Ana Sayfa Şehirler Ağrı

Ağrı'da Ziyaret Edilecek Türbeler

Ağrı bölgesinde 30 kayıtlı türbe, kabir ve makam bulunuyor. Aşağıdaki harita ve listede ziyaret saatleri, ulaşım ve ziyaret adabına dair bilgileri bulabilirsiniz.

Tüm Noktalar (30)

Evliya

Ahmed-i Hani Hz.

Ağrı İli Doğubeyazıt İlçesinde Ahmed-i Hani Hz. 17. yüzyılda yaşamış Kürt edip, şair, tarihçi ve mutasavvıf. Yaşadığı yörede zaman zaman şeyh olarak kabul edilmiş, halk arasında Hani Baba adıyla da anılmıştır. Ayrıca molla (Molla Ahmed) olarak da tanınmaktadır. Hânî aşiretinden olmasından ve Han köyünde doğması ötürü Ahmed Hânî (Ahmed-i Hânî) olarak tanınmaktadır. Doğu Bayazıt medreselerinde müderrislik ve İshak Paşa Sarayında kâtiplik yapmıştır. Dört dil (Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçe) bilen Hani, eserlerini, dönemin tercih edilen edebiyat dili olan Farsça yerine Kürtçe yazmıştır. Türbesi Ahmet-i Hane Camii'ndedir.

📍 Doğubayazıt
Evliya

Şeyh Abdullah Küfrevi (k.s.)

📍 Patnos
Evliya

Köseler Köyü Türbesi

📍 Patnos
Evliya

Şeyh-i Gal Türbesi

Ağrı – patnos – ilçe merkezinde Şeyh Gal’in ilçe merkezinde türbesi vardır. Bu yatır rüyaya girerek kendini belli etmiş ve mezarın olduğu yere türbe yapılmıştır. Gerçek adının Azim olduğu aktarılmaktadır. Bir evin kilerinde medfun olan Şeyh-i Gal’in mezarı belli değilmiş. Kilerin bereketi hep devam etmiş. Mahalle sakinleri burada nur yüzlü bir ihtiyarın namaz kıldığını görmüşler. Evi yenilemek isteyen ev sahibi, yeni ev yapmak için binayı yıkar. Fakat geceleyin rüyasına giren Şeyh-i Gal evi değişik yere yapmasını söyler. Bu rüya üzerine evi kaydıran ev sahibi, mezarın olduğu yeri kazar ve burada görmüş olduğu kemikler üzerine Şeyh-i Gal’in burada yattığına inanır ve türbesini yapar. Bir gün Taşlıçay’dan gelen bir kadın doğrudan doğruya Şeyh-i Gal’in türbesine gelir. Daha önceye oraya hiç gelmemiştir. O kadın da gece rüyasında Şeyh-i Gal’i görmüştür. Şeyh-i Gal Yatırı değişik dilekler için ziyaret edilmektedir. Eskiden mum adağı adanmaktaymış. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos
Evliya

Taşkın Baba Türbesi

Ağrı – patnos – taşkın köyünde İlçeye 27 km. mesafede bulunan Taşkın köyünün isim babası olan Taşkın Baba’nın türbesi kare planlı, betonla sıvanmış, kubbeli bir türbedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, İran Seferi için bölgede konaklayan IV. Murat Süphan Dağının yabani hayatına hayran kalır ve yöre halkına geyik yoğurdu istediğini söyler. Bu durumu Taşkın Baba’ya söylerler. Taşkın Baba hemen dağa çıkıp buradaki geyiklerden süt sağıp, yoğurt yapar. Bu işi kimsenin yapamayacağına kanaat getiren IV. Murat ordusunu Murat Nehrinin karşısına geçirir ve köprüleri söker. Taşkın Baba verdiği sözü yerine getirmek için suyu yararak padişahın yanına gelir. IV. Murat azgın Murat Suyunu sanki bir dere imiş gibi geçen Taşkın Baba’ya Taşkın Köyünü verir. Karakul Türbesi Taşkın köyündeki Taşkın Baba türbesinin yanındadır. Karakul ismiyle anılan zat, Taşkın Baba’nın mürididir. Taşkın Baba’nın vasiyeti üzerine ziyaretçiler önce Karakul Türbesini, daha sonra Taşkın Baba türbesini ziyaret ederler. Değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Anlatılır ki, Taşkın Baba’nın evinde helva pişirilir ve ihtiyacı olan fakir halka dağıtılırmış. Taşkın Baba Hacc vazifesini yerine getirirken, hanımı helva yapmış ve bir tabakta Karakul’a vermiş. Karakul helvayı yemiş ve “Hanımım istersen bir tabak daha hazırla, şeyhime götüreyim” demiş. Taşkın Baba’nın Hacc’da olduğunu bilen hanımı, “herhalde Karakul helvayı beğendi bir tabak istiyor”, diye ona bir tabak daha helva vermiş. Karakul kaşla göz arasında helvayı Hacc’da şeyhine ikram edip gelmiş. Bu keramet Taşkın Baba’nın Hacc dönüşü olayı anlatmasıyla ortaya çıkmış. Süphan Dağı eteklerinde bulunan Taşkın köyü Camii haziresi geniş bir alanı kaplamakta olup buradaki mezarların büyük bölümü tahrip olmuş, mezar taşlarının bir kısmının gövdeleri de toprak altında kalmıştır. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos
Evliya

Şeyh Bekir Zor (k.s.)

Ağrı – merkez – uzunveli köyünde Anadolu’da yetişen büyük âlim ve velîlerden. Seyyiddir, hazret-i Hüseyin’in evlâdındandır. İsmi, Bekir , babasının ismi Ömer (emer)dir. Doğum ve ölüm târihi bilinmemektedir. Şeyh Bekır Sor’a, “uçan kaya” anlamında, kendisine Arap ellerinde, “Raqüb ül hacer”; İran ellerinde, “Süvari seng ; kürt ellerinde Siyari gevır lakaplarla da tanınıp bilinmektedir. Hayâtı hakkında fazla bir bilgi yoktur. Açık hâlleri ve kerâmetleri vardır. Zühd, takvâ ve verâ sâhibi bir zât idi.Temiz ve asîl âilesi Anadolu’nun doğu vilâyetlerinin ilim, irfân ve güzel ahlâk vasıflarının timsâli (sembolü) idi. İlim, amel ve ahlâkta, nefsiyle mücâdele etmekte şaşılacak hâl ve üstünlük sâhibiydi. Zamanlarının âlimi, fazîlet örneği olan. İnsanları Hakk’a dâvet eden onlara doğru yol​ doğru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “silsile-i âliyye” denilen büyük âlim ve velîlerindi. çok mütevâzi, alçak gönüllüydü. İlmi ve yüksek ahlakıyla tanındığı kadar, mert, cömert ve cesur olmasıyla da meşhur olmuştur. Duâsı kabûl olan zâtlardandı. O derece cesur ve kuvvetli kalbe sâhipti. Şeyh Bekir zor Hazretleri’nin birçok kerameti anlatılmaktadır. Bunlar içerisinde, kamçı yılan kerameti meşhurdur. Buna benzer pek çok kerâmetleri vardır. bu kerâmetleri yıllar boyu dilden dile anlatıla gelmiştir. Ömrü boyunca İslâm dîninin emirlerini öğrenmeye ve öğretmeye çalışan şeyh Bekir zor hazretleri kabri konusunda belirsizlik mevcut olup, Doğubâyezîd’de vefât ettiği rivayetlere göre Kabri Doğu Bâyezîd’de uzun veli köyün kabristanındadır. Kabri, Ağrı, Doğubeyazıd’da, halen ziyaret edilmektedir. Bir diğer deyişle durumunun kerametin anlaşılması üzerine; “Sırrımız fâş olup, herkes tarafından anlaşıldı.” diyerek, ortadan kaybolduğu rivayet edilmektedir.​ Bir gün başka bir diyardan gelen, kerâmet sahibi bir din adamı ziyarete geliyormuş. Kerâmetinin göstergesi de üzerine bindiği ve ehlileştirdiği ayıimiş. Bunu duyan Şeyh Bekır,uzun ve düz bir kaya parçasının üzerine çıkmış, yılanı eline kamçı yapıp, havada uçan halı gibi, gidip din adamını karşılamış. Yabancı ulema, bakmış ki, kendisinden daha fazla keramet sahibi olanlar var, saygıyla Şeyh Bekır Sor’un elini öpmüş. O günden sonra ünü tüm bölgeye yayılan Şeyh Bekır Sor’a, “uçan kaya” anlamında, kendisine Arap ellerinde,“Raqüb ül hacer”; İran ellerinde, “Süvari seng”; Kürt ellerinde de “Siyari ge-vır” adını takmışlar.​

Evliya

Şeyh Mustafa Tanrıverdi (k.s.)

