Ana Sayfa Şehirler Konya

Konya'da Ziyaret Edilecek Türbeler

Konya bölgesinde 70 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.

Tüm Noktalar (70)

Evliya

Seyyid Mahmud Hayrani Hz.

Konya Akşehir ilçesinde Seyyid Mahmud Hayrani Hz. Türbesi Mevlâna dergahına kapılanıp onun aşk potasından nasip alan velilerden birisi de Seyyid Mahmut Hayrani’dir. Mesut Paşa’nın oğlu olan Hayrani, Harran’dan Anadolu’ya göçmüş ve Konya’ya gelip yerleşmiştir. Bir süre Hazreti Mevlana’nın yanında kalmış, onun hizmetinde bulunmuş ve ondan feyz almıştır. S. Mahmud Hayrani, daha sonra, Akşehir’e giderek inzivaya çekilmek istemişse de kapıldığı ilahi aşkın tesiriyle cezbeye tutularak dağlara düşmüş, bir süre dolaştıktan sonra, meczup bir halde Akşehir’e dönmüştür. Seyid Mahmud Hayrani’yi çok seven Hz. Mevlâna, vefatına kadar onu hiç unutmamış, gelip gidenlerden hep sormuştur. Pek çok kerametinden bahsedilen Hayrani, Hicri 667 Miladi 1268 tarihinde vefat etmiş, Sultan Dağı’nın eteklerinde, adını taşıyan, Sultan mahallesindeki türbesine defnedilmiştir.

📍 Akşehir
Evliya

Ahmed Kuddusi

Ahmed Kuddûsî Ahmed Kuddûsî Anadolu velîlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Hâcı İbrâhim'dir. 1769 (H.1183) senesi Rabî'ul-evvel ayının on birinci gecesi, Niğde'nin Bor kazâsında doğdu. Büyük bir velî olan babası, rüyâsında üç ay gördü. Ortadaki ay diğer aylardan daha büyük ve parlaktı. Bu rüyânın tâbirinde kendisinin üç oğlu olacağını ve ortanca oğlunun büyük bir velî ve âlim olacağını anladı. Ahmed Kuddûsî, küçük yaşta babasından ders almaya başladı. Ahrâriyye yolunun edebini babasından öğrendi. Babasının; "Oğlum her zaman Allahü teâlâyı zikr et, benim sağlığımda boş şeylerle uğraşmaktan uzak dur." nasîhatine uyarak onun tarîkat hakkındaki tavsiyelerine harfiyyen riayet edip gece gündüz şevkle çalıştı, bütün amelleri gönülden yaptı. Kısa zamanda velîlik basamaklarında yükseldi. Ahmed Kuddûsî, o zaman medreselerde okutulan ilimleri öğrenmek için de uzun müddet medrese tahsîli gördü. 1786 senesinde babası vefât edince, ilâhî bir işâret üzerine Turhal'a gitti. Turhal'daki Turhal Şeyhi denilen zâtın sohbetlerinde bulunarak kemâle erdi. Oradan bir arkadaşı ile ayrılıp Erzincan'a geldi. Sert geçen kış mevsimi yüzünden Erzincan'da birkaç ay kaldı. Yaz gelince, Erzincan'dan ayrılarak, önce Şam'a oradan da Mısır'a vardı. Daha sonra hac farîzasını yerine getirmek için Mekke-i mükerremeye gitti. Bu ilk Hicaz seferinde Hira ve Uhud dağında, hazret-i Hamza ve Uhud harbinin diğer şehîdlerinin medfûn, gömülü bulunduğu sahada ve dağın kayalıkları arasındaki mağaralarda uzun günler uzlette kendi başına kaldı. Mescid-i Nebî çevresinde riyâzetler çekti. Resûlullah efendimizin lütuf ve hitaplarına kavuşarak, üstün derecelere yükseltildi. Bu sırada; "Anadolu'ya git, orada evlen. Senin için üstün derece ve makamlar, âile kadrosu içinde hâsıl olacaktır." îkâz ve işâreti üzerine, bir sonraki sene tekrar hacc ederek Bor'a döndü. Bu müddet içerisinde, Resûlullah efendimizin yüksek himmetlerine nâil olduğunu bir şiirde şöyle ifâde eder: Dâvet etti köyüne çünkü bizi ol şâhımız, Pes icâbet eyledik bugün açıldı râhımız. Etti tâlim hem bize seyr-i sülûkin tarzını, Pîşvâ-yı sâlikîn olan Resûlullahımız. Doldu ışk-u-cezbe dil iklimine deryâ misâl, Bu sebeple mürtefî' oldu begâyet râhımız. Bakmanız hışm u hakâretle bize ey zâhidân, Dost yanında mu'teber hor görünen gümrâhımız. Yanarız ışk oduna Kuddûsîyâ leyl ü nehâr, Kıldı âlem halkını âciz figân ü âhımız. Ahmed Kuddûsî, ilki 1807 ve 1810 senelerinde olan Osmanlı-Rus savaşlarına katıldı. Böylece sünnete uyarak, nefsini ıslâh etmek için yaptığı halvet, yalnızlık çile ve riyâzetleri yâni cihâd-ı asgarı cihâd-ı ekberle, yâni nefsle yaptığı savaşlarla da tamamladı. Bir süre Anadolu'da kalan Kuddûsî hazretleri tekrar Hicaz'a gitti. Uzun müddet Mekke ve Medîne arasındaki ıssız çöllerde, dağlarda nefsini tezkiyeye, safiyyete ulaştırmak için çektiği çileler, onun derecesini bir kat daha yükseltti. Bu sırada günlük yiyeceği, her gün belli saatte kendiliğinden gelen bir ceylanın verdiği süttü. Ahmed Kuddûsî, Hicaz'dan Bor'a döndükten sonra, birçok din düşmanının düşmanlıkları sebebiyle, on üç yıl kadar evinde inziva hayâtı yaşadı. Bu arada, bir gün Cumâ vaktinden önce bir tanıdığı, misâfir olarak evine geldi. Cumâ vakti yaklaştığı hâlde Ahmed Kuddûsî hiçbir acelecilik göstermedi. O zât Cumâya gitmek için izin istedi. Ahmed Kuddûsî; "Biraz daha beklesen iyi olacaktı. Namazdan sonra seni beklerim." buyurarak misâfirini uğurladı. Cumâdan sonra biraz gecikerek gelen misâfir zât, yemekle berâber tâze hurma ve o mevsimde Bor'da olmayan tâze sebzeler ikrâm edilince, çok şaşırdı ve; "Efendim, hurma ve sebzeler buranın olamaz. Siz Cumâyı nerede kıldınız?" diye sorunca, Kuddûsî hazretleri; "Evlâdım söz dinleyip, biraz daha beklesen, ihlâsının karşılığını görecek, bizimle birlikte sen de Cumâyı Kâbe-i muazzamada kılacaktın." buyurdu. O devrin ileri gelenlerinden makam sâhibi biri, bir sohbette; "Zamânımızın büyük velîsi kim ise onunla görüşmek istiyorum." diye yakınlarına sorar. Bunun üzerine orada Kuddûsî hazretlerini tanıyan biri; "Zamânımızın büyük velîsi Ahmed Kuddûsî'dir." deyince, kendisini İstanbul'a dâvet ederler. Ahmed Kuddûsî, İstanbul'a gelip huzûra girince, orada bulunan kimseler, onun taşralı kıyâfeti ile huzûra girmesini pek beğenmeyip, yukardan bakıcı bir tavır takınırlar. Ahmed Kuddûsî sohbet sırasında hiç konuşmaz. O makam sâhibi kimse; "Şeyh efendi! Siz de bir beyân buyursanız." deyince; "Efendim! Bendeniz ilmi olmayan bir kişiyim. Huzûrunuzda konuşmaya hayâ ederim. Ancak emrinize uyarak başımdan geçen bir hâdiseyi anlatayım." diyerek şu hikâyeyi anlatır: "Bir gün bendeniz Sarayburnu'nda sahil boyunca gezerken, çok güzel bir hanım sandala bindi. Gönlümü cezbeden bu güzelin peşinden başka bir sandala binerek, onu tâkib ettim. Üsküdar iskelesinde karaya çıkıp, falan sokaktaki büyük bahçeli konağa giren bu hanımı bir daha göremedimse de aslâ unutmadım. Gönlüm onun hicrânı ile rahatsızdır efendim." O makam sâhibi kimse, bu hikâyeyi duyar duymaz, yanında bulunanların hepsini dışarı çıkararak, Ahmed Kuddûsî'ye; "Efendi, anlattığınız benim halen içinde yaşadığım elemli hâlimin ifâdesiydi. Şu anda ise o dertten kurtuldum. O hanım gönlümden silindi." dedi. Sonra Kuddûsî hazretlerine görülmemiş ihsânda bulundu. Yine bir gün sultan, huzûrunda bulunanlara; "Şu avucumda gizlediğim şeyi tahmin etmenizi istiyorum." dedi. Herkes bir şey söylediyse de kimse bilemedi. Bir köşede oturan Ahmed Kuddûsî'ye; "Siz de bir tahminde bulunun." dediler. Ahmed Kuddûsî de; "Yedi iklim ve yedi deryâyı gezdim. Bir balığı, yavrusunu arar gördüm." dedi. Meğerse pâdişâhın avucunda küçük bir balık varmış. Bunun üzerine Ahmed Kuddûsî'ye tâzim ve ikrâmda bulunularak, sarayda kalması teklif edildi. Fakat o; "Ben âciz bir kulum, burada kalsam dünyâ imtihânından berât edemem." buyurdu ve kalmayı kabûl etmedi. Bir süre İstanbul'da kalan Ahmed Kuddûsî, Bor'a döndü. Bor'da iken birgün sultan, Bor'a iki memur gönderip, onun durumunu öğrenmek istedi. Gelen memurlar onu bahçesini bellerken buldular. Ahmed Kuddûsî hazretleri onlar daha bir şey söylemeden; "Siz İstanbul'dan geldiniz. Bizim bir şeye ihtiyacımız yok." buyurdu. Onlar; "Pâdişâhımız bizi vazifeli gönderdi. Size tahsîsât bağlayacağız." dediler. Ahmed Kuddûsî onlara; "Açın eteğinizi" diyerek her ikisinin eteğine birer kürek toprak döktü. İki memur bu toprakların altın olduğuna şâhid oldular. Bu sefer Ahmed Kuddûsî; "Eteklerinizdekileri dökün." deyince hemen yere döktüler. Bu defâ toprakların yılan-çiyan olduğuna şâhid oldular. Ahmed Kuddûsî; "Evlâtlarım! Allahü teâlânın keremi ile bizim pâdişâhımızın tahsîsatına ihtiyâcımız yoksa da, fukarâ ve âcizlere dağıtmak için bırakın." diyerek bu tahsîsâtı bir müddet alıp yoksullara dağıttı. Ahmed Kuddûsî, bir gün Konya'ya giderek, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istedi. Türbenin önüne vardığı zaman, türbedâr kapıları kilitleyip gidiyordu. Türbedâra türbeyi açması için ricâlar edip çok yalvardı. Fakat türbedâr; "Akşam oldu, açma müsâdesi yoktur." diyerek kesin bir şekilde reddetti. Bunun üzerine Ahmed Kuddûsî şu medhiyeyi okumaya başladı; Sensin velîler şâhı, Yâ hazret-i Mevlânâ! Affet şu ben gümrâhı, Yâ hazret-i Mevlânâ! Bed-kâr-u-âvâreyim, Pür-zenb ü bî-çâreyim, Âsî yüzü kâreyim, Yâ hazret-i Mevlânâ! Gâyet azîmdir câhın, Mahbûbısın Allah'ın, Dâr-ül-emân dergâhın, Yâ hazret-i Mevlânâ! Sen şol ulu sultânsın, Ki server-i merdânsın, Hem ma'den-i irfânsın, Yâ hazret-i Mevlânâ! Çün tıfl iken ey Sultân, Eflâki etdin seyrân, Oldu melâik hayrân, Yâ hazret-i Mevlânâ! Muhtâcınam in'âm et, Mihmânınam ikrâm et, İhsânını itmâm et, Yâ hazret-i Mevlânâ! Kapunda çok muhtâcân, Erer murâda her ân, Devrinde sürer devrân, Yâ hazret-i Mevlânâ! Bencileyin yok gümrah, Lâkin dedim eyvallah, Geldim sana şey'en lillah, Yâ hazret-i Mevlânâ! Âriflerin sultânı, Dertlilerin dermânı, Kuddûsî'nin cânânı, Yâ hazret-i Mevlânâ! Son dörtlüğü söylediği anda, kapılar kendiliğinden açıldı. Ahmed Kuddûsî, türbedârın şaşkın bakışlarından habersiz, ziyâretini yaparak oradan ayrıldı. Ertesi gün bu hâdiseyi duyan Mevlevî şeyhleri ile bir kısım ulemâ; "Bu mutlakâ Bor'lu Kuddûsî'dir." dediler. Medîne-i münevverede saatçılık yapmakta olan Ali Osman isimli İzmirli bir Türk vardı. Bu zât Medîne-i münevvereye hicret ettikten bir müddet sonra, mesleği olan işi yapmak üzere bir dükkân açmak için izin almaya çalıştı. Uzun süre bunu sağlayamadı. Parası bitti. Bir gece Allahü teâlâya iltica ile yalvardı. O gece rüyâsında esmer, kır sakallı, uzunca boylu bir zât; "Evladım, resmî dâireye girdiğinde sağ tarafında gördüğün şu üçüncü şahsa mürâcaat et. Gerisine karışma buyurdu. Ali Osman Efendi sabahleyin doğruca denilen şahsın yanına gitti. O şahıs, Ali Osman Efendi'ye; "Seni Kuddûsî hazretleri mi gönderdi? Git hemen dükkânını aç, işine başla." dedi. Ali Osman hemen gidip dükkânı izin almış gibi açtı. O şahıs izin belgesini sonradan gönderdi. Bir müddet sonra rüyâsında aynı zâtı gördü. O zât; "Oğlum bana Kuddûsî derler. Cebine bir hediye koydum, onu al ve amel et." dedi. Ali Osman Efendi uyandığında cebinde Kuddûsî hazretlerinin şu şiirinin yazılmış olduğu kâğıdı buldu: Ey rahmeti bol pâdişâh, Cürmüm ile geldim sana, Ben eyledim hadsiz günâh, Cürmüm ile geldim sana. Hadden tecâvüz eyledim, Deryâ-yı zenbi boyladım, Ma'lûm sana ki neyledim, Cürmüm ile geldim sana. Senden utanmayup hemân. Ettim hatâ gizlü ayân, Urma yüzüme el-emân, Cürmüm ile geldim sana. Aslım çü bi katre menî, Halk eyledin andan benî, Aslım denî, fer'îm denî, Cürmüm ile geldim sana. Gerçi kesel fısk-ü-fücûr, Ayb-ı-zelel çok hem kusûr, Lâkin senin adın Gafûr, Cürmüm ile geldim sana. Zenbim ile doldu cihân, Sana ayân zâhir nihân, Ey lutfü bî-had Müste'ân, Cürmüm ile geldim sana. Adın senin Gaffâr iken, Ayb örtücü Settâr iken, Kime gidem sen vâr iken, Cürmüm ile geldim sana. Hiç sana kulluk etmedim, Rah-ı rızâna gitmedim, Hem buyruğunu tutmadım, Cürmüm ile geldim sana. Bin kerre bin ol pâdişâh, Etsem dahî böyle günâh, Lâ-taknetû yeter penâh, Cürmüm ile geldim sana. İsyânda Kuddûsî şedîd, Kullukda bir battal pelîd, Der kesmeyip senden ümîd, Cürmüm ile geldim sana. Ali Osman Efendi, o günden sonra bu şiiri okumadan işine gitmedi ve verilen vazifeleri devamlı yaptı. Ahmed Kuddûsî hazretleri, gerek şiirlerinde, gerekse mektup ve sâir yazılarında, hak yolundaki tehlikelere dikkatleri çekerek, bu yoldaki sâdıklarla, sapıkların hâl ve durumlarını tekrar tekrar anlatmaktadır. Ehl-i dünyâ ile mülhid ve dinsize yaklaşmamayı, câhil ve inatçı sofulardan kaçınmayı, küfür ehli ile münâfıklardan şiddetle sakınmayı, hased, kin, istihzâ ve nemîme, dedi-kodu ehlinden uzaklaşıp onlarla berâber olmamayı tavsiye ederdi. Yine Ahmed Kuddûsî hazretleri, Allahü teâlânın rızâsını taleb etmeyi, mal, mevkî, şöhret ile dünyâya ve maddeye âit her şeyin sevgisini kalbden çıkarmayı tavsiye etmekte, kalbde yerleşmiş sevgisi olmayan; mal, mülk, makam ve mevkînin de bir mahzuru olmadığını belirtmektedir. Ahmed Kuddûsî, İslâmı tek bir bütün olarak görür. İslâmiyete uyanı ve İslâmın yüceliğini anlatmak için, devrindeki sağlam idârecilerle pâdişahları birçok defâ methetmiş ve onlara itâatı tavsiye etmiştir. Müslümanların eğer fitneye uyup, din ve devletine ihânet etmezse, yer ve gök ehlinden duâ ve yardım alacaklarını, şâyet din ve devletine ihânet ederlerse zulüm ve belâlara uğrayacaklarını belirterek şöyle buyurmaktadır: Zulm eylemez nâsa zerrece Hudâ, Lâyık olduk geldi bize bu şifâ, Amele göredir herkese cezâ, Taksîr iden lâ-büd cezâsın bulur. Kalbinden adâlet merhamet gitti, Pâdişâhı bize musallat etti, Emr-i Hallâk ile halkı incitti, Anlamayan onu kul itti sanır. Uzattın kat'et sözün Kuddûsî, Uyandırmak kasdın pend idip nâsî, Vir nefsine öğüt ey kalbi kâsî, Gözsüzleri nice edebilir kör. Ahmed Kuddûsî, farz, vâcib ve sünnet olan ilimleri bilip, kendisine kâfi olanını öğrendikten sonra, ilmi ile amel ederek, Allahü teâlâyı anmaya devâm etmeyi bütün eserlerinde tekrarlamaktadır. Baş olmak, dünyâlık elde etmek veyâ halkı başına toplayıp, onların hürmet ve hizmetlerini celbetmenin, insanı şeytana oyuncak edeceğini tekrar tekrar anlatan Ahmed Kuddûsî; Azâzil'i (şeytanı), Bel'âm bin Baûrâ'yı, Bersisa'yı ve sahâbeden iken dünyâlıklara mağlûb olan Sa'lebe'yi anlatmaktadır. Allahü teâlâya kulluğu, Allahü teâlânın emri için yapmayı, yeterince ilim ve bilgiyi kazanıp farz-ı ayn olan bilgileri edinmeyi, bu şartların kazanılmasından sonra da ihlâs ile zikir, fikir ve şükür ibâdetlerini gücü yettiği nisbette yerine getirmeyi tavsiye etmektedir. Ahmed Kuddûsî, Kuddûsî mahlasını almasını şöyle anlatmaktadır. Ben, daha doğmadan önce ana karnında iken, Kuddûs Kuddûs diye Allahü teâlâyı zikr ediyormuşum. Birgün annem babama bu durumu söyleyince, babam; "Kimseye söyleme bu oğlumuz kemâl sâhibi olur inşâallah." demiş. 1849 (H. 1265) senesi Cemâzilâhır ayında Bor'da vefât etti. Vasiyeti üzerine Eski Mezarlık'a defnedildi. Aynı gün köylünün biri kırılan saban demirini tamir ettirmek üzere Bor'a geldiğinde çok kalabalık bir cemâatın cenâze namazına hazırlandığını görünce, abdestini tazeleyerek cenâze namazını kılar. Hemen işine dönmek niyetinde olduğundan, yakındaki bir demirci dükkanına girerek, tamir etmesi için saban demirini ustaya verir. Demirci, ocağa koyduğu demirin bir türlü kızarmadığını, saatlerce uğraştığı halde dövülecek hale gelmediğini görünce şaşkın bir halde düşünceye dalar. Bu sırada yakın bir tanıdığı dükkana girer. Demirci durumu ona anlatır. O da köylüye; "Sen nerelisin, bu demiri nereden getirdin?" diye sorar. Köylü; "Ben filan köydenim. Bu demir, dün çift sürerken bir kayaya takılıp kırıldı. Tamir ettirmek için bugün buraya getirdim. Şehre girdiğimde eşini görmediğim bir cemâata katılarak cenaze namazını kıldıktan sonra doğru bu dükkana geldim." deyince o kişi; "Senin, adını sormadan namazına iştirâk ettiğin büyük evliyâ, âşık-ı Hak Şeyh Ahmed Kuddûsî hazretleriydi. Allahü teâlâ, değil onun namazını kılanı, o cenâzede hazır olan âlet ve edevâtı da ateşten muhâfaza etmiştir." der. Îmân sâhibi olan bu köylü, yeni bir saban alıp köyüne döner. Son yıllarda mezarlıkları şehir dışına nakletme hususundaki genel bir karar üzerine, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kabri bugünkü kabristandaki ziyaretgâh olan yerine nakledildi. Bu nakil esnâsında halk karşı çıkmış ise de, devrin kaymakamı, belediye başkanı ve jandarma komutanı olaya müdâhale ederek, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kabrine karşı hoş olmayan bâzı sözler sarfedip, edep dışı davranışta bulundular. Hepsi bir belâya mâruz kaldılar. Kabr-i şerîfi yıkmaya kimse râzı olmayınca hapishaneden getirilen mahkûmlar, kabri yıktı. Bu esnâda orada olan jandarma komutanı kabrin taşına tekme vurarak kazın diye emir verdiği anda yere düşerek beni kurtarın diye bağıra bağıra öldü. Kabri açtıklarında, Ahmed Kuddûsî hazretlerinin kefeninin bembeyaz duruyor olduğunu gördüler. O anda kabirden çok güzel bir koku etrafa yayıldı. Yine o gün hava çok sıcak iken, semâ âniden bulutlanarak yağmur çiseleyip serinlik ve ferahlık hâsıl oldu. Ahmed Kuddûsî hazretlerinin nâşı yeni kefene sarılarak bugünkü kabrine nakledildi. Ahmed Kuddûsî'nin eserleri şunlardır: 1) Dîvân-ı Kuddûsî, 2) Külliyât-ı Kuddûsî Efendi: Bu külliyât, şu eserlerden meydana gelmiştir: Dîvân, Pendnâme, Vasiyetnâme, İcâzetnâme, Nesâyih-ı Ahmed Kuddûsî, Hazînet-ül-Esrâr ve Ganîmet-ül-Ebrâr, Medâyıh Risâlesi, Muhtasar Tıbb-ı Nebevî, Mektuplar, Çeşitli konularda Arabça risâleler. KEFENİMİ NİĞDE BEZİNDEN YAPIN Ahmed Kuddûsî hazretlerinin vasiyetnâmesi şöyledir: Ey evlâdım, eşim, akrabâ-ı taallukatım! Size vasiyet ederim ki: Allahü teâlâya ve Resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem itâat edesiniz, benim için ağlamayasınız. Gece vefât edersem, gasl edip sabah nmazının akabinde birkaç komşu ile cenâze namazımı kılıp, Eski Mezâr'da uygun bir yere defnedin. Halka zahmet olmasın. Beni medhetmeyin. Zîrâ kabirde bu söylenilen sıfatlar sende var mıydı diye melekler sorarlarmış. Hemen duâ ve istigfâr edin. Kur'ân-ı kerîm ve tevhîd okuyup, rûhuma hediye edersiniz. Nasîhat kitaplarımı okuyup, nasîhat alasınız. İnşâallah bana ve size faydalı olur. Beni seven talebelerim; evlâdıma nasîhat, hüsn-i nazar ve terbiye etsinler. Nasîhatta esrâr ve çok faydalar vardır. Zikr ederken Allahü teâlânın emrine yapışmak niyeti ile etmelidir. Kefenimi Niğde bezinden yapın. Cesedime ve kefenime yazı yazmayın. Kabristanda tegannî ile Kur'ân-ı kerîm okuyarak, oradaki müslümanları bıktırmayın. Allahü teâlâ benden râzı olur ise, tegannîsiz üç İhlâs-ı şerîf yeter. Allah korusun râzı olmaz ise her biriniz bir hatm-i şerîf okusanız fayda vermez. İlmi, tâliplerine ve fukarânın sâlihlerine verin. Dostlarınızın ne kadar kusurları çok olursa da, onlara muhabbet besleyin ve ihsân edin. Dervişlerin İslâm dînine uymayanlarından uzaklaşın. Ekseri sihir ve simyâ kullanarak herkesi aldatıp, mürşid-i kâmiliz derler. Kıyâmet, yeryüzünde âlim var iken kopmayıp, câhil üzerine ve Allahü teâlânın ism-i şerîfini bilip söylemeyen kimselerin üzerine kopacakdır. Siz bu durum karşısında mağrur olup, nefsin hevâsına tâbi ve Allahü teâlânın mekrinden emîn olmayasınız. İblis ve emsâlini düşünesiniz. Sâlih amel işledikten sonra hamd ve şükür etmeli. Beşeriyet sebebiyle günâh sâdır olur ise hemenn istigfâr etmeli, Allahü teâlânın rahmetinden ümîd kesmemeli. Bu vasiyetnâmemi mümin kardeşlere gösteresiniz. ÖLÜM VAR Cem' eyleme bu cîfe-i murdârı ölüm var, Kenz etme sakın dirhem-ü-dînarı ölüm var. Şeddâd ile Nemrûd'u ölüm neyledi fikr et, Mahv oldu kamu asker-ü câhları ölüm var. Kârun ile Fir'avn'ı düşün var ise aklın, Kurtaramadı kenzleri anları ölüm var, Zikr eylese çok ölümü insan uyanır hemân, Der nefsine hiç işleme evzârı ölüm var. Kuddûs-i miskîn sözünü tut, sana der ki, Hak isteyelim neydelim ağyârı ölüm var. 1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.150 2) Sicilli Osmânî; c.4, s.58 3) Kuddûsî Dîvânı

