Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 24 / 29 · 2.869 kayıt
Hacı Fakih – İzmir

Hacı Fakih – İzmir

Hacı Fakih Türbesi ; İzmir – Tire’de Çeşme Alanı Türbe sokağında Halk arasında Hacı Fakih türbesi (Beni Ayıran Dede) ismi ile anılmaktadır. Mimari yapısından XV. Yüzyıl ortalarında yapıldığı sanılmaktadır. Türbe moloz taş ve tuğladan kare planlı olup, üzeri kasnaklı bir kubbe ile örtülmüştür. Giriş kapısı kuzey kenarında, kenara kaydırılmış, tek bir pencere ile de aydınlatılmıştır. Türbede, “Hacı Fakıh” unvanlı Kazanoğlu Mehmet Bey yatmaktadır. Kare planlı türbenin kubbeye geçişi üçgenlerle sağlanmıştır.Türbenin kitabesi günümüze gelememiştir. Yapım tarihini belirten herhangi bir belge de bulunmamaktadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tire, İzmir
Işıl Kavaklı Türbesi

Işıl Kavaklı Türbesi

Işıl Kavaklı Dede Türbesi ;İzmir – Selçuk’da ilçeye 12 km mesafedeki Belevi kasabasını 2 km geçince yolun sağında yaşlı bir çitlembik ağacının dibindedir. İzmir-Aydın otoyolu ile Selçuk Tire karayolunun ortasında bulunan Işılkavaklı Dede yatırındaki ağaç karayolu yapılırken yol güzergahının değişmesine sebep olur. Anlatıldığına göre, karayolu yapılırken iş makinası gelip bu ağaca dayandığında arızalanır. Ağacın manevi değeri olduğunu düşünen yetkililer yol güzergahını değiştirir. Işılkavaklı Dede birçok insana umut olmuştur. Çocuk sahibi olmak, sevdiğine kavuşmak isteyenler bu ağaca dilekleri olsun diye mendil, çember benzeri bezler asmışlardır. Yatır kaçak kazı yapanlar tarafından birçok kez tahrip edilmiş ve daha sonra tekrar düzenlenmiştir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Selçuk, İzmir
Zeytinli Dede – İzmir

Zeytinli Dede – İzmir

Zeytinli Dede türbesi Bergama merkezde eski Yıldız Sineması bitişiğinde Zeytinli dede sokakta yer almakta ve yoldan oldukça yüksektedir. Türbe kule gibi örülmüş ve tepesinde zeytin ağacı büyümüştür. Belki de bu yüzden kitabesi, kimliği bilinmeyen mezara, Zeytinli Dede adı verilmiştir. Eski Yahudi Mahallesinde yer alması nedeniyle aziz mezarı da olabileceği ileri sürülür. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
Araplı Dede – İzmir

Araplı Dede – İzmir

Araplı Dede’nin kabri ; İzmir – Bergama’da Şadırvan camii yanındaki Yıkık minarenin yakınında yol kıyısında ve evin duvarına bitişik haldedir. Araplı Dede mezarı Bergama ilçesi Yıkık Minare yakınında yol kıyısında ve evin duvarına bitişik haldedir. Yıkık Minare Turabey (Hoca Sinan) Mahallesinin üç kemer köprüsüne giden cadde üzerindedir. Cami Kapısı üstündeki kitabesinden, ”Uzun müddet harap kalmış olan bu cami, Bani Emir Sultan’ın şefaatine mazhar olmak için” Bergama Voyvodası Mustafa Ağa tarafından 1831 tarihinde yaptırılmış. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
İplikçi İsmail Dede

İplikçi İsmail Dede

İzmir- Konak ilçesi Namazgah semtinde, Emir Sultan Türbesi’nin yaklaşık 50 metre kuzeybatısında, 956 sokakta yer almaktadır. İplikçi İsmail Dede adıyla anılan kişinin kimliği hakkında herhangi bir bilgiye rastlayamadık.. Yapının güneydoğu cephesinin önünde yer alan küçük haziredeki mezar taşı kitabeleri dışında inşa ya da onarım tarihi veren bir kitabe de yoktur. Mezar taşı kitabelerinden en eskisi 1129/1716–17 tarihlidir ve Feyzullah Efendi adlı bir kişiye aittir. Hazirelerin genellikle cami, medrese gibi bir mimari kuruluşun çevresinde oluştuğu göz önüne alındığında, türbe söz konusu mezar taşından daha önce inşa edilmiş olmalıdır. Bugünkü mimari özellikleri, inşa tarihi hakkında kesin bilgiler vermekten uzaktır. Türbenin en yakın benzeri yaklaşık 200 metre doğusunda bulunan Emir Sultan Türbesi’dir. İplikçi İsmail Dede Türbesi, Emir Sultan Türbesi’nin adeta küçültülmüş bir kopyası gibidir. Gerek malzeme kullanımı gerekse diğer mimari özellikleri açısından benzer olan bu iki yapının birbirine yakın tarihlerde inşa edilmiş ya da bugünkü şeklini almış olabileceği söylenebilir. Emir Sultan Türbesi’nin 1882-83 yılında, köklü bir onarım geçirerek bugünkü şeklini aldığı bilindiğine göre, İplikçi İsmail Dede Türbesi’nin ondan ve haziredeki mezar taşı üzerinde yazan 1716-17 yılından bir süre önce, muhtemelen 18.yy. başlarında inşa edilmiş olabileceği söylenebilir. Türbenin doğu cephesi önünde yer alan küçük hazirede, çoğu büyük oranda toprağa gömülmüş olan sekiz mezar taşı vardır. Hazire, bir giriş ve bir penceresi bulunan yüksek bir duvarla çevrelenmiştir. Türbe duvarları, kasnak ve kubbe yakın zamanda çimentolu harçla içte ve dışta sıvanmıştır. Yer yer dökülen sıvalar arasından, duvarların devşirme bloklar ve kırma taşlarla inşa edildiği görülebilmektedir. Türbe, ortasında fıskiye havuzu bulunan avlunun etrafında sıralanmış bir mescit ve çaşitli mekanlardan oluşan bir mimari kuruluşun parçasıdır. Bugün bir harabeye dönüşmüş durumdaki yapıların, zaviye/tekke/dergah türü bir örgütlenmeye hizmet eden bir kuruluşa ait olup olmadığının tespiti mümkün olmamıştır. Avlu etrafındaki mekanların mimari özellikleri yakın zamanda eklendiği izlenimi uyandırmaktadır. Türbenin güney duvarı ile mescidin bu cepheye bakan duvarı arasındaki bitişme çizgisi açık olarak izlenebilmektedir. Bu durum, mescit gibi diğer yapıların da sonradan inşa edildiği fikrini doğrulamaktadır. Kare planlı türbenin üzeri, yaklaşık 50 cm. yüksekliğinde sekizgen bir kasnağa oturan, yarım küre şekilli bir kubbe ile örtülüdür . Kubbenin dış yüzeyi alaturka kiremitlerle kaplanmıştır. Gövde üst hizasında yer alan saçak tamamen yok olmuş, kasnak ile kubbe arasındaki, tek sıra tuğla ile oluşturulmuş kirpi saçak ise büyük ölçüde tahrip olmuştur. Doğu cephede, hazireyi çevreleyen yüksek duvarın güney yüzü üzerinde hazireye girişi sağlayan taş söveli, yuvarlak kemerli bir giriş açıklığı yer almaktadır. Çevre sakinleri bu kısımda, vaktiyle bir çeşme olduğunu, çeşme aynasının tahrip olmasından sonra ortaya çıkan kemerli açıklığın hazireye girişi sağlayan bir kapıya dönüştürüldüğünü belirtmektedir. Nitekim, bir insanın ancak eğilerek geçebileceği oldukça küçük boyutlu olan bu açıklık, çeşme aynasının yerleştirilebileceği bir niş için uygundur. Ayrıca, kemer ayaklarının iki yanında testi sekileri halen görülebilmekte, Kuzey cephenin güney ucuna yerleştirilen türbe girişi dikdörtgen şekilli basit bir açıklıktan ibarettir . Türbe bugün , biri güney, diğeri ise kuzey cephe üzerinde yer alan, dikdörtgen şekilli, basit iki pencere açıklığından ışık almaktadır. Üzeri pandantif geçişli bir kubbe ile örtülü olan türbenin, dışta olduğu gibi içte de duvarları sıvalıdır. Mahalle halkının verdiği bilgilere göre 1970’li yıllarda, içeride yer alan sanduka kaldırılmış ve kubbe içten ahşap bir tavanla kapatılarak bir konuta dönüştürülmüştür. Türbe içindeki nişler bu dönemde yapılan uygulamanın ürünüdür. Bugün, türbe ve çevresindeki diğer yapılar harabe halindedir . Kübik bir gövde üzerine oturan bir kubbe ile örtülü İplikçi İsmail Dede Türbesi’ne benzer türbe örneklerine, Anadolu’da, Selçuklular döneminden başlayarak 20. yüzyıl başlarına kadar her dönemde rastlanmaktadır. Ancak, kubbe ile gövde arasında yer alan bir kasnağa sahip türbeler, XIV. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] KAYNAK : Ertan Daş Sanat Tarihi Dergisi Cilt/Volume: XXI, Sayı/Number:1 Nisan/ April 2012, 49-69 [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Merkez, İzmir
İmam Cafer-i Sadık Makamı – İzmir

İmam Cafer-i Sadık Makamı – İzmir

İzmir – Basmane Kubilay Mah 1021 sokakda İmamı Caferi Sadık Tayyar türbesi Kubilay Mah. 1021 Sk.da bulunmaktadır. Yapının bir ailenin özel mülkiyetinin bir kısmını işgal ettiğinden fotoğraf çekiminin oldukça zor ve ailenin izinine bağlıdır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Merkez, İzmir
Sinan Dede – Kemalpaşa

Sinan Dede – Kemalpaşa

İzmir – Kemalpaşa – Sinancılar köyünde Sinancılar, İzmirin Kemalpaşa ilçesine bağlı Bağyurdu beldesine bağlı şirin mi şirin sımsıcak bir Yörük köyüdür. Kemalpaşa ilçe merkezine 22 km uzaklıktadır. Türbe köyden uzakta ormanlık alanda oldukça yüksek bir yerdedir. Daha sonraları türbe çevresi mesire yeri olarak düzenlenmiştir. Sinan Dede hakkında değişik söylemler varsa da en ilgi çekeni; Bayındır ilçesini ihya eden ilk yerleşen ve camiler, hamamlar, hanlar yaptıran , yaşamın büyük bir bölümünü Bayındıra harcayan bir kişi olduğudur. Bu kişinin hayatının son dönemlerini Bayındır’lara kızıp küserek Bayındırı dağdan aşıp Sinancılar köyüne yerleşip hayatının sonuna kadar burada yaşayıp ölen bir kişi olduğudur. Diğer bir söylence de diğer Kemalpaşa erenleri ( Hamza Baba , Kurt Baba Tufan Dede ile kardeş oldukları Horosan erenlerinden olup İslamın yayılması için mücadele ettikleri ve bu uğurda hayatlarını kaybettikleridir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kemalpaşa, İzmir
Yaren Dede

Yaren Dede

İzmir – Kemalpaşa – Yukarı Kızılca köyünde merkeze yakın bir tepe üzerinde Horasan’dan Anadolu’ya İslâmiyeti yaymak için gelen gâzi dervişlerdir. Hayâtı ve hangi devirde yaşadığı hakkında bilgi bulunamayan Yâren Dede’nin kabri, Kemalpaşa’nın Yukarı Kızılca köyünün merkezine çok yakın bir tepededir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kemalpaşa, İzmir
Mehmed Esad İleri Hoca

Mehmed Esad İleri Hoca

İzmir – Bornova Kokluca Kabristanında Kurtuluş Savaşının mücâhid gâzilerinden. 1882 (H.1299) yılında Gümülcine’de doğdu. 1957 (H.1377)de İzmir’de vefât etti. Küçük yaştan îtibâren mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetişti. Gençliğini ve ömrünü ilim meclisleri ile savaş meydanlarında geçirdi. Birinci Dünyâ Savaşında cihâd-ı mukaddes îlân edildiği zaman, halkı dîn-i İslâm ve ümmet-i müslümanı koruma yolunda cihâda teşvik etti. Bunun için bir de broşür çıkardı. Burada cihâd hakkında âyet ve hadîslerin izâhından sonra şöyle demekteydi: “…Ey din kardeşler! Cümlenin malûmudur ki, Moskof, müslümanlığın kadîm düşmanıdır. İngiliz ve Fransızlar da son zamanlarda müslümanlık âlemine karşı bir cellât kesildiler. İngiliz ve Fransızlar, Rusya gibi gaddâr ve müstebit bir hükümetle elele vererek idâreleri altında bulunan müslüman kardeşlerimize yapmadık fenâlık bırakmadılar. Geçen sene Rumeli fecâyii de onların zâlimâne ve hâinâne tertibleri netîcesinde yapıldı. İşte onların mezâlimi bugün sâha-i cihanda ve üç yüz milyon ehl-i İslâmın uyanmasını ve kalkmasını mûcib oldu. Bugün Rus, İngiliz, Fransız ahalisi bir araya gelse, toplansa, hüküm ve esâretleri altında bulundurdukları ehl-i İslâmın yarısından azdır. İşte bugün Âlem-i İslâmın en müthiş ve mel’ânetkâr düşmanlarıyla muhârebemiz var. Öyle düşmanlar ki; idâresi altında din kardeşlerimiz envâ-ı mezâlime uğruyor. Lâkin Allahü teâlânın yardımıyla o din kardeşlerimizin göz yaşları Hükûmet-i muazzamamızın ve şanlı ordumuzun tedbir ve gayretleri ve Âlem-i İslâmın vatanperverâne hareketleri ile silinecektir. Ehl-i İslâmın düşmanı ne kadar çok olursa olsun, Âlem-i İslâmı mahvedemezler. Muhâfaza-i din ve vatana âit şer’an mükellef olduğumuz vazîfeyi lâyıkı ile îfâ edersek netîcede zafer bizimdir. Resûlullah efendimizin dîninin nûrları sönmez. Dîn-i mübîn-i İslâm kıyâmete kadar pâyidâr olacaktır. Dîn-i celîl-i İslâmın hâmisi, Allahü teâlâ ve şefîi Resûl-i müctebâ efendimiz hazretleridir. Allahü azîmüşşânın ve Resûl-i müctebânın emîrleri mûcibince hareket ve böyle cihâd zamânında malımızı ve canımızı fedâya gayret edelim. Zîrâ gördüğümüz felâketler dûçâr olduğumuz musîbetler artık cana dayandı. Elhamdülillah dünyâ yüzündeki âlem-i İslâm uyandı. Malûmdur ki; dünyâ yüzünde üç yüz milyon müslüman kardeşlerimiz var. Hilâfet makâmının şefkatli, merhametli sancağı altında mesûd ve bahtiyar hayat süren yirmi milyon nüfûs-ı müslime bulunuyor. İran ve Efgan hükümetlerinin idârelerindeki on altı milyondan maâda iki yüz altmış dört milyonu ecnebilerin, düşmanların boyunduruğu, idaresi altındadır. Yazık değil mi? Allahü teâlâyı bir, Peygamberân-ı izâmı hak tanıyan din kardeşlerimiz, hakkı yıkmaya çalışanların esâreti altında bulunuyor, inliyor. İslâm memleketlerini birçok zamanlardan beri kaplayan felâketleri düşünelim. Koca Endülüs Devlet-i İslâmiyesi ne oldu? Bir fert kalmayıncaya kadar İslâmlar mahvoldu. Yüzden fazla vilâyete sâhip, İslâmın saltanatının merkezi olan o koca müslüman memleketi ne için İslâmların elinden çıktı? Üç yüz bin câmii şerîfi olan ve üç yüz bin minberde hutbe okunan o koca kıtanın, İspanyalıların eline düşmesi acaba nedendir? Hindistan müslümanları neden esâret altına girdi? Neden her karış toprağını ecdâdımızın kanlarını dökerek aldıkları memleketler düşmanlar eline geçti? Neden olacak: Kişiye zulmeder mi hiç Mevlâsı, Kişinin çektiği kendi cezâsı… Yine Kur’ân-İ kerîmde buyrulmuŞtur. Meâl-i Şerîfi: “Bir millete, bir kavme ihsân olunmuş memleketi, nîmeti cenâb-ı Hak ellerinden almaz. Ne zaman ki; o millet, o kavim, o ilâhî nîmetin kadrini bilmez, kıymet-i hakikiyesini takdir etmez, sefâhete gider, nefsinin peşine düşerse hazret-i Allah ellerinden alır.” İşte şu sırr-İ celîl-i İlâhî, müslümanlar hakkında zuhûr etmiştir. Allahü azîmüşşân bize tarîk-i necâtı göstermiştir. Kur’ân-ı azîmüşşânda…” diyerek uzun uzun âyet ve hadîsler zikredip halkı birliğe ve cepheye koşmaya dâvet etmekteydi. Birinci Dünyâ Harbinin kaybedilip vatanın işgâl altına düşmesinden sonra Es’ad Hoca silâha sarılarak yanına aldığı gençlerle tâ Gümülcine’den beri tıynetlerini iyi tanıdığı Yunan çetelerinin karşısına geçti. Aydın havâlisinde çarpışan Kuvay-ı Milliyeciler içinde cidden çok büyük hizmetler yaptı. Muntazam ordu teşekkül ettikten sonra da millî ordunun fahrî müftüsü sıfatıyla zafere kadar hitâbeti ve silâhıyla din ve vatan uğrunda görülmemiş bir fedâkârlıkla çalıştı. Es’ad Hoca’nın bu devredeki uzun ve teferruatlı mücâdelesinin bir kısmını, millî mücâdele Aydın cephesi kumandanı ve harekât-ı harbiye reisi Tâhir Özerk Bey bir mektubunda şöyle nakletmektedir: “…Millî mücâdelede, Aydın ve Ödemiş cepheleri harekât-ı harbiye reisi bulunduğum cihetle pek muhterem diğer bir hocamızdan da bahsetmek vecîbedir. O da birinci Büyük Millet Meclisinde Aydın mebûsu olarak bulunmuş olan Hoca Es’ad Efendidir. Aydın’da sultânî mektebinde muallim ve Aydın Hilâl-i Ahmer reisi iken işgâl üzerine silâha sarılarak cephemize gelmiş, hakîkî bir muhârib olarak bizimle muhârebelere iştirak etmiştir. Yunan, Ödemiş’in Mendegüme üstündeki bayıra, açık ordugâh kurmuştu. Biz de Koçak Deresi ağzında yüz elli mevcutlu bir piyâde taburu ve bu taburun sağında kırk kadar zeybek kızanıyla Mendegümeli Hasan Hüseyin Efe, sol cenahdaki tepede bir kudretli cebel topu ve benim maiyetimde yedi süvâri (muhterem Hoca Es’ad Efendi de dâhil), buna mukâbil düşman bir alay piyâde ve dört toplu bir cebel bataryasından mürekkeb idi. Fecirle berâber savaş başladı. Her neye mal olursa olsun Mendegüme havzasını düşmandan geri almamız esas gâyemiz idi. Bunu da taarruz emîrlerimizde bildirmiştik. Fecrin o ıssızlığı sırasında ordu müftümüz muhterem hocamız Es’ad Efendi kendisi ve topçu askerleri tekbirler getirerek ilk mermiyi biricik topumuzun namlusuna yerleştirtti. Harp kızıştı. Açıkta mevzi alan düşman topçusu, Koçak Deresi ağzına doğru dört mermi attı. İşâretimiz üzerine bizim topumuz açıkta bulunan düşman topçusuna tekbirlerle ateşlendi. Tekbirlerle yerleştirilen bu mermi düşman topunun birinin ağzına isâbet etti, bunu müteâkip de düşman topları üzerine beş mermi daha yollandı. Düşman topları susup yalnız bizim topumuzun patlaması Yunanlıları sarstı, düşman topçusu mühim zâyiâtla perişan bir halde geriye kaçtı. Yunan askerleri bozulup, yüzlerce ölü bırakarak kaçtı. Bizim zâyiâtımız, biri mülâzım olmak üzere üç yaralıdan ibâretti. İki buçuk saat sonra Başören, Küçükören, Mahmutlu köyleri tamâmen düşmandan geri alındı. Biz de muzaffer olarak cephe karargâhı olan köşke döndük. Muhterem hocamızın gerek muhârebe ve gerek siyâset sâhalarında büyük hizmetleri vardır. Aydın muhârebesinden sonra Yunan mezâlimini İstanbul hükûmetine ve Îtilaf devletleri mümessillerine anlatmak üzere umum halkın mümessili olarak Aydın Belediye Reisi Reşat Beyle birlikte Rodos tarikiyle İstanbul’a gitmesi ve beynelmilel bir tahkik heyetinin gelmesine ve lehimizde rapor verilmesine dâir büyük hizmetlerine paha biçilmez, takdir ve tebcîl-i vecîbedir.” Es’ad Hoca Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisine Aydın mebûsu olarak seçildi. İkinci devrede ise, Menteşe (Muğla) Mebûsu oldu. O gerçekleştirilmesi için üç sene milletçe yekvücut bir halde ve fedâkârca çalışılan Mîsâk-ı Millî’nin tescil ettirilmesini cânu gönülden arzuluyordu. Ancak Lozan heyetinin bu gâyeden uzak faâliyetlerini görünce, şiddetli tenkitlerde bulundu. Mecliste muâhedeye red anlamına gelen kırmızı oy verdi. Bilhassa Batı Trakya Türklerinin mukaddesâtı üzerindeki tâvizkâr politikayı tenkîd eden Es’ad Hoca, yaptığı konuşmada; “Ben Yunan palikaryalarını bilirim. Onlara teslim ettiğiniz Türklerden birgün gelecek; bir torba kemik bile alamayacaksınız.” dedikten sonra, Mora ve Girid gibi yerlerde bunun misâllerini nakletti. Es’ad Hocanın, Kurtuluş SavaŞİ devresinde kaleme aldİ?İ broŞüründen baŞka birkaç küçük kitabİ daha vardİr. Bunlar: Ah Aydın (Şiir şeklinde beyannâme), Verin Zavallılara ve Hilâl-i Ahmer’dir. Soyadı kanununun çıkmasından sonra “İleri” soyadını alan Es’ad Hoca, 1927’den sonra meclise girmeyerek İzmir’in Torbalı kazâsına yerleşti. Burada bir kenara çekilerek ibâdet ve zikirle münzevî bir hayat yaşadı. Zaman zaman İzmir’in muhtelif câmilerinde halka vâzlar vererek dînî duygularını kuvvetlendirmeye çalıştı. Onlara devamlı olarak çocuklarına din bilgilerini vermeleri için nasihatlar ederdi. 15 Nisan 1957 târihinde İzmir’in Kestane Pazarı Câmisinde vâz vermeye giderken geçirdiği trafik kazâsı sonucu vefât etti. [toggle title=“Kaynaklar load=”hide”] Kaynak Sarıklı Mücâhidlerhttp://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bornova, İzmir
Hasan Dede – Bornova

Hasan Dede – Bornova

İzmir – Bornova’da Şehitler camii bahçesinde Cami yeni olmakla birlikte mezarın tarihi bilinmemektedir. Anlatılır ki, buradaki camii yapılmadan önce buraya inşaat yapmak istenir, fakat kepçe sürekli arızalanır. Bölgenin insanı bir kaç kez kepçenin kırıldığına şahit olur. Yatırın izin vermediği halk arasında konuşulunca, buraya camii yapmaya karar verilir. Yine bir söylentiye göre İzmir’in 7 kardeş türbesinin biri de bu türbe olduğu diğerlerinden biri de buraya yakın Laka köyünde kardeşi Bayrak dede olduğu söylenmektedir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bornova, İzmir
Çiğer dede

Çiğer dede

İzmir ili, Balçova ilçesi, Balçova ilköğretim okulunun arka bahçesindedir. İzmir ili, Balçova ilçesi, Balçova ilköğretim okulunun arka bahçesindedir. Yatırı önceleri eski Üçkuyular- Balçova yolu üzerindeydi. Çok ziyaret edilen bu yatır 1970’lerde yol yapım çalışmaları sırasında bulunduğu yerden alınarak Balçova merkezdeki ilköğretim binasının yanındaki yeni yerine taşınır. Günümüzde burada kırık bir mezar taşı ile sarıklı bir mezar taşı yanyana bulunmaktadır. Rivayete göre ; Yunanlılar Balçov aaltı’na geldiği zaman Ciğer Dede’nin türbesini görürler. Burada güzel içki içilir diyerek, ağaçlar altındaki türbeyi yıkarlar. Yunanlılar bu türbeyi yıkarken Ciğer Dede yerinde yoktur. Yıkımdan sonra Dede gelir bakar ki türbe yok…Türbenin yıkım emrini veren Yunanlı Panayoti o sırada İzmir Limanı’ndaki gemide uyumaktadır. Ciğer Dede, Panayoti’nin başında belirir ve (Benim türbemi yapın) der. Yapılmayınca, ikinci gece yine gider. Panayoti, ikinci ikazı da dikkate almaz. Dede kızar ve 3. gidişinde Panayoti’ye (Benim türbem bugün yapıldı, yapılmadı. Ne kadar askerin varsa hepsi temiz) tehdidinde bulununca, Panayoti çok korkar ve ertesi gün 15-20 usta, 40-50 asker ile Ciğer Dede’nin türbesini yeniden yaptırır… Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , Geçmişten Günümüze Balçova, Balçova Bel. Yay.-Hatıralar/Nazmi Tilkici, s.11 http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun

📍 Balçova, İzmir
Mühürlü Sultan

Mühürlü Sultan

İzmir – Menemen’de Pazarbaşı mahallesinde müftülük binası yanındadır Pazarbaşı Mahallesinde Müftülük binasının yanındadır. Bu türbenin kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi ve kime ait olduğu kesinlik kazanamamıştır. Türbeye, güneybatı köşeden öne doğru prizmatik bir kütle halinde çıkma yapan eyvan şeklindeki giriş medhalinden geçilerek girilir. Girişin sağ ve soluna genellikle Selçuklu taçkapılarında görülen birer mihrabiye nişi yerleştirilmiştir. Türbe içinde, medfun bulunan şahsın manevî büyüklüğüne izafeten oldukça büyük tutulmuş tek bir sanduka yer alır. Yapının dış görünüşü gibi iç görünüşü de etkileyicidir. Doğu, batı, kuzey ve kuzeydoğu duvarlarında birer büyük pencere açılmıştır. Kuzeybatı ve güneybatı kenarlarda ise mukarnaslı kavsaralı dikdörtgen şekilli birer dolap nişi yer almaktadır. Halk arasındaki yaygın söylentiye göre bu türbe, Kırklardan Veli Kız, Mühürlü Sultan ve Kadın Türbe isimleri ile tanınmış bir kadına aittir. 500 yıllık olduğu rivayet edilir. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Menemen, İzmir
Çayağzı Tekke Türbesi

Çayağzı Tekke Türbesi

İzmir – Kiraz’daki Çayağzı köyünde İzmir ili, Kiraz ilçesi, Çayağzı köyünde bulunan türbe , Tekke türbe diye adlandırılmaktadır. Osmanlı Dönemi eseridir. Çayağzı Köyü, Tarlabaşı Mh. Kırtaş Tepe de yer alır. Dikdörtgen planlı türbe moloz taştan inşa edilmiştir. Ahşap beşik çatısı marsilya kiremit kaplıdır. İçinde moloz taşlarla örülü bir mezar vardır. İçinde türbenin yer aldığı geniş bir alana yayılmış mezarlık, yöre halkı tarafından kutsal bir yer olarak kabul edilmektedir. İzmir II Numaralı KTVKK’nun 26.01.2006 tarih ve 1770 sayılı kararı ile tescil edilmiştir. Kaynak http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kiraz, İzmir
Hamza Baba – İzmir

Hamza Baba – İzmir

İzmir – Kemalpaşa ilçesine 30 km. uzaklıktaki Hamzababa köyünde bulunmaktadır Hamza Baba türbesi, ilçeye 30 km. uzaklıktaki Hamzababa köyünde bulunmaktadır. Köye girildiğinde ilk göze çarpan, birçok evin duvarında dini motiflerin işlendiği duvar resimleridir. Türbenin bakımını Hamzababa soyundan geldiği söylenilen, bu konuda elinde hilafet fermanı bulunan postnişin yürütür. Semavi Eyice makalesinde Hamza Baba’nın Nif’teki (Kemalpaşa) kabri üzerine II. Murad tarafından bir türbe yaptırılıp yakınında bir de Bektaşî tekkesi kurulmuş olduğunu kaydeder. Saruhan Evkaf Defteri’ndeki 1521-22 tarihli kayıtta, “ Nâhiye-i Nif’te Gereme nâm karye kurbünde Kapukaya demekle mâruf mevzii Hamza Baba nâm derviş kendi dest-i renciyle açıp ihya edip ve su getirip bir zaviye bina ve hasbeten lillâh bağ dikip ihya etmiş; zikrolan bağın ve mevziin öşrünü Sultan Bayezid Han ihsan edip ref buyurup ellerine hükm-i hümâyun inayet olunmuştur “, denilmektedir. Buna göre, zaviye II. Bayezid döneminde kurulmuş ve Hamza Baba da aynı yıllarda yaşamış olmalıdır. Hilal Ortaç’ın yayımladığı Hamza Baba Tekkesi’nin tarihçesiyle ilgili altı belgeden sonuncusu 6 Teşrinievvel 1308 (18 Ekim 1892) tarihli olup Şeyh Halil Efendi’nin ölümü ile zâviyedarlığın oğlu Derviş Ali Efendi’ye tevcih edildiğine dairdir. Aradan geçen 100 yıl içinde, tekke bütünüyle ortadan kalkmış, yalnız türbe ayakta kalabilmiştir. Bir mezarlığın içinde yer alan Hamza Baba Türbesi kesme taştan yapılmış se- kizgen planlı bir yapı olup içinde tek sanduka vardır. Çevre halkının anlattıklarına ve Postnişin Ali İhsan Özer’in elindeki ferman ve diğer vesikalardan anlaşıldığına göre, Hamzababa 1530 yıllarında 90.000. askeri ile Horasan’ın Balkayıp bölgesinden Anadolu’ya gelir. Onun Ahmet Yesevi dervişlerinden olduğu rivayet edilmektedir. Bugün türbenin bulunduğu yerleri fetheder ve yerleşir. O yıllarda Sultan Murat Manisa’da şehzadedir. Şehzade Murat, Hamza Baba’yı birkaç kere Manisa’ya davet eder. Sonunda Hamza Baba Manisa’ya gitmeye karar verir ve yola çıkar. Bu arada dağlara dönerek “yürün dağlar, ben Manisa’ya gidiyom, siz de gelin” der. Dağlar da Hamza Babanın peşine takılarak gitmeye başlar. Bu arada II.Murat bir haber daha yollayarak “yalnız gel” der. Bunun üzerine Hamza Baba köyün 1,5 km. aşağısında durarak bir kayaya yaslanır ve “durun dağlar” der. Dağlar durur, Hamza Baba yoluna devam eder. Hamza Baba ile Şehzade Murat arasındaki ilişki bir süre sonra dostluğa dönüşür. Bu dostluk ve muhabbetin ikisinin de Hacı Bektaş Veli’ye olan sevgi ve saygılarından kaynaklandığı söylenir. Hamza Baba, Manisa’ya yaptığı ziyaretlerden birisinde ölür. Manisalılar Hamza Baba’ya sahip çıkarak onu Manisa’da yapılacak bir türbeye gömmeyi isterler. Hamza Baba’nın erleri ise onu Hamzababa köyüne götürmek isterler. Menkıbeye göre cenaze paylaşılamaz. Sonuçta bulunan çözüme göre, cenazenin bulunduğu odaya iki tabut koyularak kapı kilitlenir. Sabaha kadar beklenir. Cenaze kimin tabutuna girerse onun olacaktır. Sabah olur, herkes kendi tabutunu alarak içine bakmadan gömüleceği yere kadar götürecektir. Hamza Baba’nın erleri kendi tabutlarını Manisa’dan kendi köylerinin girişine kadar bir günde getirirler. Köye bir km. kala tabutun içerisinde Hamza Baba’nın olup olmadığı konusunda içlerine bir şüphe düşer ve tabutu açarlar. Hamza Baba tabutun içindedir ve hala terlemektedir. Bu şüpheden dolayı cenaze o kadar ağırlaşır ki, geri kalan bir km. lik yolu ancak kırk günde alabilirler. Hamzababa zaviyesinin yerleşkesi karye-i barza yakınlarında Kapukaya mahalli olarak anılır. Yatır, sekizgen formdadır. Kubbeli taş bina, eski ve daha yeni mezarların yer aldığı bir alanın ortasına kurulmuştur. Köy, özellikle çevre il ve ilçelerden gelen alevi vatandaşlar tarafından ziyaret edilmektedir. Yatırda, çeşitli amaçlar için dilekte bulunulmakta ve bu uygulamalar için dört ayrı dilek noktası bulunmaktadır. Kişilerin kendi başlarına yaptıkları dilekte bulunuşun dışında, postnişin tarafından yardım alınarak da dilekte bulunulabilmektedir. Yatırın içerisine giren ziyaretçi, niyaz etmek amacıyla yatırın ayak, orta ve baş ucundan öpmekte, daha sonra diğer tarafa geçerek aynı işlemi burada da yapmaktadır. Yatırın çevresinde yer alan mezarlıkta da dilekte bulunmak için bir dizi işlemler yapıldığının izleri görülmüştür. Ağaçların dallarına kumaş parçaları bağlanarak dileklerde bulunulmuştur. Bunların içinde en ilginci, bir gazete parçasının her iki ucuna bez bağlanmış, bir ucu ağaca tutturulmuş, diğer ucu serbest bırakılmıştır. Hamzababa türbesi çevresinde yeralan bu inançlar, dileklerin yerine gelmesi sonucunda Hamzababa için adakta bulunulması ile son bulmaktadır. Bursalı Mehmet Tahir eserinde Hamza Baba’nın II. Murad devrinin şeyhlerinden olup Sultanın defalarca onunla görüşmüş, vefatında ikamet etmiş olduğu köyde mükemmel bir türbe yaptırmış ve vakfiye tahsis etmiş olduğundan söz eder87. Daha sonraları Fatih Sultan Mehmet de babasının bu vakfiyesini artırır. Yazarın bilahare ziyaret ettiği türbesinde on sekiz bölümden oluşan mensur Makamat-ı Evliya isminde tasavvufa dair bir eser ile Kitabü’l Usul isminde bir diğer eserini görmüş olduğunu aktarır. Yazar bu eserlerin incelemesinden Hamza baba’nın Bursa’ya sekiz saat mesafede bulunan İnegöl kazası civarında nam-ı alilerine mensup köyde mazanna-i kiramdan Baba Sultan’dan hilafet almış olduğunu nakleder. Hamza Baba’nın bilinen eserleri Makâmât-ı Evliyâ, Tasavvuf Risâlesi, adı belirtilmemiş küçük bir tasavvuf eseri ve Divan’ıdır88. Genel olarak nasihatname türündeki mensur bu üç eser, örnek hikâyeler üzerinden dinî ve tasavvufî öğretileri içerir. Dîvân ise sade bir Türkçe ile Hamza mahlasını kullanan Hamza Baba’nın hece ile yazılmış tasavvuf temalı şiirlerinden oluşur. Manisa, Kemalpaşa, Balıkesir, İzmir, Çanakkale, Akhisar, Demirci, Menemen, Turgutlu, Aydın, Dikili, Bergama, Edremit gibi şehirlerde ve Ege Bölgesinde 100 ‘ün üzerinde köy ve kasabada Hamza Baba Ocağı talipleri vardır89. Bunlar daha çok Dergâh’a bağımlı muhiban Türkmen zümrelerdir. Hamza Baba Yesevi ekolü mensubu bir Türkmen dedesidir. Saruhan Beyin kardeşi Ali Paşa’nın Nif Emirliği döneminde gelerek yöreyi dervişleriyle irşatabaşladığı anlatılmaktadır. Onun bu çalışmalarını gören Saruhan Bey, onun tekkesine vakıf arazileri tahsis eder. Cumhuriyetin ilk yıllarında İzmir Valisi Kazım Dirik (1881-1941), Hamza Baba türbesini kapatmak ister. Halkın bu duruma karşı çıkması üzerine köye gelir ve türbedar Rıza Özer’in evinde bir gece kalır. Hamza Baba’nın menkıbelerini dinler. Hamza Baba’nın türbesinin kapatılmasına engel olur. Türbedardan Hamza Baba’ya ilgili çok sayıda el yazma eseri incelemek üzere alarak İzmir’e götürür. Kazım Dirik bir süre sonra Edirne’ye atanır. Belgelerden de bir haber alınmaz. Vilayetnâme’nin ise, Kazım Dirik’in oğlu tarafından İngiliz Elçisine hediye edildiği ve halen Londra’da kütüphane de bulunduğu anlatılır. Her yıl Hamzababa köyünde Ağustosun son haftasında geleneksel Hamza Baba Anma törenleri yapılmaktadır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kemalpaşa, İzmir
Seyit Battal Gazi Torunları

Seyit Battal Gazi Torunları

İzmir – Bornova , Hüseyin İsa Bey camii olarak da bilinen Büyük caminin yanında İzmir Bornova ilçesinde Büyük Caminin kuzeybatısında bulunan bu türbenin yapım yılını ve kime ait olduğunu belirten bir kitabe bulunmamaktadır. Yapı üslubundan Aydınoğulları döneminden, XIV. yüzyıldan kaldığı sanılmaktadır. Değişik zamanlarda yapılan onarımlarla özelliğinden kısmen de olsa uzaklaşmıştır. Cami üzerindeki altı mısralık bir kitabeden 1740 yılında Seyyit Ali Ağa tarafından onarıldığı öğrenilmektedir. Türbe kesme taş ve tuğlanın almaşık biçimde sıralanmasından meydana gelmiş olup, sekizgen bir plan düzeni göstermektedir. Üzeri kasnaklı ve kiremitli bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin batı cephesindeki giriş kapısı ana yapıdan bir metre öne doğru taşırılmış, sivri tuğla kemerli dikdörtgen bir bütün halindedir. Girişin iki yanına birer mukarnaslı mihrapçık yerleştirilmiştir. Buradan basık kemerli bir kapı ile girilen türbede üç taş sanduka bulunmaktadır. Burada gömülü olan kişilerin kim oldukları da bilinmemekle beraber SEYİT BATTAL GAZİ nin torunları olan ALİŞİR – BEŞİR – ve NEZİR HAZRETLERİ nin olduğu söylenmektedir. Türbenin içerisi birer duvar atlayarak üç pencere ile aydınlatılmıştır. Kaynak Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bornova, İzmir
Tekke Dede Türbesi

Tekke Dede Türbesi

İzmir – Bergama İlçesine 20 km. mesafede bulunan Güneşli köyü yakınlarında Karasi Bey Bizans’tan Bergama’yı alır. Kozak’a çekilen Bizans ordusu ile Mehmet’ül-İns Kumandasındaki Karasi Bey ordusu Güneşli Yaylasında çatışmaya girerler. Bu çatışmada hayatını kaybeden komutanın türbesi ve askerlerin mezarları burada bulunmaktadır. Güneşli’nin eski Adı Tekke, bu olaylailgili olarak konulmuştur. Fakat halk kendi yaşantısı içinde bir Tekkedere söylencesi üreterek bu mezarı Çoban Dede diye birine mal eder. Anlatılır ki, Kozak’ta asıl yayla burasıdır. “ Ağacı az, otlağı çok, yeri yüksek, kışı sert, yağışı karlı, yazın pınarları buzludur. Yörükler yayla obası olarak buraya geldiklerinde otlak, sulak diye bildikleri bu yer zamanla kurak, çorak oluverir. Kışın karı eksik mi düştü, yazın sıcağı baskın mı çıktı neyse, sıkıntı baş gösterir. İnsanlar düşünüp taşınmaya başlarlar. Hastalık yayılmaya, susuzluktan hayvanlar bayılmaya, ölenler sayılmaya başlayınca Çoban Dedeyi arayıp bulurlar, el aman deyip ayağına kapanırlar. Çoban Dede üç gün bekler, kulağını yere koyar, akşamüzeri güneşi arkasına alıp değneğini savurup atar. Değneğin düştüğü yere koşan yörükler gürül gürül akan bir suyun kaynadığını görünce bayram yaparlar. Dönüp dedeye teşekkür için geldiklerinde onu ölmüş görünce yasa bürünürler. ” Bugün dedenin mezarı olduğu yer türbedir. Sarı Dede ismiyle de anılan Tekke Dede ilçeye 25 km. mesafedeki Zeytindağı beldesine iki km. mesafede bulunan bir tepededir. İki kubbeli sağlam bir yapı olup duvar ve kubbeleri gibi pencerelerin de demir parmaklıkları iyi bir işçilikle yapılmıştır. Türbede üç mezar bulunmaktadır. İlkbaharda özellikle dağ köylerinden ziyarete gelen halk burada kurban keser. Kaynaklar ; Abdulhalim Durma , İzmir Evliyaları , http://www.erolsasmaz.com Not ; Fotoğrafları kullanmamıza izin veren Erol Şaşmaz Bey’den Allah razı olsun Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bergama, İzmir
Sultan’ul Ulema Bahaeddin Veled (k.s.)

Sultan’ul Ulema Bahaeddin Veled (k.s.)

