Kayseri'da Ziyaret Edilecek Türbeler
Kayseri bölgesinde 65 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.
Tüm Noktalar (65)
Yeşilhisar Türbeleri
Karacabey Türbesi Karacabey’in Sultan Murad ordusuna mensup bir kumandan olduğu rivayet edilmektedir. Sultan, Revan seferine giderken Karacabey burada vefat etmiş ve onun emriyle buraya defnedilmiştir. Önceleri açıkta olan bu mezarın daha sonra etrafı duvarla çevrilmiştir. Ancak yanında bir mezar daha mevcuttur ki bu mezarın kime ait olduğu bilinmemektedir. Karacabey türbesi, geçmişte olduğu gibi bugün de ziyaret edilmektedir. Özellikle dini önemi haiz günlerde yöre halkı buraya gelerek Allah rızası için dua etmektedir. Aynı zamanda burası yağmur duası yapılan yerlerden biridir. Burada dilek ve adak ziyaretleri pek sık yapılmamaktadır. Koyunbaba Türbesi Bir tasavvuf şairi olduğu söylenen Koyunbaba’nın yaklaşık 1565 tarihinde vefat ettiği türbenin üzerindeki yazıdan anlaşılmaktadır. İlçe mezarlığının içinde bulunan Koyunbaba türbesi, genellikle mezarlığı ziyarete gelenler tarafından ilgi görmektedir. Ali Dede Tekkesi – Türbesi Yeşilhisar’ın 20 km. güneyindeki Doğanlı (Gördeles) köyünün kuzeyindeki bir tepede bulunmaktadır. Kare şeklinde örtülü bir binanın içinde bulunan türbe 1970 yılında köylüler tarafından tamir edilmiştir. Türbede yattığı ifade edilen Ali Dede’nin ne zaman yaşadığı bilinmemekle birlikte, köyün kervan yolu üzerinde oluşu sebebiyle onun kervan sahibi ulu bir kişi olduğuna inanılmaktadır. Köyde şimdiye kadar dolu, sel kıtlık vb. felaketlerin olmayışının Ali Dede’nin oradaki mevcudiyetinden kaynaklandığına inanılmaktadır. Ayrıca Ali Dede’nin geceleri elinde bir ışıkla dolaştığı ve bu durumun köylülerce görüldüğü de yaygın inanışlar arasındadır. Tekkeyi genellikle çocuğu olmayanlar, hastalıklarına şifa arayanlar ziyaret, etmekte ve yağmur duası için de buraya gelinmektedir. Ziyaretler sırasında ziyaretçiler namaz kılıp, dua etmekte fakat kurban olayına rastlanılmamaktadır. Ova Çiftliği Yatırları Yeşilhisar’ın 20 km. güneyindeki Ova çiftliği köyünde kimlere ait olduğu belli olmayan fakat Horasan’dan geldikleri rivayet edilen üç kardeşe ait olarak bilinen mezarlar mevcuttur. Mezarlardan birisi köyü kuzeyinde, diğeri batısında, bir diğeri ise güneyinde bulunmakta ve bu mezarlar sacayağı olarak ifade edilen bir üçgen oluşturmaktadırlar. Eski bir döneme ait oldukları söylenen bu türbeler, Ramazan ve Kurban bayramlarında ikindi namazından· sonra ayrı ayrı cemaat halinde ziyaret edilmektedir. Türbenin birisi bir odalı ev şeklinde olup eskiden burada kazan kaynatılır ve burası aşevi olarak kullanılırmış. Anlatıldığına göre, bazı cuma geceleri, kuzeydeki türbede yatan zat batıdakini ışıkla ziyarete gider, oradan da güneydeki türbeye uğramış. Ziyaret karşılıklı devam edermiş. Bu türbeler yağmur duası dışında pek sık ziyaret edilmemektedir. Ancak burada dikkat çeken bir husus özellikle hacca giden kimselerin ölünce mezarlığın içindeki türbenin yakınına gömülmüş olmasıdır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Yahyalı Türbeleri
Kanlı Ardıç Türbesi Yahyalı’nın Aladağ yaylalarına giden yolun kenarında beş tane büyük ardıç ağacı vardır. Yaylaya gidenlerin mola verdikleri bu muhite Kanlı ardıç denilmektedir. Burası ayrıca bir dilek ve ziyaret yeri olarak da şöhret bulmuştur. Kanlı ardıçtaki mezarların kime ait olduğu tam olarak bilinmemektedir. Buraya Süme’nin Makamı da denilir. Rivayete göre burada şehit edilen şahsın adı Süme ya da Süleyman’mış. Bu şahıs, iki kaçağı elleri bağlı olarak Yahyalı’ya getiriyormuş. Yolda kaçaklar, kendilerinin kaçmasına fırsat vermeyen bu adamı şehit etmiş ve ardıçların olduğu yere gömmüşler. Sonraları yaylalarda ölen kimselerin de buraya gömülmesi adet haline gelmiştir. Ayrıca Kanlı ardıç mevkiinin cinlerle meskun olduğuna inananların sayısı da çoktur. Bununla ilgili olarak aşağıdaki olay anlatılmaktadır: Bir adam Kanlı ardıca odun temin etmek için gitmiş, kestiği odunları eşeğe yükleyip çadırına getirmiş. Ancak sabah kalktığında bir de ne görsün odunlar yok. Tekrar Kanlı ardıcın yanına gittiğinde o unları orada görmüş. Odunları tekrar yükleyip çadıra geri getirmiş, sabah kalkınca odunların yine olmadığını farketmiş. Bu durum üç gün böyle devam etmiş. Sonunda bu olay karşısında korkuya kapatılan adam bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmez ve başından geçenleri konu komşuya anlatır. O gün bu gündür hiç kimse Kanlı ardıçtan bir dal bile almaya cesaret edemez. Daha sonraları önemli bir ziyaret yeri haline gelen Kanlı ardıçı, insanlar dermanı bulunmayan dert ve sıkıntılara deva bulmak, çocuğu olmayan kadınlar çocuk sahibi olmak, düşman sahipleri ise düşmanlarının şerlerinden emin olabilmek için ziyaret ederler. Dilek sahipleri dileklerinin kabul olması için orada bulunan ardıç ağaçlarına dert ve maksatlarını göz önüne getirerek bir çaput bağlarlar, yahut iki rekat namaz kılar ve dua ederler. Dede Sultan Yahyalı’nın Yular köyünde bulunmakta olan, Yerköy köyündeki Akça Koca’nın kardeşi olduğu söylenen bu zatın mezarı dağın tepesinde olup bugün ise harap bir haldedir. Köylüler herhangi bir dilek için ziyaret etmiş olduktan bu mezara ziyaret sırasında para ve metal cinsinden bir şey bırakırlar. Bu durum zamanla mezarın define arayıcılar tarafından birkaç kez kazılmasına sebep olur. Ancak burayı kazan kişilerin feci bir şekilde kaza yaparak ölmeleri, o mezarın köylüler arasında önemini artırmış ve bir daha mezarı kazma eylemine cesaret edilememiştir. Dede Pınarı Yahyalı’nın güneyinde, Aladağlar Aksu mevkiinde bir pınarın yanında bir mezar vardır. Buraya Dede Pınarı denilmekte, mezarın da Dede Efendi diye bilinen bir zata ait olduğuna inanılmaktadır. Pınarın yanında bodur ağaçlar bulunmakta olup, hastalar. çocuğu olmayanlar veya başka bir dileği olanlar buraya gelerek oradaki ağaçlara çaput bağlayıp dilekte bulunurlar. Ziyaretlik Türbesi Yahyalı’nın güneyindeki Yeşilköy’de Ziyaretlik diye bir ye mevcut olup burada büyük bir kayanın ortasından şelale şeklinde bir su akmaktadır. Suyun döküldüğü yerin yanında mezar vardır. Daha önceleri buranın gayr-i müslim mezarı olduğu ve onlar tarafından ziyaret edildiği kabul edilmektedir. Ancak aşağıda anlatılan olağanüstü olaylardan sonra halk buranın bir müslüman mezarı olduğuna inanmaya başlamış ve müslümanlar tarafından ziyaret yeri haline getirilmiştir. Anlatıldığına göre buraya bir su değirmeni kurulmak istenilince şelalenin suyu kurumuş, bu teşebbüsten vazgeçilince su yeniden akmaya başlamış. Ayrıca boyabdesti almak için bir şahıs suya girmiş, yine su hemen kurumuş. Adam sudan çıkar çıkmaz su akmaya başlamış. Bu suyun şifalı olduğuna inanılmakta ve hamile kadınlar çocuklarıyla ilgili dilekte bulunmak maksadıyla buraya gelerek suyundan içip, suyun içine de para, demir parçası vb. şeyler atmaktadtrlar. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Pınarbaşı Türbeleri
Avcı Hamza Baba Türbesi Melikgazi türbesi’nin yakınında Avcı Baba mezarı diye bilinen bir ziyaret yeri vardır. Bununla ilgili olarak halk arasında şu hikaye anlatılmaktadır: Melik Gazi’nin hanımı bir gün keçi sağarken keçi durmaz. Kadın. ”Avcı Hamza’nın okundan gidesin” diye beddua eder. O sırada çalılıkta gjzli olan Avcı Hamza hemen okunu çeker ve keçiyi öldürür. Kadın. “Hazır mıydın, gözün kör olsun!” der demez Avcının gözü kör olur. Bunun üzerine Avcı Baba küser ve kaleden ayrılır, kendisine bir ev yapıp herkesten uzakta yaşar. Öldükten sonra da mezarı müstakil olarak oraya yapılır. Daha önceleri yerli halkın bu mezarı sıkça ziyaret ettiği ifade edilmektedir. Musa Dede Türbesi Pınarbaşı’na bağlı Ayvacık köyü sınırlan içerisinde bir su kaynağı ve bu su kaynağının 100 metre ilerisinde de bir tek mezar mevcuttur. Dede Musa denilen ve hakkında hiç bir bilgi bulunmayan ancak bu kimseye ait olduğu kabul edilen mezar sadece söz konusu köylüler tarafından ziyaret edilir, orada adak kurbanı kesilir ve yağmur duası yapılır. Buradan akan su ile özellikle çocuk bezleri başta olmak üzere hiçbir temizlik yapılmaz. Çünkü böyle bir temizlik yapıldığında Dede Musa’nın küseceğine inanılır. Mezarın yanındaki ağaçlara ve karamuk çalılarına çaput bağlanır. Köyde Musa isimli çocuklara, Dede Musa’ya saygısızlık olmasın diye kendi adı ile değil, ‘’Dede’’ diye ile hitabedilir. Garip Türbesi Ayrıca o yörede Koçcağız deresi denilen yerde bir türbe daha vardır. Halle arasında “Garip Türbe” diye anılan yapının Dulkadiroğlu Süleyman Bey tarafından yaptırıldığı rivayet edilmekle birlikte burada medfun bulunanın kim olduğu bilinmemektedir. Seyit Gürler Baba Türbesi Türbe ilçenin batısında Güzelyazı mahallesinin üst tarafında bir yerdedir. Türbenin bulunduğu bu bölgeye Evliya da denilir. Anlatıldığına göre, Sarıoğlan’da ikamet etmekte olan Ahmet Hoca 1962 yılında sürekli bir hastalığa yakalanmış ve ilci üç yıl bu hastalığı yatarak çekmiştir. Bir gece rüyasında, doktor olduklarını söyleyen üç kişinin yanına geldiklerini görmüş: Bu kişiler hocayı ilaçsız olarak üç gün içinde iyileştireceklerini söylemişler. Sonra ellerini Ahmet Hocanın vücuduna sürerek okumuşlar. Yalnız iyi olduktan sonra, ayaklarının veya dizlerinin ya da ellerinin eğri kalacağını belirtmişler. Sabah olunca hastanın tamamen iyileşmiş olduğu görülmüştür. Bu arada ilci el parmaklarının dışa doğru eğilmiş olduğu da müşahede edilmiştir. Bu gelen zatların Şam’lı, Seyid Gürler ve oğulları oldukları ifade edilmektedir. Türbe, bu zatın adına inşa edilmiştir. Aynca Bakarcak mahallesinde Gürler Baba1nın Zekeriyya ve Ahmet Emin adlı iki oğlunun mezarının bulunduğu da anlatılmaktadır. Ahmet Hoca (Başaran)’nın anlattığına göre, bu zatlar evliyadır ve her mevsiminde hacca giderler, dönüşte memleketleri olan Şam’ı ziyaret ettikten sonra tekrar buraya dönerlermiş. Aslında Sanoğlandaki ziyaret fenomeni birbirine karışmış durumdadır. Bu bakımdan Seyid Baba’nın Uzankaya da yattığı bel rtilen velilerle de sıkı ilişkisi vardır. Rivayete göre Seyid Baba (Gürler) Uzankaya mevkiinde bulunan velilerle toplanıp zikir yaparken Kaya zikre dayanamayıp feryad eder. Melekler, Rabbine kayanın zarını bildirir. Yaratan kayaya “Uzan, sen de onlar ile zikret!” der. Bugün türbe çeşitli maksatlarla ziyaret edilmektedir. Abdullah Kerametttin Türbesi Çiftlik kasabasının takriben 4 km. doğusunda bulunan bu türbe, kare şeklinde olup yığma taştan yapılmış üzeri çatı ile örtülü bir ev görünümündedir. Geçmiş yıllara oranla türbeye daha çok önem veren kasaba halkı, türbenin etrafındaki alam duvarla çevirip, bahçesini de ağaçlandırmıştır. Bu türbede yatanın Abdullah Keramettin isimli bir zat olduğu anlatılmaktadır. Bu civardaki şeyhler, Malazgirt zaferinden sonra bu yörelere gelerek yerleşmişler ve buradaki halkın Türkleşmesi hususunda büyük hizmette bulunmuşlardır. Halkın ifadesine göre Şeyh Abdullah Keramettin kendi müfrezesi başında Düzencik iğdeliği denilen yerde savaşırken bir kolu düşman kılıcı darbesi ile kopar ve bunun üzerine Şeyh şehit düşerek bugünkü türbesinin bulunduğu yere defnedilir. Daha sonra burası, kendisini sevenler tarafından türbe haline getirilir. Şeyh’in kolunun koptuğu yer olarak bilinen Düzencik İğdeliği de bu vesiyleyle kutsal sayılmaktadır. Başka bir rivayete göre ise, büyük bir ihtimalle Çiftlikte yatan Şeyhrin kardeşi de burada yatmaktadır. Türbe ilk planda yağmur duasının yapıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Kasaba halkı kurak mevsimlerde bu türbeye gitmektedir. Anlatıldığına göre, duaya çıkmadan önce Kasaba Belediye Başkanlığı tarafından türbeye gidileceği ilan edilir. Görevliler tarafından halktan yağ, bulgur vs. toplanır, kurbanlıklar temin edilir. Belirtilen günde erkenden türbeye gidilir. Öğle namazına kadar Kurran okunur, dualar edilir, kurbanlar kesilip yemekler yapılır. Öğle namazı burada cemaatle kılındıktan sonra yemekler yenilir, tekrar dualar edilir. Duada el, ayası yere gelecek şekilde tutulur. Bu esnada özellikle çocukların yüksek sesle amin demeleri sağlanır. Dua ilkbaharda yapılıyorsa koyun sürüsü kuzu sürüsüne karıştırılır. Bu durumun duanın kabul edilmesinde etkili olacağına inandır. Yağmur duasının dışında, doktor tedavisi ile şifa bulamayan özellikle felçli hastalar, şifa bulmak amacıyla, buraya getirilerek; türbedeki büyük mezarın yanında yatırılıp uyutulur. Yöre halkının ifadesine göre, türbedeki ibrikler kendiliğinden dolup boşalmaktadır. Ayrıca burada namaz vakitleri ezan okunur, sarıklı cübbeli kişiler burada namaz kılarlarmış. Bazan uzun yola, mesela hacca gidecek olanlar da yola çıkmadan önce türbeyi ziyaret ederek, burada namaz kılar, dua ederler. Günümüzde çiftlik ve civar köylerden genellikle kadınlar türbeyi ziyaret ederek,burada namaz kılar, dua ederler. Adağı olanlar adak kurbanım burada keserler. İğdeli Türbe Sarıoğlan ilçesine bağlı Düzencik köyü sınırları içinde, köyün 2-3 km. güneydoğusunda İğdeli Türbe veya Et Yemez Şıh Türbesi diye anılan bir ziyaret yeri vardır. Burada günümüzde herhangi bir mezar, türbe ve bu tür şeyleri andıracak bir bir yapı bulunmamasına rağmen, adı geçen yer türbe diye bilinmekte, burası hem köy sakinleri hem de çevre köylerin halkı tarafından ziyaret edilip, kurban kesilmekte ve oradaki iğde ağaçlarına bez bağlanmaktadır. İğdelikte yatan şahsa Et Yemez Şıh denilmektedir. Bu, Şeyh’in sağlığında et yememesi, eti yenen hayvanları kesmemesi ve eti kendisine haram saymasından ileri gelmektedir. Rivayete göre, Çiftlik kasabasında yatan zatın kardeşi veya yakın arkadaşının burada şehit düşmesi buranın kutsal olarak bilinmesine sebep olmuştur. Çiftlik Türbesi bahsinden hatırlanacağı üzere, burası Şeyh’in kolunun koptuğu yer olması sebebiyle de kutsal sayılmaktadır. Anlatıldığına göre, bu kol 1940’lı yıllarda Yanıktepe mevkiinde bulunmuş, köyden ikiyüz altın alacağı olan bir çelepçiye verilmiş, bir daha da bundan haber alınamamıştır. Rivayete göre, bir şeyh bir yolculuk esnasında askerlerle burada konaklarlar. Askerlerin sıcaktan bunalmış olduğu bir anda, Allah tarafından burada iğde ağaçlan meydana getirilir. İşte bunun için iğde ağaçları kutsal sayılmaktadır. Bu yüzden köylüler bu ağaçlara dokunmamakta, bir tek dalına bile zarar vermemektedir. Nitekim civar köylülerden bir kişi iddia üzerine iğde ağacının birisini kesmiş, dönüşte adamın ayağına bir çalı dikeni batmış ve o kimse bu sebeple ölmüştür. Bu mevkide avlanmaya da izin verilmediği inancı yaygındır. Burası yağmur duası başta olmak üzere, şifa arayanlar, dilekte bulunanlar, yeni evlenenler ve çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilir ve genellikle bu ziyaretler esnasında kurban kesilir. Ayrı Dede Üzerlik küyünün kuzeybatısında yattığına inanılmakta olup kurak mevsimlerde burada yağmur duası yapılmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Özvatan Türbesi
Amarat Türbesi Köye yakın bir tepede, bir ağacın altında birkaç mezarın mevcut olduğu görülmektedir. Etrafı taşlarla çevrili olan bu yere Evliya, ya da Amarat Evliyası denilmektedir. Burada yattıkları söylenenlerin tarihi kişilikleri hakkında hiç bir bilgi mevcut değildir. Anlatıldığına göre, yağmur duasının da yapıldığı bu yer, genellikle çocuğu olmayan ya da durmayan kadınlarla, sıtma hastalar tarafından ziyaret edilmektedir. Sıtmalı hastalar burada yatar; uykularında korkutulurlarsa hastalıktan kurtulurlarmış. Ayrıca ziyarete gelenlerin burada bulunan ağaca çaput bağladıkları da tesbit edilmiştir. Türbe denilen bu yerin yaklaşık 20 metre kadar köy tarafında etrafı duvarlarla çevrili ayrı bir yatır daha vardır. Bu yatırın Zeynel Abidin olduğu, Zeynel Abidin Gazi ve 20 arkadaşının Zırha (Kaleo) kalesinde bulunan düşmanlarla savaşırken şehit düştükleri destani bir tarzda anlatılmaktadır. Çok yakın zamanda ortaya çıkan bu yerin, yukarıda bahsedilen veliden daha büyük olduğu kabul edilmektedir. Bu mezar daha önceleri boş bir arsada iken, daha sonra bu arsaya ev yapan bir vatandaşın evinin avlusunda kalmıştır. Ancak buraya ev yapan kimse birkaç kez trafik kazası geçirdikten sonra, aşağıda anlatılan rüya üzerine burasını kendi arsasından ayırarak müstakil hale getirmiştir. Hamza Sultan Büyük Toraman kasabasının kuzeyindeki dağın tepesinde bulunan Hamza Sultanın kimliği hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bu mezar daha çok yağmur duası maksadıyla ziyaret edilmektedir. Yağmur yağmadığı zamanlarda köyün erkekleri koç, koyun vb. hayvanları götürerek burada kurban keser, namaz kılar ve dua ederler. Aynı günde kadınlar da kasabanın güneyindeki Çift denilen mevkide bulunan ve kime ait olduğu bilinmeyen bir mezara giderek orada kurban kesip, dua ederler. Bunların 5 kardeş olduğu, hatta Karaşeyh köyündeki yatan zatın da bunların kardeşi olduğu rivayet edilmektedir. Yatır Büyük Toraman’ın Pek adlı mevkiinde bulunan bu isimsiz mezarın ziyaret yeri şekline dönüşü tarla sahibi olan Nail adındaki kişinin rüyasında “Beni çiğniyorlar, etrafımı çevir” demesi ile başlamıştır. Bunun üzerine tarla sahibi mezarın etrafını duvarla çevirmiştir. Mezarın üzeri kapalı olmayıp, hece taşlarında ziyaretçiler tarafından bağlanmış bezler bulunmaktadır. Bu yerle ilgili olarak köylüler “Kekeç Mehmet isimli bir şahsın sigara içerek oradan geçerken, ‘’Sigaranı söndür!’’ diye bir ses işitmiş olduğunu anlatmaktadırlar. Bu yatır daha çok kadınlar tarafından çeşitli niyet ve maksatlarla ziyaret edilmekte ve o muhitten geçen yolcular burada yatmakta olan kişinin ruhuna fatiha okumayı ihmal etmemektedirler. Üç Şehitler Türbesi Bu türbe, Özvatan’a bağlı Küpeli köyünde, bir derenin kenarında bulunmakta olup, son zamanlarda ortaya çıkarılmıştır. Burada medfun şehitlerin yaşadıkları tarih bilinmemektedir. Talas’lı Cemil Baba, burada yatanların Mehmed ve Hüseyin adında kişiler olduğunu söylermiş. Köylüler, üçüncü kişinin ismini hatırlamamaktadır. Şehitlerin burada bulunan dereden abdest aldıklarını birkaç kez görmüşlerdir. Bunların hürmetine Küpeli köyüne tabii afetlerden zarar gelmediğine inanılmaktadır. Daha önceleri burada yağmur duası yapılır, adak kurbanları kesilirmiş. Fakat şu anda sadece ziyaret maksadıyla buraya uğranılmakta , şehitlerin ruhlarına fatiha okunmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
İncesu Türbeleri
Omuz Gürzlü Türbesi Sürtme Köyü sınırları içerisinde, Evliya dağının eteklerindeki yatırlardan biri de Omuzu Gürzlü diye anılan, Horasan erenlerinden, hem veli, hem de akıncı başı olduğu kabul edilen bu zatın I. Haçlı seferi sırasındaki savaşlara katıldığı, bu ve benzeri hizmetlerinden dolayı Selçuklular tarafından adına bir türbe yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Halk arasında onunla ilgili şöyle bir olay anlatılmaktadır: Seferberlik sırasında oraya birkaç eşkiya gelerek sığınır. Aralarından birisi velinin uzun sandukasını görünce, elini üzerinde gezdirerek, “Bu kadar boyun varsa vebalını boynuna mı?” der ve adeta onunla alay eder. Çok geçmeden bu sözleri söyleyen eşkiyanın sandukaya dokunan eli diğer bir eşkiya tarafından kesilir. Omuzu Gürzlü’nün sağlığında çok iyi sapan kullandığı hatta onun sapanla attığı taşlan “Yavaş Yavaş” diyerek Yavaş ovasına düşürdüğü de anlatılmaktadır. Omuzu Gürzlü türbesi, Evliya dağındaki diğer velilerle birlikte ziyaret edilir ve burada da değişik niyet ve maksatlarla kurban kesilir. Halk arasında Şeyh Turesan’ın yedi kardeşinin olduğundan bahsedilmekte, bunlardan Şeyh Şaban ve Omuzu Gürzlü’nün aynı yörede yattıkları söylenmektedir. Şeyh’in türbe kapısının hemen önünde tek parça halinde düz ve uzun taşlar mevcuttur. Bu taşların bazı yerleri aşınmış bulunmaktadır. Halk arasında bu aşınmalar, Şeyh’in burada namaz kılması ve secde azalarını koymasından ileri geldiği şeklinde yorumlanmaktadır. Tekke içerisindeki karanlık odalardan birinde, bir insanın ancak sürünerek geçebileceği bir menfez vardır ki buradan geçenin günahlarının affolunacağına inanılmakta ve buraya Günah deliği adı verilmektedir. Türbeye çocuğu olmayanlar çocukları olması için, hastalar şifa bulmak, çiftçiler ise yağmur duası maksadıyla gelirler. Ziyaret sırasında dileyen kurban keser, dileyen de sadace namaz kılıp dua eder. Şeyh Şaban Türbesi Türbe, Şeyhşaban köyün kuzeybatısında bulunan köy camisinin kıble tarafından camiye ait avlu kapısının sağında yer almaktadır. Kitabesi olmadığından kim tarafından ve ne zaman yapıldığı belli olmayan türbenin içinde yatan zatın tarihi kişiliği hakkında da kesin bir bilgi mevcut değildir. Şeyh Kumalı Türbesi Şeyh Kumalı Osmanlı döneminde, Kara Mustafa Paşa zamanında yaşamış, Paşanın İncesu’ya gelmesi sırasında onunla muhatap olmuş veli olduğuna inanılan bir zattır. Anlatıldığına göre, Şeyh bir gün tarlada çift sürerken öküzü ölür. Hemen o sırada Gökdağ’ın ormanlarından bir arslan gelerek öküzün yerini alır ve şeyh çift sürmeye devam eder. Diğer bir anlatışa göre, Şeyh, Kara Mustafa Paşa’nın sefere gitmekte olan ordusunun önüne çıkarak Paşa’ya “Ordunun karavanasını ben hazırlayacağım” der ve kazana bir miktar bulgur, yağ koyarak yemek pişirip bununla bütün askeri doyurur. Paşa, Şeyh Kumalı’nın kerametini anlayınca “Benim at firik arpa istiyor” der. Bunun üzerine Şeyh, bir tepenin arkasına dolanır ve bir süre sonra arpayı alır gelir. O mevsimde firik arpanın sadece Şam taraflarında bulunabileceğini bilen Paşa, Şeyhin büyüklüğünü bir kere daha anlamış olur. Köy halkı yağmur duası için bu türbeye gelir, yemekler yapılarak kurbanlar kesilir ve yağmur yağması için topluca dua edilir. Şeyh Aslan İncesu çevresinde birçok yatır ve ziyaret yerleri daha mevcuttur. Ancak burada bulunanların efsanevi kişilikleri bile pek bilinmemektedir. Örneğin bunlardan Şeyh Aslan, Evliya dağında yatmakta olup; yıllarca gerek Haçlılar’la, gerekse başka düşmanlarla mücadele etmiş bir eren olarak bilinmektedir. Bu yatırın bulunduğu yerde cinsi münasebette bulunduğu söylenilen bir oğlanla bir kızın taş kesildiği de anlatılmaktadır. Ayrıca Şeyh Şaban köyünün kuzeydoğusunda yer alan Evliya dağının doruğunda Emir Çoban tarafından yapılmış içinde yatanın Evliya olarak bilindiği bir türbeden de bahsedilmektedir. Yedi Kardeşler Kızılören’de, geceleri ışık yandığına inanılan yedi kardeşlerin bulunduğu bir ziyaret yerinden de bahsedilmekte ise de, hakkında yeterli bilgi mevcut değildir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Develi Türbeleri
Damsalı Bekir Türbesi XIX. Yüzyılda yapıldığı rivayet edilen türbe, çoban ve aynı zamanda alim olduğu söylenen Bekir adındaki bir zata aittir. Türbe basit bir şekilde döşenmiş, olup içinde devamlı .su bulundurulmaktadır. Bu zatı yeşil sarığı ile türbede görenler olduğu kanaati o çevrede oldukça yaygındır. . . Bu şahsın hayvanlarla konuştuğu inancı da halle arasında yaygındır. O köyde sığır çobanlığı yapmakta iken bir gün akşam üzeri sürüdeki ineklerden birisi buzağılar. Köye dönmeden önce çoban Bekir inekle konuşarak ona “Haydi, köye gidelim sahibin bana kızar” der. Ancak inek ve buzağı gelecek durumda olmadığı için çoban onları orada bırakır. Köye geldiğinde ineğin sahibi kadın çok acı sözler söyleyerek çobana kızar. Çoban ineğin yanına dönerek “Gördün mü sahibinin bana nasıl davrandığını” der ve eski mezarlığa girerek kaybolur. Nebi Baba Türbesi Soysallı köyünün güneyindeki ovada bulunan türbe bir mezarlığın ortasında yer almaktadır. İnşası Osmanlıların son dönemine tekabül. ettiği tahmin edilen türbe, yakın zamanlarda köklü bir tamirat geçirmiştir. Burada yattığı söylenilen· Nebi Baba’nın tarihi kişiliği hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Nebi Baba’nın köyün sığırlarını güttüğü, ovada sığırın etrafına bir çizgi çizerek namaz kılmak için camiye gittiği, camiden gelinceye kadar sığırların bu çizginin dışına çıkmadıkları söylenir. Hatta Nebi Baba’nın aynı şekilde sığırları ovada bırakarak Cuma namazını kılmak için İstanbul’a gittiği ve namazdan sonra aynı anda tekrar -sığırların başına döndüğü de onunla ilgili rivayetler arasında yer almaktadır. Öyle ki, köylülerden biri Nebi Baba’yı aynı gün istanbul’da görüp onunla konuşmuş. Köye gelip de durumu anlattığında komşuları Nebi Baba’nın o gün köyde bulunduğunu söylemişlerdir. Daha önceleri sıkça ziyaret edilen bu türbe, bugün artık eski önemini kaybetmiştir Evliyadağı Türbesi Ayvazhacı köyünün batısındaki dağ Evliya Dağı olarak bilinir. Ali adında bir çoban 40 gün bu dağda yağmurdan koyunlarını korur, 40 gün koyunlarla birlikte kaybolur, 40 gün sonra geldiğinde geçen bu süre zarfında nerede olduğunu söylemez. Ancak ısrar edilince durumu anlatır ama 40 gün sonra da ölür. Çobanın karısı kocasının ölümünden sonra devamlı bu dağa giderek orada ibadet eder. Bir gün kadın halka hitaben, “Bu dağa ziyaretin dışında bir maksatla gelmeyiniz, bu dağda evliyanın mezarı var, kevenlerini kesmeyiniz, yoksa dağın gazabına uğrarsınız!.”der. Bunu demesinden 40 gün sonra kadın da ölür. Dağın başına kadın için ağaçtan bir türbe yaparlar. O sene Ağustos ayında kanlı kar yağar. Köylüler ağaçtan yapılmış olan türbenin tahtalarını dağın eteğinde bir derede parçalanmış halde bulurlar. Çobanın karısı köy halkının rüyasına girer ve onları şu şekilde rahatsız etmeye başlar, ”Türbe yapmadınız, ari taşlardan bir yığın yapın”. Bunun üzerine köy halkı taşlardan bir yığın yaparak kadının istediğini yerine getirir. Abdül İlyas Türbesi Develi’nin Kızık köyünde yığma taştan yapılmış Abdül İlyas denilen zata ait bir türbe bulunmaktadır. Türbe ziyaret edilmekle birlikte yağmur duası burada değil, göl kenarında yapılır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Mir’ati Dede Türbesi
