Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 23 / 29 · 2.869 kayıt
Celalzade Mustafa Çelebi

Celalzade Mustafa Çelebi

İstanbul – Eyüp – Nişanca mustafa camii ………….

📍 İstanbul

Mem u Zin Türbesi

adres

📍 Şırnak
Fatma Hatun Türbesi

Fatma Hatun Türbesi

Konya – Mevlana Müzesi içerisindeki Türbesinde …….

📍 Konya
Nurettin Salih ( Kemankeş ) Türbesi

Nurettin Salih ( Kemankeş ) Türbesi

adres

📍 Divriği, Sivas
Güdük Minare Türbesi

Güdük Minare Türbesi

adres

📍 Sivas
Ahmed Raufi Üsküdari

Ahmed Raufi Üsküdari

İstanbul -Üsküdar’da Sinan Paşa camii haziresinde İstanbul’da yetişen evliyânın büyüklerinden ve seyyiddir. 1653 (H.1063) senesinde İstanbul’da doğdu. Seyyid Ahmed Efendi, asrının büyük âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri öğrendi. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra, Üsküdar Kapı Ağası Medresesi müderrisliğine tâyin edildi. Bu sırada tutulduğu bir hâl, onu mürşid-i kâmil aramaya sevketti. Selâmsız semtindeki bir dergâhın şeyhi olan Ali Efendi ile karşılaşıp, ona talebe oldu. Ali Efendiden tasavvuf yolunun edebini öğrendikten sonra, Doğancılar’da Koca Sinan Paşa Câmii yakınında bulunan evinde talebe yetiştirmeye başladı. Sultan Üçüncü Osman kendisini sık sık ziyâret edip duâsını alırdı. Yetiştirdiği talebelerden bâzıları; Hafız Muhammed Efendi, Şeyh İsmâil Efendi, Şeyh Kirişçi, Şeyh Arabî İsmâil, Şeyh HasanHalîfe ve Şeyh Süleymân Halîfe’dir. 1757 (H.1171) senesinde Üsküdar’da vefât etti ve Koca Sinan Paşa Câmii bahçesine defn edildi. Seyyid Ahmed Efendi Halvetiyye yolunun büyüklerindendir. İlim ve irfân bakımından pek yüksekti. Şöhretten çok sakınır, uzleti çok severdi. Raûfî mahlası ile şiir ve ilâhîler yazan Ahmed Raûfî’nin Kurret-ül-Uyûn isimli bir eseri ve bir dîvânı vardır. Dîvânı basılmıştır. KERÂMET VE MENKÎBELERİ YA HAYIR SÖYLE YÂHUT SUS! Ahmed Raûfî, sohbetlerinde büyüklerden nakille buyururdu ki: Câbir radıyallahü anhın bildirdiği hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Zikrin en fazîletlisi lâ ilâhe illallahdır.” Bâzı âlimler, en fazîletli zikrin Lâ ilâhe illallah olduğunu gösteren Kur’ân-ı kerîmden yetmiş âyet-i kerîme bildirdiler. Çünkü bu mübârek sözde Allahü teâlânın birliği, ilâhlığın Allahü teâlâya mahsus olduğu, O’ndan başkasının ilâh olamayacağı isbat edilmektedir. Îmân, bunun mânâsına inanmakla olur. Bu husûsiyetler, başka kelimelerde ve başka zikirlerde yoktur. Ebü’l-Fadl Cevherî şöyle bildirir: Cennet ehli Cennet’e girdiklerinde, Cennet nehirlerinin, ağaçlarının ve Cennet içindeki şeylerin hepsinin, lâ ilâhe illallah dediklerini işitirler. Onların bâzısı bâzısına, bu kelimeden biz dünyâda iken gâfildik, derler. Mûsâ aleyhisselâm; “Yâ Rabbî! Bana bir kelime öğret ki, seni onunla anayım, yâhut onunla sana duâ edeyim.” dedi. Allahü teâlâ; “Ey Mûsâ! Lâ ilâhe illallah de.” buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm; “Yâ Rabbî! Bu kelimeyi bütün kulların söylüyor. Ben bana mahsus bir şey istiyorum.” dedi. Allahü teâlâ; “Ey Mûsâ! Yedi kat gökler, yedi kat yerler, bir kefeye konsa, lâ ilâhe illallah mübârek sözü bir kefeye konsa bu daha ağır gelir.” buyurdu. Çok konuşmasını, lüzumsuz söz söylemesini sevmezdi. Bu hususla ilgili olarak şunları naklederdi: Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Susmak hikmettir. Onu yapan azdır. Hikmet insanı cehâletten ve sefâhatten koruyan faydalı bir şeydir.” İmâm-ı Gazâlî; “Susmaya yapış. Zarûret mikdârı hâriç.” buyurdu. Ebû Bekr kendisini konuşmaktan men etmesi için ağzına taş koyardı. Dilin tehlikesi büyüktür. Âfeti çoktur. Susmakla bunlardan kurtulunur. Denilmiştir ki: “Dilin kendisi küçüktür. Fakat yaptığı cürmü büyüktür ve çoktur.” Lokman Hakim oğluna dedi ki: “Konuşmak gümüş ise susmak altındır.” Hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâya ve âhiret gününe inanan ya hayır söylesin yâhut sussun.” buyruldu. KAYNAKLAR 1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.5, s.59 2) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.76 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.213 4) Mecâlis (Süleymâniye Kütüphânesi, Halet Efendi Kısmı No: 294)

Ahi Emir Türbesi

Ahi Emir Türbesi

📍 Sivas
Hacı Bektaş Veli

Hacı Bektaş Veli

adres

📍 Nevşehir
Nazım Baba

Nazım Baba

adres

📍 Malatya
Kırk Kardeşler Türbesi

Kırk Kardeşler Türbesi

adres

📍 Malatya
İkiz Türbeler

İkiz Türbeler

adres

📍 Darende, Malatya

Hasan Basri Türbesi – Malatya

📍 Malatya
Şair Cemali

Şair Cemali

adres

📍 Ereğli, Konya
Hilmi Dede ( Ayrancı Dede)

Hilmi Dede ( Ayrancı Dede)

adres

📍 Ereğli, Konya
Şah Kutluğ Hatun Kümbeti

Şah Kutluğ Hatun Kümbeti

adres

📍 Kayseri
Emirzade Mehmet Zengi Türbesi

Emirzade Mehmet Zengi Türbesi

adres

📍 Kayseri
Emir Erdoğmuş Türbesi

Emir Erdoğmuş Türbesi

adres

📍 Kayseri
Alaca Kümbet

Alaca Kümbet

adres

📍 Kayseri
Şeyh Ali Kara

Şeyh Ali Kara

Malatya – Akçadağ Belediyesine bağlı Aşağıörükçü köyünde İlçeye 15 km. mesafedeki Aşağı Örüşkü (Aşağıörükçü) köyünde dünyaya gelen Şeyh Ali Kara (1900-1971)’nın babası Ali Seyyidi Efendi, annesi Fatıma Hanım’dır. Şeyh Ali Kara küçük yaşta çevresindeki alimlerden zahiri ilimleri öğrenir. Askerliği esnasında Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleriyle tanışır ve bundan sonra bu büyük zatla mürid ve mürşid ilişkisi 18 sene sürer. Şeyh Ali Kara, Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri ile nasıl tanıştığını şöyle anlatır. “Bir gün askerde iken çarşı iznine çıktığımda namazı kılmak için camiye girmiştim. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri gerçek aşk ile Kuran-ı Kerim okuyordu ki, ensesinin üzerinde bir nur peyda oldu. Mübareğin cemaline baktıkça kendimden geçtim. Sanki bir genç kıza vurulmuş gibi aşık oldum. Namaz kılındıktan sonra dışarı çıkınca hemen beklemeye başladım. Mübarek dışarı çıkıp bir oturak üzerine oturdu. Gittim elini öptüm. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinden ders istedim. Mübarek ismimizi sordu, “Ali” dedim. “Oğul biz Ali’leri severiz, ama sen git istihare yap gel,” dedi. Gittim istihare yaptım. Rüyamda Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin, Cenab-ı Hakk’ın izniyle ve himmetleri sayesinde deftere yazıldığımızı ve yükseklere çıkarıldığımızı gördüm. Bunları mübareğe anlattım. O günden itibaren Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleriyle tasavvuf yoluna başladım.” Bundan sonra, Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerine tam bir teslimiyetle bağlanır. 18 yıl boyunca şeyhinin yüksek teveccühleriyle seyri sülukunu tamamlar. Sonunda insanları irşadla görevlendirilir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin 1943 yılında Yozgat’a gidip 1944 ‘de vefatından sonra, onun görevini tamamen devralarak manevi irşad hizmetine devam eder Şeyh Ali Hazretleri, yaşadığı zaman içinde yar, ağyar herkesin sevgisini ve takdirini kazanır. Hayatını nefis ve şeytanın hilelerini anlatmak ile tevhidin inceliklerini öğretmeye yönelik söz ve sohbetle geçirir. Etrafında toplanan insanların Cenab-ı Allah’a, insanlığa ve devletine sevgi ve muhabbetle bakan irfan ehli insanlar olarak yetişmeleri için büyük çabalar sarfeder. Sayısız insana kendini sevdirir ve manevi müşküllerine yardımcı olur. Şeyh Osman deyince akla Şeyh Ali, Şeyh Ali deyince akla Şeyh Osman gelir. Şeyh Osman Nuri Hazretleri bir gün şöyle buyurmuştur. “Biz bir elmanın yarısıyız.” Diğer bir sözünde ise, “Ali’ye gitmeyen bana gelmesin,” demişlerdir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin kızı Fatma Nur Sadiye’nin, “babamı kimse layıkıyla anlayamamıştır. Birazcık olsun Şeyh Ali Hazretleri anlayabilmiştir.”, dediği nakledilir. Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretleri ise, “Allah (c.c.) beni Ali için Bağdat’tan buralara gönderdi,” buyurmuşlardır. Denilir ki, her halife şeyhine bağlılığı, sevgisi ve övgüsüyle tanınır. Ancak Şeyh Ali Hazretlerinin Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerine bağlılığı bir başkadır. Şeyhini her ziyarete gidişinde olabildiğince içinde maddi ve manevi sevgi ve bağlılıktan ve saygıdan başka birşey götürmemeye gayret ve özen gösterirdi. Üç gün önceden yemeyi içmeyi bırakır, bağırsaklarını boşaltırdı. Bunu Gotan Gölü köyünden Kara Baba adlı bir derviş arkadaşı şöyle anlatır. “Şeyh Ali Hazretleri ile Şeyh Osman Nuri Bağdadi Hazretlerinin ziyaretine gitmek için hazırlandık. Yola çıkarken Ali Efendi’nin hanımı bana gizlice yiyecek paketi verdi ve yolda “bunu Ali Efendi’ye yedir, üç gündür birşey yemiyor, aç,” dedi. Bir suyun başında öğlen namazı için mola verdik, ben yiyecekleri çıkardım. Şeyh Ali Efendi, “Sen karnını doyur, ben tokum”, dedi. Israr edince de, “Biz kimin ziyaretine niçin gidiyoruz. Midemizde bağırsaklarımızda dünya nimeti ve pisliği ile mi çıkalım”, diye sitem etti. Şeyh Ali Kara Hazretlerinin göstermiş olduğu keşif ve kerametleri dilden dile söylene gelir. Bununla birlikte Şeyh Ali Kara’nın şu sözleri anlamlıdır. “Keramet, suyun üstünde post serip namaz kılmak, kuşlar gibi havada uçmak, şiş vurmak, kelle kesip yerine koymak değildir. Kerametin en büyüğü kalblere Allah ve Muhammed (sav) sevgisini muhabbetini yerleştirmektir. İnsanı gerçek iman sahibi edip, kemale erdirmektir.” Şeyh Ali Kara Hazretleri, bir gün çift süren bir muhibi ile karşılaşır. Selam verir ve bir müddet Allahu Teala Hazretlerinin büyüklüğünü ve peygamber efendimizin sevgisini anlatır. “Oğul” der, “Çift sürerken öküzlere Ho Ho dersen gider, Hu, Hu, Hu, desen de gider.” Ve arkasından, “İnsan şu yalancı dünyada bulunduğunun kıymetini bilmelidir. Her zaman Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına uymalıdır. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sımsıkı bağlanmalıdır.” diye buyurur. Denilir ki, 1971’de dünyasını değiştirdiğinde, Akçadağ ilçesi emniyet teşkilatı onun toplum içindeki rolü hakkında şu itirafı dile getirir. “Olan bize oldu. Şeyh Ali Efendi’nin varlığı ile çevrede yıllardır hiçbir olay olmamış, adeta kurt kuzu ile birlikte dolaşır olmuştu.” Aşağı Örüşkü köyündeki türbesi, her yerden gelen ziyaretçi ve sevenleri tarafından ziyaret edilir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Akçadağ, Malatya
Yunus Emre – Karaman

Yunus Emre – Karaman

Karaman – Yunus Emre camii yanında ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Siyah Ser Karabaş Veli

Siyah Ser Karabaş Veli

Karaman – Merkez’de Siyaser Cami içerisinde … Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Saadettin Ali Bey Türbesi

Saadettin Ali Bey Türbesi

Karaman – Merkez’de Saadettin Ali Bey Mescidinde …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Ziya Efendi Türbesi

Ziya Efendi Türbesi

Karaman – Ayrancı’da Ziya Efendi köprüsü yanında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Mümine Hatun

Mümine Hatun

Karaman – Aktekke Cami ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Muhammed Beşir Erzincani

Muhammed Beşir Erzincani

Erzincan – Terzi Baba Kabristanında Şah-ı Nakşibend Efendimizi görmek isteyenler Beşir Efendi’yi ziyaret etsin.. ” Pir Sami Hazretleri Dedelerinin Buhara’dan Bağdat, Antep ve Maraş üzerinden Erzincan’a göç ettikleri bildirilen Beşir Efendi’nin aslen Maraşlı Emirzâdeler olarak bilinen bir aileye mensup olduğu ve Erzincan’a 1800’lü yıllarda yerleştikleri nakledilmektedir. Küpesük (Saztepe) köyünde 1865 senesinde dünyaya geldiği ifade edilmişse de özellikle ailesinden gelen bilgilerden bu tarihin 1869 senesi olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Nakîbü’l-eşrâflık kurumunun aileye verdiği Seyyidlik Şeceresi’nden soyu baba tarafından Hz. Hüseyin’e (r.a) dayandığı ifade edilmekte fakat şecereyi gösteren bu vesikanın kaybolduğu anlaşılmaktadır. Babası Hüseyin, dedesi Musa Efendi’dir. Annesinin adı ise Zeynep Hanım’dır. Ailenin tek çocuğu olan Beşir Efendi’nin annesi ve babasının o daha küçük yaştayken vefat ettikleri, bakımının amcası Hasan Efendi ve yengesi tarafından üstlenildiği nakledilmektedir. Amcası Hasan Efendi’nin. İstanbul’a gittiği ve burada Sultan Abdulhamid tarafından saltanat kayıklarına ‚kayıkçıbaşı‛ olarak görevlendirildiği söylenir. Beşir Efendi’nin çocukluk ve gençlik dönemine ait bilgiler sınırlıdır. Ancak amcasının vefatından sonra bugün Karakaya olarak bilinen Keleriç köyüne yerleştiği ve başından üç evlilik geçtiği anlaşılmaktadır. Bu evliliklerden toplam on üç çocuğu olan Beşir Efendi’nin ilk eşi Meysun hanımdan olan çocuklarından bazıları ‚Kabak‛, bazıları ise ‚Reyhan‛ soyadını almışlar, Fadime ve Aliye Hanım’dan dünyaya gelen çocukları ise ‚Buyruk‛ soyadını kullanmışlardır. Osmanlı Devleti’nin savaşla geçen zor ve meşakkatli döneminde Rus işgalini ve muhacirliği görmüş; Milli Mücadele’nin başından sonuna kadar Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşuna tanıklık etmiştir. 1916-1918 yılları arasında Erzincan’ın Rus işgali altında olması sebebiyle birkaç seneliğine Kırşehir’de zorunlu ikamete tâbi tutulmuştur. Tasavvufa intisabı, Pîr-i Sâmî ile tanışması ve mürîdi olmasıyla gerçekleşen Beşir Efendi’nin halîfe olduktan sonra Erzincan dışında önce Otlukbeli daha sonra da Tercan’da irşad faaliyeti yaptığı anlaşılmaktadır. Şeyhi Pîr-i Sâmî vefat edince yeniden Erzincan’a dönen Beşir Efendi yaklaşık yirmi senelik irşad vazifesinden sonra 8 Ekim 1932 senesinde vefat etmiştir. Kabri Terzi Baba Mezarlığı’ndadır. Pîr-i Sâmî’nin kendisi hakkında; ‚Şah-ı Nakşibend Efendimizi görmek isteyenler Beşir Efendi’yi ziyaret etsin.‛ diyerek halîfesini tahsin ettiği görülmektedir. Kendisinden sonra tarîkat postuna Dede Musa Bayburdî (Musa Baştürk) oturmuştur, hilafet verdiği Tahrirat Kâtibi Nuri Efendi, Selükeli Nazım Hoca ve Hidayet Efendiler hakkında yeterli bilgi yoktur. Meşhur halk şâiri Bayburtlu Celâlî Baba’nın da Beşir Efendi’nin mürîdi olduğu nakledilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Erzincan’da Nakşi – Halidi Gelenek , Halil Baltacı , Ömer aslan , Batman Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Hakemli Dergisi,Yıl 2017, Cilt 1, Sayı 2[/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Erzincan
Nadir Baba

Nadir Baba

Elazığ – Merkez’de Arap Baba mescidi yanında Nadir Baba Türbesi , Arap Baba türbesinin doğu yönüne doğru, 50 metre mesafede yer alır. Türbe mescid ve makam bölümleri olmak üzere iki kısımdan oluşur. Mescidden makam kısmına geçilir ve burada ahşap bir sanduka bulunur. Kadiri şeyhi Tayyar Baba’nın (1902-1973) Harput’ta oturduğu yıllarda Nadir Baba türbesinde bazı din alimleriyle bir araya gelip sohbetler yaptıkları, bu sohbet toplantılarına Yesevi tarikatına bağlı kişilerle birlikte Nakşi tarikatına mensup kişilerin de geldiği kaydedilir. Üstelik Tayyar Baba devamlı bu türbede yatmaktadır. Kadiri şeyhi başından geçen bir olayı şöyle anlatır. “Burada yatıp kalktığım günlerden bir gece sandukanın başına giderek, Nadir Baba burada bu kadar kalıyorum bana niçin görünmüyorsun? Üstelik rüyama bile girdiğin yok. Şayet bana görünmezsen mezarını kazacağım” der. Nitekim Tayyar Baba bir kazma kürek bularak mezarı kazmaya başlar. Tam kemikler göründüğü esnada, “Dur yapma”, diye bir ses duyar. Bunun üzerine Tayyar Baba kendinden geçerek bayılır. Bu baygınlık anında kendisini şeyhi Göllü Mustafa Baba’nın evinde görür. O sırada şeyhi çok ağır hasta bir şekilde yatağında yatmaktadır. Tayyar Baba’nın anlatışına göre, yaşlı ve Buhara sakallı bir zat parmağı ile şeyhinin ağzına Zemzem suyu damlatmaktadır. Oradakilere, “Bu zat kimdir?” diye sorunca, odada bulunanlar bu zatın Nadir Baba olduğunu söylerler. Tayyar Baba şeyhine doğru yaklaşır. Bunun üzerine Buhara sakallı zat Tayyar Baba’ya dönerek, “Tayyar, biz senin şeyhine hizmet ediyoruz, sen bizim kabrimizi kazıyorsun. Bu nasıl iştir” der. Ertesi günü şeyhini ziyarete giden Tayyar Baba, onu ağır hasta olarak bulur.” Özellikle ruhsal sorunları olan ziyaretçilerin geldiği türbeye, ayrıca çocuğu olmayan ziyaretçiler de gelmektedir Türbeye gelen ruhsal sorunlu ziyaretçiler, ilk iki hafta cuma günleri, üçüncü hafta ise cumartesi günü burada bir gece yatarak şifa bulacaklarını ümit ederler. Ayrıca burada yatarken üzerlerini örtmek amaçlı kullandıkları battaniye, yorgan vs.’leri de Nadir Baba’nın naaşı üzerine bırakırlar. Çocuk sahibi olamadıkları için türbeye gelen ziyaretçiler de buraya geldikten sonra çocuk sahibi olurlarsa adını “Nadir” koyarlar. 1970’lerin sonuna doğru son şeklini almış olan türbe iki bölümden meydana gelmektedir Dikdörtgen planlıdır ve duvarlarının güney cephesi dışında betonla kaplanıp, üzeri sac ile örtülmüştür. Yapıda süs unsuru ve kitabe bulunmamaktadır. İnşasında moloz ve kesme taş birlikte kullanılmıştır. Vaktiyle, türbenin bitişiğinde aynı isimle anılan bir Kadiri tekkesinin bulunduğundan söz edilir. Zaviye olarak da adı geçen bu yapıdan ilk defa 1566 tarihli Tahrir Defterinde, zaviye vakfına gelir tahsis edilmesinden bahsedildiği belirtilmektedir. Nadir Baba tekkesine aynı zamanda Özbekler Tekkesi de denirmiş. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
Murat Baba

Murat Baba

Elazığ Merkez’de Ahmet Bey camii yanında Şeyh Şerafeddin ismiyle de anılan Murat Baba’nın türbesi, Harput’ta Ağa Camii karşısında Balak Gazi parkının girişinde bulunmaktadır Altıgen planlı ve basık bir kubbe ile örtülü olan türbe tek katlı olup moloz taşlardan yapılmıştır. Bir köşesinde mezar sandukası yer alan türbe, harap halde iken 1963’den sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilir. Anlatılır ki, Murat Baba Feth Ahmet Baba’nın akrabası olup, onunla beraber Belh’den gelmiş ve burada savaşırken kalenin önünde şehit düşmüş ve naaşı eskiden mezarlık olan bugünkü yerine defnedilmiştir. Ancak türbenin ne zaman ve kim tarafından inşa edildiği bilinmemektedir. İshak Sunguroğlu türbe hakkında şunları kaydeder. “Türbe ile cadde arasındaki dar bir sahaya, terzi Mamo (Mehmed) namında birisi ev yaptırmış ve bu evin içinden türbeye bir de kapı (şimdiki kapı) açarak ziyaret için gelenleri bu kapıdan içeri sokar ve ziyaretçilerden beş on para alarak faydalanırmış. Terzi Mamonun ölümünden sonra oğlu saraç Ahmed, türbeye hiç bakmamış, içi ve dışı harab olmuştu. Vakta ki İringillilerin selâmlık ve harem dairelerini müstemil konaklarını Hacı Kerim Efendi satın alarak bu eski binaları yıktırdığı zaman türbe de meydana çıkmıştı. Hacı Kerim Efendi türbenin içini dışını tamir ve temizlettikten sonra evin içine açılan kapıyı kapatmış ve esas kapısını açtırmıştı. İçerisi tefriş ve sandukası da tamir ettirilmişti.” Murat Baba’nın cesedinin savaş kıyafetleri ile çürümemiş bir halde kabrinde olduğuna, yine Allah’ın emriyle tekrar kalkıp düşmanlarla savaşacağına inanılır. Halk arasında muradı olup da buna ulaşamayanların ziyaret ettikleri türbeye gelen ziyaretçilerin ziyaret amaçlarını, sandukanın kenarlarındaki yüzlerce dilek yazısından çıkarmak mümkündür. Ayrıca, çocuğu olmayanlar, kısmeti kapalı olan erkek ve bayanlar ve nişanı atılmış kişiler, ziyaretçiler arasında çoğunluktadır. Murat Baba türbesi özellikle cuma, cumartesi, ve pazar günleri ziyaret edilir. Dilekleri gerçekleşenler ve şifa bulan hastalar adak olarak adamış oldukları Kur’an-ı Kerim, seccade, yeşil örtü vb. şeyler getirirler. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ
İsa Dede – Afyon

İsa Dede – Afyon

Afyon – Çay İlçesinde Argun sokakta Giriş kapısı bilgilendirme levhasında Emir Sultan Hulafasından olduğu yazmakdır. Kare planlı yapının üstü kubbe ile kaplıdır. Giriş kapısı üzerinde olan kitabe yerinde değildir. Kitabe pano duvarında devşirme taşlar dikkat çekmektedir. Türbe içindeki sanduka taştan sade bir şekilde yapılmıştır.

📍 Çay, Afyonkarahisar
Şeyh Abdülaziz Dağıstani

Şeyh Abdülaziz Dağıstani

Bursa – Mustafa Kemal Paşa ‘da Koşuboğazı köyü mezarlığında ….

📍 Mustafa Kemal Paşa, Bursa
Kutbettin İlgazi

Kutbettin İlgazi

Mardin – Artuk’da Siti Radviyye Hatun Medresesinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mardin

Şeyh Mecdüddin İsa

📍 Manisa Özel, Manisa
Seyyid Ahmed Türbesi

Seyyid Ahmed Türbesi

Manisa – Akhisar’da İstiklal İlkokulu Arkasında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Akhisar, Manisa
Sarı Kız Türbesi

Sarı Kız Türbesi

Manisa – Kırkağaç’da Sarı Kız Mezarlığında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kırkağaç, Manisa
İbrahim Seydi Dede

İbrahim Seydi Dede

Manisa – Merkez’de Ulu camii yanında Saruhanoğulları Beyliği’nin kuruluşuna vücud veren Horosan erlerinin oğullarındandır. Hakkında daha fazla bilgi sahibi olamadığımız İbrahim Seydi dede ile ilgili 1371 yılında düzenlenen ”Revak Sultan Vakfiyesi” şahidleri arasında zikredilir. ”1371 yılında düzenlenen “Revak Sultan Vakfiyesi”nin şahidleri arasında gösterilen “Bektaş-ı Horasani oğlu İbrahim Seydi Dede, Cafer-i Horasani oğlu Yolageldi Baba, İlyas-i Horasani oğlu Haki Baba, İbrahim-i Horasani oğlu Arık Dede, Süleyman-ı Horasani oğlu Karaca Ahmed, Yunus-i Horasani oğlu Oklu Horos Dede, Hüsrev-i Horasani oğlu Sindel Baba gibi şahsiyetler Saruhanoğulları Beyliği’nin kuruluşuna vücud veren, Horasan Erenlerinin oğullarıdır. ” Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Manisa
Seyyid Sıbgatullah Arvasi

Seyyid Sıbgatullah Arvasi

Nasıl Gidilir ; Bitlis – Hizan’da Gayda köyünde. “Buradaki ses manevi uluların sesidir, Nâ-ehle pınar, ehle nur ve feyz çeşmesidir. Kalp destini boş getir, doldurmak istiyorsan, Korkma bitmez, Nehri’nin, Arvas’ın deresidir.” ”Gavs-ı Hizani Seyyid Sıbgatullahi Arvasi (k.s.) hazretlerinin kabr-i şeriflerinin bakım ve onarım çalışmaları Ahsen Vakfı tarafından yürütülmektedir.Peygamberlerin nebilerin evliyaların türbelerinin bakım ve onarımını yapmak amacıyla kurulan ve bu yönde faaliyetlerini sürdüren Ahsen Vakfı ‘dan ve bu yolda zerre miktarı emeği olan herkesten Allah razı olsun ve Mevla Cemaliyle Şereflendirsin inşaallah” Sıbgatullah Arvasi (v.1870) Van’ın Bahçesaray ilçesine bağlı, Arvas köyünde dünyaya gelir. Hizan ilçesinde yaşadığından dolayı Gavs-ı Hizani lakabıyla anılan Seyyid Sıbgatullah Arvasi’nin soyu Bağdat’tan gelmedir. Arvasi’nin nesebi Hz. Hüseyin’in (r.a) evlatlarındandır. İsmi, Sıbgatullah olup “Gavsu’l-Azam”, “Gavsu Hizani” veya “Gavs” lakaplarıyla meşhur olmuştur. “Arvasi” nisbesiyle de bilinir. Babası Lutfullah Efendi188, dedesi Seyyid Abdurrahman Kutub’dur. Kabri, Hizan’ın Gayda köyündedir. Gavs-ı Hizani, küçük yaştan itibaren kelam, tefsir, hadis, fıkıh, gibi zahiri ilimleri tahsil eder. 1829 tarihine kadar İslami ilimler ile meşgul olur. Bu tarihte Van’da bulunan Şeyh Muhyiddin’den tarikat alır. Bir gün hocası ona, “Vefat etmiş velilerden istifade edecek, faydalanacak makama geldin.”, diye buyurur. Şeyhi vefat edinceye kadar hizmetinde bulunur. Daha sonra Cizreli Eş-Şeyh Halid’in yanına gider. Şeyh Halid’in vefatına kadar ona hizmet eder. Sonra halifesi olan Salih Sıbki’nin yanına gider. Ondan hilafet almaya hak kazanır. Ayrıca Bitlis’te Şeyh Musa ve Bitlisli Şeyh Abdulkadir’in de yanına gidip onlardan istifade eder. 1840 yılında es-Seyyid Taha-i Hakkari Horoslu Molla Murat’la Gavs’a “Kendi evine gel” diye haber gönderir. Bunun üzerine Gavs, Seyyid Taha’ya gidip onun hizmetine girer. 1851 yılında Şeyhi Taha Hazretleri vefat edince onun yerine geçen kardeşi Seyyid Salih’in sohbetine devam eder. Seyyid Sıbgatullah, birçok meşayihten tarikat almıştır. Seyyid Taha’nın huzurunda kemale eren Gavs, mürşidinin emriyle, Bitlis çevresinde irşad görevini yürütmek için, Hizan’ın Gayda köyüne gidip yerleşir. Yerine halife olarak oğlu Seyyid Behaeddin’i bırakır. İki küçük oğlunu; Seyyid Nur Muhammed ve Seyyid Burhan’ı terbiyeleri için Molla Abdurrahman-ı Meczub’a emanet eder. Vefatında tebessüm eder bir vaziyette Kelime-i şehadet getirerek ruhunu teslim eder. O anda odanın içine bir güzel koku yayılır. Bu kokuyu odanın dışında duran diğer talebeleri de duyarlar. Bu koku defin esnasına kadar devam eder. Oğlu Celaleddin Efendi, cenazesini yıkar. Yıkama esnasında yakın hizmetçisi Ali Efendi ve Abdurrahman Tagi ona yardım ederler. Techiz ve kefenlenmesi yapıldıktan sonra talebeleri ve sevenleri tarafından cenaze namazı kılınır ve Gayda’da defnedilir. Ahsen Vakfı tarafından 2013’te Gavs-ı Hizani Seyyid Sıbgatullahi Arvasi (k.s.) Hazretlerinin kabrinin bakım ve onarımı gerçekleştirilir. Türbesinin bulunduğu Gayda köyüne yılda yaklaşık 50 bin kişi ziyaret eder. Sıbgatullah Arvasi’nin dokuz kardeşi vardır. Bunlar, Mevlana Resul, Mevlana Abdulgani, Mevlana Cemaluddin, Mevlana Abdulmelik, Mevlana Abdulkahhar, Mevlana Abdulgaffar, Mevlana Muhammed, Mevlana Abid, Mevlana Nurullah olup hepsi de alim ve zahid kimselerdi. Sıbgatullah Arvasi’nin sekiz evladı vardı. Bunlar Şeyh Celaluddin (Kardeşi Şeyh Bahauddin’den sonra babasının yerine o geçmiş ve bu hizmeti yürütmüştür. 1877 yılında vefat etmiştir), Şeyh Bahauddin (Şeyh Celaluddin’in küçüğüdür. Babasının halifesi olup, babasından sonra yerine geçer. İki ay görev yaptıktan sonra vefat eder. Sultan Veled, Seyit Bahri, Burhaneddin, Şeyh Hamza, Seyyid Nur Muhammed (Şeyh Celaluddin’den sonra tarikat hizmetinde bulunmuş ve birçok müridi olmuştur.), Şeyh Hasan (Halk arasında deli olarak bilinirdi). Sıbgatullah Arvasi’nin halifeleri şu zatlardır. Abdurrahman Taği, Oğlu Seyyid Bahauddin, Şeyh Halid Sirvani (Zamanın Safisi, vaktinin Sibeveyh’i olarak meşhur olmuştur.), Şeyh Abdurrahman Behtani, Sofi Mustafa Kulati (Birgün Gavs, kendisine, “Sus!” der. Bundan sonra, ölünceye kadar, ona cevap vermekten başka bir şey konuşmaz.), Ali Can Kulpiki. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] Abdulhalim Durma , Bitlis Evliyaları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Hizan, Bitlis
Celal Baba Türbesi

Celal Baba Türbesi

Manisa – Gördes

📍 Gördes, Manisa
Alihan Baba Türbesi

Alihan Baba Türbesi

Aydın – Merkez’de Batı Bulvarı yakınında 1606 sokakta …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Aydın
Yavuz Analar Türbesi

Yavuz Analar Türbesi

Ankara – Ayaş’da Aktaş camii karşısında …..