Ağrı – doğubeyazıt – seslice köyünde babası halife yusuf’un yanında 1923 yılında Cizre’nin Hedil köyünde dünyaya gelen Şeyh Mustafa, Halife Yusuf’un en büyük oğludur. Ahmed-i Hani geleneğinde gelen ilim ve irfan önderi Hanife Yusuf’un yanında yetişerek onun izlediği aydınlık ve Hani gelenekli ilim ekolunda yoğrularak toplumun sevilen sayılan önder bir kişiliği vardı. Halk onu bawo veya galxo olarak tanırdı. Şeyh Mustafa babası Halife Yusuf’un yanında Arapça ve Farsça ilmini de çok iyi bir şekilde öğrendi. Şeyh Mustafa 05.08.1946 yılında T.C. Diyanet İşleri Reislerinden dönemin müftüsü Sadullah Yıldız’dan imamlık vesikası almış ve Doğubayazıt’ın çeşitli köylerinde hizmet vermiştir. Hizmet verdiği yıllarda köylerin camilerinin yapılmasında öncülük yapmıştır. Babası Halife Yusuf’un vefat’ından sonra 1966 yılın da Nakşi şeyhlerinden Şeyh Muhammed Nuri Ed-derşevi’nin Halifesi olan Şeyh Muhammed Sait Seyda El Cezireden Nakşi tarikatının icazetini almıştır. Uzun bir süre Doğubayazıt’ta müftü olarak görev yapmıştır. 1950 yıllarında üstat Bediüzzaman Sadi Nursi hz. Ziyaret etmiş dua temennisinde bulunmuştur. Babası Halife Yusuf’a ait olan İrşadu’l-İbad (büyük Şafii il mihali), Tuhvetu’z-Zakirin (Hz. Muhammed’e ait muhtelif Hadisler), Tuhvetu’l-Ihvan, Tuhvetu’l-Amilin (Fıkıh ilmi, Şafii mezhebi), Feraiz (İslam miras hukuku), Tecvid, Manzum ve takriz. (Dini tasavvufi şiirler) adlı eserlerini türkçe, arapça ve farsçaya geliştirilmiş şekilde tercüme etti. Şeyh Mustafa 20.10.2004’te saat:12.20’de Allah’u Teâlâ’nın rahmetine kavuşmuştur. Evli 3 oğlu ve 7 kız babasıdır. Toplumumuzun ender yetiştirdiği, çağımızın büyük manevi değeri olan büyük âlim Galxo Şeyh Mustafa toplumun aydınlanmasında yıllarca büyük çalışmaları olmuştur. Tıpkı babası Halife Yusuf Topçu gibi, Ahhmedê Xanî geleneğinin takipçisi olmuştur. Şeyh galxo Mustafa Tanrıverdi toplumun önderi ve denge unsuruydu. Onun önderliğinde doğruyu bulup ortaya çıkarmaktı. Hak ve hukuk üzerinde çok titizdi. Toplum içerisinde ki huzursuzlukları çözmede tavır ve davranışları tam bir ilim adamında yakışır tarzdaydı. İslamiyet kurallarını sapmadan mehdileştirmeden topluma anlatımında tam bir uzmandı. İslam ilmini çağın Greklerine göre açıkladı. Tıpkı Ehmedê Xanî geleneğini sürdüren babası Halife Yusuf Topçu’nun tam takipçisiydi diyebiliriz. Hastalara ve çaresizlere şu öğüdü verirdi; “gidin Allah’ın şifası üzerinizde olsun, çare Allah’tandır. Allah’In duası üzerinizde olsun.” Kendisine ziyerete gelenlere mutlaka ufak tefek hediyeler verirdi. Bundan da sonsuz haz duyardı. İnsancıl ve duygusal neşeli ve esprili yapısının yanı sıra toplumsal içerikli sosyal çalışmalara hez zaman destek olurdu. Bu günkü 2 nolu sağlık ocağının yerini kendisi çok az bir cüzi karşılığında hibe etmiştir. Böylesine alçak gönüllü büyük insan toplumumuza gelmemiştir ve gelmeyecektir. Galxo şex Mustafa’nın ardından kurulan külliyesinde hayır illerine devam edilmiştir. Her yıl kurulan aşevi çadırında yoksullara yardım yapılmış ayrıca kurban yardımlarının yanı sıra giysi yardımı da yapılmaktadır. Ve bu yardımlar devam edecektir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt
Evliya

Seyyid Mehmet Emin Efendi

Ağrı – doğubeyazıd da ahmed hani camii yanındaki aile kabristanında Yukarı Doğubayazıt’ta aile kabristanlığında türbesi bulunan Seyyid Mehmet Emin Efendi’nin (1854-1914) babası Abdülaziz Efendidir. Anlatılır ki, zamanının büyük kısmını evinde geçirirmiş. Niye çıkmadığını soranlara, “Herkes patates soğandan bahsediyor. Allah-u Teala’dan bahseden yok”, dermiş. Seyyid Abdülhakim Doğubayazıt’a her geldiğinde kendisini ziyaret edermiş. Geceleri parmakları arasından sızan ışıkla kitaplarını okur, bu kerametini görenler ise “bu ışıkta satırları sayardık”, derler. Hiç uyumazmış. Oğlu Abdülhakim Efendi, “Ben babamı hiç yatakta görmedim.”, diye anlatır. Seyyid Muhammed Berzenci müftü olarak Doğubayezid’e gitmişti. Şehrin eşrafı ona hoş geldine gittiler. Müftü efendi, “Bu şehirde alim ve ariflerden kimler vardır?”, diye sorunca, Seyyid Mehmed Emin Efendiden bahsederler. Müftü Efendi onun hususi hallerini bilmediği için bir müddet hoşgeldine gelmesi için bekler. Sonunda o gelmeyince, Müftü Efendi kendisi ziyarete gider. Evine varınca, ikinci kata çıkarıp, “Efendi içerdedir. Siz içeri buyurun.” derler. Müftü Efendi içeri girip selam verir. Kendini tanıtır. Sonra da hoş geldine gelmediği için sitem eder. Bu sitem karşısında, Mehmed Emin Efendi çok müteessir olup oturmasını rica eder. Fakat o anda Müftü Efendi büyük bir dehşet ve korku içinde titremeye başlar. Mehmed Emin Efendinin hanımı Seyyide Medine Hanım, kerametiyle bu halin farkına varıp alt kattan, “Şeyh Efendi misafiriniz korkuyor, onu teskin ediniz.” diye seslenir. O sırada Mehmed Emin Hazretlerinin oturduğu sedirin altında, bir arslanın saldırmaya hazır vaziyette işaret beklediği görülür. Mehmed Emin Efendi kalkıp eliyle sedirin altına işaret eder. Arslan kaybolur. Misafiri elinden tutup iltifat göstererek teskin eder. Aynı sedirin üzerine oturtur. Kerametlerini çok gizlediği halde, bu kerameti iradeleri dışında vuku bulmuştur. Müftü Seyyid Muhammed Berzenci başından geçen bu hadiseyi Efendi Hazretlerinin oğluna aynen anlattıktan sonra, “Senin baban evliya idi. Annen de ondan aşağı değildi. Bunu benden işitmiş ol.”, der. Mehmed Emin Efendinin kitapları, malları ve hayvanları Rus işgali sırasında Ermeniler tarafından talan edilmiştir. Seyyide Vesile ve Hatice adında iki kızı ve Seyyid Abdülkadir, Muhammed Musa, Abdülaziz (Baba Efendi), Abdülaziz, Abdurrahim, Abdullah (I) ve Abdullah (II) isimlerinde oğulları vardı. Türbesinin üzeri açık olup basit ve özensiz bir türbedir. Türbede devşirme malzemeler bulunmaktadır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt
Evliya

Seyyid Abdülaziz Arvasi

Ağrı – doğubeyazıd da ahmed hani türbesi yanındaki aile kabristanında Seyyid İbrahim’in Abdülaziz (öl.1888) adlı oğlundan nesli devam etmiş, torunu Muhammed Sıddık 1940’lı yıllarda Doğu Bayezid’de müftülük yapmıştır. Seyyid Abdülaziz’in büyük oğlu Seyyid Emin’dir. 1854’te Yukarı Doğu Bayezid’de tevellüt, 1914’ te yine orada vefat etmiştir. Yedi oğlu, iki kızı vardı. Oğullarından Abdülhakim Arvasi, meşhur yazar fikir adamı ve pedagog Seyyid Ahmed Arvasi’nin babasıdır. Seyyid Ahmed Arvasi 1932’ de Yukarı Doğu Bayezid’de tevellüt etmiş, 1988 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Gazi Eğitim Fakültesi Pedagoji Bölümü’nden mezun olmuş, çeşitli enstitü ve okullarda hizmet vermiştir. Günlük gazetelerde yayımlanmış makalelerin yanında, Eğitim Sosyolojisi, Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi, Türk İslam Ülküsü, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz ve İlm-i Hal adlı kitapları yayımlanmıştır. Seyyid Abdülaziz Hazretlerinin ilk hanımından çocuğu olmamıştır. İkinci hanımından Beş oğlu ve bir kızı olmak üzere altı çocuğu olur. Oğullarından Seyyid İbrahim ve Seyyid Yusuf bekar olarak vefat etmişlerdir. Diğer oğlu Seyyid Mahmud, Doğubayezid’in eşrafından olup, insanlara ihsanları ve iyiliği ile meşhurdur. Diğer bir oğlu olan Seyyid Ömer de babalarının yolundaydı. Bir oğlu da Seyyid Muhammed Emin olup emsalsiz bir zattı. Seyyid Abdülaziz’in kızı Seyide Hadice, Bayezid Medresesi’nde yetişen ve orada müderrislik yapan Şeyh Muhammed Celali (1851-1914) ile evlenmiştir. Seyyid Abdülaziz Efendi’nin türbesi Yukarı Doğubayazıt’ta aile kabristanlığındadır. Oğlu Seyyid Ömer ve kızı Hadice Hanımla aynı türbededir. Seyyid Abdülaziz Hazretleri kerametleri açık bir veli idi. Anlatılır ki, hayvanlara hürmet ederdi. Hayvanlarla konuşur, hayvanlar da ona karşılık verirdi. Hayvanları, hatta yılanları yedirir içirirdi. Hatta yabani hayvanlar bile belli günlerde beslenmek için kapısına gelir, onun emrine uyarlardı. Onun bu adeti ailede Birinci Dünya Savaşına kadar devam eder. Beslediği hamile bir inek aç kalır ve komşusunun biriktirdiği otları yemeğe başlar. Durumu gören komşu, ineği alıp Seyyid Abdülaziz’in kapısına dayanır ve, “niye hayvanınızı beslemiyorsunuz”, diye hesap sorar. Gürültüyü duyan Seyyid dışarı çıkar ve olayı dinler. Döner ve ineğe sorar. “Bu söylenenler doğru mu?”. İnek dile gelir. “Evet çobanlar bana yem vermiyorlar. Biliyorsunuz yüklüyüm, mecbur kaldım.”, der. Seyyid, çoban ve hizmetçilere şöyle bir bakıp içeri girer. Bu kerameti gören komşu yaptığına pişman olur, özür dileyerek oradan ayrılır. Seyyid Abdülaziz Hazretleri, bir defasında gelininden çamaşır ister. Gelini her nedense vermek istemez. Bu davranışı üzerine gelinine, “Kasım’ın torunu, sandığına ateş düştü. Çabuk koş hiç olmazsa içindeki tabancayı kurtar yazık olmasın.” der. Gelini koşup odasına gider. Sandığının alevler içinde olduğunu, kayın babasına vermekten sakındığı çamaşırların tamamen yandığını görür. Seyyid Abdülaziz Hazretlerinin Türbesinin üzeri açıktır. Basit, kesme taştan yapılmış bir türbedir. Değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt
Evliya