Şem’un El Gazi
Talas Türbeleri
Dede Mezarı Merkez Koçcağız köyü yakınlarında yüksekçe bir tepede, ardıç ağaçlarının arasında, kime ait olduğu belli olmayan, ancak Dede Mezarı olarak bilinen bir yatır mevcuttur. Burada yatanın Karakaya, Amarat ve Höbekdekilerle kardeş ya da amca çocukları olduğu söylenmektedir. Dede türbesi olarak bilinen bu yerdeki ağaçların kesilerek köye getirilip yakılması büyük günah kabul edilir. Bu sebeple hiç kimse bu ağaçlardan bir dal kesemez. Anlatıldığına göre, burada kurban kesilerek yağmur duası yapılmaktadır. Evliya Mezarı Yukarıda zikredilen Dede Mezarından başka bu köyde, Evliya olarak bilinen bir yatır daha mevcuttur. Burasının Ali Baba türbesi ile ilişkisi olup olmadığı bilinememektedir. Anlatıldığına göre bu mezar önceleri köyden bir adamın evinin dibinde imiş. Adam evini genişletmek için orayı yıkmak istemiş, ne var ki bu işi yapınca çocuklarının gözleri kör olmuş. Daha sonra adamın rüyasında bu işten vazgeçmezse onun başına daha çok işler açarım demiş. Bunun üzerine burası bir türbe şeklinde yapılmak istenmiş ve bu maksatla dört duvar içine alınarak üzeri örtülmeye çalışılmış. Fakat türbenin üzerini örtmek bir türlü mümkün olmamış. Türbenin üzerine örtülmek için getirilen ağaçlar her seferinde başka bir yerde yığılmış bir halde bulunmuş. Bu sebeple türbenin birkaç kez yıkılıp yeniden yapıldığı anlatılmaktadır ve türbenin üzere ise açıktır. Himmet Dede Anlatıldığına göre, günümüzde Himmet dede adı verilen bu muhite, nereli olduğu bilinmeyen üç kişi gelmiş, Bunlardan birisinin adı Himmet’miş. Bu zatın aynı isimle anılan köyün kurucusu olduğu tahmin edilmektedir. Hakkında daha fazla bilgi bulunmayan bu şahsın türbesi köyün ortasında bulunmakta olup etrafı duvarla çevrilidir. Bu yatırı çocuğu olmayan kadınlar, çocuk sahibi olmak, herhangi bir dert ve sıkıntısı olanlar da bu sıkıntılarından kurtulmak maksadıyla ziyaret etmektedirler. Daha önceleri buraya çaput bağlandığı, ancak bugün bu adetin uygulanmadığı görülmektedir. Türbeye ibrik ve mum konulmaktadır. Halk Himmet Dede’nin geceleri görüldüğünü, köyün çeşmesine gelerek abdest aldığını anlatmaktadır. Ardıç – Türbe Ardıç köyünün batısında yüksek bir tepe üzerinde bulunan ve Osman Zinnüreyn Hz. (Osman) a ait olduğu kabul edilen bir mezar bulunmaktadır. Buraya insanlar daha çok yağmur duası için gelirler. Burası sadece köy sakinleri tarafından değil, yöre halkı tarafından da ziyaret edilir. Ayrıca çeşitli dilekler için de buranın ziyaret edildiği bilinmektedir. Türbe avlusunda bulunan alıç ağacına çaput bağlanmaktadır. Cuma geceleri başta olmak üzere, diğer kutsal gecelerde de evliya türbesinde ışık yandığına, hatta bu ışığın aynı köyün girişinde bulunan ve bugün harabe olan kızlar mezarlığına kadar uzandığına, inanılmaktadır. Mikdat Dede Türbesi Talas ilçesinin Sakaltutan köyünde bulunan türbe, Horasan erenlerinden olduğu kabul edilen Mikdat Dede isimli zata aittir. Türbenin mimari özelliğinden Mikdat Dede’nin Anadolu Selçuklu döneminde yaşamış olduğu tahmin edilmekte olup onun Melikgazi’nin piri olduğundan bahsedilerek ziyarette önceliğin buraya ait olduğu bu türbe ziyaret edilmeden Melikgazi’ye gidilmemesi gerektiği üzerinde duıulmaktadır. Köylülerin ifadesine göre, yaklaşık onbeş sene öncesine kadar özellikle çocuğu olmayan, durmayan, yüz felci geçiren ya da ağır bir hastalığa yakalanan kimseler, genellikle perşembe günleri türbeyi ziyarete gelirlermiş. Türbenin hastalıklara iyi geldiği hususunda halk arasında anlatılan bir ki olayı burada zikretmek yerinde olacaktır. Bünyan’ın Koçcağız köyünden yatalak olarak gelen bir kadın türbede 2-3 gece kaldıktan sonra, iyileşir ve köyüne yürüyerek gider. Yine aynı şekilde türbenin bulunduğu köyde, yataktan kalkamaz durumdaki bir hasta, orada birkaç gün kalıp geceledikten sonra iyileşir. Bu durumu kendisi köylülere şöyle anlatır: Türbede yatarken rüyamda ak sakallı bir hoca geldi. Önümde duran büyük bir hendeği atlamamı söyledi. Bunun ilerine o, “atlarsın, atlarsın” diyerek arkamdan bir tekme vurdu, öbür tarafa geçtim. Bir de baktım hiçbir rahatsızlığım kalmamış. Eskiden türbede geceled ışık yanarmış hatta bu ışık, köyün yukarısından Şıhoğlu denilen adamın evine kadar gidermiş. Bugün artık ziyaret edilmeyen bu türbe, halkın yağmur duası için başvurduğu bir yer olma özelliğini devam ettirmektedir. Çevrim Türbesi Talas ilçesi – Sakasultan köyünde , Mikdat Dede türbesine yaklaşık 20 m. uzaklıkta, köyün içinden geçen Tomarza yolunun kıyısında bulunmaktadır. Mezarın ortaya çıkarılış hikayesi şöyledir: Vaktiyle köyün büyüklerinden “Palalı” denen birine rüyasında “bizim üstümüzü çığmıyorlar, köylüye söyle bizi kurtarsınlar” diye şikayette bulunmuşlar. Bu rüya görme olayı üç beş gün devam etmiş. Adam rüyasını köylülere anlatmış. Onlar da ”Biz gaybı ne bilelim, bulundukları yerin etrafını çizsinler biz de ona göre elimizden geleni yapalım” demişler. Palalı ertesi sabah söz konusu yeri etrafı çizilmiş olarak görmüş. Köylüler de o günün imkanlarıyla burasını bir avlu içine almışlar. Bunu takiben aynı kişiye rüyasında “bizim bir beyimiz var. Biz oniki kişiyiz, üç basamak aşağı inilecek, alnına konulmuş bir aşık var başucunda, işte beyimiz o” demişler. Adam üç basamakla aşağıya inmiş, tarif edilen yeri ve alma konulmuş aşığı bulmuş ve etrafını çevirmiş. Daha sonra buranın adı Çevrim mezar olmuş. Çevrim mezar, türbe gibi ziyaret edilmemektedir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Hacı Torun Efendi
kayseri – hunat hatun camii Kayseri hanedanından Çukurluzade Ahmed Ağanın oğlu olan Hacı Torun Efendi ‘nin asıl adı Muhammed (Mehmed) Salih olup 1214/1799 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Baba ve dedeleri, Sivas Şehri yakınlarında bulunan Kesik Köprü Vakfı ‘nın mütevellısi olup, 610/1213 tarihli bu vakfiyeye göre sülaleleri Selçuklu Vezirlerinden Ebü’l-Leys Arslan b. Sinbat’a dayanmaktadır. Bu vakfiyeye göre ecdadının Horasan tarafından gelerek Sivas’a yerleşmiş oldukları tahmin edilmektedir. Kendisi daha çocukken babası Ahmed Ağa’nın ölümü sebebiyle annesinin babası ulemadan Hacılarlı Musa Efendi ‘nin yanında erginlik çağına kadar kalmış, akranlarından ayırt edilmesi için Musa Efendi tarafından kendisine ”Torun” takabı verilmiştir. Bu suretle adı bundan sonra halk arasında Torun Efendi diye meşhur olmuştur. İlk tahsilini Hacılar’da dedesi Musa Efendi’nin yanında yapan Torun Efendi , keskin zekasıyla Musa Efendi’nin hayır dualarına mazhar olmuştur. Musa Efendi Kayseri’de Sivas Kapısı yanında bulunan Çiğdeli Camii’nde vaaz ederken arkasına aldığı bu küçük torununu halka göstererek samimi dualarda bulunmuştur. Gençlik yıllarının ilk devresinde iken dedesi Musa Efendi’nin de ölmesi ile kimsesiz kalan Torun Efendi , Kayseri’de halasının kocası Kıranardlızade Hacı Seyyid Ağa ‘nın evinde kalmağa başlamış ve bu arada geçimini temin için dokumacılık sanatına başlıyarak yirmiyaşına kadar bu sanatla meşgul olmuştur. Manevi bir işaret olmak üzere bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i görmüş ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz kendisine bir Kur’an-ı Kerim vererek ”oku” buyurmuştur. Bunun üzerine uyanan Torun Efendi ‘nin içinde bir ilim sevgisi, tahsil aşkı meydana gelmiş ve o günden itibaren dokumacılık sanatını bırakarak Mürekkepci lsmail Efendi ‘nin derslerine devam etmiş ve Yanıkoğlu Camii imamı Hacı Derviş Efendi’den İlm-i kıraat öğrenmiştir. Aynı zamanda o asırda ilmi etrafa yayılmış olan Göncüzade Kasım Efendi ‘nin derslerine devam ederek icazetname almıştır. Bir aralık Ankaravi Sarı Abdullah Efendizade Mehmed Efendi’ nin de derslerine devam etmiş ve Raşid Efendi Kütüphanesi’nin Hafız-ı Kütüplerinden Hacı (M.) Salih Vahdeti’den Telhis ve Mutavvel okumuştur. O asırda medreselerin verimsiz hale gelmesiyle tedris hayatı camilere kaymış olduğundan Kayseri’de Cami-i Kebir ders-i ammı Hocazade Mehmed Efendi ‘nin ölümünden sonra Cami-i Kebir’de müderrislik vazıfesini üzerine alan Hacı Torun Efendi , otuz seneye yakın bu camide yüzlerce talebe yetiştirmiş, vaaz ve irşadda bulunmuştur. Talebeleri içinde en meşhurları, damadı Divrikli Emin Efendi , Küçük Hacı Hafız Efendi , Müftü Nail Efendi , Müftü Mesud Efendi , Müftü Hacı Enver Efendi gibileri olmak üzere üçyüzü aşkın talebeye icazetname (diploma) vermiştir. Bir aralık Hacc’a da giden Hacı Torun Efendi gidiş gelişlerinde Mekke, Medine ve Şam gibi Osmanlı Vilayetleri’ndeki alimlerle karşılaşmış ve ilmi sohbetlerde bulunarak kudretini onlara da tasdik ettirmiştir. Hacdan dönüşlerinde Karaman Müftüsü Hadimizade Abdullah Hasib Efendi’ ye uğramış ve Hadimi Hz.lerinin kendi el yazması mecmuasını ve diğer eserlerini görmüş ve bir kısmını istinsah (kopya) eylemiştir. Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi’ne de pek çok devam eden Hacı Torun Efendi , kendi el yazısı ile bazı kitaplar istinsah eylemiştir. Kendisi Nakşibendi Tarikatı’na mensup olduğundan Hadimi Hz.lerinin “Risale-i Nakşibendiyye” sini de istinsah etmiş ve Şeyh Hadimi merhumun ruhani himmetiyle adı geçen tarikatta tezyid-i feyz ve kemal eylemiştir. Hacdan döndükten sonra da yine Cami-i Kebir’deki tedris hayatına devam eden Hacı Torun Efendi, ders-i anımdan olması sebebiyle Tefsir, Hadis, Fıkıh Usulü, Maani, Beyan, Bedi, Sarf, Nahiv, Mantık, Adab, Kelam, Hikmet ve Hey’et gibi ilimlerden ders okutmuştur. 1254/1838 tarihinde telif ettiği “İşaratü’l-Kur’an” isimli eserini Sultan Abdülmecid Han’a 1258/1842 de takdim ettiğinde padişah tarafından mükafat olmak üzere Hacı Torun Efendi’ ye hazineden 250 kuruş maaş bağlanmıştır. 1273/1856 yılında Cami-i Kebir’in tamiratı sırasında bir hayli emeği geçmiştir. Bu sıralarda telif hayatına da başlıyan Hacı Torun Efendi , isimlerini aşağıda vereceğimiz eserlerle bazı Haşiye ve Ta’likatlar meydana getirmiştir. Muhakkık, Müdakkik, zeki ve vakar sahibi, halk ve ulema arasında zamanın İmam-ı A’zam ‘ı gibi hürmete layık bir kimse idi. Zamanındaki alimler ve şeyhler ziyaretine gelerek hayır duasını almağa çalışırlardı. Yaşları yetmişe vardıktan sonra Beyzavi Tefsiri ile Buhari derslerinden başka ders okutmamışlar, ibadetle vakit geçirmişlerdir. Son zamanlarında bazı müzmin hastalıklara yakalanmış olup, iyileşmesi mümkün olmayan bir hale geldiği halde hiç bir zaman şuurunu kaybetmemiş ve bu halde iken bile Cenab-ı Hakk’a hamdetmeğe devam etmiş ve hiç bir zaman hastalığından şikayet etmemiş, tahammülsüzlüğe delalet edecek bir kelime bile söylememiştir. İlahı emanetin teslimi zamanı yaklaştığı sırada üç gün üç gece yanlarında Hatm-i Hace tertibini emredip kendileri dahi o hasta halinde Hatm-i Hace’ye devam ederken 22 Zilhicce 1302/1884 Cuma günü, Cuma Namazı’ndan ewel vefat etmiş, Hunat Camii’nin batı kapısından girerken görünen Hunat Hatun türbesi yanına defnedilmiştir. O tarihlerde Kayseri Naibi bulunan Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi, ölümüne şu tarihi düşürmüştür: “Lafzıle tarih-i fevtin zabt idüb FEVZi dedi” “Üçyüz iki sali içre kıldı Aden’e irtihal” Menkıbeleri 1- Gençliginde bir gece rüyasında Peygamber Efendimiz’i görmüş, Peygamber Efendimiz kendisine bir Kur’anı-Kerim vererek ”oku” buyurmuştur. Bunun üzerine uyanan Hacı Torun Efendi , çalışmakta olduğu dokumacılık sanatını bırakarak Mürekkepci İsmail Efendi ‘nin derslerine devam etmiştir. 2- Abdullah Develioğlu Hocamız merhum anlatıyor: 1909 senesinde Edirne’de bulundum, Saathane Medresesi Müderrisi İsmail Hakkı Efendi -o zamanlar 80 yaşlarında olduğu zannediliyordu- şöyle dedi: – “Bir zamanlar İstanbul’da idim, Hacı Torun Efendi ile Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi’yi gördüm. Hacı Torun Efendi’ye Kur’an-ı Kerim ‘in bazı sureleri başlarındaki huruf-ı mukattaa’nın manasını sordum, şöyle dedi: – “Habib ile mahbub arasında bir sır ve şifredir. Onlardan başkası bunun hakikatini bilemez.” 3- Mezar taşına şu beyit yazılmıştır: İza kale’l-Müezzinü fi’l-hamsi eşhedü Ve nahnü nücibu fi’I-Kuburi ve neşhedü Açıklaması: Müezzin beş vakit ezanda: “Eşhedü -Cenab-ı Hakkın varlığına ve birliğine ve Hz. Peygamber’in O’nun rasulü olduğuna şehadet ederim- dediğinde, biz de mezarda olduğumuz halde cevap verir ve şehadet ederiz.” 4- Bir gün Hacı Torun Efendi ziyaretçilerine: – “Allah daha iyi bilir, Maraşlı bir öğretmen bana bir mektup getiriyor” der. Biraz sonra içeriye ince yazma sarıklı, kısa cepkenli, Maraş yemenili birisi selamla girerek, Hoca Efendi’ye bir mektup uzatır. Adam gittikten sonra Hoca Efendi ziyaretçilerine: – “Herhalde kerametime hükmettiniz. Pencereden bakarken bu adam birisine bir şey sordu, adam da bizim evi gösterdi. Kıyafetinden Maraşlı olduğu anlaşılıyordu. Maraş Müftüsü’nden bir mektup bekliyordum. Gelen kimsenin öğretmen olduğunu da, oynayan çocuklara dikkatli bakışlarından çıkardım” dedi. Eserleri 1- İşaratü’l-Kuran 2- Miftahu’l-Hayat 3- Risaletü’l-İndiraciyye 4- Tenbihü’l-Ağbiya 5- Hissü’l-Hakk ve Zaher 6- Risale fi Ta’rifatil-Ahkami’ş-Şer’iyye Hocaları 1- Mürekkepci İsmail Efendi 2- Hacı Derviş Efendi 3- Göncü-zade Kasım Efendi 4- Sarı Abdullah Efendi-zade Mehmed Efendi 5- Hacı Mehmed Salih Vahdeti Hoca Efendi Talebeleri 1- Divrikli Damad Emin Efendi (Ölümü: 1327/1909) Divrikli Hafız Mustafa Efendi’nin oğludur. Hafız Mustafa Efendi Kayseri’de müderris iken, Emin Efendi 1237/1821 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. İlk tahsilini Kayseri’de yapmış ve küçük yaşta iken Kur’an-ı Kerim-i ezberlemiştir. Sonra kardeşi İsmail Efendi ile beraber memleketi olan Divrik’e gitmiş ve orada sarf ile nahvi, daha sonra Tokat’a giderek mantık okumuştur. 1265/1848 tarihinde tekrar Kayseri’yegelen Emin Efendi, zamanın büyük alimi Hacı Torun Efendi ‘den sekiz sene kadar okuyarak icazet-name almış ve hocası Hacı Torun Efendi ‘nin kızı ile evlenmiştir. Bu evlilikten dolayı “Damad” adı ile şöhret bulmuştur. Kayseri’de kırk sene kadar tedrisatta bulunarak ders okutmuş ve 300’den fazla talebeye icazetname vermiştir. Nihayet-seksen sekiz yaşında olduğu halde-1327/1909 yılında Kayseri’de vefat etmiş ve cenazesi Hunat Cami-i Şerifi’nin batı girişindeki türbenin yanındaki boşluğa defnedilmiştir. Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, “Mevkıfü’l-Akli ve’l-İlm” adlı eserinde şöyle bir kıssa anlatmaktadır: “Ben, Anadolu vilayetlerinden büyük bir vilayet olan Kayseri’de talebe iken, işittiğime göre Hocam Divrikli Mehmed Emin Efendi ki Kayseri’li Hacı Torun Efendi ‘nin damadı diye meşhurdur -Allah her ikisine de rahmet etsin-, Şeyh Damad Halil Efendi adında meşhur ilim adamlarından biri kalabalık ilmi bir cemaat içinde ”O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir varlık yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız” ayetinde çalgı aletleri ayetin manası içine nasıl girebilirler?” diye bir soru sormuştur. Damad Emin Efendi’nin mantıkta büyük bilgisi vardı, şöyle cevap vermiştir: – “Ayetteki kazıyye (önerme) umumidir. Her varlık ki var oluşu sebebiyle Allah’ı tesbih eder ve böylece bu ayetin hükmüne lehiv aletleri de girer. Zira bunlar da mevcut varlık olmaları sebebiyle Allah’ı tesbih ederler. Lehiv aletlerinin insanları Allah’ı zikirden alıkoymaları ve şer’in onu yasaklaması sebebiyle asıl maddelerinin Allah’ı zikirden yoksun olmaları lazım gelmez. Mantık bilgisi sebebiyle hüküm çıkaran bu hikayeyi Mısır’da kalabalık ilmi bir topluluk içinde anlattım. Gereken ilgi ve alaka gösterilmedi. İhtimal ki bu ilgisizlik mantık ilminin Mısır’da gerektiği gibi takdir edilmeyişinden ve gaflette olanların bu ilim aleyhinde bulunmasındandır. 2- Küçük Hacı Hafız Efendi (Ölümü: 1307/1890) 1238/1822 yılında Kayseri’de doğmuştur. İlk tahsilini mahalle mektebinde yaptıktan sonra medrese tahsilini de Hunat Hatun ve Melik Gazi medreselerinde yapmış ve Hacı Torun Efendi’den icazetname almışlardır. Daha sonra Hunat Medresesi ‘ne müderris olmuşlardır. Nihayet -Yetmişüç yaşında olduğu halde- 28 Ramazan 1307/ 1890 tarihinde Kayseri ‘de vefat etmiş ve Hunat Camii Türbesi ‘nin yanındaki boşluğa defnedilmiştir. 3- Müftü Nail Efendi: Hayatına dair hiç bir bilgi elde edemedik. 4- Müftü Mes’ud Efendi (Ölümü: 1310/1892-93) Kayseri ‘nin Ağırnas Köyü ‘nde doğmuştur. İlk tahsilini burada yaptıktan sonra medrese tahsilini Kayseri’de Hacı Torun Efendi’de yapmış ve bu zattan icazetname almıştır. İslam Hukuku Mütehassıslarından olan Mes’ud Efendi, Kayseri Müftüsü olmuştur. Daha sonra İstanbul’a giderek hademe-i şahane ve musıkı-i hümayun arabi muallimliğine tayin olunmuştur. Kayseri’nin sayılı ve değerli alimlerinden biridir. “Mir’at-ı Mecelle” adlı eserinde mecelle maddelerinin, otuz kadar hanefi fıkıh kitaplarından çıkarılmış kaynaklarını, asıllarını arapça olarak vermiştir. Mecelle’nin maddeleri aynen alınmış, her maddenin altına yukarıda adı geçen kaynaklardan alınan ifadeler yerleştirilmiştir. Ayrıca mehazın adı ve babı da zikredilmiştir. Mecelle cemiyetinin takdirlerini de kazanmış olan bu eser, 1302 yılında İstanbul’da bir cilt halinde 750 sayfa olarak basılmıştır. Müftü Mes’ud Efendi nihayet-1310/1892- İstanbul’da vefat ederek Yahya Efendi Dergahı avlusuna defnedilmiştir. 5- Müftü Hacı Enver Efendi: (Ölümü: 1326/1908) 1251/1835 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Babası Mehmed Salih Efendi’dir. İlk tahsilini mahalle mektebinde şeker-zade’den yaptıktan sonra medrese tahsilini de Kayseri’de Hacı Torun Efendi’den yaparak icazet-name almıştır. Kayseri’de Hatuniye Medresesi’ne müderris olan Hacı Enver Efendi, daha sonra Kayseri’ye müftü olmuştur. 36 sene kadar müftülük yaptıktan sonra nihayet yetmiş üç yaşında olduğu halde 1326/1908 tarihinde Kayseri’de vefat etmiştir Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Develili Celal Baba
kayseri – develi – Ulu cami avlusu Celal Baba , Develi, Tufanbeyli, Kadirli, Kozan yörelerinde menkıbeleşmiş hikayeleri anlatılan ve veli olduğu kabul edilen ” Meczup Velilerden” mukaddes bir zattır. Celal Baba, ona dair bilgilerin çoğunu onunla ilgili anlatılardan edinebildiğimiz gizemli bir insandır. Ümmî bir zat olmasından dolayı yazılı hiçbir eser bırakmamıştır. İnsanların “celal”inden çekindikleri, hiçbir zaman zavallı ve aciz durumda olmayan, tersine kimseye eyvallah etmeyen, mezar taşında yazdığı gibi “Allah’ın Mecnunu” dur. Bırakın birilerinin yardımına ihtiyaç duymayı, yanında kaldığı kişilere maddi yardımlarda bile bulunduğu belirtilmiştir. İnsanların dualarında adını zikredip “yüzü hürmetine” diye yakardıkları, sıkıntılarında darına yetişeceğine inandıkları bir velidir. Ondan korkmanın ötesinde, muhabbet besleyenlerin gülümseyerek hatırladıkları, kimi zaman bir çocukla atışır gibi gülümseyerek atıştıkları, parayla ve dünyayla ilgisi olmayan keramet ehli bir zattır. Celal Baba , edinilen nüfus kayıtlarına göre 1 Temmuz 1917’de Develi’de doğmuştur. Adı Celal Kındıra’dır. Baba adı Ali, anne adı Fatma’dır. Hiç evlenmemiştir. 11 Temmuz 1994’te Develi’de akrabası olmayan ancak ona ev sahipliği eden ve hizmetini gören Pembe Kapusuz’un (Kadir Özdamar, Sarıkız’ın Seyit olarak belirtir.) yanında hakka yürümüştür. Aynı anneden olma başka kardeşi yoktur ancak babasının ikinci eşi Nazife hanımdan olma 1932 Ankara doğumlu Osman isimli bir erkek kardeşi vardır. Kardeşi de 1997 yılında vefât etmiştir. Elde edilen bilgilere göre Celal Baba ’nın okuma yazması yoktur. Ama cezbe anında çok etkileyici, yarısı Arapça yarısı Türkçe dua ettiği Yrd Doç. Dr. A. Kadir Özdamarlar tarafından yazılan bir köşe yazısında belirtilmiştir. (Özdamarlar 5 Aralık 2017) İtikadi bağlamda Tufanbeyli’de görüşülen kişilerin anlattıklarına göre Hanefî bir mezhebe değil İmam Cafer’i merkez alan bir itikada mensuptur. Ancak Develi’de görüşülen kişiler ise Kadirî Tarikatı’nın Nâdirî kolunun kurucusu olan Muhammed Bilal Nadirî ’ye bağlı olduğunu belirtmektedir. Nitekim anlatılan kerametlerinin birinde; bir bebeğin adının “Bilal” konulmasını talep etmesi, başka bir kerametinde ise Gaziantep’te bir türbeyi ziyaret edeceğini belirtmesi Bilal Nadiri Hazretleri ’nin Gaziantep’in Nurdağı ilçesi Hamidiye köyündeki kabrini ziyarete gitmiş olma ihtimali düşündürmektedir. Celal Baba, adı gibi “celâlli” bir insandır. Genelde sinirli bir tabiatı olmakla birlikte sevdiği insanlara karşı çok müşfiktir. Sokakta yürürken kimi zaman söve saya giden, kimi zaman da evde kendi aralarındaki bir kavgada hanımına vurmaya çalışan kişinin aniden arkasından yumruklayıp “Onun ne suçu var da vuruyorsun!” diyerek kadını koruyan şefkatli bir zattır. Üstüne başına dikkat etmeyen, çoğu zaman toz toprak içinde kalan Celal Baba’nın üstünü başını değiştiren, yenilerini giydiren, hamama götüren pek çok kişinin etrafında bulunduğu belirtilmektedir. O, azametinden çekinilen, duasını almak içinse kendisine hizmet edilmeye çalışılan bir velidir. Celal Baba , ömrünün büyük bölümünü Develi’de geçirmiştir. Develi’de yaşadığı dönemde “Deli Celal”, “Keleş Ali’nin Celal” , Kadirli, Kozan ve Tufanbeyli’de ise “Pehlül Celal” ve “Celal Baba” olarak adlandırılmıştır. Develi’ye geldiği zamanlarda 35 gün, bazen bir hafta kalmış sonra bir ay, iki ay ortadan kaybolmuştur. Ona dair anlatılanlardan anlaşıldığı kadarıyla sık sık Develi ilçesine bağlı Bakırdağı köyü tarafındaki Gezbeli Geçidi’nden Adana tarafına geçmiştir. Kadirli ve Kozan’da ”Uçan Celal” olarak anılmıştır. Celal Baba ile anlatılarının en sık karşılaşılan hadisesi Celal Baba’nın bir vasıtanın (otomobil, otobüs vs.) gidebileceği mesafeyi o vesaitten çok daha önce kat etmesi hadisesidir. Anlatıların birinde: Develi’den bir Hac Kafilesi Kabe’ye gitmek üzere iken Celal Baba da onlarla yolculuk etmek ister. Şoför, onu “meczup” olduğu için arabaya bindirmez. Kabe’ye vardıklarında Celal Baba’nın kendilerinin önünde ibadet ettiğini görürler. Bir başka hadisede, Celal Baba bir kadının pişirdiği köfteyi Kozan’dan Ankara’ya köfte soğumadan ulaştırır. Mekânı, olağandışı şekilde değiştirmesi ile ilgili pek çok anlatının bir kısmı da Celal Baba’ya verilen emanetlerin ya da mektupların ilgili şahsa adres belirtilmeden Celal Baba tarafından ulaştırılabilmesi ile ilgilidir. Örneğin Develi’den Gaziantep’e gideceğini söyleyen Celal Baba’ya teslim edilen asker mektubu kışta kıyamette sahibine ulaştırılır. Mektubu verirken Celal Baba’nın elinde onlarca mektup bulunur, o okuma bilmediği halde mektuplara bakmadan o mektubu bulup sahibine teslim eder. Onun verdiği cevabı da tekrar getirir. Kadirli yöresinde “Celal Baba, erenlerin postacısıydı.” denilmekte “Uçan Celal” şeklinde de anılmaktadır. Celal Baba’nın, zaman zaman mendil açıp para topladığı, topladığı paralarıysa sevdiği kişilere verdiği belirtilmektedir. Bu paraları alanlardan bir kısmı harcarken bir kısmı “bereket parası” diye cüzdanında ya da sandığında saklamıştır. “Celal Baba, bu paraları isteyen herkese vermez. Sadece gönlünün ısındığı kişilere verirdi.” denilmektedir. Bu paraları saklayanlarsa evinin bereketinin hiç azalmadığını belirtmektedir. Celal Baba’ya dair “bereket sağlama” anlatılarının biri: “Onu devamlı arabasıyla taşıyan Kozanlı bir şoför, Celal Baba arabaya bindiğinde arabanın yakıtının hiç bitmediğini, borçla aldığı arabanın borcunun nasıl olup da kapandığına anlam veremediğini, bunların da Celal Baba’nın bereketinden kaynaklandığını söyler.” şeklindedir. “Onu döven birinin o günden sonra boynunu tutamayan yarı felçli biri olduğu anlatılmaktadır.” “Bakırdağı’ndan Kadirli tarafına giden bir kamyoneti durdurmak istemiş. Adam durmamış. Daha ileri bir yolda yeniden karşısına çıkmış Celal Baba, yine durdurmak istemiş adam yine durmamış. Kadirli’ye vardığında yine karşısına çıkmış. “Elinin kazandığını, cebin görmesin!”demiş. Adam şimdi kazandığının bereketinin olmadığını bunun da Celal Baba’nın bedduasından kaynaklandığını söylüyor. Celal Baba’nın, Develi’deki yağmur dualarında muhakkak bulunan bir zat olduğu belirtilmektedir. Kendi gelmese bile hocaların: “Onun duası geçer.” düşüncesi ile yağmur dualarına katılmasını istedikleri biridir: “Elbiz’in yan tarafları eskiden harman yeriydi. Oralara duaya çıkılırdı. Celal Baba ceketini çıkarır tersine çevirir ve tekrar giyerdi. Elini kaldırır dua eder, aşağı doğru döndürürdü. Dudakları dua ederdi devamlı. O dualardan yağmursuz döndüğümüzüde pek hatırlamam.” Celal Baba’nın geçmiş ve gelecekten haberdar olmasına dair en ünlü anlatısı kendi mezar yeri ile ilgili olan ve ölümü sonrasına dair söyledikleridir. Kadir Özdamar’ın da bahsettiği bu hadise şöyledir: “Celal, bir gün bana dedi ki ‘Yaşar abi, ben Kadirli’de ölürsem orada mezarım hazır. Develi’de ölürsem de (caminin bahçesinde şu an kabrinin bulunduğu yeri göstererek) beni şuradaki mezara gömeceksiniz tamam mı, dedi. Biz geçiştirmek için “he, hı!”dedik. Çünkü o mezar dolu diye biliyorduk. Burası tarihi bir yer illa birisi vardır ki mezarı var burada diyorduk. Çünkü tamamen bir mezar olarak görünüyordu burası. Celal: “Yok burası boş. Burası benim.” derdi. Celal gidince merak ettik ve mezarı kendi elimizle kazdık. Burası için ‘Bu camiyi yapan usta düşmüş de ölmüş onun mezarıymış.’ denilirdi. Kazdık ama mezardan kemik vesaire çıkmadı. Dediği gibi mezar boş çıktı. Celal Baba, ben ölünce bir meczup olan Cücünlü Bekdeş beni yıkayacak demişti. Celal Baba bu vasiyet olayından kısa bir süre sonra hakka yürüdü. Biz yıkamak için toplandık. Cücünlü Bekdeş aniden geldi. “Çekilin, çekilin!” diye bizi etrafından kovdu. “Ben yıkayacam.” dedi. Güzelce yıkadı omzumuza alıp gelirken önümüzde yürüdü dua ede ede. Mezarının başına oturdu, bıdır bıdır birşeyler söyledi, gömülene kadar.” Celal Baba’nın kabri Develi Ulu Camii’nde minarenin dibindeki küçük kabristandadır. Yazılma tarihlerinin farklı olmasından dolayı olabilecek bir sebeple biri baş ucunda ve diğeri ayak ucunda olmak üzere Celal Baba’nın iki mezar taşı bulunur. Başucundaki taşta “Celal Kındıra, Celal Baba, Ruhuna Fatiha, D. 1331ö. 11. 7. 1994” yazar, ayak ucundaki mezar taşında ise: “Allah’ın Mecnunu, Celal Baba, Ruhuna Fatiha, 1918-1994” yazılıdır. Celal Baba, hayatta olduğu dönemde kendine mezar olarak iki yer belirlemiş ve ölümü gerçekleştiğinde bu iki yerden birine defnedilmesini vasiyet etmiştir. Bunlardan biri Kadirli’de bir mezar, diğeri Develi Cami-i Kebir diğer adıyla Ulu Camii bahçesindeki küçük kabristandır. Kadirli’deki mezar yerinin, Celal Baba oraya defnedilmese de kendini sevenlerce mezar ve ziyaretgah kabul edildiği belirtilmektedir. Ayrıca Tufanbeyli’deki Evci köyünde de Celal Baba’nın makamı bulunmakta ve sevenleri tarafından burası da ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Aşık Seyrani Bildirileri I. cilt , Develili Celal Baba üzerine bir araştırma , Emel Şimşek , Kayseri Büyükşehir Belediyesi