📍 Ayaş, Ankara
Kazancı Baba

Kazancı Baba

Ankara – Kalecik ‘de Kalecik kalesi eteklerinde Kalecik ilçe merkezinde türbesi bulunan Şeyh Baba Nahhasi Ankaravi (k.s.) hazretleri halk arasında “Ka­zancı Baba” ve ”Kazgancı Baba” olarak bilinmektedir. Kaynaklara göre asıl adı “Bedreddin”dir. ‘Nahhasi” Arapça bir kelime olup bakırcı anlamına gelmektedir . Baba Nahhas Ankaravi , Hacı Bayram-ı Veli hazretlerine intisab ederek kemale eri­şen velilerdendir. Mehmed Mecdi Efendi, “Şakayiki Numaniye”de Şeyh Baba Nahhas’ın Hacı Bayram-ı Velin’in halifelerinden olduğunu zikreder; Arif-i billah Şeyh Baba Nahhasi-i Ankaravi rahimehullah, Şeyh Bedreddin (Kı­zılca Bedreddin) gibi bunlar dahi Hacı Bayram Sultan’ın eshabından idi. Ol haz­retin bedrika-i irşadının imdadiyle tarik-ı tasavvufun müntehasına vasıl ve nail oldu. Misi-vücudunu şeyhin cevher-i irşadiyle zer-i halis edüb kimya-yı saadete zafer buldu. Kaddesallahu sırrehu’l-aziz. Mecdi Efedi’nin ifadesinden Baba Nahhas Ankaravi’nin, Hacı Bayram-ı Veli (k.s.)’nin halifelerinden olduğunu, O’nun irşadıyla tasavvufi sırları öğ­renerek kemale ulaştığını, vücudunun bakırını Hacı Bayram-ı Veli’nin irşad cevheriyle saf altın yaparak, ilahi sırlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Mehmed Süreyya, “Sicill-i Osmani”de asıl adının “Bedreddin” olduğunu zikreder: Bedreddin (Baba Nahhasi), Bayramidir. II. Mehmed (Fatih) devri (1451-1481) başlarında vefat etti. Evliya Çelebi, “Seyahatname”sinde Kalecik’e geldiğinde Kazancı Baba Sultan ziyaretini anlatır: ”Kazancı Baba Sultan ziyareti: Kalenin ancak bir sarp yolu vardır. Batı tarafına bakar kapısına gidecek çetin yolun aşağısında çarşıya yakın bir ufak tefek yerde medfundur. Allah sırrını aziz eylesin.” Kazancı Baba Türbesi: Kalecik ilçe merkezinde ve Kalecik Kalesi’nin kuzeydoğu eteğinde, Ahi Kemal (Şenyurt) Mahallesi’nde ve bir bahçe içinde bulunan Kazancı Baba Türbesi, meyilli bir arazide bulunmaktadır. Kazancı Baba Türbesi , doğu cephesine yapılan betonarme ve düz damlı bir oda ve kuzey cephesine yapılan beton duvar ve çevresindeki bahçe ile ku­şatılmıştır. Sonradan yapılan gayri ciddi onarımlarla da özgün mimari özel­liğini kaybetmiştir. Giriş kapısının sağında Türkçe yazılmış kitabe ise bir yanlışlar manzumesidir: Kaçkancı Baba, 300 sene önce Evliya Çelebi’nin Kaleciğe geldiğinde bu türbe­den bahsetmiş erek bahis iderek sirre kadem basmış denilmektedir. Türbe ha­rap olduğundan 1969 yılında hükümetçe tamir edilmiştir. Kitabede yazılı “kaçkancı” kelimesi arabacı anlamına gelir. Kazancı Baba ise bakırcı ustasıdır. Ayrıca Evliya Çelebi, “kuddise sırrehü’-l-aziz” (Allah kut­lu sırlarını aziz etsin) ifadesini kullanmıştır. “Sirre kadem basmış” ise “sırra kadem basmak”, yani gözden kaybolmak anlamında kullanılır. Kare planlı, kübik bir gövde üzerinde çokgen kasnaklı ve piramidal kü­lahlı bir yapı olan türbenin temelinde ve duvarlarda moloz taş, kubbe kas­nağında kesme taş ve tuğla, kubbede ise sadece tuğla kullanılmıştır. Beden duvarları üzerinde, pandantifle sağlanan geçitle, çokgen (ongen) bir kasnak oturmaktadır. Kubbe kasnağının güney, kuzey ve doğusunda, aynı üslupta, birer pencere görülür. Türbenin gövdesi ile taş ve tuğladan örülmüş kas­nağının bazı kısımları sonradan sıvanarak, özgün duvar gizlenmiştir. Kirpi saçakla biten yüksek kasnaktan sonra türbenin üzeri kiremit kaplı bir çatı örtülmüştür. Mevcut haliyle türbenin dış cepheleri bakımsız bir haldedir. Türbeye doğu cephesinde bulunan ve sonradan ilave edilen betonarme bir odadan girilir. Bazı onarımlar gördüğü açıkça belli olan bu giriş kapısını, alınlıktan sonra bir sivri kemer çerçevelemektedir. Kapı dikdörtgen ve ze­ minden yüksekcedir. İki ahşap kanatlı kapı, geometrik motiflerle işlenmiş ve kısmen de bozulmuş, sonradan yeşil renk yağlı boya ile de boyanmıştır. Türbe içi sade ve sıvalıdır. Sanduka sonradan sıvandığı için yapı malze­mesi görülmemektedir. Sandukanın başucunda taştan yapılan büyük bir sarık vardır. Güney duvarında dikdörtgen bir nişle “hacet/ dualık” penceresi açılmış­tır. Ayrıca türbe içinde geyik boynuzları görülür. Duvar 1318/1900-1901 ta­rihli bir hat levhada “Ya Hazret-i Baba Kazgani kuddise sırreh “yazılıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kalecik, Ankara
Gazi Gündüzalp

Gazi Gündüzalp

Ankara -Beypazarı – Hırkatepe köyünde Beypazarı ilçesi Hırka tepe Köyü’nde türbesi bulunan Gazi Gün­düz Alp , yazılı kaynaklara gore Osman Beyin dedesi ve Ertuğrul Gazi’nin babasıdır. Hırkatepe, Beypazarı ilçe merkezine 24 km uzaklıktadır. Uyku Dağı’ ın kuzeybatı yamacında ve Aladağ Çayı’na karışan Bağlarbaşı Deresi vadisinde bulunan Hırkatepe, eski adıyla “Hırka” Köyü, 1530 tarih­li Hüdavendigar Livası Tahrir Defteri’nde Beğ-bazarı kazasına bağlı bir köy olup Mir-liva hassı ve 18 hanedir. Tarihi kaynaklarda ise Hırka Köyü’nün adı “Kızılcasaray/Kızılsaray” olarak yazılmıştır. Tarihçiler, Ertuğrul Gazi’nin babasının ismi konusunda iki ayrı görüş ileri sürmüşlerdir. Birinci görüşe göre, Ertuğrul Gazi’nin babası Caber Kalesi’nde türbesi bulunan “Süleyman Şah” tır. İkinci görüşe göre ise Ertuğrul Gazi’nin babası “Gündüz Alp” tir. Günümüz tarihçileri tarafından ikinci görüş genel ka­bul görerek, Gündüz Alp’in Ertuğrul Gazi’nin babası olduğu kabul edilmiştir.

📍 Beypazarı, Ankara
Alışoğlu Türbesi

Alışoğlu Türbesi

Ankara – Kalecik ilçesinde Kale mahallesinde Ankara’nın Kalecik İlçesinde, Kale Mahallesi cami altı semtindedir. Türbede Horasan’dan gelen ve bir Nakşibendî Şeyhi olan Alışoğlu Ali Efendi, annesi ve kızı yatmaktadır. Türbe 1231 yılında kendisi tarafından yaptırılmış ve vasiyeti üzerine oraya defnedilmiştir. Türbe Dikdörtgen plânlı basit bir yapıdır. Kerpiçten yapılmış Türbe ahşap olup çatısı kiremitle kaplıdır. İki tane odası vardır. İkinci odada üç tane Sanduka bulunmaktadır. Müstemilatında; bahçe, avlu, konaklama odası, çeşme ve tuvaleti mevcuttur. Türbe her türlü hastalık için bilhassa bel, yel ve romatizma ağrıları için ziyaret edilmektedir. Şifa için burada yatılıp uyunmakta ve şifa bulu narak gidilmektedir. Eğitimini Horasan’da yaparak gelmiştir. Mesleği askeri hakimlikmiş, Hacı Bayram Veliallah ‘ın akrabalarından olup, Kayseri’de hakim iken Hacı Bayram Veli tarafından Kalecik’de hakim olması uygun görülmüştür. Burada vazife yapıp yerleşmiş ölünce de buraya defnedilmiştir. Yılda 1.500 kadar ziyaretçisi olan türbenin bakım ve temizliğini Fevziye Yıldız isimli bir vatandaş tarafından yapılmaktadır.

📍 Kalecik, Ankara

El Hac Abdurrahman Efendi

📍 Aksaray
Tevekküli Dede

Tevekküli Dede

Bosna Hersek – Saraybosna’da Hünkar camii haziresinde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Gazi Hüsrev Bey

Gazi Hüsrev Bey

Bosna Hersek – Saraybosna’da Gazi hüsrev bey camii avlusunda …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ömer Dede ve Üç Yatırlar

Ömer Dede ve Üç Yatırlar

İstanbul – Üsküdar’da Fenai Ali Efendi camii nin yer aldığı Boy beyi sokak ile Köprülü Fazıl Ahmet Paşa sokağının kesişiminde Türbe, Boy Beyi Sokağı ile Köprülü Fazıl Paşa Sokağı’nın birleştiği yerde ve ikinci yolun sol köşesindedir. Civarında Alaca Minare Mescidi, Hacı Dede Nakşibendi Tekkesi, Fenayi Ali Efendi Celveti Tekkesi Camii, Türk Ahmet Paşa Mektebi ve çeşmesi ile bir çarşı bulunmaktadır. Ömer Dede’nin kimliği belli değildir. Mir’at-i İstanbul adlı eserin sahibi M. Raif Bey: “Köşe başında bir türbe içinde Ömer Dede namında bir zat metfundur. Mezar taşında şu beyit yazılıdır: Alametden murad bir duadır Bugun bana ise yarın sanadır 910 M. Raif Bey’in görmüş olduğu bu taş bugün de mevcuttur. Fakat tarihi 910 (1504-5) değil 1133 (1720 21)’dir. Türbeden eser kalmamışltır. Bir set üzerinde bulunan ve bir kaç kabirden oluşan küçük hazirenin duvarı üzerine: Ömer Dede ve üç yatırlar – 1133 kitabesi ile yukarıdaki kitabenin yeni yazı ile yazılmış mermer bir kopyası yerleştirilmiştir. 1924 tarihli gayri menkul vakıflar listesinde “Ömer Paşa Türbesi, Toprak Sokak, Mechul, Mamur” olarak gosterilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermin Haskan , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

📍 İstanbul
İvaz Fakih

İvaz Fakih

İstanbul – Çamlıca tepesindeki İBB tesislerinde , Lokantanın hemen arkasında Orhan Gazi zamanında Hereke, Tavşancıl, Gebze, Darıca, Tuzla, Pendik, Kartal ve Maltepe kaleleri, 730 (1329) tarihinde, şimdiki Gebze’nin güneybatısında bulunan Pelekonon Ovası’nda yapılan savaş sonucu zaptedilmiş ve Türk Ordusu Merdiven Köyü’ne kadar ilerlemişti. Buradaki İmparator Av Köşkü, Orhan Gazi tarafından bir Ahi Dergahı haline getirilmişti. Bir fütüvvet yolu olan Ahiler o çağlarda Osmanlılar’ın beşinci kolu, gizli bir örgütü idi. Bunlar yabancı ülkelerden haber sağlarlar ve düşmanı gozetlerlerdi. Bu dergahın şeyhlerine de resmen Bizans’ı gözetlemek vazifesi verilmişti. Bunlar, Gözcü Baba, Gül Baba, Ali Baba, Balcı Baba, Mah Baba, Eren Baba, Şahkulu Baba, Yörük Baba, Sancaktar Baba, Mansur Baba, Semerci Baba, Garipce Baba, Buhur Baba, Kartal Baba ve Çamlıca Baba gibi kimselerdi. Bunların büyük bir kısmı, sonradan siyasi durumun değişmesi neticesinde şehid olmuşlar ve bulundukları yerlere gömülmüşlerdi. Bir fıkıh bilgini olan İvaz Fakih’in bunlardan biri olduğu sanılmaktadır. Şehid olan kimsenin bulunduğu yere gömülmesi eski bir adettir. Süleyman Şah’ın Bolayır’da; İstanbul’un fethi srasında ve sokak muharebeleri esnasında şehid duşenlerin yol kenarlarına gömülmesi bu yuzdendir. 730 (1329) tarihinde kazanılan muharebe neticesi, Türk öncü kuvvetleri Çamlıca Tepeleri’ne kadar gelmişlerdi. Bu sıralarda Orhan Gazi, Çamlıca havalisini de içine alan, fakat gerçek hudutları bilinmeyen geniş bir bölgeyi Doğancılarına tımar olarak vermişti. Tımar, Akşahin ve Akdoğan isimlerinin karşılığı olan Laçin ismini taşıyordu. Laçin Tımarı, sonradan gelen padişahlar tarafından da kabul edilmiş ve yenilenmiştir. Bu hükmün, Yıldırım Bayezid (791-804)(1389-1402) tarafından verildiği ve oğlu İsa Çelebi zamanında ve 805 (1402-3) tarihinde yenilendiği de ileri sürülmektedir. Büyük tarih yazarı İbrahim Hakkı Konyalı, bir mecmuaya yazdığı yazıda Laçin Tımarı’nn anlamını anlatmakta ve bu arada da; “Yıldırım Bayezid doğancılarına tahsis ettiği Üskudar’ın doğusundaki yerlerden Çamlıca’daki bir çiftliği, İvaz Fakih isminde bir alime vermiş ve onu her çeşit vergiden muaf tutmuştu. Oğlu İsa Çelebi de hicri 805 tarihli bir hükümle babasının emrini teyid etmiştir….” demektedir. Aynı yazıda, eski Ayasofya mutevellisi Derviş Çelebi tarafından yapılan Kocaeli’nin Gebze Kazası’na bağlı bir köy olduğu kaydedildikten sonra, “….. bu köyün Çelebi Sultan Mehmet tarafından İvaz Fakih’e verildiği ve onun da tevliyeti (vakıf işlerinin idaresi) evladına geçmek şartıyla vakfettiği, İvaz Fakih’ten sonra burasının oğlu Ali’ye, daha sonra bunun oğulları Ahmet, Mahmut ve Hızır’a geçtiği ve tahrir zamanında burasının Hızır’ın oğullarından Mahmut’un tasarrufunda bulunduğu….” kaydedilmiştir. Bu açıklamalara gore, İvaz Fakih’in sonradan konulan şahidesi uzerindeki vefat tarihinin doğru olmaması icap eder. Çelebi Sultan Mehmet zamanında ve 822 (1419) tarihinde sağ olduğu görülen İvaz Fakih’in şahidesindeki 735 (1334-35) tarihi arasında 87 senelik bir fark vardır. Vakflar Genel Müdürlüğü’nde bulunan bir vakfiyeye göre, Çelebi Sultan Mehmet (1413-1421) kendi Şeyhi olan İvaz Fakih’e iki Çamlıca arasını temlik (mülk olarak verme) etmiştir. İvaz Fakih de bu yerleri vakfetmiştir. Kısıklı Ceşmesi’nin ilk banisinin de bu zat olduğu söylenir. İstanbul Ansiklopedisi’ndeki Çamlıca Bektaşi Tekkesi adlı yazıda, “İstanbul fethinden bir asır kadar evvel Çamlıca Baba adında bir derviş tarafından kurulduğunu tahmin ediyoruz. Yani bu tekke ismini kurulduğu tepeden almamış, tepe, tekkeye ve banisine nisbetle isimlendirilmiştir” denilmektedir. İvaz Fakih’in Çamlıca Tepesindeki Belediye tesislerinin içerisinde kalan kabrinin Baş taşına yeni yazı ile: Hüve’l-Baki Hicri 735’te vefat eden mazanneden İvaz Fakih kuddise s›rruhunun 1944’te Bay Zeynel Alantor tarafından kabri yaptırıldı. Ayak taşında ise: “1957 yılında Belediyece onarılmıştır.” diye yazılıdır. (Bu tarihte, Belediye bir takım türbeleri tamir ettirmiş ve bu arada Çamlıca’daki Selami Ali Efendi Türbesi’ni de yaptırmıştı.) Türbenin yanındaki tekke binası ile kücük türbedar evi yok olmuştur. Evliya Celebi, meşhur Seyahatname’sinde; “Büyük Çamlıca mesiresi, göklere baş kaldırmış bir dağın ta tepesinde yüce bir tekke idi.” demektedir. Evliya Çelebi’nin ismini vermediği bu tekke bir Bektaşi Dergahı idi. Evliya Celebi, 1630 yıllarında bu yerden bir tekke olarak bahsettiği halde, Hadika yazarı hiç soz etmemiştir. Hadika’nın muellifi Hüseyin Efendi’nin eserini yazdığı 1770 tarihlerinde bu tekke artık mevcut değildi. Tekkenin yanındaki ahşap türbe ve türbedar odası 1935 tarihlerinde yıkılmıştır. Son türbedar ise, Bektaşi Şeyhi, Hasan Tahsin Baba idi. Kaynaklar Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Mehmet Nermin Haskan , Üsküdar Belediyesi Yayınları

📍 İstanbul
Öksüz İbrahim Baba

Öksüz İbrahim Baba

Adıyaman – Merkez’de Adıyaman Kalesi eteğinde Öksüz İbrahim Baba türbesi , şehir merkezi, Sıratut Mahallesi, Ziya Gökalp Caddesi, Adıyaman Kalesi’nin kuzey eteğinde kaleye çıkan merdivenlerin hemen altında yer almaktadır. Tek odalı betonarme bir yapıdan oluşan türbenin toplam sahası 40 metre karedir. Türbenin kapısı yeşil renkte olup üzerinde “Öksüz Baba Türbesi” yazan bir tabela bulunmaktadır. Sandukanın başında Türk bayrağı, önünde ise demir set bulunmaktadır. Türbenin bulunduğu alan ve civarı 70–80 yıl öncesinde mezarlık halinde iken, günümüzde türbe dışındaki alanlarda binalar yapılmıştır. Anlatıldığına göre, Öksüz Baba Irak’tan gelmiş ve küçük yaşta iken burada babası şehit düşmüştür. Bunun için kendisine “Öksüz”, büyük ve yüce olduğu için de “Baba” denmiştir. Başka bir rivayete göre, İslam ordusunun Adıyaman’ı aldığı sırada, İslam ordusu içerisinde hem öksüz olan, hem de yaşça küçük olan İbrahim ismindeki bu zat, burada şehit olmuştur. Bundan 500 sene önce bir kişinin rüyasına giren Öksüz İbrahim Baba, kendini tanıtmış ve kendisinin şehit olduğunu söylemiş. Bu zat da gelip yattığı yeri kazıp bakmış ki gerçekten de bir şehit, hala çürümemiş bir şekilde yatıyor. Bunun üzerine burayı hemen bir türbe haline getirmiş. Bu zat gösterişi ve süsü sevmediğinden türbe ne kadar onarılmışsa da her defasında türbe yanmış veya yakılmıştır. Türbeyi yakmak isteyen dört kişi de kaza sonucu ölmüştür. Bu türbe çoğunlukla kadınlar tarafından ya yedi cuma ya da üç sabah namazı vakti ziyaret edilir. Türbe perşembe geceleri ve cuma günleri öğlene kadar açıktır. Genellikle türbe sıtma hastalığına yakalananlar tarafından ziyaret edilmektedir. Sıtmaya yakalanan kişi yere yatırılır. Hastanın baş tarafına türbenin alanına ait üç taş konulur ve yine aynı mekâna ait çalı çırpıdan küçük birkaç tane hastanın ayak tarafında yakılır. Hasta biraz rahatlayınca “çıralık” denilen bir miktar para bırakıp gidilir. Ayrıca, türbenin ziyaret edilmesinin diğer başlıca sebepleri şunlardır. Evde kalmış kızların bahtlarının açılması, çocuğu olmayan kadınların çocuk sahibi olması, sınavda başarılı olunması ve her türlü istek, arzudur. Kaynak ; Adıyaman Evliyaları , Abdulhalim Durma Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Adıyaman
Şeyh Bekir Efendi

Şeyh Bekir Efendi

Şeyh Bekir Efendi ; Şanlıurfa – Ulucami ( Çarşı camii) nin giriş kapısı yanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şanlıurfa
Hafız Muhammed Selim Efendi

Hafız Muhammed Selim Efendi

Şanlıurfa – Merkez’de Dabakhane camii giriş kapısında ( Haritadaki nokta tam yerini gösterir) ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şanlıurfa Özel, Şanlıurfa
Buluntu Hacı Abdurrahman Efendi

Buluntu Hacı Abdurrahman Efendi

Şanlıurfa’da Balıklı gölün hemen yanında ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şanlıurfa
Ladikli Hacı Ahmet Ağa

Ladikli Hacı Ahmet Ağa

Konya – Ladik – Ladik Kabristanında ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Konya
Sultan Veled

Sultan Veled

Konya – Hazreti Mevlana Müzesinde ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Mehmet Hemdem Çelebi

Mehmet Hemdem Çelebi

Konya – Hazreti Mevlana Türbesinde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Selahaddin Zerkubi

Selahaddin Zerkubi

Konya – Hazreti Mevlana’nın Türbesinin girişinde sağ tarafta Aslen Konya’ya bağlı Kamile denilen köyden olup doğum tarihi bilinmemekle beraber Mevlana Celaleddin Rumi’den daha önce doğduğu sanılmaktadır. Konya’da kuyumculukla meşgul olduğundan dolayı Zerkub=Kuyumcu diye şöhret bulmuştur. 629/1231 yılında Konya’ya gelen Seyyid Burhaneddin Tirmiz’ye Mevlana Celaleddin gibi o da mürid olmuştur. Seyyid Burhaneddin ‘in Kayseri ‘ye gelip orada vefat etmesinden haylıi sonra da 647 yılı civarında Mevlana’nın halifesi ve has müridi olmuş, tam on yıl onun sohbetinde bulunduktan sonra nihayet 65 7/1258 yılında vefat etmiştir. Konya’da Sultanü’l-Ulema’nın türbesi medfundur. Onun Seyyid Burhaneddin ve Mevlana Celaleddin’e mürid olduğu Menakıbü’l-Arifin’deki bir hikayede anlatılmaktadır. Hikaye’ye göre: Şeyh Selahaddin Zerkub, anası ve babası Konya civarında bir göl kenarında bulunan Kamile ismindeki köyden idiler. Bu gölden balık avlamakla geçinirlerdi. Seyyid Burhaneddin Konya’dan ”Daru’l-Fetih” denilen Kayseri’ye gidip orada vefat ettiği zaman, Şeyh Selahaddin de ana ve babasını görmek için doğum yeri olan Kamile’ye gitmişti. Köye vardığında Selahaddin’i evlendirdiler. Şeyh Selahaddin bir müddet köyde hanımının, anne-babasının yanında kaldı. Artık bu hayata iyice alışmıştı. Günlerden bir gün Konya’ya geldi ve Ehü’l-Fazl Mescidi’nde Cuma namazında bulundu. O gün Mevlana Celaleddin vaaz ediyor ve büyük coşkunluklar gösteriyor ve Seyyid Burhaneddin hakkında birçok şeyler anlatıyordu. Birdenbire Seyyid Burhaneddin ‘in halleri Mevlana Celaleddin’in zatında büyük bir nur gibi Şeyh Selahaddin’e tecelli etti. Selahaddin hemen ayağa kalkıp Mevlana’nın vaaz ettiği minberin altına gelerek baş koyup, Mevlana Celaleddin ‘in ayaklarına yüzlerini ve gözlerini sürdü. Bunun üzerine Mevlana Celaleddin Hz.leri iltifatlarda bulunarak: – Nerede idin? diye sordu. Şeyh Selahaddin de: – “Evlendim, sizden ve sohbetinizden mahrum kaldım diyerek özür diledi. Mevlana Celaleddin ise: – “Hayır, hayır sen bizdensin. Bizim canımızsın diyerek elinden tuttu ve (onu) kendisine sohbet arkadaşı yaptı.” Kaynak ; Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Hüsameddin Çelebi

Hüsameddin Çelebi

Konya – Hazreti Mevlana’nın Türbesinin girişinde sağ tarafta …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Halife Sultan

Halife Sultan

Halife Sultan ; Konya – Seyidşehir’de Seyyit Harun camii girişinde solda ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Seydişehir, Konya
Şeyh Halil Türbesi

Şeyh Halil Türbesi

Konya – Musalla Kabristanında ( Harita’daki Nokta tam yerini gösterir.) ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Pirebi Sultan

Pirebi Sultan

Pirebi Sultan Kabri ;Konya – Pirebi caddesindeki Pirebi camiinin kıble tarafında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Hoca Ahmed Fakih

Hoca Ahmed Fakih

Konya – Hocafakih caddesi üzerindeki Hoca Ahmed Fakih camii yanındaki Türbesinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya

Ahmed Eflaki

Ahmed Eflaki türbesi ; Konya – Hazreti Mevlana Türbesinin hemen arkasında. …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Malkoçoğlu Mehmet Bey

Malkoçoğlu Mehmet Bey

Kocaeli – Gebze’de Çoban Mustafa Paşa camii arkasındaki parkın yanında ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Gebze, Kocaeli
Çoban Mustafa Paşa

Çoban Mustafa Paşa

Kocaeli – Gebze Merkez’de Çoban Mustafa Camii yanında.. ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Gebze, Kocaeli

Şeyh Mehmet Emin Efendi

📍 Safranbolu, Karabük

Ergülle Baba

📍 Safranbolu, Karabük
Şeyh Şehabeddin Sühreverdi

Şeyh Şehabeddin Sühreverdi

Eskişehir – Kurşunlu Külliyesi karşısında. Anadolu Selçukluları döneminde veya sonrasında Eskişehir’de Şeyh Şehabeddin Sühreverdi (k.s.) adına bir zaviye inşa edilmiştir. Bu zaviyenin giderleri için Eskişehir’de bir, Eşen Karaca Köyü’nde de iki çiftlik yer vakfedilir. Bir çiftlik yer arazinin verimine göre değişmektedir. Sultan II. Selim Han dönemine ait ve 983/1575 tarihli defterdeki bu vakıf kaydından Sultanönü livası Eskişehir kazasında üç çiftlik yer kadimden (Selçuklu) Şeyh Şehabüddin Zaviyesi ‘nin vakfı iken timara verilmiş, daha sonra bu üç çiftlik yer geri Şeyh Şehabeddin Zaviyesi vakfına devredilmiş ve Seferşah’ın tasarrufuna, daha son­ra da Hasan Faki’ye padişah fermaniyle verilmiştir. Üç çiftlik yerin yıllık geliri beş yüz akçedir. Şeyh Şehabeddın Sühreverdi Zaviyesi’nin yüzyıl öncesine ka­dar faaliyetlerine devam ettiği belgelerden anlaşılmaktadır. 8 Muharrem 1328/ 20 Ocak 1910 tarihli belge özetinde “Eskişehir’de şeyh Şehabeddin Zaviyesi ve zaviyedarlığının mahlul olduğundan bahisle Meryem Hatuna’ tevcihi için izin talep edildiği zikredilir. Anadolu Selçukluları döneminde inşa edildiği tahmin edilen Şeyh Şehabeddın Sühreverdi Zaviyesi yapılarından günümüze sa­ dece türbe ulaşabilmiştir. Odunpazarı Bademlik yolunun sağ ta­rafında bulunan türbenin kitabesi yoktur. Türbenin içinde kitabesiz iki sanduka bulunmakta­dır. Bu sandukaların Şeyh Şehabeddın Sühreverdi (k.s.) ve oğluna ait makam mezarlar veya dergahta görev yapan şeyhlere ait ol­duğu tahmin edilmektedir. 1984 yılında çevre sakinleri tarafından onarılan türbe, 2009 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Eskişehir Merkezde Odunpazan semti, Paşa mahallesi, Yıldırım sokağı 59. pafta 46. ada 6. parsel de yer almaktadır. Doğu batı doğrultusunda uzayan yamuk planlı türbe, içten düz ahşap tavan, dıştan kiremitli çatı ile örtülüdür. Güney ve batı cepheleri, yapılarla çevrilenmiş olduğundan sağırdır. Güney cephesinin bitişiğinde yer alan yapılar, 2009 yılı onarımlarında yıktırılmış, bu cephenin önü parka dönüştürülerek açılmıştır. Türbenin kuzey cephe ekseninin biraz doğusunda dikdörtgen biçimli bir kapı, kapının batısında kare biçimli bir pencere bulunmaktadır. Türbeye kuzey cephede yer alan kapıdan girilmektedir. Cephelerin kapı ve pencere biçimleri içte de aynen tekrarlanmıştır. Mekanın bir basamakla çıkılan yükseltilmiş balı yarısında ahşap kaplamalı iki sanduka bulunmaktadır. Girişe daha yakın bulunan 0.85 m. genişliğinde 3.10 m. uzunluğundaki sandukanın Şeyh Şehabeddin Sühreverdi ‘nin oğluna ait olduğu sanılınaktadır. Bu sandukanın güneyinde bulunan 1.27 m genişliğinde 3.06 m. uzunluğundaki sandukanın Şeyh Şehabeddin Sühreverdi ye ait olduğuna inanılmaktadır. Her iki sanduka üzerinde de herhangi bir kitabeye rastlanmamaktadır. Yapının içi oldukça sade ve gösterişsizdir. Yapının doğu duvarı, kuzey duvarına geniş, güney duvarına dar açıyla bağlanır. Önceden, doğu duvar ekseninde bir pencere ile bu pencerenin güneyinde dikdörtgen biçimli altlı üstlü iki niş yer almakta (bkz. restorasyon öncesi rölöve planı), alt nişte Kuran-ı Kerim ve dini kitaplar, üst nişte seccade ve örtüler bulunmaktaydı. Türbenin alçak zeminli doğu yarısının, güney duvarının yaklaşık ortasına, ortalama bir kapı açıklığının genişlik ve yüksekliğinde, san renkli yuvarlak bir kemer resmedilmiştir. Kemerin içine ayrıca, kumaş kıvrımları çizilerek belirtilmiş, pembe renkli iki perde kanadı resmedilmiştir. Kemer resminin iki yanında, duvarın üst kısmında dikine dikdörtgen biçimli birer niş bulunmaktadır. Yapının kerpiç malzeme ile inşa edilmiş duvarları, içten ve dıştan sıvanarak boyanmıştır. Pencere kasaları ile kapı kanadı ve tavanında ahşap, pencere parmaklıklarında demir kullanılmıştır. Sandukalar ahşapla kaplanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir

Reisler Türbesi

📍 Demirci, Manisa
Şeyh Ahi Mahmut

Şeyh Ahi Mahmut

Eskişehir – Kurşunlu Külliyesi hemen arka sokağında Mevlevi kabristanının karşısında. Kitabesi bulunmayan yapının inşa tarihi bilinmemektedir. Fatih devri vakıf kayıtlarında “Kadimeden Vakıflarının” bulunduğu belirtilen Ahi Mahmud Zaviyesi’nin Şeyhinin Ahmet Veledi Ahi Mahmud olduğu yazılmıştır. Kadime vakıflarının olması zaviyenin Osmanlı dönemi öncesine ait olabileceğini düşündürmektedir. Türbe, Eskişehir Merkezde, Kurşunlu Külliyesi ‘nin batısında yer almaktadır. Kuzey güney doğrultusunda uzayan yamuk dikdörtgen planlı, tek katlı yapının düz ahşap tavanı dıştan kiremit kaplı kırma çatı ile örtülmüştür. Doğu cephesinde iki, batı cephesinde bir dikdörtgen biçimli pencere bulunmaktadır. Yapıya, kuzey cephede bulunan dikdörtgen biçimli kapı vasıtasıyla girilmektedir. Dikdörtgen planlı türbede, bir sandukaya bulunmaktadır. Sade bir düzenlemeye sahip olan yapı içten ve dıştan sıvalıdır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Eskişehir
Pehlivan Dede

Pehlivan Dede

Bursa -Alancık caddesi üzerinde Tramvay son durağının yanında Kayhan Semti’nde, Yeni Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Ahmed Dai Camii arkasındadır. Mezarın çevresi parmaklıkla çevrilmiştir. Son dönemlerde yapıldığı anlaşılan mermer bir kitabede Pehlivan Dede yazısı vardır. Yeşile boyanmış bir metrelik duvarda mum yakmaya uygun küçük bir hücre de yapılmıştır. Ancak bu zatın kim olduğuna dair kaynaklarda henüz bilgiye rastlanmamıştır

📍 Bursa
Güranlı Türbesi

Güranlı Türbesi

Bursa – Molla Gürani mahallesindeki Güranlı Camii yanında Halk arasında Güranlı türbesi olarak bilenen yapıda Seyyid Hüseyin Erzincani bin Seyyid Abdurrahim Efendi ile beraber 2 kabir daha vardır. Hz. Peygamber’in soyundan gelen Seyyid Hüseyin Efendi , aslen Erzincanlı olup , Erzincan da ticaretle uğraşırken , Kanuni Sultan süleyman zamanında ailesiyle beraber Bursa’ya gelip yerleşmiştir. Hayatının geri kalanını Bursa’da yaşamış ve yaptığı vakıflarla Bursa’nın gelişimine katkı da bulunmuştur. 1595’te vefat eden Seyyid Hüseyin Efendi , Yeşil Türbe adıyla da bilinen ve kendisinin inşa ettirdiği mescidin yanında yer alan türbesine gömülmüştür. Mescidin üzeri kırma çatı ile örtülü olup, minaresi ve son cemaat yeri bulunmamaktadır.

