulunan basık kemerli dikdörtgen kapıdan iki basamak inilerek türbeye girilmektedir. İçerisinde doğu-batı doğrultulu iki sandukanın bulunduğu yapıda herhangi bir süsleme unsuruna rastlanmamaktadır. İlk türbenin güneyinde bulunan ikinci türbenin, doğu ve batı cephelerinde dikdörtgen birer pencere açıklığı mevcuttur. Güney cephesi sağır tutulmuştur. İçerisinde iki mezar bulunan bu bölümün özensiz inşası ve duvarlarında tespit edilen dilitasyon ilk türbeye sonradan eklendiğini göstermektedir. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

Seyyid Ahmed Rıfai (k.s.)
Ankara – Doğumu ve Nesebi Adı Ahmed, künyesi Ebu’l-Abbas, nisbesi er-Rıfai, el-Bataihi. Rıfai nisbesi atalarından er-Rifa’a el-Hasan el-Mekki’ye nisbetle, Bataihi nisbesi, Bağdat’la Basra arasında kalan “bataklık yerler ” manasına gelen Bataih bölgesinden Ümm Abide köyün de doğduğu için verilmiştir. 512/1118 tarihinde doğdu. Babası Ali b. el-Mekki. Hz. Hüseyin (r.a) soyudan bir seyyid. Annesi Ebu Eyyub el-Ensari (r.a) nın soyundan Fatıma el-Ensari. Bu yüzden kendisine “iki sancak sahibi” manasına gelen “Ebu’l Alemeyn” künyesi verilmiştir. İlmi ve Yetişmesi Ahmed Rıfai hazretleri yedi yaşında iken babasını kaybetti. Dayısı Mansur el-Bataihi, eğitimini yüklenerek annesi ve kardeşleriyle birlikte himayesine aldı. Önce Abdülmelik Hamuti ‘ye teslim ederek hafız olmasını sağladı. Sonra da zamanın ilim ve irfan merkezlerinden olan Vasıt şehrine götürdü. Devrin alim ve mutasavvıflarından Ali el-Vasıti ve diğer bazı alimlerden İslami ilimleri öğrendi. Ebu İshak eş-Şirazi ‘nin Şafii fıkhı ile ilgili olan “Kitabü’t Tenbih”ini okudu. Bu kitab üzerine yazdığı şerh, Moğol istilası esnasında kayboldu. Tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimlerde söz sahibi oldu. Hocası Vasıti ona zahir ve batın ilimlerine dair icazet verdi. “Herkes üstadıyla iftihar ediyor. Ben ise talebem Ahmed ile iftihar etmekteyim.” derdi. Vasıti’nin vefatından sonra, dayısı Mansur el-Bataihi’nin halkasına girdi ve sülukunu tamamladı. Bataihi ona “Şeyhü’ş-Şüyuh” (Şeyhler şeyhi) Unvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini tevdi etti. Bunun üzerine Rifai Ümm Abide’deki tekkeye yerleşerek irşad faaliyetlerine başladı. Pazartesi-Perşembe günleri irşad kürsüsünde vaazlarda bulunur, diğer günlerde sabah akşam fıkıh, hadis, tefsir ve akaid dersleri okuturdu. Delillerinin güçlü oluşu karşısında inkarcı ve inatçıların dilleri tutulurdu. Tarikatı Şeyh Hazretleri’nin tasavvuf ve tarikat anlayışı Kitap ve sünnet’e mutlak tabiiyyeti gerektirir. O’na göre mükemmel sufi, her halde Hz. Peygamber (s.a.v.)’e tabi olan ve kulluk derecesini en yüksek derece olarak benimseyen kimsedir. Kulluk, hakiki arifin vasfıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), kulluk mertebesinin en yüksek örneğidir. Derviş olmak için cemiyet hayatından uzaklaşmak gerekmez. Diğer büyük sufiler gibi keramete önem vermeyen Rıfai, keramet göstermeyi bir noksanlık olarak kabul eder. Kendisi tarikini “tevazu, alçak gönüllülük, yaratılmışlara şefkat ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uymak” olarak ifade eder. Yaptığı çalışmalarla gönül halkası kısa zamanda genişlemiş, bağlılarının sayısı çoğalmış ve şöhreti yayılmıştır. Kendisini çekemeyen kimi iftiracılar zikir meclislerinde erkek ve kadınları bir arada topladığı iddiasıyla Abbasi Halifesi el-Muktef i’ye (v. 538/1160) şikayet ederler. Halife durumu incelemek için bir müfettiş gönderir. Tekkeye gelip toplantılara katılan müfettiş “eğer bu seyyid ve müridleri de sünnetten başka bir yol üzerinde iseler, yeryüzünde sünneti takip eden bir topluluk kalmamış demektir.” şeklinde tesbitlerini bir rapor halinde Halife’ye hülasa etmiştir. Bunun üzerine Halife, bu teftişten dolayı özür dileyen bir mektup göndermiştir. Zamanın Halife’lerine hazan mektup göndermek suretiyle zaman zaman da ziyaret ederek nasihatlarda bulunurdu. Halife Müstecid’in onun fikir meclislerine katıldığı kaynaklarda yazılıdır. Adına nisbetle Ahmediye, doğum yerine nisbetle Bataihiye diye bilinen Rıfai’lik tasavvuf tarihinde ilk ve büyük tarikatlardan biridir. Tarikat silsilesi hem Ali el-Vasitı , hem de dayısı Mansur el-Bataihi kanalıyla Hz. Ali (r.a)’ye ulaşmaktadır. Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin vefatından sonra kendisine “gavsiyyet” makamı verilmiş, böylece kurbiyyet ve gavsiyyet makamlarını şahsında birleştirmiştir. Tarikatın tarih içinde pek çok kolu teşekkül etmiş, Arabistan, Mısır, diğer Ortadoğu ülkeleri, Anadolu ve Balkanlar’da yayılmıştır. Balkanlarda müslümanlar arasında tesiri hala canlı ve yapıcıdır. Toplu olarak yapılan zikirler sesli, ayakta ve oturarak yapılır. Siyah renkte sarık sarılır ve bir sancakları olur. Sancak nefis terbiyesi için her an mücadeleye hazır olunduğunu gösterir. Şemail ve Ahlakı Ahmed Rifai Hazretleri orta boylu, siyah gözlü, buğday benizli idi. Yüzünden şefkat ve merhamet akardı. Alnı geniş, sakalı siyah ve kısa idi. Tatlı bir gülüşü vardı. Sade giyer, beyaz ve siyah giysilerden hoşlanırdı. Düşkünleri çok sever, onları her zaman himaye ederdi. Hayvanlara karşı çok merhametli idi. Kimsenin kalbini kırmaz ve kin tutmazdı. Çok cömertti. Sırtında odun taşıyıp muhtaçlara ve güçsüzlere dağıtırdı. Çocukların arasına karışır, seviyelerine inerek onlarla haşır neşir olurdu. Sohbetlerini yakın ve uzaktakiler aynı tonda duyarlardı. Daima az konuşur ve “sükutla emr olundum” buyururdu. Bir gün etrafında toplanmış olan yakınlarına; “içinizde benim bir ayıbımı, kusuru mu görüp de söylemeyen var mı? Varsa lütfen söyleyiniz.” buyurdular. Oradakilerden biri, “Efendim, ben sizde bir kusur görüyorum. Bizim gibi, size layık olmayan kimseleri huzurunuza kabul buyurmanızdır” deyince Rıfai Hazretleri ile birlikte oradakiler ağlamaya başladılar. Kerameti Ahmed Rıfai ‘nin kerametleri çoktur. Bunların en meşhuru büyük bir topluluk huzurunda vukubulan, biyografisini yazan müelliflerin pek çok şahit ismi sayarak mütevatir bir haber şeklinde anlattıkları hadisedir. 1160’ta bazı yakınları ve müridleriyle birlikte hacca giden Rıfai, dönüşte Medine’yi ziyaret eder. Medine uzaktan görününce Ahmed Rıfai devesinden inip yürüyerek Ravza-i Mutahhara’ya girer. Hz. Peygamber’in kabri önüne gelince “es-Selamü aleyke ya ceddi” diyerek selam verir ve orada bulunanlar Hz. Peygamber’in “Aleyke’s-Selam ya veledi” sözüyle selama karşılık verdiğini duyarlar. Cezbeye gelen Rıfai diz çöküp, “uzakta iken benim yerime varıp toprağını öpsün diye sana ruhumu gönderiyordum; şimdi bu devlet bedenime de nasip oldu; uzat elini de dudaklarımla öpeyim” manasına gelen şiirini okur. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in kabrinden dışarıya nurani bir el uzanır ve Rıfai bu eli öper. Eserleri 1- El-Hikem er-Rifaiyye, 2- El-Burhanü’l-Müeyyed, 3- El-Mecalisü’s-Seniyye er Rifaiyye, 4- El-Erbaune Hadisen, 5- Haletü Ehli-Hakika maa’llah, 6- En-Nizamu’l Hass li-Ehli-İhtisas , 7- El-Eş’ ar 8- El-Ahzab vel-Evrad. Sözlerinden Hurma ağacına bakınız. Başı dik olduğu için Allah (cc) ona meyvelerinin yükünü nasıl taşıtıyor. Kabak, karpuz, kavun gibi bitkiler ise yüzünü ve dallarını yere koyduğu için Allah onun meyvelerinin yükünü yere taşıtıyor. Bizim yolumuz üç şey üzerine kurulmuştu;: İstemeyiz, reddetmeyiz, biriktirmeyiz. Kardeşim! Çocuğa bakmaz mısın? Doğduğunda, avucunu sıkarak dünyaya gelir. Bu, onun dünyaya olacak olan hırsının nişanıdır. Dünyadan ayrıldığında ise, avucunu açarak çıkar. Bu da, peşine düştüğü şeylerden elinde hiç bir şey kalmadığının itirafıdır. Ey oğlum! Kalbinde ufak bir leke görürsen, oruç tut. Gitmezse, az konuşmaya bak. Gitmezse, günahlardan şiddetle kaç, yine gitmezse, her hali iyi bilen Allahü Teala’ya yalvarmaya, sızlanmaya başla. İlminin fazla, amelinin çok olması ile gurura kapılan kimse, marifet sahibi değildir. Çünkü şeytan da pek fazla bilgiye sahipti. İyi ibadetlerine aldanma. Çünkü.Bel’am-ı Baura ve Bersisa, en çok ibadet edenlerdendi. Vefatı – Türbesi Ahmed er-Rıfaî , şiddetli bir ishal hastalığı sonunda 23 Eylül 1182 yılında vefat etti. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır. İlk eşi Hatîce bint Ebû Bekir el-Vâsıtî en-Neccârî’den Fâtıma ve Zeyneb adlarında iki kızı, onun vefatından sonra evlendiği Râbia’dan Sâlih adlı bir oğlu olmuş, ancak Sâlih evlenmeden vefat ettiği için nesli kızları ile devam etmiştir. Fâtıma’dan İbrâhim el-A‘zeb (ö. 609/1212) ve Ahmed el-Ahdar (ö. 645/1247) adlarında devirlerinde meşhur iki sûfî, Zeyneb’den ise ikisi kız altısı erkek olmak üzere on torunu olmuştur. Bunlardan İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271) Rifâiyye’nin Sayyâdiyye kolunun kurucusu olup tarikatın Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve Suriye’de yayılmasında tesiri olmuştur. Ahmed er-Rifâî’nin nesli günümüze kadar devam etmiştir. Rifâî aileler Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır, Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır. Bütün kaynaklar pek çok müridi olduğunu, tekkesine her gün binlerce kişinin geldiğini, sabah akşam bunlara yemek verildiğini yazar. Tekkesinin vakıf, hediye ve bağış yoluyla çok büyük geliri olduğu da ifade edilmektedir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık, s.111-114, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.
Hace Muiniddin Hasan Çeşti (k.s.)
Hindistan Hindistan’da İslam’ın yayılması bütün tarihçilere göre mürşidler vasıtasıyla olmuştur. Bu mürşidlerin başında özellikle Çeştiyye Tarikatı büyükleri gelmektedir. Ne yazık ki şimdiye kadar bu tarikatın tarihini ciddi olarak araştırıp çalışan olmamıştır. Konuyla ilgili birçok kitap da o büyük mürşidleri, adeta insan üstü ve hep tabiatla çatışan kimseler olarak ele almış, ilmi çalışmadan uzak eserlerdir. İsmi ve Nesebi İsmi Hasan, lakabı Muıniddin , Horasan’ın Secez bölgesinde şimdi Afganistan’ın Zahidan şehri yakınlarında bulunan bir yerde 537 /1142’de dünyaya geldi. Baba ve ana tarafından Hz. Hüseyin (r.a) neslindendir. Ayrıca annesi Abdülkadir Geylani (k.s)’nin yeğenidir. 633/1236’da Ecmir’de fanilik alemine veda etti, Yetişmesi Hace Muiniddin (k.s) onbir yaşlarında iken babası vefat eder. Malı üç evladı arasında bölünür, bir bağ da Hace Hazretlerine düşer. Bu bağda bulunduğu bir esnada İbrahim Kalender adında bir meczub-i ilahi oradan geçer. Hace Hazretleri onu karşılar, elini öper ve bir ağaç altına otururlar. Önüne bir miktar üzüm kor ise de meczub üzümlere rağbet etmeyip kendi koynundan bir miktar kuru ekmek çıkararak dişiyle bir parça koparıp kendi eliyle Hace Muiniddin ‘in (k.s) ağzına kor. Hace Hazretleri, o lokmayı yer yemez kalbinde nur-u ilahi coşmaya başlar ve gönlünden dünya sevgisi çıkar. Bütün mallarını fakirlere dağıttırarak marifet-i ilahiyye’yi kazanmak için seyahata çıkar. Evvela Semerkand’a giderek orada Kur’an-ı Kerim’i hıfzeder ve zahiri ilimleri ikmale koyulur. Devrin bütün ilimlerini tahsilden sonra, Nişabur’un Harun semtinde Şeyh Osman Haruni ‘ye (618/1221) intisab eder. Senelerce hizmet ettikten sonra tarikat hırkasını giyer. Buradan Bağdat’a doğru yola çıkar. Sincan adlı bir kasabada Necmüddin Kübra (k.s} ile görüşür. Oradan Cudi Dağı taraflarına giderek Abdülkadir Geylani (k.s)’nin sohbetlerine katılır, oradan da Geylani Hazretleri ile Bağdat’a gelirler. Burada Ziyaüddin Sühreverdi , Şihabüddin Sühreverdi , Evhamüddin Kirmani Hazeratı ile görüşüp sohbetlerinde bulunur. Hemedan’da Yusuf Hemedani (k.s), Tebriz’de Celaleddin Tebrizinin tarikat piri Şeyh Ebu Said Tebrizi , İsfehan’da Mahmud İsfehani , Esterabad’da Ebu Said el-Hayr ve Nasıruddin Esterabadi ile, Kazvin’de de Şeyh Abdülvahid Gaznevi ile görüşür. Hac için Medine’ye gittiği bir sırada rüyasında Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i görmüş ve şu hitaba mazhar olmuştur. “ Hindistan Cenab-ı Hak tarafından senin için saklanan bir emanettir. Sen oraya git ve Ecmir’de yerleş. Allah (c.c)’ın inayetiyle senin ve senin yolunda gidenlerin gayretleriyle İslam o topraklarda yayılacaktır. ” Bu emre derhal uyan Hace Hazretleri, Hindu hakimiyeti altında ve tamamen putperestlerin mesken tuttuğu Ecmir’e yerleşir. (561/1186) İrşad Çalışmaları Moğollar’ın Buhara, Semerkand, Rey, Hemedan, Kazvin, Merv, Nişabur- Harzem ve nihayet Bağdat gibi İslam kültür ve medeniyetinin beşiği olan şehirleri yakıp yıkması ve adeta eski medeniyetin mezarı haline getirmesiyle birlikte, buralarda yetişmiş olan birçok gönül eri kendilerine yeni irşad bölgeleri aradılar. Bir kısmı Anadolu’ya bir kısmı da Hindistan’a yöneldiler. Bu ulu erlerin üstün cesareti, yüce ideali ve iman gayretleri neticesinde, Anadolu ve Hindistan topraklarındaki binlerce, onbinlerce insan İslam’la müşerref oldu. Hindistan Yogizm ve İlhamcılığın merkezi durumunda idi. Ağır riyazatlarla bir takım harikulade haller gösteren insanlar, bir anda kendilerini Firavun’un sihirbazları gibi hissettiler. Hace Muinuddin (k.s) yaptığı vaazlarla kısa zamanda etrafındakilerin küfür karanlıklarından hidayete kavuşmalarına vesile oldu. Şöhreti kısa zamanda yayıldı. Hindular İslam’a akın akın girdiler. İslam idaresinin Hindistan’da yerleşmesine zemin hazırlanmış oldu. Böylece Hindistan; alimler, veliler diyarı, İslam ilimlerinin ve dini ilerlemelerin yurdu halini aldı. Tarikatı Tarikatın Çeştiyye ismi almasının sebebi, Tarikat pirlerinden olan Hace Ebu İshak Şami Hazretleri ‘nin Horasan’ın Çeşt köyünden olmasıdır. Hindistan’da İslam’ı yayma ve tebliğ etme prensibi üzerine kurulan tarikatın silsilesi Hz. Hace Muiniddin Hasan Çeşti , Hz. Hace Şeyh Osman Haruni , Hz. Hace Hacı Şerif Zindani , Hz. Şah Sincan , Hz. Hace Ahmed bin Mevdud Ceşti, Hz. Hace Mevdud Çeşti , Hz. Hace Yusuf b. Sem’am , Hace Ahmed Abdal Çeşti , Hz. Şeyh Ebu İshak Şami , Hz. Şeyh Uluv-i Dineveri , Hz. Hace Hureyre Basri , Hz. Hace Huzey fetu’l-Merlaşi , Hz. Sultan İbrahim b. Edhem , Hz. Fudayl b. İyaz , Hz. Hace Abdül vahid b. Zeyd , Hz. Hasan Basri kanalıyla Hz. Ali (k.v) Efendimize ulaşır. Hace Muiniddin Çeşti Hazretleri , daha hayatta iken Ecmir şehri Hindistan’ın idare ve saltanat merkezi olma özelliğini Delhi’ye kaptırır. Büyük mürşid, Delhi’de kendine vekillik yapmak üzere en büyük halifesi Hace Kutbuddin Bahtiyar Kakiyi tayin eder. Kendisi ise Ecmir’de oturmaya devam eder. Hindistan Meşayıhı ara ında İmamuttarik olarak bilinen Hace Muiniddin Hazretleri ‘nin tarikatı olan Çeştiyye, Hindistan ve Pakistan bölgesinin hakim tarikatı olur. Nitekim lakabı olan “Aftab-ı-Mulk-i Hind” (Hind ülkesinin Güneşi) bunu göstermektedir. Zamanla eski gücünü kaybetse de geçen asrın başlarında Nur Muhammed tarafından yeniden canlandırılmıştır. Günümüzde en etkin tarikatlardan olan Nakşi Halidiliğin Çeştiyye prensiplerine de aynı zamanda sahip olması, Çeştiliğin tekrar tanınmasına ve yayılmasına vesile ol muştur. Tarikatın üç temel esası “deniz gibi cömert, güneş gibi tatlı, toprak gibi alçak gönüllü” olmak şeklinde özetlenmiştir. Sema ve musikiye önem veren tarikatın tekkelerinin misafirperverliği çok meşhurdur. Tarih boyunca tarikatın ileri gelenleri zamanın akışını değiştirrmek ve devrin ahvalini düzeltmek için bütün güçleriyle çalışmışlardır. Diktatör idarecilerin yüzüne karşı hak sözü söylemekten, onların yanlış gidişatına karşı koymaktan ve onlara güzel tavsiyelerde bulunup, memleketi güzel idare etmeye yöneltmekten sakınmamışlardır. Nizamiyye ve Sabiriyye adında iki kolu olan tarikata yön veren temel kitaplardan biri Sühreverdi (k.s)’nin “Avarifu’l-Maarif”idir. Kaynak ; Büyük İslâm ve Tasavvuf Önderleri, Vefâ Yayıncılık,( Yazan Necdet Yılmaz) s.503-506, İstanbul 1993. İlim ve Sanat Dergisi.

Yörük Dede ( Yürüyen Dede )
Ankara – altındağ – öksüzler sokak “Yürüyen Dede”, “Yörük Dede”, “Doğan Bey” isimleri ile bilinen ve Osmanlının fetret döneminde yaşamış bir Türkmen beyi olduğu kanaatindeyiz. Hayatı hakkında bilgi yoktur. Ancak Karaca Bey Vakfiyesinde “Çeribaşı Doğan Bey Zaviyesi”nden bahsedilmektedir.. Türbesi, Cebeci semtinde Öksüzler Sokağı’ndadır. Ankara’da tek örnek olan kümbet mimarisinde yapılan türbesi oldukça bakımsızdır. Doğan Bey ahiler arasında da zikredilmektedir. 1530-1571 yıllarındaki Vakıf ve Tapu kayıtlarında Doğan Bey Zaviyesi mevcuttur. Bu bilgilerden hareket ederek Doğan Bey’in Ankara’da yaşayan önemli bir şahsiyet olduğu kanaatine varırız. Vakıf Kayıtlarında Doğan Bey Medresesi ismi de geçmektedir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Ali Efendi Baba – Beypazarı
Ankara – beypazarı – karaşar Beypazarı İlçesi Karaşar Beldesi’nde türbesi bulunmaktadır. Şeyh Ali Dede bir Türkmen ”baba”sıdır. Horasan bölgesinden Anadolu’ya gelen Türkmen boylarının bir kolu olan Karaşar Yörüklerine mensuptur. Hayatı hakkında bilgi yoktur. Bu zaviye son Osmanlı dönemlerinde ” Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı” şeyhliğine bağlanmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Koyun Baba – Kalecik
Ankara – kalecik – koyun baba köyü Kalecik ilçesine bağlı Koyunbaba Köyünde türbesi bulunan ve bu köye adı verilen Koyun Baba hakkında vakıf kayıtlarında Kalecik ilçesinde “Koyun· Baba Tekkesi” vakfı kaydı bulunmaktadır. Hayatı ve kişiliği hakkında ulaşabildiğimiz kaynaklarda herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Koyun Baba ile ilgili olarak mahalli bazı menkıbeler anlatılmaktadır. Köy sakinleri tarafından onarılan Koyun Baba Türbesi, önemli ziyaret yerlerindendir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Şeyh Muhyiddin Efendi
Ankara – Ayaş – Şeyh Muhyiddin Cami Ayaş’ta yetişen mutasavvıflardan olan Muhyiddin Efendi “Arabi” lakabıyla bilinmektedir. Asıl doğum yeri Nazilli olduğu ve Ayaş’ta cami, medrese gibi vakıfları bulunduğu çeşitli vakıf kayıtlarında mevcuttur. Nazillili Hacı Ali Efendi’nin oğlu Muhyiddın Efendi, Ayaş’ta kendi adına yaptırdığı medrese için 60.000 akçe para vakfederek, 20 akçesi medresenin müderrisine, iki akçesi mütevelliye ve üç akçesi de öğrenciye verilmek üzere vakfiyesinde şart koşmuştur. Medresenin 1571 tarihinde şimdiki kendi adına yaptırılan caminin bölgesinde olduğu bilinmektedir. Bu medresenin 1890 yılında müderrisi, Müftü Hüseyin Hüsnü Efendi olduğunu, Ayaşlı Süleyman Behced Gökalp’in bu medresede okumuş olmasından öğrenmekteyiz. Şeyh Muhyiddin Efend i’nin Ayaş’taki vakıf camii, dere kenarındadır. Kendisi de bu camiinin içinde medfun bulunmaktadır. Ayaş’ta kendi ismiyle bilinen bir “Şeyh Muhyiddin” Mahallesi vardır. Doğum ve ölüm tarihlerini kesin olarak tespit edilemeyen Muhyiddin Efendinin, Ayaşlı Bünyamin Hazretlerinin dervişlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

İncik Sultan
Ankara – çamlıdere – gümele köyü Çamlıdere ilçesine bağlı Gümele Köyünde 2005 yılında yapılmış bir türbesi vardır. Son dönem Osmanlı vakıf belgelerinde “İncek Zaviyesi”, “İncik Dede Zaviyesi” olarak geçmektedir. Hayatı ve kişiliği hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Kanaatimizce Horasan melamiyetiliğini benimsemiş Türkmen “Dede”lerindendir. 1530’lu yıllara ait tapu-tahrirlerinde de “İyicek Dede” olarak anılmıştır. Hüseyin Çınar Çamlıdere ve Kızılcahamam zaviye vakıfları üzerinde yaptığı çalışmada “Kürt Köyündeki Şeyh İncik Dede Zaviyesi Vakfı” hakkında bilgi verirken İncik Dede Zaviyesi’nin Çamlıdere ilçesi, Yediören Köyünde bulunduğunu, Kürt köyü eşrafından olan ve İncik Dede ve Ali Dede zaviyesinin mütevel lisi olan Şehabeddin’in oğlu Seyyid Mehmed’in ölümü üzerine yerine Hacı Mehmed’in, Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı’nda şeyh olan Seyyid Şeyh- Feyzullah’ın görüşü alınarak zaviye mütevelliliğine tayin edildiğini yazar. Kanaatimizce Bektaşi dergahına bağlı olan olan incik Sultan zaviyesi, aynı zamanda Anadolu da yaygın olan “ocak” şeyhliği durumuna gelmiştir. Türbeye yakın ve sonradan yapılmış bir “Fakran Ana” (Fakirlerin Anası) adı ile anılan bir türbe vardır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Karyağdı Sultan Türbesi
Ankara -Altındağ ilçesi Hacı Doğan Mahallesi Sanayi Caddesi ile Doğan Sokağın birleştiği yerde Tarihi kişiliği bilinmeyen, yüzyıllardır Ankara’lıların gönüllerinde taht kuran bu veliyye hatun kişinin hayatı hakkında yazılı kaynak larda bir bilgiye ulaşılamamıştır. Günümüzde Altındağ ilçesi Hacı Doğan Mahallesi Sanayi Caddesi ile Doğan Sokağın birleştiği yerde bulunan türbesinde ki Osmanlıca kitabede şu ibare yazılıdır: ”Ah vaveylaki cellad felek Hake saldı bu gül nazik teni Ravzasını ravza-i huld yerin Merkadin pür-nur eyle ya Ganf Cennetinden kabrine ruzenler aç Rahmetinle bula daim ruşeni Erdi hatifden anın tarihi Cilvegahı ola cennet Gülşeni sene hicri 985 (1577).” (Ah! ne yazıkki cellad felek bu gül nazik vücudu toprağa verdi. Ey cömert, zengin ve varlıklı olan Allahım, mübarek kabrini sekiz cennetten birisi olan “Cennet-i hul ” eyle ve hurla doldur. Cennet’inden kabrine bahçeler aç, Sen’in rahmetinle kabri daima aydınlık olsun. Gizli bir ses onun vefat tarihini bildir di. Ebedi hayatı geçireceği yer cennet bahçelerinden birisi olsun. Sene Hicri 985/Miladi 1577). Kitabede hatun kişinin adı yazılmamış ve vefat tarihi 1577 yılıdır. “Gül nazik teni” ifadesinden de genç yaşta vefat ettiği anlaşılmaktadır. Sultan III. Murad’ın saltanat yıllarında vefat eden bu hatun kişinin Ankara’da yaşayan varlıklı bir aileye mensup olduğunu tahmin ediyoruz. Ayrıca Ankara şehrinin kuzey batısında “Karyağdı” adında bir dağ bulunmaktadır. “Karyağdı” ismi ile anılmasına gerekçe olarak dilden dile halk arasında dolaşan rivayet şöyledir: Ankara’nın ileri gelen eşrafından bir ailenin kızıdır. Güzelliği ve edebi ile tanınır genç kızlığında. Evlenme çağı geldiğinde yine eşrafdan bir ailenin delikanlısı ile evlenir. Mutlu ve huzurlu bir aile kuran bu hatun kişi anne adayı olur ve “aş verme”ye başlar. Ankara’da Ağustos ayı oldukça sıcak geçer, bu sıcak günlerde hamile olan Kar yağdı Hatun ‘un nefsi kar çeker. O zamanlarda Elmadağ’ının yamaçlarında kar kuyuları bulunur ve bu kuyularda saklanan kar sıcak mevsimlerde şehre getirilerek satılır. Bu kar kuyularında kar kalmamıştır Ağustos ayı olduğu için. Kar arzusunu kocasına iletir, lakin kocası da çaresiz kalır. Kara karşı olan istek ve arzusu o kadar artar ki dayanılmaz hale gelir, bedeni volkanik bir yanar dağ gibi kavrulur. Bir gece yarısı kalkar, abdest alır, ellerini açarak Cenab-ı Hakk’a yalvarır ve yakarır. Duaların kabul olduğu ve herkesin uyuduğu, hacet kapılarının açıldığı zamandır bu an. – “Ya Rabbi, nefsimin arzusunu yenemiyorum, kar yağdır, kar yağdır, kar yağdır. Sen Gani’sin.” diye yalvarır, secdeye varır ve göz yaşı döker. İşte o an gözyaşlarına semadan kar tanecikleri de iştirak eder. Bir anda her taraf bembeyaz olur. Şükür ve sevinç birleşir, doya doya avuçlarına aldığı kan yemeğe başlar. Arzusuna kavuşmuştur, lakin vücudundaki volkanik harareti söndürememiştir. Şehir camilerindeki minarelerden okunan sabah ezanı nidalarıyla birlikte Kar yağdı Hatun’un beyi de uykudan uyanır. Yanıbaşında hanımını göremeyince yataktan kalkar ve odanın perdesini aralar, dışarıda gördüğüne inanamaz, her taraf bembeyaz karla örtülmüş, sevinçle Allah’a şükreder. Çünkü biricik eşinin arzusu yerine gelmiştir. Hemen avluya çıkar, beyazlar üstünde yatan hanımını görür. Koşarak yanına varır, kucaklar, beden soğuktur. Sevinç gözyaşları anında kanlı gözyaşına dönüşür. Ebedi hayatta beraber olmak arzusu ile son defa eşinin “gül nazik teni”ni koklar, göremediği yavrusu ile beraber ikisini Hakk’a uğurlar, Hakk’tan gelene razı olur. Şehir halkı bembeyaz karı görünce şaşırır. Fazla vakit geçmeden minarelerden “sala” nidaları duyulur. Önceleri “Sultan Meydanı ”Abdi/ Yert: “Köşk Yerr denilen daha sonra da “Hergelen Meydanı”, “İtfaiye Meydanı” denilen bugünkü türbesinin olduğu yere defnedilir. Karyağdı Hatun’un hikayesi böyledir… Derlerki: – “Türbenin üstüne her gece, herkesin derin uykulara vardığı saatlerde bir şey yağar; kar mı yağar, nur mu yağar bilinmez, yere değmeden kaybolur gider.” Karyağdı Türbesi: Karyağdı Türbesi , bir sıra kesme taş ve üç sıra tuğladan inşa edilmiş, kubbesi kurşunla kaplı bir yapıdır. Onaltıncı asır mimarisi özelliği taşıyan türbe bakımlı ve ziyarete açıktır. Kubbeye geçmeden iki sıra tuğla kirpi saçak kul lanılmıştır. Taş sıraları arasında birer dik tuğla da bulunur. Sekizgen planlı ve üzeri kubbelidir. Altta altı yüzde dikdörtgen sivri kemerli alınlıklara sahip, demir parmaklıklı pencereler, üstte giriş kısmı hariç yuvarlak kemerli petek gibi şebeke ile doldurulmuş yedi pencere vardır. Doğu cephesinde basık kemerli giriş kapısı, hafif sivri ve söve kısmı dilimli orijinal bir kemer sisteminin altında yer alır. Kapıya iki basamakla çıkılır. Ahşap kapı kanatları yenidir. Kapının üzerinde dört satırlık iki pano halinde mermer üzerine sülüsle yazılmış Osmanlıca kitabe yer alır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Halil Dede. – Çamlıdere
Ankara – çamlıdere – bardakçılar köyü Çamlıdere ilçesi Bardakçılar Köyü Kabristanı’nda türbesi bulunan Halil Dede, Hazreti Ömer (r.a.) neslinden ve Şeyh Ali Semerkandi hazretlerinin evladındandır. Osmanlı dönemi vakıf belgelerinde ”Yabanabad kazası Avdan Köyü’nde medfun Hazreti Ömer soyundan Halil Dede” ibaresi geçmekte ve Halil Dede Dergahı ”Avdan Tekkesi” olarak zikredilmiştir. Günümüzde Halil Dede Türbesi, Bardakçılar Köyü’ne bir kaç km mesafede ve orman içinde bulunan eski Bardakçılar Kabristanı’ndadır. Sonradan yapılan onarımlarla özgün mimarisini kaybeden türbe yapısı bakımlı ve ziyarete açıktır. Türbe civarında bulunan mezartaşlarının bazıları bölgede bulunan ören yerlerinden getirilmiştir. Bazı mezartaşlarında bulunan Osmanlıca yazılar yosunlaşma sonucu tahrip olmuş ve okunmamaktadır. Ulaşım yolu Bardakçılar sapağına kadar stabilizedir. Kızılcahamam ilçesi Karacaören Köyü’nde türbesi bulunan ‘ Yunus Dede “nin de Şeyh Ali Semerkandi hazretlerinin soyundan geldiği halk arasında rivayet edil se de bu husuta Osmanlı Arşivleri’nde bir kayda rastlanılmamıştır. Yunus Dede Türbesi sonradan yapılmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Ahi Bacı ( Fatma Bacı )
Ankara – polatlı – bacı köyü Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda emeği geçen ve “Bacıyan-ı Rum” diye adlandırılan “Anadolu bacıları”ndandır. Tımar sahibi ve ahi bir “veliyye”dir. Hayatı ve kişiliği hakkında ancak vakıf belgelerindeki bilgilerle yetiniyoruz. Osmanlı dönemin de zaviyesinin bulunduğu köy “Fatma bacı köyü” olarak anılmış, daha sonra “Bacı köyü”, sonraki yıllarda “Bacı nahiyesi” olmuştur. 1570’li yıllarda Bacı zaviyesinin geliri 9975 akçedir ki oldukça iyidir. Polatlı ilçesine bağlı Bacı Köyü’ndeki türbesinin duvarında bulunan Arapça kitabede, günümüz Türkçesi ile “Vaktin neseb yönüyle dost ve yüce insanı Fatıma Bacı. 20 Muharrem sene 710 H./1310” yazılıdır. Kitabede özellikle zikredilen “neseb yönünden” ibaresi onun “fütüvvet ehli” olduğunun delilidir. Ahi Bacı’nın, Bacı köyündeki türbesi ve camisi sağlam olarak durmakta olup, zaviyesi ise yıkılmıştır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Hacı Tuğrul Baba
Ankara – polatlı – hacı tuğrul köyü Polatlı ilçesi, Hacıtuğrul Köyü yakınında ve bir tepenin eteğinde, mimari özelliği olan bir türbesi vardır. Selçuklular döneminde Ankara’ya gelip yerleşen Türkmen Babalarından olması muhtemeldir. Hacı Tuğrul Türbesi kapısı üzerinde bulunan ve çok güzel bir hatla beyaz mermer üzerine yazılmış Arapça kitabede özetle; ”Hacı Tuğrul Baba oğlu Mahmud Seydi oğlu Şeyh Paşa’nın bu zaviyeye 793/1391 yılında bir imaret yaptırdığı” yazılıdır. Kitabede Baba ünvanının kullanılması Hacı Tuğrul’un mutasavvıf bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bacı Köyü’nde zaviyesi bulunan Ahi Fatma Bacı ile çağdaş olma ihtimali bulunan Hacı Tuğrul Baba’nın, zaviyesinin bulunduğu yer, eski bir yerleşim yeridir. Anadolu’nun İslamlaşmasında uygulanan derviş iskan metodunun bir önderi diyebiliriz Hacı Tuğrul Baba için. Torunu olan Şeyh Paşa’nın tarihi kimliği hakkında bilgi mevcut olmayıp, Yıldırım Han zamanında yaşadığı bilinmek tedir. Çünkü dedesi adına yaptırdığı türbenin mimarisine bakılırsa, devrin ileri gelenlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Vakıf belgelerinde de birçok vakfı bulunmaktadır. Hacı Tuğrul Baba ve soyu hakkında ayrı bir araştırma yapılması gerekmektedir. Osmanlı dönemi kayıtlarında tarihli Tapu Tahrir defterinde Bacı Kazası vakıfları anlatılırken, Hacı Tuğrul köyünde “Hacı Tuğrul Zaviyesi Vakfı” olarak zikredilir. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınlar

Zahidül Kevseri
mısır – kahire – karafe kabristanı ( ölüler şehri ) Son devir Osmanlı alimlerinden olan Kevseri’nin asıl adı Muhammed Zahid’dir. “Kevseri” nisbesiyle meşhurdur. Babası, Çerkez asıllı bir aileye mensup, müderris ve meşayihtan Kafkasyalı Hasan Hilmi Efendi’dir. 1863’te Kafkasya Ruslar tarafından işgal edilince ailesi ve talebeleriyle birlikte Anadolu’ya hicret ederek Bolu’nun Düzce ilçesine yerleşti. Kendi adına nisbet edilerek kurulan Hacı Hasan köyünde 16 Eylül 1879’da Muhammed Zahid Efendi dünyaya geldi. Tahsili Temel İslami bilgileri babasından öğrendikten sonra Düzce’deki Rüşdiye mektebinden mezun oldu.Bu arada Şeyh Muhammed Nazım Efendi, Şaban Fevzi Efendi, Selahaddin Efendi, Düzce Müftüsü Üsküplü Hüseyin Vecih Efendi gibi değerli ve çeşitli hocalardan değişik konularda dersler aldı. Tahsiline devam etmek üzere 1893’te İstanbul’a gelerek Kazasker Hasan Efendi’nin Darü’l-Hadis Medresesi’nde öğrenim görmeye başladı. Bir taraftan amcası Musa Kazım Kevseri’den Arap dili ve edebiyatına dair dersler alırken diğer taraftan da Fatih dersiamlarından Eğinli İbrahim Hakkı Efendi, Alasonyalı Ali Zeynelabidin, Çeşmeceli lsmail Zühdü Efendi, Yusuf Ziyauddin Efendi, Ali Riza Fakri Efendi, Şeyh Muhammed Esad Dede gibi devrin alimlerinden okuyarak icazet almıştır. İstanbul’da on yıl süren medrese tahsilini 1904’te tamamlayıp icazet aldıktan sonra 1906’da girdiği ruus imtihanında başarı sağlayarak dersiam oldu. Hizmet Verdiği Yerler Fatih Camii’nde müderrislik yapmaya başlayan Kevseri, bu sırada medreselerin islah edilmesi için kurulan komisyonda görevlendirildi. ittihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarına muhalefetine rağmen eğitim ve öğretime ilişkin yeni kararların alınmasını sağlamıştır. 1913’da açılan “İstanbul Müderrisliği Ruusu” imtihanını kazandı. Fatih Camii’nde müderrislik yaparken evlendi. Bir erkek ve üç kız çocuğu oldu. Fatih Camii müderrisi iken ayrıca Darüşşafaka’da Arapça dersi okutmuştur. Darülfünun’da açılan fıkıh ve fıkıh tarihi müderrisliği imtihanını birincilikle kazanmasına rağmen, buraya tayin edilmesi ittihatçılar tarafından engellenmesi üzerine Kastamonu’da yeni açılan medresenin kuruluşunu gerçekleştirmekle görevlendirildi . Bu amaçla gittiği Kastamonu’da üç yıl görev yaptıktan sonra, deniz yoluyla İstanbul’a gitmek için bindiği takanın devrilmesi sonucu boğulma tehlikesi atlattı ve Düzce’ye götürüldü. Daha sonra Darüşafakat-ı İslamiyye’ye müderris olarak tayin edildi. Bir ay bu görevi yaptıktan sonra Süleymaniye’deki Medresetü’l-Mütahassisin müderrisliğine atandı. Bu arada Süleymaniye Medresesi temsilcisi olarak Ders Vekaleti Meclisi’ne üye seçildi. Ağustos 1919’da Şeyhülislam vekilliği makamı olan Ders Vekaleti görevine tayin edildi. Ders Vekaleti’ne bağlı bulunan medreselerin, Ders Vekaleti’nin izni olmadan yıktırılmasına karşı çıktığı için, Ders Vekaleti görevinden azl edildi. Fakat meclis üyeliği devam etti. Hayatı boyunca İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mansup bulunan devlet, siyaset ve fikir adamlarına muhalif davranan Kevseri, 1922 yılının sonlarına doğru, bir dostunun, hakkında tutuklama emrinin çıkarıldığını kendisine sokakta söylemesi üzerine, ailesine bile haber vermeden deniz yoluyla Mısır’a hareket etti (3 Kasım 1922). İslam dinini doğru olarak anlatan Ehl-i Sünnet alimlerinin yolunda giden, her türlü sapık ve bozuk cereyanlara karşı çıkan Zahidü’l-Kevseri, Osmanlı Devletini batıran İttihat ve Terakki’ye şiddetle karşı çıktı. İstanbul’da görev yaptığı zaman içinde yüzlerce talebe yetiştirip icazet vermiştir. Ehl-i Sünnet yoluna ve Ehl-i Sünnet alimlerine yapılan hücümlar karşısında kale gibi direnmesini ömrü boyunca sürdürmüştür. Meşihat Müsteşarlığı da yapmış olan Zahid’ül-Kevseri , Mısır’da ders okutmuş ve talebe yetiştirmiştir. Kahire’de iken her hangi bir geliri bulunmadığından, maddi sıkıntı çekmesine rağmen, yapılmak istenen yardımları kabul etmemiştir. Türkçe vesikaları Arapça’ya çevirmek amacıyla Darü’l-Mahfuzati’l Mısrıyye idaresi tarafından açılan sınavı kazanıp maaşlı olarak çalışmaya başladı. Bu esnada ailesini İstanbul’dan getirtti. Ve böylece Mısır Devlet Arşivi’nden aldığı ücretle geçimini sağladı. Oğlu ile bir kızı İstanbul’da iken vefat ettiğinden Kahire’ye eşi ile iki kızı geldi. Kızlarından Seniha 1934’te, Meliha ise 1947’de Kahire’de vefat etti. Kevseri, Kahire’de bulunduğu yıllarda bir taraftan evini medrese haline getirdi ve çok sayıda talebe yetiştirdi. Diğer yandan yayınevi sahipleri aracılığıyla çok sayıda İslami eserin neşrini sağladı. Çoğunluğu Mısırlı olmak üzere Yemen, Hindistan, Pakistan, Endenozya, Malezya, Suriye ve Irak uyruklu öğrencilere icazet verdi. icazet verdiği öğrencileri arasında büyük alimler ve üst düzeylerde görev alacak önemli kişiler yetiştirdi. Mısır basınında yayınlanan reformist görüşlere karşı çıkarak ilmi cevaplar vermesi sebebiyle, sınır dışı edilmesi için devlet erkanı nezdinde girişimlerde bulunulmuşsa da Şeyh Abdülmecid es-Sinduni ve Evkaf Bakanlığı da yapan el-Ezher Şeyhi Mustafa Abdürrazik tarafından bu tehlike atlatıldı. Zahid’ül-Kevseri, faaliyetleri ve yayınları ile büyük bir takdir toplayıp Mısır’daki ilim erbabı üzerinde etkili oldu. Mısır’da ikamet ettiği zaman zarfında Hindistan ve Pakistan’da yaşayan alimlerle, Ezher’de okuyan öğrenciler vasıtasıyla irtibat kurarak geniş bir ilmi muhit edindi. Bazı özellikleri 1. İslamiyetin emirlerine uymakta, yasaklarından sakınmakta, zühd ve takvada son derece titizdi. 2. Dünya malına ve makamlarına değer vermezdi. Dünya ehlinden uzak dururdu. 3. Seçkin bir kişiliğe sahipti. Hiçbir kimseye şahsi kin beslemezdi. 4. Darlık ve sıkıntılara sabrederdi. 5. Kendisinde bulunan ilmi ve ahlaki üstünlükler sebebiyle diğer insanlardan kendini üstün görmezdi. 6. İlmini istismar vasıtası yapmaktan şiddetle sakınırdı. 7. Hiçbir ücret almadan ders okuturdu. 8. Yaptığı kitap tashihlerinden bile ücret almazdı. 9. Çok kuvvetli bir hafızası vardı. 1O. İlmi münazara ve mülakatlarda kendisine yöneltilen sorulara keskin, ikna edici ve doyurucu cevaplar verirdi. 11. Hayatının son günlerinde, hastalığı iyice artınca, tedavi masraflarını karşılayabilmek için kitaplarını satmaya karar vermişti. O halde iken bile talebelerinin maddi yardımlarını kabul etmemişti. 12. Ömrünün her safhasını, her fırsatta eser yazmak, ders okutmak, nasihat etmek ve insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını öğretmekle geçirirdi. Vefatı Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Türkiye’ye dönme ümidi beslediği ve bunun için fırsat gözettiği bir zamanda çeşitli hastalıklara maruz kaldı. Bu hastalıklardan kurtulamayarak, doğup büyüdüğü toprakların hasretiyle Kahire’de vefat etti (11 Ağustos 1951). Vefatından sonra eşi de hastalanarak Türkiye’ye döndü. Ve beş yıl sonra o da vefat etti. Son yıllarında şeker hastalığı ve tansiyon rahatsızlığına tutulan Kevseri hazretleri, son senelerini ilmi eserler yazmakla geçirmişti. Camiü’l-Ezher’de kılınan cenaze namazından sonra Karafe Kabristanı’nda, imam-ı, Şafii hazretlerinin kabri civarında, dostu İbrahim Selim’e ait bölüme defnedildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin, Amin! Mezartaşına, kendisi için yazdığı şu şiir hak edilmiştir: Ey kabrimin başında durup ibretle bakan adam, Dünkü ziyaretçi bugün buraya defnolunmuştur. Ölüm muhakkaktır, Ölüm kesindir sakın ondan gafil olma gafil olmaktan sakın ve geçene dua et. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları
Yetmiş Kuruş Dede
Kabri, Unkapanı Zeyrek’dedir. Bu zat, Bu din eyaletinde Şemturna adlı kalenin ağası bulunduğu sırada. Eğri Fatihi Mehmed Han ile savaşa iştirak etmiş ve o sırada gayb ricali – görünmeyen askerler – askeri içinde kalarak fetihten sonra önüne gelen bu sırrı söylediği için yedi sene dili tutuldu. Devlet sırrını Söyleyenleri bile hapse atarlar, aile sırrını ifşa edenleri de hoş karşılamazlar. İşte Allah sırrı, devlet sırrı ve aile sırrı söylenmez. Yedi yıldan sonra yetmiş kuruş sözünden başka bir şey söylemez. Kopçalı şalvar, çekirdekli kaput, boşnak pabucu, kapaniçe ve serhadlı dolamaları giyip «Yetmiş kuruş!» diyerek dolaşırdı. Garib olan şurası ki, Unkapanı semtinin çamuru İstanbul içinde meşhurdur. O berbad çamurda, o şiddetli kışda pabucunun değil üzerine, nalçasına bile çamur sıçramazdı. Böyle tertemiz gezer ve namazı cemaatle kılardı. Sultan Murad’a bir gün: ‘’Revan’ı yedi günde alıp yine vereceksin’’ demiş. Dediği gibi Revan yedi günde fethedilmiş ve tekrar İran’ın eline geçmişti. Murad Han İstanbul a dönerken «Yetmiş Kuruş Dede» yetmiş yaşında olduğu halde ahiret hesabını görüp, kaymakam Murad Paşa’nın fermanı ile Zeyrek başındaki Çivizade mezarlığında toprağa verildi. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Üç gözlü Mehmed Dede
İstanbul – Kocamustafapaşa – Hacı Kadın Sokak’ta Fatih Sultan Mehmed Hazretleri ile İstanbul fethine katılmış mutlu askerlerimizdendir. İstanbul kuşatmasında olup bitenlerden Cennet mekan Fatih Sultan Han’a anında haber veren yüce velidir. Fetih askerlerinin nerede ne yaptığını, hangi taraftan gedik açıldığını gönül gözü ile haber verince «Üç Gözlü» veya «Tek Gözlü» diye şöhret bulmuştur. Gönül gözü açık olan Mehmed Efendi’yi mahalle sakinleri çok seviyor, kabrini temiz tutuyorlar ve akşam sabah fatihalar okuyorlar. Mübarek kabirleri Kocamustafapaşa, Hacı Kadın Sokaktadır. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır: El-Fatiha Fatih ile edüp teşrif Cam-ı şehadeti nüş eyledi Burda medfundur Üç Gözlü Şeyh Mehmed Efendi. Ruhu için 1198 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Tokmak Dede
İstanbul – Fatih Ya vedud sultan türbesi yakınında Ya Vedud Hazretlerinin halifelerinden, Veysi tarikatına mensuptıur. İstanbul fethine katılan Ni’me’l-Ceyş’dendir. Türbeleri: Ayvansaray Tokmak Dede Sokak’ta medfun bulunan Peygamber Efendimizin süt kardeşi Şeybetü’l-Hudrî Hazretlerinin bulunduğu türbenin avlusundadır. Fetihten sonra bu türbenin türbedarı idi. Tokmak Dede eskiden murad ve hacet için başvuranların müracaat yeri idi Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Sultan III. Mehmed Türbesi
istanbul – ayasofya camii avlusu Ayasofya’nın avlusunda yer alır. 1603 yılında hayatını kaybeden padişah, babası III. Murad’ın türbesinin yanına defnedildikten sonra, oğlu I. Ahmed mezarın üstüne türbe yaptırılmasını emretmiştir. 1604 yılında başlayan inşaatın 1607-1609 yıllarında tamamlandığı tahmin edilmektedir. Yapıyı dönemin mimarbaşı Dalgıç Ahmed Ağa’nın yaptığı düşünülmektedir. Türbenin biri kapı üstünde, diğeri Babıhümayun Caddesi cephesinde iki kitabesi vardır. Giriş kitabesinde şunlar yazmaktadır: Ruh-ı pak-i Hazret-i Sultan Mehmed Hani Farz-ı ayn oldu şam u seher her salihe Daima fırdevs-i a’lada meşam canına İrişe Gülzar-ı kutsiden muattar rayıha Azm-i Firdevs ettiğine hükmüya tarihdir Okuyun Sultan Mehmed hani çün Fatiha. Sekizgen planlı yapının üzerine çift konstürüksiyonlu tasarım şeması uygulanmış, böylece Ayasofya’daki türbelerin geleneksel üslubu sürdürülmüştür. Bu yapıların genel özelliği biri yalnız dış, diğeri de yalnız iç mekandan algılanan iç içe iki ana kubbesinin olmasıdır. Dış kub be ana duvarlar tarafından taşınırken, iç kubbe çokgen planlı bir baldaken oluşturur. 18. yüzyılda türbenin revak kısmı yenilenmiş, iki yanına mekanlar eklenmiştir. Söz konusu mekanlar türbe olarak kullanılmıştır. Cephelerde altta ve üstte olmak üzere ikişer pencere açılmıştır. Dış kubbede de dört pencere vardır. Mermer kaplı gövdenin malzemesi Marmara Adası’ndan gelmiştir. Ancak özellikle dış cephedeki mermer işçiliği ayrıntılara girilmeden bırakılmıştır. Alt kattaki pencerelerle dolapların araları yeşil renkli düz çinilerle kaplıdır. Bunun üzerindeki çini kuşakta, Besmele-i Şerif ile Cuma Suresi okunmaktadır. Kitabeye göre bunları hattat Mehmed Efendi kaleme almıştır. Kubbe içindeyse ayetler ve Esma-ül Hüsna görülmektedir. İç kubbenin altında III. Mehmed’in sandukası en önde durmaktadır. Diğer sandukalarda III. Mehmed’in altı kızı, I. Ahmed’in annesi Handan Sultan, III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan, I. Ahmed’in üç oğlu ve on dört kızı, giriş revağının iki yanında da yine III. Murad’ın kızları medfundur. 2006-2007 yıllarında başlanan restorasyon çalışmaları 2009 yılında sona ermiştir. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .
Sultan Abdülmecit
istanbul – fatih çarşamba – yavuz sultan selim camii avlusu Fatih Çarşamba semtinde bulunan türbe, Sultan Selim Külliyesi içindeki hazirededir. Yapım kitabesi olmayan türbenin 1861’de inşa edildiği düşünülmektedir. Padişahın sağlığında inşa edilen türbenin mimarı dönemin baş mimarı Garabet Balyan olduğu sanılmaktadır. Kesme taştan sekizgen plan üzerine tek kubbe şeklinde inşa edilmiştir. Girişte Sad Suresi’nin 50. ayeti (Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.) yazılıdır. 1910 tarihli bu hattı Hulusi Efendi yazmıştır. Giriş dışında türbenin her cephesinde altta ve üstte olmak üzere pencereler açılmıştır. Dışardan sıradan bir görünüme sahip olan türbenin içi zengin süslemelerle bezenmiştir. Kapı üzerinden itibaren celi sülüsle yazılmış sekiz ayet vardır. Hattat Şefik Efendi bunları zerendüt olarak yazmıştır. Sağdan sola doğru şu ayetler yazılıdır: Yusuf Suresi’nin 96. ayeti , İsra Suresi’nin 79. ayeti , Rahman Suresi’nin 26, 27. ayetleri ile 46. ayeti , Yusuf Suresi’nin 62. Ayeti, Hud Suresi’nin 73. ayeti ile Rahman Suresi’nin 26. ayeti Duvar köşelerinde celi sülüsle yazılmış İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar-ı Güzin, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri okunmaktadır. Kubbenin iç bezemesi özenle işlenmiştir. Sultan Abdülmecid Han’ın evlatları tarafından türbeye verilen hediyelerin pek çoğu yer değiştirmiştir. Kristal avize Galata Mevlevihanesi’nde, sandukanın gümüş şebekesi Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir. Türbede, Sultan Abdülmecid ile birlikte oğulları Mehmed Abdüssamed, Osman Seyfeddin ile Burhaneddin medfundur. Padişahın türbesine bitişik türbeden birincisinde padişahın kızı Cemile Sultan, ikincisindeyse padişah hanımlarından Servetseza Sultan yatmaktadır. 2013 yılı itibariyle restorasyonu tamamlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Türbesi , Celil Civan , İBB Yayınları .

Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ( Sinan Atik )
İstanbul -Fatih – Kumrulu Mescid Asıl adı Sinanüddin Yusuf b. Abdullah ‘dır. İstanbul’un fethini müteakip Fatih Sultan Mehmed Han tarafından şehrin imar edilmesi ile ilgili olarak görevlendirilmiştir. Başta Fatih Camii ve Kumrulu Mescid olmak üzere pek çok Cami ve mescidin ilk mimarı olma bahtiyarlığına erişmiştir. Kabri, Kumrulu Mescid kabristanındadır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Sekbanbaşı Yakup Ağa
İstanbul – Laleli – Sekbanbaşı Yakup Ağa camii Fetih gazilerinden olan Sekbanbaşı Yakup Ağa , Laleli’de Seyyid Hasan Paşa Hanı yanında bir mescid yaptırmıştır. İstanbul’da kendi adını taşıyan bir mahallesi vardır.Aksarayda gömülü olduğu zaviyedeki mezar taşı kitabesinde şunlar yazılıdır : “Sahibü’l hayrat-, in dergah kim Hazreti Yakub Ağa tab’ı kerim Yani ser Sekban-ı, asr-ı Ebü’l-Feth Saliki rahı Hüdayı müstakim Yaptı zikrullah için bu tekkeyi Ede Mevla naili ecri azim Kudsiyan Na’ti dedi tarihini Oldu Yakub vasılı Mısrı Naim. Sene 866 (M-1462 ) “ Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Sancaktar Hayrettin Efendi
istanbul -samatya – Sancaktar hayrettin camii Fetih gazilerinden ve Fatih’in sancaktarlarındandır. Koca Mustafa Paşa-Samatya arasında bulunan bir kiliseye şadırvan ve mihrap ilave ederek camiye çevirmiştir. Kabri de bu caminin yanındadır. Hayreddin Efendi, fetih sırasında sancak-ı şerifi taşımıştır. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Muhiddin Kocavi
İstanbul – FAtih – Cibali mescid sokak Fatih Sultan Mehmed devri Alimlerinden. Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Mahir İz
istanbul – sahrayı cedid kabristanı Edebiyatçı, idareci, murşid. Mahir iz , 28 Ocak 1895’te İstanbul’da doğdu. Babası es-Seyyid İsmail Abdullah Efendi’dir. Medine ve Ankara kadılıklarında bulunan babası, Seyyid ve alimler ocağı bir ailedendir. Anası da ilmiye sınıfından bir aileye mensuptu. Babasının kadılıkları sırasında Midilli, Balıkesir, Isparta, Medine ve Ankara’da ilk ve orta tahsilini yaparak Ankara Sultanisi’nden 1916’da mezun oldu. 1. Dünya Savaşı sırasında, 1916’da mezun olduğu o yılın ilk kısmında, Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştı. Sanayi Mektebi’nde tarih, Darülhilafe Medresesi’nde Türkçe dersleri okutmuştu. Görev Yerleri Ankara Sultanisi ibtidai kısmı (ilkokul) sınıf muallimliği vekaleti (10.9.1916) ve asil muallimliği (1.4.1917-5.8.1920) yaptı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açılması üzerine, Meclis’in zabıt kalemine geldi. Burada ikinci grup şefi ve zabıt mümeyyizi oldu. Meclis’in açık ve gizli oturumlarının hepsinde görev yaptı. Bu görev dört yıl devam etti. Bu ara Akif’ten Farsça, Fransızca ve edebiyat okudu. Ankara’da bulunduğu yıllarda Darül hilafe Medresesi Türkçe Muallimliği (12.10.1822-?) ve Ankara Sultanisi Devre-i Ula Arabi asil muvakkat muallimliği (6.11.1923-30.6.1924) görevlerini de yürüttü. 1924’te İstanbul’a geldi. O yıl açılan imam-Hatip Mektebi tarih ve coğrafya muallimliğine tayin oldu. (16 Aralık 1924). Bu arada Edebiyat Fakültesine devam ederek oradan da mezun oldu. İstanbul’da Jandark Koleji, Halıcıoğlu ve Kuleli Askeri Liseleri, Çengelköy Askeri Orta mektebi, Üsküdar Orta mektebi ile Paşakapısı ve Davutpaşa ortaokullarındaki öğretmenliklerinden sonra Edremit ortaokuluna müdür olarak tayin edildi (12.09.1933). Üç yıl sonra İstanbul’a dönerek Beykoz Ortaokulu’na geçti. 1938’de Nişantaşı ortaokulu müdürü oldu ve burada on sene kaldı. 1949-1956 yılları arasında yedi yıl Haydarpaşa Lisesi, arkasından Çamlıca Kız Lisesi edebiyat öğretmenliğinde bulundu. 1957-1958 yıllarında bir yıl İstanbul imam-Hatip Okulu müdürlüğü yaptı. Çamlıca Kız Lisesinden 1958’de emekliye ayrıldı. Emekli olduğu yıl Taksim’de bulunan Yeni Kolej müdürlüğü ile İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü (İlahiyat Fakültesi) edebiyat, tasavvuf tarihi, hitabet ve irşad derslerinin hocalıklarına tayin edildi. Yeni kurulan Özel Fatih Erkek Koleji’nin iki yıl müdürlüğünü yaparak okulun kuruluşunu tamamladı (1965-1968). Böylece emekli olduktan sonra on yıllık yeni bir hizmet devresini tamamladıktan sonra ikinci bir defa daha emekli oldu. Sönmez Neşriyat Şirketi’nin kuruluş yıllarında idare hey’eti başkanlığı yapmış; İlim Yayma Cemiyeti’nin Müşavere ve İlim Hey’eti’nde çalışmıştır. İslami İlimler Araştırma Vakfı ile Türk Kültür Vakfı’nın kurucularındandı. Hayatı boyunca büyük bir aşk ve azim ile devam ettiği asıl hizmetleri, kendisine has bir ihlas ve kemal ile yürüttüğü unutulmaz sohbetleri idi. Her yaş ve tabakadan insanlarla, derin bir tevazu’ ve samimiyet içinde, incitmeden, rahatsızlık vermeden ve hissettirmeden onları, iman ve hayat yolunda irşad ederdi. İslami çizginin içinde bulunan, Allah’a ve Resulüne bağlanan herkesi kardeş sayarak kollarını açan bir iman ve gönül eri idi. Eserleri 1. Adanalı Hayret’in Hayatı ve Şiirleri: Edebiyat Fakültesinden mezuniyet tezidir; basılmıştır. 2. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı(Medl): Diyanet işleri Başkanlığı tarafından hazırlattırılan bu meali kontrol eden hey’etin başkanlığını yapmıştır. (Ankara, 1961) 3. Tasavvuf: (lstanbul, 1969, 1981, 1983, 1990). 4. Kısas-ı, Enbiya: Mahir iz Bey tarafından sadeleştirilmiştir (Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Yayınları 1972). 5. Peygamber Efendimiz: (İstanbul, 1982-1986). 6. Din ve Cemiye:t {1973, 1982, 1990). 7. Yılların İzi: (İstanbul, 1975-1990). Sebilürreşad, Yeni istiklal, İslam Düşüncesi, Diyanet Dergisi, Bugün ve Yeni Asya gibi dergi ve gazetelerde hocamızın ictimai, edebi ve ilmi yazıları neşredilmiştir. Şiirleri ise “Sa’y” mecmuasında çıkmıştı. (Mahir iz Hocamızın hayatı ve eserleri ile ilgili özetlediğim bilgileri, Mustafa Özdamar’ın yazmış olduğu Mahir izHoca”adlı eserin”Kimlik Özeti” başlıklı bölümünden istifade ederek yazdım. (Mahir iz Hoca, lstanbul, 1994 Sayfa: 11-14) Merhum hocamızın sınıfta bize bu anlattıklarını, yazmış olduğu Yılların İzi adlı eserinde de kaleme almıştır. (Yılların İzi, lstanbul, 1975 s. 77-7 ). Vefatı 09 Temmuz 1974’te (80 yaşında) İstanbul’da vefat ederek, 11 Temmuz günü Erenköy Sahrayı Cedid mezarlığına defnedildi. Allah gani gani rahmet eylesin! Hoca’nın ölümü üzerine bazı şairler tarafından tarih manzumeleri ve mersiyeler yazılmış, hakkında otuz kadar yazı kaleme alınmıştır. Ayrıca lstanbul imam-Hatip Okulu Mezunları Derneği’nin çıkardığı Tohum dergisinin 86. sayısı (1975) “Mahir iz özel sayısı”olarak çıkarılmıştır. Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi’nin önünden geçen caddeye törenle”Mahir İz”caddesi adı verilmiştir. {19 Haziran 1995). Hayatını ilme, irfana, eğitim ve irşada vakfeden hocamızdan çok çok şeyler öğrendik. Her zaman andığımız, hiç unutamadığımız hocalarımızın başında gelir. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz! Amin, amin, amin!… Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Kenan Rıfai
istanbul – merkez efendi kabristanı ……… Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

Kazancıbaşı Sadettin Mehmed Efendi
İstanbul – Fatih – Sadi Kazgani camii Fatih Sultan Mehmed Han’ın kazancıbaşılarındandır.Aksaray’da Kazancı Sadi Sokağında bir mescid yaptırmıştır. Sağda minarenin önünde baninin kabri ve başka kabirler vardır. Mezar taşında şunlar yazılıdır : “ Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Kazancıbaşısı Sa’di Mehmed Efendinin Ruhu için Fatiha “ Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