Evliya

Uzun Şıh

Konya – Taşkent Pirlonda kuzan Sarılar mahallesi tarafında kurulmuş bir köydür. Pirlonda’nın ilim hocası Eminlerden olan Uzun Şıh büyük alimlerden olup zamanın fıkhı ve ilmi konularda bilgi kaynağıdır. Yavuz Sultan Selim döneminde yaşamıştır. Yavuz Sultan Selim tahta çıkınca zamanın en güzide beldesi Bağdat’ı almak istiyor bu arada Doğuda Şah İsmail tehlikesi var. Bunu ortadan kaldırılması gerekli bunun içinde zamanın alimlerine danışıp onların fikirlerini almak isteyen Yavuz Alimleri hocaları çağırmak için haberciler salar. Bu arada Pirlonda’da meşhur bir medrese vardır hocası da Uzun Şıh dır. Haberi Pirlonda ya gelir. Uzun Şıh haberciyle beraber kalkar İstanbul’a gelir. Yavuz Sultan Selim bu hocaların ve ulema kişilerin ilmi seviyelerini anlamak için sarayın giriş kapı eşiğinin altına bir Kur’an-ı Kerim yerleştirir. Gelen hocalar içeri direk girerler. Fakat uzun Şıh gelince içeri girmez buyur ederler yine girmez eşikteki emaneti kaldırın öyle gireyim der. Padişah bu duruma çok sevinir. Hemen aradığım alimi buldum der Kur’an-ı eşikten kaldırır. Diğer hocalar geriye gönderilir. Uzun Şıh’ı huzuruna alır, padişah kendisinin bir sefere çıkacağını bu konu hakkında düşüncesini sorar. Osmanlıda alimlerden fetva alınarak sefere çıkılırdı. Yavuzda Uzun Şıh dan fetva ister Uzun Şıh’ta padişahım akşamki işini sabaha bırakma der. Padişah hemen ordusuna emir verir. Derhal hazırlıkları başlar ve ordu sefere çıkar. 1514 yılında Çaldıran denilen mevkide çetin bir savaş olur bu savaşta Şah İsmail ağır bir yenilgi alır. İran zapt edilir. Irak üzerine yürüyen ordu gecelemek için istirahata çekilir. Yorgun olan Yavuz çadırında uyumuştur. Uyku anında bir tekme yediğini hisseder ve uzun Şıh’ı görür karşısında hemen irkilir uykusundan fırlar. Ordusuna emir verir. Ani baskınla Bağdat alınır. 1517 de Ridaniye savaşıyla mısır ve Arabistan yarımadasını da teslim alan Yavuz kutsal emanetleri halifelikle beraber alır. Ordu büyük bir coşkuyla İstanbul’a döner artık Osmanlıda İslam hilafeti devleti olur. ilk Osmanlı halifesi de yavuzdur. Yavuz İstanbul’da Uzun Şıh’ı yanına çağırtır. Hocam Senin ilmin ve fetvanla İslam beldelerini bir baştan bir başa tek hilafet çatısı altında topladık Allah senden razı olsun bizden bir isteğin var mı der. Uzun Şıh’ta köyüne bir cami yapılmasını ister. Yavuz hemen emir verir. Cami yapımı içinde yer tercihi hocaya bırakılır. Hocada bugünkü büyük caminin yerini gösterir ve caminin buraya yapılmasını ister o dönemde bu yer köyün çok kenarındadır. Çünkü köy Sarılar Mahallesi Mevkiinde kurulmuş köy harici diğer yerler ormanıdır. Uzun Şıh. Bu yer bugün köyün dışında kalıyor zaman gelecek burası köyün ortası olacak diyerek camiin yapımını başlatır. Bugünkü büyük cami yapılır. resmi kayıtlarda caminin ismi Uzun Şıh Camisidir. Osmanlı mimarisini inceliğini hala muhafaza eden bu cami köyümüzün en önemli Osmanlı eserlerinden olup aynı zamanda Taşkent’in en büyük camisidir. Uzun Şıh. Bugünkü imam hatip lisesinin yerinde bulunan medresede birçok alim yetiştirmiş olup bu alimlerde Osmanlıya fikren ve zikren büyük hizmetler vermişlerdir. Kaynak ; Şevki BAŞÇI , Taşkent’in Doğuşu, 1974

📍 Taşkent
Evliya

Kadıhanlı Topbaşzade Ahmed Kudsi Efendi

Konya – Mevlana dergahı bahçesinde Şeyh Muhammed Kudsi Hazretlerinin halifesi – “Seyyidül-muhaddisin” Memiş Efendi’nin halifelerinden olan Ahmed Kudsi Efendi’nin babasının adı Mustafa’dır. Konya’nın Kadınhanı ilçesinde doğmuştur. Konya ve İstanbul’un büyük âlimlerinde ilmini tamamladıktan sonra Mekke’ye gitti. Mekke müftüsü Seyyid Muhammed b. Hüseyin el-Kutbi’den fıkıh, hadis ve tefsir dersleri aldı. Seyyid Muhammed b. Ali es-Senüsi’den de hadis ve tasavvuf dersleri aldı. Daha sonra memleketine dönerek Konya’ya yerleşti. Tedris ve irşatla meşgul oldu. Konya’ya gelişiyle ilgili olarak şunlar anlatılır: Şeyh Ahmed Kudsi, rüyasında Mevlana’yı görür. Mevlana Hazretleri “Civarımıza gel” diye çağırır. O da bunun üzerine Mevlana türbesi civarına yerleşir ve evlenir. 27 Aralık 1875’de Tahtatepen Karakurt mahallesinde bulunan Yeğenoğlu Medresesi’ne müderris olarak atanır. Hadis ve Tefsir okutarak Konya’da şöhret kazanan Ahmed Kudsi, hattatlığıyla da bilinir. Alanyalı Hacı Abdülkadir’den öğrendiği hatta maharet kazanmış; birçok risale ve beş ayrı Mushaf (Kur’an) yazmıştır. Kırk bin hadisi şerif ezberlediği için kendisine “Seyyidül-muhaddisin” denilmiştir. “Hidayetü’l-Mürtab fi Fezailü’l-Ashab” adlı eseri İs­tanbul 1292’de basılmıştır. Çeşitli kaynaklardan seçilmiş nakillerden oluşan ve 20 fasıldan meydana gelen eser, ashab hakkında yanlış düşünce ve değerlendirmeleri düzeltmek amacıyla, sahabe ile ilgili hadislerden deliller getirerek yazılmış olup konuya ait ehlisünnetin anlayışı­nı ortaya koymaktadır. Eser ilk defa Elmalılı Muhammed Bedreddin Yazır tarafından Türkçeye tercüme edilmiş an­cak bu tercüme basılmamıştır. Eserin Mustafa Ayyıldız tarafından yapılan çevirisi “Peygamberimiz ve Ashabı” adıyla İstanbul 1985’de Er­kam yayınları tarafından yayınlanmıştır. Ahmed Kudsi’nin diğer eserleri ise kaybolmuştur. Ahmed Kudsi Efendi yetmiş yaşlarında 1305/1889 Mevlana Türbesi’ne yakın evinde vefat ederek Mevlana Dergâhı bahçesine gömülmüştür. Cumhuriyet devrinde, Mevlana bahçesindeki düzenle­meden dolayı mezar taşı, Sırçalı Medrese’ye kaldırılmıştır. Mezar taşı Sırçalı Medrese’nin avlusundaki 2 nolu taş­tır. Mezar taşında; “Hüve’l-baki. Sultanu’l-aşıkîn seyyidü’l-muhaddisin sadat-ı meşay-i nakişibendiyyeden es-seyyid el-Hac Ah­med Kudsi el-Halidi rahimehullahu rahmeten vasiaten. Sene: 1306, zilhicce” yazılıdır. Kadınhanılı Topbaş Zade Ahmed Kudsi Efendi, Mer­hum Musa Topbaş Efendi’nin dedelerindendir [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Fahri Kulu Efendi

Konya – Hacı Fettah Kabristanında Şeyhi Muhammed Bahauddin efendi’nin yakınında Fahri Kulu Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi 1880 yılında Taşkent’te doğdu. Annesi Ayşe Hanım’dır. Babası, âlim bir zat olan Mehmed Hocadır. Babası Hadimli Mehmet Vehbi Efendi’yi de okutmuştur. Fahri Efendi, daha yaşını doldurmadan annesini, 2-3 yaşlarında babasını kaybetmiştir. Efe dayısı ve anneannesinin himayesinde ilk tahsilini tamamlamıştır. Arkasından Taşkent Rüşdiyesini bitirdik­ten sonra dayısı onu tahsilini ilerletmesi için Konya dı­şında tanıdığı Mudurnulu bir hocanın yanına göndermiş, fakat gereken ilgi gösterilmeyince Konya’ya dönmek zo­runda kalmıştır. Okumak isteyen Fahri Efendi’yi dayısı, daha sonraları Konya’ya getirerek Sivaslı Ali Kemal Hoca’ya ( veya Ala­dağlı Hoca’ya) teslim etmiştir. Bahauddin Efendi ile tanışması ise şöyle olmuştur: Bir gün hocası ile çarşıya çıkmış, Kapu Camii’nin doğu şadırvanının önünde, o sıralar Paşadairesi müderrisi Mu­hammed Bahauddin Efendiye rastlamışlar, iki hoca se­lamlaşıp görüşmüşler. Hocası çömezine “Evladım, bu gelen zata şeyh efendi derler, yanına vardığımızda elini öp” der, Fahri Efendi de öper. Bu genç talebenin tavrı ve hali şeyh efendi hazretlerinin hoşuna gider ve ‘Bunu bize ver bizde okusun’ teklifinde bulunur. Bu görüşmeyle Fahri Efendi’nin ilmî ve manevî hayatı başlamış olur. Fahri Efendi, daha sonra İstanbul’a giderek zamanın meşhur âlimlerinden medrese tahsili görerek icazet al­mıştır. On yıl kadar süren İstanbul’daki tahsil hayatı sırasında Sebilürreşad ve Beyan-ı Hak gibi çeşitli dergilerde ve ga­zetelerde ilmî, edebî ve fikrî yazılar yazmıştır. Fahri Efendi, Arapça ve Farsçanın yanında Rumcayı da çok iyi bilirdi. Bir dönem Sofya’da vaizlik yapmıştır. Fahri Efendi Hoca, Konya’ya dönerek Şeyhi Bahaud­din Efendi’nin vefatı üzerine de halifelik görevini üstlen­miştir. Ana dili gibi Arapça, Farsça ve Rumca bilen Fah­ri Efendi, Bahauddin Efendi’nin küçük oğlu Ahmet Ziya Efendi’nin müdürü olduğu Islâh-ı Medaris’te müdür yar­dımcılığı görevinde bulunmuş, birçok talebenin yetişme­sine emek vermiştir. Medrese Hocalığı döneminde Konya’da neşredilen Meşrık-ı İrfan gazetesinde yazılar yazan Fahri Efendi medreselerin kapatılması üzerine evine çekilerek, ömrü­nü ibadet ve taatla geçirip, vefatına kadar irşada devam etmiştir. Gelen ziyaretçilerini evde kabul ederek, onların yetişmeleri için sohbetlerde bulunmuş, halka her zaman yardımcı, onların her türlü dertlerine derman olmayı ken­dine görev edinmiştir. Âlim, fazıl, edip ve son derece nezih bir kimse olan Fahri Efendi, tasavvuftan ileri gelen büyük bir hoşgörü­ye sahip olarak tanınmış, bu nedenle herkesin hürmeti­ni kazanmıştır. Tevazu sahibi olduğu, ev işlerine yardım ettiği, “Siz yorulmayın, biz yaparız” denilince “Benim de bu kadar hizmetim bulunsun” diyerek, misafirlerine bizzat kendisinin hizmet ettiği kaydedilir. Güzel şiirler yazan, birçok dinî ve tasavvufî konuyu veciz bir şekilde mısralara döken Fahri Efendi, meşhur “Kaside-i Bürde” yi tercüme edecek derecede Arapça’ya ve şiir gücüne sahipti. “Ahirete İman” isimli şiirinin bir bö­lümü şöyledir; “Gözet ahkâm-ı Mevlâyı, yarın ruz-i kıyamet var Mücazât var, mükâfat var, günahkâra ikâbullah Unutma zinhar ölmek var, ölüp sonra dirilmek var Çırılçıplak derilmek var, bürür âfakı havfullah”138 Fahri Efendi’nin keramet sahibi olduğu, ziyaretine ge­lenlerin kalbinden geçenleri bildiği, soru sormak isteyen­lerin sorularını sohbeti sırasında cevaplandırdığı ifade edilmiştir. “Diyanet İşleri eski Başkanlarından Ahmet Ham­di Akseki, ziyarete geldiği Çimili Hakkı Efendi Hoca’ya, Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus ve Fütühat-ı Mekkiyye gibi eserlerini tercüme ettiği hâlde bazı kısımlarını halâ an­layamadığını söyler. Hakkı Efendi de meselenin Fahri Efendi’ye açılmasını tavsiye eder. O akşam sohbet sıra­sında fikri sorulan Fahri Efendi, mütevazı bir şekilde açık­lamalar yapar. Hayret içinde kalan Ahmet Hamdi Akseki, Fahri Efendi gittikten sonra Hakkı Efendi’ye; -“Yahu Hakkı Efendi, bu nasıl ilim. Ömrümüz boşa git­miş, ilim buymuş” demekten kendini alamaz. Fahri Efendi, 26 Temmuz 1950’de vefat etti. Hacı Fettah Mezarlığı’nda Şeyhi Muhammed Bahauddin Efendi’nin yakınına defnedildi. Kabir taşında şu kitabe yazılıdır; “Geldim iline müflis ve muzdarrım İlâhî Bir sadakaya nur-u cemalinden İlâhî Zenbil-i niyazım boş, dolduruver lütfen İlâhî İhsanına enbarına medyunum İlâhî Taşkentli Muhammed oğlu Fahreddin Kulu.”139 [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Abalı Şeyh – Büyük Hacı İsa Efendi

Konya – Taşkent – Bolay Köyü Muhammed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Abalı Şeyh – Büyük Hacı İsa Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi Büyük Hacı İsa Efendi , Hadim’in Bolay köyünde 1813 yılında dünyaya geldi. Birçok âlim yetiştiren bir aileye mensuptur. İlk tahsilini babası ulemadan Süleyman Efendi’de yaptı. İsa Efendi, Hadim’de Hocası Münzevi Said Efendi’nin, sonra da Konya medreselerinde meşhur müderrislerin derslerine de vam ederek ilim sahasında ilerleyip, icazet aldı. Bu arada tanınmış hattatlardan olan Ali Fevzi Efendi’den yazı dersleri alarak hattat oldu. Müderris olduktan sonra Bolay’a dönen İsa Efendi, orada bir cami, medrese ve çeşme yaptırarak, medresede birçok talebe okutup yetiştirdi. Misafirperverliği, cömertliği, ilim ve irfanıyla meşhur olarak halkın sevgisini kazanan Hacı İsa Efendi, siyah bir aba giydiği için “Abalı Şeyh” olarak da anıldı. Genç yaşında Memiş Efendi’ye intisap ederek onun halifelerinden birisi oldu. Karaman, Konya ve İstanbul’da özellikle de sarayda vaaz eden İsa Efendi, ilk zamanlar tasavvufa karşı çıkmış, ancak başından geçen bir olaydan sonra Memiş Efendi’ye intisap etmiştir. Bu olay şöyledir: Bir gün Karaman’da vazederken tarikat ve tasavvuf ehli hakkında ileri geri konuşmuş hatta Memiş Efendi’nin de aleyhinde bulunmuştu. Öfkelendiği bir sırada vazettiği caminin kümbeti büyük bir gürültü ile patlayınca, herkes bu olaya şaşırıp kaldı. Bu yüzden kendisine kümbet patlatan hoca lâkabı takıldı. Konuşmasını keserek misafirhaneye çekilen İsa Efendi, gece rüyasında Memiş Efendi’yi gördü. Önüne diz çöktüğü Memiş Efendi, elinde bir makas olduğu hâlde: -“Gel bakalım Abalı. Sen çok ileri gittin, uzat şu dilini keseyim” deyince İsa Efendi özür diledi. Bunun üzerine Memiş Efendi: -“Senin manevî ilim ve hâle ihtiyacın var, bunun için bize gelmen gerekir. Yarın doğruca bize geleceksin” hitabıyla kan ter içinde uyanır. Sabah erkenden Bozkır’ın yolunu tutarak, Memiş Efendi’nin huzuruna çıkar, elini öper, tekrar özür diler ve ona intisap eder. Bir süre Memiş Efendi’nin yanında misafir kalır, seyr-ü sulûkunu tamamladıktan sonra Bolay köyüne döner. Şeyhinin ilk halifesi olarak, şeriat ve tarikat ilmini birlikte yayar. 1874 yılında irşat ile meşgul bulunduğu Bolay Köyü’nde bir içme suyu meselesi sebebiyle kavga eden köylüleri ayırmak için araya girdiği sırada başına gelen bir taşla yaralanır ve bu sebeple de vefat eden İsa Efendi, köyünde defnedilir. Büyük Hacı İsa Efendi olarak anılan merhumun yazdığı “Evrad-ı Bahâiye” ile bir “Delâil-i Hayrat” torunlarının çocuklarında bulunmaktadır. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik , [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Taşkent
Evliya

Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi (k.s.)

Konya – Merkez – Hacı Fettah Kabristanında Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi hazretlerinin Silsile-i Şerifi Kutbü’l-ârifin, kıdbetü’l-vasüîn Şeyh Muhammed Bahaüddin Efendi, 1250/1831 yılında Karacahisar Köyü’nde doğdu. Babası ile birlikte Hocaköy’e hicret etti ve orada babası, Memiş Efendi’nin rahle-i tedrisinde yetişti. Babasının vefatından sonra 1279/1862 yılında Konya’ya yerleşti ve burada O’nun halifesi olarak Tarikat-ı Nakşibendiye-i Halidiye kolunu yaydı ve irşadlarda bulundu. Ödemişli Hasan Kudsi Efendi’nin kızı Ayşe Hanım’la evlendi, Zeynelâbidîn, Ahmet Ziya, Rıfat ve genç yaşlarında vefat eden Nuri adında dört erkek çocuğu oldu. Kütüb-ü Sitte ve Cevami-i Hadis hafızı da olan Muhammed Bahaüddin Efendi’nin, Bâisü’l Mağfireti fî Beyan-ı Akvâli’l-Vahdeh, Âdabü’l mürîd ve İkazü’n-nâimîn ve Tenbîhü’l mukallidîn eserlerinden bazılarıdır. Nakşibendî Tarikatı’nın Anadolu’da yayılmasında büyük emeği geçmiştir. Pek çok halifesi ve müridi olan Bahaüddin Efendi, Konya’da büyük Şeyh olarak anılmış, şeriat uleması tarafından da sevilip sayılmıştır. Muhammed Bahaüddin Efendi, Bekir Sami Paşa (Paşa Dairesi) Medresesi’nde hem müderris hem de tekkenişîndir. 1883 yılında 30 talebesine Dürrü’n-naci ve Dürrü’l-muhtar, ertesi yıl da aynı sayıda talebesine aynı kitapları okutur. Müspet ilimlerle din ilimlerinin bir arada okutulmasını istemiş ve oğulları, babalarının bu düşüncesini Islah-ı Medâris’de uygulamaya çalışmışlardır. 1906 yılında Konya’da vefat eden Muhammed Bahaüddin Efendi, Hacı Fettah Kabristanı’ndaki türbesine defnedilmiştir. Türbesi, dört sütun üzerine oturmuş etrafı açık bir kubbeden ibarettir. Yanında eşi ile ikinci oğlu Rifat Efendi metfundur. Başta Hacıveyiszade Hocamız ve Fahri Efendi olmak üzere pek çok insan, Şeyh Muhammed Bahaüddin Efendi’den istifade ile ondan feyz almışlardır. Alâeddin Caddesi civarında Merkez Bankası’nın batı tarafında faaliyette bulunan, Paşa Dairesi de denilen Ebubekir Sami Paşa Medresesi’nde de uzun yıllar müderrislik yapmış ve pek çok talebe yetiştirmiştir. Hayatları üzerinde ayrıca duracağımız Ahmet Ziya, Rifat ve Zeynelabidîn Efendiler, Muhammed Bahaüddin Efendi’nin oğullarıdır. Vefatından sonra tarikatın hilafeti, oğlu Zeynelabidîn Efendi’ye intikal etmiştir. Şeyh Muhammed Bahaüddin Hazretleri’nin hayatları kabir taşı kitabelerinde özetlenir. Kabir taşı kitabesi şöyledir: Hüve’l-Bakî Sâkin-i Kabr kutbu’l-arifin Kıdvetü’l-vasılin umdet-ü ehl-i Es Sahv ve’l müttekîn Şeyh Muhammed Bahauddin Kuddise Sırrahu Hazretleri Bozkırî Memiş Efendi nâmıyla meşhur âfâk Şeyh Muhammed Kudsi kuddise sırrahu Hazretlerinin Büyük mahdumu ve halife-i mutlakası Ve Şeyh Hasan Kudsi Hazretlerinin damad-ı âlileridir. Bozkır kazasının Karacahisar Karyesinde 1247 tarihinde tevellüd Buyurup peder-i âli güherleriyle Hâce Karyesine hicret ve anda pederi Kutb-u müşârün-ileyhden ulum-u tahsil Ve tekmil-i meratib-i sulûk iderek ulûm-i Akliyye ve nakliyyede felekcâh Ve terbiye-i mürîdanda âyetün min âyetillah olmuştur. Ve 1279 senede Konya’ya hicretle tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye-i Halidiyye Üzre irşâd-ı sâlikîn Ve neşr-i envâr-ı ulûmu din ile Meşgul olup fi 22 Cemaziyelûlâ Sene 1324 fî 2 Temmuz pazar gicesi Saat bir de irtihal buyurmuştur Mettenallahii Teâlâ bi-enfasihı’l-kudsiyyeti 2 Temmuz senet-i hicriyye-i şemsiyye 1284 [toggle title=”Kaynaklar” load=”hide”] KVS, H.1300, 1301; Arabacı, a.g.e. s. 491; Uyar, Konya Bilginleri, S 120-121, s. 41.Sural, a.g. dizi yazı, 10 Eylül 1975; İsmail Bilgili-Ahmet Çelik, a.g.e. s.57-58, 115-116; A. Osman Koçkuzu, “Bahaddin Efendi” DİA, s. 4/458. [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Ateşbaz Veli

