Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Rahim Hoca Hz.
Kilis İli Rahim Hoca Hz. Türbesi,
Eskici Baba Hz.
Edirne İli Eskici Baba Hz. Türbesi, Selimiye Arastası'ndadır.
Şuhut Evliyaları
Merkezde Agah Dede, Deve Dede, Arap Dede, İsmail Dede, Sarı Baba , Meddah Dede ve Civan Mehmet adlarıyla bilinen evliya kabirleri bulunmaktadır. İlçeye on km. uzaklıkta bulunan Anayurt köyündeki türbede medfun bulunan zatın, Emeviler döneminde yöreyi fethe gelen Emevi komutanı Malik Bin Şebib olduğu belirtilmektedir. Efe beldesinde medfun bulunan Efe Sultan’ın Mahmut Sultan ve Karlık Sultanın kardeşi olduğu kabul edilir. Ziyarete gelenler arasında türbesi etrafında, romatizmalı hastalar, ayağı tutmayanlar, çocuğu olmayanlar dolaştırılırlar. Daha sonra mezarın altındaki deliğe hastalıklı uzuv sokulur ve delikten çıkarılan toprak şifa niyetine alınır. Karaadil denilen kimsenin Önderliğinde Karaadilli’nin merkezleştiği görülmektedir. Yaşlı Kimselerden Karaadil denilen kişiyi eşkal olarak bilen yoktur. Fakat evliya kişi olarak kabul edilir. İlçeye beş km mesafede bulunan Karlık köyünde Karlık Sultan ve Tahtalı Baba adıyla anılan evliyaların kabri bulunmaktadır. Karlık’a varmadan sağdaki türbe Karlık Sultan diye anılan Şeyh Hasan Veli’nin müritlerinden Tahtalı Baba’ya aittir. Çevre halkının zor zamanlarında kendilerine yardım ettiği anlatılan Karlık Sultan, Efe Sultan ve Mahmut Sultan’ın kardeş oldukları kabul edilir. Alevi yerleşim yeri olan Kayabelen kasabasında her yıl Mayıs ayının ilk haftasında ‘Şeyh Hamza Dede’yi Anma ve Hıdırellez Kültür Bayramı’ etkinlikleri yapılır. ….. Yaklaşık 270 yıl kadar önce, Arap Dede boyu tarafından Koçyatağı’nın kurulduğu bilinmektedir. Çok eski Türkmen boylarının göçebe yaşayan boyunda Arap Dede lakaplı boyun ilk olarak köye yerleştiği rivayet edilmektedir. Tekke Köyünde Sarı Şemseddin ve Arap Dede isimleriyle anılan evliyalar medfundur. Şuhut ilçesinin 8 km. güneybatısında ve 65–70 hane kadar olan köye Isparta Senirkent Veli Baba Ocağına bağlı olan ve Sandıklı’da oturan Hamza Akgül Dede her yıl gelip cemlerini yaptırmakta olduğu anlatılır Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Okcu Sinan Bey Türbesi
Afyon – Sinanpaşa – Tınaztepe Merkez camii Tınaztepe’de Merkez Camii iç mekanının kuzey doğu kısmında kabri bulunan Okçu Sinan Bey’in Cumhuriyet Dönemi’nde yapıldığı sanılan bir sandukası bulunmaktadır. Ancak asıl mezar ve sandukası iç mekanın yaklaşık 2 m. kadar altında yer almaktadır. Sandukanın sarıklı baş taşında, latin harflerle, “Karahisar[-ı] Sahip Sancağı dahilinde Sincanlı kazasına tabi Sinir Karyesi’nde vaki Okçu Sinan”, ibareli yazı bulunmaktadır. Fikri Yazıcıoğlu, Sahipata Oğullarının okçu birlik komutanı olduğunu ve harp sırasında şehit düşmüş olduğunu nakleder. Karahisar Sancağı Beyi görevinde bulunan ve buradan emekli olan Okçu Sinan Bey , Sinir köyünde, bir mescit ve bir muallimhâne yaptırır. Bu yerlerin masraflarını karşılamak üzere de Todurga köyünde inşa ettirdiği iki değirmen ile altmış bin akçe para vakfeder. Sinan Bey, vakfın mütevellîliğini âzâtlı kölelerinin en sâlihine ve onların neslinden gelenlere, eğer nesilleri kesilir ise Karahisar kadılarına verilmesini şart koşar. Aynı köy içindeki bir yapının bitişiğinde küçük bir mezarlık bulunmaktadır. Köylüler buraya Hızır Abdal Evliyası demektedir. Yine aynı köyde kimliği hakkında bir bilgi bulunmayan Derviş İbrahim , aynı adla anılan ve yakın zamanda yapıldığı anlaşılan bir türbe içerisinde bulunmaktadır. Türbenin ön kısmında duvara bitişik olarak, sonradan yapıldığı belli olan basit bir sokak çeşmesi yer alır . Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Sandıklı Türbeleri
Emirhisar Köyü’nde bulunan caminin kitabesinden 1327 yılında Süleyman bin Karkın tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Önce Deli Yusuf oğullarından Murat bin Murat’ın yaptırdığı mescit harap olunca, Hacı Veli İbn-i Osman tarafından 1876 yılında tamir ettirilmiş ve giderleri için vakıf kurulmuştur. Cami avlusunda Leblebicilerin Piri olduğu kabul edilen Nureddin Sultan’ın medfun bulunduğu ve türbesinin ilk yapıldığı halini koruduğu kabul edilir. Sandıklı’da Çay Mahallesi Derebeyi Sokağı’ndaki Muradîn Camisi bitişiğindeki türbe Muradin Türbesi adıyla da anılmakta olup XVI.yüzyılda yapılmıştır. Kare biçiminde ve kubbelidir. Türbesi içerisinde, Horasan erenlerinden olduğu ve Yunus Emre’ye hayranlığından dolayı hakkında şiirler yazdığı bilinen bir zat olan Şeyh Hamza ile Musa Halife, Şemseddin Halife, Abdullah Halife de medfun bulunmaktadır. Sandıklılı şairlerden Şeyh Hamza 1758 yılında kaleme aldığı bir manzumesinde şunları söyler. “Çay köyüdür iki dere arası, Yunus Emre’dir O’nun aşinası, Gel sorarsan Tapduk Emre, O’dur hocalar hocası.” Hisardan Topeşe Camiine doğru inen yolun sağ tarafında yer alan yatır Fermayi (Zırıncık) Dede’ye aittir. Ayrıca bu yatırın yanında Sarı Baba yatırı yer almaktadır. Sürekli ağlayan bebek ve çocuklar buraya getirilir. Hisarın arkasında Kızık Kasabasına giden yol üzerindeki yatırın ismi Halvalı Dede yatırıdır . Hıdırlık Tepesi denilen yerde bulunan Kırklar Tekkesi , dilek dileme, adakta bulunma yeri olarak ziyaret edilir. Belediye Parkının PTT Müdürlüğüne doğru olan kapısı üzerinde yer alan yatır Mürvet Dede’ye aittir. Yanında üç ayrı kabrin daha olduğu ve hepsinin de, çeşitli istimlakler sırasında ortadan kaldırıldığı anlatılır. Sandıklı Belediyesi İtfaiye Teşkilatının olduğu yerde bulunan yatır Yalıncak Dede’ye aittir. Onun da Horasan’dan Anadolu’ya gelen büyük bir veli olduğuna inanılır. Türbesi, ilk yapıldığı şeklini korumuş olup önündeki cadde ismiyle, yani Yalıncak Caddesi olarak anılır. Yalıncak Yatırından Topeşe Camiine doğru gidildiğinde yolun sol tarafında Omareşe yatırı bulunmaktadır. Çevresinde, burada yatan zatın aile fertleri yatmaktadır. Burada medfun bulunan zatın bir veli olduğu kabul edilir. Antik devirde yerleşim alanı olarak kullanılmış olan, 1530 tarihli kayıtlardan Sandıklı’ya, 19. asırda Çukur Nahiyesine bağlanmış olup (Çukur nahiyesi o zamanlar şimdiki Başağaç kasabasının olduğu yerdedir), Cumhuriyet döneminde ise Kılandıras (Karadirek) nahiyesine bağlanan ve daha sonra Karadirek nahiyesi kaldırıldığı için tekrar Sandıklı’ya bağlanan Akharım Kasabasında Yusuf Dede ve Cirim Baba medfundur. Ballık Beldesinde Abbas Dede (diğer adıyla Avdaz Dede), Kadıncık Ana (Hatun Ana da denir) ve Habil Dede (veya Hebil) adlarıyla bilinen üç evliya olduğu kabul edilir. Abbas Dede’nin Ballık dağında, Kadıncık Ana’nın da Ballıkbaşı Pınarı yanında medfun olduğuna inanılır. Ballık’ın yaşlıları tarafından, Milli Mücadele sırasında Yunanlılar Çay Köy civarına gelip ilerlemeye başlayınca, Hebil Dede ve Avdaz Dedelerin etrafına ağaçları da (ardıç ağaçları) alarak düşmanın karşısına çıktıkları ve onları kovdukları anlatılmaktadır. Daha sonra ele geçirilen Yunanlı bir askerin de bu olayı ‚ağaçlar bize saldırdı‛, diye naklettiği ileri sürülür. Ballık’a ne zaman geldiği tam olarak bilinmemektele birlikte, anlatılanlara bakılırsa, Avdaz Dede’nin Ballık’lı olmayıp daha önceleri bu bölgeye yerleştiği sanılmaktadır. Hebil Dede de tıpkı Avdaz Dede gibi kendini Allah’a adamış bir kişidir. Ağaçları çok sevdiği, her yeri ağaçlandırdığı ve onları koruduğu rivayet edilir. Karadirek köyünde Teceaddün (Taceddin ?) Dede’ye, Çapıtlı Dede’ye hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınlar ziyarette bulunurlar. Yunus Emre, Sarı Selçuk ve Koçgazi Dede ile çağdaş bir Alperen olan Yusuf Dede’nin kabri merkeze bağlı Akın köyündedir. Göksu Dede Bekteş Köyü ile Dutağaç Köyünü birbirine bağlayan ve Göksu Dede Çeşmesi adı ile anılan çeşmenin yanında medfun bulunmaktadır Uyuşak Dede Karacaören Köyü girişinde medfundur. Kargın Baba’nın Alamescit Kargın köyü arasında yerleşmiş olduğu ileri sürülür. Ve her iki köy de ona sahiplenir. Kargın Baba da Taptuk Emre ve Yunus Emre ile aynı dönemde yaşar ve bölgede İslamiyeti hayata hakim kılmaya çalışır. O dönemlerde bölgede bir çok evliya bulunmaktadır. Bunlar Kargın ’a ve çevresine gelen bir çok tehlikeyi halen savmaktadırlar. Kurtuluş savaşında bu dedelerden düşman askerlerine top atışı yapıldığı da rivayetler arasındadır. Yunan askerleri Kargın’a yöneldiklerinde Karaca Ahmet Baba (Çölasar Dede) türbesinden koçların boynuzlarındaki mumlarla düşmana doğru yönelmesiyle Yunan askerlerinin, “ışıklı gelenleri bu kadarsa ışıksız askerleri kim bilir ne kadardır‛, diyerek kaçmaya başlamış oldukları halk arasında anlatılır. Milli mücadeleyle eş zamanlı gerçekleşen bu yardımla bölgedeki dedelerin kurtuluş mücadelesinde göstermiş olduğu desteklere inanılır. Hüdai Kaplıcaları ile Sandıklı’ya bağlı Koçhisar Köyü arasında geniş bir harman yeri içerisinde medfun bulunan Çorhisar Dede’nin , Şuhut İlçesine bağlı Mahmut Köyündeki türbede yatan kişi ile kardeş olduğu söylenmektedir. Ziraat Dede, Göktaş Dede, Kümbet Dede ile birlikte köye adını veren ve Barak Baba’nın şeyhi olan Saltuk Baba, Saltık Köyünde medfundur. Hacet dilemek üzere çocuğu olmayan kadınların ziyaret ettiği türbeler arasında Göktaş Dede, Saltık Dede, Ziyaret Dede türbeleri yer alır. Saltık köyünde sütünü sağdırmayan hayvan ya da hayvanın yuları Göktaş Dede’nin kabri etrafında dolaştırılır. Ya da Göktaş Dede’nin kabrinin yanından ot koparılarak yedirilir. Toprağından alınarak çamur haline getirilir ve sırtına sürülür Mevlevi olduğu kabul edilen Şeyh Yahşi , ismini vermiş olduğu Şeyh Yahşi köyünde medfundur. Yumruca Köyünde Yumru Dede’ye çocuğu olmayan kadınların hacet dilemek üzere ziyarette bulunduğu görülür. Dodurga köyünde hasta olan çocuk Dede’nin kabrine götürülür ve yanına yatırılarak üzerine kabrin toprağından serpilir. Nazar olan çocuğun üzerine dedenin kabri yanındaki sudan dökülür. Sütü az olan ya da hiç olmayan kadınlar sütlerinin olması ya da artması için Dede nin kabri yanındaki ‚süt çöğürü‛ ağacına çaput bez bağlarlar. Dodurga köyünde bulunan bir yatırın yanındaki suyun nazara iyi geldiği düşünülmekte ve bu (soğuk) su çocukların üzerine dökülerek nazardan arındırıldığına inanılmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Seyyid Hasan Basri Türbesi
Afyon – İscehisar – Seydiler Önemli görülen ve bilhassa önceden sıkça ziyaret edilen türbelerden bir diğeri Seyyid Hasan Basrî Türbesi ’dir. Seydiler beldesi’nin içinde Cumhuriyet mahallesi, Afyon caddesi üzerinde yer alan türbe aynı isimle yapılmış cami ile bitişiktir. Türbenin güney köşesinde hastaların yatırıldığı bir yatak mevcuttur. Ahşap tavanlı olan türbenin ortasında yer alan iki ahşap sütun yer alır. Türbenin zemini mermerle kaplanmış olup kilim ve halılarla örtülüdür. Türbenin içinde 4 tane de sancak bulunmaktadır. Türbe, Seydiler beldesinde yer alan diğer doğal ve kültürel varlıklarla bir bütün oluşturması, beldenin içinde yer alması ve ulaşımının kolay olması sebebiyle de önemlidir. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan türbenin bakımı, beldedeki bazı aileler tarafından yapılmaktadır. Tekke ve caminin bulunduğu alanı çevreleyen bahçede bir hazire yer alır. Bahçedeki duvarlarda devşirme malzemeler görülmekte olup bunlardan bazıları Türkmen mezar taşlarına aittir. Ayrıca Roma dönemi mezar steli ve mimari öğelerle Grekçe yazılmış bir kitabe de kullanılmıştır. Seydiler Beldesindeki türbede bulunan on mezardan üçünün Hasan Basrî , hanımı ve oğluna ait olduğu, diğerleri hakkında bilgi sahibi olunmadığı nakledilir. Seyyid Hasan Basrî, Halep’te öğrenimini yaptıktan sonra, Kırşehir’deki Hacı Bektaş dergahına uğrayarak burada da bir müddet tarikat eğitimi almıştır. Arkadaşlarından Yârgeldi Sultan, Hayran Balı Sultan ve Karaca Ahmet Sultan ’la Sahip oğulları ülkesi olan Afyonkarahisar’a gelerek, her biri kendilerine takdir edilen köylerde birer zaviye kurmuşlardır. Köy halkının anlattıklarına göre, burada Kadiri tarikatına mensup olduğu ileri sürülen Hasan Basrî’ye ait cami, türbe, hamam, aşhane, misafirhane, zikirhane, hastane ve bir de çeşmesi varmış. Bugün için köyde sadece cami, türbe ve çeşme bulunmaktadır. Diğerlerinin yıkılmış olduğu, zaviyesinin ise 1924 yılına kadar hizmet verdiği anlatılıyor. Halk bilgilerine göre, Hasan Basrî kuduza yakalanan hastaları tedavi etmiş, vefatından sonra da tedavi şekli günümüze kadar gelmiştir. Seydiler Beldesi ilçenin doğusunda Afyon-Ankara kara yolu üzerindedir. İlçeye uzaklığı 11 km il merkezine uzaklığı ise 34 km. dir. Volkanik arazi üzerine kurulan kasabada tabiat harikası olan peri bacaları vardır. Kırkinler ve Çatalkayalar mevkiindeki peri bacaları Roma ve Bizans zamanında işlenerek mabet, kilise ve evler yapılmıştır. Tarihi Arkaik devre kadar uzanan bu bölgede, Yanarlar mevkiinde açılan Hitit mezarlarından o devir tarihini aydınlatacak önemli buluntular ele geçmiştir. Osmanlı dönemi vesikalarında, çevresindeki inlerden dolayı ismi İnlice köyü olarak geçer. Burada Seyyid Hasan Basri zaviyesi kurulduktan sonra, bu ünlü zatın ismine izafeten Seydiler karyesi, Seydiler sultan karyesi ismi ile anılır. Seydiler kasabası bugün için tarihi kalıntıları ve tabiat harikası peri bacalarının yanında Kuduz hastalığının tedavisinde de kendinden söz ettirmektedir. Kuduz hastalığını tedavi eden ünlü hekim Seyit Hasan Basri hazretlerinin türbesi Seydiler kasabasında bulunmaktadır. Seyid Hasan Basri Hazretleri hayatı hakkında kesin bilgiler yoktur. Elimizde bulunan vakfiyesi ve bu vakfiyeye zamanla yapılan eklentiler, icazetnamesi, çeşitli zamanlarda verilmiş beratlar ile şeriye sicillerinde bulunan kararlardan edindiğimiz bilgilere göre, İscehisar kazasının Seydiler kasabasında medfun bulunan Seyyid Hasan Basri ’yi kuduz hastalığını tedavi eden bir doktor, tekkesi olan bir derviş olarak görüyoruz. Seyyid Hasan Basri , bektaşi menakıplarında sık sık adı geçen ünlü hekim Karaca Ahmet Sultan ile çağdaş gösterilmiştir. Karaca Ahmet Sultan , Beylikler zamanında yaşamış, bazı kayıtlara göre Orhan Gazi zamanını görmüştür. Buna göre Hasan Basri’nin de 13. asrın sonu 14. asrın başlarında yaşamış olması gerekir. 1333 tarihli icazetnameye göre künyesi Hasan Bin Basri bin Habib ’dir. Haleb’te tıp tahsili görmüştür. İcazetname de daha sonra Karahisar-ı devle kadısı tarafından onaylanmıştır. Haleb’deki medreseden mezun olduktan sonra Kırşehir’e giderek, Sulucakara Höyük’te oturan Hacı Bektaş Veli’den el almıştır. Bektaşi menakıpnamalerine göre devrin ünlü alimlerinden Sivrihisarlı Seyyid Nurettin’den ders almıştır. Burada okurken Karaca Ahmet Sultan, Yargeldi Sultan ve Hayran Veli ile arkadaş olmuşlar. Tahsillerini tamamladıktan sonra Karahisarı Sahib’e dönerler. Bu dört arkadaş şehri gezerken susarlar, namaz vakti gelmiştir. İçmek ve abdest almak için su ararlar. O sırada Karaca Ahmet elindeki asasını yere vurarak, ‘’su burada olacak’’, der. Ve asasını vurduğu yerden su fışkırır. Kana kana içerler, abdestlerini alırlar. Zamanla bu suyun çıktığı yere çeşme yapılır. Halen kullanılan Olucak çeşmesi bu olayın hatırasıdır. Kerametleri ortaya çıkınca dağılmağa karar verirler. Olucak çeşmesi menkıbesinin, Seydiler’e ait bir varyantı daha vardır. Bu varyanta göre Hasan Basri , bir gün askerleriyle Afyon ve İscehisar’dan zaviyesine dönerken askerlerinden birisi yolda rahatsızlanır ve karın ağrısından yolda yürüyemez hale gelir. Arkadaşının rahatsızlığını gören Hasan Basri, asasını yere vurur ve vurduğu yerden ‘acı su’ büngümeye başlar. Asker, sudan içer ve iyileşir. Su ise o gün bugündür, yaz ve kış İscehisar’ın doğusunda, iki tepe arasında büngümeye devam eder. Bugün tekkeye Seyyid Hasan Basri Hazretlerinin tekkenişin olan torunları bakmaktadır. Eğer gelen hasta kadın ise kadın bakıcı, erkek ise erkek bakıcı; tekke sahibinin soyundan ve tekkenişinin görevlendirdiği kişiler hastayı alır. Hasta günün her saati kabul edilir. Hastaya bakmakla yükümlü bu iş için deneyimli kişiler önce hastayı güzelce muayene ederler. Hastanın gözlerine bakarlar. Bir kab içindeki suyu gösterirler. Üşüyüp üşümediğini sorarlar. Kendi hastaları olduğuna kanaat getirirlerse hastayı tekkeye alırlar. Hasan Basri sandukasının önünde dua ederler. Arkasından tekke çeşmesinden alınmış yarım bardak suyun içine bir fiske kuduz tozu, bir fiske tekke toprağı karıştırılır ve hastaya üç yudumda içirilir. Daha sonra mayasız ekmek ile yağsız ve tuzsuz çorba ikram edilir. Bu ikram günde üç defa tekrarlanır. Tedavi genellikle bir gün sürer. Eğer hastada iyi olma belirtileri görülmezse tekkedeki tedavi üç gün devam eder. Üçüncü gün bir miktar kuduz böceği tozu bir miktar tekke toprağı hastayı getiren kişiye verilerek, uyacağı diyetlere devam etmesi söylenir. Tekke kapısından çıkarken hasta tekke sancağı altından geçirilir. Kuduran hayvan olursa aynı tedavi yapılır. Ayrıca hayvan ağılındaki veya ahırındaki bütün hayvanlar getirilerek suyundan içirilir. Gelenler mutlaka iyi olup gitmiş oldukları anlatılır. Kuduz hastalığı ilacının hazırlanışı: Tekkenişlerin anlattıklarına göre, her yıl Ağustos ayının başında Seydiler kasabasına bilhassa tekkenin çevresine 1 cm. büyüklüğünde kırmızı renkli kuduz böcekleri gelir ve bu böcekler burada yalnız 10 gün kalır. Daha sora ortadan kaybolurlar. Böceği yalnız Tekke sahipleri toplar. Başkalarının topladığı kullanılmaz. Toplanan böcekler bir kutu içine konur. Hayvan orada öldükten sonra güneşte iyice kurutulur. Sonra hayvan iyice ezilerek toz haline getirilir. Yapılan bu kuduz ilacı kapaklı kaplarda saklanır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Esirüddin Ebheri Türbesi
Afyon – Çay – Eber Hüseyin Rahmi Ünal 1980’lerde yapmış olduğu incelemede, Eber Kasabası’nda, kare biçimli taş duvar üstüne 8 köşeli kümbet tipli bir anıt mezar olan yapının bölge insanı tarafından Esirüddin Ebheri Türbesi diye bilindiğini aktararak, eserin Anadolu’daki benzerleriyle karşılaştırılması neticesinde, 13. Yüzyılın sonlarına tarihlenebileceğini ileri sürer. Abdülkuddüs Bingöl ise Ġslam Ansiklopedisi’ne yazmış olduğu makalede, Ebheri ’nin hayatı hakkında yeterli bilgi olmadığından bahisle, onun aslen Semerkant’lı bir aileye mensup olduğundan söz eder. Ve Mehmet Sadettin Aygen’in çalışmasını kaynak göstererek, Ebher î’nin Afyon ilinin Çay ilçesi yakınında Eber gölü civarındaki Eber köyünden (şimdiki Doğanlı) olduğunu ve türbesinin de orada bulunduğunu iddia ediyorsa da şimdilik bu iddia “ebher” ile “eber” kelimeleri arasındaki ses benzerliğinin ötesinde bir anlam taşımamaktadır.‛, der. İlk tahsilini Musul’da yapan Ebherî daha sonra Horasan ve Bağdat’a giderek öğrenimini tamamlar. 0 dönemin en ünlü bilginlerinden olan Kemaleddin İbn Yunus’un talebesi, İbn Hallikan’ın da hocası olur. Bir süre Musul sarayında himaye görür. 1228’de Musul’dan Erbil’e geçerek oraya yerleşir. Ebheri ayrıca Anadolu’ya da seyahatlerde bulunmuş, buradaki Türk beylerinin saraylarında ağırlanmış, ilim ve kültürün gelişmesine ve ilim adamlarına büyük değer veren beylerin teşvik ve destekleriyle felsefe ve müsbet ilimler alanında dersler vermiştir. 1265’te vefat etmiştir. Halbuki menkıbe onu güçlü bir asker, öncü bir alperen, ciddi bir istihbaratçı, becerikli bir marangoz ve veteriner olarak anlatır. Anadolu Selçuklu Devleti henüz kurulmadan evvel Alpaslan’ın emirleri doğrultusunda bölgeye gelmiş, daha sonraları Akşehir ve Bolvadin Medreselerinde öğretmenlik yapmıştır. Taş Medrese Müderrislerinden olup, yazmış olduğu İsagoci adlı eseri medreselerin kapatılmasına kadar bir ders kitabı olarak okutulmuş ünlü bir Türk Astrologu ve filozofudur. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Heybeli Dede
Bolvadin ve çevresinde, çocuğu olmayan kimseler, Heybeli Kaplıcasında makamının nerede olduğu bilinmeyen Heybeli Dede’yi ziyaret ederler. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Merdümek Sultan
Gavur Kalesi diye anılan tepenin eteğindeki Merd-i yek (Mürdümek) Sultan’a ait mezarlıktır. Merd-i Yek Sultan’ın Afyonkarahisar’ın fethi sırasında mezarının bulunduğu yerde şehit düştüğü nakil olunmaktaysa da, daha sonraki yıllarda vefat ettiği anlaşılmaktadır. Mezar taşı kitabesinin ebcet hesabıyla 1332 tarihli olduğu, dolayısıyla Merd-i Yek Sultan’ın belirtilen yılda vefat ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, Mürdümek Sultan’ın 100 yaşlarında iken 1332 yılında vefat eden Şerafettin Hoca Harun’un oğlu olabileceği de ileri sürülür. Onu Afyonkarahisar’ın fethiyle irtibatlandıran menkıbe, Bilali Habeşi silsilesine bağlar ve ayak ucundaki sütunun ezan okuduğu mermer olduğunu ileri sürer. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Şeyh Muhammed Kerhi
Malatya – Kale – Ziyaret Mevkii Kale ilçesinin ziyaret mevkiinde Şeyh Muhammed Kerhi türbesi vardır. Anlatılır ki, Şeyh Muhammed Kerhi Hazretleri Bağdat’ın Kerh beldesinden İzollu’ya gelir. IV. Murat Bağdat seferi sırasında Malatya topraklarında ilerlerken Kıraç’ta (Bari’nin alt tarafında) “eğer bu beldede muhterem bir zat var ise, bana sıcak bir ekmek yetiştirir”, der. O anda annesi ekmek pişirmekte olup, kendisi de evinin duvarını örmekte olan Muhammed Kerhi Hazretleri kerametini göstererek sacdaki sıcacık ekmeği alarak ördüğü duvarın üzerine çıkıp Kıraç’taki 4. Murat’a “buyurun sultanım”, diyerek çağrısına cevap verir. Hasbıhal ettikten sonra sultanı ordusuyla birlikte yemeğe davet eder. Ahali ve asker ne olup bittiğinin farkında değillerdir. Yemek davetinden dolayı şaşkınlık içerisindedirler. IV. Murat mübarek zatın davetini memnuniyetle kabul ettiğini söyler ve eve doğru hareket ederler. Muhammed Kerhi Hazretlerinin annesi güveçte çorba pişirmiş. Kendisi de bir teneke arpayı ortaya dökmüş (bunu gören askerler eyvah hayvanlarımız da biz de aç kalacağız demişler.) Muhammed Kerhi Hazretleri arpayı atlara vermelerini söyler. Hayvanların torbalarına 1 ölçek yerine 2 ölçek konur, fakat bir teneke hiç azalmaz. Güveçteki çorbadan askere bir tas yerine iki tas verilir, o da hiç azalmaz. Kerametlerini gören IV. Murat Şeyh Hazretlerinden Bağdat Seferi için hayır dualarının eksik edilmemesini ister. Şeyh Hazretleri muvaffakiyetlerini müjdeleyerek kendisinin de bir ricası olduğunu seferden dönerken Van dolaylarında bir çiftçiye uğrayıp emanet bir hırka verileceğini ve onun kendisine getirilmesini ister. Bağdat seferi muvaffakiyetle sonuçlanır. Büyük hakan sefer dönüşünde Van dolaylarındaki bahsedilen yere iki asker göndererek emanet hırkayı getirmelerini emreder. İki asker çiftçiye uğrayıp Şeyhin ve Hakanın selamlarını iletip emaneti isterler. Askerlere emanet hırka verilir. Askerler dönerken kendi aralarında konuşurlar. “Bu hırka çok kirli hakana böyle götüremeyiz.” Hırkayı yıkayıp öyle götürürler. Sultan İzollu’ya vardıklarında Şeyh Hazretlerine hediyelerle birlikte hırkayı verir. Şeyh üzülür “eyvah” der. “Eğer bu hırka yıkanmamış olsaydı ziyaretimize gelen bütün hastalar şifa bulacaktı, şimdi artık nasibi olanlar şifa bulacaklar.” Sene 1639’dur. Şeyh Hazretlerinin artık kerametleri ortaya çıkmıştır. Ziyaret edenlerin büyük çoğunluğu şifa bulmaktadır. Sene 1640’ta Sultan Murat da Şeyh Hazretleri de ahirete göçmüşlerdir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Hekimhan Türbeleri
Kurşaklı’nın doğusundaki Ballıkaya, Şah Veli Dede ’nin Ballıkayası olarak bilinir ve kutsal kabul edilir. Bu, çevredeki halk ozanlarının şiirlerine de yansımıştır. Boyu iki metreden uzun olan Cafer’in karısı 1930’larda Akçadağlılarca kaçırılır. Bunun üzerine deli divane olup, saçı sakalına karışan, yaz kış demeden yalınayak dağlarda dolaşan Cafer, Deli Cafer adıyla anılmaya başlar. “Beyaz don, simsimi giyer, gömleğinin kolunu da omuzlarına kadar katlar, elinde kocaman bir sopa taşır, döşü başı açık gezermiş. Çoğu zaman nerede kaldığı bilinmezmiş. Deli Cafar denmesine rağmen bazan söylediği sözler akıllıların sözlerinden daha akıllıcaymış.” Deli Cafar’a, birgün çobanlar tarafından feci şekilde dayak atılır. Hasta hasta, Çeki-Mıroğlar arasındaki yığmalara gider ve üç yığmadan orta yığmanın kuzey yamacında can verir. Bir hafta kadar sonra ölüsünü bulduklarında, elinde topladığı anık destesi vardır. Oraya gömerler. Adakları olanlar mezarının başında kurban keserler. Şah İbrahim Ocağı ’ndan, Şah Veli’nin üç oğlundan biri olan Mustafa’nın soyundan gelen Deli Murtaza’nın Yusuf adlı oğlunun erkek çocuğu olmazmış. “Hey Ya Rabbi! Bir evlât ver de, tek deli olsun.” dermiş. 1919 yılında bir oğlu olmuş. Adını Abidin koymuşlar. Abidin gerçekten de divane gibiymiş. Askerlikte çok zorluklarla karşılaşmış. Döverler, kulağını çekerlermiş. Bu nedenle sık sık kulağıyla oynarmış. Askerlikten sonra da atıyla Ankara’ya gittiği söylenir. Hiç evlenmez. Malatya, Sivas, Tokat, Çorum illeri ve köylerinde yıllarca dedelik yapar. Aldığı hakullahı bulunduğu yerlerde ihtiyacı olanlara dağıtır. Abidin Dede veya Divana Abidin adlarıyla anılır. Tokat’ın Zile ilçesinin Çakırçalı köyünde on yıldan fazla kalır. 1985 yılında hastalandığında Ballıkaya’ya getirilir. 1986’nın son günlerinde de vefat eder. Mezarı, Amcası Vayloğ Dede’nin sağ yanındadır. Daha sonra kız kardeşi Satı Özerol’un (1928- 1991) mezarı da Vayloğ Dede’nin mezarının sağına konulur. Abidin Dede, Sivas’ın Tekke köyünden Zeynep Bakır adlı yaşlı bir kadının rüyasına girer. “Mezarımın üstüne yağmur yaş akıyor, yaptır.” der. Kadın köye gelir, mezarının yapılı olduğunu görür. Bir süre sonra, Hekimhan’ın Kozdere köyünden Murtaza Aygül tarafından yaptırılmış olan mezarın üstüne bina yaptırır. Böylece üç mezar bu binanın içine alınmış olur. Kadın, bir yıl sonra da mezarlığın güney kenarına bir aşevi yaptırır. Bir eliyle aldığını diğer eliyle dağıtmasının yanında; kaynayan kazana elini daldırarak pilâvın içinden kurban edilen hayvanın döşünü çıkarması, sacda kavrulan kuyruk yağını avuçlaması ve elinin yanmaması, hakkında anlatılanlardandır. Hastalar ve çocuğu olmayanlar mezarını ziyarete gelirler. Halk arasında Şah İbrahim, Şah Safi ya da Şah Veli’nin elinde asa olarak gezdirdiğine inanılan, iki metre uzunluğunda, normal bir direk kalınlığında olan siyah renkli direğe Karadirek denilir. Karadirek’in bulunduğu tekke de bu adla anılır. Şah İbrahim Veli Dergâhı adlarıyla da anılır. Şah Veli’nin, “Bunları gören beni görsün.” diyerek bıraktığı üç emanet vardır. Bunlar dergâhı, pabucu ve hırkasıdır. Karadirek Dergâhı, Cumhuriyet dönemine kadar Erdebil Tekkesi’nin bir kolu olarak işlevini sürdürür. Tekkeler ve türbeler kapatıldığında yıktırılır, simge olan Karadirek parçalanarak yaktırılır. 1957 yılında çeşitli yerlerden gelen yardımlarla, Arguvan’ın Çavuş köyünden Cuma ve Aziz Genç kardeşlerin ustalığı sayesinde üçüncü defa yenilenir. Mihrap ve delil yerlerindeki kesme taş yapılar eski yapıdan iki örnek olarak güneydeki duvara konulur. Büyük bir odadan oluşan dergâhın üç yanı basamaklarla donatılır. Sekiz ağaç direk üzerine kurulu binanın giriş kapısı üzerinde Aşılık yöresinden getirilmiş iki metreye yakın turuncu renkli taşta şu yazı kazılıdır. “Mescid’i Şerifin 3. İnşası 7.4.1957”. Ballıkaya’nın, toprak kayması yüzünden yer değiştirmesi üzerine, 1994’te yeni yerleşim yerinde Karadirek Cem Kültür Evi’nin temeli atılır. Burada, 240 metre karelik oturumlu cem odası, konuk odası, kütüphane, idare, misafirhane, yemekhane, kesimevi bölümleri bulunur. Karadirek’e, adakları olanlar, felçliler, rüyasında görenler, çocuğu olmayanlar, hastalar ve benzeri konumlarda bulunan -Alevi-Sünni ayrımı olmadan- birçok insan gelir. Eşiğine niyaz edilerek girilir, sohbet edilir, kurban getirilmişse hazırlanır, etli pilâv yapılır ve gelenlere sunulur. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Bakım ve onarıma harcanmak üzere para verirler. Bazı hastaların yatıya kaldığı, bazen de kısır cem yapıldığı olur. Kamberağalar’dan olan Kara Yusuf, deve çobanlığı yaparken develerle birlikte sütleğen yayılırmış. “Deve Donunda Yayılan Kara Yusuf” diye anılır ve kendisine ermiş gözüyle bakılırmış. Arguvan’ın Halpuz köyünün (bugün Arguvan’ın Dolaylı Mahallesi) dedeliğini yaparken, orada bir hastalık olmuş ve dua ederek iyileştirmiş. Bundan dolayı orada kendisine çok değer verirlermiş. Anlatılır ki, Ballıkaya köyünden Hüseyin Güner (Cin Hüseyin)’in kızı Zeynep, Eymir’de gelindir. 1995 yılında hastalanır, rüyasında Kara Yusuf’u görür. Kara Yusuf , “Mezarımı yaptıracaksın, iyi olacaksın.” der. O da Aşağı Mezarlık’taki oldukça eski olan mezarı onartır. Anne tarafından Kara Yusuf’un soyundan olan Zeynep gerçekten iyileşir, adadığı kurbanı da keser. Şah Veli’nin bıraktığı emanetlerden biri de pabucudur. Şah Hüseyin evlâtlarından Ceneferlerin evinde bulunur. Kullanıla kullanıla küçük bir deri parçası hâline gelmiştir. Sivas’ın Kangal ilçesine bağlı Soğukpınar (Mamaş) köyünde Kurt Veli ailesinde bulunan pabucun, buradaki pabucun diğer teki olduğu söylenir. Felçliler, lallar, vücutlarında yara olanlar, rüyada görenler, adakları olanlar, yakınları ve komşuları ile birlikte pabucu ziyarete gelirler. Kurban getirmişlerse etli pilâv yaparak gelenlere sunarlar. Yemekten sonra yemek duası yapılır. Pabuç, başta hasta olmak üzere gelenlerce niyaz edilir. Sırta, boyna ve başa sürülerek dua edilir, sırta üç kez vurularak, “Allah, Muhammet, Ali” denilir. Niyaz tamamlandıktan sonra isteyenler Pabuç’un bulunduğu ev sahibine niyaz hakkı verirler. Bazı hastaların üzerinde uyudukları olur. Pabuç, evin dışına, başka yere götürülmez. Pabuca ikrar verenlerden hemen her yıl gelenler olur. Başka yerlerde olup da kurbana gelemeyenler yağ, bulgur, tuz, un vb. gönderdiğinde bunlara lokma götürülür. Gelemeyecek durumda olanlar için pabuç suya batırılır, su şişeyle götürülür, içirilir. Sarılık Mezarı, Yukarı Mezarlık’ta bulunan, sarılıktan ölmüş birinin mezarıdır. Ne zaman yapıldığı, kimin mezarı olduğu, ne zamandan beri sarılık mezarı olarak ziyaret edildiği bilinmemektedir. Sarılık hastalığına yakalananlar bu mezarlığı ziyaret ederler. Hasta ve yanındaki birkaç kişi, güneş doğmadan karınları aç olarak, ellerinde pişmiş bir yumurta ile birlikte mezarlığa giderler. Yumurtanın beyazını hasta yer, sarısı mezara bırakılır. Böylece sarılıktan kurtulacağına inanılır. Mezarlığa gidiş ve dönüşte kimse ile konuşulmaz ve geriye dönülüp bakılmaz. Bu üç gün tekrarlanır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Seyyid Ahmed Nuri Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Es-Seyyid Osman Hulusi Efendinin ağabeyi Şeyhzade lakabıyla bilinen Ahmet Nuri Efendi, 1900 yılının Aralık ayında Darende’nin Şeyhli Mahallesinde dünyaya gelir. Babası Hatip Hasan Efendi, annesi Fatma Hatun’dur. Ahmet Nuri Efendi Zeynep hanımla evlenir ve bu izdivaçtan Bedreddin, İbrahim, Ali, Ayşe, Fatma, ve Hayriye adlarında beş çocukları olur. Şeyh Hamid-i Veli medresesinde tedrisini tamamladığı dönemde medresede müderrislik yapanlar Hacı Mahmud Efendi ve Hacı Mehmed Efendidir. 1925’te vatani görevini yapmak üzere askere gider. Okuryazar olduğu için askerliğini yazıcı er olarak yapar ve 1928’de terhis olur. Ahmet Nuri Efendinin askerlik cüzdanındaki bilgilere göre 1.75 boyunda, 86 kg. ağırlığında, okuryazar olduğu kayıtlıdır. Askerlik hizmeti dönüşü, Sivas-Kalkım’da imametliğe tayin edilir. Babaları Hatip Hasan Efendi’nin vefatı üzerine Darende’ye döner. Ahmed Nuri Efendi Kalkım’da görev yaparken rüyasında evin hali ayan olur. Bunun üzerine yola çıkarak Darende’ye varır, anne ve babasının türbelerini ziyaretten sonra eve kardeşlerinin yanına gelir. Cuma günü cemaatın ısrarı üzerine minbere çıkar. Ahmed Nuri Efendi kardeşi Osman Hulusi Efendi’ye, “Allahü’l alem bizim de ömrümüz tamam”, der. Rüyasında Şeyh Hamid-i Veli Camii şerifinin içersinde Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri kendisini eli ile çağırmış ve “Ahmedim, müştakım sana, geldin mi bana” demiş. Ahmed Nuri Efendi, “babamızın yanına layık değiliz ama, annemizin yanına bari gömseler bizi, dedikten sonra sohbete gider. Sohbetten sonra dönüşünde titreyerek hasta vaziyette eve gelir. İkindi üzeridir. Acele etmekte, ikindi vaktinin girmesini beklemektedir. Namazı kılar ve yatar. Bir daha kalkmaz. Beş altı gün yatar. Osman Hulusi Efendi ağabeysi için Hacılardan “Ahmet Efendi sever” diye su getirerek, “Ahmet Efendi, ağabey. Çay suyu getirdim, sana çay hazırlayayım mı?” diye sorar. Ahmet Nuri Efendi içini çekerek, “ah!..ah!..” der. Tam o sırada yatsı ezanı okunmaya başlar, ezan okunurken Ahmet Nuri Efendi “Allah Allah”, diyerek ruhunu teslim eder. Hacı Hasan Efendi Ahmet Efendi’nin rüyasında gördüğü ve şimdi kabrinin bulunduğu yeri göstererek, kazmayı eline alır, “yer de sizin, ecdad da” der ve Ahmed Nuri Efendi Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresine defnedilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Saçlı Şeyh Süleyman Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresinde son cemaat mahallinden makberelere uzanan koridorun ilk başında köşedeki 20 numaralı kabirde medfun bulunan Süleyman Efendi (1855-1924) Somuncu Baba’nın torunlarından Halil Efendi’nin oğludur. Annesi Zeynep Hanımdır. Doğma büyüme Zaviye Mahallesinden olan Süleyman Efendi zahiri ve batıni ilimlerde kendini yetiştirir. Zahiri ilmini Osmanlı döneminde Mısır’da tahsil eden Süleyman Efendi ilm-i Kimya, ilm-i Simya ve Arabi ilimlere vakıftır. Mısır’da 20 yıl ikamet eden Süleyman Efendi orada Feride Hanımla evlenmiş olup Leyla adında bir kızı dünyaya gelir. Darende’ye döndükten sonra Hatice Hanımla evlenen Süleyman Efendi’nin Hasan Rıza, Hüseyin Hüsnü ve Mehmet isimlerinde üç erkek evladı olur. Yaşadığı devirde Şeyhli sülalesinin ileri gelenlerinden olan Süleyman Efendi’nin devletten maaş aldığı bilinmektedir. Ayrıca Şeyh Hamid-i Veli vakfı mütevellisi olan Süleyman Efendi Şeyh Hamid-i Veli gibi Halveti tarikatına mensuptur. Süleyman Efendi’den sonraki devirde Hasan Efendi ve evlatları Nakşibendi-Halidiyye koluna intisap eder. Cezayirli Mehmet Ali Baba’ya bağlı olan Süleyman Efendi uzun saçlarıyla, örgülü zülüfleriyle ‘Saçlı Şeyh’ diye anılmıştır. Süleyman Efendi vakfın mütevelli azası olduğu için, Hacı Mustafa Efendi’nin vefatından sonra bir başkasının değil de Hatip Hasan Efendi’nin Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-hatibi olması gerektiğini söyleyerek, Hatip Efendi’nin imametine yardımcı olur. O esnada camiden çalınarak Çarşı Camiine götürülen Kur’an-ı Kerim ile Lihye-i Saadeti’i çalanları buldurtup, emanetlerin tekrar Şeyh Hamid-i Veli Camiine iadesini sağlar. Saçlı Şeyh’in evinin Karabaş Hüseyin Efendi diye anılan ahfaddan birinin evi olduğu ve içinde bir kabir bulunduğu nakledilir. Saçlı Şeyh buraya kimseyi oturtmaz, üzerine de bir şey serdirtmez. Bir gün Darende’ye bir seyyah gelir. Şeyhle sohbeti esnasında, Hu Dede denilen mevkiden her Perşembe günü bir zatın geldiğini, ondan haberi olup olmadığını sorar. Şeyh de ona durumu bildiğini söyler. ‘Hu Dede’ diye bilinen mevkide ashabdan üç zatın kabrinin bulunduğu nakledilir. Halveti tarikatının son halkalarından biri olan Süleyman Efendi şeyhlik makamındadır. Şeyhli sülalesinin adeti vechile yeşil sarık sardığı, cüppe ve şalvar giydiği evlatları tarafından nakledilir. Ömrünün son günlerinde Süleyman Efendi, bir yere gidecek olan Hatip Efendi’yi seferden döndürür, “gitmemesini, salı günü vefat edeceğini” söyler. “Cenazemi yıka, defnet, yerime yerleştir. Sonra nereye gidersen git.” Der ve yüz mecidiyesini Hatip Efendi’ye emanet ederek, ellisini evlatlarına kalan elli mecidiyeyi de cenazesine katılan fakirlere dağıtmasını vasiyet eder. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Medi Şeyh Türbesi
Malatya – Darende – Güdül Darende’ye 10 km. uzaklıkta Tohma çayı ile Darende Malatya yolu arasında yeralan Medi Şeyh türbesi iki bölümden oluşur. Külliyede mescit üzeri düz dam, türbe ise Horasan harçla yapılı kubbe biçimindedir. Külliyenin kitabesi yoktur. Türbede yatan zatın tabiinden olduğu ve mücahit olarak geldiği ve burada kaldığı söylenir. Darende’ye 1300 yılında gelmiştir. Medine’den geldiği için Medi Şeyh olarak anılır. Bulunduğu köyün adı da Medişeyh (Karşıyaka) dır. Medine-i Münevvere’den, Anadolu’nun İslamlaşması için, İslam ordularının Anadolu’ya yaptıkları seferlerine katıldığı ve burada şehit düştüğü kabul edilir. Medine’den gelmiş olması ve Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in temiz neslini temsil etmesi açısından ayrı bir hürmet gösterilmektedir. Medişeyh Türbesi’nin yeniden inşâsı Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı tarafından gerçekleştirilmiştir. Yapının orijinalinde kerpiç ve ahşap malzeme kullanılmış iken, yenilenen binada taş malzemeden faydalanılmıştır. Mimari ve estetik bakımdan orijinal olan yeni binanın projesi, Yüksek Mimar-Mühendis Yücel Sarı tarafından hazırlanmıştır. Yeni inşâ edilen külliye; türbe ve camii kısmı olmak üzere iki ayrı bölümden oluşmaktadır. Lojman ve müştemilatı mevcuttur. Hâlen her türlü bakım ve onarım hizmetleri, merkezi Darende’de bulunan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı tarafından yapılmaktadır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
İsmail Dede – Arguvan
Malatya – Arguvan – Karahöyük köyü Karahöyük köyünün Bemere mezraasında İsmail Dede’nin türbesi bulunmaktadır. Bu türbe aynı zamanda sarılık ocağıdır. Sarılık hastalığına yakalananların burayı ziyaret etmekle iyileşeceğine inanılır. Bemere mezraasında Hıdır Baba’nın türbesi ile İsmail Dede türbesi, köyün içinde ise Hatuncicim türbesi bulunmaktadır. Türbelerin taşları Mezirme tarafından hayvanlarla taşınarak inşa edildiği söylenmektedir. Hatuncicim türbesinin içinde Ali Ağa ve oğlu Kemal’e ait mezarlar vardır. Anlatılır ki, Osmanlı döneminde Karahüyük’ten aşar vergisini Maksut Bey toplarmış. Daha sonra Ali Ağa tarafından toplanmaya devam edilmiş. Ali Ağa, Osmanlıya yakınlığından dolayı gerek otoritesi ile gerekse mal varlığı ile köyün yönetiminde, üretiminde önemli rol oynamıştır. Harput sancağı ile görüşmeye gittiği bir dönemde burada öldürülür. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Arapkirli Ömer Nurani Baba
Malatya – Arapkir – Çobanlı caddesi sonundaki Mezarlıkta Şıhlar mahallesinin Tekke mevkiinde Şeyh Ömer Baba ‘nın türbesi bulunmaktadır. Nakşibendi tarikatına mensup Şeyh Ömer Baba’ nın doğum ve vefat tarihleri bilinmemektedir. Terzi Baba diye bilinen Muhammed Vehbi Hayyat Erzincânî Hazretleri’nin (1780-1847) talebelerindendir. İnsanlara irşad hizmetinde bulunması için şeyhi tarafından Arapkir’e gönderilir. Arapkirli Ömer Baba önceleri çok zengin olup bir paşanın kız kardeşi ile evlidir. Her şeyini İslam için harcar. Kendisi fakir bir hale düşer. Geçimini sağlamak için işlettiği bir değirmeni vardır. Anlatılır ki, değirmeni çalıştırdığı sıralarda, bir gün su kesik olduğundan değirmen taşı dönmez. Buğday öğütmek iste-yenler çaresiz suyun gelmesini beklemektedir. Uzun zaman su gelmeyince buğday sahipleri, “Baba ekmek yok, çocuklar aç. Bize bir çare bul!”, derler. Bunun üzerine Ömer Baba değirmenin koca taşının yanına yaklaşır. Allahü Teala’ya yalvarıp eliyle taşın dönmesini işaret ederek, taşa doğru üfürür. Koca taş onun kerametiyle birdenbire gürültülü bir sesle dönmeye başlar ve buğdayları öğütür. Bu kerameti karşısında yöre halkı onu sever, hürmet gösterir, sözlerini sohbetlerini can kulağı ile dinlerler. Kövengli Hacı Ömer Hüdayi Baba (1821-1905), onun en meşhur talebesi ve halifesidir. Kövengli’nin şeyhine mürid olması şöyle anlatılır. Bir gece rüya âleminde kendisine: —Bu kadar zaman maddi paşalık yaptın. Biraz da manevi paşalık yapsan, olmaz mı, diye hitap edilir. Kövengli derhal Terzi Baba’nın dergahına gider, rüyasını anlatır, intisap etmek istediğini söyler. Terzi Baba Hazretleri: —Evladım, senin nasibin halifemiz Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretlerindedir. Var ona git, der. Bunun üzerine askerlik görevinden istifa edip Arapkir’in yollarına düşer. Şiddetli bir kışın hüküm sürmesi, onu yolundan bir an bile döndürmez. Nihayet Arapkir’e varıp Ömer Baba’ya intisap eder. Kövengli Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri senelerce Ömer Nurani Baba’nın sohbetlerine devam edip hizmetinde bulunur. Onun feyiz ve himmetinden ziyadesiyle istifade eder, teveccühüne nail olur. Hacı Ömer Hüdai Baba günlerden bir gün şeyhini ziyaret etmek maksadıyla Arapkir’e gider. Yanına da şeyhine hediye etmek üzere bir çuval dolusu pamuk alır. Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretleri, vaktiyle zengin bir tüccar iken her şeyini Allah yoluna sarf edip zaruret içine düşmüştür. O sıralarda, Ali Rıza Paşa’nın kardeşi olan hanımının çıkrık eğirerek ürettiği iplikleri satmak suretiyle geçinmektedir. Bunun için pamuk almasını isteyerek onu bir hayli sıkıntıda bırakmıştır. Tam bu sırada şeyhinin kapısına gelen Hüdai Baba, onların konuşmasının bitmesi için uzun süre bekler. Sonra dayanamayarak kapıyı vurur ve içeri girer, hediyesini takdim eder. -Evladım, o çuvalındaki nedir? -Efendim, belki lazım olur diye bir miktar pamuk getirdim, der. Arapkirli Ömer Nurani Baba , “Ya Ömer’im, sen Hızır mıydın ki, bana böyle yetiştin”, deyip müridine teveccühte bulunur ve bir nazar eder. O teveccühün neşesiyle kendinden geçen Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri, Peygamberlerin cümlesiyle görüşüp Hazreti Peygamber Efendimizle pirinç pilavı yediğini görür. Hazreti Peygamberimizin dua ve iltifatlarına mazhar olur. Nice ali mertebeleri kat eder. O anı Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri şöyle anlatır. “Bana öyle bir hal oldu ki, efendim beni 124 bin peygamberin ruhaniyetiyle bir anda görüştürdü. Cümlesi saçlıydı. Kiminin saçı sırtına, kimininki beline, kimininki de topuklarına kadar uzanıyordu. Sadece Hazreti İbrahim Aleyhisselam ve Resulü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin saçları kısa idi.” Hacı Ömer Hüdâî Baba Hazretleri bu hadiseden sonra bir müddet daha şeyhi Arapkirli Ömer Nurani Baba’ya hizmette bulunur. Günlerden bir gün yine şeyhini görmek için Arapkir’e gider. Fakat şeyhi ona kapıyı açmaz. Ne kadar ısrar etse de çare olmaz. —Evlad, senin burada nasibin kalmadı. Git kendine başka bir yer bul. — Hayır, Efendim, benim kapım bu eşiktir. Buradan başka bir yere gidemem. Hüdai Baba, şeyhinin eşiğine kapanır, yalvarır, yakarır. Bu hale dayanamayan Arapkirli Ömer Nurani Baba Hazretleri onu içeri alıp der ki, “Evlad, artık benim sana yapabileceğim bir şey yoktur. Ben seni getirebileceğim yere kadar getirdim. Buradan öteye seni ancak Dede Osman Avni Baba Hazretleri götürür. Artık var git nasibini Urfa’da ara.” Böylece onun, Meşâyıh-ı Kadiriye’den Dede Osman Avni Baba Hazretlerine gitmesi gerektiğini, geri kalan manevî tahsilinin onun tarafından ikmal edileceğini işaret ve tavsiyede bulunur. Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri bu tavsiye üzerine derhal Urfa’nın yolunu tutar. Urfa’da ise Dede Osman Avni Baba Hazretleri Hüdai Baba ‘nın gelmesini beklemektedir. Dede Osman Avni Baba Hazretleri kendisine hizmet eden müridi alarak Arapkir tarafındaki kapılardan birinde beklemeye başlar. Müridine de “şu tipte birisi gelecek; onu bana haber ver”, der. Nihayet beklenen kişi karşıdan görünür. Dede Efendi ayağa kalkarak, “Ömer”, diye seslenir. Hüdai Baba iltifat etmez. Bunun üzerine Dede Efendi, “ Ömer Nurani Baba ‘nın dediğini unuttun mu?”, der. Bu sözü duyan Hacı Ömer Hüdai Baba Hazretleri gelip Dede Osman Avni Baba Hazretlerinin elini öper ve teslim olur. Not : Seyyid Dede Osman Avni Baba (ks) Urfa’da yetişen büyük mütefekkir ve mutasavıflardandır. Hayatını Urfa’da Mevlid-i Halil Dergahında, insanları irşad ile geçirmiştir. 1883 yılında vefat eden Dede Efendi (ks), cedlerinin de bulunduğu Hz.İbrahim (as) Dergahının avlusundaki küçük kabristana defn olunmuştur. Dede Efendi’nin (ks) adları tesbit edilebilen üç halifesi vardır. Bunlar, Urfa’lı Halil Hafız (ks), Adıyamanlı Mustafa (ks) ve Kövenk’li Hacı Ömer Hüdayi’dir (ks). Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Ahmed Turan
Malatya – Battalgazi – Ahmed duran sokak Şehir surları dışında namazgahın batısında yer almaktadır. Tek kubbeli bir mescit iken 1960 yılında gördüğü tamir esnasında kubbesi yıkılarak kubbesiz hale getirilmiştir. İçerisinde Battal Gazi’nin gaza arkadaşlarından Ahmed Duran’ın mezarı olduğu söylenir. Kitabesi 1794 tarihini taşımaktadır ve hayrat sahibi Diyarbakır valisi ve Maden-i Hümayun Emini Yusuf Ziya Paşa’nın oğlu Muhammed Sabit Bey olarak geçmektedir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Şeyh Muhammed Bağdede
Adana – Yüreğir – Yamaçlı ………..
Saimbeyli Evliyaları
1297 / 1881 tarihli Adana Salnamesinde Hacin (Saimbeyli) yöresinde yaşamış olan evliyaların isimleri Bozoğlan Dede , Ağbedir Dede , Mürsel Dede ve Gülevin Dede olarak zikredilmiştir. Bunlardan başka kayıtlarda ismi bulunmayan, Saimbeyli ile Himmetdede arasında Hasan Dede adında bir ziyaret de bulunmaktadır. Yaptığımız çalışmalar sonunda Bozoğlan Dede’nin Çeralan köyünde medfun olduğu, Ağbedir Dede’nin kabrinin Kandil Dağı üzerinde bulunduğu belirlenmiştir. Mürsel Dede’nin kabrinin ise Saimbeyli ile Eyüplü Köyü arasında yer alan bir dağın tepesinde bulunduğu tespit edilmiştir. Gülevin Dede’nin mezarının nerede olduğu yapılan tüm araştırmalara rağmen bulunamamıştır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir ..
Karaisalı Evliyaları
1297 / 1881 Tarihli Adana Sancağı salnamesinde bu yörede aşağıda ismi yazılı evliyaların medfun olduğu belirtilmiştir . Mahmud Dede , Kaplancı Dede , Almaşar Dede , Yağmur Dede , Şeyh Ali Efendi , Ürgüp Dede , Bunlardan başka Hüsür Köyünde Kayış Baba adında bir ziyaret yerinden bahsedilmektedir. Hasan Dede – Karaisalı Sofu dede Erkeç Dede Koyun Dede – Adana Göldüğünde Ziyareti Gülüş Dede Molla Ali Türbesi Nuhlu Ziyareti Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Ziyaret Tepesi Ziyareti – Paşalı Köyü
Adana – Feke – Paşalı Köyü Ziyaret Tepesi mezarı Adana İli Feke İlçesi Paşalı Köyündedir. Halk türbeyi bahar ve yaz aylarında ziyaret eder ve kurban keserler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. 1922 yılı Eylül ayında yani Kurtuluş Savaşı zamanında türbeden batıya doğru top atıldığı duyulduğu rivayet edilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Ziyaret Tepesi Ziyareti – Feke – Kayadibi Köyü
Adana – Feke -Kayadibi köyü yakınındaki tepe üzerinde Adana İli Feke İlçesi Kayadibi Köyü yakınındaki tepe üzerinde ziyaret vardır. Feke yöresinde bazı tepelerde türbesi olduğuna inanılan ulu kişilerin ziyaretleri vardır. Halkbu kişilere büyük saygı gösterir ve çeşitli sebeplerle ziyaretine giderler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Yusuf Dede Türbesi – Feke
Adana – Feke – Belen Köyü Yusuf Dede’nin mezarı Adana İli Feke İlçesi Belen Köyündedir. Köye yakın olan dağın eteğinde türbesi vardır. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Yusuf Dede’nin yaşadığı dönem hakkında da bilgi yoktur. Halk Yusuf Dede’ye zayıf, çelimsiz ve hasta çocuklarını iyi olması için getirirler. Köye yakın olan dağın eteklerinde Yusuf adında bir şahıs atıyla birlikte öldürülür. Öldürülürken yuvarlanan başı aşağıya düşer ve düştüğü yerde bir pınar çıkar. Bu pınarın suyu yaz kış akmaya devam eder. Yusuf Dede’nin gövdesinin ve atının öldüğü yere ise bir türbe yapılır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Yedi Kardeşler Türbesi – Karataş
Adana – Karataş İki adet Yedi Kardeşler Ziyareti vardır. Bahsi geçen ziyaret Adana ili Karataş İlçesi Küçükkarataş Köyü’ndedir. Yöre halkının çok tanrılı bir dine inandığı bir dönemde altı kardeş, halkı tek tanrılı bir dine davet etmişler. Bu kardeşlere sadece bir çoban inanmış. Yöre halkı, altı kardeş ile onlara inanan çobanı öldürüp, palamut ormanlarının içine altısını da gömmüşler. Sonra halk Allah’ın bir olduğuna inanınca, bu yedi kişinin kıymetini bilmiş ve şimdiki türbelerini yaptırmışlar. Bundan dolayı buraya Yedi Kardeş Ziyareti deniliyor. Türbeye gelenler çocuk sahibi olmak için ve çeşitli hastalıklardan şifa bulmak için ve çeşitli sıkıntılarından kurtulmak için ziyaret ederler. Ziyarete gelenler mum adağında bulunurlar ve günlük yakarlar. Yedi Kardeşler Türbesinde ise yedi ermiş kardeşin bir gün uyurken üzerlerine nur iner. Kısa bir süre sonra aynı yerde aynı anda ölen kardeşlerin bulunduğu yere türbe yapılmıştır. Yedi Kardeşler Ziyareti ile ilgili olarak anlatılan yaygın bir efsaneye göre de Kıbrıs Barış Harekâtı’nın başladığı gece, yedi tane olan mezarlardan yeşil sarıklı yedi kişinin Kıbrıs yönüne uçtuğu görülmüştür. Savaşın devam ettiği günlerde de yedi yeşil sarıklı kişinin, çarpışmaların en ateşli yerlerinde savaştığı görülmüştür. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Yahya Dede – Adana
Adana – Feke – Kızılyer Köyü Adana İli Feke İlçesi Kızılyer Köyünde türbesi vardır. Yerel evliyalardan olan Yahya Dede hakkında elimizde başka bilgi yoktur. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Nuhlu Ziyareti
Adana – Karaisalı – Nuhlu Köyü Adana İli Karaisalı İlçesi Nuhlu Köyünün girişinde türbesi vardır. Nuhlu Ziyaretinde kimin yattığı konusunda veya bir velinin medfun olup olmadığı konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbenin üstü açıktır. Ziyaretin olduğu tepenin yola bakan eteğinde bir çeşme bulunmaktadır. Yöre halkı tarafından değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Gümülek Dağı Ziyareti
Adana – Tufanbeyli – Bolatpınarı ile şar köyü arasında Adana İli Tufanbeyli İlçesi Bolatpınarı ile Şar Köyleri arasında bulunan baca biçiminde ve üzerinde bir kale kalıntısının bulunduğu yerdedir. Gümülek Dağı ziyaretinde Eshaf-ı Kef’deki yedi uyurlardan üç kardeşin mezarının burada olduğuna inanılır. Gümülek Dağında bulunan kalenin gözetleme kulesi olduğu söylenmektedir. Burada bulunan mezarların orada olan askerlerin mezarları olduğu söylenmektedir. Gözetleme kulesinin Hitit veya Roma döneminden kaldığı düşünülmektedir. Etrafta ayrıca su kemerleri de bulunması ve başka yapı kalıntılarının olması buranın defineciler tarafından talan edilmesine sebep olmuştur. Aydaş çocuk için Gümülek’e gidilir. (Aydaş Çocuk: Gelişimini tamamlayamayan çocuklara verilen addır. Aydaş Aşı: Çocuğu sağlıklı olan ailelerden habersiz odunluklarından odun alınır. Bu odunların ateşinde dövme pilav pişirilir. Komşular davet edilir, Aydaş Aşı’na. Onlar da birer odun atarlar ve aşın suyuyla çocuk yıkanır. Kırk taş kazana atılır, her gelen kazana odun atar ve bu suyla çocuk yıkanır. Zayıf çocuk mezara götürülüp toprağına yatırılır, ağlarsa iyileşeceğine, ağlamazsa toprağı istediğine ve öleceğine inanılır.) Konuşamayan ve yürüyemeyen çocukların iyi olması için Gümülek’e gidilir. Çocuğu olamayanlar Gümülek Dağındaki mağaraya giderler, buradaki kayalara ip bağlarlar, ipin ucuna da çöp bağlarlar. Eğer çöp sallanırsa çocuklarının olacağına inanırlar. Mağara içinde bir kayadan suyun şifalı olduğu söylenir. Suyun romatizmalı hastalara ve bel ağrısına iyi geldiği söylenmektedir. Yağmur duası için dağdaki türbeye ve mağaraya ziyarete gidilir. Ziyarete da adak olarak, kurban kesilir ve yağmur duası edilir. Dağda bulunan mağarada kayaların arasında bir pınar vardır. Suyu azdır ama ne kadar içilirse içilsin su bitmez. Bu suyu kötü niyetli kişiler göremiyor. Bu suyun yanında eskiden bir mermer direk bulunurmuş. Bu direği yeri gelir on kişi elele tutuşup kucaklayamazmış. Gün gelir bir kişi kucaklar ve dileklerinin olacağına inanılırmış. Bir gün Bozgüney Köyünden bir kişi altın bulmak amacıyla direği yerinden sökmüş ve kısa zamanda ölmüş. O günden beri köyünde düzenli olarak her yıl iki trafik kazası olurmuş. Köylüler bu kazaları bu direğin yerinden oynatılarak düzenin değişmesi olarak yorumlarmış. Bu dağda yatanların iyi kişiler olduğuna inanılmaktadır. Ramazan ayında iftar vakti buradan top atışının yapıldığı söylenmektedir. Dedebeli’nden de cevap gelirmiş. Buranın adı bu topların güm seslerinden dolayı Gümülek olarak söylenegelmiştir. Dağın girişinde bulunan ardıç ağacını Bolatpınar’lı bir köylü kestiği günden beri dağdan top sesi gelmemektedir… Hz. Ali savaşırken bu dağa gelmiştir. Atının ayak izi bir kayanın üzerinde bugüne kadar gelmiştir. Bu izler mağaranın ağzında bulunan iki adet soytaşın (Çok büyük düz taş) üzerinde yer almaktadır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Göldüğünde Ziyareti – Karaisalı – Etekli Köyü
Adana – Karaisalı – Etekli köyü Türbe Adana ili Karaisalı İlçesi Etekli Köyü Erkeğin Mahallesinin kuzeydoğusunda türbesi vardır. Yerel halkın Dede Mezarı olarak da andığı türbede medfun bulunan şahıs hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk ziyaret edilen türbe yakının uykuya yatılır. Çocuğu olmayan kadınlar, genç kızlar türbeyi ziyaret ederler ve adak adarlar. Uyku için Perşembe günü, gündüz vakti yatılmaktadır. Rüyada dileklerinin olup olmayacağı belli olmaktadır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Gırış Hoca Ziyareti
Adana – Aladağ Gırış Hoca Türbesi Adana’nın Aladağ İlçesindedir. Gırış Hoca’ya Eriş Hoca da denmektedir. Ermiş bir veli olarak bilinir. Gırış Hoca ziyareti sadece dua okumak için yapılır. Ziyaret herhangi bir medet ummak amacıyla yapılmaz. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Bozoğlan Ziyareti
Adana – Tufanbeyli -Doğanlı Köyü Adana İli Tufanbeyli İlçesi Doğanlı Köyündedir. Yöresel ziyaret yerlerinden biri olan Bozoğlan hakkında bilgimiz yoktur.
Balta Mezarı – Feke – Yerebakan Köyü
Adana – Feke – Yerebakan köyü Balta Mezarı kabri Adana İli Feke İlçesi Yerebakan Köyündedir. Halk Balta Mezarı’nı kurak havalarda yağmur duası için ziyaret ederler. Kurtuluş Savaşında düşman üstüne top atıldığı rivayet edilir. Yerebakan köyünün güneyinde yaşlı bir karı koca yaşarmış. Bu karı koca ufacık topraklarında tohumu toprağa sererler, az sayıdaki keçilerini toprak üzerinde gezdiririler, sonra da keklikler yemesinler diye üzerini kalbur ile örterlermiş. Bu ekim sonunda ellerine çok az buğday geçermiş. İhtiyar adamın bir âdeti varmış. Misafiri olmadan yemek yemezmiş. Bir gün harman yerinde buğdaylarını topluyormuş. Acıkmış ama yanına kimse gelmediği için tüm yemeği olan bir çöreği yiyemiyormuş. Aradan birkaç gün geçmiş, harman toplanmış, yaşlı adam eve dönmeye hazırlanıyormuş. Tam buğdayı alıp evine dönerken, uzaktan ihtiyar bir yolcunun geldiğini görmüş. Hemen çöreğini suda yumuşatıp, yolcu ile paylaşıp yemeğe başlamış. İhtiyar yolcunun yemeği bitince kalkmış ve uzaklaşmış. Ardında harman yeri hareketlenmiş ve buğday taşmaya başlamış. Yaşlı adam, yolcunun peşinden koşup taşan buğdayı nasıl durduracağını sormuş. Yolcu “Elinin tersi ile toplayıver” demiş. Böylece buğdayın taşması durmuş. Yolcu ihtiyar, köyün yakınına gelince bu sefer yayık ayranı yapan yaşlı kadın yolcuyu çevirip ona ayran ikram etmiş. Yolcu ayranı içip ortadan kaybolmuş ama, yayıktan ayran akmaya devam etmiş. Kadın tüm kaplarını ayranla doldurmuş ama, ayran gelmeye devam etmiş. Kadın başından geçenleri, ihtiyar adamla paylaşıyor. Adam şöyle diyor: “Üç gün içinde ölürsem, beni şu sedirin dibine gömün. Ben öldükten sonra mezarımın başında yeşil bir kuş öterse kırk arşın etrafımı kurtarırım. Eğer kuş gelip ötmezse yalnız kendimi kurtarırım” diyor. İhtiyar adam üç gün içinde ölüyor ve mezarını yeşil bir kuş ziyaret ediyor. Bunu duyan köylüler ölülerini uzak yakın demeden, Balta mezarlığı denilen bu yere gömmeye getiriyorlar. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Ağaçalanı Türbesi
Adana – Karaisalı – Etekli Köyü Karaisalı İlçesi Etekli Köyünde Tabanlı Mahallesinin arkasındaki kayalıklarda türbesi vardır. Yerel halkın Dede Mezarı olarak da andığı türbede medfun bulunan şahıs hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Yerel halk tarafından havaların kurak geçtiği dönemlerde Cuma namazının ardından yağmur duası için ziyaret edilmektedir. Türbe başında özelikle beyaz veya mavi rengine yakın kurban kesilmektedir. Türbede bazı geceler ışık yandığına inanılmakta ve söylenmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com
Duman Dede – Ceyhan
Adana – Ceyhan’a bağlı Çelemli köyü ile Şevketiye arasında yer alan duman dağı mevkii Ceyhan’a bağlı Çelemli köyü ile Şevketiye köyü arasında yer alan duman dağı mevkiinde mezarı bulunduğu için bu adı almıştır. Asıl ismi bilinmemektedir. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Şeyh Musluhiddin Efendi
Adana – Tepebağ mah 5. sokak 14 no lu evin iç kısmında Türbesi Tepebağ Mahallesi 5. sokak 14 nolu evin iç kısmındadır. Ramazanoğulları dönemin de yaşadığı söylenmektedir. 1297/ 1881 tarihli Adana Sancağı salnamesinin 77 . sahifesinde Ehlullah’ dan Şeyh Muslihiddin Efendin in Adana’da medfun bulunduğu yazmaktadır. Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .
Sait Dede Ziyareti
Adana – İsmailiye köyü Adana’nın İsmailiye Köyü’nde bulunan Sait Dede Türbesi köyün mezarlığının yanındadır. Türbe geniş bir odadan oluşmaktadır. Sait Dede’nin sandukası odanın ortasındadır. Odanın zemininde halı serilidir. Sait Dede’nin sandukasının üzerinde de yeşil örtü ve Türk Bayrağı serilidir. Sandukanın üzeri etrafı künnük/bahur yakılan kaplarla çevrilidir.Odanın duvarlarında kılıf içinde, sandukanın üzerinde ise açık vaziyette Kur’an-ı Kerim’ler vardır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Sadık Sultan Türbesi
Adana – Karataş – Solaklı köyüne 2 km Sadık Sultan Ziyareti, Adana’nın Karataş ilçesi yolunda Solaklı Köyü ‘ne 2 km. Yakınlıktadır. Türbe, ağaçlar içindedir. Türbenin kapısı küçüktür, Bu kapıdan ziyaretçiler eğilerek girmektedir. Türbenin ortasında Sadık Sultan’ın heybetli bir sandukası vardır. Sandukanın üzerinde yeşil örtü vardır. Ziyaretin duvarlarında çeşitli elbiseler asılıdır. Bu elbiseler hastalıklardan, Sadık Sultan Ziyareti ‘nde kurtulduğuna inanan hastalara aittir. Elbiselerin yanı sıra saç bukleleri ve küçük beşikler de duvarın çeşitli yerlerinde asılı durumdadır. Saç bukleleri, adaklı çocuklara aittir. Çocuğu olmayan aileler, çocukları olursa saçını yedi yaşına kadar kesmeyeceklerini, yedi yaşına gelince burada keseceklerini adarlar. Kesilen saçı da duvara asarlar. Duvardaki asılı küçük beşikler de çocuğu olmayan kadınlar tarafından asılmıştır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