Şeyh Seyyid Ahmet Kumari Türbesi
kayseri – incesu – Kızılören köyü ile Omuzu güçlü zaviyesi arasında Moğol katliamından kaçarak 13. asır ortalarına doğru Kızılören Kasabası havalisine yerleşen es-Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin kabilesine mensup olan Şeyh Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri M.1400-1490 (Hicri 800-900) yılları arasında, o gün Kara Kilise bugün ise Boyun Kilise içi denilen yerde (Armutluk mevkisinde) yaşamış ve vefatını müteakip Kızılören’in güneyindeki Gökdağı eteklerinde şeyhliğinde bulunduğu zaviyesi yakınlarına defnedilmiştir. Şeyh Ahmed Kumari hazretlerinin vefatına müteakip kabri üzerine bir türbe inşaa edilmiş ve bu türbeye çeşitli meşrutalar ilave edilmiştir ve yine bugünkü Armutluk ve çevresinde bulunan bazı tarlaların gelirleri de bu tekke ve bu türbenin giderleri için vakfedilmiştir. Şeyh Seyyid Muhammed el-Kadiri ’nin torunları yörede Karakilise olarak bilinen Romalılardan kalma kiliseyi tekkeye çevirerek insanları irşada başlamış, Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri de zamanla bu tekkeye şeyh olmuştur. Bu Kadiri tekkesinde daima meskûn kimseler bulunmakta idi. Halkın irşâdı için çalışan Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri nin tekkesine ait çeşitli vakıf gelirlerinin olduğu ve arşivlerde kayıtlı olduğu belirtilir. Şeyh Ahmed ve Şeyh Mehmet isimli kimseler M.1440 tarihinde yine bu zaviyede hizmet görmüşler ayrıca bu kimseler ve aileleri padişahın fermanıyla avarız vergisinden muaf tutulmuşlardır. Şeyh Ahmed Kumari’nin vefatından sonra kimlerin tekkenin şeyhliğinde bulunduğu, kesin olarak tespit edilememiş ise de, yine arşiv vesikalarından Şeyh Ahmed’in veya Şeyh Mehmet’in veya Şeyh Budak’ın veya Kızılören’de yaşayan diğer bir Şeyh Ahmed’in tekkenin başında bulunduğunu öğrenmekteyiz. M.1698 (H.1110) tarihinde Şeyh Ahmed Kumari Tekkesinde Hacı Abdi isimli biri ve ondan sonra ise M.1708 (H.1115) senesinde Seyyid Üveys isimli diğer bir kişi tekkenin şeyhliğinde bulunmuştur. Ayrıca Seyyid Hazretlerinin vakfının kayıtlarından Seyyid Ahmed Kumari Hazretlerinin çocuklarının vakfın tevliyetinde bulunduğunu ve buradan hisse aldıklarını öğrenmekteyiz. Zamanla Şeyh Ahmed Kumari Hazretlerinin kabri hariç türbesi, tekkesi, bunların meşrutaları ve vakıf arazileri ortadan kalkmıştır. Hakkında rivayet edilen kerametlerden biri şu şekildedir: Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri, tarlasını sürerken rivayete göre ormandan gelen bir arslanı çifte koşardı. Yaklaşık 500 yıldır yöre halkı darda kaldıklarında, kuraklığa ve salgın hastalıklara müptela olduklarında, ihtiyaçlarının karşılanıp dualarının kabul edilmesi için onun kabrine gidip dua ederler. Hazretin adının halk arasında Kumarı olarak anılmasına karşın aslen Kumalı olduğu düşünülmektedir. Kumalı Hazretlerinin hangi tarihte yaşadığı tam olarak bilinmemesine rağmen, halk arasında anlatılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile olan menkıbeleri gözönüne alındığında 1600’lü yıllarda yaşamış olduğu kanaatine varılmaktadır. Hakkında anlatılan menkıbelerden bazıları şunlardır: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ordusuyla İncesu’ya uğrar ve burada bir cami, kervansaray, han, hamam vesaire dükkânlardan oluşan güzel bir külliye yaptırır. Bir ara ordusu ile şimdi “saz” diye bahsettiğimiz geniş düzlüğe gelir ve burada Kumarı Hazretlerine bir haber salarak “Şeyhim, bu gün ordumun tüm iaşesi sana aittir” der. Zira o zamanlar tüm Karataş nahiyesi Kumarı Hazretlerine dirlik olarak verilmiştir. Kumarı Hazretleri eline bir uruplağa bulgur, bir kaşık yağ, biraz tuz, birazda baharat alarak ordunun yanına gelir. Elindekileri gören Paşa “Sen bizimle alay mı edersin Şeyhim, neye yetecek o elindekiler?” deyince, Şeyh “siz orasına karışmayın, kazanları kurun Paşam” diye cevap verir. Kazanlar kaynamaya başlar Şeyh Hazretleri kazanların başına geçer, elindekileri Yaradan’a dua ederek kazana atar. Onca kazanda sular kaynar, yemekler pişer tüm orduya verilir ancak hazretin getirdiği bir uruplağa bulgur hâlâ tükenmemiştir. Kara Mustafa Paşa artık şeyhdeki sırrı anlamış erenlerden olduğunu sezmiştir. Ona keramet göstermesi için bir dilekte daha bulunur. “Şeyhim, benim atım yalnızca filik arpa yer, bana bu arpadan bulabilir misin?” der. Filik arpa “baharda büyüyen, yeni başak veren arpa” demektir. Mevsim güz olduğu için bu arpayı o esnada Anadolu’da bulmak imkânsızdır. Şeyh hazretleri buna da “peki” der ve “biraz bekleyin getiriyorum paşam” diyerek oradan ayrılır. Aradan biraz zaman geçtikten sonra ise elinde birazcık arpa ile gelir ve atın önüne atar. Bu azıcık arpadan tüm atlar yer ancak yine de arpa tükenmez. Şeyhteki keramete hayran kalan Paşa “Şeyhim arpayı getirdiniz ama çok oyalandınız” diye sırra vâkıf olmak ister. Kumalı Hazretleri ise gülümseyerek “insaf Paşam! Filik arpa bu mevsimde yalnızca Şam’da bulunuyordu, oradan getirdim” diye karşılık verir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Hacı Zühdü Efendi ( Sayram )
kayseri – merkez -seyyit burhanettin mezarlığı Alim, müderris, vaiz (Kayseri, 1860 – Kayseri, 1945). Deliklitaş Mahallesi’nde doğdu. “Lülecizade”lerden olup baba adı Hüseyin, anne adı Emine’dir. Mahalle mektebinde okuduktan sonra medrese tahsilini Damad Emin Efendi, Hacı Kasım Efendi (Kızıklı) ve Hacı Hafız (Küçük Hafız) Efendilerin yanında yaptı. Nüfus kayıtlarından, 1910 yılında kaydını Camikebir Mahallesi’ne naklettiği anlaşılmaktadır. Soyadı kanunundan sonra “Sayram” soyadını aldı. Hacı Torun Efendi ‘nin kızını aldığı için meşhur olan Damad Emin Efendi’nin damadı oldu. Kardeşi Hacı Mustafa Efendi’nin de (Ö 1932) Yahyalı’da müderris olması, ailenin ilimle olan ilgisini gösterir. Kendisi de ilim öğrenmek için Trablusgarb’a kadar gitmiştir. Orada, Dağıstanlı Şeyh Hüsameddin Efendi’den Nakşibendi Tarikatı’ını; İstanbul’daki Kelami Dergahı Şeyhi Esad Erbil ‘den de Kadiri Tarikatı’nın erkanını öğrendi. Aynca o, ilim ve ahlak sahibi, sevimli, heybetli ve vaazlarında sözleri etkili bir şahıstı. Hacı Zühdü Efendi 1915 kışında Kayseri’ye döndü ve burada Daru’l Hilafe’de hadis, tefsir ve fıkıh dersleri okuttu. Kilimli ağazade Hasan Okutan ve Mehmed Ali Satoğlu kaydı geçen öğrencilerindendir. Başkatibzade Ragıb (Güven) Bey de İs tanbul’da öğrencisi oldu. Hacı Zühdü Efendi, “gazi-şehid” olmanın üstünlüğünü tartıştdığı ilmi bir sohbette şahadetin üstünlüğünü savunurken, Hacı Kasım Efendi ise gaziliğin üstünlüğünü savundu. O, memur maaşı olmayan alimlere bağlanan “Mustehıkkin-i İlmiye” tertibinden maaş almaktaydı. Kabe’ye giderek hacı oldu. Mezarı, Seyyid Burhaneddin Mezarlığı’nın güneydoğu köşesinde, kardeşi Mustafa Efendi ile birliktedir. Vefatında Ab dullah Develioğlu Kayseri müftüsüydü. Cenazesi çok kalabalıktı; bu, onun İlmi kişiliğini ve halk tarafından çok sevilen biri olduğunu gösterir. Develioğlu, Hacı Zühdü Hoca’nın vaiz olması nedeniyle, zamanın Diyanet İşleri Başkanı Şerafettin Yaltkaya’ya (Ö 1947) bir ta’ziyetname göndermiştir. Halen Kocasinan’a bağlı Mevlana Mahallesi’nde, adına, “Hacı Zühdü Efendi Sokağı” bulunmaktadır. Vaizler ”sözlü kültür”ü önemsediklerinden dolayı bilinen bir eseri yoktur. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Gözübüyükzade İbrahim Efendi
kayseri – incesu – hacı kılıç mezarlığında Alim ve müderris (Kayseri, Ocak, 1747-Kayseri, ıs Ocak 1838). Hacı Kılıç Mahallesi’nde doğdu. Babası o dönemin bilginlerinden olan Müid Efendizade Mehmet Behçet Efendi’dir. İlk tahsilini Kayseri’de yaptıktan sonra Konya’nın Hadim ilçesine giderek devrin tanınmış bilginlerinden Hadım Müftüsü Ebu Said Mehmed el-Hadimi’den dini ve ilmi bilgiler aldı. Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Büyük Hüseyin Efendi’den icazet alarak Kayseri’ye döndü. Gözübüyükzade İbrahim Efendi , devrindeki gelenek olan ilim tahsili için İstanbul, Mısır,Şam, Bağdat vb. şehirlere değil de, Hadım’a gitmeyi tercih ederek, burada dini ve ilmi alanda büyük başarı göstermesi ile çağdaşlarından ayrılmaktadır. Kayseri’de 1785 yılında Gözübüyükzade Medresesini kurarak burada Arap dili, mantık, kelam, felsefe. tefsir ve hadis dersleri vermeye başladı. Elli yılı aşkın bir süre bu medresede başmüderris olarak görev yaptı ve çok sayıda eserle birlikte beş yüzden fazla öğrenci yetiştirdi. Kayseri Müftüsü Hacı Torun Efendi , Hisarcıklızade Mustafa Efendi gibi bilginler bunlar arasındadır. Aynı aileden yetişen müderrislerin idaresinde 134 yıl kesintisiz hizmet veren Gözübüyükzade Medresesi 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı. Bu medresede kurulduğundan 1924 yılına kadar, çok sayıda ilim adamı yetiştirdi. Örneğin, siyaset ve bilim adamı Suat Hayri Ürgüplü bu medresenin son döneminde yetişenlerden birisidir. Gözübüyükzade İbrahim Efendi ‘nin ve ailesinin asıl lakabı Muid Efendizade ol masına rağmen öğrencileri, onun ileri görüşlü olması ve meseleleri çözmekteki maharetinde dolayı ”Gözübüyükzade” lakabıyla anmaya başlamışlar ve bu lakap ile meşhur olmuştur . Bu nedenle Mu’id Efendizade ailesinden gelenler bundan böyle günümüze kadar Gözübüyükzadeler (Gözübüyükoğulları) olarak tanınmıştır. Gözübüyükzade ‘nin müderrisliği, öğrencileri arasında problemleri çok kolay çözmesi ve izah etmesiyle çok sevilmiştir. Ayrıca hoşgörüsü ve insanlarla iyi iletişimi nedeniyle Kayseri halkının büyük sevgisini kazanmış olan Gözübüyükzade 91 yıllık uzun ömrü boyunca yedi Osmanlı padişahı görmüştür. Kendisine II.Mahmud tarafından şeyhülislamlık görevi teklif edilmişse de yaşının ilerlemesini ileri sürerek bu görevi kabul etmemiştir. İlmi çalışmaları yanısıra hayır faaliyetlerine de katkıda bulunmuştur. Nitekim Gümrükçü Osman Paşa’nın yaptırdığı Battal Gazi mesiresi, Ziyaretçiler Köşkü ve mutfaktan oluşan hayrat ve imaret kurumlarının idaresi kendisine verilmiştir. Gözübüyükzade birçok alanda eser vermesine rağmen özellikle tefsir alanın da verdiği dersler ve eserlerle tanınmıştır. Bu eserler arasında Nebe Suresi Tefsiri en tanınmış olanlardandır. Onun eserlerindeki üslubu çok önemli konuları çok kısa ve açık bir şekilde ortaya koymadaki metodolojisi ile dikkat çeker. Eserlerinin bir kısım ders notu şeklinde olup kendi medresesinde ve diğer medreselerde okutulmuştur. Gözübüyükzade İbrahim Efendi , 15 Ocak 1838 Pazartesi günü Kayseri’de vefat etti ve Hacı Kılıç Mezarlığına defnedildi. Mehmed Cemaleddin’in Gözübüyükzade’nin Mecmuatü’r-Resail’e yazdığı takdiminde, “Kaza-i merkumda i’dad olunan mahalde defin kılınmıştır” ifadesi, başta Bursalı Mehmet Tahir Bey’in Osmanlı Müellifleri olmak üzere birçok eserde, Gözübüyükzade’nin vefat ettiği ve kabrinin bulunduğu yer yanlışlıkla Hadim olarak kaydedilmiştir. Mezar taşında Fehmi mahlaslı bir şairin Gözübüyükzade’nin ölümüne tarih düşürdüğü şu beş beyitlik bir manzume bulunmaktadır: Kurretü’l-aynı cihanın hem zemanın seyyidi. Nuş edip cam-ı ecelden daldı bahr-ı rahmete Kabr-i yari eylenir ravza-i Huld-i berin Hurilerle daim olsun iş-ü zevk-i ibrete Tuttu matem hep vilayetler ona feryad edüp, Nice tullap bağrını yandırdı nar-ı firkate Gel dua kıl kabrine şimdengeru ihlas ile Hem şefaat iltica kıl gitti erdi devlete Mevtini tarih di Fehmi ah ile cevher gibi Es-sena li’llah düştü İbrahim Efendi Cennete. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Bostancı Baba ( Bahaeddin Çelebi )
kayseri – incesu Kayseri’de türbesi bulunan velilerdendir. Hayatı hakkında hiçbir tarihi malumat bulunmamaktadır. Mezarı ve şimdi yıkılmış bulunan zaviyesi Kayseri merkez Küllü (Küllüce) Köyü’nde, Kızılırmak kenarındadır. Yakın zamanlarda yenilenmiş bulunan türbesi, burada bulunan eski bir mezarlık içindedir. Mezarında bulunan mezar taşlarında da herhangi bir yazı bulunmamaktadır. Köylüler türbe çevresindeki, geniş bir alanın onun dergahına ait olduğunu söylemektedirler. Esasen köy türbe yakınındaki bir vadide bulunan eski yerinden tepede bulunan bugünkü yerine taşınmıştır. Osmanlı dönemi 1500 ve1584 tarihli vakıf tahrirlerinde “Vakf-ı Zaviye-i Bostancı Çelebi” olarak tahriri yapılmış bulunan Bostancı Çelebi Zaviyesi (Tekke)’nin gelir kaynağı olan arazinin “Ambar Viranı Mezrası (ekinliği)’nın ve Kızılırmak kenarındaki Boyalı Mezrası veya Köyü” olduğu kayıtlıdır. Ambar Viranı, bugünkü şehrin Ambar arazisidir. Kızılırmak kenarında olarak belirtilen Boyalı Köyü’nün ise bugünkü Küllü Köyü olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten Ambar’da büyük bir arazi Bostancı Çelebi vakfına ait iken son zamanlarda yanlış olarak, oradaki Kara Mustafa Paşa vakıf arazisi ile birlikte kadastro tespiti ve mahkeme kararı ile maliye hazinesine yazılmıştır. Vakıf evladından Bayram Mazmanoğlu bu hususta vakfı kurtarmak için çalışmış ise de başarılı olamamıştır. Küllü Köyü’nde de bugün vakfa ait kayıtlı herhangi bir arazi kalmamıştır. Vakfın 1500 tarihli yazımında meşihatın (zaviye şeyhliğinin) Bostancı Çelebi evladından Elvan Çelebi veresesine ait olduğu ve halen Mevlana Cemal tarafından tasarruf edildiği kayıtlı dır. XIII. veya XIV. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Bostancı Çelebi hakkında Hacı Bektaş-ı Yeli menkıbelerinde bahis bulunmaktadır. Buna göre sık sık Hızır (a.s.) ile buluşan Hacı Bektaş-ı Yeli bir gün Kayseri’nin yukarı tarafındaki Seykalan (kayıtlarda yanlış olarak Saklan olarak okunmuştur) Kalesi’nin (bu kale kalıntısı halen mevcuttur ve Fatih’le Karamanoğlu Plr Ahmed arasındaki anlaşmaya konu olmuştur) batısında (vakıf arazisinin bulunduğu Ambar’da) Hızır Aleyhi’sselam ile buluşur. Orada bir kişinin kavun ektiğini görürler (Ambar arazisi bugüne kadar kavunları ile meşhurdur). Önce Hacı Bektaş-ı Yeli sonra Hızır (a.s.) asıl adı Bahaeddin Çelebi olan bostan eken zata “Kardeş, bostandan bir kavun koparıp getir deyiyelim” derler. Bostan sahibi Bahaeddin Çelebi de “baş üstüne, inşallah olunca getiririm” deyince, ‘ ‘bunlar, belki olmuştur, bir dolaş ta bak” derler. Bahaeddin Çelebi “Bir bakayım” deyip bostana girdiğinde burnuna kavun kokusu gelir. Yeni ektiği bostan mahsul vermiştir. Bunlardan ikisini koparıp birini Hızır (a.s.)’a, diğerini Hacı Bektaş-ı Veli’ye verir. Böylece Hacı Bektaş-ı Veli Bahaeddin Çelebi’ye himmet eder ve onu velilik mertebesine ulaştırır. Bahaeddin Çelebi’nin adı da bundan böyle Bostancı Baba olur ve birçok kerametler gösterir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Necmeddin İmad
Ankara – Necmeddin İmad hazretlerinin Doğum tarihi bilinmemektedir. 1224 tarihinde vefat etmiş ve Serçeönü Mahallesindeki türbesine defnedilmiştir. Necmeddin İmad hazretleri, Halvetiyye tarikatının önemli şeyhlerindendir. Kendisi Kayseride yaşamış ve burada vefat etmiştir. Hayatı hakkında etraflı bilgi yoktur. Ancak, anlatılan bir olayla ölümünden sonra da Kayseri üzerindeki manevi-himayesinin sürdüğü anlaşılmaktadır. Derler-ki, XVII. yüz yılın başlarında “Kara Yazıcı” olayları olarak tarihe geçen iç ayaklanmalarda Samsun, Amasya ve Çorum’da etkili olan 64 zat, Kayseri’ye gelerek burasını işgal altına alır. Kendisinin ortadan kaldırılması için, Osmanlı Orduları İbrahim Paşa Kumandasında buraya gelirsede, başarılı olamayarak geri çekilmek zorunda kalır. İşte Kara Yazıcı’nın böyle etkili olduğu ve Kayseri’yi yağmalamaya başladığı bir günde bir gece rüyasında Necmeddin İmad ‘ı görür; Necmeddin İmad , Abdulhalim adını taşıyan bu eşkiyaya, “Kısa zamanda bu şehri terket ve burasının halkına kötülük yapma,” şeklinde bir uyarıda bulunur. Bunun üzerine Eşkiya buradan çekilerek Çorum iline gider ve böylece Kayseri böyle bir beladan kurtulur. Türbe kitabesinde, ”Kutbul-Arifin, Gavsül-vasilin Şeyh Necmeddiin İmad Nevvar Allahu Kabrehu” ifadesinin yer alması, onun döneminde çok büyük tasavvuf şeyhi olduğunu göstermektedir. Bu kitabenin türkçesi şöyledir: ”Ariflerin kutbu, Allah’a ulaşanların yardımcısı, Şeyh Necmeddin İmad Allah Onun kabrini nurlandırsın.” Onun yaşadığı dönemde Kayseri büyük ölçüde dış baskılara maruzdu. Onun için insanların sevgi ve birbirlerini kabullenerek hayatlarını sürdürmeleri gerektiğini tavsiye etti. “Manalar aleminin sırrını çözen birisi, kendi içinde mahşer haline gelmiş bir insana kıyamaz.” derdi. İnsanların bu imtihan dünyasında iyi şeyleri yapmaları gerektiğini söyler, kötülüklerden kaçınmak için insanoğlunun kendi nefsini kontrole almasını tavsiye ederdi. Necmeddin İmad , Cüneyd-i Bağdadi’ye intasabeden ve bu yolda derinleşerek kendisi de büyük Veliler arasına giren Muhammed Bin Nur Halveti’nin adına oluşan Halveti tarikatını tanınınmış büyüklerindendi. O, insanların, İlim, Amel ve İhlas’la sonsuz kurtuluşa ereceğine inanırdı. İnsanın evvela neye inandığını bilmesi, sonra mahiyetini bilip öğrendiği şeyi yaşaması gerektiğini söylerken, 1221 yılında Kayseri’de vefat etti ve Kayseri’de toprağa verildi. Mezarı Serçeönü mahallesinde, bugün yıkılmış olan Hüseyin Bey hamamı yakınındadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Akça Koca Sultan Türbesi
kayseri – yahyalı – Kopçu köyü Kopçu köyünde bulunan bu türbede yatan ve Kopçu Baba olarak da bilinen Akça Koca ‘nın kardeşi olduğu söylenilmektedir. Başka bir rivayette ise onun Dev Ali’nin kardeşi olduğu ifade edilmektedir. Böylece onun da Horasan’dan geldiği kanaati kuvvetlenmektedir. Akça Koca Sultan öldükten sonra kendisi için türbe yapılmamasını vasiyet etmesine rağmen bir kadının bu türbeyi yaptırmaya teşebbüs ettiği ve türbe inşaatı bitinceye kadar her gün yemek sinisinin altında bir altın bulduğu, bu altınlarla da inşaat masraflarını karşıladığı inancı yaygındır. Türbe yapılırken sıra üzerinin örtülmesine geldiğinde Akça Koca üzerinin örtülmesine razı olmaz. Türbenin üzeri kubbe ile örtülürken tam o sırada bir rüzgar çıkar ve kubbeyi yerle bir eder. Daha sonra türbeyi yaptıran kadına rüyasında üç delik sağ, üç delik de sol taraftan açmalarını söyler, bunun üzerine belirtildiği şekilde yeniden yapılan bu kubbe bir daha yıkılmaz. Akça Koca ‘nın türbesindeki sütunun insan müdahalesi olmadan oraya gelişi, türbenin yapılışı sırasında kubbesinin yıkılışı oraya olan ilgiyi artırmıştır. Anlatıldığına göre sultanı ziyarete gelenlerin hayvanlarına bakması için ahırlar ve atların yemesi için bir ev dolusu arpa varmış. Arpanın üzerinde sürekli olarak bir yılan dururmuş. Arpadan o kadar yedirilmesine ve bir o kadar da yolcuların yanlarına alıp götürmesine rağmen yılan orada bulunduğu sürece arpa hiç eksilmezmiş. Yine anlatıldığına göre Akça Koca Sultan ‘nın ziyaretçisi hiç eksik olmazmış. Bir keresinde köylülerden birine üç atlı misafir gelmiş. Bunlar gece yarısı kalkıp türbeye giderek namaz kılıp, sultanla birlikte tesbih çekmişler: Bunları gizlice takibeden ev sahibi eve gelerek yatağına girmiş misafirler eve döndüklerinde, ”Sanki Osman Ağa uyuyor” demişler. Bunun üzerine ev sahibi kalkıp hemen ellerine sarılmak istemiş, fakat misafirler o anda kaybolmuşlar. Türbede geceleri ışık yandığı görülmekteymiş. Türbede halen su ile dolu ibrikler bulundurulmakta ve Sultan’nın bununla abdest aldığına inanılmaktadır. Zira, belirli günlerde bu suların boşaldığı rivayet edilmektedir. Köy halkının anlattığına göre bir gece hırsızlar türbeye girerek halıları toplayıp çıkmak istediklerinde kapı kapanır ve bir türlü dışarıya çıkma imkanı bulamazlar. Türbeden ancak elleri boş olarak çıkmalarına izin verilir. Son zamanlara kadar her perşembe günü ikindi namazı için burada ezan okunduğu ve köy halkının burada namaz kıldığı anlatılmaktadır. Bu türbede daha çok yağmur duası yapılmaktadır. Yağmur duasında dua edecek kişi türbenin damına çıkar ve orada yüksek sesle dua eder, diğerleri de Amin derler. Duadan sonra da fakirlere yemek yedirilir. Çocuğu olmayanlar çocuk sahibi olmak, durmayanlar da çocuklarının yaşaması için buraya gelerek dua ederler. Burada ölmesinden endişe edilen çocukların isimleri değiştirilerek uzun ömürlü olmaları umulmaktadır. Türbede bulunan mermer sütun dilek esnasında kucaklanmak.ta, iki elin parmakları kavuşursa dileklerin kabul olacağına inanılmaktadır. Aynı şekilde türb de bir de delile mevcuttur ki hamile kadınlar bu deliklere elJerini sokarlar, eğer ellerine boncuk çıkarsa kız, başka bir şey çıkarsa oğlan çocuğuna sahip olacaklarına işaret olduğuna inanırlar. Burada senede en az 3-5 adak kurbanı kesilmektedir. Ayrıca bir ağrısı, sızısı olanlar mezarın yanında bulunan tokuç ile ağrıyan yerine vurdurur. Böylece o kişi oradan çıkmadan ağrısının geçeceğine inanır. Burada dilekte bulunan kadınlar ya türbeye sergi sermekte, ya da çaput bağlamaktadırlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Yahyalı Hacı Hasan Efendi
kayseri – yahyalı – kalender cami ……… Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Talaslı Cemil Baba
kayseri – talas – talas mezarlığı Nüfus kayıtlarında Cemal Kazan olarak bilinen Talaslı Cemil Baba 1912 yılında Kayseri’nin Deliklitaş mahallesinde dünyaya gelmiş, çocukluğundan itibaren esrarengiz hayatı burada geçmiştir. Kayseri ve çevresinde sevilen, sayılan ve biraz da kendisinden çekinilen bir kişiliğe sahiptir. Yakın tarihte yaşamış olmasına rağmen onun özel hayatı hakkında ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz. Onun hayatını Talas-Kayseri arasında geçirdiği, kerametleri arasında sık sık hacca gittiği hususu ilk sırayı teşkil etmekte ve bu yüzden de halk arasında Hacı Cemil olarak anıldığı bilinmektedir. Onun kerametleri ile ilgili birçoğu halen yaşamakta olan insanların pek çok müşahedeleri vardır. Bu müşahadelerden bir kısmı onun ‘tayyi mekan’ ettiği ile bir kısmı onun adeta gaibden haber verircesine insanların sırlarına aşina olduğu ile, büyük bir bölümü de daha çok halka uyan ya da teselli edici mahiyette uyarılarda bulunuşu ile ilgilidir. Anlatıldığına göre Cemil Baba bütün Peygamber ve velilerin türbelerini bilirmiş. Genellikle kendisini ziyarete gelen yabancılardan muhitlerinde bulunan veli ya da Peygamberin kabrinin civarından yedi adet taş getirmesini ister, taşlar getirildiğinde bunlardan bir tanesini alıp geri kalanları getiren kimseye iade eder ve evinin bir köşesinde saklamasını istermiş. Çok sayıda kerametinin olduğu bilinen Cemil Baba’dan iki anekdotla yetineceğiz: Kayserinin tanınmış simalarından birisi hacca gider, Kayseri’li hacılardan birkaçı bir araya gelerek sohbete başlarlar. Aralarında Cemil Baba da vardır. İçlerinden birisi, “Canım bir bulgur pilavı çekti ki…” der. Diğer hacılar da “Hakikaten olsa da yeseydik” derler. Böylece sohbet devam eder. Bir ara Cemil Baba ‘nın ortalıktan kaybolduğunu farkederler. Az sonra orta yere buğuları tütmekte olan. bakır bir tabak içerisinde bulgur pilavı konur. Cemil Baba “Haydi buyurun ağalar!” der. Pilav yendikten sonra Cemil Baba “Ağa tabağını Unutma, çantana koy” diyerek oradan uzaklaşır. Adam tabağın kendilerine ait olduğunu anlar ama buna anlam veremez. Hac dönüşü çantada tabağı gören karısı onu bir süreden beri aradığını fakat bulamadığını söyler. Kocasının olup bitenleri anlatması üzerine hayrete düşer. Onunla ilgili bir başka menkibe de şöyledir: Halen Kayseri’de ikamet etmekte olan emekli bir öğretmen, 1960 yılında tayin olduğunda çevresinde duyduğu Cemil Baba ‘yı görmek arzusu ile birkaç kez Talas’a gider. Nihayet bir akşam hanımını ve çocuklarını alarak Cemil Baba’nın evine varır. Cemil Baba yanındaki çocuğu görür görmez” Bu çocuğu Seyyid Halil Devletli’de kazandınız, değil mi?” der. Bunun böyle olduğunu bilmekte olan adam hayrete düşer. Derken tekrar çocuğu göstererek ”Adı İsmail olduğu halde ona ne diye Mehmet diyorsunuz?” diye sorunca adam hayretten bir kez daha irkilir. Çünkü nüfus cüzdanında çocuğun adının İsmail olduğunu kendisi ve hanımından başka hiç kimse bilmemektedir. Adam kendini toparlama fırsatı bulamadan Cemil Baba ‘dan üçüncü soru gelir, “Şu minik yavrunun ismini de Mustafa koydun değil mi? Sen de uzun süre hastalık çektin, hastalığında peyderpey geçecek. ” Adam dehşet ve şaşkınlık içinde … O akşam uzun bir sohbet sürüp gider. Bir ara yine Cemil Baba “Bugün kabak yediniz değil mi? Yanında da üzüm hoşafı vardı; hoşafın içinde de erik kurusu.” Nihayet adam kendinden geçmiş bir halde Cemil Baba’nın ellerini öperek oradan ayrılır. Bu olaydan onbeş yirmi gün sonra yine adam Cemil Baba ile kalenin yanında karşılaşır. Ona bir miktar para verir, o da buna karşılık bir miktar somun ekmeği verir. Adam ekmeği eve getirir, büttin bir aile yer fakat bitiremez. Sofradan kalktıklarında Cemil Baba ‘nın somunun bir kısmı hala orada durmaktadır. Halk arasında anlatılanlara göre vefatı şöyle olmuştur: 5 Kasım 1982’de Talas Belediye Otobüsü ile cuma namazını eda etmek için şehre geldi. Otobüstekilere; “Anam beni çağırıyor yarın anama gide ceğim” dedi. Bu tarihten bir hafta kadar önce de şehirde gördüğü tanıdıklarından helallik istedi.5 Kasım’ı 6 Kasım’a bağlayan geceyi ibadetle geçirdi. Sabahın erken saatlerinde Seyyid Burhaneddin Türbesini ziyaret etti ve uzun bir yolculuğa çıkacağı gerekçesiyle abdest aldı. 6 Kasım’da saat 15:30’da yeğeni Ali Felek’in Talas’taki evinde hayatını kaybetti. 7 Kasım’da “Anayasa Oylaması” olmasına rağmen, cenazesi büyük bir kalabalığın katılımıyla Talas’ta toprağa verildi. Defnedildiği mezarlık kendi adıyla anılmaktadır. Vefatından kısa bir süre sonra sevenleri mezarının üzerine bir kubbe yaptırdı. Cemil Baba zaman zaman Talas Belediyesince düzenlenen seminer ve toplantılarla anılmaktadır. Gazeteci Veli Altınkaya tarafından Allah Dostlarından Mavi Boncuklu Cemil Baba isimli kitap onun hakkında kaleme alındı (1984). Ayrıca Ethem Cebecioğlu’nun 20. Yüzyıl Evliya Menakıbı adlı eserinde yer alan şahsiyet lerden biri de Cemil Baba’dır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri Ansiklopedisi
