Bolu'da Ziyaret Edilecek Türbeler
Bolu bölgesinde 25 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.
Tüm Noktalar (25)
Ömer Sıkkini Hz.
Bolu Göynük İlçesinde Ömer Sıkkini Hz. Türbesi Ömer Sekkin Hz. (Bıçakcı Ömer Dede), Hacı Bayram Veli Hazretlerinin müridi ve Bayrami Melamiliği’nin kurucusudur. Akşemseddin Hz. ile aynı dönemde yaşamıştır ve Akşemseddin’den daha sonra M. 1475 yılında öldüğü rivayet edilmektedir. Yüksekçe bir platform üzerinde yer alan türbe, sekizgen planlı olup, düzgün kesme taştan inşa edilmiştir ve kurşun kaplı bir kubbe ile örtülüdür. Kuzeyinde mukarnaslı sütun başlıkları bulunan iki sütunlu, küçük kubbeyle örtülü revak bulunmaktadır. Ahşap, çift kanatlı, kündekari tekniğinde işlenmiş bir kapısı vardır. Kapı kemeri üzerinde içi boş bir kitabe kartuşu bulunmaktadır. Duvarlara profilli taş söveli ve sivri kemer alınlıklı, dikdörtgen formlu pencereler açılmıştır. Türbe içerisinde Ömer Sekkin Hz.’e ait bir sanduka yer almaktadır. Bıçakcı Ömer Dede diye tanınır.
Şeyhül Ümran (k.s.)
Bulu – Mudurnu ‘da Şehre hakim yüksek bir tepe dedir. ( harita tam olarak bulunduğu yeri göstermektedir.) Bolu’nun isimsiz velilerinden. Kimliği ve yaşadığı zaman hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Her yıl Temmuz ayının ilk pazar günü Şeyhül Ümran bayramı olarak kutlanmaktadır. Bu günde Kuran-ı Kerim ve Mevlidi şerif okutulmaktadır. Gelen misafirlere de kazanlarda pişen pilav ikram edilmektedir. Gerek ilçe içinden gerekse çevre il ve ilçelerinden katılım çok fazla olmaktadır. Rivayetlere göre Şeyhül Ümran karşısında misafir olmadan yemek yemezdi. Eğer misafirsiz kalırsa daima günlerinin oruçlu geçirirdi. Bir gün böylece oruca niyet etti. Lakin akşama doğru bir misafir çıka geldi. O da iftar vaktine az kaldığı ve orucunu bozmamak için misafiri aç bilaç lafa tuttu. Şeyhül Ümran o gece rüyasında ona şöyle hitap edildi. ” Ümran… senin bize güzel bir ibadetin vardı. Bizim de sana karşı bir adetimiz… Sen adetini değiştirdin, biz de kendimizinkini değiştirdik…” Ümran, üzüntüler içinde uyandı. Bir zaman sonra Sülüs isimli köydeki malı ve mülkü üzerinde, hükümet memurları onu sigaya çektiler. Sıkıldı ve köyünden çıkıp gitti. Bir süre sonra bir başka büyük kişiye misafir oldu. Kendisinin, misafiri ne kadar çok sevdiğini bildikleri için ikramın her türlüsünü gösterdiler. Fakat Şeyhül Ümran durmadı, bir gün sonra yola çıkmaya karar verdi. Sordular; Niçin birkaç gün daha kalmıyorsunuz? sizi rahat ettirmek için hizmet ederdik , dediler. Cevap verdi; Ben suçlandırılmış bir kişiyim. Beni nimet ve rahat içinde görüp, rızasını kabul etmezse ne yaparım? Bırakın, başımı alıp mihnetime doğru yöneleyim… Ta ki, Onun rızası ne ise tecelli etsin. Ve Ümran gitti. Onu bu cevaptan sonra şehrin tepelik bir viranesinde ölü olarak buldular. Mudurnu ve çevresin Sülüs köyü adında bir yerin bulunduğu tesbit edilememiştir. Ancak, Şeyhül Ümran ‘ın Mudurnu daki türbesinin bulunduğu tepe de yattığı bilinmektedir. Mezar taşında da bir kitabe yoktur. Kaynak ;Türkiye Gazetesi , Orta Anadolu Evliyaları , cilt 1 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Bıçakcı Ömer Dede (k.s.)
Bolu – Göynük Merkez’de Akşemseddin hazretlerinin 300 metre ilerisinde yer alan Çeşme camiinin yanında. Melamet yolunun önderi , aşk ve cezbe ehlinin rehberi Ömer Dede , Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin halifesidir. Hayatı hakkındaki bilgiler oldukça sınırlıdır. Abdurrahman el-Askeri’nin Mir’atü’l-ışıkında Göynük’te doğduğu ifade edilmektedir. Bıçakçılık mesleğini benimsediğinden “Sikkini” (bıçakçı) unvanıyla tanınırdı. Melami geleneğinde ise bu konuda farklı bir inanış mevcuttur. Buna göre ”Hacı Bayram-ı Veli’nin, kaç müridi bulunduğunu ll. Murad’a bildirmek üzere müridierini kurban etmek için topladığına ve bu toplantı esnasında sadece bir erkekle bir kadının Hacı Bayram’a tam teslimiyetle bıçağın altına boynunu uzattığına dair menkıbede sözü edilen şahsın ömer Dede olduğu belirtilir.” Ömer Dede’nin ilk tasavvuf terbiyesini Bursa’da iken Samuncu Baba’dan aldığı Manevi terbiyesini ise Hacı bayram-ı Veli hazretlerin de tamamladığı rivayet olunur. Lalizade Abdulbaki Efendi’nin ”Menakıbi- Melamiye Bayramiye ” isimli eserinde Bıçakcı Ömer Dede’nin Hacı Baryam Veli hazretlerinden halifeliği alması şöyle anlatılır. ” Hacı Bayram-ı Veli’nin ölümü yaklaşınca kimi halife tayin edeceğini öğrenmek is-teyen müridileri şeyhin etrafında toplanır. Bu sırada Emir Sikkini oda kapısının yanın da ayakta durmaktadır. Hacı Bayram-ı Veli bir ara gözlerini açıp, “Emir, su getir!” diye seslenir. Müridilerin hemen hepsi seyyid olduğu için biri giderek suyu getirir. Ancak Hacı Bayram-ı Veli getirilen suyu içmeyip önündeki meyve tabağına döker ve tekrar su getirilmesini ister. Bu defa diğer bir mürid su getirir. Fakat Hacı Bayram-ı Veli üçüncü defa su ister. Akşemseddin kapının yanındaki Emir Sikkini’ye su getirmesini söyler. Emir Sikkini suyu getirince Hacı Bayram-i Veli bu defa suyun bir kısmını içer ve geri kalanını Emir Sikkini’ye vererek, “İç ki emniyyet-i kübraya nail olasın” der; Emir Sikkini de bardakta kalan suyu içer . Hacı Bayram Veli hazretlerinin vefatından sonra ise Göynük’e yerleşmiştir. Akşemseddin hazretleri de önce Beypazarı’nda sonra da Göynük’e yerleşerek irşad faaliyetinin sürdürür. Yine Akşemseddin hazretleri ile Dede Ömer Sıkki hazretleri arasında şöyle bir menkıbe den bahsedilir ; ” Hacı Bayram’ın vefatından sonra bütün müridier Akşemseddin’e tabi olup onun sohbet meclisine katılırlar. Akşemseddin ve müridlieri kuşluk ve akşam vakitlerinde zikir ve sohbet meclisi düzenler. Emir Sikklni dışında herkes bu toplantılara katılıp şeyhin elini öperken Emir Sikkini meclisin bir kenarında oturur ve zikir halkasına girmez. Bu durumdan hoşlanmayan Akşemseddin onun yanına giderek, “Bu toplantılara senin de katılman gerekir, yoksa senden şeyhin tacını alırız” der. Emir Sikkini, “Öyleyse yarın cuma günü namazdan sonra bizim eve gelin, size hırkayı ve tacı teslim ederiz” der. Ertesi gün Emir Sikkini evinin avlusunda büyük bir ateş yaktırır. Namazdan sonra Akşemseddin müridleriyle birlikte onun evine gelir. Emir sırtında hırka, başında taç olduğu halde ateşe girer. Bir müddet sonra ateşten çıkınca hırka ve taçın yandığı, fakat kendisine bir şey olmaığı görülür. Bu dönemden itibaren kendisi ve müridileri taç ve hırkayı terkederler.” Bu hadiseden sonra Akşemseddin hazretleri , Bıçakçı Ömer dede’nin yoluna karışmamış ; Ömer Dede, Bayrami – Melami yolunu kurarak bu irşad vazifesini vefatına kadar sürdürmüştür. 1475 de Göynük de vefat eden Ömer dede , Bayrami – Melami yolunu ise kabri Ankara – Ayaş da bulunan Bünyamin Ayaşi’ye bırakmıştır. Kaynaklar ; Baki Yaşar Altınok , Hacı Bayram veli ve Bayramilik Melamilik , Ahi yayınları Mehmed Hakan Alşan , Anadolu Erenleri Melamet Hırkası , Kurtuba Yayınları , 2012 Ali Bolat , Melametilik , İnsan yayınları , 2011 Abdülbaki Gölpınarlı , Melamilik Ve Melamiler , Milenium Yayınları , 2011 Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Abdurrahim Tırsi Hz.
