Ana Sayfa Evliya
2.869 kayıt

Evliyaların Manevi Coğrafyası

Anadolu'dan Hicaz'a uzanan 2.869 evliya türbesi. Hayat hikâyeleri, ziyaret adabı ve harita rehberi bir arada.

Haritada Keşfet →Popüler Sıralama

Sıkça Ziyaret Edilen Evliya Türbeleri

Sayfa 27 / 29 · 2.869 kayıt

Ziyâeddîn Nahşebî

Ziyâüddîn Nahşebî Ziyâüddîn Nahşebî Hindistan âlim ve velîlerinden. Bedâyûnlu idi. Bedâyûnî, Nahşebî, Dehlî ve Hindî nisbet edildi. Şeyh Hamîdeddîn Nâgûrî’nin torunu ve halîfesi olan Şeyh Ferîd’in talebesi olup seyyiddir. Ondan ilim öğrenip, feyz aldı. Hindistan’da onun devrinde Ziyâ isminde üç kimse vardı. Biri Nahşebî diğerleri, Ziyâ Semnânî ve Ziyâ Bernî idi. Ziyâ Semnânî, zamânın büyük evliyâsı Nizâmüddîn Evliyâ’ya muhâlifti. Ziyâ Bernî, Nizâmüddîn Evliyâ’yı çok severdi ve onun talebesiydi. Ziyâ Nahşebî ise, Nizâmüddîn Evliyâ’ya muhâlif olmadığı gibi, talebesi de değildi. Herkesten uzak bir hayat yaşardı. Kimseyi beğenmemezlik etmez, kimseye de gönül bağlamazdı. Bedâyûn’daki, isimsiz ve ıssız zâviyesinde kitap yazmakla meşgûl olurdu. Silk-üs-Sülûk, Aşere-i Mübeşşere, Külliyât, Cüz’iyyât, Tûtinâme adlı eserlerinden başka, daha birçok telifleri vardır. Eserleri daha çok, açıklanması zor meselelere dâirdir. Silk-üs-Sülûk adlı eseri, güzel ve tesirli bir dille yazılmış olup, evliyânın hikâyelerini ve sözlerini ihtivâ etmektedir. Eserlerinde, kendi yazdığı pekçok şiiri de vardır. 1350 (H.751) yılında Bedâyûn’da vefât etmiştir. Ziyâüddîn Nahşebî buyurdu ki: Büyüklerden biri, bir kadınla evlendi. Gece olunca ona; “Ey hanım, pijamamı hazırla yatacağım.” dedi. Hanımı; “Efendim, senin Mevlâ’n (sâhibin) yok mu?” dedi. “Vardır” buyurdu. “Senin Mevlâ’n uyur mu, uyumaz mı?” dedi. “Uyumaz” buyurdu. “Mevlâ’n uyanık iken sen uyumaktan hayâ etmez misin?” dedi. İnsan, ölüm, fakr ve ateşin (Cehennem'in) yarış meydanındadır. Allahü teâlâ onun terbiyecisi, peygamberler sürücüsü, kitaplar öncüsüdür, o ise serkeştir, söz dinlemez. Kardeşim, eskiden öyle insanlar vardı ki, başkalarının günah işlediklerini duysalar, sıtmalı gibi titrerlerdi. Senin ise kendi günâhından için yanmıyor. Eskiden bir âdet vardı; güller açınca, insanlar oyun oynarlar, eğlenirlerdi. Bu sebebtendir ki, her sene güllerin yetişme, açılma zamanı gelince, Ma’rûf-i Kerhî hazretleri üzülür; “Gül açtı, şimdi insanlar oyunla meşgûl olacaklar” derdi. Büyüklerimiz diyorlar ki, bir kimsenin başkasının emri altında olması, nefsinin emri altında olmasından iyidir. Dervişlerden biri, Cuma günleri dışarı çıkar, kimi görse; “Mescide hangi yoldan gitmeli?” diye sorardı. Birisi ona; “Senelerdir mescide gidersin, yolu öğrenemedin mi?” dedi. “Bilmiyorum, ama gittiğimiz yolda mahkûm olmak, hâkim olmaktan daha iyidir” derdi. Dinle, iyi dinle! Vehb bin Münebbih anlatır: Ka’b-ül-Ahbâr, mescidde arka saflarda durur. Ona; “Bunun altında hangi sır gizlidir?” diye sordular. Buyurdu: “Tevrât’ta okudum ki, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden öyle insanlar vardır ki, onlardan biri başını secdeye koyunca, başını secdeden iyice kaldırıncaya kadar, Allahü teâlâ onun arkasında olanı magfiret eder. Ben de hepsinden geride dururum, umarım ki, öyle birisinin secdesiyle benim işim görülsün.” Büyük şeyh Abdullah ibni Hafîf (kuddise sirruh) hastalanmıştı. Bir doktor geldi ve; “Ey Şeyh hastalığın nedir?” dedi. “Vücûd gidince, hastalık da gider” buyurdu. Cihânı, karıncanın gözünden daha küçük gören Muhammed Vâsi buyurdu: “Eğer günâhın kokusu olsaydı, hiç kimse benim yanımda oturamazdı.” Hâce Ebü'l-Hasan Harkânî buyurdu: “Yakınların yakını, bizim maksadımız olanın yanında uzak kalır. Kardeşim, suya daha yakın olan, daha çok batar; ateşe daha yakın olan, daha çok yanar.” Derler ki, bir gün bir genç, zengin bir kadının kapısına geldi ve; “Ben ona âşık oldum” dedi. Bu haberi kadına ulaştırdılar. Kadın onu çağırdı ve onunla konuşmaya başladı. “Sakın bir daha bu sözü söyleme!” dedi. “Edemem ki” dedi. “İki bin gümüş vereyim” dedi. “Yapamam” dedi. On bin gümüşe kadar çıkardı. Genç, on bin gümüşü duyunca râzı oldu. Kadın bu durumu görünce, onun dilini kesmelerini emretti ve; “Bizi sevdiğini iddiâ edip de, bize değil malımıza râzı olanın cezâsı budur.” dedi. Râbia-i Adviyye’ye sordular ki: “Sen şeytana düşman mısın?” “Hayır” dedi. “Niçin?” dediler. “Ben dostla o kadar meşgûlüm ki, başkası hâtırıma gelmiyor” buyurdu. Büyüklerden birine; “Dünyâ neye benzer?” dediler. “Dünyâ, benzeri olmaktan daha aşağıdır” buyurdu. Bir kimse, bir dervişe gidip; “Birkaç gün seninle berâber olayım” dedi. "Ben olmasam kiminle olacaktın?” diye sordu. “Allahü teâlâ ile” dedi. “Benim olmadığımı kabûl et ve şu anda Allah ile ol” buyurdu. Bir gün dünyâ ehli zengin birisi, bir dervişin evinden su istedi. Ona tatsız, ılık bir su verdiler. “Bu su, sıcak tatsızdır” dedi. O derviş; “Ey efendi, biz zindandayız. Zindanda olan iyi su içmez” dedi. Yahyâ bin Muâz-ı Râzî’yi öldükten sonra rüyâda gördüler. “Yüksek âlemde sana ne yaptılar?” diye sordular. Buyurdu ki: “Dünyâdan ne getirdin?” dediler. “Zindandan geliyorum; zindandan ne getirilir?” dedim. Şiblî hazretlerini, öldükten sonra rüyâda gördüler. “Münker ve Nekîr’in suâllerinden nasıl kurtuldun?” dediler. “Siz orada olsaydınız da, benim yanımdan nasıl gittiklerini bir görseydiniz. Bana, “Rabbin kimdir?” dediler. “Rabbim öyle birisidir ki, size, bütün meleklerle birlikte babamın önünde secde etmenizi emretti; biz onda babamın sülbünde, bütün kardeşlerimle birlikte sizi görüyorduk.” dedim. Melekler; “Biz buradan çekilip gidelim. Biz ona suâl soruyoruz, o ise hazret-i Âdem’in bütün zürriyetinin cevâbını veriyor.” dediler. Ey insan, bir gün sabahtan akşama kadar nefsinle harb et. Neler zâhir olacağını bir gör. Merd, nefsinde bir eksik görüp de onunla harb edendir. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerini vefâtından sonra rüyâda görüp; “İşin nereye vardı?” dediler. “Âhiret işi, bizim dünyâda zannettiğimizden daha zordur.” buyurdu. KAVUŞMAK İSTERSEN Ziyâeddîn Nahşebî hazretleri buyurdu ki: Dinle, iyi dinle! Büyüklerden biri, hiç sağına soluna bakmazdı. Bir gün Kâbe’yi tavâf ederken, birisi ona seslendi. Onun tarafına bakmak istedi. Gâibden bir ses işitti: “Bizden başkasına bakan, bizden değildir.” Kardeşim, bu yolda bin sene yürüsen ve hâtırından; “Bunu kabûl ederler.” düşüncesi geçse, hâlâ makam arzusunda olup, hâlâ istek yolunun yolcusu olduğun anlaşılır. Ey kardeşim, eğer bu yoldan menzile kavuşmak istersen, sakın kendini arada görme! Tâat zenginliğine kavuşmuş olan büyükler, kendilerini dâimâ müflis olarak, düşünmüşlerdir. Her zaman müflis olanlar ise, kendilerini nasıl zengin yaparlar. Dinle, iyi dinle! İbrâhim aleyhisselâm ateşe eriştiğinde, ateş ona selâmet oldu. Zîrâ onun kalbi, hakîkî ateşle yanmıştı. Bunun içindir ki, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın kâinâtı yaratmazdım.” makâmının sâhibi, yâni Resûl-i ekrem efendimiz; “Benim kadar hiç kimse eziyet çekmedi. Hazret-i İbrâhim’in ateşe atılması belâ değildi. Hazret-i Zekeriyyâ’nın parça parça edilmesi sıkıntı değildi. Belâ ve sıkıntı, bizim başımıza dökülendir. Bizi, gök ve yer ehlinin önüne geçirdiler ve Âdem aleyhisselâmın zürriyetinin günahlarını, benim şefâat eteğime bağladılar.” buyurdu.

Hz. Osman Dede R.A.

Kahramanmaraş Pazarçık İlçesi, Osmandede Köyünde Hz. Osman Dede R.A. Türbesi

📍 Pazarcık, Kahramanmaraş

Gül Baba (Gül Camii)

İstanbul Fatih İlçesinde Gül Baba Türbesi Gül Camii Haziresindedir.

📍 Fatih, İstanbul

Zuhurat Baba Hz.

📍 Bakırköy, İstanbul

Selçuklu ve Kayı Mezarları

📍 Ahlat, Bitlis

Ahi Sultan Kızı Hz.

📍 Muratpaşa, Antalya
Kırmızı Ebe Hz.

Kırmızı Ebe Hz.

Ankara Kızılcahamam İlçesinde Kırmızı Ebe Hz. Türbesi Horasan erenlerinden olan Kırmızı Ebe ile oğlu Oruç, Türk ordularından önce Diyar-ı Rum olarak bilinen Taşlıca’ya yerleşir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat, 1220-1237 yılları arasında Başköy Rum Kalesini fethetmek için Taşlıca’da konaklar. Sultan’ın geldiğini duyan köylüler telaşlanırken, Kırmızı Ebe, sırtında yetim yavrusu Oruç ile elinde bir helke (bakraç) ayranla çıka gelir. Kırmızı Ebe yayık ayranını, bugün Ayran Taşı denilen mezarlığın yanında koruma altına alınmış olan yalağa döker ve başına oturur. Ordunun bütün neferleri sırayla gelip hem ayran içerler hem de mataralarını doldururlar. Fakat bir bakraç ayran koca orduya yeter de artar bile. Bu olayda, Allah Kırmızı Ebe’ye, ‘keramet’ denilen olağanüstü durumu ihsan eder. Türbesi, Taşlıca Köyü'ndedir.

📍 Kızılcahamam, Ankara
Dede Mahmud Hz.

Dede Mahmud Hz.

Erzurum Pasinler İlçesinde Dede Mahmud Hz. Türbesi,

📍 Pasinler, Erzurum
Yedi Kızlar Hz.

Yedi Kızlar Hz.

Manisa Şehzadeler İlçesinde Yedi Kızlar Hz. Türbesi, Gülgün Hatun olarak da bilinir.

📍 Şehzadeler, Manisa
Karacabey Sultan Hz.

Karacabey Sultan Hz.

Bursa Karacabey ilçesinde Karacabey Sultan Hz. Türbesi Karacabey, Fatih Sultan Mehmet´in şehzadelerinden Alaaddin´in annesinin kardeşi olduğu için "Dayı" lakabı ile anılır. ... Şehit Dayı Karacabey, vefatından bir yıl sonra, Mihaliç´e getirilerek daha önceden kendisinin yaptırdığı İmaret Camisinin bahçesindeki Türbesine defnedilmiştir.

📍 Karacabey, Bursa
Nur'ul Hüda Hz.

Nur'ul Hüda Hz.

Çorum İskilip İlçe'sinde Nur'ul Hüda Hz. Türbesi, Akşemddin Hz.'lerinin oğludur

📍 İskilip, Çorum
Elvan Çelebi Hz.

Elvan Çelebi Hz.

Çorum Mecitözü İlçe'sinde Elvan Çelebi Hz. Türbesi On dördüncü asırda yaşamış Anadolu velilerinden ve şair. İsmi Elvân bin Ali'dir. Babası meşhur şâir, târihçi Âşık Paşadır. Doğum ve vefât târihleri tesbit edilememiştir. Babası Âşık Paşa, Kırşehir'de yaşayıp orada vefât ettiğinden, Kırşehir'de doğduğu söylenmiştir. Kabri, Çorum-Mecidözü, Elvân Çelebi köyündeki zâviyesinin yanındadır. Elvân Çelebinin mensub olduğu âile, on üçüncü asrın ilk yarısında Moğol istilâsı sebebiyle Anadolu'ya gelmiş ve Anadolu'da önemli bir nüfuz kazanmıştır. Elvân Çelebi, ömrünün çoğunu Çorum-Mecidözü arasında kendi ismiyle anılan Elvân Çelebi köyünde geçirmiştir. Burada daha önceden dedesi Muhlis Paşa yerleşmiştir. Dedesi Muhlis Paşa da babası Baba İlyas Horasânî (Şücâüddîn Ebi'l-Bekâ)'nin kabrinin bulunduğu Ellez (Eski Çat, İlyas) köyünde kabri üzerine bir türbe yaptırmıştır. Bu köye yerleşip, talebeleri ile birlikte orada evler yaptırıp, çiftçilik ile meşgul olmuştur. Vefat edince de bu köyde defnedilmiştir. Elvân Çelebi de babası Âşık Paşanın izniyle bu köye yerleşti. Câmi, zâviye, türbe ve hamam yaptırdı. Bu köye yerleşmesi sebebiyle köyün ismi de Elvân Çelebi olarak anıldı.

📍 Mecitözü, Çorum
Babam Sultan Hz.

Babam Sultan Hz.

Sakarya Pamukova İlçe'sinde Babam Sultan Hz. Türbesi,

📍 Pamukova, Sakarya
Seyyid Nizam Hz.

Seyyid Nizam Hz.

İstanbul Zeytinburnu İlçesinde Seyyid Nizam Hz. Türbesi İstanbul velilerindendir. Asıl adı Nizameddin Ahmed Ebu Nesim'dir. Hazret-i Hüseyin neslinden gelip, seyyiddir. Halk arasında "Seyyid Nizam" olarak meşhur olmuştur. Bağdat'ta doğmuştur ama doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hicri 957 (m.1550) yılında İstanbul'da vefat etti. Kabri İstanbul'du Silivrikapı’da, Seyyid Nizam Camii içindedir. Aslen Bağdatlı olan Seyyid Nizam Efendi Hazretleri, Kasım Zülfikar Mazenderânî'nin ilim meclislerinde ve hizmetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerlemiştir. Yavuz Sultan Selim Han'ın padişahlığı zamanında İstanbul'a geldi. Silivrikapı dışında bulunan dergâhta şeyh oldu. Burada talebe yetiştirdi. Pek çok kimse onun sohbetinde bulunup feyiz aldı. Pek çok kerametleri görülmüştür.

📍 Zeytinburnu, İstanbul
Şeyh ül Ümran Hz.

Şeyh ül Ümran Hz.

Bolu Mudurnu İlçesinde Şeyh ül Ümran Hz. Türbesi Bolu’nun isimsiz velilerinden. Kimliği ve yaşadığı zaman hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Her yıl temmuz ayının ilk pazar günü Şeyhül Ümran bayramı olarak kutlanmaktadır. Bugünde Kur’an-ı Kerim ve Mevlidi şerif okutulmaktadır. Gelen misafirlere de kazanlarda pişen pilav ikram edilmektedir. Gerek ilçe içinden gerekse çevre il ve ilçelerinden katılım çok fazla olmaktadır. Rivayetlere göre Şeyhül Ümran karşısında misafir olmadan yemek yemezdi. Eğer misafirsiz kalırsa daima günlerinin oruçlu geçirirdi. Bir gün böylece oruca niyet etti. Lakin akşama doğru bir misafir çıka geldi. O da iftar vaktine az kaldığı ve orucunu bozmamak için misafiri aç bilaç lafa tuttu. Şeyhül Ümran o gece rüyasında ona şöyle hitap edildi.” Ümran… senin bize güzel bir ibadetin vardı. Bizim de sana karşı bir adetimiz… Sen adetini değiştirdin, biz de kendimizinkini değiştirdik…” Ümran, üzüntüler içinde uyandı. Bir zaman sonra Sülüs isimli köydeki malı ve mülkü üzerinde, hükümet memurları onu sigaya çektiler. Sıkıldı ve köyünden çıkıp gitti. Bir süre sonra bir başka büyük kişiye misafir oldu. Kendisinin, misafiri ne kadar çok sevdiğini bildikleri için ikramın her türlüsünü gösterdiler. Fakat Şeyhül Ümran durmadı, bir gün sonra yola çıkmaya karar verdi. Sordular; Niçin birkaç gün daha kalmıyorsunuz? sizi rahat ettirmek için hizmet ederdik, dediler. Cevap verdi; ben suçlandırılmış bir kişiyim. Beni nimet ve rahat içinde görüp, rızasını kabul etmezse ne yaparım? Bırakın, başımı alıp mihnetime doğru yöneleyim… Ta ki, Onun rızası ne ise tecelli etsin. Ve Ümran gitti. Onu bu cevaptan sonra şehrin tepelik bir viranesinde ölü olarak buldular. Mudurnu ve çevresin Sülüs köyü adında bir yerin bulunduğu tesbit edilememiştir. Ancak, Şeyhül Ümran ‘ın Mudurnu’daki türbesinin bulunduğu tepe de yattığı bilinmektedir. Mezar taşında da bir kitabe yoktur.

📍 Mudurnu, Bolu
Şeyh Cemaleddini Aksarayi Hz.

Şeyh Cemaleddini Aksarayi Hz.

Aksaray Şeyh Cemaleddini Aksarayi Hz. Türbesi Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinde Anadolu'da yetişen âlini velilerdendir. Adı, Muhammed'dir. Babası, büyük âlim Fahreddin-i Râzî Hazretleri'nin torunlarından Vaiz Muhammed b. Muhammed'dir. Nesebi, bir koldan Hazreti Ebu Bekir'e, bir koldan da Hazreti Ömer'e ulaşmaktadır. Cemaleddin lakabıyla ve Aksarâyî nisbesiyle meşhur olmuştur. Aksaray'da doğmuştur. Doğum tarihi bilinmemektedir. 791 (m.1389) yılında Aksaray'da vefat etti. Kabri, Aksaray'daki Ervah kabristanındadır. Tahsiline Aksaray'da babası ve diğer âlimlerden başladı. Daha sonra Amasya'ya gidip, aynı lakabı taşıyan hemşehrisi Cemaleddin İbrahim Aksarâyî'nin oğlu Fahreddin İlyas Rumî’den ders aldı. Hacı Şâdgeldi Paşa ile ders arkadaşı oldu. Hacı Şâdgeldi Paşa Amasya Emiri olunca, Cemaleddin Aksarâyî Hazretleri'ni Amasya kadılığına getirdi. Daha sonra Amasya kazaskerliğine getirildi. Amasya'da çıkan bir karışıklık üzerine oradan ayrılıp Konya'ya geldi. Karamanoğlu Alâeddin Bey onu Konya kadılığına tayin etti. Daha sonra Aksaray'a dönüp, Zincirli Medrese müderrisliğine getirildi. Hazret, bu medresede yıllarca dersler verip âlimler yetiştirdi. Molla Fenarî gibi bir âlim onun talebesi olarak şereflenmiştir. Seyyid Şerif Cürcânî Hazretleri, onu ziyaret edip, ilim ve feyzinden yararlanmak için Anadolu'ya geldi. Fakat o Aksaray'a gelmeden Cemalleddin Aksarâyî vefat etti. Bunun üzerine Seyyid Şerif Cürcânî, Molla Fenarî Hazretleri'yle birlikte Mısır'a gidip, Ekmelüddin Berbetî'den ilim tahsil ettiler. Hayatının tamamı öğrenmek ve öğretmekle geçen bu büyük âlim, 791 (m. 1389) yılında vefat etti. Türbesi Ervahlar Mezarlığındadır.

📍 Merkez, Aksaray
Alaaddin Efendi Hz.

Alaaddin Efendi Hz.

Kastamonu İli Alaaddin Efendi Hz. Türbesi Şehrin kuzeybatısındaki Tevser Tepesinin üzerinde bulunmaktadır. İlk kabir, Müfessir Alaeddin’e aittir. Belh veya Buhara’dan gelmiştir. Kuran-ı Kerim’i tefsir eden alimdir ve eseri vardır. Hz. Mevlananın oğlu Arif Çelebi ile Kastamonu’da görüşmüşlerdir. Arif Çelebi 1272-1319 yıllarında yaşadığına göre Müfessir Alaaddin Hz. de aynı tarihlerde hayattadır. Türbede hangi mezarda medfun olduğu bilinemeyen diğer bir zat: Kurban Risalesi Müellifi Mumcuzade olarak bilinen Kastamonulu alimdir. Türbenin ilk yapılış tarihi de bilinmemektedir. Türbenin içinde bulunan ve Müzeye nakledilen bir kitabede: M.1289 yılında Yaman Bin Mehmet tarafından yaptırıldığı ifade edilmektedir. Bu kişinin Candaroğlu Beyliğini kuran Şemseddin Yaman Candır olması ihtimali kuvvetlidir. 1., 2. ve 6. kabirlerin kimlere ait olduğu bilinmemektedir. 3. Kabrin başında m. 1374 tarihi yazılıdır. 4. kabir, M.1870 yılında ölen Sırtlı Hoca Ali Senai Efendidir. 7. kabir ise M. 1813 yılındı ölen İzbelizade Mehmet Bey’e aittir. Bir başka kayıttan, bu zatın Türkistan’ın Belh şehrinden geldiği ve tefsir okuttuğu öğrenilmektedir.

📍 Merkez, Kastamonu
Erguvan Çelebi Hz.

Erguvan Çelebi Hz.

Kütahya Merkez Göynükören Mahallesi'ndeki Erguvan Çelebi Hz. nin Türbesi Dönenler Camii içindedir.

📍 Merkez, Kütahya
Sinan Dede Hz.

Sinan Dede Hz.

İstanbul Çatalca İlçe'si Kalfaköy'ünde Sinan Dede Hz. Türbesi

📍 Çatalca, İstanbul
Mehmed Esad Dede Hz.

Mehmed Esad Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Mehmed Esad Dede Hz. Türbesi, Tahir Ağa Camii Haziresi'ndedir.

📍 Fatih, İstanbul
Akseki Kemaleddin Efendi Hz.

Akseki Kemaleddin Efendi Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Akseki Kemaleddin Efendi Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Sarıbeyazıt Camii Haziresi

Sarıbeyazıt Camii Haziresi

İstanbul Fatih ilçesinde Sarıbeyazıt Camii Haziresi,

📍 Fatih, İstanbul
Süleyman Çelebi Hz.

Süleyman Çelebi Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Süleyman Çelebi Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi, Bursa
Üftade Hz.

Üftade Hz.

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Üftade Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi, Bursa
Ay Dede Hz. (Kırk Fenerleliler)

Ay Dede Hz. (Kırk Fenerleliler)

Bursa Osmangazi İlçe'sinde Ay Dede Hz. Türbesi,

📍 Osmangazi, Bursa
Sarı Dede Hz.

Sarı Dede Hz.

İstanbul Sarıyer İlçe'sinde Sarı Dede Hz. Türbesi,

📍 Sarıyer, İstanbul
Örümceksiz Dede Hz.

Örümceksiz Dede Hz.

İstanbul Fatih ilçesinde Örümceksiz Dede Hz. Türbesi,

📍 Fatih, İstanbul
Alemdar Baba Hz.

Alemdar Baba Hz.

İstanbul Üsküdar ilçesinde Alemdar Baba Hz. Türbesi,

📍 Üsküdar, İstanbul
İlyas Bey Hz.

İlyas Bey Hz.

Kocaeli Gebze İlçe'sinde İlyas Bey Hz. Türbesi, İlyas Bey Camii kenarındadır.

📍 Gebze, Kocaeli

Telli Baba Hz.

Edirne İli Telli Baba Hz. Türbesi, Selimiye Arastası'ndadır.

