Kahramanmaraş'da Ziyaret Edilecek Türbeler
Kahramanmaraş bölgesinde 15 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.
Tüm Noktalar (15)
Salman-ı Pak Türbesi
Ashab-ı Kehf – Kahramanmaraş – Afşin
Kahramanmaraş – Ashab-ı Kehf mağarası, Afşin kazasının kuzey batısında altı km mesafede vadiden bir hayli yüksekte sarp bir yamaçta bulunmaktadır. Mağara kısmı, kutsal mağara ve onun önündeki ibadet yeri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Mağaranın batı yönündeki şekilsiz uç tarafında bir pınar vardır. Halk arasında bu pınara ‘zemzem suyu’ da denilmektedir. Pınar, tavandan damlayan suların zeminde bulunan çukurda birikmesi sonucu oluşmaktadır. Mağaranın içi geniş olup insanın yaşamasına elverişlidir. Mağaranın önünde bulunan dikdörtgen şeklindeki kısımdan ibadet yerine geçilmektedir. Ashab-ı Kehf mağarasının önüne 377 yılında Kral Teodus tarafından bir İsa Kilisesi yaptırılır. Kilisenin kemer ve tonozları tuğla ile, duvarları ise moloz taş ile inşa edilmiştir. Burada sadece kuzeye açılan bir pencere vardır. Mağaraya doğru yapılmış olan duvarın üzerinde mermer bir mihrap bulunmakta ve halk bu mihraba vaftiz taşı demektedir. O dönemde Afşin, Romalıların önemli bir vilayeti olan Kapadokya’nın sınırları içinde bulunmaktadır. Ashab-ı Kehf Tarihi Hz. İsa’nın havarilerinden Yuhanna 65 yılında Efsus’a (Afşin) gelir. Şehre girmek isteyince giriş kapısında bulunan güvenlik görevlileri kralın putuna secde etmeden Efsus’a girmenin mümkün olmadığını söylerler. Bunun üzerine Yuhanna, şehrin kuzey batısındaki su kaynağı yanında inşa edilmiş bulunan hamama gider. Hamam sahibinin izniyle burada ücret karşılığı çalışmaya başlar. Yuhanna, hamamda çalışırken buraya gelen gençlere İncil’i anlatarak onları Hıristiyanlığa davet eder. Bu davet sırasında yaptığı konuşmada, Afşin kralı Dakyanus’un tanrı olmadığını, kral ve putlar adına kurban kesmenin yanlış olduğunu, kralın halka zulmettiğini gençlere anlatır. Yuhanna’nın bu daveti üzerine gençlerin bir kısmı şehir dışındaki hamama giderek havarinin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul ederler. Bu gençlerden Ashab-ı Kehf’in isimleri Yemliha, Mekselina, Mislina, Mertones, Debernoş ve Şazenuş’tur. Bunların ilk üçü Dakyanus’un sağ tarafından bulunan vezirlerin, diğer üçü ise sol tarafında bulunan vezirlerin oğullarının adıdır. Dakyanus, yapacağı işler konusunda bu gençlerin babalarıyla istişare etmektedir. Yedincisi onlara yolda katılan çoban Kefeştetayyuş, sekizinci ise çobanın köpeği Kıtmir’dir. Dakyanus’un sağ ve sol tarafında oturan vezirlerin çocukları olan gençler, putperestliğe ve Kral’ın yaptıklarına karşı çıkarlar. Bunu haber alan Kral, gençleri huzuruna getirterek kendisine ve putlara secde etmelerini ister ve bunu kabul etmeyince onlara, kendisinin Ninova’dan (Musul) dönünceye kadar bir süre verir. Şayet seferden döndükten sonra gençler, putlara secde etmezlerse onları katlettireceğini söyler. Bunun üzerine altı genç 68 yıllarında Efsus’tan ayrılırlar. Yolda bunlara bir çoban ve bir de köpek katılır. Sayıları yediyi bulan bu gençler mağaraya sığınırlar ve burada Dakyanus’un zulmünden kurtarması için Allah’a dua ederler. Bu dua üzerine Allah onları uykuya yatırır. Dakyanus, Ninova’dan dönünce bu gençleri aratır. Sonra mağarada uyuduklarını öğrenince oraya gelir, fakat içeri giremez. Ashab-ı Kehf 309 yıl uyuduktan sonra 375 yılında Kral Teodus zamanında uyanır. Yemliha arkadaşlarına yiyecek almak için Afşin’e gittiğinde parayı harcarken yakalanır. Hıristiyanlığı kabul etmiş olan Kral Teodus, Yemliha’yı dinler ve bu olayın öldükten sonra dirilmeye örnek bir mucize olduğunu anlar. Bunun üzerine Teodus, maiyetinde bulunanlarla birlikte mağaraya gider. Ashab-ı Kehf gençleri Dakyanus’un kendilerine ve halka yaptığı zulmü anlatırlar ve onlar da gözyaşı içinde dinlerler. Teodus, gençleri sarayına davet eder, fakat onlar bu daveti kabul etmez. Gençler, Teodus’u Allah’a emanet ederek tekrar uyurlar. Bu gelişmeler karşısında aciz kalan Teodus, Ashab-ı Kehf gençleri uyanıp tekrar kaybolduktan sonra ibadet etmeleri için mağaranın önüne 377 yılında İsa Kilisesi’ni yaptırır. Bu kilise Müslümanlar arasında İsa Mescidi olarak bilinmektedir. Mescidin mihrabı kayaya oyularak yapılmış ve günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca mescidin kıblesi Kudüs’e dönüktür. Kur’an’ı Kerim’in 118. Suresi olan Kehf suresinin ikinci bölümünde (ayet 9-26), geçmiş dönemlerde putperest bir kavim içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan, bu inançlarını açıkça dile getirip putperestliğe karşı çıkan ve öldürülmekten yahut inançlarını değiştirmeye zorlanacaklarından korkup bir mağaraya sığınan birkaç gençle ilgili Ashab-ı Kehf kıssası yer almaktadır. Müslümanların Afşin’i fethinden sonra Ashab-ı Kehf Müslümanlar burayı aldıkları zaman Ashab-ı Kehf’in önünde İsa Kilisesi harabesi vardır. Bu harabe üzerine Nusretüddin Hasan Bey tarafından 1215-1233 tarihleri arasında burada bir cami, bir kervansaray ve bir ribattan oluşan muazzam bir külliye inşa ettirir . Bu tesislerin harap olmaması, görevlilerin iaşesi ve ziyaretçilere yapılan harcamaların karşılanması amacıyla Nusretüddin Hasan Bey Atlas Yazısı (Efsus) adı ile bilinen köy ve ekinliklerin birçoğunu vakfeder. Selçuklulardan sonra bölgede kurulan Dulkadiroğulları, Ashab-ı Kehf vakıflarını yenileyerek tamir ettirdikleri gibi eski tesislere yenilerini ilave ettirirler. Dulkadir beylerinden Süleyman Bey, Ashab-ı Kehf’te bir buka yaptırır. Süleyman Bey’in oğlu Alaüddevle Bey (1480- 1515), babasının yıkılmış olan bukası ile birlikte ilave ve değişikliklerle misafirhane olarak kullanılan kervansarayı tamir ettirir ve 1500’de bir medrese yaptırır. Rüstem Bey’in kızı Şems Hatun da 1501’de bir mescit yaptırır. Şehsuvar Ali Bey’in veziri Minnet Çelebi Mescidi Dulkadir Beyliği’nin eseridir ki, Kaba Nayip Mesciti adıyla tanınan bu mescit Kanuni Süleyman devrinde (1531’de) inşa edilir. Bugün orada bu mescit bulunmaktadır. Alaüddevle Bey I. Alaaddin Keykubad’ın vakıflarını bazı ilave ve değişiklikler yaparak devam ettirir. Onun oğlu Şahruh Bey tarafından da Ashab-ı Kehf’e vakıflar tahsis edilir. Osmanlılar tarafından Afşin ve çevresi fetih edildikten sonra XVI. Yüzyıl boyunca buranın üç defa tahriri yapılır. Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, Afşin’de bulunan Ashab-ı Kehf zaviyedarlarına (küçük tekke şeyhi) çok önem verdiğinden burada görevli olanların desteklenmesini ister. 1890’larda Şerafeddin Mağmumi burayı ziyaret ettiğinde şunları kaydeder. “Bu Kehf’in haylıca vakıf geliri varsa da fakat mütevellileri olan Efsus Beğleri mahalline sarf etmeyip zimmetlerine geçirdiklerini ve bus ebeble sonradan ellerinden alınup Evkaf-ı mazbuta meyanına naklolunduğunu kılavuzumuz söyledi. V e Tarsus civarındakinin hakiki gar-ı şerif olmadığını da ilave eyledi.” XX. Yüzyılın başında, “..eshab-ı kehf makamı ittisalinde (bitişiğinde) 100 zira tulunda 12 oda ile 300 hayvanı istiab eder bir han vardır. Ve bu han panayır şeklinde olarak ahz ve ita-i mahalli (yöresel alışveriş yeri) olduğu mervidir.” Cumhuriyet döneminde ise mescit, kervansaray ve ribat restore edilir. Ashab-ı Kehf İle İlgili Halk inanışları Ashab-ı Kehf’in isimlerini öğrenmek ve yazmakla insanın musibetten kurtulacağına, bunların isimlerinin yazılı olduğu kağıt yanan bir ateşin üzerine konsa ateşin sönebileceğine inanılır. Ayrıca Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı olduğu kağıd ağlayan çocukların yanına konsa ağlamayacağı ve hasta ise şifa bulacağı nakledilir. Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılı kağıt, doğum yapan kadının üzerine takılsa doğum sancısı çekmeyecek, kolay doğum yapacak ve çocukları sıhhatli olacaktır. Yine bu kağıt uyuyamayan birinin yanına konsa uyuyacaktır. Kağıt suda eritilerek hastalara suyu içirilse derdinden şifa bulacak, eve konsa evde yangın ve hırsızlık olmayacak, aile fertleri evde huzur ve sıhhat bulacaktır. Kağıt, karada, denizde ve havada giden vasıtaların üzerinde bulundurulsa bu vasıtalar emniyette olacaktır. Ağlayan çocuğun yastığının altına konulsa ağlaması kesilecek, bir kimse Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılı kağıdı üzerinde taşısa, o şahıs korkudan emin olacak ve isteğini elde edecektir. Ashab-ı Kehf’in adı karınca duası içinde zikredilmektedir. Karınca duası çok müşterinin gelmesi için dükkanlara ve iş yerlerine asılmaktadır. Nitekim Kayseri Bedesteni’nin güney yan bölümünde açılan kapının üzerinde Ashab-ı Kehf’in isimleri yazılıdır. Ashab-ı Kehf’in uyudukları mağara halk tarafından evlenme, çocuk sahibi olma, bir hastalıktan kurtulma ve bazı dileklerin gerçekleşmesi veya sadece sevap kazanmak amacıyla Ramazan ayında sıkça ziyaret edilmektedir. Diğer zamanlarda da halk burayı ziyaret ederek Ashab-ı Kehf’e olan saygısını ve sevgisini göstermektedir. Ayrıca, Ashab-ı Kehf’in Türk denizciliğinin manevi koruyucusu olduğuna inanılmaktadır. Gemi şeklinde yazılan Ashab-ı Kehf’in isimleri gemilere asılır ve bu isimlerin gemileri denizde batmaktan kurtaracağına inanılır. Bugün Afşin’de Ashab-ı Kehf olayı, nesilden nesile anlatılarak canlı bir şekilde muhafaza edilmektedir. Şehirde yaşayan insanlar arasında Ashab-ı Kehf’in isimleri yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Ashab-ı Kehf kıssasının özünü teşkil eden ve ölümden sonra dirilişin bir misali olan hadise, İslam’ın dışındaki diğer bazı dinlerde ve çeşitli efsanelerde de yer almaktadır. Hindistan’da bir kişinin uzun süre uykuda kalması olayına rastlandığı gibi, Hint kutsal kitaplarından Mahabharata’da yedi kişinin, peşlerinde bir de köpek olduğu halde riyazet için krallığa ve dünyaya yüz çevirdikleri nakledilir. Yahudilik’te ise Talmud’da Honi ha-Me‘aggel adlı şahsın yetmiş yıl, Abimelek’in de altmış altı yıl uykudan sonra uyandıkları hikaye edilmektedir. Ashab-ı Kehf ile ilgili kıssa ana hatlarıyla “Efes’in yedi uyurları” adıyla Hıristiyanlık’ta da mevcut olup İmparator II. Theodosius’un saltanatının otuz sekizinci yılında Efes şehrine yakın bir mağarada hiç bozulmamış bazı cesetlerin bulunması olayına dayanmaktadır. Ancak Hıristiyanlık’ta yedi uyurlara nisbet edilen başka yerler de vardır. Çin’den İspanya’ya kadar 33 yerde Eshab-ı Kehf ‘e atfedilen yer mevcuttur. Anadolu’da, Afşin ve Tarsus’ ta Eshab-ı Kehf, Ephesus ’ta ise Yedi Uyurlar adıyla anılan ve ziyaret edilen mağaralar vardır. Bunun dışında Eskişehir’in Han ilçesi , Diyarbakır’ın Lice ilçesi ve Sivas’ın Divriği ilçes i de Ashab-ı Kehf’e sahip çıkmaktadır. İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan, Doğu Türkistan ve Azerbaycan’da Eshab-ı Kehf’e ait olduğu ileri sürülen mağaralar vardır. Muhammed Teysir Zabyan (1901- 1978), “Ehlül Kehf” adlı kitabında Ashab-ı Kehf’in Ürdün’de Amman yakınlarındaki bir mağarada bulunduğunun burada yapılan kazılarda kesinlik kazandığını ve birçok ilim adamının da aynı kanaatte olduğunu çeşitli belgelerle ispata çalışmaktadır. Ayrıca, Ashab-ı Kehf hacı adaylarının da uzun yıllar boyunca hac ziyaretleri sırasındaki uğrak yeri olmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hac mevsiminde hacı adaylarına “sünnet” olarak önerdiği Ashab-ı Kehf ziyaretleri, Tarsus ve Afşinliler arasında “Ashab-ı Kehf bizim ilçemizde” diye uzun yıllar önce başlayan tartışmalar nedeniyle bir süredir yapılamaz. Ne var ki, 2015’te Afşin’deki Eshab-ı Kehf Külliyesi UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınır. Kaynak ; Evliyalar Şehri Kahramanmaraş , Abdulhalim Durma . ( Allah ondan razı olsun )
