Evliyaların Manevi Coğrafyası
Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.
En Çok Kayıt Olan Şehirler
Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Şeyh Şücaeddin Türbesi
Konya – Musalla Kabristanında . ( Harita daki nokta tam yerini gösterir.) …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Bahaeddin Dede
Eskişehir – Odunpazarındaki Kurşunlu Külliyesinin hemen arkasında yer alan Hamuşan’da. Eskişehir Mevlevihanesi şeyhi Hasan Hüsni Dede ‘nin üçüncü oğludur. Annesi Zeynep Hanım’dır. Bahaeddin Dede 1875 yılında Eskişehir’de doğar. İsmi Bahaeddin olarak biliniyorsa da babası Hasan Hüsnü Dede ‘nin kendisine verdiği evrad okuma icazetinde ismi Cafer Bahaeddin olarak geçiyor. Bahaeddin Dede ilk eğitimini babasından aldıktan sonra Eskişehir Rüşdiyesi’ni bitirir. Daha sonra Mısır’a giderek El-Ezher’de dini ilimler tahsil eder. Mısır dönüşü Eskişehir Mevlevıhanesinde çile çıkarır. Ardından Mısır’da öğrendiği Arapça lisanına ilaveten Farsça öğrenir. Sesi güzel ve makam bildiği gibi aynı zamanda ney üfler, kudüm ve rebab çalar. Bahaeddin Dede ‘nin ağabeyi Muhammed Ali Şemseddin Dede , Meclis-i Meşôyih ve Şeyhülislamlığın 3 Mart 1913 tarihli daire-i Meşıhat-ı İslamiyye Kalemi’nden çıkan karar gereği şeyhlikten alınır. Bahaeddin Dede Eskişehir Mevlevıhônesi şeyhliğine tayin edilir. Bahôeddın Dede tekkedeki işlerden ayrı olarak Eskişehir Hilal-i Ahmer Cemiyeti Reisliği ve Tayyare Cemiyeti Veznedarlığı yapar. Dergahların sırlandığı 1925 yılına kadar şeyh olarak kalır. Dergahlar sırlanınca bu tür sosyal faaliyetlere ağırlık verir. Aynı zaman da dedelerinden kalan çiftlikte ziraat işleriyle uğraşmaya başlar. Oğlu Hüseyin Cahid Duru’nun anlattıklarından; at koşup çift sürdüğü, harman işleri ile uğraştığını öğreniyoruz. Arapça Farsça bilen, makam ve musiki aletlerine aşina bir şeyh efendi, bir sabah kalktığında bütün bunların geçerliliğinin olmadığı kendisine söylendiğinde veya bunu gördüğünde acaba neler hissetti? Nasıl bir ruh haline büründü acaba? Osmanlı Devleti’nin son sadrazamlarından Damat Ferit Paşa’nın tekrar işbaşına gelmemesi için bütün yurtta başlatılan protesto faaliyetlerine Bahaeddin Dede de katılmış, Eskişehir’den İstanbul Hükümetine çekilen telgrafa imza atmıştır. 6 Mart 1920 de Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Reisi İbrahim, Belediye Reisi Suleyman, Cemaat-i islamiye Reisi müftü Salih ve Esnafı temsilen İşçibaşı Hakkı’nın imzalarının yer aldığı telgrafa Bahaeddın Dede de Mevlevi şeyhi olarak imza koymuştur. 17 Şubat 1930 tarihinde Eskişehir’de vefat eden Cafer Bahaeddin Dede Efendi ‘nin kabri şerifi Kurşunlu Külliyesi güney duvarın da bulunan hazirededir Kaynak ; Eskişehir Mevlevihanesi , Nizamettin Arslan , Kesit Yayınları

Süleyman Türkmani
Kırşehir – Merkez’de İmaret camii yanındaki kabristanda Türkmani’nin 1214’te doğduğu ve babası Mevlevi Şeyhi Hüseyin Efendi ile küçük yaşta (1224) bir Türkmen aşireti ile Anadolu’ya geldiği ve Konya’ya yerleştiği sanılmaktadır. Nerede doğduğu ise belli değildir. Dedesi Şemseddin Türkmen Beyi olduğu için kendisine de Türkmani denilmiştir. Mevlana’dan manevi ilim dersleri alan Süleyman Türkmani, onun ölümünden sonra, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’den dersler almaya devam eder. Daha sonra onun teşviki ile hem manevi alanda topluma hizmet sunmak bir taraftan da Mevlevi tarikatını yaymak üzere 1293’te Kırşehir’e gelmiş ve büyük bir ilgi görmüş olduğu tahmin edilmektedir. Süleyman Türkmani’nin Aşık Paşa’ya da hocalık yaptığı bilinmektedir. Süleyman Türkmani’nin en büyük eseri “Tezkire-i Evliya”dır. Türkmani kurduğu vakıfla, gelen misafirlere, gariplere yardımcı olmuştur. 1298 tarihinde 84 yaşında iken Kırşehir’de vefat ettiği tahmin edilmektedir. Süleyman Türkmani Hazretlerinin türbesi İmaret Mahallesinde yer alır. Türbede Şeyh Süleyman Türkmani ile aynı soydan gelen sekiz kişiye ait sanduka bulunmaktadır. Diğer mezarlarda Mehmet Çelebi, Şeyh Osman, Şeyh Bekir yatmaktadır. Süleyman Türkmani’nin türbesinde mezarı bulunan Mehmed Çelebi’nin oğullarından Şeyh Muslihiddin tarafından, Kaman ilçesi, Gökçeviran köyünde bir medrese inşa edilmiştir. Ne var ki bu medresenin, yeri ve kitabesi hakkında hiçbir bilgi yoktur Türbe, dikdörtgen planlı olup üstü kırma çatı ile örtülüdür. İçeriye kuzey cephedeki kapıdan girilir. Kuzey, güney ve doğu cephelerde pencere açıklıkları yer alır. Batı cephe ise Süleyman Türkmani Hazretleri tarafından XIII. Yüzyılda imarethane olarak kurulan günümüzdeki İmaret camisine bitişik olarak inşa edilmiştir. Yapı herhangi bir süsleme unsuru taşımaz. Ancak sandukaların orijinal olmayıp son yıllardaki onarımlarda konulduğu anlaşılmaktadır. Türbe, onarımlarla asli hüviyetini kaybetmiş ve yeniden inşa edilmiştir. Mevcut bina sanat tarihi açısından hiçbir özellik taşımamaktadır. Ayrıca, türbe civarında Caca Bey’in annesinin bir imaret inşa ettirmiş olduğu nakledilir. Kaynak Abdulhalim Durma , Kırşehir Evliyaları , Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Çomak Dede
Çomak Dede Türbesi ; Adana – Kozan’da Çanaklı mevkiinde Şeyh Edebali sokağının ilerisinde Koleje gelmeden Soldaki tepede. Çomak Dede’nin ismi ve hangi tarihte yaşadığı tespit edilememiştir. Tepede bulunan mezarının üzerinde ve etrafında taş yığını bulunmaktadır. 1297 / 1881 tarihli Adana salnamesinin livayı kozan sis kasabası bölümünde “Evliyayı Kiramdan Ağca Baba ve kasaba-i meskura bir çarık mesafede Çomak dede hazeratının makam-ı alileri vardır” denilmektedir. Kaynaklar ; Çukurova’nın Manevi Sultanları ,Kazım Temir, Türkiye Gazetesi
Şeyh Mehmet Efendi – Kastamonu

Adil Bey Türbesi
Adil Bey Türbesi , Kastamonu – Merkeze bağlı Terzi köyünde Adil Bey , Candaroğulları Beyliği’nin 4. hükümdarı olup Yakup Bey’in oğlu ve Celaleddin Bayezid Bey’in babasıdır. Tahta çıkışı, adına bastırmış olduğu sikkelere göre 746/1345 olarak kabul edilmektedir. Zamanındaki olaylar hakkında bilgi elde edilememiştir. 762/1361 Tarihinde bir savaşta vefat etti. Beyliğin merkezi olarak türbenin bulunduğu bu mevkii seçtiği ve sarayının bu köydeki “ harem-i şah ” yani şahın sarayı adıyla anılan yerde bulunduğu, vakıf kayıtlarından anlaşılmaktadır. Trabzon Rum İmparatoru II. Alexious’un kızı Prenses Edoxia ile evlenmiştir. Uzun sayılabilecek bir müddet emirlikte bulunduğu halde Terzi Köyü’ndeki günümüzde yıkılmış olan camiden başka eserine rastlanmamaktadır. Halk tarafından ziyaret edilen türbeye, açık arazide bulunmasına rağmen vahşi hayvanların da hürmet gösterdiği; hatta geyiklerin kendilerine has hareketlerle türbeye hürmet arz ederek kıble duvarının dışındaki taşları yaladıkları çevre halkı tarafından ifade edilmektedir. Filvaki çürümemiş cesedin bulunduğu taraftaki bazı taşların bu hareketin eseriyle inceldiği fark edilmektedir. Çevredeki cinslerinden farkı bulunmayan bu taşlara karşı yapılan hareketlerin halk tarafından türbedeki zevata ihtiram amacı taşıdığı kabul edilmektedir. Kaynak Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Mahmud Sami Ramazanoğlu
Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretlerinin kabri şerifi ; Medine – Cennetül Baki kabristanında Hazreti Osman Efendimiz ile Ebu Said El Hudri hazretlerinin yakınındadır. Mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i ihyâ eyleyen ve nice yüksek makamların sâhibi, Gavs, Müceddid, Sâhibü’z-zamân ve Cân’a yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olan Hz. Mahmûd Sâmî (k.s.), insanları Hakk’a da‘vet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i âliyye denilen büyük alimlerdendir. Nakşibendî-Halidî Şeyhi olan Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretleri 1892 de Adana’da doğdu. Babası Ramazanoğulları diye bilinen bir aileden Mücteba Efendi, annesi ise Ümmügülsüm Hanım’dır. Adana’da Tepebağ mahallesinde dünyaya gelmiştir. Asil bir aileye mensuptur. Ramazanoğullarından, şeceresi Büyük Türk hakanı Nureddin Zengi (Şehîd) yoluyla, Ashab’dan Halid İbni Velîd (r.a.) hazretlerine dayanır.Babasının ismi Mücteba, dedesinin adı Abdurrahman, büyük dedesi İshak ve onun babası Hüseyin Efendi’dir. Merhum Sami Efendi ile ilgili yazılan eserlerde şöyle bir menkıbe anlatılır: ” Bir gün Hızır aleyhisselam, evlerinin kapısına gelir. Evin kadın hizmetçisi vasıtasıyla, muhterem büyük validemizi kapıya çağırır. Validemiz hizmetçiye, “ Kızım ne isterse ver kendisine ” tenbihatında bulundu ise de, gelen ziyaretçi: “ Hayır, muhakkak kendisiyle görüşmem lazımdır. ” diyerek ısrar edince, validemiz kapının arkasına gizlenir ve aralarında şöyle bir konuşma geçer; gelen ziyaretçi: “Kızım, hamile olduğunu biliyor musun? Senin vasıtanla büyük bir insan dünyaya gelecek ve sol eğe kemiği üzerinde büyükçe bir ben bulunacak. O uzun süre İslamiyet’e hizmet edecektir. Bu müddet içinde helal ve harama çok dikkatli ol ve ismini de Mahmud Sami koy müjdesini vermiş ve teberrüken bir de gömlek istemiş. Fakat gömlek getirilinceye kadar kendisi ortalıktan gaib olmuş .” İlk, orta ve lise tahsilini Adana’da tamamlayan Sami Ramazanoğlu Efendi Darülfünunda okudu ve Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirdikten sonra askerlik hizmetini zabit vekili (yedek subay) olarak İstanbul da yaptı. Zahir ilimlerini devrin ulema ve müderrislerinden tamamladı ve tasavvuf yoluna yöneldi. Devrin meşhur Nakşi tekkesi Gümüşhaneli Dergahı’nda bir müddet erbain ve riyazatla meşgul oldu. Sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendi’nin babası Rüşdü Efendi’nin delaletiyle Kelamı Dergahı şeyhi ve Meclis-i Meşayih reisi Esad Erbilli Efendi ‘ye intisab etti. Bir müddet mürşidinin yanında kaldı. Seyrü sülükünü tamamlayınca Esad Erbili hazretleri tarafından kendisine Nakşibendi hilafeti verildi. (Hilafet tarihi 1920’lerde olsa gerek çünkü; söz konusu icazet, Erbili’nin 1922’de ilk baskısı yapılan Mektubat’ı içinde yer aldığına göre [ 134. mektup] bu tarihten önce verilmiş olmalıdır). Bir süre memleketi Adanaya irşada vazifeli olarak gönderildi. Memleketi Adana’da Cami-i Kebir’de vaaz ve hususi sohbetlerle İrşad hizmetini yürüttü. El emeğiyle çalışıp kazanmaya önem verdiği için bir kereste ticarethanesinin muhasebe defterini tutarak geçimini temin etti. O babasından ve ailesinden intikal eden büyük serveti almamış ve ” Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir. ” hadisi şerifi gereğince el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Adana da uzun yıllar irşad yıllar irşad faaliyetlerine devam etti. Yazları Adana’nın Namrun ve Kızıldağ yaylası ile Kayseri’nin Talas’ın da geçirdi. 1946’da hacca gitti. 1950’de Adana’daki Ulucamii’de vaaz vermeye başladı.1951’de geldiği İstanbul’da iki yıl kaldı. 1953’te ikinci defa hacca gitti. Hac dönüşü Şam’a yerleşmeye karar vermişti. Buradaki Türk öğrencilerine Ruhu’l-Beyan Tefsiri, Mektubat gibi eserleri okutarak tasavvuf sohbetleri yapmıştır. Ertesi yıl Şam’a yerleşme kararından vazgeçip İstanbul’a döndü.Erenköy’de Zihnipaşa Camii’nde vaaz verirken bir yandan da özel sohbetler yaparak irşad vazifesini sürdürüyordu. Bu dönemde de geçimini, bir ticarethanenin muhasebe işlerinde çalışarak temin ediyordu. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.) Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Seyyid Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Taha El Hakkari (ks.) 32. Hz. Taha El Hariri (ks.) 33. Hz. M. Esad Erbili (ks.) 34. Hz. Ramazanoğlu Mahmud Sami Efend i (ks.) 35. Hz. Topbaşzade Musa Efendi 1979’da ailesiyle birlikte Medine-i Münevvere’ye gidip yerleşti. Ömrünün son günlerini, çok sevdiği ve hayatı boyunca O’nun gibi yaşamaya çalıştığı Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’in yanında geçirdi. 12 Şubat 1984’te sabaha karşı saat dört buçukta “Allah Allah” diyerek, dünyadan ebediyet alemine intikal etmiştir. Sevgilisine kavuşmuştur.Sevenleri, yirmi beş yıl kadar önce, Eyüp Sultan Kabristanı’nda kendileri için bir yeri temin etmişlerdi. Bundan pek memnun olmayan Sami Ramazanoğlu hazretleri ;” sorarsanız, gönlümüz Cennetü’l-Bakî’yi ister. “buyurmuşlardı. Cenaze namazı Mescid-i Nebevî’de kılındıktan sonra, Resülüllah (s.a.v.) Efendimiz’in bu has evladı Türbe-i Saadet önünden geçirilerek, büyük bir sessizlik içinde, güzide, sahih bir topluluğun elleri üzerinde, eskiden beri can ü gönülden arzu ettikleri Cennet-i Baki’de Hazreti Osman Zinnüreyn ve Ebü Said el-Hudrî (r.a.) hazretlerinin yakınında mukaddes toprağa defnedilmişlerdir. Gani gani rahmet ve şefaatlerini diliyoruz. Yeri Cennet, makamı alî olsun! Amin. Kaynak H. Kamil Yılmaz , Altın silsile , Erkam yayınları Yahya Kutluoğlu , Yolumuzu Aydınlatanlar , İstanbul Kültür a.ş. , 2014 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Ebru Erte , İstanbul’un 100 Sufisi , İstanbul Kültür a.ş.

Veysel Karani (k.s.) – Siirt
Veysel Karani hazretleri’nin kabri şerifi Siirt – Baykan’da Ziyaret köyünde. “ Şüphesiz tabiinin en hayırlısı Üveys’dir. ” Asıl adı Üveys bin Amir-i Karani olan Veysel Karani’nin doğum yeri, Yemen’in Karen Köyü’dür. 555–560 yılları arasında burada doğduğu tahmin edilir. Üveys el-Karani, Yemen’deki Murad kabilesinin Karan aşiretine mensuptur. Veysel Karani’nin Yemen’de iken nasıl müslüman olduğu, Kufe’deki hayatı, vefatı ve şahsiyetine dair yeterli bilgi yoktur. Rivayetlere göre Veysel Karani Yemen’de deve çobanlığı yaparak, hurma çekirdekleri toplayıp satarak geçimini sağlayan bir zahiddir. Muhtemelen İslam’ı anlatmak üzere Yemen’e giden müslümanlar vasıtasıyla İslamiyet’i kabul etmiştir. Medine’ye gidip Hazreti Peygamber’i ziyaret etme arzusuna rağmen yaşlı annesini bırakamamış, 40 yaşının üzerindeyken Hazreti Peygamberi görmek için Medine’ye gitmek üzere annesinden izin alır. Uzun bir yolculuktan sonra Medine’ye gelir, ancak peygamberimiz Tebük Seferi’nde olduğu için, O’nu bulamaz. Hazreti Aişe O’na kapıyı açar ve selamını peygamberimize iletir. Peygamberimiz eve döndüğünde evine ulu bir insanın geldiğini anlar ve Hazreti Aişe’ye kimin geldiğini ve onu görüp görmediğini sorar. Hazreti Aişe, onu gördüğünü söyleyince peygamberimiz, “O gözünü ben de ziyaret edeyim, görüşün ve gördüğün mübarek olsun.”, der. Sahabilere de Üveys’i gören gözü ziyaret etmelerini buyurur ve ardından, “Şüphesiz tabiinin en hayırlısı Üveys’dir.”, der. Peygamberimiz son hastalığında, Hazreti Ömer, Hazreti Ali ve Hazreti Aişe’ye, “Benden sonra, arkamdaki hırkamı Üveys’e verin.”, diye vasiyette bulunur. Hırka ona teslim edildikten sonra, halkın gözünde değeri artar. O da, annesinin vefatıyla Küfe’ye ve Basra’ya gider. Bazı hadis kitaplarındaki rivayetlere göre Hazreti Ömer, halifeliği döneminde Yemen’den gelen bir grup insana aralarında Üveys el- Karani’nin bulunup bulunmadığını sormuş, bunun üzerine Üveys ortaya çıkıp kendini tanıtmış, Hazreti Ömer de Resul-i Ekrem’in kendisine ileride Üveys’in Medine’ye geleceğini haber verdiğini ve onu gördüğü takdirde dua istemesini tavsiye ettiğini söylemiş, Üveys de ona dua etmiştir. Bu sırada Hazreti Ömer, Üveys’in Kufe’ye gitmekte olduğunu öğrenince Kufe valisine onun hakkında bir mektup yazmayı teklif etmiş, ancak Üveys kalabalıktan uzak sade bir hayat yaşamayı tercih ettiğini belirtmiştir. Ertesi yıl Kufe’den hacca gelen bir kişiye Üveys’in durumunu soran Hazreti Ömer, onun yoksulluk içinde yaşadığını öğrenince, ona Üveys hakkında Hazreti Peygamber’den duyduklarını anlatmış, hacdan dönen Kufeli de Üveys’in yanına gidip ondan dua istemiştir. Bu olay üzerine halkın dua istemek için yanına gelip kendisine iltifat etmesinden endişe duyan Veysel Karani’nin o bölgeyi terk ettiği kaydedilir. Hazreti Ali, onu Sıffın Savaşı’nda yanında yer alması için, Medine’ye davet eder. Veysel Karani de oraya gider. Savaş sırasında yaralanarak 657 şevvalin 18. günü şehit olur. Şehit olduktan sonra, üç ayrı kabile onun naaşını alarak kendi topraklarına götürmek isterler. Bu duruma, ilk etapta Hazreti Ali de bir çözüm bulamayınca onu korumaya alır. Ertesi gün Veysel Karani Hazretleri’nin mübarek naaşı üç kabilenin de tabutlarında görülür. Her biri razı olarak; biri Yemen’e, biri Şam’a, biri de Bitlis’e doğru yola çıkarırlar. Veysel Karani hazretlerinin kabrinin bulunduğu yer tam olarak belli değildir. Yemen’in Zebid, İran’ın Kazvin ve Kirmanşah, Özbekistan’ın Hive, Suriye’nin Şam ve Rakka şehirleriyle Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ona nisbet edilen makam-mezarlar vardır. Anadolu’daki en meşhur makamları Manisa, Mardin, Kurtalan, Bursa Gemlik yolundaki Atıcılar, Diyarbakır’ın Lice ilçesi ve Siirt’in Baykan ilçesi yakınındadır. Veysel’in Sıffin Savaşı’nda öldüğü yolundaki rivayetlerin genel kabul gördüğü, bu savaşın da Suriye’nin Rakka şehri yakınlarında vuku bulduğu dikkate alınırsa asıl kabrinin bu şehirde olması ihtimali güç kazanır. Zahidane hayatı dolayısıyla Veysel Karani tasavvuf ehli tarafından örnek bir şahsiyet kabul edilmiş, Hazreti Peygamber’i zahiren görmemekle birlikte manen kendisinden feyiz aldığı ileri sürülmüştür. Bu sebeple sonraki asırlarda Resul-i Ekrem’i, Veysel Karani’yi veya herhangi bir şeyhi görmeden rüya gibi manevi bir yolla onlardan eğitim alan kişilere Üveysi denmiş, bu şekilde eğitim almaya Üveysilik adı verilmiştir. Ayrıca Resulullah’a nisbet edilen, “Rahmanın nefesini Yemen’den alıyorum” sözüyle Veysel Karani’nin kastedildiği söylenmiştir. Veysel Karani Veysel Karani hazretleri ve Hırka-ı şerif Hazreti Peygamber’in ona bıraktığı rivayet edilen hırkanın sonraki nesillere intikal ederek günümüze ulaştığı kabul edilir. Bu hırka, İstanbul’un Fatih ilçesindeki Hırka-i Şerif Camii’nde ramazan aylarında ziyaret edilmektedir 58. Hırka-ı Şerif Camii, İstanbul, Fatih İlçesi’nde Atikali semti sınırları içinde, adını verdiği Hırka-i şerif Mahallesi’nde yer almakta olup 1851’de inşa edilmiştir. Burası, Hazreti Muhammed’in Veysel Karani’ye hediye ettiği hırkanın (Hırka-ı Şerif) muhafaza ve ziyaret edilmesi için padişah Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılmıştır. Veysel Karani’nin vefatından sonra Üveysi sülalesi elinde kalan Hırka-ı Şerif XVII. Yüzyılın başlarında, ailenin o tarihteki reisi Şükrullah Üveysi tarafından I. Ahmed’in fermanı gereğince İstanbul’a getirilir. İstanbul’a yerleşen Üveysi ailesinin, Fatih semtindeki evinde ziyaret edilen hırkanın korunması için Sadrazam Çorlulu Ali Paşa’nın kagir bir hücre ile bitişiğinde bir çeşme ve imaret inşa ettirdiği, daha sonra Şeyh Osman Üveysi zamanında 1725’te ilk defa bir vakfın tesis edildiği bilinir. Yapının ziyaretler için yetersiz kalması üzerine I. Abdülhamid bugün “Küçük Hırka-i Şerif Dairesi” veya “Eski Hırka-i Şerif Odası” olarak adlandırılan ve caminin avlusunda kalan hücreyi 1780’de inşa ettirir. II. Mahmud tarafından 1812’de yenilenen hücre zamanla yetersiz kalınca Sultan Abdülmecit devrinde Hırka-ı Şerif Camii yaptırılır. Çevredeki binaların kamulaştırılarak yıktırılmasından sonra 1847’de başlayan inşaat, 1851’de tamamlanır. Camide Hırka-ı Şerif’in korunması ve ziyareti için birimler, hünkar mahfili ve hünkar kasrı bulunur. Ayrıca yapının çevresinde Üveysi ailesinin en yaşlı erkek bireyi (reisi) ile ailesi için bir meşruta, bu kişinin reşit olmaması halinde kendisine vekalet edecek olana mahsus vekil dairesi, hırka-i şerifi korumakla görevli bir bölük jandarma için kışla ve görevliler için çeşitli odalar da inşa edilmiştir. Veysel Karani hazretleri ve Pakistan’daki Kırık iki dişi Veysel Karani’nin Uhud Gazvesi’nde Resul-i Ekrem’in dişinin kırılması üzerine kendi dişini kırdığı şeklindeki rivayete istinaden, Pakistan’ın Lahor şehrindeki Badşahi Camii’nin avlusunda bulunan Teberrükat-ı Mukaddese Bölümü’nde ona izafe edilen kırık iki diş sergilenmektedir. Hayatına dair müstakil menakıbnameler ve şiirler kaleme alınan Veysel Karani’nin gerçek hayatı ile efsanevi kişiliği birbirine karışmıştır. Siirt – Baykan’daki Veysel Karani camii ve Türbesi Yakın zamanda yenilenmiş olan külliyenin ilk inşa tarihi kesin şekilde bilinmemektedir. X. Yüzyıl coğrafyacısı Muhammed b. Ahmed el-Makdisi ve Nasır-ı Hüsrev eserlerinde bugünkü Ziyaret beldesinde mevcut bir mescidden bahseder. Evliya Çelebi ise Veysel Karani Camii ve Türbesi’nden Mescid-i Üveys-i Karani diye söz eder ve ayrıntılı bilgi verir. Evliya Çelebi’nin, “Menzil-i Hazret-i Sultan Veys: Hazzo hakinde bir dere ve tepeli sengistan içre bir uyun-i sagire kenarında …” ifadesiyle tanıttığı cami ve türbe, Kanuni Sultan Süleyman’ın Irakeyn Seferi’ne (1534) katılan Matrakçı Nasuh’un minyatüründe gerçekçi bir şekilde tasvir edilir. Bu minyatürde sekizgen planlı ve üzeri içten kubbe, dıştan külahla örtülü türbe ile buna bitişik iki bölümlü kubbeli cami görülmektedir. Türbeyi Osmanlı devrinde saray tarafından görevlendirilen türbedarlar idare eder. Son dönemde tayin edilen Seyyid Muhammed’in (ö. 1902) ardından Seyyid Abdülkerim Tekin bu göreve getirilir. Seyyid Abdülkerim, 1918’de vefat eden amcası Seyyid Ali’nin yerine kaymakamlık payesiyle Siirt’in son nakibüleşrafı olmuş, 1934’te Siirt’te vefat etmiş ve Zeyve Mezarlığı’na defnedilmiştir. Seyyid Abdülkerim zamanında türbenin sol tarafında bir mescidle bir medrese inşa edilmiştir. İsmet İnönü zamanında tekkenin kapatıldığı, önüne duvar örüldüğü, kimsenin içeriye girmesine izin verilmediği, daha sonra Demokrat Parti zamanında türbenin tekrar ziyarete açıldığı nakledilir. 1901 yılında “cas” denilen yerli harçla ve kısmen moloz taşlarla yapılan ve çatısı tonozlarla örtülen türbe, mimari tarzı itibariyle bir sanat değeri taşımadığı gibi devamlı rutubet alması sebebiyle tehlikeli bir durum arzettiğinden 1967’de Veysel Karani Tarihi Eserleri Koruma ve Eski Değerleriyle Güzelleştirme Derneği tarafından yıktırılır ve valilikçe hazırlatılan plana göre eski ölçüler içinde yeni bir türbe inşa edilir. Külliye, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle 1974 yılından itibaren çok daha bakımlı bir görünüme kavuşur. 1982’de avlu düzenlemesinden sonra 1983’te kesimhane binaları, ardından otel ve konukevi binaları devreye sokulur. Cami ve türbe 1987, 1991 ve 1998’de onarımdan geçirilir, 1998-2001 yılları arasındaki restorasyonda türbenin içi ve çevresi düzenlenir. Kare planlı olan caminin son cemaat yeri üç kubbelidir. Ana mekanı örten kubbe sekizgen kasnağa oturmaktadır. Son cemaat yerindeki sütunlar kısa olup kubbeler yuvarlak ve geniş aralıklı kemerler üzerine dayanmaktadır. Sade bir iç mekana sahip olan caminin kalem işleri ve hat uygulamaları bozuktur. Kubbeye geçiş iç mekandaki tromplarla sağlanmıştır. Harimin içi, alttan harimi çevreleyen yuvarlak nişli pencerelerin üst hizasına kadar çinilerle kaplıdır. Mihrabı, sade ve düzgün kesme taştan, minberi ve vaaz kürsüsü ahşap olan caminin kadınlar mahfili yine ahşaptır ve harimin kuzeyinde yer alan giriş kapısının üstündedir. Caminin kuzeybatısında bulunan minare de ana yapıya bitişik olarak düzgün kesme taştan yapılmıştır. Kaidesi de düzgün kesme taştan olan minarede kaideden gövdeye pahlanarak bir geçiş sağlanmıştır. Kaidede yatay dikdörtgen mermer bir levha içinde 1956 tarihli, oldukça bozuk bir hatla Hazreti Muhammed’in Veysel Karani hakkında söylediği hadisler yazılmıştır. Bu çerçevenin altında, 1956 tarihli bir başka levhada ise iki satır halinde bir ayet yazılıdır (el-İsra 17/37)61. Caminin kuzeyindeki şadırvan yuvarlak sekiz kemerli ve tek kubbelidir. Türbe yakınında Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün iki katlı irtibat bürosu ve arkasında gasilhane ile müştemilat binası bulunmaktadır. Türbe cami, şadırvan ve diğer müştemilat binalarıyla aynı avlu içinde yer almaktadır ve kareye yakın dikdörtgen planlı olup kubbe ile örtülüdür. Türbenin kuzey cephesinde iki kapı vardır. Bitkisel süslerle bezenmiş Veysel Karani’nin ahşap sandukasının etrafı ahşap bir korkulukla çevrilidir. Sanduka köşelerde sepet örgülü birer, yanlarda çiçek motifli ikişer sütuna oturan yuvarlak ve dilimli sivri kemerli bir bölüm içinde yer almaktadır. Türbede pencere açıklıklarının üst hizalarına kadar duvarlar çini karolarla kaplanmıştır. Üst kısımlarda ve kubbede bitkisel süslemeli kalem işleri ve hat uygulamaları bulunmaktadır. Türbenin giriş kapısının hemen yanındaki mezarda türbedarlardan ve Siirt nakibüleşrafından Seyyid Muhammed Efendi yatmaktadır. Veysel Karani Türbesi’nin yanı başındaki ağaçlıklı alan mezarlık olarak düzenlenmiştir. Her yıl 16- 17 Mayıs Veysel Karani’yi anma günleri olarak kutlanmakta, türbe bahar aylarında ve özellikle mayıs ayında yurdun dört bir yanından gelen ziyaretçilerin akınına uğramaktadır. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Abdulhalim Durma , Siirt Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com http://www.mustafagurelli.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz ve Mustafa Gürelli ‘den Allah razı olsun [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Buhari
Kütahya Merkez’de Hükümet Konağı arkasına rastlayan Zeryen Mahallesi, Türbe sokakta, parkın karşısına rastalayan 2 no.lu Gümüşeşik Sokak’tadır. Nakşi şeyhlerinden. Hayatı hakkında bir bilgi yoktur. Hükümet Konağı arkasına rastlayan Zeryen Mahallesi, Türbe sokakta, parkın karşısına rastalayan 2 no.lu Gümüşeşik Sokak’tadır Kuzeyde sokağa bir cephesi dayalı duvarın arkasında, oldukça büyük kara planlı bir türbenin kalıntıları vardır. Sokak cephesinden başka avluya bakan cephede tamamen sağırdır. Bu cephede iri moloz taşların kaplamasız oluşu, buraya bitişik başka bir yapıyı da düşündürebilir. Doğu cephesi kalıntılarının orta yerinde bir kapı izi bulunmaktadır. Batıda bie eve bitişik olan duvarda ise sonradan araları örülmüş üç pencere görülebilmektedir. İçten kısmen sıvalı olmakla birlikte, hemen tamamen göçmüş olan kubbenin ve geniş pandantiflerin tuğla olduğu görülmektedir. Ayrıca tuğla pandantiflerin bittiği yerde , kasnaksız olan bu kubbede , bir sıra taş dizili olduğu ve tuğla kubbe örgüsünün bu sıraya oturtulduğu da gözlenmektedir. Kubbe yıkıntıları ve diğer moloz dolu olup, duvarların tepesinden girilebilen türbenin kuzeye yakın bölümünde, biri tek diğeri de yanında bir çocuk mezarı ile toplam üç sanduka vardır. Bir berat ve kadı sicilindeki vakfiye kaydından, ”1836 da Kütahya ve Afyon muhasalı olan , sonradan 1842 de Hüdavendigar valiliğine getirilen Dilaver Paşa’nın burada bulunan Şeyh Buhari Türbesi ile Seyit Numan mescidi ya da Gümüşeşik adı verilen bölgeyi onartıp yeniden vakıflar düzenlediğini ve bir de yanında okul yaptırdığını ” öğreniyoruz. Kütahya’ya genellikle Gümüşeşik adı ile tanınan bu yerde bulunan türbenin’de Şeyh Buhari Türbesi olduğunu bu kayıtlardan çıkarmak mümkün oluyor. Hiçbir kitabesine rastlamadığımız mezarların bulunduğu türbenin ilk yapılışı hakkında da kesin fikir edinmek mümkün değildir. 1838 Osmanlı kaydı, yukarıda geçen onarımla ilgilidir. Mimari özeliklerine göre XVI. Yy’a kadar indirmek mümkün olacaktır. Ancak XVI. Yy’a ait araştırmalarda adına rastalnmaması ve kendi mahallesi olan Zeryen Mahallesindeki böyle bir türbe veya zaviyeden Evliya Çelebi’nin de söz etmemiş olması ayrıca dikkat çekicidir. Avluda bulunan dağılmış mermer mezarın baş ve ayak taşları XIX yy’ın tipik örnekleridir. Barak kıvrımlar arasında, özellikle natüralist çiçek motifleriyle süslü ayak taşı dikkar çekicidir. Baş taşındaki zorlukla okunan kitabesinde (1282 / 1865/66) tarihi ile mezarın Kütahyalı Hüseyin gazi Paşa’ya ait olduğu okunamaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Demir Yalayan Türbesi
Afyon Merkez’de Gazlıgöl caddesi ile Alparslan Türkeş Bulvarının kesişiminde Abdurrahim Mısri Sultan’ın müridlerinden olan Demiryalayan’ın yoğurtçuluk yapan bir kişi olduğu biliniyor. Rivayete göre Abdurrahim Mısri Sultan bir gün Kasım Paşa’ya, “Çarşıda Demiryalayan adında bir yoğurtçu var. Git pazarlık et, yoğurt al. Sonra da bir bahane ile yoğurdu kafasına geçir. Bakalım ne diyecek.” der. Kasım Paşa gider, yoğurdun fiyatını sorar, daha sonra, “Çok pahalı, insafsız adam”, diyerek yoğurdu kafasından aşağı geçirir. Buna karşılık Demiryalayan sükunetle, “Afedersiniz efendim, hiddetlendirerek size zahmet verdim.”, diyerek özür diler. Hayatı hakkında başka bilgiye rastlanmayan Demiryalayan’ın türbesi Gazlıgöl caddesi ile Alparslan Türkeş Bulvarının kesişiminde bulunuyor. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Abdulhalim Durma , Afyon Evliyaları Mehmet Gündoğan , Afyon Alim ve Evliyaları , Medrese kitabevi , 1999 H. Fikri Yazıcıoğlu , Afyon Evliyaları ve İlim Adamları , 1969 [/toggle]