📍 Merkez, Edirne
Yunus Emre – Afyon – Sandıklı

Yunus Emre – Afyon – Sandıklı

Afyon – Sandıklı – Yunus Emre mah Döneminin ünlü Türk Mutasavvıfı ve halk ozanı olan Yunus Emre’nin, bilahare Sandıklı’nın bir mahallesi haline getirilen Yunus Emre Mahallesinde (Çay Köy), iki ayrı yönden gelen daha sonra birleşerek vadi boyunca akıp Menderes nehrine ulaşan Sel Çayı ve Çanlı Dere olarak anılan iki çayın birleştiği yerde hocası Taptuk Emre ile birlikte yaşamış olduğu ileri sürülür. Halen bu çayın bir tarafında Yunus Emre’nin diğer tarafında da Taptuk Emre’nin kabirleri bulunmaktadır. Yunus Emre ile aynı yıllarda Horasan’dan Anadolu’ya gelen Yalıncak Sultan ile Nurettin Sultan da Sandıklı’ya yerleşmişlerdir. Bu gün halen ziyaret edilmekte olan türbeleri ilk halleriyle ayakta durmaktadır. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar

Kabuli Baba

Afyon – Sandıklı İlçenin batısındaki Düzbel’de yapılan Miryakefolon Savaşı (1176) sırasında Sandıklı ve çevresi henüz Bizans egemenliği altındadır. Selçuklular Sandıklı’yı fethetmek için Kara Halil Bey komutasındaki askerlerle kuşatma yaparlar. Bu kuşatma esnasında Horasan erenlerinden Kabuli Baba şehit olur. Öldüğü yer kabir şeklinde örtülür ve hemen yanına küçük bir mescit yapılır. Böylece burası Sandıklı’nın ilk dini yapısı olur. Başlangıçta Kabuli Baba Mescidi ismiyle anılan yapı zamanla Kubbeli Mescid olarak anıla gelir. XVI. asra ait kayıtlarda yapının bulunduğu mahalle Kubbeli Mescid Mahallesi diye geçer. Fatih döneminde, Hızır Fakih adında bir imamı bulunmaktadır. Daha sonra bunun evladından aynı adla Hızır Fakih imam olmuş, 1575 yılında bunun da evladından Ömer Fakih imamlık yapmıştır. Mescidin, 1575 tarihli vakıf defterinde 1580 akçelik geliri olan bir vakfı kayıtlıdır. Bu vakıf, Sandıklı’da bulunan cami ve mescit vakıflarının en fazla gelire sahip olanıdır. Vakıf gelirleri arasında dokuz dükkan, iki debbağhâne, bir değirmenden hisse ve arazi bulunmaktadır. Toprak damlı cami zamanla harap olmuş ve 1957 yılında yıkılmış ve kubbeli olarak yeniden yapılmıştır. Ne var ki, bu yeniden inşa, ayrı bir menkıbenin doğuşuna vesile olur. Caminin arka sağ penceresinin olduğu yerde medfun bulunan zatın, Sandıklı’nın fethi sırasında şehit olan Kara Halil’in ordusundan ilk İslam şehidi Kabuli Baba olduğu kabul edilir. Kabuli Baba’nın kabrine halk tarafından, her istediğimiz oluyor diye, öyle çok hürmet gösterilir ki adak için mumlar yakılır, bez bağlanır. Sonunda bu yatırın (kabrin) duvar içine alınması düşünülür. Ayrıca Cami yakınında bulunan fırının bitişiğinde de Beyazıd-ı Bestami ismiyle anılan evliya yatırı bulunur. . Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Sandıklı, Afyonkarahisar

Ahmed Dede – Başmakcı

Hangi asırda yaşadığı bilinmediği gibi hayatıyla ilgili pek bir bilgi de bulunmayan Başmakçı evliyalarından bir diğeri Ahmet Dede ’dir. Onun da Selçuklular devrinde yaşadığı kabul edilir. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Ahmed Dede, sağlığında cuma günleri, Cuma namazını Kâbe-i şerifte kılardı. Bir sohbet esnasında Başmakçı’nın ileri gelenleri, Ahmed Dede’ye; “Efendi, seni cuma namazında göremiyoruz. Cumaya gelmiyorsun. Müslüman cuma namazına gelmez mi?”, diye suçlamada bulunurlar. Ahmed Dede; “Biz hiç bir namazımızı geçirmeyiz. Cumayı da mübarek yerlerde kılıyoruz.”, diyerek durumunu anlatmaya çalışır ise de, oradakilerden kimse anlamaz. Suçlamaları o derece ileri gider ki, işi kaba sözlerle mübarek zatı itham etme derecesine vardırırlar. Bu duruma çok üzülen Ahmet Dede, yüreğinin derinliklerinden gelen bir “Allah‛, nidası ile mübârek rûhunu teslim eder. Türbesinde kitabe yoktur. Onun vefatından asırlar sonra Başmakçı’nın Hilâl mahallesindeki harman yerinde bütün çiftçiler ekinlerini samanını ayırmak üzere savrulmak için hazırlanmış yığınlar haline getirmişlerdir. Küçük bir ateş kıvılcımından çıkan yangında tınazlar yanmaya başlar. Hafif bir rüzgârın tesiriyle de yangın yayılır. Bu sırada Ahmet Dede’nin türbesinden doğru bir kuş sürüsü yangın bölgesine gelip, alevlerin etrafında dönmeye başlar. O sırada, esen rüzgar kesilir. Gökyüzüne yükselen alevler yavaş yavaş azalmaya ve sönmeye başlar. Yangın sönünce kuşlar da yangın bölgesini terk eder. Kaynak ; Afyon Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Başmakçı, Afyonkarahisar
Nezir Gazi – Hötüm Dede

Nezir Gazi – Hötüm Dede

Malatya – Battalgazi – Meydanbaşı mah Halfeti minaresi yanında Battalgazi soyundan geldiği rivayet edilen Nezir Gazi yatırının bulunduğu Hötüm Dede türbesi Battalgazi Meydanbaşı mahallesinde Halfeti minaresinin hemen yanındadır. Mevcut yapı sonradan düzenlenmiş olup dikdörtgen biçimindedir. Halk arasında yürüme yaşı geçtiği halde, yürümeyen küçük çocuklar bu ziyarete götürüldüğünde iyileşeceğine inanılır.

📍 Malatya
Şeyh Muhammed Kırçalı

Şeyh Muhammed Kırçalı

📍 Akçadağ, Malatya

Gürgür Dede

Malatya – Kuluncak – Alvar köyü Gürgür Dede (1911-1999), Malatya-Hekimhan kazası Ballıkaya (Mezirme) köyünden ocakzade dedelerden Cenefer Dede’nin oğlu Büyük Cafer (Göğ Cafer)’in oğlu Ali Çavuş’un oğludur. Dedeler göçünde Mezirme’den ayrılarak Alvar köyüne yerleşir Anası, Bicir köyünden Safıya Hanımdır. Babası adını Yusuf koyar. Gürgür lakabını daha sonra alır. Alvar köyünden Çiçek hanımla evlenir. Bu evlilikten Bağdat adında bir kızı olur. Çiçek hanımın ölümü üzere aynı köyden ikinci karısı olan Gülcihan hanımla evlenir. Bu evlilikten de dört erkek üç kızı dünyaya gelir. Çocuklarının hepsini okutur. Soyadı kanunu çıkınca Çalışkan soyadını alır. Köyünde çiftçilik yapmaya başlar. Bir taraftan da babasından Dedeliği ve Şah İbrahim Veli tarikat yolunu öğrenir. Dedelerin yanında görümlere katılmaya daha sonra da çevre köylerde Dedelik yapmaya başlar. Zamanla Türkiye içerisinde, Suriye ve Kıbrıs’ta taliplerinin daveti üzere gidip görüm yapmıştır. Okumayı seven, her kötülüğün cahillikten geldiğine inanan Gürgür Dede bütün taliplerine, “aman cahil kalmayın çocuklarınızı okutun. Hele kız çocuklarını hiç ihmal etmeyin. Yemeyin, içmeyin, aç kalın, kızlarınızı okutun”, dermiş. Gürgür Dede 5 Ağustos 1999 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur. Türbesi Alvar köyündedir. 1970 yılında köyün adı Devlet tarafından Yünlüce olarak değiştirilir. Fakat köy halkı 1990 da “Alvar ismi bize evliyanın armağan ettiği bir isimdir”, diye imza toplayarak tekrar Alvar kalmasını sağlamıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kuluncak, Malatya

Abdulharap Ziyareti

Malatya – Doğanşehir – Savaklı Köyü İlçeye uzaklığı dokuz km. olan Savaklı köyünde Abdulharap ziyareti bulunur. Bu türbeye zaman zaman çeşitli dilek ve adaklar için gidilir. Köyün adı Çelikhan’ın Abdulharap köyünden gelenler tarafından başlangıçta Abdulharap olarak verilmiştir. Bu isim, 1960’lı yıllarda Sürgü Barajının Dolusavak tipi yapılmasından dolayı bu isim köylüye hoş geldiğinden Savaklı olarak değiştirilir. İlk kuruluşu barajın alt kısmında kalan köy sel tehlikesine kalmamak için barajın batı yakasına taşınmıştır. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Doğanşehir, Malatya
Kanlı Türbe

Kanlı Türbe

Malatya – Meydanbaşı mahallesinde mezarlık içinde yer alır. Kare planlı olup baldaken tarzındaki türbenin beşik tonozlu mumyalığında düzgün kesme taş, ayaklarda bir kesme taş, üç sıra tuğla, kemer ve kubbesinde ise sadece tuğla kullanılmıştır. Bugün restorasyonu ile birlikte çevre düzenlemesi de yapılmış olan türbenin kitabesi mevcut değildir. Bununla birlikte, XII. yüzyıl sonları ile XIII. yüzyılın başlarında inşa edilmiş olduğu tahmin edilen eser, tipik bir Selçuklu kümbeti biçimindedir. Zemin katında kıble duvarı üzerinde boya ile sıva üzerine yazılmış kitabesi okunamayacak kadar bozulmuştur. Asıl mezar zemin katta olup kime ait olduğu hakkında bilgi yoktur. Halk arasında, kümbette kullanılan “kanlı” kelimesinin, yapılış amacından ayrı olarak Osmanlı döneminde suçluları idam etmekte kullanılan bir sehpa olarak kullanılmasından ileri geldiği söylenmektedir. Kaynak ; Malatya Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Malatya

Feke Türbeleri

Bursa – Yıldırım’daki Yıldırım Beyazıt Külliyesi içerisinde 1297 / 1881 tarihli Adana salnamesi Feke Kazası Bölümünde isimleri zikr edilen Ahmed Dede ‘nin Gökçeli ‘de, Hacı İbrahim Baba ‘nın Havadan nahiyesinde, olduğu bildirilmektedir. Ayrıca yöre halkından aldığımız bilgilere göre Yahya Dede ‘nin Kızılyer Köyünde, Kılıçlı Ali Hoca isimli bir zatın da Kozan istikametinden Feke’ye giderken 10. kilometrede bir çam ağacının altında mezarının bulunduğu ve buranın da halk tarafından ziyaret edildiği bilinmektedir. Tesbit edebildiğimiz diğer türbeler şunlardır. Balta Mezarı Hacet dede Türbesi Hacı Hattat Dede Kara Ahmet Ziyareti Mennah Ziyareti Süphan Dede Yusin tepesi Ziyareti Yusuf Dede Türbesi Ziyaret Tepesi – Feke – Kayadibi Ziyaret Tepesi – Feke – Çandırlar Ziyaret Tepesi – Feke – Paşalı Köyü Kaynak ; Çukurova’nın Manevi Sultanları , Kazım Temir .

📍 Feke, Adana

Yusin Tepesi Ziyareti

Adana – Feke – Çandırlar köyü – Yusin tepesi Adana İli Feke İlçesi Çandırlar Köyü yakınındaki Yusin Tepesinde ziyaret vardır. Feke yöresinde bazı tepelerde türbesi olduğuna inanılan ulu kişilerin ziyaretleri vardır. Halk bu kişilere büyük saygı gösterir ve çeşitli sebeplerle ziyaretine giderler. Feke yöresindeki ziyaret yerlerine yağmur duası için, çocuğu olmayanlar, çeşitli sağlık problemleri olanlar, değişik sıkıntıları olanlar ziyaret eder. Dua okunur, namaz kılınır ve adanan adak kesilerek yemek yapılır ve topluca yenilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Feke, Adana
Üç Oğlan Ziyareti

Üç Oğlan Ziyareti

Adana – Kozan – Göller (Üçoğlan) Yaylası Adana İli Kozan İlçesi Göller (Üçoğlan) Yaylası denilen yerde türbesi vardır. Yaylanın kuzeyinde bir iki ulu ağacın bulunduğu taştan oluşmuş bir tepedir. Yağmur duası için bu ziyarete gidilir. Ziyarete gidilir, kurban kesilir, namaz kılınır ve yağmur duası edilir. Köye dönmeden yağmur yağdığı rivayet edilir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Kozan, Adana
Süphan Dede Türbesi

Süphan Dede Türbesi

Adana – Feke – Süphan Dere köyünde Süphan Dedenin mezarı Adana İli Feke İlçesi Süphandere Köyündedir. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Süphan Dede’nin yaşadığı dönem hakkında da bilgi yoktur. Yalnız başı kesilen yatırın, başının yuvarlanarak bugün türbenin olduğu yere yuvarlanarak geldiği söylenir. Türbenin yanında Süphandere adında bir çay bulunmaktadır. Süphan Dede’nin türbesinin yanında ise suyu tuzlu, buharı acı bir su kaynamaktadır. Halk Süphan Dede’ye akıl ve ruh hastalıklarından medet ummak amacıyla gelmektedir. Türbenin yanından çıkan suyun buharından teneffüs eden akıl hastaların şifa bulacağına inanılır. Ayrıca toprağın suyunun da sıtma hastalarına iyi geldiği söylenmektedir. Türbenin batısında bulunan tepede, bir taşın üzerinde Süphan Dede’nin başı kesilir. Süphan Dede’nin kesilen başı “Süphanallah” diye seslenerek yuvarlanır ve bugün türbesinin yapıldığı yere kadar gelir. Bu yüzden türbenin yanında bulunan çaya Süphandere, yatıra ise Süphan Dede denmektedir. Süphandere olarak bilinen yer eskiden kervanların geçiş yaptığı bir bölgedir. Süphan Dede ismindeki şahısın bir kervanı varmış. Yine başında bulunduğu kervanla bölgeden geçen Süphan Dede’nin kervanını eşkıyalar çevirir ve soymak isterler. Eşkıyalara direnen Süphan Dede’nin başı, onlardan birinin kılıç darbesi ile kesilir. Kesilen başı “Süphanallah, Süphanallah diyerek mezarının olduğu yere kadar yuvarlanarak gelir. Kesik başın durduğu yere türbe yapılır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Feke, Adana
Molla Ali Türbesi

Molla Ali Türbesi

Adana – Kızıldağ Yaylası Adana İli Karaisalı İlçesi sınırlarında olan Kızıldağ Yaylasına gelmeden önce kuş uçuşu 5km kala Molla Ali Gediğinde türbesi vardır. Molla Ali’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgimiz yoktur. Türbe ağaçlar arasında üstü açık bir türbedir. Molla Ali değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Karaisalı, Adana

Kara Ahmet Ziyareti

Adana – Feke – Kırıkuşağı Köyünde Kara Ahmet Ziyareti Adana İli Feke İlçesi Kırıkuşağı Köyündedir. Mezar ve su ziyaretgâhıdır. Hayatı hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız Kara Ahmet hükümdar Dakyanus döneminde korkudan dağa kaçmış, buradaki bir mağaraya yerleşmiş ve burada ölmüş. Kurak mevsimlerde yağmur duasına çıkılmaktadır. Buradan alınan toprak, su ıslatıldığında yağmur yağdığına inanılmaktadır. Mağaradaki suyla yıkanan sıtmalı kadınların iyileştiği rivayet edilir. Hükümdar Dakyanus’un zulmünden kaçan Kara Ahmet dağa çıkar ve bir mağarada yaşamaya başlar, sonra da bu mağarada ölür. Mağaradan çıkan suyun şifalı olduğu söylenir. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Feke, Adana
Dedebeli Dağı Ziyareti

Dedebeli Dağı Ziyareti

Adana – Tufanbbeyli – Tozlu Köyü Adana İli Tufanbeyli İlçesi Tozlu Köyünün yukarısında Tahtacı dağlarının yüksekliğinin azaldığı yerde büyük kayada bulunan mağaradır. Burada biri susuz, diğerinde ise bir kaynağın olduğu iki mağara bulunmaktadır. Dedebeli Dağı ile Gümülek Dağı karşılıklı olarak birbirini görmektedir. Eski İstanbul-Bağdat kervan yolunun buradan geçtiği ve burada mola verdikleri söylenmektedir. Susuz olan mağaranın içinde bulunan mezarlarda yatanların kim olduğu bilinmemektedir ve sadece “Dedeler” denilmektedir. Daha çok sulu mağara ziyaret edilmektedir. Dedebeli ’nde yatanlardan birisinin Kayseri’deki Melik Gazi’nin abisi olduğu da rivayet edilir. Mağara içinde taş duvarlı bir çukur ve mağara önünde ise horasan sıvası ile yapılmış üç mezar yeri vardır. Defineciler tarafından mezarlar tahrip edilmiştir. Yağmur duası için bu ziyarete gidilir. Ziyarete gidilir, kurban kesilir ve yağmur duası edilir. Kayanın yanında zaman zaman toplanan suya kısmet parası atılmaktadır. Topluca ender olarak ziyaret edilen bu yerde adaklar kesilir, bezler bağlanır. Yatırın etrafında sürüsü ile dolaşan çoban ses duyuyor. Dede yatanı rahatsız etmeyin diye ses verir. Bu ses üzerine ziyarete dönüşür. Bu yatırın olduğu yerde sesler duyulmakta, ışıklar görülmektedir. Yatırın olduğu yerden Gümülek Dağının olduğu yere ışık yansıdığı, ender olarak top seslerinin duyulduğu söylenmektedir. Dedebeli Ziyaretinin suyundan yararlanmak isteyen kötü niyetli kişilere akmadığı burayı ziyaret edenler tarafından söylenmektedir. Çıkan bu su şifa amacıyla içilir. Dedebeli Dağının eteklerinde yedi yılda bir kaplıca suyu çıkmaktadır. Bu suyun ilk çıktığı anda renginin ayrana benzemesinden dolayı yöre halkı tarafından ayranlı çıkak olarak adlandırılır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in su çıkan kayanın yanında konakladığına inanılır. Kaynak ; Adana Ziyaretgahları Türbeler – Makamlar – Ziyaret Yerleri , Taylan Köken , www.sosyodenemeler.blogspot.com

📍 Tufanbeyli, Adana

Şıhmus Türbesi – Adana

Şıhmus Ziyareti Adana’nın Tepebağ Mahallesi 5 Sokak No: 5’dedir. Şehrin merkezi yerinde ve mahalle içindedir. Yan yana iki mezardan oluşan ziyaret bir evin içindedir. Evin yerleşimi ön taraftadır, ziyaret ise evin arkasındadır. Bu yüzden ziyarete, evin içinden geçilerek gidilmektedir. Ziyaret oldukça bakımsız bir durumdadır. İçinde bulunduğu evin, gereksiz eşyalarının konulduğu bir yer olarak kullanılmaktadır. Ziyaretin olduğu yerde yalnızca iki mezarın olduğu bölüm boş kalmıştır. İki mezarın bulunduğu yerde çok büyük ve yaşlı bir incir ağacı bulunmaktadır. Ziyaret, türbe biçiminde değildir. Yalnızca yan yana iki mezardır. Bu mezarların ne zamandır, burada olduğu ise bilinmemektedir. Bir rivayete göre bu mezardaki kale beyinin oğlu ve nişanlısıdır. Çok eski tarihlerde Adana’nın Tepebağ Mahallesi kaleymiş. Ziyaretin bu kalenin hangi döneminde hüküm sürmüş beyin oğlu olduğu bilinmemektedir. Bu yüzden mezarların yapıldığı tarih de bilinmemektedir. Ziyaretin hangi beyin oğlu olduğu bilinmediği için, ziyaretin ismini de kesin olarak bilen yoktur. İki mezardan hangisinin beyin oğluna, hangisinin nişanlısına ait olduğu da bilinmemektedir. Mahalle sakinleri de ziyarette yatan kişilerin ismini kesin olarak bilmemektedirler. Fakat eskiden bu yana Şıhınus Dede dendiği için, ziyaret bu isimle anılmaktadır. Genel olarak mahalle sakinleri ise “ziyaret” demektedirler. Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Adana

Şeyh Abdürrezzak ( Bulamaç Dede )

Adana – İsmailiye köyünde Yörede, Bulamaç Dede olarak da silinen Şeyh Abdürrezzak Dede’nin Türbesi, Adana’nın İsmailiye Köyü’ndedir. Türbe, İsmailiye Köyü’nün içindedir. Bir tek odadan oluşan türbenin ortasında Şeyh Abdürrezzak Dede ‘nin sandukası vardır. Türbenin duvarlarında ve sandukanın üzerinde Türk Bayrağı örtülüdür. Türbenin zemininde halı serilidir. Halının üzerinde gelen ziyaretçilerin oturmaları ya da uzanmaları için minderler ve yastıklar vardır. Duvarlarda boydan boya gerili iplerde, bebek patikleri, örülü saçlar ve Türk bayrakları asılıdır . Şeyh Abdürrezzak Dede Türbesi daha önceleri Adana Çimento Fabrikası’nın üzerindeki Çalı dağı’ndaymış. Çimento Fabrikasının ihtiyacı olan toprak, türbenin bulunduğu dağdan karşılandığı için toprak alına alına türbenin altına kadar gelinmiş. Böylece türbenin yerinin değiştirilmesi zorunlu olmuş . En uygun yer olarak da İsmailiye Köyü bulunmuş. Köy halkının da kabul etmesiyle, Çalı dağı’na 5 km. Uzaklıktaki köye yeni bir türbe yapılarak sanduka nakledilmiş . Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Ceyhan, Adana
Yedi kardeşler Türbesi

Yedi kardeşler Türbesi

Adana – Seyhan Mıdık köyü Akkapı Mezarlığı yanında Yedi Kardeşler olarak bilinen ziyaret Adana ‘nın Mıdık Köyü yolu üzerinde, Akkapı Mezarlığı ‘nın yanındadır. Etrafı tüm bahçe olan ziyaretin büyük bir avlusu vardır. Bu avlunun girişinin soluna düşen tarafta 7 tane mezarın olduğu bir mezarlık vardır. Girişin karşısında ise tek odalı bir bina vardır. Bu binada Şeyh Yusuf El-Hakim, Şeyh Aburrahman El-Halabi, Şeyh Ul-Kalia El-Hakim’in mezarları vardır. Yedi Kardeşler’in mezarları, bahçede gömülüdür. Şeyh Yusuf El Hakim ile Şeyh Abdurrahman El-Halebi, Şeyh Ul-Kalia ElHakim’in mezarının bulunduğu türbe yeni yapılmış bir binadır. Bu türbeye, etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş sahanlıktan sonra girilmektedir. Kapının tam karşısında odanın ortasında birbirine birleşik iki mezar vardır. Üstleri yeşil örtü ve Türk bayrağı ile örtülmüş, üzerlerine sayfaları açık Kur’an’lar konulmuş, bu mezarların birinin taşında şeyh Yusuf El-Hakim(Hicri : 640) yazmakta, diğerinin taşında ise Şeyh Abdurrahman El-Halabi Şeyh Ul-Kalia El-Hakim yazmaktadır. Sandukaların etrafı minderler ve yastıklarla çevrilidir. Oturup dua ederken ya da uyumak için, bu minderler ve yastıklar kullanılmaktadır. Bir köşede de yorganlar yığıli bulunmaktadır. Ziyarette ziyaretçilerin bağışlarının toplandığı çelik bir kasa bulunmaktadır. Bu bağışlardan toplanan paralar ziyaretin giderleri için kullanılmaktadır. 1989’a kadar topraktan yapılmış eski bir bina olan türbe 1989’da bugünkü haline getirilmiştir. Türbeyi, çok hasta olan bir kadın yaptırmıştır. Kadının kanserden bütün vücudu çalışmaz hale gelmiş, doktorlar çok az bir ömrü kalmış olduğunu söylemişler. Bunun üzerine kadın ölmeden önce bir hayır yapmak istemiş. En uygun olarak da, bakımsız bir ziyareti yeniden yaptırmak olduğunu düşünmüş . Bu kararı gerçekleştirmek için çevresinde bildiği binası eski olan ziyaretleri tespit etmiş. Bu ziyaretlerin ismini ayrı ayrı kağıtlara yazıp katlamış , üç kez isim çekip hangi ziyaret üç kez üst üste çıkarsa onun türbesini yaptırmaya karar vermiş. Yaptığı üç çekilişte de Yedi Kardeşler Ziyareti’nin adı çıkmış , Böylece ziyareti yaptırmış Kaynak ; Adana Halk Kültüründe Efsaneleriyle Yatır-Türbe-Ziyaret İnancı , Yrd. Doç.Dr. Zeki Çağımlar , Ceyhan Belediyesi Kültür Yayınları

📍 Adana
Hatuniye ( Hüma Hatun ) Türbesi

Hatuniye ( Hüma Hatun ) Türbesi

Bursa – Muradiye Külliyesinde Ak Türbe ve Hümâ Hatun Türbesi olarak anılır. Sultan II. Murad’ın eşi ve Fatih Sultan Mehmed’in annesi Hüma Hatun için yaptırılmıştır. Türbe içerisinde iki adet sanduka vardır. Diğer sandukanın kime ait olduğu bilinmemektedir. 1449 (Hicri 853) tarihli kitabesi kapısının üzerindedir. Altıgen plânlıdır. Duvarları bir sıra taş, iki sıra tuğla ile örülüdür. Türbenin üzeri kasnaksız bir kubbe ile örtülmüştür. Giriş kısmı sivri kemerli ve revak biçimindedir. Hüma Hatun’un İsfendiyaroğlu Tacettin İbrahim Bey’in kızı olduğu yönünde görüş ağırlıktadır. Türbe 1601 ve 1844 yıllarında tamir edilmiştir. Kaynak ;Bursa’nın Manevi Değerleri Gezi Rehberi , Bursa Büyükşehir Belediyesi yayınları

📍 Bursa
Şeyh Muhammed Zeki Has (k.s.)