Gaffur Baba Türbesi
Adana – Karataş – Doğankent çıkışında sağ tarafta Gaffur Baba Türbesi , Adana’nın Karataş İlçesi yolu üzerinde, Doğankent’in çıkışında sağ taraftadır. Türbenin etrafı dev ağaçlarla çevrilidir. Türbe, tavanı kubbeli dörtgen şeklinde bir binadır. Türbenin duvarlarında büyük pencereler vardır. Türbenin tam ortasındaki sanduka yeşil örtüyle kaplanmıştır . Bunun üzerinde de Türk Bayrağı vardır. Türbenin duvarlarında boydan boya gerilmiş ipler vardır. Bu iplerin üzerinde gelinlik parçalan, bebek patikleri, saçlar, seccadeler ve tespihler atılı durumdadır. Bir de duvarlarda kılıflarıyla asılmış Kur’an-ı Kerim’ler bulunmaktadır. Gaffar Baba’nın kim olduğu ile ilgili kaynaklarda bbir bbilgi yoktur halk arasındaki söylenceye göre; Asıl adı Halfeti’li Kadiri Şeyhi Hasan Oğlu Seyit Abdulgaffur olup Karataş yöresinde yaşarmış. O zaman dev çiftlikler varmış. Hareketlerinde ölçülü, yüreği insan sevgisiyle dolu, örnek davranışlarıyla çevresindekilerin gönlünü kazanırmış. Çiftliklerde işçilik yaparken, çevredeki ziyaretleri sık sık gezer, onların bakımını yaparmış. Neredeyse kendisini bu işlere adamış haldeymiş. Gaffur Baba çiftliklerde akşamlan insanların çok içki içip sarhoş olmalarından hoşlanmazmış. O muhterem zat, bu olaylara son derece üzülürmüş. Bu evliyanın neredeyse ibadet etmesine de izin verilmez olmuş . Çünkü gittiği her yerde içkinin zararlarını anlatır. İnsan sağlığı y.nünden yıkımını söylermiş. Böylece Karataş ‘ta daha fazla kalamayıp, Doğankent’ e gelip yerleşmiş. Etrafında iyi insan yumağı arttıkça artmış, Ondan feyiz almak isteyenler her geçen gün çevresinde daha da çoğalmış. Gaffur Baba sakin, pırıl pırıl bir kişi olduğu için yardım istemeye gelen hastalara şifalar dağıtmaya başlamış. Allah katında da duaları kabul olmaya başlamış. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları
Adana Hz. Hızır Makamları
Adana – Mıdık Köyünde Hz, Hızır ‘ın Anadolu’daki makamlarından birisi de Mıdık Köyü’ndedir. Mıdık Köyü’ndeki, Hıdır Ziyareti , Hızır makamları içinde en büyük ve görkemlisidir. Çevre halkının ziyarete gösterdiği saygı, türbenin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Köyün neredeyse tam ortasında olan ziyaret, büyük bir avlunun içerisindedir. Ziyaretin etrafı beton duvarlarla çevrilmiştir ve girişinde büyük bir demir kapı vardır. Bu büyük kapı avluya açılmaktadır. Avlunun sağ tarafı,. gelen ziyaretçilerin yemek yemesi oturması için düzenlenmiştir. Yağmur ve güneşten korumak için de o kısmın üstü örtülmüştür. Sol tarafta ise yemek pişirmek isteyenler için oda bulunmaktadır. Ziyaretin kendisi ise giriş kapısının tam karşısında avlunun diğer ucundadır. Ayrı bir demir parmaklı kapısı vardır. Ziyaretin binası avlu ve diğer odalarla karşılaştırılınca küçüktür. Hz.Hıdır’ın sandukası odanın sağ tarafındadır. Sanduka yeşil örtü ve Türk Bayrağı ile örtülüdür. Üzerinde de sayfası açık Kur’an’lar vardır. Etrafında oturup ibadet etmek için minderler dayanmak için yastıklar vardır. Hz. Hıdır Ziyaret ‘ inde uyumak yasaktır. Bu yasağın yanında, bir kaç yasak daha vardır. Yasaklar kapının üstünde asılıdır. Bu asılı yazıda ziyareti avludan ayıran demir kapıdan sonra ayakkabı ile gezmek, yemek yemek, mum yakmak yasaktır, denmektedir. Ziyaretin içi ve dışı bu yasakların etkisiyle çok temizdir. Hz.Hıdır Türbes inin ilk yapılışı hakkında sözlü kaynaklarda bilgi bulunamamıştır. Köyün en yaşlı insanları bile türbenin orada hep olduğunu söylemektedirler. Türbe büyük bir bakım ve onarımdan 1982 yılında geçmiştir. Türbeyi Niyazi Baykam onartmıştır. Daha önceden türbe tahtadan, oldukça eskii ve bakımsızmış. 1982’deki onarımdan sonra türbe bugünkü halini almış. Bugün türbenin onarımı ve gereksinimi için gereken paralar türbenin içindeki yardım kutusundan, ziyareti bilen inanan kişilerden en çok da türbeyi yeniden yaptıran Niyazi Baykam’dan sağlanmaktadır. Adana – Karşıyaka mah 1 Hz.Hıdır Türbesi Adana’nın Karşıyaka Mahallesi’ndedir. Adana, Karataş yolundan Adana Devlet Hastanesi’ni geçince sağ taraftan girilen Seyhan Mahallesi yolunda 1057 Sokak’tadır. Adana – Karşıyaka mah 2 Hz.Hıdır (Hızır) ‘ın öümsüz olduğuna ve dolaştığına inanıldığı için nur indiği , dede görüldüğü söylenen yerlere yapılan türbelere Hz. Hıdır Türbesi denmiştir. Bu yüzden Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Hıdır’ın makamı vardır. Adana’da Hz.Hıdır ‘ın en az 5 tane makamı vardır. Karşıyaka’ da aynı sokakta 2 tane Hıdır türbesi vardır. Ziyaret, Adana’nın Seyhan Mahallesi 1057 Sokak’taki arkası portakal bahçesi olan evlerin birindedir. Hz. Hıdır Türbesi portakal bahçesinin köşesine yapılmış üstü çinkoyla kaplanmış baraka biçiminde bir türbedir. Türbenin ortasına konulmuş iki sanduka vardır. Bu sandukalardan birisi Hz, Hıdır ‘a, diğeri ise yanına gelebilecek arkadaş için yaptırılmıştır. Sandukaların etrafıysa gelen ziyaretçilerin oturması için minderlerle çevrilmiş durumdadır. Adana – Hadırlı Köyü Adana ili Seyhan İlçesi Hadırlı Köyünde köye çok yakın makamı vardır. Hz. Hıdır Kimdir: Hz. Hızır olarak da bilinen Hz. Hıdır, Musa peygamber döneminde yaşamış bir veli veya bir peygamber olarak bilinmektedir. Kuran’da ismi açıkça geçmeyen ama “kullarımızdan bir kul” olarak belirtilen kişin Hz. Hıdır olduğu söylenmektedir. Hz. Hıdır zamanında yaşadığı kurak yerin yemyeşil olması sebebi ile 6 Mayıs günü İlyas peygamber ile buluşmasının simgesi olan Hıdırellez Günü bahar bayramının başlangıcı olarak kutlanır. Darda olanların yardımına koşması ile bilinen Hz. Hıdır’ın Türkiye’de birçok makamı vardır. Hızır gibi yetişmek deyimi, bu inançtan gelir. Türbenin durumu hakkında elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Hz. Hıdır ziyaretleri makamdır. Bu makamlar genellikle ya rüyasında veya geceleri mezarın olduğu yere veya herhangi bir yere nur indiğini görürler. Nur inen yere türbe inşası yapılır. Çevresindeki kişileri de bu inanca dahil ederler ve türbe yapılır. Rüyayı gören kişi rüyada gördüğü kişinin nurunun hangi veliye ait olduğunu göremezse, bu kişinin Hz. Hıdır olduğuna delalettir ve onun makamı yapılır. Ziyaretlerde yatan veya yattığı düşünülen kişiler canlıymış gibi kabul edilmektedir. Bu nedenle saygısızlık yapmamak amacıyla ziyarette sandukanın bulunduğu odada uyunmamaktadır. Uyuyan kişi yarı ölü olur yaptığını bilmez inancı, bilmeden bile olsa kişinin uyurken yapacağı saygısızlığı baştan önlemiş olmaktadır. Hz. Hıdır türbesinin yanında bulunan ağaçların, Kadir Gecelerinde sabaha kadar namaz kıldığına inanılır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

Şeyh Derviş Türbesi
Adana – Karşıyaka Semtinde Kanara yakınında set üzerinde Derviş Hoca Ziyareti Adana’nın Karşıyaka Semtinde, Kanara yakınında set üzerindedir. Ziyaret, portakal bahçelerinin arasındadır. Ziyaretin geniş bir bahçesi vardır. Bu bahçenin içinde çok yaşlı ağaçlar vardır. Ziyaret bahçesinin bir tarafı yemek pişirmek için yapılmış ocaklara ayrılmıştır. Yemek yapmak için gerekli malzemelerin (tencere, tabak, kaşık, yağ, tuz, vb.) konduğu bir de oda vardır. Derviş Hoca ‘nın mezarının bulunduğu oda bahçenin ortasındadır. Odanın içinde, Derviş Hoca’nın sandukası vardır. Sandukanın üstü yeşil örtü ve Türk Bayrağıyla örtülüdür. Bunların üstünde de açık bırakılmış 4-5 Kur’an vardır. Sandukanın etrafı, yere serilmiş halının üstünde ziyaretçilerin oturmaları için hazırlanmış minderler ve yastıklarla çevrilmiştir. Derviş Hoca Ziyareti ‘nin içinde uyumak yasaktır. Ziyaretin duvarında Türk Bayrakları ve adak saçaklan asılıdır. Derviş Hoca hakkında yazılı kaynaklarda bilgi olmadığından ve sözlü kaynaklarda da bu konuyla ilgili bilgi bulunmadığından, ziyaretin isminin nereden geldiği bilinmemektedir. Muhtemelen Derviş , ziyarette yatan kişinin ismidir, mezarı da, türbe haline gelince Derviş Hoca olarak anılmıştır. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

