Ana Sayfa Şehirler Edirne

Edirne'da Ziyaret Edilecek Türbeler

Edirne bölgesinde 77 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.

Tüm Noktalar (77)

Evliya

Baba Yatır Türbesi

denizli – uzun kaldırım cad ………….

Evliya

Hacı Mustafa Kanber Baba

Evliya

Neşati Ahmed Dede

Edirne – Muradiye camii XVII. asır Mevlevi sufi ve şairlerinden olan Neşati ‘nin asıl adı Ahmed’dir. Hayatı hakkında kaynakların verdiği bilgiler oldukça sınırlıdır. Çok nadir olmakla beraber bazı kaynaklarda adının “Süleyman” olduğu ileri sürülür. Ailesi, hatta babasının kim olduğu hususunda da herhangi bir bilgi bulunmamasına rağmen, hemen bütün kaynaklar onun Edirne’li olduğunda ittifak ederler. Doğum tarihi için de yaklaşık olarak XVII. asrın ilk yılları üzerinde durmak mümkündür. Şöyle ki, ölümünden yarım asır önce (1030/ 1622) yıllarında İstanbul’un görülmemiş bir soğuğunu şiirinde şöyle anlatır: Lafzan ü ma’nen ana dedi Neşati tarih Be-meded dondi soğukdan bin otuzda derya Bu şiire göre Neşati’nin XVII. asrın başlarında doğmuş olabileceğini göstermektedir. Neşati’nin gençliğinde iyi bir tahsil gördüğü, özellikle eski divan şairlerini incelediği ve zamanında aydınlar için gerekli görüldüğü üzere Arapça ve Farsça’yı en iyi şekilde öğrendiği, daha gençliğinde Arap ve Fars edebiyatlarını gözden geçirdiği eserlerinden anlaşılmaktadır. Adının “Ahmed” olmasına karşın kendisine Ahmed Dede denilmesinin sebebi, Mevlevi dedesi olması sebebiyledir. Çocukluk ve gençlik yıllarını doğduğu şehir olan Edirne’de geçiren Neşati , daha sonra Gelibolu’ya giderek devrinin Mevlevi büyüklerinden olan “Ağazade” namıyla meşhür Şeyh Mehmed Efendi ‘nin ders halkasına katılmış, bu esnada Ağazade’ye intisab ederek kendisine derviş olmuş ve onun eğitim ve öğretiminden feyz almıştır. Kendi şiirlerinden öğrendiğimize göre Neşati, şeyhinin vefatından sonra da seyahatlerle bir süre gezip dolaşmış, bir taraftan şiirler yazarken diğer taraftan da bilgide ve görgüde kemal derecesine ulaşmıştır. Bu arada Kon­ya’ya gitmiş ve Kubbe-i Hadra’yı ziyaret etmiştir. Mevleviliğe intisab ettikten sonra özellikle Mevlana’nın eserlerini okumuştur. Kısa bir süre içinde ünü geniş bir sahaya yayılmış, etrafında sayısız aydınlar toplanmıştır. Bursalı Mehmed Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri adlı eserinde kendisi için “Edirne’de yetişen fazilet sahibi ve arif Mevlevilerden olup, altmış sene kadar aşıkların irşadı ve talebelerinin öğretimi ile meşgul olarak yüze yakın şair ders halkasında feyz almıştır ki, Naili-i Kadim, Fehim, Nazim bunlar arasındadır” demektedir. Neşati , Konya’ya gidişinden bir müddet sonra, “Oldı yümnile Neşati mevleviye rahher” tarih mısraının gösterdiği 1081/1670’de Şeyh Osman Efendi’den boşalan Edirne Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine atanmıştır. Neşati’nin Edirne şeyhliği çok tanınmış, sevilmiş ve hürmete layık şahsiyeti dolayısıyla çevresinde büyük bir sevinç uyandırmıştır. Bunun için de Mevlevi dervişleri yeni şeyhlerini evinden alıp dergaha getirilirken yolda ayinler yapmış, ilahiler okumuş, hem sema edip hem de yürüyerek büyük neş’elerini ifadeye çalışmışlardır. Muradiye Mevlevihanesi şeyhliğine getirildiği yıllarda yaşı hayli ilerlemiş bulunan Neşati, bu şeyhlik görevinde ancak dört yıl kalabilmiş ve 1085/ 1674 yılında vefat etmiştir. Kabri, Muradiye Camii avlusundadır. Vefatına düşürülen çok sayıda tarih arasında özellikle Nabi (ö. 1124/1712) ve Fasih Ahmed Dede (ö. 1111/ 1699)’nin kiler çok meşhurdur. Fasih Ahmed Dede, “Neşati gitmegile eyledi mahzun ahbabı” derken Nabi, “Neşati gitdi devranın” diyerek üç kelime içinde onun hem vefat yılını söylemiş, hem de Mevlevi devranını böyle bir şevk adamını kaybettiğini “zamanın neşesi, tadı kaçtı” diyerek üzüntüyle dile getirmiştir. Aynı zamanda ta’lik hattatı da olan Neşati Dede , şiire başladığı ilk yıllarda “Semendi” mahlasını kullanmıştır. Onun “Semendi” mahlasını niçin terk ettiği ve “Neşati” mahlasını nasıl aldığı Safayi Tezkiresı’nde şöyle nakledilmektedir: “Mahlası Semendi olmağla ol asrın şeyhülislamına bir kaside-i garra verdikte ol müfti-i müşkil-güşa kasideye ziyade tahsin idüp buyurur ki, Çelebi bir müstaid ademe benzersin, lakin Semendi at canbazı demektir, şimdiden sonra mahlasın Neşati olsun demekle mahlas-ı mezbun ihtiyar etmiştir”. Esrar Dede Tezkiresi’nde “üstad-ı üstadane-i Rum” diye vasıflandırılan Neşati’nin başta şair Nazim olmak üzere, bu asrın bir kısım şairlerine hocalık ettiği belirtilmektedir. Bu anlamda Neşati , şiirindeki ahenk, hayal zenginliği, duyuş inceliği kavramlar arasında geniş hayallere dayanan bağlantılar ve güçlü üslubuyla yetiştirici bir sanatkar özelliği sergilemiş, klasik edebiyatımızın bu asırlardaki birçok şairine şiir sanatı hakkında bilgiler vermiş, kısacası, eski şiirimizin şifahi nazariye üstadlarından biri olmuştur. Neşati , anlatımının renkliliği aşkı, rindane söyleyişi, tasavvuf kavramları bile hayallerle süslü bir anlam zenginliği taşır. Neşati, klasik edebiyatımızın estetik ölçülerini çok iyi bilen ve başarılı bir biçimde kullanan şairlerdendir. Güçlü bir üslüba sahip olan Neşati’nin dili pek ağdalı değildir. Şairin Türk şiirine getirdiği en önemli yeniliklerden biri, XVI. yüzyılda İran’da başlayan ve “Hint Üslubu” denen Sebk-i Hindi akımını benimsemesidir. Divan şiirinde ancak bir beytin içinde bütünlüğe ulaşabilen anlam, Neşati ‘de gazelin tamamını kaplar. Beyitler arasında içten içe bir bağlantı görüldü. Şiirlerinde, bağlı bulunduğu Mevlevi tarikatının dünya görüşünü yansıtan Neşati, aynı zamanda divan şiirinin ortak kavramlarına yeni bir anlatım özelliği kazandırmıştır. Bir Mevlevi şeyhi olduğu, hatta çevresindekilere şiiri bile öğretmek temayülünde bulunduğu halde kendi şiirine, bağlandığı tarikata ait didaktik çizgiler koymamıştır. Bu durum, onun bir ara Hamzavilik yoluna girdiğini ileri sürenleri haklı çıkaracak boyutlarda olmasa bile tartışmalara açık bir tavırdır. Neşati’nin şiirlerinde tasavvuf asırlarca heyecanı duyulmuş derin bir duygu, düşünce ve neşe aleminin musikisi halinde doyurucu ve kanatlandıncıdır. Onun, Şevkiz ki dem-i bülbül-i şeydada nihanız Hünuz ki dil-i gonca-i hamrada nihanız Bu cism-i nizar üzre döküp jale-i eşki Çün rişte-i can gevher-i ma’nada nihanız Olsak n’ola bi-nam ü nişan şöhret-i alem Biz dil gibi bir turfa mu’ammada nihanız Mahrem yine her halimize bad-ı sabadır Da’im şiken-i zülf-i dil-arada nihanız İtdik o kadar rej-i ta’ayyün ki Neşati Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız şeklinde söylediği tasavvufi gazelleri Türk tasavvuf felsefesinin şiire aksetmiş en kuvvetli söyleyişleri arasında ve yalnız şiirin değil, Türkçe’nin de zaferlerindendir. Gerek kendi zamanında ve gerekse sonraki asırlarda birçok büyük şair tarafından şiirlerine nazireler yazılan Neşati , özellikle Nazim, Naili, Fehim gibi çağdaşlarını, Nedim, Şeyh Galib, yakın devirde Yahya Kemal gibi kendisinden sonra gelen şairleri etkilemiştir. Duyuşlarındaki zerafet, sıcaklık ve samimiyetle onda coşkun ve taşkın bir şair ruhundan ziyade olgun ve asil bir üstad tavrı vardır. Bilhassa kasidelerinde zaman zaman Nefi tesiri göze çarpan Neşati, bir bakıma Nefi ile Nedim arasındaki edebi gelişmenin temsilcilerinden biri olarak dikkatleri celbeder. Neşati ‘yi şöhrete ulaştıran en önemli eseri, içinde kasideler, gazeller, tarihler, rubailer bulunan Divan’ıdır. Neşati’nin Divan ‘ından başka , H ilye-i Enbiya adlı 187 beyitlik küçük bir mesnevisi vardır. Bu mesnevi, Hakani’nin Hz. Muhammed hakkında ve Cevri’nin Hulefa-yı Raşidin hakkındaki eserlerine özenilerek meydana getirilmiştir. Hz. Adem ‘den Hz. İsa’ya kadar 14 meşhur peygamberin portrelerini çizmektedir. Neşati’nin ayrıca 144 beyitlik bir Edime Şehrengizi ile Kavaid-i Dersiyye ve Şerh-i Kasaid-i Örfi veya Şerh-i Müşkilat-ı Ôrfi adıyla bilinen eserleri vardır Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Recep Enis Dede

edirne – muradiye camii Asıl adı “Receb” olan Enis Dede , Edirne’de dünyaya gelmiştir. Babası, Derviş Halil Efendi adında, Gülşeni tarikatına mensup bir sipahidir. Enis Receb, çocukluk yıllarında İbrahim Efendi adında bir cilt ustasının yanında bir süre çıraklık yapmıştır. Sonraları öğrenime heves ederek İstanbul’a gelmiş, bir süre tahsil gördükten sonra tekrar Edirne’ye dönmüş ve burada meşhur Mevlevi şeyhi Edirneli şair Neşati Dede (ö. 1085/ 1674)’ye intisab etmiştir. Ondan çok şeyler öğrenmiştir. Sonraki yıllarda Enis Receb ‘in ikinci defa İstanbul’a gelerek, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Kari Ahmed Dede (ö. 1078/ 1667)’ye intisab etmiştir. Bir süre Kari Ahmed Dede’nin Mesnevi derslerini takip ettikten sonra, bulunduğu Yenikapı Mevlevihanesi’ne mesnevihan olmuştur. Şeyhi Ahmed Dede ‘nin vefatı üzerine de Kasımpaşa Mevlevihanesi’ne şeyh olarak tayin edilmiştir (1085/ 1674). Bir süre bu görevde kalan Enis Receb Dede , 1085/ 1674 yılında Edirne Muradiye Mevlevihanesi şeyhi Neşati Dede’nin vefatından sonra bu dergahın şeyhliğine getirilen Seyyid Muhammed Arif Dede’nin de irtihali üzerine 1095/ 1683 tarihinde Mevlevihane şeyhliğine atanmıştır. Enis Receb Dede, altmış yıl gibi uzun bir süre bu dergahta şeyhlik yapmıştır. Yaşadığı süre zarfında sayısız müridi olduğu gibi, bunlar arasında saltanat yıllarına göre IV. Mehmed (1648-1687), II. Süleyman (1687-1691), II. Ahmed (1691-1695), II. Mustafa (1695-1703), III. Ahmed (1703-1730) gibi beş Osmanlı padişahı ve Sadrazam Koca Ragıp Paşa (ö.1763) ile Şeyhülislam Çelebizade İsmail Asım Efendi (ö. 1760) gibi devlet büyükleri ve alimler de bulunmaktaydı. 1147/1734 senesi Receb ayında Edirne’de vefat eden Enis Receb Dede, aynı Mevlevihane’nin bahçesine defnedilmiştir. Edirne üzerine yapmış olduğu çalışma ve araştırmalarıyla tanınan Ratip Kazancıgil, şairin kabri ile ilgili olarak şunları nakletmektedir: “Semahaneye bakan türbede Enis Receb Dede , Neşati Dede ve Hacı Eşref Dede gömülü idiler. Bu türbe de Trakya Genel Müfettişi General Kazım Dirik’in emriyle ortadan kaldırılmış, taşlan Muradiye kabristanına konmuştur. Bu yurtta imar adı altında yapılan tahribata çok güzel bir örnektir. Edirne’de nice ecdad yadigarı ve sanat eseri yapılar aynı zihniyetle hem de vakıflar idaresi tarafından yıktırılıp enkazı ya haraç mezat satılmış veya kaldırım olarak yollara döşenmiştir. Bunların arasında babalarımızın, dedelerimizin mezar taşlan da vardır. Kazancıgil’in bu düşüncelerine katılmamak mümkün değildir. Çünkü incelediğimiz kaynakların Edime’de defnedildiğini bildirdiği, üstelik yerini belirterek söylediği onlarca şair olmasına karşılık, yapmış olduğumuz araştırmalarda Neşati Dede’nin kabrinden başkasına rastlamadık. Öyle ki bunlar içerisinde devrinde ünü üç kıtaya yayılmış meşhur şairler de vardır. Uzun kaldırım’da yatan meşhur Vardarlı Hayali Bey bunu en güzel örneğidir. Bugün bu insanların mezarlarının kaybolmuş bulunması ile Edirne’nin neler kaybettiği acaba hiç düşünülmüş müdür? Bugün bizi ata, dede yadigarı bu kültür mirasından mahrum bırakılan gelecek nesiller herhalde hayırla hatırlamayacaktır. Şairin irtihal tarihi bazı kaynaklarda 1145/ 1732 olarak gösterilmektedir. Galatalı Hafız, şairin ölümü üzerine, “Kürsi-i Cennet’de Mevlana Enis ola celis” tarih mısrasını söylerken, şair Feyzi de şu tarih manzumesini kaleme almıştır: Kutb-ı devran mürşid-i alem aziz ü muhterem Geşti-i ma’nada bahr-i mesnevi içre reis Güş idüb fevtin didiler Feyziya tarihini Gülşen-i lahüta göçdi ah Mevlana Enis Gülşeni şairlerden Nazir İbrahim Efendi ise Divan’ında onun 1146/ 1733 tarihinde vefat ettiğini kaydederek şu tarihi düşmüştür: Semiy-yi şehr-i şehrullah Enis-i Mevlevi hayfa Bu ca-yı pür-neşat içre vücüdın eyledi ifna Nazıra hatıra geldi bi-tevfik-i Hüda tarih Enfsü’l-‘aşıkfn-bada Enfs-i rüh-ı Mevlana 1146/ 1733 Enis Receb Dede , yaşadığı süre içinde, başta Mevlevi çevreleri olmak üzere herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştır. Nitekim vefat ettiği zaman bütün Edirne halkının kendisi için ağladığını kaynaklar yazmaktadır. Kültürlü, iyi huylu, güzel ahlak sahibi bir süfi ve şair olan Enis Receb Dede , tezkire yazan Salim’in de belirttiği gibi salihler zümresinin yüz suyu, Mevlevilerin taze gülüydü. İlmi mükemmel, temiz yaratılışlı bir zattı. Şeyhliği yanında hatta ondan da fazla şairliği ile tanınmış olan Enis Receb Dede, duygulu olduğu kadar tasavvufi ve hakimane ne şiirler de söylemiştir. Kaside ve gazellerinde ilahi aşk, zevk ve şevki hakimdir. Şiirlerinde özellikle Fuzüli, Nefi, Fehim, Naili ve Vecdi’nin etkilerini görmek mümkündür. Bu manzümelerde dikkati çeken en önemli özellik, ifadelerin kudretli ve duyguların samimi olmasıdır. Enis Receb Dede ‘nin türbesi yıkılmış olup, gunumüze ulaşmamıştır. Türbenin varlığını kaynaklardan öğrenmekteyiz. Kaynaklara göre, Enis Receb Dede’nin türbesi Edirne Mevlevihanesi yanındaydı. Aynı zamanda semahaneye bakan türbede, Enis Receb Dede’ den başka, Neşati Dede ve Hacı Eşref Dede de medfundur. Türbe, 1939 yılında Trakya Umumi Müfettişi General Kazım Dirik tarafından, bakımsızlıktan harabeye dönen, Muradiye İmareti ve Mevlevihanesi yıktırılırken, aynı emirle ortadan kaldırılmıştır. Türbenin taşları Muradiye Mezarlığına nakledilmiştir. Türbenin bulunduğu yerde, günümüze hiçbir kalıntı ulaşmamıştır. Şadan oluruz şevk ile yarin siteminden Nalan oluruz derd ile gayrın kereminden Peymane-i çeşmiyle gören bade-i hüsnü Geçdi feleğin gerdiş ile cam-ı Ceminden Almam dil-i pür-suzuna bir lahza hayalin Havf eylerim ol çeşm-i latifin eleminden Bir kerre kulum dese efendim kereminden Sultan-ı selatini geçer rütbe-i cahım Sanmanız kim ab-rüy-ı hüsnü pinhan itdi hat Ca-nişin-i Hızra anı sebze-i can etti hat Tar-ı zülfiyle fütade dillere imdad için Muydan bir halka-i çah-ı zenahdan etti hat Yukarıdaki beyitlerden de çok iyi anlaşılacağı gibi Enis Receb Dede, şeyhlik derecesine kadar yükselmiş mutasavvıf bir şair olmakla birlikte, divan şiirimizin mazmun geleneğini başarıyla sürdürmüştür. Tabii olarak da bu mazmunların zaman zaman tasavvufi anlamlar yüklendiği görülür. Tezkirelerde Enis Receb Dede ile ilgili olarak onun bazı kerametlerinden sık sık söz edilmektedir. Bilhassa Sultan III. Mustafa’nın gördüğü rüya ve daha sonra Enis Receb Dede ‘yi bulması ilginçtir. Kaynaklarda anlatılan bu hadise şöyle cereyan eder: 1126/ 1714 yılında Sultan III. Mustafa, Mora’nın fethine hazırlanırken rüyasında kendisini ney çalarken görür, gider, Enis Receb Dede ‘yi bulur ve kendisinden bu rüyasını tabir etmesini ister. Bu büyük zat zarifçe ve şairce bir cevapla, “Şahımız mansur olacaktır” der. Bilindiği gibi “şah” ve “mansur” ney çeşitlerinden olup, bu ifade aynı zamanda “Padişahımız zafer kazanacaktır” anlamını taşımaktadır. Gülşeni şeyhlerinden şair Hasan Sezayi Efendi de Enis Receb Dede ‘nin sohbetlerini hiç kaçırmazdı. Bir gece Şeyh Hasan Sezayi ile dostları bir mecliste sohbet ediyorlardı. Sezayi Efendi, kerametleri ile o meclise Enis Receb Dede ‘nin de gelmekte olduğunu işaret buyurup Muhyiddin İbnü’l­ Arabi ‘nin, “İzci cae’r-receb türa’l-aceb” yani “Receb ayı gelince acayip şeyler görülür” sözünü söyler. Orada bulunanlar bu söz üzerine birbirlerine bakışırlarken Enis Receb Dede içeri girer ve “Aferin İbni Arab sad aferin İbni Arab” diyerek yerine oturur. Mecliste bulunanlar her iki zatın üstün halleri ve kerametleri karşısında hayretler içinde kalıp onlara olan sevgileri artar. Fakat Hasan Sezayi’nin, “Enis’in matlabı daim Celaleddin-i Rumi’den/ Nigah-ı lutf ile bir dem sualin ya Resulallah” diyen Receb Dede ile dostlukları ve sohbetleri ömür boyu devam etmiştir. Enis Receb Dede ‘nin mürettep bir Divan’ı ve Hz. Mevlana’nın Bazı Gazelleri’nin Şerhi olmak üzere iki eseri vardır. Yaklaşık bin altı yüz beyti ihtiva eden Divan ‘ın birçok kütüphanede yazma nüshaları bulunmaktadır. Divan, Veli Dede Dergahı şeyhi şair Şuayb Şerafeddin Gülşeni Efendi tarafından toplanmış ve Edirne Valisi Hacı Ahmed İzzet Paşa tarafından 1308/ 1890 yılında Edirne’de bastırılmıştır. Ayrıca Adem Ceyhan ve Halil Güntan tarafından şairin Divan ‘ı üzerinde tenkidli metin çalışmaları da yapılmıştır. Enis Receb Dede ‘nin müridlerinden olan Munis Dede (ö. 1145/ 1741) gönül ehli ve derviş bir zattır. “Tarik-i Mevlevi’de mazhar-ı esrar-ı üns oldum/Enisim sırr-ı Mevlana’dır ey Munis bi-hamdillah” diyerek gönüllere taht kuran Munis Dede, herkes tarafından sevilen bir sufi şairdir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Ramazan Halife

Edirne velîlerinden. İsmi Ramazan Halîfe ‘dir. Edirne’de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 1520 (H.926) târihinde Edirne’de vefât etti. Ramazan Halîfe , tasavvuf yoluna girip, bir müddet riyâzet, nefsin isteklerini yapmamak ve mücâhede, nefse zor gelen ve onun istemediği şeyleri yapmakla meşgûl oldu. Sonra Anadolu’da yetişmiş evliyânın büyüklerinden Hacı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin yolu olan Bayramiyye yoluna girip ona bağlandı. Bu tarîkatte tasavvuf yolunda ilerledi. Yüksek mânevî hallere, makamlara ve ilâhî feyzlere kavuştu. Pekçok kimseyi yüksek mânevî makamlara çıkardı. Çok takvâ sâhibi ve temiz, hoş bir kimseydi. Günlerini ibâdet ve Resûlullah efendimize uymakla geçirirdi. Kanâat sâhibi olup, az bir dünyâlıkla idâre ederdi. Çok sabırlı ve vakar sâhibiydi. Çok güzel ve tesirli konuşurdu. Sohbetlerinde çok kimse bulunur, istifâde ederlerdi. Duâsı kabûl olunan mübârek bir zât olup, Edirne’de ikâmet etti. Ramazan Halîfe ‘nin çok kerâmetleri görüldü. Sultan İkinci Bâyezîd Han zamânında, bir keresinde Edirne’de çok fazla kuraklık oldu. Meyveler, sebzeler, otlar, susuzluktan kuruyup kavruldu. Topraklar susuzluktan çatladı. Sıkıntıya düşen halk, birkaç defâ yağmur duâsına çıktı. Allah rızâsı için kurbanlar kesildi, fakirler ve yetimler sevindirildi. Sadakalar dağıtıldı ve yağmur yağması için Allahü teâlâya çok yalvarıldı. Fakat hiçbirisinde yağmur yağmadı. Bunun üzerine haram ve şüphelilerden çok sakınan Ramazan Halîfe ‘yi aralarına alarak tekrar yağmur duâsına çıkmak istediler. Ramazan Halîfe’nin mübârek bir kimse olduğunu biliyorlardı. Çoluk-çocuk, büyük-küçük, uzak ve yakında olanlar toplanıp, hep beraber etrâfı çevrili bir yer olan Cumâ ve bayram namazlarının kılındığı musallâya çıktılar. Ramazan Halîfe mimbere çıktı. Boyun bükerek Allahü teâlâya duâ eyledi. Daha mimberden inmeden bulutlar toplanıp, rahmet-i ilâhî yağmaya başladı. Susuzluktan yarılan toprak suya kandı.Her taraf yeşile büründü. Bu hâdiseden sonra, Ramazan Halîfe ‘nin büyüklüğünü daha iyi anladılar. Aralarında böyle bir zât bulunduğu için Allahü teâlâya şükrettiler. Yağmur Duası Edirne’de yaşamış, büyük evliyâdandı, Duâsı makbûl olan, bir mübârek insandı. İkinci Bâyezîd Han, zamanında bir ara, Şiddetli bir kuraklık, gelmişti buralara. Kurudu susuzluktan, sebze meyve ve otlar, Çatladı kuraklıktan, taşlar ile topraklar. Bu kuraklık derdine, bulmak için bir devâ, Yağmur duâlarına, çıktı halk, bir kaç defa. Allahü teâlâya, yalvardılar yürekten, Fakat hiç birisinde, yağmur yağmadı gökten. Dediler: (Bundan sonra, duâya giderken biz, Ramazan Halîfe’yi dahî götürmeliyiz.) Nihâyet onu dahî, alarak yanlarına, Bir de öyle çıktılar, yağmur duâlarına. Çünkü onun mübârek, bir kimse olduğunu, Bilirlerdi, bu yüzden, alıp gittiler onu. Yaşlı-genç, kadın-erkek, büyük-küçük, kim ki var, Toplanıp hep birlikte, musallâya çıktılar. O yerde, namaz için bir alan çevrilirdi. Köylerde bu yerlere musallâ denilirdi. Cumâ namazlarıyla, iki bayram namazı, Musallâ mahallinde, kılınıyordu bâzı. Bu velî zât, mimbere, çıkmıştı ki ilk daha, Boyun büküp sessizce duâ etti Allah’a. Duâyı bitirip de, inmeden o mimberden, Birdenbire o yere, yağmurlar indi gökten. Susuzluktan yarılmış, topraklar suya kandı, Her taraf baştan başa, bol su ile yıkandı. Sularla doldu taştı, çeşme ile kanallı Bir bolluğa ulaştı insan ile hayvanlar. Ramazan Halîfe’nin, büyük zât olduğunda, Yakîne kavuştular, bu hâdise sonunda. Aralarında böyle, bir zât bulunduğundan, Allahü teâlâya, şükrettiler o zaman. KAYNAKLAR 1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.375 2) Sicillî Osmânî; c.2, s.418 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.14, s.301

Evliya

Dizdarzade Ahmet Efendi

edirne – merkez – Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) Mahallesi, Eski Tophane, Kıyık Caddesi’nde Tophane Bayırı’nı çıkarken solda, yarısı gömülmüş tarihi çeşmenin yanındadır. Osmanlı devri âlim ve velîlerinden. Karaman’da doğup yetişti. İlk tahsilini tamamladıktan sonra Çivizâde Muhammed Efendinin mülâzimi (yardımcısı, ders vekili), daha sonra müderris oldu. 1596’da müderrislikten ayrıldı. Bir müddet Diyarbakır’da mal müfettişliği yaptıktan sonra tasavvufa yöneldi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin talebeleri arasına girdi. Kısa müddet içinde mânevî kemâlâta, yüksek olgunluklara kavuştu ve hocasından hilâfet aldı. İzmir’e gidip on iki sene insanlara İslâmiyeti anlattı. Daha sonra Edirne’ye gidip yerleşti. On beş sene boyunca, Edirne’de yaptırdığı câmide vâz verip medresede de talebe yetiştirdi. 1623 yılında vefât etti. Medresesinde bulunan zâviyesine defnedildi. Dizdarzâde-Celvetî ve Saçlı İbrâhim Efendi Zâviyesi gibi isimlerle bilinen yerinde iken vakıflar tarafından satılması sebebiyle bugün binalar yükselmiştir. Hayır sahibi bir kişi tarafından iki taş ile belli edilen kabri, Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) Mahallesi, Eski Tophâne, Yeni Kayık Caddesinde Tophâne bayırını çıkarken solda, yarısı gömülmüş târihi çeşmenin yanındadır. Bu mübarek zat, bir sohbetinde buyurdu ki: “Eğer bir kimseyi bilmek istersen kendisine sorma, yakınlarına bak. Eğer onun yakınları şerli ise araştırmaya lüzûm yoktur. Hemen ondan kaç. Eğer yakınları hayırlı ise ona yaklaş. Meselâ bir âlim etrafında toplanan talebelere ve bir şeyh etrafında toplanan dervişlere bakmalı, eğer bunların işlerinde İslâmiyet’e zıt hâller görülürse onların reisleri de gerek âlim, gerek şeyh, hiç şüphe yoktur ki, dünyâ ehlidir. Eğer halleri İslâmiyet’e tam uyuyorsa âhiret ehlidir. Dizdarzâde Ahmed Efendi vefatından evvel buyurdu ki: “Âhiret seferi uzak seferdir. Yollarında nice korkular vardır. Fakat bu dünyâ fânidir. Bâki olan ancak Allahü teâlâdır. Bunun böyle olduğuna yüz yirmi dört binden ziyâde peygamberin ölümü şâhittir. Herkes onların gittiği yola gidecektir. Allahü teâlânın buyruğu böyledir. Zamânı gelince can emânetini geri vermek zarûridir. Ah edip döğünmek, ağlamak, çırpınmak nâfiledir. İnsan Allah tarafından çağrılınca dil dolaşır, gözlerin önündeki gaflet perdeleri açılır, gidilecek yol görünür. Artık yerlere yüz süre süre gitmekten başka çâre yoktur… GÜL BENİZLER SOLACAK!.. Ölüm bilinmeyen bir şeydir. Gelmeden görünmez, gelince de aman vermez. Ölüm seferine çıkanın bir daha geri dönmesine imkân yoktur. Bu yalan dünyâ nice defâlar dolup boşalmıştır. Ölüm nice anaların yavrusunu almış, nice babaların boynunu bükmüş, nice yavruları anasız, babasız koymuştur. Herkes birbirinin öldüğünü, gül benzinin kara toprakta solduğunu görür. Bununla berâber dünyâya bağlanmaktan vazgeçmez, dünyâ derdini çeker, dünyâ işine dalar. Fakat nihâyet yaptığını bırakıp gider. Böyle olduğu hâlde kimse aklını başına toplayıp yalancı dünyânın hâlini anlayamamakta ve bu yolculuğa hazırlanmamaktadır…” Kaynaklar 1) Şakâyık-ı Nu’mâniye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.21 2) Kâmûs-ul-A’lâm; c.4, s.3020 3) Türk Dünyâsı Araştırmaları Dergisi, sayı 6, s.117-130 4) Âşıkpaşaoğlu Târihi; s.27 5) Tâcü’t-Tevârih; c.5, s.2-3