Ateşbaz Veli Ateşbaz Veli Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin meşhûr talebelerinden ve bağlılarından. Hayâtı hakkında yeterli bilgi yoktur. Doğum yeri ve yılı belli değildir. 1285 (H.684)te Konya'da vefât etti. Kendisinin asıl adı Yûsuf, babasının adı ise İzzeddîn'dir. Mevlânâ hazretlerinin babası Behâeddîn Veled ile Horasan'dan geldiği veya kâfileye Karaman'da katıldığı rivâyet edilmektedir. Ancak Horasan'dan geldiği görüşü daha kuvvetlidir. Yûsuf bin İzzeddîn, Konya'da Mevlânâ hazretlerinin sohbetleri ile olgunlaştı. Tasavvuf yolunda ileri derecelere kavuştu. Kendisini Mevlânâ hazretleri çok sevdiği için dergâhtan hiç çıkmak istemediğinden, ona dergâhın aşçılığı verildi. Böylece devâmlı hocasının sohbetlerinde bulunmaya ve ondan istifâdeye çalıştı. Yûsuf bin İzzeddîn bir gün yemek pişireceği esnâda dergâhta hiç odun kalmadığını gördü. Yemek vakti de yaklaşmış olup, odun tedârik etmek çok zaman alacaktı. Mahcup bir hâlde Mevlânâ hazretlerinin huzûruna vardı ve; "Efendim mutfakta hiç odun kalmamış ne yapayım?" diye sordu. Mevlânâ'nın latife yollu; "Kazanın altına ayaklarını sokarak kazanı kaynat!" demesi üzerine, Yûsuf Efendi derhâl mutfağa girdi ve söyleneni aynen yaptı. Ayak parmaklarından çıkan ateşle aşı pişirdi. Ancak Mevlânâ hazretleri bunu duyunca kerâmetin açıklanmasını uygun bulmayarak; "Hay Ateşbâz hay!" dedi. Böylece Yûsuf bin İzzeddîn bu olaydan sonra ateşle oynayan mânâsına gelen "Ateşbâz" ünvânıyla anılmaya başladı. Ateşbâz Velî hazretleri, Mevlânâ hazretlerinin vefâtından sonra dâimî olarak onun sözlerini söyleyerek kalbinin ve rûhunun sükûn ve huzûr bulmasını sağlardı. Sık sık "Eğer o sözler dilimde olmazsa, ben onun ayrılığına bir dakika dayanamaz ve sıkıntıdan, nefessiz kalmaktan ölürdüm." derdi. O, Mevlânâ hazretlerinin şu mânâdaki şiirlerini dilinden düşürmezdi. "Halkı tenvir eden, yol gösteren âlimlerin namazı, beş vakitti. Fakat âşıklar devâmlı namaz içindedir." "Namaz kılarken tâzimsiz ve tertipsiz, kuş gibi başını koyup kaldırma. Yâni, onu yarım yamalak bir erkânla kılma. Namazın mîrâc-ı mümin olduğunu hatırla ve kıldığın namazda bu sırrı bulmaya çalış." "Tövbe bineği ne acâib binektir. Bir lâhzada sâhibini zeminden semâlara eriştirir." "Hangi kimsede tefekkür varsa, o kimse için her şeyde ibret vardır." Yüz yaşına yakın uzun bir ömür süren Ateşbâz Velî hazretleri 1285 (H.684) yılında vefât etti. Türbesi Konya'da Meram'a giden eski yoldan biraz içeride Âşıklar Semtindedir. Ateşbâz Velî hazretlerinin vefâtından sonra Mevlevîhânelerdeki özel ocağa "Ateşbâz Velî Ocağı" dendi. Yine Mevlevî Dergâhlarında meydân-ı şerîfte serili beyaz postun adı Ateşbâz postudur. Bu makâma teslimiyet, mevlevîliğe ikrâr vermek, çileye soyunmak denir. Mevlevîlikte onun makam ve mevkiine dâimâ büyük saygı gösterilmiştir. KAYNAKLAR 1) Konya Velîleri; s.115-120 2) Diyânet İslâm Ansiklopedisi; c.4, s.57-58 3) Konya Târihi (Konyalı); s.587

Evliya

Fatma Hatun Türbesi

Konya – Mevlana Müzesi içerisindeki Türbesinde …….

Evliya

Bostan Çelebi

Bostan Çelebi Bostan Çelebi Mevleviyye yolunun büyüklerinden. Görünen ve görünmeyen kemâlât, olgunluklar, yüksek hâller sâhibi velî. Konya'da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1631 (H.1040) yılında vefât etti. Henüz dünyâyı teşrif etmeden önce, büyük bir velî olacağı ve insanlara İslâmiyeti öğreteceği, büyük mevlevî şeyhi Çelebi Ferruh tarafından müjdelenmişti. Bu müjdenin verilmesinden birkaç ay sonra dünyâya gelen çocuğa Bostan ismini verdi. Çelebi Ferruh hazretleri, Bostan'ın eğitim ve terbiyesiyle bizzat ilgilendi. Onu din ve fen ilimleriyle tasavvuf ilminde en yüksek mertebeye çıkardı ve kendi yerine halîfe tâyin etti. Bostan Çelebi gerek çocukluğunda, gerekse gençliğinde, tabîatı îcâbı dünyâya gönül bağlamayanlar gibi giyinirdi. Hocası Çelebi Hüsrev hazretlerine ve diğer tasavvuf ehline ziyâdesiyle hürmet gösterip çok hizmet ederdi. Gurur ve kibirden uzaktı. Çehresi gâyet nûrânî idi. Bir kuru ekmek parçasıyla kanâat ederdi. Çeşitli yemekler yemeye düşkünlük göstermez istek duymazdı. Vakitlerinin çoğunu halvetle, yalnızlıkla, Allahü teâlâyı zikir ve sükûnet hâli üzere geçirirdi. Onda küçük yaştan îtibâren görülen bu haller, herkes tarafından sevilmesine yolaçtı. 1592 yılında Çelebi Ferruh hazretlerinin vefâtından sonra, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi yanındaki mevlevîhânede talebelerin yetiştirilmesi işiyle meşgûl olmaya başladı. Konya'da devlet adamları ve halk ondan istifâde edebilmek için sohbetlerine koşarlardı. Hiç isim vermeden sohbetine gelenlerin hallerine ve yaşayışlarına göre konuşurdu. Herkes onun sohbetinde ya bir bilmediğini öğrenir veya hatâlarının neler olduğunu anlar, ona göre hareketlerini ayarlardı. Bostan Çelebi hazretlerinin hal, hareket ve tavırlarında gizli mânâlar ve işâretler bulunduğu firâset sâhipleri ile halkın çoğu tarafından bilinirdi. Meselâ av ile fazlaca ilgilenirse, müridlerinin çokluğuna; harp âletleriyle meşgûl olsa, ordunun cihâda çıkacağına; elbise ve sarıklarını sık sık değiştirseler, devlet kademelerinde tâyinler olacağına; giyinişlerinde değişiklik yapmayıp aynı elbiseleri uzun süreli giyseler, umûmî rahatlık ve ferahlığa; fazla ihsân ve bağışlarda bulunsalar, bolluk olacağına; tutumluluk gösterseler, kıtlık ve pahalılığa; sadaka vermekte gayret gösterseler, vebâ hastalığı çıkacağına işâret olurdu. Her bir tavrı ve hâli boş değildi ve bir mânâya işâretti. Bütün hareketleri ve davranışlarının gelecekte olacak işlere âit birer nümûne, örnek olduğunu basîret sâhipleri, kalp gözleri açık olanlar bilirdi. Bilhassa bâzı müşkillerine, meselelerine cevap bekleyenlerin onun söz ve hareketlerinden durumlarına göre cevap mâhiyetinde işâret aldıkları pek yaygındır. Meselâ yolculuğa çıkmış birisi hakkında kötü bir haber duyulsa, doğru mu yalan mı bilinmese, fakat Bostan Çelebi; "Falanca şehirdedir, üzülme!" buyurursa, bu sözü o kimsenin hayatta olduğuna müjdedir. "Falanca yerdedir, üzülme." demez, susarsa, o haberin acı, kötü olduğuna yorumlanırdı. O mürşid-i kâmil olup, Allahü teâlânın nûru ile bakan bir zât idi. Bu sebeple bir işin başından ve sonundan haberi olurdu. Bostan Çelebi hazretleri Konya'da talebeler yetiştirmekte iken, Mevleviyye yoluna düşman olanlar, kendisine çok eziyet vermekte idiler. Tam bu sıralarda Osmanlı tahtında değişiklik oldu ve Üçüncü Mehmed Hanın ölümüyle tahta Birinci Ahmed Han geçti (21 Aralık 1603). Birinci Ahmed Hanın sultân olduğu zaman, Osmanlı Devleti çok zor şartlar ile karşıkarşıya idi. Devlet batıda Avusturya ve doğuda İran ile harp hâlinde bulunduğu bu sırada; içte celâlî adı verilen âsîler yirmişer otuzar bin kişilik gruplar meydana getirmişler, köyleri yakıp yıkmaya, üzerlerine gönderilen orduları bozmaya başlamışlardı. Bu iç gâile, Osmanlı Devletini temelinden sarsacak bir manzara görünümündeydi. Bilhassa İran, bu iç fitneyi körüklüyor ve Osmanlı Devleti içerisindeki hurûfîler de bütün güçleri ile bu fitne hareketlerini destekliyorlardı. Bostan Çelebi hazretleri, Sultan Birinci Ahmed'in tahta geçmesinden sonra büyük ceddi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin mânevî işâreti üzerine İstanbul'a geldi. Kadir gecesi olması muhtemel bir gecede Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Aynı gece Sultan Ahmed Han da şöyle bir rüyâ gördü: Saray-ı hümâyûndaki husûsî köşkün etrâfında heybetli ve nûrânî zâtlar geziniyordu. Onların kimler olduğunu araştırınca, yakın adamlarından birisi gelerek; "Sultânım! Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri köşkünüzü teşrif ettiler. Peşindekiler, onun dervişleri ve talebeleridir." dedi. Bu haberi alan Sultan büyük bir sevinçle sarayın içine girdi ve orada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini gördü. İkrâm ve iltifât olmak üzere ona saltanat tahtına oturmasını teklif etti. O zaman Mevlânâ hazretleri; "Arşın gölgesi altında oturanlar, bu birkaç ağaç parçasından yapılmış tahta iner mi? Bu tac ve taht sizindir." buyurdu. Bu sırada Sultan Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin orada bulunuşunu fırsat bilip, ondan devlete isyân eden, azgınlık ve taşkınlık yapan celâlîlerin hakkından gelebilmek için himmet ve hayır duâda bulunmalarını istedi. Mevlânâ hazretleri ona; "Sen eğer bizim çocuklarımıza karşı azgınlık ve taşkınlık edip onlara sıkıntı verenlere mâni olursan, biz de bunun mükâfâtı olarak mânevî yolla size karşı gelenlerin zararlarını ve çıkardıkları fitneleri def ederiz. Bostan'ımıza var, himmetine sarıl!" diye tenbih eyledi. Mevlânâ hazretleri oradan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerini ziyârete gitti. Sultan Ahmed de kendisini tâkib etmişti. Gördü ki, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri hayatta ve Mevlânâ hazretlerinin torunlarından biriyle sohbet etmektedir. Mevlânâ hazretleri de oraya varıp bu büyük sahâbîyle sohbetten sonra vedâ edip ayrılırken; "Benim Bostan'ım budur." diye işâret etti. Sultan Ahmed tam bu esnâda uyandı. Böyle mübârek bir rüyâ görmenin şükrânesi olarak Allahü teâlâ için kurbanlar kestirdikten başka, derhal Eyüb Sultan'a ziyârete gitti. Orada Bostan Çelebi'yi görünce sevindi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tenbihi üzere saray-ı hümâyûna dâvet etti. O da bu dâveti kabûl etti. Sultan ona Mevlânâ hazretlerinin oturduğu yere oturmasını teklif ettiğinde; "Mübârek dedemin yerine oturmam edebe sığmaz." diyerek, Sultanın akşamki rüyâsına işâret etti. Böylece Ahmed Han, Mevlânâ hazretlerinin; "Bostan'ımıza yapış." sözündeki inceliği ve Bostan Çelebi'nin de hâlinin yüksekliğini ve velî olduğunu anladı. Kendisine pekçok hürmet ve saygı gösterdi. Sohbetlerinden bereketlendi ve bütün sıkıntılarının giderilmesi için emirler verdi. Bu mübârek zâta ve mevleviyye yolunun büyüklerine eziyet edenlerin, rahatsızlık verenlerin cezâlandırılmasını istedi. Zâten Sultan Ahmed Hanın, Bostan Çelebi'ye gösterdiği hürmeti duyan fesadçılar, büyük bir korkuya kapılmışlar ve sözlerini kesmişlerdi. Bostan Çelebi bir müddet sonra Konya'ya gitmek üzere pâdişâhtan izin istedi. Bu mübârek zâttan ayrılmak, genç pâdişâh Ahmed Hana çok ağır geldi. Büyük bir kalabalıkla kendisini İstanbul'dan uğurladı. Ayrılırken memleketin isyâncıların şerrinden kurtulması için pekçok duâ eden Bostan Çelebi, Konya'da da muhteşem bir kalabalık tarafından karşılandı. Bostan Çelebi'nin ayrılışının üzerinden çok geçmeden Ahmed Hanın Anadolu'da celâlîler üzerine gönderdiği ordunun zafer haberleri gelmeye başladı ve kısa sürede âsîlerin tamâmı temizlendi. Bostan Çelebi bundan sonra daha rahat ve huzurlu bir şekilde talebelerine ders verdi. Bir gün yine Mevlevîhânede talebeleri ile meşgûlken içeriye bir haberci girdi. Şeyhe, kendisini Lala Mustafa Paşanın gönderdiğini ve ondan Şam'da boş bulunan Mevlevî Dergâhına bir halîfe göndermesini istirhâm ettiğini bildirdi. Bostan Çelebi bu istek üzerine himmet ve teveccühlerine kavuşmuş olan Kartal Dede'yi oraya halîfesi sıfatıyla göndermek istedi. Ancak Kartal Dede'ye hocasından ayrılık çok zor geldi. Gözyaşları içinde bu husûsu hocasına arzetti ve ayrıca; "Vâiz ve zikr meclisleri için lâzım olan ilmim de yok." diyerek kendisinin bu vazîfeden bağışlanmasını arz eyledi. Bunun üzerine Bostan Çelebi ona: "Ağız senden, söz bizden. Sana büyük bir âlim de mürid olur." diyerek onu teselli etti ve mâzeret kapısını kapadı. Kartal Dede hocasının duâları bereketiyle Şam'a vardı. Vardığı gün şehrin büyük câmilerinden birinde vâz verdi. Halkın yanısıra büyük âlimler ve devlet adamları da vâzına geldi. Vâzında derin ve ince mânâlardan bahseden Kartal Dede'yi dinleyenler hayran kaldı. Onu umduklarından da daha yüksek buldular. Yine aynı gün câmide bulunan büyük âlim Alemî Dede de onun sözlerine hayran kaldı. Alemî Dede, Bağdâdlı olup, Irak'ın çeşitli yerlerinde ilim tahsîl etmişti. Tahsîlini tamamladıktan sonra İstanbul'da Fâtih Câmiinde ders vermiş, talebeleri Mısır'a kâdı gönderilmiş, böylece orada da tanınmıştı. Allahü teâlânın hikmeti bu sırada hacdan dönerken Şam'a uğradı ve böylece Kartal Dede ile tanışarak kendisine talebe oldu. Bostan Çelebi hazretlerine talebeleri kendisinden sonra dergâhın ve talebelerin işleri ile kimin ilgileneceğini sorduklarında; "Hilâfet, Ebû Bekr Çelebi'nindir." buyurdu. Ebû Bekr Çelebi, Ferruh Çelebinin oğlu idi. Bostan Çelebi, 1631 (H.1040) senesinde Konya'da vefât etti. Kabri, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi içerisindedir. Bostan Çelebi hazretleri, kendisine gelenlere dînin emirlerini öğretir, onları her bakımdan yetiştirirdi. Hattâ özel olarak dergâhına getirmek sûretiyle, pekçok kimseyi naklî ilimlerde kemâle kavuşturduğu rivâyet edilmektedir. Bunlardan bir tânesi şu şekildedir: Gelibolu'da kerâmetleri açıkça bilinen Ağazâde Şeyh Muhammed Efendi, gençliğinde bile tâattan ayrılmamış ve bu şekilde yetişmişti. Daha pekçok güzel vasıfları vardı. İlim tahsîlinde ilerlemek ve ilmine göre amel etmek arzusuyla dolup taştığı bir gecede şöyle bir rüyâ gördü. Çeşmeleri ve çimenleri olan güzel bir yerde etrâfı seyredip dinlenirken âniden bir mevlevî yiğidi görünüp; "Sizi Mevlânâ'nın Bostan'ına dâvet ediyorlar." dedi ve kayboldu. Uyanınca gördüklerine hayret etti. Kendi kendisine biraz düşündükten sonra, rüyâsında gördüğü o dinlenme yerine gitti. Orada aynen rüyâda gördüğü zâtı gördü ve peşinden yine kayboldu. Şeyh Muhammed Efendi bu hal üzerine artık bir an olsun gecikmeden Anadolu'ya geçti. Konya'ya varıp Mevlânâ hazretlerinin türbesini ziyârete gitti. Oraya varınca rüyâsında kendisini dâvet eden zâtı yeşil renkli mihrapta büyük dedesi Mevlânâ hazretlerinin rûhâniyetine teveccüh etmiş ve bu sebeple kendinden geçmiş bir vaziyette buldu. Fakat içeri girmesiyle birlikte; "Hoş geldin, safâlar getirdin." diyerek kendisine seslendi ve iltifatta bulundu. Bu zât BostanÇelebi idi. Muhammed Efendi derhal Bostan Çelebi'ye talebe oldu. Allahü teâlânın ihsânı, hocasının himmet ve bereketiyle kısa zamanda yetişip icâzet, diploma aldı. Bostan Çelebinin sohbetlerinde ve ders halkasında böyle mânevî derecesi yüksek zâtların bulunduğunu İsmâil Ankaravî Rüsûhî Dede gazellerinde ifâde etmişlerdir. ÜSTÂDDAN ÖĞRENİNİZ! Uzun yıllar verdiği derslerle yüzlerce kıymetli talebe yetiştiren Bostan Çelebi, vefâtına yakın onlara şu nasîhatlarda bulundu: "Halîfelerimize itâat ediniz. Onların himmetleri ile dedelerimizin bereketlerine kavuşmaya çalışınız. Onlar hakkında îtikâdınız ve inancınız temiz olsun. Muhâlefet edenlerin vesveselerinden sakınınız. Mesnevî'nin işâretlerini üstâddan, ehlinden öğreniniz. Vakitlerinizi Allahü teâlânın beğendiği şeyleri elde etmeye çalışmakla geçiriniz. Nefsin arzu ve isteklerinden sakınıp, ibâdetleri yerine getirmekte gevşeklikten sakınınız. Bunlardan geri durmayınız. Hallerinizi ve niyetlerinizi düzeltiniz. Ahlâkınızı güzelleştiriniz. Böylece kıyâmet günü pişmân olmak durumu ile karşı karşıya kalmazsınız."

Evliya

Helvacı Dede Türbesi

adres

📍 Ereğli
Evliya

Şeyh Şehabettin

adres

📍 Ereğli
Evliya

Şair Cemali

adres

📍 Ereğli
Evliya

Hilmi Dede ( Ayrancı Dede)

adres

📍 Ereğli
Sahabe

Hz. Ebu Derda (r.a.) – Makam – Konya

Konya – ereğli’de ebudderda camii yanında —–

📍 Ereğli
Evliya

Budak Efendi Türbesi

adres

📍 Ereğli
Evliya

Bayraktar Dede

adres

📍 Ereğli
Evliya

Üçler Türbesi

adres

Evliya

Ulvi Sultan

adres

Evliya

Muhammed Hadimi

📍 Hadim
Evliya

Ladikli Hacı Ahmet Ağa

Konya – Ladik – Ladik Kabristanında ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik
Evliya

Hacı Veyiszade Mustafa Efendi

Konya – Merkez’deki üçler kabristanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Ulu Arif Çelebi

Konya – Hazreti Mevlana Müzesinde

Evliya

Şeyh Kerimeddin

Konya – Hazreti Mevlana Türbesinde …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Hz. Mevlana ve Konya Mevlevihanesi

adres

📍 Konya Özel
Evliya

Horasan Erleri

Konya – Mevlana Müzesi içerisindeki Türbesinde

Evliya

Halife Sultan

Halife Sultan ; Konya – Seyidşehir’de Seyyit Harun camii girişinde solda ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Seydişehir
Evliya