Ümmet Baba ( Himmet Baba) Türbesi
Kahramanmaraş – Elbistan – Ceyhan mah Hacı Yakup sokak Ümmet Baba, Alâüddevle Bey zamanında yaşamış bir din âlimi ve hatip olup, kendi adına Elbistan’da inşâ ettirilen cami, zâviye ve medresesinde görev yaptığı, yaşadığı dönemde çok sevilen ve sayılan kişi olduğu anlaşılmaktadır. Elbistan, Maraş, Antep ve Adıyaman çevresinde Ümmet Baba adına mescid ve zâviyeler kurulmuş ve bunlara vakıf gelirleri tahsis edilmiş ve vefat edince türbesine defnedilmiştir. Arşiv kayıtlarında, XVI. yüzyılda külliyenin etrafında teşekkül eden mahalleye Ümmet Baba isminin verildiği görülmektedir. Bugün yapıların bulunduğu Ceyhan Mahallesi; Elbistan’ın 1525 yılındaki ilk tahririnde “Ümmet Baba Zâviyesi Mahallesi”, 1527’deki ikinci tahrir kayıtlarında “Ümmet Baba Camii Mahallesi” ve 1563 yılında yapılan üçüncü tahrirde ise “Ümmet Baba Zâviyesi Mahallesi” ve “Hatip Mahallesi” isimleriyle geçmektedir. Yapı, caminin güney cephesine bitişik olarak yapılmış ve türbeye mescidin içinden geçilmektedir. Bazı onarımlar görerek günümüze gelen yapı, orijinal özelliğini büyük ölçüde korumaktadır. Türbenin de cami ile beraber 1307 H./ 1889-90 M., 1938 ve 1991 yıllarında tamir edildiği anlaşılmaktadır. Bu onarımlar esnasında; cephe duvarlarında aşınan taşlar yeni- lenmiş, iç mekânın duvarları ve örtü sistemi sıvanarak badana edilmiş, kubbe üstten sac ile kaplanmıştır. Yapı, tek katlı ve sekizgen plânlı türbeler grubuna girer. 1.30 m. kalınlığındaki beden duvarları kırmızımtrak ve sarımtrak renklerdeki ince yonu taşlarla yatay kuşaklar halinde atlamalı olarak örülmüştür (Resim: 8-9). Türbenin inşâsında itinalı bir işçilik görülür. Üstten kubbeyle kapatılan türbe, sekiz kenarlı bir kaide üzerinde, sekizgen gövde olarak yükselmektedir. Profilli silmeli kornişlerle nihayetlenen kaide 1.80 m., gövde ise 5.30 m. yüksekliğindedir. Türbenin dıştan her bir kenarının uzunluğu 2.82 m. dir. Yapı, tek katlı inşâ edilmiş olmasına rağmen, gövdenin oturduğu kaide yüksek tutularak dıştan iki katlı bir görünüş verilmeye çalışıl- mış; böylece iki katlı Selçuklu türbelerinin geleneği sürdürülmüştür . Caminin güney cephesine bitişik olarak yapılan türbenin müstakil bir kapı- sı olmayıp, caminin içinden geçilmektedir. Harimin kıble duvarının ortasına yerleştirilen mihraba, kapı fonksiyonu da verilerek türbe ile bağlantı sağlanmıştır . Mihrap nişinin güney duvarına, 0.69 x 1.30 m. ölçülerinde söveli ve basık kemerli kapı açıklığı yerleştirilmiştir. Bu eleman namaz vakitlerinde mihrap, diğer zamanlarda ise türbeye geçişi sağlayan kapı açıklığı olarak kullanılmaktadır. Türbe dıştan olduğu gibi, içten de sekizgen plânlı yapılarak 4.10 m. çapın- da ve 8.60 m. yüksekliğinde yarım küre kubbeyle kapatılmıştır . Kubbe kasnaksız olup, doğrudan duvarların üzerine oturmaktadır. İç mekânda her bir kenarın uzunluğu 1.70 m. dir. Kıble duvarında beş kenarlı nişe sahip mukarnas kavsaralı 0.30 x 0.55 x 1.20 m. ölçülerinde bir mihrabiye yer alır. İç mekânın aydınlığı; alt sırada doğu ve batı duvarlarında birer; üst sırada doğu, batı ve güney duvarlarında birer adet olmak üzere toplam beş adet mazgal pencereyle sağlanmıştır . Alt pencereler içten 0.90 x 2.00 m., dıştan 0.34 x 0.72 m. ölçülerindedir. Pencereler söveli ve üç dilimli kemerli yapılmıştır. İç mekânın döşemesi ahşap olup, ortasında ahşaptan yapılan 0.93 x 1.45 x 1.93 m. boyutlarında ahşap sanduka bulunmaktadır. Üzerinde yazı olmayan sandukanın Ümmet (Himmet) Baba’ya ait olduğu belirtilmektedir . Türbede önemli bir süsleme görülmez. Yapının monotonluğu, cephe duvar- larında yatay kuşaklar halinde atlamalı olarak kullanılan iki renkli ince yonu taşlarla giderilmeye çalışılmıştır
Yum Baba
Niğde – Altunhisar – İlçeye 30 km uzaklıktaki Uluören köyü mezarlığında Türbe, Dulkadir Beyiliği döneminde inşa edilen Yum Dede Zaviyesi (Mevlevî Dergahı )’nin bünyesinde yer alırken yıkılmış ve mevcut türbe 1985 yılında betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Günümüze ulaşmayan ilk türbenin Dulkadir Beyliği veya Osmanlılar zamanında XVI. yüzyılının ilk yarısında inşa edildiğini düşünmekteyiz. Dulkadir Beyliği hükümdarı Alaüddevle Bey 906 H./ 1500 M. ve 14 Muharrem 916 H./ 23 Nisan 1510 M. tarihli vakfiyelerinde, Yum Dede Zaviyesi (Mevlevî Dergahı)’m inşa ettirdiğini belirterek, buraya vakıflarda bulunmuştur. Alaüddevle Bey zamanında 1500’lü yıllarda hayatta olduğu anlaşılan Yum Baba (Dede)’nin XVI. yüzyılının ilk yarısında öldüğünü ve ilk türbenin bu dönemde yapıldığım sanmaktayız. Mevlevi tekkeleri genellikle birkaç yapıdan oluşan külliye biçimde yapılmış ve türbeler, dergahın bir elemanı olarak inşa edilmiştir. Ayrıca Mevlevî tekkelerinde yer alan “semahane” nin bir kısmı genellikle türbe olarak düzenlenerek buraya dergahın şeyhleri gömülmüş ve semahaneden parmaklıkla aynlmıştır . Aynı şekilde Yum Baba (Dede) Türbesi, Mevlevî Dergahı’nın bünyesinde inşa edilmiştir. 3 Recep 1315 H./ 28 Kasım 1897 tarihii Maraş Şer’iye Sicili ile 1316 H./ 1900 M. tarihli Halep Vilayeti Salnamesi’nde, Alaüddevle Bey’in inşa ettirdiği Yum Baba (Mevlevî) Tekkesi’nin, Osmanlı padişahı II. Abdülhamit tarafmdan yenilenircesine tamir ettirdiği kayıtlıdır Bu onarımda türbenin de tamir gördüğü anlaşılmaktadır. Bugün Saatçılar Pasajı’nın güneybatı köşesinde yer alan türbeye batı duvarında açılan dikdörtgen kesitli kapıdan girilir. Kapının üst kısmında 0.25 x 0.30 m. ölçülerinde taş kitabe bulunmaktadır; ve kitabeye ”Hazreti Mevlana Dergahı “yazılmıştır. Çevredeki insanla bu kitabenin, harabe haldeki türbenin içinde bulunduğunu ve türbe yapılırken buraya yerleştirildiğini ifade ettiler. 