Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 3 / 29 · 2.869 kayıt
Hacı Mehmed Zülali Efendi

Hacı Mehmed Zülali Efendi

Mevlana halid Bağdadi hz nin halifesi eskişehir – odun pazarı kabristanı Hacı Mehmed Zülali Efendi (k.s.), Nakşibendi tarikatına men­ sub Eskişehir’in gönül sultanlarından biridir. Hayatları hakkında elimizde fazla bilgi bulunmamakla beraber günümüze ulaşan eserleri ve sözlü rivayetler vardır. Kızları Hatice Hanım’ın torunu Bahri Dede’nin hayatta iken sevdiklerine anlattığı sözlü rivayetlere göre; Mehmed Zülali Efendi ‘nin ailesi günümüzde Özbekistan sınır­ları içerisinde bulunan Buhara yakınlarında Belov denilen belde­den Eskişehir’e gelmişler. Mehmed Zülali Efendi ; aşağıda bahsede­ceğimiz kendilerinin istinsah (kopya-çoğaltma) ettiği Reşahat’ın son sayfasına yazılan “Zülali Efendi Belovi Mevleviden…” notundan Buhara’ya bağlı Belov beldesinde doğduğu anlaşılıyor. Doğum tarihlerini de bilmiyoruz. Ancak yine Reşahat’ın orji­nal metninin 297. sayfa kenarına kendilerinin yazdığı; ”…hizmet in­tihabıyla meşgul Mehmed Zülali, otuz dokuz tarihinde (1239) Şam-ı Şerif’de, mürşidi’s-sakaleyn, Hazreti Mevlana Şeyh Halid Zülcena­ heyn , hizmetlerinde iken…’ diye devam eden notdan 1239/1823-24 yıllarında tarikat erkan ve adabını tahsil için Şam’da bulunduğu­nu öğreniyoruz. Bu yılları en düşük ihtimalle gençlik yılları kabul edersek 15-16 yaşlarında olması gerekir. Buradan hareketle 1807- 1808 yıllarında bu aleme teşrif ettiklerini söyleyebiliriz. Torunları Bahri Dede Efendi’nin anlattıklarından; Mehmed Zülali Efendi ‘nin dedesinin isminin Şıh Abdullah olduğunu ve Bu­hara’da “Sakinler Medresesi” müderrisliğini ifa ettiğini öğreniyo­ruz. Hacı Mehmed Zülali Efendi , tarikat erkan ve adabı tahsili için Şam’da Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin daire-i saadetlerin­ de bulunmuşlar. Bahri Dede: “Dedem Zülali Efendi, Mevlana Halid Hazretleri yanında faz­la kalmayıp Nakşibendi-Halidi tariki üzere icazet almış. Böyle kısa sürede icazet alınca, tekkede yıllardır bulunan bazı dervişler şa­şırmışlar. Dervişlerin merakı Meulana Halid Hazretlerine malum olunca bir sohbetlerinde ihvanına “Eskişehirli buraya geldiğinde gönül lambasının camı, gazı ve fitili hazırdı. Biz sadece onu uyan­dırdık” buyurmuş. Mehmed Zülali Efendi , muhtemelen icazet aldık­tan sonra Hacca giderek Hac görevini de ifa edip Eskişehir’e dön­müşler. Eskişehir Orta Mahalle Temettuat Defterinde, 1845 yılında Hacı Kayyumoğlu Molla Mehmed ismiyle 16 numaralı hanede ikamet etttiği ve attarlık mesleği ile uğraştığı kayıtlıdır. Reşahat’ın ilk ka­pak altı sayfasına yazılan: “iş bu kitab-ı müstetab, Eskişehir’de sakin, Attar el-Hac Zülal Efendi rahmetullah’ı aleyh rahmeten vasıa Hazretlerinin Reşahat-ı Şerifi’dir” notu da bu bilgiyi teyid etmekte­dir. Malum olduğu üzere “attar” güzel koku ve şifalı bitkiler satılan yere ve satanlara deniyor. Mehmed Zülali Efendi hastalara tıbbi bitkilerden ilaç da yapmaktadır. Özel arşivimizde bulunan hazre­te ait bu konudaki üç eserden, onun farmakoloji ilmine de aşina olduğunu görüyoruz. Eserlerde; hangi hastalığın hangi ilaçlarla tedavi edileceğine ve bu ilaçların nasıl yapılacağına dair bilgiler bulunmaktadır. Orta Mescid Hacı Mehmed Zülali Efendi, attarlık mesleğinin yanında, Eski­şehir ve çevresinde Tarikat-ı Nakşibendiye-i sevdirmeye çalışmış­lar. Bu dünya aleminde kaldığı süre içerisinde maddi hastalara maddi ilaçlar, manevi hastalara da manevi ilaçlar sunarak has­taların ve taliblerin derdine derman olmuşlar. Odunpazarı sem­tinde bulunan Orta Mescid (günümüzde Orta Cami) aynı zamanda Zülali Efendi ‘nin şeyhi olduğu Nakşibendi dergahıdır. Bu konuda günümüze ulaşan sözlü rivayetlerin yanı sıra, Orta Cami minare kitabesini yazan kişi olarak “el-fakır Zülali” imzası bunu doğrulamaktadır. Ayrıca cami zemininde kayma olduğu için “2013 Eski­şehir Türk Dünyası Kültür Ajansı Kalıcı Eserler Daire Başkanlığı” tarafından Orta Cami temellerine kadar söküldü. Günbegün biz­ zat takip ettiğimiz söküm esnasında; caminin kuzey tarafında bu­lunan girişin sağ ve sol tarafındaki odalarda üzerleri sıva ile ka­patılmış ocak, kitaplık ve gömme dolap yerlerinin açığa çıkması söylediklerimizin doğruluğunun en güzel işaretiydi. Fatma Hanımefendi ile izdivac eden Hacı Mehmed Zülali Efen­di’ nin Hatice ve Mustafa isminde iki çocuğu vardır. Bereketli bir ömrün ardından 1900’lü yılların başında sevenlerini gözyaşları içinde bırakarak irtihal-i dar-ı beka eyleyen Hacı Mehmed Zülali Efendi ‘nin kabr-i şerifleri Eskişehir Odunpazarı Kabristanı’ndadır. Himmetleri hazır ruhu şad olsun. Eserleri Müntehab-ı Terceme-i Reşahat : Hacı Mehmed Zülali Efendi ta­rafından istinsah edilen ve özel bir kütüphanede bulunan eser; aynı sayfada orijinal metin ve transkrip edilmiş şekliyle “Reşahat” adıyla 2013 yılında yayınlandı. Divan: Güldeste demek daha doğru olur. 392 sayfadır. Zülali Efendi’nin kendi şiirlerinin yanısıra değişik dıvanlardan alınmış şi­irler vardır. Siyah kapak (çizgili deftere kaplanmış) 16x10cm. ebat­ larında olan eserin başlangıç kısmında ayeti kerimeler ve hadis-i şerifler yazılıdır. Eser günümüz harflerine çevrilmiş olup yayına hazırlanmaktadır. Zübdetü’r-Resailil-Farikiye ue Umdetü’l-Mesôcili’s-Sufiye : Milli Kütüphane 26 Hk 23/1 arşiv kaydında bulunan eser Arapçadır. İs­tinsah tarihi 1269 (1851) yılı olan eser üzerinde tercüme ve yayına hazırlama çalışmaları devam etmektedir Tasavvuf Risalesi: Molla Mehmed Murad Efendi’nin “Tasavvuf Risalesi”nin şerhidir. Arapça olan risale, Milli Kütüphane 26 Hk 994 Arşiv numarasında kayıtlıdır. 11 varak olan eserin ilk varağı eksik­ tir. Tercüme edilmiş olup, yayına hazırlanmaktadır. Cami’us-sahih : Sahihu’l-Buhari adıyla da bilinir. Kastalani’nin Buhari şerhinin birinci cildidir. Milli Kütüphane 26 Hk 1 arşiv nu­ marasında kayıtlı olan eser, Mehmed Zülali Efendi tarafından 1278/1860 yılında intinsah edilmiştir. Bugüne kadar değişik yayı­nevleri tarafından yayınlanmıştır. Kaynak ; Eskişehir Bilgeleri , Abdülkerim Erdoğan , Eskişehir Valiliği

📍 Eskişehir
Samut Bali

Samut Bali

Ankara – güdül – kavaközü köyü Türbesi, Güdül ilçesinin Kavaközü Köyü, Mezarlık mevkiindedir. 1530 lu yılların kayıtlarında “Samut Baba Zaviyesi” olarak geçmektedir. Samut Bali Zaviyesi’nin zaviyedarlığı ile ilgili H. 1146 ( 1733) tarihli bir beratta, Samut Bali’nin 16. asırdan önce yaşadığı anlaşılmaktadır. Türbe içinde dört mezar bulunur. Mezarlardan baştan ikincisinin altında 40 cm. eninde 100 cm. derinliğinde “cevherlik” olarak nitelendirilen ve içinden toprak alınarak şifa niyetine kullanılan bir hücre bulunur. Başta bulunan mezarın baştaşında balık sırtı motiflerine, tavan çıtaları üzerinde ise üç adet eski yazıya rastlanır. Yazının okunabilir kısmında Samut Bali Hazretleri’nin, Hazreti Ömer soyundan geldiği anlaşılır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Güdül, Ankara
Zağnos Mehmed Paşa

Zağnos Mehmed Paşa

Balıkesir – Zağnos Paşa camii K………….

Yavuz Er Sinan Türbesi

Yavuz Er Sinan Türbesi

istanbul – fatih – yavuz selim – yavuz er sinan camii Fatih Sultan. Mehmed Hazretlerinin Mîr-i Alem yani Alay komutanlarındandır. Unkapanında Ragıp Gümüşpala Caddesi uzerindeki Sağrıcılar Camiini yaptırmıştır. Kabri caminin mihrabı önündedir. Adı Yavuz Sinan Çelebi olup Evliya Çelebi büyük dedesidir. Yavuz Sinan Çelebi İstanbul fethinden sonra Unkapanı kalesi muhafızlığına tayin edilmiş, bir fermanla akşam ezanında kale kapıları kapanır, ne kimse içeri, ne de dışarı çıkabilirmiş. Bir akşam Fatih Sultan Mehmed Han kıyafet değiştirerek teftişe çıkmış ve miadından sonra kale kapısından içeri girmek istediği ve bunda ısrar ettiği halde Yavuz Sinan Çelebi, “padişah emri olduğundan kat’iyyen giremezsin” demesi üzerine Fatih Sultan Mehmed Hazretleri kendisinin padişah olduğunu güç bela kabul ettirip içeri girer ve Yavuz Sinan’a: — Sen ne yavuz er imişsin! hitabında bulunur. Bundan sonra Yavuz Er Sinan lakabıyla ün salmıştır. Mutlu askerlerden olan Yavuz Er Sinan’ın kitabesinde: Hu dost! Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin Kapucularından merhum Yavuz Er Sinan ruhu için Fatiha. Sene: 725 tarihi yazılıdır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Mustafa Asım Köksal

Mustafa Asım Köksal

ankara – bağlum kabristanında İslam tarihi ve Siyer eserleriyle tanınan tarihçi Mustafa Asım Köksal, Kayseri Develi’de doğdu. Babası Hafız Mehmed Edip Efendi, annesi Döne Hanım’dır. Büyük dedelerine nisbetle “Pir Veli oğulları”diye bilinen bir aileye mensuptur. İlköğrenimini Develi Merkez Numune Mektebi’nde, 1927’de tamamladı. Kayseri Lisesi ve Erzurum Askeri Lisesi’nin giriş imtihanlarında başarılı olduysa da çeşitli imkansızlıklar sebebiyle bu okullara devam edemedi. Bunu üzerine Develi Müftüsü izzet Efendi’nin derslerini takip etti. 1928-1930 yılları arasında Develi Ticaret ve Sanayi Odası’nda başkatip olarak çalıştı. Dini ilmiler sahasında yüksek tahsil yapmak için Mısır’a gitmek istediyse de buna muvaffak olamadı. 1933 yılında Ankara’ya gitti. Aynı yıl Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı katiplik imtihanını kazandı. Emekli olduğu 1964 yılına kadar otuz bir yıl fasılasız olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görev yaptı. Başkanlıkta Evrak Kitabeti Memurluğu ile başlayan görevi, Tahsis Memurluğu, Sicil Şefliği, Yazı İşleri Müdürlüğü, Yayın Müdürlüğü, Hayrat Hademesi İşleri Müdürlüğü, Zat İşleri Müdür Vekilliği görevlerinde uzun yıllar hizmet verdikten sonra, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu üye baş müşavirliği görevlerinde bulundu. Son dönem Kadiri şeyhlerinden İskilipli İbrahim Edhem Gerçekoğlu ‘ndan uzun yıllar okuyup kendisinden icazet aldı. Tasavvuf terbiyesini de bu hocasından almıştı. Ayrıca Kerkük ulemasından Muhammed Efendi’nin de talebesi olmuş ve ondan da feyz almıştır. Milli şairimiz merhum Mehmed Akif Efendi’nin yazmış olduğu Safahat adlı eserinden etkilenerek 1927’den itibaren dini manzumeler yazmaya başlayan M. Asım Köksal, daha sonra ilmi çalışmalara yönelmiştir. Çalışmalarının büyük bölümünü Hz. Peygamber dönemine ayırmıştır. Yapmış olduğu uzun ilmi çalışmalar sonucu olarak yazmış olduğu 18 ciltlik İslam Tarihi eseriyle 1983 yılında Pakistan’da açılan milletlerarası”Siretü’n-Nebi”yarışmasında dünya birinciliği ödülünü kazanmıştır. Bu durum eserinin tanınması ve yaygınlaşmasında önemli rol oynamıştır. Ayrıca 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Eserleri 1. İslam Tarihi-Hz. Muhammed (s.a.v.) ve lslamiyet: Müellifin en önemli ve en hacimli eseridir. Hz. Peygamber dönemini ana kaynaklara dayanarak bütün ayrıntılarıyla ele alan ve Asr-ı Saadet’te lslam’ın yayılış ve hukuk tarihini akıcı bir üslupla anlatan bu eser, yalnız Peygamber’imizin hayatı değil, lslam Dini’nin de tarihidir. Bu eser, Türkçe’deki en geniş ve kapsamlı siyer kitabıdır. (İstanbul, 1980, 1981, 1987, 1999). 2. Peygamberler Tarihi: Hz. Adem’den Hz. Peygamberimiz’e kadar otuz beş peygamberin hayat ve mücadelesini anlatan değerli bir eserdir. (Ankara,1990). 3. Reddiye: İtalyan şarkiyatçısı müsteşrik Leone Caetani’nin yazdığı İslam Tarihi’ndeki isnad ve iftiralara reddiyedir. 1955-1960 yılları arasında kaleme alınan eser, Caetani’nin özellikle İslam’da hadis ve isnad müessesesi, EbQ Hüreyre ve İbn Abbas gibi büyük bazı sahabilerin şahsiyeti, Kur’an’ın menşei, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in şahsı ve İslamiyet’in teşekkülündeki rolü gibi konularda yaptığı iddia ve iftiralarına cevap vermektedir. (Ankara, 1961,1986, İstanbul, 1987). 4. Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası: (Ankara, 1979). 5. Peygamberimiz (s.a.v. ): Manzum bir eserdir. Veciz bir şekilde Resulüllah’ı anlatır . Okumasına doyum olmaz! (Ankara, 1944,1978; İstanbul, 1999, 201O, 2011). 6. Armağan: (Ankara, 1939). 7. Peygamberler: Manzum bir eser, (Ankara, 1941; İstanbul, 1999). 8. Ezanlar: (Ankara, 1946). 9. Gençlere Din Kılavuzu: (Ankara, 1946, 1950, 1952, lstanbul, 1999). 10. Din Bilgisi: İki cilt halinde hazırlanmıştır. (Ankara, 1949). 11. İslam ilmihali: (Ankara, 1954, 1957, 1977; lstanbul, 1993). 12. Bir Amerika’nın 23 Sorusuna Cevaplar: (Ankara, 1956). 13. Tevbe: (Ankara, 1958, 1966). 14. Hıristiyanlık Propagandası Münasebetiyle Açıklama: (Ankara, 1963, 1982). 15. Dini ve Ahlaki Sohbetler : Üç cilt, (lstanbul, 1981; Ankara, 1994). 16. Şeyh Ahmed Kuddusi (k.s)- Hayatı, Mesleği, Üstün Kişiliği ve Eserleri: (Bor-Niğde, 1983). 17. İslam’da iki Ana Kaynak-Kitap ve Sünnet: (Ankara, 1994; İstanbul, 1999). 18. Pakistan Konferansları: (İstanbul, 1999). 19. Türkçe Ezan Meselesi: 20. Şeyh Bedreddin: (Basılmamıştır.) 21. Muhammed Aleyhisselam’ın Peygamberliği: İsmail Ezherli ile beraber Muhammed Kamil Hatte’nin er-Risaletü’I-Muhammediyye adlı eserinin Türkçe’ye çevirisidir. (Ankara, 1967). 22. Kadir Gecesi: (Ankara, 1957, Diyanet Yayını). Bütün bunların dışında M. Asım Köksal Hocamızın çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri ve henüz yayımlamamış bazı çalışmaları da bulunmaktadır. Vefatı Çok değerli eserler veren Mustafa Asım Köksal, 28 Kasım 1998’de Ankara’da vefat etti. Cenazesi, meşhur alim ve velilerin medfun olduğu, Ankara yakınındaki Bağlum Kabristanı’na defnedildi. Yeri Cennet makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara
Muhammed Hüsrev Aydınlar ( Hüsrev Hoca )

Muhammed Hüsrev Aydınlar ( Hüsrev Hoca )

istanbul – edirnekapı sakızağacı kabristanı Son dönem İslam alimi ve müderris olan Muhammed Hüsrev Aydınlar, “Hüsrev Hoca” olarak tanınmakta ve bilinmektedir. Makedonya’nın Struga iline bağlı Labunişta köyünde doğdu. Arnavut asıllı bir aileye mensup olan babası Numan Efendi’dir. İlköğrenimini köyünde tamamladıktan sonra 1910’da İstanbul’a gelerek Karagümrük’teki meşhur Üçbaş Medresesi’ne yerleşti. Rebii Molla, Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hafız Hasan ve İzmirli İsmail Hakkı gibi büyük alimlerden ders gördü. Daha sonra Süleymaniye Medresesi’ne kaydoldu. 1919’da tefsir ve hadis şubesinden mezun oldu. Arkasından dersiamlığa ve Arapça hocalığına tayin edildi. Hüsrev hoca, Cumhuriyet’ten sonra medreselerin kapatılması ve dersiamlığın kaldırılması üzerine fahri olarak hizmetlerine devam etmiştir. Yapılan bütün baskılara rağmen Hoca ders okutmayı sürdürmüştür. Hocapaşa ve Camialtı camilerinde hutbe okuyan Hüsrev Hoca ‘nın din eğitimini sürdürmesi ve doğru bildiklerini söyleme konusundaki cesaret ve kararlığı menkıbeler halinde anlatılmaktadır. Otuz yıldan fazla bir süre aralıksız olarak Fatih Camii’nde ve evinde her seviyedeki talebeye ders veren merhum Hüsrev Hoca, talabe yetiştirmeyi bir ibadet olarak kabul etmiştir. Talebelerinden, Diyanet işleri Başkan yardımcılarından merhum Yaşar Tunagür’ün anlattığına göre, hocanın yaşının ve hastalığının ilerlemesi ve gözlerinin çok az görmesi sebebiyle kendisine derslerin tatil edilmesi teklif edilince, dersleri kendi iradesiyle bırakmadığı yolundaki mazeretini dile getirerek Allah Teala’dan mağfiret talep etmiş ve üç gün sonra da rahmetlik olmuştur. Özellikle, 1940-1950 yılları arasında dini hayata ve din eğitimine karşı yürütülen şiddetli baskı döneminde cesaretle ders okutmak suretiyle bir taraftan dini hayatı canlı tutmaya çalışırken diğer taraftan din eğitimine büyük destek sağlamış ve çok değerli din adamları yetiştirmiştir. İhlasla kendilerini din hizmetlerine atayan ve ilk imam-hatipli nesillerin hocalığını da yapan İstanbul’un eski vaizlerinden Salih Şeref, Abdülhalim Akkul, imam ve hatiplerden Hüseyin Karagözoğlu, Mahmut Bayram, Diyanet işleri Başkanlığı başkan yardımcılarından Yaşar Tunagür, Akdağmadeni eski müftülerinden Sadık Fidancı ve yüksek mühendis H. İsmail Turan onun yetiştirdiği talebelerden birkaç tanesidir. Hüsrev Hoca, sırf inancı uğruna mücadele etmiş, gördüğü hizmetlerden dolayı maddi hiçbir karşılık beklememiş, şöhret peşinde koşmamıştır. Hocamız eser yazmaktan ziyade talebe okutmaya ve din adamı yetiştirmeye ağırlık vermiş ve ömrünün sonuna kadar da bu değerli hizmeti yürütmüştür. Risaletü’l-Mevahibi’l-İlahiyye adlı çok değerli bir eseri vardır. Arapça olan bu eserin mukaddimesinde kitabın zor günlerde kaleme alındığını zikreder. Eseri istinsah eden, suretini çıkaran ve Hoca’nın öğrencisi olan Erzurumlu Mustafa Necati Efendi, mukaddimenin bu cümlesine düştüğü notta, kitabını yazmaya başladığı sırada Hüsrev Hoca’nın hanımının vefat ettiğini, kitaplarıyla birlikte evinin yandığını, ayrıca İstanbul’a yaklaşan düşmanın silah seslerinin duyulduğunu kaydeder. Bunca sıkıntı ve imkansızlıklara rağmen Hoca’nın, hayatı boyunca müstağni bir hayat yaşaması onun yüksek seciyesi ve sağlam karakterini göstermektedir.Geçimini, evinin bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satmak suretiyle sağlamaya çalışmıştır. Vefatında cenaze masraflarını karşılayacak parası yoktu. Hüsrev Hoca’nın ilmi hayatının başlangıç döneminde tefsir sahasında gösterdiği bu önemli başarının ömrünün sonraki yıllarında devam etmemesi·, eğitim ve öğretim çalışmalarına ağırlık vermesinden kaynaklanmaktadır. O yazılı eserler değil, canlı eserler bırakmayı hedeflemişti. Ve öyle de oldu. Çeşitli baskılara ve birçok sıkıntılara rağmen, ömrünün son üç gününe kadar verimli ve değerli çalışmalarını, önemli hizmetlerini devam ettirirken yaş 70 lere yaklaştı ve vade tamam oldu. Vefatı Hüsrev Hoca, 23 Nisan 1953’te rahmet-i Rahman’a kavuştu. Kabri Edirnekapı Sakızağacı Kabristanı’ndadır. Yeri Cennet, makamı ali olsun!. Şefaatlerini dileriz! Amin, Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 İstanbul
Kondulu Hacı Ali Efendi ( Hacı Ali Galip Yücel Efendi )

Kondulu Hacı Ali Efendi ( Hacı Ali Galip Yücel Efendi )

Trabzon – dernekpazarı – kondu köyünde evinin bahçesinde Of-Çaykara çevresinde yetişen büyük zatlardan biri de Kondulu Ali Efendi olarak tanınan Hacı Ali Galip Yücel Efendi’ dir. Kondulu Hacı Ali Efendi olarak tanınmıştır. Ali Galip Yücel 1900 yılında Trabzon Dernekpazarı ilçesine bağlı Kondu köyünde doğmuştur. Babası, devrinin en büyük şeyhlerinden meşhur Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi ‘dir. Annesi Hayriye Hanımdı. Dört yaşında iken babasından öksüz kalan Hacı Ali Efendi Kur’an okumasını mahalle mektebinden ve annesinden öğrendi. Köy camisinde imam olan Çaykaralı meşhur Gargar Müslim Efendi ‘den İslami ilimleri okumaya başlamış, daha sonra Çaykara’da Paçanlı Kadıoğlu Mustafa Efendi’den Arapça okumaya devam etmiştir. Ancak çok zeki ve çalışkan olan Ali Efendi, bu hocadan gereği gibi istifade edemeyeceğini anlayanıca, bir bahane uydurarak bundan da ayrılarak, babasının öğrencisi ve aynı zamanda eniştesi Çaykara Holayasa Köyünden Hacı Ferşad Efendi ‘nin ders halkasına katıldı. Devrinin en büyük alimi ve şeyhi olan Reisü’l-Ulema Hacı Ferşad Efendi’nin yanında uzun yıllar kalarak İslami ilimleri okuyup ondan icazet almıştır. Ancak, o devirler yasaklı bir dönem olması dolayısıyla siyasi baskılar vardı. Diğer taraftan kıtlık ve yoksullukta alabildiğine insanları eziyordu. Bu sebeple Ali Efendi okurken çok çok sıkıntılara katlanmak zorunda kalmıştı. Hacı Ali Efendi, hocasından okurken, hocasının iki oğlu Hasan ile İsmail de ders arkadaşı ve şerikleri idi. Ancak, onlar ders okumakta fazla istekli değillerdi. Ali Efendi ise zeki, çalışkan ve okumaya istekli idi. Hacı Ferşad Efendi, oğullarının okumasını ve ilerlemelerini istediği için onlar gelmeden dersi başlatmazdı. Fakat Ali Efendi onların okumak niyetinde olmadıklarının farkında idi. Bu sebeple bir gün sabredemeyerek hocasına şöyle demişti: “Efendi hazretleri! Ben insanları tanırım. Allah bana böyle bir kabiliyet vermiştir. Bu oğullarınız okuyacak değildir. Bunlarla ben oyalanıyorum. Beni onlardan ayırın ki derslerimde ilerleyeyim:’ Bu sözler hocanın pek hoşuna gitmemiş ve ona: “Sen okumaktan ne anlıyorsun, okumak sadece kitapları devirmek değil, hocanın himmetini almaktır” demişti. Nitekim babasının bütün ikaz ve tembihlerine rağmen Hasan derslere devam etmemeye başladı. sonunda medreseden kaydı silindi. Durum, babası tarafından Of kaymakamlığına ildirildi ve Hasan askere alınıp Yemen’e gönderildi. Oradan babasına, gönül kırıcı ifadeler taşıyan mektuplar gönderdi. Nihayet Hasan terhis oldu ve İstanbul’a kadar geldiği haberi alındı. Fakat ondan sonra kendisinden haber alınamamıştır. Merhum Hacı Ali Efendi ise yıllarca okumuş, gerçekten hocası Hacı Ferşad Efendi’nin himmetini, sevgisini kazanmış ve feyzinden hissesini almıştır. Ondan sonra Samsun Tekke köyde bulunan ağabeyi Molla Ahmed’in yanında tenekecilik ve sobacılık yapmaya başlamıştı. Çok zeki olduğu için kısa zamanda terziliği de öğrenmiş ve bu sanatı da yapıyordu. Bir ara fırıncılık da yapmıştı. Bu sanatları icra etmeye devam ederken, Samsun’da bulunan ve babasının müridlerinden olan meşhur Açıkbaş Ömer Efendi’den, Suluovalılar imam istemişlerdi. O da onlara Ali Efendi’yi tavsiye etmiş ve böylece Ali Efendi Amasya ili Suluova ilçesi Merkez Camii’ne 1942’de imam oldu. Emekli oluncaya kadar uzun yıllar bu camideki imamlık ve irşad görevi devam etmiştir. Bu vesile ile Hacı Ali Efendi, hem Kondulu Hacı Ali Efendi, hem de Suluovalı Hacı Ali Efendi diye anıla gelmiştir. Hacı Ali Efendi, bitkisel ilaçlar yaparak hasta olanları tedavi etme konusunda ayrı bir yeteneği vardı. Hatta birçok hastaları bu yöntemle iyileştirmiştir. Elinin başparmağını kopma noktasına kadar kesen bir vatandaşın parmağına dikiş atarak tutturmuş ve beş on gün içinde tedavisini sağlamıştır. Hacı Ali Efendi, güzel simalı, halim, selim, mütevazı, güzel konuşan, hoş sohbetli bir alim ve mürşid idi. Sohbetlerinde söz tükenmezdi. Ancak dinleyicilerin yorulduğunu hissedince hemen sohbeti keserdi. Gözlerinden zeka fışkırırdı. Samsun’da, Trabzon’da, Çaykara-Dernekpazarı’nda ve Türkiye çapında çok sayıda mensubu vardı. Hacı Ali Efendi’nin önemli bir özelliği, geçimini sadece imamlıktan aldığı maaşa bağlamayıp bir yandan da sobacılık sanatını oğulları ile beraber yürüterek kazanç elde etmesi idi. El emeği ile kazanç sağlamak peygamberlerin ve salih kulların mesleğidir. O da bu sünnete riayet ederek daha hoş daha temiz bir rızık elde etmenin yolunu tutmuştu. O’nun bir başka özelliği de, evlatlarını, özellikle üç oğlunu iyi yetiştirmesi idi.Çocukları son derece terbiyeli, nezaketli ve hürmetli gençlerdi. O, oğulları daha genç yaşta iken onlarla oynayıp eğlenir ve böylece sokaklardan alacakları olumsuz alışkanlık ve davranışlardan etkilenmelerini önlerdi. Bu açıdan, bu anlayış ve davranış son derece önemlidir ve hoş görülmelidir. Evlatlarına arkadaş gibi davranmayı hoca başarmıştı. Hacı Ali Efendi’nin evi, caminin aşağı kısmında, Ekşiali mahallesinde idi. Evin bir katı boydan boya, büyük bir salon halinde, misafirhane, mescid ve dershane olarak kullanılırdı. Dışarıya, sokağa açılan bir kapısı vardı. Mahalle sakinlerinden vakit namazlarında camiye gidemeyenler buraya gelir cemaatle namaz kılınır. Gelen misafirler burada ağırlanır ve burada İslami ilimler Hacı Ali Efendi tarafından okutulur. Burada sohbetler yapılırdı. Evin altından, Dernekpazarı’na inen yol geçer. Yolun altındaki tarlasının kenarında, babası merhum Hacı Yusuf Şevki Efendi hazretlerinin kabri vardır. Vefatı Hacı Ali Efendi Amasya Suluova Merkez Camii imam hatipliğinden emekli olduktan sonra, kendisi de babası gibi baba evine, Kondu Köyüne gelerek ikamete devam etmekte iken rahatsızlandı ve bir yıl sonra 11.03.1993 tarihinde, 93 yaşında iken Hak’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi, meydanlara sığmayan büyük bir cemaatle, kendi köyünde, babasının kabri yanında defnedilmiştir. Her ikisine gani gani rahmetler diliyorum. Şefaatlerini de talep ediyorum. Amin, amin. amin. Amin! Hacı Ali Efendi üç kız, üç te erkek olmak üzere altı çocuk babası idi. Erkek çocuklarından Süleyman Yücel Efendi, baba ocağını tüttürmektedir. Celal Efendi Suluova’dan ayrılmadı. İbrahim Efendi ise Samsun’da ikamet etmektedir. Merhum Hacı Ali Efendi, gençliğinden itibaren kendisini İslami ilimler ve özellikle Nakşilik yolu ile lslam’a hizmet etmeye adamıştı. O, ilim ile maneviyatın, kal ile hal’in beraber yürümesinden yana idi. Memleket çapında büyük irşad hizmetleri olmuştur. Türkiye’nin geçiş döneminde Karadeniz bölgesinde lslam kültürünün yaşatılması, canlı tutulması, milli ve dini şuurun uyanmasında, kuvvet kazanmasında önemli bir rol üslenmiş bulunan Hacı Ali Efendi’nin hizmetlerini ortaya koymak için geniş bir bilimsel araştırmaya ihtiyaç olduğu görülmektedir. Bunu ya evladlarından veya mensuplarından beklemekteyi.z Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