Ahmet Gazzi Efendi
Bursa – Yıldırım’daki Yıldırım Beyazıt Külliyesi içerisinde Ahmed Gazzî, Kudüs civarında bulunan Gazze’de 1054/1643 yılında dünyaya gelmiştir. Tam adı şöyledir: Ahmed el-Gazzî b. İsa b. Müferrec Pâk b. Abdullah Paşa b. Abdulhalık Paşa b. Abdullah b. Haşim el-Hüseynî. Gazzîzâde Abdüllatif (ö.1247/1831)’in ifadesiyle deniz, her türlü ağaç ve çiçeğiyle süslenmiş bir gelin misali4 olan bu beldede vezirlik yapan bir ailenin çocuğu olan Ahmed Gazzî, ilk tahsilinden sonra on iki yaşında iken babasından izin alıp Mısır’a; Kahire’ye hareket etmiştir. 1065/1655 yılında Ezher’de ilim tahsiline başlayan Gazzî yedi yıl boyunca tefsir, hadis ve diğer ilimlerde devrin tanınmış alimlerinden Ahmed Beşişî (ö.1096/1685)’den istifade etmiştir. Daha sonra Ezher’e hadis hocası olarak tayin olunan Ahmed Gazzî Mısır’da kaldığı uzun yıllar süresince, özellikle talebelik yıllarında, babasından defalarca Gazze’ye dönme teklifi almıştır. Gerek yazılan mektuplarda gerekse gönderilen elçilere verdiği cevaplarda, anne ve babasından özür dileyerek kendisine o konuda ısrar edilmemesini; ilim tahsili hususunda kararının kesin olduğunu bildirmiştir. Ahmed Gazzî, Mısır’daki yıllarında dedelerinin o beldede hac emiri olması dolayısıyla dört defa hacca gider. 1086/1675 yılında kutsal topraklarda veda tavafını yaparken değişik vesilelerle adını duyduğu Anadolu’ya gelmeye karar verir. Ezher’e dönünce hemen bir gün içinde oradaki öğrencilerini, mesai arkadaşlarını ve dostlarını bırakarak yola çıkar. İstanbul’a gelirken denizde hava şartları son derece kötü olduğu için geminin kamarasında Allah’a yönelerek dua ettiği esnada başında Halvetî tacı, önünde kuzu kürkü olan bir zat yanına gelerek: “Korkma Ey Ahmed, selâmettir. Kehf Sûresine devam et ve bizi Bursa’da bul” der. Gazzî, 1086/1675’de İstanbul’a gelerek bir müddet ikâmet etmiş ve Ayasofya Camii’nde hadis dersleri vermiştir. Bursa’ya 1087/1676 tarihinde gelen Ahmed Gazzî, Ulucami civarında bir hocanın evinde misafir olmuş; zamanla dervişlerle ve meslektaşlarıyla tanışmıştır. Hatta bir gün Üçkozlar Tekkesi’ne varıp Muhyiddin-i Bursevî (ö.1090/1679) ile sohbet etmiştir. Bursevî kendisine: —Ahmed Efendi sen iyi bir sütsün, eğer sana bir maya çalınsa güzel yoğurt olursun” deyince Gazzî: —Vakıa güzel buyurdunuz, benim de maksudumdur. Ama her mayayı sütüme katamam, zira şayet maya fasit olursa bizim süt elden gider” şeklinde cevap verince Bursevî “maksudum farazîdir” demekle yetinir. Ahmed Gazzî kendisine bir mürşid ararken şehrin çeşitli medreselerinde de hocalık yapmış, Mısrî’nin Bursa’ya geldiği 1103/1691 yılına kadar Ulucami, Molla Fenarî ve Orhan medreselerinde ders okutmuştur. On altı yıl boyunca kendisine mürşid arayan Gazzî, sıkıntılı günler geçirmesine rağmen aldığı ders ücretlerinin bir miktarını kendisine bırakıp geri kalanını talebeye verirdi. Bu yıllarda sufîlerle dostluk kuramadığı anlaşılmaktadır. Hatta bazı sufîlerin tavır ve davranışlarını kınamış ve dine uygun olmayan hususlarda kendilerine müdahale etmiştir. Diğer taraftan da gemide gördüğü zata kavuşmayı temenni edip dua ve niyazda bulunduğu bildirilmektedir. Gazzî’nin meşrebinde taassup galip olduğundan lehinde ve aleyhinde çok şeyler işittiği Niyazî-i Mısrî’ye de gıyabında sitem ediyordu. Hatta Mısrî’nin Bursa’ya geleceğini duyunca talebelerine konuyla ilgilenmemelerini tenbih etmişti. Ertesi gün her zamanki gibi sabah namazından sonra Cami-i Kebir’de dersine başladı. Dersini tamamlamak üzere iken Mısrî’yi karşılamaya gidenlerin zikir ve tevhit sadalarını işitince camiden dışarı çıktı ve kalabalığın arasında tahtırevana binmiş olarak bir kişinin geldiğini gördü. Mısrî, Gazzî’nin bulunduğu yere gelince kendisine selâm verdi. O da Mısrî’nin elini öptü ve Mısrî Dergâhı’na kadar birlikte gittiler. Kaynaklarda ittifakla belirtilen tarih 1103/1691’ dir. Ahmed Gazzî, Yâdigâr sahibinin ifadesiyle yağı, fitili hazırlanmış bir kandil gibi sadece bir kibrite ihtiyaç duyan bir hâlde olduğu için kırk günde seyr u sülûkunu tamamlayarak erbainin sonuna kadar rütbesini doldurup cem’u’l-cem makamına vasıl olmuştur. Zira daha önceden kendisi zühd ve takva sahibi bir insan idi. 1104/1692 Ramazan ayının 23. gününde erbainleri tamamlanınca Niyazî- i Mısrî, Gazzî’ye halifelik görevini öğle namazından sonra düzenle nen bir törenle cemaatın huzurunda teslim etti. Mısrî hilâfet görevini Gazzî’ye verdikten sonra oğlu Ali’yi (Çelebi Ali Efendi, ö.1125/1713) de terbiye etmek üzere Ahmed Gazzî’ye teslim etmiştir. Gazzî’nin Mısrî Dergâhı’ndaki şeyhliği 1105/1693 tarihine kadar devam etti. Çünkü o tarihte Limni’de vefat eden Mısrî’nin oğlu Çelebi Ali Efendi’nin etrafına biriken bazı insanlar onun ağzından saraya bir mektup yazmışlar ve oradan gelen cevap üzerine Gazzî, dergâhtan ayrılarak Şeker Hoca Mescidi’ne, post ve kitaplarıyla birlikte taşınmıştır. Şeker Hoca Mescidi’nde öteden beri sürdürdüğü tedris faaliyetlerine aralıksız devam ederken dostları daha uygun bir yer bulma gayreti içindeydiler. Onun gıyabında yer ararken Duhter –i Şeref Mescidi’ni tamir edip, avlusuna odalar ilâve ettiler ve Ahmed Gazzî’ye sundular. Duhter-i Şeref Mescidi’ndeki çalışmalarıyla şöhreti iyice arttı. Mescidin yakınında bir ev alarak, evlenip oraya yerleşti. 1108/1696 yılında eşinin teklifiyle aynı mahalleden dergâh inşa etmek üzere bir bahçe satın aldı ve bina inşasına başlamadan önce şükür ifadesi olarak otuz beş dervişiyle beraber hacca gitti. Hac dönüşü Bursa’ya gelir gelmez inşaata başlamaları için yakınlarına emir verince süratle dergâh inşa edildi. Dergâhın yapıldığı 1108/1696 yılından vefat ettiği 1150/1737 yılına kadar 42 yıl şeyhlik yapan Ahmed Gazzî ilk iki yılın dışındaki kırk yılı inziva ile geçirmiştir. İnziva yıllarında iki defa mahkemeye çağırıldığı bilinmektedir. Bunun dışında tüm zamanını dergâhta ders, zikir v.b. ile değerlendirmiştir. Ahmed Gazzî 6 Şevval 1150/ 6 Aralık 1737’de pazartesi gecesi vefat etmiş, cenaze namazı Ulucami’de kılınarak dergâhtaki odasına defnedilmiştir. 1979 yılına kadar kabri defnedildiği yerde kalmış o sene, hâlen Süleyman Çelebi İlk Okulu olarak kullanılan bina yapılırken, kabri Pınarbaşı Mezarlığı’na nakledilmiştir. Kabrin nakledildiği yeni yerini kesin olarak bilen kişiye rastlanılmamıştır. Dergâhın hatırasını sadece sokak levhasındaki “Ahmet Sokağı” ifadesinden yâd edebiliyoruz. Halifeleri ve Mürîdleri Ahmed Gazzî, hayatta iken ilmi, kemali ve nüfuzu ile gerek Bursa içinden gerekse Bursa dışından pek çok insanla görüşmüştür. Kendisi hakkında söylenen ifadeler şöyle: “Şeyhu’l-İslâm Kutb-ı Bursa, Sultanu’l-Meşayıh, Kutbu’l-aktab, gavsü’l- evliya, gavvasu’l-bahri’l-ezel, ebu’l-fedail, zeynü’l-milleti ve’d-din, şerefü’l-İslâmi ve’l-müslimîn…” Başka bir eserde ise Üftâdezade Mustafa, Ahmed Gazzî hakkında; “O kâmil bir velî, maneviyatı kuvvetli her yönüyle mamur, berzah hakkında şeref sahibi idi” demektedir. Eserlerde adı geçen halifeleri altı tane olup, bir halifesi -aynı zamandaoğlu Abdullatîf- kendinden önce vefat etmiştir. Diğerleri ise çeşitli hizmetler yapmıştır. İsimleri şöyledir: 1. Kütükçüzade Ahmed Efendi (ö.1191/1777): Vefat edince Pınarbaşı mezarlığına defnolunmuştur. 2. Kuşakcı Mehmed Dede (ö.1152/1759): Dergâhta kırk sene bevvab olarak görev yapmıştır. 3. Enarlı Dergâhı Şeyhi Sadreddin Efendi (ö.1195/1781): Enarlı Dergâhında kırk beş yıl şeyhlik yapmıştır. 4. Şeyh Abdullatîf Efendi (ö.1143/1730): Ahmed Gazzî’nin tek erkek evlâdıdır. Babasından önce kırk yaşında iken vefat etmiştir. 5. Şeyh Mustafa Nesib Efendi (ö.1202/1788): Ahmed Gazzî’nin oğlu olan Abdullatîf’in oğludur. Küçük yaşta babasını kaybedince dedesi Ahmed Gazzî’nin terbiyesi altında yetişmiş ve dergâhta dedesinden sonra şeyh olmuştur. 6. Nasuhîzade Halil Efendi: Kemter Ali Efendi’nin oğlu olup Nasuhîza de diye meşhurdur. Ahmed Gazzî’nin halifesi olan bu zat Bursa Nasuhî Zaviyesi’nde şeyhlik yapmıştır. Yukarıda saydığımız halifelerinin dışında, halifelik makamına ulaşamayan pek çok mürîdi vardır. Ahmed Gazzî’nin mürîdlerinin bir kısmı dergâhta görevlidir. Dergâhta görevli olmadığı için dışarıdan gelip giden mürîdlerin sayısı da bir hayli fazladır. Mürîdlerin dışında kendisiyle görüşmek için Bursa içinden Eşrefzade şeyh İzzeddin Efendi, Enarlı şeyhi Bedreddin Efendi gibi mutasavvıflar ile Tatar hanlarından Murad Giray Han -Bursa’da sürgünde iken- Gazzî dergâhına gelmişlerdir. Bursa dışından ise Kütahyalı Yahşizade Tekkesi Şeyhi Ahmed Efendi gibi sufîler ile İstanbul’dan vezirler, harem ağası Koca Beşir Ağa da Ahmed Gazzî’nin ziyaretine gelenlerdendir. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Bursalı Mehmed Tahir Efendi
İstanbul – Aziz Mahmud Hüdai camii haziresinde 1861’de Bursa’da doğan Mehmed Tahir Bursa belediye katibi Rifat Bey’in oğludur. Tahsiline büyük babasının ailece yerleştiği Bursa’da başladı. Mülkiye Rüşdiyesi’ni bitirince 1875’te Bursa Askerî İdâdisi’ne verildi. Rüşdiyede okurken ayrıca Haraççıoğlu Medresesine devam ederek Niğdeli Hoca Ali Efendi’den hususî dersler aldı. Mehmed Tahir’in edebî ve tarihî kültür kazanmasında, tasavvuf, tarih ve edebiyatla uğraştığı gibi bir divançe teşkil edecek kadar da şiirleri bulunan babasının önemli tesiri olmuştur. Bursalı Tahir bu yıllarda tasavvufa merak sarmaya başlamış, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye gönül bağlamıştı. 1880 Eylülünde Harbiye’ye giren Mehmed Tahir, Harbiye yıllarında İbnü’l-Arabî ve tasavvuf sevgisi daha da artmış, Cuma tatillerinde İstanbul tekkelerini dolaşır ve kendisine bir mürşid ararken Tıbyânü vesâili’l-Hakâik müellifi Harîrîzâde’yi tanıyarak onun temsil ettiği Melâmiliği seçmişti. Ancak vefatı nedeniyle mürşidiyle münasebeti iki yıl sürdü. 1883 yılında Manastır Askerî Rüşdiyesi coğrafya hocalığına tayin edilen Mehmed Tahir, Melâmilik yolundaki faaliyet ve temasları ile çevreye kendisini tanıtmıştı. Harîrîzâde’nin vefatından sonra Manastır’a gelişinin ilk yıllarında mürşidinin şeyhi Muhammed Nûru’l-Arabî’yi Usturumca’da ziyaret ederek ona biat etti. İki yıl sonra ondan icazet aldı. Şeyhinin vefatı sırasında bölgede Melâmiliğin önde gelen bir siması idi. Manastır’da bulunduğu yıllarda geçmişteki mutasavvıflardan başlayıp şair ve âlimleri de içine alan biyografi ve bibliyografya çalışmalarına başlayan Bursalı Tahir, kendisini ileride meydana getireceği büyük eseri Osmanlı Müellifleri’ne götüren ilk adımını risâle ve kitapçıklarla bir bir ortaya koymaya başlamıştı. Risâle çapında kitapçıklar çıkarmasının yanı sıra araştırmalarını Sırât-ı Müstakim, Sebîlürreşâd, Cerîde-i Sûfiyye gibi çeşitli mecmualarda yayımlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Partisi’nden bir dönem Bursa milletvekilliği yapan Bursalı Tahir, hayatını Türklüğün ilim, fikir ve sanatta yetiştirdiklerini araştırıp tanıtmaya adamış ve bir devir kendisini “Türklerin en büyük kitâbiyât âlimi”, “Osmanlılar’ın yegâne kitâbiyât mütehassısı” diye yüceltmiştir. İlim dünyasına başta biyografi ve bibliyografya olmak üzere pek çok eser kazandırmış velûd bir yazardır. Bu sahada yazılan eserleri şunlardır: 1. Osmanlı Müellifleri I,II,III (İstanbul 1924) 2. Türklerin İlim ve Fünûna Hizmetleri (İstanbul 1314) 3. Terceme-i Hâl ve Fezâil-i Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî (İstanbul 1316) 4. Hacı Bayrâm-ı Velî (İstanbul 1925) 5. Kibâr-ı Meşâyih ve Ulemâdan On İki Zâtın Terâcim-i Ahvâli (İstanbul 1316) 6. Meşâyih-i Osmâniyye’den Sekiz Zâtın Terâcim-i Ahvâli (İstanbul 1318) 7. Ulemâ-yı Osmâniyye’den Altı Zâtın Terceme-i Hâli (İstanbul 1321) 8. Müverrihîn-i Osmâniyye’den Âlî ve Kâtib Çelebî’nin Terceme-i Halleri (Selânik 1322) 9. Kâtib Çelebi (İstanbul 1331). 10. Aydın Vilâyetine Mensub Meşâyih, Ulemâ, Şuarâ, Müverrihîn ve Etibbânın Terâcim-i Ahvâli (İzmir 1324) 11. Delîlü’t-tefâsir. İlm-i Tefsîr ve Müfredât-ı Kur’ân’a Dâir Ma’lumât-ı İcmâliyye (İstanbul 1324) 12. Ahlâk Kitaplarımız (İstanbul 1325) 13. Müntehabât-ı Mesâri’ ve Ebyât (İstanbul 1328) 14. Nazar-ı İslam’da Fakr (İstanbul 1330) 15. Mevlânâ eş-Şeyh İsmail Hakkı el-Celvetî (Kuddise Sırruhû) Hazretlerinin Muhtasaran Terceme-i Halleriyle Matbû ve Gayr-i Matbû Âsârını Hâvî Risâledir (İstanbul 1329) 16. Siyâsete Müteallik Âsâr-ı İslâmiyye (İstanbul 1332) 17. Menâkıb-ı Harb (İstanbul 1333) 18. İdâre-i Osmâniyye Zamânında Yetişen Kırım Müellifleri (İstanbul 1335) Basılmamış Eserleri: 1. Menâkıb-ı Şeyh Hâce Muhammed Nûru’l-Arabî ve Beyân-ı Melâmet ve Ahvâl-i Melâmiyye (Konya Mevlânâ Müzesi, Sıdkı Hüseyin Dede Kitapları, nr. 1067) 2. Manastır’a Mensûb Meşâyih, Ulemâ ve Şuarânın Terâcim-i Ahvâli 3. Mecmûa-i Tâhir 4. Hasaneyn Hakkında Şeref-vârid Olan Ehâdîs-i Şerîfe ve Tercümeleri 5. Fezâil-i İmâm-ı Ali Hakkında Şeref-vârid Olan Ehâdîs-i Şerîfe ve Tercümeleri 6. İmâm Suyûtî’nin el-Ehâdisü’ş-Şerîfe fi’s-Saltanati’l-Münîfe risâlesinin tercümesi. 7. Mecmûa-i Durûb-i Emsâl-i Arabiyye ve Fârisiyy e Melâmilikte şeyhlik derecesine yükselen Mehmed Tahir, Melâmî çevrelerde manevi nüfuzunu hayatı boyunca korumuştur. Zeynep Kâmil Hastanesi’nde tedavi altında iken 28 Ekim 1925’te vefat etmiş ve ertesi gün ikindi namazından sonra Üsküdar’da Azîz Mahmud Hüdâyî Dergâhı haziresinde toprağa verilmiştir. İlim çevreleri tarafından terkedilip son zamanlarda kendi köşesinde unutulmuş bir adam gibi yaşayan ve birkaç ilan şeklindeki haber dışında günün gazetelerinde ölüm haberine yer bile verilmeyen Bursalı Tahir’in mezarı taşsız kalmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Ahmed Hüsameddin Rükkali
Ahmed Hüsameddin Efendi, 1264/ 1848’de Dağıstan’ın Rükkâl köyünde doğmuştur. Babası, Nakşibendî-Müceddidî Şeyhlerinden Seyyid Mehmed Said er-Rükkâli’dir. Babasından ve Medine’de Şeyh Halil Hamdi eş-Şirvânî’den hilâfet almış, Seferihisar’da bir tekke ve bir medrese kurup bir müddet ikamet ettikten sonra Bursa’ya gelmiştir. Maksem civarında Kalenderî Mescidi’nin bulunduğu sokakta bir tekke inşa etmiş, zamanla Balıkesir ve Bandırma civarına halifeler de göndermiştir. II. Abdülhamid tarafından Trablusgarb’a sürülmüş, bu arada tekke medreseye dönüştürülmüş ve Hamidiye Medresesi adını almıştır. Sürgün dönüşü, 1343/1925’te İstanbul’da vefat etmiştir. Nakşî olan şeyh, pek çok eser kaleme almış, fakat bu eserlerin büyük bir bölümü yanmıştır. Tekkede meşihat önce Buhara Dergâhı postnişini Hafız Emin Efendi tarafından, Emin Efendi’nin, babasının yerine Buhara Dergâhı’na aslen tayininden sonra da biraderi Yusuf Efendi tarafından idare edilmiştir. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Bursa Mevlevihanesi Şeyhleri
1. Cünuni Ahmed Dede 2. Zihnî Salih Dede: Ahmed Dede’den sonra postnişin olan ve bu görevi 43 sene müdetle sürdüren Zihnî Salih Dede, mürşidinin yeğenidir. Sakıb Dede’nin ifadesine bakılırsa Cünûnî, daha sağlığında görevi Salih Dede’ye devretmişti: “…nazarkerde ve veliahtları olan Salih Dede hazretlerini hidmet-i mesnevîhanî ve nezaret-i ihvan ve hullanide niyabetle mümtaz buyurup kendileri kûşe-nişin ferağ-ı bâl ve muğtanim-i safa-yı hal…” olmuşlardı Şu mısralar onundur: Beyza-yı tuğra-yı devletdür külâh-ı Mevlevî Tûde-i şehrah-ı izzetdür külâh-ı Mevlevî Şevk ile gerdandur bezm-i talebte muttasıl Sagar-ı sahba-yı vahdetdür külâh-ı Mevlevî Lâbüd eyler mâlik-i dihim-i Mısr-ı itibar Kelle-i kandı hidayetdür külâh-ı Mevlevî Şem’-i dil nurun riyah-ı münkirandan hıfz içün Zihniya, fanus-ı hikmetdür külâh-ı Mevlevî Salih Dede’nin vefatına düşürülen tarih ise şöyledir: Şeyh-i vâsıl ki dem-i nezi’de ruh-ı pâki Duydı Gülzâr-ı hüviyyetten iren rayihayı Bâl açub âlem-i lâhuta ki itdi pervaz Kendiye hem-rah edindi amel-i salihayı Fukarası didiler rihlet-i tarihin o dem Ruh-ı Salih Dede’ye okuyalım fatihayı (1073) Salih Dede’nin, yarım asra yaklaşan şeyhliği esnasında yüzlerce insana faydalı olduğunu düşünmek zor değildir. Ancak Dede’nin yetiştirdiği insanlardan ikisini özellikle belirtmek gerekir. Bunlardan biri Galata Mevlevîhanesi şeyhi olarak tanınan Gavsi Ahmed Dede’dir (ö. 1109/1697). Salih Dede’nin yetiştirdiği ikinci mühim şahıs Naci Ahmed Dede’dir (ö. 1120/1708). Beşiktaş, Galata ve Yenikapı Mevlevîhanelerinde şeyhlik yapmış olan Naci Dede’nin Divan’ı vardır 3. Mehmed Dede Salih Dede’nin oğludur. Küçük yaşta iken babası vefat ettiği için tasavvufî terbiyesinde Niyazî-i Mısrî’den istifade etmiştir. Hayatı ve eserleri biraz sonra kendisinden bahsedeceğimiz Şeyhî Mehmed Dede ile birbirine karıştırılır. En meşhur mürîdlerinden biri Pendarî Ahmed Dede’dir (ö. 1120/1708). Salih Dede’nin mürîdi Naci Ahmed Dede, Yenikapı Mevlevîhanesi’ndeki postnişinliğini -ihtiyarladığını sebep göstererek Kari-i Mesnevî Bolvadinli Pendarî Dede’ye bırakmıştı 4. Salih Dede Mehmed Dede’nin oğludur. Asıl adı Salih olan Zihni Salih Dede, divanı olan Mevlevî şeyhlerindendir. 1718 tarihinde “keşmekeş- i alâyık-ı dünyadan el çekip kurb-ı hamûşana vasıl olmuştur.” Güldeste sahibinin, postnişin oluşuna düşürdüğü tarih şöyledir: Didi tebriğine geldikte Beliğ tarihin Oldı sadru’l-fukara Salih Efendi’ye seza Derviş Sahib, en meşhur mürîdidir. Derviş Sahib, Bursalı Mehmed Ağa’nın oğludur ve esas adı İsmail’dir. 5. Şeyhî Mehmed Dede Sahib Salih Dede’nin kardeşidir. Ağabeyinin vefatından sonra şeyh olmuştur. Esas ismi Mehmed olup Şeyhî, şiirde kullandığı mahlasıdır. Eserleri vardır. 6. Mehmed Sadık Dede Salih Dede’nin oğludur. Abdussamed-zâde Seyyid Mehmed’in vefatına düşürdüğü tarih şöyledir: Yâ ilâhî Şeyh Mehmed Sadık’ın Cennet-i adn ola kabr-i enveri Çok zaman ihlâsla olmuş idi Salikân-ı Mevlevînin rehberi Âkıbet câm-ı mematı nûş idüb Hakk’a teslim eyledi can u seri Oldı tarihi bu nazm-ı âbdar Nûş ide me’vada âb-ı kevseri 7. Ataullah Dede Mehmed Sadık Dede’nin oğlu olan Ataullah Dede, 1182/ 1768 tarihinde Mevlevîhanenin şeyhi olmuştur. Miraciyye okunması geleneğini 1208/1793 tarihinde Bursa Mevlevîhanesi’nde başlatan Dede, 1214/ 1799 tarihinde vefat etmiştir. Muhtemelen bu Miraciyye, bugün hâlâ miraç geceleri Bursa’da okunan Nayî Osman Dede’nin (ö. 1142/ 1729) Evvel Allah adını yâd eyleriz Dil dil olmuş kalbi dil-şâd eyleriz diye başlayan miraciyyesidir Dede’nin döneminde dergâh büyük bir onarım geçirmiştir. Bu onarımda Sadrazam Derviş Paşa’nın ve Cizyedarzâde Hüseyin Ağa’nın büyük gayretleri vardır. Bu onarım için uzun bir şiir yazan Abdüssametzade’nin son beyti şöyledir: Zahidâ, inkârı ko zira ki bu dergâh içre Okunur şam u seher Mesnevî-i Mevlânâ Gülzâr-ı Sülehâ yazılırken Dede postnişindi. 8. Ahmed Dede Ataullah Dede’den sonra dergâhın şeyhliğini üstlenen Ahmed Dede 1218/1803 yılında vefat etmiştir. 9. Salih Dede Ataullah Dede’nin oğludur. Babalarının vefatından sonra ağabeyi Ahmed Dede ile beraber şeyh olmuş, onun vefatından sonra Salih Dede’nin şeyhliği müstakil olarak devam etmiştir. Merkez dergâh postnişini Hemdem Çelebi 1282 Rus harbine katılmak üzere İstanbul’a dokuz derviş göndermiş, Salih Dede’yi de kendisine vekil tayin etmişti. 10. Mehmed Dede: Salih Dede’den sonra Mehmed Dede posta geçmiştir. Vezirlik rütbesi alınarak önce Kütahya’ya, daha sonra Bursa’ya sürülen Abdurrahman Nafiz Paşa (ö. 1269/1852) şeyhin dostlarındandır. Paşa vaktinin çoğunu Mevlevîhanede geçirir hatta meydanı süpürürmüş. Bir ara Şeyh Mehmed Dede kendisine, eski itibar ve rütbesine kavuşacağını söylemişti. Bu durum gerçekleşince Paşa, dergâha maddî kaynaklar bulmayı hiç de geciktirmemişdi. 11. Nizameddin Dede: Babasından sonra postnişin olan Nizamuddin Dede’nin bu görevi 21 sene sürmüştür. 12. Mehmed Şemseddin Dede: Bursa Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Mehmed Şemsuddin Dede 1270/1854 yılında Bursa’da doğdu. Mehmet Şemseddin Efendi Babası Nizamuddin Dede, annesi ise Emirsultan’ın torunlarından Ümmügülsüm’dür. Babası vefat ettiğinde yaşı çok küçük olduğundan şeyhlik görevini uzun yıllar dergâhın ahcıbaşısı Sabri Dede vekâleten yürütmüştür. 1888 yılında Abdülvahid Çelebi’den meşihatnâme alan Dede 18 yaşında iken postnişin olmuştur. Arapça-Farça bilgisinin yanında tıb ve edebiyata da meraklı olan Dede, tekkelerin kapanmasına kadar bu görevi sürdürmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nda ilân edilen cihad-ı ekbere katılmak üzere yetmiş mürîdiyle beraber Konya’ya gitmiş, ancak şeyhlerin en kıdemlisi ve yaşlısı olması sebebiyle Veled Çelebi tarafından Çelebi Vekili olması uygun görüldüğünden tekrar Bursa’ya dönmüştür. 1925’ten sonra semahanenin mescid haline getirilmesiyle bir müddet burada imam-hatiplik yapan Dede, 20 Ağustos 1930 tarihinde vefat etmiş ve Pınarbaşı mezarlığına defnedilmiştir. Meslekdaşı Yâdigâr-ı Şemsî sahibi vefatına şu tarihi düşürmüştür. Söyledim cevher gibi Şemsi-i Mısrî tarihin Erdi şeyhu’l-Mevlevî Şemsî de Mevlâsına. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Emir Sultan Dergahı Postnişinleri
Necmüddîn Kübrâ’ya (ö. 618/1221) nispet edilen Kübreviyye tarikatının Anadolu özellikle de Bursa’da bilinen ilk temsilcisi Buharalı Emîr Sultan’dır (ö. 833/1429). Dergâhını Bursa’da kuran Emîr Sultan, yetiştirip icâzet verdiği halîfelerini Osmanlı topraklarının birçok yerine göndermiş; sağlığında mürîdleri Balıkesir, Edincik, Gelibolu, Edremit ve Tuzla’nın yanı sıra Aydın ve Saruhan sancakları ile Karaman’da faaliyet göstermeye başlamışlardı. Bursa’da ise Emîr Sultan dervişlerinin iki yerde tarikat hizmetlerini yürüttükleri görülmektedir. İlki bizzat Emîr Sultan tarafından kurulan merkez dergâh, ikincisi ise beşinci postnişîn Abdurrahman Efendi’nin (ö. 930/1524) Kurtbasan mahallesine yakın Fıstıklı adı verilenyerde kurduğu zâviyedir. Ancak ilk dönemlerdeki yoğun faaliyete rağmen tarîkat uzun süre devam etmemiş, XVII. yüzyılın son çeyreğinde Celvetî şeyhi Selâmi Ali Efendi (ö. 1104/1692) ve İshâk Efendi (ö. 1150/1737) ile meşîhat makâmı Celvetîler’e bırakılmıştır. Bunun nedeni, dergâhın on dördüncü şeyhi Mehmed Sâlih Efendi’nin (ö. 1134/1721) postnişîn olmasına rağmen kendi ailesi de dâhil olmak üzere dervişleri rahatsız edecek şekilde makâmına uygun olmayan bir hayat sürmesidir. Yaklaşık bir yüzyıl Celvetî şeyhleri tarafından idare edilen dergâh, Tayyib Efendi’nin (ö. 1262/1846) genç yaşta şehid edilmesi üzerine yerine geçecek oğlu bulunmadığından meşîhat, akrabasından Yağcızâde Ahmed Efendi’ye tevdi edilmiştir. Nakşibendiyye tarîkatına mensup olan Ahmed Efendi’den sonra şeyhlik makâmı tekkelerin kapatıldığı tarihe kadar Nakşî meşâyıhının elinde kalmıştır. Dergâhın kurucusu Emîr Sultan’dan sonra tekkede postnişin olan dervişlerin isimleri şöyle sıralanabilir: Ya Hazreti Hasan Hoca 1-Hasan Efendi (ö. 845/1441) Emîr Sultan’ın vefâtından sonra makâmına geçen Hasan Efendi, Rumeli bölgesinde Yenişehir’e yakın Hacı Koçbasanlar adlı köyde doğmuştur. Memleketinde zahirî ilimleri tedris ettikten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Bursa’ya gelerek Emîr Sultan’a intisâb etmiştir. Uzun süren mücâhede ve riyâzet hayatından sonra tasavvufî terbiyesini tamamlamış ve şeyhi tarafından Balıkesir’e irşâd için gönderilmiştir. Vefâtına yakın Emîr Sultan’ın “Bizden sonra feyz bekleyenler Hasan’a varsınlar” sözü üzerine makamına tayin edilmişse de bazı ihvânın tereddüt etmesi üzerine Abdâl Mehmed Hazretlerine müracaat edilerek mesele çözüme kavuşturulmuştur. Yaklaşık on iki sene tekkede mürîdlerin terbiyesiyle meşgul olan Hasan Efendi hac niyetiyle yola çıkmış ve dönüş yolunda velîlerin kabirlerini ziyaret amacıyla uğradığı Kudüs’te 845/1441 tarihinde vefat etmiştir. Ya Hazreti Bedreddin halife 2- Mahmud Bedreddîn Efendi (ö. 864/1460) Hasan Efendi’nin vasiyetiyle ikinci halîfe olarak posta oturan Mahmud Bedreddîn Efendi, seyr u sülûkunu Emîr Sultan’ın yanında tamamlamış ve şeyhi tarafından irşâd amacıyla Balıkesir’in İvrindi kasabasına gönderilmiştir. Hâce Hasan Efendi’nin vefatı üzerine Bursa’ya dönen Mahmud Efendi, tarîkat faaliyetlerine devam ederken İvrindi kasabasındaki dergâhın vakfına ait gelirleri toplamak için Balıkesir’e gitmiş, dönüşte Uluabat Gölü civarında Pazartepe adlı yerde öğle namazını edası sırasında hırsızlar tarafından Şaban 864/Mayıs 1460 tarihinde şehîd edilmiştir. Naşı Bursa’ya getirilerek Emîr Sultan Câmi’nin batı tarafına defnolunmuştur. Son derece âbid ve zâhid olduğu rivâyet edilen Bedreddîn Efendi’nin bu yönü Ravza-i Evliyâ’da şöyle anlatılmaktadır: “Her gece akşam ile yatsı arasında on iki rekat nâfile ve dört rekat tesbih namazı kılmak vazîfesi idi ve terkini câiz görmezlerdi. Hatta bir gün bir yere giderken şiddetli yağmur yağmış, akşam olduğunda şeyh hemen atından inmiş, yerler çamur olduğundan namazını edâ etme imkanı bulamayınca bir miktar çalı-çırpı toplarayarak üzerine seccadesini sermiş; akşam namazının ardından on iki rekat nâfile ve dört rekat tesbih namazı ile yatsı namazını da kılmış ve atlarına binerek tekrar yola çıkmış. Ya Hazreti Lütfullah Karamani 3- Şeyh Lütfullah Karamânî (ö. 891/1486) Bursa’ya yolculuklarında Karaman’a uğrayan ve burada Abdullah Fakîh adında bir zâta misafir olan Emîr Sultan Hazretlerinin “Senin yakında bir oğlun olacak adını Lütfullah koy, o bizim evlâdımızdır” sözleriyle doğumunu müjdelediği Lütfullah Efendi, memleketindeki ilk eğitiminin ardından bilgisini arttırmak için Gelibolu’ya gitti. Gelibolu’daki ilim tahsili esnasında aynı tarihlerde bölgede irşâd faaliyetlerinde bulunan Mahmud Bedreddîn Efendi’yle tanışmış ve kendisine intisap etmiştir. Mürşidi tarafından dergâha odun toplamak, imâmet görevini yerine getirmek ve şeyhin çocuklarını okutmakla görevlendirilen Lütfullah Efendi, kısa sürede sülûkunu tamamlayarak icâzet almıştır. Şeyhinin vefatından sonra vasiyeti üzere tekkede postnişîn olmuş ve otuz bir sene irşâd hizmetinde bulunmuştur. Emîr Sultan Dergâhı dervişleri önceleri keçeden yapılmış tâc giyerken onun içtihâdıyla çukadan yapılmış tâc giymeye başlamışlardır. Kaynaklarda birçok kerâmetinden bahsedilen Lütfullah Efendi 28 Muharrem 891 / 3 Şubat 1486 tarihinde vefat etmiş ve türberin yakınına defnolunmuştur. Emîr Sultan hakkında birçok ilahî ve kasîdeleri olduğu kaydedilen şeyhin ayrıca Cenâhu’s-Sâlikîn adlı bir risâlesi de bulunmaktadır. 4- Davud Efendi (ö. 900/1495) Lütfullah Efendi’nin vefatından sonra yerine geçen Davud Efendi aynı zamanda şeyhinin damadıdır. Kaynaklarda belirtildiğine göre Çelebi Ya Hazret-i Davud Halife Sultan Medresesi’nde öğrenci iken Lütfullah Efendi’ye intisap eden Davud Efendi, seyr u sülûkunda istediği neticeyi elde edemeyince şeyhine “Efendim, meşâyih-i kirâm sâliki bir nazarla vâsıl-ı merâm ederlermiş, biz niçin olamıyoruz?” diye sormuş, şeyhi de “Davud! Azgın nefsin yularını şeyhe teslim etmedikçe mümkün değildir” şeklinde cevap vermiş. Bunun üzerine kemâl-i teslimiyetle şeyhine bağlanan Davud Efendi kısa zamanda sülûkunu tamamlamıştır. Altı sene postnişîn olarak tekkede mürîdlerin terbiyesiyle meşgul olan Davud Efendi, 15 Receb 900 / 11 Nisan 1495 tarihinde vefat etmiş ve diğer şeyhlerin yanına defnolunmuştur. Oğlu Memi Çelebi’nin Edremit’te irşâd faaliyetinde bulunduğu kaydedilmektedir. 5. Abdurrahman Efendi (ö. 930/1524) Lütfullah Efendi’nin oğlu olup tasavvufî eğitimini Davud Efendi’nin yanında tamamlamış ve şeyhinin Ya Hazret-i Abdurrahman Halife vefatından sonra posta oturmuştur. Tekkenin meşîhatini yürüttüğü sırada dergâha yakın Fıstıklı isimli mahallede aldığı bahçeye bir mescid ve yanına hücreler yaptırarak oraya yerleşmiş, ahbabı ve yakınlarıyla burada buluşup görüşmüştür. Baldırzâde’nin kaydına göre Abdurrahman Efendi ilk zamanlar meşîhat postunda pek rahat oturamamıştır. Zira posta oturduğu ilk yıllarda Emîr Sultan tarîkatı mensublarından Tuzlalı (Karası/Balıkesir’e bağlı bir yer) Yahya Efendi bazı ihvânın “Abdurrahman Efendi gençtir, irşâda iktidarı yoktur, biz seni isteriz” şeklindeki teşviki üzerine posta oturmak istemişse de muvaffak olamamıştır. Yine aynı dönemde Pîr Emîr isimli bir zât, 900/1495 tarihinde Bursa’ya gelerek Emîr Sultan neslinden olduğunu söylemiş ve meşîhatin kendisine ait olduğu iddiasında bulunmuştur. Sözüne pek itibar edilmeyince ihvanından Hoca Alizâde adlı zengin bir tüccar, Musa Baba adlı yerde bir tekke inşâ ederek bu davanın kapanmasını sağlamıştır. Otuz yıl gibi uzun bir müddet irşâd faaliyetini sürdüren Abdurrahman Efendi Rebîulâhir 930/ Şubat 1524 tarihinde vefat etmiştir. Kendisinden sonra tekkeye sırasıyla oğulları Ahmed ve İbrahim Efendi şeyh olmuştur. 6- Ahmed Efendi (ö. 935/1529) Çok kuvvetli riyâzet yapıp az uyuduğu ve çoğu zaman oruç tuttuğu bildirilen Ahmed Efendi’nin vaazlarının Ya Hazret-i Ahmed Halife etkili olduğu ve dinleyenlerin kendinden geçtiği nakledilmektedir. Baldırzâde şeyhin bu yönünü şöyle dile getirmiştir: “Gâyette kalîlü’l-ekl ve latîfü’ş-şekl olup günde gıdaları bir yumurta sarısı olup ol kadar mücâhede ve riyâzet üzere idiler ki, gâyet-i za’flarından bellerine üç dört kuşak kuşanırlar idi. Geceler gayet kalîlü’n-nevm olup, ekser eyyâmda savm üzere idiler.” İlm-i zâhirde de yed-i tûlâ sahibi olduğu belirtilen Ahmed Efendi, okuduğu tefsir, hadis ve fıkıhla alakalı önemli kitapların etrafına notlar düştüğü ve hâşiyelere yazdığı kaydedilmektedir. Emîr Sultan’ın yolunu de vam ettiren dervişlerin uygulayageldikleri “Evrâd-ı şerîfe”ye bir kısım yeni dualar ilave ettiği bildirilmiştir. Beş senelik meşîhat döneminden sonra 27 Cemâziyelâhir 935/ 8 Mart 1529 tarihinde vefatetmiş ve Emîr Sultan Câmi’nin batısındaki şeyhlerin kabirlerinin bulunduğu yere defnolunmuştur. 7. İbrahim Efendi (ö. 944/1537) Ahmed Efendi gibi cezbe sahibi olduğu belirtilen İbrahim Efendi, abisinin vasiyeti üzerine tekkeye Ya Hazret-i İbrahim Çelebi postnişîn olmuştur. Yaklaşık dokuz yıl meşîhat makâmında kalan şeyhin son derece edep sahibi olduğu, hatta bu nedenle Emîr Sultan’ın kabrini ziyâretlerini türbenin dışından gerçekleştirdiği “kemâl-i edeb ve istihyâlarından harem kapusunda tazarru’ ve duâ edüp, gâhi merkad- i münîre nâzır olan küçük pencere köşesine varup senâ ederler idi” cümleleriyle nakledilmiştir. Menâkıb-ı Emîr Sultân ve Risâl-i Tâc ve Hırka isimli eserlerin müellifi olan Yenişehirli Nimetullâh Efendi onun hilâfet verdiği mürîdler arasında sayılmaktadır. Rebîulâhir 944/Eylül 1537 tarihinde vefat etmiş ve abisinin yanına defnolunmuştur. 8. Şeyh Lütfullah-ı Sânî (ö. 971-72/1564-65) İbrahim Efendi’den sonra yerine Lütfullah-ı Sânî olarak bilinen oğlu Şeyh Lütfullah geçmiştir. Ya Hazret-i Lütfullah İbrahim Çelebi Postnişîn olduktan sonra hac yolculuğuna çıkmış, dönüşünde yukarıda zikredilen dergâhın dördüncü şeyhi Davud Efendi’nin Edremit’te faaliyet göstermekte olan oğlu Memi Çelebi, bazı dervişlerin teşvikiyle tekkenin meşîhatini üstlenme talebinde bulunmuş, ancak ani vefatı sebebiyle bu emelini gerçekleştirememiştir. Yaklaşık yirmi sekiz yıl meşîhatta kalan İbrahim Efendi, 971 diğer bir kayda göre 972/1564-65 senesinde İvrindi kasabasına yaptığı yolculuk esnasında vefat etmiş, naşı Bursa’ya getirilerek diğer halîfelerin bulunduğu yere defnolunmuştur. Kaynaklarda birçok kerâmeti nakledilen şeyhin söz konusu kerâmetlerinden biri şöyledir: “Fıstıklı mahallesinde iken şeyh bir gün, Bursa’dan her hangi bir haber geldi mi? Bu gece bir hâdise meydana gelmiş olmalı. Zira rüyamda Hazret-i Emîr’in türbesinde toplanıldığını ve Emîr Sultan’ın dervişleri rencide eden şehrin valisini Peygamberimize şikayet ettiğini gördüm. Peygamberimiz de al bu âsâ ile ona vur, dediler; Hazret-i Emîr de vurdular. Bir saat sonra şehirden bir adam gelip, o gün Bursa valisinin Emîr Sultan mahallesini teftiş edip birçok fukarayı hapsettiği ve aynı gece aniden vefat ettiğini bildirmiş.” 9. Mustafa Efendi (ö. 986/1578) Şeyh Lütfullah-ı Sânî Efendi’nin oğlu olan Mustafa Efendi babasının tayini üzerine posta oturmuştur. Uzleti tercih ettiği bildirilen şeyhin vakitlerinin çoğunu Fıstıklı mahallesindeki çiftliğinde geçirdiği, çevresindeki fukaraya imârethânede pişen yemekten vermeyip kendi çiftliğinin mahsûlünden elde ettiği yiyecekleri ikram ettiği kaydedilmiştir. On dört sene meşîhat makâmında kalan Mustafa Efendi, 986/1578 tarihinde vefat etmiş, yerine oğlu Ali Efendi’yi vasiyet ve tayin buyurmuştur 10. Ali Efendi (ö. 1020/1611) Babasının vefatından sonra tekkeye şeyh olan Ali Efendi’nin şeyhlere mahsus kıyafet yerine sade elbiseler giydiği ve hâlini gizlediği belirtilmiştir. Yâdigâr-ı Şemsî müellifi şeyhin bu yönünü “Âbid ü zâhid olan şeyh ‘ucb u riyâdan müctenib, telebbüste sadeliğe mâil, nazar-ı dikkati celbetmeyecek sûrette mahviyyet gösterirlermiş” sözleriyle dile getirmektedir. Otuz dört sene gibi uzun bir süre seccâdenişîn olarak dervişleri terbiye eden Ali Efendi 1020/1611 senesinde vefat etmiş ve diğer şeyhlerin yanına defnolunmuştur. 11. Azîzzâde Mehmed Efendi (ö. 1059/1649) Bursa’da doğan Mehmed Efendi, zahirî ilimleri babasından tahsil ettikten sonra tasavvufa olan meyli sebebiyle Emîr Sultan Dergâhı şeyhi Ali Efendi’ye intisap etmiştir. Seyr ü sülûkunu tamamlayan ve aynı zamanda şeyhinin kızıyla da evlenen Mehmed Efendi, Ali Efendi’nin vasiyeti üzere yerine geçmiştir. Ancak dönemin âlimlerinden Abdurrahman Efendi,Şeyh Ali Efendi’nin akrabası olması hasebiyle dergâhın yönetimini üstlenmek istemiş ve bu hususta Mehmed Efendi ile aralarında anlaşmazlık çıkmıştır. 1021/1612 tarihinde Dersaâdet’e başvuran Abdurrahman Efendi, Şeyh Mehmed’in haksız yollarla dergâhın yönetimine karıştığını ileri sürerek tekkenin asıl şeyhinin kendisi olduğuna dair bir berât çıkartmıştır. Mehmed Efendi de şikayette bulunarak vefâtından evvel şeyhi ve kayınpederi olan Ali Efendi’nin meşîhati kendisine tevdi ettiğini bildirmiştir. Bunun üzerine İstanbul’dan gelen berâta göre Emîr Sultan vakıflarının nâzırı olan Hüseyin b. Hacı Mustafa’nın teklifi ile 3 Muharrem 1021 / 6 Mart 1612 tarihinden itibaren Abdurrahman Efendi de tekkeye şeyh olarak atanmıştır. Altı yıl boyunca birer haftalık nöbetlerle müştereken meşihat görevini yürütmüşlerdir. 1026/1617 senesinde hacca giden Abdurrahman Efendi’nin dönüşte yolda hastalanması ve Bursa’ya vardığında da vefat etmesi üzerine meşîhat bütünüyle Mehmed Efendi’ye kalmıştır. Dergâhın yönetimini 12 Şaban 1059 / 21 Ağustos 1649 tarihine kadar tek başına yürüten Mehmed Efendi, bu tarihte çiftliğinden dönerken atından düşmesi üzerine bir müddet hasta yatmış ve sonrasında vefat etmiştir. 12. Şeyh Mustafa b. Mehmed (ö. 1059/1646) Babası Mehmed Efendi’nin vasiyeti üzere yerine postnişîn olan Mustafa Efendi, bu görevini ancak iki buçuk ay kadar sürdürmüştür. 10 Zilkâde 1059 / 15 Kasım 1646 tarihinde kırk yaşında iken vebâ hastalığından vefat eden Mustafa Efendi, Emîr Sultan Câmi’nin sağ tarafında diğer halîfelerin medfûn olduğu mahalle defnolunmuştur. Baldırzâde’nin ifadesine göre “Eğer tûl-i ömrü müyesser ve bir kaç yıl muammer olsa, sayt u sadâ-yı şöhreti âlem-gîr ve silsile-i mahabbeti tavk-gerden-i sağîr ü kebîr olmak mukarrer ve muhakkak idi.” Vefâtına Sebzî Çelebi “Eyledin cenneti Firdevsi makâm” mısraını tarih düşmüştür. 13. Şeyh İbrahim Çelebi (ö. 1078/1667) Şeyh Mustafa’nın oğlu olan İbrahim Efendi, babasının erken ölümü sebebiyle genç yaşta tekkeye şeyh olmuştur. Ancak Yâdigâr-ı Şemsî müellifinin kaydına göre genç olmasına rağmen “gayet vakûr ve pîrâne-tavır olup irşâd-ı sâlikân ve ta’lîm-i tâlibâna muktedir bir zât-ı âlişân” imiş. İsmail Beliğ Efendi’nin bildirdiğine göre, 1078/1667 tarihinde İstanbul’dan gelen mûsikîşinâs bir zâtla birlikte aralarında Bursa kadısı ile Şeyh İbrahim Efendi’nin de bulunduğu şehrin ileri gelenlerinden bir grup Uludağ’da Çamlıca adlı mesire yerine gitmişler. Sohbet ve ilahîler dinlenirken İbrahim Efendi’nin atı ürkerek etrafa zarar vermeye başlamış, şeyh üzerine atlayarak atı sakinleştirmek istemişse de muvaffak olamamış ve hayvan şeyhi üzerinden atmış; bir ağaca çarparak yaralanan şeyh bir müddet hasta yattıktan sonra vefat etmiştir. 14. Mehmed Sâlih (ö. 1134/1721) ve Selâmî Ali Efendi (ö. 1104/1692) Şeyh İbrahim Çelebi’nin vefatından sonra yerine oğlu Mehmed Sâlih Efendi geçmesi gerekirken yaşının küçük olması sebebiyle tekkenin meşîhati Bursa’da bulunan Celvetî şeyhlerinden Selâmi Ali Efendi’ye verilmiştir. Ancak Selâmi Ali Efendi21 Üsküdar’daki Celvetî âsitânesine şeyh olunca tekkedeki görevini vekâleten halifelerinden ve aynı zamanda Pîr Emîr Dergâhının postnişîni olan Şeyh Ali Efendi’ye bırakmıştır. Selâmi Ali Efendi’nin 1104/1692 senesindeki vefatından sonra dergâhın şeyhliği Mısrîzâde Şeyh Ali Efendi’ye berât ile verilmişse de Mısrîzâde kabul etmeyince şeyhlik yeniden Mehmed Sâlih Efendi’ye kalmıştır. Mehmed Sâlih Efendi (ö. 1134/1721) postnişîn olmasına rağmen laubâli meşreb olması, hevâ ve hevesine uygun yaşaması nedeniyle annesinin isteği üzerine şeyhliği akrabası olan Celvetî şeyhlerinden İshak Efendi’ye bırakmıştır. 15. İshak Efendi (ö. 1150/1737) Bursa’nın Veled-i Enbiyâ mahallesinde doğan İshak Efendi, mezkur mahallenin imamı Abdülazîz Efendi’nin oğludur. Dönemin meşhur âlimlerinden İshak Hocası Ahmed Efendi ile Niyâz-i Mısrî halîfelerinden Ayn-ı Ekber Mehmed Efendi’den ilim tahsil etmiştir. İsmail Hakkı Bursevî’ye intisap ederek tasavvufî terbiyesini tamamlamış ve hilâfete nail olmuştur. Daha önce zikredildiği üzere tekkenin şeyhliği, Mehmed Sâlih Efendi’nin meşîhata yakışmayan bir hayat sürmesi sebebiyle kendisine anne tarafından yakınlığı bulunan ve aynı zamanda Emîr Sultan vakıflarının katipliğini de yapan İshak Efendi’ye verilmişti. Dergâhın postnişinlerinin oturduğu eve taşınan İshâk Efendi’nin, söz konusu evlerde inşaatı yarım kalan yerleri tamamladığı bildirilmektedir. 1137/1725’te hacca giden şeyh Rebîülevvel 1150 / Temmuz 1737 tarihinde vefat etmiştir. Mehmed Şemseddîn Efendi’nin kaydettiğine göre mezar taşında vefat tarihini de gösteren şu kıta yer almaktadır: Kutb-ı âlem-i Hazret-i Emîr Şeyhi iken terk-i dünya eyledi Yâ mücevher geldi bir tarih-i pâk Şeyh İshak ‘azm-i ukbâ eyledi Özellikle İshak Efendi’den sonra dergâhın kuruluşundan beri yürütülen Kübrevî âyini yerini Celvetî âyinine bırakmış; diğer bir ifadeyle meşîhat Kübrevîlerden Celvetîlere geçmiştir. Öte yandan Şemseddîn Efendi, hazîreye daha evvel defnolunan Emîr Sultan Dergâhı meşâyıhının kabirlerinin günümüze ulaşmadığını, mevcut olan kabirlerin İshâk Efendi ve sonraki şeyhlere ait olduğunu şu cümleleriyle dile getirmiştir: “Hulefâi Cenâb-ı Emîr’den hiç birisinin makâm ve âsârı kalmamış el-yevm orada mevcûd kabirler işbu İshak Efendi’den başlar. 16. Şeyh Lütfullah b. İshak (ö. 1160/1747) Şeyh İshak Efendi’nin oğludur. Babasının vefatından sonra yerine postnişîn olmuş ve bu görevi, 1160/1747 tarihinde vefatına kadar yaklaşık on yıl sürdürmüştür. Babasının yanına defnolunan Lütfullah Efendi’nin mezar taşında (99 numaralı taş) şu dörtlük yer almaktadır: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî Dir iken tâli’-i ikbâl-i dünya irişüb gelse Fefirrû bahsi geldi nüsha-i ömründe çün derse Didi târîh-i fevtin cevherin harflerle idüb fâl Sefer oldı murâd-ı Şehy Lütfullah Firdevs’e Zilka’de sene 1160 17. Seyyid Mehmed Reşîd Efendi (ö. 1217/1802) Şeyh Lütfullah Efendi’nin oğlu olup babasının vefatından sonra tekkeye şeyh olmuştur. Birçok hususta mâhir bir zât olduğunu söyleyen Mehmed Şemseddî Efendi, şeyh tarafından yapılan büyük bir saatin dergâhta olduğunu; yine onun hattıyla yazılmış olan Koca Ragıb Paşa’ya ait “Emîr Sultan Şemseddin Muhammed fer’-i Adnânî” ile Râşid Efendi’ye ait “Yüzün sür hâk-i pây-i Hazret-i Sultan Emîr’e gel” matlalı iki medhiyenin türbede bulunduğunu kaydetmektedir. Dergâhın meşîhatini Eşrefî şeyhi Fahreddin-i Evvel ile birlikte yürütmüştür. 19 Rebîulâhir 1217/ 19 Ağustos 1802 tarihinde vefat eden Şeyh Reşîd Efendi diğer halîfelerin yanına defnolunmuştur. 18. Tayyib Efendi (ö. 1223/1808) Seyyid Mehmed Reşîd Efendi’nin oğludur. Babasının vefatından sonra yerine şeyh olan Tayyib Efendi bazı görüşmelerde bulunmak için İstanbul’a gitmiş ve ahbâbı tarafından kendisine verilen yüklüce miktar parayla Bursa’ya dönerken Yörükler tarafından şehîd edilmiştir. Evlâdı bulunmadığından dergâhın şeyhliği Emîr Sultan’ın türbedârı Seyyid Süleyman Efendi’ye verilmiştir. Ancak Tayyib Efendi’nin hâmile olan eşi iki ay sonra bir erkek çocuğu dünyaya getirince adı Tayyib konularak meşîhat bu çocuğa tevdi edilmiş; fakat çocuk iki yaşında iken vefat edince postnişin olarak Şeyh Mehmed Reşîd Efendi’nin damadı ve Tayyib Efendi’nin eniştesi Şeyh Ahmed Efendi tayin olunmuştur. 19. Yağcızâde Ahmed Efendi (ö. 1262/1846) “Yağcızâde” nisbesiyle tanınan Ahmed Efendi, Emîniyye Dergâhı’nın kurucusu Şeyh Mehmed Emin Efendi’ye (ö. 1228/ 1813) intisâb ederek Nakşibendiyye tarikatından icâzet almıştır. Yukarıda zikredildiği üzere Emîr Sultan Dergâhı meşîhatinin boş kalması üzerine dergâha postnişin olmuş ve 10 Ramazan 1262/ 1 Eylül 1846 tarihindeki vefatına kadar bu görevini sürdürmüştür. Bu zâttan sonra meşîhatin Celvetîlerden Nakşîlere geçtiği görülmektedir. 30 Emîr Sultan Camii’nin sağ tarafındaki meşayıh mezarlığında bulunun kabir taşında (85 numaralı taş) şunlar yazmaktadır: Yâ Hû kutb-ı dâire-i vilâyet nokta-ı merkez-i kerâmet-i Hazret-i Sultân Emîr kuddise sirruhu hazretlerinin bende-i ma’nevîleri dergâh-ı ‘alîlerinde seccâdenişîn- i irşâd mazhariyyeti hakîkat-i cevherimiz cennet-mekân es-Seyyîd el-Hâc Ahmed Efendi hazretlerinin rûh-ı pür-fütûhı içün el-Fâtiha fî 10 n 1262 20. Tâhir Efendi (ö. 1297/1880) ve Mehmed Emin Efendi (ö. 1314/1892) Yağcızâde Ahmed Efendi’nin vefatından sonra meşîhat makamına Şeyh Mehmed Reşîd Efendi’nin soyundan Tâhir Efendi oturmuştur. 1262/ 1845 tarihinde Mesnevîhân Hâce Hüsam Efendi’den icâzet alan Tâhir Efendi, reîsü’l-meşâyıh Eşrefzâde Safiyyüddin Efendi’nin vefatı üzerine Bursa Meclis-i Meşâyıhı’na reis tayin olmuştur. İlm-i zâhirde yed-i tûlâ sahibi olduğu nakledilen Tâhir Efendi 11 Ramazan 1297 / 17 Ağustos 1880 tarihinde vefat etmiş ve diğer meşâyıhın bulunduğu hazîreye defnolunmuştur. Tâhir Efendi’den sonra postnişîn olan Mehmed Emin Efendi hakkında kaynaklarda yeterince bilgi bulunmamaktadır. 21. Hacı Emin Efendi (ö. 1316/1898) Emîr Sultan Camii imam hatibi olan Hacı Emin Efendi, Nakşibendiyye meşâyıhından Hacı İsmail Efendi’den istifade etmiş olmakla birlikte icâzetini hac için gittiği Mekke’de Şeyh Mehmed Can Efendi’den almıştır. Emîr Sultan Dergâhı postnişini olduktan sonra dergâhın tamir işlerinin yanı sıra bir de kütüphane kurulmasına önayak olmuştur. Mehmed Şemseddîn Efendi bizzat tanıdığı şeyhi şöyle tanımlamaktadır: “Merhûm meclîs-ârâ, nazik-edâ, şahsa göre muamele ile küçük-büyük herkesi hoşnut ider, nezâketi sever, temiz ve muntazam giyinir, mütevazı ve halîm bir zât idi.”33 28 Rebîulevvel 1316 / 16 Ağustos 1898 tarihinde vefat etmiştir 22. Sa’îd Efendi (ö. 1328/1910) 1237/1821 tarihinde dünyaya gelen Sa’îd Efendi Şeyh Tâhir Efendi’nin soyundandır. Nakşibendî şeyhi Hacı İsmail Efendi’den ilim tahsil etmiş, İstanbul Neccârzâde Dergâhı şeyhi Rızâ Efendi’den ise icâzet alarak halîfesi olmuştur. Hacı Emin Efendi’nin akrabası olan Sa’îd Efendi şeyhin vefatından sonra yerine geçmiştir. 18 Rebîulâhir 1328 / 30 Mart 1910 tarihinde dergâhta tarikatın ayinini icrâ ederken vefat etmiş ve diğer meşâyıhın yanına defnolunmuştur. İlim ve fazlının yanı sıra birçok hikâye bildiği ve sohbeti esnasında bunları anlatmaktan hoşlandığı nakledilmektedir. 23. Mehmed Râgıb Efendi (ö. 1340/1921) Cemâziyelevvel 1278/ Kasım 1861 yılında doğan Mehmed Râgıb Efendi, Şeyh Tâhir’in kızı Dervişe Hanım’ın oğludur. Neccârzâde Dergâhı şeyhi Rıza Efendi’ye intisap ederek 26 Safer 1330 / 15 Şubat 1912 tarihinde icâzet almıştır. Dayısı Sa’îd Efendi’nin vefatından sonra dergâhın yönetimini üstlenmek isteyenlere karşı uzun mücadelelerden sonra “evlâda meşrûtiyyetini tahakkuk” ettirmek suretiyle 20 Zilhicce 1330 / 30 Kasım 1912 tarihinde meşîhat makâmına oturmaya muvaffak olmuştur.36 1340/ 1921 tarihinde vefat eden Râgıb Efendi’den sonra yerine vekâleten Hasan Efendi (ö. 1365/1945), tekkelerin kapatılmasından hemen önce de Hüsâmeddin Fındıkoğlu (ö. 1988) atanmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012
Orhaneli Türbeleri
Bursa – Orhaneli İlçesi Türbeleri Kurtçu Mehmet Efendi (Kurtçu Baba ya da Dede) Orhaneli’nin Sırıl Köyü’nün 800 m. kadar kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yarı açık bir tarzda yapılmış olan Kurtçu Mehmet Efendi, diger adıyla Kurtçu Dede gerek inşa tarzı ve gerekse uygulamalar olarak digerlerinden farklı bir konum ve tarz içermektedir. Mehmet Efendi diye anılan zata Kurtçu Baba da denilmesinin sebebi, Sırıl ve civarı köylerde anlatılan kurtlarla olan münasebeti ile ilgilidir. Anlatılanlara göre; Mehmet Efendi denilen zat, keramet eseri olarak zamanında çok olan ve davarlara zarar veren kurtlarla bir sekilde irtibat kurup, onları belli bir yerde toplayarak orada kırk kulplu kazanlarda yal pişirip beslemiş, onlarla konuşarak köylünün davarlarına zarar vermesini önlemiştir. Hatta kurtları bölgede yaramaz olarak bilinen insanların davarlarına yönlendirdiği bile olmuştur. Ürküten Dede Orhaneli’ye bağlı Semerci Köyü’nün 1 km kadar güneydoğusunda yer almaktadır. Türbeli dedelerin kendine has bir özellik ve öyküsü mutlaka bulunmaktadır. Bunlardan Ürküten Dede adıyla maruf olanı, yok olup gitmeye yüz tutmuşken, modern zamanlarda tekrar vücut bulması ve kendisini yeniden rağbet gören bir dede konumuna taşıyan ilginç hikâyesiyle ayrı bir önemi haizdir. Son yıllarda emekli bir müftünün devreye girmesi ve bir rüya üzerine türbeyi yeniden onarma girişimi, türbe etrafında oluşturulan efsanevi kültürü önemli ölçüde artırmış görünmektedir. Dede önceki dönemlerde de türbe iken zamanla eskimiş ve harabeye dönmüş ama türbeyle alakalı uygulamalar eksiksiz devam etmistir. Anlatıldıgına göre; 2004 yılına gelindiğinde Semerci Köyü’nün camisinin onarımı ve imam evinin insası için faaliyete geçilmiştir. Semerci Köyü’nden olup Bursa’da memuriyetten emekli bir kisi (bu bilgilerin alındıgı Saban Okar) bir tanıdık vasıtasıyla, yine Bursa merkez ilçelerinde uzun yıllar müftülük yaptıktan sonra emekli olan bir müftüye çevresinden yararlanarak maddi yardım toplamak için ulaşır ve durumu anlatır. Müftü, istegi geri çevirmez ve sözünün geçtiği yakın tanıdıklarından bir miktar yardım toplar. “Bu kadar yardım topladım. Bu yardımların nereye gittigini görmek istiyorum. Beni köyünüze götürür müsünüz?” diye teklifte bulunur. Müftüyü Semerci Köyü’ne götürürler. Onarımı yapılan cami ve imam evi insaatı gezildikten sonra köyün yanındaki yıkık dökük ve harabeye dönmüs haldeki Ürküten Dede yatırı ziyaret edilir. Müftü Bey, nakdî yardımları cami onarımıyla alakadar olanlara bırakır ve gider. Bir müddet sonra müftü rüyasında Ürküten Dede denilen zatı görür. Ürküten Dede, müftüden kabrinin bu perişan halden kurtarılmasını ve üzerinin örtülmesini istemektedir. Bu rüya birkaç defa tekerrür eder. Hatta müftü beyin kendi ifadesiyle, aynı rüyayı oraya birlikte gittiği bir başka arkadası da görür. Sonunda müftü bey tanıdığı bir müteahhidi de yanına alarak Semerci Köyü’ne gelir, türbe ve su anki mermerle çevrili kabri yeniden insa ettirir. Bu hadise kısa sürede bütün bölgede bir olağanüstülük havasına büründürülerek anlatılmaya baslanmıştır. Dolayısıyla Ürküten Dede bir kez daha sınanmışlık kriterlerini fazlasıyla yerine getirmis, kendisiyle alakalı anlatılan her türlü efsanevi öyküyü bir kez daha güçlendirerek varlığının meşru zeminini sağlamlastırmıştır. Yâren Dede Orhaneli’ye baglı Dağgüney Köyü’nün 1 km kadar güneyinde yer almaktadır. Yâren Dede’yi kısmen orijinal kılan husus, yapılan uygulamalardan ziyade bulundugu köy ve dedeyi sahiplenmis olan ailenin kimliginde yatmaktadır. Dedenin bulunduğu köyün yarısına yakınının kendisini Alevî kimligi ile tanımlaması ve bu dedeyi de Alevî kesimin sahiplenmesi diğer dedelerle bir kıyas teşkil etmesi açısından kayda deger bir durum ortaya çıkarmaktadır. Dede Sahibi bayanın anlattıklarına göre; Yâren Dede, Edirne’den hoca olarak gelmis ve bu köyde epeyce görev yapmıstır. Bir ramazan ayı boyunca, Kadir gecesi de dâhil, teravih namazlarını kıldırmış ve o gece vefat etmistir. Vasiyeti geregi buraya gömülmüstür. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Harmancık Türbeleri
Bursa – Harmancık İlçesindeki Türbeler Demir Kaynak Dede ( Hoban Dede ) Yeri: Hobandanisment Köyü’nün 1,5 km kadar güneydoğusunda, düz tarlaların arasında, eski mezarlık içinde yer almaktadır. Dede, Harmancık’a baglı Gülözü, Nalbant ve Hobandanisment köylerinin ortasında bir yerde bulunduğundan bu köyler dedeye sahip çıkmaktadır. Dede sahibi denilen aile Hobandanisment köyünde oturduğu için dede de bu köye ait kabul edilmektedir. Yörenin tamamında bilinen ve çok rağbet edilen dedelerden birisi olduğu için uygulamalardaki zenginlik, kendisini önemli ölçüde belli etmektedir. Felçliler, yürüyemeyen, konuşamayan ve gelisimi problemli olan çocuklar, eli titreyenler, akıl hastaları dâhil hemen her türden hastalarla hayvanı hastalananlar bu mekâna gelmekte ya da getirilmektedir. Türbeye cumartesi günleri sabahtan gelmek önemli kabul edilmektedir. Dedeler Dedesi’ nde olduğu gibi Hoban Dede için de Dede Sahibi denilen bir kisi bulunmaktadır ve gelenler mutlaka o kisiye uğrayarak hasta olan hayvanları ise bir miktar tuz alarak gitmektedirler. Eğer ihtiyaçları giderilirse tekrar dedeye gelerek adaklarını dede sahibine bırakmaktadırlar. Dedede yapılanlar diğer dedelerde yapılanlarla benzerlikler gösterse de birtakım farklılıklar mevcuttur. Burada yapılanlar; hastayı yatırın bulunduğu alanda yalnız bırakma, içeride namaz kılma, kabrin ya da türbenin etrafını yedi kez ihlâs ya da Ayet el- Kürsi okuyarak dönme, üzerindeki bir giysi ya da giysinin bir parçasını türbenin tavanına asma ve türbede para ve yiyecek (gözleme, seker, yumurta) bırakma salgın hastalığa yakalanmışsa dede sahibine tuz götürme ve ondan ayrıca tuz alarak hayvanlara yedirme ve mutlaka bir tavuk ya da küçükbas bir hayvanı adama en çok bilinen uygulamalardır. Hatıp Kızı Türbesi Harmancık Çakmak Köyünün 2 km. kadar güneyinde, köyü ilçeye bağlayan yolun hemen kenarındadır. Yoldan geçerken rahatlıkla görülebilmektedir. Bir bayana aittir ve yörenin en değişik uygulamalarına sahne olan bir dededir. Onun Orhaneli’ne bağlı Sırıl Köyü’nde türbesi bulunan Kurtçu Mehmet Efendi’nin hanımı olduğu söylenmektedir. Ama bunun doğru olma ihtimali yoktur. Sadece iki kabrin bulunduğu alanlar uzak mesafeden birbirini görebilecek konumda bulunmaktadır. Mezarlık Dedesi Harmancık Akpınar Köyünün 500 m. Kadar güneyinde, köy mezarlığı içindedir. Dedeye hıdrellezde ve yağmur duası için gidilmektedir. Yörede en değisik uygulamalardan birisi de bu dede de yapılmaktadır. Dedenin kabrinin yanında sürekli iki adet yuvarlak tas bulundurulmaktadır. Bu taslar, yağmur duası yapılacağı zaman alınarak suyu bol olan bir çeşme aharına konulmaktadır yani taslar ıslatılmaktadır. Şayet yağmur yağarsa taşlar bir dahaki yağmur duasında kullanılmak üzere alındığı yere konulmaktadır. Ayrıca insanlar çesitli hacetleri için de bu dedeye gelmekte ve dualar ederek mezarın etrafında dönerek başucundaki ağaca çaput bağlayıp ayrılmaktadırlar Fidan Ana Harmancık’ın Harmanakalan Köyü’nün Türbe Mahallesi’nde bulunmaktadır. Yörenin tamamında bulunan birkaç kadın dededen birisi de “Fidan Ana” adıyla tanınan türbedir. Özellikle kadınlar tarafından oldukça rağbet gören ve diğer türbe ve yatırlarda görülmeyen değişik bir uygulamanın yapıldığı bir türbe konumundadır. Kaynak : Bursa ve çevresinde ki ziyaret yerleri ve bunların etrafında oluşan dini inançlar , Hasan Basri Alkaya , yüksek lisans tezi
Davud Dede – Bursa
Yıldırım Bayezıt Han zamanında Seyyid Behlül ve Ali Mest Edhemi ile Buhara dan geldiler. Üçü de Edhemiyye tarikatına mensup olup Evliya Çelebi buna “Yesevi fukarasındandır” der. Davud Efendi , Yıldırım Camii altında Kuruçay denilen yerde, Aksu geçidinde yerleşip ikamet etmiştir . O , kerametleri ile meşhur olmuş bir zattır. Kaynaklar Ferhad Ağa ilgili bir hadiseyi şöyle açıklamaktadır : O tarihte, Sultan Yıldırım Han ‘ın hazinedarı Ferhad Ağa hazineden pek kıymetli bir mücevher çaldırmış, Padişah ‘ın gazabından korkarak firar ederken, Davud Dede Hazretlerine rast gelmiş , halini ona anlatınca o da: ‘” Gitme! kaybettiğin o nesne için korkma! onu bulursun ve sen vezir olursun” diyerek onun gönlünü hoş edip müjdeli haberi vermiştir. Hadiseler dediği gibi zuhur etmiş , o nadide mücevher umulmadık birisinden çıkmış ve bundan sonra ona vezirlik rütbesi verilmiştir. Bundan böyle Ferhad Paşa ihlas ve samimiyetle bağlanıp Davud Dede’ nin muhibbi olmuş ve rahmetli olunca da üzerine bir türbe yaptırmıştır . Daha sonra Ferhad Paşa da vefat edince vasiyeti üzerine aynı türbeye defnedilmiştir. Mehmed Şemseddin (Ulusoy) Bey’in ifadesiyle: “Zamanla zaviye harab olup esrarkeş ve süfilerin mekanı olmuştur. Çok sayıda muhacirlerin iskan edilmesiyle yanına bir mescid inşa edilerek oraları şenlenmiş temizlenmiş akşam ve yatsı namazları cemaatle eda edilir olmuştur . Türbesi Yıldırım Camii altında yol üzerindedir. Ancak zamanla harab olan kargir türbe ile mescid ve arsası satılmış yerine bir ev inşa edilmiştir. ‘’ Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Şeker Hoca
Bursa – Nalbant oğlu mah şeker hoca camii Nalbantoğlu Mahallesi’nde, Şeker Hoca Caddesi üzerinde yer alan cami, Yıldırım Bayezid devri eserlerindendir. Caminin yaptıranı olarak bilinen Şeker Hoca hakkında çok fazla bilgi yoktur. Ancak oğlunun bir ara bu camide imam olduğu söylenir. Halk arasında Şeker Hoca olarak anılan Seyyid Ali’ye ait türbe, caminin güneyinde yer almaktadır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Gülşah Hatun Türbesi
Bursa – Muradiye Külliyesi Muradiye Külliyesi’nin en küçük ve mütevazı yapısı olan türbe, Fatih Sultan Mehmed’in eşi ve Şehzade Mustafa’nın annesi olan Gülşah Sultan (öl. 1487) tarafından ölmeden önce inşa ettirilmiştir. Kare plânlıdır. Kubbe içeriden baklava motifleri veren bir kuşağa, dıştan sekizgen kasnağa oturmaktadır. Girişteki küçük revakın iki yanında mihrabiyeler bulunmaktadır. G ülşah Sultan ’ın yanındaki sandukanın II. Bayezid’in oğlu Şehzade Ali’ye ait olduğu bilinse de, son yapılan çalışmalarda, 20 Ocak 1523 (3 Rebiyüevvel 929) tarihli Bursa Kadı Sicilleri’ne göre Kamerşah Sultan’a ait olduğu tespit edilmiştir. Türbenin iç duvarlarında yer yer sade kalem işleri mevcuttur. Kapısı kündekâri tekniğiyle yapılmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Hatice Sultan Türbesi
Bursa – Çekirge Semtinde kükürtlü kaplıcası nın doğusunda Çekirge Semtinde Kükürtlü Kaplıcası’nın hemen doğusunda yer alan türbe II. Bayezid’in kızı ve Vezir Kara Mustafa Paşa’nın eşi Hatice Sultan adına oğlu Bursa Subaşısı Mehmet Bey tarafından yaptırılmıştır. Kare planlı türbenin üzeri, sekiz köşeli kasnak üzerine oturan kurşun kaplı kubbe ile örtülüdür. 1844 yılına değin üzeri kiremitli çatı iken daha sonra kubbe yapılmıştır. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Doğlu Baba ( Dolu Baba )
Bursa – Uludağ yolu üzerinde, Doğlu baba mevkiinde Mezarı Uludağ yolu üzerinde, Doğlu Baba adıyla anılan mevkidedir. Alperen vasıflı sufi bir kişiliğe sahip olan Doğlu Baba’nın Bursa’nın fethine katılarak askerlere ayran dağıttığı rivayet olunur. Bundan ötürü kendisi ‘Doğlu Baba’ olarak anılmıştır Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Barak Fakih Türbesi
Bursa – Kestel ilçesi Barakfakih mahallesinde Kestel ilçesi Barakfakih Mahallesi’nde yer alan mezar, alperen gazilerden Barak Fakih’e aittir. Bursa’nın fethinden sonra buraya gelerek yerleşmiştir. Aynı yere Hıdır Gazi tarafından bir tekke yaptırılarak gelip geçenlere hizmet vermiştir. Hicri 807 tarihli tekkenin vakfiyesi Molla Fenâri tarafından imzalanmıştır. 1563 yılında Karakadı oğlu Bâlî Çelebi tarafından yaptırılan cami, yakın zamanda yıkılarak yenilenmiştir. Ordunun özellikle doğu seferlerinde uğrak yeri haline gelmesinden ötürü köy birçok kereler bazı vergilerden ve katkı paylarından muaf tutulmuştur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Baykoca Bey
İnegöl – Hamzabey köyü Türbe, Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Bay Hoca’ya aittir. Bay Hoca, Osmanlı kumandanlarındandır. Hamzabey Köyü yöresinin alınmasında yararlılık göstermiş değerli bir askerdir.Halk onu “Bay Hoca” olarak bilmektedir. Bay Hoca’ nın türbesi aslında sıradan bir mezardır. Bay Hoca’yla ilgili kutlama törenleri her yılın Mayıs ayının ilk haftasında yapılmaktadır. Kutlamanın amacı Bay Hoca’yı anmak, ilkbaharın gelişinden duyulan sevinci insanlarla birlikte paylaşmaktadır. Kutlama masraflarını tüm köy halkı karşılamaktadır. Köy muhtarı çevre köyler ile İnegöl halkını önceden törene çağırır. Davetliler Bay Hoca’nın mezarı çevresinde toplanır. Tören mevlit, dua, toplu yemek ve eğlenceler biçiminde yapılır. Yemekte etli pilav sunulur. İkindiden sonra herkes evine döner. Kaynak ; İnegöl’ün Manevi Mimarları , Mustafa Yılmaz , Çağrı Kasetçilik Yayıncılık , 2010