Seyyid Abdurrahim (Arvasi)

Ağrı – Doğu Beyazıd’da Arvasi Kabristanında Ahmed- Hani mescidi yanında Arvasilerin Doğubayezid kolu Seyyid Abdurrahim ile başlar. Seyyid Abdurrahim, Seyyid Abdullah’ın büyük oğludur. Arvas’da babasının medresesinde ve sohbetinde yetişir. İlim ve hal bakımından akranını geçip meşhur olur. Civar şehirlere yayılan şöhretini duyan İshak Paşa, Seyyid Abdurrahim’i tedris ve irşad için Bayezid Sancağı’na ister. Babasının izni ile Bayezid’e gider ve derhal medresesini kurar. Bir yandan tedris, bir yandan irşadla meşgul olur. Daha önce, meşhur ediplerden şair Ahmed-i Hani de İshak Paşa’nın davetiyle Bayezid’e gelmiştir. Böylece Seyyid Abdurrahim, İshak Paşa’nın muallim ve mürşidi, Ahmed-i Hani de Paşanın şair ve katipliği görevini yürütmüşlerdi. Seyyid Abdurrahim 1786 yılında vefat edip, kabri Yukarı (Eski) Doğu Bayezid’de, Arvasi kabristanında Ahmed-i Hani Mescidi’nin yanındadır. Kabir türbe girişinin sağında yer alır. Türbe özellikle sırt ağrıları için ziyaret edilmektedir. Sırt ağrılarından şikayet edenlerin türbeye gelip sırtlarını mezar taşına sürterek şifa bulacaklarına inanılmaktadır. Anlatılır ki, Arvasi Hazretleri bir sohbet meclisinde Mevlana’nın Mesnevi’sinden beyitler okumaktadır. Sohbette bulunan ve İran’dan gelen mollalar Mesnevi’yi küçüksemek için bildikleri halde, “Ne okuyorsun?”, diye Arvasi’ye sorarlar. Arvasi “Mesnevi okuyorum” der. Bunun üzerine mollalar, “Meşnevi okumaya değmez” derler. Bunun üzerine sinirlenen Arvasi Mesnevi’den rastgele bir bölüm açar ve “oku” der mollaya. İranlı molla şu beyti okur: Mesnevi ra meşnevi mehan Ey sek-i gürgin bed kerdei Bu beytin anlamı şöyledir: Mesneviyi meşnevi okuma, ey uyuz köpek kötü bir iş yaptın… Mollalar utanmışlardır. Arvasi’nin kerametine inanırlar. Sonra defalarca okumalarına rağmen Mesnevi’de böyle bir beyite rast gelemezler Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt
Evliya

Eyüp Paşa Türbesi

Ağrı il Merkezine 18 km mesafedeki Yukarıküpkıran köyünde İl merkezine 18 km. mesafede bulunan Yukarıküpkıran köyünde Eyüp Paşa’nın (1843-1923) türbesi vardır. Rus ordusunda bir general olan Cafer Bey (1806-1877)’in oğlu Eyüp Sabri Paşa, Osmanlı-Rus Savaşında mensup olduğu Zilan Aşiretini Rusya’dan alıp Osmanlı hizmetine bağlayan kişidir . Eyüp Paşa, dış işleri bakanlığına gönderdiği Farsça 1876 tarihli arîzasında, kısaca Revan bölgesinde sahip olduğu emlak, akar ve Rusların verdiği rütbe ve maaşı terk ederek Osmanlı’ya iltica ve dehalet ettiğini ifade etmiştir. Paşa, Osmanlı idaresinde, din ve devlet uğruna cansiperane edeceği hizmetlerinde yalnız olmadığını, kendisiyle birlikte gelen aşireti halkından 600 kadar kişinin de Devlet-i Aliye’ye hizmet etmek istediklerini belirtmiştir. Osmanlı İmparatorluğuna tabi olunca aşiretiyle birlikte hem Ruslara, hem de Ermenilere karşı mücadelede canla başla hizmet etmişlerdir. Eyüp Paşa, savaştan üç yıl sonra, Erzurum Valisi İsmail Paşa’nın teklifiyle, savaşta gösterdiği hüsn-i hizmet ve kahramanlıkların mükâfatı olarak Üçüncü rütbe-i Osmanî nişanı ile ödüllendirilir. Eyüp Paşa Gülicehar Ağa’nın üç oğlundan biridir. Kardeşleri Mahmut ve Eleşref Beylerdir. Hun kitabında Eyüp Paşa ile ilgili şu bilgilere yer verir. “Eyüp Paşa Rus ordusunda askeri general, Eleşref Bey de sivil general rütbesiyle görev yapıyorlarmış. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında bu kardeşlerin kaderini etkileyecek hazin bir olay vuku bulmuş. O zamanlar Rus ordusunda çavuş olan Mıhê Kazak dedemiz bu olayı şöyle anlatmış: “Rus ordusu olarak Kars’a hücuma hazırlanıyorduk. Osmanlı ordusundaki üst rütbeli bir subay para karşılığında gizli bilgileri Ruslara satmış, “Bu gece mevzileri değiştirmeyeceğim ani saldırıya geçin!” diye de nasihat etmişti. Eyüp Paşa bu ihaneti içine sindirememiş, Müslüman ordunun kalleş şekilde yok edilmesine karşı bir şeyler yapmaya karar vermişti. Beni yanına çağırdı:“Mıhê, vakit kaybetmeden, gizliden Osmanlı hattına ulaş, komutana bu kağıdı ilet. Bu gece yapılacak saldırı için tedbirli olsunlar” şeklindeki bir mesajı götürmemi istedi. Osmanlı paşasının huzuruna çıkıp, aralarından bir subayın Ruslara bilgi sızdırdığını anlattım. O gece Rus ordusu hücuma geçtiğinde, Eyüp Paşa komutasındaki Kürt milisleri güya Osmanlıya karşı savaşıyormuş gibi yapmışlar, silahlarını gökyüzüne doğru boşa ateşlemişler. Önde giden Rus ordusu kendisini bekleyen pusudan habersiz saldırıya geçince tamamı telef olmuştu. Şüpheleri üzerine çeken Eyüp Paşa Osmanlı’ya sığınarak kendisini kurtarmış; Osmanlı Devleti de Eyüp Paşa’ya Küpkıran köyünü vererek onurlandırmıştı.” Bu köyde Eyüp Paşa’nın ismini taşıyan medresenin yıllarca hizmet vermiş olduğu nakledilir. Türbenin üzeri açıktır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Ağrı - devlet büyükleri
Evliya