Evliya

Muslihiddin bin Alaüddin Cerrahzade

Edirne – Merkez – Şeyh Şücaeddin Dergahı Osmanlı âlimlerinden ve meşhur velîlerden. İsmi, Muslihiddîn bin Alâüddîn dir. Cerrahzâde diye meşhur olmuştur. 1495 (H.901)’de Edirne’de doğdu. 1575 (H.983) senesinde Edirne’de vefât etti. Kabri, Edirne’de Şeyh Şücâeddîn Dergâhı bahçesindedir. Edirne’de büyüyüp, zamânİnİn âlimlerinden aklî ve naklî, fen ve din ilimlerini tahsil etti. Tahsilini tamamladİktan sonra bir müddet Câmi’ul-Atik Medresesi müderrisi olan Molla Lütfullah’tan ilim tahsîl edip Kitab-ül-Miftâh adlİ eseri ondan okudu. Daha sonra Allahü teâlânİn lütuf ve hidâyetiyle tasavvufa yöneldi. Babasİ tasavvuf ehli kâmil bir zât idi. Oğlunun tasavvuf yolunda olgunlaşıp yetişmesini çok arzu etmekte idi. İlk önce kabûl etmedi. Fakat, sonra babasının huzûrunda zikir ve mücâhedeyle uğraştı. Kalbinin temizlenip, nefsinin ıslahına çalışıp, bu yolda olgunlaştı. Sonra, kerâmetler hazînesi Hâcı Çelebi diye meşhûr olan büyük velî Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin sohbetine kavuşup ondan feyz aldı. 12 sene müddetle hizmetinde kalıp, kemâle geldi. Sonra talebe yetiştirmek, Allahü teâlânın yüce dînini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmakla, babasının yerine Edirne’deki Şeyh Şücâeddîn Dergâhında vazîfelendirildi. Birçok talebe yetiştirdi. Çevresindeki insanlara feyz verip aydınlattı. Sonra İstanbul’da bulunan Şeyh Muhyiddîn Dergâhında, yedi sene müddetle talebe yetiştirmek, insanlara vâz ve nasîhat edip güzel ahlâkı anlatmakla meşgûl oldu. Muhyiddîn Ali bin Bâlî, ondan feyz alıp yükselen zâtlardandır. Sonra tekrar Edirne’ye dönüp irşâd, insanlara doğru yolu anlatma vazîfesini yürütürken, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cerrâhzâde’nin talebelerinden olan Muhyiddîn Ali bin Bâlî, Ikd-ül-Manzûm isimli eserinde, hocasİnın tasavvuf yoluna ilk girişini şöyle anlatır: “Hocam Cerrâhzâde’ye tasavvufa nasıl girdiğini sordum. Buyurdu ki: “İlk zamanlar tasavvufa karşı ilgim ve isteğim yoktu. Fakat zamanla istek duymaya başladım. Bu istek gittikçe fazlalaşıyordu. Bâzı geceler arkadaşlarla ve dostlarla toplanır sohbet ederdik. Bir gece toplantıda bulunanların hepsi uyuduğu zaman, uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum sırada, âniden gökyüzünden şiddetli bir gürültü ve çeşitli sesler duyuldu. Başımı kaldırıp baktığımda, içinde bulunduğumuz evin üzerine büyük bir taşın düştüğünü ve tavanın delinip taşın evin içine indiğini gördüm. Taş, evin içinde yerin dibine girip kayboldu. Bu şiddetli gürültüyü duyan ev halkı da uyandı. Gürültünün ne olduğunu birbirlerinden sorduktan sonra tekrar uyudular. Ben ise uyuyamadım, üzerimde bir hâl meydana geldi. Son derece heyecanlanıp korktum, kalbim duracak gibi çarpıyordu. Rahatlamak için oradan ayrıldım, fakat her geçen saat korkum ve heyecanım artıyordu. Nihâyet korku ve heyecan hâlim gidip, sâkinleştim. Aklım başıma geldiği zaman gördüklerimden aklımda hiçbir şey kalmamıştı. Bir gün babam beni çağırdı ve tasavvufa girmemi teklif etti. Onun teklifini önce kabûl etmek istemedim. Bu esnâda gözümden perde kaldırıldı ve bana kabir ehlinin hâlleri gösterildi. Kabir ehlinin yanında sabaha kadar kaldım. Arkadaş ve akrabâlarım üzüntü ve sıkıntı içindeydiler. Onlara iltifât etmedim ve sözlerinden yüz çevirdim.” dedi. Talebesi Ali bin Bâlî ona kabir ehlinin hâlleriyle ilgili neler gördüğünü sorunca da; şöyle anlattı: “Allah onlara rahmet etsin. Onları kabirlerinde, evlerinde oturdukları gibi oturur hâlde gördüm. Bâzılarının kabri çok genişti. Kendileri sevinçli, refâh ve sürûr içinde idiler. Bir kısmı da oturduğu yerin darlığından ayağa kalkamıyordu. Bâzısının kabirleri dumanla dolmuş, bâzısının kabri ateşten kıpkırmızı idi. Bâzılarını zayıf ve ızdırap içinde gördüm. Onlarla konuşup hâllerini ve ölüm sebeplerini sordum. Hallerini anlattılar. Ayrıca bana gelip duâ istediler. Bu sırada kendimi bâzan İstanbul’da, bâzan Bursa’da, bâzan da hiç bilmediğim başka yerlerde görüyordum. Bütün bu hâlleri hayretle seyrettim. Bu hâl bir müddet devâm etti. Daha sonra anladım ki, babamın evindeyim. Aynı hâlim devâm ederken bir de baktım, bir kişi gelip elimden tuttu ve beni bir yere götürdü. Onunla berâber birçok garîb ve acâib yerlerden geçtikten sonra, bir dağın tepesine ulaştık. Orada bir zât oturuyordu. Adam beni o zâta takdim edip, size talebe getirdim dedi. O zâtın önünde diz çöktüm. O zât benim sağ elimden tuttu ve bir işâret koydu. Başka bir şahıs getirildi. Ona da bana yaptığının aynısını yaptıktan sonra, bize kalkmamızı ve bir kulübeye girmemizi emretti. Oraya gittiğimiz zaman, o kulübenin kapısı bize açıldı. İçeriye baktık. İçi, isi ve dumanı olmayan kor ateşle dolu idi. İçeri girmekten çekindik. Fakat zor ile içeriye sokulduk. Arkamızdan kapı kapatıldı. Orada, vücûdumuzun ateş değmedik yeri kalmayıncaya kadar yandık. Sonra kapı açıldı ve çıkmamız emredildi. Bizi getiren adam geldi, önceden geldiğimiz yere götürdü. Bu hâl üzerimden gittikten sonra, babam odama geldi. Sıkıntılı olduğumu görüp, sebebini sordu. Ona başıma gelenleri anlattım. Babam cevâbında; “O gördüğün ateş, ilâhî muhabbet ateşidir. Bu gördüklerin, senin Hak yoluna gireceğine ve tasavvufu seven kişilerden olacağına delâlet eder.” dedi. Babamın huzûrunda tövbe ettim. O andan sonra mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve zikirle meşgûl oldum. İşte bu geceden sonra, kendimi beğenmekten, kibirden kurtulup, âciz, muhtaç bir kul olduğumu anladım. Kendimden geçme ve bâzı hâller hâsıl olmaya başladı. Tasavvufa karşı meylim, isteğim ve Allahü teâlânın aşkının cezbesi fazlalaştı. Büyük bir teslimiyet ve sâkinlik hâline girip, çok ibâdet etmeye başladım. Allahü teâlâ bana çok şeyler ihsân etti. Daha sonra beni, kerâmetler hazînesi, Allahü teâlânın velî kulu olan Hacı Çelebi diye meşhûr olan Abdürrahîm el-Müeyyedî’nin hizmetine verdi. Uzun zaman onun hizmetinde bulunup, zikir ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapma ile meşgûl oldum. Bana talebe yetiştirmek husûsunda icâzet, izin belgesi diploma verdi.” Hocasının huzûrunda meydana gelen hâllerini de şöyle anlattı: “Hocamın hizmetinde halvette iken, zikre ve Kelime-i tevhîd söylemeye devâm ediyordum. Heybetli bir zât gelip, elleriyle, göğsümü yarıp, öyle bıraktı. Sonra göğsüm eski hâline döndü. Tekrar gelip, iki taraftan da vücûdumu yardı. Bu iş saatlerce sürdü. Bundan dolayı çok şiddetli acı ve ızdırap hissettim. Sonra, bende tasavvufta fenâ denilen hâl hâsıl oldu. Sâkinleşince, bu hâlimi hocama arz ettim. Çok sevindi, bana matlûba, sevgiliye kavuştuğumu müjdeledi. Bundan sonra bana talebe yetiştirme husûsunda icâzet verip, babama gönderdi.” Cerrâhzâde , âlim, fazîlet sâhibi, asrının bir tânesi ve zamânının iftihârı idi. Talebelerinin kalbine hitâb ve tesir etmede büyük bir tasarruf sâhibi idi. Sohbetinde bulunanlar kısa zamanda yükselirdi. Devamlı olarak insanlara hayrı tavsiye eder, vâz ve nasîhatte bulunurdu. Çok ibâdet ederdi. Birçok kerâmetleri vardı. Bu kerâmetlerinden bâzıları: Talebelerinden Ali bin Bâlî anlatır: “Onun sohbetinden sonra îtikâfda bulunurdum. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, mescidde zikirle meşgûl iken, hocam Cerrâhzâde de mescidin bir kenarında kıbleye yönelmiş vaziyette murâkabeye varmıştı. Onun, bir ân için bana iltifât edip baktığını düşündüm. Bu anda beni kuvvetli bir cezbe hâli kapladı. Benim üzerimde garîb hâller zuhûr etti. Neredeyse kalbim duracaktı. Sonra bu hâlimin, onun tasarrufuyla olduğunun farkına vardım. Allahü teâlânın lütuflarına kavuştum.” Onun talebelerinden Osman Rûmî anlatır: “Bir gece mum yaktım ve odama getirip, direğin üzerine koydum. İşime başladım. Uyuya kalmışım. Mum bitmiş, onun ateşinden direk yanmış, neredeyse oda da yanmak üzereyken uyandım, ateşi söndürdüm. Allahü teâlâya şükrettim. Bu hâli kimse bilmiyordu ve kimseye de anlatmamıştım. Sabah olunca, hocam Cerrâhzâde’nin sohbet meclisinde idim; beni azarladı ve; “Neredeyse evi yakacaktın. Bir daha böyle yapma. Uyanık ol. Bu işini gizli tut.” buyurdu.” Yine Molla Muhyiddîn Ahîzâde anlatır: “Edirne’de Atik Medresesinde müderris idim. Benim yanıma bir derviş geldi. “Sana bir müjdem var. Ancak âilem ve çocuklarımın nafakası yok. Bir şey vereceğini umarak geldim.” dedi. Ondan neyi müjdeleyeceğini sordum: “Sen, büyük vezîr Rüstem Paşanın Hayrabolu’da yaptırdığı medresede müderris olacaksın. Haber sana filan saat gelecek.” dedi. Onun vermiş olduğu habere inanmadım. Herhangi bir şey de vermeden geri gönderecektim. Sonra bu haberin nereden çıktığını ve onun kim olduğunu sordum. “Ben, Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin sevenlerindenim. Âile fertlerimin çok ve fakir olduğumu, borçlarımı ödemekte sıkıntı çektiğimi ona arz ettim. Bana buyurdu ki: “Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana MollaMuhyiddîn’in Atik Medresesinden, Rüstem Paşa Medresesine naklolacağını haber verdi.” buyurdu. Bu haber Cerrâhzâde hazretlerine filân gün filân saatte ulaştı. Ben sizi bilmediğim ve tanımadığım hâlde size gönderdi. Bu haberi müjdele, umulur ki, size yardım eder ve bâzı sıkıntılarınızı giderir.” buyurdu. Onun emrine uyarak bu maksadla size geldim.” dedi. Bundan sonra onun getirdiği habere inandım. Ona bir şeyler verdim. “Eğer senin dediğin gibi olursa, başka şeyler de veririm. Bâzı zarûrî ihtiyaçlarını gidermeyi söz veriyorum.” dedim. Derviş yanımdan gitmişti. Ben olur mu olmaz mı diye tereddüd içinde iken, onun müjdelediği husus, bildirdiği zamanda bana haber verildi.” Keramet ve Menkıbeleri Cerrahzade’nin Selamı Var Ahîzâde (Molla Muhyiddîn) anlatır: “Bir gün bulunduğumuz beldeden bir yere gitmek üzere yola çıkmıştık. Hava çok sıcaktı. Son derece sıkıntılı ve harâretli bir hâle düştük. Susuzluk son haddine varmıştı. Kâfilede ise hiç su kalmamıştı. Bize suyun bulunduğu yeri gösterecek birisi de yoktu. Susuzluktan ve harâretten ölüm derecesine geldik. Bindiğim hayvandan indim ve hâlimi düşünerek oturdum. Bir de baktım, uzaktan bize doğru yaklaşan bir karaltı gözüktü. Bize yaklaşınca, ayağa kalkıp karşıladık. Yanımıza gelince, heybesini sırtından indirip, içinden birkaç karpuz çıkardı ve önümüze koydu. “Size Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin selâmı var. Yola gidebilmeniz için bu karpuzları yiyiniz. Bundan sonra azıksız yola çıkmayınız buyuruyor.” dedi. Adama nereli olduğunu ve ne için geldiğini sordum. Cevâbında; “Şu dağın ardındaki Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde’nin köyündenim. Bana; “Filân medresenin müderrisi Molla Muhyiddîn yoldadır. Şiddetli susuzluğa düşmüştür. Biriniz şu karpuzları ona çabukça götürüp versin” buyurdu. O, filân yerde ikâmet etmektedir. Ben onun emrine uyup, sizin tarafınıza bunun için geldim.” dedi.” Kaynaklar 1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.263 2) Ikd-ül-Manzûm (Vefeyât Kenarında); c.2, s.312 3) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.367

Evliya

Bahaeddin Bin Lütfullah

İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmi Mevlânâ Behâeddîn bin Şeyh Lütfullah ‘tır. Doğum târihi kaynaklarda bulunamamıştır. 1490 (H.895) senesinde Edirne’de vefât etti. Babası Şeyh Lütfullah , Hak yolu yolcularının rehberi ve helâke uğrayanların, İslâmiyetten uzaklaşanların kurtarıcısı Şeyh Hâcı Bayrâm hazretlerinin önde gelen halîfelerinden idi. Bu sebeple Behâeddîn, daha küçük yaşta iken o yüce velînin elini öpmek ve duâsına kavuşmak şerefine nâil oldu. Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretleri tâcını Behâeddîn’e hediye etti. O bu tâcı ömrünün sonuna kadar başından çıkarmadı ve eriştiği dereceleri hep Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretlerinin tasarrufu bereketi bildi. Zamânındaki büyük âlimlerden ilim öğrenerek yetişen Mevlânâ Behâeddîn , daha sonra Hâcezâde Muslihuddîn Mustafa bin Yûsuf’un hizmetine girdi. Kısa zamanda yükselerek, Hâcezâde’nin ders vekîli oldu. Önce gelen hakîkî İslâm âlimlerinin yaptıkları gibi edebe riâyet ile ilmini arttırdı ve büyük âlimlerden oldu. İlminin çokluğu ile berâber, fazîlet ve güzel hâllerde de çok üstün idi. Vakitlerinin çoğunu ilim ve ibâdete ayırdı. İlimde çok yükselip, insanlara faydalı olacak, ders verecek hâle gelince, Balıkesir Medresesine müderris oldu. Sonra Bursa’da Yıldırım Bâyezîd Han Medresesinde görevli iken, Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından İstanbul’da yaptırılan Sahn-ı Semân medreselerinden birine tâyin edildi. Bir müddet sonra, bu vazîfeye Magnisâvîzâde’nin tâyin edilmesi ile, tekrar Bursa’daki vazîfesine döndü. Bir zaman sonra, kendisini sırf ibâdet ve tâata vermek, başka hiçbir şeyle meşgûl olmamak istedi. Bunun için müderrislik vazîfesini bırakıp, Balıkesir’de yerleşti. İnsanlardan ayrı, kendi hâlinde yaşamayı tercih etti. Sultan İkinci Bâyezîd Han, Edirne’de büyük ve mükemmel bir medrese yaptırınca, buraya, ilk müderris olarak bizzât Mevlânâ Behâeddîn ‘i tâyin etti. Böylece bu kıymetli vazîfeye tekrar başladı. Mevlânâ Behâeddîn hazretleri 1490 (H.895) senesinde vefâtına kadar bu görevde kaldı. Pekçok talebe yetiştirdi. İnsanlar ondan çok istifâde ettiler. Vefâtı üzerine şu târih düşürüldü: “Asrın âlimi Behâeddîn’i kaybettik Rabbim ona rahmet et diye târih dedik.” Rivâyet olunur ki, Mevlânâ Behâeddîn hazretleri , bir gün Edirne’de velîlerden birine rastladı. O zât Mevlânâ’ya; “Yolculuk zamânı yaklaştı. Âhirete göç etmek zamânı geldi. Devamlı âhiret hazırlığında bulunmalı değil mi?” diye hitâb etti. Mevlânâ tebessüm ederek; “Evet!” mânâsına başını salladı. Bu konuşmadan sonra evine gelen Mevlânâ, vasiyetini yaptı.Yedi gün hasta yattıktan sonra vefât etti. Onu sevenler, vefâtına çok üzüldüler. Kaynaklar 1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye (Arabî); c.1, s.219 2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi(Mecdî Efendi); s.213 3) Tâcü’t-Tevârih; c.5, s.162 4) Edirne ve Paşa Livası; s.99-100

Evliya

Pamuk Kadı – Abdüllatif Efendi

edirne – merkez – kasımpaşa camii Anadolu’da yetişen İslâm âlimlerinden ve büyük velîlerden. İsmi, Abdüllatîf olup, “ Pamuk Kâdı ” diye tanınmıştır. Kastamonu vilâyetinden olup doğum tarihi bilinmemektedir. 1532 (H. 939) senesi Ramazân-ı şerîf ayında, Kadir gecesi Edirne’de vefât etti. Abdüllatîf Efendi , zamânındaki âlimlerden okuyup ilk tahsîlini tamamladıktan sonra, Mevlânâ Muslihuddîn Yârhisârî ve Anadolu kadıaskeri olan İmâm Şeyh Mahmûd’un sohbet ve hizmetlerine girdi. İlim öğrenmekteki gayret ve istidâdının çokluğu sebebiyle, kısa zamanda yetişerek kemâle geldi ve medreselerde ders verecek, talebe yetiştirecek seviyeye ulaştı. Evvelâ Dimetoka Medresesinde müderris oldu. Bundan sonra; Edirne’de Ali Bey, İstanbul’da Eski İbrâhim Paşa, Kalenderhâne, Ebû Eyyûb-i Ensârî ve Mahmûd Paşa, Edirne’de Üçşerefeli, Manisa’da Manisa medreselerinde müderrislik yaptı. Bu medreselerde tam bir muvaffakiyet ile vazîfe yaptıktan sonra, Heşt Behişt (Sekiz Cennet) ünvânıyla tanınan Sahn-ı semân medreselerinden birinde müderris oldu. Bundan sonra, Edirne’de Sultan Bâyezîd Hân Medresesine müderris oldu. Burada da bir müddet vazîfe yaptıktan sonra, kâdılık yapması uygun bulunup, yine Edirne kadısı oldu. Bu vazîfesi sırasında Pamuk Kâdı nâmıyla meşhur olan Abdüllatîf Efendi , haram ve şüphelilerden çok sakınan, zühd ve takvâ sâhibi, çok ibâdet eden, duâsı makbûl bir zât idi. Temizliğe çok riâyet ederdi. Allahü tealâya olan muhabbeti ve bu muhabbetin elden çıkmak endişesinden meydana gelen korkusu pek fazla idi. Bu muhabbet ve korku ile, tam bir tevâzu ve gönül kırıklığı içerisinde ibâdet ederdi. Gâyet yumuşak huylu, hoş tabiatlı, pek latîf, hoş ve her yönden temiz, ince rûhlu bir kimse idi. Zamanının zâhirî ve bâtınî ilimlerinde ihtisas yapmış, söz sahibi olmuştu. Ayrıca “ilm-i ledün” denilen, hikmet ve muhabbet-i ilâhiyeye âit yüksek ilimde de çok ileriydi. Zamânının tamâmını ilim ve ibâdete ayırmıştı. Vaktinin hiçbir ânını zâyi etmez, evinde bulunduğu müddetçe zikir ve tâat ile meşgûl olur, kitap mütâlaa ederdi. Beş vakit namazda câmiye gider, bâzı zamanlarda da câmide îtikâf hâlinde bulunurdu. Yâni ibâdet niyetiyle câmide bir müddet kalırdı. Allahü teâlâya ve O’nun dostlarına karşı muhabbet kaynağı olan güzel meclisinde, âsî ve aşağı kimselerle, itâatkâr ve yüksek derece sâhibi olanları hep hayır ile yâd eder, insanların, beğenilen, uygun olan iyi taraflarını söylerdi. Eğlenceye, alaya sebeb olacak boş ve lüzumsuz sözleri söylemekten nefret eder, böyle yapmanın çirkinliğini anlatırdı. Hep dünyâ ile meşgûl ve dünyâya düşkün olanlar ile hiç alâkadâr olmaz, onlara rağbet etmezdi. Onlarla yakınlık ve berâberlik hâlinde olmanın, onların bitmeyen işleriyle, tükenmeyen sıkıntı ve gamlarıyla gamlanmak olacağını bildirirdi. Faydası, menfaati az olan dünyâ malının hevesiyle, sâf, pâk, arı ve temiz kalbini doldurmazdı. Âhirete yarar işleri yapmakta gâyet titizlik ve hassâsiyet gösterir, bu hususta hiçbir zaman gevşek davranmazdı. Dünyâ ile âhiretin birbirine zıt olduğunu bilir, birini memnûn etmeye çalışılınca, diğerinin güceneceğini bildirirdi. Dünyâya düşkün olanların âhıretlerini harâb ettiklerini, âhiretini düzeltmeye gayret edenlere ise Allahü teâlânın dünyâyı hizmetçi kılacağını söylerdi. Rivâyet edilir ki, evliyâlık meclisinin parlak kandili, kerâmet âleminin bağı ve gülşeni olan İbrâhim Gülşenî hazretleri, Mısır’ın Kâhire şehrinden İstanbul’a geldiği zaman, Mevlânâ Abdüllatîf Efendi ile karşılaştı. İlm-i ledün sâhibi ve Hak âşığı olan bu iki zât, birbirlerine çok muhabbet ettiler. İbrâhim Gülşenî hazretleri, kerâmet olarak Abdüllatîf Efendiye vefât edeceği seneyi işâret edip, bu çok gizli sırdan haber vermişti. Aradan zaman geçip, Abdüllatîf Efend i Edirne’deki vazîfesinden ayrılarak ikinci defâ Sultan Bâyezîd Han Medresesine müderris oldu. Vefât ettiği senenin Ramazân-ı şerîf ayının ortasında, o aya aid olan ücreti kendisine verildiğinde; “İnşâallah biz, bu Kadir gecesi vefât etsek gerektir. Vakfın hakkı üzerimizde kalmasın.” diyerek, üç günlük ücreti geri verdi. Bunu duyanlar, hayret ve üzüntüye kapıldılar. Pamuk Kâdı, bildirdiği şekilde, Kadir gecesinde vefât edip, Kasım Paşa Câmiinin avlusunda defnedildi. Kaynaklar 1) Şezerât-üz-Zeheb; c.8, s.233 2) Sicilli Osmânî; c.3, s.359 3) Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.459 4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.13, s.183

Evliya

Şeyhülislam Abdülkerim Efendi

Edirne – Merkez – Sultan cami yakınındaki Sıbyan mektebinde Osmanlı Devleti şeyhülislâmlarından ve velî. Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1495 (H. 900) senesinde Edirne’de vefât etti. Sultan İkinci Murâd Hanın beylerinden Mehmed Ağa tarafından, esir edilen hıristiyan çocukları arasında Osmanlı başşehrine geldi. Yapılan zekâ testinde ilk derecelere girdi. Bunun üzerineMehmed Ağa tarafından Şehzâde Mehmed Çelebiye (Fâtih) hediye edildi. Abdülkerîm adını aldı. Sarayda İslâm terbiyesine göre yetiştirilip, Türkçe öğretildi. Arapça ve Farsçaya vâkıf oldu. Meşhûr âlim Alâeddîn Ali Tûsî’den ilim öğrendi. Molla Fenârî ‘nin oğlu Muhammed Şah Fenârî ve Alâeddîn Tûsî’nin talebesi olan Sinân-ı Acemî’nin ilminden istifâde etti. Aklî ve naklî ilimlerde âlim oldu. İstanbul’un fethinden önce bâzı medreselerde müderrislik yaptı. Fetihten sonra, İstanbul’da açılan medreselerden birine, daha sonra da Sahn-ı Semân medreselerine müderris tâyin edildi. Molla Abdülkerîm Efendi , güzel ahlâkı, cömertliği ve insanlara olan şefkat ve merhametiyle çok sevildi. Pekçok talebe yetiştirdi. Halktan ve devletin ileri gelenlerinden pekçok kimseye nasîhatlerde bulundu. Pekçok günahkârın tövbe edip sâlih amel işlemesine, birçok kâfirin müslüman olmasına vesîle oldu. Herkes tarafından sevildi ve hürmet gördü. Kitap yazmak için fazla vakit bulamayan Abdülkerîm Efendi , Sa’deddîn Teftâzânî’nin eserlerindenTelvîh’in baş kısmına ve Metâlî’ye hâşiyeler yazdı. Abdülkerîm Efendi 1488’de Molla Gürânî’ nin vefâtından sonra şeyhülislâm oldu. 1495 senesinde vefât edinceye kadar bu vazifede kaldı. Edirne’de Sultan Câmii yakınında yaptırmış olduğu sıbyan mektebinin bahçesinde defnedildi. KERÂMET VE MENKÎBELERİ GEL KEREM EYLE Fâtih Sultan Mehmed Hanın vezirlerinden Mahmûd Paşaya yakınlığı ile tanınan Molla Vildân anlatır: Birgün Mahmûd Paşa, söz arasında beni çok sevdiğinden bahsetti. Ben de, onun Molla Abdülkerîm Efendiye olan ilgisinden bahisle; “Siz, benden çok Abdülkerîm Efendiyi seversiniz.” dedim. Mahmûd Paşa da; “Evet, doğru söyledin.” dedi. Sonra; “MollaAbdülkerîm sizin Cennet’e girmenize sebep mi olacak ki, bu kadar seviyorsunuz?” diye sordum. Mahmûd Paşa şöyle anlattı: Cennet’e sokacak desem de olur. Çünkü o, benim günahlardan tövbe etmeme vesîle oldu. Fâtih Sultan Mehmed Hanın kapıcıbaşısı iken, bir günâha mübtelâ olmuştum. Bir sabah Abdülkerîm Efendi, evimizi şereflendirdi. Bir müddet sohbetten sonra, ayağa kalktı. Hürmet ve tâzimle kapıya kadar yolcu ederken, bana döndü ve; “Dünyâ ve âhiretine yarar bir sözüm var ki, iyi dinleyip kötülüklerden sakınasın.” dedi. Ben de; “Buyurun.” dedim. Sözüne devâmla; “Elhamdülillah, ilim sâhibisin ve pâdişâhın da yakınlarındansın. Çok geçmeden vezîrlik makâmına yükseleceğin âşikârdır. Ne yazık ki, içini ve dışını günah pisliklerinden temizlemeye gayret etmezsin. Vezîrlik makamı, akıllı kimselerin durağıdır. Osmanlı Devletinin yüce dîvânı, temiz insanların toplandığı bir yerdir. Gel kerem eyle, içini o günah pisliklerine bulama ve dalâlet çukurlarına düşüp debelenme!” dedi. O bana bu nasîhatleri verirken, hava soğuk olmasına rağmen boncuk boncuk terledim. Hemen o ânda tövbe ettim ve onun bildirdiği doğru yoldan ayrılmadım. Bunları dinleyince ben de; “Gerçekten onu sevmek yalnız size değil, bize de vâcib oldu.” demekten kendimi alamadım.” KAYNAKLAR 1) Şakâyik-ı Nu’mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.176 2) Devhat-ül-Meşâyıh; s.12 3) Tâc-ül-Tevârih (Ulemâ kısmı) 4) Kâmûs-ul-Â’lâm; c.4, s.3089 5) İlmiye Sâlnâmesi 6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