Kavas Başı Türbesi
istanbul – fatih – hatice sultan sokak Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kavas Başısıdır. Emir subayı muhafız alayı kumandanıdır. Kabirleri; Karagümrük, Acıçeşme Hatice Sultan Sokak 18 No. lu apartmanın bitişiğinde cadde üzerindedir. Kabri İstanbul Belediyesi tarafindan onarılmıştır. Kitabesinde: La ilahe mamahül melikül hakkul mübîn Muhammedün resülüllahi sadıkul va’dül emîn Cennetmekan Ebul-feth Sultan Mehmed Han Gazi Hazretlerinin Kavas-Baçısımn kabr-i şerifidir (856) yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Kasap İlyas Türbesi
İstanbul – Fatih – Cerrahpaşa – Kasap İlyas camii avlusunda Fatih Sultan Mehmed Han’ın Kasap Başısı olarak Istanbul fethine katılmış mutlu askerlerdendir. Samatya’da Etyemez’de yaptırdığı caminin avlusunda medfundur. Mahallesi vardır Kabir taşında şu cümle yazılıdır: Sahibü’l-hayrat merhum el-hac Kasap İlyas Hazretlerînin ruhuna fatiha. Sene: 900 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Etyemez Baba
istanbul – Fatih – Cerrahpaşa hastanesi önünde Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin ordusunda «Mirza» yani süvari olarak bulunmuştur. Ni’me’l-Ceyş’dendir. Adı Şeyh Mirza İbn-i Ömerü’l-Buhari’dir. Etyemez Baba diye ünlüdür. Buharalı’dır. Etyemez’de Etyemez Tekkesinde mescid olan camii yaptırmıştır. Etyemez Baba yaptırdıgı caminin bahçesinde medfundıır. Kitabesinde: Hüvel Gafür Ebu’l-Feth Sultan Mehmet Gazi Hazretlerinin mirzalarından ve kibar-ı ehIullahdan bu makam-ı alî’nîn fatih ve banisi olan Mehmed Mirza Dede İbn-i Ömerü’l-Buharî Hazretleri’nin kabr-i pak nuranidir. Vefat tarihi: 886 Büyük ahlakçı ve insan-ı kamil olan bu yüce zatların yanında dedikodu yapıldı mı “burda et yenmez» dermiş. Dedikodu yapmak, müslüman kardeşini çekiştirmek, ölü eti yemek gibi kötü bir şey olduğu için, buna işareten, “burda et yenmez” diyen bu zatlara halk «Et yenmez» derlermiş Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Emin Saraç Hocaefendi
istabul – fatih – fatih camii haziresi Din alimi, Fatih Medreseleri geleneğinin son temsilcisi olan Emin Saraç Hoca , 1931’de Tokat’ın Erbaa ilçesi Tanoba köyünde (şimdi belde) doğdu. İlmiye sınıfındandır. Babası Hafız Mustafa, dedesi Es’ad Efendi’dir. Onun babası İstanbul kadılarından Ali Efendi’dir. Saraç, hafızlığını babasından bitirdikten sonra 1943’te İstanbul’a geldi. Fatih semtinde, Çarşambalı Şeyh Ali Haydar Efendi ile Fatih Camii baş imamı Hacı Ömer Aköz Efendi’den dini ilimler okumuştur. Ayrıca, Gümülcineli Hacı Mustafa Efend i, Muhaddis Hacı İbrahim Efendi ve Silistreli Süleyman Efendi’ den ders almıştır. Fatih Camii’nde sekiz yıl süren bu dini, ilmi tedrisatın ardından, hocalarının tavsiyesiyle, 1950’de Mısır’a giderek önce Ezher Üniversitesi’nin lise kısmını ve daha sonra da Şeriat Fakültesi’ni bitirmiştir. Dokuz yıl Mısır’ın ilim çevresinden istifade eden Saraç Hoca, bu arada büyük alim Zahidü’l-Kevseri’ den de okuyup icazet almıştır. 1958’de İstanbul’a dönen Saraç, İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde üç yıl; İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’nde de beş yıl öğretmenlik yapmıştır. Daha sonraları, İstanbul’da İlim Yayma Cemiyeti’nin İlahiyat Fakültesi öğrencileri için açtığı yaz kurslarında ders okutmak üzere görev almıştır . Diğer taraftan, ilim hizmetlerini Fatih Camii’nde uzun yıllar devam ettirmiş ve halen de devam etmektedir. Kendisinden İslami ilimler alanında pek çok talebe feyz almış ve halen de almaktadır. Emin Saraç Hoca, 1951-1955 yılları arasında Fatih Müftülüğü yapan ve bu görevden emekli olan son devir din alimlerinden Ali Yekta Sundu Efend i’nin damadıdır. Hayırlı halef böyle olmalıdır. Geçmişlerini aratmamalıdır. Saraç böyle bir haleftir. Ali Yekta Sundu Efendi maddesinde, sizlerle paylaştığım medrese ve medrese sonrası belgeleri ile Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde gösterdiği üstün başarılarından dolayı devrin Milli Savunma Bakanı tarafından verilen takdirname ve madalyalarla ilgili belgeleri Emin Saraç Hoca’dan aldım. Cumhuriyet devrinin yetiştirdiği alimlerin önde gelenlerinden olan Emin saraç Hoca gibi alımler, son devir din alimlerinin sayıları gittikçe azalmış olan varisleridir. Kadr u kıymetleri çok çok iyi bilinmelidir. Bunlar, takdir edenler için büyük nimetlerdir. Kendilerinden sonra, kendileri gibi halef kalır mı kalmaz mı, bilemem! Daha sonra Fatih Camiinde hadis ve fıkıh dersleri vermeye başlayan Saraç, yaşamının son yıllarına kadar bu görevini ifa etti. Emin Saraç Hoca , evli ve 2 çocuk babasıydı. Oğullarından biri eski Yükseköğretim Kurulu Başkanı Yekta Saraç, diğeri Ciner Holding Yönetim Kurulu üyesi Fatih Saraç’tır. 19 Şubat 2021’de yaşlılık sebebiyle öldü. Fatih Camiinde yapılan cenaze törenine pandemi kısıtlamalarına rağmen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, çok sayıda bakan, milletvekili ve siyasetçi katıldı. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Ekmekçibaşı Muhyiddin Mehmed Çelebi
istanbul -edirnekapı – mihriman sultan cami yanındaki benzincinin önünde Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Ekmekçi Başısı’dır. Adı Muhyiddin Mehmed Çelebi’dir. Halk arasında Ekmekçi Baba diye şöhret bulmuştur. Babasının adı îsa’dır. İstanbul fethine iştirak etmiş, Peygamber Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in medh ü senasına layık olmuş mutlu gazilerimizdendir. 874 – (1469) tarihli mescidinin mihrabı önünde medfundur. Mescidi bugün mevcut değildir. Yeri benzin istasyonu olmuştur. Bu mescid bir zamanlar Nakşibendi dergahı vazifesini de görmüş, meşhur müsikişinasımız Buhurîzade Mustafa Itrî Efendi 1124 (1712) Ekmekçibaşı mescidinde imamlık ve yanındaki ilk mektepte öğretmenlik yapmıştır. Vaktiyle Ekmekçi Baba’nın kabrine somun ve hatta ekmek adandığı da olur. Bugün kabir açık bir türbe şeklindedir. Halk O’na büyük hürmet gösteriyor. Oldukça bakımlı, temiz, etrafı topuzlu parmaklıkla çevrili, üzerinde asma ağacı vardır. Vefat tarihi 874’tür. Baş tarafındaki kitabesinde: «Fetih gazilerinden Ekmekçi Başı Hacı Muhyiddin Efendinin aziz ruhuna fatiha.», Cadde tarafındaki alınlığında ise: «Ebu’l-feth Sultan Mehmed Han-ı Gazi Tabe-serah Hazretlerî’nin Ekmekçi-Başısı Merhum ve mağfürun-leh El-hac Muhyiddin Efendi Hazretleri’nin kabr-i şerifleridir.» yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Düğümlü Baba
istanbul – Sultanahmette İslam eserleri müzesi yanında 1866 yıllarında yaşamış ilahi meczublardan, kerameti zahir bir zat olup Amasralı’dır. Bir ay îbrahim Paşa Camii’nde imamlık yapmış, Nakşibendi tarikatından halifelik aldıktan ve hacca gidip geldikten sonra kendisine cezbe hali galebesi ile düğümlü elbise giyer ve eline geçen ipleri düğümleyip sarığına ve elbisesine bağladığından Düğümlü Baba diye meşhur olmuştur. Adı Mustafa’dır 83 sene yaşamıştır. Ruhun daralmaması, içine düştüğü kabz halinin bunalımlarla düğümlenmemesidir. Dünya ve uhrevî bütün bağlardan çözülmeli, cennet – cehennem kaydından kurtulmalıdır. Kabri Sultanahmed Camii karşısındadır. «Aşe saiden ve mate şehîden Alaik ukdesin çözdü düğümlü kayd-ı hestîden» (1283-1860) mısra’ı vefat tarihim açıklayan manidar tarihlerdendir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Dökümcübaşı Ahmed Usta
istanbul – yedikule kapısında Yedikule kapısının sol tarafında caddeye iki penceresi olan müstakil türbelerinde medfundur. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında şehid olmuştur. Dökümcübaşıdır. İsmi Ahmed olup Ni’me’l-Ceyş’dendir. Kitabesinde: «Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’in asrında kim Şerbet-i cam-ı şehadet nüş edüp iş bu şehîd. Cüstü-cü ettik bu zatın nam-ı valası nedir? Nam u nenkinden geçüp bînamı hem olmuş bedîd. Bu mekan-ı ali olmuştur harab ender harab Çok kişi tamirine hizmetten olmuştu baîd. Serteser îmarına hizmet güzînin ide hak Dareynde anlan mesrür hem ehl-i said. Nagehan abadına kard eyledi Peyrulladan Ahmed Usta dökmeci başiyle meşhur u ferîd. Söyledi ilmi bunun lafzın hemen tarihini Bin ikiyüz oldu doksan yedide türbe cedîd Yazılıdır. Türbenin önünde üç dört kabir daha vardır. Yedikule’nin sağ tarafında isimsiz, bakımsız bir kabir daha vardır. Diğer Dökmeci Mehmed Bagi Efendi de kendi yaptırdığı Eyüb, Düğmeciler Camii avlusunda medfundur. (998) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Bekir Haki Yener
istanbul – fatih edirnekapı – Sakızağacı kabristanı Son devir din alimlerinden, eski İstanbul Müftüsü. 1882’de, Dağıstan’ın Karabağ eyaletinde doğdu. Babası Safıoğullarından Molla Ahmed, annesi Medine Hanım’dır. ilk tahsilini önce babasından, sonra Karabağ’da Seyyid Abdülaziz Çelebi’den gördü. Burada Arapça Farsça ve din ilimlerinin temel sayılan metinlerini okudu. 1900’de, ailesiyle birlikte hicret ederek önce Van’a, sonra Tokat’a gittiler ve Zile ilçesine bağlı Tevfikiye köyüne yerleşti. Bekir Haki o tarihlerde Tokat Müftüsü olan Hacı Osman Efendi’nin derslerine devam ederek ondan icazet aldı. 1912’de, İstanbul’a gelen Bekir Haki Efendi, Tokat’ta çok iyi yetişmişti. Gerek disiplinli çalışması gerekse üstün zekası sayesinde, talebelik hayatının’ bundan sonraki bölümlerinde girdiği her seviyedeki imtihanı üstün derecelerle kazanmıştır. Tahsili İstanbul Süleymaniye semtindeki Yoğurtçuoğlu Medresesi’ne yerleşerek Fatih dersiamlarından Muharrem Lütfi Efendi’nin derslerine devam etti. Ve Haziran 1912’de ondan da icazet aldı. Aynı yıl İstanbul’da ilk defa açılan Medresetü’l-Vaizin imtihanını kazandı. 28 Haziran 1913’te, Meslis-i Kebir-i Maarif’te açılan imtihanı birincilikle kazandı.1914’te açılan ruus imtihanını üstün başarı ile kazanarak Bayezid Darülhilafet-i Aliyye Medresesi ikinci sınıf birinci şube müderrisliğine tayin edildi. Bir yandan da Mekteb-i Kudat’a yazılarak 26 Haziran 1915’te buradan da mezun oldu. Böylece naib (kadı) olma hakkını da kazandı. Bulunduğu Görevler 14 Mayıs 1917’de Muhalefet-i Umumiye Kassamlığı dördüncü sınıf katipliğine, 18 Ağustos 1918’de Darulhikmet-i İslamiye ikinci sınıf katipliğine, 22 Eylül 1920’den itibaren de İstanbul Kadılığı ikinci sınıf katipliğine tayin edildi. 2 Ağustos 1922’de Mahmut Paşa Mahkeme-i şer’iyye ikinci sınıf katipliğine tayin edildi. 28 Kasım 1923’te İbtida-i Dahil Medresesi feraiz ve intikal müderrisi, 26 Ocak 1924’te ise Sahın Medresesi Belağat-ı Arabiyye müderrisi oldu. 4 Kasım 1924’te medreseler lağv edilince görevine son verilen ve çok yetersiz olan dersiam maaşıyla geçinmek zorunda kalan Bekir Haki Efendi, İstanbul Barosu’na bağlı olarak dokuz yıl avukatlık yapmıştır. Soyadı kanunundan sonra “Yener” soyadını alan Bekir Haki Yener 15 Haziran 1939’dan 1949’a kadar İstanbul Müftülüğü müsevvitliği görevinde bulundu. Bu tarihte kendi isteğiyle emekli oldu. Daha sonra, üç yıl kadar Süleymaniye Kütüphanesi’nde tasnif işinde çalıştı. 1953’te kütüphaneden ayrıldı. Aralık 1954’te tekrar memuriyete dönerek altı yıl süreyle Eminönü Müftülüğü yaptı. Bu dönemde İstanbul imam-Hatip Lisesi’nde aynı zamanda Hadis dersleri öğretmeni idi. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen , Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilmişti. Bekir Haki Yener, 15 Haziran 1960’ta onun yerine İstanbul Müftüsü olmuştu. Fakat dönemin İstanbul Valisi ile ezanın Türkçe okunması konusunda ağır bir tartışma yapması üzerine 2 Mayıs 1961’de görevinden alınarak İstanbul Müftülüğü Raportörlüğü’ne getirildi. Dersiamların daima vaaz etme yetkisi bulunduğundan, Ağustos 1961’den itibaren İstanbul merkez vaizliğine başladı. Şeh zadebaşı ve Fatih camilerinde verdiği vaazlara kalabalık ve seçkin bir cemaat büyük ilgi göstermiştir. Raportörlük görevinden Nisan 1964’te ayrılan Yener, Aralık 19 5’te yeniden İstanbul Müftülüğü’ne vekaleten tayin edildi. Ve 11 Kasım 1966’da kadar bu görevde kaldı. Kasım 1966’dan Ocak 1972’ye kadar İstanbul merkez vaizliğine devam ederek büyük halk kitlelerine önemli hizmetler vermiştir. İlerlemiş yaşının da etkisiyle bu tarihte resmi görevlerinden ayrıldı. Vefatı: 4 Mart 1975’te, 93 yaşında iken İstanbul’da vefat etmiştir. Edirnekapı Şehitlik Kabris tanı’na defnedilmiştir. . Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Babanzade Ahmed Naim
İSTANBUL – FATİH – EDİRNEKAPI ŞEHİTLİĞİ – MEHMET AKİF ERSOY UN YANINDA Müderris, mütercim, fikir adamı ve yazar. Meşhur müderris, ulemadan, dini ilimlerde ve özellikle hadis sahasında büyük bir alim olan Müderris Ahmed Naim Efendi, 1872’de Bağdat’ta doğdu. Ailesinin ilk çocuğudur. Babası, devrinin ilim ve devlet adamlarından, Babanzadeler’den Mustafa Zihni Paşa’dır (1848 Süleymaniye-1929 İstanbul). İlköğrenimini (Rüşdiyenin orta kısmını) Bağdat’ta bitirdikten sonra Galatasaray Lisesi’ne girdi. Mülkiye’nin hazırlık kısmından 1891’de, yüksek kısmından ise 1894’te mezun oldu. Bulunduğu Görevler Ahmed Naim Efendi’nin ilk memuriyeti, Dışişleri Bakanlığı Hariciye Kalemi Üçüncü Katipliği ile 1894’te başlar. Aynı yıl Galatasaray (Sultanisi) Lisesi’nde Arapça öğretmenliğine de başlar. 1908’de Rüşdiye Mektepleri İdaresi Müdürlüğü’ne (şimdiki adıyla Orta öğretim Genel Müdürlüğü), Ocak 1911’de de Tedrisat-i Aliye Umum Müdürlüğü’ne (Yüksek öğretim Genel Müdürlüğü), 191S’te ise Darülfünun Edebiyat ve İlahiyat Şubesi Felsefe Müderrisliğine tayin edilir. Bu görevini Darülfünan’un lağvedilmesine kadar ara vermeden 1 Temmuz 1933’e kadar sürdürür. Kısa bir süre de Darülfünun Umum Müdürlüğü (Rektörlük) yapar. Ayrıca 1919’da Ayan Meclisi’nde, ayan olarak görev almıştır. 1933’te Darülfünun lağvedilip üniversite yeniden kurulurken Ahmed Naim açıkta bırakılır. Yazarlığı Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi bilen, doğu ve batı kültürünü tam manasıyla hazmetmiş olan Ahmed Naim, Arap edebiyatından seçtiği parçaların tercüme ve şerhlerini Servet-i Fünun dergisinde “Bedayiu’l-Arab” başlığıyla 1901’de neşrederek yazı hayatına başlamıştı. Yazacağı konuyu doğu ve batı kaynaklarından iyice inceledikten sonra kaleme alırdı. Taklitçi ve kuru bir mütercim değil, tenkit ve tercihler yapan bir düşünürdü. Uzun yıllar Darülfünun’da Felsefe profesörü olarak görev yaptı. Edebiyat ve ilahiyat Fakülteleri’nde psikoloji, ahlak, mantık, metafizik derslerini okutuyordu. T.B.M.M:nin teklifi ile Diyanet işleri Başkanlığı’na Kur’an-, Kerim ve Hadis-i Şeriflerin tercüme ve teliflerinin yaptırılması görevi verilmişti. Diyanet İşleri Başkanlığı Sahih-i Buhari’nin özeti mahiyetindeki Zeynuddin ez-Zebidi’nin derlediği Tecrid-i Sarih adlı hadis kitabının Türkçe’ye tercüme edilmesine karar verdi ve bu görevi Müderris Ahmed Naim Bey’e verdi. Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde, Türk dilini kullanmadaki ustalığı yanında Arapça kelimelerinin en uygun karşılığını bulmadaki mahareti de açıkça görülmektedir. On iki ciltten oluşan Tecrid-i Sarih’in ilk üç cildini Ahmed Naim tercüme etmiştir. Bu esnada vefat eden Ahmed Naim’den sonra geri kalan kısmını Prof. Dr. Kamil Miras tamamlamıştır. Merhum Ahmed Naim Bey’in bu üç ciltlik eseri, özellikle hadis usulü bakımından çok önemlidir. Tecrid Tercümesi’ne giriş mahiyetindeki birinci cildin, 500 sayfaya varan mukaddimesi, son derece önemli ve oldukça geniş malumatının, hadis ilmi sahasındaki derin vukufunun açık bir delilidir. Bu bölüm bir nevi hadis usulü kitabıdır. Büyük bir titizlikle ve maharetle tercüme ve şerh ettiği Tecrid-i Sarih’den başka Ahmed Naim Efendi’nin bir de, İmam Nevevi’nin derlediği Kırk Hadis tercüme ve şerhi vardır. Vefatı Babanzade Ahmed Naim Efendi, İstanbul’da 13 Ağustos 1934’te Pazartesi günü öğle namazının ikinci rekatında secdede vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığında, 40 yıllık dostu olan Mehmed Akif Ersoy’un mezarının yanındadır. Son günlerinde, emekliye sevk edilmekten üzüntülü ve her zamankinden daha fazla ilmi çalışmalarla meşgul oluyordu. Tecrid-i Sarih’in üçüncü cildini tamamlamaya çalışıyordu. Sıhhatinden şikayeti yoktu. Hatta sıhhati yerinde, güçlü ve kuvvetli görünüyordu. Ancak Tecrid’i yazarken sabahlara katar devam eden titiz ve azimli çalışmalardan, gözleri ağarmış, koluna da inme gibi bir şey gelmişti. Şikayetten hoşlanmadığı için birçokları gibi teessüre kapılmamıştı. Meşhur müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, bu teessürünü, Ahmed Naim Efendi’nin vefatından sonra tarih düşerek şöyle dile getirmiştir: Verdi ser Hamdi bu tarihe cihan Secdeden gitti Huda’ya Naim. Kendisinden sonra vefat eden M. Cevdet ve Mehmed Akif onun yanında gömüldüler. Son zamanlarda çevre yolunun geçmesi sebebiyle bu kabirler Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilmiştir. Hepsinin yeri cennet, makamları ali olsun! Allah şefaatlerine nail buyursun! Amin, amin, amin. Hakkında Söylenenler Mehmed Akif Ersoy: Naim’in vefatını haber alınca: ”Dağ gibi yıkıldı” diyerek hem üzüntüsünü hem de kaybının büyüklüğüne işaret etti. Akif devamla: Naim Bey gibi zevat çok nadir yetişir. O, selabet hususunda olduğu gibi ilimde de çok ileri ‘kılı kırk yarar’ bir muhakkikdi. Yazdığını şark ve garb kaynaklarını tedkik ederek yazardı. Vefatı beni çok sarstı. Hanumanım yıkılmış da ben altında kalmışım sandım. Hak Dini Kur’an Dili tefsirinin yazarı Elmalılı Hamdi Yazır O’nun için:”Her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar, tereddüdümü giderirdim. Tercümede benim için danışılacak biricik alim Ahmed Naim idi. Naim’in bilgisi ele geçmez bir hazine, ilmi ve fazlı ise büyük bir define idi. O gidince çok sarsıldım, adeta can evimden vuruldum:’ der. Prof. Dr. Kamil Miras da şöyle der: “Naim, şarki ve garbi ilimleriyle tanımıştı. Fakat ruhunda en çok ve en samimi yaşayan İslami ilimlerdi. Bu sebeple o, Selef-i Salihin siretinde yaşamış, yüksek bir fazilet örneği idi.” Celal Hoca (Celaleddin Ökten): “Darülfünün’da beğendiğim hocalardan biri de Babanzade Naim Bey idi. Oldukça genç sayılırdı. Fakat birçok yaşlı hocalardan daha kemal ve fazilet sahibi idi. Talebe olarak aramızda başlayan saygı ve sevgi ilerde yakın dostluğa inkılab etmişti. En sevdiğim ve en çok beğendiğim insanların hepsi de Hakk’ın rahmetine kavuşmuş: Babanzade Naim Bey, şair Mehmed Akif ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi. Birincisinin kemal ve fazileti, ikincisinin deha ve karakteri, üçüncüsünün ise ilmiyle beraber siyasi sahada gösterdiği cesaret ve celadeti bende üstün bir hayranlık doğurmuştu. Milletimizin sanat ve siyaset tarihinde, irfan ve karakter mazisinde bu insanları birer harika addediyorum.” Ahmed Naim, tasavvufa vakıf ve Halveti Tarikatı’na mensuptu. İlim ve irfanı müsellem, meşayihden Fatih Türbedarı Ahmed Amiş hazretleri, Naim Efendi’nin hem şeyhi hem de kayınpederi idi. Yüksek ilmi kudretine, büyük şöhretine ve ilim erbabı tarafından takdir edilmesine rağmen son derece mütevazi bir kişiliği vardı. Bir akşam Tahir’ül Mevlevi ile sohbet ederken Tahir Bey, Naim Bey’e: “Efendim! Ne olur bizim şeyhimiz vefat etti. Terbiyemizi ikmal edemedik. Ne olur, bize bir mürşidlik yapsanız da elimizden tutsanız. Bizim de iki yakamız bir araya gelir mi gelmez mi? Artık himmetinize. inşallah gelir:’ deyince. Üstad Naim sakalını şöyle bir tuttu ve: “Eyvah! iyi ki söyledin Tahir Bey! Rabbime çok çok istiğfar edeyim, demek ki ben mürşid gibi görünmüşüm. Öyle göstermişim kendimi. Olmayan şeyi nasıl takınmışım. isabet oldu, isabet oldu. Nerede mürşidlik, nerede ben!.:’ dedi. Eserleri 1. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi 2. Kırk Hadis: İmam Nevevi’nin el-Erba adlı eserinin tercümesidir. 3. İslam’da Da’va-yı Kavmiyyet: Eser daha sonra Abdullah Işıklar tarafından, bazı kısımları eksik olarak İslam lrkçılığı Menetmiştir adıyla (İstanbul, 1963); bazı açıklayıcı notlarla Ömer Lütfi Zararsız tarafından İslamda lrkçılık ve Milliyetçilik adıyla (Ankara, 1979), ayrıca Ertuğrul Düzdağ tarafından Türkiye’de islam ve lrkçılık Meselesi adlı eserinin s. 33- 117 sayfalar arasında (İstanbul, 1983) yayınlanmıştır. 4. Ahlak-ı, İslamiyyet Esasları: l912’de Lahey’de toplanan Ahlak Terbiyesi Kongresi’ne sunmak üzere hazırladığı bir tebliğ olup Ömer Rıza Doğrul tarafından sadeleştirilerek İslam Ahlakının Esasları adıyla 1963’te İstanbul’da yayınlanmıştır. 5. Temrinat: Sarf-ı Arabi’ye Mahsus Temrinat ve Mekteb-i Sultani’ye Mahsus Sarf-ı, Arabi ve Temrinat gibi adlarla basılan eser, Galatasay ders nazırı Mustafa Cemil Bey’in Arapça sarf risalesinin uygulama ve alıştırma kitabı haline getirilmiş şeklidir. 6. Hikmet Dersleri. 7. Felsefe dersleri. 8. Mebddi-i Felsefeden İlmü’n-Nefs: G.Fonsgrive’den birçok dip notu ekleyerek tercüme ettiği bu eserin sonuna 1900 felsefi terim için hazırladığı Türkçe karşılıkları da eklenmiştir. 9. İlm-i Mantık. 10. Tevfik Fikret’e Dair: Dr. Riza Tevfık’in Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta Tevfik Fikret’i savunarak başta Mehmed Akif olmak üzere İslam’ı savunanları tenkit etmesi üzerine bu kitabı kaleme almıştır. Babanzade Ahmed Naim Efendi’nin ayrıca çeşitli dergilerde, özellikle Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad mecmualarında birçok ilmi makaleleri yayımlanmıştır. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbB Yayınları

Ali Ulvi Kurucu
Medine – Cennetül baki kabristanı Şair ve yazar. 3 Mart 1922’de Konya’nın Sakyatan köyünde doğdu. Hacı Veyiszade İbrahim Efendi’nin oğludur. Dedesi Veyis Efendi ve amcası Hacı Veyiszade Mustafa Efend i’dir. Annesi, Konya’nın Göçü köyünden Sare Hanım’dı. Ali Ulvi, bir buçuk yaşında iken annesi vefat etmişti. “ilim evi” olarak anılan aile ocağının dini ilimlere hizmetleriyle tanınmış bir aileden gelen Kurucu, ilk tahsiline babasının yanında hafızlık yapmakla başladı. Hafızlığını babasından tamamladıktan sonra ilk ve ortaokulu Konya’da bitirdi. Babasından ayrıca sarf-nahiv, Kadiri şeyhi Hafız Ali Efendi’den de kıraat okumaya başlamıştı. Tahsili O günkü şartlarda dini ilimlerde derinleşmeye uygun bir ortam bulamayınca, 18 yaşında iken, 1939’da, ailesiyle birlikte Medine’ye göç etti. Oradan da yüksek öğrenimini tamamlamak üzere Mısır’a gitti. Kahire’de Ezher Üniversitesi’ne kaydoldu. Burada Türk öğrencilerinin kaldığı Revaku’l-Etrak’ta Mustafa Runyun, Ali Yakup Cenkçiler, Ahmed Davutdoğlu, İsmail Ezherli gibi daha sonra dini ilimler sahasında otorite olacak bir arkadaş grubu arasında yer aldı. Altı yıl devam eden, Ezher’deki eğitim süresince, Kahire’de ikamet etmekte olan eski şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Mehmed İhsan Efendi ve Zahidü’l-Kevseri gibi tanınmış kişilerin yakın çevresinde bulundu ve sohbetlerinden yararlandı. Onlardan da ders aldı. Bulunduğu Görevler Babasının 1945’te ölümü üzerine Medine’ye ailesinin yanına döndü. Burada uzun süre Evkaf Dairesi’nde inşaat ve Sicillat Emini olarak çalıştı. Ardından II. Mahmud’un inşa ettirdiği Mahmudiye (1953-1975) ve Şeyhülislam Arif Hikmet (1975-1985) kütüphanelerinde müdür olarak görev yaptı. Son görev yerinden, otuz yılı aşkın, değişik yerlerde resmi görev yaptıktan sonra 1985’te emekliye ayrıldı. Kütüphaneciliği sırasında Arapça, Farsça ve Türkçe kaleme alınmış binlerce yazma eserleri tanıyan ve bunların tasnifini yapan Kurucu, Türkiye ile olan bağını hiçbir zaman kesmedi. Özellikle Türk hacılarıyla yakından ilgilenir ve yardımcı olurdu. Emekli olduktan sonra Türkiye’de daha uzun süre kalmaya başlamıştı. Şiir ve Edebiyat Yönü Edebiyat ve şiire olan eğilimi Ezher’deki öğrencilik döneminde, içine girdiği ortamda belirginlik kazanmıştır. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Sabri’den şiir yazma konusunda teşvik görmüştür. Türk, Arap, Fars ve Fransız edebiyatları hakkında sohbet ve değerlendirmelerin yapıldığı e ortamdaki insanların Mehmed Akif’e olan hayranlığı onu da etkilemiş, hatta bir ara Mehmed Akif gibi şair, Cenab Şahabeddin gibi nasir olma arzusuna kapılmıştır. İlk şiir denemelerine de bu devrede ve orada başlamıştır. Medine’ye döndükten sonra şiirde hocası Mahmud Cevdet (Sezer) olmuştu. Bu yıllarda Riza Tevfık’e mektuplar yazarak, bazı şiirleri hakkında görüşlerini sormuştu. Ali Kemal Belviranlı’nın 1950’de İstanbul’da çıkarmaya başladığı İslam’ın Nuru adlı dergide, Ali Ulvi Kurucu’nun şiirleri arka arkaya yayımlanmıştır. Daha çok Mehmed Akif tarzını sürdüren dini ve milli muhtevalı bu manzumeler, o dönemde geniş okuyucu kesimlerince ilgiyle karşılanmıştır. Uzun yıllar (60 yıldan fazla) Kahire ve Medine’de yaşamasına rağmen Türk edebiyatı ile yakından ilgilenmesi, farklı şairlerden birçok şiir yanında Safahat’ın tamamını ezberinde tutacak kadar kuvvetli bir hafızaya sahip olması, şiir zevkinin oluşum yıllarında beraber olduğu son Osmanlı aydınlarından aldığı dil terbiyesi, onu ana dilinin tabii yapısı içinde tutmuştur. İslami ve milli değerlere bağlı iyi bir gençliğin yetişmesi idealini, aile mirası olarak devam ettirmiştir. Şiiri yanında sohbetleri ve gazetelerde yazdığı yazıların da böyle bir gaye için vasıta yapmıştır. Ali Ulvi Kurucu’nun “Doğmazdı Kalbe İman, İnmezdi Arza Kur’an’: “Derdmendim ya Resülallah, Deva ol derdime’: “Ey aşık-ı didar, Ulu Yezdan’a Gönül Ver’: “Bülbüller Sazda’: “Mevlam Sana Ersem Diye’: “Aşık-ı Yezdan” gibi şiirleri Sadettin Kaynak, Zeki Altın, Ali Kemal Belviranlı, Fevzi Özçimi ve Tahir Karagöz tarafından bestelenmiştir. Kurucu; Medine-i Münevvere’de, kendi ifadesiyle: “tam elli yıl” kalmıştır. Buradaki hayatında çok çok güzel hatıraları vardır. ilim, irfan, eğitim, ibret ve tarihi bilgilerle dolu bu hatıralar kitap halinde basılmış, aşağıdaki kaynaklarda gösterilecektir. Eserleri 1. Büyük islam Şairi Dr. Muhammed İkbal 2. Zulmeti Yıkan Nur 3. Gümüş Tül 4 Asırlar Boyunca Parlayan Nur 5. Gecelerin Gündüzü 6. Medine Notları 7. Ali Ulvi Kurucu -Hatıralar Ali Ulvi Kurucu’nun 1957’de Said Nursi için hazırlanan Tarihçe-i Hayat adlı kitaba yazdığı önsöz, onun en güzel nesir parçalarından biri olarak kabul edilmiş ve adının duyulmasında bir hayli etkili olmuştur. Tavsiyelerinden Bazı Örnekler “Hayat bir medresedir. Her ne öğrenirseniz burada öğrenirsiniz:’ “Okumada, işin esası ihlas, samimiyettir:’ “Sema halkı, yeryüzünden, sadece ezan seslerini duyarlar:’ “Selam veren ve alan insan, artık yalan söyleyemez, kötülük yapamaz. Selam ile bunları taahhüt ediyor, söz veriyor:’ “İnsanoğlu kendisine verilen nimetlerin kadrini zevalinden (kaybolduktan) sonra biHr, takdir eder:’ “Bir caminin veya mescidin civarından geçerken Resalüllüh Efendimiz’e selevat getirin!” “Dinimizi, dilimizi, Kur’an’ımızı, Cumalarımız,, kandillerimizi, bayramlarımızı koruyalım. Yoksa mahvoluruz:’ “Şükredilecek ni’metler pek çoktur. Fakat en çok şükrü icap ettiren, namaz ni’metidir. Günahlarımızı affettirmek için, bizi Allah’a yaklaştırmak için namaz farz kılınmıştır. Namaza giderken attığımız adımların birisi, “Allah’ım, bu kuluna rahmet eyle, merhameteyle, günahlarını affeyle” der. Öteki adımı ise: “Cennet’teki makamını ali eyle ya Rabbi” der. Böylece namaz için attığımız her adım bizim için dua olur:’ “İhsan, Allah’a, O’nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor…” “İnsan Allah’a kul olunca, esaretten kurtulur. Kullara, nefsine, paraya, şuna buna kul olmaz “Her şeyin bir mani vardır. Fakat ilim öğrenmenin bir çok mani’leri vardır:’ “En hayırlını , ailesine hayırlı olandır:’ “Gözünüz, sözünüz, özünüz temiz olsun!” Vefatı Merhum şairimiz Ali Ulvi Kurucu , emekli olduktan sonra Medine’ye dünyanın her tarafından gelen ilim adamlarını ağırlardı. Senenin belli bir dönemini Türkiye’de geçirmeye özen gösterirdi. Nihayet, 3 Şubat 2002’de Medine’de vefat etti. Cennetü’l-Baki Mezarlığı’nda toprağa verildi. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Allah şefaatlerine hepimizi nail buyursun! Amin, amin, amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Aya Dede Türbesi – Nimel Çeyş
istanbul – cibali ayakapı içerisinde İstanbul’un fethinde bulunmuş, kutlu askerlerdendir. Unkapanı cibali ayakapısı içinde medfundur. Aya dede nin burada şehid olması sebebiyle buraya Aya kapısı denilmiştir. Bizans surlarının 9. kapısıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Ali Fakih – Nimel Çeyş
İstanbul – Fatih – Ali Fakih camii avlusu Hayatı Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988
Molla Abdullah İlahi (k.s.)
Yunanistan – Selanik’e 50 km yakınlıktaki Vardar Yenicesinde Emir Ahmed Buharînin mürşidi Abdullah ilahî, Germiyan [Kütahya] ilinin Simav kasabında doğdu. Künyesi ve ailesi hakkında bilgi yoktur. Doğduğu yere nispetle “Simavi nisbesinin yanı sıra “îlahî” mahlasını da kullanmıştır. Bu sebeple Molla ilahî veya Abdullah Simavî olarak tanınır, İlk eğitimini Simav’da tamamlayan Molla İlahi, zahirî ilimlerdeki bilgisini artırmak amacıyla İstanbul’a gelerek Zeyrek Medresesinde tahsiline devam etti. Burada dönemin önde gelen alimlerinden Mevlana Ali et-Tüsîden (ö. 1482) ders okudu. İstanbul’da eğitimini sürdürürken Acem bölgesindeki alimlerle tanışma arzusu üzerine Ali et-Tüsî ile birlikte Horasana gitmek üzere yola çıktı. Kirmanda hocasıyla bir müddet daha ilim tedrisiyle meşgul olan İlahî, tasavvufa olan meyli sebebiyle sufîlerin meclislerine katılmaya başladı. Tasavvufa duyduğu ilginin artması üzerine kitaplarının kendisini bu yoldan alıkoyacağı düşüncesiyle onları odasındaki ateşte yakmayı istedi. Sonra ateşte mi yakmasının yoksa suya mı atmasının daha doğru olacağı hususunda tereddüt içinde iken odaya giren bir dervişin tavsiyesi ile kitaplarını satıp paralarını fakirlere dağıttı ve ardından Semerkant a gitti. Semerkant’ta dönemin meşhur Nakşbendi şeyhi Ubeydullah Ahrar’ın tekkesine giderek intisab etti ve hizmetinde bulundu. Buradaki tasavvufi terbiyesi esnasında yaşadığı cezbe hali sonucu şeyhinin izniyle Buharaya giden Abdullah İlahî, Bahaüddin Nakşbend’in türbesinde bir yıl kalarak çetin bir riyazet ve mücahede içinde dokuz erbain çıkardı. Özelikle üveysi yolla Bahaüddin Nakşibend’in ruhaniyetinden istifade etti ve tasavvufi terbiyesini bu sayede tamamladı. Buhara’dan tekrar Semerkant’a dönen Molla İlahî, Ubeydullah Ahrar’ın yanında bir müddet hizmet ettikten sonra icazet aldı ve şeyhinin işaretiyle Anadolu ya doğru yola çıktı. Yolculuğu esnasında kendisine şeyhinin müritlerinden Emir Ahmed Buhari eşlik etti. Yolda Herata uğrayarak Abdurrahman Camî ve diğer şeyhlerle görüştü. Anadolu ya ulaştığında memleketi Simava yerleşerek halkı irşad etmeye ve Nakşibendiliği yaymaya başladı. Medrese ilimlerine de olan vukufiyeti sebebiyle kısa sürede irşad halkasını genişleten Abdullah ilahînin şöhreti İstanbul’a kadar yayıldı. Fatih döneminin önemli devlet adamlarından Manisalı Kazasker Çelebi Muhyiddin’in hediyeler göndererek İstanbula davetine olumlu cevap vermeyen İlahi, bazı siyasi ve sosyal problemlerin olduğunu düşünerek payitahta gitmekten vazgeçti. Sonrasında halifesi Emir Buhari’nin ziyaret maksadıyla İstanbula gittiği görülmektedir. İstanbul seyahatinin ardından memleketine dönen Abdullah İlahi, Fatih’in vefatından sonra (1481) Manisalı Çelebi Muhyiddinin daveti üzerine tekrar payitahta gitti. Çelebinin kendisi ve dervişler için hazırlattığı odalarda kalmak istemeyen ve verilecek olan maaşı da reddeden şeyh, metruk vaziyette bulunan Zeyrek Medresesinde ikameti tercih etti. Bu dönemde Şeyh Bedreddinin Variddatını, Keşful-varidat adıyla bir şerh kaleme aldı. İstanbul da yaklaşık dokuz yıl irşad faaliyetine devam eden Şeyh ilahi, muhib ve müridanının artması ve etrafında büyük kalabalıkların oluşması üzerine uzlette olmayı arzulayarak muhibbi olan Evronoszade Ahmed Bey in daveti üzerine, müridlerinin başına halifesi Emir Ahmed Buhari’yi bırakarak 895/1490 tarihinde Selanike 50 kilometre uzaklıkkta bulunan Vardar Yenicesine gitti. Şeyh ilahî, bu yolculuğa, Anadolu’da arzu ettiği irşad ortamını bulamaması nedeniyle çıkmış olabilir. Vardar Yenicesi’nde Evrenoszade’nin yaptırdığı hangaha yerleşerek irşad ve daha ziyade telif çalışmalarında bulundu. Zadul-müştakin adlı Türkçe eserini bu dönemde kaleme alan Abdullah İlahî, bir yıl sonra 896/1491’de vefat etti. Kabrinin bulunduğu yere cami ve türbe inşa edilmişse de günümüze bütün bir yapı olarak ulaşmamıştır. Tasavvuf tarihçisi Hüseyin Vassaf’ın bildirdiğine göre Zeyrek Camii’nin bitişiğindeki tekkenin pencere üstü kitabesinde, hem kendisinin hem de halifesi Emir Buharî’nin burada ikamet ettikleri yazılıdır. Emir Ahmed Buharî, şeyhi Molla Ilahiye olan sevgisini şu sözlerle dile getirmektedir: Bir ulu dergah-ı Haktan intisabım var benim Hak bilir kim orada çok feth-i babım var benim Götürür gözden hicab-ı zulmetin taliblerin Nur verir aleme bir afitabım var benim Ahirette nesneden gam yemezem dostlar Dünyada onun gibi alî-cenabım var benim Arzu eyler can u dil hizmetinde olmağı Ol sebeptendir ki gayet ıstırabım var benim Cümle evrakım dirüp durdum bu ilmin defterin Şimdi harfi nakşı yok bir hoş kitabım var benim Bir azize istinadım var benim Ona gayet itimadım var benim Toprağa kılsa nazar altın eder Çok şu denli itikadım var benim Hak bilir kim göreli bî-ihtiyar Can u dilden inkıyadım var benim Ben cindn u hür ile aldanmazam Dahi özge bir muradım var benim Uymazam aşkın yolunda zahide Başka rey ü içtihadım var benim Kaynak ; İstanbul’da Buharalı bir derviş – Emir Ahmed Buhari , Prof Dr. Abdurrezzak Tek , Diyanet İşleri Başkanlığı