0.85 x 4.20 m. ölçülerindeki giriş mekanından geçilerek türbe kısmına ulaşılır. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen 4.20 x 7.00 m. ölçülerindeki türbenin batı tarafında 0.80 x 1.20 x 2.75 m. boyutlarında sanduka yer alır. Muhtemelen taş malzemeden yapılan sanduka, şimdiki türbe inşa edilirken betonla kaplanmıştır. Sandukanın baş şahidesi sikke (Mevlevî külahı) şeklinde sonuçlanmakta ve bu sikkeler ölen kişinin Mevlevi tarikatına mensup olduğunu simgelemektedir. Sandukanın üzerinde kitabe yoktur, fakat Mevlevî Dergahı (Yum Baba (Dede) Zaviyesi)’nın kurucusu olan Yum Baba’ya ait olduğu kabul edilmektedir. Kaynaklara göre Yum Baba’nın Dulkadir Beyliği hükümdarı Alaüddevle zamanında hayatta olduğu ve yörede sevilen ve sayılan bir Mevlevi şeyhi olduğu anlaşılmaktadır; hayatı hakkında bir bilgimiz yoktur. Alaüddevle Bey’in vakfiyelerinde Yum Dede olarak zikredilmektedir. “Dede” sıfatı, Mevlevîlikte belli bir mertebeye ulaşan dervişlere verilen unvandır. Bazı kaynaklarda bu şahıstan Yum Baba, Bum Dede ve Yemen Baba şeklinde de bahsedilmiştir; Bum ve Yemen isimlerinin arşiv belgelerinin yanlış okunmasından kaynakladığı sanılmaktadır. Ayrıca 1284 H. / 1867 M. tarihli Haleb Vilayeti Salnamesinde Maraş kazasında Ashab-ı Kiram’dan önemli makamlar sayılırken, Yemen (Yum) Baba’dan da bahsedilmektedir. Kaynak ; Türk Kültür Varlıkları Envanteri – 51-Niğde – Türk Tarih Kurumu Yayınları
Hz. Malik Bin Ejder (r.a.)
Şehrin güney tarafında, merkeze 6 km uzaklıkta Aksu Mahallesi Esas adı Malik Bin Ester olan Malik, Yemen’de Naha adlı bir oymağın beyidir. Bundan dolayı kendisine Naha’ya nisbetle El-Nahai de denilmiştir. El-Eşter ise lakabıdır. Rivayete göre Malik Bin Ejder Hazretleri 636 yılında Bizanslılarla Suriye’de yapılan Yermük Savaşı’nda gözünden yaralanmış bundan dolayı kendisine El Eşter (göz kapakları ters) denilmiştir. Anlaşıldığına göre Malik Bin Ejder , Suriye’den Maraş’a gelerek şehrin şimdiki güney taraflarına karargahını kurmuş ve buradan geçitleri aşarak Bizans topraklanna akınlar yapmış ve büyük kahramanlıklar göstermiştir. Bu sırada yalnız olmadığı da anlaşılan Malik Bin Ejder ‘in buraya Meyserete Bin Mesruku’l Abesi ile birliktegeldiği ve muharebe neticesinde burada şehit olduğu da rivayet edilmiştir. Bir rivayete göre de halife Hz. Ali, Malik Bin Ejder ‘i Cizre. Hz. Ebubekr’in oğlu Muhammed’i de Mısır valiliğine atar. Bu atamadan kısa bir süre sonra Muaviye Şam’da halifeliğini ilan eder ve ilk icraat olarak da Mısır valiliğine Amr îbnu’l As’ı atar. Burada kargaşa çıkar ve halk vali ‘Muhammed’e’ karşı ayaklanır. Hz. Ali ayaklanmaları bastırması için Malik Bin Ejder ‘i görevlendirir. Görevi kabul eden Malik Bin Ejde r Hazretleri, 6.000 kîsilik orduyla Mısır’a doğru yola çıkar. Kalzum adlı yerleşim biriminde bir eve misafir olur ve Muaviye tarafından örgütlenen ev sahibi tarafından şehit edilir. Bunun tabii bir ölüm oldugunu zanneden askerler Malik Bin Ejder ‘i Kufe’ye gömmek isterler. Bunun için Kufe’ye gidilmesi gereklidir. Ancak güneyden yol olmadığı için önce Harran’a oradan da Kufe’ye gidilmesi gereklidir. Dolayısıyla Hz. Osman’ın katlinden sorumlu olduğunu iddia eden Muaviye’nin, Malik’in cenazesine hakaret edebileceğini düşünen Malik Bin Ejder ‘in oğlu, babasını Filistin ve Şam topraklarına gömülmesini istemez. Onun Hz. Ali’ye bağlılıkları ile bilinen Maraş’a -şu anda bulunduğuyere- gömülmesini ister. Evliya Çelebi’ye göre Malik Bin Ejder Hazretleri, Hz. Peygamber’in silahşörüdür ve kemerini bizzat Hz. Ali bağlamıştır. Rivayete göre ise Hz. Peygamber, Malik Bin Ejder île Osman Dede’yi Maraş’ın fethine görevlendirir. Her iki sahabe de Maraş’ın dışında bir çeşme başına gelir ve yorgunluktan oracıkta uyuyakalırlar. Uyandıklarında etraflarının düşman askerleri tarafından sarıldığını görür ve savaşmaya başlarlar. Aralarında çetin bir muharebe olur. Bu sırada Osman Dede günümüzde mezarının bulunduğu yerde şehit olur. Malik Bin Ejder ise yaralı halde Kumaşır Gölü’nün olduğu yere kadar ulaşır. O sırada Kumaşır Gölü yoktur. Gölün olduğu yerde Hristiyanlann yasadığı bir köy vardır. Malik Bin Ejder , içmek için köylülerden su ister. Ancak köylüler ona su vermez, aksine onu köylerinde istemez ve üzerine köpeklerini salıverirler. Bu duruma çok üzülen Malik Bin Ejder , kılıcını çeker ve köyün doğusunda yer alan kayaya vurur. Aynı anda kaya birkaç parçaya ayrılır. Bu sırada parçalanan kayaların arasından su kaynamaya başlar, kısa sürede köy sular altında kalır ve bu günkü Kumaşır Gölü oluşur. Bir başka rivayete göre Malik Bin Ejder köylülerden su ister onlarsa bu isteği yerine getirmezler. Bunun üzerine O, yakınlarda bulunan suya “Ak su, Ak su!” diye seslenir ve su kendisine doğru akmaya başlar. O günden sonra nehrin adı “Aksu” kalır. Köyün helak olduğunu gören Malik Bin Ejder hazretleri ise o sırada günümüzde kendi adıyla anılan tepeye çıkar, orada şehit olur ve aynı yere defnedilir. Şehrin güney tarafında, merkeze 6 km uzaklıkta Aksu Mahallesi. sınırlarında bulunan yapının aslen 1201 yılında yaptırıldığı belirtilir. Kumaşır Gölüne bakan tepede yer alan yapı; Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden yapılan merkezi planda küçük mescidi, türbe kısmı ve çevre düzeni ile atıl durumdan kurtarılmış, ziyarete açılmıştır.