📍 Bursa
Elmas Dede

Elmas Dede

Bursa – Kemal Bengü caddesi üzerinde Yıldırım Bayezid döneminde Buhara’dan Bursa’ya gelerek 14. yüzyıl sonlarında Acem Reis mahallesindeki Ali Mest zaviyesini ettiren tarikat ehlidir. Ali Mest Edhemi , İbrahim Edhem yolundan gittiği için kendisine ” Edhemi” denilmiştir. Allah aşkıyla sarhoş ve şaşkın helde gezdiğinden kendisine ” Ali Mest Sultan” da derlermiş. ” Ali Mest ” ismi zamanla ” Elmas” a dönüşmüş ve halk arasında ” Elmas Dede” olarak tanınmıştır. Günümüzdeki ” Elmasbahçeler” mahalle isminin, Ali Mest’in isminden geldiği düşünülmektedir. Çok sayıda öğrenci yetiştirdiği ve pek çok kişiyi aydınlattığı söylenmektedir. Çelebi Mehmet döneminde(1413-1421) vefat etmiş ve zaviye civarındaki türbesine defnedilmiştir. Tekke zamanla yok olmuştur. Ahşap olduğu bilinen türbe de zamanla yok olarak sadece mezarlar kalmıştır. Günümüze gelen haziresinde ise iki tane beyaz mermerden yapılmış, üstü açık mezar mevcuttur ve bir tanesinin Elmas dede adına olduğu düşünülmektedir. Elmas Dede’ye ait olduğu düşünülen mezarda mezar taşı yoktur, sadece bir başlık bulunmaktadır. Diğer mezar taşının üzerinde yazan Mahmud Bin Mehmed isminden ise Acem Reis camiini yaptıran Bedreddin Mahmud’a ait olduğu düşünülmektedir.

📍 Bursa
Ulu camii ve Ulu Camii Türbesi

Ulu camii ve Ulu Camii Türbesi

Adana – Seyhan İlçesi Ulu camii mahallesindeki Ulu camii’nin içerisinde Ramazanoğlu büyüklerinin kabirlerinin bulunduğu Ulu camii Türbesi hakkında Adana Kültür Varlıklı Envanterinde şu bilgiler yer alır ; Camiye bitişik yapıldığı halde onunla organik bir bütünlük arz etmeyen türbe, Selçuklu türbelerinin birçoğunun aksine camiin eklentisi halinde, harimin doğusunda yapılmıştır. Eser, 5,50 x 6,10 m. ebatında bir saha kaplamaktadır. Türbe, üzeri kubbeyle örtülü, içinde sandukaların bulunduğu bir üst mekanla kuzeyde bir mihrabiyesi bulunan ve çapraz tonozla örtülmüş olan bir giriş bölümünden meydana gelmektedir. Bu giriş kısmı, bir ara kapıyla harime, bir kapıyla da türbeye bağlanmaktadır. Doğu duvarında ise bir pencere yer almaktadır. Daha kuzeyde mukarnas başlıklı dört sütun üzerine inşa edilen sundurma, beşik tonozun yan çapraz tonozla dikine kesilmesiyle hasıl olan ahşap bir örtüyle kaplanmıştır. Türbenin altındaki beşik tonozlu mumyalığa buradaki orta kemerin altından başlayan 100 cm. enindeki bir merdivenle inilmektedir. Burası daima kapalı tutulan bir kapakla muhafaza altına alınmıştr. Ulu Cami Türbesi ‘nin harimdeki mihrap önü kubbesine benzer bir şekilde yapılan çokgen kasnaklı ve üçgen intikalli sivri kubbesinin, oniki kenarının her birisine revzen (renkli cam) pencere konulmuş olup, mihrap önü kubbesinin aksine siyah taşa yer verilmemiştir. Harim duvarı ile aynı kalınlıkta olan (1,10 m.) türbe duvarları, sarımtırak taşlarla yapılması sebebiyle harimin kıble duvarından farklıdır. Keza birincisinin aksine ortaları kaba, etrafı ince yontulmuş taşlarla değil de, tamamı ince yontulmuş taşlarla yapılması sebebiyle de farklılık göstermektedir. Bu husus türbe ile harimin 3-5 yıl gibi bir arayla yapıldığını göstermesi bakımından önemlidir. Türbenin duvarları içten yan yüksekliğe kadar Osmanlı klasik üslubun en kaliteli İznik işi çinileriyle bezenmiştir. Türbedeki üç sandukanın da çinilerle kaplı olduğunu ve eskiden türbenin içinde çok sayıda pirinç şamdanların bulunduğu halde şimdi bunlardan hiçbirinin mevcut olmadığını, eserin 1977 yılındaki tamirinden sonra yerine konulmadığını söylemekle yetineceğiz. Keza kıble duvarındaki iki tane sancağın madeni alemleri de kaybolmuştur. Kitabesi: Türbede, hepsi de Ramazanoğulları ailesine mensup üç adet çini kaplamalı sanduka bulunmakta olup bunların baş uçlarına sülüs hatla kitabe yazılmıştır. I – Kıbleden itibaren birinci sanduka, camiin ilk banisi Halil Bey’e ait olup sülüs kitabesi şu şekildedir: 1- Haza 2- Merkadu-şerifu’l- merhumu’l-mağfur 3- El-muhtac ila rahmetillahi el- melikü’l- mağafur el-Emîr Halil 4-İbni’l-emir Davud ibni’l-emir İbrahimi’ş-Şerif ibni Ramazan aleyhim rahmeti ve’r-rıdvan. 5- Kad intekale min dari’l-fenai ila dari’l-bekai fi evaiil-i cumadii’l-üla min şuhüri sene sitte ve aşare ve tıs’amie. Türkçesi: Bu, affedicilerin Meliki olan Allah’ın rahmetine muhtaç, günahları bağışlanmış merhum, şerefli Ramazanoğlu emin meşhur ibrahim Bey ‘in oğlu Davud Bey’in oğlu Halil Bey’in mekandır. Allah’ın rahmeti ve rızası üzerine olsun. 916 senesinin Cemaziyüleuvel ayının başlarında Fena aleminden Beka alemine göç etti. (Ağustos 1510) II – Ortadaki sanduka Piri Paşa’nın oğlu Muhammed Şah’a aittir ve kitabesi şu şekildedir. 1- Haza merkadi şerifu. 2- Muhammed Şah ibni Piri Paşa ibni’l-Emir Halil 3- İbni’l-Emir Davud ibni’l-Emir İbrahim el-meşhur bi-ibni Ramazan 4- Kad intekale fi evasiti zil kadeti min şuhuris ene erbaine ve tis’amie (1541 yılı Mayıs sonu) Türkçesi ; Bu 940 senesinin Zilkade ayının ortalarında vefat edeb Ramazanoğlu İbrahim’in oğlu Davud’un oğlu emir Halil’in oğlu Pirir Paşa’nın oğlu Muhammed Şah’ın mezar-ı şerifidir. III – Piri Paşa’nın diğer oğlu Mustafa Bey’in sandukası ise üç sandukanın en kuzeyinde olup diğerleri gibi sülüs hatla yazılı kitabesi şöyledir; 1- Haza merkadu şerifu 2- Mustafa bin Piri Paşa ibni’l Emir Halil 3- İbni’l Emir Davud İbni’l Emir İbrahim el meşhur bi İbni Ramazan 4- Kad intikale fi evaili Rebiil ahir min şuhuri sene tis’a ve hamsine ve tis’amie (H. 959/M. 1552 yılı Mart sonu) Türkçe ; Bu mezar-ı şerif Ramazanoğlu meşhur İbrahim Bey’in oğlu davud Bey’in oğlu Halil Bey’in oğlu Piri Paşa’nın oğlu Mustafa’nın mezarıdır. 959 senesinin Rebiulahir ayının başlarında ahirete intikal etti.

📍 Adana
Ramazanoğlu Türbesi

Ramazanoğlu Türbesi

Ramazanoğlu Türbesi ; Adana – Merkez’de Ulu camii arkasındaki Ziya Paşa parkında Ramazanoğlu Türbesi hakkında Adana Kültür Varlıklı Envanterinde şu bilgiler yer alır ; Eserin inşa tarihini gösteren herhangi bir kitabe mevcut değildir. Bununla birlikte, kemerlerinin ve kilit taşlarındaki rozetlerin üslubundan eseri 17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyılın başlarına tarihlendirebiliriz. Ayrıca 1760 yılına ait bir kayıtta Şeyh Osman Medresesi’nin yeri tarif edilirken Ramazanoğlu Türbesi’ne atıfta bulunulması da, bu türbenin o zaman mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. Yerden 0,80 m. kadar yükseltilmiş taş bir oturtmalık üzerine her kenarı yaklaşık 3,00 m. olan sekizgen bir plan üzerine tamamen iyi cins beyaz taşlarla inşa edilmiştir. Türbe, zengin profilli ayaklar üzerine oturan penci kemerlerden ibaret sekizgen bir çardak şeklinde olup, onu miğfer benzeri hafif sivri uçlu kubbe taçlandırmaktadır. Kemer köşelerinde kubbeye geçiş için pandantiflerden yararlanılmıştır. Kemer gözleri oylumunca madeni şebekelerle kaplanmak suretiyle içerisi muhafaza altına alınmış, giriş çıkışlar için yalnızca doğuda sade bir kapıya yer verilmiştir. Eserde tezyinat olarak söyleyebileceğimiz yegane unsur, kilit taşlarındaki rozederdir. Türbenin içinde halen yedisi büyük, bir tanesi çocuk olmak üzere sekiz tane lahit bulunmaktadır. Bu sandukalar, cami ile bütünlük arz eden diğer türbedeki sandukaların aksine çok sadedir. Hatta hiçbirinde yazı bile mevcut değildir. Bu durum, beyliği kaybeden Ramazanoğlu ailesinin statüsüyle ilgili olmalıdır. Ramazanoğlu Türbesi’nin kimin tarafından yapıldığı belli değil. Fakat eserin hem adı hem de bulunduğu yerin Ramazanoğulları külliyesinin ve eserlerinin en kesif olduğu bir yerde konuşlanması, eserin Ramazanoğlu ailesinden biri tarafından yaptırıldığını işaret etmektedir.

📍 Adana
Erkeç Dede

Erkeç Dede

Kabri Şerifi ; Adana – Karaisalı Çatalan Barajından Kaledağı köyüne doğru giderken köye 2 km kala sağ tarafta ağaçların arasında kalan mezarlıkta Erkeç dede’nin hayatıyla ilgili bilgilerimiz çok kısıtlıdır.Adana – Karaisalı – Çatalan barajından Kaledağı köyüne doğru giderken Köye 2 km kala sağ tarafta ağaçların arasındaki kabristan Erkeç dede kabristanı olarak ziyaret edilir. Erkeç dede’nin kabrinin kabristanda tam olarak nerede olduğu belli değil. Oradaki Halkla konuştuğumuzda O kabristanın yıllardır erkeç dede kabristanı olarak bilindiği ve insanlar tarafından tazim gösterildiğini belirttiler. Erkeç Dede kabristanının 5 km uzağındaki Sofu Baba Türbesindeki bilgilere göre ; Seyfüddin Arif döneminde yetişen Nakşi Tarikayının sofilerinden olan Sofi Dede , Çoban Dede, Cabbar Dede , Bulamaç Dede , Bulut Dede , Erkeç Dede , Arapacı Dede adında 7 eren , Osmanlı Sultanı IV. Mehmet döneminde ( Miladi 1648 – 1687) Erzurum Horasan Bölgesinden oradan Malatya üzerinden Çukurova’ya kadar gelirler. Erkeç Dede de şu an bulunduğu bölgede kalır ve İslamiyeti doğru olarak irşad ve tebliğ etmek üzere vazife yürütür. Allah sırrını takdir eylesin.

📍 Karaisalı, Adana
Abdurrezzak Antaki

Abdurrezzak Antaki

Kabri şerifi; Adana – Seyhan’da Yeni camii giriş kapısının yanında. Aslen Antakyalı olan Abdurrezzak Antaki hazretlerinin mezarı 1724 tarihinde kendi adına yaptırdığı Abdürrezak Antaki (Yeni) Caminin girişin bulunmaktadır. Vefat tarihi bilinmemektedir. 1297 / 1881 tarihli Adana Sancağı salnamesinin 77. sahifesinde Ehlultah’tan olduğu bildirilmektedir. Bu caminin yaptırılmasında emeği geçen ve o tarihlerde Adana müftüsü olan Sadık Efendi nin mezarı da Abdurrezzak Antaki Efendi’nin hemen yanındadır. Yeni camiinin cümle kapısındaki kitabe ; 1- Bismillahirrahmanirrahim. 2- Vekad veffake binae hazac Camiu’ş şerif lil fakir 3- Abdurrezzak el Antaki tevelleden. Sümme tevattana fi Adana fi seneti seb’a selasine ve miete ve elf (H.1137 / M. 1724) Türkçesi 1- Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla 2- Muhakkak bu şerefli camiinin yapımına, Antakya doğumlu olup Adana’yı vatan edinen Hacı Abdurrezzak binyüz otuzyedi yılında mufavvak oldu. (M. 1724) Kaynaklar; Çukurova’nın Manevi Sultanları ,Kazım Temir, Türkiye Gazetesi Türk Kültür Varlıkları Envanteri , Nusret Çam , Türk Tarih Kurumu