Molla İsmail – Molla Abdülmecid – Terzi Tahir Efendi

Ağrı – merkez’de İl merkezinde Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla İsmail, Molla Abdülmecid, ve terzi Tahir Efendinin kabirleri bulunmaktadır. Vahyeddin Küfrevi sohbetlerinde Tahir Efendi ile ilgili şunları nakleder. “Ağrılı bir tanıdığım, merhumla alakalı şöyle bir hatırasını anlatmıştı.. Dedi ki, “gel benimle, beraber Küfrevi vekillerinden terzi Tahir’i bulalım. Kendisine Küfrevi hazretlerinden getirdiğim emri tebliğ edeceğim.” Ben de fazla bir şey bilmiyorum. Beraber yürüdük. Terzi Tahir’in dükkânına geldik. Pazar olduğu halde gelmiş, dükkânını açmış, sobayı yakmış, sanki birilerini bekliyordu. İçeri girdik. Selam verdik. Selamımızı aldı, bize çay ısmarladı, içtik. . Tahir Bey, Molla Hüseyin’e döndü; “Buyrun” dedi. Hüseyin Hoca; “Ben Pir Küfrevi’nin emir ve nasihatlerini sana tebliğe geldim. Bu gece Küfrevi hazretleri üç sefer rüyama geldi. Bana diyordu; “Molla Hüseyin! Kalk git, Tahir’e söyle, o fasık, o münafık, o cahil adamı gönderdiği yerden alsın. O münafık tarikat-ı Küfrevi’yi ayaklar altına almış, çok kimseleri hakiki yoldan çıkarmış ve gayr-i meşru şeyler yapıyor. Bir an evvel adamlarını göndersin. O münafığı eski yerine getirsin. Eğer emre itaatsizlik yaparsa, büyük bir bela ve musibete duçar olacak.” Emri budur, tebliğ ettim ve dönüyorum”, dedi. Bu sözler karşısında donduk, kaldık. Çünkü hiçbir şey bilmiyorduk. Kimdir, nereye gitmiş, ne yapmış, Tahir bize bir şey anlatmamıştı. Kendisinden sorduk. Meseleyi şöyle anlattı; Neşat adında bir ayakkabı boyacısı Tahir’in yanına gidiyormuş. Kendine göre bazı tahminlerde bulunuyor ve bazı tahminleri de tutuyormuş. Tahir Efendi de bu adamı kendine vekil tayin etmiş. Adam köylere gidip, Tahir’in ismiyle Küfrevi tarikatını anlatıyormuş. Bir gün bu adam Aladağ köylerinden Geluta [Kaçmaz] köyüne gidiyor. O zaman elma portakal çok az olmakla beraber, kışın şarkta pek ender bulunan meyvelerdi. Geluta köyüne gitmeden evvel, nerden bulmuşsa iki kilo elmayı köyün bir tarafında ot yığınları içinde saklıyor… Köye gidiyor. Köy hocasına misafir oluyor. “Ben Şeyh Muhammed Küfrevi’nin vekiliyim. Tarikat vermeye geldim” diyor. Hocaefendinin babası da Muhammed Küfrevi’nin hakiki bir halifesi imiş. Kendisi de Küfrevilere çok bağlıydı. Buna binaen Neşat’a çok izzet ikram ediyor. Neşat efendi namaz içinde bazı hareketler yapıyor. Hoca bunun cezbeden geldiğini söylüyor. Adam o gece orada kalıyor. Sabah kalkıyor. Hocaya, “haydi seninle beraber köyün etrafında biraz gezelim”, diyor. Köyün bir tarafında yığılmış otlara doğru gidiyorlar. Neşat, o ot yığınlarının etrafında dönüyor, bazı yerlere bakıyor. Kendi kendine “mutlaka doğrudur, bulmam lazım”, diyor. Bir iki ot yığını köşesine bakıyor ve elmaları buluyor. Hocaya diyor ki, “Bu gece melekler bana geldiler. Burada elmalar olduğunu söylediler. “Bu elmaları al, Hocaefendiye teslim et. Onun hakkıdır. Halis ve muhlis cennet ehli olacak. Zaten bunlar da cennet elmalarıdır. Kim yerse 100 seneden aşağı yaşamaz. Çocuğu olmayan hanımlara verilirse, çocuğu olur.” Buna benzer çok şeyler söylüyor. Hocayı inandırıyor. Hoca ona kul köle oluyor. Böylece bu sahtekar bir ay Geluta’da kalıyor. Geceleri kadın erkek beraber zikre oturuyor. Kadın erkek birbirlerinin elinde güya cezbede imiş gibi oynuyorlar ve nice rezaletler yapıyor. Herkesi kullanıyor. İstediği gayr-i meşru şeyleri meşruymuş gibi yapıyor. Terzi Tahir, Küfrevi hazretlerinin emrini alınca Geluta’ya gidiyor. Tam bir rezalet ve zillet içinde Şeyh Neşet’i (!) görüyor. Evvela Hocaefendi’yi, sonra köylüleri ikaz ediyor ve o sapık adamın kulağından tutup Ağrı’ya getiriyor…” . Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Evliya

Şeyh Mustafa Arvasi (k.s.)

Ağrı – Taşlıçay – TAŞLIÇAY köyü hli hal olan bu zat zahiri ilim icazeti bediuzzaman said nursi hazretlerinin abisi molla Abdullahdan almıştır.Batini ilimini seyyid şeyh fehimin halifesi aynı zamanda amcası halife derviş yanında devam etmiştir.halife derviş vefatı üzerine ğavsi hizan seyyid şeyh sıbğetullah ın torunu yani seyyid nur muhammed in oğlu seyyid şeyh şahabettin de bir müddet seyri süluk yapmış ve hilafet icazeti ondan almıştır.1959 tarihinde vefat etmiş.kabri şerif ağrı taşlıçay ilçesine bağlı denni köyündedir.5 oğul babasıdır.seyyid muhiddin hazretleri nişanlı iken vefat etmiş seyyid seyfeddin hazretleri seyyid selahaddin hazretleri seyyid şahabettin hazretleri seyyid alaaddin el cevvad hazretleri.(NESLİ ONLARDAN DEVAM EDİYOR…) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Taşlıçay
Evliya

Şeyh Dede Türbesi

Ağrı – patnos – Kızkapan köyü Şeyh Dede türbesi ilçeye 12 km. mesafede bulunan Kızkapan köyü mezarlığındadır. Türbenin üzeri açık olup burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. (Şeyh dede türbesi) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos
Evliya

Molla Hasan ve Ali Efendi

Ağrı – PATNOS – KAZANBEY KÖYÜ İlçeye 21 km. mesafede bulunan Kazanbey köyünde Pir Muhammed Küfrevinin halifelerinden molla ve müderris Hasan ve Ali Efendilerin kabirleri bulunur. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos
Evliya

Şeyh Salih ve Şeyh Süleyman Efendi

Ağrı – PATNOS – GENÇALİ KÖYÜ İlçeye 22 km. mesafede bulunan Gençali köyünde Bitlis’te medfun bulunan Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden molla ve müderris Şeyh Salih ve Şeyh Süleyman Efendilerin kabirleri bulunur Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Patnos
Evliya

Halife Abdülkerim Türbesi

Ağrı – Hamur – Kaçmaz köyü İlçeye 28 km. mesafede bulunan ve eski ismi Geluta[n] olan Kaçmaz köyünde medfun Halife Abdülkerim Hazretleri molla ve müderris ünvanlarıyla Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerindendir Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Hamur
Evliya

Molla Halit

Ağrı – Eleşkirt – Sinek köyü ( yaylası ) Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla Halit’in kabri Sinek köyünde bulunmaktadır. ( Günümüzde bu isimle anılan köy olmamakla beraber muhtemelen Sinek Yaylası olarak bilinen bölgedeki yerleşim yerlerinden biri olmalıdır) Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Eleşkirt
Evliya