Dârendeli Muhammed Hilmi
Darendeli Muhammed Hilmi Efendi Darendeli Muhammed Hilmi Efendi Son devir velîlerinden. Malatya'nın Dârende kazâsının Yenice nâhiyesinde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1916 (H.1334) yılında Maraş'ta vefât etti. Babasının ismi Hacı Yûsuf Ağa, annesinin ismi Emine Hanımdır. İlk tahsîlini Dârende'de tamamlayan Muhammed Hilmi Efendi, ihtisas için İstanbul'a gitti. Abdülazîz Han zamânında Fâtih Medresesinde tahsil gördü. Bu esnâda bilhassa Müderris Sâdık Efendinin husûsî himâyesine kavuştu. Bu arada İstanbul'da Gümüşhâneli Ziyâeddîn Efendinin ders ve sohbetlerine devâm etti. Bu zâttan halîfelik icâzeti, yetkisi alıp, Dârende'ye döndü. Tevâzuundan kendisini irşâd, insanları yetiştirme makâmına lâyık görmeyen Muhammed Hilmi Efendi, Sivas'ta Nalçacızâde Hacı Ahmed Efendiden feyz aldı. Bu zâttan da icâzet aldı. Hâcı Ahmed Efendi, Küçük Âşık Efendi denilen Âşık Muhammed Mısrî'nin bu da Hâlid-i Bağdâdî'nin halîfesidir. Bölgede büyük bir şöhreti olan Ahmed Efendi, zâten yetişmiş bulunan Muhammed Hilmi'ye kısa süre sonra icâzet verdi. O esnâda Dârende halkı arasında büyük bir haksızlık ve zulüm görülüyor, kuvvetliler zayıfları eziyor, kâtiller gittikçe çoğalıyordu. Bunu gören Muhammed Hilmi Efendi, babası Hacı Yûsuf Ağaya; "Buradan asıl vatanımız olan Medîne tarafına doğru hicret edelim." dedi. Babası; "Niçin?" diye sorduğunda; "Burada biz şimdilik rahatız. Kimse bize dokunamıyor. Kimse bize zulüm etmez. Biz de kimseye zulüm etmeyiz. Fakat bizden sonra gelen çocuklarımız belki zâlim olup, zulmeder. O zaman biz mesul oluruz. Yâhud evlâdımız mazlum durumunda olur, zâlimden zulüm görüp ve yine biz mesul oluruz." cevâbını verdi. Bunun üzerine mallarını satılığa çıkardılar. Hiç kimse müşteri olmadı. Halk mallarını almazsak hicret etmezler diye düşünüyordu. Bunun üzerine mallarını orada bırakıp hayvanlarla yola çıktılar. Halk peşlerinden gelerek dönmeleri için çok ricâ ettilerse de muvaffak olamadılar. 1858 senesinde Maraş'a vardılar. Muhammed Hilmi Efendi ve âilesi, Maraş'ta iki yıl kadar kaldı. Bu müddet içerisinde bugün Duraklı Câmi adı ile anılan Seyyid Ali Bey Câmiini tâmir ettirdiler ve bu câminin hücrelerinde kaldılar. Muhammed Hilmi Efendinin ilmî kıymetini takdir eden Maraşlılar bu sırada kendisine her türlü yardımı gösterdiler. Muhammed Hilmi Efendi Duraklı Câmi yeniden ibâdete açılırken, şu şiirinin bulunduğu tâmir kitâbesini de kapısına astırdı: Hamdülillah avn-i Hakla buldu bu mescid tamâm Ehl-i hayrât sarf-ı himmet eyledi oldu tamâm Hak teâlâ rahmet etsin kim buna bir taş kodu Cennet-i âlâda versin onlara âlî makâm Hem dahi bulsun selâmet beş vakit namaz Kıl namazı bul rızâyı gel niyâz et subh u şâm Bâ-husus bu âcize kılsın terahhum lutfile Çün delâlet ettiği için vüs'i mikdârı müdâm Yazdı Hilmi şevk-ıla umrânını târih hitâm Bârekallah-ül-kadîr tâ-ilâyevmi'l-kıyâm. (Bu mescid Allahü teâlânın yardımı ile ve hayır sâhiplerinin himmetlerini harcamaları neticesinde tamamlandı. Buna bir taş koyana Hak teâlâ rahmet etsin ve Cennet'te yüce makam versin, ayrıca her beş vakit namazda selâmet bulup kurtuluşa ersin. Gel sen de namaz kıl akşam sabah niyaz edip yalvar ve rızâya kavuş. Ayrıca hususiyle bu âcize; böyle bir hayra önderlik ettiği için lutf ile acısın. Hilmi arzu ederek, bu yapının bitiş târihini yazdı. Allahü teâlâ Kıyâmet'e kadar bunu ayakta tutsun.) Bundan sonra Antep'e giden Muhammed Hilmi Efendi, orada on yıl kadar kaldı. Bu zamanda pekçok talebe yetiştirip halkın karşılaştığı güçlükleri çözdü ve herkese nasîhatta bulundu. Muhammed Hilmi Efendi on yıl sonra tekrâr Maraş'a döndü. Ancak bu sırada Antepliler ısrarla kendisini tekrar geri götürmeye çalıştılar. Maraşlılar da aynı ısrar içinde bu büyük velîyi bir türlü bırakmak istemiyorlardı. Hilmi Efendi hazretleri büyük bir sıkıntı içinde kaldı ve ne yapması gerektiğini Sivas'ta bulunan hocası Nalçacızâde Hacı Ahmed Efendiye sordu. Ahmed Efendi: "Şu anda nerede bulunuyorsan orada kal!" dedi. Muhammed Hilmi Efendi hocasının bu sözü üzerine vâz ü nasîhat işlerine, bundan sonra, Maraş'ta devâm etti. Yeniden Duraklı Câmiine yerleşti, hem namazları kıldırıp talebe yetiştirmeye, hem de vâzlara ve sorusu olanların suâllerine cevap vermeye başladı. Bir vâzında insanlara şöyle nasîhat etti: "Allahü teâlâyı, farzları, haramları, namazla alâkalı meseleleri bilmeyen, gerçek mümin olamaz. Demek ki mümin câhil olmaz. Bildiği ile amel etmeyen câhil demektir. Bildiğiyle amel edene cenâb-ı Allah bilmediğini öğretir. Nitekim hadîs-i şerîfte de; "Bildiğiyle amel eden kimseye Allahü teâlâ bilmediğini öğretir." buyruldu. İlmi ile amel etmeyen ve ilmini dünyâ kazancına vâsıta kılan âlimden kendi hâlinde bir câhil çok hayırlıdır. Akıllı olana bu kadar söz yetişir". Muhammed Hilmi Efendi, malın faydalı mı zararlı mı olduğu yolunda soru soran bir kimseye: "Mal yılana benzer. Hem zehiri hem de panzehiri vardır. Eğer insan fayda ve zararını bilirse o yılanın