Ana Sayfa Şehirler Muş

Muş'da Ziyaret Edilecek Türbeler

Muş bölgesinde 8 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.

Tüm Noktalar (8)

Evliya

Abdullah Bin Hazır

Abdullah bin Hazır Abdullah bin Hazır Evliyânın büyüklerinden ve hadîs âlimi. İsmi, Abdullah bin Hâzır bin Sabbah'dır. Evliyâullahdan Yûsuf bin Hüseyin'in dayısı ve Zünnûn-i Mısrî'nin arkadaşıdır. İran'ın Rey şehrinde doğmuş ve orada vefât etmiştir. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. Hicrî dördüncü asırda vefât etmiştir. Tasavvufta büyük derecelere kavuşmuş, pek çok velî yetiştirmiştir. Abdullah bin Hâzır hadîs ilminde büyük âlim olup, Muhammed bin Abdullah el-Ensârî, Şâz bin Feyyâz, Kabisa bin Utbe el-Kûfî, İbrâhim bin Mûsâ, El-Ferrâ', Er-Râzî başta olmak üzere pek çok âlimden hadîs öğrenmiştir. Abdullah bin Muhammed bin Nâciye, Muhammed bin Yûsuf bin Bişr el-Hirevî, Ebû Bekr eş-Şâfiî ve başka âlimler de Abdullah bin Hâzır'dan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Yûsuf bin Hüseyin şöyle anlatır: "Mısır'a Zünnûn-i Mısrî'nin yanına gittikten sonra, Rey şehrine dönüyordum. Bağdâd'a vardım. Dayım Abdullah bin Hâzır orada idi. Hacca gidecekmiş, yanına gittim: -Nereden geldin? diye sordu: -Mısır'dan gelip, Rey'e gidiyorum. Bir nasîhat etmenizi isterim, dedim. Buyurdu ki: -Kabûl etmezsin! -Ederim. dedim. O yine, -Kabûl etmezsin! buyurdu. Ben tekrar; -Belki kabûl ederim, dedim. Yine; -Biliyorum kabûl etmezsin! buyurdu. -İhtimâl ki kabûl ederim, dedim. Buyurdu ki: -Gece olduğunda git Zünnûn-i Mısrî'den ne yazmış isen, hepsini Dicleye bırak. -Bir düşüneyim, dedim. O gece düşünce bastı ve hiç uyuyamadım. Gönlüm bir türlü râzı olmadı. Ertesi gün gidip; -Gönlüm bu işe râzı olmadı, dedim. -Zâten ben sana kabûl etmiyeceğini söylemiştim, buyurdu. -Bir şey daha söyler misiniz? dediğimde; -Onu da kabûl etmezsin, buyurdular. -Kabûl ederim, diye ısrar ettim. Bu sefer; -Rey şehrine gittiğinde, ben Zünnûn-i Mısrî'yi gördüm deme, buyurdular. Bu sözü uzun müddet düşündüm. Evvelki sözlerinden daha zor geldi. Tekrar ona gittim. Dedim ki: -Bu dediğiniz iş zordur. Buyurdu ki: -Sana, senin için gâyet lüzumlu olan bir şey söyleyeceğim. -Buyurun söyleyin, dedim. -Şimdi evine gittiğin zaman, insanları kendine dâvet etme. Allahü teâlâya dâvet ederken öyle yaşa ki, Allahü teâlâdan bir an gâfil olup, O'nu unutmayasın, buyurdu. (Abdullah bin Hâzır'ın bu sözleri yanlış anlaşılıp, Zünnûn-i Mısrî'yi beğenmiyor sanmamalıdır. Onun maksadı: Zünnûn-i Mısrî tevhîd deryâsına dalmış, garîb hâlleri ve halkın anlayamıyacağı tasavvufî sözleri olan bir velî olduğundan, halkın, bu Allah dostuna düşman olmamaları içindir.) Abdullah bin Hâzır'ın bu sözünü, Şeyhülislâm Abdullah-ı Ensârî şu sözle izâh etti: Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma; "Ey Mûsâ! Dilin her zaman beni zikretsin. Bulunduğun her yerde benimle ol." buyurdu. Bu iki büyük velî bu söz ve îzâhlarıyla, her an Allahü teâlâyı hatırlayıp, O'nu bir an unutmamağı tavsiye buyurmuşlardır. Bu da dostluğa ve kulluğa yakışan şeydir. Kendisine insanın îmânının nasıl kâmil olacağı sorulduğunda Ahmed bin Hanbel tarîkıyla rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfle, cevab verdi: "Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiğini mümin kardeşi için de sevmedikçe, îmânı kâmil olmaz". Kadınların kocalarına karşı nasıl davranmaları sorulduğunda; erkeğin kadını üzerinde olan haklarını uzun uzun anlattıktan sonra Şâz bin Feyyâz, Amr bin İbrâhim, Katâde, Sa'îd bin Müseyyib, Abdullah bin Amr'dan rivâyet ettiği şu hadîs-i şerîfi okudular. Peygamber efendimiz buyurdular ki: "Allahü teâlâ, kocasına teşekkür etmeyen (ona nankörlük eden) ve onunla yetinmeyen, iktifâ etmeyen kadına nazar etmez."