Şeyh Muhammed Medeni (k.s.)
Yalova – Güneyköy Kabrisatnında Ebu Muhammed el-Medeni bin Osman Dağıstanî, Dağıstan’ın Temirhan-şura vilâyeti Gunib kazasının Kikuni köyünde Hicrî 1251 Milâdî 1830 yılında dünyaya geldi. Dağıstan’dan 1814 Hicrî, 1896 Milâdî yılında Türkiye’ye göçeder. Hicrî 1332 Milâdî 1913 senesinde 3 Rebiülahiri Pazar günü 81 yaşında iken irtihal etti. Kabr-i şerifleri Yalova’nın kendileri tarafından kurulmuş bulunan Güney (Reşadiye) köyünde olup damadı ve halefi Şeyh Şerafeddin Dağıstanî ile birlikte medfun bulundukları türbe günümüzde ziyaretgâhdır. Celâli mizaçta olan babalan Osman Efendi, rençberlikle iştigal ederdi. Kikuni köyü öteden beri sağlam mizâc ve karakterli bir köydü. Dine bağlılıkları ile meşhurdu. Medeni Hazretleri dünyaya geldikleri esnada, bu köy yakınlarından geçen, sonra üstazı olacak Ebu Ahmed Suguri Hazretleri: “Bu köyden iki nur yükseliyor” demekle büyük velilerden Ebu Muhammed Medenî ile Şerafeddin Zeynel Âbidin Hazretlerinin istikbalin tebşir etmişlerdir. Şeyh Muhammed Medeni (k.s.) Silsile-i Şerifi Ebu Muhammed Medeni Hazretleri zamanında Ebu Ahmed Suguri ve Cemaleddin Gazikumuki hazretleri gibi iki büyük veli mevcuddu. Bu zâtların ikisinden de tefeyyüz etmişlerdir. Hatta ilk intisabı, Abdülkadir el Geylânî Hazretlerinin Kadiriyye tarikatıdır. İrşada memur olduğu zaman, kendisi altı tarikattan, Kadirîyye Şazelîyye, Şâranîyye, Halvetiyye ve Nakşbendiyye’den ders vermeye mezun iken ömrünün son yıllarında yalnızca Nakşbendiyye tarikatından ders vermiştir. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri gençliğinde Ruslarla mücadele etmiştir. Bu mücadelesi ta Sibirya’ya kadar sürülmesine ve idamdan kaçıp kurtularak Türkiye’ye hicretine kadar sürmüştür. Yüksek dirayet ve cesaretinden Ruslar çok çekinmişlerdir. İnsanlık kahramanlık numunesi, Ebu Muhammed Medenî hazretlerinin yüksek seciye ve karakteri, İslâm dinine sonsuz bağlılığı, bütün Dağıstan müslüman halkı tarafından bilinir ve sevilirdi. Onun bu halini Ruslar da bildiklerinden kendisine oldukça mültefit davranırlardı. Bu arada pek çok kerametleri zahir olur. Ruslarla yaptığı mücadeleler esnasında, Ruslardan kaçarken bir köye sığınır. Orada ikamet ederken köy kadınlarından biri evinin damına çıkarak Ruslara Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin bulunduğu yeri ihbar eder. Bu hadiseden sonra, ortasından geçen bir dere ile ikiye ayrılan köyün, kadının evinin bulunduğu tarafı, kıraçlaşır; Derenin diğer yakası eskisi gibi verimli ve yeşillik içinde kalır. Ayrıca Rusların madalya ile taltif ettikleri ihbarı yapan kadının vücudundan madalyanın değdiği yerlerde kapanmak bilmeyen yaralar çıkar ve bunlar kadının ölümüne sebep olur. Ebu Muhammed Medenî Hazretlerini Ruslar yakaladıkları zaman O’nu ilk götürdükleri şehirde zorla ikâmete tabi tutarlar. Kendisinin ikameti için otel ve yemek yemesi için de bir lokanta gösterirler ve emrine bir de araba tahsis ederler. Fakat Ebu Muhammed Medenî Hazretleri ne arabaya biner ne de gösterdikleri lokantadan yemeklerini yer. Bunun üzerine arabacı belediye reisine, bu durumu şikâyet eder. Belediye reisi Ebu Muhammed Medenî Hazretleri ne gelerek, arabaya binmemesi ve yemek yememesinin sebebini sorunca cevaben Ebu Muhammed Medenî Hazretleri: “Sizin paranız olduğu için bize haramdır” der. Bunun üzerine belediye reisi: “O halde sana, Kafkasya’dan aldığımız vergiden bir pay verelim… deyince, Ebu Muhammed Medenî Hazretleri : “Sizin elinize geçtikten sonra o, yine size ait olmuş olur ve bize haramdır” cevabını verir. Bu sırada Seratar köyünde Tatar Müslümanlardan bir esnaf, Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin kendi köylerinde ikamete tabi kılınmasını belediye reisinden talep eder. Reis de :” Hayhay, kendisi razı olursa pekâlâ.” der. Bunun üzerine Ebu Muhammed Medenî Hazretleri bir müddet için bu köye gidip orada ikâmet eder. Bu Seratar köyünden bir delikanlı Medine-i Münevvere’de din ilimleri tahsili yapmakta iken orada bir kızla nişanlanır. Fakat nişanlısına bir Arab’ın göz koyduğunu ve O’nu kaçıracağını öğrenir. Bunun üzerine Seratarlı genç bundan intikam almak ve biraz da korkutmak için bıçağını bilemeye başlar. Tam bu sırada Ebu Muhammed Medenî Hazretleri gence: ” Sen o işi bırak Kafkasya’ya geri dön” der. Genç bu sesi işitir. Bir müddet sonra aynı sesi tekrar, tekrar işitince köye dönmeye yönelir. Fakat sonra tekrar tereddüd eder. “Seratar’a, köyüne gel” diye bu defa daha kuvvetli ve itminanlı bir ses işitince, her şeyi olduğu gibi bırakarak Kafkasya’nın ve köyünün yolunu tutar. Bu genç köye geledursun, her zamanki gibi o gün de civar köylerden bir heyet ellerinde et yemekleri Seratar’a gelerek Hazret Ebu Muhammed’i hem ziyaret ederler ve hem de kendisinin müridlerinden köydeki çocuklara okuma öğretecek birinin verilmesini rica ederler. Köylüler bu ricalarını yaparlarken, üstazın yanında bulunan birinin kalbinden de: “Şeyh Efendi bana müsaade etse de şu köye ben gitsem” diye geçirir. Tam bu sırada kapı açılıp içeriye Medine-i Münevvere’den gelen genç girer. Genç, Medine-i Münevvere’den oraya gelinceye kadar iki defa işittiği sesin sahibini merak etmektedir. Odaya girer girmez Ebu Muhammed Medenî Hazretleri eli ile genci göstererek köylülere: -“Ben sizin köy için istenilen muallimi Medine-i Münevvere’den getirttim” der. Hem köylüler sevinir hem de genç, Medine-i Münevvere’de işittiği sesin, kimin sesi olduğunu anlamış olmakla kalbi mutmain olur. Seratar köyünde Hazret Ebu Muhammed’in etrafında müridleri çoğalmaya başlayınca, Ruslar kendilerini buradan alarak Sibirya’ya götürürler ve orada hapsederler. Medenî Hazretleri bu hapishanede iken pek çok olağanüstü haller zuhur etmiş; Ruslar şaşkına dönmüştür. Bir seferinde, hazret hapishanede olduğu sırada, hapishane nöbetçileri birkaç yüz metre ötelerinde kendisini görürler. Hapishaneden nasıl çıktığını merak eden nöbetçiler, gidip Hazreti tekrar yakalayıp içeri koyarlar ve bu sefer kendisine pranga vururlar. Ertesi günü hazret bu sefer hapishanenin duvarları dışında biri ile [ Hızır (A.S.) ] görüşür iken nöbetçiler tarafından görülür. Akşam olunca yine hazret hücresinde pranga vurulmuş vaziyette bulunur. Rus nöbetçileri ve subayları O’nun hâline şaştıklarından kendisine dokunmazlar ve prangayı çözerler serbest bırakırlar. Nihayet Ebu Muhammed Medenî Hazretleri Sibirya’dan Türkiye’ye kaçmayı plânlar. Bu kaçış esnasında Ruslara ait bir istasyonda, Plevne mücâhidi Gazi Osman Paşa ile karşılaşmış ve elini sıkarak “Gazan mübarek olsun. İstanbul’da buluşacağız” diyerek tebşir etmiştir. Hakikaten İstanbul’da buluşmuşlardır. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri Sibirya’dan kaçarken Kafkasya’ya anne, baba ve ablasının birlikte oturdukları evine uğrar. Evine geleceği akşam ablası “Anne bu akşam yemeği fazla yapın. Akşama kardeşim Ebu Muhammed Medeni gelecek” der. Annesi, babası akıl erdiremeyip “Ta Sibirya’dan buraya nasıl gelecek? Deli olma” derler. Akşamleyin sofra kurulduğu zaman Ebu Muhammed Medenî Hazretleri kapıya vurup içeri girer. Ev halkı buna çok hayret eder. O gece yemeği yer yemez; “Benim acele gitmem lâzım. Karadeniz’de bir limandan gemi kalkmak üzeredir. Benim oraya yetişmem lâzımdır.” diyerek tekrar yola düşer. Doğruca limana varır. Mısır yüklü bir gemi hareket etmek üzeredir. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri kaptana : “Al şu altını, beni de bindir” der. Kaptan bindirmek istemez. Fakat Hazret Ebu Muhammed’in yüzüne bakınca heybetinden korkar ve ambara girmesini söyler. Hazret Ebu Muhammed mısır dolu ambara girer ve gemi hareket eder. O gece kaptan rüyasında, motorun kendiliğinden bir el vasıtasıyla Trabzon limanına çekilerek götürüldüğünü görür. Elin sahibine bakınca, istemeyerek ambarda sakladığı Zat olduğunu anlar. Uyandığı zaman geminin iki günlük yolu bir günde alarak Trabzon limanına vardıklarını hayretle fark eder. Koşarak Ebu Muhammed Medenî’nin yanına gider ellerinden öper, hayır duasını diler. Sonra birlikte karaya çıkar ve bir kahveye girerler. Kahvehanede, Ebu Muhammed Medenî Hazretleri esir düşerken beraberinde olup Rusların elinden kaçmayı başaran ve Trabzon’a yerleşen Uzun Mehmed adında mücahid ile karşılaşırlar ve sarmaş-dolaş olurlar. İşte bu Zat’ın yanında, kaptan Ebu Muhammed Medenî Hazretlerine 50 altın vermek ister. Ebu Muhammed Medeni Hazretleri bunu kabul etmediği gibi, aksine o kaptana 50 altın vermek ister. Bu durumda her ikisi de birbirine vermek istedikleri altından vazgeçerek orada helâlleşirler. Bundan sonra Uzun Mehmed, Hazret Ebu Muhammed’i evinde bir müddet misafir eder. Sultan Abdülhamid, Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin Trabzon’da bulunduğunu öğrenince O’nu İstanbul’a getirmek için Trabzon’a vapur yollar. Vapur gelinceye kadar hazret Ebu Muhammed, Uzun Mehmed’in evinde misafir olarak kalır. Bu müddet zarfında Uzun Mehmed her sabah yatağının altında iki altın bulur. Bir kaç gün böyle devam edince, bu garipliği misafirine açar. O da “Kimseye söyleme. Bu, ben gidinceye kadar ve ben ayrıldıktan sonra da bir müddet devam edecek” der. Hakikaten bu hal uzun müddet devam eder. Fakat bir gün hanımının bunu öğrenmesi ve komşulara söylemesi üzerine bu fevkalâde hal sona erer. (1308 yılında geçen bu olayı Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin oğlu Ali Asgar bey, Uzun Mehmed’in ağzından bizzat dinlediğini nakletmiştir.) Ebu Muhammed Medenî Hazretleri İstanbul’a geldiğinde Padişah kendisine, istediği yerde yerleşebileceğini bildirmiştir. Üstaz, bunun üzerine Yeni Cami’ye giderek şükür namazını edadan sonra çok sevdiği İstanbul’da bir süre kalmayı düşünmüşse de Hızır (A.S.) gelerek, derhal yerleşeceği yere gitmesinin ve esaret sebebi ile üzerinde borç kalan manevî vazifelerini kaza etmesinin gerektiğini söylediğinden vakit geçirmeden Yalova’ya hareket eder. Manevî işaret üzerine, Padişah tarafından İstanbul’da kendisine tahsis edilen yerleri kabul etmeyip daha Sibirya’da iken Hızır (A.S.) tarafından kendisine gösterilen yeri aramış ve Yalova-Orhangazi arasında şimdiki Güney köyünün bulunduğu yeri tesbit etmiştir. Bu yer, hayvandan başka hiç bir canlının bulunmadığı ormanlık bir mahal olduğundan çalı çırpıdan küçücük bir kulübe yaparak buraya yerleşmiştir. Bidayette bir kaç kulübeden ibaret bu köy, sonraları Kafkasya’dan, Sibirya’dan kaçan muhacirlerle büyümüştür. Köyün kurulması esnasında oraya gelen muhacirler; “Biz burada ne yiyip içeceğiz?” diye sorduklarında. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri ayağı ile yerdeki odun, dal ve taş parçalarına vurarak “İşte yiyeceğiniz budur” demekle geçimlerinin odun ve kireç satmakla olacağına işaret etmişlerdir. Kısa zamanda 750 haneye yükselen köyde 3 cami, 2 resmi mekteb, 16 odalı medrese bulunmakta idi. Bilâhare Kurtuluş Savaşı’nda Rum ve Ermeni çeteleri tarafından defalarca baskına maruz kalan köyün her tarafı yakılıp yıkılmış; köy halkı civar yerlere dağılmış ve köy 220 haneye düşmüştür. Huzurlu ve müslümanca bir hayat yaşanan köyde gerek Ebu Muhammed Medenî ve gerekse halifesi Şeyh Şerafeddin Hazretleri zamanında ahlak yüksek bir seviyede idi. Orman köyü olduğundan oduna giden, odun kesen, odundan dönen gençler daima zikir ile meşgul olur, evlerde anneler çocuklarını zikirle sallar, zikirle büyütür ve şehidlik-gazilik kıssaları anlatır; her bir çocuk bir mücahid olarak yetiştirilirdi. İşte bu mücahidlerden ve Ebu Muhammed Medenî Hazretlerinin seçkin evlâtlarından; ille cihada iştirak edip “ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum” arzusuyla Balkan harbine gönüllü gitmek isteyenlerden Hacı Hasan Mehmed’e Ebu Muhammed Medenî Hazretleri: “Sen merak etme! O rütbe senin ayağına gelecek” diyerek ve Kurtuluş Savaşı’na ve savaşın getireceklerine işaret etmiştir. Nitekim Kurtuluş Savaşı sebebiyle Yunanlılar, Rum ve Ermeni çeteleri, köye girince çıkan çatışma esnasında Hacı Hasan Mehmed Efendi de şehadet muradına ermiştir. Ebu Muhammed Medenî , irşad vazifesini uzun yıllar yurdun her tarafına şamil olmak üzere devam ettirmiş ve ömrünün sonlarına doğru ilâhî bir işaret gereği, -bilinen ve bilinmeyen yüzlerce hikmete binaen- damadı Şeyh Şerafeddin Hazretlerine tasarrufunda olan altı tarikatın tamamından irşad izni vererek bütün bağlılarını kendisine devretmiştir. Kendileri de bir mürid imiş gibi Şeyh Şerafeddin Hazretlerine itaat ederek, emir ve tavsiyelerine riayet etmiştir. Bilhassa ömrünün son demlerinde celâdet ve celal hali kendilerinde galib olduğundan yüzünü bir nikâb ile kapatarak gezerlermiş. Zira o celâdet hali ile bir kimseye baksa o kimse başı kesilmiş de salıverilmiş tavuk gibi dakikalarca çarpıntıdan kendini alamazmış. Ebu Muhammed Medenî Hazretleri bu şekilde uzlete çekilerek vaktini ömrünün sonuna kadar ümmet-i Muhammede hayır duâ ile geçirmiştir. Uzun boylu, bedeni cüsseli, gözleri kahverengi, beyaz tenli olup sesi gür ve güzel idi. Tam bir vâris-i Muhammedi olup bütün ahlâkı, Rasûlullah Efendimize mutabık idi. Turuk-u Âliyye’nin incelikleri hakkında “Ya Veledi” isimli bir eseri vardır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muhlis Baba (k.s.)
Orhan Gazi camii ve Şeyh Edebali Türbesi hazire Türbe SIrasıyla ; Şeyh Edebali , Dursun fakih Makamı , Şeyh Muhlis Baba , Molla Hattab Karahisari , Şeyh Edebali Türbesi şerifi Bilecik – Orhangazi camii yanındaki Şeyh Edebali türbesi içerisinde Osman Gazi döneminin tanınmış şeyhlerinden biridir Hak aşığı Muhlis Baba. Karamanoğullarının diyarını yurt tutmuş, Osman Gazi’nin fetihlerine katılmıştır. Duası kabul gören , ehli sülük , büyük kerametler ve yüce makamlar sahibi bir hişiliktir. Yüce Allah azizi sırrını mukaddes kılsın. Kaynak ;Taşköprülüzade İsamuddin Ebu’l Hayr Ahmed Efendi , Eş-Şakaiku Numaniyye Ulema Devleti Osmaniyye , İz yayınları , 2007 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Kıroğlu Evliyası
Havza’nın 9 km Güney Doğusunda bulunan Kıroğlu Köyü’nde gölet yanında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Kıroğlu Evliyası” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı doğal taşlarla çevrilmiştir.Türbenin içindeki mezar ise mermer kaplanmıştır. Türbe içerisinde 4 adet pelit ağacı bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Kıroğlu Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak amacıyla ziyaret edilmektedir.Ayrıca adak adayanlar adaklarını türbede kesmektedirler. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Hüseyin Hüsnü Baba
Çanakkale – Kilitbahir’de Hüseyin Hüsnü Baba , (1859-1925), İrşadi Baba’nın halifesidir. Babası Rifaiyye’den Katip Musa Efendi’ dir. Annesi Hafize Hanım ve kendisinden on bir yaş büyük olan kardeşi Hafız Şeyh Nuri ise Uşşakiyye’dendir. İrşadi Baba’ya 1870 yılında intisab etmiş olup, 1878’de hilafet almıştır. Kilitbahir’deki dergahta otuz-kırk sene inziva hayatı yaşamış olan Hüseyin Hüsnü Efendi , süluk ehli bir zat olup, halife ve müridleri vardır. Söz konusu dergahı yeniden ihya ederek Mevlevihane tarzında inşa ettirmiştir. Tekkeye I. Dünya Savaşı’nda iki düşman güllesi isabet ederek tahrip etmiştir. Sonraki tarihlerde Meydan Odası’nda Cuma ve Pazartesi geceleri tarikat ayini icra edilmiştir. Aralık 1925’te Kilitbahir’de irtihal eden ve dergahın haziresine defnolunan Hüseyin Hüsnü Efendi’nin de Divan’ı olup, divan edebiyatı geleneğini sürdüren gazellerinde bu edebiyatın kavramlarını kullanmış, şiirlerinde ağırlıklı olarak tasavvufi konuları işlemiştir. “Nazeninim piri Uşşakide dildarım sahih Müptela-yı derd-i aşkım zat-ı envarım sahih” Hüseyin Hüsnü Efendi’den sonra yerine el-Hac Hafız Mehmed Tevfik Efendi (ö. 1945) geçmiştir. Hüsnü Efendi’nin Tevfik Efendi’den başka birçok halifesi vardır. Bunlar Edirne, İstanbul, Bayramiç, Dimetoka ve Kilitbahir gibi bölgelerde tarikatı neşre memur olmuşlardır ki şu zatlardır: Tophane İhtiyat Müftüsü Varnalı Şeyh Hacı Bekir Cezbi Efendi , Dimetoka Uşşaki Şahin Baba Dergahı’nda Şahin Baba , Kilitbahir’de Şeyh Muslihiddin Dergahı şeyhi Şeyh Mustafa Kanber Efendi dir. Şeyh Mustafa Kanber Baba (ö. 1924’ten sonra) ise, Hüseyin Hüsnü Efendi’nin halifelerinden olup, 1895’te Kilitbahir’de ona intisab etmiştir. Hüseyin Hüsnü’de gördüğü hal ve kemal hasebiyle Uşşaki de karar kılıp, sülukunu ikmale muvaffak olarak intisabdan sekiz sene sonra yani 1321/1903’de Uşşaki tacını giymiştir. Kanber Baba, daha sonra Çanakkale’de tarikatı neşre memur edilmiş ve Gazi Hasan Paşa’nın Nara’da ihya ettiği dergahın meşihatına nail olmuştur.