Melikgazi Türbesi – Kayseri
kayseri – pınarbaşı 1071 de kazanılan Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’nun fethinde büyük katkıları olan, Büyük Selçuklu Sultanlığı’na bağlı olarak kurulmuş bulunan Danişmendlilerin kurucusu Danişmend Gümüştekin Ahmet Gazi (ö. 1105) nin oniki oğlundan biri olan Melik Emir (Gazi) pek çok savaş ve fetihlere katılmış ve zaferler elde etmiştir. Özellikle Melik Gazi’nin Haçlılar’a, Ermeniler’e ve Bizanslılara karşı kazandığı zaferlerden sonra mevkii ve şöhreti yükselmiş, kendisine Bağdat’taki Abbasi Halifesi ile İran’daki Büyük Selçuklu Sultanı Sancar birer elçi, hükümdarlık alameti olarak da dört bayrak, davul, altın gerdanlık ve bir asa göndererek onun “ Melik “liğini tasdik etmişlerdir. Ancak o esnada Malatya’da bulunan Melik Gazi elçilerin gelişinden bir kaç gün sonra, yaklaşık olarak 1131 yılında vefat etmiştir. Danişmendlilerin Kayseri açısından da ayrı bir önemi vardır. Çünkü Kayseri onlar tarafından fethedilmiştir. Nitekim Camii Kebir yaptıran Melik Gazi ve Pınarbaşı ilçesinin Melikgazi köyünde türbesi bulunan Melik Gazi Danişmendlilerin hükümdarlarındandır. Melik Emir Gazi çok cesur; zeki, adaletli ve kudretli bir hükümdardı. Onun kahramanlıkları dilden dile anlatılarak adeta o, destanlaştı ve türbesi Türkiye’nin her tarafından gelen ziyaretçilerin dolup taştığı bir yer haline geldi. Kısaca tarihi kişiliğinden bahsetmiş olduğumuz Melik Gazi halk arasında tamamen efsanevi bir kişiliğe bütünmüş ve tarihi şahsiyeti, halkın efsaneleştirdiği kimliğinde hemen hemen kaybolmuştur. Halk onu, eteğinde türbesinin bulunduğu kalenin fethinde gösterdiği kahramanlıklar ve kerametlerle benimsemiş ve kendine maletmiştir. Anlatıldığına göre, Melik Gazi Zamantı kalesinin Hıristiyan komutanının yanına uşak olarak girer. Gerek komutan, gerekse hanımı onun hizmetinden memnun kalırlar. Bir ara komutan Kudüs’e hac görevini ifa etmek için gider. Daha sonra evin hanımı helva yapmış olduğu bir sırada yanında bulunan Melik’e, “Ah, ah! Efendin de şu anda burada olsa idi de şu helvadan yeseydi, o bunu çok severdi” deyince Melik, ”Abla bir kaba koy da hemen götüreyim” der. Kadın içinden “Herhalde uşağın cam helva istiyor da meramını ancak böyle ifade ediyor” diye geçirir. Bunun üzerine bir kap helvayı Melik’e verir. Sonra Melik birden kaybolur ve Kudüs’te bulunan efendisine götürdüğünü söyler. Ancak kadıncağız buna inanmaz. Ta ki komutan Kudüs’ten döndüğünde heybesinden helva kabını çıkararak “Malımızda, canımız da, dünyamız da, ahiretimiz de Melik’in elinde; ona bugüne kadar daha iyi davranmadığımız için hata etmişiz” deyinceye kadar. Bunun üzerine karı-koca Melik’den özür dilerler. Bundan sonra Melik’e ‘ ‘Senin dinin ne ise biz de onu kabul edeceğiz” diyerek Müslüman olurlar ve gizli gizli İslamiyetin vecibelerini yerine getirmeye başlarlar. Melik’in kaleyi fethetme arzusunu öğrenen komutan ona, “Sana kaleyi fethettireceğim, ancak öldükten sonra ayak ucundan bir yer isterim” der: Bu arada Selçuklu ordusu kalenin yakınlarına gelerek pusuya yatar. Önceden kararlaştırıldığı gibi en müsait bir anda Melik ezan okuyacak ve bunu takiben de ordu kaleye hücum edecektir. Nitekim böyle de olur. Kalenin komutanı traş olurken Melik’e ezan okuması için işaret eder. Melik ezan okumaya başlayınca berber ne olup bittiğini sorar. Komutan durumun anlaşılmaması için, ”Ne olacak, Deli Melik aklına ne düşerse onu işler” diye cevap verir. Fakat durumdan şüphelenen berber hemen o anda komutanın başını keser. Burası cami, medrese, aşevi ve türbeden oluşan bir külliye konumundadır. Osmanlılar zamanında devletin sağladığı imkanlarla burada kazan kaynar; yolcular, kimsesizler ve fakirler karşılıksız olarak yemek yerlermiş. Türbede medfun bulunan Melik Gazi’ nin mumyalanmış cesedine iğne batırıldığında halen kan çıktığı inancı halk arasında oldukça yaygındır. Ziyaretler sırasında türbenin içine girerek dua etme hususunda ziyaretçiler ısrar etmektedirler. Ziyaret için belli bir saat ve gün yoktur. Ancak genellikle hasat mevsiminden önce ve sonra ziyaretler yoğunluk kazanmaktadır. Halkın inancına göre bu mübarek zat için zorluk yoktur. Hastalar, çocuğu olmayan veya olup da duyanlar hep buraya gelirler. Herhangi bir adağı olanlar da buraya gelip kurban keserler. Bu türbeyi yurtdışındaki işçilerimiz dahil ülkemizin her tarafından gelenler ziyaret ederler. Türbeyi ziyaret esnasında, Kur’an bilen Kur’an okur, salavat getirilir, dileği olanlar dileklerini dilerler ve bu sırada sandukanın etrafında dolaşarak “Yatanların yüzü suyu hürmetine” diyerek dua ederler, daha sonra kurban keserek ziyaretlerini tamamlarlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şeyh Turesan Veli
kayseri – incesu – Kayseri’nin İncesu ilçesi ile Ürgüp’e bağlı Başkaya arasındaki Tekke Dağı adı ile anılan yerde bulunan ve halk tarafından Tekke diye bilinen türbe 1. Alaaddin Keykubad’ın karısı Mahperi Hunad Hatun tarafından Şeyh Turesan adına yaptırılmış bir Selçuklu yapısıdır. Rivayete göre Turesan-ı Veli Horasan’dan gelerek buraya bir tekke kurmuş ve bu yolla İslam’ı yaymaya başlamıştır. Başka bir yerde ise, Kayseri Fatihi olarak kabul edilen Turesan Bey’ in 1. Haçlı seferin de büyük yararlılık gösteren Şeyh’in Horasan’dan gelen dervişlerden biri olduğu ve bugünkü türbesinin bulunduğu yerde halen mevcut olan bir çilehane yaptırıp orada kırk gün inzivaya çekildiği rivayet edilmektedir. Anlatıldığına göre, padişahlardan biri o yöreden geçerken, Şeyh Turesan ‘a kendilerine erzak göndermesi için haber gönderir, o da bir şinik buğday ile padişahın askerlerini doyurur. Türbe, hastalıklara şifa bulmak için ziyaret edilir, burada yağmur duası yapılır ve kurban kesilir. Genel olarak kuzey-güney doğrultuda dikdörtgen bir plân arz eden yapı, 21.18×14.12 m.ölçülerindedir. Zaviyeye doğu cephenin biraz güneyine kaydırılmış basık kemerli bir kapıdan girilmektedir. Kapı kuruluş olarak duvardan çökertilmiş bir yüzeye açılarak cephede daha belirgin hale getirilmiştir. Kapı kemeri yığma ayaklar üzerindeki konsollara oturmaktadır. Kapının üzerinde beyaz mermere yazılmış kitabe, onun da üzerinde 90×50 cm. ölçülerinde dikdörtgen formlu bir pencere bulunmaktadır. Pencere ve kapının bulunduğu duvar diğer bölümlerinkinden biraz daha yüksek yapılarak kapı vurgusu pekiştirilmiştir. Kapıdan uçları batı ve kuzeye doğru uzatılmış bir “L” şeklinde plânlanmış orta bölüm veya kapalı avluya girilmektedir. Avlunun doğu-batı doğrultuda plânlanan bölümü iki sivri kemerle takviye edilmiş, sivri tonozla örtülmüş olup, güney-kuzey doğrultuda plânlanmış bölümden daha geniştir. Zaviyeyi oluşturan mekanların büyük bölümü avlunun bu kanadına açılmaktadır. Orta tonoz batıda, türbe ve oda kapılarından sonra alçalıp bir kademe meydana getirerek sona ermektedir. Bu kısmın altında sonradan yapıldığı düşünülen ve iki yanda kısa ahşap trabzanları bulunan yerden 65 cm. yüksekliğinde üzeri ahşap döşemeli bir seki bulunmaktadır. Sekinin doğu duvarında bir kare dolap nişi, güney duvarında da türbeye açılan pencere bulunmaktadır. Orta bölümün kuzeyinde 10 adet basamaklı merdivenle zaviyenin damına çıkılmaktadır. Avlu tabanı sal taşlarıyla döşenmiştir. Avlunun güneydoğu köşesinde yer alan kapıdan zaviyenin kuzey-güney doğrultuda dikdörtgen bir plâna sahip olan mescidine geçilmektedir. Mescide giriş kapısı, zaviyeye giriş kapısıyla aynı karakterdedir. Mescid mekanının üzeri sivri tonozla örtülmüştür. Güney duvarı ortasında bulunan mihrap, dış cephede çıkıntı yapmaktadır. Mihrabın üzerinde iki mazgal pencere bulunmakta olup, biri kapatılmıştır. Tabanı ahşap döşemeli olan mescidin duvarlarında küçük nişler bulunur. Mescidin batısında, kapısı avlunun ortasına gelecek şekilde açılmış türbe yer almaktadır. Türbe, doğu-batı doğrultuda dikdörtgen bir mekan olup, üzeri sivri tonozla örtülmüştür. Mescitten daha büyük tutulan bu mekanın ortasında büyük bir sanduka yer almaktadır. Mescidin doğu ve güney duvarında birer küçük mazgal pencere bulunurken, kuzey duvarına sonradan dikdörtgen boyutlu büyük bir pencere açılmıştır. Avlunun kuzey cephesinde doğu taraftaki kapıdan zaviyeyi oluşturan birimlerden biri olan dikdörtgen mekanlı ve tonoz örtülü odaya geçilmektedir. Bu odanın batısında zaviyenin mutfağı bulunmaktadır. Mutfak mekanının üst örtüsünü oluşturan sivri tonozun ortasına bir baca deliği açılmıştır. Avlunun kuzey-güney doğrultuda uzanan kısmının kuzey duvarına açılan bir kapıdan doğu-batı doğrultuda düzenlenmiş ve zaviyenin kuzey cephesi boyunca tasarlanmış han bölümüne geçilmiştir. Bu bölümün üzeri iki sivri kemerle takviye edilmiş sivri tonozla örtülmüştür. Duvarlarda hayvan bağlamak için açılmış delikler burasının zaviyenin ahırı veya hanı olabileceğini akla getirmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Şeyh Ümmi Türbesi
kayseri – develi – abidler kabristanı Şeyh Ümmi Türbesi ; Develi de Abidler kabristanındadır. Mezarlığın kuzey kısmında yer alan türbe dört duvarla çevrili olup üzeri açıktır. Halkın uğradığı önemli ziyaret yerlerinden biri olan bu türbede yatan kişi Anadolunun fethinde yer alan Devali , Seydi Şerif , Hızır İlyas gibi dört komutandan birisi olarak bilinmektedir. Genellikle Seydi Şerif, Dev Ali ve Hızır-İlyas türbelerini ziyaret edenler bu türbeye de uğramadan edemezler. Özellikle Şeyh Ümmi’ nin mezarının yakınındaki beyaz yapraklı bir ağacın bacaklarda oluşan, iyileşmeyen yaraların tedavisinde kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Böyle yarası olan bir kimse perşembe sabahı, sabah ezanından evvel o ağaçtan bir dal alarak kurumaya terkeder. Dal kurudukça yara da kurur, iyileşir. Nitekim bize bu bilgileri veren şahıslardan biri, bizzat bu etkiyi kendi üzerinde deneyip göründüğünü ve bu yolla bacağındaki yaradan kurtulduğunu ifade etmiştir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Seydi Şerif Türbesi
Kayseri – Develi – Tekke sokakta Kitabesjnden 1276 yılında Seydi Şerif adına yapıldığı anlaşılan türbe bir Selçuklu yapısıdır. Seydi Şerif Horasan erenlerindendir. Kuzey cephedeki basık kemerli geniş bir kapıdan girilen türbenin kapı üzerinde de kitabe levhası bulunmaktadır. İç mekân kubbe üzerine açılmış üç mazgal doğu ve batı duvarlarına açılan dikdörtgen pencerelerle aydınlatılmıştır. Tamamı düzgün kesme taşla kaplanmış, türbe, sade bir görünüşe sahiptir. Türbenin dışta tek bezemeli yeri giriş bölümüdür. Giriş kapısı, geometrik örgülü, iki bordürün oluşturduğu yüksek dikdörtgen bir çerçeve içerisine alınmıştır. Kubbede, etekten tepeye doğru kavisli olarak yerleştirilmiş on iki tas basamak ve kubbeyi orta yerinden kuşatan geometrik bezemeli silme yer almaktadır. İç mekânda mihrap özenle tasarlanmıştır. Sivri kemerli ve mukarnaslı mihrap nişi; içten dışa doğru geometrik desenlerle süslenmiştir. Kitabesine göre, Seyyid Şerif Er Rifai adına 1296 yılında inşa edilen ve mezar taşının içerisinde olduğu türbe tarihe şahitlik eden Develi’deki onlarca eserlerden sadece bir tanesi. Bu türbe genellikle çocukları olupta durmayan kadınlar tarafından ziyaret edilir. Çocuğu yaşamayan kadınlar ziyaret esnasında şöyle bir yol takip ederler: Çocuğunun yaşamasını isteyen kadının boynuna at nalı, boncuk vb. şeyler takılarak o mahallede meskun bulunan Mehmet isimli yedi kişinin kapısı dolaştırılır ve bu kimselerden tuz gibi şeyler alınır. Bundan sonra kadın türbenin kapısına bağlanır ve türbeye sarılır. Bunu takiben türbenin içine elini uzatan kadına boncuk, taş, çöp, cinsinden bir şeyler verilir. Bu verilen şeylerle hamile kadının doğacak çocuğunun oğlan ya da kız olacağına dair tahminde bulunulur. Bu arada doğacak çocuğun yaşaması için ayrıca kurban kesilir, dua edilir. Çocuk 7 yaşına gelince tekrar buraya getirilmesi, iki rekat namaz kılınıp kurban kesilmesi ve kurbanın kanından o çocuğun alnına sürülmesi hususu türbedar kadın tarafından tenbih edilir.. Genellikle de bu uygulamaya itina gösterilir. Çocuğu olmayanlar için yapılan jşlemler ise biraz farklıdır: Türbedar kadın mezarın başında bulunan büyük mermer taşı çocuğu olmayan kadının sırtına kor ve dua ederek mezarın etrafını dolaşmasını ister. Bu işlemden sonra birkaç değişik bez parçası okunup üflenir ve çocuğu olmayan kadına verilir. Türbe ile ilgili önemli diğer husus da ziyaret sonucu çocuk sahibi olanlardan Seyit isimli şahısların hepsinin de isimlerini buradan almış olmasıdır. Zira bu işle görevli türbedar, çocuk sahibi olacaklardan bu olay geçekleştiğinde oğlan olanlara Seyit, kızlara ise Şerif ismini koymaları gerektiğini ifade etmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Devali Türbesi
kayseri – develi – develi kalesi yanında Dev Ali türbesi kesme taşlarla inşa edilmiş olup, sekiz köşeli bir kaideye sahip ve üstündeki külahı da aynı şekilde sekiz satıhlı bir ehram şeklindedir. Türbe hem yeni hemde eski Develi’ye hakim bir yerdedir. Yöre halkının ifadesine göre Dev Ali , Seydi (Seyyid) Şerif, Hızır ilyas ve Şeyh Ümmi gibi dört komutandan biridir. İnanışa göre, bunlar Horasan erenlerinden olup, Anadolu’nun fethinde bizzat görev almışlardır. Hatta halk arasında Dev Alinin Alparslan’ın gözde komutanlarından olduğu kanaatı da yaygındır. Yukarıda adı geçe şahıslar Zencefil (Develi) kalesinin fethinde önemli rol oynamışlardır. Fetih esnasında Dev Ali , kalenin ağaç kapı denilen büyük kapısını sağ eliyle sökmüş, bu sırada kalabalığın arasından bir düşman askeri Dev Ali’ nin arkasından sinsice yaklaşarak, onu zehirli bir okla yaralayarak şehit etmiştir. Dev Ali ‘nin şehit düştüğü yerde defnedildiği ve daha sonra burada adına bir türbe inşa edildiği ifade edilmektedir. Dev Ali’nin yaşadığı zaman konusunda kesin bir şey söylenememekle birlikte, türbenin mimarı yapısının XIII. yüzyıl Selçuklu mimarisi özelliklerini taşıdığı bilinmektedir . Halkın çoğu Dev Ali’ nin bazı mübarek gecelerde kalkıp namaz kıldığına inanmakta ve bu sebeple de onun abdest alabilmesi için türbede testilerle su bulundurmaktadırlar. Dev Ali 1094 yılında vefat edince kalenin fethedilmesinde gösterdiği başarısından dolayı yakınları tarafından kale girişindeki ağaç kapı mevkiine kümbet yapılarak, kümbetin zemin kısmına yiğit komutanı defnederler. Cenazelik, mescit ve piramidal külah bölümlerinden oluşan türbe sekizgen gövde üzerine tamamen kesme taştan inşa edilmiştir. Türbenin üst kısmında bulunan mescidin, sekizgen duvarının üzeri kubbe ile örtülmüştür. Kubbeye, köşelerde yer alan yuvarlak tromplarla geçilmektedir. Mescit doğu, batı, kuzey ve güneyine açılan dört mazgal pencere ile aydınlatılmaktadır. Mescit kısmının kıble yönü ise oldukça sade bir tarzda yapılmış olup mihrap nişin duvarları yer almaktadır. Mescit kısmının duvarları ise yerden 1 metre yüksekliğe sahip ahşap lambrilerle kaplanmıştır. Develi Belediyesi tarafından türbenin yan tarafına inşa edilen Çanakkale Şehitleri anıt parkında Dev Ali beyin bir de heykeli bulunmaktadır. Dev Ali’nin ziyaret edildiği ve mescit kısmında da namaz kılındığı türbe, Develi’de tarihe şahitlik eden onlarca mekândan sadece bir tanesidir. Özellikle Dev Ali türbesi adak kurbanlarının kesildiği bir yer olarak bilinmektedir. Bununla birlikte çocuğu olmayanlar ile yağmur duası yapanlar da bu türbede kurban kesip dua etmektedirler. Dev Ali türbesi genellikle Seydi Şerifle başlatılan ya da Hıdırellez günü Hızır ilyas türbesinde yapılan ziyaretler zincirinin son halkasını teşkil eder. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Seyyid Yahya Rıza Sevgili Efendi
kayseri – bünyan – burhaniye köyü Seyyid Yahya Rıza Sevgili Efendi , 1912 yılında Kayseri – Bünyan ilçesi Karakaya köyünde dünyaya gelmiştir. Babası kadiri Şeyhlerinden Osman Efendi annesi Mevlüde Hanımdır. Babası Kadiri Şeyhi Osman Efendi Yahya Efendi neseb itibariyle Peygamber Efendimize dayandığını kendi beytinde şöyle ifade eder. Ceddim Muhammed Mustafa İnanmayan ummasın vefa Burhaniye köyüm Bünyan emelim Kayseri Gültepe nakli semerim Babam yurdu Karakaya bilmektir. Emir Yakup oğulları diye tanınan dedeleri sırası ile şöyledir: Seyyid İshak-Molla Osman-İshak Çelebi-Kara Ahmet-Merdan Ali-Deli Seyyid-Merdan Ali Dedesi Seyyid İshak ve Oğlu Molla Osman Belhten Kayseriye gelip oradanda Karakaya köyüne gelmişlerdir. 1912 yılında Karakayada dünyaya gelen Yahya Efendi önce Burhaniye Köyüne daha sonra 1952 yılında Kayseriye göç ederek Gültepe mahallesine yerleşmiştir. Hayatının son dönemine kadar burada yaşamıştır. Yahya Efendi tasavvuf alanın da Erzurum’da son dönem meşhur Nakşi Şeyhlerinden olan Alvar İmamı diye Maruf Muhammed Lütfi Efe ve kardeşi Vehbi Efe Hazretlerine intisab ederek manevi sahadaki seyr-ü suluküne başlamıştır. Yahya Efendi Hazretleri sohbetlerinde en çok Vehbi Efendi Hazretlerinden feyz alıp onun teveccühüne mazhar oldugunu ifade etmişlerdir.Onunla ilgili Divanında şunları söylemiştir: Vehbinin ateşi canımı yakar Vehbisiz cihana gözümü bakar Vehbiden ayrılan canını yakar Hergünüm bizardır kimseler bilmez Doldu şu gözüme şu kanlı yaşlar Bahar mevsiminde yeşillendi ağaçlar Vehbimde canıma ateş bağışlar Bu derdi zarimden kimseler bilmez Ağlamaktır halim görenler bilmez Yanıyor ciğerim yanmayan bilmez Hayali perdede duranlar bilmez Vehbiyi görmeyen gözler ne bilir Bu RIZA gözü gönlü yarinde Bir gül gibi açmış Vehbi ilinde Her ne söyler ise Vehbi ilinde Vehbisiz bağların bülbülü bilinmez Tasavvuf geleneğinde Yunus Emre ve Niyaz-i Mısri gibi Hakk aşıklarının yolundan giden Şeyh Yahya Efendi Hazretleri Vecd ve ilahi aşk halinin çok erken yaşlarda başladığını yine kendi sohbetlerinde ifade ederlerdi. Ömrünü yüce dinin anlatılmasına ve yayılmasına adayan Yahya Efendi hazretleri ALLAH’a vuslatı dervişlikte bulduğu için onlarla beraber oturur sohbet eder ve sohbetide kendi yolu olarak nitelendirirdi. Bu sebepledir ki müridleri sohbetlerini imkan nisbetin de kaydetmeye çalışmış ve bunları Sohbetler adı altında kitap haline getirmişlerdir. Merhum Yahya Efendi Hazretlerinin en önemli eseri ilahi aşk halindeyken söylenip sadece kaydedilebilenlerden bize intikal eden DİVAN ıdır.Sohbetlerinde olduğu gibi Divanında da şeriatın ve hakikatın esaslarını bütün esrarıyla ortaya koymuşlardır. Tasavvuf meşrebinin temsilcilerinden olan Yahya Efendi Hazretleride tasavvufun yaşanış şekli olan tarikatı şöyle tarif eder: ” Şeriat,Tarikat,hakikat,Marifetullah….. Herkim hakikatı bulursa marifete yolu geçer.Evvela şeriatın yolunda doğru olacaksın şeriata muhalif bir halin varsa onu düzelteceksin şeriat ve tarikat birbirinden ayrı şeyler değildir.Şeriat ALLAH-ü Zülcelalin Kuranın ahkamıdır.Tarikat ise ALLAH-ü Zülcelale giden bir yol demektir. ” Yahya Efendi hazretleri sohbetlerinde arkadaşlarının maddi ve manevi yönden gelişmelerini sağlayacak birçok konuda tavsiye ve öğütlerde bulunmuştur.Allah ü Zülcelal e kulluk onun yolunda dost doğru yürümek efendimiz (s.a.v) e hakkıyla ümmet olmak kısacası iyi bir Müslüman olmanın temel ilkelerini arkadaşlarına ve tüm müminlere hayatı boyunca anlatmıştır. Bu nasihatlerden bazıları şunlardır. “Ey müminler Allah’a itaat etmekten başka güzel bir iş yoktur. Allah’a muti olmaktan ve ona ibadet etmeten başka bir doğru yol yoktur. Allah’ı sevenleri seversen Allah’ı ananlar ile sende anar isen Allah’ı razı edenlerle sende beraber olur isen ve Allah’ın takdirine rıza gösterirsen bundan bir sevgi elde eder ve kamil bir insan olursun. Allah’ın nehyettiği şeylere dalarsan münkir ve kafirlerle beraber olursan dinin emretmediği doğrultuda hareket edersen Hz. Muhammed (s.a.v.) ın sünnetinin dışında yürürsen o zaman Allah’ın lanetine mazhar olmuş olursun.” Dünyaya mağrur olmamak….. “Ey müminler bir düşünün …. Bu dünya hayatı çok vefasızdır.Nice insanlar bu dünya hayatına mağrur olup asıl hedefi ve maksadı unutmuş sonrada dünyada sahip oldugu her şey elinden çıkıp gitmiştir.” İlmin değeri….. “Ey müminler kara cahillerden olmayınız.Sadece ilimde yeterli değildir.İnsana amelde lazımdır.Bundan dolayı daima bilmediğiniz şeyleri öğreniniz.Hakikatın yolunu öğrenip hakikatı tanıyınız.” “İnsan ölünce dünyaya geri gelmesi muhaldir.Dünya bir misafirhanedir.Biz insanlığın hilkatini elde etmemiz cennet ve cehennem yollarını bulmamız için dünyaya geldik.Herkes hürdür cebriyet yoktur.Amma her şeyde bir cebriyet vardır.Kuran-ı Kerim in emirleri insanı cebriyete koymuştur.Tam hür değiliz.Emirleri tutmayanlara büyük cezalar vardır.İnsanlar günah ve küfürleri sebebi ile cehenneme giderler.” “Kuranı ve onun emir ve nehiylerini tatbik etmek ilimle olur.İnsanları kemale getiren ilimdir. Allah-ü Teala kıyamet gününde benim zikrimden kuranımdan yüz çeviren kimseleri hesaba çekip cezalandıracağım onları ama olarak haşredeceğim geçimlerini daraltacağım diye Kuranında beyan etmektedir.Onun için sizler Kuranın emirlerini yerine getirmede azami gayret göstereceksiniz.Kuransız iman olmaz.” Namazın önemi…. “Namaz kılan kimseler namaz daki okunan sureler ayetler Kurandır.İşte namaz kılan kimseler bu sureleri okumakla Kuranı okumuş olurlar.Namazı kılmayan kimseler Kurana uymamış olurlar.Namaz huzuru ilahidir.Şükürlerin en büyüğü namaz dır.Bir insanın Allah’ın nimetlerini yiyip de “Yarabbi şükür “demesi şükür değildir.Kim ki namazı kılar ibadetlerini yaparsa şükrü eda etmiş olur.” Kulluğun önemi (O’na kul olmak) “En büyük kemal derece kulluktaki ibadetin kemalidir.Peygamberler veliler alimler abidler Salihler kullukta hizmet ederek daima derece ve kemaller elde etmişlerdir.Yaratılmışın küllîsi Allah’a muhtaçtır.Allah Teala ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Kul Hakkın rızasına ibadet ve taat ile ulaşır.” “Allah dinine sahip çıkan Müslümanları sever. Allah tealada onlara sahip çıkar, onları korur ve muhafaza eder ve onlara yardım eder.” Doğru ve dürüst olmak…. “Ey müminler Bir lokma haram yiyenin kırk gün ibadeti kabul olmaz.Sakalda saçta kılıkta iş yok.İş dorulukta ve güzel ahlakta.yaştada iş yok.Bir kadınla zina eden o kadından daha kötüdür.İsterse temiz adam olsun.İstikametlerinizi Allah tealaya düz olarak yönelterek insanları aldatmayacaksınız.Ölçü ve tartınıza çok dikkat edin.Evvelki ümmetlerin helaklarının bir kısmı ölçü ve tartılarında eksik ve hile yaptıklarıdan olmuştur.Haramdan çok olacağına helalden az olan daha hayırlıdır.Bir kimse gece namaz kılmaya kalksa çocuklarından ayrı odada çok namaz kılmaktansa çocuklarının bulundugu odada az namaz kılması daha hayırlıdır.” Hayatı boyunca binlerce insanı irşad eden merhum Seyyid Yahya Efendi hazretleri 31 temmuz 2001 yılında Maşukuna kavuşmuştur. Merhuma Allah’tan rahmet diliyor ve şefaatını umuyoruz. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Seyyid Halil Devletlü Türbesi
kayseri – bünyan – karakaya köyü Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Ganişeyh Türbesi