şerrinden kurtulur. Malın faydası; şahsına, çocuklarına, hanımına isrâf etmeden sarf etmek, geri kalanı da hac, cihâd, dîn-i İslâmı yayma, câmi yaptırma ve fakirlere vermekle olur." Muhammed Hilmi Efendi 1900 senesinde Duraklı Câmiinin bugünkü son şekli ile yapılması esnâsında inşâat çatısından aşağı düşerek yürüyemez hâle geldi. Bundan sonra vefâtına kadar geçen on altı sene zarfında câmiye çıkamadı. Bu zamanlarda oğullarının en âlimi ve en müttakîsi olan Mahmûd Nedim Efendiyi câmide namazları kıldırma ve sohbet meclislerini idâre etmekle görevlendirdi. Ömrünün bu son yıllarını Allahü teâlâyı zikir ve ibâdetle geçiren Muhammed Hilmi Efendi, 1916 (H.1334) yılında vefât etti. Kabr-i şerîfi, Maraş'ta Şeyh Âdil mezarlığındadır. Muhammed Hilmi Efendi fıkıh ilmine çok önem verirdi. İhyâu'l-Ulûm, Hadîka, Berîka ve Mültekâ kitaplarını huzurlarında okutturur, açıklamalar yapardı. Ayrıca ilâhî aşkı artırır diye tegannîsiz olarak, Niyâzi-i Mısrî dîvânından okuttururdu. Hâllerini gizlemeye çok gayret eder ve şöhretten kaçardı. "Şöhrette âfet var." derdi. Bununla berâber zaman zaman o devrin Maraş ulemâsı, beyleri, paşaları çeşitli suâller sormak için huzûruna gelirler, çoğu kez henüz sorularını sormadan cevâbını alarak geri dönerlerdi. Çok cömert olan Muhammed Hilmi Efendi, evine gelen hediyelerin tamâmını fakirlere dağıtırdı. Bir gün yeğeni; "Amca gelenin hepsini dağıtıyorsun." dediğinde; "Oğlum dağıtmazsan gelmez." demiştir. Az konuşurdu. Halleri ve hareketleri ile İslâmiyet'in hükümlerini gösterirdi. Bir gün huzûrunda bir tânesi; "Falan kişi sigara içiyor, haram işliyor." diye konuştu. Hilmi Efendi sigara içmek âdeti olmadığı hâlde bu sözü işitince yanındaki birisine; "Evlâdım bana bir sigara sarıver." dedi. Sonra o sigarayı yaktırıp içti. Böylece sigaranın harâm olmadığını fiilen herkese göstermiş oldu. Ayrıca böyle yerli yersiz konuşanlara, herhangi bir mesele hakkında kafasından hüküm verenlere; "İslâmiyet ilimsiz olmaz. Biz kırk sene şer'î ve tasavvufî ilimlere çalıştık." derdi. Duraklı Câmiinin bitişiğinde Muhammed Hilmi Efendinin bir talebesinin evi vardı. Bir defâsında o talebeyi kış gününde nefsini temizlemesi için çilehâneye koydu. Bu sırada talebe henüz kışlık odununu alamamıştı. Çilehânede tefekküre dalmışken, bir adamın, odun yüklü bir merkebi evine götürdüğünü gördü. Gerçek mi değil mi diye çilehânenin kendi evi gözüken hücresinden baktığında gördüklerinin gerçek olduğunu anladı. "Tamam, ben artık eriştim." diye düşünerek hocasının huzûruna varıp başından geçenleri anlattı. Muhammed Hilmi Efendi ise; "Git oğlum halvete çekil. Çile esnâsında görünenlerin dokuzu şeytânî birisi rahmânîdir. Şeytan seni aldatmış. Halvetten ve tasavvuftan maksad hâl sâhibi olmak değil, nefse hâkim olmak ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaktır." diyerek onu halvete devâm ettirdi. Muhammed Hilmi Efendi, Duraklı Câmiinin inşâatı sırasında ücret ve masraf için gelenlere şiltesinin altından hiç eksilmeyen paradan ustalara, işçilere dağıtırdı. Bir gün Fakı Mehmed adındaki yeğeni, abdest almak için gittiğinde, şiltesini kaldırarak bu paralara bakmak istedi. Ancak şilteyi kaldırınca altında koca bir yılan gördü. Hemen şilteyi kapatırken korkudan bayılmamak için de kendini zor tuttu. Bu sırada odaya giren Muhammed Hilmi Efendi tatlı bir tebessümle ona şöyle dedi: "Yâ evlat her deliğe elini sokma, ya akrep çıkar veya yılan." Bir defâsında Maraş ulemâsı ileri gelenlerinden Tekerekzâde Mutîullah Efendi, Muhammed Hilmi Efendiyi imtihân etmek istedi. İçinde çeşitli sorular yazılı bir mektubu oğlu ile Muhammed Hilmi Efendiye gönderdi. Çocuk kapıyı çaldığında daha mektubu veremeden kendisine içeriden başka bir mektup uzatıldı. Şeyh Efendi çocuğa; "Evlâdım mektubu bize vermene gerek yok, al bunu babana götür. İstediği şey içerisindedir." buyurdu. Mutîullah Efendi çocuğunu dinledikten sonra büyük bir hayretle mektubu açtı. İçinden şu şiir çıktı: Hakikat ilminden aldım dersimi Okudum özümden illallah dedim. Urundum tâcımı, geydim postumu Destûr aldım pîrden illallah dedim. El içinde elpendidir elpendi Açtı bahar yazı, bülbül uyandı, Benden nutk istemiş Mutîullah Efendi Her varımdan geçtim illallah dedim. Şiiri okuyan Mutîullah Efendi hatâsını anlayıp Muhammed Hilmi Efendinin yanına gelerek özür diledi ve talebelerinden oldu. Bir gün talebelerinden biri çok hastalandı. Hiç bir tedâvî fayda vermedi. Doktorlar ümidi kesdiler. Başında bekleşen akrabâları hastanın küçük çocuğuna; "Dârendeli hoca efendiye git. Babam çok hasta, onun ilacı sendeymiş, diyerek ilaç iste, yalvar, ağla..." dediler. Çocuk Muhammed Hilmi Efendinin yanına gelip, babam hasta, babamın ilâcı sendeymiş deyip boynunu bükünce, şeyh hazretleri onun başını okşayıp; "Haydi oğlum sen evine git. İnşâallah baban şifâ bulmuştur." deyip gönderdi. Gerçekten de çocuk eve gelmeden ağır hasta olan babası iyileşerek ayağa kalktı. Dârendeli Muhammed Hilmi Efendinin kalplere şifâ olan sözlerinden