📍 Adana
Muhammed Nasuhi Üsküdari

Muhammed Nasuhi Üsküdari

Makâm-ı evliyâdır, menbâ-ı feyz-i fütûhîdir, Edeple dâhil ol sofî, bu dergâh-ı Nasûhî’dir . Halvetiyye – Şabaniyye yolunun büyüklerinden olan Şeyh Muhammed Nasuhi Efendi ; bir rivayete göre 1648 diğer bir rivayete göre de 1652’de dünyaya gelmiştir.Babası Seyyid nasuhi bin İhtiyareddin bey , annesi ise Afife Hanım’dır. Nasuhi mahlası babasının adına nisbetle verilmiştir. Annesi, Nasuhi Efendi daha iki üç yaşlarındayken vefat etmiştir. Muhammed Nasuhi ‘nin çocukluğu, doğduğu evde geçmiş, aile bir müddet sonra Üsküdar’da Kefçe mahallesine taşınmıştır. Nasuhi, tahsil hayatına bu mahallede başlamıştır. Medrese tahsilinden sonra bir müddet ” Enderun Hümayun ” çalışmıştır. Nasuhi , daha çocukluktan gençliğe yeni geçtiği zamanlarda tasavvufa merak sarmış, uzun müddet sufi meclislerinde sohbetler dinlemiş sonunda Atik Valide Tekkesindeki Karabaş-ı Veli hazretlerine intisap etmiştir. Bu intisap şöyle olmuştur ; ” Nasuhi hazretleri, Sultan Mehmet camii’nde tahsilde iken Mustafa Efendi, müşarünileyn meziyet ve vasıflarını Karabaş-ı Veli hazretlerine nakl ve ifade etmiş ve bir gün Hazret, ona mülaki olmuştur. Kendisine orada bir hücre tahsis edilmiş, keyfiyet, babası Nasuh Bey’e de bildirilmiştir. Oğlunun kendince maruf olmayan bir zata intisab etmesinin sebebini anlamak üzere, Nasuh bey, Karabaş-ı veli’nin huzuruna girince: ” Gel bakalım, yahu babası oğluyla beraber gelmeli” diye hitap edince Nasuh Bey, Karabaş-ı Veli’nin elini öperek kemal ve meziyetini takdir ederek oğlunun terbiyye-i maneviyesini ona terk etmiştir. ” Manevi hayatında büyük bir kabiliyet gösteren ve seyr sülükunu on iki sene hizmetten sonra, genç bir yaşta tamamlayan Şeyh Nasuhi 27 yaşında (1674) hilafete getirilmiştir. Sonrasında mürşidinin emriyle Mudurnu’ya gönderilmiş ve burada Sunullah zaviyesinde on bir sene tekke şeyhliği yapmıştır.Mudurnu halkından pekçok kimse onun sohbetinde bulunarak feyzinden istifâde etti ve birçok talebe yetiştirdi. Nasuhi Mudurnu’da görev yaptığı sırada (1679) mürşidi Karabaş Veli’nin Limni’ye sürgün edildiğini öğrenmiş ve tahmin 1680 yılında Limni’ye gitmiştir. Şeyhi Karabaş Veli hazretlerini ziyaret ve hizmet amacıyla ada’ya birkaç kez gidip gelmiştir. Nasuhi hazretleri bu ziyaretlerinde o sırada Limni’de sürgün hayatı yaşayan XVII. Asrın büyük mutasavvıflarından Niyazi Mısri ‘nin de yakınında ve hizmetinde bulunmuş, Niyazi Mısri hazretlerinden fevkalede etkilenmiştir. Ada’daki hizmetlerinden sonra Mudurnu’ya dönmüş ve 1685 senesine kadar Mudurnu’da kalmıştır. Şeyh efendi 1685 senesinde yerine Mudurnulu Abdullah Rüşdi ‘yi halife bırakarak İstanbul’a dönmüştür. İstanbul’a geldiği ilk yıllar Üsküdar’daki Çakırcı Hasan Paşa daha sonra da Süleyman Paşa camiilerinden iki sene irşad faaliyetlerinde bulunur. Nasuhi Efendi henüz öğrenciliği sırasında Şeyhi Karabaş veli ile Üsküdar’da geziye çıktığı bir gün Doğancılar Meydanına geldiklerinde ( Şimdiki Nasuhi dergahın olduğu yer) Karabaş veli hazretleri ” Oğlum inşallah burası senin yüzünden mamur ve kıyamete kadar Asitane-i Nasuhi diye meşhur olur ” şeklinde dua ve işarette bulunur. Şeyh Nasuhi Mudurnu’dan İstanbul’a geldiğinde bu sözleri ilahi bir emanet kabul ederek Nasuhi Tekkesini kurmaya çalışmıştır. Bu dergahı yaptırırken Yeniçeri ağası Damat Hasan Paşa ona her türlü maddi ve manevi desteği sağlıyordu. Fakat bu sırada Damar Hasan Paşa’nın Van Muhâfızlığına tâyin edilmesi, destekten mahrum kalmasına sebeb oldu, beş kese altın borç alarak dergâhın inşasını tamamladı. Bu borç sebebi ile bir müddet sıkıntı çektiyse de sonra kurtuldu. Tamamen Nasuhi Efendinin mülkü olan dergahta, Cuma namazı kılınmaya başladı. 1704 (H.1116) senesinde Veziriazam Damad Hasan Paşa bu dergaha imam, hatib, müezzin, kayyım tayin ettirdi. Diğer ihtiyaçları için de günlük yüz elli akçe tahsisat ayırttı. Ayrıca Hadice Sultan ve Vâlide Atik Sultan vakıflarından bu dergâhın ihtiyaçları için gelir tahsîs edildi. Dergâhta bulunan dervişlerin her türlü ihtiyaçları temin edildiği gibi, dergâha her gün gelen misâfirler ağırlandı. Nasûhî Efendi, dergâhında pekçok talebe yetiştirdiği gibi, çeşitli câmilerde verdiği vaaz ve nasîhatleriyle onların dünyâ ve âhirette saâdete, kurtuluşa kavuşmaları için çalıştı. 1705 senesinden itibaren dönemin padişahı III. Ahmed’in isteğiyle Eyyub Sultan camiinde Salı günleri vaaz vermeye başladı. Vefâtına kadar bu mübârek makamda vaaz ve nasihata devam etti. Çok tesirli ve ilgi çekici vaazlarını sayısız kimse uzaktan yakından gelip dinledi. Câmide toplanan kalabalıktan o gün Nasûhî hazretlerinin vâz günü olduğu anlaşılırdı. 1714 senesinde Kastamonu’ya gönderildi. Kastamonu’da bulunduğu sırada da vazifesini sürdürdü. Orada Halvetiyye ve Şâbâniyye yolu büyükleriyle görüşüp sohbet etti. Evliya ve alimlerin kabirlerini ziyâret etti. Bu yolculuğu sırasında oğlu Şeyh Alaeddîn Efendi de yanında bulundu. Kastamonu’dan ayrılacağı sırada büyük velî Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin kabrinin bulunduğu türbeye girdi. Kabrinin başında Kur’an-ı kerim okuyup sevabını rûhuna bağışladı. Şeyh Şâbân-ı Velî hazretlerinin ruhaniyetine teveccüh edip, yönelip ondan istifâde etti. Ona vedâ ettikten sonra hayvanına binerek Ilgaz Dağında türbesi bulunan Benli Sultan diye meşhur olan Şeyh Muhyiddîn Efendinin kabrini ziyârete gitti. Bu ziyâret sırasında yanında Kastamonulu Azizzade Efendi ve Nasûhî hazretlerinin oğlu Alâeddîn Efendi de bulunuyordu. Nasûhî Efendi, Benli Sultanın kabrini ziyaret etmek için Kastamonulu Azizzade ile birlikte türbenin içine girdi. Oğlu Alâeddîn Efendi ise, kapıda bekliyordu. Biraz sonra Alaeddîn Efendi de türbenin içine girdi. Nasuhi Efendi iki rekat namaz kılıp Kur’an-ı kerim okuduktan ve sevabını Benli Sultanın ruhuna hediye ettikten sonra onun rûhâniyetine teveccüh etti. Bu sırada oğlu Alaeddîn Efendi de gözlerini kapayıp teveccüh ediyordu. Kulağına konuşma sesleri gelmeye başladı. Kendi kendine; “ Herhalde babam Azizzade ile konuşuyorlar. ” dedi. Fakat gözlerini açıp baktığında ne görsün. Sandukanın üzerinde orta boylu, hafif sakallı bir zât duruyordu. Babası Nasuhi Efendi de o zatla sohbet ediyordu. Onların bu hallerinden ve heybetlerinden hayrete düşen Alaeddîn Efendi, dışarı çıktı. Bir müddet sonra Nasuhî Efendi ve Azizzade Efendi de dışarı çıktılar. Kastamonu’dan ayrılıp, İstanbul’a gelmek üzere yola çıkan Nasuhi Efendi, bu yolculuk sırasında Mudurnu’ya uğradı. Mudurnu’daki bir halini oğlu Şeyh Alaeddîn Efendi şöyle anlattı: “Babam Nasuhî Efendi, Kastamonu dönüşünde Mudurnu’ya gelip Sunullah Efendinin kabrini ziyâreti sırasında birkaç gün talebelerinden Abdullah Efendiye misâfir oldu. Bir gün işrak namazından sonra istirahat ediyorlardı. Biz de Abdullah Efendi ile sohbet ediyorduk. O sırada iki zât zuhûr edip, selâm verdiler ve yanımıza oturdular. Sarışın, kısa boylu, heybetli kimselerdi. Bir ara bana korku gelip yanlarından kalktım. O zâtlar, Nasuhi Efendi uyanınca yanına gittiler. Şeyh Abdullah Efendi’ye; “Bunlar kimlerdir?” diye sordum. O; “Bunlar Sun’ullah Efendinin talebelerindendirler.” cevâbını verdi. Ben ona; “Sun’ullah Efendi vefât edeli yüz seneye yakın oldu.” deyince, Abdullah Efendi; “Bunlar cinnî tâifesindendir. Tecdîd-i bîat (bîatlarını yenilemek) için geldiler. Hâlen Sun’ullah Efendinin türbesinin penceresi önünde otururlar. Pekçok defâ bunları görenleri gördük.” dedi. Muhammed Nasuhi Efendi 1718 senesi Şaban ayının son haftası, vaazında; “ Bize bir sefer gerekti. Bu makamda son vaazımdır. ” buyurarak cemaate veda etti. Dergahlarında da aynı şekilde vedâ etti. Onun bu sözlerini talebeleri herhalde Kastamonu’ya gidip oradaki büyükleri ziyaret edecek diye mânâlandırdılar. O hafta Cumâdan sonra hastalandı. Ramazan ayının ilk günlerindeydi. Bir gece oturduğu evden dışarıya çıkan Nasuhi Efendi, dergahın bahçesinde dolaşıyordu. Onun bahçede dolaştığını gören hanımı, bahçeye çıkarak yanına yaklaştı ve; “ Muhterem efendim! Bu gece vakti bu bahçede niçin gezinip durursunuz? ” diye sordu. O da; “ Allahü teâlâ bilir ama, bu bayramı burada geçireceğiz. Şimdiden kendime yer hazırlıyorum. ” buyurdu.Hanımı bu haberi işitince üzüldü ve; “ Niçin böyle söyleyip yüreğimizi yakıyorsun. ” dedi. Nasuhi hazretleri; “ Takdîr-i İlâhî böyledir. ” cevâbını verdi. Aradan günler geçti. Ramazân-ı şerîf ayının ortasına geldiğinde, sevenlerini etrafına toplayıp, yerine oğlu Alâeddîn Efendiyi halife tayin etti ve vasiyetini bildirdi. Muhammed Nasûhî hazretlerinin talebelerinden Şâmî Ahmed Efendi , vefât edeceği gün hocasını ziyâret etti. Mahammed Nasuhî Efendinin hastalığı iyice artmıştı. Şami Ahmed Efendi ona; “ Efendim biraz az oruç tutup ilaç kullanırsanız rahatsızlığınız iyileşebilir. ” deyince, Nasûhî Efendi; “ Oğlum! Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle otuz senedir farzları değil nâfileleri dahi noksan yapmadım. İnşâallah bu gece dergâh-ı izzete, oruçlu giderim. ” buyurdu. Mahammed Nasûhî hazretleri vefât ettikleri gün ikindi namazından sonra hizmetinde olan dervişlere; “ Bu gece Cüneyd-i Bağdâdî, Abdülkâdir-i Geylânî, Molla Hünkâr Celâleddin, Mârûf-i Kerhî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Sultan Şâbân-ı Velî ve hocam Karabaş Veli hazretleri teşrif buyuracaklardır. Onlara hizmette kusur etmeyin. “İftar vaktinde Derviş İbrâhim, Nasûhî hazretlerinin yanından odanın kapısına varıp iki lokma ekmek yedi. Üçüncü lokmayı yerken Nasûhî hazretleri bir defâ; “ Hû. ” diye seslendi. Derviş İbrâhim ekmeği bırakıp içeri girerken tekrar; “ Hû .” diye Allahü teâlânın ismini zikr edip rûhunu teslim etti. Ramazân-ı şerîf ayının on sekizinci Pazartesi günü iftâr vaktinde vefât etti. Ertesi gün Üsküdar’da Doğancılar Parkının karşısındaki çıkmaz sokağın içindeki dergâhının bitişiğinde defnedildi. Muhammed Nasûhî Efendinin kabrinin üzerine daha sonra türbe inşâ edildi. Taştan yapılmış türbenin önünde mescidin minâresi vardır. Eskiden türbeden mescide bir kapı açılırdı. Türbenin içinde tahta sandukalı on kabir vardır. Ortadaki demir şebekeli sanduka Şeyh Nasûhî Efendinindir. Diğerleri ise Muhammed Nasûhî Efendinin oğulları ile torunlarının ve türbede postnişinlik yapanlarındır. Bâzılarının üstünde isimlerini ve vefât yıllarını gösteren levhalar vardır. Türbenin sağ tarafında dergâhın mescidi vardır. Türbenin üzerinde Şâir Zekâî’nin ta’lik hattıyla yazılmış olan şu iki satırlık manzûmesi bulunmaktadır. Makâm-ı evliyâdır, menbâ-ı feyz-i fütûhîdir, Edeple dâhil ol sofî, bu dergâh-ı Nasûhî’dir. Mânâsı: “Ey derviş! Manevî fetihlerle ilgili feyzlerin kaynağı ve velîler durağı olan bu Nasûhî dergâhına edeple gir.” [toggle title=Keramet ve Menkıbeleri load=”hide”]Keramet ve Menkıbeleri Tasavvuf yolunda kutbiyyet, gavsiyyet ve ferdiyyet derecelerine ulaşmış olan Muhammed Nasûhî Efendinin birçok kerâmetleri görüldü. Sakız Adasını Venedikliler istilâ etmişler, oradaki müslüman halka eziyet ve işkencelerde bulunmuşlardı. Bunlara karşı Mezomorto HüseyinPaşa komutasında bir donanma gönderildi. Bu donanma Sakız’ı almak üzere savaşa girdi. Osmanlı yiğitleri Sakız’da çarpıştıkları bir sırada, Nasûhî Efendi, Üsküdar’daki dergâhında kırk gün süren bir halvete çekildi. Kimsenin olmadığı bir odada Allahü teâlâyı zikreder, oruç tutar, namaz kılar, Kur’ân-ı kerîm okuyarak ibâdet ederdi. Bir gün yakın dostlarına; “Elhamdülillah Sakız Adası ehl-i İslâma nasîb oldu.” buyurdu. Yakın dostları bugünün târihini bir yere kaydettiler. Birkaç gün sonra fetih haberi duyuldu. Aylar sonra Sakız Adasının fethine katılan gâzilerden bâzıları Nasûhî Efendinin dergâhına ziyârete geldiler. Adanın fethi sırasında, Venediklilere karşı elinde kılıç olduğu halde asker kıyâfetinde olmayan pekçok yiğitle birlikte Nasûhî Efendiyi çarpışır gördüklerini söylediler. Adanın fetholunduğu günü bildirdiler. Talebeler daha önce kaydettikleri târihle karşılaştırdıklarında bunun, bildirilen güne rastladığını hayretle müşâhede ettiler. Muhammed Nasuhi Efendi borçlarını ödemekle meşgul olduğu sırada Mezomorto Hüseyin Paşa konağına dâvet etti. Nasûhî Efendi, Paşanın konağına varınca, Paşa saygıyla ayağa kalkıp kendisine ikrâmda bulundu. Muhammed Nasûhî Efendi, Paşanın bu hareketine hayret etti. Kendi kendine; “Bu ne haldir? Bakalım sonu ne olacak.” dedi. Çünkü Mezomorto Hüseyin Paşa, Nasûhî hazretlerine daha önce yakınlık göstermezdi. Bugünlerde ilgilenmesi onun dikkatini çekti. Hüseyin Paşa, Nasûhî hazretlerine hitâben; “Efendi hazretleri! Bize niçin yabancı gibi bakıyorsun. Sakız önündeki muhârebede bize zaferi müjdeleyen siz değil miydiniz?” dedi. Çünkü Sakız muhârebesi sırasında Nasûhî Efendi, Mezomorto Hüseyin Paşanın bulunduğu kalyona kerâmet olarak gelmiş, zaferi müjdeledikten sonra kaybolmuştu. Sakız muhârebesi sırasında bu müjdeyi veren kimsenin Nasûhî hazretleri olduğunu bilen Hüseyin Paşa, o gece, onu konağında misâfir edip izzet ve ikrâmlarda bulundu. Ertesi sabah dergâh inşâası sebebiyle olan bütün borçlarını ödediği gibi, dergâhının çeşitli ihtiyaçlarını da temin etti. Böylece Nasûhî Efendinin kimseye borcu kalmadı. Nasûhî Efendi, vâz günlerinden olmayan bir günde Eyyûb Sultan Câmiine gelmişti. Câminin o günkü vâizi, hazırladığı vâza âit notlarını unutmuştu. Durumu Nasûhî Efendiye bildirdi. Nasûhî Efendi de hazırlıksız olmasına rağmen kürsüye çıktı. “Bana bir kitap veriniz.” dedi. Orada bulunanlar bir şiir kitabı verdiler. Nasûhî Efendi o kitaptan bir şiir okuyarak vâza başladı. Bugünkü vâzı diğerlerinden daha hoş olup, dinleyenler çok memnun kaldılar. Nasûhî Efendinin o kitaptan okuduğu kıt’a şudur: Gönül ki sînede sensiz garîb imiş cânâ Vatanda âşıka kûyün habîb imiş cânâ Gamınla mihnete salmışdı rûzigâr beni Yine cemâlini görmek nasîb imiş cânâ. ARZU EDEN GELSİN Muhammed Nasûhî Efendi, bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti üzerine hava değişikliği için Çamlıca civârındaki Bulgurlu’ya gitti. Bulgurlu’ya gelişlerinin ilk gecesi, gece yarısından sonra teheccüd namazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara; “Bize bugün Üsküdar’a gitmek gerekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşâallah yine geliriz. Arzu eden bizimle gelebilir.” buyurdu. Sabah namazını kıldıktan sonra Üsküdar’a gelmek üzere yola çıktı.Yolda karşısından derviş kıyâfetli biri geldi ve; “Ben duâcınız da efendime gidiyordum. Dergâhınıza vardım. Efendim hazretleri (yâni siz) Bulgurlu’dadır.” dediler. Çok şükür efendime burada kavuştum. Size gelişimin sebebi, Üsküdar’da Bülbülderesi denilen yerdeki bir mağarada, Nakşibendiyye yolu mensuplarından Şâh Haydar adında bir zât vardı. Bu zât kimsenin işine karışmayan, haram işlememek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden biriydi.Ömrünün sonuna doğru bana; “Artık dünyâ hayâtım bitmek üzeredir. Vefât ettiğimde cenâzemi yıkamak, namazımı kılmak, kabre koymak ve telkînimi vermek üzere Nasûhî hazretlerinin vekil olmasını istirhâm ediyorum. Bu vasiyetimi unutma ve başkaları yapmak isterlerse mâni ol. Vefâtımı ve vasiyetimi ona bildirmene lüzum yok. Ona Allahü teâlâ bildirir.” buyurdu.Lâkin duâcınız işgüzârlık yapıp kendiliğimden geldim. Bu gecenin son üçte birinde vefât etti.” dedi. Nasûhî hazretlerinin yanında bulunan talebeleri, onun bir kerâmetini daha gördüler. Vefât eden zâtın dediği gibi oldu. Nasûhî hazretleri talebeleriyle birlikte Bülbülderesine geldi. Kabrini kazdırdı.Cenâzesini yıkadı. Namazını kılıp, kabre koydu ve telkînini verdi. ACELE TÖVBE ET Sarayda vazîfeli Mehmed Ağa anlattı: “Sarayda, Enderûndan yetişmiş bir ağa, Üsküdar’daki konağında oturuyordu. Ben de önceleri onun konağında vazîfeliydim. O günlerde, Doğancılar’da Nasûhî Efendinin vefât ettiği duyuldu.Cenâze namazı kılınmak üzere câmiye götürülüyordu.Talebeleri mübârek tabutu omuzlarına almışlar, gözyaşları arasında ağanın evi önünden geçerken, ağa, kalabalığı görmeyeyim diye pencerelerin perdelerini kapattı. Çünkü Nasûhî hazretlerinin büyüklüğüne inanmazdı. Ağa, o gece rüyâsında büyük bir kalabalığın Pâdişâh Sultan Ahmed Hanı beklediğini gördü. Halk, yolun kenarlarına dizilmişlerdi. Öyle ki, çarşının aşağı başından Ahmediye Câmiine kadar yollar doluydu. Herkes heyecanla bekleşiyordu. Bâzılarına niçin beklediklerini sorduğunda, onlar; “Pâdişâhımız, Nasûhî Efendi hazretlerini ziyârete gelecek. Onun gelmesini bekliyoruz.” dediler. Bu sırada Nasûhî Efendi, Pâdişâhın geleceği istikâmete doğru, beyaz bir at üstünde göründü. Etrafında talebeleri vardı. Nasûhî Efendi, Ağanın önünden geçerken durdu. Ona dönüp; “Allahü teâlânın sevdiği kulları sevmeyenler, helâk olur. Bu düşmanlık, onların perişân olmalarına kâfidir. Sen acele tövbe et ki, kurtulasın!” buyurdu. O sırada uyanan Ağa, sıkıntıdan ter içinde kaldığını gördü. Hemen tövbe edip, abdest aldı. İki rekat namaz kılıp Kur’ân-ı kerîm okudu. SevaplarınıNasûhî hazretlerinin rûhuna bağışladı. Bir müddet durdu. Hiç âdeti olmadığı halde dışarı çıkıp tek başına sokak kapısını açtı ve yola çıktı. Hanımı onun alışılmamış bu hâli sebebiyle beni (Karakulak Mehmed Ağayı) çağırdı. Ağa nereye gidiyor acabâ tâkib et dedi. Ben de ağanın arkasınca gittim. Ağa Doğancılar’a geldi. Nasûhî Efendinin dergâhına girdi. Ben de varıp bir köşeye gizlendim. Ağanın hareketlerini tâkib ettim. Sabah namazını kıldıktan sonra, Nasûhî hazretlerinin türbesine girdi. Kabr-i şerîfinin başında bir mikdar durduktan sonra, Kur’ân-ı kerîm okudu. Oradan çıkarak evine döndü. Ben de geri dönüp gördüklerimi hanımına anlattım. Hanımı Ağaya, bilmiyormuş gibi gece nereye gittiğini sordu. Gittiği yeri ve gidiş sebebini anlattırdı. Hanımı Ağadan dinlediklerini daha sonra bana nakletti.” Bu zamandan sonra, Nasûhî hazretlerinin sevenlerinden olan Ağa, dergâhının devamlılarından oldu. , Sâlih Efendizâde Feyzullah Efendi çocuk iken hastalanmış, bir şey yiyip içmeden dalgın halde yatıyordu. Nasûhî Efendi, Burnaz Hasan Ağaya; “Sâlih’e gidelim, Sâlih’in oğlu hasta olup perişan bir halde yatmaktadır.” dedi. Yanlarına aldıkları bir-iki kimseyle birlikte Sâlih Efendinin evine geldiler. Dalgın bir halde yatan Feyzullah Efendinin başucuna yaklaşıp ellerini alnına koydu ve; “Feyzullah’ım, Feyzullah’ım.” diyerek yüzünü okşarken Feyzullah Efendi gözlerini açtı. Gördü ki, mübârek elleriyle kendisini okşuyordu. Feyzullah Efendi, Nasûhî Efendinin ellerini öptü. O saatte üzerindeki ağırlık ve rahatsızlık gitti. Draman Dergâhı şeyhi olan Îsâ Efendinin kızı hastalanmıştı. Hastalık o dereceye ulaşmıştı ki, etrâfında bulunanlar ondan ümit kesmişlerdi. Îsâ Efendi de tam bir ümitsizliğe düşmüştü. Bir an Nasûhî Efendi ile kardeşlik derecesinde sevgileri olduğunu düşünüp, evlâd-ı mânevîsî olanZâkir AhmedEfendiyi Üsküdar’a gönderdi. Zâkir Ahmed Efendiye; “Nasûhî Efendi hazretlerine git, selâmımı söyleyip hâlimi arzet. Ömrümün meyvesi biricik kızım çok hastadır. Kardeşliğini bugün için beklerim. Himmet buyurup kızımın sıhhate kavuşması için Allahü teâlâya yalvarıp duâ etmelerini istiyorum.” dedi. Zâkir Ahmed Efendi hemen Üsküdar’a gidip Nasûhî Efendi hazretlerinin dergâhına vardı. Huzurlarına çıkıp ellerini öptükten sonra geliş maksadını arzetti. Nasûhî Efendi bir mikdâr durakladıktan sonra; “Îsâ Efendiye selâm söyle. Cenâb-ı Hak kerîmdir, bağışlar. Çok üzülmesinler.” buyurdu ve müjde verdi. Ahmed Efendi, Îsâ Efendinin dergâhına döndüğü zaman, selâm verip içeri girdi. Ona hastanın kalkıp çorba içtiğini ve biraz kendisine geldiğini söylediler. Ahmed Efendi, Nasûhî Efendi hazretlerinin selâmını tebliğ edip, müjdelerini bildirdi. Îsâ Efendinin kızı kendisinin sıhhate kavuştuğu kanâatine vardı. Dergâhta bir bayram havası vardı ve herkes seviniyordu. Bu sırada, Nasûhî Efendinin ergenlik çağına ulaşmış olan kızı hastalandı. Kendisine haber verdiklerinde; “Onun için gerekli hazırlıkları yapın, vefât edecektir.” buyurdu. Techiz ve kefeni hazırlanıp diğer hazırlıkları yapıldı. O gece kızı vefât etti. Ertesi günü defnedildi. Lodosun şiddetle estiği fırtınalı bir günde talebeleri Nasûhî Efendiyi ziyârete gittiler. Bir miktar sohbet ettikten sonra, Harem İskelesine doğru geldiler. Sonra Nasûhî Efendi; “Harem’den Galata’ya cenâze namazına kim gider?” dedi. Orada bulunanlar; “Ey Sultanımız! Bu fırtınalı havada karşıya geçmek mümkün müdür?” dediklerinde; “Aslına sonra vâkıf olursunuz. Sevâba ihtiyâcı olan gider.” buyurdu. İki ihtiyar kimse ile gitmeye karar verdiler. Talebeleri de Aşağı Çınar’a kadar berâber gidiyorlardı. Hacı Paşa Hamamı önünde bir mevlevî dervişi zuhûr etti. Gelerek Nasûhî hazretlerinin elini öptü. Derviş konuşmaya başlamadan önce Nasûhî Efendi; “Fasîh Dede ne zaman vefât etti.” diye sordu. Derviş; “Bu gece yarısından önce Derviş Osman’ı odasına çağırıp; “Bu gece yolcu olsak gerektir. Lâkin beni Şeyh Nasûhî gasl etsin (yıkasın). Namazımı dahi onlar kıldırsınlar.” diye vasiyet eyledi ve iki saat geçtikten sonra vefât etti. Biz sabah namazını kıldıktan sonra Derviş Osman beni çağırıp denizde fırtına var. Lâkin elbette Fasîh Dedenin söylediklerinde bir hikmet vardır. Buradan bir kayığa bin, İstanbul’a (Eminönü’ne) var. İstanbul’dan büyük bir kayık bulup git, Nasûhî Efendi hazretlerine durumu haber ver. Elbette onlara dahi malûm olmuştur. İcâbet buyururlar diye, Sultanım hazretlerine ben kölenizi gönderdi. Ben büyük bir kayık getirdim. Şimdi Şemsipaşa’dadır.” dedi. Nasûhî Efendi talebeleriyle birlikte Şemsipaşa’ya kadar yürüdüler. Orada bekleyen kayığa bindiler. Talebeleri hocalarının sözündeki hikmeti anladılar ve bir kerâmetine daha şâhid oldular. Nasûhî Efendinin sevenlerinden Şâmî Ahmed Efendinin bir kız çocuğu olmuştu. Hanımıyla konuşup çocuğun ismini Fâtıma koymaya karar verdiler. Bu sırada Nasûhî Efendinin, Ahmed Efendinin evine gelmekte olduğunu gördüler. Ev sâhibi kapıya çıkıp onu hürmetle karşıladı, ellerini öptükten sonra içeriye dâvet etti. Nasûhî hazretleri başkaları hiçbir şey konuşmadan; “Oğlum biz sizin kızınıza isim koymak için geldik.” buyurdu. Ahmed Efendi çocuğun annesinin yanına girip durumu anlattı. Çocuğun annesi; “Biz kendi aramızda Fâtıma ismini koymayı kararlaştırmıştık ama, bunda da bir hikmet var. Nasûhî hazretlerinin verdiği isim olsun.” dedi. Çocuğu Nasûhî Efendinin kucağına verdiler. Kimseye hiçbir şey söylemeden sağ kulağına ezan, sol kulağına ikâmet okuduktan sonra, çocuğa Fâtıma ismini verdi. Orada bulunanlara da buyurdu ki: “Allahü teâlâ bilir ama sizin gönlünüzden de Fâtıma ismi koymak geçiyordu.” buyurdu. Çocuğun babası ve yanındakiler Nasûhî hazretlerinin kerâmetini görüp büyük bir velî olduğunu anladılar. Abdülkerîm Dede, Canbazlar Kethüdâsı İbrâhim Ağa ve Nasûhîzâde Ahmed Efendi anlattılar: “Bir gün dergâha elinde bavulu ile biri geldi.Bavulunu emânete verip, bize Nasûhî hazretlerinin türbesini sordu. Biz de; “Yorgunsun, birazcık dinlen, sonra ziyâret edersin.” dedik. Fakat o; “Önce ziyâret edeyim sonra dinlenirim.” cevâbını verdi. Bunun üzerine türbeyi gösterdik. O gidip kabrin başında bir müddet Kur’ân-ı kerîm okudu. Ziyâretten sonra yanımıza gelip oturdu ve şöyle anlatmaya başladı: “Bu fakîr, seyahatim esnâsında bir vilâyete uğradım. Birisine; “Burada talebelerin, gariplerin kaldığı bir dergâh var mıdır?” diye sordum. O da; “Filân yerde bir dergâh var. Aradığını orada bulabilirsin.” dedi. Oraya gidip misâfir oldum. Dergâhın idâresini yapan, mübârek kâmil bir zât imiş. Onunla tanıştık, o gece berâber sabaha kadar sohbet ettik. Bana seyahatimin sebebini ve nereye gideceğimi sordu. Ben de anlattım ve İstanbul’a gideceğimi bildirdim. Bana; “Oğlum, bir ricâda bulunsam acabâ yerine getirebilir misin?” dedi. “Elbette gücüm yeterse yaparım, emrediniz.” dedim. O da; “İstanbul’a gitmek için, Üsküdar’dan geçmen lâzım. Üsküdar’ın Doğancılar semtinde Nasûhî hazretlerinin türbesi vardır. Oraya uğradığında bizim hürmetimizi bildirip, mübârek rûhuna Yâsîn-i şerîf, üç İhlâs ve bir Fâtiha okuyup sevâbını hediye eder misin?” dedi. “Peki, inşâallah emrinizi yerine getiririm.” dedim. Sonra ona; “Efendim! İstanbul’da pek büyük velîler, âlimler olduğu hâlde, niçin önce Nasûhî Efendiye gitmemi arzu ettiniz?” diye sormaktan kendimi alamadım. O da: “Babam Kâdiriyye yolunda olgun bir velî idi. O hayatta iken kıymetini bilemeyip nefsimin hevâsı peşinde koştum. O vefât ettikten sonra da huzûrum iyice kaçtı. Birgün babamın yerine bakan halîfesi bana; “Ey mübârek hocamın yâdigârı! Kıymetli ömrünüzü böyle geçirip giderseniz sonunuz hüsrân olur. Mübârek hocamızın bize bir emânetisiniz. Zararın neresinden dönerseniz kârdır. Geç de olsa bir medreseye gidip ilim tahsîl etseniz, bir velî kulun hizmetine girip kalb ilimlerini öğrenip buraya gelseniz ve babanızın yerine geçseniz ne güzel olur. Size elimizden geldiği kadar yardımcı oluruz. Size yakışan budur.” dedi. “Peki, nereye gideyim.” diye sorduğumda da; “Edirne’de tanıdığım âlimler var. Oraya gidebilirsin.” deyince, hazırlığa başladım. İhtiyaçlarımı tedârik edip yola çıktım. Yolculuk uzun ve yorucu oluyordu. Vakti gelince namazlarımı kılıyor, akşamları da uygun yerlerde uyuyup dinleniyordum. Bir gün dinlendiğim bir handa, önümüzdeki yolu eşkıyâların kestiğini, geçenleri soyduklarını söylediler. Ben onların bu sözlerine aldırmayıp Allahü teâlâya tevekkül ederek yoluma devâm ettim. Yol kesicilerin bulunduğu mahalle yaklaştım. Karşı tepenin üzerinde hareket eden bâzı karartılar görülüyordu. Belli ki onlardı. Gitsem mi, gitmesem mi diye tereddüd içinde yürürken, karşıdan siyah bir at üzerinde nûr yüzlü, sakallı ve heybetli bir zât göründü. Yanıma geldiğinde; “Evlâd! Korkma, gel benimle.” diyerek geri döndü. Peşinden yürümeğe başladım. Eşkıyânın bulunduğu yerden geçtikten sonra bana dönerek; “Bundan ötesi selâmettir. Yolun açık olsun, Allahü teâlâ yardımcın olsun.” dedi ve kayboldu. Cenâb-ı Hak, ilim öğrenmek niyetimin bereketiyle, beni eşkıyânın şerrinden bu tanımadığım mübârek zâtın vesîlesiyle kurtarmıştı. Uzun yolculuktan sonra Üsküdar’a geldim. Oradan İstanbul’a sonra da Edirne’ye gidecektim. Üsküdar’da yürürken iki kimse yanıma sokuldu; “Ey efendi! Seni üstâdımız dergâhına dâvet ediyor. Lütfen oraya buyurunuz.” dedi. Beni burada kimse tanımazdı. Üstelik benim de tanıdığım bir kimse yoktu. Yine Rabbimize tevekkül edip; “Peki geleyim.” diyerek peşlerine düştüm. Dergâha geldik. Dinlenmemi söylediler. “Beni huzûruna dâvet eden üstâdınızla görüşeyim.” dediğimde; “Üzülme, vakti gelince o sizi çağırır, görüşürsünüz.” dediler. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kur’ân-ı kerîm okuyup, namaz kıldım. Allahü teâlâya; “Yâ Rabbî! Bana ilim, amel ve ihlâs ihsân eyle.” diye çok yalvardım. Sabah namazını kıldıktan sonra bana; “Şeyhimiz seni huzûruna bekliyor.” dediler. İçeri girdiğimde, beni eşkıyânın elinden kurtaran o nûr yüzlü zât karşımda duruyor, bana tebessüm ediyordu. Hayretimden dona kalmışım. Aklım başıma geldiğinde hemen eğilip elini öptüm. Sonra da; “Muhterem efendim! Tehlikeye girdiğimde hayâtımın kurtulmasına sebeb oldunuz.” derken, sözümü kesti ve; “Oğul! Ne garip kelâm edersin. Seninle ilk defâ karşılaşıyoruz. Orada senin gördüğün kimse bu vücûd değildir. Cenâb-ı Hak meleklerinden birini benim sûretimde oraya gönderip, seni tehlikeden kurtarmış.” diyerek hâllerini gizledi. Üç gün dergâhta kalıp istirahat etmemi emretti. Dışarı çıktıktan sonra, bu zâtın kim olduğunu sordum. Nasûhî Efendi olduğunu söylediler. Üç gün cana can katan, kalb hastalıklarına şifâ olan sohbetleriyle şereflendim. Bereketli teveccühleri ile kalbim aydınlandı, haller sâhibi oldum. Üç gün sonra huzûruna çıktığımda buyurdular ki: “Evlâdım! Şimdi memleketine geri dön. Pederinin dergâhında makâmına otur. Bu yolun âdâbına uyarak talebeleri yetiştirmeye çalış. Silsile-i aliyye büyüklerinin rûhâniyetleri seni terbiye ederler. O zaman yüksek haller, zevkler sâhibi olursun. Sana duâ ediyorum. Başın dara düştüğü zaman bizi hatırla.” Bu sözleri can kulağımla dinledim. Mübârek ellerini öptükten sonra vedâlaştım. Memleketime gelip, gördüğün gibi burada talebelerin başında, onlara yardımcı olmaya çalışıyorum. İşte yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı Nasûhî Efendiyi ziyâret edip okumanı istedim.” dedi.” [/toggle] İlimde ve fazîlette yüksek bir zat olan Muhammed Nasuhi hazretleri, güzel ahlâk sahibiydi. Riyâzet, nefsin istediklerini yapmamak ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak sûretiyle Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalışırdı. Uzun müddet halvette kalırdı. Recep ayının başında halvete girip, Ramazân-ı şerîf bayramında halvetten çıkardı. İki erbaîn (kırk gün) ve bir îtikâf müddeti (on gün) halvette kalırdı. 1696 (H. 1108) senesinde on erbaîn müddeti yâni dört yüz gün müddetle erbâinde kalmıştı. Ramazan ayının son on günündeki îtikâfdan başka olan halvet ve erbaînlerinde yirmi dört saatte bir yemek yerdi. Yağlı ve tuzlu yiyeceklerden sakınırdı.Yediği tuzsuz çorba ve tuzsuz ekmeğin hepsi otuz dirheme (yaklaşık 150 gr) ulaşmazdı. Erbain ve halvetlerde oruçlu olduğu gibi, diğer zamanlarda Pazartesi ve Perşembe günleri ve Arabî ayların 13, 14 ve 15. günlerinde oruç tutardı. Her gün evvabîn, tesbih, teheccüd, işrak ve duhâ namazlarını devamlı kılardı. Halvet ve erbainlerde Peygamber efendimizin rûhuna bir Fâtiha üç İhlâs okurdu. Diğer peygamberlerin, dört halîfenin, Aşere-i mübeşşerenin diğer Eshâb-ı kirâmın, müctehid imâmların, tasavvuf büyüklerinin de ruhlarına üç İhlâs bir Fâtiha okurdu. Özellikle Hasan-ı Basrî, Cüneyd-i Bağdâdî, Seyyid Yahyâ Şirvânî, Sultan Şâbân-ı Velî, pîri ve mürşîdi Karabaş Ali Efendinin ruhları için okur, her birinin rûhu için ayrı ayrı duâ ederdi. Nasûhî Efendinin, Ali Alâeddîn Efendi, Fadlullah Efendi, Fahreddîn Muhammed Efendi isimli oğullarından nesli devâm etmiştir. Fadlullah Efendinin kızının oğlu İbrâhim Affet Efendinin neslinden Nasûhîzâdeler diye ulemâdan bir âile devâm etmiştir. Nasûhî Efendinin tasavvufta tâkib ettiği yola kendisinden sonra gelen talebeleri ve sevenleri tarafından Nasûhiyye adı verildi. Nasûhî Efendinin tasavvuftaki yolu olan Nasûhiyye yolunu devâm ettiren halîfeleri ise şunlardır: 1) Oğlu Şeyh Alâeddîn Efendi . 2) Ş âbân Efendi. 3) Şâbân Efendinin oğlu Mustafa Efendi. 4) Konurapa şeyhi Muhammed Efendi . 5) Mudurnu şeyhi Muhammed Efendi. 6) Serezli el-Hac Ömer Dede. 7) Mudurnu şeyhi Abdullah Reşîd Efendi. 8) Ankara şeyhi Derviş Hasan Efendi . 9) Arâkiyeci Mustafa Dede . Bunlar Nasûhî hazretlerinin icâzetli halîfeleridir. Vazîfe verilmemiş olan pekçok talebesi vardı. Nasûhî Muhammed Efendinin belli başlı eserleri şunlardır: 1) Tefsîr-i Şerîf: On cildlik bir eserdir. 2) Risâletü’l-Fahriyye, 3) Risâletü’r-Rüşdiyye, 4) Risâletü’l-Velediyye, 5) Şuabü’l-Îmân, 6) Şerh-i Gazel-i Niyâzî-i Mısrî. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]1) Vekâyiü’l-Füdelâ; c.2, s.432 2) Sicilli Osmânî; c.4, s.557 3) Mu’cemü’l-Müellifîn; c.12, s.80 4) Esmâü’l-Müellifîn; c.2, s.314 5) Sefînetü’l-Evliyâ; c.4, s.31 6) Tezkire-i Sâlim; s.669 7) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.176 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1129 9) Îzâhü’l-Meknûn; c.2, s.438 10) Üsküdar Târihi; s.239, 373 11) Menâkıb-ı Nasûh-i Üsküdârî 12) Üsküdarlı Muhammed Nasuhi ve Divani – Mustafa Tatcı – Kaknüs yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Şeyh Abdullah Efendi – Kastamonu

Şeyh Abdullah Efendi – Kastamonu

Şeyh Abdullah Efendi’nin kabri şerifi ; Kastamonu Şeyh Şaban Veli türbesinde Şeyh Abdullah Efendi , Şeyh Mehmet Efendinin vefatı üzerine 12. Şeyh olarak irşada memur edilmiştir. Şeyh Abdullah Efendi , Şeyh Mehmet Efendinin oğludur. Zahiri ilmi tahsil ettikten sonra batıni ilme ve tasavvufa fazlaca meyil göstermiş, Nasuhi Zade Seyyit Alaettin Efendi den şeyhlik icazetini almış, irfan ve kemali ile tanınmış, 25 sene halkı Hak yoluna davetle irşat ve tenvir vazifesini yaptıktan sonra Hac farizasını yapmak üzere Hicaza azimet etmiş, bu dini vazifeyi yerine getirdikten sonra memlekete dönüş sırasında 1181 (1767 ) tarihinde Süveyş’de irtihal buyurmuşlar ve oraya defnedilmişlerdir. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010

📍 Kastamonu
Şeyh Mehmet Efendi – Kastamonu

Şeyh Mehmet Efendi – Kastamonu

Şeyh Mehmet Efendi Türbesi ; Kastamonu – Kuzyaka Nahiyesi , Şeyh Köyü Akçasu camii yanında Daday’ın Sofular Köyünde doğmuş olan Şeyh Mehmet Efendi , Kuzyaka’ya göç edip burada evlenerek irşad faaliyetlerinde bulunmuş ve 1662 tarihinde burada vefat etmiştir. Şeyh Mehmet Efendi ’nin, Şeyh Şaban Veli ’nin bizzat icazetli halifelerinin içinde ismi geçer. Şeyh Mehmet Efendi’nin Türbesinin kapısının üzerinde iki tane kitabe vardır. Kapının sağındaki kitabe şöyledir. Namile Şeyh Muhammed Halile kutb-i urefa Kendüye bir türbe-i ziba içün ettik de dua Erişüp menzile ol demde heman tiz dua Yaptı bunu bir şirin, berin-ü ziba Arif ol biri görüp dedi anın tarihin Ne güzel türbe-i ziba bi makam-ı ala Kuzyaka Nahiyesinin Şeyh köyü Akçasu Mahallesinde olup Akçasu Camii’ nin önünde yer alan ve banisi bilinmeyen Şeyh Mehmet Efendi ’nin türbesi, dolma direk arasına kerpiç malzeme ile altı köşeli olarak yapılmıştır. Doğu tarafından açılan kapıdan salona girilir. Türbenin boyunca uzanan tavanında Mehmet Efendi’ye ait ayak izleri vardır. Kitabede de türbenin Şeyh Mehmet Efendi’ye ait olduğu ve onun adına 1662’de yapıldığı anlatılmaktadır. Türbenin içi tam ortadan ahşap şebeke ile bölünmüştür. Girişe göre sol taraftaki camekan içersinde Mehmet Efendi ve yakınlarına ait sarıklar, ortadaki direğe raptedilmiş olan camekan içersinde ise tespihler ve bir asa muhafaza edilmektedir. Sağ taraftaki ahşap şebekenin içersinde altı adet ahşap sanduka bulunmaktadır. İşaret için konulmuş olan camekan içersinde ise beş sandukanın kime ait olduğu bilinmemektedir. Sağdan üçüncüsü aynı şebeke ile çevrilmiş olan sanduka Şeyh Mehmet Efendi’ye aittir. Bunun altında bir sanduka daha vardır. Mehmet Efendi’nin mübarek vücudu alttaki sandukanın içinde günümüze kadar bozulmadan eti, kemiği ve kefeniyle mevcuttur. Çevre sakinlerinin anlattığına göre vefatından bir süre sonra bazı kişilerin rüyasına istinaden mübarek vücudu açılmış, demir saçağı üzerindeki tabutun su içersinde kalmak üzere olduğu görülmüştür. Bunun üzerine sararmış kefen üzerine bir kat daha kefen sarılarak bugün bulunduğu şekliyle sanduka yükseltilmiştir. Üzerinde halen iki kat kefen vardır. Türbe, 1951 yılında Hedanizade Hacı Mehmed Kamil efendi tarafından tamir edilmiştir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,