Mahmut Gazi – Denizli
Denizli – Çal ilçesindeki Mahmut gazi mahallesindeki, Mahmut Gazi kabristanında Selçuklu Dönemi mimari özelliklerini taşıyan türbe, Selçuklu komutanı Mahmut Gazi’ye aittir. Kare planlı bir yapıya sahip olan türbenin üzeri dolgu tuğladan örülmüş kubbe ile örtülüdür. Duvarları devşirme taş ve tuğlalarla yapılmıştır. Doğu cephesinde yay kemerli bir ahşap kapı ile dikdörtgen formlu bir pencere bulunmaktadır. Kuzey ve batı duvarlarında da birer penceresi vardır. Türbenin sandukası doğu-batı doğrultusunda uzanmaktadır. Çeşitli dönemlerde onarım geçiren türbenin duvarlarında ve önünde çevredeki antik yerleşimlerden getirilmiş mimari parçaları görmek mümkündür. Türbenin dışında, mezarlık alanı içinde biri parçalanmış halde iki adet pişmiş toprak küp (pithos) yer almaktadır. Fotoğraf ve Metin için Kaynak ;Denizli Kültür Envanteri , Denizli Belediyesi , 2014 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Sarılık Türbesi – Samsun
Çarşamba’ya 15 kilometre kuzeyinde bulunan Akçatarla Köyü’nün 1 kilometre yol kıyısında bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Sarılık Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe 2 bölümden ibaret olup birbölümü mescit olarak kullanılmakta diğer bölümde kabir bulunmaktadır. Türbeye ait kabrin sandukası ahşaptandır.Yerler ise fayans ile döşenmiştir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Sarılık Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Sarılık hastası kişilerin şifa bulması nedeniyle türbeye halk tarafından Sarılık Türbesi denilmiştir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmakumuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Medineli Hacı Osman Akfırat (k.s.)
İstanbul Eyüp’de ; Piyerloti’ye çıkan idris köşkü yokuşunda yol üzerinde Kaşgari dergahına gelmeden sağda Son devir Osmanlı alimlerinden ve Fatih Dersiamlarından. Asıl adı Muhammed Osman’dır. Ankara’nın Kızılcahamam ilçesinden olan dedeleri, memuriyet dolayısıyla Medine-i Münevvere’ye gidip yerleşmiş ve Ravza-i Mutahhara’ya çok yakın bir yer olan Zervan mahallesinde oturmuşlardı. Bu ikamet sırasında Muhammed Osman Hicri 1301/Miladi 1881 (1883 olarak kaydeden kaynaklar da vardır) yılında dünyaya geldi. Yöre adetleri gereği olarak, doğduktan sonra, kundak halinde iken, altı saat Türbe-i Saadet’e bırakılmıştır. Muhammed Osman, Medine-i Münevvere’de doğduğu ve on yedi yaşına kadar orada kaldığı için: “Medineli Hacı Osman Efendi” diye anılır. On yedi yaşından sonraki hayatının tamamını Beykoz’da geçirdiği için de “ Beykozlu Hacı Osman Efendi ” diye de anılır. Muhammed Osman Efendi, Kur’an-, Kerim öğrenimini, ilk ve orta tahsilini Medine-i Münevvere’de yapmıştır. Hafızlık şerefini hayatının sonuna kadar korumuş, kadrini bilmiş ve teravih namazlarını yıllarca hatimle kıldırmıştır. Çocuk denecek yaşta babasını kaybeden Osman Efendi, bundan sonra kendisini dini ilimlerin tahsiline vermiştir. On yedi yaşına gelince tahsilini ilerletmek için istanbul’a geldi. Fatih semtindeki Çirçir Medresesi’ne girmiş ve bu medresede yıllarca tahsil gördükten sonra icazetini almıştır. Daha sonra bu medreseye müderris olarak tayin edilmiş ve burada bir hayli talebe yetiştirmiştir. Bir yandan müderris olarak öğrenci ve ilim adamı yetiştirirken diğer taraftan da Müslümanları vaaz ve sohbetleriyle irşada başlamıştır. Beykoz’daki Hacı Ali Camii’nde aralıksız olarak kırk üç yıl vaaz ve nasihatte bulunmuştur. Bundan başka, yirmi dokuz camide daha irşad görevini sürdürmüştür. Beykoz’a Gelişleri Hacı Osman Efendi’ nin Beykoz’a gelişleri tesadüfi bir geliş değildir. Zamanın büyük alimlerinden Dersiam H acı Ferhad Efendi, Hacı Muhammed Osman Efendi’yi bizzat Beykoz’a getirerek cemaatine ve sevenlerine şöyle takdim etmiştir: “Bu Hacı Osman Efendi’ye itibar edip kıymet veriniz. Çünkü o benden daha büyük derecelere yükselecektir:’ Daha sonraları Hacı Osman Efendi de, Hacı Ferhad Efendi’yi şöyle anlatmıştır: “ Burada (Beykoz’da) büyük bir alim ve ariflerden olan (Fatih ve Süleymaniye dersiamlarından) Şeyhülmüderrisin Hacı Ferhad Efendi vardı. Bu zat 1932’de vefat edeceği sırada oğlunu çağırıp: “Yahya, gel! Bana Yasin-i Şerif oku. Azrail (a.s.) Peygamber (s.a.v.) ile teşrif edip canımı aldı.” dedi. Bu zat Peygamber’i çok severdi. Onun için Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz cenazesine teşrif buyurdular.” Hacı Osman Efendi, altı defa hacca gitti. Son haccı ise “Hacc-ı Ekber” di.Hayır yapmayı çok severdi. Yetim ve yoksullara yardım ederdi. Dört tane yetim büyüterek kendilerini ev bark sahibi yaparak yuvalarını kurdu. Gümüşsuyu Camii ile Karagöz Sırtı Camii’nin ve daha başka nice camilerin yapılmasında önderlikte bulundu. Alçak gönüllü bir veli idi. Şahsiyeti Tefsir, hadis fıkıh, tıb ve rüya tabirciliği konulardaki derin vukufu, emsalsizliği, kendisini yakından tanıyanlarca çok iyi bilinmektedir. Özellikle tefsir ilminde çok geniş bilgiye sahipti. Ayetlerin nuzül sebeplerini ve ince manalarını gayet açık ve rahat olarak izah ederdi. Hadis ilminde de devrinin ileri gelenlerindendi. Milyona yakın hadis ezbere bilirdi. Mevzu olan hadisleri, mevzu olmayanlardan kolayca seçer ve ayıklardı. Fıkıh ilminde ise, dört mezhebin görüşlerini ayrı ayrı bilir ve buna göre sorulan meselelere anında cevap verirdi. Ayaklı bir kütüphane gibi idi. Tıb ilminde de çok mahirdi. Bütün bitkilerin isimlerini, kimyevi özelliklerini, hangi hastalığa şifa verdiklerini bilirdi. Doktorların ümit kestiği pek çok hastayı, Allah’ın izniyle şifaya kavuşturmuştur. Rüya tabiri konusundaki ehliyeti, zamanında herkes tarafından kabul edilmişti. Hacı Osman Efendi’ye kalp gözü ve ledün ilmi hakkında sorulduğunda şöyle cevap buyururlardı: “Ledün ilmine göre zahir ilmi, güneşe göre bir kandil gibidir. Güneş doğduğu zaman, bütün kandillerin ışıkları söndüğü gibi, işe yaramaz hale geldiği gibi, ledün ilminin yanında da zahir ilmi aynen öyledir. Ancak zahir ilminin bulunması da gereklidir. Çünkü uygun olmayan bir durum olur da ledün ilmi meydana çıkmayabilir. işte o zaman kandili yakmak gerekir. Aksi halde karanlıkta kalır, etrafını göremez ve cahillerin karşısında mahcup olursun. Nasihatlerinden Örnekler “Ahir zamanda Müslümanların en büyük silahı evinden abdestli olarak çıkmasıdır. Abdestli olana şeytan yaklaşamaz. Şeytan abdest aldırmamak için elinden geleni yapar. Siz Şeytana kanmayınız:’ “Fakir bir kimse sizden Allah rızası için yardım isterse, o fakire cebinizdeki paraların içinden en yenisini veriniz. Yırtık, kopuk, buruşuk parayı vermeyiniz. Çünkü şeytan yeni para verdirmez. Yeni para vererek hem şeytanı mağlup ediniz, hem de fakiri sevindiriniz.’ ”Beykozda oturanlar ve iş yeri sahipleri Beykoz’u hiç terk etmeyiniz. Çünkü Beykoz da çok büyük ruhaniyet vardır. Beykoz’da on iki tane büyük evliya yatıyor. Evliyalar ölmezler, onlar yaşarlar. Müşkül durumda bulunan Müslümanlara yardım ederler. Onlar ruhaniyeti fazla, sessiz, sakin yerleri seçerler. Beykoz’un dağlarında mercan petekleri vardır. Ruhaniyeti bol, evliyası bol olan Beykoz’u terk etmeyiniz. Beykoz’dan ayrılmayınız.’ “Kabirlerinizi büyük zatların yanında seçiniz. O büyük zata gelenlerden istifade etmiş olursunuz. Beykoz’da oturan Müslümanlar ayda en az bir sefer Eyüp Sultan hazretlerini ziyaret etsinler. Günlük yaşantınızda bol bol evliya ziyaretleri yapınız.’ “Sadakayı bol bol verin. Sadaka insanın ömrünü artırır. Ve belayı karşılar. Sabahleyin yataktan güneş doğmadan kalkın. Güneşi sakın üzerinize doğdurmayın. Cenab-ı Hak ömrünüzü uzatır. Allah Teala’nın en çok sevdiği kul, kendisinden en fazla korkan kuldur.’ “Evinize girerken Besmele çekiniz. Çünkü şeytan, içinde Besmele çekilen eve girmez. Akşamları yatağınıza yatarken abdestli olarak yatınız. Sabaha kadar bir melek sizi korur ve sevap yazar’ “Ahir zamanda bazı mu’cize ve emareler gözükecek. Altı-yedi sene yatalak olan kişi, yatağında hasta yatarken orta yaşlılar aniden ölecek. Ölümler ani olacak. Trafik kazalarında çok kişi ölecek. İki Müslüman devlet birbiriyle harp edecek. Müslüman olmayan büyük bir devlet hızlı bir şekilde Müslüman olacak. Binalar, zinalar çoğalacak. İklimler değişecek. Kuraklık başlayacak:’ Vefatı 10 Ekim 1967 Salı günü evinden çıkarken hanımıyla helalleşti. Kanlıca Camii’nde vaaz etmek üzere yola çıktı. Beykoz’un Yalıköy semtinde, kendisini çok sevenlerden olan Aktar Hacı Muhiddin Eray’ın dükkanı önünde oturup Akbaba köyünden gelecek vasıtayı beklerken, saat 10.36 sularında, oturduğu iskemleden yavaşça yere düştü. Sol kaşından hafif bir kan sızdı ve dondu. Kendisini kaldırıp hastaneye giderken, saat 10.42’de, İncirköy Camii’nin yakınında ruhunu teslim etti. Cenaze eve götürüldü. Sabaha kadar ziyaretçiler sel olup aktı. Ertesi gün Beykoz Merkez Camii’nde öğle namazından sonra cenaze namazı, Dersiam Çolak Mehmed Efendi tarafından kıldırıldı. Vasiyeti üzerine cenazesi, Eyüp Sultan Mezarlığı’na defnedildi. O gün Beykoz çok kalabalık bir gününü yaşadı. Cemaat motorlarla hareket etti. Beşiktaş Ortaköy’de Amerikan Altıncı Filosu demir atmış durumdaydı. Cenazeyi ve motorları görünce gemiler bayraklarını yarıya indirdiler ve üç sefer sirenleri çaldılar. Hacı Osman Efendi sağlığında bir gün, Beykoz Merkez Camii’nde, otuz iki sene imamlık yapmış olan Hacı Hafız İhsan Hocamıza: “Hocam, benimle beraber aynı kabre girer misiniz?” der, İhsan Hocada: “Hocam ben kendimi sizin yanınıza layık görmüyorum” demişti. Hacı Osman Efendi gülerek: “İhsan Efendi, aynı kabre beraber gideceğiz” demişti. Hacı Osman Efendi’nin cenazesi kabrinin başına geldiği zaman cemaat İhsan Hoca’ya: “Hocam, Hacı Osman Efendi’yi kabrine siz indirecekmişsiniz” demişler. İhsan Hoca da kabre inip cenazeyi koyup tahtalarını dizerken, Hacı Osman Efendi’nin: “Sen de benimle kabre ineceksin” sözü aklına gelmiş ve böylece Hacı Osman Efendi’nin kerameti zahir olmuştu. Allah gani gani rahmet eylesin. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz! Amin, Amin! 1966’da Boğaz’da Beşiktaş önlerinde iki tanker çarpıştı. Gece saat iki sıralarında deniz yanmaya başladı. Tankerler petrol dolu. İçindeki petrol patladıkça alevler gökyüzünü kıpkırmızı bir şekilde kaplıyordu. Akıntının tesiriyle alevler Beykoz’a doğru gelmeye başladı. Tankerin bir tanesi Beykoz Kulübü’nün yanındaki yalıya girdi. Diğeri de Selvi Burnu’ndaki petrol depolarına yanaştı. Korkunç patlamalar Beykoz’u ayağa kaldırdı. Herkes panik içinde. Kimileri Beykoz’dan kaçmaya başladı. Merhum Hacı Osman Efendi’ye koştular. Hocamız emin ve sakin. Gelenlere şöyle diyordu: “Korkmayın. Beykoz’da bu kadar çok evliya varken Beykoz’a bir zarar gelmez. Yanıp yanıp sönecektir. Beykoz’u terk etmeyin:’ Bunun üzerine Beykoz terk edilmedi. Uzun müddet yandı. Fakat Beykoz’a bir zarar vermedi ve böylece söndü gitti. Hocamız yolda yürürken üç delikanlı ile karşılaştı. Selam verdiler, Hocamız selamı aldı ve o delikanlıların birinin kulağına yaklaşarak usulca dedi ki: “Evladım, sabahleyin boy abdesti almışsın, fakat bazı yerlerin kuru kalmış, su değmemiş. Git bir daha yıkan, böyle dolaşma:’ Gerçekten de bu delikanlı sabahleyin yıkanmış, fakat bazı yerleri kuru kalmıştı. Hocamızın buna benzer birçok kerametleri görülmüştür. Eserleri 1. Basiretü’s-Salikin (Erenlerin kalp gözü). 2. Şifalı Bitkiler ve Emraz. 3. Necatü’l-Melhuf. 4. Hayat Safhaları. 5. Muavizeteyn Tefsiri. 6. İlahi Emirler. 7. Kur’an’da Beş Vakit Namaz Yok Diyenlere Cevap. 8. Ruh Çağırma . Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Hacı Bayram Kabayi (k.s.)
İstanbul – Topkapı ;Topkapı kabristanında. Takkeci İbrahim Ağa camii’nin yanındaki bölümdedir.(Google.map’deki işaretlediğimiz nokta Kabristan içerisindeki yerini göstermektedir.) ……

Hoca Taşkın (k.s.)
Bursa – Emirsultan cami ile Yeşil Türbe’nin arasında yer alan Hoca Taşkın camiinin yanına defnedilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında yaşamış ve Molla Hüsrev’den ders almıştır. Taşkın Sufi ismiyle çağrılırdı. Eskişehir’in Sultanönü kasabasındandır. Fen ve Edebi ilimlerde icazet aldıktan sonra tasavvufa meyledip Bursa’ya yerleşti. Kendisi güçlü bir hatip olup vaaz ve nasihatleri çok güçlü idi. Taşkın Sufi 1487 de vefat etmiştir. Kaynak ; Hasan Turyan , Bursa evliyaları , Merassa Yayınları Hasan Basri Öcalan – Bedri Mermutlu , Bursa Hazireleri , Bursa Kültür A.Ş. yayınları