bâzıları şunlardır: "Cehennem yoluna düşüp de Cennet arzu eden kimsenin hâli, kuzeye gidip hacc-ı şerîfe gidiyorum diyenin hâline benzer." "Hırs sâhibi her zengin fakirdir. Kanâat eden herkes zengindir." "Hiç bir velî ben evliyâyım yanıma geliniz, sizi irşâd edeyim, demez. Çünkü onlar kendilerini ve kerâmetlerini gizlemekle görevlidirler. Bize lâzım olan, evliyâ olduğu söylenen şahsa bakarız. Eğer yaşayışı İslâmiyet'e tam uyuyor ve elinde silsile-i aliyyeden gelen ve bu yolda yetişmiş büyük bir zâttan tasdikli icâzeti, yetki belgesi varsa o zâta büyük zât diye hürmet ederiz." "Fen ilimleri, sâlih ile fâsık arasında müşterektir. Müslüman, kâfir herkes öğrenebilir ve hem öğretmiş olduğu ilmi geri almak lâzım gelse alamaz. Nitekim sanatkârın hâli böyledir. Fakat İslâmiyetin emir ve yasaklarından birine muhâlefette ısrar edici olsa dînî ilimlerden bir şey kazanamaz. Tasavvuf yolunda edindiği dereceler ise talebenin hocasına ters düşmesi ile elinden alınır ve sanki hiç görmemiş, okumamış gibi olur. İşte dînî ilimler ile fen ilimlerinin farkı budur." "Tasavvuf ehliyim diyenlere bakarız. Eğer sözlerinde ve amellerinde İslâmiyete muhâlif hâller görülmezse onlara muhabbet ederiz. Eğer İslâmiyet'e aykırı hâlleri görülürse kendilerine tenbih ederiz. Dînin doğru olan hükümlerini bildiririz. Bozuk yollarını terk ederlerse iyi olur. Terk etmezlerse kendilerini sevmeyiz." "Herkes hâlinin ne olduğunu şu hadîs-i şerîf ile görsün: "Kalbin hayâtı îmân iledir. Ölümü küfürledir. Sıhhati ibâdet ve tâat iledir. Hastalığı günâhla meşgûl olma iledir. Uyanıklığı Allahü teâlâyı zikretme iledir. Uyuması Allahü teâlâdan gâfil olma iledir." "Üç kimse şeytanın ve askerinin şerrinden korunmuştur. Onlar da, gece gündüz çok zikir edenler, seherlerde kalkıp istiğfâr edenler ve Allahü teâlânın korkusundan ağlayanlardır." "Gözden yaş çıkmamak kalp katılığından ileri gelir. O dahi günah çokluğundan gelir. Günah çokluğu ölümü unutmadan ileri gelir. O dahi uzun emel sâhibi olmasından ileri gelir. O dahi dünyâyı sevmeden ileri gelir. Dünyâyı sevmek ise bütün günahların başıdır." "Bir günah ne kadar küçük olsa bile onu bir şey sanmayıp, ne olur bundan dense, o ufacık günah dağlar kadar büyür. En büyük günah da, bir daha işlememek üzere nâdim ve pişmân olarak tövbe edilirse ve istiğfâr edilerek ağlanırsa; "Günâhına tövbe eden, günâhı olmayan kimse gibidir." hadîs-i şerîfi gereğince cenâb-ı Allah onun günahını affeder." "Oturacak, kalkacak arkadaşların en hayırlısı, görüldüğü zaman, Allahü teâlâyı hatırınıza getirendir, onların sözleri ilminizi arttırır. Onların ameli âhireti aklınıza getirir." ALLAH'TAN KORKAN O'NUN EMRİNİ TUTAR Hadîs-i şerîfte; "Eğer bir kimse Allahü teâlâdan korkarsa, herkes ondan korkar. Eğer Allahü teâlâdan korkmaz ise kendi herkesten korkar." buyrulmuştur. Bu sebeple eğer bir kimseyi bilmek istersen kendisine sorma, yakınlarına bak. Eğer onun yakınları şerli ise araştırmaya lüzûm yoktur. Hemen ondan kaç. Eğer yakınları hayırlı ise ona yaklaş. Meselâ bir âlim etrafında toplanan talebelere ve bir şeyh etrafında toplanan dervişlere bakmalı, eğer bunların işlerinde İslâmiyet'e zıt hâller görülürse onların reisleri de gerek âlim, gerek şeyh, hiç şüphe yoktur ki, dünyâ ehlidir. Eğer halleri İslâmiyet'e tam uyuyorsa âhiret ehlidir. Herkes neyi severse onun zikrini çok eder. Allah'ı seven Allah'ı, Resûlullah'ı sallallahü aleyhi ve sellem seven O'nu, evliyâyı seven evliyâyı çok zikreder, anar. Yâni hiç hatırından çıkarmaz. Nitekim çocuklarını, hanımını, tarlasını, bağını, bahçesini, parasını seven bunları hiç gönlünden çıkarmadığı gibi. Herkes kalbini yoklarsa kimi çok sevdiğini anlar. Herkes sevdiği ne emrettiyse onu cânı gibi yerine getirir. Bâzısını yapar, bâzısını yapmazsa sevgisi az, hiç tutmazsa sevmediği anlaşılır. Bir kimse cümle evliyâya hüsn-i zan etse de içlerinden birine etmese Allah katında hiç birine hüsn-i zan etmemiş olur
Hz. Malik Bin Eşter R.A.
Aslen Yemenli asker olup adı Malik’tir. ‘’El Eşter(göz kapakları ters)’’onun takma ismidir. Bizans ile yapılan Yermük Savaşında gözünden yaralanmış, sonraları bu isimle anılır olmuştur. Önemli İslam komutanlarındandır. Kuzey Suriye’de uzun süre gaza ve cihat hareketlerinde bulunmuştur. 637’de Hz. Ömer (r.a) ile Maraş fethine katılmıştır. Hz. Ali’nin sağ koludur. Hz. Ali (r.a) Onu Mısır’a vali olarak atar, görev yerine gideceği sıra Kalzum denilen yerde Muaviye tarafından zehirlenerek öldürtülür. Maraş’a getirilip bir tepe üzerine gömüldüğü rivayetler arasındadır. Maraşlı onun gücünü, kudretini, mücadele ruhunu, liderlik özelliklerini çok sevmiş onu benimsemiştir. Sahabe-i Kiram'dan olan Hz. Malik Bin Eşter R.A. Türbesi, Kahramanmaraş Dulkadiroğlu İlçesinde Malik Ejder Camii'nde dir.
Hz. Osman Dede R.A.
Kahramanmaraş Pazarçık İlçesi, Osmandede Köyünde Hz. Osman Dede R.A. Türbesi
Hz. Osman Dede R.A.
Kahramanmaraş Pazarcık İlçesi Osmandede Köyü'nde Hz. Osman Dede R.A. Türbesi
Hz. Malik bin Eşter R.A.