Muhammed Sıddık Haşimi (k.s.)
yozgat – yerköy ilçe merkezindeki aile kabristanında Kutbüzzaman Sultanü’l-Arifin Şeyh Seyyid Muhammed Sıddık Haşimi bin Bekir bin Sıddık bin Bekir bin Mehmed Hazretleri, hicri 1328, miladi 1912 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesi’ne bağlı Büyükteflek Köyü’nde doğdu. Muhterem dedesi Sıddık Efendi, Sarı Danişmend (Küreciyan) Türkmen Aşireti, Sıddıklı Obasının Sarıçoban Cemaatına bağlı Sıddıklar Sülalesindendir. Babaanneleri, Meryem Hanımefendi ise Karakeçili Türkmen Aşiretinden zamanının kutbuazamı olan Hamza Efendi’nin torunudur. Ayrıca, muhterem anneleri Esma Hanımefendi de, Seyyid Ebul-Kasım Saltuk tarafından kurulan Saltuklu Türk Devleti bakiyesi Mamalu Türkmen Aşiretinden Mamalu Osman Efendi’nin oğlu Ali Efendi ile eşi Ayşe Hanımın kzıdır. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin babası Seyyid Bekir Efendi, Büyükteflek Köyü ve civarında mültezim olarak devlet görevi yapmakta iken, 1921 yılında, ülke genelinde otorite boşluğu nedeniyle ortaya çıkan eşkıyalardan Çiçekdağı havalisinde eşkiyalık yapan bir grubun saldırısına uğramış ve onlar tarafından şehit edilmiştir. Babası Seyyid Bekir Efendinin Şehadeti Gerçek bir mümin ve yiğit bir insan olan Bekir Efendi, yolunu kesen eşkıya grubunun niyetini anlayınca, elebaşı olan Kart Oğlan’dan iki rekat namaz kılıp dua etmek için müsaade istemiştir. Aslında kendi köylüsü olan ve kendisine husumet besleyen Kart Oğlan sessiz kalınca, atından inerek., Kıble’ye yönelmiş ve namaza durmuştur. Bu yalan dünyada son namazını kılan ve Allahü Teala’ya dua eden Bekir Efendi, Kıble’ye yönelmiş bir halde iken, zalim ve cahil eşkıyalar kendisini sırtından vurarak şehit etmiştir. Bekir Efendi’nin şehit edilmesi, kendisini çok seven ve saygı duyan yöre halkını derinden etkilemiştir. Eşkıya grubunun kendi köyünden olan ele başısı Kart Oğlan namındaki eşkıya, bu olaydan kısa bir süre sonra, Seyyid Bekir Efendi çok seven ve ölümüne çok üzülen o bölgedeki görevli yüzbaşı tarafından vurularak öldürülmüştür. Bu eşkiyanın, kendisinden sonra hayattta kalan tek oğlu da uzun zaman geçirmeden öldüğü için, hem soyu kesilmiş hem de evi-ocağı dağılmıştır. Öyle ki, eşkıyanım virane haline gelen evi, bir süre köyün helası olarak kullanılmıştır. O günden beri bu olay, hem Büyükteflek Köyü’nde hem de civar köylerde, ilahi adaletin bir tecellisi olarak değerlendirilmiş ve üzüntüyle anlatıla gelmiştir. Seyyid Bekir Efendi’nin şehadeti sonrasında eşi Esma Hanımefendi, henüz 20 yaşlarında olan büyük oğlu Haşim Efendi ve diğer 6 küçük çocuğu ile birlikte garip ve kimsesiz kalmış, o çileli yıllarda, bin bir zahmet ve meşakkatle çocuklarını büyütmüştür. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin çocukluk yılları ağabeyleri Haşim, Hüseyin Hüsnü ve kardeşleri Süleyman Sırrı, Mehmed Emin ve Hanefi Efendiler ve kız kardeşi Nuriye Hanım ile birlikte Büyükteflek Köyü’nde geçmiştir. Kendileri, diğer kardeşleri gibi ilk eğitimini köyünde almıştır. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, sonraki yıllarda memur olan bazı kardeşleri ile birlikte baba ocaklarından ayrılarak Çiçekdağı ve bitişik komşu ilçe olan Yozgat’ın Yerköy ilçesi’ne yerleşmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, evliliğini memleketinin köklü bir ailesinden gelen Kezban Hanımefendi ile yapmıştır. Bu evliliklerinden Ali, Muzaffer, Selami, Necati, Ahmet ve bir yaşında iken vefat eden Mesut isminde oğulları olmuştur. Ayrıca Münevver ismini verdikleri bir kızları olmuş, ancak bu kızları 9 aylıkken vefat etmiştir. Allahü Teala Hazretleri, kendilerine bir kız evlat daha bahşedince, yeni doğan bu kızlarına da Münevver ismini vermişlerdir. Ne yazık ki, yeni doğmuş olan Münevver de maalesef 6 yaşında vefat etmiştir. Her şeyi hakkıyla bilen Rabbimiz, kendilerine üçüncü defa bir kız çocuğu daha vermiş ve M. Sıddık Haşimi Efendi Hazretleri de bu kızına yine Münevver ismini koymuştur. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, Yerköy’de manifatura dükkânı açmış ve uzun yıllar bu işi yaparak aile geçimim sağlamıştır. Bir dönem Ankara’ya taşınmışlar, ancak birkaç yıl kaldıktan sonra Yerköy’e tekrar dönerek hayatlarının geri kalan kısmını Yerköy’de geçirmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, küçük yaşlarından itibaren büyük bir aşkla ilim öğrenmeye çalışmıştır. Gençlik döneminde Kayseri’ye gelerek oradaki alimlerden klasik dini ilimleri öğrenmiştir. Osmanlı Türkçesini bilen ve günlük yaşamında kullanan M. Sıddık Haşimi Hazretleri, ayrıca, Yerköy’de Şekerci Hoca olarak maruf Şemseddin Hocaefendi’den Arapça’yı öğrenmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, zahiri ilimlerle meşgul oldukları bir dönemde ve henüz 18 yaşlarında iken Kırşehir’in Mahsen Köyü’nde yaşayan ve insanları irşad etmekte olan Mahsenli Ali Efendi’ye intisap etmiştir. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, kısa sürede sevgisini kazanıp himmetlerine erişen ve manevi kemalatını tamamlayan M. Sıddık Haşimi Hazretlerine halifelik vermiş, Yerköy ve Çiçekdağı havalisinde, bilhassa, kendisinden sonraki dönemde insanları irşadla vazifelendirmiştir. M. Sıddık Efendi Hazretleri, derin bilgisi, etkileyici hitabeti, büyük ufku ve bitmez şevki ile çok önemli ve anlamlı hizmetler yapmış ve insanların gönüllerini fethetmiştir. Yerköy’de başlıca Sanayi Camii olmak üzere, çeşitli camilerde fahri imam hatiplik yapmıştır. M. Sıddık Haşimi Hazretleri, her zaman birleştirici bir maneviyat insanı olmuş; çevredeki Sünni ve Alevi köylerinde insanların aralarını bulmuş, dargınlıkları gidermiş ve müminlerin kardeş olduğunu kendilerine en güzel surette anlatmıştır. M. Sıddık Efendi Hazretleri, vefat edinceye kadar, yılmaz bir insan olarak, durmadan çalışmış, Allah’ın dinine yardım etmiştir. Hayatı boyunca, sayısız hayır işinin başlanıp bitirilmesine vesile olmuştur. Örnek vermek gerekirse, memleketindeki birçok cami ve mescidin yapılmasında bizatihi hizmetlerde bulunmuş, fakir ve yetim gençlerin evlendirilmesinde, evi olmayanlara ev yaptırılmasında ve işi olamayanlara iş bulunmasında öncülük yapmıştır. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda, sevkiyat nedeniyle Yerköy’den geçen ve bir süre Yerköy İstasyonunda duraklayan askeri birliklerimiz halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmış, M. Sıdddık Haşimi Hazretleri bir tankın üzerine çıkartılarak kendisinden ilçe halkına hitap etmesi istenmiştir. M. Sıddık Haşimi Hazretlerinin gönülden gelen, ruhlara ve akıllara hitabeden konuşması hem kahraman asker ve komutanlarımızı hem de orada kendisini dinleyen Yerköy halkını gözyaşlarına boğmuştur. Kendilerinin bu konuşması halen dahi yöre halkının hafızasında yerini korumaya devam etmektedir… Mahsenli Ali Efendi Hazretlerinin 1951 yılında vefatından sonra Kutbul Aktablık görevi manevi kardeşi olan Köprücü Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine verilmiştir. Mübareklerin 1986 yılında ahirete irtihalleri üzerine de, bu vazife, M. Sıddık Haşimi Hazretlerine tevdi edilmiş, kendileri, 1986 ve 1988 yılları arasında olmak üzere, vefatlarına kadar bu vazifeyi ifa etmiştir. Dualarıyla sayısız insanın sağlığına kavuşmasına vesile olan, yaşlı, genç, hatta çocuk herkesin gönlünü kazanan Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri, tam bir gönül ve maneviyat eri olarak, tertemiz ve hizmet dolu bir hayat sürmüş, miladi 16 Kasım 1988, hicrî 6 Rebiülahir 1409 tarihinde, kendisini sevenleri üzüntü içerisinde bırakarak, en büyük dostu Rahman’a kavuşmuştur. Mübarek naaşı, Yerköy şehir mezarlığındaki aile kabristanına defnedilmiştir. Kendilerinin vefatı sonrasında, Çiçekdağı eski müftülerinden Hasan Basri Efendi, “Yerköy Yerköy olalı böyle bir Allah dostu görmedi” şeklinde duygularını ifade etmiştir. Ruhları şad olsun, Allahü Teala Hazretleri şefaatlerinden bizleri mahrum eylemesin. Amin. AŞIKLAR ÖLMEZ Kutbuzzaman Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin kabirleri vefatından bir sene sonra eşi, çocukları, torunları ve damadının bulunduğu bir heyet tarafından, düzenleme maksadıyla açılmıştır. Kabir açıldığında, mübarek naaşlarının bozulmadığı, ilk günkü gibi durduğu hazır olanlarca müşahede edilmiştir. Muhterem kızı Münevver Hanımın eşi Seyyid Abdullah Yüksel Efendi, orada bulunanlardan birisi olarak, “Amcamın kabrini açtığımızda kefeninim, kendisini defnettiğimiz gün yağan yağmur tanelerinin düştüğü yerlerin sararttığını gördüm. Bedenini sıvazladığım vakit, mübarek bedenlerinin hiç bozulmadan durduğuna şahit oldum” demiştir. Bu olay Hak dostlarını cesetlerinin dahi ilahi Kudret tarafından koruma altına alındığını açık bir işaretidir. Rabbimiz, yeryüzündeki vekilleri olan peygamberleri ve velilerinin bedenlerini, toprağa haram etmiştir. Bu sebeple, aradan binlerce yıl da geçse, bu mübarek zatın bedenlerinin çürümesi söz konuşu olamaz. Yunus Emre Hazretleri’ nin söyledikleri gibi; Aşkın pazarında canlar satılır Satarım canımı alan bulunmaz Yunus öldü deyu sela verirler Ölen beden imiş, aşıklar ölmezi Kaynak ; 12 Tarikat Piri ve Tasavvuf Yolu , Muhammed Sıddık Haşimi

Mahsenli Ali Efendi (k.s.)
Kırşehir – Çiçekdağı – Mahsen köyü camii yanı Kırşehir velilerinden ve Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Efendi’nin halifelerindendir. 1841 yılında Giresun’un Alucra ilçesine bağlı, Zil (Aktepe) Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Çocukluğu ve ailesi hakkında maalesef elimizde pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Aslen Horasanlı olduğu ve babasının İran Horasanından geldiği de rivayet edilmiştir. Bilindiği kadarıyla, henüz 13-14 yaşlarındaki Ali Efendi, evinden ve ailesinden ayrılarak yola düşmüş, uzun bir yolculuktan sonra Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesine bağlı Kızılcaali Köyü’ne kadar gelmiştir. Yolculuğun oldukça yorucu geçmesi ve kış ayına gelmesi nedeniyle, kışı bu köyde geçiren Küçük Ali Efendi, baharın gelmesiyle tekrar yola düşmüş ve birkaç gün sonra da yine Çiçekdağı’m bağlı olan Mahsen Köyü’ne gelmiştir. Köy sakinleri bu genç insanı bağırına basmış ve kendisine oldukça yakın bir alaka göstermişlerdir. Bu küçük yaşında sahip olduğu derin ilim ve bilgiye hayran kalmışlar, kendi evlatlarından üstün tutarak, büyük bir saygı ve sevgi göstermişlerdir. Küçük Ali Efendi ise, bu ilgi ve alakaya her zaman teşekkür etmiş, kendisine kucak açan bu köye ve halkına alışması bu yüzden hiç de zor olmamıştır. Köylüler bir araya gelerek, Küçük Ali’yi bilgisine ve ilmine yakışır bir şekilde, zamanın büyük ve önemli okullarından olan Kayseri Medresesi’ne göndermeye karar vermişler ve aralarında para toplayarak, Küçük Ali’yi yolcu etmişlerdir. Ali Efendinin medrese eğitimi, medresenin yokluk ve kıtlık nedeniyle kapanması üzerine, ancak birkaç yıl sürmüştür. Ali Efendi, yarıda kalan eğitiminin ardından, kendisine aşırı sevgi ve hürmet gösteren Mahsen’lilere vefa borcu olduğunu kabul ederek, Mahsen Köyü’ne geri dönmüştür. Dönüşlerinde, büyük bir sevgi ve coşku ile karşılanan Küçük Ali Efendi, eskisinden daha çok bilgi ve ilim birikimi ile Mahsen Köyü’ndeki yaşamına, bilhassa ilim ve irşad hizmetlerine devam etmiştir. Ali Efendi, ilk başlarda Mahsen Köyü’nde ” Küçük Ali “diye çağırılırken, artık ” Ali Efendi” Nur Çiçeği ” gibi isimlerle çağırılmaya başlamıştır, İlk başlarda köyde ev ev misafir edilen Ali Efendi’ye, köylülerinin yardımı ile, cami avlusunda bir ev yapılmış ve yine köylülerin evlerinden getirdikleri, kilim, yorgan vb. eşyalarla ikamet edeceği ev tefriş edilmiştir. Ali Efendi, 16-17 yaşlarında iken Mahsen Köyü’nün imam olmuş ve kişiliği her geçen gün daha ileri seviyelere çıkarak çevrede emsali görülmemiş bir düzeye ulaşmıştır. Öyle ki, geceleri sabahlara dek süren ibadeti, gündüz akşamlara kadar süren öğütleri, bilgilendirmeleri, tesbihleri, zikirleri, ilim ve ibadet azmiyle kısa sürede tüm Kırşehir’de ve havalisinde bilinen bir insan haline gelmiştir. Artık Ali Efendi’nin kapısı” bilgi kapısı, ilim kapısı “, duaları. Yüce Allah’a niyazları ” manevi bir güç, şifa kaynağı, ruhu Allah ‘in izni ile zaman ve mekanı durduran bir güç ” olmuştur. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 50 yaşlarında iken, Çerkez Şeyhi olarak Osmanlı coğrafyasından ünlenmiş olan Çorumlu Hacı Ömer Lütfi Hazretleri’ne intisap etmiştir. Tasavvuf yolunda kendisi tarafından irşad edilmiş ve kendilerinin halifelerinden olmuştur. Kendilerine halifelik verildiği o kutlu gün, kendisine o gün halife tayin edilmiş olan manevi kardeşleri Köprücü Hacı Mustafa Tandoğan Hazretleri tarafından anlatılmıştır. Şöyle ki; Mevlana Şeyh Hacı Ömer Lütfi Efendi Hazretleri, 1910’lu yılların başında Yozgat’a gelmişler ve bugün Yozgat merkezde, Tunusoğlu İşhanı yanında olan (ve yakın zamanda restore edilen) mescitte, geniş katılımlı bir sohbet ve zikir halkası tertip edilmiştir. Şeyh Ömer Lütfi Efendi Hazretleri, cemaate oldukça feyizli bir sohbet yapmış, hemen akabinde de sohbete katılanlarla birlikte zikir çekilmiştir. Sohbet esnasında, bir ara, murakabe yapan Mevlana Hacı Ömer Lütfi Efendi, murakabeden sonra, yaşlı gözleriyle, zikir ve sohbet meclisinde bulunan Mahsenli Ali Efendi’ye “Oğlum Ali, ayağa kak, diye seslenmiş, sonra da kendilerine ‘Oğlum, Peygamber Efendimiz seni Kutup olarak Mahsen Köyü’ne tayin ettiler. Vefat edinceye kadar burada yaşayacak, buradan insanları irşad edeceksin” buyurmuşlardır. Sonra da, o an sohbet meclisindeki bir başka talebesi olan Hacı Mustafa Efendi Hazretlerini, aynı şekilde, “Oğlum, Mustafa, ayağa kalk” diyerek ayağa kalkmış ve herkesin şahitliği altında ve duyacakları şekilde, kendisine “Oğlum, Peygamber Efendimiz, seni de Gezginci Kutup tayin ettiler. Peygamber Efendimiz ikinci bir manevi emrine kadar, İslam memleketleri ve diyarlarından gezecek, gittiğin yerlerde vazifeli olarak yaşayıp görev yapacak ve insanları irşad edeceksin” buyurmuşlardır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, bu manevi günde, Köprücü Hacı Mustafa Efendi Hazretleri ile manevi kardeş kılınmıştır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, çok büyük bir manevi güce sahip oldukları ve gerçek bir mürşidi kamil oldukları için kendisini tanıyan insanlar sayısız kerametine şahit olmuşlardır. Ancak kendilerini 1951 yılında vefat etmeleri nedeniyle, bu hatıraların çoğunluğu maalesef insanların hafızalarında kalmış, bilindiği kadarıyla yazıya dökülememiştir. Ancak, halifeleri olan es-Seyyid eş-Şerif Muhammed Sıddık Haşimi Hazretlerinin sohbetlerinde anlattıkları bazı hatıraları, hocalarının manevi hayatları ve hallerine bir ölçüde ışık tutmaktadır. Vefatı Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 1841 yılından 1951 yılına kadar süren uzun ve bir o kadar da bereketli bir ömürden sonra, aynen kendilerinin bir hafta öncesinden haber verdikleri gibi, 1951 yılının 4 Nisan günü, Hakk’a, sevgili Rabbine kavuşmuştur. Kabri uzun yıllar imam hatiplik yaptığı köy camiinin avlusuna defnedilmiştir. Kabri şerifi halen türbe olarak ziyaret edilmektedir. Kendileri belki bedenen, cismani olarak Hakka kavuşmuşlardır, ancak, mübarek ruhu şerifleri ebediyen yaşayacak, bizleri irade edildiği her zaman ziyaret edecek, samimiyetle talep edilmesi halinde zor ve sıkıntılı zamanlarımızda bizlere manen himmet edecek, yanımızda olacaklardır. Mahsenli Ali Efendi Hazretleri, 110 yıllık uzun ömrü boyunca, kimseye kızmamış, kimseyi kendine kızdırmamış, kalbi kırılmamış, kimsenin kalbini kırmamış, kötü söz söyletmemiş ve söylememiş, sürekli ibadet etmiş, Yaratanına, kendisine kerametler verene vefa borcunu ödemek için, ibadet etmiş, namaz kılmış, zikir yapmış ve her şeyden önemlisi de insanları irşad etmiş, İnsan-ı kamiller yetiştirmeye çalışmıştır. 110 yıllık çileli ömründe, dünyaya ancak gerektiği kadar önem vermiş, kendisini insanlığın yücelmesine adamış bir gönül insanı olarak, geride kendisine ait hiçbir mal varlığı bırakmadan bu dünyadan göçüp gitmişlerdir. Kaynak ; 12 Tarikat Piri ve Tasavvuf Yolu , Muhammed Sıddık Haşimi