📍 Konya
Celaleddin Ergun Çelebi

Celaleddin Ergun Çelebi

Kütahya – Merkez’de Dönenler camii içerisinde Mevleviliğin yayılmasını sağlayan ilk şeyhlerden. Hayatı hakkındaki bilgiler kendisinden çok sonra yazılan Sefine-i nefise-i Mevleviyan adlı esere dayanır. Kütahya’da doğdu. Babasi Burhaneddin llyas, dedesi Germiyanoğlu Süleyman Paşa’dır. Süleyman Paşa ,Sultan Veledin kızıyla evlendiği için Celaleddin Ergun’a da Çelebi unvanı verildi. Ulu Arif Çelebi, Emir Alim Çelebi, Emir Vacid Çelebi’den feyiz aldı. Bir ara Bursa’ya giderek Geyikli Baba’nın da sohbetlerine katıldı. Konya’da hilafet aldıktan sonra, Kütahya’ya gelerek Imadüddin Mezar tarafindan yaptirilan Kütahya Mevlevihanesinin ilk postnişini, şeyhi oldu. Uzun seneler halka Mevlevi yolunu anlattı. 1373 (H. 775)’de burada vefat etti. Türbesi dergahın haziresindedir. Yerine oğlu Burhaneddin İlyas Çelebi geçti.Erguniyye Dergahı da denilen Kütahya Mevlevihanesi o tarihte Konya ve Afyon Mevlevihanesinden sonra üçüncü büyük Mevlevihane oldu. Gençname, İşaret-ül beşare, adlı eserler ona nisbet edilmiş ise de kesinlik kazanmamıştır. Hem zahir ilimlerde alim hem tasavvufta mahir ve edebiyatta da zirve idi. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
İshak Fakih

İshak Fakih

Kütahya – Merkez’de İshak camii girişinde sağ taraftaki türbesinde Cemalettin ishak Fakhî Kütahya’da yetişen velilerden. GermiyanoğU Süleyman Şah ve Yakub bey zamanındaki en yüksek ullemadandır. Süleyman Kızını Murad Hüdavendigar’ın oğlu Bayezid’e vermek istediği zaman Osmanlı Hükümdarına gönderediği heyette de yer almıştır. Bu heyetin gönderildiği tarih 1381’den biraz evveldir. İshak Fakih’in mahlasının Cemaleddin ve babasının Hacı Halil Hayrullah olduğunu İshak fakih camiinin vakfiye ve kitabesinden anlıyoruz. İshak Fakih’in 844 H. sesinde hayatta olduğunu ve 783 H. ten evvel de Osmanlı Hükümdarı nezdinde gönderildiğini nazarı dikkate alınırsa 90 yıldan fazla bir ömür sürdüğü görülür. Cemalettin İshak Fakih’in (825h. – 1422m) Rebiülevvel tarihli vakfiyesinden Mehmet isminde bir olduğu olduğu anlaşılıyor. İshak Fakih’in bu vakfı Sincanlıya tabi kırka köyündedir.İshak Fakih’in kabri banisi olduğu caminin hemen girişindeki türbesindedir. Türbe de kitabe yoktur. İshak fakih camii ve türbesi’nin özelikleri a1.20 m. kalınlığında yüzleri ve köşeleri kesme taşlarla, tuğla ve harçla yapılmış olan cami esas arsaya uyularak 150:180 cm. dolma toprak üzerine inşa edilmiştir. Beşgen duvar üzerine oturtulmuş tek kubbesi ve çatısı vardır. Caminin giriş kapısına kuzeyden 6 basamak çimento merdivenle çıkılır. Solda taştan yapılmış bir istinat duvarı olup camiinin bu dış avlusu iki küçük kubbe ile örtülüdür. Avlunun sağında bir türbe ve türbenin bu kısmında demir parmaklıklarla iki pencere vardır. Türbe tek kubbelidir. Zemini çini plakalarla üç merkad vardır. Cami (7.80 x 4.5) metrekare boyutunda olup kubbe dört köşe üzerine oturtulmuştur. Minber ahşap ve sadedir. Mihrap beton sıvalı mermer taklidi boyalıdır. Küçük bir müezzin mahvili ve 14 basamak tahta merdivenle kadınlar mahviline inilir. Minare kesme taşlarla yapılmış olup şerefe kısmı tuğlalarla işlenmiştir. Külah ahşap ve kurşun kaplıdır. 54 basamaklıdır. Basamaklar aşınmış durumdadır. Cami yanında bulunan çeşme de İshak Fakih tarafından yaptırılmış olup inşası 823h – 1420 m.’dir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kütahya
Afyon Mevlevihanesi

Afyon Mevlevihanesi

Mesnevihan ve Hattat oadsı Mesnevihan ve Hattat oadsı Postnişin Odası Semazen Odası Afyon Mevlevihanesi Karahisar-ı Sahib Sultan Dîvanî Mevlevîhanesi olarak da bilinen Afyonkarahisar Mevlevîhanesi, Konya Mevlana Dergahı’ndan sonra ikinci önemli dergahtır. 13. yüzyılda kurulduğu bilinen tekke, mevlevîhaneler içinde ilk açılanlardandır. Ancak kim tarafindan ve kimin adina yaptırıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Hz. Mevlana’nin, Sultan Veled ve Alaeddin Çelebilerin 6-7 yaşlarında olduğu zamanlarda, onlarla birlikte Kale Muhafızı Bedreddin Gühertaş’ın davetlisi olarak Afyonkarahisar’a geldiği ve hatta oğullarını da burada sünnet ettirdiği kaynaklarda zikredilmektedir. Daha sonraki yıllarda Sultan Veled ve oğlu Ulu Arif Çelebi de buraya gelmiş ve Mevlevîliğin gelişerek yaygınlaşması için önemli adımlar atmışlardır. Afyonkarahisar’da ilk Mevlevîlik tohumları Sultan Veled zamaninda atılmıştır. Sultan Veled burada kaldığı sürede kızı Mutahhare Hatun’u Germiyanlı Savcı Bey’in oğlu Umur Bey ile evlendirmiş ve 1276 yılına tekabül eden bu izdivaç ile iki aile arasındaki akrabalık bağları kuruşmuştur. Böylece Çelebi soyu Konya dışında buradan da kök salmaya başlamıştır. Birtakım kaynaklar Afyonkarahisar’daki ilk mevlevîhanenin bu tarihlerde kurulmuş olduğundan söz etmektedirler. Ancak dergah daha sonraları muhtemelen yıkılmış veya yıktırılmıştır. Afyon Mevlevihane’sinin Mimari Özellikleri ve Bölümleri Mevlevîhâne, Afyonkarahisar Şehir merkezi, Zâviye Sultan Mahallesi, Akmescit Caddesi Zâviye Canbaba yokuşu ile Türbe Caddesi arasında bulunmaktadır. Yapı, ana mekan ile bahçesinde yer alan çeşitli birimleriyle yaklaşık 5.000 m2 lik bir alan üzerindedir. Neo-klasik ve Türk Barok üslubu özelliğinde inşa edilen yapı, “Zâviyeli Mescid” vasfını taşımaktadır 1) Ana Mekan Mevlevîhânedeki ana mekan cami-mescit, semâhâne ve türbe bölümlerinden ibarettir. Bina bir ana kubbe ve beş küçük kubbe ile örtülüdür. Yapıya ek olarak pramit çatılı son cemaat mahalli bulunmaktadır. Barihüda Tanrıkorur yapının 740 m2 lik alanı kapladığını tespit etmifltir. Ana Girişle son cemaat mahallinde bulunan ahşap çift kanatlı, aynalı kapı ile girilmektedir. Kilit taşının içinde kabartma destarlı sikke motifi üzerinde Besmele-i şerif yazılıdır a) Cami-Mescit Semahane ve Türbe Bölümü Mevlevîhâne’nin ana mekanında cami-mescit, semâhâne ve türbe bölümü bulunmaktadr. Ahşap çift kanatlı aynalı, yüksekçe görkemli işçiliğe sahip olan iç girifl kapısı günümüzde de estetiğini korumaktadır. Kapı üstü kemeri ve beşgen kilit taşı mermerden yapılmış olup tüm sadeliğini göstermektedir. Semâhâneye göre, ortada ana kubbe, güneyde iki küçük kubbe ile mescit, şerbethâne ve kadınlar bölümü üzerinde güneyden kuzeye doğru dizilmiş üç küçük kubbe yer almaktadır. Son cemaat mahallinden semâhaneye girişte sol kısımda mescit bölümü yer alırken; ana kubbe altında semâhâne, semâhânenin güneyinde camii bölümü, her ikisinin doğusunda da türbe bölümü, yine ana yapının kuzey-batısında mutribhâne sundurmalı olarak bulunur. Burası Post Makamının üstündedir. Afyonkarahisar Mevlevîhânesi’nde, semâhânenin yan tarafında sema edenleri seyir edercesine on iki adet sanduka bulunmaktadır. Sandukaların ortasında insan boyundan biraz daha yüksek olarak Dîvâne Mehmet Çelebi’nin sandukası yer almaktadır. Buradan mihraba doğru sırayla Aba-pûş Mehmet Bâlî (Velî) Çelebi, Hızır Şah, İlyas Şah, Muğlalı İbrahim Şâhidî Dede’ye ait sandukalar bulunmaktad›r. Gölpınarlı, Şâhidî’nin mezarına çelebilerden Bâki Efendi’nin gömülmüş olduğunu nakletmektedir. Aba-pûş Mehmet Bâlî (Velî) Çelebi’nin sanduka örtüsü 1894 tarihlidir. Sultan Abdülhamit II tarafından Sultan Dîvâni sandukası üzerine örtülmek üzere gönderilmiştir. 1884 tarihli Hüdavendigar Vilâyeti Salnâmesi’nde belirtildiğine göre, Hazine-i Hâssa Şahânece özel olarak imal ettirilmiş olup pirinç parmaklklarla birlikte gönderilerek yerlerine konmuştur. Sultan Mehmet Reşat’ın gönderdiği yeşil örtünün Sultan Dîvâni sandukası üzerine örtüldüğü, boşta kalan kırmızı örtünün de Aba-pûş Mehmet Bâlî (Velî) Çelebi sandukas› üzerine serildiği anlaşılmaktadır. İlyas Şah Çelebi sandukasının arka bölümünde Kemal Çelebi’nin kızı Bahar Hanım ile Ziya Çelebi’nin kızı Mutahhara Hanım’ın mezarı vardır. Şâhidînin ayak ucundaki Rıza ve Baha Çelebilerin mezarları sandukalıdır. Aba-pûş Mehmet Bâlî (Velî) Çelebi’nin ayak ucunda ve Dîvâne Mehmet Çelebi’nin sağında Şah İsmail’in oğlu Alkas’a (Sofu-Safi Mirza) atfedilen bir mezar bulunmaktadır. Semâhâneye girişte sol tarafta, birinci sırada Dîvâne Mehmet Çelebi’nin âteşbâzı Furûni Dede’nin sandukası bulunmaktadır. İkinci sırada Mehmet Ra- şit Çelebi, Ahmet Kemâlettin Çelebi ve Celâleddin Çelebi efendilere ait sanduka mevcut olup dededen toruna üç nesil bir arada medfun bulunmakta- dır. Üçüncü sanduka altında Şeyh Murat Çelebi’ye, dördüncüsü ise Meczup Abdülbâki Efendi’ye aittir. Camiinin minaresi kuzey-batı köşesinde yer almaktadır. Cami ile birlikte ortak temele oturan minare, kubbe hizasına kadar duvarı içinden çıkmakta olup kesme taştan çokgen dilimli ve yüzeyi oluklu olarak yapılmıştır. Şerefe altında iki ayrı silme bulunmaktadır. Taş çıkmalar üzerinde Şerefe yer almıştır. Korkulukları taştandır, külah boğumlu olarak daralmaktadır. b) Şerbethâne ve Kadınlar Bölümü Mescit ve semahaneye girildiğinde türbe bölümünün solunda iki katlı bölümün üst katında kadınlar bölümü, alt katında Şerbethâne yer almaktadır. Şerbethâne günümüzde kadınlar bölümü olarak kullanılmaktadır. Şerbethâne’nin arka kısmına bir takım insanlar defin olmuşlar. Bunlardan Mollazâde Mehmet Nuri Paşa Çelebi, Sadık Bey, babası Süleyman Bey, oğlu Ali Bey gibi kişilerle Köçek Mustafa Dede’nin kimlikleri tespit edilmiştir. 1902 yılında zuhûr eden büyük yangından sonra Mevlevîhâne’nin yeniden yapılışında Köçek Mustafa De- de’nin mezarı üzerine sanduka konulmadığı anlaşılmaktadır. Mevlevîhâne’de altmış altı yıl tekke-nişînlik, camisinde hatiplik yapan Raşit Dede, nâm-ı diğer Hatip Hoca, türbe hakkında Şunlar› söylemiştir: “ Mevlevî tekkesi H.1318/M.1902’de vuku bulan yangında yanmazdan evvel tekkenin (Sultan Dîvânî) nin merkadi ile mukabil köşesindeki parmaklık arasında 5 sandûka vardı. Bu sandûkalarından biri (Beyatî) âyini bestekâr Mustafa Dede’ye, biri de Sultan Dîvânî’nin ateşbaz (Furûnî) Dede’ye ait bulunuyordu. Yangından sonra tekke tekrar yapılırken bu parmaklığın biraz tevsii istendi; bu maksatla Furûnî Dede’nin evvelce parmaklık içinde olan sandûkası biraz yan tarafa çekildi ve o zaman yer daraldığı için oraya Furûnî Dede, ikincisi Reşit Kemal, Celâl çelebiler, üçüncüsü maktul Ali Çelebi’nin biraderi Münir? [Murat?] Çelebi, dördüncüsü de Meczup Bakî Çelebi namlarına ancak 4 sandûka sığdırılabildi ve Mustafa Dede’nin sandûkası da büsbütün kaldırıldı. Bu zatın asıl kabri tam ikinci sandukanın bulundu¤u yerde idi. c) Son Cemaat Mahalli Mevlevîhâne’ye ana kapıdan girişte bulunan son cemaat mahalli 7m x 7m taban ölçüsünde ve 7 m yüksekliğinde iki adet piramitle örtülmüştür. Pramit çatıların uç noktasında destarlı sikke alem bulunmaktadır. Ahşap olan Son Cemaat Yeri penceresinin dış kısmında işlemeli demir parmaklıklar bulunmaktadır. Pencere içi duvarları eğik yapılmıştır. Bu özellik cami içerisine bol ışık girmesini sa¤lamaktadır. 2) Diğer Birimler a) Derviş Hücreleri Mevlevîhâne’ye kuzeyden ana kapıdan girişte sol kısımda iki katlı derviş odaları bulunmaktadır. Bu bölümün üst katında yan yana dizilmiş sekiz derviş hücresi yer alır. Odalardan sonra yaklaşık 1,5 m kadar alt zeminde tuvaletler yer alır. 1844 tarihli arşiv kayıtlarından anlaşıldığına göre diğer bir takım birimlerle birlikte beş derviş odası, tamire muhtaç olduğu belirtilerek derviş odalarının dokuza çıkarılması planlanmıştır. XX. Yüzyıl başlarında zuhur eden büyük yangından sonra yeniden yapılan dede hücrelerinden dergâh ile matbah arasında kalanlar 4 Nisan 1934 tarihinde yıktırılmıştır b) Matbah-ı Şerif Afyonkarahisar Mevlevîhânesi’nin kaleye bakan kapısından içeri girildiğinde yaklaşık on-on iki ayak basamakla çıkıldığında sağda Matbah-ı şerif bulunmaktadır. Güneyde yer alan iki kanatlı kapıdan girilir. Kareye yakın planlı, dört kemer üzerine tek kubbe inşa edilmiştir. Üç bölümde kuzey kısmında Ocak başı ile Âteş-bâz Velî Makam bulunmaktadır. c) Meydân-ı Şerif ve Selamlık Dairesi Meydân-ı Şerif ile Selâmlık Dairesi, ana bina ile matbah arasında olan bina ünitesidir. Bu yap şu anda yoktur. Hamdi Özkara’nın belirttiğine göre, Meşrûtiyetin ilanı (1908) sıralarında matbahın sağ tarafı ile karşısında iki katlı bir çok oda yapılmış olup buralarda dedeler oturmakta imişler. Zamanla harap olan bu odalar 4 Nisan 1934 tarihinde yıktırılmış, sadece sokağa bakan duvarı kalmıştır. 1908 yılına ait olduğu sanılan Mevlevîhâne’nin açılış fotoğrafında giriş kapısının sağında Meydân-ı şerif ile Selâmlık Dairesinin ikinci kat pencere kanatları görülmektedir. d) Şeyh-Harem Dairesi Mevlevîhâne bahçesinin güney bölümünde su deposundan sonra Şeyh efendilerin oturduğu iki katlı ahşap bir bina bulunmakta idi. Şeyh Mehmet Râşid Çelebi, 1857-58/H.1274 yılında Mevlevîhâne’nin bitişiğinde olan ve Tekke Bahçesi diye bilinen vakıf bahçenin zemin kirasını vererek kendi ailesi ve divanhane için bir ev yapma talebinde bulunmuştur. Bu yapının 1902 yılında tezahür eden büyük yangında yandığı, Mevlevîhâne ile birlikte yeniden yapıldığı anlaşılmaktaysa da binanın daha sonraki yıllarda tekrar yandığı rivayet olunmaktadır. e) Hâmûşhân (Mezarlık)/Hadîkatü’l-ervah (Ruhlar bahçesi) Mevlevîler mezarlığa “Susanlar Yurdu” anlamında “Hâmûşhâne”; burada yatanlara da “Susanlar” anlam›nda “Hâmûşhân”, denmesinin yanı sıra, “Hadîkatü’l-ervah (Ruhlar bahçesi)” de denilmektedir. Mevlevîhânelerin pek çoğunda türbe ve hâmûşhânda Şeyh aileleri ile dervişler defin olmuşlardır. Afyonkarahisar hâmûşhânı, ana yapının doğusunda yer almakta idi. Cumhuriyet döneminde mezarlıklar şehir merkezinden kaldırılırken buradaki mezarlık da kaldırılarak bahçe haline getirilmiştir. Bahçe son olarak 1996 yılında tekrar düzenlenmiştir. Mevlevîhâne hâmûşhânında defin olanlardan Şeyh Ahmet Çelebi (öl.1830) ile Namık Kemal’in annesi Fatma Zehra Hâtun’un kimlikleri tespit edilmiştir f) Şadırvan Bahçenin birinci kademesinde 5 m sekizgen kolonlu Şadırvan bulunmaktad›r. Buradaki alanın tamamı taş plakalarla kaplanmıştır. Bu alandan bir basmakla çıkılan ikinci alanın kıble yününde bir musalla taşı vardır. 1844 tarihli arşiv kayıtlarından anlaşıldığına göre, avluya bir adet şadırvan yapılması planlanmıştrr. Planlanan şadırvanın şeyh Kemâleddin Çelebi döneminde yapıldığı anlaşılmaktadır. Hamdi Özkara’nın eski müftülerden Hüseyin Bayık’tan rivayetine göre, Mevlevîhâne girişinde bahçe ortasında bulunan şadırvan Şeyh Kemâleddin Çelebi zamanında Emirdağlı Ali Baba isimli bir hayırsever tarafından on sekiz bin kuruşa yaptırılmıştır. 1960’lı yıllarda halk tarafından üstü örtülü olarak yeniden inşa edilmiştir. g) Su Deposu Dergâha güney kapıdan girildiğinde sağ bölümde yer alan su deposu XX. Yüzyıl ortalarında Mollazâde Feyzi Bey kızı Hacı Emine Çelikalay tarafından yaptırılmıştır. Batı cephesi duvarında Türkçe kitabesi bulunmaktadır. Afyonkarahisar’da Sultan Veled tarafindan yaptırıldığı bilinen mevlevîhanenin yıkılış sebebi ise, aslinda bu arsaya daha büyük ve müştemilatı daha geniş olan bir dergah yapılmasıdır. Mevlevîliğin en hızlı yaygınlaşma zamanı olan Ulu Arif Çelebi zamaninda, Çelebi Afyon’a da gelmiş ve bu sırada misafir olarak kaldığı Sahipoğlu Ahmed Bey’in de kalbini fethetmiştir. Ahmed Bey de, genişçe olan dergah arsasını Ulu Arif Çelebi hatırına bağışlamıştır. Bunun üzerine 1316’da dergah ikinci kez ahşap olarak inşa ettirilmiş ve bina bu tarihten itibaren bir asitane olarak hizmetine devam etmiştir. Bu tarihten sonra mevlevîhaneye çeşitli devlet adamları tarafindan çok sayıda gelir vakfedilmiştir. Mevlevîhaneye en fazla rağbet edilen dönem olarak ise, Sultan Dîvanî dönemini görmekteyiz. Sultan Dîvani’nin teşkilatçılığı, devlet adamları ile iyi geçinmesi ve onlarla sürekli diyalog halinde olmasi, çok seyahat etmesi, Mevlevîliğin parlak bir dönem geçirmesine sebep olmuştur. Tarihte birkaç kez yangın geçiren mevlevîhane, 20. yüzyila da birtakım tamir ihtiyaçlarıyla girmişti ki, 1902 yılındaki büyük yangında bütün müştemilatı ile birlikte tamamen kullanılamaz hale gelmiştir. Son yapımda mevlevîhanenin taş işçi ustalığını ise Ermeni Andon Usta yapmıştır. Dönemin padişahı Sultan II. Abdülhamid’in özel gayretiyle yeniden yaptirilan bina, camiinin bugünkü haline kavuşmuştur. Afyon Mevlevihanesi Postnişinleri Yusuf İlgar’ın çalışmasından öğrendiğimize göre, Süleyman Şah ile Mutahhara Hatun’un büyük oğlu Çelebi Hızır Paşa 1276 yılında dünyaya gelmiştir. Menkıbeye göre, doğduğu ayda Hz.Hızır onu elinden tutarak ‘vera-yı ihtifa’ya çeker. Birkaç gün aramadan sonra Karahisar’da Kale-i Cebel’ deki (Hıdırlık Dağı) sonradan Hızır Makamı diye meşhur olan yerde dişi bir aslanın kucağında bulunur. O sırada henüz bir haftalık bebek olan Çelebi’nin, bir yaşındaki çocuk kadar gelişmiş olduğu gözlenir. Bu olaydan sonra, Çelebi ‘Hızır’ismiyle birlikte anılır. Paşa, Selçuklu devleti tarafından ‘tuğ, alem (bayrak, sancak), kılıç ve kalem ile’ şereflenmiştir. Uzun bir ömür süren Hızır Paşa, 1371 yılında 97 yaşında iken vefat etmiştir. Alişir oğlu Yakup Han’ın Ulu Arif Çelebi evlatlarına ve Mevlevihaneye bir takım köyleri vakfetmesi, XIV. yüzyıl başları itibarıyle şehirde bir zaviyenin varlığını düşündürmektedir. Bu dönemde Hızır mahlasıyla şiirlerini Farsça yazmış olan Çelebi, muhtemelen bu zaviyenin ilk şeyhi idi. Vefatından sonra torunu Abapuş Mehmet Bali Çelebi zaviyenin şeyhi olur. 1-Abapuş Veli 1350 yılında doğan AbapuşVeli Ahmet Paşa’nın oğludur. İyi bir eğitim görür. Dedesi Hızır Paşa’nın etkisiyle Mevleviliğe yönelir. 1371’de Mevlevihaneye şeyh olur. Saltanat elbisesi yerine tarikat abası ve külahı giymesinden dolayı Abapuş lakabıyla Afyonkarahisar’da meşhur olur. Dede İni ismiyle bilinen mekanı çilehane olarak kullanır ve hayatının büyük bir kısmını burada uzlete çekilerek geçirir. Devletin ileri gelenleri, alimlerin pek çoğu, talebeleri ve eşrafın bazıları onun sohbetlerini takip eder. Timur Karahisar’a gelince onu ziyaret eder ve çeşitli hediyeler sunar. Abapuş Veli hediyeleri kabul etmez. Menkıbeye göre, Timur’un, ‘Sizin bulunduğunuz bu yerler viran olmaktan uzaktır‛, diyerek Karahisar’a zarar vermez denilse de, tarihen sabittir ki, Timur’un torunu Hüseyin Mirza, Akşehir ve Karahisar civarını istila ederek kan akıtmıştır. Vefatından bir yıl önce oğlu Sultan Divani’yi Karahisar Mevlevihanesi şeyhliğine görevlendirir. Kendisi uzlete çekilir 1485’te vefat eder. Kabri mevlevihane içindeki türbededir. 2- Sultan Divani 3-Hızır Şah Çelebi 4-Şah Mehmet Çelebi Daha çocuk yaşta iken şiir söylemeye başlayan Şah Mehmed Çelebi iyi bir eğitim görür. Bir gün babası ile otururken biri alim diğeri cahil iki derviş birbiriyle çekişir. Alim olanı cahile imalı olarak, ‚Bre odun!‛, diye hitap eder. Cahil derviş, öfkeden ateş kesilerek arkadaşını şeyhe şikayet edince, Nefs-i bed-hu k’ola pür-ateş odun lafzından Hime-i nar-ı gazab olduğuna şahiddir beytiyle cahilin kafasına bir odun da Şah Mehmed Çelebi vurmuş olur. 1575 yılı vakıf kayıtlarından Mevlevihane ve mescidinin vakıf yönetimi Şah Mehmed Çelebi’de bulunduğu görülür. Vefatı ile kızı Destina Hanım II, onun yerine vakfın mütevellisi olur. 5-Çelebi Küçük Mehmed Efendi 1584’te dünyaya gelen Çelebi Küçük Mehmed Efendi iki yaşında annesini kaybeder ve ablası Destina Hatun tarafından yetiştirilir. 1606’da vakfın tevliyeti ile Mevlevihanenin şeyhliğini resmiyette üzerine alır ise de, ablası Destina Hatun 1630’daki vefatına kadar idarede etkili olur. Küçük Mehmed Efendi’nin Güneş Han-ı Kebire, Kerime, Rahime, ve Seher isimlerinde dört kızı dünyaya gelir. Çelebi Küçük Mehmed Efendi döneminde isyanlar ortaya çıkmış, Mevlevi dervişlerini de bu isyanlara ortak yapma çabaları olmuştur. Ġsyancılar ihtilal yapma hevesiyle özellikle militan bir grup öğrenciyi Mevlevi dervişlerin arasına katmışlar, bu arada şehirdeki bazı medreseleri de perişan hale getirmişlerdir. Ġsyancıların olumsuz davranışları Çelebi Küçük Mehmed Efendi’den sonraki dönemde de devam etmiştir. Çelebi’nin yerine Karahisar Mevlevihanesi şeyhliğine yetiştirdiği, eğittiği amcası oğlu ve damadı Çelebi Mehmed Arif III Efendi tayin olur. 6- Mehmed Arif Çelebi Mollazade diye anılan III. Mehmed Arif Çelebi 1597’de dünyaya gelir. Sekiz yaşında yetim kalan Çelebi, Küçük Mehmed Efendi’nin terbiyesi altında yetişir. Kara Mustafa Paşa’nın tevcihi ile 1635’te Mevlevihaneye şeyh olur. Döneminde pek çok insanın zulüm gördüğü Celali isyanları devam eder. ‘Su akmadığı zaman kokar’ düşüncesiyle ceddi gibi sıkça seyahat ederse de, şeyhi, hocası ve aynı zamanda kayınpederi olan Küçük Mehmed Efendi, ‘Değişmeyen, kokmayan derya ol, deniz ol’ diyerek seyahati bırakmasını işaret eder. ‘Ebu’l Meşayih ve Hulefa’ unvanını alır. Kendisini çekemeyenlerin iftirası ile Bolvadin Mahkemesine şikayet edilince, karşı tarafın iddia ettiği hak talebini cömertçe ödeyen Çelebi şöyle buyurur. ‚Hasımlarımın bu fakiri taciz ettiği, rahatsız ettiği akıl sahipleri indinde malumdur. Ancak istenilen bu meblağın gerekçesinin açıklanmasını istesek, biz onları taciz etmiş olurduk. Çünkü o zaman işin iç yüzü ortaya çıkardı. Sonra biz bu borçtan beri olduğumuza yemin etsek, dedemiz Hz. Ebubekir’in yolundan ayrılmış olurduk. Zira yok yere ona bin dinar borç isnad edildiğinde böyle bir borcu olmadığına dair yemin etmeyip o borcu verdi. Ayrıca onların bize karşı muameleleri sebebiyle sevap kazanmamız, onların ise bizim yüzümüzden cezalandırılmaları bize uygun düşmez.‛ Çelebi’nin hakkında anlatılan bir menkıbe şöyledir. ‚Bir tarihte Çelebi Büyük Kalecik köyüne gider. Etrafı seyrederken gözüne çarpan yüksek bir kayaya merdivenle çıkmıştır. Çevresi taşlık ve kayalıktır. Etrafa bakınırken şakacı birisi merdiveni alıp saklar. Şeyh inmek için merdiveni aradığında, şakacı, ‚Bize ikramda bulunmadıkça merdiven gelmez‛, der. O da doğru söylüyorsun diyerek cebinden çıkardığı üç avuç dolusu parayı serper. Herkes paraları toplamakla meşgul iken Çelebi gözden kaybolur. Para toplayanlar başlarını kaldırdıklarında çelebiyi göremeyince şaşırıp kalırlar. Çevreyi arayıp bulamayınca, durumu dergah yetkililerine haber verelim diye gittiklerinde Çelebiyi odasında oturur vaziyette bulurlar. Şaşkınlıkla nasıl geldiğini sorduklarında Çelebi, ‚Bu bize ecdadımızdan mirastır. Bunda garip bir şey yoktur‛, buyururlar. Konya Mevlana Dergahı postnişini Ebubekir Çelebi’nin 1637’de IV. Murad’ın fermanıyla görevden alınması üzerine Konya Dergahına postnişin olur ve 1642’de vefatına kadar bu makamda kalır. Mesnevihan Kasım Dede’nin onun vefatı üzerine söylemiş olduğu kıta şöyledir. Arif Efendi rafi katd u cud olub Çekdi liva-yı hicreti ıtlak mülküne Sal-i gamimde münhasıf oldı mah-ı ah Virdi şikest hüzünle uşşak silkine Kayınpederi gibi Çelebi’nin de Güneş Han-ı Sugra, Kamile, Kerime ve Ayşe isimlerinde dört kızı dünyaya gelir. 7- Ebu Bekir Efendi istanbul’da Kehhalzade diye anılan Ebu Bekir Efendi, Tugani Ahmet Dede’nin eğitiminde yetişir. Şeyhinin vefatından sonra Konya’ya giderek Mevlana dergahında hizmete başlar. Şemseddin-i Tebrizi dergahında Mesnevihanlık yapar ve hizmette emsallerini geçerek büyük rütbelere ulaşır. Konya Mevlevihanesi postnişini Ebu Bekir Çelebi tarafından Bağdat Tekkesi şeyhliğine gönderilirse de, çok geçmeden izinle Ġstanbul’a döner. Karahisar Mevlevihanesi şeyhi Küçük III.Arif Çelebi, 1637 yılında Konya Mevlevihanesi postnişinliğine tayin olunca, yerine Kehhalzade Ebubekir Efendi şeyh olarak tayin edilir. Ebu Bekir Efendi başarılı hayatının son kısmını burada geçirmiştir. 1649 yılına ait Afyonkarahisar Şeriyye sicil kaydında, Ebu Bekir’in Karahisar Mevlevihanesinde halen şeyh olduğu anlaşılmaktadır. 8- Derviş Mustafa Dede Babası ‘fukara-yı sofiyye’den olan Derviş Mustafa Dede, Rumeli Yenişehir’in köylerinden birinde dünyaya gelir. Babası gibi derviş olmağa karar veren Mustafa Dede, önce Konya Mevlevihanesine giderek postnişin Ebubekir Çelebi’nin (öl.1638) hizmetine girer. Ebubekir Çelebi 1637 yılında IV. Murad tarafından görevden alınınca Derviş Mustafa kendisine yeni bir mürşid bulmak arzusuyla Konya’dan Karahisar’a gelir. Burada çilesini çıkarırken şeyhi Arif Küçük Çelebi, aynı yıl Konya Mevlevihanesi postnişinliğine tayin olur. Böylece derviş yine şeyhsiz kalmıştır. Çilesini tamamlayan Derviş Mustafa Dede, ilim ve irfan eğitimi yanı sıra musiki öğrenmeğe başlar, dergahın neyzenbaşısı Gülüm Dede’den ders alır, bu arada Bağdat Mevlevihanesi şeyhliğinden istifa eden Kehhalzade Ebubekir Efendi Karahisar Mevlevihanesine şeyh olmuştur. Derviş Mustafa muhtemelen şeyh Ebubekir döneminde çilesini tamamlar ve onun vefatından sonra yerine Karahisar Mevlevihanesi şeyhi olur. Derviş Mustafa Dede’nin mütevazi, alçak gönüllü bir şahsiyet olduğu anlatılır. Rauf Yekta onun bu özelliğini, ‚..gerek dervişliği, gerek şeyhliği esnasında dergaha ait hizmetleri seve seve bizzat yapar, hatta yaşı hayli ilerlediği halde pabuç çeviricilik, süpürücülük, odun yarıcılık gibi hizmetlerin ifasından geri durmazdı. (Kuçek Derviş Mustafa Dede) ismiyle anılmasının sebebi de işte bu suretle bütün hayatını dervişlerinin hizmetine hasretmesidir‛, şeklinde belirtmektedir. Tekkelerle ilgili 1666’da başlayan 18 senelik yasaklı dönem Mustafa Dede’nin şeyhliği devresine rast gelmektedir. Konya Mevlevi şeyhi Bostan Dede’nin Afyon Mevlevi şeyhi Mustafa Dede’ye gönderdiği 1684 tarihli mektubunda, padişah tarafından yeniden mesnevi okunmasına ve sema yapılmasına izin verildiği, hemen semaa başlamaları’ bildirilmektedir. 1702 yılında sağ olan şeyh Mustafa Efendi’nin 1703 yılına ait bir vakıf kaydında ölü olduğu ve böylece onun 1617-1703 yılları arasında yaşamış olduğu söylenebilir. Ayin-i şerif mecmualarında Bayati ayin-i şerifinin bestekarı olan Kuçek Derviş Mustafa Dede’nin Karahisarlı olduğu sanılmaktadır. Gölpınarlı, Mevleviler arasındaki tevatüre göre, Karahisar Mevlevihanesi şeyhliğinde bulunduğunu ve vefatıyla semahaneye gömüldüğünü nakil etmektedir. Mevlevihanede altmış altı yıl tekkenişinlik, camisinde hatiplik yapan Raşit Dede, nam-ı diğer Hatip Hoca da, Kuçek Derviş Mustafa Dede’nin Karahisar’da medfun olduğunu ifade ederek şöyle açıklık getirmektedir. ‚1902 yılında Mevlevihane yanmadan önce ‚Sultan Divani’nin merkadi ile mukabil köşesindeki parmaklık arasında beş sanduka vardı. Bu sandukalardan biri Beyati ayini bestekarı Mustafa Dede’ye, biri de Sultan Divani’nin ateşbazı Furuni Dede’ye ait bulunuyordu. Yangından sonra tekke tekrar yapılırken bu parmaklığın biraz tevsii istendi. Bu maksatla Furuni Dede’nin evvelce parmaklık içinde olan sandukası biraz yan tarafa çekildi ve o zaman yer daraldığı için oraya Furuni Dede, ikincisi Reşit, Kemal, Celal çelebiler, üçüncüsü maktul Ali Çelebi’nin biraderi Münir (Murat) çelebi, dördüncüsü de meczup Baki Çelebi namlarına ancak dört sanduka sığdırılabildi ve Mustafa Dede’nin sandukası büsbütün kaldırıldı. Bu zatın asıl kabri tam ikinci sandukanın bulunduğu yerde idi.‛ Nakledilen hatırata göre, Küçek Derviş Mustafa Dede Karahisar Mevlevihanesi türbe kısmında medfundur. Derviş Mustafa’nın müzisyenliği ve mesnevihanlığının yanı sıra hat ile uğraştığı, çeşitli mesnevileri istinsah ettiği anlaşılmaktadır. 10- Ebubekir Dede Seyyah lakabıyla anılan Ebubekir Dede Derviş Mustafa Dede’nin oğludur. Tabi Dede, onun şeyh olmasını, ‚Müsellimdir hilafet Mustafa’dan sonra Bu Bekre‛ tarihi ile belirtmektedir. Ebubekir Efendi 1703’ten itibaren mevlevihanenin şeyhi ve mesnevihanıdır. Vakfın mütevellisi olan Kerime Hatun, vakıf köylerden verginin alınması için 1720 yılında onu kendisine vekil tayin eder. 11-Mehmet Mukim Dede Daniş Ali Dede’nin (öl.1684) oğlu Mehmet Mukim Dede babasının vefatından sonra Siyahi Mustafa Dede’nin (öl.1711) hizmetinde bulunur ve onun terbiyesi altında yetişir. Konya Mevlevihanesi postnişini Bostan Çelebi II tarafından önce Karahisar, arkasından Ankara hangahlarına şeyh olarak tayin edilir. Mehmet Mukim Dede’nin Afyonkarahisar Mevlevihanesi şeyhliğine atanması 1703-17o5 yılları arasında olmalıdır. Zira 1703 yılında Mevlevihaneye şeyh Ebubekir Dede mesnevihan olarak tayin edilmiştir. Ancak Ebubekir Dede’nin ne kadar şeyhlikte kaldığı tespit edilememiştir. Dede daha sonra Tokat asitanesine tayin edilir ve 1718 yılında orada vefat eder. 12-Şekip Dede Asıl adı Ömer olan Şekip Dede’nin babası Osman Efendidir. Şekib, Ġstanbul’da eğitimini tamamlar, kadılığa geçer, ancak kadılıktan ayrılarak Mevlevi tarikatına girer. Bir müddet Konya Mevlevihanesinde kalarak ‚hücrenişin-i uzletgüzin‛ ve mesnevihan olur. Mevlevi eğitimi ve terbiyesini tamamlayan Şekib, buradan önce Karahisar şeyhliğine, daha sonra Halep meşihatine tayin edilir. 1723 yılında Hacc-ı şerifde vefat eder. 13-Abbas Dede Karahisar-ı Sahip Mevlevihanesinin şeyhlerinden Abbas Dede Şeyh Ebubekir Efendi’den sonra Mevlevihaneye şeyh olarak tayin edilir. 14-Yahya Efendi 1752 yılına ait bir vakıf kaydında yer alan, ‚Mevlevihanenin bil-fiil şeyhi ve vakfın nazırı olan ‘umdetü’l meşayıh Osman Efendi ibn-i es-Seyyid şeyh Yahya Efendi..‛, şeklindeki ifadeden Afyonkarahisar Mevlevihanesi şeyhi Osman Çelebi’nin babasının şeyh Yahya olduğu anlaşılmaktadır. Sicil kayıtlarında oğlu Seyyid Osman Efendi’nin Mevlevihanede 1739 yılında şeyh olarak görevli bulunmasından, Yahya Çelebi’nin bu yıllarda vefat etmiş olduğu söylenebilir. 207 15-Şeyh Osman Çelebi Karamanlı Şeyh Osman Çelebi’nin babasının Mevlevihane şeyhliğine görevlendirilmesiyle Afyonkarahisar’a yerleşmiş oldukları düşünülebilir. Osman Çelebi bu arada Sultan Divani oğlu Hızır Şah’ın kızı Kamer Şah ile evlenir. Şeyh olarak bulunduğu mevlevihanede aynı zamanda vakfın da nazırı olarak görev yapar. Bununla birlikte Çelebi’nin postnişinlik makamına hangi tarihte başladığı, hangi tarihte ayrıldığı tespit edilememiştir. Vefatından sonra oğlu Yahya Çelebi’nin şeyh olduğu, onun da 1767 yılında genç yaşta öldüğü dikkate alınırsa, Çelebi’nin 1764-1767 yılları arasında vefat ettiği söylenebilir. 16-Yahya Çelebi Şeyh Osman Efendinin oğlu olan Yahya Çelebi dergahta Mevlevi kültürü ile yetişmiş, ve daha sonra kaptan-ı derya Seyyid Ali Paşa’nın kızı Zeynep hanımla evlenmiştir. Çeşitli mecmua ve cönklerde yirmi kadar gazel ve koşması tesbit edilmiştir. 17-Seyyid Alaeddin Çelebi Muhtemelen Yahya Çelebinin küçük kardeşi olan Seyyid Alaeddin Çelebi, Yahya Çelebi’nin vefatından sonra Mevlevihanenin şeyhi olmuştur. Şeyh Es-seyyid Alaeddin Çelebi, Karahisar-ı Sahib Mevlevihanesinin mütevelliliği ile ilgili olarak yazılan bir Hatt-ı Humayun’da otuz beş yıldır şeyhlik görevinde bulunduğunu belirtmektedir. Bu durumda Çelebi otuz beş yılını 1801 yılında tamamlamıştır. 18-Ahmet Çelebi, Seyyid Alaaddin Çelebi’nin büyük oğludur. XIX. yüzyılın başlarında babasının vefatıyla Mevlevîhâne’nin şeyhi ve vakfın da mütevellisi olmuştur. 1826 tarihli bir vakıf kaydında, yirmi yıldır beratla mütevelliğin elinde olduğu, 1806 yılında şeyhlik görevindeyken vakfın mütevelliliği verildiği belirtilmektedir. Bu görevler üzerinde iken, 1830 yılında vefat etmesi üzerine kardeşi Seyyid Yahya Efendi Mevlevîhâne’ye şeyh olarak görevlendirilmiştir. Onun da Mevlevîhâne bahçesinde gömülü olduğu nakledilir. 19-Yahya Efendi Kayıtlardan anlaşıldığına göre, Alaaddin Efendi’nin oğlu Seyyid şeyh Yahya Efendi, 1834 yılında vakfın mütevellisi ve mevlevîhânenin de şeyhidir. Ocak 1837 yılında mevlevîhânenin postnişîni ve imamıdır. 20 – Şeyh Murat Efendi Şeyh Ahmet Çelebi’nin oğlu, Şehid Ali Efendi’nin de kardeşidir. Sicil kayıtlarında Murat Çelebi’nin şeyhlik yaptığına dair bir kayda rastlanmaz. Ancak, Mevlevîhâne’nin türbe bölümünde ona atfedilen kabir üzerinde bir sandukanın olması, Şemseddin Çelebi’nin, şeyh Ali Efendi’den önce Mevlevîhâne’nin şeyhi olduğunu, onun vefatından sonra Ali Efendi’nin şeyhlik makamına geçmiş olduğunu bildirmesi gibi bilgiler, onun 1837 yılında kısa bir süre, (belki birkaç ay) şeyhlik yapmış olduğu fikrini vermektedir. Bu durumda Murat Efendi’nin Yahya Efendi’den sonra, Ali Efendi’den de önce şeyh olması gerekir. Murat Efendi, Ahmet Çelebi’nin büyük oğlu olmalıdır. Zira Mevlevî geleneğinde de şeyhlik sırası öncelikle ailenin büyük erkek çocuğuna verilmiştir. Babası ve kardeşine ait bilgilerden yola çıkarak 1750-1850 yıllarında yaşadığını söyleyebiliriz. 21-Şeyh Ali Efendi’ nin 1837 yılı ortalarında şeyhliğe atanmış olduğu ve 1840 yılında da mevlevîhânenin şeyhi, vakfın da mütevellisi olduğu anlaşılmaktadır. Muhtemelen 1842 yılında bugün için bilinmeyen sebeplerden dolayı idam edilmiştir. Mevlevî muhitince ‚başı kesik, şehid Ali Efendi” diye anılmıştır. Münire Hanım isminde bir kızı bulunduğu ve Münire Hanımın Raşit Çelebi’nin oğlu Kemal Çelebi ile evlenmiş olduğu görülür. 22- Mehmet Râşit Çelebi Ali Efendi’nin idam edilmesi üzerine 1842’de Konya’dan Afyonkarahisar Mevlevîhânesi şeyhliğine tayin edilen ve babası tarafından Mevlânâ’ya ulaşan Mehmet Râşit Çelebi, Hüseyin Çelebi’nin oğludur. 1844’te Mevlevîhâne genişletilerek tamir edilmiş, inşa olunan hankâhın iki adet resmi Afyonkarahisar kaymakamı tarafından merkeze gönderilmiştir. 1867 yılında sağ olan Raşit Çelebi’nin vefat tarihi tespit edilememiştir. Raşit çelebi’nin Rıza Çelebi, Bahaeddin Çelebi, Abdülkadir Çelebi, ve Kemal Çelebi isimlerinde çocukları olduğu anlaşılmaktadır. Çelebi ilimle meşgul olmuş, çeşitli eserler kaleme almış, istinsah etmiştir. Bu çerçevede “El-Evrâd” isminde Arapça, nesih hatla yazılmış bir eseri bulunmaktadır. Ayrıca, Sipehsâlâr Mecdü’d-din Feridun’un Menâkıb-ı Sipehsâlâr adlı Farsça eserini Türkçe’ye çevirmiştir. Ġsmail Ankaravî’nin Mesnevî şerhinin 7. cildini de Nesih hatla istinsah etmiştir. 23- Ahmet Kemâleddin Çelebi Şeyh Ali Efendi’nin kızı Münire hanım ile evlenmiş olan Ahmet Kemâleddin Çelebi, M. Raşit Çelebi’nin oğludur. hayır hasenat sahibi bir insan olan Kemaleddin Çelebi’nin 1872’de dergâhta postnişin olarak görevli olduğu görülmektedir. Bu arada dergâhın, 1875 yılında yandığı, tamiratının ise Mart 1878 tarihinde bitmediği ve dergâhın postnişinliğinin Kemâleddin Çelebi’de olduğu anlaşılmaktadır. O, olgun bir kişiliğe sahiptir. Özellikle Harabî, Türâbî gibi halk şairlerini her zaman koruyup, gözetmiştir. Yirmi üç yıl şeyhlik görevinde bulunmuş, nihayet, 1894 yılında vefat eylemiştir. Mevlevîhânede türbe içerisinde medfundur. Şeyh Kemaleddin Çelebi’nin 14 şubat 1892 tarihli vakfiyesinden anlaşıldığına göre, Kalecik-i Kebir köyünde, Mevlânâ Celalettin-i Rûmî’nin vakıf arazisi üzerine Baş Değirmen diye anılan ve bir taş üzerine devran iden bir adet değirmen yaptırarak vakıf eder. Değirmenin yıllık gelirinden Sultan Divânî Hazretlerinin camii şerifinde imam ve müezzin olan efendilere yıllık 12’şer Ġstanbul kilesi ile buğday verilmesini; buna karşılık her ay Kur’ân-ı Kerim’den 15’er cüz okuyarak peygamberimiz ile Sultan Dîvânî’nin mübarek ruhlarına hediye edilmesini, fazla para olursa erkek çocuklar arasında pay edilmesini şart koşar. Vakfın mütevellisi olarak, sağlığında kendisinin, vefatından sonra erkek çocuklarından büyük olanın görevlendirilmesini ister. 24 – Şeyh Celâlettin Çelebi Kemâleddin Çelebi’nin oğlu olan Şeyh Celâlettin Çelebi’nin annesi Münire Hanımdır. Babasının 1894 yılında vefatından sonra Konya seccâdenişîni Çelebi Efendi’nin icâzeti ile Karahisar Mevlevîhânesi’ne şeyh olmuştur. Şeyhlik mühründen 1894-95 yılında Mevlevîhâneye postnişin olduğu anlaşılmaktadır.1896 yılında vakıfla ilgili bir hususu Nafia Nezareti’nde görüşmek üzere Ġstanbul’a gitmiş, bu arada Tahir Olgun ile dergahta görüşmüştür. Tahir Olgun kaleme aldığı “Çilehâne Mektupları” nda Celalettin Çelebi’yi “Müttakî, mütevâzi,derviş-nihâd ve velhâsıl evlâd-ı Mevlânâ demeye lâyık bir çelebi” şeklinde üstün vasıflarla anmaktadır. 1902 yılında zuhur eden yangında Mevlevîhâne’nin yanması, yeniden yapılması Şeyh Celâlettin Çelebi zamanında olmuştur. Cihan Harbi sırasında Ġstanbul’da kurulan “Mücâhidîn-i Mevleviyye Taburu”na Karahisar’dan Şeyh Celâlettin Çelebi de katılmış, Şam’a kadar gitmiş, bir müddet kalmış, yaşlı olduğu için Karahisar’a geri dönmüştür. Çeşitli tarihlerde hanımlarının ölmeleri sonucu bir kaç kez evlenmiş, on kadar çocuğu olmuştur. Şeyh Celâlettin Çelebi, 25 Eylül 1918 tarihinde vefat etmiş ve Mevlevîhâne’ye defnedilmiştir. 25 – Ahmet Raşit Çelebi Celâlettin Çelebi’nin oğlu olan Ahmet Raşit Çelebi’nin annesi Zaide Hanımdır. 1878-79 yılında doğmuştur. Ahmet Râşit Çelebi babasının vefatından sonra boşalan şeyhlik makamına geçmek için yapılan sınavdan başarı ile geçer. Mahalli Encümen Meşâyihi tarafından düzenlenen başarı mazbatası Meşâyih Meclisi’nce tasdik olunmak üzere meşîhatpenâhîye gönderildiğinde Karahisar-ı Sâhib’deki Hazret-i Dîvânî Mehmet Efendi vakfının tevliyetinin babası Celalettin Efendi üzerinde olduğu, meşîhatine dair bir kaydın ve vakfiyenin olmadığı, önceden beratla görevlenmediği, Konya’da olan seccadenişîn Çelebi Efendi’nin icazetnâmesiyle atandığı anlaşılır; bu sebepten oğlu Ahmet Râşit Çelebi’nin de Çelebi Efendi’nin icazetnâmesiyle atanmasına şûrâ-yı Devlet’te Mart 1919 yılında karar verilir. Raşit Çelebi, yaklaşık yedi yıl postnişinlik makamında kalır. Tekke ve türbelerin kapatılması ile ilgili kanunun çıkmasıyla Dîvânî Mehmet Efendi Mevlevîhânesi de minaresi ve minberi olması sebebiyle camiye çevrilir ve Raşit Çelebi’nin de şeyhlik görevi fiilen sona erer. Çelebi, 13.04.1934 yılında vefat etmiş, Olucak çeşmesi karşısında yer alan mezarlığa defnedilmiştir., çalışkan ve vatansever bir insan Raşit Çelebi’nin, Millî mücadele sırasında düşmana karşı Müftü Hüseyin Bayık, Nebil Hoca ve diğer arkadaşlarıyla birlik ve beraberlik içerisinde çalıştıkları anlaşılmaktadır. Afyonkarahisar Mevlevihanesinin inşa tarihi 1316 olarak kabul edilir. Yakup Çelebi zamanında himaye gören yapı için vakıflar tahsis edilir. Bu tahsisler zamanla artacaktır. Hasan Özönder’in tebliğinden anladığımıza göre, günümüze gelinceye kadar bir çok badire atlatarak tamir ve tadilat gören yapı, son şeklini II. Abdülhamit döneminde alacaktır. Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine faaliyetine son verilen Mevlevîhâne, zaman içerisinde bando binası, Kur”ân-ı Kerîm kursu ve müftülük binası olarak kullanılır. 2008 sonunda müze olarak hizmete geçer. Afyonkarahisar’daki sema faaliyetleri 1925 senesinden itibaren gezekler vasıtasıyle sürdürülür. 1950’li yıllarda Konya, sema icra edecek bir ekip çıkaramadığı için mutrip heyeti ihtiyaca binaen Afyonkarahisar’dan karşılanır. 1960’lardan itibaren sema gösterileri Afyonkarahisar’da da icra edilmeye başlanır. 1925 yılında tekaya ve zevayanın kapatilmasi ile birlikte, Afyonkarahisar Mevlevîhanesi de yaklaşık altı asır boyunca devam ettirdiği faaliyetlerini sonlandırmak zorunda kalmıştır. 2007 yilina kadar, yalnızca camii kısmı kullanılmıştır. 2007 yılında Kütahya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafindan restorasyon çalışmaları başlatılan mevlevîhaneyi, 30 Aralık 2008’de çalışmalar tamamlandıktan sonra Kütahya Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile yapılan bir protokolle restore edilen bölümlerin müze yapilmasi için Afyonkarahisar Belediyesi’ne devretti. Belediye de mevlevîhaneyi, Mevlevîlik kültürünü yansıtması ve tanıtması amacıyla semahane, haremlik, selamlık, matbah, derviş hücreleri gibi bölümleri ile Sultan Dîvanî Mevlevîhane Müzesi adı altında hizmete açmıştır. Afyonkarahisar Mevlevîhanesi, türbesinde medfun olan önemli zatlarla da ziyaret edilmesi gereken bir yerdir. Burada yatanlar içerisinde Furünî Dede , Celaleddin Çelebi, Mehmed Raşid Çelebi, Kemal Çelebi, insan boyundan yüksek bir sanduka ile Sultan Dîvanî , ünlü Mevlevî bestekar Küçük Mustafa Dede ve cami avlusunda ünlü vatan şairi Namık Kemal’in annesi Fatma Zehra Hanım bulunmaktadır.

📍 Afyonkarahisar
Molla Yakşi – Molla Bakşi – Molla Bektaş

Molla Yakşi – Molla Bakşi – Molla Bektaş

Afyon Merkez’de Ayaktekke camiinde Bu üç dervişten ikisi Sultan Divani hazretlerinin müritlerindendir. Kabirleri Mecidiye caddesindeki Ayak tekke camiindedir. Nakşi Mevlevi dervişi olmakla beraber Çilteana dahil değildir. ( Çilteana : Sultan divanin meşhur 40 müridi) Çiltenandan bir asır sonra vefat etmişlerdir.

📍 Afyonkarahisar
Kadıncık Ana Türbesi

Kadıncık Ana Türbesi

Eskişehir – Seyitgazi İlçesindeki Seyitgazi Külliyesinde , Külliyenin avlusunda çeşmenin hemen yanında. Ayni Ana olarak da tanınan Kadıncık Ana , Ümmühan Hatun ‘un hizmetkarıdır. Kitabesi olmayan türbenin inşa tarihi kesin olarak bilinememektedir. Kapısının üzerinde Arapça: “Ayni Ana” yazılıdır. Kadıncık Ana ‘nın Ümmühan Hatun un hizmetkarı olduğu dikkate alındığında türbe için seçilen yer anlam kazanmaktadır. Konumu türbenin, Ümmühan Hatun Medrese ve Türbesi ‘nden daha geç tarihli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle türbe, 1205- 11 yıllarından sonraya, 13.yüzyılın ilk çeyreği ile son çeyreği arasına tarihlenebilir. Ümmühan Hatun Medresesi’nin kuzey cephesinin doğu bölümüyle Ümmühan Hatun Türbesi’nin doğu cephesi arasındaki alanda, güney cephesi medreseye, batı cephesi Ümmühan Hatun Türbesi’ne bitişik olarak inşa edilmiştir. Doğu batı doğrultusunda dikdörtgen planlı tek katlıdır. Doğu cephe ekseninden biraz kuzeyde dıştan içe doğru birer kaval, iç bükey ve düz silme grubunun üç yandan çerçevelediği basık kemerli kapı bulunur. Kuzey cephede batı köşeye yakın dikdörtgen biçimli parmaklıklı bir pencere yer almaktadır. Alçak cephe duvarlarını üstte, kademeli üç silme dolanır. İçte batı duvarına açılan sivri kemerli pencere. Ümmühan Hatun Türbesi’yle bağlantıyı sağlar. Mekanın ortasında dogu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş taş sanduka yer alır. Yapı dıştan kesme taş kaplı az eğimli kırma çatı, içten sivri kemer profilli tonoz örtülüdür. Cephelerde kesme taş kaplama kullanılmıştır. İç duvarlar sıvalıdır. Dökülen sıvaların altından, moloz ve kesme taş malzemeli duvar örgüsü görülür. Yapıda herhangi bir süsleme bulunmamaktadır.