Toparlak Baba Türbesi (Şeyh-i Zurvans )
erzurum – toparlak köyü Şeyh-i Zurvans ( Toparlak Baba Hazretleri ) zaviye şeyhi olup Rufa-i tarikatına mensuptur. Merkeze bağlı 12 km. mesafede Nenehatun köyünün güney tarafında bulunan Toparlak köyü tarihi bir geçit noktasındadır. Şeyh-i Zurvans (Toparlak Baba) 1570 tarihinde Horasan ve Maveraünnehir taraflarından çıkarak kabrinin bulunduğu yere gelir ve yerleşir. Hem gaza hem de irşat işleri ile uğraşır. Anlatılır ki, Sultan Dördüncü Murat 1635’de Revan seferine gidişi esnasında Şeyh-i Zurvans ile görüşür. Şeyhin hizmetlerini yakinen görür. Şeyh kısa boylu olup dolguncadır. Padişah şeyhe, “senin adının söylenmesi biraz zor, gel senin adın Toparlak olsun herkesçe kolay ifade edilsin”, der ve bundan sonra şeyh Zurvans’ın adı Toparlak Baba olarak anılır. Bulunduğu köy de aynı adı alır. Padişahın Revan seferi dönüşü şeyh Osmanlı ordusuna oğlu şeyh Mustafa’yı da katarak gönderir. Türbenin yan tarafında misafir ağırlama salonu, diğer tarafta şömine biçiminde ocak, yanında bir banyo bulunmaktadır. Türbe Kitabesi Nam-ı pak evvela Zurvans idi Padişahlar Toparlak dedi ana Şeyh kamil arif-i billah idi Sıdk ile el kaldırıp eyle dua Kudretinden Hak anı kılmış hekim Her gelenler derdine buldu deva Okuyup bir Fatiha ihlas ile Bahşeden izzet bula her dü-sera Lütfuna mazhar kıla bari Hüda Af edip Mevla Ketencizade’yi Tarihi Tamiri 1204 (1789) Kitabeden görevlerinin yanında şeyhin hekimliğinin de olduğu anlaşılmaktadır. Tedavi işlerinin günümüzde de devam ettiği nakledilmektedir. 1715 tarihli bir belge tekke ve zaviyeye dair bir izin belgesidir. “Erzurum Pasin sancağında Zurvans diyer ismi ile Toparlak köyünde bulunan darüşşifa (şifahane) ve Bimarhane (akıl hastanesi) tekke ve zaviye hizmetlerinin devamı için bir cebelü karşılığında tımar isteği ve Erzurum mutakasının izni tarih H. 1147, miladi 1715” Diğer bir belgede Zurvans Baba’nın 1642’de vefat etmiş olduğu görülür. Torununun ifadesine göre, şeyh Efendi 110 yaşın üzerinde yaşamış olup nesli hizmetini devam ettirmektedir. Köyün üst tarafında şeyhin çıkarmış olduğu buz gibi leziz su kaynağı ve yan tarafında İbadethane-Ziyaret tepesi mevcuttur. Gaza ehli olduklarından tedbiri elden bırakmamış olacak ki ibadethane-ziyaret tepesi denilen yeri, “Toparlak Babanın halktan uzak kalmak için çıkıp ibadet ettiği zaman zaman itikafa girdiği, yaz aylarında talebelerine ders verdiği bir yerdir. Onun için çevresi Toparlak baba ve müritleri tarafından taşlarla çevrilmiştir. Aynı zamanda mihrap düzenlemesi yapılmış ve namazgah olarak da kullanılmıştır. Bu tarihi ibadethane toparlak geçidi üzerinde olduğu için harplerde mevzi olarak da kullanılmıştır” Gürcü, Ermeni, Safevi hareketlerinde gafil avlanmamak için tedbir noktasıdır. Tarihi süreç içinde bu aileden şeyh İbrahim el Toparlak ve şeyh Ali Efendi Ermeniler tarafından şehit edilmiştir. Tedavi uygulamalarının nasıl olduğunu Toparlak Babanın torunlarından Nuri Bey şöyle anlatır. “Genelde ruhsal bunalımlar ve baş ağrıları olanlar gelir. Bunları abdest aldırır dergahımıza götürürüz. Ocak karşısında diz çöküp otururlar. Bizim su kaynağından getirmiş olduğumuz dokuz adet taş bu ocak da akkor oluncaya kadar ısıtılır. Bir kaba su konularak hastanın baş üzeri tutulur. Ocaktaki taşlardan alınarak her biri için şifa ayeti ve duası okunur. Kova içine bırakılır. Üçtaş bu şekilde atıldıktan sonra kova hastanın sağ omzunda tutularak üç adet taş da bu şekilde okunup bırakılır. Sonunda kova hastanın önüne bırakılır üçtaşta aynı şekilde okunup bırakıldıktan sonra ocağın bitişiğindeki banyoya hasta gönderilerek yıkanması sağlanır. Çıkışta türbede iki rekat Allah rızası için namaz kılar duasını yapar. Tedavi böylece tamamlanır. Allahın izniyle şifa bulanlarımız çoğunluktadır”. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Yunus Emre – Erzurum
eruzum – tuzcu köyü mezarlığı Tuzcu köyü mezarlığında Yunus Emre’nin mezarı bulunmaktadır. Tarihçe-i Erzurum’da kabrin İbrahim Hakkı Hazretlerinin keşfi ile bulunmuş olduğu kaydedilir Yunus Emre ile, mürşidi Taptuk Emre’nin orijinal mezar taşlarının burada bulunduğu ileri sürülür. Her ikisinde de 797 [1394] tarihi göze çarpar. 1900’den önce köyde Yunus’a bağlı bir çok dervişin bulunduğu, bahar bayramlarında hem Taptıh Baba’nın hem Yunus Emre’nin ilahilerini söyledikleri, en ziyade Veysel Karani ile “Şol Cennetin ırmakları’nı makamla, terennüm ettikleri anlatılır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Erzurum Türbeleri
Ali Baba Türbesi Narmanlı Mahallesinde bulunan Ali Baba Türbesi XV. Yüzyılda yapılmıştır. Günümüze harap bir halde gelen türbenin mimari üslubu ve planı kesinlik kazanamamıştır. Temel kalıntılarına göre, sekizgen planlı ve kesme taştan olduğu anlaşılmaktadır. Kerpiçli Veli Baba Veli Efendi veya Veli Baba (Kerpiççi Veli Baba) Erzurumlu Kadiri Şeyhidir. 18. Yüzyıl sonu ile 19. Yüzyıl başlarında hayat sürmüştür. Evi ve dergahının bu günkü Bosna-Hersek Caddesinde Dört Güllü Çeşme karşısında Kitapçılara ait arsanın yerinde olduğu anlatılır. Vefat ettiğinde Havuzbaşında, bu günkü Üniversite Rektörlük evinin bulunduğu yere defin edilir. Bilahare şehir düzenlemesi sırasında kabri oradan alınarak yakınları ve devlet nezaretinde başka bir yere nakil edilir. Aile mensuplarının Erzurum’dan Antalya’ya göç etmiş ve gidişlerinde Veli Efendiye ait dergahtaki eşyalarını da birlikte götürmüş olduğu nakledilir. Halk arasında Veli Efendi ile ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir. Erzurum’da kuraklık olur. Halk yağmur duasına birkaç kez çıkar. Bir defasında Müftü Efendiyi de alıp götürmek istediklerinde, müftü Veli Efendiyi de almalarını söyler. Yanına gelenlere tembihinde, bu zatı muhterem kerpiç dökerek satıp tekkesinin ihtiyaçlarını görüyor. Zarar görmemesi için döktüğü kerpiçlerin karşılığının tekkeye ödenmesini ister. İstek yerine getirilerek yağmur duasına Veli Efendi de alınır. Dua sonrasında, şehir ve çevresinin gani bir şekilde yağmurla ihya olduğu, anlatılır. Kırklar Türbesi Kırklar Türbesi Kırklar Türbesi, iç kalede Tepsi minare ya da yeni ismiyle Saat Kulesinin doğusunda kare şeklinde duvarlarla çevrilerek muhafaza altına alınmıştır. Üstü açıktır. İçerisinde üç mezar vardır. Kitabeleri mevcut olmadığından burada yatanların kimler olduğu belli değildir. Eskiden üzeri örtülü iç içe iki gözlü bir yapıdan ibaretmiş, yıkılarak kaldırılmış ve bu hale getirilmiş olduğu, nakledilir. Burada bulunan zatların, Erzurum’un müdafaasında düşmanla çarpışarak şehit düşen askerler olduğu rivayet edilir. Bir başka rivayete göre ise, Erzurum’un fethi için yapılan muharebede, Kalenin fethi zorlaşır. İstişare sonucu kırk eren görev alır. Bunlara esir süsü verilerek, esir alınmışlar gibi kaleye yaklaşıp, kale kapılarını açtırmak ve bunların öncülüğünde kuvvetlerin kaleye girişini sağlamaktır. Kırklar kale kapısına yaklaşınca, durum düşman tarafından sezilir. İşte bu çarpışmalarda şehit olan kırklar burada yatmaktadır. Bayram Hoca Bayram Hoca Ocağı şehir merkezinde Topçuoğlu Mahallesinde Bezölçen Sokak’ta bulunan Bayram Hoca Ocağı , başağrısı çekenlerin, çocuk düşürenlerin, yel hastalığı geçirenleri ve benzeri rahatsızlıkları olanların uğradığı bir ziyaret yeri olup ocağı yönetenler Bayram Hocanın soyundan gelen kadınlardır