Evliya

Şeyh Abdüllatif Haziyani

Şeyh Abdullatif, 1887 yılında Xaziyan/Savaşçılar köyünde doğmuştur. Küçük yaşlarda medrese tahsiline başlamıştır. İlk olarak babasından ders almıştır. Daha sonra Muş’un Pazu köyünde kendi akrabası olan Mele Hasan’ê Bakê’nın medresesinde, Varto’nun Rindaliya ve Hacibey köyünde Sultanşenli Muhammed’in medresesinde ardından Karayazı’nın Dehar köyünde okumuştur. Dehar’da okurken irşat amacıyla köyleri dolaşan Şeyh Said’ê Palu ile tanışmış ve daha sonra onların köyü olan Hınıs’ın Kolhisar köyüne geçerek Şeyh Said Efendi’nin medresesinde Şeyh Ali Rıza Efendi ile beraber okumuştur. Oradan ayrıldıktan sonra Melekan köyünde Şeyh Abdullah Efendi’nin medresesinde okumuştur. Medrese tahsilini bitirdikten sonra kendi köyü olan Xaziya’da medrese açmıştır. 1925 yılında Şeyh Said hadisesi başlayınca ailesinin birçok ferdiyle birlikte aktif olarak harekete katılmıştır. Hareketin yenilgiye uğraması, Şeyh Said ve arkadaşlarının İran’a kaçmaya karar vermesi üzerine “maddi imkânım yoktur, İran seferine katılmak suretiyle kimseye yük olmak istemem” diyerek dağlarda saklanmaya devam etmiştir. Muş bölgesinde altı ay firar kaldıktan sonra ihbar sonucu yeri tespit edil- miştir. Bunun üzerine Bingöllü Yado Ağa’nın yanına gitmeye karar vermiş, arkadaşlarıyla yola çıkmıştır. Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Melekan köyüne yakın bir yerde kar fırtınasına yakalanmış ve arkadaşlarıyla birlikte burada yakalanıp önce Muş sonra Bitlis İstiklal Mahkemesinde idamla yargılanırken 1927 örfi ida- renin kalkmasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur. Toplam 18 ay hapis sonucu 1927 yılında cezaevinden çıktıktan sonra “Tertela Şexa ( Şeyhlerin yaşadığı büyük felaket )” büyük döneminde yakılmış olan Haziyan köyüne dönmüş ve medreselerin yasak olduğu dönemde kendi evininin bitişiğinde bir medrese/hücre inşa etmiş, gizlice burada ders vermiştir. 1935 yılında bölgede etkili olan ailelerin sürgün edilmeye başlanması üzerine sürgünden kaçmak için ailesi ile birlikte Hazro’nun Dedaş köyüne gitmiş ve burada iki yıl kalmıştır. Daha sonra tekrar Haziyan Köyüne dönmüştür. Şeyh Abdullatif, bir süre sonra Nakşibendî tarikatının bir zincirinin halkasına katılma gereği duydu ve Şeyh Kekê’nin hizmetine girdi ve onun yanında riyazet çekerek tasavvufi terbiyesini almaya başladı. Onun bereketli dergâhında riyazet ve amelini tamamladı. Bir süre sonra Şeyh, onu icazet vermeye layık/ehil görünce ve 1931 yılında icazetini vererek onu Nakşibendî halifesi olarak seçti. O bu vazifesiyle Haziyan köyünde ikamet etmiş ve bölgede İslam ve tarikat faaliyetlerini yürütmüştür. 1946 yılında gözlem altında tutulması amacıyla Nahiye Müdürünün baskısıyla Haziyan köyünden alınıp o dönem nahiye olan Yaygın’a yerleştirilmiş ve orada zorunlu iskâna tabi tutulmuştur. Yaygın’da kendi evi olmadığı için uzun süre komşuların kendisine tahsis ettiği derme çatma evlerde kalmıştır. Nahiye müdürünün ve karakolun bulunduğu bir ortamda medresede açmanın imkânsızlığı yüzünden medrese/hücre açamamıştır. Böylece Haziyan’da gizlice devam eden medrese süreci son bulmuştur. Babası ve dedesi idam edilmiş olan Aladin’ê Mele Emin, Mele İbrahim (Zaza) Mele Kasım (Zaza) Kendi oğlu Şeyh Mehmet Emin’e ders vermiştir. Mehmet Çağlayan Şark Ulemaları eserinde sahibi Şeyh Abdullatif’in çektiği eziyet ve sıkıntılardan söz ederken, yıpranmış olmasına rağmen bunu hiç sezdirmediğini ve kendisini her ziyaret ettiğinde mütebessim ve hiçbir sıkıntısı yokmuş görünümünü verdiğini aktarmaktadır. Çağlayan, ayrıca en sıkıntılı durumunda bile Şeyh Abdullatif’in teheccüt namazlarını ve evradını ihmal etmediğini, ne siyasi şartlar ne de sağlık şartlarına takılmadan Kur’an çizgisini bağlı kaldığını, irşad tebliğ ve halka hizmet etmekten ve hakkı söylemekten çekinmediğini aktarır. Şeyh Abdüllatif, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra yaşanan çalkantılardan bizzat etkilenmiş ve Şeyh Said’in hareketine aktif katılım sağlamış birisi olarak sözüm ona işler normale vardıktan sonra da devlet, siyaset ve devletin kurumlarından uzak kalmıştır. Zorunlu olmadıkça kılık kıyafet kanunu yüzünden Muş’a bile gitmemiştir. Kimseye halifelik vermemiş ve 1964 yılında yaygın nahiyesinde vefat etmiş ardından ardından Haziyan köyünde (savaşçılar – Muş ) defnedilmiştir. Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