Akşemseddin Hz. (Muhammed bin Hamza)
Fatih Sultan Mehmet'in Hocası olan ve 1459 yılında vefat eden Akşemseddinin Hz. Türbesi, Göynük İlçesinde Gazi Süleyman Paşa Camii'nin avlusunda bulunur. Osmanlı ilim dünyasının bu büyük şahsının 1459 'da vefatından sonra, 1464 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan türbe altıgen planlı ve kubbeyle örtülü olup, dış yüzü küfeki taşlarla kaplıdır. Her yüzeyde sivri kemerli, iki katlı pencere düzenlemesine sahiptir. Kapısı sivri kemerli bir niş içerisinde olup; üzerinde inşa kitabesi bulunmaktadır. Türbe içerisinde Akşemseddin ve oğulları Fakih ile Nurihüda Çelebilerin sandukaları vardır. Akşemseddine ait olan sanduka, kapıdan girince sağda yer almaktadır. 2.50 x 0.50 m boyutlarındaki sanduka ceviz ağacındandır. Üzeri, kabartma yazı ve çiçek motifleriyle işlenmiş olan sanduka, ahşap işçiliğin çok değerli bir örneğidir. 1987 yılında restorasyonu yapılmıştır. Akşemsettin'in Türbesi her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir. 1387 - 1459 yılları arasında yaşayan Akşemsettin'in tasavvuf ve din alimliği yanında zamanının önemli bir tıp bilgini olması ve Pastör'den 4 asır önce mikrobu keşfetmesi çeşitli kaynaklarca ortaya konulmuştur.
Hayrettin-i Tokadi Hz.
Bolu Hayrettin-i Tokadi Hz. Türbesi Hayreddin Tokâdî Hazretleri, Halvetiyye silsilenamelerinde, Allah Rasulü (s.a.v.)'nden itibaren tarikat zincirinin yirmi sekizinci halkasında yer alır. Bu zat hakkında kaynaklarda fazla bilgi yoktur. Ancak mürşidi Çelebi Halife Cemaleddîn-i Halveti Hazretleri'nin Amasya'da doğduğu ve medrese tahsilini tamamladıktan sonra Halvetiyye şeyhlerinden Tâhirzâde Tokâdî Hazretleri'ne intisap ettiği bilinmektedir. Onun vefatıyla Bahâeddin-i Erzincânî Hazretleri'ne yeniden intisap etmiş, sülûkünu tamamlayarak hilafet almıştır. Sırasıyla Tokat, daha sonra Amasya'da irşad hizmetine devam ederken, Amasya'da o sırada vali bulunan II. Beyazıd ile tanışarak dostluk kurmuşlardı. Bu dostluk, II. Beyazıd'in padişah olmasından sonra, Sadrazam Koca Mustafa Paşa aracılığı ile İstanbul'a alınarak orada da devam ettirilmiştir. Hayreddin-i Tokâdî Hazretleri'nin, Çelebi Halife Cemaleddin-i Halvetî Hazretleri'ne Tokat'ta iken intisap ettiği talebeliğini Amasya'da devam ettirdi¬ği, daha sonra da mürşidinin emri üzerine İstanbul'a geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim sonraları halifesi, halefi ve damadı olan Merzifonlu Yusuf Sinan (Sümbül) Efendi Hazretleri de, Amasya'da kendisine intisap eden ve İstan¬bul'a geldikten sonra mürşidinin emriyle oraya gelenlerden biridir.
Ramazan Dede Hz.
Bolu Gerede İlçesinde Ramazan Dede Hz. Türbesi 1071 Malazgirt Zaferinden sonra, Anadolu'ya fetih ve sefer eyleyen, tasavvuf önderi ve gönüller sultanı Orta Asya'nın manevi mimarı: Ahmet Yesevi (ks.) hazretlerinin talebelerinden, dervişlerinden ve Evliyaullah büyüklerinden olduğu güvenilir ve tarihi kaynaklar tarafından tespit ve teyid edilmiştir. (1) Araştırmalar gösteriyor ki: Ramazan Dede (ks.) Gerede'yi Rumlardan almak için savaşırken burada şehit düşmüş veya eceliyle vefat etmiş olması sebebiyle bu kekik kokulu tepeye Ramazan Dede adı verilmiştir. Ramazan Dede ks aslen Horasanlıdır. Uzunca boylu, güçlü alim, kamil, kerametli ve muttaki bir zat idi. Kerametleri halkımızın yaşlıları tarafından mütemadiyen anlatılır. Ramazan Dede namıyla maruf olan zatın, eski Selçuklu şehrindeki kabristanı: Gerede'nin meşhur mesireliğinde Ramazan Dede Camii yanında metfun olup etrafında on iki efradı veya ahbabı da defnedilmiş olduğu rivayet edilir.
Fahreddin-i Rumi Hz.
Bolu Mudurnu İlçesinde Fahreddin-i Rumi Hz. Türbesi Yıldırım Bâyezîd devri âlim ve sûfîlerinden. Bolu’ya bağlı Mudurnu kasabasında ikâmet ederdi. Kaynaklarda, hayâtı hakkında fazla bilgi verilmemektedir. Doğum târihi, doğum ve vefât yeri bildirilmemektedir. 864 (m. 1460) senesinde vefât etti. Mezarının, Yıldırım Bâyezîd’in Mudurnu’da yaptırdığı câminin kapısı yakınında olduğu söylenir. Dînî ilimlerde âlim olup, çok ibâdet ederdi. Zühd ve vera’ sahibi idi. İnsanlardan uzak, kendi halinde yaşardı. Halkın arasına fazla karışmazdı. Takvâsı çok fazla idi. Dînî ilimlerle meşgûl olmayı çok severdi. Mudurnu’da hem halkı irşâd eder, onlara din ve dünyâ saadetinin yollarını gösterir, hem de ilimle meşgûl olurdu. Türbesi, Kanuni Sultan Süleyman Camii Haziresindedir.
Halveti Şeyhi Mehmet Talui Hz. ve Müritleri
Bolu Mudurnu İlçe'sinde Halveti Şeyhi Mehmet Talui Hz. ve Müritleri Türbesi,
Aslahaddin Hz. (Muhammed ibn-i Ebubekir)
Bolu İli Aslahaddin Hz. (MUHAMMED İBN-İ EBUBEKİR) Türbesi Aslâhaddin Hz.'nin esas ismi MUHAMMED İBN-İ EBUBEKİR dir. İslam’a hizmetlerinden dolayı ona Aslâhaddin ismi verilmiştir. Bu ismi ona İznik’te mezarı bulunan ve akrabası olan Horasan Şeyhülislâmlarından Hacı Hamza vermiştir. Aslâhaddin’in manevi silsilesi velilerden Bayezid-i Bistami hazretlerine kadar gitmektedir. Aslâhaddin, Horasan ve civarından getirdiği 18 bin asker ile Levke ve İnegöl civarında fetihlerde bulunduktan sonra Bolu'ya gelmiştir. O zaman Bolu'da Zokkum adlı bir kral vardır. Aslâhaddin Hz. şehrin alınması için yapılan savaşta, ikinci kale yakınında (M. 933 yılında) şehit olmuştur.
Hacı Hamza Oğlu Kasım Hz.
Bolu Hacı Hamza Oğlu Kasım Hz. Türbesi Çamyayla mahallesinde bulunmaktadır
Filibeli Tevfik Mehmet Hz.
Bolu Mudurnu ilçesinde Filibeli Tevfik Mehmet Hz. Türbesi Bolu velilerinden. 1796 yılında doğdu ilk öğrenimini Filibe’de yaptıktan sonra İstanbul’a gelerek 28 yaşında iken Fatih Medresesinden icazet alarak mezun oldu. İlk görevini İstanbul’da Eyüp Sultanda aldı. Bir süre burada çalıştıktan sonra tekrar doğum yeri olan Filibe’ye döndü. Filibe Şehrinde 50 yıl imamlık yaptı. Lakin savaş çıkınca tekrar İstanbul’a döndü ve görev istedi. Zamanın Şeyhülislam’ı tarafından bir göreve tayin edileceği sırada Mudurnulu Hacı Tevfik Efendi, Şeyhülislam’a başvurup Filibeli Hacı Tefvik Efendi’yi Mudurnu’ya getirdi. Filibeli Hacı diye anılan Tevfik Efendi, Mudurnu Yıldırım Beyazıd camiinde 50 sene imamlık yaptı. Aynı zamanda medrese ve camiide kurslar halinde dersler veren Filibeli Hoca’nın çevre ilçelerden çok sayıda öğrencisi vardı. Filibeli Hacı Tevfik Efendi, Nakşibendi yoluna bağlı idi. Hayatının 100 yılını nazam kıldırmak ve Kuran-ı Kerim okutmakla geçiren Filibeli Hoca’nın keramet sahibi olup, Milli mücadele yıllarında halkı teşvik ederek hizmette bulunmuştur. 133 yaşında iken 26.02.1929 tarihinde vefat etti. Sağlığında iken kendisi gibi ulema ehlinden olan ve Mudurnu’nun en yüksek tepesinde yatmakta olan Şeyhül Ümran’ın yanına gömülmeyi vasiyet ettiğinden Şeyhül Ümran tepesi diye anılan yere gömüldü.
Diyarbakırlı Hacı Mustafa Safi Amidi Bolevi Hz.