Baba Yatır Türbesi
denizli – uzun kaldırım cad ………….
Şeyhülislam Abdülkerim Efendi
Edirne – Merkez – Sultan cami yakınındaki Sıbyan mektebinde Osmanlı Devleti şeyhülislâmlarından ve velî. Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1495 (H. 900) senesinde Edirne’de vefât etti. Sultan İkinci Murâd Hanın beylerinden Mehmed Ağa tarafından, esir edilen hıristiyan çocukları arasında Osmanlı başşehrine geldi. Yapılan zekâ testinde ilk derecelere girdi. Bunun üzerineMehmed Ağa tarafından Şehzâde Mehmed Çelebiye (Fâtih) hediye edildi. Abdülkerîm adını aldı. Sarayda İslâm terbiyesine göre yetiştirilip, Türkçe öğretildi. Arapça ve Farsçaya vâkıf oldu. Meşhûr âlim Alâeddîn Ali Tûsî’den ilim öğrendi. Molla Fenârî ‘nin oğlu Muhammed Şah Fenârî ve Alâeddîn Tûsî’nin talebesi olan Sinân-ı Acemî’nin ilminden istifâde etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. İstanbul’un fethinden önce bâzı medreselerde müderrislik yaptı. Fetihten sonra, İstanbul’da açılan medreselerden birine, daha sonra da Sahn-ı Semân medreselerine müderris tâyin edildi. Molla Abdülkerîm Efendi , güzel ahlâkı, cömertliği ve insanlara olan şefkat ve merhametiyle çok sevildi. Pekçok talebe yetiştirdi. Halktan ve devletin ileri gelenlerinden pekçok kimseye nasîhatlerde bulundu. Pekçok günahkârın tövbe edip sâlih amel işlemesine, birçok kâfirin müslüman olmasına vesîle oldu. Herkes tarafından sevildi ve hürmet gördü. Kitap yazmak için fazla vakit bulamayan Abdülkerîm Efendi , Sa’deddîn Teftâzânî’nin eserlerindenTelvîh’in baş kısmına ve Metâlî’ye hâşiyeler yazdı. Abdülkerîm Efendi 1488’de Molla Gürânî’ nin vefâtından sonra şeyhülislâm oldu. 1495 senesinde vefât edinceye kadar bu vazifede kaldı. Edirne’de Sultan Câmii yakınında yaptırmış olduğu sıbyan mektebinin bahçesinde defnedildi. KERÂMET VE MENKÎBELERİ GEL KEREM EYLE Fâtih Sultan Mehmed Hanın vezirlerinden Mahmûd Paşaya yakınlığı ile tanınan Molla Vildân anlatır: Birgün Mahmûd Paşa, söz arasında beni çok sevdiğinden bahsetti. Ben de, onun Molla Abdülkerîm Efendiye olan ilgisinden bahisle; “Siz, benden çok Abdülkerîm Efendiyi seversiniz.” dedim. Mahmûd Paşa da; “Evet, doğru söyledin.” dedi. Sonra; “MollaAbdülkerîm sizin Cennet’e girmenize sebep mi olacak ki, bu kadar seviyorsunuz?” diye sordum. Mahmûd Paşa şöyle anlattı: Cennet’e sokacak desem de olur. Çünkü o, benim günahlardan tövbe etmeme vesîle oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hanın kapıcıbaşısı iken, bir günâha mübtelâ olmuştum. Bir sabah Abdülkerîm Efendi, evimizi şereflendirdi. Bir müddet sohbetten sonra, ayağa kalktı. Hürmet ve tâzimle kapıya kadar yolcu ederken, bana döndü ve; “Dünyâ ve âhiretine yarar bir sözüm var ki, iyi dinleyip kötülüklerden sakınasın.” dedi. Ben de; “Buyurun.” dedim. Sözüne devâmla; “Elhamdülillah, ilim sâhibisin ve pâdişâhın da yakınlarındansın. Çok geçmeden vezîrlik makâmına yükseleceğin âşikârdır. Ne yazık ki, içini ve dışını günah pisliklerinden temizlemeye gayret etmezsin. Vezîrlik makamı, akıllı kimselerin durağıdır. Osmanlı Devletinin yüce dîvânı, temiz insanların toplandığı bir yerdir. Gel kerem eyle, içini o günah pisliklerine bulama ve dalâlet çukurlarına düşüp debelenme!” dedi. O bana bu nasîhatleri verirken, hava soğuk olmasına rağmen boncuk boncuk terledim. Hemen o ânda tövbe ettim ve onun bildirdiği doğru yoldan ayrılmadım. Bunları dinleyince ben de; “Gerçekten onu sevmek yalnız size değil, bize de vâcib oldu.” demekten kendimi alamadım.” KAYNAKLAR 1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.176 2) Devhat-ül-Meşâyıh; s.12 3) Tâc-ül-Tevârih (Ulemâ kısmı) 4) Kâmûs-ul-Â’lâm; c.4, s.3089 5) İlmiye Sâlnâmesi 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

Uzunköprü Evliyaları
Kum Baba Türbesi Uzunköprü yöresinin alınması sırasında şehit olan Serdengeçti Türk akıncısı. 1357. Kırk Erenler, serden geçti akıncılar, Rumeli’ne geçtiklerinde, atının heybesine kum doldurup, yakın savaşlarda düşman askerinin gözlerine hışımla kum atarak, onları iş görmez hale getirerek saf dışı eden bir yiğit varmış. Kum Baba diye anılır. Rivayete göre, bir gün arkadaşlarına demiş ki “ Din-i mübini İslâm’a bu yolda hizmet ettim, Heybedeki kumlarım nerede tükenirse bizimde vazifemiz orada bitecek” der. Son avuç kumunu da, Uzunköprü’nün bulunduğu yörede Kafirlerle yaptığı savaşta serptiğinde vade sona erip şehitlik şerbetini içer ve onu arkadaşları hemen oraya defnederler. Uzunköprü’de Kum Baba diye halen ziyaret edilir. Kum Baba ile ilgili Uzunköprü’de günümüze kadar halk arasında söylene gelen diğer bir (söylence) rivayet ise, Rumeli’ye geçen ilk kırk kişilik sal, karşıya geçmek üzere sahilden ayrılır. Sala binmeye yetişemeyen Kumbaba atından iner. Heybesini omzuna alır. Heybesinden tarlasına buğday eker gibi denizin üzerine kum serpmeye başlar. Denizde bir yol olur. Böylece Kum baba bu yol üzerinde yürüyerek, salla Rumeli’ye geçen arkadaşlarına yetişir. Kırk erenler arasında yeri olan serdengeçti, savaşçı, Türk Dervişi Kum baba Rumeli’nin fethinde Uzunköprü yöresinin alınışına kadar tüm savaşlara katılmış. Anabacı Türbesi Şehrin kurulmasından sonra Anadolu’nun muhtelif yerlerinden getirilen halkın arasında dul bir kadın ile kız kardeşi vardı. İsimleri bilinmeyen ve Ana-Bacı olarak tanınan bu iki hayır sever insan, o devirde hastaları birkisel yöntemlerle tedavi etmekteydi. İkinci Murat, gerek şehrin kurulumu gerekse köprü inşaatı sırasında hastalanan usta ve işçilerin tedavisinde önemli rol oynayan Ana-Bacı’nın yerleştikleri Kırkkavak köyünden Uzunköprü’ye getirilmelerini buyurdu. Ana 124,Bacı ise 110 yaşında vefat ettiği söylenmekte olup türbeleri günümüz Beyaz Saray parkının isimleri verilen Ana-Bacı Caddesinin köşesindedir. At Baba Uzunköprü ilçesinde Hıdırellez yeri mevkiinde AT Baba, yatırları vardır. Trakya’da Ehli Beyt yolu erkanına bağlı köy ve yerleşim merkezlerinde bir yatır veya bir yatırın izleri bulunmaktadır. Ethem Bey Yatırı Akıncı Subaylarından birine ait olduğuna inanılan türbe Ethemi çeşme mevkidedir. Gazi Mahmut Baba belediye parkındadır. Burada şehit düşen bir akıncı Komutanı olduğuna inanılmaktadır. Gül Baba İlçenin Muradiye mahallesindedir. Mehmet Dede Akıncı Erlerinden birine ait olduğuna inanılan türbe Aşcı oğlu mahallesindedir. Pardudar İbrahim Bey Akıncı Subaylarından birine ait olduğuna inanılan türbe Parpudar bayırın yanındaki yüksek bir tepededir. Sali Baba Habip Hoca mahallesinde bir şahsa ait olan evin bahçesindedir. Akıncı erlerinden birinin mezarı olduğu inanılmaktadır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Berkuka Baba
edirne – Merkez – Berkuka sokak ……………

Şeyh Bedreddin Simavi
Ankara – Şeyh Bedreddin Simavi , Edirne yakınlarında, bugünkü Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi olarak 740/ 1339 ile 770/ 1368 arasında değişen tarihler gösterilmektedir. Babası Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi ise Rum asıllı bir hristiyan iken müslüman olan Melek Hatun’dur. Babasının mesleği nedeniyle “Simavna Kadısıoğlu” diye tanınmıştır. Edirne’nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile birlikte buraya yerleşmiştir. Şeyh Bedreddin , ilk eğitimine babasının yanında başlamış, daha sonralan Şahidi adlı bir hocadan ders almış, Mevlana Yusuf’tan sarf ve nahiv okumuştur. “Koca Efendi” diye meşhur Bursa Kadısı Şeyh Mahmud ile oğlu Musa Çelebi’nin Sultan I. Bayezid’in refakatinde Edirne’ye gelmeleri üzerine, ileride astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanacak olan Musa Çelebi ile birlikte Koca Efendi’den ders almaya başlamış ve bu arada Mevlana Yusuf’un yanında fıkıh öğrenimine de devam etmiştir. Altı ay sonra Musa Çelebi ve amcası Abdülmümin’in oğlu Müeyyed ile birlikte bir yıl süre ile Bursa Kaplıcaları Medresesi’nde yine Koca Efendi’nin derslerini takip etmiş ve bu üç öğrenci Bursa’dan Konya’ya giderek orada Mevlana Feyzullah’tan mantık ve astronomi dersleri almışlardır. Bir sene sonra Musa Çelebi Semerkand’a giderek Uluğ Bey’in astronomi hocası olurken Bedreddin Simavi ve Müeyyed 783 / 1381’de Şam’a gitmiş, ancak veba salgını nedeniyle Kudüs’e dönerek Mescid-i Aksa’da İbnü’l-Hacer Askalani’den hadis okumuşlardır. Sonraları Türk Beyi Ali Keşmiri’nin himayesinde Kahire’ye gitmişler ve onun verdiği yemekte yapılan ilmi sohbet sırasında orada bulunan Şah Mantıki, Bedreddin Simavi ‘yi çok beğenmiş, bunun üzerine Bedreddin Simavi kendisinin en gözde öğrencisi olmuştur. 785/ 1383’te Hac için Mekke’ye gider. Şah, Bedreddin Simavi ‘yi de yanında götürmüştür. Mısır sultanı Berkuk, Bedreddin’in başarısını öğrenmiş, bunun üzerine oğluna ders vermesi için kendisini saraya davet etmiştir. Bedreddin, üç yıl bu görevde kalmıştır. Sultan Berkuk, hocası olan Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Bedreddin Simavi’nin tartışmalardaki başarılarından memnun kalmış ve Bedreddin’i cariyelerinden Cazibe ile, Ahlatlı Hüseyin’i de onun kardeşi Meryem ile evlendirmiştir. Bu evlilik onun ilmi ve fikri hayatında bir dönüm noktası olmuş, baldızı Meryem’le yaptığı tasavvufi sohbetler üzerine tasavvufun aleyhinde iken tavrını değiştirerek Şeyh Hüseyin Ahlati ‘ye intisab etmiştir. Bir süre sonra hastalanan Bedreddin Simavi doğuya bir geziye çıkmıştır. 805-806/ 1402-1403 yıllarında Tebriz’e giderek Timur’un otağında İranlı alimlerle yaptığı tartışmalarda Timur’un ilgisini çeken Şeyh Bedreddin , daha sonra Kahire’ye geçmiş, şeyhinin gözetimi altında çilesini tamamlamış ve onun vefatı üzerine şeyhlik makamına geçmiştir. Diğer şeyhlerle arası açılınca Edirne’ye dönmeye karar vermiş, Filistin, Şam ve Halep üzerinden Konya’ya gelmiştir. Daha sonra Tire’ye geçmiş, isyan hareketlerinin ileri gelenlerinden Börklüce Mustafa ile tanışmıştır. Şeyh Bedreddin , bu arada Sakız adasının Hıristiyan yöneticisinden gelen bir davet üzerine adaya gitmiş, rivayete göre onun Müslümanlığı benimseyerek müridleri arasına kalmasını sağlamıştır. Bir süre sonra İzmir üzerinden Kütahya’ya geçerek burada bir başka isyan hareketinin elebaşısı olan Torlak Kemal ile tanışmış, akabinde Bursa ve Gelibolu üzerinden Edirne’ye vararak ana-babasına kavuşmuştur. Kaynaklar, onun Bursa’dan Edirne’ye yola çıkıp, Gelibolu ve Seyyid Kavağı’ndan geçip Koğar Dağı’na geldiğinde, kendisini hısım ve akrabalarının karşıladığını, o gece Malkara’da kaldığını ve burada birçok kimsenin kendisine biat ettiğini, oradan Edime’ye gelip ata ve anasını sağ bulduğunu, anası ile birlikte birçok kadının yine kendisinden inabet aldığını ve şeyhin o sene Edime’de kaldığını belirtmektedir. Şehzadeler mücadelesi sırasında Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi’nin kardeşi Süleyman Çelebi ile yaptığı savaş sonunda Edirne’yi ele geçirmesi üzerine Şeyh Bedreddin kazaskerliğe tayin edilmiş ve aktif olarak siyasi hayata atılmıştır. Musa Çelebi’nin kardeşi Mehmed Çelebi karşısında yenik düşmesiyle 816 / 1413’te Şeyh Bedreddin ailesi ile birlikte İznik’e sürgün edilmiştir. Kendisine bin akçe maaş bağlanmış, fakat bu durumu kabulenmeyerek siyasi teşkilatlanmayı sağlamak üzere harekete geçmiştir. Börklüce Mustafayı Aydın ve civarında propaganda faaliyetleri için görevlendirmiş ve Börklüce, Aydın ve Karaburun’da binlerce taraftar toplamıştır. Ancak onun bu faaliyetleri nedeniyle kendisinin sorumlu tutulacağından kaygılanan ve bu gelişmelerin isyan hareketi başlatma imkanı hazırladığını düşünen Şeyh, göz hapsinde olmasına rağmen muhtemelen 819/1416’da İznik’ten kaçmayı başarmış, Kastamonu’ya giderek İsfendiyar Bey’e sığınmıştır. Tatar iline ulaşmak niyetinde iken bu amacına ulaşamamış, bunun üzerine Sinop Limanı’ndan bir gemiye binerek Rumeli’ye geçmiştir. Önce Zağra, oradan da Silistre, Dobruca ve Deliorman’a gitmiş ve buraya yerleşmiştir. Burada taraftarları oldukça hızlı bir şekilde artmıştır. Bu üç isyancının başarılarından endişelenen Sultan Mehmed, Şeyh’in üzerine büyük bir kuvvet göndermiştir. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal bozguna uğratılmış, şeyhin adamları dağıtılarak, Şeyh esir alınmıştır. Sultan’ın emriyle bir heyet kurularak Şeyh yargılanmıştır. Bu heyet Şeyh’in, malı ve ailesi korunmak şartıyla idamına karar vermiştir. Heyet üyelerinden Mevlana Haydar Acemi tarafından açıklanan bu kararın isabetli olduğunu bizzat şeyhin de kabul ettiği nakledilmektedir. Bu fetva üzerine Şeyh Bedreddin 823/ 1420’de Serez’de idam edilmiş ve burada defnedilmiştir. 1924’te Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus mübadelesi uyarınca Türkiye’ye gelen göçmenlerin İstanbul’a getirdikleri şeyhin kemikleri muhtelif yerlerde saklandıktan sonra, 1961’de Sultan Mahmud’un Divan yolu’ndaki türbesi haziresine defnedilmiştir. Tasavvuf ve fıkıh ilimlerinde kendini gösteren, hatta fıkıhta müctehid derecesinde bir alim olduğu belirtilen ancak asıl ününü siyasi faaliyetleri yanında tasavvufi ve felsefi düşünceleriyle yapan Şeyh Bedreddin Simavi ‘nin, Letaifü’l-İşarat, Cami’u’l-Fusüleyn ve Varidat adlı meşhur eserlerinin yanı sıra tasavvufa dair Meserretü’l-Kulüb ve Matla’ Hususu’l Kelim fi Ma’ani Fusüsu’l-Hikem, sarf ve nah ve dair ‘Uküdü’l-Cevahir ile Çerağu’l-Fütüh ve tefsirle ilgili Nüru’l-Kulüb adlı eserlerinin olduğu kaydedilmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Atpazari Osman Fazli Efendi
kıbrıs – magosa 19 Zilhicce 1041/7 Temmuz 1632 tarihinde Şumnu’da doğmuş olan Atpazari Osman Fazli Efendi, ilk bilgilerini babası Seyyid Fethullah Ziyade’den almıştır. Osman Fazli, on yedi yaşına kadar Şumnu’dan dışarı çıkmamış, bu yaşa geldiğinde ebeveyninden izin alıp ilim öğrenmek için yola çıkarak Edirne’ye gelmiştir. Burada Aziz Mahmud Hüdayi’nin halifelerinden Dizdarzade Tekkesi’nde irşad faaliyetlerinde bulunan Saçlı İbrahim Efendi (ö. 1075/ 1664) ile tanışmış ve hizmetine girmiştir. Burada sıkı bir riyazet hayatı yaşamaya başlayan Osman Efendi’ye şeyhi kızını vermek isteyince, artık feyiz alamayacağı düşüncesi ile Edirne’den ayrılarak İstanbul’a gelmiştir. Fazli Efendi, Hüdayi Asitanesi’ndeki yaşlı bir dervişin kılavuzluğuyla Zeyrek Tekkesi’nde şeyh olan Zakirzade Abdullah Efendi ‘nin terbiyesine girmiş ve yanında sekiz yıl kalarak tekmil-i tarikat etmiştir. Bir müddet sonra Zakirzade Abdullah Efendi tarafından Aydos’a halife olarak gönderilen Fazli Efendi, burada birkaç yıl kaldıktan sonra şeyhinin vefat etmesinin ardından 1068/ 1657 senesinde daha büyük merkezde hizmetlerini yürütmek amacıyla Filibe’ye gitmiştir. Atpazari, Filibe’de on beş sene hizmet ettikten sonra gördüğü bir rüya üzerine tekrar İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’da önce Kul Camii’nde, sonra Zeyrek Tekkesi’nde, daha sonra kendi ismiyle anılan Atpazari Tekkesi’nde ve aynı zamanda muhtelif camilerde vaaz, sohbet ve irşad faaliyetlerini yürüten Fazli Efendi, 1094/ 1683 senesinde vuku bulan Avusturya Seferi’ne kadar Sultan ve diğer idari erkanla iyi ilişkiler içinde olmuş, ancak bu seferin Osmanlılar’ın hayrına olmayacağına inanması ve bunu açıkça dile getirmesi sebebiyle araları bundan sonra açılmıştır. Bu sefer hezimetle sonuçlanınca, Edirne’de bulunan ve bu gelişmeleri yakından takip eden Sultan IV. Mehmed kendisini Edirne’ye vaaz vermesi ve dersler yapması için 1096/ 1685 senesinde davet etmiştir. Edirne’ye gelen Fazli Efendi , Sultan’ın huzurunda vaaza başladığında devlet adamlarını tenkit ederek, başa gelen felaketlerin sebebinin onların kanuna uymayan hareket ve kötü idareleri olduğunu söylemiş, Sultan da kendisine hak vermiştir. Bunun üzerine Kara Mustafa Paşa’dan sonra Sadrazam olan Kara Kethüda İbrahim Paşa, Fazli Efendi’ye kin beslemeye başlamış ve bir fırsatını bularak onun memleketi olan Şumnu’ya sürgüne gönderilmesi doğrultusunda bir ferman almıştır. Bu sürgünden üç ay sonra, yeni sadrazam olan Boşnak Sarı Süleyman Paşa, Fazli Efendi’ye haber göndererek Edirne’ye dönmesini istemiştir. Edirne’ye gelişinde de büyük bir saygı ile karşılayarak bu kısa sürgünden dolayı kendisinden özür dilemiştir. IV. Mehmed de eskisinden daha fazla hürmet göstererek Pazartesi ve Cuma geceleri saraya gelip vaaz vermesini istemiştir. Fazli Efendi bu günlerde saraya yanında müridleri olduğu halde gelerek vaaz ve zikir halkası oluşturduktan sonra Kur’an-ı Kerim tilavetiyle sona erdirdiği kaydedilir. 1101 / 1690 yılında eşkıyaya yardım ettiği gerekçesiyle Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa tarafından Magosa’ya sürgün edilen Osman Efendi , burada da irşad ve vaaz hizmetlerinden geri durmamıştır. Atpazari Fazli Osman Efendi , Magosa’da Humma hastalığına yakalanarak zayıf düşmüş ve 17 Zilhicce 1102/ 12 Eylül 1691 tarihinde beka alemine irtihal etmiştir. Fazli Efendi’nin gerek şer’i ilimlere dair gerekse tasavvufla alakalı birçok eseri olup, bunlardan usul, fıkıh, kelam ve edebiyata dair olanlar daha ziyade kendisinden önce yazılmış eserlere şerh, haşiye ve talikat kabilindendir. Eserlerinden tespit edilenler şunlardır: el-Laihatü’l-Berkıyyat fi Keşfi’l Hucub ve’l-Estar ‘an Vücuh-ı Esrar-ı Ba’zı’l-Ehadis ve’l-Ayat Misbahu’l-Kalb Şerh-i Miftahi’l-Gayb Mir’atu’l-Esrari’l-İrfan Tecelliyat-ı Berkıyye Fethu’l Bab Hediyyetü’l-Mütehayyirin Gayetü’l-Müntehab Haşiye ‘ala Muhtasari’l Me’ani Haşiye-i Mutavvel Haşiye Şerh-i Füsüsu’l-Hikem Şerh-i Tenkih Kitabu Hediyyetü’l-Eb li’bni’l-Muhib fi Haşiyeti’t-Telbis Haşiye-i Telvih Haşiye-i Risale-i İmam-ı Celdegi Şerh-i Hanifiyye Risale-i Rahmaniyye Tulü’u’ş-Şems ve’l-İşrak Mektübat Umdetü’l-Fevaid Levazih Osman Efendi’nin, “Fazli” mahlası ile yazdığı şiirlerinden oluşan İlahiyyat’ı da vardır. Safayi’nin beyanına göre, şiirleri tasavvufane ve güfteleri aşıkanedir. Örnek olması bakımından bir şiirini burada nakledelim: Cam-ı aşkı nüş eyleyen ‘aceb olmuş mestanesi Derya gibi cuş eyleyen ‘aceb olmuş mestanesi Bir mekanda kılmaz karar Mecnun gibi Leyla’ya zar Mevla diyüb gezer her bar ‘aceb olmuş hayranesi Ey Fazli kul bulan Hakk’ı unudur ol gayri zevki Dil sahrası olub ‘aşkı ‘aceb olmuş dilhanesi Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Edirneli Hüseyin Kudsi Efendi
istanbul – fatih – ismet efendi mescidi Hüseyin Kudsi Efendi, Edirne’de Şehabeddin Paşa Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Karinabadlı Sinan Ağa’nın mahdumudur. İlk zamanlar Bat Pazarı’nda bir dükkan açmış, ticaretle uğraşmıştır. Bu sırada “Mihneti” mahlasını kullanan Hüseyin Efendi, daha sonra Mekke’den Edirne’ye gelerek Sultan Camii’nde irşad faaliyetlerini yürüten Nakşi-Halidi şeyhi Hacı Mustafa İsmet Efendi’ye intisab etmiş ve bu zatın tensibiyle “Kudsi” mahlasını almış, tarikatta şeyh olmuştur. Kudsi, Pend-i Mahduman adlı eserinde Nakşi-Halidi oluşunu şöyle dile getirmektedir: Tarik-i Nakşibendi Halidi bir Kudsi-i kemter Bu nazmı ‘acizane hak-i paye eyledi ihda Kudsi Efendi, otuz altı yaşlarında intisab ettiği İsmet Efendi’ye ömrünün sonuna dek bağlı kalmıştır. Onun sayesinde feyzyab olduğunu, merhamet-i Subhani’nin kendisini ona mülaki kıldığını söyleyen Kudsi, “vasfından acizim, acizane bir nebzecik beyan edeyim” diyerek İsmet Efendi’yi bir şiirinde şöyle anlatmıştır: Şah-ı kevneyn ile ol hem-nam idi Rah-ı irşadında çün itmam idi Mustafa İsmet ki zaten Yanyavi Saldı iklim-i ademden pertevi Yokluğundan var olup Hak varlığı Bi’l-verase tam olup muhtarlığı Misli na-bud olduğundan bi-nazir Ruh-ı sultan mülküne kendi vezir Sayesinde feyz-yabım feyz-yab Böyle mürşid kim bulur tahte’l-kıbab Kendi lutfı özleyüp bulmuş beni Rahına kıldım feda canu teni 1877-1878’de Edirne’nin Ruslar tarafından işgaline maruz kalması üzerine, Kudsi de Edirne’den ayrılarak İstanbul’a gelmiş ve bir daha Edirne’ye geri dönmemiştir. Kudsi, 4 Safer 1304/2 Kasım 1886 tarihinde Pazar günü Kocamustafapaşa’da olan evinde vefat etmiş ve Çarşamba semtinde Şeyh İsmet Efendi Dergahı’na defnedilmiştir. Tespitlerimize göre, Kudsi’nin, el-İrşad fi Taştir-i Banet Suad adlı Arapça müellif hattı bir eseri ile Pend-i Mahdüman adlı eseri vardır. Küçük yaşlarda babasını kaybeden, fakirlik ve yoksulluk içinde büyüyen ve bu sebeple düzenli bir eğitime sahip olamayan Kudsi, bununla birlikte zeki bir genç oluşu, kültürlü kişilerin sohbetlerinde bulunuşu dolayısıyla güzel şiirler söyleyebilecek bir seviyeye ulaşmıştır. Özellikle Şeyh İsmet Efendi ‘ye intisab ettikten sonra kendisini yetiştirdiği, tasavvuf, edebiyat, Kur’an ve hadis ilminde ilerlediği bilgisini bize Pend-i Mahdüman adlı eseri vermektedir. Zira bu eserinde tasavvufi kavramlara, divan şiirinin şekil özellikleri ve muhteva unsurlarına vakıf olduğu görülmektedir. Aynca nasihatlarında sık sık başvurduğu ayet ve hadis iktibasları, Kur’an ve hadis alanında da bilgi sahibi olduğunu göstermektedir. XIX. asır divan şairlerinden olduğu ifade edilen Hüseyin Efendi’nin “Mihneti” mahlasıyla söylediği bir beyti şöyledir: Şi’rimi tanzir idenler gitdi ‘ukba kaydına Mihneti söz söylemek Hak’dan hidayetdir bana “Kudsi” mahlasıyla söylediği bir şiiri ise şu şekildedir: Terk-i tecrid eyleyenler gussadan azadedir Sabit olmak hüccet ü burhana da’vadan garaz Kudsiya giryan olursun fülk-i dil cevlan ider Çeşm-i seylabımdır ancak zikr-i deryadan garaz Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Bayezid Halife
Bayezid Halife (ö. 922/ 1516’dan sonra)’nin nerede ve ne zaman dünyaya geldiği hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Babasının adı Abdullah olup, “Bayezid-i Rumi” ve “Derviş Bayezid” diye de tanınmıştır. Çelebi Halife adıyla meşhur olan mürşidi Cemal Halveti ‘nin işareti üzerine Edime’ye gelip yerleşmiştir. Kendisi için Kıyık Mezarlığı yanında Bacdarhane adlı mahalde padişah şerbetdarlarından Hamza Bey tarafından bir zaviye inşa edilmiş ve tekkeye gelir getirmesi için de bir de köy vakfedilmiştir. Vefatına kadar Edirne’de yaşamış ve tekkesinin civarına defnedilmiştir. Vefat tarihi hakkında kaynaklarda değişik rakamlar verilmekle birlikte, kendisi Sırrı Canan adlı eserini 922/ 1516’da yazdığını ifade ettiğine göre bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır. Bayezid Halife, zühd, takva ve irfanı ile tanındığından mertebesinin Bayezid-i Bistami (ö. 234/848)’ye yakın olduğunu belirtmek için kendisine “Bayezid-i Sani” de denilmiştir. Mevlana Cami’den tercüme ettiği, “Kendi hüsnün hüblar şeklinde peyda eyledi/ Çeşm-i ‘aşıktan dönüp anı temaşa eyledi” beyti Türk tasavvuf edebiyatının en tanınmış beyitlerindendir. Muhyi adlı bir müridinin telif ettiği Daire-i Cihannüma adlı eserde onun hakkında bazı bilgiler vardır. Pek çok eser kaleme alan Bayezid Halife’nin Sırr-ı Canan ve Secencelü’l-Ervah adlı eserleri ile kaynaklarda zikredilen ancak günümüze ulaşmayan Beyanü’l-Esrar, Haşiyetü Envari’t-Tenzil, Haşiyetü ‘ala Füsüsi’l-Hikem, Risaletü’l-Vücud, Şerhu’n-Nüsus, Tur-ı Sina, Şerhu’l Fusus, Şerhü’l-Mesnevi adlı Arapça eserleri vardır. Kaynaklar, Bayezid Halife’nin, Halvetiyye ricalinden, “Vefa Şeyhi” diye meşhür Tireli Ali Efendi adında bir oğlunun olduğunu kaydetmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Okçu Halil Baba
Denizli – Babadağ – Kıranyer köyü Mezarlığı A……….. Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

Değnekli Dede
denizli – babadağ – demirli köyü mezarlığı …… Kaynak ; Denizlinin Evliyaları ve Türbeleri , İbrahim Afatoğlu , Son Çağ Yayınları , 2016