Evliya

Berkuka Baba

edirne – Merkez – Berkuka sokak ……………

Evliya

Vahdeti Osman Efendi

edirne – merkez – seyyidler mezarlığı Aslen Üsküp’lü olan Osman Vahdeti Efendi, İsmail Hakkı Bursevi’ye Üsküp’te görev yaparken intisap etmiş ve onunla birlikte Köprülü, Ustrumca ve Bursa’ya gitmiştir. Bir müddet İstanbul’da Osman Fazli-i İlahi’nin hizmetinde de bulanan Vahdeti, İsmail Hakkı ile beraber Magosa’ya Fazli’yi ziyarete gitmiş, vefatına kadar orada kalmış, cenazesinin yıkanmasına yardım etmiş ve cenazesini kıldırmıştır. Vahdeti, Fazli’nin oğlu Ali Dede ile birlikte Kıbrıs’tan İstanbul’a dönmüş ve daha sonra şeyhin tavsiyesine uygun olarak tekrar Bursevi’nin yanına gelmiştir. Osman Efendi’nin önemli bir hususiyeti de, İsmail Hakkı’yı·, şeyhi Fazli ile ilgili hatıratını kaydettiği Tamamü’l-Feyz’ı yazmaya teşvik etmiş olmasıdır. Halife olarak Edirne’ye gönderilmesi ve orada uzun süre kalması nedeniyle Edirneli olarak da şöhret bulan Osman Efendi’ye “Vahdeti” mahlası şeyhi İsmail Hakkı tarafından verilmiştir. Edime’de hem Celvetiyye adabı üzere irşadla hem de tedrisle meşgul olan Vahdeti Osman, Ramazan 1110/Mart 1698’de Hasan Sezayi-i Gülşeni ile kısa bir müddet birlikte bulunmuş, bu esnada aralarında büyük bir sevgi ve muhabbet husille gelmiştir. Bu muhabbetin etkisinden olacak ki, Vahdeti’nin başladığı nazmı Sezayi tamamlamış ve Divan’ına almıştır. Söz konusu bu nazın şöyledir: Bana sensiz yemek içmek haram-ender-haram olsun Firakınla geçen günler kıyam-ender-kıyam olsun Perişanlık diler dil kayd-ı zülfünde nice demdir Hevadarın olanlar sevdiğim ko bi-nizam olsun Fena gül-zarın servi durur ber-pa ayağ üzre Hakikat bağı servisin sana herdem hıram olsun Bana güldürme ağyan tecellinle beni güldür Nigah et bana ‘uşşakın içinde ihtiram olsun Dilersen yar ile vahdet koma ağyarı kalbinde Safa-yı Vahdeti tek bul Sezayi ihtimam olsun Vahdeti Osman Efendi, 1136/ 1724’te Edirne’de vefat etmiş ve Uzun Kaldırım’da Ayşe Kadın Hanı (Ekmekçizade Ahmed Paşa Kervansarayı) bitişiğindeki Seyyidler Kabristanı’na defnedilmiştir. İrtihallerine dair oğlu Senai bir manzume inşad etmiştir ki, o da şöyledir: Hükm iderdi dar-ı dehre ol Süleyman-ı zaman Misl ü manend ü naziri yoğidi kadan ka’a Böyle bir zat-ı mükerrem kutb-ı devran idi kim Gelmedi fevkinde bir er anın asrında şeha Salifü’z-zikrin kemalin anladın bildinse ger Cümle irfanında anın dere olundı bi-riya Bu Senai derd-mendi eyledi kaim-makam Gitdi (ler) ahbab u daye eylediler elveda Gülşeni Nazir İbrahim Efendi’nin, onun vefatına söylediği tarih ise şu şekildedir: Pişva-yı fazılan-ı Edrine gitdi hayf Eyleye ya Rabbi mesken lutfun ile cenneti Harf-i cevherdar ile tarihini didi Nazir Hu diyü ‘Osman Efendi içdi cam-ı vahdeti 1136/ 1724 Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Bedreddin Baba

Şeyh Bedreddin Efendi (ö. XVI. asır), “ Bedreddin Baba ” demekle meşhür olup, Sultan II. Bayezid devri (1481-1512) süfilerindendir. Hace Yakub Çerhi (ö. 851/ 1447)’nin halifesi Şeyh Molla Abdullah İlahi (ö. 896 / 1491)’den tarikat icazeti almış ve şeyhinin vefatından sonra Edirne’ye gelerek burayı vatan edinmiştir. Bedreddin Baba’nın, halktan inkita ve uzlet ederek evinden dışarı çıkmadığı ve bu halde vefat ettiği, bilcümle tarikatın bedri, hakikat erbabının sadrı, gerek halk gerekse aydın zümrenin mürşidi olduğu nakledilmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Hacı Mustafa Tekfurdaği

Hacı Mustafa Efendi , aslen Tekirdağlı olup, Edirne’de ikamet etmiştir. “Helvacı Baba” olarak da tanınan Tekfurdaği, Pir Nureddin Cerrahi (1133/ 1721)’nin halifelerindendir. Hacı Mustafa Efendi’nin Nureddin Cerrahi’ye intisab edişi kaynaklarda şöyle anlatılmaktadır: “ Pir Nureddin Cerrahi , Sultan III. Ahmed’in annesi Gülnüş Emetullah Valide Sultan’ın şifalarına aziz nefesleri ve duası ile vesile olmasından sonra saraydan dergaha dönerken kendileri için hazırlanan saltanat kayığına binmeyip, bir pazar kayığı (dolmuş kayığı) ile Balat İskelesi’ne gelirler. Saraydan kendilerine hediye olarak verilen bir bohça ile, on kese akçeyi kayıkta bulunan diğer müşterilerden birini işaret ederek, Süleyman Veliyyüddin Efendi’ye o zata verilmesini emrederler. “Bu zatın bir ihtiyacı var, o ihtiyacını bununla görsün” buyururlar. Süleyman Veliyyüddin Efendi işaret edilen kişinin kulağına eğilip yavaşca “Şeyh Nüreddin Efendi’nin bu bohçayı ve on kese akçeyi hediye ettiğini ve bunlarla ihtiyacını giderebileceğini” söyler. Meğer Hafız Mustafa Efend i ismindeki bu zatın kızına kısmet çıkıp, kendisi de kızına çeyiz tedariki için İstanbul’a gelmiş olduğu, fakat yanındaki paranın çeyiz almaya yetmediğinden, kederli ve üzüntülü bir halde bulunuyormuş. Balat İskelesi’nde bu ihsana nail olan ve bu dünyevi derdi derman bulan Hafız Mustafa Efendi bu açık keramet ve yüksek yardımdan fevkalade etkilenip, Pir Nureddin Cerrahi’yi takiben Karagümrük’teki dergaha gelir ve ona bende olur. Daha sonra memleketine dönüp, kızını evlendirdikten sonra tekrar Hankah-ı Şerife avdet ederek çile, halvet ve hizmetten sonra tac-hırka giyip, hilafet alarak memleketine gider. Mustafa Efendi, mürşidi İstanbul’da hilafet aldıktan sonra Edirne’ye dönmüş, Hoca İvaz Mahallesi’nde, Yeni Tekke ismiyle anılan dergahı yeniden inşa ettirerek irşad faaliyetlerine başlamıştır. Bu arada hac farizasını yerine getiren Mustafa Tekfurdaği, hacdan sonra Edirne Üç Şerefeli Camii’ne imam olarak tayin edilmiş, 1180/ 1766’da irtihal ederek bu dergahın cümle kapısının sağ tarafına kendilerine mahsus türbeye defnolunmuştur. Halifesinin olmadığı ve tekkesinin mukabele gününün Pazar olduğu belirtilmektedir. Edirne Cerrahi Tekkesi Aynı zamanda “Cerrahi Tekkesi” ve “Horozlu Tekke” diye de bilinen Yeni Tekke, Çavuş bey Mahallesi’nde, Horozlu Caddesi’nde doksan altı numaradadır. Hacı Mustafa Tekfurdaği için yapılmış Cerrahi tekkesidir. Şeyh Mustafa Tekfurdaği, bu tekkenin türbesinde medfundur. Tekkede Mustafa Tekfurdaği ve onun oğlu Seyyid Mehmed Nureddin (Nüri) Efendi’nin şeyhlik yaptığı bilinmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Hacı Mustafa Boluvi

Edirne – Merkez – Süle Çelebi Camii Şa’baniliğin Karabaşiyye kolu şeyhleri büyüklerinden olan Hacı Mustafa Boluvi , Edirne Süle Çelebi Mahallesi’nde olan Şah Kadın Tekkesi şeyhidir. Aslen Bolulu olan Mustafa Efendi , Şeyh Abdüllatif Halebi’nin şeyhi Karabaş-ı Veli’nin de halifesidir. Tam adı, Mustafa b. Ali el-Boluvi , el­ Doğani el-Mısri el-Edirnevi’dir. “Mısri Şeyh Hacı Baba” diye meşhur olmuştur. Mısır’da bulunduğu gibi İstanbul’a gelip Doğancılar Ocağı’nda görev yapmış, merhum Musahip Paşa’ya Doğancıbaşı olarak Üsküdar’da iken 1083/1672-73 ile 1084/1673-74 seneleri arasında Karabaş-ı Veli’ye intisab ile 1087/1676’da Şam’da Kol Kethüdası olarak 1094/1683 senesine kadar kalmıştır. 1096/ 1685’de Karabaş-ı Veli ile Harameyn’e giderek hizmetlerinde bulunmuş, 1097/ 1686 senesi Muharrem ayının ilk günlerinde Ravza-i Mutahhara’da, ravza ile minber arasında bir yerde, kendisinden halifelik icazetini almıştır. Karabaş-ı Veli’nin dört yüz seksen beşinci halifesidir. Mustafa Boluvi , şeyhi Karabaşi’nin vefatından sonra Kahire’ye gitmiş, burada Karameydan denilen mahalde büyük bir hankah yapıp, tarikatı yaymıştır. Bizim tahminimize göre onun buradaki irşad faaliyetleri 1097/ 1686’dan sonradır. Senai şeyhin burada dokuz seneden fazla kaldığını 1110/1699’da da Edirne’ye geldiğini belirtir. Daha sonra ise İstanbul’a dönen Boluvi’nin on iki halifesi olup, bir kısmını Kudüs’e, bir kısmını da Şam’a göndermiştir. 1124/ 1712 yılında Edime’de olan Boluvi’nin, Mısır, Şam, Kudüs ve Halep’teki halifelerinden mektuplar gelmiştir. Mısır halkı kendisine ram olmuştur. Dokuz sene Mısır’da, on sene Edirne’de bulunmuştur. Boluvi Edirne’ye geldiğinde, onu, Uşşaki şeyhlerinden Osman Sıdki Efendi (ö. 1114/ 1702) karşılamıştır. Burada iki sene kadar Sultan Selim Medresesi’nde bir odada kalmıştır. Merhüm İbrahim Paşa’nın eşi kendisine Uzun Kaldırım diye bilinen yerde bir tekke inşa ettirmiş ve 1129 / 1717531 senesine kadar burada vazife yapmıştır. Senai, onunla ilgili bir hatırasını şöyle nakleder: “Bu fakir, merhum Hacı Baba ile Edime’de 1124-25/ 1713 senesinde sohbet ederken, Mısır, Şam, Kudüs ve Halep’ten halifelerinin mektuplan geldikçe kemal-i safasından hamd ve şükredip ağlardı. Öyle nakledilir ki, Mısır’da iken Mısır halkını kendisine bağlamıştır ki, bunların içinde bir çok şeyh de bulunmaktadır. Hacı Baba Mısır’da dokuz sene kadar irşad kutbu olmuştur”. Boluvi Şeyh Mustafa Efendi, Karabaş-ı Veli’nin Hasan ve Hüseyin adındaki oğullarını İstanbul’a göndermiştir. Bu zatın da, on iki halifesinin olduğu Senai’nin rivayetleri arasındadır. Boluvi’nin silsilesi, Karabaş-ı Veli, Şeyh İsmail Çorumi, Şeyh Ômer Fuadi ve Şeyh Muhyiddin vasıtasıyla Hacı Şa’ba.n-ı Veli’ye ulaşır. 1129/1717 tarihinde Edirne’de irtihal edip, Tarlakapı’da tekkesi yakınında olan Süle Çelebi Camii sahasına defnedilmiştir. Kabirlerinin üzerinde türbe yoktur. Yalnız taş vardır. Şabani tacı tersim olunmuştur. Mezar taşının üzerine Şeyh Cemaleddin Uşşaki’nin söylediği şu tarih yazılıdır: Hazret-i Şeyh Mustafa pir-i tarik-i Halveti Nice sal olmuş idi rahına anın rehnüma Sığmadı anın kemali çün cihan-ı faniye Anın içün koyup anı eyledi ‘azm-i beka Rabb-i ‘İzzet kabrini pür-nur ide ta haşre dek Ruhunu takdis ide hem lutf-ı fazlıyla Hüda Çıktı ikilik rüsumdan dedim tarihini Bu fenadan gitdi ‘alem kutbu Hacı Mustafa (1129/ 1717) Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Bayezid Halife

Bayezid Halife (ö. 922/ 1516’dan sonra)’nin nerede ve ne zaman dünyaya geldiği hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Babasının adı Abdullah olup, “Bayezid-i Rumi” ve “Derviş Bayezid” diye de tanınmıştır. Çelebi Halife adıyla meşhur olan mürşidi Cemal Halveti ‘nin işareti üzerine Edime’ye gelip yerleşmiştir. Kendisi için Kıyık Mezarlığı yanında Bacdarhane adlı mahalde padişah şerbetdarlarından Hamza Bey tarafından bir zaviye inşa edilmiş ve tekkeye gelir getirmesi için de bir de köy vakfedilmiştir. Vefatına kadar Edirne’de yaşamış ve tekkesinin civarına defnedilmiştir. Vefat tarihi hakkında kaynaklarda değişik rakamlar verilmekle birlikte, kendisi Sırrı Canan adlı eserini 922/ 1516’da yazdığını ifade ettiğine göre bu tarihten sonra vefat etmiş olmalıdır. Bayezid Halife, zühd, takva ve irfanı ile tanındığından mertebesinin Bayezid-i Bistami (ö. 234/848)’ye yakın olduğunu belirtmek için kendisine “Bayezid-i Sani” de denilmiştir. Mevlana Cami’den tercüme ettiği, “Kendi hüsnün hüblar şeklinde peyda eyledi/ Çeşm-i ‘aşıktan dönüp anı temaşa eyledi” beyti Türk tasavvuf edebiyatının en tanınmış beyitlerindendir. Muhyi adlı bir müridinin telif ettiği Daire-i Cihannüma adlı eserde onun hakkında bazı bilgiler vardır. Pek çok eser kaleme alan Bayezid Halife’nin Sırr-ı Canan ve Secencelü’l-Ervah adlı eserleri ile kaynaklarda zikredilen ancak günümüze ulaşmayan Beyanü’l-Esrar, Haşiyetü Envari’t-Tenzil, Haşiyetü ‘ala Füsüsi’l-Hikem, Risaletü’l-Vücud, Şerhu’n-Nüsus, Tur-ı Sina, Şerhu’l­ Fusus, Şerhü’l-Mesnevi adlı Arapça eserleri vardır. Kaynaklar, Bayezid Halife’nin, Halvetiyye ricalinden, “Vefa Şeyhi” diye meşhür Tireli Ali Efendi adında bir oğlunun olduğunu kaydetmektedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Derviş İbrahim Gülşeni

edirne – merkez – uzun kaldırımda huysuz baba türbesi karşısında Derviş İbrahim Gülşeni , Sultan II. Süleyman devri süfi ve alimlerinden olup, Mehamü’l-Fukaha müellifi Mevlana Mehmed Karni Efendi’nin babasıdır. Manisa’da oturan “ Semerci Dede ” demekle meşhur bir büyük pirin de hayr-ı halef oğludur. Eğri Fatihi Sultan Mehmed şehzade olduğu zaman Manisa’da imaret mutasarrıfı iken, latif mizaçlarının gül yaprağı sararıp hastalandığında o pirin tesirli nefesinden şifa bulurlardı. Sonra padişah olup Eğri Seferi’ne teveccühleri sırasında Edirne’de latif tabiatları kırgın düştüğünde “Semerci Dedeciğim, gel bana oku” diye ferman göndererek Edirne’ye davet olunmuştur. Bu sebeple Edirne’de ikamet edip evlenmekle 1007/ 1598 tarihinde Derviş İbrahim Gülşeni dünyaya gelmiştir. Ahmed Badi Efendi, İbrahim Gülşeni’nin tasavvuf yoluna meyledişini ve Gülşeniyye yoluna sülük edişini şöyle anlatmaktadır: Derviş İbrahim temyiz yaşına ulaştığında can burnuna fena ve zat kokusu gelmekle tarikat-ı aliyyeden birine intisab ve o zevkten susuzluğunu gidermek arzusuyla halvete girmiştir. Bu halvet sırasında halden hale geçiş yolunda encam müşahede ettiklerinde, kendilerini bir sahrada görüp, yürüyen servi misali “üç alem” nümayan ve her birinin altında bir büyük pir, arkalarında bir hayli derviş zahir olmuştur. Meğer o pirlerin biri, Mevlana, biri Hacı Bektaş-ı Veli ve biri de Şeyh İbrahim Gülşeni imiş. Mülaki olduklarında Mevlana ile Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh İbrahim Gülşeni’ye, “Bu. derviş sizinle aynı ada sahiptir, size münasiptir” diye işaret etmeleriyle o da, “Gel oğul” diye iltifat gösterip ellerini öperek biatlarıyla müşerref olurlar. Derviş İbrahim , uykudan uyandığında Edirne oturan Gülşeniyye tarikatı şeyhlerinden Veli Dedezade Şeyh Mehmed Efendi (ö. 1070/1659)’ye gitmiş, inabet alarak sohbet halkasına dahi olmuştur. Bir müddet sonra İstanbul’a gidip, Emir Buharı şeyhi Seyyid Fazlullah Nakşibendi (ö. 1121/ 1709) ile üç sene kadar sohbetten sonra, bir defa yürüyerek bir defa da binek üzerinde olmak üzere Beytullah’a gidip hac farizasını eda etmiştir. Daha sonra seyahat arzusu ile “er-refik sümme’t­ tarik” (Ônce arkadaş sonra yol) mazmununa binaen Bağdat’ta Derviş Kanii adlı bir Allah adamı ile arkadaş olup, İsfahan’da Şeyh Bahaüddin adında Melamiyye’den bir kamil mürşidin sohbeti arzusuyla Acem memleketlerini gezip dolaştıktan sonra, yine doğdukları yer olan Edirne’ye gelmiş ve dünya ülfetlerinin çirkefinden el etek çekerek otuz sene kadar uzlette kalmıştır. Bu süretle sabah akşam günleri geçirmekte iken 1100/ 1689 tarihinde fena yurdundan beka alemine göçüp yüce cennetlere ayak basmıştır. Edirne’de Uzun Kaldırım’da Huysuz Baba Türbesi karşısında, Uzun Mezarlık’ta Celveti Şeyhi Abdülbaki Efendi’nin kabri bitişiğine defnolunmuştur. Kabrinde yazısız nokta taşları dikilidir. Soyu temiz çocuğu Karni Mehmed Efendi şu ebcedli tarihi söylemiştir: Pir-i ruşen-dil ü derviş-nihad İbrahim İntikal eyleyicek derdile giryan oldum Ah peyiderpeyi mir’at-ı zamirimde görüp ‘Akıbet iki gözüm yaş ile dolmuş buldum Vefat ettiğinde doksan üç yaşlarında olan Derviş İbrahim Gülşeni ‘nin, yüce kerametleriyle meşhur bir mübarek nefesli pir ve pek çok talibe müteşerri himmet sahibi olduğu ifade edilmektedir. Risale-i Tefrikiyye adlı temel İslam bilimlerinin birbirinden ayırt edilmesi hususunda Arapça bir eseri vardır. Mahlası olmayıp, İbrahim ismiyle şeyhane ve dervişane şiirleri vardır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Aşık Musa Efendi

edirne – merkez – hasan sezai tekkesi Aşık Musa Efendi , Gülşeniyye tarikatının piri Şeyh İbrahim Gülşeni (ö. 940/ 1534)’nin halifelerinden olup, aslen Edirne’nin Ada nahiyesine bağlı Ahur karyesindendir. Asıl adı, Atayi ve Evliya Çelebiye göre “Muhammed”, Hulvi’ye göre “Musa”dır. Edirne hacılarının ricası üzerine burada halife olarak Gülşeniliği neşre memur buyurulmuştur. Alim, fazıl, mürşid-i kamil zattır. Yavuz Sultan Selim ile Mısır’ın fethine katılanlardandır. Bu durumdan da anlaşılıyor ki, Mısır’ın fethinden sonra Pir İbrahim Gülşeni’ye mülaki olmuştur. Ona intisabından sonra uzun süre cezbe halinde yaşamıştır. 971 / 1563-64277 tarihinde Edirne’de Hacı Dergahı’na defnedilmiştir. Bu dergah sonra Sezaiyye dergahına çevrilmiştir. Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre, Aşık Musa Efendi, Mısır’ın fethinden sonra orada bulunan Pir İbrahim Gülşeni’ye mülaki olup, İbrahim Efendi, Aşık Dede’nin kulağına “hu” diye bir nara vurunca, Aşık Dede ilahi aşka düşüp hemen o an nesi varsa ondan geçip, baş ayak yalın, sine üryan Kahire sokaklarında gezer olmuştur. Sultan Selim’le birkaç kez karşılaştıklan halde onu tanımazlıktan gelip yürümüştür. Sultan Selim, “Aşık Dedemi bu halden kurtarsın” diye İbrahim Gülşeni’ye haber göndermiş, o da “aşk-ı hakiki-i ilahiye müstağrak olan aşık-ı hakikiye dokunmasın. Onun belirli vakti var. geldiginde icabına bakarız” demiştir. Yedi yıldan sonra Şeyh Saib adında bir zat, Aşık Dede’ye Kahire sokaklannda rastlamış, durumu anlayarak hemen İbrahim Gülşeni huzuruna gelip rica etmiş, bunun üzerine Aşık Dede’yi Gülşeni huzuruna getirmişler, bir kez daha nara ile “hü” deyince, cenab-ı Hakk’ın emriyle Aşık Dede ayılıp gönül aynası ilahi nur ile ışıyıp dolmuştur. O sırada İbrahim Gülşeni Aşık Dede’ye bir hırka, seccade ve alem verip Edime’ye göndermiş ve “diyar-ı Rum aşıklarına pişva ol” demiştir. O da Mısır’dan ayrılıp Sultan Süleyman huzuruna geldiğinde ilgi bulup, ikramlar ederek Edirne’ye yolcu etmiştir. Küçükpazar yakınında şah Melek Zaviyeside post sahibi olup, yirmi sene dervişlere Giüşeni yolunda rehber olmuştur. Vefat edince bu zaviye bahçesine defnedilmiştir. İbrahim Gülşeni tarafından Edirne’de irşada memur buyurulunca, bütün camileri gezmiş, tevhide başlamak ıçın uygun bir mahal araştırmakta iken, nehir kenarında olan yıkılmaya yüz tutmuş ve vaktiyle gelen misafirlere tahsis edilmiş olan Küçük Pazar yakınındaki Şah Melek Zaviyesi’ni intihab ile, burada ikamet etmiştir. Aşık Musa Efendi’den sonra Şeyh Mehmed Efendi, Seyyid Ali Efendi, Şeyh Mehmed Sırri, Muhammed La’li Gülşeni ve Hasan Sezayi postnişin olmuşlardır. Son zamanlarda ise torunlarından Mehmed Vahid Efendi postnişin olmuştur. Kabri, Sezayi Türbesi’ne bitişik olup, sandukasının önündeki levhada şunlar yazılıdır: Hazret-i ‘Aşık Efendi ol seniyy-i Hayderi Kıl ziyaret al buy-ı vird-i Ahmedi Sırr-ı pakine teveccüh eyle her dem ey Vefa Bulmak istersen hakikat feyz-i pak-i Gülşeni Bu beyitlerin nazımının Sezayi’nin torunu olan Şeyh Vefa’nın olması muhtemeldir. Aşık Musa’nın manzum veya mensur müstakil bir eserine rastlanmamıştır. Bilinen tek şiiri, Pir İbrahim Gülşeni ile karşılaştıklarında cezbeye kapılıp söylediği şu beyittir: Ser-i küyuna sehv ile n’ola bassa kadem ‘Aşık Ser u pa fikrin itmez neylesün hem mest hem ‘aşık Aşık Musa Efendi’nin Halifeleri Himmet Dede Himmet Dede (ö. ?), Şeyh Aşık Masa Efendi ‘nin halifelerinden olup, Fındık Fakih Mahallesi’nde Gülşeni Dergahı sokağında bulunan adına ait Himmet Dede Tekkesi’nin banisidir. Hayatı hakkında bilinenler sınırlıdır. Türbesi, mezkur tekkenin haziresindedir Abdülkerim Efendi Şeyh Abdülkerim Efendi, Edirne’de dünyaya gelmiş olup, Şeyh Aşık Musa Efendi’nin manevi terbiyesi altında yetişmiş ve ondan hilafet almıştır. Şeyhi Aşık Musa’nın vefatından sonra yerine Şah Melek Zaviyesi’nde postnişin olmuştur. Arif bir zat olan Abdülkerim Efendi, uzun zaman kabiliyet sahiplerini irşad ile meşgul olmuş, 992/ 1584 tarihinde Edirne’de vefat etmiştir. Mezkur zaviyede Aşık Efendi yakınında medfündur. İrtihaline şu mısra tarih düşülmüştür: Oldı Kerim Efendi’ye daru’l-cinan makam Sandukası üzerinde Veli Dede Tekkesi şeyhi Vefa Efendi’nin şu beyitleri yazılıdır: Şeyh-i sani hazret-i Abdülkerim Menba’-ı feyz idi ol kalb-i selim Gel Vefa dergahına yüz sür anın Ta olasın mazhar-ı lutf-ı Rahim Abdülkerim Efendi’nin oğlu Şeyh Sadık Efendi (ö. ?) de babası yanında medfun olup, sandukası üzerinde yine Vefa Efendi’nin şu beyitleri yazılıdır: Hazret-i ‘Abdülkerim-zadesi Şeyh Sadık oldı vaktin zübdesi Türbesin eyle ziyaret ey Vefa Diler isen gide kalbin gussası Abdülkerim Efendi’den sonra yerine halifesi Mehmed Sırri Efendi postnişin olup, ondan sonra Seyyid Kutub Efendi, ondan sonra oğlu Seyyid Ali Efendi, ondan sonra Mehmed Sırri Efendi’nin halifesi La’li Muhammed Fenayi şeyh olmuşlardır. Abdülkerim Efendi’nin 963 / 1555 tarihinde Hazarat-ı Hams tertibi üzere kaleme aldığı bir Mevlid’i vardır. Şu beyitler onundur: İlahi ma’rifet nurun delil et Sirac-ı ‘akla kudretten fetil et Kulubun kalıbını rüşen eyle Ma’ani sırrı ile gülşen eyle Şeyh Larendeli Şani İbrahim Efendi, Abdülkerim Efendi’nin halifesi olup, Gülşen-i Efkar ve Mir’atu’s-Safa adlı eserleri vardır. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Mustafa Kabuli Baba