Hızır Hoca (Hızır Ali Muratoğlu) (k.s.)
İstanbul – Edirnekapı’da Sakızağacı şehitliğinde 1942 yılında Rize’de Yakup (ö.1972) ile Hamdiye (ö.1999) çiftinden dünyaya gelen Hızır Ali Muratoğlu, ilk ve orta tahsilini Rize’de tamamladı. O yıllarda insanlar şiddetli geçim sıkıntısı çektiği için Ramazan ayı yaklaşınca aileside aynı zorlukları iyice hissetmeye başladılar. Rize’nin zengin ve hayırsever eşrafından birisi Ramazan ayının ilk gecesi kendilerine yetecek kadar erzak yardımında bulununca epeyce rahatlarlar. Bundan birkaç gün sonra dünyaya gelen bebeğe bu sebepden dolayı annesi Hızır ismini koyar. Küçük yaşlardan itibaren arkadaşları ve kardeşleri arasında dini hassasiyeti ile temeyyüz etmiş ve daha o günlerden itibaren molla lakabını alır. Balıkçılıkla uğraşan babası mert ve cömert bi insandı. Namazını aksatmaz ve çocuklarınıda yaz aylarında Kur’an kursuna yollardı. Mahalle camisinin imamı Mahmut Hoca Efendi onda farklı bir hal olduğunu söyler ve küçük Hızır’la yakından ilgilenirdi. Annesinin küçük Hızır’ı yıkamak için hazırladığı suyu görünce ”Anneciğim cehennemde böyle sıcak mı olacak?” diyerek düşünce iklimindeki kıvamı izhar ederdi. Temizlik, düzen ve tertipli olmak hususunda çevresinin dikkatini çekecek derecede ileri seviyedeydi. Üç erkek iki kız toplam beş kardeş arasında en sevilen çocuktu. Liseyi başarıyla tamamladıktan sonra Tıp Fakültesinde okuyup doktor olması için ailesi kendini İstanbul’a gönderir. O yıllarda her üniversite kendi yaptığı imtihanla talebe alırdı. Bindiği otobüs arızalanıp Tıp Fakültesine kayıt yaptıramayınca Edebiyat Eakültesi’nin Arapça-Farsça Bölümü’ne başlar. Kocamustafapaşa’da Sarıgüzel Korkutata sokak’ta ikamet ederken İmam-ı Azam Nuri Efendi’nin görev yaptığı Gül camisine gider gelirdi. Birgün Nuri Efendi’ye gelerek kendisinden Arapça dersi almak istediğini söyler. Nuri Efendi de kendisine, ”sen bana okul derslerinde yardımcı olursan bende sana arapça okuturum” diye cevap verir. Bu sayede Nuri Efendi vasıtasıyla İsmailağa Camisi İmam hatibi müstakbel şeyhi ve kayın pederi Mahmut Efendi Hazretleri (k.s.) ile tanışır. Bu arada ”kırk gün sabah namazını Fatih Camisi’nde kılan Hızır’ı görür” sözüne binaen sabah namazlarını Fatih camisi’nde kılmaya başlar. Kırkıncı gün sünneti kılıp farzı beklerken birisi omzuna dokunup ”Aradığın Hızır İsmailağa camisi’nde” diyerek kaybolur. Bu tanışmadan sonra aradığı güneşi yanı başında bulmanın sevinci ile üniversiteyi ihmal ederek Hoca efendinin sohbetlerine devam eder. ”Üniversitede en çok hoşuma giden koridorda cübbemi yere serip şalvar ve sarığımla namaza durduğumda, insanların bana gülüp geçmeleriydi.” dediği günleri geride bırakıp kendini tamamen Tekke’ye verince, ilmen ve manen tekamülü çok kısa sürede herkesin dikkatini çeker. Bu terakkisi bazılarını gıptaya, bazılarını şaşkınlığa, bazılarınıda kıskançlığa sevk eder. Hızır Efendi’nin seyr-u sülük yolundaki mahareti teslimiyetinin bir meyvesi idi. Efendi Hazretleri’nin Müritlerinden biri şöyle anlatıyor: ”Hızır Efendi’nin çok kısa sürede hepimizi geçmesi ve Efendi Hazreleri’ne bizden yakın oluşu beni rahatsız etmişti. Bir gece rüyamda Efendi Hazretleri’ni elinde bir bıçak olduğu halde bize şöyle derken gördüm. ”Hazırlanın! ikinizi de (Hızır Hoca ve ben) biraz sonra keseceğim.” Kesmek için bıçağı bilerken ilk olarak bana işaret etti. Ben ona doğru giderken; ”Yahu insan kesmek İslamın neresinde var? tarikatta böyle şey olurmu? Bu da nereden çıktı?” diyerek yanına vardım başımı uzattım. Tam bıçağı uzatınca hemen kaçıp bir duvarın arkasına gizlendim. Daha sonra Hızır Efendi’ye işaret buyurdular. Hızır Efendi tebessümle gelek başını Şeyh’inin önüne koydu. Bıçak boynunu kestiği halde tebessümü devam ediyordu. Bu rüyayı gördüğüm gecenin sabahı Hızır Efendi’nin camisine gittim; elini öpüp helallik istedim. EFENDİ HAZRELERİ’NİN DAMADI OLUŞU ”yürü kim meydan senindir bu gece” saday-ı lahutisinin muhatabı olmuşçasına günlerini tekkede ilim ve ibadetle geçirirdi. İsmailağa camii şerifinde rahlenin başında ders müteala ederken Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri gelip kendisine; ”Hızır Hoca kızımı sana veriyorum der ve ayrılır. Beklenmeyen bu büyük nimet karşısında secdeye kapanarak sevinç gözyaşları döker. Yıllar sonra bu hadiseyi hatırladıkça duygulanır ve ilk günün heyecanıyla; ”Ben kainatın en şanslı insanıyım” derdi. ”Niye hocam?” denildiğinde, ”Allah beni müslüman yaptı, en büyük peygamberin ümmetiyim, en büyük mezhep olan İmam-ı Azamın mezhebindeyim ve Nakşi tarikatını en tavizsiz yaşıyan zatın damadıyım.” buyururdu. 26 yaşında 1968’de Fatma hanımla gerçekleşen evliliğinden Ali Haydar(d.1981) ve Aişe(d.1988) isminde iki evladı dünyaya geldi. İlk çocuğu dünyaya geldiği sene bazı hoca efendilerle (Selahattin Hoca, Abdulmetin Hoca vs..) hocaefendilerle emr-i b’il-maruf maksadı ile sefere çıktılar. yolda her gördüğü sevimli çocuğa hatta kediye, kuzuya Ali Haydar diye seslenmesi Selahattin Hoca’nın dikkatini çeker ve ona ”Hocam Ali Haydar’da fani oldunuz galiba. Her gördüğünüze Ali Haydar diye sesleniyorsunuz” deyince, Hızır Efendi; ”Yakup (A.S) Yusufum! diyerek gözlerini yitirdi!” cevabıyla evlat sevgisinin şer’i mesnedine dikkat işaret buyurdular. BENİ KABİRDE BİZZAT ALLAH KARŞILADI Cemaatin her türlü irşat ve tedris hizmeti ile meşgul olurken 1991 yılında Çukurbostan Cami’sinde imamlık vazifesine başlar. Şeyhinin bulunmadığı yada hasta olduğu zamanlarda onun yerine sohbet ederek cemaati teselli ederdi. Bu çalışmalar yoğun bir şekilde devam ederken ”şeyhimin emaneti” dediği hanımı ağır bir rahatsızlığa yakalanır. Ömrünün sonuna kadar farklı yoğunlukta devam eden bu hastalık hali, evin hanımının ve çocuklarının bütün hizmetlerini de Hızır Hocanın omuzlarına yıkar. ”Allah’ımın bana bir imtihanıdır, biz bu hizmeti seve seve yapıyoruz” dediği bu mesuliyeti, iki yıl gibi uzun bir zaman onu camii hizmetinden uzak bırakır. Hasta eşinin hizmetine giderken hiçbir olumsuzluk belirtisi göstermeden; ”Nereye hocam?” diyenlere ”Efendimin parçasının yanına gidiyorum” diyerek cevap verirdi. Vefakar ve fedakar oluşunun karşılığını fazlasıyla alan Hızır Efendi’yi şehadetinden sonra bir dostu mana aleminde görür. Ay gibi parlayan yüzü ile gayet mutlu görünen Hızır Efendi’ye sorar. ”Nasılsın hocam? Allah sana nasıl muamele etti?” Hızır Efendi: ”Hasta olan hanımıma hizmet ettiğim için kabre konulduğum zaman beni bizzat Allah karşıladı” buyurur. İmamlığı esnasında halkın seviyesine inerek sevecen, güler yüzlü, şakacı ve etkileyici üslubuyla kısa zamanda çevresinde bulunanların hayranlığına sebap olur. Sevenlerine hem dünya hem ahiret hususunda yaptığı konuşmalarıyla Çukurbostan camisi cemaati hızla artar. Cemaat camiye sığmamaya başlayınca caminin genişletilmesi kararı alınır. Kendi elleriyle çizdiği cami projesini kendi elleriyle inşa ederken arkadaşlarından birisi ilave bölümün dikdörtgen olmasında ısrar etmesine rağmen Hızır Efendi camiyi girintili çıkıntılı yaptırır. Buna gerekçe olarak da ‘Tarikat ehli dervişler camide kuytu köşeler ararlar.’ buyurur. Cami inşaatı tamamlanınca örülen duvarların uzunluğunu bizzat kendisi ölçer. Yevmiyesini almak için gelen ustaya kaç metre duvar ördüğünü sorunca; kırk metre kare cevabını alır. Hızır Efendi, tekrar ölçmesi için gönderdiği ustadan tekrar aynı cevabı alır. Hocanın ölçümüne göre 47 metre kare çıkan hesap usta tarafındanda doğrulanınca işçinin hakkı eksiksiz verilmiş olur. Bursa Ulu Camii’sinde olduğu gibi, kendisinin görev yaptığı camiidede su sesinin olmasını arzuladığı için iç kısma bir havuz yaptırır, hatta içine balıkta koyar. Bahçesini kendi elleriyle diktiği güllerle süsler ve her gün bakımınıda ihmal etmeden yerine getirir. Bir gün yeğenlerinden birisi güllerden birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince; ”Dur gül öyle koklanmaz.”diyerek, Peygamber Efendimizin rumuzu olan gülü iki avucunun içine aldılar ve eğilip koklayarak güle yakışan ince edebe işaret buyurdular. Yakınlarından bir hafıza; ”Hafızlık icazetini bana ver bende sana diplomamı vereyim.” diyerek Kur’an hıfzına olan özlemini ifade eden Hızır Efendi, günde bir ayet ezberleyerek hafızlığını tamamlamaya çalışırdı. Eline tespihini alıp zikretmeye başladığında görenleri özendirecek şekilde zevkle zikrederdi. Şeyhinin ”Bu yolda kendini gizle.”tenbihine sadık kalarak manevi hallerini bir sır gibi saklar etrafındakilere kendini sıradan bir hoca olarak tanıtmasını iyi becerirdi. Bu sebeple üstadı bir gün şöyle buyurdu; ”Bu kapıda bazı hocalar manevi hallerini gizlemeyip aşikar ettikleri için müritlerimizle bizim aramızda perde olmuş ve bir çok ihvanın kaybedilmesine sebep olmuştur. Hızır Efendi ise ihvan ile aramızda köprü olup bir çoklarının kazanılmasına vesile olmuştur.” Bazılarının Efendi Hazretlerinden sonra kendisini şeyhliğe namzet görmelerinden çok rahatsızlık duyar ve her vakit şeyhinden önce ve onun elleriyle kabre konulma arzusunu ifade ederdi. Cuma hutbelerinde ve son yaptığı hacda cemaatin huzurunda ”tavizsiz yaşayan zaatın(Mahmut Efendi Hazretleri) sohbetinden sonra ruhumu al ya Rab” diyerek dua ederdi. İrşat maksadı ile zaman zaman yurt dışına da (Azarbaycan, Almanya, İran)giden Hoca Efendi, Almanya’ya gittiğinde büyük bir coşku ile karşılanır.Gür sakalı , beyaz sarığı ve temiz giyinişi ile temsil ettiği İslam’a Almanlar’da hayran olur. Sohbet ilanı için gazeteye yazılan ”Efendi Hazretleri’nin damadı ve vekili” cümlesindeki ”vekil” sözüne razı olmayıp silinmesini tenbih eder. Misafir kaldığı evde yatağının hiç bozulmaması hane sahibine ”Ya hiç uyumuyor yahut yatağını kendi elleri ile düzeltiyor” dedirtirdi. Ayrılacağı gün ev sahibinden iki zarf ister ve gizlice üçyüzmarkı zarfın içine koyarak ”Efendi Hazretlerinin kerimesinin hediyesi” yazarak bir kenara bırakır. Hocaları hep alan ve isteyen olarak tanıyan ev sahipleri hiç beklemediği bu davranış karşısında şaşırır. Şaka ve latifeyi şeriatın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır Efendi, etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü. Zengin birinin kendini çok cömert olarak anlattığı bir mecliste, Hızır efendi gizlice kalkıp bir çarşaf giyerek geri döner ve o zenginden yardım ister. Zengin, dilenci kılığındaki şahsı yanından kovup ona bir ekmek parası bile vermeyince Hızır Efendi üzerindeki çarşafı çıkarıp ”sen bir dilenciye ekmek parası bile vermiyorsun, nasıl cömert olabilirsin?” der. Cami cemaatinden Berber Orhan Abi diye bilinen birisi bayram yaklaşınca cemaate gelmeyi bırakmıştı. Camide asılı duran gri bi cübbesi vardı, namaz kılarken onu giyerdi. hızır efendi çok hisli bir insandı. Hemen şu şiiri yazıp Orhan Abi’nin cübbesinin cebine koydu: Ey sahipsiz garip cübbe, Terkedildin yalnız ipte. Sahibin on gündür traş ediyor, Sayılı günler gelip geçiyor. Unultuldun bayram parası için, Asılı kaldın bu dostluk ne biçim. Bu manada daha devamıda olan bu şiiri Orhan Abi cüzdanında saklar ne zaman okusa ağlardı. ÇİĞ KÖFTE CEMAATİ Cematten 5-6 kişi onu bir gece çiğ köfte yemeye davet etti. Onlar evde hazırlık yaparken yatsı ezanı okundu, ancak onlar hazırlıkları bitirelim diye cemaate gitmediler. Hızır Efendi camide namazı bitirip geldiğinde bu arkadaşlar namaza durmuşlardı. Hızır Hoca sessizce çiğköfte tepsisini alarak sokağa çıktı ve camiden çıkan cemaate dağıtmaya başladı. ”Cemaatimden altı kişi çiğ köfte cemaatidir, onların ikramıdır”diyerek herkese dağıttıktan sonra eve döndüler. Çoğu dağıtıldığı halde geri kalanlara da yetecek kadar bereketli olmuştu. Şehadetinden iki ay önce hutbede üç hafta üstüste şunu anlatmıştı. Rasul (s.av) buyurdular: ” Bir hanımın efendisi vefat edip arkasında iki veya üç yetim kalırsa, o hanım yetimlerini yetiştirmek için saçlarını beyazlatırsa cennette benimle beraberdir.” Bunu anlatır sonrada hüngür hüngür ağlardı. EY BALIKLAR! REİSİNİZ KİM? Zuhurat ve keramete hiç kıymet vermediği halde lüzumunda salahiyetini ortaya koyardı. Malatya’nın Darende ilçesinde emr-i bil-maruf için gittiklerinde, bir havuz kenarında istirahat ediyorlardı. Abdulmetin hoca şakayla karışık Hızır Efendi’ye havuzdaki balıkları göstererek; __ Hocam sen bizim kafile reisimizsin! Şu balıkların da bir reisi olmalı. Ona seslensenizde yanımıza gelse! dedi. Hızır Efendi ısrara dayanamayıp balıklara; __ Ey balıklar! Ben Mahmut Efendi Hazretleri’nin damadı Hızır Şu anda ben bu cemaatin reisiyim. Sizinde reisiniz kimse çıksın şuracıkta önümüze gelsin, diye seslendi. O anda arkalardan büyükçe bir balık çıkıp öne doğru gelip başını sudan çıkarıp Hızır Efendi’ye bakmaya bakmaya başladı. Bu manzara karşısında cemaat hayrete düşmüş, Hızır efendi ise mahcup duruşu ile tebessüm ediyordu. Dinin temizlik olduğunu kendine has bir uslüpla ihsas ettiren Hızır Efendi sabunla elini yıkadığında sabunu da yıkar yerine koyardı. Cemaatine de, ”lavaboda ağzınızı çalkaladığınızda çalkaldığınız suyu yutun ki yemek kırıntıları lavaboya dökülmesin” buyururdu. VEFATI (şehadeti) Birçokların cefasına katlanmayı, terk etmekten daha hafif gördüğü dünya, onun gözünde bir bedenin sığacağı mezardan ibaretti. Şehitlik mezarlığında bir mezarı olmadığı için üzüldüğünden bu dünyada gam çektiği başka birşeyi yoktu. Sonunda çok istediği şehitliği de, mezarıda genç yaşında elde etmiş, giderken geride bıraktığı sevdiklerine, bağlı bulunduğu asil yolun mensubuna neler bahşaettiğini öğreten temiz bir hayat hediye etmiştir. Şeriatı tavizsiz yaşayan zatın Pazar sohbetini dalgın dalgın dinledikten sonra kendisine vaad edilen şehadet rütbesini almak için İsmailağa Camii Şerifine gelir. İhvanın ders ve dertlerini dinledikten sonra Duha namazını kılmak için kıbleye döner ve müminin miracı olan son namazına durur. Kulun Mevla’ya en yakın olduğu o esnada, insanlığın en uzağında olan hain eller vucüduna yedi el ateş eder. Kanlar içinde vücudu yere yığılırken bütün şanlar ve şerefler huzurunda selam duracak şekilde başı göğe erer. Sema ehli, sofralarında onada yer ayırırken Muhammed ümmeti bir hüzün yılını daha yaşar. Ertesi gün Fatih Camisi yüz binlerin gözyaşlarına şahit olur. Sessizliğin en büyük ses, yalnızlığın en büyük dost olduğu hicran gününde eller onu diri diri toprağa gömmeyip başlarına taç edinirler. Vefat ettiğinde Sakızağacı Şehitlik Mezarlığı’na defnedilme arzusu, sevenlerinden birinin (Fevzi Başak’ın) kendi yerini bu şehide bağışlamasıyla yerine gelir. Takvimler 17 mayıs 1998’den itibaren yeni bir not düşerler sayfalarına: 36. Nakşi Şeyhi Mahmut Efendi’nin damadı 55 yaşında İsmailağa Cami-i Şerifinde şehit edilmiştir. Rasul (s.a.v.)e her yönüyle benzeyen Efendi Hazretleri(k.s) damadı da Hazret-i Ali (r.a) benzer şekilde terki diyar eylemiştir. Şehitler kendileri için yaşamazlar ve hiç ağlamazlar kendi acılarına. Bir damla rahmet için gözyaşlarına boğulan, tavaf ile mamur olan gönül kabelerini handan etmek için gelirler. Ve ”yaklaşıyor yaklaşmakta olan” diye haykırarak gam ordusuna katılıp giderler aşk otağına. SİLSİLEDE İSMİ OKUNSUN Şehadetinden birkaç ay sonra Şeyhi Mahmut Efendi Hazretleri Buhara’da Şah-ı Nakşibend Hazretlerini ziyaret eder. Manada zuhur eden şah-ı nakşibend hazretleri, ”Hızır Efendi’nin ismi silsile-i şerifde okunsun” tenbihinde bulunurlar. Kısacık bir ömrü bu meydan-ı hakikatte ebediyyet kesbine muvaffak kılan Hızır Efendi’ye Cenabı Hak’tan sonsuzluğun en büyük ikramlarına nail olmasını temenni ederiz. Kaynak ; http://www.ismailaga.com.tr/hizir-ali-muratoglu-hoca-efendinin-hayati.html
Ebu Tırâb-i Nahşebî
Ebu Turab-ı Nahşebi Ebu Turab-ı Nahşebi Horasan bölgesinin büyük velîlerinden ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi. Dokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. İsmi, Asker bin Hüseyin'dir. Ebû Türâb künyesiyle ve Nahşebî nisbesiyle meşhur olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 859 (H.245) senesinde Basra civârında vefât etti. Horasanlı olan Ebû Türâb-ı Nahşebî, zamânının âlimlerinden ilim tahsîl etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. Şâfiî mezhebi fıkıh ilminde derin âlim idi. Ahmed bin Hanbel'in ilim meclislerinde bulundu. Hâtim-i Esam ve Ebû Hâtim-i Attâr el-Basrî gibi velîlerin sohbetlerinde bulunup tasavvuf yolunda ilerledi. Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından şiddetle kaçındı. Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılıp fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi yüksek bir velî oldu. Nefsin istediklerinden kaçarak ve istemediklerini yaparak yüksek tasavvufî derecelere ulaştı. Hamdûn-ı Kassâr, Şâh Şücâ Kirmânî, Ali bin Sehl İsfehânî, Ebû Hamza Horasânî, Ahmed bin Hadreveyh, Ebû Ubeyd Busrî, Hâkim Tirmizî ve İbn-i Cellâ gibi zâtlar onun sohbetlerinde yetiştiler. Ebû Türâb-ı Nahşebî'nin ilim ve fazîletteki üstünlüğünü işiten insanlar onun gittiği yerlerde etrafına toplanarak sohbetlerinden, hikmetli ve tesirli sözlerinden istifâde ettiler. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri bir sohbeti sırasında; "Allahü teâlânın ahkâmını bilmeyen kimse, Allah'ı bilemez. İnsan ancak Allahü teâlânın emirlerini bilmekle mârifetin esâsına erer. Rabbini bilirse, O'nun hükümlerini ve emirlerini bilir ve gücü yettiği kadar onları tutar. Böylece onun üzerinde sıdk, doğruluk alâmetleri belirir. Sonra doğrulukta iyice meleke kazanır, sâdıklardan olur." buyurdu. Ebû Türâb-ı Nahşebî'ye büyük günahlar hakkında sordular. Buyurdu ki: "Hak teâlânın bildirdiği büyük günâhlar şunlardır: Boş iddiâlar, bâtıl işâretler, gelişi güzel sözler, boş laflar gibi nefsin hevâsı olan meselelerdir. Pekçok yerleri dolaşan Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri gittiği yerlerdeki âlim ve velîlerle görüşüp sohbet etti. Şakîk-i Belhî ile karşılaşıp onunla birlikte Bâyezîd-i Bistâmî'yi ziyâret etti. Bu ziyâret sırasında kendileri için bir sofra hazırlanmıştı. Şakîk ile Ebû Türâb, Bâyezîd'e hizmet eden bir gence; "Delikanlı gel, yemeği berâber yiyelim." dediler. Genç; "Ben orucum." dedi. Ebû Türâb; "Gel bizimle ye, bir ay oruç tutmuş kadar sevap alırsın." dedi. Fakat genç bu teklifi kabûl etmedi. Sonra Şakîk; "Gel bizimle ye bir sene oruç tutmuş kadar sevap kazanırsın." dedi. Fakat genç bunu da kabûl etmedi. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; "Allahü teâlânın rızâsından uzaklaşan şu herifi ne dâvet edip durursunuz." buyurdu. Bunlardan bir sene sonra o genç hırsızlığa başladı. Hırsızlık sebebiyle yakalanıp cezâlandırıldı. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri nefsin istemediklerini yapma ve haramlardan kaçmada kuvvetliydi. Yıllarca başını yastığa koyup uyumadı. Geceleri ibâdet ve zikirle meşgûl olur, bâzan dışarı çıkıp dolaşır, ihtiyaç sâhibi olanlara yardımcı olurdu. Bir gece Nahşeb'in mahallelerinde dolaşırken, âniden kulağına sesler geldi. Dikkat edince bâzı erkeklerin, bir kadınla tartıştıklarını anladı. Kendi kendine, buraya gitmeliyim, bir mazlum ise ona yardım etmeliyim." dedi. Yanlarına varınca kadın onu gördü ve yanına geldi. "Ey üstâd! Fâsık ve ömrünü kötü şeylerle harcayan bir oğlum var. Yaptığı kötülükler, işlediği günahlar hakîkaten çoktur. Dün gece fısk meclisi kurmak ve şarab içmek istedi. Akşamdan sonra, Allahü teâlâ ona bir hastalık gönderdi. Şimdi hasta yatağında yatıyor. Evimiz mescidin yanındadır. Cemâat geceki sesleri duyup geldi ve onu mahalleden çıkarmamı istedi. Ben de ağır hasta olduğunu bildirdim. Ölürse hepimiz ondan kurtulur, yâhut tövbe eder, kendisi kurtulur. Ölmez ve tövbe de etmezse, o zaman onu şehirden dışarı çıkarın dedim." Ebû Türâb-ı Nahşebî, kadına yardım etti ve kalabalık dağıldı. Sonra aklına o genci görmek ve tövbe ettirmek geldi. Evden içeri girince, genç onu görür görmez feryâd edip ağlamaya başladı. "Allah'ım ne kadar kerîmsin. Benim gibi ömrünü boşa geçirmiş bir zavallının duâsını ânında kabûl eyledin." dedi. "Ey genç! Ne duâ ettin?" dedi. "Üstâdım, bugün seher vaktinde iki duâ ettim. Biri; yâ Rabbî sabahleyin bana, Ebû Türâb'ın yüzünü görmek nasîb eyle, ikincisi; yâ Rabbî, nasûh tövbesi ihsân eyle dedim. Duâmın birini şu anda kabûl edilmiş görüyorum, umarım ikincisi de kabûl edilir. Ey hocam çok günahkârım. Tövbe etsem, kabûl olur mu?" deyince; "Ey genç! Ümitsiz olma! Çünkü Allahü teâlânın rahmet denizleri dalga dalga geliyor. Allahü teâlâ ziyâdesi ile tövbeleri kabûl edici ve affedicidir. Kulların günahlarını bağışlayıcıdır. Âsilerin tövbelerini kabûl edicidir. Âcizlere kâfidir. Düşkünlerin en iyi vekîlidir. Bütün günahlardan tövbe makbûldür." buyurdu. Genç elinde tövbe etti ve gözlerinden yaşlar döküldü. Ebû Türâb oradan ayrılınca, genç annesine; "Ey anneciğim! Sana bir vasiyetim var. Yerine getir." dedi. Annesi; "Evlâdım, ne vasiyetin var, söyle!" dedi. Beni bu yataktan ve yumuşak yastıktan, hakîr ve zelîl toprağa indir. Ebû Türâb'la tövbe ettiğim andan sonra, yerde Allahü teâlâya tekrar tövbe edeyim. Çünkü bu hastalık beni iyice sardı. Artık bu hastalıktan öleceğimi anlıyorum." dedi. Annesi isteğini yerine getirdi ve onu yere indirdi. Genç, yüzünü toprağa sürdü, kalp ve rûhunun derinliklerinden gelen bir ses ile; "Ey Allah'ım! Yaptıklarıma pişman oldum. Tövbe ettim. Senin dergâhından başka kapım yok. Dertlilerin dayanağı, muhtaçların sığınağı sensin. Toprakla bir olmuş, zamânını boşa geçirmiş ben kuluna rahmet et." diye yalvarıp inledi. Onu topraktan kaldırıp, yatağa yatırdılar. Gece olunca genç vefât etti. Ebû Türâb; "O gece rüyâda Peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem gördü. Yanında iki yaşlı zât var idi. Onlarla berâber çok kalabalık geldi. Birisi ona; "Bu, Muhammed Mustafâ'dır sallallahü aleyhi ve sellem, diğer taraftaki yaşlı zât ise, İbrâhim Halîlullah'tır (aleyhisselâm), diğer taraftaki ise Mûsâ Kelîmullah'tır (aleyhisselâm). Bu kalabalık ise, yüz yirmi bin küsûr peygamberdir." dedi. Ebû Türâb ileri koştu. Selâm verdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem selâmına cevap verdi. Onunla müsâfeha etti. "Yâ Resûlallah, siz Nahşeb'e gelmiş miydiniz?" diye arz etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Ey Ebû Türâb! Dün senin elinde tövbe eden genç, bu gece vefât etti. Allahü teâlâ onu, dostları derecesine kavuşturdu. Ona velîlik makâmı ikrâm eyledi. Beni ve yüz yirmi bin küsür peygamberi, onu ziyârete gönderdi. Ey Ebû Türâb! O gence izzet gözü ile bakın. Cenâzesinde hazır bulunun." Ebû Türâb-ı Nahşebî uyandığında bu halden kalbine bir incelik geldi ve; "Ey Allah'ım! Ne kadar kerîmsin. Daha dün fıskı yüzünden, mahalleden çıkarmak istedikleri bir fâsıkı, bir ağlama ve inleme, bir tövbe ve pişmanlık ile bu dereceye kavuşturdun." dedi. Bu zevk ve halde iken, diğer odadan küçük kızın feryâdını duydu. Ağlıyordu. "Evlâdım, seni ağlatan şey nedir?" dedi. "Babacığım, rüyâmda filan mahallede tövbe eden bir gencin vefât ettiğini ve her kim onun cenâzesine bakarsa, Allahü teâlâ, ona, kendisinden istediği her şeyi verir dendiğini görüp duydum. Babacığım, evden dışarı çıkmayı aslâ istemezdim, fakat şimdi izin verirsen, gidip o gencin cenâzesini göreyim ve Allahü teâlâdan kendim ve diğer kullar için necât, kurtuluş isteyeyim." dedi. Ona izin verdi. Cenâzesine giderken yolda yaşlı bir kadın gördü. Ona; "Ey Ebû Türâb! Hakk'ın rahmetinin neler yaptığını gördün mü? Fıskının çokluğu yüzünden mahalleden çıkarılmak istenen genç, bu gece vefât etti. Evliyâ silsilesine dâhil edildi. Rüyâda bana, cenâzesinde bulunan magfiret olunur diye söylediler." dedi. Başka âlim zât da aynı rüyâyı gördü. İnsanlara bu durum haber verildi. Bütün şehir halkı akın akın gencin cenâzesine katılmak için geldi. Tam bir izzet ve ikrâm ile onun namazı kılındı, sonra defnettiler. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri pekçok hac etti ve sevgili Peygamberimizin kabrini ziyâret etmek için Medîne-i münevvereye gitti. Bu yolculuklar esnasında da pekçok âlim ve velî ile görüşüp sohbet etti. Birçok kerâmetleri görüldü. Ebû Türâb-ı Nahşebî, Mekke-i mükerremede bulunduğu sırada Harem-i şerîfte bir kenara yaslanarak uyumuştu. Rüyâsında hûrîlerden bir kısmı gelip kendilerini ona göstermek, onunla konuşmak istedi. Ebû Türâb; "Ben kendimi Allahü teâlâya o kadar verdim ki, hûrilerle oturup konuşacak vaktim yok." dedi. Hûriler etrâfında gürültü ederlerken, Cennet meleklerinin reisi Rıdvan gelip; "Bu azîzin size yüz vermesi mümkün değildir. O, Cennet'teki yerini almadıkça sizinle ilgilenmez. Gidin, o zaman gelirsiniz." dedi. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri tasavvuf yolundaki talebelerin dikkat edecekleri hususları açıklarken hac yolculuğu husûsunda şöyle buyurdu: "Tasavvuf yolundaki talebeler için, nefslerine uyarak yaptıkları seferden daha zararlı bir şey yoktur. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Yurtlarından çalım satarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve Allah yolundan alıkoymaya çalışanlar gibi olmayın..." (Enfâl sûresi: 47) buyurdu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki, ümmetimin zenginleri hacca seyâhat için giderler. Orta durumda olanları ticâret için, kurrâlar (Kur'ân-ı kerîm okuyucuları) riyâ için, fakîrler de dilenmek için giderler." buyurdu. Ana-baba ve hocanın rızâsı ve izni olmadan yola çıkmamalıdır. Eğer izinsiz çıkarsa, seferinde birçok engelle karşılaşır ve yolculuğunda bereket olmaz. Topluluk hâlinde yolculuk yapılıyorsa, en zayıfların yürüyüşü gibi yürümelidir. Arkadaşı durduğu zaman durmalıdır. Mümkün mertebe, namazları vaktinden sonraya tehir etmemelidir. Eğer mümkün ise, yürüyerek gitmeyi, bir vâsıtaya binerek gitmeye tercih etmelidir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfte; "Bir bineğe binerek hacca giden kimsenin, bineğinin attığı her adım için yetmiş hasene, yürüyerek giden kimsenin her adımına karşılık ise harem hasenâtından yedi yüz hasene (iyilik) vardır." buyurunca, Eshâb-ı kirâm (r.anhüm); "Harem hasenâtı nedir?" diye sordular. Bunun üzerine Resûl-i ekrem; "Onun bir hasenesi, yedi yüz bin hasenedir." buyurdular. Toplulukla yapılan yolculukta, mümkün mertebe yolculuk arkadaşlarına hizmet etmeli, onların meşakkatlerini gidermelidir. Adiy bin Hâtem şöyle rivâyet etti: Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem; "Ey Allah'ın resûlü! Sadakaların en fazîletlisi hangisidir?" diye sorulunca; "Kişinin, Allahü teâlânın rızâsı için arkadaşlarına hizmet etmesidir." buyurdu. Bir memlekete varılınca, eğer orada büyük bir âlim varsa, önce onun ziyâretine, yoksa, sâlih kimselerin yanına gidilir. Böyle kimseler çoksa, en fazîletli ve kıymetli olanının yanına gidilir. Yine bir memlekete gidildiği zaman, abdest ve temizlik ihtiyâcının giderilmesi için uygun bir yer aranır. Akarsu olan yer, yerleşmek için tercih edilir. Abdest aldıktan sonra, iki rekat namaz kılar ve yanına gideceği büyük bir zât varsa onun yanına gider. Yanında bir süre oturur. Soracağı bir husus varsa sorar, yoksa onun yanında konuşmaz. Eğer o büyük zât bir şey sorarsa, cevap verir. Yolculuğa çıkan kimsenin yanında abdest için bir kab bulundurması lâzımdır. Büyüklerden bâzısı, yolculuk yapan birisi ile müsâfeha yapınca, onun avucunda ve parmaklarında su kabı taşıdığına dâir bir izin olup olmadığına bakardı. Eğer böyle bir iz bulursa, onu çok iyi karşılar, bulamazsa, ona yüz vermez ve kabûl etmezdi. Yine onlardan birisi, yolculuk yapan birisinin yanında su kabı görmezse, bundan, onun namazı terketmeyi göze aldığına hükmederdi. Yola çıkacak kimsenin yanına; iğne, iplik, makas, çakı v.b. gibi şeyleri alması müstehabdır. Çünkü bunlar, farzları edâ etmeye yardımcı olurlar. Yolculuğa çıkmak isteyen bir kimsenin, dostlarını ve tanıdıklarını ziyâreti, onlara vedâ etmesi ve onlarla helallaşması lâzımdır. Yola çıkan kimsenin özellikle namazlarını terk etmemesi lâzımdır. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri çok ibâdet ettiği gibi, nefsinin isteklerine de şiddetle karşı çıkardı. Günlerce ağzına yiyecek bir lokma almadığı, bir yudum su içmediği olurdu. Onun bu husustaki gayretini İbn-i Cellâ şöyle anlattı: "Ebû Türâb, Mekke'ye geldi. Bitkin, yorgun ve zayıf görünmüyordu. "Nerede yemek yedin?" dedim. "Basra'da, Bağdât'ta, bir de burada." dedi. Yine İbn-i Cellâ der ki: "Üç yüze yakın velî gördüm. Bunlardan dördü çok büyük olup, ilki Ebû Türâb idi." Sohbetinde bulunanlardan birisi üç gün bir şey yememişti. En sonunda karpuzun kabuğuna elini uzattı. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ona; "Sen tasavvufa yaraşmazsın. Hadi git, senin çarşıda bulunman ve geçimini oradan temin etmen lâzımdır." buyurdu. Kulzüm Mescidinin kayyımı şöyle anlatıyor: "Ebû Türâb-ı Nahşebî bu mescide girdi. Kendisini tanımıyorduk. Burada günlerce oturup ibâdet etti. Hiç mescidden dışarı çıkmadı. Yanına gittim. "Bugün bir şey yedin mi?" diye sordum. "Hayır yemedim." dedi. "Ya dün?" dedim. "Hayır." dedi. "Ondan önceki gün yedin mi?" deyince de; "Hayır." dedi. Ben; "Peki kaç günden beri böylesin?" diye sorunca; "Yedi günden beri." buyurdu. Çarşıya gittim. "Mescidde yedi günden beri hiçbir şey yemeyen adama bir şeyler götürün." dedim. Kendisine çok miktarda yiyecek ve içecek getirdiler. İhtiyâcı kadar yedikten sonra doyan Ebû Türâb-ı Nahşebî bir bardak su içti. Sonra ibriğini alıp mescidden çıktı. Kimseye bir şey söylemedi. Biz, temizlenmeye gidiyor, döner zannettik. Fakat o, şehirden ayrılmak üzere yola çıktı. Bir müddet gittikten sonra ardından gittik. Baktık Mekke yolunda gidiyordu. Ben ardından yürüdüm; "Allah aşkına sen kimsin?" dedim. "Ben Ebû Türâb'ım." diye cevap verdi. Ebû Câfer Haddâd şöyle anlattı: Çölde bir su kuyusunun başında otururken Ebû Türâb-ı Nahşebî beni gördü. On altı günden beri bir şey yememiş ve içememiştim. Bana; "Neden burada oturuyorsun?" dedi. Dedim ki: "Ben ilim ile yakînden hangisi bana gâlip gelirse, ona göre hareket edeceğim diye bekliyordum. Eğer ilim gâlip gelirse su içeceğim. Eğer yakîn gâlip gelirse geçip gideceğim." Bana, "Sen büyük bir mâneviyât adamı olacaksın." dedi. Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri dünyâya gönül vermezdi. Özellikle kendisine hizmet eden kişilere ikrâm ve ihsânı boldu. Başını tıraş eden Ebû Ali el-Müzeyyin'e yetmiş dinar vermişti. Dünyâ sevgisiyle ilgili olarak; "Kalbinde zerre kadar dünyâ sevgisi olan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz." "İki şeyi istersiniz, ama bulamazsınız. Bunlar neşe ve rahatlık olup, ikisi de Cennet'te olur." buyurdu. Bir sohbeti sırasında da; "Sâdık kul, daha amel etmeden, hâlis kul, amel edince, amelin tadını alır." "Şu dört şeyi dört yerde sarf edersen Cennet'i kazanırsın: Uykuyu kabirde, rahatı sırat köprüsünde, iftiharı ve öğünmeyi mîzânda, nefsin arzularını Cennet'te." "Ey insanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü teâlânındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da vârislerinizindir. Âlimlere ve evliyâya karşı çok hürmet gösteren Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri buyurdu ki: "Allahü teâlâ kimi felâkete düşürmek isterse, ona âlimlerin ve evliyânın aleyhinde bulunma hasletini verir." "Âlim olan, karşısındakinin anlayışına göre konuşur." Ebû Türâb-ı Nahşebî haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınırdı. Bu hususta buyurdu ki: "Kul bütün gücüyle günahlardan uzaklaştığı zaman, Allahü teâlânın yardımı, ihsânı her tarafını kaplar. Kalbin günahlar ile kararmasının alâmeti üçtür. Birincisi günah işlemekten korkmamak, ikincisi ibâdetlerde gevşeklik, üçüncüsü de vâz ve nasîhatların ona tesir etmemesidir." Hızır aleyhisselâmla sık sık görüşen Ebû Türâb-ı Nahşebî, Hızır aleyhisselâmla görüşmesini şöyle anlatır: "Bir gün çölde geziyordum. Birine rastladım. Kim olduğunu sordum. Hızır'ım dedi. Sonra bana; "Ey Ebû Türâb!Şimdi Allahü teâlânın sevdiği velî kullarının kalbini düzeltmeye memurum. Bu yolda ilk iş, yok olmak (benliğini öldürmek) ondan sonrası ise kurtulmaktır." dedi. Ebû Türâb'ın, Câbir bin Abdullah'tan radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Hastalarınızı yemek için zorlamayın, zîrâ Allahü teâlâ onları yedirir ve içirir." buyurdu. İbn-i Süfyân'dan radıyallahü anh rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte ise Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Bir kimse gösteriş ve yaptığını işittirmek isterse, Allahü teâlâ onu teşhîr eder. Riyâ yapanın da, Allah riyâsını gösterir." buyurdu. Ebû Türâb-ı Nahşebî ve sevenleri toplanmışlardı. Kendilerine fakirlik ve açlık erişti. Ebû Türâb; "Bu nedir, toplanmış aç kalıyorsunuz? Araştırın bir şey çıkar." buyurdu. Araştırdılar, içlerinden birinin yanında yiyecek bir şey buldular. Ebû Türâb ona; "Onu arkadaşlarına hibe et. Bize acımadıkça kendine acıyamazsın." dedi. Onun azığını aldı ve sevenlerine infâk etti. Fakat o kimseye hiçbir şey düşmedi. Bunun üzerine o kimsenin basireti, kalp gözü açıldı. Ebû Türâb, talebelerinde beğenmediği bir şey gördüğü zaman tövbe eder ve; "Bu zavallı benim yüzümden bu belâya düştü." derdi. Tevekkül sâhibi bir zât olan Ebû Türâb-ı Nahşebî tevekkülle ilgili olarak buyurdu ki: "Tevekkül, kendini kulluk denizine atıp, kalbini Allahü teâlâya bağlamaktır. Verirse şükür, vermezse sabretmelidir." "Senin bize ihtiyâcın yok mu?" diye soranlara; "Allahü teâlâya muhtâc iken, size ve sizin gibilere nasıl ihtiyâcım olur. Fakirin bulduğu şey gıdâsı, mahrem yerini örten şey ise elbisesidir. Kanâat, Hak teâlâdan gıdâ (ve güç) almaktır. Hakîkî zenginlik, dengin olan bir kimseye muhtaç olmaman, hakîkî fakirlik ise dengine muhtâç olmandır." Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleri ömrü boyunca Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için gayret etti. Bir yolculuk sırasında Basra sahrasında 859 (H.245) senesinde vefât etti. Yanında kimse yoktu. Vefât ettiği sırada namaz kılıyordu. Bu halde uzun müddet kaldı. Onun vefât ettiğinden kimsenin haberi olmadı. Bir topluluk yoldan geçerken kendisini görüp, yanına yaklaştıklarında vefât ettiğini anladılar. O hiçbir şeye yaslanmadan, yüzü kıbleye çevrili bedeni kurumuş bir halde idi. Bu zaman içinde cesedine vahşî hayvanlar ve kuşlar hiç yaklaşmamış ve vücûduna dokunmamışlardı. Topluluk onu kefenleyip cenâze namazını kıldı ve orada defneyledi. MAKSAT VE ARZU Hac yolculuğu sırasında beraberinde bulunan Ebû Abbâs Rakkî şöyle anlattı: "Mekke-i mükerreme yolunda, Ebû Türâb Nahşebî ile berâber gidiyorduk. Talebelerinden birisi ondan su istedi. Ebû Türâb ayağını yere vurunca, bir pınar kaynadı. Birisi; "Ben bardakla içmek istiyorum." dedi. Ebû Türâb elini toprağa vurdu. Ona beyaz camdan bir bardak verdi. Bu bardak, gördüğüm bardakların en güzeli idi. Hepimiz aynı bardakla su içtik. Mekke-i mükerremeye kadar o bardak yanımızda idi. Bir gün Ebû Türâb bana; "Allahü teâlânın kullarına ikrâmda bulunduğu bu işler ve kerâmetler hakkında talebelerin ne diyor?" diye sordu. Ben de, hepsinin bunlara inandığını ve kabûl ettiklerini söyledim. Bunun üzerine Ebû Türâb; "Ben sana ahvâl bakımından sordum. Sen ise, onların o mevzuda hiçbir sözünü söylemedin. Senin talebelerin, bu hallerin Allahü teâlânın onlara mekr-i ilâhîsi olduğunu söylüyorlar. Halbuki durum, onların dediği gibi değildir. Şâyet bu hallere meyl duyulur, onlar arzu edilirse, mekr-i ilâhî olur. Fakat böyle bir istek olmadan, böyle haller zuhûr ederse, bu, rabbânîlerin mertebesidir." buyurdu. Ebû Türâb'ın bu sözünde önemli iki husus vardır: 1) Kerâmetler ve keşifler, yalnız ona rağbet duyan, o hallerin kendisinde zuhûr etmesini arzu eden kimseler içindir. O kimsenin bütün maksadı ve arzusu bu kerâmetler olur. Bir kısım kimseler, kerâmetlere îtibârda o kadar ileri gittiler ki, bu sebeple mânevî ihsânlardan mahrum kaldılar. Bâzıları ise, bunlara meyletmediler. Doğru olan, Ebû Türâb'ın kerâmetlere meyletmenin, onları arzu etmenin noksanlık olduğunu anlatmak istediği sözdür. Hiçbir ârifin inkar etmediği husus, ârif olanın kerâmete arzu ve meyl duymamasıdır. Onun maksadı ve arzusu, kerâmet değildir. Kerâmet, âriflerin yolunda meydana gelir. Arzusu, hedefi ve matlubu bu olan kimse, aldanmıştır ve helâke gider. Böyle kimse, arzu ettiği kerâmetlere de ulaşamaz. Kerâmetlere, sâdece, isteği ve maksadı kerâmet olmayan kimseler kavuşur. BU HIRSIZ DEĞİLDİR Kendisi anlatır: "Bir gün çölde gidiyordum. Nefsim yumurta ve sıcak ekmek istedi. Hiçbir zaman nefsimin istediğini yapmamış idim. Fakat nasıl olduysa isteğim gâlip geldi. Yolumu değiştirip, bir köye girdim. Köyde hırsızlık olmuştu. Onun için köylüler bir yere toplanmış durumu konuşuyorlardı. Beni görünce içlerinden biri, bu adam hırsızla beraberdi, dedi. Beni yakaladılar ve yetmiş sopa vurdular. Bu arada biri gelip beni tanıdı. Bu hırsız değildir. Bu âlim Ebû Türâb'tır, dedi. Bunun üzerine benden özür dilediler. İçlerinden biri beni eve yemeğe götürdü. Bana tâze ekmek ve yumurta getirdi. Nefsime; "Ey nefs! Yetmiş sopadan sonra ekmekle yumurta yiyebilirsin." dedim. 1) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.152 2) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.355 3) Hilyetü'l-Evliyâ; c.10, s.45, 219 4) Tabakâtü'l-Kübrâ; c.1, s.96 5) Tabakâtü's-Sûfiyye; s.146 6) Risâle-i Kuşeyrî; s.97 7) Nefehâtü'l-Üns; s.53 8) Tezkiretü'l-Evliyâ; c.1, s.262 9) Riyâdü'n-Nâsihîn; s.259 10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.164
İbn-i Semmâk
İbn-i Semmak İbn-i Semmak Evliyânın büyüklerinden. İsmi Muhammed bin Sabih, künyesi Ebü'l-Abbâs'tır. İbn-i Semmâk lakabı ile meşhur oldu. Kûfelidir. Doğum târihi bilinmemektedir. 799 (H.183) senesi Kûfe'de vefât etti. İbn-i Semmâk, zamânının önde gelen âlimlerinden ilim ve edeb öğrendi. Hişam bin Urve, A'meş ve başkalarından hadîs dinledi ve bu ilimde mütehassıs oldu. Ahmed bin Hanbel hazretleri kendisinden hadîs rivâyetinde bulundu. Ma'rûf-u Kerhî hazretleri talebelerinin önde gelenlerindendir. İbn-i Semmâk hazretleri bir ara Bağdât'a gelip Halîfe Hârûn Reşîd ile görüştü ve ona nasîhatlarda bulundu. Bir gün; "Ey müminlerin emîri! Senin Allahü teâlânın huzûrunda bir yerin vardır. Ancak ilâhî huzurda duruşun bittikten sonra Cennet'e veya Cehennem'e gideceksin. Acaba senin yerin hangisi olacak?" buyurdu. Hârûn Reşîd bu sözleri duyunca kendini tutamayıp ağlamaya başladı. İbn-i Semmâk hazretleri ömrünü Kûfe'de geçirdi. Hikmetli söz ve nasîhatleriyle meşhur oldu. İbn-i Semmâk, bildiklerini, öğrendiklerini yerine getiren Allah'ın sevgili bir kuluydu. Bir vâzında; "İçinizde Allahü teâlâyı hatırlatan fakat kendileri unutan pekçok kimseler vardır. Yine öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın yasak, haram kıldığı şeylere karşı cüretkâr olup, haram işledikleri halde, başkalarını Allahü teâlâya yaklaştırmaya çalışırlar. Yine sizden öyleleri vardır ki, kendileri Allahü teâlâdan kaçtıkları halde, insanları Hakk'a çağırırlar." diyerek, ilmiyle âmil olmayan, bildikleriyle amel etmeyen ve gaflet içinde kalanların hâlini dile getirdi. İbn-i Semmâk hazretleri zamânın ileri gelen devlet adamlarına nasîhat eder, mektuplar gönderirdi. Muhammed bin Hasan, Rukbe'ye vâli tâyin edilmişti. Ona yazdığı mektupta: "Her hâlinde takvâ üzere ol, haramlardan sakın, Allahü teâlânın nîmetlerine şükret ve O'ndan kork. Nîmete şükretmek; günâh işlememekle olur. Muhakkak her nîmette bir delil, hüccet ve mesûliyet vardır. Hüccet, delil, o nîmetin Allahü teâlâ tarafından verilmiş olmasıdır. Mesûliyetine gelince; o, nîmet olduğu halde günah işlememektir. Allahü teâlâ sana âfiyet versin. İşlediğin günahları ve yaptığın kusurları affetsin." buyurdu. Muhammed bin el-Yemân anlatır: Bağdâtlı arkadaşlarımdan birisi, İbn-i Semmâk hazretlerine mektup yazıp, dünyâyı kendisine anlatmasını istedi. Cevabında; "Allahü teâlâ dünyâyı şehvetlerle ve âfetlerle doldurdu, helâlleri güçlüklerle, haramları da mesûliyetlerle birleştirdi. Helâller için hesâba çekeceğini, haramlar için azâb edeceğini bildirdi. Vesselâm." yazarak gönderdi. Söylenilen söze çok dikkat edilmesini herkese söylerdi ve "Sen, duyduğunu başkalarına söyleyenden daha çok, gizler görünenden kork. Çünkü böyle kimseye, insanlar yalan yakıştıramazlar daha çok inanırlar. Sizden biriniz bâzan kendisine itimâd eden birine bir söz söyler, o da onu yayar, bu yüzden ülkeler harâb olur." buyurarak gıybet edilmemesini ve az konuşmayı, sırrını hiç kimseye söylememeyi tavsiye ederdi. "Akıllı kimselerin arzusu, düşüncesi, Cehennem'den kurtulmak ve haramlardan kaçmaktır. Ahmak olanın arzusu, oyun ve eğlencedir." ve "Ölüm meleği yastığının dibinde durduğu halde uyuyup gaflete dalan kimseye çok şaşılır." sözleriyle âhireti unutup gaflette olan insanlara duyduğu hayreti bildirmiştir. Her şeyden evvel farzları yapıp haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmayı söyler, nâfilelerle uğraşılacak zaman olmadığını bildirir; "Zarûrî din bilgilerini alıp, faydasız şeyleri terk etmek, akıl sâhiplerinin işidir." buyururdu. "Allahü teâlâ dünyâyı lezzetlerle ve âfetlerle doldurdu. Helâlleri güçlüklerle, haramları da mesûliyetlerle berâber kıldı." Yine; "İnsanlar üç kısımdır: Birincileri, günahkârlar sınıfı olup, günahlarına tövbe edip bir daha günahlara dönmek istemeyenlerdir. Bunlar iyidir. Makbûldür. İkincileri, günah işlerler, sonra tekrar tekrar günah işlerler, sonra üzülürler, sonra yine günah işlerler, sonra da ağlarlar. Bunların kurtulması umulur. Fakat helâk da olabilirler. Üçüncüleri, günah işlerlerken pişman olmazlar, pişman olurlar üzülmezler ve yine günah işlerler ağlamazlar. Bunlar Cennet yolundan Cehennem yoluna sapmış olanlardır." buyurdu. Yine; "İnsan günahlardan sakındığı kadar, Allahü teâlâyı tanır." buyurarak Allahü teâlâyı tanıyan kimsenin günah işlemeyeceğini bildirmiştir. Ömründe hiç evlenmedi. Kendisine; "Niçin evlenmiyorsunuz?" diye sorduklarında; "Ben bir şeytanla başa çıkamıyorum. İki şeytanla nasıl baş edebilirim?" buyurdu. "Nasıl?" dediklerinde; "Benim bir şeytanım var. Evlenince bir de evlendiğim kadının şeytanı buna eklenecek. Ben bu iki şeytanla nasıl baş ederim?" buyurdu. Bir gün kendisine amelsiz ilimden sordular, O; "Amelsiz ilim peşinde koşanın misâli şeytandır. Kendisini makam, mevki arzusuna kaptıranın misâlî Firavun'dur. Yâni makam korkusundan îmân etmemiştir." sözleriyle amelsiz ilim sâhiplerini ve makam, mevki peşinde koşanların hâlini haber verdi. Riyâkar kimse hakkında da; "İlim ve amel sahibi olduğu halde riyâkâr olan kimse, içinde gizlediğini (riyâyı) insanlara bildirseydi elbette insanlar ondan yüz çevirir ve akılsız olduğuna hükmederlerdi." buyurdu. Muhammed bin Semmâk yaşayışı ve hikmetli sözleriyle, binlerce insanın Allahü teâlânın râzı olduğu yola kavuşmasına sebeb oldu. Hıristiyan bir genç iken, İbn-i Semmâk'tan işittiği sözlerden kalbinde îmân nûru parlayanMârûf-i Kerhî'yi, İmâm-ıAli Rızâ'ya götüren ve orada îmân etmesine sebeb olan İbn-i Semmâk hazretleridir. Allahü teâlâya itâat edenleri çok severdi. Bu sebeple vefâtından az önce; "Yâ Rabbî! Âsî olduğum zamanlarda bile sana itâat edenleri sevdiğimi bilirsin. Benim itâatkâr kullarına olan bu sevgimi isyân ve günahlarıma keffâret say." buyurdu. ALLAHÜ TEÂLÂ METH EDİYOR İbn-i Semmâk hazretleri bir ara Hârûn Reşîd'in bulunduğu bir meclise geldi. Eshâb-ı kirâmı (aleyhimürrıdvân) ve hazret-i Ebû Bekr, Ömer ve Osman'ı (radıyallahü anhüm) şu sözlerle medh etti: "Allahü teâlâya hamd olsun, Resûlullah efendimize salât ve selâm olsun. Sonradan gelenlerden, yâni Eshâb-ı kirâmdan olmayanlardan bin tânesi, Eshâb-ı kirâmdan en aşağıda olanın derecesine yaklaşamaz. Onlar Allahü teâlânın azâbından emîn oldular. Babalarımız ve dedelerimiz de îmân edip, kılıç korkusundan emîn oldular. Yâ Ebâ Bekr! Sen Allahü teâlâya kulluk ve itâatte öyle bir dereceye ulaştın ki, Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde seni medhü senâ ediyor. Yâ Ömer! Sen bir halîfe, emîr değil, müslümanların babasısın. Yâ Osman! Sen mazlûmsun ve günahsız olarak şehîd edilip defnedildin. Sen olgunluk yaşında idin. Ama küçük bir çocuk gibi (günahsız) vefât ettin." buyurdu. BİR BARDAK SU İbn-i Semmâk, Abbâsî halîfelerinden birinin huzûruna girdi.Halîfe bu sırada su içiyordu.Halîfe, İbn-i Semmâk'a; "Bana nasîhat et." dedi. İbn-i Semmâk; "Susuzluktan ölecek bir halde olsan ve seni ölümden kurtaracak suyu bütün servetin karşılığında verecek olsalar ne yapardın?" diye sordu. Halîfe: "Bütün servetimi verir suyu alırdım." deyince İbn-i Semmâk; "O halde, bir bardak su kadar kıymeti olan servetinle niçin öğünüp duruyorsun?" dedi. 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.8, s.203 2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.102 3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.61 4) Risâle-i Kuşeyrî; s.71 5) Şezerât-üz-Zeheb; c.1, s.303 6) Târih-i Bağdâd; c.5, s.365 7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.219
Kırklar Makamı (İsmail Efendi Hz.)
Erzincan Merkez İlçesinde Kırklar Makamı (İsmail Efendi Hz.), Türbesi
Veysel Karani Hz.
Hacı Rahmi Sultan Hz.
Şeyh Abdurrahim Tırsi Hz.
Kuşadalı İbrahim Halveti Hz. (İbrahim Kuşadavi)
Felezade Süleyman Çavuş Hz. (Fele Çavuş)
Muin-i Mustafa Dede Hz.