Karabaş-ı Veli Türbesi – Kastamonu
kastamonu – aycılar camii yanında Aycılar Mahallesi’nde kain Aycılar (Hacıabdullah) Camii’nin güneydoğu köşesinde Karabaş-ı Veli Medfeni olarak bilinen bir türbe vardır. Türbe, etrafı demir parmaklıkla çevrilmiş, yerden 90 cm. kadar yükseklikte taş duvarlı ve baş şahidesi kavuklu bir mezardan ibarettir. Mezarın başındaki levhada Karabaş-ı Veli olarak bilinen Ali Alaeddin Etval isimli alim ve şeyhe ait bilgiler yazılıdır. Bu bilgiler doğru olmakla beraber, burada medfun olan zata ait değildir. Maamafih, bilvesile bu kıymetli alimin hayatına dair bilgi vermeyi uygun buluyoruz. Aşağıda burada medfun olması muhtemel iki zata ait bilgiler verilecektir. Alaeddin Ali Etval Efendi, aslen Arapkirli olup Kastamonu’ya gelerek Şeyh Şa’ban-ı Veli’nin postnişinlerinden Çorum’lu İsmail Kudsi Efendi’ye mürit olmuş ve ondan icazet alarak halveti şeyhi unvanına erişmiştir. Uzun boylu olduğu için “Etval”; Şa’baniyye usulünce siyah sarık sardığı için de “Karabaş” unvanını almıştır. Karabaş-ı Veli hazretleri aynı zamanda dirayetli bir alim ve müfessir olup Şerh-i Füsusi’l Hikem, Tarikatname ve Tabirname gibi yazılı eserleri vardır. Alaeddin Efendi, bir süre Kastamonu’da yaşamış ve bu sırada Aycılar Camii olarak bilinen camii yaptırmıştır. Bir ara Çankırı’da şeyhler arasında çıkan anlaşmazlığı çözmek üzere oraya gönderilmiş ve görevini tamamlayıp tekrar Kastamonu’ya dönmüştür. Daha sonra İstanbul’a giderek Üsküdar Rum Mehmet Paşa ve 1085 H. yılında Eski Valide Sultan tekkelerinde şeyhlik yapmıştır. 1090 H. yılında Limni adasına sürgüne gönderilmiştir. 1097/1685 yılında Mısır’ın Gaylan Köyü’nde hac dönüşü vefat edip orada toprağa verilmiştir. Mustafa Ma’nevi isimli bir oğlu vardır. Rahmetullahi aleyhi Sözkonusu Aycılar türbesinde medfun olan zatın kim olduğu hususu tereddütlüdür. Halk tarafından bu zatın daha ziyade kıraat ve tecvid alimi olarak meşhur olduğu bilinmektedir. Asırlardan beri nakledilen ismi de Ali Efendi olduğuna göre bu mezarın, “Etval” lakablı değil ama aynı ismi taşıyan Müderris Alaeddin Ali Efendi olması muhtemeldir. Bu değerli alim, Kastamonuludur. Müderris olup kıraat-ı seb’ayı talebesine tedris ederdi. (Kur’an-ı Kerimi 7 kıraat aliminin okuduğu şekliyle okur ve öğren cilerine de okuturdu) 907/1501’de vefat etti. Karabaş tecvidine şerhler yazdığı için bu lakapla anıldığı söylenmektedir. Bu bilgiler ışığında öteden beri saygı ve hürmetle ziyaret edilen Karabaş-ı Velı Türbesi’nde medfun olan zatın, adı geçen Kastamonulu müderris Alaaddin Ali Efendi olduğu tahmin edilmektedir. Buradaki mezarın, vakıf kayıtlarında camiin banisi olarak gösterilen Hacı Abdullah Efendi’ye ait olması ihtimali de vardır. Aynı mahallenin Yeniyol Sokağı’nın sonunda etrafı demir parmaklıkla çevrili iken 1996 yılında betonarme olarak inşa edilmiş olan bir türbe daha vardır ki bu da Karabaş Efendi adıyla bilinir. İçinde üç adet mezar vardır. Önceden ahşap parmaklıkla çevrilmiş bir tümsekten ibaret olan türbe zaman zaman definecilerin taarruzuna uğramaktaydı. Mahalle halkının türbe yapılması isteğiyle karşılaşan ve burada kabir olup olmadığından emin olmak isteyen dö nemin belediye başkanı Sayın Süleyman Yücel, rüyasında burada bulunan üç adet iskeletin başında Kur’an-ı Kerim okunduğunu gören salih bir zatın sözleri üzerine kazı yaptırmıştır. Gerçekten üç adet iskeletin mevcut olduğu görülmüş ve mevcut bina inşa edilmiştir. Mahalle sakinlerinin ifadesine göre bu zatın iki kardeşinden birisi Aycılar Ca mii haziresinde, diğeri de Eski Tosya Caddesi’nin Duayolu Mevkii’ndedir. Ahşap parmaklıkla çevrilmiştir. Her üçü de ziyaretgahtır. Şahideleri bulunmadığından haklarında bilgi edinmek mümkün değildir. Rahmetullahi aleyhim. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Ahmet Dede Türbesi – Kastamonu
kastamonu – Hansalar Mahallesi Gökdere Caddesi’nin Açıkbaş Sokağı’ndadır. Şehrin doğu tarafında, Kırkçeşme Mahallesi’nin sonunda bulunan ve kendi adıyla anılan umumi mezarlıkta medfundur. Medfeni, üzeri açık ve demir şebeke ile çevrilidir. Künyesi Ahmet bin Fazlullah, doğum yeri Cebrail Mahallesi’dir. Günümüz deki Ahmet dede Camii’nin yerinde bulunan Kırkçeşme Camii şeyhlerinden Mustafa Efendi vakfından cüzhanlık görevi ifa eden birkaç hafızdan birisidir. Sahte beratla cüzhanlık ve vakfın tevliyetini üzerine alarak vakfa ve dergaha zarar veren İsmailbey Mahallesi’nden Saçlıoğlu Hacı Mehmet adındaki şahıs aleyhine dava açarak sahte beratı iptal ettirerek halkın ve diğer görevlilerin tak dirini kazanmıştır. O tarihe kadar Kırkçeşme Camii adıyla anılan cami, bundan sonraki belgelerde Ahmet dede adı ile anılmaktadır. Mezar taşındaki sonradan yazıldığı belli olan 977 tarihi ile bu bilgiler arasında bağlantı kurmak mümkün değildir. Şayet bu tarih rastgele yazılmadı ise aynı isimli bir başka zata aittir. Zira vakıf kayıtlarında Kırkçeşme Dergahı’nın Ahmet dede ismiyle anılması hicri 1101 tarihinden sonradır. Şehrin doğu tarafındaki tepenin ve yaptırmış olduğu camiin kendi adıyla anıl ması Ahmet dede Sultan’ın toplum üzerinde iz bırakan manevi sultanlardan biri olduğuna delildir. Adı halen saygı ve hürmetle anılmakta olup kabri ziyaretgahtır. Rahmetullahi Aleyh. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi
Halveti Tarikatı Silsileleri
1- Hz. Muhammed (s.a.v.) 2- Hz. Ali (k.v.) 3- Hz. Hasan Basri (k.s.) 4- Hz. Habib-i Acemi (k.s.) 5- Hz. Davud-u Tai (k.s.) 6- Hz. Maruf Kerhi (k.s. ) 7- Hz. Seriyyü’s Sakati (k.s.) 8- Hz. Cüneyd Bağdadi (k.s.) 9- Hz. Mimşad ed- Dineveri (k.s.) 10- Hz. Muhammed Dineveri (k.s.) 11- Hz. Ebu Hafs Ömer Es- Sühreverdi (k.s.) 12- Hz. Ebu Necib Sühreverdi (k.s.) (SÜHREVERDİYYE) 13- Hz. Şeyh Kutbuddin Ebheri (k.s.) (EBHERİYYE) 14- Hz. Şeyh Muhammed Rüknüddin Nühasi (k.s.) 15- Hz. Şeyh Şihabuddin Mahmut Tebrizi (k.s.) 16- Hz. Şeyh Muhammed Cemalüddin Şirazi (k.s.) 17- Hz. Şeyh İbrahim Zahid Gilani (k.s.) (ZAHİDİYYE) 18- Hz. Şeyh Kerimüddin Ahi Muhammed Nur Halveti (k.s.) 19- Hz. Pir-i Tarik Ömer Halveti (k.s.) (HALVETİYYE) 20- Hz. Şeyh Ahi Emre Muhammed El Halveti (k.s.) 21- Hz. Şeyh İzzüddin Türkmani Halveti (k.s.) 22- Hz. Şeyh Sadrüddin Hıyavi (k.s.) 23- Hz. Şeyh Seyyid Yahya Şirvani (k.s.)
Küre Evliyaları
Batallar Türbesi Küre’ye 15 km. uzaklıktaki Batallar Köyündedir. Köyün üst tarafinda yer alan bir koru içersinde, rivayete göre Battal Gazi ve atına ait olduğu rivayet edilen bir türbe bulunmaktadır. Mezarın sol bitişiğinde takriben çapı 70 cm, kalınlığı 1 karış ve ortasında 8 veya 10 cm çapında ve bir o kadar da derinliği olan bir taş vardır. Bu taş hafif yatık ve dikliğine durmakta olup sadece alt kısmı toprağa basmaktadır. Taşın baş kısmında Yasin Suresi okundukça delik içinde su biriktiği ve bu suyun şifalı olduğuna inanıldığı için çay kaşığı ile içildiği anlatılır. Vaktiyle adamın birisinin bu taşı yerinden kaldırarak dereye yuvarladığı, fakat taşın aynı yere geri geldiği söylenir. Türbe yerli ve yabancı bir çok kişi tarafından ziyaret edilmektedir Ethem Baba Kastamonu’nun Küre ilçesine bağlı, ilçenin 8 km kuzeyinde yer alan Alacık köyünde Hamambahçe mahallesi civarında Ethem Baba adında hakkında bir çok menkıbe anlatılan bir evliya yaşamış olduğu anlatılır. Ethem Baba’nın Aliağa Mahallesi mezarlığına defnedilmek istendiği, fakat tam defnedileceği sırada tabuttan kaybolmuş olduğu farkedilir. Kızana Türbesi Küre ilçesinin kuzeyinde tarlasındaki bir ana ve kızına ait olduğu rivayet edilen Kızana Türbesi bulunmaktadır. Küre’deki Gürnek dağında Gürnek Türbesi olduğu söylenmektedir. Kesikbaş Hafız Hasan Türbesi Kesikbaş Hafız Hasan’ın kabri Küre ilçesindeki Hoca Şemseddin Camii’nin doğu tarafında bir bahçe duvarı dibindedir. Adaletsiz yere başının kesildiği ve şimdiki yerine defnolunduğu anlatılan zatın hayatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Kara Abdal Cami kebir mahallesi Kara Abdal mevkiinde bugünkü talebe yurdunun alt tarafında etrafı taş duvarla çevrili ve üzerinde 100 yıllık erik ağacıyla çevrili birkaç mezardan ibaret olan türbenin hangisinin Kara Abdal’a ait olduğu bilinmezdi. 1986 yılında Belediye tarafından parselasyon çalışmalarına paralel olarak yıkılmış ve tarumar edilmiştir. Türbenin kime ait olduğu hakkında bir bilgi yoktur. Nurullah Efendi Türbesi bugün Etibank işletmesi flotasyon tesislerinin ön tarafında buradaki tesislerin inşaatı sırasında tahrip edilmiş olan Nurullah Efendi’nin Küre-i Nühas taburu komutanlarından olduğu rivayet edilmektedir. Türbenin bundan 50 yıl önceki durumu toprak seviyesinden aşağıya taş ile örülmüş, tahmini 3X3 m. ölçülerinde bir oda ve içinde kabir bulunmaktaydı. Daha önceki yıllarda bu zata ait bir kılıcın da duvarda asılı olduğu söylenmektedir. Kızıl Karaae Türbesi Kürenin Kayıncak tepesindeki bu türbenin çevresi, yerel tabirle kuş üzümü veya karaca üzüm denilen ve saplarından çalı süpürgesi yapılan kırmızı yapraklı bodur ağaçlarla çevrilidir. Allah’ın keramet ehli ermiş bir kulu olduğu, çevre halkı tarafından saygıyla ziyaret edildiği ve bilhassa hacca gidilmeden önce muhakkak bu ziyaretlerin gerçekleştirildiği anlatılır. Ancak son 50 yıldır ziyaret edeni azalmış ve hele son zamanlarda neredeyse tamamen unutulmuş olan bu türbenin yeri bilen kişiler vasıtasıyla tespit edilmiş, defineciler tarafından talan edilen mezarı nispeten onarılmış, aşağıdaki yol kenarına da bir tabela asılarak yeri belirlenmiştir. Bu evliya hakkında anlatılan bir rivayet söyledir: ‚Kayıncak Semti eskiden Küre’nin bitişiği evlerle meskun bir yerdir. Zaten yüz elli sene önce Küre’de 12000 hane mevcut olduğu anlatılmaktadır. Burada hayvancılıkla geçinen bir aile vardır. Bu ermiş zat da bu ailenin çobanıdır. Gün olur evin erkeği hacca gider. Bir gün evin hanımı gözleme yapmaktadır. Kadın çobanı da ekmek yemesi için çağırır. Çoban ekmeği yerken kadın der ki : ‚Ah!. Ağan da gözlemeyi pek severdi‛. Çoban da, ‚sen bana sahana gözlemeleri koyuver. Ben ağama götüreyim‛, der. Kadın zanneder ki, çoban doymadı, utandı ve dışarıda yiyecek. Bir sahana birkaç gözleme koyarak çobana verir. Çoban, ‚yum gözünü aç gözünü‛, deyip ağasını Kabe’de bulur. Sıcak sıcak gözlemeleri verir. Sonra da, ‚yum gözünü aç gözünü‛, der ve Küre’ye döner. Ağayı hacc dönüşü bütün kasabalı karşılamaya gider ve ellerini öpmek isterler. Fakat ağa elinde gözleme sahanı, ‚Bizim çoban nerde, bizim çoban nerde‛, diye aranmaktadır. Nihayet çobanı görür. Ve ağa çobanın elini öpmek ister. Sırrı meydana çıkan çoban ise hemen oracıkta vefat eder. Vefat ettiği yere bir türbe yapılır. Ġşte Kızıl Kaare böyle ermiş bir zatın türbesidir. Fırıncık Türbesi Müderris Mahallesi Fırıncık sokağında ve yeni yapılan Mehmet Akif Ersoy okulunun altındadır. Keramet ehli ve ermiş bir kadının türbesidir. Hakkında rivayetten öte bir bilgi yoktur. Ne zaman yaşadığı ve ne zaman öldüğü bilinmemektedir. Türbesinin bulunduğu sokak eskiden meskun mahal imiş. Kadın evliyanın vefatından sonra yıllar içersinde bu sokağın mezarlık haline geldiği ve bilhassa kadın cenazelerin buraya defnedildiği şu anda türbe çevresinde arta kalan birkaç kadın mezarından anlaşılmaktadır. Anlatılan menkıbe şöyledir : Vaktiyle türbenin bulunduğu yer evdir ve bitişiğinde fırın vardır. Evin kadını bir gün Tabaklar Sokağı’ndaki Hacı Gani Hamamına gider. Hamamdan çıkıp evine dönerken karşısına bir genç çıkar ve der ki, ‚Allah aşkına yüzünü aç bir göreyim‛. Kadın, Allah aşkı sözü için yüzünü açar. Yüzünü gösterir. Eve gelince kadın olayı kocasına anlatır. Ancak bu olaya kocası çok kızar. Adam hemen evin bitişiğindeki fırını iyice yakar. Tam tavına gelince karısını çağırır. Ve, ‚Allah aşkına fırına gir‛, der. Ve kadın hiç tereddüt etmeden fırına girer. Girmesine girer de ancak o anda umulmadık bir mucize ile fırının içi cennetten bir köşe ve yem yeşil bir çimenlik olur. Ermişlik sırrı meydana çıkan kadın ise hemen orada vefat eder. Ve aynı yere defnedilir. Bilhassa kadınlar arasında büyük bir yeri olan türbenin asırlardan beri ziyaretçisi eksik olmaz. Halen Perşembe ve Cuma günleri kadınlar toplu halde giderek Yasin-i Şerif ve hatim okurlar. Çörekler kesip helva dağıtırlar. Eskiden de fakir fukaraya helva çörek dağıtılırmış. ….. Mahren veya Mehrem Türbesi Mahren veya Mehrem Türbesi olarak bilinen mezar, Recep Kethüda’lardan Müderris Hacı Hasan Efendi’ye ait olan kabirdir. Mezar taşının alt kısmı beton içinde kaldığından ölüm tarihi okunamamıştır. Ancak 1800’lü yıllara ait olduğu sanılmaktadır. Recep Kethüdaoğulları bugün Devrekani ve ilçeye 14 km uzaklıktaki Baltıcak ve civarı yerlerde yaşamaktadırlar. Hasan Efendi aynı zamanda Nakşibendi tarikati şeyhidir. Mezar taşındaki kitabeden onun ulemadan ve bir müderris olduğu anlaşılıyor. Bu türbeye bitişik olarak bir mezar taşı daha vardır ki, tarihi açıdan değerlidir. 1521 tarihli mezar taşı mermer ve süslü olup baş kısmı kopuktur. Yazıları rahatlıkla okunmaktadır. Ġbrahim oğlu Ahmet bey’in Yavuz Sultan Selim zamanında Kastamonu sancak beyliği yapmış olduğu anlaşılıyor. Her iki mezar da ilgili dernek tarafından etraf demir parmaklıkla çevrilmiş olup koruma altına alınmıştır. Kulaksız Ömer Efendi Hoca Şemseddin Camisi’nin ana giriş kapısı tarafındaki bahçede yatan zat, mezar taşındaki kitabeye göre Kulaksız Ömer Efendi’dir. 1790 yılında vefat etmiştir. Bugün Hahvad ve torunları Kulaksızoğulları soyadı ile Devrekani ve Kastamonu’da yaşamakta, atalarının Küreli olduğu bilinmektedir. Hakkında anlatılan menkıbeye göre, vaktiyle ilçede zulüm ve haksızlık artar. Hoca Efendi ise bu haksızlıkları vaazlarında sürekli eleştirir. Yönetimi aşırı şekilde tenkit ettiğinden zindana atılır. Zindanda uyurken kulaklarını fareler kemirdiğinden Kulaksız lakabı ile şöhret bulur. Fakat o zindandan çıktıktan sonra da haksızlıkları sürekli tenkit etmeye devam eder. Şöhreti ve tenkitleri Ġstanbul’a kadar ulaşır. Devrin padişahı Küre’deki bu olayları duyunca birkaç adam göndererek hocayı Ġstanbul’a alıp getirmelerini ister. Hoca Ġstanbul’dan gelenlere, ‚siz yola çıka durun ben de size toparlanıp yetişirim‛, diyerek başından savar. Ancak onlardan çok önce Ġstanbul’a gelir. Padişahın Cuma selamlığına çıkacağı camiye (bir rivayete göre Ayasofya’ya) namazdan önce gelerek etkileyici bir şekilde vaaza başlar. Padişah da camiye girince, ses tonunu yükselterek memleket ahvaline yapılan yolsuzlukları ve haksızlıkları bir bir anlatırken bir yandan da vaaz kürsüsünü konuşma muhtevasına uygun şekilde ileri geri sallamaya başlar. Bu esnada o koca cami hocanın ritmine uyarak ileri geri sallanmaya başlar. Padişah ve cemaat korkudan, ‚dua buyur hocam‛, diye hocaya yalvarmaya başlarlar. Padişah namazdan sonra hocaya iltifat eder ve kim olduğunu öğrenir. Ġhsanlarda bulunmak ister. Ancak hoca ret eder . Bu sefer padişah hocayı saraya yemeğe davet eder ve hoca bu daveti geri çevirmeyerek saraya gider. Ġleri gelen zevatla birlikte sofraya oturan hoca et ve pilavdan ibaret yemekten, ‚yetim kanı var yetim hakkı yiyorsunuz‛, der ve bir avuç pilav alarak eliyle sıkar. O anda pilavdan kan akmaya başlar. Hoca sarayı ve Ġstanbul’u terk ederek Küre’ye döner ve ölünceye kadar Küre’de irşad görevine devam eder. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Seyyid Ali Danışmend
Kastamonu – Pınarbaşı – Mirahor Seyyid Ali Danişmend’in türbesi Pınarbaşı ilçesinin Mirahor köyündedir. Buhara’dan gelerek buraya yerleşen zatın ne zaman geldiği bilinmiyor. Bursa’da medfun Emir Sultan Hazretleri’nin kardeşi olduğunun kabul edilmesi sebebiyle 14. veya 15. yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Dağın üzerindeki açık türbede medfun olan zatın kırk yıl kadar hayvanlarla konuştuğu ve Padişah Kötürüm Bayezid’in kızının ağzında olan hastalığı tedavi ettiği anlatılır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma
Daday Türbeleri
Ballıbaba Türbesi Daday’ın Ballıdağ bölgesinde anayoldan zirveye giden yola sapıldığında bir km. mesafedeki verici istasyonu ve yangın kulesi yanında beyaz badanalı mütevazi bir yapıdır. Ġki bölümden oluşan yapının bir kısmında kurban kesimi ve özel günlerde kullanılacak kap kacak bulunurken, diğer kısımda üç adet sanduka yer almaktadır. Şahide taşlarından anlaşıldığına göre iki erkek bir kadına ait olan kabirler dışında, evliya hakkında bir bilgi yoktur. Kıyak Bey Türbesi Kastamonu merkeze bağlı Kıyık köyünün adı Candaroğlu Beyliğinin son beyi olan Nasıreddin Mahmud Bey’in kardeşi Ali Bey’in oğlu Kıyak Bey’den gelir. Candaroğulları ile Çobanoğulları arasındaki savaşta Daday yakınlarında şehit düşen Kıyak Bey’in türbesi Daday yakınlarındadır. Hasan Şeyh Türbesi İlçeye 15 km. mesafede bulunan Hasanşeyh köyünün adı, burada bulunan tekkenin şeyhinden gelir. 1926 yılına kadar hizmet verdiği bilinen tekkenin kurucusu olduğu ileri sürülen Hasan Şeyh’in türbesi de bu köydedir. Ayrıca köyde Asa Suyu denilen bir şifalı su olduğuna inanılmaktadır.Yaşar Kalafat’a göre, az sayıda olsa da ziyaretçisi olan türbeye çevreden gelenler yağmur duasını burada yapmaktadırlar. Çayırlı Köyü Türbesi İlçeye üç km. mesafede bulunan Çayırlı köyündeki bakımı köylüler tarafından yapılan türbenin mimari hiçbir özelliği yoktur. ….. Sükuti Hasan Efendi İlçeye 10 km mesafede bulunan Sorkun köyünde medfun bulunan zatın adı Sükuti Hasan Efendi’dir. ….. Çömlekçiler Türbesi İlçeye yedi km. mesafede bulunan köyün adı, eskiden beri çömlek üretildiği için Çömlekçiler olarak kalmış.Bölgenin en eski yerleşim yerlerinden biri oluşu köydeki höyükle açıklanıyor. Osmanlı dönemindeki kayıtlarda da Daday’ın Çömlekçiler köyünden söz edildiği ifade edilen köyde bir de türbe bulunmaktadır. ….. Bastak Tekkesi Türbesi İlçeye 4 km. mesafede bulunan yerleşim yerinin adı köyde bulunan tekkeden gelmektedir. Bastak Tekkesi uzun yıllar Daday civarına hizmet vermiştir. Ayrıca Bastak Türkleri Oğuz boyuna bağlı bir koldur (!). Köyde Sarı Şeyh veya Şeyh Ahmed denilen bir zata ait türbe günümüze ulaşmıştır. ….. Toygar Murat Türbesi İlçeye sekiz km. mesafede bulunan İnciğez köyünün adı, yakın çevredeki kaya mezarlarından gelmektedir. Birbirine geçilebilen bu üç katlı kaya mezarları ile ilgili menkıbe Murat isimli askerin kaya mezarlarındaki ve yer altı şehirlerindeki düşmanı ortadan kaldırmasını anlatır.Tıpkı bir toygar kuşu gibi havada asılı kalırcasına kayalık bölgede hareket eden bu savaşçının türbesi, Toygar Murat türbesi adıyla bu köydedir. Çiftlik Mahallesindeki Balabanlar Konağı köyün tarihinin çok eskilere dayandığını da gösterir. …. Kızılörencik Türbesi İlçeye on üç km. mesafede bulunan Kızılörencik köyünde her yıl tekrarlanan Hıdrellez şenlikleri, köylünün türbe dediği yerde toplanıp okunan dualarla açılır. Kazan kazan yemekler yapılır ve çevre köylülerle birlikte eski günler yad edilir. …. Okluk Türbesi İlçeye yirmi km. mesafede bulunan köyün adı, askerlerin ihtiyacı olan oklar bu köyde yapıldığı için, Okluk olarak kalmıştır. Esasen okluk ok konulan torbanın adıdır. Gulam askerlerinin ok ihtiyacı ve atlara konulan ok heybeleri yani ok torbaları da eskiden bu köyde imal edilirmiş. Köyün tarihinde Sarnıç Mahallesindeki su sarnıcı ile türbe önemli yer tutar. Bu türbe her yıl yağmur duası için köylünün toplandığı mekandır. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Şemsizade Ahmed Ziyaeddin Efendi
Şemsizâde Ailesi Şemsizâde ailesi 1250’li yıllardan beri Kastamonu’da yaklaşık iki asırdır bilinen bir ailedir. Bu ailenin Bayramîlik konusundaki hizmetleri ve tesirleri çok büyük olmuştur. Ailenin fertleri sülaleden gelen bir görev aşkıyla hizmeti ayakta tutmaya gayret etmişlerdir. Abdülkerim Abdulkadiroğlu, bu aileden kendisine tevdi’ edilen evrakları ve belgeleri inceleyerek bu konuda aydınlatıcı bilgiler sunmuştur. Örneğin, tekkenin evrak-ı metrûkesi arasında bulunan ve tekkenin kitapları hakkında kısa bilgilerin verildiği bir not, tarikatın ve ailenin bu ildeki eskiliğini belgelemektedir. İlgili metin şu şekildedir: “Kastamonu eizze-i meşayıh ve eşraf-ı kibarından Şeyhzadeler demekle maruf olup altı yüz elli (1252) tarihinden bu zamana kadar silsile-i halefleri mütevasıl ve hala post-nişîn-i erkân-ı tarikat-ı aliyye-i Bayramiyye Reşadetli Şeyh Ziya Efendi’nin ecdad-ı kiramlarının te’lif ve istinsah tarikıyla cem ettikleri ve Fatih Atabey Gazi Hazretleri türbe-i şerifesi sahasına vaz’ ile muhafazasını evlatlarının eslah ve erşedine vasıyyet buyurdukları kütüb-i mevkufe-i nefiselerin, Fatih hazretlerinin camii şeriflerinde cihet-i vakıftan ve ashab-ı hayır taraflarından mevzu’ eşya-yı mevkufedir.” Yukarıda yazılı olan belgede 1252 tarihinden bu yana Şemsizâde ailesinin meteselsilen Bayramiyye tarikatının postnişîni olduklarını ve Atabey Gazi Camii ve türbesi ile bağlantılarını açıkça ifade etmektedir. Şemsizâde ailesinin Bayramîlik konusundaki hizmetleri ve tesirleri çok büyük olmuştur. Aile fertleri sülaleden gelen bir görev aşkıyla hizmeti ayakta tutmaya çalışmışlardır. Fakat Kastamonu’da Bayramîlik’in beklenen düzeyde yaygın olup tanınmamasının ya da gizli kalmasının Abdulkadiroğlu’na göre iki büyük sebebi vardır. Birincisi, Nakşibendilik ve Halvetîlikten büyük izler taşıyan ve onların karışımı gibi kabul edilen Bayramîlik, Halvetiyye’nin önemli kollarının merkezi durumunda olan Kastamonu’da belirgin olarak kendini gösterememiştir. Şa’baniyye’nin merkezi Kastamonu’dur. Yine onun alt şubesi olan Çerkeşiyye’nin merkezi Çerkeş, Haliliyye’nin merkezi olan Gerede o tarihlerde Kastamonu’ya bağlı ilçelerdir. Aynı Şekilde Halvetiyye’de büyük şeyh kabul edilen Hayrettin Tokadî hazretleri de Bolu’da metfundur. Çevre yerleşim yerlerinden Mudurnu dâhil o zaman bu tarikatın yayıldığı tüm bölge eski Kastamonu topraklarıdır. Safranbolu’da aynı şekilde Kastamonu’dan ayrılan bir belde olarak bu konuda önem arz eder. Bölgede Halvetîlik’in ağırlığını anlamak açısından ve tarikat faaliyetlerinin ne kadar eskilere dayandığını göstermesi bakımından bugün şehirleşmenin tamamen dışında kalmış, Araç ilçesi, Küre-i Hadid köyünün camisindeki halvet odaları güzel bir örnek teşkil etmektedir. Daha sonra İstanbul’da süratle yayılan, faaliyette birçok şubesi bulunan, padişahların intisab etmesi bakımından birinci sırada yer alan Şa’banîlik, pek çok devlet erkânınca da hüsn-i kabul görmüştür. Nakşibendilik de aynı derecede halk arasında tutulmuştur. Bayramîlik’in Melâmîlik yönü de tarikatın gizli kalmasına etken olmuştur. Şemsizâde ailesinden günümüze korunarak getirilen belgeler Bayramîlik’in diğer tarikatlara göre sosyal yönünün çok daha fazla olduğunu ve halk ile iç içe bir özellik taşıdığını göstermektedir. Şimdi Bayramîlik’in bu yönünü yaşantılarıyla ve hizmetleriyle sergileyen Şemsizâde ailesinin Kastamonu ve çevresindeki etkilerini ve yaptıkları hizmetleri irdeleyelim. Son Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi , halk arasında “Şeyh Ziya Efendi, Şeyh Ahmed Ziya Efendi, Atabey Şeyhi, Ziya Efendi” gibi isimlerle anılmakta ve yazışmalarda bu adlarla yazılmaktadır. Aileden gelen ve son kuşağın ellerinde bulunan şecerenin üstünde şu not yazılmıştır: “Kastamonu’nun eski hanedanından Şeyhzâde denmekle maruf Atabey Şeyhizâdelerin nisbetini beyan eyler şeceredir. Haseb ve neseb ile iftihar şer’an caiz değildir. Maamafih hasebi zayi etmeyerek hıfz eylemek labüddür.” Şecerenin üzerindeki notlara göz atacak olursak şunları söyleyebiliriz: “Şeyh Ali Dede” ismiyle başlayan şecerenin üzerinde yazan notlarda “onuncu asrın kibâr-ı ricâlinden” diye bahsedilen şeyh el-Hac Mustafa Efendi ve sonrasındaki üç kuşakta şeyh lakabı bulunmaktadır. Bunlar arasında yer alan Şeyh Mehmed Şemseddin Efendi’den sonra aile “Şemsizâde” lakabıyla şöhret bulmuştur. Şecerede ifade edildiğine göre, 1185 tarihinde Berat gecesinde vefat eden, aynı zamanda beldenin müftüsü olan Şeyh Mustafa Efendi Atabey Camiinin yukarı kapısında metfundur. Ardından gelen kuşaktaki Şeyh Şemseddin Efendi yine aynı caminin türbesinde metfundur. Ondan sonra gelen Hacı Abdullah Vecihi Efendi’nin de yine Atabey Gazi Türbesinin zîrinde metfun olduğu, hayırsever bir kişi olduğu, Kazancılar Camii’ni yaptırdığı ve vefat tarihinin 1260 (1844) olduğu bilgisi mevcuttur. Şecerenin devamında yer alan şahısların yine sahibü’l-hayrat- vel-hasenat olduklarından, yaptıkları hayırlardan bahsedilmekte bazılarının ise müderris olduğundan söz edilmektedir. 1891’de vefat eden Mehmed Şemseddin Bey’e kadar üç kuşakta şeyhlik bırakılmış, muhtemelen takibat sebebiyle gizli kalmıştır. Mehmed Şemseddin Bey’in oğlu Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin isminin altında kendisi ve dönemindeki canlanma hakkında şecerede şunlar yazılıdır. “Kastamonu’da reîsü’l-meşâyıhtır. Bayramîdir. Atabey Camii’nde seccâde-nişîn olup kendilerine gelinceye kadar üç batında şeyhlik bırakılıp bu zat dergâhı sonradan ihya etmiştir.” Şecerenin başında yer alan Şeyh Ali Dede yukarıda bahsedilen İsa Dede’den sonra halife olan Ali Dede olması muhtemeldir. Bilindiği üzere İsa Dede’nin de Hacı Bayram-ı Velî’nin halifesi ve damadı olduğu ihtimalinden söz edilmektedir. Şemsizâde Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi (1867-1946) Kastamonu’da Şeyhoğulları olarak bilinen aileye mensup olan Ahmed Ziyâeddin Efendi, Seyyid Mehmed Şemseddin Bey’in oğludur. Aileden gelen Osmanlıca şecerede bu isim Mehmed Bey olarak geçmektedir. Ailenin lakabı son iki yüzyıldır Şemsizâde iken kanundan sonra “Uluoğlu” soyadını almıştır. Ziyâeddin Efendi 1867 doğumludur. İlköğrenimini ve hafızlığını Nasrullah Mektebi’nde tamamlamıştır. Daha sonra Rüşdiye Mektebi’nden mezun olmuştur. Namazgâh Medresesi’ndeki eğitimine devam eden Şeyh Ziyâeddin Efendi, o zaman müftü olan A’mâzâde Mehmed Emin Efendi’den 1897 yılında icazet almıştır. Ziyâeddin Efendi ledünnî ilmi tahsil edip şeyh olduktan sonra medrese tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Bu duruma delil olarak hocası A’mâzâde Mehmed Efendi’nin kendisini evine davet etmek üzere yazdığı 27.09.1892 tarihli mektubu verebiliriz. Hocasının bir şeyh olan talebesine hocalık hukuku bir yana gösterdiği nezaket ve karşılıklı hürmet mektupta açıkça görülmektedir. Mektup metni şudur: “Reşadetli Efendim Hazretleri! Meclis-i envar-ı füyûzat-ı maneviyyeleriyle iktibas-ı Ziya-yı daimi olunmak ve akdemce can u cinanımıza cilve-nüma-yı zuhur olan nefahât-ı kudsiyyelerinin bir kat daha ta’mıkına muvaffakıyet hasıl olmak üzere yarınki Salı günü saat dokuz raddelerinde hane-i daiyanemi teşrife rağbet buyurulması bilhassa temenni olunur…” Ziyâeddin Efendi’nin medrese eğitimine ara vermiş ve sonradan tamamlamış olmasının sebebi, seyr ü sülükünü tamamlamak üzere tarikatın genel merkezi olan Ankara’ya giderek bir yıl süreyle orada eğitim almış olmasıdır. Elde bulunan 5.4.1889 tarihli Mürûr Tezkiresi bu konuyu aydınlatmaktadır. Şeyh Ahmed Ziyâeddin Efendi Ankara’dan Kastamonu’ya döndükten sonra Atabey Camii’nde tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar, Pazar akşamları Bayramîlik tariki üzere ayinler yapmıştır. Kendisinin Ankara’da, yanında aralıksız bir yıl kalarak hilafet aldığı Bayrami şeyhi Abdülhamid Baba’dır. Bu bilgi tarihi belgelere daha uygundur. Hem mürur tezkiresindeki tarih hem de Abdülhamid Efendi’nin takip eden dönemde Ziyâeddin Efendi ’ye yazdığı iki mektup eldeki veri olarak bu bilgiyi doğrulamaktadır. Bu mektuplardaki hitaplar da delil niteliğindedir. Mektupların yazıldığı 1890 ve 1892 tarihlerinde de yine Şeyh Abdülhamid Baba’nın görevi başında olduğu bilinmektedir. Abdulkadiroğlu tarafından Fuat Bayramoğlu’nun Hacı Bayram-ı Veli Yaşamı-Soyu-Vakfı adlı eserine dayanarak, eserin birinci cildinde geçtiğini ifade ettiği şecereye göre Şeyh Ziyâeddin Efendi ’nin hilafet aldığı Bayramî şeyhi, Şeyh Mehmed Tayyib Baba olarak görünmektedir. Abdulkadiroğlu o şecerede ailenin bir koldan devam ettirildiğini, akrabalık kollarının dâhil edilmediğini söylemiş ve yukarıdaki gerekçelere dayanarak bu bilgiyi doğru bulmamıştır. Ahmed Ziyâeddin Efendi müderrisliği ve daha sonraki yıllar Atabey Gazi Camii imam hatipliği gibi görevleri bir yana, Osmanlı’nın son devirlerinde aralıksız İdare Meclisi Azalığında; Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinde Kızılay, Çocuk Esirgeme ve benzeri hayır müesseselerinin aza ve reisliğinde bulunmuştur. En büyük hizmeti İstiklal Savaşı esnasında görülmüştür. Atatürk’ün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kurması üzerine, Kastamonu’da da beş kişiden kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanlığına seçilmiş; bu cemiyetin Halk Partisine dönüşmesine kadar aralıksız görevini sürdürmüş ve büyük hizmetlerde bulunmuştur. İstiklal Savaşında gösterdiği fedakârlık ve kahramanlıktan dolayı İstiklal madalyası ile taltif edilmiştir. Halen Anıtkabir’in İstiklal Savaşı Müzesi’nde Niksar Redd-i İlhak Cemiyeti ve Bolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlarıyla birlikte Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı sıfatıyla Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin fotoğrafı da yer almaktadır. Şeyh Ziyâeddin Efendi o dönemde aynı zamanda Çocuk Esirgeme Kurumu Kastamonu Şubesi Başkanıdır. Bu hizmetleri bize aktaran Abdulkadiroğlu, Ziyâeddin Efendi’nin kişiliği hakkında şunları söylemektedir: “Bütün hizmetlerini hiçbir maddi karşılık beklemeden yapan Ahmed Ziyâeddin Efendi mutaassıp biri değildi. Fazileti, temiz ve dürüst ahlakı, aşırı derecede cömertliği ile tanınmıştı. O fakir ve muhtaçlara hep yardımcı olmuştur. Esasen içlerinde bizzat bulunmakla gurur duyduğu anlaşılan değişik boyutlu vakıf hizmetlerinin altında yatan da bu duygulardan başkası değildir.” Şeyh Ziyâeddin Efendi Kastamonu’da ilmî ve dinî kimliğinin yanı sıra yardımsever, vatanperver ve toplumun ihtiyaç ve sorunlarına daima çözüm arayan, sözü dinlenen itibarlı bir kişilik olarak bilinmektedir. Aileden intikal eden evraklardan Abdulkadiroğlu bu sonuca varmıştır. Evrakların içerisinde müderris kimliği ile vilayet Maarif Müdürlüğü tarafından okullardaki çeşitli sınavlara mümeyyiz sıfatıyla çağırıldığına veya ödül törenlerine ya da imtihan jüriliğine davet edildiğine dair belgeler mevcuttur. Şeyh Ziyâeddin Efendi’nin görevlerinden biri de “Nakîbü’l-eşraf Kaymakamlığı”dır. Peygamber soyundan gelenlerin işlerini yürütmek için hükümet tarafından taşrada bu işlerle görevli kimselere Nakîbü’l-eşraf Kaymakamı denirdi. Bu görev de Ziyâeddin Efendi’nin onurla yaptığı hizmetlerdendir. Kastamonu Vilayeti Tahrirat Müdüriyetinden Ziyâeddin Efendi’ye gönderilen bir davet yazısında “Bayrâmî Dergâh-ı Şerîfi Seccade-nişîni ve Nakîbü’leşraf Kaymakamı Faziletli Ziyâeddin Efendi Hazretleri’ne…” hitabı vardır. Böyle bir Resmî yazı onun bu görevi fiilen yaptığını göstermenin yanında kendisine hitaben yazılan bütün resmî ve gayr-ı resmî evrakta Bayramî dergâhı postnişini olduğuna vurgu yapılması, Ziyâeddin Efendi’nin bu kimliğiyle o dönemde ne kadar şöhret bulduğunu göstermektedir. Kastamonu ve çevresinde Ziyâeddin Efendi, diğer tarikat şubelerinin halifeleri arasında en gençlerinden biri olmasına rağmen Reîsü’l-meşâyıh (Şeyhlerin reisi) kabul edilmiş bu yetki ile hilafet törenlerini yönetmiştir. Bu törenlerden birisi de Nakşîlik’in Halidiyye kolunun son şeyhi olan ve aynı zamanda Nasrullah Camii başimam-hatibi Hacı Nureddin Karasu’nun hilafet tacı giyme merasimidir ki Ziyâeddin Efendi bu törene Reîsü’l-meşâyıh olarak başkanlık etmiştir. Ziyâeddin Efendi’nin yaşlılık günlerinden Atabey Gazi Dergâh Camii’ne genç yaşta Şeyh olan Ziyâeddin Efendi aynı zamanda encümen reisidir. Herkes tarafından sevilen bir insandır. İyi derecede Farsça bilmektedir. Hakkında yazılan hatıralarda geçtiğine göre Bayram sabahları bu camide Türkçe ve Farsça vaaz verdiği ve bu esnada caminin dolup taştığı anlatılmaktadır. Yine Ziya Efendi’nin sabah namazlarından sonra dervişleriyle evrad okuduğu, Cuma akşamları kendine ait konağında dervişlere yemek verdiği, Bayramlarda halkın kendisini ziyarete geldiği, şehrin müftüsünün ve diğer hocaların devamlı suretle ziyaretinde bulundukları yakınlarının hatıralarında nakledilmektedir. Kaynak ;Uluslararası Hacı Bayram-ı Velî Sempozyu Bildiriler Kitabı , Naile Baltacı’nın “Bayramîli̇ği̇n Kastamonu’ya Etkisi ve Bayramî Şeyhi̇ Şemsi̇zâde Ahmed Ziyâeddin Efendi (1867-1946)” adlı makalesinden alınmıştır.
Kirişçi Hoca Mehmet Efendi
Kastamonu – Karamukmolla köyünde Kastamonu il merkezine 30 km uzakta bir orman köyü olan Karamukmolla köyünde 1850 yılında dünyaya gelen Kirişçi Hoca Mehmet Efendi, eğitimini alim bir zat olan babası Mollaoğlu Satı’dan alır. 20 yaşına gelmeden İnebolu’dan deniz yoluyla gittiği İstanbul’da şeyhülislamın sorduğu bütün soruları cevaplarken kendisi tarafından sorulan üç sorunun şeyhülislam tarafından cevaplandırılamamış olduğu anlatılır. 1937 yılında vefat eden Kirişçi Hoca Mehmet Efendi’nin türbesi kendi köyünde bulunmaktadır. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 168 olan Karamukmolla köyünde de her yıl divan mevlidi yapılır. Ünlü hattat merhum Muhittin (Yesari) Tanır , Kirişçi Hoca Mehmet Efendi’nin oğludur. Hattat Muhittin Tanır Muhittin Tanır, 1876 yılında Kastamonu merkez Karamukmolla Köyü’nde doğdu. Babası Kirişçi Hoca Mehmet Efendi, annesi Reşide Hanım’dır. İlk hat derslerini babasından aldığı, Mısır El- Ezher Üniversitesi’nde hat dersleri verdiği bilinmektedir. Her iki elini de maharetle kullanırdı. Bazı levhalarında Yesârî (solak) imzasını da kullanmıştır. 1956 yılında yokluk içinde vefat ettiği, mezarının yerinin belli olmadığı nakledilir. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Gümüşlü Hoca
Kastamonu – Hisarardı mah – Gümüşlü hoca cad. Hayatı hakkında anlatılan menkıbede kendisinin kalaycılıkla geçimini temin ettiği ve bazen kalayladığı bakırların gümüşe döndüğü, bu kerametine binaen Gümüşlü Hoca lakabıyla meşhur olduğu söylenir. Türbesi Hisarardı Mahallesinde ve kendi adıyla anılan caddenin batı ucundadır. Yaşadığı dönem bilinmemekle birlikte, Şaban-ı Veli’nin Kastamonu’ya geldiği 1530 tarihinden önce vefat ettiği zannediliyor. Demir parmaklık içine alınmış olan üstü açık mezarın şahidesinde adının Kemal Efendi olduğu yazılıdır. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Hocanın yanına yaşlı bir kadın gelir ve ne iş yaptığını sorar. Hoca da ‚kalp kalayladığını‛ söyler. Kadın da ‚kap kalayladığını‛ zannederek bütün kaplarını kalaylaması için hocaya getirir. Hoca da bütün kapları gümüşe çevirir. Adı böylece Gümüşlü Hoca diye anılmaya başlar. Bu menkıbe Şeyh Şaban-ı Veli hakkında da anlatılır. Bir diğer menkıbe de şöyledir. Hisarardı Mahallesinde Hocanın mezarının bulunduğu yerde bir sel baskını olur. Sel hocanın mezarına hiç uğramadan yanından geçer. Böylece vefatından sonra da göstermiş olduğu kerametle büyüklüğü bir daha anlaşılmış olur. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Taraklı Sultan
Kastamonu – Merkez – Hasan Çelebi camii İsmailbey Mahallesi’nin Tenekeci Sokağı’nda kain Hasançelebi Camii’nin harimi dahilindedir. Cami ile aynı kapıyı paylaşan türbenin duvarları kerpiç malzeme ile yapılmıştır. Döşeme tavan, duvarların iç tarafı ve çatısı ahşaptır. Üzeri cami ile beraber kiremitle örtülmüştür. 8.20 Metre uzunluğu ve 3 metre kadar eni olan türbe, kapı tarafına doğru daralarak üçgen bir şekil almaktadır. Batı duvarı boydan boya cam olan türbenin kıble tarafında da iki adet penceresi vardır. Ahşap olan iç duvarların orta bölümünü, kapıdan başlayarak kıble duvarının doğu köşesine kadar dolaşan kuşak üzerinde Bakara suresinin son iki ayeti ile Ayete’l Kürsi yazılıdır. Bu kuşağın üzerinde ise Yahya -i Şirvanı’nin Vird-i Settar’ından bir bölüm olan, “Sübhaneke ma abednake hakka ibadetik Sübhaneke ma arefnake hakka ma’rifetik Sübhaneke ma zekernake hakka zikrik Sübhaneke ma şekernake hakka şükrik” yazıları; kıble duvarında da: “La ilahe illallahül melikül hakkul mübin. Muhammedün Rasülullahi sadikul va’dil emin” yazısı vardır. Türbenin kıble tarafında demir çerçeveli cam şebeke içinde iki adet tahta sanduka vardır. Bunlardan birisi Tarakcızade Abdurrahman Efendi , diğeri de oğlu Mahmut Efendi’ye aittir. Abdurrahman Efendi’nin, Hz. Pir Camii’nin kıble tarafındaki hazirede medfun olan Seyyid Sünneti Efendi nin halifesi olduğu rivayet edilir. Buna göre Sünneti Efendi’nin vefatından sonra Kastamonu’da Halveti Tarikatı usulünce irşad görevi Abdurrahman Efendi tarafından devam ettirilmiş, dergah olarak da Hasan Çelebi Camii seçilmiştir. Kendileri her ne kadar “Taraklı Sultan” nisbesiyle biliniyor ve bu konuda bazı menkıbeler anlatılırsa da bu nisbenin aslında Tarakcızade olduğu eski belgelerden öğrenilmektedir. Tarakcızade Abdurrahman Efendi , Şeyh Şa’ban-ı Veli hazretlerinin bölgeyi teşrif ettiği tarihlerde çevredeki saygın ve meşhur şeyhlerden birisi idi. Buna göre 937/1530 tarihlerinde hayatta olduğu anlaşılıyorsa da vefat tarihi meçhuldür. Kendisinden sonra yerine, yanında medfun bulunan oğlu Mahmut Efendi şeyh olmuştur. Bu zatın da ne kadar şeyhlikte bulunduğu ve vefat tarihi hakkında malumat yoktur. Bitişik camiin şirin bir köşesinde kendilerine ayrılan manevi tahtlarında istirahat eden Tarakcızade Abdurrahman ve Mahmut efendilerin türbesi, cemaat tarafından itina ile korunmakta ve yıllardan beri eksilmeyen saygı ve hürmet duygularıyla ziyaret edilmektedir. Allah kadirlerini yüceltsin. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

Hüseyin Beçce Gazi
Çanakkale – Gelibolu – Alaeddin Kalfa MEzarlığı Battaloğlu Hüseyin Becce Gazi olarak anılır. Gelibolu’nun fethinde bulunmuş bir gazidir. Gazi Süleyman Paşa’dan 27 yıl sonra Gelibolu’da vefat etmiştir. Mezarı pazar yerinin içinden Alaeddin Kalfa Mezarlığına nakledilmiştir. En eski Türkçe kitabe Hüseyin Beççe’ye ait H 737 (1385 1386) tarihli mezar taşındadır. Bu aynı zamanda mezarlığın en eski kitabesidir. Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma
Dede Ömer Karibi
“Kutub Ömer Efendi” ve “Dede Ömer Karibi” adlarıyla meşhur bir Halveti Uşşâki Şeyhi olan Şeyh Ömer Efendi aslen Saruhan’lı olup Gelibolu’ya sonradan yerleşmiştir. Pir-i tarik Hüsâmeddin Hasan-ı Uşşâki’nin (ö.1001/1593) halifelerinden Muhammed Memi-Can Efendinin (ö.1008/1599) halifelerindendir. Şeyhi Memi Can Efendinin de aslen Saruhan’lı olması şeyhi ile memleketinde tanışmış olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Uşşâki silsilesi Memi-Can’dan sonra Ömer Efendiden yürümüştür. Hüseyin Vassaf Efendi Sefine-i Evliya isimli eserinde onun ancak dört halifesinin ismini verebilirken bir dönem Meclis-i Meşâyıh Reisliği yapan Ahmed Muhyiddin Efendi (ö.1909) Osmanlı Tasavvuf yolllarının silsileleri üzerine önemli bir çalışması olan Tomâr-ı Kebir’inde Osman Geliboluvi, Mehmet Geliboluvi, mâruf dede Geliboluvi , Mahmûd Kuşadavi, Hasan Esiri, Süleyman Kastamoni, Gazanfer Mehmed Dede, Müfti Abdullatif Efendi, Cüneyd Mehmet Efendi, Muhyiddin Efendi, Kemaleddin Efendi, Mehmed Nuri Efendi, Aziz Efendi, Ali Efendi, Ömer Efendi, Ömer Efendi, Hamza Efendi, Mustafa Düssûki, Âlim Sinan Efendi, ve Ahmed Cahidi Efendi adlarıyla toplam 20 Halifesini listeler. 1605 tarihinde Gelibolu’da vefat eden Kutub Ömer Dede ’nin kabri bugün belli değildir. Ahmed Muhyiddin Efendi eserinin ilgili sayfasının derkenarına “Dedem Karibi” mahlasını almıştır. Divanı vardır. “Canım kurban olsun senin yoluna” ilahisi onundur’ şeklinde bir kayıt düşmüştür.” Ancak şiirleri incelendiğinde onun bu mahlasları birleşik olarak değil “Karibi” ve “Dedem” şekillerinde ayrı ayrı kullandığı görülür. Hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bu tekke şairi için kendiside bir uşşâki olan Hüseyin vassaf, ”Bir divançesi elime geçmiş, mutaala etmiş idim, kemal-i arifanesine şahid oldum”, der ve, “Karibi mazhar-ı irfan olan bir şeyhi alidir Onun divançesi esrar-ı Kur’an ile mâlidir.” medhiyesini yazar. Halveti tarikatı büyüklerinden olan Cahidi Ahmed Efendi, doğum yeri olan Edirne’den genç yaşlarda iken Gelibolu’ya gelir ve orada Şeyh Ömer Karibi (Kutup Ömer) Efendi’ye intisap eder. Cahidi Ahmed Efendi’nin intisap etmiş olduğu meşayih silsilesi, Şeyh Ömer Karibi Efendi’den başlar. Cahidi Ahmed Efendi’ye nisbet edilen Cahidiyye Tarikatı da, Ahmediyye şubesinden türeyen Uşşakiyye’nin bir alt kolu olarak Halvetiyye’ye dayanır. Cahidi Ahmed Efendi’nin şeyhleri ve tarikattaki silsilesi şöyledir: Hasan Hüsameddin-i Uşşaki (ö. 1001/1593), Muhammed Memi Can-ı Saruhani (1008/1599), Ömer Karibi Geliboli (Kutub Ömer) (ö. ?). Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

Sancaktar Baba – Çanakkale
Çanakkale – Gelibolu – Kavak köyü Kavak Kasabası sınırları içinde, köyün küzeysınırında Şarköy çıkışında yer alır. Yaklaşık 5 m yüksekliğinde bir tepecik üzerine dört sütun ayak üzerine oturan kubbeli bir anıt bulunmaktadır. Anıtın etrafı mezarlık olarak kullnılmıştır. Tepeciğin batı eteğinde moloz taşlardan yapılmış yuvarlak kemerli bir çeşme mevcuttur. Anıt, Süleyman Paşa’nın Gelibolu’nun fethi sırasında şehit olan Sancaktarı anısına 1945 yılında Gelibolu kolordu komutanlığı tarafından yaptırılmıştır. Anıtın ve mezarlığın bulunduğu tepecik üzerinde gördüğümüz birkaç blok taştan ve tepeciğin genel yapısı ile burada bir Tümülüs olmalıydı, Türnülüs hem anıtın yapılması hemde çevre düzenlemeleri sırasında düzleşmiş olmalıdır.