edirne – merkez – kabuli baba sokak Son dönem Rifaiyye tarikatı şeyhlerinden ve divan şairlerinden olan Kabuli Mustafa Efendi , Edirne’de dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi hakkında kaynaklarda herhangi bir bilgi mevcut değildir. Mürşidi Şeyh İbrahim Ecel’in 1192/ 1778 senesinde vefat ettiğini dikkate alırsak XVIII. asrın ortalarında dünyaya gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Kabuli’nin asıl adı “Mustafa” olup, halk arasında “Kutup Mustafa Kabuli ” olarak tanınmıştır. Kendisini sevenler, toplumdaki kötülükleri düzeltip, herkese nasihat ettiğinden ve herkesi her haliyle kabul edip, hoş karşıladığından dolayı “Kabuli Hazretleri” diye hitap etmişlerdir. Yine kendisi de Divan’ın da “Kabuli” mahlasını kullanmıştır. Bazı kaynaklarda da doğum yerine nisbetle “Edirnevi” olarak geçmektedir. Ailesi ve tahsili hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Hüseyin Vassaf’ın Müraselat adlı eserinde Kabuli’nin künyesini verirken “Kabuli ibn el-Ma’nevi Muhammed” ifadesini kullandığını görmekteyiz ki, buradan da onun manevi-babasının yani mürşidinin Muhammed Sa’düddin Efendi olduğunu anlıyoruz. Kabuli, Edirne’de okuyup yetişmiş ve mahkeme başkatibi olmuştur. Bazı kaynaklarda çobanlıkla uğraştığı belirtiliyorsa da umumi kanaat Kabuli’nin başkatiplik görevinde bulunduğu yönündedir. Aynca telif ettiği Fars lügatine dair Müşkil-Küşa adlı eseri Farsça’ya vakıf olduğunu ve iyi bir öğrenim gördüğünü ortaya koymaktadır. Hemen kaynakların hepsinde Kabuli Mustafa Efendi ‘nin mahkeme başkatipliği görevinde bulunup, muahharran Rifai tarikatına intisab ettiği ve Hazinedar Sinan Bey Mahallesi’ndeki evini dergah haline getirerek bir de kütüphane kurduğu kaydedilmektedir. Ahmed Badi Efendi, Riyaz-ı Belde-i Edirne adlı eserinde Kabuli’nin şeyhleri ile ilgili olarak bize şu bilgileri de vermektedir: “Şeyh İbrahim Ecel’in yanında yetişen meşhur Divan sahibi Kabuli Mustafa ise, şeyhinin vefatından sonra Şeyh Ecel’in önde gelen halifesi ve Cisr-i Ergene (Uzunköprü)’de medfun bulunan Müftizade Sa’düddin Efendi ‘den hilafet almıştır”. Buradan da anlıyoruz ki, Kabuli önce Şeyh İbrahim Ecel’e intisab etmiş ve daha sonra onun vefatıyla Uzunköprü’de faaliyetlerini yürüten Müftizade Sa’düddin Efendi ‘ye intisab ederek hilafet almıştır. Kabuli, 1244/ 1829 senesinde fani alemden ebediyet yurduna göç etmiştir. Osman Nuri Peremeci, onun 1829’da Ruslar’ın Edirne’yi işgalindeki karışıklıklar esnasında vefat ettiğini belirtmektedir. Kabuli’nin vefat tarihi ile ilgili olarak bazı kaynaklarda ise değişik tarihler verilmektedir. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde 1712/1131 olarak kaydedilirken, Tuhfe-i Naili de 1824/1132 ve Hüseyin Vassaf 1825/1133 olarak verilmektedir. Genel kanaat ise onun 1244/ 1829 senesinde vefat ettiği yönündedir. Yine kaynakların ifade ettiğine göre, Kabuli kendi ismiyle anılan dergaha defnedilmiştir. Kabuli’nin dergahı ve türbesi yıkılmış olup, günümüze ulaşmamıştır. Tosyavizade’nin gördüğü ve Vassaf’ın ziyaret edip “ruhaniyetli” olduğunu söylediği mezarı ise bugün Meydan Mahallesi, Kabuli Baba Sokak, No: 13’teki (Ada: 710, Parsel: 10, Pafta: 120) evin bahçesindedir. Mezar taşında Sıdki Efendi’nin söylediği şu tarih yazıldır: Hazret-i kutbu’z-zamani Şeyh Kabüli Mustafa ‘Alem-i ukba’ya ‘azm itdi bulub kurb-ı Hüda Hakka irşad eyledi ‘asrında nice münkiri Çünki şimdi ma’nevi irşad ider subh u mesa Nüh felek imdad idüb Sıdki dedi tarih-i tam ‘ Arifanın ka’besidir bu makam-ı bi-riya Ayrıca 1973 Edime İl Yıllığı’nda yaklaşık kırk iki velinin türbesi ve bulunduğu mahal belirtildikten sonra şehirde daha pek çok yatır bulunduğu, bunlardan birinin de Kabuli Mustafa Efendi olduğu ifade edilmektedir. Hüseyin Vassafın verdiği bilgiye göre, Kabuli’nin Ahmed Sırri Efendi (ö. ?) isminde bir halifesi olup, bu zattan da Muhammed Ferhad Efendi (ö.?) hilafet almıştır. Aynı zamanda hattat olan Kabuli, hüsnü hattı şeyhi İbrahim Ecel’den öğrenmiş ve ondan icazet almıştır. Küçüklü-büyüklü 273 eser istinsah ettiği belirtilen Kabuli’nin, İsmail Hakkı Bursevi’ye olan muhabbetlerinden dolayı ekseriya Ruhu’l-Beyan tefsirini yazdığı ve mezkur eserlerle birlikte tekkesine vakfettiği kaydedilmektedir. Ne yazık ki bu eserler, 1877-1878’de Ruslar’ın Edirne’yi işgal ettikleri sırada yağmalanmıştır. Kabuli’nin telif ettiği eserlere gelince, hemen hemen onunla ilgili kaynakların hepsinde dört eserinden bahsedilmektedir. Bunlar tasavvufa dair iki risalesi olan matbu Kenzü ‘l-Esrar ve Müsiletü’l-Hidaye ile 20 cüzden mürekkep Müşkil-Küşa adlı Farsça lügati ve mürettep Divan’ıdır. Ancak yaptığımız araştırmalarda onun Risale-i Tasavvuf adlı bir eserini tespit ettik. Bu eserin Müsiletü’l-Hidaye olma ihtimali de bulunmaktadır. Dolayısıyla Risale-i Tasavvuf, Kabuli Mustafa Efendi’nin Müsiletü’l-Hidaye adlı eseri mi yoksa başka bir eser mi olduğu henüz kesinlik kazanmış değildir. Kabuli Baba Tekkesi Kabuli Baba Tekkesi olarak bilinen yapı; Meydan Mahallesi, Kabuli Baba Sokak, 3 nolu evin alanında yer almaktaydı. Tekke Rifai tarikatına bağlıdır . Kabuli Efendi’nin evi iken kütüphane ve türbe ile tekke haline getirdiği bilinen tekkeden günümüze sadece Kabilli Mustafa Efendi’nin mezarı ulaşmıştır. Tekkenin H.1231/M.1815 yılına ait inşa kitabesi ile H.1310/M.1892 yılına ait yenileme kitabesi bulunmaktadır. H.1231/M.1815 tarihinde Şeyh Mustafa Kabulı Efendi tarafından yaptırılan tekkenin Mustafa Kabuli Efendi tarafından kaleme alınan aşağıdaki inşa kitabesi giriş kapısı üzerine konmuştur. Altı satırlık kitabenin tarih beyiti şöyledir: “Söyledi tarih-i tamım Sub-i haktan melheman Bab-ı vaslın eyledi Hakk aşikan için küşat Sene H.1231/M 1815” Zaman içinde tahrip olan tekke, Il. Abdülhamid tarafından H.1310/M.1892 yılında yeniden inşa edilmiştir. Bu yapımına ait yenileme kitabesi, Ahmet Badi Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Buna göre iki satırlık kitabenin okunuşu; “Küşadında düşürdü hendesi Badi de bir tarih Güzel dergah-ı vala yapdı şahinşah-ı mülk ara” şeklindedir. Mimarisi hakkında yeterli bilgi edinemediğimiz tekke, 27 Mart 1930 tarihinde 218 numaralı kararla satılığa çıkartılıp 17 Nisan 1930 tarihinde 232 numaralı kararla 66 liraya Hasan oğlu Topal Mehmed ‘e satılmıştır. Günümüzde, Meydan Mahallesi Kabuli Baba Sokak 3 nolu evin bahçesinde Şeyh Kabuli Efendi’nin mezarı bulunmaktadır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Evliya

Abdülaziz Bekkine

Abdülaziz Bekkine Abdülaziz Bekkine Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Efendinin halîfelerinden Mustafa Feyzî Efendinin talebesi. Adı, Abdülazîz, soyadı Bekkine'dir. Babası Kazanlı tüccar Hâlis Efendidir. 1895 (H. 1313) senesinde İstanbul'da doğdu. 1952 (H.1372) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır. Babası zengin bir tüccar olan Abdülazîz Bekkine İstanbul Mercan'daki evlerinde doğdu. Henüz okula gitmeden Kaptan Paşa Câmii İmâmı Halil Efendiden Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi, Arapça ve din dersleri aldı. Daha sonra Dârüttedrîs'e devam ederek bu mektebi bitirdi. Bir müddet babasının yanında çalıştıktan sonra, 1910'da âilesi ile birlikte Kazan'a gitti. Aslen Kazanlı olduklarından orada binâ ve arâzileri vardı. Otuz odalı olan evlerinin, çoğu odalarında ilim tahsîl eden talebeler barınırdı. Abdülazîz Efendi bir müddet Kazan'da kaldı. Sonra Buhârâ'ya geçerek orada beş yıl müddetle ilim tahsîl etti. Babasının vefâtı üzerine memleketine dönüp, kardeşlerini de alarak 1921'de İstanbul'a geldi. İki anneden, on ikisi kız olmak üzere on altı kardeştiler. Erkek kardeşleriyle birlikte Asmaaltında bir dükkan açıp kısa bir müddet çalıştırdı. Sonra dükkanı kapatıp Çarşıkapı'daki Bâyezîd Medresesine devâm etti. Bu medreseden mezûn olduktan sonra ilk olarak Beykoz'da, daha sonra da Aksaray'da bir câmide imâm olarak vazîfe aldı. Sonra sırasıyla, Yazıcı Baba,Kefeli ve Zeyrek Çivicizâde, Ümmü Gülsüm câmilerinde İmâm-Hatip olarak vazîfe yaptı. Zeyrek'teki bu vazîfesi on üç sene kadar sürdü. Abdülazîz Bekkine Kazan'dan döndükten sonra medrese arkadaşı Mehmed Zâhid Efendi vâsıtasıyla Tekirdağlı MustafaFeyzî Efendi ile tanıştı ve sohbetlerine devâm etti. Yirmi yedi yaşındayken 1922'de mânevî ilimlerde irşâd selâhiyeti mertebesine ulaştı. Râmûz el-Ehâdis kitabını okutma icâzeti aldı. Bütün hayatı boyuncaİslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle meşgûl oldu. pek çok talebe yetiştirdi. Sohbetleri tatlı bir hava içinde geçerdi. Konuşmaları kısa, mânâlı ve özlü idi. Bir gece, sohbetinde talebelerine dedi ki: "Bir gün gelir danışacak hocalarınız da bulunmaz. Öyle bir günde seçeceğiniz insanda arayacağınız vasıf nedir?" Orada bulunanlar değişik şeyler söylediler. Fakat bu cevapları yeterli bulmayan Abdülazîz Bekkine şöyle söyledi: "O kimsenin sabrını kontrol edersiniz. İnsanlarda riyânın karışamıyacağı, anlaşılabilir tek vasıf sabırdır. Sabır musîbet geldiği an (ilk anda) hiç şikâyet edilmeden sîneye çekebilme hâlidir. Şâyet o kimse ilk anda feverân eder de sonra sîneye çekerse, ona sabırlı değil tahammüllü insan denir." Bir sohbetinde de şöyle dedi: "Müminin dünyâya bakışı öyledir ki, dünyâdaki zevk ve sefâya bakar, arkasında Cehennem'i görür. Meşakkate, hizmete bakar, arkasında Cennet'i görür. Yâni müminin nazarı dünyâya takılmaz." Abdülazîz Bekkine iki defâ hacca gitti. İkinci gidişinde hacdan döndükten sonra rahatsızlandı. Yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamıyarak 57 yaşında 2 Kasım 1952 (H.1372) senesinde İstanbul'da vefât etti. Edirnekapı Sakızağacı kabristanında defnedildi. Abdülazîz Bekkine zekî bir kimse idi. Hangi meslekten, tahsîl ve kademeden olursa olsun sohbetinde bulunan herkes, zekâ ve ilmine hayran kalırdı. Hoş sohbet olup, meclisinde bulunanlar ondan ayrılmak istemezlerdi. Sohbetleri umûmiyetle sualli-cevaplı geçerdi. Sohbetlerinde zaman da mevzubahs değildi. Umûmiyetle yatsı namazından sonra oturulur, bâzan sabaha kadar devâm edilirdi. Buyurdular ki: "Bu işin (âhiret yolculuğunun) mihveri Allah'ın muhabbetidir." "Seni Mevlâdan alıkoydu ise, dünyâ bir çöp de olsa dünyâdır." "Peki, demesini öğrenmek lâzımdır." "İslâmiyet baştanbaşa mes'ûliyet ve mükellefiyettir. Ondan kaçamayız." "Tâlib başkasının yükünü yüklenip, kimseye yük olmayan kimsedir."

Evliya

Ali Bin Emrullah

Ali bin Emrullah Ali bin Emrullah Osmanlı âlim ve evliyâlarının en meşhûrlarından. Tefsîr, hadîs, fıkıh âlimidir. 1516 (H.916) senesinde Isparta'da doğdu. Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde kâdı ve kâdıasker olarak vazîfe yaptı. 1571 (H.979) senesinde Edirne'de vefât etti. Ali bin Emrullah, dedesi Abdülkâdir Hâmidî sakalına kına kullanmakla meşhûr olduğu için Kınalızâde diye şöhret bulmuştur. Abdülkâdir Hâmidî, Fâtih Sultan Mehmed Hanın hocalarındandır. Babası Emrullah Efendi ise kâdı idi. Böylece Ali bin Emrullah küçük yaştan îtibâren tam bir ilim hânedânı içerisinde yetişti. Kınalızâde Ali Efendi, ilk tahsîline akrabâsı olan Kadri Efendiden ders alarak başladı. Sonra İstanbul'a giderek, Mahmûd Paşa Medresesinde Müderris Sinân'dan, Atik Ali Paşa'da Merhabâ Efendiden, sonra da Sahn-ı semân Medresesinde Kul Sâlih Efendiden ders aldı. Kur'ân-ı kerîmi ve pekçok hadîs-i şerîf ezberledi. Yazı, hat sanatında usta olup, tesirli bir hitâbete ve üstün bir hafızaya sâhipti.Tahsîlini mükemmel bir şekilde tamamladıktan sonra müderrislik için beklemeye başladı. Ancak uzun müddet geçmesine rağmen tâyini çıkmayınca telif ettiği bâzı eserleri alıp Şeyhülislâm Ebüssüûd Efendi'nin huzûruna çıktı. Ebüssüûd Efendi kendisine niçin geldiğini sorunca: "Biz istediğimiz müderrisliği bu eserlerin bâblarını çevirerek almak istiyorduk. Daha ne yapılmak gerekiyorsa bilelim efendim?" diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebüssüûd Efendi, Ali Çelebi'nin takdim ettiği eserleri biraz okuduktan sonra, onun ilimdeki değerini anladı ve kendisini derhâl Edirne'deki Hüsâmeddîn Medresesine müderris tâyin etti. Genç talebenin bu hareketinden pek memnun kalan Ebüssüûd Efendi yanında bulunanlara hitâben de; "İşte insan olan böyle fiîlen ehliyetini isbât sûretiyle hakkını elde eder. Emeline kavuşmak, nâil olmak için şunun bunun şefâat ve delâletine mürâcaat etmek insanlık değildir." demiştir. Kınalızâde Ali Çelebi Edirne'den sonra 1546'da Bursa'da Hamza Bey Medresesinde, 1548'de yine Bursa'da Veliyyüddîn oğlu Ahmed Paşa Medresesinde, 1550'de Kütahya'da RüstemPaşa Medresesinde, 1551'de İstanbul'da Rüstem Paşa Medresesinde müderrislik yaptı. 1555'te Sahn-ı semân medreselerinden birine, 1558'de ise Süleymâniye Medresesine tâyin edildi. Bu vazîfelerinden sonra da; Şam, Kahire, Bursa kâdılığı, 1570'te İstanbul kadılığı, 1571'de Anadolu kâdıaskerliği yaptı. Arapça, Farsça, edebiyât, tefsîr ve hadîs ilminde emsâlsizdi. Tefsîr metinlerini anlamakta güçlük çekenler, müşkillerini hâlletmek için ona mürâcaat ederlerdi. Şam'da ve Mısır'da görevli bulunduğu sırada, görüştüğü Arab âlimleri dahî bu zâtın Arabçada derin bilgi sâhibi olduğunu görmüşler ve istifâde etmek için ona mürâcaat edip, ilminin yüksekliğini medhetmişlerdir. Arapça, Farsça dillerinde veOsmanlıca Türkçesinde derin bilgisi olup, bu dillerde şiirler yazmış ve şiirleri bir dîvânda toplanmıştır. Oğlu Hasan Çelebi babası hakkında bir hâdiseyi şöyle nakletmektedir: "Birgün dostları ile dinlenmek üzere bir bahçeye gittiler. Orada arkadaşlarından biri Bahâristan kitabını gösterip; "Ali Efendi, bu kitabı okudunuz mu?" diye sordu. O da; "Hepsi ezberimde." deyince; "Öyleyse oku bakalım!" dediler. Kitaptaki şiir ve hikâyeleri sonuna kadar okuyunca, arkadaşları şaşıp, hayran kaldılar." Kınalızâde Ali Efendi, fen ve hikmet ilminde de iyi yetişmişti. Ayrıca felsefeyi de incelemiş, fakat felsefecilerin bozuk fikirlerine kapılmamıştır. Ahlâk ilmi üzerine çalışmış, bu hususta yazılan eserleri inceleyip, İslâm ahlâkını esaslı bir şekilde yazmıştır. Derslerinde, sohbetlerinde, vâzlarında, nasîhatlerinde devamlı bu konuları işlemiştir. Ali Efendi'ye göre insanın hakîkî saâdete kavuşması iki şeyle gerçekleşir: Birincisi; doğru bir îtikâda yâni Ehl-i sünnet îtikâdına sâhib olmak. İkincisi; sahîh amelleri yapmak ve güzel ahlâka sâhib olmak. Bunları elde etmek için de, önce bunları iyice öğrenmek, sonra da öğrendikleriyle amel etmek lâzımdır. Îtikâd mahalli olan kalp; bâtıl, bozuk inançlarla dolmuşsa ve âdî, kötü huylarla kirlenip kararmışsa, insan, fazîlet sâhibi olan ve saâdete kavuşan kimselerin derecesine yükselmekten son derece uzaktır. Böyle kimselerin kalbleri, ulvî âlemin feyzlerine kapalıdır. Bir insan, tabîatı ve kendini inceleyerek, hemen müslüman olduktan sonra, İslâm âlimlerinin kitaplarından, Muhammed aleyhisselâmın hayâtını ve güzel ahlâkını da öğrenirse, îmânı kuvvetlenir. Ahlâk bilgisi öğrenerek, iyi ve kötü huyları, faydalı ve zararlı işleri anlar. İyi işleri yapıp, dünyâda olgun, kıymetli bir insan olur. İşleri düzeninde ve kolaylıkla hâsıl olur. Dünyâda râhat, huzûr içinde yaşar. Kendisini herkes sever. Allahü teâlâ ondan râzı olur. Âhirette de, Allahü teâlânın merhametine, mükâfâtlarına kavuşur." Süt emzirmek devri bittikten sonra çocuğun terbiyesiyle meşgûl olmalı, yavaş yavaş güzel hâlleri ve ahlâkı telkin etmeli, fenâ fiillerden menetmelidir. Ar ve ayıp olacak fiillere teşebbüs ettikte; "Sakın! Bir daha bunu yapma, ayıptır!" diyerek darılmalı, azarlamalıdır. Çocukların yanında dâimâ hayırlı ve sâlih adamları medhetmeli, övmeli, kötü ve şerir kimseleri de zemmetmeli, kızmalı ki, çocuk şerden kaçınsın ve hayrâta rağbet etsin. Erkek çocukların süslenmeğe meyl etmemesi lâzımdır. Süs ve zînetin kadınlara mahsus olduğunu bilmelidir. Yalnız yemek ve içmeği arzu ve emel edinmek, saman yiyen öküz ve eşeklerin kârıdır. Evlâdı, çocukluk vaktinde dâimâ nefis taamlar, yiyecekler ve leziz içecekler ile büyütmemeli, bâzan kuru ekmekle de doyurmalıdır. Aşırı derecede nâzperverlik, sultan ve ümerâ evlâdına bile lâyık değildir..." Kınalızâde, müderrislik ve kâdılık hayâtı müddetince yüzlerce talebe yetiştirdi ve ilim âlemine pekçok eser bıraktı. Eserlerinin en önemlileri şunlardır: 1) Ahlâk-ı A'lâî, 2) Tecrîd Hâşiyesi, 3) Mevâkıf Hâşiyesi, 4) Dürer ve Gurer'e yaptığı hâşiye, 5) Kalemiyye Risâlesi, 6) Sayfiyye Risâlesi, 7) Tefsîre ve vakfa dâir risâleleri, 8) Arapça, Farsça, Türkçe şiirlerini içine alan Dîvân'ı, 9) Tabakât-ı Hanefiyye (İmâm-ı A'zam hazretlerinden İbn-i Kemâl Paşa'ya kadar.) Kınalızâde Ali Efendi 1571 yılında Ramazan ayının altıncı günü Edirne'de vefât etti. Cenâze namazında, başta âlimler olmak üzere, büyük bir cemâat hazır bulundu. Cenâze namazı Câmi-i Atik'de kılındıktan sonra, Edirne-İstanbul yolu üzerindeki "Vâki Nâzır" adı ile meşhûr kabristanda defnedildi. EVLAD YETİŞTİRMEK Kınalızâde Ali Çelebi, kişinin, Peygamber efendimizin; "Ben ümmetimin çokluğu ile övünürüm" hadîs-i şerîfine muhâtab olabilmesi için, evlâd terbiyesine büyük önem ve ehemmiyet göstermesi gerektiğini bildirirdi. O bir vâzında şöyle demiştir: "Bir adamın ister erkek, ister kız bir çocuğu doğarsa, önce Allahü teâlâya şükür ve senâ etmeli ve bunu Hakk'ın bir hediyesi bilmelidir. Fakir veya âile efrâdı kalabalık da olsa bundan sıkılmamalıdır. Mümkündür ki bu doğan çocuğun başında saâdet var ve rızkının çoğalmasına sebeb olacaktır. Koca, zevcesine "Niçin kız doğurdun?" diye konuşmamalıdır. Zîrâ bu kadının elinde olmayan bir şeydir. Bir adamı elinde olmayan bir şeyden dolayı kötülemek veya azarlamak cehâletten ileri gelir. Yeni doğan çocuğa güzel isim vermelidir. Fâzıl zâtlardan birisi evlâdına dermiş ki: "Ben size doğmanızdan evvel, doğduğunuz zaman, doğduktan sonra iyilik edip duruyorum." Doğmazdan evvel iyilik nasıl olur? derler. Dermiş ki: "Doğmazdan evvel sizi iyi, temiz, soyu-sopu belli bir kadından kazandım. Alçak âilelerden kadın almadım ki, hayâtım müddetince bu sebeple kötülenip kınanmayacaksınız. Doğduğunuz zaman da size iyi bir ad verdim ki yaşadıkça çirkin bir isimle çağırılmayacaksınız. Doğduktan sonra da okuttum, terbiye ettim ki, bu sâyede akrânınız içinde mümtâz oldunuz."

Evliya

Ali Haydar Efendi

Ali Haydar Efendi Ali Haydar Efendi İstanbul-Fâtih-Çarşamba'daki Şeyh İsmet Efendi Dergahının son şeyhi. İsmi, Ali Haydar olup, babası Şerîf Efendidir. Ahıskalı Ali Haydar Efendi diye meşhûr olmuştur. 1870 (H.1288) senesinde Batum'un Ahıska kazasında doğdu. 1960 (H.1380) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri Edirnekapı Sakızağacı kabristanındadır. İki yaşındayken annesini, dört yaşındayken babasını kaybeden Ali Haydar Efendi ilk tahsîlini memleketinde yaptı. Erzurum'a gelerek oradaki Bakırcı Medresesine sonra, İstanbul'a gidip Fâtih Câmiinde derslere devâm etti. Tahsîlini tamamlayıp, Bâyezîd Dersiâmlarından Çarşambalı Hoca Ahmed Hamdi Efendiden 1901 senesinde icâzet aldı. Bir yandan hocasının derslerine devâm ederken diğer yandan kâdı yetiştiren Medreset-ül-kuzât'a gidip 1906 yılında mezûn oldu. Dînî derslerden yapılan imtihanı kazanıp, Fâtih Câmiinde talebe okutmaya başladı. Böylece Fâtih Dersiâmları arasında yer aldı. 1909 senesinde Fetvâhânede fetvâ yazmakla vazîfelendirildi. Sahn-ı Seman (Fâtih) Medreseleri fıkıh müderrisliğine tâyin edildi. Bu sırada talebelere yardım toplamak için gittiği Bandırma'da ramazan ayında halka vâz etti. Vâzlarında, tasavvuf ve tarîkat ehli aleyhinde de konuşuyordu. Bir gün sabah namazında kürsüye çıkarak; "Burada Bezzâz Ali Rızâ Efendi var, şöyle yapar, böyle yapar." diye aleyhinde konuştu. Cemâatin içinde Bezzâz Ali Efendinin talebelerinden Börekçi Hasan Efendi adında biri vardı. Namazdan sonra Bezzâz Ali Rızâ Efendinin yanına gidip durumu hocasına anlattı. Bezzâz Ali Rızâ Efendi; "Hiç merak etme, çok yakında bizim yanımıza gelecek." cevâbını verdi. Çok geçmeden Ali Haydar Efendinin gönlüne bir ateş düştü. Tasavvufa ve tasavvuf erbâbına karşı alâka duymaya başladı. Cübbeyi ve sarığı çıkarıp câmiden çıktı, pazar yerinde bez satan Bezzâz Ali Rızâ Efendinin yanına giderek, söylediklerinden pişmanlık duyduğunu bildirip, yalvararak; "Beni evlatlığa kabûl et." dedi. Bezzâz Ali Rızâ Efendi kolundan tuttu, sırtını okşadı ve; "İstanbul'da Hacı Ahmed Efendi var, ona git." dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi İstanbul'a gelip Hacı Ahmed Efendiyi buldu. O da; "Topkapı'da Ali Efendi var ona git." dedi. Topkapı'ya giden Ahıskalı Ali Haydar Efendi kendisine bildirilen köhne bir evin kapısını çaldı. Yarım saat kadar kapıda bekledi. O anda kendisinin huzur dersleri Baş Mukarrir ve Baş Muhatabı olduğunu düşünüp kendi kendisine; "Böyle bir adamken bu köhne evin kapısında bekliyorum!" dedi. Daha sonra kapı açılıp, bir kız çocuğu çıktı ve; "Buyurun içeri." dedi. İçeri girenAli Haydar Efendi bir saat daha bekledi. Bu bekleyişi sırasında yine makâmını ve mevkıini düşündü. Bu sırada saçı-başı birbirine karışmış, kambur bir adam içeri girdi. Bu kimsenin Ali Efendi olduğunu anlayan Ali Haydar Efendi hemen elini öpmek istedi. Fakat o kimse; "Çek, çek elini, ben samîmiyetsizlere el vermem." dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi kendisinin sıfatlarını ve makamlarını saymaya başlayınca o zat; "Sus, sus!" diyerek azarladı. Ali Haydar Efendi ağlamaya başlayınca da; "Yâ! Amma da cümbüş hocasıymışsın, şaka yaptım." dedi. O anda kendinde bâzı değişiklikler hisseden Ali Haydar Efendi Ali Efendiye talebe olup sohbet ve derslerine devâm etti. Tasavvuf yolunda ilerledi. Ali Rızâ Efendinin vefâtı üzerine 1914 senesinde Şeyh İsmet Efendi dergâhı postnişinliğine, vakıf şartı gereğince, Ali Rızâ Efendinin talebeleri tarafından seçildi. Fakat iktidarda olan İttihat ve Terakki hükümeti onun bu vazîfeye getirilmesine mâni oldu. Usulsüz olan bu uygulama dergâh mensupları arasında huzursuzluğa yol açtı. Derin bir bilgisi ve kuvvetli bir hitâbet gücü olan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Mart 1915'te şeyhülislâmlıkta yeni kurulan "Te'lif-i Mesâil Heyeti" reisliğine tâyin edildi. Bu görevi esnâsında Mecelle'yi ikmâl için kurulan komisyonda vazîfe aldı ve iki senede Kitâb-ül-Büyû' (Alış-veriş kitabı) ve Kitab-ül-İcâre'yi hazırladı. Birinci Dünyâ Harbi boyunca bu vazîfeyi devâm ettiren Ahıskalı Ali Haydar Efendi 1916 senesinden îtibâren her ramazan ayında huzur dersleri (pâdişâh huzûrunda yapılan ilmî ders ve sohbet toplantıları) başmuhâtaplığı vazîfesini yürüttü. Bu vazîfesi 1923 senesine kadar sürdü ve pâdişâhlığın kaldırılmasıyla son buldu. Ahıskalı Ali Haydar Efendinin postnişinliğine mâni olunmakla ilgili usulsüz uygulama, mürîdândan Hâfız Halil Sâmi Efendi tarafından yazılan bir dilekçe ile saraya intikâl ettirildi. Nihâyet 1919 senesinde Ali Haydar Efendinin postnişinliği pâdişâh tarafından tasdik edilerek vazîfesi kendisine iâde edildi. Bu vazîfesi tekke ve zâviyeler kapanıncaya kadar devâm etti. Şeyhülislâmlığın kaldırılması, tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra açıkta kaldı, sâdece dersiâm maaşı ile iktifâ etti. Cebecibaşı Mahallesinde bulunan Şeyh İsmet Efendi dergâhında ikâmet etti. Dört pâdişâhın zamanında bilfiil vazîfe yapmış olan ve bilhassa Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın iltifatlarına kavuşan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Cumhûriyet devri boyunca dînî tedrisât ile meşgûl oldu. Yirmi beş yıl boyunca göz hapsinde tutuldu. Oğlu Hâlid Gürbüzler babasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir: "Babam kimseyle kötü olmamamızı söylerdi. Oturalım, çaylar, kahveler içelim demez, devamlı ilimle meşgûl olurdu. Erzurum'dan Alvarlı Mehmed Efendi, Ramazanoğlu Sâmi Efendi sık sık ziyaretine gelirlerdi. Hasib Efendi ile Mehmed Zahid Kotku Efendi de gelirlerdi. Devrin bütün âlimleri ziyâretine gelir, sohbet ederlerdi." Din ve devlet hizmeti görenlere büyük kıymet veren Ahıskalı Ali Haydar Efendi talebelerinin ve sevenlerinin ilmî yönden daha ileri olmalarını ister; "Sulbümden değil, yolumdan gelen benim evladımdır." derdi. Kendisi ilmî mütâlaayı hiç bırakmazdı. Zevcesi Hanife Hanıma; "Hanife, Hanife yeni bir câhilliğimi daha gördüm. Yeni bir şey daha öğrendim." derdi. Kendi tahsilinin kısa olduğundan bahs ederek; "Benim tahsil müddetim beş senedir." derdi. Sert mizaçlı bir insandı. İbâdete çok düşkündü. Geniş çaplı düşünür, müslümanların idâresi hakkında ihlâslı ve temiz insanların söz sâhibi olmasını, milletin ve devletin devâmını isterdi. Küçük oğlu Behâeddîn Gürbüzler'in ifâde ettiğine göre, ilim öğrenmek, öğretmek ve insanlara İslâmiyeti anlatmakla meşgûl olurdu. Siyâsetle meşgûl olmazdı. Hatta İttihat ve Terakki fırkasına girmesi için Hüseyin Câhit ve Talat Paşa tarafından teklifte bulunulmasına rağmen, tekliflerini kabûl etmemişti. Talebelerine siyâsetten uzak durmalarını tavsiye ederdi. Tekke ve zâviyelerin kapatılmasından sonra Türkiye'de kurulan yeni idâreye karşı olduğu öne sürülerek Ankara'ya götürülmüştü. Ankara'da İskilipli Âtıf Hoca ile birlikte zor şartlar altında hapishânede kaldığı sırada rüyâsında şeyhini gördü. Şeyhi ona; "Oğlum kırk bir defâ Fetih sûresini okursan kurtulursun." dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi okumaya başladı. Bir yandan da okuduğu sayıyı ranzaya işâretliyordu. Onun böyle yaptığını gören İskilipli Âtıf Efendi; "Hoca ne yapıyorsun?" diye sorunca; "Rüyâmda şeyhim böyle böyle söyledi. Sen de oku kurtulursun." dedi. Âtıf Efendi; "Bu gece rüyâmda Peygamber efendimizi gördüm. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, ben seni çağırıyorum, sen müdâfaanı (savunmanı) hazırlıyorsun! buyurdu. Ben de müdâfaanâmemi yırttım." dedi. Ahıskalı Ali Haydar Efendi okumaya devâm etti. Daha sonra kurtuldu. Dînî ilimlere vâkıf olan Ahıskalı Ali Haydar Efendi, kuvvetli hitâbetiyle dinleyenleri tesir altında bırakırdı. Ömrünü İslâm dînini öğrenmeye ve öğretmeye vermişti. Kur'ân-ı kerîmi çok okurdu. Nefse güvenmemeyi telkin ederdi. Talebelerine ve sevenlerine nasîhatlarda bulunurdu. Zamânın şartlarına göre dînî konuları anlatmak hâricinde sessiz bir hayat yaşadı. Vefâtından on gün evvel Fâtih-Çarşamba'daki Şeyh İsmet Efendi dergâhının yakınındaki evinde komaya girdi. On gün bitkisel hayat sürdü. Ağustos 1960 (H.1380) günü yarı beline kadar doğruldu. "Allah" diyerek rûhunu teslim etti. Cenâzesini Mehmed Zâhid Kotku Efendi ile Ramazanoğlu Sami Efendi yıkadılar. Hocası olan Reîs-ül-Ulema Çarşambalı Ahmed Efendinin de kabrinin bulunduğu Fâtih Câmii kabristanına defn edilmesi istendi. Fakat buna müsâde edilmedi. Yavuz Selîm Câmiinde Ramazanoğlu Sâmi Efendi tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra Sakızağacı kabristanında defn edildi.