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Abdulvahap Gazi – İznik

Abdulvahap Gazi – İznik

Bursa – İznik’de Şehre Hakim bir tepe üzerinde ( Harita’da tam yerini görebilirsiniz. Abdulvahap Gazi, Emeviler döneminde yaşamış ve İslam kuvvetleriyle Anadolu seferine katılmış ünlü bir ordu komutanıdır. Doğum tarihi belli değildir. Taberi ve İbnü’l Kesir, Abdulvahap Gazi’nin H.113(M.731) yılında şehit düştüğünü belirtir. Abdulvahap Gazi, Battal Gazi’nin ve Ahmet Turan Gazi’nin silah arkadaşıdır.Abdulvahap Gazi’nin İznik’den başka Sivas, Elazığ ve Bayburt’ta da türbe ve makamları bulunmaktadır. Menkıbelere göre Abdulvahap Gazi, Hz. Peygamber’in sancaktarıdır. Onun duası ile uzun bir ömür yaşamıştır. Hz. Peygambere ait mübarek emanetleri yıllarca sonra Malatya’ya gidip Battal Gazi’ye teslim etmiştir. Daha sonra Battal Gazi ve Ahmet Turan Gazi, Anadolu’yu İslamlaştırmak için birlikte hareket etmişlerdir. Abdulvahap Gazi, Soğuk Çermik yakınlarındaki bir savaş sırasında Ahmet Turan Gazi ile birlikte şehit düşmüş; sel sularına kapılan mübarek vücudu uzun müddet Yukarı Tekke kayalıklarının altından akan ırmakta kalmış, görülen bir rüyadan sonra mübarek cesedi buradan alınarak, Yukarı Tekke’deki kabrine nakledilmiştir. Gelenek: Sivas halkının inancına göre Abdulvahap Gazi, Hz. Peygamber’in bayraktarı sayılmakta ve bayraktarların piri kabul edilmektedir. İşte böyle bir inançtan doğan bir düğün geleneği vardır. Bu gelenek şöyledir: Oğlan tarafı gelini almak için başlarında bayraktarları, bayrağı çekmiş halde kızın bulunduğu köye veya mahalleye yaklaşırlar. Bunları kız tarafı karşılar. Kız tarafının bayraktarı, oğlan tarafının bayraktarına şöyle seslenir: Bayraktar, bayrağını kaldır Yönünü kıbleye döndür Pirine bir salavat gönder Verelim muhammed’e selavat, Sallu ala Muhammed Herkes selavat getirir. Bu sefer oğlan tarafının bayraktarı, kız tarafının bayraktarına şöyle der: Kitap üstünde yazı Okurlar bazı bazı Pirimiz Abdulvahap Gazi Verelim Muhammed’e selavat Sallu ala Muhammed… Yine herkes selavat getirir ve kız tarafının bayraktarı, oğlan tarafının bayraktarına maniler şeklinde bilmeceler sorar…

📍 Bursa
Mevlana Taceddin İbrahim

Mevlana Taceddin İbrahim

Bursa – İznik’de Eşrefoğlu rumi camii haziresinde Sultan II. Murat döneminin tanınmış alimlerinden biridir. Molla Yegan’da ders görmüş ve onun halkasında bütün ilim dallarında maharet kazanmıştır. Sultan II. Murat kendisini bazı medreselerin müderrisliğiyle görevlendirildikten sonra İznik Medresesi’nin müderrisliğine getirmiş ve yüz otuz dirhem yevmiye tayin edilmiştir. Yiğit , heybetli , cesur yürekli ve fazilet sahibi bir zat idi. Oğlu Molla Muhyiddin Muhammed şöyle bir olay anlatmıştır; ” Molla Yegan hac farizası için Hicaz’a giderken İznik Medresesi’ne uğramıştı. Babam kendisini büyük saygıyla karşıladı ve şehrin en güzel evinde ağırlayarak izzet ü ikram da bulundu. O sıralarda ben küçük bir çocuktum. Babam kendisine banyoyu gösterdi ve Molla Yegan banyodan çıkınca babam ayaklarını su ile yıkayarak öptü. Molla Yegan da bunun üzerine şöyle dua etti ; Allah her işini mübarek etsin Molla Taceddin!…. Molla Yegan’ın sesi hala kulaklarımda çınlar. ” Mevlana Taceddin İbrahim , Sultan II. Mehmet’in saltanatının ilk yıllarında İznik beldesinde Hak’kın rahmetine kavuştu. Bir gün, dergahına bir delikanlı girip diz çöktü mübareğin önünde. -Hocam, nasihat almaya geldim. Büyük velî sevgiyle baktı gence: -Evladım, âzâlarını günah işlemekten koru. Ne için yaratılmışlarsa o yolda kullan sadece. -İnşallah hocam. Dua edin, başarayım. -Kalbini de dünyaya bağlama sakın. -Dünyadan maksat nedir hocam? -Dünya, haram ve günahlardır oğlum. Allahü tealanın beğenmediği şeyler yani. “NAMAZLARINI KILIYOR MUSUN?” Sonra sordu gence: -Namazlarını kılıyor musun oğlum? -Beş vakit kılamıyorum hocam. Acı acı gülümseyip sordu gence: -Sen hiç temelsiz bina gördün mü? -Hayır hocam, görmedim. -Niye görmedin? -Temelsiz bina olmaz ki hocam. -Doğru dersin. Temelsiz bina olmaz. İşte “İslam” binasının temeli de “Namaz”dır evladım. Namaz yoksa, İslamiyet de yoktur, anladın mı? -Anladım hocam. *** Mevlânâ Tâceddîn hazretleri bir gün yakınlarını çağırıp vasiyyetini bildirdi: -Beni falan yere defnediniz! Çocukları “Peki” dedilerse de, kabir yeri için başka yer düşünüyorlardı. Sordular: -Babacığım, biz falan caminin avlusunu düşünüyorduk. Ne dersiniz? “GÜCÜNÜZ YETERSE!..” Cevap iki kelimeydi: -Gücünüz yeterse!.. Biraz sonra ağırlaştı ve vefat etti. Son sözü “Namaz” olmuştu. Cenaze hizmetini görüp tabuta koydular. Düşündükleri caminin avlusuna götürmeyi denediler önce. Ama ne mümkün! Tabut havada bir ağırlaştı ki, bir milim götüremediler. Kendi istediği yere doğru çevirdiler, kuş gibi hafifledi. Mecburen o yere defnettiler mübareği… Kaynak ; Taşköprülüzade İsamuddin Ebu’l Hayr Ahmed Efendi , Eş-Şakaiku Numaniyye Ulema Devleti Osmaniyye , İz yayınları , 2007

📍 Bursa
Eşref Baba

Eşref Baba

Bursa – İznik’de Lefke kapısı dışındaki Şehir kabristanında Çandarlı Hayreddin Paşa’yı geçtikten sonra 100 metre ileride solda XIV. yüzyılda inşa edilen türbede Eşref oğlu Abdullah Rumî hazretlerinin babası yatmaktadır.

📍 Bursa
Yunus Emre – makam – Bursa

Yunus Emre – makam – Bursa

Merkad-ı Yunus Emre Merkad-ı Aşık Yunus Merkad-ı Abdürrezzak Bursa – Yıldırım’daki Karamazak sokak’da marketin hemen yanında Aşık Yunus türbesindeki 1. kabir Aşıkların tercümanı Yunus Emre hazretlerinin bursa’daki makamı…

📍 Bursa
Köpüklü Dede

Köpüklü Dede

Bursa – Osmangazi’de ‘. Kavaklı caddesi ile Yalın sokağın kesişiminde. Halk arasında Köpüklü sultan, Köpüklü dede olarak anılan yüksek mezar taşları ve lahitten oluşan mermer bir kabirdir. Mezar taşında ” Derviş Mehmed bin Hamdi Şehr Baba” yazılıdır. Yanında daha önce bulunana medrese ya da mescidin haziresi olması muhtemeldir.

📍 Bursa
Hüsameddin Bursevi (k.s.)

Hüsameddin Bursevi (k.s.)

📍 Bursa
Eskici Mehmed Dede

Eskici Mehmed Dede

Bursa – Osmangazi’de 1. nazım sokak’da. Anadolu velîlerinden. On altıncı yüzyılın sonunda ve on yedinci yüzyılın başında yaşamıştır. Pamuklu bez ticâretiyle meşgûl olduğu için Eskici Mehmed Dede diye meşhûr oldu. Aslen Amasyalı olup, 1619 (H.1028) senesinde Bursa’da vefât etti. Kabri, Abdülmü’min Efendi Câmii bahçesindedir. İlk tahsîlini memleketi olan Amasya’da gördükten sonra, Bursa’ya gelen Mehmed Efendi, ilk zamanlar pamuklu dokuma ticâretiyle meşgûl oldu. Kıdvetü’l-ârifîn Abdülmü’min Efendinin sohbetlerinde bulunmaya başladı. Ona talebe olup ondan ilim ve feyz aldı. Abdülmü’min Efendinin torunu ile evlendi. Onun yaptırdığı câminin civârında yerleşti. Velî zâtların sohbetlerinde bulundu ve tasavvuf yolunda ilerledi. Bir ara pamuklu dokuma ticâretini bırakıp, insanlardan uzaklaşarak uzlete kendi köşesine çekildi. İbâdet ve Allahü teâlânın ismini zikirle meşgûl oldu. Mânevî derecelere kavuştu. Daha sonra; “Çalışan, Allahü teâlânın sevgilisidir.” sözü gereğince, âilesinin nafakasını temin etmek için pamuklu dokuma ticâretine tekrar başladı. Bursa Bezzazcıları arasında önemli bir yeri olmasına rağmen hiçbir zaman dünyâ malına gönül vermedi. Kazandıklarını, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için ihtiyaç sâhiplerine sadaka verirdi. Ömrünün sonlarına doğru pamuklu dokuma ticâretini tamâmen bırakıp, nefsinin istediklerini yapmamak, istemediklerini yapmak sûretiyleAllahü teâlânın rızâsını kazanmaya çalıştı.Hoş sohbeti ve güzel ahlâkıyla insanların gönüllerini almaya gayret etti. Birçok halleri ve kerâmetleri görüldü. Zamânın Bursa kâdısı Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin kâdılığı ve dünyânın debdebesini bırakıp Üftâde hazretlerine talebe olmasına Eskici Mehmed Dede vesîle olmuştur. Bursa kâdısı Aziz Mahmûd Hüdâyî bir gece rüyâsındaCehennem’i gördü. Cehennem’in şiddetli ateşinde tanıdığı bâzı kimseler de vardı. Bu korkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içinde bulunduğu günlerde bir hanım bir dâvâ getirdi. Dâvâcı kadın, kocasından ayrılmak istediğini bildirdi. Kadının ayrılmak istediği kocası Muhammed Üftâde hazretlerini seven fakir bir kimseydi. Bu fakir kimse her sene hacca gitmek ister fakat gidecek parası olmadığı için de bir türlü arzûsuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evdeki hanımı yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir, bir gün üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı ve hanımına; “Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talakla boşadım.” dedi. Günler geçti. Hac için hazırlananlar yola çıktı. Kurban bayramı yaklaştı. Fakir kimseyi bir düşünce aldı. Hem hacca gidememenin üzüntüsü, hem de hanımının üç talakla boş olacağı için çâresizlik içinde kıvranmaya başladı. Bir yerlerden borç para bulup, hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı ve çâresiz kaldığı bu günlerde büyük velî Muhammed Üftâde hazretlerine gidip durumunu arzetti. Üftâde hazretleri onu dinledikten sonra; “Bizim Eskici Mehmed Dede’ye git, selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur.” buyurdu. Fakir sevinerek Üftâde hazretlerinin huzûrundan ayrılıp Mehmed Dede’nin dükkanına koştu. Mehmed Dede’ye, hocasının selâmını söyleyip, derdini anlattı. Mehmed Dede; “Ey Fakir! Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma!” dedi. Fakir gözlerini açtığında, kendini Mehmed Dede ile birlikte Mekke-i mükerremede buldu. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, kerâmet olarak fakiri bir anda Hicâz’a götürdü. O gün arefe idi. Hacılar Arafat’a çıkmışlar, vakfeye duruyorlardı. Fakir de Eskici Mehmed Dede ile birlikte ihrâm giyip Arafat’a çıkarak vakfeye durdular. Ertesi günü Kâbe-i muazzamayı tavâf ettiler. Hac ibâdetini tamamlayıp, ziyâret edilecek yerleri ziyâret ettikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar Eskici Mehmed Dede’yi ve fakiri görünce sevindiler. Fakir bâzı hediyeler alıp, bir kısmını da getirmeleri için emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Yine Eskici Mehmed Dedenin kerâmetiyle Mekke-i mükerremeden Bursa’ya geldiler. Fakir, getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve; “Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun.” dedi. Fakir, “Hanım ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke’den aldım.” dediyse de kadın; “Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye verip, senden ayrılacağım.” dedi. Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî’ye giderek durumu anlattı ve; “Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Çünkü nikahsız olarak yaşamayı dînimiz yasaklamaktadır. Bu sebeple haram işlemek istemiyorum.” dedi. Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî, kadının kocasını çağırtarak ifâdesini dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, ziyâret yerlerini gezdiğini, Bursalı hacılarla görüştüğünü, hattâ getirmeleri için bâzı eşyâlarını onlara emânet bıraktığını söyledi. Bu sebeple talak yâni boşanmanın vâki olmadığını söyledi ve Eskici Mehmed Dede’yi şâhit gösterdi. Eskici Mehmed Dede birlikte hacca gidip geldiklerini söyledi ve; “Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu halde bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gittiği kabûl edilir de bir velînin bir anda Kâbe-i muazzamaya gitmesi niçin kabûl edilmez.” dedi. Kâdı Aziz Mahmûd Hüdâyî anlatılanları hayretle dinledikten sonra, mahkemeyi hacıların geleceği zamâna tehir etti. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar döndü. Mahkeme gününde şâhid olarak fakirin hac vazîfesini yaptığını hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhitlerin verdiği ifâdeler üzerine dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece boşanma olmadı. Bu hâdisenin günlerce etkisinden kurtulamayan Aziz Mahmûd Hüdâyî, EskiciMehmed Dede’ye gitti ve; “Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için geldim.” dedi. Eskici Memed Dede ona; “Sizin nasîbiniz bizde değil. Şeyh Muhammed Üftâde hazretlerindedir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin.”dedi. Kâdı Mahmûd Hüdâyî, Üftâde hazretlerine gidip ona talebe oldu. Üftâde hazretlerinin isteği üzerine sırmalı kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer sattı. Kâdılığı bırakıp, Muhammed Üftâde hazretlerinin hizmetinde ve sohbetinde olgunlaştı. Bursalıların kınamalarına rağmen bu yola devâm etti. Dünyânın debdebesini bırakıp gönül sultanlığına yükseldi. Aziz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin bu yola kavuşmasına vesîle olan Eskici Mehmed Dede’dir. Eskici Mehmed Dede’nin halleri ve kerâmetleri insanlar arasında dilden dile anlatılır oldu. Devletin merkezi olan İstanbul’daki vezirlerle öteki devlet adamları, askerler ve ulemâ onun yüksek hallerini ve menkıbelerini dinleyip, onu görmedikleri halde, sevenlerinden oldular. Duâsını almak için pek kıymetli hediyeler, ihsânlar ve kitaplar gönderdiler. Fakat o, dünyâya ve dünyâdakilere gönül vermediği için kendine gönderilen hediyeleri ihtiyaç sâhiplerine ihsân etti. İbâdet ve tâat ederek Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya ve insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete, mutluluğa kavuşmaları için çalıştı. Günleri ve geceleri böyle geçerken, 1619 (H.1028) senesinde Bursa’da vefât etti. Abdülmü’min Efendi Câmii hazîresinde defnedildi. Vefâtına Hâşimî Efendi; Gitdi Eskici Dede köhne cihândan virdi cân (1028) mısraını târih düşürmüştür. Kabri, Eskici Mehmed Efendi aşevinin hemen yanındadır. Sevenleri kabrini ziyâret edip, rûhuna Fâtiha okumaktadırlar. Eskici Mehmed Efendi Haziresi ; Hazire’de Eskici Mehmed Efendi ile üç kişiye ait kabir taşları vardır. ; Eskici Mehmed Efendinin Kabir Taşı Hüve’l Baki Hazret-i Üftade Müridlerinden Hüdayi Mahmud Efendi’yi irşad eden Eskici merhum Mehmed Dede ruhiyçün fatiha sene 988 1- Seyyid Mehmed Emin Efendi – Eskici Mehmed Efendi dede türbedarı 2- Seyyid Zeynelabidin Bey 3- Abdi Bin Recep KERÂMET VE MENKÎBELERİ BİZE PİLAV GÖNDER Tüccardan Akkaşzâde Seyyid Abdurrahmân Efendi anlatır: “Bir zaman ticâret için bir mikdâr pirinç satın alıp, Bursa’da Yeni Han’daki bir anbara koydum. Bir müddet sonra gidip kontrol ettim. Fakat ne göreyim pirincin tamamı böceklenmiş. Pirinci bu halde görür görmez çok üzüldüm. Handan üzgün bir halde çıkarken Eskici Mehmed Dede’yi kapı önünde oturur gördüm. Eskici Mehmed Dede bana yönelerek; “Emir Molla bizden tarafa bak. Bize pilav gönder.” dedi. Ben ona; “Çuval gönder ne kadar pirinç istersen göndereyim.” dedim. Biraz sonra gönderdiği çuvalı alıp pirinç koymak üzere anbara girdiğimde, gördüm ki, pirinçte böcekten eser kalmamıştı. Bu hâli görünce içim açıldı. Gam ve üzüntüm gitti. Çuvalı doldurup Eskici Mehmed Dede’ye gönderdim. Bu hâlin Eskici Mehmed Dede’nin kerâmeti olduğuna şâhid oldum.”

📍 Bursa
Pazarlı Bey

Pazarlı Bey

Bilecik – Söğüt’de Ertuğrul Gazi türbesinde Osman Gazi’nin oğlu. İznik kuşatmasına ve Pelekanon savaşma katılmıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Halime Hatun

Halime Hatun

Bilecik – Söğüt’de Ertuğrul gazi türbesinde Ertuğrul Gazi’nin eşi ve Osmanlı Deceletinin kurucusu Osman Bey’in annesidir. Türkmen bir aileden gelir.Hakkında çok fazla bilgi yoktur. Savcı Bey – Gündüz Alp ve Osman Bey olmak üzere üç yiğit yetiştirmiştir.. 1281 yılında Söğüt ‘de vefat etmiştir. Kabri Ertuğrul gazi türbesinin hemen yanındadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bilecik Özel, Bilecik
Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi

Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi

Vezirköprü İlçesi merkez mahallelerinden Yeni Mahalle mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte kabir mermerden olup, zemin beton kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Boyabatlı Hacı Hafız Ahmet Efendi sizin hayırlınız Kuranı kerimim öğreten veöğrenendir. Hadisi şeriften yola çıkarak pek çok hafız yetiştirilmesine vesile olmuştur. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Vezirköprü, Samsun
Ahmet Baba – Vezirköprü – Samsun

Ahmet Baba – Vezirköprü – Samsun

Vezirköprü İlçesinin 23 kilometre Güney Batısındaki Ahmet Baba Köyü’ne 500 m mesafede yolkenarında bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Ahmet Baba Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda yarı kâgir şekilde yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış, iç ve dışı ile sıvalıdır. Türbeye ait sanduka mermerden olup, zemin halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Ahmet Baba Türbesi hakkında fazla rivayet bulunmamaktadır. Genellikle çocuğu olmayan kadınlar tarafından ziyaret edilmekte, Ahmet Babanın hatırına Allah’tan (c.c) kendilerine hayırlı evlatlar vermesi istenmektedir. Hatırına edilen duaların kabul olduğu yönündeki inanış ile birlikte yöre halkının bölgeye ilginin artmasına neden olmaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Vezirköprü, Samsun
Taşpınar Türbesi

Taşpınar Türbesi

Terme ilçesine 12 kilometre kuzey batısındaki Taşpınar Köyü’nde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Taşpınar Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmadığından türbenin tarihihakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali Karadeniz’e özgü ahşap yapıtarzında iken 2003 yılında betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış, iç ve dışı sıva üstüboyadır. Türbeye ait sanduka ahşaptan olup, zemin halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Taşpınar Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izniile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Karabey

Karabey

Terme İlçesinin 17 km Güney Batısındaki Köyü mezarlığı Mescitli camii içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Karabey Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. Mezarlıkta Osmanlıca yazılı başlıklar bulunmaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; caminin içerisinde bulunmaktadır.Türbeye ait sanduka ahşaptan olup, zemin halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Tekke olarak nitelendirilen ve korunan Karabey Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Burada yatan Karabey denilen zat geceleyin geyiklerle ormanlık alandan ağaç kesip geyiklere taşıttığını ve cami yaptığını gören yöre halkı zatı geceleyin takip ettiklerinde uzun boylu insanların cami inşaatında çalıştıklarını görmüşler. Genellikle Türbe hasta olan kişiler tarafından şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Arzuman Türbesi

Arzuman Türbesi

Terme İlçesinin 19 kilometre Kuzey Batısındaki Geçmiş Köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Arzuman Türbesi” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. Sefere gelen askerlerden oldukları söylenmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; kargır bina iki oda şeklinde yapılmış olup çatısı beton kaplanmış içi ve dışı sıvalıdır. Sanduka ahşaptan olup, zemin beton halı kaplamadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından Türbe olarak nitelendirilen ve korunan Arzuman Türbesi hakkında pek çok rivayet anlatılmaktadır. Genellikle Türbe hasta olan kişiler tarafından şifa bulmak umuduyla adak adayıp ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Şakırcuk Türbesi

Şakırcuk Türbesi

Terme-Çarşamba yolundan 4 kilometre içeride, Terme’nin 20 kilometre kadar kuzey batısına düşen Dağdıralı Köyü’nde, köy merkezinden uzaktaki bir mezarlıkta bulunan camiinin doğu bitişiğinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Şakırcuk” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. Ancak mimari şekli türbenin yanındaki camiyle birlikte 15-18. yüzyıl arasında inşaedilmiş olabileceğini düşündürmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda tadilat edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin mimarisi dikdörtgen şekilde tek mekânı basit bir düzenleme göstermektedir. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şakırcuk Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Dağdıralı Türbesi

Dağdıralı Türbesi

Terme ilçesinin 20 kilometre kadar Güney Batısına düşen Dağdıralı Köyün merkezinde yer almaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Dağdıralı Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmamaktadır. Şehitasker oldukları bilinmekle beraber türbenin dönemi konusunda kesin tarih bulunmamaktadır. Ancak Kubatoğlu Cüneyt Bey türbesiyle çağdaş olduğu önerilebilir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda tadilat edilmiştir. Çatısı etermitile kaplanmış olan türbenin dış ve içi ahşaptır. Türbe içerisinde 2 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Horasanlı Dağdıralı Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe bahçesinde bugün işlev görmeyen su kuyusu olup, içildiğinde öksürük, karın ağrısı v.b. hastalıklara iyi geldiğine inanılır. Çocuklar için yapılan cevşenler onlar büyüdükçe türbeye geri getirilerekasıldığından türbe içinde ve dışında asılı cevşenler çoğunluktadır. Tekkeye gelen ziyaretçiler kurban keserken, yılınbelli dönemlerinde etli pilav yapılıp dağıtılır. Şehitler için sürek Kuran-ı Kerim okunmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Üfü Türbesi

Üfü Türbesi

Terme’ye 15 kilometre kuzey batısında bulunan Çanaklı Köyü camii yanında yer almaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Üfü Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda kara tuğla ile yeniden inşaa edilmiştir.Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi kara tuğladır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Üfü Türbesi hakkında pek fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Bazlamaç Türbesi

Bazlamaç Türbesi

Terme’ye 16 kilometre güneyinde bulunan Bazlamaç Beldesinin merkez Mahallesin Türbe sokaktaki mezarlık içerisinde yer almaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Bazlamaç Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşapsanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Bazlamaç Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Karaca Ali Baba

Karaca Ali Baba

Terme’ye 25 kilometre batısında bulunan Akçaykaracaali Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisindebulunmaktadır. Burada yatan ve Karaca Ali adıyla bilinen zatın ismine binaen bulunduğu Köye aynı ad verilmiştir TARİHÇE: Halk arasında ” Karaca Ali Baba Türbesi ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Horasanlı Karaca Ali Baba Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlariçinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
İnebel Türbesi

İnebel Türbesi

Terme’ye 8 kilometre güneyinde bulunan Ahmet Bey Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisindebulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “İnebel” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Horasanlı İnebel Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içindeAllah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Terme, Samsun
Şeyh Seyyid Yusuf Zeynuddin (k.s.)

Şeyh Seyyid Yusuf Zeynuddin (k.s.)

Tekkeköy merkezinde bulunan 23 Nisan Mahallesi’nde bulunmaktadır. Şeyh Yusuf Zeynüddin’e aitTekke İlçenin Tekkeköy adını almasına neden olmuştur. TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Yusuf Zeynüddin” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmamasına rağmen Samsun’da medfun Şeyh Kutbüddin Hazretlerinin kardeşi olması nedeniyle Şeyh Yusuf Zeynüddin Hazretlerinin 1200 yılı ile 1330 yıları arasında yaşadığı varsayılırsa türbenin de yaklaşık tarihi ortaya çıkmış oluyor. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Türbe; altı betonarmeyle çevrili üst kısmı demir parmaklılarla çevrili dıştan tekrar demir parmaklıklarlavar olup içerisinde başlıklı kabir bulunmaktadır. RİVAYET: Şeyh Yusuf Zeynüddin, Anadolu Selçuklu Devleti zamanında yaşamış büyük İslâm velisidir. Gavs-ı Azam Şeyh Abdülkadir-i Geylani Hazretlerinin(1078-1166) torunudur. Samsun’da medfun Şeyh Kutbüddin Hazretlerinin kardeşidir. O zaman Bizans Devletinin hâkimiyeti altında bulunan yerleri İslamiyet’e açmak için çalışan bu büyük İslam Mücahit ve mutasavvıfı, medfun bulunduğu bu yöreye gelmiş ve burada bir Tekke açarak insanları irşat etmeye başlamıştır. Tekke Çiftliği denilen semtte kurduğu çiftliğinin kazancı ile devamlı kazan kaynatıp fakirleri,yolcuları ve düşkünleri doyurmuştur.1285 yılında Tekkeköy Camiini yaptırmıştır. Zamanla bu tekke etrafında bir köy doğmuş ve bugünkü adı ile Tekkeköy meydana çıkmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti zamanında yaşayan bu İslam velisinin doğum ve ölüm tarihleri meçhulise de kardeşi Seyyid Kutbüddin Hazretleri 1322 yılında vefat ettiğine göre, Şeyh Yusuf Zeynüddin Hazretlerinin de 1200 yılı ile 1330 yıları arasında yaşamış olması icap etmektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veliziyaretinde bulunmak amacıyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tekkeköy, Samsun
Şeyh Saadettin Baba

Şeyh Saadettin Baba

Lâdik’in 6 kilometre doğusunda bulunan Yukarı Gölyazı Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Sadettin Baba” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe 2 bölmeli olup bir bölümü mescid diğer bölümü kabirdir. Türbe içerisinde 1 adet ahşap sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Horasanlı Şeyh Sadettin Baba Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre Selçuklu dönemi komutan ve âlimlerinden olan Şeyh Sadettin Baba 7 kardeştir. Anadolu’da İslamiyet’i yaymak için kardeşleriyle birlikte büyük hizmetlerde bulunmuştur. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun
Sunullah Paşa – Samsun

Sunullah Paşa – Samsun

Lâdik ilçesi merkez mahallelerinden Bahşi Mahallesi’nde bulunmaktadır. TARİHÇE: Yapıya ait bir kitabe olmadığı gibi kayıtlı bir vakfiyesine de rastlanmamıştır. Bir belgede “Sadullah Paşa Türbesi” şeklinde de kaydedilen yapının adı, diğer bazı belgelerde ve halk arasında “Sunullah Paşa” şeklinde geçmektedir.Yöreyle ilgili araştırmalarda inşa tarihiyle ilgili bir ipucu bulunmayan yapıdan, Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’yle, Hüseyin Hüsameddin’in Amasya Tarihi’nde bahsedilmektedir. M. Tunçel, yapıyı Canik Beyleri devrine, 14. yüzyıl sonu veya 15.yüzyıl başlarına tarihlemektedir. Türbenin plân, mimari, malzeme özellikleri ve cephe düzeni klasik Osmanlı üslubuna yakın durmaktadır. Bunlara bakarak yapının 15. yüzyılın 2. yarısında inşa edilmiş olabileceğini düşünülebilmektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; düz bir alanda, batısında komşu bir evin bahçesi, kuzey ve doğusunda sokaklarla çevrili,güneyde ise önü açık bir konumdadır. Türbe iç ve dıştan sekizgen plânlı, kubbeyle örtülü bir gövde ile beşik tonozla örtülü, dikdörtgen şeklinde bir cenazelikten oluşur. Girişin bulunduğu kuzeyde, iki sütunla taşınan bir kapı sundurması yer alır. Sekizgen gövdenin her yüzünde birer pencere açılmıştır. Sekizgen gövdenin kuzeyinde 3.70 m. x 2.15 m.ölçülerinde küçük bir giriş ünitesi yer alır. Kenarlarda 1.20 m.ye kadar yükselen yarım duvarların ortasındaki dört basamak, türbeye çıkışı sağlamaktadır. Duvarlardan hafifçe içe çekilen yüzeylerde açılan pencereler, dikdörtgen bir çerçeveye alınarak vurgulanmıştır. Lokmalı demir şebekelerle muhafaza altına alman açıklıkların etrafında, mermer söveler, üstte ise yekpare taştan kesilmiş sivri kemer görünümlü alınlıklar yer alır. Sivri, kemer içerisine alınan alınlıklar,ince profillerle detaylandırılmış olup, köşelileri mermerdir. Yapının içerisinde hiçbir süsleme unsuru, yazıt ve sanduka yoktur. 1969 yılı rölöve çizimlerinde gövde katında, ortada görülen iki kademeli prizmatik sandukadan bugün eser yoktur. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun
Kara Abdal

Kara Abdal

Lâdik’in 27 kilometre doğusunda Kara Abdal Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisinde bulunmaktadır.Burada yatan Kara Abdal adıyla bilinen zatın ismine binaen bulunduğu köye aynı ad verilmiştir. TARİHÇE: Halk arasında “Kara Abdal” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. Ancak Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde Türbe’nin olduğu bölgede Kara Abdal Zaviyesinin de bulunduğu ve 1733 yılında buraya yapılan meşihat ve zaviye-darlık atama yazısında Şeyh İbrahim’in zaviyeye 100 yıl boyunca hizmet ettiği belirtilmektedir. Seyahatnamedeki yazıdan Kara Abdal Türbesi’nin 1633 yılında dahi var olduğu ve buradaki zaviyenin faal bulunduğu anlaşılmaktadır. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe iki gözlü olup, girişte mescit bulunmaktadır. Türbe içerisindeki diğer gözde ise mermerden sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Kara Abdal Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sara ve felç hastaları türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun
Seyyid Zeynel Abidin Rufai

Seyyid Zeynel Abidin Rufai

Lâdik ilçesinin 11 kilometre kuzeyinde bulunan Ahmet Saray Köyü’nün Kümbetler mevkiinde köymezarlığı içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE : Halk arasında “Seyyid Zeynel Abidin Rufai ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. Ancak Ladik merkezde bulunan Seyyid Ahmet-i Kebir ile kardeş olması, türbedeki mezar taşlarının Samsun Seyyid Kutbiddin türbesi ile çağdaş olması göz önüne alındığında 1300’lü yıllarda türbenin yapıldığını söyleyebilmekteyiz. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: İki ticari kervan yoluna sahip olan Ahmet Saray Köyü’ndeki Türbe; ilginç bir betonarme örneği ile diğer türbelerden ayrılmaktadır. Üç ayak üstü yarı açık oval şeklinde betonarme olarak inşaa edilen türbedeki kabir eski mezar taşlarıyla çevrili. Mezardaki sütun başka yerden taşınmış ancak üstünde duran taş tamamen Selçuklu mezar taşları geleneğinde Samsun Seyyid Kutbiddin ve Konya mezar taşları ile paralellik göstermektedir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Seyyid Zeynel Abidin Rufai Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Ladik merkezdeki Şehreküstü Mahallesi’nde Türbesi bulunan meşhur SeyyidAhmet-i Kebir’in kardeşi olması dolayısıyla ilim yönünden çok iyi bir eğitime sahip, üstün sıfatlarda bir veli olduğu rivayetlerini kuvvetlendirmektedir. Birçok talebeye sahip bulunması ve Rufai tarikatının Anadolu’daki öndetemsilcilerinden olması Seyyid Zeynel Abidin Rufai’nin türbesini önemli kılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-iİlahi için veli ziyaretinde bulunmak hasta olanlar içinde şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle felçli hastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ladik, Samsun
Şeyh Abdullah – Samsun

Şeyh Abdullah – Samsun

; Kavak’ın 25 kilometre doğusunda yer alan Şeyh Resul Köyü’nde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Abdullah” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metreyüksekliğinde taş duvarla çevrilmiştir. Türbenin içindeki mezarda doğal taşlar ile kaplanmıştır. Türbe içerisinde 1adet ağaç bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Abdullah Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Rivayete göre Türbe; köye adını veren Şeyh Resul’ün talebelerinden olan Abdullah adlıİslam Âlimine aittir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık hastaları türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kavak, Samsun
İsa Baba – Samsun

İsa Baba – Samsun

Samsun merkez mahallesinden Cedit Mahallesinde tepe üzerinde şehre hâkim bir konumda bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “İsa baba” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmamakla birlikte türbenin beş yüz yıllık olabileceği ve 1895 yılında Hazinedarzade Memduh Bey tarafından onarıldığı bilinmektedir. Sontamirle birlikte modern bir görünüm arz eden türbenin prizmatik üçgenli kubbe geçişleri, yapının tarihlemesinde bir ipucu sayılabilir MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Önüne yaptırılan ilavelerle camiye dönüştürülen türbenin bahçesinde İsa Baba’ya atfedilen büyükçe bir mezar, doğusunda büyük bir hazire ile bir takım yeni binalar bulunmaktadır. Türbe bugünkügörünümünü, Samsun Belediyesi tarafından 1975’de yapılan onarımda almıştır. Onarımda basit kare şeklinde tekmekânlı türbenin önüne, betonarme küçük bir cami ve minare ilave edildiği, türbenin içindeki, mezar dışarıyaçıkarılıp cami ve türbenin içinin yeni çinilerle, dışının kesme taşla kapandığı ve çevre düzenlemesi yapıldığıanlaşılmaktadır. Doğusu denize bakan yüksek bir teras şeklindeki bir arazide inşa edilen türbenin kuzeyinde, 1975yılında yapılan yeni cami bulunmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde yapıya ait bulunan 1972 tarihli rölöveprojesinden türbenin, kuzey cephesi ortasında bir kapı ve kuzeye doğru devam eden ince duvarlar görülmektedir.Bugün kuzeyine eklenen yeni caminin inşası sırasında bu kapım kaldırılıp türbenin camiye katıldığı görülmektedir. RİVAYET: Türbenin vaktiyle İsa Baba Zaviyesi adıyla anılan bir tarikat yapısı/tekke dâhilinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Türbenin adını aldığı İsa Baba hakkında, kaynaklarda bir bilgiye rastlayamadık. Samsun’un Osmanlılar eline geçtiği dönemde şehre yerleşmiş olabilecek İsa Baba adına veya kendisi tarafından yapılan birtekke kompleksi dâhilinde inşa edilmiş olabilecek türbenin, erken Osmanlı döneminde bu tip kubbe geçişlerinin yaygın olduğu 15. yüzyılda yapılmış olabileceğini düşünmekteyiz. Cembeloğlu kardeşler “altı köşeli bir mescit”şeklinde tarif ettikleri eserin, “müslüman denizciler” tarafından yaptırıldığını belirtmektedir. Halen halkın ziyaretyeri olarak kabul ettiği ve İsa Baba’ya ait olarak kabul ettiği mezarın başucu şahidesinde, tarih satırının olmasıgereken alt satırları toprağa gömülü vaziyettedir. Şahidenin bezemesi Osmanlı baroğu dönemine ait olabileceğini göstermektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 İlkadım, Samsun
Satuk Buğra Han (k.s.)

Satuk Buğra Han (k.s.)

Doğu Türkistan’ın Kaşgar Eyaleti Kızılsu Bölgesinde Babası; bugün Doğu Türkistan sınırları dahilinde bulunan Kaşgar şehri civarında hükümran olan Karahanlı Devleti hükümdar ailesinden Bezir Arslan Han; onun da babası, Bilge Mangur Kadir Han idi. Soyları, Afrasiyab bin Besen vasıtasıyla Türk bin Yafes bin Nuh aleyhisselama ulaşmaktadır. 829 (H. 245) yılında bir Karahanlı şehzadesi olarak doğan Satuk Buğra Han, babası Bezir Han’ın ölümü üzerine, amcası Oğulcak Kadir Hanla evlenen annesinin himayesinde büyüdü. 12 yaşlarında iken müslüman olmakla şereflenip Abdülkerim ismini aldı. 25 yaşında iken islâm nimetine kavuştuğunu herkese ilan etti. 26 yaşında iken, putperest olan amcasını öldürüp Karahanlı tahtını ele geçirdi. İlk, Müslüman-Türk hükümdarı oldu. 70 yıl hakanlık yaptı. Güzel idaresi, kavminden binlerce kimsenin müslüman olmasına sebeb oldu. 955-956 (H. 344) senesinde, Kaşgar civarında bulunan Artuc kasabasında vefat edip oraya defnedildi. Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olması hususunda, tarihçiler çeşitli bilgiler vermektedir. Bunlardan Müneccimbaşı, “Cami-ud-duvel” adlı eserinde; “Karahanlılardan ilk müslüman olan, Satuk Buğra Kara Han’dır. Onun müslüman olmasının sebebi şöyledir: O, rüyasında bir zat gördü. Bu zat ona; “Müslüman ol, dünyada ve ahırette selamete erersin” dedi. Bunun üzerine rüyasında müslüman oldu. Sabahleyin uyanınca, İslâmiyet’i kabul edip müslüman olduğunu açıkladı. Satuk Buğra Han, vefat edince, yerine oğlu Mûsâ bin Satuk geçti. Bundan sonra onun oğlu Ali bin Mûsâ, sonra bunun oğlu Nasr Arslan hükümdar oldu…” demektedir. İbn-ul-Esir de, “El-Kamil fit-tarih” adlı eserinde; “Satuk Buğra Han, rüyasında yanına, gökten bir adamın inip geldiğini gördü. Ona Türkçe; “Müslüman ol, dünyada ve ahırette selamet bul” dedi. Bunun üzerine rüyasında müslüman olan Satuk Buğra Han, uyanınca da müslüman oldu” diyerek ondan bahsetmektedir. Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olması hususu, onun adına yazılmış olan “Tezkire-i Satuk Buğra Han” adlı eserde de yer almıştır. Bu eserin muellifinin Ahmed ibni Sa’d-ul-Erganî olduğu rivayet edilir. Farsça ve Türkçe pek çok nüshası bulunan bu esere, sonradan sıhhatli olmayan bilgiler ve efsaneler karıştırılmıştır. Bu bakımdan bu eserde verilen malumat, muteber kabul edilmemektedir. Abdülkerim Satuk Buğra Han hakkında bilgi veren en önemli kaynak Cemal Karsî’nin yazmış olduğu “Mulhakat-us-surah” adlı eserdir. Cemal Karsî de, Ebu’l-Fütuh Abdu’l-Gafîr ibni Şeyh Ebu Abdullah Hüseyn Fadlî’den rivayet etmektedir. Rivayete göre, Horasan ve Maveraünnehr’de hükümran olan Samanoğulları Devleti hükümdarlarından İsmail bin Ahmed, Nuh bin Esed’in vefatından sonra idareyi ele alınca, Türklerle olan önceki iyi münasebetlerine sadık kaldı. Bu sırada Türklerin başına Satuk Buğra Han’ın amcası Oğulcak Kadir Han geçmişti. Oğulcak Kadir Han’a, İslâm elçileri gelip gidiyordu. Fakat o, elçilerin söylediklerini ve İslâm’a davetlerini kabul etmiyordu. Samanîlerden Nasir bin Ahmed, kardeşleriyle giriştiği taht kavgasında mağlub olunca, Kaşgar’a gelerek Oğulcak Han’a sığındı. Oğulcak Kadir Han, onu hoş karşılayıp himayesine aldı. Yardım ve ikramda bulunup; “Sen evine geldin, ailene kavuştun” dedi. Sonra da Artuc nahiyesinin idaresini Nasir bin Ahmed’e verdi. Semerkand ve Buhara’dan gelen kafileler, Artuc’da yiyecek ve çeşitli mallar satıyorlardı. Nasir bin Ahmed, Artuc’da bulunduğu sırada, kendisini himaye eden Türk hakanı Oğulcak Kadir Han’a kıymetli hediyeler vererek, onun gönlünü kazanmaya çalıştı. O zaman müslüman olmayanlar, yiyecekleri ve giyecekleri memleketin bir yerinde topluyorlardı. Bunlardan istifade edebilmek, ancak onlarla yakınlık kurduktan sonra mümkün oluyordu. Nasir bin Ahmed, bir ara Oğulcak Kadir Han’a müracat edip, ondan, cami yapmak için öküz derisi genişliğinde bir yer istedi. Oğulcak Kadir Han bu isteğini kabul etti. Nasir bin Ahmed de, bir öküz kesti. Bu öküzün derisini ince ince dildi. Metrelerce uzunlukta sırım yaptı. Sırımın çevrelediği yer kadar toprağa sahib oldu. Sonra da kendisine verilen bu küçük yere bir cami yaptı. Bu yer Artuc Camii’nin bulunduğu yerdir. Onun bu zekasına, insanlar hayret ettiler. Bu sırada Oğulcak Kadir Han’ın yeğeni Satuk Buğra Han, güzel simalı, zeki, akıllı ve fasih bir lisan ile güzel konuşan on iki yaşlarında bir genç idi. Artuc’a gelip giderken Nasir bin Ahmed’le tanıştı. Zaman zaman onunla gizlice görüşüp, İslâmiyet hakkında bilgi aldı. Kalbinde İslâmiyet’e karşı sevgi ve muhabbet hasıl oldu. Arasıra Buhara’dan gelen kafileleri görmek için Artuc’a giderdi. Yine bir defasında Artuc’a gitmişti. Nasir bin Ahmed, Artuc’a gelen ticaret kafilesine gayet hoş muamele ve ikramda bulundu. Öğle vakti olunca, müslümanlar öğle namazını kılmak için abdest alıp namaza gittiler. Satuk Buğra Han, bu sırada henüz müslüman olmamıştı. Fakat, müslümanların namaz kılması hoşuna gitti. Niçin namaz kıldıklarını merak edip, sebebini Nasir bin Ahmed’den sordu. O da; “Bizim üzerimize her gün beş vakit namaz kılmak farzdır” dedi. “Bunu sizin üzerinize kim farz kıldı” deyince, Nasir bin, Ahmed; “Allahü teâlâ farz kıldı” deyip, Satuk Buğra Han’a îmanı, İslâm’ı anlatmaya başladı. Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamm, Eshab-ı kiramın ve müslümanların üstün hallerinden bahsetti. Sonra da; “Allah’dan başka ilah yoktur. İbadet ancak O’na yapılır. Muhammed aleyhisselam emin ve sadık bir peygamberdir. İnsanların her bakımdan en üstünüdür. O’ndan başka tabi olunacak bir kimse yoktur. O’nun getirdiği din olan İslâmiyet’ten de güzel bir din yoktur” dedi. Satuk Buğra Han’ın kalbinde îman nuru parladı. İslâmiyet’i kabul ederek müslüman oldu ve Abdülkerim isrnini aldı. Bu hadiseye Oğulcak Kadir Han’dan gizlediler. Bu arada, Satuk Buğra Han, Kur’ân-ı kerirni ve İslâmiyet’i öğrendi. Amcası Oğulcak Kadir Han’ın, bu durumun farkına varmasından çekiniyordu. Bundan sonra, yakın akrabasından elli kişinin müslüman olmasına vesile oldu. İslamiyet’i kabul eden bu elli kişilik grup, genç Türk şehzadesi Satuk Buğra Han’a tabi oldu. Oğulcak Kadir Han ise Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olduğundan şüphelenerek, durumu incelemeye başladı ve peşine adam taktı. Bunlar, Satuk Buğra Han’ı gizliden gizliye takib edip, durumu araştırıyor, ne yaptığını anlamaya çalışıyorlardı. Bir defasında onun abdest alıp namaz kıldığını gördüler. Durumu Oğulcak Kadir Han’a bildirdiler. Oğulcak da onun müslüman olduğunu çevresine ve annesine bildirdi. Oğulcak Kadir Han bu hadiseden sonra, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ı bizzat kendisi de denemek istedi. Bg maksadla ona, puthaneyi tamir etme vazifesini vermeye karar verdi. Bu durumu annesi haber alınca, oğlu Abdülkerim Satuk Buğra Han’ı haberdar etti. Amcasının kendisini denemek istediğini ve herkesten çok çalışrnasını söyledi. Nihayet Oğulcak Kadir Han bu hususta emir verince, Abdülkerim Satuk Buğra Han derhal çalışmaya başladı. Zaten Nasir bin Ahmed ona bu hususta gerekli telkinlerde bulunmuş; “Şimdi puthane olarak yapılır, sen sonra orayı camiye çevirirsin” demişti. Abdülkerim Satuk Buğra Han, puthanenin tamir işinde gayretle çalıştı. Herkes birer birer kerpiç taşırken, o ikişer ikişer taşıyordu. Bu çalışması sırasında bir taraftan da dua ediyor; “Ey yüce Allah’ım! Eğer bana, din düşmanlarına ve sana iman etmeyenlere karşı yardım edersen, beni, İslâmiyet’in yayılmasına, senin isminin yüceltilmesine vasıta kılarsan; ben elbette bu puthaneyi mescid yaparım. Senin kulların, orada sana ibadet etmek için toplanırlar. Sana ibadet etmek için orada bir mihrab ve seni sena (yüce ismini anmak) için bir de minber yaparım. Bundan sonra sadece senin rızan için ezan okur ve kendim imam olurum” diyordu. Abdülkerim Satuk Buğra Han yirmi beş yaşına geldiği sırada, İslâm ilimlerini iyice öğrenmişti. Müslüman olduğunu açıkça etrafına îlan etti. Bundan sonra da, hâlâ müslüman olmak şerefine erişemeyen ve Karahanlı Devleti’nin başında bulunan amcası Oğulcak Kadir Han ile mücadeleye karar verdi. Bir gün, yanına inananlardan elli kişilik bir süvari grubu alarak ava gitmek maksadıyla yola çıktı. Yegag Balık adlı beldeye varınca, şehrin kalesini kuşattı. Bu kuşatma üç ay sürdü. Bunu haber alan Oğulcak Kadir Han, ona karşı derhal harekete geçti. Bu sırada, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın etrafında üç yüz kadar Kaşgarlı süvari toplanmıştı. Oğulcak Kadir Han ile Fergana savaşını yaptı. Bunu takib eden günlerde, taraftarları bin kişiye yükseldi. İlk fethettikleri yer de Atbaşı oldu. Sahib olduğu üç bin kişilik atlı bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp, orayı da fethetti. Amcası Oğulcak Kadir Han’ı öldürdü. Kaşgar’da kendisine karşı çıkan asîleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Kaşgar halkını İslâm’a davet etti. Onlar da müslüman oldular. Kaşgar’dan sonra Bormekik şehrini de aldı. Memleketin idaresini ele geçirip, ülkesinde İslâmiyet’i sür’atle yaydı. Abdülkerim Satuk Buğra Han, müslüman olduktan sonra, Allahü teâlânın rızası için cihada başladı. Türk ülkelerinde İslâm’ı yaydı. Zaferler kazandı. Büyük bir mücahid ve cihangir oldu ve her tarafta tanındı. Doğru olarak öğrendiği İslâm dinini hiç saptırmadan Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdiği gibi yaydı. Bu, onun en büyük meziyeti ve hizmeti oldu. Onun vesîlesiyle Türklere İslâmiyet saf bir şekilde; Peygamber efendimizin bildirdiği, Eshab-ı kiramın ve Tabiînin aynen naklettiği Ehl-i sünnet itikadına uygun olarak ulaştı. Abdülkerim Satuk Buğra Han, Türklere İslâmiyet’i anlatıp yaymakta fazla zorluk çekmedi. Türklerin bazı örf ve adetleri İslâmiyefe uygunluk gösteriyordu. Zaten Türkler, Nuh aleyhisselamın oğullarından müslüman olan Yafes’in neslinden geliyordu. Yafes, mü’min idi. Evladı çoğalınca, onlara reis oldu. Hepsi, dedelerinin gösterdiği gibi, Allahü teâlâya ibadet ederdi. Yafes nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yerini tuttu. Bunun evladı çoğaldı. Nesline Türk denildi. Bu Türkler, ecdadı gibi müslüman, sabırlı, çalışkan insanlardı. Bunlar, zamanla çoğalarak Asya’ya yayıldı. Başlarına geçen bazı zalim hükümdarlar, semavî dini bozarak, puta taptırmaya başladılar. Bunlardan, bugün Sibirya’da yaşayan Yakutlar, hâlâ puta tapmaktadır. Dinden uzaklaştıkça, eski medeniyet ve ahlâklarını da kaybetmişlerdi. Hele Hunlar ve onların reislerinden Atilla, dinsizliği ve zulmü ile Allah’ın gadabı ismini almıştı. İslâm güneşi, Mekke-i mukerremeden doğarak, ilim, ahlâk ve her türlü fazilet ışıklarını dünyaya saçınca, Romalıların, Asya’ya kadar yayılan sefahat ve ahlâksızlıkları ve Asya’yı, Afrika’yı kaplamış olan dinsizlik, cahillik ve vahşet altında yetişmiş diktatörler, sömürdükleri insanların İslâmiyet’i işitmelerine, anlamalarına mani oldular. Bu engeller kılıc gücü ile ortadan kaldırıldı. Türk hakanları, asaletleri ve uyanık olmaları sebebi ile islamiyet’in işitilmesine mani olmadılar. Türk’ün asaleti ile İslâmiyet’in şerefi bir araya gelmeden önce, Asurîler Türkistan’a girerek, Türkleri, güneşe, yıldızlara tapınmaya alıştırmıştı. Tan yeri ağarınca, güneşe tapınırlardı. Bu sebepten, güneşin ismi, tanyeri ve nihayet tanrı oldu. Türkler sonradan tekrar iman ile şereflenip, büyük gruplar halinde müslüman oldular. Sapıklık zamanında uydurdukları tanrı ismini kullanmaz oldular. Kur’ân-ı kerîmde bildirilen; “Benim ismim Allah’dır. Beni Allah diye çağırınız. Allah diye ibadet ediniz. Allah diye yalvarınız!” meâlindeki muteaddid ayet-i kerîmelere uydular. Bu bakımdan Allahü teâlâya, kendi istediği ismi söylemeyip de, inanmıyanların, O’nun en sevmediği mabudlarına koydukları tanrı ismi ile O’nu çağırmanın yanlış ve uygunsuz olduğunun şuuruna vardılar. Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın müslüman olmakla şereflenmesi ve ülkesinde İslâmiyet’i yayması, Türk Tarihi’nin en büyük ve en güzel hadiselerinden biridir. Daha önceden, Oğuz ve Kalag Türkleri arasında müslüman olan gruplar olmuşsa da, devlet olarak İslâmiyet’i kabul eden ilk Türk boyları Karahanlılar ve İdil Türkleri olmuştur. Türkler devlet olarak müslüman olduktan sonra, İslâmiyet’in bayrakdarlığını yapıp dünyanın dört bir tarafına yaydılar. Eshab-ı kiramdan sonra tarihte nadir görülen hizmetler yapıp, din uğrunda cihad ettiler. Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselamın bildirdiği İslâmiyet’i, Ehl-i sünnet îtikadını; Karahanlı Türkleri, Türkistan’da; Gazneli Türkleri, Hindistan’da; Oğuz, Selçuklu Türkleri, Anadolu’da ve tarihin en muhteşem müslüman Türk devleti olan Osmanlılar da üç kıtaya yaydılar. Böylece müslüman Türkler, İslâmiyet’e bin yıldan fazla bir zaman hizmet ettiler. Abdülkerim Satuk Buğra Han, Karahanlıların başına geçip hükümdar olduktan sonra, kendisinin müslüman olmasına vesile olan Samanîlere de yardımda bulunmuştur. İbn-i Haldun’un “El-iber” add eserinde ve Cemal Karsî’nin, “Mulhakat-us-Surşh” adlı eserindeki rivayete göre 915 (H. 303) senesinde Hasan ibni Kasım Ed-Daî tarafından Cürcan’a vali tayin edilen Leyla bin Nu’man, Samanîlere karşı isyan etmişti. Etrafına da şiîleri toplamıştı. Samanîler, Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan yardım istediler. Samanîlerin kendi orduları Horasan’da başlayan isyanı bastıramamış, asilere yenilmişti. Şiîler, büyük bir ordu ile Horasan’ın merkezi olan Nişabur’u işgal etmişlerdi. Samanîlere yardım etmek üzere hareket eden Abdülkerim Satuk Buğra Han, 921 (H. 309) yılında Leyla bin Nu’man’ın karşısına çıktı. Bu sırada Amid şehrinde bulunan Leyla bin Nu’man’ı mağlub edip yakaladı ve idam ettirip başını Buhara’ya gönderdi. Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yagma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. İslamiyet’i yayma hususunda, meşhûr alimlerden olan Ebu’l-Hasen Muhammed bin Süfyan Kalamati Horasanî’den çok istifade etti. Ayrıca Karahanlılar Devleti’nin doşu kısmına hakim olan Büyük Kağan, Çinlilerden yardım alarak 942 (H. 332) yılında Abdülkerim Satuk Buğra Han’a karşı savaş açtı. Abdülkerim Satuk Buğra Han müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun savaşını yaptı ve galib geldi. Abdülkerim Satuk Buğra Han’dan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pek çok İslâm alimi gelip, İslâmiyet’i doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Mûsâ Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu Beytar Süleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir. 1) Mülhakat-üs-Surah (Cemal Karsî), (nşr. V. Bartold, st. Petersburg) sh. 130, 135 2) Câmi-üd-düvel; sh. 240, 1030 3) El-Kamil fit-tarih 4) El-İber (İbn-i Haldun); cild-4, sh. 339 5) Rehber Ansiklopedisi; cild-17, sh. 147 cild-9, sh. 249 6) Kaşgar Tarihi (Mehmed Atıf), İstanbul 1300, sh. 52 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Turgut Alp