Şeyh Muhammed Zeki Has (k.s.)

erzurum – dutçu köyü Muhammed Zeki Has Hoca Efendi (1922-2004) Çat ilçesine bağlı Şeyhhasan köyünde dünyaya gelir. Soyu Hazreti Hüseyin’e ulaşır. Muhammed Zeki Has Hoca Efendi altı yedi yaşlarında ilim tahsiline başlayarak Fıkıh, Tefsir, Hadis, Nahiv, Sarf, Mantık, Usul ve Tasavvuf gibi derslerini babası Seyyid Molla Ahmet Efendiden alır. 20–25 yaşlarında Çat’ın Hacı Yusuf Bey köyüne imam olarak gönderilir. Hoca Efendi bu köyde medrese açılmasında öncü olur ve çok sayıda talebe yetişmesine vesile olur. M. Zeki Efendinin üçü kız, sekiz evladı vardır. Muhammed Zeki Has Hoca Efendi nin uyuma hali hariç hiç boş vakti olmaz. Allah (c.c.)’ı çok zikreder, Ümmeti Muhammed’e bol bol dua eder. Kendisini ziyarete gelen misafirlerinin bir müşkülatı olduğunda, misafir onu anlatmadan önce hoca Efendi o şahsın sıkıntısını dolaylı yollardan anlatır, akabinde dua ederler ve duasını alanların mutlaka fayda görmüş oldukları nakledilir. Ziyaretçilerine hep mütebessim olduğu nakledilir. Kendisi gayet mütevazi ve mütedeyyin bir hayat yaşamaktadır. Dünya nimetlerinden hiçbir şey onu çekmez, onlardan uzak durur. Sünneti Seniyyeye çok düşkündür. Geçmişine çok bağlı, değerlerinin kıymetini bilen bir Allah dostudur. Olduğu yerde kesinlikle televizyon açılmadığı gibi kapalı bir televizyonu bile görmek istemez. Erkeklerin bile başı açık dolaşmasını sevmez, olgun gördüklerine mizah yollu ima eder. Ona göre başı açık, kısa kollu gömlekle gezmek aklı başında insanların yapacakları iş değildir. Çoğuna da bunu söylemekten çekinmez. Memur olmayanların kravat takmaları da aynı gereksiz nahoş hallerden biridir. Ziyaretine gelen vatandaşlar yanına genellikle başını bir takkeyle örterek girerler. Bilmeyenlere de ikaz ettikleri olur. “Başını şu takkeyle ört istersen.”, der. Anlatılır ki, bir seferinde yanına bir grup insan ziyaretine gelir. Yanındakiler başını örter ama bir tanesi müftü olduğu için başını örtmez. Kimse de bir şey diyemez. İçeri girerler elini öpüp otururlar. Zeki Efendi garip garip müftü Efendinin açık başına bakmaktadır. Adını sorar, işini sorar. O da, “Müftüyüm Efendim”, der. Sonunda dayanamaz bir soru daha sorar. “Vah vah vah, sen hastamısan?”, Müftü Efendi. “Hayır, Hocam şükür bir şeyim yok.”, deyince, “Ya hasta değilsen sen başını niye örtmüyorsun?” deyiverir. Dış dünyadan ilişkisini kesmiş gibidir. Onun hayatı ibadet, taat ve dua ile geçer. Çok uzun dualar eder. Her gelen insana mutlaka dua eder, gönlünü hoş tutar. Yanına gelenlerin yanı sıra yolculuk sırasında da karşılaştığı herkesle mutlaka hal hatır sormakta ve dua etmektedir. Bu hale bindiği atı bile öylesine alışmıştır ki, başka birisinin o ata binmesi çok zordur. Abdulgafur Efendi bu konuyla ilgili bir anısını şöyle anlatır. Köyde kaldıkları dönemlerde genellikle seyahatleri at üzerinde olmaktadır. “Bir gün yakın bir köye acele gitmem gerekti. Benim atım başka yere gitmişti. Ben de Zeki Efendi nin atıyla gitmeye karar verdim. Köy yakındı, yarım saat ancak sürer sürmezdi. Atı eyerleyip yola çıktım, ama biraz sonra çıktığıma pişman olmaya başladım. Çünkü Zeki Efendinin atı karşıdan atlı olsun, yayan olsun birinin geldiğini görür görmez hemen duruyor ve bekliyordu. Alışmış ya hayvan, duracak, Zeki Efendi adama hal-hatır edecek, sonra uzun uzun dua edecek, ondan sonra at kendiliğinden yürümeye başlıyor. Kaç kişi karşıdan geldiyse, mutlaka duruyor ve dua edilmesini bekliyor. Ben daha karşıdaki yaklaşmadan ne kadar dehlesem de, o bildiğini okuyor, yavaşça duruyor ve dua etmemi bekliyordu. Nihayet yarım saat, bilemedin 40 dakikaya gidilecek yolu yaklaşık üç saatte zor vardım, bir daha da Zeki Efendinin atına asla binmedim.” Bazen onun bu hallerinden bahsedilince Abdulgafur Efendi’nin mizah yollu şöyle söylediği nakledilir. “Zeki Efendi sanki dünyaya biraz geç gelmiş bir zattır. Dünyaya 300 sene erken gelse, daha rahat yaşardı.” Zeki Efendinin bu münzevi, ilim ve irfan ile iç içe geçmiş olan hayatı ona abid, zahid ve ihlaslı bir kişilik kazandırır. Değişik halleri vardır. Zaman zaman kerametleri görünür. Hoca Efendinin döneminde askerlik dört yıldır ve teskereyi aldıktan 5-6 yıl sonra tekrar askere çağırılır. Zeki Efendi çağırıldığı zaman artık sakalı vardır. Gider birliğine teslim olur. Tabii olarak askerlikde sakal kabul edilmez, kesilmesi lazımdır. Fakat Zeki Efendi askere gelirken ne kadar gönüllü olsa da sakalının kesilmesine de o kadar gönülsüzdür ve hoşuna gitmez, kestirmek istemez. Fakat mecburen berbere gider. Berber sakalını kesmek ister fakat garip bir şey olur; makas, bir türlü kesmez, usturayı alır o da kesmez. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, bir türlü sakalını kesemezler. Berber korkar, telaşlanır. Etrafındakiler görenler hep şaşkındır. Durumu komutana iletirler, komutan gelir, tekrar denerler ama bir türlü kesemezler. Komutan durumu anlar ve kendilerine der ki, “Efendi burası asker ocağı, müsaade buyurun da berber sakalınızı kessin.” Böyle gönlünü yumuşakça alınca, Zeki Efendi tamam der, müsaade eder ve biraz önceki o kesmeyen makasla sakalını keserler. Tabi bu olay duyulur herkes onu tanır tanımayanlar da tanımak için ziyaretine gelir, uzaktan uzağa birbirlerine gösterirler. Zeki Efendi bu durumdan oldukça sıkılsa da yapacak bir şey yoktur. Birkaç gün sonra, her askere nöbet yazıldığı gibi Muhammed Zeki Has Hoca Efendi ye de nöbet yazılır. O nöbet zamanında vakit namazlarından bir vakit isabet eder. Hoca Efendi silahını nöbet yerinde yan tarafa koyar ve namazı eda etmeye başlar. Üç dört dakika sonra nöbetçi subay devriye atar. Bakar ki nöbetçi nöbet yerinde namaz kılıyor. Gelir ve yavaşça Hoca Efendinin silahını almak ister. Fakat bir türlü silahı yerinden kaldıramaz. Bir şaşkınlık yaşar ve hemen döner yazıcıya gider. Falan yerde nöbet tutan asker kim?, der. Adını soyadını alır, komutanının yanına gider. Bu askeri bana ver, der. Komutanı, “Niçin istiyorsun bu askeri.” der? Durumu anlatır, komutan da o subaya sakal hadisesini anlatıverir ve der ki, ben bu askeri sana vermem. Bir seferinde gene askerde böyle ilginç bir olay yaşanır. Bakırcı Hoca onun asker arkadaşıdır. Askere beraber gitmişlerdir. İlk önce Van’ın Başkale ilçesinde sıhhiye eğitimi alırlar, daha sonra Çaldıran’da dört yıllık askerliğini tamamlar. Zeki Efendi askerde iken bir subayın çocuğu çok hastalanmıştır. Çok uğraşmış doktorları gezdirmişler ama hasta bir türlü şifa bulamamıştır. Sonunda birisi der ki; “Bakın komutanım bir asker var, Peygamberimizin soyundan, duası çok keskin, ona okutsanız.” O da artık çaresiz kalınca okutur ve Allah (c.c) çocuğa şifa verir, iyileşir. Komutan da Zeki Efendiye tutar, biraz para verir. O parayı almak istemez, ama çekindiğinden bir şey de diyemez, kabul eder. Bir kağıt paradır verdiği, eline alır reddedemez. Ama çok rahatsızdır, para elinde dışarı çıkar, ne yapacağını bilmez bir haldedir. Daha önce de hiç yaptığı bir şey değildir. Tam o kararsızlık halinde yürürken birden bir esinti gelir ve elindeki parayı alır götürür. Zeki Efendi rüzgarda sürüklenen paranın ardı sıra bakar ve “Elhamdülillah demek ki nasip değilmiş.” der ve huzurla yoluna devam eder. Nevzat Bey o zaman yeni bir araba alır. Mercedes araba çok havalı durmaktadır. Erzurum’da o zaman Mercedes araba sayısı çok azdır. Nevzat Bey arabasını da çok sever. Yeni heves, gençlik ve heyecan. O arada Zeki Efendinin Erzurum’a geldiğini duyunca hem zatı ziyaret etmek hem de yeni arabasına dua ettirmek için Zeki Efendinin yanına giderler. Ziyaret eder, elini öpüp az sohbetten sonra Zeki Efendiye yeni arabasına dua ettirmek için ricada bulunur. Dışarı çıkarlar Mercedes kapının önünde ışıl ışıl durmaktadır. Nevzat Bey belki de arabasının güzelliği hakkında iltifatlar beklemektedir. Zeki Efendi bir arabaya bakar, bir Nevzat Bey’e bakar. Sonra da sorar. “Bu teneke! senin mi?” Milyarlık Mercedese teneke deyince Nevzat Bey bir tuhaf olur, bir an ne diyeceğini bilemez ve usulca, “Evet Efendim benim, bir dua buyurun.”, der Gururlanma noktasına gelen Nevzat Beyin nefsini kırmak adına, hemen ardından ikinci darbeyi indirmek için ikinci sualini sorar. “-Hele söyle, senin bu tenekeyi bu köyün girişine tek başına bıraksan, kendi başına gelip evi bulabilir mi?” Nevzat bey biraz da şaşkınlıkla, “-Hayır Efendim, gelemez.” Deyince Zeki Efendi gayet içten bir gülümseme ile, “-E bizim eşeği bıraksan gelir evi bulur.”, deyiverir. Anlatılır ki, uzun süren rahatsızlıklardan sonra Cumayı Cumartesine bağlayan gece durumu biraz daha ağırlaşır ve yoğun bir şekilde evrad, ezkar ve dualar okumaya başlar. En son karşıya bakar, sanki bir davete icabet etmek ister gibi, hafifçe toparlanır, kalkıp gitmek istermişçesine ve okuyarak tebessümle dünyasını değiştirir. Daha sonra zatın mübarek bedeni sabaha kadar beklerken kulak altlarından ve sakalının altından çok güzel bir koku gelmeye başlar. Abdest azaları belirgin bir şekilde pırıl pırıl parlamaya başlar. Ertesi gün cenaze namazını kardeşi Abdulgafur Has Hoca Efendi Lalapaşa Camiinde kıldırır. Namazın ardından merkeze bağlı Dutçu köyündeki Seyyidler Aile Mezarlığına defnedilir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Hacı Rasim Baba

Hacı Rasim Baba

erzurum – dutçu köyü Kadiri tarikatından üveysi meşrepli Rasim Baba (1908-1990) diye anılan Hacı Rasim Platin Hazretleri şehir merkezine 18 km. mesafede bulunan Uzunahmet köyünde dünyaya gelir. Babası Hüseyin Efendi annesi Hatice Hanımdır. Dedesi Yusuf Efendi Şam tarafından Tortum’a gelmiş ve burada imamlık görevi yapmıştır. Halk arasında alim, zahid bir zat olarak tanınan Yusuf Efendi daha sonra Uzunahmet köyüne geçerek burada imamlık görevini yürütür. Rasim Baba Hazretlerinin soyunun Peygamber Efendimiz’in (sav) amcası Hz. Abbas’a dayandığı nakledilir. Buna dair şecerelerin ceylan derisine yazılı olarak mevcut olduğu, fakat seferberlik yıllarında zayi olduğu söylenir. Seferberlik yıllarında Rasim Baba Hazretlerinin babası vefat eder. Uzunahmet’te uzun süre kaldıktan sonra annesi, kendisi ve iki kardeşiyle beraber Erzurum’un Kuloğlu Mahallesi’ne gelip yerleşirler. Yine o zamanlarda kardeşinin birisi esir olarak gider, diğer kardeşi Cemal Efendi, İstasyon Mahallesi’ne yerleşir. Rasim Baba , İbrahim Hakkı Hazretlerinin torunu ve Fehim Efendinin oğlu olan Şakir Efendi’den tarikat dersi alır. Bununla birlikte küçük yaştan beri Murat Paşa civarında, hamamın yanında bulunan Hacı Haşiizade Ali Efendi Hazretlerinin tekkesine sıkça gider, orada hizmet eder, zikrullaha katılır. Geçimini Erzincankapı’da bulunan küçük dükkanında eskicilikle, ayakkabı tamirciliği ile temin eder. Günlük nafakasını karşıladığında çalışmayı bırakıp evine ve evinin yanında bulunan dergahına çekilir. Yukarı Yoncalık Mahallesi Ali Ravi İlköğretim Okulunun karşısındaki evi ve yanındaki kendi dergahında yetmiş yıl irşat hizmeti verir. Hacı Faruk Efendi, Solakzade, Osman Bektaş, Hacı Halis Efendi gibi alimler Rasim Baba nın hiçbir ilim okumadan bu seviyede bir bilgiye sahip olmasına hayret ederler. Rasim Babanın bir özelliği de karşısındaki insanın ne düşündüğünü, söz ve fikirlerini, o kişiye hemen ifade etmesi, o insanları duygu yoğunluğuna sürüklemesidir. Rasim Baba ev halkına ve çevresine oturuşta, kalkışta, adap, mahrem ve namahremlik konusunda sünnete riayet edilmesini uyarır, bilhassa ibadet hususunda pür dikkattir. Nafile namazları ve çoğunlukla tespih namazını kılar ve kılınmasını ister. Dergahında hem cehri hem de hafi zikir yaptırır. Hacı Rasim Baba Erzurum’daki diğer tekkeleri de ayırmaz. Onları da her zaman ziyaret eder, sohbetlerinde, zikirlerinde bulunur. Vefatında Tuzcu köyündeki Hacı Haşıl Efendi Hazretlerinin bulunduğu kabristana defnedilir. Kendisinden kırk gün sonra kendisini çok seven halifesi Evrenili Yahya Baba Hazretleri onun ayrılığına dayanamayarak ardından ebedi aleme göçer. Rasim Babanın mezar taşında şunlar yazılıdır. Hu vel Baki El merhum el mağfur Kadiri tarikatı Meşayihi kiramın dan Üveysi kolu Halifelerinden Hacı Rasim Pilatin Ruhi için Fatiha H. 1326 (1908) –m.1990 Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum

Abdürrezzak Ali Efendi

Abdürrezzak Ali Efendi (1842-1907) Erzurum’da dünyaya gelir. Babası Erzurum Nakib-ul-eşrafından olup, seyyidlerden Gadayizade Muhammed Efendi dir. İlimde çok kuvvetli olduğundan, İlmi mahlasını kullanmaktadır. Abdürrezzak Efendi tahsil çağına gelince, ilk önce ağabeyi Muhammed Efendi’den okumaya başlar. 14 yaşından itibaren babası Muhammed Efendi’nin manevi terbiyesi altına girer. Aynı zamanda medreselerde okunan ilimleri de bitirerek İbrahim Paşa Medresesi müderrislerinden Solakzade Ahmed Tevfik Efendi ’den icazet alır. Tahsilini tamamladıktan sonra Ahmediyye Medresesinde ders okutmaya başlar. Abdürrezzak Ali Efendi , Tasavvuf yolunda da ilerlemek için bir mürşid-i kamilin talebesi olmak ister ve Şeyh Hakkı Erzurum’a gelince onun sohbetlerine devam eder. Şeyh Hakkı hazretlerinin vefatına kadar hizmetinde bulunur. Sonra tekrar talebe yetiştirmeye başlar. Tefsir ilminde çok derin alimdir. Ruhu’l Beyan Tefsiri’ni birkaç defa baştan sona talebelerine okutur. Babasının vefatından sonra Nakib-ul-eşraf olur. Erzurum’da ikamet eder, üç-dört senede bir Ramazan ayında İstanbul’a gider. Çeşitli camilerde vaaz ve nasihatlarda bulunur. Sümbül Sinan Efendinin manevi işareti ile kendisine ayrılan odada elli sene kalır ve ibadetle meşgul olur. Sözleri çok tesirlidir. Dinleyenler huzur bulmaktadır. Kimseye halifelik vermez. Erzurum’da vefat eder. Ali Efendinin Halal ve Haram Risalesi , Musavat-ı Aded-i Hurufat , Manzume-i Nüfus-ı Seb’a adlı eserleri yanında bir de Divan ’ı vardır. Hiçbirisi matbu değildir. Abdürrezzak Ali Efendi buyurmaktadır ki: “Kalbi Allahü tealanın sevgisi ile diri olanın ölümü hayattır. Kalbi nefsin arzuları ile ölmüş olanın hayatı ölüdür.” “Ölüm, ölmeden önce ölünüz, sırrına eren aşıklara rahmet, devlet, seadet, izzettir.” Abdürrezzak Ali Efendi, Allahü tealanın aşkı ile çok güzel şiirler söylemiştir. Bunlardan birisi: Cemalullaha olan aşık heva ile sivadan geç Karışma fi’l-i Hakka ey gönül çun-u-çiradan geç. Bekadan neş’edar ol bade-i tevhid ile ey dil Gönülden hazır ol Hakk’a heman mülk-i fenadan geç. Libas-ı fahri neyler came-i aşk aşıka kafi Aba-yı aşkı gey İlmi bütün daru devadan geç. Ey gönül erbab-ı caha etme arz-ı ihtiyaç Bab-ı Hak meftuh iken gayra ne lazım iltica Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Timurtaş Baba

Timurtaş Baba

erzurum – gürcükapı caddesi Habib Baba Türbesinde Timurtaş Bab a’nın ölüm yılı belli değildir. Kendisinin büyük velilerden olduğu, kitabesinde, “Sultan-ı Müellifinden ve Kut-bul arifin-gavs-ül vasilin (Gerçeğe, marifete ermiş olan kamillerin başı) Timurtaş Baba Hazretlerinin -Medfun-i Hak-i tırnak oldukları türbe-i şerifleriyle hem civarolan-Ehlullah ve sair şüheda ervah-ı şerifleri için fatiha. M.1844”, yazılı olan ifadelerden anlaşılmaktadır. Önceden bu türbenin adı Timurtaş Baba Türbesi olup Habib Baba ’nın defninden sonra Habib Baba türbesi ismiyle anılmaya başlar. Türbenin üst taraflarına kandil asmak için yapılan halkalardan dolayı günümüzde birçok kimse bu türbeyi Küpeli Baba türbesi olarak da bilmektedir. Türbe eski tarihlerde devlet ricali ve halkla birlikte ziyaret edilen bir makberedir. Kaynak ; Erzurum Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Merkez İlçe, Erzurum
Saka Hüseyin Baba Türbesi

Saka Hüseyin Baba Türbesi

Edirne – merkez – Salı tekke sokak Saka Baba’ adıyla meşhur olan Şeyh Ahmed Sak-i Uşşaki , Cemaleddin Uşşaki ile pirdaştır. Pir Hasan Sezayi ile mülakatları vardır. Yazıcı Şeyh Mehmed Efendi’nin halifesidir ve tekkenin haziresinde gömülüdür. Salı Tekke ve Saka Baba Tekkesi olarak da bilinen Fahri Fatma Hatun Tekkesi ; Baba Demirtaş Mahallesi, Salı Tekke Sokak’ta yer almaktaydı. Halveti (Uşşaki) tarikatına bağlı tekke, Yazıcızade Şeyh Mehmed Safveti Efendi için yaptırılmış olup çatısı ahşaptandır. Günümüzde mevcut olmayan tekkede, Karamanlı Şeyh Mustafa Efendi’ye ait bir türbenin olduğu bilinmektedir. Tekkenin H.880/M.1475 tarihli Fatma Hatun vakfiyesi bulunmaktadır. Şeyh Mehmed Efendi’nin H.1272/M.1855 yılında Kuşçu Doğan Mahallesinde bu­lunan ev ve dükkanlarını Fahri Fatma Hatun Zaviyesine vakfettiği ve tevliyetinin kendisine verildiği bilinmektedir. 27 Mart 1930’da 218 numara ile satılması için karar verilen tekke, 17 Nisan 1930 tarihinde 231 numarlı kararla 150 liraya keresteci Cafer Çolpan’a satılmıştır. 51 numaralı kararla 23 Haziran 1934 tarihinde metresi 35 kuruştan müzayedeye konan tekke, 16 Temmuz 1930 tarihinde metresi 35 kuruştan Balıkpazarı’nda bakkal, Belediye Meclisi üyelerinden İbrahim Tosun’a satılmıştır. Günümüzde yukarıda verilen adreste 12 numaralı evin yan cephesinde, Sakih Baba’ya ait mezar bulunmaktadır. Bu mezarın, Şeyh Saka Hüseyin Efendi’ye ait olduğu tahmin edilmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

📍 Edirne

Şeyh Ahmet Efendi – Mollaköy

Kastamonu – Merkez – Mollaköy Kastamonu Merkeze bağlı Mollaköy’ün içindeki derenin hemen yanında, köprünün ayaklarının altında kapısında Şeyh Ahmet Efendi Türbesi yazan küçük bir kulübe vardır. İçeride bir sandukadan başka bir şey bulunmayan bu türbede yatan zatın Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin kardeşlerinden biri olduğu söylenir. Bu türbedeki zat, Devrekani’de yapılan bir savaşta kafasını kaybeder, ama kellesini koltuğunun altına alarak savaşa devam eder. Zafer kazanıldıktan sonra, kellesi koltukta ağabeysinin yanına gitmek için yola çıkar. Mollaköyü’ndeki dereden geçerken karşıda çamaşır yıkamakta olan bir köylü kadın kendisini görür ve ; -Aa!.Kellesi koltukta gidiyor, der. Bunu duyunca bir anda suyun içine yığılır kalır ve suya gömülür. Zamanla yapılan bu binanın içine sembolik olarak bir sanduka konur. Anlatılanlara göre içi boştur. Bundan epey bir zaman önce Kurtköylüler sulama için bir bent yapar. Fakat su biraz yükselince biri bendi bozar. Ne yapsalar olmaz. Bir gece elde silahlarla tüm köy halkı bendi beklemeye başlar. Derken suyun içinden bembeyaz elbisesiyle kesik başı elinde olan biri gelir, bütün kazıkları söker ve bendi yıkar. Yine yaklaşık 15 sene evvel müthiş bir sel olur. Kesikbaş Evliya Türbesi’nin bulunduğu kulübe yarısına kadar suyun içinde kalır.Üflesen kırılacak gibi duran kapı ve penceresinden içeri tek damla su girmez. Kaynak ; Kastamonu Evliyaları , Abdülhalim Durma

📍 Kastamonu
Dede Mezarı

Dede Mezarı

çanakkale – merkez – salavat köyü Çanakkale merkez, Salavatoba köyü sınırları içinde, Sakartepe üzerindedir. Mevki Salavatoba köyünden Çiftlikdere köyüne giden yol üzerinde bulunan tepe üzerindedir. Köyden yaklaşık 500 m uzaklıktadır. Mezarlık içinde moloz taşlardan yapılmış mezarlar yanında, Osmanlıca yazılı mezar taşlı mezarlarda bulunmaktadır. Mezar taşları üzerindeki tarihlerden 200 yıllık bir mezarlık olduğu anlaşılmaktadır. Moloz taşlardan yapılmış olan mezarlar, mermer mezar­lardan çok daha eski tarihen olmalıdır. Mezarlığın üst kısmındaki apa üzerinde diğer mezarlardan ayrı olarak yapılmış moloz taşdan yapılmış mezar, bölge halkının kutsal saydığı önemli bir zata ait (Dede Mezarı) olmalıdır. Kusal günlerde yöre halkı mezarı ziyare ederek, kurbanlar kesilerek ziyafetler verilmekedir. Alandaki mezarlık burada bulunan mezardan dolayı oluşmuş olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Çanakkale
Sarıcaali Türbesi

Sarıcaali Türbesi

çanakkale – merkez – sarıcaeli köyü Sarıcaali Türbesi , Çanakkale merkez, Sarıcaeli köyünün yaklaşık 4 km güney batısında Karacaağaç mevkiinde, Çanakkale’ye ve Boğaz’a hakim bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Sarıca Sultan ‘a ait mezar ile birlikte hazire şeklindedir. Bu mezarlık içinde yeni gömüler de yapılmış durumdadır. Hazire içinde yeni mezarlar dışında 18. yy özellikleri gösteren 15 civarında mezar bulunmaktadır. Ayrıca yine 18. yy özelliği gösteren bozulan ve dağılan mezarlara ait şahide taşlan bir araya toplanmış durumdadır. Çevrili alanın güney bölümde iki farkı mezar bulunur. Mezarların birinin şahide taşının üzerinde, H 1225, M 1810 tarihli “Saruca Sultan” ismi geçmektedir. Bu nedenle bu bölümde bulunan mezarlar Saruca Paşa ailesi ile ilişkili olmalıdır. Mezarlık alanı Sarıcaeli köyünün ve çevre köylerin saygı duyduğu kutsal bir alan olup, özellikle baharın gelişi ile birlikte kurbanların kesildiği, hayırların yapıldığı bir alandır. Burada bulunan betondan yapılmış olan mescit, muhtemelen burada bulunan mezarlık alanı ile birlikte yapılmış mescitin yerine yapılmış olmalıdır. Sarıcaeli köyü Çanakkale’nin en eski Osmanlı dönemi köylerinden biri olup, 15. yy’ın ilk yarısından itibaren tarihi kaynaklarda ismi geçmektedir. Saruca Paşa muhtemelen 18. yy’da bu bölgede saygı gören önemli bir şahsiyet olmalıdır. Erken Osmanlı döneminde Anadolu’nun ve Avrupa’nın fethinde ve İslamlaşmasında etkili olan ve Gelibolu’da türbesi bulunan Sarıca Paşa’nın ardıllarından biri olmalıdır. Kaynak ; Çanakkale Kültür Varlıkları Envanteri , Musa Tombul , Çanakkale Valiliği