📍 Daday, Kastamonu
Şeyh Hayreddin Efendi

Şeyh Hayreddin Efendi

Şeyh Hayreddin Efendi Türbesi ; Kastamonu’ da Şeyh Şaban Veli türbesinde Şeyh Hayreddin Efendi Kastamonulu’dur. Tahsilini yaptıktan sonra ticaret hayatına atılmış ve bakırcılık sanatı ile iştigal ettiğinden (Kazancı Hayreddin) namiyle maruf olmuştur. Kendisi ilim ve irfan sahipleriyle görüşür, onlarla ilmi muhasebelerde bulunurken ilahi aşkın kalbinde tecellisi ile Şaban Veli hazretlerinin yoluna intisap etmiş bu büyük zatın yılllarca hizmetinde bulunmuştur. Bu sıralarda dükkanın da çalışan işçilere nezaret etmek üzere bütün ticari işlerini oğlu Hacı İlyas Efendi’ye havale eylemiş, ailesinin nafakasını evinin bütün masraflarını dükkanın kazancına bağlamıştır. Bu suretle dünya işlerinden elini eteğini çekmiş, bütün ömrünü Şaban-ı Veli’nin yanında ibadetle vakit geçirmeğe hasreylemiştir. Şaban-ı Veli Hazretleri, Hayreddin Efendi ‘de gördüğü yüksek kabiliyet ve istidada binaen kendisine şeyhlik payesini vermiş. Amasya halkını tenvir ve irşat için Amasya’ya gönderilmiştir. Hayreddin Efendi , bütün aile efradını vilayette bırakmış ve yalnız olarak kendisi Amasya’ya gitmiştir. Amasya’ya gitmeden evvel oğlu İlyas Efendiyi yanına çağırmış, sermaye koyduğu para kesesini oğluna vererek demiştir ki : “oğlum sana tevdi ettiğim bu keseyi asla boşaltma ve kar ettikçe eline geçen paraları içerisine koy ve buradan çıkanp eve ve dükkana lazım olan hususlara parayı harcet ve kese içerisinde bulunan paraları birden çıkarıp sayma ve hesap etme, parayı az ve çokda koysan bu kese içerisindeki para asla tükenmez ve sana tenbihim olsun ki bu sırrı hiç kimseye açma. Eğer başkaları duyarsa paranın bereketi gider” demişlerdir. Oğlu babasının bu nasihat üzerine kesenin içerisine on lira koysa bin lira harcettiği halde tükenmediğini görmüş ve babasının bu kerametinden dolavı kendisine gurur ve azamet gelmiştir. Hayreddin Efendi’nin oğlu Hacı İlyas Efendi diyor ki: ”Babam olmadığı halde dükkan işlerimiz çok iyi gidiyor, kazancımız: her gün artıyordu. Bir gün babamın dostlarından Emrullah Dede bana nasihat yolu ile “baban sana bu dükkanı böylemi havale etti, sen bol bol masraf yapıyorsun sermayeyi tüketeceksin ve sonra da muhtaç bir vaziyete düşeceksin” dedi. Ben bu zat babamın dostlarından olduğu için babamın kimseye söyleme diye tenbih ettiği kesenin sırrını bu zata açtım. Hemen Emrullah Dede “babanın verdiği sırrı bana duyurmakla hata yaptın” diye beni azarladı. Bundan sonra bu kesede evvelki hali ve bereketi bulamadım”demiştir. Hacı İlyas Efendi’nin dükkanları Ağa imareti (Yakupağa) caminin yanında idi. Bütün bakırcılar orada çalışırlardı. 1569 M. yılında bir gün İlyas Efendi Ağa imareti Camii Şerifinin avlusunda dolaşırken derviş kıyafetli kamil bir zat eski dostlar gibi Hacı İlyas Efendiye selam verdikten sonra “Amasya’da bulunan babanız Hayrettin Efendi’den haber var mı” dedi. Hacı İlyas Efendi de “yakında haber geldi, sağ ve salimdir” deyince derviş kıyafetli zat, “Şaban Efendi tekkesinde Şeyh olan Osman Efendi iki güne kadar ahirete intikal edecekler onun yerine babanız geleceklerdir, hazırlık üzere bulunuz, babanız geldiğinde bize da hayır dualar etmeyi unutmasınlar” deyip çarşı semtine doğru gitti. Bu müjdeyi veren acaba kimdir diye arkasına gittiğimde ne tarafa gittiğini göremedim. Şeyh Osman Efendi ise iki gün sonra vefat etti. Babam Hayrettin Efendi de Amasya’dan Şaban-ı Veli tekkesine geldi. Dervişin bu halini babam Hayrettin Efendi’ye söyledim. ”O derviş erenlerdendir, seni sevindirmek için bu haberi vermiştir” cevabında bulunmuştur. Hayreddin Efendi , Şaban-ı Veli tekkesinde 1579 M. yılına kadar 10 yıl tenvir ve irşat meşgul olmuş ve birçok dervişi Hak yoluna getirmiş ve bir çok kimselere de Şeyhlik payesi vermiş, hariçten ziyarete gelenleri kendisine hayran bırakmıştır. Hayreddin Efendinin kabri Şaban-ı Veli türbesinin içindedir. Kaynaklar Hz. Pir Şeyh Şaban Veli , Fazıl Çifçi , Şeyh Şaban Veli Kültür Vakfı , 2014 Halvetilik ve Şabaniye Kolu , Abdulkerim Abdulkadiroğlu , Kastamonu Şeyh Şaban Veli derneği ,1991 Şabaniyye Silsilesi , İbrahim Has , Sahaflar Kitap Sarayı , 2006 Kastamonu Camileri ve Türbeleri , Fazıl Çifçi , Kastamonu Belediyesi , 2012 Kastamonu Evliyaları , Abdulhakim Durma , 2010

📍 Kastamonu
Şeyh Şaban Veli

Şeyh Şaban Veli

Şeyh Şaban Veli hazretleri’nin türbesi ; Kastamonu hisaraltı mevkiinde Şaban-ı veli camii ve külliyesinde Pir Şaban-ı Veli Hazretleri (k.s.) Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin Gökçeağaç bucağına bağlı Çakırçayı Köyü’nün Cimdar mahallesinde dünya’ya geldi. Hz. Pir’in doğum tarihi hakkında kesin bilgilerimiz olmamakla birlikte müze kayıtlarında 1482 tarihine rastlanmıştır. Hz. Pir , henüz dünyaya gelmeden babsını kaybettiği için yetim, üç yaşlarında iken annesi vefat ettiğinden öksüz kalır. Daha sonraki hayatı, hayırsever bir hanımın yanında geçer. Bu hanım , Şaban Efendi ‘yi manevi evlatlığa kabul etmekle birlikte tahisilini yapmasında maddi ve manevi yardımlarını esirgemez. Hatta tahsilini tamamlamsı için İstanbul’a gönderir. Hz. Pir , İlk tahsilini Taşköprü’de yapar. Akli ve nakli ilimleri özelikle Kuran, hadis, tefsir ilimlerinde bilgilerini derinleştirmek için Kastamonu’ya gelir. Ancak memleketindeki tahsille yetinmeyerek ilim ve fazilet diyarı olan İstanbul’a gider ve tahsilini İstanbul Fatih civarındaki medreselerden birinde bir odayı ikemetgah ittihaz ederek İstanbul’un tanınmış ilim adamlarından tefsir, hadis ve meali gibi ilimleri tahsile devam etmiş , fakat kalbinde üzücü bir sıkıntının hüküm sürdüğünü bildiği için ekseriya bulunduğu odanın kapısını kilitliyerek münzevi bir hayat geçirmeye başlamış , arasıra da tekeklere devam ederek zikr ile meşgul olan dervişlerin arasına karışmışsa da, üzücü olan bu iç sıkıntısını gidermeye muvaffak olamamış, bu sırada İslam dinine ait ilimleri ikmal eder ve hocalarından ilim neşrine ait icazetnamesini alır. Bir gece rüyasında ”Sıla’ya dön , Kurtuluş oradadır ”diye bir ses duyar. Bunun üzerine; Bolu üzerinden Kastamonu’ya gitmek üzere yola çıkar. Sılaya giderken yol üzerinde bulunan adını ve methini duyduğu Hayreddin Tokadi Hazretleri’ni ziyaret etmek ister. Bolu’ya yaklaştığı zaman Bolu’dan İstanbul’a gitmekte olan iki derviş görür. Karşılaştıkları dervişler ; Şeyhimiz Hayreddin Tokadi kazretleri ” Kastamonulu Şaban Efendi , İstanbul’dan dönüyor, onu alın dergaha getirin ” buyurdu. ” Biz istanbul’dan gelen Şaban Efendi’yi bekliyoruz” derler. Bunun üzerine Pir Şaban Veli Hazretleri ” Kastamonulu Şaban benim ” der. Ve iki dervişle Hayreddin Tokadi Hazretlerinin dergahına gitmek üzere yola çıkarlar. Akşam üstü Tokadi Hazretleri’nin huzuruna varırlar. Yatsı namazlarını tekkede kıldıktan sonra oaradaki zikir halkasına katılırlar. Üçünçü gün Pir Şaban Veli hazretlerinin arkadaşı; ‘ ‘Üç gündür burada kaldık. Artık destur isteyelim ”deyince Pir hazretleri gözlerinde biriken yaşları silerek; ” Kardeşim! Onlar, bir zincir-i taifedir. Aşıklar kendi taraflarına ve silsilelerine çekerler. Osnların cezbeleri galip geldi. Var sen güle güle git. Bana burada kalmak göründü ” deyip arkadaşını uğurlar. Tokadi’nin dergahında kalan Hz. Pir Şaban-ı Veli, Hayreddin Tokadi hazretlerine biat eder. Tam on iki sene Tokadi hazretlerinin rahle-i irşadında kalır ve canla, gönülle hizmete talip olur. Nefsini ve ruhunu mürşidi yoluna adar. Sonunda mazhar-ı hilafet olur. Hayreddin Tokadi Hazretleri, hilafet duasını yaptıktan sonra ona icazet vererek ; ” Sana hilafet verildi, memlketine dön! İrşat soframızı orada kurarak aşık ve sadıkları irşad edip tarikatı neşrediniz ” buyurur. Pir Şaban-ı Veli Hazretleri , 1530 yıllarında Kastamonu’ya varır. Kastamonu’ya gelişinde ilk zamanları, Seyyid Sünneti mescidi yakınlarındaki Cemaleddin Camii Avlusuna iner. Bir süre burada münzevi bir hayat geçirir.seyyid sünneti Mescidi’nde bulunan halvethanelerin birinde erbaine niyet eder ve erbainin tamamlar. Onun kemalatının farkına varan halk, Hz. Pir’in sohbetlerine iştirak eder. Ancak o tarihlerde mescidin şehrin dışında bulunması nedeniyle Şaban Efendi ‘yi Honsalar mahallesindeki Honsalar camiine davet ederler. Şaban Efendi, bu camiide vaz ve nasihat ve irşad ile meşgul olur. Daha sonra çıkan yangında Honsalar camii yanar. Camiyi yeniden yaptırmak isteyen dervişlere Şaban Efendi izin vermeyerek: ” Bu yanıkta bir hikmet vardır” buyurur. Yangının ardından Şaban efendi, Hisarardı Seyyid Sünneti Mescidine yakın bir eve taşınır ve irşat görevini Seyyid Sünneti hazretleri’nin yaptırdığı dergahta devam eder. Pir Şaban Veli Hazretleri’nin irşadı o dereceyi bulur ki, dar-ı bekaya erinceye kadar üç yüz altmış halife yetiştirir. Bu icazet alanlar Anadolu ve Rumeli’nin muhtelif şehirlerinde tekkeler açmış ve Halveti tarikatının Şaban efendi’nin adına nisbetle Şabani Kolunu kurmuşlardır. Hz. Pir, Vefatından iki gün evvel dervişlerini yanlarına çağırmış ve her birine ayrı ayrı nasihatte bulunmuşlardır. 976 Zilkade ayının 18’inci (4 Mayıs 1569) günü Hakk’a yürür. Cuma namazından sonra Şaban-ı Veli ‘nin cenazesi eller üzerinde Gazi Paşa okulunun bulunduğu ( namazgaha) yere getirilmiştir ve namazı Şeyh Muharrem tarafından kılındıktan sonra Kendi dergahının bahçesine defnedilir. Şu anda Hz. Pir Külliyesi içerisindedir. Şeyh Şaban Veli hazretlerinin Menkıbeleri (k.s.) Şeyh Şaban’ın öğrencilerinden olan Muhyiddin Efendi’nin anlattığı rivayet edilen bir menkıbeye göre, Şeyh Şaban öğrencileriyle ders yaparken bir adam huzuruna gelir. “Efendim, yol üzerinde bir değirmenimiz vardı. Bir arkadaşımla değirmenin taşını değiştirecektik. Yeni taşı kaldırdık tam koyacakken derenin dibine yuvarlandı. Dereden tekrar çıkarıp yerine koymamız mümkün değildi. Çünkü taş çok ağırdı. Ne yapacağımızı düşünüp dururken, hatırımıza siz geldiniz ve, “Yetiş ey Şaban-ı Veli Hazretleri!”, diye imdat istedik. O an bir el değirmenin taşını aşağıdan aldığı gibi getirip yerine koydu. İşte orada gördüğüm el ile bu öptüğüm el ile aynı eldi” der. Şeyh Şaban’ın öğrencilerinden Mehmet Efendi’nin anlattığı rivayet edilen bir menkıbeye göre, Horasan evliyalarından biri, üç öğrencisine Anadolu’da Şeyh Şaban isimli bir evliyanın yaşadığını ve gidip ondan feyz almaları gerektiğini söyler. Yola çıkan dervişler Kastamonu’ya yaklaşırken, Şeyh Şaban kendi dervişlerini yanına çağırıp onlara bir ayna verir ve Horasan’dan gelen üç dervişi yolda karşılamalarını ve aynayı onlara vermelerini söyler. Kastamonu’dan yola çıkan dervişler bir süre sonra, Horasan’dan gelen dervişler ile karşılaşırlar ve onlara Şeyh Şaban’ın armağanı olan aynayı verirler. Aynayı alan her derviş aynaya baktığında Şeyh Şaban’ın tebessüm ederek kendilerine baktığını görür. Bunun üzerine Horasan’dan gelen dervişler, “Biz göreceğimizi gördük, anlayacağımızı anladık, Şeyh Şaban’ın teveccühlerine kavuştuk”, diyerek, Kastamonu’ya gelmeden memleketlerine geri dönerler. Günün birinde, Şeyh Şaban Veli’nin yanına biri gelir. Çok fakir olduğunu, bir eşeğinin olduğunu onun da öldüğünü söyler. Çocuklarının geçimini temin edecek hiçbir şeyi kalmadığını, namerde muhtaç olmak istemediğini sözlerine ilave eder. Bunun üzerine Şeyh Şaban elini açarak Allah’a, bu fakirin dileğinin gerçekleşip, geçimini temin edecek yolun bulunması için dua eder. Duanın bitiminde dergahın bahçe kapısı açılır ve atın üzerinde bir adam yedeğinde bir katırla içeri girer. Şeyh Şaban’a bu katırı hediye etmek istediğini söyler. Şeyh Şaban da fakire dönerek, “Allah ölen eşeğin yerine daha iyisini hediye etti. Bu katır senin”, der. Olayın ne olduğunu anlamayan adama fakirin durumu anlatılınca, adam aslında katırı yarın getireceğini, ama içinden bir sesin mutlaka bugün götürmesi gerektiğini söylediğini anlatır. Böylece fakir adam geçim kaynağı olacak bir katıra kavuşmuş olur. Kürekçi Mustafa isminde birinin başından geçtiği rivayet edilen menkıbede, kürekçi birine 1200 akçe borçlanmıştır. Ne kadar çalışsa da kazancı bu borcu ödemeye yetmemektedir. Bunun üzerine bir türbeye gidip burada dua ederek borçlarından kurtulmayı diler. Türbeden çıkışta aklına Şeyh Şaban’a gitmek gelir. Dergaha gelir, Şeyh Şaban’ın huzuruna çıkar. Bu esnada Şeyh Şaban yalnızdır. Kürekçiyi görünce oturduğu minderin altını göstererek buradaki akçeleri almasını söyler. Şaşıran kürekçi minder altındaki akçelerden bir miktar alınca, Şeyh Şaban tamamını almasını söyler. Oradaki akçelerin tamamını alan kürekçi, dua ederek huzurdan çıkar. Dışarı çıkıp akçeleri saydığında tam borcu olan miktar kadar olduğunu görür. Hemen borcunu öder ve o günden sonra da bir daha hiç borçlanmaz. Murat Halife ismindeki bir imam bir gün dergaha gelir. O sırada öğrencileri ile sohbette olan Şeyh Şaban’ın konuşmalarını dinler. Çok etkilenir. Bir an Şeyh Şaban’ın başını caminin kubbesi büyüklüğünde görür. Hemen yaklaşıp Şeyh Şaban’ın elini öpmeye başlar ve dizinin dibine oturur. Öğrencilerden biri yanındakine, niye hocamızın elini durup durup öpüyor acaba diye sorunca, diğer öğrenci, “gönül gözü açıldı da ondan. Ya hocamızın başının Arş-ı âlaya değdiğini görse, zevkten mahvolurdu”, der. Şeyh Şaban bir yıl kendine ait bir odada halvete girerek günlerce dışarı çıkmaz. O sıralarda vakit Hac mevsimidir. Kastamonu’dan bir kişi de hac görevini yerine getirmek için Kabe’ye gitmiş, görevini yerine getirip memleketine döneceği zaman çok hastalanmış, uzun zaman hasta yatmış, bir türlü iyileşip de memleketine dönememiştir. Memleket hasretiyle yanıp tutuştuğu bir an, yanına biri gelerek hacının ağlama nedenini sorar. Sıkıntısını öğrenince, “Kabe’nin Hanefi mihrabının yanında beş vakit namaz kılıp kaybolan biri vardır. Oraya git ve onu bul. Bulunca da ellerine yapış, derdini anlat. Kendisini gizlerse de sen ısrarla derdine çare olmasını iste”, der. Hacı peki diyerek Hanefi mihrabının yanına gider. Namaz kılarken dikkatle etrafını kontrol eder. Bir ara memleketinden tanıdığı Şeyh Şaban’ı görür, namazdan sonra yanına giderim diyerek, hem namazını kılar hem de derdine derman olacak kişinin kim olduğunu anlamaya çalışır. Namaz bittikten sonra Şeyh Şaban’a baktığında onun kaybolduğunu görür. O zaman, aradığı kişinin Şeyh Şaban olduğunu anlar. Bir sonraki namazda, yine aynı yerde Şeyh Şaban’ı görünce hemen yanına gidip derdini anlatır ve çare olması için yalvarır. Şeyh Şaban sırrının açığa çıkmasından korktuğunu dile getirince, hacı sır saklayacağına yemin eder. Şeyh Şaban namazdan sonra kimsenin bulunmadığı bir yerde görüşerek hacının gözlerini kapatmasını söyler. O zat gözlerini açtığında kendisini Kastamonu’da evinin kapısında bulur. Bu menkıbenin Benli Sultan hakkında da anlatıldığını bu arada not edelim. Şeyh Şaban Veli kalabalık arasına çıkmayı sevmez. Daha çok uzlette yaşamakta, vaktini ilimle, ibadetle ve öğretmekle geçirir. Halvete girdiği dönemlerde bir dostu ona yemek getirmektedir. Fakat her ne olursa olur, birkaç gün yemek getirmeyi unutur. Aklına geldiğinde bin bir üzüntüyle Şeyhin yanına koşar, yemek getirip özür diler. Bu durumdan hiç şikayetçi olmayan Şeyh yemek gelmediği günlerde fare yiyeceklerinin artıklarıyla beslendiğini, onların da hepsini fareler de aç kalmasın diye yemediğini Allah’a hamd ederek anlatır. Efsaneye göre Şeyh Şaban-ı Veli’nin yedi kardeşi vardır. Şeyh Şaban-ı Veli bir gün eline yedi taş alır ve bu taşları değişik yönlere doğru atar. Her taşı atışında da bir kardeşin ismini söyler. Böylece hangi taş hangi yöne gidip düşmüşse, ismi söylenen kardeş oraya yerleşmiş, halka kerametlerini göstermiştir. Yörede Şeyh Şaban-ı Veli kadar tanınan ve Ilgaz Dağı eteklerini mesken tutan Benli Sultan ile Taşköprü’ye yerleşip bir gün taşla sohbet ederken coşup taşı hamur gibi sıkan ve taşta parmak izlerini bırakan Abdal Musa bu kardeşlerden ikisidir. İnanışa göre kötü yolda olan, bundan içten içe vicdani rahatsızlık duyan kişiler rüyalarında Şeyh Şaban-Veli’yi görmektedirler. Rüyalarında Şeyh Şaban-Veli onları türbesine çağırmakta ve doğru yola girmeleri gerektiğini söylemektedir. Özellikle ahlak dışı yollarla geçimini sağlayan kadınlar ile hırsızlar Şeyh Şaban-ı Veli’yi rüyalarında görmektedirler. Rüyayı gören kişi türbeye gelip tövbe etmekte ve inanışa göre türbenin bahçesinde akan zem zem suyunu eve götürüp, bu suyla yıkandıktan sonra annelerinden yeni doğdukları gibi günahsız olmaktadırlar. Mehmet Bey, bir kış günü Çankırı’dan Kastamonu’ya düğünden dönerken dağda kardan, buzdan arabası çalışmaz, karısıyla birlikte dağ başında yolda mahsur kalır. Araba tamirinden çok fazla bir şey anlamamakla birlikte Mehmet Bey arabayı çalıştırmak için epeyce uğraşır, ama başarılı olamaz. Dağda cep telefonu da çekmediği için kimseye ulaşamaz. Gecenin çok geç bir saati ve buzlanma olduğu için de yoldan geçen çok azdır. Geçen arabalar da fren yapamadıkları için duramamaktadır. Kendilerini çaresiz hisseden çiftten Süheyla Hanım, “Yetiş ya Pir” diye dua etmeye başlar. Mehmet Bey bütün olanların sıkıntısıyla son derece öfkeli bir şekildedir. Bu duaya bile çok sinirlenir. ‚ “İlla dua edeceksen kurtlar kuşlar bizi bu dağ başında yemesin diye dua et, bu havada Pir bile türbesinden çıkıp gelmez”, diye karısına çıkışır. Bir süre sonra bir araba yanlarında durur ve içinden 55-60 yaşlarında, Süheyla Hanım’ın ifadesine gore, nur yüzlü bir bey iner ve sorunu öğrenir. Sonra arabanın motor kısmını açar, bir beş dakika kadar uğraşır, sonra Mehmet Bey’e, “Arabayı yavaş yavaş çalıştırın”, der. Mehmet Bey arabayı çalıştırır ve araba yürümeye başlar. Bunun üzerine arabayı tamir eden bey kendi arabasına biner ve, “Her ihtimale karşı ben önden ağır ağır gideyim siz beni takip edin”, der. Bu şekilde Kastamonu’ya yaklaşık 5-10 km. kalana kadar giderler. Bir ara bir sis olur ve sisten çıktıklarında düz yolda olmalarına rağmen arabayı bir daha göremezler. Yol buzlu olduğundan hızlı gidemeyeceği için, yolda da herhangi bir sapak olmadığından arabaya ne olduğunu bir türlü anlayamazlar. Mehmet Bey şaşkın şaşkın “Düz yolda bir araba yok olmaz ya, uçmaz ya”, diye kendi kendine söylenirken, Süheyla Hanım, “O kesin Pir ya da Pir’in gönderdiği biriydi”, der. Bugün hala Mehmet Bey olayı anlayamadığını ama eşinin de inandığı gibi kendisinin de artık, o yolda yardım eden kişinin Pir olduğuna inandığını söylemektedir. Fakir bir ailenin yüksek okul mezunu bir oğlu vardır. Çocuk okulu bitirdikten sonra iki yıl kendine uygun bir iş bulamamış, bu nedenle ciddi bir psikolojik bunalıma girmiştir. Hem okuyup da iş bulamadığını hem de çocuğunun günden güne üzüntüden zayıfladığını, hastalandığını gören anne Şeyh Şaban-ı Veli’nin türbesine gelerek burada dua edip namaz kılmış, oğlunun işe girmesi için yedi Cuma gelmeye niyet etmiştir. Kadın, yedi hafta diyerek eğer bu süre içinde olmazsa hem veliyi rahatsız etmem aynı konu için, hem de hayırlı olsaydı iş zaten veli onu oğluma nasip ederdi, diye düşünmekte ve inanmaktadır. Niyet ettiği gibi yedi Cuma gelerek burada namaz kılıp, hayırlı bir iş için dua eden kadın, yedinci Cuma günü türbeden evine geldiğinde kapıyı açarken telefonun çaldığını duyar. Aceleyle telefona yetişip açan kadın, sanayi denilen yerdeki bir fabrikadan oğlunu aradıklarını öğrenir. Telefondaki kişi, oğlunun fabrikasındaki işe altı ay önce başvuruda bulunduğunu, elemana yeni ihtiyaç duydukları için bugün aradıklarını eğer işe girmediyse gelip kendileriyle oğlunun görüşmesini ister. Hemen oğlunu bulan kadın, fabrikaya gönderir ve oğlu teknisyen olarak aynı gün o fabrikada işe girer ve üç yıldır aynı fabrikada çalışmaktadır. Duruçay (Camili) köyünden Tevfik Çelikten, yoksul bir ailenin çocuğudur. Bütün zorluklara rağmen okumaya devam etmiştir. Her gün köyden Kastamonu’ya yürüyerek gelip giden Tevfik Çelikten, bu zor koşullar nedeniyle sınıfını geçse de çok başarılı bir öğrenci değildir. En büyük endişesi lise bitince ne yapacağıdır. O kadar sıkıntıyla okuduktan sonra şehirde iş bulamayacağını düşünmekte, üniversiteye gidemeyeceğini de bilmektedir. Liseyi bitirip köyde kalıp, çiftlikte çalışmak zor gelmektedir. Bütün bu sıkıntılarla her gün okula gitmeden ya da okul çıkışı Şeyh Şaban-ı Veli türbesine gidip namaz kılıp dua etmektedir. Liseyi bitireceği hafta bütün kaygıları daha da artmış halde türbeye gittiğinde dua etmiş, oradan okula gitmiştir. Milli Güvenlik dersinde hoca, “İçinizde astsubay olmak isteyen var mı?”, diye sorar. Tevfik Çelikten el kaldırır. Bunun üzerine hoca astsubaylık sınavı açıldığını, başvurular için de son günler olduğunu söyleyerek isteyenlere başvuru formu verir. Sınıftan bir tek Tevfik Çelikten katılır ve başarılı olur. Bugün emekli astsubay olan Tevfik Çelikten hayatının değişmesini sağlayan fırsata Şeyh Şaban-ı Veli’nin vesile olduğuna inanmaktadır. Bu menkıbeyi anlatan ise, bizzat olayı yaşayan kişidir. Kastamonu merkezinde yaşayan bir çiftin otuz yıllık evlilikleri süresinde bir çocukları olmamış, yıllarca çocuk özlemiş çekmiştir. Bir gece kadının rüyasına giren Şeyh Şaban-ı Veli, kadının yanına gelir, saçını okşar. “Kızım üzülme senin ocağını tüttürecek çocuk, Taşköprü’nün …………köyünde, ……..anne ile ………babanın çocuğudur. Çocuğun ismi de şudur. Gidin onu alın evlat bilin, sizin evladınız olsun”, demiştir. Sabaha uyandığında kadın, hala rüyanın etkisindedir. Bunu kocasına anlatır. Kocası, “Eğer Şeyh Şaban-ı Veli söylediyse öyle bir köy ve orada bizim çocuğumuz mutlaka vardır”, der. Aynı sabah Taşköprü’nün adı geçen köyünden çocuklu bir kadın da pazara satmaya mal getirir. Fakir bir kadındır ve geçimini küçük bahçesinde yetiştirdiklerini satarak sağlamaktadır. O gün pazarda malını sattıktan sonra Şeyh Şaban-ı Veli’nin türbesine gelerek burada namazını kılar. Yorgunluktan namaz sonrası türbenin duvarına dayanmış dinlenirken, kendinden geçer ve uyuya kalır. O da rüyasında Şeyh Şaban-ı Veli’yi görür. Veli rüyasında kadına, “En küçük kızının evlatlık verilmesi gerektiğini, yoksa bu dünyadaki kısmetinin bittiğini, üç gün içinde evlatlık verilip başka bir ocağın bacasını tüttürmezse öleceğini”, söyler. Kadın rüyada, “Eğer ölecekse evlatlık vermeye razıyım”, der. Şeyh Şaban-ı Veli kadına rüyasında evlatlık vereceği konusunda kadına yemin ettirir. Tam kime evlatlık vereceğini söyleyeceği an türbede bir çocuk ağlar ve kadın uykudan uyanır. Böylece kime vereceğini öğrenemez. Gördüğü rüyayı nasıl yoracağını bilemeyen kadın, hemen müftüye gider rüyayı anlatır, ne yapması gerektiğini sorar. Rüyayı baştan sona dinleyen müftü rüyada gördüğü Şeyh Şaban-ı Veli’nin görüntüsüne ve söylediklerine dair birkaç soru sorar ve rüyadaki kişinin Şeyh Şaban-ı Veli olduğuna kanaat getirir. Bunun üzerine kadına, çocuğunu evlatlık vermesi gerektiğini, bunun Şeyh Şaban-ı Veli’nin aracılığıyla Allah’ın isteği olduğunu söyler. Özellikle evlatlık verilmezse üç gün içinde öleceği düşüncesi kadını çok korkutmuştur. Fakat kadın kime kızını götürüp evlatlık vermesi gerektiğini bilmediği için, kapı çalınıp da, “Bu kızı evlatlık alın yoksa ölecek denmez”, diye düşünmektedir. Bunun için ne yapacağını bilmemektedir. Müftü kadının evine gitmesini, çocuğun kısmetinin çocuğu bulacağını söyler. Eğer üç gün içinde bir aile gelip evlatlık almazsa, kadının kızı ile birlikte türbeye gelip, buradaki zemzem suyuyla yıkanıp tövbe etmesini, kısmeti bulamadığını Şeyh Şaban-ı Veli’ye söylemesi gerektiğini zaten bu durumu Şeyh Şaban-ı Veli’nin bileceği ve anlayacağı için kadına anlayış göstereceğini söyler. Kadın endişe, şaşkınlık ve telaş içinde köyüne gider. Üç gün sonra, çocukları olmayan aile rüyalarında kendilerine söylenen köye gelerek doğru muhtarın yanına gidip, …….isimli ailenin evi nerede diye sorar. Muhtar bu çifti alarak çocuğun evine getirir. Kapı çalınıp da kadın kapıyı açtığında kapıda tanımadığı bir erkekle kadını gören anne, çocuğunu evlat edinecek ailenin geldiğini anlar. Çocukları olmayan aileden kadın gördüğü rüyayı, çocuğun annesi de kendi gördüğü rüyayı anlatır. Çocuğun annesi hiç birşey sormadan, nerelisiniz, kimsiniz demeden kızının eşyalarını bir bohça yapıp aileye verir, kızını da elinden tutarak kadının kucağına teslim eder. Çocuğun annesi eğer kadına ve erkeğe nerelisin kimsin diye sorarsam Şeyh Şaban-ı Veli’yi gücendiririm. O benim iyi ailedir sözüme güvenmedin mi diye düşüneceği endişesi bir de yeri ve ailenin kim olduğunu tam olarak bilirse evlat hasretiyle bir gün verdiğine pişman olup gidip alırım o zaman da çocuğum ölür endişesiyle hiç bir şey sormaz. Çocuğu olmayan aile kızı bir yaşında alıp Kastamonu’ya evlerine getirir ve öz evlatları olarak kabul edip yetiştirirler. Fakat çocuktan nasıl evlat edindikleri gerçeğini saklamazlar. Kız on beş yaşına gelince aile kendilerinin artık iyice yaşlandığını, ölürlerse mallarını kızlarına veremeyecekleri için mahkeme kararıyla evlat edinmeleri gerektiğini düşünürler. Bunun için nüfus cüzdanının çıkarılması gerektiğinden, ayrıca evlilik çağı gelip isteyenler de çok olduğu için evlilik için de nüfus cüzdanı gerektiğinden köye giderek kızın öz annesini bulup mahkemeye getirirler ve mahkeme kararıyla evlat edinirler. Kız öz annesini sadece o gün görür. Öz annesi mahkemeden kısa bir süre sonra ölür. Kız o gün kendinin yedi kardeşi daha olduğunu ve onların nerede yaşadıklarını öğrenir. O günden sonra kardeşleriyle de görüşmeye başlar. On altı yaşında da kız evlenir. Bugün Muş’ta öğretmenlik yapan bir kızı ve teknisyen olarak fabrikada çalışan bir oğlu vardır. Evlendiği günden bu güne kadar hemen her Cuma Şeyh Şaban-ı Veli’nin türbesine gelerek şükür namazı kılmaktadır. “Eğer Şeyh Şaban-ı Veli annelerimin rüyalarına girerek benim evlatlık verilmemi sağlamasaydı bugün ya ölmüştüm ya da köyde çok perişan yoksul biri olarak yaşamış olacaktım. Ha öz ailemdem 16 yaşında gelin çıkmışım ha bir yaşında gelin çıkmışım. Ben bugünümü Şeyh Şaban-ı Veli’ye borçluyum” demektedir. Şeyh Ömer Fuadi zamanında hayırseverlerden İstanbul’da bulunan Ömer Kethüda tarafından türbenin inşası için üç bin kuruş gönderilmiş ve daha lüzum ettikçe göndereceğini Ömer Fuadi’ye bir mektupla bildirmiştir. Bilahere Ömer Kethüda hakız yere idam edildiğinden hayır severlerin yarıdmı ile türbe yapılmıştır. Daha sonra camiinin yanında üç kat üzerine haram ve selamlığı havi muazzam bir bina inşa edilir. Bu Bina 1318 (1902 M.) tarihinde harap olduğundan yıkılmış ve Mahmut Paşa tarafından iki tane harem ve selamlığı havi bugünkü mevcut binalar yapılmış ve ikisinin arasına mutbak kurulmuştur. Binaların yapılmasından sonra iki bina arasına abdest için havuz inşa edilmiştir. Şaban-ı veli’nin sandukası yeniden yapılmış, yazılı ve işlemeli bir örtü ve aynı zamanda lahuri bir şal konmuştur. Türbe ve zaviyelerin kapanması üzerine sanduka üzerinde bulunan taşla beraber bu şalda alınmıştır. Zemzem suyu Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri’nin türbesinin bahçesinde akan suyun zemzem tadında olduğu kabul edilir. Bunun için Hicaz’daki zemzem kuyusundan Kastamonu’ya, İstanbul’a, Bolu’ya, Bursa’ya, Buhara’ya, Semerkand’a, Endülüs’e ve Fas’a uzanan görünmeyen kanallar olduğuna inanılmaktadır. Şifa olması niyetiyle konuşamayan çocuklara içirildiği gibi, yeni doğan çocuğun ağzına da ilk giren şeyin zemzem olması isteğiyle bu sudan damlatılmakta, ölmekte olan kişinin ağzı zemzemli gitsin diye, yine ağzına bu sudan damlatılmaktadır. Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi Cami, türbe, Kütüphane, dergah evleri, asa suyu, gasilhane, kurban kesim yeri ve tuvaletten oluşan Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi, Musafakih Mahallesi Gümüşlüce Caddesi üzerinde yer alır. Hz. Pir Camii adıyla anılan yapı, tahminen 1480’lerde yapılmış olan Seyyid Sünneti Efendi Mescidi’nin yeniden inşaı ile meydana gelmiştir. Menakıbname’den ahşap ve kubbeli olduğu anlaşılan ilk cami küçük fakat manevi hatıraları ile önemli idi. Dergahın şöhret bulması ve halkın rağbeti ile ihtiyaca cevap veremez hale gelen mescid, aynı arsa üzerinde genişletilir. Böylece harimi üç kat halinde kademeli olup arka tarafında halvethaneler sıralanmıştır. Doğu yüzünden açılan kapıdan başka iki ayrı kapıdan da üst kademelere giriş sağlanmıştır. Mihrap alçıdan ve bezemeli yapılmıştır. Sedef minber kapısı ise ahşap oyma tekniği ile yapılmış nadide bir eserdir. Aynı şekilde bir diğer sanat şaheseri ahşap vaaz kürsüsüdür. Tek şerefeli minare kuzey doğu köşede yer alır. Halkın bağışladığı bakır şamdanlar ve hat örnekleri bu güzelliklere güzellik katar. Mevcut kitabeden Caminin 1580 yılında Sultan III. Murad’ın hocası Şücaeddin Efendi tarafından yenilendiği anlaşılıyor. 1702, 1778, 1845 ve 1950 yıllarında tamir ve restorasyon gören yapıya, 1954 yılından itibaren dernek çatısı altında cümle kapısı önüne kapalı son cemaat mahalli ilave edilir. Harçla moloz taşından örülen türbe binası 9.5 m. uzunluğunda bir kare plana sahiptir. Üç kapısı altı penceresi ile yapının inşaı sırasındaki yaşanan sıkıntı ve ilgi çekici olaylar Ömer Fuadi tarafından kaleme alınan Türbename adlı eserde anlatılır. Bir Mevlevi tarikatı mensubu olan Sadrazam Kuyucu Murad Paşa’nın desteği ile Anadolu’nun her yerindeki evliya zümresine saygı ve hizmetiyle meşhur Ömer Kethüda bey tarafından Fuadi’ye bir gün bir mektup gönderilir. Bu mektupta, Şaban-ı Veli Hazretlerinin mukaddes ruhlarına hürmeten mezarı üzerine bir türbe yapılmasını arzuladığını belirten Ömer Kethüda, bu iş için üç bin kuruş nezrettiğini ilave eder. Ömer Fuadi bu teklifle birlikte Şeyh Muhyiddin Efendi’nin vasiyetini hatırlar. Ġnşaat başlar, duvarlar pencere hizasına kadar yükselir. Bu sırada Kethüda Ömer Bey yeni sadrazam Nasuh Paşa tarafından Diyarbakır kalesinde haksız yere hapsedilip öldürülünce, türbe inşaatı iki yılı aşan bir süre atıl kalır. Sonunda Hibetullah ve Mehmet Efendiler başta olmak üzere halkın katkılarıyla inşaat tekrar başlar. Türbenin tamamlanıp kubbenin zirvesine kilit taşı yerleştirileceği gün hazır bulunan dervişler ilgi çekici bir zikir halkası teşkil ederler. Zakirbaşı kubbenin tepesinde olmak üzere dervişler üç kat iskele üzerinde halka olup zikre başlar. Son ilahi bitmek üzeredir ki, türbe binası rahmani bir hareketle dervişlerle birlikte sallanmaya başlar. Binanın hareketi üzerine orada bulunan herkes hayret ve dehşet içinde kalır. Kubbenin yıkılacağından korku ve endişeye kapılan mimarbaşı elindeki metre ile etrafındakileri durdurmaya çalışır. Ömer Fuadi’nin kardeşi sakinleştirmek için ona seslenip, -Korkma usta!. Bu hareket yıkılmak için değildir. Hz. Pir’in türbesi de dervişlerle zikretmektedir. Der. Kurban kesilir, kilit taşı yerine konur. Dua edilirken türbenin tekrar sallandığı görülür. Oradaki herkes bu durumu tüyleri ürpererek seyreder. Fatihadan sonra eller yüze sürüldüğünde türbe sükunet bulur. Bugün türbede kabirlerin üzerine işaret olarak konulmuş olup içleri boş olan on altı tane ahşap sanduka bulunmaktadır. Üzeri bitkisel motifler ve yazılarla süslenmiş yeşil kadife ile örtülü, baş kısmı da siyah tülbentle sarılı olanı Şaban-ı Veli’ye aittir. Külliyenin kütüphanesi, türbenin kuzeybatı cephesine bitişik kare planlı kargir bir yapıdır. Kitapların çoğu Çorumlu İsmail Kudsi Efendi tarafından vakfedildiğine göre, 1637 yılından sonra inşa edilmiş olmalıdır. Zamanla harap olan bina 1965 yılında dernek tarafından yenilenmiştir. Kütüphanenin alt katına girilen kapının hemen yanıbaşında yer alan Asa Suyu’nun, Hz. Pir’in asasını yere vurmasıyla çıktığına inanılır.Tad ve koku bakımından zemzem suyunu andıran bu suyun bazı hastalıklara şifa ve psikolojik rahatlık verdiği kabul edilir. Vaktiyle ramazan aylarında Kastamonulunun Nasrullah Camiine ve evlere götürülüp oruçların bu su ile açıldığı anlatılır. Harem ve selamlık olmak üzere iki bina halinde inşa edilmiş olan konaklar, sırtını Ersil Kayasına dayamış vaziyette caminin kuzey doğu köşesindeki mevkide yer alır. Zemin katlar moloz taştan olmak üzere ahşap malzemeden iki katlı olarak inşa edilen binalarda göz zevkine hitap eden bir işçilik göze çarpar. 1900’de inşa edilen konakların banisi Mahmut Sırrı Paşadır16. Konakların önünde yer alan şadırvan 1910 yılında Mahmut Paşa’nın eşi Prenses Fatma Hanım adına yaptırılır. 1989 yılında aslına uygun şekilde restore edilir. Türbe civarındaki hazirede medfun bulunan zatlar, Hz. Pir ve halifelerinin halk ile kaynaşma derecesini gösterir. Kastamonu valilerinden muhtelif tarikatlara mensup zatlara kadar toplumun her kesiminden bir çok kişinin kabri bu hazirede yer alır. 1954 yılında Hasan Fehmi Ataulusoy, Hamdi Pehlivan, Niyazi Yücebıyık, Osman Keserci, Asaf Zaluludağ, Kamil Türit ve İhsan Sezgin’den müteşekkil yönetim kurulu ile Şaban-ı Veli Onarım Derneği kurulur. 1995’te Şeyh Şaban-ı Veli Müzesi açılır ve 1996’da Resmi Gazete’de yayınlanan kararla Şeyh Şaban-ı Veli Kültür Vakfı kurulur.