📍 Söğüt, Bilecik
Hasan Alp

Hasan Alp

Bilecik – Söğüt – Ertuğrul Gazi Türbesinde Ertuğrul Gazi’nin babası ile Anadolu’ya göç eden ilk kafilelerden olduğu bilinmektedir. Ertuğrul Gazi döneminin kumandanlarından olup aynı zamanda Ertuğrul Bey’in silah arkadaşlarından ve de istişare meclisinin üyelerindendir. Osman Gazi zamanında da kendisine gerekli saygı ve itibar gösterilmiş ve her zaman fikirlerinden faydalanılmıştır. Beyliğin genişlemesi ve beş idari bölüme ayrılması ile Yarhisar nahiyesinin idaresi de Hasan Alp’e verilmiştir. Tevarihi Ali Osman adlı eserde kendisinden şöylece bahsedilmektedir : “ Hasan Alp derlerdi , hizmetinde yararlı bir dilaver dahi var idi : Süleyman Şah ile doğu ülkelerinden gelmişti. Saygı gösterilen bir komutandı. Yar Hisar şehri ona tımarlığa verip rağbet eyledi. Bu anılan serdarların mezarları dahi zikrolunan diyarlarda meşhurdur. Kendileri dünyadan iki yüzyıl var. Halen eserleri il dilinde anılır. ” Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Aktimur Alp

Aktimur Alp

Bilecik – Söğüt de Ertuğrul Gazi Türbesinde Gündüz Alp’in oğlu ve Osman Gazi’nin yeğenidir. Askeri ve idari hizmetlerde bulunmuştur. Osman Gazi’nin ; 1289 yılında Karaca Hisar’ı fethetmesinden sonra elde ettiği ganimetin beşte birini Aktimur mahiyetinde bir heyetle Selçuklu Sultanı II. Alaaddin’e gönderdiği bilinmektedir. Osman Gazi’nin Selçuklu Devletine olan bağlılığının bir nişanı olan bu ganimet Sultan’ı çok memnun etmiş ve Aktimur ile birlikte Osman Gazi’ye sancak , çadır , iyi atlar ve silahlar göndermiştir. 1 Osman Gazi , Bursa kalesinin fethi için yaptırdığı kalelerden birinin kumandanlığına Aktimur’u getirmiştir. Aktimur , bu kalede uzun yıllar kumandanlık yaparak , amcasının talimatları gereği içeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye erzak ve insan naklini engellemek için çaba sarf etmiştir. Aktimur’un iyi bir kumandan ve devlet adamı olduğu bilinmektedir. Tarihçilerimiz bu konuda neredeyse ittifak halindedir. Dönemin tarih yazıcılarından olan Aşıkpaşaoğlu onu şöyle tanıtmaktadır. “ Ki O, gayet bahadır , yararlı bir erdi.” Diğer müellif İbn Kemal ise Aktimur hakkında şunları kaydetmiştir. “ Ak Demir ki , demiri tutsa mum ederdi , kuvvetle taşı ovarak un ederdi. Dönmez idi. Adını işiten yüz kişi dahi olsa , korkudan tirerdi…” Bursa’nın fethinden sonra vefat eden Aktimur’un kabrinin Bursa’da , Osman Gazi türbesinde olduğu sanılmaktadır. * 1 Tarihimizde Osman Gazi’nin merkezi devlete olan bağlılığı ve Selçuklu Sultanı’nın da bu bağlılığa olan memnuniyetini Osman Gazi’ye sancak göndererek ifade etmesi kesin olarak bilinmektedir. Lakin tarihçiler arasında bu olayın ne zaman ve hangi olaydan sonra olduğuna dair bir kesinlik mevcut değildir. Kaynak : Mehmed Hakan Alşan , Horasan Erenleri , Kurtuba Yayınları , 2012 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Çöğenderli Hacı Salih Efendi (k.s.)

Çöğenderli Hacı Salih Efendi (k.s.)

Erzurum’a 26 km. Pasinler’e 12 km. mesafede bulunan, Pasinler’e bağlı Çöğender köyündedir. Köye girişte sol tarafta köy kabristanı, sağ tarafta Hacı Salih Efendi’nin türbesi mevcuttur. Salih Efendi Hazretleri Kırımdan gelen ve ilk Of müftüsü olan Tahir Efendinin torunlarındandır. Çaykara Yukarı Akdoğan köyünden Hanecizade oğullarındandır. Babası Trabzon’un ileri gelenlerinden Hanecizade Hacı Şerif Efendi’dir. Soyu aslen Kırım’dan göçle Erzurum’a gelmiş, oradan da Trabzon Çaykara’ya göçmüşlerdir. Hacı Salih Efendi Hazretleri 1898’de Trabzon’un Çaykara ilçesinin Akdoğan köyünde dünyaya teşrif etmiştir. Babası Muhammed Şerif Efendi, annesi Havva hanımdır. Sülalesi ilim ehli insanlardır. Merhum pederi, o doğmadan önce annesine şöyle demişti: “Bu çocuk erkek olacak, salih bir kimse olacak. Sakın ola ki ona abdestsiz süt vermeyesin.” Tahsil hayatı Ailesi, Salih Efendi doğduktan kısa bir zaman sonra Erzurum’un, Pasinler ilçesinin Çöğender köyüne yerleşti. Bunun için Salih Efendi “Çöğenderli” olarak tanındı. İlk derslerini dedesi İbrahim Hakkı Efendi’den alan Salih Efendi, 7 yaşında hafız oldu. Bundan sonra 1915 yılına kadar memleketi olan Çaykara’da tahsiline devam etti ve icazet aldı. Aynı zamanda, tasavvuf yolunda ilerlemek için devrinin büyük âlim ve mutasavvıfı Hacı Ferşad Efendi’ye intisap etti. Ferşad Efendi, Nakşibendîliğin Gümüşhanevi koluna mensup, 40 sene müderrislik yapmış çok değerli bir zattı. Salih Efendi, 18 yaşına kadar bu feyyaz ilim menbağının ikliminde serinledi. Daha sonra, irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere Erzurum’a geldi. Çeşitli köylerde bir müddet tesirli hitabetiyle gönül iklimlerini coşturdu. Erzurum’a dönünce, bir süre Tortum’a bağlı Kisha (Uncular) köyünde imamlık yaptı. İlme doymayan Salih Efendi, Kisha’da kaldığı bu süre içinde Vıhikli Muhammet Efendi’den de Kadiri icazeti de alarak ilmini artırdı. Daha genç yaşlarında iken bile iffeti, edebi, kemalatı ile dikkat çekiyordu. Hatta daha çocuk yaşlarındayken Alvar İmamının şu beşaretine mazhar olmuştu: “Bizim Salih, salih bir kimse olacak.” İrşadla geçen ömür 1924 yılında önce babasını, ardından dedesini kaybeden Salih Efendi, 1925’te askere gitti. Asker dönüşü Çöğender’de kalmaya devam etti. 1929’te çok sevdiği şeyhi Hacı Ferşad Efendi’nin ufulü üzerine Alvar İmamı Hace Muhammed Lütfi hazretlerine intisap etmek istediyse de, Efe hazretleri “Senin dersin yüksek yerden. Ona devam et.” diyerek eski dersine devam etmesini tavsiye buyurmuştu… Çöğender’de bir süre imamlık yapan ve burada kaldığı süre içerisinde çevresindekilerden büyük bir ilgi ve alaka gören Salih Efendi, 1936 yılında Pasinler’in Sivaslı Camii’nde yaklaşık bir yıl imamlık yaptı. “Lisan-ı pakinde her dem lafzullah.. Etrafa hizmeti hasbeten lillah.. Hulus-i tam ile etmiş zikrullah.. Halka-i tevhidde devran eylemiş.” Yusufiye Medresinde 1939’da bir süre hapiste yatan Hacı Salih Efendi, hapishane arkadaşlarıyla birlikte güzel günler geçirdiğini anlatırken, yanlarında büyük veli, Mahmut Vehbi Efendi Hazretlerinin de bulunduğunu ifade etmektedir. Salih Efendi ilerleyen yaşlarında, Mahmut Vehbi Efendi ile birlikte hapishanede kaldıkları günlerin güzellik ve önemini ifade sadedinde, “Hayatımda ne varsa Vehbi Efendi ile geçirdiğimiz o yetmiş gündür.” diyecektir. Hizmetleri 1947’de Alvar İmamı ile ilk haccına gitti. Hac dönüşü geldiği Kurnuç köyünde 5 sene imamlık vazifesine devam etti. 1950’de ikinci defa hacca gitti. Hayatı boyunca 10 defa hac yapmıştır. 1952’de Hasankale’de meydana gelen deprem’de göçük altından çıkarıldı. 1954’te Sivas, 1955’te Denizli 1956’da Merzifon bu zatın bereketinden nasibini aldı. Aynı yıl bir müddet Çorum’da vaazu nasihatta bulundu. Gittiği yerlerde dokunaklı hitabeti, melek nümun siması, mahviyyet ve mahfiyeti ile ölü kalplere sağnak olup yağıyor ve herkesi kendisine müştak ediyordu. 1960’da Sarıkamış’a bağlı Yeniköy’e yerleşti. Orada 5 sene imamlık vazifesinde bulundu ve yöre halkı tarafından baştacı edildi. 1965’te Çöğender’e döndü. İki sene sonra Erzurum’a taşındı. Dosta Vuslat 1971’de İstanbul’a teşrif etti. Küçükköy’e yerleşti. Gittiği her yerde olduğu gibi burada da kısa bir zamanda büyük bir sevenler halkası etrafında halelendi. Hacı Salih Efendi, dünyaya hiç ehemmiyet vermemiş daima insanlara hizmete koşmuş, sofrasında misafirsiz yemek yememeye gayret etmiştir. Numune-i imtisal olan hayatı Rasûlul-lah’ın çizgisinden asla uzak olmamış, en büyük kerameti Sünnet-i Rasülullah’a ittibası olmuştur. Ve nihayet 2 Şubat 1991’de her zaman emirlerine büyük bir titizlikle uyduğu rabbinin “ircii” çağrısına teslim olarak bu sıkıntı yurdundan ferahlık meşherine adım attı. İnna lillah ve inna ileyhi raciun… Milletimizin manevi önderlerinden biri olan Hacı Salih Efendi Hazretleri’nin mübarek naaşı Bakanlar Kurulu kararı ile defnedildiği Esat Paşa Cami Haziresindeki kabrinden 6 ay sonra izinsiz olarak çıkarılarak Çöğender Köyü’nde yeniden defnedilmiştir. Mezarı gece yarılarında gizlice açan Çöğender Köyü sakinleri mübarek vücutlarının hiç bozulmadığını hayretle müşahede etmişlerdir. Hacı Salih Efendi’nin kabri şerifleri Erzurum’a 26 km. Pasinler’e 12 km. mesafede bulunan, Pasinler’e bağlı Çöğender köyündedir. Köye girişte sol tarafta köy kabristanı, sağ tarafta Hacı Salih Efendi’nin türbesi mevcuttur. Türbe dört sütun üzerine oturtulmuş, dikdörtgen planlı çevresi açık, üzeri iki uçta mahruti birer kubbe, kubbeler arası açık güzel bir mimari yapı ve yan tarafta Hacı Salih Efendi adına yapılmış bir cami mevcuttur.

📍 Pasinler, Erzurum
Akça Koca

Akça Koca

Bilecik – Söğüt de Ertuğrul Gazi Türbesinde Ertuğrul Gazi’nin kumandanlarındandır. Osman Gazi’nin beyliği döneminde de hizmetlerine devam etmiş ve Beyliğin büyümesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Bir rivayete göre babasının isimi Abdülmelik b. Abdülfettah’dır. Anadolu Selçukluları döneminde uç bölgelere yerleştirilmiş bir Türkmen boyuna mensup olduğu ve kendisine bağlı aşiretle beraber Ertuğrul Gazi’ye tabi olduğu söylenmektedir. Osman Bey ve oğlu Orhan Bey dönemlerinde beyliğin kuzey batı tarafından genişlemesi için gazalara katılmış ve bir çok kaleyi fethetmiştir. Özelikle sapanca, İzmit, Yalova üçgeni içinde kalan arazilerin O’nun tarafından fethedildiği söylenmektedir. İzmit’e onun isminden mülhem ” Kocaeli” denmiştir. Yine Bolu iline bağlı Akçakoca ilçesi de yine O’nun adını taşır. Fethettiği Samandıra ve civarı Osman Gazi tarafından kendisine mülk olarak verilmiştir. 1326 yılından sonra vefat ettiği sanılmaktadır. Asıl türbesi Kandıra’da iken Söğüt’deki makamıdır. Kaynak ; Mehmed Hakan Alşan , Horasan Erenleri , Kurtuba Yayınları , 2012 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Söğüt, Bilecik
Erenler Evliya Türbesi

Erenler Evliya Türbesi

Havza’nın 22 km Kuzey Doğusunda bulunan Taşkaracaören Köyü Erenler mevkiinde tepe üzerinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Erenler Evliya Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metreyüksekliğinde taş duvarlarla çevrilmiştir. Duvarların üzerinde demir kazıkların bulunduğu türbenin içerisinde 2 adetkabir bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Erenler Evliya Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, çocuğu olmayanlar içindeAllah’ın (c.c) izni ile evlat sahibi olmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Yahya Dede – Samsun

Yahya Dede – Samsun

Havza’ya 5 km kuzeyinde Mısmıl Ağaç Köyü içerisinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Yahya Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Beşgen şekilde inşaa edilen türbe kubbe çatılı olup türbenin dışı sıva üstü boya içi ise çini kaplamadır. Türbe içerisindeki kabir mermerle kaplanmış üzerinde ise sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Yahya Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, çocuğu olmayanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile evlat sahibi olmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Yöre halkı ziyaret sonrası çocuklarına erkek olursa Yahya, kız olursa Satı ismini koymaktadır. Yıllardır suren gelenek üzerine köydeki erkeklerin çoğunun ismiYahya’dır. Bölgede tahmini 500’ün üzerinde ismi Yahya olan kişi bulunmaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Sofu Dede – Samsun

Sofu Dede – Samsun

Havza’ya 17 km güney doğusundaki Kocapınar Köyü’nde köy yolu kıyısında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Sofu Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenintarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde doğal taşlarla çevrilmiştir. Türbenin içinde kabir ve ağaç bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Sofu Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Siğil ve öksürük şikayeti olanlar tarafından da türbe ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Niyazi Dede – Samsun

Niyazi Dede – Samsun

Havza’ya 6 km mesafede bulunan İmircik Köyü’nde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Niyazi Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1,5 metrelik duvar ile çevrilidir. Yarı açık Türbenin içinde taştan mezar ve çevresinde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Niyazi Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık hastaları türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Emir Gazi – Samsun

Emir Gazi – Samsun

Havza’ya 6 km kuzey batısındaki İmircik Köyü’ne 1 kilometre mesafedeki Emir Gazi Mevkiinde tepe üzerinde bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Emir Gazi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metrelik doğal taşlardan yapılma duvar ile çevrilidir. Türbenin içindeki mezarın çevresi de doğal taşlarla örülmüştür. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Emir Gazi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Rivayete göre Kurtuluş Savaşı yıllarında Pontuslu Rum çeteleri bölgedeki köylere baskınlar düzenlerken, Emir Gazi Türbesi nedeniyle İmircik Köyü’ne girememişlerdir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Pamuk Dede – Samsun

Pamuk Dede – Samsun

Havza’nın merkez mahallelerinden olan İmaret Mahallesinin Kapıcılar mevkiinde TARİHÇE: Halk arasında “Pamuk Dede ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte orijinali ahşap olan Türbe; 1995 yılında hayırsever bir işadamı tarafından betonarme şeklinde yeniden yaptırılmıştır. Türbe içinde 2 adet sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Pamuk Dede Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Mahallinden edinilen rivayete göre 1940’lı yıllarda zamanın Kaymakamı rüyasında Pamuk Dede’yi görür. Pamuk Dede Kaymakama “Benim mezarım Hükümet Konağının önündeki yolun altında kaldı.Beni buradan alıp kışlanın arkasına gömün” der. Kaymakamın rüyası üzerine yol kazılır ve Pamuk Dede’nin naaşına ulaşılır. Pamuk Dede’nin Aksakallı, pamuk gibi bembeyaz olan naaşı ile kefeninin çürümemiş olması ilçede büyük yankı uyandırır. İsmi belli olmayan Allah dostu, buradan alınarak şimdiki yerine nakledilir ve naaşının nur yüzlü, aksakallı, pamuk gibi bembeyaz olması nedeniyle halk arasında ‘Pamuk Dede’ diye anılır.Yine bir rivayete göre 1995’li yıllarda Pamuk Dede Giresunlu bir işadamının rüyasına girer. Pamuk Dede bu kişiye rüyasında; “Benim mezarım Havza’da. Benim türbemi yaptırmadan hacca gitme” der. İşadamı bu rüyayı birkaç kezgörmesine rağmen dikkate almaz ancak hacca gitmek için hazırlık içindeyken hanımının felç olması sonucu, doğru Havza’ya gelerek Türbeyi bulur ve betonarme olarak yeniden inşa ettirir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veliziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Havza, Samsun
Şeyh Hovand Tahur (k.s.)

Şeyh Hovand Tahur (k.s.)

Özbekistan – Taşkent 14. yüzyılda yaşayan Şeyh Hovand hazretleri , Hace Ubeydullah Ahrar hazretlerinin dayısıdır.

Hace Muhammed İmkenegi (k.s.)

Hace Muhammed İmkenegi (k.s.)

Özbekistan – Kitab şehri , Sarıasya bölgesinde Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakka da’vet eden; doğru yolu göstererek, saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmibirincisidir. 918 (m. 1512) senesinde Buhârâ’nın İmkene kasabasında doğdu. 1008 (m. 1599)’de doksan yaşında iken İmkene’de vefât etti. Evliyâ’nın büyüklerinden Derviş Muhammed hazretlerinin oğlu ve Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hocasıdır. Zâhirî ve bâtınî ilimleri babasından öğrendi. Babasından feyz alarak tasavvufda yetişip kemâle erdi. Rûh ilimlerinin mütehassısı idi. Bütün ömrü; İslâmiyete hizmetle ve Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) güzel ahlâkını insanlara duyurmakla ve öğretmekle geçti. Çok velî yetiştirdi. Yetiştirdiği velî zâtlardan en başta gelen talebesi, kendisinden sonra halîfesi olan Muhammed Bâkî-billah’dır. Muhammed Bâkî-billah bir gece rü’yâsında Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretlerini, gördü. Ona; “Ey oğul! Senin yolunu gözlüyorum” buyurdu. Bâkî-billah hazretleri buna çok sevindi. Hemen huzûruna gitti. Huzûruna varınca ona çok iltifât ve inâyet gösterip, yüksek hâllerini dinledi. Sonra üç gün üç gece birlikte bir odada başbaşa kalıp, sohbet ettiler. Hâcegî hazretleri ona feyz verip, yüksek fâidelere kavuşturdu. Sonra Bâkî-billah hazretlerine; “Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yüksek yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyeleri ile tamâm oldu. Tekrar Hindistan’a gitmeniz îcâb ediyor. Çünkü bu silsile-i âliyyenin, orada sizin sayenizde parlıyacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden çok istifâde edip, büyük işler yapacak olanlar gelecek” buyurdu. Hâce Bâkî-billah (kuddise sirruh) kendilerini bu işe lâyık görmediğinden, özür dilediyse de, Hâcegî İmkenegî, ona istihâre yapmasını emretti. Rü’yâlarını İmkenegî hazretlerine anlattığı zaman, şu karşılığı aldılar “Derhâl Hindistan’a gidiniz. Orada sizin bereketli nefeslerinizden bir azîz meydana gelecek, bütün dünyâ onun nûruyla dolacak. Hattâ, siz de ondan nasîbinizi alacaksınız.” Hâce Bâkî-billah hazretleri Hindistan’da Serhend şehrine geldiği zaman, kendisine; “Kutbun etrâfına geldin” diye ilham olundu. Bu kutb, İmâm-ı Rabbânî hazretleri idi. Demek ki, bu kıymetli tohum, Semerkand ve Buhârâ’dan getirilmiş, Hindistan toprağına ekilmiş oluyordu. Hâcegî Muhammed İmkenegî hazretleri, ömrünün sonlarına doğru şu şiiri çok okurlardı: “Zaman zaman ölümü hatırlarım, Bugün ne olacak ben de bilemem. İsteğim Rabbimden dûr (uzak) olmıyayım, Başka ne olursa ona râzıyım.” Kaynaklar ; Türkiye Gazetesi , İslam Alimleri Ansiklopedisi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ali Ramiteni (k.s.)

Özbekistan – Buhara’da Ramiten Kasabasında İslâm âlimlerinin büyüklerinden. “Hâce Azîzân” ve “Pîr-i Nessâc” isimleri ile meşhûrdur. Mahmûd-i İncirfagnevî’nin talebesidir. Buhârâ’ya onbeş kilometre olan Râmiten köyünde doğdu. Râmiten’de ilim tahsiline başladı. Çok kısa zamanda ilim yolunda mertebeler katetti. O devrin en büyük âlimi olan Hâce Mahmûd-i İncirfagnevî’nin derslerine büyük bir aşkla devam etti. Hocasının iltifâtlarına kavuştu. Ma’nevî ve maddî ilimlerde kemâle erdi. Böylece zamanın en büyük âlimlerinden, yol göstericilerinden oldu. Öyle ki, şaşırmışların sığınağı, doğru yoldan ayrılanların rehberi, hakka da’vet edenlerin büyüklerinden oldu. Ali Râmîtenî ( radıyallahü anh ), silsile-i âliyye denilen büyüklerin teşkil ettiği altın halkalar diye isimlendirilen Hak yolu zincirinin onikinci halkası olma şerefine kavuştu. Helâl lokma kazanmak için dokumacılık yapardı. Yüksek makamlar, şaşılacak kerâmetler sahibi idi. 721 veya 728 (m. 1328)’de yüzotuz yaşında vefât etti. İhtiyâç sahipleri kabrini ziyâret ederek, mübârek rûhâniyetinden istifâde etmektedir. Ali Râmîtenî hazretlerine, “Azîzân” denmesinin sebebi şöyle anlatılır: Bir zaman Ali Râmîtenî’nin evinde iki-üç gün yiyecek birşey bulunmadı. Evdekiler açlık sebebiyle çok üzülüyorlardı. Gelen misâfire de evde ikram edecek birşey yoktu. O sırada Ali Râmîtenî hazretlerinin talebelerinden yiyecek satan bir genç, pirinç doldurulmuş bir horoz hediye getirdi. “Bu yemeği, sizin ve yakınlarınız için hazırladım. Eğer hediyemizi kabûl buyurursanız, bizi memnun edersiniz” diyerek yalvardı. Bu nâzik anda gelen yemekten son derece hoşnut olup, o talebesine iltifâtlarda bulundu. Bu yemeği, misâfirine ikram ederek ağırladı. Misâfir gittikten sonra o talebesini çağırtarak; “Getirdiğin bu yemek, sıkıntılı bir ânımızda imdâda yetişti. Sen de bizden her ne muradın var ise iste. Çünkü hacet kapısı şu ânda açıktır” buyurdu. Genç de; “Zâhirde ve bâtında size benzemekten başka bir arzum yoktur. Beni bu hâle kavuşturmanızı istirhâm ediyorum efendim” dedi. Ali Râmîtenî hazretleri; “Çok zor ve yükü ağır bir iş arzu ettin. Bunun yükünü kaldıramazsın. Üzerimizdeki yük, senin omuzlarına çökecek olursa ezilirsin, istersen başka bir arzuda bulun” buyurdu. Genç ise; “Dünyâda tek muradım, aynen sizin gibi olmaktır. Size benzemekten başka birşey beni teselli etmez. Buna rağmen, siz nasıl arzu buyurursanız, ona râzıyım efendim” dedi. Bunun üzerine Ali Râmîtenî ( radıyallahü anh ); “Pek a’lâ” buyurup, elinden tutarak beraberce husûsî halvethânesine girdiler. Yüzyüze oturarak, o şahsa teveccüh etmeye başladı. O genç, bir müddet sonra zâhir ve bâtında Allahü teâlânın izniyle Ali Râmîtenî’nin şekline girdi. Onun derecelerine kavuştu. Fakat aşktan sarhoş olup, kendinden geçti, öylece kırk gün daha yaşayıp vefât etti. Ona bir anda kendi makamlarını verip, kendisi gibi yaptığı için, iki azîz ma’nâsında, hazret-i üstadın ismi “Azîzân” olarak kalmıştır. Ali Ramiteni hazretlerinin Menkıbeleri Azîzân hazretleri, Seyyid Atâ ismindeki zât ile görüşür, aralarında yazışmalar olurdu. Buna rağmen Seyyid Atâ, Ali Râmîtenî’nin büyüklüğünü anlıyamamıştı. Bu sebeple kendisinde ona karşı, zâhirde edebe uymaz gibi görünen bir hâl meydana geldi. O sıralarda Kıpçak sahrâsındaki Türklerden bir grup, Seyyid Atâ’nın bulunduğu havâliyi yağmaladılar. Oğlunu da esîr ettiler. Seyyid Atâ, bu üzüntünün, Azîzân hazretlerini üzmenin cezası olduğunu anladı, yaptığına pişman oldu. Büyük bir ziyâfet hazırladı. Özür dilemek için Ali Râmîtenî’yi ( radıyallahü anh ) da’vet etti. Azîzân ( radıyallahü anh ), Seyyid’in maksadını anlayıp, ricasını kabûl etti ve da’vetine geldi. Bu mecliste çok sayıda âlim ve evliyâ var idi. Bugün; Ali Râmîtenî’nin ( radıyallahü anh ) üzerinde büyük bir rahatlık vardı. Sofralar kuruldu. Herkes buyur edildiğinde, Ali Râmîtenî; “Seyyid Atâ’nın oğlu gelmeyince, Ali bu sofradan ağzına tuz koymaz ve elini yemeklere uzatmaz” dedi ve sonra bir müddet sessiz beklediler. Orada bulunanlar, bu sözün ne demek olduğunu düşünürken, birden kapı çalındı, içeriye Seyyid Atâ’nın oğlu giriverdi. Bu hâli görünce meclisten bir feryâd-ü figândır koptu. Oradakiler şaşırdılar, dona kaldılar. Gelen gençten, nasıl kurtulduğunu sordular. Genç de; “Şu anda bir grup kimsenin elinde esîr idim. Elim ayağım iplerle bağlı idi. Şimdi ise kendimi yanınızda görüyorum. Nasıl oldu, ellerim nasıl çözüldü, beni kim kurtararak on günlük yoldan yanınıza geldim, hiçbir şey bilmiyorum” dedi. Meclistekiler bunun Azîzân hazretlerinin bir kerâmeti ve tasarrufu ile olduğunu anladılar. Herbiri onun talebesi olmakla şereflenmenin büyük bir ni’met olduğunu anladılar. Ali Râmîtenî ( radıyallahü anh ), Hârezm şehrine göç etmek istedi. Yakınlarıyla birlikte Hârezm’e gelip, oranın sultânına iki talebesini gönderdi. Talebelerine; “Sultâna gidiniz. Fakir bir dokumacı şehrinize gelmiştir. Müsâade ederseniz burada kalacak, izin vermezseniz tekrar geri gidecektir deyiniz. Şayet izin verirse, sultânın elinden mühürlü bir vesîka alınız” buyurdu. Talebeleri de gidip sultâna durumu arz ettiler. Sultan böyle bir isteği ilk defa duyduğu için tuhaf karşıladı. Fakat gelen talebeleri de kurmayarak mühürlü bir vesîka verdi. Bu vesîkayı talebeler hocalarına getirdiler. Azîzân hazretleri şehrin kenarında bir semte yerleşti. Hergün işçilerin toplandığı pazara gidip, içlerinden birkaç kişiyi alırdı. Onlara günlük yevmiyelerini sorduktan sonra; “Şimdi abdestlerinizi alıp, ikindi namazına kadar sohbetimize katılınız, ikindiden sonra da ücretlerinizi alıp evlerinize dönünüz” buyururdu, işçiler, çalışmadan oturmak sûretiyle, hem de ibâdetlerini yaparak hiç işitmedikleri şeyleri öğreniyorlar, akşama doğru da ücretlerini almayı ganîmet biliyorlardı. Ali Râmîtenî’nin ( radıyallahü anh ) sohbetine bir katılan kimse, sohbetin lezzetine doyamayıp, bir daha Azîzân hazretlerinden ayrılamıyordu. Bu durum, bütün şehre yayıldı. Herkes Ali Râmîtenî’nin ( radıyallahü anh ) talebesi olmak, cana can katan sözlerini işitmekle şereflenmek için kapısına koştular. Hergün evi dolup dolup boşaldı, onun duâsını almak için herkes birbiriyle yarıştı. Nihâyet ba’zıları, durumu sultâna şöyle anlattılar: “Şehirde bir hoca türedi, herkes akın akın ona koşuyor. Onun yolunda yürüyor, bir dediği iki edilmiyor. Bir arzusunu, emirmiş gibi yapmak için yarış ediyorlar. Bu gidişle şehirdekiler, onu başlarına sultan seçerler de saltanatınızdan olursunuz. Şimdiden çâresine bakmazsanız, sonu iyi olmaz. Yine de siz bilirsiniz…” Sultan, Ali Râmîtenî’nin şehirden çıkması için bir ferman yazdırıp adamlarıyla gönderdi. O da gelen adamlara; “Biz, koynumuzda şehre girebileceğimize ve orada yerleşeceğimize dâir altı imzalanmış, mühürlenmiş bir ferman taşıyoruz. Sultan, eğer kendi imzasını, mühürünü ve müsâadelerini inkâr ediyorsa, biz çıkıp gitmeye râzıyız” cevâbını verdi. Bu cevâbı sultâna bildirdiler. Sultan, verdiği müsâadeyi geri almak küçüklüğüne düşmedi. Ayrıca Ali Râmîtenî hazretlerini ziyâret edip sohbetine katıldı. Onun sohbetindeki lezzeti, nasîhatlerindeki inceliği iyi anlıyan sultan, onun en önde gelen talebelerinden oldu. Ali Râmîtenî hazretleri anlatır: “Hocam Mahmûd İncîrfagnevî ( radıyallahü anh ) zamanında, talebelerden biri Hızır aleyhisselâmı gördü ve ona; “Bu zamanda kendisine uyulacak rehber, üstâd kimdir?” diye sordu. Hızır (aleyhisselâm); “Şimdiki hâlde, bu dediğiniz vasıfları taşıyan Hâce Mahmûd İncîrfagnevî hazretleridir” diye cevap verdi.” Birgün Azîzân Ali Râmîtenî, talebe arkadaşları ile Râmiten sahrasında Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında sohbet ederlerken, havada uçan büyük beyaz bir kuş gördüler. Kuş onların üzerine gelince, açık bir lisân ile; “Ey Ali! Kâmil bir er ol!” sözlerini söyledi. Bu kuşu görmek, söylediklerini duymakla, arkadaşlarını bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. Sonra kendilerine geldiklerinde, kuştan ve konuşmasından sordular. Ali Râmîtenî; “O, hocam Mahmûd İncîrfagnevî idi. Allahü teâlâ, ona bu kerâmeti ihsân eyledi. Kelîmullah Mûsâ aleyhisselâmın makamında, binlerce söz ve kelâm ile dâima uçmaktadır. Şimdi Hâce Dihkan ( radıyallahü anh ) hastadır, son anlarını yaşamaktadır. Onu ziyârete, yoklamağa gidiyor. Çünkü o, Allahü teâlâdan, son nefeste yardımcı olması için evliyâsından birini kendisine göndermesini istemişti. Hocam Mahmûd İncîrfagnevî, bu sebeple onun yanına gidiyor” diye anlattı. Azîzân hazretlerinin dört büyük halîfesi olup, hepsi de fazilet ve kemâl sahibi idiler. Her biri onun vefâtından sonra, cenâb-ı Hakkı isteyen talebeye ders öğretmekle meşgûl oldular. Dört halîfesinin de adları Muhammed’dir. Birincisi, Hâce Muhammed Külâhdûz’dur. Hârezm’de medfûndur. İkincisi, Hâce Muhammed Hallâc-ı Belhî’dir. Belh şehrinde medfûndur. Üçüncüsü, Hârezm’de medfûn olan Hâce Muhammed Bâverdî’dir. Dördüncüsü ve halîfelerinin en büyüğü, Hâce Muhammed Bâbâ Semmâsî olup, vefâtı yaklaştığında bütün talebelerini yetiştirmesi için onu vazîfelendirdi. Yerine Muhammed Bâbâ Semmâsî hazretlerini vekîl olarak bıraktı. Ali Râmîtenî buyurdu ki: “Allahü teâlâ, mü’min bir kulunun gönlüne bir gecede üçyüzaltmış defa nazar eder” sözünün ma’nâsı şudur: “Kalbin, vücûda açılan üçyüzaltmış penceresi vardır. Gönül, Allahü teâlânın zikriyle kaynayıp coşunca, Allahü teâlâ o kalbe nazar eder. Bu nazar ile kalbe doğan feyzler ve nûrlar, bu üçyüzaltmış koldan bütün vücûda yayılır. Böyle nûrların ve feyzlerin yayıldığı bir uzuv, kendi hâline göre zevkle ibâdet eder, yapılan tâat ve ibâdetlerden lezzet alınır.” Yine buyurdu ki: “Talebenin, maksadına kavuşması için çok çalışması, nefsini terbiye etmek için çok uğraşması lâzımdır. Fakat bir yol vardır ki, nefsi itminana kavuşturup, rûhu kısa zamanda yüksek derecelere kavuşturur. O da; Allahü teâlânın sevgili kullarından birinin gönlünü kazanmaktır. Zîrâ, onların kalbi, Allahü teâlânın nazar ettiği yerdir.” Rükneddîn Alâüddevle Semnânî ( radıyallahü anh ), Azîzân hazretlerinin zamanında yaşamış idi. Birbirlerine mektûp yazarlardı. Derler ki, bir defasında Rükneddîn bir kimse gönderip, suâllerinin cevâbını istedi. Suâllerinden birisi şöyle idi: Biz, gelenlere her hizmeti yaptığımız hâlde, gelenler size gelir. Biz mükellef sofralar, çeşit çeşit yemekler ikram ettiğimiz hâlde, sizde böyle birşey yok iken, gene de insanlar sizden râzıdırlar, bizden değillerdir. Bunun sebebi nedir?” Cevap: Minnet karşılığı hizmet edenler çoktur. Hizmetini minnet bilenlerse azdır. Çalışınız ki, hizmetinizi minnet bilesiniz. O zaman şikâyetçiniz olmaz.” İkinci Suâl: Duyduğumuza göre, sizi Hızır aleyhisselâm terbiye etmiş; bu nasıl olmuştur? Cevap: Allahü teâlânın, zâtına âşık öyle kulları vardır ki, Hızır da onlara âşıktır. Buyurdu ki: “Hallâc-ı Mensûr zamanında, büyük mürşid Abdülhâlık Goncdüvânî ( radıyallahü anh ) hazretlerinin talebesinden birisi bulunmuş olsa idi, elbette ona imdâd edip, tasavvufun en yüksek makamlarına çıkarır idi. Hallâc-ı Mensûr o hâllere düşmezdi.” Buyurdu ki: “Allahü teâlâya hiç isyan etmediğiniz bir dille duâ ediniz ki, duânız kabûl olsun.” “İki hâlde kendinizi sakının: Söz söylerken ve yemek yerken.” “Halkı hakka da’vet eden kimse, canavar terbiyecisi gibi olmalıdır. Canavar terbiyecisi, nasıl uğraştığı hayvanın huyunu ve istidâdını bilip de ona göre davranırsa, o da öyle…” Fârisî şiirlerinden bir kıt’a: Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa, Kalbindeki dünyâ derdini senden almazsa, Onun ile sohbetten etmez isen teberri, Sana yardıma gelmez azîzândan hiçbiri. İki oğlu olup, ikisi de maddî ve ma’nevî ilimlerde söz sahibi idiler. Hâce Azîzân, vefâtından sonra bulunduğu yerdeki talebelerle meşgûl olmayı küçük oğlu İbrâhim’e bıraktı. Büyük oğlu da maddî ve ma’nevî ilimlerde büyük âlimdi, insanlara doğru yolu gösterme vazîfesi, niye büyük oğluna verilmedi? diye, bunları tanıyanlarda bir düşünce hâsıl oldu. Büyük âlim Hâce Ali Râmîtenî, bu düşünceleri anlayıp buyurdu ki: “Büyük oğlum bizden sonra fazla yaşamaz. Kısa zamanda bize kavuşur.” Gerçekten onun vefâtından ondokuz gün sonra büyük oğlu da babasına kavuştu. Ali Râmîtenî hazretlerinin yazdığı, Süleymâniye Kütübhânesi’nin Tâhir Ağa kısmında, 265/2 nolu risalede buyuruluyor ki: “Allahü teâlânın sevdiği kul olabilmenin on şartı vardır. Birincisi; temiz olmaktır. Temizlik de iki kısıma ayrılır, 1- Zâhirî temizlik: Dış görünüşün temiz olmasıdır ki, bütün insanların dikkat edeceği husûslardandır. Giyecek, yiyecek, içeceklerin ve kullanılacak bütün eşyâların temiz olmasıdır. 2- Bâtın temizliği: Kalbin iyi huylarla dolu olmasıdır. Hased etmemek, başkaları hakkında kötülük düşünmemek, Allahü teâlânın düşmanlarından nefret etmek, dostlarına da muhabbet etmek gibi cenâb-ı Hakkın beğendiği iyi huylardır. Kalb, Allahü teâlânın nazargâhıdır. Bu sebeple kalbe dünyâ sevgisi doldurmamalıdır. Haram olan yiyeceklerle beslenmemelidir. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp duâ ediyor. Yâ Rabbî! diye yalvarıyor. Hâlbuki, yediği içtiği haram gıdası hep haram. Bunun duâsı nasıl kabûl olur?” Ya’nî haram yiyenin duâsı kabûl olmaz buyurdu. Gönül ya’nî kalb temiz olmazsa ibâdetlerin lezzeti alınamaz, ma’rifete, Allahü teâlâya âit bilgilere kavuşulamaz. İkincisi; dilin temizliğidir. Dilin münasebetsiz ve uygun olmayan sözleri söylemeyip susması, Kur’ân-ı kerîm okuması, emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerde bulunması, ya’nî Allahü teâlânın emirlerini yapmayı ve yasaklarından kaçınmayı bildirmesi, ilim öğretmesi gibi, Zîrâ sevgili Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “İnsanlar, dilleri yüzünden Cehenneme atılırlar.” Üçüncü şart; mümkün olduğu kadar insanlardan uzak durmağa çalışmalıdır. Bu sebeple göz haram olan şeylere bakmamış olur. Zîrâ kalb, göze tâbidir. Her harama bakış, kalb aynasını karartır. Nitekim Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Yabancı kadınların yüzlerine şehvet ile bakanların gözlerine, kıyâmet günü ergimiş kızgın kurşun dökülecektir.” Yabancı kadınlara bakmak haramdır. Allahü teâlâ, Nûr sûresinin otuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm mü’minlere söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haramdan korusunlar! imânı olan kadınlara da söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haram işlemekten korusunlar!” buyurdu. Dördüncü şart; oruç tutmaktır, insan oruç tutmak sûretiyle meleklere benzemiş ve nefsini kahretmiş olur. Bununla ilgili hadîs-i kudsîde; “Oruç bana âittir. Orucun ecrini ben veririm. Sevâbı nihâyetsizdir. Muhakkak, sabrederek ölenlerin ecirleri hesapsızdır” buyurulmaktadır. Yine hadîs-i şerîfte; “Oruç, Cehenneme kalkandır” buyuruldu. Oruç tutarak gönlü huzûra kavuşturmalı ve şeytanın yolunu kapatıp, siper hâsıl etmelidir. Yine hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Oruçlu için iki ferahlık (sevinç) vardır. Birincisi iftar ânında, ikincisi de Rabbine kavuştuğunda.” Oruç tutarak sıhhate kavuşulur. Bilhassa Receb, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem aylarında tutulan orucun faziletleri hakkında hadîs-i şerîfler pek çoktur. Beşinci şart; Allahü teâlâyı çok hatırlamak. İsmini çok söylemektir. En faziletli olan zikir, “La ilahe illallah”tır. Lâ ilahe illallah diyen kimse ihlâs sahibi olur. İhlâs, bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapmak, dünyâya âit mal ve makamlardan hevesini kesip âhıreti taleb etmektir. İhlâslı olan kimse; “İlâhî! Benim maksudum sensin, seni istiyorum” der. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ), “La ilahe illallah” demenin çok faziletli olduğunu ve günahların affedileceğini buyurdu. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresinin kırkbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allahı çok zikrediniz” buyurdu. Nefsin arzu ve isteklerinden kurtulmak için devamlı zikretmelidir. Altıncı şart; hâtıra ya’nî kalbe gelen düşüncelerdir. İnsanın kalbine gelen düşünceler dört kısımdır. Bunlar; Rahmânî, melekânî, şeytanî, nefsânî’dir. Hâtır-ı rahmânî; gafletten uyanmak, kötü yoldan doğru yola kavuşmaktır. Hâtır-ı melekânî; ibâdete, tâate rağbet etmektir. Hâtır-ı şeytanî; günahı süslemekdir. Hâtır-ı nefsânî de; dünyâyı taleb etmek, istemektir. Eğer insan buna güç yetiremiyorsa, şöyle duâ etmelidir: “Allahümme erinel hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû ve erinel bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâ-behu bi-hurmeti seyyidil-beşer sallallahü aleyhi ve sellem.” Yedinci şart; Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermek, tevekkül ve tevfîz eylemek, ya’nî dünyâdaki şeylerden birşeyi beğenmeyip, cenâb-ı Hakkın ihtiyâr ve irâdesine teslim olmaktır. Havf ve recâ, korku ve ümid arasında yaşamaktır. Zîrâ Allahtan korkan kimse, günah işlemez. Ayrıca mü’min, ümitsizliğe de düşmez. Allahü teâlâ, ümitsizliğe düşmemeyi emretmektedir. Sekizinci şart; sâlihlerle sohbeti seçmektir. Sâlihlerle sohbet edildiği takdîrde, günahlara perde çekilir, haramlar gözüne kötü görünür. Dokuzuncu şart; iyi ve güzel hasletlerle bezenmektir. Bu da, herşeyi yaratan Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Çünkü Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ); “Allahü teâlânın ahlâkıyla ahlâklanınız” buyurdu. Onuncu şart, helâl ve temiz lokma yemektir. Bu da farzlardandır. Nitekim Allahü teâlâ, Bekâra sûresinin yüzaltmış sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yeryüzündekilerden helâl ve temiz olanını yiyiniz” buyurmaktadır. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ise; “İbâdet on cüzdür. Dokuzu helâli taleb etmektir.” Geriye kalan bütün ibâdetler bir cüzdür. Helâl yemeyen kimse, Allahü teâlâya itaat etme gücünü kendisinde bulamaz. Helâl yiyen kimse de, Allahü teâlâya isyankâr olmaz. Helâl ve temiz yer, isrâf etmez. Nitekim Allahü teâlâ, A’râf sûresinin otuzbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yiyiniz, içiniz, fakat isrâf etmeyiniz” buyurmaktadır. Aynı zamanda, Besmelesiz kesilenleri de yememelidir. Zîrâ Allahü teâlâ, En’âm sûresinin yüzyirmibirinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Üzerlerine Allahın ismi zikredilmeyen (Besmele çekilmeyen) şeyden yemeyiniz” buyurmaktadır. Gâfillerle beraber oturmamalıdır. Yiyeceği temiz ve Besmele ile yemek pişiren kimselerin yiyeceğini yemelidir. Çünkü, bu husûs gaflet sebebidir. Allahü teâlânın dostları, uygunsuz kişilerin elinden gelen lokmayı, yaradılışlarına lâyık görmeyerek, yememişlerdir. Allahü teâlâ bizi ve bütün mü’minleri, helâl ve temiz rızıklarla rızıklandırsın.” Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