Evliya

Şeyh Muhammed Emin Haziyani

Şeyh Abdullatif Haziyani ’nin oğlu olan Şeyh Muhammed Emin 1931 yılında Haziyan’da dünyaya geldi. Şeyh Abdullatif cezaevindeyken iki oğlu ölmüştü. Cezaevinden çıktıktan sonra, bilahare dünyaya gelen büyük oğluna Muhammed Emin küçük oğluna ise Mustafa ismini koymuştur. Zira Rus harbinde Şeyh Abdullatif’in kardeşi (amcası) Şeyh Muhammed Emin ile amcasının oğlu Şeyh Mustafa şehit düşmüş Şeyh Abdullatif de onların isimlerini çocuklarına vermiştir. İlk eğitimini kendi evinde talebelere gizlice ders veren babasından almıştır. Daha sonra Muş’a bağlı Qijiltax/Kızıldağ köyünde Mele Mustafa Çağlayan, Tifnîk köyünde Mele Mahfuz, Palas köyünde Mele Yusuf (Bulanıklı) ve yine Qıjıltax köyünde Mele Mehmet Çağlayan (eski Muş Müftüsü) adlı hocalardan ders almıştır. Sonra Diyarbakır ilinin Hazro ilçesinde bulunan meşhur Seydayê Hacı Fettah’ın medresesine geçip ondan ders almıştır. Ondan sonra Malazgirt ilçesine bağlı “Toraqa” köyünde meşhur Mele Zahirê Tendurek-i’den ders almıştır. Sonraki yıllarda Mele Zahirê Tendurekê Solhan ilçesinin Melekan köyüne geçince oda oraya geçip dört yıl daha ondan ders almıştır. En son Dadina’da Mele Selim’in yanında eğitimini tamamlayarak ondan ilim icazetini almıştır. Hayatının öğrencilik dönemlerinde Mele Selim ile birlikte olmuş ve bu birliktelik tasavvuf döneminde de devam etmiştir. Medrese tahsilini bitirmesinin ardından 1955 yılında yaygında evinin bitişiğinde bir hücre inşâ ederek bir medrese açmıştır. 1989 yılına kadar medrese faaliyetlerini sürdürmüştür. 90’lı yılların çalkantılısından oldukça etkilenen ve büyük baskı gören Şeyh Muhammed Emin için medresede ders vermek fiilen imkânsız hale gelince 35 yıllık medresesi kapanmıştır. Bölgede tanınan bir Şeyh sülalesine mensup ve Nakşibendî tarikatının halifesi olmasına rağmen bunun maddi imkanlarından istifade etmeyi hiç düşünmemiş, mütevazi bir hayat sürdürmeyi tercih etmiştir. İlim ve medrese ehli olduğu halde bir köylü gibi yaşamaya, kibir ve gösterişten uzak bir hayat sürmeye üzen göstermiştir. Medreselerin yasak olduğu dönemde zor şartlarda medrese tahsilini yapıp bitirdi. “Kaçak” medreselerde yetişen birisi olarak yine “kaçak” medreselerde yıllarca medrese talebelerine/feqîlere ders verdi. İlmiyle fesahatiyle dürüstlüğüyle bir peygamber varisi olarak çevresindeki saygınlığı ve ailesinin eksisini hiçbir zaman istismar etmemiş ve onu dünyasına alet etmemiş, uzun süre müderrislik yaparak talebe yetiştirmiştir. Ne hazindir ki derin göçlerin pençesine ve hizmetine düşmüş bazıları, onu karanlık odaklarla birlikte yıpratmaya çalışmışlardır. Şeyh Muhammed Emin’in en önemli özelliklerden biri dini yaşam alanında ve bölgedeki kişisel özgürlükler alanında halkın çektiği acılara ortak olması ve bunu söylemekten çekinmemesidir. Zira o, eli nasırlı ender şeyhlerden birisi olarak bölgede vuku bulan hadislere tepki gösterir ve zalim idarecilerin yüzüne “zalimsiniz” diye haykıra bilen cesur bir âlimdi. O, mücadelesi, cesur ve yiğit tavrıyla bölgesini ve Müslümanların lideri, mana rehberi, gönül adamı idi olarak halkın acılarına ortak olmuş, bildiklerini söylemekten asla yılmamıştır. Kendisine yapılan baskıların ve hakaretlerin çoğaldığı bir dönemde bir dönemde bazı dostlarını ve akrabalarını ziyaret etmiş ve vedalaşmıştır. Bu ziyaretlerin birinde emekli Müftü Mehmet Çağlayan ve bazı dostları, ondan dönmemesi için uğraşmışlardır. Ancak kendisi tüm ısrarlara rağmen “Şayet öldürülürsem beni babamın ve dedemin türbelerini yanına defnedin” diyerek vedalaşmıştır. Şeyh Muhammed Emin, ilim tahsilini Hâlidî tarikatının medreselerinde yapmış ve Hâlidî şeyhleriyle her zaman iç içe olmuştur. Yaygın köyünde medrese açtıktan sonra zaman zaman Melekan’a giden Şeyh Muhammed Emin tarikat icazetini Melekan’dan Şeyh Ebubekir’den almıştır. Şeyh Muhammed Emin, Şeyh Ebubekir’den hilafeti, Şeyh Selim Dadinan, Şeyh Vahdeddin ve Şeyh Bahaeddin Rindaliya’ya ile birlikte icazet almıştır. Şeyh Ebu Bekir’in halifelik verdiği dört kişiden biri olarak Postnişin olmuştur. Şeyh Muhammed Emin, 1969 yılında Mele Selim ve Mele İhsan’ın da bulunduğu büyük kafile ile Şeyh Ebubekir’e son hac yolculuğunda eşlik etmiştir. Cumhuriyetten itibaren hiç bitmeyen sıkıntılar, baskı ve gözaltılar, 12 Eylül döneminde ve 90’lı yıllarda da devam etmiştir. 23 Ekim 1993 yılında evinin bulunduğu Şikeftiya köyüne helikopterler eşliğinde yapılan baskında gözaltına alındı, serbest bırakılması için yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Şeyh Muhammed Emin bu şekilde 1993 yılında 5 Kasım günü Şehit edildi. Daha sonra Cesedi Muş’un dışında Köykent civarında tanınmaz bir şekilde 6 Kasım 1993 Cumartesi günü öldürüldü. Şehadetinden sonra evi yakıldı ve ailesi göçe zorlandı. Taziyesine bile müsaade edilmedi. Maalesef bütün bunlar yaşanırken yıllarca görev yaptığı kurumundan ve diğer İslamî yayın organlarından olayla ilgili bir tepki gösterilmedi. Ailesinin davacı olduğu Muş’taki kimi askeri yetkililerin davalı olduğu dava, Yargıtay aşamasında sürmektedir. Kendisi Halifelik vermeden vefat etmiştir. Tarikata mensup olan Mele Azin ailesi, bölgeye ayak bastığı andan itibaren ilim ve tasavvuf alanında önemli gayretlerde bulunmuştur. Daha önceleri Kadirî olan aile, Şeyh Ali Sebitî ve Şeyh Abdullah’ın özel ziyaretleri sonucu Nakşîliğin Hâlidî koluna geçmeyi kabul etmiştir. Tasavvuf, ailede bir kültür niteliğine bürünmüş ve bugüne kadar devam etmiştir. Bu silsilede yer alan zatlar: Şeyh Ahmedî Hazyanî , Şeyh Abdulhamid Haziyani , Şeyh Ali Hırbızunî , Şeyh Hasanî Haziyanî , Şeyh Abdulhamit İnali, Şeyh Kekê (Şeyh Abdulmecid) , Şeyh Abdullatif Haziyanî , Şeyh Muhammed Emin Haziyanî’dır. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

Evliya

Şeyh Abdulmecid el-Xırbızuni (Şeyh Keke )