Bolu ili Diyarbakırlı Hacı Mustafa Safi Amidi Bolevi Hz. Türbesi Anadolu'da yetişen ve Anadolu'yu aydınlatan evliyânın meşhurlarından. İsmi Mustafa bin Sâlih'tir. Babası Diyârbekir ulemâsından ve Diyârbekir müftîsi Hacı Sâlih Efendidir. 1846 (H.1263) senesinde vefât etti. Türbesi, Bolu'da Aktaş Dergâhındadır. Tahsîline Diyârbekir'de başladı. Dokuz yaşında Kur'ân-ı Kerîmi ezberledi. Babasından sarf, nahiv öğrendi. Diğer medrese kitaplarından Şerh-ül-Akâid'e kadar okudu. Sonra, babasının izni ile, İstanbul'a gidip tahsîlini orada devâm ettirdi. Akşehirli Hacı Ömer Efendiden ders aldı. 1807 senesinde tahsîlini tamamlayıp icâzet, diploma aldı. İstanbul'da müderrislik yapmak üzere kalmaya karar vermişken, bir gece rüyâsında devrin meşhur evliyâsı Çerkeşli Hacı Mustafa Efendiyi gördü. Ona; "Evlâdım Mustafa Sâfî Efendi! Zâhir ilmini tamamlayıp icâzet aldın. Tasavvuf ilmini öğrenip, ilm-i ledünne kavuşmak için Çerkeş'e gel de bu ilmi tahsîl eyle. Çünkü senin İstanbul'da kalmana izin yoktur." buyurdu. Bunun üzerine Mustafa Sâfî Efendinin kalbinde ilâhî bir muhabbet, aşk peydâ oldu. İstanbul'da durmaya tahammülü kalmadı. Çerkeş'e gitmek için yola çıktı. Oraya varınca, Hacı Mustafa Efendinin huzûruna gitti. Elini öpüp, talebesi olmayı arzu ettiğini bildirince önce bu isteğine iltifat edilmedi. Ümitsiz olarak huzurlarından ayrıldı.Ancak üç gün dergâhta misâfir kaldı. Sonra o zâtın kabûl buyurması için Derviş Hasan vâsıtasıyla arz edip yalvardıysa da,Çerkeşli Mustafa Efendi; "O, bir âlim kimsedir. Benim zâhir ilminde onun kadar kuvvetim yok. Bu sebeple talebeliğe kabul edemem." dedi. Bu haber kendisine ulaşınca, kalbinde aşk-ı ilâhî hâsıl oldu. Bu sırada kalbinde meydana gelen coşkunluğa tahammül edemeyip, hemen huzûruna gitti. Mübârek ellerini öptükten sonra ilm-i zâhiri kalmadığını, aşk-ı ilâhînin gönlünü yaktığını ve onun işâretiyle talebe olmaya geldiğini arz ve beyân ederek yalvardı. Tekrar kabûl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine onu talebeliğe kabûl etti.
Seyyid Ümmi Kemal Hz.
Bolu ili Seyyid Ümmi Kemal Hz. Türbesi Ümmî Kemal Efendi Hazretleri, yöreyi İslamlaştırmak için Buhara'dan gelen Alperenlerin büyüklerinden ve İmam-ı Ali (k.v.) evlatlarından bir zat olup nesebi Kerbelâ Şehidi Hazret-i Hüseyin (r.a.)'e dayandığı için "Seyyid"dir. Gerede ulemasından meşhur Hacı Emin Efendi'nin de yedinci batından büyük dedesidir. Asıl adının İsmail olduğu anlaşılmaktadır. Diğer Horasan Alperenleri gibi, o da görevli olarak Anadolu'ya fetih ve irşad için gönderilmiş ve bilahare Bolu'nun Işıklar köyüne yerleşmiştir. Yöre halkı, halen devam etmekte olan tasarruf ve kerametlerinden söz etmektedirler. Türbesi, Işık'lar Köyü'ndedir.
Davut-i Halveti Hz.
Bolu Mudurnu İlçesinde Davut-i Halveti Hz. Türbesi Osmanlılar zamanında Mudurnu’da yetişen evliyâdan. Ali Bey adında bir zâtın oğlu olup, “Uzun Dâvûd” ve “Dâvûd-i Mudurnî” diye tanınırdı. Doğum târihi belli değildir. Halvetî şeyhlerinden Seyyid Yahyâ-i Şirvânî’nin yüksek talebelerinden Şeyh Habîb’in sohbetlerine devam edip, tasavvufun yüksek ma’rifetlerine kavuştu. Meczûb bir zât idi.
Şeyh ül Ümran Hz.
Bolu Mudurnu İlçesinde Şeyh ül Ümran Hz. Türbesi Bolu’nun isimsiz velilerinden. Kimliği ve yaşadığı zaman hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Her yıl temmuz ayının ilk pazar günü Şeyhül Ümran bayramı olarak kutlanmaktadır. Bugünde Kur’an-ı Kerim ve Mevlidi şerif okutulmaktadır. Gelen misafirlere de kazanlarda pişen pilav ikram edilmektedir. Gerek ilçe içinden gerekse çevre il ve ilçelerinden katılım çok fazla olmaktadır. Rivayetlere göre Şeyhül Ümran karşısında misafir olmadan yemek yemezdi. Eğer misafirsiz kalırsa daima günlerinin oruçlu geçirirdi. Bir gün böylece oruca niyet etti. Lakin akşama doğru bir misafir çıka geldi. O da iftar vaktine az kaldığı ve orucunu bozmamak için misafiri aç bilaç lafa tuttu. Şeyhül Ümran o gece rüyasında ona şöyle hitap edildi.” Ümran… senin bize güzel bir ibadetin vardı. Bizim de sana karşı bir adetimiz… Sen adetini değiştirdin, biz de kendimizinkini değiştirdik…” Ümran, üzüntüler içinde uyandı. Bir zaman sonra Sülüs isimli köydeki malı ve mülkü üzerinde, hükümet memurları onu sigaya çektiler. Sıkıldı ve köyünden çıkıp gitti. Bir süre sonra bir başka büyük kişiye misafir oldu. Kendisinin, misafiri ne kadar çok sevdiğini bildikleri için ikramın her türlüsünü gösterdiler. Fakat Şeyhül Ümran durmadı, bir gün sonra yola çıkmaya karar verdi. Sordular; Niçin birkaç gün daha kalmıyorsunuz? sizi rahat ettirmek için hizmet ederdik, dediler. Cevap verdi; ben suçlandırılmış bir kişiyim. Beni nimet ve rahat içinde görüp, rızasını kabul etmezse ne yaparım? Bırakın, başımı alıp mihnetime doğru yöneleyim… Ta ki, Onun rızası ne ise tecelli etsin. Ve Ümran gitti. Onu bu cevaptan sonra şehrin tepelik bir viranesinde ölü olarak buldular. Mudurnu ve çevresin Sülüs köyü adında bir yerin bulunduğu tesbit edilememiştir. Ancak, Şeyhül Ümran ‘ın Mudurnu’daki türbesinin bulunduğu tepe de yattığı bilinmektedir. Mezar taşında da bir kitabe yoktur.
Abdullah Rüşdi Hz.
Bolu Mudurnu İlçe'sinde Abdullah Rüşdi Hz. Türbesi, Tarikatı Halveti Şeyh ve Müridleri Türbesindedir.
Debbağ Dede Hz.
Bolu Göynük İlçesinde Debbağ Dede Hz. Türbesi Halk arasında anlatıldığına göre Debbağ Dede sabah namazlarını Mekke’de kılardı. Bir sene Göynük’ten bir grup Müslüman hac için Mekke’ye gider. İbadetlerini yapıp dönecekleri sırada biri kaybolur. Diğer hacılar döner o kalır. Çaresizlik içinde kıvranırken Arabın biri yanına yaklaşır. Derdini sorar. Göynüklü de başına geleni anlatır. Arap merak etmemesini kendi yöresinden bir zatın her sabah namaz için Mekke’ye geldiği onunla dönebileceğini söyler. Namazdan sonra ona sıkı sarıl, ne derse desin sakın bırakma der. Adam denileni yapar. Debbağ dede bakar ki kurtuluş yok. Adama gözlerini yum, ben aç demeden açma, bunu da kimseye anlatma der. Bir anda Göynük yakınlarına gelirler. Bir süre sonra adam Göynük’e ve Debbağ Dede’yi görür tanır. Bunun üzerine Debbağ Dede” vademiz dolmuştur suyumuz ısıtılsın” der ve vefat eder.
Kara Aslan Hz.
Bolu Mudurnu İlçesinde Kara Aslan Hz. Türbesi Mudurnu’nun doğu istikametin de kendi adıyla anılan tepede makberi bulunan Karaaslan Veli Hazretleri, Anadolu’ya gelerek yerli halka İslamiyet’i benimsetmiş bir Alperen’dir. Mudurnu’ya ilk İslam ışığı saçan bir veli, bir kahraman komutan, şehit Asker, Karaaslan Veli Hazretleri; Selçuklu uç beylerinden olup, kalbi Allah ve Peygamber aşkıyla tutuşan bir veli zat olarak bilinir. Kara Arslan tepesinde kabri bulunmaktadır.