Mevlana Celaleddin Rumi Hz.
Konya Karatay İlçe'sinde Mevlana Celaleddin Rumi Hz. hoşgörü ve barışın sembolüdür. Yüzyıllarca süregelen bir hoşgörünün öncüsüdür ve din bilginidir. Asıl ismi Muhammed Celaleddindir. Mevlana ismi efendimiz anlamına gelmektedir. Mevlana’nın Rumi olarak bilinmesi geçmiş yüzyıllarda Diyarı Rum olan Anadolu’ nun vilayetinden Konya’ da uzun süre ikamet etmesidir. Hayatının uzun bir bölümünü orada geçirmiştir ve türbesi de Konyadadır. Mevlana’ nın doğum yeri 1207 yılında Afganistan’ ın Belh şehridir. Anadolu’ nun en bilinen evliyalarından olan Mevlana Hazretleri Şems-i tebrizi ile yakın dostluk kurmuştur. Annesi Belh emiri Rükneddinin kızı Mümine Hatundur. Babası Belh şehrinin ileri gelen bilginlerinden olup, bilginlerin sultanı unvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veleddir. Babası Sultanü-l Ulema Bahaeddin Veled bazı siyasi olayların ve yaklaşmakta olan Moğol istilasının nedeniyle Belh şehrinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Öncelikle Nişabura gitmişler, orada Mutasavvıf Ferüddin Attar ile karşılaşmışlardı Mevlana hazretleri küçük yaşına rağmen, mutasavvıf Ferüddin Attarın ilgisini çekmiştir. Şems tebrizi ile 15 Kasım 1244 yılında karşılaşmıştır. Yüce gönüllü, güzel fikirli olan Mevlana hazretleri, Şems tebrizi ile tanışmasının bir soru ile başladığı bazı kaynaklarda açıkça belirtilmiştir. İlk karşılaşmalarında Şems’ in Mevlana’ ya Bayezid’ i Bistami ile Hz. Peygamberi kıyaslayan bir soru sorulduğunda Mevlana’ nın vermiş olduğu cevabı çok beğenerek Mevlana ile kucaklaştığı belirtilmiştir. Mevlanın hayatında en önemli bir yere sahip olan Şems tebrizi, Mevlana için dönüm noktası olmuştur. Aslına bakılırsa Mevlana Şems Tebrizi, Şems Tebrizi Mevlana ayrı kullanılmamaktadır. o kadar bütünleşmiş ve birbirinden ayrı düşünülemeyen iki ayrı hoşgörü timsali. Beraberlikleri uzun sürmesi ve Şems aniden vefat etti. Mevlana ise bu terk edilişin ardından uzun süre inzivaya çekilip Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi ile yakınlık kurmaya başladılar. Mevlana Hazretleri 17 Aralık 1273 günü Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Hoşgörünün simgesi olan Mevlanayı anlatmak için satırlar da kelimelere de kifayetsiz kalacaktır. Fakat onun güzel ve ruhumuzu yakan sözleri her zaman kulaklarımızdadır. Mevlananın yedi öğüdü Cömertlik ve yardım etme konusunda akarsu gibi ol Şefkat ve merhamette güneş gibi ol Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol Tevazu ve alçakgönüllükte toprak gibi ol Hoşgörülülükte deniz gibi ol Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol Mevlana tüm insanlık tarafından hayranlık duyulmuş, beğenilmiş bir gönül adamıydı. Hoşgörüsü sınırsız, bağışlayan, seven Büyük Türk şairi, mutasavvıf, bilgin din adamıydı. 66 yaşında Konya’ da vefat eden Mevlana’ nın ölüm anına Şeb-I Arus ( düğün gecesi) denilmektedir.

Şah-ı Merdanı Veli Hz.
Gaziantep Şahinbey ilçesinde Şah-ı Merdanı Veli Hz. Türbesi 21 Mart Alevilerce İllahi sırların sahibi Velayetin güneşi Şah-ı Merdan Ali’nin zahiri aleme doğduğu gün olarak anılır. Şahı velayet 12 İmamların başı’dır. 21 Mart 598 yılında Mekke’de Kâbe’nin içinde doğmuş tek kişidir. Kabe o dönemlerde içi putlarla doludur. Merdan Ali’nin burda doğumu Kabe’de bulunan putlarında sonunun habercisi olmuş. Sonraları İmam Ali Kâbe’de bulunan bütün putları Hz. Muhammed ile birlikte kırmışlardır. Türbesi, Şahveli Camii Haziresi'nde dir.

Arslan Dede Hz. (Karaaslan Baba)
Çanakkale İli Arslan Dede Hz. Türbesi Haleb’de yetişen velîlerden. İsmi, Arslan Dede olup, Meczûb diye tanınır. Allahü teâlânın aşkı ve evliyâlık hâlleri ile kendinden geçmiş hâlde bulunan evliyâdan idi. Doğum târihi bilinmemekte ise de, 1048 (m. 1638)’de vefât ettiği ve vefâtında yüz yaşını geçmiş olduğu bilinmektedir. Zamanının usûlüne göre ilim tahsil ettikten sonra, çeşitli vazîfelerde bulunan Arslan Dede, bir müddet kadı vekîlliği yaptı. Daha sonra tasavvuf yoluna yöneldi. Mevki ve rütbeyi terketti. Çok riyâzet ve mücâhede yaptı. Nefsin arzularına uymamak, onu terbiye etmek için çok çetin sıkıntılar çekti. Kendisi yalnız bir kimse idi. Câmilerde yatar kalkardı. Bir de küçük bir kulübesi vardı. Ba’zan da orada kalırdı. Gece-gündüz hücresinde bulunur, dışarı pek çıkmazdı. Devamlı ibâdet ve tâat ile meşgûl olurdu. Çok az konuşurdu. Zarûret olmadıkça ağzını açmazdı. Muhammed Acemî isimli bir zât, kendisine hizmet ederdi.

Seyyid Muhammed Hz. (Şıp Şıp Dede)
Balıkesir Edremit İlçesi Kadıköy Mahallesi'nde Seyyid Muhammed Hz. (Şıp Şıp Dede) Türbesi Edremit'e bağlı Kadıköy beldesi sırtlarında çam ormanı içinde yer alan ve Şıp Şıp Dede adıyla tanınan, ancak hangi vakitler, nasıl yaşadığı bilinmeyen Seyyid Muhammet Hazretleri kısmen kayadan oyulmuş türbesi içinde 2 metreden büyük, heybetli sandukasında yatıyor.

Kurtboğan Evliyası, Pir-Şerefüddin Hamza-i Halveti Hz. ( Akşemdin Hz. Babası)
Amasya İli Kurtboğan Evliyası, Pir-Şerefüddin Hamza-i Halveti Hz. Türbesi Asıl ismi Hamza olup, Fatih Sultan Mehmed'in hocası Akşemseddin hazretlerinin babasıdır. Büyük velîlerden Pîr İlyâs hazretlerinin halîfelerinden olan Hamza Efendi’nin türbesi İstasyon Mahallesindedir. Hamza Efendi’ye Kurtboğan lakabının takılması şöyle anlatılır: Hamza Efendi’nin vefât edip defnedildiği günün gecesi bir kurt gelip kabrini açtı. Bu kurt o beldeye musallat olmuştu. Yeni mezarları bulur ve ölüyü kabirden çıkarıp parçalardı. Bu kurt Şeyh Hamza'yı da parçalamak ve yemek istedi. Şeyh Hamza Mübârek elini uzattı, kurdu boğazından tutup öldürdü. Ertesi sabah ziyârete gelen halk kurdu ölü vaziyette, Şeyh Hamza'nın elini de mezardan dışarıda buldular. Orada hâl sâhibi bir zât vardı. O; "Kurt değdiği için şeyhin elinin yıkanması lâzımdır." dedi. Elini yıkadılar, el hemen kabirden içeri çekildi. O günden beri Hamza Efendi Kurtboğan lakabı ile meşhur oldu.

Seyyid Bilal Hz.
Hazreti Hüseyin’in torunudur. İstanbul M.S. 675’te Ömer İbn-i Abdülaziz tarafından kuşatıldığında Seyyid Bilal Hazretleri bu kuşatmadaki gazilere yardım etmek amacıyla Orta Asya’dan gönüllü olarak Türk savaşçıları sağlamıştır. Kardeşi Seyyid Ali Ekber Hazretleri de bu savaşçıların arasına katılmıştır. Bu gönüllü savaşçılar birliği ile Karadeniz kıyısından İstanbul’a hareket etmiştir. Hareketi sırasında hava şartları nedeniyle Sinop limanına girmek zorunda kalmıştır. O günün şartlarına göre vergisini ödemiştir. Sinop’ta geçici olarak kalacaktır. Bu günkü Alâeddin Camii’nin bulunduğu yerde yorgun ve hasta askerleriyle konaklayarak dinlenmeye çekilmiştir. Ancak Sinop Tekfuru ve askerleri gözleyerek izlemiş ve durumlarından kuşkulanmışlardır. Bu kuşku üzerine Tekfur ve askerleri bir gece baskını düzenlemişlerdir. Üstün askerlik yeteneğine sahip Türk gönüllü savaşçıları bu baskına karşı koymuşlardır. Çıkan bu çatışmada sayılarının az, yorgun ve hasta olmaları gibi nedenlerle çoğu şehit olmuştur. Türbesi, ayni adı taşıyan Camii içerisindedir

Cumudar Türbesi
Amasya İli merkezindeki Cumudar Türbesi Caminin kapısı üzerinde bulunan, kemer kavisi şeklindeki kitabeden caminin iki kardeş tarafından yaptırıldığı anlaşılır. Bu kardeşlerden Said Ferruh’un Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in vezirlerinden Necmeddin Ferruh Bey olduğu kabul edilmektedir. Kardeşi de Haznedar Yusuf’tur. Yapım tarihi, kitabeye göre 1242 yılıdır. Bugün, minaresinin yapım biçimiyle adlandırılan ve Evliya Çelebi’nin, Seyahatnamesinde Mahkeme Camii ismiyle bahsettiği caminin minaresi ilk yapıldığında ahşaptı. 1590 yılındaki deprem ve 1602 yılında yaşanan yangında hasar gören caminin minaresi 1730 yılında yaşanan büyük yangında tamamen yok oldu. Bunun yerine yapılan minare bu kez caminin güçlü taş yapısına uygun biçimde taştan yapıldı. Dönerek minarenin etrafını dolanan yivlerin oluşturduğu bu yapıya bu zamandan sonra Burmalı Minare, camiye de Burmalı Minare Camii denmiştir. Cami, girişin iki yanındaki minare ve türbe dışında oldukça düzgün bir dikdörtgen plana sahiptir. Kesme taştan örülmüş kalın ve güçlü duvarlardan batı ve doğu cephesindekilerde bulunan dörder pencere ile güney cephesindeki üç pencere caminin içini aydınlatır. Camiye minare ve türbenin arasından, dışarıya doğru çıkıntılı büyük bir niş içinde yer alan kemerli kapıdan girilir. İç mekân mihrap ekseninin iki yanında sıralanmış üçer paye (sütun) ile üç sahına ayrılmış, payelerin birbirine sivri kemerlerle bağlanmasıyla bu sahınlar da üçer bölüme ayrılarak toplam dokuz bölüm meydana getirmiştir. Bu dokuz bölümden orta sıradaki üçünün üzeri kubbelerle örtülüdür. Yan sıralardaki bölümlerden kıble duvarına yakın olan ikisi çapraz, diğer bölümler beşik tonoz örtülüdür. Girişin sol yanında kare zemin üzerine sekizgen yapılı Cumudar Türbesi bulunur. İlhanlılar’ın Anadolu egemenliği döneminde Amasya’da Anadolu Nazırlığı yapmış olan Şehzade Cumudar’a ait mumyanın Amasya Müzesi’ne konulmasına kadar burada bulunmuş olması nedeniyle bu isimle anılan türbe asıl olarak Ferruh Bey ve oğluna aittir.

Şeyh Şaban-ı Veli Hz.
Kastamonu İli Şeyh Şaban-ı Veli Hz. Türbesi Şeyh Şabanı Veli Hazretleri, Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinin Gökçeağaç Bucağına bağlı Çakırçayı Köyü'nün Cimdar Mahallesi'nde 1497 yılında dünyaya geldi. Sefine-i Evliya isimli eserde ise doğum tarihi 1499 olarak geçmektedir. Şabanı Veli henüz dünyaya gelmeden babasını, üç yaşlarında ise annesini kaybetmiştir. Şabanı Veli’yi hayırsever bir hanım himayesine almış ve tahsilini tamamlamasına yardım etmiştir. Şabanı Veli tahsilinin bir bölümünü Taşköprü'de yapmıştır. Kuran, hadis, tefsir ilimlerinde bilgilerini derinleştirmek için Kastamonu'ya gelmiş, burada önce Hisarardı Semtindeki Cemalettin Mescidi avlusunda daha sonra Seyid Sünneti Mescidinde ilim tahsiline devam etmiştir. Daha sonra İstanbul'a giderek tahsilini İstanbul Fatih Medreseleri'nde tamamlamıştır. Öğrenim yıllarında güzel ahlâkı, ağırbaşlılığı ve çalışkanlığı ile hocalarının teveccühüne mazhar olmuştur.

Hacı Hamza Oğlu Kasım Hz.
Bolu Hacı Hamza Oğlu Kasım Hz. Türbesi Çamyayla mahallesinde bulunmaktadır

Ahmet Kuddüsi Hz. ( Kuddusi Baba)
Niğde Bor İlçesinde Ahmet Kuddüsi Hz. (Kuddusi Baba) Türbesi Kuddusi Hazretleri, 11 Rebiülevvel 1183 'de (Temmuz 1769) Niğde' nin Bor kasabasında doğmuştur. Asıl adı Ahmet b.Hacı İbrahim olan Hz. Kuddusi, daha çok "Mar'aşi-zade" ve "Kuddusi" lakapları ile maruf ve meşhurdur. Bu "Kuddusi" lakabını ona bizzat Allah Teala vermiştir. Öyle ki, o, anasının karnında iken Allah"ın "Kuddusi" ismini zikreder ve anası da bunu işitirmiş.

Zağnos Paşa Hz.
Balıkesir Zağnos Paşa Camii'nde Zagnos Paşa Hz. Türbesi Eğitimini Edirne Enderun'da yapan Zağanos, eğitiminden hemen sonra umera sınıfına dahil olmuştur. Sultan II. Murat, oğlu ve veliahti olan Şehzade Mehmet'i Manisa sancakbeyi için gönderince önce Nişancı Mehmet Bey onun lalası olarak görevlendirilmiş ve çok geçmeden Zağanos Paşa'ya lalalık görevi verilmiştir. 1449 senesinin Aralık ayında Saruca Kasım Paşa lalalık görevine atanmasına kadar bu görevi sürdürmüştür. Zağanos Paşa, İstanbul'un Fethi’nden sonra azledilerek idam edilen Çandarlı Halil Paşa'nın yerine vezir-i azamlığa getirilmiştir. Osmanlılar, Belgrad Kuşatmasında Sırbistan'ın her yanını fethetmesine karşın şehri alamayıp; şehri savunan János Hunyadi komutasındaki Macar ordusu ve Haçlı birliklerine yenilip ağır kayıplar neticesi kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldığı zaman, bu başarısızlığın en büyük sorumlusu olarak Zağanos Paşa gösterilmiş ve vezir-i azamlıktan alınmıştır.

Hüdavent Hatun Hz.
Niğde İli Hüdavent Hatun Hz. Türbesi Hüdavent Hatun Türbesi Hüdavent Hatun parkında Kümbet içerisindedir. Taç kapısı üzerindeki inşa kitabesine göre, 712H./ 1312–13 M. yılında yapılmıştır. Anadolu Selçuklu Hükümdarı IV. Rukneddin Kılıç Aslan’ın kızı Hüdavend Hatun yaptırmıştır. Günümüze bazı onarımlar görerek gelen türbe, orijinal özelliğini korumaktadır. Yapı, tek katlı ve sekizgen planlı türbeler grubuna girer. Yapı inşasında sarımtırak renkte ince yönü trakit taşı; kapı ve pencerelerin söve, kemer ve lentolar ile kasnaktaki kuşak ve kitabelerde beyaz mermer kullanılmıştır. Kasnaktaki sivri kemerli alınlıklardaki bezemelerle, pencerelerdeki figürlü süslemelerde ve pencere şebekelerinde daha ince dokulu ve sert olan kırmızımtırak renkte taş; iç mekânın kubbe kasnağında sağır sivri kemerlerde siyah kesme taş kullanılarak oldukça zengin malzemeye yer verilmiştir. Yapını inşasında oldukça temiz ve itinalı bir işçilik görülür. Türbe, sekiz kenarlı bir kaide üzerinde sekizgen gövde olarak yükselmekte ve üstte Onatlı kenarlı kasnağa dönüşerek içten kubbeye, dıştan da sekiz kenarlı piramidal külahla kapatılmıştır. Türbe yapı bakımından olduğu kadar, bitkisel, geometrik ve özellikle figürlü plastik bezemeleri bakımından özeldir.

Hüseyin Gazi Hz.
Ankara Mamak İlçesinde Hüseyin Gazi Hz. Türbesi Hüseyin gazi, Battal gazinin babasıdır. Bizanslılarla giriştiği bir savaşta yaralanır, atı ile şu an ismi ile anılan Hüseyin gazi tepesine doğru ilerlerken; kanının düştüğü yerlerde çiçekler açar. Bastığı çayırlar yeşerir. Bir mağara bulur. Atı ile o mağarada saklanır. “Benim için darlık mı var?” diyerek asasını mağarada toprağa vurur, buradan su çıkar. Suyu kendi içer ve atına içirir, ama Hüseyin gazi doruğa ulaşamadan burada şehit olur. Türkler Anadolu’ya geldikten sonra Türk folklor ve edebiyatında görülen kesik başlı kahraman motiflerinden biri olan Hüseyin Gazi; başı kesilmesine rağmen, halen savaşmaya devam eden yiğit olarak tasvir edilir.

Şeyh Fettullah Hz.(İmamı Gazali Hz)
Gaziantep Şahinbey İlçesinde Şeyh Fettullah Hz. (İmamı Gazali Hz) Türbesi Şeyh Fethullah Cami’si ilk yapıldığı gibi kalmıştır. Ve üzerinde değişiklik yapılmamıştır. Bu camiden bir daha yapılmamıştır. Bu camiden Türkiye’de değil dünyada bile eşi ve benzeri bulunmamaktadır. Halk kendi arasında “Aşagı Şeyh Camii de derlermiş. Kapının giriş zeminine renkli taşlar döşenmiş. Çünkü o renkli döşeme bölgeye has özelliktir. Karayılan (Molla Mehmet) adlı askerimizin mezarı da bu caminin bahçesinde bulunmaktadır. Bu askerimiz Antep savunmasında şehit olmuştur. Diğer camilerde Osmanlı ve Arap özellikleri varken bu camide ise Selçuklu mimarisi vardır. Ve bu cami tek direk üstünde yükselen camidir. Şeyh Fetullah Camii (Şıh Camii) Gaziantep teki en önemli külliyenin (cami, zaviye hamam ve medreseden oluşan) camisidir.

Davut-i Halveti Hz.
Bolu Mudurnu İlçesinde Davut-i Halveti Hz. Türbesi Osmanlılar zamanında Mudurnu’da yetişen evliyâdan. Ali Bey adında bir zâtın oğlu olup, “Uzun Dâvûd” ve “Dâvûd-i Mudurnî” diye tanınırdı. Doğum târihi belli değildir. Halvetî şeyhlerinden Seyyid Yahyâ-i Şirvânî’nin yüksek talebelerinden Şeyh Habîb’in sohbetlerine devam edip, tasavvufun yüksek ma’rifetlerine kavuştu. Meczûb bir zât idi.

Komutan Baba Hz.
Düzce Akçakoca İlçe'sinde Komutan Baba Hz. Türbesi,

Ahmed-i Bican Hz.
Çanakkale Gelibolu İlçesinde Ahmed-i Bican Hz. Türbesi 15 inci asırda yaşamış alim ve mutasavvıf bir zattır. Yazıcızade Muhammed Efendi’nin küçük kardeşidir. Babası alim bir zat ve kâtip olan Salih efendidir. Eserinde yer alan “Hak Teâlâ hazretleri, miskin Ahmed-i Bîcân’ı, deniz kenarında, gâziler şehrinde Gelibolu’da yarattı.” ifadesinden onun Gelibolu’da doğduğu anlaşılmaktadır. Babası Yazıcı Sâlih Efendi, bazı rivayetlere göre, Ankara veya Bolu civarında devlet hizmetlerinde kâtiplik yapmıştır. 1408′de tamamladığı, Anadolu’da astroloji sahasında ilk Türkçe manzum eser olan Şemsiyye’sini Ankara’da İskender bin Hacı Paşaya ithaf etmiştir. Sonra Gelibolu’ya gelip yerleşmiştir.

Hayme Ana ( Ertuğrul Gazi'nin Anası)
Hayme Ana, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi'nin ninesi, Ertuğrul Gazi'nin annesidir. Oğuzların Bozok kolunun Kayı Boyuna mensup bir Türkmen (Yörük) kızıdır. Kayı Boyu önce Ankara’nın batısındaki Karacadağ yöresine yerleşmiştir. Ankara'nın batısındaki Haymana ilçesi adını Hayme Ana’dan almıştır. Osmanlı obasının Söğüt ve Domaniç'e yerleşmesiyle belli bir dönem devlet idaresini eline alması ve devletin kuruluşunda hayati rol oynaması sebebiyle "Devlet Ana" olarak da anılmıştır. Ölümü üzerine Domaniç ilçesine bağlı Çarşamba köyüne gömülmüştür.

Hz. Mevlana'nın Validesi ve Ailesi
Karaman İli Hz. Mevlana’nın Validesi ve Ailesi Türbesi Karaman'da 1370 yılında Karaman beylerinden Alaaddin Bey tarafından yaptırılan ve içinde Mevlâna’nın annesi Mümine Hatun, kardeşi Alaaddin Çelebi ile yakınlarına ait sandukaların bulunduğu tarihi Aktekke Camii içinde yer almaktadır.

Seyyid Ömer Hz.
Kütahya Seyyid Ömer Hz. Türbesi

Hacı Bayram-ı Veli Hz.
Ankara Altındağ İlçesinde Hacı Bayram-ı Veli Hz. Türbesi Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lakabı "Hacı Bayram"dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara'nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl (Sol-fasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu'da yetişti. Eserlerini Türkçe olarak yazarak Türkçe kullanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi. Sultan Murad Han verdiği ünlü bir fermanda, Hacı Bayram-ı Veli'nin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildirmiştir. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u feth edeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur. Türbesi Hacı Bayram Veli Camii’ndedir.

Arap Baba Hz.
Niğde İli Arap Baba Hz. Türbesi, Arapdede Caddesinde yolun tam ortasında sanki çiçekliği andıran küçük kare şeklinde bir kabri vardır. İlk etapta kabir olduğu anlaşılmıyor. Dikkat etmek lazım.

Abdullah-i Erguvani Hz.
Malatya bölgesinin önemli Evliyalarındandır. Erguvan manası Erenler'in yani erlerin toplandıgı yer manasına gelen Erguvan lakabı vardır. Yüksek kayalık bir tepe içerisinde mağarada kabri vardır. Bu noktadan keban baraj gölü ve tüm bölge izlenebilir. Malatya'ya daha yakın olmasına ragmen sınır olarak Elazıg Baskil ilçesine bağlıdır

Pir Ali Sultan Hz.
Aksaray İli Taşpazar Mahallesi'nde Pir Ali Sultan Hz. Türbesi Bayrami- Melami yolunun en güçlü şahsiyetlerindendir. Anadolu’nun merkezinde aşk, cezbe ve irfan tohumlarını eken Pir Ali, Bünyamin Ayaşi’den sonra Bayrami – Melami yolunun riyasetine geçmiştir. Onun zamanında Melamilik yolu çok yayılmış ve çok insan kendisine intisap etmiştir. Her kesimden insanın hürmetini kazanan, çok güçlü bir şahsiyet ve nafiz bir nazara sahiptir. Aksarayi, melamet yolu gereği dervişlerine taç ve hırka giydirmez, onların birer sanata sahip olarak halkın içinde çalışmalarını isterdi. Sanata kabiliyeti olmayanları ise ziraatle meşgul olmalarını isterdi. Sülükta aşk ve cezbe yolunu benimseyen Pir Ali hazretleri’nin şer’i hususlarda son derece ihtiyatlı olduğu ve müridlerini onları delalete sürükleyecek kişi ve düşüncelerden uzak durmaları konusunda uyardığı kaydedilmektedir. Pir Ali Sultan Hz. Türbesi Aksaray İli Taşpazar Mahallesi'nde bulunmaktadır.

Tavşan Dede Hz.
Düzce Akçakoca ilçesinde Tavşan Dede Hz. Türbesi,

Hıdır Baba Hz. (Seyyid Ahmet Baba)
Edirne İli Hıdır Baba Hz. Türbesi Hıdır Baba’nın Fatih Sultan Mehmed Han’ın kumandanlarından olduğu söylendiği gibi I. Murad’ın Edirne’yi almasından evvel gelen horasan erenlerinden olduğu da söylenmektedir. Osmanlı’nın Edirne’yi almasından sonra Çelebi sultan zamanında yaşayan Şahmelek Paşa buraya bir zaviye yaptırmıştır. Sultan İbrahim zamanında Koca Mustafa Paşa tarafından yanlış ibadet yapılıyor diye Edirnelilerin isteği ile harap edilmiş sonra Avcı Mehmed buraya köşk yaptırınca tekke tekrar açılmıştır.