📍 Çanakkale

Özvatan Türbesi

Amarat Türbesi Köye yakın bir tepede, bir ağacın altında birkaç mezarın mevcut olduğu görülmektedir. Etrafı taşlarla çevrili olan bu yere Evliya, ya da Amarat Evliyası denilmektedir. Burada yattıkları söylenenlerin tarihi kişilikleri hakkında hiç bir bilgi mevcut değildir. Anlatıldığına göre, yağmur duasının da yapıldığı bu yer, genellikle çocuğu olmayan ya da durmayan kadınlarla, sıtma hastalar tarafından ziyaret edilmektedir. Sıtmalı hastalar burada yatar; uykularında korkutulurlarsa hastalıktan kurtulurlarmış. Ayrıca ziyarete gelenlerin burada bulunan ağaca çaput bağladıkları da tesbit edilmiştir. Türbe denilen bu yerin yaklaşık 20 metre kadar köy tarafında etrafı duvarlarla çevrili ayrı bir yatır daha vardır. Bu yatırın Zeynel Abidin olduğu, Zeynel Abidin Gazi ve 20 arkadaşının Zırha (Kaleo) kalesinde bulunan düşmanlarla savaşırken şehit düştükleri destani bir tarzda anlatılmaktadır. Çok yakın zamanda ortaya çıkan bu yerin, yukarıda bahsedilen veliden daha büyük olduğu kabul edilmektedir. Bu mezar daha önceleri boş bir arsada iken, daha sonra bu arsaya ev yapan bir vatandaşın evinin avlusunda kalmıştır. Ancak buraya ev yapan kimse birkaç kez trafik kazası geçirdikten sonra, aşağıda anlatılan rüya üzerine burasını kendi arsasından ayırarak müstakil hale getirmiştir. Hamza Sultan Büyük Toraman kasabasının kuzeyindeki dağın tepesinde bulunan Hamza Sultanın kimliği hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bu mezar daha çok yağmur duası maksadıyla ziyaret edilmektedir. Yağmur yağmadığı zamanlarda köyün erkekleri koç, koyun vb. hayvanları götürerek burada kurban keser, namaz kılar ve dua ederler. Aynı günde kadınlar da kasabanın güneyindeki Çift denilen mevkide bulunan ve kime ait olduğu bilinmeyen bir mezara giderek orada kurban kesip, dua ederler. Bunların 5 kardeş olduğu, hatta Karaşeyh köyündeki yatan zatın da bunların kardeşi olduğu rivayet edilmektedir. Yatır Büyük Toraman’ın Pek adlı mevkiinde bulunan bu isimsiz mezarın ziyaret yeri şekline dönüşü tarla sahibi olan Nail adındaki kişinin rüyasında “Beni çiğniyorlar, etrafımı çevir” demesi ile başlamıştır. Bunun üzerine tarla sahibi mezarın etrafını duvarla çevirmiştir. Mezarın üzeri kapalı olmayıp, hece taşlarında ziyaretçiler tarafından bağlanmış bezler bulunmaktadır. Bu yerle ilgili olarak köylüler “Kekeç Mehmet isimli bir şahsın sigara içerek oradan geçerken, ‘’Sigaranı söndür!’’ diye bir ses işitmiş olduğunu anlatmaktadırlar. Bu yatır daha çok kadınlar tarafından çeşitli niyet ve maksatlarla ziyaret edilmekte ve o muhitten geçen yolcular burada yatmakta olan kişinin ruhuna fatiha okumayı ihmal etmemektedirler. Üç Şehitler Türbesi Bu türbe, Özvatan’a bağlı Küpeli köyünde, bir derenin kenarında bulunmakta olup, son zamanlarda ortaya çıkarılmıştır. Burada medfun şehitlerin yaşadıkları tarih bilinmemektedir. Talas’lı Cemil Baba, burada yatanların Mehmed ve Hüseyin adında kişiler olduğunu söylermiş. Köylüler, üçüncü kişinin ismini hatırlamamaktadır. Şehitlerin burada bulunan dereden abdest aldıklarını birkaç kez görmüşlerdir. Bunların hürmetine Küpeli köyüne tabii afetlerden zarar gelmediğine inanılmaktadır. Daha önceleri burada yağmur duası yapılır, adak kurbanları kesilirmiş. Fakat şu anda sadece ziyaret maksadıyla buraya uğranılmakta , şehitlerin ruhlarına fatiha okunmaktadır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Özvatan, Kayseri

Develi Türbeleri

Damsalı Bekir Türbesi XIX. Yüzyılda yapıldığı rivayet edilen türbe, çoban ve aynı zamanda alim olduğu söylenen Bekir adındaki bir zata aittir. Türbe basit bir şekilde döşenmiş, olup içinde devamlı .su bulundurulmaktadır. Bu zatı yeşil sarığı ile türbede görenler olduğu kanaati o çevrede oldukça yaygındır. . . Bu şahsın hayvanlarla konuştuğu inancı da halle arasında yaygındır. O köyde sığır çobanlığı yapmakta iken bir gün akşam üzeri sürüdeki ineklerden birisi buzağılar. Köye dönmeden önce çoban Bekir inekle konuşarak ona “Haydi, köye gidelim sahibin bana kızar” der. Ancak inek ve buzağı gelecek durumda olmadığı için çoban onları orada bırakır. Köye geldiğinde ineğin sahibi kadın çok acı sözler söyleyerek çobana kızar. Çoban ineğin yanına dönerek “Gördün mü sahibinin bana nasıl davrandığını” der ve eski mezarlığa girerek kaybolur. Nebi Baba Türbesi Soysallı köyünün güneyindeki ovada bulunan türbe bir mezarlığın ortasında yer almaktadır. İnşası Osmanlıların son dönemine tekabül. ettiği tahmin edilen türbe, yakın zamanlarda köklü bir tamirat geçirmiştir. Burada yattığı söylenilen· Nebi Baba’nın tarihi kişiliği hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Nebi Baba’nın köyün sığırlarını güttüğü, ovada sığırın etrafına bir çizgi çizerek namaz kılmak için camiye gittiği, camiden gelinceye kadar sığırların bu çizginin dışına çıkmadıkları söylenir. Hatta Nebi Baba’nın aynı şekilde sığırları ovada bırakarak Cuma namazını kılmak için İstanbul’a gittiği ve namazdan sonra aynı anda tekrar -sığırların başına döndüğü de onunla ilgili rivayetler arasında yer almaktadır. Öyle ki, köylülerden biri Nebi Baba’yı aynı gün istanbul’da görüp onunla konuşmuş. Köye gelip de durumu anlattığında komşuları Nebi Baba’nın o gün köyde bulunduğunu söylemişlerdir. Daha önceleri sıkça ziyaret edilen bu türbe, bugün artık eski önemini kaybetmiştir Evliyadağı Türbesi Ayvazhacı köyünün batısındaki dağ Evliya Dağı olarak bilinir. Ali adında bir çoban 40 gün bu dağda yağmurdan koyunlarını korur, 40 gün koyunlarla birlikte kaybolur, 40 gün sonra geldiğinde geçen bu süre zarfında nerede olduğunu söylemez. Ancak ısrar edilince durumu anlatır ama 40 gün sonra da ölür. Çobanın karısı kocasının ölümünden sonra devamlı bu dağa giderek orada ibadet eder. Bir gün kadın halka hitaben, “Bu dağa ziyaretin dışında bir maksatla gelmeyiniz, bu dağda evliyanın mezarı var, kevenlerini kesmeyiniz, yoksa dağın gazabına uğrarsınız!.”der. Bunu demesinden 40 gün sonra kadın da ölür. Dağın başına kadın için ağaçtan bir türbe yaparlar. O sene Ağustos ayında kanlı kar yağar. Köylüler ağaçtan yapılmış olan türbenin tahtalarını dağın eteğinde bir derede parçalanmış halde bulurlar. Çobanın karısı köy halkının rüyasına girer ve onları şu şekilde rahatsız etmeye başlar, ”Türbe yapmadınız, ari taşlardan bir yığın yapın”. Bunun üzerine köy halkı taşlardan bir yığın yaparak kadının istediğini yerine getirir. Abdül İlyas Türbesi Develi’nin Kızık köyünde yığma taştan yapılmış Abdül İlyas denilen zata ait bir türbe bulunmaktadır. Türbe ziyaret edilmekle birlikte yağmur duası burada değil, göl kenarında yapılır. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 Develi, Kayseri

Kayserili Mehmed Tevfik Efendi

📍 İstanbul
Gözübüyükzade İbrahim Efendi

Gözübüyükzade İbrahim Efendi

kayseri – incesu – hacı kılıç mezarlığında Alim ve müderris (Kayseri, Ocak, 1747-Kayseri, ıs Ocak 1838). Hacı Kılıç Mahallesi’nde doğdu. Babası o dönemin bilginlerinden olan Müid Efendizade Mehmet Behçet Efendi’dir. İlk tahsilini Kayseri’de yaptıktan sonra Konya’nın Hadim ilçesine giderek devrin tanınmış bilginlerinden Hadım Müftüsü Ebu Said Mehmed el-Hadimi’den dini ve ilmi bil­giler aldı. Hocasının vefatından sonra onun yerine geçen Büyük Hüseyin Efen­di’den icazet alarak Kayseri’ye döndü. Gözübüyükzade İbrahim Efendi , devrindeki gelenek olan ilim tahsili için İstanbul, Mısır,Şam, Bağ­dat vb. şehirlere değil de, Hadım’a gitme­yi tercih ederek, burada dini ve ilmi alanda büyük başarı göstermesi ile çağ­daşlarından ayrılmaktadır. Kayseri’de 1785 yılında Gözübüyükzade Medresesini kurarak burada Arap dili, mantık, kelam, felsefe. tefsir ve hadis dersleri vermeye başladı. Elli yılı aşkın bir süre bu medresede başmüderris ola­rak görev yaptı ve çok sayıda eserle bir­likte beş yüzden fazla öğrenci yetiştirdi. Kayseri Müftüsü Hacı Torun Efendi , Hisarcıklızade Mustafa Efendi gibi bil­ginler bunlar arasındadır. Aynı aileden yetişen müderrislerin idare­sinde 134 yıl kesintisiz hizmet veren Gözübüyükzade Medresesi 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı. Bu medresede kurulduğundan 1924 yılı­na kadar, çok sayıda ilim adamı yetiştirdi. Örneğin, siyaset ve bilim adamı Suat Hayri Ürgüplü bu medresenin son dö­neminde yetişenlerden birisidir. Gözübüyükzade İbrahim Efendi ‘nin ve ailesinin asıl lakabı Muid Efendizade ol­ masına rağmen öğrencileri, onun ileri görüşlü olması ve meseleleri çözmekteki maharetinde dolayı ”Gözübüyükzade” lakabıyla anmaya başlamışlar ve bu lakap ile meşhur olmuştur . Bu ne­denle Mu’id Efendizade ailesinden ge­lenler bundan böyle günümüze kadar Gözübüyükzadeler (Gözübüyükoğulla­rı) olarak tanınmıştır. Gözübüyükzade ‘nin müderrisliği, öğren­cileri arasında problemleri çok kolay çözmesi ve izah etmesiyle çok sevilmiştir. Ayrıca hoşgörüsü ve insanlarla iyi iletişi­mi nedeniyle Kayseri halkının büyük sev­gisini kazanmış olan Gözübüyükzade 91 yıllık uzun ömrü boyunca yedi Osmanlı padişahı görmüştür. Kendisine II.Mah­mud tarafından şeyhülislamlık görevi teklif edilmişse de yaşının ilerlemesini ileri sürerek bu görevi kabul etmemiştir. İlmi çalışmaları yanısıra hayır faaliyetle­rine de katkıda bulunmuştur. Nitekim Gümrükçü Osman Paşa’nın yaptırdığı Battal Gazi mesiresi, Ziyaretçiler Köşkü ve mutfaktan oluşan hayrat ve imaret kurumlarının idaresi kendisine verilmiş­tir. Gözübüyükzade birçok alanda eser vermesine rağmen özellikle tefsir alanın­ da verdiği dersler ve eserlerle tanınmıştır. Bu eserler arasında Nebe Suresi Tefsiri en tanınmış olanlardandır. Onun eserle­rindeki üslubu çok önemli konuları çok kısa ve açık bir şekilde ortaya koymadaki metodolojisi ile dikkat çeker. Eserlerinin bir kısım ders notu şeklinde olup kendi medresesinde ve diğer medreselerde okutulmuştur. Gözübüyükzade İbrahim Efendi , 15 Ocak 1838 Pazartesi günü Kayseri’de vefat etti ve Hacı Kılıç Mezarlığına defnedildi. Mehmed Cemaleddin’in Gözübüyükza­de’nin Mecmuatü’r-Resail’e yazdığı tak­diminde, “Kaza-i merkumda i’dad olu­nan mahalde defin kılınmıştır” ifadesi, başta Bursalı Mehmet Tahir Bey’in Os­manlı Müellifleri olmak üzere birçok eserde, Gözübüyükzade’nin vefat ettiği ve kabrinin bulunduğu yer yanlışlıkla Hadim olarak kaydedilmiştir. Mezar taşında Fehmi mahlaslı bir şairin Gözübüyükzade’nin ölümüne tarih dü­şürdüğü şu beş beyitlik bir manzume bulunmaktadır: Kurretü’l-aynı cihanın hem zemanın sey­yidi. Nuş edip cam-ı ecelden daldı bahr-ı rah­mete Kabr-i yari eylenir ravza-i Huld-i berin Hurilerle daim olsun iş-ü zevk-i ibrete Tuttu matem hep vilayetler ona feryad edüp, Nice tullap bağrını yandırdı nar-ı firkate Gel dua kıl kabrine şimdengeru ihlas ile Hem şefaat iltica kıl gitti erdi devlete Mevtini tarih di Fehmi ah ile cevher gibi Es-sena li’llah düştü İbrahim Efendi Cennete. Kaynak ; Kayseri Ansiklopedisi Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları Kayseri’nin Manevi Mimarları , Muhsin İlyas Subaşı , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Kayseri İlmiye Tarihinde Meşhur Mutasavvıflar , Ali Rıza Karabulut , Seyyid Burhaneddin Vakfı Kayseri Uleması , H. Mehmed Zeki Koçer

📍 İncesu, Kayseri
Mir’ati Dede Türbesi

Mir’ati Dede Türbesi

📍 Yeşilhisar, Kayseri
Seyid Ali Türbesi

Seyid Ali Türbesi

kayseri – yahyalı – Yahyalı devlet hastanesi bahçesi Seyid Ali Türbesi , ilçe merkezinde Devlet Hastanesi bahçesinde bulunmakta­dır. Yaklaşık 1 m. yükseklikte, kare bir kaide üzerine oturmak­tadır. Türbenin kaidesi moloz taşlardan, Kare planlı türbe ise kesme taşlardan inşa edilmiştir. Türk üçgenleriyle kubbeye geçiş sağlanmaktadır. Türbenin; güney, kuzey ve batı yönle­ rinde birer pencere vardır. Giriş doğu yönde olup, iç kısımda sanduka yoktur. Türbenin mihrabındaki mukarnaslar ve kapı­sındaki geçmeler dışında bezemesi yoktur. Mescit bölümü­nün giriş kapısı üzerinde kitabesi vardır ancak kitabe harap durumda olduğundan okunamamaktadır. Türbenin mimari örneklerle olan benzerliklerinden dolayı, 12-14. yüzyıllar ara­ sında inşa edilmiş olduğu söylenebilir

📍 Yahyalı, Kayseri
Helvacı dede

Helvacı dede

kayseri – sahabiye – serçeönü mah – helvacı sokak Tarihi şahsiyeti hakkında bilgi bulunamayan ve menkibevi yönü ile şöhret bulan Helvacı Dede ‘nin sandukası, Serçeönü mahallesi, Helvacı sokağında yol ortasında bulunmaktadır. Mezarın etrafı demir parmaklıklarla çevrilmiş olup hiçbir mimari özelliğe sahip değildir. Rivayete göre, burada eskiden Helvacı Dede ‘ye ait bir dergah varmış. Helvacı Dede ‘nin bulunduğu arsa parsellenip inşaat yapılmaya başlanınca bu mezar da kaldırılmak istenmiş, ancak bütün teşebbüslere rağmen mezarı kaldırmak mümkün olmamış, bunun üzerine bu teşebbüsten vazgeçilerek mezar beton bir sanduka haline getirilmiştir. Anlatıldığına göre, Melikgazi ‘nin kumandanlarından Kapadokya fatihi olarak bilinen Tur Hasan Bey, hacca gittiği bir sırada Medine’de Şeyh Eimmetu’l-Hulvan diye bilinen Helvacı Dede ‘yle tanışır, Dönüşünde de onu beraberinde Kayseri’ye getirir. Helvacı Dede uzun bir süre Kayseri’de halkı irşad eder. Tur Hasan Bey’in yine hacca gittiği bir sene, annesi bir gün helva yapar ve “Oğlum olsa da şu helvadan yeseydi” der. Bunun üzerine Helvacı Dede , helvayı soğumadan sıcak sıcak Medine’deki Tur Hasan Bey’e ulaştırır. İşte bu olay, onun kerametleri arasında anlatıla gelmektedir. Eskiden burada perşembeyi cumaya bağlayan akşamları mum yakılırmış. Helvacı Dede ‘yi bilenler, Türkiye’nin dört bir yanından kalkarak ziyarete gelmekte, burayı ziyarete gelenler, dilekleri geçekleştiğinde helva dağıttıkları gibi, ayrıca kandil geceleri ve cuma günleri de burada helva dağıtılmaktadır. Bununla birlikte, mezarın bulunduğu yerin ziyarete müsait olmayışı, buranın daha çok ve daha rahat ziyaret edilmesine engel teşkil etmektedir. Kaynak ; Kayseri ve Çevresinde Ziyaret Yerleri , Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Kayseri
Melikgazi Türbesi  ( Makam )

Melikgazi Türbesi ( Makam )

eskişehir – seyitgazi – doğançayır beldesi Danişmend Gazi’nin 1105 yılında vefat etmesinden sonra yerine en büyük oğlu olan Emir Melik Gazi geçer ve yaklaşık olarak otuz yıl hükümdarlık yapar. Danişmend Gazi’nin vefatından sonra hanedan üyeleri arasında taht kavgaları oluşur. Bunu fırsat bilen I. Kılıç Aslan Malatya’yı alır. Emir (Melik) Gazi , başlangıçta Anadolu Selçuklularına tâbi olur. Sultan Mesud’u nüfuzu altına alan ve ona karşı Atabey olarak davranan Emir Gazi ; onunla birlikte Haçlılar, Bizanslılar ve Ermeniler gibi dış düşmanlara karşı ortak bir siyaset takip eder. Bu dönemde Anadolu Selçuklu-Danişmendli ilişkileri bu şekilde devam eder. Emir Gazi ’nin Bizanslılar, Haçlılar ve Ermenilere karşı yaptığı gazalar ve kazandığı zaferler sonucu Konya dışında Sakarya’dan Malatya’ya kadar Anadolu hâkimiyetini ele geçirmesi, huzur ve asayişi sağlayarak Anadolu’nun en nüfuzlu hükümdarı olması, Abbasi Halifesi ile Büyük Selçuklu Sultanı’nın da kulağına gitmiştir. Bunun üzerine 1134 yılında Abbasi Halifesi (1118- 1135) ve Büyük Selçuklu Sultanı Sancar, Emir Gazi’ye menşur, bayrak, davul, altın asa, tac gibi hâkimiyet alametlerini vermek ve “Melik” ünvanını tevcih ederek onu Kuzey Anadolu Hükümdarı ilan etmek için elçiler gönderirler. Ancak, onun ölümü üzerine bu hâkimiyet alametlerini yerine geçen oğlu Muhammed’e vererek onu “Melik” ilan ederler. Malatya’da vefat eden (1134) E mir Gazi ’nin cenazesi, Kayseri’ye getirtilerek burada Pınarbaşı ilçesi Pazarören nahiyesinin Melik Gazi köyünde sağlığında yaptırdığı türbeye defnedilir. Eskişehir ile olan bağlantısı nedeniyle bazı yerel kaynaklar ve söylenceler O’nun Seyitgazi nahiyesinin Arabviran Karyesiyle Çukur Ağıl Karyesi arasında bulunan bir toprak kale civarında vefat ederek (H 529, M/1134) defnedildiğini kaydeder. Malatya ile olan bağlantısı nedeniyle de Seyyid Battal Gazi’nin evladı; Seyyidetü’ş-Şerifetü’l-Aleviyye, Battal Gazi’nin kız kardeşi olup Malatya emiri Ömer b. Nu’man ile izdivacından olan Nâzırü’l-Cemal Hatun’un çocukları olduğu belirtilir. Bunların yanında diğer Melik Gazi Tekkeleri Kale Dağ yakınlarındaki Sarımsaklık’ta, Niksar’da bulunanla büyük bir ihtimalle, Danişmendoğullarının aynı adı taşıyan beyi (M 1106-13) ile de aynı kültürel bağlantılarla ilgilidir. Dolayısıyla Eskişehir’deki Melik Gazi adına izafe edilen tekke bir makam tekkedir. Türk ve İslam kültüründe kahramanlıklarıyla büyük izler bırakmış olan kimliklerden Melik Gazi’nin bu bölge içinde bu manada anıları hâlâ tazedir. Burada gömülü olmasa bile onun kutlu adı için bir tekkenin kurulmuş olması yöre insanının dini inançlarının köklerinin yanında millî benliğin oluşturulmasında da son derece önemli bir hareket noktasını oluşturur. Melikgazi ( Melekgazi ) Türbesi Seyitgazi ilçesi, Doğançayır köyündedir. Mimari özelliklerine göre 14. yüzyıla tarihlenen yapı sağlam durumdadır. Doğançayır köyünün 3 km. güneydoğusunda tepe üzerinde yer alır. Çevresinde yapı kalıntıları ve devşirme malzemeler bulunmaktadır. Eski bir yapının kısmen temelleri üzerine oturtulmuşa benzeyen tek katlı yapı, doğu­ batı doğrultusunda dikdörtgen planlı, sivri tonoz örtülüdür. Doğu cephe ekseninin kuzeyinde dikdörtgen biçimli bir kapı, kapının güneyinde kare biçimli bir pencere yer alır. Kapı ve pencere, üstlerinde yer alan sonradan doldurulmuş sivri kemer biçimli, açıklıkların içerisine sonradan oturtulmuşa benzemektedir. Güney cephe ekseninin iki yanında doğudakinin sonradan doldurulduğu sivri keıner alınlıklı dikdörtgen biçimli birer pencere yer alır. Yapının batı cephesi sağırdır. Kuzey cephe ekseninin batısında, sivri kemer alınlıklı dikdörtgen biçimli sonradan doldurulmuş bir pencere yer alır. Söz konusu pencere iç mekana dikdörtgen biçimli bir niş olarak yansır. Tüm duvarlarını bir sekinin dolandığı mekanın ortasında doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş sanduka yer alır. Güney duvar ekseninde dikdörtgen biçimli mihrap nişi bulunmaktadır. Cephe düzenlemesi kapı ve pencere biçimleriyle içeriye yansır. Yapının sivri kemer profilli tonoz örtüsü, kuzey güney doğrultusunda atılmış, eş aralıklı dört duvar payesinin taşıdığı birer sivri kemerle takviye edilmiştir. Cephelerde düzenli teknikle moloz taş, pencere alınlık kemerleriyle tonozda, düz istif-şaşırtmalı teknikle tuğla, kapı-pencere söve ve lentolarıyla mihrap lentosunda devşirme malzeme, iç duvarlarda sıva kullanılmıştır. Mihrabın iki yanında ve doğudan batıya doğru dördüncü kemer kamında kartuşlar içerisine alınmış ayetlerle bitkisel bezemelerden oluşan kalem işi süslemeler yer alır. Kaynak ; Eskişehir Zaviye ve Türbeleri , Anadolu üniversitesi, Prof Dr. Erdal Altınsapan – Doç. Dr. Canan Parla . Eskişehir Mevlevihanesi , Kesit Yayınları , Dr. Hasan Hüseyin Adalıoğlu – Nizamettin Arslan

📍 Seyitgazi, Eskişehir
Yakub Abdal

Yakub Abdal

Ankara – Çankaya – yakub abdal köyü Ankara bölgesine ilk yerleşen dervişlerdendir. Türbesi, Çankaya ilçesi Yakupabtal Köyü’ndedir. Elmadağı’nın yamacında bulunan bu köy, Osmanlı belgelerinde katiplerce kayıt esnasında, Polatlı’da bulunan Baba Yakup , Kazan’da bulunan Yakup Derviş , Çubuk’ta bulunan Yakup Hasan ile Yakup Abdal isim benzerliği dolayısıyla sehven karıştırılmıştır. Günümüzde Yakup Abdal Türbesi’nde bulunan Arapça kitabeyi: “ Bu bina sultanül evtad Yakup Abdal diye bilinen Derviş Sinan için 1077( 1666) Muharreminde yapıldı ” olarak okuduk. Arapça kitabenin altına mermer üzerine Türkçe olarak kitabe okunmuş ve “Muharrem ayında Sultan Evtad Ebdal Yakup Derviş Sinan bu camii oğlu için yaptı” yazılmıştır. “Sultan’ül evtad” kelimesi sultanların, emirlerin dayanağı, yani danışmanı, müşaviri, en güvendiği kişi anlamına gelir. Bu kitabeden Yakup Abdal (Derviş Sinan)’ın hayatta iken bu bölgedeki manevi nüfuzunu anlatmaktadır. Yine kitabeden bu yapıyı yapan kişinin adından hiç bahsedilmemektedir. Yakup Abdal zaviyesine, 1571 yılındaki kayıtlarda Çubuk ilçe merkezinde irşad faaliyetlerini sürdüren Gül Dede’nin, mutasarrıf olarak tayin edildiği kayıtlıdır. Kısacası hayatı hakkında bilgi sahibi olamadığımız Yakup Abôal, “gazi derviş”lerdendir.93 . Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları Ankara Velileri I-II , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara Özel, Ankara
Hacı Sinanuddin Yusuf

Hacı Sinanuddin Yusuf

Ankara – altındağ Nazımbey Mahallesi, Berber Sokağı Ankara’da yaşamış bilgin ve mutasavvıf. Hayatı ve kişiliği hakkında vakfiyelerin haricinde bilgi yoktur. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıf Kayıtlar Arşivi, 592 numaralı defterin 49 ncu sahife, 45 nci sırasında kayıtlı “Hasan Çelebi oğlu Hacı Sinanüddin Yusuf “un 20 Şaban 687/1288 tarihli vakfiyesinin örneğinde “Alimlerin ve fazılların dayanağı, şeyhlerin büyüğü Hacı Sinaneddin Yusuf bin Hasan. Ankara da yeniden yaptırdığı mescid ve bitişiğindeki medresenin tamir, bakım masrafları, müderris ve imama ödenecek ücret için şehir içinde ve dışında arazi ve emlak vakfeder. Vakfiyede yazılan künyeden mutasavvıf ve alim bir şahsiyet olduğunu anlıyoruz. Ankara-Altındağ Nazımbey Mahallesi, Berber Sokağı’nda yaptırdığı mescidin bitişiğinde bulunan oda içerisinde mezarı vardır. Saraçlık mesleği ile uğraşmış ve “Saraç Sinan” olarak anılmış, esas ismi ise Sinaneddin Yusuf’dur. (Saraç: At, eşek ve deve gibi binek hayvanlarına eğer, gem ve koşu takımlarını yapan ve satan zenaat sahibi kişidir.) Saraç Sinan Ankara şehir merkezinde bir mescid ve bir med­rese yaptırmış ve bu eğitim kurumu için araziler vakfetmiştir. Dikdörtgen planlı, sade ve Türk üçgenleri ile geçilen kubbe ile örtülmüş olan ve Saraç Sinan Mescidi olarak bilinen bu mabed, Ankara’da bulunan en eski mabedlerdendir. Medrese ise harap bir vaziyettedir. Mescidin Arapça kitabesinde şu ibare yazılıdır; ”Şüphesiz mescidler Allah içindir. Artık Allah ile beraber başka bir kim­ seye ibadette bulunmayınız. Bu mescidi Hasan oğlu zayıf kul Yusuf 687/1288 yılında yaptırmıştır. “ Saraç Sinan Mescidinin içinde, sağ tarafda bulunan odadaki mezarların birisinin mezar taşında: ‘Allah’ın rahmetine kavuşan Hasan oğlu el-hac Sinaneddin Yusuf. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. ” Ayak ucundaki taşta ise: “13 Cemaziyelahir, Sene 711( 1311 ).” yazılıdır. Kaynak ; Manevi Mimarlarıyla Ankara , Abdülkerim Erdoğan , Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