📍 Dernekpazarı, Trabzon
Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi

Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi

Trabzon – dernekpazarı – kondu köyünde evinin bahçesinde Gümüşhanevi halifelerinden olan ve halk arasında “ Kondulu Hacı Yusuf Efendi ” diye anılan ve bilinen Yusuf Şevki Efendi, Trabzon-Dernekpazarı ilçesinin Kondu köyü, Ekşiali mahallesi”nde, 1840’ta dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi ile ilgili kaynaklarda değişik rakamlar vardır. Ancak, 1903 yılında 63 yaşında iken vefat ettiğine göre en sağlıklı doğum yılı 1840 olmuş olur. Babası, doğduğu mahalle olan Ekşiali mahallesini kuran, Ekşiali soyundan marangoz ustası Hasan Efendi idi. Hasan usta, üç oğlunu okutabilmek için gündüz başkalarına çalışır, gece kendi evini yapardı. Dedesinin adı ise Ali Efendi’dir. Tahsili Yusuf Şevki Efendi , ilköğrenimini ağabeyi Mahmud Efendi’den alır. Çevrede bulunan diğer Of alimlerinden de dini eğitim alır. Daha sonra, büyük din alimi olan meşhur Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin Efendi’nin öğrencisi olur. Ondan okuyup icazet aldıktan sonra Of’ta müderrislik yapmıştır. Kendi köyünde kurduğu medresede 40 yıl müderrislik, Of’ta müftülük, Samsun İdadisinde öğretmenlik yapmıştır. Devrinin en büyük alimlerinden ve şeyhlerinden ve Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin hazretlerinin önde gelen halifelerinden biri idi… Türkiye çapında büyük şöhreti vardı. Devrinin padişahı ile mektuplaşırdı. Yusuf Şevki Efendi’nin yolunu, son devrin büyük müderris ve şeyhlerinden Çaykaralı Hacı Ferşad Efendi devam ettirmiştir. Şeyhine damat olan Hacı Ferşad Efendi de Gümüşhanevi Tekkesi’ne bağlı büyük şeyhlerden biri idi Kondulu Hacı Yusuf Efendi, Of’ta doğmuş olmasına rağmen İstanbul’da yetişmiş, Mısır’da El-Ezher Üniversitesi’nden mezun olmuş ve oradan icazet almıştır. Mısır, Suriye ve Hicaz’da uzun yıllar kalmış ve oralarda ders vermiş, talebe yetiştirmiştir. Mekke, Medine ve Musul bölgelerinde bilhassa, bir hayli talebe yetiştirmiştir. Yusuf Şevki Efendi, Bayburt’ta (Yakudiye), Samsun’da ve Trabzon Araklı’da birer cami yaptırmıştır. 1897 yılında Osmanlı Yunan Savaşına gönüllü olarak katılıp savaşmıştır. Of ve çevresinde, o devirlerde bulunan bütün müderrisler, alimler, mürşid ve şeyhler, ya doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Hacı Yusuf Efendi’den icazet, halifelik veya feyiz almışlardır. Çaykara Yeşilalan köyünden Hacı Mehmet Nuri Efendi’ye verdiği icazetnameye bastığı 1293 (1877) tarihli mühründeki mahlası “Raci’l feyzi’l ebedi Yusuf ibni Hasan El – Halidi” dir. Eserleri Kondulu Hacı Yusuf Efendi’nin yazmış olduğu eserlerinin bir kısmı basılmış, bir kısmı basılmamıştır. Hocası Gümüşhanevi’nin 1894 yılında vefatından sonra, kendi ölümüne kadar, kendi köyü olan Kondu ve Holaysa (Yeşilalan) köylerindeki medreselerde, hocasının meşhur Ramuz el-Ehadis adlı kitabını okuttu ve fırsat buldukça 40 günlük Erbain’lere (halvetlere) giriyordu. 1. Rubu’ul – Müceyyeb adlı eserinde “vakit ölçer” aletinin yapımını ve kullanımını anlatmaktadır. Önemli bir eserdir. 2. Hadiyyetü’z-Zakirin ve Hüccetü’s-Salikin adlı eseri Mısır’da Bulak matbaasında 1887’de (H. 1303) basılmıştır. Arapça risale şeklinde olup 60 sayfadır. Eserde fasih ve kolay anlaşılır bir dil kullanılmıştır. İlmi Şahsiyeti Talebelerinin beyanına göre, Hacı Yusuf Efendi, hocasının emriyle Nakşibendiliği yaymak üzere Mısır’a gönderilmiş ve kendisinden şüphe edilerek hapse atılmıştır. Anılan eseri hapiste iken yazmıştır. Mahkemeye çıkarılınca bu risaleyi mahkemeye vermiş, mahkeme eseri incelemiş ve ilmi bulmuştur. Bunun üzerine hoca serbest bırakılmıştır. Eserde, tarikat uygulamalarında yapılan veya yapılabilecek itirazları, tasavvufi bahisleri çok geniş bir şekilde, sahih kaynaklara atıflar yaparak izah etmiştir. Nakşibendi tarikatının şartları, meşrutiyeti, istimdat ve istianenin caiz oluşu, Peygamber ve velilerle tevessülün caiz oluşunu delilleriyle birlikte açıklamıştır. Meşayihten zikir dersi alma, biat ve musafaha, kadınlardan biat alma, kadınlara ve avama zikir dersi verme, müridlere teveccüh, cehri ve hafi zikir, cemiyet ve cemaatle zikir, hatme ve halka, zikirde sayı belirtilme, ders almamış olanların hatmeye alınmaması, zikir ve hatme sırasında gözlerin kapatılması, zikir, tehlil ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e salat-ü selamda sesin yükseltilmesi, kaza borcu olanların nafilelerle meşgul olması, bunun caiz oluşunun açıklanması, hatme adabı ve erkanı, sonunda dua yapılması, te ganni gibi konuları, delilleri, hikmetleri ve meşrutiyeti ayet, hadis ve Ehl-i Sün n et imam ve alimlerin görüşlerine dayalı bilgiler vererek, tasavvufçulara duyulan şüpheleri gidermek ve inkarları önlemek gibi konuları işlemekte ve içermektedir. Çeşitli konularda ve bilhassa tasavvuf sahasında önemli bir kaynak eserdir. Kondulu Hacı Yusuf Şevki Efendi ‘nin hayatında kendisine bağlanan, feyz alan, sonradan da damadı olan, Çaykara Holaysa (Yeşilalan) köyünden, devrinin Reisü’l-Ulema’sı, zamanının en büyük alim ve şeyhi meşhur Hacı Ferşad Efendi’den sonra, tanınmış ilim ve irşad abideleri de ona bağlanmışlardır. Çaykara’da müderris, mürşid Hacı Hasan Rami Yavuz Efendi, Türkiye çapında ünlü kıraat alimi Of’un Bölümlü (Cıfaruksa) beldesinden Hacı Mehmed Rüştü Aşıkkutlu Efendi , yine Of’tan Çalekli Hacı Dursun Fevzi Güven Efendi, Samsun’da meşhur Açık baş Hacı Ömer Efendi O’na mensup olan önemli kişiler arasında yer alırlar. Vefatı Hacı Yusuf Efendi’nin tarikat yolunu, oğlu Ali Galip Yücel (Kondulu Hacı Ali Efendi) Amasya ili Suluova ilçesinde uzun yıllar devam ettirmiş, buradaki imamlık görevinden emekli olduktan sonra da doğum yeri olan kendi (Kondu) köyünde, vefat tarihi olan 1993 yılına kadar devam ettirmiştir. Babası Hacı Yusuf Efendi, doğduğu Kondu köyünde 1903 tarihinde 63 yaşında vefat etmiştir. Kabri evinin altında, tarlasının kenarındadır. Hepsine gani gani rahmetler okur. Şefaatlerini diliyorum. Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -2 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları Fotoğraflar Hacı Ferşad efendi facebook sayfasından alınmıştır

📍 Dernekpazarı, Trabzon
İncirli Baba

İncirli Baba

istanbul – fatih – zeyrek mehmet paşa sokak ile bıçakcı çeşme sokak kesişiminde Fatih Sultan Mehmedin sekbanbaşılarından olan bu zat, Cibali Kapısından şehre girmiş ve savaşarak Çırçır’a kadar gelmiştir ve burada şehid düşmüştür. Şehid düştüğü yere defnedilen bu zatın Başucunda bir incir ağacı bulunmasından dolayı kendisine İncirli Baba denilmektedir. Sekbanbaşı Abdulkadir Dede’nin medfun bulunduğu İbadethane Sokağına paralel olan Bıçakçı Çeşmesi Sokağındadır. Kabir taşından anlaşıldığına göre, kendisi beşinci Sekbanbaşıdır. Fetih günü , Cibali Kapısından şehre girmeyi başarmıştır. Kabir taşı üzerindeki kitabede şu yazılar vardır: ” Sultan Mehmed Gününde Cebe Ali’den buraya kadar gelince şehid düşen Beşinci Sekbanbaşı şehidin Ruhuna El- Fatiha” Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Hacı Bayram Kaftani

Hacı Bayram Kaftani

İstanbul – Fatih – Hacı Bayram Kaftani camii Fatih Sultan Mehmed’in hususi hizmetinde bulunuyordu. Zeki ve güvenilir biri olan Hacı Bayram Haftani kısa sürede Fatih’in kaftancılığına getirildi. Fatih’ten sonra 14 yıl daha yaşadı. Hayatı boyunca biriktirdikleri ile bir mescit yaptırmıştır. Kendi kabri bu mescidin bahçesinde yer alır. Mescidin en az 120 yıllık olan ve ağırlığından dolayı yerine konulamayan kitabesinde, bu ibadethanenin bir mescit olarak inşa edildiği, Bayram Paşa’nın mescide minber ekleterek camiye dönüştürdüğü ama deprem sırasında tamamen yıkıldığı yazmaktadır. 1894’teki depremden sonra bugünkü halini alan cami, eşi Divan-ı Hümayun’un Beylikçi kaleminde katiplik yapan Fatıma adında bir hanım tarafından yaptırılmıştır. Hacı Bayram Haftanı’nin Rumi oymalı, reyhanı celi sülüsle yazılı baş taşında , sadece üç satır yazı kalmış bulunuyor. Ancak yazı aralarındaki süslerin, rumı tezyinatın bilhassa tac kısmındaki hataili rumi tezyinatın güzelliğinden bahseden kaynaklar mevcuttur. Baş taşının arka tarafındaki süslemeler ayaktaşının rüzgarı engellemesi sayesinde korunabilmiş olmalıdır. Kabir, namaz vakitlerinde ziyarete açıktır. Kaynak ; İstanbul’un Manevi Atlası , Dr. Necdet Yılmaz ( Editör) , Arifan Yayınları , 2011 ,

Çelebi Alaattin Efendi

Çelebi Alaattin Efendi

İstanbul – Eminönü Marpuççulardaki Çelebioğlu Hoca Alaeddin camiinde Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin hocasıdır. Edirnelidir. Eminönü, Mısırçarşısı arkasında Marpuççular’da Çelebioğlu Hoca Alaeddin Cami-i Şerifi banisidir. Kabri caminin mihrabı önündedir. Cami ve türbe 1945 yılında tamir ve ihya edilmiş, haziredeki diğer kabirler kaldırılarak yerlerine dükkanlar yapılmış, yalnız Çelebi AIaeddin Efendi kalmıştır. Kitabesınde : Bu Cami-i Şerifin Banisi Çelebioğlu Alaeddin Efendi Ruhuna Fatiha 1945 . cümleleri yazılıdır. Diğer, kitabesinde de: Aşk-ı Hüda iledir cümle makalatımız Sıdk u hulus iledir Hakka münacatımız. Bitmedi kimse bizi, anlamadı yerimizi Remz-i hafid bizim cümle işaratınıız. Mah-ı sıyam ahiri olur ise ıydimiz Cümleye malum olur keşf ü keramatımız Hızır gibi dünyada bula hayat-ı ebed Bir kişiye yar ola ayn-ı inayatımız. Anlamadı şükür ya halini ağyar senin Münkir bed-halat olan bilmedi halatımız. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Baltalı Baba

İstanbul – fatih tatlıpınar cad no :13 İstanbul fetih gazilerinden biri de Baltalı Baba’dır. İstanbul’un fethi sırasında surlara ilk Türk sancağını dikerken şehid olan Ulubatlı Hasanın silah arkadaşıdır. Kabri; Şehremini’nde Vatan Caddesi’nedeki Tatlıpınar Caddesi üzerinde 13 No. lu evin giriş kapısından girince tam karşımızda medfundur. Kabrin etrafı yeşil kafesi ağaçla çevrili, kabrin üzerinde yeşil çuha, çok güzel bir kandil, sade ve mütevazı bir durum arzetmektedir. Bu bina bir zamanlar karakol olarak kullanılmıştır. bu bina harap bir vaziyettedir. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Şeyh Hacı Nuri Efendi

Şeyh Hacı Nuri Efendi, Mevlevi tekkesi şeyhlerinden olup Manisa – Demirci’nin yetiştirdiği mümtaz şahsiyetlerden biridir. Memlekete her hususta büyük fayda ve hizmetleri olur. Demirci’de 1900’lerde birkaç dönem Belediye reisliği yapmış olan Nuri Efendi, çarşı ve sokaklarda mevlevi kıyafeti ile dolaşır, başta sikke, üzerinde de uzun entari ve topuklarına kadar Şam hırkası giyer, yaz kış elinden şemsiyesini bırakmaz. Halktan azami hürmet görür. Kadir geceleri dervişlere ve halka süt ikram etmesiyle meşhurdur. Hacı Nuri Efendi’nin Demirci’de ilk Mevlevi tekkesinin açılışından sonra 70-80 kadar Mevlevi dervişi olur. Vefatından sonra tekkeye başka şeyh gelmez ve tekkelerin kapatılmasına kadar bu böyle devam eder. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Demirci, Manisa

Karaca Ahmet Türbesi – Akhisar

Manisa – Akhisar – Akhisar – Karaköy’de Akhisar-Sındırgı karayolunun 14. kilometresindeki Karaköy’ün güneyinde çamlarla kaplı bir tepede yer alan Karaca Ahmet’in türbesi yer alır . Karaca Ahmet’in mezarı, köyün mezarlığının bir hayli uzağındadır. Gerçi türbenin güneybatı tarafındaki fundalıklar arasında eski bir mezarlık bulunmaktadır, ama bu mezar bu gün tamamen fundalıkların altında kalmıştır. Türbenin yakın zamanda yapıldığı, kullanılan malzemeden anlaşılmaktadır. Türbenin içerisindeki tek mezar Karaca Ahmet’e aittir. Türbede ve Karaca Ahmet’in mezarında herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Mezarın uzunluğu normal bir mezarın uzunluğundan fazladır. Altı adım (yaklaşık 4.5 metre) uzunluğundaki mezarın üzerindeki betonun da yakın tarihlerde döküldüğü görülmektedir. Beton mezarın üzeri yeşil örtülerle kaplanmıştır. Mezarın baş kısmında insan başı şeklinde bir taş bulunmaktadır. Bu taşa da yeşil örtü örtülmüş, taşın üzerine geçirilen beyaz bir tesbihle bu örtü tutturulmuştur. Mezarın baş tarafına gelen yerde yaklaşık otuz santim derinliğinde iki delik bulunmaktadır. Bu deliklerin hemen yanında ise üç su testisi durmaktadır. Bu delikler dışında türbenin tabanı tamamen halıyla kaplanmıştır. Türbenin güneydoğu kısmında sonradan yapıldığı belli olan bir cami ve türbenin giriş kapısının hemen karşısında da bir şadırvan bulunmaktadır. Türbenin kuzey tarafında ise üzeri kiremitle kaplı odalar vardır. Eskiden türbenin bir külliye halinde olduğu anlaşılıyor. Ancak, zamanla bu külliye tahrip olmuş, harabe haline gelmiştir. Türbenin l950’li yıllardaki halini tasvir eden Müderrisoğlu, kerpiçten inşa edilen türbenin etrafında hiçbir bina olmadığını, yalnız türbenin doğusunda ve hemen yakınında bir çeşme ile bina enkazı olduğunu yazmaktadır. Geçen zaman içerisinde Karaköy halkı türbeye sahip çıkmışlar ve güçlerinin yettiğince türbeyi onarmışlardır. Vaktiyle buradaki bina kalıntıları aslına uygun olmasa da yeniden inşa edilerek kullanılır hale getirilmiştir. Yapılan onarımlar sırasında türbenin giriş kapısının yeri de değiştirilmiştir. Bu gün türbenin kapısı doğuya bakmaktadır. Ancak, türbenin kuzeye bakan duvarındaki basamaklardan ve taşlardan, eskiden türbenin girişinin kuzeyden olduğu anlaşılmaktadır. Karaca Ahmet türbesinin Karaköy ve çevre çiftçiler için önemi pek fazladır. Köylüler, Karaca Ahmet’in kendilerini tehlikelerden, afetlerden koruduğuna inanmaktadır. Ekim ayında mahsul kaldırıldıktan sonra köylüler ovadan köylerine inmektedirler. Köylerine gelen çiftçilerin ilk yaptıkları iş Dede olarak adlandırdıkları Karaca Ahmet’in türbesini ziyaret etmek, türbede kurbanlar keserek etlerini dağıtmak ve çeşitli hayırlar yapmaktır. Karaköylüler, türbe ziyaretlerini genellikle cuma günleri yapmaktadır. Adağı olan, dileği olan köylüler cuma günleri namazdan sonra Karaca Ahmet’in türbesini ziyaret ederek, adakta bulunmaktadır. Dışarıdan gelenler ise ziyaretlerini daha çok pazar günleri yapmaktadır. Türbedeki adak adama, dilek dileme çeşitli ibadet şekillerine bağlanmıştır. Adakta bulunacak kişiler türbede iki rekât namaz kılıp, “Karaca Ahmet’in yüzü suyu hürmetine!”,diyerek adakta bulunmaktadır. Dileğinin yerine gelmesinden sonra kişi tekrar türbeye gelip iki rekat şükür namazı kılıp yanında getirdiği kurbanı burada kestirmektedir. Adak kurbanı kestiren kişi kurbanın ancak sağ böbreğini yiyebilir. Girişeceği bir işin hayırlı olup olmadığını öğrenmek isteyen kişiler ise türbede yine iki rekât namaz kıldıktan sonra türbenin içindeki tespihlerden birini imamesinden tutarak aşağıya sarkıtmakta, serbest kalan tesbihin sağa dönmesi halinde bu işin hayırlı olacağını; sola dönmesi halinde ise bu işin hayırlı olmayacağına hükmedilmektedir. Bu inanışlardan başka, türbede mum yakmak, çevredeki ağaçlara bez bağlamak gibi davranışlar da görülmektedir. Mezarın baş tarafındaki mum kalıntıları ve türbenin batısındaki ağaçlara bağlanmış bezler, bu inanışların yaygın olarak yaşadığını gösterir. Çocuğu olmayan kadınlar, türbe ziyaretinde çocuk sahibi olmak için dilekte bulunduktan sonra ellerini mezarın başucundaki deliklerden birine sokmakta ve delikten eline geçirdiği taşı, toprağı, kumu, tahta parçasını yutmaktadır. Bazen delikten böcek yakalayan kadınların bu böceği yuttukları bile anlatılır. Yutulan bu nesnenin doğacak çocuğun alnında şekilleneceğine inanılır. İnanışa göre, türbenin içinden, çevresinden, türbenin yakınındaki ormandan bir şey alıp götürmek kişiye zarar vermektedir. Ağaçlardan bir dal bile koparıp götürmek insanın başına dert açabilmektedir. Adağı yerine gelen kişi türbede adak kurbanını kestiğinde kurbanın etini de evine götürememektedir. Bunun için bir uyarı yazısı türbenin girişine asılmıştır. Kesilen kurbanın derisi ise türbede görevli kasaba kalmaktadır. Köyün adı, bu velînin adından gelmektedir. Akhisar ve çevresinde Karaköy Dedesi olarak bilinen Karaca Ahmet’in türbesi, sadece bu çevrenin değil bütün Batı Anadolu’nun önemli ziyaret yerlerinden biridir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Akhisar, Manisa
Çekiçlerli Ahmet Lütfi Efendi

Çekiçlerli Ahmet Lütfi Efendi

Aksaray – merkez’de Bedir Muhtar Kabristanlığında Caminin arkasındaki tepe üstündedir. Ahmedi Lütfi Hazretleri Aksaray-Nevşehir Karayolunun kenarında bulunan bir ucu Ağzıkarahan köyünün karşısından başlayarak Yunus Emre Hazretlerin Kızıl ırmağa yakın ziyaret tepesinde,diğer ucu ise Nevşehir ilinin Acıgöl ilçesinden başlayarak Bayır altını ve Şerefli Koçhisar’ı takip ederek Konya Kulu makasına kadar uzanan 4’ü büyük dağ olmak üzere irili ufaklı yüzlerce tepeden oluşan Ekecik Sıra dağlarının Büyük Ekecik Dağının eteğindeki Halkı Kürtçe nin Zaza Lehçesiyle konuşan Aksaray merkez ilçe Çekiçler köyünde doğup büyüyen burada Rahmeti Rahmana erişen bir güzel Allah(C.C.) dostu bir Velidir. Hayatını Dini Mübini İslam için vakfeden dinimizden aldığı tüm yaratılanların Yaratandan ötürü sevilmesi ve Ümmetçilik inancı gereği tüm Müslümanları ve insanları seven bir kişi olarak hayatı boyunca dine ve dinimizin emri gereği Halka hizmetin Hakka hizmet bilinci ile kendisi hizmet ettiği gibi, kendisi yaşarken de, hakka yürüdükten sonrada yetiştirdiği binlerce talebesi Hakka ve halka hizmet ettirmeyi sürdürmeye devam ediyorlar. NAR’DAN SESLENEN HOCASININ SESİNİ DUYUP MÜRŞİT OLMASI! Ahmedi Lütfi Hazretleri ömrünü hakka adamış bir kişi olarak Nevşehir in Nar da bulunan Kadri Tarikatının Şeyhi Hacı İsmail Hakki Hazretlerinin Talebesiydi.(Müridiydi) Şeyh hazretleri kendisinden sonra Postuna Ahmedi Lütfi Hazretlerinin oturması yani onun Mürşit olmasını uygun görür. Bunun üzerine Şeyhliğin kendisine layık olduğunu iddia eden aynı yerden başka bir mürit ”Şeyhlik kala kala Ekeciğin Kürdü nemi kaldı,Şeyh buradan olmalı.”diyerek kendisini işaret eder. Bunun üzerine Narlı Şeyh Hacı İsmail Hakki Hazretleri ;Müritlerime çağıracağım sesimi kim duyarsa benden sonraki Mürşit o olacak.”der ve bir gün kendi köyünde olan Mürşitliğin kendisine verilmesini isteyen kişiyi çağırır. Bu çağrısını Allahü alem birkaç defa tekrarlamasına rağmen çağırdığı yani adını bağırdığı kıskanç müridi bu çağrısına cevap vermez. Yani Şeyhi ismini vererek çağırdığı kişi çağrıldığı yere de olmasına yani aynı köyde bulunmasına rağmen şeyhin çağrısına cevap veremez. Daha sonra ;Ahmet” diye seslenince Nar dan 6 Km uzaklıktaki Çekiçler köyünde bulunan Ahmedi Lütfi Hazretleri ” Buyur baba” diye cevap verir. Oradakilerin de şahit olduğu bu olaydan sonra Mürşitlik Ahmedi Lütfi Hazretlerine verilir. YÜZBAŞI YA OĞLUNUN OLDUĞUNU MÜJDELEMESİ! Hayatı boyunca Devlet ve millet aleyhine hiçbir davranışı görülmemesine rağmen Devrim Kanunlarına karşı geldiği gerekçesiyle gözaltına alınarak yargılanmak üzere Aksaray Adliyesine getirilir. Yargılama esnasında bir an durur ve yargılamayı takip eden Yüzbaşıya dönerek ̶ ;Gözün aydın eşin doğum yaptı ve bir oğlun oldu ;der. Bunun üzerine olayı araştıran Yüzbaşı gerçektende yargılamanın yapıldığı zamanda eşinin doğum yaptığını ve bir oğlu olduğunu öğrenince Askeri paltosunu kendisine hediye eder. Yapılan yargılama sonucunda millete,devlete zararlı bir icraatı olmadığı tespit edildiğinden beraat ederek köyüne döner. CAMİİNİN AÇILAMAYAN KAPISINI AÇMASI! Çekiçler köyü Camisinin kapısının kilitli olduğunu söyleyen imam ve cemaat bir taraftan kilidi ararken diğer taraftan ise cemaat tarafından kapı açılmaya çalışılır. Tüm uğraşlar sonuç vermez, itme, sırt verme, dirsek gücü bir türlü kapının açılmasını sağlayamaz. Ahmedi Lütfi Hazretleri Mübarek elleri ile kapıya dokunur dokunmaz daha önce onca zorlama ile açılmayan kapı sonuna kadar açılırken merhum ;Kapı açıkmış.”diyerek espiri yapar. BALCI(Kürt Mahmatlı) NIN İLÇELİĞİ KAYBEDECEĞİNİ BİLMESİ! Türkiye nin ilk gizli oy açık tasnifli seçimi olan 5 seçiminden sonra ki kalkınma ve gelişmelerle birlikte birçok köy ve belde de ilçe olma, ilçelerde ise il olma çalışmaları başladı. O dönemde Ekecik Dağının arkasından başlayarak Kırşehir sınırına kadarki bölgede bir ilçe kurulması çalışmaları esnasında bölgenin o zamanki Cazibe Merkezi olan Balcı (Kürt Mahmatlı/Bölgedeki esas ismi böyle olduğu için belirtiyorum) ile Cazibe merkezi olmaya namzet Ortaköy arasında tatlı bir rekabet yaşanıyordu. Fakat Ortaköy henüz belde olmadığından belde merkezi ve Nahiye olan Balcı ya karşı şansı yok gibi görünüyordu. İlçelik çalışması için toplanan kalabalık toplantının yapılacağı yerden geçerken yanlarında bulunan Ahmed i Lütfi bağırarak ;Durun Kabristana dua edelim ve ondan sonra gidelim.”demesi üzerine lafı dinlenmez dua yapılmadan yola devam edilince ”Eyvah burası İlçeliği Kaybetti.”der. Gerçektende kısa bir zaman sonra Ortaköy önce çevre köylerden göçen nüfus sayımı ile Nüfusu 2’in üstüne çıkartılarak önce Belde ,ardından ise ilçe olur. Balcı ise bu yarışı kaybeder. MÜRİTLERİNİN KOYUNLARINI GÜTMESİ ! Ahmed i Lütfi Hazretlerini Haymanada ki Müritleri kendisini ziyaret etmeye geldiklerinde akşam olduğundan geceyi Büyük Ekecik dağının arkasında geçirip sabah Mürşitlerine gitmeye karar verdiklerinde heyetten bazılar ;Efendi hazretlerine hediye etmek için getirdiğimiz koyunlara kim bakacak biz yattığımızda koyunlara kim göz kulak olacak?”diye sorduğunda içlerinden biri” Koyunlar ona getirmedik mi yani Şeyhin değilmi,gerçek Şeyh ise o beklesin.”der ve uyurlar. Sabah kalkarak yanlarında getirdikleri koyunlarla birlikte Çekiçler köyüne vardıklarında Şeyh uyuklamaya başlayınca Müritler ”Efendim biz size geldik sizde devamlı uyukluyorsunuz.”deyince ;Şeyhinize sabaha kadar koyun güttürseniz uykusuz kalmazmı?” diye cevap vererek kerametini gösterir. Mevla’mızın Etrafı açık türbesi Aksaray Bedir Muhtar Kabristanlığında Caminin arkasındaki tepe üstünde bulunan Ahmed i Lütfi Hazretlerini Mahşerde tüm Müslümanlarla birlikte biz günahkârlarda şefaatcı etmesi dileğiyle. Rabbim Yar Ve Yardımcımız Olsun.. Kaynaklar ;Ali Genç , Aksaray Medya

📍 Aksaray
Bayındır Baba Türbesi

Bayındır Baba Türbesi

Ağrı – Tutak – Bayındır köyünde Bayındır Baba’nın ilçeye yedi km. mesafede bulunan Bayındır köyünün mezarlığında türbesi vardır. Bayındır Köyü Türklerin Üçoklar kolunun Bayındır Boyu tarafından kurulmuştur. Türbe mezarlığın içinde üstü açık özensiz bir mezardır. Bayındır Baba değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Bayındır Baba’nın köyü koruduğuna inanılmaktadır. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Tutak, Ağrı
Seyyid Cemal Sultan

Seyyid Cemal Sultan

Afyon – ihsaniye – döger beldesinde çakır mevkiinde Seyyid Cemal Sultan, Hacı Bektaş Veli düşüncesinin önemli halifelerindendir. Velayetname’de Seyyid Cemal Sultan ile ilgili şu bilgiler yer alır; Hacı Bektaş Hünkar Ahmet Yesevi’nin emriyle Rum ülkesine gelip Sulucakarahöyük’te yerleştikten sonra ünü her yana yayıldı. Her taraftan ziyaretine gelenler çoğaldı. Kimi gelir nasibini alır giderdi, kimi gelir kalır hizmet ederdi. Kimisini de Hünkar bir yere yollar, kendisine halifelik verirdi. Halife olan gittiği yerde mürid, muhib edinir, halkı uyarır idi. Hacı Bektaş Hünkar otuz altı bin çerağ uyarmış, otuz altı bin halife dikmişti. Bunların üç yüz altmışı gece gündüz Hünkarın huzurunda hizmette bulunurdu. Hünkar ahrete göçünce (Hakka yürüyünce) onların her biri Hünkarın gönderdiği yere gitti. Hünkar Seyyid Cemal Sultanı halifelerinin hepsinden fazla severdi, onu pek ağırlardı. Bu yüzden diğer Halifeler de onu büyük bilir sayardı. Zaten Hünkar da bunu buyurmuştu. Nice defalar eliyle sırtını sıvazlayarak ”Cemal’imdir, Cemal’imdir, Cemal’imdir”, demişti. Seyyid Cemal Sultan bütün Halifelerin üst yanına otururdu. Seyyid Cemal bir gün Hünkarın kapısında oturmaktadır. ‚Acaba Hünkar bize de bir yurt gösterir mi ki orda dem yom oynatalım, fikrine düşer. Bu durum Hünkara malüm olur. Cemalim der, ‚bizi varlık yurduna gönder, sonra bir merkep al yola düş. Merkebini nerde kurt yerse, orasını sana yurt verdik, oraya varır, orda demini yomunu oynatırsın. Senden bir oğlumuz gelecek, Akdeniz’e yol edecek.‛ Hünkar varlık yurduna göçünce, Habib Emirci’yi seccadeye geçirdiler. Seyyid Cemal Sultan erenlerin sözüne uyup bir merkep alır ve yola revan olur. Vara vara nihayetinde Altıntaş’a varır. Görür ki, otlu, sulu, çayırlık, çimenlik öylesine güzel bir yer ki, dille tarif etmenin imkanı yok. Burası pek hoşuna gider. Merkebini çayıra salar, kendisi de yatar uyur. Bir müddet sonra uyanınca görür ki, merkebini kurt yemiştir. O vakit Erenlerin sözünü hatırlar, ve oraya yerleşir. Seyyid Cemal’in bir çok kerametleri görülür. Ve gün gelir, evlenir bir oğlu olur. Adını Asildoğan koyar. Asildoğan bir aralık Rumeli yakasına geçer. Gelibolu boğazına varır, karşıya geçmek ister. Gemiciler, kayıkçılar ona yardımcı olmaz. Bunun üzerine denize doğru yürümeye başlar, yürüdüğü yerden su çekilir, kara olur. Kayıkçılar bunu görünce amana gelir, yalvarıp yakarırlar. Kayık getirip, zorla razı ederek kayığa bindirirler. Seyyid Cemal Sultan Altıntaş havalisinden Tökelcik’e (Tökelcik günümüzde Afyonkarahisar, İhsaniye ilçesine bağlı Döğer Beldesinin sınırları içersinde bulunan Çakırlar mevkiidir) yerleşir ve orada da Hakka yürür.Türbesi oradadır. Seyyid Cemal Sultanın Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir yöresinde asıl adının önüne geçmiş ismi Kemal Sultan’dır. Seyyid Cemal Sultan Anadolu Alevileri tarafından adıyla anılan Alevi-inanç-Dede ocağının kurucusu olarak kabul edilir (Derviş Cemal Ocağı). Bugün Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir illerindeki onlarca Alevi köyünde Seyyid Cemal Sultan Ocağına mensup gruplar yaşamaktadır. Bu yörelerde Seyyid Cemal Sultan Ocağı ocak aidiyeti bakımından en büyük ocaklardandır. Seyyid Cemal Sultan Ocağının talipleri arasında Kayı boyuna mensup Karakeçili yörükleri nüfus çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Seyyid Cemal Sultan Ocağı Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir yöreleri Aleviliğinin temel dinamiklerindendir. Ocak bünyesinde geleneksel Alevilik yapılanışına uygun olarak ‘Dede-Talip diyaloğu’ ve ‘Cem ayini’ uygulamaları bütün canlılığı ile sürdürülmektedir. Günümüzde Çakırlar Tekkesi diye de bilinen Seyyid Cemal Türbesi, çevredeki Alevi-Bektaşi topluluklarının sıklıkla ziyaret ettiği, adak adadığı, kurban kestiği kutsal bir mekan olma özelliğine sahiptir. Yapı avlu çevresindeki temellerden anlaşıldığına göre bir zaviye olmalıdır. Oğulbeyli Köyünün 3500 m. kuzeydoğusu, Fincanburnu Köyünün 1600 m. güneybatısında yer almaktadır. Döğer’in kuzey batısında yaklaşık 5 km. uzaklıkta bir tepe eteğinde, art arda iki kubbeli kesme taş kaplamalı dikdörtgen bir yapı olup, çevresi avlu duvarıyla çevrilidir. Dağ yönündeki kuzey duvarın üst kesimi moloz taşla yapılmış, üçgen biçiminde yükseltilmiştir. Daha uzun olan batı duvarının orta kesiminde ise iki ayrı yapının bitişme yeri belirgindir. Kubbeler sekizgen kasnak üzerine oturtulmuştur. Biri doğu yönde biri kuzey yönde olan iki ayrı kapı ile iki ayrı bölüme girilir. Doğu kapısı dikdörtgen açıklıkta demir kapılı olup üst kesiminde tuğladan yalancı sivri kemer vardır. Kemer gözü doludur. Kemer üzerinde ve güney duvarda birer küçük pencere açılmıştır. Ayrıca güney duvara içte bir niş konulmuştur. Batı orta duvardaki bir pencere ile de ikinci bölümle bağlantılıdır. Ġçerde doğu- batı doğrultusunda herhangi bir özelliği olmayan iki mezar vardır. Ahmet ve Mehmet adlarında iki kişiye ait olduğu söylenir. Kuzey yandaki ikinci kapı ise biraz aşağıda olup yandan basamakla inilerek içeri girilir. Bizans dönemine ait mermer devşirme taş kapı üstüne konulmuştur. Ġçerde doğu batı doğrultusunda bir merkad bulunmakta olup bunun Seyit Kemal Sultana ait olduğu kabul edilir. Kuzey yöndeki avluda yine doğu batı doğrultusunda yan yana ve arka arkaya 8 mezar daha vardır. Bunlardan duvar dibinde olanın, Seyit Kemal Sultanın yakınlarından gözcü Bal’a ait olduğu belirtilmektedir. Bu odaların zaviye olarak kullanıldığı anlatılır. Avlunun kuzey doğu köşesinde temel kalıntıları ve ayrıca Bizans mimari parçaları vardır. Tekke içinde ve dışında toplam 11 mezar bulunmaktadır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 İhsaniye, Afyonkarahisar
Abdülkadir Geylani Es Sani Türbesi