İmamzade Mahruk

İmamzade Mahruk

İran – Nişabur’da Ömer Hayyam anıt mezarının hemen karşısında Ehlibeyt’ten olan İmamzade Mahruk hazretleri. On iki İmam’ın yedincisi İmam Musa Kazım hazretlerinin torunudur ve Nişabur’da şehit edilmiştir. Nişabur’da Ömer Hayyam anıt mezarının hemen yanında bulunan türbesi 10 yy. da yapılmıştır. Türbenin mozaik çini kitabesi oyma sandukası ve muhteşem giriş kapısı Şah I. Tahmaz tarafından yapılmıştır. Türbesinin içerisinde ; İmam Rıza hazretlerinin üvey kardeşi İmamzade İbrahim hazretlerinin de kabri vardır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şair Firdevsi

Şair Firdevsi

İran – Tus’da Şehir merkezindeki park’ta Meşhûr İran şâiri ve Şehnâme’nin yazarı. Künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Asıl adının Ahmed yâhud Mansûrveya Hasen olduğu tahmin edilmektedir. Babasının adı İshak, dedesininki, Şerefşâh’dır. Babasının güzel bir bahçesi olmasından dolayı Firdevsî denilmiştir. Horasan’ın Tûs şehri civarında, Rezân veya Şâdâb adlı köyde doğdu. Doğduğu şehre nisbetle de Firdevsî-i Tûsî denildi. Avrupalılar bemu Firdevsî şeklinde yazmaktadırlar. 934’de doğduğu ve seksen yaşında Taberan’da vefat ettiği rivayet edilen Firdevsî’nin doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. Firdevsî, eski İran’ın târihî hâtıralarına ve geleneklerine bağlı toprak sahibi (çiftçi) bir aile muhitinde yetişti. Hakkındaki en eski kaynak; Nizâmî-Arûzî’nin Cihar Makale adlı eseridir. Bunda bildirildiğine göre, Firdevsî, Tûs şehri dehkanlarından idi. Dehkan o zamanlarda İran’da çiftlik sahibi demek idi. Ayrıca mâlî ve idarî vazifeleri de vardı. Bunlar eski İran kültürünü yaşatan bir zümre idi. Firdevsî, sonraları kaleme aldığı Şehnâme’nin malzemesinin büyük bir kısmını bunlardan sağladı. Firdevsî’nin çocukluk ve gençlik devresi hakkında fazla bilgi yoktur. Bilindiği kadarıyla gençliğinde iyi bir eğitim ve dil öğretimi gördü. Eski farsçayı yâni Pehlevî dilini ve Arabçayı öğrendi. Gençliğinde rahat bir hayât sürdü. Ancak sonraları çiftçilikle hayâtını kazanması zorlaştığından geçim sıkıntısına düştü. Kendisi soğuktan zarar gördüğünü, hayvanlarının öldüğünü, vergi ödeyemeyecek duruma düştüğünü eserinde anlatmaktadır. Firdevsî, uzun seneler Tûs şehrinde yaşadı. Ebû Mansûr bin Muhammed ismindeki bir san’atkârın himayesinde kaldı. Tûs âmili Huday bin Kuteyb’in yakrnlığını kabandı. Bir ara İran’dan Irak’a giderek, Şiî Büveyhoğulları Devleti hükümdarı Behâüddevle’nin sarayında. yaşadı. Bağdâd’da Yûsuf ve Züleyhâ hikâyesini konu alan bir mesneviyi kaleme aldığı ve Behâüddevle’nin adamlarından Ebû Ali İsmail el-Muvaffak’a 996 yılında sunduğu rivayet edilmektedir. Firdevsî, sonraları Han Lencan’da, İsfehan hâkimi Ahmed bin Muhammed’in misafiri oldu. Firdevsî’nin memleketinde 900 (H. 288) senesinde kurulup, Gazneliler zamanına kadar süren Sâmânî Devleti devrinde, millî mes’elelere karşı büyük bir alâka vardı. Fârîsi lisânı kuvvetlenip, Arabî harflerle yazılmaya başlanmıştı. Firdevsî, İran târihine ve ağızdan ağıza zamanına kadar gelen an’ane ve söylentilere karşı büyük ve derin bir ilgi duyarak, bunları bir araya getirmek istedi. 974 yılında destanını yazmaya başladı ve ilk metni 996 (H. 386) senesinde bitirdi. Bu metin, önce İsfehan valisine, sonra ikinci defa elden geçirilip, 1010 senesinde düzenlenen metin Gazneli Devleti’nin kurucusu Sultan Mahmûd-ı Gaznevî’ye arzedildi. İlim adamlarına çok kitap yazdıran büyük Türk sultânı Gazneli Mahmûd, âlimleri, edibleri ve şâirleri çok sever, destekler, teşvik ederdi. İran dili ve edebiyatını kaybolmaktan kurtaran, yaşatan Şehname de bu Türk sultânının teşviki ile güzel bir şekilde yeniden yazıldı. Şehnâme’nin başıda şöyle denilmektedir: Besî rene bordem derîn sâl-i sî Acem zin de kerdem bedîn parî (Otuz yıldır çok zahmetini çektim ve Acem milletini, bu Fars diliyle kaybolmaktan kurtardım.) Şehnâme’nin on dört yerinde Türk sultânı Mahmûd Gaznevî medhedilmektedir. Sultanın eli açık, cömert birisi olduğu bildirilmektedir. Bir ara Sultan Mahmûd Gaznevî; çevresinden Firdevsî hakkında kötü şeyler duyunca, ilgisini kesmişse de sonradan gerçeği öğrenince, altmış bin dinar değerinde hediye göndermiştir. Şehnâme’nin tamâmı altmış bin beyt idi. Firdevsî, eserini rivayetlere göre, 70 yaşında tamamlamıştır. İran milletinin bütün târihini, geleneklerini toplayan bu eser, dünyâ destan edebiyatının en güçlüleri arasında yer almaktadır. Halk arasında, özellikle yaşlılarca söylenen hikâyeler derlenip yazılırken Avesta, Hudaynâme gibi destânî İran devleti târihi, Ebü’l-Müeyyed el-Belhî’nin nesir, Mesûdî, Mervezî ve Dakîkî’nin nazım şekillerindeki Şehnameleri de göz önünde bulundurulmuştur. Üçüncü Yezdicürd’e kadar, İran târihinin anlatıldığı Şehname; İran ve Türk edebiyatında, kahramanlık mesnevileri için değişmez örnek hâline geldi. Yer yer nasîhate yer veren eser, günümüze kadar geldi ve ondan örnek alınarak bir çok eser yazıldı. Nizâm-ül-Mülk’ün Siyâsetnâmesi, Selçuklularda Koçi Bey risalesi, Osmanlılar da (nasîhatnâmeye) örnek eserler olarak karşımıza çıkarlar. Şehnâme’de sâde ve akıcı bir üslûb hâkimdir. Arabî kelimeler azdır. Eserin ifâde bakımından teşbih (benzetme) tarafı ağırlıktadır. Güzelliği; canlı ve orijinal anlatımından, tasvirlerinden ileri gelmektedir. Firdevsî eserinde; 1-Püşdânîler sülâlesi, 2-Kiylânî sülâlesi, 3-Eşkânîler sülâlesi, 4-Sâsânîler sülâlesi olmak üzere İran târihini dört büyük döneme ayırmıştır. Püşdânîler sülâlesinden on, Kiylânîlerden on beş, Sâsânîler sülâlesinden de dokuz hükümdarın devri anlatılmakta, Eskânîler üzerinde ise kısaca durulmaktadır. Püşdânîler ve Kiylânîler, yıldızlara ve güneşe taparlardı. M.Ö. 100 yılında Kiylânîler zamanında Zerdüşt (Zoroastre) isminde birisi mecûsîliği çıkararak, İranlıları ateşe taptırdı. Bu bozuk inanış mensubları, hazret-i Ömer’in İran’ı fethetmesiyle hidâyete erip İslâmiyet’i kabul ettiler. Şehnâme’nin İngilizce, Almanca, İtalyanca, Fransızca ve Türkçe tercümeleri vardır. Eserin İstanbul kütüphanelerinde daha başka manzum ve mensur tercümeleri de bulunmaktadı. Kaynak; Türkiye Gazetesi , İslam Tarihi Ansiklopedisi , 5. cilt Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Feridüddin Attar (k.s.)

Feridüddin Attar (k.s.)

İran – Nişabur’da (Harita’da tam yerini görebilirsiniz.) Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin İbrâhim el-Attâr en-Nişâbûrî el-Hemedânî olup, lakabı Feridüddîn’dir. Feridüddîn-i Attâr diye meşhûr oldu. 513 (m. 1119) senesinde Nişâbûr’da doğdu. Babası attâr idi, ya’nî ilâç, esans, parfüm satardı. Feridüddîn-i Attâr, zühd ve takvâ sahibi, ya’nî haramlardan sakınmakta ve ibâdetle uğraşmakta idi. Feridüddîn-i Attâr, 627 (m. 1229) senesinde Cengiz’in istilâsında bir Moğol askerinin eline esîr düştü. Çok para vererek kurtarılmak istenmiş ise de kurtulamayıp, Cengiz askeri tarafından şehîd edildi. Şehîd edildiğinde 114 yaşında idi. Feridüddîn-i Attâr, küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attârlık mesleğini öğreniyor, bir yandan da Kutbüddîn Haydar isimli büyük bir zâtın sohbetlerine devam ediyordu. Babasının vefâtı üzerine onun yerine geçip, attârlık mesleğine bir süre devam etti. Bu mesleğini sürdürürken, bir taraftan da kıymetli dînî kitabları, velîlerin hayatlarını ve menkıbelerini okuyordu. Evliyâya “olan bağlılığı, dînini öğrenme istek ve arzusu dayanılmaz hâle gelince, attârlığı terk etti. Dükkânında bulunan eşyayı Allah yolunda sadaka olarak dağıttı. Rükneddîn-i Ekaf isminde büyük bir zâtın dergâhına giderek, onun talebelerinden oldu. Bir ara hacca giden Feridüddîn-i Attâr, yolculuk esnasında tasavvuf ehli ile ve âriflerden birçokları ile görüştü. Bundan sonra tasavvufa dâir kitapların mütâlâası, nasihat, tasavvuf ve hakîkate âit şiirlerle meşgûl oldu. Feridüddîn-i Attâr, zühd ve takvâ sahibi olup, vakitlerini ibâdetle geçirirdi. Şöyle anlatılır: “Moğol istilâsında, Feridüddîn-i Attâr bir Moğol askerinin eline esîr düştü. O asker onu öldürmek istediğinde, askere halk; “Bu ihtiyârı öldürmekten vazgeçersen, kanına bedel olarak bin altın akçe veririz” dediler. Moğol askeri onu bu fiata satmak istedi. Fakat Feridüddîn-i Attâr ona; “Sakın beni bu fiata satma. Çünkü sana kanım için daha fazla fiat verirler” deyince, asker satmaktan vazgeçti. Bir süre sonra başka bir şahıs gelerek askere; “Bu yaşlı zâtı öldürmekten vazgeç. Onun kanına karşılık sana bir torba saman veririm” deyince, Feridüddîn-i Attâr; “İşte beni şimdi sat. Çünkü esas fiatım ve kanımın değerini buldum. Bundan fazla para etmem” dedi. Bunun üzerine sinirlenen Moğol askeri onu katletti. Şehâdet şerbetini içen Feridüddîn-i Attâr, kesik başını elleri arasına alarak yarım fersahlık (3 km’lik) bir mesafeyi koşarak katetti. Şimdi türbesinin bulunduğu yere varınca, rûhunu teslim etti ve oraya düştü.” Şöyle anlatılır: “Kâdı’l-kudât Yahyâ bin Sa’îd’in oğlu vefât edince, oranın ahâlisi, Feridüddîn-i Attâr’ın ayak ucuna başı gelecek şekilde defnedilmesini istediler. Fakat Yahyâ bin Sa’îd buna i’tirâz ederek; “Oğlumun, efsâne anlatan, hurâfeci bir ihtiyârın yanına bu şekilde gömülmesi doğru olmaz” dedi. Kâdı, o gece rü’yâsında kendini Feridüddîn-i Attâr’ın kabri başında gördü. Kabri başında velîler, erenler ve kutublar toplanmış, hürmet ve ta’zimle duruyorlardı. Bu durumu gören kadı, tanıdıklarından utandığı için derhal uzaklaştı. Fakat ağlayan oğlu babasına; “Babacağım, yanlış bir iş yaptın. Beni Allahü teâlânın velî kullarının bereketinden mahrûm bıraktın. Çabuk imdâdıma yetiş!” dedi. Bu rü’yâyı gören kadı, ertesi gün hemen Feridüddîn-i Attâr’ın kabrinin ayak ucuna oğlunun defnedilmesi için izin verdi. Daha önce söylediklerine tövbe etti. Feridüddîn-i Attâr’ın kabrinin üstüne bir türbe ile yanına bir imârethâne yaptırdı.” Feridüddin Attar’ın eserleri Yazmış olduğu eserlerin biri hâriç, hepsi manzûmdur. Manzûm eserleri şöyle sıralanabilir: 1. Musîbet-Nâme: Mesnevî türünde yazılmış olan eserde pekçok küçük hikâyeler vardır. Eser Tarîkatnâme ismiyle Türkçeye tercüme edilmiştir. 2. Esrârnâme: Tasavvuf hakkında olan bu eser, 26 makaleden ibâret bir mesnevîdir. Bu eser de Ahmedî isimli bir zât tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. 3. Mantık-üt-Tayr ve Makâmât-ı Tuyûr: Bu eserde, tasavvufu kuşların ağzıyla anlatan Feridüddîn-i Attâr konuyu küçük hikâyelerle süslemiştir. Esas konu, Ahmed-i Gazâlî’nin Risâlet-üt-Tayr’ından alınmıştır. Bu eser manzûm ve nesir olarak birkaç defa Türkçeye tercüme edilmiştir. 4. Muhtârnâme: Konulara göre tertîb edilmiş bir rubailer mecmûasıdır. Elli bâbtan meydana gelen bu eser, İkinci Selîm zamanında Türkçeye tercüme edilmiştir. 5. Cevher-üz-Zât: Allahü teâlâdan başka her şeyin fânî olduğunu konu alan bir eserdir. 6. Eşturnâme 7. Bülbülnâme 8. Bisernâme 9. Haydarnâme 10. Deryâ-i Nâme 11. Leylâ ve Mecnûn 12. Mahmûd-u Iyâz 13. Mahzen-ül-esrâr 14. Mazhar-üs-sıfât 15. Miftâh-ül-fütûh 16. Vuslâtnâme 17. İrsâd-ı beyân 18. Velednâme 19. Hırâdnâme 20. Hayatnâme 21. Şifâ-ül-kulûb 22. Uşşaknâme 23. Kenz-ül-esrâr 24. Kenz-ül-Hakâik 25. Mazhar-ül-âsâr 26. Mi’racnâme 27. Misbahnâme 28. Hüdhüdnâme 29. Mahfinâme 30. Kemâlnâme 31. Tercümet-ül-Ehâdîs 32. Zühdnâme 33. Tezkiret-ül-evliyâ: Feridüddîn-i Attâr’ın yazmış olduğu yegâne nesir eserdir. Bu eserde seksen civarında evliyânın hâl tercümesini, menkıbelerini ve veciz sözlerini yazmıştır. Feridüddîn-i Attâr bu eseri yazarken, Şerh-ül-kalb, Keşf-ül-esrâr, Ma’rifet-ün-nefs, Tabakât-üs-sûfiyye, Hilyet-ül-evliyâ ve Keşf-ül-mahcûb’dan faydalanmıştır. Aslı Fârisî olan bu eser, Türkçeye, Fransızcaya, Arabcaya çeşitli zamanlarda çevrilmiştir. Eser tasavvuf târihi bakımından çok önemli, tasavvufî hayâtın gelişmesini tesbit yönünden de çok değerli bir eserdir. Tezkiret-ül Evliya’dan bölümler; “Şakîk-i Belhî buyurdu ki: Allahü teâlânın azâbından korkmanın alâmeti, haramları terk etmektir. Allahü teâlânın rahmetinden ümidli olmanın alâmeti de çok ibâdet etmektir.” “Yûsuf bin Esbât buyurdu ki: Alçak gönüllü olmanın alâmetleri şunlardır: Söyleyen kim olursa olsun, hak sözü kabûl etmek. Fakîr, garîb olan kimselere de yumuşaklıkla muâmele etmek. Rütbe i’tibâriyle küçük olanlara şefkatli olmak. Kendisine karşı yapılan hatâ ve kusurlara tahammül edip, öfkelenince sabretmek, her ân Allahü teâlâyı hatırlamak. Zenginlere karşı vekarlı olmak ve cenâb-ı Haktan gelen her şeye rızâ göstermektir.” “Abdullah bin Hubeyk buyurdu ki: En fâideli korku, insanı, günahlardan ve kötülüklerden alıkoyanıdır, insana, boşuna geçen ömrü için üzülmek yaraşır. Kalan ömrünü de iyi kıymetlendirmesi lâzımdır.” “Ahmed bin Âsım Antâkî buyurdu ki: Kalbin ma’nevî hastalıklardan muhafazası için şunlara dikkat etmek lâzımdır: 1. Ahlâkı güzel olanlarla oturmak, 2. Kur’ân-ı kerîm okumaya devam etmek, 3. Fazla yemek yememek, 4. Gece namazlarına devam etmek, 5. Seher vaktinde Allahü teâlâya yalvarmak, istiğfar etmek (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini istemek).” “Ahmed bin Ebi’l-Havârî buyurdu ki: Kalbinde bir katılaşma gördüğünde, sâlihlerle sohbet et, onlarla beraber bulun, yemeği azalt, nefsinin isteklerini yapma ve onu sıkıntılara alıştır.” “Fudayl bin Iyâd buyurdu ki: Üç şey kalbi öldürür. Bunlar; 1. Çok konuşmak, 2. Çok uyumak, 3. Çok yemek.” “Muhammed bin Vasi” buyurdu ki: Sâdık ve hakîkî mü’min olmak için, Allahü teâlâdan korku ve ümidin beraber olması lâzımdır.” “Rabi’a-i Adviyye şöyle duâ ederdi: Yâ Rabbî, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen, onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen, onları da dostlarına ver. Ben, sâdece seni istiyorum. Yâ Rabbî, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise, beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümîdi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer, sırf senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan cemâlin ile müşerref eyle.” “Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: Büyük bir kalabalık, bir yere toplansa ve biri; “İçinizden akşama kadar kim yaşıyacak bilsin” dense, kimse bilemez, işin şaşılacak tarafı şurasıdır ki, eğer o kimselere; “Öyleyse, ölüm için gerekli hazırlığı yapan ayağa kalksın” dense, kimse ayağa kalkmaz. Bu gafletten kurtulmağa çalışmalıdır.” “Şöyle anlatılır: Cüneyd-i Bağdadî, yedi yaşında idi. Mektebden gelince, babasını ağlıyor görüp sordu. Babası da; “Bugün zekât olarak dayın Sırrî-yi Sekatî’ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum” dedi. Cüneyd; “Babacığım, o parayı ver. Ben götüreyim” deyip, dayısına gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı; “Kim o?” diye sorunca; “Ben Cüneyd’im. Dayıcığım kapıyı aç ve babamın zekâtı olan bu gümüşleri al!” dedi. “Dayısı; “Almam” deyince, Cüneyd; “Adl edip babama emr eden ve ihsân edip, seni serbest bırakan Allahü teâlâ için al!” dedi. Sırrî-yi Sekatî; “Babana ne emr etti ve bana ne ihsân etti?” diye sorunca, Cüneyd-i Bağdadî; “Babamı zengin yapıp, zekât vermesini emr etmekle adâlet eyledi. Seni de fakir yapıp, zekâtı kabûl etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsân eyledi” dedi. Bu söz Sırrî-yi Sekatî’nin hoşuna gidip; “Oğlum! Gümüşleri kabûl etmeden önce, seni kabûl ettim” dedi. Kapıyı açıp parayı aldı.” “Şöyle anlatılır: İbrâhim bin Edhem hazretlerine; “Falan yerde bir genç var. Gece gündüz ibâdet ediyor. Vecde gelip kendinden geçiyor” dediler. Gencin yanına gidip, üç gün misâfir kaldı. Dikkat etti, söylediklerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, halsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli hâline şaşıp kaldı. Genci, şeytan aldatmış mıdır, yoksa hâlis ve doğru mudur anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etti. Lokması helâlden değildi. “Allahü ekber, bu hâlleri hep şeytandandır” deyip, genci evine da’vet etti. Kendi lokmalarından bir tane yedirince, gencin hâli değişip, o aşkı, o arzusu, o gayreti kalmadı. Genç, İbrâhim bin Edhem’e sorup; “Bana ne yaptın?” deyince, “Lokmaların helâlden değildi. Yemek yerken, şeytan da mi’dene giriyordu. O hâller şeytandan oluyordu. Helâl lokma yiyince, şeytan giremedi. Asıl, doğru hâlin meydana çıktı” dedi.” “Zünnûn-i Mısrî buyuruyor ki: Kalbin kararmasının dört alâmeti vardır: 1. İbâdetin tadını duymaz. 2. Allah korkusu, hatırına gelmez. 3. Gördüklerinden ibret almaz. 4. Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrıyamaz.” “Ebû Bekr Verrâk buyuruyor ki: Allahü teâlâ kulundan sekiz şey ister: Kalbin, Allahü teâlânın evine hürmet, yaratıklarına şefkat etmesi. Lisânın, Kelime-i tevhîdi söyleyip, yaratıklara yumuşaklıkla muâmele etmesi. Bedenin, ibâdet ve tâatte bulunup, mü’minlere yardım etmesi. Huyun, Allahü teâlânın hükmüne rızâ gösterip, yarattıklarına karşı halîm-selîm olması.” “Ebû Hafs-ı Haddâd buyuruyor ki: Tasavvuf, baştan başa edebdir. Zîrâ her vaktin bir edebi, her makamın bir edebi vardır. Her hâlin de bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riâyet edenler (vaktini iyi şeylerle geçirenler), velî olan kimselerin makamına ulaşırlar. Edebi terk edenler, Allahü teâlâya yakın olduklarını zannettikleri hâlde, O’ndan uzaktırlar. Ba’zı kullar da vardır ki, kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir mertebeye sahiptir, daha sevgilidirler.” “Ebû Osman Hayrî buyuruyor ki: Dünyâyı sevmek. Allah sevgisini kalbden götürür. Allahü teâlâdan başkasından korkmak, Allah korkusunu kalbden çıkarır. Allahtan başkasından istemek, Allahü teâlâya olan ümidi kalbden uzaklaştırır.” “Ebû Türâb Nahşebî buyuruyor ki: Şu dört şeyi dört yerde sarf edersen Cenneti kazanırsın: Uykuyu kabirde, rahatı sırat köprüsünde, iftiharı (öğünmeyi) mizanda, nefsî arzularını Cennette.” “Feth-i Mûsulî buyuruyor ki: Ma’rifet sahibleri şunlardır: ki; konuşunca Allahü teâlâdan konuşurlar, amel edince Allah için ederler, birşey isteyince de Allahü teâlâdan isterler.” “Hamdûn-i Kassâr buyuruyor ki: Kendinde bulunduğu zaman gizli kalmasını istediğin birşeyi başka birinde görürsen ifşa etme.” “Haris el-Muhâsibî hazretleri nefsini devamlı hesaba çeker, onun kötülüklere meyletmemesi için elinden geleni yapardı. O, bu husûsta der ki: Nefsini hesaba çekenlerin bir takım güzel husûsiyetleri vardır. Onlar bu hasletleri sebebiyle yüksek derecelere kavuşmuşlardır. Onlara göre, insan azmedip, nefsinin arzu ve isteklerine uymazsa, ma’nevî yönden ilerlemesi mümkündür. Şu hasletleri elde etmeğe çalışan fâidelerini görür: 1. Doğru ve yalan yere yemîn etmemek. 2. Yalan söylememek. 3. Verdiği sözde durmak. 4. La’net etmemek. 5. Kimseye bedduâ etmemek. 6. Allahü teâlânın rızâsı için sabırlı ve tahammüllü olmak. 7. Haramlardan sakınmak. 8. Kendisini başkasından büyük görmemek. 9. Kimsenin kalbini kırmamak. 10. Gelen belâ ve musibetlere sabretmek. 11. Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek.” “İbrâhim-i Havvâs buyuruyor ki: Kalbin ilâcı beştir: Kur’ân-ı kerîm okumak ve Kur’ân-ı kerîme bakmak, mi’deyi boş tutmak, gece kalkıp ibâdet etmek, seher vaktinde ağlayıp sızlamak ve iyilerle beraber bulunmaktır.” “Sırrî-yi Sekatî şöyle vasıyyet ediyor Gençler! Gençliğinizin kıymetini biliniz. Güç, kuvvet elde iken, çok ibâdet ediniz. Bizlerden (yaşlılardan) ibret alınız da, zaîf ve güçsüz duruma düşmeden evvel çok ibâdet yapınız. (O, bu sözü söylerken, gençlerden çok ibâdet ediyordu.) “Şah Şücâ’ Kirmânî şöyle buyuruyor: Gözünü harama bakmaktan, nefsini isteklerinden koruyup, kalbini devamlı murâkabe, bedenini sünnete uygun amellerle ma’mûr edenin firâsetinde hiç hatâ olmaz.” “Zünnûn-i Mısrî buyuruyor ki: Her a’zânın tövbesi vardır. Kalb ve gönülün tövbesi, şehveti terk etmektir. Gözün tövbesi, harama bakmamaktır. Dilin tövbesi, fenâ söz söylemekten, gıybet etmekten çekinmektir. Kulağın tövbesi, kötü sözleri dinlememektir. Ayağın tövbesi, haram yerlere gitmekten kendini korumaktır.” “Zünnûn-i Mısrî’ye, “Kul hangi sebeble Cennete girer?” diye sorulunca, “Beş şey ile: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli-aşikâr Allahü teâlâyı anmak (murâkabe etmek), yol hazırlığını yapıp, ölüme hazırlanarak ölümü beklemek, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmek” buyurdu. “Ebû Abdullah-i Turûgbâdî buyuruyor ki: Allahü teâlâ, kendisinin bilinip tanınmasına yarayan ma’rifetlerden bir miktarını her kuluna vermiştir. Ayrıca her kuluna ihsân etmiş olduğu ma’rifetin karşılığı kadar da, dert ve sıkıntı vermektedir. Ni’met olarak bahşedilen bu ma’rifet sıkıntılara tahammül etmesinde ona yardımcı olur.” “Ebû Ali Cürcânî buyurdu ki: Allahü teâlânın beğendiği işleri kolayca yapabilmesi, sünnete göre hareket etmesi, sâlih kimseleri sevmesi, eş-dost ile güzel geçinmesi, Allahü teâlânın rızâsı için insanlara iyilik yapması, müslümanların işini görmesi ve vakitlerini Allahü teâlânın dînine hizmetle geçirmesi, kul için saadet alâmetlerindendir.” “Ebû Ali Sakafi buyuruyor ki: Sağlam bir dal, ancak sağlam bir kökten çıkar. Şimdi hareketlerin sıhhatli ve sünnet üzere olmasını isteyen kimse, önce kalbindeki ihlâsı, sıhhatli hâle getirmelidir. Zira zâhir amellerdeki sıhhat, bâtın amellerdeki sıhhatten hâsıl olur.” “Ebû Bekr Kettânî şöyle buyuruyor, istiğfar tövbedir. Tövbe şu altı şeyi ihtivâ eder Yaptığına pişman olmak. Bir daha günah işlemiyeceğine azm etmek. Kaçırdığı farzları yerine getirmek. Üzerinde olan hakları sahiplerine vermek. Haramdan hâsıl olan vücûddaki fazlalıkları atmak. Bedene, günahın tadını tattığı gibi, ibâdet zevkini tattırmak.” “Ebû Bekr-i Şiblî buyurdu ki: Muhabbet da’vâsında bulunup da başkası ile meşgûl olan, dost ile alay etmiş olur. Muhabbet makamında iş oraya varır ki, kendinden bile habersiz olur ve Hâk ile bekâya kavuşur. Zira, O’ndan başkasının muhabbeti kalbde olursa, tevhîd ve muhabbet sırrı gönül tahtasına yazılmaz.” “Ebû Bekr Vâsıtî buyuruyor ki: insanlar üç sınıftır: ilk sınıfa, Allahü teâlâ hidâyet nûrları ihsân etmiştir. Bundan dolayı bunlar; küfr, şirk ve nifaktan uzaktırlar. İkinci sınıfa, Allahü teâlâ inâyet nûrları ihsân etmiştir. Bunlar ise büyük ve küçük günahları işlemezler. Üçüncü sınıfa da Allahü teâlâ gaflet ehline has hareketleri yapmamayı ihsân etmiştir.” “Ebû Hasen bin Sâî şöyle buyuruyor: Ma’rifet; her durumda kulun Allahü teâlânın vermiş olduğu ni’metlere şükretmede âciz olduğunu, genç ve kuvvetli olduğu zamanlarda zayıf olduğunu bilmesidir.” “Ebü’l-Hasen Bûşencî buyuruyor ki: Nefsini zelîl kılan kimseyi, Allahü teâlâ azîz kılar ve derecesini yüksek eyler. Nefsini birşey zanneden kimseyi, Allahü teâlâ zelîl kılar.” “Ebü’l-Hayr Akta buyuruyor ki: Kalbin îmân ile dolu olmasının alâmeti, bütün müslümanlara şefkat etmek, onların dertleri ile dertlenmek, işlerinde onlara yardımcı olmaktır. Nifak dolu kalbin alâmeti, kin, hased ve düşmanlıktır.” “Ebû Muhammed-i Cerîrî buyuruyor ki: Nefsine aldanan, şehevî duygularına esîr olur. Hevâî arzularının zindanına kapatılır ve o kulun kalbi fâideli işlerden zevk alamaz. Kur’ân-ı kerîmi hergün hatm etse bile, ilâhî kelâmı okumaktaki esas tadı bulamaz. Bunun hâl çâresi, nefsin esâretinden kurtulmayı candan arzu etmektir.” “Şöyle anlatılır: Birgün bir kimse Ebû Osman Magribî’nin yanında bulunuyordu. Kendi kendine; “Acaba Ebû Osman’ın arzu ettiği birşey var mıdır?” diye düşündü. Bu sırada Ebû Osman: “İhsân edilenler yetmiyormuş gibi, bir de başka şeyler mi arzu edeyim?” buyurdu. “Ebû Osman Magribî buyurdu ki: Mecbûriyet gibi özür hâli müstesna, aç gözlülük ve iştahla zenginlerin yemeğine el uzatan kimse, ebediyyen iflah olmaz. Yine buyurdu ki: Herşey zıddı ile bilinir. Bir şeyin zıddı bilinmezse, o şeyi tanımak mümkün değildir. İhlâs sahipleri de, İhlasın zıddı olan riyayı tanıyıp onu terk ettikten sonra ihlâsı bilebilirler.” “Hayr-ün-Nessâc şöyle buyurdu: Dünyânın ne değerde olduğunu idrâk eden, âhıretten nasîbini alır. Dünyâya düşkün olmak, âhıreti tanımıyanın kalbini öldürür.” “İbn-i Atâ buyurdu ki: Âdem aleyhisselâm Cennetten çıkarıldıktan sonra, Cennette bulunan herşey onun perişan hâline üzüldü ve ağladı. Ağlamayan sâdece altın ve gümüş oldu. Allahü teâlâ, kelâm sıfatıyla onlara tecellî etti ve sordu. Âdem’e herşey ağlarken, siz neden ağlamadınız? Onlar şu cevâbı verdiler: “Biz sana karşı hatâ işleyene ağlamayız.” Bunun üzerine Hak teâlâ şöyle buyurdu: izzetime, celâlime yemîn ederim ki, size herşeyin üstünde bir değer biçeceğim ve Âdemoğullarını size hizmetçi kılacağım.” “İbrâhim bin Şeybân buyurdu ki: Allahü teâlâ müslümanlara âhırette vereceklerine karşılık olmak üzere iki şeyi ihsân etmiştir. Bunlardan birincisi; Cennete bedel olması için câmilerde bulunmak, ikincisi; Allahü teâlânın dîdârına karşılık, mü’minlerin yüzlerine muhabbetle bakmak.” “Yûsuf bin Hüseyn Râzî buyurdu ki: Kim, Allahü teâlâyı hakkıyla zikrederse, O’ndan başka herşeyi unutur. O’nun zikri ile O’ndan başka herşeyi unutan kimseyi, Allahü teâlâ herşeyden muhafaza eder.” “Ebû Bekr Verrâk şöyle buyuruyor: Dâima seninle olması gereken beş şey vardır. Bunlar; Allahü teâlâ, nefs, şeytan, dünyâ ve halktır. Eğer bunlara karşı şu beş şeyi tatbikte muvaffak olursan saadete erersin: Allahü teâlânın emirlerine itaat edip, yaptığı herşeyi beğenip râzı olmak nefse muhalif olup, şeytana düşman olmak, dünyâdan sakınmak, halka karşı da şefkatle muâmele etmek lâzımdır.” “Ebû Osman Hayrî buyurdu ki: Sünnet-i seniyyeyi kendisine rehber edinen hikmet, nefsinin arzularını kendine hâkim kılan, bid’at söyler.” “Ebû Türâb Nahşebî şöyle buyuruyor: Ey insanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü teâlânındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da vârislerinizindir.” “Ebü’l-Hasen-i Harkânî buyuruyor ki: Ulemâ; “Biz, Peygamberlerin vârisiyiz” diyor. Fakat, Peygamber efendimizin vârisleri arasında biz de varız. Çünkü O’nda olan şeylerin ba’zısı bizde de var. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) fakirliği seçmişti. Biz de fakirliği tercih etmiş bulunuyoruz. O cömertti. Güzel bir ahlâkı vardı. Hainlik bilmezdi. Basiret sahibiydi. Halkın rehberi idi. Tama’ sahibi değildi. Hayır ve şerri Allahü teâlâdan bilirdi. Tabiatında yalan ve kandırma diye birşey yok idi. Zamanın esîri değildi, İnsanların korktuğu şeyden korkmazdı, insanların güvendiği şeye güvenmezdi. Hiç gurûrlanmazdı. İşte bunlar evliyânın sıfatlarıdır. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), ucu bucağı bulunmayan umman idi. Eğer o ummandan bir damla ortaya çıksaydı, bütün âlem ve mahlûkât şaşırır kalırdı. Sûfîlerin kervanı; Allahü teâlâ, Resûlullah ve Eshâb-ı Kirâm sevgisinden ibârettir. Bu kervanda bulunan ve rûhları bunların rûhlarıyla kaynaşan kimseye ne mutlu.” “Şöyle anlatılır: Ebü’l-Hasen-i Harkânî’nin talebeleri, memleketlerine izinli gidiyorlardı. Kendisinden duâ istediler. Korkulu yerde “Yâ Ebel-Hasen, deyiniz” dedi. Bir gece eşkiyanın hücumuna uğradılar. Bağırıp “Yâ Allah” dediler. Yalnız birisi; “Yâ Ebel-Hasen” dedi. Eşkiyalar bunu görmediler. Diğerlerinin hepsini soydular. Sabah olup onu selâmette görünce şaşırdılar. Sebebini sordular. O da; “Yâ Ebel-Hasen dedim, kurtuldum” dedi. Hocalarına gelip; “Biz Allah dedik soyulduk. Bu ise, yâ Ebel-Hasen diyerek sana sığınıp kurtuldu” dediler. Bunun sırrını, sebebini bildirmesi için yalvardılar. O da; “Ağzınızdan haram girer. Haram çıkar. Allahü teâlâyı tanımazsınız. Mecaz olarak Allah dersiniz. Böyle kimselerin duâları kabûl olmaz. Allahü teâlâ, onun sesini Ebü’l-Hasen’e duyurdu. Ebü’l-Hasen de, onu kurtarması için Allahü teâlâya yalvardı. Ebü’l-Hasen haram yemez, haram içmez. Haram söz söylemez. Bu bakımdan duâsı kabûl olup o kurtuldu” dedi. “Muhammed Bâkır gece geç vakte kadar ibâdet eder, sonra Allahü teâlâya şöyle yalvararak ağlardı: Yâ ilâhî! Yâ Rabbi, gece oldu. Gökte yıldızlar var. Herkes uyuyor. Kimsenin sesi çıkmıyor. Yâ Rabbî! Sen dirisin. Her şeyi biliyor, yapılan her şeyi görüyorsun. Uyuman, uyuklaman olmaz. Seni böyle bilmiyen ihsânına kavuşamaz. Sen öyle kuvvet ve kudret sahibisin ki, hiçbir şey senin olmasını dilediğin bir şeyin olmasına mâni olamaz. Senin bakî ve ebedî oluşunda, gündüzün bitip gecenin başlaması ve gecenin bitip gündüzün başlaması gibi sebeplerle kesiklik, aksaklık olmaz. Rahmetin o kadar çoktur ki, rahmet kapılarını herkese açmışsın. Sana duâ edenlerin, yalvaranların duâlarını kabûl edersin, ihsân ettiğin ni’metlere hamdedenleri çok sever, onlara daha çok ni’metler verirsin, inanarak ve güvenerek sana duâ edenler, eli boş dönmezler. Sana güvenen, kapına gelen kimseyi döndürmeğe kimsenin gücü yetmez. Ey Rabbim! ölümü, kabri ve sana hesap vereceğimi düşündükçe, önümde bunlar olduğunu bildikçe nasıl olur da senden sevinç ve neş’e isteyebilirim. Amel defterimin, sağımdan mı, solumdan mı verileceğini bilemediğim aklıma geldikçe, nasıl olur da senden dünyalık birşey istiyebilirim? Can alıcı meleğin geleceğini ve canımı alacağını bildiğim hâlde dünyâ lezzetlerinden nasıl tat alabilirim? Yâ Rabbî! Sana yalvarıyor, senden istiyor, rahmetinden ümîd ediyor ve istiyorum ki, ölümümü, hesabımı kolay ve rahat eyle ve sonra azâbı olmayan rahat bir hayat ihsân eyle. Âmin. Yâ Rabbel Âlemin.” “Abdullah bin Hubeyk, birgün Feth bin Şehraf ile karşılaşınca, ona şu nasihatte bulundu: “Ey Horasanlı! Şunlara dikkat et. İnsana zarar bunlardan gelir. Gözünle harama bakma. Dilinle yalan söyleme. Kalbinde, müslüman kardeşine hased ve kin tutma, iyi şeyleri arzu et ve iste, şer ve kötü olan şeyleri arzu etme. Eğer bu dört şeye sahip olmazsan, sonunda bedbaht bir insan olursun.” “Ahmed bin Hadraveyh buyuruyor ki: Gaflet uykusundan daha ağır bir uyku yoktur. Şehvetten kuvvetli esâret yoktur. Gaflet ağırlığı olmasaydı, şehvet galip gelmezdi. Kalb, bir takım kaplardan ibârettir. Allahü teâlânın sevgisiyle dolduğu zaman, nûrun fazlası diğer uzuvlara yansır. Bâtılla dolduğu zaman da, ondaki karanlık diğer organlara geçer.” “Şöyle anlatılır: Ahmed bin Harb’in Behram isminde ateşperest bir komşusu vardı. Bu Behram, bir defasında ticâret için bir yere mal gönderdi. Yolda hırsızlar mallarını alıp kaçtılar. Ahmed bin Harb bu durumu haber alınca, yanında bulunanlara; “Haydi komşumuza gidelim. Başına gelen bu hâl için üzülmemesini söyleyip onu teselli edelim. Her ne kadar ateşe tapıyor ise de, komşumuzdur” dedi. Behram’ın evine geldiler. Behram kendilerini hürmetle karşıladı. Ahmed bin Harb’ın elini öpüp çok saygı gösterdi. İkramlarda bulundu. O günlerde çok kıtlık olduğundan, birşeyler yemek için gelmiş olabileceklerini düşünerek ayrıca yemek hazırlamak istedi. Ahmed bin Harb; “Zahmet etmeyiniz. Malınızın çalındığını duyduk. Üzülebileceğinizi düşünerek, hâlinizi, hatırınızı soralım diye geldik” buyurdular. Behram, “Evet öyledir, ama bunda üç şeye şükretmem lâzım oluyor: Birincisi; başkaları benden çaldılar, ben başkalarından çalmadım. İkincisi; malımın yarısını aldılar, diğer yarısı bende kaldı. Ya hepsini alsalardı. Üçüncüsü; din bende kaldı, dünyâyı aldılar” dedi. Bu sözler Ahmed bin Harb’ın çok hoşuna gitti ve; “Bu sözleri yazın. Bundan îmân kokusu geliyor” dedi. Behram’a; “Niçin ateşe tapıyorsun?” diye sordu. Behram; “Ona tapıyorum ki yarın beni yakmasın, kendisine yakmak için odun verdim ki, beni Allahü teâlâya ulaştırsın” diye cevap verdi. Ahmed bin Harb; “Çok yanılıyorsun. Ateş zayıftır. Ona tapmakla hesaptan kurtulmak mümkün değildir. Bir çocuk, bir avuç su atsa ateşi söndürür. Bu kadar zayıf olan birşey başkasına nasıl kuvvet verebilir? Bir parça toprağı bile kendinden atamaz. Seni Allaha nasıl kavuşturur. Ateş câhildir. Birşey bilmez, yakarken misk ile necâseti ayıramaz. Hepsini aynı anda yakar ve hangisinin daha iyi olduğunu bilmez. Sen ki, yetmiş senedir ona tapıyorsun. Ben de ömrümde bir kere ona tapmadım. Gel, ikimiz de elimizi ateşe sokalım. Seni koruyup korumadığını gör” buyurdu. Behram ateş getirdi. Ahmed bin Harb elini ateşe sokup bir saat kadar bekledi. Eli hiç yanmadı ve acımadı. Bu hâli gören Behram çok şaşırdı, kalbinde bir değişme hissederek; “Size dört şey soracağım. Cevaplarını verirseniz îmân edeceğim” dedi. Ahmed bin Harb; “Sor” buyurdu. Behram dedi ki: “Allahü teâlâ, insanları niçin yarattı? Madem ki yarattı niçin rızık verdi? Madem ki rızık verdi. Niçin öldürdü: Madem ki öldürdü. Niçin diriltecek?” Ahmed bin Harb şöyle cevap verdi: “Allahü teâlâ kendini tanımaları için insanları yarattı. Razzâk (ziyadesiyle rızık verici) olduğunu bilsinler diye onlara rızık verdi. Kahhâr olduğunu anlamaları için onları öldürür. Kudretini tanımaları için onları tekrar diriltir.” Behram bunları duyunca; “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü” diyerek müslüman oldu.” “Ahmed bin Mesrûk buyurdu ki: Kim, Allahü teâlâdan korkarak kalbine gelen uygunsuz düşüncelerden korunmaya çalışırsa, Allahü teâlâ da o kimsenin uzuvlarını, uygunsuz işleri yapmaktan korur, muhafaza eder.” “Şakîk-i Belhî buyurdu ki: Kendisine birşey ikram ettiğin kimse ile, sana ikramda bulunan iki kişinin senin kalbindeki yerlerine dikkat et. Eğer kalbindeki muhabbet, kendisine İkramda bulunduğun kimseye karşı daha fazla ise, bu ikram ve muhabbetin Allah için olduğu anlaşılır. Ama kalbindeki muhabbet, sana ikramda bulunan kimseye karşı daha fazla ise, bu dostluk menfaat içindir.” “Yûsuf bin Esbât buyuruyor ki: Sabırlı olmak isteyen kimse, öfkesini yenmeli, kalbinde Allahü teâlâdan başka birşeye yakınlığın olmaması için çalışmalı. Bir musibet veya sıkıntı geldiği zaman, inleyip sızlamamalı. İbâdetleri “Güzel yapabiliyorum” düşüncesinden uzak olup, amelleri kusurlu bilmeye devam etmeli, farzları ve vacipleri yapmakta tenbellik yapmayıp, en güzel şekilde yapmaya çalışmalı, yapılan bütün işlerin dîne uygun olmasına gayret etmeli ve önceden yapılmış olan hatâ ve zararları telâfi etmek için uğraşmalıdır.” “Ali bin Sehl İsfehânî buyurdu ki: Zenginliği aradım, ilimde buldum. Övülmeyi aradım, fakirlikte buldum. Afiyeti (günahsız olmayı) aradım, zühdde (şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte) buldum. Kolay hesabı aradım, susmakta buldum. Rahat aradım, vermekte, cömertlikte buldum.” “Amr bin Osman Mekkî buyuruyor ki: Sabır, Allahü teâlâya dayanıp sebat etmek ve belâyı gönül hoşluğu ve rahatlığı ile karşılamaktır.” “Ebû Abdullah Magribî buyurdu ki: insanların en aşağısı, zengine zengin olduğu için kıymet verip, onun karşısında zelîl olan kimsedir, insanların en kıymetlisi de, fakirlere hürmet edip tevâzu gösteren zenginlerdir.” “Ebû Bekr Verrâk buyurdu ki: İnsanlar da üç sınıf önemlidir Devlet adamları, âlimler ve zâhidler. Devlet adamları bozulunca, halkın huzûru bozulur. Âlimler bozulunca, halkın dîni zayıflar. Varını yoğunu Allah yolunda harcayan zâhidler bozulunca da, ahlâk fesada uğrar. Devlet adamlarının kötülüğü zulüm ile, âlimlerin bozukluğu hırs ve tama’ ile, zâhidlerin bozulması da riya ile olur.” “Ebû Hafs-ı Haddâd en-Nişâbûrî buyurdu ki: Firâset sahibi olduğu iddiasında bulunmaya kimsenin hakkı yoktur. Yapılacak şey. başkasının firâsetinden sakınmak ve korunmaktır. Zîrâ Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Mü’minin firâsetinden korkunuz” buyurdu. Fakat firâset sahibi olmaya çalışın buyurmamışlardır. Şu hâlde firâsetten korunmak mevkiinde bulunan bir kimsenin, firâset da’vâsında bulunması nasıl doğru olabilir?” “Ebû Osman Hayrî buyurdu ki: Zenginlerle sohbet ederken azîz, fakirlerle sohbet ederken alçak gönüllü ol. Zenginlere karşı izzetli davranman tevâzu, fakirlere karşı alçak gönüllü olman şereftir.” “Birisi Hâtim-i Es-âm’a; “Nasıl namaz kılarsın?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: Namaz vakti gelince temiz bir kalb ile niyet ederek abdest alırım. Abdest uzuvlarımı yıkar, kalben de tövbe ederim. Sonra câmiye giderim. Mescid-i Harâm’ı gözümün önüne getirir, Makâm-ı İbrâhim’i iki kaş arasında tutar, Cenneti sağımda, Cehennemi solumda, sıratı ayaklarımın altında, can alıcı meleği arkamda düşünür, kalbimi Allahü teâlâya ısmarlar, sonra ta’zimle Allahü ekber der, hürmetle kıyâm, heybetle kırâat, tevâzuyla rükû, tazarru ile (kendimi alçaltarak) secde, hilm ile cülus (tehıyyattaki oturuş), şükürle selâmı yerine getiririm. Benim namazım böyledir.” “Mimşâd ed-Dîneverî: insanın tapdığı, ya’nî ömrünü kendisi için harcayıp, çok sevdiği şeyler çeşitlidir, insanların bir kısmı nefsine, bir kısmı çocuğuna, bir kısmı malına, bir kısmı parasına, bir kısmı hanımına, bir kısmı makam ve mevkiye tapar. Herkes gönlünü bunlardan birisine bağlamıştır. Bunların bağından kurtulmak çok zordur. Bunlara tapınmaktan, sâdece; kendine, malına, makam ve mevkiine güvenmeyip, her şeyin sahibi ve yaratıcısı Allahü teâlâya hakkıyla kulluk yapamadığını bilip, yaptıklarını hep kusurlu ve noksan görerek, nefsini ayıplayanlar kurtulabilir.” “Sehl bin Abdullah Tüsterî buyuruyor ki: Allahü teâlânın, insanlara şu şekilde hitâb etmediği hiçbir gün yoktur. “Kulum! Hiç insaflı davranmıyorsun. Ben seni anıyorum ama, sen beni unutuyorsun. Seni kendime da’vet ediyorum fakat sen, başkalarının dergâhına gidiyorsun. Ben, dertleri belâları senden uzaklaştırıyorum. Lâkin günah üzerinde ısrar ediyorsun. Ey Âdemoğlu! Yarın kıyâmette huzûruma gelince, mazeret olarak ne söyleyeceksin?” “Şah Şücâ’ Kirmânî buyurdu ki: Güzel ahlâk, başkalarına eziyet etmemek ve güçlüklere katlanmaktır.” “Ebû Ali Sakafi buyurdu ki: Kişi, şu dört hasletten gâfil olmamalıdır ilki doğru söz, ikincisi doğru iş, üçüncüsü samimî dostluk, sonuncusu ise emânete sadâkat ile riâyet etmektir.” “Ebû Bekr Kettânî şöyle anlatır: Bir kere rü’yâmda çok güzel bir genç gördüm. “Sen kimsin?” diye sordum. “Takvâyım” dedi. “Nerede ikâmet edersin?” dedim. “Dertlilerin kalbinde” dedi. Sonra diğer tarafa baktığımda, çirkin, siyah bir kocakarı gördüm. “Sen kimsin?” dedim. Ben, kahkaha, zevk ve keyfim” dedi. “Nerede ikâmet edersin?” dedim. “Çok gülenlerin kalbinde” dedi. Uyandıktan sonra hiçbir zaman kahkaha ile gülmemeye niyet ettim.” “Ebû Bekr Tamistânî buyurdu ki: ilim, seni cehâletten kurtarır. Sen de Allahü teâlâya, seni ilimle cehâletten kurtarması için duâ et.” “Ebû Hasen bin Sâî buyuruyor ki: Ma’rifet; her durumda kulun, Allahü teâlânın vermiş olduğu ni’metlere şükretmede âciz olduğunu, genç ve kuvvetli olduğu zamanlarda ise zayıf olduğunu bilmesidir.” “Ebü’l-Hasen Bûşencî’ye, “Kim mürüvvet sahibi değildir?” diye sordular. “Allahü teâlânın kendisini gördüğünü bildiğini, kirâmen kâtibîn melekleri ile hafaza meleklerinin yanında bulunduklarını ve kendisini ta’kib etmekte olduklarını bildiği hâlde, günâh işlemeye cür’et edebilen kimse, mürüvvet sahibi değildir” buyurdu. “Ebü’l-Hayr el-Aktâ buyurdu ki: Şerefli bir insan olabilmek için; edeb sahibi olmak, farzları eda etmek, sâlihlerle sohbet etmek ve fâsıklardan uzak durmak lâzımdır.” “Ebü’l-Kâsım Nasrabâdî buyurdu ki: Ma’rifet ve Allahü teâlâya yakın olma hâli, farzları eda etmekle ve sünnet-i seniyyeye tâbi olmakla ele geçer.” “İbn-i Hafif buyurdu ki: Riyâzet, nefsi hizmetle kırıp, Allahü teâlâya ibâdette gevşeklik göstermesine mâni olmaktır.” “İbrâhim bin Şeybân buyurdu ki: Sefil (aşağılık) kimse, Allahtan korkmayan ve O’na âsî olandır. En sefil kimse, herşeyi bedel ile karşılık ile veren, verdiği herşeyden menfaat bekleyen ve verdiğini başa kakan kimsedir.” “İbrâhim-i Kassâr buyurdu ki: insanların en zayıfı, nefsinin kötü isteklerinden uzak durmakta âciz kalan kimsedir. En kuvvetlisi de, bu kötü arzularını terk etmeye gücü yeten kimsedir.” “Ebû Ali Dekkâk buyurdu ki: Bir kimse kendini, hocasının kapısında süpürge yapamaz ise, hakîkî âşık değildir.” “Ebü’l-Hasen-i Harkânî buyurdu ki: Şayet bir mü’mini ziyâret edersen, hâsıl olan sevâbı, yüz adet kabûl edilmiş hac sevâbı ile değiştirmemen lâzımdır. Çünkü bir mü’mini ziyâret için verilen sevâb, fakirlere verilen yüzbin altın sadakanın sevâbından daha fazladır. Bir mü’min kardeşinizi ziyârete gittiğinizde, Allahü teâlânın rahmetine kavuştuk diye i’tikâd edin.” Ebû Ali Sakafî buyurdu ki: Sağlam bir dal, ancak sağlam bir kökten çıkar. Şimdi hareketlerinin sıhhatli ve sünnet üzere olmasını isteyen kimse, önce kalbindeki ihlâsı sıhhatli hâle getirmelidir. Zîrâ zâhir amellerdeki sıhhat, bâtın amellerindeki sıhhatten hâsıl olur.” “Ca’fer-i Sâdık buyurdu ki: “Beş kimsenin sohbetinden, ya’nî beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâima aldanırsın. Çünkü sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan ya’nî aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca seni harcar. Beşincisi, fâsıktan ya’nî günah işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü seni bir lokma ekmeğe satar.” “Abdullah bin Muhammed buyurdu ki: Allahü teâlâ çeşitli ibâdetler bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfar etmeği buyurdu. İstiğfarı en sonra söyledi. Böylece kula, bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve mağfiret dilemesi lâzım oldu. Farzlardan birini eda etmeyen, sünneti yapmama belâsına yakalanabilir. Sünneti terk edenin ise bid’ate düşmesi muhakkakdır.” Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Ebu Ali Farmedi (k.s.)