Evliya

Cerrâhzâde

Cerrâhzâde Cerrâhzâde Osmanlı âlimlerinden ve meşhûr velîlerden. İsmi, Muslihiddîn bin Alâüddîndir. Cerrahzâde diye meşhur olmuştur. 1495 (H.901)'de Edirne'de doğdu. 1575 (H.983) senesinde Edirne'de vefât etti. Kabri, Edirne'de Şeyh Şücâeddîn Dergâhı bahçesindedir. Edirne'de büyüyüp, zamânının âlimlerinden aklî ve naklî, fen ve din ilimlerini tahsil etti. Tahsilini tamamladıktan sonra bir müddet Câmi'ul-Atik Medresesi müderrisi olan Molla Lütfullah'tan ilim tahsîl edip Kitab-ül-Miftâh adlı eseri ondan okudu. Daha sonra Allahü teâlânın lütuf ve hidâyetiyle tasavvufa yöneldi. Babası tasavvuf ehli kâmil bir zât idi. Oğlunun tasavvuf yolunda olgunlaşıp yetişmesini çok arzu etmekte idi. İlk önce kabûl etmedi. Fakat, sonra babasının huzûrunda zikir ve mücâhedeyle uğraştı. Kalbinin temizlenip, nefsinin ıslahına çalışıp, bu yolda olgunlaştı. Sonra, kerâmetler hazînesi Hâcı Çelebi diye meşhûr olan büyük velî Abdürrahîm el-Müeyyedî'nin sohbetine kavuşup ondan feyz aldı. 12 sene müddetle hizmetinde kalıp, kemâle geldi. Sonra talebe yetiştirmek, Allahü teâlânın yüce dînini ve sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmakla, babasının yerine Edirne'deki Şeyh Şücâeddîn Dergâhında vazîfelendirildi. Birçok talebe yetiştirdi. Çevresindeki insanlara feyz verip aydınlattı. Sonra İstanbul'da bulunan Şeyh Muhyiddîn Dergâhında, yedi sene müddetle talebe yetiştirmek, insanlara vâz ve nasîhat edip güzel ahlâkı anlatmakla meşgûl oldu. Muhyiddîn Ali bin Bâlî, ondan feyz alıp yükselen zâtlardandır. Sonra tekrar Edirne'ye dönüp irşâd, insanlara doğru yolu anlatma vazîfesini yürütürken, Hakk'ın rahmetine kavuştu. Cerrâhzâde'nin talebelerinden olan Muhyiddîn Ali bin Bâlî, Ikd-ül-Manzûm isimli eserinde, hocasının tasavvuf yoluna ilk girişini şöyle anlatır: "Hocam Cerrâhzâde'ye tasavvufa nasıl girdiğini sordum. Buyurdu ki: "İlk zamanlar tasavvufa karşı ilgim ve isteğim yoktu. Fakat zamanla istek duymaya başladım. Bu istek gittikçe fazlalaşıyordu. Bâzı geceler arkadaşlarla ve dostlarla toplanır sohbet ederdik. Bir gece toplantıda bulunanların hepsi uyuduğu zaman, uyku ile uyanıklık arasında bulunduğum sırada, âniden gökyüzünden şiddetli bir gürültü ve çeşitli sesler duyuldu. Başımı kaldırıp baktığımda, içinde bulunduğumuz evin üzerine büyük bir taşın düştüğünü ve tavanın delinip taşın evin içine indiğini gördüm. Taş, evin içinde yerin dibine girip kayboldu. Bu şiddetli gürültüyü duyan ev halkı da uyandı. Gürültünün ne olduğunu birbirlerinden sorduktan sonra tekrar uyudular. Ben ise uyuyamadım, üzerimde bir hâl meydana geldi. Son derece heyecanlanıp korktum, kalbim duracak gibi çarpıyordu. Rahatlamak için oradan ayrıldım, fakat her geçen saat korkum ve heyecanım artıyordu. Nihâyet korku ve heyecan hâlim gidip, sâkinleştim. Aklım başıma geldiği zaman gördüklerimden aklımda hiçbir şey kalmamıştı. Bir gün babam beni çağırdı ve tasavvufa girmemi teklif etti. Onun teklifini önce kabûl etmek istemedim. Bu esnâda gözümden perde kaldırıldı ve bana kabir ehlinin hâlleri gösterildi. Kabir ehlinin yanında sabaha kadar kaldım. Arkadaş ve akrabâlarım üzüntü ve sıkıntı içindeydiler. Onlara iltifât etmedim ve sözlerinden yüz çevirdim." dedi. Talebesi Ali bin Bâlî ona kabir ehlinin hâlleriyle ilgili neler gördüğünü sorunca da; şöyle anlattı: "Allah onlara rahmet etsin. Onları kabirlerinde, evlerinde oturdukları gibi oturur hâlde gördüm. Bâzılarının kabri çok genişti. Kendileri sevinçli, refâh ve sürûr içinde idiler. Bir kısmı da oturduğu yerin darlığından ayağa kalkamıyordu. Bâzısının kabirleri dumanla dolmuş, bâzısının kabri ateşten kıpkırmızı idi. Bâzılarını zayıf ve ızdırap içinde gördüm. Onlarla konuşup hâllerini ve ölüm sebeplerini sordum. Hallerini anlattılar. Ayrıca bana gelip duâ istediler. Bu sırada kendimi bâzan İstanbul'da, bâzan Bursa'da, bâzan da hiç bilmediğim başka yerlerde görüyordum. Bütün bu hâlleri hayretle seyrettim. Bu hâl bir müddet devâm etti. Daha sonra anladım ki, babamın evindeyim. Aynı hâlim devâm ederken bir de baktım, bir kişi gelip elimden tuttu ve beni bir yere götürdü. Onunla berâber birçok garîb ve acâib yerlerden geçtikten sonra, bir dağın tepesine ulaştık. Orada bir zât oturuyordu. Adam beni o zâta takdim edip, size talebe getirdim dedi. O zâtın önünde diz çöktüm. O zât benim sağ elimden tuttu ve bir işâret koydu. Başka bir şahıs getirildi. Ona da bana yaptığının aynısını yaptıktan sonra, bize kalkmamızı ve bir kulübeye girmemizi emretti. Oraya gittiğimiz zaman, o kulübenin kapısı bize açıldı. İçeriye baktık. İçi, isi ve dumanı olmayan kor ateşle dolu idi. İçeri girmekten çekindik. Fakat zor ile içeriye sokulduk. Arkamızdan kapı kapatıldı. Orada, vücûdumuzun ateş değmedik yeri kalmayıncaya kadar yandık. Sonra kapı açıldı ve çıkmamız emredildi. Bizi getiren adam geldi, önceden geldiğimiz yere götürdü. Bu hâl üzerimden gittikten sonra, babam odama geldi. Sıkıntılı olduğumu görüp, sebebini sordu. Ona başıma gelenleri anlattım. Babam cevâbında; "O gördüğün ateş, ilâhî muhabbet ateşidir. Bu gördüklerin, senin Hak yoluna gireceğine ve tasavvufu seven kişilerden olacağına delâlet eder." dedi. Babamın huzûrunda tövbe ettim. O andan sonra mücâhede, nefsin istemediklerini yapmak ve zikirle meşgûl oldum. İşte bu geceden sonra, kendimi beğenmekten, kibirden kurtulup, âciz, muhtaç bir kul olduğumu anladım. Kendimden geçme ve bâzı hâller hâsıl olmaya başladı. Tasavvufa karşı meylim, isteğim ve Allahü teâlânın aşkının cezbesi fazlalaştı. Büyük bir teslimiyet ve sâkinlik hâline girip, çok ibâdet etmeye başladım. Allahü teâlâ bana çok şeyler ihsân etti. Daha sonra beni, kerâmetler hazînesi, Allahü teâlânın velî kulu olan Hacı Çelebi diye meşhûr olan Abdürrahîm el-Müeyyedî'nin hizmetine verdi. Uzun zaman onun hizmetinde bulunup, zikir ve mücâhede, nefsin istemediklerini yapma ile meşgûl oldum. Bana talebe yetiştirmek husûsunda icâzet, izin belgesi diploma verdi." Hocasının huzûrunda meydana gelen hâllerini de şöyle anlattı: "Hocamın hizmetinde halvette iken, zikre ve Kelime-i tevhîd söylemeye devâm ediyordum. Heybetli bir zât gelip, elleriyle, göğsümü yarıp, öyle bıraktı. Sonra göğsüm eski hâline döndü. Tekrar gelip, iki taraftan da vücûdumu yardı. Bu iş saatlerce sürdü. Bundan dolayı çok şiddetli acı ve ızdırap hissettim. Sonra, bende tasavvufta fenâ denilen hâl hâsıl oldu. Sâkinleşince, bu hâlimi hocama arz ettim. Çok sevindi, bana matlûba, sevgiliye kavuştuğumu müjdeledi. Bundan sonra bana talebe yetiştirme husûsunda icâzet verip, babama gönderdi." Cerrâhzâde, âlim, fazîlet sâhibi, asrının bir tânesi ve zamânının iftihârı idi. Talebelerinin kalbine hitâb ve tesir etmede büyük bir tasarruf sâhibi idi. Sohbetinde bulunanlar kısa zamanda yükselirdi. Devamlı olarak insanlara hayrı tavsiye eder, vâz ve nasîhatte bulunurdu. Çok ibâdet ederdi. Birçok kerâmetleri vardı. Bu kerâmetlerinden bâzıları: Talebelerinden Ali bin Bâlî anlatır: "Onun sohbetinden sonra îtikâfda bulunurdum. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, mescidde zikirle meşgûl iken, hocam Cerrâhzâde de mescidin bir kenarında kıbleye yönelmiş vaziyette murâkabeye varmıştı. Onun, bir ân için bana iltifât edip baktığını düşündüm. Bu anda beni kuvvetli bir cezbe hâli kapladı. Benim üzerimde garîb hâller zuhûr etti. Neredeyse kalbim duracaktı. Sonra bu hâlimin, onun tasarrufuyla olduğunun farkına vardım. Allahü teâlânın lütuflarına kavuştum." Onun talebelerinden Osman Rûmî anlatır: "Bir gece mum yaktım ve odama getirip, direğin üzerine koydum. İşime başladım. Uyuya kalmışım. Mum bitmiş, onun ateşinden direk yanmış, neredeyse oda da yanmak üzereyken uyandım, ateşi söndürdüm. Allahü teâlâya şükrettim. Bu hâli kimse bilmiyordu ve kimseye de anlatmamıştım. Sabah olunca, hocam Cerrâhzâde'nin sohbet meclisinde idim; beni azarladı ve; "Neredeyse evi yakacaktın. Bir daha böyle yapma. Uyanık ol. Bu işini gizli tut." buyurdu." Yine Molla Muhyiddîn Ahîzâde anlatır: "Edirne'de Atik Medresesinde müderris idim. Benim yanıma bir derviş geldi. "Sana bir müjdem var. Ancak âilem ve çocuklarımın nafakası yok. Bir şey vereceğini umarak geldim." dedi. Ondan neyi müjdeleyeceğini sordum: "Sen, büyük vezîr Rüstem Paşanın Hayrabolu'da yaptırdığı medresede müderris olacaksın. Haber sana filan saat gelecek." dedi. Onun vermiş olduğu habere inanmadım. Herhangi bir şey de vermeden geri gönderecektim. Sonra bu haberin nereden çıktığını ve onun kim olduğunu sordum. "Ben, Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde'nin sevenlerindenim. Âile fertlerimin çok ve fakir olduğumu, borçlarımı ödemekte sıkıntı çektiğimi ona arz ettim. Bana buyurdu ki: "Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Bana MollaMuhyiddîn'in Atik Medresesinden, Rüstem Paşa Medresesine naklolacağını haber verdi." buyurdu. Bu haber Cerrâhzâde hazretlerine filân gün filân saatte ulaştı. Ben sizi bilmediğim ve tanımadığım hâlde size gönderdi. Bu haberi müjdele, umulur ki, size yardım eder ve bâzı sıkıntılarınızı giderir." buyurdu. Onun emrine uyarak bu maksadla size geldim." dedi. Bundan sonra onun getirdiği habere inandım. Ona bir şeyler verdim. "Eğer senin dediğin gibi olursa, başka şeyler de veririm. Bâzı zarûrî ihtiyaçlarını gidermeyi söz veriyorum." dedim. Derviş yanımdan gitmişti. Ben olur mu olmaz mı diye tereddüd içinde iken, onun müjdelediği husus, bildirdiği zamanda bana haber verildi." CERRÂHZÂDE'NİN SELÂMI VAR Ahîzâde (Molla Muhyiddîn) anlatır: "Bir gün bulunduğumuz beldeden bir yere gitmek üzere yola çıkmıştık. Hava çok sıcaktı. Son derece sıkıntılı ve harâretli bir hâle düştük. Susuzluk son haddine varmıştı. Kâfilede ise hiç su kalmamıştı. Bize suyun bulunduğu yeri gösterecek birisi de yoktu. Susuzluktan ve harâretten ölüm derecesine geldik. Bindiğim hayvandan indim ve hâlimi düşünerek oturdum. Bir de baktım, uzaktan bize doğru yaklaşan bir karaltı gözüktü. Bize yaklaşınca, ayağa kalkıp karşıladık. Yanımıza gelince, heybesini sırtından indirip, içinden birkaç karpuz çıkardı ve önümüze koydu. "Size Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde'nin selâmı var. Yola gidebilmeniz için bu karpuzları yiyiniz. Bundan sonra azıksız yola çıkmayınız buyuruyor." dedi. Adama nereli olduğunu ve ne için geldiğini sordum. Cevâbında; "Şu dağın ardındaki Şeyh Muslihuddîn Cerrâhzâde'nin köyündenim. Bana; "Filân medresenin müderrisi Molla Muhyiddîn yoldadır. Şiddetli susuzluğa düşmüştür. Biriniz şu karpuzları ona çabukça götürüp versin" buyurdu. O, filân yerde ikâmet etmektedir. Ben onun emrine uyup, sizin tarafınıza bunun için geldim." dedi."

Evliya

La’li Muhammed Fenayi (k.s.)

Evliya

Hasan Sezai Gülşeni (k.s.)

Edirne – Kavaklı Tekke sokakta yer alan Hasan Sezai Tekkesinde . XVIII. asırda Gülşeniliğin güçlü temsilcisi ve kendi adına izafe edilen Sezaiyye kolunun piri Hasan Sezayi Efendi ‘nin tam adı Hasan b. Ali’dir. Aslen Mora’lı olup, 1080/ 1669 yılında Gördes’te (Korent) doğmuştur. W. Björkman tarafından Sezayi’nin aslen Rum olduğuna dair verilen malumatın doğruluğunu teyid eden bir kayda kaynaklarda rastlanmamaktadır. Bu iddia olsa olsa Kamusu’l-A ‘lam’da “an asl Maralı” ibaresinin yanlış anlaşılmasından ileri gelmiş olmalıdır. On sekiz yaşına kadar doğum yeri olan Gördes’te kalmış, 1098/ 1687’de Venediklilerin burayı işgal etmeleri üzerine gemi ile İstanbul’a gelmiştir. Bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra Edime’ye geçmiş, burada Piyade Mukabelesi Kalemi’nde kendisine görev verilmiştir. Hasan Sezayi, bir yandan bu görevini ifa ederken diğer yandan kendisini Hakk’a erdirecek bir mürşid-i kamil aramıştır. Gördüğü bir rüya üzerine Aşık Musa Dergahı Şeyhi Muhammed Sırri Efendi’ye intisab etmiş ve bir süre hizmetinde bulunmuştur. Şeyh Şucaüddin Zaviyesi’nde talebe yetiştirmekle meşgul iken, Şeyh Mehmed Sırri’nin vefatından sonra yerine geçen Kastamonulu La’li Muhammed Fenayi ‘ye intisab ederek manevi terbiyesi altına girmiştir. Daha sonra seyr u sülukunu tamamlayıp icazetini almış ve halifesi olarak Veli Dede Dergahı’na postnişin olmuştur. La’li Fenayi Efendi’ye son derece sıkı bir hürmet hissi ile bağlanan Sezayi’nin, pek çok yerde kendi ismi ile birlikte onu da zikrettiğini görüyoruz: Her biri vechine mir’at olmuş Gören ol vechi bizzat olmuş Görinür vech-i Sezayi’den ol Bilinen hal Fenayi’den olmuş Hasan Sezayi ‘nin La’li Efendi’den başka Mısır’da bulunan Gülşeni şeyhlerinden İbrahim Çelebi’den de tarikat icazeti aldığını biliyoruz. Şöyle ki, Hüseyin Vassaf Sefine’de, Mısır Kahire Gülşeni Asitanesi’nde irşad seccadesinde oturan Şeyh İbrahim Çelebi tarafından Pir-i Sani Sezayi-i Gülşeni’ye verilen icazetnamenin suretini o zamanın şive-i beyanına göre vermektedir. Hasan Sezayi de şeyhi La’li Efendi gibi Sümbüli, Celveti, Uşşaki ve Nakşibendi tariklerinde yekta olup, Bektaşiyye tarikatında da devrin önderidir. Dolayısıyla pek çok abdalı terbiyesi altına almış, hatta Edime yakınlarında bulunan Muhyiddin Baba Tekkesi’ni tamir ettirmiştir. La’li Muhammed Efendi’den sonra posta oturan Mahmud Hamdi Efendi (ö. 113/ 1702)’nin vefat etmesi üzerine, Aşık Musa Efendi Dergahı postnişinliğine tevcih olunmuş, halifelerinden Ahmed Müsellem Efendi’yi Veli Dede Dergahı’na geçirerek görevini buraya nakletmiştir. Dergaha ait vakıfların kiralarını topladığı için “Cabi Dede Efendi” olarak da tanınan Hasan Sezayi, “Didi hatif Sezayi rıhlet itdi”, “Kudse pervaz eyledi ruh-ı Sezayi Gülşen”, “Sezayi göçdi kutb-ı ‘asr iken Firdevs-i a’laya”, “Kutb iken göçdü Sezayi rahmetullahi aleyh” ve “Sezayi kutb-ı ‘alem şimdi uçmağa olur bülbül” mısralarının delaleti olan 18 Ramazan 1151/29-30 Aralık 1738 Pazartesi sabaha karşı saat 4.30’da vefat etmiş, ismi ile anılan dergahın haziresine defnedilmiştir. Sezayi Efendi’nin irtihal ettiği gece aşağıdaki beyitleri okuduğu rivayet edilmektedir: Rah-ı ‘aşkda canını kurban iden Şüphesiz ol vasıl-ı Yezdan olur Gülşeni’den bir kadeh nüş eyleyen Ey Sezayi nail-i canan olur La’li Efendi işaretleriyle Sezayi’nin terbiye ettiği Nazir İbrahim Efendi, bir şiirinde onun aşıkların önderi, sadıkların rehberi, vaktin kutbu ve aktabı hakikat sırlarının agahı olduğunu beyan eder: Sezayi pişva-yı ‘aşıkandır Sezayi reh-nüma-yı sadıkandır Sezayi kutb-ı vaktı olmuş idi Hem aktab ile bil ol hem-mugandır Nazıra derdmend-i dergehidir Ol esrar-ı hakikat agehidir Ailesi Oldukça küçük yaşta Ali Efendi tarafından Şeyh Seyyid Osman Efendi’nin kızıyla evlendirilen Hasan Sezayi’nin, kaç çocuğu olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, kaynaklarda iki oğlu ile iki kızından söz edilmektedir. Büyük oğlunun ismi Muhammed Sadık (ö. 1175/ 1761-62) iken, küçüğünün ismi bilinmemektedir. Kızlarından Zehra Hanım’ı halifelerinden Ahmed Müsellem Efendi, diğerini de Şeyh Gürcü Ali Efendi’nin halifesi Hafız Mustafa Efendi ile evlendirdiğini biliyoruz. Sezayi’nin Divan’ındaki bir tarih manzümesi bize onun 1123/ 1711 senesinde çok küçük yaşta kaybettiği Fatma Zehra adlı bir kızının olduğunu haber vermektedir. Bunların dışında Mora yarımadasında yaşayan İbrahim Efendi adında bir kayın biraderi de vardır. Bu zat, Gördes’te zaviye haline getirdiği evin yönetiminden sorumludur. Mektübat’ta bu zata temas edilmiştir. Osmanlı Müellifleri’nde, Hasan Sezayi Efendi ‘nin hem aşık ve hem de şiirlerinin hikmetlerle dolu bir şair olduğu ve şiirlerinde kullandığı “Sezayi” mahlasının kendisine Niyazi-i Mısri (ö. 1105/ 1694) tarafından verildiği belirtilmektedir. Bir şiiri şu şekildedir: Hal-i siretden haber bilmez o kim süret görür Süretin aslın duyarsa ‘aynıla siret görür Ademin aslın bilür anlar hilafet sırrını Meclisinde mürşidin kim sıdkıla sohbet görür Hakin iksir aldığın seyreyler ol ‘ayne’l-yakin Dergeh-i pir-i hakikatde o kim hıdmet görür Seyr iden eşyada vech-i mutlakın envannı Her dil mür-ı za’ifi ‘alem-i vüs’at görür Kim görür burc-ı celalinden tecelli cilvesin Zillet-i yari kabül eyler anı ‘izzet görür Narını nür-ı cemalinden o kim itfa ider Narını nür eyler amma yine germiyyet görür Nar-ı nürından Sezayi mahvolan ehl-i kemal Görmez ol gayrı tecelli ‘ayn-ı ‘ayniyyet görür. Eserleri Sezayi’nin tespit edilebilen eserleri şunlardır: Mektübat, müretteb ve matbu Divan, İzahu’l-Meram, Kaside, Makale-i Niyazi-i Mısri Şerhi, Makale-i Şerifeleri, Nutk-ı Arifane, Risale-i Eşrat-ı Saat, Şümü’un Lami’dir Silsilesi Sezaiyye, Pir Hasan Sezayi’ye nisbet edilen Gülşeniliğe bağlı bir koldur. Gülşeniyye tarikatının XVIII. asırdaki yeni bir filizi olarak değerlendirilen Sezailik’te saliklerin işini kolaylaştırmak ve muhib olanları da teşvik etmek amacıyla Hasan Sezayi, seyr u sülükta asıl ve furü’ isimlerde bazı değişiklikler yapmıştır. Asıl (La ilahe illallah, Allah, Hü, Hak, Hayy, Kayyüm, Kahhar) ve furü’ (Fettah, Vahid, Ehad, Samed, Allah) isimlerde bazı kolaylıklar getirmiştir. Hasan Sezayi’nin silsilesi Pir İbrahim Gülşeni’ye şu şekilde ulaşmaktadır: Şeyh La’li Muhammed Fenayi, Şeyh Mehmed Sırri (ö. 1051/ 1640), Şeyh Necibüddin Hasan Ahseni, Seyyid Ali Safveti (ö. 1005/ 1595), Emir Ahmed Hayali (ö. 977 / 1569), Pir İbrahim Gülşeni (ö. 940/ 1533) Halifeleri Hasan Sezayi’nin bilinen halifeleri ise şu zatlardır: Şeyh Ahmed Müsellem Efendi, Şeyh Vefa b. Müsellem, Şeyh Abdullah b. Müsellem, Şeyh Hafız Mustafa Efendi, Şeyh Gürcü Ali Efendi, Şeyh Peyk Dede Efendi, Şeyh Hasib Bey, Şeyh Kmmi Hasan Efendi, Şeyh İbrahim Nazir Efendi, Şeyh Muhammed Fakri-i Kırımi, Derviş Yüsuf Efendi, Şeyh Seyyid Osman Efendi, Hayrabolulu Fazıl Dede, Karasulu Ali Dede, Çukadar Muhammed Efendi, Receb Dede, Şeyh Süleyman Efendi, Mahmüd Efendi, Boğazhisari Ahmed Efendi, Keşfi Hüseyin Efendi, Filibeli Seyyid Muhammed Efendi, Muhammed Sadık Efendi ve Tatar Hasan Efendi. Hasan Sezai Gülşeni Tekkesi Gülşeniler Zaviyesi, Aşık Efendi, Gülşeni, Sezai Tekkesi ve Şah Melek Zaviyesi adlarıyla da bilinen Hasan Sezai Tekkesi; Talat Paşa Mahallesi, Bostan Pazarı Caddesi ‘nde yer almaktadır. Halveti tarikatının (Gülşeni-Sezai) koluna bağlı bu tekke, Şah Melek Bey tarafından H.892/M.1486 tarihinde camisiyle birlikte inşa edilmiştir. Cami, türbe, şadırvan, çeşme ve hazireden oluşan tekkenin günümüze; minaresi, iki türbesi, şadırvanı, çeşmesi ve haziresi ulaşabilmiştir. Bu yapılar; doğu, kuzey ve güney yönlerinden bahçe du­ varlarıyla çevrili bir avlu içerisinde yer almaktadır. Tekkenin bulunduğu avluya giriş, avlu duvarının batı kanadındaki iki türbenin (Hasan Sezai, La’li Fenai ve Aşık Efendi türbeleri) ortasında kalan bir kapıyla sa­ğlanmaktadır. Kapı, iki türbe arasındaki taş ve tuğla ile almaşık teknikte örülmüş ve üstten iki sıva tuğla kirpi saçakla son­lanan bir duvar üzerinde yer almaktadır. Düşey dikdörtgen planlı, mermer söveli ve kemerli kapı açıklığının üzerinde yatay dikdörtgen formlu H.1151/M. l 738 tarihli onarım kitabesi bulunmaktadır. İki basamakla ulaşılan kapının kemer köşeliklerinde, birer gülbezenk motifi yer almaktadır. Kapı, yandan profil silmelerle kuşatılmıştır. İki kanatlı demir kapıdan düz tavan örtülü girişe ulaşılır. Buradan da tekke yapılarının bulunduğu bahçeye geçilmektedir. Bahçeye giriş kapısı üzerinde bakıldığında yuvarlak bir kemer, kemeri oluşturan tuğlalar şeklindedir. Kalın der­zlidir. Kapının bulunduğu bu duvar, dış cephede olduğu gibi, burada da üstten iki sıra tuğla kirpi saçakla sonlanmaktadır. Kapıdan avluya girildiğinde, girişin kuzey ve güneyinde birer türbe yer almaktadır. Bunlardan güneydeki, Hasan Sezai’ye, kuzeydeki ise tekke şeyhlerinden La’li Fenai Efendi ve Aşık Efendi’ye aittir yükselen pabuç kısmının doğu ve batı cepheleri üst seviyelerde pahlanmıştır. İki sıra düzgün kesme taş örgüden sonra gelen yarım daire profilli bilezikten sonra geçilen gövde, düşey olarak uzanan silmelerle bölümlenmiştir. Yine bir yanın daire profilli bilezikle sonlanan gövdeden ve üç sıra taş örgüden sonra şerefe gelmektedir. Mermer korkuluğa sahip şerefe altı, beş sıra mukarnasla dolgulanmıştır. Şerefeden sonra petek ve piramidal külahla devam eden minare, alem ile sonlanmaktadır. Minare kaidesinin doğu cephesindeki basık kapıyla harime, pabuç kısmına giriş cephesindeki yine basık bir kapıyla da caminin mahfil katına geçilmektedir. 1971 yılına ait fotoğraflarında, şerefeden soması yıkık olarak görülen minare, son onarımlarla aslına bağlı kalınarak tamamlanmıştır. Bu onarımlar sırasında, şerefe ve korkuluğu ile petek, külah, alem ve pabuç kısmındaki eksik kısımlar tamamlanmıştır. 1950’li yıllara ait fotoğraflardan anlaşıldığına göre cami ile minare arasında bir boşluk bulunmaktadır. Belirleyemediğimiz bir tarihte, minare ile cami arasına; cami ile aynı yükseklikte bir mekan eklenmiştir. Niteliği belirlenemeyen bu mekanın selamlık olma ihtimali vardır. 10.12.2006-10.03.2007 tarihleri arasında yapılan kazı çalışmasında caminin batı cephesinde bu bölüme ait temel kalıntılarına rastlanılmış ve bir ocak nişi ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde bu yapı­lardan sadece minare sağlam, onarılmış olarak ayakta durmaktadır. Sezai Tekkesinin Şeyhler Tekkede Pir Hasan Sezayi’ye kadar şu zatlar şeyhlik postuna oturmuştur: Aşık Müsa Efendi, Abdülkerim Efendi, Sadık Efendi, Kutbi Efendi, Sırrı Efendi, Seyyid Ali Efendi, La’li Muhammed Efendi, Mahmud Efendi ve Hasan Sezayi. Pir Hasan Sezayi:’den sonra sırasıyla şu zatlar postnişin olmuştur: Hasan Sezayi:’nin oğlu Mehmed Sadık Efendi, onun oğlu Çelebi Hasan Efendi -kızının oğlu Şeyh Mahmud ve Şeyh Ahmed Efendilerle müştereken­ Çelebizade Sezayi: Efendi – kız kardeşinin mahdumları Şeyh Mahmud ve Şeyh Ahmed Efendilerle müştereken-, Çelebi Hasan Efendi’nin kızının oğlu Şeyh Ahmed Efendi, Ahmedzade Mehmed Efendi, Çelebi Hasan Efendi’nin kızının bir diğer oğlu Şeyh Ahmed Efendi -Çelebi Abdüllatif Efendi’nin babası Şeyh Mehmed Efendi ile müştereken-, Ahmedzade Şeyh Hasan Sezayi Efendi. Hasan Sezai Türbesi Eskiden bir sebzeci dükkanı olduğu bilinen yapı, Hasan Sezai Efendi ‘nin vasiyeti üzerine H.1151/M.1738 yılında türbeye dönüştürülmüştür. Kareye yakın dikdörtgen planlı ve düzgün kesme taştan inşa edilen yapının üzeri pandantifli kubbeyle örtülüdür. Bu kubbenin 1751 yılında yapılan onarım sırasında yaptırıldığı bilinmektedir. Düzgün kesme taşlarla örülmüş olan türbenin batı cephesinde; dıştan demir şebekeli kare formlu, mermer söveli, sağır alınlıklı ve sivri kemerli iki adet pencere yer almaktadır. Bu pencerelerin sivri kemerleri kalın derzli tuğla ile örülmüştür. Cephenin üst bölümünde ortaya yakın bir yerde, pencere kemerlerinin ortasına gelecek şekilde yerleştirilmiş yatay dikdörtgen formlu dört satırlık H.1153/M.1741 tarihli bir onarım kitabesi bulunmaktadır. Cephe üstten ve yandan yarım daire kesitli profil süsleme ile sınırlandırılmıştır. Düzgün kesme taş ile örülen kuzey cephe üzerinde, batı cephes­ indekilerle aynı karakterde bir adet pencere ile bu pencerenin mermer sövesi üzerinde tarihi belli olmayan bir kitabe kuşağı bulunmaktadır. Ahmet Efendi1 tarafından kaleme alınan kitabenin okunuşu . “Eya Şah-ı rus’ül rahm et Seza-i derdimendindir Kapun bekler kadem-i hizmetinde pir u perverdir” şeklindedir. Türbenin sağır olan güney cephesine karşın doğu cephesinde biri büyük; diğeri ise küçük boyutlu iki kapı bulunmaktadır. Kapılardan güney kesimde olanı diğerine göre daha büyük olup, sövesiz ve lentosuzdur. Diğer kapı ise, boyut olarak daha küçük ve aşağı kotta olup, mermer sövelidir. Kemerin kilit taşında çarkıfelek motifi, kemer köşelerinde ise gül dalından oluşan süslemeler yer almaktadır. Bu kapının hemen üzerinde, kare formlu bir mermer levha üzerinde Hasan Sezai’nin tuğrası bulunmaktadır. Tuğra levhasının dört bir yanında bitkisel kar­akterli bir süsleme kuşağı bulunmaktadır. Mehmed Ta’ib tarafından yazılan tuğranın okunuşu; ”Ya Hazreti Şeyh Hasan Sezai Gülşeni Ketebehu Mehmed Taib Sene H.1153/M 1740″ şeklindedir. Diğer cepheler gibi düzgün kesme taş ile örülen doğu cepheye belirleyemediğimiz bir tarihte betonarme olarak bir ek mekan yapılmıştır. Üzeri eğimli bir çatı ile kapatılan bu mekanın yapımı sırasında, cephede daha önce var olan büyük kapı açıklığı örülerek kapatılmıştır. Günümüzde türbeye giriş bu modem ek mekan arcılığıyla sa­ğlanmaktadır. Yuvarlak kemerli kapı açıklığından türbeye girildiğinde; ortada Hasan Sezai’ye ait mermer sanduka bu­lunmaktadır. Son onarımlar sırasında sandukanın tamamı, damarlı mermerle kaplanmıştır. Türbenin güney duvarı, ortasında yarım daire formlu bir mihrap nişi ile bunun hemen doğusunda, dikdörtgen kesitli ve yuvarlak kemerli bir dolap nişi yer al­ maktadır. Pandantiflerle geçilen bir kubbe ile örtülü türbenin iç duvar yüzeyleri ve Hasan Sezai Türbesi, doğu cephesi kubbe tamamen sıvalı ve boyalıdır. Türbenin doğu cephesinde varlığı bilinen ancak, son onarımlar sırasında kapatılan yuvarlak kemerli büyük kapı, içeride camekanla kapatılan bir nişe dönüştürülmüştür. La’li Fenai ve Aşık Efendi Türbesi Kuzeydeki şeyhlere ait türbe yapısı ise, kare planlı olup üzeri iki yöne eğimli, kiremit çatıyla örtülüdür. Edime Vakıflar Bölge Müdürlüğü Arşivi’ndeki 1960 yılına ait fotoğraflardan elde edilen bilgilere göre, ahşap karkas arası hımış dolgulu yapının batı cephesinde; demir şebekeli dikdörtgen açıklıklı penceresinin solunda çift kanatlı ahşap kapısı yer almaktadır. Ancak bu kapı günümüze ulaşamamıştır. Sağır kuzey cephesine karşılık, güneyde cephede dikdörtgen kesitli bir pencere, doğu cephesinde ise yine dikdörtgen kesitli bir kapı bulunmaktadır. Günümüzdeki girişi, doğudaki kapı ile sağlanan ve betonarme olarak yenilenen türbenin mekanında ise biri üç; diğeri iki kademeli kaide üzerinde yer alan ahşap sandukalar yer almaktadır. Şadırvan Tekke yapılarının bulunduğu bahçenin batı bölümünde yer alan şadırvan H.1164/M.1750 yılında Mustafa Efendi tarafından yaptırılmıştır. Poligonal planlı bir alanın ortasında yükselen taş kaideye oturan ortasındaki mermer hazne de, dilimli bir gövdeye sahiptir. Şadırvanın etrafını kuşatan dilimli mermer levhaların alt ve üst Sezai’nin tuğrası (2008) kesimlerinde profilli süslemelerden oluşan kuşaklar vardır. Dilimli gövdenin her bir yüzeyinde, birer gülbezenk motifi yer almakta ve bunların ortasında da musluklar bulunmaktadır. Son onarımlar sırasında üzeri demir profillerle örülen şadırvanın etrafında, küp şeklinde betonarme oturma birimleri bulunmaktadır. Şadırvanın doğu yüzünde Nazira Efendi tarafından kaleme alınan kitabesi bulunmaktadır. Kitabenin okunuşu şu şekildedir; “Rum ilinin ebruyi Mustafa el hur peştevi Yapdı bu havzu giderken hacca ‘izz ü şan ile Geldi ba tevfik-ı Bari yazdı tarihin nazir Oldu ihya tekye-i vala bu şadırvan ile Sene H.1164/M 1750″ Çeşme Hasan Sezai Türbesi’nin güney cephesine bitişik durumdaki çeşmenin yarıya yakın bir kısmı ile yalak ve ayna taşı günümüzde toprak altında kalmıştır. Kesme taştan inşa edilmiş olan çeşme, kare planlı ve piramidal taş külahla örtülüdür . Oldukça sade bir görünüşe sahip çeşmede herhangi bir mimari unsur bulunma­ maktadır. Cami, türbe, şadırvan, çeşme ve hazire yapı­ larından oluşan tekke, günümüze kadar pek çok tahribata maruz kalmıştır. Buna bağlı olarak da, H.1041/M.163, H.1151/M.l 738, H.1153/M.l 740, H.1165/M.175, H.1286/M.1869, H.1305/M.1887, tarihlerinde onarılmıştır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Evliya