Fahreddin-i Acemi Hz.
Edirne ili Fahreddin-i Acemi Hz. Türbesi Hanefî mezhebi fıkıh, kelâm ve tefsîr âlimi. Osmanlı devletinin ikinci Şeyhülislâmı, İran’dan Anadolu’ya geldiği için Acemî denilmiştir. Doğum yeri ve târihi, kaynaklarda bildirilmemektedir. 865 (m. 1460) senesinde Edirne’de vefat etmiştir. Dâr-ül-hadîs Câmii önünde Kıble tarafındaki Hazireye defnedilmiştir.

Evliya Kasım Paşa Hz.
Edirne İli Evliya Kasım Paşa Hz. Türbesi, Evliya Kasım Paşa Camii Haziresindedir.

Dolu Baba Hz. (Duğlu Baba)
Bursa Osmangazi İlçesinde Dolu Baba Hz. Türbesi Türbesi Uludağ yolu üzerinde bulunmaktadır. Dolu Baba ya da Doğlu Baba Hazretleri, aslen Türkmenistan’ın Buhara kentinden olan Dolubaba, kendisi gibi 40 abdal ile beraber Anadolu’ya göç etmiş ve Bursa’da Karabelen mevkii denilen yere yerleşmiştir. Dolubaba ve diğer abdalların Anadolu’ya yerleşmelerinde ki asıl sebebin, İslam’ı yaymak ve Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunmak olduğu kaynaklarca tespittir. Dolubaba Hazretleri, Bursa’nın fethi sırasında Orhan Gazi Bey’in yanında fethe katılmış, fetih sırasında susuzluk çeken askerlere kerametiyle bereketlenen ayran dağıtmış olması sebebiyle, fetih sonrası kendisine Farsça “Ayran” anlamına gelen “Tuğ” kelimesinden türetilen Tuğlu Baba denmiş, günümüzde ise bu isim Dolubaba olarak zikredilmiştir.

Mehmet Nuri Şemseddin Hz.
İstanbul Beşiktaş ilçesinde Mehmet Nuri Şemseddin Hz. Türbesi İstanbul’da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi, Mehmed Nûri bin Seyyid Hüseyn olup, lakabı Şemseddîn’dir. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî’nin on beşinci bâtından torunudur. 1216 (m. 1801) senesinde İstanbul’da doğdu. 1282 (m. 1866) senesi Şevval ayının on dördüncü gecesi İstanbul’da vefat etti. Cenaze namazı, Beşiktaş Sinan Paşa Camii’nde kalabalık bir cemaat tarafından kılındı. Mevlânâ Yahya Efendi’nin türbesine defnedildi.

Evranos Dede Hz.
İstanbul Fatih İlçesinde Evranos Dede Hz. Türbesi İstanbul'un fethi için Anadolu'ya gelen gazi dervişlerdendir. 1495'te vefat etmiştir. Türbesi Fâtih Karagümrük'te, Hasan Fehmi Paşa Caddesi üzerinde, Hattat Râkım Efendi türbesi yakınındadır.

Selahaddin Uşşaki Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Selahaddin Uşşaki Hz. Türbesi, Tahir Ağa Cami Haziresi'ndedir.

Vani Ahmed Efendi Hz. (Es-Seyyid El-Hac Ahmed Efendi)
İstanbul Fatih ilçesinde Vani Ahmed Efendi Hz. (Es-Seyyid El-Hac Ahmed Efendi),

Vucudizade Hz.
İstanbul Fatih ilçesinde Vucudizade Hz. Türbesi,

Ebu İzhak Kazvini Hz. (Ebu İshak Kazvini)
Edirne İli Ebu İzhak Kazvini Hz. Türbesi, Üç Şerefeli Camii Kıble duvarı dibinde
Taşkent Baba Hz.
Edirne ili Taşkent Baba Hz. Türbesi, Ulu Camii sol tarafındadır.

Şeyh İbrahim Efendi Hz. (Olanlar Tekkesi)
İstanbul Fatih ilçesinde Şeyh İbrahim Efendi Hz. (Oğlanlar Tekkesi), Muratpaşa Camii Haziresi

Cihangirli Hasan Efendi Hz. (Burhanettin Hasan Cihangiri)
İstanbul Beyoğlu İlçe'sinde Cihangirli Hasan Efendi Hz. (Burhanettin Hasan Cihangiri) Türbesi, Cihangir Camii Haziresi'ndedir.

Şemseddin Efendi Hz.(Perşembe, Muhyi Efendi Tekkesi)
İstanbul Fatih ilçesinde Şemseddin Efendi Hz.(Perşembe, Muhyi Efendi Tekkesi), Hırha-i Şerif Camii aşağısındadır.

Seyyid Nesimi Hz.
Bursa Yıldırım İlçe'sinde Seyyid Nesimi Hz. Türbesi, Zamanın birinde Hacıbaba lakaplı bir zat, Seyyid Nesimi Hz. yerini gösterdiği fakat türbesinin yapılmadığı rivayet ediliyor. Şu an burada türbe yok. Türbenin gösterildiği yere trafo yapılmış.

Ramazanoğulları Hz.
Adana Seyhan İlçe'sinde Ramazanoğulları Hz. Türbesi, Ulu Camii içindedir.
Sultandağı Evliyaları
Sultandağı merkezinde Akşehir yolunun solunda Ahmet Remzi Tahranî Türbesi , Ahi Ömer Çavuş , Eber’deki Ahi Süleyman , Yakasinek’ teki Ecem Sultan’a ait olan türbeler vardır. Çarşı camiinin güneyine defnedilir. Başına bir türbe yaptırılır. Türbenin adı da İshak Dede olarak, halkın arasında anılır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Sinanpaşa Türbeleri
Sinanpaşa Merkezde Sarı Dede, Garip Dede, ve Kavak Dede , Ahmetpaşa kasabasında Fatma Sultan ile Samet Dede , Kırka kasabasında Tekke Dede ve Erenler Dede , Elvanpaşa köyünde Elvan Paşa Dede , Düzağaç kasabasında Hücum Sultan , Gezler köyünde Şeh Efendiler , Boyalı köyünde Kureyş Baba ve Bahçe Dede , Kayadibi köyünde Bağdatlı Osman , Serban Kasabasında Kümbet Dede, Gelin Ana ve Şahabet Dede , Nuh kasabasında Kepinekli Derviş Dede , ve Tazlar köyünde Gurtdede (Kurt Dede), Böyük Dede (Büyük Dede), Güçcük Dede (Küçük Dede) yatırları çevre halkının mübarek saydığı mekanlardır. Tınaztepe’de köy içerisinde olan ve kimliği hakkında bilgi bulunamayan bir mezardır. Güya birisine rüyasında Topal Evliya olduğu malum olmuştur ve buna istinaden bahçe içerisinde olan mezarın bahçe giriş kapısı üzerine “Topallar Evliyası” yazısı yazılmıştır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Çay Evliyaları
Sütçe Babası Türbesi İnli kasabası, Çay ilçe oluncaya kadar Bolvadin’e bağlı idi. 1967 yılında belediyelik oluncaya kadar Karacaören Köyü olarak bilinen kasabaya, Afyon ilinin ilçeleri olan Şuhut, Bolvadin, Çay ve Sandıklı’da Karacaören köyleri mevcut olduğundan bunları birbirinden ayırt etmek için, ‚Sütçe Karacaören‛ denir. Bunun sebebi de, ‚Sütçe‛ hastalığını tedavi eden ‚ Sütçe Babası ‛ adlı kişinin mezarının kasabada bulunmasıdır. Bugün de bu hastalıktan kurtulmak için ziyaretçiler babadan oğula geçen ‚Sütçe Ocağı‛ na gelirler. Fakat kasaba, daha çok yerleşim olarak Karamık Bataklığı’na yakınlığından dolayı ‚Karamık Karacaören‛ olarak biliniyor. Ali Baba – Afyon – Çay Afyonkarahisar’dan gelen şosenin ikiye ayrıldığı yerde Aralık Sokak içinde ahşap ve toprak damlı bir oda içerisinde halkın “Ali Baba” adıyla bildiği türbenin mimarî değeri yoktur. Odanın ortasındaki merkad üzerinde Selçuklu tarzı mermer bir sandukada üzerindeki iki satırlık Arapça kitabeden anlaşıldığına göre, 1275 yılı Mart ayı başında Yusuf oğlu Tur Ali bu türbeye gömülmüştür. Yusuf Bey’in ve babası Yakup bey’in Çay Kadılığı zaimi ve alaybeyi derecesinde bir subaşı olduğu anlaşılmaktadır. Mücahidlerin babası anlamında Ebu’l Mücahid lakabıyla anılan babasının yaptırmış olduğu külliyenin bir parçası olan medresenin kuzey köşesindeki türbenin de kendisi için 1278 yılında inşa ettirildiği bilinmektedir. Bambul Dede İlçe merkezinde Afyon yolu üzerinde sol tarafta bahçeler içinde yer alan Bambul Dede türbesi, tahıl zararlılarından bambul böceğinin tarlaya vereceği zararlardan kurtulmak üzere çiftçiler tarafından ziyaret edilir. Elbiz Deresi ağzında bulunan ve Bambul Tekkesi diye anılan ahşap yapı içersinde iki kabir bulunmaktadır. Bu zatın kerameti mahsullere (arpa, buğday vb.) bambul (arıya benzer böcek) saldırdığında tekkenin yanından biraz toprak alarak bunun tarlaya saçılmasıyla ilgilidir. Mahsuller üzerine bu topraktan saçıldığında banbul böceklerinin araziyi terk ettiğine inanılır. Seyyit Mehmet Sinan Türbesi Seyyid Mehmet Sinan türbesi ilçe merkezinde Çağlayan Parkı üstünde yer alır. Mansur Gazi’nin torunu ve Alparslan’ın kumandanlarından olduğu kabul edilen Seyyid Mehmed Sinan’ın 1154’te Çay’a giren ilk kumandan olduğu söylenir. Ona ait olduğu ileri sürülen bir sancak, dört kulplu bir kazan ve bir metrelik bir kepçe bulunmaktadır. Sancağın üzerinde kelime-i tevhid ile birlikte adı yazılı olup her yıl aşure günü aşure ve çorba kaynatılarak fakirlere dağıtılır. İsa Seyyit Ahmet Baba Çay Belediyesi web sitesinden öğrendiğimize göre, Tekke Mahallesinde Kazanlı Tekke diye anılan yapı, İsa Seyit Ahmet Baba türbesidir. 800 yılı aşan bir süreden beri Geleneksel Aşure Günlerinin yapıldığı tekke, bu tekkedir. Burada 14 çeşit yiyecekten oluşan aşure pişirip dağıtılırmış. İsa Seyit Ahmet Baba’nın aşure pişirirken karıştırdığı kepçenin sapında Çay’ın hudutlarının Osmanlıca yazılı olarak bulunduğu ileri sürülür. Akhürrem Hatun Çay ilçesinin Akkonak kasabasında medfun bulunan Akhürrem’in veli bir hatun olduğuna inanılmaktadır. Kasabaya asırlarca anılan ismini bu veli hatun vermiştir. Baltacı Derviş Akkonak kasabasının kabristanında kendisine özel bir yer tahsis edilmiş olup mezar taşındaki yazıdan 1980 yılında vefat etmiş olduğu görülen Baltacı Derviş’in kabri, yöre insanının ziyaret etmekte olduğu mukaddes mekanlardan birini teşkil eder. Deresinek Köyünde A hi Sultan ve Oğuz (Yakasinek) Köyünde Himmet Dede zaviyeleri olduğunu öğreniyoruz. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

Kırklar Makamı – Şeyh Hasan Efendi
Afyon – Merkez – Kırklar camii Kırklar makamı camiinde Mescit içerisinde Horasan erenlerinden olduğu söylenilen bir şahsa ait türbe vardır. XVII. Yüzyılda şehre gelen Evliya Çelebi Seyahatnâmesinde Kaledeki Keykubad Camii’ni anlatırken “Caminin sağ tarafında Kırklar Makamı ziyaretgâhdır” şeklinde bilgi vermektedir. Günümüzde aynı isimle anılan mescidin bânisi Şeyh Hasan Efendi’nin cami içinde medfûn olduğu bildirilmektedir. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma
Derviş Ali Türbesi
Malatya – Kuluncak – Bicır köyü Sadece Alevilerin değil Sünnilerin de ziyaret ettiği söylenen Derviş Ali’nin türbesi ile ilgili olarak Bicir köyünde anlatılan bir söylencede yıldızın tasavvuftaki yerine değinilir. Anlatıldığına göre Derviş Ali, tarikata katılma isteğini, “Güneşin selamını alan biz idik!” sözleriyle ifade eder. Bunu duyan Abidin Ağa, ona itiraz ederek Güneşin selamını alan kişinin alnında Zühre yıldızının olacağını söyler. O sırada Derviş Ali, başındaki kalpağı çıkarır ve etraf nur ile dolar. Bunu gören Abidin Ağa, yaptığına pişman olarak şeyhlik postundan kalkar ve oraya Derviş Ali’yi oturtur. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Es Seyyid Hasan Feyzi Efendi
Malatya – Darende – Somuncu Baba Külliyesi Haziresi 1875 yılında Darende/Hacılar-Şeyhli Mahallesinde dünyaya gelen Hasan Feyzi Efendi peder-i alileri postnişin olan Ahmet Hilmi Efendi’nin iki oğlundan biridir. Diğer kardeşi Ömer Osman Hulusi Efendi 1912 yılında genç yaşında vefat etmiştir. Annesi Fatma Hanımdır. Şeyh Hamid-i Veli medresesinde tahsil gören Hasan Efendi, müftü ve müderris Hacı Mahmud Efendi’den icazet almıştır. Mustafa Efendi’nin vefatından sonra cami mütevellilerince Şeyh Hamid-i Veli Camii imam hatipliğine getirildiğinden çevrede ‘Hatip Efendi’ diye anılır. Es-Seyyid Hasan Feyzi Efendi , Taceddin-i Veli soyundan Fatma hanımla evlenir. Bu evlilikten Hasan Feyzi Efendi’nin üç erkek ve bir kız çocuğu dünyaya gelir. Ahmet Nuri Efendi, Bedreddin Efendi, Osman Hulusi Efendi ve Kerime Sakine Hanım’dır. Seyyid olmaları münasebetiyle sadatın adeti üzerine yeşil sarık saran ve zamanın şartlarına göre giyinen Hatip Efendi, celal meşrep, asabi mizaçlı biridir. Uzun boylu, gür sesli ve gayet ciddi bir kişiliğe sahiptir. Dik omuzlu, uzun sakallı heybetli bir görünüşüyle azametli bir duruşu vardır. Adeta baktığı kişiyi yakarcasına gözlerinden ateş saçılır. Görenlerde çok saygı uyandırır. Çok edip bir insandır. İhramcızade’nin yanında, kim ne derse desin, o kadar sinirli olmasına rağmen hiçbir şey söylemez, konuşmaz. Sevdiği kişilere karşı ise yumuşak konuşur. Elinde kızılcıktan bir değneği vardır. Anlatılır ki, bir gün Hatip Hasan Efendi’ nin mahdumları Ahmet Efendi ve Osman Hulusi Efendi bahçede semaver kurmuşlar, sohbet ederlerken, “Hatip Hasan Efendi çocukların çalışmıyor, boş vakit geçiriyorlar”, diye gevezelik eden birine celallenir. Hatip Hasan Efendi çocuklarının yanına yaklaşarak elindeki değneği üzerlerine atar. Değnek porselen demliğe değer ve demlikteki çay bütünüyle semaverin içine dökülür. Elindeki değnekle bir Ahmet Efendiye bir Hulusi Efendiye vururlar. İkisi de ellerini yanlarına bırakıp dururlar, hiç karşılık vermezler. Elindeki kızılcık değneği kırılmaz, çocuklarını epey döver. Bu sırada bir başkası, “yeter!”, diyerek müdahale edince, çocuklarını dövmeyi bırakır. Sakinleşen Hatip Hasan Efendi, “Gül yüzüne bakmaya kıyamadığım evlatlarımı istemez, hasid kimseler bize dövdürtmeye çalışıyorlar”, der. Bu hadiseyi duyan Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Hazretleri, “Hatip Efendi! Çay yere döküldü mü bari?”, diye sorduklarında, “Hayır efendim. Dökülmedi efendim”, demişlerdir. Çocuklarının dini terbiye ve hüsn-ü ahlak üzere yetişmelerini arzu eden Hatip Efendi onlara ilk önce Kur’an-ı Kerim’i öğretir. Büyük oğlu Ahmet Nuri Efendi’nin bir müddet Kangal’ın Kalkım köyünde imamlık yaptığı bilinmektedir. Bedreddin Efendi dört yaşında vefat ettiğinden hayattaki diğer oğlu Osman Hulusi Efendi’nin yetişmesine daha çok gayret gösterir. Daha yedi yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i öğretip hatmetmelerini sağlar. Hatip Hasan Efendi, “Allah (c.c)’ye vasıl olabilmek için mutlaka bir rehbere ihtiyaç vardır”, diye düşünür. Bana bir rehber lazım diyerek bir boy abdesti alır ve cuma namazını kıldırdıktan sonra, odasına perde çekip itikafa girer. Bir hafta itikafta kalır. Perşembe gününe tekabül eden yedinci gün rüya aleminde görür ki, “kendileri bir yerde bulunuyorlar, binlerce insan bir adama sarılıyor. O sarıldıkları adamın boyu semavatı geçmiş. Hatip Hasan Efendi de bu adama sarılıyor.” Bu rüyayı gördükten sonra cumaya kadar itikafta kalır. Cuma günü boy abdesti alıp cuma namazını kıldırır. Hatip Hasan Efendi bu rüyayı gördüğü gün Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Efendi de Kangal’da ‘Süt Kardeşler’ denilen şahısların evinde misafir bulunmaktadır. İhramcızade de rüyasında Hatip Hasan Efendi’nin kendilerine sarıldığını ve Hatip Hasan Efendi’yi teslim aldıklarını görür. Gönlünden der ki, “Bunlar Sadat-ı kiramdandır, terbiyelerine kadir olabilir miyiz, olamaz mıyız”. Rüyanın görüldüğü perşembe’den sonra pazar günü Hatip Hasan Efendi Osman Hulusi Efendiyi de yanına alarak, çay şeker gibi ihtiyaçlar için çarşıya giderler. Çarşıda Hatip Hasan Efendi’ye, “Size bir şeyh gitti”, derler. Bunun üzerine onlar da eve dönerler. Bu sırada Darende’ye teşrif eden İsmail Hakkı Efendi ve yanındakiler, Hatip Hasan Efendi’nin evine uğrarlar. Caminin anahtarını alıp camiye giderler. Caminin peykesine oturup semaveri kurarlar. Hatip Hasan Efendi, çarşıdan hemen dönüp camiye geldiğinde bakar ki, rüyasında gördüğü boyu semavata ulaşan zat-ı muhterem oradadır. İçeri girer ve daha ayakta iken, Pir Efendi, “Hatip Efendi, gördüğün rüyayı sen mi önce söylersin, biz mi söyleyelim”, der. Hatip Hasan Efendi, “Estağfurullah efendim!”, diyerek eline kapanır, öper. İhramcızade bundan sonra Hatip Hasan Efendi’ye dersini tarif ederler. 1945 yılına kadar Somuncu Baba Camii imam-hatipliğini devam ettiren es-Seyyid Hatip Hasan Feyzi Efendi Darende’deki tifo salgınına yakalanarak 1945 yılında ahirete irtihal eder. Şeyh Hamid-i Veli Camii haziresindeki ahfad mezarlığının pencere tarafındaki koridorun ikinci sırasında, es-Seyyid Osman Hulusi Efendi’nin başucundaki 15 nolu makberde medfundur. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma
Ömer Şem’i Efendi

Şah Sultan ( Sultan Hatun ) Türbesi
Malatya – Arguvan – Bozan Köyü İlçeye sekiz km. mesafede bulunan Bozan köyünün 100 m. doğusunda, Sazlıca deresinin köye bakan batı yamacında, Şah Sultan ‘ın türbesi bulunmaktadır. Buraya yörede Sultan Hatun Türbesi de denir. Dört bölümden oluşan türbenin 250 metre kare kapalı alanı bulunmaktadır. Türbenin girişinde bir eyvan yer alır. Eyvanın bir tarafına gelen ziyaretçilerin getirdikleri adak kurbanların pişirilmesi için ocaklar yapılmıştır. Diğer alan masa ve tahta sıralarla donatılmıştır. Eyvanda sağa açılan kapının sağ tarafında, Şah Sultan ‘ın mezarının bulunduğu oda, sol tarafta mutfak ve karşı istikamette geniş bir oda bulunur. Bu geniş odada sonbahar ve kış aylarında cem ayinleri yapılır. Ziyaretçilerin çok olması halinde diğer zamanlarda da cem ayinleri gerçekleştirilir. Bu odanın içi halılarla donatılmış, kanepeler yerleştirilmiştir. Türbenin mutfak bölümünde buzdolabı, ocak, tüp, yemek kazanları, tepsi, tabak, kaşık vs. gibi eşyalar bulunur. Türbenin iç duvarları yarıya kadar fayanslarla kaplanmıştır. Diğer kısımlar ise temiz bir şekilde boyanmış olup bakımlıdır. Ayrıca güneş enerjisi suyu mutfağa alınmıştır. Ziyaretçiler için dere yatağına yakın yerde kasaphane ve tuvaletler yapılmış olup şebeke suyu buralara da bağlanmıştır. Bozan köyünde ömrünün son yıllarında Şah Sultan ziyaret yerine bakmakla meşgul olan Bessey oğlu Hüseyin Kaya’nın mezarı da türbenin yanında bulunan ve kendi arazisi olan tarlaya konulmuştur. Şah Sultan da (1755-1828) Devrüş Muhammed ve Aşıki gibi İsaköy’de dünyaya gelir. Onun İsaköy’deki Dedeler kabilesinden olduğu söylenir. Babasının adı Babo Ahmet olup fakir bir çiftçidir. Şah Sultan genç yaşında Devrüş Muhammed’e bağlanarak kendini bu yola adar. Şah Sultan Devrüş Muhammedi , Aşık-i Ahmeti gibi köyünden ayrıldıktan sonra Devrüş Muhammed’in yaşadığı Anzahar’da kısa bir dönem ikamet eder. Devrüş Muhammed’in vefatından sonra bir ara İsaköy’de bulunur ve daha sonra Devrüş Muhammed’in müritleri olan ‘taliplerin’ ve kendisini seven Bozanlıların ısrarı üzerine Bozan’a gider ve hayatının sonuna kadar Bozan’da kalır. “Hak’ta hidayettir bize bu saadet Muhammed Mustafa Ali’den himmet Ceset kalır burda can çeker zahmet Can-ı kurtarmağa sahip bulmalı” Diyen Şah Sultan Allah, Muhammed, Ali, On iki İmam, Hacı Bektaş-ı Veli, Devrüş Muhammed ve Erenlerin sevgisinin yanında onların meziyetlerini belirtmekte, dara düştüğünde sığınmakta ve yardım beklemektedir. Tasavvufla ilgili şiirlerinin yanı sıra çeşitli toplumsal ve bireysel konularda yazdığı şiirleri de bulunmaktadır. Şah Sultan Aşıki ‘ye (Aşık Ahmet Ağa) de oldukça bağlıdır. Kimilerine göre Aşıki’yi manevi kardeş olarak görmektedir. Karahöyük köyünden Mehmet oğlu Mustafa Bal, küçük yaştan itibaren Devrüş Muhammed’in, Aşıki Ahmet’in ve Şah Sultan’ın nefeslerini, el yazısı, eski yazı, Mecmualardan ve de bazı kişilerden toplar. Devrüş Muhammed’e ait 156, Aşık-i Ahmed´in ise 73 nefesi ve Şah Sultan’a ait 20 Nefes günümüze ulaşmıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

Koyun Dede – Karaisalı – Adana
Adana – Karaisalı – Kaledağı köyü Çukurova Evliyaları kitabında Abdülkadir Kaçar Koyun Dede ‘yi şöyle anlatır ; Çobanlık yapıp, gece gündüz doğayla başbaşa yaşayan Koyundede, dağları, ovaları, tüm otları, bitkileri çok iyi tanırmış. Hangi hasta uyuz koyun, hangi otu yedikten sonra iyileştiyse, onu gözlemler,insanların hastalıklarını doğal bitkilerle tedavi edermiş. Koyundede ‘nin otlattığı koyunlar, en kurak mevsimlerde bile memeleri sütle dolar akarmış. Koyundede öyle sıcak, öyle sevecenmiş ki, kapısına yardım istiyerek gelenlerin hiç birisini geriye çevirmezmiş. Köyün varlıklı ağaları, bu fakir çobanın halk tarafından böyle sevilip, baştacı edilmesini bir türlü kabil edemezler hatta kıskanırlarmış. Koyundede bir gün ölmüş ve sevgisi nedeniyle halk onu bu günkü Çatalan Baraj Gölünün Doğusundaki Çiçekli Köyü’nün yüksek bir tepesine gömmüş ve mezarını türbe haline getirmiş. Yaşadığı dönemde de insanlara yardım eden bu ermişe, sağlığında olduğu gibi insanlar yüzyıllardır saygıda, sevgide kusur etmiyorlar. O da mana aleminden insanlara yardımcı olmaya devam ediyor. Kaledağı Köyünden Mustafa Yenikan (YENİOĞLAN) yaşadığı bir kerametini böyle anlattı : · – Bizim köyümüzde bir çiftin çocukları yaşamıyordu, doğup ölüyor, doğup ölüyordu. Böylelikle 4-5 tane doğum yapan kadın ve kocası buna çok üzülüyorlar bir türlü çare bulamıyorlardı. . Benden koyundede’nin türbesine götürmemi rica ettiler. Hep birlikte bu türbeye gittik, bir gece orada kaldık. Kadın, Tırlık (Kıl) ipten küçük bir beşik yapıp beklemeye başladı. Bir süre sonra o beşik sallanınca, dünyalar onun olmuştu. Hep beraber köye geri döndük. Şu anda bu çiftin üç oğlu bir de kızı dünyaya geldi. Oğlunun birisinin Adı DEDE’ dir . Koyundede’de manevi dünyadan insanlara yardım elini uzatıyor. Rahat uyu Koyundede. Kaynak ; Çukurova Evliyaları , Abdülkadir Kaçar .
Nebi Nuh Ziyareti
Adana – Akkapı mahallesin de Saydam caddesi sonunda. Nebi Nuh Türbesi Adana’nın Akkapı Mahallesi’nde, Saydam Caddesi’nin sonundadır. Mahalle içinde olan türbe bahçeli evlerle çevrilmiştir. Türbenin kendisi de büyük bahçe içindedir. Nebi Nuh Türbesi’nin avlusu son derece geniştir. Avlusunun içinde portakal, melengiç ağaçlan vardır. Türbe, bahçenin tam ortasındadır. Türbenin bir yanında dört tane mezar vardır. Bu mezarların değerli hocalara ait olduğu söylenmektedir. Türbenin diğer bir yanında yemek pişirmek için ocaklar, bir diğer yanında ise oturmak ya da gece uyumak için üstü örtülü bir bölüm ve yanında türbenin tencere, tabak, örtü gibi eşyalarının konulduğu küçük bir oda vardır. Ocak bölümünün yanı ise sayısız sandalye ile doludur. Bu sandalyeler mevlit okunurken kullanılmaktadır. Türbenin bulunduğu oda geniştir. Mezar odanın ortasındadır. Mezarın üstü mermerden yapılmıştır. Alt kısımlar da küçük bölmelere ayrılmıştır, Bunlar bahur ya damum yakmak için kullanılmaktadır. Mezarın üstünde sayısız yeşil örtü ve Türk Bayrağıyla Kur’an-ı Kerim vardır. Mezarın etrafı ziyaretçilerin oturması için minder ve yastıklarla çevrilidir. Duvarın birine ip gerilmiş üstünde 10 tane kadar Türk Bayrağı vardır. Nebi Nuh Türbesi’nin ne zaman ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Mahalle sakinleri türbenin en az 300 yıllık olduğunu söylemektedir. Türbenin her yıl yeni bir yerinin yapılmasıyla türbe bugünkü bakımlı halini almıştır. Türbenin yapımı ise adağı gerçekleşen ziyaretçiler tarafından yapılmaktadır. Türbe adını Nuh Peygamber’ den almaktadır. Mahalle sakinleri ne zaman yapıldığını bilmedikleri bu ziyaretin çok uzun yıllar önce birinin rüyasına girmiş olabileceğini, böylece burada Nebi Nuh için makam yapıldığına inanmaktadırlar. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

Abdullah Münzevi
Abdullah Münzevi, Karaman’ın Irhal köyünde doğmuştur. Asıl adı, Hacı Abdullah Nasuriddin Efendi’dir. Önce Kayseri’de Salih Efendi’den, sonra Ankara’da Salih Efendi’den medrese tahsilini tamamlamış, Bursa’ya gelmeden önce de kaynakların ismini vermediği bir şeyhten Nakşibendî hilâfeti almıştır. Bursa’ya geldiğinde Boyacılar Camii yakınında bir ev kiralayarak uzlete çekilmiş, kendisine bundan dolayı Münzevî denilmiştir. Belli bir geliri olmadığı ve hediye de kabul etmediği halde pek çok hayır ve hasenatta bulunmuş, Gökdere üzerindeki selden yıkılan Meydancık ve Soğucakpınar köprülerini yeniden yaptırmıştır. Sadrazam İzzet Mehmed Paşa 1209/1784 yılında Sarı Abdullah mahallesinde, Abdullah Efendi için bir tekke ve bir cami inşa etmiştir. Abdullah Efendi 1210/1785’te vefat etmiş ve tekkesi haziresine defnedilmiştir. Kaynaklarda bazı eserlerinin olduğu belirtilmekte ise de eser ismi verilmemektedir. Münzevi Dergahı Postnişinleri Abdullah Münzevî’den sonra postnişin olan Abdullah Efendi bu görevi on yıl sürdürmüş, 1220/1805’te vefat etmiş ve tekke haziresine defnedilmiştir. Abdullah Efendi’den sonra dergâha Göynük’te doğan Ahmed Efendi postnişin olmuştur. İlk tahsilini İzmir’de yaptıktan sonra Bursa’ya gelen Ahmed Efendi, Mehmed Emin Efendi halifesi, Şeyh Mahmud Efendi’nin vefatı üzerine Cizyedarzâde Dergâhı’nda on dört yıl vekaleten postnişin olmuştur. Vekâletten ayrıldıktan sonra geçimini temin için Kapalıçarşıda bezzazlık yapmış, Bursa Mahkemesince yapılan imtihanda başarılı olarak Münzevî Dergâhına tayin edilmiş, 1225/1810 tarihinde vefat etmiş ve dergâh haziresine defnedilmiştir. Dergâhın idaresi iki oğluna kalmış, fakat onlar tekkeyi ilmine saygı duydukları Borlu Hafız Emin Efendi’ye bırakmışlardır. İlim tahsili için Bursa’ya gelen Emin Efendi, geçimini temin için bir süre Kapalıçarşıda macun satmış, bu kendisine Macunî denilmesine de sebep olmuştur. Eminiyye Dergâhı Şeyhi Emin Efendi’ye intisab edip hilâfet almış ve tekkeye postnişin olmuş ve bani-i sani sayılacak kadar çok hizmette bulunmuştur. 1239/1823’te vefat eden Emin Efendi, dergâh haziresine defnedilmiştir. Dördüncü postnişin olan Mehmed Sadık Efendi, Bursa’nın en güzel Kur’an-ı Kerim okuyanları arasında yer almış, isteyenlere Kıraat dersi vermiş, 1261/1845’te vefat edip dergâh haziresine defnedilmiştir. Yerine damadı Ahmed Ferid Efendi geçmiştir. Hac için gittiği Hicaz’da Şeyh Mehmed Can Efendi’den icazet alan Ahmed Ferid Efendi, tekkede yıl görev yaptıktan sonra 1284/1867’de vefat edip dergâh haziresine defnedilmiştir. Son postnişin Mehmed Vahyi Efendi Bursa’da doğmuş, ilk tahsilini Konyalı Hasan Efendi ve Dağıstanlı Hacı Tahir Efendi’den yapmış, babasının vefatından sonra, dergâha postnişin olmuştur. Mustafa Vahyi Efendi, postnişin olduğu sırada tekkenin yarısından fazlası yeni açılacak olan yol için yıkılmış, geri kalanı da yanmış olduğu için bir müddet mahkemelerde azalık sonra da, Evkaf-ı Nukud-ı Mevkufe ve Maarif Meclislerinde reislik yapmıştır. 1316/1898 yılında Emirsultan şeyhi Mehmed Emin Efendi’nin vefatıyla boşalan Meclis-i Meşayıh reisliğine tayin edilmiştir. Bursa’nın son Meclis-i Meşayıh reisi olan Şeyh, 1334/1916 yılında vefat etmiş, Emirsultan Camii’nin sol tarafında halife kabirlerinin bulunduğu yere defnedilmiştir. Münzevî Dergâhı ise tekkelerin kapatılıp, tarikatların yasaklandığı tarihte genişletilecek olan yol için tamamen yıkılmıştır. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012