Abdülkadir Geylani Es Sani Türbesi

Afyon – BOLVADİN ‘De ŞIHLAR CAMİİ YANINDA Şıhlar Cami’nin üç satırlık sülüs kitabesinde geçen ‚Kad bena haze’l cami-i şerif eş Şeyh Abdülkadir el Geylani‛ ibaresinden yapının banisinin, bitişikteki türbede medfun bulunan Kadiri şeyhi Abdülkadir Geylani es Sani olduğunu öğreniyoruz. Bugün türbe olarak kullanılan tekkenin hangi tarihte inşa edilmiş olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte 1642’de inşa edilmiş olan cami ile yakın tarihlerde olmalıdır. Kadiri tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani’nin on ikinci nesilden torunu olan şeyhin medfun bulunduğu türbede on yedi sanduka yer almaktadır. 1989 senesindeki onarımla birlikte mermerle kaplanmış olan sandukalardan mihrabın sağ tarafında yer alan büyük lahdin Abdülkadir Geylani’ye diğerlerinin de eşi Ayşe Dudu, Şeyh Seyyid I. Abdüllatif, Şeyh Salih, Şeyh II. Abdüllatif ile aile fertleri, Şeyh Hüseyin ve kızları ve torunlarına ait olduğu bilinmektedir. IV. Murat, gönderdiği 1640 tarihli fermanla, yöneticilerin Kadiri şeyhine hürmet etmelerini, onu vergiden muaf tutmalarını emreder. IV. Mehmet’in gönderdiği 1649 tarihli fermanda ise vergi muafiyeti tekrarlanır. Abdülkadir Geylani, 1651 senesinde vefat eder. Geylâni hakkında, misafirine yemek olarak ikram etmiş olduğu horozun tekrar canlanması ve savaş yıllarında arkadaşlarıyla beraber savaşlara katılmış olması’ halk arasında anlatılan menkıbelerdendir. Yerine sırasıyla oğlu Seyyid Abdüllatif Efendi, Seyyid Hüseyin (ö.1760), Şeyh Seyyid Salih (ö.1803), Şeyh Seyyid Abdüllatif II, Şeyh Seyyid Mehmet İzzet (1834-1899), Şeyh Seyyid Mehmet Efendi şeyhlik yaparlar. Tekkenin son postnişini Şeyh Mehmet Efendi ise 1930’da ölür. Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî Tekkesi, evladiyelik bir tekkedir. Tekke şeyhi, kurucu şeyh Geylanî’nin evlatları arasından seçilir. Erkek evlatları tekkenişinlik yaparlar. Zaviyede kurulan imaretle, gelenlerin, gidenlerin, geceleyenlerin ihtiyaçları karşılanır.Ayrıca günde 20 fakire yemek verilir. Bu Kadirî geleneğinin dışa yansıyan birinci yönüdür. Ġkincisi ‚Su Vakfı‛ kurmaları, çeşmeler yaptırarak toplumun su ihtiyacını karşılamaya çalışmalarıdır. Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Bolvadin, Afyonkarahisar

harita yeni

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Cemal Efendi Türbesi

Şeyh Cemal Efendi Türbesi

Karaman – Merkez – Tepebaşı köyünde Tepebaşı köyünde Abdulhalim Camii’ne kuzeydoğudan kısmen bitişiktir. Kareye yakın dikdörtgen formlu olup girişi Abdulhalim Camii’nin son cemaat mahallinden sağlanmıştır. Doğu ve güney duvarlarında ikişer adet küçük açıklıklar bulunan türbenin üzeri kırma çatı ile örtülmüştür. Türbede H. 1020, M.1611-1612 yıllarında ölen Şeyh Cemaleddin Efendi medfundur. Mezartaşında yer alan tarih ibaresi türbenin de yapım tarihine ışık tutmaktadır. Kitabe ; Eş-şeyh-eş-şerif Cemaleddin bin Şerife Aişe binti es-Seyyid es-Salih mine’n-neseb et-tahir ve’ş-Şerife bin ehl-i zade ….ve’z-zahir Sene 1012

📍 Ermenek, Karaman

Seyda Mela Muhammed Selim Dadinani

Şeyh Muhammed Selim Dadinani bölgenin çok seçkin âlimlerinden olup Muş’un Varto ilçesinin Dadinan köyündendir. 1928 yılında bu köyde doğmuştur. Qerqerut’ta Molla Abdullah’tan, Kopo köyünde Şeyh Bahauddin’den, Adgon’da Şeyh Taha Efendi’den, Tendürek ve Melekan’da Seyda Molla Zahir’den, Erzurum Kolhisar’da Şeyh Ali Rıza Efendi’den ikmal-ı nusah edip ondan ilmî icazet almıştır. Hac farizası esnasında Medine-i Münevvere’de ise Şeyh Ebu Bekir Efendi ona tasavvuf icazeti vermiştir. Seyda Molla Selim, 1993 yılında Dadinan köyünde vefat ederek burada defnedilmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner

📍 Muş

Şeyh Abdülhamit İnali

Şeyh Abdulhamit Solhan’a bağlı Hırbızun Köyünde dünyaya gelmiştir. Şeyh Abdülhamit, başta Qelencuk/Kalencik köyünde Mele Selim-i Dımılî’nin/(halife Selim) olmak üzere birçok âlimden ilmî dersleri almıştır. İlmî tahsilinden sonra ders vermek üzere Varto İnali’de kendi medresesini açmıştır. Nitekim Şeyh Kekê ve eski Varto Müftüsü Mele Hâlid gibi şahsiyetler onun medresesinde yetişmiştir. Onun döneminde civardan bazı ilim talebeleri, İbn Hacer’in Tuhfes’i, Şerhü’l-Mevakıf, Şerhu’l-Makasıd, İânetü’t-Talibin, Hâzın ve Nesefî tefsirleri gibi önemli bazı kitapları okumak üzere, hususi kendisine talebe olmaya ge- lirlerdi. Şeyh Mahmud (Sahak), Şeyh Abdülhamid’in Cemü’l-Cevami’e bir şerh yazdığını ve bunu gördüğünü söylemiştir. Ancak henüz bu kitaba ulaşılamamıştır. Şeyh Mahmud-i Melekanî’nin kendisi hakkında “Gulâ Şexâ” (Şeyhlerin Gülü) dediği Şeyh Abdülhamid, yüksek bir ilmî meziyete sahip olmasına rağmen mütevazi bir kişiliğe sahipti. O, kendisine mürit olmaya gelenlere “benim fakihlerim/talebelerim var, müritlerle uğraşacak fazla vaktim yok.” diyerek onları Rındaliya, Dadina ve Melekan köylerinde bulunan Hâlidîye tarikat şeyhlerine gönderirdi. Şeyh Abdülhamit İnali Silsilesi Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Bingöl

Şeyh Ali Hırbızuni

Şeyh Ali, Hırbızun’da doğmuş ve yaklaşık 73 yıl yaşamıştır. Yaklaşık bin dokuz yüz küsur yıllarında vefat etmiştir. İlmî tahsilini ilk olarak babasından almıştır. Daha sonra farklı hocalardan ilim tahsilinde bulunmuştur. Şeyh Ali, Hâlidîlik icazetini Melekanlı Şeyh Mahmud’dan almıştır. Halasının oğlu olan Şeyh Mahmut vefat etmeden önce, “Beni dayımlarımdan Şeyh Ali yıkasın!” diye vasiyette bulunmuştur. Şeyh Muhammed’in üç oğlundan biri olarak dünyaya gelen Şeyh Ali’nin diğer iki kardeşinden biri Şeyhê; diğeri de Hatê (Şeyh Hasan)’dır. Şeyh Hasan (Hatê) muhacirlik döneminde Urfa’da vefat etmiş ve Urfa’da Şeyh Hasan Haziyanî’ye yakın bir yerde defnedilmiştir. Torunu olan Şeyh Tahir, Şeyh Ali’nin Ermeni olaylarının başlamasından evvel, gidişattan Ermenilerin olay çıkaracağını ve buna binaen olayların kontrolsüz gelişeceğini sezmiştir. Bu olaylara matuf olarak “Yakında bazı olaylar gelişecek ve zülüm kime yapılırsa yapılsın haramdır.” demiş, bu sayede, çevresindekiler olayların en gergin döneminde temkinli olmuşlardır. Şeyh Ali bizatihi tarım ve hayvancılık ile uğraşarak geçimini sağlamaya çalışmıştır. İslamî ve Tasavvufî hizmetleri dışında ticaretle de uğraşan Şeyh Ali’den kemal ve kerametleri ile söz edilmiştir. Şeyh Ali Hırbızuni Silsilesi Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

📍 Bingöl

Adem Benuri (k.s.)

İmam-ı Rabbani’nin halifelerinden olan Adem Benürî (ö. 1053/1643) Nakşibendiyye’yi Hindistan ve Hicaz bölgelerinde yaymış, Hulasatü’l-maarif ve Nikatü’l-esrar gibi Farsça eserler kaleme almıştır. Kendisine Ademiyye veya Ahseniyye adında bir tarikat kolu nispet edilir. En meşhur halifesi, Şah Veliyullah ed-Dihlevi’nin babası Şah Abdürrahîm’in mürşidi Hafız Seyyid Abdullah Ekberabadi dir. Adem Benürî, zikir usulünde ve bedendeki letaifin yerleri konusunda yeni ve farklı görüşler öne sürmüştür. Kaynaklar ; Türkiye’de Tarikatlar Tarih ve Kültür , İsam Yayınları

Erzincan Silsile-i Şerifi – Harita

Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Tevekkül Sultan

Tevekkül Sultan

Tevekkel Sultan Türbesi Camii Kebir Mahallesi Tevekkül Sultan Pasajındadır. Mahalleye ismini vermiştir. Halk arasında Selçuklu sultanlarından birisinin annesinin burada gömülü olduğu söylenmektedir. Tek katlı kubbeli bir taş binadır. Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun almış olduğu 15.01.1977 tarih ve A-274 sayılı kararla koruma altına alınmıştır. Bakım ve onarımı Vakıflara aittir. Her yıl çok sayıda kişi tarafından ziyaret edilmektedir. “Tevekkül Sultan” ya da “Sultan Baba” olarak bilinen türbe, Camikebir Mahallesi’nde, Tasköprü’nün güney ucundan 50 metre kuzeyde bir kubbenin altındadır. Kubbenin altı açık ama topraktan itibaren 1 metre yüksekliğinde duvarla çevrilidir. Türbenin kenarında namaz kılınacak bir yer vardır. Tevekkül Sultan’a ait olduğu düşünülen mezarın baş tarafında betondan yapılmış yeşil renkli bir sarık bulunmaktadır. Bu sarığa kırmızı bir tülbent bağlanmıştır. Türbenin dörtköşesinde mum yakılan ocaklar bulunmaktadır. Bu türbenin Selçuklu sultanlarından birinin kızı veya annesi olduğuna inanılır. Kubbenin kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Buraya çarşamba günleri gidilir. Burası,her türlü dilek için ziyaret edilebileceği gibi daha çok hasta ve zayıf çocukların iyileşmesi için gidilen bir yerdir. Bu çocuklar, mezarın üstüne oturtulur ve Sultan Baba yüzü suyu hürmetine Allah’tan yardım istenir. Türbenin bakımını ve onarımını Silifke Belediyesi yapmaktadır Kaynaklar Kaynak: Mersin Evliyaları – Abdulhalim Durma,2016 ( Allah ondan razı olsun) Fotoğraflar ; Ali Coşkun Bey ( Allah ondan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Silifke, Mersin

Seyyid Mustafa Fehmi Efendi

Mekke – Cennetül Mualla’da Hz. Hatice(r.a)’nın hemen ayak ucunda Terzi Baba’nın Halifesi Seyyid Mustafa Fehmi Efendi (k.s.). Silsile-i Şerifi Mustafa Fehmi Efendi 1231/1815-16 yılında Erzincan’da doğmuştur. Babası, henüz iki yaşındayken kaybettiği Hacı Ahmed Efendi’dir. Hayatı hakkındaki bilgilerimiz genellikle Aşçı Dede’nin hatıralarında dile getirdiği malumatla sınırlıdır. Çocukluk ve gençliğine dair bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Fakat ilim talebiyle Tokat’a gittiği ve burada Bozzâde Hocaefendi adındaki bir âlimden ilim tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Erzincan’a döndükten sonra Terzi Baba’ya intisap etmiş, ömrünün geri kalanını burada irşad faaliyetlerini yerine getirmeye adamıştır. Terzi Baba’nın vefatından sonra halîfe olan Fehmi Efendi’nin Erzincan’da Terzi Baba türbesi civarında bir dergâh inşa ettiği ancak bu dergâhın günümüze ulaşamadığı görülmektedir. İrşad vazifesinin yanında devlet hizmeti ve vatan savunması konusunda örnek bir şahsiyet olan Fehmi Efendi, önce Kırım Harbi’ne (1853-1856) iştirak etmiş. Daha sonra müritleriyle birlikte 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbine katılarak ilerlemiş yaşına rağmen Kars önlerinde düşmanla kahramanca mücadele etmiştir. Fehmi Efendi’nin Padişah Sultan Abdulhamid’in çağrısı üzerine oğlu Ahmet Fevzi ile birlikte İstanbul’a gittiği ve burada Kuleli Askerî Lisesi’nde askerde vecd ve heyecan meydana getiren bir konuşma yaptığı nakledilmektedir. Aşçı Dede, onun Osmanlı devleti ve askeri için çokça gözyaşı döküp dualar ettiğini nakleder. Fehmi Efendi üçüncü defa hac görevini ifa etmek için gittiği Mekke’de 1298 Muharreminin 21. Perşembe günü (24 Aralık 1880) vefat etmiştir. Hz. Hatice’nin ayakucuna defnedildiği söylenmektedir. Seyyid Mustafa Fehmi efendi’nin müridi olan Aşçı Dede eserinin çeşitli yerlerinde; ‚Hazret-i Şeyhü’l-A‘zâm, Sultân-ı Ulemâ-billâh, Cenâb-ı Mürşid-i Ekrem, Hazret-i Gavs-ı A‘zâmi, Hazret-i Şeyh-i Ekber, Cenâb-ı Mürşid-i A‘zâm, Zamanın gavsı, kutbu, zât-ı âlî kadr, Hazret-i Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin mazhar-ı tâmmı ve vâris-i ekmeli, İmamü’l-mürşîdîn, gavsü’l-vâsılîn…‛ Gibi unvanlarla andığı şeyhinin şemâilini şöyle tavsîf etmektedir: ‘’Servi gibi mevzûn ve zârif uzun bir boy, hilal gibi bedeni nahîf olup rengi buğday, kolları uzun, elleri kalem-kârî düzgündü. Siyah sakalları nurlu ve çeneden bir kabza uzundu, keman gibi iki kaşı arasında gayet rakîk bulut altında görülür Süreyya gibi bir ben vardı. Öyle bir nokta-i şerif ki cümle ilim ve marifetler o noktada gizlenmiş gibidir. Gözleri henüz uykudan uyanmış Yûsuf-i âlem gibi mestane ve mahmur ve gayet siyah olup etrafı ilâhî nurun tecellî ettiği bir hâle gibiydi. Gözlerine karşı göz ile bakmak mümkün değildi, zira onun gözleri diğer insanlarınki gibi değildi, hakîkat-i basara nazar olmuş idi. Vücudunda et namına bir şey yoktu, kuru kemikten ibaretti. Kulakları oldukça küçük, mübarek başından iki tarafa iki nûr-i müdevver talik olunmuş idi. İşte mübarek yüzleri bu şekilde olup insan tamamıyla yüzüne bakmaktan heybet ve hayâ ederdi. Hz. Ali’nin azamet ve heybetinin vech-i şeriflerinde kemaliyle zuhur etmişti.‛ Kalabalık bir mürit topluluğuna sahip olan Fehmi Efendi’nin her çeşit insandan müritleri olduğu, arzu etmemesine rağmen Terzi Baba’nın diğer halifeleri arasında dikkat çekici bir üstünlüğünün bulunduğunu söyleyen Aşçı Dede, onda diğer meşâyıh-ı rüsûmda olmayan kuvvetli bir cezbenin olduğun ve insanları kendisine çektiğini anlatır. Bütün bu yüce sıfatlarına rağmen Fehmi Efendi’nin diğer halîfelere hürmette kusur etmediğini de söylemekten geri durmaz. Aşçı Dede’ye göre Fehmi Efendi, ‚meşreb-i Muhammediyye’nin kendisinde müşahede olunduğu, zâhir ilimde yanına kimsenin yaklaşamadığı gibi bâtın ilimde dahi Hazret-i Risâlet-penâh Efendimiz hazretlerinin mazhar-ı tâmmı ve vâris-i ekmeliydi.‛ Fehmi Efendi’nin dinin emir ve nehiyleri konusunda son derece titiz, ibadet ve tarîkata dair uygulamalarında aşırılıktan uzak, ancak devamlı olduğu, rabıta, teveccüh, sohbet ve muhabbette istikamet üzere bulunduğu nakledilir. Fehmi Efendi’nin Nakşibendî zikri olan hatm-i hâcegâna son derece önem verdiği; ‚hatm-i hâcegân kıraat olunan haneye ve belki o mahalleye ve belki o beldeye hiçbir bela ve musibet isabet etmez.‛ dediği dile getirilmiştir. Aşçı Dede, şeyhi Fehmi Efendi’nin giyim-kuşam, yeme-içme ve ibadet hayatına dair verdiği bilgilerden onun toplum içindeki tavır ve davranışlarının takdire şayan olduğu anlaşılmaktadır. Zira Fehmi Efendi’nin insanların işlerini görmek ve ihtiyaçlarını gidermek konusundaki gayretinin, ayıp ve kusurları örtmedeki titizliğinin, başka tarîkat mensuplarına karşı kucaklayıcılığının ve hatta Erzincan’da ikamet eden Hıristiyanlara karşı hürmet ve ikrâmının emsalsiz olduğunu dile getirilmiştir. İlmi ve irfânı kendisinde mezcettiğinden dolayı onu Mevlânâ ile kıyaslayan Aşçı Dede, şeyhin taassuptan uzak açık ve hür fikirli bir şahsiyete sahip olduğunu anlatır. Mustafa Fehmi Efendi’den geriye yazılı bir eserin kalmadığı anlaşılmaktadır. Muhteşem iki eser olarak nitelendirilen iki oğlundan Mehmed Sıdkı hakkında bilgiler oldukça sınırlıdır. Diğer oğlu olan Ahmed Fevzi efendi dergahın son postnişini olmuştur. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Erzincan’da Nakşi – Halidi Geleneği , Doç. Dr. Halil baltacı , Arş. Gör. Ömer Aslan , Batman Üniversitesi İslami ilimler Fakültesi derigsi, Yıl 2017 cilt 1 sayı 2 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hacı Feyzullah Efendi

Şeyh Muhammed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin Halifesi Hacı Feyzullah Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Hacı Feyzullah Efendi, Memiş Efendi’nin halifesidir. 1805’de Silistre eyaletinin Razgrad’a bağlı Sazlı köyünde dünyaya gelen Hacı Feyzullah Efendi tahsil hayatına yedi yaşında başladı, bir sene içinde Kur’ân-ı Kerim’i hıfzederek tecvid, ilmihâl ve Birgivî kitaplarını okudu. On sekiz yaşına kadar sarf, nahiv ve fıkıh tahsil eden Hacı Feyzullah Efendi 1809’da Rusya’nın o bölgeyi istilâ etmesi sebebiyle Vidin’e göç etti. Burada taun ve veba salgını çıkması üzerine tekrar memleketine döndü, fakat çok geçmeden 1232/1817’de tekrar Vidin’e geldi. 1825’te babası vefat eden Hacı Feyzullah Efendi 1826’da Belgrat’a gelerek silah atış eğitimi gördü. 1828’de Rusya muharebesinde İnebolulu Mahmud Ağa’ya kâtip olarak Vidin civarındaki muharebelerde bulundu. Daha sonra Ömer Paşa ile Siroz’a gidip ordu müşiri sadrazam Reşid Paşa’nın dairesine alındı. O zaman Anadolu’yu istilâ eden Mısırlı İbrahim Paşa’nın üzerine gönderilen Reşit Paşa’nın emrine girerek orduyu hümayun levazımat-ı umumîye memuru olarak tayin edildi. İstanbul’da bir ara mühürdarlık da yapan, kendi elinin emeğiyle geçinmeye çalışan ve bu yönüyle melami meş­rep olduğu anlaşılan Hacı Feyzullah Efendi gördüğü bir rüya üzerine Hâlid-i Bağdadî’nin halifelerinden Malatyalı Hüseyin Vâiz Efendi’yi ziyârete gitti. Hüseyin Vâiz Efendi kendisine teveccüh ederek inâbe verdi. 1840’da bir ara Maraş’ta memurluk yapan Feyzullah Efendi Hüseyin Vâiz’den hilâfet aldı. Hacı Feyzullah Efendi’nin şöhretinin yayılmasından sonra Mısır Hidivî Mehmed Ali Paşa’nın isteği üzerine İbrâhim Paşa, özel bir yazı ile Hacı Feyzullah Efendi’yi âilesi ile Halep üzerinden Mısır’a gönderdi. Erzâk-ı Umûmiye Nezâreti ve Ziraat-i Umûmiye Emânet-i Cesîmesi’nde memur olan Feyzullah Efendi’nin daha sonra istifa ederek Antakya’ya geldiği İlm-i Hakikat’da zikredilmektedir. Feyzullah Efendi, daha önce görüşüp feyiz aldığı hocası Hüseyin Vâiz Efendi vefât edince, başka bir rehber aramaya başlar. Şöyle anlatır: “Mürşidimin vefatıyla muhtaç olduğum bir rehber buluncaya kadar dünyanın her tarafını dolaşmak en büyük arzumdu. Bu şekilde başıboş kalışım beni kahrediyordu ve yerimde duramıyordum. Ancak (işler vakitlerine bırakılır, zaman gelince olur) buyrulduğu gibi bir müddet sabırla bekledim. Bu hal üzere bir ay geçti. (Daha sonra verilen bir vazifede dokuz ay daha çalıştım.) Hakikî maksadıma kavuşuncaya kadar gezip dolaşacaktım.” “İskenderiye’den Anadolu’ya giden bir gemiye binip yola çıktım. Yolda bir İngiliz korsan gemisi bizi esir aldı. Birkaç gün sonra da serbest bıraktı. Bundan sonra denizde fırtına çıktı. Alaiye iskelesine güçlükle geldik ve on beş gün kaldık.” “Bu sırada o memleketin insanlarından bazılarıyla görüşüp konuştuk. Bu konuşmalarımız sırasında Konya’da büyük bir âlim ve meşhur bir veli olan Muhammed Kudsî Efendiden bahsettiler. Onun büyüklüğünü ve üstünlüğünü anlattılar. O zata karşı kalbimde bir muhabbet ve meyl hâsıl oldu. Derhal ailemin bulunduğu yere gidip onlara; “Ben aradığımı buldum! Hazırlanın yarın Konya’ya gideceğiz.” dedim. Onlar hazırlıklarını yaptılar ve ertesi gün yola çıktık.” “Meğer Muhammed Kudsî hazretleri Konya’da değil, Bozkır’ın Hoca köyünde imiş. Yola çıkışımızın dördüncü yani cuma günü o köye ulaştık. Köye yaklaşınca, köyün yakınında akan bir çaydan geçerken ayakkabımın teki suya düştü. Bulmak mümkün olmadı. Atımdan indim, üzerimde kıymetli elbise, bir ayağımda ayakkabı ve bir ayağımda da mest olduğu halde yürüyordum. Arkamdan da hanımım, çocuklarım ve hizmetçilerim geliyordu. Eşyalarımızla yüklü bir halde pazaryerinden geçerken bize bakıp birbirlerine; “Acaba nereye gidiyorlar?” diyorlardı. Hava soğuk ve kar yağmıştı. Önce bir evde misafir olduk. Sonra hemen bir ev kiralayıp yerleştik.” “Hemen o gün Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce, ben de tam bir aşk ve muhabbet hâsıl oldu. İçimden bu büyük zat beni talebeliğe kabul etse diye geçerken, bana; -Soyun da gel! buyurdu. “Dünyalık namına neyim varsa her şeyimi bırakmamı işaret ettiğini fark ettim. Hemen kiraladığım eve gidip bütün aile efradımı yanıma çağırdım. Bütün altın kıymetli mücevherat ve silah sandıklarını açıp bunları taksim edip dağıttım. Sonra da hizmetçilerimin tamamını serbest bıraktım. Onlara; “Ey evlatlarım! Küçüklüğümden beri can u gönülden aradığım mürşidi kâmili ve mürebbi-i mükemmili Allah teâlâya hamdolsun ki bugün buldum. Yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslim ve tâbi oldum. “Bana soyun da gel!” buyurdu. Artık benim dünya ile işim kalmadı. Siz beni öldü kabul ediniz! İşte sizi Allah için serbest ve hür bırakıyorum. Serbestsiniz.” dedim. Sonra oğullarım Tahir ve Sadık’a ve hanımıma dönerek; “İşte yaptığımmuameleyi gördünüz ve anladınız. İsterseniz sizi buradan Vidin’e göndereyim. Orada oturunuz. Nasibimizde var ise bir gün yine kavuşuruz. Eğer burada kalmayı isterseniz sabır ve tahammül göstermeniz îcâb eder. Hocam ne zaman izin verirse o zaman gelip sizinle görüşürüm.” dedim.” “Hanımım ve oğullarım tam bir teslimiyetle; “Saçının bir teline bin can ve baş feda olsun.” diyerek orada kalmayı istediler.” Feyzullah Efendi onların bu samimî teslimiyeti üzerine onları kiraladığı evde bırakıp Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gitti. Hocası onu hemen halvete soktu. Kırk gün bir yerde yalnız ibadet ve tâatla meşgul oldu. Daha bu vazifeye başladığı sıralarda idi. Bir gün bir âh çektiğinde yanında bulunan arkadaşlarının süratle yanından kaçıştıklarını görüp niçin kaçtıklarını sordu. Onlar: -Sen âh çektiğin zaman ağzından ateş çıkıyordu. Biz bu ateşten korkup kaçtık, dediler. Feyzullah Efendi şöyle anlatır: “Bir sabah vakti Muhammed Kudsî hazretlerinin sohbet meclisinde en ön saftan bir adım ileri oturmuştum. İçeri teşrif ettiklerinde safların düzeltilmesi ile vazifeli olan Celâl Efendi ile birlikte yanıma gelip kalabalık bir cemaat önünde kolumdan tutarak beni en arka safa geçirdi. Bunun bir hikmetinin ve nefsimin kusuru sebebiyle olduğunu düşünerek dışarı atılmadığıma şükrettim.” Muhammed Kudsî hazretlerinin yanında yedi ay müddetle tasavvufta çok sıkı bir şekilde çalıştı. Meşakkatli riyazetler çekti. Yedi ay sonra ona tasavvufta icazet ve hilâfet verdi. Feyzullah Efendi şöyle anlatmıştır: “H.1257 senesi Rebî’ülevvel ayının başında bir Cuma günü, Cuma namazından sonra Muhammed Kudsî hazretleri camiden çıktığı sırada pazar halkı büyük bir kalabalık hâlinde saf saf dizilmiş bekler bir halde idi. Hocam halka selâm verdikten sonra ellerini açıp onlara dua etti. Büyük kalabalık da; “Âmin!” dedi. Bu duadan sonra beni medresenin bir odasına götürüp, daha önceden benim için yazdığı icazetnameyi çıkarıp açtı ve okudu. Sonra bana verdi ve beni irşâd vazifesi yapmakla vazifelendirdi. Hemen o gün Malatya’ya gitmemi emretti. Hazırlanıp vedalaşarak yola çıktım. Kırk beş günde Malatya’ya ulaştım. Burada insan­ları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul oldum.” 1843’te hac farizasını ifa eden Hacı Feyzullah Efendi Malatya’ya döndükten sonra mürşidinin isteğiyle Vidin’e git­ti. Burada üç ay kadar kaldı. Ardından Malatya’ya döndü. Feyzullah Efendi, 1847 (H.1264) senesinde İstanbul’a gidip insanları irşâd, doğru yolu gösterme ile meşgul oldu. Hocası Muhammed Kudsî Efendi ona daha önceden; -”İstanbul’un bir köşesinde yerleşip, nice zaman tanınmazsın. Yalnızlık âleminde gizli kalırsın!” buyurmuştu. Hocasının işareti üzerine İstanbul’da sekiz sene talebeleri ve çocuklarıyla kendi halleri üzere bir evde kaldı. Sessiz sedasız insanları irşâd ile meşgul oldu. Daha sonra ismi duyulup tanındı. Feyzullah Efendi’nin sohbetleri çok kıymetli idi. Uzunca boylu, buğday benizli, güler yüzlü, yumuşak sözlü, kalbi feyiz saçan büyük bir veli ve rehberdi. Etrafına ilim ve feyiz saçmaya başladı. Âlimler, tasavvuf ehli zatlar, devletin ileri gelenleri ve halk büyük kalabalıklar hâlinde sohbetlerinde toplandı. Böylece pek çok kimse onun rehberliği ile saadete kavuştu. Talebeleri gayet iyi yetişip âlim, salih ve fazilet sahibi oldular. Malatya Elazığ yöresinde başlattığı irşat faaliyetlerine Rumeli’de de devam eden Feyzullah Efendi 1865’te tekrar İstanbul’a gelerek Halıcılar’da kendi adına nispetle kurduğu tekkede hizmet verdi. 1859 Kuleli Vakasına adı karıştı. Bundan dolayı sürgün yaşadı. Sonra tekrar İstanbul’a geldi. 1852 yılına kadar iki kez mürşidini ziyaret eden Hacı Feyzullah Efendi 1876’da vefat etti. Kabri İstanbul Fatih Halıcılar’dadır. Hacı Feyzullah Efendi’nin halifelerinden bazıları şunlardır: a- Vidinli Hacı Sâdık Efendi (ö.1916) (Feyzullah Efendi’nin oğludur), b- Manastırlı Hacı Talhâ Efendi, c- Hasan Visâlî (ö. 1902) dir. d- İstanbullu Rüstem Efendi, e- Şair Lefkoşalı Galib (ö. 1867), f- İbnül Emin Mahmut İnal’ın babası Mehmet Emin Paşa (ö. 1908), Hasan Visali vasıtasıyla sürdürülen bu yolun son hal­kası Ankaralı Küçük Hüseyin Efendi (ö. 1930)’dir. Hasan Visâli Efendi’nin halîfeleri, Kalenderhâne mek­tebi muallimi Osman Efendi, “Küçük Hüseyin” nâmıyla meşhûr Ârif Efendi ile Hüseyin Hüsnü Efendi’dir. Hüseyin Hüsnü Efendi’nin yirmi halîfesi vardır. Bunlar; 1-Ömer Lütfi Efendi, 2-Necip Efendi, 3-Ahmet Efen­di, 4-Hafız Sadettin Efendi, 5-Hafız Muhammed Efendi, 6-Hafız Nususi Efendi, 7-Hafız Kuddusi Efendi, 8-Hace Mes’ud Efendi, 9-İbrahim Şaban Efendi, 10-Ahmed Yafalı Efendi, 11-Mehmed Rıdvan Efendi, 12-Emin Edhem Efen­di, 13-Debbağ Ahmed Efendi, 14-Hüseyin Efendi, 15-Mehmed Faik Efendi, 16-Necip Efendi, 17-Uşşâkî Osman Efendi, 18-Sâlih Fevzi Efendi, 19-Kadırgalı Osman Efendi, 20-Kadırgalı Mustafa Efendi [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle]

📍 İstanbul
Hacı Mükremin Efendi

Hacı Mükremin Efendi

Konya – Hacı Fettah Mearlığında Şeyh Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi’nin Halifesi Silifke’de dünyaya geldi. Medrese tahsili yapmak için geldiği Konya’ya yerleşti. Sarı Hafız Süleyman Vehbi Efendi’de tahsilini tamamlayıp icazet aldı. Bir icazet de Kurra Kafalızâde Hacı Hasan Efendi’den aldı. Uzun yıllar Unkapanı Medresesi’nde talebe okutarak icazet veren Hacı Mükremin Efendi, vaktini riyazet, Kur’an ve zikirle geçirdi. 1915 yılında vefat ederek Hacı Fettah Mezarlığı’na defnedilen Mükremin Efendi’nin kabir taşı kitabesi şöyledir: “An asıl Silifke’den ve meşâyihi Nakşibendiye-i Halidiye’den olup Şeyh Bahâuddin Kuddise sırruhu Hazretlerinin halifesinden el-Hac Mükremin Efendi. Ruhuna fatiha–1331. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Ömer Hüdai Baba (ks.)

Ömer Hüdai Baba (ks.)