kayseri – akkışla – ganişeyh köyü Türbe, Akkışla ilçesine bağlı Ganişeyh köyünün yaklaşık 2 km. güneybatı tarafında olup, mezarlığın içinde bir meşe ağacının yanındadır. Üzeri açık olan türbe, 2 m. yükseklikteki duvarlarla çevrilidir. Türbenin mimarı bir özelliği olmayıp halen bakımsız bir durumdadır. Ganişeyh ‘in, Musaşeyh ve Karaşeyh isimli şahısların kardeşi olduğu, hatta Çiftlik, Düzencik ve Karakaya türbelerindekilerle de akrabalık ilişkilerinin bulunduğu söylenmektedir. Açık olan türbenin üzeri köy sakinleri tarafından birkaç kez örtülmüşse de her defasında da kendiliğinden tekrar açılmıştır. Nitekim köylülerden biri rüyasında Şeyh’i görmüş ve Şeyh ona, “Benim üzerimi örtmeyin” demiştir. Hatta türbenin örtülmesinde kullanılan ağaçlardan peşin para ile alınanlar bir tarafa, veresiye alınanlar bir tarafa ayrılmış. Bundan sonra türbenin üzeri hep açık kalmıştır. Bu hususu köylüler şöyle açıklıyorlar: Burada yatanlar Allah’ın rahmeti olan yağmur, kar, dolu, rüzgar, güneş … gibi şeylerden mahrum kalmak istememişler, yağmurun üzerlerine yağmasını, üzerlerinde otlar bitmesini arzu etmişler, üzerleri kapatıldığı takdirde rahat edecekleri dolayısıyla bu rahatlığı reddederek; dış dünyanın rahmetinden ve zahmetinden faydalanmak istemişlerdir. Rivayete göre Şeyh, buradan gelip geçenleri soyduğu ve yöre halkına eziyet ettiği iddiasıyla şikayet edilir. Bunun üzerine Şeyh’i yakalamak üzere asker gönderilir. Askerler Şeyh’in yanına çıkmadan önce, saygısızlık olmasın diye kelepçeyi dışarıda bir taşın dibine bırakırlar. Şeyh, askerleri iyi bir şekilde karşılayıp onları ağırladıktan sonra “Haydi gidelim” der. Askerler Şeyh’in bu durumu bilmesine şaşırıp kalırlar. Kelepçenin bulunduğu yere gelince Şeyh, “alın şu emanetinizini” der, bir de ne görsünler, kelepçe siyah bir yılan oluvermiş. Askerler ellerini uzatmaktan çekinirler. Şeyh’in cesaret vermesi üzerine ellerini uzatınca yılan tekrar kelepçe olur. Şeyh’in bu gücünü gören askerler onu kelepçelemek istemezlerse de Şeyh’in ısrarı üzerine Pınarbaşı’na yaklaşınca kelepçeyi takarlar. Nihayet yapılan sorgulamada Şeyh’in suçsuz olduğu ortaya çıkar. Yine anlatıldığına göre, köy halkından bir şahıs türbenin yanındaki meşe ağacından bir dal kesmiş, bunun üzerine kısa bir süre sonra dalı kesen şahsın ve çocuklarının elleri eski canlılığı kaybetmiştir. Türbeyi çocuğu olmayanlar veya yaşamayanlarla ümitsiz hastalığa yakalananlar ön planda ziyaret etmektedirler. Bunun dışında burası yağmur duası ve herhangi bir dilek için de ziyaret edilmektedir ve akabinde kurban kesilmektedir. Hastaların özellikle amaların türbenin içindeki mezarın yanında birkaç saat uyutularak şifa bulacaklarına inanılmaktadır. Bununla birlikte son zamanlarda buraya olan rağbetin azaldığı, hastalıklar içinse, ancak doktor tedavisinden sonra ümidi kalmayanların geldiği köylüler tarafından belirtilmektedir. Ayrıca burada bir taş beşik mevcuttur ki, bunun Şeyh zamanında para basmakta kullanıldığı ifade edilmektedir. Ganişeyh türbesinin 1 km. güneyinde bir mezarlık daha vardır. Buradaki mezar taşlarının birinin üzerinde, yöre halkı tarafından “Fadime anamızın kirmeni” olarak bilinen kaz ayağı resmi bulunmaktadır ki bunun Tahtacı Türkmenlerinin işareti olduğu bilinmektedir. Bu arada köylüler tarafından, Hz. Ali’nin atının ayak izinin bulunduğu bir taştan bahsedilmekle birlikte, bugün bu taşın kaybolduğu anlatılmaktadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi
kayseri – melikgazi – Seyyid burhaneddin mezarlığı Mutasavvıf, İslam Alimi ve düşünürü (Özbekistan /Tirmiz,1165 /1166 – Kayseri, 1244). Tam ismi Seyyid-i Sırdan Burhanu’l-Hak ve’d-Din Hüseyin Muhakkik Tirmizi’ dir. İnsanların kalplerinden geçen gizli sırları keşif yolu ile bildiğine inanıldığı için Horasan, Tirmiz, Buhara gibi şehirlerde kendisine “Seyyid-i Sırdan”(sırların efendisi) denildi. Hakikatleri iyice araştırıp tetkik ettiği, ilimde taklidi bilgi düzeyini aşıp en üst dereceye ulaştığı için de “Muhakkık” (hakikati araştıran) unvanı verildi. Döneminin dini ilimlerini tahsil etti ve kendisi şair olmasa da şiire karşı ilgi duydu. Hakim Senai gibi sufi şairlerin şiirlerine düşkündü. Ayrıca tıbbi bilgisine baş vurulan mümtaz bir kişiydi. İlim ve irfan tahsilinin önemli bölümünü Belh’te, Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled ‘in yanında tamamladı, hem zahir (müsbet) hem batın ilimleri tahsil etti. Gençliğinin ilk çağlarında Bahaeddin Veled ‘e intisap ederek ilk aşa mada kırk gün hizmetinde bulundu. Tasavvufi kaynaklara göre velilik ve keşif adına elde ettiği her şeyi o kırk günlük hizmeti esnasında elde etti. Mürşidinin irşadıyla, birçok makam ve hallere erişti. Bahaeddin Veled’e intisap ettiği dönem de ağır nefis mücadeleleri geçirdi. Cezbeli, dünyadan uzak ve manevi sarhoşluğu uyanıklığına galip bir dervişti. Şeyhinin sohbet meclisindeki coşkunluğu, bazen onu kendi kabına sığmaz hale getirince Şeyh Bahaeddin Veled , “Seyyid’i meclisten dışarı çıkarın da huzurumuz bozulmasın.” diye uyarmak zorunda kalırdı. Şeyhinin sesini işitince derhal cezbe halinden çıkar, ayakları yere basardı. Bahaeddin Veled’e mürid (bağlı) olduğu dönemde, yaşadığı cezbe hali sonucu on yılı aşkın bir süre tedirgin ve kararsız bir halde dolaştı. Bu kararsızlığına, eriştiği tecelli nurlarının çokluğu ve birbiri ardına gelen tasavvufi haller neden oldu. Çok ağır usullerle nefis mücadelesini sürdürdü. Bu mücadele dönemi on iki yıl sürdü. Bunun ardından bir gün artık maksadın hasıl olduğuna, mücadeleyi bırakması gerektiğine dair ötelerden bir ses işitmesi üzerine dünyadan el etek çekmeyi bıraktı. Ders verdiği bağlılarına, benzer bir seyr ü süluk metodu uyguladı. Bu metot, öncelikle nefsin terbiyesi için ağır bir el etek çekme evresi, ar dından da onların topluma hizmete yönlendirilmesinden ibaretti. Bu husus, talebesi Mevlana’nın da tasavvufi irşat metodunun umdelerinden birini oluşturdu. Halkın kendisine olağanüstü nitelikler atfetmesini önlemek, kulluk ve insanlığın üstüne çıkarılabilecek kötü zanlarını gidermek için daima özen gösterdi, kerametlerini gizli tutmaya ehemmiyet verdi. Hocası ve şeyhi Bahaeddin Veled’in Belh’ten göç etmesiyle, doğduğu şehir Tirmiz’e geçti ve orada yaşamaya başladı. Tirmiz’deyken Bahaeddin Veled’in H 18 Rebiulahir 628 (M 23 Şubat 1231) günü Konya’da vefatı üzerine etrafındakilere, “Şeyhim bu toprak aleminden temiz aleme göçtü.” diyerek ağladığı belirtilir. Hocası ve şeyhi için gıyabi cenaze namazı kıldı. Şeyhinin vefatından kırk gün geçtikten sonra gördüğü rüyadaki manevi işaret üzerine, Tirmiz’den Anadolu’ya göç etme kararı aldı. Birkaç yakın bağlısıyla yola çıkarak Anadolu’ya geldi. Kayseri’ye uğradı ve Konya’ya geçti. Konya’ya geldiğinde Bahaeddin Veled’in ölümü üzerinden tam bir yıl geçmişti. Mevlana , o sıralar Larende (Karaman) şehrine gitmişti. Birkaç ay, Konya’daki Sincari Mescidi’nde inzivaya çekildi. Daha sonra iki dervişle Mevlana’ya bir mektup gönderdi ve ondan Konya’ya dönmesini istedi. Mevlana’yı, zahiri ilimleri tahsil etmesi için Halep ve Şam’a gönderdi. Mevlana’nın ilim tahsili için Halep ve Şam’da bulunduğu süre zarfında Kayseri’de kaldı. Bu süre zarfında Mevlana da ailesini ve şeyhini ziyaret için ara sıra Kayseri ve Konya’ya geldi. 1237’den önceki dört ve ya yedi yılı kapsayan bu ilim tahsilinden sonra Mevlana’yı Kayseri’de karşıladı. Vezir Sahib Şemseddin İsfahani’nin Mevlana’yı kendi sarayında ağırlamak istemesi üzerine “Babanın adeti medresede konaklamaktır.” diyerek buna izin vermedi. Anadolu’ya geldikten sonra hayatının büyük bölümünü Kayseri’de geçirdi. Ancak bazı dönemler Mevlana’nın eğitimi için Konya’ya gitti, Konya’dan ayrıldığı dönemlerde tekrar Kayseri’ye döndü. Mevlana’ya tam dokuz yıl mürşitlik yaptı. Mevlana’nın tasavvufi eğitim sürecinin pişme ve olgunlaşma aşamasının etkin yol göstericisi olarak Mevlana’nın seyr ü süluk anlayışının şekillenmesinde önemli tesire sahiptir. Ancak kendisinin de bu süreçte Mevlana’dan çok şeyler aldığını, şu sözüyle belirtir: “Benim onun üzerinde hakkım vardır. Ama onun benim üzerimdeki hakkı benimkinin binlerce mislidir.” Mevlana’nın tasavvufi eğitim sürecinin tamamlandığını görünce Mevlana’dan, Kayseri’ye temelli dönmek için izin istedi. Seyyid Burhaneddin’in o zamanlar “Daru’l Fetih” denilen Kayseri’yi çok sevdiği, Ali Dağı’na çıkarak orada ibadet ve dua ettiği kaydedilmektedir. Kaynaklar ondan “ dönemin Kayseri’sin de etrafındaki insanlara rehberlik eden gönül kandili nurlu bir şeyh ve bilge” olarak söz eder. O dönemde Kayseri, Selçuklu Veziri Sahip Şemseddin İsfahani’nin yönetimi altındaydı. Kayseri ileri gelenlerinin onun sohbetlerine katıldığına, dönemin Kayseri valisi konumundaki Selçuklu Veziri Sahip Şemseddin İsfahani’nin ona bağlandığına dair rivayetler, Kayseri’de Seyyid Burhaneddin’e gösterilen toplumsal yöneliş ve hür metin ipuçlarıdır. Mevlevi kaynaklarından Sipehsalar Risalesi’nde, keramet ve güzel vasıflarının çok olduğu belirtilmektedir. Nefisle savaşmaya daima dikkat eden, müşahede sahibi bir veli, boş söz ve işlerle uğraşmama konusunda son derece titiz bir bilge olarak tanındı. Sohbetlerinde genelde tevhidin hakikati üzerinde durdu. Halvete (Allah’la baş başa kalmaya) büyük önem verdi, masivadan (Allah dışındaki her şeyden) uzaklaşmaya derin istek duydu. Sohbetlerinde, ısrarla insanın melekleri bile geçebilecek potansiyele sahip olduğunu belirtti. İnsanın Allah’tan ayrı düştüğünü, ibadetlerin amacının da bu ayrılığı kaldırmak ve vuslatı gerçekleştirmek olduğunu belirtti. Tüm ibadetler ona göre Allah’a vuslatın araçlarıdır. İnsanın kendi benliğinden sıyrılması gerektiği üzerinde önemle durdu. Ona göre her insanın zaruri olarak bilmesi gereken husus, marifetullahtır. Nefsin terbiye ve tezkiyesinde dünyadan el etek çekmek ve orucun ehemmiyeti üzerinde önemle durdu. Aşkı, saliki hedefine ulaştıran en önemli rehber ve tasavvuf yolunu da bütünüyle aşk yolu olarak değerlendirdi. Onun tasavvuf görüşleri bu şekilde özetlenebilir. Menakıbu’l-Arifin’de Kayseri’de bir camide imamlık yaptığı nakledilir. Namaz esnasında yaşadığı tasavvufi bazı haller sebebiyle bir süre sonra imamlık görevinden ayrıldı. İslam Halifesi’nin elçisi sıfatıyla Bağdat’tan Anadolu’ya gelen dönemin meşhur şeyhi Şihabüddin Sühreverdi (ö. 632/M 1234) ile görüştü. Sühreverdi, Halife’nin elçisi sıfatıyla Kayseri’ye geldiğinde Vezir Şemseddin İsfahani, dönemin meşhur şeyhinin kendi şeyhiyle görüşmesini çok arzuladı. Vezir aracılığıyla Şihabuddin Sühreverdi ile bir araya geldiler. Ancak sohbet, bilinen iletişim yoluyla gerçekleşmedi. Aktarılan rivayete göre Şihabuddin Sühreverdi , huzura girince bir müddet toprak üzerinde karşılıklı oturdular. Daha sonra musafaha ederek ayrıldılar. Bu olaydan sonra sevdiği şehirde bir müddet daha yaşadı ve ölüm vakti yaklaşınca yanındaki bağlısından sıcak su hazırlamasını istedi. Suyun ısıtıldığı söylenince, “Şimdi dışarı çık ve kapıyı da sıkıca kapat. Sonra git ve garip Seyyid dünyadan göçtü diye bir sala ver.” dedi. Hizmetçi dışarı çıktı ancak Seyyid Burhaneddin’in ne yapacağını merak ettiğinden ibadethanenin kapısına eğilerek içeriyi izlemeye koyuldu. Gördüklerini şöyle nakletti: “Seyyid Burhaneddin kalktı, hazırladığım sıcak su ile gusül abdesti aldı. Elbisesini giydi. Evin bir köşesinde kıvrıldı ve dudaklarından şu kelimeler döküldü: ‘Gökler temizdir ve feleklerde olanların hepsi temizdir. Temiz ruhlar hazırlanmışlar. Ey bana bir emanet veren hazır ve nazır Allah’ım! Lütfedip gel, bu emanetini benden al.’ Peşinden de Hz. İsmail’in kurban edilmek üzere Hz. İbrahim’in önüne yattığı esnada söylediği,’İnşallah beni sabredenlerden bulursun.’ (Saffat, 37) ayetini ve ardındanda şu şiiri okudu: ‘Ey dost! Beni kabul et ve canımı al. Beni mest edip her iki dünyadan al götür. Gönlüm sensiz her ne ile rahat ediyorsa, İçime bir ateş koy da onu yak! Böylece canını teslim etti.” Sahib Şemseddin’e ve ileri gelenlere haber ulaşır ulaşmaz, Kayseri’nin bütün büyük ve küçükleri bir taziye adeti gereği başlarını açtılar. Hafızlar Kur’an okudu, şeyhler zikir yaptı, alimler de üzüntü içinde naaşını defnettiler. Yaklaşık 79 yaşında Hakk’a sefer etti. Defin işlemleri ile bizzat ilgilenen Vezir Sahip Şemseddin, peşinden geniş katılımlı matem törenleri tertip etti. Hatimler indirildi. Adı geçen vezir ona bir türbe yaptırdı. Ancak gördüğü bir rüya üzerine türbenin üzerini kapatmadı. Daha sonra ki asırlarda restorasyon geçiren türbe, Kayseri’de, kendi adı ile anılan mezarlık içindedir. Ölümünün üzerinden kırk gün geçtikten sonra Sahip Şemseddin, bu ölümü Mevlana’ya bir mektupla bildirdi. Yakın müritleriyle birlikte Kayseri’ye gelen Mevlana, mürşidinin kabrini ziyaretten sonra yeniden bir matem töreni (urs) tertip ettirdi. Bütün kitapları Mevlana ve yanındakilere takdim edildi. Bunların içinden istediklerini aldılar. Hatıra olmak üzere birkaç risaleyi de Sahib Şemseddin’e bırakarak Kayseri’den Konya’ya döndüler. Hakkında bilgi veren en eski kaynaklar, Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ibtidaname adlı mesnevisi, Sipebsalar’ın Risale’si ve Mevlana’nın torunu Çelebi Arifin müridi olan Ahmed Eflaki Dede ‘nin Menakıbu’l-Arifin adlı eserleri ve ayrıca kendi sohbet ve sözlerinden derlenmiş olan Maarif adlı kitabıdır. Ha yatıyla ilgili bilgilere Mevlevi kaynakla rında Mevlana ile ilişkisi bakımından değinilir. Bu yüzden hayatının Mevlana ve ailesinden uzaktaki dönemi hakkında pek fazla bilgi yoktur. Eseri Maarif: Sözleri, sohbetleri ve müritleriyle diyaloglarının yer aldığı bir eserdir. Eser, sohbetlerini dinleyen bağlıları tarafından tutulan notların bir araya getirilip ona sunulması ile meydana gelmiştir. Aynı zamanda Makalat (sohbetler) diye isimlendirilmesi bu yüzdendir. Eserde ibadetlerin tasavvufi anlamları, ayet ve hadislerin tefsir ve tevilleri, tasavvufi kavramların ve seyr ü sülukun incelikleri kısa fakat mana bakımından zengin, özlü cümlelerle ifade edilmiştir. Çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları mevcut olan Maarif, İranlı bilgin merhum Prof. Dr. Bediüzzaman Fürüzanfer tarafından Konya Mevlana Müzesi 2118 numarada kayıtlı eldeki en eski tarihli nüsha (H 5 Muharrem 687 tarihli) esas alınmak suretiyle diğer nüshalardaki farklılıklar da gösterilerek 1961 yılında İran’da bastırıldı (1340/1961). Daha sonraki yıllarda Maarifin iki farklı nüshası ortaya çıktı. Bu iki nüsha, Fürüzanfer’in esas aldığı nüshadan daha sonraki döneme aittir: Birincisi Derviş Cezbi Mevlevi tarafından 1597 Şubatında (H 1005 Receb) istinsah edilen ve şu an F. N. Uzluk Kütüphanesinde bulunan 256 varaklık başka bir el yazmasında Baha Veled’e ait Maarif in iki versiyonunu, Bahaeddin Veled’e atfedilen iki kısa incelemeyi ve Burhaneddin’in 13 varaklık Maarifi’ni içermektedir. Burhaneddin’nin Maarifi’ni içeren ikinci yazma ise Konya Mevlana Müzesi 145 numarada kayıtlı olan ve M.1353 tarihli diğer bir el yazması içindedir. Bu nüshalardan haberdar olan ve onları gözden geçirerek Maarifi tekrar yayınlamak isteyen Bediüzzaman Fürüzanfer’in ömrü buna vefa etmedi. Maarif’le birlikte iki surenin, Muhammed ve Fetih Surelerinin tefsiri de Seyyid Burbaneddin ‘e atfen basılmıştır. Ancak bu tefsirlerin meşhur sufi Sülemi’nin (ö. 1021) Arapça tefsiri Hakaikul-Tefsir’i temel alarak oradan iktibaslar olduğu söylenebilir. Fünüzanfer, telif üslubundan müellifin Burhaneddin Muhakkık olduğunu söyleyerek bunları Maarifle birlikte bastırdı. Maarif Arapça yazılan ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler, bazı şiirler ve bazı kısımlar hariç Farsça yazılmıştır. Şiire olan ilgisi nedeniyle, uygunluk arz eden yerler de, başta Hakim Senai , Ferıdüddin Attar ve Mevlana gibi sufi şairlerin şiirleriyle konuyu pekiştirmiştir. Eserde Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerden, hadis-i şeriflerden ve meşhur mutasavvıfların sözlerinden iktibaslar yapılmıştır. Bediüzzaman Füruzanfer tarafından bastırılan Farsça Maarif, Türkçeye iki kez tercüme edildi. Tercümelerden birisi Abdülbaki Gölpınarlı’ya (1972), diğeri Ali Rıza Karabulut’a (1995) aittir. Giriş kapısında yer alan Nazım Paşa’ya ait celi sülüs hatla yazılan kitabe Fart-ı adab ile gir zair-i mahlas ki budur Merkad-ı Muhterem-i Hazret-i Burhaneddin Çeşme-i irfanına kühl ister isen olmalısın Cebhe-say-i kadem-i Hazret-i Burhaneddin Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin Türbe-i Şerifi Kayseri şehir merkezinde kendi adıyla anılan mezarlığın içerisinde bulunmaktadır. Tarihi ve dini öneme sahip manevi şahsiyetlerin makamlarının onarım veya inşasına büyük önem veren II. Abdülhamid Han , bu doğrultuda Kayseri’de Seyyid Burhaneddin Türbesi’nin inşasını da desteklemiştir. Türbenin giriş kapısı üzerinde yer alan ve Kayseri Mutasarrıfı Mehmed Nazım Paşa tarafından kaleme alınan kitabede inşa tarihi bulunmamakla birlikte Türbenin içerisindeki kalem işi süslemeler orijinal olmayıp restorasyonlar sırasında yapılmıştır. Başbakanlık Devlet Arşivlerinde yer alan belgelerden, türbenin inşa sürecini takip edebilmekteyiz. Tespit ettiğimiz belgeler içerisinde, en erken tarihlisi 25 Mart 1891 tarihini işaret etmektedir. Ankara Valisi Abidin Paşa tarafından yazılan belgede, Seyyid Burhaneddin’nin, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin hocası olduğu, birçok kişi tarafından hürmetle ziyaret edildiği ve kabrinin üzerinin açık olduğundan bahisle üzerine bir türbe inşa etmenin gerekliliği anlatılmaktadır. Türbenin inşasının il müftüsü, ulema ve şehir mühendisinden oluşan bir komisyon tarafından yürütüleceği ve yapım maliyeti için 30.000 kuruş sarf olunacağı belirtilmek suretiyle Mabeyn-i Hümayun’a arz olunmuştur. Bu talep 27 Şubat 1893 yılında da Mabeyn-i Hümayunda görüşülerek Evkaf-ı Hümayun Nezaretine havale edilmiştir. 25 Mart 1891’de başlanan, 1 Kasım 1894’de sona eren Seyyid Burhaneddin Türbesi’nin inşası neredeyse dört yıllık bir süreci kapsamıştır. Seyyid Burhaneddin Türbesi’ manevi öneminin yanı sıra yapıldığı Batılılaşma Dönemi’nin sanat ve mimarlık özelliklerini taşıması bakımından da şehirdeki diğer türbe örneklerinden ayrılan güzel bir eserdir. Seyyid Burhaneddin’in Türbesi içerisinde kubbe altında, büyükçe silindir şeklinde sandukası bulunmaktadır. Sandukanın başında, son Mevlevî şeyhlerinden, mezarı türbe avlusunda bulunan Kayserili Ahmet Remzi Dede’nin Seyyid hakkında yazmış olduğu, “Ayine-i Seyyid-i Sırdan” başlılıklı manzum methiyesi bulunmaktadır. Türbe girişinin solunda duvar dibindeki, Mevlevî kavuklu mezar taşlı mezarlardan duvar tarafından olanı, Kayseri Mevlevî şeyhi, 1251 yılında (Miladi 1835 yılında) vefat eden Süleyman Türabi (Konya Ereğlisin’de bulunan Aşık Türabi neslinden); onun yanındaki yine Mevlevî şeyhi olan oğlu 1282 yılında vefat eden (Miladi 1865 yılında) Ahmet Remzi Efendi’ye aittir. Ahmet Remzi Efendi’nin oğlu Süleyman Ataullah Efendi’nin mezarı türbe avlusunda olup 1322, Miladi 1904 yılında vefat etmiştir. Süleyman Ataullah Efendi’nin oğlu olan ve yine son Mevlevî şeyhlerinden, büyük şair ve yazar Ahmed Remzi Dede (Akyürek)’nin de mezarı, yukarıda bahsedildiği gibi Türbe bahçesindedir ve o da 1944 senesinde vefat etmiştir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri Ansiklopedisi , Kayseri Valiliği Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Ahi Evran
Ahi Evran Ahi Evran Büyük velîlerden. Kelam, tefsîr, tasavvuf ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi, tabib. Anadolu'daki Ahîlik esnaf teşkilâtının kurucusu. Asıl ismi Mahmûd bin Ahmed'dir. Herkesin korkup kaçtığı evran denen büyük bir yılanın onu görünce sakinleşmesi ve itâat etmesi dolayısıyla "Evran" diye anılmıştır. 1171 (H.567) yılında İran'da Batı Âzerbaycan taraflarındaki Hoy kasabasında dünyâya geldi. İmâm-ı Fahrüddîn Râzî'den çeşitli ilim dallarında dersler aldı. Ahmed Yesevî hazretlerinin talebelerinin ders ve sohbetlerine devâm ederek tasavvuf yolunda ilerledi. Büyük İslâm âlimi Şihâbüddîn Sühreverdî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Hac yolunda Evhadüddîn Hâmid Kirmânî ile tanışıp, onun talebelerinden oldu. Evhadüddîn Kirmânî'nin vefâtına kadar da yanından ayrılmadı. Konya'daki Anadolu Selçuklu Devleti idârecileri arasında büyük nüfûz sâhibi olup, Bağdat'a elçi gönderilmiş olan Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin babası, Mecdüddîn İshak'ın dâveti üzerine, Muhyiddîn ibni Arabî ve hocası Evhadüddîn'le birlikte Anadolu'ya geldi. Hocasının kızı Fâtıma Bacı ile evlendi. Yazmış olduğu pek kıymetli eserlerinden Mürşid-ül-Kifâye ve Yezdân-Şinaht adlı kitaplarını Sultan Alâeddîn Keykûbâd'a takdim etti. Bundan sonra kayınpederi Evhadüddîn'le Anadolu şehirlerini dolaştı. Esnafa bilhassa İslâmiyetin alış-veriş bilgileri hakkında vaazlar verdi. Nasîhatlar etti. Kendisine sual sorup nasîhat isteyenlere: "Ey Ahî (Kardeşim)! Alış veriş ilmini bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz. Haram lokma yiyen ise ibâdetlerinin sevâbını bulamaz. Zahmetleri hep boşa gider. Sonunda büyük azaba yakalanır ve pişman olur." buyururdu. Ahî Evran ayrıca gittiği yerlerde esnafı bir çatı altında toplayıp teşkîlâtlandırıyordu. Böylece Anadolu şehirlerinde Ahi teşkilatlarının kurucusu oldu. Hocası Evhadüddîn'in vefâtından sonra Kayseri'ye yerleşen AhiEvran bütün Anadolu ahilerinin şeyhi kabul edildi. Ahî teşkilâtına girebilmek için ilim ve sanatla meşgûl olmak lazımdı. Ahî Evran'ın etrafında ve her şehirde bulunan ahîler her cumâ gecesi aralarında toplanırlar. Kur'ân-ı kerîm, hadîs ve fıkıh kitapları, menkıbeler okurlar ve ahlâk konularında sohbet ederlerdi. Ahî Evran hazretleri Kayseri'ye yerleştikten sonra debbâğlık yapmaya ve elinin emeği ile geçimini temin etmeye başladı. Bu arada halkı irşâd etmeye, bilgi ile yetiştirmeye çok önem verirdi. Yetiştirdiği talebeleri Anadolu'nun dört bir tarafına gönderirdi. Bu talebeler onun emriyle gittikleri yerlerde zâviye kurup irşâd halkasını genişletmeye çalışırlardı. Böylece zamanla sevenleri yüz binlere ulaştı. Bu sırada Doğudan Batıya bütün Türk alemi Moğol tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Moğollar geçtikleri her yerde kan, gözyaşı ve parçalanmış cesetler bırakıp, beldeleri ve hâneleri virân ediyorlardı. Yaklaşan bu büyük tehlikeye karşı Ahî Evran hazretleri halkı uyandırmaya ve sevenlerini karşı koymaya çağırdı. Onlara şöyle nasihatlarda bulundu: "Ey Ahîler! Mücâhitler, yiğit, arslan yürekli olur. Düşmandan korkmaz, kaçmaz ve ona boyun eğmez. Yağmada kurt gibi saldırsalar hiç sarsılmaz. Atılan oklara ve kılıç darbelerine metânetle karşı koyar. Savaşırken safta, namazdaki gibi sessiz olup, komutanına itâatte cemâatin imâma uyması gibidir. Düşmanına karşı haykırışı gök gürültüsü gibi olmalıdır. Düşmandan korkmayın, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyamamaktan korkun. Vatan sevgisinin îmândan olduğunu unutmayın!" Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet edip, takdirine râzı olan ve hocalarına itâat eden bu mübarek insanlar sürüler halinde Anadolu'ya akan Moğol putperestlerine karşı kahramanca mücâdele ettiler. Onların zulüm ve katliamlarından yılmadılar. Anadolu'yu bir şefkat diyarı haline getirdiler. Ahî Evran hazretleri Anadolu'nun bu karışıklık zamânında Anadolu Selçuklu Devleti'ne karşı meydana gelen bir hâdise bahânesiyle iftirâya uğradı ve tutuklanıp hapsedildi. Beş sene hapiste kaldı. Beş yıllık tutukluluk süresini bitirdikten sonra Denizli'ye gitti. Bir müddet sonra Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin isteği üzerine, diğer ulemâ ile birlikte Konya'ya döndü. Konya'da bir müddet ikamet edip, müslümanları irşâd ile meşgûl olup, vâz ve nasîhatta bulundu. Daha sonra, Kırşehir'e (Gülşehir'e) yerleşti. Menâhic-i Seyfî adlı Şâfiî mezhebi ilmihâl bilgilerine dâir eserini, Kırşehir emîri Seyfeddîn Tuğrul'a takdim etti. Vâzlarındaki sâdelik, herkesin anlayabileceği şekilde meseleleri îzah ederek yazdığı kitaplar, kendisinde görülen kerâmetler, ahlâkının güzelliği, dünyâ malına ehemmiyet vermeyip, yalnız Allahü teâlânın rızâsı için çalışması, herkesin sevgisini kazanmasına vesîle oldu. Çevresinde pek çok kimse toplandı. İslâmiyete yaptığı hizmetler dolayısı ile Nâsırüddîn lakabını aldı. Doksan üç yaşlarında iken onun nüfûzundan ve sevenlerinin çokluğundan korkan ve Moğolların baskısına dayanamayan Kırşehir emiri Nûreddîn Caca tarafından 1262 (H.660) yılında Kırşehir'de şehîd edildi. Talebeleri Ahî Evran hazretlerinin yolunu devam ettirdiler. Bu arada Ahî Evran'ın hanımı Fâtıma Bacı'nın yetiştirdiği bacılar da elde ettikleri mümtâz İslâm kültürünü, bacıdan bacıya naklettiler. Söğüt civârında, Bizans hududunda gelişmeye başlayan Osmanlı Beyliği emrine koşuşan ahîlerden bir kısmı, uçlara yerleşip tekkeler ve zâviyeler kurdular. Bir ahî şeyhi olan, Şeyh Üdebâli ile Osman Bey arasında akrabâlık tesis edildi. Doğudan gelerek Osmanlılara katılan Türkmenleri terbiye ettiler, yetiştirdiler. Onlara İslâmî bilgileri öğretip, gazâ rûhunu aşıladılar. FâtımaBacı'nın yetiştirdiği bacıların meydana getirdiği Baciyân grubu da yeni gelenlerin kadınlarına İslâmiyeti öğreterek, dîn-i İslâmı hakkıyla yaşamaları için gayret ettiler. Üç kıtada altı asır at oynatacak istikbâlin Osmanlı neslinin temelini kurmakta, onlara yardımcı oldular. Osmanlılar da onların kadr-ü kıymetini devamlı şekilde takdir ettiler. Onlara hürmet gösterip vatandaşlarının onlar tarafından yetiştirilmesini kolaylaştırdılar. AHÎ NASIL OLMALIDIR İslâm âleminde daha önce de mevcut bulunan, cömertlik, mertlik, mürüvvet mânâlarına gelen ve güzel ahlâkın en yüksek mertebesi şeklinde bilinen fütüvvet teşkilâtı ile Ahî Evran'ın nasihatlarından Ahîlik teşkilâtının umdeleri, şartları, ortaya çıktı. "Ahî ve şeyh helâlinden kazanmalıdır. Teşkilât mensuplarının hepsi sanat sâhibi olmalıdır. Cömert olup yoksullara yardım etmelidir. Âlimleri sevmeli, gereken hürmeti göstermelidir. Namazlarını zamânında kılmalı, kazâya bırakmamalıdır. Alçak gönüllü olmalı, fakirleri sevmelidir. Nefsine hâkim olup, haramlardan kaçınmalıdır. Beylerin, zenginlerin kapısına gitmemelidir." Bir Ahînin üç şeyi açık olmalıdır: 1) Cömert olup eli açık olmalı, fakat isrâf etmemelidir. 2) Misâfire kapısı açık olmalı, gelene ikrâmda kusûr etmemelidir. 3) Sofrası açık olmalı, aç geleni tok döndürmelidir. Üç şeyi de kapalı olmalıdır: 1) Gözü; harama ve başkasının ayıbını görmeye kapalı olmalıdır. Kimseye sû-i zan etmemeli, yabancı kadına, kıza ve başkasının bakması haram olan yerlerine bakmamalıdır. 2) Dili bağlı olmalı, kimseye kötü söylememeli, lüzumsuz yere konuşmamalıdır. 3) Beli bağlı olmalı, kimsenin nâmusuna, ırzına, haysiyet ve şerefine göz dikmemelidir.