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Çatağ/Çatak köyünde dünyaya gelen Şeyh Kekê’nin doğum tarihi net olarak bilinmemektedir. Yaklaşık 77 yıl yaşamış, 1942 yılında vefat etmiş ve Varto’nun Dadinan köyünde defnedilmişti r. Halk arasında lakabı Kekê olan bu zatın adı Abdulmecid’dir. Ancak ismi resmiyette Abdülhamit olarak kayıtlıdır. Şeyh Kekê’nin adı, Şeyh İbiş’e vermiş olduğu icazette “el-Hırbızunî” olarak yer almaktadır. Şeyh Kekê’nin Halifan’da medfun olan babasının adı Mele Ahmed, annesi de Angak’lı akrabalarından olan Kevê’dir. Şeyh Kekê İnali köyünde Şeyh Abdülhamid’in medresesinde, Pazu’da Mele Hasan-ê Baki’nin medresesinde ve Melekan’da okumuştur. Keke’nin oğlu olan Mele Abdülkerim genç yaşta vefat etmiştir ve Çatak’ta metfundur. Şeyh Keke’nin Mele Muhammed, Aziz ve Salih isimli üç kardeşi vardır. Çatak’ta olduğu dönemde Rus harbi geçekleşmiş ve bu savaşta Salih isimli kardeşi şehit düşmüştür. Aynı dönemlerde, kardeşi Aziz ve eşi ayrıca yeğeni Zozan ile birlikte Baskil’e muhacir olmuşlardır. Baskil’de kaldıkları dönemde Zozan ve amcaları, odun satmakla geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır. Şeyh Sait Ayaklanması 1.Dünya savaşında yaşadığı acıları henüz atlatmamışken tüm ülkeyi kasıp kavuran dinî, kültürel ve etnik farklılıklardan mütevellit kavgalara şahitlik eden bir dönemi yaşamıştır. Osmanlının son bulması ve yönetim şeklinin değişmesinden ardından gerek yeni kanunlar gerekse halka yapılan zulümler sebebiyle bölgenin önemli kanaat önderleri bir rol üstlendiler, baskı ve zulme karşı mücadele başlatma kararı aldılar. Bu hareket kararını alanların başında medreselerde yetişmiş ilim adamları ve tarikat şeyhleri geliyordu. Ayaklanmanın başarıya ulaşmaması neticesinde olaydan önce zaten var olan zulümler yeni bir nitelik kazanarak daha da arttı. Şeyh Kekê, Şeyh Abdullah ile birlikte Şeyh Said hareketine katılanlardan birisiydi. Hareket önderlerinin İran’a kaçmaya karar vermeleri üzerine Şeyh Abdullah babasının tarikat halifesi olan Şeyh Kekê’ye “sen de kaç” deyince o da “seni bırakıp kaçamam.” dedi. Bunun üzerine Şeyh Abdullah Efendi: “Yöremizde Nakşî tarikatından temsilcinin tükenmemesi için sen kaç! Umulur ki kurtulursun, geride kalan halka faydalı olacaksın.” deyince Şeyh Kekê de kurtuldu. Bu olayda Şeyh Abdullah’ın kardeşi Şeyh Mustafa da ağabeyinin tavsiyesi ile kurtulanlar arasındadır. Benzer direktif Şeyh Said’den de gelmiştir. Şeyh Said ve arkadaşları Abdurrahman Paşa köprüsüne geldiklerinde Köprüye yaklaşık on km kala Şeyh Said, kendisine “Ruhuma öyle ayandır, biz gideriz. Sen kalırsın. Geride kalanlar/Çocuklarımız sana emanet.” demiş. Bunun üzerine o da: “Başımız senin yoluna feda olsun. Sen gidersen ben de giderim.” sözüyle cevap vermiştir. Muş – Varto ve Elazığ Günleri Şeyh Kekê, Şerafettin dağlarının yarısının karlı olduğu bir dönemde Varto ovasında gece dışarıda kalmış, soyguncular onu yakalamış, iç giysisi hariç üzerindeki elbiseleri dâhil her şeyini almışlardır. Bu olaylardan sonra Şeyh Kekê için yedi yıl kadar süren uzun bir saklanma dönemi başlamış ve ilk olarak Varto’nun Karagivic, İnali köyleri ile Muş’un Pazu köyünde evlerin altında yapılan sığınaklarda veya köy dışındaki mağaralarda saklanmıştır. Bir ara sevenleri, güvenli olacağı gerekçesi ile ahırda saklanmasını istemişlerdir. Ancak o, ahırdaki necasetten dolayı ahırın ibadete münasip olmadığını söyleyerek uygun bir yer istemiştir. Bunun üzerine ot yığınları arasında gereği kadar ge- nişlikte oda ortamı oluşturulmuş ve Şeyh Kekê burada altı ay kadar bir süre saklanmıştır. Süreç içinde din adamlarının ve Kürt bölgesinin önemli simalarına yapılan baskıların daha da artması üzerine gizlice Elazığ’a geçmiştir Baskil’de Şefkatli, Karaali ve Mirpalas’da bir süre kalan Şeyh Kekê Elazığ’ın o zaman bir köyü şimdi de bir mahallesi olan Sürsüri/Sursuri’ye geçmiştir. Buraya geldiğinde önü daha çok yayılmış Elazığ’ın alim ve zahitlere düşkün zevatı ve kanaat önderleri tarafından gizlice ziyaret edilmiştir. Bunlardan biri Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatını ilk tespit eden ve cenaze işlemlerinde bulunan Vaiz Hacı Ömer Bilginoğlu’dur. Hacı Ömer, kendisini ziyaret etmiş ve bu ziyarette Şeyh Kekê’nin hali ile ilgili yaşadığı bazı hatıralarını çevresindekilere anlatmıştır. Şeyh Kekê yaklaşık yedi