Şeyh Hacı Ahmet Efendi – Emir Sultan Dergahı Şeyhi
Bursa – Emir Sultan Kabristanında hayatı….. Ya Hu Kutb-i daire-i vefayet ve nokta-i merkez-i keramet Hazret-i Sultan Emir kuddise sırrüh hazretlerinin bende-i ma’nevileri dergah-ı alilerinde seccade nişi-i irşad mazhar-ı sırr-ı hakikat merhum cennet-mekan eş-şeyh el hac Ahmed Efendi Hazretlerinin ruh-i pur futuhiyçün el fatihafi 10 N sene 1262 Kaynak ; Tarihi Bursa Mezar Taşları – Emir Sultan Mezarlığı , Yrd. Doç. Dr. Hasan Basri Öcalan – Yrd. Doç. Dr. Bedri Mermutlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Emir Sultan Kabristanı
bursa – emir sultan camii yanında Emir Sultan’ın vefat tarihi olarak kabul edilen 1429’dan itibaren türbenin civarında definlerin başladığını tahmin etmek mümkündür. Osmanlı tarihinin kuruluş devrini teşkil eden Bursa döneminde, Sultan Yıldırım zamanından Sultan II. Murad devrine kadar belirleyici bir karizmatik figür olarak görülen Emir Sultan, vefatından sonra da insanları türbesinin etrafında toplamaya devam etmiştir. Önce, Emir Sultan halifelerinin türbe dışındaki alanda defnedildikleri biliniyor. Böylece belki bir hazire olarak başlayan türbe civarındaki defin alanı giderek hazire boyutunu aşıp genel mezarlık kimliğine ulaşmıştır. Bu gelişmede şehrin güneyindeki Pınarbaşı Mezarlığı dışında şehrin doğu bölgesinde de bir mezarlığa duyulan ihtiyacın etkisi söz konuşu olmuş olabilir. Emir Sultan daha hayattayken oluşmaya başlayan külliye bu bölgeyi şehrin hareketli bir alanı haline getirmiştir. Camii, dergahı, hamamı, medresesi ile tamamlanan bu şehirsel manzume, bir yandan da Emir Sultan gibi Peygamber soyundan gelen, saraya damat olmakla birlikte sırasıyla üç padişah üzerinde nüfuz ve söz sahibi olan bir ilim ve maneviyat adamının terbiye halkasının en yakın dairesini teşkil ediyordu. Bursa’nın fethinin ardından yüz yıl boyunca Bursalılara medfen olan Pınarbaşı Mezarlığının ardından devreye giren Emirsultan Mezarlığı, teşekkül ve varlığını doğrudan doğruya Emir Sultan Mehmed Şemseddin’in o semtte hayat ve ölümüyle gerçekleştirdiği ikametine borçludur. Bir müddet sonra fethedilen İstanbul’un Eyüp bölgesinde teşekkül edecek olan Eyüp sultan Mezarlığıyla hemen hemen aynı tarihlerde şekillenmeye başlayan bir mezarlıktır Emirsultan Mezarlığı. Ve o zamandan bugünümüze kadar istanbul’da Eyüpsultan, Bursa’da Emirsultan memleket halkının ölünce kendileri için defin yeri olarak görmek istedikleri ilk yer olmuştur daima. Bursa, pek çok özelliği yanında “fil mezarlığı” olarak da görülen bir şehirdir. Ölüm vaktinin yaklaştığını içgüdüsüyle hisseden filler bulundukları topluluktan ve çevreden uzaklaşarak mezarlık olarak ayırdıkları bölgeye gidip uzanır, orada ölümü beklerlermiş… Bursa da insanların hayatlarının son mevsimlerini yaşamayı düşündükleri ve orada ölüme hazırlandıkları bir şehir olarak tanınmıştır. Bu algıda içten içe, belki, iktidar iddiasını kaybeden hanedan mensubu Osmanlı şehzadelerinin ebedi uykularını uyumak için tabutlarıyla Bursa’ya gönderilmelerinin verdiği bir iştirak duygusu da etkilidir. Bursa’da ölmek tatlı bir hüzün olduğu kadar orada Emir Sultan’ın manevi huzuruna ebedi bir kabulün ancak o kapıya gömülmekle gerçekleşeceğine inanmak da sürurlu bir tesellidir insanlar için. Kişinin sevdiğiyle birlikte olacağına dair kuvvetli inanç, bir yandan da, kişinin birlikte olduğu kimseyi sevdiğini gösteren bir anlamla yüklenerek insanlar tarafından bir rabıta ve aidiyet yolu daha bulunmaya çalışılmıştır. Dünyada sonlanan hayatlarının öte dünyaya doğru başlayan yolculuğunu EmirSultan’ın komşuluğunda ve onun yoldaşlığında yapma duygusu pek çok Bursalı’nın paylaştığı masum ve kutlu bir emel olmuştur. Komşusuna lutfedilecek ilahi iltifat ve rahmetten mütevazi bir pay alma ümit ve dileğiyle Allah dostu ve Peygamber evladı yüce bir kişiyle kabir komşusu olmak yüzyıllar boyu Emirsultan Mezarlığı’nda gömülmenin yazısız gerekçesi olarak devam etmiştir. Bursa Müsellimi Hacı Mustafa Ağa’nın eşi Fatma Hanım’ın Emirsultan’daki mezar taşına Şeyh Zaik Efendi’nin yazdığı tarih manzumesinde bu keyfiyet edebi bir dille çok güzel ifade edilmiştir: Asitan-ı Hazret-i Sultan Emir’e cebhe-sa Oldı ol yüzden ki olmışdı muhibb-i hanedan Şive-i fart-ı mahabbet böyledir kim celb ider Pay-gah-ı lutf u ihsanında eyler kamran Etmede züvvare ta’lîm teveccüh-i meşhedi Bundan ahz etse reva adabı evvel zairan Senih Efendi de, Bursa Muhasebecisi Rusuhi Hüseyin Efendi’nin Emirsultan Mezarlığı’ndaki kabir taşı için kaleme aldığı tarih manzumesinde aynı duyguyu şu mısralarla dile getirmiştir: Bir iki saI Rusuhî Hüseyin Efendi bile Olup Muhasebeci kıldı ca Burusa’yı Bilince mansab-ı ömrü göçüp makam etdi Civar-ı Hazret-i Sultan Emîr-i a’la’yı Altı yüz yıla yaklaşan varlığıyla Emirsultan Mezarlığı on binlerce, belki yüz binlerce kişiye koynunda yer vermiştir. Defin alanı olarak arazinin izin verdiği ölçüde genişleyen mezarlığa ait elimizdeki detaylı en eski topografik belge 1862 tarihli Suphi Bey haritasıdır. Bu haritada ayrıntılı biçimde gösterildiği haliyle Emirsultan Mezarlığı şimdikine yakın bir alana sahiptir. Yirminci yüzyıla doğru Ahmed Vefik Paşa’nın Bursa üzerinde icra ettiği imar düzenlemelerinin daha çok şehrin merkezi kısmında ve batısında gerçekleştiği, bu imar tasarruflarının doğuda ise Namazgah mahallesine kısmen ulaştığı bilinmektedir. Ancak bu operasyonlardan Emirsultan bölgesinin ve kabristanının etkilendiğine ilişkin bir bilgiye sahip değiliz. Emirsultan Mezarlığını etkileyerek mezarlık alanında bölünmelere, yok olmalara ve yer değişikliklerine neden olan girişimler yirminci yüzyılın muhtelif yıllarında meydana gelen genellikle yol açma faaliyetlerine bağlı uygulamalardır. Bu uygulamalar sonucunda bazı mezar taşları mezarlığın başka bölgelerine, hatta Alacahırka Mezarlığına taşınarak yer değişikliğine uğramış, büyük bir kısmı da çeşitli şekillerde yok olmuştur. Yok olan veya kaybolan taşların neden ya da nasıl yok olduklarını bile bilemiyoruz. Ancak bir parça dikkat edilince fark edileceği gibi, az sayıda olmayan tarihi mezar taşının üzerindeki yazılar traşlanarak onlardan yeni bir mezar taşı olarak yararlanılmıştır. 1930-1970 arası Latin harfleriyle yeniden yazılmış ikinci el diyebileceğimiz bu tarihi taşların bir kısmı eski taş sahibinin akrabası eliyle böyle bir işlem görmüştür. Eski taşın, kazınarak taş sahibinin oğlu ya da kızı için yeniden kullanıldığını gösteren çok sayıda örnek bulunmaktadır. Hatta bir kısım tarihi mezarların baş taşı özgün haliyle varlığını koruyorken ayak taşının yenilenerek başka biri için kullanıldığını görmek mümkündür. Nispeten daha iyi denebilecek bir uygulama ise aynı taşın üzgün yazısına dokunmadan arka yüzüne yeni bir ismin misafir olması örneğidir; çünkü hiç olmasa tarihi taş bir yüzüyle de olsa varlığını ispat edebilmektedir. Emirsultan Mezarlığının asıl nüvesinin dergah şeyhlerinin kabirleri olduğunu kabul etsek bile bu kabule ihtirazi bir kayıt koymak gereğini gösteren birtakım verilerin varlığını da unutmamalıyız. Emir Sultan’ın ilk halifesi Hace Hasan Efendi’nin vefat tarihi 845/1441 olmakla birlikte vefat yeri hac dönüşü uğradığı Kudüs şehridir; orada defnedilmiştir. İkinci halife Mahmud Bedreddin Efendi ise Emirsultan Mezarlığına gömülmüş olmakla birlikte vefat tarihi 864/1460’dır. Ancak mezarlığın II. Paftasında bulunan ve bütün olarak sağlam şekilde kalan bir mezarın taşları üzerindeki tarihin 851/1447 olması Emirsultan Dergahı şeyhlerinden önce buraya gömü yapılmış olduğunu gösteren açık bir işarettir. İleri gelen bir tüccar olduğunu düşündüğümüz Hoca Hüseyin Meşhedî’nin kızı Hatice Hanım’a ait 15 Ramazan 851/26 Ekim 1447 tarihli bu mezar aynı zamanda Emirsultan Mezarlığında bulunan günümüze gelmiş en eski tarihli mezar olarak tescil edilebilir. Emirsultan Camii’nin özelikle kuzey ve kuzeybatı bölgesindeki mezarlık adalarında eski taşlardan hemen hemen hiçbir eser kalmamıştır. Tümüyle yeni mezarlardan oluşan bu bölgelerin yakın tarihlerde gömüye açılmış adalar olduğu sanılacak kadar tarihselliğinden uzaklaştırılmış hatta koparılmış olduğu görülür. Ancak durumun böyle olmadığını kanıtlayan en önemli somut veriler, her nasılsa ya toprak altında kalarak ya da bir kuytuda gözden ırak kalarak varlığını devam ettiren birkaç taştır. Bu taşlar, buraya herhangi bir yerden gelmeyecek kadar ağır, yerli taşlar olup tarihleri XVI. yüzyıl başlarını göstermektedir. Buradan rahatlıkla şu sonuç çıkarılabilir: Yeni mezarlar özellikle en eski mezarların yerine yapılmıştır. Tarih bilinci taşımayan mezarcılar, mezarlık rantçıları, hatta sorumsuz yöneticiler muhtemelen taşların eskiliğinin, yok edilmek için öncelikli bir neden belki de gereklilik olduğunu düşünerek Emirsultan Mezarlığının eski taşlarından eser bırakmamaya çalışmışlardır. Altı yüz yıllık Emirsultan Mezarlığının ilk dört yüzyılına ait -çoğu kırık- sadece yirmi yedi taşın günümüze ulaşmış olması başka türlü açıklanamaz. Camiin batı çıkışında sol bölge l. Pafta, sağ bölge II. Pafta; II. Paftanın batısındaki bölge III. Pafta; III. Paftanın kuzeyindeyer ala n Münzevi Dergahı’ndan nakledilen taşlar IV. Pafta; III. Paftadan batıya doğru ana cadde boyunca uzanan bölge V. Pafta olarak ele alınmıştır. Ana cadde ile Toprakçı Yokuşu Sokağı arasında yer alan set üstündeki tüm bölge VI. Pafta olarak değerlendirilirken geriye kalan çeşitli adalara dağılmış az sayıda müteferrik taşlar ise VII. Paftayı teşkil etmiştir. IV. Paftanın özel bir durumu vardır. Camiin kuzeybatısında yer alan bu paftada bulunan mezarlar, taşlarıyla birlikte Münzevi Dergahı’ndan buraya nakledilmiştir. On yedi isme ait on iki taş, dergah binasının 1972 yılında yıkılması sırasında yerlerinden alınarak Emirsultan Mezarlığında şebeke içindeki şimdiki yerlerine getirilmişlerdir. Her paftada bulunan taş sayısı birbirinden farklı olup l. Pafta 122, II. Pafta 30, III. Pafta 84, IV. Pafta 12, V. Pafta 115, VI. Pafta 88, VII. Pafta: 6 taştan ibarettir. Tespit edilen toplam tarihi taş sayisi 457’dir.(Latin harflerle yazılan mezar taşları hariç ) Kimi mezar taşlarında birden fazla kişinin ismi yer aldığı gibi bazı mezar taşlarının ön ve arka yüzlerinde farklı tarihlerde vefat etmiş kişilere ait kayıtlar da bulunmaktadır. Aynı mezara birden fazla definin yapıldığı bu gibi durumlardan doğan sonuç mezar taşı sayısıyla tespit edilen isim sayısının örtüşmemesine yol açmaktadır. 457 mezar taşı sayısına karşılık 458 isim tespit edilmiş, yirmi bir taşta ise isim tespiti çeşitli nedenlerle mümkün olmamıştır. Bazı mezar taşları sadece şahideden (baş taşı) ibaret olduğu halde bir kısmı baş ve ayak taşı birliktedir. Klasik mezar taşlarında genellikle hem baş taşında hem ayak taşında yazı yer aldığı halde son yüzyıllara ait ayak taşlarında yazı yerine genellikle çeşitli bitkisel motiflere yer verildiği görülmektedir. Tarihi taşların cinsiyete göre dağılımında 246 erkek, 159 kadın; 29 erkek çocuk, 24 kız çocuk ismi tespit edilmiştir. Çocuklara ait taş sayısının aslında daha yukarılara çıkması beklenebilir. Çocuk olarak tespit edilen isimler mezar taşı yazıtında belirtilmiş ya da dolaylı olarak çocuk olduğu anlaşılmış isimlerdir. Bu şekilde belirtilmeyen ya da çocuk oldukları taştaki ifadeden yola çıkılarak anlaşılmayan isimler yetişkin sayısına dahil edilmiştir. Günümüzde taşları bulunmadığı halde Emirsultan Mezarlığı’na gömüldüğü tarihsel kaynaklardan tespit edilen isimlerin sayisi 214’dir. Çeşitli yüzyıllarda bu mezarlığa defnedildiğini öğrendiğimiz isimlerin ve bunların vefat tarihlerinin elde edildiği başlıca kaynaklar Vefeyat mecmuaları ile Şemseddin Mısri Efendi’nin yüz yıl kadar önce Bursa mezarlıklarına dair tutmuş olduğu kayıtlardır. Bursa tarihi ile ilgili diğer eserler de bu konuda yararlanılan ikinci derecede kaynaklar olmuştur. XV. yüzyıl ortalarından itibaren definlerin yapıldığı Emirsultan Mezarlığında halen mevcut taşların yüzyıllara göre dağılımına bakılınca, XX. yüzyıldan XV. yüzyıla doğru taşların sayısında bariz bir azalış gözlenir. Buna göre Emirsultan Mezarlığı’nda XV. yüzyıla tarihlenen dört, XVI. yüzyıla tarihlenen dokuz, XVIII. yüzyılla ait on dört, XIX. yüzyıla ait 199, XX. yüzyılla ait 206 taş yer almaktadır. Tarihi tespit edilen toplam mezar taşı sayısı 432’dir. Üzerinde tarih kaydı yer almayan ya da tarih kısmı kırık otuz sekiz taştan yedi kadarının XVI. yüzyıla ait olduğu yönünde tahmin yürütmek mümkündür. XVII. yüzyıldan hiçbir taş gelmemiş olması, belli başlı Osmanlı şehirlerinde o yüzyılla ait mezar taşı varlığında görülen genel zayıflığın yansıması olarak dikkat çekmektedir. Yirmi altı taş çeşitli derecelerde kırılmış olarak günümüze ulaşmıştır. Bu kırılma genellikle taşların alt kısımlarında meydana geldiği için isim veya tarih bölümlerinin yok olmasına neden olmuştur. Yerinden olmuş kimi taşlar ise sonradan zemine sabitlenirken tarih ve isim satırları betona gömülerek okunma şansını kaybetmiştir. Mevcut tarihi mezar taşlarında yer alan yazılı metinlerin bir kısmı tamamen veya kısmen manzum metinlerdir. Emirsultan’da bu tip mezar taşı sayısı 202’dir. Manzum kitabelerin 92’si tarih manzumesi olup içlerinde edebi ve anlatımsal değeri yüksek olanlar az değildir. Manzum tarih kitabesi şairlerinden bir kısmı mahlasıyla imzasını atmış olduğu halde bir kısım manzume imzasızdır. Senih, Zaik, Şemsî-i Mısrî, Nailî, Şevkî birden fazla tasa manzum tarih kitabesi yazmış şairlerdir. İstanbul mezarlıklarındaki taşlarla kıyas edilmese bile Bursa mezar taşlarında da hat sanatının dikkate değer örnekleriyle karşılaşmak mümkündür. Emirsultan Mezarlığında göz alıcı güzellikte yazılmış olmasına rağmen hattat imzası bulunmayan epeyce taş mevcuttur. Üzerinde hattat ismi yer alan taşlarda ise şu imzalara rastlanmaktadır: Nazi, Murtaza, Kazanlı Hamdi, Sırrî, İbrahim, Mehmed Raşid, Süleyman Vehbi, Zeki Dede, Fevzi, Nazım, Hamid, Sami Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Danyal Tekkesi
kosova priştine de emincikler konağı nın yanındaki avluda Dıştan sıvalı olan tekke binası, dikdörtgen planlı olup, kiremit çatılıdır. Yanında yer alan türbe içinde; üç kabir bulunmaktadır. İki katlı ve basit bir bina olan tekkenin düz tavanı, ahşaptır. Tekkenin orta kısmından dışarıya doğru çıkıntı yapan ahşaptan bir çardak yer almaktadır. Çardak, ahşap direkler üzerine oturur. Saçağı dışa taşkın olarak inşa edilen tekkede, II.Dünya Savaş sırasında şehit düşen, son şeyh Faik Efendi’den sonra, şeyh geleneği devam etmemiştir. ,Tekke 1957 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştür. Bu bilgiler tekkenin komşuları Necati Karabek’ten öğrenilmiştir. Günümüzde, Tekkenin resmî şeyhi bulunmamaktadır. Türbe içinde yer alan hicri 1186 (miladi 1772-73) tarihli mezar taşına göre; 18 .y.y’da inşa edilmesi muhtemeldir. Tekkeyle aynı avluyu paylaşan türbe, bozuk yedigen planlı ve yedigen çatılıdır. Kerpiçten inşa edilmiş olan yapı, ahşap hatlıdır. Yapının üstü ve sandukaların üzerleri muşambalarla kaplı olup çatı kısmen çökmüştü. Türbe içinde üç kabir bulunmaktadır. Türbenin içinde, Seyid Ali Efendi oğlu Mehmed Efendi’ye ait tek bir mezar taşı bulunmaktadır. Duvara dayalı mezar taşı hicrî 1180 (miladı 1766) tarihlidir Mezar taşının transkripsiyonu şu şekildedir: “El merhum el magfur Mehmed Efendi ibni Es-Sevvidden Ali Efendi ruhuna el fatiha Kitabenin transkripsiyonundan Mehmed Efendi’nin hicrî 1180 (miladi 1766) tarihinde vefat ettiği anlaşılmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Murad Hüdavendigar Türbesi – Kosova
kosova – pristine ye 10 km uzaklıkta Sultan Murad Hüdavendigar’ın Sırp Miloş Obiliç tarafından şehit edilmesi üzerine cesedi tahnid edilerek, Bursa Çekirge’de yaptırmış olduğu türbesine defnedilmiştir. İç organları ise, vefat ettiği yerde, oğlu Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilen ilk türbeye gömülmüştür. Meşhed-i Hüdavendigar Türbesi’nin orijinal halini bilmiyoruz. Rumeli’nin birçok yerinde görülen fetih-şehitlerinin türbeleri gibi dört paye üzerine atılmış dört kemerden ve bunlara oturan bir kubbeden ibaret açık bir türbe olması pekala ihtimal dahilindedir. Ancak farklı dönemlerde, yapının değişik onarımlardan geçtiği bilinmektedir. Türbe, ilk olarak Melek Ahmed Paşa’nın Rumeli Beylerbeyliği döneminde, 17.yüzyılın ikinci yarısında geniş çaplı bir onarımdan geçmiştir. 1660 yılına doğru Evliya Çelebi ile Sadrazam Melek paşa türbeyi ziyaret ettiklerinde, türbenin bakımsız ve harabe durumunu görürler. Evliya çelebinin tavsiyesi üzerine Melek Ahmet paşa civardaki Müslüman halkına iki kese kuruş (1000 akçe) vermiş ve türbenin temizlenmesi için getirttiği reayaya , bir hafta içinde yüksek bir duvarla büyük bir yaptırtmış ve yüzlerce çeşitli meyve fidanı diktirtmiştir. Ayrıca bir kuyu açılmış, türbeye bakmak için ailesiyle burada oturacak olan bir türbedar ve yeni kurulan vakfı denetlemek için civardaki yerlerde bulunan ileri gelen kişiler de nazır olarak atanmışlardır. Bu tarihten sonra türbe, birkaç kez yine ihmale uğramışsa da, zaman zaman küçüklü büyüklü onarımlar görmüştür. 1848 yılında türbe bugünkü şeklini almış ve Sultan Abdülmecid (1839-1861)’m bir beratı ile aslen Buharalı olan Hacı Ali 300 kuruş maaşla türbedar olarak atanmıştır (Hafız 1974,73). Bugünkü türbedar. Saniye Türbedarda bu soydan gelmektedir. Türbe daha sonra, 1909 tarihli tamir kitabesinden de anlaşıldığı üzere, Sultan Reşad’ın Haziran 1911’deki Kosova’yı ziyareti sırasında onarımdan geçmiştir. Ziyaret dolayısıyla türbe onarılmış avlusu kesme taşla döşenmiş yeni bir çeşme yaptırılmış, türbenin bugünkü tamir kitabesi konulmuş ve avluya Reşadiye Medresesi’nin temeli atılmıştır. Türbenin onarımına başlanıldığı 1911 yılında Kosova bölgesinin ileri gelenleri sultan Murad’ın şehit edildiği günün, milli gün olarak ilan edilmesi ve her yıl bütün osmanlılar tarafından bu türbenin ziyaret edilmesin sağlamak için girişimde bulunmuşlardı. Ancak, bir yıl sonra çıkan Balkan Savaşı, bu girişimin gerçekleşmesini engellemiştir. 1912 yılında meydana gelen Balkan Savaşı’ndan sonra türbenin bakımını Sırbistan Hükümeti uzerine alır. 14 Mart 1914 tarihinde İstanbul’da Osmanlı Devleti ve Sırbistan arasında imzalanan Barış Antlaşmasının 10.maddesi gereğince, türbenin bakımı ve onunla ilgili masraflar, Osmanlı Hükümeti tarafından karşılanacaktır. Ancak, kısa bir süre sonra l. Dünya Savaşı patlak verince, İstanbul Antlaşması da yürürlükten kaldırılır. l.Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi, 2.Dünya Savaşı sırasında da işgal kuvvetleri tarafından türbede bulunan bütün eşyalar yağmalanır. Türbe, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya Devleti tarafından himaye altına alınmış ve 1960-61, 1967 yıllarında esaslı bir şekilde onarılmıştır. Türbe, dört sütuna oturan üstü kubbeli sundurması olan; kare planlı, kubbe ile örtülü bir yapıdır. Tamamen kesme taştan inşa edilen türbede; biri pencerelerin alt sövesinin altında, diğeri çatı hizasında olmak üzere iki silme yapıyı çepeçevre çevirmektedir. Türbenin, kübik kütlesinin üzerinde, kesme taştan sekiz köşeli bir kasnak yer almaktadır. Kurşunla kaplı kubbenin üzerinde hilalli bir alem bulunmaktadır. Yuvarlak kemerli kapı sundurması, kemerler ve sütun başlıklan Meşrutiyet devri üslubundadır. Bununla birlikte Sultan Reşad’m türbeyi ziyareti esnasında çekilen fotograflarda, sundurmadaki kemer aralarının camekanlarla kaplı olduğu ve kemer köşelikleri üzerinde kalem işi süslemelerin olduğu açıkça görülmektedir. Türbenin iç duvarları beyaz renkle boyalıdır. Kubbe içi ve kasnağında kalem işi süslemeler yer almaktadır. Düz yeşil renkli püşîdeyle örtülü sanduka, kalebodurdan yapılmış bir platform üzerinde yükselmektedir. Türbenin zemininin döşemesinde ise; çeşitli halılar kullanılmıştır. 1990 lı yıllarda T.C. Kültür Bakanlığı tarafından yapılan onarımda, türbe duvarlarına rast gele asılmış bulunan tablo, pano ve halı parçaları kaldırılmış; yanık türbe sanduka örtüleri; baş kısmındaki Arnavut fesi alınmış; sanduka civarındaki kilise şamdanları kaldırılmış; harap vaziyetteki avize sökülmüş; türbe başucundaki bağış köşesi dip köşeye taşınmış; yaklaşık yirmi beş yıldır boya badana yapılmamış olan, türbenin iç duvar yüzeyleri (kubbe kasnağına kadar olan kısımları) sıva tamirleri yapılmak suretiyle Horasan harcı rengine boyatılmış; Türkiye’den getirilen kumaş ve örtülerle sanduka kaplanmış; Arnavut fesi yerine, Konya’da yaptınlan, dönemin Osmanlı Sultan kavuğu konulmuş; sandukanın dört köşesine Osmanlı üslubunda yapılmış yüksek boylu şamdanlar yerleştirilmiş ; sandukanın güney ve kuzeyine ahşap oymalı rahleler, Kuran’ı kerimler ve tesbihler konulmuş.; türbe ziyaretçi defteri ve bu amaçla kullanılan ahşap kürsü sandukanının ayak ucuna alınmış; türbedeki otantik havayı bozan tül ve kumaş perdelerle, kornişler, yerlerdeki koyun postları kaldırılıarak tekke görünümüne son verilmiş; türbe, bekçi kulübesi ve türbedar evinin tüm kırık camları değiştirilmiştir Meşhed-i Hüdavendigar Türbesi’ni ziyaret edenlerin dinlenme ve barınmalarını sağlamak amacıyla Sultan II.Abdülhamid’in vermiş olduğu emir üzerine ‘Selamlık Binası’ olarak anılan iki katlı yapı, 1896 yılında tamamlanmıştır. 1906 yılında ise, binanın 28.065 kuruş sarfiyle onarımı yapılmış ve II.Abdülhamid’in tahta çıktığı 1 Eylül tarihinde törenle açılmıştır. Türbenin haziresinde Hafız Mehmed Paşa ile Rifat Paşa’nın mezarları bulunmaktadır. Avlunun içinde giriş kapısının tam karşısındaki duvarda Sultan Reşad’ın bir çeşmesi, bir de dış duvar yüzeyinde Ali Hacı (Selamlık) çeşmesi yer almaktadır, incelememiz esnasında türbedar Fahri Türbedar (2001)’de vefat ettiğinden, hanımı Saniye Türbedar türbenin bakımı ve türbeye gelen ziyaretçilerle ilgilenmekteydi. Bugünkü türbedar Saniye Hanımın eşi Fahri Türbedar’dan önce babası İshak Türbedar ile hanımı Vezire Türbedar türbede türbedarlık yapmışlardır. Sultan Murad Hüdavendigar Türbesi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Diyanet Vakfı ile Kosova Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın katkılarıyla 2005 yılında, sekiz ay gibi kısa bir süre içinde restore edildi. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Şeyh Feyzullah Efendi Tekkesi
kosova – mitroviçe şehir merkezinde vlazrit draga caddesinde Şeyh Feyzullah Efendi Tekkesi, Mitroviça’da günümüzde ayakta kalan tek tarikat yapısıdır. Tekke, birlikte yer aldığı türbeyle aynı avluyu paylaşmaktadır. 1991 de Sırplar tarafından yakılan Rifai tarikatına ait tekke binası, tek katlı olup, plansız bir dikdörtgendi. İncelememiz esnasında Tekkenin semahanesinin mihrap duvarı ve doğu duvarının bir kısmının ayakta olduğu tespit edilmiştir. Tekke yakıldığından, günümüzde zikir ayinleri yapılamamaktadır. Türbenin içinde Şeyh Zeynullah’a ait sanduka yer almaktaydı. Yapının ön cephesinde, iki adet pencere açıklığı vardır. Türbenin içinde mezar taşı bulunmamaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Kukla Mehmed Bey Türbesi
kosova – dragahs da brodosan (zinova) köyünün kuzeydoğusunda Türbenin inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat, Kukli Mehmed Bey’in vakıfnamesinden, türbeyi 1538 yılından daha önce inşa ettirdiğini öğrenmekteyiz. Külliyede türbe ile birlikte cami, hamam, çeşme ve namazgah bulunmaktadır. Kukli Mehmed Bey Türbesi, Kukli Mehmed Bey Camii’ne bitişik inşa edilmiş olup, aynı avluyu paylaşmaktadır. Türbenin dışında, Kukli Mehmed Bey’in aile fertlerinin kabirleri bulunmaktadir. Türbe, 9.45 x 5.40 m. ölçülerinde, siyahımsı kaya plaklarıyla örtülü kagir bir binadır. Önemli bir mimarî özelliği bulunmamaktadır. Camiye bitişik doğu cephesi hariç diğer cephelerde birer adet pencere yer almaktadır. İçi beyaz badanalı olan türbede dört kabir bulunmaktadır. Kabirler sanduka biçimindedir. Sadece bir sandukanın baş ve ayak taşları yoktur. Yaşlı köy sakinleri bu kabirlerden girişin sağ tanıfındaki baş sandukanın -kabrin- Kukli Mehmed Bey’e ait olduğunu, yanındakinin eşine, ayak kısmındaikilerden birinin oğluna (solda) diğerinin de (sağda) kızına ait olduğunu bildirmektedirler. Kukli Mehmed Bey çocuklarını hayatta iken kaybettiği için, sarayı yanında inşa ettirmiş olduğu bu türbeye defnettiğine inanılır. Çünkü Kukli Mehmed Beynin öldükten sonra, kendi vasiyeti üzere Zinova’da değil Prizren’de gömüldüğüne dair bir yandan vakıfnamesinden, diğer yandan da Hacı Mehmed Tahir Efendi’nin Menakıb-name’sinin 27. bölümünde yer alan “Onlar bizim Müderris Ali’nin mezarına kadar geldiler, onun cesedini mezarından çıkardılar. Aynı böyle olay Kukli’yle de olagelmiştir, böyle olaylar diğer türbelerimizde gerçekleşmiştir” tümcelerinden anlaşılmaktadır. Daha sonra ise, Avusturya askerleri tarafindan tahribat gören kabirden cesedinin çıkarılarak Zinova’da (Brodosanda)ki mevcut olan türbesinde yeniden defnedildiği muhtemeldir. Kukli Mehmed Bey’in kabri yanında, eşine ait olan mezarda ayak taşı mevcutken baş taşı yoktur. Oğluna ait kabrin baş ve ayak taşı mevcuttur. Dört köşeli olan kabir taşı kitabetidir ve üstünde baştaşı taklidi vardır. 80 x 12 cm. boyutunda ve sülüs ile yazılan kitabe metninden bu kabrin Süleyman Bey bin Mehmed Bey’e, yani Kukli Mehmed Bey’in oğlu Süleyman Bey ait olduğu anlaşılmaktatır. Kızına ait kabirde ise ne baş ne de ayak taşı mevcuttur. Türbe içinde kırık ve okunaklı olmayan daha birçok kitabeli taş mevcuttur. Türbedeki tüm sandukalar yeşil örtü ile örtülüdür. Türbenin inşa kitabesi bulunmamaktadır. Türbede Kukli Mehmcd Bey kabrinin, baş taşının kitabeli olduğu görülmektedir. Baş kısmı ve gövdesi kırık olan taş, demir çubuklarla koruma altına alınmıştır. Bu nedenle kitabesi okunamaz hale gelmiştir. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Cakova Bektaşi tekkesi ve türbesi
kosova – cakova -Cakova merkezinden uzakta şehrin kenar mahallelerinin birinde Tekkenin ilk kurucusu tamir kitabesinde belirtildiği üzere, Hacı Adem Baba’dır. Tekke, Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’taki Bektaşî tekkelerinin merkezi olarak bilinmektedir. Her yıl düzenli olarak Bektaşi Kurultayları bu tekkede yapılmaktadır. Tekke çok geniş bir alanda kurulmuştur. Tekke’de geç dönemlere ait meydan evi, kahve ocağı, derviş evi, misafir konağı, kütüphane, toplantı salonları ve türbe yapıları bulunmaktaydı. Türbede 7 Bektaşi babasına ait kabir bulunmaktadır. Giriş kapısında Bektaşi sikkesi olan bir kitabe yer almaktadır. 1999’daki Kosova Savaşında tekkedeki yapılar Sırplar tarafından kundaklanarak önemli ölçüde tahrip edilmiştir. Tekke Tamir Kitabesi Hüvel-mecid Bismillahirrahmanirrahim vel-muhsî Ya ilahî bu naye ta ebed afet-i mübad Künbed-i mîna felek durdukça hem abad-ı bad Abdul-Hamid Han sani devlet-i bakî ola Kim bunun asrında bu ali bina olmuş küşad El-hac Adem Baba bu dergah-ı inşa edub Eyleydin imdad-ı mihbanın ola ervah-ı şad iki kardaş bu bina tecdidine bais olub Hüseyin Perpuç-zadegan Mahmud ver isminin nihad Bezl-i gayret kıldılar al-i soluk aşkına Ruhları dareynde mesrur ola yarab bir murad Dervişan sıfatıyla edile muttasıf Bunların revanını rahmetle eyle yad”. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Maraşlı Ahmet Tahir Memiş Efendi
istanbul – fatih camii haziresinde Maraş’ta doğdu. Maraş vilâyeti kâtiplerinden Berberzâde Nef‘î Efendi ile Hızanoğulları’ndan Esma Hanım’ın oğludur. Dedesi Ahmed Efendi vilâyet başkâtibi idi. Ahmed Tâhir Efendi’nin çocukluğu Maraş’ta geçti. Medrese tahsilini Kayseri’de tamamladı. Pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları Hüseyin Avni (Konukman) ve Yozgatlı Yûsuf Bahri (Nefesli) beylerle birlikte İstanbul’a giderek yüksek öğrenime başladı. Dârülfünun’un Ulûm-i Riyâziyye ve Tabîiyye Şubesi ile Hukuk Şubesi’nin ikisini birlikte okuyarak mezun oldu. Daha sonra Medresetü’l-kudât’a girdi. Ömer Nasuhi (Bilmen) ve Bekir Hâki (Yener) onun bu medresede beraber okuduğu arkadaşlarıdır. Ahmed Tâhir Efendi, Fâtih türbedarı diye tanınan Halvetî-Şâbânî şeyhi Ahmed Amiş Efendi’ye bu yıllarda intisap etti. Medresetü’l-kudât’ı bitiren Ahmed Tâhir Efendi (1914), askerliğini I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkas cephesinde Üçüncü Ordu kumandanı Vehib Paşa’nın hukuk müşaviri olarak tamamladıktan sonra Sivas’ın Suşehri kazasına kadı tayin edildi. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar (1919) burada kadılık ve kaymakam vekilliği yaptı. Ardından İstanbul’a döndü ve Beyazıt dersiâmı oldu. Cumhuriyet devrinde dersiâmlık müessesinin kaldırılması üzerine Ayasofya Camii’nde vâiz olarak görevlendirildi. Ayasofya Camii müzeye dönüştürülünce (1934) vaazlarını cuma namazından sonra Sultan Ahmed, pazar günleri öğle namazından sonra Nuruosmaniye camilerinde 1953 yılının ortalarına kadar sürdürdü. Bu görevinin yanı sıra Nisan 1941’de Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde Kütüphaneler Tasnif Heyeti üyesi olarak çalıştı. 1951 yılında emekli oldu. 1947’de ciddi bir rahatsızlık geçiren Ahmed Tâhir Efendi 1954 Temmuzunda mide kanaması geçirdi ve 11 Temmuz 1954’te Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde vefat etti. Ertesi günü Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından vasiyeti gereği Fâtih Camii hazîresinde mürşidi Ahmed Amiş Efendi’nin yanında toprağa verildi. Dârülfünun’da okuduğu yıllarda arkadaşları Hüseyin Avni ve Yûsuf Bahri beylerle mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret eden, ancak aradıkları nitelikteki şeyhi bir türlü bulamayan Ahmed Tâhir Efendi, son olarak adını duyduğu Hamzavî-Melâmî kutbu Seyyid Abdülkādir-i Belhî’ye gittiklerinde Belhî, nasiplerinin Fâtih türbedarında olduğunu söyleyerek onları Ahmed Amiş Efendi’ye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra türbedarı ziyaret eden Ahmed Tâhir Efendi’nin tarikata intisabı bu ziyaret sırasında gerçekleşmiştir. Mürşidinin ölümünün ardından irşad makamına geçen Kayserili Mehmed Tevfik Efendi’ye bağlanan Ahmed Tâhir Efendi onun 1927’de vefatı üzerine halifesi olarak irşad faaliyetine başladı. Soyadı kanunu çıkınca mürşidinin adına telmihen Memiş soyadını aldı. Ahmed Tâhir Efendi Arap, Fars ve eski Türk edebiyatlarını iyi bilir, vaazlarında âyet ve hadislerden sonra genellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mes̱nevî’si ile Dîvân-ı Kebîr’inden beyitler okuyup bunları herkesin anlayabileceği bir dille açıklardı. Kendisi de mürşidleri gibi sohbet, muhabbet, hizmet ve râbıtayı esas alan bir seyrüsülûk usulünü benimsemiş, mensuplarını Koska’daki evinde, dönemin aydınlarının devam ettiği Beyazıt’taki Küllük Kahvehanesi’nde, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki odasında ve yaz aylarını geçirdiği Çengelköy’deki Sultan Vahdeddin Köşkü’nde kabul edip sohbet yoluyla irşad etmiştir. Tarikat silsilesi Ahmed Amiş Efendi, Ömer el-Halvetî, Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi vasıtasıyla Halvetî-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye (Kuşadalı) kolunun pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye ulaşır. Küllük Kahvehanesi’nde yaptığı sohbetlere Evrenoszâde Sâmi Bey, Mustafa Efendi (Özeren), Hasan Nevres, Miralay Hilmi Şanlıtop, Muzaffer Ozak, Mehmed Ali Yitik, Vehbi Güloğlu, Fethi Gemuhluoğlu gibi müridlerinin yanı sıra Babanzâde Ahmed Naim Bey, Muhiddin Raif, Neyzen Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı gibi dönemin önemli şahsiyetleriyle üniversite öğrencileri katılmıştır. Özellikle Mevlânâ ve Mes̱nevî konusunda Ahmed Tâhir Efendi’den istifade eden Abdülbaki Gölpınarlı’nın birkaç defa ona intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu kabul etmediği bilinmektedir. Mensupları arasında “Hocaefendi” diye anılan Ahmed Tâhir Efendi’nin mürşidi Ahmed Amiş Efendi’nin methine dair Farsça bir manzumesiyle Sultan Ahmed ve Nuruosmaniye camilerinde verdiği bazı vaazlarından derlenmiş bir metnin bulunduğu kaydedilmekteyse de bunlar henüz yayımlanmamıştır. Sahip olduğu hukuk, fen ve ilâhiyat diplomalarının kendisine tasavvuf yolunda hiçbir faydası olmadığını söyleyen Ahmed Tâhir Efendi’nin, “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı ilâhî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı” gibi irfanî anlamlar taşıyan 131 vecizesi Muhabbet Üzerine adlı kitapta yer almaktadır. Burada ayrıca mensuplarından Ömer Lutfi Toygar’a yazılmış on beş mektubu da bulunmaktadır. Yirmi dört vecizesiyle bazı mektuplarından seçme parçalar Abdullah Kucur tarafından yayımlanmıştır. Hu / Mişkat-i feyz-i nübüvvet, / misbah-ı sırr-ı velayet, / pîşva-yı ehl-i vuslat, / mukteda-yı salikîni hakîkat, / tacü’l-ürefa fahrü’lulema, / Ahmed Tahir Memiş Maraşî / el-Halvetî eş-Şabanî / ruh-i şerîfîçün et-Fatiha. / Tarîh: “ya mefhare’l arîfîn” /10 Zi’lkade 1373/11 Temmuz 1954 Hu / Peygamberlik feyzinin ışığı, / velîlik sırrının kandili, /Allah’a ulaşanların önderi, / hakîkat yolcularının rehberi, / ariflerin tacı, alimlerin sururu / Halvetiyye’nin Şa’baniyye kolundan / Maraşlı Ahmed Tahir Memiş / (Efendi’nin) ruhu için Fatiha. / Tarih: “Ey irfan sahiplerinin iftiharı”/11 Temmuz 1954 Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları – Diyanet islam Ansiklopedisi

Amasyevi Halil Efendi ( Şeyhülislam )
istanbul – fatih camii haziresinde Osmanlı devrinin 114. şeyhülislamıdır. 1804’de Çorum’un Mecitözü ilçesinde Mustafa Efendi’nin oğlu olarak doğdu, llköğrenimini Amasya’da yaptıktan sonra orta ve yüksek öğrenim için Konya’ya gitti. Eğitimini tamamladıktan sonra geldiği Istanbul’da 1835’de müderris oldu. 1861’de İstanbul Kadılığı Bab naipliği’ne (kadı vekili) getirildi. 1864’te Mahreç Mevleviyeti’ne yükseltildi. 1865’te Kassam-ı askerilik görevine, 1866’da Fetva Eminliği’ne (Fetva işleriyle meşgul olan dairenin başkanı) atandı. Kendisine 1867’de Mekke, 1868’de de Istanbul payesi verildi. 1870’de Hac dönüşü Mecelle Cemiyeti üyeliğine getirildi. Burada Ahmed Cevdet Paşa’yla uzun süre birlikte çalıştı. 1873’de Anadolu Kadıaskeri oldu. 1877’de açılan Birinci Meclis-i Mebusan’a ayan azası olarak girdi. 1877’de Sultan II. Abdülhamid tarafından şeyhülislamlığa getirildi. 8 ay 23 gün kadar şeyhülislamlık yapan Halil Efendi, 1878’de azledildi, Azline sebep olarak Fetva Emini iken, Sultan Abdülaziz’in hal’i için gerekli Fetvayı hazırlaması gösterilmektedir. Halil Efendi bu dönemde birçok idari ve siyasi toplantıya katılmış, önemli kararların alınmasında rol oynamıştır. Özellikle Sultan Abdülaziz’in hal’ine dair Fetvayı Midhat Paşa’nın istesi üzerine hazırladığı, Cevdet Paşa’nın Ma’ruzat adlı eserinde yazılıdır. Ahmed Cevdet Paşa, yakından tanıdığı Halil Efendi’yi ulemadan bir zat olduğu halde “umür-ı hariciyesi kıt”, çocuk gibi her şeye aldanan ve devlet erkanı tarafından aldatılabileceğine ihtimal vermeyen saf, kişiliği zayıf bir kimse olarak tanımlamaktadır. Ayan azalıgı görevi devam ederken 1880’de Istanbul’da vefat etti. Fatih Camii Hazîresi’ne defnedildi. Ahmed Cevdet Paşa’ya da hocalık etmiş olan Halil Efendi, fıkıh bilgisi yüksek bir kişi idi. Murassa Mecidî ve Birinci dereceden Osmani nişanlarıyla ödüllendirilen Amasyevî Kara Halil Efendi’nin din ve şeriat üzerine yazılmış edebî taşlama yazıları ve telif eserleri vardır. Hüve’l-Hayyü La-yemüt Esatize-i izam ve fukaha-yı benamdan Şeyhü’l-islam-ı esbak Amasyevi es-Seyyid Halîl Efendi’nin rühuna ve kaffe-i ehl-i iman ervahına Fatiha. Fî 27 Muharrem sene 1298 Çarşamba O, ölümsüz diridir. Büyük üstadlardan ve tanınmış fıkıh bilginlerinden ve eski şeyhülislamlardan Amasyalı Seyyid Halil Efendi’nin ruhuna ve bütün müminlerin ruhlarına Fatiha. 30 Aralık 1880 Çarşamba Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları

Harputlu Hace İshak Efendi
istanbul – fatih camii haziresinde 1803 yılında Harput’a bağlı Perçenç köyünde doğdu. Bu yüzden “Harputlu İshak Efendi” olarak da bilinir, ilk öğrenimini Harput’ta yapmış, daha sonra İstanbul’da Fatih Sahn-ı Seman Medreseleri’nde eğitimini tamamlayarak icazetname almıştır. Sarf ilmini Abdullah el-Harputîi’den, nahiv ve mantık ilmini Seyyid Hacı Ali el-Harputi’den, belagat ve usul ilmini Mustafa el-Vidini’ den aldığı kaynaklarda yazılıdır. Tefsir ilmini Hacı Ömer el-Akşehirli’ den, kelam, felsefe (hikmet), hadis ve fıkıh ilmiyle beraber diğer akli ve nakli ilimleri ise, İmamzade olarak bilinen Muhammed el-Said’ den öğrenmiştir. Hocaları arasında, Müftüzade Seyyid Muhammed b. Yusuf ve Muhammed b. Hibetutlah b. Muhammed en-Naci’ nin de bulunduğu bilinmektedir. Hoca İshak Efendi icazetini aldıktan sonra Harput’a giderek Meydan Camii Medresesi’nde görev yapmış, iki yıl kaldıktan sonra Istanbul’a dönmüştür. Fatih medreselerinde dersler vermiş, Valide Mektebi’nde hocalık yapmıştrr. Daha sonra Saray şehzadegan hocalısına getirilmiş, Sultan Abdülaziz Han’ in teveccühünü kazanmıştır. Ayrıca kendisine Huzur dersleri hocalığı görevi verilmiştir. Buradan 1868’de “Mevleviyet ihrazı” (Müderrislikten sonraki ilmiye rütbesi) dolayısıyla ayrılmıştır. Bu vesileyle, 1866-1870 tarihleri arasında dışarıdan gelen yabancı ilim adamlarıyla zaman zaman ilmi diyaloglarda bulunmuştur. Harputlu İshak Hoca, Sultan II. Abdülhamid zamanında İstanbul payeliği rütbesini alarak Evkaf nezareti komisyonuna üye olarak atanmıştır. Ayrıca Darü’l-Maarif rüşdiye mektebi hocalısı, Isparta ve Medine kadılığı görevlerinde de bulunmuştur. Memuriyetten ayrıldıktan sonra tendini tamamen ilmi çalışmalara vermiştir. 11 Nisan 1892 tarihinde 89 yaşındayken vefat ederek Fatih Cami Haziresi’ne defnedilmiştir. “Şemsü’l-Hakika” ve “Ziyaü’l-Kulüb” adlı eselerinin yanında ayrıca kelama, sarf ve nahive ait risaleleri vardır. Bunlardan başka İbni Sina’nın meşhur “Şifa” adlı eserini “İstişfa fî Tercümetü’ş-Şifa” adı ile Türkçe’ye çevirmiştir, fakat bu önemli tercüme yayımlanmamıştır. Ya Erhame’r-Rahimin Ulema-yı amilin ve müellifin-i kiramdan Harputi meşhur Hace Ishak Efendİ’nin ruhiçün Fatiha. Fi 13 Ramazan sene 1309 Ey merhametlilerin en merhametlisi (Allah) İlmiyle amel eden ve kitaplar yazan bilginlerin önde gelenlerinden Harputlu (Elazığ) meşhur Hoca Ishak Efendi’nin ruhu için Fatiha. 11 Nisan 1892 Müminlerin muhibbi , dinsizlerin nasırı ” Şemsü’l Hakika” ve ” Ziyaü’l – Kulüb” gibi / bir çok telifti dinyyesiyle şöhret enkaz-ı afak olan ( Müslümanların dostu , dinsizlerin nasihatçısı, Şemsül Dakika ve Ziyaul Lulüb gibi yazdığı bir çok dini eseriyle meşhur olan ) Merhum-ı müşarun aleyh ” Dostuyla dost olup / düşmanıyla uğraşan kul, efendisinin kapusundan ayrılmaz ” der idi. ( merhum ” dostuyla dost olup düşmanıyla uğraşan kul, efendisinin kapısından ayrılmaz” der di Kaynak ; Türk Kültür ve Medeniyet Tarihinde Fatih Külliyesi , Ali Rıza Özcan , İBB yayınları
Gördes Türbeleri
Kayacık’ta bulunan Çatalkaya’da Seyfi Dede yatırı mevcuttur. Bu yatırın dışında Saruhanoğulları döneminden kaldığı ileri sürülen Lale Peder ve Kurt Dede isimli yatırlar bulunmaktadır. Kıranköy’de Hasmel, Tekke, Yaran, Yaldırık, Mutullah yatırlar ı bulunur. İlçeye 12 km. mesafede bulunan Efendili köyünde Yaran Dede yatırı bulunur. İlçeye 16 km. mesafede bulunan Balıklı köyünde Menteş Sultan , yakınlarında Şakir Efendi türbesi bulunmaktadır. İlçeye 25 km. mesafede bulunan Kıymık köyünde Çırpılı yatırları vardır. İlçeye 12 km. mesafede bulunan Bayat ve 20 km. mesafede bulunan Dereçiftlik köylerinde dede mezarları bulunur. İlçeye 20 km. mesafedeki Şeyhyayla köyünde 2001’de türbesi inşa edilen ve köyün kurucusu kabul edilen Şeyh Mehmet’in kabri vardır. Ayrıca, eski Gördes’te ismiyle anılan mezarlıkta medfun bulunan Hüseyini Baba ve Bayram isimli iki yatır olduğu bilinir. Bursalı Mehmed Tahir, Camiü’l Nasayih isimli eserin sahibi olarak tasavvufi şiirler yazan eski şairlerden Hüseyni ile Gördes’te ziyaret edilmekte olan Hüseyni’nin aynı kişi olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu kaydeder “İlahi sensin olan hallak u mevla Ki zatındır münezzeh kadrin ala” Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

Sinan Musa Efendi
Manisa – Demirci – sinan camii şerifi Demirci Merkezinde Sinan Camii yanındaki türbesindedir. Zahir ve batın ilimlerinde çok üstün idi. Hayatı düşmanla cihad etmekle geçti. Oğullarıda kendine destek verdiler. Sonunda şehit oldu. Demirci Fatihlerinden olduğu söylenir. Türbesinde kendi kabri dışında sırası ile oğlu Hüseyin , oğlu Tahir , kızı Aişe kızı Şadiye yatmaktadır. Ziyaretcisini karşılarken söylediği Şiir; Sinan ım Sinan Tamamdır Hakka iman Hoş geldin İlban ım İlban Öperim ayaklarının altını Bana inan Türbeye yazılması için bunun Değiştirilmiş hali ; Tamdır bende hakka iman Zahir -u batını Allah için yanan Sözlerim doğrudur bana inan Burada ehli beytim ile ben Sinan ım Sinan Büyük Alim Mücahid Mana eri ve şehid…. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

Şeyh İzzeddin Efendi
manisa – demirci – sinan camii şerifinde Şeyh İzzeddin Efendi, Sinan Efendi Camii avlusundaki türbenin önünde sarıklı taşların bulunduğu yerde soldan birinci kabirde yatmakta olup Kadiri tarikatının şeyhlerindendir (öl.1843). İstanbul Beşiktaş semtindeki Yahya Efendi dergahından icazet almıştır Sinan tekkesinde vefatından sonra oğlu Şeyh Hüseyin Efendi (v. 1865), onun vefatıyla da torunu Şeyh Ethem Efendi, ve Şeyh Hüseyin Efendi (v.1916) tekkenin şeyhi olur. Bundan sonra tekkenin işlemediği nakledilir. Halk arasında İzzeddin Efendiyle ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Sındırgı’dan üç kişi şeyh İzzeddin Efendi’nin namını işitirler ve bunu tetkik için ziyaretinde bulunup eğer onda istedikleri kerametleri görürlerse hizmetine girip derviş olmak niyeti ile yola çıkarlar. Yolda gelirken üçü de şeyhten görmek istedikleri kerameti anlatırlar. Birincisi, “biz oraya varınca 13-14 yaşında fidan gibi bir kız kahve tutarsa bu zat büyük velidir”, der. İkincisi, “benim karnım aç arkadaş. Bize yemek ikram ederse”, üçüncüsü ise, “bu kış mevsiminde ve karlı havada dalından yaprağı ile beraber yeni kopmuş üzüm ikram ederse büyük zattır”, der. Onlar Demirci’ye doğru gelirken, şeyh manevi yoldan bu üç şahsın durumlarına ve kendisinden neler beklediklerine vakıf olmuş, bir dervişine eline sepeti alarak Çaylak mevkiindeki bağından bir sepet üzüm getirmesini emretmiştir. Sepetle bağdan üzüm getiren derviş Tenekeli Tekke şeyhlerinden Galip Efendi’dir. Mürid her tarafın karla kaplı olduğu böyle bir kış gününde bağda üzümün olmayacağına ve şeyhin sapıttığına hükmederek kendi kendine söylendiği halde emre itaat ederek bağa gidip asmaların karlarını silkelediğinde, üzümlerin bütün tazelik ve nefasetiyle dallarda sallanmakta olduğunu şaşkınlıkla görür. Gözlerini uğuşturup bir salkım üzüm yiyerek şeyhine teslimiyeti artar. Sepeti üzümle doldurarak döner. Tekkede ise yemekler hazırlanmaktadır. Aradan bir süre geçtikten sonra üç şahıs gelir ve müridler tarafından karşılanırlar. Müridler gelenlere şeyhin kendilerinin geleceğini bildirerek karşılayıp gerekli ağırlamanın yapılmasını emrettiğini söylerler. Bir müddet sonra şeyh gelenleri huzuruna kabul eder. Hal hatır sorduktan sonra 13-14 yaşlarında fidan gibi bir kız hepsine de kahve ikram etmiş ve birincinin dileği olmuştur. Sohbetten sonra yemek yemeğe davet edilince de ikincisi başını önüne eğmek mecburiyetinde kalmıştır. Fakat üçüncü şahıs bu olanları normal karşıladığı için bıyık altından gülmektedir. Yemekten sonra tam sofra kaldırılacağı zaman bir sepet taze üzüm getirilip sininin üzerine dökülünce bu kerametleri o da kabul etmek zorunda kalmış, böylece şeyh İzzeddin Efendi’nin büyüklüğüne kalpleriyle tam manası ile inanıp bu tarikata intisap etmişlerdir. Bu zatların Sinan Efendi Dergahının mihrabının arkasında gömülü olduğu nakledilir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma
Ahmet Aşkı Efendi
manisa – demirci -marifi tekkesinde Koyunoğlu Tekkesinin arazisinde Mustafa Lütfi Efendi’nin oğlu olup tekkenin şeyhliğini yapmış olan Ahmet Aşki Efendi yatmaktadır. Ahmet Aşki Efendi’nin ölümünden sonra oğlu İlyas Efendi tekkenin şeyhi olur. Ahmet Aşki Efendi Kartal’daki merkezde Şeyh Ali Sabit Efendi’ye sekizbuçuk sene hizmet ederek icazetname alır ve Demirci’ye gelip vazifeye başlar. Marifi şeyhi Seyyit Koyunoğlu Ali Galip Efendi’ye ait bir şahide üzerinde 1914 tarihi bulunmaktadır. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