Hacı Abdullah Efendi

Hacı Abdullah Efendi Türbesi ; Konya – Seydişehir’de Seyyid Harun-u Veli hazretlerinin 50 mt yakınında Muhammed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin Halifesi Hacı Abdullah Efendi (k.s.) Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ebû Bekir (ra.) 3. Hz. Selmân-ı Fârisî (ra.) 4. Hz. Kasım İbni Muhammed (ks.) 5. Hz. Câfer-i Sâdık (ks.) 6. Hz. Bâyezid-i Bistâmî (ks.) 7. Hz. Ebu’l-Hasen-i Harakânî (ks.) 8. Hz. Ebû Ali-i Fâremedî (ks.) 9. Hz. Yusuf-ı Hemedânî (ks.) 10. Hz. Abdülhâlık-ı Gücdüvânî (ks.) 11. Hz. Ârif-i Rivgerî (ks.) 12. Hz. Mahmud İncir-i Fağnevî (ks.) 13. Hz. Ali-i Râmitenî (ks.) 14. Hz. Muhammed Baba-ı Semmâsî (ks.) 15. Hz. Emir Külâl (ks.) 16. Hz. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâüddîn (ks.) 17. Hz. Alâeddîn-i Attar (ks.) 18. Hz. Yakub-ı Çerhî (ks.) 19. Hz. Ubeydullâh-ı Ahrâr (ks.) 20. Hz. Muhammed Zâhid (ks.) 21. Hz. Muhammed Derviş (ks.) 22. Hz. Hâcegi-i Emkenegî (ks.) 23. Hz. Muhammed Bâkî (ks.) 24. Hz. İmam Rabbânî Ahmed Fâruk es-Serhendî (ks.) 25. Hz. Muhammed Ma’sûm (ks.) 26. Hz. Şeyh Seyfüddin (ks.) 27. Hz. Seyyid Nur Muhammed-i Bedvânî (ks.) 28. Hz. Şemsüddin Cân-ı Cânân-ı Mazhar (ks.) 29. Hz. Şeyh Abdullâh-ı Dehlevî (ks.) 30. Hz. Mevlânâ Ziyâüddin Hâlid-i Bağdâdî (ks.) 31. Hz. Şeyh Muhammed Kudsi Bozkıri (ks.) 33. Hz. Hacı Abdullah Efendi (ks.) 1222/1807 yılında Bozkır’ın Karacahisar Köyü’nde dünyaya geldi. Babası Yegen Efendi diye tanınan Seyyid Mehmet b. Ali’dir. Annesi ise Karacaardıçlı Zeynep Hanım’dır. Ailesinin tek çocuğu olan Abdullah Efendi, küçük yaşlarda annesini, beş yıl kadar sonra da babası Mehmet Efendi’yi kaybetti. Üvey annesinin yanında sıbyan mektebini bitirdikten sonra, babasının talebelerinden birisi onu, Hocaköy’de Memiş Efendi’nin medresesine kaydettirdi. Abdullah Efendi bundan sonra tamamen Memiş Efendi’nin terbiye ve tedrisinde yetişti. Memiş Efendi, bu çok sevdiği talebesini, vefat eden Şeyh Nuri Efendi’nin dul kalan eşi Arife Hanım’la evlendirerek, talebe yetiştirmek üzere genç yaşında Seydişehir’e gönderdi. 1833 yıllarında Seydişehir’e gelerek müderrisliğe başlayan Abdullah Efendi, Şeyh Nuri Efendi Medresesi’nde talebe yetiştirmeye başladı. Oğlu Hacegan Efendi de medrese tahsilini tamamlayarak babasına yardımcı oldu. Bu sıralarda Memiş Efendi, Seydişehir’in Çavuş köyüne gelip yerleşti. Bundan sonra medresesini oğullarına bırakan Abdullah Efendi sık sık hocası Memiş Efendi’yi ziyaret etmeye ve yanında kalmaya başladı. Memiş Efendi, zahirî ilimlerde eşsiz bir âlim olan Abdul­lah Efendi’ye, tasavvuf ilmini de öğretti. Abdullah Efendi, Hocasının vefatından sonra tamamen kendisini ibadet, itikâf ve ezkara verdi. Bu hâli tam on altı yıl devam etti. Bu dönemde Nakşî şeyhi olarak ünü bütün Türkiye’ye yayıldı. Anadolu’nun dört bir tarafından halk akın akın onu ziyarete gelmeye başladı. Zamanının devlet büyüklerinin de sevgi ve itibarını kazandı. II. Abdülhamit Han’ın bile kendisini gizlice iki defa ziyarete geldiği rivayet edilmektedir. Kerameti zahir evliyadan kabul edilen Abdullah Efen­di, bir ara hac görevini de ifa etmiş ve 1901 yılında vefat etmiştir. Hıdır Mescidi denilen bugünkü türbesinin bulun­duğu yere defnedilmiştir. Otuz altı yıl müderrislik, otuz dört yıl da Nakşibendî Tarikatı’nın şeyhliğinde bulunan Abdullah Efendi, pek çok halife yetiştirmiş ve bunlar vasıtası ile tarikatının yayılmasına vesile olmuştur. Türbesi çok ziyaret edilen ziyaretgâhların başında gelir. Abdülaziz Mecdi Efendi’nin naklettiğine göre, Ayaşlı Şakir Efendi’nin cezbeye tutularak tasavvuf yoluna gire­ceğini Abdullah Efendi önceden haber vermiştir. Şu hik­metli sözler ona aittir: “Lisanda olan kelime-i tevhit arızidir. Ölüm halinde fay­dası olmaz. Tevhidin kalbî olması da lâzımdır.” “Size zulmetmemeleri için, ehlinin gayri yanında haki­katleri söylemeyin.” “Hakikati de ehlinden gizlemeyin. Eğer gizlerseniz, on­lara zulmetmiş olursunuz.” Hacı Abdullah Efendi’nin öğrenci ve halifelerinden ba­zıları şunlardır; 1- Hacı Hacegan Efendi 2- Çerkeşli Hacı Hilmi Efendi (Cidde’de vefat etti.) 3- Abdülaziz Mecdi Tolun 4- Sivaslı Ali Kemali Efendi (1920’de Delibaş ayaklanmasında şehid edilmiştir. Kabri Üçler mezarlığındadır.) 5- Ayaşlı Şakir Efendi (1917’de vefat etmiştir. Kabri Şems mezarlığında idi.)149 6- Bergamalı Hacı Abdullah Efendi 7- Eskişehirli Hacı Abdullah Efendi ( 11 yıl aralıksız üç aylarda Seydişehir’de Hacı Abdullah Efendinin yanında erbaine girmiştir.) 8- Akseki Çimili Kara Hafız Hacı Osman Efendi; (Çimili Ahmet Fevzi Efendi (1856–1952)nin babasıdır) 9- Çumralı Hacı Hüseyin Efendi 10- Vilayet muhasebesinden Osman Efendi 11- Denizli Yatağanlı Müderris Mehmed Efendi (1842-1916). Hacı Abdullah Efendi’den devam eden bazı silsileler ise şöyledir 1- Hacı Abdullah Efendi – Abdülcelil Akhisari – Muham­med Zühdü Asmacı (Manisa) – Ahmed Müştak İlban Re­cebi (Manisa)154 2- Hacı Abdullah Efendi – Ahmed Hilmi Tarsusi – Hacı Ab­dullah Sıddık Mersini – Hacı Huriye Emret – Hacı Gülsüm155 3- Hacı Abdullah Efendi – Halil Develioğlu Bu kol Biberiye Tarikatı olarak da bilinir. Halil Develioğlu önceleri Rufai, Kadiri ve Bektaşi tarikatında iken sonraları Hacı Abdullah Efendi’ye mürit olmuştur. Biberiye tarikatı denmesinin sebebi yemeklerinde acı biber yiyerek çile çıkarmalarından dolayıdır. Kaynaklar Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Seydişehir
Evliya

Şeyh Halil Türbesi

Konya – Musalla Kabristanında ( Harita’daki Nokta tam yerini gösterir.) ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Hoca Ahmed Fakih

Konya – Hocafakih caddesi üzerindeki Hoca Ahmed Fakih camii yanındaki Türbesinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Ahmed Eflaki

Ahmed Eflaki türbesi ; Konya – Hazreti Mevlana Türbesinin hemen arkasında. …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Sultan’ul Ulema Bahaeddin Veled (k.s.)

Evliya

Sadrettin Konevi Hz.

Konya Meram İlçesinde Sadrettin Konevi Hz. Türbesi Esas ismi Eb’ül Me’ali Muhammed bin İshaktır. Dedesinin adını almıştır. Hicri 605 Miladi 1207 yılında Malatya’da doğdu. Babası İshak Efendi kendisi gibi büyük bir alim ve Anadolu Selçukluları nezdinde itibarlı ve mevki sahibi bir zattır. Aynı zamanda ünlü mutasavvıf Muhyiddin Arabi’nin de yakın dostudur. Şeyh Sadreddin-i Konevi babasını küçük yaşlarda kaybetti ve o yıllarda Konya’ya gelen Şeyh’ül-Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, annesiyle evlendi. Küçük Sadreddin bundan sonra tamamen babalığının terbiye ve tedrisi altına girdi ve iyi bir tahsil gördü. Muhyiddin-i Arabi ile Halep ve Şam’a gitti ve devamlı onun derslerini takip etti. Onun vefatından sonra büyük alim ve mutasavvıf Evhadüdin-i Kirmani’den feyz aldı. Daha sonra Mısır’a ve Haca gitti ve Hac dönüşü Konya’ya yerleşti. Konya’da binlerce talebe yetiştirdi. Hadis ve tasavvufda ünü dünyaya yayılan Sadreddin-i Konevi, Konya’da Hoca Cihan’ın kendisine hediye ettiği konakda otururdu. Bu ev, Çeşme Kapısı denilen Konya sur kapılarının birinin dışında ve şimdiki türbesinin bulunduğu yerde idi.

📍 Meram
Evliya

Mevlana Celaleddin Rumi Hz.

Konya Karatay İlçe'sinde Mevlana Celaleddin Rumi Hz. hoşgörü ve barışın sembolüdür. Yüzyıllarca süregelen bir hoşgörünün öncüsüdür ve din bilginidir. Asıl ismi Muhammed Celaleddindir. Mevlana ismi efendimiz anlamına gelmektedir. Mevlana’nın Rumi olarak bilinmesi geçmiş yüzyıllarda Diyarı Rum olan Anadolu’ nun vilayetinden Konya’ da uzun süre ikamet etmesidir. Hayatının uzun bir bölümünü orada geçirmiştir ve türbesi de Konyadadır. Mevlana’ nın doğum yeri 1207 yılında Afganistan’ ın Belh şehridir. Anadolu’ nun en bilinen evliyalarından olan Mevlana Hazretleri Şems-i tebrizi ile yakın dostluk kurmuştur. Annesi Belh emiri Rükneddinin kızı Mümine Hatundur. Babası Belh şehrinin ileri gelen bilginlerinden olup, bilginlerin sultanı unvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veleddir. Babası Sultanü-l Ulema Bahaeddin Veled bazı siyasi olayların ve yaklaşmakta olan Moğol istilasının nedeniyle Belh şehrinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Öncelikle Nişabura gitmişler, orada Mutasavvıf Ferüddin Attar ile karşılaşmışlardı Mevlana hazretleri küçük yaşına rağmen, mutasavvıf Ferüddin Attarın ilgisini çekmiştir. Şems tebrizi ile 15 Kasım 1244 yılında karşılaşmıştır. Yüce gönüllü, güzel fikirli olan Mevlana hazretleri, Şems tebrizi ile tanışmasının bir soru ile başladığı bazı kaynaklarda açıkça belirtilmiştir. İlk karşılaşmalarında Şems’ in Mevlana’ ya Bayezid’ i Bistami ile Hz. Peygamberi kıyaslayan bir soru sorulduğunda Mevlana’ nın vermiş olduğu cevabı çok beğenerek Mevlana ile kucaklaştığı belirtilmiştir. Mevlanın hayatında en önemli bir yere sahip olan Şems tebrizi, Mevlana için dönüm noktası olmuştur. Aslına bakılırsa Mevlana Şems Tebrizi, Şems Tebrizi Mevlana ayrı kullanılmamaktadır. o kadar bütünleşmiş ve birbirinden ayrı düşünülemeyen iki ayrı hoşgörü timsali. Beraberlikleri uzun sürmesi ve Şems aniden vefat etti. Mevlana ise bu terk edilişin ardından uzun süre inzivaya çekilip Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi ile yakınlık kurmaya başladılar. Mevlana Hazretleri 17 Aralık 1273 günü Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Hoşgörünün simgesi olan Mevlanayı anlatmak için satırlar da kelimelere de kifayetsiz kalacaktır. Fakat onun güzel ve ruhumuzu yakan sözleri her zaman kulaklarımızdadır. Mevlananın yedi öğüdü Cömertlik ve yardım etme konusunda akarsu gibi ol Şefkat ve merhamette güneş gibi ol Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol Tevazu ve alçakgönüllükte toprak gibi ol Hoşgörülülükte deniz gibi ol Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol Mevlana tüm insanlık tarafından hayranlık duyulmuş, beğenilmiş bir gönül adamıydı. Hoşgörüsü sınırsız, bağışlayan, seven Büyük Türk şairi, mutasavvıf, bilgin din adamıydı. 66 yaşında Konya’ da vefat eden Mevlana’ nın ölüm anına Şeb-I Arus ( düğün gecesi) denilmektedir.

📍 Karatay
Evliya

Tavus Baba Hz.

Konya Meram ilçesinde Tavus Baba Hz. Türbesi Konya’nın Meram Bağları’nda çok mütevazı bir türbe yer alıyor. Halk tarafından Tavusbaba Türbesi olarak adlandırılan mekân, bugün ziyaretçiler tarafından sürekli ziyaret edilmekte. Fakat Tavusbaba türbesi bir kadına mı ait yoksa bir erkeğe mi bilinmiyor. Yüzyıllar boyu bu gizemini koruyan türbe, bazı efsanelerin de çıkış noktası. Derler ki; günün birinde hint diyarından güzel mi güzel bir kadın yerleşmiş buraya. Her gün rebab çalar şarkı söylermiş. Kimsenin yüzünü görmediği bu güzel kadın bir gün rebabını çalmamış. Tepedeki sesin kesildiğini fark eden halk, merak edip tepeye çıkmış. Bakmışlar ki bir rebab ve bir yığın tavus kuşu tüyünden başka bir şey yok. Daha sonra bu buraya türbe yapılır ve tavuskuşu tüyleri türbede saklanır.

📍 Meram
Evliya

Seyyid Harun Veli Hz.

Konya Seydişehir İlçesinde Seyyid Harun Veli Hz. Türbesi Konya'nın Seydişehir ilçesini kuran büyük bir velidir. Horasan bölgesin¬de doğmuş olup doğum tarihi belli değildir. Zamanın âlimlerinden ilim tahsil etmiş, amcasının vefatı üzerine Horasan bölgesinin emirliğine getirilmiştir. Bu görev sırasında büyük babası Harun Keramet'in ve amcasının kabrini sık sık ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerinden birinde hatiften şöyle bir ses duydu: "Ey Harun! Rum diyarına çık. Karaman ilinde, Küpe Dağı'nın doğu eteklerinde bir şehir kur. O şehrin halkı salih ola. Şaki olanın sonu hayırlı olma¬ya" diyordu. Bu sesi daha sonra da duymaya başladı. Bunun üzerine Harun Veli ileri gelenleri topladı ve onlara: "Ey yarenlerim! Büyük dedem ile amcamın kabirlerini ziyaretlerim sıra¬sında bir hal oldu" deyince onlar ısrarla ne olduğunu anlatmasını istediler. Bu¬nun üzerine duyduklarını anlatarak onlardan izin istedi. Dünya taç ve tahtını terk edip, kendisini tamamen Allah yoluna verdi. Belde halkı, idareciliği bıraksa da memleketi terk etmemesini, din yo¬lunda da kendilerine yardımcı olmasını ısrarla istediler. O da kendisini takip edeceklere yardımcı olmaya söz verdi ve halkın bir kısmı bu yönde izine düştü¬ler. Her şeye rağmen Harun Veli Hazretleri Karaman ilini ve oraya nasıl gi¬deceğini düşünüyordu. Bir gün yine hatiften kendisine biri bulutun rehberlik edeceği, bulutun yok olduğu yer, gitmesi istenen yer olduğu bildirildi. O da ha¬zırlıktan sonra yanına sadık bağlılarından kırk kişi alarak bulutu takip ederek yoluna devam etti. Bulut onu önce Bağdat'a götürdü. Orada kendisini Şeyh Alâeddin adında bir zat bekliyordu. Harun Veli Hazretleri'ni Bağdat'a bir ko¬nak mesafede karşıladı. O zat da seyyid idi. Müridleri Harun Veli'ye olan aşırı iltifatını yadırgadılar. O da onlara: "Susunuz, bu zatın kim olduğunu biliyor musunuz? Eğer siz onun kim olduğunu bilseydiniz, böyle konuşmazdınız. Seyyid Harun büyük bir velidir. Peygamber Efendimiz'in soyundandır. Ana tarafından soyu Veysel Karani Hazretleri'ne ulaşır. Bu zat Rabbanî bir ilhamla Horasan emirliğini bıraktı. Kutupluk makamına yükseldi. Onun burayı şereflendirmesi bizim için büyük bir saadettir" dedi. Daha sonra Şeyh Alâeddin ve Harun Veli Hazretleri kırk gün halvette kaldılar. Karşılıklı irfan alışverişinde bulundular. Daha sonra Harun Veli izin alarak yoluna devam etti. Hiç kimseye yol sormak âdeti değildi.

📍 Seydişehir
Evliya

Şems-i Tebrizi Hz.

Konya Karatay İlçesinde Şems-i Tebrizi Hz. Türbesi Tebriz'de 1185 yılında dünyaya gelmiştir. Asıl ismi Mevlana Muhammed'dir. Melik Dad oğlu Ali adında bir zatın oğludur ve "Şemseddin" yani dinin güneşi lâkabıyla anılmıştır. Daha küçük yaşlarda manevi ilimleri tahsilde gösterdiği kabiliyetle dikkat çeken Şems, din ilimleri tahsilden sonra, genç yaşlarında Tebrizli Ebubekir Sellaf'a mürid olmuş, ününü duyduğu bütün meşhur şeyhlerden feyz almaya çalışmış ve bu sebeple diyar diyar dolaşmıştır. Bu gezginliğinden dolayı kendisine "Şemseddin Perende" uçan Şemsed din denilmiş, ayrıca Tebriz'de tarikat pirleri ve hakikat arifleri ona "Kamil-i Tebrizi" adını vermişlerdir.

📍 Karatay
Evliya

Nasreddin Hoca Hz.

Konya Akşehir İlçesinde Nasreddin Hoca Hz. Türbesi Büyük Filozof ve mizah ustası Nasreddin Hoca Sivrihisar’da doğmuş Akşehir’e gelip yerleşmiş ve burada hayata veda etmiştir. Güldürürken düşündürmeyi düstur edinen Hocanın türbesi, Akşehir'de kent surunun doğusunda, kendi adıyla anılan mezarlıktadır. Onarımlarla özgün biçimini yitiren yapıya günümüzdeki görünümünü 1905'te Akşehir kaymakamı Şükrü Bey kazandırmıştır. Eski yapıdan yalnızca ortadaki ana türbe kalmıştır. Mermer sandukanın baş ucunda gülmece ustasının yaşamını simgelemek üzere H. 683 (1284) olan ölüm tarihi, tersten 386 biçiminde yazılmıştır.

📍 Akşehir
Evliya

Selçuklu Sultanları

Konya Selçuklu İlçesinde Selçuklu Sultanları Türbesi Konya’nın en gözde mekanlarından biri olan Sultanlar Türbesi, Alaeddin Camii’nin içerisinde bulunmaktadır. Selçuklu türbe mimarisinin en güzel örneklerinden olan mekân, şehrin en çok ziyaret edilen noktalarından biridir. Türbede; Sultan II. Kılıçarslan, Sultan I. Mesut, Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev, Sultan IV. Kılıçarslan, Sultan I. Alaeddin Keykubat ve Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in mezarı sandukaları bulunuyor.

📍 Selçuklu
Kutsal Mekân

İvriz Suyu (Ebriz) Resulullah S.A.V. Hz. Lerinin mucize suyu

Konya Halkapınar'da Resulullah S.A.V. Efendimizin mübarek parmakları arasından çıkan mucize suyu Hz. Ömer R.A. devrinde Sahabiler şiseye koymuşlar ve Anadolu topraklarında fetih sırasında bu noktada şiseyi kırmış ve mucize su aynen burada zuhur etmiştir.

📍 Halkapınar
Evliya

Mahmud Sami Ramazanoğlu

Mahmud Sami Ramazanoğlu Mahmud Sami Ramazanoğlu Son devir Kelâmî Dergâhı postnişînlerinden Erbilli Muhammed Es'ad Efendinin talebesi. İsmi Mahmûd Sâmi, soyismi Ramazanoğlu'dur. Babası Müctebâ Bey, annesi Ümmügülsüm Hanımdır. 1892 (H.1310) senesinde Adana'da doğdu. 1984 (H.1404) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. Cennetü'l-Bakî Kabristanındadır. Oğuzların Üçoklar kolundan gelenRamazanoğulları sülâlesine mensûb olan Mahmûd Sâmi, ilk, orta ve lise tahsîlini memleketi olan Adana'da tamamladı. Yüksek tahsîlini yapmak üzere İstanbul'a geldi. Dârülfünûn (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesine girdi. Fakülteyi üstün başarıyla bitirdikten sonra askerliğini yedek subay olarak İstanbul'da yaptı. Devrin ulemâ ve müderrislerinin derslerine de devâm eden Mahmûd Sâmi, zâhirî ilimlerde yükseldikten sonra tasavvufa meyletti. Bir müddet Gümüşhâneli dergâhına devâm etti. Arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuâd Efendinin babası Rüşdî Efendinin tavsiyesi üzerine Kelâmî Dergâhı şeyhi ve Meclis-i Meşâyıh ReisiErbilli Muhammed Es'ad Efendiye talebe oldu.Onun ders ve sohbetlerine devâm edip icâzet, diploma ve hilâfet aldı. Bir müddet daha hocasının yanında kaldıktan sonra insanlara İslâmiyeti anlatmakla vazîfeli olarak Adana'ya gönderildi. Bir yandan Adana Câmi-i Kebîrde vâz ve nasîhat ederken, diğer taraftan geçimini temin için bir kereste ticârethânesinin muhâsebesini tuttu. Adana'da bulunduğu sırada oradan İstanbul'daki hocasına hediyeler göndermek âdetiydi. Fakat o, hediyelerinin bizzat kendi elinin emeği olmasına büyük îtinâ gösterirdi. Rivâyete göre ekinler biçildikten ve hasad yapıldıktan sonra tarlalara gider, yerlere dökülen başakları toplar, onları bulgur yapıp İstanbul'a gönderirdi. Onun bu hâlini işiten babası; "Oğlum, benim ambarlarım buğday dolu. Niçin hocana onlardan göndermiyorsun?" deyince; "O kapıya lâyık olan, el emeği göz nûrudur." diye cevap verirdi. Uzun seneler Adana'da vâz ve nasîhat edip insanlara hizmet eden Mahmûd Sâmi Efendi, 1951 senesinde İstanbul'a geldi. İki yıl kadar İstanbul'da kaldıktan sonra 1953 senesinde hac ibâdetini yerine getirip, sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret ettikten sonra, arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendi ile Şam'a geldi ve oraya yerleşti. Dokuz ay kadar orada kaldıktan sonra tekrar İstanbul'a döndü. Önce Bâyezîd-Lâleli'ye daha sonra da hocası Erbilli Muhammed Es'ad Efendinin köşkünün bulunduğu Erenköy'e yerleşti.Şam'dan İstanbul'a gelişi sırasında; "İstanbul'a tekrar geldik. Gönlümüz Medîne'de atıyor. Âhir ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz." diyerek Peygamber efendimize karşı olan sevgisini izhâr etti. İstanbul'da bulunduğu yıllarda bir yandan Erenköy Zihnipaşa Câmiindeki vâzları ve husûsî sohbetleriyle insanlara faydalı olmaya çalışırken, diğer taraftan da Tahtakale'de bir ticârethânenin muhâsebesini tutarak geçimini temin etti. Onun vâz ve sohbetlerine fakir, zengin, esnaf, işçi, memur, tüccar, fabrikatör pekçok kimse devâm ederek istifâde etmeye çalıştı. Senelerce İstanbul'da kaldıktan sonra gönlündeki Resûlullah sevgisi onu Medîne-i münevvereye çekti. Yakınları kendisine Eyüb Sultan'dan bir kabir yeri almasını teklif ettikleri zaman; "Herkesi arzusuna bıraksalar, biz Cennetü'l-Bakî'yi arzu ederiz." dedi. 1979 senesinde Medîne-i münevvereye giderek oraya yerleşti. İstanbul'da tutulduğu hastalığı Medîne-i münevverede de devâm etti. Fakat o en acılı ağrılı zamanlarında bile hiçbir şikâyette bulunmadı. Yanına gelenlere yüzünden tebessümü hiç eksik etmedi. 12 Şubat 1984 (H.1404) Pazar günü vefât etti. Cennetü'l-Bakî Kabristanına defnedildi. Mahmûd Sâmi Efendi uzuna yakın orta boylu, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı bir zâttı. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Çok az yer içerdi. Sohbetlerinde az yemenin fazîletinden ve çok yemenin zararlarından sık sık bahsederdi. Kendisi halîm, selîm ve yumuşak huylu idi. Dâimâ sükûtu tercih eder, zarûret hâlinde pek kısa kelimelerle karşısında bulunan kimselerin seviyesine göre konuşurdu. Sohbet mevzûlarını, âyet-i kerîme, hadîs-i şerîfler, Peygamber efendimizin ve diğer peygamberlerin, Eshâb-ı kirâmın ve velîlerin güzel ahlâkları, gazâları, Allah yolunda gösterdikleri fedâkarlıkları, sabır ve tahammülleri ve nasîhatları teşkil ederdi. Sohbetleri ve vâzları esnâsında bütün konuları kitap veya defterden okumalarına veya huzurlarındaki herhangi bir şahsa okutmalarına rağmen, kalp mevzûunda bizzat bir kaynağa bakmadan konuşurdu. Bir seferinde buyurdular ki: "Kalb-i selîm, ne incinen ne de inciten kalbdir. İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir, fakat incinmemek elde değildir." Kendilerinin terbiyesi ile meşgûl oduğu kimselerin hallerini gördükçe üzülür, fakat yüzlerine karşı ve arkalarından tevilli sözler bile olsa bir şey demezdi. "Hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye çalışırım." derdi. Hiç kimseye; "Şunu niye yaptınız veya şunu niye yapmadınız." demez, yeme, içme ve giyinme husûsunda; "Şunu alın yiyelim, bunu alın içelim, şöyle olsun veya böyle olmasın." demezdi. Kapısına gelen herkesi kabûl eder, onlarla görüşür ve ikrâmlarda bulunurdu. Hayâtı belli bir düzen ve disiplin içerisindeydi. Nitekim Erenköy'deki evinden Tahtakale'deki iş yerine gidiş ve gelişlerinde vapur ve trene aynı saatlerde biner, gişe memurlarına bilet ve jeton paralarını devamlı sûrette bozuk olarak verirdi. Ayrıca Karaköy'den Eminönü'ne dolmuşa binmediği günlerde sıhhatinin şükrü olarak dolmuş ücretini fakirlere sadaka verirdi. Yolculuğa çıkarken çantasında, iğne, iplik, çakı, kibrit, sabun, çengelli iğne, kalem, kâğıt gibi lüzumlu şeyleri bulundururdu. Mahmûd Sâmi Efendi dâimâ abdestli bulunur ve her vakit câmiye giderek namazlarını cemâatle kılardı. Son senelerine kadar böyle devâm etti. Son senelerinde hastalığı sebebiyle câmiye gidemez oldu. Mahmûd Sâmi Efendi, bir sohbet sırasında büyüklerden şu sözü nakletti; "Kalbin nûrlanması için beş şey lâzımdır. Birincisi; az yemek, az uyumak, ikincisi; devamlı Allahü teâlânın ismini anmak, üçüncüsü; seher vaktinde kalkarak teheccüd, gece namazına devâm etmek, dördüncüsü; namazlarda huşû üzere bulunmak, beşincisi; sâdıklarla berâber olmak." Mahmûd Sâmi Efendi hiç kimseye; "Bizden ders al, bizim sohbetimize katıl, sakal bırak, sarık sar, cübbe ve şalvar giy." gibi emirler vermezdi. Dikkat çekecek, fitne uyandıracak hareketlerden kaçınırdı. "Bizim kapımız, hak kapısıdır. Nasîbi olan gelir. Hiç kimseyi zorlamayınız." derdi. Mahmûd Sâmi Efendi, Kur'ân ehline ve âlim kimselere karşı ayrı bir iltifât gösterir, meclislerinde onlara hemen yanıbaşında yer verirdi. Bayramlarda onların gelmesini beklemeden, ziyâretlerine giderdi. Nitekim Ahıskalı Ali Haydar Efendi bir sohbeti sırasında Mahmûd Sâmi Efendi için; "Bu zâtın bizi sekizinci ziyâretidir. Biz henüz bir defâ bile gidemedik. İşte Allah için ziyâret budur." demişti. Mahmûd Sâmi Efendinin ziyâret ettiği ve görüştüğü kimselerden bâzıları: Ömer Nasûhî Bilmen, Seyyid Şefîk Efendi, Sarıyerli Nûri Efendi, Bekir Hâkî Efendi, AliYektâ Efendi, Süleymân Efendi, Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi, Alasonyalı H.Cemâl Efendi,Reîsü'l-KurrâMustafa Efendi,Ahmed Dâvûdoğlu Hoca ve Mâhir İz Beydi. Eserleri Mükerrem İnsan (İstanbul 1983); Hazret-i İbrâhim aleyhisselâm (İstanbul 1984); Hazret-i Yûsuf aleyhisselâm (İstanbul 1984); Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsîri (İstanbul 1984, 4. bs.); Bedir Gazvesi ve Enfâl Sûresi Tefsîri (İstanbul 1985, 4. bs.); Uhud Gazvesi (İstanbul 1984); Tebük Seferi (İstanbul 1984); Hazreti Ömer’ul-Fâruk radıyallâhu anh (İstanbul 1984); Hazret-i Ali’yyül-Murtezâ radıyallâhu anh (İstanbul 1984); Hazreti Hâlid bin Velid radıyallâhu anh (İstanbul 1984); Ashâb-ı Kirâm Menâkıbı (I-II, İzmir, ts.); Musâhabe (I-VI, İstanbul 1984); Hazreti Ebû Bekir Sıddîk radıyallâhu anh (İstanbul 1985); Bakara Sûresi Tefsîri (İstanbul 1985); Fâtiha Sûresi Tefsîri (İstanbul 1987); Duâlar ve Zikirler (İstanbul 1987, 3. bs.); Hazreti Osman Zinnûreyn radıyallâhu anh (İstanbul 2003); Bayram Sohbetleri (İstanbul 2005; Sami Efendi’nin sohbetlerinden yazıya geçirilmiştir). Yararlanılan Kaynaklar: 1) Türk Diyanet Vaklfı 2) Evliyalar Ansiklopedisi