Rabiat ül Adviye

Rabiat ül Adviye Hazreti Rabiat ül Adviye (Rahmetullahi aleyha) Tezkiret-ul Evliya , Feridüddin-i Attar , Çeviri : Mehmed Zahid Kotku Ol mahdure-i has, settürei ihlas, ol nüsha-i aşk u iştiyak, ol şefte i kurb ı ihtirak, ol Meryem i Saniye i saf, Rabia tül Adviye rahmetullahi aleyha. Eğer sorulsa ki: "Rabia'yı erenler sınıfında niçin zikr eyledin?" Cevap veririz ki: "Peygamber sallahu aleyhi ve selem buyurur. Avret Allah yolunda erdir. Ona avret demek reva değildir. Nitekim nübüvvet aynı izzettir. Beylik ve ululuk ve küçüklük onda tefavüt tutmaz. Velilik dahi öyledir. Hassaten Rabia kendi zamanında Hak muamelesi ve marifet içinde nazirsiz idi. Nakildir: Rabia'nın doğduğu gece atası evinde hiç nesne bulunmadı. Atası yavlak derviş idi. Bir parça bez ve bir dirhem yağ bulunmadı ki Rabia'yı saralar. Avreti dedi ki: "Filan komşuya var, biraz yağ dile ki çerağ yandıralım. İlla anın eri ahdetmişti ki kimseden nesne dilemeye. Kapıdan çıktı. Komşusunun kapısına vardı. Geri döndü: "Kapıyı açmadılar" dedi. Avret ağladı ve gussalı yattı. Uyudu. Düşünde Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallalşahu aleyhi ve sellem i gördü. "Gussa etme ki bu doğurduğun benim ümmetimden yetmiş bin kişiye şefaat edecektir. Yarın erine de ki: İsa nadan katına varsın. Basra beyidir. Kağıt yazsın ve “Her gece yüz selavat getirirdin Uzeyne gecesi getirmedin. İmdi onun kefareti, bu kağıdı veren kişiye – ki Rabia’nın atasıdır- dörtyüz dinar ver." Avret düşünden uyandı. Erine anlattı. Eri bu haberi yazdı. Basra beyine iletti. Basra beyi okudu. Ağladı. Ol mektubu getirenin yanına geldi. "Onun benim yanıma gelmesi reva değildir. Ben sana peygamber hürmetine onbin kızıl altın veririm". Ve verdi. Ve çok özürler diledi. "Her ne hacetin olursa bana bildir" dedi. Rabianın atası evine geldi. Eksikliklerini tamamladı. Onun üç kızı vardı. Rabia dördüncüsü idi. Onun için Rabia (dördüncü) dediler. Rabia büyüdü. Atası ve anası öldü. Yetime kaldı. Kız kardeşleri de dağıldı. Basra şehrinde kıtlık oldu. Bir zalim Rabia yı altı akçaya sattı. Rabia yı alan kişi ona iş buyurdu. Rabia işe giderken düştü. Elini dayadı. Yüzünü yere koydu: Bunun cezasına gussam yoktur. Ama senin rızanı isterim. "Bari Hüda! Atam, anam yoktur, Ben esir oldum. Dileğim oldur ki sen benden hoşnut olasın" dedi. Bir gün işitti: "Ya Rabia! Seni öyle bir mertebeye erdireyim ki gökteki feriştehler hep sana gıpta etsinler" dedi. Bu avaz işitti gönlü mesrur oldu. Hocasına geldi. Gündüz oruç tutar, hocasına kulluk ederdi. Gece sabaha değin namazla meşgul olurdu. Bir gece hocasının kulağına ün geldi. Uykudan uyandı, gördü ki Rabia başını secdeye koymuş. Hakka münacat kılar ve derdi ki: "İlahi ! Ben gönlümü sana vermişim illa nedeyim ki sen beni mahluka görümlü eyledin. Eğer iş benim elimde olsa bir saat senin kulluğundan hali olmam. Onun üstünde kör kandil yanar, evin içini Ruşen eder dururdu. Hocası bu hali görünce korktu. Kendi yerine geldi. Fikre yattı. Sabah oldu. Rabia'yı çağırdı. Okşadı. Azat eyledi, Rabia'ya destur verdi. Ondan sonra savmaya girip, ibadetle meşgul oldu. Bir zaman sonra hacca gitmek arzu eyledi. Bir eşeği vardı. Seccadesini ve ağzını yükledi. Yüzünü Hakka tutup beriye içine girdi. Yolda eşeği öldü. Yoldaşları yükünü götürelim deyince: "Ben size güvenip gelmedim" dedi. Yoldaşları onu bırakıp gittiler. Rabia yalnız kaldı, yüzünü secdeye koyup eğitti: "İlahi! Padişahlar böyle etmez. Yolda eşeğimi öldürdün, beni açıkta koydun" dedi. Bu sözünü henüz tamamlamadan eşeği dirildi. Rabia yükünü yükleyip birkaç gün daha gitti. Yine Hakka münacat eyledi. "İlahi ! Senin aşkın gönlümü tuttu, artık gidemez oldum, ol taş evini buraya getirsen nola.." dedi. Hak Teala hazretleri ona hitab buyurdu ki: "Ya Rabia onsekiz bin alem katına girersin." Rabia ileri vardı gördü ki kabe anın karşısına geldi. "Bana Kabe'nin ıssı (sahibi) gerek, ben bu evi nideyim" dedi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem "herkim Allah'a bir karış ileri varırsa, Hak Teala ona bir arşın yaklaşır" buyurmuştur. İbrahim Edhem rahmetullahi aleyh ondört yılda güçlükle Kabe-i şerife vardı. Yolda giderken her adımına iki rekat namaz kılardı. Çün Kabeye erdi, kabe anda yok. Birkez ah eyledi. " Aceb bu ne haldir, gözümde halel vardır?" dedi. Hafiften bir avaz işitti ki: "Ya İbrahim ! Senin gözünde halel yok amma bizim bir firavuşumuz (kul, cariye) vardır, bize yüz tuttu. Biz de Kabemizi ona karşı gönderdik" dedi. İbrahim Edhem gayretlendi. Ve: "Bu ne türlü avret ola ki mertebesi ve nazı Çalab dergahında böyle ola" dedi. Geri yürüdü. Gördü ki Rabia gelir, Kabe yerine gelmiş. İbrahim Edhem Rabia'yı görünce: "Ya Rabia! Bu ne haldir ki cihanı hayrete saldın. Ondört yılda nice türlü meşakkatlerle, her adımda iki rekat namaz kılarak, kabenin aşkına geldim, kabe sana karşı gelmiş" dedi. Rabia: "Ya İbrahim ! Sen namaz eyledin, ben niyaz eyledim" dedi. Rabia haccı tamam eyledi, yine Basra şehrine gelip ibadetle meşgul oldu. Bir yıl sonra kabeyi yine arzuladı. Ve evvelki yıl hac bana karşı geldi, bu yıl ben hacca karşı varayım dedi. Yola girdi. Şeyh ebu Ali Tirmizi eyder: Rabia beriyyeye (çöle) girerek tam yedi yıl yanı üzere yuvarlanarak Arafat dağına erişti. Hafiften avaz işitti: "Ya müddei ! Bu ne resimdir ki sen bizi istersin, eğer sen dilersen ki biz tecelli edelim ta sen durduğun yerde eriyesin." Rabia: "Hüdavenda ! Senin eksikli kulunun bu tecelliye katlanacak mertebesi yoktur. Senin tecelline dağlar bile katlanamaz, pare pare olur. Benim için bu muhaldir amma fakirlikten bir nokta dilerim" dedi. Nida geldi ki: "Ya Rabia ! Ulu nesne diledin. Fakr bizim fahrimiz eseridir ki, erenler yolunda koymuşuz. Senin ta fakr makamına ermen için yetmiş bin hicab geçmen gerek. Şimdi sana değmez ki fakr sözünü anasın amma birkez yukarı bak. Rabia başını kaldırıp yukarı baktı. Kandan bir deniz gördü, havada muallaktı. "Bu deniz visalimizi isteyen aşıkların gözleri yaşıdır. Küllüsü ilk menzil içinde kaldılar. Hiç nişanları belirmedi. Bizim hazretimizde yokluk makamına varmayınca var olmaz denildi". Rabia dedi ki: Ol erenler devletinden bir şeme (koku) ben zaif kuluna göster. Bunu deyince filhal (avretler özrünü) gördü. Hafiften avaz işitti ki: "Yedi yıl yanı ile Kabeye varanın makamı budur." Rabia sergerdan (Avare, şaşkın) oldu. Ve: "Ey padişah ! Ben önden senin evine itibar eylemedim de seni diledim, bu kez ona da layık olmadım" dedi. Basra'ya döndü. Savma'ya girdi. İbadetle meşgul oldu. Nakildir: Birgün iki ulu, Rabia'yı ziyarete geldiler, ikisi de aç idi. Taamı helaldir diye Rabia'nın taamını yemek dilediler. İki gerdeyi bir fotaya koydu, bunların önüne getirdi. O anda kapıya bir derviş geldi, Allah dedi. Rabia da iki gerdeyi dervişe verdi. Bunlar melul oldular. Bir saat sonra bir firavuş bir yığın ekmek getirdi. Saydı kim onsekizdir. Rabia: "Ekmek yirmi olsa gerektir" dedi. Firavuş ekmeğin ikisini gizlemişti. Çıkardı. Rabia bunları önlerine koydu. Bu iki kişi taaccübde kaldılar. Ve dediler ki: "Bu ne sırdır ki biz senin ekmeğini yemeğe geldikdi. Önümüze koyacağın ekmeği dervişe verdin ve o firavuşun getirdiği ekmeğin eksiğini bildin." Rabia : "Siz ikiniz geldiniz, karnınızın aç olduğunu bildim. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelen dervişe verdim. Bu iki ekmek konukların karnını doyurmaz dedim Çalab'dan bir yerine on istedim. Hak Teala verdiğim o iki ekmek yerine yirmi ekmek verdi" dedi. Nakildir: Rabia birgün savma içinde hasta oldu. Uykuya vardı. Bir uğru geldi, carını aldı. Çıkmağa yol bulamadı. Carı bıraktı yol gözüktü. Bunun üzerine carı yine aldı, yine yol bulamadı. Bunu tekrarladı. Nihayet bir avaz işitti: "Ey er ! Zahmete girme. Rabia bunca yıl kendisini bize ısmarladı. Zehresi yoktur ki anın semtine kimse gele. Ol dostumuz uyursa, biz dostu uyanıkız" dedi. Uğru bunu işitince tevbe eyledi. Nakildir: Rabia'nın hadimi yemek pişirmek için iç yağını eritti. Çok zamandır aş görmemişlerdi. Soğan lazım oldu. Hadim komşudan almak diledi. Rabia: "Ben ahd eylemişim ki, kimseden nesne dilemeyeyim " dedi. Bu sözü derken havadan bir kuş geldi. Bir deste soğanı yağın eritildiği çömleğe bıraktı. Rabia : Mekrden hali değildir dedi ve soğanı yağı bırakıp, ekmeği tuzla yedi. Rabia birgün ağlayarak dağda giderken geyikler ve canavarlar etrafında dolaşıp durur. Rabia'ya nazar ederlerdi. Nagah Hasan Basri çıkageldi. Gördü ki Rabia geyiklerle oturur. Geyikler Hasan'ı görünce ürküp kaçtılar. Hasan melul oldu: "Ya Rabia bunlar benden niçin kaçtılar?" dedi. Rabia eyitti: "Bunların iç yağını yemişsin nice kaçmasınlar" Nakildir: Rabia birgün Hasan evi önünden geçiyordu. Hasan ağlardı, gözünün yaşı Rabia'ya dokundu, yağmur suyu sandı, sonra bildi ki Hasan'ın göz yaşıdır. "Ya üstad! Göz yaşını sakla. Halk görmesin ve riyadan da emin olasın." Dedi. Bu söz Hasan!a ağır geldi. Birgün Rabia'yı su yanında gördü, seccadesini su üstüne bıraktı. "Ey Rabia ! Gel iki rekat namaz kılalım" dedi.Rabia da seccadesini havaya bıraktı ve üstüne binip: "Ey Hasan ! Senin işlediğini balık, benim ettiğimi de sinekler eder. İş bu ikisinde değil, işe meşgul olmak