Abdurrahman Bistami
Bursa – Üftade camii arkasındaki Sadi dergahı haziresinde Hatay’ın Antakya kasabasındandır. Ahmed oğlu Ali oğlu Mehmed’in oğludur. Ulûm-i garibe tahsiline rağbet ederek Mısır ve Şam’a seyahat etmiş, birçok yerleri gezdikten sonra Bursa’ya gelmiş ve Mevlânâ Şemseddin Fenarî Âsitânesi’ne gece ve gündüz devam ederek namlarına bir risale telîf eylemiştir. Hurufatı bir şekl-i acibde yazarak; “Levh-i Mahfuzda böyle gördüm” demiştir. İlm-i tefsir ve hadiste emsalsizdi. Harflerin havassı, cifr ve fıkıh.ilimlerinde de bir tane idi. Dehşetli tarihçi idi. Zamanında ulûm-i külliye ve cüz’iyeyi ve hatta ilm-i evfak ve teksire varıncaya kadar tahsil eylemişti. Ta’lik, sülüs ve nesih hattında birinci sınıf hattat idi. Fevâyihu’l-Miskiyye ve Fevâtihu’l- Mekkiyye, Şemsü’l-Âfâk fî İlmi’l- Hurûfi ve’l-Evfâk, Istılahât-ı Sûfiyye, Ravzâtü’l-Esrâr, Nehcü’s-Sülûk fî Siyâseti’l- Mülûk gibi kıymetli 39 eser yazmıştır. Meşhur Bedreddin Simavî’nin hocasıdır. Kendisine mahsus güzel yazıyla 805/1402’de başladığı ve 844/1440’a kadar yazdığı 145 ilmi hâvî Fevâyih-i Miskiyye adlı eseri itmam etmeden ölmüş ve Bursa’da, Yerkapı’da, Üftade Türbesi’ne giderken Sa’dî Tekkesi’nin karşısındaki Kasapbaşı mezarlığına defnedilmiştir. Kabri demir parmaklıkla çevrilmiştir. Sa’dî şeyhi Cemil Efendi bu alim zatın kabrini mükemmelen yaptırmıştır. Mısrî şeyhi Şemseddin Ulusoy, Bedreddin Simavî’nin oğlu Ahmed Paşa’nın mezar taşını bunun yanında bulmuş ve Bursa Müzesi’ne naklettirmiştir. Taşköprülüzâde, Abdurrahman Bistâmî’yi Şekâikü’l-nu’maniyye’de dördüncü tabaka, yani Sultan Yıldırım Bâyezîd dönemi âlimlerinden kabul eder. Ancak, tafsilatı bilinmemekle beraber, Sultan Çelebi Mehmed ve Sultan II. Murad dönemlerini de idrak etmiş, hatta bazı eserlerini Sultan II. Murad’a sunmuştur. Zamanında hadis, tefsir ve fıkıh sahalarında âlim, ilmü havâssi’l-hurûf, ilmü’l-vefk, ilmü’l-cifr konularında da ârif olarak bilinmekteydi. Kısaca söylenirse, Abdurrahman Bistâmî hem faaliyetleri hem de eserleriyle Osmanlı dönemi Hermetik-hurûfî düşüncenin arkasındaki âlimdir. Bu çerçevede, eserleriyle hurufî-tasavvufî bir dünya görüşü inşa etme çabası içerisindedir. Bu bağlamda, çalışmalarında, kozmogoni, kozmoloji, insanın yaratılışı, tarih, toplumun oluşumu, siyaset anlayışı, bilgi tasavvuru gibi konuları belirli bir düzen içerisinde verir. Bunlara temel teşkil etmesi için de varlığı hurûfî bir ontolojiyle anlamlandırmaya çalışır. Buna göre, harfler ile sayılar aynıdır. Bütün var olanlar bilfiil harf, bilkuvve sayıdır. Aralarındaki fark; birinin, diğerinin varlığının illeti olmasıdır. Bu çerçevede yazılı olan sözlünün, sözlü olan düşünülenin, düşünülen akledilenin, akledilen de var olanların göstergesidir. Tabiî olan aslî harfler ya düşünceye ya söze yahut da yazıya ilişkindir. Düşünceye ilişkin harfler insan nefsine mürtesem ruhânî suretlerdir. Söze ilişkin harfler, havada akan seslerdir ve kulaklar yoluyla idrâk edilirler. Yazıya ilişkin harflere gelince, muhtelif eşyaların üzerine kalemlerle çizilen nakışlardır. Abdurrahman Bistâmî’nin siyaset teorisi ve bu konu hakkındaki fikirleri de Hermetik-Platonik mirası devam ettirmesi açısından önem taşır. Kaynak ; Bursa Kütüğü , Kamil Kepecioğlu , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Hamit Dede ( Hamitler dede – Mübarek dede )
Bursa – Hamidler mahallesi Baldırzade ‘ nin Ravza-i Evliya’sında bildirdiğine göre Hamidler Mahallesin de bir azizdir. Doğum ve ölüm tarihleri bilinmemektedir. Ravza-i Evliya’da zikredildiği hesaba katılırsa en az dört asırlıktır . Adı Mübarek Dede ‘dir. Kabri ziyaretgah olup bir adak yeridir. Özellikle hastalanan insan ve hayvanların mezarın etrafında dolaştırıldığında sağlığına kavuşacağına inanılır. Yine Ravza-i Evliya ‘nın bildirdiğine göre yanında bulunan karaağaca (şimdi yoktur) çivi çakarlar ateşli hastalık olan humma için bez bağlarlar. Allah ‘ ın izniyle hastalık kalmaz. Bu halk arasında yaygın bir görüştür. Bugün Bursa ‘ nın en büyük mezarlığının kurulmakta olduğu Hamitler Mahallesi 1987’de belediye sınırları dahiline alınmazdan önce Bursa yakınında bir köydü. Mübarek Dede ‘nin mezarı , Bursa Büyükşehir Hamitler Mezarlığına giden yol güzergahında , Hamitler Merkez Camii’ni çevreleyen yuvarlak kavşağın kuzey tarafındaki iki yoldan sağdaki 2. Meram sokağındadır. Kavşağa ve dolayısıyla Merkez Camii ‘ne 150 m. kadar uzaklıkta yolun solunda baş ve ayak ucunda iri gövdeli iki büyük servi bulunan kitabesiz tek mezardır. Yeniden onarılmış olan mezarın üç tarafı mülktür. Halk arasında hakkında pek çok menkıbeler söylenmektedir. Kaynak ;Bursa Evliyaları , Hasan Turyan , Merassa Yayınları

Bursa – Yeşil Türbe
Bursa – Yeşil camii Çelebi Sultan Mehmed tarafından 1421 yılında, Yeşil Camii’nin güneyine inşa ettirilmiştir. Sultanın ölümünden 40 gün önce inşası bitmiştir. Diğer bütün külliyelerde cami en yüksek konumda olduğu halde burada türbe yüksek konumdadır. Külliyenin en tanınmış yapısıdır. Bursa’nın ve hatta ülkemizin turistik tanıtım sembollerinden birsidir. Dışı tamamen çini kaplı olması açısından bir örneği daha yoktur ve bir anlamda fetret devrinin ardından Osmanlı’nın şahlanışının anıtsal bir simgesidir. Çelebi Mehmed’in ölümünden 40 gün önce tamamlanan türbenin mimarı İvaz Paşa Semti’ndeki mütevazı türbesinde metfun bulunan Hacı İvaz Paşa’dır. Ahşap oymasını Tebrizli Ahmed oğlu Ali’nin yapmış olduğu türbede, kalem işçiliği ve çinilerin yerleştirilmesinde baş ustalık yapma görevi de Lâmi Çelebi’nin dedesi Nakkaş Ali bin İlyas Ali’nin olmuştur. Çini işlemelerinin tamamını Mecnun Dede adındaki zanaatkâr tarafından yapılmıştır. Türbenin bodrumu da mevcuttur ve naaşlar, girişi doğu tarafında olan ve şu anda kapalı durumda bulunan bodrum kattadır. Çini sandukayı sultan kendisi yaptırdığından ve vefatından sonra sanduka kırılarak içine defnedilemeyeceğinden dolayı türbenin iki katlı yapılmış olduğu görüşü de mevcuttur. Türbede 9 mezar bulunur. Edirne’de vefat ettikten sonra Bursa’ya getirilerek türbesine defnedilen Çelebi Sultan Mehmed’e ait sandukanın yanı sıra oğulları Mustafa (öl.1423), Mahmud (öl.1428), ve Yusuf (öl.1428) ile kızları Selçuk Hatun (öl.1485), Hafsa Sultan Ayşe Hatun ve Sitti Hatun ile sütannesi Daye Hatun’a ait çinili sandukalar yer almaktadır. Türbede görülebilen hemen her bir yere sanat eseri yerleştirilerek adeta ruha hitap edilmiştir. İç tarafı eşsiz güzellikte turkuaz çiniler ile kaplanan türbenin ceviz ağacından oyma ahşap kapısı gerçek bir sanat eseridir. Kapı yanları, kemeri ve söveleri mermerden yapılmıştır. 1855 yılında hasar gören giriş daha sonra horasan ile sıvanarak tamir edilmiştir. Tacı tezhip süslemeli olan çinili mihrabı, kendisini bu güne kadar getirebilen sayılı şaheserlerdendir. Mihrabın içindeki mum süslemelerinin birinin altında Allah, diğerinin altında Muhammed yazılıdır. Dış yüzeyi kubbeye kadar yine turkuaz çiniler ile kaplı olan türbenin bir zamanlar kubbesinin de aynı şekilde kaplanmış olduğu çeşitli rivayetlerde ifade edilir. Hiç bozulmadan günümüze kadar gelen çinilerin bulunduğu özgün duvar, giriş kapısının solunda yer alır. Türbe bünyesinde cüzhanlar (Kur’an cüzü okuyan hafızlar), duagu (maaşlı dua okuyucular), devirhan, ammehan, fetihhan; ihlashan, fatihahan, buharihan, mükebbir, naathan gibi aralarına kadınların da olduğu belli duaları okumakla görevli kişiler bulunmaktaydı. Bunların yanında türbeyi her daim bekleyen ve temizliği ile görevli ‘türbedar’ mutlak surette mevcuttu. Türbenin bahçesinin doğusunda ve kuzeyinde Osmanlı Devleti’nde görev yapmış kâtip, vezir, vali ve mezar taşlarında adları tam olarak okunamayan bazı kişilerin defnedildiği 11 mezar bulunmaktadır. Birinin mezar taşı yoktur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Veled-i Habib Türbesi – Mehmet Emin Efendi
Bursa – Tahtakale semti – İnebey caddesi üzerinde Tahtakale Semti’nde, İnebey Caddesi üzerindedir. Avlu kapısı üzerinde bulunan kitabesine ve dönem kayıtlarına göre Fatih Sultan Mehmed döneminde Habip oğlu Hacı Şüca tarafından yaptırılmıştır. 1801-1802 (Hicri 1216) tarihinde Hoca Mehmet Emin Efendi bir konak ve kütüphane eklemek suretiyle Nakşibendî dergâhı yapmış, mescide ise bir minber ekleterek camiye dönüştürmüştür. Mehmed Emin Efendi’ye ait türbe cami yanındadır. Uzun süre harap durumda kalmış, 1969 yılında onarılarak ibadete açılmıştır. Üç bölümlü son cemaat yerinin yan bölümleri yuvarlak, orta bölümü beşik tonozludur. Kare planlı asıl ibadet mekânının üstü dıştan sekizgen kasnak, içten Türk üçgeni kuşağı üzerine oturmuş bir kubbe ile örtülüdür. Cami karşısında dergâha ait günümüze kadar gelen oldukça güzel konak ve harem kısımları, ilgisizlik ve bakımsızlıktan yok olmak üzeredir. Ancak Mehmed Efendi’nin torunlarından olan Gökçen ailesine ait yapıların yaşatılması ve sosyal bir işlev kazandırılması amacıyla aile tarafından Osmangazi Belediyesinin desteklediği bir çalışma mevcuttur. MEHMED EMİN EFENDİ Mehmed Emin Efendi, Hicri 1140 yılında Kerkük’te dünyaya gelmiştir. Soy olarak Peygamber Efendimiz’e dayandığı belirtilir. Yaşadığı bölgede sık sık İranlıların saldırılarına maruz kalmalarından ötürü ailece göç etmek zorunda kalmışlardır. Babasının vefatı ile Urfa’ya giderek burada ilim tahsiline başlamış, Abdullah Paşa’dan hat ve fen ilmini öğrenmiş, Hamavizade Şeyh Nebi- Abdu’n Nebi’den dersler almış, o sıralarda Urfa’ya gelen ve hem zahiri hem de batıni ilimlere sahip adı belirlenemeyen bir zatın sohbetlerinde bulunarak icazet almıştır. Kendisini her konuda yetiştirmeye çalışan Mehmed Emin Efendi, Abdullah Paşa’nın Halep’e tayini ile onunla birlikte oraya gitmiş, Halep’te bulunan ulema, mutasavvıf şahsiyetler, özellikle Nihali Efendi ile birlikte olarak istişarelerde bulunup onların bilgilerinden yararlanmaya çalışmıştır Bir yıl sonra Diyarbakır’a, oradan da İstanbul’a geçmiştir. İstanbul’da Halep’te tanışıp dostane ilişkiler kurduğu şahısların misafiri olarak evlerinde kalan zat, çok kısa zaman zarfında kendisini çevresine sevdirmiştir. Bir süre sonra Ragıp Paşa tarafından divan kâtipliğine tayin edilmiştir. Bir gün Ayasofya Camii’nde Yasin-i Şerif’in tefsiri ile iştigal ettikleri bir sırada camide bir heyette tanıştığı ve daha önce rüyasında gördüğü kişi tarafından iftara davet edilir. Bu kişinin Şeyh Mehmed Agâh Efendi olduğu rivayet olunur. Bu günden sonra aralarında manevi bir bağ oluşur. Şeyh Mehmed Agâh Efendi 1176 yılında vefat etmiştir. Onun vefatı sonrası kendisini tamamıyla maneviyata adayarak bu yönde çalışmalar yapmaya gayret eden Mehmed Emin Efendi,Hicri 1193 yılında İstanbul’dan Bursa’ya gelerek Şehadet Camii yakınlarındaki Sarı Zade Konağı’na yerleşmiştir. Daha sonra bir davet icabı tekrar İstanbul’a dönmüş, bir süre bu şekilde gidip gelmeler yaşanmıştır. Daha sonra Veled-i Habib Mahallesi’nde mevcut mescide bir minber koydurarak bir de kütüphane ekletmiştir. Bir süre sonra yanında bulunan Abdullah Ağa konağını satın alarak misafirhane ve dervişlerin kalabileceği Nakşibendiyye külliyesi haline getirmiştir. Hicri 1219 yılında tekrar İstanbul’a davet edilen zat, Fındıklı’da Ayaz Paşa konağında kalarak saray erkânı ile yakın ilişkiler kurmuştur. 1222 yılındaki bir olay üzerine tekrar Bursa’ya dönmüştür. Bu tarihten itibaren kendisini tamamen irşat, Kur’an-ı Kerim tefsiri ve hadis ilimlerini öğretmeye yönlendirerek, Manevi-i Manevi gibi eserlerin tetkikini yapmıştır. 1828 yılına kadar geçen zaman içerisinde hiçbir zaman Cemaati terk etmemeye gayret göstererek abdestsiz olmamayı kendisine düstur edinmiştir. Muhtaçlara ve ihtiyaç sahibi kimsesizlere elinden geldiğince yardımını esirgememiştir. İbadet halinde iken vefat eden zat, Ulucami’de kılınan namaz sonrası bu gün meftun bulunduğu yere defnedilmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Gazi Timurtaş Paşa Türbesi
Bursa – Atatürk caddesi üzerinde çakır hamamı kuzeyinde. Atatürk Caddesi üzerinde, Çakır Hamam’ın kuzeyindedir. Gazi Timurtaş Paşa , Murad Hüdavendigâr’ın vezirlerindendir. Beylerbeyliği yapmıştır. Rumeli seferinde Sakarya’da subaşı olarak görev almış ve Kosova Savaşı’na katılmıştır. Yıldırım Bayezid’in oğlu İsa Bey’in lalası olan Gazi Timurtaş Paşa , 14 yıllık siyasi döneminde önemli devlet adamlarından birisi olup, Ankara Savaşı’nda Timur’a karşı savaşmış, fetret devrinde Çelebi Mehmed’e karşı İsa Çelebi’nin yanında yer almıştır. Uluabat dolaylarında Çelebi Mehmed ve İsa Çelebi arasındaki savaşta İsa Çelebi’nin veziri olarak görev yapmış, İsa Çelebi’nin yenilmesiyle Yalova’ya doğru atı ile kaçarken yanına aldığı hizmetkârı tarafından hançerlenmiştir. Durumu geç öğrenen Sultan Çelebi Mehmed’in emriyle tedavi edilmesi amacı ile götürülürken yolda vefat etmiştir. Demirtaş Köyü ve Bademli, Gazi Timurtaş Paşa’nın köyleridir. Bademli’de bir kervansaray ve çeşme, Demirtaş Köyü’nde ise bir cami yaptırmıştır. Türbenin hemen karşısında yol yapımı sebebi ile yıkılan bir mescit bulunmakta idi. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Devlet Hatun Türbesi
Bursa – Meydancık semtinde Meydancık Semti’nde, aynı isim ile anılan caminin güneyinde yer alan türbe; Çelebi Sultan Mehmed’in annesi, Yıldırım Bayezid’in eşi, Germiyan oğlu Yakup Bey’in kızı ve Emir Sultan Hazretleri ’nin kayın validesi Devlet Hatun’a aittir. 1414 yılında vefat ederek bugünkü türbesine defnedilen Devlet Hatun’un anne tarafından Hz. Mevlana‘ya akraba olduğu ifade edilir. Türbe dikdörtgen planlı olup, prizmatik ayaklar üzerine oturtulmuş mermer sütunlarla ayakta tutulan, kurşun kaplı külâh ile örtülmüştür. Sütunların araları 8 adet sivri mermer kemer ile bağlanmıştır. Dış duvarları bulunmayan türbenin iç kısmı kare planlıdır. İçerisinde mevcut olan mermer sandukanın her tarafı yazılar ile kaplıdır. Türbe, 2001 yılı başlarında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından geniş çaplı bir onarıma tabi tutulmuştur. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

Derviş Hacı İbrahim Ağa
erzurum – derviş ağa camii Hacı Bektaş oğlu Derviş Hacı İbrahim Ağa 17. yüzyıl sonu 18.yüzyıl başlarında hayat sürmüş, Erzurum’un yetiştirdiği, sanatkar ve kundura işleriyle uğraşan bir sofidir. Derviş Ağanın mezarı Gülahmet caddesinde, 1717 yılında yaptırdığı, kendi adını taşıyan Derviş Ağa Camiinin haremine girişte sol taraftaki küçük hazirededir. Mevlevi tarikatına mensup kimselerin başlarına giydikleri özel bir başlık olan Mevlevi sikkesi Derviş Ağa Haziresinde bulunan Said Efendi ve Hacı Mehmed Efendi’nin mezarlarına ait baş şahidelerin üst bölümlerinde karşımıza çıkar. 35-40 kadar kabrin yer aldığı bu hazirenin ortasında bulunan İbrahim Ağa’nın mezarı baldaken tarzı bir türbe ile çevrilmiştir. Türbeyi dört sütun üstünde yükselen bir kubbe örtmektedir. Kitabesi şöyledir. El Hac Derviş eyledi sad hayf kim tayy-i mekan Cilvegahın eyle Ya Rabbi anın bağ-ı cinan Bilmediler kıymetin bir durr-i bi- hemta idi Etti ağuş-i sadefde akibet kendin nihan Yaptı birkaç cami-i Pakize-i beyt-i Kerim Beş vakitte ruhuna tespih eder nice kesan Her menarı kandil-efruz Mahşere gittikde ol Şatır-ı zerrin-i kemerdir pişgahında revan Hem bir iki çeşme bünyad etti İskender-revan Didiler ab-ı hayatı itti kim atşanesi Nice cisr etti bina ol Hacı Bektaş-zade kim İtti dervişane hayrat oldu inşa nice can Guş edüp fevtin düa birle Didim tarihini Hacı İbrahim’e Bari ide nari Gülistan Sene: H.1149 – M. 1737 Bu kitabeye göre, ayrıca Gümrük Camiini ve daha başka çeşmeler, köprüler yaptırmış olduğunu öğreniriz. 1726 M. tarihli Derviş Ağa vakfiyesinin düzenleniş tarihinden birkaç yıl önce yaptırılmış olan Gümrük Hanı batısındaki hamamla birlikte Gümrük Camii akarlarındandır Erzurum hanları içerisinde Rüstem Paşa Kervansarayından sonra en düzenli plana sahip olan bu han, 2005–2006 yılında Erzurum Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından kapsamlı bir şekilde onarılmıştır. Saray Hamamı da denilen Emir Şeyh Mahallesindeki hamamın giriş kapısı üzerindeki mermer kitabeye göre 1119 H.- 1707 M. tarihinde yaptırmıştır. “Yapup Derviş Ağa Ferzend-i yekta Bu hamam-ı Lâtifi etti ihya Ne hamam-ı ferah bahşaki oldu Selim mevki-i makbul-i ara Binası-dil-küşa tarhı dil ara Ayni söyledim itmamına tarih Havası hoş hamam-ı ziba 1119” “Serçeme çayının devamında Tosik ve Yesmeçöl dağları arasındaki sıkışan yerde civankaşı gibi kurulmuş bir köprü, adını yaptırandan alır. Derviş Ağa Köprüsü 1703 yılında, buraya Kuzgun köyü köprüsü de derlermiş.” Pek düzgün olmayan bir hatla dört satır halinde yazılmış olan kitabesinde, Bir altın ola beher taşı Boyunca görenler hayır dua Hayn sahibi Derviş Ağa Sene 1115 (1703). ifadeler yer almaktadır. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

Aşcı Yahya Baba
Edirne – 2. Beyazıd caddesi Doğum ve vefât târihi belli değildir. Hayâtı hakkında kaynaklarda bir bilgi yoktur. On beşinci asırda yaşamıştır. Tunca kenarında Sultan Külliyesinde aşçı başılık yapardı. Pişirdiği güzel yemekleri yiyip, yüce Allahü teâlâya şükreder; “Devâmı devlet nasîbi Cennet” diye duâ ederdi. Yemekten sonra sohbet ettiği zaman; “Vücudunu gıdâyla besleyen, şeklen pehlivan olur. Rûhunu Allahü teâlânın aşkı ile dolduran, gönülden evliyâ olur. Helâl lokma ibâdet ettirir, haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa, hüner başka açları görmektir.” buyururdu. Aşçı Yahyâ Baba sâdece insanları değil, bütün mahlûkâtı severdi. Her gün yemek dağıtımından sonra artan pilavı Tunca balıklarına dökerdi. Bir süre sonra oranın anbar memuru; “Her gün pilavlar Tunca Nehrine dökülüyor. Demek ki fazla geliyor. Verilen pirinç mikdârını azaltın.” diye emir verdi. Kilerci her gün artan pilav kadar az pirinç vermesine rağmen, her zamanki kadar pilav arttı. Aşçı Yahyâ Baba yine bu pilavı kepçe kepçe Tunca balıklarına serpti. Onlar yedikçe o doyuyordu. Her gün pirinç azaltılmasına rağmen sonuç değişmedi. Öyle oldu ki, durum pâdişâha aks etti. Sultan da denemek istedi. Kararlaştırılan günde bütün misâfirler yemeklerini yediler. Yemek yiyenler her zamanki misâfirden fazla ve pirinç mikdârından az olmasına rağmen pilav yetti ve arttı. Yahyâ Baba balıkların nasîbini nehre dökeceği sırada Sultan Bâyezîd-i Velî’nin; “Yahyâ Baba! Bu yaptığın isrâf değil midir?” demesi üzerine, binlerce balık başını sudan çıkarıp; “Sultânım! Devletin artığını bize çok mu görüyorsun?.. Senin devletinin ikrâmı sâdece insanlara mıdır?” dedi. Aşçı Yahyâ orada secdeye kapanarak rûhunu teslim etti. Onun büyüklüğünü anlayamayanlar, yaptıklarına çok pişmân oldular. Muhteşem bir cenâze merâsimi ile külliyesinin kuzey tarafındaki bahçeye defnedildi. Vücudunu Gıdayla besyelen Şeklen Pehlivan olur Ruhunu Allah-u Teala’nın aşkı ile dolduralım Gönülden evliya olur Helal lokma ibadet ettirir. Haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa Hüner başka açları görmektir Kaynaklar 1) Edirne Evliyâları; s.45 .
Vahdeti Osman Efendi
edirne – merkez – seyyidler mezarlığı Aslen Üsküp’lü olan Osman Vahdeti Efendi, İsmail Hakkı Bursevi’ye Üsküp’te görev yaparken intisap etmiş ve onunla birlikte Köprülü, Ustrumca ve Bursa’ya gitmiştir. Bir müddet İstanbul’da Osman Fazli-i İlahi’nin hizmetinde de bulanan Vahdeti, İsmail Hakkı ile beraber Magosa’ya Fazli’yi ziyarete gitmiş, vefatına kadar orada kalmış, cenazesinin yıkanmasına yardım etmiş ve cenazesini kıldırmıştır. Vahdeti, Fazli’nin oğlu Ali Dede ile birlikte Kıbrıs’tan İstanbul’a dönmüş ve daha sonra şeyhin tavsiyesine uygun olarak tekrar Bursevi’nin yanına gelmiştir. Osman Efendi’nin önemli bir hususiyeti de, İsmail Hakkı’yı·, şeyhi Fazli ile ilgili hatıratını kaydettiği Tamamü’l-Feyz’ı yazmaya teşvik etmiş olmasıdır. Halife olarak Edirne’ye gönderilmesi ve orada uzun süre kalması nedeniyle Edirneli olarak da şöhret bulan Osman Efendi’ye “Vahdeti” mahlası şeyhi İsmail Hakkı tarafından verilmiştir. Edime’de hem Celvetiyye adabı üzere irşadla hem de tedrisle meşgul olan Vahdeti Osman, Ramazan 1110/Mart 1698’de Hasan Sezayi-i Gülşeni ile kısa bir müddet birlikte bulunmuş, bu esnada aralarında büyük bir sevgi ve muhabbet husille gelmiştir. Bu muhabbetin etkisinden olacak ki, Vahdeti’nin başladığı nazmı Sezayi tamamlamış ve Divan’ına almıştır. Söz konusu bu nazın şöyledir: Bana sensiz yemek içmek haram-ender-haram olsun Firakınla geçen günler kıyam-ender-kıyam olsun Perişanlık diler dil kayd-ı zülfünde nice demdir Hevadarın olanlar sevdiğim ko bi-nizam olsun Fena gül-zarın servi durur ber-pa ayağ üzre Hakikat bağı servisin sana herdem hıram olsun Bana güldürme ağyan tecellinle beni güldür Nigah et bana ‘uşşakın içinde ihtiram olsun Dilersen yar ile vahdet koma ağyarı kalbinde Safa-yı Vahdeti tek bul Sezayi ihtimam olsun Vahdeti Osman Efendi, 1136/ 1724’te Edirne’de vefat etmiş ve Uzun Kaldırım’da Ayşe Kadın Hanı (Ekmekçizade Ahmed Paşa Kervansarayı) bitişiğindeki Seyyidler Kabristanı’na defnedilmiştir. İrtihallerine dair oğlu Senai bir manzume inşad etmiştir ki, o da şöyledir: Hükm iderdi dar-ı dehre ol Süleyman-ı zaman Misl ü manend ü naziri yoğidi kadan ka’a Böyle bir zat-ı mükerrem kutb-ı devran idi kim Gelmedi fevkinde bir er anın asrında şeha Salifü’z-zikrin kemalin anladın bildinse ger Cümle irfanında anın dere olundı bi-riya Bu Senai derd-mendi eyledi kaim-makam Gitdi (ler) ahbab u daye eylediler elveda Gülşeni Nazir İbrahim Efendi’nin, onun vefatına söylediği tarih ise şu şekildedir: Pişva-yı fazılan-ı Edrine gitdi hayf Eyleye ya Rabbi mesken lutfun ile cenneti Harf-i cevherdar ile tarihini didi Nazir Hu diyü ‘Osman Efendi içdi cam-ı vahdeti 1136/ 1724 Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Derviş İbrahim Gülşeni
edirne – merkez – uzun kaldırımda huysuz baba türbesi karşısında Derviş İbrahim Gülşeni , Sultan II. Süleyman devri süfi ve alimlerinden olup, Mehamü’l-Fukaha müellifi Mevlana Mehmed Karni Efendi’nin babasıdır. Manisa’da oturan “ Semerci Dede ” demekle meşhur bir büyük pirin de hayr-ı halef oğludur. Eğri Fatihi Sultan Mehmed şehzade olduğu zaman Manisa’da imaret mutasarrıfı iken, latif mizaçlarının gül yaprağı sararıp hastalandığında o pirin tesirli nefesinden şifa bulurlardı. Sonra padişah olup Eğri Seferi’ne teveccühleri sırasında Edirne’de latif tabiatları kırgın düştüğünde “Semerci Dedeciğim, gel bana oku” diye ferman göndererek Edirne’ye davet olunmuştur. Bu sebeple Edirne’de ikamet edip evlenmekle 1007/ 1598 tarihinde Derviş İbrahim Gülşeni dünyaya gelmiştir. Ahmed Badi Efendi, İbrahim Gülşeni’nin tasavvuf yoluna meyledişini ve Gülşeniyye yoluna sülük edişini şöyle anlatmaktadır: Derviş İbrahim temyiz yaşına ulaştığında can burnuna fena ve zat kokusu gelmekle tarikat-ı aliyyeden birine intisab ve o zevkten susuzluğunu gidermek arzusuyla halvete girmiştir. Bu halvet sırasında halden hale geçiş yolunda encam müşahede ettiklerinde, kendilerini bir sahrada görüp, yürüyen servi misali “üç alem” nümayan ve her birinin altında bir büyük pir, arkalarında bir hayli derviş zahir olmuştur. Meğer o pirlerin biri, Mevlana, biri Hacı Bektaş-ı Veli ve biri de Şeyh İbrahim Gülşeni imiş. Mülaki olduklarında Mevlana ile Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh İbrahim Gülşeni’ye, “Bu. derviş sizinle aynı ada sahiptir, size münasiptir” diye işaret etmeleriyle o da, “Gel oğul” diye iltifat gösterip ellerini öperek biatlarıyla müşerref olurlar. Derviş İbrahim , uykudan uyandığında Edirne oturan Gülşeniyye tarikatı şeyhlerinden Veli Dedezade Şeyh Mehmed Efendi (ö. 1070/1659)’ye gitmiş, inabet alarak sohbet halkasına dahi olmuştur. Bir müddet sonra İstanbul’a gidip, Emir Buharı şeyhi Seyyid Fazlullah Nakşibendi (ö. 1121/ 1709) ile üç sene kadar sohbetten sonra, bir defa yürüyerek bir defa da binek üzerinde olmak üzere Beytullah’a gidip hac farizasını eda etmiştir. Daha sonra seyahat arzusu ile “er-refik sümme’t tarik” (Ônce arkadaş sonra yol) mazmununa binaen Bağdat’ta Derviş Kanii adlı bir Allah adamı ile arkadaş olup, İsfahan’da Şeyh Bahaüddin adında Melamiyye’den bir kamil mürşidin sohbeti arzusuyla Acem memleketlerini gezip dolaştıktan sonra, yine doğdukları yer olan Edirne’ye gelmiş ve dünya ülfetlerinin çirkefinden el etek çekerek otuz sene kadar uzlette kalmıştır. Bu süretle sabah akşam günleri geçirmekte iken 1100/ 1689 tarihinde fena yurdundan beka alemine göçüp yüce cennetlere ayak basmıştır. Edirne’de Uzun Kaldırım’da Huysuz Baba Türbesi karşısında, Uzun Mezarlık’ta Celveti Şeyhi Abdülbaki Efendi’nin kabri bitişiğine defnolunmuştur. Kabrinde yazısız nokta taşları dikilidir. Soyu temiz çocuğu Karni Mehmed Efendi şu ebcedli tarihi söylemiştir: Pir-i ruşen-dil ü derviş-nihad İbrahim İntikal eyleyicek derdile giryan oldum Ah peyiderpeyi mir’at-ı zamirimde görüp ‘Akıbet iki gözüm yaş ile dolmuş buldum Vefat ettiğinde doksan üç yaşlarında olan Derviş İbrahim Gülşeni ‘nin, yüce kerametleriyle meşhur bir mübarek nefesli pir ve pek çok talibe müteşerri himmet sahibi olduğu ifade edilmektedir. Risale-i Tefrikiyye adlı temel İslam bilimlerinin birbirinden ayırt edilmesi hususunda Arapça bir eseri vardır. Mahlası olmayıp, İbrahim ismiyle şeyhane ve dervişane şiirleri vardır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları
Kalender Dede
Konya Mevlevi Dergahı şeyhi tarafından Kastamonu’ya halife olarak gönderilmiş ve Tabaklar Mevkii Doğantepesi eteğinde bulunan Mevlevi Dergahında şeyhlik görevinde bulunmuştur. Halim selim, mütevazı, dünyaya ilgisiz, yeme içme ve giyinme tarzı çok basit olduğundan “Kalender” lakabıyla meşhur olup esas adı unutulmuştur. İlkbaharın yağmurlu bir günü sokağa çıkıp yağmura tutulunca Mevlevihanenin karşısındaki kahvehanelerden birine girip yağmurun dinmesini beklemiştir. Yağmur diner dinmez hemen karşıya geçmek üzere köprüye yönelmiş, yanında bulunanlar sel geldiğini ve köprünün yıkılmak üzere olduğunu söylemişlerse de kendisi, “Yetiş ya Hz. Mevlana!” diyerek sallanan köprünün üzerinden tekke tarafına geçmiş ve az sonra köprüyü sel alıp götürmüştür. Bu hadiseden sonra burada kurulan yeni köprü, Dedeler Köprüsü olarak anılmaya başlamıştır. 1294/1878 Tarihinde Kastamonu Valiliğine atanan Müşir Lord Said Paşa, kendisini ziyarete gelen eşraf arasında Kalender Dede ‘nin bulunmamasından dolayı incinmiş ve Mevlevihane’ye giderek bu zatı tanımak istemiştir. Ziyaret esnasında Mevlevi adetleri gereğince mutad muamele görmesine rağmen Dede’nin tavırları ve kıyafetiyle şeyhliği temsil kabiliyetinde olmadığı gerekçesiyle Konya’daki Mevlevihane merkezine bir mektup yazarak Dede’nin azlini istemiştir. Konya’dan gelen cevapta Çelebi Efendi, Kalender Dede ‘nin kamil bir şeyh olduğunu ve Vali Bey’in isteğini yerine getiremeyeceğini bildirmiştir. Bu hal, Kalender Dede ‘ye malum olup bir Cuma gecesi, “Yarabbi! Bu valiyi başımızdan al!” diye dua ettiği ve çok geçmeden valinin başka yere nakli için emir geldiği, Dede’nin dervişleri tarafından nakledilmiştir. Vefatında Mevlevihane Türbesinde Süleyman Paşa’nın mezarı yanına defne dilmiştir. Vefat tarihi sandukası başında yazılı iken buranın yıkılıp mezarların başka yere nakledilmiş olması sebebiyle bu tarih kaybolmuştur. Rahmetullahi aleyh. Kaynak ;Kastamonu Camileri – Türbeleri – ve diğer Tarihi Eserler – Fazıl Çifçi – Kastamonu Belediyesi