Elazığ Merkeze bağlı Mollakendi beldesi Güntaşı köyündedir. Ömer Hüdai Baba’nın (k.s.) Nakşi Silsile-i Şerifi Ömer Hüdayi Baba 1821’de Harput’un Hoğu beldesine bağlı Mürü (Yünlüce) köyünde doğmuştur Tahsilini Harput medreselerinde tamamlamıştır. 1842 yılında askerlik görevini yerine getirmek için Erzincan’a gider ve “Kırk Serdarlar” teşkilatı sancaktarlığına seçilir. Bir süre bu görevi yerine getirir. Erzincan’da “Kırk Serdarlar” teşkilatının başı olarak görev yaparken gördüğü bir rüya üzerine orada Hayyat Vehbi (Terzi Baba)’yle tanışır. Uzun süre Terzi Baba’nın sohbetlerine devam edip ondan tasavvufun incelikleriyle ilgili bilgi ve feyiz alır. Daha sonra ilmi konularda kendini yetiştirmek ve çevresine hizmet etmek için askerlik görevinden ayrılır ve Harput’a dönmeye karar verir. Bu arada hocası Hayyat Vehbi Efendi Harput’un Arapgir ilçesinde Ömer Nurani isminde bir halifesinin olduğunu ve onunla sık sık görüşmesini tavsiye eder. Bunun üzerine Ömer Hüdayi Baba, Ömer Nurani Efendi’ye intisab eder ve yedi yıl boyunca ziyaretlerine gider ve sohbetlerinde bulunup istifade eder. Ömer Nurani Hazretleri, seyri sülükünü tamamlayıp kemale ulaştığından ve irşada ehil olduğundan dolayı ona icazet verir. Böylece Ömer Hüdayi Baba da etrafında bulunan insanları irşad etmek amacıyla sohbetlere başlar Ömer Hüdayi Baba bir gün şeyhi ile halvette iken şeyhi kendisine; “Oğlum ben sana çok emek çektim bezedim, süsledim ve bir çekmeceye koydum. Anahtarı Osman’dadır” diye buyurur. Fakat Ömer Hüdayi Baba edebinden hikmetini soramaz. Şeyhi de bir cevap vermez. Bir gün Ömer Hüdayi Baba ticaret amacıyla birkaç arkadaşıyla Urfa’ya gider. Bir akşamüstü şehirde gezerken evin birinde sesli zikir yapıldığını duyar. Arkadaşlarından bir bahane ile geri kalır. Zikir yapılan eve girince karşısında bir zikir halkası ve ortasında nur yüzlü yaşlı bir zât görür. Büyük bir hayranlık ve zevk ile zikri izler. Bir müddet sonra o da yapılan zikre katılmış ve ritmine kendini kaptırmıştır. Bir ara halkanın ortasındaki bu kişi halkadan çıkarak Ömer Hüdayi Baba’nın yanına gelir ve, “Hoş geldin evladım ama arkadaşların sokakta seni arıyorlar. Büyük endişelere kapıldılar. Şimdi git, yarın sabah namazı yalnız olarak gel”, der. Bunu üzerine Ömer Hüdayi Baba dışarı çıkar. Gerçekten de arkadaşlarının büyük bir telaş içinde kendisini aramakta olduklarını görür. Ertesi gün sabah namazında aynı evin önüne gelir. Daha kapıyı dönmeden bu şahıs kapıyı açar ve buyur eder. Sabah namazını birlikte kılarlar. Sonra sohbet etmeye başlarlar. Bir ara bu kişi, “Evladım, maşallah şeyhin sana çok emek çekmiş. Fakat birazcık aşkın noksandır. Sana biraz da aşk gerek”, der. Ömer Hüdayi Baba bu sözden alınmış olacak ki, “Efendim onu da siz lütfediniz”, der. Şeyh Efendi onun gücendiğini fark eder. Bunu üzerine Ömer Hüdayi Baba’ya “Evladım neden gönül koyarsın bize! Şeyhin Ömer Nurani sana anahtarın Osman’dadır.. demedi mi? İşte o Osman benim”, der. Bu söz üzerine Ömer Hüdayi Baba çok mahcup olur ve bu yaşlı zatın ellerine kapanıp affını diler. Ömer Hüdayi Baba bir süre Seyyid Dede Osman Avni’ye hizmet eder ve Kadirilikten Hırka-i Tarikatı giyer. Ayrıca Kadiri şeyhi olan Osman Avni Hazretlerinden icazet alır. Bundan sonra da Harput’ta Kadiri ve Nakşî tarikatı üzere halkı irşada devam eder. Fakat o yörede daha çok Kadiri Şeyhi olarak meşhur olmuştur. Ömer Hüdayi Baba daha sonra Kövenk’e yerleşir ve orada dergâh kurar. Dergâhında kendisine gelen talebelere dersler verip onları yetiştirmekle meşgul olur. Onun ilmi ve tasavvufi terbiyesi altında yetişip icazet alan halifeleri de çoktur. Bu halifeleri çevre il ve ilçelerde çok faydalı irşad görevlerinde bulunmuşlardır. [toggle title=”Ömer Hüdai Baba Menkıbeleri” load=”hide”] Ömer Hüdayi Baba ile ilgili bir birçok menkıbe anlatılır. ………Rivayete göre, bir Cuma akşamı dergâhta zikrullah yaparken bir rahip de misafir olarak orada bulunmaktadır. Ömer Hüdayi Baba şahadet parmağını bu rahibe uzatır. Rahip o anda yüksek bir sesle, “Ben şahitlik ederim ki Allah birdir ve ondan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed Onun kulu ve Resülüdür”, der ve halka-i zikre girer. Zikirden sonra orada bulunanlardan bir zat Ömer Hüdayi Hazretlerine, “Efendim parmağınızı bu zata yönelttiniz ve bu zat Müslüman oldu. Ne olur bana da bir parmak uzatın da ıslah olayım”, der. Ömer Hüdayi Baba o zata, “Evladım! Bir işaretle çok gayrimüslimi müslüman ettik, ama sana kırk sefer işaret ettikse de ıslah olmadıysan ben ne yapayım”, der. …… Hacı Ömer Hüdayi Baba Güntaşı Köyü’nde dergâh açar ve devrin ileri gelen âlimlerinden olan Beyzade Hoca ve İmam Efendiyi ziyarete Harput’a gider. Beyzade Hoca’ya, “Sen, bey oğlusun, beylere sahip ol” İmam Efendi’ye de, “Sen de imamsın imamlara sahip ol. Hırsızlar yolsuzlar da benim”, der. Hamza Baba, Güntaşı’na beş kilometre uzaklıkta köyde oturan bir eşkıyadır. Diyarbakır yolu köyünün yakınından geçer. O da yol kesip, kervan soymaktadır. Hacı Ömer Hüdayi Baba, bundan haberdar olup, “Ben yakınıma sahip olamazsam uzağıma nasıl sahip olurum” diye düşünür. Birgün Hamza’nın yolu dergâha düşer. Ömer Baba, “Hamza artık yeter, bu işten vazgeç! Allah yoluna çalış”, der. Hamza, ruhuna işleyen bu çağrıyı kabul eder ve dergâha intisap eder. Bir ay, iki ay derken bir gün arkadaşları başına dikilirler. “Harput’ta bir ev var. Sen olmazsan soyamayız, “derler. Hamza Baba, “Yapmayın etmeyin, ben Hacı Ömer Baba’ya intisab ettim. Bazı hâllerimi yüzüme vurdu. O adamdan korkarım.” dese de fayda etmez. Arkadaşları, “Senden bilmez, etraf eşkıya dolu”, diyerek razı ederler. Gece bastırınca da Harput’ta soyacakları evin önünde buluşurlar. Eskiden evlerin sürgüleri tahtadanmış. Hamza Baba, testereyi alıp kapının aralığından sürgüyü kesmeye uğraşır. Uzun süre çabalamasına rağmen sürgü bir türlü kesilmediğinden, kapıyı açamazlar. Arkadaşları telâşlanır:” Neredeyse sabah olacak, yakalanmadan gidelim.”derler. Hamza Baba, “Bunda bir hâl var, neden tahta sürgü kesilmesin ki”, diye düşünür ama bir anlam veremez. Dönüşte Güntaşı’ndan geçerken, “Bir de şeyhime uğrayayım” diyerek dergâha gelir. Bu Ömer Baba’nın beklediği ziyarettir. Hamza Baba, içeriye girer oturur ama Ömer Baba’nın kolunun sarılmış ve boynundan asılı olduğunu da görür. “Ne oldu? Şeyhim”, der. Ömer Baba, hiç sesini çıkarmaz. Ama cemaatte oturanlar duramayıp eşiştirirler. “Şeyhim akşam bir şey yoktu, gece ne oldu? Düştün mü, ne yaptın?” Ömer Baba, “Oğlum, orasını karıştırmayın, bizim bir eşkıyamız vardı, gece kolumu testereyle kesmeye kalkıştı”, diye cevap verince, Hamza Baba, akşamdan beri olup bitenin sırrını anlar ve utancından başını önüne eğer. Öyle çok ibadet eder, öyle çok çalışır ki, olgun müritlerin seviyesine bir yılda ulaşır. [/toggle] Ahmed Cemali adında bir oğlu, Meymene, Saâdet, Hafize adında üç kızı olan Ömer Hüdayi Baba, 1905 tarihinde Kövenk’te vefat eder. Kövenk’deki türbesine defnedilir. Ömer Hüdayi Baba’nın (1821-1905) birbirinden ayrı kubbeli üç mekândan oluşan türbesi, Güntaşı (Kövenk) köyünde bulunmaktadır Her üç mekan da sekizgen planlı olarak modern bir mimari anlayışla inşa edilmiştir. Türbe içinden mekanların birbirlerine geçişleri sağlanmıştır. Türbe içinde Ömer Baba’nın sandukasıyla beraber halife ve müridlerine ait bir sanduka iki mezar daha bulunmaktadır. Bunlar Hacı Ömer Baba’nın kabrinin güneybatısında Kürklü Muhammed Baba’nın, doğusunda ise Göllü Mustafa Baba ile halifesi Şükrü Baba’nın kabirleridir. Ziyaret mahallinde elektrik ve su bulunmaktadır. Türbe önünde yer alan bahçedeki mezarlıkta Hacı Ömer Baba’nın aile fertlerinin mezarları da yer alır. Ömer Hüdai Baba’nın Halifeleri Hacı Ömer Hûdaî Baba, Kövenk’te uzun yıllar halkı irşad eder Bu süre içerisinde Göllü Mustafa Baha’yı, Akçakirazlı (Perçençli) Muhammed Baba’yı, Palulu Muhammed Baba’yı, Tebecüklü Mehmet Baba’yı Kürklü Hacı Muhammed Baba’yı, Dere boğazı köyünden Hamza Baha’yı, Harputlu Abdullah Fahri Baba’yı, Izollu Muhammed Emin Baha’yı ve Şükrü Baha’yı yetiştirir. Bunlardan Göllü Mustafa Baba, Tayyar Baba’yı yetiştirerek Kadirilik Tarikatını günümüze taşır. Bir diğer kolu ise Harputlu Abdullah Fahri Babayla Malatya’ya gider. Sarılılı Muharrem Hilmi Efendi de buradan yetişerek sonradan kendisi Süleyman Ateş’i yetiştirmiştir. Tarikatın Kürklü Hacı Muhammed Baha’dan devam eden diğer bir kolu ise, Trabzon’a kadar ulaşıp bugünkü İcmal Dergisi ve Mesaj TV etrafında toplanan Prof. Haydar Baş grubunu oluşturur. Kabri mütevazi bir mezar halindeyken daha sonra sevenleri tarafından kabrinin üstüne türbe yapılır. Günümüzde türbesi oldukça yoğun bir şekilde haftanın bütün günleri ziyaret edilmektedir. Türbe genellikle ziyaret amaçlı olarak ziyaret edilmektedir. Buraya çocuğu olmayan kadınlar çocuk sahibi olmak, felçli hastalar, bedensel ve ruhsal rahatsızlığı olanlar çoğunlukta olmak üzere her türden hastalar gelir. Rahatsızlığı olan kişiler şifa bulmak amacıyla bazen burada bir iki gece yatıya kalır. Kısmeti kapalı olan gençler kısmetlerinin açılması, işsiz olanlar iş sahibi olmak, çeşitli sınavlara giren öğrenciler başarılı olmak maksadıyla ziyarete gelmektedir. Ayrıca çocuğu askerden dönenler, geçirdiği bir kazadan sağlıklı bir şekilde kurtulanlar vb. birçok dilek ve istekleri doğrultusunda buraya gelmekte ve şükür amacıyla kurban kesip tasadduk etmektedirler. Adağı olanlar da buraya gelip kurbanını kesmekte ve tasadduk etmektedir. Ziyarete gelenler burada Kur’an-ı Kerim okumakta ve ziyaret sonrasında en az iki rekât namaz kılmaktadırlar. Türbenin bakımını yapan kadına da yaptığı bu hizmetten dolayı cüz’i miktarda para veya yiyecek türünden hediyeler de verilir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mollakendi, Elazığ
Şeyh Fahreddin Arnasi (k.s.)

Şeyh Fahreddin Arnasi (k.s.)

Batman – Korik köyündeki aile kabristanında Şeyh Fahreddin Arnasi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Şeyh Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî’nin ilmî yetkinliğini takdir ettiği en önde gelen halîfelerinden biridir. Fahreddin Arnâsi, 1910 yı-lında Midyat’a bağlı Arnas (Bağlarbaşı) köyünde doğdu. Seyyid nesep olan Şeyh Fahreddin, 14 yaşında medrese tahsilini tamamlamak üzere Batman’a gitti. Tahsilini bölgenin büyük üstadlarından kabul edilen, aynı zamanda tasavvufî yönü de bulunan Silvan’lı Molla Hüseyin Kiçik’in talebesi olan ve Beşirî’nin Tilmiz köyünde müderrislik yapan Molla Hasan Tilmizî’nin yanında tamamladı ve ondan icazet aldı. Batman Ulu Camii imamlığı sırasında yaptığı etkili vaazlarla bölge halkının teveccühünü kazanan Şeyh Fahreddin, bu sıralarda manevî açlık hisseder ve Cizreli Şeyh Seydâ’nın yanına giderek 40 yaşlarında ona intisab eder. Seyr-i sülûkunu tamamladıktan sonra 1955 yılında kendisine halifelikle birlikte ilmî icazet de aldı. “Şeyh Fahreddin-i Batmani” olarak şöhret oldu. Yazdığı fetvaların sonunda “El-Miskin Fahruddin” mahlasını kullandı. Şeyh Fahreddin, 62 yaşında iken 1 Şubat 1972 tarihinde vefat etti ve annesinin de metfun bulunduğu Batman yakınlarındaki Korik köyünde defnedildi. Şeyh Fahreddin, özelllikle fıkıh ilminde otorite kabul edilmiştir. Şeyh Seydâ onun için “Eğer fetvayı Şeyh Fahreddin verdiyse kaynağına bakmanız gerekmez.” diyerek onun ilmine güvenini ortaya koymuştur. Yüzlerce talebe yetiştiren Şeyh Fahreddin, şeyhinin isteği üzerine kendi çocuklarına da özel ders vermiştir. Hatta kendisinden sonra postnişîn olan Şeyh Nurullah Seydâ ilmî icazeti ondan almış, halen bu hizmeti yürüten Şeyh Ömer Faruk Seydâ ile kardeşi Şeyh Bâki Seydâ ondan ders okumuşlardır. Ayrıca Prof. Dr. Kerim Ünalan, Prof. Dr. Halil Çiçek, Prof. Dr. Abdülaziz Beki ve Yrd. Doç. Dr. Nusrettin Bolelli başta olmak çok sayıda akademisyenin, il müftüsünün, imamın hocasıdır. Damadı Midyat’lı Molla Muhammed Beşir Aksoy ile Molla Şefik Aksoy da talebeleri arasında yer almaktadır. Velûd bir yazar olan Şeyh Fahreddin’in başlıca eserleri şunlardır: 1- Cuma Gunu ve Cuma Namazı 2- Keşfu’l-Ğıta Haşiyetu İmtihani’l-Ezkiya 3- Durretu’s-Sadef fi Beyani Asnafi’l-Harf, 4- et-Tarsif fi İlmi’t-Tasrif 5- el-İstinare fi İlmi’l-İstiare 6- Isağuci fi’l-Mantık, Risaletu’l-vad’ 7- el-İ’tisam Haşiyetu Şerhi’lİsam Ale’l-Ferideti fi’l-Beyan 8- Miftahu’l-Cenne fi Ezkari’l-Kitabi ve’s-Sunne 9- Zu’l-Fikaru’l-Hayderi fi’d-difai ani’ş-Şeyh Seyda el-Cezeri, 10-El-Kavlu’s-Sedid 11- fi Beyani Hukmi’s-Saydi Bi’l-Bundukati’l- Muttehazeti Mine’l-Hadid <p> Kaynaklar Güneydoğuda Bir İrfan Merkezi : Serdahl Tekkesi ve Külliyesi , İbrahim Baz , Şırnak Üniversitesi İlahiyat fakültesi Dergisi 2011/2 yıl :2 cilt:II sayı :2 </p> Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Batman
Şeyh Muhammed Nuri Derşevi (k.s.)

Şeyh Muhammed Nuri Derşevi (k.s.)

[toggle title=”Şeyh Abdulhakim Dirşevi Hazretleri’nin Silsile-i Şerifi” load=”hide”]1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Şeyh Halid-i Cezeri (ks.) 32. Hz. Şeyh Salih Sıpki (ks.) 33. Hz. Şeyh Muhammed Ayni (ks.) 34. Hz. Şeyh Halid Zibari (ks.) 35. Hz. Şeyh Ömer Zengani (ks.) 36. Hz. Şeyh Abdülhakim Dirşevi (ks.) [/toggle] Cizre’nin Hoser (Düzova) Köyünde h.1279/m.1868 tarihinde dünyaya gelmiş olup, h. 8 Zilkade 1342/m. 10 Haziran 1924’de Hoser Köyünde vefat etmiştir. Mübarek cenazesi Cizre’ye getirilerek abisi ikinci postnişin Şeyh Abdulhakim Dirşevi (k.s.) Hazretleri ve üçüncü postnişin Şeyh Muhyiddin Cezerî (k.s.) Hazretlerinin de metfun oldukları Büyük Kubbe’nin güney tarafından bir no’lu sandukada defnedilmiştir. Bu tarihten itibaren Büyük Kubbeye, Şeyh Muhammed Nuri Kubbesi denilmiştir. Enişte ve hocaları Şeyh Ömer Zengânî (k.s) Hazretleri hayatta iken Şeyh Muhammed Nuri Dirşevi Hazretleri de büyük abisi gibi tüm ilmi ve tasavvufi hayat basamaklarını onun yanında geçirmiş ve onun rahleyi tedrisinde bulunmuştur. Ancak Şeyh Ömer Hazretlerinin vefatları üzerine yarıda kalan medrese tahsilini, h. 5 Zilhicce Pazartesi 1310/m.19 Haziran 1893’te abisi ikinci postnişin Şeyh Abdulhakim Dirşevî Hazretlerinin yanında ikmal edip ondan ilim icazetini almışlardır. Tarikat ve tasavvuftaki hilafet icazetini ise h. Rebiulahir1324/m.1906’da Şeyh Ömer Zengânî Hazretlerinin büyük mahdumu üçüncü postnişin ve aynı zamanda Şeyh Muhammed Nuri hazretlerin yeğeni olan yani Halime hatun adındaki ablasının mahdumu olan Şeyh Muhyuddin Cezerî (k.s.) Hazretlerinden almışlardır. Şeyh Muhyuddin Hazretlerinin h.1333, Miladi 1914 te vefatından sonra da onun vasiyeti üzerine Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî Hazretleri, dergâhın dördüncü postnişin olarak irşat makamını üstlenmiştir. Zamanında namı tüm çevreye yayılmış olup her yerden müritler intisap etmek ve onun zikir halkalarına katılmak için günlerce yol kat ediyorlardı. Çalkantılı bir dönem yaşadıklarından dolayı medresenin müderrislik görevini, ablasının ve aynı zamanda Şeyh Ömer Zengânî’nin ortanca mahdumları Şeyh Siracuddin’e tevdi etmişlerdir. Kendileri ancak tarikat ve memleketin sosyal hizmetleriyle meşgul olabiliyordu. Şeyh Siracuddin Hazretlerinin h.1339/m.1920’de vefatları üzerine bu kez medresenin müderrisliğini Şeyh Siracuddin’in küçük kardeşi, ilimdeki tek mucazı ve bu mektubatların da sahibi olan Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî (k.s.) Hazretleri üstlenmişlerdir. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretleri yeğeni, müderrisi ve aynı zamanda halifesi olan Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî ile kızı Rabia Hatunu evlendirerek; şeyh-mürit, dayı-yeğen ilişkilerine ilaveten kayınpeder-damat bağını da ilave etmiştir. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretleri, abisi Şeyh Abdulhakim Dirşevî Hazretlerinden medrese ilim icazetini almış olmasına rağmen medrese müderrisliği yapmayıp, bu görevi ablasının son iki mahdumuna tevdi etmiş, kendisi sadece halkın manevi ve ahval-ı ruhiyeleri ile meşgul olmuşlardı. Her hafta bir aşirete gidip aralarındaki dargınlıklarını gidermeye, camisi olmayan köye cami inşa etmeye, kervanların ve yolcuların su ihtiyacı için uzun yollar arasında “sarnıç”denilen yeraltı su depoları yapmaya, halkının manevi eğitimleri için gereken eğitim ve öğretime ehemmiyet veriyordu. Onun döneminde, bir taraftan kıtlık ve yoksulluğun olması, öbür taraftan da Bolşevizm’in dünyaya hızlı bir şekilde yayılmasının yanı sıra; Birinci Dünya Savaşı sebebiyle Müslüman toprakları İngilizlerin istilasına, Fransızların işgaline maruz kalmıştır. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.) Hazretlerinin bulunduğu mıntıkanın çevresi, ya tamamen işgal edilmesi ya da kuşatılması sebebiyle bölgeyi epey daraltmıştı.İngilizler, güney doğusu bölge uzantısında Cizre’ye birkaç kilometreye yakın bir mesafeye kadar işgal etmişlerdi. İşgal ettikleri yerlere yapay bir Irak devleti kurmaya çalışırlarken; Fransızlar da boş durmayarak bölgenin güney batısını işgal etmek suretiyle yapay bir Suriye devleti ikame etme çabası içine girmişlerdi. Nihayet Cizre’nin güney tarafına en yakın köy olan “Ayindivere” kadar gelmişler. Ayindivere Cizre’ye bir mahalle mesabesinde olup, tepeden Cizre’ye bakan hakim bir konumdadır. İşgali daha fazla ilerletme amacıyla Fransızlar buraya kadar gelerek, bir karargâh kurmuşlardı. İmkânsızlıklar içinde bocalayan halk, çaresizlikler içinde devletsiz, askersiz ve sahipsiz ne yapacağını bilemiyordu. Böyle bir dönem ve mıntıkada yaşayan Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, halkın sosyal, ruhi ve manevi inançlarını geliştirmek ve en azından sahip olduğu değerleri korumasını sağlamakla iştigal ediyordu. Bazen de su sorunu ve benzeri diğer insani sorunları yardımlaşma usulü ile gidermeye çalışıyordu. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretleri Cizre ve çevresinde, irşat ve ıslah çalışmalarını yürütürken, işgalciler de Cizre’ye göz dikerek her gün onu nasıl işgal edebileceklerinin planını yapıyordu. Kendilerine karşı koyacak bir gücün olmadığını düşünen işgalci Fransızlar, kendilerinden sadece bir km uzaklıkta olan Cizre’yi kuşatmak için bir heyetle beraber tel örgü yollamışlardır. Heyet Cizre’ye geldiğinde Cizre halkı onları ( o zaman en büyük nüfus sahibi olan ) Şeyh Muhammed Nuri Hazretleri‘ne yönlendirirler. Heyet Şeyhe geldiklerinde, isteklerini iletirler. Savaşsız teslim olmadıkları takdirde, askeri yöntemle Cizre’yi işgal edeceklerini Şeyh Muhammed Nuri Hazretlerine aktarırlar. Şeyh de bu işgale karşı koyacaklarını onlara bildiriler. Heyet Cizre’den ayrıldıktan sonra, Şeyh Hazretleri, Yeğeni Şeyh Yahya’yı çağırıp, Fransa işgaline karşı koymak için kendisinden, halkı toplayıp örgütlemesi ister. Şey Yahya da bir heyetle halkı bilgilendirip örgütlemek için mıntıkayı gezer. O zamanın nüfusuna göre 59 bin insan isim yazdırır. Halk toplandıktan sonra, Şey Muhammed Nuri Hazretleri milis kuvvetini örgütleyip başına geçer. Hudutta çapraz tüfekle oturup nöbet tutarlar. Ancak tek silahları, canları ve bir de bazı aşiretler efradının elinde bulunan birkaç tane “tıfekâ kırmancî” yani ilkel kırmanci tüfeği idi. Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s.)’nin emri altında savaşabilecek herkes ya bir hançer edinerek ya da bir sopa yaparak, beklenen Cizre işgaline karşı hazır duruma girmişlerdi. Fransızlar, halkın yediden yetmişe silahlanıp ölümü göze aldıklarını görünce saldırma fikrinden vazgeçerler.Böylelikle Cumhuriyet kurulduktan sonra Cizre, Türkiye’nin sınırları içinde kalmıştır. Bu güzel teşkilatlanmayı doyan Mustafa Kemal,.daha sonra Kolordu yolu ile Şeyh Muhammed Nuri’ye bir beraatla beraber bir aba ile takdir ve hürmetlerini içeren bir mektup yollamıştır. Alındı belgesinde şöyle yazar: “Hükümetin hediyesi olan bir adet Maşlah ve beratı, altıncı Alay yaveri Mülazımı evvel Zekai efendi’den aldım. 7 Kanun-ı evvel 1336( 1920)” Bu aba ve berat yazısı şu anda da Şeyh’in turunu olan Şeyh Muhammed Munis’te bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu olaydan 6 yıl sonra, Hükümet tarafından, Botan bölgesinin ( Oran- Munis ve Seyda ) ailelerin fermanı çıkarılır. Canlarını kurtarmak için tüm aile fertleriyle beraber ( İngiliz ve Fransa işgalin de bulunan ) Irak ve Suriye’ye sığınmak mecburiyetin de kalırlar. Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretlerini, son irşat seferindeyken, şu an İdil’e bağlı Ayser (Pınarbaşı) Köyünde apandisit –yörede “kolıncâ tırki” denilen sancısı tutmuştur. Son irşat seferine başından sonuna kadar iştirak eden –sofilik mertebesine erişen– müridanların, bu sefer ile ilgili olarak –çoğu kez şahit olduğumuz rivayetlerinde– şöyle demişlerdir: “Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, irşat için toplanan sofi ve müridanları Ayser Köyünde evlerine dönmeleri için izin verdikten sonra, kendisiyle beraber kalan en yakın akraba ve çevresindeki sadık müridanlarını da alarak Cizre’nin Hoser Köyüne –hasta haliyle– dönmeye karar verdi. Mema Aşiretinin Saklan Çayından itibaren yol, sağa sapılarak Cizre’ye ve sola sapılarak Hoser Köyü’ne gitmek suretiyle ikiye ayrılmaktadır. Tam bu yol ayrımında, yeğeni ve halifesi olan Şeyh Muhammed Said Seyda’yı, Cizre’ye medresenin başına gitmesini emretti. Kendisi ve beraberindekilerle Hoser Köyü yoluna girmeden önce tüm cemaatin önünde şu sözleri sarf ettiler : ‘Bundan böyle elinize demirden bir baston, ayağınıza kurşundan bir çarık giyerek dünyayı dolaşıp, beni ararsanız, demir asadan sadece tutacak yer, kurşun çarıktan sadece topuk kalsa bir daha beni bulamazsınız!’ daha sonra parmağıyla Şeyh Muhammed Said Seyda’yı işaret ederek : ‘Bundan sonrada şeyhiniz ve irşat makamındaki postnişin bu şahıstır, benden sonra ondan ders alınız!’ Bu mübarek tayin kararını bildirdikten sonra herkes yolculuk edeceği istikamete doğru yol aldı.” Büyük bir acı çeken Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, seçkin bazı müridanları ile sabah vakti Hoser Köyüne vardığında şöyle dua etmişlerdir : “Ya Rabbi! Sabah namazımı eda edecek kadar bana ömür ver!”. Nihayet duası kabul edilmiş ve sabah namazını kıldıktan sonra acısı arttığı bir sırada cemaate, “Benden sonra şeyhiniz ŞeyhSeyda’dır!” diye seslenmiştir. Hoser Köyünde bu son sözlerini sarf eden Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretlerinin huzurunda olup, olayı ayrıntılarına kadar hatırlayarak 1980’lere kadar yaşayan adı geçen iki müride ilaveten aynı köyden “Nımet ê Hoserî” diye bilinen ve diğer bazı yaşlı şahıslardan hadiseyi detaylarıyla birkaç kez dinlemişizdir. Sabah namazlarını kılan Şeyh Muhammed Nuri Dirşevî (k.s) Hazretleri daha sonra ruhunu Allah’a teslim ederek 8 Zilkade 1324 h./ 10 Haziran. Salı günü dar-ı bekaya irtihal ediyor. Mübarek cenazesi sofi ve beraberlerinde bulunan bazı akrabaların omuzlarında ve Cizrede bulnan Şeyh Muhammed Said Seyda El Cezeri ve öteki aile efradları ile Şeyh Muhammed Nuri Hazretlerinin vefatlarını öğrenmiş cenaze ve cenazeyi taşıyan kalabalığı karşılamak özere cenazenin getirildiği Hoser köyüne doğru yola çıkarlar ve Cizreden giden Şeyh Muhammed Said Seyda el cezeri ile öteki aile efradları ve beraberlerindeki kalabalık, Şeyh Muhammed Nuri dirşevi hazretlerinin cenazelerini taşıyan kalabalıkla MILA QOBÊ denilen iki yamaç arası olan bir düzlükte karşılaşıyorlar,orada halkın omuzları üzerinde olan mübarek cenaze indiriliyor Şeyh Muhammed Said Seyda ve öteki aile efradları Mübarek cenazeyi orada son kez ziyaret ederek tekrar beraberce Şeyh Muhammed Nuri hazretlerinin mübarek cenazeleri ile beraber Cizre ye doğru yola koyuluyorlar , Şeyh Muhammed Nuri hazretlerin cenazeleri için orada mola verildiği içinde artık o iki yamaç arası düzlüğe de “MILA QOBÊ/KUBBE YAMACI” diye ad veriliyor. Mübarek cenazeleri, Cizre ye ulaştırıldığında Hicri 1324/8/zilkade Miladi 1924/10/ Haziran Salı günüde vefa ettiği aynı gün büyük Qubbe/kubbe girişinin Güney tarafından 1 numaralı sandukada defin edilmişlerdir. Türbe-i Şerifi ; Cizre merkezde yer alan ve Arka Kubbe/İlk Kubbe’ye çok sonradan “Şeyh Muhammed Nuri Kubbesi” denilmiştir. Kubbenin içindeki zatlar şunlardır : 1-Şeyh Abdulhekim ed-Dirşevi Hazretleri 2-Şeyh Muhyuddin el-Cezeri Hazretleri : Şeyh Ömer ez-Zengani Hazretlerin büyük mahdumu (m.1914/h.1333) de ayni Kubbenin içinde ve binanın sonunda solda defin edilmiştir. 3-Şeyh Siracuddin el-Cezeri : Şeyh Ömer ez-Zengani Hazretlerinin ortanca mahdumu (m.1920/h.1339) de aynı Kubbede binanın sonunda sağda defin edilmiştir. 4- Şeyh Muhammed Nuri ed-Dirşevi Hazretleri : 5-Şeyh Muhammed Nuri ed-Dirşevi Hazretlerinin büyük mahdumu Şeyh Abdullah Efendi (m.1943/1362) de aynı Kubbede pederi ve amcası arasındaki boşlukta ilk girişte sağda defnedilmiştir. 6-Aişe Hatun : Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin zevcesi, Şeyh Abdullah Efendinin solunda ve Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin arasında yatmaktadır. 7-Şeyh Muhammed : Şeyh Abdulhekim Hazretlerinin oğlu, Kubbenin içinde sağda babası ile Kubbenin duvarı arasındaki boşluğa defnedilmiştir. 8- Zeliha Hatun : Şeyh Muhyuddin Cezeri’nin zevcelerinden ve Şeyh Hüseyinê Basreti’nin kerimesi, zevcinin solunda defin edilmiştir. 9-Ömer ve Salih : Şeyh Muhammed Seydayê Cezeri ve eşi Rabia Hatunun çok küçük yaşlarda ölen iki çocuğu, Zeliha Hatun ile Şeyh Siracuddinê Cezeri’nin arasında yatmaktadır. Mezkûr Kubbenin avlusundaki kabirlerde ise her üç aileye mensup şahıslar yatmaktadır. Şeyh Ömer ez-Zengâni Hazretlerinin kerimesi Amine Hatun ve bazı torunları, Şeyh Reşid ed-Dirşevi Hazretlerinin evlat ve bazı torunları ve Şeyh Hüseyin el-Basreti’nin bazı evlat ve torunları bu büyük veya arka Kubbe denilen aile mezarlığının avlusunda defnedilmişlerdir. Şeyh Muhammed Nuri (k.s) Hazretleri, geride üç erkek ve üç kerime olmak üzere altı çocuk bırakmış ve Ahmed (Yiğit)ağanın kızı Şerife hatundan olan kerimesi Rabia Hatun, babasının sağlığında Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî ile evlenmiştir. Allah (celle celaluhu) hepsinden razı olsun. Allahu taâla celle şenuhu Şeyh Muhammed Nuri Dirşevi hazretlerine çok lütüf ederek kerametler bahş etmiş bir evliyaullah idi. [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”]http://yahyamunis.blogspot.com/2013/05/munis-el-dersevi-ailesi.html (El Kutuf El-Cenniye) adlı eserden tercüme edilmiştir). [/toggle]

📍 Cizre, Şırnak

Taşkesenli Şeyh Alaeddin Efendi (k.s.)

Erzurum – Tekman ilçesi – Taşkesen köyü kabristanında. Şeyh Alaeddin Efendi, ilim ve irşat faaliyetleriyle bilinen Taşkesenli ailesinin bir ferdi olarak 1881 yılmda Taşkesen Köyü’nde dünyaya teşrif etmiştir. Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendi’nin küçük kardeşi Molla Abdullah Efendi’nin büyük oğludur. Yaşadığı iklimin tabii bir neticesi olarak çok küçük yaşlarda tedris hayatının içerisinde bulunmuştur. Taşkesenli ailesinin her ferdi gibi çocukluk yılları aile büyüklerinin ders verdiği Taşkesen Medresesi’nde geçmiştir. Erken yaşlarda başlayan talebeliğinde Kur’an-ı Kerim tilaveti ve ilk Arapça bilgilerini Taşkesen Medresesi müderrislerinden olan babası Molla Abdullah’ın yanında almıştır. Sonraki yıllarda medrese tahsilini ikmal etmek üzere Vuslat sarayının gül bahçelerine yönelmiş mükemmel büyüklerden amcası Şeyh Ahmed Taşkeseni’nin evinin bulunduğu Erzurum’a, amcasının yanına gelmiş ve Caferiye Medresesi’nde tedrise devam etmiştir. Çok kısa bir zaman amcası Şeyh Ahmed Efendi’den de ders almış olan Molla Alaeddin Efendi, ilim tahsilinin büyük kısmını Şeyh Ahmed Efendi’nin oğlu, büyük alim Şeyh Ziyaeddin Efendi’nin yanında yapmıştır. Şeyh Ziyaeddin Efendi’nin yanında; sarf, nahiv, akaid, fıkıh, tefsir, hadis, mantık, belağat, meanî, beyan, bedi…ilimlerinden oluşan medrese tahsilini ikmal etmiştir. İcazetini de hocası, aynı zamanda amcasının oğlu olan Şeyh Ziyaeddin Efendi’den almıştır. Aynı zamanda Tariken Nakşidir. Şeyh Ziyauddin Efendi’nin halifesidir. İcazetini aldıktan sonra, Taşkesenli ailesinin mutad geleneği olan ilim ve irşat faaliyetlerinde bulunmuş, başta Taşkesen Köyü olmak üzere görev yaptığı, Horasan’nın Komasor, Tekman’ın Çukuryayla (Bastok) ve Köprüköy’ün Alaca köylerinde ilmi faaliyetlerini devam ettirmiş ve görev yaptığı her yerde çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Yetiştirdiği talebeleri arasında; Taşkesenli ailesinin ilmi mirasım devam ettiren, Erzurum’da ve İstanbul’a taşındıktan sonra da Istanbul’da ilahiyat fakültelerinde hocalık yapan çok sayıdaki akademisyenle ders halkaları kurmuştur. Ahmed Davudoğlu ve Mehmed Savaş Hocaefendilerle Hanefi fıkhının önemli alimlerinden olan İbn Abidîn’in ”Reddul-Muhtar” adlı eserini ve Muhammed Ali es-Sabüni’nin Ahkam Tefsiri’ni tercüme eden ve ilim muhitlerince yakından tanınan Mazhar Taşkesenlioğlu, Taşkesenli ailesinin son donemdeki önemli alimlerinden olan şeyh Muhammed Zeki Taşkesenli, Erzurum ve Pasinler’de tanınan zatlardan olan Molla Eşref , Taşkesenli Ata (Ataullah) Efendi, Taşkesen köyünden Molla Refik Karabulut, Ali Haydar Taşkesenligil, Molla Habib Tekin, Geçit (Madrekli) Molla Ahmed, Çatlı Molla Halid, Yüzören köyü imamı olarak ma’ruf olan amcazadesi Molla Muhammed Efendi, Altunan köyünden Molla Halis ve Molla Nureddin, Cökoğlan köyünden Molla Haydar, Molla Nurettin ve Molla Enver, Çukuryayla (Bastok) köyünden Molla Ziya, Molla Abdulkerim, Molla Sıddık ve yeğeni Molla Zümrüt, Karlıova’dan Halifan Şeyhlerinden Şeyh îbrahim, Akçakoca Köyü’nden Molla Halis yer almaktadır. Molla Alaeddin Efendi, özellikle fıkıh ilmine vuküfiyyeti, fetva vermedeki isabeti ile İstanbul ve Ankara’nın gerektiğinde müracaat noktası olmuştur. Fıkıh ve Arapça gramerindeki yetkinliğiyle yaşadığı dönemde Erzurum ve civarında tanınmış, dersin daha iyi anlaşılması için örnekleri gündelik hayattan vererek somutlaştırması ve ders işleyişindeki nüktedan kişiliğiyle öğrencileri tarafından çok sevilen bir alim olarak bilinmektedir. Alaeddin Efendi kısa boylu, çok zayıf ve nurani yüzlü, ihtişamı, gösterişi sevmeyen, halk içerisinde bulunduğu zaman, halktan ayırt edilemeyen bir hayat sürmüştür. Birgün, köylüsü Kasım Efendi’nin evinde otururlarken. Molla Halid, Taşkesen’e okumaya gelir. Hane sahibi akrabasıdır. Gayesi, aynı köylü Kasım Efendi’nin yardımını sağlayarak, Alaeddin Efendi’nin yanında okumaktır. Alaeddin Hoca Efendi, Molla Halide sorar: – Niçin geldin? – Kasım Amca yardımcı olsun, Seyda’nın yanında okumak için der. Alaeddin Efendi sana burada yer yok dediğinde, aldığı cevap- Ey sofi kararı sen niye veriyorsun. Dur bakalim Seyda ne diyecek der. Sohbete fazla dayanamayan Kasım Efendi: – Oğlum, Hoca Efendi karşında, kararı o verecek ki sende okuyabilesin dediğinde Molla Halid, Sarığı ve cübbesinde bir ihtişam görmediğimden sandım ki bu köylü bir sofidir. Hocam elin ver öpeyim, beni bağışla der. Bu anekdot da Hoca Efendi’nin hep halk gibi yaşadığını, ayırt edilmediğini anlatıyor. 1967 yılında Taşkesen Köyünde vefat eden Molla Alaeddin, babasıyla amcaoğlu olan Şeyh İbrahim Efendi’nin Türbesinin de bulunduğu Taşkesen Köyü mezarlığında metfundur. Mezarı toprak mezar, çevre düzenlemesi yapılıp korumaya alınırsa daha iyi olur.