gerektir". Dedi. Nakildir: Rabia birgün Hasan'a üç nesne verdi. Bir mum, bir iğne, bir kıl. Yani mum gibi ol, alemi münevver eylegil. İğne gibi yalıncak (çalışkan) ol, hemşire işde ol. Manalarda riyazet çek, küllü kıl oluncaya kadar. Nakildir: Bir gece Hasan ve yarenleri Rabia katına vardılar. Rabia'nın evinde çerağ yoktu. Rabia parmağına tükürdü. Evin içi Ruşen oldu. Eğer sorulursa ki parmaktan nice aydınlık çıka, cevap ederiz ki, Musa eli bol ola. O peygamberdi denilirse cevapta deriz ki her kim peygamberlere mütabeat ede, onun peygamberlik eserinden nasibi ola. Nitekim Peygamberimiz Sav buyurur. "Her kim bir danik haramdan yine sahibine verirse, peygamberlik derecesinden bir dereceye erişe." Rabia'nın dirliği malumdur. . Nakildir: Birgün Hasan Rabia'ya "Hiç rağbet eder misin ki sana nikah edelim?" dedi. "Nikah vücud üzerine sahihtir, bende vücud yoktur. Yok nesneye nikah nice olur?" Hasan: "Yokluğu nereden buldun?" dedi. "Kendimi yok etmeden buldum." Birgün Hasan : "Ya Rabia ! Sana mahlukun öğretmediği, Halıkının gönlüne bıraktığı ol ilimden bana da bir harf öğret" dedi. Rabia: "Birkaç kilo iplik eğirdim ki satayım da kut (erzak) edineyim. Ahaliye iki akçaya sattım. Akçanın birni bir elime, diğerini de öbür elime aldım. Korktum ki birbiri üstüne koyayım da çift ola ta beni yoldan çıkara. Dört akçayı birbiri üstüne koyan bu ilimden öğrenemez" dedi. Nakildir: Birgün Rabia'ya: "Niçin evlenmezsin?" diye sordular. "Size üç nesne sorayım, eğer bilirseniz sizin dediğinizi tutayım" dedi. "Ölüm vaktinde imanımı selametle götürebilecek miyim?" "Bilemeyiz" "Kıyamet gününde kitabımı sağımdan mı solumdan mı sunalar?" "Bilemeyiz" "Yarın halk iki bölük olduğunda (surei şuara 7. Ayetin sonu) hangi bölükte olurum?" "Bilmeyiz" "Ol kişi ki gece gündüz bu kaygıda ola, ona gelenin kaygısı nice olur" Sordular: "Kanden gelirsin? Ol cihandan nice gidersin?" "Ol cihana giderim" "Bu dünyada neylersin?" Dediler. "Pişman yürürüm, çünkü fanidir, baki değildir." "Hakkı sever misin?" "Beli" "Şeytanı düşman tutar mısın?" "Yok." "Niçin?" "Şunun için ki Rahman sevgisi içimde öyle dolup durur ki şeytan düşmanlığı sığmaz." Rabia der ki: Birgün düşümde Peygamber efendimizi gördüm. "Ya Rabia ! Beni sever misin? Buyurdu. "Ya Resulullah ! Seni kim sevmez, yalnız Hak sevgisi beni şöyle kaplayıp durur ki, hiç dostluk, düşmanlık yeri kalmayıp durur" dedim. Nakildir: Rabia çok ağlardı. "Niçin bunca ağlarsın?" dediler "Allah ile üns tuttum. Ayrılıktan korkarım. Olmaya ki ölüm vaktinde nida gele ki "Sen bize gerekmezsin" diyeler. Birgün Rabia bir kişi gördü: "Vay kaygıdan" der şikayet ederdi. Rabia: "Öyle deme 'Vay kaygısızlıktan' de" dedi. Nakildir bir kişi gördü, başına tülbent bağlamıştı. "Niçin bağladın" dedi. "Başım ağrır" "Kaç yaşındasın?" "Otuz yaşındayım." "Otuz yıldır sağken hiç başına şükür tülbendini bağladın mı? Birkaç gün hasta oldun, şikayet tülbendini bağladın" . Bir yaz günü idi. Karanlık bir eve giren Rabia başını aşağı bıraktı. Bir hizmetkar kadın avaz etti. "Ya seyyide Taşra çık ki, Allah'ın sanatını göresin. Rabia da: "İçeri gir ki sanii göresin" dedi. Nakildir: Birbiri ardınca oruç tutardı. Hiç nesne yemedi, uyumadı, açlığa harran geçti. Bir kişi bir çanak aş getirdi. Katına koydu. Rabia aşı aldı, eve girdi. Ev karanlık idi. Vardı ki çıra yandıra, geri gelince kedi aşı döktü. Geri gitti su getire, su getirince çıra sönmüş, bu getirdiği suyu içeyim derken düştü, bardak kırıldı ve su döküldü. Rabia bir kez ah eyledi. "Senin ellerinden yine Sana feryad ederim. Bu ne iştir ki bana edersin?" dedi. Hafiften bir avaz geldi ki: "Ya Rabia! Feryad eyleme. Eğer dilersen dünya malını hep sana vereyim, Benim sevgimi gönlünden çıkar. Dünya nimetiyle benim sevgim bir yerde olmaz" dedi. Rabia çün bu hitabı işitti, bir kez gönlünü dünyaya götürmedi. Rabia daim zarilikle inlerdi. Derlerdi ki: " Ey ahiret hatunu! Görürüz, zahir bir hastalığın yok, niçin böyle inlersin?" "Zahir hastalığım yok amma, batınımda bir dert var, tabibler ol derde hiç mualece kılamaz. Derdimin dermanı dost visalidir" dedi. Bir gün bir ulu Rabia katına geldi. Onu sınamak için dedi ki: "Ya Rabia! Bunca ululanmayasın, ahir avretsin, hergiz avrete peygamberlik gelmedi. Cümle faziletler erlere gelmiştir. Peygamberlik tacını erler, erenler başına korlar. Ve keramet kuşağını onların beline kuşatırlar. Rabia: "Bu dediklerin gerçektir amma benlik davası hergiz avretten gelmedi (Ve ene rabbukum ül ala) davası erden geldi. Hiçbir avret muhanneslik adını takınmadı. Muhanneslik ve benlik erdedir…" dedi. Nakildir: Rabia bir gün katı hasta oldu. Ona sordular: "Bu ne haldir? (Uçmağa baktım, Çalabım beni edepledi) dedi. "Abdülvahid ve Süfyan Rabia'yı sormağa vardılar. Süfyan: "Ya hatun! Gönlün ahretten hiç nesne dilemez mi?" dedi. " Ya Süfyan! Sen alim kişisin. Lakin cahilane söz edersin. Ben oniki yıldır hurma arzu ederim. Sen bilirsin ki Basra hurma üstüne durur. Henüz yemedim. Ben kulum. Kul kişinin arzu ettiği bir şey vardır. Eğer bir nesneyi dilersem Allah'tan dilerim, amma onu ben değil Allah'ım dileye. Süfyan: Senin için bir şey istemek ve sormak hata imiş bari benim işimden söyle" dedi. Rabia dedi ki: "Dünyayı sever olmasaydın sen iyi kişiydin". "Dünyanın nesini sevdim?" "hadis rivayet edersin. Onunla fahr edip ululanırsın" dedi. "Bunlar dünyayı sevmek midir?" diye sordu, ağladı. "Hüdavenda! Ben miskinden razı ol" dedi. Rabia: "Rızasın dilersin ki senden razı değildir…" dedi. Nakildir: "Bir gün malik bin Dinar Rabia katına geldi. Gördü ki bir eski hasır döşemiş, kerpici yastık edinmiş, bir sınık bardaktan abdest alırdı. Özü yandı, dedi ki: "Benim bildiğim beyler vardır. Eğer dilersen, varayım, sana örtü, döşek getireyim?. "Ya Malik! Yaradan benim halimi bilir mi bilmez mi?" "Bilir" "İmdi ol ne dilerse biz de öyle dileriz". Bir gün hasan, Şakik ve Malik üçü beraber Rabia'yı sormaya geldiler. Rabia hasta idi. Hasan Rabia'yı görünce (Doğru değildir o kişi ki, davası içinde Mevlasından gelene katlanamaz) dedi. Rabia: "Bu sözden kibir kokusu geliyor" dedi. Şakik eyitti: "Doğru değildir kendi davası içinde ol kişi efendisinin vurduğuna şükr eylemeye. " Rabia: "Doğrudur" dedi. Malik eyitti: "Davası içinde Mevlasının darbından lezzet duymayan kişi davasının sadığı değildir". Rabia: "Daha iyidir" dedi. Bu kez: "Sen söyle" dediler. Kendi davası gerçek değildir ol kişi kim darbı unutmazsa, mevlasını müşahede eder dururken". Rabia der: "Mısır avretleri gibi mahluku gördükleri için kendilerini unuttular, ellerini doğradılar. Eğer kişi Halik müşahedesine erdiğinde hayran olup kendisini unutursa acep değildir" dedi. Nakildir: Bir gün Basra ulularından bir kişi Rabia katına geldi. Dünyayı çok horladı. Rabia: "Sen dünyayı çok seversin, eğer sevmeye idin anmazdın" dedi. Kumaşı seven kişi alıcı olur. Eğer sen dünyadan fariğ ise dünyanın iyisine yavuzuna bakma (Herkim bir nesneyi sevse ancak anar olur) dedi. Bir kişi anlatır: "İkindi vakti Rabia katına vardım. Diledim ki benim için aş pişire… bir kesek eti çömleğe bıraktı ve su koydu. Artık çömlek katına varmadı. Söze başladık, manalara daldı. Akşam erişti, namaz kıldık. Namazdan sonra rabia'nın yanına vardım. Gördüm ki altında odun yokken çömlek Allah kudretinden kaynardı. Çömleği aşağı indirdi, kotardı. Yedik. Onun lezzeti gibi ömrüm içinde aş yediğim yoktur. Rabia dedi ki: "Her kim sıdk ile Çalabının kulluğu ile meşgul ola, şüphesiz onun için bunun gibi aş pişireler." Süfyan der: Birgün Rabia katına vardım. Gördüm ki mihraba girmiş namazla meşgul. Ben de bir bucakta namazla meşgul oldum. Çün sabah oldu. Ben: "Ya Rabia ! gel beri şükredelim ki, Hak Teala bize bu tevfiki verdi", sabaha değin namaz kıldık. Rabia: "Bugün oruç tutalım, şükrümüz o olsun" dedi. Rabia daim münacatı içinde derdi ki: "İlahi ! Eğer ben sana Tamu'dan korkup tapıyorsam beni tamuya koy. Eğer uçmak ümidi için tapıyorsam uçmağı bana haram eyle. Eğer senden ötürü yapıyorsam, bana didarını ruzi kıl.. "derdi. Ve dahi: "İlahi ! Dünyada bana ne vereceksen, düşmanlara da ver. Ahirette ne vereceksen, dostlara da ver. Eğer beni tamuya koyacaksan, ben sana feryad ederim ki, dost dosta böyle mi eder?" Hafiften bir avaz geldi: "Ya Rabia ! Sü-i zan etme. Yarın sen benim komşuluğumda olasın, didarım göresin, bila hitab sen benimle, ben seninle sözleşesin". Rabia'nın gönlü bu hitabı işitmekten mutmain oldu. Eyitti: "Ey Hüdavenda, padişaha, perverdigara ! Benim işim ve arzum dünya sarayında senin zikrindir.. Ahirette likandır. Ben zaif halimi arzettim. Bakisini ne dilersen sen kıl. Ona ölüm vakti geldiğinde başı ucunda ademiler otururlardı. "Beni halvet eyleyin ki Çalabımın elçileri gelir " dedi. Cümle taşra çıktılar. Ve avaz işittiler. (Fecr 27, 28, 29, 30. Ayetler) Bir zaman geçti, avaz çıkmaz oldu. Ol canını Hakka ısmarlamış. Öldükten sonra bir ulu onu düşünde gördü: "Münkir ve nekir sana ne sordu?" diye sordu. "O iki melek bana gelip 'men rabbüke' dedi. Ben: "Geri dönün Haktan sorun" dedim. Ve dedim ki: "Ey Çalabım ! Şimdiye değin ben seni bilmedim ise bundan böyle nasıl bilirim. Kişiler Rabbine varırsın derler." Rahmetullahi aleyha.