Işıklar Tekkesi – Türbesi
çanakkale – bayramiç – ışıklar köyü Bayramiç ilçesi, Işıklar köyü sınırları içinde köyün yaklaşık 3 km kuzeydoğusunda, Işıklar köyü ile Zerdali köyü arasında Tekke mevkiinde bulunmaktadır. Alan üzerinde temelleri 30 m kadar izlenebilen 50 cm kalınlığında büyük bir yapıya ait duvar kalıntıları bulunmakta, bu alanın yaklaşık 50 m güneyinde büyük selvi ağaçları içinde bir türbe ve türbe etrafında mezarlık alanı bulunmaktadır. Türbe taş duvarlı ve alaturka kiremitli kırma çatılı, kare planlıdır. Burada yapılan çok yoğun kaçak kazılar nedeniyle türbe büyük ölçüde tahrip olmuştur. Alanın batısında bulunan çamlık alanın içerisinde temel seviyesinde izlenebilen konut temelleri bulunmaktadır. Alanda bulunan temel kalıntıları tarihi kaynaklarda geçen Işıklar köyü tekke alanında bulunan medrese ve yerleşimine ait kalıntılar olmalıdır. Bu alan muhtemelen Bayramiç’in diğer köylerinde bulunan türbeler gibi erken Osmanlı döneminde bu köylere yerleşen boy beylerine ya da dini kişiliği olan zatlara ait türbelerden olmalıdır. Bu türbeler günümüzde de bazı özel günlerde hayırların ve duaların yapıldığı alanlar olarak kullanılmaktadır. Tekkenin bulunduğu Işıklar Köyü, bölgeye yerleşen Türkler’in ilk köylerinden biridir. Muhtemelen Ezine Akköy ile aynı zamanda, 14. yy da iskan edilmiş olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği
İncesu Türbeleri
Omuz Gürzlü Türbesi Sürtme Köyü sınırları içerisinde, Evliya dağının eteklerindeki yatırlardan biri de Omuzu Gürzlü diye anılan, Horasan erenlerinden, hem veli, hem de akıncı başı olduğu kabul edilen bu zatın I. Haçlı seferi sırasındaki savaşlara katıldığı, bu ve benzeri hizmetlerinden dolayı Selçuklular tarafından adına bir türbe yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Halk arasında onunla ilgili şöyle bir olay anlatılmaktadır: Seferberlik sırasında oraya birkaç eşkiya gelerek sığınır. Aralarından birisi velinin uzun sandukasını görünce, elini üzerinde gezdirerek, “Bu kadar boyun varsa vebalını boynuna mı?” der ve adeta onunla alay eder. Çok geçmeden bu sözleri söyleyen eşkiyanın sandukaya dokunan eli diğer bir eşkiya tarafından kesilir. Omuzu Gürzlü’nün sağlığında çok iyi sapan kullandığı hatta onun sapanla attığı taşlan “Yavaş Yavaş” diyerek Yavaş ovasına düşürdüğü de anlatılmaktadır. Omuzu Gürzlü türbesi, Evliya dağındaki diğer velilerle birlikte ziyaret edilir ve burada da değişik niyet ve maksatlarla kurban kesilir. Halk arasında Şeyh Turesan’ın yedi kardeşinin olduğundan bahsedilmekte, bunlardan Şeyh Şaban ve Omuzu Gürzlü’nün aynı yörede yattıkları söylenmektedir. Şeyh’in türbe kapısının hemen önünde tek parça halinde düz ve uzun taşlar mevcuttur. Bu taşların bazı yerleri aşınmış bulunmaktadır. Halk arasında bu aşınmalar, Şeyh’in burada namaz kılması ve secde azalarını koymasından ileri geldiği şeklinde yorumlanmaktadır. Tekke içerisindeki karanlık odalardan birinde, bir insanın ancak sürünerek geçebileceği bir menfez vardır ki buradan geçenin günahlarının affolunacağına inanılmakta ve buraya Günah deliği adı verilmektedir. Türbeye çocuğu olmayanlar çocukları olması için, hastalar şifa bulmak, çiftçiler ise yağmur duası maksadıyla gelirler. Ziyaret sırasında dileyen kurban keser, dileyen de sadace namaz kılıp dua eder. Şeyh Şaban Türbesi Türbe, Şeyhşaban köyün kuzeybatısında bulunan köy camisinin kıble tarafından camiye ait avlu kapısının sağında yer almaktadır. Kitabesi olmadığından kim tarafından ve ne zaman yapıldığı belli olmayan türbenin içinde yatan zatın tarihi kişiliği hakkında da kesin bir bilgi mevcut değildir. Şeyh Kumalı Türbesi Şeyh Kumalı Osmanlı döneminde, Kara Mustafa Paşa zamanında yaşamış, Paşanın İncesu’ya gelmesi sırasında onunla muhatap olmuş veli olduğuna inanılan bir zattır. Anlatıldığına göre, Şeyh bir gün tarlada çift sürerken öküzü ölür. Hemen o sırada Gökdağ’ın ormanlarından bir arslan gelerek öküzün yerini alır ve şeyh çift sürmeye devam eder. Diğer bir anlatışa göre, Şeyh, Kara Mustafa Paşa’nın sefere gitmekte olan ordusunun önüne çıkarak Paşa’ya “Ordunun karavanasını ben hazırlayacağım” der ve kazana bir miktar bulgur, yağ koyarak yemek pişirip bununla bütün askeri doyurur. Paşa, Şeyh Kumalı’nın kerametini anlayınca “Benim at firik arpa istiyor” der. Bunun üzerine Şeyh, bir tepenin arkasına dolanır ve bir süre sonra arpayı alır gelir. O mevsimde firik arpanın sadece Şam taraflarında bulunabileceğini bilen Paşa, Şeyhin büyüklüğünü bir kere daha anlamış olur. Köy halkı yağmur duası için bu türbeye gelir, yemekler yapılarak kurbanlar kesilir ve yağmur yağması için topluca dua edilir. Şeyh Aslan İncesu çevresinde birçok yatır ve ziyaret yerleri daha mevcuttur. Ancak burada bulunanların efsanevi kişilikleri bile pek bilinmemektedir. Örneğin bunlardan Şeyh Aslan, Evliya dağında yatmakta olup; yıllarca gerek Haçlılar’la, gerekse başka düşmanlarla mücadele etmiş bir eren olarak bilinmektedir. Bu yatırın bulunduğu yerde cinsi münasebette bulunduğu söylenilen bir oğlanla bir kızın taş kesildiği de anlatılmaktadır. Ayrıca Şeyh Şaban köyünün kuzeydoğusunda yer alan Evliya dağının doruğunda Emir Çoban tarafından yapılmış içinde yatanın Evliya olarak bilindiği bir türbeden de bahsedilmektedir. Yedi Kardeşler Kızılören’de, geceleri ışık yandığına inanılan yedi kardeşlerin bulunduğu bir ziyaret yerinden de bahsedilmekte ise de, hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Hacılar Türbeleri
Bakdur Dede Hacılar ilçesinde Sakar bağları yolu üzerinde Dede mevkiinde metfundur. Hayatı hakkında bildiklerimiz sınırlı olup, onun Orta Asya’dan gelen erenlerden biri ve o muhite yerleşen kabilelerin reisi olduğu ifade edilmektedir. Bakdur abının onun alnında yazılı bulunduğu, bu sebeple de kendisine ”Bakdur Dede” denildiği rivayet edilmektedir. Hacılar kasabasının kurucularından olduğu ve bugün ‘Baktır’ soyadını taşıyanların onun soyundan geldikleri söylenmektedir. Sesli Dede Sesli Dede’nin büyük bir din bilgini olduğu ve İstiklal Savaşında şimdi türbesi bulunan dağın tepesinden “Haydi aslan kardeşlerim kalkın, kardeşleriniz vatan uğrunda savaşıyorlar, ben onlara yardıma gidiyorum. Derhal peşimden geliniz!” dediği anlatıla gelmektedir. · Sesli Dede diye bilinen bu ziyaret yeri, Hacılar, Beğendik bağlan civarındaki Sesli Dağı tepesinde bulunmaktadır. Dağda bulunan bazı kale kalıntıları, buranın geçmişte bir yerleşim bölgesi olduğunu göstermektedir. Sesli Dede’nin kim olduğu ve nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, O’nun mezarı, hali hazırda kadınlar tarafından ara sıra değişik maksatlarla ziyaret edilmektedir. Anlatıldığına göre, define aramak maksadıyla bu mezarı kazmak isteyen birisi, bu işe teşebbüs ettiğinde kendisini mezarın birkaç km. uzağında bulur. Tekrar gelip yeniden mezarı kazmak istediğinde ise yine aynı durumla karşılaşır. Bu durum üç kez tekrar eder. Sonunda adam, yanlış bir iş yapmakta olduğunun farkına varır ve bu niyetinden vazgeçer. Şıh Aslan Dede Şıhaslan dağının tepesindedir. Onun dindar ve büyük bir zat olduğuna inanılmaktadır. Ulaşmak zor olduğu için ziyaretçisi azdır. Eskiden buraya bez bağlanır ve dilekte bulunulur. Gelincik Kayası Erenler türbesi ile Hacıların arasındadır. Bu kayanın ortasında genişçe bir delik vardır. Bu deliğin içinden geçilir. Burada dua edilir ve dilek dilenir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Bünyan Türbeleri
Yedi Kardeşler Bünyan’daki kabristan içinde bulunup, mezarlığın aslının bu yedi kabre dayandığı söylenmektedir. Hepsinin de hoca olduğu ve yaklaşık bin yıl kadar önce yaşamış oldukları rivayet edilen bu kimselerin, mezarlarına· özellikle ruhi bunalım geçirenler getirilerek mezar taşlarının üzerindeki oluklardan geçirilen su, içirilir ve bundan şifa umulur. Üçgözlü Mevkii Bünyan’daki yatırların en önemlisi ve en çok ziyaret edileni Sümer Mahallesindeki Üç gözlü denilen yerde, aile fertleriyle birlikte medfun bulunduğu kabul edilen kişiye ait olduğu ifade edilen mezardır. Buradaki kişinin mezar taşındaki Arapça yazıdan anlaşıldığı üzere isminin Seyyid Halil olduğu görülmektedir. Anlatıldığına göre, Seyyid Halil, mezarının bulunduğu yerde namaz kılarken, hanımı ve iki çocuğu ile birlikte eşkiyalar tarafından şehit edilmiştir. Şeyhin bazı geceler burada namaz kıldığı, hakkında anlatılanlar arasındadır. Burası genellikle kadınlar tarafından Perşembe ve Cuma günleri ziyaret edilmektedir. Pirahmet Türbesi Bünyan’a bağlı Pirahmet köyünde mermer bir mezarı bulunan Pirahmed’in, Musa Şeyh, Köse Şeyh ve Gani Şeyh adında üç kardeşinin bulunduğu ve bunların Pirahmed’in en büyüğü olduğu söylenmektedir. Bugün etrafı çevrili bulunan bu mezarın yakınlarında, bir gün sabah namazından önce beyazlar giymiş ak sakallı birinin elinde ibrikle görülmüş olduğu anlatılmakta ve o kimsenin Pir Ahmet olduğuna inanılmaktadır. Burada sadece yağmur duasının yapıldığı ve her seferinde de yağmurun yağdığı, söz konusu türbenin, bunun dışında, başka bir maksatla ziyaret edilmediği ifade edilmektedir. Samağır Türbesi Bünyanın Samağır köyündeki bir tepede, kesme taştan yapılmış, kubbeli bir türbe bulunmaktadır. Bu türbede Melik Gazi’nin komutanlarından Abdurrahman Gazi’nin yattığı söylenmektedir. Anlatıldığına göre, Melik Gazi ile birlikte Zamantı kalesinin fethini gerçekleştiren Abdurrahman Gazi bu savaş esnasında düşmanlar bozguna uğrayıp kaçarken, bu yöreye gelince askerlerine ”salma kır!” diye emreder ve bu savaşta Abdurrahman Gazi burada şehit düşer. Buna dayanılarak köyün ve türbenin isminin buradan geldiği anlatılmaktadır. Çok önceleri geceleri burada ışık yanarmış. Yağmur duası halen burada yapıl maktadır. Önceleri daha fazla ziyaret edilen türbede kurban kesildiği ve mum yakıldığı ifade edilmekteyse de bugün türbede sadece namaz kılınıp dua edilmektedir. Kara Hızır Köyün yakınındaki yüksek bir tepede bulunan mezarda, Şeyh Seyyid Halil’in arkadaşlarından olduğu söylenen Kara Hızır adında bir zatın yattığı kabul edilmektedir. Söylendiğine göre, Kara Hızır, Karakaya’daki adı geçen Şeyh’in dergahında bulunur ve ona yardım edermiş. Köylülerin “Uzun Mezar” diye andıkları bu yer, günümüzde ziyaret edilmemektedir. Karadayı Türbesi Karadayı köyündeki Karatay Hamam giriş kapısının sol tarafında bulunan odada bir yatırın bulunduğu görülmektedir. Kime ait olduğu belli olmayan bu yatır, Hanı görmeye gelenler tarafından ziyaret edilmektedir. Burası özel bir maksatla olmak yerine, ziyaretçilerin niyetlerine göre ve daha çok orada yattığı farz edilen ulu kişinin ruhuna dualar ithaf etmek amacıyla ziyaret edilir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Necmeddin İmad
Ankara – Necmeddin İmad hazretlerinin Doğum tarihi bilinmemektedir. 1224 tarihinde vefat etmiş ve Serçeönü Mahallesindeki türbesine defnedilmiştir. Necmeddin İmad hazretleri, Halvetiyye tarikatının önemli şeyhlerindendir. Kendisi Kayseride yaşamış ve burada vefat etmiştir. Hayatı hakkında etraflı bilgi yoktur. Ancak, anlatılan bir olayla ölümünden sonra da Kayseri üzerindeki manevi-himayesinin sürdüğü anlaşılmaktadır. Derler-ki, XVII. yüz yılın başlarında “Kara Yazıcı” olayları olarak tarihe geçen iç ayaklanmalarda Samsun, Amasya ve Çorum’da etkili olan 64 zat, Kayseri’ye gelerek burasını işgal altına alır. Kendisinin ortadan kaldırılması için, Osmanlı Orduları İbrahim Paşa Kumandasında buraya gelirsede, başarılı olamayarak geri çekilmek zorunda kalır. İşte Kara Yazıcı’nın böyle etkili olduğu ve Kayseri’yi yağmalamaya başladığı bir günde bir gece rüyasında Necmeddin İmad ‘ı görür; Necmeddin İmad , Abdulhalim adını taşıyan bu eşkiyaya, “Kısa zamanda bu şehri terket ve burasının halkına kötülük yapma,” şeklinde bir uyarıda bulunur. Bunun üzerine Eşkiya buradan çekilerek Çorum iline gider ve böylece Kayseri böyle bir beladan kurtulur. Türbe kitabesinde, ”Kutbul-Arifin, Gavsül-vasilin Şeyh Necmeddiin İmad Nevvar Allahu Kabrehu” ifadesinin yer alması, onun döneminde çok büyük tasavvuf şeyhi olduğunu göstermektedir. Bu kitabenin türkçesi şöyledir: ”Ariflerin kutbu, Allah’a ulaşanların yardımcısı, Şeyh Necmeddin İmad Allah Onun kabrini nurlandırsın.” Onun yaşadığı dönemde Kayseri büyük ölçüde dış baskılara maruzdu. Onun için insanların sevgi ve birbirlerini kabullenerek hayatlarını sürdürmeleri gerektiğini tavsiye etti. “Manalar aleminin sırrını çözen birisi, kendi içinde mahşer haline gelmiş bir insana kıyamaz.” derdi. İnsanların bu imtihan dünyasında iyi şeyleri yapmaları gerektiğini söyler, kötülüklerden kaçınmak için insanoğlunun kendi nefsini kontrole almasını tavsiye ederdi. Necmeddin İmad , Cüneyd-i Bağdadi’ye intasabeden ve bu yolda derinleşerek kendisi de büyük Veliler arasına giren Muhammed Bin Nur Halveti’nin adına oluşan Halveti tarikatını tanınınmış büyüklerindendi. O, insanların, İlim, Amel ve İhlas’la sonsuz kurtuluşa ereceğine inanırdı. İnsanın evvela neye inandığını bilmesi, sonra mahiyetini bilip öğrendiği şeyi yaşaması gerektiğini söylerken, 1221 yılında Kayseri’de vefat etti ve Kayseri’de toprağa verildi. Mezarı Serçeönü mahallesinde, bugün yıkılmış olan Hüseyin Bey hamamı yakınındadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Akça Koca Sultan Türbesi
kayseri – yahyalı – Kopçu köyü Kopçu köyünde bulunan bu türbede yatan ve Kopçu Baba olarak da bilinen Akça Koca ‘nın kardeşi olduğu söylenilmektedir. Başka bir rivayette ise onun Dev Ali’nin kardeşi olduğu ifade edilmektedir. Böylece onun da Horasan’dan geldiği kanaati kuvvetlenmektedir. Akça Koca Sultan öldükten sonra kendisi için türbe yapılmamasını vasiyet etmesine rağmen bir kadının bu türbeyi yaptırmaya teşebbüs ettiği ve türbe inşaatı bitinceye kadar her gün yemek sinisinin altında bir altın bulduğu, bu altınlarla da inşaat masraflarını karşıladığı inancı yaygındır. Türbe yapılırken sıra üzerinin örtülmesine geldiğinde Akça Koca üzerinin örtülmesine razı olmaz. Türbenin üzeri kubbe ile örtülürken tam o sırada bir rüzgar çıkar ve kubbeyi yerle bir eder. Daha sonra türbeyi yaptıran kadına rüyasında üç delik sağ, üç delik de sol taraftan açmalarını söyler, bunun üzerine belirtildiği şekilde yeniden yapılan bu kubbe bir daha yıkılmaz. Akça Koca ‘nın türbesindeki sütunun insan müdahalesi olmadan oraya gelişi, türbenin yapılışı sırasında kubbesinin yıkılışı oraya olan ilgiyi artırmıştır. Anlatıldığına göre sultanı ziyarete gelenlerin hayvanlarına bakması için ahırlar ve atların yemesi için bir ev dolusu arpa varmış. Arpanın üzerinde sürekli olarak bir yılan dururmuş. Arpadan o kadar yedirilmesine ve bir o kadar da yolcuların yanlarına alıp götürmesine rağmen yılan orada bulunduğu sürece arpa hiç eksilmezmiş. Yine anlatıldığına göre Akça Koca Sultan ‘nın ziyaretçisi hiç eksik olmazmış. Bir keresinde köylülerden birine üç atlı misafir gelmiş. Bunlar gece yarısı kalkıp türbeye giderek namaz kılıp, sultanla birlikte tesbih çekmişler: Bunları gizlice takibeden ev sahibi eve gelerek yatağına girmiş misafirler eve döndüklerinde, ”Sanki Osman Ağa uyuyor” demişler. Bunun üzerine ev sahibi kalkıp hemen ellerine sarılmak istemiş, fakat misafirler o anda kaybolmuşlar. Türbede geceleri ışık yandığı görülmekteymiş. Türbede halen su ile dolu ibrikler bulundurulmakta ve Sultan’nın bununla abdest aldığına inanılmaktadır. Zira, belirli günlerde bu suların boşaldığı rivayet edilmektedir. Köy halkının anlattığına göre bir gece hırsızlar türbeye girerek halıları toplayıp çıkmak istediklerinde kapı kapanır ve bir türlü dışarıya çıkma imkanı bulamazlar. Türbeden ancak elleri boş olarak çıkmalarına izin verilir. Son zamanlara kadar her perşembe günü ikindi namazı için burada ezan okunduğu ve köy halkının burada namaz kıldığı anlatılmaktadır. Bu türbede daha çok yağmur duası yapılmaktadır. Yağmur duasında dua edecek kişi türbenin damına çıkar ve orada yüksek sesle dua eder, diğerleri de Amin derler. Duadan sonra da fakirlere yemek yedirilir. Çocuğu olmayanlar çocuk sahibi olmak, durmayanlar da çocuklarının yaşaması için buraya gelerek dua ederler. Burada ölmesinden endişe edilen çocukların isimleri değiştirilerek uzun ömürlü olmaları umulmaktadır. Türbede bulunan mermer sütun dilek esnasında kucaklanmak.ta, iki elin parmakları kavuşursa dileklerin kabul olacağına inanılmaktadır. Aynı şekilde türb de bir de delile mevcuttur ki hamile kadınlar bu deliklere elJerini sokarlar, eğer ellerine boncuk çıkarsa kız, başka bir şey çıkarsa oğlan çocuğuna sahip olacaklarına işaret olduğuna inanırlar. Burada senede en az 3-5 adak kurbanı kesilmektedir. Ayrıca bir ağrısı, sızısı olanlar mezarın yanında bulunan tokuç ile ağrıyan yerine vurdurur. Böylece o kişi oradan çıkmadan ağrısının geçeceğine inanır. Burada dilekte bulunan kadınlar ya türbeye sergi sermekte, ya da çaput bağlamaktadırlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Talaslı Cemil Baba
kayseri – talas – talas mezarlığı Nüfus kayıtlarında Cemal Kazan olarak bilinen Talaslı Cemil Baba 1912 yılında Kayseri’nin Deliklitaş mahallesinde dünyaya gelmiş, çocukluğundan itibaren esrarengiz hayatı burada geçmiştir. Kayseri ve çevresinde sevilen, sayılan ve biraz da kendisinden çekinilen bir kişiliğe sahiptir. Yakın tarihte yaşamış olmasına rağmen onun özel hayatı hakkında ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz. Onun hayatını Talas-Kayseri arasında geçirdiği, kerametleri arasında sık sık hacca gittiği hususu ilk sırayı teşkil etmekte ve bu yüzden de halk arasında Hacı Cemil olarak anıldığı bilinmektedir. Onun kerametleri ile ilgili birçoğu halen yaşamakta olan insanların pek çok müşahedeleri vardır. Bu müşahadelerden bir kısmı onun ‘tayyi mekan’ ettiği ile bir kısmı onun adeta gaibden haber verircesine insanların sırlarına aşina olduğu ile, büyük bir bölümü de daha çok halka uyan ya da teselli edici mahiyette uyarılarda bulunuşu ile ilgilidir. Anlatıldığına göre Cemil Baba bütün Peygamber ve velilerin türbelerini bilirmiş. Genellikle kendisini ziyarete gelen yabancılardan muhitlerinde bulunan veli ya da Peygamberin kabrinin civarından yedi adet taş getirmesini ister, taşlar getirildiğinde bunlardan bir tanesini alıp geri kalanları getiren kimseye iade eder ve evinin bir köşesinde saklamasını istermiş. Çok sayıda kerametinin olduğu bilinen Cemil Baba’dan iki anekdotla yetineceğiz: Kayserinin tanınmış simalarından birisi hacca gider, Kayseri’li hacılardan birkaçı bir araya gelerek sohbete başlarlar. Aralarında Cemil Baba da vardır. İçlerinden birisi, “Canım bir bulgur pilavı çekti ki…” der. Diğer hacılar da “Hakikaten olsa da yeseydik” derler. Böylece sohbet devam eder. Bir ara Cemil Baba ‘nın ortalıktan kaybolduğunu farkederler. Az sonra orta yere buğuları tütmekte olan. bakır bir tabak içerisinde bulgur pilavı konur. Cemil Baba “Haydi buyurun ağalar!” der. Pilav yendikten sonra Cemil Baba “Ağa tabağını Unutma, çantana koy” diyerek oradan uzaklaşır. Adam tabağın kendilerine ait olduğunu anlar ama buna anlam veremez. Hac dönüşü çantada tabağı gören karısı onu bir süreden beri aradığını fakat bulamadığını söyler. Kocasının olup bitenleri anlatması üzerine hayrete düşer. Onunla ilgili bir başka menkibe de şöyledir: Halen Kayseri’de ikamet etmekte olan emekli bir öğretmen, 1960 yılında tayin olduğunda çevresinde duyduğu Cemil Baba ‘yı görmek arzusu ile birkaç kez Talas’a gider. Nihayet bir akşam hanımını ve çocuklarını alarak Cemil Baba’nın evine varır. Cemil Baba yanındaki çocuğu görür görmez” Bu çocuğu Seyyid Halil Devletli’de kazandınız, değil mi?” der. Bunun böyle olduğunu bilmekte olan adam hayrete düşer. Derken tekrar çocuğu göstererek ”Adı İsmail olduğu halde ona ne diye Mehmet diyorsunuz?” diye sorunca adam hayretten bir kez daha irkilir. Çünkü nüfus cüzdanında çocuğun adının İsmail olduğunu kendisi ve hanımından başka hiç kimse bilmemektedir. Adam kendini toparlama fırsatı bulamadan Cemil Baba ‘dan üçüncü soru gelir, “Şu minik yavrunun ismini de Mustafa koydun değil mi? Sen de uzun süre hastalık çektin, hastalığında peyderpey geçecek. ” Adam dehşet ve şaşkınlık içinde … O akşam uzun bir sohbet sürüp gider. Bir ara yine Cemil Baba “Bugün kabak yediniz değil mi? Yanında da üzüm hoşafı vardı; hoşafın içinde de erik kurusu.” Nihayet adam kendinden geçmiş bir halde Cemil Baba’nın ellerini öperek oradan ayrılır. Bu olaydan onbeş yirmi gün sonra yine adam Cemil Baba ile kalenin yanında karşılaşır. Ona bir miktar para verir, o da buna karşılık bir miktar somun ekmeği verir. Adam ekmeği eve getirir, büttin bir aile yer fakat bitiremez. Sofradan kalktıklarında Cemil Baba ‘nın somunun bir kısmı hala orada durmaktadır. Halk arasında anlatılanlara göre vefatı şöyle olmuştur: 5 Kasım 1982’de Talas Belediye Otobüsü ile cuma namazını eda etmek için şehre geldi. Otobüstekilere; “Anam beni çağırıyor yarın anama gide ceğim” dedi. Bu tarihten bir hafta kadar önce de şehirde gördüğü tanıdıklarından helallik istedi.5 Kasım’ı 6 Kasım’a bağlayan geceyi ibadetle geçirdi. Sabahın erken saatlerinde Seyyid Burhaneddin Türbesini ziyaret etti ve uzun bir yolculuğa çıkacağı gerekçesiyle abdest aldı. 6 Kasım’da saat 15:30’da yeğeni Ali Felek’in Talas’taki evinde hayatını kaybetti. 7 Kasım’da “Anayasa Oylaması” olmasına rağmen, cenazesi büyük bir kalabalığın katılımıyla Talas’ta toprağa verildi. Defnedildiği mezarlık kendi adıyla anılmaktadır. Vefatından kısa bir süre sonra sevenleri mezarının üzerine bir kubbe yaptırdı. Cemil Baba zaman zaman Talas Belediyesince düzenlenen seminer ve toplantılarla anılmaktadır. Gazeteci Veli Altınkaya tarafından Allah Dostlarından Mavi Boncuklu Cemil Baba isimli kitap onun hakkında kaleme alındı (1984). Ayrıca Ethem Cebecioğlu’nun 20. Yüzyıl Evliya Menakıbı adlı eserinde yer alan şahsiyet lerden biri de Cemil Baba’dır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri Ansiklopedisi