Ahmed Remzi Akyürek
Kayseri – Seyyid Burhaneddin Türbesinde Ahmet Remzi Akyürek , Son Mevlevi şeyhlerindendir. (Kayseri, 1872 – Kayseri, 6 Kasım1944). İlim, irfan ve fazilet sahibi bir mutasavvıf ve şairdir. Kayseri Mevlevihanesi’nde doğdu. Soyca Mevlevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmet Remzi ‘nin ceddi Seyyid Süleyman Türabıdir. Kayserili olan Süleyman Türabı Mevlana dergahı postnişi ni Mehmed Said Hemdem Çelebi’nin mürşididir. Süleyman Türabınin Mevlana soyundan geldiği bilinmekle beraber bunu ispat edecek elde herhangi bir belge yoktur. Remzi-name adlı eserin yazarı Hüseyin Vassaf Bey bu hususu Ahnet Remzi Dede’ye sormuş ve ondan ceddi hakkında “Öyle bir Şeref-i manevileri varsa yazılmamakla zayi olmaz” cevabını almıştır. Konya’dan Kayseri’ye göçen Süleyman Türabi 1835’de Kayseri’de öldü. Mezarı Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Hazretleri nin Türbesi’ndedir. Ahmet Remzi Dede , Türabi’nin mezar taşındaki manzum kitabeyi dokuzar mısralı kıtalardan oluşan bir musanunat (beyitleri kafiyeli dört kısımdan ibaret manzume) haline getirdi. Seyyid Süleyman Türabi ‘nin oğlu Seyyid Ahmed Remzi el-Mevlevi’dir. Bu zat da Kayseri Mevlevihanesi’nde şeyhlik yaptı. 1865’te öldü, Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin Türbesi’nde babasının yanına gömüldü. Seyyid Ahmed el-Mevlevi ‘nin oğlu Seyyid Süleyman Ataullah Efendi, Ahmet Remzi Akyürek ‘in babasıdır. Süleyman Ataullah 1872’de Kayseri Mevlevihanesi’nde 50yıl şeyhlik yaptı, bir ara Kayseri Müftülüğü görevinde de bulundu. Akyürek, sıbyan mektebini ve rüştiyeyi bitirdi, aynı zamanda babası Ataullah Efendi’den ve Ahmet Remzi Akyürek bazı dostları ile, oturanlar: (sağdan) Suud Ebus suudoğlu, Tahir Olgun, Ahmet Remzi Akyürek, Zahid Hasırcıoğlu, Abdül baki Baykara; ayaktakiler: Hulusi Karadeniz, Baha Kahyaoğlu (İ. Kara Arşivi) eniştesi Göncüzade Nuh Efendi ‘den özel dersler gördü. Ulemadan Müridzade Ali Efendi’den icazetname aldı. Babası Ataullah Efendi şair olmamasına rağmen şiir sever ve şiirlerin anlamlarını da bilirdi. Oğluyla yakından ilgilenen Ataullah Efendi okuduğu manzumelerle oğlunu eğlendirmeye çalıştığı için küçük yaşlardan itibaren ona şiir zevkini tattırdı. Babasının okuduğu şiirlerden etkilenerek kendisinde de şiir söyleme hevesi uyanmaya başladı. Küçük yaştan itibaren yazdığı şiirlerini, babasının dostlarından Hisarlıkçızade Salim Efendi ve Sami Efendi düzelterek onun şiir ve edebiyat zevkini geliştirdiler. İlk olarak Konyalı Şem’i’nin Divan’ını okuyarak şiir deneyimini artırdı. Şair Sami Efendi, Ahmet Remzi Efendi’ye İran edebiyatının ünlü mutasavvıf şairi Camı’nin eserlerini okutarak onun Farsçasını geliştirdi. İbnül Emin Mahmud Kemal İnal’ın naklettiğine göre Ahmet Remzi Efendi rüştiyede şehadetnamesini aldığı sırada idare meclisi üyelerinden Rifat Bey “Mevlevi dir sevdiğim her dem külah eyler bana”, mısramı okuyunca Ahmet Remzi Efendi derhal “Sen külah etme beyim kimse külah etmez sana” deyivermiş. Fıkrayı nakleden İbnül Emin bu hazır cevabına bin aferin demekten kendisini alamamıştır. Ahmet Remzi Efendi, 1892’de İstanbul’a giderek Divan-ı Muhasebat’a mülazım (stajyer) olarak devam etti. Bu arada Ye nikapı Mevlevihanesi Şeyhi Celaleddin Efendi ‘ye intisap edip el aldı. Daha önce babası tarafından sikke giydirildiği halde Celaleddin Efendi tarafından yeniden sikke giydirildi. Bu sırada Ahmet Remzi Efendi’nin Veled Çelebi (izbudak) yardımıyla Fuzuli’nin bir gazeline yazdığı tah misi bastırıldı. Ahmet Remzi Efendi İstanbul’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kayseri’ye döndü. Ahmet Remzi Efendi, ilim irfan sahibi, Mevlevi ve şair bir zat olan Kayseri Mutasarrıfi Nazım Paşa’nın yardımıyla Kayseri İdadisinde ahlak ve ulum-ı diniyye (din dersi) hocalığına tayin olundu. Bir yandan da medreselerde okuyan ve kendini yetiştirmek isteyen talebelere Mevlana’nın Mesnevi’sini, Şirazlı Sa’di’nin Gülistan ve Bostan adlı eserlerini ve Farsça tanınmış bazı eserleri okuttu. Böylece birçok gencin yetişmesine yardımcı oldu. Ahmet Remzi Efendi Meşrutiyetin ilanından sonra izinli olarak gittiği Konya’da Vahid Çelebi’nin isteği üzerine Kayseri’deki görevinden istifa ederek Konya’ya gitti. Dergahın camisinde her sabah Çelebizadelere Mesnevf-i Şerifi okuttu. Hatta Vahid Çelebi, Çelebizadelere “Bir şeyhzade sizlere Mesnevi okutuyor.” diye Ahmet Remzi Efendi’yi onlara örnek göstermiştir. Konya’da bir yıl kadar kaldıktan sonra Kütahya Mevlevihanesi’ne şeyh vekili olarak gönderildi. Kütahya’da gençlere dersler verdi. Ramazan ayında her gün ikindi namazından sonra Mesnevi okuttu. Kütahya’da dokuz ay kaldıktan sonra Kastamonu Mevlevihanesi şeyhliğine tayin olundu (1909). Harap bir halde bulduğu Mevlevihane’yi tamir ettirdi, hücreleri temizletti ve bahçesini düzenletti. Şair ve Edip Süleyman Nazif o sırada Kastamonu Valisidir. Ahmet Remzi Dede ile ilk görüştüğünde “Meşihatınız peder mande midir?” (Babadan kalma mıdır?) diye sorar. O da “Hayır Huda’dandır. (Hayır, Allah vergisidir); lehül hamd ber hayattır ve Kayseri Mevlevihanesi şeyhidir.” diye cevap verir. Mevlevilik tarihinde baba ile oğlunun aynı zamanda iki ayrı tekkede şeyhlik yapmasına pek rastlanmamıştır. Ahmet Remzi Dede, Kastamonu Mevlevihanesi’nde şeyhlik yaparken Konya dergahı makamı Ahmet Remzi Akyürek kütüphanecilik yaptığı yıllarda (H. Mazıoğlu Arşivi) Halep Mevlevihanesi’nin durumunu incelemesi ve o çevredeki tekkeleri de gözden geçirilmesi için görevlendirdi. Bunun üzerine Halep’e gitti. Ayrıca Antep, Urfa, Şam, Kudüs şehirlerini dolaştı, oraların ileri gelenleri ve alimleriyle de tanıştı. 1913 tarihinde Halep Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. Bu Mevlevihane’nin işlerini yoluna koydu ve o havalide zayıflamış olan Mevleviliği canlandırdı. Halep Mevlevihanesi’nde yapılan ayinlere halk büyük ilgi gösterdi. Bunların arasında Museviler ve Ermeniler de vardı. l. Dünya Savaşı başlayınca Mücahidin-i Mevleviyye adlı gönüllüler taburunun başında bulundu ve Filistin Cephesine, Şam’a ve Medine’ye gitti. Hz. Peygamber’in türbesi Ravza-ı Mutahhara’yı ziyaret etme mutluluğuna da erişti. Kendisine Gönüllü Mevlevi Taburu’nda ki üstün gayreti dolayısıyla Harp Madalyası, Berat ve Nişanı verildi. 1924 tarihinde İstanbul’da Üsküdar Mevlevihanesi şeyhliğine atandı. O sıralarda Mevlevihane oturulamayacak kadar harap durumdaydı. Daha önce gittiği yerlerde yaptığı gibi buranında her tarafını onartmıştı. Dostları yeni durum için sevinçlerini şiirlerle belirttiler. Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki Dede ‘nin tarih manzumesi Remzi Dede’nin odasına asıldı. Buradaki Şeyhliği süresince semahanede 15 günde bir ayin düzenledi, belli günlerde camilerde Mesnevii Şerif okuttu. İstanbul Meclis-i Meşayih Üyeliği, Medresetül irşadda tasavvuf müderrisliği, Üsküdar Müftülüğü idaresinde tekkelere ait işlere bakan mecliste üyelik görevlerinde bulundu. 2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine Üsküdar Selimağa Kütüphanesi Başmemurluğuna (Müdürlüğüne) tayin olundu. Mevlevihane hayat boyu olmak şartıyla kendisine verildi. Remzi Dede , Kütüphanede yoğun bir çalışmaya girdi. Kitapların tasnif ve tanzimiyle uğraştı. El yazması eserlere ait fişler hazırlatarak bunlarda eserin yazan ve konusuna ait önemli bilgiler verdi. İl gisini çeken Arapça birkaç eseri de Türkçeye tercüme etti. Mevlevi yolunda kazandığı engin insan sevgisi, derin bilgisi ve öğretme aşkıyla kendisine başvuranların müşküllerini halletti. Kütüphane’ye gelen araştırmacılarla ilgilenerek yetişmelerine yardımcı oldu. 1 Şubat 1937’de Selimağa Kütüphanesindeki görevinden istifa etti. Bu sırada kendisi gibi eşi de yaşlı olup birbirlerine bakamayacak durumdaydılar. Ankara’ya yerleşerek üç kızı ve torunlarıyla birlikte rahat ve mutlu yaşadılar. Bu arada şiir yazmayı da bırakmadı. Şiir onun için su ve ekmek gibi aziz ve gerekliydi. Kızları, torunları ve yeğenleri hakkında yazdığı şiirlerle zamanını geçirdi. Ankara’da daha çok ortanca kızı Lütfiye Cıngıllıoğlu’nun yanında kaldı. Remzi Dede bir gün yürüyüş yaptığı sırada zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’le karşılaştı. Ankara’da artık kızlarında kalmak zorunda olduğunu öğrenince “Bütün gün evde kalmaktan usanırsınız. Ankara’da Eski Eserler Kütüp hanesinde el yazması pek çok eser vardır. Orada sizin uzman olarak bulunmanız çok yararlı olur.” diye teklifte bulunarak kabul etmesini rica eder. Kitaplarla haşır neşir olmaktan ve ilim taliplerine yardım etmekten büyük mutluluk duyan Remzi Dede yaşının ilerlemiş olmasına rağmen teklifi kabul eder. Eski Eserler Kütüphanesi o zaman Atatürk Bulvarı’ndan Ulus’a giderken sağda Kedi seven Sokağı’ndaydı. Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Bey, Kütüphane Müdürü Hamdi Bey’dir. Ahmet Remzi Dede , Türkçeyi en iyi bilenlerdendir. Onda engin bir Türkçe sevgisi vardı. Divan edebiyatı tarzındaki şiirlerinde Arapça ve Farsça sözcükler ve tamlamalar bulunmakla beraber dili sağ lam, ifadesi Türkçedir. Türkçeyi bütün zenginliği ve anlam incelikleriyle kullandı. Atasözleri, deyimler, konuşma kalıpları, hatta bazen mahalli sözcükler ve söyleyişler bile gözünden kaçmamıştır. Ahmet Remzi Dede ‘deki Türk dili sevgisi onda güçlü bir Türklük ve milliyetçilik duygusu meydana getirmiştir. Mevlana gibi Ahmet Remzi Dede de Türklüğüyle öğünmüştür. Ahmet Remzi Akyürek ‘i Kayserili hemşerileri son Osmanlı Mebuslar Meclisine üye seçmelerine rağmen istifa ederek gitmedi (1919). Aynca Atatürk kendisine milletvekilliği önermişse de Remzi Dede yetişme tarzının bu görev için elverişli olmadığını belirterek özür dileyip kabul etmemiştir. Ahmet Remzi Dede gayet zeki, bilgisi derin büyük bir alim, son derece alçakgönüllü, gösterişten hoşlanmayan gerçek bir mümin ve tam bir derviştir. İlme ve terbiyeye önem veren, doğru sözlü, nur yüzlü büyük bir insan ve güçlü bir şairdir. İlim okuyarak öğrenilir. İrfan da nefis terbiyesiyle kazanılır. Şairlik ise fıtridir yani Allah vergisi olup yaratılışta vardır. Alim. arif ve şair olan Remzi Dede, divan edebiyatı şiirinin ve milli halk edebiyatımızın zevkine sahipti. Şiirlerini hem aruz hem de hece vemiyle yazdı. Divan edebiyatı şiirleri “elsine-i selase” Arapça, Farsça sözcüklerle ve tamlamalarla yazdı. Farsça olarak yazdığı Divançe’si henüz basılmamıştır. Arız vezniyle ve ebced harflerinin sayısıyla tarih düşürmekte çok ustadır. Tanıdığı kişiler, özellikle Kayseri’nin köklü aileleriyle alimlerinin ölümlerine tarih düşürmüştür. Bu arada kayınpederi Feyzizade Feyzullah Efendi’nin 1225/ 1810’da ölümüne tarih düşürmüştür. Kendi kızlarının, torunlarının ve yeğenlerinin, aynca tanıdığı dostlarının çocuklarına doğum tarihleri düşürmüştür. Kültür adamlarımız ve edebiyatçılarımız için tarihleri vardır. Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanı oluşunu manzum tarihle tespit etmiş, Mehmet Akif Ersoy’un, Abdülhak Hamid’in ve daha bir çok şahsın ölümlerine tarih düşürdü. Ahmet Remzi Dede ‘nin gönlü her türlü yeniliğe açıktı. Teknik ilerlemelerden yararlanarak yapılan faydalı yapılardan memnun olup onlar için tarihler yazdı. Böylece Remzi Dede yaşadığı devri bütün yönleriyle şiirlerine aksettirdi. Ahmet Remzi Dede’nin yaşı epeyce ilerlemiş olduğundan son nefesini ata, baba diyarında vermek arzusuyla Kayseri’ye döndü ve orada hayata gözlerini yumdu. Seyyid Burhaneddin Türbesi bahçesindeki mezarı Dedelerinin, babası Şeyh Ataullah Efendi ve kardeşi Şeyh Hüsameddin Efendi ‘nin gömülmüş oldukları, Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Sırdan Hazretlerinin Türbesi’ne defnedildi. Cenazede halk çok kalabalık olup tabut parmaklar üzerinde taşındı. Şairlerden Nuri Gencosman, Tahirü’l-Mevlevı (Olgun) , avukat Bitlisli Hulusi , Arif Nihat Asya, Şevket Kutkan Ahmet Remzi Dede ‘nin vefatına manzum tarihler düşürdüler. Onun ilminden ve edebi birikiminden istifade edenler arasında Süheyl Ünver, Feridun Nafiz Uzluk, Saadettin Nüzhet Ergun, Nihat Çetin, Ziver Tezeren, Hakkı Süha Gezgin, Arif Nihat Asya ve M. Kadir Keçeoğlu (Yaman Dede) ‘dur. Özellikle Feridun Nafiz Uzluk yedi yıl Dede ile birlikte kalmış ve kitaplarını yazarken Dede’den yararlanmıştır. Ahmet Remzi Dede’nin yazdığı eserlerinin hepsi bastırılmamıştır. Basılmış olanlar çok faydalı kitaplardır. Basılmış eser lerinden biri olan Miftahü’l-Müellifin Fihristi adlı eseri onun çok büyük bir sabırla çalışan bir ilim adamı olduğunu göstermektedir. Bu eseri sayesinde Bursalı Mehmed Tahir Bey’in üç cilt olan Osmanlı Müelliflerlnden yararlanma imkanı artmıştır. Eserleri: Basılı olanlar: Manzum Kavaid-i Farisi (1898); Tuhfetü’s-Sai’imin (1898); Ayine-i Seyyid-i Sırdan (1898); Mir’at-ı Zeyne’l-Abidin (1899); Münacat-ı Hazret-i Mevlana (1917); Bir Günlük Karaman Seyahatnamesi (1908); Bergüzar (1915); Tarihçe-i Aktab (1912); Gülzar-ı Aşk (1918); Reh-nüma-yı Ma’rifet (1928); Tuhfe-i Remzi (1925); Fihrist-i Hub, Üslüb-i Mergüb, Mifhatü’l-kütüb ve Esami-i Müellifin Fihristi (1927); Zaviye-i Fukara (1948); En-Nüshatü’ş-Şafiyye fi-Tercemeti’s-Sohbeti’s Safiyye (1948); Mahbübü’l-Ehibbe (1982). Basılmamış eserleri: Kayseri Şairleri; Lübb-i Fazilet, Tabsıra tül Mübtedi ve Tezkiretü’l-Müntehi Tercümesi; Divan; Farsça Divançe. Ahmet Remzi Dede’nin basılınamış olan eserleri Hasibe Mazıoğlu’nun Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri (Ankara 1987) adlı kitabında bulunmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Tomarza Türbeleri
Gül Baba Türbesi Gülveren köyü girişinde bulunan Mezarlığın yanında bulunan bu türbe, son zamanlarda yapılmıştır. Halk o zatın cesedinin çürümediğine inanmaktadır. Günümüzde yağmur duası burada yapılmaktadır. Halil Dede Türbesi İncili köyündeki türbe Halil Dede1ye aittir. İran Horasan1ından bu köye gelmiş olan Halil Dede’nin kardeşleridir, diye anlatılmaktadır. Halen bu köyde Halil Dede’nin soyundan geldiğine inanılan· insanlar mevcuttur. Bu türbeye İncili Çavuş’un anma gününde de topluca gidilir ve ziyaret edilir. Aynca burada yağmur duası da yapılır, Sözkonusu türbe başka zamanlarda ziyaret edilmez. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Behâeddînzâde
Behâeddînzâde Behâeddînzâde (Muhyiddîn Muhammed bin Behâeddîn) Osmanlılar zamânında Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden. Tefsîr, hadîs ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Muhammed bin Behâeddîn bin Lütfullah, lakabı Muhyiddîn'dir. Behâeddînzâde ve Behâî diye tanınır. Doğum târihi ve yeri bilinmemektedir. 1545 (H.952) senesinde Kayseri'de vefât edip, hocasının hocası Şeyh İbrâhim-i Kayserî hazretlerinin yanına defn olundu. Çocukluğundan îtibâren tam bir edeb ve terbiye ile yetiştirilen Muhyiddîn Efendi, ilim öğrenmek çağına geldiğinde, ilk tahsîlini zamânının âlimlerinden olan babası Behâeddîn bin Lütfullah'ın huzûrunda yaptı. Ayrıca; Mevlânâ Hatîbzâde, Müslihuddîn Kastalanî ve Sultan Bâyezîd Han Gâzinin hocası Mârûfzâde gibi devrin meşhûr âimlerinden ilim öğrendi. Bu mübârek zâtların bereketli sohbetlerinde bulunmakla, kısa zamanda yetişip ilim ve fazîlette emsâl ve akrânından ileri geçti. Zâhirî ilimlerin tahsîlini tamamladıktan sonra, tasavvuf yoluna yönelerek, büyük âlim ve evliyâ Şeyh Muhammed İskilibî'nin huzûr ve hizmetlerine vâsıl oldu. Bu yolda ilerlemek için çok gayret etti. Hocasının bereketli nazarlarına kavuşmak için bir an yanından ayrılmadı. Verdiği her emre; "Baş üstüne." deyip sarıldı. Bu ihlâs ve samîmî gayretlerinin mükâfatı olarak, tasavvuf yolunda da kemâle gelip, parlayan sabah güneşi misâli etrafı aydınlatmaya, feyz ve nûr saçmaya başladı. Evliyâlık derecelerinin yüksekliklerine, mânevî kemâlâta kavuştu. Talebeleri yetiştirmek üzere hocasından icâzet aldı. Bundan sonra asıl vatanı olan Balıkesir'e yerleşti ve orada bir mikdâr insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Talebe yetiştirdi. Bu arada, Muhammed İskilibî'nin talebelerinin en yükseği ve halîfesi olan Abdürrahîm Müeyyedî de, hocasının İstanbul'daki zâviyesinde talebe yetiştirmekle meşgûl idi. Onun vefâtından sonra Behâeddînzâde, hocasının mânevî işâreti üzerine İstanbul'a geldi. Hocasının zâviyesine yerleşerek ders vermeye başladı. Behâeddînzâde hazretlerinin sohbetleri gâyet tatlı idi. Dinleyenlerin gönlünü çeker, bağlananların kalplerini mânevî kirlerden temizlerdi. Allahü teâlânın nîmetlerinin kendisinde tecellî ettiği bir kimse idi. Mübârek sînesi ilim hazînesi idi. Dili hep hakkı söylerdi. Her sözü hikmet dolu idi. Mübârek vücûdu mutlak nûr idi. İslâmiyetin emir ve yasaklarını gözetmekte gâyet titiz ve gayretli idi. Bunun için çok çalışırdı. Hakkı, doğruyu söylemekten çekinmezdi. Hakkı ve bâtılı ayırmakta keskin kılıç gibi idi. Kimseden korkmazdı. Bu hususta başkalarının ayıplamalarından çekinmezdi. Fen ve din ilimleri ile Arap dili üzerinde çok geniş ve tam bilgiye sâhip idi. Tefsîr ve hadîs ilimleri üzerinde de çok geniş ihtisâsı vardı. Kelâm ilmi ile tasavvuf ilmini cemedip, kendisinde topladı, birleştirdi. Görünüşte bu iki ilim, birbirinden ayrı gibi idi. Bu ayrılık, tasavvuf âlimleri ile kelâm âlimlerinin bir meseleyi ifâde etmekte kullandıkları kelimelerin çeşitli ve değişik olmasından meydana geliyordu. İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin Fıkh-ı Ekber'ini şerh ederek, kelâm ve tasavvufun ayrı gibi görünen kısımlarını en iyi şekilde îzâh edip açıkladı. Ayrı zannedilen yerleri ortadan kaldırdı. Şüpheli olmak korkusu ile mübah, izin verilen şeylerin çoğundan sakınır, dünyâdan ve dünyalık şeylerden uzak dururdu. İslâmiyetin emirlerine tam uyardı. Tasavvuf yolunun inceliklerine, edeplerine çok riâyet ederdi. Devrin âlimleri onun Kutbü'l-aktâb denilen yüksek evliyâdan olduğunu belirtmişlerdir. Şeyh Behâeddînzâde tasavvufa dâir çok risâle yazmıştır. Allahü teâlânın emirlerini, Resûlullah efendimizin sünnetini yaymak ve bu kıymetli bilgileri insanların öğrenerek iki cihân saâdetine kavuşmaları yolunda çok gayretli ve fedâkâr olup, kendisini bu yolda adamış, vakfetmiş idi. Hakkı ve bâtılı ayırd etmekte ve bildirmekte pervâsız ve korkusuz idi. Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden Müftü Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, ömrünün sonlarına doğru hastalanıp gücü kuvveti kalmamıştı. Uzun zaman hasta yattı. Fetvâ yazmakta zorluk çekiyordu. Pâdişâh ve âlimler kendisine bu işte yardımcı olmak üzere birini nâib, vekil seçmesini istediler. Zenbilli Ali Efendi, verâ ve takvâsından dînin emirlerini hakkıyla gözetmesinden ötürü bu işe Behâeddînzâde'yi münâsip gördü. Şeyh Behâeddînzâde, Zenbilli Ali Efendinin 1526 yılında vefâtına kadar bu görevde kaldı. Rivâyet edilir ki, Behâeddînzâde Muhammed Muhyiddîn Efendi zamânında bâzı uygunsuz hâller zuhûr etmişti. Bu hâllere devlet ileri gelenlerinden de bulaşanlar oluyordu. Behâeddînzâde hazretleri sohbet meclislerinde meydana çıkan bu uygunsuz hâllerin, Resûlullah efendimizin bildirdiği hükümlere uygun olmadığını ve bunların derhâl yok edilmesini, bâzı densiz kimselerin dînimize uymayan işler yapmalarına müsâade edilmeyip, bunlara mâni olunması gerektiğini söyledi. Onun bu sözleri, o uygunsuz kimselerin kulağına gidince, onlar bu zâta sinirlendiler. Hattâ öyle oldu ki, Behâeddînzâde'nin talebeleri, o uygunsuz kimselerin, hocalarına bir zarar vermelerinden endişelenmeye başladılar. Bu endişelerini kendisine arzettiklerinde, dil anahtarı ile söz kilidini açarak, şu mühim ve açık cevâbı verdi: "Dostlarım! Sizin korku ve endişeniz bende yoktur. Allahü teâlânın izni ve koruması ile onların zararından korkmam. Eğer beni öldürecek olurlarsa şehîd olurum. Hapsederlerse, benim için uzlet ve halvet olur. Yâni orada yalnız başıma ibâdet ve tâat ile meşgûl olurum. Eğer beni bu beldeden uzaklaştırırlarsa, hicret etmiş olurum. Bunların hepsi, Hakk'ı taleb edenler için saâdettir. Hepsinin karşılığında nihâyetsiz sevaplar ve sayısız faydalar vardır." Onun bu sözlerini dinleyenler, dînimizin emirlerine ne kadar bağlı olduğunu, din gayretinin çokluğunu ve Allahü teâlânın rızâsını başka her şeyden üstün tuttuğunu böylece daha iyi anladılar. Behâeddînzâde Muhammed Muhyiddîn Efendi 1544 (H.951) senesinde hacca gitti. Ertesi sene dönüşünde Kayseri'de vefât edip, hocasının hocası olan İbrâhim Kayserî'nin yanına defnolundu. Behâeddînzâde'nin yazdığı eserlerden bâzıları şunlardır: 1) Şerhu-Esmâ-il-Hüsnâ, 2) Şerhu Fıkh-ı Ekber li Ebî Hanîfe, 3) Tefsîr-ul-Kur'ân. Bunlardan başka tasavvufa dâir birçok risâle de yazmıştır. RÜYÂNIN TÂBİRİ BUDUR Şakâyık-ı Nu'mâniyye isimli meşhûr eserin sâhibi olan ve Taşköprüzâde diye tanınan Ahmed bin Mustafa Efendi, İstanbul'da Sahn-ı Semân medreselerinden birinde müderrislik yapmakta iken, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır: "Fâtih medreselerinde müderris idim. Bir gece, gecenin üçtebiri geçtikten sonra teheccüd namazını kıldım. Bundan sonra uyumuşum. Rüyâmda kendimi Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin huzûrunda gördüm. Başıma bir taç giydirdi. Bu rüyânın tesiri ve heyecânı ile büyük bir sevinç içerisinde yattığım yerden doğruldum. Abdest alıp, âdetim üzere Kâdı Beydâvî hazretlerinin tefsîrini mütâlaaya başladım. Bu mübârek ve saâdet dolu gecenin sabahında gördüğüm rüyâyı hiç kimseye anlatmadım. Sabah namazından sonra Behâeddînzâde hazretleri bir haberci göndermiş. Gelen haberci selâm verdikten sonra dedi ki: "Behâeddînzâde Efendi size selâm ediyor. İnşâallah pek yakın bir zamanda zât-ı âlileri kâdılık makâmına getirilecektir. Bu gece gördüğü rüyânın tâbiri budur dedi." Hâlbuki rüyâyı kimseye anlatmamıştım. Behâeddînzâde Muhyiddîn Efendi, gayb âleminden keşf yolu ile rüyâmı anlamıştı. Bu vak'adan kısa bir zaman sonra kendisini ziyârete gittim. Gördüğüm rüyâyı ve kendisi tarafından gelen habercinin naklettiği tâbiri anlattım. Rüyâmın tâbirinin aynen öyle olduğunu bildirip, yakın zamanda kâdı olacağımı müjdeledi. Bu sohbet esnâsında, kâdılığı taleb etmediğimi, mesûliyetinden korktuğumu söyledim. Bunun üzerine: "Kâdılık mesleğini taleb etme. Bu mesleğe istekli ve hırslı olmak uygun değildir. Ama talep ve rağbet etmediğin hâlde bu vazîfe verilirse, o zaman da reddetmeyip kabûl etmen gerekir." buyurdu. Bu çok güzel ve tesirli sözler gönlüme rahatlık verdi. Aradan çok zaman geçmemişti ki, bana Bursa kâdılığı verildi. Behâeddînzâde'nin sözlerini hatırlayıp, bu vazîfeyi kabûl ettim."
Şah Kutluğ Hatun Kümbeti
adres
Melik Mehmet Gazi
adres
Melik Gazi – Kayseri
adres
Lala Muslihiddin Türbesi
Kayseri – lala Musluhiddin camii
Esma Hatun Türbesi
adres
Emir Sultan – Kayseri
Kayseri – Emir Sultan camii
Emir Erdoğmuş Türbesi
adres
Emir Ali Pişrev Türbesi
adres
Döner Kümbet
adres
Alaca Kümbet
adres
Seyid Ali Türbesi
kayseri – yahyalı – Yahyalı devlet hastanesi bahçesi Seyid Ali Türbesi , ilçe merkezinde Devlet Hastanesi bahçesinde bulunmaktadır. Yaklaşık 1 m. yükseklikte, kare bir kaide üzerine oturmaktadır. Türbenin kaidesi moloz taşlardan, Kare planlı türbe ise kesme taşlardan inşa edilmiştir. Türk üçgenleriyle kubbeye geçiş sağlanmaktadır. Türbenin; güney, kuzey ve batı yönle rinde birer pencere vardır. Giriş doğu yönde olup, iç kısımda sanduka yoktur. Türbenin mihrabındaki mukarnaslar ve kapısındaki geçmeler dışında bezemesi yoktur. Mescit bölümünün giriş kapısı üzerinde kitabesi vardır ancak kitabe harap durumda olduğundan okunamamaktadır. Türbenin mimari örneklerle olan benzerliklerinden dolayı, 12-14. yüzyıllar ara sında inşa edilmiş olduğu söylenebilir
Şeyh Bedir Karahan Efendi (k.s.)