Kadir Baba – Kilitbahir
çanakkale – eceabat – Kilitbahir Kadir Baba Tekkesi Kilitbahir ile Havuzlar Mesire Yeri arasında, eski Yıldız Tabyalarının denize bakan yüzü tarafındadır84. Boğazın güney ucuna hakim bir tepede bulunan tekkenin çevresinde birkaç yapı kalıntısı, mezarlar ve bir havuz vardır. Yapılış tarihi bilinmeyen yapı kare planlı, sekizgen tavanlı ve piramidal çatılıdır Kaynak ; Çanakkale Evliyaları , Abdulhalim Durma

Ece Baba Türbesi
Ankara – eceabat – beşyol köyü Eceabat ilçesi, Beşyol köyü sınırları içinde, Ece limanı mevkiinde yer alır. Köyün yaklaşık 4 km kuzeyinde Köy Deresi azmağının denize ulaştığı yerin hemen doğusunda kıyıda ve yamaçta çatı kiremit parçaları, yerleşim izleri ve seramik parçaları gözlemlenmiştir. Ayrıca mezar tuğlalarıda gözlemlenmiştir. Yerleşim izleri kıyıdan başlamak üzere 300- 400 m geriye yamaçlara kadar uzanmaktadır. Bu alanın batı bölümünde Ece Baba türbesi de bulunmaktadır. Türbe kiremit çanlı moloz taşlardan yapılmış, kare planlıdır. Ece Baba bölgenin fetih edilmesinde büyük yararlılıklar göstermiş Süleyman Paşa’nın komutanlarından mı, yoksa başka bir Ecebey mi bilinmez. Fakat bölge halkı tarafından saygı gören bir zattır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

Develili Celal Baba
kayseri – develi – Ulu cami avlusu Celal Baba , Develi, Tufanbeyli, Kadirli, Kozan yörelerinde menkıbeleşmiş hikayeleri anlatılan ve veli olduğu kabul edilen ” Meczup Velilerden” mukaddes bir zattır. Celal Baba, ona dair bilgilerin çoğunu onunla ilgili anlatılardan edinebildiğimiz gizemli bir insandır. Ümmî bir zat olmasından dolayı yazılı hiçbir eser bırakmamıştır. İnsanların “celal”inden çekindikleri, hiçbir zaman zavallı ve aciz durumda olmayan, tersine kimseye eyvallah etmeyen, mezar taşında yazdığı gibi “Allah’ın Mecnunu” dur. Bırakın birilerinin yardımına ihtiyaç duymayı, yanında kaldığı kişilere maddi yardımlarda bile bulunduğu belirtilmiştir. İnsanların dualarında adını zikredip “yüzü hürmetine” diye yakardıkları, sıkıntılarında darına yetişeceğine inandıkları bir velidir. Ondan korkmanın ötesinde, muhabbet besleyenlerin gülümseyerek hatırladıkları, kimi zaman bir çocukla atışır gibi gülümseyerek atıştıkları, parayla ve dünyayla ilgisi olmayan keramet ehli bir zattır. Celal Baba , edinilen nüfus kayıtlarına göre 1 Temmuz 1917’de Develi’de doğmuştur. Adı Celal Kındıra’dır. Baba adı Ali, anne adı Fatma’dır. Hiç evlenmemiştir. 11 Temmuz 1994’te Develi’de akrabası olmayan ancak ona ev sahipliği eden ve hizmetini gören Pembe Kapusuz’un (Kadir Özdamar, Sarıkız’ın Seyit olarak belirtir.) yanında hakka yürümüştür. Aynı anneden olma başka kardeşi yoktur ancak babasının ikinci eşi Nazife hanımdan olma 1932 Ankara doğumlu Osman isimli bir erkek kardeşi vardır. Kardeşi de 1997 yılında vefât etmiştir. Elde edilen bilgilere göre Celal Baba ’nın okuma yazması yoktur. Ama cezbe anında çok etkileyici, yarısı Arapça yarısı Türkçe dua ettiği Yrd Doç. Dr. A. Kadir Özdamarlar tarafından yazılan bir köşe yazısında belirtilmiştir. (Özdamarlar 5 Aralık 2017) İtikadi bağlamda Tufanbeyli’de görüşülen kişilerin anlattıklarına göre Hanefî bir mezhebe değil İmam Cafer’i merkez alan bir itikada mensuptur. Ancak Develi’de görüşülen kişiler ise Kadirî Tarikatı’nın Nâdirî kolunun kurucusu olan Muhammed Bilal Nadirî ’ye bağlı olduğunu belirtmektedir. Nitekim anlatılan kerametlerinin birinde; bir bebeğin adının “Bilal” konulmasını talep etmesi, başka bir kerametinde ise Gaziantep’te bir türbeyi ziyaret edeceğini belirtmesi Bilal Nadiri Hazretleri ’nin Gaziantep’in Nurdağı ilçesi Hamidiye köyündeki kabrini ziyarete gitmiş olma ihtimali düşündürmektedir. Celal Baba, adı gibi “celâlli” bir insandır. Genelde sinirli bir tabiatı olmakla birlikte sevdiği insanlara karşı çok müşfiktir. Sokakta yürürken kimi zaman söve saya giden, kimi zaman da evde kendi aralarındaki bir kavgada hanımına vurmaya çalışan kişinin aniden arkasından yumruklayıp “Onun ne suçu var da vuruyorsun!” diyerek kadını koruyan şefkatli bir zattır. Üstüne başına dikkat etmeyen, çoğu zaman toz toprak içinde kalan Celal Baba’nın üstünü başını değiştiren, yenilerini giydiren, hamama götüren pek çok kişinin etrafında bulunduğu belirtilmektedir. O, azametinden çekinilen, duasını almak içinse kendisine hizmet edilmeye çalışılan bir velidir. Celal Baba , ömrünün büyük bölümünü Develi’de geçirmiştir. Develi’de yaşadığı dönemde “Deli Celal”, “Keleş Ali’nin Celal” , Kadirli, Kozan ve Tufanbeyli’de ise “Pehlül Celal” ve “Celal Baba” olarak adlandırılmıştır. Develi’ye geldiği zamanlarda 35 gün, bazen bir hafta kalmış sonra bir ay, iki ay ortadan kaybolmuştur. Ona dair anlatılanlardan anlaşıldığı kadarıyla sık sık Develi ilçesine bağlı Bakırdağı köyü tarafındaki Gezbeli Geçidi’nden Adana tarafına geçmiştir. Kadirli ve Kozan’da ”Uçan Celal” olarak anılmıştır. Celal Baba ile anlatılarının en sık karşılaşılan hadisesi Celal Baba’nın bir vasıtanın (otomobil, otobüs vs.) gidebileceği mesafeyi o vesaitten çok daha önce kat etmesi hadisesidir. Anlatıların birinde: Develi’den bir Hac Kafilesi Kabe’ye gitmek üzere iken Celal Baba da onlarla yolculuk etmek ister. Şoför, onu “meczup” olduğu için arabaya bindirmez. Kabe’ye vardıklarında Celal Baba’nın kendilerinin önünde ibadet ettiğini görürler. Bir başka hadisede, Celal Baba bir kadının pişirdiği köfteyi Kozan’dan Ankara’ya köfte soğumadan ulaştırır. Mekânı, olağandışı şekilde değiştirmesi ile ilgili pek çok anlatının bir kısmı da Celal Baba’ya verilen emanetlerin ya da mektupların ilgili şahsa adres belirtilmeden Celal Baba tarafından ulaştırılabilmesi ile ilgilidir. Örneğin Develi’den Gaziantep’e gideceğini söyleyen Celal Baba’ya teslim edilen asker mektubu kışta kıyamette sahibine ulaştırılır. Mektubu verirken Celal Baba’nın elinde onlarca mektup bulunur, o okuma bilmediği halde mektuplara bakmadan o mektubu bulup sahibine teslim eder. Onun verdiği cevabı da tekrar getirir. Kadirli yöresinde “Celal Baba, erenlerin postacısıydı.” denilmekte “Uçan Celal” şeklinde de anılmaktadır. Celal Baba’nın, zaman zaman mendil açıp para topladığı, topladığı paralarıysa sevdiği kişilere verdiği belirtilmektedir. Bu paraları alanlardan bir kısmı harcarken bir kısmı “bereket parası” diye cüzdanında ya da sandığında saklamıştır. “Celal Baba, bu paraları isteyen herkese vermez. Sadece gönlünün ısındığı kişilere verirdi.” denilmektedir. Bu paraları saklayanlarsa evinin bereketinin hiç azalmadığını belirtmektedir. Celal Baba’ya dair “bereket sağlama” anlatılarının biri: “Onu devamlı arabasıyla taşıyan Kozanlı bir şoför, Celal Baba arabaya bindiğinde arabanın yakıtının hiç bitmediğini, borçla aldığı arabanın borcunun nasıl olup da kapandığına anlam veremediğini, bunların da Celal Baba’nın bereketinden kaynaklandığını söyler.” şeklindedir. “Onu döven birinin o günden sonra boynunu tutamayan yarı felçli biri olduğu anlatılmaktadır.” “Bakırdağı’ndan Kadirli tarafına giden bir kamyoneti durdurmak istemiş. Adam durmamış. Daha ileri bir yolda yeniden karşısına çıkmış Celal Baba, yine durdurmak istemiş adam yine durmamış. Kadirli’ye vardığında yine karşısına çıkmış. “Elinin kazandığını, cebin görmesin!”demiş. Adam şimdi kazandığının bereketinin olmadığını bunun da Celal Baba’nın bedduasından kaynaklandığını söylüyor. Celal Baba’nın, Develi’deki yağmur dualarında muhakkak bulunan bir zat olduğu belirtilmektedir. Kendi gelmese bile hocaların: “Onun duası geçer.” düşüncesi ile yağmur dualarına katılmasını istedikleri biridir: “Elbiz’in yan tarafları eskiden harman yeriydi. Oralara duaya çıkılırdı. Celal Baba ceketini çıkarır tersine çevirir ve tekrar giyerdi. Elini kaldırır dua eder, aşağı doğru döndürürdü. Dudakları dua ederdi devamlı. O dualardan yağmursuz döndüğümüzüde pek hatırlamam.” Celal Baba’nın geçmiş ve gelecekten haberdar olmasına dair en ünlü anlatısı kendi mezar yeri ile ilgili olan ve ölümü sonrasına dair söyledikleridir. Kadir Özdamar’ın da bahsettiği bu hadise şöyledir: “Celal, bir gün bana dedi ki ‘Yaşar abi, ben Kadirli’de ölürsem orada mezarım hazır. Develi’de ölürsem de (caminin bahçesinde şu an kabrinin bulunduğu yeri göstererek) beni şuradaki mezara gömeceksiniz tamam mı, dedi. Biz geçiştirmek için “he, hı!”dedik. Çünkü o mezar dolu diye biliyorduk. Burası tarihi bir yer illa birisi vardır ki mezarı var burada diyorduk. Çünkü tamamen bir mezar olarak görünüyordu burası. Celal: “Yok burası boş. Burası benim.” derdi. Celal gidince merak ettik ve mezarı kendi elimizle kazdık. Burası için ‘Bu camiyi yapan usta düşmüş de ölmüş onun mezarıymış.’ denilirdi. Kazdık ama mezardan kemik vesaire çıkmadı. Dediği gibi mezar boş çıktı. Celal Baba, ben ölünce bir meczup olan Cücünlü Bekdeş beni yıkayacak demişti. Celal Baba bu vasiyet olayından kısa bir süre sonra hakka yürüdü. Biz yıkamak için toplandık. Cücünlü Bekdeş aniden geldi. “Çekilin, çekilin!” diye bizi etrafından kovdu. “Ben yıkayacam.” dedi. Güzelce yıkadı omzumuza alıp gelirken önümüzde yürüdü dua ede ede. Mezarının başına oturdu, bıdır bıdır birşeyler söyledi, gömülene kadar.” Celal Baba’nın kabri Develi Ulu Camii’nde minarenin dibindeki küçük kabristandadır. Yazılma tarihlerinin farklı olmasından dolayı olabilecek bir sebeple biri baş ucunda ve diğeri ayak ucunda olmak üzere Celal Baba’nın iki mezar taşı bulunur. Başucundaki taşta “Celal Kındıra, Celal Baba, Ruhuna Fatiha, D. 1331ö. 11. 7. 1994” yazar, ayak ucundaki mezar taşında ise: “Allah’ın Mecnunu, Celal Baba, Ruhuna Fatiha, 1918-1994” yazılıdır. Celal Baba, hayatta olduğu dönemde kendine mezar olarak iki yer belirlemiş ve ölümü gerçekleştiğinde bu iki yerden birine defnedilmesini vasiyet etmiştir. Bunlardan biri Kadirli’de bir mezar, diğeri Develi Cami-i Kebir diğer adıyla Ulu Camii bahçesindeki küçük kabristandır. Kadirli’deki mezar yerinin, Celal Baba oraya defnedilmese de kendini sevenlerce mezar ve ziyaretgah kabul edildiği belirtilmektedir. Ayrıca Tufanbeyli’deki Evci köyünde de Celal Baba’nın makamı bulunmakta ve sevenleri tarafından burası da ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Aşık Seyrani Bildirileri I. cilt , Develili Celal Baba üzerine bir araştırma , Emel Şimşek , Kayseri Büyükşehir Belediyesi

Şeyh Seyyid Ahmet Kumari Türbesi
kayseri – incesu – Kızılören köyü ile Omuzu güçlü zaviyesi arasında Moğol katliamından kaçarak 13. asır ortalarına doğru Kızılören Kasabası havalisine yerleşen es-Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin kabilesine mensup olan Şeyh Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri M.1400-1490 (Hicri 800-900) yılları arasında, o gün Kara Kilise bugün ise Boyun Kilise içi denilen yerde (Armutluk mevkisinde) yaşamış ve vefatını müteakip Kızılören’in güneyindeki Gökdağı eteklerinde şeyhliğinde bulunduğu zaviyesi yakınlarına defnedilmiştir. Şeyh Ahmed Kumari hazretlerinin vefatına müteakip kabri üzerine bir türbe inşaa edilmiş ve bu türbeye çeşitli meşrutalar ilave edilmiştir ve yine bugünkü Armutluk ve çevresinde bulunan bazı tarlaların gelirleri de bu tekke ve bu türbenin giderleri için vakfedilmiştir. Şeyh Seyyid Muhammed el-Kadiri ’nin torunları yörede Karakilise olarak bilinen Romalılardan kalma kiliseyi tekkeye çevirerek insanları irşada başlamış, Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri de zamanla bu tekkeye şeyh olmuştur. Bu Kadiri tekkesinde daima meskûn kimseler bulunmakta idi. Halkın irşâdı için çalışan Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri nin tekkesine ait çeşitli vakıf gelirlerinin olduğu ve arşivlerde kayıtlı olduğu belirtilir. Şeyh Ahmed ve Şeyh Mehmet isimli kimseler M.1440 tarihinde yine bu zaviyede hizmet görmüşler ayrıca bu kimseler ve aileleri padişahın fermanıyla avarız vergisinden muaf tutulmuşlardır. Şeyh Ahmed Kumari’nin vefatından sonra kimlerin tekkenin şeyhliğinde bulunduğu, kesin olarak tespit edilememiş ise de, yine arşiv vesikalarından Şeyh Ahmed’in veya Şeyh Mehmet’in veya Şeyh Budak’ın veya Kızılören’de yaşayan diğer bir Şeyh Ahmed’in tekkenin başında bulunduğunu öğrenmekteyiz. M.1698 (H.1110) tarihinde Şeyh Ahmed Kumari Tekkesinde Hacı Abdi isimli biri ve ondan sonra ise M.1708 (H.1115) senesinde Seyyid Üveys isimli diğer bir kişi tekkenin şeyhliğinde bulunmuştur. Ayrıca Seyyid Hazretlerinin vakfının kayıtlarından Seyyid Ahmed Kumari Hazretlerinin çocuklarının vakfın tevliyetinde bulunduğunu ve buradan hisse aldıklarını öğrenmekteyiz. Zamanla Şeyh Ahmed Kumari Hazretlerinin kabri hariç türbesi, tekkesi, bunların meşrutaları ve vakıf arazileri ortadan kalkmıştır. Hakkında rivayet edilen kerametlerden biri şu şekildedir: Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri, tarlasını sürerken rivayete göre ormandan gelen bir arslanı çifte koşardı. Yaklaşık 500 yıldır yöre halkı darda kaldıklarında, kuraklığa ve salgın hastalıklara müptela olduklarında, ihtiyaçlarının karşılanıp dualarının kabul edilmesi için onun kabrine gidip dua ederler. Hazretin adının halk arasında Kumarı olarak anılmasına karşın aslen Kumalı olduğu düşünülmektedir. Kumalı Hazretlerinin hangi tarihte yaşadığı tam olarak bilinmemesine rağmen, halk arasında anlatılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile olan menkıbeleri gözönüne alındığında 1600’lü yıllarda yaşamış olduğu kanaatine varılmaktadır. Hakkında anlatılan menkıbelerden bazıları şunlardır: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ordusuyla İncesu’ya uğrar ve burada bir cami, kervansaray, han, hamam vesaire dükkânlardan oluşan güzel bir külliye yaptırır. Bir ara ordusu ile şimdi “saz” diye bahsettiğimiz geniş düzlüğe gelir ve burada Kumarı Hazretlerine bir haber salarak “Şeyhim, bu gün ordumun tüm iaşesi sana aittir” der. Zira o zamanlar tüm Karataş nahiyesi Kumarı Hazretlerine dirlik olarak verilmiştir. Kumarı Hazretleri eline bir uruplağa bulgur, bir kaşık yağ, biraz tuz, birazda baharat alarak ordunun yanına gelir. Elindekileri gören Paşa “Sen bizimle alay mı edersin Şeyhim, neye yetecek o elindekiler?” deyince, Şeyh “siz orasına karışmayın, kazanları kurun Paşam” diye cevap verir. Kazanlar kaynamaya başlar Şeyh Hazretleri kazanların başına geçer, elindekileri Yaradan’a dua ederek kazana atar. Onca kazanda sular kaynar, yemekler pişer tüm orduya verilir ancak hazretin getirdiği bir uruplağa bulgur hâlâ tükenmemiştir. Kara Mustafa Paşa artık şeyhdeki sırrı anlamış erenlerden olduğunu sezmiştir. Ona keramet göstermesi için bir dilekte daha bulunur. “Şeyhim, benim atım yalnızca filik arpa yer, bana bu arpadan bulabilir misin?” der. Filik arpa “baharda büyüyen, yeni başak veren arpa” demektir. Mevsim güz olduğu için bu arpayı o esnada Anadolu’da bulmak imkânsızdır. Şeyh hazretleri buna da “peki” der ve “biraz bekleyin getiriyorum paşam” diyerek oradan ayrılır. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ise elinde birazcık arpa ile gelir ve atın önüne atar. Bu azıcık arpadan tüm atlar yer ancak yine de arpa tükenmez. Şeyhteki keramete hayran kalan Paşa “Şeyhim arpayı getirdiniz ama çok oyalandınız” diye sırra vâkıf olmak ister. Kumalı Hazretleri ise gülümseyerek “insaf Paşam! Filik arpa bu mevsimde yalnızca Şam’da bulunuyordu, oradan getirdim” diye karşılık verir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

Yalnız Sultan Türbesi
kayseri – yeşilhisar – keşlik köyü Yeşilhisar’ın 7 km.kuzeyinde Keşlik köyünün kuzeybatısındaki mağaralar arasında, dikdörtgen şeklinde, üstü kemerle örtülü bir binanın içinde üç mezardan ibaret bir türbedir. Tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan bu mezarların Yalnız Sultan adındaki bir zata ve ailesine ait olduğu ifade edilmektedir. Yöre halkının anlattığına göre Yavuz Sultan Selim bir sefere giderken ordusu ile Yeşilhisar’da konaklamış bu sırada Keşlik köyünde yaşayan alim ve zahid olan bu zatın şöhretini duymuş. Bunun üzerine ordusuyla birlikte bu zatı ziyaret için köye çıkmış. Yavuz Sultan Selim bunu sadece evliya ve sultanların yapabileceğini işareten “Sen de burada Yalnız Sultansın” diyerek onun büyüklüğünü takdir etmiş. Bu zat vefatından sonra bulunduğu yere gömülmüş ve o günden beri ”Yalnız Sultan” olarak anılagelmiştir. Türbe çoğunlukla adak adamak, dilek dilemek ve hastalıklardan kurtulmak için ziyaret edilmekte ve çocuğu olmayan ve durmayanlar da buraya gelerek maksatları için dua etmektedirler. Ziyarete gelenler tarafından türbe içindeki mezarlar üzerine kilim, seccade vb, Örtüler örtülmektedir. Adak kurbanlarının da kesildiği bu türbede daha önceleri çıra, mum gibi aydınlatıcı şeyler yakıldığı fakat günümüzde bunların görülmediği ifade edilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Şem’un El Gazi

Devali Türbesi
kayseri – develi – develi kalesi yanında Dev Ali türbesi kesme taşlarla inşa edilmiş olup, sekiz köşeli bir kaideye sahip ve üstündeki külahı da aynı şekilde sekiz satıhlı bir ehram şeklindedir. Türbe hem yeni hemde eski Develi’ye hakim bir yerdedir. Yöre halkının ifadesine göre Dev Ali , Seydi (Seyyid) Şerif, Hızır ilyas ve Şeyh Ümmi gibi dört komutandan biridir. İnanışa göre, bunlar Horasan erenlerinden olup, Anadolu’nun fethinde bizzat görev almışlardır. Hatta halk arasında Dev Alinin Alparslan’ın gözde komutanlarından olduğu kanaatı da yaygındır. Yukarıda adı geçe şahıslar Zencefil (Develi) kalesinin fethinde önemli rol oynamışlardır. Fetih esnasında Dev Ali , kalenin ağaç kapı denilen büyük kapısını sağ eliyle sökmüş, bu sırada kalabalığın arasından bir düşman askeri Dev Ali’ nin arkasından sinsice yaklaşarak, onu zehirli bir okla yaralayarak şehit etmiştir. Dev Ali ‘nin şehit düştüğü yerde defnedildiği ve daha sonra burada adına bir türbe inşa edildiği ifade edilmektedir. Dev Ali’nin yaşadığı zaman konusunda kesin bir şey söylenememekle birlikte, türbenin mimarı yapısının XIII. yüzyıl Selçuklu mimarisi özelliklerini taşıdığı bilinmektedir . Halkın çoğu Dev Ali’ nin bazı mübarek gecelerde kalkıp namaz kıldığına inanmakta ve bu sebeple de onun abdest alabilmesi için türbede testilerle su bulundurmaktadırlar. Dev Ali 1094 yılında vefat edince kalenin fethedilmesinde gösterdiği başarısından dolayı yakınları tarafından kale girişindeki ağaç kapı mevkiine kümbet yapılarak, kümbetin zemin kısmına yiğit komutanı defnederler. Cenazelik, mescit ve piramidal külah bölümlerinden oluşan türbe sekizgen gövde üzerine tamamen kesme taştan inşa edilmiştir. Türbenin üst kısmında bulunan mescidin, sekizgen duvarının üzeri kubbe ile örtülmüştür. Kubbeye, köşelerde yer alan yuvarlak tromplarla geçilmektedir. Mescit doğu, batı, kuzey ve güneyine açılan dört mazgal pencere ile aydınlatılmaktadır. Mescit kısmının kıble yönü ise oldukça sade bir tarzda yapılmış olup mihrap nişin duvarları yer almaktadır. Mescit kısmının duvarları ise yerden 1 metre yüksekliğe sahip ahşap lambrilerle kaplanmıştır. Develi Belediyesi tarafından türbenin yan tarafına inşa edilen Çanakkale Şehitleri anıt parkında Dev Ali beyin bir de heykeli bulunmaktadır. Dev Ali’nin ziyaret edildiği ve mescit kısmında da namaz kılındığı türbe, Develi’de tarihe şahitlik eden onlarca mekândan sadece bir tanesidir. Özellikle Dev Ali türbesi adak kurbanlarının kesildiği bir yer olarak bilinmektedir. Bununla birlikte çocuğu olmayanlar ile yağmur duası yapanlar da bu türbede kurban kesip dua etmektedirler. Dev Ali türbesi genellikle Seydi Şerifle başlatılan ya da Hıdırellez günü Hızır ilyas türbesinde yapılan ziyaretler zincirinin son halkasını teşkil eder. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Uşaklı Cemalettin Aziz Efendi ( Kunat )
Sıkça Sorulan Sorular
En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?
Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.
Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?
Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.
Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?
Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.