Evliya

Ulu Ârif Çelebi

Ulu Arif Çelebi Ulu Arif Çelebi Konya'nın büyük velîlerinden. Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî'nin torunu, SultanVeled'in oğludur. İsmi, Celâleddîn Emîr Ârif olup, 1271 (H.670) senesinde doğdu. 1319 (H.719) senesinde Konya'da vefât etti. Kabri oradadır. Küçük yaşta dedesi Mevlânâ hazretlerinin teveccühlerine kavuştu. Babası Sultan Veled'den zâhirî ve bâtınî ilimleri öğrendi. Babasının vefâtından sonra onun halîfesi, vekîli oldu. Ârif Çelebi dünyâya gelince, dedesi Mevlânâ çok sevindi. Fakirlere sadakalar dağıttı, akîka kurbanları kesti, ziyâfetler verdi. Üç gün çok neşeli sohbetler yaptı. Böylece, Konya'da bir bayram havası yaşandı. Mevlânâ torununun doğumunun yedinci günü onu kucağına alıp, oğlu SultanVeled'e; "Oğlum! Bu torunumun ismi, Celâleddîn Emîr Ârif olsun. Celâleddîn diye hitâb etmez, Emîr Ârif diye çağırırsınız. Çünkü babam Sultân-ül-ulemâ, bana ismim Muhammed olduğu hâlde,Celâleddîn diye hitâb ederdi. Bu yavruda, yedi evliyânın nûrunu görüyorum. Bunlar; Sultân-ül-ulemâ, Seyyid Burhâneddîn, Şems-i Tebrîzî, Selâhaddîn Konevî, Hüsâmeddîn Çelebi, dedesi ve babasıdır. Bu sebeple, onun kadrini, kıymetini bilerek iyi yetiştirin." buyurdu. Ârif Çelebi, yaşına girmeden, öyle gösterişli, öyle güzeldi ki, görenler hayran kalır, bakmağa doyamazlardı. Hattâ ona ikinci Yûsuf derlerdi. Sultân Veled anlattı: "Oğlum Ârif Çelebi, küçük iken boynundan rahatsızlandı. Öyle ızdırab çekiyordu ki, biz ölecek sandık. Tabîbler tedâvisinde âciz kaldılar. Ârif, hastalığın güçlüğünden hiç süt emmedi, su içemedi. Artık hayâtından endişeye düştük. Onun çektiği ızdıraptan gözümüze uyku girmiyordu. Nihâyet onu, babamın huzûruna götürüp; "Muhterem efendim! Bundan artık ümîdimiz kesildi. Herhâlde vefât etmek üzeredir." diyerek üzüntümü bildirdim. Bu sözlerimi sükûnetle dinleyen pederim Mevlânâ hazretleri; "Evlâdım Sultan Veled! Öyle şeyler söyleyip perişân olmayınız. Üzülmeyiniz. Zîrâ oğlumuz Celâleddîn Ârif, hemen gitmek üzere gelmedi. Onun, benim size bir yâdigârım olarak dünyâda uzun yıllar kalacağını, insanların hidâyete, doğru yola kavuşmasına vesîle olacağını ümîd ediyorum." diyerek, Ârif Çelebi'yi kucağına aldı. Hastalığa sebeb olan yerin üzerine enine ve boyuna yedişer çizgi çizdi ve; "Aklı olana bu işâret yetişir." yazısını yazdı. Bir ânda çocuk gözlerini açtı. Hemen annesine götürdüm, süt emzirdi. Kısa zamanda hastalıktan kurtuldu. Bu, babamın kerâmetinden başka bir şey değildi." Babası SultanVeled anlattı: "Oğlum Ârif, babamın yanında ağladığı zaman, babam onu kucağına alır, mübârek parmağını ağzına uzatırdı. Çocuk iştah ile babamın parmağını emerdi. Bâzan öyle kuvvetli çekerdi ki, parmağı koparacak sanırdık. Bu şekilde babamı üzüyor düşüncesiyle, bir daha böyle yaparsa çekip alayım, diye içimden geçirmiştim. Yine parmağını hızla çektiği bir gün, babam, benim dikkatle baktığımı görünce, düşündüklerimi anlayarak; "Ey Veled! Ârif benim de oğlum değil midir?" deyince, ben de; "Siz, bizim sultânımızsınız. Bizler ise, sizin köleniziz." dedim. Bu sözüm üzerine; "Bizi seven köle de, talebe de, hep oğlumuzdur." buyurarak, merhametinin ne kadar çok ve herkes için geçerli olduğuna işâret buyurdular." Ârif Çelebi'yi bâzan Mevlânâ yanına getirterek, ona teveccüh ederdi. Altı aylık olduğunda ona; "Allah de, yâ Celâleddîn!" diye söyler, o da herkesin kolaylıkla anlayacağı bir şekilde üç defâ; "Allah, Allah, Allah!" derdi. Bu sözleri büyük bir zevk ile dinleyen Mevlânâ hazretleri, onun ileride büyük bir velî olacağını söylerdi. Ârif Çelebi'nin vâlidesi Fâtıma hâtun anlattı: "Kayınpederimin vefâtından sonra, onun ayrılık acısının şiddetinden, üç gün üç gece, Ârif'ime süt vermek aklıma gelmedi. O dahî hiç ağlamadan bekleyip, açlığını hatırlatacak bir harekette bulunmadı. Fakat, üç gündür hiç yemeyip içmediği için, iyice zayıflamıştı. O gece bir mikdâr uyumuştum. Rüyâmda Mevlânâ hazretlerini gördüm. Buyurdu ki: "Ey Fâtıma! Benim ayrılığım sebebiyle üzülüyorsanız, üzülmeyiniz. Zîrâ, bende bulunan bütün kemâlâtı ve feyzleri, oğlum Ârif'e aktardım. Beni arayan Ârif'imde bulur. Şâyet sen de beni istersen, Ârif'de bulursun ve nûrumu onda müşâhede edersin. Onun yetişmesiyle alâkalı her şeyi, mânevî olarak üzerime aldım." Bu rüyânın tesiriyle hemen uyandım. Ârif Çelebi'yi üç gündür hiç doyurmadığım aklıma geldi. Artık göğsümden sütler akıyordu. Emîr Ârif'in yüzünü açtığımda, bana doğru tebessüm ettiğini gördüm. Kucağıma alıp doyururken, cemâli dikkatimi çekti. O güzel yüzündeMevlânâ'nın mübârek nûrunu gördüm. Öyle heyecanlandım ki, bakmaya tâkat getiremedim. Elimde olmıyarak bağırmışım. Bağırdığımı, bana sonradan efendim haber verdi." Fâtıma Hâtun, Ârif Çelebi'ye çok hürmet, izzet ve ikrâmda bulunurdu. Her zaman onun hâtırını hoş tutardı. Bir gün misâfir hanımların yanında çocuğuna aynı hürmeti gösterince, onlar; "Ey Fâtıma! İnsan hiç evlâdına bu kadar hürmet eder mi? Nitekim Ârif daha çocuktur." dediler. Bu sözlere karşı Fâtıma Hâtun; "Bizim bu tâzim ve hürmetimiz, Ârif için az bile. Onu bize Mevlânâ hazretleri emânet etti ve Ârif'e hürmet ve isteklerine riâyet etmemizi, son derece ikrâmlarda bulunmamızı emretti. Ârif'im ağladığı zaman, kayınpederim parmağını ağzına koyar, büyüdüğünde zamânındaki evliyânın bir tânesi olacağını söylerdi." diye konuşunca, oradaki kadınlar söylediklerine pişmân olup, özür dilediler. Ârif Çelebi'nin Kur'ân-ı kerîm hocası anlattı: "Sultan Veled, oğlu Ârif'e son derece hürmet ve tâzimde bulunurdu. Onu hiç incitmez, bütün arzularını yerine getirirdi. Ârif Çelebi ne zaman babasının meclisine gelse, babası hemen ayağa kalkıp, mihrâbdaki yerini ona verirdi. Bir gün haddi aşarak: "Efendim! Ârif Çelebi daha küçüktür. Küçük bir çocuğa bu kadar iltifât etmeniz, tevâzu göstermeniz uygun mudur?" diye sordum. Sultan Veled, bu sözlerimi sükûnetle dinledikten sonra buyurdu ki: "Oğluma olan tevâzu ve hürmetim, babam Mevlânâ hazretlerinedir. Ârif'in yürüyüşü, yerinde hareketleri, sükûnetleri, oturup dinlenmeleri, ahlâkı, hâlleri hep babama benzemektedir. Elimde olmayarak ona tâzimde bulunuyorum. Babamın sağlığında o, süt emen çocuktu. Şâyet büyük olsaydı, bu hareketleri babamdan görüp öğrendi derdik. Görüldüğü gibi, onun hâl ve hareketleri, babamın tasarrufları ile olduğu meydandadır. Onu görünce, babam hatırıma geliyor. İşte ona olan hürmetimin sebebi budur." Sultan Veled'in kerîmesi (kızı) anlattı: "Bir gün babam ile oturuyorduk. Bir ara babamın hizmeti için kardeşim Ârif Çelebi içeri girdi. Fakat içerde fazla durmayıp, dışarı çıktı. O gidince, babam Sultan Veled buyurdu ki: "Sübhânallah! Babam Mevlânâ hazretlerinin hizmetlerinde çok bulundum. Bana, babamın bütün talebelerinin ve diğer kimselerin mânevî makamları gösterildi. Emîr Ârif'in makâmı gibi hiçbir makâma rastlamadım. Onun makâmının yüksekliğini anlamaktan âciz ve hayran kaldık. Onu gördüğüm zaman, kendimde bir başkalık, hâlimde bir değişiklik hissediyorum. Onun gibi bir velîye daha rastlamadım. Cenâb-ı Hak nazardan saklasın! Vâlidem Fâtıma hâtun söze karışarak; "Mâdem ki, Ârif'in mertebesi bu kadar yüksektir, niçin talebelerinizden, dostlarınızdan gizli tutup söylemiyorsunuz?" dedi.Babam da; "Hased edip, nazarı değen kötü gözlü kimselerin çıkmasından korkuyorum." diye cevap verdi. Sultan Veled, bir gün oğlu Ârif Çelebi'ye; "Evlâdım! Sen her nereye baksan, Mevlânâ'yı görür, Mevlânâ'dan bahsedersin. Küçük aklınla mârifetlerden, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına âit ince bilgilerden anlatırsın. Sen Mevlânâ'nın hâllerini ve makamlarını ve bu mârifetlerini nereden biliyorsun da, bize hiç tenezzül etmiyorsun?" diye sordu. Ârif Çelebi de: "Efendim! Ben o yüce zâtı, mânevî âlemde gördüm. O da bu fakîri gördü ve kendi kemâlâtını görebilecek gözün bağışlanmasına vesîle oldu." diye cevap verdi. Lala Fahreddîn anlattı: "Arada sırada Ârif Çelebi'yi kucağıma alıp, Hüsâmeddîn Çelebi hazretlerinin evine giderdim. Hüsâmeddîn Çelebi, bizi hep kapıda karşılar, Ârif'i kucağına alarak odaya kadar götürürdü. Ona her türlü yiyeceklerden, nefis şerbetlerden ziyâfet çekerdi. Daha önceden alıp hazır ettiği güzel elbiseleri, kendi eliyle giydirirdi. Gideceğimiz zaman da, onu omuzuna alıp eve kadar götürür ve; "Ah! Mümkün olsaydı da Ârif Çelebi'nin lalası olup hizmetiyle şereflenebilseydim. Zîrâ, onun nûrunun doğu ile batıyı kuşatacağını ve âleme ışık salacağını, makâmının çok yüce olacağını hocam Mevlânâ hazretleri haber verdiler. Ne mutlu o kimselere ki, Ârif Çelebi'nin hizmetiyle şereflenip, sevgilisi oluyorlar." diyerek, hasretini dile getirirdi." Sultan Veled anlattı: "Ârif Çelebi, beş yaşlarında idi. Bir gün, başı iple bağlı bir öküzün yularından tutmuş götürüyordu. Onu o hâlde görünce; "Ey Ârif, bu öküz de nedir? Onu nereye götürüyorsun?" dedim. Cevâbında; "Bu yular, filân beyin başına takılan yulardır.Çünkü Mevlânâ dergâhına dil uzatmaktadır." dedi. Çocuğun bu hâline güldüm, fakat üç gün sonra duyduk ki, o beyin evini yağma edip, başını kesmişler. Ârif, yine bir gün toprakla oynuyordu. Bir müddet onu seyrettim. Toprağı mezar gibi balık sırtı yapıp, başlarına taş dikti. Ona; "Ârif bu nedir?" diye sordum. Cevâbında; "Bu, falanın kabridir." dedi. O gün, dediği gibi o kimse vefât etti. Ârif Çelebi on iki yaşlarında idi. Birgün medresede dolaşırken, cübbesini yere serip; "Buyurun, cenâze namazını kılalım." dedi. Ben yine hayretle; "Bu kimin cenâzesidir?" diye sorduğumda; "Üstâdımız Hüsâmeddîn Çelebi'nin cenâzesidir!" dedi. O gün, Hüsâmeddîn Çelebi'nin bağda hastalandığı haberi geldi. Birkaç gün sonra da vefât etti. Kendi yaşlarında bir çocuk, bize bir tas içinde keşkek yemeği getirmişti. Ârif Çelebi, verilen keşkeği oturup Besmele ile yemeğe başladı. Çocuk da başında bekliyor, onu seyrediyordu. Küçük tas içindeki keşkeği bitirip ağzını kapattı, boş tası, bekleyen çocuğa verdi ve; "Tasın kapağını aç da bir bak bakalım ne göreceksin?" dedi. Çocuk kapağı açınca, içinin keşkekle dolu olduğunu hayretle gördü. Artık o çocuk, Ârif'ten hiç ayrılmaz oldu. Büyüyünce de, en sâdık talebeleri arasına girdi." Ârif Çelebi, küçük yaştan îtibâren Kur'ân-ı kerîm, hadîs, tefsîr, fıkıh ilimlerini öğrenmeye, tasavvufda yükselmeye başladı. Kısa zamanda zâhirî ve bâtınî ilimlerde söz sâhibi olacak şekilde yetişti. Çok zekî, pek edebli idi. Her hâliyle Mevlânâ'ya benzerdi. Geceleri sabahlara kadar ibâdet eder, boş yere hiç vakit geçirmezdi. Devamlı ilim öğrenmeye ve insanlara faydalı olmağa gayret ederdi. Çok heybetli idi. Görenlerde, korku ile karışık bir saygı hâsıl olurdu. Yanına beyler, emîrler, makâmı yüksek kimseler, âlimler, velîler gelir, sükût ederek onu dinlerlerdi. Herkesin mertebelerine göre konuşur, sözlerinin herkes tarafından anlaşılmasını sağlardı. Kimsenin kabahatini yüzüne vurmaz, sohbetlerinde ortaya konuşurdu. Mânevî derecesine göre herkes hissesini alırdı. Başkalarının kalblerindeki gizli bilgileri, sormak istedikleri suâlleri anladığını belli etmez, dolaylı yollardan suâllerin cevaplarını verirdi. İslâmiyeti yaymak, Ehl-i sünnet îtikâdını her tarafa duyurmak için çeşitli memleketlere gitti. Doğu Anadolu'yu, İran'ı, Âzerbaycan'ı gezdi. Her gittiği yerde İslâmiyetin güzelliğini, büyüklüğünü anlatıp, doğru ibâdet etmenin, ihlâslı olmanın, her işi Allah rızâsı için yapmanın ehemmiyetini îzâh ederdi. Geçtiği şehirlerdeki âlimler, onun sohbetlerine hayran kalırlar, ayrılırken şehir dışına kadar çıkarak, onu teşyî ederlerdi. Bir defâsında Tebrîz'e gitmek üzere yola çıktı. Yolda, Selçuklu sultânının vâlilerinden birinin oğlu olanTeoman Beyle karşılaştı. Teoman Bey, görünüşü insana huzur veren nûr yüzlü bu kimseye yakınlık göstererek, kim olduğunu ve nereye gittiğini sordu. O da, Mevlânâ hazretlerinin torunu olduğunu ve Tebrîz'e gittiğini söyleyince, Teoman Bey çok sevindi ve kendisinin de Tebrîz'e gittiğini bildirdi. Kabûl ederse berâber gidebileceklerini ve kendisine yol boyunca hizmet etmekle şereflenmek istediğini de ayrıca bildirdi. Ârif Çelebi'nin, sohbet ederek giderlerken, TeomanBeyin elinde bulunan doğana gözü takıldı.Teoman Beyden doğanı istedi. O da kafesten çıkarıp teslim etti. Ârif Çelebi, doğanın ayaklarını çözüp salıverdi. Hürriyete kavuşan doğan uçup gözden kayboldu. TeomanBey, şaşırmış bir hâlde doğanın arkasından bakakaldı. Bir müddet Mevlânâ hazretlerinin torunu olan Ârif Çelebi'ye ses çıkaramadıysa da, dayanamıyarak konuşmaya başladı: "Efendim! Bu doğan öyle bir doğan idi ki, ava gönderip de eli boş döndüğü hiç olmamıştı. Böyle bir doğanı bulmak ve ele geçirmek için neler çektim, ne masraflar yaptım. Bu doğanın misli yok idi. Sonra bunu, Tebrîz'de bulunan pâdişâh Gâzan Hâna hediye edecektim. Kimbilir bana ne kadar çok bahşişler verecekti. Üstelik, bir adamımla, ona bir doğan getireceğimi de bildirmiştim. Şimdi ben ne cevap vereceğim?" gibi teessürünü bildiren birçok sözler sarfetti. Sanki bu sözleri bekliyormuş gibi sükûnetle dinleyen Ârif Çelebi hazretleri, tebessüm ederek buyurdular ki: "Ey Teoman Bey! Bir doğan için insan bu kadar üzülür mü? Asıl üzülünecek hâl, Allahü teâlâya karşı yaptığımız hatâ ve kusûrlar, işlediğimiz günahlar ve isyânlardır. Mâdem ki, doğanın için bu kadar üzülüyorsun, çağıralım gelsin ister misin?" Teoman Bey; "Muhterem efendim! Eğer bu doğan tekrar elimize gelirse, ziyâdesiyle sevinirim. Ne kadar malım varsa, hepsini vermeye hazırım. Beni yeniden hayata kavuşturmuş gibi olursunuz" dedi. Bunun üzerine Ârif Çelebi; "Ey kıymetli doğan! Dedem Mevlânâ hazretlerinin hatırı için buraya gel!" diye seslendi. Bir ânda, kaybolan doğan, yükseklerden süzülerek Ârif Çelebi'nin omuzuna konuverdi. Omuzundan kuşu alıp Teoman Beye verince, Teoman Bey ne yapacağını şaşırdı. Ârif Çelebi'nin eline sarılıp öpmeye başladı. Orada, üzerinde bulunan iki bin altını ve yedeğinde bulunan en güzel atı, Ârif Çelebi'ye hediye etti. Teoman Bey, bu kerâmeti görünce, Ârif Çelebi'ye karşı muhabbeti pek ziyâdeleşti. Uzun yolculuklardan sonra Tebrîz'e vardılar. Teoman Bey, Gâzan Hâna doğanı hediye edince, sultan, doğanı çok beğendi; otuz iyi cins at ve altmış bin altın ihsânda bulundu. Teoman bey bir fırsatını bulup, yolda geçen hâdiseyi Gâzan Hâna anlattı. Ârif Çelebi'nin İslâmiyete olan bağlılığını, geçtikleri şehirlerde insanlara emr-i mârûf yapmak, dîn-i İslâmı yaymak için nasıl çırpındığını uzun uzun îzâh etti. Gâzan Hân, Ârif Çelebi'yi hiç görmediği hâlde, ona karşı kalbinde büyük bir muhabbet hâsıl oldu. Onu görmekle şereflenmek, sohbetiyle bereketlenmek için, çok sevdiği âlimlerden birkaçını onu dâvet etmek için vazifelendirdi. Ârif Çelebi de, bu nâzik dâvete karşılık verdi. Tebrîzli birçok âlimin ve velîlerin de bulunduğu dâvette, kalblere şifâ olan çok kıymetli sohbetlerde bulundu. Başta sultan olmak üzere, orada bulunanlar, bilgisinin derinliğine, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit mârifetlerinin üstünlüğüne hayran kaldılar. Ârif Çelebi'ye olan sevgileri, kat kat arttı. Oradan Konya'ya döndü. Ârif Çelebi, bir gün dedesi Mevlânâ hazretlerinin türbesini ziyâret ederken, Emîr Hayran isminde bir velî yanına geldi. Onunla uzun uzun sohbet ettiler. Sohbet esnâsında, Emîr Hayran kalbinden; "Ârif Çelebi keşke sarığını bana verse de, bereketlensem." diye geçirdi. O ânda Ârif Çelebi, başından sarığını çıkararak, Emîr Hayran'ın başına koydu. Sonra da; "İnşâallah önümüzdeki bayramda yine buluşur, sohbet ederiz." dedi. Hakîkaten, bayramda yine buluşup sohbet ettiler. Ârif Çelebi hazretleri, bir defâsında Sivas'a gitmişlerdi. Orada Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi çok seven Ahî Muhammed isminde biri vardı. Ahî Muhammed, o günlerde çok hasta olmasına rağmen, Ârif Çelebi'nin geldiğini işitince, başta Ârif Çelebi'yi ve Sivas'ın ileri gelen âlimlerini, velîlerini yemeğe dâvet etti. Yemekten sonra Ârif Çelebi, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildiren, Cennet'i, Cehennem'i ve evliyânın hâllerini anlatan bir sohbete başladı. Sohbet esnâsında Ahî Muhammed kalbinden; "Âh, Ârif Çelebi hazretleri duâ etseler de, benim de hastalığım iyi olsa, şifâ bulsam." diye geçirdi. O ânda Ârif Çelebi, Ahî Muhammed'e dönerek; "Ey Ahî Muhammed! Merâk etme.Cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir. Hastalığı veren de, şifâsını yaratan da O'dur. Allahü teâlâ sana şifâlar ihsân eylesin!" buyurdu. Bu sözlerden sonra, Ahî Muhammed vücûdunda bir değişme hissetti. Ağrıyan yerlerinin sızısı durdu ve Ârif Çelebi'nin duâsı bereketiyle şifâ buldu. Ladik şehrinde, Kâdı Necmeddîn isminde biri vardı. Mevlânâ'yı çok sevdiğini ve onun yolunda olduğunu söylerdi. Hattâ Ladik şehrinde, Mevlânâ'nın halîfesi bile oldu. Fakat, kendisinden ders almak için gelen talebelerin çokluğundan gurûra ve kibre kapıldı. Ârif Çelebi Ladik'e geldiğinde, Kâdı Necmeddîn, "Mevlânâ'nın talebelerinden olup da ziyâfet vermedi demesinler." diye onu dâvet etti. Yemekten sonra Ârif Çelebi, orada bulunanlarla sohbet etmeye başladı. Kâdı Necmeddîn ve ona uyan birkaç kimse, gizlice dışarı çıkıp, Ârif Çelebi'nin yaptığı sohbet ile aralarında alay etmeye başladılar. Onun hakkında dedikodu yaparak, lâyık olmayan hareketlerde bulundular. Bunları yaparken, Ârif Çelebi'nin, bu durumdan habersiz olduğunu sandılar. Bir ara içeri girdiklerinde, Ârif Çelebi onlara dikkatle baktı. Bu bakış ile, herbirinin başlarına bir ağrı saplandı. Öyle ki, Ârif Çelebi'ye olan düşmanlıkları çoğaldıkça, ağrıları da fazlalaşıyor, kinleri azaldıkça ağrıları da azalıyordu. Ağrıları öyle dayanılmaz hâle geldi ki, ne yapacaklarını şaşırdılar. Sonunda, "Allahü teâlânın evliyâsına olan düşmanlığın, kendi zararlarına olacağını" anladılar. Kalblerindeki kin ve düşmanlığı muhabbete çevirmek mecburiyetinde kaldıkları ân, başlarındaki ağrı geçti. Ârif Çelebi'yi çok severek hastalıktan kurtuldukları gibi, onun iltifâtlarına da kavuştular. Emîr Bey Abgiri anlattı: "Kardeşim Mecdüddîn ve Ahî Muzafferuddîn ile anlaşıp, kimyâ ilmini öğrenmeye karar verdik. Bu anlaşmamızı da kimseye söylemeyeceğimize söz verdik. Birgün bu arkadaşlarımla Konya'ya geldik. Önce Mevlânâ hazretlerini ziyâret etmeye gittik. Biz türbenin kenarında dururken, içeriden Ârif Çelebi çıkıp yanımıza geldi. Hepimize dikkatle baktığında, onun heybetinden aklımız gidecek sandık. SonraAhî Muzafferüddîn'in yakasından tutarak; "Ey Muzaffer! Eğer kimyâ ilminde başarılı olmak istiyorsan, zirâat ile meşgûl ol. Eğer kimyâ ilmini istersen, Mevlânâ hazretlerinin ve cenâb-ı Hakkın evliyâsının muhabbetini kazan." buyurdu ve tekrar içeri girdi. Hepimiz şaşırmıştık. Muzafferuddîn söz dinledi, zirâat işleriyle meşgûl oldu. Kısa zamanda servet sâhibi oldu. Bizler de başka işler bularak, o düşündüğümüzden vazgeçtik." Ârif Çelebi'yi sevenlerden biri anlattı: "Bir kurban bayramı arefesi idi. Sultâniye şehrinde bir medresede, o gün kuşluk vakti, Ârif Çelebi hazretleri kaylûle yaparak istirahat ediyordu. Bir ara uykusunun arasında; "Yapmayınız!" diyerek doğruldu ve tekrar uyudu. Bir müddet sonra uyandığında; "Efendim uykunuz arasında doğrulup, "Yapmayınız!" diye konuştunuz. Acabâ hikmeti nedir?" diye sordular. Cevâbında; "Konya'da bulunan talebelerimizden Nâsıruddîn ile Şücâeddîn, babamın türbesi yakınında münâkaşa ediyorlardı. Onları, münâkaşa ederek birbirlerinin kalblerini kırmamaları için îkâz ettim. Ben onlara böyle söylerken, yanlarından geçmekte olan iki erkek ile bir kadın da beni orada gördüler." buyurdu. Konya'ya geldiğimizde, Nâsıruddîn'e; "Siz arefe günü ne yaptınız?" diye sorduk. O da; "Şücâeddîn bana uygun olmayan bir söz söyledi. Onu bu sözden men edince, aramızda bir münâkaşa başladı. O sırada hocamız Ârif Çelebi hazretlerinin yanımıza gelip bize; "Yapmayınız!" sözü ile münâkaşayı kestik ve utanıp barıştık." dedi. Bu hâdise olurken yanlarından geçen erkekler ve kadın ise; "Biz, Ârif Çelebi'yi orada hem gördük, hem de sesini işittik." dediler. Ârif Çelebi'yi sevenlerden Kerîmüddîn anlattı: "Ârif Çelebi, bir gün kaleye gitmek istedi. Hemen kale muhâfızına haber verdik. Muhâfız ve yardımcıları hazırlanıp, Ârif Çelebi'yi hürmetle karşıladılar. Ârif Çelebi uygun bir yerde oturup sohbet etmeye başladılar. Sohbet esnâsında, kale muhâfızı kalbinden; "Ârif Çelebi hazretlerine ne ikrâm etsem ki, bostan tarlasına kavunları da yeni ekmiştim. Keşke daha önce ekseydim, şimdiye kadar biter, olgunlaşırdı." gibi şeyler geçirdi. Bu sırada Ârif Çelebi, muhâfıza dönerek; "Bize kavun ikrâm etmeyecek misiniz? dedi. Muhâfız da; "Efendim! Ben de şimdi bunu düşünüyordum. Fakat kavunun çekirdeklerini yeni ekmiştim, daha çıkmamıştır bile" dedi. Ârif Çelebi ise tekrar; "Siz gidiniz, misâfirlerinize kavun ikrâm ediniz." buyurunca, muhâfız; "Bunda bir hikmet olsa gerektir." diyerek bostana girdi. Kavunların ekildiği yere varınca, hayretinden aklı gidecek gibi oldu. Yeni diktiği çekirdekler, yetişmiş, kavunlar meydana gelmiş ve olgunlaşmıştı. Hemen en olgunlarından birkaç tâne alıp götürdü. Kesip, ikrâm etti. Bu hâdiseye, orada bulunanlar da hayret etti. Kale muhâfızı Emîr Necmeddîn kalbinden; "Acabâ şimdi Ârif Çelebi'nin bu kerâmeti gibi kerâmet gösterebilen var mıdır?" diye düşünüyordu. Ârif Çelebi, bu kerâmetini görüp hayret edenlere karşı da; "Allahü teâlâ, hazret-i Meryem için kuru hurma ağacından tâze hurma yarattı. Cenâb-ı Hakk'a, bir dostunun hâtırı için birkaç kavun yaratmak zor değildir. Bunda hayret edecek bir şey yoktur." buyurdu. Sohbet bittikten sonra, Ârif Çelebi evine döndü. Orada olanlar, muhâfızla birlikte bostana gittiler. Bostana geldiklerinde, tohumların daha yeni çimlenmekte olduğunu ve yaprakların çıkmaya başladığını gördüler. Hepsinin de Ârif Çelebi'ye olan bağlılıkları arttı. Ona kalblerinde daha çok muhabbet beslediler." Ârif Çelebi, Konya'nınAkşehir kazâsına dostlarını ziyârete gitmişti. Akşehir'de her gün sohbetler ederek, birkaç gün geçirmişti. Şehrin hâkimi olan İzzeddîn ismindeki kimse düşündü ki; "Akşehir'in yedisinden yetmişine herkes, Ârif Çelebi'ye pek fazla muhabbet besliyorlar. Ola ki tarafımdan, onun hoşuna gitmeyen bir hareket meydana gelir de kalbi kırılır. Bu durum ise bizim mahvolmamız demektir. En iyisi, Ârif Çelebi'yi uygun bir şekilde Konya'ya göndermek lâzım." Hâkim İzzeddîn, bu düşünce ile evinden çıktı. Atına binmiş giderken, yolda Ârif Çelebi'ye rastladı. İzzeddîn daha bir şey söylemeden, Ârif Çelebi; "Ey İzzeddîn! Bâzı dostlarımız bizi Akşehir'den göndermek isterler. Sanırım ki, biz daha buradan ayrılmadan, onlar tekrar yalvarıp yakararak kalmamızı isterler. Fakat artık iş işten geçmiştir. Onların tekliflerini red ederiz. Bir daha da Akşehir'e gelmeyiz ve ebedî olarak pişmân olurlar." dedi. Bunları ter dökerek dinleyen Hâkim İzzeddîn, atından aşağı atladı ve Ârif Çelebi'nin ellerini öpmek için sarıldı, suçunu îtirâf etti. Bundan sonra, Ârif Çelebi'yi en çok sevenlerden ve ona en bağlı talebelerinden oldu. Ladik şehrinde Nâzıroğlu isminde bir Emîrzâde vardı. Şehrin ileri gelenlerinden bâzıları Emîrzâdeye; "Hepimiz Ârif Çelebi'ye talebe olmakla şereflendik. Allahü teâlânın velî kullarına talebe olmak bulunmaz nîmettir. Onlar ki, vefât ânında şeytânı kovalarlar, âhirette şefâat edip kurtarırlar. Gel sen de onun talebesi ol ve kurtul!" dediler. Emîrzâde de; "Elbet ben de talebesi olmak isterim. Fakat bir şartım var, o da; bana duâ edip, cenâb-ı Hak bir çocuk ihsân ederse, talebe olurum. Yoksa talebesi olmam." dedi. Ertesi gün Emîrzâde, sabahın erken saatlerinde hamama gitmek için evinden çıktı.Yol üzerinde durmakta olan birini gördü. Yanına yaklaşırken; "Acabâ bu saatte yol üzerinde bekleyen kimdir? Yoksa sarhoş falan mıdır?" diye düşünüyordu. Yanına geldiğinde, o kimsenin Ârif Çelebi hazretleri olduğunu görünce şaşırdı, öyle düşündüğüne pişmân oldu ve ellerini öpmek için eğildi. Ârif Çelebi ise; "Düşüncelerinde yanılıyorsun Emîrzâde! Ben sarhoş değilim. Bu erken saatte burada olmamın sebebi ise, senin kurtuluşuna vesîle olmak içindir. Al bu gül demetini evine git!Allahü teâlâ sana hayırlı evlât ihsân eylesin." buyurdu. Emîrzâde, ÂrifÇelebi'nin ellerini öptükten sonra, gül demetini alarak evine gitti. Bir sene kadar sonra bir erkek evlâdı oldu.Emîrzâde de Ârif Çelebi hazretlerine gelerek, hizmetiyle şereflendi ve onun en kıymetli talebelerinden, keşif ve kerâmet sâhibi bir kimse oldu. Ârif Çelebi, 1319 (H.719) senesinde, Aksaray ilçesine dostlarını ve talebelerini ziyârete gitti. Bir gece rüyâsında, peşpeşe aralıksız birkaç defâ âh ederek, bir müddet ağladı. Orada bulunan dostları, bunu öğrendiler ve kendisine, ağlamasının hikmetini sordular. O da; "Rüyâmda bir köşkte oturmuş, penceresinden güzel bir bahçeyi seyrediyordum. O bahçenin güzelliğini anlatmak mümkün değildir. Zîrâ onu anlatacak diller ve yazacak kalemler âciz kalır. Bahçeyi seyrederken, orada dedem Mevlânâ hazretlerini gördüm. Bana mübârek eliyle işâret ederek; "Ey Ârif! Gel, bundan sonra bize gel. Artık orada kalman yeter!" dedi ve gözden kayboldu. İşte, dedeme olan hasretim sebebiyle ağladım. Her geçen gün âhirete gitme arzum çoğalmaktadır." dedi. Sonra Konya'ya dönmek için yola çıktı. Konya'ya geldiğinden iki gün sonra, Cumâ idi. Güneş doğduktan sonra dışarı çıkıp, güneşe doğru döndü ve bâzı sözler söyleyip kasîdeler okudu. Sonra talebelerine dönerek; "Kardeşlerim! Artık gitme zamânım yaklaştı. Zîrâ her nefeste sesler geliyor. Sizlere vedâ ediyor, Allahü teâlâya emânet ediyorum." buyurdu. Evine girip yatağına yattı. Bir hafta hasta yattıktan sonra, ertesi Cumâ günü kalktılar. Şu ânda medfun bulunduğu yere gelip, orayı işâret ederek; "Beni buraya defnediniz." buyurarak vasiyet etti. Tekrar istirahata çekilerek, günlerce hasta yattı. Hastalığının yirmi beşinci gecesinde zelzele oldu. Bâzı binâlar yıkıldı. İki gün sonra da, Salı günü ikindi vaktine yakın, "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah" diyerek son nefesini verdi ve sevdiklerine kavuştu. ER KİŞİ NİYETİNE Ârif Çelebi, bir gün dedesi Mevlânâ'nın türbesini ziyâret ettikten sonra, talebe ve dostlarıyla birlikte orada cenâze namazı kılınan musallâ taşının yanına geldiler. Ârif, cübbesini çıkararak musallâ taşının üzerine koydu. "Gâib er kişi niyetine, cenâze namazına buyurun!" diyerek, cenâze namazı kıldırdı. Sonra da; "Dostlarım! Gâzan Hân vefât etti. Onun cenâze namazını kıldık." dedi. Dostları ve talebeleri, o târihi bir yere kaydettiler. Tebrîz'den gelen tüccarlara sordular. Onlardan, Gâzan Hânın kaydettikleri târihte vefât ettiğini öğrenince, Ârif Çelebi'nin büyüklüğünü bir kere daha anladılar. HATÂ VE KUSÛR Bir ara Ladik'de kuraklık oldu. Yağmur yağmadığı için otlar kurudu, ekinler mahsûl vermedi.Topraklar susuzluktan çatladı, hayvanlar yiyecek bir şey bulamadı. Ladikliler defâlarca yağmur duâsına çıktılarsa da, yağmur yağmadı. Sonunda Ulu Ârif Çelebi hazretlerine bir heyet göndererek, Ladik'e dâvet ettiler. Ladik'te büyük bir meydana toplanıp, durumlarını arz ettiler. Ârif Çelebi de; "Her şeyi yaratan Allahü teâlâdır. Kimbilir hangi hatâ ve kusûrlarımız sebebiyle bu durumlara düştük. Hepimizin tövbe ve istigfâr etmesi lâzım. İbâdetlerimizi doğru olarak yapıp, günahlardan şiddetle kaçınmalıyız. Haram yemeyip çocuklarımıza, helâli, haramı ve farzları öğretmeliyiz." buyurdu. Sonra halkın toplu olduğu meydandan uzak tenhâ bir yerde, ellerini açarak duâ etmeye başladı. Henüz duâsını bitirmemişti ki, gökyüzünde yağmur bulutları birikmeye başladı. Yavaş yavaş yağıyordu. Bu hâl, günlerce devâm etti. Her taraf suya kandı. Herkes Ârif Çelebi'ye duâ ettiler. 1) Menâkıb-ül-Ârifîn; c.2, s.819 2) Risâle-i Sipahsalar; s.150 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.153