Sarı Saltuk – Alaşehir
manisa – alaşehir – yeşilyurt İlçeye 15 km. mesafede bulunan Yeşilyurt beldesinde her yıl ‘Sarı Saltuk ve Türk Büyüklerini Anma Etkinlikleri’ gerçekleştirilir İlahiler eşliğinde türbe ziyareti yapılır. Sarı Saltuk’un türbesi başında okunan Kur’an-ı Kerim’den ve edilen duaların ardından tören alanına gidilir. Sarı Saltuk Anadolu ve Balkanların Türkleşip müslümanlaşmasındaki etkisiyle adı etrafında menkıbeler oluşmuş bir alperendir Sünni ve Alevi çevrelerce farklı yönleriyle benimsenmiş olan Sarı Saltuk’un tarihi kimliği mitolojik kimliğinin gölgesinde kalır. Hakkında kaleme alınmış olan eserlerin en müstakil olanı, Cem Sultan’ın, onun türbesini ziyaret edip menakıbını dinledikten sonra Ebu’l Hayr Rumi’ye yazdırdığı Saltukname’dir. Hayatının 1297’ye kadar olan dönemi tarihi bilgilerle kısmen irtibatlandırılabilirse de, 1263’ten öncesine ait bilgiler muğlaktır. Hacı Bektaşi Veli’nin halifelerinden olan Sarı Saltuk’un Anadolu ve Balkanlar’da çok sayıda türbe ve makamı bulunmaktadır. Bu türbelerin bazıları Müslümanların yanı sıra Hristiyanlarca da kutsal kabul edilmektedir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

Akhisar Türbeleri
Sinaneddin-i Yusuf Bini Pir Ahmet Sinaneddin-i Yusuf Bini Pir Ahmet, günümüzde Aynalı Camii diye bilinen camiinin asıl kurucusu ve asıl vakıfıdır. Caminin eski adı Sinan Kadı Efendi Camii’dir. Fetihten sonra Akhisar’da yapılan ilk camii olma özelliği taşıyan Köhne (köfünlü) Cami’nin avlusunda mezarı bulunmaktadır. Bağdatlı Oğlu Şeyh Hacı Mustafa Efendi Bağdatlı Oğlu Şeyh Hacı Mustafa Efendi, Rufai Tarikatı şeyhlerinden olan bilgin bir kişidir. Ulucami mahallesindeki bir binayı tekke ve mescit olarak kullanmışlardır. 1895 yılında vefat eden Hacı Mustafa Efendi çarşıda dört dükkan vakfeder. Kömürcülü Müderris Hacı Bekir Efendi, Nakşi ve Uşaki tarikatına bağlı olup kendi köyünde vefat etmişve ilçeye 45 km. mesafede bulunan Kömürcü köyü camii bahçesine defnedilmiştir. Abdil Musa Türbesi İlçeye 30 km. mesafede bulunan Sırtköy’de vatani göreve gönderilen gençler için köyün çıkışında bulunan ve türbe adı verilen yerde (burası muhtemelen Abdil Musa kabridir) bütün köyün katılımıyla asker duası yapılarak gönderilir. Musaca Dede İlçeye 17 km. mesafede bulunan Musaca köyünde Halife Sultan ismiyle de anılan Musaca Dede yatırı bulunur. Sindel Baba İlçenin Palamut bucağına bağlı bir Avşar köyü olan yerleşim yerinin, ismini Sindel Baba isimli Çökekli Dede’den aldığı ileri sürülür. Sindel Baba’nın bugün dağılmış olan Çökek köyünde bir zaviyesinin olduğu söylenir. Burada dört türbe olup her sene belirli zamanlarda her türbeye ayrı ayrı hayırlar yapılır. Lokma dökülür halka dağıtılır, gözleme yapılır, çorba pişirilir. Ahsen Dede İlçeye 27 km. mesafede bulunan Doğankaya (Görenez) ile Sarnıç köyleri arasındaki bir tepe üzerinde türbesi bulunan Ahsen Dede önce Görenez köyüne gelir107 . Bir süre sonra köyden ayrılarak dağa çekilir ve burada münzevi bir hayat yaşar. Vefat ettiğinde buraya defnedilir. Anlatılır ki, burada kimsesiz ve garip kaldığından başka yerlerden gelen ziyaretçiler, Görenez‘in adı göremez derler. Çünkü o köyden bu zatı bilen yoktur. Nihayet o zamanın insanlarının torunları bir zatın delalet ve işaretiyle bu merhum ve muhterem zatı bulurlar ve büyük külfetlerle 1995 senesinde bir türbe yapıp ziyarete açarlar. Sami Efendi Horasan’ın Şanlıdere köyünde medfun bulunan merhum Hacı Hafız Kamil Efendi 500 sene evvel kardeşi Selim Efendi ile Sami Efendiyi bu bölgeye irşad için gönderir. Sami Efendi ağabeyinden on yaş küçüktür ve 59 yaşında vefat etmiştir. Maa Adem köyüne yerleşmişlerdir. Sonradan galatlaşmış olan Mandam köyünün asıl ismi Maa Adem’dir. Görenez köyünde medfun bulunan Seyit Ahmet Efendi ile amca çocuklarıdır. Annelerinin adı Ayşe-i Kebire’dir. Sami Efendi 23 yaşında aynı köyden Hüseyin Efendi’nin kızı Ayşe ile evlenmiştir. Sami Efendi o köyün damadı olduğundan köylülerin isteğiyle 26 yaşında ilçeye 13 km. mesafede bulunan Yenice köyüne yerleşir. Köyde birçok müridi olup Nakşi-Kadiri yoluyla halkı irşad etmiştir. Seyit Ahmet Türbesi Saruhanoğulları döneminde yaşadığı düşünülen Seyit Ahmet’in sonradan türbe haline getirilen kabri Akhisar’ın batısında yer almaktadır. Türbenin çevresi, fakat özellikle kuzeyindeki mezarlık sahasında yer alan çok sayıdaki arkeolojik kalıntı daha çok Hellenistik, Roma ve kısmen Bizans dönemlerine aittir. Saruhanbeyliği kurulduğu sıralarda, Seyit Ahmet Hazretleri etrafındaki mücahitlerle birlikte bu beldeye yerleşir. Seyit Ahmet Baba Vakfı ile Medresesi zaviyesi, tekkesi mevcut olduğu Vakıflar Genel Müdürlüğünde tescil edilmiş vaziyettedir. Akhisar’ın en eski mezarlığı, müslümanların ilk defnedildiği yer olan, buradaki yerleşim yeri 1170’lerden başlar. Saruhanbeyliği kurulduktan sonra da buraları tamamen müslümanların hakimiyetine geçer. Aşağı yukarı son 50 yıl terkedilmiş durumdayken, ileride yine bu mezarlığın, devamlı kabristan olarak kalabilmesi için, 17 bin metre kare alan, tamamen koruma altına alınır, etrafı tellerle ve direklerle çevrilir. 500 tane selvi dikilir ve Seyit Ahmet’in türbesi de yeniden restore edilir. Mescidi, türbesi, mutfağı, yemekhanesi, kadın ve erkeklerin ayrı ayrı abdest alma yerleri ile beraber tamamen yenilenir. Türbe etrafında bulunan koridorlar özenerek yapılır. Burada dileyenler mevlüd okutur, kelimeyi tevhid’ ler çekilir. Seyit Ahmet Baba vakfı binlerce dönüm arazisi olan bir vakıftır.

Manisa Merkez Türbeleri
Vak Vak Sultan Türbesi Vak Vak Sultan Türbesi’nin Kadirî dergâhı olduğu rivayet edilmektedir. “Camii Kebir Mahallesi yakınında, Seyyid Hoca mahallesinde, Bizans’ın sur haricine muttasıl kısmında Vakvak Sultan türbesi vardır. Bu türbenin avlu kapısı caddeye nâzırdır. İçeriye girildiği vakit ufak bir avlu göze çarpar. Türbeye muttasıl ufak bir mescidin kubbe ile örtülü olduğu görülür. Vakvak Sultan’ın aldığı garip unvan hakkında şunlar nakledilir. Manisa Selçukîler tarafından istila olunurken Vakvak Sultan askerî kumandan idi. Bizans askeri firar ile arkalarına bakmayacak derecede inkisar-ı hayale, zaaf-ı mânevîye duçar olmuştu. Vak Vak Sultan; Bizans maneviyatının zaafına hayret ederek, -Bak, Bak! diyerek şaşkınlığını gizleyememişti. Bilahare bu cümle tahrifen ‘vak vak’ demekle Vak Vak Sultan unvanı bir an’ane şeklinde intikal eylemiştir. Bugün türbenin altındaki yol üzerinde Vak Vak Çeşmesi ismiyle bir çeşme bulunmaktadır. Yirmiiki Sultan Türbesi Anafartalar Mahallesi Konuk Sokakta yer alan Yirmi İki Sultan Türbesi’nin kitabesi yoktur. Bu bakımdan yapımı ile ilgili bazı çelişkiler bulunmaktadır. Bazı kaynaklar türbeyi XVI. yüzyıla tarihlendirmektedir. Beyazıt oğlu Şehinşah tarafından yaptırılmış olduğu kabul edilir. Bununla beraber Sultan II. Mahmut (1808- 1839) zamanında yapıldığı da ileri sürülmektedir. Manisa’da ölen 22 Osmanlı Sultanı için bu türbenin yapılmış olduğu kabul edilir. Kültür Bakanlığı envanterine kayıtlı olan türbede, 1886 yılında yaptırılan bir onarım sırasında, sıva üzerine yaptırılan peyzaj ve kalem işi süslemeler, yakın bir tarihte Vakıflar Genel Müdürlüğünce yaptırılan restorasyonda kaldırılmış, kurşun kaplama yerine kubbeye şap işlemi uygulanmıştır. Kesme taştan sekizgen planlı türbenin üzeri kubbe ile örtülmüştür. Giriş ve mihrap duvarı dışında kalan duvarlara birer pencere açılmıştır. Kuzey yönünden içeriye girilen yuvarlak taş kemerli kapısı bulunmaktadır. Türbe içerisinde dışarı taşkın olmayan basit, yuvarlak bir mihrap yer alır. İçeride sekizi kavuklu olmak üzere yirmi iki sanduka bulunmaktadır. Türbenin yanında daha önce bulunduğu söylenen cami Manisa yangını sırasında yanmış, sonra da onarılmayıp yıktırılmıştır. Attar Hoca Attar Hoca’nın kabri, karaköy semtinde bulunan ve 1480’de yaptırılmış olan Attar Hoca Camii’nin son cemaat mahallinde, minarenin yanındadır Eyne Gazi Mahallesinde daha sonraları Attar Ece (Hoca) tarafından bir cami yaptırılmasıyla mahalleye Attar Ece adı verilir. Attar Hoca’nın Saruhanoğulları devrinde yaşamış olan Revak Sultan’ın kardeşi olduğu ileri sürülür Kaynaklardan Attar Hoca’nın testicilik yaptığı ve dükkânının da şimdiki Karaköy Kur’ân Kursu’nun bulunduğu yerde olduğunu öğreniyoruz. Attar Hoca’ya ait şöyle bir menkıbe anlatılmaktadır: “Adamın biri bir gün Attar Ece’nin bir testisini kırar. Sonraki bir gün yine gelir ve bir testisini daha kırar. Üçüncü de yine kasten testisini kırmaya geldiğinde Attar Ece bu şahsı yakalar ve, “senin Hızır olduğunu herkese söylerim”, der. Hızır (a.s.), “Ne olur söyleme” der. Attar Ece de, “ o zaman günde bir vakit namazı bu camide kılar isen söylemem” der. O günden beri Hızır (a.s.)’ın bu camide hergün bir vakit namaza geldiğine inanılmaktadır. Cami yapılacağı zaman, vakıfın cami alanının geniş tutulmasını istemiş olduğu, bunun sebebini soranlara da, “gün gelecek burada çocuklar oynayacak” diyerek, ileride bir gün burada bir Kur’ân kursunun yapılacağına işaret etmiş olduğu anlatılır. Terzi Ahmet Dede Türbesi Peker Mahallesi Adalet Sokak’ta yol kenarında bir bahçe içine alınmış bulunan Terzi Ahmet Dede Türbesi, kare planlı kübik bir yapıdır. Doğu cephesindeki dikdörtgen formlu kapıya giriş sağlanmış, kiremit örtülü kubbe bingisi olarak pandantif kullanılmıştır. Yedi Kızlar Türbesi Dere Mahallesi’nde Çaybaşı Deresi’nin yakınında bir çıkmaz sokak içerisinde bulunan Yedi Kızlar Türbesi’ne bu isim halk tarafından yakıştırılmış ve burası XIV. yüzyıldan bu yana bir ziyaretgâh olmuştur. Günümüzde genç yaşta ölen kız ve gelinlerin çeyiz ve duvaklarından bazı parçalar sandukaların üzerine örtülmektedir. Türbede gömülü olan kişilerin kim oldukları bilinmemekle beraber Saruhanoğulları’nın eşlerinin burada yattığı, ön sıradaki sandukanın Gülgün Hatun’a ait olduğu sanılmaktadır. Türbe yontma taş ve moloz karışımı bir duvar işçiliği göstermektedir. Türbenin önünde kubbeli bir giriş sahanlığı bulunmaktadır. Türbe kare planlı olup üzeri çatı ile örtülüdür. İç mekan biri kapı üzerinde diğerleri de kuzey, güney ve batı yönlerinde yer alan birer pencere ile aydınlatılmıştır. Türbe içerisinde ön sırada üç, arka sırada da dört tane olmak üzere toplam yedi sanduka bulunmaktadır. Bugün yapı restore edilmiş olup ziyarete açıktır. Tezveren Dede Türbesi Tezveren Dede’nin on yedinci yüzyılda yaşadığı kabul edilir. Türbesi, Ege mahallesinde Sevinç Sokağı’nın ortasında olup günümüzde ziyarete açıktır. Yapının bulunduğu yerde vaktiyle bir zaviye ve bir de mescit bulunduğu ileri sürülür. Fakat her iki eser de günümüze ulaşamamıştır. Vaktiyle bu alanda geniş bir mezarlık bulunuyor ve Osmanlı döneminde türbenin bulunduğu yer Terzioğlu Mahallesi olarak tanınıyordu. Türbe kare planlı, kesme ve moloz olup üzeri kiremitli bir çatı ile örtülmüştür. Çeşitli dönemlerde onarılmış, üslubundan kısmen de olsa uzaklaşmıştır. Kaynaklarda Tezveren Dede’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgiye rastlanmaz. 1639 yılına tarihlenen türbenin girişi batı yönünde olup duvarlarında vaktiyle birer pencere bulunuyordu. Ancak bu pencereler sonraki dönemlerde örülerek kapatılmıştır. Arap Dede Türbesi Şehitler Mahallesi Kamil Su Caddesi No:27’de XIX. Yüzyıla tarihlenen Arap Dede türbesi mimari bakımdan bir değeri olmadığı için konut olarak kullanılmaktadır. Konutun dar avlusunun güney tarafındaki kareye yakın planlı üstü kapalı mekan, türbe olarak düzenlenmiştir. Arap Dede Türbesi (Arap Abdullah Dede) adıyla anılan türbenin 30-40 sene evveline kadar üstü açık ve yakın çevresinde yapılar olmayan bir anonim mezar (yatır) olduğu öğrenilmiştir. Türbe günümüzde metruk haldeki evlerin arasında kalmıştır. Sokağa cephesi bulunmamaktadır. Saruhan Bey türbesi Sultan Camisinin karşısında ve Muradiye külliyesinin batısındaki meydanda yer alan türbenin Saruhan Bey’e ait olduğu ileri sürülür. Bu türbenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Kuzey yönündeki giriş kapısı üzerinde kitabe yeri bulunuyorsa da kitabe günümüze gelememiştir. Beyliğin kurucusu olan Saruhan Bey’in 1345-1346 yılında öldüğü dikkate alınırsa, türbenin de XIV. yüzyıl ortalarında, torunu İshak Bey tarafından yaptırılmış olduğu kabul edilebilir. Yörükoğlu, türbe hakkında şunları kaydeder “Mamafih bu türbeye yalnız kendisi değil, oğullarından İlyas, Süleyman ve Hızır Şah Beyler de defnedilmiştir. Türbenin bulunduğu mahalleye “Körhâne” tesmiyesi; Fâtih’in hocası Molla Hüsrev’in bu mahalde ikamet etmesinden, “Gûrânî mahalle”sinin tahrîf edilmesinden neş’et etmiştir.” Türbe kaba yontma taş, tuğla ve çevredeki antik yapılardan toplanmış olan devşirme malzeme ile yapılmıştır. Dikdörtgen planlı türbenin kuzey yönünde giriş kapısı yer alır. Kapının iki yanındaki birer küçük pencere açıklıkları tuğla örgülü, yuvarlak sağır kemerlerle çevrilmiştir. Giriş kapısını ve bu pencerelerin bütününü, cephenin tümüne hakim tuğla örgülü sivri bir kemer çevirmektedir. Girişteki sivri tonoz örtülü bölüm ile kubbeli lahdin bulunduğu bölüm birbirlerinden mimari bir eleman ile ayrılmamıştır. Ancak lahit odası ön mekândan daha geniş ve yüksek tutulmuş olup üst örtüde de bir farklılık göze çarpmaktadır. Lahdin bulunduğu odanın doğu duvarında açılmış kapının türbenin başka bir yapı ile bağlantısı olduğunu göstermektedir. Bu konuda araştırma yapan İlhami Bilgin, “Buradaki duvar izlerinin türbeye bitişik bir yapının varlığından başka, türbe ile ek yapının, inşa edilirken birlikte planlanıp yapılmadıklarını; türbenin inşasından sonraki bir tarihte yapılan ek yapıyla türbe arasındaki bağlantıyı sağlamak üzere türbenin doğu pencerelerinden birinin kapı haline dönüştürüldüğü” sonucunu çıkarmaktadır. Buradaki ek binanın ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı da bilinmemektedir. Türbenin altında bir mumyalık kısmı bulunmaktadır. Ayrıca üzeri de tromplu bir kubbe ile örtülmüştür. Girişin iki yanındaki pencereler dışında diğer üç kenarında ikişer düz lentolu pencere bulunmaktadır. Ancak türbe birkaç kez onarım geçirdiğinden bu pencerelerin orijinal olup olmadıkları da tartışmalıdır. Türbe 1974 yılında onarılmış olup yanındaki meydana Manisa Ticaret Odası tarafından Saruhan Bey’in heykeli dikilmiştir. Saruhan Bey tarafından fethedilişi gününün 1313 yılının Regaip Kandiline tesadüf etmesi sebebiyle, o günden günümüze Regaip Kandili ile Manisa’nın fethinin birlikte kutlanması gelenek haline gelmiştir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

Hasan Rüşdi Efendi
Manisa – merkez’de – Nişanca Paşa camii haziresinde Şeyh Ahmed Vehbi Antaki nin yanında Hasan Rüştü Efendi 1834 yılında Sandıkçı Emin Ağanın oğlu olarak Manisa’da dünyaya gelir. Çocuk yaşta Entekkeliler Rufai Marufi dergahına intisap eder ve ilk eğitimini şeyhi Ahmet Vehbi Antaki Efendi’den alır, Daha sonra şeyhi, Hasan Rüştü Efendi’yi Azadlızade Ömer Efendi’ye teslim eder. Ondan da Arapça ve Farsça öğrenir. Tekkede çeşitli hizmet faaliyetlerinde bulunur, 23 yaşında Şeyhi Ahmet Vehbi Antaki Efendi’nin kızı ile evlendirilir ve hilafet verilerek posta oturur. Ne var ki, Ahmet Vehbi Efendi, Hasan Efendi posta oturmadan altı yıl evvel vefat etmiş, dergaha bilinen bir halife bırakmamıştır. Ancak kendisinin Turgutlu postişini olan Hüseyin Şevki Efendi bir Ağustos ayı sonu bağda üzüm kesmekte iken aniden işi bırakıp dervişleri ile beraber Manisa’ya doğru yola çıkar. Ilıcak suyu adlı mevkie gelince dervişlerine beklemelerini söyleyip doğruca Ahmet Vehbi Antaki Efendi’nin evine, Meryem hanıma giderek Şeyhi Ahmet Efendi’nin sır katibi olduğunu ve kendisine ‘Kara Hasan’ lakaplı Hasan Rüştü Efendinin şeyh olacağını konuştuklarını, ancak bunu söylemek için manevi bir işaret beklediğini ve o işaretin zuhur etmesi sonucu aniden işi gücü bırakıp geldiğini söyler. Ayrıca Hasan Rüştü Efendi’yi Ahmet Vehbi Efendi’nin kızı ile de evlendirmek istediğini belirtir. Meryem Hanım ise, 14 kızı olduğunu bu kızlardan 12’sinin vefat ettiğini, zaten dergaha Ahmet Vehbi Efendi’den sonra her kim şeyh oldu ise yaşamadıklarını anlatır. Denilir ki, bir gece liyakatı olmayan birinin posta oturduğunu ve zikiri yönettiğini gören dergahın eskilerinden Pehlivan Dede içeri girmez ve doğruca Ahmet Vehbi Antaki Hazretlerinin türbesine gider ve ayağı ile Ahmet Vehbi Efendi’nin sandukasına vurarak, “Kalk yalancı şeyh.. kalk! O adam postta oturdukça ben sana yalancı şeyh derim”, diye seslenir. Pehlivan Dede daha türbeden çıkmadan posttaki liyakatsiz şeyhi dört kişi kucaklayarak dışarı taşırlar. Postta oturan adam o anda vefat etmiştir. Olay birkaç defa daha tekrar eder. En fazla yaşayan bir hafta ömür sürer. Olayların böyle olmasına rağmen Turgutlu postnişini olan Hüseyin Şevki Efendi’nin ısrarı ve kefaleti ile Meryem Hanım kızını Hasan Rüştü Efendi ile evlendirmeye karar verir. Hasan Rüştü Efendi şeyh olduktan sonra Entekkeliler dergahında 62 sene boyunca şeyhlik yapar.1919 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur ve kalabalık bir cemaat eşliğinde Çeşnigir Camisinde kılınan namazın ardından şeyhinin yanına defnedilir. Anlatılır ki, Hasan Rüştü Efendi ilim ve fazileti ile kendisini herkese kabul ettirmiş ve sevdirmiştir. Uzun boylu, “Kara Hasan” lakabını alacak kadar koyu bir esmerlikte, siyah bakışlı, üstelik zeki ve bilgili biridir. Manisa’nın kültür ve sanat hayatında etkili olmuştur. Rüşdi mahlasını kullanarak yazdığı şiirleri bir divanda toplanmış olan Hasan Rüşdi Efendi’nin, sesinin çok güzel ve bir musikişinas ve neyzen olduğu, ünlü musikişinas ve neyzen Müftü Âlim Efendi’nin musiki hocaları arasında bulunduğu bilinmektedir. Hasan Rüşdi Efendinin döneminde Entekkeli Rifai Dergâhının mensuplarının on bin kişiyi bulduğu söylenmektedir . Burada icra edilen zikir ve musikiden rahatsızlık duyan mollaların şikâyeti üzerine Manisa´da valilik yapan Süruri Paşa’nın bizzat teftiş ve ziyareti sırasında yapılan zikrin selam bahsinde, kılıçlar, şişler, ateşte kızarmış lale ve güller ortaya çıkartılarak dervişlere dağıtılır. İki dervişini yere yatıran Hasan Rüşdi Efendi, karınlarına sapladığı şişleri Dergâh tabanına çakar ve şişlerin topuzlarının da üstüne çıkan Şeyh efendi zikre devam eder. Gördüklerine inanamayan Süruri Paşa, zikrin bitimini müteakip, yerlerdeki şiş deliklerini de elleri ile kontrol ettikten sonra, “bildiğiniz gibi hareket edin, kimse bundan böyle sizin işinize karışmayacaktır” diyerek dergahtan ayrılır. Hasan Rüştü Efendi’nin Hazreti Muhammed (sav)’in sevgisi ile Rüşdi mahlasında yazdığı şiirleri vardır ve bu şiirleri bir divanda toplanmıştır. Rah-ı Hakk ın rehberisin kıl şefeat ya resul (sav) Enbiyalar serverisin kıl şefeat ya resul (sav) Can feda olsun yoluna ey resul-i zül kerem (sav) Senden olur bize kerem kıl şefeat ya resul (sav) Zat-ı pakindir sebeb bu alemin icadına Yüz süre geldim kapına kıl şefeat ya resul(sav) Derya-yı lütfünda senin nice isyan gark olur Baş uçuben yalvarırım kıl şefeat ya resul(sav) Ruz-ı mahşerde ümmet sığınur taht-ı ceneha Rüşdi zaif-i bi-çareye kıl şefeat ya resul(sav) … “Sende senlik kalmasın hiç Rüşdi, Hak’tır söyleten Söyleyen hem söyleten, kadrin veren Mevlayı gör Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

Yunus Emre – Aksaray
Ağrı – Reşadiye köyü – ziyaret tepesinde Sarıkaraman Kasabası Reşadiye köyünde bulunan ve halk tarafından Ziyaret Tepesi olarak adlandırılan tepe ismini Yunus Emre’ye atfedilen bir türbenin bulunması sebebiyle almıştır. Türbe (anıt mezar) yörede ziyaret tepesi olarak adlandırılan 1267m. yükseklikteki kayanın doğu ucunda yer almaktadır. Burada eskiden moloz taştan kireç harçla inşa edilmiş bir türbe harabesi yerine 1988 yılında Kırşehir Valiliğince Yunus Emre dönemi mimarisine uygun olarak yeni bir türbe inşa ettirilmiştir. Türbenin yaklaşık 250 m. güneyinde ise moloz taş ve Horasan harcı ile yapılmış çilehane binası yer almaktadır. Türbe çevresine üzeri açık bir namazgah ve ek tesislerden ibaret mekanlar inşa edilmiştir. Türbe içinde taş çerçeveli lahit bulunan dıştan dışa 4,50 m. kare prizma gövdeli, kesik piramidal külahlı bir yapıdır. Tabii kayalar üzerinde türbenin doğu ve güney cepheleri pencereli batı ve kuzey cepheleri ise kemer halindedir. Üst kısmı pencereli bindirme tavan şeklindedir. Namazgah türbenin kuzeyinde ve çevresi üç yandan alçak duvarla çevrilmiştir. Güneyine sade bir mihrap yerleştirilmiştir. Nevşehir taşı denen sarı renkli kesme taştan yapılmıştır. Çilehane olarak adlandırılan yapı ise moloz taştan yapılmıştır. Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

Şammaz Baba Türbesi
Aksaray – merkeze bağlı Gökçe köyünde Aksaray iline bağlı Gökçe (Mamasun) köyündeki Şammaz Baba makamı bulunmaktadır. Hıristiyanlar türbede yatanın III. Yüzyılda Kapadokya’da yaşamış olan Aziz Mamas (Aya Mama) olduğunu söylemektedir. Ortodoks Hristiyanları için kutsal kabul edilen azizin Hasan Dağı eteklerinde yaşadığı belirtilmektedir. Müslümanlar ise Şammas veya Şambaz Baba olarak adlandırılan velinin, bu topraklarda gündüzleri Hristiyanlara, geceleri ise Müslümanlara ders veren ermiş bir zat olduğunu söylemektedirler. Türbe kaya kiliselerine benzemektedir. Muhtemelen önceden kiliseydi. Sonradan türbe haline getirilmiştir. İki göz olan türbede Şammaz Baba’nın sandukası bulunmaktadır. Duvarda mum adağı için nişler açılmıştır. Türbe eskiden mescit olarak da kullanılmıştır. Türbenin içinde insan kemikleri ve geyik kemikleri buraya gelenler tarafından çalınmıştır. Türbe özellikle bölgeden göç eden Ortodoksların torunları tarafından ziyaret edilmektedir. Mum adağını hem Türkler, hem de Ortodokslar uygulamaktadır. Müslümanlar özellikle akıl hastalıkları için ziyarete gelmekte ve burada bir gece kalmaktadır. Tedavi için türbe yanında oyuklarda kalınmaktadır. Ayrıca ikinci gözde namaz kılınmaktadır. Anlatılır ki, Aziz Mamas bir çobanmış. Beslemiş olduğu koyun, keçi ve geyiklerin sütlerinden yoğurt, peynir yapar etrafındaki fakir fukaraya satarmış. Şammas Baba Türbesi 1880’li yıllarda hem cami hem de kilise olarak kullanılırmış. Pazartesi’den Cuma gününe kadar Müslümanlar tarafından cami olarak kullanılan bu mekan Pazar günleri de bölgede yaşayan Rumlar tarafından kilise olarak kullanılmıştır. Bu mekanın aynı anda cami ve kilise olarak kullanılan tarihteki tek yer olduğu anlatılır. İstanbul’un Ayamama deresine adını veren Kapadokya’lı Aziz Mamas’ın Gökçe (Mamasın) köyündeki mezarının Pir Şammas Baba adıyla türbeye çevrilmiş olduğu nakledilir. O yöredeki Aziz Mamas’ın gerçek mezarı, Kayseri yakınlarındaki Dikilitaş bölgesindedir. Ancak XIX. Yüzyılda tahrip edilerek yıkılmıştır. 1924 yılına kadar Aziz’in ölüm yıldönümü olan her 2 Eylül’de Hristiyanlarca ziyaret edilen mezar, bu özelliğini günümüzde Güzelyurt’ta bulunan kiliseye devretmiştir. Kıbrıs genelinde sekiz kilise Aziz Mamas adına adanmıştır. En önemlisi III. Yüzyıla ait mermer lahit mezarın (sarcophagus) bulunduğu Güzelyurt’taki Aziz Mamas Kilisesi’dir Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

Taptuk Emre – Aksaray
Aksaray – merkez’e 20 km uzaklıktaki Taptuk köyünde Tapduk Emre Türbesi, Aksaray ilinin kuzeyinde 20 km. mesafede, Tapduk köyü sınırları içerisindedir. Köy Ekecik dağının eteğinde kurulmuştur. Tapduk Emre’ye ait olduğu söylenen, dağ eteğinin üst kısmında yer alan ve son yıllarda yeniden çevre düzenlemesi yapılan türbe ve cami bulunmaktadır. Üç boğdamlı olarak yapılmış üstü hasır ve kavak ağacı ile örtülü cami içinde sağ kısmında ahşap parmaklıkla çevrili mezar yer almaktadır. 1988 yılında yıkılan cami kaldırılarak doğu tarafına taştan yapılmış, minaresi bulunan yeni cami inşa edilmiştir. Eski cami içinde yer alan Tapduk Emre’ye ait olduğu söylenen mezar bozulmadan üst kısmına taş sanduka yapılmıştır. Taş sandukanın etrafı dikdörtgen şeklinde bir duvarla çevrelenmiştir. Tapduk Emre mezarının görülmesi amacıyla duvarın üst tarafına demir parmaklıklı pencere yapılmıştır. Yeni yapılan cami ile taş sanduka türbe arasındaki eski caminin yıkımı sırasında insan kemiklerine rastlanmış ve bunların Derviş Tapduk Emre’nin müridlerine ait olduğu düşünülmüştür. Toplu mezar bulunan odanın sol tarafında taşla yapılmış ve baş kısmına sarık şeklinde baş taşı olan bir mezar bulunmaktadır. Mezarın Yunus Emre’ye ait olduğu kabul edilir. Mimari açıdan eski olan Yunus Emre’ye atfedilen bu mezarın baş taşı dışında hepsi yeni malzemeden yapılmıştır. Anlatılır ki, Rum erenleri, Hacı Bektaş Veli’ye giderken Emre’ye “haydi sen de bizimle gel”, dediler. Emre, çok güçlü bir erdi. “Dost divanında erenlere nasip veren Hacı Bektaş adında bir er görmedik”, dedi ve Hacı Bektaş’a gitmedi. Emre’nin sözünü Hünkâr’a ilettiler. Hünkâr, Sulucakarahöyük’te Kadıncık Ana’nın evine yerleşince, çeşitli bölgelerden gelen muhipler, müritler ıhtırılmaya başlandı. Bu arada Hünkâr, Saru İsmail’i gönderip Emre’yi çağırttı. Emre yanına gelince Hacı Bektaş, “siz, dost divanında erenlere nasip veren Hacı Bektaş adında bir kimse görmedik demişsiniz, siz o nasip veren elin bir nişanesi/işareti olduğunu da bilir misiniz?”, diye sordu. Emre, “o divanda bir yeşil perde vardı, onun ardından bir el çıktı, bize nasip verdi. O elin avucunda güzel, yeşil bir ben vardı, şimdi bile görsem tanırım”, dedi. Bunun üzerine Hacı Bektaş elini açtı. Emre, Hacı Bektaş’ın avucunda o güzelim yeşil beni görür görmez üç kez “tapduk Hünkârım”, dedi. Bundan sonra da adı, Tapduk Emre kaldı. Emre başındaki tacı çıkarıp Hünkâr’a teslim etti. Hünkâr, tacını tekbirleyip giydirdi. Velayetnamede Tapduk Emre’ye Yunus Emre’nin gönderilmesi vesilesiyle yer verilir. Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma
Şeyh Ramazan Tutaği (k.s.)
Ağrı – Tutak – Aşağıkargalık köyünde İlçeye 17 km. mesafede bulunan Karkalık (Aşağıkargalık) köyünde Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla Şeyh Ramazan’ın kabri bulunmaktadır. Burası ilçenin en eski köylerindendir. Köyde, Urartular zamanından kalma tarihi eserler mevcut olup zamanla tahrip edilmiştir. Köyün kuzeyinde bulunan Ermeni mezarlığı, köyün eski bir yerleşim yeri olduğunun diğer kanıtıdır. Osmanlı beylerbeyi ve Hamidiye Paşası Hacı Yusuf Paşa’nın, Muş yöresinden (1855-1865) Tutak yöresine Qılki (Kılıki veya Kılıka da denir) aşiretinin (Bekıri aşiretinin bir kolu) Tutak yöresine dönmesinden sonra Müslümanların kontrolüne geçer. Köyde Hacı Yusuf Paşa’nın oğlu Ali Bey, yıllarca kalmıştır. Daha sonra Ali beyin torunu İbrahim Sayan tarafından Meter köyünde bulunan Şeyh Ramazan’a kendi arazileri satılmıştır. Köy, her ne kadar günümüzde Şeyh Ramazan Kargalığı diye anılsa da, şeyhlerin bu köyde yakın bir geçmişi vardır. Köyde, Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin talebesi Tendürekli Mele Zahir’in talebesi Molla Nadir ve köylüler tarafından bir medrese yaptırılır. Bu medrese yıllar boyu, yöreden birçok talebe yetiştirir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Şeyh Mustafa Arvasi (k.s.)
Ağrı – Taşlıçay – TAŞLIÇAY köyü hli hal olan bu zat zahiri ilim icazeti bediuzzaman said nursi hazretlerinin abisi molla Abdullahdan almıştır.Batini ilimini seyyid şeyh fehimin halifesi aynı zamanda amcası halife derviş yanında devam etmiştir.halife derviş vefatı üzerine ğavsi hizan seyyid şeyh sıbğetullah ın torunu yani seyyid nur muhammed in oğlu seyyid şeyh şahabettin de bir müddet seyri süluk yapmış ve hilafet icazeti ondan almıştır.1959 tarihinde vefat etmiş.kabri şerif ağrı taşlıçay ilçesine bağlı denni köyündedir.5 oğul babasıdır.seyyid muhiddin hazretleri nişanlı iken vefat etmiş seyyid seyfeddin hazretleri seyyid selahaddin hazretleri seyyid şahabettin hazretleri seyyid alaaddin el cevvad hazretleri.(NESLİ ONLARDAN DEVAM EDİYOR…) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma
Şeyh-i Gal Türbesi
Ağrı – patnos – ilçe merkezinde Şeyh Gal’in ilçe merkezinde türbesi vardır. Bu yatır rüyaya girerek kendini belli etmiş ve mezarın olduğu yere türbe yapılmıştır. Gerçek adının Azim olduğu aktarılmaktadır. Bir evin kilerinde medfun olan Şeyh-i Gal’in mezarı belli değilmiş. Kilerin bereketi hep devam etmiş. Mahalle sakinleri burada nur yüzlü bir ihtiyarın namaz kıldığını görmüşler. Evi yenilemek isteyen ev sahibi, yeni ev yapmak için binayı yıkar. Fakat geceleyin rüyasına giren Şeyh-i Gal evi değişik yere yapmasını söyler. Bu rüya üzerine evi kaydıran ev sahibi, mezarın olduğu yeri kazar ve burada görmüş olduğu kemikler üzerine Şeyh-i Gal’in burada yattığına inanır ve türbesini yapar. Bir gün Taşlıçay’dan gelen bir kadın doğrudan doğruya Şeyh-i Gal’in türbesine gelir. Daha önceye oraya hiç gelmemiştir. O kadın da gece rüyasında Şeyh-i Gal’i görmüştür. Şeyh-i Gal Yatırı değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Eskiden mum adağı adanmaktaymış. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Şeyh Dede Türbesi
Ağrı – patnos – Kızkapan köyü Şeyh Dede türbesi ilçeye 12 km. mesafede bulunan Kızkapan köyü mezarlığındadır. Türbenin üzeri açık olup burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. (Şeyh dede türbesi) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Seyyid İbrahim Arvasi
Ağrı – Doğubeyazıd da Ahmed Hani mescidi yanındaki arvasi kabristanında Seyyid Abdurrahim’in vefatından sonra, kendi medresesinde ilim tahsil etmiş ve kendi terbiyesinde yetişmiş olan oğlu Seyyid İbrahim, İshak Paşa’nın yanında babasının yerini alır, baş danışmanı olur, vefat edinceye kadar esas vazifesi olan tedris, talim ve irşadla meşgul olur. Osmanlı Devleti adına zaman zaman elçi olarak İran’a gönderilir. Seyyid Fehim Arvasi Hazretlerinin anne tarafından dedesi olan İbrahim Arvasi, 1832 yılında vefat etmiş olup kabri Doğu Bayezid’deki aile kabristanındadır.. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma
Dede Maksut Türbesi
Ağrı – Merkez – Dede Maksut köyünde İl merkezine 21 km. mesafede bulunan Dedemaksut köyünde türbesi vardır. Dede Maksut’un kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe köyün girişinde ağaçların arasında mimari özelliği olmayan bir türbedir. Türbe çevresi bir piknik yeri gibi kullanılmaktadır. Buraya civar köylerden ziyaretçiler gelir. Değişik dilekler için ziyaret edilmekte, Yasin okunmakta ve kurban adağında bulunulmaktadır. Türbe duvarına farklı dilekler için yazılar yazılmakta, resimler çizilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Hak Halili Türbesi ( Müderris Şeyh Hacı Halil Efendi )
Afyon – EMİRDAĞ – KARACALAR KÖYÜNDE Hicri 23 Mayıs 1827(h.1243)’te Afyonkarahisar vilayetinin Aziziye kazasının Dereköyünde dünyaya gelmiş olan Hak Halili’nin annesi Emine babası ise Ömer Efendi’dir.13 yaşında Bolvadin’de öğrenime başlar, üç yıl burada, yedi yıl Konya’da, on üç yıl İstanbul’da okuduktan sonra Mısır’a El-Ezher Üniversitesi’ne gider. Orada beş yıl talebelik yaptıktan sonra üç yıl da müderrislik ve başmüderrislik yapar. Daha sonra da Mekke’de Şeyh Halil Paşa Hazretlerine yedi yıl hizmet eder. Bu zaman zarfında on iki tarikatın icazetini alır. Şam’da Muhammed Hane Dergahında Nakşi Tarikatının Şeyhliğini, Afyon’da Mevlevî Tarikatının Şeyhliğini yaptıktan sonra, Karacalar Köyüne gelerek yerleşir. Abdullah Şengül de ‘Anadolu’da Nevruz Kutlamaları ve Emirdağ ve Karacalar Örneği’ isimli çalışmasında, Hak Halilî’nin, hayatının son dönemini bu köyde geçirmiş ve o yıllarda Karacalar’ın bir eğitim merkezi haline gelmiş olduğundan söz eder. Açılan medresede 600-700 öğrenciye Batınî ve Zahirî ilimler öğretilmiştir. Afyonkarahisar Mevlevî Şeyhlerinden Celalettin ve Ferruh Çelebi’nin de dostu olan Hak Halilî’den sonra, kızı Bacı Sultan (Zehra Bacı) ve torunu Kadir Ağa (Kadir Şahbaz) Hak Halilî’nin öğretisine devam etmişlerdir. Bu köyde özellikle Alevî kültüründe özel anlamı olan Muharrem ayı ve aşure geleneği, Nevruz, Hıdırellez ve Kandiller (Mevlid, Regaip, Berat, Mirac ve Kadir Gecesi) Hak Halilî öğretisinde olduğu şekilde özel törenlerle kutlanır. Burada Kadirî Tarikatının Hüseynî Kolunun Postnişinliğini yapar. Ehli Beyt sevgisini yüreklere eker. Kendisi gibi bir çok Ehli Beyt sevdalısı yetiştirir. Vefatından dört yıl sonra kabrinin açılması, cesedi çürümemişse türbe yapılmasını vasiyet eder. Dört yıl sonra ise artık kendisi için yapılan türbede medfundur. Vefatından sonra Kadiri silsilesi şöyle devam eder. Şeyh Hacı Halil (Hak Halili) (ksa) /Afyon-Emirdağ-Karacalar Köyü/1823-1907 Şeyh Bacı Sultan (Zehra Şahbaz) (ksa) /Afyon-Emirdağ-Karacalar Köyü/1881-1965 Pir Abdülkadir Şahbaz (Ağa; Ağalar Ağası) (ksa) /Afyon-Emirdağ- Karacalar Köyü/1922-1997. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