yıllık bir saklanma dönemi sonrası Elazığ’dan ayrılır ve memlekete döner. Bu ayrılışını sebebi olarak bir albayın kendisinin ziyarete gelmesi anlatılır. Şöyle ki: Bir albay, jipi ile mahalleye gelip kendisini sorar. Mahallenin muhtarı, onu Cami imamına götürür. Albay, götürüldüğü kişinin Şeyh Kekê olmadığını anlar ve ben Şeyhi tutuklamaya değil ziyarete geldim der. Bunun üzerine onu Şeyhe götürürler. Bu ziyaretten sonra Kekê, “Ehl-i dünya, makam mevki sahipleri ve devlet erkânı beni tanıyıp iltifat ettikten sonra benim burada fazla yerim yoktur.” deyip rahatsızlığını belirtmiştir. Affın çıkmasından sonra da buradan ayrılıp memlekete gitmiştir. Tasavvufî yönü ve Faaliyetleri Şeyh Kekê yaşadığı dönemin zulmü ve baskıları döneminde arananlardan olması nedeniyle ilim ile iştigal edememiş ve medrese faaliyetleri yürütememiştir. Kendisinin maruz kaldığı baskı ve takip sebebiyle gittiği her yerde irşat tebliğ ve tasavvuf faaliyetlerini zor şartlarda da olsa yapmıştır. Hadiseden önce bölgede tasavvuf çevresi ile ilmî ve tarikat mesaisi olan Şeyh Kekê gençliğinin bu döneminde tarihin en büyük hadiselerinden biri olan 1.dünya harbi, Rusların işgali Osmanlının yıkılışı gibi büyük olaylara şahit olmuştur. Bu dönemlerde Şeyh Kekê, ailesi ve tarikat çevresi bil fiil her gelişmeden etkilenmişlerdir. Rus harbi döneminde Baskil’e giden Şeyh Kekê’nin bu dönemde de tasavvufi faaliyetleri olmuştur. Nitekim Şeyh İbiş’e tarikat icazetini bu dönemde vermiştir. Memlekete dönüşü sonrası yeni siyasi karmaşalar ve baskılar ortaya çıkınca Şeyh Said ayaklanması gerçekleşmiş ve Şeyh Keke de bizatihi bu hareketin içinde yer almıştır. Ayaklanmanın başarısız olması sonucu bölgenin tarikat şeyleri ve âlimleri idam, hapis, sürgün ve firar gibi sonuçlarla karşı karşıya kalmışlardır. Daha önce anlatıldığı üzere Şeyh Said’in ve Şeyh Abdullah’ın kendisinden kurtulmasını istemeleri üzerine kurtulmuş ve yedi yılını saklanarak geçirmiştir. Bölgede emellerini gerçekleştirmek isteyenler ayaklanmayı fırsata dönüştürmek istemiş, yörede dinî ve tasavvufî otoritesi olan zevatın hepsini toplamışlardır. Bunun üzerine kendisi dışında yörede neredeyse icazetli kimse kalmamıştır. Bölgenin düştüğü durumun acısını en derinden hisseden Şeyh Kekê, dini liderlerin ek- sikliğinden mütevellit dini ve toplumsal sorunlar ile karşı karşıya kalmıştır. Şeyh Kekê’nin esas faaliyetleri, bugünden sonra başlamıştır. Saklanmanın getirdiği zorluk ve dar imkânlara rağmen saklanma dönemi irşat ve hizmetler açısından akim ve semeresiz geçmemiştir. Söz konusu dönemde onun yakın çevre üzerindeki en etkili yönü, âbid olması ve Kur’an ve sünnete bağlı bir yaşam sürdürmesi olmuştur. Onu görenler onun manevî halinden son derece etkilenmiş ve kendisine yakın olmaya çalışmışlardır. Şeyh Kekê’nin belki de en önemli faaliyeti, Bingöl’ün Solhan ilçesinde Şeyh Ebubekir’i Muş’ta ise Şeyh Abdullatif’i halife seçerek yetim bırakılan yüreyi ihya etmek istemiştir. Kendi şeyhinin kardeşi ve Meleken postnişini olan Şeyh Abdullah’ın idam edilmesinden sonra onun yadigârı olan Şeyh Ebubekir’e halifelik vermesinin ardından; Beroj’da ikamet eden Şeyh Abubekir, 1936’da Melekan’a geçmiş ve Melekan için yeni bir dönem başlatmıştır. Bu süre içinde Şeyh Kekê de bizatihi ona değer vererek halkın ona teveccüh etmesi sağlamıştır. Muş tarafında ise Şeyh Abdullatif’i ilim ve irşad ile hizmetler için halife olarak seçmiştir. Şeyh Abdullatif köylerde dolaşarak ve kendisine yapılan ziyaretlerle halkı irşat etmeye çalışmış bunun dışında ilim tedrisatı için de çaba sarf etmiştir. Ne var ki üzerindeki baskı ve takiplerin kesintiye uğramadan devam etmesi nedeniyle bu hizmetlerinde hep engellerle karşılaşmıştır. Onlar bu bölgelerde tasavvufî çalışmaları yaparken kendisi de aynı bölgede Varto, Muş, Bingöl civarında İslamî hizmetleri diri tutmak için yaşına ve çek- miş olduğu sıkıntılara aldırmadan aktif bir şekilde hep dolaşmıştır. Bu gezileri, yerleşim yerleri ile sinirli kalmamış, Dadinan, Pazu yaylaları ayrıca Şerafettin dağlarında yer alan Melekan’ın “Kandil yaylası”, Hırbizun”un “Seyidan yaylası” gibi yaylalara dahi bazen yalnız bazen de halifeleriyle gidip dolaştığı ve kaldığı bilinmektedir. Bu uygulaması ile zorlu döneme karşın İslami bilincin ve tasavvufi geleneğin hareket halinde olmasını sağlamış, medrese ve dergâh hizmetleri