📍 Tekman, Erzurum
Seyyid Abdulhakim Bilvanisi (k.s.)

Seyyid Abdulhakim Bilvanisi (k.s.)

Adıyaman – Menzil Köyü Abdulhakim Bilvanisi hazretleri , 1902 yılında, Bitlis’e bağlı (bugün Siirt’e bağlı) Baykan ilçesinin Kermete köyünde dünyaya geldi. Hazret-i Hüseyin’in soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle bilinir. Dedeleri Bilvanis’li olduğu için de Gavs-ı Bilvanisi diye anılır. Babası Seyit Muhammed, imamdır. Onun, halifeliği açıkça ilan edilmemiş bir Nakşibendî şeyhi olduğu söylenir. Abdülhakim’in doğumundan kısa bir müddet sonra, babasının imâmlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Siyanis köyüne taşınırlar. Babası vazîfesinin altıncı ayında vefat edince, Abdülhakim’i dedesi Seyit Maruf yanına alır. Dedesinin, onu daha küçük yaşlarda iken, yörenin ünlü şeyhi Abdulkahhar’ın yanına vermiş olduğu söylenir. Dedesi onu okutmak için âlim ve tasavvuf ehli Muhammed Ziyaüddîn Nurşînî hazretlerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderir. Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdülhakîm Hüseynî 14 yaşına kadar bu zâttan ilim öğrenir ve feyz alır. Hocası Nurşîn’e taşınınca tahsiline başka medreselerde devam eder. Bu arada hocası ile manevî bağını devâm ettirir. Bugün Baykan’ın Gümüşkaş ismiyle bilinen ve Ermenice bir ad olan Siyanü(i)s köyündeki medresede üç yıl, sonra şeyhi ile birlikte gittiği Nurşin köyünde (Bitlis’in Güroymak ilçesinin Çukur bucağı. Ermenice olan Norşin’in kelime anlamı yeniköy) yedi yıl, Verkanis köyünde iki yıl, Arba (Yarımca-Erbo) köyünde üç yıl okur. Siyanis’e döner. Komşu Tarunî köyüne imâmlık yapıp, talebe okutmak üzere dâvet edilir. Taruni (Kürtçe bir kelime olup bugün Demirışık köyüdür) köyünde imamlık yapmaya başlar. Burada pek çok talebe yetiştirir. Bu sırada (1923) hocası Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî vefât eder. Abdülhakîm Efendi hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek için Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî ‘nin talebelerinden Şeyh Selim’e talebe olmak ister. Ancak rüyasında hocası ona çok sevdiği halîfesi Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye bağlanmasını bildirir. Rüyasında Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî , Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye hitâben, “Şeyh Ahmed! Bu Seyyid Abdülhakîm’in babasının bizde emeği çoktur. Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!” diye emânet eder. Bu işâret üzerine Abdülhakîm Hüseynî, Muhammed Ziyaüddîn Nurşînî’nin talebelerinden Suriye’nin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed Haznevî ‘ye giderek talebe olur. Hazne’ye Ahmed Haznevî’nin talebelerinden Seyyid Ahmed’le birlikte gider. Şeyh Ahmed Haznevî misâfirlere iltifatta bulunup talebeliğine ve sohbetine kabûl eder. Şeyh Ahmed Haznevî daha ilk günden îtibaren “Molla Abdülhakîm” diye hitâb ederek, onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterir. Abdülhakîm Hüseynî, Ahmed Haznevî ‘nin sohbetlerinde bulunur. Daha sonra memleketine döner. Bundan sonra 14 sene müddetle gidip gelerek ilmini ve tasavvuftaki derecesini artırır. Sakin kişilikli olan Gavs’ın hayatında parasız, yürüyerek, mayın ve askerle dolu olan sınırı geçerek, hatta bazen kaçakçılarla beraber geceleyerek yapılan Hazne yolculuklarının çok önemli bir yeri vardır. Hocasından 34 yaşındayken medresede talebelere ilim öğretmek üzere icazet, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesîle olmak için hilafet alır. Ramazan ayında kendisinden istenilen istiharede görmüş olduğu rüyayı şeyhine anlatır. Merhum şeyhleri Muhammed Diyaüddin ’in kendisine şöyle dediğini söyler. “Abdülhakim, Şeyh Ahmed el-Haznevi ’ye söyle, seni artık fazla yormasın. Sen halifeliği hakkı ile kazandın. Artık hakkını versin, yeter.” Vefatı On dört yıl süren bu yolculukların sonunda “irşad müsaadesini” alan Abdulhakim Hüseyni, tarikat faaliyetlerini önce Taruni ve (Ermenice bir kelime olan ve bugün Ormanpınarı diye bilinen) Bilvanis köylerinde, sonra Bitlis’in Narlıdere nahiyesinde, daha sonra da Siirt’in (1990’da Batman’a bağlandı) Kozluk ilçesine bağlı ve bugünkü ismi Karaoğlak olan Gadiri köyünde sürdürür. Son olarak Durak köyüne gelir. Gelir gelmez geniş topraklar satın aldığı köyde bir yıla yakın kalabilmiş, hastalanınca Ankara’ya götürülmüş, 25 Mayıs 1972’de vefat etmiştir. Abdülhakim Hüseyni’nin bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve müslümanların Allahü tealanın rızasını kazanmalarına vesîle olmaya hasretmiş olduğu görülür. İlk üç senede fazla netîce alamaz. Şeyhi Şah–ı Hazne’nin kendisine yazmış olduğu bir mektupta bu durumun izleri görülür. “..Sizinle Taruni köyü ahalisi arasında cereyan eden hadiseye gelince…Bilhassa, Bilvanis köyü ahalisine selam edip onlardan ricamız, Taruni köyü halkıyla aralarında fitne çıkarmamalarıdır. ..Şayet başka bir köye naklin, tarikat nisbeti ile geçiminiz için daha yararlı ise, bir mahzuruyoktur…” Ancak hocası Ahmed Haznevî’nin vefâtından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet olur. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifâde etmeye çalışırlar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıpta etmesine, bazılarının da kıskanmalarına sebep olur. Çünkü onlara bağlı olan bazı kimseler de gelip Abdülhakîm Efendi’nin sohbetine katılmaktadır. Bu şeyhlerden biri ona gönderdiği mektupta, “İnsan düşünür ve kabûl eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin birkaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iâde etmek lâzımdır. O hâlde sen de bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin.”, diye yazar. Bu mektubu okuyan Abdülhakîm Hüseynî tebessüm ederek, “Biz cedd-i pakimizin (Peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim mîras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşaallah mîras gerçek vârislerinin eline geçer diye dua ediyoruz.”, diye buyurur. Ailesi ve Çocukları İlk evliliğini Fatma hanımla yapan Abdulhakim Hüseyni’nin bu evlilikten Muhammed, Muhammed Raşit, Zeynel Abidin adında üç oğlu ve Halime ile Hatice isminde iki kızı olur. “İlk karısının teşvikiyle” Sıddıka hanım ile ikinci evliliğini yapar. Bu evlilikten de Abdulbaki, Ahmed, Abdulhalim, Muhyiddin, Enver adlı beş oğlu ve Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye isimlerinde dört kızı dünyaya gelir. Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. Abdülhakîm Hüseynî Menzil’de bulunduğu sırada hastalanmadan önce bugünkü türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretler ve vefat ettiği zaman buraya defn edilmesini vasiyet eder. Bir sohbetinde, “Evliyâ yetiştirme mektepleri olan tarîkatler, artık îman kurtarma mektepleri haline geldi. Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp müslümanları îmanlarının kurtulması için çağırıyor ve topluyorlar. Şâh-ı Hazne (Ahmed Haznevî) Ümmet-i Muhammed’in îmanını kurtarmaya çalıştı. Yoksa bu zamanda tarîkat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksad îmân kurtarmaktır. Tam hidâyet Mehdî aleyhirrahme zamanında olacaktır.”, diye buyurmaktadır. Kaynaklar ; Adıyaman Evliyaları , Abdulhalim durma Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Menzil, Adıyaman
Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Şeyh Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.)

Kırgızistan’ın Oş şehrinin Şark mahallesinde yüksek bir tepe üzerinde bulunan Sermezar kabristanlığında aile kabristanındadır. Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin (k.s.) Hazretleri, Kırgızistan’ın Oş şehrindendir. Şiirde kullandıkları “Sakıb” mahlası dolayısıyla Salahuddin Sakıb diye de bilinirler. Babaları Mevlana (Mevlevi) Siracüddin (vefatı: 1296/1879), onun babası Hal Muhammed-i Oşi (vefatı: 1271 /1854-55), onun babası meşhur mutasavvıf-şair Hoca Nazar Hüveyda-yı Çimyani (vefatı: 1195/1781), onun babası Gaib Nazar, onun babası Er Nazar, onun babası Tülek Muhammed-i Sufî, onun babası da ”Şeyh-i il” denilen Kul Süleyman’dır. Salahuddin Hazretleri, 1838 yılında Oş’ta dünyaya geldiler. Eserlerinde Oşlu olduklarını bilhassa ifade buyurmaktadırlar. İntisabı ve İrşad Faaliyeti Babaları Mevlana Siracüddîn (k.s.), Hokand medreselerinde tahsil görmüş devrinin önde gelen müderrislerinden ve Nakşibendî şeyhlerindendi. İslamî ilimleri son derece mükemmel bir şekilde tahsîl ettikleri gibi ilk zamanlarında babalarına intisap ederek tasavvuf yolunda ilerlediler. Salahuddîn Hazretlerinin yetiştiği devir, Türkistan’ın büyük karışıklıklarla çalkalandığı, bölgedeki Türk hanlıklarının birbirleriyle giriştikleri mücadeleler neticesinde zayıflayarak Rus işgaline açık hale geldikleri bir zamana tesadüf etmişti. Bugünkü Türkistan coğrafyasında o zamanlar üç hanlık hüküm sürmekteydi ki bunlar Buhara, Hive ve Hokand hanlıklan idi. Oş ve civarının sınırları içinde bulunduğu Hokand Hanlığı, 1864-1865 yıllarında kanlı çarpışmalardan sonra Ruslar tarafından işgal edilmişti. Ruslar Hokand Hanlığı’nı işgal ettikten sonra ülkede büyük zulümler yapmış, çeşitli katliam ve tecavüzlere girişmişlerdi. Bu buhranlı devirde Mevlana Siracüddîn Hazretleri, oğlu Salahuddîn’i Doğu Türkistan’a, Yarkend ve Hoten taraflarına gönderdiler. Salahuddîn Sakıb (k.s.), bir müddet Hoten’de, sekiz yıl kadar da Yarkend’de, vatanı Oş’tan uzakta hayli meşakkatli yıllar geçirdikten sonra. 1295/1878 yılında hacca gitmek niyetiyle Yarkend’den ayrıldılar. 1296/1879 yılı Salahuddin Ibn-i Mevlana Siracüddîn (k.s.)’in hayatında bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Bu sene ilk haclarını yapmışlar ve hac sırasında Medine-i Münevvere’de Muhammed Mazhar Hazretleriyle (vefatı: 1301/1883) görüşüp hizmetinde bulunarak kendisinden icazet almışlardır. Aynı yıl babaları Mevlana Siracüddin’in (k.s.) ebedî aleme göçmesi üzerine irşad makamına geçtikleri gibi babasının bütün müridleri, takriben 1000 kişi, kendisine mürid olmuşlardır. 1306/1889 yılında ikinci haclarını yaptılar. 1908 yılında, o sırada bir medrese talebesi olan Süleyman Hilmi Efendi (Tunahan) ile buluşmak üzere İstanbul’a geldiler. İstanbul’da zamanın padişahı Sultan ikinci Abdülhamid Han’la bizzat görüştükleri gibi Süleyman Hilmi Efendi’nin (k.s.) yetişmesine himmet gösterdiler. Müteakiben son haclarını ifa etmek üzere Hicaz’a hareket ettiler. Burada Şerif Hüseyin’in türlü eza ve cefalarına maruz kalmalarma rağmen Allah’ın izniyle Hicaz’dan sağ salim ayrılarak memleketlerine döndüler. Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleriyle Buluşması Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin İstanbul’a gelişleri 1907 yılındadır. Silistre’de bulunan Satırlı Medresesi’nde bir mikdar ulum-ı Arabiyye tahsil ettikten sonra İstanbul’a gelerek Fatih dersiamlarmdan Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına dahil olmuşlardır. Salahuddin Hazretleri 1908 yılında İstanbul’a geldiklerinde, Süleyman Hilmi Efendi bir medrese talebesidir. Salahuddin Hazretleriyle Süleyman Efendi Hazretlerinin buluşması, 1908 yılının bir Ramazan gününde (Hicrî 1326 Ramazan/Ekim 1908) İstanbul imaretlerinden birinin verdiği, ikisinin de iştirak ettikleri bir iftar yemeğinde olmuştur. Yemekler yenilip bittikten sonra Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddîn Hazretleri, genç bir talebe olan Süleyman Efendi’ye hitaben: “Evladım Süleyman! Sen bir dua oku buyururlar. Süleyman Efendi, hiç tanımadığı bu muhterem zatın emrini derhal yerine getirerek yemek duasını yaparlar. Yemekten sonra Salahuddin Hazretlerinin ellerini yıkaması için Süleyman Efendi bizzat ibrikle su dökerler. Sonra Salahuddîn Hazretleri, Süleyman Efendi’nin (k.s.) vaktiyle görmüş olduğu rüyayı hatırlatarak, “Biz senin seyr ü sülükunu tamamlatmak için geldik.” buyururlar. Süleyman Efendi derhal ayaklarına kapanırlar. Böylece Salahuddîn Hazretlerinin müridi olurlar. Sonra Salahuddîn Hazretleri ile Süleyman Efendi Hazretleri birlikte Bursa’ya giderler. Bir rivayete göre Emir Sultan Camii’nde, bir rivayete göre de Uludağ’da erbain çıkarırlar. Süleyman Efendi Hazretleri, üstazını büyük himmet ve teveccühlerine mazhar olurlar. İstanbul’a döndükten sonra Salahuddîn Hazretleri, Sultan İkinci Abdülhamid Han ile birkaç defa daha görüşmüşlerdir. 31 Mart İsyanı, padişahın hal edilmesi gibi hadiseler sırasında Salahuddîn Hazretleri îstanbul’da bulunuyorlardı. Sultan Abdülhamid’in 31 Mart İsyanını bastırmaması, Salahuddîn Hazretlerinin ikazı neticesinde olmuştur. Zira kendisine çok kan döküleceğini ve artık burcun dönmüş olduğunu ifade buyurmuşlardı. Boşuna Zahmet Çekmeyiniz! Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddîn (k.s.) hazretlerinin kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Kendileri devamlı istiğrak halinde zamanın kutbu ve tayy-i mekan sahibi idiler. Sabah namazlarının ekserisini, bu suretle yani tayy-i mekan ile Kabe-i Muazzama’da kılarlardı. Salahuddîn Hazretleri, Istanbul’dan ayrılarak son haclarını ifa etmek üzere Mekke-i Mükerreme’ye gelmiş bulunuyorlardı. Mekke Şerifliğinde, Birinci Dünya Harbi yıllarında Osmanlı Devleti’ne isyan edecek olan Şerif Hüseyin bulunuyordu. Şerif Hüseyin, Salahuddîn Hazretlerinin pek çok kerametlerini duymuş ve itibar edilir bir zat olarak tanımıştı. Bu münasebetle kendisinden korkarak hapsettirdi, kapılara kaim zincirler vurdurdu. Salahuddîn Hazretleri kalın zincirleri kırmak suretiyle hapishane kapısını açıp çıkmak kerametini gösterdiler. Şerif Hüseyin, tekrar yakalatıp bu sefer çok daha sıkı tedbirler aldırarak hapsettirdi. İbn-i Mevlana Siracüddîn Hazretleri zincirleri tekrar kırarak hapishaneden çıktı. Memleketine kaçmaması için her tarafta sıkı tedbirler alınmasına, bütün yollar tutulmuş olmasına rağmen, Cidde’den hareket eden bir gemiye binerek memleketine dönmek üzere yola çıkh. Bu haber duyulunca gemi tepeden tırnağa aranmasına rağmen gemide bulunamadı. Sonradan geminin yanaşacağı limana da telgrafla emirler verilmesine rağmen bulunamadı. Şerif Hüseyin’in kendilerini buldurmak için bütün Hicaz’ı alt-üst etmekte olduğunu bildikleri için şu telgrafı çektiler: “Sağ salim memleketime döndüm, boşuna zahmet çekmeyiniz!” Vefatı ve Kabr-i Şerifleri Hicazdan döndükten kısa bir süre sonra 1328/1910 yılında Oş’ta irtihal-i dar-ı beka eylediler. Kabirleri Kırgızistan’ın Oş şehrinin Şark mahallesinde yüksek bir tepe üzerinde bulunan Sermezar kabristanlığında aile kabristanındadır. Kabirleri üzerinde bulunan türbe, 1940’lı yıllarda Komünistler tarafından yıktırılmış olup yakın zamanda yeniden yaptırılmıştır. Vefatlarına Farsça: Mesken ü me’va-yı mayan şüd behişt (Bizim yerimiz-yurdumuz cennet oldu) tarihi düşürülmüştür. Ayrıca Hokand ülkesinin meşhur şairlerinden Hacı Muhyi Efendi: (Dedi ki ”Vasıl-ı Hak cennet-meab Sakıb”) (Dedi ki, Sakıb Hakk’a ulaştı, yeri cennet oldu) şeklinde tarih düşürmüştür. Vefatına düşürülen üçüncü tarih ise şöyledir: (Biling tarîh-i Şeyh Sakıb ”be-mağfür”) Eserleri l – Makülat-ı Sakıbî : Nakşıbendiyye-Müceddidiyye Tarikatı’nın adabı ile bazı dinî-fıkhi meselelerin anlatıldığı bu eser Türkçe kaleme alınmıştır. Yazma halinde bulunan eserin bilinen tek nüshası, Özbekistan Fenler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Kütüphanesi’ndedir. 2 – Ma’mulat-ı Sakıbî : Nazari ve amelî olarak tasavvufa dair meselelerin anlatıldığı eser yine Türkçe kaleme alınmıştır. Eserin yazma nüshası, Oş’taki varislerinin elinde bulumnaktadır. 3 – Divan: Salahuddîn Hazretlerinin ”Sakıb” mahlasıyla yazdığı, bir kısmı Farsça olmak üzere şiirlerinin toplandığı eseridir. Yine Oş’taki varislerinin elinde bulunan Divan, birçok tarihî malumat da ihtiva etmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Seyyid Fehim Arvasi (k.s.)

Seyyid Fehim Arvasi (k.s.)

Van – Bahçesaray ilçesi Arvas Köyü ( Doğanyayla) “Hazret-i Şeyh” ve “Allame” lakapları vardır. “Arvasi” denmekle meşhur olmuştur. Babası, Seyyid Abdülhamid Arvasi’dir. Annesi aynı ailenin Doğubayezid kolundan Seyyid Hacı İbrahim Efendinin kızı Seyyide Emine Hanımdır. Arvas’ta doğdu. Aynı köyde vefat etti. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Babası, Arvas’ın tekke, zaviye ve medresesinin sevk ve idaresini yürütürdü. Seyyid Fehim, küçük yaşta babası Seyyid Abdülhamid Efendiyi kaybeder. Annesi Seyyide Emine Hanım, zahide, takva ve vera sahibi saliha bir hanımdır. Pekçok kadın hizmetçileri olduğu halde ilim talebesinin elbisesini kendisi yıkar ve yardım ederdi. Küçük yaştan itibaren ilim öğrenmeye başlayan Seyyid Fehim, kısa zamanda Kur’an-ı kerimi hatm ve hıfzeder. Sonra dedelerinin kurduğu ve öteden beri ilim yayan büyük alimler yetiştiren Arvas Medresesi ile Müküs’teki Mir Hasan Veli Medresesinde temel dini bilgileri ve Arabi alet ilimlerini okur. Kısa bir müddet ilim tahsiline ara verir. Sonra Cizre’ye gidip Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin halifelerinden Şeyh Halid-i Cezeri’nin (v.1839) ders halkasına dahil olur. Kısa zamanda emsallerini geçip ilimde ilerler. Dini ilimleri ve zamanın fen bilgilerini öğrenir. Seyyid Fehim, Cizre’de ilim tahsili ile meşgul olduğu sırada, amcaoğlu Seyyid Sıbgatullah Efendi de Cizre’ye gelip, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin talebelerinden Şeyh Salih Sibki hazretlerinden ilim öğrenir. Dönüşünde Van’a uğrar. Van’da bulunduğu günlerde büyük veli Seyyid Taha-yı Hakkari Hazretleri (v.1852) de Nehri’den Van’a gelmiştir. Seyyid Taha Hazretlerinin en seçkin eshabından olan amcası Seyyid Muhammed Efendi, Seyyid Sıbgatullah Efendiye, Seyyid Taha-yı Hakkari Hazretlerine talebe olmasını tavsiye eder. Seyyid Taha’ya talebe olan Seyyid Sıbgatullah, onun hizmetinde ve sohbetinde bulunarak, tasavvuf yolunda ilerler. Kısa zamanda olgunlaşarak insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak hususunda icazet, diploma ve hilafet alır. Van valisi ve halkı Van’da kalmasını ısrarla isterler. Fakat o, “Nehri’ye gidiyorum. Seyid Taha hazretleri uygun görürlerse burada kalırım.”, diye buyurur. Van’da kalmak istediğini Seyyid Taha Hazretlerine arzedince, buyurur ki, “Yok Molla Sıbgatullah! Van halkı dun-himmettir (eksik, kısa himmetlidir). Van’ın fethi benim ve senin elinde olmaz. Mükaşefe aleminden malumata göre, sizin sülalenizden, yani Arvasi hanedanından, ilim ve irfanı ile tanınmış, Allah bilir ama onun [Seyyid Fehimi kasdediyor] vasıtasıyla, Van’ın irşadı geçici olarak mümkündür. O zatın hayatta olup olmadığını bilmiyorum.”, diye buyurur. Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretleri, “O zat amcamın oğludur. Cizre’de ilim tahsili ile meşgul, ilim ve irfanla meşhurdur.”, der. Seyyid Taha, “Bir başka gelişinde o zatı muhakkak bana getir.”, diye emir buyurur. Seyyid Sıbgatullah Hazretleri, hocasını ikinci defa ziyarete gelişinde, genç yaştaki Seyyid Fehim Arvasi’yi de Nehri’ye getirir. Seyyid Taha Hazretlerinin huzuruna gidip sohbetiyle şereflenirler. Kalma zamanı bitip ayrılacakları sırada, Seyyid Sıbgatullah ve yanındakiler Seyyid Taha Hazretlerinin elini öpüp izin aldıktan sonra, sıra Seyyid Fehime gelince, Seyyid Sıbgatullah geride kaldığını görüp, Seyyid Taha hazretlerinden onun için de izin ister. Fakat Seyyid Taha hazretleri, Seyyid Fehim’in kalmasını münasip görür ve, “O burada kalsın.”, diye buyurur. Seyyid Taha’nın hizmetinde kalan Seyyid Fehim, kısa sürede kemale gelir. Seyyid Taha Hazretleri onun hakkında, “Başkalarının altı ayda aldığı mesafeyi, Seyyid Fehim yirmi dört saatte aldı.”, diye buyurur. Seyyid Taha Hazretleri bir gün Seyyid Fehim Hazretlerini yanına çağırır. “Muhakkak Mutavvel kitabını okumalısın.”, buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri, “Kitabım yok. Bizim taraflarda Mutavvel okunmaz.” diye arz edince, kendi kitabını hediye eder. Muş’un Bulanık kazasının Abiri köyünde Molla Resul Sibki ismindeki büyük alime gidip okumasını tavsiye eder. Huzurundan ayrılırken, “Sen zeki ve tedkik edici bir ilim talibisin. Suallerine hocalar tatmin edici cevap veremezler ve rahatsız olurlar. Derslerin takibi esnasında bir zorlukla karşılaşırsan, onları rahatsız etme. Elini göğsüne koy ve beni hatırla. İnşaallah derhal müşkilini hallederim.”, buyurur. Seyyid Taha Hazretlerine olan muhabbet ve bağlılığı sebebiyle onun yattığı odanın dış tarafında pencereye yüzünü döner ve sabahlara kadar ayakta durup, onun güneş gibi nur saçan feyizlerinden istifadeye çalışır. Hatta bir defasında bununla yetinmeyip, soğuk bir gecede şiddetli kar yağarken, kapının dışında uzanır. Mübarek başını kapının eşiğine koyarak yatar. Şiddetli yağan kar, mübarek vücudunu örter. Fakat muhabbetle yanan kalbi ile kar altında çeşit çeşit feyz ve bereketlere kavuşur. Seyyid Taha Hazretleri teheccüd namazını kılmak için mescide gitmek üzere kapıyı açar. Ayağını kapıdan dışarı atınca, Seyyid Fehim’in sırtına basar. Seyyid Fehim hemen ayağa kalkıp edeple mürşidinin karşısında durur. Seyyid Taha Hazretleri, “Yeter Molla Fehim. Benim kanaatime göre bugün ilimde bir ummansınız. Seyyid Şerif Cürcani100 Hazretlerinden sonra ilimde seyyidlerin yüzünü siz güldürdünüz. Bu ilmi bu kadar yere sermeyiniz.”, diye buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri ise, “Bu ilimden bütün istifadem, Hazretinizin bir nazarıyla olana yetişememiştir. Bendeniz menfaatimi arıyorum.”, diye cevap verir. Bunun üzerine Seyyid Taha Hazretleri onu kucaklar, gecenin karanlığında cihanı aydınlatacak manevi nurları ihsan eder. Elini tutarak beraber mescide giderler. Seyyid Taha Hazretlerinin hizmet ve sohbetinde tasavvuf yolunun en yüksek derecelerine kavuşan Seyyid Fehim, büyük bir veli olur. Mutlak hilafetle şereflenme zamanı gelince, üstadı Seyyid Taha onu huzuruna çağırır ve insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak, onların dünya ve ahirette saadete, kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmakla vazifelendirir. Fakat Seyyid Fehim, “Bu bir ağır yüktür. Ben bunu kaldıramam. Hem de buna layık değilim.”, deyip çekingen davranır. Seyyid Taha Hazretleri, “Bu bir emr-i ihtiyari, isteğe bağlı bir iş değil, emr-i zaruri olup mecburi iştir.”, diye buyurur. Memleketi olan Arvas’a gitmesini emreder. Yola çıkacağı zaman tekrar huzuruna çağırır, kitapların içindeki mektuplarını kendisine göstererek, “Bu ihlas ve muhabbet sizin değil midir? Neden imtina ediyorsunuz. Yemin ederim ki sizin hilafetiniz, Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz tarafından tasdik buyrulmuş ve bütün sadat-ı kiram büyükler tasdik buyurmuş, ben de tasdik etmek zorundayım. Siz de kabul etmek mecburiyetindesiniz.”, diye buyurur. Seyyid Fehim Hazretleri, hocasının emrine uyarak Arvas’a döner. Arvas Medresesini yeniden imar ederek talebelere ilim öğretir. Ayrıca, Nakşibendiyye yolunun esaslarını anlatarak insanların saadetine çalışır. Her zaman afet kabul ettiği şöhretten kaçınır. Arvas Medresesinde Seyyid Muhammed Emin, Seyyid Abdülhakim, Halife Derviş, Halife Ali, Molla Abdülcelil ve Şeyh Resul gibi büyükler onun yetiştirdiği alim ve velilerdendir. Ondan ilim tahsil edip, mezun olanlar Van ve havalisinde Reisü’l-müderrisin ünvanıyla anılırlar. Seyyid Fehim Hazretleri hocası Seyyid Taha Hazretlerini, her yıl Arvas’dan Nehri’ye gelerek, ziyaret etmektedir. Vefatından sonra, yerine geçen biraderi Seyyid Muhammed Salih Hazretlerini de ziyaret edip, sohbetlerinde bulunur. Zira Seyyid Muhammed Salih hazretleri Seyyid Fehim hazretlerinin sohbette üstadıdır. Üstadının vefatından sonra daha da tanınan Seyyid Fehim hazretleri, ilim ve fazilette iyice meşhur olur. Mısır, Irak, Suriye ve bu havalide halledilemeyen meseleler ona getirilir. Çözülemez gibi görülen müşkil meseleleri hallederdi. Sohbet ve dersleriyle pek çok insanın doğru yola kavuşmasına vesile olur. Böylece, Doğu Anadolu halkının Sünni kalmasını, şiiliğin ve mezheb ayrılığının yöreye girmemesini temin ederek, milli birliğe hizmet eder. Doksanüç Harbinde Ruslara karşı Doğu Bayezid Cephesine gidip büyük kahramanlıklar ve muvaffakiyetler gösterirler. Seyyid Fehim hazretleri hocası Seyyid Taha Hazretlerinin vefatından sonra onun emir ve tavsiyelerine sıkı sıkıya uyar. Senede iki defa Van’a teşrif ederek halka İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatır. Onların dünyada ve ahirette saadete, mutluluğa kavuşmaları için çalışır. Vaaz ve sohbetleriyle Van halkının İslamiyete bağlılığı ve bu husustaki şöhreti artar. “Dünyada Van, ahirette iman.” sözü insanlar arasında yaygın olarak söylenmeye başlar. Seyyid Fehim Hazretlerinin Van’a gelişlerinde büyük bir kalabalık ve izdiham olmaktadır. Zamanın valisi, askeri ve mülki erkanı onu ziyaret ederek, sohbetlerinden istifade ederler, varsa müşkil meselelerini sorup cevaplarını almaktadır. Maddi ve manevi bütün emirleri yerine getirilir, hiçkimse ona saygı ve hürmette kusur etmez. Böylece hocası Seyyid Taha’nın seneler önce buyurduğu, “Van’ın fethi Arvasi hanedanından, ilim ve irfanı ile tanınmış bir zatın vasıtasıyla muvakkaten mümkündür.” sözünün hükmü ortaya çıkmış olur. Ömrünü İslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle geçiren Seyyid Fehim hazretleri vefâtından altı ay öncesinden îtibâren sefer hazırlığına başlamıştı. Sohbetlerinde her zamankinden daha çok ölümden bahsediyordu. Şimdi medfûn bulunduğu kabr-i şerîfin yerine bakarak, Arvas kabristanına defnedilenlerin îmanlı olduğu takdirde bütün günâhlarının affedileceğini beyân buyururlardı. Ömrünün son günlerine doğru rahatsızlığı fazlalaştı. Bir Cumâ günü hasta haliyle câmiye gitti. O gün halîfesi ve oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendi beliğ ve hazîn bir hutbe okudu. Câminin arkasındaki çeşmeye kadar saflar bağlamış olan cemâat bu hutbenin tesiriyle mahzûn olup, ağladı. Seyyid Fehim hazretleri Cumâ namazını oturarak kıldı. Sonra da Seyyid Abdülhakîm Efendi, Seyyid Muhammed Emîn Efendi, Halîfe Derviş ve Halîfe Ali adlı dört halîfesini huzûruna dâvet buyurarak vasiyetlerini şöyle bildirdi: “…Muhammed Emin yerime ikâme edilmiştir. Yâni benim vazîfemi yürütecektir. İnce kalplidir. Bize karşı sevgisi çok kuvvetli olduğu için benden sonra fazla yaşayacağını zannetmiyorum. Ondan sonra Seyyid Abdülhakîm mutlak olarak yerime ikâme buyrulmuştur. Kendisi, Arvas’ta olsun, Başkale’de olsun, İstanbul’da olsun ona itâat ediniz. Onun rızâsı benim rızâmdır. Ona muhâlefet bana muhâlefettir.” buyurarak SeyyidAbdülhakîm Efendinin zamanla İstanbul’a geleceğini işâret etti. Dört halîfesinden başka bâzı talebelerinin de bulunduğu sırada vasiyetine devâm ederek buyurdu ki: “Kitaplarımı Arvas Kütüphânesine vakfettim. Benim bildiğim kimseye borcum yoktur. İhtiyâten îlân edin. Şâyet alacaklılar çıkarsa, ne kadar iddiâ ederlerse, Muhammed Emin tereddütsüz versin. İlmin ve Nakşibendiyye yolunun yayılmasına ihtimâm gösteriniz. Seyyidim ve senedim Seyyid Büzürk (Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî) hazretlerinin, her sene asgarî bir defâ Van’a gidip halkı irşâd için fakîre olan emirlerini yerine getiriniz. Hüseyin’in annesinin genç olmasına rağmen çocuklarını bırakıp gideceğine kâni değilim. Bununla berâber himâye etmek lâzımdır.” buyurdu. O sırada on yaşında olan Hüseyin Efendi orada oynuyordu. Bir ara; “Can fedâ babacığım. Misâfir çoktur. Dışarıda hep sizi bekliyorlar. Niye yatıyorsunuz. Kalkın misâfire bakın.” deyince, çocuğun sözlerine tebessüm ederek; “Bu çocuk sâlihtir.” buyurdu. Vasiyetine devâm ederek; “Benden sonra çok fitne çıkacak, kadınlardan hayâ perdesi kalkıp, çarşı pazarlarda dolaşacaklar. İslâm, Abdülhamîd Hanla kâimdir.” buyurdu. Bir ara Seyyid Abdülhakîm Efendiye dönerek; “Cenâb-ı Hak sizi muhâfaza edecektir.” buyurdu ve İbrâhim aleyhisselâmın ateşte yanmadığı kıssasını anlattı. “Nakşibendiyye yolunun yayılması için elimden geldiğince, kıl kadar ayrılmamak üzere hizmet ettim. İnşâallah mes’ûl değilim. Tam tedkîk etmeden fetvâ vermeyiniz. Ruhsatlarla yetinmeyiniz. İmkân oldukça azîmetleri esas kabûl ediniz.” buyurduktan sonra bir müddet kimseyi yanlarına kabûl buyurmadılar. Allahü teâlâyı anmakla ve ibâdetle meşgûl oldular. Bir ara karpuz istediler. Fakat o mevsimde Müküs’de karpuz yoktu. Çatak’a gidip getirdiler. Fakat karpuzu yemeden vefât ettiler. Fehim-i Arvâsî hazretlerinin hastalığını duyanlar uzak yakın her taraftan gelip ziyâret ettiler. Tedâvî için doktorlar getirdiler. Vefât ettiği günün ikindi namazını oturarak kılan Seyyid Fehim hazretlerinin mübârek vücudları secdeden mübârek başını kaldırmayacak derecede zayıflamıştı. Oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendinin yardımıyla başını secdeden kaldırabiliyordu. Bu sırada hüzün ve üzüntü Arvas ve etrâfını kaplamış, evin etrâfında yüzlerce seveni ve talebesi onun iyileşmesi haberini bekliyordu. O sırada renk renk, çeşit çeşit kuşlar geldiler, havada sıra sıra durarak herkesin hissettiği şekilde hüzünlerini izhâr ettiler. Yüzbinlerce kuş, Arvas üzerinde Şemsiye gibi gölge ettiler. O arada gaybdan bir ses; “Yâ eyyetühennefsü’l-mutmeinneh…” âyet-i kerîmesini sonuna kadar okudu. Secdeden başını kaldırıp “Er-Refîku’l-a’lâ.” dedikten sonra sesli bir kelime-i tevhidden sonra 1895 (H.1313) senesi Şevval ayının on beşinci Salı günü rûhunu teslim etti. Vefât haberi duyulunca, başta sevenleri olmak üzere bütün halk ve yabânî hayvanlar bile üzüldüler. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleri, teçhiz ve tekfinden sonra sevenlerinin gözyaşları arasında Arvas kabristanında daha önceden işâret ettiği yerde defnedildi. Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretlerinin Arvas’ta bulunan kabri, sevenleri tarafından ziyâret edilmekte ve bereketlerinden faydalanılmaktadır. Vesîle edilerek yapılan duâlar kabûl olmaktadır. Çocuğu olmayanlar çocuğa sâhib olmakta, hasta olanlar şifâya kavuşmaktadırlar. Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Karkar Deresi köyünden çocukları olmayan karı-koca Arvas’a gelip Seyyid Fehim hazretlerinin kabrini ziyâret ettiler. Çocukları olması için, Seyyid Fehim hazretlerinin rûhâniyetini vesîle ederek duâ ettiler. Sonra ikiz çocukları oldu. 1980 senesi sonbaharında tekrar Arvas’a gelen karı-koca kabr-i şerîfi ziyâret ettikten sonra üç defâ ikiz çocuklarının olduğunu bildirdiler. Hasta olup şifâ bulanlar da anlatılmaktadır. Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin vazîfesini bir müddet oğlu ve halîfesi Seyyid Muhammed Emîn Efendi devâm ettirdi. Onun vefâtından sonra da mutlak halîfesi Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri devâm ettirdi. [toggle title=”Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin ailesi” load=”hide”] Hazret-i Seyyidin, Güster Hanım, Emetullah, Nâhiye ve Esmâ hanım isimlerinde kızlarından başka on oğlu vardır. 1- Seyyid Muhammed Reşîd Efendi: Genç yaşta Gevaş’ın Tıgnız köyünde vefât etti. Kabri Zeve köyü kabristanında SultanZübeyr hazretlerinin türbesi yanındadır. 2- Seyyid Muhammed Emin Efendi: 1867 (H.1284) senesinde Arvas’ta doğdu. Babasının halîfelerindendir. 1900 (H.1317) senesinde, hac dönüşünde Tûr-i Sinâ’da vefât etti. 3- Seyyid MuhammedMazhar Efendi: Genç yaşta vefât etmiştir. Kabri Arvas’tadır. 4- Seyyid Muhammed Mâsûm Efendi: 1879 (H.1296)da Arvas’ta doğdu. 1942’de yine Arvas’ta vefât etti. Kabri, babasının bitişiğindedir. 5- Seyyid MuhammedSıddîk Efendi: 1879 (H.1296) senesinde Arvas’ta doğdu. 1916 (H.1334) senesinde Gürpınar’da dere kenarında abdest alırken ermenilerce şehîd edildi. Kabri, Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Mejıngir (Yukarı Kaymaz) köyünde olup, ziyâret edilmektedir. Seyyid Abdülhakim Efendinin halîfesi idi. 6- Seyyid HasanMedenî Efendi: Van müftüsüyken Hicaz’a gidip, yirmi sene Medîne-i münevverede kaldı. 1968 (H. 1388) senesi Berât gecesinde vefât etti.Cennetü’l-Bakî’ kabristanında defnedildi. 7- Seyyid Hüseyin Efendi: 1887 (H.1304) senesinde doğdu. 1962 (H.1382) senesinde vefât edip, Gevaş’ın Hacı Zive köyünde büyük birâderi MollaMuhammed Reşid’in yanında defnedildi. 8- Seyyid Muhammed Sâlih Efendi: 1949 (H.1369) senesinde hacca gidip, Medîne-i münevverede vefât etti. Cennetü’l-Bakî’de defnolundu. 9- Seyyid Nizâmeddîn Efendi: Van’da Akköprü kabristanında medfundur. 10- Seyyid Şemseddîn: Küçük yaşta vefât etmiş olup, Arvas’ta medfûndur. Seyyid Fehim Arvâsî hazretlerinin oğullarından ve kızlarından meydana gelen torunlarıyla nesli devâm etmektedir. [/toggle] [toggle title=”Kramer ve Menkıbeleri” load=”hide”] EFENDİMİZ SÜSLENMEYE BAŞLAMIŞ Seyyid Fehim hazretlerinin ilim tahsîline ara verdiği günlerdeydi. Bir bayram günü Şırnak’ta îmâl edilen meşhûr tiftik yününden yapılmış bir elbise giymişti. Kendi güzelliğiyle, elbisenin hoşluğu birbirine eklenmiş, fevkalâde bir güzellikle dikkatleri üzerine çekiyordu. Arvas’a yakın bir köyde oturan, akıllı ve olgun, Arvâsîlere çok bağlı Şeyhu diye anılan bir zât, Arvas Câmiinin karşısındaki damda duruyordu. Onu görünce; “Bir zamanlar Arvas’tan meşhur âlimler çıkardı. Şimdi ise güzel ve yakışıklı gençler çıkıyor. Ah, “çok yazık” diye inledi. Bu sözü işiten Seyyid Fehim; “Bu sözü niçin söyledin?” diye sorunca; “Hiç, içimden öyle geldi.” dedi. Seyyid Fehim; “Bu sözü söylemenizin bir sebebi vardır muhakkak, söyleyiniz.” dedi. Şeyhu; “Medrese âlimsiz, müderrissiz kaldı. Biz inşâallah filan efendimiz yetişir diyorduk. Şimdi bakıyorum da, o efendimiz giyinmeye, süslenmeye başlamış.” cevâbını verdi. Bu sözlerin kendisine söylendiğini anlayan Seyyid Fehim hemen eve gidip güzel elbiselerini çıkardı. Kitaplarını çantasına yerleştirip gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra yeniden ilim tahsîline çıktı. GECE EVDEN NİÇİN AYRILDILAR? Seyyid Fehim hazretleri her sene Van’a gelişinde bir müddet kalırdı. Âşıkları toplanır, feyz alırlardı. Genellikle kendisini çok seven mahkeme başkâtibi Ahmed Beyin evinde misâfir olurdu. Bir seneAhmed Bey hacca gitmişti. Van’a bir gelişinde yine onun evinde kaldı. Bir gece yarısı yakınlarından birini çağırdı ve; “Arkadaşlarını uyandır! Şimdi buradan çıkıp, falan eve gideceğiz.” buyurdu. O kimse; “Efendim gece yarısı gitmek ayıp olur. Yarın gitsek olmaz mı?” dedi. “Hayır şimdi gideceğiz. Hem Ahmed Beyin oğullarına da haber ver.” buyurdu. Durumu öğrenen Ahmed Beyin oğulları gelip yalvardılar. “Efendim bir kusur yaptıksa af buyurun. Bizden ayrılmayın. Babamız işitirse üzülür. Biz ona ne cevap vereceğiz, lutfediniz, ihsân ediniz! Kabahatimizi bağışlayınız.” dediler. Çok göz yaşı döktüler. Seyyid Fehim hazretleri; “Hayır sizden çok râzıyım, bize her hizmeti fazlası ile yapıyorsunuz. Sizlere duâ etmekteyim. Fakat şimdi gitmemiz lâzım.” buyurdu. Ahmed Beyin oğulları; “Emir buyurduğunuz gibi olsun.” dediler. Gece yarısı sevdiklerinden bir başkasının evine gittiler. Ertesi gün oğlu Muhammed Emin Efendi, Ahmed Beyin oğullarının pekçok üzüldüklerini söyledi ve; “Babacığım o evde sabaha kadar kalsaydık ne olurdu?” diye sorunca, Seyyid Fehim hazretleri; “Oğlum! Şimdi kimseye söyleme. Bu gece Ahmed Bey Mekke-i mükerremede vefât etti. Ev yetim evi oldu. Mal mîrâsçılara kaldı. Evvelce her şeyi kullanıyor, yiyip içiyorduk. Çünkü Ahmed Beyin seve seve helâl edeceğini biliyordum. Şimdi ise tanışmadığımız mîrâsçılarının hakkı olduğundan bir şeyi kullanmak câiz olmaz. Kul hakkından kaçınmak için acele ayrıldım.” buyurdu.Bir ay sonra hacılar döndü. Herkes geldi. Ahmed Bey gelmedi. “Bir gece yarısı Mekke’de vefât etti.” dediler. Hesâb ettiler, Seyyid Fehim hazretlerinin evden ayrıldığı geceye rastlıyordu. Onun kerâmeti olduğunu anladılar. ŞEYHİN SENİ ÖLDÜRTMEZ Van’ın Gürpınar Muhammed Pîrân aşîretinden Ali isminde bir zât gelerek Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu. Bir yolculuk sırasında vaktiyle hasmı olan bir kimse yolunu kesti. Ali ismindeki zâtı öldürmek üzere silâhına sarıldı. Nişan aldığı sırada Ali ismindeki zât; “Beni öldürme! Hazret-i Şeyhe (Seyyid Fehim) talebe oldum. Bütün dünyâ düşüncelerinden sıyrıldım.” diyerek, hasmını iknâ etmeye çalıştı. Fakat silâhlı kimse onu dinlemeyip silâhının tetiğine bastı. Beş tane fişeği vardı. Hepsini attı fakat hiç ses duyulmadığı gibi, Ali Efendiye de herhangi bir şey olmadı. Silâhlı kimse, fişek yuvasına baktı, fişekleri göremedi. Olanlar karşısında şaşırıp kaldı. “Şeyhin seni öldürtmez.” diyerek ayrılıp gitti. Ali Efendi bir müddet sonra Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretlerini ziyâret etmek üzere Arvas’a gitti. Ziyâret esnâsında Seyyid Fehim hazretleri ona; “Köyün tepesinde çok korktunuz mu?” diye sordu. Ali Efendi; “Evet efendim.” dedi. Seyyid Fehim hazretleri oturduğu postun altından beş adet fişeği çıkararak Ali Efendiye verdi ve; “Kul hakkıdır. Üzerimizde kalmasın.” buyurup fişekleri sâhibine vermeyi emretti. Ali Efendi bu fişekleri sâhibine götürüp verdi. Hâdise sırasında zâten hayret içinde kalmış olan silâhlı kimse, yaptıklarına pişman oldu. Tövbe edip, Arvas’a gitti ve Seyyid Fehim hazretlerine talebe oldu. [/toggle] [toggle title=”Kaynaklar ” load=”hide”] Abdulhalim Durma , van Evliyaları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Van
Hikmet Baba