Pehlivanlar Şeyhi Seyyid Cemaleddin Efendi

Edirne – Kule Kapı caddesi sonundaki Pehlivanlar kabristanında I. Murad Han zamanı, Pehlivanlar tekkesi şeyhi ve baş pehlivanı . Sultan Murad, Edirne’yi alınca buraya Pehlivanlar tekkesi yaptırdı ve Şeyhliğine de Seyyid Cemaleddin Efendi ‘yi getirdi. Burada uzun yıllar pehlivan ve talebe yetiştirdi ve vefat edince buraya defnedildi. Burada Adalı Halil ve Kara emir ile birlikte sırlanmıştır. Tarihi Kırkpınar güreşcileri açılış merasiminden önce bu kabristana gelip ziyaret ederlermiş. Pehlivan Cemalettin Tekkesi Güreşçiler, Pehlivanlar, Kuştigiran ve Güreşciler Duacısı Zaviyesi adlarıyla da bilinen Pehlivan Cemalettin Tekkesi; Mithat Paşa Mahallesi, Kule Kapı Caddesi’nde yer almaktaydı. Nakşibendi tarikatına bağlı tekke, Pehlivan Cemalettin (Küştigiran) tarafından yaptırılmış olup, ahşap çatılı olduğu bilinmektedir. Yapının, Güreşçiler duacısı zaviyesi adıyla bilinen bir vakfı bulunmaktadır. H.937/M.1530 tarihli tapu tahrir defterinde yirmi sekiz zaviyeden biri olarak gösterilen bu tekke hakkında Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde “Seyyid Cemalüddin Sultan yeridir. Fatih ‘ten sonra Gazi Hüdavendigar İslam askerleri eğlensinler diye gürbüz, tuvana, dilaver, server, hünerverler için bina eylemiştir. Buranın zemini siyah taş gibi, yağa bulanmış bir güreş mey­danıdır. Bu tekke gerçi kagir değildir ama ma­murdur. Birçok odaları, mutfağı, bahçesi vardır. Meydanında eski pehlivanların demirden yayları, okları, gürzleri ve çeşitli beğenilmiş kemankeş harbları, salkları, zerdeştleri ve mızrakları, kırkar ellişer okka gelen camus derile­rinden kısbetleri ve nice elvan pehlivan aletleri er meydanında asılıdır. Bu pehlivanlar dergahı Ali Paşa çarşısı yakınında, Balıkpazarı kapısının iç yüzünde güreşçiler tekkesidir” şeklinde bilgiler ver­mektedir. Zaman içerisinde harap olan tekke H.1308/M. 1890 yılının ilk ayında yeniden yaptırılmıştır Bugün, Mithat Paşa Mahallesi, Kule Kapı Caddesinde Pehlivanlar Mezarlığı bulunmak­ tadır. Pehlivanlar tekkesinin burası olduğu düşünülmektedir. Mezarlıkta; Pehlivan Ce­malettin, Ali Efendi, Mehmed Ağa ve kimliği belirlenemeyen bir kişiye ait mezarlar yer almaktadır. Kaynaklar ; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Necati Seçkin , Edirne Evliyaları , 1971 Dr. Selami Şimşek , Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Buhara Yayınları , 2008 Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Evliya

Şücaeddin Karamani (k.s.)

Edirne – Londra asfaltından Darulhadis camiine giderken Tabakhane caddesi üzerinde. Anadolu velîlerinden. İsmi, Şücâeddîn ‘dir. Aslen Aksaraylı olup, Karamânî nisbetiyle meşhûr olmuştur. Doğum ve vefât târihleri bilinmemekle birlikte, Çelebi Sultan Mehmed Han ve İkinci Murâd Han zamanlarında yaşadığı bilinmektedir. Edirne’de vefât etti ve bu şehirde Debbağlar Mahallesindeki mescidi ve dergâhının bulunduğu yerde defnedildi. Zamânının büyük velîsi Şeyh Hamîd-i Kayserî’nin (Somuncu Baba’nın), sohbetinde bulunup, ondan aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti ve feyz aldı. Yüksek derecelere kavuştuktan sonra, Edirne’de talebe yetiştirip, Allahü teâlânın yüce dînini ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını anlatmakla meşgûl oldu. Bir gün Sultan İkinci Murâd Hân, Edirne’de abdest tâzelemek üzere çıktığı zaman ayağı kayıp düştü. O sırada nûr yüzlü bir kimse peydâ oldu. Sultânı elinden tutup, o tehlikeli hâlden kurtardı ve âniden kayboldu. Sonra Pâdişâh, kendini tehlikeden kurtaran o zâtla görüşmek istedi. Edirne’nin bütün sâlih kimselerini huzûruna dâvet etti. Ancak, dâvet ettiği kimseler arasında aradığı zât yoktu. Nihâyet bütün Edirne halkını bir yere toplatıp, birer birer gözden geçirdikten sonra, aralarında, elinden tutup kurtaran Şücâeddîn Karamânî’yi buldu. Ona hürmet edip, iltifât ve ihsânlarda bulundu. Debbaglar Mahallesinde ona bir mescid ve bir dergâh yaptırdı. Talebelerine Murâdiye evkâfından maaş bağlatıp, ihsânlarda bulundu. Şücâeddîn Karamânî , kendi mezarının duvarını, kendi eliyle kerpiçden yaptı. Her kerpici, yerine üç defâ İhlâs sûresi okuyarak koydu. Kânûnî Sultan Süleymân Hân, pâdişâhlığı zamânında Edirne’ye geldiğinde, mescidini büyültüp câmi hâline getirdi. OrayaKur’ân-ı kerîm okuyan hâfızlar, müezzin ve hatîb tâyin etti. O sırada dergâhında vazifeli olan Cerrahzâde Mustafa Çelebi, Şeyh Şücâeddîn Karamânî hazretlerinin yaptığı duvarı yıktırmayıp, bereketlenmek için olduğu gibi bıraktırdı. Şücâeddîn Karamânî , dergâhını ve mescidini büyütüp îmâr eden müslüman olmayan mîmârın rüyâsına girip, onu İslâma dâvet etti. O da ertesi gün İslâmı kabûl edip, hidâyete kavuştu ve ismini “Hidâyet” olarak değiştirdi. Şeyh Şücaeddin Dergahı ; Tabakhane caddesi üzerinde yer alır. Tekke’nin ilk önce , Sultan II. Murad Han ‘ın emri ile Şücaeddin Karamani hazretleri için inşa edildiği daha sonra Kanuni Sultan Süleyman emri ile 1535 ‘de camiye çevrilerek minare ilave edilmiştir. Camii 1751 deki büyük deprem de yıkılmış olup , çatısındaki kurşunlar ile bazı kalıntılar satılarak yeniden yapılmıştır. Tekke’de Şeyh Şucaeddin Karamani ‘den başka , Cerrahzade Alaeddin Efendi , Cerrahzade Muslihiddin efendi ve Emre Çelebi postnişin olmuştur. Daha sonra Nakşi Şeyhlerinin kontrolüne geçen tekkede , XX. asrın başlarında Şeyhi Uşşakiyeden , Şeyh Hüseyin Efendi postnişin olmuştur. Günümüzde tekke ve camiden yalnızca minare ile Şeyh Şücaeddin hazretlerinin kabri kalmıştır. Çok şükür ki , Edirne Valiliği Tekke2nin yeniden inşası için çalışma başlatmıştır. kaynaklar ; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Necati Seçkin , Edirne Evliyaları , 1971 Dr. Selami Şimşek , Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Buhara Yayınları , 2008

Evliya

Ali Bin Emrullah (k.s.)

Edirne’de , Atatürk Bulvarı üzerinde yer alan küçük kabristan’da . Osmanlı âlimlerinin en meşhûrlarından. Tefsîr, hadîs, fıkıh âlimidir. Dedesi Abdülkâdir Hâmidî, sakalına kına kullanmakla meşhûr olduğu için Kınalı-zâde denmiştir. Abdülkâdir Hâmidî, Fâtih Sultan Muhammed Hân’ın hocalarındandır. Ali bin Emrullah , 916 (m. 1516) senesinde Isparta’da doğdu. Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli şehirlerinde kadı ve kadıasker olarak vazîfe yaptı. 979 (m. 1571) senesinde Edirne’de vefât etti. Kınalı-zâde Ali Efendi , ilk tahsiline akrabası olan Kadri Efendi’den ders alarak başladı. Sonra İstanbul’a giderek, Mahmûd Paşa Medresesi’nde Müderris Sinân’dan, Atîk Ali Paşa’da Merhaba Efendi’den, sonra da Sahn-ı semân Medresesi’nden Kul Sâlih Efendi’den ders aldı. Kur’ân-ı kerîmi ve pekçok hadîs-i şerîf ezberledi. Yazı (hat) san’atında usta olup, te’sîrli bir hitâbete ve üstün bir hafızaya sahipti. Tahsilini mükemmel bir şekilde tamamladıktan sonra, Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi tarafından Edirne’de Hüsâmiye Medresesi’ne ta’yin edildi. Daha sonra Bursa’da Hamza-bey Medresesi’nde, Kütahya’da Rüs-tempaşa Medresesi’nde, İstanbul’da çeşitli medreselerde ve Süleymâniye Medresesi’nde müderrislik yaptı. Bu vazîfelerinden sonra da; Şam, Kâhire Bursa kadılığı, 978 (m. 1570)’de İstanbul kadılığı, 979 (m. 1571)’da Anadolu kadıaskerliği yaptı. Arabca ve Farsçada; edebiyat, tefsîr ve hadîs ilminde emsalsizdi Tefsîr metinlerini anlamakta güçlük çekenler, müşkillerini halletmek için ona müracaat ederlerdi. Şam’da ve Mısır’da görevli bulunduğu sırada, görüştüğü Arab âlimleri dahi bu zâtın Arabcada derin, bilgi sahibi olduğunu görmüşler ve istifâde etmek için ona müracaat edip, ilminin yüksekliğini medhetmişlerdir. Arabca, Farsça dillerinde ve Osmanlıca Türkçesi’nde derin bilgisi olup, bu dillerde şiirler yazmış ve şiirleri bir divanda toplanmıştır. Oğlu Hasen Çelebi, “Tezkiretr-üş-Şuarâ” adlı eserinde, babası hakkında şöyle bir hâdiseyi nakleden “Birgün dostları ile dinlenmek üzere bir bahçeye gittiler. Orada arkadaşlarından biri “Bahâristan” kitabını gösterip; “Ali Efendi, bu kitabı okudunuz mu?” diye sordu. O da; “Hepsi ezberimde” deyince; “Öyleyse oku bakalım” dediler. Kitaptaki şiir ve hikâyeleri sonuna kadar okuyunca, arkadaşları buna şaşıp, hayran kaldılar.” Kınalı-zâde Ali Efendi , fen ve hikmet ilminde de iyi yetişmişti. Ayrıca felsefeyi de incelemiş, fakat felsefecilerin bozuk fikirlerine kapılmamıştır. Ahlâk ilmi üzerine çalışmış, bu husûsta yazılan eserleri inceleyip, İslâm ahlâkını esaslı bir şekilde yazmıştır. Kıymetli eserler yazan ve ilmi çalışmalar yapan Ali Efendi, 979 (m. 1571) yılında, Ramazan ayının altına günü Edirne’de vefât etti. Cenâze namazında, başta âlimler olmak üzere, büyük bir cemâat hazır bulundu. Cenâze namazı Câmi-i Atîk’de kılındıktan sonra, Edirne-İstanbul yolu üzerindeki “Vaki Nâzır” adı ile meşhûr kabristanda defnedildi. Eserleri: 1- Ahlâk-ı A’lâî, 2- Tecrid haşiyesi, 3-Mevâkıf haşiyesi, 4- Dürer ve Gurer’e yaptığı haşiye, 5. Kalemiyye Risalesi, 6- Sayfiyye Risalesi, 7-Tefsîre ve vakfa dâir risaleleri, 8-Arabca, Farsça, Türkçe şiirlerini içine alan “Divân”ı, 9-Tabakât-ı Hânefiyye (İmâm-ı a’zam hazretlerinden İbn-i Kemâl Paşa’ya kadar.) 1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-7, sh. 34 2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 164 3) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 34 4) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 984 5) İslâm Ahlâkı sh. 6-51

Evliya

Ömer Baba – Edirne

edirne – merkez – ağacpazarı caddesi Şeyh Rıdvan, Ömer Baba Dergahı, Rıdvan Efendi Zaviyesi ve Hacı Ömer Zaviyesi adıyla da bilinen Hacı Ömer Tekkesi Çavuşbey Mahallesi Ağaçpazarı Caddesi ‘nde yer almaktaydı. Yapı, Hacı Ömer adlı bir tüccar tarafından H.1020/M.1611 yılında Şeyh Rıdvan Efendi için yaptırılmıştır. Halveti tarikatına bağlı yapının, H.877/M.1472 tarihli Hacı Ömer adına vakfiyesi bulunmaktadır. Tekke enkazının, 1931 yılı Mart ayında 395 liraya eski keresteci Cafer Çolpan’a satıldığı bilinmektedir. Günümüzde ise tekkeden geriye ancak Ömer Baba’nın yatır özel­liğinde mezarı ulaşmıştır. Adı geçen yerde Torunlar Apartmanı No: 1’in önünde bulunan mezarı çimentodan dikdörtgen formundadır. Fark edilemeyecek kadar özensiz yapılan mezarın üzerinde “Hacı Ömer Baba” adının yazılı olduğu yenilenmiş bir mezar taşı bulun­maktadır. Apartman sahipleri ve mahalle halkı tarafından yatır özelliği kazandırılmıştır. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Evliya

Muhammed Buhuri Edirnevi

Şeyh Muhammed Buhuri Rumi-i Edirnevi, Ramazaniyye’nin Buhuriyye kolunun müessisidir. Kaynaklarda hakkında fazla malumat yoktur.Edirneli olduğu, 1039/1630690 tarihinde vefat ettiği Kıyık caddesindeki Bürüncükcü Molla Mustafa Paşazade Camii sahasında mihrab önüne defnolunduğu kaydedilmektedir. Tarikat silsilesi ise şöyledir: Şeyh Ramazan Mahfi Efendi (ö. 1025/ 1616), Şeyh Mestçizade Ali Rumi Edirnevi (ö. 1030/ 1620), Şeyh İbrahim Necib Efendi (ö. 1036/ 1626), Şeyh Muhammed Buhuri ((ö. 1039/ 1629). Mezar taşına şu tarih yazılır: Cüneyd-i dehr Muhammed Efendi pir-i tarik Nice zaman olup irşad-ı mesnedinde mukim Meh-i sıyamda ‘azm eyledi bu faniden Cinanda ‘ıyd-ı visal-ı Hüda’dan ola besim Düşünce hake bir ehl-ifena dedim tarih İde Muhammed Efendi şemim-i ‘ıtr-ı ne’im Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Gazi Turhan Bey Türbesi

Edirne – Uzunköprü – Kırkavak köyü Gazi Turhan bey, tüm Osmanlı ve Bizans kayıtlarında Paşayiğit Beyin oğlu Turhan Bey olarak geçer. Ömerbey köyünde doğmuştur. Babasının yanında yetişmiştir. Dünyaca Mora fatihi olarak tanınır. Türk soyuna büyük hizmetleri olmuştur. Babası Paşayiğit Bey Fatih Sultan Mehmet’in damadıdır. Rumeli’nin kademe kademe fethinde en büyük rolü oynayan serhat beylerinin Türk akıncı kumandanıdır. Gazi Turhan Bey’in ilk görevi Karadeniz sahilindeki Bizans şehirlerini zapt etmek olarak belirlenmiştir. Teselya, Mora ve Varna savaşlarında da büyük başarılar göstermiştir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi sırasında Bizans İmparatorluğu’na askeri yardım almasını engelleyerek, fethe büyük katkıda bulunmuştur. Türbesi İlçemiz Kırkavak Köyündedir. Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

📍 Uzunköprü
Evliya

Süleyman Zati Efendi

edirne – keşan Anadolu velîlerinin büyüklerinden. Aslen Geliboluludur. Keşan’da ikâmet ettiğinden, Keşanlı Süleymân Zâtî diye meşhûr oldu. Zâtî mahlasıyla söylediği şiirleri pek hoştur. Doğum târihi ve yeri kesin olarak belli değildir. 1738 (H. 1151) senesinde Keşan’da vefât etti. Süleymân Zâtî , Bursalı İsmâil Hakkı hazretlerinin talebelerindendir. Aklî ve naklî ilimleri hocasından öğrendi. Hocası tarafından Gelibolu’ya gönderildi. Kendisi bunu şöyle anlatır: “Hocam İsmâil Hakkı hazretleri ile m. 1713 senesi başlarında Şam’dan Üsküdar’a geldiğimizde, tasavvuf büyüklerinin âdeti olduğu üzere, hocam bana istihâre yapmamı emir buyurdu. O gece rüyâmda kendimi Gelibolu’daki Yazıcızâde Muhammed Efendinin mağarasına varmış gördüm. Yazıcızâde bana görünüp, iltifatta bulundu. Mübârek eli ile arkamı üç defâ sığadı. Elimden tutup şehrin içine götürdü. Bundan sonra yine kendimi İstanbul’da Kasımpaşa’da gördüm. Ertesi gün hocam bana; “Akşam rüyânda ne gördün?” deyince, ben ondan ayrılmamak için Gelibolu’ya gittiğimi gizledim. Sâdece Kasımpaşa’yı gördüğümü söyledim. Sözümü bitirince bana; “Önce Gelibolu’yu görmedin mi?” buyurdu. O anda kendimi kaybettim. Kendime gelince hemen hocamın ellerine kapandım. Hocam İsmâil Hakkı hazretleri ağlayarak; “Oğlum! Çok zamandan beri Allahü teâlâya, bizim talebelerimizden birisi Gelibolu’ya gitsin ve orada Yazıcızâde Muhammed Efendinin rûhâniyetinin bereketi ile, tâlibleri büyüklerin yoluna dâvet etmesi için niyâzda bulundum. Elhamdülillah, duâmız kabûl oldu.” buyurdu. Sonra beni Gelibolu’ya gönderdi. Yola çıkmadan önce bana şu tenbihleri yaptı: “1724 senesine kadar Gelibolu şehrinden bir adım olsun dışarı çıkma. Eğer 1724 senesine kadar vefât etmezsek, bize gelmen işaret olunduğu zaman, gecikmeyip, hicreti lütuf ve ihsân bilip emre itâat edesin. Bu yolun büyüklerinin gittikleri yoldan ayrılmayasın.” Sonra, çilemiz dolup, ziyâretlerine karar verdiğimde, hocamın vefât haberini aldım. Hasretiyle yanıp tutuştum.” Daha sonra Keşan’a gidip Halvetiyye dergâhı postnişîni olan Süleymân Zâtî Efendi , insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Onların dünyâ ve âhirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Nasîhatleriyle olduğu gibi, şiirleriyle de âhiretin sonsuz, bu dünyânın ise geçici ve vefâsız olduğunu anlattı. Bir şiirinde dünyânın ve ona bağlananların hâlini şöle anlattı: Bu dünyânın süslerine, aman aldanma ey gâfil! Buna her kim gönül verse, geçer ömrü melâl üzre. Bir dikkatli nazar etsen, bu dünyâ ehline cânım, Kazanırlar para dâim, bunlar cenk ü cidâl üzre, Bu dünyâya neler geldi, ben diyenler göçüp gitti, Bilmeli, bu fâni mülkü, yarattı Hak zevâl üzre. Kaçarsan arkandan gelir, kovalarsan yetişemezsin, Ki, dünyâ gölgeye benzer, denildi bu misâl üzre. Akıllı olan bir kişi, gönül vermez bu dünyâya, Düşkün olmaz ondan yana, bilir onu kemâl üzre. Bir kalb dünyâya bağlansa, ibâdet zevkini duymaz, Onunçün Zâtî bu şi’ri getirdi hasbihâl üzre. Zamânın kıymetini bilmek husûsunda buyurdu ki: Geçirme ömrünü mümin, sakın ki, kîl ü kâl üzre! Sözün mânâsını anla, ne yürürsün hayâl üzre? Keşan’da bulunduğu sırada vefât etti. Orada defnedildi. Şeyh Süleymân Zâtî ‘nin yazmış olduğu şiirleri, tasavvufî olup, çok güzeldir. İsmâil Hakkı hazretlerinin mübârek rûhâniyetlerinden istifâde ettiği, şiirlerinde açıkça görülür. Süleymân Zâtî’nin birDîvân’ı ile Sevânih-un-Nevâdir fî Mârifeti Anâsır isimli bir eseri vardır. Ayrıca hocası İsmâil Hakkı hazretlerinin; Bir elif bul mekteb-i irfânda o bâ’yı sor Kad hamîde eyleyip yâ gibi ondan bâ’yı sor matlalı kasîdesini de mufassal bir sûrette şerh etmiştir. Şâhidî’nin Gülşen-i Vahdet adlı manzûmesini şerhe başladıysa da tamamlamaya ömrü vefâ etmedi. Kaynaklar 1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.59 2) Kâmûs-ul-A’lâm; c.3, s.2224 3) Sicilli Osmânî; c.2, s.342 4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.72 5) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.234

📍 Keşan
Evliya

Fan Fan Hasan Efendi ve Kardeşi

edirne – merkez – Fan Fan Çeşme Sokak ………… Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Mestçi Ali Rumi Efendi

Edirne’de dünyaya gelen Mestçi Ali Efendi , Hocazade Ahmed Hilmi’nin mezkur eserinde verdiği bilgiye göre, zahiri ilimleri tahsil ettikten sonra Ramazan Mahfi Efendi (ö. 1025/1616)’ye intisab ederek onun vasıtasıyla batıni ilimlerde kemal derecesine ulaşmıştır. Mürşidinden hilafet aldıktan sonra, tarikatı yaymaya başlamış ve kendisinden pekçok kimse feyze nail olmuştur. 1030/1620 yılında beka yurduna irtihal etmişti. İbrahim Necib Efendi İbrahim Necib Efendi , Edime’li olup, Mestçizade Ali Rumi Efendi ‘nin mahdümu ve Muhammed Buhüri Efendi (ö. 1039/1630)’nin şeyhidir. Hocazade Ahmed Hilmi’nin verdiği bilgiye göre, İbrahim Efendi, zahir ve batını ma’mür ve yüce kerametleriyle meşhür vasfı övülmüş bir zat olup, devrin ilimlerini tahsil ettikten sonra, babası Şeyh Mestçi Ali Efendi’ye intisab ederek, epey müddet hizmetinde bulunmuş ve sülükunu tamamlayarak talipleri irşad etmekle görevlendirilmiştir. 1036/ 1626 yılında beka yurduna göç etmiştir Kaynak ; Osmanlının İkinci Başkenti Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Dr. Selami Şimşek , Buhara Yayınları