başlamış, neticede yok olma tehdidi ile karşı karşıya olan Hâlidilik geleneği yörede tekrar ihya olmuştur. Halkın kendilerine olan teveccühüne ve itibara bakıldığında bu gayretlerin hedefine vardığı açıkça görülmektedir. Onun özverisi sonucu yöre, Şeyh Said ve Şeyh Abdullah’ın korktuğu akıbetten kurtulmuştur. Şeyh Kekê cömertliği yanında insanların hallerini dert edinen biriydi. Mümkün olduğunca çevresine faydalı olmaya çalışmış ne var ki dönemin baskınları ve aramaları münasebetiyle irşat ve tebliğini açık yapamamıştır. Tüm tahşidatlar ve takiplere rağmen halkın sevgi ve saygısını kazanmış, manevî açıdan kendisinden istifade edilmiştir. Kendisine hizmet eden aileler, onun hizmeti ve duaları sayesinde istikametlerini koruduklarını ve tasavvufa yakın kaldıkları kanaatini taşımaktadırlar. Dini yaşama hassasiyetine sahip, kadirşinas olan bu değerli aileler, dedelerinin bu musahebetinden son derece iftiharla söz etmektedirler. Şeyh Kekê bir taraftan dini hizmetler ve toplumsal sorunlarla ilgilenerek halkın içinde olmuş diğer taraftan da ibadet ve riyazet içinde olmuştur. Günün bazı vakitlerini halvete ayırmıştır. Bazen sabah vaktinde insanlardan uzak dağ ve derelere gider ibadet ve tefekkür ile meşgul olur öğle vaktine kadar dönmezdi. Yaşam tarzında takva ve zühde son derece ehemmiyet vermiştir. Ecdadın meziyetleri ile övünmeyi hoş görmemiştir. Bu hususta yeğeni olan Şeyh Tayyib’e “Eskiler çalışırdı ibadet ederlerdi siz de ibadet edin biz falanlardanız diye boşuna övün- meyin” demiş ve yakınlarını övünmek yerine amel etmeğe teşvik etmiştir. Beritan aşiretinin Mele Ömer kolundan olan Hacı Zülfü ve Mala Alo ailesi Şeyh Kekê’ye intisap etmişlerdir. Şeyh Kekê yaz aylarında Beritan aşireti ile beraber uzun bir süre kalmıştır. Bu ailede Şeyh Kekê’nin saygınlığı halen devam etmekte ve aile meclislerinde sıklıkla anılmaktadır. Kendisi ile ilgili anlatılan en önemli özelliklerinden biri, paraya elini sürmemesidir. Şeyh Kekê’nin üzerine oturduğu bir palası (keçi kılından yapılan bir tür kilim) vardı. Kendisine gelenlerden para vermek isteyenler olduğunda abasının köşesini kaldırır ve paranın oraya konulmasını söylerdi. Daha sonra bir fakir geldiğinde abasının köşesini kaldırır ve paraya işaret ederek belirtilen miktarın bu paradan alınmasını isterdi. İcazet verirken de ölçü olarak liyakati esas kabul etmiştir. Bu sebeple ilmî ve tasavvufî olgunluğa sahip olmayanlara halifelik vermemiştir. Mesela kendisinin yakın bir akrabası, Şeyh Mahmud’un yanında altı-yedi yıl, kendisinin yanında da uzun bir süre amel/suluk etmiştir. Ancak buna rağmen o, bu kişiye icazet vermemiştir. Bunun sebebi sorulduğunda söz konusu kişide az da olsa “tama‘ın/hırsın” var olduğunu söylemiştir. Bunun dışında verdiği icazetlerde liyakate ek olarak işaret ve ilhamdan da söz ettiği nakledilmektedir. Şeyh, gerek siyasi olaylardan gerekse irşâd ve tebliğden dolayı birçok yerde ikamet etmiştir. Gidip ziyaret ettiğimiz ve mülakatta bulunduğumuz bu yerlerde kendisine duyulan saygı ve itibarın, geçen onca zamana rağmen korunması, buralarda bıraktığı etki ve sevginin boyutunu açıkça göstermektedir. Şeyhleri ve Tarikat Silsilesi ve Hocaları Şeyh Kekê icazetini Şeyh Mahmud Melekanî’den almıştır. İcazet aldığında henüz 25-30 civarı yaşlarda olan Şeyh Kekê, Şeyh Mahmud’dan almış olduğu Hâlidîyye tasavvufi görevini, Elazığ dönüşünden bir müddet sonra başkalarına vermiştir. Bu çalışmada adı yer alan aile Şeyhlerin arasından tarikat icazet vererek halife tayin eden tek kişidir. İcazet vermiş olduğu kişiler Şeyh Abdullatif, Şeyh Ebubekir ve Şeyh İbiş’tir. Bu üç zatın dışında Şeyh Kasım İnali’ye de “Sana tarikat icazeti verdim. Sağlığım el verdiğinde icazetini yazacağım” diyerek şifahen icazet vermişse de icazeti yazamadan vefat etmiştir.82 Şimdi Şeyh Kekê’nin ica- zet aldığı ve icazet verdiği zevatın hayatına yer vereceğiz. Şeyh Kekênin İcazet silsilesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Şeyh Mahmud Sahib Şeyh Ali Septî el-Palevî Şeyh Abdullah Melekan Şeyh Mahmud Melekan Şeyh Kekê İcazet Verdiği Halifeleri Şeyh Kekê, Nakşîliğin Hâlidîlik kolunda üç kişiye icazet vermiştir. Şeyh Ebubekir Melekani Şeyh Abdullatif Şeyh İbiş Kaynak ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Bingöl’de Halidilik ( Mele azın ailesi) , Abdülkerim Bingöl – Mehmet Faruk Araz