Hikmet Baba

Niğde – Değirmenli kasabasında Türbenin inşa kitabesi olmadığı için yapım yılı belli değildir. Türbenin, yörede sevilen ve sayılan Hikmet Baba adına XVIII. yüzyılda inşa edilmiştir. Yapı, kasabadaki mezarlığın içinde bulunmaktadır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğini korumaktadır. Türbenin zemini yakın zamanlarda betonla kaplanmış olup, orijinalinde kesme taşla döşendiği anlaşılmaktadır. Yapı tek katlı ve kare planlıdır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Niğde
Zakirzade Abdullah Efendi

Zakirzade Abdullah Efendi

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin yola doğru alt bölümünde yer alan Miskinler Kabristanında Celvetî şeyhlerinden. Babası Osman Efendi Aziz Mahmud Hüdâyî’nin zakirbaşısı olduğundan “Zâkirzâde” sıfatıyla anılır. Osman Efendi şeyhinin birçok şiirini ilâhi formunda bestelemiştir. Tasavvufî eğitimini tamamlayan Abdullah Efendi önce halife olarak Manisa’ya gönderilmiş, fakat daha sonra İstanbul’a çağrılarak bir süre Zeyrek ve Atik Ali Paşa haremi içerisindeki Kasım Çelebi zaviyelerinde irşad faaliyetlerinde bulunmuş, ardından Kılıç Ali Paşa ve Fatih camilerinde vaizlik yapmış, 1657 yılında Üsküdar’da vefat etmiştir. Mezarı Karacaahmet Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi arkasındadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak ; Üsküdar Meşhurları , Yazıyı hazırlayan ; Abdülkadir Özcan , Üsküdar Belediyesi Yayınları [/toggle]

📍 İstanbul
Karacaahmet Sultan – Üsküdar

Karacaahmet Sultan – Üsküdar

İstanbul – Üsküdar – Karacaahmet Kabristanındaki dergahta. Karacaahmet Sultan’nın hayatı ile alakalı bilgiler net değildir. Daha çok menkıbevi bir kimliğe sahiptir. Enîsî’nin Mir’âtü’l-vefâ adlı eserinde nesebinin baba tarafından Enes b. Malik’e ulaştığı bilgisi mevcuttur. Babası Sufî Abdullah diye meşhur olan Melik Şehâb b. Kara Arslan, annesi ise Safiyye Hâtûn’dur. Eserdeki kayda göre, Karaca Ahmed Sultan Hamza-i Asgar’ın Mardin’deki hâkimiyeti sırasında 14 Zilhicce 545 (3 Nisan 1151) tarihinde burada dünyaya gelmiştir. 96 yıl ömür sürdüğünü belirten bilgiye göre hicri 641, miladi 1244 senesinde vefat etmiş olmaktadır. Mir’âtü’l-vefâ’da verilen bu bilgilerin bir kısmı başka bazı eserlerdeki bilgilerle örtüşmemektedir. Âşıkpaşazâde ve Âlî Mustafa’ya göre, Orhan Gazi devrinde yaşamış, Acem diyarında hükümdarlık yapan Süleyman el-Horasânî’nin oğludur. Başlangıçta zevk ve safa içinde bir hayat sürerken bir vesileyle dervişliğe yönelmiş, Anadolu’ya gelerek Geyve Akhisarı’nın fethine katılmış, fetihten sonra da buraya yerleşmiştir. Orhan Gazi 1359’da vefat ettiğine göre Karaca Ahmed’in de bu tarihe yakın yıllarda hayatta olması gerekir. Ancak bu durumda Enîsi ile diğer kaynaklar arasında bir asırlık bir fark oluşmaktadır. Hacı Bektaş Vilâyetnâme’sinde Karaca Ahmed’in Anadolu erenlerinin gözcüsü ve Sivri- hisarlı Şeyh Nûreddin’in müridi olduğu ifade edilmektedir. Vilâyetnâmeye göre Hacı Bektâşı Velî Anadolu’ya geldiğinde Karaca Ahmed Anadolu’da bulunuyordu ve Fatma Bacı’nın uyarısıyla Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’te olduğunu yanındakilere bildirmiş ve bazı kerâmetlerini gördükten sonra da yanına giderek kendisine intisap etmiştir. Saruhanoğulları’na ait bir vakfiyede Karaca Ahmed’in 1371 yılında hayatta olduğu kaydına göre ise onun Hacı Bektaş’la görüşmesi pek mümkün görünmemektedir. Ayrıca Hacı Bektaş’ın 1240’ta Babaîler isyanı sırasında kardeşi Menteş ile birlikte Anadolu’ya geldiği düşünülürse, Karaca Ahmed’in ondan önce Anadolu’ya gelip Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişini haber verdiğine dair rivayetlere şüpheyle bakmak gerektiği ortaya çıkar. Orhan Gazi döneminde Bizanslılar’la yapılan Palekanon savaşından sonra Üsküdar’a gelerek bugün kendi adıyla anılan türbe ve mezarlığın bulunduğu bölgeye yerleşen Karaca Ahmed burada kurduğu tekkede çok sayıda mürid yetiştirmiş, tekkesi Osmanlı Bizans sınırında bir tampon bölge görevini üstlenmiştir. Karaca Ahmed’in Üsküdar’daki türbesi, adını verdiği semtte, Nuhkuyusu Caddesi ile Gündoğumu Caddelerinin birleştiği köşededir. Evliya Çelebi’nin tekkenin varlığından bahsetmesi tekkenin 1630’larda faal olduğunu göstermektedir. Türbenin ilk çekirdeği 1539 yılında Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Üstü açık olan türbeyi Sultan III. Mehmed’in annesi Safiye Sultan 1600’lü yıllarda kapattırmıştır. Sonrasında birkaç kez tamir görmüştür. Bugün Karaca Ahmed’in türbesinin bulun- duğu mezarlık Karacaahmet Mezarlığı olarak bi linmektedir. Ancak bu isim 1698-1699 yıllarında türbenin yapılışından 170 yıl sonrasında kullanılmaya başlanmıştır. Karaca Ahmed, Rumeli’deki fetihlere katıldıktan sonra, Üsküdar’daki tekkesine geri dönmüştür. Fakat tam olarak tespit edilemeyen bir tarihte bilinmeyen bir sebepten dolayı Üsküdar’dan ve Osmanlı topraklarından ayrılmıştır. Sonrasında Anadolu’nun pek çok yöresini dolaşarak hem hastaları tedavi etmiş, hem de kurmuş olduğu tekkeler vasıtasıyla Anadolu’nun İslâmlaşma’sına katkıda bulunmuştur. Osmanlı topraklarından geniş bir mürid kitlesiyle birlikte ayrıldıktan sonra ilk olarak Afyon’da bugün kendi adıyla anılan bölgede yerleşmiştir. Bölge beylerinden birinin akıl hastası kızını tedavi etmesi onun şöhretini daha da arttırmış ve burada kendisine geniş araziler vakfedilmiştir. Ancak kendisi bir süre sonra Afyon’dan ayrılıp Saruhanoğulları’nın hüküm sürdüğü Manisa bölgesine yerleşmiştir. Tarihî kayıtlardan, onun Saruhanoğulları topraklarında bu beyliğin son hükümdarı İshak Bey zamanında yaşadığı anlaşılmaktadır. Akhisar muhtemelen Karaca Ahmed’in son durağı olmuş, bundan sonra başka bir yere gitmeyip kurmuş olduğu tekkesinde hem ruh hekimliği yapmış hem de mürid yetiştirmiştir. Saruhanoğulları’nın vakfiyelerinde 1371 yılında Revak Sultan’a yapılan bir vakıf tahsisinde Karaca Ahmed’in şahit olarak adı geçmekte, 1390’da Hoşkadem Mescidi ve Yengi’deki Karaca Ahmed evkafının Karaca Ahmed Tekkesi’ne vakfedilmesine dair belgede ise artık yaşamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda onun 1371-1390 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. İstanbul, Afyon, Manisa, Aydın, Sivrihisar, Göynük, Makedonya’da yedi türbesi bulunmaktadır. Karaca Ahmed’in ruh hastalarını tedavi eden bir hekim olduğu inancı, günümüzde de devam etmektedir. Özellikle akıl hastaları üzerinde büyük bir etkisinin olduğu rivayet edilir. Karacaahmet Sultan Üsküdar’daki makamı, 946 (1539) tarihinde gördüğü bir rüya üzerine, Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. Kendisi, Manisa Sarayı’ nda bulunduğu sırada sık sık Horoz Koyu’ne giderek Karacaahmet’in Turbesi’ni ziyaret ediyordu. Türbe’ye Gündoğumu Caddesine açılan demir bir kapıdan girilir. Kapı üzerinde, dört mısralı şu kitabe vardır: Ravza-i feyz-i fütuh-› Karacaahmed’dir Gel erenler oku bir Fatiha kıl istimdad Eyledi zevcesi Fehmiyye Hanım ruhi-cun Matbah-ı amire memuru Ziya Bey bünyad (1283 – 1866-67) Kitabeden de anlaşılacağı üzere türbe, Saray matbahı mmuru Ziya Bey tarafından karısının ruhu için yaptırılmıştır. Kapının sol tarafında Ziya Bey’in aynı tarihte inşa ettirmiş olduğu sebil vardır. Kapıdan uzunca bir avluya girilir. Sağ tarafta, mezarlığa açılan bir kapı ve pencereler bulunmaktadır. Sol tarafta ise, sebil odası ve onun arkasında üç kabir mevcuttur. Çimentodan yapılmış bir sandukanın ayak uçuna üç kabir taşı yerleştirilmiştir ki, en eski tarihli olanın kitabesi şudur: Karacaahmed Sultan ki, kutbü’l-arifin idi Niyaz ile gelub her subh u şam eşiğine yüz sür Keramet ehlidir evladı hem sahib-i nazardır Ziyaret ile tazim et huzurunda ayağın dur Berat gicesi öldü Şeyh Mehemmed didiler tarih Bu köhne tekkeden el çekdi hem göçdü Mehemmed Dede ……………. ……………. Sene 1050 (1640-41) Etrafı demir parmaklıkla çevrili olan bu yerdeki ikinci kabir taşı üzerinde şunlar yazılıdır: Derviş Halil’in ciğerkuşesi Merhum ve mağfur Selim Dede Ruhi-çün el-Fatiha 1156 (1743) Üçüncü kabrin kitabesi de şudur: Merhum ve mağfur Tekye-nişin Şeyh Halil Ruhi-çün Fatiha 1173 (1759) Son iki taş baba oğula ait olup baba, oğlu Selim Dede’den 16-17 sene sonra olmuştur. Her ikisinin üzerinde tarikat sikkeleri vardır. Cümle kapısının karşısındaki kapıdan türbeye girilir. Burada orta yerde, etrafı bir parmaklıkla çevrilmiş olan büyük bir sanduka vardır. Üzerinde bir tarikat sikkesi, iri tesbihler ve baş tarafında muhtelif boy pirinç şamdanlar ve 24 mısralı bir levha bulunmaktadır. Duvardaki camekanda ise Karacaahmet Sultan’ın hırkası, tesbihleri ve takkesi muhafaza edilmektedir. Çatısı içten kubbelidir. Türbe, şimdiki şeklini 1866 tarihinde almıştır. Ondan evvelki durumunu kitabeden az cok anlamaktayız. 1595 tarihine kadar uzerinde sadece bir makam taşının bulunduğu sanılan kabrin etrafı bir duvarla cevrilmiş ve bir de kapı açılmıştır. Çatısı bulunmayan bu açık türbenin kapısı, Nuhkuyusu Caddesi’ne bakıyordu. Çünkü, türbenin sağ tarafındaki mezarlık, 1273 (1856) tarihinde, Mehmet Rüşdü Paşa’nın annesi Fatma Zehra Hanım’ın buraya gömülmesi ile bir kabristan haline gelmiştir. Türbe son olarak Avni Paşa’nın oğlu Ahmed Fuat Bey tarafından tamir ettirilmiştir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Üsküdar Meşhurları ansiklopedisi , Üsküdar Belediyesi Yüzyıllar Boyunca Üsküdar , Üsküdar Belediyesi , 2. cilt , sayfa 577-581 [/toggle]

📍 İstanbul

Azizlerhan İşan

Özbekistan’ın Taşkent şehrindeki Şeyhantahur semtinde, Azizlarhan mescidi avlusunda yer almaktadır. Halk arasında Azlarhan îşan mescidi ve mezarı denilir. Mescit, uzmanlar tarafından birkaç defa incelenmesine rağmen onun ne zaman yapıldığı ve kimin yaptırdığı konusunda kesin bilgi yoktur. Sadece 18. Yüzyılın ilk yıllarına ait olduğu tahmin edilir.

Gayıp Ata

Özbekistan’ın Taşkent şehrinin kuzey batısındaki Sabır Rahimov semtinin Karasaray sokağındadır. Mezar 1880’li yıllardan beri mevcuttur. Rivayete göre, Gayip Ata adı Yesevi Şeyhi Hüseyin Şeyh adı ve faaliyeti ile bağlıdır.

Süzük Ata (Süksük Ata)

Özbekistan’ın Taşkent ilindeki Beşağaç mahallesinde bulunmaktadır. Sembolik mezarlar arasında Süzük Ata’yla ilgili bilgilere çok rastlanmaktadır. Süzük Ata Hakim Atanın evlatlarındandır. A. Nasirov un sunduğu bilgilere göre Süzük Ata, İsmail Atanın küçük oğludur. Muhammed Şerif Hüseynî’nin ”Hüccet el-Zakirîn” isimli eserinde bu zat, Süzük Ata veya Süksük Ata şeklinde anılır. Asıl ismi ise Mustafa Kuludur. Sayramda doğmuştur. Neden böyle ad verildiği konusunda Büzürgani Sayram eserinde onun kaşlarının kalın ve gözlerinin ela olduğunu ve Ahmet Yesevi ona “Süzüğüm geldi, gel yavrum” dediğini bilgi olarak getirir. Başka bir kaynakta getirildiğine göre, Mustafa Kulu 1140-1217 yıllannda yaşamış olup, Ahmet Yesevinin Gevheri Huştaç adlı kızının küçük çocuğudur. Mevcut şecere bilgilerinde; Gevher Huştaç’ın Süleyman Veliyle evlendiğini fakat onların çocuklarının olmadığını görürüz. Süzük Ata büyüyünce Taşkent’in Beşağaç semtindeki Çukurköprü, Mirler ve Çakar mahalleleri arasına gelip yerleşir. Süzük Ata el sanatı ustalarından biri olup, sonradan onun yaşadığı mahalle Süzük adını almıştır.

Şeyh Yakupzade Hafız Mustafa Efendi

Şeyh Yakupzade Hafız Mustafa Efendi

Uşak şehir merkezindeki Şehitler Kabristanında. Kabristanının üst kapısından girdiğimizde 50 metre aşağı yürüyoruz . Sol tarafta 20 metre ileride. Yakupzade Şeyh Mustafa Özyürek Halvetı/Şabani Azizlerinden Yakupzade Hafız Mustafa (Özyürek) Efendi (d. 1887-ö. 1973) Uşaklı­ dır. Annesi Alime hanım, babası Mehmed Efendi’dir. Her ikisini de küçük yaşlarında kaybeder. Teyzesi tarafından büyütülür. Teyzeoğlu ile birlikte hafızlık tahsil eder. On sekiz yaşında Rukiye Hanım (nam-ı diğer Rukiye Molla) ile evlenir. Bu evlilikten Ah­met, Mehmet, Nurettin, Hatice (Kayahan), Ulviye (Aksekili), ve Alime (Vidinlioğlu) adlı çocukları dünyaya gelir. İyi bir halıcı olan Rukiye Hanım’ın da des­teğiyle Uşak’taki medrese tahsilinden sonra Birinci Dünya Harbi sı­rasında İstanbul’a Harbiye’ye nakleder. Buradaki tahsilini ikmalden sonra 1 Temmuz 1915 tarihinde Kafkas Cephesi’ne gönderilir. Üçün­cü Orduda teğmen rütbesiyle görev yapar ve üç sene sonra Uşak’a geri döner. Memleketine döndükten sonra ticaret ve Yeşil Cami’de imamet ile meşgul olmaya başlar. Yakup Baba tesirli hutbeleri ve va’zlarıyla tanınmış ve saygı du­yulmuş bir azizdir. Onu yakinen tanıyanların ifadelerine göre halk üzerinde fevkalade tesiri olan ileri görüşlü bir kişidir. Hutbelerinde ”Allah’ı isteyen eteğimi tutuversin” diyecek kadar açık sözlü olmasına rağmen tasavvufi yönünü halktan gizlemeyi de bilmiştir. Kendinden önceki piran gibi aşka ve irfana dayalı süluk anlayı­şıyla sohbetlerinde ısrarla vahdet bilincini vurgulayan Yakupzade Hazretlerine göre “Süluk, gönülden önce, dil; kulak, göz, el ve ayak eği­timidir. Dil Hakkı söyleyecek, kulak Hakkı duyacak, göz hakkı görecek! Bunlar eğitilmeden, gönül Çalab’ın tahtı olmaz! Bu eğitim birkaç gün­ de gerçekleştirilecek bir şey olmadığı gibi, ne sadece bedeni, ne de ruhi bir eğitimdir. Kırk sene hizmetin sırrı, topyekun bir gönül eğitimiyle ilgilidir. Yunus’un dergaha kırk yıl hizmet etmesi, gönül (insan) terbi­yesinin ne kadar zor ve hassas olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu hizmet sırasında dervişin içten içe idrak etmesi gereken nüktelerden birisi de, “halka hizmetin Hakk’a hizmet ve ibadet olduğu” bilincine ulaşmakla ilgili­dir. Bu bilince bazıları kırk günde bazıları da kırk senede ulaşır. Kırk günde gelene “nerede kaldın?”; kırk senede gelene “ne kadar erken geldin!” demişlerdir. Hasıl-ı kelam, vücud-ı vahidi anlamak, cemal ve celali birlemek, sonra dönüp vücud içinde kendi aslını seyretmek kolay değildir. Kırk gün veya kırk sene tabirlerinde kabiliyet nüktesi gizlidir! Yakup Aziz, büyük bir alim ve natık­tır. Fakat eline kalem alıp ilmini kitaba dökmemiş, ömrünü insan yetiştirmeye hasretmiş ve insan-ı kamiller yetiştirmiş­tir. Bu sebeple bizzat kaleme aldığı “Ey gözüm nuru ne bilsin gizlidir esrarımız/ Cahil ü nadan ne bilsin anlamaz ahvali­miz” matlaıyla başlayan tek nutkundan başka edebi değeri haiz bir şey bırakma­mıştır. Menakıbı maalesef derlenme­miştir. Müntesipleri tarafından dilden dile aktarılan cümlelerinden birisi “Türkiye’de ve dünyada bütün sınırlar bir gün kalkar!” sözüdür. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Yakupzade hazretlerinin insanın kalbine ok gibi tesir eden bir sohbeti var idi. Yanına gelen müftü, müderris yahut ulemadan her kim olursa olsun edeben susar, mey­danı azize bırakmak durumunda kalırdı. Yamalı Dede’ye derviş olan devrin büyük alimlerinden Fatih medreselerinden mezun Yusuf Ziya Bey, bilahire Yakupzade hazretlerine gelerek tekmil-i süluk etmiş ve ondan hilafet almış velayet erbabındandır. Bu zat Cuma hutbesi ve­rirken dahi Aziz içeri girse, hutbeyi keser, tazim ettikten sonra “des­ tur” der söze öyle devam ederdi. Bulunduğu mecliste otururken içeri girse ayağa kalkar, hürmet ederdi. Oğlum bunu yapma, istirham ederim derse de: -Aziz efendim, istirham ederim, işte bunu benden istemeyiniz der, saygıda kusur etmezdi. Bu Yusuf Ziya Hazretleri ciltler dolusu kitap yazabilecek kabili­yette olduğu halde, Aziz hazretlerinin huzurunda bir saatlik sohbet­te binlerce müşkilinin çözüldüğünü belirtirdi… Bu zat, Yamalı Dede’nin Tac-ı şerif ve asa gibi emanetlerini ya­şadığı bir hal üzere Yakupzade hazretlerine getiren kişidir aynı za­manda.. Yamalı Dede ile başlayan çağdaş kıyafet tercihi, Yakupzade haz­retleri ile devam etmiş olduğu için, gerek Yamalı, gerek Yakupzsde ve gerek onun takipçileri dönemlerinin modern kıyafetleriyle dikkat çekmişlerdir. Yakupzade hazretleri hem şiir hem de musiki vadisinde yete­nekli olduğu halde önceki azizler gibi bu konularla doğrudan ilgi­lenmemiştir. Meclislerinde kendilerinden meşkeden bilhassa zakir­ başıları Cemaleddin Kunat ve Uşak Kurşunlu Camii Müezzini Hafız Abdullah Tez (ö. Uşak 2010) vasıtasıyla meşkettiği bazı besteli ilahiler günümüze intikal etmiştir. El yazısıyla bıraktığı tek ilahi defteri eli­ mizde olup, içinde kendilerine ait iki nutk-ı şerifleri, Salih ve Yamalı Babaların şahide kitabeleri ve zikir meclislerinde okuduğu ilahiler kayıtlıdır. Yakup Aziz’in hatıraları bir bütün olarak toplanmamıştır. Onun yetiştirdiği pek çok zat bugün vefat etmiştir veya yaşlılık dönemini yaşamaktadır. Yakup Aziz sohbetlerinde tasavvufi tecrübelerini sa­vaş hatıralarıyla kaynaştırıp ayrı bir çeşni vermiştir fakat derlen­mediği için bunların çoğu unutulup gitmiştir. Özellikle Uşak’taki ih­vanından derlenecek hatıralar fevkalade kıymeti haizdir. Bildiğimiz şu ki onun yerine posta geçen zat silsiledeki pek çok meşayih gibi mahfi yaşamıştır. 15 Mart 2013 tarihinde göçen Cemalettin Kunat zat postu olarak kırk sene irşad görevinde bulunmuş ve sessiz seda­sız bu alemden göçmüştür.