Evliya

Bayındır Baba Türbesi

Ağrı – Tutak – Bayındır köyünde Bayındır Baba’nın ilçeye yedi km. mesafede bulunan Bayındır köyünün mezarlığında türbesi vardır. Bayındır Köyü Türklerin Üçoklar kolunun Bayındır Boyu tarafından kurulmuştur. Türbe mezarlığın içinde üstü açık özensiz bir mezardır. Bayındır Baba değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Bayındır Baba’nın köyü koruduğuna inanılmaktadır. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Tutak
Evliya

Şeyh Ramazan Tutaği (k.s.)

Ağrı – Tutak – Aşağıkargalık köyünde İlçeye 17 km. mesafede bulunan Karkalık (Aşağıkargalık) köyünde Pir Muhammed Küfrevi Hazretlerinin halifelerinden Molla Şeyh Ramazan’ın kabri bulunmaktadır. Burası ilçenin en eski köylerindendir. Köyde, Urartular zamanından kalma tarihi eserler mevcut olup zamanla tahrip edilmiştir. Köyün kuzeyinde bulunan Ermeni mezarlığı, köyün eski bir yerleşim yeri olduğunun diğer kanıtıdır. Osmanlı beylerbeyi ve Hamidiye Paşası Hacı Yusuf Paşa’nın, Muş yöresinden (1855-1865) Tutak yöresine Qılki (Kılıki veya Kılıka da denir) aşiretinin (Bekıri aşiretinin bir kolu) Tutak yöresine dönmesinden sonra Müslümanların kontrolüne geçer. Köyde Hacı Yusuf Paşa’nın oğlu Ali Bey, yıllarca kalmıştır. Daha sonra Ali beyin torunu İbrahim Sayan tarafından Meter köyünde bulunan Şeyh Ramazan’a kendi arazileri satılmıştır. Köy, her ne kadar günümüzde Şeyh Ramazan Kargalığı diye anılsa da, şeyhlerin bu köyde yakın bir geçmişi vardır. Köyde, Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin talebesi Tendürekli Mele Zahir’in talebesi Molla Nadir ve köylüler tarafından bir medrese yaptırılır. Bu medrese yıllar boyu, yöreden birçok talebe yetiştirir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Tutak
Evliya

Şeyh Abdülbari Küfrevi (k.s.)

Ağrı – merkez – ziyaret köyü Hayatı efsanelere, menkıbelere, konu olan şahıslardan biri olan Şeyh Abdulbari Küfrevi’dir. Şeyh Abdulbari Küfrevi Şeyh Muhammet Küfrevi’nin (1775-1898) oğlu olup eğitimini babasından almış, Ağrı’da Nakşibendi tarikatının öğretilerini yaymış ve Feran (Ziyaret) köyünde vefat etmiştir . Sözlü kaynaklardan elde edilen bilgilere göre Küfrevi ailesinin asıl yerleşim yeri Siirt‟e bağlı olan Küfre’dir. Şeyh Muhammed Küfrevi’nin ikinci evliliğinden dört çocuğu olur. Bu çocuklardan dördüncüsü, bugün Ağr’nın Feran (Ziyaret) Köyü‟nde türbesi bulunan Şeyh Abdulbari Küfrevi‟dir. Şeyh Abdulbari, Aliye Hanım ile evlidir ve çocuğu olmamıştır . Küfrevi, 1920’de müritlerini ziyaret etmek için Ağrı‟ya gelir. Şeyh Abdulbari müritlerini ziyaret ederken Ağrı iline bağlı bulunan Ziyaret Köyü‟nden geçer. Küfrevi, tamamen düzlük olan Ziyaret Köyü’nün biraz çıkışında bulunan tepeyi görür ve yanında bulunan müritlerine bu tepenin ne olduğunu sorar. Müritleri bu tepenin mezarlık olduğunu ifade ederler. Bunun üzerine Şeyh Abdulbari yanındaki müritlerine bu tepeyi çok beğendiğini söyler. Bazı kaynak kişilere göre de yanındaki müritlere, “Ben bu tepeyi çok beğendim ve bu gece dünyamı değiştireceğim. Öldüğümde beni bu tepeye defnedin.” diye vasiyette bulunduğu söylenmektedir. Şeyh Abdulbari o gün Ziyaret Köyü’nün hemen ilerisinde bulunan Keşiş Köyü‟nde (yeni ismi Akbulgur) rahatsızlanır ve gece saat üçte vefat eder. Şeyh Abdulbari’nin vasiyetini duyan Ziyaret Köyü‟nün ileri gelenleri, Akbulgur Köyü‟ne gelip Şeyh Küfrevi’nin cenazesini alır ve kendi köylerinde defnederler. Şeyh Abadulbari‟nin mezarı daha sonra türbeye çevrilmiştir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Evliya

Sultan Dede Türbesi

Ağrı – patnos – dedeli beldesinde Sultan Dede Patnos ilçesinin dedeli nahiyesinde yaşadığı yöre halkı tarafından söylenilmektedir. Sultan Dedenin yaşadığı zaman dilimi kesin olarak bilinmemektedir. Bununla beraber sultan dedenin ya Yavuz sultan selim ya da 4.murat zamanlarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Sultan dede kendi zamanında yöre halkı tarafından çok sevilen büyük bir âlim aynı zamanda keramet sahibi bir Allah dostu imiş. Sultan Dede hakkında sahip olunan bilgiler kesin bir kaynağa dayanmamaktadır. Sultan Dede hakkındaki bilgiler nesillerden nesillere sözlü olarak aktarılmıştır. Sultan Dedenin mezarı dedeli beldesinin mezarlığının tam ortasındadır. Aradan geçen zamana rağmen sultan dedenin mezarında herhangi bir tahribat olmamıştır. Etrafındaki bütün mezarlar belirginliğini yitirmelerine rağmen Sultan Dedenin mezarı ilk yapıldığı zaman gibi zamana meydan okumaktadır. Anlatılan rivayetlerden birinde sultan dede; doğuya sefer yapan Yavuz Sultan Selim Han ve Osmanlı ordusu dedeli yöresinde geçerken onları yemeğe davet etmiştir. Yavuz Sultan Selim de kendisini davet eden saçı başı ağarmış bu ihtiyarı kırmamak için bu davete icabet etmiştir; ama herkesin kafasını karıştıran bir soru varmış; ihtiyar dede yalnız padişahı mı davet etmiş yoksa bütün orduyu mu davet etmiş. Sultan Dede açıklamış bütün orduyu davet ettiğini. Sultan Selim Handa bu davette icabet etmiş. Sultan Dede yemeği hazırladığı zaman ordudaki aşçılarda asker için yemek yapmaya koyulmuşlar. Sultan Dede yemeği hazırladığı zaman padişahla beraber orduyu da çağırmış. Aşçılar yemeği dağıtmaya geldiklerinde gülmeye başlamışlar; yemek iki veya üç küçük kapta hazırlandığını görünce.Sultan Dede yemeğin dağıtılmasını buyurmuş.Yemek önce padişaha ve vezirlere dağıtılmış bu sırada yemekte herhangi bir azalma gözlenmemiş. Yemek bütün orduya dağıtılmış ama yemekte herhangi bir azalma olmamış yemekler olduğu gibi duruyormuş.Bu olayı duyan Yavuz Sultan selim sultan dedenin büyük bir alim olduğunu anlamıştır. Bir rivayete göre sultan dede padişahla beraber sefere katılmış ve seferden sağ salim dönmüştür. Bir rivayete göre sultan dede sefere katılmamıştır.Sultan Selim Han Sultan Dededen hayır dua isteyip dedeli yöresinden ayrılmıştır.Sultan Dede dedeli yöresinde vefat etmiştir ve orada defin edilmiştir. Dedeli beldesinde sultan dede cenazesinin yıkandığı yer beldenin büyükleri tarafından muhafaza edilmiş ve muhafaza edilmeye devam edilmektedir. O yer her türlü necis şeyden korunmaktadır. Yörenin büyükleri eskiyen ya da yırtılan Kur-an’i Kerimleri getirip Sultan Dedenin mezarına gömmektedirler. Yöre halkından bazıları bazı zamanlarda sultan dedenin mezarının geceleyin parladığını bir aydınlık gördüklerini dile getirmektedirler. Sultan Dede ismini dedeli yöresinde geçmekte olan padişahlara yemek yedirmesinden dolayı sultanlarla içli dışlı olması munasebetiyle bu adla anıldığı rivayet edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma https://patnos.webnode.com/patnosta%20inani%c5%9flar/sultan-dede/

📍 Patnos
Evliya

Seyyid Şeyh İbrahim Abri (k.s.)