Sâfî Âmidî Bolevî
Safi Amidi Bolevi Safi Amidi Bolevi Anadolu'da yetişen ve Anadolu'yu aydınlatan evliyânın meşhurlarından. İsmi Mustafa bin Sâlih'tir. Babası Diyârbekir ulemâsından ve Diyârbekir müftîsi Hacı Sâlih Efendidir. 1846 (H.1263) senesinde vefât etti. Türbesi, Bolu'da Aktaş Dergâhındadır." Tahsîline Diyârbekir'de başladı. Dokuz yaşında Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Babasından sarf, nahiv öğrendi. Diğer medrese kitaplarından Şerh-ül-Akâid'e kadar okudu. Sonra, babasının izni ile, İstanbul'a gidip tahsîlini orada devâm ettirdi. Akşehirli Hacı Ömer Efendiden ders aldı. 1807 senesinde tahsîlini tamamlayıp icâzet, diploma aldı. İstanbul'da müderrislik yapmak üzere kalmaya karar vermişken, bir gece rüyâsında devrin meşhur evliyâsı Çerkeşli Hacı Mustafa Efendiyi gördü. Ona; "Evlâdım Mustafa Sâfî Efendi! Zâhir ilmini tamamlayıp icâzet aldın. Tasavvuf ilmini öğrenip, ilm-i ledünne kavuşmak için Çerkeş'e gel de bu ilmi tahsîl eyle. Çünkü senin İstanbul'da kalmana izin yoktur." buyurdu. Bunun üzerine Mustafa Sâfî Efendinin kalbinde ilâhî bir muhabbet, aşk peydâ oldu. İstanbul'da durmaya tahammülü kalmadı. Çerkeş'e gitmek için yola çıktı. Oraya varınca, Hacı Mustafa Efendinin huzûruna gitti. Elini öpüp, talebesi olmayı arzu ettiğini bildirince önce bu isteğine iltifat edilmedi. Ümitsiz olarak huzurlarından ayrıldı.Ancak üç gün dergâhta misâfir kaldı. Sonra o zâtın kabûl buyurması için Derviş Hasan vâsıtasıyla arz edip yalvardıysa da,Çerkeşli Mustafa Efendi; "O, bir âlim kimsedir. Benim zâhir ilminde onun kadar kuvvetim yok. Bu sebeple talebeliğe kabul edemem." dedi. Bu haber kendisine ulaşınca, kalbinde aşk-ı ilâhî hâsıl oldu. Bu sırada kalbinde meydana gelen coşkunluğa tahammül edemeyip, hemen huzûruna gitti.Mübârek ellerini öptükten sonra ilm-i zâhiri kalmadığını, aşk-ı ilâhînin gönlünü yaktığını ve onun işâretiyle talebe olmaya geldiğini arz ve beyân ederek yalvardı. Tekrar kabûl etmesini istirhâm eyledi. Bunun üzerine onu talebeliğe kabûl etti. Hocası Çerkeşli Mustafa Efendi talebeleriyle sohbet ettiği sırada Sâfî Efendiye dikkatle bakar ve; "İşte bu zât benden sonra yolumuzu (tarîkatımızı) o dereceye ulaştırır ki kimsenin inkâra mecâli, gücü kuvveti kalmaz. Hakîkat ilmiyle âlemi doldurur." buyururdu. Üç sene müddetle sohbetlerine devâm edip, tasavvufta yetişti. Hilâfet vereceği sıralarda hocasından izin alıp memleketini ziyârete gitti. Hocasının izin vermesi üzerine Diyarbekir'e gittiği sırada hocası Çerkeşli Mustafa Efendi vefât etti. Vefât edeceğinde Mustafa Sâfî Efendinin tasavvufta kemâle erdiğini belirtip, onu kendine halîfe tâyin ettiğini vasiyet etti. Diyârbekir'den dönünce, kendisinin hocası tarafından halîfe tâyin edildiği önce gizlenip söylenmedi. O ise dergâhta hocasının yerine geçen Şeyh Hacı Halil Efendinin sohbetlerine devâm etmeye başladı. Üç sene daha tasavvuf yolunda azimle çalıştı. Bir gün Şeyh Hacı Halil Efendinin sohbet ve zikir meclisine Mustafa Sâfî Efendinin talebeleri de dâhil olmuştu. Bu sırada Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin rûhâniyeti gözüküp Geredeli Hacı Halil Efendiye, Mustafa Sâfî Efendinin üç sene öncesinden Çerkeşli Aziz'den yolunu tamamladığını söyledi. Böylece onun halîfe tâyin edildiğini gizlemekten vazgeçmelerini belirtti. Bu işâret üzerine Hacı Halil Efendi büyük bir telaş ile başındaki hilâfet tâcını çıkarıp hilâfet duâsı yaparak Mustafa Sâfî Efendinin başına koydu ve özür diledi. Mustafa Sâfî Efendi hocasının vasiyetiyle yerine tâyin edildiğini öğrenince, Bolu'daki Semerkand Medresesinde talebelere ders vermeye başladı. Bir taraftan da medresenin yanındaki câmide talebe yetiştirdi. Ayrıca bir de dergâh inşâ ettirdi. Hayır sâhiplerinden Şemsi Paşanın kızıHâfize Hanım, Aktaş denilen yerden beş dönüm tarla hîbe etti.Buraya önce bir câmi ve câminin yanında küçük bir oda yaptırdı ve bu sırada evlendi. Buraya bir de dergâh ve dergâhın yakınında bir ev yaptırdı. Burada otuz üç sene insanlara rehberlik yaptı. Medresede pekçok âlim yetiştirip icâzet, diploma verdi. Dergâhda tasavvuf yolunda yetiştirdiği talebelerinden iki zâta da Halvetiyye yolundan icâzet ve hilâfet verdi. Bunlardan biri Devrek kasabasından Şeyh Yûsuf Efendi, diğeri de Geredeli Abdullah Efendidir. Askerlerden de pekçok kimse ona intisâb etmiş talebe olmuştur. Bolu'da bulunan bütün âlimler ve halk tamâmen onun talebelerindendi. Dergâhı sohbetine gelenlerle dolup taşar ve bu hal sabahlara kadar devâm ederdi. Sabah namazından sonra âdeti üzere duâ ve zikirleri okur, cemâat dinlerdi. Kuşluk vaktinde ise bir mikdâr Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf okur, sonra talebelerine nasîhat ederdi. Sâfî Efendinin üç oğlu vardı. Bunlara Muhammed Fâik, Nasrullah Sırrı, Abdülazîz isimlerini vermişti. Oğullarından Muhammed Fâik fazîletli bir zât olup, yirmi yaşında iken babasının sağlığında vefât etmiştir. Dergâhda defnedilmiş ve üzerine bir türbe yapılmıştır. Babasından, çok ilim öğrenmişti. Sâfî Efendi dergâhı yaptırdıktan sonra, hayır sâhipleri tarafından epeyce ilâve binâlar yapılmıştır. Dergâhda ders ve sohbetleriyle insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatıp onların saâdete kavuşmalarına gayret ediyordu. Herkes tarafından tanınıp sevilmiş şöhreti her yere yayılmıştır. Osmanlı pâdişâhı Sultan Mahmûd Han onun şöhretini işitip iki defâ İstanbul'a dâvet edip, görüşmüştür. Sohbetine gelenler onun bereketiyle muradlarına kavuşurlardı. Huzûrunda bulunanlar bir suâl sormak isteseler, daha onlar sormadan sohbet sırasında bir vesîle ile cevaplandırır, müşkillerini hallederdi. Birçok hakîkatı da şiirleriyle ifâde etmiştir. Ancak şiirleri bir araya toplanmamıştır. Şöhreti ve yaptığı hizmetleri her tarafta duyulunca halktan ve ileri gelenlerden çok kimse sohbet halkasına girip, tasavvufta yetişmek üzere ona tâbi olmuşlardır. Hattâ daha önce İstanbul'da medrese tahsîli sırasında bâzı ilimleri kendisinden öğrendiği, meşhûr âlim Hacı Ömer Efendi de ona tasavvufta yetişmek üzere tâbi olmuştur. Bolu'ya yerleştikten sonra bir defâ babası Sâlih Efendi vefât etmeden önce, bir de babasının vefâtından sonra Diyarbekir'e gitmiştir. Babasını ziyârete gittiğinde, babası çok ilim sâhibi bir âlim olmasına rağmen, Mustafa Sâfî Efendiye her mecliste hürmet göstermiş, aslâ ondan üst ve yukarı bir yere oturmamıştır. Ondan önce kahve almamıştır. Yanında edeple konuşmuştur. Tasavvufta ona tâbi olmuş ve dâimâ duâ etmiştir. Diyârbekir'e ikinci gidişinde babası vefât etmişti. Bundan sonra bir daha gitmemiştir. Zâten akrabâsından da sâdece bir kız kardeşi ve iki yetim torunundan başka kimsesi kalmamıştı. Bunlara mektup yazarak gönüllerini alırdı. Sonra torunları da Bolu'ya yerleşmişlerdir. 