📍 Merkez, Uşak
Şeyh Seyfeddin Faruki (k.s.)

Şeyh Seyfeddin Faruki (k.s.)

Yusuf Bin Kuseyr Kümbeti – Ataba Kümbezi – Azerbaycan

Yusuf Bin Kuseyr Kümbeti – Ataba Kümbezi – Azerbaycan

Azerbaycan – Nahcivan Şehir merkezine, Kurtlar mahallesinde yer alır. İnşa Kitabesine şöyle yazar ; ” Haza el-meşhe el-hoca el-reis el-ecel Rükn e-Din Cemal el-İslam mukaemü’i meşayih Suf bin Kuseyr el bezzaz bi tarihi şevval ve senete seb’a ve hamsine ve hamsemiyye ” Tercümesi ; ” Bu meşhed, hoce, en büyük reis, inin süsü, şeyhlerin başkanı bezzaz Yusuf bin Kuseyr’inir. 557 şevval ayına vefat etmiştir.” Kümbet , yapı kitabesine göre şevval 557H. / 13 eylül-12 Ekim 1162 M. tarihine Bezzaz Yusuf Bin Kuseyr için yaptırılmıştır. Yusuf B. Kuseyr’e El- reis ve mukaddem-ül meşayih gibi ünvanlar verilmektedir. Reis ortaçağ’da ahi liderlerine verilen bir ünvandır. Mukaddem-ül Reis ise tarikattaki en üst makmalardandır. Bu ünvanlar Yusuf Bin Kuseyr’in Nahcivan’daki bir Ahi şeyhi olduğunu ve yapınında bir Ahi yapısı olduğunu gösterir. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”]Kaynak Nahcivan’da Türk Mimarisi , Turgay Yazar , Türk Tarih Kurumu [/toggle]

Yaman Dede – Mehmed Abdülkadir Keçeoğlu

Yaman Dede – Mehmed Abdülkadir Keçeoğlu

Karahisari İsmail Efendi

Karahisari İsmail Efendi

İstanbul – Fatih – Çarşamba da Beyceğiz caddesi üzerinde

📍 İstanbul
Üçler Türbesi

Üçler Türbesi

adres

📍 Konya
Lala Muslihiddin Türbesi

Lala Muslihiddin Türbesi

Kayseri – lala Musluhiddin camii

📍 Kayseri
Alaeddin Bey Türbesi

Alaeddin Bey Türbesi

Karaman – Hisar Mahallesi’nde Karaman Kalesinin eteklerindeki Parkta. …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Karaman
Şem’un Sefa

Şem’un Sefa

📍 Hatay
Şeyh Abdurrahim Reyhani El Erzincani (k.s.)

Şeyh Abdurrahim Reyhani El Erzincani (k.s.)

📍 Erzincan
Şeyh Abdurrahman Hüsameddin Efendi

Şeyh Abdurrahman Hüsameddin Efendi

Amasya – Merkez’de Çilehane camii girişindeki türbesinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Amasya
Huysuzlar Türbesi

Huysuzlar Türbesi

Bursa – İznik’de Ayasofya camii karşısında …

📍 İznik, Bursa
Taptuk Emre – Manisa

Taptuk Emre – Manisa

Manisa – Kula’ya 25 km uzaklıktaki Emre köyünde ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kula, Manisa
Tahir Efendi

Tahir Efendi

Manisa – Kula’da Çarşı camii yanında ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kula, Manisa
Kahraman Celal Baba

Kahraman Celal Baba

Kars – Kars Kalesinin yanında ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kars
Seyyid Muhammed Salih (k.s.)

Seyyid Muhammed Salih (k.s.)

Hakkari – Şamdinli – Bağlar köyünde ( Seyyid Taha Hakkari hz’nin yanında) Seyyid Muhammed Salih hazretleri, Osmanlılar zamanında Anadolu’da yetişen evliyanın en büyüklerindendir. Silsile-i aliyyenin otuz ikincisidir. Büyük veli Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin on birinci torunu ve Taha Hakkari hazretlerinin kardeşidir. Seyyiddir. 1865 yılında Nehri’de (Bağlar köyü) vefat etti. Kabri, ağabeyi ve hocası Seyyid Taha-yı Hakkâri hazretlerinin ayak ucundadır. Seyyid Salih, küçük yaşta Kur’an-ı kerim okumayı öğrendi. Çok zekiydi. Kısa zamanda Kur’an-ı kerimi ezberledi. Medreseye giderek tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimlerle, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrenerek büyük bir âlim oldu. Tasavvufta da yetişerek, kalb ilimlerinde marifet sahibi olmak için, ağabeyi Seyyid Taha-yı Hakkâri’nin sohbetiyle şereflendi. Senelerce ona hizmet etti. Mübarek teveccühlerine kavuştu. Vilayet derecelerinde çok yükseldi. Hocası, ona icazet vererek, talebe yetiştirmek üzere Berdesur’a gönderdi. Seyyid Salih hazretleri orada talebe yetiştirmeye başladı. Seyyid Taha hazretleri vefat edeceği zaman ona kendisinden sonra makamlarına kimin oturacağı sorulunca; “Biraderim Salih, kâmil ve olgundur. Herkesin başı onun eteği altındadır” buyurarak Seyyid Salih’i yerine bıraktı. Hasta kalblere şifa olan sohbetleri ile, aşıklarının kemale gelmesine, Hakk’a yaklaşarak veli birer zat olmalarına vesile oldu. Seyyid Salih hazretleri, muhabbet ve edep sahibiydi. Verası ve takvası çoktu. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasını terk ederdi. Ekseri günleri oruçlu geçerdi. Gecelerini ibadetle ihya eder, uykusunu öğleye yakın kaylule yaparak alır, hem de sünnet-i şerife uyardı. Çok merhametli olup, hiç kimseyi incitmezdi. İnsanların Cehennemde yanmamaları için elinden gelen gayreti gösterir, Allahü teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçınmalarını sağlardı. Gayr-i müslimlere dahi iyilik yapardı. Bu sebeple herkes tarafından sevilirdi. Seyyid Taha hazretlerinin oğlu Ubeydullah, babasının yerine geçen amcası Seyyid Salih hazretlerine talebe olmayıp diğer halifesi Seyyid Fehim hazretlerine tâbi olmak istedi. Fehim-i Arvasi ise ona; “Muhterem babanız, yerine Seyyid Salih hazretlerini tayin ettiler. Bu sebeple siz de, biz de onun sohbetine gidip, ona tâbi olmamız lazımdır” buyurdu. Buna rağmen Ubeydullah, buna itiraz eyledi. Bunun üzerine Fehim-i Arvasi; “Mübarek hocamızın kabr-i şerifine gidelim ve soralım. Ne buyururlarsa yapacak mısın?” buyurdu. O da; “Yaparım” dedi. Gittiler. Kabristana girişte ayakkabılarını çıkarıp, kabrin yanına vardılar. Daha hiçbir şey söylemeden Taha-yı Hakkâri hazretlerinin; “Fehim, Ubeydullahı, kardeşim Salihe götür” buyurduğunu işittiler. Ubeydullah, babasının bu emrine uyarak, süratle amcasının huzuruna koştu. Seyyid Salih, 1865 yılında hastalandı. Talebelerini toplayarak herbiriyle vedalaştı, helalleşti. Vasiyetini bildirdi. Kabriyle ilgili olarak da; “Kabrimi ağabeyim Seyyid Taha hazretlerinin kabr-i şerifinin ayak ucuna kazınız. Edebi gözetip kabirde de mübarek ayakları başımın üstüne gelecek şekilde olmasını sağlayın. Bizden sonra Seyyid Fehime tâbi olun” buyurdu. Sonra talebelerinin Kur’an-ı kerim tilavetleri arasında vefat edip, sevdiklerine kavuştu. Vasiyetini aynen yaptılar. Kabrini hocasının ayak ucuna kazdılar. Şimdi bu iki kabrin üç taşı vardır. Yani Seyyid Taha hazretlerinin kabrinin ayak ucundaki taş, Seyyid Salih hazretlerinin baş taşıdır. Seyyid Muhammed Salih hazretlerinin vefatından sonra yerine Seyyid Fehim-i Arvasi hazretleri geçip vazifesini devam ettirdi. İnsanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatıp onların kurtuluşlarına vesile oldu. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şemdinli, Hakkâri
Halil Paşa Türbesi

Halil Paşa Türbesi

İstanbul – Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdai efendi sokağında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İstanbul
Seyyid Nuri Baba

Seyyid Nuri Baba

Şanlıurfa – Bediüzzaman kabristanında . Kabristanda 1 nolu kapıdan girdiğimizde 50 metre yürüdükten sonra sol üst tarafta. …….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Şanlıurfa
Hacı Veyiszade Mustafa Efendi

Hacı Veyiszade Mustafa Efendi

Konya – Merkez’deki üçler kabristanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Horasan Erleri

Horasan Erleri

Konya – Mevlana Müzesi içerisindeki Türbesinde

📍 Konya
Turgutoğlu Türbesi

Turgutoğlu Türbesi

Konya – Turgutoğlu caddesinde , Şeyh Sadreddin Konevi camii yakınında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Söylemez Türbesi

Söylemez Türbesi

Söylemez Türbesi ;Konya – Meram’daki Balık Halinin hemen önünde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Konya
Kudret Dede

Kudret Dede

Eskişehir – Odunpazarı Kabristanında Şeyh Edebali Hazretlerinin türbesinin avlusunda.

📍 Eskişehir
Kesikbaşlar Türbesi

Kesikbaşlar Türbesi

Eskişehir – Seyitgazi İlçesindeki Seyitgazi Külliyesinde , Seyyit Battal Gazi hazretlerinin karşısında. Kitabesi bulunmamaktadır. İnşa tarihi kesin olarak bilinmeyen yapının, günümüze gelen orijinal bölümlerinden Selçuklu Dönemine ait olduğu anlaşılmaktadır. Kuzeyinden çilehane, batısından hol, güneyinden camiyle çevrelenmiştir. İki katlıdır. Alt katı, doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülüdür. Üst kat kareye yakın yamuk planlı, kubbe örtülüdür. Cenazelik mekanının ortasında iki sanduka yer alır. Doğu cephe ekseninde sivri kemerli bir pencere bulunur. Üst kat, batısından sivri bir kemerle hole eyvan gibi açılmaktadır. Doğu cephesi kesme taş kaplamadır. Alt kat zemini hol zemininden yaklaşık 1.5 metre daha aşağıdadır. Moloz taş örgülü doğu duvarı haricind ki tüm duvarlar, tuğla örgülüdür. Alt katın çok az kısmı hol zemininin üstünde kalan batı duvarında bir pencere bulunur. Üst katın tüm duvarları düz istifli tuğla örgülüdür. Yıkılan pandantif geçişli kubbesi günümüzde yeniden yapılmıştır. Alt kat duvarlarında tuğla, moloz, kaba yonu ve kesme taş, üst katın kemer, kubbe geçişleri ve kubbe örtüsünde tuğla kullanılmıştır. Eyvan kemerini çevreleyen şeritle keıner köşeliklerinde erken tarihli özgün geometrik süslemeler bulunur. Eyvan kemerini çevreleyen şeritteki ok ucu motifleri dikkati çekmektedir. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Kardeşler Türbesi

Kardeşler Türbesi

Eskişehir – Seyitgazi İlçesindeki Seyitgazi Külliyesinde , Seyitgazi türbesi girişinde ilk solda. Kösemihal’in oğullarından Ahmet ve Mehmet Beyler Türbesi olarak da bilinir. Türbe tahminen 16.yy sonu, 17.yy başında inşa edilmiştir. Halk arasında ; şehit kardeşler, Türbe binasını yaptıranlar, Kesikbaşlar, Türbe binasını tamir eden ustalar olarak adlandırılan türbeye söve ve lentosu yekpare siyah mermer dikdörtgen formlu açıklıktan üç basamaklı taş merdivenle çıkılır. Türbe zemini yüksek tutulmuştur. Kubbeye geçişte türk üçgenleri ve stalaktikitler kullanılmıştır. Türbe içinde doğu batı yönünde uzanan iki lahit vardır. Türbenin dışa açık cepheleri ve sekizgen kubbe kasnağı kesme taş örgülü olup taş saçakla nihayetlenir.

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Sofu Dede – Et dede

Sofu Dede – Et dede

Bursa – Namazgah camii yanında Emir Sultan Hazretlerinin hadimleriden (hizmetkar) olan Sufi Mehmet Efendi , halk arasında ” Et Dede ” olarak da bilinmektedir. Yaşadığı dönemde kasaplık yaptığı için kendisinin bu ad ile tanındığı rivayet edilmektedir. 4129 tarihinde vefat ettiği bilinen Sufi Mehmed Dede , 1375 – 1400 tarihleri arasında yaptırdığı Namazgah camii haziresine defnedilmiştir. Cami haziresinde bulunan diğer mezar taşlarının gerçekten buraya ait oldukları şüpheli olmakla birlikte Namazgah civarına vaktiyle çok sayıda definlerin yapıldığı bilinmektedir.

📍 Bursa
Mevlana Seyyid Ali Hamedani

Mevlana Seyyid Ali Hamedani

adres

Atabey Gazi

Atabey Gazi

Atabey Gazi Türbesi , Kastamonu – Atabey mahallesindeki Atabey Gazi camiinin güneydoğu köşesinde Mülkiyeti Atabey gazi vakfına ait olan Cami’nin kitabesinden öğrenildiğine göre, Çobanoğulları beylerinden Atabey Muzafferüddin Yavlak Aslan 1273 yılında yaptırmıştır. Kastamonu’nun en eski camisi olan bu yapı 1800 ve 1871 yıllarında onarılmıştır. Cami kesme ve moloz taştan yapılmış, ibadet mekanını kırk ahşap direğin taşıdığı bir tahta tavan ile örtülmüştür. Bundan ötürü de halk arasında Kırk Direkli Cami olarak tanınmıştır. Giriş kapısı taştan yapılmıştır. Rivayete göre Selçuklu devletinde üst düzey komutanlardan birisi olan ve 200 bin çadırlık aşireti ile önemli bir güce sahip bulunan Hüsamettin Çoban Bey Kastamonu’yu fethettiğinde, kalenin hemen eteklerinde bir cami yaptırmis ve ilk Cuma namazını burada kıldırmıştır. Cuma hutbesine çıkarken de, fethin simgesi olarak minbere kılıç kuşanarak çıkmıştır. Daha sonradan torunu Muzafereddin Yavlak Arslan tarafından ilk yapılan cami yıkılarak yerine bugünkü Atabey camii inşa edilmiştir. Ancak fethin ardından kılınan ilk Cuma namazında minbere kılıçla çıkan Hüsamettin Çoban Bey’in başlattığı gelenek sonradan da devam ettirilmistir. Günümüzde de Atabey cami’mde imam hala Cuma hutbesi için minbere çıkarken kılıç kuşanma geleneğim devam ettirmektedir. Caminin güney duvarının hemen doğusunda da Atabey Gazi Hazretlerinin türbesi bulunmaktadır. Türbede bu zatın dışında kimin yattığı kesin olarak bilinmemekle beraber, Muzaffereddin Yavlak Arslan’ın mefdun olduğu kesin olarak bilinmektedir. Cami ve türbe son olarak 2009 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafında restore edildi. Türbede medfun olan Atabey ‘in adı belli olmamakla beraber tarihî kaynaklar Kastamonu fatihi olarak Hüsameddin Çoban Bey’i göstermektedir. Son yıllara kadar kale kilidinin sandukasının başında asılı durması ve türbe duvarındaki levhada yazılı bulunan:” Eazım-ı Rical-i Selçukiyye’den Fatih-i belde Atabey Gazi Hazretlerinin türbe-i Şerifesidir ” ibaresinden bu Atabeyin Hüsameddin Çoban Bey olduğu anlaşılmaktadır. Hüsameddin Çoban Bey’in Anadolu Selçuklu Devletinin ilk hükümdarı Kutalmış oğlu Süleyman Şah’ın seçkin emirlerinden Kara Tekin’in soyundan geldiği kabul edilmektedir. (Kara Tekin, 1074 M. yilinda Sinop ve Kastamonu havalisini fetheden Danişmentliler Devleti emindir ve Çankırı’da medfundur). Çağdaş kaynaklarda bildirildiğine göre Hüsameddin Çoban Bey , Anadolu Selçuklu Devleti’nin önde gelen komutanlarından biridir. Melikü’l ümera unvanına bakılırsa sıradan bir bey olmayıp Bizans sınırlarındaki “Uç” tabir edilen bölgenin Beylerbeyidir. Binaenaleyh, sınırları Sinop’un batısında kain bir noktadan Kastamonu, Devrek, Bolu, Eskişehir, Kütahya ve Denizli’yi içine alan bir yay şeklinde Akdeniz’de Fethiye Körfezine kadar uzanan bölgenin tamamı Hüsameddin Çoban Bey’in liderliğindeki Kayı Boyunun yönetiminde bulunuyordu. Aralarında Ertuğrul Gazi ‘nin de bulunduğu bütün Kayı beyleri bu beylerbeyi’ne tabi idi. Muzafereddin Yavlak Arslan döneminde Hoylu Hasan Bin Abdüldülmümin tarafından yazılan bir eserin mukaddimesinde yer alan, “ Melikü’I ümera ve sipah-büd-ı diyar-ı uç ” unvanlarından Beylerbeyi sıfatının Çobanoğulları Beyliği’nin yıkılmasına kadar Kastamonu beylerinin uhdesinde kaldığı görülmektedir. Bu durumda Ertuğrul ve Osman Beyler Söğüt civarında bir oymağın beyleri sıfatıyla yaşadıkları devirde kuzey-batı Anadolu sınırlarının muhafazası ile görevli bulunan Çobanoğulları Beyliği’ne tabi bulunuyorlardı. Hüsameddin Çoban Bey ve oğulları Bizans’ı Paflagonya Bölgesinden atarak sürekli mücadelelerle zayıflatmış ve küçük bir bölgeye sıkıştırarak nöbeti Osmanlı’lara devretmiştir. Osman Bey’in Söğüt Yaylası’nda temellerini attığı muhteşem imparatorluğun mayasında Kastamonu’nun payı küçümsenemeyecek ölçülerdedir. Bugün gururla yad ettiğimiz Osmanlı Devlet geleneklerinin tecrübelerle olgunlaştığı yer olarak Kastamonu, Türk-îslam tarihinde müstesna bir mevkie sahiptir. Atabey Gazi Türbesi, Atabey Camiinin Güneydoğu köşesindedir. Yerli tuğladan yığma tekniği ile yapılmış, üzeri aynı teknikle kubbe biçiminde örtülmüştür. İçeriden bakıldığında sekiz köşeli, dışarıdan yuvarlaktır. 3.8×3.8 Metre ebadındaki türbenin kapısı güney duvarından açılmaktadır. Türbe ile cami arasını birleştirmek suretiyle meydana getirilmiş 4×6 metre ebadındaki duvarları moloz taşı ve harçla örülmüş olan döşemesi tahta, tavanı ahşap tonozlu bölüm son restorasyonda kaldırılmıştır. Türbe iki katlı olarak inşa edilmiş olup zeminde mezarlar üst katta ahşap sandukalar vardır. Cesetler toprağa gömülü olup sandukalar işaret için konulmuştur. İçinde iki adet tahta sanduka vardır. Diğerine göre daha büyük olanı bölgenin fatihi Atabey Gazi’ye aittir. Son restorasyon esnasında kaldırılan bölümden çıkan mezar şahidelerine göre buradaki mezarlardan birisi 1227/1812 tarihinde vefat eden Bayrami Şeyhi Şemseddin Efendi diğeri de 1234/1818 tarihinde vefat eden eşi Gülsüme Hanım’a aittir. Atabey Gazi Türbesinin civarındaki kabristan, aralarinda alim, şair, tabip, mühendis ve müderrislerin bulunduğu; Her biri sahasında emsalsiz olan çok sayıda zevatın ilmî sohbetlerinin hiç aksamadan devam ettiği bir meclis gibi görülmektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu
Hayran Efendi

Hayran Efendi

Hayran Efendi Türbesi ; Kastamonu – Gökdere caddesi üzerindeki hazirede. Gökdere caddesi üzerindeki yıkılmış olan Hacı Kürük camii ile aynı yerde bulunan hazirede 7 adet kabir vardır. Mezar şahideleri tamirler esnasında yıpranmış ve yazılar okunamayacak duruma gelmiştir. Bu yüzden kime ait oldukları belli değildir. Sadece kıble tarafından dördüncü mezarın şahidesinde 1125/1713 tarihi okunabilmektedir. Duvarın kıble tarafında ise camide imamet görevi yaptıkları zannedilen 1282 ve 1295 tarihlerinde vefat etmiş Erzurumlu Seyyid Ahmet ve iskilipli Gazi Ahmet Ağa’nın mezarları vardır. Hayran Efendi’nin kabir taşı ise ne yazık ki yoktur. Halk tarafından Hayran Efendi Türbesi olarak bilinip fatihalar okunmaktadır. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

📍 Kastamonu

Soğancı Dede

📍 Tire, İzmir
İzmirli Osman Nuri Efendi

İzmirli Osman Nuri Efendi

İzmirli Osman Nuri Efendi İzmir’de vefat etmiştir. Ancak ne yazıkki kabrinin yerini bulamadık. Ondokuzuncu asırda İzmir ilinde yetişen velilerdendir, izmir’de doğmuş ve yine İzmir’de vefat etmiştir. İzmir ve Manisa’da ilim tahsiline devam eden ve bu sırada hafızlığını da tamamlayan İzmirli Osman Nuri Efendi İstanbul’a gelerek burada da tahsiline devam etti. Zamanında okunan ilimlerden başka kıraat ilimlerinden olan aşere takrib ve tayyibe’den de icazet alarak îzmir’e döndü. Çorakkapı Camii’nde imamlığa başladı. Ehliyetle ve yanık sesi ile okuduğu Kur’an-ı Kerim ile dinleyenleri hayran ederdi. Bu sırada Mevlana Halid Bağdadî Hazretlerinin halifelerinden Abdülfettah-ı Akrî Hazretlerinin sohbetleri ile şereflendi. Bu sırada Medine’de, Ahmed Said Farukî adında bir zatın bulunduğunu öğrenince bu zata karşı aşın ilgi duymaya başladı. Dünya ve dünyalık hiçbir şeyden zevk almamaya başladı. 1277 (m.1861) yilinda Mekke’ye doğru yola çıktı. Haccettikten sonra Medine’de Ahmed Said Farukî Hazretleri’nin sohbetleri ile şereflendi. Altı ay hiçbir yere ayrılmadan yanında kaldı. Bu zatın vefatından sonra Tekke’de bulunan oğlu Abdürreşid Sahib Hazretleri’nin yanına gitti. Uzun yıllar bu zatın yanında kaldı. Birçok tarikat kolunda yetiştiğinden bu zattan hilafet aldı. Yıllarca Mekke’de mücavir kalarak taliplere ilim ve irfan öğretti. Eğinli Hacı Hafız Mehmed Hulusi Efendi, İzmirli Hacı Ahmed ve Hacı Edhem Efendiler, Yusuf Dağıstanî Efendi, Şirvanlı Haşim Efendi yetiştirdiği halifelerindendirler. Yüce Allah sırrım mukaddes ve mübarek kılsın. Kaynak İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk yayınları http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun

📍 Merkez, İzmir
Ahmet Tavil Hazretleri

Ahmet Tavil Hazretleri

İzmir – Tire’de Molla Mehmet Çelebi camii yanında Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocalarında olduğu rivayet edilen Ahmet Tavil hazretlerinin kabri ; Molla Mehmet Çelebi camiinin hemen yanındadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Şeyh Nasurettin Türbesi

Şeyh Nasurettin Türbesi

İzmir – Tire’de Şeyh camii yanında Şeyh Camiinin doğu duvarına bitişik, çatılı türbe de ailesiyle birlikte yatan şeyh Nasurettin , Cami, sıbyan okulu ve hamamdan oluşan külliyenin sahibidir. Çatılı mekan sanatsal değerden yoksundur. Türbe de kitabe yoktur. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir

Musa Bey Türbesi

📍 Tire, İzmir
Işıklar  Türbesi

Işıklar Türbesi

Işıklar türbesi ,İzmir – Tire’de ilçeye altı km. mesafede bulunan Işıklar köyü yolunun iki km. girişinde ve yolun solunda eski köy kabristanı (Işıklar Zaviyesi) içinde yer almaktadır Beylikler Devri türbesi olmasına rağmen kime ait olduğu belli değildir. Kabristan girişinde ve yüksekçe bir tepe konumuna sahip türbenin küçük tahribatlar olmasına rağmen oldukça iyi korunduğu görülür. İnanışa göre türbede bir kadın yatmaktadır. Türbenin Aydınoğlu İsa Bey’in kızı Hafsa Hatun’a ait olabileceği ihtimali vardır. Zira, türbenin bulunduğu bahçedeki zaviyenin “Çeyiz Parası” ile yapıldığı söylentisi Tire’deki Hafsa Hatun Zaviyesi için de söylenmektedir. Hafsa Hatun’un bugüne kadar bir türbesi ya da mezarı belirlenebilmiş değildir. Işıklar arazisi aynı zamanda Hafsa Hatun’un kardeşi Musa Bey’in vakıf arazileri içinde göründüğü gibi, diğer Hafsa Hatun’un (Süleyman Şah’ın torunu) 1418 tarihli vakfiyesine göre bu bölgenin Aydınoğulları’na ait olduğu da açıktır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Kabir Azabı Haktır.

Kabir Azabı Haktır.

kabir azabı Kuran-ı Kerim’de ki ayetlerin işaretleri, Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem)den gelen mütevatir hadislerin açık beyanları ümmetin önceki ve sonraki muteber alimlerin ittifakıyla kabir azabı haktır. Bunu müminlerin günahkarları ve kafirler görürler. Salih müminler ise bundan azad edilirler. Kabir azabının hak olduğunu gösteren delilleri şu şekilde özetlemek mümkündür. Konu ile ilgili ayeti kerimeler: 1- “ Allah iman edenleri dünya hayatında ve ahirette, değişmeyen sözle sabit kılar. Allah zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar. ” (İbrahim 27) Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) Allah-u Teala’nın; “ Allah (Celle Celalühü) iman edenleri dünya hayatında ve ahirette, değişmeyen sözle sabit kılar (ayaklarını kaydırmaz) .” kelamı hakkında şöyle buyurdu: Allah (Celle Celalühü) ‘nün mümini değişmeyen sözle sabit kılması kabirdedir. Ona; “ Rabbin kimdir? “Dinin nedir?”, “Peygamberin kimdir? ” denildiğindedir. (Buharı, Tefsiru Sureti İbrahim:2, Nesaî, Cenaiz 114) 2- ” O azap ateştir. Onlar sabah akşam ateşe takdim edilirler. Kıyamet kopunca da firavun ailesini azapların en şiddetlisine sokun (denilecektir) ” (Mümin:40/46) Görüldüğü gibi Firavun ve ailesine kıyamet kopmadan önce sabah akşam ateşle azap edileceği beyan edilmiştir. Bunun kabir azabı olduğu aşikardır. 3- ” 0 zalimlerin halini ölüm şiddeti içindeyken bir görsen! Melekler onlara ellerini uzatırlar ve ruhunuzu teslim edin. Bugün Allah (Celle Celalühü)’ne karşı haksız şeyler söylediğinizden ve onun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız derler .” (En’am:6/93) Bu ayette meleklerin zalimlerin canlarını alırken onlara ”bugün alçaltıcı bir azapla cezalandınlacaksınız ”dedikleri zikredilmektedir. Bu azabın ahiret azabından farklı bir azap olduğu açıktır. Çünkü ”bügün” ifadesi kullanılmıştır. “Yakında münafıklara iki defa azap edeceğiz. Sonra da büyük bir azaba uğratılacaklardır.” (Tevbe : 9/10) Kabir Azabı ile ilgili Hadis-i Şerifler Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem)den kabir azabının hak olduğunu beyan eden hadisler, sahabilerden büyük bir topluluk tarafından rivayet edilmiş ve güvenilen hadis kitaplannda yer almıştır. Bunların tümünü inkara kalkışmak veya taşımadıkları manalarda yorumlamak nakle dayanan bu dinin ruhuna terstir. Ayrıca kabir azabının inkar etmek Küfrü (kafir olmayı) gerektirir. 1- Hz.Aişe (Radıyallahu anha) nın yanına bir Yahudi kadın girip kabir azabını zikretmiş, akabinde de Hz.Aişe (Radıyallahu anha) ya hitaben; “ Allah seni kabir azabından korusun. ” diye dua etmiştir. Bunu üzerine Hz.Aişe (Radıyallahu anha) ,Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) kabir azabını sormuş. Allah Rasulu (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) “ Evet kabir azabı haktır(vardır) ” buyurmuştur. Hz.Aişe (Radıyallahu anha) “ Ben bundan sonra Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) in herhangi bir namaz kılıp da bunda kabir azabından Allah’a sığınmayı terk ettiğini görmedim. ” demiştir. (Buharı, Cenaiz 87) Hadisin diğer bir rivayetine göre Hz.Aişe (Radıyallahu anha) şöyle demiştir: Benim yanıma Medine Yahudilerinden iki yaşlı kadın girdiler ve konuşma arasında bana; “Şüphesiz kabirlerdeki ölülere kendi kabirleri içinde azap edilir.” dediler. Ben o kadınların bu sözünü kabul etmedim, onları tasdik etmem bana güzel gelmedi. Sonra çıkıp gittiler. Bu sırada Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) benim yanıma girdi. Benkendisine; ”Ey Allah’ın Rasülü! iki yaşlı kadın benim yanıma girdiler ve şunu söylediler.” dedim. Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem); “ Onlar doğru söylemişler.Kabir ehli öyle bir azapla azap edilirler ki onların azaplarını hayvanların hepsi işitir.” buyurdu. Hz.Aişe (Radıyallahu anha) diyor ki: ”Ben bundan sonra Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) in herhangi bir namaz kılıp da bunda kabir azabından Allah’a ne sığınırken görmüşümdür. ” (Buharı, Daavat:37) Hadisin başka bir rivayetinin sonu şöyledir: ”Şüphesiz ki sizler kabirler de insanların deccalle imtihan olundukları gibi imtihan edileceksiniz ” (Müslim; Kusuf8, no: 903; Nesaî, Kusuf 12; Darimi, Salat 187) 2- Esma bint Ebi Bekr (Radıyallahu anhuma) diyor ki: Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) bir defasında ayağa kalkıp hutbe okudu. Hutbesinde kişinin kabirde tabi tutulacağı imtihan fitnesini zikretti. Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) kabir hallerini böyle tafsilatıyla anlatınca Müslümanlar dehşetli bir suretle feryatla ağlaştılar. (Buharı, Cenaiz:87. Nesaî, Cenai 15) 3- Abdullah bin Ömer (Radıyallahu anhuma) diyor ki ; Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “ Şüphesiz ki sizden biriniz öldüğü zaman ona, varıp oturacağı yeri sabah akşam gösterilir. O kimseye cennet ehlinden ise cennetten, Cehennem ehlinden ise cehennemden olan yeri gösterilir. Ve “işte senin oturacağın yer burasıdır. Nihayet kıyamet günü Allak seni buraya gönderecek ” denilir. (Buharı, Cenaiz:90.Rikak:42. Muslim, Cennet 65-66 no: 2886. Nesaf Cenaiz 116) 4- Hazreti Ali (Radıyallahu anh) diyor ki: Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) Ahzab (Hendek) savaşı günü ikindi namazını kılamadığından müşrikler aleyhine beddua edip şöyle dedi: “ Allah müşriklerin evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun. Onlar bizleri güneş battığı zamana kadar orta namazdan (ikindiden) alıkoydular .” (Buharı, Cihad:98, Megazr.29. Bakara suresimn tefsiri 29 no: 2984. îbni Mace, Salat:6 no: 684) 5- Abdullah bin Mesud (Radıyallahu anh) diyor ki: Müşrikler Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) ‘i (İkindi namazından) alıkoydular Ta ki güneş kızardı yahut sarardı bunun üzerine Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem); “ Bizi orta (yani ikindi) namazından alıkoydular. Allah onların karınlarını ve kabirlerini ateşle doldursun! buyurdu. (Müslim, Mesacid 206 no:628, İbni Mace, Salat:6, no:686 ) 6-Ebu’z-Zübeyr, Cabir bin Abdullah’a kabirde imtihan eden meleği sorulduğunu onun da şu cevabı verdiğini rivayet etmiştir: “Şüphesiz ki bu ümmet kabirlerinde imtihan edilecektir. Mümin kul kabrine konulup adamları ondan aynlıp gidince ona çokça azarlayan bir melek gelecek ve şöyle diyecektir (ve Peygamber Efendimizi göstererek ) ”Sen bu adam hakkında ne diyordun? Mümin kul “Şüphesiz ki o, Allah’ın ve Rasulü ve kuludur diyordum.” der. Bunun üzerine melek ona şöyle der; “Şimdi sen cehennem ateşinde olan yerine bak. Allah seni ondan kurtardı ve senin görmüş olduğun ateşteki yerini şu gördüğün cennetteki yerinle değiştirdi ” der. Mümin kul her iki yerini de görür. Bunun üzerine; “Bırakın beni de ailemi müjdeleyeyim ” der. Ona; “Sakin ol, burada kal ”denilir. Münafığa gelince ailesi onu defnedip geri dönünce o oturtulur ve ona şöyle denilir: ”Sen bu adam hakkında ne diyordun?” O da; ”Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. insanlar ne söylüyorsa ben de onu diyorum” der. Bunun üzerine ona; “Anlamaz olasın İşte senin cennette gideceğin yer şu idi. Orası cehennem de ki yerinle değiştirildi denilir. Cabir bin Abdullah (Radıyallahu anh) diyor ki; Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedigini işittim: “ Her kul kabirde öldüğü hal üzere diriltilir. Mümin, imanı üzere münafık da nifakı üzere… ” (Ahmed bin hanbel :3/346) 7- Hazreti Osman (Radıyallahu anh) ‘ın azatlı kölesi Hani diyor ki: Osman (Radıyallahu anh) bir kabrin başında durduğu zaman sakalını ıslatıncaya kadar ağlardı. Kendisine “Cennet ve cehennem hatırlatılınca ağlamıyorsun da bu kabirde niçin ağlıyorsun?” denildi. O da dedi ki; Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem)şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki kabir, Ahiretin konaklarından ilk konaktır. Kişi ondan kurtulursa ondan sonra ki haller daha kolaydır. Eğer kurtulamazsa ondan sonrakiler daha şiddetlidir” Hazreti Osman (Radıyallahu anh) şöyle devam etti: Rasullüllah (Sallalllahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Ben hiçbir korkunç manzam görmedim ki kabir ondan daha korkunç olmasın.” (Tirmizî, Zühd:5 no:2308. Ibni Mace Zühd:32 no:4267. Ahmed bin Hanbel:l/63) Kabir azabı haktır. Kafirlere ve müminlerden günahkar olanlarına yapılır. Bu konudaki haberler mütevatir derecesine ulaşmış İslam dininin şiarından kabul edilmiştir. Rabbim hepimizin kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin. Kaynak ; Marifet dergisi , Ocak 2016 sayısı , Abdülfettah Kevseri