📍 Ankara
Tablacı başı Kaşıkcı Mustafa

Tablacı başı Kaşıkcı Mustafa

İstanbul – Fatih Molla gürani mah Nakibul eşraf sokak İstanbul fethine iştirak etmiş, Ni’me’l-Ceyş’dendir. Fatih Sultan Mehmed Hazretlerinin Tablacıbaşısı Amiri Kaşıkçı Mustafa Efendidir. Türbesi 1969 yılında okul ve cami yaptırma derneği tarafından tamir ve ihya edilmiştir. Kabirleri; Mollagürani Dede Paşa sokak üzerindedir. Kitabesi Fatih Sultan Mehmed Han Tablacıbaşısı Amiri Kaşıkçı Mustafa ruhuna fatiha (1146) Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul

Sukuti Dede

Çanakkale – Gelibolu Sükuti Dede, evliyadan Muhammediye sahibi Yazıcızade Muhammed Efendi’nin hemşehrisidir, yani Geliboluludur. Gelibolu Mevlevîhanesinde Burhaneddin Efendi’nin şeyh bulunduğu zamanda soyunmuş (derviş tabiri ile Mevlevi olmuş), orada çile çıkardıktan sonra İstanbul’a gelmiş, evvela Kasımpaşa Mevlevîhanesinde hücrenişin olmuş ve oradan Kuledibi Mevlevîhanesine nakleylemiş. Sahib-i zaman bir zat olmakla tanınmıştır. Münzevî bir hayat sürmezdi, daima gezer, her Mevlevîhanenin gününde mukabelede hazır bulunur, hatta sufî dergahlarına da gidermiş. Sükuti Dede, alayişe ehemmiyet vermediği gibi kıyafetine de itina eylemediği için bir gün sofî dergahlarından birinde Dede’yi yemekde Şeyh sofrasına davet etmezler. Aldırmaz, ikinci planda kalır. Yemekten sonra zikir başlayacak, Şeyh: — Fa’lem ennehü… Der, arkası gelmez… Nakîbine işaret eder. O da başlar, fakat bir türlü zikri açamaz. Şeyh uyanık bir zat imiş, bunda bir sebep arar. Sükuti Dede’nin bir kenarda beklediğim görür, derhal anlar, ona doğru gider: — Dedem, affedersin… Seni saff-ı nial (ikinci saf da) bıraktık. i’tizar ederim. Sükuti Dede: —Biz Mevlana fıkarasıyız. Bizim için saff-ı nial yoktur. Bütün canlarla beraberiz, fakat… Başındaki Mevlevi külahını işaret ederek: — …….başımızda Fahri Mevlana var, bize değil on ahürmet etmeli. — Müsaade ediyorsunuz değil mi? — Hay hay… Buyuran açın. Sükuti Dede’nin dudağında sigara daima yapışık bir halde bulunur. O bitince hemen tabakadan bir yenisini sarar, yine dudağına yapıştırırmış. Aynı zamanda nargile içer, enfiye de kullanırmış. Dergahlar kapandıktan sonra Gelibolu’ya gitmiş ve orada Hakka yürümüştür. İyi ahlaklı, daima hayırlı bir dosttur. Akıl kemal bulunca boş sözler zeval bulur. Ahmağa karşı susmak, ona cevap vermektir Ahmağın kalbi ağzında, akıllının lisanı kalbindedir. Sükut eden hiçbir vakit pişman olmamıştır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 Gelibolu, Çanakkale
Sofu Baba

Sofu Baba

İstanbul – Beyoğlu Meclisi Mebusan yokuşu no :41 Fındıklı, Mebusan Yokuşu üzerinde medfun olup, türbesi gece gündüz ziyaretçilerle aydınlanır. Asıl ismi bilinmemektedir. Sofu Baba, daha ziyade askerlerin evliyasıdır. Mahalleliler onu sık sık rü’yalarında gördüklerim söylerler. Rüyalarına girdiği komşusuna yol gösterir, kuvvet olurmuş. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Şimşir Dede

Şimşir Dede

İstanbul – Eyüp SUltan camii sol tarafında Kabirleri; Eyyüb Sultan Camii’nin sol tarafındadır. Türbelerine; Caminin Haliç kapısından çıkılınca Beybaba Sokağından girilir. Bugün türbenin etrafı ve üzeri açık olup kabir taşlan koyu yeşile boyanmıştır. Şimşir Dede’nin asıl adı Seyyid İbrahim’dir. Halk arasında «Şimşir Dede» diye şöhret bulmuştur. Babaları Acem büyüklerindendir. Oradan Amasya’ya gelerek Yenice Nahiyesine yerleşmiştir. Şimşir Dede – Küçük Emir Efendi; alim, ilmiyle amil, faziletli, kamil, haseb ve neseb itibariyle her bakımdan meşhur, evliya mertebesine yükselmiş büyük bir velidir. Babaları keramet sahibi, kibar-ı evliyaullahtan bir zat idi. Ömrünün sonunda gözleri görmez oldu. Bir gün muhterem oğlu Seyyid İbrahim – Şimşir Dede başı açık yanına geldi. Babaları: — Ya Seyyid İbrahim! Başım açma, hava soğuktur, soğuk zarar vermesin, dedi. Seyyid İbrahim: — Ey muhterem babam! Gözleriniz bu halde iken benim başımı açtığımı nasıl gördünüz? dediler. — Hak Teala’ya senin vechini görmek için basarımın açılmasını niyaz ettim. Kabul olup gözlerim açıldı, senin başının açık olduğu vakte tesadüf etti. Şimdi gene eski hali gibi oldu, dediler. Sultan Beyazıd Amasya’da şehzade iken Şimşir Dede’nin babalarına giderler. Dualarını ve niyazlarını isterler. Sultan Beyazıd ava çok meraklı idi. Şimşir Dede’nin babası ona av için fazla ifrat etmemesini tavsiyede bulunmuştu. Bir gün gene av yerinde bir geyik sürüsü görüp tam yayını gerip okunu atacak iken elini yaydan çekti. Merhum, Beyazıd’a elini yaydan neden çektiğinin sebebini sorduklarında Beyazıd Han: Oku tam çekmeyi murad ettiğimde Seyyid İbrahim’in babasını bir geyik üzerine binmiş, bana doğru geldiğini gördüm ve: “ben seni avdan nehyetmedim mi? Niçin ikazlarıma aldırmıyorsun” dedi. Bende elimi yaydan çektim. Sözün şiddetinden korktum. Buyurdular. Şimşir Dede tam civanmerd, iffet ve şecaatte büyüdüğü bir çağda ilim tahsili için Bursa’ya Şeyh Sinaneddin Hazretlerine gelir ve önün hizmetine girer. Bursa’da Ulu Cami’de itikafa girer. Nefsini temizlemekle meşgul olmasını tavsiye eder. Ondan sonrasınıı Şimsir Dede şöyle anlatıyor: O esnada kendimi büyük ve beyaz, yeşil kanatlı, kırmızı burunlu büyük bir kuş suretinde gördüm. Arş’ı, Kürsî’yi, yedi kat semavatı seyrederken, büyük bir ağaç gördüm. Kökleri ve dalları yerde, doğu ile batı arasını kaplamış, kendimi o dalların arasında gördüm. Durumu Şeyhim Sinaneddin Hazretlerine söyledim, fakat rü’yamı tabir etmediler. Nefsimi temizlemekle meşgul olmamı tavsiye ettiler. Bir müddetten sonra gene bir olay gördüm ki, bir merkeb üstüne binmişim. Merkebin yuları yerde sürünüyor, merkebin üstünde bir kab içinde şarap var. Arkamda dünya güzeli bir çocuk oturuyor, elimde bir tanbur çalip dururum. Uyandığımda bu olay bana çok hüzün verdi. Şeyhim Sinaneddin Hazretlerine anlattım. O da: ‘’Bu olaydan korkma. Evvel gördüğünden güzeldir. Zira şarap cezbe suretidir. Çocuk ruhtur, tanbur alem-i kudsîye cezbettiricidir . Merkebin yuları elinde olmadığı için sen bundan sora kimsenin terbiyesine muhtaç değilsin, diye rü’yamı tabir ettiler. Ve tabir ettikleri gibi olmuştur. Daha sonra ilimle meşgul olmuştur. Bundan sonra Sultan Beyazıd merhumun oğlu Şehzade Korkut’a, Karamani Mehmed Paşa’nın oğluna ilim talimi için muallim olmuştur. Sonra Merzifon medresesine daha sonra Karahisar medresesine sonra İstanbul’da Köcamustafapaşa medresesine, sonra Amasya’da Sultan Beyazıd medresesine.., Amasya fetvasını kendisine takdim etmişlerdir. Bu görevden 100 dirhem aylıkla emekliliğini istemişlerdir. Yavuz Sultan Selim Han tahta çıktıklarında Şimşir Dede’ye Eyyüb Sultan Hazretlerinin yakınında bir ev takdim edip vefatına kadar burada oturmuşlar, vefatında şimdiki yerine defnedilmiştir. Hicrî 935 tarihinde 90 yaşında vefat etmişlerdir. Rahmetullahi aleyh. Annesi Seyyid İbrahim’i, salih bir hanımla evlendirmek istemiş, fakat Seyyid İbrahim Efendi istemediği halde annesinin hatrı için bu evliliğe razı olmuştur. Sonra annesi birden bire bu evlilikten vazgeçmiştir. Neden vazgeçtiği kendisine sorulduğunda: — Rü’yamda Peygamber Efendimizi gördüm: ‘’Sana Hak Teala Seyyid İbralıim gibi bir oğul ihsan etmiş, ona kanaat etmeyip ona da bir oğul taleb edersin” buyurduklarından bu evlilik işinden vazgeçtim, dediler. Şimşir Dede insanlardan ayrı, ilim ve ibadet ile meşgul, zahid bir zat idi. Yanında zengin-fakir eşit idi. İffet, salah ve takva sahibi idiler. Yattığı yerde uyumaz, daima oturduğu yerde uyurlardı. Bir kimseye hatta en yakınlarına bile bir şeyi emir yolu ile dahi olsa söylememek adetlerindendi. Su içmek istese, emir olur diye korkar, «bardağı doldur» demez, fukaraya çok sadaka verirdi. Uzun boylu, orta sakallı, yüzü çok güzel, ilim ve ibadet neşesi yüzünden belli idi. Kırıcı, üzücü olmayan, konuşması düzgün, büyük küçük herkese hürmet eder, mütevazi, hoş görülü bir zat idi. Hat yazısını çok iyi bildiğinden bir çok kitaplara yazı yazmıştır. Taşköprülüzade merhum hakkında şöyle nakleder: «Ölüm yaklaştığı bir vakitte yanına vardım. Bana. “Bana Hak Teala kerim ve latif dir. Lütf ü kereminden o kadar şey inayet ettiler ki, anlatmaktan acizim” diyerek nefs ile meşgul oldular. Yanından ayrılıp gittim. O gece vefat ettiler. Bazı talebeler onun hakkında uygunsuz sözler söylediler. Onun aleyhinde konuşanların dilleri tutulup Şimşir Dede vefat edinceye kadar tutuk kaldılar. Beş vakit namazda cemaate devam eder, yatsı namazından sonra seccadeden çıkmayıp sabah namazına kadar niyaz ederdi. Allah şefaatlerine nail eylesin. Amin. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Neccar Mehmed Efendi

Neccar Mehmed Efendi

İstanbul – Fatih – Hoca efendi sokak ile hüsrev paşa sokağı kesişiminde Halk arasında “Keserci Baba” veya “Rüya Dede” diye bilinen bu zatın asıl adı Mehmed olup, Süheyl Ünver hoca Fatih Sultan Mehmed Han’ın Dülgerbaşısı (Marangozcubaşı) olduğunu belirtmiştir. Bazı kaynaklarda Tüccar Mehmed Efendi olarak bahsedilmektedir. Fatih’te Akşemseddin Mahallesi’nde Hüsrev Paşa türbesi yakınında apartmanlar arasında kalmış küçük bir türbedir. Osmanlı devrinde buraları Yenibahçe diye bilinirdi.. Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin Hadikatü’l-Cevami adlı eserinde şu bilgiler kayıtlıdır: “…Mescid-i mezbûrun karîbinde Hüsrev Paşa Çarşusı meydânına nâzır tâk-ı türbede Tüccar Mehmed Efendi nâm kimse medfûndur ki Süleymâniye suyunun binâsına me’mûr olanlardandır…” İbrahim Hakkı Konyalı, Neccar Mehmed Efendi Türbesi hakkında şunları söyler: “…Türbenin mermer pencere şebekeleri ve mimarî tarzı çok nefistir. Mihrapçıklı mezar taşı da taşçılık sanatının güzel bir örneği idi. Esefle söylemeliyiz ki bu taşlar ve pencere şebekeleri şimdi tamamen kırılmıştır. Türbenin yapı karakterine ve asaletine bakılırsa bunun da Sinan (Mimar Sinan) tarafından yapılmış olduğu kabul edilebilir…” Türbe, kesme taştan yapılmış olup, üzeri kubbelidir. Halk arasında Keserci Baba adı ile anılan bu zatın vaktiyle keserini Fatih Camii’nin minaresinden attığı ve keserinin buraya düştüğü, vefatından sonra da buraya defnedildiği rivayet edilmektedir. Mermer kitabesinde şunlar yazılıdır; Fatih Sultan Mehmed Han Hz.’nin Marangozcu başısı Neccar Mehmed Efendi Ruhuna Fatiha Bugün bu türbeden eser kalmamıştır. Kabir, basit gecekondu türü bir yapının içinde olup kapalı durumdadır. Ziyaret bahçe dışından yapılmaktadır. Kaynak: http://www.dunyabizim.com/…/keserci-baba-baltali-baba… Ord.Prof.Süheyl ÜNVER İstanbul Risaleleri Kaynak ; İstanbul’u Aydınlatan Nurlu Kandiller , Ömer Mustafa Dönmez ,

📍 İstanbul
Mithat Bahari Beytur

Mithat Bahari Beytur

Bİstanbul -Sahrayı cedit kabristanında Ahmet Mithat, 1879 yılında Eyüp semtindeki Taş­lıburun Sadi Dergahı’ nda doğmuştur. Babası Askeri Mah­keme Başkatibi Kütahyalı Mehmet Nuri Efendi, annesi Sa­diye Dergahı Şeyhi Süleyman Efendi’nin kızı Fatma Aliye Harum’dır. Ahmet Mithat, babasını küçük yaşta kaybetmiş ve annesi ile dedesi Süleyman Efendi’nin yanında kalmıştır. İlkokulu Eyüp’teki “Daru’l Feyz-i Hamidi” mekte ­binde, ortaokulu Eyüp Askeri Rüşdiyesi’nde okumuştur. Lise eğitimini o sırada Bitlis’te görevli bulunan ağbeyi İsmail Zihni Beyin yanında, Bitlis İdadisi’nde tamamlamıştır. İlk dini bilgilerini dedesinden, Farsçayı ağabeyi Mustafa Rafet Efendi’den ve doğduğu semtteki komşu tekke olan Bahariye Mevlevihanesi’nin şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’ den, Arapça’yı da Beyazıt dersiamlarından ve Darulfü­nun müderrislerinden Hüseyin Avni Efendi’den öğrenmiştir. Ahmet Mithat, Hüseyin Fahreddin Dede’nin yanın­ da, Mevlevi çilesini tamamlamış ve semazen olmuştur. Hatuni­ ye şeyhi Hüsam Efendi’den de Mesnevihanlık icazeti almıştır. Konya makam çelebisi Abdülhalim Çelebi’den destarlı sikke giyerek, 1924 yılında dedelik makamına gelmiştir. Mevleviler arasında Abdülhalim Çelebi’nin Ankara Mevlevihanesi’ndeki bir sohbette Mithat Bahari ‘nin sözlerinden etkilenip başındaki sikkeyi ona giydirdiği rivayet edilir. Cumhuriyet’ten önceki adı Ahmet Mithat olan Mithat Bahari Beytur, Bahariye Mevlevihanesi ‘ne intisabı ve şiirlerinde “Bahari” mahlasını kullanması dolayısıyla Midhat Bahari diye tanınmıştır. Soyadı kanunu ile de “Beytur” soyadım almıştır. Mithat Bahari Beytur , tekkeler kapandığı sırada Kasımpaşa Mevlevihanesi Mesnevihanı idi. Cumhuriyet dö­neminde Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası’nın haberleşme şubesi başkatipliğine tayin edildi. Daha sonra Sümerbank Alım-Satım Şubesi Haberleşme Şefliği’ne getirildi ve 1945 yılında bu görevden emekli oldu. Emekli olmasından sonra, İs­tanbul Göztepe’deki evinde kendisini ziyarete gelen Mevlevi­lerin eğitimiyle ilgilenmeye devam etti.1950’li yıllarda yeniden uyandırılan Şeb-i Arus törenlerinde postnişin olarak ayinleri yönetti. Mithat Bahari Beytur ; Midhat Baharı, Nuriza­ de Midhat, Midhat Bahari Hüsami gibi imzalarla şiirler ka­leme aldı ve birçok kitap yazdı. Bu eserler Ruh-i Kuran’dan Bir Sahife-i Nur, (1342/1926), Tercüme-i Risale-i Sipehsalar, (İstanbul 1331/1914), Deflegül, (1343/1927), Leali-i Meani, (İbni Kemal’in Beyanu’l-Vücud adlı eserinin tercümesi. İstanbul 1328/1912), Ravza, (İstanbul 1324/1899), Sünbüliflan Şerhi, (İstanbul 1325/1910), Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler (İstan­ bul 1942-MEB. Şark İslam Klasikleri. Üç cilt), Mihrab-ı Aşk, (İstanbul, Sulhi Garan matbaası, tarihsiz), Mesnevi Gözüyle Mevliıniı, (İstanbul 1965) ve Güşvar’dır (İstanbul, tarihsiz). 1971 yılında Hakk’a yürüyen Mithat Bahari Beytur, İstanbul’da Sahrayı Cedit Mezarlığı’nda sırlanmıştır Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
M. Şerafeddin Yaltkaya

M. Şerafeddin Yaltkaya

ankara – cebeci – asri mezarlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Diyanet İşleri Başkanı, Ord. Prof. Şerafeddin Yaltkaya 1879’da, İstanbul Fatih ilçesi, Şehremini nahiyesinde, Balcı yokuşu mahallesinde doğmuştur. Babası, Cerrahpaşa Camii imam ve hatibi, Kadiriyye tarikatının halifelerinden Hafız Mehmed Arif Efendi’ dir. Annesi ise Salihat-ı nisvandan Atiyye Hanım’dır. İlk tahsilinden sonra hafız olan Yeltkaya, Davutpaşa Rüşdiyesi’nden ve Darü’l-Muallimin’den mezun olmuştur. Fatih dersiamlarından meşhur Manastırlı İsmail Hakkı Bey ‘den tefsir ve Şırvanlı Halis Efendi ‘den makalat dersleri almıştır. Bayezid Camii’nde de Kastamonulu Süleyman ve Trabzonlu Hacı Hasan Efendilerin derslerini takip ederek 1904’te büyük İslam alimi Hoca İsmail Saip (Şancer) Efendi’ den okuyarak icazet almıştır. Görev Yerleri Böylece medrese tahsilini tamamlayan Yaltkaya, (O zamanın İslam Üniversitesi olan Süleymaniye Medresesi) Darü’l-Hilafet-i Aliyye Medresesi Sahn kısmı Arap edebiyatı müderrisliği ile tedris hayatına başlamıştır. 1909’da, Arapça tedrisat yapan Darü’l-İlim ve’t-Ta’lim adlı özel okulda ders nazırlığı yapmıştır. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi zamanında yeniden yapılanan medreselerde, muhtelif derecelerdeki medreselerde müderrislik yapmıştır. Çeşitli dersler okutmuştur. 1924’te, Darülfünun İlahiyat Fakültesine kelam tarihi müderrisi, daha sonra da İslam dini ve felsefesi ordiyaryüs profesörü oldu. Cumhuriyetin ilanından sonra Darüşşüfaka, Gelenbevi, Vefa ve Kandilli liselerinde Arapça ve din dersleri okutmuştur. İstanbul Üniversitesi camiasında 18 yıl müderrislik yaptıktan sonra (Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin 1941’de vefatı üzerine) Yaltkaya Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Diyanet İşleri Reisi oldu. Riyaset makamında iken Maarif Vekaleti’nce bastırılan Keşfü’z Zünün adlı meşhur eserin tashihlerini yapan görevli heyete de başkanlık etmiştir. Aynı zamanda iyi bir şair olan Yaltkaya, altmıştan fazla eser yazmıştır. Ayrıca, Sebilü’r­ reşad, Beyanü’l-Hak, Mihrab, ilahiyat, İslam gibi devrin önemli dergilerinde pek çok ilmi makaleleri yayınlanmıştır. Özellikle düşünce hürriyetine çok önem verirdi. Atatürk’ün cenaze namazını o kıldırdı. Atatürk’ün cenaze namazı için şöyle bir fetvası da vardır: “O’nun cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği bütün vatanda, bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.” Başkanlık görevi, ölüm tarihi olan 23.03.1947 tarihine kadar devam etmiştir. Vefatı M. Şerafeddin Yaltkaya , Riyaset makamında iken 23 Nisan 1947’de vefat etmiştir. Merhuma, şair Rıfkı Melul şu tarihi düşürmüştür: Dergah-ı Kib riya’ya giderken Necat için, Dini müellefata bürünmüş kefen diye, Tarihini çıkıp kudema söyledi melul, Cennet makam ola Şerefüddin Efendi’ye . Vefatı üzerine devrin edebiyatçılarından Halide Edip Hanım Akşam Gazetesi’nde, 01 Mayıs 1947’de; eşi Dr. Adnan Bey Vatan Gazetesi’nde, 28 Haziran 1947’de ve Hasan Ali Yücel Ulus Gazetesi’nde, 26 Nisan 1947’de, Yaltkaya’nın şahsiyetini belirten makaleler yazmışlardır. Halen Akdeniz üniversitesi Tıp Fakültesi Noroloji Anabbilim Dalı Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Korkut Yaltkaya, O’nun oğludur. Yeri Cennet, makamı ali olsun! Şefaatlerini dileriz. Amin! Kaynak ; Yolumuzu Aydınlatanlar -1 , Yahya Kutluoğlu , İbb Yayınları

Kahhar Baba

Kahhar Baba

İstanbul – Beyoğlu – Turşucu hüseyin sokak’da Halıcıoğlu. Kudüm Sokak 4 numaralı evin bahçesindedir. ‘’Ya Kahhar. ya Kahhar’’ diye zikrettiği için Kahhar Baba kendisine ad olmuştur. Mahalle sakinleri Kahhar Baba’yı çok seviyorlar, el açıp dua ediyorlar. Kahhar Baba zamanının büyük yelilerinden olup her gece sabaha kadar zikir eder, cezbeye kapıldığı zaman «Ya Kahhar! Ya Kahhar!..» diye niyaz edermiş. Bazı veliler Cemalin, bazı veliler de celalin mazharıdırlar. Bazı veliler güler yüzlü, hoşgörülü, tevazu sahibi, bazıları ise öfkeli, celallidir. Kahhar Baba Cenab-ı Hakk’ın 99 isminden kahredici manasına. gelen «Kahhar» diye niyaz ettiğine göre celalli evliyalardandır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

📍 İstanbul
Celalzade Salih Çelebi

Celalzade Salih Çelebi

İstanbul – Eyüp nişanca camii haziresinde Kanuni Sultan Süleyman dönemi alimlerinden olup tarih, edebiyat, dil bilimi ve fıkıh alanlarında eserleri bulunan çok yönlü bir şahsiyettir. 1494 yılında, aslen Tosyalı olan babasının kadı olarak olarak vazife yaptığı Priştine dolaylarındaki Vulitrin’de doğmuştur. Asıl adı Molla Salih bin Celal er-Rumi ‘dir. Döne­min ünlü alimlerinden, özellikle İbn Kemal’den dersler alarak yetişmiş, hocasının bazı eserlerini istinsah etmiştir. Celalzade , aynı zamanda, Osmanlı’nın en büyük hattatlarından birisi olan Şeyh Hamdullah ‘ın yetiştirdiği bir hattattır. İlk olarak Edirne Saraciye Medresesi, ardından İstanbul’a çağırılarak önce Murad Paşa, Atik Ali Paşa ve 1536 yılında da Sahn-ı Seman Medreseleri’nde müderrislik yapmış, daha sonra da 1542 yılında Edirne Bayezid Medresesi’ne atanmış, İstanbul Bayezid Medresesi’nde de talebe okutmuştur. 1544 yılında Halep’e kadı olarak tayin edilen Celalzade Salih , bir süre bu görevden ayrı kalsa da yeniden göreve getirilmiş, Şam ve Mısır Kadılıklarını da yürütmüş, kadılık mesleğinden 1550 yılında emekli edilmiştir. Salih Çelebi, üç yıl ka­dar vazife yaptığı Mısır’da kadılık görevinde iken emekliye ayrılıp İstanbul’a gelmiş, Eyüp Nişancıbaşı’ndaki evinde ilmi araştırmalarına devam ederek kıymetli eserler kaleme almıştır. Bu arada Eyüp Medresesi’nde de müderris olarak hır sure vazife gördüyse de gözlerine perde inmesi üzerine tamamen evine çekilmiştir. 1565 yılında İstanbul’da vefat eden bu önem­li şahsiyetin kabri, kendisi gibi alim ve fazıl bir kişi olan, aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın Nişancılığını ve Reisülküttablığını da yapan ağabeyi Celalzade Mustafa Bey ‘in Eyüp’de yaptırdığı Nişanca Camii’nin haziresindedir. Adil bir idareci olarak takdir gören Celalzade Salih Efendi’ yi önemli kılan asıl özelliği tarihçiliğidir. Yine önemli bir tarihçi sayılan hocası İbn Kemal’ e intisab ettiği yıllarda tari­hle ilgilenmeye başlamış, Edirne’de müderrislik yaptığı yıllarda da Kanuni’nin hükümdarlığının ilk sekiz yılını, Belgrad, Ro­dos ve Budin seferlerini anlattığı, Süleymanname olarak da bilinen Tarih-i Sultan Süleyman adlı eserini kaleme almıştır. Kanuni’nin beğenisini kazanarak, kendisinden istenen bazı Farisi eserleri tercüme ederek padişaha sunmuştur. En önemli eserlerinden biri kabul edilen ve sonraki yıllarda İspanyolca’ya da çevrilen Tarih-i Mısır’ı da Kanuni’nin isteği üzerine kaleme almıştır. Arapça, Farsça ve Türkçe yazdığı şiirlerinden oluşan bir de divanı vardır. Celalzade Mustafa Bey ‘in kardeşi Salih Çelebi ‘nin vefatına düşürdüğü tarih: Dar-ı dünya menzif-i fani imiş Hep geçer mir ü vezir ü padişah İrse ger takdir-i hayy-ı ld-yemut Saçılır toprağa tohm-ı ‘iz z ü cah Avn-i Hakk ile birader-i ferid Fazlu ‘irfan u ‘ulum ana sipah Azm-i tarf-ı ahiret kıldı bu dem Rahmet-i Hak’dan teala lutfullah Rıhlet-i saini ma’lum itmeğe İstedi Hak ‘dan Nisani pür-günah Didi hatif bu du’a tarihidür Kabr-i Safih cennet ola ya İlah, 973. Aşık Çelebi’nin Celalzdde Salih Çelebi ‘yi tarif ve tal­ tif ettiği, beyit: Ulema-yı fudala-yı fukahadandır ol Şu’ara-yı bülega-yı füsahadandır of Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları . .

📍 İstanbul
Beşir Gazi Türbesi

Beşir Gazi Türbesi

Fatih İlçesi, Ayvansaray Mahallesi, Hoca Çakır Caddesi, No:92 karşısında ki Tekfur Sarayı önünde yüksekçe bir konumda kabri bulunmaktadır. İstanbul’un fethinden önceki tarihlerde bu topraklara cihad niyetiyle gelip şehid olanlara “evvelun” deniyor, bunlarda Ni’mel ceyş askerleri olarak tabir ettiğimiz Fetih Askerlerindendir. Beşir Gazi’de işte bu “evvelun” mücahitlerindendir. İstanbul Fethinde Şehit olan Fatih Sultan Mehmed Han’ın askerlerine de bildiğinizi gibi “âhirun” denilmektedir. Tekfur sarayının altında sura bitişik konumda Sa’diyye tarikatına ait bir tekke bulunmaktaymış. Tekkenin kapısında “Haza merkad-i Beşir Gazi bin Battal Gazi” yazıldığı rivayet edilmiş. Bu bilgiye göre; Emeviler devrinde yaşamış, Anadolu’da Bizans’a karşı yapılan savaşlarda ün kazanmış meşhur Seyyid Battal Gazi’nin (vefat: H.122–M.740) oğlu olduğu rivayet edilen Beşir Gaz’nin burada medfun olduğu görülmektedir. Bir rivayete göre, Seyyid Battal Gazi Emeviler döneminde “Abdullah el-Antaki” ismiyle bilinmekte olup Hişam bin Abdülmelik zamanında Konstantin‘i esir etmiş ancak İstanbul’u kuşatmayı başaramamıştır. Beşir Gazi’de muhtemelen bu çarpışmalar sırasında şehid düşen mücahidlerdendir. Beşir Gazi’nin kabri yerden yüksekte olması hasebiyle basamakla güçlükle çıkılarak ulaşılabilen, alçak bir taş duvar ile çevrilmiştir. Kabre ait kırık ve başlıksız bir şahide bulunmaktadır. Kendini adeta bizden gizlemiş olan bu kutlu askeri, yolunuz Tekfur Sarayına düştüğünde muhakkak ziyaret etmeyi unutmayınız. Beşir Gazi’nin ruhuna el-fatiha. Kaynak —————————————– Istanbul Risaleleri- 5 Ord.Prof. Süheyl Ünver Sayfa : 239 İBB, İstanbul Fatih Türbe Hazire ve kabirleri Türbe Kaynakları

📍 İstanbul
Ahmed Muhtar Efendi

Ahmed Muhtar Efendi

İstanbul – Sütlüce – Hasırizade Tekkesi Ahmed Muhtar Efendi , 1821 yılında Hasirizade Sadi Tekkesi Şeyhi Süleyman Sıdki Efendi’nin küçük oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Babası Hakk’a yürüdüğünde on sekiz yaşında olan Ahmed Muhtar Efendi’nin ağabeyi Hasan Rıza Efendi tekke­ de posta oturmuştur. Bu sırada eğitimine devam eden Ahmed Muhtar Efendi, Mesnevihan Hüsameddin Efendi’den Mesne­vi okumuş, tekkenin geleneğinin parçası olarak Mevleviliğe de intisap etmiş ve aşçı dede olan Muhammed Dede’den icazet almıştır. Ahmed Muhtar Efendi’nin Rıfai, Nakşibendi ve Halveti icazetleri de vardır. Ağabeyinin inzivaya çekilmesi üzerine kardeşi İsmail Neca Paşa ve babasının halifesi İbra­him Ataullah Efendi kendisine hilafet vermiş ve tac-ı şerif tek­birlemişler, ardından Ahmed Muhtar Efendi Hasırizade Sadi Tekkesi’nde postuna oturmuştur. Ahmed Muhtar Efendi İstanbul’un tasavvufi ya­şantısında önemli bir yere sahiptir. Törenlere rağbet etmemiş, tasavvuf konusunda derinleşmeyi tercih etmiş ve şiir yazmakla meşgul olmuştur. Ahmed Muhtar Efendi 1879 yılında Hi­caz yolculuğuna çıkmış, postunu vekaleten oğlu Mehmed Elif Efendi’ye bırakmışsa da döndüğünde de bu makama oturma­mıştır. 1901 yılında Hakk’a yürüyen Ahmed Muhtar Efen­di, tekkesinin haziresinde sırlanmıştır. Kaynak ; İstanbul’un 100 Sufisi , Ebru Erte , İBB Yayınları .

📍 İstanbul
Ahi Durmuş Baba

Ahi Durmuş Baba

İstanbul – Beyazıd’ta Yorgancılar hanı girişinde Hayatı … . Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Baba Cafer Türbesi

Baba Cafer Türbesi

İstanbul – Eminönü Galata Köprüsü ile İstanbul Ticaret odası arasında Baba Cafer Hazretleri Medinelidir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin torunu mazlum İmam Hüseyin çocuklarındandır. Asıl adı Seyyid Cafer’dir. Cafer-ül-Ensari, Baba Cafer-i Sadık da denilen bu muhterem zatı İstanbul halkı Baba Cafer diye tanır. Eskiden İstanbul halkı manevi bir çok sebeblerden dolayı bu zata bağlanmışlardır. Baba Cafer Hazretleri hakkında Evliya Çelebi ve Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi’nin kitablarında bilgiler vardır Doğru yolda yürüyenlerden muteber bir zattır. Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid zamanında İstanbul’a gönderilen iki elçiden biridir. Diğeri Baba Maksud’dur. Evliya Çelebi’ye göre İstanbul kralını fazlaca gadablandırdığından, şimdiki kabrinin bulunduğu zindana hapis edilmiş ve o kederle vefat etmiştir. Kralın hiddeti geçmediğinden cenazesini dahi aynı yere hapsettirmek suretiyle aynı yere defnolunmuştur. H. 191 (807). O zaman zindanda bekçi olarak bıılunan kimse, Baba Cafer Hazretlerinin bazı kerametlerini görünce müslüman olmuş ve Ali ismini almıştır. Baba Ali diye bilinince, İstanbul kralı haberdar olup onu da şehid etmiş ve Şeyhin yanma defnolunmuştur. Cafer Baba Hazretlerinin arkadaşı Baba Maksud ise Bağdad’a geri dönmüştür. Seyyid Cafer Hazretlerinin türbesi İkinci Sultan Mahmud tarafından tamir edilmiş, ondan sonra buraya «Hazret-i Cafer Kapısı» yahut «Baba Cafer» denilmiştir. İki demir kanatlı sokak kapısının üstünde şu kitabe vardır: Gel ziyaret kıl niyaz et Cafer-ül-Ensarî, Kıraet eyle üç ihlası dahi Süre-i Fethi. Mübtela-yı derd olanlar biavnillah olur hoş, Bu ab-ı Al-i Aba’yı sakın eyleme feramüş. Gerek ekdar, gerek emraz ne denlü hüzn ü endişe, Eğer mü’min, eğer gayrı alup bir katre abından. Namuradı bermurad eden eyle güş… Hasılı cah-ı necattan her kim eylerse nüş. 1250(1834) Türbe içinde bir kuyu vardır. Baba Cafer Hazretlerini ziyaret edenler bu kuyudan alınmış suyu içmeden ve Zindancı Ali Baba’yı ziyaret etmeden türbeden dışarı çıkmazlardı. Cümle hastalıklar ve hatta aile anlaşmazlıkları için dahi başvururlardı. Baba Cafer Zindanı Baba Cafer Zindanı ile ilgili Diyanet İslam Ansiklopedisinde şu bilgiler yer alır ; Günümüzde İstanbul Ticaret Odası ile Galata (Karaköy) köprüsü arasındaki Haliç kıyısında yakın zamana kadar Yemiş İskelesi adıyla anılan yerde bulunmaktadır. Buraya adını veren Câfer rivayete göre Hz. Peygamber soyundan gelmektedir ve Abbâsî Halifesi Hârûnürreşîd tarafından Bizans İmparatorluğu’na elçi olarak gönderilmiştir. Câfer, İstanbul’da bulunan Araplar’la Rumlar arasındaki çarpışmalarda ölen müslümanların naaşlarının sokak aralarında kalmasına çok üzülerek devrin imparatoru Nikephoros’a sert bir dille çatınca zindana atılmış, daha sonra da öldürülerek mahpus bulunduğu burcun altına gömülmüştür. Bir başka rivayete göre ise Şeyh Zindânî Abdürraûf Samedânî adlı bir kişi İstanbul’un fethinde bulunmuş ve onun girdiği kapıya Zindan Kapısı denilmiştir. Seyyid Baba Câfer’in torunlarından olduğu iddia edilen Zindânî Abdürraûf yıllarca ceddinin türbedarlığını yapmış ve ölünce buraya gömülmüştür. İstanbul’un fethinden sonra yeniçeriler bu kapıya, mensubu bulundukları Bektaşîlik geleneklerine uygun olarak muhtemelen Bâb-ı Câfer’den bozma Baba Câfer demişlerdir. Baba Câfer’in türbesinin üst kısmında bulunan hapishaneye de Baba Câfer Zindanı adı verilmiştir. Buraya sivil ve bazan da asker, özellikle yeniçeri zümresinden katil, hırsız, borç ve zina hükümlüleri gibi âdi suçlular atılırdı. Hapishanede ayrıca hırsızlık yapan veya zina eden kadın suçlular için de bir bölüm vardı. Hatta XIX. yüzyılda bir ara burası bütünüyle kadınlara tahsis edilmişti. Zindanda Rum, Ermeni ve yahudi gibi azınlıklar için de ayrı ayrı koğuşlar mevcuttu. Buraya giren mahpuslar serbest bırakılırken kendilerinden harç adı altında 18 para ve dilekçi akçesi olarak da 2 para alınırdı. Ancak daha sonraları kilim, keçe vb. mefruşat getirenlerde yatak akçesi adıyla ücret alınmıştır. Mahpusların iâşesi için devletçe herhangi bir ödenek ayrılmaz, mahkûmlar bazı hayır sahiplerinin sadaka ve adak gibi yardımlarıyla geçinirlerdi. Zaman zaman gerek bu bağışlar gerekse buraya düşen bazı zenginlerin verdiği rüşvetler yüzünden zindan kâtipleri ve subaşılar arasında anlaşmazlıklar, hatta kavgalar çıktığından 1766’da bazı tedbirlerin alınmasına ihtiyaç duyuldu. Buna göre İstanbul kadılığı tarafından zindana tecrübeli ve dürüst bir subaşı tayin edilecek, mahkûmlardan kesinlikle para alınmayacak, hayır sahiplerinin yaptığı aynî ve nakdî yardımlar Baba Câfer türbedarı, mütevelli ve zindan subaşısı nezâretinde muhafaza edilecek ve İstanbul kadısı dört ayda bir hesapları kontrol edecekti. Subaşı mahpusların yiyeceklerinden, serbest bırakılan bir mahkûmdan 20 akçeden fazla harç alınmamasına kadar zindanın her işinden sorumluydu. Mahpuslara hiçbir şekilde eziyet edilmeyecek, herhangi bir suistimali görülen subaşı cezalandırılacaktı. Zindan bekçiliğinden ise asesbaşılar sorumluydu. İstanbul bazı isyan hareketlerine sahne olduğu zamanlarda âsiler tarafından öteki hapishanelerdeki mahpuslarla birlikte buradakiler de salıverilir, böylece isyancılar taze güç kazanırlardı. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra ocakla ilgili her şey ilga edilirken Bektaşîliği hatırlatan Baba Câfer Kapısı yerine Bâb-ı Câfer veya Hazret-i Câfer Kapısı, inşa edilecek karakola da Bâb-ı Câfer Karakolhânesi denilmesi hakkında II. Mahmud’un bir fermanı çıkmışsa da yeni isimler pek tutunmamıştır. Bu dönemde hapishane Sultanahmet’teki Tabhâne’ye nakledilince burası kısmen karakol, kısmen de esnaf ve tüccar için ticarethane olarak kullanılmıştır. Seyyid Câfer’in türbesi II. Mahmud tarafından tamir ettirilmiş, kapının üstüne de bu padişahın tamir kitâbesi konulmuştur. Sokak kapısı üstünde bulunan 1298 (1881) tarihli kitâbede ise Ca‘fer el-Ensârî’ye yapılacak ziyaretin faziletleri belirtilmektedir. Burası gerçekten yüzyıllarca halkın ümit kapılarından biri olmuş, dertli, çocuksuz, sakat kimseler gerek türbe sahibinden gerekse türbe içindeki sudan medet ummuş ve şifa aramışlardır. Zindanın halen (1989-1990) restorasyonu yapılmaktadır. Bitişiğinde bulunan Batı mimari üslûbundaki ticaret hanı da Baba Câfer Hanı veya Zindan Hanı olarak tanınır. Kaynak ; İstanbul Evliyaları ve Fetih Şehidleri – Şevket Gürel , İstanbul’daki Tarihi Türbe ve Mescidleri İmar Vakfı , 1988

Şeyh Emin ( Acize Baba ) Tekkesi

Şeyh Emin ( Acize Baba ) Tekkesi

kosova – cakova abdullah paşa kulesi yanında ismail kemal caddesi no :1 Tekkede semahane, kahve ocağı, derviş evi, konaklama yerleri ve türbeler bulunmaktadır. Acize Baba tartından yapılmıştır. Tekkenin hemen girişinde türbelerin yer aldığı bir mekan vardır. Semahane olarak kullanılan mekan ise ikinci kattadır. Semahanede teberler, Sadî sikkeleri ve Sadi tarikatına ait semboller bulunmaktadır. Günümüzde tekke, Sadî tarikatına bağlı olarak faaliyetini devam ettirmektedir. Ahşap karkas sistemli yapıya ek binalar yapılmış ve orijinal yapı arada sıkışık durumda kalmıştır. Tüm ahşap elamanlardan çıtalı tavan, döşeme, kapı, pencere vb. çoğunlukla yeniden yapılmıştır. Avlu duvarı girişinde, hicrî 1306 (miladî 1888-89) tarihli bir kitabe bulunmaktadır. Türbe girişindeki bu kitabede Arapça yazılı şu ibare yer almaktadır: Ya hu Kale Aleyhi s-seldm İza tehayertüm Fil-umüri Feyeste înü ehli’l-kubür; Sene 1306″. Dış kapının girişindeki kitabede “Allahü la-ilahe illa hu, sene 1306” tarihi yazıtı bir ibare bulunmaktadır. Kaynak ; Kosova’da Osmanlı Mimari Eserleri – Mehmet z. İbrahimgil Neval Konuk – Türk Tarih Kurumu yayınları

Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi

manisa -demirci ahmet ziyaeddin Gümüşhanevi’hz nin halifesi Kuloğlu Medresesi müderrislerinden ve Kuloğlu Nakşibendi tarikatı tekkesi şeyhlerinden Hacı Mehmet Emin Efendi (1868-1934), Hafız Mehmet Efendi Hoca’nın büyük oğludur. Medreseyi, tekkeyi vaaz hocalığını senelerce idare eder. Devrinde kendisi için ‘Ayaklı Kütüphane’ denmektedir. Her sınıftan halk ve memleket idaresinde söz sahibi olan memurlardan hürmet görür. Sözü, sohbeti dinlenir, güleryüzlü, nüktedan bir zattır. Anlatılır ki, çarşı ve pazara, kasaba alışverişe çıkmaz, bir adamını gönderir, ihtiyaçlarını aldırır. Adama kime aldığını söylememesini de sıkı sıkı tenbih eder. Çünkü, hatırını sayan esnafın kendisine malın en iyi yerinden fazla fazla ve çok az bir fiyatla vermesinden korkar, kul hakkı üzerine geçmesin diye büyük dikkat etmektedir. Hacı Mehmet Emin Efendi’nin Zehra ve Naciye isimlerinde iki kızı ve Mehmet isminde bir oğlu olur. Hakkında anlatılan menkıbelerden biri şöyledir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi bir gece Kuloğlu Camisi’nin batısındaki evinin çardağında yaz gecelerinden birinde zikirle meşgulken büyük kapıdan avluya bir hırsız girer. Ahıra girerek şeyhin kıymetli atını çıkarıp götürmek ister, fakat bir türlü kapıyı bulamaz. Geri dönerek hayvanı bırakır, kapıyı bulur. Tekrar hayvanla çıkmak istediğinde kapıyı yine göremez ve bu hal üç defa tekrar eder. Durumu çardaktan takip eden şeyh efendi hırsıza seslenerek, “oğlum yeter. Daha anlayamadın mı..gel artık Hak yoluna gir.”, der. Ve hırsız ettiğine pişman olup utanarak şeyhin ayaklarına kapanır, af diler, tarikat dairesine girer. Bir diğer menkıbe de, onun kendi şeyhiyle ilgilidir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi, daha İstanbul’da Şeyh Ziyaeddin Gümüşhaneli’nin (1813-1893) dervişi iken bir gün şeyhle beraber camiye giderler. İçeri girmeden önce, şeyh Ziyaeddin Efendi cebinden bir gümüş mecidiye çıkarıp, “Mehmet Emin şunu al”, der. Hacı Emin Efendi parayı alıp cebine koyar, fakat namazda düşüncelere dalarak, “Acaba şeyhimin bana bunu vermekteki maksadı nedir? Bana bir şey mi aldıracaktı”, diye düşünürken namaz biter. Şeyhi ile beraber camiden çıkarlarken şeyh, “Mehmet Emin şu mecidi ver. Daha olmamışsın. Bir mecid namazda seni bu kadar meşgul etmemeliydi”, der. Daha bunun gibi nice ağır imtihanlardan geçtikten sonra, Hacı Mehmed Emin Efendi bu zattan icazet alarak Demirci’nin irşadı ile vazifelendirilmiş ve ölümüne kadar bu vazifeyi yürütmüş ve halkın sonsuz hürmet ve sevgisini kazanmıştır. Hakkında anlatılan bir diğer menkıbe de şöyledir. Simav’ın Yağıllar köyü öteden beri zahir ve batın ilimleri merkezidir. Bir gece Yağıllar Medresesi’nde mana ilminden bir mesele gecenin geç vakitlerine kadar tartışılır. Hocalar işin içinden çıkamayarak dağılıp evlerine yatmaya giderler. Mecliste bulunanlardan Hacı Kara Ahmet oğlu gece uyumaz, atına atlayarak süratle Demirci’ye gelir. Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi’den meselenin cevabını aldıktan sonra tekrar atına atlayarak Yağıllar’a döner. Sabah namazından sonra gece halledilemeyen mevzu tekrar ortaya atılınca, Kara Ahmet oğlu doğru cevabı verir. Hocalar, bu cevap senin olamaz, diyerek itiraz ederler. “Bunu ancak bu havalide Şeyh Hacı Mehmet Emin Efendi verebilir”, derler. O da olayı anlatır. Hocalar bu zatın ilim uğrundaki fedakarlığından dolayı tebrik ederler. Çok zengin olan Hacı Kara Ahmet oğlu sarı samur kürkünü Hacı Mehmet Emin Efendi’ye hediye etmiş olup şeyh bunu vefatına kadar giymiştir. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Demirci, Manisa

Yatağan Köyü Türbeleri

📍 Akhisar, Manisa

Abdurrahman Kudsi Efendi

Halveti şeyhlerinden Abdurrahman Kuddusi Efendi, Manisa ve İstanbul’da Arabi ilimleri tahsil ettikten sonra Abdulehad Nuri Hazretlerine intisap eder Memleketine dönerek tedris ve irşad faaliyetlerinde bulunur. 1669’da vefat eder. Tefsir-i Beyzavi’ye ta’likatı ile Şerhu Manzume-i Şahidi, eserlerinin başlıcalarıdır. Bunlardan başka risaleleri de vardır.. Kaynaklar ; Manisa Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Manisa Özel, Manisa

Gülağaç Türbeleri

Kara Abdal Türbesi Kara Abdal Türbesi, Şeyh Turasan Dede’nin halifesine ait olup Gülpınar kasabasının Orta Mahallesinde, kabristanlığın içindedir. Sultan III. Murad adına tutulan defterde de bu köyün Aksaray’ın Bekir Nahiyesine bağlı olduğu söylenir. III. Murad zamanında, köyün yetmiş mükellef nüfusu vardır. Kara Abdal Zaviyesi yıkılmış, türbenin kubbesi de çökmüştür. Zaviyenin kubbeli camii ayaktadır. Hicip Kasabası, Hasan Dağı’nın sularını cömertçe akıttığı bir yere kurulmuştur. Bugün (Kayi, Kaya) gibi konuşulan yerde bu cami yıkılmış, taşları yapı malzemesi olarak kullanılmıştır. Cami bir kaynağın başına yapılmıştır. Buradaki Türbe metruk bir kabristanın içindedir. Bu müslüman kabristan vaktiyle burada büyük bir köyün olduğunu gösteriyor. Eski adı (Hacip) olan ve buradaki bol sulu kaynaklarından dolayı önce Gürsu sonra da Gülpınar adı verilen bu kasabanın Hititler devrine kadar uzanan bir tarihi vardı. Bekar Sultan Türbesi Bekar Sultan Türbesi, Hıcıp (Gülpınar) köyünün 2 km. kadar yakınındadır. Karasu membaının sağında ekin ve yonca tarlalarının ortasında kubbeli bir türbedir. Türbeye ulaşmak için yol bulunmamakta ve tarlalardan geçilerek ulaşılabilmektedir. Türbe dört köşe temel üzerine oturtulmuş olup sekiz yüzlüdür. Alt kısmı kırmızı taştan, üst kısmı tuğladan yapılmış, tepe kısmında sekiz yüzün daralmasından oluşmuştur. Cephe genişliği 3.10 m. ve kuzeye açılmakta olan kapısının içten içe eni 0.95 metre, yüksekliği ise 2.15. m’ dir. Taşlar çok güzel ve birbirine uygun şekilde konulmuş olup, günümüzde de bu halini muhafaza etmektedir. Türbenin alt kısmını kuşak halinde saran boş bir kısım bulunmaktadır. Burayı çinili bir kuşağın sardığı fakat sonradan yok edildiği sanılmaktadır. Türbenin kitabesi de kayıptır. Yapının taş kısmının bitip kubbe kısmının başladığı yerde yer yer mavi çinilerle süslenmiş istalaktiti andıran benzemeler vardır. Bunun altında çinili tuğla ile yazılmış bulunan çok nefis bir kufi yazı bulunmaktadır. Bu kufide Besmele ve Ayet-el Kürsi bulunmaktadır. Konyalı eserinde, türbenin son zamanlarda kubbesine bal yapan arıların balını almak amacıyla alt kısımların ve sandukaların dinamitle tahrip edilmiş olduğunu esefle kaydeder. Türbenin kubbe eteğinde bir pencere vardır. Bodrumunda da cenazeler ve mumyalık olmalıdır. Türbenin kuzeyinde hamama ve havuza benzeyen kalıntılar ve doldurma harçlı yapı kalıntıları vardır. Türbenin güney kısımlarının alt tarafında temelleri bulunan bir zaviye yahut camiye benzeyen yer bulunmaktadır. Kitabesi yok olmuştur. Köylüler bu türbeye Bekar Sultan Türbesi demektedirler. Buranın büyük bir iskan yeri ve türbenin de Danişmendoğulları eseri olduğu kabul edilir. Gönül Öney Anadolu’dakilerle İran’daki türbeleri mukayeseyi ele aldığı makalesinde, türbenin taş gövdesi, tuğla külahı ile sanki Ervah Tepe türbesinin altı taştan kopyası olduğunu, portal, stalaktitli saçak, ayet bordürü ile İran etkileri gösterdiğini kaydederek türbeyi XII. Yüzyıl sonu ile XIII. Yüzyıl başlarına tarihlendirir. Deniz de makalesinde aynı görüşü paylaşır150. Ervah Mezarlığı’nda bulunan ve 1930-35 yıllarında yıktırılarak tuğlaları hapishane inşasında kullanılan anonim türbeyle, Bekar köyünde bulunan Bekar Sultan Türbesi (XII. yy. başları), Orta Asya ve İran (Büyük Selçuklu) geleneğini devam ettiren iki iyi örnektir. Türbe Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2000’li yıllarda restore ettirilir. Kaynaklar ; Aksaray Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Gülağaç, Aksaray
Çekiçlerli İzzet Baba