Evliya

Topçu Baba Türbesi

edirne – merkez – horozlu bayır sokak Hind ülkesinden Anadolu’ya, buradan da Edirne’ye gelip Hoca İvaz Mahallesinde Bulunan Hoca İvaz Tekkesini ihya etmiş Nakşi şeyhlerindendir. H.786/M.1384 tarihli türbe kitabesinden anlaşıldığına göre Rumeliye ayak basan kırk yiğitlerden olduğu anlaşılan Topçu Baba Edirne’yi alan gazilerden biridir. Şeyh Abdülhalim ve Hoca İvaz Tekkesi olarak bilinen Topçu Baba Tekkesi; Çavuş Bey Mahallesi, Horozlu Caddesi’nde yer almaktaydı. İnşasına Hoca İvaz Efendi tarafından başlanan tekke oğlu Rüstem Efendi tarafından tamamlanmıştır. Önceleri Nakşibendi tarikatına ait olan tekke sonradan Kadiri tekkesi haline gelmiştir. Mimarisine ilişkin olarak sadece çatısının ahşaptan olduğu, Hoca İvaz adına Camii ve Topçu Baba’nın H.786/M.1384 tarihli türbesinin olduğu şeklinde bilgilere sahibiz. Topçu Baba’nın mezar taşı kitabesi şöyledir ; “Top urup meydan-ı aşka kapdılar çevgan ile Şöyle bir merd-i Huda kim mahlası Topçu Baba Hind ilinden geçdi Ruma kırklara hemrah olup Bu makamı kıldı ihya himmet-i Topçu Baba Ceddi pakidir Halimi zadenin bu ehli dil, Besmele imiş sana tarih fatiha Topçu baba” şeklindedir. Günümüzde, tekke ile türbenin bulunduğu alanda Edirne Endüstri Meslek Lisesinin bahçesi ve marangozhanesi bulunmaktadır. Okulun yola bakan duvarında küçük pencere şeklinde bir açıklık yer almaktadır ve mahalle halkı tarafından Topçu Baba’nın burada gömülü olduğuna inanıldığı için mum yakılmaktadır. Bu duvarla marangozhane arasında tuğla duvar dokusu altında üç sıra almaşık bir duvar dokusu bulunmaktadır. Bu duvar dokusunun tekkeye ait olabileceği düşünülmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Evliya

Aşcı Yahya Baba

Edirne – 2. Beyazıd caddesi Doğum ve vefât târihi belli değildir. Hayâtı hakkında kaynaklarda bir bilgi yoktur. On beşinci asırda yaşamıştır. Tunca kenarında Sultan Külliyesinde aşçı başılık yapardı. Pişirdiği güzel yemekleri yiyip, yüce Allahü teâlâya şükreder; “Devâmı devlet nasîbi Cennet” diye duâ ederdi. Yemekten sonra sohbet ettiği zaman; “Vücudunu gıdâyla besleyen, şeklen pehlivan olur. Rûhunu Allahü teâlânın aşkı ile dolduran, gönülden evliyâ olur. Helâl lokma ibâdet ettirir, haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa, hüner başka açları görmektir.” buyururdu. Aşçı Yahyâ Baba sâdece insanları değil, bütün mahlûkâtı severdi. Her gün yemek dağıtımından sonra artan pilavı Tunca balıklarına dökerdi. Bir süre sonra oranın anbar memuru; “Her gün pilavlar Tunca Nehrine dökülüyor. Demek ki fazla geliyor. Verilen pirinç mikdârını azaltın.” diye emir verdi. Kilerci her gün artan pilav kadar az pirinç vermesine rağmen, her zamanki kadar pilav arttı. Aşçı Yahyâ Baba yine bu pilavı kepçe kepçe Tunca balıklarına serpti. Onlar yedikçe o doyuyordu. Her gün pirinç azaltılmasına rağmen sonuç değişmedi. Öyle oldu ki, durum pâdişâha aks etti. Sultan da denemek istedi. Kararlaştırılan günde bütün misâfirler yemeklerini yediler. Yemek yiyenler her zamanki misâfirden fazla ve pirinç mikdârından az olmasına rağmen pilav yetti ve arttı. Yahyâ Baba balıkların nasîbini nehre dökeceği sırada Sultan Bâyezîd-i Velî’nin; “Yahyâ Baba! Bu yaptığın isrâf değil midir?” demesi üzerine, binlerce balık başını sudan çıkarıp; “Sultânım! Devletin artığını bize çok mu görüyorsun?.. Senin devletinin ikrâmı sâdece insanlara mıdır?” dedi. Aşçı Yahyâ orada secdeye kapanarak rûhunu teslim etti. Onun büyüklüğünü anlayamayanlar, yaptıklarına çok pişmân oldular. Muhteşem bir cenâze merâsimi ile külliyesinin kuzey tarafındaki bahçeye defnedildi. Vücudunu Gıdayla besyelen Şeklen Pehlivan olur Ruhunu Allah-u Teala’nın aşkı ile dolduralım Gönülden evliya olur Helal lokma ibadet ettirir. Haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa Hüner başka açları görmektir Kaynaklar 1) Edirne Evliyâları; s.45 .

Evliya

Saka Hüseyin Baba Türbesi

Edirne – merkez – Salı tekke sokak Saka Baba’ adıyla meşhur olan Şeyh Ahmed Sak-i Uşşaki , Cemaleddin Uşşaki ile pirdaştır. Pir Hasan Sezayi ile mülakatları vardır. Yazıcı Şeyh Mehmed Efendi’nin halifesidir ve tekkenin haziresinde gömülüdür. Salı Tekke ve Saka Baba Tekkesi olarak da bilinen Fahri Fatma Hatun Tekkesi ; Baba Demirtaş Mahallesi, Salı Tekke Sokak’ta yer almaktaydı. Halveti (Uşşaki) tarikatına bağlı tekke, Yazıcızade Şeyh Mehmed Safveti Efendi için yaptırılmış olup çatısı ahşaptandır. Günümüzde mevcut olmayan tekkede, Karamanlı Şeyh Mustafa Efendi’ye ait bir türbenin olduğu bilinmektedir. Tekkenin H.880/M.1475 tarihli Fatma Hatun vakfiyesi bulunmaktadır. Şeyh Mehmed Efendi’nin H.1272/M.1855 yılında Kuşçu Doğan Mahallesinde bu­lunan ev ve dükkanlarını Fahri Fatma Hatun Zaviyesine vakfettiği ve tevliyetinin kendisine verildiği bilinmektedir. 27 Mart 1930’da 218 numara ile satılması için karar verilen tekke, 17 Nisan 1930 tarihinde 231 numarlı kararla 150 liraya keresteci Cafer Çolpan’a satılmıştır. 51 numaralı kararla 23 Haziran 1934 tarihinde metresi 35 kuruştan müzayedeye konan tekke, 16 Temmuz 1930 tarihinde metresi 35 kuruştan Balıkpazarı’nda bakkal, Belediye Meclisi üyelerinden İbrahim Tosun’a satılmıştır. Günümüzde yukarıda verilen adreste 12 numaralı evin yan cephesinde, Sakih Baba’ya ait mezar bulunmaktadır. Bu mezarın, Şeyh Saka Hüseyin Efendi’ye ait olduğu tahmin edilmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Evliya

Kaplan Baba

Edirne – Mumcular sokakta ( Tam yerini bulmadık ) Kaplan Baba olarak biline tekke; Çavuş Bey Mahallesi Mumcular Sokak’ta yer almaktaydı. Kadiri tarikatına bağlı tekkeden günümüze Kaplan Baba ‘nın yatır özelliğinde mezarı ulaşmıştır. Bu mezar, Mumcular Sokağı köşesinde bir berber dükkanı önünde yer almaktadır. Edirne Müzesi Arşivinden elde edilen tarihsiz bir fotoğrafa göre Kaplan Baba Kaplan Baba Mezarı mezarının yönünün değiştirildiği anlaşılmaktadır. Çimentodan dikdörtgen formlu mezar, yeşil boyalıdır. Üzerinde baş ve ayak taşı olabileceği düşünülen tahrip olmuş mezar taşları bulunmaktadır. Ancak herhangi bir kitabe izine rastlanmamıştır. 30 Aralık 1929 tarihinde 168 numaralı kararla satılığa çıkarılan tekke enkazının, 20 Ocak 1930 da 185 numaralı kararla 272 liraya Mişon adlı bir kişiye satıldığı bilinmektedir. Kaynak ; Edirne Tekkeleri , N. Çiçek Akçıl , Edirne Valiliği Kültür yayınları

Evliya

Şeyh Seyyid Cemalettin Hz.

Edirne ili Şeyh Seyyid Cemalettin Hz. Türbesi,

📍 Merkez
Evliya

Şah Melik Hz.

Edirne ili Şah Melik Hz. Türbesi Şah Melek Cami Haziresi'ndedir. Edirne Türbeleri, Evliyaları, Yatırları

📍 Merkez
Evliya

Kahraman Bey Hz.

Edirne ili Kahraman Bey Hz. Türbesi Türbesi Darü-l Hadis Camii Kıble tarafındaki hazirededir. Türbede Osmanlı şehzadelerine ait mezarlar bulunmaktadır.

📍 Merkez
Evliya

Kız Evliyası Hatice Hz.

Edirne İli Kız Evliyası Hatice Hz. Türbesi,

📍 Merkez
Evliya

Hasan Sezâî

Hasan Sezai Hasan Sezai İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. İsmiHasan bin Ali, mahlası Sezâî'dir. Tasavvufta Gülşenî yoluna mensûb idi. 1669 (H.1080) yılında Gördes'de doğdu. Şehrin bugünkü adı Korent olup, Yunanistan sınırları içinde kalmıştır. 1738 (H.1151) senesinde Edirne'de vefât etti.Kendi ismi ile anılan dergâhının bahçesinde defnedildi. Hasan Sezâî, on sekiz yaşına kadar doğum yeri olan Gördes'te kaldı. 1687 senesinde Venedikliler o beldeyi istilâ edince, gemi ile Gördes'ten İstanbul'a geldi. Yolculuk esnâsında, Halvetiyye yolunun büyüklerinden biri ile tanışıp sohbetinde bulundu. Hasan Sezâî, genç ve yakışıklı olmakla, zâhirî güzelliğe sâhib olduğu gibi, edeb ve ahlâkının fevkalâde olması ve çok iyi terbiye edilmesiyle bâtınî güzelliğe, kalb ve rûh temizliğine sâhib idi. Anlayış ve istidâdının pekçok olması, ilerde yüksek ilmî mertebelere yükseleceğini gösteriyordu. İstanbul'dan Edirne'ye geçen HasanSezâî bir taraftan oradaki âlimlerden zâhirî ilimleri tahsîl ederken, diğer yandan kendisini tasavvuf yolunda yetiştirip, mânevî terbiye verecek bir rehber aradı. Gemi yolculuğu esnâsında tanıştığı zâtın tesiri ve gördüğü bir rüyâdaki işâret üzerine, Âşık Mûsâ Dergâhında bulunan Şeyh Muhammed Sırrî Efendiye talebe olup bir müddet hizmetinde bulundu. Muhammed Sırrî'nin vefâtından sonra onun vekîli olup, yerine geçen Muhammed La'lî Fenâî Efendiye bağlandı. Muhammed La'lî Efendi aslenKastamonulu olup, Edirne'de Şeyh Şücâ' Zâviyesinde talebe yetiştirmekle meşgûl idi. Hasan Sezâî'ye dergâhın vakıflarının icârlarını toplamak vazifesi verildi. Bunun için Sezâî'ye; Câbî Dede Efendi de denilmiştir. Hasan Sezâî ondan mezun olup, Gülşenî Veli DedeDergâhının şeyhi oldu. Buradaki vazifesi altı ayı dolunca, hocası Muhammed La'lî'nin halîfesi olan Muhammed Hamdi Efendi vefât etti. Bunun üzerine Sezâî onun yerine geçti. Hasan Sezâî Efendi bir gün talebeleriyle sohbet ederken kalp gözüyle hocası La'lî Efendinin vefât ettiğini anlayıp, şiddetli üzüntüye kapıldı ve kendinden geçerek yere düştü. Bu esnâda bir dişi kırıldı ve bu dişi bir tahtaya saplandı. Günümüzde de bu dişi, mihrâbın sağ tarafında bulunmakta ve ziyâret edenler tarafından görülmektedir. Hasan Sezâî Efendi bir araİstanbul'a gelmişti. Daha önce Edirne'de iken ismi her tarafta duyulmuş olduğundan, İstanbul'a gelince, birçok kimse onu görmek arzusu ile bulunduğu yere akın etti. Fakat o, tevâzusunun çokluğundan, gâyet sâkin idi. Böyle gelip sohbette bulunanlardan bâzılarının kalbine, HasanSezâî'yi tahmin ettikleri gibi bulamama düşüncesi geldi. O gece bu kimselerin herbiri, rüyâlarında, Resûlullah efendimizi ziyâret için Medîne-i münevvereye gittiklerini, fakat kapıda HasanSezâî'nin bulunduğunu ve huzûr-ı seâdete girebilmek için onun yardımı gerektiğini gördüler. Ertesi gün rüyâlarını birbirine anlattıklarında, hepsinin aynı rüyâyı gördükleri anlaşıldı. BöyleceHasan Sezâî hazretlerinin, Resûlullah efendimizin vârisi olan büyük âlimlerden olduğunu yakînen anladılar. Hasan Sezâî hazretleri daha sonra Mısır'a gitti. Kâhire'de, Gülşenî Dergâhında vazîfe yapan İbrâhim Çelebi tarafından, Gülşenî tarîkatinde ikinci pîr olarak kabûl edildi. Hasan Sezâî Efendi, gâyet kibâr, asîl ve heybet sâhibi, iyi ahlâklı, çok zekî ve yakışıklı bir zât idi. Edirne'deki dergâhında 53 sene talebe yetiştirdi. Talebelerinin sayısının beş yüz bini bulduğu ve bunların yiyip içmelerinin bizzat kendisi tarafından karşılandığı bilinmektedir. İlme çok hizmet etti.Dergâhın yanında bir sebzeci dükkanı vardı. Bir gün talebeleri ile sohbet ederken o dükkana bakarak şu şiiri söyledi: Derd ile dâim yanmakta bu dil Aşkın nârına olmuşlar fitil Pervâne-sıfat olmaya vâsıl Şem'-i cemâle sûzana geldik. Cismimiz bunda, canımız onda, Gevherimizin aslı ol kânda Sezâî, şimdi biz bu dükkanda, Biraz eylenip seyrâne geldik. Talebeleri önce bu sözlerin hikmetini anlayamamışlardı. Ancak çok geçmeden dükkanın yeri satın alınarak dergâha ilâve olundu ve Sezâî Efendi vefât edince o yere defnolundu. Yerine oğlu Muhammed Sâdık Efendi geçti. Bundan sonra gelen torunları da, asırlar boyunca ilme hizmet etmişler, Edirne'de ilim ve feyz kaynağı olmuşlardır. Hasan Sezâî Efendinin menkıbe ve kerâmetleri pekçoktur. Rivâyet edilir ki: Zamânın Edirne vâlisi, adamlarından ikisine birer kese altın vererek; "Gidiniz. Bunların birini Güzelcebaba'daki dergâhın şeyhi Enis Dede'ye, diğerini de Bostanpazarı'ndaki Hasan Sezâî'ye veriniz." dedi. Vazifeliler Enis Dede'ye gelip parayı vermek istediklerinde, Enis Dede; "Evlâdım, vâli paşaya selâmlarımı söyleyiniz. Biz bir şeyimiz kalmadığı zaman sâhib olduklarımıza bakarız ve Rabbimize şükrederek ne kadar çok nimete kavuştuğumuzu anlarız. Siz lütfen bunu muhtâc birine veriniz. O zaman ben de memnun olurum." dedi. Bunun üzerine oradan ayrılan vazifeliler Hasan Sezâî'nin dergâhına doğru yola çıktılar. Bu sırada Sezâî Efendi dergâhının esnafa olan borçları birikmiş olduğundan, bâzı esnaf, alacaklarını istemek üzere dergâha gelmişlerdi. HasanSezâî alacaklıları iltifât ile karşılıyarak; "Buyurunuz. Lütfen oturunuz. Paranız gelmek üzeredir." dedi. Hasan Sezâî'nin yanında para olmadığını bilen talebeleri bu alacaklıların sıkıştırmasından, bu sebeple hocalarının zor durumda kalacağından dolayı üzgün idiler. Az sonra vâlinin adamları geldiler. Hasan Sezâî onları görünce; "Nerede kaldınız evlâtlarım. Bizleri beklettiniz. Şu altınları verin de alacaklıların hesaplarını kapatalım. Kendilerini bekletmeyelim." dedi. Oradakiler Sezâî hazretlerinin bu kerâmeti karşısında şaşa kaldılar. Hepsi onun talebesi oldular. Hasan Sezâî hazretlerinin hayâtında çok kerâmetleri görüldüğü gibi vefâtından sonra da böyle fevkalâde hâlleri, kerâmetleri çok görülmüştür. Vefâtından yüz sene kadar sonra, Kabrini su basmıştı. Dergâhın bulunduğu yerdeki câminin hatîbi rüyâda birkaç defâ îkâz olundu. Bunun üzerine, hürmetle ve hükümetin de mâlûmâtı olarak, tasavvuf ehli zâtların da huzûrunda, besmele ile kabir açıldı. Bu arada Hasan Sezâî'nin cesedi de göründü. Vefâtından sonra aradan yüz küsûr sene geçmiş olmasına rağmen, vücûdu eskisi gibi duruyordu. Kabirden alınıp yan tarafta bir odaya kondu. Oraya konulduğu anda etrafı çok güzel bir koku kapladı. Kabir tâmir edilip ve su basması önlendikten sonra tekrar aynı kabre defnolundu. Bu hâli gören ve duyanların muhabbet ve bağlılıkları daha da arttı. Sefînet-ül-Evliyâ kitabının müellifi Hüseyin Vassâf Halvetî şöyle anlatır: "1906 senesinde Sezâî hazretlerinin türbesini ziyâret için Edirne'ye gitmiştim. Ziyâret esnâsında duyduğum, hissettiğim mânevî haz pek yüksekti. Başucundaki taşın üzerine kutubluk alâmeti olmak üzere siyah bir sarık sarılmıştı. Bu ziyâretim mânevî bir hava içerisinde geçti. Edirne'ye daha sonraları birkaç defâ gittim. Son ziyâretim 1922 senesinde oldu. Sezâî Efendinin güzel kokulu türbesini ziyâretle şereflendim. O sıralarda türbeye bakmakla vazifeli olanlar her nasılsa dünyâya düşkün kimseler olduğundan, onların alâkasızlığı ve lâkayd hâlleri sebebiyle türbe bakımsız hâldeydi. İçeriyi örümcek ve tozlar kaplamıştı. Cildleri bozulmuş, sahifeleri eskimiş Kur'ân-ı kerîmler de ortalıkta duruyordu. Bu duruma çok üzüldüm. Hattâ bir kimse içeriye kadar girmiş, sandukanın üzerinde örtülü bulunan değerli kumaşın yarısını keserek, götürüp satmıştı. Bunu öğrenince üzüntüm daha da arttı. Çok mahzûn oldum. Böyle yüksek bir zâtın türbesinin bu derece bakımsızlık içinde bulunması ne kadar acıydı. Mahallî vakıfların bozulması ve dergâha bakanların geçim derdine düşmeleri, türbeye hizmeti aksatmıştı. Hemen türbeyi temizlemek için teşebbüse geçtim. Allahü teâlânın izni ve yardımı ile türbeyi lâyık olduğu hâle getirdik." Hasan Sezâî Efendi uzak bir yere gittiğinde oğullarına ve talebelerine yahut uzakta bulunan sevdiklerine mektuplar gönderir, onların dînin emir ve nehiylerini yerine getirmekte gayret ve şevklerini artırırdı. Oğluna yazdığı bir mektuptan bâzı kısımlar: "Gözümün nûru evlâdım. Her hâlinle seni cenâb-ı Hakk'a emânet ettim. Kalb gözün açık olsun. Mahlûklara güzel ahlâk ile muâmele edesin. Bütün amellerin en güzeli, güzel huylu olmaktır. Dili tatlı olanın dostu çok olur, buyrulmuştur. Dâimâ insanların aybını gizle. Kimsenin aybını yüzüne vurma. Gadab ve kızgınlığını yenmeye çalış. İhtiyârlara karşı hürmet et. Bir fakir gördüğün zaman, gücün yettiği kadar elinde bulunandan yardımda bulun. Bunlara riâyet edersen ömrün uzun olur, Hak teâlâ her yerde seni azîz eder. Dâimâ affedici ol. Vasiyetlerimi tutarsan dünyâda rahat ve muhterem, âhirette de mükerrem olur ve rızâmı kazanırsın. Dâimâ îtikâdı düzgün, sâlih kimselerle birlikte bulun. Dünyâ fânîdir. Ne sana kalır ne de başkasına. Bâkî kalacak şey, Allahü teâlâ için olan muhabbettir." Başka bir talebesine yazdığı bir mektuptan: "Allahü teâlâ mânevî nîmetlerden hisse almanı nasîb eylesin. Sakın ha. Dünyâ îtibârına aldanıp mânevî yükselmeden geri kalmayasın. Sûret ve görünüşe îtibâr etmeyesin. Zîrâ görünüşteki îtibâr, olsa olsa su üzerinde meydana gelen dalgaya benzer. Su üzerindeki dalganın devamlı olması mümkün müdür ve ona bağlanıp kalmak akıl kârı mıdır? Hak teâlâ mânâ âlemimizi ihyâ eylesin. Bize hidâyet versin. Çeşitli yanlışlara düşerek, mâneviyâtımızın harâb olmasından Allahü teâlâya sığınırız." Hasan Sezâî Efendi, ilim ve evliyâlığı yanında çok kuvvetli şiir söyleme kâbiliyetine de sâhip idi. Bu yönü ile kendisine, "Osmanlıların Hâfız-ı Şirâzî'si" ünvânı verilmiştir. Şiirlerinin ekseriyetini ilâhî aşk ve muhabbet ile söylemiştir. Hasan Sezâî Efendinin Peygamber efendimiz için yazdığı bir şiiri: Vücûdum mülkünün sultânı sensin. Muhakkak cânımın cânânı sensin. Sezâî vârını mahvetti şimdi, Hemin mevcûd olan ihsânı sensin. *** Muhammed, ma'den-i sıdk u safâdır Muhammed, menba'ı cûd u atâdır (aleyhisselâm). *** Hasan Sezâî Efendinin eserleri şunlardır: 1) Dîvân: Ekserisi tasavvufî mâhiyette olmak üzere, çok güzel şiirlerinden tertib edilmiştir. 2) Mektûbât: Talebelerinden, devlet adamlarından, mevki ve ilim sâhiplerinden ve başkalarından mühim şahsiyetlere yazdığı mektuplarının toplanmasından meydana gelmiştir. 3) Niyâzî-i Mısrî'nin; "Halk içre bir âyîneyim. Herkes bakar bir an görür." mısraı ile başlayan altı beytlik bir gazelinin şerhi. GEYİK BOYNUZU Rivâyet edilir ki: Hasan Sezâî Efendi zamânında, Edirne'de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın hâlisâne olarak tövbe edip, eski hâlinden vazgeçti. Sâlih ameller işlemeye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin ediliyor, rahat bırakılmıyordu. Bu kadın HasanSezâî'ye gelerek yardım istedi. O da, kadına dergâhta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini bildirince, bir oda tahsis edilip, kadın orada kalmaya, ibâdet ve tâatla meşgûl olmaya başladı. Bu arada boş durmayan fitneciler, Hasan Sezâî hakkında çirkin iftirâlar yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergâhın kapısına geyik boynuzu astılar. O ise bu hallere sabrediyor kimseye bir şey demiyordu. Geyik boynuzunu dergâhın içine aldırdı. Edirne vilâyeti günlerce bu dedikodularla çalkalandı. Hasan Sezâî Efendi yine sabrediyor, hiç ses çıkarmıyordu. Bu şâyiânın yayılmasından az zaman sonra, Edirne'de müthiş bir uyuz hastalığı peydah oldu. Hasan Sezâî hakkında her kim iftirâ ve dedikodu etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabûl etmiş ise, bu hastalığa yakalandı. Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu. Hastalığa yakalananların bütün vücûtları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çâre bulamadı. Affı ve merhameti pekçok olan Hasan Sezâî hazretleri onların bu hastalık sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı. Mübârek kalbi tahammül edemeyip, bir gece kılık kıyâfetini değiştirerek çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz olanlara yaklaşarak; "Sizin derdinizin ilâcı Hasan Sezâî'dedir." deyip oradan ayrıldı. Ertesi gün dergâhın önü ana-baba gününe döndü. Hastalığa tutulan herkes çâre bulmak ümîdiyle dergâha koşuyordu. Hasan Sezâî Efendi, gelenlerden herbirine, onların dergâhın kapısına astıkları geyik boynuzundan kazıyıp, toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına süren herkes Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu. Bu arada herkes hatâsını anlayıp, yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân oldular, tövbe ettiler. Böyle bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üzerine para attılar. Toplanan paralarla dergâhın kapısına bir çeşme yapıldı. PEKİ ÖYLE OLSUN Bir gün içkiye mübtelâ olan bâzı gençler, torbalarına içki şişeleri koyarak, kıra içki içmeye gidiyorlardı. Giderken, Hasan Sezâî'nin dergâhının önünden geçmeleri îcâbetti. Sezâî Efendi onları görerek; "Evlâtlar, nereye gidiyorsunuz. Torbaların içindeki şişelerde ne var?" diye sordu. Gençler, mûziplik olsun diye ve hâllerini gizlemek için gülerek; "Efendi baba! Kıra gezmeye gidiyoruz. Şişelerimizde de şerbet var." dediler. Hasan Sezâî tebessüm edip; "Peki öyle olsun." buyurdu. Gençler ayrılıp gittiler. Kıra vardıklarında sofralarını kurdular. Şişelerindeki içkiyi içmeye başladıklarında hepsi birden çok şaşırdı. Çünkü şişelerin içindeki içkilerin hepsi şerbet olmuştu. Sonra yolda Sezaî Efendi ile karşılaştıklarını ve konuşmalarını hatırladılar. Bu hâlin, o büyük zâtın bir kerâmeti olduğunu anlayıp, tövbe ettiler, artık bir daha içki içmediler. 1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.128 2) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4, s.2562 3) Sicilli Osmânî; c.3, s.15 4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.84 5) Tercüme-i Hâl-i Hazret-i Sezâî (Mektûbât-ı hazret-i Sezâî) (Matbaa-i Âmire İstanbul-1289) 6) Menâkıb-i Şeyh Sezâî-i Gülşenî (Üniversite Kütüphânesi T.Y., No: 424) 7) Tezkire-i Sâlim; s.350 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1079 9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.17, s.217

Evliya

Has Yunus Bey Hz.

Edirne Enez ilçesinde Has Yunus Bey Hz. Türbesi,

📍 Enez
Evliya

Hasan Sezai Hz. , Gülşeni Tekkesi, Gülşeni Meşayihleri

Edirne Merkez Hasan Sezai Hz., Gülşeni Tekkesi, Gülşeni Meşayihleri, İslâm âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden. İsmi, Hasen bin Ali, mahlası Sezâî olup, bu mahlası Niyâzî-i Mısrî’nin (r.aleyh) işâreti ile almıştır. Tasavvufta Gülşenî yoluna mensup idi. 1080 (m. 1669) senesinde Gördes veya Gördos isimli beldede doğdu. Bu belde Anadolu’da bulunan Gördes olmayıp, Yunanistan’da bulunan ve şimdiki ismi Korent olan şehrin Osmanlı idaresinde olduğu zamanlardaki ismidir. Hasen Sezâî Efendi, aslen Mora’lıdır. 1151 (m. 1738) senesinde Edirne’de vefat edip, kendi ismi ile anılan dergâhının bahçesinde defnedildi. Tasavvufta, Gülşeniyye yoluna bağlı Sezâiyye kolunun müessisi yani kurucusudur.

📍 Merkez
Evliya

Hıdır Baba Hz. (Seyyid Ahmet Baba)

Edirne İli Hıdır Baba Hz. Türbesi Hıdır Baba’nın Fatih Sultan Mehmed Han’ın kumandanlarından olduğu söylendiği gibi I. Murad’ın Edirne’yi almasından evvel gelen horasan erenlerinden olduğu da söylenmektedir. Osmanlı’nın Edirne’yi almasından sonra Çelebi sultan zamanında yaşayan Şahmelek Paşa buraya bir zaviye yaptırmıştır. Sultan İbrahim zamanında Koca Mustafa Paşa tarafından yanlış ibadet yapılıyor diye Edirnelilerin isteği ile harap edilmiş sonra Avcı Mehmed buraya köşk yaptırınca tekke tekrar açılmıştır.

📍 Merkez
Evliya

Sufi İlyas Baba Hz. (Sofu Baba)

Edirne İli Sufi İlyas Baba Hz. Türbesi

📍 Merkez
Evliya

Balkan Şehitleri

Edirne İli Balkan Şehitleri Sarayiçi Balkan Savaşı Şehitliği, Balkan Savaşı'nda düşman işgaline karşılık verilen 300.000 şehit ve 1913 yılında Sarayiçi'nde aç ve susuz bırakılarak öldürülen 20 bin şehit anısına yaptırılan bir anıttır. Kültür Bakanlığı tarafından düzenlenen bu şehitlik haziresinde, Türkiye'nin her köşesinden isimler bulunmaktadır. Aynı alanda, 1939 yılında yapılan Balkan Şehitleri Anıtı da yer almaktadır.

📍 Merkez
Evliya

Tabak Sultan Hz. (Tabakçı Baba)

Edirne Tabak Sultan Hz. (Tabakçı Baba) Türbesi

📍 Merkez
Evliya

Gazi Mihal Hz.

Edirne ili Gazi Mihal Hz. Türbesi Kapısı üstünde bulunan üç satır halindeki Arapça kitabeye göre II. Murad döneminde 825 (1422) yılında Emîrü’l-kebîr Mihal b. Azîz tarafından yaptırılmıştır. Kitabede adı geçen Aziz Bey oğlu Mihal’in Köse Mihaloğulları soyundan olduğu kuvvetle tahmin edilmektedir. Bu ailenin bilhassa Balkanlar’da pek çok hayratının varlığı bilinmektedir. Gazi Mihal Hz. Türbesi ayni adı taşıyan Cami Haziresinde bulunmaktadır.