Alihan Baba Sultan

Alihan Baba Sultan

Alihan Baba Türbesi ; İzmir – Tire İlçesinde Yeni camiinin güneyinde Alihan sokak’da Aydınoğulları ile Horasandan gelen Alihan Babaya aittir. Evliya Çelebiye göre Alihan Baba Tire ve çevresinde bazı yapılar ile vakıflar yapmıştır. Alihan Zaviyesi, her ne kadar vakıf kayıtlarında ve sicillerde Beylik Döneminin erken isimlerinden olan Alihan Baba Sultan üzerine kayıtlı ise de büyük olasılıkla daha önceye uzanmaktadır. Zira, Alihan’ın babası Ahi Mehmet’in de bir zaviyesi vardır. Ve bu zaviye oğlu Alihan’a kalmıştır. Bu zaviye, Beylikler Devrinden günümüze ulaşmış en önemli ve en eski zaviyedir. İki katlı bir yapı olup Alihan Sokak’ta bulunan zaviyenin alt katı türbedir. Zaviye girişi güney cephedendir. Alt kat güney batı köşesine yerleştirilen beş basamaklı merdiven oldukça dardır. Merdivenden sonra ana mekan öncesi tonoz yapılı bir girişe ulaşılmaktadır. Girişin kuzey yönünde mihrabi görüntülü bir ocaklık vardır. Batı duvarında önceleri pencere olma olasılığı bulunan bir niş yer almaktadır. Giriş bölümünün doğusunda bir kemer vardır. Kemerin kuzey ve güney cephelerinde derinlikli, oldukça uzun ve dar birer ışıklık bulunmaktadır. Zaviye kare plana yakın bir şemaya sahiptir. Kuzey ve doğu cephesi evlerle çevrili olan zaviyenin batı ve güneyinden yol geçmektedir. Türbede Alihan’ın oğlu Hoca Hasan yatmakta, ancak halk bu türbeye Alihan Türbesi demektedir. Türbe kare planlı olmakla birlikte zaviyenin batıdan sokulmasıyla planı dikdörtgensel bir görüntüye dönüşmektedir. Türbe kapısı doğu yönündendir. Güney ve doğuda mazgal tipi birer pencere yer almaktadır. Bina, dış cepheden farkedilemeyen konut tipi bir görüntü içermektedir. Türbede 1330 yılında ölen Hoca Hasan’ın dışında kitabesiz bir mezar daha vardır ki, muhtemelen Hoca Hasan’ın eşine aittir. Alihan’ın Tire halkı içinde hala yaşayan inançlara kaynaklık ettiği söylenebilir. Mesela, eşyalarını kaybedenler, “ Ali Dede, veli dede Üç kulhüvallahi bir elham adağım olsun Kayıbımı buluver Alhan Dede .” diyerek, Alihan Dede’den yardım isterlerdi. Hatta, Tireliler, 1916 yangınının tüm Tire’yi yok etmesini onun önlediğine inanırlar. Alihan’ın Tire’deki merkez zaviyesi dışında, Orta Medrese ile Kırtepe ve Yeğenli zaviyeleri de vardır. Şehri ikiye ayıran Tabakhane Deresinin önemli sayıdaki köprüleri Alihan adına 1334 tarihini taşımaktadır. Evliya Çelebiye göre Aydınoğulları ile Horasan’dan gelen Alihan Baba Sultan Tire ve Aydın’da birçok eser yaptırır. Aydın’daki külliye Alihan Camii, Alihan Medresesi ve oğlu İsmail için inşa ettirdiği türbeden oluşur. Aydın’da da Tire’de olduğu gibi Alihan Türbesi olarak bilinen yapıda diğer oğlu Şeyh İsmail yatmaktadır. 1391 tarihli kitabeye sahip olan bu türbe Alihan sokakta yer almaktadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Halil Yahşi Bey

Halil Yahşi Bey

İzmir – Selçuk’da Atatürk Mahallesi Kaymakamlık yanı lojmanları yanındadır. İzmir ili, Selçuk ilçesi Atatürk Mahallesi Kaymakamlık yanı lojmanları yanındadır. Aydın Sancak Beyi Halil Yahşi Bey Türbesi. Kare planlı . Köşeler Efes’ ten getirilen mermerlerden yan yüzleri ise iki sıra tuğla,birsıra moloz taş kaplamalı olarak inşa edilmiştir. Üzeri sekiz köşeli kasnak üzerine oturan bir kubbe ile örtülüdür. Gerek gubbenin gerekse kasnağın saçaklı altları boydan boya diş motifleri ile süslüdür. Yapıya giriş . silmeli düzgün mermer bloklardan yapılmış Iento üzerinde sivri kemerli ve iki diş kırık çizgi atlamalı biçimde tuğla ile süslü bir kapıdan sağlanmıştır. G iriş kapısı dışarı bakmaktadır. Kapı söve ve lentoları mermer ve sağlamdır. Güneyde yuvarlak konumlu bir mihrab bulunur. Doğu ve güney cephelerde birer tane büyük penceresi vardır. Mihrap tonozlu bir girinti içindedir. Bu girintinin her iki yanında bir sağır niş vardır. Taban kaplamaları tuğladır. Şu an Türbe mescid olarak kullanılmaktadır. Kaynak http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Selçuk, İzmir
Davud Karsi

Davud Karsi

İzmir – Ödemiş – Birgi kasabasında İmam Birgivi Kabristanında . Tahsilini Dersaadet ve Mısır’da tamamlayan Davud-ı Karsi’nin ulema arasında meşhur olan eseri Şerhu ala Usuli’l-Hadis li’l Birgivi’yi 1738’de Mısır’da telif eder. Ayrıca, Risale mine’t-Tefsir, Şehru Kaside-i Nuniyye mine’l Akaid, Şerhu Muhtasarü’t-Tehzib el müsemma be Tekemmületi mine’l-Mantık ve’l Adab, Şerhu İsagoci mine’l-Mantık, Risale fi Beyan-ı Kaza-yı Kadr mine-l-Kelam, Şerhu Emsile mine’s-Sarf isimlerinde eserleri vardır. 1733’de Birgi’deki Aydınoğlu Medresesi’nde müderrislik yapmış olan Davud-ı Karsi, hayatının son onbeş yılını Birgi’de geçirir ve 1756’da orada vefat eder. Kara Davut ismiyle de anılan Karslı müderris, vasiyeti üzerine kendisine hayran olduğu Birgivi Mehmed Efendi’nin kabrinin yanına defnedilir. Mahdumu Ömer Efendi’nin de beraberinde medfun bulunduğu mezar taşından anlaşılmaktadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ödemiş, İzmir
Salih dede – İzmir

Salih dede – İzmir

İzmir – Basmane’de kocakapı semtinde 1282 sokakda. Salih Dede (sali) Yatırı Basmane Kocakapı semtinde 1282 Sk. Karakapı ya da Koca Kapı denen ve aslında Roma Dönemi su kemeri olan yapı kalıntısının dibinde kendine yer bulmuş bir yatırdır. Aslında görülen bir duvar girintisidir ve mezar yapısı gözükmez. Burada çevre kadınları tarafından zaman zaman mum yakılmaktadır ve bu yüzden su kemerinin alt tarafını is kaplamıştır. Bu yatırın, Konak’taki diğer yatırların kardeşi olduğu ve geceleri gözüktüğü anlatılır. Yakınında Vali Kazım Paşa İlköğretim Okulu vardır. Osmanlı döneminde bu bölge tamamen mezarlıktır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Merkez, İzmir
Şehit Şah Ahmet Türbesi

Şehit Şah Ahmet Türbesi

İzmir – Kemalpaşa ilçesine 14 km uzaklıkta bulunan Gökyaka köyünde İzmir ilinin Kemalpaşa İlçesine 14 km. mesafede bulunan Gökyaka köyünde Şehit Şah Ahmet isimli bir türbe bulunmaktadır. Türbe Gökyaka Köy camisinin hemen yanındadır. Kübik yapı üzerine kubbe ilavesiyle basit görünüşlü bir yapı olup bir hazire içersinde yer almaktadır. Haçlı Seferleri sırasında Şah Ahmet’in askerleriyle birlikte şehit düşmüş olduğu nakledilir. Horosan alperenlerinden olduğu söylenen Şah Ahmet hakkında fazla bilgi bulamadık. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kemalpaşa, İzmir
Bekir Sıtkı Visali Efendi (k.s.)

Bekir Sıtkı Visali Efendi (k.s.)

İzmir – Bornova Kokluca Kabristanında 1880 senesinde Manisa’nın Kula ilçesinde dünyaya gelen Bekir Sıtkı Efendi’nin babası Mollazâde Hacı Mehmed Efendidir. İlk tahsiline Kula’da Boşnak Hoca namıyla bilinen alimden tamamlar. İlim öğrenmek için babasının rızâsı ile İstanbul’a gider. Fâtih Câmii Medresesinde uzun yıllar ilim öğrendikten sonra diploma alır. Bu arada tasavvuf yolunu, Sâmi Niyâzî Uşşâkî Efendi’den öğrenir. Bir Ramazan-ı Şerif gününde İzmir Hisar Camiinde vaaz etmekte olan Abdurrahman Sami Saruhanî Hazretlerine mülaki olur ve intisap eder. Uşşaki sülûkunu tamamlayarak hilafet alır. Hocası Sâmi Niyâzî Uşşâkî Efendi, talebelerine sık sık, “ Akşam ne rüyâ gördün? “, diye sormaktadır. Bir gün Bekr Sıdkı Efendiye de bu soruyu sorunca, “ Efendim rüyâmda bir meydanlıkta at koşusu vardı. Her at üzerinde bir kişi vardı. Ben ise birbiri üzerine binmiş dört atın enüstündekine binmiştim. Atlar koşuya başladıktan sonra, benim bindiğim atlar en öne geçti ve hedefe en önce vardım. Orada bizlere bakan kalabalık, Bekr Efendi kazandı, diye bana iltifat ettiler.”, diye anlatır. Sâmi Niyâzî Uşşâkî de, “Oğlum Bekr! Sen dört ilme kavuşacaksın. Birinci at şerîat, ikinci at tarîkat, üçüncü at hakîkat, dördüncü at ise mârifet ilmine işârettir. ” buyurur. Bekr Sıdkı Visâli, ilim tahsîlini tamamladıktan sonra Kula’ya döner. Bir müddet halı ticâretiyle meşgul olur. Fahrî olarak, câmilerde vaaz verir. Bir süre sonra İzmir’e yerleşerek tâliplerine ilim öğretir. İnsanlara doğru yolu anlatmakla ömrünü geçiren Bekr Visâli Efendi, 1962 senesinde İzmir’de vefât eder. İhvanları ile Berat gecesini ihya ettikten bir gün sonra Alemî Beka’ya intikal etmişlerdir. Kabirleri İzmir Salihli yolu üzerinde Zeytindağ Kokluca mezarlığındadır. Bekir Sıtkı Visali Hazretlerinin bilinen üç halifesi vardır. Hacı Mehmet Ruhi Akhan, Esseyyid Hacı Kazım Kızılkanat, Hacı Hüseyin Rıdvan Özaydın. Visali mahlasını kullanan Bekr Sıdkı Efendi’nin şiirlerinin toplandığı Hakîkat ve Mârifet Sırları isimli bir dîvânı vardır. Visâli kemter kulunu Tevfik eyle menzili Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bornova, İzmir
Dursun Bey – Kız Türbesi

Dursun Bey – Kız Türbesi

Eski Topçu Kışlası mevkiinde Gazi İlköğretim Okulu karşısında Eski Topçu Kışlası mevkiinde Gazi İlköğretim Okulu karşısında yer alan türbenin, Karesi Beyin oğulları arasında çıkan taht kavgası sonucu yaşamını kaybeden Dursun Bey için inşa edilmiş olduğu rivayet edilir. Burası halk arasında Kız Türbesi ismiyle anılır. Dursun Beyin mezarı kale eteklerinde anılan yere yapılmış, daha sonra Bergamalı bir kadın tarafından üzerine türbe inşa edildiği için buraya zamanla Kız Türbesi denilmiştir. Türbenin yapımında inşa malzemesi olarak moloz taş ve kaba yonu taş ile devşirme malzeme kullanılmıştır. Dar saçaklı ve pramidal çatılıdır. Duvarlar oldukça kalın tutulmuştur. Türbeye doğu cephesinde yer alan sivri kemerli bir kapı ile girilmektedir. Sanduka türbenin içinde bulunmaktadır. Yapı içerden tonoz ile örtülüdür. Yapının her cephesinde bir pencere bulunmaktadır. Batı cephesindeki pencere açıklığı sonradan kapatılmış, iç cephede niş şeklinde bırakılmıştır. Türbeyi doğu ve güney cepheden büyük bir avlu çevrelemektedir. Türbenin etrafında dağınık halde Osmanlıca mezar taşlarının bulunması, bu alanın Osmanlı mezarlık alanı olduğu fikrini desteklemektedir. Kaynaklar; Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir

Ahi Evren Sultan

📍 Kütahya
Burmalı Sultan

Burmalı Sultan

Delîl oldu Abdullâh Tamam itdik bi-‘avni’llâh fiefaat yâ Rasûlu’llâh 1319 sadaka taşı Afyon Merkez’de Burmalı camii’nin bodrum katında Burmalı Sultan ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Burmalı cami’nin giriş kapısındaki süslemelerden XIV. yüzyıla ait olduğu ileri sürülebilir. Caminin bulunduğu Burmalı mahallesinin XVI. yüzyıl vakıf kayıtlarında mevcuttur. Bundan dolayı Burmalı Sultan’ın Xv. yüzyıldan önce yaşadığını söyleyebiliriz.

📍 Afyonkarahisar
Hacı Hamza Kettani

Hacı Hamza Kettani

Afyon – Merkez’de Akmescit camiinde Hayatı hakkında bilgiye sahip değiliz. Ak mescit’in banisidir. 1397 yılında yaptırmıştır.Kare planlı mescidin kuzey cephesinde son cemaat yeri bulunmaktadır. Dışa kapalı olan son cemaat yerinin üzeri beşik tonozla örtülüdür. Doğu yönünde mescit duvarlarının çıkıntı yapmasıyla minare kaidesi meydana getirilmiştir. Mescidin duvarları kesme taştan, son cemaat yeri tuğladan yapılmıştır.Doğu kenarındaki iki pencerenin altına küçük bir çeşme yerleştirilmiştir. Giriş kapısı üzerinde kitabesi bulunmaktadır: “ Aziz ve celi olan Allahu Taala buyurdu “Mescidler şüphesiz Allah’ındır. Oralarda Allah’ a yalvarırken başkasını katmayın. Nebi Aleyhis-Selam buyurdu: Kim Allahu Taâla için bir mescit bina ederse. Allah ona Cennette bir köşk bina eder-Allah’ın Resulu doğru söyledi. Bu mübarek mescidi şerifi Hacı Hamze bin Hacı Hasan el-Kettani 800 tarihinde bina etti ”. Mescit 7.48 X 7.56 ölçüsünde kareye yakın bir plan gösterir. Kubbe kasnağına Türk üçgenleri ile geçilir. Kubbe on iki kenarlı bir kasnak üzerine oturtulmuştur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Afyonkarahisar
Keskinoğlu Mehmet Efendi

Keskinoğlu Mehmet Efendi

Afyon Merkez ‘de Akmescit camii avlusunda Konyalı hadimli hocadan yetişmiştir. İlmi seviyesi yükseldikten sonra sık sık İstanbul’a vaaza giderdi. Vaazlarının birinde yine yolsuzluk, yüzsüzlük, rüşvet gibi kangren olmuş yaralara basıyor. İğneyi bir taraftan da II. Mahmut’a dürtüyormuş. Yani Padişah’a bunların ” himayecisimisin” diyormuş. Padişah II. Mahmut’da camiinin üst katında Hünkara ayrılmış bölümde vaazı dinliyormuş. Padişah korumaları Hocayı susturup kürsüden indirmek istemişler . Ancak Padişah buna mani oluyor. Vaazdan sonra hocayı yerinde makamına davet ederek kabul eder. Huzuruna gelen hocanın korku ve telaşını gören padişah ; -Keskinsin, fakat miskinsin diye şaka yapıyor. Keskinoğlu Mehmet Efendi’de ; -Ben sizden korkmuyorum, makamınızın heybeti basıyor, sonra ben şeriat ilminin gereğini söyledim deyince bu cesurane cevabın karşılığında , Padişah ,Keskinoğlu’nu Afyon’daki Gedik Ahmet Paşa Medresesinin müderrisliğine görevlendiriyor. Kaynaklar Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

📍 Afyonkarahisar
Aşık Yunus

Aşık Yunus

Merkad-ı Aşık Yunus Merkad-ı Yunus Emre Merkad-ı Abdürrezzak Bursa – Yıldırım’daki Karamazak sokak’da marketin hemen yanında Aşık Yunus (ö. 1438-9) , bilinen Yunus Emre’den (1240-1321) yaklaşık olarak bir asır sonra yaşayan bir sufi şairdir. Yaşadığı dönemde de sonraki yıllarda da şiirleri biliniyor ve tekkelerde besteyle okunuyordu. Hatta XV. Asırda istinsah edilen Bursa mecmuasında Aşık Yunus şiirleri , Yunus emre’nin şiirlerinde ayrı bir başlık altında yer almaktaydı. Aşık Yunus’un yaşadağı şehir ve kabri hakkında neredeyse hiç bir şey bilinmiyordu. Bu durum, kabrinin Niyazi Mısri bulunuşuna kadar devam etti. Niyazi Mısri’den itibaren halveti kaynaklarında Aşık Yunus’la ilgili bilgiler yer almıştır. Aşık Yunus’u ilim ve kültür hayatına taşıyan , tanıtan ve hakkında araştırmalar , tartışmalar yapılmasını sağlayan isim Rıza tevfik’dir. Daha sonra Fuat Köprülü , Abdülbaki Gölpınarlı , Faruk Kadri Timurtaş , Turan Alpekin ve Mustafa Tatcı gibi araştırmacılar, konu etrafında makaleler ve kitaplar yayımladılar. Aşık Yunus’la ilgili en detaylı çalışmaları yapan Mustafa Tatcı şu ifadeleri kullanır ; ” Bizim Yunus’dan yüz sene sonra, Emir Sultan zamanında yaşamış olan bir Yunus daha vardır; Aşık Yunus. Kendisi Bursalı , 1400 yılı ortalarında vefat etmiş, Kübrevi veya Nurbahşi dervişi yani Halveti. Emir Sultan yoluna mensup bir derviş. Aşık Yunus mahlasıyla şiirler yazıyor. Bursa’da bugün Emir Sultan’a yakın Karamazak mahallesi diye bir mahalle var ; kabri orada bir evin içinde… Bizim Yunus olmasa da Bursa’da bir Aşık Yunus yaşıyor, o kesindir. Tarihi belgeleri , yazdığım esere koydum değerlendirdim; onun için gönlümde endişe edecek bir şey yok. Yani ilmi veriler orada bir Aşık Yunus’un yaşadığını gösteriyor. Hatta Aşık yunus’un eserleri o kadar baskın çıkmış ki bizim Yunus’un eserlerinin yerine onun eserleri icra edilir olmuş. ” Özelikle bugün dillerde ve gönüllerde yer alan Yunus mahlaslı Şol cennetin ırmakları , Sordum Sarı çiçeğe ve dertli dolap gibi popüler pek çok şiirin şairidir. Aşık Yunus ait türbe ; Niyazi Mısri hazretlerinin bir işareti üzerine oratay çıkmıştır. Anlatılanlara göre Niyazi Mısri , Emir Sultan’ giderken buradan her geçişinde başını Karamaz aralığına çevirerek ” Yunus’un kokusunu alıyorum” dermiş. Bir cuma dervişlerinin , bu kokunun nereden geldiğini göstermesini istemeleri üzerine Niyazi Mısri, Abdurrezzak mezarının alt tarafını işaret etmiş. Burayı kazdıklarında iki mezar daha bulmuşlar. Niyazi Mısri ” haza Kabr-i Yunus ve Haza Kabri Yunus Emrem ” şeklinde işaret ederek kabirlerin kime ait olduklarını söylemiştir. İşte Yunus’un kabri bu manevi keşifle ortaya çıkarılmıştır. Bu durum kabirlerden birinin Aşık Yunus’un kabri diğerinin de Yunus emre’ye ait makam olduğu sonucunu doğurmaktadır. Daha sonra buraya türbe kitabesinde anladığımıza göre Ali Efendi tarafından türbe yapılmıştır. Kitabe şöyledir ; ” Aslı sütüde gevher elhak Yedekçizade Cud ü keremle yekta zat-ı cihan pesendi Rağbet edüp bu cayı ihyaya kıldı himmet Üçler makamın icra itti gören beğendi Evvelki Yunus Emre, Aşık Yunus ikinci Üçüncü Abdürrezzak Uşak Serbülendi Hayrat-ı paki olsun makbul-i kurb-ı bari Ola şefaati banisi behremedi İlham olundu geldi bir zat dedi tarih Üç kabri mamur Lillah Ali Efendi (H.1143) Bugünkü Türkçeyle ; ” Asıl ve necip Yedekçizade cömertliği ve lütüfkarlığı ile cihanda meşhurdur. Bu makamarağbet edip himmeti ile üçler makamını ihya etti ve eserlerini bütün cihan halkı beğendi. Bu üç makamdan biri Yunus Emre’ye , ikincisi Aşık Yunus’a ve üçüncüsü de aşıkların önderi Abdürrezzak’a aittir. Bu nefis hayrat Allah indinde makbul olsun ve banisi şefaatlere mazhar buyurulsun. Bu zat geldi ve ilham eseri olarak şu tarihi dedi. Ali efendi , üç kabri Allah rızası için mamur etti. Kaynak ; Bursa’nın Yunus’u aşık Yunus , Mustafa özçelik , Bursa Büyükşehir Belediyesi , 2013

📍 Bursa
Başçı İbrahim Efendi

Başçı İbrahim Efendi

Bursa – Osmangazi’deki Başcı İbrahim Efendi camii haziresinde Başçı İbrahim Efendi , aslen başçılık mesleğini icra etmekle beraber müteahhit ve tüccar bir kişidir. Kayıtlarda Cem Sultan Türbesi müteahhidi olarak geçer. Babasının adı Abdullah’tır. Alimleri seven hayır sahenet sahibidir. Abdal Mehmed’in sevdiklerinden olup rivayete göre ona her gün pişmiş bir baş verir ve can-u gönülden hizmetinde bulunurmuş. Bir gün Abdal’a sevdiği insanlardan kalabalık bir grup ansızın misafirliğe gelirler. Abdal onlara nasıl izzet-i ikramda bulunacağını düşünürken başçı, adeti üzere pişmiş bir tepesi dolu baş ile Abdal’ın kapısını çalar. Bu geliş Abdal’ın çok hoşuna gider ve kendisine himmet ederek hayır duada bulunur. Ertesi gün Başçı İbrahim Efendi rızkını temin amacı ile başları kazana koyar. Sahur zamanında kazanda başların pişip pişmediğini kontrol için baktığında ne görsün ; büyük kazan ve kepçesi Abdal Mehmed’in himmeti ve nefesinin bereketiyle halis altun olmuş. Bu hali görünce ; ”İşim altun eyledim (bundan sonra) Kimden ne derdim var benim ” diyerek büyük bir servete kavuşur. Bu para ile Maksem’de kendi adıyla anılan camii , hamamımı ve zaviyeyi inşa eder. Abdal Mehmed’e intisap edip onun adına da İki kubbeli Abdal Mehmed camiini inşa eder. Hayatını hayır ve hasenatla geçirmeye çalışan Başçı İbrahim efendi 11 Zilhicce 885 / 1481’de vefat edince Başçı İbrahim Efendi camii’nin kıble tarafındaki hazirede sırlanır. Kaynaklar ;Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları

📍 Bursa

Acem Reis

📍 Bursa
Es Seyyid Mahmut Türbesi

Es Seyyid Mahmut Türbesi

Terme’nin merkez Cumhuriyet Mahallesi’ndeki Pazar Camii’nin doğu bitişiğinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Ahşap türbenin güney cephesinin üst kısmında iki sıra halinde istif edilmiş sekiz satırlık bir tamir kitabesi bulunmaktadır. Kitabeden türbenin, H.1256 / M. 1840 yılında, “İmamzâde Es-Seyyid Mahmud” tarafından “AmeleUsta Muhammed bin Memiş Arhavili” ye tamir ettirildiği anlaşılmaktadır. Ağaç üzerine yazılarak duvara yerleştirilen yaklaşık 3.50 x 0.30 m. ölçülerindeki kitabe, satır aralarında çizgilerle kartuşlara ayrılarak usta ve bani kayıtları düşülmüştür. Kitabenin metni şöyledir:”Hoş ziyaretgâh mahaldır, tekkeden olmaya ba’id / Hem teveccüh et Hûda’ya olasın daim said Sıdk ile eyle duayıömrünüz olsun mezid / Vasıta et, tekkesin kıl niyaz Hûda’ya çok Ne güzel etmiş müzeyyin tekkenin tamirini /Evliyalar hürmetine ber murad et, sen onun mucidini Ne kadar etsen ziyaret, çok eder himmetini / Vasıta et,tekkesin kıl dua Yezdan’a çok Sahibu’l-hayrat imamzade es-seyyid Mahmud, gafere leh sene 1256 / Amele UstaMuhammed bin Memiş Arhaveli”Türbenin bundan önceki hali bilinmemekle birlikte şimdiki yapının 1840’dan kalma olduğu anlaşılmaktadır. Yöreyle ilgili yayınlarda, türbede yatan zâtın, camiyi yaptıran/tamir ettiren evliya/denizci bir şahıs olduğu şeklindeki rivayetler kaydedilmiştir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tekke olduğu bilinen bu yerde hamam, aşevi bulunmakta büyük çınar ağaçları görülmektedir4.50 x 2.80 m. boyutlarındaki türbe, köşelerde Kurt boğazı geçmelerle tutturulmuş ahşap perdelerle yığma olarak inşa edilmiştir. Kırma çatıyla örtülü türbenin taş bir su basman üzerinde yükseldiği görülmektedir. İçerisindeki ahşapsanduka, çürüyen eskisinin yerine 1987’de yapılan yeni bir sandukadır. Türbede kayda değer mimari bir unsur görülmez RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Es Seyyid Mahmut Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içindeAllah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Kubatoğlu Cüneyd Bey

Kubatoğlu Cüneyd Bey

Terme’nin 10 km güney batısındaki Dibekli Köyü Yukarı Mahallesi tekke yanı mevkiinde mezarlık içinde tepe üstünde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Kubatoğlu Cüneyt Bey” şeklinde anılan türbeye ait bir inşa kitabesi bulunmamakla birlikte Kubatoğlu Cüneyt Bey’in 1413’te öldürüldüğü tahmin edilmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Yapı ‘L’ şeklinde kare planlı iki kubbeli mekândan oluşmaktadır. Bu yapılardan birisi diğerine göre daha büyüktür. Büyük olan yapının kubbe kasnağı diğerinden daha yüksek ve pencerelidir. Kubbe kasnağındaki pencereler ve her iki yapının beden duvarlarındaki pencereler yuvarlak kemerli ve dikdörtgendir.Yapıya yuvarlak kemerli bir kapıdan girilmektedir. Türbe içinde iki adet sanduka bulunmaktadır. RİVAYETLER: Samsun’un Müslüman kesiminin emiri Kubatoğlu Cüneyt Bey, 1398 yılına kadar Samsun’un komutanı olarak, Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Beyazıt’ın komutanı akıncı Çelebi Mehmet tarafından Samsun’a atanmış, onaLâdik Kalesi, Niksar, Çarşamba ve Terme civarı verilmiştir. Yıldırım Beyazıt’ın Timur ile yaptığı Ankara Savaşı’nda(1402) yenilmesi üzerine Osmanlı Beylikleri dağılmış ve Samsun tekrar Kubatoğlu Cüneyt Bey tarafından alınmıştır.Anadolu Beyliklerinin topyekûn Timur’un hâkimiyetine girdiği bu dönemde Timur, hâkimiyeti kabul etmiş olanAlparslan oğlu Hasan Bey’i Samsun’a göndermiştir. Samsun’u terk eden Cüneyt Bey, Çarşamba ve Terme’detutunmaya çalışmış ancak daha sonra Hasan Bey’le yapılan savaşta burada şehit düşmüştür (1413). Türbede metfunkişinin, halk arasında ilk dönem İslam mutasavvıflarından Bağdat diyarında yaşamış ve ölmüş Cüneyd-i Bağdadiolduğu inancı yaygın olsa da, Bağdadi’nin 910 yılında vefat ettiğine ilişkin kayıtlar mevcuttur. Bahsi geçen iki kişininyaşam dönemleri arasında en az 5 asır vardır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Topal Hacı Türbesi

Topal Hacı Türbesi

Salıpazarı ilçesine 6 kilometre güney doğusundaki Yeşil Köyü’nün Kayadibi Mahallesi köy ormanı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE : Halk arasında “Topal Hacı” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmadığından türbenin tarihi hakkındakesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali Karadeniz’e özgü ahşap yapı şeklinde iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Türbenin çatısı saç ile kaplı olup, içi ve dışı sıvaüzeri boyadır. İçerisinde 2 adet kabir bulunmaktadır. RİVAYET : Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Samsama Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Salıpazarı, Samsun
Sarı Kız – Samsun

Sarı Kız – Samsun

Lâdik’in 6 kilometre Güneydoğusunda yer alan Çakır Gümüş Köyü’nde Dorcuk mevki içerisinde tepeüzerinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Sarı Kız” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. Türbe içinde bulunan ağaç betonarme bina yapılırken kesilmediğinden, türbenin içindeki ağaç çatıdan gökyüzüne doğru yükselmektedir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Hasan Paşa Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbenin sarp bir tepenin üzerinde bulunması ve etrafının sık ağaçlıklarla kaplı olması türbenin gizemini arttırmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre Tıpkı Altın Kızlar Türbesi’nde olduğu gibi yöre insanının sabah namazlarına kalktığında türbe etrafında altın sarısı saçları olan genç bir kızın abdest aldığını görmesi, burivayetlerin çokluğu nedeniyle türbeye Sarı Kız Türbesi denmekte. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle çocuğu olmayanlar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) kendilerine hayırlı evlat vermesini ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun
Ahmet Efendi – Samsun

Ahmet Efendi – Samsun

Lâdik’in 6 kilometre Güneydoğusunda yer alan Çakır Gümüş Köyü’nde dibek kıyısı mevkii içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Ahmet Efendi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sandukab ulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Ahmet Efendi Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre Ahmet Efendi Özbekistan’ın Buhara kentinden Lâdik’egelmiş Allah dostu bir zattır. Sünnete ve Kuran’a bağlı bir yaşam süren ve çevresinde büyük etkiler bırakan Ahmet Efendi’nin türbesinin bulunduğu alanda İslam inancına muhalif hareketler yapanların başlarına çeşitli belalar gelmesi ve rahatsız edici derecede ses çıkaranların da bu musibetlerden pay alması nedeniyle Türbeye büyük saygı gösterilmektedir. Örneğin bölgede Ahmet Efendi Türbesi’ni rahatsız etmemek için davul çalınmamakta, kimse davulgibi sesli çalgılar çalmaya bile teşebbüs etmemektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarakgenellikle yanığı bulunan hastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun
Aydoğdu Bey

Aydoğdu Bey

Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde Gündüz Alp’in oğlu ve Osman Gazi’nin yeğenidir. Bursa , Adranos , Bidnos , Ketsel ve Kite tekfurlarının birleşmesi ile meydana çıkan Bizans ordusu ile yapılan ” Koyun Hisarı ” savaşında şehit edilmiştir. Mezarının Dizboz’da , Koyun Hisarına gidilen yol üzerinde bulunduğu söylenmektedir. Söğüt’teki kabri makamıdır. Aydoğdu Bey’in , genç yaşta yöreye nam saldığı ve çok bahadır bir alp olduğu bilinmektedir. Şehid edilmesinden sonra dahi ona olan saygı asla azalmamıştır. Aşıkpaşaoğlu eserinde : ” Mezarı taşla çevrilmiştir. O ilde at dahi sancılansa , onun mezarına iletirler ve dolaştırırlardı. Allah Teala’nın tüm canlılar böyle şifa buldu. ” der. Oruç Bey’e göre mezarına Türk Han mezarı da denmektedir ve yörede oldukça meşhurdur. Müneccimbaşı ve Tacü’t Tevarih ise ” Mübarek türbesi ziyaretgah olup , kabrinin toprağı hummalı ve sıtmalılar için ilaçtır. ” demektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Ahmed Dede – Samsun

Ahmed Dede – Samsun

Havza’nın 17 km Kuzeydoğusunda bulunan Kamlık Köyü’nde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Abdülaziz” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde doğal taşlarla çevrilmiştir. Türbenin içindeki kabrin çevresi de doğal taşlarla örülmüş, mezar ise mermer kaplanmıştır.Türbe içerisinde ağaçlar bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Abdulaziz Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, yağmur duası öncesi Allah’tan (c.c)bereket istemek için ziyaret edilmektedir. Abdulaziz Türbesi ayrıca erkek çocuğu olmayan çiftler tarafından ziyaretedilmekte ve Allah’tan hayırlı erkek evlat istenmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun

Abdulaziz Türbesi

📍 Havza, Samsun

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.