Melikgazi Türbesi – Kayseri
kayseri – pınarbaşı 1071 de kazanılan Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun fethinde büyük katkıları olan, Büyük Selçuklu Sultanlığı’na bağlı olarak kurulmuş bulunan Danişmendlilerin kurucusu Danişmend Gümüştekin Ahmet Gazi (ö. 1105) nin oniki oğlundan biri olan Melik Emir (Gazi) pek çok savaş ve fetihlere katılmış ve zaferler elde etmiştir. Özellikle Melik Gazi’nin Haçlılar’a, Ermeniler’e ve Bizanslılara karşı kazandığı zaferlerden sonra mevkii ve şöhreti yükselmiş, kendisine Bağdat’taki Abbasi Halifesi ile İran’daki Büyük Selçuklu Sultanı Sancar birer elçi, hükümdarlık alameti olarak da dört bayrak, davul, altın gerdanlık ve bir asa göndererek onun “ Melik “liğini tasdik etmişlerdir. Ancak o esnada Malatya’da bulunan Melik Gazi elçilerin gelişinden bir kaç gün sonra, yaklaşık olarak 1131 yılında vefat etmiştir. Danişmendlilerin Kayseri açısından da ayrı bir önemi vardır. Çünkü Kayseri onlar tarafından fethedilmiştir. Nitekim Camii Kebir yaptıran Melik Gazi ve Pınarbaşı ilçesinin Melikgazi köyünde türbesi bulunan Melik Gazi Danişmendlilerin hükümdarlarındandır. Melik Emir Gazi çok cesur; zeki, adaletli ve kudretli bir hükümdardı. Onun kahramanlıkları dilden dile anlatılarak adeta o, destanlaştı ve türbesi Türkiye’nin her tarafından gelen ziyaretçilerin dolup taştığı bir yer haline geldi. Kısaca tarihi kişiliğinden bahsetmiş olduğumuz Melik Gazi halk arasında tamamen efsanevi bir kişiliğe bütünmüş ve tarihi şahsiyeti, halkın efsaneleştirdiği kimliğinde hemen hemen kaybolmuştur. Halk onu, eteğinde türbesinin bulunduğu kalenin fethinde gösterdiği kahramanlıklar ve kerametlerle benimsemiş ve kendine maletmiştir. Anlatıldığına göre, Melik Gazi Zamantı kalesinin Hıristiyan komutanının yanına uşak olarak girer. Gerek komutan, gerekse hanımı onun hizmetinden memnun kalırlar. Bir ara komutan Kudüs’e hac görevini ifa etmek için gider. Daha sonra evin hanımı helva yapmış olduğu bir sırada yanında bulunan Melik’e, “Ah, ah! Efendin de şu anda burada olsa idi de şu helvadan yeseydi, o bunu çok severdi” deyince Melik, ”Abla bir kaba koy da hemen götüreyim” der. Kadın içinden “Herhalde uşağın cam helva istiyor da meramını ancak böyle ifade ediyor” diye geçirir. Bunun üzerine bir kap helvayı Melik’e verir. Sonra Melik birden kaybolur ve Kudüs’te bulunan efendisine götürdüğünü söyler. Ancak kadıncağız buna inanmaz. Ta ki komutan Kudüs’ten döndüğünde heybesinden helva kabını çıkararak “Malımızda, canımız da, dünyamız da, ahiretimiz de Melik’in elinde; ona bugüne kadar daha iyi davranmadığımız için hata etmişiz” deyinceye kadar. Bunun üzerine karı-koca Melik’den özür dilerler. Bundan sonra Melik’e ‘ ‘Senin dinin ne ise biz de onu kabul edeceğiz” diyerek Müslüman olurlar ve gizli gizli İslamiyetin vecibelerini yerine getirmeye başlarlar. Melik’in kaleyi fethetme arzusunu öğrenen komutan ona, “Sana kaleyi fethettireceğim, ancak öldükten sonra ayak ucundan bir yer isterim” der: Bu arada Selçuklu ordusu kalenin yakınlarına gelerek pusuya yatar. Önceden kararlaştırıldığı gibi en müsait bir anda Melik ezan okuyacak ve bunu takiben de ordu kaleye hücum edecektir. Nitekim böyle de olur. Kalenin komutanı traş olurken Melik’e ezan okuması için işaret eder. Melik ezan okumaya başlayınca berber ne olup bittiğini sorar. Komutan durumun anlaşılmaması için, ”Ne olacak, Deli Melik aklına ne düşerse onu işler” diye cevap verir. Fakat durumdan şüphelenen berber hemen o anda komutanın başını keser. Burası cami, medrese, aşevi ve türbeden oluşan bir külliye konumundadır. Osmanlılar zamanında devletin sağladığı imkanlarla burada kazan kaynar; yolcular, kimsesizler ve fakirler karşılıksız olarak yemek yerlermiş. Türbede medfun bulunan Melik Gazi’ nin mumyalanmış cesedine iğne batırıldığında halen kan çıktığı inancı halk arasında oldukça yaygındır. Ziyaretler sırasında türbenin içine girerek dua etme hususunda ziyaretçiler ısrar etmektedirler. Ziyaret için belli bir saat ve gün yoktur. Ancak genellikle hasat mevsiminden önce ve sonra ziyaretler yoğunluk kazanmaktadır. Halkın inancına göre bu mübarek zat için zorluk yoktur. Hastalar, çocuğu olmayan veya olup da duyanlar hep buraya gelirler. Herhangi bir adağı olanlar da buraya gelip kurban keserler. Bu türbeyi yurtdışındaki işçilerimiz dahil ülkemizin her tarafından gelenler ziyaret ederler. Türbeyi ziyaret esnasında, Kur’an bilen Kur’an okur, salavat getirilir, dileği olanlar dileklerini dilerler ve bu sırada sandukanın etrafında dolaşarak “Yatanların yüzü suyu hürmetine” diyerek dua ederler, daha sonra kurban keserek ziyaretlerini tamamlarlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Şeyh Turesan Veli
kayseri – incesu – Kayseri’nin İncesu ilçesi ile Ürgüp’e bağlı Başkaya arasındaki Tekke Dağı adı ile anılan yerde bulunan ve halk tarafından Tekke diye bilinen türbe 1. Alaaddin Keykubad’ın karısı Mahperi Hunad Hatun tarafından Şeyh Turesan adına yaptırılmış bir Selçuklu yapısıdır. Rivayete göre Turesan-ı Veli Horasan’dan gelerek buraya bir tekke kurmuş ve bu yolla İslam’ı yaymaya başlamıştır. Başka bir yerde ise, Kayseri Fatihi olarak kabul edilen Turesan Bey’ in 1. Haçlı seferin de büyük yararlılık gösteren Şeyh’in Horasan’dan gelen dervişlerden biri olduğu ve bugünkü türbesinin bulunduğu yerde halen mevcut olan bir çilehane yaptırıp orada kırk gün inzivaya çekildiği rivayet edilmektedir. Anlatıldığına göre, padişahlardan biri o yöreden geçerken, Şeyh Turesan ‘a kendilerine erzak göndermesi için haber gönderir, o da bir şinik buğday ile padişahın askerlerini doyurur. Türbe, hastalıklara şifa bulmak için ziyaret edilir, burada yağmur duası yapılır ve kurban kesilir. Genel olarak kuzey-güney doğrultuda dikdörtgen bir plân arz eden yapı, 21.18×14.12 m.ölçülerindedir. Zaviyeye doğu cephenin biraz güneyine kaydırılmış basık kemerli bir kapıdan girilmektedir. Kapı kuruluş olarak duvardan çökertilmiş bir yüzeye açılarak cephede daha belirgin hale getirilmiştir. Kapı kemeri yığma ayaklar üzerindeki konsollara oturmaktadır. Kapının üzerinde beyaz mermere yazılmış kitabe, onun da üzerinde 90×50 cm. ölçülerinde dikdörtgen formlu bir pencere bulunmaktadır. Pencere ve kapının bulunduğu duvar diğer bölümlerinkinden biraz daha yüksek yapılarak kapı vurgusu pekiştirilmiştir. Kapıdan uçları batı ve kuzeye doğru uzatılmış bir “L” şeklinde plânlanmış orta bölüm veya kapalı avluya girilmektedir. Avlunun doğu-batı doğrultuda plânlanan bölümü iki sivri kemerle takviye edilmiş, sivri tonozla örtülmüş olup, güney-kuzey doğrultuda plânlanmış bölümden daha geniştir. Zaviyeyi oluşturan mekanların büyük bölümü avlunun bu kanadına açılmaktadır. Orta tonoz batıda, türbe ve oda kapılarından sonra alçalıp bir kademe meydana getirerek sona ermektedir. Bu kısmın altında sonradan yapıldığı düşünülen ve iki yanda kısa ahşap trabzanları bulunan yerden 65 cm. yüksekliğinde üzeri ahşap döşemeli bir seki bulunmaktadır. Sekinin doğu duvarında bir kare dolap nişi, güney duvarında da türbeye açılan pencere bulunmaktadır. Orta bölümün kuzeyinde 10 adet basamaklı merdivenle zaviyenin damına çıkılmaktadır. Avlu tabanı sal taşlarıyla döşenmiştir. Avlunun güneydoğu köşesinde yer alan kapıdan zaviyenin kuzey-güney doğrultuda dikdörtgen bir plâna sahip olan mescidine geçilmektedir. Mescide giriş kapısı, zaviyeye giriş kapısıyla aynı karakterdedir. Mescid mekanının üzeri sivri tonozla örtülmüştür. Güney duvarı ortasında bulunan mihrap, dış cephede çıkıntı yapmaktadır. Mihrabın üzerinde iki mazgal pencere bulunmakta olup, biri kapatılmıştır. Tabanı ahşap döşemeli olan mescidin duvarlarında küçük nişler bulunur. Mescidin batısında, kapısı avlunun ortasına gelecek şekilde açılmış türbe yer almaktadır. Türbe, doğu-batı doğrultuda dikdörtgen bir mekan olup, üzeri sivri tonozla örtülmüştür. Mescitten daha büyük tutulan bu mekanın ortasında büyük bir sanduka yer almaktadır. Mescidin doğu ve güney duvarında birer küçük mazgal pencere bulunurken, kuzey duvarına sonradan dikdörtgen boyutlu büyük bir pencere açılmıştır. Avlunun kuzey cephesinde doğu taraftaki kapıdan zaviyeyi oluşturan birimlerden biri olan dikdörtgen mekanlı ve tonoz örtülü odaya geçilmektedir. Bu odanın batısında zaviyenin mutfağı bulunmaktadır. Mutfak mekanının üst örtüsünü oluşturan sivri tonozun ortasına bir baca deliği açılmıştır. Avlunun kuzey-güney doğrultuda uzanan kısmının kuzey duvarına açılan bir kapıdan doğu-batı doğrultuda düzenlenmiş ve zaviyenin kuzey cephesi boyunca tasarlanmış han bölümüne geçilmiştir. Bu bölümün üzeri iki sivri kemerle takviye edilmiş sivri tonozla örtülmüştür. Duvarlarda hayvan bağlamak için açılmış delikler burasının zaviyenin ahırı veya hanı olabileceğini akla getirmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Seher Dede
Kayseri – Hacılar – Dört Kuyular mevkiinde Seher Dede, Hacılar – Dört kuyular mevkindedir. Yol kenarında bulunduğundan yanından gelip geçenler dua okurlar.. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Torun Hasandede Türbesi
kayseri – hacılar – hasan dede caddesi Torun Hasandede türbesi Beğendik bağları ve Hasandağı mevkiine ayrılan kavşakta bulunmaktadır. Bu ismin nereden geldiği ve burada yatan zatın kim olduğu hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir. Ancak orada bulunan kale kalıntılarından orasının da çok önceleri bfr yerleşim merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Karaşeyh Türbesi
kayseri – felahiye – karaşeyh köyü Karaşeyh köyü camisinin bahçesinde yatmakta olan Kara Şeyh ‘in Karakaya’daki Seyyid Halil’in, Gani Şeyh tarafındaki Gani Şeyh’in kardeşi olduğu söylenmektedir. Halk arsında Kara Şey h’in manevi gücünün çok büyük olduğuna inanılmaktadır. Onun bu gücünden faydalanmak için, hasta veya dilek sahipleri onun mezarının yanında yatarak rüyalarında kendilerine problemleri konusunda gösterilecek çözüm yollarını ve Şeyh’in yardımlarını beklemektedirler. Ancak hoşnut olduğu kişiye himmet eden Dede, sevmediği kişileri ise orada durdurmamaktadır. Bu türbede en çok dikkati çeken husus, hece taşlarının, birçoğu çürümeye yüz tutmuş muhtelif bezlerle donatılmış olmasıdır. Bu bezler oraya dilek ve adakları olan kadınlar tarafından bağlanmıştır. Köylüler bu zat ile uğraşmanın uğraşana sıkıntı vereceğini şu olayı anlatarak ifade etmektedirler: Güneşli köyünden bir zat “Niçin bu adama tapıyorsunuz?” diyerek Şeyh’in mezarının başındaki hece taşını alıp götürmüş. Ancak o gece sabaha kadar ona eziyet etmişler. Bunun üzerine o da on amele yevmiyesi vererek taşı yerine geri göndermiş. Bu zatın aleyhinde konuşanların onmadığı ve bu meyanda bir kaç tane ocak batırdığı halk arasında anlatılmaktadır. Buraya her türlü hastalıktan kurtulmak, çocuk sahibi olmak veya herhangi başka bir dileğin yerine gelmesi için gelinmektedir. Yağmur duası da burada yapılmaktadır. Yağmur duası için bir oğlak veya kuzu kesilip, pilav pişirilir ve yemekten sonra da dua edilir. Dilek sahipleri ise “Eğer bu dileğim kabul olursa Dede’ye kurban keseceğim” der, dileği gerçekleşince de kurban keser, orada iki rekat namaz kılar. Kurbanın etini ise çiğ veya pişirilmiş olarak dağıtır. Önceleri ekonomik durumu elvermeyenlerin adak kurbanı olarak tavuk, horoz gibi hayvanları kestikleri de ifade edilmektedir. Çocuk sahibi olmak için dışardan gelenler bu dilekleri için cuma günlerini tercih etmektedirler. Gurbete gidenler sağ dönebilmek için Şeyh’in mezarından toprak alarak bunu Üzerlerinde taşırlar.·Köye döndüklerinde ise o toprağı tekrar mezara koyarlar. Bu köyden Kore savaşına katılanlar, geleneklere uydukları için sağ-salim dönmüşlerdir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Şeyh Ümmi Türbesi
kayseri – develi – abidler kabristanı Şeyh Ümmi Türbesi ; Develi de Abidler kabristanındadır. Mezarlığın kuzey kısmında yer alan türbe dört duvarla çevrili olup üzeri açıktır. Halkın uğradığı önemli ziyaret yerlerinden biri olan bu türbede yatan kişi Anadolunun fethinde yer alan Devali , Seydi Şerif , Hızır İlyas gibi dört komutandan birisi olarak bilinmektedir. Genellikle Seydi Şerif, Dev Ali ve Hızır-İlyas türbelerini ziyaret edenler bu türbeye de uğramadan edemezler. Özellikle Şeyh Ümmi’ nin mezarının yakınındaki beyaz yapraklı bir ağacın bacaklarda oluşan, iyileşmeyen yaraların tedavisinde kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Böyle yarası olan bir kimse perşembe sabahı, sabah ezanından evvel o ağaçtan bir dal alarak kurumaya terkeder. Dal kurudukça yara da kurur, iyileşir. Nitekim bize bu bilgileri veren şahıslardan biri, bizzat bu etkiyi kendi üzerinde deneyip göründüğünü ve bu yolla bacağındaki yaradan kurtulduğunu ifade etmiştir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Seydi Şerif Türbesi
Kayseri – Develi – Tekke sokakta Kitabesjnden 1276 yılında Seydi Şerif adına yapıldığı anlaşılan türbe bir Selçuklu yapısıdır. Seydi Şerif Horasan erenlerindendir. Kuzey cephedeki basık kemerli geniş bir kapıdan girilen türbenin kapı üzerinde de kitabe levhası bulunmaktadır. İç mekân kubbe üzerine açılmış üç mazgal doğu ve batı duvarlarına açılan dikdörtgen pencerelerle aydınlatılmıştır. Tamamı düzgün kesme taşla kaplanmış, türbe, sade bir görünüşe sahiptir. Türbenin dışta tek bezemeli yeri giriş bölümüdür. Giriş kapısı, geometrik örgülü, iki bordürün oluşturduğu yüksek dikdörtgen bir çerçeve içerisine alınmıştır. Kubbede, etekten tepeye doğru kavisli olarak yerleştirilmiş on iki tas basamak ve kubbeyi orta yerinden kuşatan geometrik bezemeli silme yer almaktadır. İç mekânda mihrap özenle tasarlanmıştır. Sivri kemerli ve mukarnaslı mihrap nişi; içten dışa doğru geometrik desenlerle süslenmiştir. Kitabesine göre, Seyyid Şerif Er Rifai adına 1296 yılında inşa edilen ve mezar taşının içerisinde olduğu türbe tarihe şahitlik eden Develi’deki onlarca eserlerden sadece bir tanesi. Bu türbe genellikle çocukları olupta durmayan kadınlar tarafından ziyaret edilir. Çocuğu yaşamayan kadınlar ziyaret esnasında şöyle bir yol takip ederler: Çocuğunun yaşamasını isteyen kadının boynuna at nalı, boncuk vb. şeyler takılarak o mahallede meskun bulunan Mehmet isimli yedi kişinin kapısı dolaştırılır ve bu kimselerden tuz gibi şeyler alınır. Bundan sonra kadın türbenin kapısına bağlanır ve türbeye sarılır. Bunu takiben türbenin içine elini uzatan kadına boncuk, taş, çöp, cinsinden bir şeyler verilir. Bu verilen şeylerle hamile kadının doğacak çocuğunun oğlan ya da kız olacağına dair tahminde bulunulur. Bu arada doğacak çocuğun yaşaması için ayrıca kurban kesilir, dua edilir. Çocuk 7 yaşına gelince tekrar buraya getirilmesi, iki rekat namaz kılınıp kurban kesilmesi ve kurbanın kanından o çocuğun alnına sürülmesi hususu türbedar kadın tarafından tenbih edilir.. Genellikle de bu uygulamaya itina gösterilir. Çocuğu olmayanlar için yapılan jşlemler ise biraz farklıdır: Türbedar kadın mezarın başında bulunan büyük mermer taşı çocuğu olmayan kadının sırtına kor ve dua ederek mezarın etrafını dolaşmasını ister. Bu işlemden sonra birkaç değişik bez parçası okunup üflenir ve çocuğu olmayan kadına verilir. Türbe ile ilgili önemli diğer husus da ziyaret sonucu çocuk sahibi olanlardan Seyit isimli şahısların hepsinin de isimlerini buradan almış olmasıdır. Zira bu işle görevli türbedar, çocuk sahibi olacaklardan bu olay geçekleştiğinde oğlan olanlara Seyit, kızlara ise Şerif ismini koymaları gerektiğini ifade etmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Koyun Abdal Türbesi
kayseri – bünyan – Koyun abdal köyü Bünyanın 20 km. kuzey-doğusunda bulunan Koyunabdal köyündeki bu türbe, yaklaşık 400 yıl önce yaşadığı belirtilen ve köyün kurucusu olarak bilinen Koyunabdal isimli birine aittir. Onun vaktiyle koyunculuk yaptığı anlatılmakta ve evliyadan olduğuna inanılmaktadır. Anlatıldığına göre, türbenin yakınındaki bir evin sahibine rüyasında bir kişi görünerek “Buraya pislik atıyorsunuz, sizi batırırım der. Bu rüya üzerine orasını açarlar ve cesedi çürümemiş bir halde bulurlar. Bundan sonra mezar küçük bir binanın içine alınıp üzeri kiremitle örtülür ve türbe meydana gelir. Türbeye duyulan saygı sebebiyle yanında bulunan karaağaca da dokunulmuyor. Eskiden sıtmalı hastalar türbenin etrafında dolaştırılırmış. Bugün de çocuğu durmayanlar için aynı işlem yapılmaktadır. Bunun yanı sıra, başı ağrıyanlar, bedenen zayıf olan ve çok ağlayan çocuklar, bir dileği olanlar burayı ziyaret etmektedirler. Bu durumda olan ziyaretçiler, üç gün sabah namazından sonra gelip, mezarın etrafını üç kere dolaşır ve dua ederler. Ayrıca dilek sahibi olanlar buraya havlu, seccade vb. şeyler bırakırlar. Camiye bitişik olan türbe, halen cuma namazından sonra cemaat tarafın an ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Musa Şeyh Türbesi
kayseri – Bünyan – Musa şeyh köyü Bünyan’ın 6 km. kuzeyinde aynı isimle anılan köyün içinde bulunan türbe dört köşeli olup, sert taşlardan yapılmış, dış yüzeyi harçla sıvalı ve damı çatı ile örtülmüş, herhangi bir mimari özelliği olmayan bir yapıdır. Bu türbede yatanın Musa Şeyh adında bir şahıs olduğu ve bunun Koyunabdal, İğdecik (iğdeçih), Piramit, Kahveci ve Kösehacı köylerinde yatanlarla kardeş olduğu söylenmektedir. Veli olduğuna inanılan Musa Şeyh hakkında şöyle bir olay anlatılmaktadır. Musa Şeyh o çevrede koyun otlatırmış ve bu arada diğer köylerin arazisine de geçtiği için Sulcanhanında oturan devrin idarecisine şikayet edilmiş. Bunun üzerine Şeyh Musa gönderilen iki asker refakatında idarecinin huzuruna çıkarılır. Komutanın Şeyh Musa ‘ya niçin böyle yaptığını sorması üzerine o da ”köy sınırlarının belli olmadığı” şeklinde cevap vermiş. Daha sonra komutan ”Sana ermiş diyorlar, bir kerametini görelim” demiş. Bunun üzerine Şeyh, komutana ne istediğini sormuş. O da yanındaki havuzu göstererek, ‘ ‘Şuradan bize bir balık çıkart” demiş. Bu söz üzerine Musa Şeyh , besmele çekip elini havuzun içine daldırmış ve bir tabak kızarmış balığı alıp çıkarmış. Komutan bu olay üzerine hayrete düşerek onun bir veli olduğuna inanmış. Köylülerin ifadesine göre, yukarıda zikredilen altı köyün sınırları, bu vesileyle Musa Şeyh tarafından belirlenmiştir. Bu türbe özellikle adak ziyaretlerinin yapıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Burada adak k!1fbanı kesilir, etinden yemekler pişirilip türbenin etrafında topluca yenir. Adak kurbanını kesen kimse ise, abdest alıp iki rekat namaz kılar ve adağının gerçekleşmesinden dolayı Allah’a şükreder. Bu tilrbenin bir diğer özelliği de, yöre halkının ifadesine göre, perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde burada yeşil bir ışığın yanmasıdır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Ganişeyh Türbesi
kayseri – akkışla – ganişeyh köyü Türbe, Akkışla ilçesine bağlı Ganişeyh köyünün yaklaşık 2 km. güneybatı tarafında olup, mezarlığın içinde bir meşe ağacının yanındadır. Üzeri açık olan türbe, 2 m. yükseklikteki duvarlarla çevrilidir. Türbenin mimarı bir özelliği olmayıp halen bakımsız bir durumdadır. Ganişeyh ‘in, Musaşeyh ve Karaşeyh isimli şahısların kardeşi olduğu, hatta Çiftlik, Düzencik ve Karakaya türbelerindekilerle de akrabalık ilişkilerinin bulunduğu söylenmektedir. Açık olan türbenin üzeri köy sakinleri tarafından birkaç kez örtülmüşse de her defasında da kendiliğinden tekrar açılmıştır. Nitekim köylülerden biri rüyasında Şeyh’i görmüş ve Şeyh ona, “Benim üzerimi örtmeyin” demiştir. Hatta türbenin örtülmesinde kullanılan ağaçlardan peşin para ile alınanlar bir tarafa, veresiye alınanlar bir tarafa ayrılmış. Bundan sonra türbenin üzeri hep açık kalmıştır. Bu hususu köylüler şöyle açıklıyorlar: Burada yatanlar Allah’ın rahmeti olan yağmur, kar, dolu, rüzgar, güneş … gibi şeylerden mahrum kalmak istememişler, yağmurun üzerlerine yağmasını, üzerlerinde otlar bitmesini arzu etmişler, üzerleri kapatıldığı takdirde rahat edecekleri dolayısıyla bu rahatlığı reddederek; dış dünyanın rahmetinden ve zahmetinden faydalanmak istemişlerdir. Rivayete göre Şeyh, buradan gelip geçenleri soyduğu ve yöre halkına eziyet ettiği iddiasıyla şikayet edilir. Bunun üzerine Şeyh’i yakalamak üzere asker gönderilir. Askerler Şeyh’in yanına çıkmadan önce, saygısızlık olmasın diye kelepçeyi dışarıda bir taşın dibine bırakırlar. Şeyh, askerleri iyi bir şekilde karşılayıp onları ağırladıktan sonra “Haydi gidelim” der. Askerler Şeyh’in bu durumu bilmesine şaşırıp kalırlar. Kelepçenin bulunduğu yere gelince Şeyh, “alın şu emanetinizini” der, bir de ne görsünler, kelepçe siyah bir yılan oluvermiş. Askerler ellerini uzatmaktan çekinirler. Şeyh’in cesaret vermesi üzerine ellerini uzatınca yılan tekrar kelepçe olur. Şeyh’in bu gücünü gören askerler onu kelepçelemek istemezlerse de Şeyh’in ısrarı üzerine Pınarbaşı’na yaklaşınca kelepçeyi takarlar. Nihayet yapılan sorgulamada Şeyh’in suçsuz olduğu ortaya çıkar. Yine anlatıldığına göre, köy halkından bir şahıs türbenin yanındaki meşe ağacından bir dal kesmiş, bunun üzerine kısa bir süre sonra dalı kesen şahsın ve çocuklarının elleri eski canlılığı kaybetmiştir. Türbeyi çocuğu olmayanlar veya yaşamayanlarla ümitsiz hastalığa yakalananlar ön planda ziyaret etmektedirler. Bunun dışında burası yağmur duası ve herhangi bir dilek için de ziyaret edilmektedir ve akabinde kurban kesilmektedir. Hastaların özellikle amaların türbenin içindeki mezarın yanında birkaç saat uyutularak şifa bulacaklarına inanılmaktadır. Bununla birlikte son zamanlarda buraya olan rağbetin azaldığı, hastalıklar içinse, ancak doktor tedavisinden sonra ümidi kalmayanların geldiği köylüler tarafından belirtilmektedir. Ayrıca burada bir taş beşik mevcuttur ki, bunun Şeyh zamanında para basmakta kullanıldığı ifade edilmektedir. Ganişeyh türbesinin 1 km. güneyinde bir mezarlık daha vardır. Buradaki mezar taşlarının birinin üzerinde, yöre halkı tarafından “Fadime anamızın kirmeni” olarak bilinen kaz ayağı resmi bulunmaktadır ki bunun Tahtacı Türkmenlerinin işareti olduğu bilinmektedir. Bu arada köylüler tarafından, Hz. Ali’nin atının ayak izinin bulunduğu bir taştan bahsedilmekle birlikte, bugün bu taşın kaybolduğu anlatılmaktadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi
kayseri – melikgazi – Seyyid burhaneddin mezarlığı Mutasavvıf, İslam Alimi ve düşünürü (Özbekistan /Tirmiz,1165 /1166 – Kayseri, 1244). Tam ismi Seyyid-i Sırdan Burhanu’l-Hak ve’d-Din Hüseyin Muhakkik Tirmizi’ dir. İnsanların kalplerinden geçen gizli sırları keşif yolu ile bildiğine inanıldığı için Horasan, Tirmiz, Buhara gibi şehirlerde kendisine “Seyyid-i Sırdan”(sırların efendisi) denildi. Hakikatleri iyice araştırıp tetkik ettiği, ilimde taklidi bilgi düzeyini aşıp en üst dereceye ulaştığı için de “Muhakkık” (hakikati araştıran) unvanı verildi. Döneminin dini ilimlerini tahsil etti ve kendisi şair olmasa da şiire karşı ilgi duydu. Hakim Senai gibi sufi şairlerin şiirlerine düşkündü. Ayrıca tıbbi bilgisine baş vurulan mümtaz bir kişiydi. İlim ve irfan tahsilinin önemli bölümünü Belh’te, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled ‘in yanında tamamladı, hem zahir (müsbet) hem batın ilimleri tahsil etti. Gençliğinin ilk çağlarında Bahaeddin Veled ‘e intisap ederek ilk aşa mada kırk gün hizmetinde bulundu. Tasavvufi kaynaklara göre velilik ve keşif adına elde ettiği her şeyi o kırk günlük hizmeti esnasında elde etti. Mürşidinin irşadıyla, birçok makam ve hallere erişti. Bahaeddin Veled’e intisap ettiği dönem de ağır nefis mücadeleleri geçirdi. Cezbeli, dünyadan uzak ve manevi sarhoşluğu uyanıklığına galip bir dervişti. Şeyhinin sohbet meclisindeki coşkunluğu, bazen onu kendi kabına sığmaz hale getirince Şeyh Bahaeddin Veled , “Seyyid’i meclisten dışarı çıkarın da huzurumuz bozulmasın.” diye uyarmak zorunda kalırdı. Şeyhinin sesini işitince derhal cezbe halinden çıkar, ayakları yere basardı. Bahaeddin Veled’e mürid (bağlı) olduğu dönemde, yaşadığı cezbe hali sonucu on yılı aşkın bir süre tedirgin ve kararsız bir halde dolaştı. Bu kararsızlığına, eriştiği tecelli nurlarının çokluğu ve birbiri ardına gelen tasavvufi haller neden oldu. Çok ağır usullerle nefis mücadelesini sürdürdü. Bu mücadele dönemi on iki yıl sürdü. Bunun ardından bir gün artık maksadın hasıl olduğuna, mücadeleyi bırakması gerektiğine dair ötelerden bir ses işitmesi üzerine dünyadan el etek çekmeyi bıraktı. Ders verdiği bağlılarına, benzer bir seyr ü süluk metodu uyguladı. Bu metot, öncelikle nefsin terbiyesi için ağır bir el etek çekme evresi, ar dından da onların topluma hizmete yönlendirilmesinden ibaretti. Bu husus, talebesi Mevlana’nın da tasavvufi irşat metodunun umdelerinden birini oluşturdu. Halkın kendisine olağanüstü nitelikler atfetmesini önlemek, kulluk ve insanlığın üstüne çıkarılabilecek kötü zanlarını gidermek için daima özen gösterdi, kerametlerini gizli tutmaya ehemmiyet verdi. Hocası ve şeyhi Bahaeddin Veled’in Belh’ten göç etmesiyle, doğduğu şehir Tirmiz’e geçti ve orada yaşamaya başladı. Tirmiz’deyken Bahaeddin Veled’in H 18 Rebiulahir 628 (M 23 Şubat 1231) günü Konya’da vefatı üzerine etrafındakilere, “Şeyhim bu toprak aleminden temiz aleme göçtü.” diyerek ağladığı belirtilir. Hocası ve şeyhi için gıyabi cenaze namazı kıldı. Şeyhinin vefatından kırk gün geçtikten sonra gördüğü rüyadaki manevi işaret üzerine, Tirmiz’den Anadolu’ya göç etme kararı aldı. Birkaç yakın bağlısıyla yola çıkarak Anadolu’ya geldi. Kayseri’ye uğradı ve Konya’ya geçti. Konya’ya geldiğinde Bahaeddin Veled’in ölümü üzerinden tam bir yıl geçmişti. Mevlana , o sıralar Larende (Karaman) şehrine gitmişti. Birkaç ay, Konya’daki Sincari Mescidi’nde inzivaya çekildi. Daha sonra iki dervişle Mevlana’ya bir mektup gönderdi ve ondan Konya’ya dönmesini istedi. Mevlana’yı, zahiri ilimleri tahsil etmesi için Halep ve Şam’a gönderdi. Mevlana’nın ilim tahsili için Halep ve Şam’da bulunduğu süre zarfında Kayseri’de kaldı. Bu süre zarfında Mevlana da ailesini ve şeyhini ziyaret için ara sıra Kayseri ve Konya’ya geldi. 1237’den önceki dört ve ya yedi yılı kapsayan bu ilim tahsilinden sonra Mevlana’yı Kayseri’de karşıladı. Vezir Sahib Şemseddin İsfahani’nin Mevlana’yı kendi sarayında ağırlamak istemesi üzerine “Babanın adeti medresede konaklamaktır.” diyerek buna izin vermedi. Anadolu’ya geldikten sonra hayatının büyük bölümünü Kayseri’de geçirdi. Ancak bazı dönemler Mevlana’nın eğitimi için Konya’ya gitti, Konya’dan ayrıldığı dönemlerde tekrar Kayseri’ye döndü. Mevlana’ya tam dokuz yıl mürşitlik yaptı. Mevlana’nın tasavvufi eğitim sürecinin pişme ve olgunlaşma aşamasının etkin yol göstericisi olarak Mevlana’nın seyr ü süluk anlayışının şekillenmesinde önemli tesire sahiptir. Ancak kendisinin de bu süreçte Mevlana’dan çok şeyler aldığını, şu sözüyle belirtir: “Benim onun üzerinde hakkım vardır. Ama onun benim üzerimdeki hakkı benimkinin binlerce mislidir.” Mevlana’nın tasavvufi eğitim sürecinin tamamlandığını görünce Mevlana’dan, Kayseri’ye temelli dönmek için izin istedi. Seyyid Burhaneddin’in o zamanlar “Daru’l Fetih” denilen Kayseri’yi çok sevdiği, Ali Dağı’na çıkarak orada ibadet ve dua ettiği kaydedilmektedir. Kaynaklar ondan “ dönemin Kayseri’sin de etrafındaki insanlara rehberlik eden gönül kandili nurlu bir şeyh ve bilge” olarak söz eder. O dönemde Kayseri, Selçuklu Veziri Sahip Şemseddin İsfahani’nin yönetimi altındaydı. Kayseri ileri gelenlerinin onun sohbetlerine katıldığına, dönemin Kayseri valisi konumundaki Selçuklu Veziri Sahip Şemseddin İsfahani’nin ona bağlandığına dair rivayetler, Kayseri’de Seyyid Burhaneddin’e gösterilen toplumsal yöneliş ve hür metin ipuçlarıdır. Mevlevi kaynaklarından Sipehsalar Risalesi’nde, keramet ve güzel vasıflarının çok olduğu belirtilmektedir. Nefisle savaşmaya daima dikkat eden, müşahede sahibi bir veli, boş söz ve işlerle uğraşmama konusunda son derece titiz bir bilge olarak tanındı. Sohbetlerinde genelde tevhidin hakikati üzerinde durdu. Halvete (Allah’la baş başa kalmaya) büyük önem verdi, masivadan (Allah dışındaki her şeyden) uzaklaşmaya derin istek duydu. Sohbetlerinde, ısrarla insanın melekleri bile geçebilecek potansiyele sahip olduğunu belirtti. İnsanın Allah’tan ayrı düştüğünü, ibadetlerin amacının da bu ayrılığı kaldırmak ve vuslatı gerçekleştirmek olduğunu belirtti. Tüm ibadetler ona göre Allah’a vuslatın araçlarıdır. İnsanın kendi benliğinden sıyrılması gerektiği üzerinde önemle durdu. Ona göre her insanın zaruri olarak bilmesi gereken husus, marifetullahtır. Nefsin terbiye ve tezkiyesinde dünyadan el etek çekmek ve orucun ehemmiyeti üzerinde önemle durdu. Aşkı, saliki hedefine ulaştıran en önemli rehber ve tasavvuf yolunu da bütünüyle aşk yolu olarak değerlendirdi. Onun tasavvuf görüşleri bu şekilde özetlenebilir. Menakıbu’l-Arifin’de Kayseri’de bir camide imamlık yaptığı nakledilir. Namaz esnasında yaşadığı tasavvufi bazı haller sebebiyle bir süre sonra imamlık görevinden ayrıldı. İslam Halifesi’nin elçisi sıfatıyla Bağdat’tan Anadolu’ya gelen dönemin meşhur şeyhi Şihabüddin Sühreverdi (ö. 632/M 1234) ile görüştü. Sühreverdi, Halife’nin elçisi sıfatıyla Kayseri’ye geldiğinde Vezir Şemseddin İsfahani, dönemin meşhur şeyhinin kendi şeyhiyle görüşmesini çok arzuladı. Vezir aracılığıyla Şihabuddin Sühreverdi ile bir araya geldiler. Ancak sohbet, bilinen iletişim yoluyla gerçekleşmedi. Aktarılan rivayete göre Şihabuddin Sühreverdi , huzura girince bir müddet toprak üzerinde karşılıklı oturdular. Daha sonra musafaha ederek ayrıldılar. Bu olaydan sonra sevdiği şehirde bir müddet daha yaşadı ve ölüm vakti yaklaşınca yanındaki bağlısından sıcak su hazırlamasını istedi. Suyun ısıtıldığı söylenince, “Şimdi dışarı çık ve kapıyı da sıkıca kapat. Sonra git ve garip Seyyid dünyadan göçtü diye bir sala ver.” dedi. Hizmetçi dışarı çıktı ancak Seyyid Burhaneddin’in ne yapacağını merak ettiğinden ibadethanenin kapısına eğilerek içeriyi izlemeye koyuldu. Gördüklerini şöyle nakletti: “Seyyid Burhaneddin kalktı, hazırladığım sıcak su ile gusül abdesti aldı. Elbisesini giydi. Evin bir köşesinde kıvrıldı ve dudaklarından şu kelimeler döküldü: ‘Gökler temizdir ve feleklerde olanların hepsi temizdir. Temiz ruhlar hazırlanmışlar. Ey bana bir emanet veren hazır ve nazır Allah’ım! Lütfedip gel, bu emanetini benden al.’ Peşinden de Hz. İsmail’in kurban edilmek üzere Hz. İbrahim’in önüne yattığı esnada söylediği,’İnşallah beni sabredenlerden bulursun.’ (Saffat, 37) ayetini ve ardındanda şu şiiri okudu: ‘Ey dost! Beni kabul et ve canımı al. Beni mest edip her iki dünyadan al götür. Gönlüm sensiz her ne ile rahat ediyorsa, İçime bir ateş koy da onu yak! Böylece canını teslim etti.” Sahib Şemseddin’e ve ileri gelenlere haber ulaşır ulaşmaz, Kayseri’nin bütün büyük ve küçükleri bir taziye adeti gereği başlarını açtılar. Hafızlar Kur’an okudu, şeyhler zikir yaptı, alimler de üzüntü içinde naaşını defnettiler. Yaklaşık 79 yaşında Hakk’a sefer etti. Defin işlemleri ile bizzat ilgilenen Vezir Sahip Şemseddin, peşinden geniş katılımlı matem törenleri tertip etti. Hatimler indirildi. Adı geçen vezir ona bir türbe yaptırdı. Ancak gördüğü bir rüya üzerine türbenin üzerini kapatmadı. Daha sonra ki asırlarda restorasyon geçiren türbe, Kayseri’de, kendi adı ile anılan mezarlık içindedir. Ölümünün üzerinden kırk gün geçtikten sonra Sahip Şemseddin, bu ölümü Mevlana’ya bir mektupla bildirdi. Yakın müritleriyle birlikte Kayseri’ye gelen Mevlana, mürşidinin kabrini ziyaretten sonra yeniden bir matem töreni (urs) tertip ettirdi. Bütün kitapları Mevlana ve yanındakilere takdim edildi. Bunların içinden istediklerini aldılar. Hatıra olmak üzere birkaç risaleyi de Sahib Şemseddin’e bırakarak Kayseri’den Konya’ya döndüler. Hakkında bilgi veren en eski kaynaklar, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ibtidaname adlı mesnevisi, Sipebsalar’ın Risale’si ve Mevlana’nın torunu Çelebi Arifin müridi olan Ahmed Eflaki Dede ‘nin Menakıbu’l-Arifin adlı eserleri ve ayrıca kendi sohbet ve sözlerinden derlenmiş olan Maarif adlı kitabıdır. Ha yatıyla ilgili bilgilere Mevlevi kaynakla rında Mevlana ile ilişkisi bakımından değinilir. Bu yüzden hayatının Mevlana ve ailesinden uzaktaki dönemi hakkında pek fazla bilgi yoktur. Eseri Maarif: Sözleri, sohbetleri ve müritleriyle diyaloglarının yer aldığı bir eserdir. Eser, sohbetlerini dinleyen bağlıları tarafından tutulan notların bir araya getirilip ona sunulması ile meydana gelmiştir. Aynı zamanda Makalat (sohbetler) diye isimlendirilmesi bu yüzdendir. Eserde ibadetlerin tasavvufi anlamları, ayet ve hadislerin tefsir ve tevilleri, tasavvufi kavramların ve seyr ü sülukun incelikleri kısa fakat mana bakımından zengin, özlü cümlelerle ifade edilmiştir. Çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları mevcut olan Maarif, İranlı bilgin merhum Prof. Dr. Bediüzzaman Fürüzanfer tarafından Konya Mevlana Müzesi 2118 numarada kayıtlı eldeki en eski tarihli nüsha (H 5 Muharrem 687 tarihli) esas alınmak suretiyle diğer nüshalardaki farklılıklar da gösterilerek 1961 yılında İran’da bastırıldı (1340/1961). Daha sonraki yıllarda Maarifin iki farklı nüshası ortaya çıktı. Bu iki nüsha, Fürüzanfer’in esas aldığı nüshadan daha sonraki döneme aittir: Birincisi Derviş Cezbi Mevlevi tarafından 1597 Şubatında (H 1005 Receb) istinsah edilen ve şu an F. N. Uzluk Kütüphanesinde bulunan 256 varaklık başka bir el yazmasında Baha Veled’e ait Maarif in iki versiyonunu, Bahaeddin Veled’e atfedilen iki kısa incelemeyi ve Burhaneddin’in 13 varaklık Maarifi’ni içermektedir. Burhaneddin’nin Maarifi’ni içeren ikinci yazma ise Konya Mevlana Müzesi 145 numarada kayıtlı olan ve M.1353 tarihli diğer bir el yazması içindedir. Bu nüshalardan haberdar olan ve onları gözden geçirerek Maarifi tekrar yayınlamak isteyen Bediüzzaman Fürüzanfer’in ömrü buna vefa etmedi. Maarif’le birlikte iki surenin, Muhammed ve Fetih Surelerinin tefsiri de Seyyid Burbaneddin ‘e atfen basılmıştır. Ancak bu tefsirlerin meşhur sufi Sülemi’nin (ö. 1021) Arapça tefsiri Hakaikul-Tefsir’i temel alarak oradan iktibaslar olduğu söylenebilir. Fünüzanfer, telif üslubundan müellifin Burhaneddin Muhakkık olduğunu söyleyerek bunları Maarifle birlikte bastırdı. Maarif Arapça yazılan ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler, bazı şiirler ve bazı kısımlar hariç Farsça yazılmıştır. Şiire olan ilgisi nedeniyle, uygunluk arz eden yerler de, başta Hakim Senai , Ferıdüddin Attar ve Mevlana gibi sufi şairlerin şiirleriyle konuyu pekiştirmiştir. Eserde Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerden, hadis-i şeriflerden ve meşhur mutasavvıfların sözlerinden iktibaslar yapılmıştır. Bediüzzaman Füruzanfer tarafından bastırılan Farsça Maarif, Türkçeye iki kez tercüme edildi. Tercümelerden birisi Abdülbaki Gölpınarlı’ya (1972), diğeri Ali Rıza Karabulut’a (1995) aittir. Giriş kapısında yer alan Nazım Paşa’ya ait celi sülüs hatla yazılan kitabe Fart-ı adab ile gir zair-i mahlas ki budur Merkad-ı Muhterem-i Hazret-i Burhaneddin Çeşme-i irfanına kühl ister isen olmalısın Cebhe-say-i kadem-i Hazret-i Burhaneddin Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin Türbe-i Şerifi Kayseri şehir merkezinde kendi adıyla anılan mezarlığın içerisinde bulunmaktadır. Tarihi ve dini öneme sahip manevi şahsiyetlerin makamlarının onarım veya inşasına büyük önem veren II. Abdülhamid Han , bu doğrultuda Kayseri’de Seyyid Burhaneddin Türbesi’nin inşasını da desteklemiştir. Türbenin giriş kapısı üzerinde yer alan ve Kayseri Mutasarrıfı Mehmed Nazım Paşa tarafından kaleme alınan kitabede inşa tarihi bulunmamakla birlikte Türbenin içerisindeki kalem işi süslemeler orijinal olmayıp restorasyonlar sırasında yapılmıştır. Başbakanlık Devlet Arşivlerinde yer alan belgelerden, türbenin inşa sürecini takip edebilmekteyiz. Tespit ettiğimiz belgeler içerisinde, en erken tarihlisi 25 Mart 1891 tarihini işaret etmektedir. Ankara Valisi Abidin Paşa tarafından yazılan belgede, Seyyid Burhaneddin’nin, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin hocası olduğu, birçok kişi tarafından hürmetle ziyaret edildiği ve kabrinin üzerinin açık olduğundan bahisle üzerine bir türbe inşa etmenin gerekliliği anlatılmaktadır. Türbenin inşasının il müftüsü, ulema ve şehir mühendisinden oluşan bir komisyon tarafından yürütüleceği ve yapım maliyeti için 30.000 kuruş sarf olunacağı belirtilmek suretiyle Mabeyn-i Hümayun’a arz olunmuştur. Bu talep 27 Şubat 1893 yılında da Mabeyn-i Hümayunda görüşülerek Evkaf-ı Hümayun Nezaretine havale edilmiştir. 25 Mart 1891’de başlanan, 1 Kasım 1894’de sona eren Seyyid Burhaneddin Türbesi’nin inşası neredeyse dört yıllık bir süreci kapsamıştır. Seyyid Burhaneddin Türbesi’ manevi öneminin yanı sıra yapıldığı Batılılaşma Dönemi’nin sanat ve mimarlık özelliklerini taşıması bakımından da şehirdeki diğer türbe örneklerinden ayrılan güzel bir eserdir. Seyyid Burhaneddin’in Türbesi içerisinde kubbe altında, büyükçe silindir şeklinde sandukası bulunmaktadır. Sandukanın başında, son Mevlevî şeyhlerinden, mezarı türbe avlusunda bulunan Kayserili Ahmet Remzi Dede’nin Seyyid hakkında yazmış olduğu, “Ayine-i Seyyid-i Sırdan” başlılıklı manzum methiyesi bulunmaktadır. Türbe girişinin solunda duvar dibindeki, Mevlevî kavuklu mezar taşlı mezarlardan duvar tarafından olanı, Kayseri Mevlevî şeyhi, 1251 yılında (Miladi 1835 yılında) vefat eden Süleyman Türabi (Konya Ereğlisin’de bulunan Aşık Türabi neslinden); onun yanındaki yine Mevlevî şeyhi olan oğlu 1282 yılında vefat eden (Miladi 1865 yılında) Ahmet Remzi Efendi’ye aittir. Ahmet Remzi Efendi’nin oğlu Süleyman Ataullah Efendi’nin mezarı türbe avlusunda olup 1322, Miladi 1904 yılında vefat etmiştir. Süleyman Ataullah Efendi’nin oğlu olan ve yine son Mevlevî şeyhlerinden, büyük şair ve yazar Ahmed Remzi Dede (Akyürek)’nin de mezarı, yukarıda bahsedildiği gibi Türbe bahçesindedir ve o da 1944 senesinde vefat etmiştir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri Ansiklopedisi , Kayseri Valiliği Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Mümin dede
Eskişehir – İnönü ilçesi ………….

Abdülmüttalip Dede – Eskişehir
Eskişehir- odunpazarı – emirler köyü Aşağı Muttalip kabristanında Abdülmüttalip Dede hazretleri Anadolu Selçuklu’nun kuruluşu esnasında Anadolu’ya gelen Alperen büyüklerimizden birisi olup Ankara Mamakta medfun olan Malatya beyi Seyyid Hüseyin Gazi oğlu Seyyid Battal Gazinin silah arkadaşlarındandır. Bugünkü türbesinin bulunduğu Muttalip köyünde yerleri bile bildiğimiz 17 adet Alperen arkadaşlarıyla köyün muhtelif yerlerinde , bilhassa Akcamii ve Yenicami civarında şehit düştükleri yerlerde sırlanmıştır. Abdülmuttalip Dede’nin ; Atalan Tekkedeki Mehmet Efendi Hazretleri ve Sevinç köyündeki mübarekle de arkadaş olduğu bilinmektedir. Kendisi sülaleyi tahireden olup seyyidtirler. Muttalip köyünün manevi açıdan münbit olması bu mübareğin himmetiyle olup köyün adıda kendisinden gelmektedir.

Seyyid Şeyh Mahmud Süzani
eskişehir – sivrihisar İsminin Seyyid ve Şeyh olması çağının ileri gelen din adamlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Seyyid Mahmut Süzâni’ nin hayatı ve kişiliği hakkında, külliyesi ve kabrindeki kitabesinden başka bir bilgiye sahip değiliz. İsminin Seyyid ve Şeyh olması çağının ileri gelen din adamlarından olduğunu ortaya koymaktadır. Vakıf kayıtların da mezarının bulunduğu çevrenin SEYYİD MAHMUT SÜZANİ KÜLLİYESİ olarak belirtilmiş olması da bize ayrı bir bilgi vermektedir. Bilindiği gibi Sivrihisar’da yaptıranın ve ihdas edenin ismine izafeten bir çok külliye mevcuttur. Külliyelerin yapısı içinde Medrese, Mescit, İmaret, Misafirhane ve Kütüphane gibi bölümler bulunuyor. Mahmut Süzani Külliyesinde de bunların bulunması külliyenin bu zat tarafından yaptırılmış olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Ancak, Külliyenin mescit kitabesinde, “bu imareyi ve türbeyi Hoca Bahadır Ömer’in oğlu büyük kadı Yakup 749 da yaptırdı.” denilmesi mescidin ve Süzani’nin türbesinin bilahare yapıldığını belirmektedir. Seyyid Mahmut Süzani ’nin türbesinin kitabesinin Türkçe’si “Darı fena olan dünyadan Dârı bekâ olan ahirete ve gurur merkezinden sevinç yurduna giden şehit, Seyyid, Allah’ın rahmet ve gufranına vasıl olan Şeyhlerin kutbu Abit, Zahit, Fütüvvet sahibi Şerafettin oğlu Seyyid Mahmut’un kabrini yüce Allah ışıklandırsın. Sene 630” Kitabede belirtildiği üzere Şeyh Süzani , Selçuklular çağında İslâm’a hizmet verip vasfı ile gurur diyarı, Sivrihisar’daki medreselerde görev yapmış ulu bir din büyüğüdür. Mahmûd Suzani Türbesi Kurşunlu Mahallesi, Uçapark Caddesinde yer alan iki katlı yapının alt katı dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülü, üst katı eyvanlıdır. 1348 yılına tarihlenen yapının banisi, Hoca Sadreddin Yakub bin Hoca Bahadır Ömer’dir. 1980 yılında belediye tarafından onarılarak doğu ve batı cephelerine tuğla örgülü birer üçgen alınlık yapılmış ve yapının üzeri kırma çatıyla örtülmüştür. Yapı sağlamdır. Her iki kata da batı cepheden girilir. Alt kata, eksende bulunan dikdörtgen biçimli bir kapı; üst kata, önünde yer alan sivri kemerli, eyvandan basık kemerli bir kapıyla girilir. Üst kattaki eyvanlı giriş, sivri tonoz örtülüdür. Eyvan içinde, eksende yer alan kapı, iki yanda iki sütuncenin sınırlandırdığı derinliği az, dikdörtgen biçimli bir niş içerisindedir. Kapının üzerinde tek sırada dört mukarnas dilimi yer alır. Mukarnasların üzerindeki kare panoda beş satırlık inşa kitabesi bulunur. Mescit kısmı, üçgen kuşak ile geçilen 4.90 m çapında bir kubbe ile örtülüdür. Bu katın güney duvar ekseninde kademeli üç düz şerit ile çevrelenen yarım daire kesitli mihrap nişi bulunur. Mihrap kavsarasında dört sıra mukarnas bulunmaktadır. FOTOĞRAFLAR: EROL ŞAŞMAZ
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.