Evliya

Ebu Câfer Haddâd El-Kebîr

Ebu Cafer Haddad El-Kebir Ebu Cafer Haddad El-Kebir Dünyâya değer vermemesi ve ibâdete düşkünlüğü ile tanınan büyük ve meşhûr velî. Çok ibâdet edenlerin ve zâhidlerin, dünyâya düşkün olmayanların reislerindendir. Onuncu asırda yaşamıştır. Cüneyd-i Bağdâdî ve Ebû Türâb-ı Nahşebî hazretleriyle sohbet etti. Aslen Bağdâdlıdır. Şam, Mısır ve Mekke'de bulundu. Ömrünü ibâdet ve riyâzetle geçirdi. İbâdet ve cömertliği son derecede idi. Çarşıda demircilik yapar, günde bir dinar on akçe kazanınca işi bırakırdı. Eline geçen parayı akşamla yatsı namazları arasında fakirlerin kapısını tek tek çalarak dağıtırdı. Kendisi günlerce bir şey yemezdi. Oruç tutmak haram olan Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban bayramının dört günü hâriç, yıl boyu hep oruç tutardı. Akşam olunca Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin kapısına gelir, bir-iki parça kuru ekmekle iftâr ederdi. Kendinde olanı dağıtır kimseden bir şey istemezdi. Tasavvufta yetişip yüksek hallere kavuşmuştu. Bir hâlini şöyle anlatır: "Bir defâsında kazvin Mescidinde yirmi gün kaldım. Çok kar yağmıştı. Kuşlar bir köşeye sığınmışlardı. Hiç biri uçamıyordu. Yiyecek bir şey de bulamıyorlardı. Ben bu kuşlar gibi garib ve azıksız bir halde idim. Yirmi gün böylece kaldık. Sonra hava açıldı. Kuşlar uçup gitti. Ben de oradan ayrılıp gittim." Yine şöyle demiştir: "Ebû Mansûr el-Cemşiyârî'nin kendi el yazısı ile şöyle yazmış olduğunu gördüm: "Muhammed ibni el-Ferrâ'ya; fütuhât, kalp gözünün açılması hâsıl olunca, insanın hâli nasıl olur? diye sordum. O; "Kimseden bir şey istemez. Kimseye hâlini söylemez. İstemeden kendisine bir şey verilirse, helâlinden kendisine yetecek kadar alır. Fazlasını almaz." diye cevap verdiler. Bir hâlini de şöyle anlatmıştır: Sa'lebiye'ye gitmiştim. Orası harab olmuş bir vaziyette idi. Yedi günden beri hiçbir şey yememiştim. Son derece aç idim. Bir kümbetin içine girip oturdum. O sırada Horasan'dan bir grup insan kümbetin yanına gelmişti. Onlar da açlıktan bitkin bir halde idiler. İçinde bulunduğum kümbetin yanında yığılıp kaldılar. Bu insanlar çâresiz bir halde iken bineği üzerinde bir atlı çıka geldi. Açlıktan kıvranan insanların önüne bir mikdâr hurma dökünce, hurmaları yediler. Bana hiçbir şey söylemediler. Hurmaları verip giden atlı beni görmedi. Atlı, ayrılıp gittikten bir müddet sonra geri geldi. Oradakilere; "Burada sizden başka biri daha var mı?" diye sorunca; "Evet var." dediler ve künbetin içine işâret ederek beni gösterdiler. Atlı içeri girip bana; "Sen kimsin? Neden konuşmazsın ve hâlini bildirmezsin? Buraya uğrayıp ayrıldıktan sonra yolda karşıma bir kimse çıktı. Benimle çekişti ve; "Geride bir kimse bıraktın, ona yiyecek bir şey vermedin." dedi. Seni doyurmadan gitmem mümkün olmadı. Halbuki ben uzun yolculuktan yorgun düşmüş bir haldeyim." diyerek bana bir mikdâr hurma verip gitti. O gittikten sonra kümbetin yanında bulunan Horasanlıları da çağırdım. Hurmaları berâberce yedik." Ebû Câfer Haddâd hazretleri, gıybetin insanı felâkete düşüreceğini gösteren bir hâdiseyi şöyle nakletmiştir: "Yanımızda çok çalışan, çok ibâdet eden bir genç vardı. Bununla berâber bu genç, başkalarını çok gıybet ederdi. Bir ara kayboldu. Bir müddet sonra onu kötü kimselerin yanından çıkarken gördüm. Niye bu hâle düştüğünü sordum. O da; "Gıybet beni bu hâle düşürdü. Bu kötü insanlardan birine tutuldum. O mânevî hallerin hepsini elimden kaçırdım. Şimdi bunların yanından ayrılamıyorum. Duâ et de, bu halden kurtulayım." dedi. Buyurdu ki: "Firâset, karşısına çıkan bir şey hakkında hâtırına gelen ilk şeydir. Eğer hâtırına aynı cinsten başka şeyler de gelirse, o nefsten gelen sözlerdir." Ebû Câfer-i Kebîr hazretlerinin talebelerinden ve Mekke'de komşularından olan Ebû Câfer Haddâd es-Sagîr başka olup, Mısırlıdır. İbn-i Atâ ve zamânın büyükleriyle sohbet etti. Hocası Ebû Câfer-i Haddâd el-Kebîr gibi o da zâhid ve âbid olup, kazancını fakirlere sadaka vermek, Allahü teâlâya ibâdet ve kullarına yardım etmekle meşhurdu. ALLAH İÇİN TRAŞ Ebû Câfer el-Haddâd hazretleri anlatır: "Mekke'de saçlarım uzamıştı. Yanımda traş âletim de yoktu. Bir berberi gördüm. İyi bir insan olduğunu tahmin ettim ve; "Beni Allahü teâlânın rızâsı için traş eder misin?" diye sordum. "Evet." deyip, yanındaki müşterisini gönderdi. Beni oturtup traş etti. Hem para almadı, hem de harçlık verdi. Ben de elime geçen ilk şeyi getirip Müzeyyin ismindeki o berbere ikrâm etmeye niyet ettim. Mescidde bir adam yanıma gelerek; "Basra'dan bir dostun gönderdi." deyip önüme bir kese bıraktı. İçinde üç yüz dinar para vardı. Hemen kalkarak ahdimi yerine getirmek niyetiyle Müzeyyin'in yanına vardım; "Al bunu! İhtiyaçların için kullanırsın." dedim. Fakat kabûl etmeyip; "Ey mübârek insan! Hem bana geliyor, Allah rızâsı için beni traş et diyorsun, sonra da gelip para veriyorsun, hiç böyle şey olur mu? Haydi işine git, Allah senden râzı olsun." dedi