Evliya

Vefâ Konevî

Vefa Konevi Vefa Konevi İstanbul'daki meşhûr velîlerden. İsmi Mustafa bin Ahmed, lakabı Muslihuddîn'dir. Şeyh Vefâ, Ebü'l-Vefâ, İbn-ül-Vefâ da denir. Konya'da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1490 (H.896) târihinde İstanbul'da vefât etti. İsmi verilen Vefâ semtinde kendi adıyla anılan câminin sol tarafına defnedildi. Sonradan kabr-i şerîfi üzerine yeşil kubbeli bir türbe yapıldı. Vefâ Konevî hazretleri, ilk tahsîlini yaptıktan sonra, Edirne'de Debbaglar Câmii imâmı Şeyh Muslihuddîn'e talebe oldu. Bir müddet bu hocasından ilim öğrenip feyz aldı. Sonra hocasının tavsiyesi üzerine evliyânın büyüklerinden Abdüllatîf-i Kudsî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Hem din, hem de fen ilimlerinde mütehassıs olarak yetişti. Tasavvuf ilminde ve hâllerinde de yetişip yükseldi. Şeyh Vefâ hazretleri, bir ara hacca gitmişti.Hacdan deniz yolu ile dönerken, yolda hıristiyan korsanları tarafından gemisi yağma edilip, kendisi de esir edildi. Rodos Adasına götürülüp hapsedildi.Zamânının gözüpek kahramanlarından Kahramanoğlu İbrâhim Bey tarafından, esir alanlara para verilmek sûretiyle esâretten kurtarıldı.Hürriyetine kavuştu.İstanbul'a dönüşlerinde, şimdi kendi ismi ile anılan "Vefâ" semtine yerleşti. Vefâtına kadar burada yaşadı. İnsanlara doğru yolu göstermek, dînimizin emir ve yasaklarını bildirmek ile meşgûl oldu. Sözleri gâyet beliğ ve açık olup, dinleyenlerin kolaylıkla anlayabileceği şekildeydi. Çok ibâdet ettiğinden, sohbetine gelenleri, ancak belli vakitlerde kabûl ederdi. Sohbetleri pek tatlı olup herkesin onu dinlemek ve yüzünü görmek için âşık olduğu bir zâttı. Sözleri hikmetli ve nükteli idi. Din husûsunda hiç tâviz vermezdi. Bu hususta titiz ve celâlli idi. Dünyâya düşkün olanlara iltifât etmez, dervişlerle, dünyâya düşkün olmayanlar ile sohbet etmeyi severdi. Zamânının meşhûr kimseleri kapısına gelir, sohbetine kavuşmak için kabûl etmesini beklerdi. Bir defâsında, Fâtih Sultan MehmedHan kapısına kadar geldiği hâlde onunla görüşmemiştir. O da üzülerek, geri dönüp gitmiştir. Onunla görüşmemesinden dolayı kendisi de üzülmüş, hattâ gözlerinden iki damla gözyaşı yanaklarına inmiştir. Yanında bulunanlar; "Efendim neden pâdişâhı kabûl etmediniz? Hem siz buna üzüldünüz, hem de o üzüldü." dediler. Ebü'l-Vefâ hazretleri, gözünden akan iki damla gözyaşını eliyle silerek; "Doğru söylersiniz. Ama inanıyorum ki, benim ona olan sevgim ve onun bana olan ihtiyâcı, bize asıl vazifemizi unutturacak kadar fazladır. Dostluğumuz, sohbetimiz, birçok vatandaşın işinin yarım kalmasına sebeb olacak. Sonunda dayanamayıp pâdişâhlığı bırakmak isteyecek. Şimdi anladınız mı? Sultânı niçin kabûl etmediğimi?" buyurdu. Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü'l-Vefâ hazretlerini çok sever ve üstün tutardı. Kızını evlendirirken, nikâhı teberrüken Vefâ hazretlerinin yapmasını ve onun huzûrunda olmasını istedi. Vefâ hazretlerine kırk bin akçe göndererek durumu arzetmişti. Fakat Vefâ hazretleri bu hediyeyi kabûl etmedi ve; "Muhyiddîn Konevî Efendi vardır. Fakirdir, bu parayı ona verirsiniz. Bereketli bir zâttır. Onu getiriniz, bu işi o yapsın." buyurdu. Bunun üzerine o zâtı getirip, nikâhı kıydırdılar. Bir bahar günü, Vefâ hazretlerine; mevsim güzel, hava çok hoş. Allah'ın rahmet eserlerini görmeniz için dışarı çıkmanızı istirhâm ederiz dediklerinde; "Bugün müsâade edin. Akşam, her zaman yediğimden bir lokma daha fazla yiyeyim de, dışarı çıkacak kuvvetim olsun." buyurdu. Kendisine, şehrimize, şu kadar ağırlıktaki taşı kaldıran ve şu kadar ağır yük taşıyan birisi geldi dediklerinde; "Abdest ibriğini taşımak, ondan zordur." buyurdu. Bu ne doğru ve ne güzel bir cevaptır. Çünkü, ağır taşı kaldırma ve ağır yük taşımada nefsin hazzı vardır. Bunun için nefse kolay gelir. Abdest ibriğini taşımakta ise, nefse muhâlefet vardır. Bunun için nefse daha zor ve daha ağır gelir. Ebü'l-Vefâ hazretleri astronomi ve astroloji ilimlerine vâkıftı. Çok talebe yetiştirdi. Güzel halleriyle meşhûr oldu. Sultan İkinci Bâyezîd-i Velî, Ebü'l-Vefâ hazretlerini çok severdi. İlminin, yaşayışının hayrânı idi. Bu sebepten vefât ettiği zaman cenâze namazında bulundu. Hattâ o esnâda, kefenini açıp, yüzüne bakarak, eskiden beri olan hasret ateşini bir parça gidermek istedi. Kefenini açıp baktıklarında,Ebü'l-Vefâ hazretleri yüzünü sağ eliyle kapatmıştı." Ebü'l-Vefâ hazretlerinin türbesinin duâ edilen penceresinde şu beyitler yazılıdır: Muktedây'ı ehl-i mânâ, Muslihuddîn Ebü'l-Vefâ Uyûn-ı uşşâka hâk-i merkadidir Tûtiyâ Mânâsı: (Muslihuddîn Ebü'l-Vefâ, mânâ ehlinin, evliyânın uyduğu kimsedir. Mezarının toprağı, âşıkların gözlerine sürmedir.) Ebü'l-Vefâ hazretleri adına Konya'da bir câmi, İstanbul'da ise câmi, medrese, hamam, dergâh, halvethâne ve türbe inşâ edilmiştir. Şeyh Vefâ hazretlerinin eserleri şunlardır: 1) Makâm-ı Sülûk: Tasavvuf ile ilgili olup, Türkçe ve üç yüz doksan altı beyitlik manzûm bir eserdir. Tasavvufî, ahlâkî mevzûları şiir yoluyla anlatmıştır. Bu eseri, edebiyât ve şiir bakımından da kıymetlidir. 2) Şâz-ı İrfân: Türkçe ve manzûm bir eserdir. 3) Evrâd-ı Vefâ: Beş yüz elli altı sahife civarında olup, nesir bir eserdir. 4) Rûznâme-i Vefâ: Bu eseri,Defterdar Ali Çelebi tarafından Miftâh-ı Rûznâme adıyla şerhedilmiştir. Bunlardan başka eserleri de olduğu kaydedilmiştir. Şeyh Vefâ hazretlerinin bir şiiri şöyledir: Evvel tevhîdi zikret, Sonra cürmünü fikret. Var yoluna doğru git. Derviş olayım dersen. Bir zât-ı kâmil ara, Gezme tozma âvâra. Tamam sıra bu sıra, Derviş olayım dersen. Gaflet ile çalışma, Çok gezmeye alışma. Kem sözlere karışma, Derviş olayım dersen. Rüyâna yalan katma, Elden söz alıp satma. Cellad önüne yatma. Derviş olayım dersen. Her sözde inâd etme, Her mezbelede bitme. Sapa yollardan gitme, Derviş olayım dersen. Dostunda kusur görme, Ak yüze kara sürme. Başına çorap örme, Derviş olayım dersen. Hayrın bir ise binle, Vakt-i seherde inle. Pend-i Vefâ'yı dinle, Derviş olayım dersen. 1) Kâmûs-ül-A'lâm; c.6, s.4688 2) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); c.1, s.251 3) Tâc-üt-Tevârih; c.2, s.527 4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.181 5) Rehber Ansiklopedisi; c.4, s.326 6) Nefehât-ül-Üns; s.559 7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1071 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.138 9) Mevâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi, No: 3622, s.11

Evliya

Şeyh İdris Türbesi

Konya – Hüyük – Şeyh Idris sokakta XV. Yüzyılın başlarında yaşamış, bölgenin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında etkin görev almış bir Türk dervişidir. Şeyh Bahşi’nin kardeşi olduğu rivayet edilir. Kendi bölgelerinde geçenlere her türlü yardımın sağlandığı, misafirlere yemek verildiği, iaşelerinin ve ibadet yerlerinin temin edildiği zaviyesi yıkılmış, türbesi günümüze kadar intikal edebilmiştir.