1820 senesinde hacca gitmeye niyetlendi. Bu sırada o zamânın parasıyla yedi yüz kuruşları olup bu parayla yanında dört kişiyle birlikte yola çıktı. Yolculuk sırasında kendilerine katılanlar olup, on iki kişilik bir kâfile ile Mekke-i mükerremeye vardılar. On iki kişinin bütün masraflarını Sâfî Efendi karşıladı. Her akşam ve sabah on iki kab yemek hazırlatırdı. Kendilerine bir aşçı ve bir de ihtiyaçlarını satın alacak kimse vazîfelendirmişti. Bütün masraflar için lâzım olan parayı ona verirdi. Paranın nereden geldiğini kimse bilemezdi. Hac ibâdetini tamamlayıp Bolu'ya dönerken, alış-verişle vazifeli şahsın boynuna bir beyaz kese asıp içine bir mikdâr para koydu ve bu parayı harcamasını fakat kesedeki parayı aslâ saymamasını tenbih etti. Bu zât; "Kesede az mikdârda para olmasına rağmen, ne kadar harcadıysam bir türlü tüketemedim. Hattâ Bolu'ya geri döndüğümüzde de kesede hâlâ para vardı." demiştir. Sâfî Efendi hac dönüşünden sonra, insanlar arasına karışmamak ve şöhretten kaçmak için çok gayret gösterdi. İnsanların sohbetlerine olan arzuları da gittikçe arttı. Devletin ileri gelenleri de kendisine çok hürmet ve alâka gösterdiler, istifade etmek için sohbetine gelirlerdi. Mustafa Sâfî Efendinin insanlara irşâd ve rehberlik faâliyeti sâhasının çok genişlediği sıralarda Sultan Mahmûd Han vefât etmiş, yerine Abdülmecîd Han tahta çıkmıştı.Abdülmecîd Han, Mustafa Sâfî Efendiyi çok sever, ikram ve hürmette bulunurdu. Tahta çıktıktan sonra dergahının genişletilmesi, tâmiri ve yeni ilâveler yapılmasını emretmiş ve bu iş için lâzım olan parayı kendi malından verileceğine dâir ferman çıkartmıştı. Bu işi yürütecek husûsî bir memur tâyin etmişti. Pâdişâh bu iş için her ne masraf lâzım olursa, kendisine bildirilmesini, tarafından karşılanacağını ve binâlar yapılırken hiçbir işçinin bir akçe hakkı kalmamasını, yevmiyelerinin, haklarının verilmesini emretmiştir. Vazifelendirilen memur emredildiği gibi hareket ederek dokuz ayda dergâhı ve ilâve yapılarını yaptırıp tamamlamıştır. Dergâhın inşâsı sırasında işçilerden biri bir gün çalışıp sonra ayrılıp başka bir memlekete gitmişti. Bu işçinin yirmi yedi kuruşluk yevmiyesi kendisine verilmek üzere aranmış ancak bir türlü bulunamamıştı. Durum Sâfî Efendiye arzedilince, fakirlere sadaka verilmesini söylemiştir. Dergâhın inşâsı için, o zamanki parayla altmış bin kuruştan fazla masraf yapılmıştır. Mustafa Sâfî Efendi vefât edince, cenâzesi yıkanırken bir ara üzerine örtülen örtü kayar gibi olmuş. Hemen iki eliyle örtüyü tuttuğu orada bulunanlar tarafından açıkça görülmüştür. SultanMahmûd Han bir defâsında İstanbul'da bulunan meşâyıhı sarayına dâvet etmişti. Huzûra girerlerken resmî karşılama merâsimi yapılıyordu. Bu sırada Mustafa Sâfî Efendi; "Selâmün aleyküm." deyip, resmî merâsime iltifat etmedi. Pâdişâh onun bu hâlinden çok memnun olup çok hürmet ve iltifat gösterdi. Yüz bin kuruş hediye etti. Mustafa Sâfî Efendi bu parayı alıp tamâmını İstanbul'da bulunan fakirlere sadaka olarak dağıttı. Talebeleri o kadar çoğalmıştı ki, dergâhı almaz olmuştu. Sevenleri dergâhın genişletilmesi için SultanAbdülmecîd Hana mürâcaatta bulundular. Sultan yardımı memnuniyetle kabûl etti. O zamânın parasıyla altmış bin kuruştan fazla yardım etti. Bu akçe ile dergâh genişletildi. Yardım için pâdişâha mürâcaat edildiğinden haberi olunca Mustafa Sâfî Efendi; "Şöhret âfettir. Biz hareme, eve taşınacağız, dergâh yine yapılsın orada mahdumlarımız oturur." demiştir. Mustafa Sâfî Efendi zamânında Gerede'de halka zulmeden bir kaymakam vardı.Sâfî Efendinin talebelerinden Muhammed Efendi bu kaymakamın vazifesinden alınması için gizli gizli duâ ediyordu. Mustafa Sâfî Efendi durumu anlayıp; "Sen vazîfe olarak verdiğim işine bak, kelime-i tevhîdi söylemeye devâm et! Köpeği bir köpek parçalar!" dedi. Mustafa Sâfî Efendi talebesine bu sözleri söylediği sırada kaymakam çarşıda bir dükkanda oturuyordu. Aniden ortaya çıkan siyah bir köpek üzerine saldırdı, parçalayarak öldürdü. Mustafa Sâfî Efendiyi sevenlerden ve bağlılarından olan Bolu Sancağı Beyi Hacı Mustafa Bey, devamlı ziyâretine gelip giderdi. Bir gün yine ziyâretine giderken bir haberci gelip, Adana'ya müebbed sürgün edildiğini ve oraya hemen gitmesini söyledi. Bu durum karşısında şaşırdı ve üzülerek, gelen memura, müsâde et, Mustafa Sâfî Efendiyi son bir kez daha ziyâret edip de gideyim, diyerek müsâde aldı. Ziyâretine gidince durumu arzetti. Bunun üzerine; "Oğlum Hacı Mustafa Bey üzülme! Ayın on dokuzunda Bolu'ya yine dönersin!" buyurdu. Sürgüne gitmek üzere yola çıktığı esnâda ayın on dokuzunda affedildiğine dâir bir haber geldi. Sürgün edilmekten kurtulup Bolu'ya geri döndü. Bolu'ya dönünce Mustafa Sâfî Efendinin talebesi oldu. Dergâha lezzetli bir su getirtti. Dergâhın içinde bir çeşme ve ilâve odalar yaptırdı. Kızını da Mustafa Sâfî Efendinin büyük oğlu Muhammed Fâik Efendiye verdi. İstanbul'da Hacı Ömer Ağa adında birisi âlimler ile ilmî münâzaralara girer, kimse onunla baş edemezdi. Bu zât Bolu ulemâsıyla da münâzaraya girmesi için Bolu'ya gönderilmişti. Bolu vâlisi orada bulunan âlimleri topladı. Sâfî Efendiye de özel bir dâvetiye gönderdi. Dâveti kabûl edip geldi.Münâzara sırasında Sâfî Efendi o kimseye öyle cevaplar verdi ki, o zamâna kadar meclislerde hiç susmak bilmeyen o kişi, konuşmaz oldu. Mustafa Sâfî Efendinin ilmi ve kerâmeti karşısında kendini tutamayıp kalktı, mecliste bulunanların gözü önünde ellerini öptü ve artık onun sevenlerinden ve sohbetine devâm eden talebelerinden oldu. Ondan Şerh-i Akâid'i okudu. Bir müddet derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Daha sonraAmasya'ya gönderildi. O mecliste bulunan vâli ve diğer zâtlar da o günden itibâren Mustafa Sâfî Efendinin sohbetlerine devam ettiler. Bolu'da nâiblik vazîfesi yapan bir kimse vardı. İlmi de çoktu. İstanbul'da dersiâm hocalığı da yaptığından oldukça iddialı birisiydi. Mustafa Sâfî Efendinin de üstün hallerini duymuştu. Fakat kendi kendine ilmi azdır diyerek gurur içinde yanına gitti. Dergâhına varıp içeri girince edebe uygun olmayan bir şekilde oturmuştu. Mustafa Sâfî Efendiyi tanımadığından, nerededir? diye sorunca, Mustafa Sâfî Efendi benim demeyip; "Şimdi gelir." dedi. Nâib; "Şeyh efendinin bir âlim zât olduğunu işittim de görüşmek için geldim." dedi. Mustafa Sâfî Efendi de; "Onun ilmi azdır." diyerek, nâibin daha önceden ilmi azdır diye düşündüğüne işâret etti. Bu konuşmalardan sonra nâib bir âyet-i kerîme okuyup tefsîr etmeye başladı. O söz açınca, Mustafa Sâfî Efendi, onun okuduğu âyet-i kerîmeyi üç çeşit tefsîr yaparak açıkladı. Nâib kendi kendine şaşırmış, ilimdeki derinliğine hayran kalmış ve o anda görüştüğü kimsenin Mustafa Sâfî Efendi olduğunu anlamıştı. Hemen kalkıp edeple elini öpdü, sevenleri arasına katıldı. Dergâhında kalıp, hizmetinden ve sohbetinden ayrılmadı. Dergâhın alışveriş işlerini gören Ali Efendi, bir gün kerâmetini görürüm niyetiyle eline boş kap alıp Mustafa Sâfî Efendinin huzuruna girdi. Çarşıdan erzak satın alacak para olmadığını ve bunun için para vermesini söyledi. Bunun üzerine Mustafa Sâfî Efendi; "Bende para olmadığını bilirsin. Sen bir çâre bul." dedi. Ali Efendi; "Efendim siz bulursunuz." deyince; "Onun niyetine işaret ederek bir daha böyle yapma! Şimdi şu seccâdemi kaldır da altından para, akçe al. Çarşıya git, dergâha lâzım olan malzemeyi satın alıp getir!" buyurdu. Seccâdenin altından kerâmetiyle çok defâ para verdiği, bu hâdiseyi nakleden talebesi tarafından anlatılmıştır. Ali