Emirdağ Evliyaları
Emirdağı’nda on altı türbe ve mezar tespit edilmiştir. Yorgun Dede (merkez Adçal eteklerinde), Garip Dede (İncili Mahallesinde bir evin avlusunda yer alır), Emir Baba (Sultan) , Balçam Sultan , bunlardan bir kısmıdır. Belirttiğimiz şahsiyetlerden Emir Sultan, rivayete göre, Battal Gazi’nin silah arkadaşıdır. Davulga beldesinde hasta hayvanların tedavisinde himmet etmekte olduğuna inanılan Kara Ahmet ile Kötü Hasan ve Hacılar Tekkesi evliyaları bilinir. Gömü beldesinde Hurşit Dede ’nin türbesi bulunur. İlçeye on km. mesafede bulunan Balcam köyünde medfun bulunan Balcam Sultan ve kardeşi Hamza Fakı ’nın kabirleri, çevresindeki mukaddes kabul edilen ağaçlarla köy camii yakınında yer alır. Özellikle çocuğu olmayan veya sakatların ziyarete geldikleri türbede beyaz bir sancak da bulunuyor. Vaktiyle köyde Hamza Fakih adına bir zaviye bulunduğunu Karazeybek’in çalışmasından öğreniyoruz. Gündoğan kitabında, 1995’teki ziyaretinde türbe yolu üzerinde Bediüzzaman’ın Emirdağ talebelerinden ikisine ait kabirlerden de söz eder. Besmeleyle açılan kapıdan içeri girdikten sonra üzerinde bir hilal ve yıldızın bulunduğu sancağın altından geçildiğini anlatır. Afyonkarahisar’dan gelen halkın ziyaretlerinin 1980’lere doğru kesilmesiyle birlikte köy halkının senede bir gün burada bir araya geldiğini ilave eder. bulunduğunu Karazeybek’in çalışmasından öğreniyoruz. Gündoğan kitabında, 1995’teki ziyaretinde türbe yolu üzerinde Bediüzzaman’ın Emirdağ talebelerinden ikisine ait kabirlerden de söz eder. Besmeleyle açılan kapıdan içeri girdikten sonra üzerinde bir hilal ve yıldızın bulunduğu sancağın altından geçildiğini anlatır. Afyonkarahisar’dan gelen halkın ziyaretlerinin 1980’lere doğru kesilmesiyle birlikte köy halkının senede bir gün burada bir araya geldiğini ilave eder. Başkonak köyünde yaşamış ve hiç evlenmemiş olan Keziban Bacı ’nın, hayatta iken bazı kerametler göstermiş olduğu anlatılır. Bu türbeyi daha ziyade çocuğu olmayanlar ve çocuğu yaşamayanlar ziyaret ederler. Çocuk erkek olunca ismini Tufan, kız olunca Keziban koyarlar. Bu uygulamanın derinliklerinde türbedeki zatın koruyucu gücünün bulunduğu inancı bulunduğu ileri sürülür. Bir çok ulu zata henüz dünyaya gelmemiş olan çocuklar satılır (adanı) ve böyle çocuklara kız olunca Satı, erkek olunca da Satılmış ismini koyarlar. Köyde ayrıca Hacı Mustafa Mahallesinin batısında Sakartepe üzerinde ulu bir ağacın altında Sakar Dede adıyla anılan zat medfun bulunmaktadır. Arızlı Mahallesinde Yüksel Dede , Tufan Dede isimleriyle anılan evliya kabirleri bulunur. Hodul Dede ve Üç Derviş kabirleri Güveççi ile Bademli beldesi arasında yer almaktadır. Suvermez köyünde Hasan Efendi isimli zatın türbesi vardır. Tez Köyü Emirdağ ilçesine 7 km uzaklıkta 3 mahalle ve merkez köyden oluşan Emirdağ’ın en eski köylerindendir. ismini köyde anlatılan bir efsaneye göre Güzle istikametinden gelen Türk ordularının komutanının, sarp yamaç üzerinde bulunan Alınca Mevkiine doğru ilerlerken “Burayı alınca burdan sonrası tez gelir”, sözünden almış olduğu anlatılır. İlçe merkezine on km. mesafede yer alan köyün ekonomisinin tarım ve hayvancılığa dayandığı görülür. Mübarek zatlar bakımından zengin olan köyde Ahi Yakup Dede ’nin Horasan Erenlerinden olduğu kabul edilir. Türbesinde yeşil ışık yandığı ve Allah zikrinin duyulduğu anlatılır. Alınca Baba ’nın Battal Gazinin komutanlarından olduğu ve burada şehit düşmüş olduğu anlatılır. Zaman zaman türbesinde yeşil ışık yandığı ve orta boylu siyah sakallı, beyaz cübbeli yeşil fesiyle görüldüğü söylenir. Çevresindeki ardıç ve meşe ağaçları da kutsal kabul edilir. Pancar Baba ’nın da Battal Gazi döneminde yaşadığı anlatılır. Burada ardıç ağaçlarının altından geçenlerin boğmaca ve öksürükten şifa bulduğuna inanılır. Kurtuluş Savaşı esnasında Yunan askerlerinin bu köyde iri beyaz sarıklı askerlerin bulunduğu için uğramadan geçtikleri söylenir. Köyde ayrıca Gündoğan’ın kitabında Pancar Baba’nın yanında yattığını anlattığı Yüzbaşı, Sızı Dede, Emir Baba (Emir dağlarında) yatırları bulunur. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

Müslüman Ana Türbesi
Afyon – Bolvadin – Müslümanlı mah. Anlatılanlara göre, 1107 tarihinde Bolvadin Kalesi fethedilirken bu Türkmen anası gazilere su ve ayran dağıtmıştır. Bu kutlu ana o savaşta şehit düşmüş, daha sonra onun ayran dağıttığı yere türbesi yapılmıştır. 1107 tarihinden bugüne kadar, o türbeden geriye sadece tek mermer sütun kalmıştır. Müslüman Ana’nın, mezar taşları ile çevrilmiş mezarı, Müslümanlı Mahallesindedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

Sultan Carullah Zemahşeri Türbesi
Afyon – Bolvadin – Emirdağ Caddesi üzerinde, Sultan Carullah mezarlığının güneyinde Sultan Carullah’ın Ünlü Türk âlimi Zemahseri’nin torunu olduğu kabul edilmektedir. Bolvadin’e ne zaman geldiği bilinmemektedir. Zaviyesinden günümüze yalnızca türbe ve mescidi gelebilmiştir. Türbenin içi yol seviyesinden 1 m. aşağıda olduğu için, içeriye merdivenle inilir. İçinde üç tane sanduka vardır. Sultan Carullah Türbesi’ne çok önceleri, Hıdırellez kutlamaları için gidildiği söylenmektedir. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

Ebu Sadık Ziyareti
Adıyaman – Kahta – Atatürk Barajının kenarındaki Ebu Sadık Parkında. Ebû Sâdık’ın türbesi ilçe yakınlarında bulunmaktadır. Ebu Sadık’ın burada şehit olduğuna inanılır. Çocuğu olmayan, kaderi açılmayan, işi düzgün gitmeyen kişiler ve sınava girecek olan öğrenciler buraya gelip, buradan bir taş alırlar ve niyetleri kabul olunca da gelip burada adaklarını yerine getirirler. Ayrıca akıl hastalarının şifa bulacaklarına inanıldığı için perşembe akşamları gelip burada kalınır ve cuma günü dönülür. Bu zât da üstünün örtülmesini istememiştir.

Zeynel Abidin Türbesi – Adıyaman
Adıyaman – Şehir merkezine 17 km uzaklıktaki Uludam köyünün Alyurt mezrasında Zeynel Abidin’in türbesi, şehir merkezinin 17 km. doğusundaki Uludam köyünün Akyurt Mezrası’nda küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Ağaçlandırmanın yapıldığı bir alanda bulunan türbe, sandukanın bulunduğu oda ile erkek ve kadın mescidinden oluşmaktadır. Sandukanın üzeri yeşil örtülerle kaplı olup, baş kısmında büyük tespihler bulunmaktadır. Anlatıldığına göre, türbe Hz. Ali’nin torunun torunu olan Zeynel Abidin’e aittir. Bir başka rivayete göre ise Hz. Hüseyin’in 16. göbekten torunu Zeynel Abidin’in türbesidir. Zeynal Abidin yedi veya on iki yaşlarında vefat etmiştir. Sandukasının ebatlarından da küçük yaşta vefat etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Rivayete göre, annesinin onu ölüyken bile emzirdiği, hatta türbesinin etrafında annesinin onu emzirmesi için bir delik olduğu ve bu deliğin etrafında da süt lekeleri olduğu söylenmektedir. Buraya dilekte bulunup adak adamaya gelenlerin türbenin etrafındaki ağaçlardan meyve yiyebilecekleri, ancak hiçbir şekilde yanlarına alıp evlerine götüremeyecekleri söylenir. Eğer götürülürse başlarına kötü şeyler geleceğine inanılır. Türbenin, IV. Murat’ın Bağdat Seferi dönüşü keşfedilmiş olduğu anlatılır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

İzollu Hacı Mehmet Efendi
Adıyaman – Sıratut cami yanında. İzollu Hacı Mehmet Efendi türbesi şehir merkezinde, Sıratut Mahallesi’nde bulunmaktadır. Bu zatın aslen Malatya’nın İzollu (bugün Kale ismiyle bilinen) ilçesinden ve İzollu aşiretinden olduğu söylenir. Hacı Mehmet Efendi Sıratut Camisinin imamıymış . Anlatıldığına göre, Nakşîbendi tarikatine mensup olup, uzun bir irşad faaliyetinden sonra 1810’da vefat etmiştir. Bu zatın tek başına bir hücrede kalıp, ibadetle meşgul olduğu aynı zamanda sohbetler ve dersler verdiği nakledilir. İzollu Baba hakkında anlatılan bir menkıbe şöyledir. Adıyaman yerlilerinden olan bir şahıs kaçakçılık işinden dolayı hapse girer. Hapiste iken rüyasında İzollu Baba’yı görür. İzollu Baba onun beraat edeceğini söyler. Beraat etmesi zor olan bu kişi gerçekten beraat eder. İlk iş olarak, Sıratut Camii’ni ve İzollu Baba’nın makamını yaptırır. Bu camiyi ve makamı da sonraları Açıkgöz Mehmet Ali adlı şahıs restore edip bu günkü şeklini vermiştir. Anlatılan başka bir rivayete göre, geçmiş zamanlarda bu türbe zamanın kaymakamı tarafından yıktırılmak istenir, ilk balyozu kaymakam vurmak ister, ama bunu yapacağı sırada eli tutulur, türbeyi yıkamaz. Cami ile yan yana olduğu için türbe, her namaz sonrası camii cemaati tarafından ziyaret edilmektedir. Cuma akşamı ve yatsı salasından önce ve sonra ise birçok kadın tarafından her türlü arzu ve temenni için ziyaret edilmektedir. Ayrıca Abdulgani Baba türbesini ziyaret eden birçok kadın, daha sonra İzollu Baba türbesini ziyarete gelmektedir. Genellikle bu ziyaretler yedi cuma art arda yapılmaktadır. Dileği kabul olan kimseler türbeye gelip, şeker ve bisküvi dağıtmaktadırlar. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Gaziantep , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

Ayabakan Türbesi
Konya – selçuklu – ferhuniye mahallesi Sultan Mesud sokak no :10 Eser, Sultan Mesut Sokakta Süt Tekkesinin kuzeyinde yer alır. Yapı M. 13. yüzyılda, Selçuklular döneminde yapılmıştır. Eserin çeşitli dönemlerde geçirdiği onarımlar sebebi ile orijinal mimarisi hakkında kesin bilgimiz yoktur. Yapım malzemesi taş ve tuğladır. Ayabakan Tekkesi adıyla anılan bu eser, Selçuklu devrinde önemli bir bölge olan Ertaş Kapısı denilen dış sur kapısının iç kısmında bulunmakta idi. Kuzey cephesinin doğu köşesindeki ahşap ve tek kanatlı bir kapıdan içeriye girilir. Duvarlar yer yer taş ve tuğla ile düzensiz bir biçimde örülmüştür. Eserin içinde hiçbir süsleme ve tezyinat yoktur. Tavan, üç ahşap sütuna oturmuş bir ana kiriş ve du- vara doğru basan ahşap kirişlerle örtülmüş ve hasır üzerine toprak damla kapatılmıştır. Türbenin kuzey cephesinde dikdörtgen bir pencere yer alır. Ortada basit sanduka yer alır. Bunun çevresinde ise tuğladan zemin döşemesi görülmektedir.

Şeyh Mesud Türbesi
Şanlıurfa – Merkez – Şıh Maksut mahallesi , Şıh Maksud Tepesi Şıh Maksud (Şeyh Mesud) Türbesi Şıh Maksud Mahallesi, Şıh Maksud tepesi üzerinde yer alır. Türbe, Şıh Maksud’un medrese olarak kullandığı rivayet edilen zaviyenin içerisinde yer almaktadır. Türbenin içerisinde bulunan tabelada şu bilgileri yer alır. “Şeyh Mesud, Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencilerinden olup Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında görev almış bir Alperen’dir. Türk Devletlerinden Zengiler’in (1144-1182), Eyyubiler’in Urfa’ya hakim oldukları (1182-1234) sırada, Batı Türkistan yakınındaki Nişabur şehrinden öğrencileriyle Urfa’ya gelmiş ve bu zaviyeyi kurmuştur. Dört eyvanlı Selçuklu medreseleri planında inşa edilen zaviyenin her eyvanında, dört İslam mezhebinin biri ile ilgili ilimler tahsil ediliyor, zaviyenin güneybatısındaki mağaralarda öğrencilerin ikameti sağlanıyordu. Zaviyenin 100 m. batısında bulunan sarnıcın yanındaki kaya duvarı üzerinde yer alan Arapça kitabede, sarnıcın H. 579 (M.1183) tarihinde Nişaburlu Said oğlu Mesud tarafından yaptırıldığı yazılıdır. Zaviyenin de aynı tarihte yapıldığı tahmin edilmektedir. Zaviyenin bodrumunda yer alan ve girişi doğu dış cepheden olan mezar odasında bulunan beş mezardan birinin Şeyh Mesud’a, birinin kız kardeşine, diğer üçünün ise, öğrencilerine ait olduğu söylenilmektedir. Devrinin alim ve mutasavvıflarından biri olan Şeyh Mesud ve zaviyesi ile ilgili anlatılan bir rivayete göre, “Anadolu’yu İslamlaştırmak ve Türkleştirmek üzere Anadolu topraklarına gelen Şeyh Mesud, Urfa’yı çok sever ve buraya bir zaviye yapıp öğrenci yetiştirmeyi ister. Şeyh Mesud zaviyenin inşası ile uğraştığı esnada, yoldan geçen tanımadığı bir askerden çevrede bulunan taşları toplayıp kendisine getirmesini ister. Şeyhin bu isteğini kabul eden asker, kendisinden istenilen taşları toplar ve şeyhe getirir. Askerin bu davranışından çok etkilenen Şeyh Mesud, ‘Allah seni Mısır’a sultan yapsın’ diye askere dua eder. Anlatıldığına göre, Şeyh’in duasını kabul eden Allah, söz konusu askeri Mısır’a sultan eder.” Aynı konu ile ilgili diğer bir rivayete göre ise, “Şeyh Mesud’un zaviyenin inşası için taş topladığı sırada, yoldan geçen süvari birliğinin komutanının atı, ürker ve bu duruma çok kızan komutan askerlerine Şeyh Mesud’u kırbaçlattırır. Hak etmediği bir cezaya çarptırılmasına dahi kızmayı ya da beddua etmeyi düşünmeyen Şeyh Mesud, süvari birliğinin komutanına ‘Allah seni Mısır’a sultan yapsın’ diye dua eder ve söz konusu komutanın daha sonra Mısır’a sultan olduğu anlatılır. Daha sonraki bir dönemde şeyhin öldüğünü duyan Mısır sultanı, Urfa’ya gelerek günümüzde mevcut olan türbeyi inşa ettirir. Zaviyenin girişi, batı tarafta bulunan ahşap bir kapı ile sağlanmaktadır. Dört eyvanlı olarak inşa edilen zaviyenin ortasında üzeri yarım kubbe ile kapatılmış bir avlu bulunmaktadır. Şıh Maksud’a ait olduğuna inanılan mezar, avlunun doğusunda bulunan eyvanın içersinde yer almaktadır. Mezarın bir metre yüksekliğindeki ahşap sandukasının üzeri, yeşil örtüler ile kapatılmıştır. Mezarın bulunduğu eyvan ile avlunun arası, ahşap bir camekan ve demir parmaklıklar ile bölünmüştür. Mezarın bulunduğu eyvanın girişi, kuzey taraftaki ahşap kapı ile sağlanmıştır. Türbe, genellikle Cuma günü saat 10:00’dan sonra dilek tutma amaçlı veya şifa amaçlı olarak kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Evlenmek, çocuk sahibi olmak veya işe girmek isteyen ziyaretçiler, namaz kılıp dilek tuttuktan sonra dileklerinin kabul olması için kendilerine ait bir elbise, elbiseden bir parça, tespih,düğme, para, kurdele ve başörtüsü gibi eşyaları mezarın üzerine atmakta veya eyvanın önündeki parmaklıklar ile ziyaretin doğusunda ve kuzeydoğusunda bulunan dağdağan ağaçlarına ip veya çaput bağlamaktadır. Bütün bunlardan sonra isteyen ziyaretçiler, dileklerini eyvan ile avlunun arasında bulunan ahşap camekan üzerine yazarak ziyareti tamamlarlar. Diğer taraftan türbeye nefes darlığı çeken hastalar ile romatizma hastaları şifa amaçlı gitmektedir. Bu hastalar, sırtlarını veya ağrıyan yerlerini içerisinde Şeyh Mesud’un mezarının bulunduğu eyvanın demir korkuluklarına sürer ve akabinde imkan bulurlarsa, mezarın etrafında üç defa dönerek şifa aramaya devam ederler. Daha sonra, şeyhin kabri üzerine bir miktar para atan ziyaretçiler türbeden ayrılırlar. Dileğinin kabul olduğuna veya hastalığının iyileştiğine inanan ziyaretçiler, daha sonraki bir dönemde tekrar türbeye giderek burada kurban kesip yemek yaparlar. Yapılan yemekleri o anda türbede bulunan diğer insanlarla birlikte yerler.

Seyyid Maksud oğlu Seyyid Hacı Ali Türbesi
Şanlıurfa – Merkez – Bediüzzaman Kabristanında Harran Kapı Mezarlığı içersinde yer alan bu türbe, kesme taşlardan sekizgen planlı ve tek kubbeli olarak inşa edilmiştir. Kitabesinde şöyle yazılıdır: Bu mezar, seyyidler seyyidi, iyilik ve güzellikler babası, Seyyid Maksud oğlu Seyyid Hacı Ali’nindir. Allah’ın rahmetine kavuştuğu Rebiyülevvel 1003 (Kasım 1594) tarihinde burası bina edilmiştir. Türbede, Seyyid Ali’den başka 1876’da vefat eden Kadiri Şeyhi Hacı Mustafa Efendi, iki oğlu, bir kızı ve 1969’da vefat eden Şeyh Hüseyin’e ait olmak üzere toplam 6 mezar bulunmaktadır. Kaynak ; Kültür ve İnançlarıyla Şanlıurfa , Şanlıurfa Valiliği
Salman-ı Pak Türbesi

Deve (Dede) Baba
Kahramanmaraş – Afşin – Dede baba mah. Atatürk caddesi. İlçe merkezinde Atatürk Caddesi üzerinde bulunan ve zamanla türbe haline getirilen Dedebaba ziyareti, felçli ve saralı hastaların şifa aradığı yer haline gelmiş durumdadır. Dedebaba türbesine Kahramanmaraş ve çevre illerin yanı sıra İstanbul, Ankara gibi çeşitli şehirlerden de ziyaretçiler gelmektedir. Rivayete göre, Muaviye döneminde Anadolu’ya gelen iki kardeşten biri olan dervişlerden Dedebaba (Develi Baba) Afşin’de olup diğer kardeşi Himmet Baba ise Elbistan’da bulunmaktadır146. Develi Baba’nın develeri ile Eshab-ı Kehf’e taş çekmiş olduğu anlatılır. Türbenin kesin tarihi belli olmamakla beraber Selçuklular döneminde yapıldığı ve buraya vakıf arazisi tahsis edildiği belirtilmektedir. Dede Baba’ nın Afşin’ e gelişi halk arasında şöyle hikaye edilir. Selçuklular devrinde I. Alaaddin Keykubat zamanında Medine ensarından iki zat Eshabü’l- Kehf’in hizmetinde bulunmak üzere Efsus’a gelir. Hüseyin ve Himmet adlarındaki bu zatlar gönüllü asker olurlar. Bunlardan Hüseyin, deve bölüğününkomutanlığını üstlenir. Eshabü’l-Kehf’in yapımında develeriyle taş taşır. Türbesi, daha sonra kurulan Dedebaba Mahallesinde bulunmaktadır. Halk ensardan olan bu zatın türbesini kutsal saymaktadır. Yaptığı işten dolayı önceleri Deveci Baba denilmiş, daha sonra Devebaba namıyla anılmış, günümüzde ise halk onu Dedebaba ve Devebaba olarak anmaktadır. Türbenin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, 1230’da Dulkadiroğullarından Hasan Bey tarafından yaptırılan Esab-ı Kehf Külliyesi’nin gelir kaynakları sayılırken Afşin gelirinin bir kısmının Dede Abdal Zaviyesine verilmiş olduğu görülür.

Akkızana Türbesi
Niğde – çamardı – bademdere kasabası’nın karapınar mevkii , akkızana tepesinde Türbe inşa kitabesine göre, 1241 H. / 1826 M. yılında Evliya Şeyh Hasan adına yapılmıştır Yapı defineciler tarafından tahrip edilmiş olup, onarıma ihtiyacı vardır. Hafif eğimli arazi üzerine yapılan türbe, kare planlı olup dıştan yaklaşık 5.50 x 5.50 m. ölçülerindedir. Kapı, kemer, mihrap, pencere ve cephe duvarlanmn köşe bağlantıları ile beşik tonozun dış kaplamasında sarımtrak renkte ince yönü taş, diğer kısımlarda ise moloz taş malzeme kullanılmıştır.

Horasanlı Ali Baba
Mersin – Tarsus

Zeyve Sultan
Karaman Merkez’de İbrahim Hakkı Konyalı’nın Karaman Tarihi’nde anlatıldığına göre bu türbede yatan zat hakkında bilgiler şöyledir: Türbede, mezar taşı kitabesine göre Zeyve Sultan adı ile meşhur es-Seyyid Fahreddin el Huseynî el-Meşhedî el-Hanefî Ahmet Paşa yatmaktadır. Buna göre Zeyve Sultan adı ile meşhur Ahmet Paşa Peygamber soyundan Hazreti Hüseyin’in torunudur. Hanefi mezhebindendir. 1421 yılında ölmüştür. Mezar taşı, iki adet uzun ince sandukadır.

Uzun Şıh
Konya – Taşkent Pirlonda kuzan Sarılar mahallesi tarafında kurulmuş bir köydür. Pirlonda’nın ilim hocası Eminlerden olan Uzun Şıh büyük alimlerden olup zamanın fıkhı ve ilmi konularda bilgi kaynağıdır. Yavuz Sultan Selim döneminde yaşamıştır. Yavuz Sultan Selim tahta çıkınca zamanın en güzide beldesi Bağdat’ı almak istiyor bu arada Doğuda Şah İsmail tehlikesi var. Bunu ortadan kaldırılması gerekli bunun içinde zamanın alimlerine danışıp onların fikirlerini almak isteyen Yavuz Alimleri hocaları çağırmak için haberciler salar. Bu arada Pirlonda’da meşhur bir medrese vardır hocası da Uzun Şıh dır. Haberi Pirlonda ya gelir. Uzun Şıh haberciyle beraber kalkar İstanbul’a gelir. Yavuz Sultan Selim bu hocaların ve ulema kişilerin ilmi seviyelerini anlamak için sarayın giriş kapı eşiğinin altına bir Kur’an-ı Kerim yerleştirir. Gelen hocalar içeri direk girerler. Fakat uzun Şıh gelince içeri girmez buyur ederler yine girmez eşikteki emaneti kaldırın öyle gireyim der. Padişah bu duruma çok sevinir. Hemen aradığım alimi buldum der Kur’an-ı eşikten kaldırır. Diğer hocalar geriye gönderilir. Uzun Şıh’ı huzuruna alır, padişah kendisinin bir sefere çıkacağını bu konu hakkında düşüncesini sorar. Osmanlıda alimlerden fetva alınarak sefere çıkılırdı. Yavuzda Uzun Şıh dan fetva ister Uzun Şıh’ta padişahım akşamki işini sabaha bırakma der. Padişah hemen ordusuna emir verir. Derhal hazırlıkları başlar ve ordu sefere çıkar. 1514 yılında Çaldıran denilen mevkide çetin bir savaş olur bu savaşta Şah İsmail ağır bir yenilgi alır. İran zapt edilir. Irak üzerine yürüyen ordu gecelemek için istirahata çekilir. Yorgun olan Yavuz çadırında uyumuştur. Uyku anında bir tekme yediğini hisseder ve uzun Şıh’ı görür karşısında hemen irkilir uykusundan fırlar. Ordusuna emir verir. Ani baskınla Bağdat alınır. 1517 de Ridaniye savaşıyla mısır ve Arabistan yarımadasını da teslim alan Yavuz kutsal emanetleri halifelikle beraber alır. Ordu büyük bir coşkuyla İstanbul’a döner artık Osmanlıda İslam hilafeti devleti olur. ilk Osmanlı halifesi de yavuzdur. Yavuz İstanbul’da Uzun Şıh’ı yanına çağırtır. Hocam Senin ilmin ve fetvanla İslam beldelerini bir baştan bir başa tek hilafet çatısı altında topladık Allah senden razı olsun bizden bir isteğin var mı der. Uzun Şıh’ta köyüne bir cami yapılmasını ister. Yavuz hemen emir verir. Cami yapımı içinde yer tercihi hocaya bırakılır. Hocada bugünkü büyük caminin yerini gösterir ve caminin buraya yapılmasını ister o dönemde bu yer köyün çok kenarındadır. Çünkü köy Sarılar Mahallesi Mevkiinde kurulmuş köy harici diğer yerler ormanıdır. Uzun Şıh. Bu yer bugün köyün dışında kalıyor zaman gelecek burası köyün ortası olacak diyerek camiin yapımını başlatır. Bugünkü büyük cami yapılır. resmi kayıtlarda caminin ismi Uzun Şıh Camisidir. Osmanlı mimarisini inceliğini hala muhafaza eden bu cami köyümüzün en önemli Osmanlı eserlerinden olup aynı zamanda Taşkent’in en büyük camisidir. Uzun Şıh. Bugünkü imam hatip lisesinin yerinde bulunan medresede birçok alim yetiştirmiş olup bu alimlerde Osmanlıya fikren ve zikren büyük hizmetler vermişlerdir. Kaynak ; Şevki BAŞÇI , Taşkent’in Doğuşu, 1974

Şeyh İdris Türbesi
Konya – Hüyük – Şeyh Idris sokakta XV. Yüzyılın başlarında yaşamış, bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında etkin görev almış bir Türk dervişidir. Şeyh Bahşi’nin kardeşi olduğu rivayet edilir. Kendi bölgelerinde geçenlere her türlü yardımın sağlandığı, misafirlere yemek verildiği, iaşelerinin ve ibadet yerlerinin temin edildiği zaviyesi yıkılmış, türbesi günümüze kadar intikal edebilmiştir.

Şeyh Bahşi
Konya – Hüyük – Şeyh Bahri sokağında Konya ve bölgesinin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli katkıları olan ve Ahmet Yesevi’nin düşüncesine bağlı olduğu anlaşılan bir Türk dervişidir. 1437 yılında kurulduğu bilinen, kendi bölgelerinden geçenlere her türlü yardımın sağlandığı, misafirlere yemek verildiği, iaşelerinin ve ibadet yerlerinin temin edildiği zaviyesi yıkılmış türbesi günümüze intikal etmiştir.

Şeyh Ahmet Yatağan Mürsel
Konya – Meram – Yatağan Köyü Yatağan Köyü’nünü kurucusu ve köy halkının atası Şeyh Ahmet Mürsel, bir Anadolu Alperenidir. Kayıtlarda Yatağan’lı Ahmet veya sadece Yatağan Mürsel olarak anılmaktadır. Şeyh’i dediği Sultan’la birlikte Horasan’dan çıkmışlar, önce Hicaz’a gidip Hac görevini yapmışlar, sonra da Konya’ya gelerek Melengürgit dağı eteklerine konaklamışlardır. Bu civarda Karadağ’da zaviye kurarak 360 kadar mürit ile bir müddet burada yaşamışlardır. Daha sonra dediği Sultan kendisi Ilgın’ın Haruniye köyüne gitmiş, yetişkin müritlerine de buralarda kalarak yerleşimlerini istemiştir. Şeyh Ahmed Mürsel’i de adıyla bilinen yatağan köyü civarına göndermiştir. Ahmet Yatağan Mürsel’in ölüm ve doğum tarihleri belli değildir. 15. yüzyıl başlarında yaşamıştır. Buna dair tarihi belge, Selçuklu Sultanı II. Mehmet’in kendisine yazdığı Vakıfnamedir. Sultan Alaaddin, Yatağan Mürsel’i bir sebeple sarayına çağırmış, O’nun kerametlerine şahit olarak ermiş bir kişi olduğunu anlayarak hürmet göstermiş ve köyün iki önemli arazisini zaviyesine vakfetmiştir. Tarih Hicri 810 (1402), Sultan Alaaddin ile Yatağan Mürsel’in görüşmesi menkıbe halinde köyde nesilden nesile anlatıla gelmiştir. Bu tarihte Ahmet Mürsel 50 yaşlarındadır. Rivayete göre Ahmet Mürsel iki kızını müritlerinden iki gençle evlendirmiş, köy halkı bunlardan çoğalmıştır. Söz konusu vakıfnamede bu damatların da imzası vardır. Birisi Ali oğlu Yusuf diğeri de Mustafa oğlu İsmail’dir.