Kayseri – Pınarbaşı ilçesi Kabristanı . Şeyh Bedir Karahan Efendi 1901 yılında Kayseri iline bağlı Sarız ilçesinin Çavdar köyünde dünyaya gelmiştir.Bedir Karahan Efendi’nin ecdadı aslen Orta Asya’dan Anadoluya göçen “Müezzinoğulları” Türk boyundandır. Gülümsemesi tebessüm şeklinde olurdu, ve tevazu sahibi güzel bir insandı.Tebessüm ettiği zaman etrafı muhabbet kaplar, tüm dertler unutulurdu. Çok ağlar, az konuşurdu. Nemli bakışları etrafa feyiz saçardı. Zamanın Kutbu olan Bedir Karahan Efendi, bu vazifesi dolayısıyla bir çok iller gezmiş, örnek yaşantısı güzel ahlakı ve keskin nazarlarıyla bir çok insanı irşad edip tarikat yolunu onlara göstermiştir. 32 sene bu vazifeyi yürüttükten sonra 14 Ağustos 1983 günü Kayseri İlinin Pınarbaşı ilçesinde dünyasını değişmiştir. Mevla Şefaatlerine nail eylesin. Şeyh Bedir Karahan Efendi’nin Şeceresi Bedir Karahan Efendi’nin ecdadı aslen Orta Asya’dan Anadolu’ya göçen Türk boylarındandır.Kendisine soyadlarının neden “Karahan” olduğu sorulduğunda “Bizim soyumuz tarihteki ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılardan geliyor.Bundan dolayı soyadımız Karahan” cevabını vermiştir.Bedir Karahan Efendi’nin kabilenin ise Müezzinoğulları olarak bilinmektedir.Kabilenin Müezinogulları olarak adlandırılması,Orta Asya’da İslam’ın teblig edildiği dönemlere dayandırılmaktadır. Riyavete göre Hz.Peygamberin neslinden bir müezzin Türklere İslam’ı tebliğ gayesiyle Orta Asya’ya gelmiş ve burada evlenerek kalmıştır.İşte bu zatın soyundan da Müezzinogulları gelmiştir. Bedir Karahan Efendi’ye “seyitlik” hem bu soydan hemde annesinin Ehlibeyt’ten olması dolayısıyla gelmektedir. Bedir Efendi’nin büyük dedesi Şeyh Mehmed adıyla maruf zamanın kamil mürşitlerindendir.Bedir Efendi,bir sohbetinde;kendisinin,soyundan gelen on üçüncü mürşit olduğunu söylemiştir.Bu durumda Peygamber Efendimiz bu yana soydan her asırda bir mürşit gelmiş olmaktadır.Bedir Efendi’nin babası İbrahim(İbiş) Efendi,çevresinde İbiş aga diye tanınan,sofrası herkeze açık,hanesinde bir çok yolcunun ikamet ettiği gönül zengini asil bir zattır.İbrahim Efendi üç kardeşiyle birlikte kurtuluş Savaşı’na katılmıştır. Bu husus Bedir Karahan Efendi şöyle nakletmektedir;”Babam İbiş Efendi ve diğer üç kardeşi Hasan,Hüseyin ve Keşef Kurtuluş Savaşı’na gittiler.Bunlardan HÜseyin ve Keşef seferberlik’ten hiç gelmediler.Yıllar sonra babası İbiş Efendi’nin ise hastalanarak sivas’ta bir hastaneye yatırıldığı askeriye tarafından bize bildirildi.Babamın Sivas’ta olduğunu öğrenince kendisini almak için Sivas’a gittim.Hastaneden çıktıktan sonra alıp Kevenli’ye getirdim.” Bedir Karahan Efendi’nin babası İbiş Efendi ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir.Ancak kabri kevenli köyünde bulunmaktadır. Şeyh Bedir Karahan Efendi’nin Tahsil Hayatı Babası İbiş efendi, Bedir Karahan Efendi’nin henüz küçükken dine düşkünlüğü görünce ilim tahsili için medreseye göndermiştir.İlk olarak Pınarbaşı’nda bir müddet Kur’an tahsiline devam eden Bedir Efendi, hocaları tarafından çok başarılı bulunmuş ve daha ileri seviyede eğitim ve öğretim alması için Kayseri’de bir medreseye gönderilmiştir. Kayseri’de hocası Şeyh Bedreddin Efendi’den hadis, fıkıh, tefsir, arapça gibi dini tasavvufi dersleri tahsil etmiştir. Bedir Karahan Efendinin çok kabiliyetli, zeki ve arif bir talebe olduğunu fark eden hocası Şeyh Bedreddin Efendi ona ilk defa tasavvuf ve tarikattan bahsederek;“Evladım,senin muhakkak bir mürşide intisap etmen gerekir.”demiştir.Bir müddet sonra da Efendiyi ilim tahsili için bir arkadaşıyla birlikte Mısır’a göndermiştir.Bedir Karahan Efendi’nin Mısır’da ne kadar kaldığı tam olarak bilinmemektedir.Bedir Karahan Efendi, Mısır’dan döndükten sonra Malatya’nın Hekimhan ilçesinde dört yıl askerlik yapmıştır.Askerlik görevinden sonra tekrar Kevenli köyüne dönmüştür. Bedir Karahan Efendi,tarikata girmesiyle birlikte ticareti tamamen bırakmış ve kazandığı tüm servetini hizmet yolunda harcamıştır.Kendisine neden ticarete devam etmediği sorulduğunda; “Mürşidimden ders alıp da tarikata girince gönlümde ilahi aşk tecelli etti.Allahuteala’nın aşkını tadınca da gönlüm dünyadan tamamen geçti.Anladım ki dünya boş, bir oyun ve oyalanmadan ibaret.Bundan sonra Allah yolundaçalıştım.İşleri de kendi haline bıraktım.Allah’ın verdiği kadar rızkımız oldu” demiştir. Şeyh Bedir Karahan Efendi’nin Evsafı ve Güzel Ahlakı Bedir Karahan Efendi uzuna yakın orta boylu,buğday benizli,omuzları geniş bir zat idi. Keskin nazarları vardır.Elinden tuttuduğu kişiler nazar ve feyzine dayanamayıp düşer,bayılırlardı.Başı sağ tarafa hafif eğikti.Hayatının son on yılında ise sakalları iyice beyazlamıştı.İbadete çok düşkündü.Namaza ehemmiyet verir, çokça kur’an okurdu. Sünnet uyma hususunda titizlik gösterirdi.Elinde tesbih,sürekli sessiz zikir halindeydi. Delail-i hayrat ve Fethiye Evradı/Evrad-ı Fethiye okuduğu günlük virtleriydi. Çok gülmezdi.Bir şeye güldüğü ya da tebessüm ettiği zaman peşinden hemen gözyaşı döker,ağlardıAz konuşur,az yer,az uyurdu.Konuştuğunda hayır konuşur,sükuntunda ise sürekli murakabe ve rabıta ile meşgul olurdu.Tevazu sahibiydi.Herkesle oturur,herkesle konuşur,insanların müşküllerin yardımcı olurdu.Bedir Karahan Efendi, çevresindeki küskünleri, aralarında kan davası olan aileleri barıştırır,daima halkın huzuru için çaba gösterirdi. İnsanlara yardımcı olur,kendisine işi düşenlerin işlerini muhakkak hallederdi.Çocukları çok severdi.Cebinde her zaman şeker ve bozuk para bulundurur,bunları yanına gelen çocuklara verirdi.Bu sebeple onu gören çocuklar hemen yanına koşarlar,elini öperlerdi. Tebessüm ettiğinde adeta etrafı muhabbet kaplar,tüm dertler kederler unutulurdu.Celallendiğinde ise yüzü farklı bir hal alır,iki kaşını ortasındaki şah damarı kalkardı ve bu açıkça görünürdü.Göğsünden kalp atışları belli olurdu.Gölgesi çok ağır,vakar sahibi biriydi.Onun gören herkes saygı göstermekten kendini alamazdı. Efendi Hazretlerinin çok keskin nazarları vardı,çok cezbeli idiler.Elinden tuttuğu kişiler tesirine dayanamaz,cezbelenir düşerlerdi.Herkese haline göre nasihat verir, kimseyi dışlamazdı.Cömert idi,hanesi ve sofrası her zaman misafire açıktı.Kendisine kim Allah yolunda çalışır diye sorulduğunda; “cömert olan,sofrası açık ona” derdi. Dünya kaygısı taşımaz,rızık konusunda Allah’a tevekkül ederdi.Keşif ve kerametleri aşikardı.Fakat bunlar iradesiyle değil,Allah’ın lütfu olarak görülürdü. Az ama öz konuşurdu.Kendisi ile konuşanları sabır ile dinlerdi.Konuştuğu Hak’tan,gördüğü Hak’tan işittiği Hak’tan idi.Doğru bildiği, hak bildiği konularda sözünü hiç kimseden esirgemezdi.kendi nefsi için kimseyi incitmez,Allah için olan meselelerde ise kimseye taviz göstermez,sadece hakkı gözetirdi.Uyku ile uyanık hali birbirine çok yakındı.Kalbi hiç uyumaz sürekli zikrederdi. Bir defasında sağ tarafına hafif yaslanmış bir halde iken mübarek dillerinden bir iki kelam dökülmüştü.O an orada bulunanlara bir şey konuştum mu diye sormuş,yanındakiler de peygamber efendimiz ile ilgili bir şeyler söylediniz dediklerinde; “Evladım,farkında değilim.Peygamber Efendimiz bir şey sordu da ona cevap verdim “ demiştir. Giyimine dikkat eder,temziliğe çok önem verirdi.Büyük bir manevi ağırlığı vardı.Huzurunda konuşamaz, yanına yaklaşmakta tereddüt ederdik.Gereksiz yere huzurunda duramazdık.Konuştuğunda sesindeki yumuşaklığı duyunca kalplerimiz sakinler,huzur duyardık. Tebessümü ise etrafındaki herkesi mutlu etmeye yeterdi.Yanında ne kadar kalsak da ona doyamazdık.Onun huzurundayken Beytullah’taki koku ve tadı alırdık.Onu gördüğümüzde kalbimizin çarpıntısından nefeslerimiz kesilirdi.Bizlerle karşılıklı sohbet eder,gönüllerimize hitap ederdi.Resmi davranmazdı,candandı.Bu da beni çok cezbederdi..Halimizi sorduğunda;”size malumdur,siz bilirsiniz efendim!”dediğimde;”Bize Allah bildirmezsebilmeyiz evladım.”derdi.”Allah’ı bulduğunuz zaman cehennem size cennet olur”.Sözünü hiç unutamam.Bedir Karahan Efendi’nin müritlerinden manen haberi olurdu.Evde veya başka bir yerde iken birden kalbimiz yanar, mürşidimiz gözümüzün önüne gelirdi.Hemenyanına gittiğimizde görürdük ki kalben bizi çağırmış.Aramızdaki bu manevi Tel/Bağ ile haberleşirdik. Mürşidimiz Bedir Karahan Efendi’nin sadece ihavanlarında değil,dünyadan hatta yerdeki karıncadan bile haberi olurdu.Çünkü o zamanın KUTB-I CAHANI idi. Bedir Karahn Efendi çok konuşmazdı.Konuştuğu zaman da çok net konuşurdu.Önemli konuları üç defa tekarlardı.Dini konularda gereksiz çekişmelere kızardı.Bir defasında huzurunda bir konu tartışılıyordu.O sırada kendisi de sessizce Delail-i hayrat okuyordu.Birden doğrularak kitabı kapattı ve bakışlarını cemaate yönelterek; “Oğlum,bilmiyorsanız itiraz etmeyin.Bilmediğiniz konuda itiraz şeytandandır.”buyurdu.Hiddetlendiğinde göğsü ileri geri gider gelirdi.Tebessümü ise gönülleri feyiz saçardı.İstikamet üzere daim olmaya çok önem verirdi.”Müridin dinini istikrarlı yaşaması lazımdır.”derdi.Bir hal zuhur ettiğinde dinde aşırıya gitmeyi ve sonra da bu hali kaybedince de dinin emirlerini terk etmeyi sevmez,hatta kızardı.Evladım;”Gösteriş,gurur,benlik insanı helake götürür.Müridin asıl gayesi Allah’ın rızası olmalıdır.Müridin bu istikamette çalışması lazımdır.” derdi. Doğru,emin ve güvenilir bir insandı.Sözünde durur,ahdinden hiç dönmezdi.Haya sahibi ve engin gönüllü idi.Kendisine yapılan iltifatlara ehemmiyet vermez;”Sefil Bedir,Allah’a kul olsun yeter.”derdi. Kıymeti dünyadan göçünce anlaşıldı.Başkalarının noksan ve ayıplarıyla uğraşılmasını sevmezdi.Bu hususla alakalı olarak “dedikodu etmeyin,yalan söylemeyin,başkalarının aleyhine atmayın,devlet vemilleti sevin,namazı kılın ve dersinize devam edin.Sizin yerinize ben yanarım.”derdi.Özellikle Bedir Karahan Efendi’nin vatan, bayrak, devlet ve millet sevgisi sonsuzdu. Allah için yaratılmışların tümünü severdi.İlim ehliyle sohbetten hoşlanır ve onları bazı konularda; “O bildiğiniz öyle değil,onun hakikati söyle.”diye düzeltirdi. Sözü yerinde kullanır,gerektiğinde hiç esirgemezdi.”Yufka yüreklerle yalçın dağlar aşılmaz.”dediği hala hatırımdadır.Bedir Karahan Efendi,zkir olarak en çok TEHVİT çekerdi. Bizlere seherde ve sabah namazından sonra tevhit zikri yaptırırdı.Az konuşurdu.Sükut halinde sürekli zikrettiğini görürdük. Şeyh Bedir Karahan Efendi’nin İcazeti Bedir Karahan Efendi, hayatta iken ihvanından hiç kimseye vekillik vermemiş, o zamanlar henüz küçük olan torunu MUHAMMED ARAP Efendi’nin ileride yerini dolduracağını çeşitli vesilerle ihvanına söylemiştir.Bedir Karahan Efendi, ihvanlarına daima Allah’ın emir ve yasaklarına uymaları, istikametten ayrılmamaları hususunda nasihatlerde bulunmuştur.Özellikle birlik ve beraberlik konusunda oldukça fazla nasihatleri vardır.İhvanlarının dergaha sadık olmalarını ve bu yoldan ayrılmamalarını istemiştir.Dergahtan ayrılmayıp istikamet üzere çalışan ihvanlarının başka kapıya gitmelerine gerek olmadığını söylemiştir.İhavanların derslerine ve hatim sohbetlerine devam etmelerine istemiş ve dünyadan göçtükten sonra himmetinin daha fazla olacağını söylemiştir. Vefatından önce kendisini ziyarete gelen ihvanlarına hitaben; “Evlatlar,bu son görüşmemiz,beni bu dünyada bir daha göremeyeceksiniz.İnşallah mahşerde beraber oluruz” temennisinde bulundak sonra; “Çok müride emek ettim,çok güzel ihvanlarım yetişti ama korkarım ki benden sonra kırk sahte şeyh çıkar.Bunlar sizi aldatmasın” buyurmuştur. Bu konuyla ilgili Efendi Hazretlerinin eşi Şerife Karahan’dan nakledilen bir hatıra ise şöyledir: Eşi Şerife Karahan,bir gün Bedir Karahan Efendi’ye; “Efendi,sen ahrete göçersen bu kadar mürit ne olacak?” diye sorduğunda, Bedir Karahan Efendi; “Hanım, biz ahrete göçünce himmetimiz daha güçlü olur.Kılıç kınında çıkınca daha iyi vazife yapar.Bizler beden kınından çıkınca daha iyi vazife yapar.Müritlerim vefatımdan sonra kapısına bağlı olduğu müddetçe himmetim onların üzerine olur.Lakin benliğe düşenlere himmetim olmaz” dedikten sonra kendisinden sonrası ile alakalı olarak da; “şu ikinci torunumdan ümidim var şu sarı oğlan inşallah ocağımızı yakar” buyurmuştur. Rivayete göre yine bir gün Bedir Karahan Efendi,Kırkgeçit’te ırmak kıyısında ihvanlarıyla sohbet ederken yanlarına gelen ve henüz üç dört yaşlarında olan ikinci torunu Muhammed Arap Efendi’yi kucağına alıp sevmiş ve sonra da ağlayarak ihvanına; “benden sonra bu çocuk inşallah benim yerime oturacaktır” buyurmuştur.aynı konuyla iligili olarak ihvan kardeşimiz bir hatırası şöyledir:“İhvan arkadaşlarla Efendi Hazretlerini ziyarete gelmiştik.Kucağına torunu Muhammed Arap Efendi’yi aldı,sevdi.İhvan arkadaşlar; “Efendim,oğul balı tatlı olurmuş.Ondan dolayı mı seviyorsunuz?” dediler.Efendi Hazretleri; “Doğru evladım,tatlı olur” buyurdu.Ardından ihvandan bazıları; “Efendim,bu sözü söylemeye dilimiz varmıyor ama sizden sonra yerinize kim bakacak?” dediler.Efendi hazretleri; “Benden sonra çok sahte şeyh çıkar.Ben hiç kimseye vekillik vermedim,veremem de.Çünkü onu ancak Allah verir. Şu kucağımdaki çocuktan çok ümidim var.İnşallah Muhammed Arap Efendi yirmi yaşlarına gelince yerime oturur.O zamana kadar da benim himmetimle yürürsünüz” buyurdular. Şeyh Bedir Karahan Efendi’nin Vefatı Bedir Karahan Efendi 1901 yılında teşrif ettikleri dünya hayatından 14 ağustos 1983’te ebedi hayata intikal etmiştir.Efendi Hazretleri hayatının son günlerinde ihvanına doğrultan,takvadan ve ihlastan ayrılmamaları hususunda sürekli nasihatte bulunarak onlara adeta yakında ahrete intikal edeceğini belirtmiştir. Hastalanmasına rağmen son zamanlarını hep kur’an okuyarak geçirmiştir.Vefat günü kuşluk namazını kıldıktan sonra selam vermiş.Hastalığı dolayısıyla yanına bulunan kızları; “Baba,artık yeter yoruldun” dediklerinde, “yok kızım,biraz daha okuyayım” diyerek Kur’an okumaya devam etmiştir.Kur’an okumayı bitirip, orada bulunanlara dönerek; “Evlatlarım bizden birisi vefat etti” buyurmuş.Sonra bir salavat-ı şerife getirip kendinden geçmiş.Bedir Karahan Efendi bu hal üzere son nefesini vererek HAKK’ın rahmetine kavuşmuştur.1983 yılı 17 Ağustos’ta öğle vakti vefat eden Efendi’nin cenazesi aynı gün ihvanlarının katılımıyla defnedilmiştir.Yaz mevsimi olmasına rağmen defin sırasında yağmurun yağması onu sevenlerin üzüntü ve ağlamasına gökyüzünün rahmetle iştirak olarak yorumlanmıştır. Bedir Karahan Hazretlerinin türbesi Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi kabristanlığındadır. VASİYETİ Bedir Karahan Efendi,hayatta iken ihvanından hiç kimseye vekillik vermemeiş,o zamanlar henüz küçük olan torunu MUHAMMED ARAP Efendi’nin ileride yerini dolduracağını çeşitli vesilerle ihavanına söylemiştir.Bedir Karahan Efendi,ihavanlarına daima Allah’ın emir ve yasaklarına uymaları,istikametten ayrılmamaları hususunda nasihatlerde bulunmuştur.Özellikle birlik ve beraberlik konusunda oldukça fazla nasihatleri vardır.İhvanlarının dergaha sadık olmalarını ve bu yoldan ayrılmamalarını istemiştir.Dergahtan ayrılmayıp istikamet üzere çalışan ihvanlarının başka kapıya gitmelerine gerek olmadığını söylemiştir.İhavanların derslerine ve hatim sohbetlerine devam etmelerine istemiş ve dünyadan göçtükten sonra himmetinin daha fazla olacağını söylemiştir. Vefatından önce kendisini ziyarete gelen ihvanlarına hitaben; “Evlatlar,bu son görüşmemiz,beni bu dünyada bir daha göremeyeceksiniz.İnşallah mahşerde beraber oluruz” temennisinde bulundak sonra; “Çok müride emek ettim,çok güzel ihvanlarım yetişti ama korkarım ki benden sonra kırk sahte şeyh çıkar.Bunlar sizi aldatmasın” buyurmuştur. Bu konuyla ilgili Efendi Hazretlerinin eşi Şerife Karahan’dan nakledilen bir hatıra ise şöyledir: Eşi Şerife Karahan,bir gün Bedir Karahan Efendi’ye; “Efendi,sen ahrete göçersen bu kadar mürit ne olacak?” diye sorduğunda, Bedir Karahan Efendi; “Hanım, biz ahrete göçünce himmetimiz daha güçlü olur.Kılıç kınında çıkınca daha iyi vazife yapar.Bizler beden kınından çıkınca daha iyi vazife yapar.Müritlerim vefatımdan sonra kapısına bağlı olduğu müddetçe himmetim onların üzerine olur.Lakin benliğe düşenlere himmetim olmaz” dedikten sonra kendisinden sonrası ile alakalı olarak da; “şu ikinci torunumdan ümidim var şu sarı oğlan inşallah ocağımızı yakar” buyurmuştur. Rivayete göre yine bir gün Bedir Karahan Efendi,Kırkgeçit’te ırmak kıyısında ihvanlarıyla sohbet ederken yanlarına gelen ve henüz üç dört yaşlarında olan ikinci torunu Muhammed Arap Efendi’yi kucağına alıp sevmiş ve sonra da ağlayarak ihvanına; “benden sonra bu çocuk inşallah benim yerime oturacaktır” buyurmuştur.aynı konuyla iligili olarak ihvan kardeşimiz bir hatırası şöyledir: “İhvan arkadaşlarla Efendi Hazretlerini ziyarete gelmiştik.Kucağına torunu Muhammed Arap Efendi’yi aldı,sevdi.İhvan arkadaşlar; “Efendim,oğul balı tatlı olurmuş.Ondan dolayı mı seviyorsunuz?” dediler.Efendi Hazretleri; “Doğru evladım,tatlı olur” buyurdu.Ardından ihvandan bazıları; “Efendim,bu sözü söylemeye dilimiz varmıyor ama sizden sonra yerinize kim bakacak?” dediler.Efendi hazretleri; “Benden sonra çok sahte şeyh çıkar.Ben hiç kimseye vekillik vermedim,veremem de.Çünkü onu ancak Allah verir. Şu kucağımdaki çocuktan çok ümidim var.İnşallah Muhammed Arap Efendi yirmi yaşlarına gelince yerime oturur.O zamana kadar da benim himmetimle yürürsünüz” buyurdular. O zamandan bu zamana Efendi Hazretlerinin sözünün yerine gelmesine bekledik. Şeyh Bedirhan Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Ömer Ziyâüddîn-i Dağistânî (ks.) 32. Hz. Muhammed-i Necimeddin (ks.) 33. Hz. Şeyh Bedir Karahan (ks.) 34. Şeyh Muhammed Arap Karahan (ks.)
Sahabe-i Kiram Hz.
VIII. Yüzyıl’da İslam ordularının bölgeye gelmesi sonucunda bu türbe yapılmıştır. Ehli keşif zatlar bu türbenin sahabe türbesi olduğunu belirtmişlerdir. Sahabe-i Kiram Hz. Türbesi Kayseri Melikgazi İlçe'sinde dir.
İbrahim Tennuri Hz.
Kayseri Melikgazi İlçesinde İbrahim Tennuri Hz. Türbesi Sivas’ta veya Amasya’da dünyaya geldi. Babası Sarrafoğlu Hüseyin Sivaslıdır. Annesi Amasyalı olduğundan Bursalı Mehmed Tâhir onun Amasya’da doğduğunu söylerse de diğer kaynaklarda Sivas’ta doğduğu kaydedilmektedir. İbrâhim Tennûrî aile çevresinde başladığı öğrenimine Konya’da devam etti. Müderris Sarı Yâkub Efendi’den icâzet aldıktan sonra Kayseri’ye giderek bir süre Huand (Hunda) Hatun Medresesi’nde müderrislik yaptı. Enîsî onun Şâfiî olduğunu, medresenin vakfiyesinde müderrislerin Hanefî mezhebinden olmasının şart koşulduğunu öğrenmesi üzerine müderrisliği bıraktığını söyler (Menâkıb-ı Akşemseddin, s. 107-108). Bu yıllarda tasavvufa yönelen İbrâhim kendisine mânevî ilimleri öğretecek bir mürşid aramaya başladı. Önceleri Safeviyye tarikatının merkezi Erdebil Tekkesi’ne gitmeye niyetlenmişken Akşemseddin’in şöhretini duyunca Beypazarı’na geçerek kendisini ziyaret etti ve onun dervişi oldu. Akşemseddin’in Hamza eş-Şâmî, Abdürrahim Karahisârî, İskilipli Muslihuddin Halîfe gibi halifeleriyle birlikte halvete girdi; seyrüsülûkünü tamamlayarak hilâfet aldı. Enîsî, İbrâhim Tennûrî’nin “Karaman oğlu kavgası” zuhur ettiği sırada hilâfet aldığını kaydeder. Menâkıb-ı Akşemseddin’i neşreden Ali İhsan Yurd ise onun seyrüsülûkünü 847-848 (1444-1445) yılları arasında tamamlamış olabileceği görüşündedir. Hilâfet aldıktan sonra Akşemseddin’in emriyle tekrar Kayseri’ye dönerek irşad faaliyetine başlayan İbrâhim Tennûrî 887 (1482) yılı sonbaharında vefat etti. Türbesi, kendisinin yaptırdığı söylenen Şeyh Camii’nin batı tarafındadır. Ölümü için, “Şüd hemîşe merkad-i vey menzil-i rûhâniyân” mısraı mücevher tarih olarak düşürülmüştür.
Zeynel Abidin Hz.
Kayseri Melikgazi İlçesinde Zeynel Abidin Hz. Türbesi Rufai Tarikatı’nın ileri gelenlerinden Zeynel Abidin’in 15. yüzyılda bugünkü türbenin bulunduğu çevreye tekke, cami ve çeşme yaptırdığı bilinmektedir. Kayseri’de İmam Sultan adı ile anılan Zeynel Abidin, 1414 yılında Kayseri’de vefat etmiş ve mezarı üzerine bugünkü yerde mütevazı bir türbe yapılmıştır. II. Abdülhamit zamanında, 1886 yılında ise Zeynel Abidin’in mezarının bulunduğu yere mevcut türbe inşa ettirilmiştir. Türbe, kare planlı bir yapı olup üzeri kubbe ile örtülmüştür. Dört tarafında üçer pencere bulunan yapının bütün pencerelerinin üstünde iki satırlık beyitler dolanmaktadır. Türbe mekânının ortasında Zeynel Abidin’in sandukası bulunmaktadır. Yapının giriş kapısı üzerinde bulunan inşa kitabesinde, oval bir madalyona işlenmiş ll. Abdülhamit’in tuğrası yer almaktadır.
Şeyh Tacettin Veli Hz.
Kayseri Melikgazi İlçesinde Şeyh Tacettin Veli Hz. Türbesi Şeyh Taceddin hazretleri, on yedinci yüzyılın başlarında Ankara’da yaşamış ünlü mutasavvıflardandır. Bursa’dan Ankara’ya göç ettiği ve burada dergâh kurup, Bayramiye- Celvetiye yolununun irşadı ile meşgul olduğu bilinmektedir. Hayatı hakkında fazla bir malumat yoktur. Babas adına Taceddin Camii’ni ilk yaptıran oğlu Şeyh Mustafa Efendi’dir.
Seyyid Burhaneddin Veli Hz.
Kayseri Melikgazi İlçesinde Seyyid Burhaneddin Veli Hz. Türbesi Miladî 1166 veya 1169 yılında bugünkü Özbekistan sınırları içinde Afganistan sınırına yakın, Amuderya nehri civarında kurulmuş bulunan, Harezmşahlılar devleti sınırı içinde bulunan Tirmiz’de doğdu. Baba, Seyyid Hasan Tirmizî, dede ise Seyyid Kasım Tirmizî’dir. Soy ağacı Hz. Hüseyin’e (r.a) dayandığı için Hüseyni olarak bilinir. Kırk yaşına kadar doğduğu kent, Tirmiz’de ilim tahsil etti… İlimde söz sahibi olacak düzeye gelince başka ilim merkezlerine göç etmek zarureti hâsıl oldu. Bugün Afganistan sınırları içinde olan BELH şehrinde Sultan-ül ulema namıyla şöhret bulan Mevlâna’nın babası Bahauddin-i Veled’e mürid oldu… Kırk günlük beraberlik ve sohbet, mesafeler almasına kâfi geldi. Tekrar Tirmiz’e döndü. Ertesi yıl BELH şehrine geri dönerek üstadı ile bu şehirde üç yıl kaldı. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) soyundan gelen ve Sultan- ül Ulema sıfatını, rüyada bizzat Resullullah (S.A.V) efendimizden alan Behauddîn Veled, Belh ve çevresinde bulunan halkı irşad ederken, kendi çocuğu Celaleddin Muhammed’i, Seyyid Burhaneddîn’e emanet ederek Celaleddin’i yetiştirmesini istedi. İlerleyen yıllarda Hz. Mevlâna olarak çağına ışık tutacak olan küçük Celaleddin Muhammed’e, Seyyid Burhaneddîn dokuz yıl sürecek eğitmenlik görevine başladı.