Ebu Ali Farmedi (k.s.)

İran – Meşhed, Meşhed şehrine 25 km uzaklıktaki Farmad köyü kabristanında Horasan’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Fadl bin Muhammed’dir. 433 (m. 1042) senesinde doğdu. Yaşadığı devrin âlimleri arasında bir tane idi. Zâhirî din ilimlerini, Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hazretlerinden öğrendi. Ayrıca Ebû Abdullah Muhammed bin Muhammed Şirâzî, Ebû Mensûr Temimî, Ebû Abdurrahmân Neylî, Ebû Osman Sabûnî ve daha başka âlimlerden de ilim tahsil etti. Sözü, nasihatları pek te’sîrli idi. Selçuklu devletinin meşhûr veziri Nizâm-ül-mülk ve zamanının devlet erkânı, ona çok hürmet ederdi. 478 (m. 1085) senesinde vefât etti. Kabri Tûs ya’nî Meşhed şehrindedir. Tasavvuf ilminde yüksek derecelere kavuşması iki vasıta ile olmuştur. Birisi Ebü’l-Kâsım Gürgânî-i Tûsî diğeri de Ebü’l-Hasen-i Harkânî’dir. Ebû Ali Fârmedî, insanların i’tikâd, amel, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenmeleri ve yapmaları, böylece Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaları için onlara rehberlik edip, buna kavuşturan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen meşhûr velilerden olup, bu âlimlerin yedincisidir. Rûh ilimlerinin mütehassısı idi. Ebû Saîd-i Ebülhayr’dan da istifâde ederek feyz aldı. Hocası Ebu’l-Kâsım-ı Gürgânî, Ebû Osman-ı Magribî’nin, bu da Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin talebesi olup, herbirisi, insanlara doğru yolu göstermek için yetişmiş yetkili kimselerdir. Ebû Ali Fârmedî hazretleri, hem İmâm-ı Gazâlî, hem de Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin hocası idi. Her ikisi de ondan istifâde ederek kemale gelmiş, yüksek derecelere kavuşmuştur. Tasavvuf yoluna girişini, bizzat kendisi şöyle anlatır: “Gençliğimin başlangıcında, Nişâbûr’da ilim öğrenmekle meşgûl idim. Ebû Sa’îd-i Ebülhayr hazretleri ilim meclisimize teşrîf ettiler. Hemen huzûrlarına gelip hizmete başladım. Hallerindeki ve yüzündeki güzelliğe âşık olmuştum. Bu büyüklerin yoluna bağlı olan evliyânın sevgisi kalbime yerleşmişti. Birgün evine gitmiştim. Gizlice bir köşeye oturdum. Şeyh hazretlerine hiç görünmedim. O sırada kendileri, tam bir vecd hâlinde idiler. Kendisinden geçmiş bir haldeydi. Üzerinde bulunan elbiseleri birkaç parçaya ayırmıştı. Bu parçaları, bereketlenmek için talebeleri topladılar. Kendi yanında bulunan parçalardan birini saklayıp, “Ey Ebû Ali Tûsî neredesin?” diye seslendi. Bu mübârek zât beni tanımaz ve gözlerinin önünde değilim düşüncesiyle cevap vermedim. Fakat bu seslenmeyi üç defa tekrarladılar. Bunun üzerine beni çağırdıklarını anlayarak yanlarına gittim. Yanında sakladığı elbisesinin parçalarını bana verip gönlümü hoş ettiler. O esnada kalbimde öyle bir nûr parladı ve bir ferahlık ve huzûr hâsıl oldu ki, ta’rîf edemem. Bu hâl günden güne arttı. Kendimde, anlayamadığım ve anlatamayacağım bir takım haller meydana çıkmaya başladı. Huzûrlarından ayrılıp, hocam Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî’nin huzûrlarına vardım. Başıma gelenleri anlattım. “Mübârek olsun!” buyurdular. Bundan sonra üç yıl daha ilim tahsili ile meşgûl oldum. Birgün kalemi mürekkebe batırdım. Siyah mürekkeb beyaz oluvermişti. Şaşırıp kaldım. Doğruca hocamın huzûruna gittim. Durumu arz ettim. “Madem ki kalem senin elinden kaçtı. Sen de onu terk eyle ve başka bir işle meşgûl ol” buyurdu. Birgün hocam Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî hamamda gusl (boy abdesti) alıyordu. Sormadan ve istemedikleri halde, kuyudan bir kova su çıkarıp hamamın havuzuna boşalttım. O anda hakîkaten bu miktar suya olan ihtiyâçlarını bilmiyordum. Sonra öğrendim. Hamamdan çıkınca, “Hamamın havuzuna su boşaltan kimdi?” diye sordu. Niçin yaptın? diyeceğinden korktum. Şaşırdım. Nihâyet “Ben idim” dedim. “Ey Ebû Ali! Ebü’l-Kâsım’ın yetmiş senede elde ettiği dereceleri, sen bir kova su ile kazandın. Allah senden râzı olsun” buyurdu. Bir müddet daha hocamın huzûrunda bulunarak, nefsimin terbiyesi ile meşgûl oldum. Birçok ma’rifetlere kavuştum. Yine birgün bana bir hâl olmuştu. Kendimden geçtim. Bu hâl içinde sanki yok ve fark edilmez oldum. Bu hâlimi hocama anlattım. “Ey Ebû Ali! Benim gönül kuşum, buradan yukarısını bilemez” buyurdu. Ben de kendi kendime, beni bu makamdan ileri götürecek bir mürşide (rehbere) ihtiyâcım var, diye düşündüm. Bunun üzerine bir müddet geçti. Gün geçtikçe bu hâl artardı. Bu sırada Ebü’l-Kâsım Gürgânî’nin ismini işitmiştim. Tûs şehrine hareket ettim. Evini bilmiyordum. Şehre gelince sordum. Yerini ta’rîf ettiler, gittim. Talebelerinden bir cemâatle mescidde oturuyorlardı. Ben de iki rek’at mescidi ziyâret namazı kılıp, önüne diz çöktüm. Şeyhin başı önüne eğikti. Başını kaldırdı ve “Gel, ey Ebû Ali!” buyurdu. Vardım, selâm verip oturdum. Ma’nevî hâllerimi anlattım. “Evet.. Başlangıcın mübârek olsun! Henüz bir dereceye kadar erişmişsin, ama terbiye görürsen, yüksek derecelere erişeceksin” buyurdu. Ben de gönlümde, “Benim rehberim budur” dedim. Yanında kaldım. Uzun müddet nefsimin terbiyesini emrettikten sonra, yüksek ma’nevî derecelere kavuşturdu. Cemâatini toplayıp, kızını bana nikâh etti. Kalbimde hasıl olan aşk ve şevk ziyadesiyle artmıştı. Bu arzumun çokluğu sebebiyle, Ebü’l-Hasen-i Harkânî hazretlerinin sohbetine kavuştum. Hizmetinde bulundum. Nihâyetsiz feyzlere, ma’nevî zevklere eriştim. Ebû Ali Farmedî, zamanında evliyânın önderi ve hidâyet güneşiydi. Nizâm-ül-mülk’ün makamına gelince, büyük vezir derin bir hürmetle ayağa kalkar, onu kendi makamına oturturdu. Halbuki İmâm-ül-Haremeyn ve Ebü’l-Kâsım Kuşeyrî geldiği zaman, sâdece ayağa kalkar, yerini terk etmezdi. “Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduklarında, “Ebû Ali Farmedî hazretleri benim yüzüme karşı kusurlarımı söylüyor, yaptığım yanlış işleri, haksızlıkları açıklayıp beni ikaz ediyor. Diğer âlimler ise, beni yüzüme karşı övüyorlar. Bu yüzden de nefsim gurûrlanıyor. Ebû Ali Farmedî hazretlerinin yermesi, benim için daha hayırlı olduğundan, ona daha çok hürmet ediyorum” derdi. Ebû Ali Fârmedî buyurdu ki: Talebenin hocasına karşı dili ile saygılı olması gerektiği gibi, söylediğini kalbinden de reddetmemelidir.” Bununla ilgili şu rü’yâsını anlatır: Hocam Ebü’l-Kâsım Gürgânî’ye bir rü’yâmı anlattım ve ona, “Senin bana rü’yâmda şöyle böyle dediğini gördüm ve niçin böyle yaptığını sordum” dedim. Hocam, bunun üzerine bir ay benimle konuşmadı ve “Eğer içinde benim söylediklerimi reddetmek duygusu ve cevap almak arzusu olmasa, rü’yânda bana bunu bu şekilde sormazdın” dedi. Kaynaklar ; Türkiye Gazetesi , Horasan evliyaları Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Şeyh Muslihuddin Efendi (k.s.)

Şeyh Muslihuddin Efendi (k.s.)

Bolu – Mudurnu’da Kanuni Sultan Süleyman camii karşısındaki Abdurrahim Tirsi hazretlerinin yanında Abdurrahim Tirsi hazretlerinden tarikat nurunu alıp, yüce Allah’ın sırlarına ulaşan bahtiyar bir zattır . Kendisi Mudurnu’ludur. Abdurrahim Tirsi hazretlerinin oğlu Hamdi Efendi çok küçük yaşta olduğu için , vasiyeti gereğince Muslihuddin Efendi hazretleri şeyhinin yerine geçmiştir. Şeyh Muslihiddin Efendi’nin Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ali (ra.) 3. Hz. Hasan Basri (ks.) 4. Hz. Habib Acemi (ks.) 5. Hz. Maruf Kerhi (ks.) 6. Hz. Sırrı Sakati (ks.) 7. Hz. Cüneyd Bağdadi (ks.) 8. Hz. Ebû Bekir Şibli (ks.) 9. Hz. Abdülvahid Tamimi (ks.) 10. Hz. Şeyh Ebu Fereç Tarsusi (ks.) 11. Hz. Şeyh Ebu Kureyşi Ayiyul Hakari (ks.) 12. Hz. Şeyh Ebu Said Mubarek Mahsumi (ks.) 13. Hz. Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani (ks.) 14. Hz. Şeyh Seyyid Şemseddin Muhammed (ks.) 15. Hz. Şeyh Seyyid Şehabeddin Ahmed (ks.) 16. Hz. Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi (ks.) 17. Hz. Şeyh Seyyid Eşrefoğlu Rumi (ks.) 18. Hz. Şeyh Abdurrahim Tirsi (ks.) 19. Hz. Şeyh Muslihiddin Efendi (ks.) 20. Hz. Şeyh Hamdi Efendi (ks.) 21. Hz. Şeyh Sırrı Ali Efendi (ks.) 22. Hz. Hamdullah Sani Efendi (ks.) 23. Hz. Şeyh Lütfullah Efendi (ks.) 24. Hz. Şeyh Ahmed Efendi (ks.) 25. Hz. Şeyh Eşref Sani (ks.) 26. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 27. Hz. Salih Efendi (ks.) 28. Hz. Şeyh Abdülkadir Efendi (ks.) 29. Hz. Şeyh Muhyiddin Efendi (ks.) 30. Hz. Şeyh Şerafüddin Efendi (ks.) 31. Hz. Şeyh İzzeddin Efendi (ks.) 32. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 33. Hz. Şeyh Avnüllah Efendi (ks.) 34. Hz. Şeyh Fahreddin Efendi (ks.) 35. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) 36. Hz. Şeyh Mehmed Fahreddin Efendi (ks.) 37. Hz. Şeyh Nafiz Efendi (ks.) 38. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) Kaynak ; Rahmi Serin, Hayreddin Tokadi Hazretleri ve Bolu ilçelerindeki Türbeler İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mudurnu, Bolu
Şeyh Eşref-i Sani (k.s.)

Şeyh Eşref-i Sani (k.s.)

Bolu – Mudurnu’da Kanuni Sultan Süleyman camii karşısındaki Abdurrahim Tirsi hazretlerinin yanında Mudurnu Velilerindendir ve Şeyh Lütfullah Efendi’nin oğludur. Babasından tarikat alıp, gerekli kademelerde hizmet edip seyrini tamamladıktan sonra irşad postuna oturmuş, nice aşıklara ilahi neşe veren şarabı içirmiştir. Ömrünü mücahede ve riyazatlarla geçiren erenlerdendir. Hicri 1109 , miladi 1697 senesinde ahiret yurduna göçmüştür. Abdurrahim Tirsi hazretlerinin türbesinin yanında yüce Allah’ın rahmet ağuşuna tevdi kılınmıştır. Hem zahir, hem de batın ilimlerde ulaşılmaz bir doruk idi. Şeyh Eşref-i Sani Efendi’nin Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ali (ra.) 3. Hz. Hasan Basri (ks.) 4. Hz. Habib Acemi (ks.) 5. Hz. Maruf Kerhi (ks.) 6. Hz. Sırrı Sakati (ks.) 7. Hz. Cüneyd Bağdadi (ks.) 8. Hz. Ebû Bekir Şibli (ks.) 9. Hz. Abdülvahid Tamimi (ks.) 10. Hz. Şeyh Ebu Fereç Tarsusi (ks.) 11. Hz. Şeyh Ebu Kureyşi Ayiyul Hakari (ks.) 12. Hz. Şeyh Ebu Said Mubarek Mahsumi (ks.) 13. Hz. Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani (ks.) 14. Hz. Şeyh Seyyid Şemseddin Muhammed (ks.) 15. Hz. Şeyh Seyyid Şehabeddin Ahmed (ks.) 16. Hz. Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi (ks.) 17. Hz. Şeyh Seyyid Eşrefoğlu Rumi (ks.) 18. Hz. Şeyh Abdurrahim Tirsi (ks.) 19. Hz. Şeyh Muslihiddin Efendi (ks.) 20. Hz. Şeyh Hamdi Efendi (ks.) 21. Hz. Şeyh Sırrı Ali Efendi (ks.) 22. Hz. Hamdullah Sani Efendi (ks.) 23. Hz. Şeyh Lütfullah Efendi (ks.) 24. Hz. Şeyh Ahmed Efendi (ks.) 25. Hz. Şeyh Eşref Sani (ks.) 26. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 27. Hz. Salih Efendi (ks.) 28. Hz. Şeyh Abdülkadir Efendi (ks.) 29. Hz. Şeyh Muhyiddin Efendi (ks.) 30. Hz. Şeyh Şerafüddin Efendi (ks.) 31. Hz. Şeyh İzzeddin Efendi (ks.) 32. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 33. Hz. Şeyh Avnüllah Efendi (ks.) 34. Hz. Şeyh Fahreddin Efendi (ks.) 35. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) 36. Hz. Şeyh Mehmed Fahreddin Efendi (ks.) 37. Hz. Şeyh Nafiz Efendi (ks.) 38. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) Şiir kabiliyeti bulunan hazretin ilahilerinden bir örnek ; Gönülde ateş-i aşk ile yanmış taze dağım var, Benim bu tekye-gah içre sönmez bir çerağım var. Bana olmaz mukabil, kimse, meydan-ı muhabbette, Elimde tiğ-ı himmet gibi bir yalın bıçağım var. Aceb mi kuşe-i uzlette daim itikaf etsem, Benim bu kainatın iltifatından ferağım var. Bu Sani Eşref’in hiç bab-ı arza ihtiyacı yok, Muhammed Mustafa gibi benim bir sığıncağım var. Kaynak ; Rahmi Serin, Hayreddin Tokadi Hazretleri ve Bolu ilçelerindeki Türbeler İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Mudurnu, Bolu
Geyikli Türbesi – Samsun

Geyikli Türbesi – Samsun

Samsun – Çarşamba’ya 14 kilometre güney doğusunda bulunan Sığırtmaç Köyü’ne ait köy mezarlığı içerisindebulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Geyikli Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbeye ait kabrin sandukası ahşaptandır. Yerler ise halı ile döşenmiştir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Habil Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çarşamba, Samsun
Yatağan Baba – Denizli

Yatağan Baba – Denizli

Denizli – Serinhisar ilçesine bağlı Yatağan Mahallesi’nde bulunur Serinhisar ilçesine bağlı Yatağan Mahallesi’nde bulunan Yatağan Baba Türbesi, Selçuklu Dönemi eseridir. Yapı üzerinde Hicri 642 (Miladi 1244-1245) tarihi bulunmaktadır. Türbe kare formlu ve kagir yapılıdır. Türbenin üzeri piramidal sac çatı ile örtülüdür. Yapının girişi kuzeydoğu cephesinin kuzey köşesindeki ahşap kapıdan sağlanmaktadır. Türbe; türbedar odası ve sanduka odası olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Türbedar odasında, kapının tam karşısında küçük bir pencere mevcuttur. Sanduka odasının kuzeydoğu cephesinde de dikdörtgen bir pencere vardır. Sanduka odasında birbirine bitişik vaziyette 3 sanduka yer almaktadır. Bu sandukalar Yatağan Baba’ya, eşine ve oğlu Murat Bey’e aittir. Sanduka odasının içinde, güneybatı duvarda bulunan sivri kemerli niş dikkat çekicidir. Fotoğraf ve Metin için Kaynak ;Denizli Kültür Envanteri , Denizli Belediyesi , 2014 , sy 92 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Serinhisar, Denizli
Şeyh İsmail Maşuki (k.s.)

Şeyh İsmail Maşuki (k.s.)

İstanbul – Bebek’te Kayalar mescidinde. Bayrami – Melami Yolunun Kutuplarından Pir Ali Aksarayi hazretlerinin oğludur. ” Oğlan Şeyh ya da Çelebi” isimleriyle bilinir. 1508 yılında doğmuştur . Sultan Süleymân Han İran’a sefer yaptığı sırada Pîr Ali hazretlerine bâzı hasetçiler iftirâ atıp; “Aksaray’da bir kimse Mehdîlik dâvâsında bulunuyor.” demişlerdir. Bunun üzerine Pâdişâh araştırılmasını, durumun öğrenilmesini emretti. Bâzı kimseler aleyhinde idiler. Durumu soruşturmak üzere kurulan mecliste, Pîr Ali hazretleri, aleyhinde bulunanlara bakıp celâlli bir şekilde; “Bizim aleyhimizde bulunan siz misiniz?” diye işâret etti. Aleyhinde bulunanlardan biri orada düşüp öldü. Diğeri de istifrâ etmeye başladı. Ağzından pislik geldi. Mecliste bulunanlar onun heybetinden korkup, bu hususta soruşturmadan vaz geçtiler. Pâdişâh Aksaray’a uğradığında ziyâret edip; “Sizi bize yanlış anlatmışlar. Hamdolsun sohbetinizle şereflendik.” dedi. Pâdişâh onun büyük bir velî olduğunu görüp, hürmet etti ve duâsını aldı. Acem seferinden sonra dönüşte yine ziyâretine geldi. Bu ziyâreti sırasında Sultana nasîhatler ve dualar etmiştir. Nasîhatları dinleyen Pâdişâh çok ağladı. Pîr Ali Sultan hazretlerine pekçok mülk ve tarla bağışlamak teklifinde bulundu. Fakat o kabûl etmedi. Bunun üzerine oğlunu İstanbul’a yanına göndermesini istedi. Sultanın bu arzusunu kabûl edip; “Şevketli Pâdişâhım! Oğlum İsmâil Hak yoluna kurban olmaktan dönmez. Onu size göndereyim.” dedi.Pâdişâh İstanbul’a döndükten sonra Pîr Ali hazretleri oğlu İsmâil’i ve birkaç mürîdini İstanbul’a gönderdi. Altı ay sonra da Pîr Ali hazretleri vefât etti İsmail Maşuki, İstanbul’a geldikten sonra Edirne’ye gitmiş, bir süre orada oturmuş çok teveccüh görmüş ancak tekrar İstanbul’a gelerek Ayasofya ve Beyazıt camilerinde vaaz vermeye başlamış, tevhidin derinliklerini açıkca ilan ve izhar etmiş ,temeli vahdet-i vücud’a dayanan sohbetlerle halkı cezbelendirmiştir. Pek genç ve yakışıklı olması sebebiyle ” Oğlan Şeyh” lakabıyla meşhur oldu. Henüz on sekiz yaşında olan bu cezbesi galip şeyh, yaptığı vaazlarla İstanbul ve Edirne de bir çok müridler edinmişti. Bilhassa Askeriye de sipahiler arasındaki müridleri pek çoktu. İstanbul da bir yıl içinde zengin, fakir ve mevki sahibi kimselerden bir çok müridi oldu. Fakat zamanla sözleri çarpıtılarak hakkında dedikodular türemiş , müridlerinin çokluğu ve askerler arasında yayılması devlette bir grubu endişelendirmeye başlamıştı. Hatta Padişah ona şu haberi gönderir ; ” Size suikast yapılma ihtimali vardır. Aksaraya dönmek daha iyidir .” der. bazı dostlarıda aynı şeyi tavsiye ederler : Fakat Şeyh Maşuki onlara şu cevabı verir ; ” Benim için son, önceden takdir edilmiştir. Alnıma ne yazılmışsa o olur. Ben günün birinde kanımın döküleceğini zaten biliyorum . Bunun müjdesi çoktan verilmiştir.” Nihayet yapılan ihbarlar sonucu İsmail Maşuki müridleriye birlikte zendeka ve ilhad suçundan mahkeme önüne çıkmıştır. Mahkeme heyeti ; Şeyhülislam Çivicizade oğlu Muhyiddin Mehmed efendi,Sahn Müderrislerinden Ebusuud Efendi ile İstanbul Kadısı Şeyhi Çelebi ve diğer ileri gelen ulemadan oluşmuştu. Mahkemenin Oğlan Şeyh’in yargılaması konusunda çok hassas hareket ettiği , sorgulamanın tek celsede bitirilmeyip uzun uzun tartışıldığı , tam sekiz şahidin muhtelif defalar ifadelerinin alındığı , Özelikle Ebusuud Efendi’nin ; İsmail Maşuki’yi idamdan kurtarmak için elinden gelen gayreti sarf etmiş, dava süresini normalden fazlaca uzatarak bu genç adamı kurtarmak için her yolu denemiş, bir kaç toplantı boyunca bir çıkış yolu aramış ( Daha sonra Şeyhülislam olan Ebussuud efendi , Yine bir Melami Şeyhi olan Gazanfer Dede’yi böyle bir davadan kurtarmıştır.) . Ancak şahitlerin ifadelerindeki açıklık karşısında Şeyhülislam’ın ve İstanbul kadısı Çelebi Şeyhi efendi’nin tutumları buna imkan vermediği gibi oda sonunda ikna olmuştur. Şeyhülislamın fetvasıyla on iki müridiyle birlikte Sultan Ahmed’de At meydananın da idam edildi; başı ve vücudu ayrı ayrı Ahır kapı’dan denize atıldı. Çok sevilen bir şeyhti ve arkasından oluklar dolusu gözyaşı dökülmüştür. Vefatından yıllarca sonra bile onların şehit olunmalarına çok acınmış ve dedikodular bir hayli zaman sürmüştür. Hatta bu iş o kadar ileri gitmiştir ki ; ” Genç Şeyhin zulmen katledildi diyenlerin de katledileceklerine ” dair fetva çıkmıştır. Çok kısa bir ömür sürmesine karşın gerek Melami tarihinde gerekse de Tasavvuf tarihinde çok özel bir yere sahiptir. Hikaye olunur ki; müridlerinden birinin rüyasında şeyh görünür ve ” Rumeli hisarında Kayalar kabristanın da cesedimi bekle; önce bedenim sonra başım gelecektir oraya defnedersin” der. O mürid de hayretle rüyanın gereğini yapar. Gerçekten de dalgalar önce şeyhin bedenini, ertesi günde başını sahile getirir. Mürid, Şeyhinin naaşını bugünkü İstanbul – Bebek’teki Kayalar mescidinin yanına defneder. Kaynaklar ; Sarı Abdullah Efendi , Semeratu’l – Fuad Tarık Velioğlu , Osmanlı’nın Manevi Sultanları , Ufuk Yayınları Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Ahmet Yaşar Ocak , Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler , Tarih Vakfı Yayınları ,2014 Hüseyin Vassaf , Sefine-i Evliya , Kitabevi yayınları , 2013

📍 İstanbul
Sultan Sarı Baba – Denizli

Sultan Sarı Baba – Denizli

Denizli – Sarayköy İlçesine bağlı Tekke mahallesindeki Tekke camii avlusunda Sarayköy ilçesine bağlı Tekke Mahallesi’nde bulunan Sultan Sarı Baba Türbesi’nin 18. veya 19. yüzyılda yapıldığı düşünülmektedir. İslâmiyeti yaymak için Horasan’dan Anadolu’ya gelen velîlerden. Doğum ve vefât târihleri kesin bilinmemekte olup 13. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Türbe yapısı, orijinalinde birbirine bitişik iki sekizgen planlı odadan meydana gelmektedir. Ancak bilinmeyen bir tarihte yapılan tadilatla giriş kısmı değiştirilmiştir. Duvarları karkas tekniği üzerine taş malzeme ve harçla yapılmıştır. Yapının çatısı kiremitle kaplıdır. Çatı saçağı kademeli yapısıyla dikkat çekmektedir. Türbenin giriş kısmı üç ahşap sütun üzerine oturtulmuş 2 adet Bursa kemerine benzer kemere sahiptir. Giriş kapısı oldukça alçak bir noktada olup ahşaptır. Giriş kapısının iki yanında 1’er adet yekpare taş söve vardır. Kapının üzeri kilitli taşlardan yapılmış basık kemerle çevrilidir. Sanduka odasına, türbedar odasının içinde bulunan oldukça alçak bir kapıdan girilmektedir. Sanduka odasının tavanı; ortasında iç içe yerleştirilmiş yıldız motifleri bulunan işlenmiş ahşap plakayla süslenmiştir. Her yıl çok sayıda kişinin ziyaret ettiği Sultan Sarı Baba Türbesi, 2012 yılında aslına uygun şekilde restore edilmiştir. Fotoğraf ve Metin için Kaynak ; Denizli Kültür Envanteri , Denizli Belediyesi , 2014 , sy 90 Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Sarayköy, Denizli
Akyüz Dede – Samsun

Akyüz Dede – Samsun

Çarşamba’ya 7 kilometre mesafede bulunan Dikbıyık Beldesi’nin Samsun – Ordu Karayolu üzerindebulunan Bahçelievler Mahallesi’nde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Akyüz Dede” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken 1993 yılında betonarme olarak yeniden inşaa edilmiştir. Çatısı betonarme olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbe 2 bölümden ibaret olup bir bölümü mescit olarak kullanılmakta diğer bölümde kabir bulunmaktadır. Türbeye ait kabrin sandukası ahşaptandır.Yerler ise halı ile döşenmiştir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Sarılık Türbesi hakkında çok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çarşamba, Samsun
Yeşil Tekke Murat Yüzbaşı Türbesi

Yeşil Tekke Murat Yüzbaşı Türbesi

Çarşamba’ya 6 kilometre mesafede Samsun – Ordu karayolu üzerinde bulunan Akçatarla Köyü’ndebulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Yeşil Tekke Murat Yüzbaşı Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü ahşap yapı tarzında iken son yıllarda betonarme olarak yenideninşaa edilmiştir. Çatısı kiremitle kaplı olan türbenin dış ve içi sıva üstü boyadır. Türbeye ait kabrin sandukası ahşaptandır. Sandukanın alt kısmı ve yerler ise fayans ile döşenmiştir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Yeşil Tekke Murat Yüzbaşı Türbesi hakkındaçok fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Çarşamba, Samsun
Şeyh Ören – Samsun

Şeyh Ören – Samsun

Bafra’ya 7 km kuzey doğusunda bulunan Şeyh Ören Köy yolu yanında bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Şeyh Ören Türbesi ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte orijinali ahşap olan Türbe; son yıllarda betonarmeolarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı Shıngle döşeli olup dışı ve içi sıva üstü boyadır. İçerisinde kabir üstü sanduka mevcuttur. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Ören Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Anadolu’da İslamiyet’i yaymak için mücadele eden İslam âlimlerinden olduğu tahmin edilmektedir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmakumuduyla ziyaret edilmektedir. Özellikle karın ağrısı çeken, basık yürüyemeyen çocuklar ile çocuğu olmayan kadınlar türbeyi ziyaret etmekte Allah’tan (c.c) Şeyh Ören hatırına şifa ummaktadırlar. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun
Avuncu Türbesi

Avuncu Türbesi

Bafra’ya 16 kilometre kuzeyinde bulunan Sahilkent Köyü’nde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Avuncu Türbesi ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; son yıllarda 2 bölmeli betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kiremit döşeli olup dışı seramik kaplı, içi sıva üstü boyadır. İçerisinde sanduka bulunmaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Avuncu Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun
Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa

Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa

Bafra İlçesinin merkezi cami mahallesindeki Büyük Camii haziresi’nde bulunmaktadır TARİHÇE: Daha önce hac kafilesinin başkanı ve Mısır-Kahire ordu komutanı ve Trabzon’a vali olup hâlâ Erzurum valisi ve Canik sancağı vergi memuru iken Allah’ın emri ile ahirete göç eden Allah’ın rahmetine kavuşmuş ve günahlarının bağışlanmasına dua edilen Allah’ın merhametine muhtaç mekânı cennet olan Vezir Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa Hazretlerinin ruhu için Allah rızası için Fatiha. Sene (H. Şaban 1215, M. Aralık 1800)” MİMARİ ÖZELLİKLERİ Türbe; Vezir Hüseyin Paşa’ya ait mezar, şahideli üstü açık lahit formundadır.Başlık kısmını, kallavi tipli bir kavuğun oluşturduğu başucu şahidesinin dış yüzeyindeki alınlık ve kaide kısmında,bitkisel karakterli ve nesnel süsleme görülür.Şahidenin, kaideye birleştiği kısımda olması gereken kenarlıkları kırıktır.İç yüzeyi oval olan ayakucu şahidesinin dış yüzeyinde ve kaide kısmında yine bitkisel ve nesnel süsleme görülür.Şahidenin kaideye birleştiği kısmındaki kenarlıklardan doğudaki kırıktır.Lahdin kuzeydeki ve güneydeki cephelerinde simetrik,nesnel ve bitkisel karakterli süslemeler yer alır.Lahit, kendi ölçülerinden yaklaşık 20 cm. dışa taşan dikdörtgen bir platforma yerleştirilmiştir.Başucu şahidesinde, boyun kısmına doğru yönelmiş stilize bir yaprak işlenmiştir.Bu yaprağın alt kısmından başlayan ve şahide kenarlarına kıvrılan stilize yaprak parçacıkları, kitabenin üst kısmındaki süslemeyi tamamlamaktadır.Başucu şahidesinde asıl süsleme şahidenin kaidesinde görülür.Kaidenin üst kısmında yer alan ve bir dizi halinde sıralanan stilize çiçekler, ince silmelerle konturlanmıştır.Dizi halindeki bu çiçekler lahit kenarlarını boydan boya dolanmaktadır. Kaidenin kenarları, silmeli ve boğumlu ikisütunceyle sınırlandırılmıştır.Bu sütunceler altta silmeli ve yivli ortada katlı silmeli, üstte stilize çiçekli ve tepede, kaidenin üst kısmında görülen süslemenin devamı olacak şekilde dizayn edilmiştir.Şahide yüzeyine ise, ortasında ve uçlarında stilize yaprakların görüldüğü büyük bir rozet işlenmiştir.Üst kısmında, kat kat ve boğumlu bir tepeliğin yer aldığı ayakucu şahidesinin dış yüzeyinde, alt ve üstte kartuşlanan stilize çiçek ve yaprak motifleri görülür.Şahidenin kaide kısmındaki süsleme, baş ucu şahidesinin kaide kısmındaki süslemeyle simetriktir.Lahit yüzeylerini, kaidelerdeki sütuncelere simetrik 4 sütunce, eşit üç parçaya bölmüştür.Bu bölümlerdeki natürmort karakterli süslemeler, ortasında tabak içinde meyvelerin yer aldığı rozetler şeklindedir.Sağ ve soldaki kâse içinde üzüm, ortadaki kâse içinde ise armut meyvesi görülür.Rozetlerin tepesi, sütuncelerin üst kısmında olduğu gibi yüzeyde hafif taşkın durmaktadır.Lahit yüzeylerindeki süslemeler simetrik olup barok karakter göstermektedir.Şahide kaideleri ve lahit yüzeyleri ayrıca demir rabıtalarla birbirine bağlanmıştır. RİVAYET: Daha önce hac kafilesinin başkanı ve Mısır-Kahire ordu komutanı ve Trabzon ,Erzurum valisi ve Caniksancağı vergi memuru iken Allah’ın emri ile ahirete göç eder.Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa Hazretlerinin Türbesihakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe; halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hastaolanlar içinde şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle ruh hastaları olanlar ziyaretetmekte ve türbede medfun bulunan Battâl Seyyid Hacı Hüseyin Paşa hatırına Allah’tan (c.c) şifa ummaktadır. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun
Şeyh Mahmud – Samsun

Şeyh Mahmud – Samsun

Bafra’ya 20 kilometre güneyinde bulunan İkiz Pınar Beldesinin merkez mahallesi olan TekkeMahallesinde bulunmaktadır. TARİHÇE: : Halk arasında “Şeyh Mahmud” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: : Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali sekizgen ahşap iken 1994 yılında betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kubbeli olup dışı çini kaplı, içi sıva üstü boyadır. İçerisinde 3 kabir bulunan Türbeye ait sanduka ise mermer üstü ahşaptan yapılmıştır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Şeyh Mahmud hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Nakşibendi şeyhi olan Şeyh Mahmud’un türbesine halk tarafından büyük önem verilmektedir.Türbenin içerisinde geyik boynuzları bulunmaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre köy halkı köye camiyaptırmaya karar verir. Caminin malzemelerini köyün diğer ucuna cami yapılacak yere koyarlar. Ancak camiye aitmalzemeler geyikler tarafından gece yarısı türbenin yanına getirilir. Bunu gören yöre halkı önce ne olduğunuanlamaz. Tekrar malzemeleri cami yapılacak yere götürürler. Ancak geyikler gece yarısı tekrar malzemeleri türbeninyanına taşırlar. Bunun üzerine bir araya gelen köylüler camiyi türbenin yanına yapmaya karar verirler. Sekizgenşekilde Ahşaptan olan türbeyi de yıkarak yerine aynı şekilde sekizgen betonarme bir türbe yaparlar. Türbedekimezarları ise mermer ile kaplarlar. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmaktadırlar. Çocuğuolmayanlar da türbeyi ziyaret etmekte Allah’ın (c.c) izni ile evlat sahibi olmayı dilemektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Bafra, Samsun
Akalan Türbesi

Akalan Türbesi

Atakum’a 27 km uzaklıkta batısında Akalan Köyü’ne 1 km mesafede bulunmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Akalan Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenintarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda kâgirolarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı kiremit ile kaplanmış, iç ve dış duvarlar sıvalıdır. Türbeye ait sanduka ahşaptanyapılmıştır.. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Akalan Türbesi hakkında çeşitli rivayetleranlatılmaktadır. Allah dostu İslam âlimi olan zat vefat ettikten sonra, kendisi için yapılan türbe Köy’ün ismi ileanıldığından ve türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından kendisi hakkında fazla bilgi edinilememektedir.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmakumuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Atakum, Samsun
Ömer Baba – Samsun

Ömer Baba – Samsun

Asarcık’ın 4 kilometre Güneyinde yer alan Yeni Ömerli Köyü’ne 1 kilometre mesafede bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Ömer Baba” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metrelik duvar ile çevrilidir. Türbenin içinde sanduka bulunmamakta, mezarın üstünde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Ömer Baba hakkında çeşitli rivayetler anlatılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c)izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle felçli hastalar türbeyi ziyaret etmekte veAllah’tan (c.c) şifa ummaktadır Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Asarcık, Samsun
Aydın Köy Türbesi

Aydın Köy Türbesi

Asarcık’ın 3 kilometre Güneybatısında bulunan Aydın Köyü’ne 1 kilometre mesafedeki Kuşla Beycukmevkiinde tepe üzerinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Aydın Köy Türbesi” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; dört tarafı dikdörtgen şeklinde 1 metrelik duvar ile çevrilidir. Ancak duvar bakımsızlıktan yer yer yıkılmıştır. Türbenin içinde yuvarlak tarihi başlıklar mevcut olup, sanduka bulunmamakta,mezarın üstünde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Aydın Bey Türbesi hakkında çeşitli rivayetler anlatılmakla birlikte türbe genellikle felç hastası olan kişiler tarafından şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Asarcık, Samsun
Divri Türbesi

Divri Türbesi

Asarcık’ın 3 kilometre Güneybatısında bulunan Aydın Köyü’ne 1 km mesafede bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında “Divri” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; dört tarafı betonarme dikdörtgen bahçe duvarı ile çevrilidir. Türbenin içinde sanduka bulunmamakta, mezarın üstünde ağaçlar yer almaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Divri hakkında pek fazla rivayet bulunmamaktadır. Türbe yolunun solundaki su insanlar tarafından şifalı su olarak kullanılmaktadır. Türbe halktarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Hasta olarak genellikle sarılık ve felçli hastalar türbeyi ziyaret etmekte ve Allah’tan (c.c) şifaummaktadır Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Asarcık, Samsun
Soğukçam Şeyhi

Soğukçam Şeyhi

Alaçam’a 12 km doğusunda bulunan Yukarı Soğukcam Köyü’ne 1 km mesafede Şeyhler mahallesinde bulunmaktadır. TARİHÇE: Halk arasında ” Soğukçam Şeyhi ” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Türbe; Karadeniz’e özgü çivisiz ahşap yapı tarzında sekizgen tarzında yapılmış olup, yıkılan çatısı son yıllarda saç ile kaplanmıştır. Türbeye ait sanduka ise tahtadandır. Türbe çatı kısmı hariç ilk yapıldığı orijinal halini korumaktadır. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Soğukçam Şeyhi hakkında pek fazla rivayet bulunmamaktadır. Mahallinden edinilen bilgilere göre türbede medfun bulunan zat Anadolu’da İslamiyet’i yayan İslam Âlimi veli kullardan birisidir. Ancak vefat ettikten sonra kendisi için yapılan türbe zamanla bulunduğu bölgenin ismiyle anıldığından bu zatın ismi kesin olarak bilinmemektedir. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Alaçam, Samsun
Geyik Koşan Türbesi

Geyik Koşan Türbesi

Alaçam’ın merkez mahallesi olan Fatih Mahallesi Geyik Koşan Caddesi üzerinde bulunmaktadır.Türbenin çevresi mesire yeri olarak da kullanılmaktadır TARİHÇE: Halk arasında “Geyik Koşan” şeklinde anılan türbeye ait herhangi bir kitabe bulunmadığından türbenin tarihi hakkında kesin bilgi edinilememektedir. MİMARİ ÖZELLİKLERİ: Tarihi ve mimari özelliği olmamakla birlikte Türbe; orijinali ahşap iken son yıllarda betonarme olarak yeniden inşa edilmiştir. Çatısı beton olup, dışı yerden denizliklere kadar fayans, denizlik ile tavan arası sıva üstü boya, binanın iç kısmı ise iki bölüm halinde yerden tavana kadar desenli fayans ile kaplıdır. Türbeye ait sanduka ise fayans kaplama üzeri mermerdir. RİVAYET: Yöre halkı tarafından evliya olarak nitelendirilen ve korunan Geyik Koşan hakkında çeşitli rivayetler anlatılmakla birlikte Türbe Geyik Koşan dede efsanesiyle bütünleşmiştir. Rivayete göre şimdiki Geyik Koşan mevki çevresinde ormanlıklar bulunan bir yermiş. Türbede metfun bulunan zat, burada yaşar ve geçimini çiftçilikle sağlarmış. Tarlasını bir çift geyikle sürermiş. Bu zatın tarlasını geyiklerle sürdüğünü görenler yaşanan durumu başkasına söyler söylemez gözleri kör olurmuş. İşte bu efsaneden dolayı türbede metfun bulunan zat yöre halkı tarafından Geyik Koşan olarak anılmış, söz konusu bölgede ismini bu efsaneden almıştır. Bölge Alaçam ve Bafra halkı tarafından yaz aylarında mesire yeri olarak kullanılmaktadır. Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak, hasta olanlar içinde Allah’ın (c.c) izni ile şifa bulmak umuduyla ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Alaçam, Samsun
Şeyh Beğ Türbesi

Şeyh Beğ Türbesi

Ondokuzmayıs İlçesine 4 kilometre uzaklıktaki Yörükler Beldesi’nde, Kızılırmak Deltası, Kuş Cennetinin kıyısı Fevzi Çakmak mahallesinde bulunmaktadır. TARİHÇESİ: Halk arasında “Şeyh Beğ ” şeklinde anılan türbenin, kitabesi bulunmamaktadır. Şeyh Beğ 1730-1825 yılları arasında Dağ Köyü’nde yaşamış ve Yörükler beldesinde şehit düşmüştür. Kendisi gibi şehit düşen Hızar,Hüseyin ve Musa adındaki kardeşleri ise Dağ Köyü’nde metfundur. MİMARİ ÖZELLİĞİ: Türbe; Kızılırmak Deltası, Kuş Cennetinin kıyısındadır. Kâgir inşaat tekniği kullanılmış kubbeli şekilde inşa edilmiş olup, içinde mermerden yapılı sanduka vardır. RİVAYET: Günlerden bir gün, İstanbul’dan Hopa’ya yük getiren bir gemi, Karadeniz Ereğlisi açıklarında fırtınaya tutulur. Gemi ha battı ha batacak! Mürettebat ve kaptan büyük bir korkuya kapılmış durumda Allah’a dua ederlerken, nur yüzlü, aksakallı, yaşlı bir zat ortaya çıkar. Allah’ın izniyle, tehlikenin geçeceğini, telaşa kapılmalarına gerek olmadığını söyleyerek hem onları teskin eder, hem de onlarla birlikte duada bulunur. Bir süre sonra fırtına geçer, gemi salimen yoluna devam eder.Bu arada gemi kaptanı, kendilerine yardımcı olan yaşlı adama;-“Baba, senin adın ne? Sana kim derler? Evin, yurdun neresi?” diye sorar.İhtiyar;—Benim evim, Samsun –Bafra Yolu üzerinde, Engiz denilen bir yer var. Oradan Balık göllerine giderken Boğaz üzerinde köprü ve mezarlık var. Mezarlıktaki yaşlı dut ağacının hemen yanındaki ev benim evim. Biz 7 kardeşiz” derve ortalıktan kaybolur. Daha sonra “Şeyh Beğ “i rüyasında gören kaptan Samsun’a geldiğinde Engiz’e varırkendisine tarif edilen dut ağacını bulur. Fakat yanında ev falan yoktur. Sadece tek bir mezar vardır. O zaman anlarki, Şeyh Beğ ulu bir zattır. Orda hemen karar vererek mevcut mezar üstüne bugünkü binayı (Türbeyi) yaptırır.Türbe halk tarafından Rıza-i İlahi için veli ziyaretinde bulunmak için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Samsun Evliyalar Atlası – Ahsen Vakfı ( Allah onlardan razı olsun) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Ondokuz Mayıs, Samsun
Şeyh Muhammed Tomani (k.s.)