Efendi, ilim tahsîli yapmamıştı. Hizmet ettiğim şu zât eğer bir mürşid, hakîkî bir rehber ise, Allahü teâlâ onun hürmetine bana ilim nasîb etsin diye düşünmüştü. Bir gün huzûruna girdiği sırada kerâmetiyle bu düşüncesini anlayan hocası Mustafa Sâfî hazretleri; "Ali Efendi, Allahü teâlâ sana ilim ihsân buyurmuştur. Sen oku!" buyurdu. Ali Efendi ilim öğrenmeye başladı. Medreselerde en yüksek seviyede okutulan ders kitaplarından Kâdî Mîr adlı kitaba kadar okuyup tahsîlini tamamladı, âlim oldu. Mustafa Sâfî hazretlerinin talebelerinden, Bolu'da meşhur âlim Hacı Osman Efendi bir gün odasına girip, içeri kimse girmesin diyerek kapıyı kapatmıştı. Bir ara Mustafa Sâfî Efendi; "Hacı Osman Efendi vefât etmiştir. Kapısını açıp cenâzesini yıkayın, hazırlayın ben cenâze namazı için geleceğim!" dedi. Kapısını açıp baktıklarında secde eder bir halde vefât etmiş gördüler. Cenâzesini yıkayıp hazırladılar. Mustafa Sâfî Efendi de gidip cenâze namazını kıldırdı. Sâfî Efendi buyururlardı ki: "Allahü teâlânın izni ile benim bütün âlemin kalbinden haberim vardır. Şöyle ki, bir bardak içine sâfî bir su konulsa, onun içinde bir toz olsa, o toz bardağın dışından göründüğü gibi, cümle âlemin gönlü içinde ne düşünce varsa bilirim. Hattâ o kalb sâhibi gönlündekini benim kadar bilmez." Gerçi böyle âlemin hâlini keşfedip, kalp gözü ile görüp söylemelerine rağmen, nâdânın, câhillerin esrârını, gizli hallerini, açığa vurmaz, yalnız bâzı dervişlerin hâline münâsib ve îtikâdlarını düzeltmeye dâir kerâmetler gösterirdi. Muhammed Zühdî ismindeki birisi küçüklüğünde bir mukâbele gecesi hatırından; "Ne olaydı şimdi hazret-i Azîz beni de meclisine alsa, kabûl etse de, ben de bu dervişler gibi çalışsam." diye geçirip, onların hallerine gıbta eylediğinde, Sâfî Efendi, başını kaldırıp, Muhammed Zühdü Efendiyi içeri çağırıp onu talebeliğe kabul etti ve dervişleri arasına aldı. Bu sırada Sâfî Efendinin iltifâtlarının neticesi, Zühdî Efendi günden güne tasavvufta ilerledi. Dergâhının hizmetini gören talebelerinden İbrâhim Hilmi Bey, hocası için yazdığı menâkıbnâmede şöyle anlatmıştır: "MustafaSâfî Efendi zâhir ilimlerinde derin âlim olduğu gibi, bâtın ilminde, tasavvuf ilminde de çok yüksek derecelere ulaşmıştı. Zamânın en meşhur ve seçilmiş evliyâsından idi. Vefât edeceği sırada şöyle buyurmuştur: "Bende ağzı kapalı bir sandık vardır. Senelerce irşâd postunda oturdum, bu sandığın içindeki şeyleri kimse benden sormadı. Kapağını açıp da göstereyim. Bunları anlatacak kâbiliyetli bir kimse de bulamadım ki ona açayım. Sandık benimle gidiyor." buyurarak kendisinde Allahü teâlânın ihsân ettiği yüksek mârifetler olduğuna işâret etmiştir. Evliyânın üç alâmeti vardır: Evliyâ her işinde dâimâ Allahü teâlâ iledir. Yâni her ne işle meşgûl olursa olsun, Allahü teâlâyı unutmaz. Her hususta Allahü teâlâya sığınır, maksadı dâimâ Allah içindir. Evliyâ, Ehl-i sünnet îtikâdında olup, İslâmiyete tam uyar. Sâfî Efendide bu alâmetler tamâmen mevcud idi. Üstün ahlâk sâhibi olup, halk içinde Hakk'ı anardı. Âdetâ dünyâdan çekilmişti. Himmeti o kadar yüksek idi ki, halktan ve ileri gelenlerden pekçok kimse onu sevip, sohbet ve derslerine meylederdi. Tasavvufta onun yoluna intisâb eder ona talebe olurdu. Çok âlim tasavvuf ehli kendisine teslim olmuş, istifâde etmiştir. Meşhur müderrislerden Taşçı Osman Efendi önceleri ona çok muhâlif olduğu halde, zamanla büyüklüğünü anlayıp medresesini ve talebelerini bırakıp Sâfî Efendinin dergâhına gidip, talebesi olmuş, sohbetlerinden ayrılmamıştır. Önceki muhâlefetini hatırladıkça ağlardı. Bu müderris, MustafaSâfî Efendinin sohbetlerinde yetişip, tasavvufta yüksek derecelere kavuşup yetmiş yaşını geçtikten sonra vefât etti ve dergâhın civârında bir yere defnedildi. Mustafa Sâfî Efendi zamânında Bolu'da pekçok âlim vardı. Fakat tasavvuf ehli, mürşid-i kâmil yok ve tasavvuf yolu da yaygın değildi. Mustafa Sâfî Efendi Bolu'ya geldikten sonra, Semerkant Medresesine yerleşti. Semerkant Câmiinde de tarikat âdâb ve usullerini yerine getiriyordu. Birkaç sene sonraKaraçayır semtinin Aktaş mahallesinde bir dergâh ve bir câmi yaptırdı. Önceleri onu kabullenemeyen ilim ehli kimseler, kısa zamanda dergâhında toplanmaya ve sohbetlerinden istifâde etmeye başladılar. Sonra halk da kendisini tanıyıp sohbetine koştu. Zâhirî ilimleri öğrenmiş olan âlimler, ondan tasavvuf ilmini de öğrendikten sonra bu nîmete kavuşmaları sebebiyle memnuniyetlerini ifâde etmişlerdir. Nihâyet Mustafa Sâfî Efendinin rehberliği ile Bolu havâlisinde insanların din gayretleri arttı. İnsanlar dînin emirlerini iyice öğrenip, öğrendikleri bu doğru bilgilere göre yaşadılar. Cemiyet arasında İslâm ahlâkı yaygınlaştı. Bolu'da dergâhında ders verdiği sıralarda Acem diyârından gelen dehrî, dinsiz biri orada pekçok âlimle münâzaraya girmiş ve huzursuzluğa sebeb olmuştu. Beldenin vâlisi durumdan haberdâr olup Mustafa Sâfî Efendinin bu dehrî ile bir mecliste konuşmasını ve sorularına cevap vermesini ricâ etmişti. Dehrî ile görüşüp bütün sorularını cevapladı. Onun ilmi ve olgunluğu karşısında hayran kalıp verdiği cevaplarla iknâ olan dehrî, ayaklarına kapanarak müslüman oldu. Bolu kaymakamı Mîr-i Mîrân Tâhir Paşa da onun sevenlerindendi. TâhirPaşa vefâtından sonra onun kabri üzerine bir türbe yaptırmıştır. Türbenin inşâsı sırasında yapanlara rüyâsında görünerek, bâzı tavsiyelerde bulundu. Son derece takvâ sâhibiydi. Geceleri bir saat kadar uyur, diğer vakitlerini ilim mütâlaası, ibâdet ve tâatla geçirirdi. O derece tevâzû sâhibi idi ki, hâlini kimseye belli etmezdi. Halk arasına fazla çıkmazdı. Talebelerine o derece iltifat ederdi ki, herbiri bana gösterdiği alâkayı başkasına göstermez zannederdi. Talebeleri gördükleri rüyâları arzettiklerinde; "Var çalış bunlar bir şey değildir." der sonra sohbet sırasında bir yolla tâbir ederdi. Talebelerine o derece hoş ve yetiştirci muâmelelerde bulunurdu ki, hiçbirini incitmez, gâyet mâhirâne bir yolla eğitirdi. Herkes tarafından sevilir medhedilirdi. Sohbetine gelenlerin kalplerinden dünyâ sevgisi silinir giderdi. Âdetleri şöyle idi ki; her sabah namazından sonra câminin kapısı önünde bastonuna dayanarak bir müddet sohbet ederdi. Bu âdetini yaz kış devâm ettirir ve bu kısa sohbetlerinde ayak üstü dinleyen talebelerine çok kıymetli şeyler anlatırdı. Şöyle buyururdu: "Zâhir ilimleri günahkâr olanlar da elde edebilir, öğrenebilir. Lâkin tasavvuf ilmi, İslâmiyetin emir ve yasaklarına tam uymadıkça ele geçmez, öğrenilmez. İslâmiyetin emirlerine uymadan tasavvufta ilerlemek isteyen kimse, gevşekliğe düşer, tasavvuftan tad alamaz. Ömrü boyunca hep ilim öğretmek ve rehberlik yapmakla meşgûl olup, hiç yatağa yatıp ayaklarını uzatarak dinlenmemiştir. Tasavvufta talebeliği sırasında iki diz üzerinde kıbleye karşı sabaha kadar oturup zikirle meşgul olurdu. Bir defâsında çilehânede iken ayağını uzatmıştı. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri gözüküp elindeki baston ile ayağına vurarak îkâz etmiş, üç gün ayağının acısından yere basamamıştır. Bu hâdiseden sonra ayağını hiç uzatmamıştır.Hem talebeliğinde hem de irşâd ve rehberlik faâliyeti sırasında sokağa çıkarken üzerine sokak çamuru değmemesi için altı kalın ayakkabı giyerdi. Hocasının yerine geçtikten sonra o zamânın parasıyla beş akçe ile beş talebesiyle birlikte hacca gitti. Beş akçeyi kendilerine harcamak için bir talebesini vekil etti. Para, kerâmetiyle talebenin elinde çoğaldı. Bütün harcamalardan sonra talebenin elinde yüz akçe kalmıştı. O talebesi bu hâli kendisine arzedince; "O parayla ticâret yap!" buyurdu. Bu talebesi Bolu'ya döndükten sonra hocasının emri üzere elinde artan parayla ticârete başladı. Kısa zamanda yüz bin akçe para kazandı. Bu bereket hocası Mustafa Sâfî Efendinin duâsı ve kerâmetiyle hâsıl olmuştu. Sâfî Efendi, otuz üç gün hasta yattıktan sonra, altmış üç yaşındayken 1846 târihinde vefât etti. Vefâtına "El-ulemâü vereset-ül-enbiyâi" hadîs-i şerîfi ebced hesâbına göre târih düşürüldü. Vefâtından önce üç çeşit hastalığa yakalanmıştır. Biri zâtülcenp sancısı, biri baş ağrısı, diğeri de semm-i sihr idi. Bu üçüncü hastalığı olan sihrin farkına vardı ise de vefât zamânının geldiğini bildiğinden ve şehitlikle şereflenmeyi arzu ettiğinden sükût edip, bir şey yapmadı. Hastalığı her tarafta duyulmuştu. Vefâtından önce talebelerini toplayıp yerine talebesi Geredeli Şeyh Abdullah Efendiyi halîfe tâyin ettiğini ve ona tâbi olmalarını vasiyet etti. SonraAllahü teâlânın ismini hafif sesle zikre başladı. Binden fazla talebesi de onunla berâber hafif bir sesle zikrederken rûhunu teslim etti. Vefâtından bir gün önce; "Allahü teâlâya hamdolsun ki her ne taleb ettiysem ihsân buyurdu. Otuz üç sene irşâd vazîfesinde bulundum. İki kişi feyz alarak halîfe oldular. Cenâb-ı Hakk'ın bana ihsân buyurduğu kemâlâtı halîfelerim de bilmez... Bu fânî dünyâdan göçüyorum. Bana ihsân olunan kemâlât da benimle birlikte gidiyor... Buna çok teessüf ederim!" demiştir. Halîfesi Şeyh Abdullah Efendi; "Hocam Mustafa Sâfî Efendinin kutup olduğu mâlumumdur. Ancak vefât ederken beyân buyurduğu kemâlâtın, yüksek derecelerin ne olduğunu ben de bilemem, düşünüyorum ve teessüf ediyorum." dedi. Vefâtından sonra altı ay müddetle türbesine akşam namazından sonra büyük zâtların rûhâniyetlerinin ziyârete gelmesi sebebiyle ziyâretçileri bir titreme tutup, ziyâret edemediler. Vefât etmeden önce 1846 (H.1263) senesi Muharrem ayının onuncu gecesinde vefât edeceğini sohbeti sırasında talebelerine defâlarca söylediği çok işitilmiştir. Buyurdu ki: "Sâdık talebe İslâmiyete dikkatle uyar, haramlardan son derece sakınır. İbâdet ve tâata dikkat üzere devâm ettiği ve kendini tam verdiği takdirde uzun zaman çalışmakla kavuşulan derecelere kısa zamanda kavuşur. Bu işâreti üzere, talebelerinden Devrekli Yûsuf Efendi dört senede tasavvufta yetişip kemâle ermiştir. Bu talebesine daha sonra icâzet verip, Devrek'e irşâd vazîfesiyle göndermiş ve pekçok talebe yetiştirmiştir. Bu zât da talebelerinden Ereğlili İsmâil Ağaya icâzet verip Ereğli'ye irşâd için gönderdi. En meşhûr talebesi Geredeli Abdullah Efendi idi. Bu talebesini yerine halîfe bırakıp bütün talebelerinin ona teslim olmasını vasiyet etmiştir. Ayrıca kerâmet ehli çok talebesi vardı. BİZİ HATIRLAYIN! Rumelili yüzbaşı İbrâhim Ağa adında bir kimse Bolu'da bir müddet vazîfe yaptı. Memleketine döneceği zaman Mustafa Sâfî Efendiyle vedâlaşmak için ziyâretine gitti. Vedâlaşıp giderken yüzbaşı İbrâhim Efendiye; "Yolculuğunuz sırasında sıkıntıya düşerseniz bizi hatırlayınız. Selâmetle memleketine ulaşırsın." dedi. Yüzbaşı İbrâhim Ağa bir gemiye binip yola çıktı. Denizde bir müddet yol aldıktan sonra fırtına çıkıp, bindiği gemi batmaya yüz tuttu. Yüzbaşı İbrâhim Ağa suyun dibine doğru batarken Mustafa Sâfî Efendinin kendisine vedâlaşırken söylediği sözü hatırlayıp, Allahü teâlânın izniyle Mustafa Sâfî Efendinin rûhâniyetinden yardım istedi. O anda Mustafa Sâfî Efendi gözüküp onu elinden tuttu ve sudan çıkardı. Sonra da; "Suyun üzerinde bağdaş kur otur! Korkma bir gemi gelip seni kurtaracak!" buyurmuştur. Biraz sonra bir gemi gelip onu kurtarmış ve memleketinin sâhiline götürüp bırakmıştır. Bu hâdiseden sonra Yüzbaşı İbrâhim Ağa memleketinden Bolu'ya giderek Mustafa Sâfî Efendiye talebe olmuş ve ömrü boyunca orada kalmıştır. EVLİYÂNIN TERBİYESİ Mustafa Sâfî Efendi Bolu'ya insanları irşâd için geldiği ilk sıralarda, Bolu'da Kara Hacı Hâfız Kavvam Efendi adında meşhur biri vardı. Bu zât âlimlerin ve halkın bulunduğu bir mecliste Mustafa Sâfî Efendi hakkında dedikodu yaptı. Onun bu uygunsuz davranışı, Mustafa Sâfî Efendi tarafından duyuldu. Onu huzûruna çağırıp nasihat etti. Böyle şeyleri yapmaktan vaz geçmesini söyledi. Ancak o, bu hâlini terk etmeyip, meclislerde aleyhinde yine konuşuyordu. Tam o mübârek zâtın aleyhinde konuştuğu bir sırada dili ağzından dışarıya çıkıp, acı acı bağırmaya başladı. Meclistekiler onun bu hâline çok şaştılar. Bu ne haldir diye sorduklarında, Mustafa Sâfî Efendinin aleyhinde konuşması sebebiyle ondan mânevî bir okun kendisine isâbet ettiğini, gidip ondan kendisini affetmesini arzetmelerini söyledi. Bunun üzerine gidip hâlini arzettiler. Ölecek dediler. Affetmesi için yalvardılar. Mustafa Sâfî Efendi gelenlere; "Evliyâullahın terbiyesi böyle de olur. Onun vefât etmesi, hakkında hayırlıdır." buyurdu. Dedikleri gibi o gün öldü. BİZİ TANIMAZ OLDUN Bir Ramazân-ı şerîf ayında türbesinin inşâsı sırasında bu işle meşgul olanlar, oruç olmaları sebebiyle kabri yanında ona karşı lâzım olan edebi tam gösterememişlerdi. Türbe inşâsında çalışan ustalar edebe uymayan şekilde ayaklarını uzatarak oturmuşlardı. Yine bir defâsında kabri yanında böyle ayaklarını uzatıp oturdukları sırada, Sâfî Efendinin rûhâniyeti kendi sûretinde gözüktü. Ayaklarını uzatıp oturanlara tebessüm edip, aralarından İbrâhim adındaki kimseye; "İbrâhim Bey! Artık sen büyüdün bizi tanımaz oldun." dedi. Hemen yerinden fırlayıp; "Aman efendim ben kimim ki sizi saymayayım." diyerek, ağladı. Çok gözyaşı döktü. Sonra ayaklarına kapanıp affetmesini istedi. O böyle ağlayıp yalvararak affetmesini isteyince onu affetti. Kendinden öyle geçmişti ki, affedilince kendini toparlayabildi. Artık bu hâdiseden sonra türbenin yanına yaklaşırken tâ uzaktan ayakta durarak edep gösterirdi. Bu menkıbeyi yazan müellif şöyle demektedir: Bunu anlatmaktan maksadım nefsin terbiyesi içindir. Allahü teâlânın sevgili kulu olan bir mürşid-i kâmil, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehber, mahâretli, mesleğinde mütehassıs bir doktor gibidir. Talebesinin ıslahı ve yetişmeleri için ne lâzım olursa, ona göre muâmele eder. Kimisine sert muâmele eder. Çünkü iltifat ona zararlıdır. Bâzısına da yumuşak muâmele eder. Her talebe meşrebine, yapısına, huyuna göre terbiye edilir. Eğer bunun tersi yapılırsa, rehber ne kadar mâhir olursa olsun talebe onu herhangi bir sûretle inkâra kalkışır. Buna gücü yetmezse istikâmetine zarar verir. Güneş her meyveye ve bitkiye yapısına göre parlar. Meyve tatlı ise tadını, acı ise acılığını artırır. Mürşid-i kâmiller de talebenin meşrebine, hâline bakıp ona göre yetiştirirler. 1) Menâkıb-ı Hacı Mustafa Sâfî, Millet Kütüphânesi, Ali Emîrî (Şer'iyye) Kısmı, No: 1111
Şeyh Eşref-i Sani (k.s.)