📍 Kastamonu

Gölköy Şeyh Ahmet Efendi

📍 Kastamonu
Samur Dede

Samur Dede

Samur Dede ‘nin kabri ; Kastamonu – Merkez’de Hepkebirler camii haziresinde. Hepkebirler camii haziresinde bulunan Samur Dede’nin hayatı ile ilgili herhangi bir bilgiye rastalayamadık. Bununla birlikte çevresi bir hazire olan cami ve türbede medfun bulunan şahısların hepsinin de büyük insanlar olduğu kabul edildiği için cami ve türbe Hepkebirler adıyla bilinir. Allah sırrını takdir eylesin… Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,

📍 Kastamonu
Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi

Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi

Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi ‘nin kabri şerifi ; Balıkesir – Bandırma ‘da Tekke camii haziresinde Ali rıza Bezzaz hazretlerinin yanında 1331 (1913 veya 1914) Üsküp’te doğmuş, küçük yaşta Bandırma’ya yerleşmiş gönül ehli bir insandı Ali Öztaylan Efendi, yakınlarının deyimiyle Tatlıcı Ali Ağabey. Zâhirî tahsil îtibâriyle ilkokul mezunu. Bandırma’da kurduğu tatlıcı dükkanı ile geçimini temin etmiş. Ancak gençliğinde vakit buldukça İstanbul’a gidip zamanın önde gelen ilim, sanat ve tasavvuf erbâbı ile tanışmış, sohbetlerinden istifâde edip feyz almıştır. Tâhirü’l-Mevlevî’nin Mesnevî sohbetlerine iştirâk etmiş, kendisiyle dost olmuş, hattâ Tâhirü’l-Mevlevî Divan’ının ikinci cildinden bir nüsha kendisine hediye ederken iç kapağa Ali Efendi için şu ithaf şiirini yazmıştır: Sene 1949; bir müslüman Sütevi sahibi Ali Öztaylan: Sana sâlık verdim ey din kardeşi, Hakîkat ali’nin bulunmaz eşi, Allah ve Rasûlü’ne sâdık bir bende, Onların aşkıyla vücûdu zinde, Fazîlet severlik olmuştur yolu, Hulâsa Allah’ın sâfî bir kulu, Benim de mânevî evlâdımdır o, Bâis-i sürûr-i fuâdımdır o, Olsun diyerek bir tuhfe-i edeb, Yazdırdı birinci Dîvân’ımı hep, İstedi yazdırmak ikinciyi de, Şu nüsha o yüzden geldi vücûde, Allah salâhını müzdâd eylesin, Kalbini nur ile âbâd eylesin, Benden ona karşı şükrân-ı duâ, Kabul eyler elbet Cenâb-ı Hüdâ, Duâsı böyledir Tâhir Olgun’un, Allah onu dâim eylesin memnûn. Ali Efendi gençliğinde Nakşbendî meşâyıhından Ali Haydar Efendi’ye intisap ile mürîdi olmuş. Kendi ifâdesine göre, Ali Haydar Efendi bir defasında Ali Efendi’ye: Oğlum, Tâhiru’l-Mevlevî sizin için Divan’ında bir şiir yazmış, şiirde isminiz de geçiyor, o Divan şu raftaki kitap olsa gerek, verir misiniz? deyince Tatlıcı Ali Efendi bir taraftan raftaki kitabı alırken bir taraftan da: Acaba efendi hazretleri hem Nakşî hem Mevlevî meşreb olunur mu? diyerek beni azarlayacak mı, diye endişe etmiş. Ancak Ali Haydar Efendi kitaptaki o şiiri bulup okuduktan sonra: Tâhirü’l-Mevlevî benim hapis arkadaşımdır. (İskilipli Âtıf Efendi’nin şapka muhâkemesi döneminde aynı hücrede kalmışlar). Çok kıymetli, muhterem bir insandır. Böyle bir zâtın muhabbetini kazanmış olmanız büyük bir saadettir, diyerek iltifat etmiştir. Ali Haydar Efendi’nin vefâtından sonra şeyhinin mânevî işâretiyle Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu Efendi’ye intisap eden Ali Efendi Prof. Süheyl Ünver, Sâmiha Ayverdi, Hasan Basri Çantay ve Neyzen Tevfik’in de husûsî dostu olmuştur. Neyzen Tevfik, bir gün Prof. Dr. Fuad Köprülü gibi seçkin ilim adamlarının da bulunduğu bir mecliste mûsikî ve ney hakkında uzun ve ilmî bir sohbet yapıp ney üfledikten sonra: Bu benim son ney üfleyişim, demiş, ardından Ali Efendi’ye: Benim cenâze namazımı sen kıldıracaksın , diye vasiyet etmiştir. Ali Efendi: Benim tahsilim yok, dediyse de kabul ettirememiş. Bir hafta kadar sonra da vefât etmiş ve cenazesini Ali Efendi kıldırmış. Ali Efendi, kendi anlattığına göre, gençliğinde insanları irşâd edebilmek, onlarla diyalog kurabilmek için bâzen meyhânelere gider, orada ayran içer ve insanlarla konuşurmuş. Şöyle anlatıyor: Dükkanımızda tatlı ve pasta sattığımız için akşam geç saate kadar çalışır, sonra dükkan temizliği yapıp eve giderdik. Yolda meyhanelerin bol olduğu sokağa uğrar, o geç saatte sarhoş olup kalan var mı diye bakardık. O saate kadar meyhanede kalan kişi ya faturayı ödeyecek parası olmadığı için meyhaneciden korkan, ya da evdeki hanımından fırça yiyeceğini düşünüp korkan kişidir. Biz bunların borcunu öderdik. Ancak adam ayakta zor durduğu için bir fayton çevirir, faytoncuya onu evine götürmesini söyleyip yol parasını verirdik. Ayrıca sarhoş olan adama bizim dükkandan bir paket höşmerim tatlısı sarıp verir: “Bunu hanımına ver de sana kızmasın” derdik. Ali Efendi’nin insanlara karşı olan bu şefkat, merhamet ve hoşgörüsü meyvelerini vermiş, onun bu olgun tavrından etkilenen bazı kimseler içkiyi zamanla bırakıp doğru yolu bulmuşlardır. Bir defasında telefon numarasını yanlış çevirip Ali Efendi’nin tatlıcı dükkanını ticari taksi durağı zannederek bir taksi isteyen kişiye Ali Efendi’nin “yanlış numara” demek yerine “pekiyi efendim, hemen taksiniz geliyor, adresinizi alayım” dediği, bir taksi bularak adrese gönderdiği, ücretini de kendisinin ödediği anlatılır. Ali Efendi dînî bayramlarda ve kandil gecelerinde umumhâneleri (genelevleri) ziyâret eder, oradaki kadınlara hediyeler götürürmüş. Günah işleyen kişi İslâmiyet’ten çıkmış olmaz, sadece günahkâr müslüman olur. Ali Efendi o kadınlara önce insan olarak değer verir, sonra dînî bir kandil ya da bayram vesilesiyle hediye vererek gönüllerindeki İslâm nûrunu tekrar hatırlatmaya çalışırdı. Oradaki kadınların hiç birinin hayatından memnun olmadığını ve kalplerinin mahzûn olduğunu söylerdi. Bandırmalı Tatlıcı Ali Efendi günahkâr müslümanlara ve hattâ müslüman olmayan insanlara hoşgörüyle bakar, onların âhir-i ömürlerinde tevbe edip sâlih bir insan olarak âhirete göçebileceklerini düşünürdü. Ancak İslâmiyete düşman olanlara karşı müsâmahası yoktu. Tek parti döneminde büyük sıkıntılar görmüş Ali Efendi. Tatlıcı dükkanında Fâtih Sultan Mehmed’in resmi ve besmele, hilye gibi levhalar bulundurduğu için “Osmanlı muhibbi” olmakla, “harf inkılâbına muhâlefet etmekle” suçlanmış. Evi uzun süre gözetim altında tutulmuş, sabah namazına kalkıp evinde lambayı yakınca niçin lambayı yaktığı sorulmuş, kendi evinde sabah namazı kıldığı için azarlanmış, o da “çocuğum hasta idi, ona ilaç vermek için lambayı yaktım”, demek zorunda kalmıştır. Evindeki dînî kitaplara, özellikle Osmanlıca eserlerin çoğuna, yapılan baskınlarda el konmuş ve bir daha iâde edilmemiştir. Anlattığına göre, Behçet Kemal Çağlar konferansta bir konuşma yapmak için Bandırma’ya geldiğinde Ali Efendi’nin dükkanındaki Osmanlı’ya dâir resim ve bazı hat yazılarını görünce: Buranın sâhibi Osmanlı hayrânı gâlibâ, şununla bir tanışalım, demiş. Ali efendi’nin evine telefon açılmış ve Behçet Kemal’in bir grup muallim arkadaşıyla ziyârete gelmek istediği söylenmiş. ali Efendi bir saat sonra gelebileceklerini söylemiş. Ancak içinde bazı endişeler de varmış. Gusül abdesti alıp beklemeye başlamış. Misâfirler gelip izzet ikrâm yapılmış. ali Efendinin endişe ettiği gibi hakâretâmîz sözler de sarfedilmemiş, sohbete saygılı bir üslup hâkimmiş. Derken ali Efendi: Behçet Kemal Bey! Fakîr, ilk mektebi zor bitirmiş tahsili nâkıs bir insanım. Ancak zât-ı âlînizin birkaç şiiri hâfızamdadır. Onuncu yıl marşı isimli bir şiirinizde “On yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan” diyorsunuz. Bu ifâdeyi keşke yarattık değil de yetiştirdik deseydiniz. Yaratmak Allah’a mahsustur. Bu sözünüz gayretullaha dokunabilir, demiş. Behçet Kemal: Bu mevzûyu kapatalım, demiş, ancak bu cümleyi yaklaşık on kez tekrarlamış ve yarı cinnet hâlinde yere yuvarlanmış. Yere çarpmanın tesiriyle ağzından burnundan kanlar gelmiş. Arkadaşları onu götürmüşler. Ancak bu yarı cinnet hâli geçmemiş ve on gün kadar sonra ölmüş. Ali Efendi, Menderes’in Demokrat Partisi’nin iktidar olduğu dönemde Ankara’ya gidip bir hafta orada kalmış, nazı geçen siyâsîlere ricâlarda bulunmuş ve Mezarlıklar Kânunu’nun çıkmasını sağlamıştır. Zîrâ bu kânun çıkmadan önce Osmanlı yâdigârı kitâbeleri olan, ilim, târih ve sanat değeri olan mezar taşları kırılıp ufalanarak mıcır yapılıyormuş. Bu kânunun çıkmasından sonra Merkez Efendi, Sümbül Efendi gibi birçok meşâyıhın rûhâniyetinin âlem-i mânâda gelerek kendisini tebrîk ettiklerini söylerdi ali Efendi. Ali Efendi’nin en çok sevdiği kişilerden biri Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tasavvuf hocası merhûm Yrd. Doç. Dr. Selçuk Eraydın idi. “Selçuk vefât edince sanki vücudumun yarısı öldü” derdi. Selçuk bey İstanbul’da bir kandil akşamı vaazdan dönerken trafik kazası geçirip hayatını kaybedince aynı anda Bandırma’da evinde bulunan ali Efendi “Selçuk şehid oldu” diye mânen bir ses duyduğunu, bundan bir saat sonra telefonla Selçuk beyin kızının arayıp babasının vefâtını haber verdiğini anlatırdı. Ali Efendi torunu yaşındaki insanların elini öper, son yıllarında yaşlı ve ayakları rahatsız olmasına rağmen değneklere dayanarak bütün misâfirlerini kapıya kadar bizzat uğurlardı. Sohbetlerine nezâket ve tatlı bir Osmanlı üslûbu hâkimdi. Uyduruk Türkçe kelimeler kullanmazdı. Bütün hareketlerinde edeb ve kibarlık vardı. Tam bir Osmanlı efendisi idi. Ve bu Osmanlı efendisi 4 Ağustos 2008 Pazartesi günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Özellikle Selçuk beyden bahsederken “Dostlarımın çoğu öbür âleme gitti, bedenim artık bana ağır geliyor” derdi. Şimdi Mevlâsına, dostlarına ve Selçuk beyine kavuştu. 6 Ağustos 2008 günü Bandırma’daki Tekke Câmii avlusunda bulunan hazîreye defnedildi. Mekânı Cennet olsun! Rûhu için el-Fâtiha. Kur’ân-I Kerim Sayfaları Yollarda Uçuşuyordu Altınoluk Dergisinin 148. sayısında Merhum Ali Öztaylan Efendi ile “Her Şeyi Latif Görmeli” başlığıyla bir mülakat yayınlanmıştı. Bir gönül insanının, zengin hatıralarıyla dolu tadına doyulmaz mülakat o günlerde oldukça ilgi görmüştü. 1998 yılının Haziran ayında yayınlanan o sobbetten kısa bazı bölümleri yeniden sunuyoruz. Bu vesileyle Mermuh ali Öztaylan Efendi için fatihalar okuyor, fatihalar temenni ediyoruz. * Çocuk yaşlarından itibaren kitaplara ve okumaya karşı derin bir muhabbetim vardı. Okumak, yazmak, udebâyı, meşâyıhı, şuarâyı tanımayı çok arzulardım. Allah’a hamd olsun dönemimizin pek çok mümtaz şahsiyetlerini tanımayı Rabbim fakire nasip etti. Hakkari’den Şeyh Selim Efendi’den tutun da Edirne’den Ragıp Efendi’ye kadar Kâdirî, Mevlevî, Nakşî bir çok meşâyıhı ve üdebâyı tanıma fırsatı buldum… * Kur’an-ı Kerim tahsilimi o yasaklı dönemde camide mum ışığında Hoca Zekeriyya Efendiden aldım. Akşamla yatsı namazları arasında gizli gizli bir şeyler öğrenmeye çalışırdık. Hatta bir gün birileri hoca Kur’an öğretiyor diye ihbar etmişler. Tabii bu gibi durumlara karşı sürekli tedbirli olurduk. Ayakkabı giymezdik. Cami içerisinde iki tane büyük dolap vardı. Jandarma camiye baskın yapınca bizler hemen dolap içerisine girdik. Mumları da sakladık. Dolaplara bakmak akıllarına gelmedi de öylece kurtulduk jandarmanın elinden… * Bir gün İstanbul’da Babiâli yokuşundan İstanbul kütüphanesine gidiyordum. Baktım Kur’an-ı Kerim sayfaları yollarda uçuşuyor, bütün Babıâli yolunu doldurmuş durumda. Arabaların tekerleri altında çiğneniyordu. Gerçekten son derece hazin bir görüntü vardı. Orada iş yeri olan Eşref Bey’e uğradım. Nedir böyle diye ona sordum… Meğer Maarif kütüphanesi sahibi Acem Naci Bey bir Kur’an-ı Kerim neşretmiş, arkasına da dört sayfa elif-ba koydurmuş. Bunu görmüşler daha ciltlenmeden matbaaya baskın düzenlemişler ve bütün Kur’an-ı Kerimlere el koymuşlar. Çöp kamyonlarına doldurup yakmaya götürüyorlarmış, çöp arabalarına yüklenirken rüzgârın etkisiyle Kuran sayfaları yollara dağılmış. * Her şeyi lâtif görmekte fayda var. Her şeye Muhammedî bir gözle bakacaksın. “Ben ne küfrü teftişe memurum, ne hayrı tespite memurum” diyerek herkese karşı hüsnü zan üzere olmak gerek. Hiç kimse hakkında su-i zanda bulunmamak lâzım. Filanca şahıs şöyle kötü böyle kötü diye konuşmamak lâzım. Ne mâlum beş dakika sonra tüm kötü huylarından kurtulmayacağı. Kaynak Altınoluk dergisi 2008 – Eylul, Sayı: 271, Sayfa: 042 Prof. Dr. Necdet Tosun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bandırma, Balıkesir
Osman Hulusi Efendi

Osman Hulusi Efendi

Osman Hulusi Efendi’nin kabri şerifi ; Malatya – Darende’de Somuncu Baba Külliyesinde Son devrin Nakşibendi büyüklerinden olan Es-Seyyid Hacı Osman Hulusi Efendi , 12 Ağustos 1914 tarihinde Darende’nin Hacılar-Şeyhli mahallesinde dünyaya gelmiştir. Soyu, babası Şeyhzadeoğlu sülalesinden Hasan Feyzi vasıtasıyla 24. kuşaktan neseb-i alîleri olan Somuncu Baba Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ne, oradan da Hz. Hüseyin (r.a.) vasıtasıyla 36. kuşaktan Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’e intikal eder. Bu neseb zincirleri validesi Fatıma Hanım tarafindan da ecdadı olan Taceddin-i Veli Hazretleri’nin vasıtasıyla yine alemlerin Peygamberine ulaşır. Osman Hulusi Efendi , babasının büyük kardeşi olup genç yaşta vefat etmiş olan Ömer Osman Hulusi Efendi’nin adını almıştır. Bu adı babası vermiş ve büyük kardeşi Ömer Osman Hulusi Efendi’nin hatırasına olan saygıya binaen Osman Hulusi Efendi, babası ve çevresi tarafından “Efendi” adı ya da unvanı ile tanınmıştır. Kendisinin ifadesine göre, annesi Osman Hulusi Efendi ‘ye abdestsiz süt vermemiş ve daimi olarak İslamî bir atmosfer içerisinde yetişmiştir. Babasından aldığı ilk manevi terbiye ve sahip olduğu yüksek seciyelerin etkisi ile daha çocuk denilecek yaşta iken, 1919-1920 senelerinde Darende’ye teşrif eden İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’nin para mı istersin himmet mi sorusuna karşı, tereddütsüz olarak himmet isterim cevabını vererek manevi olgunluğunu göstermiş ve İsmail Hakkı Toprak Hazretleri’ne intisap etmiştir. Çocuklukta başlayan tasavvufi atmosfer, kamil bir insana intisap etmesi ile onun için tasavvufi seyr-i süluka dönüşmüştür. Osman Hulusi Efendi, ilk eğitimini babasından aldığı dini bilgilerin yanında, çocukluğunun geçtiği Şeyhli mahallesindeki camiin medresesine devam ederek almış, daha sonra Dutluk Sıbyan Mektebi’ne devam etmiştir. Bu sıralarda babası Hatip Hasan Feyzi Efendi ile birlikte yazları Hacılar’da, kışları ise Zaviye mahallesindeki evlerinde ikamet etmekte idiler. Ancak bir süre sonra daimi olarak Zaviye mahallesinde kalmaya başlamışlardır. Bu tarihten bir süre sonra, yeni alfabe kabul edilmiş ve 1923 yılında Darende’de Cumhuriyet ilkokulu açılmıştı. Bu okuta devam eden Osman Hulusi Efendi, 1928-1929 eğitim-öğretim yılında iyi derece ile okulu tamamlamıştır. Ne var ki yokluk zamanlarında öğrenimine devam edemeyen Hulusi Efendi, babası tarafından gençliğinin en verimli yıllarında sanatkarlığa gönderilmiştir. Yine babasının teşviki ve kendi çabaları île eserlerinde en güzel bir şekilde kullanacak derecede Edebiyat, Farsça ve Arapça bilgisini ilerletmiştir. Bu arada geçimini sağlamak üzere ciltcilik, şirazelik, marangozluk, matbaacılık, dizgi, baskı, oymacılık ve mühür kazma işleri ile meşgul olmuştur. Bu sayede kendi kitaplannın cilt, dizgi ve şirazelerini de kendi elleriyle yapmıştır. Gençliğini gurbette ticaret yaparak geçiren Osman Hulusi Efendi, bir defa Cuma namazını kaçırınca “Beni ibadetime mani olan kazanca muhtaç etme Ya Rabbi” duasında bulunmuş ve ticareti bu nedenle bırakarak memleketine dönmüştür. 1940-1942 (26-28 yaş.) yılları arasında Diyarbakır ve Maraş’ta askerlik vazifesini yerine getiren Osman Hulusi Efendi, Şeyh Hamid Veli camii imam-hatibi olan babasi Seyyid Hasan Feyzi (k.s.) Efendi’nin 1945 yılında vefatı üzerine, Şeyh Hamid Veli Camii’nin boşalan imam-hatibliğine tayin edilmiştir. 1945 yilindan 1953 yılına kadar 8 sene bu vazifeyi fahri olarak yürüten Osman Hulüsî Efendi, bu tarihten itibaren camii şerifin kadrolu imam-hatibi olarak tayin edilmiştir. 1-31 Ekim 1969 tarihleri arasında katıldıkları imam-hatip ve müezzinler tekamül kurşunu Pekiyi derece ile bitirmiştir. Osman Hulüsî efendi 42 yıl gibi uzun bir müddet ifa ettikten sonra 65 yaşını doldurduğundan dolayı 01.07.1987 tarihinde re’sen emekliliğe sevk edilmesi üzerine görevini mahdumları ve aynı zamanda manevi varisleri olan Hamid Hamideddin Ateş Efendi’ye devretmişlerdir. Gençliğinde başlayan hizmet zincirleri ömürlerinin sonuna kadar insanlığa hizmetle geçmiştir. Bütün bu amiller ve şartlar kendilerinin kemal şifalının zirvelere çıkmasına vasıta olmuş, rıza, vera ve takva bütün incelikleriyle ta o zaman şahıslarında tekemmül etmiştir. Gençlik yıllarında beldesinin her sorunu ile ilgilenmiş bizatihi kendi gayretleri ile elektrik, su ve yol gibi hizmetlerin yapılmasında üstün gayretler göstermiştir. Keramete fazla önem vermeyen Osman Hulusi Efendi Hazretleri, güzel ahlakı, ilmi, hele ilahi aşkı her şeyin üstünde tutmuşlar, bilhassa ilim sahasında fetvaya muktedir bir seviyeye erişmişler. Verilen vehbi ilimle de bütün ilimlere vakıf olmuşlardır. O “Hüsn-ü ahlak her kemalin fevkindedir” buyurarak bu uhdeyi kendilerine düstur kabul etmişlerdir. Osman Hulusî Efendi, tasavvuf ve manevi aşkının etkisi ile söylediği şiirleri ile de irşad görevini yerine getirmiştir. Meşhur Divan-ı Hulusi-i Darendevi isimli divanı bu yönüyle önemli bir eserdir. Kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Ancak o keramete ehemmiyet vermeyerek, “Hüsn-ü ahlak her kemalin fevkindedir.” buyurarak bu umdeyi kendilerine düstur kabul etmişlerdir. Güzel ahlakı, ilmi, hele aşkı her şeyin üstünde tutmuşlar, ilme olan merakının ve teşviki ile birçok okullar, kurslar ve kütüphaneler yaptırmış, yirmiyi mütecaviz derneğin başkanlığını yapmış, hizmet sahasında bir insanın düşünemeyeceği kadar geniş ve inanılmaz faaliyetlerde bulunmuşlardır. İradeleri hizmet, sevgi, muhabbet ve insanlığa yardım ve irşad doğrultusunda tecelli etmiştir. 14 Haziran 1990 tarihinde rahmet-i Rahman(c.c)’a kavuşan Osman Hulusi Efendi’nin Kabri şerifi Darende ‘deki Somuncu Baba Külliyesindedir.. ..