Şeyh Muhammed Tomani (k.s.)

Siirt – Tillo’ya 7km uzaklıktaki İkizbağlar (Tom) köyünde.. İlçeye yedi km. mesafede bulunan İkizbağlar (Tom) köyü girişinde Şeyh Muhammed Tomani Hazretlerinin türbesi bulunmaktadır. Sandukası üzerindeki kitabenin sekiz yüz yıllık olduğu nakledilir. Yaklaşık 1.300’lü yıllarda Suudi Arabistan’ın Teymen kentinde dünyaya geldiği, önce Mardin iline, ardından buköye yerleştiği anlatılır. Şeyh Muhammed Tomani hazretlerinin Peygamber Efendimizin (s.a.v.) torunu İmam Hüseyin’in soyundan geldiği, iki çocuğunun olduğu halkarasında anlatılır. Türbede bulunan ve gövdesi kaplan görünümünde olan ağacı, hasta insanların şifa bulmak amacıyla kullandığı görülür. Bu ağacın Şeyh Muhammet El Tomani’nin evliyalık işareti olduğu rivayet edilir. Gövdesi türbe duvarına oldukça yakın bir mesafede bulunan bu ağaç üzerinden dökülen suyla kadının hamile kalacağına inanılır. Köyün adını Şeyh Muhammed Tomani’den aldığı söylenmektedir. Ayrıca, il merkezinde türbesi bulunan Şeyh Naccar Hazretlerinin kabrinin civarında medfun Seyyid Halil Tomani Hazretlerinin buradan gittiği rivayet edilmektedir. Kaynak ; Siirt Evliyaları , Abdulhalim Durma , sayfa 150 -151 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tillo, Siirt
Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl Kısakürek

İstanbul – Eyüp Kabristanında . Piyerlotiye çıkan İdris köşkü yolunda Kaşgari dergahına gelmeden solda . 6 Mayıs 1980. Türk Edebiyatı Vakfı, vefatından tam üç yıl önce Üstad Necip Fazıl Kısakürek’e “Sultanü’ş-Şuara” (Şairler Sultanı) unvanını takdim etti. Necip Fazıl, 26 Mayıs 1904’te Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e doğru inen sokakların birinde büyük bir konakta doğar. Bahriye mektebine gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere’de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği Mahalle Mektebi’nden başlayarak çeşitli okullara devam eder. Fransız Papaz ve Kumkapı’daki Amerikan Koleji’nde öğrenim görür. 1916’da, “Ne oldumsa bu mektepte oldum.” dediği, şahsiyetini şekillendiren Mekteb-i Fünûn-ı Bahriye-i Şâhane’ye imtihanla alınır. İlk aruz denemelerini orada kaleme alır. 1920 yılında Bahriye Mektebi’ni bitiren şair, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girer. İlk şiirleri, Ziya Gökalp’in kurup Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı “Yeni Mecmua”da yayımlanır. Dönemin Millî Eğitim Bakanlığı’nın yurtdışı bursunu kazanarak, 1924 senesinde Paris Sorbonne Üniversitesi’ne kaydolur. Paris’in gece hayatı ve aldatıcı cazibesinde bohem hayatı yaşar. Paris’te derin bir bunalıma düşen şair, devletin kendisine gönderdiği bütün parayı kumarda harcar. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından üniversiteye gitmediği ve parasını kumarda harcadığı öğrenilince bursu kesilir, yurda dönmesi istenir ve İstanbul’a döner. 1925’te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı’nı yayımlar. O yıllarda bir arkadaşının aracılığıyla Felemenk Bahr-i Sefid Bankası’nda işe başlar. Daha sonra kısa sürelerle Osmanlı Bankası’nın çeşitli şubelerinde çalışır. 1928 senesinde, “Kaldırımlar” adlı ikinci şiir kitabını çıkarır. Henüz 24 yaşında iken yayımladığı bu eseriyle büyük bir şöhrete kavuşur. 1932 senesinde askerliğini bitirdikten sonra üçüncü şiir kitabı “Ben ve Ötesi”yle şöhretin zirvesine çıkar. Öyle ki, şiirleri ders kitaplarına girer. Varlık dergisinin kurucusu Yaşar Nabi, onun için “bir mısraı bir millete şeref verecek şair” ifadesini kullanır. Fakat şairin 1934 yılına kadarki buhranlı hâli ve çalkantılı dönemi hep aynı arayışın doğum sancıları içerisinde geçer. Büyük şehirlerin serseri kaldırımlarından, duvarları yaralı otel odalarına, azap kulesi bacalardan, ölüm çanın-dan da acı kampana seslerine kadar gördüğü, duyduğu ve tattığı her şeyde aynı şüphe, korku ve cinnet hâlet-i rûhiyesi içindedir. Kurtuluşu arayan bir seyyah gibi yapayalnızdır. “Her fikir, beyninde bir çift kelepçe” olan şair, “benlik kazanında” dev sancıların pençesindedir: “Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap, Bir fikir ki, beyin zarında sülük Selâm, selâm sana haşmetli azab; Yandıkça gelişen tılsımlı kütük” Ve bir akşam, çalıştığı bankadan evine dönerken vapurda karşısında oturan ve gözlerini ondan hiç ayırmayan “Hızır” tavırlı garip bir adam, ona ruh dünyasında çektiği “hafakanlar”, “zonklamalar”, “kanlı kıymıklar” ve bütün ıstıraplarının ilâcını verecek, kurtuluş reçetesini yazacak müjdecisi Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin adresini verir. “Tanrı Kulundan Dinlediklerim” isimli eserinin “O’nu Nasıl Tanıdım” başlıklı ilk yazısında şöyle der: “Dinmek bilmez bir ağrı çeken diş… Ne kibrit çöpünden imdat, ne berber kerpeteni, ne karanfil yağı, ne de eczacı güllacından… İşte böyle; bir zamanlar beynim ‘mutlak hakikat’ acılarına yataklık etti… Ağrıyan akıl dişimdi.” “Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş, Mevsimden mevsime girdim böylece. Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş Fikir çilesinden büyük işkence” mısralarıyla anlattığı 30 yıllık büyük ruh ıstırabı, korkunç fikir buhranı 1934 yılında “Eyüp’teki eski bir tekkede” şairin sonradan “Tanrıkulu” adını vereceği “müjdecisi, efendisi”ni ilk ziyaretiyle daha da şiddetlenecektir; çünkü şair, eski bohem hayatıyla efendisinin ona telkin ettiği hayat tarzı arasında bocalayacaktır. Yıllarca “deliler köyünden bir menzil aşkın”, “benliği bir kazan ve aklı kepçe”, “boşluğu ense kökünde gezdirerek” “öz ağzından kafatasını kusan” şair, “meçhuller caddesinin kimsesiz bir seyyahı” olarak, “mutlak hakikatin dönmez davacısı” oluncaya kadar bunalımlarını yaşamaya devam edecektir. Efendi Hazretleri’ne tasavvuf hakkında sorduğu bir suâl üzerine aldığı cevap bütün ruh dünyasını alt üst eder; “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz… Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” “Ve uçtu tepemden birden bire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde…” … “Sanki burnum, değdi burnuna yokun, Kustum öz ağzımdan kafatasımı.” Çok zaman sonra şair, efendisinden aldığı tesiri şöyle anlatacaktır: “Onda; harikanın nasıl teşekkül ettiğini ve ne kadar benlikten kaçtığını ‘Terk-i Terk’ dedikleri makam… Her şeyi bıraktıktan sonra tekrar dünyaya avdet… Her an bir büyük huzurda olma kal’asının burcunda sancağı sallanıyordu! Sizinleyken sizinle değildir… Ama sizinledir… Bu irşad kutupluğu makamıdır. Bu mânâyı öyle yaşadım öyle duydum, öyle içtim ki..”1 “Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çare diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz Yepyeni bir dünya etti hediye” … “Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel; Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel” Artık şair, fildişi kulesinden ‘agora’ tabir ettiği toplumun vicdanına inmiş, cemiyetin ve toplumun mücadele sahası olan meydanlarda ve fikir kulüplerinde çağımızın buhranını dile getirmeye başlamıştır. Fânîliğin, şehvetin ve korkunun bütün kapılarını zorlayan, yıllardır nefsin lâbirentlerinden bir çıkış noktası arayan şair, “kanına girdiği nurtopu günlerin” “yiyip bitirdiği kudsî emanetin” hesabını sormak üzere aynadaki hâlinin karşısına dikilir: “Çıkamam, aynalar, aynalar zindan Bakamam, aynada, aynada vicdan Beni beklemeyin o bir hevesti; Gelemem, aynalar yolumu kesti” Şair artık sanatta gâyenin Allah’ı aramak olduğuna inanmaktadır: “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış” Bu arada, bohem hayatının karanlıklarından kurtularak “müjdecisi, efendisi”nin “ruhuna çaktığı büyük temel çivilerinden” aldığı kelimeler üstü bir tesirle yeniden doğan şairi, dönemin münekkit ve yazarları içlerine sindiremez, çok garipseyerek çeşitli yakıştırmalarda bulunurlar: “İslâm komünisti!”, “Sâbık şair”, “Şiirine yazık etti!” Ancak şairin kendi ifadesiyle içini öyle bir “sosyal mücadele ruhu; sanatının muhtaç olduğu cemiyeti yoğurma heyecanı” kaplar ki, kısa bir zamanda geniş kitlelerin sahipleneceği Büyük Doğu mecmuasının ilk sayısını çıkarır (1943). Artık toplum üzerinde oluşturulan baskılar, sosyal adaletsizlik, ahlâksızlıklar ve materyalist fikir akımlarına karşı bir ‘dur’ deme vakti gelmiştir: “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” feryadına karşı yurdun dört bir köşesinden Büyük Doğu’nun açtığı cepheler vasıtasıyla büyük destek gelmiş ve üstadın hep aradığı, özlemini çektiği gençliğin ilk tohumları atılmıştır. “Ben bir genç arıyorum, gençlikte köprübaşı! Tırnağı en yırtıcı hayvanın pençesinden Daha keskin eliyle başını ensesinden, Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına … Soruverse: ben neyim ve bu hâl neyin nesi! Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi!” Dönemin despotik güçlerinin materyalist ve pozitivist fikirlerini dayatmalarına rağmen o, 35 yıl boyunca yayın hayatına devam eden Büyük Doğu mecmuasıyla edebî, fikrî ve siyasî sahalarda amansız bir mücadele verir. Memleket ve millete sinsice sızan tehlikeleri, cemiyetin vicdanına sunar; “İşte bangır bangır ilân ediyoruz… İşte dâvânın bamteli… Evet tekrarlıyoruz ve bin kere tekrarlasak da az buluyoruz ki, komünizma bâtılın ve dalâletin sistemi olsa da… Ona karşı koyma hakkı ancak hakkın ve hidayetin sistemi İslâmiyet’tedir…” 1952’de Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın Malatya’da bir suikast teşebbüsünde yaralanması ile başlayan hâdiseler, dönemin basını tarafından özellikle Büyük Doğu’ya karşı karalama kampanyasına dönüştürülmüş ve onu da, azmettirici sıfatıyla o meşhur savunmalarını yapacağı sanık sandalyesine oturtmuştur. 1964’te Büyük Doğu’nun 11’inci devresini açar ve Adnan Menderes için kaleme aldığı “Zeybeğin Ölümü” adlı şiirinden dolayı takibata uğrar. 1974’te daha önce “Örümcek Ağı/1925”, “Kaldırımlar/1928”, “Ben ve Ötesi/1932, “Sonsuzluk Kervanı/1955”, “Çile/1962” ve “Şiirlerim/1969” adlarıyla yayımlanan şiir kitaplarını yeni şiirleriyle birlikte tek kitapta; “Çile”de (1974/Bütün Şiirleri) toplar. Siyasî ve kültürel meseleleri ele alan meşhur “Rapor”ları, 1980 yılına kadar on üç yıl süreyle yayımlanır. 26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyatı Vakfı tarafından “Şairler Sultanı” ve 1982 yılında yayımlanan “Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu” adlı eseri münasebetiyle de yılın fikir ve sanat adamı seçilir. Necip Fazıl 1981 yılında “İman ve İslâm Atlası” isimli eserini yazmak için bir daha çıkmamak üzere evinin küçücük odasına kapanır. Ömrünün son günlerini 1,5 yıllık mahkûmiyet kararı yüzünden her ân götürülme tehdidi altında kendini tamamen Allah’a adamış bir derviş yaşantısı içinde gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler yaparak geçirir. “Dünyam 78 yıllık bir çile, iç burkuntuları idi. ‘Ne ölüm terleri döktüm, nelerden…’ Varlık yokluk muamması, yok ölüm, yok hayatın gayesi. Ve milyarlarca karıncaya lâf anlat! Fakat şimdi görüyorsun işte: Zorlu nefs’e diz çöktürüyorum” der son sohbetinde. Ve bir gece… “Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun! Ölümü de öldüren Rabb’e secdeler olsun!” dediği ve ömrü boyunca gergef gibi işlediği biricik meselesi sonsuza varma gerçeğinin zamanı gelmiştir. Yatağından doğrulup yorgun gözlerini, yedi kat göklere, ötelerin ötesine doğru diker… Ve son sözü: “Demek böyle ölünürmüş!..” (25 Mayıs 1983) … “Hayatım, başından beri muazzam bir şeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin has-sasiyeti içinde birini arıyordum. Birini… O kim mi? Allah’ın sevgilisi… Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedilik sarayının paslanmaz tâcı… Tek dâva O’nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı. Bin bir istikâmette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahet saadeti karşısında şaşkın, hep o “Bir” etrafında helezonlar çizilen bir hayat… Benim hayatım budur!” Batı kültürünün içinde yetişen ve saf şiirin asrımızdaki en güçlü temsilcisi olarak görülen Necip Fazıl, “Allah” demenin yasak olduğu bir dönemde inandığı değerler uğrunda “ciğerinden kalemine kan çekerek” davasının, kendi ifadesiyle “hohlaya hohlaya” buz dağlarını eritmenin mücadelesini vermiştir. “Ateşte ve cımbızda” bile olmadığını söylediği büyük fikir çilesi ona, “bir kanlı şafakta, yepyeni bir dünya hediye edecek”, “mukaddes emaneti ne yaptınız?” diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan gençliğin yetişmesi uğrunda tam otuz küsur yıl zindanlarda işkence görecek, “akrebin kıskacında bir hayat” yaşayacaktı. Ve bir gün, günü gelince “iyi insanların iyi atlara binip gittiği” âleme göçecektir. Ömrünü ve bütün mücadelesini “tırnaklarıyla kazıyarak” ulaştığı “mutlak hakikat”e, kendi çok sevdiği ifadesiyle “öteler”e ve eşyanın hakikatine kenetleyen büyük şair, benliğin nefsinden toplumun ve cemiyetin nefsine hitap eden bir davanın çevresinde örgülenmiş hayatı ve sanatında, hep “Yüceler”i, “Mavera”yı ve “Allah”ı anlatmış ve sanatkârı “Allah’ı aramak memuriyetinde olan zamanın hakiki Fatih’i” şeklinde yorumlamıştır. Koca bir imparatorluğun çöküşüne şahit olan şair, Balkan harpleri, Dünya savaşları ve Millî Mücadele sonrasında kurulan Cumhuriyet’e şahitlik edecek ve yaşanan bütün bu hâdiseler, onun ruh dünyasına önemli tesirler yapacaktır. Aynı dönemin buruk acılarına, yıkım ve sarsıntılarına daha erkenden şahitlik edecek olan Mehmet Âkif ve Yahya Kemâl de, koca bir devletin çöküşünden arda kalan acıları bütün derinliğiyle yaşayacak ve şiirlerinde resmedeceklerdir. Onlar, kapanan bir çağın önemli şahitleridirler. Türk şiirinin yeni temel taşları bu çileli yılların içinde döşenmeye başlayacaktır. Millî ve mânevî değerlerimizin hiçe sayıldığı, ilim ve irfanın hor görüldüğü, din ve tasavvufun dışlandığı ve mukaddesatın târumâr edildiği bir dönemde, yeni dünyanın içine düştüğü boşluğun perdesini kendi öz dişleriyle yırtarak çıkan Necip Fazıl, “duvara bir titiz örümcek ağı” gibi ördüğü şiirini inceden inceye inşa edecek ve âdeta asrımızdaki insanın yapması gereken “varlık muhasebesini” kendi şahsında yapacaktır. Tiyatrodan romana, hikâyeden hatıraya kadar geride birçok önemli eser bırakan Necip Fazıl, şiirleriyle de bir devre ışık tutmuş ve saf şiirin asrımızdaki en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. “Âlemin nâmütenahi kesretinden büyük ve merkezi vahdete ulaşmak, şiirin biricik gâyesidir” diyen şair “şiirlerinde Yunus’un derûni sesini, Fuzûli’nin yakıcı ıstırabını, Bâki’nin ihtişamını, Nef’i’nin öfkesini, Nâbi’nin hikmetli söyleşisini, Ziya Paşa’nın hicvini, Abdülhâk Hâmid’in metafizik ürpertisini, Mehmet Akif’in dinî duygularını ve Yahya Kemâl’in tarih özlemini toplamıştır.”3 Necip Fazıl’a yakınlığıyla bilinen ve onun şiirini ve ‘Poetika’sını en iyi yorumlayanlardan biri olan Sezai Karakoç, şu enfes değerlendirmeyi yapar: “Şiir, aslında Necip Fazıl’da sürekli olarak ‘ben’in hiçlikle yaptığı ölümüne savaşın en etkili ve belki de tek silâhıdır. Varoluş sırrı, hakikat sırrıdır asıl önemli olan. Zamanın raksı ne içindir? Bir son vardır; bu ‘ben’ bu soruların etrafında dönüp durmaktadır. Şair, mutlak hakikati arayıp durmaktadır.”4 Karakoç, Necip Fazılla ilgili tespitlerini özetle şöyle sürdürür: Benliğin bu büyük varoluş savaşını sürdüren Necip Fazıl, başlangıçta mistik bir güçle eşyanın, daha sonra karşısına çıkan ölümün perdesini kaldırarak birdenbire ruhun büyük cehdiyle hakikatle karşılaşmıştır. Bu, Allah’tır. Mâverâ perdelerinin gerisinde, ebedî, ezelî gerçek olan Allah, ‘Ben’in kurtuluşunun da anahtarıdır… Hakikati İslâm’ın Allah ve İnsan anlayışında bulan şair, tekrar meseleler ve davalar yüklü olarak topluma döneceğini Çile şiirinin sonunda ifşa etmektedir. Baudelaire, Varlaine, Mallarme, Rimbaud kaçtığı dünyalardan geri dönmemişlerdir. Ama Necip Fazıl, topluma ve insanlara geri dönmenin sorumluluğuyla toplumun ortasına atılmıştır. Bundan sonra çeşitli eserleriyle, neşriyle ve şiiriyle insanı kendi benini kurtaran gerçeğe çekmeye, çağırmaya çalışacaktır. Bu da İslâm dünyasının tarihi sosyolojik şartlarında çok çetin ve yıpratıcı bir savaşın içine girmek demek olmuştur.5 Dipnotlar 1- Ahmet Kabaklı, Sultanu’ş-Şuara, s.142, Türk Edebiyat Vakfı Yay., 1. Basım, Mat-Yapım – Kasım 1995. 2- Kabaklı, age, s.188. 3- Mustafa Miyasoğlu, Necip Fazıl Armağanı, Konak Yay., s. 304 – İstanbul Matbaa, Mayıs 2004. 4- Karakoç, Edebiyat Yazıları-II, Diriliş Yay., s.67, Diriliş, 1970 – 2.Baskı, Bayrak Matbaacılık – İstanbul 1997. 5- Karakoç, age, s.69.

📍 İstanbul
Zemzem’il Hassa (k.s.)

Zemzem’il Hassa (k.s.)

📍 Tillo, Siirt
Şeyh İbrahim El Mücahid (k.s.)

Şeyh İbrahim El Mücahid (k.s.)

Siirt -Tillo ‘da Tillo kabristanındaki İsmail Fakirullah hazretlerinin türbesinin yakınında Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid el-Ha­li­dî Haz­ret­le­ri ; Kutb’ul Aktab Şeyh Hamza El-Kebir Hazretlerinin oğludur. Doğum tarihi bilinmeyen Şeyh İbrahim El- Mücahid Hazretleri Tillo’da dünyaya gelmiş ve babası gibi velayet makamına yükselmiştir. İbrahim Hakkı Hazretleri eserlerinde O’nun çok sayıdaki kerametlerinden bahseder. Divanı olduğu söylenmektedir. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde kendisi hakkında master çalışması yapılmıştır. Soyu oğlu Şeyh Hasan yoluyla devam etmektedir. Şeyh İbrahim El-Mücahid Hazretleri 1262 senesinde babasından önce Tillo’da vefat eder. İlçede adına yapılmış olan türbede medfundur. Halen onun soyundan gelen aileler ve adını taşıyan bir mahalle mevcuttur. Kaynak ;Siirt Evliyaları , Abdulhalim Durma Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Tillo, Siirt
Hoca Ahmed Yesevi

Hoca Ahmed Yesevi

Kazakistan – Yesi şehrinde Orta Asya Türkleri’nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve “pîr-i Türkistan” diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu. Ahmed Yesevî’nin tarihî şahsiyetine dair vesikalar azdır, mevcut olanlar da menkıbelerle karışmış haldedir. Bunlardan sağlam bir neticeye varmak oldukça güç, hatta bazı hususlarda imkânsızdır. Buna rağmen “hikmet”lerinden, onunla ilgili tarihî kaynaklardan, menâkıbnâmelerden elde edilecek bilgiler ve çıkarılacak sonuçlar, menkıbevî de olsa, hayatı, şahsiyeti, eseri ve tesiri hakkında bir fikir vermektedir. Batı Türkistan’daki Çimkent şehrinin doğusunda bulunan ve Tarım ırmağına dökülen Şâhyâr nehrinin küçük bir kolu olan Karasu üzerindeki Sayram kasabasında doğdu. İspîcâb (İsfîcâb) veya Akşehir adıyla da anılan Sayram kasabası eskiden beri önemli bir yerleşme merkeziydi. Bazı kaynaklarda onun Yesi’de, bugünkü adıyla Türkistan’da doğduğu kaydedilmektedir. Ahmed Yesevî’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Yûsuf el-Hemedânî’ye (ö. 535/1140-41) intisabı ve onun halifelerinden oluşu dikkate alınırsa XI. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya geldiğini söylemek mümkündür. Sayram’ın tanınmış şahsiyetlerinden olan babası, kerametleri ve menkıbeleri ile tanınan ve Hz. Ali soyundan geldiği kabul edilen Şeyh İbrâhim adlı bir zattır. Annesi ise Şeyh İbrâhim’in halifelerinden Mûsâ Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur. Şeyh İbrâhim’in Gevher Şehnaz adlı kızından sonra ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Ahmed Yesevî önce annesini, ardından da babasını kaybetti. Kısa bir müddet sonra Gevher Şehnaz, kardeşini de yanına alarak Yesi şehrine gitti ve oraya yerleşti. Tahsiline Yesi’de başlayan Ahmed Yesevî, küçük yaşına rağmen birtakım tecellî*lere mazhar olması, beklenmeyen fevkalâdelikler göstermesi ile çevresinin dikkatini çekmiştir. Menkıbelere göre, yedi yaşında Hızır’ın delâletine nâil olan Ahmed Yesevî Yesi’de Arslan Baba’ya intisap ederek ondan feyiz almaya başlar. Yine menkıbeye göre, ashaptan olan Arslan Baba’nın Yesi’ye gelerek Ahmed Yesevî’yi bulması ve Hz. Peygamber’in kendisine teslim ettiği emaneti vermesi, terbiyesi ile meşgul olup onu irşad etmesi, Hz. Peygamber’in mânevî bir işaretine dayanmaktadır. Arslan Baba’nın terbiye ve irşadı ile Ahmed Yesevî kısa zamanda mertebeler aşar, şöhreti etrafa yayılmaya başlar. Fakat aynı yıl veya ertesi yıl içinde Arslan Baba vefat eder. Ahmed Yesevî, Arslan Baba’nın vefatından bir müddet sonra zamanın önemli İslâm merkezlerinden biri olan Buhara’ya gider. Bu şehirde devrin önde gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yûsuf el-Hemedânî’ye intisap ederek onun irşad ve terbiyesi altına girer. Yûsuf el-Hemedânî’nin vefatı üzerine irşad mevkiine önce Abdullah-ı Berkî, onun vefatıyla Şeyh Hasan-ı Endâkı geçer. 1160 yılında Hasan-ı Endâkı’nin de vefatı üzerine Ahmed Yesevî irşad postuna oturur. Bir müddet sonra, vaktiyle şeyhi Yûsuf el-Hemedânî’nin vermiş olduğu bir işaret üzerine irşad makamını Şeyh Abdülhâlik-ı Gucdüvânî’ye bırakarak Yesi’ye döner; vefatına kadar burada irşada devam eder. Ahmed Yesevî altmış üç yaşına geldiğinde geleneğe uyarak tekkesinin avlusunda müridlerine bir çilehane hazırlatır, vefatına kadar burada ibadet ve riyâzetle meşgul olur. Çilehanede ne kadar kaldığı belli değildir, fakat ölünceye kadar buradan çıkmadığı ve hücrede vefat ettiği muhakkaktır. Doğum tarihi bilinmediğinden kaç yıl yaşadığı hususunda da kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Sayram’da İmam Muhammed b. Ali neslinden gelenlere hâce denildiği gibi onlara bağlı olanlara da aynı isim veriliyordu. Ahmed Yesevî de bu silsileye bağlı olduğu için Hâce Ahmed, Hâce Ahmed Yesevî, Kul Hâce Ahmed şekillerinde de anılmaktadır . Kerametlerinin vefatından sonra da devam ettiği ileri sürülen Ahmed Yesevî, rivayete göre, kendisinden çok sonra yaşayan Timur’un rüyasına girer ve ona zafer müjdesini verir. Timur zafere erişince, Türkistan ve Kırgız bozkırlarında şöhreti ve nüfuzu iyice yayılmış olan Ahmed Yesevî’nin kabrini ziyaret için Yesi’ye gelir. Kabrin üstüne, devrin mimari şaheserlerinden olan bir türbe yapılmasını emreder. Birkaç yıl içinde inşaat tamamlanır ve türbe, camii ve dergâhı ile bir külliye halini alır. Ahmed Yesevî’nin türbesi civarına gömülmek bozkır göçebeleri için ayrı bir değer taşır. Bu sebeple birçok kişi daha hayattayken türbe civarında toprak satın alarak kabirlerini hazırlarlar. Hatta kışın ölen bir kimse keçeye sarılarak ağaca asılır ve bahara kadar bekletilir; bahar gelince götürülüp Ahmed Yesevî’nin türbesi civarına defnedilir. Bu gelenek Ahmed Yesevî’nin Orta Asya Türklüğü üzerinde ne derece tesirli olduğunu açıkça göstermektedir. Rivayete göre Ahmed Yesevî’nin İbrâhim adında bir oğlu olmuşsa da kendisi hayatta iken vefat etmiştir. Ayrıca Gevher Şehnaz ve Gevher Hoşnaz adlarında iki kızı dünyaya gelmiş, soyu Gevher Şehnaz vasıtasıyla devam etmiştir. Türkistan, Mâverâünnehir ve diğer Orta Asya bölgelerinde olduğu gibi Anadolu’da da kendilerini Ahmed Yesevî’nin neslinden sayan pek çok ünlü şahsiyet çıkmıştır. Bunlar arasında Semerkantlı Şeyh Zekeriyyâ, Üsküplü Şâir Atâ ve Evliya Çelebi zikredilebilir. Ahmed Yesevî’nin Yesi’de irşada başladığı sıralarda Türkistan’da, Yedisu havalisinde kuvvetli bir İslâmlaşma yanında İslâm ülkelerinin her tarafına yayılan tasavvuf hareketleri de vardır. Medreselerin yanında kurulan tekkeler tasavvuf cereyanının merkezleri durumundaydı. Yine bu yıllarda Mâverâünnehir’i kendi idaresi altında birleştiren Sultan Sencer vefat etmiş (1157), Hârizmşahlar kuvvetli bir İslâm devleti haline gelmeye başlamışlardı. Bu uygun şartlar altında Ahmed Yesevî Taşkent ve Siriderya yöresinde, Seyhun’un ötesindeki bozkırlarda yaşayan göçebe Türkler arasında kuvvetli nüfuz sahibi olmuştu. Etrafında İslâmiyet’e bütün samimiyetiyle bağlı olan yerli halk zümresi ile yarı göçebe köylüler toplanıyordu. İslâmî ilimlere vâkıf olan, Arapça ve Farsça bilen Ahmed Yesevî, çevresinde toplananlara İslâm’ın esaslarını, şeriat hükümlerini, tarikatının âdâb ve erkânını öğretmek gayesiyle sade bir dille ve halk edebiyatından alınma şekillerle hece vezninde manzumeler söylüyor, “hikmet” adı verilen bu manzumeler, ayrıca dervişleri vasıtasıyla en uzak Türk topluluklarına kadar ulaştırılıyordu. Hikmetlerin muhtevası, Ahmed Yesevî’nin hayatı hakkında bazı bilgiler vermektedir. Ancak bunların tarihî hakikatlere ne derece uygun olduğunu tesbit etmek güçtür. Buna rağmen Yesevî’nin şiirlerinde yer alan bu bilgiler hayatına, tahsiline, sülûk*üne, ulaştığı makam ve mertebelere dair bazı açıklamalar getirmesi bakımından oldukça değerlidir. Rivayete göre, Ahmed Yesevî’nin on iki bini kendi yaşadığı muhitte, doksan dokuz bini de uzak ülkelerde bulunan müridleri ve geleneğe uygun olarak hayatta iken tayin ettiği pek çok halifesi bulunmaktaydı. İlk halifesi Arslan Baba’nın oğlu Mansûr Atâ idi. Mansûr Atâ 1197 yılında vefat edince yerine oğlu Abdülmelik Atâ, Abdülmelik Atâ’nın vefatından sonra yerine oğlu Tâc Hâce, daha sonra da onun oğlu Zengî Atâ irşad mevkiine geçtiler. İkinci halifesi Hârizmli Saîd Atâ, üçüncü halifesi, Yesevî tarzındaki hikmetleri ve menkıbeleri ile Türkler arasında büyük bir şöhret ve nüfuz kazanan Süleyman Hakîm Atâ’dır. Hakîm Atâ Hârizm’de yerleşip irşada başladı, 1186 yılında vefat edince Akkurgan’a defnedildi. Hakîm Atâ’nın en meşhur müridi Zengî Atâ idi. Zengî Atâ’nın başlıca müridleri ise Uzun Hasan Atâ, Seyyid Atâ, Sadr Atâ ve Bedr Atâ’dır. Yeseviyye silsilesi bilhassa Seyyid Atâ ile Sadr Atâ’dan gelmektedir. Mürşidi Şeyh Yûsuf el-Hemedânî gibi Ahmed Yesevî de Hanefî bir âlimdir. Kuvvetli bir medrese tahsili görmüş, din ilimleri yanında tasavvufu da iyice öğrenmiştir. Bununla beraber devrinin birçok din âlim ve mutasavvıfı gibi belli bir sahada kalmamış, inandıklarını ve öğrendiklerini çevresindeki yerli halka ve göçebe köylülere anlayabilecekleri bir dil ve alıştıkları şekillerle aktarmaya çalışmıştır. Bir mürşid ve ahlâkçı hüviyetiyle onlara şeriat hükümlerini, tasavvuf esaslarını, tarikatının âdâb ve erkânını öğretmeye çalışmak, İslâmiyet’i Türkler’e sevdirmek, Ehl-i sünnet akîdesini yaymak ve yerleştirmek başlıca gayesi olmuştur. Bu öğreticilik vasıfları sebebiyle hikmetleri, bazılarınca lirizmden uzak ve sanat endişesi taşımadan söylenmiş şiirler olarak kabul edilmiştir. İslâm şeriatına ve Hz. Peygamber’in sünnetine sık sıkıya bağlı olan Ahmed Yesevî’nin şeriat ile tarikatı kolayca telif etmesi, Yesevîliğin Sünnî Türkler arasında süratle yayılıp yerleşmesinin ve daha sonra ortaya çıkan birçok tarikatlara tesir etmesinin başlıca sebebi olmuştur. Ahmed Yesevî edebî şahsiyetinden ziyade fikrî şahsiyetiyle, tarihî hayatından ziyade menkıbevî hayatıyla Orta Asya Türk dünyasının en büyük ismidir. Onun gibi geniş bir sahada ve asırlarca tesirini devam ettirebilmiş bir başka şahsiyet gösterebilmek mümkün değildir. Eserleri. Dîvân-ı Hikmet*. Ahmed Yesevî’nin “hikmet”lerini içine alan mecmuanın adıdır. Dîvân-ı Hikmet nüshalarının muhteva bakımından olduğu kadar dil bakımından da önemli farklılıklar arzetmesi, bunların farklı şahıslar tarafından değişik yerlerde meydana getirildiğini açıkça göstermektedir. Bir kısmı kaybolan veya zamanla değişikliğe uğrayan hikmetler derlenirken araya aynı ruh ve ifadedeki yeni hikmetler de ilâve edilmiş, böylece gittikçe aslından uzaklaşılmıştır. Kime ait olursa olsun bütün hikmetlerin temelinde Ahmed Yesevî’nin inanç ve düşünceleri, tarikatının esasları bulunmaktadır. Hikmetler Türkler arasında bir düşünce birliğinin teşekkül etmesi bakımından çok önemlidir. Ahmed Yesevî’ye izâfe edilen Fakrnâme ise Dîvân-ı Hikmet’in Taşkent (Hikmet-i Hazret-i Sultânü’l-ârifîn Hâce Ahmed b. İbrâhim b. Mahmûd İftihâr-ı Yesevî, 1312, s. 2-15) ve bazı Kazan baskılarında (meselâ, Sultânü’l-ârifîn Hâce Ahmed b. İbrâhim b. Mahmûd İftihâr-ı Yesevî, 1311, s. 3-17) yer almaktadır. Müstakil bir risâleden çok Dîvân-ı Hikmet’in mensur bir mukaddimesi durumunda olan Fakrnâme’nin Dîvân-ı Hikmet yazmalarının hiçbirinde bulunmaması, Ahmed Yesevî tarafından kaleme alınmadığını, daha sonra Dîvân-ı Hikmet’i tertip edenler tarafından yazılıp esere dahil edildiğini göstermektedir. Fakrnâme, metnin dil hususiyetlerinin ele alındığı geniş bir incelemeyle birlikte Kemal Eraslan tarafından yayımlanmıştır (TDED, XXII, s. 45-120). Türbe-i Şerifinin Özelikleri Ahmed Yesevi hazretlerinin ilk türbesi kerpiçten yapılma tek kubbeli bir yapıdır. Şimdi ki türbe ise ; Emir Timur tarafından 1389 – 1405 yılları arasında İranlı Mimar Hüseyin Şirazi ‘nin yine Emir Timur’un yönlendirmesiyle İranlı ustalar tarafından yapılmıştır. 40 metre yüksekliğinde Taç kapıya ve çift kubbeli yivli bir çatıya sahiptir. Kubbenin dışı ve duvarları çoğunlukla altın yeşili ve turkuaz renkli sırlı çinilerle kaplıdır. Tüürbenin beden duvarında Kuran’ı Kerimden ayetler ve kubbe kasnağında ise hadisler yer alır. Kabrinin bulunduğu bölümün üstündeki kubbenin gövdesinde İri Kuf’i hatla ”Mülk Allah’ın ayeti” yazılıdır. Türbe-i şerifindeki özel yeşil Mermerler ; Emir Timur tarafından Hindistandan getirilmiş. Ahmed Yesevi Külliyesi ; Türbe- Mescit – Kütüphane – Toplantı odaları – Misafirhane – Kazanlık odasından oluşuyor. Kazanlık Odası ; Tay Kazanı – Kutsal Kazan ; Timur’un Bu Türbeye yaptığı hediyesidir. Türbeden 25 km uzaklıktaki Karnak köyünde yapılmış. Ağırlığı 2 ton içine 3 bin litre su alıyor. 7 çeşit metalın karşımından yapılıyor. Üzerinde üç kısım yazı var. 1. kısımda su ile ilgili Hadis ve ayetler var . 2. Kısımda tarih ;1399 25 mayıs – Ustanın adı ise Abdulaziz Şerafeddin Et Tebrizi 3. kısımda Mülk Allah’ın dır ismi 22 kez tekrarlanıyor. İçine 3 ton su dolduruyorlar ve dervişler kazanın çevresinde zikr ediyorlar kuran okuyorlar ve sonra ziyarete gelenler bu sudan memleketlerine götürüyorlar. KAYNAKÇA: Ali Şîr Nevâî, Nesâyimü’l-mehabbe min şemâyimi’l-fütüvve (haz. Kemal Eraslan), İstanbul 1979; Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi; a.mlf., Araştırmalar; a.mlf., İlk Mutasavvıflar; a.mlf., “Ahmed Yesevî”, İA, I, 210-215; a.mlf., “Ahmed Yesevî”, UDMİ, II, 157-166; Kemal Eraslan, Dîvân-ı Hikmet’ten Seçmeler, Ankara 1983; a.mlf., “Yesevî’nin Fakr-nâme’si”, TDED, XXII (1977), s. 45-120; a.mlf., “Çagatay Edebiyatı”, İA, III, 270-323; Banarlı, RTET, I, 276-281; M. Kemal Özergin, “Dînî-Tasavvufî Edebiyatımızdan Dîvân-ı Hikmet”, Nesil, sy. 45-46, İstanbul 1980, s. 8-12; F. İz, “Aĥmad Yasawī”, EI² (İng.), I, 298-299. Kemal Eraslan KAYNAK: Bu metin Türkiye Diyanet Vakfı (TDV), İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nden alınmıştır. (İslam Ansiklopedisi, Cilt: 02; sayfa: 161) Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

Bukağlı Dede – Şeyh Muhammed Bağdadi (k.s.)

Bukağlı Dede – Şeyh Muhammed Bağdadi (k.s.)

istanbul – şehzade başı – fatih evlendirme dairesi Adı Şeyh Mehmed Bağdadi olup, Bağdatlı Baba, yahut Bukağılı Baba diye şöhret bulmuştur. Burada Bukağı bir işarettir. Hayvanlara vurulan bukağılar malumdur, insanlar için de cismen görünmez kayıtlar vardır ki, hilkati üzere hareket etmekten insanı men’eder. Mesela. Bir adam der ki “ben falan düşmanımdan intikam almak için bir müddet daha aleyhinde çalışayım.” Diğeri bir falan büyük zatın “hüsn-i teveccühünü kazanmak üzere ara sıra evine gideyim de beni görsün.” işte bunun gibi fikir ve işler insanın cismen görünmez kayıtlarıdır ki, insanı bağlayıp serbestliğini mahv, dünya ve ahiretçe hakikaten faydalı olan işlerden men’ederler. Binaenaleyh insan suri değil hakikî terakki isterse güzel ahlak kazanmalı ve meşru olmayan düşünce ve fikirlerin kaydından kesilmeye çalışmalı, kendini dünyaya bağlayan bütün bağlardan kurtarmalıdır. Mübarek kabirleri Şehzadebaşı Belediye nikah dairesinin önünde 18 Sekbanlar diye bilinen kabristanın içindedir. Kabri îstanbul fethinin 500. fetih yılı münasebetiyle İstanbul Belediyesi tarafından tamir edilmiş ve başucuna şu kitabe yazılmıştır: Fatih devrinden BUKAĞILI DEDE 1953 Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Ahmed Dede – İstanbul – Eyüp

Ahmed Dede – İstanbul – Eyüp

İstanbul – Eyüp’de ahmed dede sokağında ……

📍 Eyüp, İstanbul
Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi (k.s.)

Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Mustafa Feyzi Efendi (ks.) , 1267/1851 senesinde Tekirdağ’ın Kılıçlar Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Babası çiftçilikle meşgul olan Emrullah Ağa’dır.1 İlim tahsiline memleketinde başlayan Mustafa Feyzi Efendi , 1869 senesinde 18 yaşlarında iken İstanbul’a gelir. Bayezid Camii dersiâmlarından olan ağabeyi Tekirdağlı Mehmed Tahir Efendi’nin ders halkasına katılır. 1882 senesinde 32 yaşlarında iken tahsilini tamamlayarak ulûm-ı aliyyeden icazetnâme alır. Aynı yıl içinde yapılan “rüûs” imtihanında ehliyetini isbat ederek ders verebilecek duruma gelir. Bundan bir sene sonra ders vekili sıfatıyla Bayezid Camii’nde ders vermeye başlar. On beş sene sonra 1898’de de talebelerine ilk icazetini vermeye muvaffak olur. Tekirdağlı Mustafa Feyzi hazretlerinin Silsile-i Şerifi 1887 senesinde kendisine “ibtidâ-i hâric” rütbesi ile beraber İstanbul müderresliği vazifesi verilir. 1907 senesinde “Mûsıla-i Sahn” rütbesiyle Şehzadebaşı İsmail Paşa Medresesi müderrisliğine tayin edilir. Ardından 4. Osmânî ve 4. Mecidî nişanı ile taltif edilerek 1910 senesinde Huzur dersleri muhataplığına getirilir. En son huzur dersinin yapıldığı 1919 senesine kadar bu vazifesine devam etmiştir. Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerine intisab eden Mustafa Feyzi Efendi (ks.) onun önde gelen halifelerinden olmuştur. Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi’nin 1920 senesinde âhirete göçmesinden sonra Gümüşhâneli Dergâhı postnişîni olarak irşad vazifesine başlamış, 1922 senesinde tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar bu vazifeyi sürdürmüştür. Yeni Cami’de bir müddet Hadis dersleri okutan Mustafa Feyzi Efendi’nin ömründe 24 defa halvete girdiği halifelerinden Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh tarafından ifade edilmektedir. Mustafa Feyzi Efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dördüncü halifesi olarak beş sene kadar vazife yapmış, pek çok talebe ve 10’a yakın irşad selahiyetli âlim yetiştirmiştir. Her sene bir kere hatim etmek üzere Râmûzu’l-ehâdîs okutmuştur. Son halvetinde talebelerinden Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Abdülaziz (Bekkine) Efendi ve Bursalı Mehmed Zahid Efendi’ye hilafet vermiştir. Aynı silsile, sırasıyla bu zâtlar tarafından devam ettirilerek günümüze kadar intikal ettirilmiştir. Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi orta boylu, dolgunca, ak sakallı, nur yüzlü, yuvarlak çehreli idi. Devamlı oruç tutar, çok namaz kılar, zikrederlerdi. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde bir derya olup tevazuu ve güzel ahlâkı ile tebârüz etmişti. Erzurum’lu İbrahim Hakkı hazretlerinin: Tasavvuf; kimseye âr olmamaktır. Tasavvuf; gül olup hâr olmamaktır. Tasavvuf; yok olup vâr olmamaktır. Bunu her kim anlarsa bürhân ondadır. sözlerini sık sık tekrarlayan Mustafa Feyzi Efendi, 23 Muharrem 1345/1 Ağustos 1926 senesinde 75 yaşlarında iken dâr-ı bekâya irtihal eylemişlerdir. Kabri Süleymaniye Camii haziresinde tekke arkadaşlarının yanındadır. Mezar taşı kitâbesinde şunlar yazılıdır: Tekfurdâğî Mustafa Feyzi Gümüşhaneli’den almıştı feyzi, Postnişîn-i sâbık-ı Dergâhında İrciî hitâbı erişti nâ-gâh İcâbetine evvelce olmuştu âgâh Kabrini ziyaret eyleyen ihvân Ruhuna fâtiha kılsınlar ihsân. Mustafa Feyzi Efendi’nin zikir halkası esnasında Niyâzî-i Mısrî’ye ait şu ilâhiyi söyledikleri halifelerinden Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh tarafından bildirilmektedir. Ey derde derman isteyen! Yetmez mi derd dermân sana Ey râhat-ı cân isteyen! Kurban olandır cân sana. Yağma edersin varlığın, Gider gönülden darlığın Mahv eyle sen ağyarlığın, Yar olısar mihmân sana. Sermâye bu yolda hemân, Teslîm olur, buna inan, Sıdk ile ALLAH’a dayan, Etmez mi gör ihsân sana. Tevhîde tapşur özünü, Kimseye açma râzını. Şeyh izine tut yüzünü, Şeyhin yeter burhân sana. Yalnız kişi yol alamaz, Maksûdunu tez bulamaz. Bekle ma’ârif kapısın, Yüz göstere irfân sana. Dünyâ ile ukbâyı ko. Ulâ ile uhrâyı ko. Var o kuru sevdâyı ko, Matlab yeter Sübhân sana. Candan özge kıl yârını, Ver cânı bu dîdârını, Yok eyle kendi vârını, Ki vâr ola cânân sana. Çürüklerin hep sağ olur, Zehrin kamu bal-yağ olur. Dağlar meyvalı bağ olur, Cümle cihân bostân sana. Güçdür katı Hakk’ın yolu, Dergâhı hem gâyet ulu. Sıdk ile olmazsan kulu, Etmez yolu âsân sana. Kulluğa bel bağlar isen, Şâm u seher ağlar isen. Sular gibi çağlar isen, Tez bulunur ummân sana. Bülbül oluben ötegör, Gül gibi açıl tütegör, Aşk oduna can atagör, Gülzâr olur nîran sana. Yüzün Niyâzî eyle hâk, Derdiyle bağrın eyle çâk. Kalbin sarayın eyle pâk, Şâyed gele Sultan sana. Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin 1926 senesinde vefatının üzerinden otuz sene gibi uzun bir süre geçtikten sonra vuku bulan ibret dolu bir hadiseyi Mehmed Zahid Kotku hazretleri şöyle anlatıyor: “İşte sana bu âlim-i âhiret olan kimselerden gördüğüm bir canlı hâdiseyi anlatırken umarım ki yerlerin yiyemediği bu alim kimseleri de öğrenmiş oluruz: İstanbul yollarının genişletildiği ve türbelerin etrafları açıldığı bir devirde bizim rahmetlik Hocamız Tekfurdağlı, Bayezid Cami-i Şerifi müderrisi ve Gümüşhâneli Dergâhı post-nişîni Hacı Mustafa Feyzi Efendi hazretleri de Kânûnî Sultan Süleyman Câmi-i Şerifi’nin kıblesinde ve Kânûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yanında dış tarafında sekiz-on kadar kabir vardı ki rahmetli Menderes bunların da kaldırılıp yanındaki boşluğa gömülmelerini istemiş ve bu suretle nakl-i kubûr yapılmak üzere bizim de o merasimde murakıp olarak bulunmamızı istemişler. Biz de orada bulunduk. Mezarlar açıldı. İçinden çıkarılan kemikler hazırlanmış torbalara konarak hazırlanan mezarlarına naklediliyordu. Sıra bizim üstadımız Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi’nin merazına geldi. Mezar, zeminden hemen bir metre yüksek olduğundan bazı taşlar kopmuş ve mezarın içerisi gözükmekte idi. Nihayet nezar açıldığı zaman- definden zannedersem otuz sene kadar bir zaman geçmiş olduğu halde rahmetlik Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendi’nin henüz sakalının bile bir kılı değişmemiş. Bütün bir cesedin sanki henüz yeni gömülmüş olduğunu hem biz hem bütün hâzirûn, büyük bir cemaat kalabalığı tarafından görülmüş. Toprağın demek hakiki alimleri yiyemediği hakikaten müşahedemiz olmuştur. Rahmetullahi rahmeten vâsiâ.”