Koyun Abdal Türbesi
kayseri – bünyan – Koyun abdal köyü Bünyanın 20 km. kuzey-doğusunda bulunan Koyunabdal köyündeki bu türbe, yaklaşık 400 yıl önce yaşadığı belirtilen ve köyün kurucusu olarak bilinen Koyunabdal isimli birine aittir. Onun vaktiyle koyunculuk yaptığı anlatılmakta ve evliyadan olduğuna inanılmaktadır. Anlatıldığına göre, türbenin yakınındaki bir evin sahibine rüyasında bir kişi görünerek “Buraya pislik atıyorsunuz, sizi batırırım der. Bu rüya üzerine orasını açarlar ve cesedi çürümemiş bir halde bulurlar. Bundan sonra mezar küçük bir binanın içine alınıp üzeri kiremitle örtülür ve türbe meydana gelir. Türbeye duyulan saygı sebebiyle yanında bulunan karaağaca da dokunulmuyor. Eskiden sıtmalı hastalar türbenin etrafında dolaştırılırmış. Bugün de çocuğu durmayanlar için aynı işlem yapılmaktadır. Bunun yanı sıra, başı ağrıyanlar, bedenen zayıf olan ve çok ağlayan çocuklar, bir dileği olanlar burayı ziyaret etmektedirler. Bu durumda olan ziyaretçiler, üç gün sabah namazından sonra gelip, mezarın etrafını üç kere dolaşır ve dua ederler. Ayrıca dilek sahibi olanlar buraya havlu, seccade vb. şeyler bırakırlar. Camiye bitişik olan türbe, halen cuma namazından sonra cemaat tarafın an ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hacılar Türbeleri
Bakdur Dede Hacılar ilçesinde Sakar bağları yolu üzerinde Dede mevkiinde metfundur. Hayatı hakkında bildiklerimiz sınırlı olup, onun Orta Asya’dan gelen erenlerden biri ve o muhite yerleşen kabilelerin reisi olduğu ifade edilmektedir. Bakdur abının onun alnında yazılı bulunduğu, bu sebeple de kendisine ”Bakdur Dede” denildiği rivayet edilmektedir. Hacılar kasabasının kurucularından olduğu ve bugün ‘Baktır’ soyadını taşıyanların onun soyundan geldikleri söylenmektedir. Sesli Dede Sesli Dede’nin büyük bir din bilgini olduğu ve İstiklal Savaşında şimdi türbesi bulunan dağın tepesinden “Haydi aslan kardeşlerim kalkın, kardeşleriniz vatan uğrunda savaşıyorlar, ben onlara yardıma gidiyorum. Derhal peşimden geliniz!” dediği anlatıla gelmektedir. · Sesli Dede diye bilinen bu ziyaret yeri, Hacılar, Beğendik bağlan civarındaki Sesli Dağı tepesinde bulunmaktadır. Dağda bulunan bazı kale kalıntıları, buranın geçmişte bir yerleşim bölgesi olduğunu göstermektedir. Sesli Dede’nin kim olduğu ve nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte, O’nun mezarı, hali hazırda kadınlar tarafından ara sıra değişik maksatlarla ziyaret edilmektedir. Anlatıldığına göre, define aramak maksadıyla bu mezarı kazmak isteyen birisi, bu işe teşebbüs ettiğinde kendisini mezarın birkaç km. uzağında bulur. Tekrar gelip yeniden mezarı kazmak istediğinde ise yine aynı durumla karşılaşır. Bu durum üç kez tekrar eder. Sonunda adam, yanlış bir iş yapmakta olduğunun farkına varır ve bu niyetinden vazgeçer. Şıh Aslan Dede Şıhaslan dağının tepesindedir. Onun dindar ve büyük bir zat olduğuna inanılmaktadır. Ulaşmak zor olduğu için ziyaretçisi azdır. Eskiden buraya bez bağlanır ve dilekte bulunulur. Gelincik Kayası Erenler türbesi ile Hacıların arasındadır. Bu kayanın ortasında genişçe bir delik vardır. Bu deliğin içinden geçilir. Burada dua edilir ve dilek dilenir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Musa Şeyh Türbesi
kayseri – Bünyan – Musa şeyh köyü Bünyan’ın 6 km. kuzeyinde aynı isimle anılan köyün içinde bulunan türbe dört köşeli olup, sert taşlardan yapılmış, dış yüzeyi harçla sıvalı ve damı çatı ile örtülmüş, herhangi bir mimari özelliği olmayan bir yapıdır. Bu türbede yatanın Musa Şeyh adında bir şahıs olduğu ve bunun Koyunabdal, İğdecik (iğdeçih), Piramit, Kahveci ve Kösehacı köylerinde yatanlarla kardeş olduğu söylenmektedir. Veli olduğuna inanılan Musa Şeyh hakkında şöyle bir olay anlatılmaktadır. Musa Şeyh o çevrede koyun otlatırmış ve bu arada diğer köylerin arazisine de geçtiği için Sulcanhanında oturan devrin idarecisine şikayet edilmiş. Bunun üzerine Şeyh Musa gönderilen iki asker refakatında idarecinin huzuruna çıkarılır. Komutanın Şeyh Musa ‘ya niçin böyle yaptığını sorması üzerine o da ”köy sınırlarının belli olmadığı” şeklinde cevap vermiş. Daha sonra komutan ”Sana ermiş diyorlar, bir kerametini görelim” demiş. Bunun üzerine Şeyh, komutana ne istediğini sormuş. O da yanındaki havuzu göstererek, ‘ ‘Şuradan bize bir balık çıkart” demiş. Bu söz üzerine Musa Şeyh , besmele çekip elini havuzun içine daldırmış ve bir tabak kızarmış balığı alıp çıkarmış. Komutan bu olay üzerine hayrete düşerek onun bir veli olduğuna inanmış. Köylülerin ifadesine göre, yukarıda zikredilen altı köyün sınırları, bu vesileyle Musa Şeyh tarafından belirlenmiştir. Bu türbe özellikle adak ziyaretlerinin yapıldığı bir yer olarak bilinmektedir. Burada adak k!1fbanı kesilir, etinden yemekler pişirilip türbenin etrafında topluca yenir. Adak kurbanını kesen kimse ise, abdest alıp iki rekat namaz kılar ve adağının gerçekleşmesinden dolayı Allah’a şükreder. Bu tilrbenin bir diğer özelliği de, yöre halkının ifadesine göre, perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde burada yeşil bir ışığın yanmasıdır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Torun Hasandede Türbesi
kayseri – hacılar – hasan dede caddesi Torun Hasandede türbesi Beğendik bağları ve Hasandağı mevkiine ayrılan kavşakta bulunmaktadır. Bu ismin nereden geldiği ve burada yatan zatın kim olduğu hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir. Ancak orada bulunan kale kalıntılarından orasının da çok önceleri bfr yerleşim merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Bünyan Türbeleri
Yedi Kardeşler Bünyan’daki kabristan içinde bulunup, mezarlığın aslının bu yedi kabre dayandığı söylenmektedir. Hepsinin de hoca olduğu ve yaklaşık bin yıl kadar önce yaşamış oldukları rivayet edilen bu kimselerin, mezarlarına· özellikle ruhi bunalım geçirenler getirilerek mezar taşlarının üzerindeki oluklardan geçirilen su, içirilir ve bundan şifa umulur. Üçgözlü Mevkii Bünyan’daki yatırların en önemlisi ve en çok ziyaret edileni Sümer Mahallesindeki Üç gözlü denilen yerde, aile fertleriyle birlikte medfun bulunduğu kabul edilen kişiye ait olduğu ifade edilen mezardır. Buradaki kişinin mezar taşındaki Arapça yazıdan anlaşıldığı üzere isminin Seyyid Halil olduğu görülmektedir. Anlatıldığına göre, Seyyid Halil, mezarının bulunduğu yerde namaz kılarken, hanımı ve iki çocuğu ile birlikte eşkiyalar tarafından şehit edilmiştir. Şeyhin bazı geceler burada namaz kıldığı, hakkında anlatılanlar arasındadır. Burası genellikle kadınlar tarafından Perşembe ve Cuma günleri ziyaret edilmektedir. Pirahmet Türbesi Bünyan’a bağlı Pirahmet köyünde mermer bir mezarı bulunan Pirahmed’in, Musa Şeyh, Köse Şeyh ve Gani Şeyh adında üç kardeşinin bulunduğu ve bunların Pirahmed’in en büyüğü olduğu söylenmektedir. Bugün etrafı çevrili bulunan bu mezarın yakınlarında, bir gün sabah namazından önce beyazlar giymiş ak sakallı birinin elinde ibrikle görülmüş olduğu anlatılmakta ve o kimsenin Pir Ahmet olduğuna inanılmaktadır. Burada sadece yağmur duasının yapıldığı ve her seferinde de yağmurun yağdığı, söz konusu türbenin, bunun dışında, başka bir maksatla ziyaret edilmediği ifade edilmektedir. Samağır Türbesi Bünyanın Samağır köyündeki bir tepede, kesme taştan yapılmış, kubbeli bir türbe bulunmaktadır. Bu türbede Melik Gazi’nin komutanlarından Abdurrahman Gazi’nin yattığı söylenmektedir. Anlatıldığına göre, Melik Gazi ile birlikte Zamantı kalesinin fethini gerçekleştiren Abdurrahman Gazi bu savaş esnasında düşmanlar bozguna uğrayıp kaçarken, bu yöreye gelince askerlerine ”salma kır!” diye emreder ve bu savaşta Abdurrahman Gazi burada şehit düşer. Buna dayanılarak köyün ve türbenin isminin buradan geldiği anlatılmaktadır. Çok önceleri geceleri burada ışık yanarmış. Yağmur duası halen burada yapıl maktadır. Önceleri daha fazla ziyaret edilen türbede kurban kesildiği ve mum yakıldığı ifade edilmekteyse de bugün türbede sadece namaz kılınıp dua edilmektedir. Kara Hızır Köyün yakınındaki yüksek bir tepede bulunan mezarda, Şeyh Seyyid Halil’in arkadaşlarından olduğu söylenen Kara Hızır adında bir zatın yattığı kabul edilmektedir. Söylendiğine göre, Kara Hızır, Karakaya’daki adı geçen Şeyh’in dergahında bulunur ve ona yardım edermiş. Köylülerin “Uzun Mezar” diye andıkları bu yer, günümüzde ziyaret edilmemektedir. Karadayı Türbesi Karadayı köyündeki Karatay Hamam giriş kapısının sol tarafında bulunan odada bir yatırın bulunduğu görülmektedir. Kime ait olduğu belli olmayan bu yatır, Hanı görmeye gelenler tarafından ziyaret edilmektedir. Burası özel bir maksatla olmak yerine, ziyaretçilerin niyetlerine göre ve daha çok orada yattığı farz edilen ulu kişinin ruhuna dualar ithaf etmek amacıyla ziyaret edilir. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Şeyh Taceddin Türbesi
kayseri – merkez – Şeyh Taceddin veli türbesi Şeyh Taceddin Türbesi , Osmanlı döneminde (1513) yapılan eserin yakın zamanda aslına uygun olarak onarılmış olduğu anlaşılmaktadır. Türbe, kare planlı, üzeri kubbe ile örtülü, batı yönde girişi olan, doğu ve kuzey cephe ortalarında birer penceresi bulunan Osmanlı dönemine ait, kesme taştan inşa edilmiş bir yapıdır. Türbede, zeminden yaklaşık 50 cm. yüksekliğe kadar dört yönden onarıma yönelik müdahale yapıldığı (çepeçevre kaplama yapıldığı) fakat daha sonra yapılan kaplamanın söküldüğü görülmektedir. Türbenin batı köşesine yaklaşık 3 m. mesafede yeni inşa edilmiş olan caminin güneydoğu köşesi denk gelmektedir
Karaşeyh Türbesi
kayseri – felahiye – karaşeyh köyü Karaşeyh köyü camisinin bahçesinde yatmakta olan Kara Şeyh ‘in Karakaya’daki Seyyid Halil’in, Gani Şeyh tarafındaki Gani Şeyh’in kardeşi olduğu söylenmektedir. Halk arsında Kara Şey h’in manevi gücünün çok büyük olduğuna inanılmaktadır. Onun bu gücünden faydalanmak için, hasta veya dilek sahipleri onun mezarının yanında yatarak rüyalarında kendilerine problemleri konusunda gösterilecek çözüm yollarını ve Şeyh’in yardımlarını beklemektedirler. Ancak hoşnut olduğu kişiye himmet eden Dede, sevmediği kişileri ise orada durdurmamaktadır. Bu türbede en çok dikkati çeken husus, hece taşlarının, birçoğu çürümeye yüz tutmuş muhtelif bezlerle donatılmış olmasıdır. Bu bezler oraya dilek ve adakları olan kadınlar tarafından bağlanmıştır. Köylüler bu zat ile uğraşmanın uğraşana sıkıntı vereceğini şu olayı anlatarak ifade etmektedirler: Güneşli köyünden bir zat “Niçin bu adama tapıyorsunuz?” diyerek Şeyh’in mezarının başındaki hece taşını alıp götürmüş. Ancak o gece sabaha kadar ona eziyet etmişler. Bunun üzerine o da on amele yevmiyesi vererek taşı yerine geri göndermiş. Bu zatın aleyhinde konuşanların onmadığı ve bu meyanda bir kaç tane ocak batırdığı halk arasında anlatılmaktadır. Buraya her türlü hastalıktan kurtulmak, çocuk sahibi olmak veya herhangi başka bir dileğin yerine gelmesi için gelinmektedir. Yağmur duası da burada yapılmaktadır. Yağmur duası için bir oğlak veya kuzu kesilip, pilav pişirilir ve yemekten sonra da dua edilir. Dilek sahipleri ise “Eğer bu dileğim kabul olursa Dede’ye kurban keseceğim” der, dileği gerçekleşince de kurban keser, orada iki rekat namaz kılar. Kurbanın etini ise çiğ veya pişirilmiş olarak dağıtır. Önceleri ekonomik durumu elvermeyenlerin adak kurbanı olarak tavuk, horoz gibi hayvanları kestikleri de ifade edilmektedir. Çocuk sahibi olmak için dışardan gelenler bu dilekleri için cuma günlerini tercih etmektedirler. Gurbete gidenler sağ dönebilmek için Şeyh’in mezarından toprak alarak bunu Üzerlerinde taşırlar.·Köye döndüklerinde ise o toprağı tekrar mezara koyarlar. Bu köyden Kore savaşına katılanlar, geleneklere uydukları için sağ-salim dönmüşlerdir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Felahiye Türbeleri
Ardıçlı Yatır Kayapınar Küçük Toraman köyünün kuzey tarafındaki bir tepede bulunan ve köylüler tarafından Dede diye adlandırılan bir mezar vardır. Bu mezarın yakınında bir ardıç ağacı bulunmaktadır. Ardıçla yatır adeta bütünleşmiştir. Ardıç ağacından bir dal koparılıp eve getirilirse, sabaha kadar o dalı getirene rahat verilmeyeceğine inanılmaktadır. Bir kadın tarafından etrafı çevirtilen bu mezarın yanından geçen yolcular üç ihlas bir fatiha okumadan geçilirse işleri rast gelmez. Çocuğu olmayan kadınlar orada yatırılırsa daha sonra çocukları olur. Sıtma tutanlar orada şifa bulur. Yağmur duasında köylüler oraya çıkarlarsa Allah onları mutlaka yağmur vereceği inancı köylüler arasında oldukça yaygın gözükmektedir. Ayrıca oradaki ardıcın deliğinden kan akıtılırsa, Allah, ne murad edilirse verir, inancıyla adak kurbanları bu ağacın yanında kesilmektedir. Dede’nin manevi gücü ile ilgili olarak bir avcının şöyle anlattığı halk arasında söylenilenile gelmektedir, Kekliğimi alıp kafesi ardıç ağacına bağladım. Keklikler geliyor, fakat tüfeğimle nişan aldığımda birer karataş oluyorlardı. Sonunda bir dokunayım, dedim. Tetiği çektiğimde tüfek üç parça olarak elimden . fırladı. Ağaca bağladığım kafesteki kekliğe baktığımda bir de ne göreyim! Zavallı keklik de ölmüştü . Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer
Seher Dede
Kayseri – Hacılar – Dört Kuyular mevkiinde Seher Dede, Hacılar – Dört kuyular mevkindedir. Yol kenarında bulunduğundan yanından gelip geçenler dua okurlar.. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Yalnız Sultan Türbesi
kayseri – yeşilhisar – keşlik köyü Yeşilhisar’ın 7 km.kuzeyinde Keşlik köyünün kuzeybatısındaki mağaralar arasında, dikdörtgen şeklinde, üstü kemerle örtülü bir binanın içinde üç mezardan ibaret bir türbedir. Tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmayan bu mezarların Yalnız Sultan adındaki bir zata ve ailesine ait olduğu ifade edilmektedir. Yöre halkının anlattığına göre Yavuz Sultan Selim bir sefere giderken ordusu ile Yeşilhisar’da konaklamış bu sırada Keşlik köyünde yaşayan alim ve zahid olan bu zatın şöhretini duymuş. Bunun üzerine ordusuyla birlikte bu zatı ziyaret için köye çıkmış. Yavuz Sultan Selim bunu sadece evliya ve sultanların yapabileceğini işareten “Sen de burada Yalnız Sultansın” diyerek onun büyüklüğünü takdir etmiş. Bu zat vefatından sonra bulunduğu yere gömülmüş ve o günden beri ”Yalnız Sultan” olarak anılagelmiştir. Türbe çoğunlukla adak adamak, dilek dilemek ve hastalıklardan kurtulmak için ziyaret edilmekte ve çocuğu olmayan ve durmayanlar da buraya gelerek maksatları için dua etmektedirler. Ziyarete gelenler tarafından türbe içindeki mezarlar üzerine kilim, seccade vb, Örtüler örtülmektedir. Adak kurbanlarının da kesildiği bu türbede daha önceleri çıra, mum gibi aydınlatıcı şeyler yakıldığı fakat günümüzde bunların görülmediği ifade edilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Epçe Sultan Türbesi
kayseri – develi – epçe köyü Develi’nin 15 km. güneydoğusunda yer alan Ebce köyünde türbe ve mescidi ile bir bütün teşkil eden yapının köyün kurucusu olan Ebce Sultan’a ait olduğu belirtilmekte, ”Dün Horasan’dan ettik firar; Epçe’de kıldık karar,” dediği anlatılmaktadır. Yıkılan türbenin yeniden inşası köy sakinlerinden Ağcalar’ın Hacı Yusuf Efendi isimli şahsın rüyasında gördüğü manevi işaretle gerçekleşmiştir. Anlatıldığına göre adı geçen şahıs, bir gece türbenin şimdiki yerinde yatarken rüyasında gaipten gelen bir adam, yan tarafında bulunan sağ elini alıp kalbinin üzerine koyar. Hacı Yusuf Efendi o anda uyanır ve burada büyük bir zatın yattığını anlar. Bu zatın daha sonra Tekke adı verilen bu türbede kazan kaynatarak Toros dağları üzerinden gelen yolcuların iaşe ve ibatesini sağladığı rivayet edilmektedir. Anlatılan bir menkıbeye göre, Horasan’dan geldikleri söylenen Ebce Sultan ile Havadan köyündeki zat kardeşmiş. Birgün. Havadan’daki kardeş bir koçun üzerine binerek kardeşini ziyarete gelir. Böylece kardeşine kendi manevi gücünü göstermek ister. Bunun üzerine Ebce Sultan da adeta ona bir ders verircesine bir taşa gem vurarak onunla Havada.n’a gider ve iade-i ziyarette bulunur. Bu hadiseden sonra Ebce Sultan ‘ın büyüklüğünü anlayan kardeşi, bağışlanmasını isteyerek onun derecesini takdir eder. Köylülerin ifadesine göre, Ebce Sultan ‘ın bindiği taş türbeye 400 metre uzaklıktaki bir yerde durmakta olan taştır. Ebce Sultan ‘a izafe edilen kerametlerden bir diğeri de halk arasında şöyle anlatılmaktadır: Define arayıcılar burada hazine olabileceğini düşünerek türbenin içine girdiklerinde kapı kendiliğinden üzerlerine kapanır, pencereler yükselir. Bunun üzerine, buranın kutsallığını anlayan defineciler yaptıklarına pişman olarak Allah’a tevbe ederler, bu sırada kapıda tekrar kendiliğinden açılır ve defineciler oradan uzaklaşırlar. Türbe özellikle yağmur duasının yapıldığı bir yer olarak bilinmekte, bunun yanı sıra adağı olan kimseler tarafından da ziyaret edilmektedir. Adağı olan kimse buraya gelir ve türbeye bitişik olan mescitte ilci rekat namaz kılarak ziyaretine başlar. Namazdan sonra türbeye girer, dua eder daha sonra da kurban keser. Ayrıca türbedeki sandukanın başında kuvvet taşı denilen bir taş mevcuttur. Ziyaret edenler bu taşı ağrıyan yerlerine sürerek bununla şifa sağlamaya çalışırlar. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Battal Gazi – Kayseri
Kayseri – Battalaltı semti – Battalgazi camii Kayseri’nin Battalaltı semtinde Battal Gazi adına yapılmış, eski bir tarihe sahip olap bir türbe bulunmaktadır. Orada yattığı söylenen Battal Gazi, tarihi bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, O daha çok efsanevi ve menkibevi kjşiliği ile şöhret bulmuş ve halk arasında bu yönüyle benimsenip anlatılagelmiştir. Battal Gazi’nin 717-740 yılları arasında İslam ordularının komutanı olarak Bizans üzerine seferler yaptığı ve bunların birinde şehit düştüğü bazı tarihi kaynaklarda zikredilmektedir. Bugün aynı zamanda mescid olarak da kullanılan türbe, çeşitli dilek ve maksatlarla ziyaret edilmektedir. Özellikle asker ana ve babaları, oğullarının askerden sağ şalim dönmesi için buraya gelerek dua etmektedirler. Dilek sahipleri, türbenin arkasındaki mihrap çıkıntısının üzerine üç taş alıp atmakta, bu taşlardan biri düşmediği orada kaldığı takdirde, dileklerinin yerine geleceğine inanmaktadırlar. Hz. Ali’nin, Battal Gazi türbesinin bulunduğu semtte, yaslanarak oturduğu ve sırtının iz bıraktığı söylenen bir kaya vardır ki, bu kaya da kutsal olarak bilinip ziyaret edilmektedir. Battal Gazi Camisinin kuzey-doğu cephesine bitişik olan türbenin beşik tonoz örtülü alt katı günümüze gelebilmiştir. Zeminden üç basamaklı merdivenle inilerek batı kenarı ortasına açılmış dikdörtgen kapı açıklığı ile girilmektedir. Alt kat yaklaşık dikdörtgen planlı, üzeri sivri beşik tonozla örtülüdür. Zemini beton ile kaplı bu mekanda sanat ve tarih değeri olmayan sanduka bulunmaktadır. Dışta üst örtünün üzeri çimento ile kaplanmış ve ortasında havalanmayı sağlayan bir delik bulunmaktadır. Üst katının orijinalinde tonozla örtüldüğü ve eyvan tipinde olduğu düşünülmektedir. Yapı kesme taş malzeme ile inşa edilmiştir. Dışta siyah renkli ve büyük ölçekli taşlarla 1.35 m. genişliği bulan duvar yapılmıştır Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Hızır İlyas Türbesi – Kayseri
kayseri – develi Develi’nin yaklaşık 4 km güneyindeki yukarı Develi’ye hâkim bir tepenin üzerinde yer alan türbe, Şevval ayının on beşi çarşamba günü vefat eden harzemli Mahmut oğlu Seyyid İmadettin Muhammed ’e aittir. Tamamen kesme taştan inşa edilmiş olan türbe, kare bir gövde üzerine kasnaksız bir kubbeden oluşmaktadır. Mihrabın çevresindeki üst kısımda Allah’ın güzel isimlerinden on iki tanesi yazılıdır. Türbenin içerisinde bulunan mihrap nişi ise Selçuklu döneminin şah eserlerindendir. Türbe giriş kapısının sağ ve sol taraflarında yer alan kitabelerde Zariyat süresinin 56. Ayeti yazılıdır. Salnamelerde veli olarak gösterilen Seyyid İmameddin Harzemli ‘nin mezar taşı türbe içerisinde yer almaktadır. Ayak ucu kitabesinde Harzemli Mahmut oğlu Seyyid İmadettin’in Seyyid soyundan bir din alimi olduğu ve kendisinden kırk dört yıl sonra vefat eden Seyyid Şerif’in hocası olduğu anlaşılmaktadır. Hızır ve İlyas ’ın buluşma günü olarak da bilinen ve halk tabiriyle Hıdırellez olarak isimlendirilen nevruz, Develi’de de Develi Belediyesi’nin 6 Mayıs’ta gelenek haline getirdiği organizasyonuyla Seyyid İmadettin Muhammed türbesi çevresinde kutlanmaya devam etmektedir. Hıdırellez kutlamalarına ev sahipliği yapmasından dolayı Hıdırellez türbesi olarak bilinen Seyyid İmadettin Muhammed türbesi, tarihe şahitlik eden Develi’deki onlarca tarihi eserlerden sadece bir tanesi. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Ali Baba – Akkoca Sultan Türbesi
Ankara – Höbek köyünün manevi kurucusu kabul edilen Ali İsevi (Ali İsari – Ali Baba – Akkoca Sultan ) Medine’de uzun süre kadılık görevinde bulunduktan sonra Moğol istilası sonucu önce Kayseri’ye gelmiştir. Kayseri’de bir süre müderrislik yapmış, ömrünün son zamanlarında ise Höbek’e yerleşmiştir. Akkoca Sultan burada bir tekke kurmuş, tekkeyi XVI. yüzyıla kadar köylülerden Höcekoğulları ailesi işletmiş, XVII. yüzyıldan sonra ise tekkenin yönetimi, Tekkenişinoğulları’na geçmiştir. Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik 13 Aralık 1925’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürülüğe giren kanunun uygulanmasıyla tekke Ali Yağmur’un (1879-1940) yönetiminde iken kapatılmıştır. Tekke kapatılmadan önce burada ihtiyaç sahipleri için günde üç öğün yemek çıkarılmakta, öğle yemeği vaktinde tarlada, bağda çalışmak zorunda olanlar içinse azık verilmekteydi. Ayrıca, köyde Tekkenişin ailesine ait “Büyük Oda” denilen yerde kış aylarında, genellikle kasım ayından başlanarak köyün erkekleri toplanır, yatsı namazından önce ya da sonra Dudu Kuşu (Tûtî-nâme), Battal-name, Siyer-i Nebi gibi kitaplar okunurdu. Sohbet aralarında kahve ya da şerbetler içilir, bu ortam bahar ayı gelip yeniden köy işleri başlayana kadar devam ederdi. Uzun bir tarihi geçmişe sahip olan köyde nesilden nesile aktarılan sözlü kültürün izlerini hâlâ görmek mümkündür. Efsaneleşmiş olayların, Ali Baba menkıbelerinin yanı sıra ne zaman söylendiği dahi bilinmeyen bazı şiirler günümüze kadar gelmiştir. Ali Baba türbesi Höbek köyü camiinin güneybatısına bitişik bir konumda bulunmaktadır. Mimari herhangi bir özelliği bulunmayan türbenin giriş kapısı caminin içindedir. Rivayete göre, Ali Bab a’nın yedi çocuğu ve üç kardeşi varmış. Ali Baba’ nın kardeşlerinden biri Çukurova’da kalmış, diğer ikisi de Höbek köyüne gelerek burada çiftçilikle uğraşmaya başlamışlardır. Anlatılanlara göre, bir sene çok buğday yetişmiş, üç kardeş çekmekle bitirememişler. Şu anda Mollahacı köyünde medfun olan Ali Baba’nın kardeşi, kendi buğday hissesinden bir kısmını “Nasıl olsa ben bekarım, fazla buğdaya ihtiyacım yok” diyerek gizlice Ali Baba’nın hissesine ilave eder. Ali Baba da kendi payından bir kısmını gizlice kardeşinin hissesine ekler. Bunun üzerine Molla Hacı , “Ben kendi yerimi kendim bulayım” diyerek Höbek’ten ayrılır ve şimdiki Mollahacı köyüne yerleşip burada evlenir. Daha sonra sık sık kardeşini ziyarete giden Ali Baba ‘nın kendinden yaşca büyük olmasına rağmen niçin hep kendisinin kardeşini ziyarete gittiğini soran çocuklarına şöyle cevap verdiği anlatılmaktadır “Kardeşimin ailesi sert mizaçlıdır, bu sebeple o ziyaretime gelemiyor, o halde ben onu ziyaret etmeliyim”. Bunu duyan çocukları babalarının gururlu ve kibirli biri olmayıp ne derece alçak gönüllü bir kimse olduğunu anlarlar. Ali Baba ‘nın çocuklarından birisi ”Baba, senin gibi olabilmek için ne yapmamız gerekir?” diye sorduğunda, onun şöyle cevap verdiği anlatılmaktadır: “Şu oturmuş olduğun köyde seni taşlasalar, kafam gözünü yarsalar bile onlara karşılık vermeyip hoşgörü ile davranmalısın”. İşte bu öğüt nesilden nesile intikal ederek etkili olmuştur ki, şimdiye kadar Höbek köyünde herhangi bir cinayet olayına rastlanmamıştır. Ali Baba ile ilgili birçok keramet anlatılmaktadır. Bunlardan bazılarını halkın anlattığı şekilde burada zikretmek yerinde olacaktır. Savaşlardan birinde köyün bütün erkekleri askere alınmıştır. Ali Baba arpa tarlasında çalışırken, askerler onu da alıp harbe götürmek isterler. Ali Baba askerlere ”Komutanınıza selam söyleyin, köyde yaşlı bir kimse olarak sadece ben varım’ ‘ diyerek gelmek istemediğini belirtir. Buna rağmen komutan Ali Baba ‘nın getirilmesini ısrarla ister. Askerler tekrar geldiğinde Baba onlara şöyle der: “Öldürdüğünüz düşman askerlerinin gırtlaklarını kesip bakınız, hepsinin boğazında arpa kılçığı bulacaksınız. Size güle güle” der. Bunun üzerine komutan Ali Baba ‘nın getirilmesi isteğinden vazgeçer. Ancak savaş dönüşünde söylenilenin olduğu gibi çıkması üzerine, komutan Ali Baba ‘nın iyilikle getirilmesini emreder. Askerler köye girerken silahlarını yakın bir yerde bırakırlar. Ali Baba ile geri döndüklerinde silahlarının birer yılana dönüşmüş olduğunu görünce, korku ve hayret duyguları içinde onun büyüklüğünü anlamış olurlar. Höbek köyü camisinin altından kaynayarak çıkan su, Ali Baba’nın kerameti olarak kabul edilmektedir. Bu su ile tuvalete girilmez, gusül abdesti alınamaz. Nitekim, ‘Büyük Hoca’ denilen bir zatın babası bu suyun ayağını, tuvaletin pisliğini alıp götürmesi için kendi tuvaletine bağlamış, ancak gece rüyasında Ali Baba “Benim suyumu tuvalete verme yoksa seni helak ederim” demiş. Bunun üzerine o da suyun ayağını hemen değiştirmiş. Ali Baba’nın diğer bir kerameti de köyde davul çaldırmayışıdır. Ali Baba , Höbek köyünde, hangi sebeple olursa olsun davul çaldırmaz. Bu konuda bir takım denemeler, hem de kasıtlı denemeler olduğundan ve her defasında böyle yapmak isteyenlerin bir felaket ve sıkıntı ile karşılaştıklarından bahsedilmektedir. Özellikle de buna örnek olarak şu olay anlatılmaktadır. Bu köyden Felahiye’ye bir gelin giderken oğlanın babası, davulcuya “Sen çal, ne olacaksa bana olsun” demiş. Davulu çalmaya başlayınca, gelin şiddetli bir şekilde hastalanmış, ayakları tutmaz hale gelmiş ve üstelik davul da ilk vuruşta patlamış. Bunun üzerine davulcu düğün sahibine, “Ben çalamıyorum, davulu al sen çal” demiş. Gelini daha sonra doktorlara götürmüşlerse de artık o, bir daha eski haline dönememiş ve yürüyememiş. Köyde şimdiye kadar hiçbir cinayetin işlenmeyişi de onun önemli kerametlerinden biri olarak anlatılmaktadır. Bu köyde şimdiye kadar adam öldürme hadisesinin olmadığı ve bu olaya Ali Baba ‘nın izin vermediği ve vermiyeceği inancı hakimdir. Nitekim, anlatıldığına göre bir defasında tarla konusunda çıkan bir tartışma sırasında taraflardan birinin sabrı taşmış ve tabancasını çekip hasmını öldürmek istemiş, fakat tabanca bir türlü ateş almamış. Bunun üzerine kendinden daha güçlü olan hasmı, tabancayı elinden alarak oradaki bir horoza sıkmış, silah patlamış ve horoz oracıkta ölüvermiş. Bu olay üzerine iki hasım, bu köyde adam öldürülemeyeceğini anlayarak barışmışlar. Buna benzer olaylardan bir tanesi de şöyle cereyan etmiştir: Bir gün köylülerden birisi komşusunu arkadan habersizce bıçaklamak ister. Bu amaçla birçok kez eline bıçağını alır ve hasmına vurmak ister. Her defasında eli bir karış yukarıda kaldırır ve bir türlü bıçağını hasmına saplayamaz. Adamın haberi olup da “Ne yapıyorsun” deyince, artık adam işi şakaya getirerek, “Seni korkutmak istemiştim” diye cevap verir. Camiden halı çalmak isteyenlere mani oluşu: Höbek köyü camisi gece gündüz açık durur. Zira Ali Baba ‘nın camiyi her türlü tehlikeye karşı koruyacağına inanılmaktadır. Nitekim bununla ilgili olarak şöyle bir olay anlatılmaktadır; Caminin devamlı açık bulunduğunu öğrenen hırsızlar, buradaki kıymetli halıları çalmaya karar verirler. Bu maksatla camiye girerek halıları toplamaya başlarlar. Bu esnada caminin kapısı üzerlerine kilitlenir. Köyden birilerinin geldiğini zanneden hırsızlar, halıları bırakıp çıkmak isteyince kapı açılır. Halılarla çıkmak istediklerinde kapı tekrar kapanır. Sabah namazı vaktine kadar böylece uğraşan hırsızlar, sonunda bitkin bir şekilde elleri boş olarak oradan uzaklaşırlar. Ali Baba türbesinin üzerini tamamen kapattırmaz. Nitekim türbenin üzerindeki bacayı, kar ve yağmur içeri yağmasın diye kaç kere kapatmışlarsa da her defasında sabah olunca buranın üzerinin açılmış olduğunu görmüşler ve bunun üzerine bir daha böyle bir şeye teşebbüs etmemişlerdir. Köyde yol yapmak isteyen dozerin arızalanması da Ali Baba’ya izafeten anlatılmaktadır. Köyün yolunu yapmak için gelmiş olan Karayollarına ait bir dozer. Ali Baba türbe-camisinin köşesinden bir taş kopartır. Bunun üzerine dozer arızalanır, bir buçuk ay orada tamir dilemeden kalır. Sonunda yetkililer dozeri öylece alıp götürürler. Ali Baba türbesini Türkiye’nin her yerinden ziyaret etmeye gelirler. Bilhassa çocuğu olmayanlar çocuk sahibi olabilmek için buraya gelip kurban keserler, dua ederler. 13-15 sene çocuk sahibi olamamış olanlar bile buraya gelirler. Nitekim bu durumdayken bile burayı ziyaretten sonra çocuk sahibi olanlardan bahsedilmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Höbek Köyü Yer Adları Üzerine bir inceleme , Ömer Yağmur
Helvacı dede
kayseri – sahabiye – serçeönü mah – helvacı sokak Tarihi şahsiyeti hakkında bilgi bulunamayan ve menkibevi yönü ile şöhret bulan Helvacı Dede ‘nin sandukası, Serçeönü mahallesi, Helvacı sokağında yol ortasında bulunmaktadır. Mezarın etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş olup hiçbir mimari özelliğe sahip değildir. Rivayete göre, burada eskiden Helvacı Dede ‘ye ait bir dergah varmış. Helvacı Dede ‘nin bulunduğu arsa parsellenip inşaat yapılmaya başlanınca bu mezar da kaldırılmak istenmiş, ancak bütün teşebbüslere rağmen mezarı kaldırmak mümkün olmamış, bunun üzerine bu teşebbüsten vazgeçilerek mezar beton bir sanduka haline getirilmiştir. Anlatıldığına göre, Melikgazi ‘nin kumandanlarından Kapadokya fatihi olarak bilinen Tur Hasan Bey, hacca gittiği bir sırada Medine’de Şeyh Eimmetu’l-Hulvan diye bilinen Helvacı Dede ‘yle tanışır, Dönüşünde de onu beraberinde Kayseri’ye getirir. Helvacı Dede uzun bir süre Kayseri’de halkı irşad eder. Tur Hasan Bey’in yine hacca gittiği bir sene, annesi bir gün helva yapar ve “Oğlum olsa da şu helvadan yeseydi” der. Bunun üzerine Helvacı Dede , helvayı soğumadan sıcak sıcak Medine’deki Tur Hasan Bey’e ulaştırır. İşte bu olay, onun kerametleri arasında anlatıla gelmektedir. Eskiden burada perşembeyi cumaya bağlayan akşamları mum yakılırmış. Helvacı Dede ‘yi bilenler, Türkiye’nin dört bir yanından kalkarak ziyarete gelmekte, burayı ziyarete gelenler, dilekleri geçekleştiğinde helva dağıttıkları gibi, ayrıca kandil geceleri ve cuma günleri de burada helva dağıtılmaktadır. Bununla birlikte, mezarın bulunduğu yerin ziyarete müsait olmayışı, buranın daha çok ve daha rahat ziyaret edilmesine engel teşkil etmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları
Emirzade Mehmet Zengi Türbesi
adres