📍 Merkez
Evliya

Veli Dede Hz.

Edirne Merkez'de Veli Dede Hz. Türbesi Edirne'nin manevî zenginliğini meydana getiren velilerdendir. Gülşeniyye tarikatına mensuptur. On altıncı yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Hayatı hakkında kesin bilgi bulunamamıştır. Vefat ettiğinde, Sabûnî mahallesinde, Lârî Camii karşısındaki kendi adıyla anılan dergâhın bahçesine defnedilmiştir. Veli Dede Dergâhı ve camii günümüzde harap halde bulunmaktadır.

📍 Merkez
Evliya

Şeyh Çelebi Hz. (Mevlana Hekim Çelebi)

Edirne ili Şeyh Çelebi Hz. (Mevlana Hekim Çelebi) Türbesi, Şeyh Çelebi Camii Haziresindedir.

📍 Merkez
Evliya

Fahreddin-i Acemi Hz.

Edirne ili Fahreddin-i Acemi Hz. Türbesi Hanefî mezhebi fıkıh, kelâm ve tefsîr âlimi. Osmanlı devletinin ikinci Şeyhülislâmı, İran’dan Anadolu’ya geldiği için Acemî denilmiştir. Doğum yeri ve târihi, kaynaklarda bildirilmemektedir. 865 (m. 1460) senesinde Edirne’de vefat etmiştir. Dâr-ül-hadîs Câmii önünde Kıble tarafındaki Hazireye defnedilmiştir.

📍 Merkez
Evliya

Evliya Kasım Paşa Hz.

Edirne İli Evliya Kasım Paşa Hz. Türbesi, Evliya Kasım Paşa Camii Haziresindedir.

📍 Merkez
Evliya

Peçeli Murat Hz.

Edirne İli Peçeli Murat Hz. Türbesi,

📍 Merkez
Evliya

Karaağaç yolu üzerindeki Şehitlik

Edirne ili Karaağaç yolu üzerindeki Şehitlik Uzun ve güzelliklerle dolu Karaağaç Yolu'nun (Lozan Caddesi) ortalarında ve sağ yönde durulduğunda görülen yapıdır. Burada, adı "Kara Gün" konulan 26 Mart 1913 tarihindeki Bulgar işgali sırasında gerçekleşen ibret dolu bir kahramanlık öyküsü yatar: "Edirne teslim olmuştur." Ama burada düşmanı bekleyen 9 jandarma (Bazılarına göre 12) bu haberi komutanlarından duyana ve yeni emir alana kadar savunma savaşı vermede kararlıdırlar. Teslim haberlerine aldırmazlar ve tamamı kahramanca savaşarak şehit olur. Kurtuluş Savaşı sırasında bu acı öyküyü dinleyen dönemin Valisi Hacı Adil Bey çok etkilenir ve bu kahramanlar için 1915'te bir anıt yapımına öncülük eder. Anıtın projesi mimar Talat Bey ve bir Fransız mühendis tarafından hazırlanmıştır.

📍 Merkez
Evliya

Tütünsüz Baba Hz. (Ahmed Rıdvani)

Edirne ili Tütünsüz Baba Hz. Türbesi,

📍 Merkez
Evliya

Mestçizade Şeyh İbrahim Hz.

Edirne İli Mestçizade Şeyh İbrahim Hz. Türbesi, Beylerbeyi Camii haziresinde

📍 Merkez
Evliya

Müezzin Sultan Hz.

Edirne ili Müezzin Sultan Hz. Türbesi, Üç Şerefeli Camii Kıble duvarı dibindedir.

📍 Merkez
Evliya

Ebu İzhak Kazvini Hz. (Ebu İshak Kazvini)

Edirne İli Ebu İzhak Kazvini Hz. Türbesi, Üç Şerefeli Camii Kıble duvarı dibinde

📍 Merkez
Evliya

Er Sultan Hz.

Edirne ili Er Sultan Hz. Türbesi, Güleşçiler Tekkesi

📍 Merkez
Evliya

Taşkent Baba Hz.

Edirne ili Taşkent Baba Hz. Türbesi, Ulu Camii sol tarafındadır.

📍 Merkez
Evliya

Kurd Baba Hz.

Edirne İli Kurd Baba Hz. Türbesi, Ulu Camii sol tarafındadır.

📍 Merkez
Evliya

Şeyh Rıdvan Efendi Hz.

Edirne ili Şeyh Rıdvan Efendi Hz. Türbesi, Ağaçpazarı Hacı Ömer Tekkesi içinde denmiş

📍 Merkez
Evliya

Dizdarzade Efendi Hz.

Edirne İli Dizdarzade Efendi Hz. Türbesi, Dizdarzâde-Celvetî ve Saçlı İbrahim Efendi Zaviyesi gibi isimlerle de bili­nen yerinde iken, Vakıflar tarafından satılması üzerine, bugün yerinde binalar yükselmektedir. Hayır sahibi bir kişi tarafından iki taş ile belli edilen Dizdarzade Efendi Hz. kabri, Sarıcapaşa (Kilerci Yakup, Hızırağa) mahallesi, Eski Tophane, Yeni Kıyık caddesinde, Tophane bayırını çıkarken solda, yarısı gömülmüş tarihî çeşmenin yanındadır.

📍 Merkez
Kutsal Mekân

Eski Camii (Cennet Deresi)

Edirne Merkez İlçesinde Eski Camii'de Cennet Deresi, Rüknü Yemani Taşı, Veliler Merkezi, Hacı Bayram Kürsüsü

📍 Merkez
Evliya

Telli Baba Hz.

Edirne İli Telli Baba Hz. Türbesi, Selimiye Arastası'ndadır.

📍 Merkez
Evliya

Eskici Baba Hz.

Edirne İli Eskici Baba Hz. Türbesi, Selimiye Arastası'ndadır.

📍 Merkez
Kutsal Mekân

Hıdırlık Tepesi

Edirne Merkez İlçesinde Hıdırlık Tepesi

📍 Merkez
Evliya

Evliya Kasımpaşa ( Evliya Kasım Çelebi

Edirne – Meriç kıyısındaki Kasımpaşa camiinde Evliya Kasım Paşa, Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan ikinci Bayezid Han devri devlet adamı ve evliya bir zat idi. Evliya Kasım Çelebi diye de bilinir. Bir çok kerameti görüldü. NEHİRDE YÜZEN YEMEK TEPSİSİ Sultan İkinci Bayezid Han, Evliya Kasım Paşa’nın Edirne’de Tunca kenarındaki camiini yaptırırken, ona bir cemîle olsun diye Yeni imaretten Aşçı Yahya Baba hazretlerinin pişirdiği yemekleri göndermiş. Evliya Kasım Çelebi hazretleri, camiin kurban bayramına yetiştirilmesi için gayret gösteriyordu. Usta, kalfa ve amelelere, yemek, cami yanında su boyundaki ağaçlar altında verilir, namazlardan sonra yapıya aralıksız devam edilirdi. Aşçı Yahya Baba hazretleri de geniş kenarlı büyük bir siniye koyduğu yemekleri gönderirdi. Tunca nehrine bırakılan ve akıntıyla beraber giden sini, yüze yüze Kasımpaşa camii su merdivenlerine gelince alınır, yemekler yenip, dualar edildikten sonra boş kap-kaçak tepsiye Evliya Kasım Paşa’nın velayet kerametiyle sini akıntıya yukarı giderken onu seyre gelen Edirnelilerin gözler önünde tepsi, bir evliyadan, diğer evliya Aşçı Yahya Baba’ya gidermiş… Rivayet edilir ki, savaşlarda atının üzerinde hızla ileri atılan Evliya Kasım Paşa, düşman askerlerinin gözlerine öyle kudretle bakarmış ki, o bakışlar içlerine ürküntü gelip dengelerine kaybedip, attandan aşağıya yuvarlanırlarmış… Yanındaki askerleri de: —” Evliya Paşamız, siz bize gazi veya şehid olma fırsatını bırakmıyorsunuz” derlermiş… Evliya Kasım Çelebi diye de bilinen Kasım Paşa hazretlerinin kabri Edirne’de Tunca nehri yakınında yaptırdığı camii yanındadır”. Kaynak ; Bütün Menkıbeleriyle Anadolu ve İstanbul Evliyaları , Mehmed Emin Yılmaztürk , İpek Yayıncılık

Evliya

Nûreddînzâde Muslihuddîn

Nureddinzade Muslihuddin Nureddinzade Muslihuddin Osmanlı âlimlerinden ve büyük velîlerden. İsmi; Muslihuddîn bin Nûreddîn'dir. Nûreddînzâde diye bilinir. 1502 (H.908) senesinde Filibe'ye bağlı Anbarlı köyünde doğdu. 1573 (H.981) senesinde İstanbul'da vefât etti. Kabri, İstanbul'da Edirnekapı dışında,Sırt Tekkesi bahçesindedir. Küçük yaşından îtibâren, zamânının âlimlerinden aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra, Kânûnî Sultan Süleymân Hânın kadıaskerlerindenMîrim Kösesi diye meşhûr olan Muhammed Efendinin hizmet ve sohbetlerinde bulunup, ilmî yüksek derecelere kavuştu. Bu sırada dünyâdan ve dünyâ makamlarından yüz çevirip, tasavvuf ehlindenSofyalı Bâlî Efendinin dergâhına gidip, ona talebe oldu. Hizmetinde ve sohbetinde uzun müddet kalıp, feyz aldı. Tasavvufta yükselip, insanları Allahü teâlânın yüce dînine dâvet etmek ve Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlâkını öğretmekle meşgûl oldu. Allahü teâlâya muhabbetinden dolayı, dünyâya hiç önem vermez oldu. Onun bu durumunu anlayamayan bâzıları pâdişâha şikâyet ettiler. Pâdişâh meselenin tahkîk edilmesini emretti. Tahkîkat için İstanbul'a geldi. Tahkîkat sonunda berâat etti ve hakkındaki ithamlardan kurtuldu. Nakledilir ki: Tahkîkatla ilgili haberin Filibe'ye ulaşmasından sonra gösterişi olmayan elbiseler giyerek İstanbul'a geldi. Zeyrek Câmii civârında bulunan hücrelerden birinde kalmak istediği zaman, câminin imâmı onu misâfirliğe kabûl etti. Onun gelişinin bir nîmet olduğunu, hayır ve berekete vesîle olacağını düşünerek ikrâmlarda bulundu. Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi oradan ayrılmak isteyince, imâm onun ayrılmasına müsâade etmedi.NihâyetCumâ günü namaz kılındıktan sonra, alışıldığı üzere Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendi câminin önünde bulunanlarla müsâfeha ettiği esnâda, Nûreddînzâde de yolun kenarında ve müslümanların arasındaydı. Ebüssü'ûd Efendi onunla da müsâfeha edince, yakınlık duyup tanışmak üzere fetvâ odasına dâvet etti. Fetvâ odasında başkaları da vardı. İlmî konuşmalar yapılıyordu. O sırada Ebüssü'ûd Efendinin tefsîrinden bir yer okunup müzâkere edildi. Müzâkere ve sohbet esnâsında Nûreddînzâde'ye konuşma sırası gelince, âyet-i kerîmedeki hakîkatleri ve incelikleri anlattı. Bunun üzerineEbüssü'ûd Efendi kalkıp hürmet gösterdi. Kim olduğunu ve memleketini sordu. O da; "Nûreddînzâde dedikleri âsî ve günahkâr kimse bu fakîrdir" dedi.Ebüssü'ûd Efendi, sadrâzama haber gönderip; "Nûreddînzâde dedikleri muhterem kimse gelmiş, fetvâ makâmımızı teşrîf etti. Yüksek şânını ve irfânını gördüm. Bu kıymetli zât hakkında söylenilenler iftirâdır. Böyle bir kimsenin devlet merkezine gelmesi büyük şereftir" dedi. Bunun üzerine sadrâzam, Şeyhülislâm Ebüssü'ûd Efendinin söylediklerine uyup, Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi'ye ihtimâm ve iltifât gösterdi. Âilesini ve çocuklarını getirmek üzere memleketine gönderildi. Döndükten sonra Küçük Ayasofya Dergâhına yerleştirildi. Orada Allahü teâlânın dînini ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkını insanlara anlatmakla vazifelendirildi. Vâz ve sohbetlerinin yanında, hadîs-i şerîf ve tefsîr okutmakla da meşgûl oldu. Onun sohbet ve ilim meclislerinde âlimler hazır bulunuyor ve istifâde ediyorlardı. Bir kısım âlimler ona talebe olup feyz aldılar. Vezîr-i âzam Sokullu Mehmed Paşa onun talebeleri arasındaydı. Osmanlı pâdişâhı Kânûnî SultanSüleymân da ona muhabbet edip, sohbet meclislerinde bulundu. Bâzan da saraya dâvet edip, sohbetleriyle şereflenirdi. Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi, zamanında yetişen âlimlerin en yükseklerinden, aşk ve muhabbet ateşi ziyâdesiyle fazla, Allahü teâlânın dînini insanlara anlatmakta son derece gayretli bir zât idi. Sahâbe-i kirâm, Tâbiîn, Tebe-i tâbiîn ve daha sonra gelen müfessirlerinKur'ân-ı kerîmden anladıklarını bilen, bâtını (kalbi) ve zâhiri (dış görünüşü) temiz, âlim, fazîletli, kâmil bir yol göstericiydi. Vâz ve sohbetlerinde her ilimden nice konuları açıklar ve insanlara faydalı olurdu. Dergâhında ilmî müzâkereler yapılır, insanların ihtiyaçları giderilir, dînî ilimler öğretilirdi. Yiyip içmede ve giyinmede, gösterişten ve başkalarını külfete sokmakdan uzaktı. Fakirlere ve ihtiyaç sâhiplerine yardım etmeyi severdi. Birçok kıymetli eserleri vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1) Kur'ân-ı kerîmde, En'âm sûresi sonuna kadar olan kısmın tefsîri, 2) Şerh-un-Nüsûs li Sadreddîn Konevî, 3) Menâzil-üs-Sâirîn Tercümesi: Tasavvuf ve ahlâkî hikmetlerden bahseden bir eserdir. Evliyânın büyüklerinden Abdullah-i Ensârî Hîrevî'nin eseridir. Birçok kimseler şerh yazmıştır. 4) Risâle-i Mi'râc, 5) Risâle-i Vahdet-i Vücûd. ÜMİD BEKLER Bir gece Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi, fener hazırlatıp saraya gitti. Saraya varınca, kapıda bulunan görevliler içeri aldılar. Pâdişâha durumu arzedilince, kendisini kabûl etti. Pâdişâhla uzun müddet sohbet ettikten sonra şu rüyâsını anlattı: "Bu gece Resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm. Emir buyurdu ki: "Süleymân'a bizden selâm söyle; İslâmın düşmanlarıyla farz olan cihâdı niçin terk etti? Benim şefâatimden ümit bekler ve rızâmı almak isterse, İslâm askerini hazır bulundurup, İslâm düşmanlarını ihtar etmekten uzak durmasın!" Bunun üzerine Pâdişâh yerinden saygı ile kalkıp, şevkle ve gözleri yaşararak nîmete şükür ettikten sonra; "Efendim, şimdiPeygamberlerin Sultânı bu tâkatsız ve güçsüz kölesine ismiyle zikr edip emir buyuruyorlar. Bu emre boyun eğmemiz gerekmez mi? Buna binlerce hamd olsun" deyip, gazâya gitmek üzere niyet etti. Ertesi günZigetvar seferine gitmek üzere hazırlıklar yapıldı. Ordu, İslâmın düşmanlarıyla cihâd etmek üzere yola çıktı.Kânûnî Sultan Süleymân bu sefere katılıp, orada vefât etti. Şehîd olmak sûretiyleResûlullah efendimizin muhabbetine lâyık oldu. Kânûnî'nin Zigetvar seferine, Nûreddînzâde Muslihuddîn Efendi de katılmıştı. Sultan Selîm'in İstanbul'da tahta çıkıp Belgrat'ta orduyu ve babası Kânûnî'nin cenâzesini karşılamasından sonra, cenâze, Muslihuddîn Efendi ve yanındaki dört yüz kişiye teslim edilip İstanbul'a gönderildi. 1) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Zeyli (Atâî); s.212 2) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.171 3) Tezkire-i Halvetiyye, Süleymâniye Kütüphânesi, Es'ad Efendi Kısmı, No: 1372, vr. 17a 4) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.14, s.294

Evliya

Sâkıb Dede

Sakıb Dede Sakıb Dede Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. İsmi Mustafa'dır. Endülüs'ten İzmir'e göç eden bir âilenin çocuğu olarak doğdu. Doğum târihi belli değildir. Babası ticâretle uğraşırdı. Sâkıb Dede doğmadan önce, annesi Halime Hâtun rüyâsında mübârek bir zât gördü. O zât; "Allahü teâlâ sana üç beş gün içinde bir oğul verecektir. Gözünü aç onun kıymetini bil. O bizim yüksek oğlumuz olacaktır. Sana da dünyâ ve âhirette faydası çok olacaktır." dedi. Annesinin bu rüyâsından birkaç gün sonra Sâkıb Dede doğdu. Sâkıb Dede yürümeye başladığı sırada babası ticâret için Mısır'a gitmişti. Aradan birkaç sene geçtiği halde kendisinden hiç haber alınamadı. Bu yüzden geçim sıkıntısı çekiyorlardı. Annesinin, bir gün akşam yemeği hazırlamaya çalışırken, ağladığını ve mahzûn olduğunu gören Sâkıb Dede, yemek yemeyip üzgün olarak bir köşede oturdu. Bu sırada kapı çalındı ve bir zât pekçok erzak ve çeşit çeşit hediyelerle birlikte mektup getirdi. Mektupta babası yakın zamanda döneceğini bildiriyordu. Yedi sekiz yaşlarına geldiğinde hocaya gitmeye başladı. Çalışkanlığı ve zekîliği ile kısa zamanda Kur'ân-ı kerîmi ve başlangıç ilimlerini öğrendi. Daha sonra tahsîline devâm etmek için İstanbul'a gitti. Fâtih Câmii Medreselerinde meşhûr âlimlerden ders aldı. Sonra Köprülüzâde Mustafa Efendinin derslerine devâm etti. Bu arada hocası ile birlikte küffâr üzerine yapılan bir sefere katıldı. Çehrin Kalesi muhâsara edildi. Muhâsaranın başlamasından üç ay geçmesine rağmen bir netîce alınamadı. Zaman zaman asker arasında, Sultan Süleymân'ın Kânunnâmesinde; "Yeniçerilerin üç aydan fazla muhâsara üzerinde kalmayacağının" yazılı olduğu konuşulmaya başlandı. Bu sırada bir ikindi vakti sefer kumandanının çadırına bir derviş geldi. Komutan ona çok hürmet etti. Sohbetin sonunda derviş; "Bu gece mânâ âleminde Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretlerinin bütün halîfeleri talebeleri ile gelip kalenin hizâsında murâkabe hâli üzere oturduklarını gördüm. İnşâallahü teâlâ yarın ikindi vakti kalenin alınma ihtimâli vardır." dedi ve askerin kaleye gireceği yeri gösterip, oradan ayrıldı. Komutan bu haber üzerine rahatladı. Bu hâdiseyi gören Sâkıb Dede'de bambaşka haller oldu. Sevdiği ve güvendiği Fevzi Efendiye durumunu arz edip, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin ahvâlini anlatmasını istedi. O da bildiği kadar anlattı. O güne kadar tasavvuf ehlinin sohbetlerine katılmamış olan Sâkıb Dede'de tasavvufa karşı bir sevgi ve meyl hâsıl oldu. Gece rüyâsında şunları gördü: Çehrin Kalesinin semâsında bir kubbe vardı. Burada evliyâ zâtlar gömülüydü. O kubbeden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî çıkıp, koltuğunda bulunan kopcayı Sâkıb Dede'ye eliyle işâret etti. Sâkıb Dede; "Peki efendim." deyip süratle yanına vardı. Elini öpüp, emirlerini, ne buyuracaklarını beklediği sırada o zât; "Ey genç! Ben seni kabûl ettim." dedikten sonra mevlevî elbisesi giydirdi ve; "Senin dünyevî bir işin yok." buyurdu. Ertesi gün rüyâsını Fevzi Efendiye anlattı. O da rüyâsını tâbir etti ve bundan sonra mevlevî olduğunu söyledi. Sâkıb Dede'yi sefer dönüşünde Farsça öğrenmek husûsunda büyük bir merak sardı. Bunun için Bursa'ya gitti. Kısa zamanda Farsçayı öğrendi. Üstelik bu dili Bursa'nın ileri gelenlerine öğretmeye başladı. Daha sonra Uşak üzerinden Manisa, Isparta havâlilerinde hem ders vererek hem de vâz u nasîhatlerde bulunarak Konya'ya gitti. Konya'da câmilerde vâz u nasîhatta bulundu. Yaşının çok genç olmasına rağmen güzel vâzları ile Konyalıların dikkatini çekti. Daha sonra Elmalılı Halil Efendinin sohbetlerine devâm etti. Tasavvufa dâir kıymetli eserler okudu. Halil Efendiden icâzet aldıktan sonra İstanbul'a döndü. Fâtih Câmiinde dersiâm olup, altı ay kadar ders verdi. Bu arada rahatsızlandı. Kaplıca tedâvisi görmek için Bolu'ya gitti. Bolu'da kaldığı müddet zarfında halka vâz u nasîhatta bulundu. İşlerini bitirince tekrar İstanbul'a döndü. Tasavvuf yolunda kendisini terbiye edecek bir zât arıyordu. Kendisine Edirne Mevlevî Dergâhında ders veren Siyâhî Dede'yi tavsiye ettiler. Edirne'ye gidip bir müddet onun terbiyesi altında bulundu. Ondan tasavvufta icâzet aldı. Sonra oradan ayrılıp Galata Dergâhında Şeyh Gavsî Dede'nin hizmetinde bulundu. Mevlevî tarîkatının âdâbını öğrendikten sonra, matematik öğrenmek için Mısır'a gitti. Sâkıb Dede Mısır seyâhati sırasında uğradığı mevlevî dergâhlarındaki, gelip geçmiş zâtların hayatlarını toplayıp meşhûr Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyye isimli eserini yazdı. Geri dönüşünde Kütahya Mevlevîhânesi şeyhliğine tâyin edildi. Uzun süre burada hizmet ettikten sonra 1735 (H. 1148) senesinde vefât etti ve dergâhın bahçesine defnedildi. Sâkıb Dede, her kimden gelirse gelsin ezâ ve cefâlara karşı şikâyette bulunmaz, onlarla güzel ve tatlı bir şekilde konuşarak, dost olmayanları da dost yapardı. Başına gelen her türlü sıkıntıları şükr ile karşılardı. Aleyhinde olanların bir kısmı onun bu halleri karşısında tövbe edip, ona talebe oldu. Diğerleri ise bir musîbete dûçâr oldular. Bir Cumâ günü İbrâhim Efendi isimli bir zât Aksu'ya giderken, yolu Sâkıb Dede'nin dergâhının yanından geçti. Dergâha girip; "Bana bir fırsat verseler bütün dedelerin ayaklarını kırardım." dedi. Ayrılıp giderken, dergâha yakın bir yerde düştü ve ayağı kırıldı. Ömrünün sonuna kadar bu derdi çekti. Sâkıb Dede'nin ayrıca şiirlerinin toplandığı bir Dîvân'ı vardır. Samîmi ve bir çoşku hâlinin terennümü niteliği taşıyan şiirlerinde lirik bir hava hâkimdir. 1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.179 2) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Zeyli (Fındıklı İsmet Efendi); s.406 3) Tezkire (Safâyi, Süleymâniye Kütüphânesi Esad Efendi Kısmı, No:2549); s.51a 4) Âdâb-ı Zurefâ (Millet Kütüphânesi Ali Emîri Târih 762); s.53b 5) Hatimet-ül-Eş'ar; s.38 6) Tufeyli Menâkıb-ı Kibâr-ı Mevlevî fî Menâkıb-ı Şeyh Sâkıb Mânevî, Üniversite Kütüphânesi, T.Y. 2509

Evliya

Şekmeti Mehmed Efendi (k.s.)

Edirne’de Kıyık caddesinin paralelinde yer alan Kız türbe sokak’ta. Edirne velilerindendir . 18. yüzyılda yaşamıştır. Muradiye camii hatibiydi.Doğum tarihi bilinmeyen Şekmeti Mehmed Efendi 1767 yılında vefat etmiş kabri Hatip camii bahçesinde sırlanmıştır. Ancak camii günümüzü ulaşmamış fakat türbesi ( Çok bakımsız olmasına rağmen) vardır. Kaynak ; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2

Evliya

Kıyak Baba

Edirne – Kıyık caddesi üzerindeki Kıyak Baba camii önünde Edirne’nin fethinde bulunan Horasan erlerindendir.Fetihten sonra Edirne’de dergahında yıllarca İslamiyeti anlatmaya çalışan Kıyak Baba’nın kabri ; Kıyık caddesi üzerideki Kıyak Baba camii önündedir. Asıl adı Şakir’dir. Edirne’nin kuşatıldığı ve tıpkı Mekke’nin fethinde olduğu gibi, bütün askerlerin ateş yakarak, Edirne’yi ışık seli içinde bıraktığı gecenin sabahı , Şakir Baba , aşka gelip öyle bir sabah ezanı okur ki yer ve gökteki bütün mahlukat dinler. Padişah da bu ezanla kendinden geçenlerdedir. Şakir Baba’yı buldurur ve kendisine, ” baba , çok kıyak (güzel) bir ezan okudu ” der. Bundan sonra Şakir Baba , Kıyak Baba diye anılır. Kaynaklar; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Necati Seçkin , Edirne Evliyaları , 1971

Evliya

Ethem Baba

Edirne’de Kıyık caddesi üzerinde no 25’de cadde üzerinde Edirne erenlerinden olan Ethem Baba ‘nın kıyık caddesi üzerinde kabri vardır. Kıyık caddesinin genişletme çalışmaları yapılırken , bu erenlerimizin kabirleri başka bir yere nakledilmek istendiğinde , iş makinesi üç sefer arıza yapmış ve bu nedenle nakilden vazgeçilmiştir.

Evliya

Huysuz Baba

Edirne – Uzun Kaldırım caddesi , Huysuz Baba sokağın hemen başında ( Kesikbaş türbe’nin karşısında) Ne zaman yaşadığı bilinmeyen Huysuz Baba ; Edirne’de Uzun kaldırım caddesinde sırlanmıştır. Ziyaretçiler Huysuz Baba ‘yı vesile ederek çocuklarının yaramazlıktan kurtulmaları için dua etmektedir. Rivayete göre ; yüz on , yüz yirmi okka gelen , uzun boylu, gayet iri cüsseli bir zat imiş. Mevlevi semazenlerinden imiş. O dergahta sema’a başladığı zaman, heybetli cüssesiyle yel gibi dönerken, küçük çocuklarında ” Havale ” denen bayılma rahatsızlığı olan anneler , kundaktaki çocuklarını onun ayakları altına koyarlar, o da çocuklara bir ayağıyla hafifçe basarak aralarında dolaşıp sema edermiş. Allah’ın izniyle çocuklar iyileşirmiş. Kaynaklar; Türkiye Gazetesi , Batı Anadolu evliyaları cilt 2 Necati Seçkin , Edirne Evliyaları , 1971

Evliya

Veli Dede – Edirne

Edirne – Lari camii karşısında Veli Dede Tekkesinde Veli dede ile ilgili olarak kaynaklarda fazla bilgi yoktur. Mezar taşında ; ” Gülşeniyye tarikatı şeyhleri büyüklerinden himmet ehlinin kutbu ve asrın en seçkin Veli Dede Efendi” yazar. 1043/1631 tarihinde vefat ettiğinde şeyhi olduğu tekkenin yakınındaki Lari caminin karşısındaki türbesinde sırlanmıştır. Söz konusu tekkeye Veli Dede’den sonra 1049/ 1637 yılında oğlu Mehmed Efendi (ö. 1070/ 1659) postnişin olmuştur. Uzun yıllar harap halde olan türbesi , Edirne valiliği tarafında restore edilmiştir. Allah onardan razı olsun. Mehmed Efendi Mehmed Efendi, Gülşeni Veli Dede ‘nin oğlu olup, Edirne’de dünyaya gelmiştir. İlim ve irfan tahsilini tamamladıktan sonra Gülşeniyye tarikatı meşayihinden, Süleymaniye Küçük Pazarı’ndaki Şah Melek Zaviyesi şeyhi Kutub Efendi’ye inabet etmiş ve tarikat adabını kesbe himmetini sarfederek babasının makamına postnişin olmuştur. Bu hal ile günlerini geçirmekte iken 1070/ 1659 tarihind vefat etmiş ve Lari Camii yakınında olan babasının türbesine defnolunmuştur. Meşhur şair Karni Efendi’nin babası Şeyh İbrahim Gülşeni bu zattan icazet almıştır. Vakayi’u’l-Fuzala’nın beyanına göre, Mehmed Efendi Kutub Efendi’den, onlar da Hamdi Efendi’den, onlar da Seyyid Salih Efendi’den, onlar da babası Seyyid İbrahim Efendi bin Seyyid Hasan Efendi’den, onlar da eniştesi Şeyh Muhyiddin Efendi’den, onlar da babası olan Seyyid Hasan Efendi’den, onlar da büyük kardeşi Şeyh Ali Sükuti Efendi’den, onlar da babası Seyyid Ahmed Hayali Efendi’den, onlar da büyük nazar sahibi olan babası Pir İbrahim Gülşeni’den feyzyab olmuştu İbrahim Efendi İbrahim Efendi, Gülşeni Veli Dede’nin ikinci oğludur. 1107/ 1695 tarihinde Lari Camii karşısında Veli Dede Dergahı postnişinliğinde bulunduğu sırada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir Edirne ulemasından Faizi Efendi irtihfiline şu tarihi tanzim etmiştir: Gelüb didi birisi kudsiya’nın Fayiza tarih Revan oldı gülizar-ı cinona Gülşenizade. Kaynak ; Dr. Selami Şimşek , Edirne’de Tasavvuf Kültürü , Buhara Yayınları , 2008