Kahramanmaraş Dulkadiroğlu İlçesinde Hz. Malik bin Eşter R.A. Türbesi
Çomaklı Sultan Hz.
Kahramanmaraş Dulkadiroğlu İlçe'sinde Çomaklı Sultan Hz. Türbesi Hangi asırda yaşadığı hakkında kaynaklarda bilgi bulunamayan Çomak Dede'nin kabri Kahramanmaraş'ın Sakarya mahallesindeki, Sakarya caddesi üzerinde küçük bir bahçe içindeki ağaçların arasında olup, dışarıdan bakıldığında görülmemektedir. 1917 yılındaki Fransız işgali sırasında kabrinden iniltiler geldiği; 1919'da Sütçü İmam'ın Fransızlara karşı başlattığı mücadelede ise kabrinden kalkıp elindeki çomağıyla (ucunda topuz bağlı deynek) düşmanın başına vurarak en ön safta çarpıştığı, bu çarpışmalara katılan gaziler tarafından anlatılmaktadır. Türbesi, Dulkadiroğlu İlçe merkezinde Sakarya Caddesi üzerindedir
Derdimend Dede Hz.
Kahramanmaraş Dulkadiroğlu İlçesinde Derdimend Dede Hz. Türbesi Osmanlı Devri velilerinden olan Derdimend Dede Hazretleri’nin kabri, Kahramanmaraş’ın kuzey doğusunda, çevre yolu üzerinde, Sütçü İmam Lisesi karşısındaki tepede bulunmaktadır. Türbede çıkan bir yangın sonucu dergâh ve yazılı belgeler yandığı için kendisi hakkında yeterli bilgi yoktur. Bilinen ise, yaptığı ilaçlarla insanların dertlerine derman olmuş, çeşitli hastalıklara karşı şifa dağıtmıştır. Yöre halkı tarafından çok sevilen Derdimend Dede günümüzde de hasta olanlar tarafından kabri ziyaret edilmekte ve şifa dilenilmektedir.
Deve (Dede) Baba
Kahramanmaraş – Afşin – Dede baba mah. Atatürk caddesi. İlçe merkezinde Atatürk Caddesi üzerinde bulunan ve zamanla türbe haline getirilen Dedebaba ziyareti, felçli ve saralı hastaların şifa aradığı yer haline gelmiş durumdadır. Dedebaba türbesine Kahramanmaraş ve çevre illerin yanı sıra İstanbul, Ankara gibi çeşitli şehirlerden de ziyaretçiler gelmektedir. Rivayete göre, Muaviye döneminde Anadolu’ya gelen iki kardeşten biri olan dervişlerden Dedebaba (Develi Baba) Afşin’de olup diğer kardeşi Himmet Baba ise Elbistan’da bulunmaktadır146. Develi Baba’nın develeri ile Eshab-ı Kehf’e taş çekmiş olduğu anlatılır. Türbenin kesin tarihi belli olmamakla beraber Selçuklular döneminde yapıldığı ve buraya vakıf arazisi tahsis edildiği belirtilmektedir. Dede Baba’ nın Afşin’ e gelişi halk arasında şöyle hikaye edilir. Selçuklular devrinde I. Alaaddin Keykubat zamanında Medine ensarından iki zat Eshabü’l- Kehf’in hizmetinde bulunmak üzere Efsus’a gelir. Hüseyin ve Himmet adlarındaki bu zatlar gönüllü asker olurlar. Bunlardan Hüseyin, deve bölüğününkomutanlığını üstlenir. Eshabü’l-Kehf’in yapımında develeriyle taş taşır. Türbesi, daha sonra kurulan Dedebaba Mahallesinde bulunmaktadır. Halk ensardan olan bu zatın türbesini kutsal saymaktadır. Yaptığı işten dolayı önceleri Deveci Baba denilmiş, daha sonra Devebaba namıyla anılmış, günümüzde ise halk onu Dedebaba ve Devebaba olarak anmaktadır. Türbenin ne zaman yapıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, 1230’da Dulkadiroğullarından Hasan Bey tarafından yaptırılan Esab-ı Kehf Külliyesi’nin gelir kaynakları sayılırken Afşin gelirinin bir kısmının Dede Abdal Zaviyesine verilmiş olduğu görülür.
Mehmet Ağa Türbesi
Kahramanmaraş – Elbistan – İlçeye 20 km uzaklıkta bulunan Büyük Yapalak kasabası mezarlığında. “Kubbe” ismiyle bilinen türbenin inşa kitabesi büyük ölçüde tahrip edildiği için, yapım yılını tespit etmemiz mümkün olmadı. Kitabeden sadece, türbenin “Yapalaklı Haydar’in oğlu Mehmet Ağa” için yapıldığını öğreniyoruz. Büyük Yapalak Kasabası’nda oturan torunlarından aidığımız bilgiye göre, Nakşibendî Tarîkatına mensup önemli bir kişi olan Mehmet Ağa 1910 yılı civarında vefat etmiştir. Türbenin de bu tarihlerde yapıldığı anlaşılmaktadır.
Ali Rıza Emin Sarmuk Türbesi
KAHRAMANMARAŞ – MERKEZ İLÇE – DİVANLI MAH. KATİP ÇELEBİ SOKAK. İnşa kitabesine göre türbe, 1264 H./1848 M. yılında yapılmıştır. Bugün evler arasına sıkışan türbe dıştan belli olmamaktadır. Yapı, 1970’li yıllarda yıkılarak basit tarzda betonarme olarak yeniden yapılmıştır. Türbe yanındaki evin mülkiyetinde olup türbeye evin içinden geçilmekte ve yapının damı evin terası olarak kullanılmaktadır. Orijinali de yapının duvarlarında kaba yönü ve moloz taş malzemenin kullanıldığı ve üzerinin ahşap kirişlemeli toprak dam ile kapatıldığı ifade edilmektedir. Doğu-batı doğrultusunda yerleştirilen ve içten yaklaşık 4.00 x 6.00 m. boyutlannda olan türbeye, batı duvanmn güney tarafinda açılan dikdörtgen kesitli kapıdan girilir. îç mekanın aydınlığı, doğu duvanmn üst kisminda caddeye açılan küçük pencereden sağlanmıştır. Türbede basit tarzda yapılmış iki sanduka bulunmaktadır. İnşa kitabesine göre sandukalardan biri Maraşlı Ali Rıza Emin Sarmuk’a aittir; diğerinin ise oğluna ait olduğu belirtilmektedir. Ali Rıza Emin Sarmuk’un hayatı hakkında bir bilgi olmamakla beraber, çevrede saygın bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Türbe sade olarak inşa edilmiştir. İnşa kitabesi türbenin doğu cephesine yerleştirilmiştir. Kitabe, 0.30 x 0.40 m. ölçülerinde taş levha üzerine nesih hat İle üç satır olarak yazılmıştır. 1. Eş-şahir fi’l-merkadi eş-şerîf 2. Ali Rıza Emin Sarmuk (?) Mer ‘aşi 3. Sene 1264. [Bu mübarek türbede Maraşlı Ali Rıza Emin Sarmuk (yatmaktadır). Sene 1264 (1848)].