Haydar Baba – Elmalı
Antalya – Elmalı’da Abdal Musa’nın talebelerinden olduğu söylenir.
Molla Muhyiddin el – Haveli
Resmi kaynaklara göre Molla Muhyiddîn el-Hâvelî, 01.07.1896 Siirt ilinin Baykan ilçesinin Garzan denilen bölgesinin Ormanpınar (Bilvanîs) köyü doğumlu görünmektedir. Bununla beraber el-Mektûbât adlı eseri ve çocuklarının kendisinden aktararak verdikleri bilgilere göre 1909 yılında dünyaya geldiği anlaşılmaktadır. Annesinin adı Halime, babasının adı Ali’dir. Babası halk arasında Molla Ali diye bilinmektedir. Molla Muhyiddîn el-Hâvelî’nin ailesi aslen Irak’ın Süleymaniye şehrine bağlı Berzenc köyündendir. Dedeleri oradan yaklaşık olarak 150-200 sene (8-9 göbek) önce bilinmeyen bazı sebeplerden ötürü Gercüş ilçesi Vergili (Becirman) köyüne göç etmiş ve burada yaşamaya devam etmişlerdir. Daha sonra Siirt’in Baykan ilçesinin Ormanpınar (Bilvanîs) köyüne taşınmışlardır. Molla Muhyiddîn el-Hâvelî, Baykan Bilvanîs köyünden olup, medrese tahsilini, Oğin, Norşin ve Çır (Çukurca)’da tamamlamıştır. İlk derslerini de Baykan ilçesine bağlı Siyan köyünde imamlık görevini ifa eden babasından almaya başlamıştır. el-Hâvelî, daha sonraki eğitimine kayınpederi de olacak Molla Alâüddîn’in(ö. ?) yanında Baykan ilçesine bağlı Çır (Çukurca) köyünde devam etmiştir. Bir ay Norşin’de Hazret’in torunu Molla Cemâleddîn’den, bir ay da Kozluk ilçesinde Molla Reşid Arıncî’den ders almıştır. Geriye kalan eğitimini kayın pederi Molla Alâüddîn’in rahle-i tedrisinden geçerek tamamlamıştır. Medrese eğitimini 17 yaşında bitirerek Molla Alâüddîn’den icazetnamesini almış ve bundan sonra 3 yıl süreyle hocasıyla birlikte aynı medresede ders vermeye başlamıştır. el-Hâvelî, 22 yaşından itibaren tasavvufî ve ilmî çalışmalarını Şeyh Abdülhakim el-Hüseynî (1902/1972) (Menzil Şeyhi M. Raşit Erol’ un(1930/1993) babası) ile birlikte zamanın meşhur mutasavvıflarından, Suriye’de ikamet eden Şeyh Ahmed Haznevî’nin (1886/1950) yanında sürdürmüş, şeyhinin vefatı üzerine, Norşinli Şeyh M. Maşuk ’un yanında tasavvuf eğitimini tamamlayıp hilafetini ondan almıştır. Norşin medresesinin mürşid ve müderrislerinin birbirlerine yazdıkları mektuplar incelendiğinde, bölge halkının günlük hayatta karşılaştığı sorunlarla ilgili çok sayıda fetva ve açıklamayı ihtiva ettikleri görülecektir. Bu mektuplar ilmî ve tasavvufî konularda küçük birer risale niteliği taşımaktadır. Hâlidî şeyhi el-Hâvelî de bu geleneğin bir parçası olarak çevre illere hatta Ezher şeyhine mektuplar yazarak bu alanda epey verimli olmuştur. Ayrıca Hâlidî şeyhleri, müderrislik ve irşad görevlerinin yanında ihtiyaç anında toplumu yönlendiren, rehberlik ve öncülük eden âlimler olarak görev yapmış, bazen de arabuluculuk görevlerini de üstlenerek toplumda şiddetin önlenmesi ve huzur ortamının hâkim olmasında önemli katkılar sağlamışlardır. Yani bu gelenekte tasavvuf/ tekke geleneği yanı sıra ilim-irşad geleneği de vardır hatta bu gelenek daha hâkim olarak karşımıza çıkmaktadır. el-Hâvelî tasavvufî geleneğin tekke ayağını değil de ilim-irşad ayağı olan medrese geleneğini esas almıştır. Bu geleneğin tekke ayağı ise genelde bölgenin şeyh ailelerinin sürdürdüğü görülmektedir. el-Hâvelî, düzenlediği sohbetlerle insanların zamanlarını ilim, irfan ve ibadetle geçirmelerini sağlamış bu sayede onların vakitlerini boşa harcamalarına engel olmuştur. el-Hâvelî Hâlidî geleneğin ilim-irşad ayağı medrese ekolünün en müşahhas örneklerindendir. O hem medrese hem de yazdığı el-Mektûbât adlı eseriyle bu ilim-irşad geleneğin bir halkası olduğunu bize göstermiştir. el-Hâvelî, bölgenin en tanınmış ulemasından olup, fetvalarıyla nam salmıştır. Seyda Molla Muhyiddîn hazretleri Şeyh Muhammed Maşuk’un hem amel arkadaşı hem de halifesidir. Arkasında altı halife ve gözü yaşlı binlerce seven bırakarak 1987 yılında seccadesinde sabah namazı öncesinde dâr-ı bekâya göç etmiştir. Mezarı Baykan’ın Bayika Köyündedir. El-Hâvelî’nin Halifeleri el-Hâvelî, ilim adamlığının yanında, zühd ve takvâya dayalı yaşamıyla daşöhret bulmuştur. O, Tasavvufun önemli bir kolu olan Hâlidî tarikatında şeyh mertebesine ulaşmıştır. el-Hâvelî, dinî ilimleri öğrettiği gibi, tasavvuf konusunda da çok kişiye ders vermiş, bunlardan tasavvuf eğitimini tamamlayan altı kişiye de irşat izni vermiş ve onları halifesi olarak tayin etmiştir. Yukarıda Hâlid-i Bağdâdî’nin, zahirî ilimlerde icazeti olmayana hilafet görevi vermediğini aktarmıştık. el-Hâvelî’nin de hilafet verdiği kişilerin zahirî ilimlerde icazeti olan kişiler olduğunu görmekteyiz. Bu kişiler ise aşağıda zikredilenlerdir; 1- Şeyh Bedreddin Mutlu (Kendi şeyhi Şeyh Maşuk’un oğlu) 2- Norşinli Şeyh Fadli Kocaman 3- Molla Havi Akkuş (1927-31/2015) 4- Molla Hasib 5- Molla Abdullah Dibo 6- Molla Muhammed Arıncî. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Tarikatının Halifelerinden Molla Muhyiddin El Haveli ve Tasavvufa dair Fetvaları, Necmettin Kartal
Şeyh Abdüllatif Haziyani
Şeyh Abdullatif, 1887 yılında Xaziyan/Savaşçılar köyünde doğmuştur. Küçük yaşlarda medrese tahsiline başlamıştır. İlk olarak babasından ders almıştır. Daha sonra Muş’un Pazu köyünde kendi akrabası olan Mele Hasan’ê Bakê’nın medresesinde, Varto’nun Rindaliya ve Hacibey köyünde Sultanşenli Muhammed’in medresesinde ardından Karayazı’nın Dehar köyünde okumuştur. Dehar’da okurken irşat amacıyla köyleri dolaşan Şeyh Said’ê Palu ile tanışmış ve daha sonra onların köyü olan Hınıs’ın Kolhisar köyüne geçerek Şeyh Said Efendi’nin medresesinde Şeyh Ali Rıza Efendi ile beraber okumuştur. Oradan ayrıldıktan sonra Melekan köyünde Şeyh Abdullah Efendi’nin medresesinde okumuştur. Medrese tahsilini bitirdikten sonra kendi köyü olan Xaziya’da medrese açmıştır. 1925 yılında Şeyh Said hadisesi başlayınca ailesinin birçok ferdiyle birlikte aktif olarak harekete katılmıştır. Hareketin yenilgiye uğraması, Şeyh Said ve arkadaşlarının İran’a kaçmaya karar vermesi üzerine “maddi imkânım yoktur, İran seferine katılmak suretiyle kimseye yük olmak istemem” diyerek dağlarda saklanmaya devam etmiştir. Muş bölgesinde altı ay firar kaldıktan sonra ihbar sonucu yeri tespit edil- miştir. Bunun üzerine Bingöllü Yado Ağa’nın yanına gitmeye karar vermiş, arkadaşlarıyla yola çıkmıştır. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Melekan köyüne yakın bir yerde kar fırtınasına yakalanmış ve arkadaşlarıyla birlikte burada yakalanıp önce Muş sonra Bitlis İstiklal Mahkemesinde idamla yargılanırken 1927 örfi ida- renin kalkmasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur. Toplam 18 ay hapis sonucu 1927 yılında cezaevinden çıktıktan sonra “Tertela Şexa ( Şeyhlerin yaşadığı büyük felaket )” büyük döneminde yakılmış olan Haziyan köyüne dönmüş ve medreselerin yasak olduğu dönemde kendi evininin bitişiğinde bir medrese/hücre inşa etmiş, gizlice burada ders vermiştir. 1935 yılında bölgede etkili olan ailelerin sürgün edilmeye başlanması üzerine sürgünden kaçmak için ailesi ile birlikte Hazro’nun Dedaş köyüne gitmiş ve burada iki yıl kalmıştır. Daha sonra tekrar Haziyan Köyüne dönmüştür. Şeyh Abdullatif, bir süre sonra Nakşibendî tarikatının bir zincirinin halkasına katılma gereği duydu ve Şeyh Kekê’nin hizmetine girdi ve onun yanında riyazet çekerek tasavvufi terbiyesini almaya başladı. Onun bereketli dergâhında riyazet ve amelini tamamladı. Bir süre sonra Şeyh, onu icazet vermeye layık/ehil görünce ve 1931 yılında icazetini vererek onu Nakşibendî halifesi olarak seçti. O bu vazifesiyle Haziyan köyünde ikamet etmiş ve bölgede İslam ve tarikat faaliyetlerini yürütmüştür. 1946 yılında gözlem altında tutulması amacıyla Nahiye Müdürünün baskısıyla Haziyan köyünden alınıp o dönem nahiye olan Yaygın’a yerleştirilmiş ve orada zorunlu iskâna tabi tutulmuştur. Yaygın’da kendi evi olmadığı için uzun süre komşuların kendisine tahsis ettiği derme çatma evlerde kalmıştır. Nahiye müdürünün ve karakolun bulunduğu bir ortamda medresede açmanın imkânsızlığı yüzünden medrese/hücre açamamıştır. Böylece Haziyan’da gizlice devam eden medrese süreci son bulmuştur. Babası ve dedesi idam edilmiş olan Aladin’ê Mele Emin, Mele İbrahim (Zaza) Mele Kasım (Zaza) Kendi oğlu Şeyh Mehmet Emin’e ders vermiştir. Mehmet Çağlayan Şark Ulemaları eserinde sahibi Şeyh Abdullatif’in çektiği eziyet ve sıkıntılardan söz ederken, yıpranmış olmasına rağmen bunu hiç sezdirmediğini ve kendisini her ziyaret ettiğinde mütebessim ve hiçbir sıkıntısı yokmuş görünümünü verdiğini aktarmaktadır. Çağlayan, ayrıca en sıkıntılı durumunda bile Şeyh Abdullatif’in teheccüt namazlarını ve evradını ihmal etmediğini, ne siyasi şartlar ne de sağlık şartlarına takılmadan Kur’an çizgisini bağlı kaldığını, irşad tebliğ ve halka hizmet etmekten ve hakkı söylemekten çekinmediğini aktarır. Şeyh Abdüllatif, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra yaşanan çalkantılardan bizzat etkilenmiş ve Şeyh Said’in hareketine aktif katılım sağlamış birisi olarak sözüm ona işler normale vardıktan sonra da devlet, siyaset ve devletin kurumlarından uzak kalmıştır. Zorunlu olmadıkça kılık kıyafet kanunu yüzünden Muş’a bile gitmemiştir. Kimseye halifelik vermemiş ve 1964 yılında yaygın nahiyesinde vefat etmiş ardından ardından Haziyan köyünde (savaşçılar – Muş ) defnedilmiştir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh İbiş ( İbrahim )
Şeyh İbiş (İbrahim) Temmuz 1866 yılında Baskil’in Şefkatli köyünde dünyaya gelmiştir. Nefesoğulları olan soy isimleri daha sonra Yünkül olarak değişmiştir. Şeyh İbiş önceleri Mustafa Kazım Baba adında bir mürşide bağlıydı. Şeyh Kekê’nin Baskil’e gelmesi döneminde yaşadığı bir olay üzerine kendisine bağlanıp mürit olmuştur. Şöyle ki Kekê, ailesi ile birlikte Baskil’e geldiğinde Şeyh İbrahim’in evine misafir olmuştur. Ev sahipleri onun yatağını kapı eşiğine yakın hazırlamış ve kendisine değersiz bir misafir olarak hizmette bulunmuşlardır. Şeyh İbiş aynı gece gördüğü bir rüya görmüş olacak ki Şeyh İbiş uykudan telaşla kalmış ve hanımına “hanım kalk biz, büyük bir hata etmişiz. Bu misafirimiz değerli bir misafirdir, hünerini anlayamamışız.” demiştir. Ardından Şeyh Kekê’yi uyandırmış ve ona “hakkınızı helal edin, size saygıda kusur etmişiz” diyerek yattığı yeri değiştirmişlerdir. Şeyh Kekê, yanında bir süre amel eden bu zata, tasavvuf icazeti vermiştir. Bu icazet halen torunları tarafından muhafaza edilmektedir. Âlim ve muttaki olan bu zat çok zaman geçmeden 1905 yılında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Ebu Bekir Melekani
Şeyh Ebubekir, Şeyh Kekê ’nin Şeyhi olan Şeyh Mahmud’un oğlu ve Şehit edilen Şeyh Abdullah’ın kardeşidir. Kendisi 1896 yılında Melekan’da dünyaya gelmiştir. İlim tahsilini ilk olarak Şeyh Abdullah Efendi’den (Sanî)’den almıştır. Mele İhsan Alın (Hazarşah), Şeyh Ebubekir ile ilgili yazmış olduğu hatıratında; babasının 1931 yılı Şubat ayında Babası (Mele Ali)’nin Şeyh Kekê, Şeyh Abdullatif ve Şeyh Tayyib (Haci) ve Hacı Said Daidinanlı ile birlikte hacca gittiğini yazar. Bu hatıratında babasından duyduğu şu olayı anlatır: Bir sabah Şeyh Kêkê’nin yanında bulunuyorduk. Şeyh, Seyyid Abdülhamid Ankavî’nin de bulunduğu bu mecliste bize “Bana Şeyh Ebubekir’e icazeti vermem, ilham edildi.” dedi. Şeyh Kekê, burada Şeyh Ebubekir’in icazetini hazırladı ve hacdan döndükten sonra 1931 yılında kendisine icazetini verdi. Bu döneme kadar Beroj’da ikamet eden Ebubekir Efendi, 1936’da Melekâna geçti. Tarikat ve ilmî faaliyet- lere başladı. Bunun için Mele Zahir Tendurek’i müderris olarak getirmiş ve Melekân’da tasavvuf ve ilim adına hareketli bir dönem başlatmıştır. Böylece Şeyh Sait hareketinde şehit edilen Şeyh Abdullah Efendi’den sonra Melekân’a hareket kazandırmıştır. Aklı ve feraseti ile tanınan ayrıca bölgesinde tasavvuf ve ilim yanında toplumun sorunları ile yakından ilgilenen Şeyh, Hâlidîliğin yayılmasında etkin bir rol ortaya koyan Şeyh Ebubekir Efendi 1972 yılında vefat etmiş ve Melekan’da defnedilmiştir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Mahmud Melekani
Halidi-Nakşi geleneğin en önemli özelliklerinden birisi ilim ve tasavvuf birlikteliğini sağlamak, şeriatın ilkelerine sımsıkı sarılmak, nefisle mücadelenin yanı sıra cihad ruhuyla yetiştirilen mürşitlerin ve şeyhlerin aynı zamanda birer aksiyon adamı olarak yetiştirmektir. Molla Abdullah Akdeniz’in ifadesiyle “Ashab-ı kiramın yolunu takip eden tarikat şeyhleri birer komutan, müritler ise birer askerdi” Nitekim Şeyh Abdullah Efendi’nin emriyle yeğeni ve halifesi olan Şeyh Mahmud Efendi’nin müritlerle beraber, Kars’a giderek 1877 yılında 93 Harbine katılması bunun bariz bir göstergesidir. Şeyh Mahmud, Şeyh Ali Sebtî ’nin 1242/1827 yılında Palu’ya geldiği yıl Melekan’da dünyaya gelmiştir. Melekan’da Molla Abdullah Kuk’tan okumuş, ondan ilmî icazet almıştır. 1294/1877 yılında ise amcası Şeyh Abdullah Melekani kendisine tasavvuf icazeti vermiştir. Böylece mürşid-i kâmil Şeyh AbdullahEfendi’nin vefatından sonra ilim ve tarikat hizmetleri yeğeni ve postnişini Şeyh Mahmud tarafından yürütülmüştür. O da müritlerini bir bölümü penceresiz olan çilehanede kırk gün devam eden fikir, zikir ve riyazetle seyr-i sülük eğitimine tabi tutuyordu. Şeyh Mahmud Efendi, 13 halife yetiştirerek bunlara icazet vermiştir. Bunlardan birisi Şeyh Said’le kıyam eden oğlu Şeyh Abdullah es-Sanî, bir diğeri de Şeyh Kekê unvanıyla bilinen ve daha sonra Şeyh Ebu Bekir Efendi ’ye icazet verecek olan Şeyh Abdülmecid’dir. 1315-1316 yılında beraberinde kalabalık bir heyetle hac yolculuğuna çıkan Şeyh Mahmud, Şam’da Mevlânâ Hâlid’in kardeşi Şeyh Mahmud Sahib’in evlatlarından olan Şeyh Es’ad ile tanışmış ve ona misafir olmuştur. Ramazan ayını Şam’da geçiren ve burada büyük bir ilgi ile karşılanan Şeyh Mahmud, Şam’daki tekke ve camilerde halkı etkileyen vaaz ve irşatta bulunmuştur. Aziz Efendi’nin anlattığına göre Kâbe’de Efendi ellerini açarak Cenab-ı Allah’ın huzurunda mahcup olmaması için işlediği hataların cezasını bu dünyada çekmesi yönünde dua etmiş ve beraberindekilerden âmin demelerini istemiş, onlar da âmin demişlerdir. Hac dönüşünde belki de bu duanın bir kabulü olarak ağır bir felç geçiren Şeyh Mahmud birkaç yıl yatalak kalmış Rumî 1326, Miladî 1910 yılında Melekan’da vefat ederek burada defnedilmiştir. Şeyh Mahmud Melekani’nin Silsile-i Şerifi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner
Şeyh Hasan Haziyani
Şeyh Hasan, Şeyh Ahmed-i Haziyan’ın oğludur. İlk tahsilini babası Şeyh Ahmed’den almış, sonraları bölgenin çeşitli medreselerinde eğitimini sürdürmüştür. Şeyh Hasan’ın doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Tasavvuf icazetini Melekanlı Şeyh Mahmut’tan almıştır. İcazetinden sonra Şeyh Abdullatif gibi öğrencileri yetiştirmiş ve Müslümanların maddi ve manevi terbiye ile yetişmesi için hizmetlerde bulunmuştur. Yaşadığı dönemde vükû‘ bulan Ermeni olaylarında halkı, Ermenilerden suçsuz olanların can, mal ve namusuna dokun- mamaları konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştur. Bu nedenle Haziyan köyü- ne sığınan Ermenilere kimse dokunmamıştır. Muhacirlik zamanına kadar Haziyan köyünde ikamet etmiş, orada milletin dini ve içtimai sorunlarıyla alakalı faaliyetler yürütmüştür. Kimseye halifelik vermemiştir. 1918 yılında muhacirlik zamanında Urfa ilinin Halfeti içesine bağlı İngici köyünde vefat etmiştir. Şeyh Hasan Haziyani Silsilesi Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Şeyh Abdulhamid Haziyani
Muşun Xaziyan/Savaşçılar Köyünde dünyaya gelen Şeyh Abdulhamit’in Doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Babası ve çevredeki âlimlerden ders almış ve Melekan köyüne geçip Şeyh Kekê ile birlikte sulûka girmiştir. Şeyh Mahmud Efendinin yanında manevi terbiye aldıktan sonra Şeyh Mahmud Ken- disine halifelik vererek Hâlidî tarikatında Nakşibendî şeyhi olmuştur. 1901 yılında Haziyan köyünde vefat etmiştir. Kimseye halifelik vermemiştir. Şeyh Abdulhamid Haziyani Silsilesi Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz
Hace Hasan Attar
Hace Alaeddin Attar hazretlerinin muhterem evladıdır. Çocukluk günlerinde Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin nazarlarında büyümüştür. Şöyle anlatılmıştır: “Bir gün Hace Hasan bir grup çocukla Bağ-ı Mezar’da oynuyordu. Hace Hasan bir buzağıya binmişti. Diğer çocuklar da onun yanında buzağıyı koşturuyorlardı. Bu esnada Hace Bahaeddin hazretleri yanlarına geldi ve onları o halde görünce şöyle buyurdu: ‘Çok yakında bu çocuk at üstünde, şevketli padişahlar ise yanlannda yaya yürüseler gerektir!’ Bu işaretin gerçekleşmesi gecikmedi: Hace Hasan hazretleri Horasan’a geldiğinde Bağ-ı Zağan’da Mirza Şahruh’u görmeye gitti. Mirza ona bir katır hediye etti. Samimiyet ve sevgisinin çokluğundan dolayı Hace Hasan’ın koltuğuna girip kendilerini bindirmek istedi. Bir eliyle üzengiyi tuttu, diğer eliyle de katırın dizginlerini kontrol etti. Tam bindireceği sırada katır huysuzlık edip, yürümeye başlayınca Mirza dizginleri sıkıca tutarak onu durdurmak amacıyla birkaç adım Hace Hasan’ın rikabında yürüdü. Katır durunca Hace Hasan indi ve Buhara’ya doğru dönerek niyaz ve şükürde bulundu. Daha sonra çocukluk çağında buzağıya binip oynarken Şah-ı Nakşibend hazretlerinin, ”Yakında şevketli padişahlar senin rikabında yürüyecekler” dediğini Mirza Şahruh’a ayrıntılı bir şekilde anlattı. Böylece katırın huysuzluk etmesinin sırrı ortaya çıktı. Bu olayı işiten ve görenlerin Hace Bahaeddin hazretlerine muhabbetleri arttı. Mevlana Abdurrahman-ı Cami Nefahatül Üns’de Hace Hasan ile ilgili şu bilgileri verir: “Hace Hasan hazretlerinin kuvvetli cezbeleri vardı, istediği zaman cezbe sıfatıyla tasarruf ederdi. Tasarrufta bulundukları kişiyi şuur ve huzur mertebesinden gaybet mertebesine eriştirirdi. Sülük erbabından bazısına zorlu bir mücahededen sonra ancak müyesser olan gaybet ve fena zevkini o tasarruf gücüyle hemen tattırdı. Onun bu tasarruf kudretli Maveraünnehir ve Horasan’da talipler arasında çok meşhur oldu. Mübarek ellerini öpme şerefine nail olan kimse kendisine vurulur, gaybet ve yokluk devletine kavuşurdu. Bir gün sabahleyin keyif içinde evinden dışarı çıktı. Kutlu nazarları kime isabet ettiyse cümlesi zevkten kendilerini kaybettiler. Hace Hasan’ın dervişlerinden biri mübarek Hicaz seferine çıktı. Herat’a uğradığında çarşı ve pazarda dolaşmaya başladı. Görenler ondaki cezbe, gaybet ve hayret halinin izlerini hemen farkettiler. Davranış ve tavırlarından manevî bir halin içinde olduğunu anladılar. O ise, halkın gelip gitmesinden ve konuşmalarından habersizdi.” Yine Mevlana Camî, Nefehatta diyor ki: “Bu silsileden hizmetine eriştiğim bir aziz dedi ki: O dervişin işi daima Hace Hasan hazretlerinin süretini gözetlemekti. Gönül hazinesinde onun suretini hıfzederdi. Onun süretini hıfzetmek bereketiyle cezbe sıfatları o dervişe de sirayet etti.” Hace Hasan Attar hazretleri, kendisini çok seven ve samimiyetle bağlı olan o asrın ekabirinden birinin arzusuyla Hacegan tarikatı üzerine bir risale yazmıştır. Hace Hasan hazretleri Hacegan yolu üzere hastalarla ilgilenir, onların yükünü üzerine alır ve hastalık ve zafiyetten onları kurtarırdı. Hicaz seferi sırasında Şiraz’a uğradığında o diyarın ekabirinden ve aynı zamanda kendilerinin müridlerinden birine bir hastalık gelmişti. Hace Hasan hazretleri onun hastalığını yüklendi. Hasta sağlığına kavuştu. Hace Hasan ise onun hastalığına tutuldu. Öyle ki vefatlarına da bu hastalık sebep oldu. Hace Hasan 826 (1423) yılı kurban bayramının pazartesi gecesi vefat etti. Mübarek naaşlan Şiraz’dan muhterem babalarının medfun bulunduğu Çaganiyan’a getirildi.”
Hace Ebu Nasr Parsa (k.s.)
Hace Muhammed Parsa hazretlerinin oğludur Lakapları Burhaneddin ve Hafızüddin’dir. Mevlana Camî, Nefehatü’l-Üns’te onu şöyle anlatır: “Hace Ebu Nasr Parsa hazretlerinin şeriat ilimleri ve tarikat adab ve erkanındaki payesi mübarek babalarının seviyesindeydi. Lakin nefy-i vücüd ve bezl-i mevcüdda, yani dervişlik ve cömertlikte babalarını geçmişti. Halini gizlemekte öyle bir mertebede idi ki hiç kimse onun bilgisini asta anlamazdı. Eğer bir kimse kendsine bir mesele sorsa bilmez gibi davranır, kitaba müracaat edelim derdi. Kitabı açtıkları zaman ya o meselenin olduğu sayfayı ya da iki-üç varak alt veya üstünü açardı. Bulamadığı bir konu olmazdı.” Hace Muhammed Parsa hazretlerinin hizmetkarlarından Pir Halta ismiyle tanınan çok yaşlı bir süfîsi vardı. Hace Muhammed Parsa’ya ve Ebu Nasr Parsa’ya uzun yıllar hizmet etmişti. O şanı yüce aileye can-ı gönülden bağlıydı. Bir keresinde Herat’a gelmişti. Bir gün dedi ki: “Efendimiz Hace Hafızüddin Ebu Nasr’dan işittim. Buyurdu ki: Babamdan şöyle bir beyit öğrendim. ”Sabr eyle, kıl kanaati pişe zannın eyle halka eyu, Ferahyab olub elem görmez kim ki bu derdi îde kendüye hu” Reşahat Yazarı Mevlana Ali B. Hüseyni Es-Safi şöyle der ; “Bir gün, Herat Camii’nde bir grup ilim talebesiyle Pîr Halta’yı ortamıza almış, sohbet ediyorduk. Pîr Halta, Hacegan büyüklerinden; özelikle Muhammed Parsa ve Ebu Nasr Parsa’dan menkıbeler anlatmaktaydı. O esnada öğle ezanı okundu. Ezanı duyanlardan,bazısı Pir’in sözünü bağlamasını beklemeden edebe aykırı olarak abdest tazelemeye kalktılar. Bunun üzerine Pir Halta dedi ki ; Hace Muhammed Parsa’dan işittim ki ; Namazın kazası olur, Fakat sohbetin olmaz. Hace Ebü Nasr Parsa hazretleri 865 (1461) yılında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Emir Hüsameddin Buhari
Seyyid Emir Külal hazretlerinin oğlu Emir Hamza’nın ilk halifesidir. Buharanın büyük alimlerinden Mevlana Hamidüddin Şaşi’nin oğludur. Hamidüddin Şaşi, Hace Şah-ı Nakşibend ile aynı dönemde yaşamış ve ona karşı son derece bağlı ve saygılı bir alimdi. ilk zamanlar Şeyh Muhammed Servîcî’ye bağlıydı. Sonra Emîr Hamza’ya erişip onun kıymetli sohbetleriyle terbiyesini tamamladı. Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Süfîliğe ilk başladığım yıllarda Buhara’ya gitmiştim. Mübarek Şah Medresesi’nde Mevlana Hamidüddin Şaşi’nin oğlu Mevlana Hüsameddin ile karşılaştım. Benimle tanıştıktan sonra fazlasıyla iltifat etti ve bana, ‘ilimle meşgul ol!’ buyurdu. Ardindan, ‘Dedeniz Şeyh Havend Tahur ailemize çok yardımcı olmuş ve iltifatta bulunmuştur’ diyerek hürmette kusur etmedi. O medresede bana güzel bir oda ayırdı.” Hace Ubeydullah hazretleri anlattı: Mevlana Hüsameddin ile ilk karşılaştığım gün üzerimde menekşe renginde süslü bir kaftan vardı. Onu sırtımda görünce beğenmedi. Bana, ‘Derviş böyle kaftan giyer mi?’ dedi. Bu sitem üzerine derhal dışan çıktım. Bir adamın üzerinde basit bir elbise gördüm. Hemen kaftanımı onun elbisesiyle takas ettim. Sonra bu şekilde içeri girince elbisemi beğendi.” Hace Ubeydullah hazretleri anlattı: Mevlana Hüsameddin hazretlerinin cem’iyyet ve istiğrakları çok kuvvetliydi. Zevksiz bir insan bile onun cazibesine kapılırdı. Cem’iyyetin harareti yükselince cezbe hali kendisine galebe ederdi. Bu haldeyken kış günlerinde buzu kırar, ayaklarını soğuk suyun içine sokardı. Göğüslerinin düğmelerini çözer ve sinesine soğuk su saçardı. Mirza Uluğ Bey, istemediği halde ısrar ederek onu Buhara kadısı yapmıştı. Hüsameddin hazretleri mahkemede davalara bakarken, bir grup talip de uzakta oturarak ona teveccüh ederler ve kendilerinden cem’iyyet halini elde ederlerdi. Ben de onun mahkemelerinde hazır olurdum. Tam karşılarında bir pencere vardı. Ben onu görürdüm, fakat onlar beni göremezdi. O pencereden onu seyrederdim. Bu kadar zor davalar içinde Hacegan büyüklerinin hallerine aykırı bir hata ve gaflete düştüğünü görmedim. Hallerini ve cem’iyyetini gizlemeye çaba sarfeder, onları türlü türlü libas ve perdelerle örterdi. Böylece kendilerinden hiçbir şekilde bir hal zahir olmazdı. Birçok kere, batınî halleri gizleyecek en iyi perdenin ilim ehli gibi davranmak olduğunu, zira onların hem anlatmak suretiyle halka faydalı olduklarını hem de dinlemekte onlardan istifade ettiklerini söylerdi.” Mevlana Abdurrahman-ı camî Nefehatu’l Üns de şöyle der: Buhara’ya gittiğim zaman Hamidüddin Şaşi’nin oğlu Mevlana Hüsameddin’in sohbetiyle müşerref oldum: İçimde bir sıkıntı ve ıstırap vardı. Bana dedi ki: Murakabenin hakikati ümitvar olarak beklemektir. Seyrü sülükün sonu bu beklentinin gerçekleşmesidir. Ümitvarlık hali ise muhabbetin coşmasından doğar. Salik bununla gerçeği anladıktan sonra artık ona bu bekleyişten başka bir rehber ve kılavuz gerekmez. Bu bekleyiş onu arzu ettiği amacina eriştirir.” Hace Ubeydullah hazretleri buyurdu ki: “Mevlana Hüsameddin, babası Hamidüddin Şaşî’nin ölüm hastalığı sırasında yanında imiş. Onu çok endişeli görünce, ‘Baba! Size ne oldu?’ diye sormuş. Babası, ‘Benden kalb-i selim isterler. O da bende yok ve nasıl elde edileceğini de bilmiyorum?’ cevabını vermiş. Mevlana Hüsameddin, ‘Bir an benimle birlikte olun, o zaman anlarsınız’.’ diyerek pederlerine teveccüh etmiş. Bir süre sonra Hamidüddin Şaşı içinin sükünete erdiğini görmüş, gözlerini açarak şöyle demiş: ‘Ey oğul! Allah (c.c) seni mükafatlandırsın. Ömrümüzü bu yolda harcamamız gerekiyormuş’. Yazıklar olsun bize ki onu kaybettik!’ Hamidüddin Şaşî, böylece salih bir evlat bereketiyle tam bir gönül huzuru içinde ahirete irtihal eylemiş.” Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Emir Hamza
Seyyid Emir Külal hazretlerinin ikinci oğludur. Emîr Külal hazretleri bu oğluna babasi Emir Hamza’nın adını koydu. Bundan dolayı kesinlikle bu oğlunu adıyla çağırmaz daima peder diye çağırırdı. Emir Hamza’nın birçok keramet ve harikulade halleri vardır. Bunların bazısı Emir Hamza’nın torununun telif ettiği Makamat-ı Emîr Külal de anlatılmaktadır. Emîr Hamza avcılıktan hoşlanır, geçimini de bu işten sağlardı. Emir Külal bunların terbiyesini Mevlana Arif Dikgeranî’ye havale eyledi. Emîr Hamza, Mevlana Arifin şu sözlerini nakletmiştir: ”Eğer yükünüzü çekecek bir dost ararsanız çok az bulursunuz. Yok eğer yükünü çekeceğiniz bir dost ararsanız cümle alem size dost olur.” Emir Külal’in vefatından sonra onun yerine geçti, uzun yıllar halkı doğru yola sevketti. 1 Şevval 880’de (28 Ocak 1476) vefat etti. Dört haiifesi vardı. Her biri mürşidlik yaparak talipleri Hakk’a davet ettiler. 1- Emir Hüsameddin Buhari 2- Mevlana Kemal Meydani 3- Emir Büzürg 4- Emir Hurd Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Hace Ahmed Sıddık
Hace Ahmed’in mübarek kabri Buhara’ya 3 fersah uzaklıkta bufunan Muğyan köyündedir. Hace Abdülhalik-ı Gucdüvanî’nin dört halifesinden ilkidir. Buhara asıllıdır. Hz. Hace’nin vefatından sonra yerlerine geçmiştir. Tüm müridler kendisine biat etmişlerdir. Vefatına yakın bir zamanda bütün yaranını Hace Evliya-i Kebîr ve Hace Arif-i Rîvgerî’ye ısmarlamıştır. Ahirete intikalinden sonra bu iki ulu zat, Buhara’da talipleri Hak Teala’ya davet ve bu yolda istidadı olanları irşad etmekle meşgul olmuşlardır.
Hace İshak
İsmail Ata’nın oğludur. Huzura ermişti. Güzel halleri vardı. Seyram ile Taşkent arasındaki İsbican kasabasında ikamet ederdi. Hace Bahaeddin Nakşibend’in süfîlerinden Şeyh Abdullah Hucendî şöyle anlatırmış: “Hace Bahaeddin hazretlerinin şerefli sohbetlerine yetişmezden nice seneler önce kuvvetli bir cezbeye tutulmuştum. Kendimden geçtiğim sırada Muhammed Ali Hakîm-i Tirmizî’nin mezarına gittim. Ondan bana, ‘Geri dön! Sen maksuduna on iki sene sonra Buhara’da ulaşacaksın. O seni beklemektedir’ şeklinde bir işaret geldi, işte gönlümün Hace Bahaeddin’e tamamen akmasının nedeni bu müjde olmuştur.” Bu müjdeden sonra işaret olunan zatın ortaya çıkmasını bekledim. Hucend tarafına geri dönmüştüm. Bir gün pazardan geçerken bir mescidin kapısında birbiriyle dertleşip ağlaşan iki Türk gördüm. Sözlerine kulak verdim. Hak yol üzerine söyleşiyorlardı. Sohbetlerine katılmayı arzu ettim. Pazardan aldığım meyvelerden bir miktar Kendilerine ikram ederek meclislerine dahil oldum. Birbirlerine, “Bu derviş, talip olsa gerek bunu Hace İshak’ın hizmetine eriştirmemiz uygun olur”,dediler Bu”sözü duyduğumda bendeki talep derdi iyiden iyiye arttı. Kendilerini ”îshak Hace nerededir?” diye sordum. Bana, “İsbîcan’da bulunmaktadır” dediler. Bunun üzerine hemen onlardan ayrılıp, Hace İshak hazretlerinin yanına gittim. Kendilerine bağlanmak istediğimi açıkladım. Fakat Tirmiz olayını açmadım. Birkaç gün hizmetlerinde kaldım. Bana çok lutufta bulundu. İshak Hace’nin genç bir oğlu vardı. Olgunluk alametleri simasından belli oluyordu. Mübarek alınlarındaki saadet parıltıları gözleri kamaştırıyordu. Bir gün benim için babasına, “Bu garip dervişi yüce hizmetinize kabul etmeniz uygun olur” diye iltimasta bulundu, ama Hace İshak, “Ey oğul! O, Hace Bahaeddin Nakşibend’in müridi olsa gerektir! Bizim onu kabul etmeye yetkimiz yoktur” diye karşılık verdi. Onlardan da bu sözü işitince, benim mürşidimin Muhammed Bahaeddin hazretleri olacağına iyice inandım. İshak Hace hazretlerinden izin alıp, Hucend’e geri döndüm. Artık o günden sonra Şah-ı Nakşibend’in Buhara’da hizmetleriyle müşerref olana kadar bekledim. Kaynaklar ; Reşahat , Mevlana Ali B. Hüseyin Es-Safi , Semerkand yayınları
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.