Çekiçlerli İzzet Baba

AKSARAY – MERKEZ’DE BEDİR MUHTAR KABRİSTANLIĞINDA CAMİNİN ARKASINDAKİ TEPE ÜSTÜNDE babasının yanındadır Çekiçlerli Ahmedi Lütfi Hazretlerinin oğlu olan İzzet Baba Hazretleride Babası gibi bir Allah(C.C.) dostuydu. Hakkın vaki olup Babasının Rahmeti Rahmana kavuşmasından sonra Müritler arasında yatılan İstihare sonucu Mürşitliğe kimin getirileceğine karar verilme istişaresinin ardından Müritlerin genel yekunun Rüyalarında İzzet Efendi Hazretlerine işaret edildiğini belirtmeleri üzerine İzzet Efendi babası Ahmedi Lütfi Hazretlerinin yerine Mürşit olur. Duaları yapılır şerbeti içilir. İzzet Babanın şerbetinin içilmesine katılan ve bu katılmayla onun babasının yerine geçmesine onay verenlerin içinde olmasına rağmen Yenice köyüne dönen Mehmet Efendi Rüyasında Hz. Ali(R.A.) yi gördüğünü , Rüyasında Hz. Ali(ra)nın ;Eğerki Şeyhliği sen yapmaz isen seni Minareden atarım.”dediğini belirterek kendisini şeyh olarak ilan eder. Bu bölünmeden sonra İzzet Baba Hazretleri Ekeciğin Doğu tarafının şeyhi oldu. Mehmet Baba ise Batı tarafının şeyhi oldu. İzzet Baba Hazretlerinin de Babası Ahmedi Lütfi hazretleri gibi görülen çokça Kerameti bulunmaktadır. DAĞIN ARKASINDAKİ ZİYARETÇİLERİN KURTARILMASI! İzzet Babayı kışın ziyarete gelen bir gurup Ekecik dağının arkasında tipiye yakalanarak mahsur kalır. O sırada Müritleri ile oturmakta olman İzzet Baba hazretleri yanındakileri ;Kalkın giyinip mahsur kalan ziyaretçilerimizi getirin.”der. Hemen giyinip giden adamları mahsur kalanları kurtarıp yanına getirirler. İNTİHAR ETMEK İSTEYENİ KURTARMASI! Konya da bir kişi çok borçlu olduğundan alacaklılarının da sık, sık kapısını aşındırarak alacaklarını istemeleri üzerine bunalıma girer. Borçlularından bıkan bu kişi borçlarını ödeyemeyeceğini sanarak intihara karar verir ve bir göl kenarına giderek ayağına taş bağlayıp göl’e atlar. Boğularak ölmek üzere iken daha önce ismini ve manevi rütbesini duyduğu İzzet Baba Hazretlerinin aklına gelmesi ile bu durumdan kurtulmak isteyen kişi ”Mademki Evliyadır Allah(C.C.)ın izniyle beni kurtarsında görelim.”diye aklından geçirmesi ile uzanan bir el kendisini alıp gölün kenarına koyar. Daha sonra işlerinin dek gelmesi ile para kazanıp bu borçlarını ödeyen kişi teşekkür için Aksaray a gelir ve sora,sora İzzet Baba Hazretlerinin Hasas Mahallesindeki Camisini bulur. Buraya geldiğinde kendisini daha önce görmemiş ve hikâyesini bilmeyen İzzet Baba tebessümle karşılayarak ”A benim evladım insan borç için canına kıyarmı?” der. ÖLECEĞİNİ BİLMESİ! İzzet Baba Hasta yatağında yatarken ağlamaya başlayınca arkasında bulunan kız kardeşi bunu görür ve neden ağladığını sorar. Kız kardeşine verdiği cevapta ”Benden görev alındı ve oğlum Hüseyini Lütfiye verildiğini belirttikten sonra Kelimeyi Şahadet getirip Ruhunu teslim eder. CENAZESİNİ GÜNEŞTEN KORUYAN KUŞLAR 1983 Yılının sonbaharında Rahmeti Rahmana Kavuşan İzzet Baba Hazretlerinin naaşı yıkandığında birden üç grup kuş gelip cenazenin üstünde bir şemsiye oluştururlar. Kuşları gören cenazeye katılanlar bir taraftan hayret ederken diğer taraf tanda bu kuşları saymak isterler fakat kuşlar bir birinin içine girerek sayılmalarını engeller. Cenazenin Ulucamiiye gidişi esnasında da tabutun üstünde uçan kuşlar tabut Camii önüne Musalla taşına konup Cemaat Vakit Namazı için Camiye girdiğinde doğuya doğru uçup gözden kaybolurlar. Cenaze Namazı kılındığında ise yine gök yüzünde tabut üzerinde bir şemsiye gibi dururlar, cenaze kabre götürüldüğünde yine üstünde uçarlar. İzzet Baba Hazretlerinin Naşı Kabre defnedilinceye ve Hoca Efendi tarafından talkın verilinceye kadar oradan ayrılmadan gökyüzünde beklerler. Talkının ardından yine doğuya doğru uçup gözden kaybolurlar. Mevla’mızın tüm Müslümanlarla birlikte biz edna kullarını da başta Hazreti Adem(A.S) atamız ile Peygamberimiz Hz. Muhammed(S.A.V.)efendimiz olmak üzere her ikisi arasında gelip geçmiş Peygamber efendilerimizle Velileri ve Peygamberimizden sonrada günümüze kadar gelip geçmiş.kıyamete kadar geçecek Veli kulları ile birlikte İzzet Baba Hazretlerinin de şefaatine nail kılsın. Kaynaklar ; Ali Genç , Aksaray Medya

📍 Aksaray
Seyyid Mehmet Emin Efendi

Seyyid Mehmet Emin Efendi

Ağrı – doğubeyazıd da ahmed hani camii yanındaki aile kabristanında Yukarı Doğubayazıt’ta aile kabristanlığında türbesi bulunan Seyyid Mehmet Emin Efendi’nin (1854-1914) babası Abdülaziz Efendidir. Anlatılır ki, zamanının büyük kısmını evinde geçirirmiş. Niye çıkmadığını soranlara, “Herkes patates soğandan bahsediyor. Allah-u Teala’dan bahseden yok”, dermiş. Seyyid Abdülhakim Doğubayazıt’a her geldiğinde kendisini ziyaret edermiş. Geceleri parmakları arasından sızan ışıkla kitaplarını okur, bu kerametini görenler ise “bu ışıkta satırları sayardık”, derler. Hiç uyumazmış. Oğlu Abdülhakim Efendi, “Ben babamı hiç yatakta görmedim.”, diye anlatır. Seyyid Muhammed Berzenci müftü olarak Doğubayezid’e gitmişti. Şehrin eşrafı ona hoş geldine gittiler. Müftü efendi, “Bu şehirde alim ve ariflerden kimler vardır?”, diye sorunca, Seyyid Mehmed Emin Efendiden bahsederler. Müftü Efendi onun hususi hallerini bilmediği için bir müddet hoşgeldine gelmesi için bekler. Sonunda o gelmeyince, Müftü Efendi kendisi ziyarete gider. Evine varınca, ikinci kata çıkarıp, “Efendi içerdedir. Siz içeri buyurun.” derler. Müftü Efendi içeri girip selam verir. Kendini tanıtır. Sonra da hoş geldine gelmediği için sitem eder. Bu sitem karşısında, Mehmed Emin Efendi çok müteessir olup oturmasını rica eder. Fakat o anda Müftü Efendi büyük bir dehşet ve korku içinde titremeye başlar. Mehmed Emin Efendinin hanımı Seyyide Medine Hanım, kerametiyle bu halin farkına varıp alt kattan, “Şeyh Efendi misafiriniz korkuyor, onu teskin ediniz.” diye seslenir. O sırada Mehmed Emin Hazretlerinin oturduğu sedirin altında, bir arslanın saldırmaya hazır vaziyette işaret beklediği görülür. Mehmed Emin Efendi kalkıp eliyle sedirin altına işaret eder. Arslan kaybolur. Misafiri elinden tutup iltifat göstererek teskin eder. Aynı sedirin üzerine oturtur. Kerametlerini çok gizlediği halde, bu kerameti iradeleri dışında vuku bulmuştur. Müftü Seyyid Muhammed Berzenci başından geçen bu hadiseyi Efendi Hazretlerinin oğluna aynen anlattıktan sonra, “Senin baban evliya idi. Annen de ondan aşağı değildi. Bunu benden işitmiş ol.”, der. Mehmed Emin Efendinin kitapları, malları ve hayvanları Rus işgali sırasında Ermeniler tarafından talan edilmiştir. Seyyide Vesile ve Hatice adında iki kızı ve Seyyid Abdülkadir, Muhammed Musa, Abdülaziz (Baba Efendi), Abdülaziz, Abdurrahim, Abdullah (I) ve Abdullah (II) isimlerinde oğulları vardı. Türbesinin üzeri açık olup basit ve özensiz bir türbedir. Türbede devşirme malzemeler bulunmaktadır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı
Seyyid Abdülaziz Arvasi

Seyyid Abdülaziz Arvasi

Ağrı – doğubeyazıd da ahmed hani türbesi yanındaki aile kabristanında Seyyid İbrahim’in Abdülaziz (öl.1888) adlı oğlundan nesli devam etmiş, torunu Muhammed Sıddık 1940’lı yıllarda Doğu Bayezid’de müftülük yapmıştır. Seyyid Abdülaziz’in büyük oğlu Seyyid Emin’dir. 1854’te Yukarı Doğu Bayezid’de tevellüt, 1914’ te yine orada vefat etmiştir. Yedi oğlu, iki kızı vardı. Oğullarından Abdülhakim Arvasi, meşhur yazar fikir adamı ve pedagog Seyyid Ahmed Arvasi’nin babasıdır. Seyyid Ahmed Arvasi 1932’ de Yukarı Doğu Bayezid’de tevellüt etmiş, 1988 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Gazi Eğitim Fakültesi Pedagoji Bölümü’nden mezun olmuş, çeşitli enstitü ve okullarda hizmet vermiştir. Günlük gazetelerde yayımlanmış makalelerin yanında, Eğitim Sosyolojisi, Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi, Türk İslam Ülküsü, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz ve İlm-i Hal adlı kitapları yayımlanmıştır. Seyyid Abdülaziz Hazretlerinin ilk hanımından çocuğu olmamıştır. İkinci hanımından Beş oğlu ve bir kızı olmak üzere altı çocuğu olur. Oğullarından Seyyid İbrahim ve Seyyid Yusuf bekar olarak vefat etmişlerdir. Diğer oğlu Seyyid Mahmud, Doğubayezid’in eşrafından olup, insanlara ihsanları ve iyiliği ile meşhurdur. Diğer bir oğlu olan Seyyid Ömer de babalarının yolundaydı. Bir oğlu da Seyyid Muhammed Emin olup emsalsiz bir zattı. Seyyid Abdülaziz’in kızı Seyide Hadice, Bayezid Medresesi’nde yetişen ve orada müderrislik yapan Şeyh Muhammed Celali (1851-1914) ile evlenmiştir. Seyyid Abdülaziz Efendi’nin türbesi Yukarı Doğubayazıt’ta aile kabristanlığındadır. Oğlu Seyyid Ömer ve kızı Hadice Hanımla aynı türbededir. Seyyid Abdülaziz Hazretleri kerametleri açık bir veli idi. Anlatılır ki, hayvanlara hürmet ederdi. Hayvanlarla konuşur, hayvanlar da ona karşılık verirdi. Hayvanları, hatta yılanları yedirir içirirdi. Hatta yabani hayvanlar bile belli günlerde beslenmek için kapısına gelir, onun emrine uyarlardı. Onun bu adeti ailede Birinci Dünya Savaşına kadar devam eder. Beslediği hamile bir inek aç kalır ve komşusunun biriktirdiği otları yemeğe başlar. Durumu gören komşu, ineği alıp Seyyid Abdülaziz’in kapısına dayanır ve, “niye hayvanınızı beslemiyorsunuz”, diye hesap sorar. Gürültüyü duyan Seyyid dışarı çıkar ve olayı dinler. Döner ve ineğe sorar. “Bu söylenenler doğru mu?”. İnek dile gelir. “Evet çobanlar bana yem vermiyorlar. Biliyorsunuz yüklüyüm, mecbur kaldım.”, der. Seyyid, çoban ve hizmetçilere şöyle bir bakıp içeri girer. Bu kerameti gören komşu yaptığına pişman olur, özür dileyerek oradan ayrılır. Seyyid Abdülaziz Hazretleri, bir defasında gelininden çamaşır ister. Gelini her nedense vermek istemez. Bu davranışı üzerine gelinine, “Kasım’ın torunu, sandığına ateş düştü. Çabuk koş hiç olmazsa içindeki tabancayı kurtar yazık olmasın.” der. Gelini koşup odasına gider. Sandığının alevler içinde olduğunu, kayın babasına vermekten sakındığı çamaşırların tamamen yandığını görür. Seyyid Abdülaziz Hazretlerinin Türbesinin üzeri açıktır. Basit, kesme taştan yapılmış bir türbedir. Değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı
Seyyid Abdurrahim (Arvasi)

Seyyid Abdurrahim (Arvasi)

Ağrı – Doğu Beyazıd’da Arvasi Kabristanında Ahmed- Hani mescidi yanında Arvasilerin Doğubayezid kolu Seyyid Abdurrahim ile başlar. Seyyid Abdurrahim, Seyyid Abdullah’ın büyük oğludur. Arvas’da babasının medresesinde ve sohbetinde yetişir. İlim ve hal bakımından akranını geçip meşhur olur. Civar şehirlere yayılan şöhretini duyan İshak Paşa, Seyyid Abdurrahim’i tedris ve irşad için Bayezid Sancağı’na ister. Babasının izni ile Bayezid’e gider ve derhal medresesini kurar. Bir yandan tedris, bir yandan irşadla meşgul olur. Daha önce, meşhur ediplerden şair Ahmed-i Hani de İshak Paşa’nın davetiyle Bayezid’e gelmiştir. Böylece Seyyid Abdurrahim, İshak Paşa’nın muallim ve mürşidi, Ahmed-i Hani de Paşanın şair ve katipliği görevini yürütmüşlerdi. Seyyid Abdurrahim 1786 yılında vefat edip, kabri Yukarı (Eski) Doğu Bayezid’de, Arvasi kabristanında Ahmed-i Hani Mescidi’nin yanındadır. Kabir türbe girişinin sağında yer alır. Türbe özellikle sırt ağrıları için ziyaret edilmektedir. Sırt ağrılarından şikayet edenlerin türbeye gelip sırtlarını mezar taşına sürterek şifa bulacaklarına inanılmaktadır. Anlatılır ki, Arvasi Hazretleri bir sohbet meclisinde Mevlana’nın Mesnevi’sinden beyitler okumaktadır. Sohbette bulunan ve İran’dan gelen mollalar Mesnevi’yi küçüksemek için bildikleri halde, “Ne okuyorsun?”, diye Arvasi’ye sorarlar. Arvasi “Mesnevi okuyorum” der. Bunun üzerine mollalar, “Meşnevi okumaya değmez” derler. Bunun üzerine sinirlenen Arvasi Mesnevi’den rastgele bir bölüm açar ve “oku” der mollaya. İranlı molla şu beyti okur: Mesnevi ra meşnevi mehan Ey sek-i gürgin bed kerdei Bu beytin anlamı şöyledir: Mesneviyi meşnevi okuma, ey uyuz köpek kötü bir iş yaptın… Mollalar utanmışlardır. Arvasi’nin kerametine inanırlar. Sonra defalarca okumalarına rağmen Mesnevi’de böyle bir beyite rast gelemezler Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt, Ağrı
Uzun Veli türbesi

Uzun Veli türbesi

İl merkezine 26 km. mesafede bulunan Uzunveli köyünde köye ismini veren Uzun Veli’nin türbesi vardır. Uzun Veli’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe tarihi mezarlığın içindedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı
İsa Dede – Çay

İsa Dede – Çay

Afyon – Çay – Eski afyon caddesi üzerinde İsa ( Ese) Dede nin Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinde Sultanın sancaktarlığını yapmış olduğu anlatılır.Afyon – Çay İlçesinde Argun sokakta bulunmaktadır. Giriş kapısı bilgilendirme levhasında Emir Sultan Hulafasından olduğu yazılmakdır. Kare planlı yapının üstü kubbe ile kaplıdır. Giriş kapısı üzerinde olan kitabe yerinde değildir. Kitabe pano duvarında devşirme taşlar dikkat çekmektedir. Türbe içindeki sanduka taştan sade bir şekilde yapılmıştır. /p> Kaynaklar ; Afyon Evliyaları , Abdulhalim Durma Fotoğraflar : Erol Şaşmaz

📍 Çay, Afyonkarahisar
Karadutlu Sofi Muhammed

Karadutlu Sofi Muhammed

Adıyaman – Kahta – Karadut köyünde. Karadutlu Sofi Muhammed (1865-1974), Seyyid Hüseyin hazretlerinin halifesidir. Ümmi olup hayatının son yıllarında tamamen gözlerini kaybeden Sofi Muhammed Efendi , Kadiri tarikatına bağlıydı. Kış aylarında yabani hayvanlar için kendi beslediği keçi, inek vb. hayvanları kesip vahşi hayvanlara yedirirdi. Bu zatın ataları Şam tarafından gelerek Adıyaman şehir merkezine 15 km. mesafedeki eski adı Haydaran olan Taşgedik köyüne, oradan da ilçeye 40 km. mesafedeki Karadut köyüne gelip yerleşirler. Aynı köye Şeyh Seyyid Hüseyin isimli bir evliya gelir ve buraya bir çadır kurar. Şeyh Hüseyin’in çadır kurup irşat ettiği bu yere ise bugünkü cami yapılmıştır. Sofi Muhammed Hazretleriyse Şeyh’in müridi olur. Şeyh Hüseyin, Sofi Muhammed’e, “sizde eskiden seyyidlik (Hz.Hüseyin’in soyundan gelenlere verilen unvan) varmış ancak zamanla unutulmuş, çok şükür ki sen tekrar canlandırdın”, der. Şeyhi kendisine irşat vazifesini emanet ederek, köyü Sufi Muhammed’e bırakır ve köyden ayrılır. Sofi Muhammed burada uzun yıllar irşat vazifesinde bulunur ve yine bu köyde vefat eder. Bu veli haksızlığı asla kabul etmezmiş. Biri bir suç işlediği zaman suçu ve suçluyu kimse bilmese dahi suçluyu yanına çağırıp kendisine bir suç işlediğini ve niye yaptığını sorarmış. Suçlu da Şeyh’in eline eteğine kapanarak affetmesini dilermiş. Yine günlerden bir gün Ramazan ayında bazı Karadutlular oruç tutmamışlar. Karadutlu Sofi Muhammed köydeki bir evin damına çıkarak köylülere, “dayanamıyoruz diye oruç tutmamazlık etmeyin, bilin ki oruç tutana Cenab-ı Hak yardım eder. Eğer oruç tutmayacaksanız ben bu köyü terk eder giderim”, demiş. Bunun üzerine köylüler, oruçlarını eksiksiz tutmaya söz vermişler. Üzeyir Peygamberin türbesi köylülerce ‘Aşağıki Ziyaret’ olarak, Seyyid ve Şehit Mustafa ve Sofi Muhammed Hazretlerinin türbesi ise ‘Yukarıki Ziyaret’ olarak bilinmektedir. İnanılır ki, köyün karşısındaki dağın zirvesinde yatan Üç Sahabelerle Aşağı ve Yukarı Ziyaretler birbirleriyle sürekli irtibat halindedirler. Bu ziyaretler cuma geceleri hep birlikte zikir çekerler. Zikir seslerinin bazı velilerce duyulmuş olduğu nakledilir. Buraya genellikle akli dengesizlikleri olanlar getirilmektedir. Türbede dua edilir, hasta en az bir saat kadar uyutulur. İnanışa gö re b irço k kişi şifa bulmuştur. İşi rast gitmeyenler, aile içinde geçimsizlik yaşayanlar da buraya geldiklerinde buradan yardım gördüklerini söylemişlerdir. Dilekler kabul edilirse, burada kurban kesilip yenmekte ve dağıtılmaktadır. Haftanın her günü gelenler vardır. Bu türbenin karşısındaki dağın, sarp yüksekliğinde yine iki şehit sahabe daha olup isimleri bilinmemektedir. Bazı geceler mezarlarında ateş yandığı, etrafa nur gibi aydınlık saçıldığı anlatılır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Adıyaman , Abdulhalim Durma ( Allah ondan razı olsun) ,2011

📍 Kahta, Adıyaman
İlla Baba

İlla Baba

İlla Baba Türbesi, Çalpınar (Köyü) Mahallesindedir. Köy içinden geçen derenin karşı tarafındadır. Çalpınar köyünün eski adı İlla’dır. Köyün ismini burada medfun olan İlla Baba’dan aldığı söylenmektedir. Ermiş bir zat olarak anılmaktadır. Türbe betonarmeden kare plana yakın inşa edilmiştir. Türbe içinde üç sanduka bulunmaktadır. Kaynaklar ; Evliyalar Şehri Antalya , Abdulhalim Durma

📍 Elmalı, Antalya

Şeyh Ahmed Halifani (k.s.)

Şeyh Ahmed Halifanî, 1805 yılında eski ismi Kanireş olan şimdiki Karlıova İlçesinin Halifan köyünde doğmuştur. Halifan ailesi çevrede ilim ve edeb konusundaki hassasiyetleri ve bu konuda örnek olmaları ile bilinirlerdi. Bu yüzden Şeyh Ahmed Efendi, adeta bir ilim ve hikmet ocağında terbiye gördü ve büyüdü. Şeyh Ahmed Efendinin nesebi şu şekildedir: Şeyh Ahmed, Şeyh Mikail’in, Şeyh Mikail, Şeyh Yakub’un, Şeyh Yakup, Şeyh Cami’nin, Şeyh Cami, Şeyh İbrahim’in, Şeyh İbrahim ise Hacı Halife’nin oğludur. Aile, kendilerini Seyyid olarak kabul eder ve çevrelerinde böyle bilinirler. Ahmed Efendi’nin büyük dedesi Hacı Halife, küçük yaşta ilim tahsili için Halifan Köyünden ayrılır ve artık geri dönmez. Muhtelif medreselerde eğitim görür ve en son Bağdat’ta Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s.) ekolünden gelen Kadirî medreselerinde ilmini tamamladıktan sonra icazetnamesini alır. İlmî tedrisatını ikmal ettikten sonra, ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere mürşidi tarafından Muş’un Bulanık İlçesi mıntıkasına görevlendirilir. Şeyh Efendi, Bulanık İlçesine geldikten sonra İlçeye bağlı Ğergis Köyünde medresesini kurar. Bir yandan müderrislik yaparken diğer taraftan da irşat faaliyetlerinde bulunur. Şeyh Ahmed Efendi, ilim ve irşad faaliyetlerine devam ederken zamanla çocuklarını da yetiştirir ve icazet verdiği iki oğlunu kendi köyü olan Gorıla’ya gönderir. Küçük yaşta köyden ayrılan Hacı Halife’nin iki oğlu, Abdurrahman Halife ile kardeşi İbrahim Halife babalarının köyüne dönerler. Tasavvuf ta icazet alanlara Halife dendiği için civardaki köylerden bunu duyan herkes her iki halifenin köyü anlamında Halifan demeye başlar ve o tarih ten sonra köy, Arapça ’da iki halife manasına gelen Halifan adını alır. Halifan’a gelen Abdurrahman Halife ve kardeşi İbrahim Halife, burada medreselerini kurup, hem ilmî tedrisat, hem de irşat faaliyetlerinde bulunurlar. Bu şekilde Halifan köyünde medrese geleneği çok uzun yıllar devam eder ve bu sayede burada çok büyük âlimler yetişir. İşte Şeyh Ahmed Halifanî, yukarıda da ifade edildiği gibi, Halifan köyünde Şeyh Abdurrahman ile beraber medrese kurup ilmi tedrisat yapan Şeyh İbrahim Efendinin oğludur. Şeyh Ali Sebti İle Tanışması Halifan ailesi, önceleri Kadirî tarikatına mensup iken, Şeyh Ahmed Halifanî, Şeyh Ali Sebti’ye intisab etmek suretiyle Nakşibendiyye tarikatına geçer. Şeyh Ahmet Efendi, ilim tahsilini ve tasavvuf eğitimini Şeyh Ali Sebti’den alır. İcazetnamesini ise, Şeyhin talebi üzerine aynı zamanda kendi Halifesi olan Melekanlı Şeyh Abdullah Efendi verir. Şeyh Ahmed Efendi icazetnamesini aldıktan sonra köyüne döner ve kendi medresesini kurar. Bir yandan medresede ilim tedrisatı yapar, diğer yandan mürşidi tarafından belirtilen Yukarı Göynük, Kanireş (Karlıova), Kortizi, Şuşar, Tekman, Hınıs, Çat, Korti, Lezgi ve Karayazı mıntıkalarında irşad yapar ve pek çok talebe ve mürit yetiştirir. Bilinen Halifeleri 1. Şeyh Derviş Efendi (Halifanlı), 2. Şeyh Sait Efendi (Halifanlı), 3. Seyda Molla Yusuf Efendi Karbaşanlı (Adaklı) 4. Seyyid Şeyh Hasan Efendi (Halifanlı aynı zamanda Şeyh Ahmed Efendinin oğludur.) Vefatı Şeyh Ahmed Halifanî, bütün ömrünü sadece Allah’ın rızasını elde etmek için ilim ve irşatla geçirmiş, dünya malına ve şöhretine asla önem vermemiştir. Şeyh Efendi, 1894 tarihinde doğum yeri olan Halifan köyünde vefat etmiş, türbesi köyün eski yerleşim yerindedir. Kaynaklar ;Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Binböl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl
Şeyh Abdullah Melekani (k.s.)

Şeyh Abdullah Melekani (k.s.)