📍 İstanbul
Ömer Ziyaüddin Dağıstani (k.s.)

Ömer Ziyaüddin Dağıstani (k.s.)

İstanbul – Süleymaniye camii haziresinde, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın türbesinin hemen arkasındaki hazirede Ömer Ziyâüddin Efendi, Dağıstan’da Çerkay’a bağlı Miatlı Köyü’nde 1266/1849 senesinde doğmuştur. Babası, zamanın ulemâsından Müderris Abdullah Efendi, Avar Türkleri’ndendir. Ömer Ziyâüddin Efendi, uzunca boylu, beyaz yüzlü, ak sakallı, vakur ve son derece cömert idi. Arapça, Farsça ve Rusça’dan başka Türk lehçeleri uzmanı idi. İlk tahsiline babasından ders görerek başlar. Gençlikk yıllarına geldiğinde Ruslarla Şeyh Şamil arasında 1825’lerden beri devam eden mücadelelere iştirak eder. Şeyh Şamil’in oğlu Gazi Mehmed Paşa’nın maiyetinde Kafkas Cephesi’nde Ruslar’a karşı yıllarca at üstünde savaşır. O sıralar yirmi yaşlarındadır. Mücadele sona erince Dağıstan grubu Osmanlı Devleti’ne hicret eder. Böylece Ömer Ziyâüddin Efendi de İstanbul’a yerleşir. Burada Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretlerine intisap eder. Aynı yıl şeyhülislâmlığa takdim ettiği Tecvîd-i Umûmî isimli eseriyle, Taşra ruûsuna nail olur. Ömer Ziyaüddin Dağıstani hazretlerinin Silsile-i Şerifi Ömer Ziyâüddin Efendi’nin asıl adı Ömer’dir. Gümüşhânevî hazretleri kendisini, “Sana Ziyâüddin adını veriyorum, isminle muammer ol.” diyerek taltif etmiştir. Yine şeyhinin kendisine “Hâfız Ömer” diye hitap etmesi üzerine gece-gündüz demeden kendi kendine çalışarak altı ayda hıfzını tamamlamıştır. Kur’an’ı hıfzettiği gibi 200 bin hadîsi de râvî zinciriyle beraber ezberlemiştir. Daha çocukken hadis hıfzının isbatı için kendini hafızlar cemiyetine mümeyyiz seçtirmiştir. Bunlara devam ederken bir ara “ben başka tarikata geçsem” diye düşünür. Galata Mevlevîhânesi’ne gider. Ayinleri seyrederken bir ara kendinden geçer. Birisi cübbesinin ensesinden tutar, kubbeye doğru çıkartır, oradan aşağı bırakır. O arada Ömer Ziyâüddin Efendi “Allah” diye haykırır. Ter içindedir. Tekkeye gelip şeyhinin elini öpmek ister, şeyhi Gümüşhânevî hazretleri ise gülerek; “O kadar yüksekten düşersen tabi bağırırsın.” der. Kendisini kaldıranın kim olduğunu anlayan Ömer Ziyâüddin Efendi şeyhinin ellerine kapanmış, dört elle tekkeye sarılmıştır. Gerek çalışması, gerekse hafızasının kuvvetiyle kısa zamanda terakki ederek icazet almıştır. Tahsilini tamamlayıp icazet aldıktan sonra Aralık 1878’de Edirne ikinci Ordu Alay Müftülüğü’ne tayin edilir. Eylül 1892 tarihine kadar 14 sene bu vazifeyi îfâ eder. Haziran 1893-Mayıs 1901 seneleri arasında Malkara kadılığı vazifesinde bulunur. 1903’de Kudüs mevleviyetine, ertesi yıl Malkara kadılığına tayin olunur. “Şeriatte icrâ-ı adâlet eden kişi devletten para almaz.” diyerek kadılık maaşını cebine koymadan talebelerine dağıtır. Ömer Ziyâeddin Efendi Malkara’da iken son eşi Hafize Hanım’la evlenmiş ve kendisinden sekiz çocuğu olmuştur. İlk üç hanımından doğan çocukları yaşamamıştır. Malkara’da bulunduğu süre içinde her sene hatimle teravih namazı kıldırmıştır. Altı saatte tam bir hatimle teravihi bitirir ve eve geldiklerinde sahur olurmuş. Ömrünün son demlerinde bile Kur’ân-ı Kerîm’i baştan sona Fatiha gibi okuyabildikleri bildirilmektedir. Malkara kadılığı vazifesinde iki yıl kaldıktan sonra 1906 senesinde İstanbul’a yerleşir. 1908’de saltanat ve hilafeti savunan Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki’s-selâtîn adlı eserini neşreder. 1909 senesinde 31 Mart Vakasına karıştığı, İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti ve Derviş Vahdetî ile ilgisi olduğu iddiasıyla Divân-ı Harb-i Örfî tarafından müebbet kalebentliğe mahkum edilir. Cezası bir süre sonra sürgüne çevrilerek Medine’ye gönderilir ve orada yedi ay kalır. Bu arada Mısır Hidiv’i Abbas Hilmi Paşa rüyasında Peygamber Efendimiz’i görür. Kendisine, “Medîne-i Münevvere’de bulunan Hâfız Ömer’i himayene al, getir.” diye ismiyle belirterek söyler. Üç gece üstüste aynı rüyayı görür. Nihayet maiyetiyle yola çıkar. Medîne-i Münevvere’ye vasıl olur. Ömer Ziyâüddin Efendi’yi yanına alır. Mısır’a gelirler. Abbas Hilmi Paşa kendisine, “Peygamber’in emaneti!” der, büyük hürmet gösterir. Ömer Ziyâüddîn Efendi böylece Müntezeh sarayına yerleşir. Abbas Hilmi Paşa’nın saray hocalığını ve imamlığını yapar. Burada yaklaşık 10 yıl kalır. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı devam etmektedir. Bir ara Mısır’da İngilizler tarafından hapse atılır. 14 Nisan 1912’de çıkan umumî af üzerine şeyhülislâmlığa müracaat ederek devrin şeyhülislâmından vazife talep etmiştir. Hilâfeti savunan kırk hadîs-i şerîfin yer aldığı Hadîs-i Erbaîn fî Hukûki’s-salâtîn isimli eseri yüzünden bu isteği geri çevrilmiştir. Uzun süren mücadeleleri sonunda nihayet hakkı teslim edilerek önce 5 Ağustos 1919’da Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hilâfiyat (tartışma ve münakaşa yoluyla karşı fikri çürütme) sonra da yine aynı medresenin Hadis dersi müderrisliğine tayin edilmiştir (27 Ekim 1920). Ömer Ziyâüddin Efendi, 1919 senesinde Gümüşhâneli Dergâhı şeyhlerinden İsmail Necati Efendi’nin vefatı üzerine Gümüşhânevî’nin üçüncü halifesi olarak postnişin olmuş, irşat görevini üstlenmiştir. Bu arada Râmûzü’l-ehâdîs adlı hadis kitabını da okutmaya devam etmiştir. Sultan Vahidüddin’in bizzat gelip yaptığı şeyhülislâmlık teklifini “İşgal altında bulunan bir memlekette fetvâ makâmı işgal edilmez.” diyerek kabul etmemiştir. 30 Kasım 1920 senesinde 18 Rebiülevvel Perşembe günü 73 yaşlarında iken Gümüşhâneli Dergâhı’nda âhirete irtihal etmiştir. Kabri Süleymaniye Camii Hazîresi’ndedir. Ömer Ziyâüddin Efendi’nin Türkçe, Arapça ve Dağıstan dillerinde pek çok eseri bulunmaktadır. Lezgi dili ile yazılmış (Çerkezce) Mevlîd-i Şerîf’i 1.000 beyitliktir. Dağıstan yöresinde Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i gibi meşhur olmuştur. Şairlik tarafı baskın olan Ömer Ziyâüddin Efendi’nin Şeyh Şamil’in kabilesinin dili ile yazılmış Kısâs-ı Enbiyâ adlı manzum eseri, Dağıstan’da, Mevlid, Mi’rac ve Mu’cizât isimli eserleri de Edirne’de basılmıştır. Fetevâ-yı Ömeriyye bi-Tarikati’l-Aliyye adlı eseri tercüme edilerek Seha Neşriyat tarafından neşredilmiştir. Diğer eserleri şunlardır: Sünenü akvâli’n-bebeviyye mine’l-ehâdîsi’l-Buhâriyye, Zübdetü’l-Buhârî, Es’ile ve ecvibe fî ilmi’l-hadîs, et-Teshîlâtü’l-atire fi’l-kıraati’l-aşere, Metnü Akâid Tercemesi Adâbu’l-Kur’ân, Mevhibe-i Bârî Terceme-i Buhârî, Mu’cizât-ı Nebeviyye, Zübdetü’l-Buhârî Tercemesi, Zevâidü’z-Zebidî, Mir’ât-ı Kanûn-i Esâsî. Hadis, siyer, fıkıh, tecvid ve kıraat gibi ilimlerde eser vermiş, fıkhî ve tasavvufî eserleri ile tanınan Ömer Ziyâüddîn-i Dağıstani (ks.), son devrin ilim ile tarikati, tasavvuf ile fıkhı bir arada yürüten muhaddis ve mutasavvıflarından, aynı zamanda hadis hâfızlarından biridir. Şöhret ve nüfûzunun, geniş bölgelerde yayılmasından dolayı eserleri çeşitli yörelerde neşredilmiş, dağıtımı yapılmıştır. İstanbul, Dağıstan, Mısır, Trabzon ve Edirne’nin çeşitli matbaalarında basılıp dağıtılan eserleri, Mısır’dan Dağıstan’a, Edirne’den Trabzon’a kadar, geniş bir kesime feyiz kaynağı olmuştur.

📍 İstanbul
Tokatlı Mustafa Haki Efendi (k.s.)

Tokatlı Mustafa Haki Efendi (k.s.)

Hazret-i Mustafa Haki Tarik-ı Hakda muktedamızdır Gubar-ı kadem-i paki Çeşm-i im’ane tutiyamızdır Nasibli canlara ta’ki Menba-ı feyz-penahımızdır. Muhib olanlar Nazmi Dünya vü ukba bahtiyarandır. Tamiri 15 Zilkade 1425 Ketebehu Mahmud İstanbul – Fatih camii kıble tarafındaki hazirede. Mustafa Haki Efendi Hazretlerinin (k.s.) Silsile-i ŞerifiTokat velîlerinden. Doğum târihi belli değildir. 1920 (H.1338) de İstanbul’da vefât etti. Kabri Fâtih Câmii bahçesinde, Gazi OsmanPaşa türbesine yakındır. Sık sık ziyâret edilmektedir. İlmi, ahlâkı, tevâzuu Tokat, Çorum, Sivas, Amasya ve Yozgat’ta dilden dile anlatılmaktadır. Aynı zamanda Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin yeğenidir. Mustafa Hâki Efendi, ilk tahsilini Tokat’ta yaptıktan sonra, Çorum Şeyhi Şîranlı Mustafa Efendiye talebe olup icâzet aldı. Sonra Tokat’a dönüp, talebe yetiştirmeye başladı. Dergahı hak âşıkları, ilim tâlipleri ile dolup taşardı. Yetiştirdiği talebeleri, arasında en meşhuru Sivaslı Mustafa Tâkî’dir. Mustafa Tâkî Efendi vefât edince bâzıları; “İlim üç Mustafa ile gitti. Bunlar Çorum Şeyhi Şîranlı Mustafa, Mustafa Hâki ve Sivaslı Mustafa Tâkî’dir.” demişlerdir Mustafa Hâki Efendi, 1908’de ikinci Meşrûtiyetin ilânı sebebiyle yapılan seçimde devrin ileri gelenlerinin arzûsuyla Tokat mebûsu oldu. Ancak ittihatçıların ve gayr-i müslimlerin oyları ile mebusluğu düşürüldü veİstanbul’da mecbûri ikâmete tâbi tutuldu. Kendisine Çarşamba’daki Mustafa İsmet Efendi dergâhı verildi ve vefâtına kadar burada kaldı. Mustafâ Hâki Efendinin oğlu Behâeddîn Efendi, dînî ilimlerin yanında Eczâcılık mektebini bitirmiş, siyâsî olaylara karışmamak için Türkiye’den ayrılıp önce Medîne’ye gitmiş orada 27 sene ders okutmuş sonrada Şam’a geçmiştir. Torunları zaman zaman Tokat’a gelip akrabâlarını ziyâret etmektedirler. Mustafa Hâki Efendinin sözleri ve kerâmetleri halk arasında anlatılmaktadır. Bunlardan bâzıları şöyledir: Mustafa Hâki hazretleri Samsun’a geldiği bir günde misâfir kaldığı evde ikram edilen meyveyi yerken buyurur ki: “Bu gece dünyâya bir oğlum gelse gerektir.” Tokat’a gelindiğinde görülür ki sözün söylendiği o saatte Behâeddîn Efendi dünyâya gelmiştir. Mustafa Hâki hazretleri sohbetlerde umumiyetle Eshâb-ı kirâm sevgisinden bahseder, Eshâb-ı kirâm sohbet ile yükseldi. Eshâb-ı kirâm dîni bildirenlerdir. Eshâb-ı kirâma dil uzatan, dîni yıkar. Eshâb-ı kirâmın îmânda ayrılıkları yoktur. Hepsi bütün velîlerden üstündür. İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak ve tasavvuf yolunda ilerlemektir. İslâmın temeli; Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine inanmak ve yapmaktır. Nasihat istiyen birisine buyurdu ki: “Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Hakaret görebilir, eziyet görebilir, cefaya uğrayabilir. Lâkin ondan hep güzel temiz faydalı şeyler çıkar. Müminin, insanları ayırmadan, hepsine aynı şekilde davranması ve güzel ahlâklı olması lâzımdır.” Kerâmet hakkında da; “Bir kimsenin havada uçtuğunu suyun üzerinde yürüdüğünü görseniz, İslâmiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Şâyet bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklarda gevşeklik varsa hemen ondan uzaklaşınız. Çünkü zararı dokunur.” derdi. Vefâtı sebebiyle yazılan mersiyeden bir bölüm: Hicrânda koydun bizleri ey Mürşîd-i ebcel Nâkısları kim eyleyecek kâmil ü ekmel Destine yapışdık ebedî bir habl-i metîne Çekdin elini nâkıs olan düşdi zemîne Eyvâh geçirdik dem-i fırsatları eyvâh Allaha ulaştırıcı sohbetleri eyvâh Feyz-i nazarın mürdeleri eyledi ihyâ Bu seng-dil Âdemliğini bulmadı hâlâ Sen bizleri cezb eder idin arş-ı berîne Biz kendimizi attırırız zîr-i zemîne Hayfâ o nezâfet o zerâfet, o cemâl Cem’ olmış idi sende hemân cümle kemâlât El-Bakî E’azım-ı meşayih-i Nakşbendiyye-i Halidiyyeden İsmetullah Efendi Dergahı Postnişîni Tokadî es-Seyyîd el-Hac Mustafa Hakî Efendi Hazretleri’nin aram-gah-ı ebedîsidır. Fî 23 Rebî’ü’l-ahir 1338 ve fî 15 kanün-ı sanî 1336 Ebedî olan (Allah) Nakşibendiyye tarîkati’nin Halidiyye kolunun büyük şeyhlerinden Ismetullah Efendi Dersahı Postnişîni Tokatlı Seyyid Hacı Mustafa Hakî Efendi Hazretleri’nin ebedî dinlenme yeridir. 15 Ocak 1920 Hazret-i Mustafa Hakî Tarîk-ı Hakda muktedamızdır. Gubar-ı kadem-i paki Çeşm-i im’ane tütiyamızdır Nasîbli canlara ta ki Menba-ı feyz-penahımızdır Muhib olanlar Nazmî Dünya vü ukba bahtiyarandır. Ta’mîri 15 Zî’l-ka’de 1425 Ketebehu Mahmud. Hak yolunda rehberimiz Mustafa Hakî Hazretleri’ dir. (Onun) Temiz ayasının tozu söz pınarlanna sürmemizdir, (O) Nasibi olan kişilere feyiz kaynağıdır. Ey Nazmî, onu sevenler: “Dünyada ve ahirette talihlilerdendir.” Onarımı 27 Aralık 2004 (Hattat) Mahmud (Şahin) yazdı. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) İç Anadolu Evliyaları , Türkiye Gazetesi [/toggle]

📍 İstanbul
Hacı Hafız Mustafa Özgür (k.s.)

Hacı Hafız Mustafa Özgür (k.s.)

İstanbul – Göztepe’de; Şahkulu Sultan dergahının arkasında yer alan Merdivenköy kabristanında Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi 1938 yılının ocak ayının ilk gününde Kars’ın Susuz ilçesinin Kayalık (Bendivan) köyünde dünyaya gelmiştir.Babası Hacı Ruşen Efendi, annesi ise Şehriye Hanımdır.Beşi erkek ikisi kız toplam yedi kardeşin en küçükleridir. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi oniki yaşında hafızlığa başlamış, ondört yaşında da hafızlığını bitirerek zamanın müderrislerinden olan Oflu Hacı Muhammet Sula ve oğlu Hacı Hüseyin Sula Efendilerden Fıkıh, Hadis ve Arapça dersleri almıştır. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendinin köyü olan Kayılık (Bendivan) köyü bünyesinden çıkardığı hafızları ve alimleri ile bilinen ve tanınan bir köydür. 16-17 yaşlarında hem medrese hocalarından ilim tahsiline devam etmiş hem de aynı zamanda çevre köylerde vekil olarak imametlik görevine başlamıştır. Bu durumu askerlik görevini yapıp dönünceye kadar devam etmiştir. Askerliğini yapmadan önce yine böyle imamlık yaptığı bir köy olan Kars Merkez Çakmak Köyünden Gülgez Hanımla evlenmiştir. Bu hanımdan iki çocuğu olmuştur. Askerden sonra Kars Müftülüğünün açtığı yeterlilik sınavlarını kazanmış ve vekâleten sürdürdüğü memuriyet hayatına asil olarak devam etmiştir. Kars’ın muhtelif camilerinde müezzinlik, imam-hatiplik görevlerinde bulunan Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi, bir dönem de Kur’ân Kursu hocalığı görevini sürdürmüş ve halen görevlerini sürdürmekte olan çok sayıda hafız, imam ve hoca yetiştirmiştir. Bu arada ilk hanımı olan Gülgez Hanımı bir hastalık neticesinde kaybeden Hafız Mustafa Efendi Söğütlü Köyünden Ayşe Hanımla ikinci evliliğini gerçekleştirmiştir. Bu ikinci evliliğinden yedi erkek iki kız çocuğu dünyaya gelmiştir. Askerlik görevini sürdürürken tanıştığı bir arkadaşı ona Eşşeyh Esseyyid Hacı Mustafa Hayri Baba Hazretlerinden bahsetmiştir. Askerlik görevi bittikten sonra o zamanlar Hayri Baba Hazretlerinin Kars’taki müritlerinden Hacı Nazım Efendinin vesilesi ile mektupla, Ankara’da ikamet eden Hayri Baba’dan tarikata intisap dersi almıştır.(1961) Tarikat-ı Kadiriyenin Halisiye Koluna bu şekilde intisab eden Hafız Mustafa Efendi dört yıl boyunca hiç şeyhini görmeden sadece mektupla irtibat sağlayarak intisabını sürdürmüştür.Bu dört yılın sonunda Ankara Etlik’te oturan şeyhini ziyaret edip karşılıklı olarak tanışıp görüşme lütfuna nail olmuş ve bu uzun süren hasret sona ermiştir.Bu ilk görüşme esnasında Şeyhi Hayri Baba Hazretleri kendisine, Kars’ta tarikata intisap dersi vermeye ve halka-i zikir çektirme izni vermiştir. Hayri Baba Hazretleri Ankara’dan İstanbul’a taşındıktan sonra (1965 aralarındaki zahiri mesafe daha da artmıştır. Eşşeyh Hafız Mustafa Efendi bu hasrete ancak yedi yıl daha dayanabilmiş ve 1972 yılında İstanbul’a gelerek şeyhini ziyaret etmiş ve kendisinin de İstanbul’a tayinini almak istediğini belirterek bu konuda izin istemiştir. Hayri Baba Hazretlerinin de uygundur demsi üzerine hemen işlemlere başlamış ve aynı yıl İstanbul’un Üsküdar İlçesine bağlı Örnek Mahallesi Camiinde göreve başlamıştır. Otuz yıl süren hocalık görevi esnasında şeriattan ve bağlı olduğu tarikattan ödün vermediği için o dönemin müftüleri ile anlaşamayıp görev yaptığı zaman zarfında sık sık bir camiden diğer bir camiye tayin edilmiş ve ancak görev yaptığı beşinci camiden emekli olmuştur. Bir ara tekrar Kars’a tayini çıkan Hafız Mustafa Efendi’yi, Şeyhi Hayri Baba Hazretleri “Hayır evladım sen bize burada lazımsın” diyerek göndermiş ve tekrar İstanbul’a geri nakletmesinde bizatihi maddi ve manevi olarak yoğun bir çaba sarf etmiştir. Hafız Mustafa Efendi’nin İstanbul’da Görev Yaptığı Camiler : – Üsküdar Örnek Mahallesi Camii – Bakırköy Dârusselam Camii – Bakırköy Kartaltepe Camii (Sefâköy) – Bakırköy Ali Osman Camii – Üsküdar Beylerbeyi Küplüce Camii (Bu camiden emekli olmuştur.) Görev yaptığı otuz sene boyunca tarikata verdiği hizmetlerden ve kazandırdığı sayısız müritlerden dolayı şeyhinin teveccühünü kazanan Hafız Mustafa Efendi, Hayri Baba Hazretleri ile karşılaştığı ilk andan itibaren Tarikat-ı Kadiriye-i Halisiyye’de aktif görevler tayin edilmiş olup, vefatından hemen önce (1979) şeyhi Hayri Baba tarafından tam icazet verilmiş olan sekiz erkek halifeden birisi olarak taltif edilmiştir. İstanbul, Erzurum, İzmir, Bursa, Uşak, Çanakkale, Kars, Kütahya, Adana, Antalya ve hemen hemen Türkiye’nin her köşesinde; Almanya’nın Berlin şehri başta olmak üzere birçok şehrinde, Avusturya’da, Amerika’da ve Mısır’da Tarikat-ı Kadiriyyenin dergâhlarını kurmuş ve yetiştirmiş olduğu zakirler vasıtası ile buralarda halka-i zikir meclisleri oluşturup bu nurlu yolun kıyamete bâki kalması için elinden gelen bütün maddi ve manevi gayretlerini seferber etmiş ve etmeye de devam etmektedir. Bu manevi hizmetlerine 1993 yılında kurduğu ÖZGÜR VAKFI’NI DA ekleyerek Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma hizmetlerinde de öncülük etmiştir. Hafız Mustafa Özgür Hocaefendi ; 25 ekim 2014 tarihinde vefat etmiş ve İstanbul – Göztepe deki Merdivenköy kabristanında babasının yanına sırlanmıştır.

📍 İstanbul
La’li Muhammed Fenayi (k.s.)

La’li Muhammed Fenayi (k.s.)

📍 Edirne
Hasan Sezai Gülşeni (k.s.)

Hasan Sezai Gülşeni (k.s.)

Edirne – Kavaklı Tekke sokakta yer alan Hasan Sezai Tekkesinde . XVIII. asırda Gülşeniliğin güçlü temsilcisi ve kendi adına izafe edilen Sezaiyye kolunun piri Hasan Sezayi Efendi ‘nin tam adı Hasan b. Ali’dir. Aslen Mora’lı olup, 1080/ 1669 yılında Gördes’te (Korent) doğmuştur. W. Björkman tarafından Sezayi’nin aslen Rum olduğuna dair verilen malumatın doğruluğunu teyid eden bir kayda kaynaklarda rastlanmamaktadır. Bu iddia olsa olsa Kamusu’l-A ‘lam’da “an asl Maralı” ibaresinin yanlış anlaşılmasından ileri gelmiş olmalıdır. On sekiz yaşına kadar doğum yeri olan Gördes’te kalmış, 1098/ 1687’de Venediklilerin burayı işgal etmeleri üzerine gemi ile İstanbul’a gelmiştir. Bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra Edime’ye geçmiş, burada Piyade Mukabelesi Kalemi’nde kendisine görev verilmiştir. Hasan Sezayi, bir yandan bu görevini ifa ederken diğer yandan kendisini Hakk’a erdirecek bir mürşid-i kamil aramıştır. Gördüğü bir rüya üzerine Aşık Musa Dergahı Şeyhi Muhammed Sırri Efendi’ye intisab etmiş ve bir süre hizmetinde bulunmuştur. Şeyh Şucaüddin Zaviyesi’nde talebe yetiştirmekle meşgul iken, Şeyh Mehmed Sırri’nin vefatından sonra yerine geçen Kastamonulu La’li Muhammed Fenayi ‘ye intisab ederek manevi terbiyesi altına girmiştir. Daha sonra seyr u sülukunu tamamlayıp icazetini almış ve halifesi olarak Veli Dede Dergahı’na postnişin olmuştur. La’li Fenayi Efendi’ye son derece sıkı bir hürmet hissi ile bağlanan Sezayi’nin, pek çok yerde kendi ismi ile birlikte onu da zikrettiğini görüyoruz: Her biri vechine mir’at olmuş Gören ol vechi bizzat olmuş Görinür vech-i Sezayi’den ol Bilinen hal Fenayi’den olmuş Hasan Sezayi ‘nin La’li Efendi’den başka Mısır’da bulunan Gülşeni şeyhlerinden İbrahim Çelebi’den de tarikat icazeti aldığını biliyoruz. Şöyle ki, Hüseyin Vassaf Sefine’de, Mısır Kahire Gülşeni Asitanesi’nde irşad seccadesinde oturan Şeyh İbrahim Çelebi tarafından Pir-i Sani Sezayi-i Gülşeni’ye verilen icazetnamenin suretini o zamanın şive-i beyanına göre vermektedir. Hasan Sezayi de şeyhi La’li Efendi gibi Sümbüli, Celveti, Uşşaki ve Nakşibendi tariklerinde yekta olup, Bektaşiyye tarikatında da devrin önderidir. Dolayısıyla pek çok abdalı terbiyesi altına almış, hatta Edime yakınlarında bulunan Muhyiddin Baba Tekkesi’ni tamir ettirmiştir. La’li Muhammed Efendi’den sonra posta oturan Mahmud Hamdi Efendi (ö. 113/ 1702)’nin vefat etmesi üzerine, Aşık Musa Efendi Dergahı postnişinliğine tevcih olunmuş, halifelerinden Ahmed Müsellem Efendi’yi Veli Dede Dergahı’na geçirerek görevini buraya nakletmiştir. Dergaha ait vakıfların kiralarını topladığı için “Cabi Dede Efendi” olarak da tanınan Hasan Sezayi, “Didi hatif Sezayi rıhlet itdi”, “Kudse pervaz eyledi ruh-ı Sezayi Gülşen”, “Sezayi göçdi kutb-ı ‘asr iken Firdevs-i a’laya”, “Kutb iken göçdü Sezayi rahmetullahi aleyh” ve “Sezayi kutb-ı ‘alem şimdi uçmağa olur bülbül” mısralarının delaleti olan 18 Ramazan 1151/29-30 Aralık 1738 Pazartesi sabaha karşı saat 4.30’da vefat etmiş, ismi ile anılan dergahın haziresine defnedilmiştir. Sezayi Efendi’nin irtihal ettiği gece aşağıdaki beyitleri okuduğu rivayet edilmektedir: Rah-ı ‘aşkda canını kurban iden Şüphesiz ol vasıl-ı Yezdan olur Gülşeni’den bir kadeh nüş eyleyen Ey Sezayi nail-i canan olur La’li Efendi işaretleriyle Sezayi’nin terbiye ettiği Nazir İbrahim Efendi, bir şiirinde onun aşıkların önderi, sadıkların rehberi, vaktin kutbu ve aktabı hakikat sırlarının agahı olduğunu beyan eder: Sezayi pişva-yı ‘aşıkandır Sezayi reh-nüma-yı sadıkandır Sezayi kutb-ı vaktı olmuş idi Hem aktab ile bil ol hem-mugandır Nazıra derdmend-i dergehidir Ol esrar-ı hakikat agehidir Ailesi Oldukça küçük yaşta Ali Efendi tarafından Şeyh Seyyid Osman Efendi’nin kızıyla evlendirilen Hasan Sezayi’nin, kaç çocuğu olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, kaynaklarda iki oğlu ile iki kızından söz edilmektedir. Büyük oğlunun ismi Muhammed Sadık (ö. 1175/ 1761-62) iken, küçüğünün ismi bilinmemektedir. Kızlarından Zehra Hanım’ı halifelerinden Ahmed Müsellem Efendi, diğerini de Şeyh Gürcü Ali Efendi’nin halifesi Hafız Mustafa Efendi ile evlendirdiğini biliyoruz. Sezayi’nin Divan’ındaki bir tarih manzümesi bize onun 1123/ 1711 senesinde çok küçük yaşta kaybettiği Fatma Zehra adlı bir kızının olduğunu haber vermektedir. Bunların dışında Mora yarımadasında yaşayan İbrahim Efendi adında bir kayın biraderi de vardır. Bu zat, Gördes’te zaviye haline getirdiği evin yönetiminden sorumludur. Mektübat’ta bu zata temas edilmiştir. Osmanlı Müellifleri’nde, Hasan Sezayi Efendi ‘nin hem aşık ve hem de şiirlerinin hikmetlerle dolu bir şair olduğu ve şiirlerinde kullandığı “Sezayi” mahlasının kendisine Niyazi-i Mısri (ö. 1105/ 1694) tarafından verildiği belirtilmektedir. Bir şiiri şu şekildedir: Hal-i siretden haber bilmez o kim süret görür Süretin aslın duyarsa ‘aynıla siret görür Ademin aslın bilür anlar hilafet sırrını Meclisinde mürşidin kim sıdkıla sohbet görür Hakin iksir aldığın seyreyler ol ‘ayne’l-yakin Dergeh-i pir-i hakikatde o kim hıdmet görür Seyr iden eşyada vech-i mutlakın envannı Her dil mür-ı za’ifi ‘alem-i vüs’at görür Kim görür burc-ı celalinden tecelli cilvesin Zillet-i yari kabül eyler anı ‘izzet görür Narını nür-ı cemalinden o kim itfa ider Narını nür eyler amma yine germiyyet görür Nar-ı nürından Sezayi mahvolan ehl-i kemal Görmez ol gayrı tecelli ‘ayn-ı ‘ayniyyet görür. Eserleri Sezayi’nin tespit edilebilen eserleri şunlardır: Mektübat, müretteb ve matbu Divan, İzahu’l-Meram, Kaside, Makale-i Niyazi-i Mısri Şerhi, Makale-i Şerifeleri, Nutk-ı Arifane, Risale-i Eşrat-ı Saat, Şümü’un Lami’dir Silsilesi Sezaiyye, Pir Hasan Sezayi’ye nisbet edilen Gülşeniliğe bağlı bir koldur. Gülşeniyye tarikatının XVIII. asırdaki yeni bir filizi olarak değerlendirilen Sezailik’te saliklerin işini kolaylaştırmak ve muhib olanları da teşvik etmek amacıyla Hasan Sezayi, seyr u sülükta asıl ve furü’ isimlerde bazı değişiklikler yapmıştır. Asıl (La ilahe illallah, Allah, Hü, Hak, Hayy, Kayyüm, Kahhar) ve furü’ (Fettah, Vahid, Ehad, Samed, Allah) isimlerde bazı kolaylıklar getirmiştir. Hasan Sezayi’nin silsilesi Pir İbrahim Gülşeni’ye şu şekilde ulaşmaktadır: Şeyh La’li Muhammed Fenayi, Şeyh Mehmed Sırri (ö. 1051/ 1640), Şeyh Necibüddin Hasan Ahseni, Seyyid Ali Safveti (ö. 1005/ 1595), Emir Ahmed Hayali (ö. 977 / 1569), Pir İbrahim Gülşeni (ö. 940/ 1533) Halifeleri Hasan Sezayi’nin bilinen halifeleri ise şu zatlardır: Şeyh Ahmed Müsellem Efendi, Şeyh Vefa b. Müsellem, Şeyh Abdullah b. Müsellem, Şeyh Hafız Mustafa Efendi, Şeyh Gürcü Ali Efendi, Şeyh Peyk Dede Efendi, Şeyh Hasib Bey, Şeyh Kmmi Hasan Efendi, Şeyh İbrahim Nazir Efendi, Şeyh Muhammed Fakri-i Kırımi, Derviş Yüsuf Efendi, Şeyh Seyyid Osman Efendi, Hayrabolulu Fazıl Dede, Karasulu Ali Dede, Çukadar Muhammed Efendi, Receb Dede, Şeyh Süleyman Efendi, Mahmüd Efendi, Boğazhisari Ahmed Efendi, Keşfi Hüseyin Efendi, Filibeli Seyyid Muhammed Efendi, Muhammed Sadık Efendi ve Tatar Hasan Efendi. Hasan Sezai Gülşeni Tekkesi Gülşeniler Zaviyesi, Aşık Efendi, Gülşeni, Sezai Tekkesi ve Şah Melek Zaviyesi adlarıyla da bilinen Hasan Sezai Tekkesi; Talat Paşa Mahallesi, Bostan Pazarı Caddesi ‘nde yer almaktadır. Halveti tarikatının (Gülşeni-Sezai) koluna bağlı bu tekke, Şah Melek Bey tarafından H.892/M.1486 tarihinde camisiyle birlikte inşa edilmiştir. Cami, türbe, şadırvan, çeşme ve hazireden oluşan tekkenin günümüze; minaresi, iki türbesi, şadırvanı, çeşmesi ve haziresi ulaşabilmiştir. Bu yapılar; doğu, kuzey ve güney yönlerinden bahçe du­ varlarıyla çevrili bir avlu içerisinde yer almaktadır. Tekkenin bulunduğu avluya giriş, avlu duvarının batı kanadındaki iki türbenin (Hasan Sezai, La’li Fenai ve Aşık Efendi türbeleri) ortasında kalan bir kapıyla sa­ğlanmaktadır. Kapı, iki türbe arasındaki taş ve tuğla ile almaşık teknikte örülmüş ve üstten iki sıva tuğla kirpi saçakla son­lanan bir duvar üzerinde yer almaktadır. Düşey dikdörtgen planlı, mermer söveli ve kemerli kapı açıklığının üzerinde yatay dikdörtgen formlu H.1151/M. l 738 tarihli onarım kitabesi bulunmaktadır. İki basamakla ulaşılan kapının kemer köşeliklerinde, birer gülbezenk motifi yer almaktadır. Kapı, yandan profil silmelerle kuşatılmıştır. İki kanatlı demir kapıdan düz tavan örtülü girişe ulaşılır. Buradan da tekke yapılarının bulunduğu bahçeye geçilmektedir. Bahçeye giriş kapısı üzerinde bakıldığında yuvarlak bir kemer, kemeri oluşturan tuğlalar şeklindedir. Kalın der­zlidir. Kapının bulunduğu bu duvar, dış cephede olduğu gibi, burada da üstten iki sıra tuğla kirpi saçakla sonlanmaktadır. Kapıdan avluya girildiğinde, girişin kuzey ve güneyinde birer türbe yer almaktadır. Bunlardan güneydeki, Hasan Sezai’ye, kuzeydeki ise tekke şeyhlerinden La’li Fenai Efendi ve Aşık Efendi’ye aittir yükselen pabuç kısmının doğu ve batı cepheleri üst seviyelerde pahlanmıştır. İki sıra düzgün kesme taş örgüden sonra gelen yarım daire profilli bilezikten sonra geçilen gövde, düşey olarak uzanan silmelerle bölümlenmiştir. Yine bir yanın daire profilli bilezikle sonlanan gövdeden ve üç sıra taş örgüden sonra şerefe gelmektedir. Mermer korkuluğa sahip şerefe altı, beş sıra mukarnasla dolgulanmıştır. Şerefeden sonra petek ve piramidal külahla devam eden minare, alem ile sonlanmaktadır. Minare kaidesinin doğu cephesindeki basık kapıyla harime, pabuç kısmına giriş cephesindeki yine basık bir kapıyla da caminin mahfil katına geçilmektedir. 1971 yılına ait fotoğraflarında, şerefeden soması yıkık olarak görülen minare, son onarımlarla aslına bağlı kalınarak tamamlanmıştır. Bu onarımlar sırasında, şerefe ve korkuluğu ile petek, külah, alem ve pabuç kısmındaki eksik kısımlar tamamlanmıştır. 1950’li yıllara ait fotoğraflardan anlaşıldığına göre cami ile minare arasında bir boşluk bulunmaktadır. Belirleyemediğimiz bir tarihte, minare ile cami arasına; cami ile aynı yükseklikte bir mekan eklenmiştir. Niteliği belirlenemeyen bu mekanın selamlık olma ihtimali vardır. 10.12.2006-10.03.2007 tarihleri arasında yapılan kazı çalışmasında caminin batı cephesinde bu bölüme ait temel kalıntılarına rastlanılmış ve bir ocak nişi ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde bu yapı­lardan sadece minare sağlam, onarılmış olarak ayakta durmaktadır. Sezai Tekkesinin Şeyhler Tekkede Pir Hasan Sezayi’ye kadar şu zatlar şeyhlik postuna oturmuştur: Aşık Müsa Efendi, Abdülkerim Efendi, Sadık Efendi, Kutbi Efendi, Sırrı Efendi, Seyyid Ali Efendi, La’li Muhammed Efendi, Mahmud Efendi ve Hasan Sezayi. Pir Hasan Sezayi:’den sonra sırasıyla şu zatlar postnişin olmuştur: Hasan Sezayi:’nin oğlu Mehmed Sadık Efendi, onun oğlu Çelebi Hasan Efendi -kızının oğlu Şeyh Mahmud ve Şeyh Ahmed Efendilerle müştereken­ Çelebizade Sezayi: Efendi – kız kardeşinin mahdumları Şeyh Mahmud ve Şeyh Ahmed Efendilerle müştereken-, Çelebi Hasan Efendi’nin kızının oğlu Şeyh Ahmed Efendi, Ahmedzade Mehmed Efendi, Çelebi Hasan Efendi’nin kızının bir diğer oğlu Şeyh Ahmed Efendi -Çelebi Abdüllatif Efendi’nin babası Şeyh Mehmed Efendi ile müştereken-, Ahmedzade Şeyh Hasan Sezayi Efendi. Hasan Sezai Türbesi Eskiden bir sebzeci dükkanı olduğu bilinen yapı, Hasan Sezai Efendi ‘nin vasiyeti üzerine H.1151/M.1738 yılında türbeye dönüştürülmüştür. Kareye yakın dikdörtgen planlı ve düzgün kesme taştan inşa edilen yapının üzeri pandantifli kubbeyle örtülüdür. Bu kubbenin 1751 yılında yapılan onarım sırasında yaptırıldığı bilinmektedir. Düzgün kesme taşlarla örülmüş olan türbenin batı cephesinde; dıştan demir şebekeli kare formlu, mermer söveli, sağır alınlıklı ve sivri kemerli iki adet pencere yer almaktadır. Bu pencerelerin sivri kemerleri kalın derzli tuğla ile örülmüştür. Cephenin üst bölümünde ortaya yakın bir yerde, pencere kemerlerinin ortasına gelecek şekilde yerleştirilmiş yatay dikdörtgen formlu dört satırlık H.1153/M.1741 tarihli bir onarım kitabesi bulunmaktadır. Cephe üstten ve yandan yarım daire kesitli profil süsleme ile sınırlandırılmıştır. Düzgün kesme taş ile örülen kuzey cephe üzerinde, batı cephes­ indekilerle aynı karakterde bir adet pencere ile bu pencerenin mermer sövesi üzerinde tarihi belli olmayan bir kitabe kuşağı bulunmaktadır. Ahmet Efendi1 tarafından kaleme alınan kitabenin okunuşu . “Eya Şah-ı rus’ül rahm et Seza-i derdimendindir Kapun bekler kadem-i hizmetinde pir u perverdir” şeklindedir. Türbenin sağır olan güney cephesine karşın doğu cephesinde biri büyük; diğeri ise küçük boyutlu iki kapı bulunmaktadır. Kapılardan güney kesimde olanı diğerine göre daha büyük olup, sövesiz ve lentosuzdur. Diğer kapı ise, boyut olarak daha küçük ve aşağı kotta olup, mermer sövelidir. Kemerin kilit taşında çarkıfelek motifi, kemer köşelerinde ise gül dalından oluşan süslemeler yer almaktadır. Bu kapının hemen üzerinde, kare formlu bir mermer levha üzerinde Hasan Sezai’nin tuğrası bulunmaktadır. Tuğra levhasının dört bir yanında bitkisel kar­akterli bir süsleme kuşağı bulunmaktadır. Mehmed Ta’ib tarafından yazılan tuğranın okunuşu; ”Ya Hazreti Şeyh Hasan Sezai Gülşeni Ketebehu Mehmed Taib Sene H.1153/M 1740″ şeklindedir. Diğer cepheler gibi düzgün kesme taş ile örülen doğu cepheye belirleyemediğimiz bir tarihte betonarme olarak bir ek mekan yapılmıştır. Üzeri eğimli bir çatı ile kapatılan bu mekanın yapımı sırasında, cephede daha önce var olan büyük kapı açıklığı örülerek kapatılmıştır. Günümüzde türbeye giriş bu modem ek mekan arcılığıyla sa­ğlanmaktadır. Yuvarlak kemerli kapı açıklığından türbeye girildiğinde; ortada Hasan Sezai’ye ait mermer sanduka bu­lunmaktadır. Son onarımlar sırasında sandukanın tamamı, damarlı mermerle kaplanmıştır. Türbenin güney duvarı, ortasında yarım daire formlu bir mihrap nişi ile bunun hemen doğusunda, dikdörtgen kesitli ve yuvarlak kemerli bir dolap nişi yer al­ maktadır. Pandantiflerle geçilen bir kubbe ile örtülü türbenin iç duvar yüzeyleri ve Hasan Sezai Türbesi, doğu cephesi kubbe tamamen sıvalı ve boyalıdır. Türbenin doğu cephesinde varlığı bilinen ancak, son onarımlar sırasında kapatılan yuvarlak kemerli büyük kapı, içeride camekanla kapatılan bir nişe dönüştürülmüştür. La’li Fenai ve Aşık Efendi Türbesi Kuzeydeki şeyhlere ait türbe yapısı ise, kare planlı olup üzeri iki yöne eğimli, kiremit çatıyla örtülüdür. Edime Vakıflar Bölge Müdürlüğü Arşivi’ndeki 1960 yılına ait fotoğraflardan elde edilen bilgilere göre, ahşap karkas arası hımış dolgulu yapının batı cephesinde; demir şebekeli dikdörtgen açıklıklı penceresinin solunda çift kanatlı ahşap kapısı yer almaktadır. Ancak bu kapı günümüze ulaşamamıştır. Sağır kuzey cephesine karşılık, güneyde cephede dikdörtgen kesitli bir pencere, doğu cephesinde ise yine dikdörtgen kesitli bir kapı bulunmaktadır. Günümüzdeki girişi, doğudaki kapı ile sağlanan ve betonarme olarak yenilenen türbenin mekanında ise biri üç; diğeri iki kademeli kaide üzerinde yer alan ahşap sandukalar yer almaktadır. Şadırvan Tekke yapılarının bulunduğu bahçenin batı bölümünde yer alan şadırvan H.1164/M.1750 yılında Mustafa Efendi tarafından yaptırılmıştır. Poligonal planlı bir alanın ortasında yükselen taş kaideye oturan ortasındaki mermer hazne de, dilimli bir gövdeye sahiptir. Şadırvanın etrafını kuşatan dilimli mermer levhaların alt ve üst Sezai’nin tuğrası (2008) kesimlerinde profilli süslemelerden oluşan kuşaklar vardır. Dilimli gövdenin her bir yüzeyinde, birer gülbezenk motifi yer almakta ve bunların ortasında da musluklar bulunmaktadır. Son onarımlar sırasında üzeri demir profillerle örülen şadırvanın etrafında, küp şeklinde betonarme oturma birimleri bulunmaktadır. Şadırvanın doğu yüzünde Nazira Efendi tarafından kaleme alınan kitabesi bulunmaktadır. Kitabenin okunuşu şu şekildedir; “Rum ilinin ebruyi Mustafa el hur peştevi Yapdı bu havzu giderken hacca ‘izz ü şan ile Geldi ba tevfik-ı Bari yazdı tarihin nazir Oldu ihya tekye-i vala bu şadırvan ile Sene H.1164/M 1750″ Çeşme Hasan Sezai Türbesi’nin güney cephesine bitişik durumdaki çeşmenin yarıya yakın bir kısmı ile yalak ve ayna taşı günümüzde toprak altında kalmıştır. Kesme taştan inşa edilmiş olan çeşme, kare planlı ve piramidal taş külahla örtülüdür . Oldukça sade bir görünüşe sahip çeşmede herhangi bir mimari unsur bulunma­ maktadır. Cami, türbe, şadırvan, çeşme ve hazire yapı­ larından oluşan tekke, günümüze kadar pek çok tahribata maruz kalmıştır. Buna bağlı olarak da, H.1041/M.163, H.1151/M.l 738, H.1153/M.l 740, H.1165/M.175, H.1286/M.1869, H.1305/M.1887, tarihlerinde onarılmıştır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.