📍 Hüyük
Evliya

Şeyh Ahmet Yatağan Mürsel

Konya – Meram – Yatağan Köyü Yatağan Köyü’nünü kurucusu ve köy halkının atası Şeyh Ahmet Mürsel, bir Anadolu Alperenidir. Kayıtlarda Yatağan’lı Ahmet veya sadece Yatağan Mürsel olarak anılmaktadır. Şeyh’i dediği Sultan’la birlikte Horasan’dan çıkmışlar, önce Hicaz’a gidip Hac görevini yapmışlar, sonra da Konya’ya gelerek Melengürgit dağı eteklerine konaklamışlardır. Bu civarda Karadağ’da zaviye kurarak 360 kadar mürit ile bir müddet burada yaşamışlardır. Daha sonra dediği Sultan kendisi Ilgın’ın Haruniye köyüne gitmiş, yetişkin müritlerine de buralarda kalarak yerleşimlerini istemiştir. Şeyh Ahmed Mürsel’i de adıyla bilinen yatağan köyü civarına göndermiştir. Ahmet Yatağan Mürsel’in ölüm ve doğum tarihleri belli değildir. 15. yüzyıl başlarında yaşamıştır. Buna dair tarihi belge, Selçuklu Sultanı II. Mehmet’in kendisine yazdığı Vakıfnamedir. Sultan Alaaddin, Yatağan Mürsel’i bir sebeple sarayına çağırmış, O’nun kerametlerine şahit olarak ermiş bir kişi olduğunu anlayarak hürmet göstermiş ve köyün iki önemli arazisini zaviyesine vakfetmiştir. Tarih Hicri 810 (1402), Sultan Alaaddin ile Yatağan Mürsel’in görüşmesi menkıbe halinde köyde nesilden nesile anlatıla gelmiştir. Bu tarihte Ahmet Mürsel 50 yaşlarındadır. Rivayete göre Ahmet Mürsel iki kızını müritlerinden iki gençle evlendirmiş, köy halkı bunlardan çoğalmıştır. Söz konusu vakıfnamede bu damatların da imzası vardır. Birisi Ali oğlu Yusuf diğeri de Mustafa oğlu İsmail’dir.

📍 Meram
Evliya

Ayabakan Türbesi

Konya – selçuklu – ferhuniye mahallesi Sultan Mesud sokak no :10 Eser, Sultan Mesut Sokakta Süt Tekkesinin kuzeyinde yer alır. Yapı M. 13. yüzyılda, Selçuklular döneminde yapılmıştır. Eserin çeşitli dönemlerde geçirdiği onarımlar sebebi ile orijinal mimarisi hakkında kesin bilgimiz yoktur. Yapım malzemesi taş ve tuğladır. Ayabakan Tekkesi adıyla anılan bu eser, Selçuklu devrinde önemli bir bölge olan Ertaş Kapısı denilen dış sur kapısının iç kısmında bulunmakta idi. Kuzey cephesinin doğu köşesindeki ahşap ve tek kanatlı bir kapıdan içeriye girilir. Duvarlar yer yer taş ve tuğla ile düzensiz bir biçimde örülmüştür. Eserin içinde hiçbir süsleme ve tezyinat yoktur. Tavan, üç ahşap sütuna oturmuş bir ana kiriş ve du- vara doğru basan ahşap kirişlerle örtülmüş ve hasır üzerine toprak damla kapatılmıştır. Türbenin kuzey cephesinde dikdörtgen bir pencere yer alır. Ortada basit sanduka yer alır. Bunun çevresinde ise tuğladan zemin döşemesi görülmektedir.

Evliya

Eynel ve Mahmud Dede Türbesi

Konya – Kabir ne yazıkki yıkılmıştır. Karatay ilçesi, Akçeşme Mahallesi’nde, Akçeşme’nin güneyinde geniş bir bahçe içerisinde yer alan 16. yüzyılda yapılmış bir türbedir. Yakın yıllarda yıkılmadan önce kerpiç duvarlı düz toprak damlı bir türbeydi. İçerisinde İynel Dede’nin ve Mahmut Dede’nin mezar taşları vardır. Daha sonra bu türbe yeniden yapılmak için yıkılmış ve bir daha yapılmamıştır. Yapı aslında yıkılan bir Mevlevi Zaviyesinin türbesiydi. Kitabe: İynel Dede’nin mezar taşında şunlar yazmaktadır: Ah el-mevt intekale el-merhüm el-magfür es-sa’id eş-şehîd Eynel Dede sene sittin ve tıs famie (960) Kaynak ; Türk Kültür varlıkları envanteri – Konya, Türk Tarik Kurumu, Prof Dr. Haşim Karpuz

Evliya

Şeyh Bahşi

Konya – Hüyük – Şeyh Bahri sokağında Konya ve bölgesinin Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli katkıları olan ve Ahmet Yesevi’nin düşüncesine bağlı olduğu anlaşılan bir Türk dervişidir. 1437 yılında kurulduğu bilinen, kendi bölgelerinden geçenlere her türlü yardımın sağlandığı, misafirlere yemek verildiği, iaşelerinin ve ibadet yerlerinin temin edildiği zaviyesi yıkılmış türbesi günümüze intikal etmiştir.

📍 Hüyük
Evliya

Konyalı Hafız Ahmed Efendi

Konya – Sarı Yakup kabristanında Muhamed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Konya’da doğdu. Şeyh Memiş Efendi’den icazet alarak halifesi oldu. Konya Müftüsü Abdülehad Efendi’nin derslerine devam ederek ilmi icazet aldı. Hat sanatını Akşehirli Mehmet Yusuf Efendi’den öğrendi. 1803’de hadis ilmi okutmak üzere Saraçzade Abdülkerim Efendi tarafından yaptırılan Saraçoğlu medresesinde uzun yıllar müderrislik görevinde bulundu. Burada pek çok öğrenci yetiştirdi. Tasavvufu ve ilmi birlikte yürüten Şeyh Ahmed Efendi 1860 yılında Konya’da vefat etti. Kabri Sarı Yakup mezarlığın­dadır. Mezar taşında şöyle yazılıdır“el-Merhum Saraçzade Dairesi müderrisi Şeyh Ahmed en-Nakşibendi el-Konevi el-Halidi. Ruhi için el fatiha. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Siyam Efendi

Konya – Taşkent – Balcılar’dan 4 kilo metre uzaklıkta, Ağıl Ardıç yolu üzerinde Siyam Efendi’nin dedesi eski Ermenek Müftüsü Hacı Mümin Efendidir. Hacı Mümin Efendi, torunu Siyam Efendi’yi İstanbul’a medrese tahsili için gönderir. Siyam Efendi İstanbul’da tahsilini sürdürür. Tahsilinin bitimine az bir süre kalır. Annesinin özlemi hat safhaya gelince medreseden izin almış ve Ermenek, Yukarı Çağlar Köyüne yolculuğa başlamış. Bu yolculuğu İstanbul’dan o zamanlar ismi Alata olan Balcılar’a kadar sürer. Yolculuk yayan olduğu için Siyam Efendi hasta bir halde Alata’ya (Balcılara) ulaşır. Alata’da Siyam Efendiyi görenler hasta olduğunu fark ederler. “Köyüne gitme. İyileş ondan sonra gönderelim. Misafirimiz ol.” derler. Siyam Efendi, “Köyüme gideceğim.”der. Yola çıkar. Alata yaylasında bir ardıç ağacının dibine kadar varabilir. Hasta düşüp ardıç ağacının dibine yatar. Hareket edemez. Daha sonra Alatalı bir çoban onu görür. Alata’dan sal götürülür ve sal ile tekrar köye getirilir. Siyam Efendi bu hastalıktan kurtulamayacağını hakkın rahmetine kavuşacağını anlar ve Alatalılara vasiyette bulunur, “Ben ölünce, beni bulduğunuz ardıç ağacının dibine defnedin. Ben kıyıcı ocağındanım. Üzerinde yılancık hastalığı olup, benim yanıma gelmek isteyenler, benim yanıma gelmeden önce aileme gitsinler. Üç defa yılancıklarını kıydırsınlar. İyi olmazlar ise sonra benim yanıma gelsinler. Ayrıca beni ziyarete gelenler bir tas süt ve haşlanmış yumurta ile gelsinler” der. Bunun nedeni şöyle ifade edilmiştir, Siyam Efendi küçükken Çavuş lakaplı babasını kaybetmiş. Yoksulluk içinde hasret kaldıkları süt ve yumurtayı çok sevmektedir. Daha sonra Ermenek Müftüsü dedesi Hacı Mümin Efendi tarafından İstanbul’a medrese tahsiline gönderilmiştir. Siyam Efendi öldüğünde henüz evli değil 25 yaşlarında bir zat olduğu sanılmaktadır. Daha sonra İzvitli Siyam Efendi, Alata’da hakkın rahmetine kavuşur ve vasiyet ettiği ardıç ağacı dibine gömülür. Siyam Efendinin ölüm tarihi Yukarı Çağlar köyünde devam eden tüm aile büyüklerine danışılması sonunda 1820’li yıllarda öldüğü hesaplanmaktadır. 1752-1820 yılları arasında yaşamış olan Siyam Efendi’nin mezarı, kronik baş ağrısı ve romatizmal rahatsızlığı olanlar tarafından ziyaret ediliyor.Eğer bir gün yolunuz Balcılar’a düşerse,yörenin en yaşlısının burada yaşadığını hatırlayıp onu ziyaret etmeyi sakın unutmayın. Genellikle baş ağrısı ve romatizmal hastalığı olanlar tarafından ziyaret edilen Siyam Efendiye ülkenin her köşesinden gelenler mevcuttur. Buraya yürüyemeyecek şekilde gelenlerin ziyaret neticesinde yürüyerek gittikleri uzun yıllardır söylenir” dedi.

📍 Taşkent
Evliya

Hacı Mükremin Efendi

Konya – Hacı Fettah Mearlığında Şeyh Hacı Muhammed Bahaeddin Efendi’nin Halifesi Silifke’de dünyaya geldi. Medrese tahsili yapmak için geldiği Konya’ya yerleşti. Sarı Hafız Süleyman Vehbi Efendi’de tahsilini tamamlayıp icazet aldı. Bir icazet de Kurra Kafalızâde Hacı Hasan Efendi’den aldı. Uzun yıllar Unkapanı Medresesi’nde talebe okutarak icazet veren Hacı Mükremin Efendi, vaktini riyazet, Kur’an ve zikirle geçirdi. 1915 yılında vefat ederek Hacı Fettah Mezarlığı’na defnedilen Mükremin Efendi’nin kabir taşı kitabesi şöyledir: “An asıl Silifke’den ve meşâyihi Nakşibendiye-i Halidiye’den olup Şeyh Bahâuddin Kuddise sırruhu Hazretlerinin halifesinden el-Hac Mükremin Efendi. Ruhuna fatiha–1331. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Hacı Ahmed Efendi

Konya – Çumra – Alibeyhüyüğü kabristanında Muhamed Kudsi Bozkıri hazretleri’nin halifesi Antalya Akseki-Yarpuz köyünde dünyaya geldi. Hüseyin Efendi’nin oğludur. Tasavvufi icazetini Memiş Efendi’den aldı. 1842’den sonra Çumra Alibeyhüyüğü kasabasına yerleşti. Belediye karşısına halkın yardımlarıyla 28 0dalı ve 2 derslikli bir medrese yaptırdı. Dört oğlu vardı. Oğul­ları Mehmet ve Hüseyin efendiler müderristi. Diğer oğulları Abdulgafur ve Nuri efendilerdir. Hacı Ahmed Efendi 1884’de Alibeyhüyüğü’nde vefat etti. Kabri Alibeyhüyüğü mezarlığındadır. Mezar taşında şunlar yazılıdır: “Ülemay-ı kiramdan Alibeyhüyüğü dersiamı hanedan-ı kadimden Tarikat-ı Nakşibendiyye-i Halidiyye hülefasın­dan el-Hac Ahmed Efendi. 1302” [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Muhammed Kudsi Bozkıri, Yrd. Doç. Dr. İsmail Bilgili – Ahmet Çelik [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çumra
Evliya

İshak Paşa Türbesi

İshak Paşa Türbesi ; Konya – Şemsi Tebrizi camii yanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Turgutoğlu Türbesi

Konya – Turgutoğlu caddesinde , Şeyh Sadreddin Konevi camii yakınında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Ateşbaz Veli

Ateşbaz Veli Türbesi ; Konya – Meram’da Ateşbaz sokakta yer alan Ateşbaz-ı Veli Tekkesinde Ateşbaz Veli’nin esas adı Şemseddin bin İzzeddin Yusuf’tur. Mevlana ailesi ile Konya’ya gelmiş ve Mevlana’nın aşçılığını yapmıştır Bu sebeple burası mevlevilerce sık ziyaret edilen bir zaviye haline almıştır. H.1305/M.1897 tarihinde Abdül Vahit Çelebi bu türbe ve zaviyeyi onartmıştır. O dönemden kalan “Ya Hazreti Üstaz-ı Veli, Ya Hazreti Mevlana” yazıları türbenin içinde görülür. Ateşbaz’ın sandukasının başında mevlevi sikkesi bulunur. Son onarımlarda türbenin külahı kurşunla kaplanmiştır. Kitabe: Haze’l Kabri Es-seîd eş-şehîd el-merhum Şems El-mille ve ‘d-dîn Yusuf bin İzzü’d-dîn Ateşbaz ila rahmetillahi teala fi mutasifi şehri receb Sene erbaa ve semanîn ve sitte mie gafferallah Tercüme ; Bu kabir 684 yılı Recep ayı ortalarında ölen Şemsü’l milleti ve’d-din, Said, şehid, merhum Ateşbaz İzü’d-din oğlu Yusuf’tur. Yüce Allah Rahmet etsin. Allah affedicidir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Adil Dede ve Pir Ömer Dede Türbesi

adres

📍 Ereğli
Evliya

Sultan Veled

Konya – Hazreti Mevlana Müzesinde ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Rüstem Bey Türbesi

Konya – Seydişehir’de Seyit Harun Veli camii girişinde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Seydişehir
Evliya

Gömeç Hatun

Gömeç Hatun Türbesi ; Konya – Musalla Kabristanında …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Şemseddin Abid Çelebi

Konya – Hazreti Mevlana Müzesinde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Cemel Ali Dede

Cemel Ali Dede Türbesi ; Konya – Cemel Ali Dede Camii yanında Burası eski bir Mevlevi Zaviyesi olup, değişik yapılardan oluşuyordu. Günümüze Semahane (Mescid) ve Türbe gelmiştir. Her iki yapı da 13. yüzyıla tarihlenmektedir. Cemel Ali Dede, Mevlana’nın yakınlarından ve Lalası olup Mevlana’yı sırtında taşıdığı için Cemel “deve” lakabını almıştır. Meram’daki bu zaviye Mevlevi kaynaklarında bağlar arasında asude bir yer olarak zikredilir. Vakıf kayıtları, kaynaklar araştırıldığında zaviyede günümüze gelen mescid (semahane) ve türbe ilişkisinden başka bir konak bir mektep daha bulunuyordu. Zaviyenin kuruluşu 13.yüzyıla kadar inmektedir. Türbe, mescidin batı bitişiğindedir. Cenazelik katı olan kuzeye yönelik tipik bir eyvan türbe olduğu anlaşılmaktadır. Türbe daha sonra yapılan mescidle irtibatlıydı. Zaviyeye gelen Mevleviler bu mescidi semahane olarak da kullanmış olabilirler. Türbenin eyvan cephesi 1961 yılındaki onarımda sivri kemer içerisine yerleştirilen bir pencere ile kapatılmış ve süslemeleri bozulmuştur. Bu onarım sırasında, mescidle olan irtibatı kesilmis, batı duvarı yenilenerek bir payanda ile desteklenmiştir Aynı onarım sırasında, türbeye girebilmek için güney taraftan bir kapı açılarak bu cepheye bir oda konulmuştur. Türbe içerisinde sekiz sanduka bulunmaktadır ve bunlardan dördüncüsü Cemel Ali Dede’ye atfedilmektedir. Konya ve çevresinde 13. yüzyıla tarihleye bileceğimiz bu türbe planında birçok yapı bulunmaktadır. Bunların en önemlileri Gömeç Hatun, Şekerfuruş, Bedreddin Gevhertaş, Eflaki Dede ve Akşehir Reis bucağındaki Emir Yavtaş türbesidir. Sandukalar ve eyvan kemer üzerindeki çiniler önemlidir. Sonradan yapıldığı anlaşılan mescid, bir giriş kısmı ve kübik bir harimden meydana gelmektedir. Tuğla kubbeye tromplarla geçilmektedir. Türbe gibi mescidin de üzeri kurşun kaplıdır, içerisinde orijinal süsleme yoktur. Tanrıkorur, eskiden perde motifli mihrapta aynı uygulamaya yer verildiğini belirtir. Tekkeler kapatıldıktan sonra konak yıkılmış, mektep bir ara jandarmaya verilmişse de daha sonra yıkılmıştır. Kaynak ; Türk Kültür varlıkları envanteri – Konya, Türk Tarik Kurumu, Prof Dr. Haşim Karpuz Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Mehmet Hemdem Çelebi

Konya – Hazreti Mevlana Türbesinde ……. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Şeyh Şücaeddin Türbesi

Konya – Musalla Kabristanında . ( Harita daki nokta tam yerini gösterir.) …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Hüsameddin Çelebi

Konya – Hazreti Mevlana’nın Türbesinin girişinde sağ tarafta …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Pirebi Sultan

Pirebi Sultan Kabri ;Konya – Pirebi caddesindeki Pirebi camiinin kıble tarafında …. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

İmam Begavi

İmam Begavi Türbesi ;Konya – Sadreddin Konevi hazretlerinin türbesinin bahçesinde ….. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Söylemez Türbesi

Söylemez Türbesi ;Konya – Meram’daki Balık Halinin hemen önünde …… Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Selahaddin Zerkubi

Konya – Hazreti Mevlana’nın Türbesinin girişinde sağ tarafta Aslen Konya’ya bağlı Kamile denilen köyden olup doğum tarihi bilinmemekle beraber Mevlana Celaleddin Rumi’den daha önce doğduğu sanılmaktadır. Konya’da kuyumculukla meşgul olduğundan dolayı Zerkub=Kuyumcu diye şöhret bulmuştur. 629/1231 yılında Konya’ya gelen Seyyid Burhaneddin Tirmiz’ye Mevlana Celaleddin gibi o da mürid olmuştur. Seyyid Burhaneddin ‘in Kayseri ‘ye gelip orada vefat etmesinden haylıi sonra da 647 yılı civarında Mevlana’nın halifesi ve has müridi olmuş, tam on yıl onun sohbetinde bulunduktan sonra nihayet 65 7/1258 yılında vefat etmiştir. Konya’da Sultanü’l-Ulema’nın türbesi medfundur. Onun Seyyid Burhaneddin ve Mevlana Celaleddin’e mürid olduğu Menakıbü’l-Arifin’deki bir hikayede anlatılmaktadır. Hikaye’ye göre: Şeyh Selahaddin Zerkub, anası ve babası Konya civarında bir göl kenarında bulunan Kamile ismindeki köyden idiler. Bu gölden balık avlamakla geçinirlerdi. Seyyid Burhaneddin Konya’dan ”Daru’l-Fetih” denilen Kayseri’ye gidip orada vefat ettiği zaman, Şeyh Selahaddin de ana ve babasını görmek için doğum yeri olan Kamile’ye gitmişti. Köye vardığında Selahaddin’i evlendirdiler. Şeyh Selahaddin bir müddet köyde hanımının, anne-babasının yanında kaldı. Artık bu hayata iyice alışmıştı. Günlerden bir gün Konya’ya geldi ve Ehü’l-Fazl Mescidi’nde Cuma namazında bulundu. O gün Mevlana Celaleddin vaaz ediyor ve büyük coşkunluklar gösteriyor ve Seyyid Burhaneddin hakkında birçok şeyler anlatıyordu. Birdenbire Seyyid Burhaneddin ‘in halleri Mevlana Celaleddin’in zatında büyük bir nur gibi Şeyh Selahaddin’e tecelli etti. Selahaddin hemen ayağa kalkıp Mevlana’nın vaaz ettiği minberin altına gelerek baş koyup, Mevlana Celaleddin ‘in ayaklarına yüzlerini ve gözlerini sürdü. Bunun üzerine Mevlana Celaleddin Hz.leri iltifatlarda bulunarak: – Nerede idin? diye sordu. Şeyh Selahaddin de: – “Evlendim, sizden ve sohbetinizden mahrum kaldım diyerek özür diledi. Mevlana Celaleddin ise: – “Hayır, hayır sen bizdensin. Bizim canımızsın diyerek elinden tuttu ve (onu) kendisine sohbet arkadaşı yaptı.” Kaynak ; Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Evliya

Memiş Efendi – Muhammed Kudsi Bozkıri (k.s.)