Melekan, günümüzde Solhan ilçesinin sınırları içerisinde yer alan bir köydür. Aile, “Male Kal” isimli bir âlimin neslinden gelmektedir. Male Kal’ın esas adı Molla Mustafa’dır. Kal, mahalli lehçede ermiş ve seçkin kişi anlamına gelmekte olup, tıpkı Türkçe ’deki “Dede” unvanı gibi ilim ve irfan sahibi zatlara denir. Male Kal ailesi, Nakşibendiyye tarikatı ile tanışmadan önce de bölgede ilmî faaliyetleri olan, hayatlarını ibadet, zühd ve takva çerçevesinde yaşayan bir ailedir. Aile, ilim ve ahlak bakımından da çevrelerinde örnek kimseler olarak yaşamışlardır. Şeyh Abdullah Efendi , Male Kal’ın altıncı kuşaktan torunlarındandır. O da diğer kardeşleri gibi medrese tahsili görmüş, bölgede bilinen şekli ile molla olarak hayatını devam ettirip el emeği ile geçinen bir kimsedir. Kendisi aynı zamanda toplumda mütevazı ve takva sahibi bir zat olarak tanınmıştır. O güne kadar çevrelerinde ilmî faaliyetleri ile tanınan ve bilinen aile, Şeyh Abdullah Efendi’nin Şeyh Ali Sebti ile tanışması sonrasında yeni bir sürece girmiştir. Aile, yeni süreçte artık Şeyh Ali Sebti ile beraber bölgede Hâlidî-Nakşî geleneğin temsilcisi olarak ilmî tedrisat ile tasavvuf ve tarikat hizmeti de yapmaya başlamıştır Şeyh Ali Sebti ile Tanışması Şeyh Ali Efendi, tarikatını yaymaya başladığı dönemde zaman zaman Solhan ilçesinin Meneşkut yöresine ziyarete gider. O sırada bölgenin ileri gelen beyleri Ali Efendi için sıradan bir derviştir diye iltifat etmeyerek o zatın bu yörede dolaşmasını istemezler. Şeyh Ali Sebti, bu ziyaretlerinin bir tanesinde Melekan köyünde Molla Muhammed ismindeki bir zata misafir olur. Ev sahibi ile misafir konuşurlarken o arada içeriye biri girer. Şeyh Efendi içeri giren zatın kim olduğunu sorar. Molla Muhammed de kardeşim Molla Abdullah’tır işten geliyor diye cevap verir. Şeyh Ali Efendi kalkar ve kendisi ile kucaklaşıp, Molla Abdullah biz seninle en son nerede buluşmuştuk der. Molla Abdullah da Genç ilçesinin Sivan bölgesindeki Kelahsi köyünün camisinde diye cevap verir. Bunun üzerine ev sahibi Molla Muhammed “Bizim Abdullah bu güne kadar komşu olduğumuz Hazarşah komunu bile geçmemiştir diyerek hayretini ortaya koyar. Şeyh Ali Efendi ile Molla Abdullah bir süre sohbet ederler. Kendilerini dinleyen Molla Muhammed, konunun Nakşibendiyye tarikatı etrafında ilim ve irşad faaliyetlerinde bulunma meselesi olduğunu anlayınca o da bu tarikata sempati duyar ve kendilerine yardımcı olmaya karar verir. Aslında Şeyh Ali Efendi ile Melekanlı Molla Abdullah Efendinin buluşması, bölgede Nakşibendiyye tarikatının yayılması için bir dönüm noktası teşkil eder. Melekanlı Molla Abdullah Efendi’nin yetişkin ve ermiş olması, Nakşibendiyye tarikatına layık bir mürşid olabilme kabiliyetine sahip olması, ayrıca çevresinde bilinen saygın bir aileye mensub olması Şeyh Ali Sebti’yi çok sevindirmiştir. Zira Abdullah Efendi’nin, kendisine intisab etmesi ile tarikatın bu memlekete yayılması artık daha kolay bir duruma gelmiştir. Şeyh Abdullah Efendi’yi tarikat icazeti ile onurlandıran Şeyh Ali Efendi, artık müridi ve halifesi ile beraber irşad hizmetlerine başlar. Tanınmış bir aileye mensub olan Şeyh Abdullah Efendi’nin desteği ile Meneşkut ve civar yörelerdeki halk itiraz etmeden Nakşibendiyye tarikatına intisab etmeye başlarlar. Daha sonra bu iki mürşid, Boğlan köyü kenarında bulunan ziyaret havuzu mıntıkasında çadırlarını kurarak burayı irşad merkezi haline getirirler. Civar köylerde bulunan halk da buraya gelerek tarikata intisab etmeye başlar ve kısa bir süre içerisinde Meneşkut ve civarı Nakşibendiyye tarikatının nüfuzu altına girer. Bu iki mürşid zat sadece bu yöre ile yetinmez, zaman içerisinde Muş mıntıkası başta olmak üzere Bulanık, Malazgirt, Ağrı ve Erzurum mıntıkasının büyük bir kısmını defalarca dolaşarak irşad hizmetinde bulunurlar. Postnişin Olması Şeyh Ali Sebti’nin vefatından sonra yerine oğlu Şeyh Muhammed Masum geçti. Ancak kısa bir süre sonra o da vefat etti. Bunun üzerine gerek Şeyh Ali Efendi’nin ailesi, gerekse kendisine mensub halifeleri Şeyh Ali Efendi’nin postnişini olarak Şeyh Abdullah Efendi’yi kabul ettiler. Ancak Şeyh Abdullah Efendi, Palu’ya gitmek yerine irşad hizmetlerini Melekan köyünden devam ettirmiş, şeyhinin vefatından sonra irşad için kendisi ile beraber uğradıkları yerlerdeki bütün mürid ve mensublarını ziyaret etmiş ve onlara sahip çıkmıştır. Şeyh Abdullah Efendi, büyük bir ilim sahibi ve aynı zamanda da müridi olan Seyda Şeyh Ömer Efendi ile beraber bölgedeki ilim ve irşad faaliyetlerine devam etmiş ve pek çok halife yetiştirmiş. Bilinen Halifeleri 1- Şeyh Mahmud Efendi (Şeyh Abdullah’ın ağabeyi Molla Muhammed’in oğlu) 2. Seyda Şeyh Ömer (Mala Kal ailesinden) 3. Seyda Şeyh Hasan ( Seyda Şeyh Ömer’in kardeşi) 4. Seyda Mola Evliya (Haciyan köyünden). 5. Seyda Molla Feyzullah (Haciyan köyünden) 6. Şeyh Ahmed (Halifan köyünde) 7. Halife Efendi (Kurtuzi mıntıkası Geylan Köyünden) 8. Seyda Molla Musa (Kurtuzi mıntıkası Geylan Köyünden) 9. Seyda Molla Yusuf (Varto Rındaliyan Köyünde) 10. Şeyh Ahmed (Muş Ğaziyan Köyünden) 11. Şeyh Hüseyin (Muş Göl köyünden) 12. Şeyh Hacı Haydar (Varto Kers köyünden) 13. Şeyh Mahmud Efendi (Şeyh Ali Sebti’nin oğlu, Hınıs Kolhisar tekkesinin kurucusudur.) Şeyh Abdullah Efendi, yaşadığı bölgede, gerek Müslümanların kendi arala- rında, gerekse de Müslümanlar ile Ermeniler arasında, sulh, sükûnet ve adaleti yerleştirerek herhangi bir olumsuzluğa meydan vermeden müdahale eder ve olayları yatıştırırdı. Özellikle bölgedeki aşiretler arasında meydana gelen kavga ve cinayet olaylarına müdahale ederek olayları yatıştırır, insanların arasında çıkabilecek olumsuz durumların meydana gelmemesi için çaba sarf ederdi. Vefatı Şeyh Abdullah Efendi, vefatından kısa bir süre önce yerine daha önce Rus harbine katılmış yeğeni Şeyh Mahmut Efendi’yi postnişin olarak tayin etmiş ve geride hiçbir mal mülk ve servet bırakmadan Miladî 1877 yılında yaklaşık doksan yaşında vefat etmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl ve Çevresindeki Halidilik , Mehmet Şirin Ayiş

📍 Bingöl
Şeyh Çelebi Süleyman Kaya

Şeyh Çelebi Süleyman Kaya

İlk öğrenimini Cizre’de, liseyi ağbisi ile birlikte Diyarbakır’da tamamladı. Küçük yaşta bağlandığı Mevlâna Hâlid’in baş halifesi Osman Sirâcüddîn et-Tavîlî torunu Şah Muhammed Ali Hüsâmüddîn’in (Kds) en değerli halifesi Cizreli Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn’in (Kds) kudsi nazarları, feyiz, bereket ve terbiyeleri altında sohbetlerinden istifadeye nail olarak yetişip icazet aldı. Üzerindeki daimi rabıta nimetinden hasıl olan feyiz ve bereket aşikar olarak görülürdü. İlmi, hizmet aşkı, sadakati, mahviyet ve teslimiyeti sayesinde Seyyid Kadri Hz.’nin tam meşrebi ve halavetinde yetişmiş olmasıyla Sultan Seyyid Kadri Hz.’nin ve Ahmed Cezeri Hz.’nin divanlarının inceliklerine vakıf idi ve o manevi halleri yaşar durumda sohbette bulunurlar, dinleyenleri hayran bırakırlardı. ​ Şeyhi tarafından “Naib” (vekil) seçildi ve “Çelebî” diye nitelendirildi. Müfettiş olarak emekliye ayrıldığı Devlet Demiryollarındaki otuz yıllık memuriyeti esnasında yurdun değişik bölgelerinde maddi ve manevi hizmetlerde bulundu. Dünyasını değişmesine kadar Muhammedî meşrep, ahlâk ve neşesi içerisinde irşad (Hak yolunu gösterme) faaliyetlerini sürdürdü. ​ Şah Muhammed Ali Hüsâmüddîn Hazretlerinin Cizre’deki halifesi Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddîn’in (ö. 1913) tek yazma nüsha halindeki “Muhtasaru’s-Sülûk ve’l-İhsân” adlı eserini gün yüzüne çıkardı. Bu eseri, zengin dipnotlardaki açıklamalar eşliğinde “İhsan Yolu” adıyla dilimize çevirerek ilk baskısını 1973 yılında yayınladı. Daha sonra bu eserle beraber, Seyyid Muhammed Kadrî Hazîn Hz.’ne ait “Dîvân-ı İrfân Hayret-i Hayrân”ı yine benzersiz açıklamalarla tezyin edip dilimize çevirerek, iki eseri bir ciltte “Gönül Sultanları ve Hak Sohbetleri” adıyla biraraya getirerek yayımlamıştır. ​ Kabri Şerifi, Cizre’de Seyyid Muhammed Kadri Mevlana Hazin (Kds) Hazretlerinin ve evlatlarının da bulunduğu, Hz. Nuh (AS)’ın Merkadi Şerifinin hemen yanındaki bir merkad içindedir. ​

📍 Cizre, Şırnak

Göreleli Hüseyin Efendi

Giresun – Görele – Karakeş Köyü İhramcızade İsmail Efendi’nin Halifesi Göreleli Hüseyin Efendi’nin Silsile-i Şerifi Göreleli Hüseyin (Kibar) Efendi, Görele’nin Karakeş köyünden Kibaroğlu Mehmet Efendi’nin oğludur. 1915 yılınnda doğduğu bilinmektedir. Bu yıllar, I. Dünya savaşının en elem verici yılarıdır. Çanakkale, Kafkasya, Süveyş ve diğer cephelerde yaşanan dramatik olaylar, toplumu ve ekonomik şartları çok zor duruma sokmuş, sair imkansızlıkların yanında eğitim imkanlarının da kısıtlı duruma düşmesi sebebiyle eğitim imkanı büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. İşte bu yüzden Hüseyin Efendi arzuladığı eğitimini alamamış, Rüştiye tahsili ile yetinmek dıırumunda kalmıştır. Askerliğini Kırklareli’nde tamamlamıştır. Verilen bilgilere bakacak olursak, ceddinden ekseriyetinin ehli tarik olduğu, tasavvufi geleneğin bu ailede önceden var olduğu anlaşılmaktadır. Hatta, Nakşibendi silsilesinde önemli bir yer işgal eden Hasan Harakani Hazretlerinin soyundan olduğu rivayet edilmektedir. Ancak onun, Halidiligin Mekki kolu ile tanışması, çalışmak için gittiği Zonguldak’ta mukim, İsmail Hakkı Efendi’nin halifelerinden Hacı Hamza Efendi sayesinde olmuştur, ilk intisabını Hacı Hamza Efendi’ye yaptığı anlaşılan Göreleli Hüseyin Efendi’nin, daha sonra Sivas’a gittiği burada bir ay kaldığı ve bundan sonra irşadını İhramcızade İsmail Hakkı Efendi ile beraber sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Daha sonra irşad görevi ile memleketine geldiği, ilk irşad faaliyetlerine köyünden başladığı bilinmektedir. Ekonomik durumunun iyi olması, onun kendisini irşad hizmetlerine rahat vermesine yardımcı olmuştur. Hatta kendisine ait arazilerin önemli bir kısmını sattığı, ihvanlan için harcadığı ifade edilmektedir. Onun bu tasaddukçu tutumu, bölgede bulunan saygın esnaf ve ilim ehli bir çok insanın, ona intisap etmesine neden olmuş ve bu sayede İhramcızade mektebinin tesiri bölgede yayılmıştır. Göreleli Hüseyin Efendi, bir ara şehre inmiş, irşad faaliyetlerini Görele şehir merkezinde sürdürmüştür. Ancak İnkilaplar döneminin tekke ve zaviyelerle ilgili tatumu yüzünden uğradığı takibatlar, onu tekrar köyüne dönmeye mecbur etmiştir. Buradaki tasavvufi yaşayışı daha çok “münzevi” tarzda snyılabilir. Matta, hayatının son donemlerinde evinden uzakça bir yerde, bahçe içinde kurduğu “çardakta kendini tamamıyla ibadete verdiği nakledilmektedir. Marangozluk işi ile de uğraştığı bilinen Hüseyin Efendi’nin, zature hastalığına yakalandığı, bu hastalıktan kurtulamayarak, 48 yaşında, 1963 yılında vefat ettiği bilinmektedir. Hafız Abdurrahman, Faik Hoca, Tahir Duman Hoca, Cevdet Hafız gibi önemli şahsiyetlerin, onun kurduğu sohbet meclislerinde yetişmiş olduğu ifade edilmektedir. Göreleli Hüseyin Efendinin, züht yaşayışında daha çok istiğrak halinin hakim olduğu, münzevi hayatı, belki devrin şartları gereği tercih ettiği söylenilebilir. Ama irşad usulü İhramcızade mektebinin yöntemlerini sürdürdüğü kesindir.. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Tasavvufta Mekki Kolu , Mehmet Fatsa , Mavi yayıncılık , 2000 [/toggle]

📍 Görele, Giresun

Şeyh Mustafa Kutbu’l Arifin

📍 Palu, Elazığ
Mirmehmetli Hacı Cuma Hoca

Mirmehmetli Hacı Cuma Hoca

Elazığ – Kovancılar , ilçeye 36 km. mesafede Çatakbaşı köyünün Mirmehmet mezraında medfundur. Kırkların İmamı – Şeyh Ali Sebti halifesi – Şeyh Hasan Efendinin halifesi Mirmehtli Hacı Cuma Hoca Efendi, Palu’da dünyaya geldi. Burada Şeyh Ali Sebti’ye intisap eder. Otuz dört yaşına geldiğinde Şeyh Ali Sebti vefat eder (1871). Bunun üzerine Şeyh Ali Sebti’nin oğlu Şeyh Hasan Efendi’nin dergâhında derslerine devam eder. Ve seyr-i sulükünü burada tamamlar. Şeyh Hasan Efendi icazetnamesini verdikten sonra Hacı Cuma Hocayı bizzat kendisi Karaçor nahiyesi Mirmehmet köyüne getirip yerleştirir ve bu bölgenin irşâd görevini ona verir. Şeyh Hasan Efendi dervişlerinin hazır olduğu bir ortamda tekkesinde otururken “Kırkların İmamı vefat etti”, der ve hüzünlenir. Biraz sonra “Bizim tarikatımızdan biri Kırkların İmamı tayin edildi” der. Yanındakiler “Efendi kimdir? diye sorunca, Şeyh Hasan Efendi kapıyı göstererek “Şu kapıdan ilk girendir” diye cevap verir. Bir süre sonra kapıdan Hacı Cuma Hoca girer. Şeyh Hasan Efendi kendisini tebrik ederek gözlerinden öper. Bazı tasavvuf çevrelerinin naklettiğine göre, Şeyh Ali Sebti’nin vefatından sonra Hacı Cuma Efendi “Kırkların İmamı” mertebesine yükselmiştir. Hacı Cuma Hoca Şeyh Hasan Efendi’nin vefatından sonra Şeyh Ali Sebti’nin tekkesini bir süre idare eder. Ayrıca Haydar Baba Mirmehmet Köyüne gelerek Hacı Cuma Efendi’nin gözetiminde çileye oturmuş ve icazetini almıştır. Yöre halkı tarafından Hacı Cuma Efendi hakkında birçok keramet ve menkıbe anlatılır. Haydar Baba rahatsız olduğu dönemde ziyaretine gelen Hacı Cuma Efendi’nin torununa onunla ilgili başından geçen şöyle bir hadiseyi anlatır. Rivayete göre, birgün Hacı Cuma Efendi, Haydar Baba ve Haydar Baba’nın bir arkadaşı beraberce Palu’dan Mirmehmet Köyü’ne gitmektedirler. Bir suyun başına gelindiğinde Hacı Cuma Efendi atından iner ve suya giderek elini ve yüzünü yıkar. Bu arada Haydar Baba ve arkadaşı aralarında keramet üzerine konuşmaktadırlar. Onların bu konuşması Hacı Cuma Efendi’nin dikkatini çeker ve onlara dönerek “Kendi aranızda ne konuşuyorsunuz?” diye sorar. Haydar Baba’nın arkadaşı bir anda cesaretle “Efendi, bu kadar zamandır sana hizmet ediyoruz, ne olur bize bir kerametini göster” der. Bunun üzerine Hacı Cuma Efendi “Ben kimim, benim ne değerim var ki size keramet göstereyim” diye cevap verir. Bunun üzerine bu kişi tekrar “ Allah aşkına Efendi ne olur göster” diye arzu dolu isteğini yeniden söyler. Onun “Allah aşkı” ifadesi üzerine Hacı Cuma Efendi birden titremeye başlar. Bunun üzerine elini bir anda suyun üzerindeki birikintiye batırarak sudan canlı bir balık çıkarır ve tekrar elini suya batırarak onu bırakır. Hacı Cuma Efendi onlardan bu olayı kimseye anlatmamalarını ister. Haydar Baba bu hadiseyi Hacı Cuma Efendi’nin torunu Hasan Hüseyin Efendi’ye anlattıktan bir gün sonra vefat eder. Yine Hacı Cuma Efendi hasta ve zor günlerini yaşadığı sırada kız torununu yanına çağırır ve ona “Kızım benim yatağımı dama serin, ben orada yatacağım” der. Kız torunu ve damadı onun bu isteğine şaşırırlar. Kendi aralarında onun bu talebini kısa süre tartıştıktan sonra yatağı dama çıkarmaya karar verirler. Önce yatak sonra Hacı Cuma Efendi dama çıkarılır. Yatağına yatar yatmaz torunundan bir ibrik su ister. Kendisine su dolu ibrik getirildikten sonra torunu ve damadına dönerek “Yavrum siz gidip yatın” der. Onlar ondaki bu garip hali merak ettiklerinden uyumayıp Hacı Cuma Efendi’yi gözetlemeye başlarlar. Gecenin ikisine doğru her taraf zifiri karanlığa bürünmüşken gökyüzünden beyaz bir ışığın dama doğru indiğini görürler. Arkasından beyaz ışıkla birlikte yeşil bir ışık gökyüzüne doğru çıkıp gider. Torunu ve damadı bu hal karşısında bir an şaşkınlık geçirirler. Sonra ikisi dama çıkıp Hacı Cuma Efendi’ye bakmak istediklerinde onun yatağında olmadığını görürler. Damı dolaşırlar ama Hacı Cuma Efendi’yi bulamazlar. Bunun üzerine tekrar aşağı inip beklerler. Bir süre sonra aynı iki ışık dama iner. Bu sefer beyaz ışık tek başına gökyüzüne doğru yükselerek kaybolur. Bu olağanüstü durum karşısında ikisi de şaşkına döner. Yeniden dama çıkıp baktıklarında Hacı Cuma Efendi’yi yatağında oturmuş tesbih çekerken bulurlar. Hacı Cuma Hoca vefatından önce, “Kim damdan düşer ve vefat ederse şehit olur.” dermiş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hacı Cuma Hoca 1944 yılında damdan düşerek vefat eder. Ölümünden sonra aradan birkaç yıl geçince bilinmeyen bir nedenden dolayı kabri açılır. Kabri açıldığında cesedinin ilk gömüldüğü gün gibi çürümemiş ve sağlam olduğu görülür. Bunun üzerine köylüler ve yakınları tarafından kabrine bir türbe yaptırılır. Köyün kuzey tarafında yer alan türbeyi ilk olarak Molla Bekir isminde bir zat yaptırmıştır. Daha sonraları türbeye bazı eklemeler yapılarak bugünkü haline ulaşmıştır. İki metre yüksekliğindeki türbenin tavanı ahşap örtülüdür. Türbe, taş ve topraktan yapılmıştır. Makam bölümünün tavanı kubbelidir. Makam bölümünde Hacı Cuma Efendi ile birlikte oğluları Mehmet Efendi ve Hilmi Efendinin kabirleri bulunmaktadır. Türbenin üst kısmına yakın zamanlarda çatı yapılmıştır. Türbede makam bölümü ile beraber mescit ve gelen ziyaretçilerin kalmaları için iki bölüm daha bulunmaktadır. Her bölüme ait kapılar dışarıdan ayrı olup, içeriden bölümler arası geçiş bulunmamaktadır. Türbenin hemen arkasında yer alan mezarlıkta Hacı Cuma Efendi’nin aile fertlerinin kabirleri yer almaktadır. Türbeye haftanın bütün günleri gelinmekle beraber harhangi bir hastalıktan muzdarip olan kişiler buraya Cuma akşamları gelmekte ve şifa bulmak ümidiyle yatıya kalmaktadırlar. Türbeye her türlü hastalık için gelinmekle beraber daha çok psikolojik rahatsızlığı bulunanlar tarafından rağbet edilmektedir. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abdulhalim durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Kovancılar, Elazığ
Musa Kazım Efendi

Musa Kazım Efendi

Elazığ – Harput – Meteris Kabristanında . Şeyh Osman Bedreddin hazretlerinin 50 metre kuzeyinde Musa Kazım harputi hazretleri’nin (k.s.) Silsile-i Şerifi Kazım Efendi’nin (1894-1967) türbesi, Harput’un Meteris mezarlığında, İmam Efendi türbesinin kuzey yönünde 30-40 metre mesafededir. Türbenin etrafı duvarla çevrilidir Mezarın üzerinde altı sütun üzerine oturtulmuş kubbe bulunmakta olup çevresi açıktır. Mezar, yerden yaklaşık 20 cm yükseklikte, çevresi daire şeklinde demir bir kafesle çevrili olup kitabesi bulunmaktadır. Aslen Harputlu olan Musa Kazım, Nakşi Tarikatının son şeyhlerinden birisi olup İmam Efendi’nin de son halifelerindendir. Halk arasında Kazım Efendi olarak bilinen bu zat 1894 yılında Harput’ta doğmuş, tahsilini burada yapmış ve son olarak da muallim mektebini bitirip Fransızca öğretmenliğine başlamıştır. Harputluların hızla “Mezire”ye yani Elazığ’a indikleri yıllarda Kazım Efendi de Elazığ’ın Nailbey Mahallesinde Köprü Sokak’ta bulunan iki katlı mütevazı bir evde yaşamaya başlar. Bu sokağa vefatından sonra kendi ismi olan “Kazım Efendi” sokağı adı verilmiştir. İmam Efendi’ye intisap ederek ondan hem dini dersler almış hem de onun sohbetlerinden faydalanmıştır. Vefatından sonra İmam Efendi’nin yanında bulunan Şeyh Samini Hazretlerinin müridi Mustafa Naci Efendi ile gönül bağı kurarak tarikatın usul ve erkanını öğrenir. Öğretmenlikle tarikatı birlikte götürmekte zorlanınca, Mustafa Naci Efendi’nin tavsiyesi üzerine öğretmenlikten istifa eder. Musa Kazım Efendi’nin ilmi üstünlüğü çok yüksektir. Bunun dışındai çokta iyi bir hattat olup çok güzel eserler vermiştir. Musa Kazım hazretleri ömrünün on yılında talebelerinden Muhammed Mazhar Harputi hazretlerini çağırır ve ‘’ Bu sene bizim yerimize siz hacca gideceksiniz’’ der. Muhammed Mazhar hazretleri büyük bir ferasetle Musa Kazım hazretleri’nin o sene vefat edeceğini anlayarak ‘’Hayır olmaz’’ der. Fakat kıymetli ömürlerinin sonuna gelmiştir. Muhammed Mazhar hazretleri bu durumu şöyle açıklamıştır; ‘’ Zamanın sahibi İnsan-ı Kamil her sene ya maddeten ya da manen hacca gider’’ diye emir buyurur. Daha sonra Muhammed Mazhar Hazretleri hac da tavaf esnasındayken, ‘’ Omuzlarımda büyük bir ağırlık hissettik’’ diye emir buyururlar. İhvanlar, o zaman dilimini tetkik ettiklerinde, Muhammed Mazhar hazretleri’nin ‘’ Omuzlarımda büyük bir ağırlık hissettik dediği zamanın tam olarak Musa Kazım Harputi hazretlerinin dünyasını değiştirdiği zamana denk geldiğini görürler. Kazım Efendinin makamı, vefatından sonra müritleri tarafında düzenlenmiş ve günümüzde sıkça ziyaret edilmektedir. Bu zatın Malatya, Diyarbakır ve Adana gibi çeşitli illerden de ziyaretçileri bulunur. Her yaştan insanın ziyaret ettiği bu mekân, özellikle sınav dönemlerinde çok yoğun ziyaretçisi olan bir mekândır. Kafileler halinde gelen ziyaretçiler dua ve dileklerini burada ifade etmektedir. Ziyaret esnasında ziyaretçiler Kur’an okur, dilek ve adakta bulunurlar. [toggle title=“Kaynaklar” load=”hide”] Kaynak( Allah bu çalışmaları yapanlardan razı olsun. Ebedi saadet nasip etsin. Amin) Elazığ Evliyaları , Abbdulhalim Durma [/toggle] Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations

📍 Elazığ

Sıkça Sorulan Sorular

En çok ziyaret edilen evliya türbeleri hangileridir?

Mevlana (Konya), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir), Somuncu Baba (Aksaray/Malatya), Emir Sultan (Bursa) ve Abdülkadir Geylani makamları en çok ziyaret edilenler arasındadır.

Evliya türbeleri neden ziyaret edilir?

Evliya türbeleri, sâlih zâtların hatırasını yad etmek, onların manevi mirasından istifade etmek ve dua etmek için ziyaret edilir.

Evliya türbelerine adak adamak caiz midir?

Adak yalnızca Allah adına yapılır. Türbede dua ederken de yalnızca Allah'a yönelmek, zâtı vesile kılarak bağışlanma dilemek esastır.