📍 Darende, Malatya
Musa Fakih

Musa Fakih

Musa Fakih Türbesi ; Kastamonu Merkez’de Şeyh Şaban-ı Veli hazretlerinin camisine gelmeden 200 metre önce sağ tarafta yer alan Musa Fakih camii haziresinde. Musa Fakih , unvanından da anlaşılacağı gibi bir fıkıh alimidir ve Candaroğlulları dönemi ulemasındandır. Kabrinin bulunduğu Musa Fakih camii yerinde bulunan zaviyesinde ; Tekke Şeyhi olup bir hayli şöhrete sahip bulunduğu adına vakfedilen arazilerin çokluğundan anlaşılmaktadır. II. Bayezid Dönemi Vakıf Tahrir Defterinde kendisinden, İftiharul fukaha (Fıkıh alimlerinin seçkini) diye bahsedilen Muslihiddin Musa Fakih’e, Hüseyin Bey isimli bir hayırsahibi, Araç İlçesi Tavşanlı Köyü’nde arazi vakfetmiş, Candaroğlu İsmail Bey de vakfiyeyi yenilemiştir. Musa Fakih’in Türbesi Gümüşlüce caddesi üzerindeki Musa Fakih camii haziresindedir.İhata duvarı ile çevrili olan hazîrede 12-13 kadar mezar bulunduğu işaretlerden anlaşılmaktadır. 1900’lü yılların başında burada mîmarî anlamda bir türbenin bulunduğu o zamana ait şehir haritasından; üzeri kabartma motifli lahitlerin var olduğu da bazı kalıntılardan anlaşılmaktadır. Kıble tarafındaki köşede bulunan ve sadece baş şahidesinin kavuk kısmı kalmış olan mezarın, camiin banisi Musa Fakih’e ait olduğu biliniyor. Sağlam durumda olan tek mezar, “Sertac-ı Etemm” yani kamillerin, olgunlann baştacı olarak nitelenen ve 1198/1783 yılında vefat etmiş olan Hacı Ali Efendiye aittir. Şahide kavuğundan ilmiye sınıfına mensup olduğu anlaşılan Hacı Ali Efendi. 1161/1748 yılında camii tamir ettiren zattır. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , Kastamonu Evliyaları ,

📍 Kastamonu
Kazan Dede

Kazan Dede

Kazan Dede ‘nin kabri ; Şeyh Şaban-ı Veli camiinin giriş kapısının hemen karşısında Kabri şerifi ; Hz. Pir Şeyh Şaban-ı Veli camiinin girişi kapısının hemen karşısında yer alan Kazan dede ‘nin hayatı ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamadık. Kabrinin yanında yer alan levhada şu bilgiler vardı; ” Eskilerden Bir Veli Sandukanın bulunduğu yerde oturur Cemaat ve İhvana hitap eder ; Kazan İlim Kazan , İrfan Kazan , Dünyalık Kazan , Ahiret Kazan , Kazanda YE!… ”

📍 Kastamonu
İbrahim Nureddin Efendi

İbrahim Nureddin Efendi

İbrahim Nureddin Efendi ; Kastamonu – Merkez’de İsmail Bey Külliyesi avlusundaki hazirede Kadiriyye şeyhlerinden faziletli bir zat olup ” Cecelizade ” şöhretiyle meşhur bir Allah dostudur. 1260 (m. 1844) yılında memleketi olan Kastamonu da vefat ederek, İsfendiyaroğullan’ndan İsmail Bey Camii avlusuna defnedilmiştir. Akaidden “Cecelizade” adıyla bilinen bir manzumesi olduğu gibi, “ Şerh-i Vasiyetname-i îmam-ı A’zam “, “ Feraidü’l-Lealî fi Şerh-i Esmai’l-Metealî ” adlarında basılmış eserleri bulunmaktadır. Yüce Allah sırrını takdis buyursun. Kaynak İstanbul ve Anadolu Evliyaları , Pamuk Yayınları

📍 Kastamonu
Karanlık Evliya

Karanlık Evliya

Karanlık Evliya türbesi ; Kastamonu Yavuz Selim mahallesi Karanlık evliya sokaktadır. Hepkebirler camii’nin arka sokağında. Burada medfun bulunan zatın veya kişilerin kim olduğu bilinmiyor. Fakat Selçuklu mimarî geleneğinde yapılmış bulunan bu tip türbelerin hükümdarlar için inşa edildiği bilinmektedir. Buna göre türbenin, Çobanoğulları hükümdarlarından birisi için inşa ettirilmiş olması muhtemeldir. Ne yazık ki hiç bir yerinde kitabe veya işaret bulunmamaktadır. Hakkında belge de bulunamadığından kimin adına inşa edildiği meçhuldür. Bilinen bir şey varsa o da türbenin, beldenin en kadim türbelerinden birisi olduğudur. Bununla birlikte, menkıbe türbede yatan zatı devlet adamı olmaktan çok bir evliya olarak kabul eder. Rivayete göre, hayattayken kalabalık içine karışmayan ve yüzünü kimseye göstermeyen bu kişinin Cuma günleri namaz kıldıracağı zaman da camiye yüzünde siyah bir örtü ile gelip, namazı öyle kıldırdığı anlatılır. İşte yüzündeki o siyah örtüden dolayı kendisine Karanlık Evliya denildiğine inanılmaktadır. İsimle ilgili bir başka inanış da türbenin taş yapısının siyahlaşmış oluşundandır. Çevre sakinlerinin söylediklerine göre, türbe zamanında bir yangın geçirir. Yapı taş bina olduğu için türbe yanmaz ama taşları alevlerden dolayı kararır. Bu sebeple, burada yatan evliyaya Karanlık Evliya denmiştir. Bir başka anlayışa göre de ışık alacak penceresi olmadığı için içerisinin karanlık olmasından dolayı bu ismin türbeye verilmiş olduğudur . Hakkında yazılı kaynaklarda bilgi bulunmayan evliyanın mahalle halkını her türlü kötülükten koruduğuna inanılmaktadır. Türbe ; Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının akabinde avlusunda bulunduğu ev ile beraber Aşçı Ragıp Usta adındaki sahsa satılmış ise de daha sonra çevresi istimlak edilerek açığa çıkarılmış ve yanında bulunan mescit ile beraber restore edilmiştir. Bina, kesme taştan sekiz köşeli ve iki katlı olarak yapılmıştır. Üzerinde koni biçiminde çatısı vardır. Sandukanın yer aldığı alt kata, doğu taraftan 80 cm. eni ve 100 cm. yüksekliği bulunan küçük bir kapıdan girilmektedir. Işık alacak penceresi de bulunmadığı için içerisi karanlıktır. Bu yüzden “ Karanlık Evliya ” adı ile bilindiği tahmin edilir. Kapı üzerinde 100 cm. uzunluğunda bir tonoz bulunmaktadır. 3.5×3.5 Metre ebadındaki bu bölümün döşemesi tahtadır. Tavanı enli tuğlalardan yapılmış basık bir kubbe ile örtülüdür. Ortasında bir adet tahta sanduka vardır. Bu sandukanın içinde sonradan bir araya toplandığı tahmin edilen birkaç kişiye ait iskeletler bulunmaktadır. Üst katın duvarları da aynı şekilde sekiz köşe üzerinde yükselmektedir. Doğudan açılan kapının üzerinde kemerli bir hücre bulunmaktadır. Kapı süveteri aynı zamanda hücre kemerine ayak vazifesi görmektedir. Boş olan bu katın üzeri tuğladan sivri bir kubbe ile örtülüdür.Bu sivri kubbe aynı zamanda binanın çatısını teşkil etmektedir. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1966 yılında, 1975-1977 yılları arasında, 1979’da ve 1981’de olmak üzere çeşitli kereler onarılmış; bu sırada merdiven basamakları ile taş kaplamaları yenilenmiştir. Gerek mimari ve gerekse kıymeti bakımından son derece önemli olan türbe ; Yerli yabancı ziyaretciler tarafından ziyaret edilip fatihalar okunmaktadır. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları ,

📍 Kastamonu
Ahi Şorve

Ahi Şorve

Ahi Şorve türbesi ; Kastamonu – Beyçelebi mahallesi Hacı dede sokak no :23’de. XIII. ve XIV. yüzyıllarda yaşamış olan Ahi Şorve dönemin önemli Ahi büyüklerindendir.Eski kayıt ve belgelerde Ahi Şorve, Ahi Şarva , Acı Şorbe veya Ahi Çorba olarak anılan bu zatın asıl adı belli olamamakla beraber günümüzde Ahi Şorve olarak ziyaret edilmektedir. Hayatı hakkında bilgi sahibi olamadığımız Şeyh Ahi Şorve ;hayatta iken zaviyesine tahsis edilen birtakım araziyi, düzenlemiş olduğu vakfiye ile zaviyeye tahsis etmiştir. 703/1303-4 tarihli vakfiyeden bu zatın aynı tarihte sağ olduğu; mevkileri zikredilen arazileri zaviyede ikamet edenlerle birlikte gelen giden yolcu ve fukaraya yemek yedirilmesi için vakfettiği anlaşılmaktadır. Bir kısmının tapu kütüklerinde halen kaydı bulunan bu araziler şunlardır: Kastamonu’ya tabi Hisarcık ve Değirmen çayın adlı mezralar, Kuzyaka Nahiyesine tabi Kızılcavıran Mezrası, Akçaviran Nahiyesine tabî Seyreklik Mezraı, Göl adlı mahalle tabi Karasu ve Terkeşe adlı çiftlikler ve Kastamonu Merkezi’nde zaviyenin içinde bulunduğu bahçe ile bir başka bahçenin tamamı. Ahi Şorve Zaviyesinin asırlar boyunca fonksiyonunu icra ettiği, topluma yön veren birçok zatın burayı irşad merkezi olarak kabul ettiği bilinmektedir. Zira Kanuni Sultan Süleyman Döneminde zaviyede şeyh olan Muhyiddin Efendi’nin de nüfuzunun bir hayli fazla olduğu görülmektedir. Tahminen türbedeki sandukalardan biri de bu zata aittir. Zaviyeden günümüze takriben 20 metrekare civarında basit beton bir bina kalmıştır. Bina hali hazır şekliyle son zamanlarda çevredeki hayır sahipleri tarafından yaptırılmıştır. İçinde kıble istikametine doğru sıralanmış üç adet tahta sanduka vardır. Bu işaret sandukalarının kime ait olduğunu gösteren herhangi bir belge yoktur. Sandukalardan birisinin zaviyenin kurucusu olan Ahi Şorve ait olduğu kesindir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu
Demirci Şeyh Mustafa Efendi

Demirci Şeyh Mustafa Efendi

Demirci Şeyh Mustafa Efendi’nin kabri ; Çankırı – Çerkeş’de Osman Paşa caddesi üzerindeki Demirci Şeyh camii önündedir. Hayatı hakkında bilgi sahibi olamadığımız Demirci Şeyh Mustafa Efendi; ilçe merkezinde Kurtlar Mahallesi, Osman Paşa caddesi üzerindeki kendi adıyla anılan camiinin hemen önünde kabri yer almaktadır. Cami etrafı ihata duvarı île çevrelenmiş avlu içinde yer alır. Dikdörtgen planlı, kırma çatı üstü kiremit örtülüdür. Tavanı düz olup ahşap kaplıdır. Giriş kısmında, cami beden duvarı ile yol arasina sundurma ilave edilmiştir. Ahşap olan minber beden duvarmdan one çıkık olarak yapılmıştır. Minaresi kaide üzerine silindirik olup tek şerefelidir. Kaynak Çankırı İnanç Rehberi , Bahattin Ayhan , Çankırı Belediyesi Kültür yayınları Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çerkeş, Çankırı
Hacı Bayram Veli

Hacı Bayram Veli

Hacı Bayram Veli Hazretlerinin Türbesi ; Ankara – Hacı bayram Veli camii yanındadır. Bayramîlik yolunun kurucusu , büyük arif ve veli Hacı Bayram-ı Velî, 1352 yılında Ankara’nın Solfasol köyünde doğdu. Asıl adı Numan, babasının adı Koyunluca Ahmed’dir. ‘ Bayram ‘ ismini, Somuncu Baba’ya intisabı bir kurban bayramı gününe rastgeldiği için şeyhi kendisine vermiştir. Hacı Bayram Veli , dinî ilimlerde tahsilini tamamladıktan sonra. Kara Medrese diye bilinen Melike Hatun Medresesi’nde müderris oldu. Burada talim ve tedrisle meşgulken, Kayseri’de tasavvuf yolunu neşreden Hamidüddin Aksarayî’nin (Somuncu Baba) davetine uyarak tasavvuf yoluna intisap etti ve müderrisliği bıraktı. Rivayete göre Somuncu Baba, müridi Şeyh Suca Karamanî’ye: “ Ankara’da Kara Medrese’de Numan adlı bir kimse vardır. Var onu davet eyle, yanıma gelsin ” diye gönderir. Şeyh Suca Ankara’ya varır. Hacı Bayram’ı medresesinde ders verirken bulur. Şeyhinin davetini iletir. Hacı Bayram bir teslimiyetle “ Davete icabet lazımdır ” diyerek medresesini bırakıp Kayseri’ve varır. Genellikle müridler mürşidlerini arar ve bulmak için büyük zahmetler çekerken. HacıBayram Veli’nin bir mazhariyeti de, mürşidinin onu bulup davet etmesidir. Somuncu Baba’nın nezaretinde seyr ü sülükünü tamamlayan ve velayet basamaklarında ilerleyen Hacı Bayram, mürşidinden, o nereye giderse onun yanında beraber gelmek istediğini söylemiş, o da bunu kabul etmiştir. Bundan dolayı mürşidi Bursa’ya gittiğinde Hacı Bayram da yanında gitmiş, Bursa’dan ayrıldıktan sonra onunla beraber hacca gitti. Hac vazîfelerini yaptıktan sonra Aksaray’a geldiler. Orada hocasının 1412 (H. 815) senesinde; “Halîfem, vekîlim sensin.” emri üzerine, bu ağır vazîfeyi üzerine aldı. Aynı sene hocası vefât edince, defn işleriyle meşgûl olup, cenâze namazını kıldırdı. Aksaray’da vazîfesini bitirdikten sonra Ankara’ya döndü. Ankara’da dînin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye, yetiştirmeye başladı. Her gün pekçok kimse huzûruna gelir, hasta kalplerine şifâ bularak giderlerdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya, akın akın gelmeye başladılar. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu. O dönemde Ankara ve genel olarak Osmanlı devleti siyasî, sosyal, ahlakî ve dinî bir kargaşalık yaşıyor; Timur istilası, Yıldırım Han’ın oğullarının taht kavgası, Şeyh Bedreddin olayı, sosyal çözülme ve bunun neticesi olarak sefahat ve ahlakî bozukluklar, devleti ciddi biçimde tehdit ediyordu. Böyle bir dönemde müderrisliği bırakıp tasavvuf yoluyla halkı irşada başlayan Hacı Bayram, Anadolu’nun ortasında bir sevgi ve kardeşlik mektebi kurdu, toplumun tekrar birleşmesinde büyük bir manevî rolü oldu. Halved ve Nakşbendî öğretilerini birleştiren yeni bir tasavvuf ekolü talim etmeye ve Anadolu’nun manevî ıslahını gerçekleştirmeye girişti. Onun tasavvuf ekolü, kendisinden sonra Bayramîlik diye anılacaktır. Hacı Bayram-ı Veli’ye , Anadolu’nun her yanından ona mürid olmak üzere gelenler arasında Esrefoğlu Rumî, Akbıyık, Göynüklü Uzun Selahaddin, Yazıcızade Mehmed ve kardeşi Ahmed Bîcan, Germiyanlı Şeyhî, Molla Zeyrek, Akşemseddin, Dede Ömer Sikkinî de vardı. Halifeleri arasinda Akşemseddin’den başka Bayramî-Melamîliğin pîri olan Dede Ömer Sikkinî ile Celvetîliğin Bayramiyye’ye bağlanmasını sağlayan, Hz. Üftade’nin şeyhi Hızır Dede de vardır. Böylelikle Hacı Bayram, Osmanlı maneviyat tarihinde merkezî bir konumda bulunmuş oluyordu. Hacı Bayram Velî, Ankara’da inşa ettiği zaviyesinde ömrünün sonuna kadar bir yandan her zümreden müridlerini terbiye ile meşgul olurken, diğer taraftan da müridlerine örnek olmak için gerekli miktarda dünya işleriyle meşgul oluyor, beraber üretip beraber paylaşmanın en güzel örneklerini vererek küçük ölçekli bir fazilet toplumu modeli ortaya koyuyordu. Yaşlılığına rağmen, zaviyesindeki dervişleri île kendi aile fertleri için burçak ekiyor, hasat zamanı gelince imece usulüyle dervişleriyle birlikte hasatı topluyordu. Müridlerine kimseye yük olmayıp ellerinin emeğiyle geçinmelerini öğütlemiş ve kendisi de bütün hayatı boyunca bu hususta örnek olmuştur. Hacı Bayram-ı Velî, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde câmide insanlara vâz ve nasîhat ediyordu. Herkes Hacı Bayram-ı Velî’nin vâazlarına koşuyor, bâzı kerâmetlerini görünce, ona daha çok bağlanıyorlardı. Bu şekilde Hacı Bayram’ın etrafında pekçok kimsenin toplandığını gören bâzı hasetçiler, Pâdişâh İkinci Murâd Hana; “Sultânım! Ankara’da Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bâzı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir isyân çıkarmasından korkarız!” diyerek iftirâlarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kişi vazifelendirip; “O kimseyi hemen gidip huzûrumuza getirin. Emrimize baş kaldırıp isyân ederse, zincire vurarak getirin!” emrini verdi. Vazifeli çavuşlar, ellerinde pâdişâhın fermânı olduğu hâlde, Edirne’den kalkıp süratle Ankara’ya gittiler. Şehre yaklaştıklarında önlerine, yaşlı, nûr yüzlü bir kimse ile bir genç çıktı. Selâmlaştıktan sonra ihtiyâr zât; “Evlâtlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca, onlar da; “Ankara’da Hacı Bayram isminde biri, etrâfına adamlar toplayıp, Pâdişâhımıza başkaldırmış. Onu yakalayıp pâdişâhın huzuruna götüreceğiz.” dediler. Çavuşların bu sözünü bekleyen ihtiyâr zât; “O aradığınız Hacı Bayram bu fakîrdir.” diyerek, kendisini gösterdi. Çavuşlar bir fermâna baktılar, bir de Hacı Bayram-ı Velî’ye. Aradıkları isyâncı bu olamazdı. Bu nûr yüzlü, hoş sözlü zât, hiç isyân edecek birine benzemiyordu. Hacı Bayram-ı Velî’ye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; “Gidelim, Sultanımıza gidelim. Bu zâtın mâsûm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim.” dediler. Hacı Bayram; “Evlatlar! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bekledik. Pâdişâhımızın fermânı başımız üzerindedir. Haydi durmayınız, elimi zincirle bğlayınız ve bir an önce buradan gidelim.” buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden çavuşlar; “Sizi yanlış anlatmışlar efendim. Size karşı edepsizlik etmeye hayâ ederiz. Hele zincire vurmak hiç aklımızdan geçmez. Mâdem ki emrediyorsunuz, buyurunuz gidelim.” dediler. Hacı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn, çavuşlarla birliket Edirne’ye doğru yola koyuldular. Hacı Bayram-ı Velî, yol boyunca çavuşlarla sohbetler etti, onlar nasîhatlerde bulundu. Günler sonra Edirne’ye geldiler. Sarayda Sultan İkinci Murâd Han, söylentilere göre devletin selâmetine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıyâ beklerken, karşısında; nûr yüzlü, kâmil bir velî gördü. Hayretini saklamayarak, onu baş köşeye oturttu. Utancından bu büyük velînin yüzüne bakamadan; “Yolculuğunuz zahmetli oldu herhalde.” dedi. Hacı Bayram-ı Velî ise tebessümle; “İyi bir vesîle oldu. Birçok yerde ve buralarda epeyce mâneviyât âşıkları gördük ve tanıştık.” diyerek, pâdişâhı rahatlattı. Sohbete başladılar. Sultan Murâd, şehzâdeliğinden beri ilme pek meraklıydı ve büyük bir âlim olarak yetişmişti. Hacı Bayram-ı Velî konuştukça, ilminin yüksekliğini daha iyi anladı. Tâ Ankara’dan buraya kadar getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de çok sevindi. Tasavvuftaki bâzı müşkillerini Hacı Bayram-ı Velî’ye sordu. Aldığı cevaplardan ziyâdesiyle memnun oldu. Pekçok ihsânda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hacı Bayram-ı Velî; “Sultânım! Bizim dünyâ malında gözümüz yoktur. Siz onları, ihtiyâcı olanlara veriniz.” diyerek nâzikçe reddetti. Pâdişhâh ısrar edince de; “Mutlaka ihsânda bulunmak istiyorsanız, talebelerimizin, devlete vereceği vergilerden muaf tutulmasını arzu ederiz.” dedi. Pâdişâh da memnuniyetle kabûl etti. Hacı Bayram-ı Velî’yi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikrâmda bulundu. Başbaşa sohbet ettiği günlerden birinde; konu İstanbul’un fethine gelmişti. Murâd Han Gâzi; “Allahü teâlânın izniyle, evliyânın himmet ve bereketleriyle İstanbul’u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bâyezîd Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devlet-i âl-i Osman’ın toraklarının ortasında bir Bizans Devletinin olmasına hiç gönlüm râzı değil. Sevgili Peygamberimizin de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum.” dedi. Murâd Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram-ı Velî derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu. Sultanın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu: “Sultânım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul’u almak, şu beşikte yatan Muhammed’e (Fâtih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn’e nasîb olsa gerektir.” müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fâtih’ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Sultan Murâd Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzâde Muhammed’e ve Akşemseddîn’e artık başka bir nazar ile bakmaya başladı. Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne’de bulunduğu müddet içinde, câmilerde vâaz verip, halka nasîhatlerde bulundu. Edirneliler de onu çok sevdiler. Onun hangi câmide nasîhat edeceğini öğrenip, oraya akın akın giderlerdi. Pâdişâh da onun Edirne’de kalmasını istiyordu. Fakat Hacı Bayram-ı Velî, Ankara’ya talebelerinin başına dönüp, onları yetiştirmeye devâm etmek istediğini bildirdi. Pâdişâha nasîhatlerde bulunduktan ve onunla vedâlaştıktan sonra yola koyuldu. Önce Gelibolu’ya geldi. Orada Yazıcızâde Ahmed Bîcân ve Muhammed Bîcân kardeşlerle görüştü. Bir müddet onları yetiştirmek için orada kaldı. Onların Bayramiyye yoluna girerek, tasavvufta ilerlemelerine sebeb oldu. Muhammed Efendi, yazdığı Muhammediyye’yi hocası Hacı Bayram-ı Velî’ye takdim ettiğinde; “Ey Muhammed! Bu kitabı yazacağına, kalbinin nûrlanması için çalışsan, nefsini terbiye etmek için uğraşıp onu yola getirseydin daha iyi olmaz mıydı?” buyurduğunda, Muhammed Bîcân bir “Âhh!” çekti ki, o anda kitabın açık olan sahifeleri “Âhh” ateşinden kararıp simsiyah oldu. Hacı Bayram-ı Velî, kısa zamanda bu iki kardeşe icâzet, diploma vererek, insanları hak yola dâvet ve bu yolda ilerletmekle görevlendirdi. Hacı Bayram-ı Velî, Ankara’ya Sultan Murâd Hanın verdiği fermânla geldi. Fermanda, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgûl olmaları için, onların vergi ve askerlikten muâf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan pekçok kişi, vergi ve askerlikten kurtulmak için Hacı Bayram-ı Velî’nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara’nın mâlî ve askerî düzeni bozuldu. Sonunda Sultan, Hacı Bayram-ı Velî’den talebelerinin bir listesini istemek zorunda kaldı. Hacı Bayram-ı Velî de, Ankara’nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve; “Bize intisâb edenler, talebe olanlar burada toplansın.” diye ilân etti. Hacı Bayram-ı Velî’nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hacı Bayram-ı Velî; “Dervişlerim, müridlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bugün burada kurban etmem emrolundu. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin.” buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Vergiden kaçmaki çin talebe görünenler; “Bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik.” diye söylenip duruyorlardı. Hacı Bayram-ı Velî de, eline keskin bir bıçak ile çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arkalarından Hacı Bayram-ı Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram-ı Velî; “Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bunlardan başka herkes, vergi vermek ve asrelik yapmak sûretiyle, devlete olan borcunu ödemelidir.” buyurdu. Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslâmiyeti yaymak için uğraştı. Talebelerine ve sohbete gelen herkese, Allahü teâlânın emirlerini bildirip, yasaklarından kaçınmanın şart olduğunu anlattı. Hayâtı, hep verâ ve takvâ üzere, haramlardan şiddetle kaçıp, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını terk etmekle geçti. Onun vefâtından sonra “Bayramiyye yolu”nu, talebelerinden Akşemseddîn ve Bıçakçı Ömer Efendi devâm ettirdiler. Türbelerin kapatılma kararı çıktıktan sonra, her yere olduğu gibi Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin türbesine de kilit vurulmuştu. Fakat sabahleyin türbenin önünden geçenler kilidi kırılmış, kapıyı da ardına kadar açık gördüler. Olayın birkaç defâ tekerrür etmesi üzerine ilgililerden biri; “Böyle şey olmaz, bu kapıyı elbette bir açan var.” demiş. Sonra bunun için iki polis vazifelendirmiş ve; “Sabaha kadar bekleyin, gözetleyin. Şu kapıyı kim açıyorsa, hemen yakalayın.” iye de emir vermişti. Polisler aldıkları bu emir gereğince, hazret-i Şeyh’in türbesi önünde sabah ezânı okununcaya kadar beklemişler. Sabah vakti âniden kilidin çıkardığı “Çat” sesi ile irkilmişler. İşte o zaman açılan kapıdan Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin tebessüm ederek kendilerine baktığını görmüşler. Türbeyi bekleyen polislerden biri şaşkınlıktan düşüp bayılırken, diğerinin dili tutulmuş. Bu olaydan sonra bir daha hiç kimse kapıda nöbet tutmaya cesâret edememiştir. Kaynak Ankara Erenleri I – II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Yayınları Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları Türkiye Gazetesi , Orta Anadolu Evliyaları , cilt 1 Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012 İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun

📍 Ankara
Leblebici Dede

Leblebici Dede

Leblebici Dede Türbesi ; İzmir – Menemen ilçesi, Kâzım Paşa Mahallesi, Paspan sokaktadır. Halkın Leblebici Dede veya, Yeşil Türbe adını verdiği yol kenarında tek mezar yerinden ibaret bu yatır da Hıdır Dede gibi rağbet görmektedir. Ancak burada Hıdır Dede’den farklı olarak adaklar adandıktan ve dualar edildikten sonra leblebi dağıtıldığı söylenir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Menemen, İzmir
Yalınayak Dede

Yalınayak Dede

Yalınayak Dede Türbesi ; İzmir ilinin Dikili ilçesinin Çandarlı–Dikili asfaltından doğu istikametinde yaklaşık 4 km. sinde Yalınayak Dede Türbesi tabelasını görürsünüz . İzmir ilinin Dikili ilçesinin Çandarlı–Dikili asfaltından doğu istikametinde yaklaşık 4 km. sinde Yalınayak Dede Türbesi tabelasını görürsünüz . Tabeladan bir km. içeride toprak yoldan türbeye ulaşırsınız.. Dede hakkında somut bilgi bulamadık. Yalınayak Dede türbesi geçirdiği yangından sonra Çandarlı belediyesi tarafından onarılmıştır. Asırlık ağaçlar dikkat çekmektedir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Dikili, İzmir
Fettah Dede

Fettah Dede

İzmir – Basmane’de Fettah dede camii bahçesinde İzmir’in Basmene ilçesinin 1297 ve 1298 sokaklar köşesinde olan Fettah Camisi avlusunda Fettah Dede olarak bilinen Türkistanlı Hacı Abdülfettah Efendi tarafından 1670 tarihinden önce yaptırılmış olması muhtemel olan caminin bahçesinde yatmaktadır. Cami en son Camii 2011-2013 yıllarında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılmıştır. Şu an itibariyle ibadete açık ve kullanılmaktadır Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Merkez, İzmir
Beşe Dede

Beşe Dede

Beşe Dede Türbesi ; İzmir – Bergama – Paşaköy’de caminin yanında İzmir ili, Bergama ilçesi Paşaköy mahallesinde bulunan BEŞE DEDE hakkında açıklayıcı bilgi bulunamadı. Türbe giriş kapısındaki devşirme malzemelerle, Türbe içindeki mezar başlarındaki devşirme malzemeler ve yatış şekillerinden sanki Müslüman olmayan erenlerin mezarlarına benzemektedir. Bahçe duvar üzerindeki devşirme taş bir kiliseden ya da küçük bir şapelden geldiğini gösteriyor. Türbe kırma çatı olup kiremitle kaplı tam orta yerine bir taş başlık oturtulmuş. Uzaktan dikkat çekmektedir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
Şemsi Baba

Şemsi Baba

İzmir – Eşrefpaşa’da Sabit Bey camii bahçesinde Şemsi Baba Haziresi İzmir Eşrefpaşa’dan Bozyaka’ya giden yol üzerinde Yağhaneler bölümünde Sabit bey Camii bahçesindedir. Yusuf Şemsettin Baba, 1795’de Mora’da doğmuştur. Müderris Feyzullah Efendi’nin oğludur. Askerde tabur kâtipliğine kadar yükselir. Ayrıldıktan sonra İzmir’e yerleşir. Rüsumat memurluğu yapar. Karadutlu Dergâhı’nın postnişini olur. 1884’de ölmüştür. Dergâhına gömülür. Babalık icazetini ve halifeliği Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’dan almıştır. Öldükten sonra posta önerisi üzerine torunu Fuat Bey Baba(öl. 1928) getirilir. Ondan sonrada dergâhın postnişinliğine jandarma subaylarından Kazım Baba atanır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin müridlerinden olan Şemsi Baba rumi 1270 miladi 1855 ‘li yıllarda, bağlık ve zeytin bahçeliği olan bu yerde, önceden var olup sonra yıkılan KARADUTLU TEKKESİni yeniden yapmak suretiyle insanlara irşad hizmetlerini anlatmaya ve davet etmeye burada devam etmişlerdir. Yıllarca sürüp giden bu zikir ve hizmet kervanına katılanların sayısı çoğaldı. Hepsi de tekke müfredatına kayıtsız şartsız teslim olmuşlardır. Ömrü vefa edemeyip dar-ı bakaya irtihal edenler (ölenler) derviş ve ermiş tabir edilenler, yine bu tekkenin etrafında defn edilmişlerdir. Tekke sorumlusu ve pir-i olan ALAADDİN ŞEMSİ ( Şemsi Baba) rumi 1301 miladi 1885 tarihinde vefat edince buraya gömülmüştür. (baştaki yüksek kabir) Bundan sonra burası ŞEMSİ BABA TEKKESİ adını almış ve bir süre ( yaklaşık 25 yıl) rumi 1322 miladi 1906 yılına kadar Şemsi baba Tekkesi olarak devam etmiştir. Bütün hanedanı (hanımı, çocukları, yakınları) buraya defn edilmiştir. Karadutlu Dergâhı ya da halk arasında bilinen adıyla Şemsi (Şemseddin) Baba Dergâhı Haziresi içinde tespit edilen yirmi dört mezar bulunmaktadır. Bu mezarlardan bazıları kadın ve çocuklara ait olmakla birlikte birçoğu da bu dergâhta yetişen Bektaşi dervişlerine aittir Sayın Prof. Dr. Necmi Ülker’in Karadutlu Dergâhı hakkında yapmış olduğu çalışmadan dergâhın kitabesinin tercümesi : Yetişti Hacı Bektaş Veli Abdal Musa Sultan, Seza gördü bu mevkide esasıyle hankabı, Müridan Sıdk ile gelsün erenlere olsun teslim, Kul olsun Al-evlada idüb ikar şahan şahı, Müdavim ola hizmetle bu meydan-ı muhabbedde, İrişup pir ü irşada tuta erkaniyle rahı, Zuhüratla gelüp bir er didı şevkiyle tarihin, Yeniden kıldı bünyad Şemsi Baba iş bu dergâh sene 1281 Dergâhın kurucusu Şemseddin Babanın Mezar Taşında ise; “Hüvel Hayyü’llezi la yemut La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah Ali Veliyullah tarikat alliyye-i Hünkâr Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin Hulefasından işbu Kradutlu Dergâhı Şerifi banisi Eğriboz istefesi Muhacirinden murşidi agâh arif-i billâh Yusuf Şemseddin baba ruhuna Fatiha 18 Fi Şevval sene 1302 (12 Ağustos 1885) [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karabağlar, İzmir
Alaeddin Halveti ( Yayıntaş )

Alaeddin Halveti ( Yayıntaş )