Maşallah Valide-i Sultan Aliyyetu-s Şan KethüdasI UtıfetLu Hacı Said Beg Hazretleri Tarafindan inşa Olunmuştur Tekabbellahu Azze ve Celle Sene 1314 (Miladi 1896) Memiş Efendi hazretlerinin türbesi ; Konya – Seydişehir’de çavuş köyünde ”Bir Türk geldi ve bizde ne varsa aldı gitti.” Mevlana Halid-i Bağdadi Memiş Efendi Hacı Memiş Efendi yalnız Konya’nın değil, bütün Anadolu’nun ilminden ve feyzinden istifade ettiği büyük bir Alim ve ünlü bir Veli’dir. Hacı Memiş (Muhammed Kudsi) Efendi 1784 yilinda Konya ili, Bozkır ilçesi, Ali Çerçi köyünde dünyaya geldi. Babasinin adı Mustafa Efendi, annesinin adı Halime Hanım’dır. Soyu Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav)’e dayanır. Çocukluğu Bozkır’ın Karacahisar köyünde geçti. Kendi akrabalanndan aynı zamanda Ebu Said Hadimi Hazretleri’nin de talebesi olan İbrahim Efendi’nin terbiyesi altında yetişti. Daha sonra Karacahisar’da İbrahim Efendi’nin oğlu Müderris Yeğen Muhammed Efendi’den de ders alarak ilmini genişletti. Alanya, Hadim, Kayseri ve İstanbul’da tahsiline devam ederek eşi bulunmaz bir alim oldu. Meviana Halidi Bağdadi Hazretleri’nin halifesi olan Ödemişli Şeyh Hasan Kudsi Efendi’den Nakşî Halidi Tarikatı İcazeti aldı. . . . Şam’da bulunan Mevlana Halidi Bağdadi Hazretlennı görme arzusu kendisinde dayanılmaz bir hal alınca Şam’a gitti Kırk gün Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri’nin yanında bulunarak O’ndan da İcazet aldı. Mevlana Halidi Bağdadi hazretleri , Hacı Memiş Efendi ile ilgili şöyle buyurmuştur ” Bir Türk geldi ve bizde ne varsa aldı gitti.” Bir müddet Kudüs’te kaldı. Oradan Mekke-i Mükerreme’ye giderek Hacı oldu. Sonra, dönerek medresesini kurdu. Öğrenci yetiştirmeye başladı. Daha sonra, Bozkır Hocaköy (Üçpınar)’e yerleşti. Hocaköy(Uçpınar)’de yine medresesini kurarak öğrenci yetiştirmeye devam etti. Orada 17 yıl kaldı. Hocaköy (Üçpınar)’de kendisini çekemeyenlerin çoğalması üzerine Seydişehir’e göç etti. Seydişehir’de talebesi Hacı Abdullah Efendi’nin yaninda 5 ay kaldıktan sonra aynıilçenin Çavuş köyüne gitti. Çavuş’ta da medresesini kurarak talebe okutmaya devam etti. İlim ve tasavvufu birlikte yürüten Memiş Efendi (rh.a) Miladi 28 “Ekim’1852 / Hicri 14 Muharrem 1269 yilinda Perşembe günü 71 yasinda iken Çavuş köyünde Hakk’ın Rahmetine kavuşmuştur. Talebelerinden ve Halifelerinden Hacı AbdullahEfendi, Hacı Memiş Efendi’yi yıkayıp kefenlemiş, Hocakoy’den gelenlerin hazır olduğu kalabalık bıi cemaatle cenaze namzını kıldırmıştır. Çavuş köyündeki medresenin yanındaki yere defnolunmuştur. Hacı Memiş Efendi’nin külahla örtülü olan türbesi, Hacı Abdullah Efendi’nin öncülüğünde 1866 yılında yaptırılmıştır. Hacı Memiş Efendi vefat ettiği zaman geride: bir post, bir hasır, bir çarık ve birde asa’dan başka bir şey bırakmamıştır. Hayatta iken; “Vücudunu çürüten er olmaz” buyururlardı. Vefatından 13 yıl sonra türbesi inşa edilirken kabri açıldığı zaman kefeni ve vücutları, hayatta olduğu gibi hiç bozulmadığı görülmüştür. Hacı Memiş Efendi’nin türbesi Konya-Seydişehiryolu üzerinde, Konya”dan itibaren 70. km’deki Çavuş Kasabası’ndadır. Hacı Memiş Efendi ,Baki aleme göç ettikleri zaman 4 hanımından 7 oğlu ve 4 kızı bulunmakta idi. Torunlarından Zeynel Abidin Efenedi , Rıfat Efenedi ve Ziya Efendi 1909’da Konya’da Islahı Medaris’i açtılar. Onların yetiştirdikleri talebeler Memleketimize pek çok hizmetlerde bulundular. Bunlardan bazıları: Fahri Kulu, Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu, Saatçi Osman Efendi, İbrahim Hakkı Konyalı ve Abdullah Tannkulu (rahmetullahi aleyhim ecmain). Ayrıca, sayılan elliye yaklaşan Halifeleri ile de Nakşibendî Tarikatının Halidiye kolunun Anadolu’da yayılmasına vesile olmuştur. Halifelerinde Bazıları ; 1- Şeyh Muhammed Bahaeddin Efendi (v. 1906) ; Hacı Memeiş efendi ‘nin en büyük oğlu , Konya’da irşad faaliyetini yürütmüş ve Hacı Fettah Kabristanına sırlanmıştır. 2- Şeyh Hacı Abdullah Efendi (v. 1903) ; Seydişehir’de irşad etmiştir. Kabri şerifi Seyyid Harun Veli hazretlerinin hemen karşısındadır. 3- Topbaşzade Hacı Ahmed Kudsi Efendi (v.1889) ; Kadınhan’ın da irşad etmiş , kabri şerifi Mevlana Türbesi bahçesindedir. 4- Muhammed Zahreddin Efendi (v. 1859) ; Bozkır – avdan köyü 5- Şeyh Hacı Feyzullah Efendi (v.1876) – İstanbul Hacı Memiş Efendi ‘nin Şemaili ve Ahlakı Hacı Memiş Efendi ; orta boylu, esmere yakın tenli olup alın ve kaşlarının arası açık idi. Kaştan ince ve uzun, gözleri orta ve siyah idi. Burnunun ucu yüksek, ağzı büyük ve genişti. Sakalı gür ve büyükçeydi. Vefat ettiği zaman beyazı siyahından daha çoktu. Kemikleri iri ve kuvvetli idi. Alnında velilik nuru parlamakta olup heybetli bir görünüşe sahipti. Kendisini aniden gören kimse korku ile dolardı. Hacı Memiş Efendi gayet vakur ve sekinet sahibiydi. Asla kahkaha ile gülmezdi. Ara sıra tebessüm ederdi.Çok sıcak kanlı idi. Kendisi ile sohbet eden kimse ondan asla ayrılmak istemezdi.Dili tatlı, yüzü gayet sevimliydi. Daima hakikatlerden bahseder, marifetleri açıklardı. Hiçbir zaman gereksiz konuşmaz, daima hayırla nasihat buyururlardı. Sözlerini işiten kimseye asla usanma gelmezdi. Keramet eseri olarak, kim dünya sıkıntı ve darlıkları yönünden şikayetçi oiarak onun yanına gelse, hemen ferahlığa kavuşur, büyük bir rahatlık hissederdi. Eğer kendisinde dünya sevgisi varsa, hemen yok olur, geçim sıkıntısı ve dertlerinden kurtulurdu. Netice olarak İlahi dergaha yönelen melek yüzlü bir kimse oluverirlerdi. Gariplere, yetimlere, yoksullara çok yardlm ederdi. Cömertlikte ve eli bollukta zamanın bir tanesiydi. Dünyaya ve içindekilere iltifat gostermezdi. Sayılmayacak derecede evinde misafirleri olurdu. İmkanları kıt bir köyde oturmasına rağmen hepsini yediri, içirirdi. Herkesi dünya sevgisinden meneder, Allah’ın sevgisine yöneltirdi. ” Rızık için üzülüp ızdırap çeken kimse insan defteri dışındadır.” buyururdu. Hacı Memiş Efendi’nin Kızları ve Oğulları ; Oğulları ; 1- Muhammed Bahaeddin Efendi Hacı Memiş Efendi’nin 2. hanımı Gümüş Kadın’dan en büyük oğludur. 1834’de Bozkır Karacahisar’da doğmuştur. Hasan Kudsi Efendi’nin kızı Emine Hanımla evlenmiştir. 1862’de Konya Bekir Sami Paşa Medresesi’ne Müderris oldu 44 yıl bu medresede eğitim öğretim faaliyetleri yaninda Nakşı Halidi Tarikatı üzerine Babasinin Halifesi olarak irşat görevini yürüttü. Orayı bir ilim merkezi haline getirdi 1906’da Konyatda vefat etmiştir. Şeyh ve müderris idi. türbesi Konya , Hacı Fettah Mezarlığı’ndadır. Zeynelabidin Efendi (1869-1940) ve Muhammed Rifat Efendi (1871-1920) ve Ahmet Ziya Efendi (1875-1923) isimlerinde üç çocuğu vardır. 2- Mustafa Asım Efendi ( Koca Müftü) Bozkır Müftüsü idi. M.1906’da Hocaköy’de etmiştir. Orada metfundur.Annesi Gümüş Kadın’dır. 3- Ubeydullah Efendi M.1881’de Hocaköy ‘de vefat etmiştir. Kabri Kurşunlu Camii bahçesindedir.Annesi Gümuş kadındır. 4- Halid Efendi (1841 – 1909) Karaman’da vefat etmiştir. Kabri Karaman Ketane Camii bahçesindedir.Annesi Emiş Kadın’dır. 5- Zeynelabidin Efendi 18 yasinda Bozkır Karacahisar köyünde vefat etmiştir. Kabri oradadır. Kur’an-ı Kerim Hafızı idi. Annesi Emiş Kadın’dır. 6- Sıddık Efendi (1851 – 1921)Bozkır Hocaköy ‘de vefat etmiştir. Orada metfundur.Annesi Emiş Kadın’dır. 7- Hasan Kudsi Efendi (1847 – 1921) Konya’da vefat etmiştir, Kabri Hacı Fettah Mezarlığındadır. Annesi Emine Hanım’dır. Kız Çoçukları 1- Havva Hanım Annesi Havva Hanım’dır. Bozkır Karacahisar’da doğmuştur. Softa Hoca Mehmet Efendi ile evlenmiştir. Kabri Bozkır Hocaköy’dedir. 2- Fatma Hanım Annesi Gümüş Kadın’dır. Bozkır Kadısı Abdullah Efendi ile evlenmiştir.M.1863’de Hocaköy ‘de vefat etmiştir. Kabri oradadır. 3- Ayşe Hanım Annesi Gümüş Kadın’dır. Avdan’lı Şeyh Muhammed Zahreddin Efendi ile evlenmiştir. Kabri Bozkır Avdan köyündedir. 4- Hatice Kübra Hanım Annesi Emiş Kadın’dır. Hocaköy’lü Mehmet Efendi ile evlenmiştir. M.1926yılındaBozkır Hocaköy ‘de vefat etmiştir. Kabri Hocaköy’dedir. HACI MEMİŞ EFENDİ’DEN MENKÎBELER 1- Hacı Memiş Efendi , her zaman Allah’ın emirlerinİ ve yasaklannı insanlara bildirmeye çalışırdı. Dini uğrunda canını feda etmekten çekinmezdi. Islamın emirlerine uymada çok titizlik gösterir. “Bir kişinin şeriatta ne kadar eksikliği varsa bir o kadar da tarikatta noksanı olur!” derdi. Tarikatla şeriatı bir bilirdi. Herhangi bir konuda, “Şeriatte böyle amma hakikatte veya tarikatte bu böyle değil” diyenlere çok kızar ve; “Bunlar Şeytana uyarak temiz şeriatı işlemez hale getirirler ve böylece sapıklardan olurlar” buyururdu. Memiş Efendi’nin temsil ettiği ilim ve tasavvuf hareketi Ebu Said el Hadimi’nin ilmi geleneğine ve Mevlana Halidî Bağdadî’nin tasavvuf anlayışına dayanır. 2- Hacı Memiş Efendi , İslam’ın yaşanması için çalışır ve didinirdi. Şeriatle hakikati bir bildiği için. “Şeriat hakikatin ta kendisidir. Bazıları kabuk ve iç ile bir benzetme yapmışlarsa da biz buna razı değiliz. Çünkü kabuk ile iç arasinda nevi bakımdan ayrılık vardır” buyururdu. 3- Hacı Memiş Efendi ‘nin aim bir müridi vardı.25 sene fakirlik çektiğinden dolayı, ücretli olarak köylere Ramazan imamlığına (cerr)’e giderdi. Ona:”Cerre çıkma! Yaninda olanla kanaat et! Allahü’Zülcelal’e tevekkül ol’ Eğer geçmiş senenin gelirlerinden az olursa, eksiğini ben tamamlayacağım”. Buyurdu. O alim murid cerre çıkmakdan vazgeçerek eldeki ile kanaat etti. O zat sonradan ; ”Senelerce sefillik çektim. Geçim darlığım vardı. Bir mal sahibi de olamadım. Şimdi ise , Allah’a hamdolsun hem sefaletten kurtuldum, hem de mal sahibi olarak zengin oldum” diyerek devamlı şükrederdi. 4- Hacı Memiş Efendi (rh.a) Keramet göstermekten çok çekinirdi. Eğer keramet bir müridin kurtuluşuna sebeb olacaksa çaresiz olarak açığa vururlardı. Nitekim alimlerden çok yavaş kabiliyete sahip bir müride, bir gün üç saatlik bir uzak’lıktaki bir köyde bir kalb daralması geldi. İçinden şöyle geçiyordu: “Alemde şeyh endişesini neden çekeyim, Tarikat için neden bir sürü zahmete katlanayım? Bu meslekten bir şey anlayamadım. Bundan sonra ben de diğer insanlar gibi kendi işlerimle meşgul olacağım” diyerek tasavvufu inkara yöneldi. Bu düşüncelerini hiç bir kimseye açmadan Hacı Memiş Efendi’nin huzuruna gelince, Hacı Memiş Efendi ona: “Kimin şeyhi yoksa onun şeyhi şeytandır!.. değil mi? Hak yoldan çıkmaya hangi akıllı cesaret edebilir?” buyurarak o müridinin yanlış düşüncesin! gönlünden çıkardı. 5- Hacı Memiş Efendi ‘nin öğrencilerinden biri, rüyasında kendisini Yazıcızade Muhammed Efendi’nin ‘Muhammediyye’ adlı kitabını cild ve kağıdı ile beraber yediğini gördü.Uyandıktan sonra: “İnşaallah bundan sonra Hacı Bayram Veli ve Yazıcızade Muhammed Efendi hazretlerini ziyaret edip oraya intisap edeyim. Bizim feyzimiz oralardan görünüyor”diye rüyayı yorumladı.Namaz vakti yaklaşınca namaz kılmak için camiye çıkınca Hacı Memiş Efendi o zata yöneldi ve aniden: “Bir kimse önündeki hazır olan bayramı bırakıp da niçin başka yere Bayram aramağa gitsin? Bazan kişiye şeyhinden olan feyzi diğer bir şeyhtenmîş gibi görünür. Bu Allah’ın bir hikmetidir. Sen amellerinde samimi ol! diyerek ogrencisine güzel bir ders verdi. 6- Hacı Memiş Efendi’nin blr müridi tasavvufi eğitimini tamamlamadan memleketine gitmek istedi. Hacı Memiş Efendi ona, “Gitme! Eğitiminı tamamla! dedi. Buna rağmen o kişi memleketine gitti. Sonra çok ağır bir hastalığa tutuldu.Hasta ve ümidsiz bir halde yatarken, bir gece rüyasında Hacı Memiş Efendi’nin yanında olduğunu gördü. Hacı Memiş Efendi elinde bir kazma ile karnındaki hastalığa sebeb olan şeyin üzerine birkaç defa vurup oradan bir şey çıkardı. Öğrencisi uyandığında hiçbir hastalığının kalmadığını görünce Allah’a hamd ederek tekrar hocasının yanına döndü. 7- Hacı Memiş Efendi yetenekli öğrencilerine ilgi alaka gösterirdi. Böyle bir öğrencisine; “Sen denizin ötesine bile gitsen benim elimden kurtulamazsın” buyurdu. Bir süre sonra, o öğrenci ilim tahsili için Mısır’a gitti. Bir gün dersini anlamadığı için üzüntülü olarak uyuyakaldı. Gece rüyasında dersi tamamiyle öğrenmişti. Senelerden sonra Hacı Memiş Efendi’yi ziyarete geldiğinde Hacı Memiş Efendi ona tebessüm ederek; “Sana ben denizin ötesinde bile olsan elimden kurtulamazsın demedim mi?” diye buyurdu. Bu sözlerinden sonra o mürid o geceleyin öğrenmiş olduğu dersin Hazretin öğrettiğine dair kerametlerini hissettiğini sonradan anlatmıştır. 8- Hacı Memiş Efendi’nin türbesine bitişik olan camı, zaman içinde harap olup, ihtiyacı karşılamayınca yıkıarak yerine biraz daha geniş olarak yeniden yapılmıştı. Cami inşaatl devam ederken Beyşehirli bir kimse gelip kapı ve pencereleri kendisinin yaptıracağını bildirmiş. Beklemedikleri bu yardım karşısında: “Rüyanda babanı mı gördün?” diye takıldıkları o kişi şunları söylemiş: ” Ben 6 yaşıma kadar felçli idim ve yürüyemiyordum. Annemle babam beni alarak Hacı Memiş Efendi’nin türbesi gelip, sandukanın yanına yatırdılar. Kendileri de namaza durunca sandukadan bir el uzanarak beni ayağa kaldırdı “Ben de yürüyerek aşağıya inmeye başlayınca, namazlannı bozarak arkamdan yetişen annemle babama durumu anlattım. Bu yüzden merhuma minnet borcum vardı, onu ödemek istedim” dedi. 9- Şeyh Mustafa Efendi, Hacı Memiş Efendi ‘nin halifelerindendi. Hacı Memiş Efendi ‘nin vefatından sonra kabirlerini tamir hususunda çok gayret sarf eder. Tamir esnasinda kabir, ayak tarafından açılır. Mustafa Efendi elini açılan yerden kabre sokunca mübarek ayaklarının vefatı uzun seneler geçmesine rağmen hala sıcak, soğumamış olduğunu görür. Kabirde yatan Efendimiz Hazretleri; “Daha sıcak değil mi?” diye buyurmuşlar. Bu sözleri işiten halife hazretleri bağırarak düşüp bayılmıştır. Bu halde bir müddet yatmışlardır. 10- Bir adam Hacı Memiş Efendi için; Ben bir yemek hazırladım. Eğer kamil (haluk, gerçek) bir veli, evliya ise bu hazırladığım ve meşru olmayan” yemeği yemez dedi ve Hacı Memiş Efendiyi evine yemeğe davet etti. Hacı Memiş Efendi müritlerinden birini alarak davete icabet etti. Eve vardılar yemeği yemek için,sofraya oturarlar; Mürit oruçlu olduğu için başka bir odaya gitti. Ev sahlibi Memiş Efendiye; ”Efendim müridinizde sofraya çağırsanız” dedi. Hacı Memiş Efendi adamın niyetini anladığından; ” O bir şahindir. Değme leşe kanmaz!” buyurdu. Adam bu sözden bir şey anlamadı. Bu sefer müridin yanına gidip, ” Hacı Efendi seni sofraya bekliyor” dedi. Mürid’de; “Efendimiz Hacı Memiş Efendi koskoca bir okyanustur. Herhangi bir leş onu asla bulandıramaz” dedi. Bu sözlerden sonra yaptığı işten utanan adam yaptıklarından dolayı tövbe istiğfar edip Hacı Memiş Efendinin samimi talebelerinden oldu. 11- Devlet tarafından Konya yöresine gönderilen ve büyük alimlerden olan bir müfettiş Bozkır’a gelir. Burada Halidiye tarikatına ve Hacı MemişEfendiye intisap edenlere zulüm ve işkence edermiş. Bu müfettiş sonunda Hacı Memiş Efendi’yle de karşılaşmış. Hacı Memiş Efendi’ye; ” Allah, Kur’anı Kerim (Zümer suresi 54. Ayetinde) “Rabbinize inabe edin(bağla-nın)”buyuruluyor. Inabe şeyh olmaz, Hakka olur ”der. Hacı Memiş Efendi; Sen alim birisin, ayette geçen “Rabbinize” (ila rabbiküm) kelimesinde geçen “ila” niçin? Konulmuştur diye sorar. Müfettiş; “ila” kelimesi Arap dili kurallarina göre bir şeyi sonlandırmak için kullanılır deyince Hacı Memiş Efendi: “Efendi Allah hakkında bir son olur mu? Başlangıcı yok ki sonu olsun. Hakkın varlığına başlangıç ve son düşünmek caiz değildir. Böyle bir şey asla mümkün de değildir. Fakat Allah yolunda fani olan ve Hakka ulaşan Şeyhe bağlanmak Hakka bağlanmaktır” buyurur. Bu cevaptan sonra alim olan bu müfettiş yanlış düşüncelerden vazgeçer ve Hacı Memiş Efendinin iyi bir öğrencisi olur. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak www.memisefendi.net [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Seydişehir
Evliya

Abdullah Bosnevi

Abdullah Bosnevi’nin kabri şerifi ; Konya – Şeyh Sadreddin Konevi camiinin hemen karşısında yol üzerindeki bir binanın önünde. Bursalı Hasan Kabadûz’dan seyr ü sülûkunu tamamlayan Abdullah b. Muhammed, Hilafet merkezinde “Bosnevî”, “Şârihu’l-Fusûs”, “Abdî Efendi” , memleketi Rumelide “Gâibî” lakaplarıyla meşhûr olmuştur. 17. yüzyıl Osmanlı dünyasının önemli mutasavvıf ve şâirlerinden biri olan Bosnevî, H. 992 yılında Bosna’da doğmuştur. Ailesi ve sosyal durumuyla ilgili hiçbir bilgiye sahip olamadığımız Bosnevî, ilk tahsilini muhtemelen dönemin geleneksel müfredâtına uygun olarak memleketi Bosna’da tamamlamış, daha sonra ilim ve kültür merkezi İstanbul’a gelmiştir. Bosnevî’nin istanbul’a ne zaman geldiğini ve nasıl bir tahsil gördüğünü bilmiyoruz. Ancak ortaya koyduğu derin birikim ve geniş perspektiften hareket ederek bu dönemde felsefe, kelâm ve tasavvufî düşünce disiplinlerini hakkıyle tahsîl etmiş olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Bosnevî tahsilini tamamladıktan sonra Bursa’ya giderek devrin Bayrâmî Melâmîlerinin büyüklerinden Hasan Kabadûz’a intisâb eder. Bu zât hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Ancak melâmîliğin rûhuna uygun olarak terzilikle uğraştığı için “Kabadûz” lakabıyla iştihâr ettiğini biliyoruz. Doğum tarihini bilemediğimiz Hasan Kabadûz’un eserleri de yoktur. Ancak Süleymaniye- Halet Efendi’de 800 numaralı mecmuada iki mektubu bulunmaktadır. Bu mektuplarındaki ifadelerine ve Abdullah Bosnevî ile Hüseyin Lâmekânî gibi zâhirî ve bâtınî ilimlerde ma’mûr iki mürîdinin eserlerine ve hayatlarıyla ilgili bilgilere baktığımızda temkin sahibi bir zât olduğunu müşâhade ederiz. Bosnevî ile tanışmalarını ve ona uyguladığı eğitim usûllerini bilemediğimiz Şeyh Hasan Kabadûz 1010/1601 yılında Bursa’da vefât etmiştir. Şeyhi 1010 yılında vefât ettiğine göre Bosnevî’nin Bursa’ya bu tarihten bir kaç yıl önce gelmiş olması gerekmektedir. Öte yandan İstanbul’da tahsil gören Bosnevî’nin döneminin güçlü ve yaygın tarikatlarına ilgi göstermeyip Bursa’da meskûn bir şeyhi neden ve nasıl tercîh ettiği meçhûl olmakla birlikte onun tasavvufî ve ilmî kişiliğinden hareket ederek birtakım gerekçeler ileri sürülebilir. Bu çerçevede akla ilk gelen ihtimâl, Bosnevî’nin İbnü’l-Arabî düşüncesine fıtrî yatkınlığının olması ve bu düşüncenin o dönemde daha çok Bayrâmî melâmiliği ile temsil edilmiş olmasıdır. Bosnevî’nin melâmî kimliğini öne çıkarması ulemâ ve tarikatler canibinden tenkitler almasına sebep olmuş olabilir. Zira zaman zaman bu kesime karşı çeşitli eleştiriler yapılmıştır. Ama bu tenkitler Bosnevî’nin hem sûfîler hem de devlet ricâli arasında saygı duyulagelen bir zât olmasına engel olamamıştır. Melâmîliğin Arap bölgelerinde yayılmasına hizmet eden Bosnevî, 1046 yılında hem hac amacıyla hem de çeşitli kültürel ilişkilerde bulunmak üzere seyahate çıkar. Önce Mısır’a giden Bosnevî, burada çeşitli çalışmalarda bulunduktan sonra Hicaz’a geçer. Hicaz’da hac vazifesini yerine getirmenin yanında üst düzey muhtelif siyasi ve ilmî muhitlerle ilişkiler kurar. Hac dönüşü Şam’a uğrayan Bosnevî, burada hayatını eserlerini şerhetmeye ve fikirlerini yaymaya vakfettiği tasavvufî düşüncenin otorite ismi İbnü’l-Arabî’nin kabrini ziyaret eder ve uzun bir dönem kabrin civarında halvete girerek Şeyh-i Ekber’in manevî dünyasından feyz alır. Şam’dan sonra Îbnü’l-Arabî düşüncesinin ikinci önemli ismi ve üstadı olarak gördüğü Sadreddîn Konevî’nin kabrini ziyaret eder. Konya’da bulunduğu esnada hastalanır ve 1054/1644 yılında vefat eder. Vasiyeti üzerine üstadı Konevî’nin yanına defnedilir. Verdiği eserler açısından velûd bir yazar olarak kabul edebileceğimiz Bosnevî, bu eserlerindeki entellektüel birikim ve derinliğini Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinin yardımıyla İslam âlemine sunmuştur. Farklı hacimlerde ve zengin yelpazede verdiği takriben 60’ın üzerinde olan eserlerinin, hemen hepsinin tasavvuf üst başlığına bağlı kalarak değerlendirilmesi mümkündür. Kaynak ; Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler , Mustafa Kara , Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları , 2012