Bolu – Mudurnu’da Kanuni Sultan Süleyman camii karşısındaki Abdurrahim Tirsi hazretlerinin yanında Mudurnu Velilerindendir ve Şeyh Lütfullah Efendi’nin oğludur. Babasından tarikat alıp, gerekli kademelerde hizmet edip seyrini tamamladıktan sonra irşad postuna oturmuş, nice aşıklara ilahi neşe veren şarabı içirmiştir. Ömrünü mücahede ve riyazatlarla geçiren erenlerdendir. Hicri 1109 , miladi 1697 senesinde ahiret yurduna göçmüştür. Abdurrahim Tirsi hazretlerinin türbesinin yanında yüce Allah’ın rahmet ağuşuna tevdi kılınmıştır. Hem zahir, hem de batın ilimlerde ulaşılmaz bir doruk idi. Şeyh Eşref-i Sani Efendi’nin Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ali (ra.) 3. Hz. Hasan Basri (ks.) 4. Hz. Habib Acemi (ks.) 5. Hz. Maruf Kerhi (ks.) 6. Hz. Sırrı Sakati (ks.) 7. Hz. Cüneyd Bağdadi (ks.) 8. Hz. Ebû Bekir Şibli (ks.) 9. Hz. Abdülvahid Tamimi (ks.) 10. Hz. Şeyh Ebu Fereç Tarsusi (ks.) 11. Hz. Şeyh Ebu Kureyşi Ayiyul Hakari (ks.) 12. Hz. Şeyh Ebu Said Mubarek Mahsumi (ks.) 13. Hz. Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani (ks.) 14. Hz. Şeyh Seyyid Şemseddin Muhammed (ks.) 15. Hz. Şeyh Seyyid Şehabeddin Ahmed (ks.) 16. Hz. Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi (ks.) 17. Hz. Şeyh Seyyid Eşrefoğlu Rumi (ks.) 18. Hz. Şeyh Abdurrahim Tirsi (ks.) 19. Hz. Şeyh Muslihiddin Efendi (ks.) 20. Hz. Şeyh Hamdi Efendi (ks.) 21. Hz. Şeyh Sırrı Ali Efendi (ks.) 22. Hz. Hamdullah Sani Efendi (ks.) 23. Hz. Şeyh Lütfullah Efendi (ks.) 24. Hz. Şeyh Ahmed Efendi (ks.) 25. Hz. Şeyh Eşref Sani (ks.) 26. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 27. Hz. Salih Efendi (ks.) 28. Hz. Şeyh Abdülkadir Efendi (ks.) 29. Hz. Şeyh Muhyiddin Efendi (ks.) 30. Hz. Şeyh Şerafüddin Efendi (ks.) 31. Hz. Şeyh İzzeddin Efendi (ks.) 32. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 33. Hz. Şeyh Avnüllah Efendi (ks.) 34. Hz. Şeyh Fahreddin Efendi (ks.) 35. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) 36. Hz. Şeyh Mehmed Fahreddin Efendi (ks.) 37. Hz. Şeyh Nafiz Efendi (ks.) 38. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) Şiir kabiliyeti bulunan hazretin ilahilerinden bir örnek ; Gönülde ateş-i aşk ile yanmış taze dağım var, Benim bu tekye-gah içre sönmez bir çerağım var. Bana olmaz mukabil, kimse, meydan-ı muhabbette, Elimde tiğ-ı himmet gibi bir yalın bıçağım var. Aceb mi kuşe-i uzlette daim itikaf etsem, Benim bu kainatın iltifatından ferağım var. Bu Sani Eşref’in hiç bab-ı arza ihtiyacı yok, Muhammed Mustafa gibi benim bir sığıncağım var. Kaynak ; Rahmi Serin, Hayreddin Tokadi Hazretleri ve Bolu ilçelerindeki Türbeler İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Aksungur Dede
Bolu – Göynük’de Akşemseddin hazretlerinin hemen arkasında Bolu – Göynük’deki çarşı camii nin ilk banisi olan Aksungur dede, Şehzade Süleyman Paşa’nın yanında Rumeliye ilk olarak geçen erlerdendir. XIV. ve XV. yüzyılda yaşamıştır. Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Mehmed Talui Efendi (k.s.)
Bolu – Mudurnu’da ilçe merkezinde yer alan Kanuni Sultan Süleyman camii haziresinde Mudurnu Velilerinden. 1689’da Mudurnu’da doğdu. İstanbul’da Halveti Şeyhi Nasuhi Efendi ve oğlu Ali Efendi’nin yanında yetişti. 1742 ‘de Halveti Tekkesine Şeyh oldu. Ömrünün son yıllarında yeniden Mudurnu’ya döndü ve 1757’de vefat etti. Kabri şerifi ; Mudurnu’daki Kanuni Sultan Süleyman camii bahçesindedir. Kaynak ;Türkiye Gazetesi , Orta Anadolu Evliyaları , cilt 1 Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Abdulkadir Efendi – Mudurnu
Bolu – Mudurnu’da Kanuni Sultan Süleyman camii karşısındaki Abdurrahim Tirsi hazretlerinin yanında Mudurnu Velilerindendir. Şeyh Abdullah Efendi ‘nin oğludur. Babasından inabe alarak feyz almış, irşad postuna oturmaya hak kazanmıştır. Ömrünü mücahede ve riyazatlarla geçiren erenlerdendir. Sırri mahlası ile ilahileri vardır. Hicri 1176 (miladi 1734) yılında ahiret alemine yürümüş, temiz soylu dedelerinin yanında yüce Allah’ın rahmetine emanet edilmiştir. Şeyh Abdulkadir Efendi’nin Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ali (ra.) 3. Hz. Hasan Basri (ks.) 4. Hz. Habib Acemi (ks.) 5. Hz. Maruf Kerhi (ks.) 6. Hz. Sırrı Sakati (ks.) 7. Hz. Cüneyd Bağdadi (ks.) 8. Hz. Ebû Bekir Şibli (ks.) 9. Hz. Abdülvahid Tamimi (ks.) 10. Hz. Şeyh Ebu Fereç Tarsusi (ks.) 11. Hz. Şeyh Ebu Kureyşi Ayiyul Hakari (ks.) 12. Hz. Şeyh Ebu Said Mubarek Mahsumi (ks.) 13. Hz. Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani (ks.) 14. Hz. Şeyh Seyyid Şemseddin Muhammed (ks.) 15. Hz. Şeyh Seyyid Şehabeddin Ahmed (ks.) 16. Hz. Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi (ks.) 17. Hz. Şeyh Seyyid Eşrefoğlu Rumi (ks.) 18. Hz. Şeyh Abdurrahim Tirsi (ks.) 19. Hz. Şeyh Muslihiddin Efendi (ks.) 20. Hz. Şeyh Hamdi Efendi (ks.) 21. Hz. Şeyh Sırrı Ali Efendi (ks.) 22. Hz. Hamdullah Sani Efendi (ks.) 23. Hz. Şeyh Lütfullah Efendi (ks.) 24. Hz. Şeyh Ahmed Efendi (ks.) 25. Hz. Şeyh Eşref Sani (ks.) 26. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 27. Hz. Salih Efendi (ks.) 28. Hz. Şeyh Abdülkadir Efendi (ks.) 29. Hz. Şeyh Muhyiddin Efendi (ks.) 30. Hz. Şeyh Şerafüddin Efendi (ks.) 31. Hz. Şeyh İzzeddin Efendi (ks.) 32. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 33. Hz. Şeyh Avnüllah Efendi (ks.) 34. Hz. Şeyh Fahreddin Efendi (ks.) 35. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) 36. Hz. Şeyh Mehmed Fahreddin Efendi (ks.) 37. Hz. Şeyh Nafiz Efendi (ks.) 38. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) Devran sırrına (ayak zikrine) dair ” Devranname” adında bir eseri ve bir ” Divan’ı” vardır. Farsça şiir yazacak kadar Fars diline aşina idi. Kaynak ; Rahmi Serin, Hayreddin Tokadi Hazretleri ve Bolu ilçelerindeki Türbeler İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations
Şeyh Muslihuddin Efendi (k.s.)
Bolu – Mudurnu’da Kanuni Sultan Süleyman camii karşısındaki Abdurrahim Tirsi hazretlerinin yanında Abdurrahim Tirsi hazretlerinden tarikat nurunu alıp, yüce Allah’ın sırlarına ulaşan bahtiyar bir zattır . Kendisi Mudurnu’ludur. Abdurrahim Tirsi hazretlerinin oğlu Hamdi Efendi çok küçük yaşta olduğu için , vasiyeti gereğince Muslihuddin Efendi hazretleri şeyhinin yerine geçmiştir. Şeyh Muslihiddin Efendi’nin Silsile-i Şerifi 1. Hz. Seyyid-i Kâinât Muhammed-i Mustafa (sas.) 2. Hz. Ali (ra.) 3. Hz. Hasan Basri (ks.) 4. Hz. Habib Acemi (ks.) 5. Hz. Maruf Kerhi (ks.) 6. Hz. Sırrı Sakati (ks.) 7. Hz. Cüneyd Bağdadi (ks.) 8. Hz. Ebû Bekir Şibli (ks.) 9. Hz. Abdülvahid Tamimi (ks.) 10. Hz. Şeyh Ebu Fereç Tarsusi (ks.) 11. Hz. Şeyh Ebu Kureyşi Ayiyul Hakari (ks.) 12. Hz. Şeyh Ebu Said Mubarek Mahsumi (ks.) 13. Hz. Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani (ks.) 14. Hz. Şeyh Seyyid Şemseddin Muhammed (ks.) 15. Hz. Şeyh Seyyid Şehabeddin Ahmed (ks.) 16. Hz. Şeyh Seyyid Hüseyin Hamavi (ks.) 17. Hz. Şeyh Seyyid Eşrefoğlu Rumi (ks.) 18. Hz. Şeyh Abdurrahim Tirsi (ks.) 19. Hz. Şeyh Muslihiddin Efendi (ks.) 20. Hz. Şeyh Hamdi Efendi (ks.) 21. Hz. Şeyh Sırrı Ali Efendi (ks.) 22. Hz. Hamdullah Sani Efendi (ks.) 23. Hz. Şeyh Lütfullah Efendi (ks.) 24. Hz. Şeyh Ahmed Efendi (ks.) 25. Hz. Şeyh Eşref Sani (ks.) 26. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 27. Hz. Salih Efendi (ks.) 28. Hz. Şeyh Abdülkadir Efendi (ks.) 29. Hz. Şeyh Muhyiddin Efendi (ks.) 30. Hz. Şeyh Şerafüddin Efendi (ks.) 31. Hz. Şeyh İzzeddin Efendi (ks.) 32. Hz. Şeyh Abdullah Efendi (ks.) 33. Hz. Şeyh Avnüllah Efendi (ks.) 34. Hz. Şeyh Fahreddin Efendi (ks.) 35. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) 36. Hz. Şeyh Mehmed Fahreddin Efendi (ks.) 37. Hz. Şeyh Nafiz Efendi (ks.) 38. Hz. Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi (ks.) Kaynak ; Rahmi Serin, Hayreddin Tokadi Hazretleri ve Bolu ilçelerindeki Türbeler İstanbul ve Anadolu evliyaları , Pamuk Yayınları Categories Search locations Clear No matching locations Show all locations No location found Show all locations