Alaeddin Halveti ; İzmir – Çiğli de İlçe kabristanında Alaeddin Halveti Alâaddin Yayıntaş, Derbend dergâhı da denen, Makedonya’nın Üsküp şehrine bağlı Köprülü (Veles)’deki bu tekkede 7 ocak 1921’de doğdu. Yedi yaşında ilkokula başladı, ortaokul ve liseyi bitirdi. Babası Şeyh Ahmed, mânevî eğitimine önem verdi. Gittiği yerlere genç Alâaddin’i de götürürdü. Dergâhın ileri gelenleri, onun tekke terbiyesi ve irfânıyla yoğrulmasına dikkat ettiler. O yıllarda Balkanlar, özellikle Makedonya siyâsî bakımdan çok karışık ve zor günler yaşamaktadır. Bulgarların, Yunanlıların, ve Makedonların nüfuz ve paylaşım kavgasının tam ortasındadır. Genç Alâaddin 1943’te asker olur ve Bulgaristan’a gönderilir. Terhisten sonra rejim değişmiştir, ikinci defa askere alınır ve Hırvatistan’ın bir şehrine sevkedilir. Burada yazıcılık görevi yapar. Memleket Tito yönetiminde ve katı bir Komünizm rejimi uygulanmaktadır. Sözlerimizin başında Sâmiha Ayverdi’den naklettiğimiz askerlik hâtırası işte bu döneme ait olmalıdır. Babası Şeyh Ahmed, dedesi Şeyh İsmail’den zengin ve etkili bir dergâh devralmıştı. Burası 1908’de pâdişah Sultan Reşat tarafından bir beratnâme ile Cuma ve bayram namazları kılınmasına izin verilen bir mekân haline geldi. Böylece saygınlığı arttı. Üsküp ve Köprülü bölgelerinde îtibarlı ve hürmet duyulan bir Halvetî dergâhı durumundaydı. Hristiyan aileler bile zor zamanlarda kıymetli eşyalarını ve çocuklarını bu dergâha gönül rahatlığıyla emanet olarak bırakırlardı. Balkan bozgunu sırasında Osmanlı askeri geri çekilirken küçük bir müfreze bu dergâhta birkaç gün misafir olarak kalmıştır.[4] Babası 1950’de vefat edince Alâaddin 29 yaşında posta geçti. Köprülü Halvetî dergâhının 8. şeyhi olarak irşad görevine başladı. Makedonya yönetim olarak o yıllarda Yugoslavya’nın bir parçası durumundaydı. Rejimin baskıları arttı, hayat şartları gittikçe zorlaştı. Evlâd-ı Fâtihan asırlar önce Anadolu’dan Balkanlara gitmişti. Târih tersine döndü; 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı (93 harbi) sonrası, Makedonya hâriç elimizden çıkmıştı. İmkân bulan Türkler ve Müslümanlar Osmanlı Türkiyesine göçtüler. Bu uzun göç yıllarında tarifsiz acılar ve felâketler yaşandı. Başlarda nisbeten rahat olan Tito yönetimi sırasında zamanla sıkıntılar artmış olmalı ki, genç şeyh Alâaddin Türkiye’ye gitmeyi düşünmeye başladı. 1953 yılında turist pasaportu ile Türkiye’ye geldi, çeşitli şehirleri gezdi. Kendisi boylu poslu, müheykel, müşekkel, etkileyici ve karizmatik bir görünüme sahipti. Liderlik vasfı güçlü, becerikli ve müteşebbis biriydi. TBMM’ne gitti, zamanın Başbakanı Adnam Menderes ile görüştü. TÜRKİYE’YE GÖÇ Niyeti âilesi ve müridânı ile birlikte Türkiye’ye göç etmekti. Üç ay boyunca, hangi bölgelere yerleşirlerse uyum sağlayabilecekleri konusunda gözlemlerde bulundu. Memleketine döner dönmez bir program yaptı, sevenlerini Türkiye’ye göç için hazırladı. Bunların hemen hemen tamamı onun tâlîmatına uydular, 1954’ten îtibaren aralıklarla peyderpey göç ettiler ve şeyhin tavsıye ettiği bölgelere yerleştiler, iş güç sahibi olup çalışmaya başladılar. Bu yolla göçenlerin sayısı çoluk çocuklarıyla birlikte 18 bini kişi tahmin ediliyor. Bunlar arasında müridlik bağı olmayan hemşehrileri de vardır. En sona Alâaddin Baba kalmıştır. Baskılar da artmış, pasaport almak hayli zorlaşmıştı. Allah’ın bir lutfu olarak bir oldu bittiyle ve kolaylıkla pasaport alır almaz hemen ertesi gün uçakla Türkiye’ye hareket etti, yıl 1957. Şeyh efendi Manisa’nın Turgutlu ilçesine yerleşti ve dergâhını burada açtı. Ziraati biliyor ve seviyordu, maîşetini bu yolla temin etti. Modern ziraat usullerini uyguladı. Üzüm yetiştirmede verimi arttırdı. Güzel meyve bahçeleri meydana getirdi. Turgutlu çiftçileri kendisini örnek alarak, onun uygulamalarından istifâde ettiler. Meyve üretiminde kalite ve miktar artışı sağlandı. Rehber insanların özelliği budur; onlar çevresindeki insanlara hem mânevî hem de maddî alanda yol gösterici olurlar. Alâaddin Yayıntaş’ın kimseye yük olmadan maddî hayatını devam ettirdiği görülür. O, başka bir çok sahici benzerleri gibi, “alan el değil veren el” olmaya özen gösterdi. Gördüğüm kadarıyla, müntesipleri de iş güç ve meslek sâhibi kimselerdir. Alâaddin Baba İzmir Karşıyaka Girne caddesi üzerinde bir arsa alarak ev yaptırdı. 1972’de Karşıyaka’ya yerleşti. Evinin birinci katındaki geniş salon bir nevi dergâh olarak kullanılırdı. Üç oğlu bir kızı oldu. Bunlardan Hüseyin Avni 23 yaşında bir delikanlı iken trafik kazasında vefat etti. Büyük insanların imtihanları da zor olur. Şöyle bir hadîs-i şerif vardır: “İnsanların en çok belâya uğrayanları evvelâ peygamberlerdir, sonra benzerleri ve benzerleri (veliler ve salihler) gelir. Kişi dinine göre belâ ve imtihanlara maruz kalır. Eğer dîninde kavî ise, belâsı daha da artar. Fakat dininde gevşek ise ona göre musibetlerle karşılaşır. Kişiye belâlar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günah kalmaz.”[5] Alâaddin Yayıntaş tam da bu hadîse uygun, kavî imanı olan biriydi. Evlâdının acısını metanetle karşılamayı bildi ve olgun insan örnekliğini bir kere daha gösterdi.[6] Alâaddin Baba 75 yıllık hareketli, verimli, feyizli bir ömürden sonra, 1 şubat 1996’da Hakk’ın rahmetine kavuştu ve İzmir Çiğli Mezarlığına defnedildi. Kabir taşının bir yüzünde şunlar yazılıdır: “Evlâd-ı Fâtihandan ve Rumeli Alperenlerinden Derbent Halvetî dergâhı postnişîni Âdemü’l-fukarâ, bende-i Âl-i Abâ el-fakîr el aliyyü’l-Halvetî Ali Alâddin Yayıntaş (1921-1996), Türklük ve İslâmiyet için yaşadı. El-Fâtiha.”[7] Yerine ilk oğlu 1959 doğumlu Hasan Şükrü Yayıntaş geçti, o sırada 37 yaşında idi. Alaeddin Halveti (Yayıntaş) Silsile-i Şerifi Hz. Peygamber (as), Hz. Ali, Hasan-ı Basrî (728), Habîb-i Acemî (748), Dâvud et-Tâî (782), Mâruf-i Kerhî (815), Seriyy-i Sekatî (870), Cüneyd-i Bağdâdî (909), Mümşad-i Dîneverî (911), Muhammed Dîneverî (980), Muhammed Bekrî (990), Vecîhüddin Kadî (1050), Ömer Bekrî (1106), Ebü’n-Necib Sühreverdî (1201), Kudbeddin Ebherî (1225), Rükneddin Sincasî (1231), Şehâbeddin Tebrîzî (1302), Seyyid Cemâleddin Tebrîzî (1358), İbrahim Zâhid Gîlânî (1306), Ahî Muhammed (1330), Ebu Abdullah Sirâcüddin Ömer Halvetî (1397), Ahî Mîrem Halvetî (1409), İzzeddin Hıyâvî (1410), Sadreddin Hıyâvî (1456), Yahyâ Şirvânî (1464), Muhammed Bahâeddin Erzincânî (1472), İbrahim Tâceddin Kayserî (1480), Alâaddin Uşşâkî (1488), Yiğit baş-ı Velî Ahmed Şemseddin Marmaravî (1504), İzzeddin Karamânî, Kasım İnegölî (1534), Muhyiddin Karahisârî, Ramazan Mahvî (1616), Mestci Ali Rûmî, oğlu İbrahim Rûmî, Debbağ Ali Rûmî, Lofçalı Ali Rûmî, Hüseyin Serezî, Mustafa Koşarkavî, Mehmet Baba (1754), oğlu Osman Baba (1804), oğlu oğlu İbrahim Baba (1844), oğlu Nûreddin Baba (1856), onun kardeşi Süleyman Baba (1862 intisâbı Koşarka’yadır, hilâfeti ise Prizren’dendir), oğlu İsmail Baba (1912), oğlu Ahmed Baba (1950), oğlu Ali Alâaddin Yayıntaş, oğlu Hasan Şükrü Yayıntaş (1996). Son şey Hasan Şükrü’nün intisâbı babası Alâaddin Yayıntaş’a olup hilâfeti ise onun İstanbul halîfesi Kerim Bayramlar Baba (v. 2003)’dandır. KİŞİLİĞİ VE BAZI HİZMETLERİ Alâadin Yayıntaş tasavvuf geleneği içinde yetişmiş, Halvetî kültürünün iyi bir temsilcisi ve yayıcısı idi. Evlâd-ı Fâtihan rûhuna sahipti. Rumeli Türkünün ihtişamlı devirlerinden kalma bir asâleti, heybeti ve cömertliği vardı. Bütün bunlar onun şeyhliği ve tasavvufî karizmasıyla birleşince, müstesnâ bir kâmil insan tipi ortaya çıkar. Alâaddin Baba böyle biriydi. Bilebildiğim kadarıyla hizmet ve faaliyetlerini şöyle sıralamak mümkündür. 1)Tahsil çağındaki gençlerin, üniversite talebelerinin elinden tutardı. Tam bir insan sarrafıydı. Gerek muhibbânının gerekse başkalarının olsun, yetenekli gördüğü gençleri tahsile teşvik etti; sırasında maddî destek verdi, onların sonuna kadar yükselmelerine ön ayak oldu. 1992 sonrasında Türk cumhuriyetlerinden ülkemize çok sayıda öğrenci gelmişti. Alâaddin Baba imkânı nisbetinde onlarla ilgilendi, onlara maddî-mânevî destek sağladı. Ayrıca ihtiyaçlı birkaç gencin yuva sâhibi olmalarını temin etti. Aslında bu tür yardımlarının bilinmesini ve dile getirilmesini kat’iyyen istemezdi. Verdiğimiz örnekler bir şekilde çok yakınında olanlarca bilinenlerdir. Bir Azerbaycan seyahatinde Gence şehri tiyatro müdürü Hilal Bey’in oğlu Metin’i babasının izniyle Türkiye’ye getirip, Ege Üniversitesi’ne kaydettirdi. Bütün masraflarını ve her türlü ihtiyacını karşılayarak tahsilini tamamlattı.[9] Azerbaycan seyahatinde pek çok şahısla görüştü. Kendisi ziraati bildiğinden, bu alandaki kimselerle de fikir teâtisinde bulundu. Dönüşte Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinden zeytincilikle ilgili bir yığın kitap ve broşür temin ederek Azerbaycan’a gönderdi. O, halka hizmeti Hakk’a hizmet bilenlerdendi. Azerbaycan’ın zor günlerinde oraya bir kamyon dolusu gıda maddesi sevketti. Azerbaycan’ın muhtelif şehirlerinden Türkiye’ye gelmek isteyenlere davetiyeler gönderdi, onların masraflarını gidermede katkıda bulundu. 2) Halvetî kültürüne dair bazı kitapları yayımlattı. Alâaddin Baba’nın belki derin bir tahsili yoktu, ama o, muhteşem bir irfâna ve müthiş bir firâsete sahipti. Kimden ne kadar istifade sağlanacağını bilir ve sonuç almaya çalışırdı. Tarîkatinin pîr-i sânîsi olan Yahyâ Şirvânî’nin (v. 1463) tertib ettiği Vird-i Settar adlı Halvetî evrâdını tercüme ettirip bastırdı.[10] Ayrıca bir şerhini de sâdeleştirterek yayımlattı.[11] Halvetî halifelerinden Pir Muhammed Bahaeddin Erzincani (v. 1464)’nin Makamü’l-Arifîn[12] adlı kitabının basımı sağladı. Yahyâ-yı Şirvânî’nin en önemli halîfelerinden Dede Ömer Rûşenî (v. 1486)’nin Divanı Azerbaycan’da bir doktora çalışması olarak hazırlanmış. Bunun daktilo nüshasının bir kopyasını temin eden Alâaddin Baba, eseri Türk harfleriyle neşre hazırlayacak birini bulmak için çaba gösteriyordu, sanırım sağlığında mümkün olmadı. Kültür ve irfan sahibi şahsiyetlerden pek çoğuyla muârefesi vardı. Süheyl Ünver, Ali Nihad Tarlan, Ekrem Hakkı Ayverdi, Sâmiha Ayverdi, Muzaffer Ozak, Nevzat Atlığ, Ahmet Kabaklı, Münevver Ayaşlı, Ali Haydar Bayat, Sâdi Hoşses, Mustafa kara, M. Erol Kılıç vb. gibi. Oğlu ve halîfesi hasan Şükrü Yayıntaş da onun bir hayrül halefi olarak yayın faaliyetlerini devam ettirmektedir. Alâadin Baba’nın annesinden dedesi olan Sükûtî Murtazâ ile ilgili iki kitabın basımını sağladı. Birincisi Şeyh Sükûtî Murtazâ Baba[13], ikincisi bir yüksek lisans çalışması olan Murtazâ Sükûtî Divanı’dır.[14] Ayrıca kısa kısa tasavufi sohbetlerden oluşan bir cep kitabı (Halvetilikten Gönüllere Mesajlar)[15] ve Halvetilikten Gönüllere Makaleler ve Mânâlı Sözler adlı bir kitap yayımlamıştır.[16] Kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk yarısında H. Şükrü Yayıntaş’ın çeşitli tasavvufi ve dînî konulardaki yazıları, ikinci bölümde ise genç müntesiplerin yazdığı makaleler yer almaktadır. 3) Seyahatleri: Alâaddin Baba cevval ve hareketli bir kimseydi. Kültür ve irfan yolculuğu diyebileceğimiz bir çok seyahat yaptı. Türkiye’nin hemem hemen her yerini, her şehrini gezip gördü. Özellikle, kıyıda köşede bile olsa, nerede bir türbe, yatır, târihî mekan varsa; araştırdı, buldu, ziyâret etti ve niyazda bulundu. Türkiye dışında gittiği yerler: Irak, Afganistan, Azerbaycan, Kazakistan’da Ahmed Yesevi, Kazan, Tuva, eski Yugaslavya, Arnavutluk, Avusturya, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda ve Rusya. Bu seyahatlerin çoğu, şimdiye göre daha zor şartlarda ve zamanlarda oldu. Alâadin Baba’nın gezileri sadece turistik amaçlı değildi, asıl gayesi mânevî zevkti, kültür ve irfandı, bu vasıflara sâhip insanları arayıp bulma, onlarla görüşmekti. Halvetî büyüklerinin, Ehl-i Beytin ve tâkipçilerinin, tasavvuf erbâbının türbeleri ve hâtıraları asıl onun ilgisini çeken yerlerdi. Alâaddin baba 1989 sonunda Pîr-i sânî Yahyâ Şirvânî’nin türbesini ziyâret için iki adamıyla birlikte Azerbaycan’a gitti. Yanında bulunanlardan sadık dervişi Ferruh Çimdiker’in (d. 1936) anlattıklarından özetleyerek bu seyahate âit bâzı intibâlar sunalım: Henüz Azerbaycan bağımsızlığına kavuşmamıştır ve doğrudan hava yolu seferleri de yoktur. Eyüp’ten çıkıp 1400 km yol kat ederek Hopa’ya varırlar. Sarp sınır kapısından Gürcistan üzerinden geçerek Bakü’ye ulaşırlar. Şirvanşahlar Sarayı diye anılan ve müze haline getirilmiş yere giderler. Müze görevlisi Meryem Hanım çok ilgi gösterir. Hz. Pîr’in türbesini ziyâret ederler. Orayı çok bakımsız ve karanlık bulurlar, üzülürler. Alâaddin Baba ilgililerle görüşür, türbenin onarımı için anlaşırlar, masrafları Alâaddin Baba gönderceketir. Birkaç sene sonra bir Türk televizyonu Bakü’de Yahyâ Şirvânî türbesi önünde çekim yapmaktadır. Röportaj sırasında Meryem Hanım anlatır: “Daha önce buradaki zat biliniyordu fakat hiç ilgi yoktu. 1990 senesinde İzmirli Alâadin Baba buraya geldi, tâmirine katkıda bulundu ve bu zâta karşı alâka arttı. Kendisini buradan şükranla selâmlıyorum.” O seyahat sırasında Alâaddin Baba Halk Cephesi lideri ve daha sonra cumhurbaşkanı olacak olan Ebülfez Elçibey’le de görüşür. Elçibey kendisini kapıda karşılar ve çok ilgi gösterir. Ziyâret sebebini sorar, akrabalar falan mı vardır, der. “Yahyâ Şirvânî hazrertlerini ziyârete geldik” cevâbını alınca Elçibey duygulanır, ayağa kalkar: “Siz erbâb-ı tasavvuf olan gönül erlerindensiniz” der. Ağlayarak Alâaddin Baba’nın ısrarla elini öpmek ister, o da elini vermek istemeyince yalvaran bir sesle der ki: “Lütfen müsâade edin, bu fırsatı bir daha bulamam, beni mahrum etmeyin. Çok mutluyum, bize bu güzel ânı yaşattınız. Türk’ün Türk’ten başka dostu yok. Allah sizden râzı olsun. Ne olur bize dua buyurun, buna çok ihtiyacımız var. İnşallah çok yakında hürriyetimize kavuşacağız, o vakit sizleri buraya biz dâvet edeceğiz. Burada istediğiniz yere mekân yapalım, sofranızı burada da açın, aç olan bizleri de gıdalandırın. Ne hizmet düşerse yapmaya hazırız.”[17] Çok duygulu ve mutlu bir tablo oluşur. Alâaddin Yayıntaş Türkiye’den getirdiği bir bayrağı hediye eder, bunun bir yüzünde Türk bayrağı, öteki yüzünde Azerbaycan bayrağı vardır. Geç vakit ayrılırlar. Bunların bizzat şâhidi olan Ferruh Çimdiker sonrasını şöyle anlatır: “Biz Azerbaycan’a giderken 15 günlük papasport ile gitmiştik. Onlara bu az geldi, pasaportlarımızı 15 gün daha uzattılar. Bu ikinci sürenin henüz beşinci günündeydik. Akşam yine uzun sohbetler oldu, yattık. Sabah erken kalktığımda Alâddin Baba fakîre işaret etti, usulca yanına vardım. “Bavulları topla gidiyoruz” dedi. Hemen valizleri hazırladım. Sabah kalkınca ev sahipleri telaşlandı: “Ne oldu, daha on gününüz var, niçin hazırlandınız, yoksa hizmette bir kusurumuz oldu da sizi üzdük mü?” diyorlardı. Alâaddin Baba; estağfirullah, üzmek ne kelime, çok teşekkür ederiz. Allah sizden razı olsun. Fakat ne olur mâni olmayın biz gidelim, dedi. Yola çıktık, nihayet Sarp kapısından Türkiye’ye geçtik. Hopa’da bir lokantada oturuyorduk, karşımdaki televizyon Bakü’yü gösteriyordu. Bakü yanıyor, Rus tankları mermi yağdırıyordu. Bu manzara fakîri dehşete düşürdü. Biz şu an orada olsa idik, ne olurdu acaba hâlimiz?” Azerbaycan’ın yakın târihine bakınca bu hâdise ayan beyan görünür: “Halk cephesi taraftarlarının her geçen gün çoğalması ve yapılacak seçimlerde çoğunluğu alma ihtimalinin belirmesi üzerine Moskova yönetimi, Bakü’de Ermenilere yönelik saldırıları ve iki cumhuriyet arasındaki gerginliği gerekçe göstererek, ocak 1990’da ağır silâhlarla Bakü’ye kanlı bir müdâhalede bulundu.”[18] Sonuç olarak Balkanların mümtaz Evlâdı, tasavvuf ahlâkı ve Türklük şuuruna sâhip olan Alâaddin Yayıntaş, Makedonya’da başladığı irşad, kültür ve hizmet faaliyetini, 1957’den îtibaren 40 yıla yakın Türkiye’de devam ettirdi. Turgutlu’da modern ziraat usulleriyle çevresine örneklik etti. İstîdatlı gençlerin tahsîline, iyi yetişmelerine maddî-mânevî destek oldu. Halvetî kültürüne ait eserlerin yayımlanmasını sağladı. Türkiye içindeki ve dışındaki mânevîyat merkezlerini ziyâret etti. İlim, kültür ve irfan sâhipleriyle dostluklar kurdu. Azerbaycan’da Yahyâ Şirvânî hazretlerinin türbesinin onarılmasını sağladı. Tabii ki asıl önemli yönü, onun mânevî misyonudur. Ahlâkî-mânevî olgunluk yolunda bir çok cana rehberlik etti. Rûhu şad olsun. Kaynak Prof. Dr. Mehmet Demirci ; Celâl Bayar Üniversitesi’nin düzenlediği “III. Uluslararası Balkanlarda Türk Varlığı Sempozyumu” http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çiğli, İzmir

İsa Baba – Tire

📍 Tire, İzmir
Ali Baba – Tire – İzmir

Ali Baba – Tire – İzmir

Ali Baba Türbesi ; İzmir – Tire İlçesi ,ilçeye 5,5 km mesafede bulunan Boynuyoğun köyünde. Ali Baba ve Hasan Baba türbelerinin bugün de Anadolu ́nun sayılı Bektaşi Dergahlarından biri olduğu kaydedilir. XIV. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Ali Baba’nın türbesinin kitabesi yoktur. Ali Baba türbesi Tire ́nin doğusunda, ilçeye 5,5 km. mesafede bulunan Boynuyoğun köyü hudutları içerisinde, Ali Baba türbesi diye anılan yerdedir. Ön tarafta giriş kısmıyla iki bölümden oluşan türbe sekizgen gövdenin yüksek kasnağa oturan bir kubbe ile örtülmesinden ibaret sıvalı (sıvalar onarım sırasında yapılmıştır) bir yapıdır. Düzenli bir bahçe içinde ve türbe binasının dışında yer alan çeşitli mekanlarla birlikte bir külliye şeklindedir. Türbe içinde çeşitli Bektaşi babalarının mezarları bulunmaktadır. Yaklaşık 15.000 metre karelik bir arazi üzerinde yer alır. Su pınarı, kuyusu, ağaçları ve havuzu ile Batı Anadolu ́daki önemli bir dergah merkezi durumundadır. Hacı Bektaş Velayetnamesinde de adına rastladığımız Ali Baba Horasanilerden olup, Hacı Bektaş Veli’nin en yakın arkadaşlarından Bahaeddin Sultan’ın oğludur. 1531 yılındaki belgede, “Vakfı zaviye-i Ahi Baba der nefsi Tire” kaydıyla yer alırken, zaviyenin Aydınoğlu Umur Bey ve Sultan Murat Han nişanlarına sahip olduğu görülmektedir. “Defter-i Atik” de, zaviyenin Fota’dan (Gökçen) bugünkü yerine taşındığı kaydı vardır. 1531 yılındaki Defter-i Hakani’de ise, zaviyenin bu dönem şeyhlerinden Dorum Dede’nin “Sultan Şüca Zaviyesine, ‘Sultan Şüca ruhu için’, 400 koyun, 90 adet ördek, 29 sığır, 3 at, 2 eşek, 3 tay ve değirmen”, vakfettiği görülür. Ayrıca, kayıtta; “Vakfı Derviş-i Dorum Dede şeyhi zaviye-i Ali Baba” başlığıyla ele alınan vakıfların “Ayende ve revende” ye sarfı şart koşulur. Dorum Dede bu vakıfların denetimini sağlığında kendisi, ölümünden sonra oğluna bırakmaktadır. Ali Baba Zaviyesi mükemmel konumu ile dikkati çekmektedir. Türbe ve zaviye üniteleri ayaktadır. Bahçesi oldukça büyüktür. Meyva ağaçları ve doğal bitki örtüsüyle günümüzde gözde mesire yerlerindedir. Ali Baba’nın ayrıca, Tire’nin Yeğenli köyü ile, Manisa’nın Marmara, Alaşehir’in Zeytinlik ve Tahtacı köylerinde de birer zaviyesi bulunmaktadır. Evliya Çelebi, Ali Baba ve Molla Arap’dan sitayişle söz eder. 1924 yılı sonrası Hacı Bektâş ilçesindeki Pirevi kapatılmış ve Bektâşî Dergâhlarının tüm vakıflarına el konmuş olsa da, sadece Tire’deki Horasanlı Ali Baba Dergahı, özel bir yasayla açık tutulur190. Tire Dergahı postnişini Hasan Balım Baba önce Yakova Dergahı Postnişini Kazım Bakali Babadan Halifelik alsa da, bu hatasından çabuk döner ve “Tecdid-i Vüzû” yaparak Noyan Dedebaba’dan yeniden Halifelik icazeti alır. Ali Haydar Ercan Dedebaba 1965 yılında Tire Ali Baba Dergahında Hulisi Kıvrık Baba’dan nasip alır. 1975 yılında da aynı Ali Baba Dergahında Halife Hasan Balım Baba’dan dervişlik hırkası giyer. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Çağaloğlu Ali Paşa

Çağaloğlu Ali Paşa

Çağaloğlu Ali Paşa Türbesi ; İzmir – Tire’de Cumhuriyet mah. Karahasan sokaktaki, Karahasan cami yanında Karahasan Camisinin avlusunda bulunan bu türbe Cağaloğlu Ali Paşaya ithaf edilmiş ancak, bunu belirten bir kitabeye türbe üzerinde rastlanmamıştır. Yalnızca türbe içerisindeki mezar taşında Cağalzade Ali Paşanın ismi ve h.1029 (1619) tarihi yazılıdır. Bununla beraber bu türbenin kime ait olduğu da kesinlik kazanamamıştır. Türbe moloz taş ve tuğladan her kenarı 3.90 m. uzunluğunda altıgen planlı olarak yapılmıştır. Türbe plan biçimi ile Yağlıoğlu Türbesinin bir benzeridir. Türbeye kuzeybatı kenarından girilmektedir. Bu giriş düz atkılı ve mermerden olup, çevresi ince yivlerle çevrilmiştir. Türbenin üzeri tromplu bir kubbe ile örtülüdür. Kubbe üst üste iki kasnaktan meydana gelmiştir. Girişin karşısına rastlayan mukarnaslı mihrap beş yüzeyli olup, düz ve dar bir silme ile de dikdörtgen bir çerçeve içerisine alınmıştır. Türbenin içerisinde baş ve ayak taşları farklı olan bir mezar bulunmaktadır Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Taceddin Veli (k.s.)

Taceddin Veli (k.s.)

Taceddin Veli hazretlerinin Türbesi ; Ankara -Ankara – Hamamönü semtindeki , Şeyh Taceddin camii yanında Şeyh Taceddin hazretleri, on yedinci yüzyılın başlarında Ankara’da yaşamış ünlü mutasavvıflardandır. Bursa’dan Ankara’ya göç ettiği ve burada dergah kurup , Bayramiye- Celvetiye yolununun irşadı ile meşgul olduğu bilinmektedir. Hayatı hakkında fazla bir malumat yoktur. Babas adına Taceddin Camii’ni ilk yaptıran oğlu Şeyh Mustafa Efendi’dir. Osmanlı döneminde Ankara şehir merkezinde iki mahallede oturanlar vergiden muaf sayılırlardı. Birincisi Hacı Bayram-ı Veli mahallesi, ikincisi ise Taceddin-i Velî (Tekke Ahmed) Mahallesi sakinleri. Bu iki gönül sultanının “ yüzü suyu hürmetine “, bu mahalle sakinleri özel istisnalara sahiptiler. 1522-1925 yılları arasinda Taceddin-i Velî hazretlerinin türbesinin ve dergahının bulunduğu mahalleye “Tekke Ahmed” mahallesi denilmiştir. Günümüzde bu mahalleye Sümer ismi verilmiştir. Hamamönü semtinde bulunan Taceddin Camii’nin bitişiğindeki türbesinin giriş kapışı üzerinde, yaldızlı bir tuğra ve kitabe vardır. Tuğra ikinci Abdülhamid Han-a’aittir. Kitabede şu “ Tac-dare tac-daran hazret-i Sultan Hamid Yaptı bu Dergah-ı Taceddini tahsine seza Söyledi Cahid kulu lafzen tamam tarihi Bin üçyüz ondokuzda oldu bu cami bina Hulusi ” ” Sultanlar sultanı hazreti Sultan Hamid bu Taceddin Dergahı’nı kale gibi sağlam yaptı, Cahid tarihini 1319 (1901) olarak söyledi. ” Bu kitabeden caminin, türbenin ve dergah’ın İkinci Abdülhamid Han tarafından 1901 yılında yeniden inşa edildiğini öğreniyoruz. Hacı Bayram-ı Velî’nin halifelerinden birisi de Akbıyık Meczub Sultan olarak tanınan, Akbıyık Ahmed Şemseddin Efendi’dir. Şeyhin halifesi ise Hızır Dede’dir. Bursa’da ikamet eden Hızır Dede “Bayramî”liğin bir kolu olan “Celvetiye” şubesini kurmuş ve yerine Üftade (Muhammed Muhyiddin) hazretlerini irşada yetkili kılmıştır. Bu kol Aziz Mahmud Hüdai ile devam etmiştir. Celvetiyye kaynaklarında Taceddin-i Veli’nin ismine ve Ankara Celveti dergahına ait bir bilgiye rastlamadık. Üftade hazretleri 1580 yılında Bursa’da vefat ettiğine göre, Şeyh Taceddin-i Veli onun veya Aziz Mahmud Hüdai’nin halifelerindendir. Şeyh Taceddin-i Veli hazretlerinin Ankara Hamamönü semtinde bulunan türbesinde, oğlu Taceddin Mustafa Efendi’nin kabri de vardır. Taceddin Dergahı’nın son şeyhi Mustafa Taceddin Efendi’dir. 1937 yilinda vefat etmiştir. Taceddin Velî Dergahı’nın. Türkiye tarihinde önemli bir yeri vardır. Bu yapı Cumhuriyet’in ilk yıllarında birçok olaylara tanıklık etmiştir. Milli şairimiz merhum Mehmed Akif Ersoy, Ankara’da kaldığı müddet zarfında burada ikamet etmiş, İstiklal Marşı’nı bu kutsal mekanda yazmıştır. Mehmed Akif Ersoy, 25 Aralık 1920’de Burdur Milletvekili olarak Ankara’da, Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalarına katılır ve dergah evinde kalır. Meclis çalışmaları yanında da bu mekanda özel sohbetlerde bulunur. Mehmet Akif şu mısraları ile bu manevî mekanda zuhur eden ilahî hazzı anlatır: Şafaklar ferş-i rahın, fecr-i sadıklar çerağındır; Hilalim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otağındır; Ezanlar nevbetindir: inletir eb ‘adı haşyetten; Cihanındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten; Cemaatler kölendir. Kabe’ler haclen. Gel ey Leyla Gel ey candan yakın canan ki gaiplerdedsin, hala!’ “ Kaynaklar ; Ankara Erenleri , Abdükerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi yayınları Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir belediyesi yayınları n

📍 Ankara

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.