Evliya

Müştak Baba Hz.

Muş İli Müştak Baba Hz. Türbesi, Minare Mahallesindedir.

📍 Merkez
Evliya

Utbet-ül-Gulâm

Utbet-ül-Gulam Utbet-ül-Gulam Büyük velîlerden. Doğum ve ölüm târihi bilinmemektedir. Babasının adı Ebân bin Sam'a'dır. Rumlarla yapılan bir muhârebede şehîd düştü. Verâ, şüphelilerden sakınma, takvâ haramlardan uzak durmak ve zühd, şüpheli olmak korkusu ile mübahların çoğunu terk edip, onları lüzûmu kadar kullanmak yolunu seçen kemâl sâhibi bir zâttır. Birisi, Rebâh el-Kaysî'ye "Utbe'ye, Gulâm denmesinin sebebini bana îzâh eder misin?" diye sordu. O da; "Utbe, ibâdet hususunda kendisini çok küçük görür ve alçaltırdı. Onun için böyle denmiştir." dedi. Atâ bin Ebî Rebâh bildiriyor: "Utbet-ül-Gulâm ile yolculuğa çıkmıştık. Berâberimizde bir hayli kalabalık vardı.Kâfilemizdekilerin hepsi sabah namazını, yatsının abdesti ile kılardı. Gece o kadar çok ibâdet ederlerdi ki, bu yüzden ayakları şişmiş, iyice zayıflamışlar, sanki bir kemik yığınından ibâret bir hâle gelmişlerdi. Sabah olunca, birbirlerine, Allahü teâlânın kendisine itâat edip, beğendiği işleri yapanlara vereceği mükâfâtı ve yapacağı ikrâmlardan, kendisine isyân edip, kötülüklere dalanlara ise, vereceği azaplardan bahsederlerdi. Bu şekilde yollarına devam edip dururlarken içlerinden birisi, bir yere gelince bayılıp düştü. Alnından terler dökülüyordu. Etrafındakiler ağlaşıyorlardı.Biraz sonra su dökerek ayılttılar. Kendisine gelince, ne oldu diye sordukları zaman; "Bir zamanlar burada bir günah işlemiştim. Onu hatırladım da, ben bu günahı niçin yaptım diye üzüntü ve pişmanlığımın şiddetinden kendimi kaybettim." dedi. Utbet-ül-Gulâm hazretleri dâima murâkabe hâlinde bulunurdu. Murâkabe, Murâkıbı (görüp, gözeteni) düşünerek, dâimâ O'nunla meşgûl olmaktır. O, Allahü teâlâdan başkasiyle meşgûl olmaz, devamlı Allahü teâlâyı anar ve hatırlar, O'ndan bir an bile gâfil olmazdı. Bâzan öyle dalardı ki, gideceği yeri geçer, farkında olmazdı. Bir gün, Utbet-ül-Gulâm Abdülvâhid bin Zeyd'in yanına gelmişti. Abdülvâhid ona: "Nereden geliyorsun?" diye sordu. Utbet-ül-Gulâm; "Falanca yerden geliyorum." dedi. Abdülvâhid bin Zeyd, "Oralarda kimseye rastladın mı?" diye sorunca, Utbet-ül-Gulâm; "Hayır, kimseyle karşılaşmadım." dedi. Halbuki oralardan pek çok kimse gelip geçiyordu. Fakat, bütün rûhu ve bedeniyle Allahü teâlâ ile meşgûl olduğundan, yanından geçenlerin farkına bile varmamıştı. (Bu durum, hükümdar yanlarından geçerken, hizmetçilerinin onun heybetinden, hiçbir şeyin farkına varmaması ve düşünceye dalan birinin, bâzan etrafında olup bitenlerin bile farkında olmaması gibidir.) Utbet-ül-Gulâm hazretleri günahlarını düşündüğü zaman, yemek ve içmekten kesilirdi. Bu durumu gören annesi; "Oğulcağızım! Biraz kendine acı. Hiçbir şey yemiyor, kendine yazık ediyorsun." dediği zaman cevâbı; "Anneciğim, kendime acıyorum. Fakat beni biraz bırak da, azıcık zahmet çekeyim. Çünkü, inşâallah ilerde bu sıkıntılarımın karşılığını göreceğim." şeklinde olurdu. Onun yakınlarından birisi anlatıyor: Utbet-ül-Gulâm'ı rüyâmda gördüm ve; "Ne durumdasın?" diye sordum. O; "Senin evinde yazılı bir duâ var. Onun yüzünden iyi muâmele gördüm." diye cevap verdi. Sabah oldu. Evde duâyı arayıp, buldum. Duâ şöyle idi: "Ey sapmışları doğru yola ileten, ey günahkârlara merhamet edip acıyan! Ey düşenlere yardım eden Allahım! Günahkâr olan bu kuluna ve bütün müslüman kardeşlerime merhamet eyle. Bizi öldükten sonra, peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kullarınla haşreyle." Utbet-ül-Gulâm hazretleri, unu hamur yapar, onu güneşte kurutur, sonra yiyip, "Âhiretin çeşitli ve lezzetli nîmetleri hazırlanıncaya kadar, bu dünyâda kuru ekmek parçası ile bir mikdâr tuz yeter." der, sıcakta ısınmış olan testisinden biraz su içerdi. Yakınlarından birisi; "Ekmeğini biz pişirip, sana soğuk su getirsek ne iyi olur, niçin böyle kendin yiyip, sıcak su içiyorsun?" dediklerinde, "Bu kadar bana kâfi. İşte, bu kadarcık bir şeyle açlığın ve susuzluğun şiddetini kırmış oluyorum." dedi. Utbet-ül-Gulâm anlatır: "Canım et istediği halde yedi sene almadım. Fakat sonunda bir mikdar alıp, pişirdim. Sonra yetim bir çocuğa rastladım. Elimdeki eti ona verdim." Bu manzarayı görenler, Utbet-ül-Gulâm'ın "Yoksulları, öksüzleri, esirleri severek yedirirler." (İnsan sûresi:76) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyup, ondan sonra et yediğini görmedik dediler. Müslim Abâdânî anlatır: Sâlih el-Mürrî, Utbet-ül-Gulâm, Abdülvâhid bin Zeyd ve Müslim el-Esvârî bize gelip, deniz kenarına indiler. Kendilerini bir akşam yemeğe dâvet ettim. Herkes sofraya oturmuştu. Bu sırada görünmeyen birisi: "Ebedî ve nîmetler yurdu olan Cennet'ten, dünyânın geçici zevkleri, nefsin arzu ve istekleri seni alıkor." diye konuşmuştu. Utbet-ül-Gulâm bunu duyunca düşüp bayıldı. Yemekte bulunanlar bir şey yemeden kalktılar. Utbet-ül-Gulâm'ın, bir gece sabaha kadar; "Yâ Rabbi! Bana azap da etsen, merhamet de etsen seni seviyorum." dediği söylenir. Utbet-ül-Gulâm bir kumruyu görünce; "Eğer Allahü teâlâya benden daha çok itâat ediyorsan, gel elime kon!" dediği zaman kumru gelip eline konardı. Utbet-ül-Gulâm'ın mahzun ve garip bir hâli vardı. Bu yönüyle Hasan-ı Basrî hazretlerine çok benzerdi. Onun da mahzun bir durumu vardı. O, yatsı namazını kılar, bir mikdar uyur, sonra kalkar ve sabaha kadar yatmazdı. Utbe hazretleri evinin kapısını dâimâ kapalı tutar, ancak geceleri açık bulundururdu. Şehîd olmasından sonra, evine girdiler orada şu manzarayı gördüler. Kazılmış bir kabir, boyuna geçirilebilen bir zincir. Rebâh el-Kaysî anlatır: Utbet-ül-Gulâm ile berâberdik. Kendisine bir mikdâr hurma almıştı. Akşam vakti sıralarında, rüzgâr esmeye başladı. Bunun üzerine Utbet-ül-Gulâm; "Yâ Rabbi! Canım istediği halde bir seneden beri hurma almamıştım. Fakat hurma yeme isteği bana gâlip geldi. Yemek için aldım." dedikten sonra, aldığı hurmaları yemeyip, tekrar fakirlere dağıttı. Anbese-i Havvâs anlatır: Utbet-ül-Gulâm, beni dâimâ ziyâret ederdi. Bir gece yanımda kaldı. Seher vakti şiddetli bir şekilde ağladı. Sabah olunca, ona; "Bu gece beni çok korkuttun. Niçin öyle ağladın?" dedim. Şöyle cevap verdi: "Ey Anbese! Günahlarım çok. Yarın kıyâmet günü huzûr-ı ilâhiye nasıl varırım." dedi ve bu sırada neredeyse yıkılacaktı, onu hemen kucakladım. Utbe! Utbe! diye bağırdım. Bana hafîf bir sesle cevap verdi. "Kıyâmet günü hâlimin ne olacağı hâtırıma geldikçe kendimi kaybediyorum." dedi. Sonra ağlamaya başladı. Onun bu ağlayışı beni de ağlattı. O mahzûn bir sesle, göz yaşları dökerek, Allahü teâlâdan, lütuf ve ihsânını dilerdi. O, Kur'ân-ı kerîm okuduğu zaman ağlar, başkalarını da ağlatırdı. Allahü teâlânın korkusundan göz yaşları dinmezdi. 1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.6, s.226 2) Risâlet-i Kuşeyrî; s.281, 428, 654, 691, 723 3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.47 4) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.3, s.22

Evliya

Seyda Mela Muhammed Selim Dadinani

Şeyh Muhammed Selim Dadinani bölgenin çok seçkin âlimlerinden olup Muş’un Varto ilçesinin Dadinan köyündendir. 1928 yılında bu köyde doğmuştur. Qerqerut’ta Molla Abdullah’tan, Kopo köyünde Şeyh Bahauddin’den, Adgon’da Şeyh Taha Efendi’den, Tendürek ve Melekan’da Seyda Molla Zahir’den, Erzurum Kolhisar’da Şeyh Ali Rıza Efendi’den ikmal-ı nusah edip ondan ilmî icazet almıştır. Hac farizası esnasında Medine-i Münevvere’de ise Şeyh Ebu Bekir Efendi ona tasavvuf icazeti vermiştir. Seyda Molla Selim, 1993 yılında Dadinan köyünde vefat ederek burada defnedilmiştir. Kaynaklar ; Mevlana Halid Bağdadi sempozyumu , 04-05 Mayıs 2017 , Halidi Geneğin Melakan örneği bağlamında Şeyh Ebu Bekir’in hizmetleri , Naim Döner