Ağrı – Eleşkirt – Oklavalı köyünde Şeyh Abri’nin ilçeye 14 km. mesafede bulunan ve eski ismi Karshan bilahare Garishan olan Oklavalı köyünde türbesi vardır. Şeyh Abri’nin tam adı Es-Seyyid Eş-Şeyh İbrahim olup, Muş ilinin Bulanık ilçesi Abri (Esenlik) köyünde bulunan Abri Ocağına mensuptur. Seyyiddir. Nakşibendidir. Babası Es-Seyyid Eş-Şeyh Tahir el Abri’dir. Kendisi Norşinli Şeyh Muhammed Diayüddin Hazretlerinin halifesidir. Anlatılır ki, Şeyh Abri Oklavalı köyü yakınında etrafındakiler ile birlikte tipiye yakalanır. Yanındakiler vefat eder. Şeyh Abri köylüler tarafından kurtarılmasına rağmen bir kaç gün sonra kendisi de vefat eder. Muş’tan gelen akrabaları cenazeyi almak ister, ama Oklavalı köylüleri böyle mübarek bir zatı vermek istemezler ve köyde defnedilir. Türbe değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Eleşkirt
Evliya

Halife Yusuf Efendi

Ağrı – doğubeyazıd – seslitaş köyü İlçeye 25 km. mesafede bulunan ve etrafı moloz taş bir surla çevrilen Seslitaş köyü mezarlığının kuzey kısmı eski, güney kısmı daha çok sonraki dönemlerde kullanılmıştır . İçerisinde küçük bir camisi ve bölgenin manevi şahsiyetlerinden birisi olan ve sonradan mezarının üzerine Ahlat taşından kare planlı piramidal külahlı bir türbenin yapıldığı Halife Yusuf’un (1885-1965) mezarı da bulunmaktadır. Mezarlığın içerisinde sanat ve kültür değerleri bakımından şahideli, açık sandukalı birkaç mezar dikkat çekmektedir. Halife Yusuf’un Üçmurat köyünde doğduğu söylenmektedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Halife Yusuf, İshakpaşa Sarayı Topçusu Şerif Ağanın oğludur. Halife Yusuf, Şeyh Mehmet Celali’den ders, Cizre ilçesinde Nakşibendi tarikatının meşhur şeyhlerinden Şeyh Muhammed Nuri Edderşevi’den (1868-1924) Nakşibendi tarikatının halifelik icazetini alır . I. Dünya Harbi sırasında Siirt iline göç eder. Burada Molla Hamid Efendinin yanında bir müddet Feraiz ilimleri okur. Sonra Cizre ilçesi Nakşibendi Tarikatının meşhur şeyhlerinden olan Şeyh Muhammed Nuri Edderşevi’den 1925’de halifelik icazetini alır. 1935 yılında Şeyh İbrahim Hakkı El-Basreti’den Nakşibendi tarikatının ikinci icazetini alır. Bilahare Bağdat’a giderek Abdulkadir Geylani Hazretlerinin türbesini ziyaret etmiş ve Kadiri tarikatının o dönemdeki şeyhi olan Seyyid Şeyh Ahmet Şerefettin el-Kadiri’den de Kadiri tarikatının icazetini alır. Şafii Mezhebinin Fıkıhında Tuhfetül-Amilin (Fıkıh ilmi Şafii mezhebi), İrşadü’l-ibad, Feraiz (İslam miras hukuku), Hadisle ilgili olarak Tühvetül zakirin, Hutbe, Takriz (dini ve tasavvufu şiirler) ve Tecvid ve Tuhfetul sibyan (çocuklara armağan) gibi eserler vermiştir. Halife Yusuf Topçunun İrşadu’l Mü’minin eserini Hira yayınevi 1998 yılında 3. kez iki cilt halinde yayınlar. Arap alfabesiyle yazılı Kürtçenin yanında eserin Türkçesi de Latin alfabesiyle verilir. Halife Yusuf Efendi 40 yıl boyunca gündüzlerini Siyamuddehir denilen nafile orucu tutmakla geçirmiş ve gecelerini kıyamla ihya etmiştir. Halife Yusuf Efendinin iki oğlu Şeyh Mustafa ve Şeyh M. Nuri (Ağrı-Doğubeyazıt) de Şeyh Seyda Hazretlerinin (Muhammed Said el Cezeri) halifesidirler Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt
Evliya

Seyyid İbrahim Arvasi

Ağrı – Doğubeyazıd da Ahmed Hani mescidi yanındaki arvasi kabristanında Seyyid Abdurrahim’in vefatından sonra, kendi medresesinde ilim tahsil etmiş ve kendi terbiyesinde yetişmiş olan oğlu Seyyid İbrahim, İshak Paşa’nın yanında babasının yerini alır, baş danışmanı olur, vefat edinceye kadar esas vazifesi olan tedris, talim ve irşadla meşgul olur. Osmanlı Devleti adına zaman zaman elçi olarak İran’a gönderilir. Seyyid Fehim Arvasi Hazretlerinin anne tarafından dedesi olan İbrahim Arvasi, 1832 yılında vefat etmiş olup kabri Doğu Bayezid’deki aile kabristanındadır.. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

📍 Doğubeyazıt
Evliya

Ziyaret Türbesi – Ağrı

İl merkezine 12 km. mesafede bulunan Ziyaret köyündeki türbede yatan zatın kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe kare planlıdır. Üzerinde bir alem bulunmaktadır. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Evliya

Uzun Veli türbesi

İl merkezine 26 km. mesafede bulunan Uzunveli köyünde köye ismini veren Uzun Veli’nin türbesi vardır. Uzun Veli’nin kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe tarihi mezarlığın içindedir. Burası değişik dilekler ve hayır duası için ziyaret edilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma

Evliya

Abdürrahim Arvasi

Abdürrahîm Arvâsî Abdürrahîm Arvâsî Osmanlılar zamânında Anadolu'da yetişen velîlerden. Seyyid Abdullah Arvâsî hazretlerinin oğludur. Hazret-i Hüseyin soyundan olup seyyiddir. Nesebi, Abdurrahîm bin Abdullah bin Muhammed bin Muhammed Şehâbeddîn bin İbrâhim bin Âlim-i Rabbânî Cemâleddîn bin Kemâleddîn bin Kutub Muhammed bin Kâsım Bağdâdî'dir. Doğum târihi bilinmemektedir. 1786 (H.1200) senesinde vefât etti. Kabri Doğu Bâyezîd'de Ahmed Hânî kabristanındadır. Abdullah Arvâsî'nin oğlu olan Abdürrahîm Arvâsî, Arvas köyünde babalarının medresesinde okudu. Aklî ve naklî ilimlerde derin âlim oldu. Ayrıca babasının sohbetlerine de devâm edip, tasavvuf yolunda olgunlaştı. Zamânının aklî ve naklî ilimlerinde söz sâhibi, tasavufda ise hâl sâhibi meşhûr bir velî oldu. Şöhreti her tarafa yayıldı. O sırada Doğubâyezîd'deki meşhûr sarayın bânîsi Çıldıroğullarından İshak Paşa, Seyyid Abdürrahîm Arvâsî'yi dâvet etti. İshak Paşa Çıldıroğulları âilesinin reisi olup, Osmanlı Devletince, o bölgeye emir tâyin edilmiş paşalardan biriydi. İlme, ilim ve din adamlarına çok kıymet verir, âlimlerle meclis kurar ve onların sohbetlerinden zevk alırdı. Meşhûr ediblerden Ahmed Hânî de onun dâveti üzerine Doğubâyezîd'e gelmişti. İshâk Paşanın dâveti üzerine Doğubâyezîd'e gelen Abdürrahîm Arvâsî, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatıp, onların dünya ve âhiret saâdetine kavuşmaları için pekçok gayret sarf etti. İlimde ve tasavvufta çok talebe yetiştirdi. Aynı zamanda bölgede yaygın olan Eshâb-ı kirâm düşmanı şiîlerle mücâdele etti. Ehl-i Sünnet îtikâdının yayılması için çalıştı. Uzun mücâdelelerden ve münâzaralardan sonra şiî fırkasının bozukluğunu herkese kabûl ettirdi. Halk, Ehl-i sünnet olup huzûra kavuştuğu gibi aralarındaki ayrılık ve düşmanlıklar son buldu ve fitne ateşi söndürüldü. Abdürrahîm Arvâsî bu gayretinin yanında dînî ilimleri öğrenmekten geri kalmıyor öğrendiklerini yaşamak sûretiyle de insanların ebedî seâdete kavuşmaları için bütün gücünü harcıyordu. Onun sohbetlerine yüzlerce kimse katılıp faydalanıyordu. Bu sohbetlerinde Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî'sinden de parçalar okutuyordu. Böyle sohbet meclislerinden birinde Mesnevî okunurken, orada bulunan İran ahondlarından (mollalarından) biri Mevlânâ'yı ve Mesnevî'yi küçültücü ve tahkir edici maksatla, bildiği hâlde "Ne okuyorsun?" diye sordu. Abdürrahîm Arvâsî hazretleri; "Mesnevî okuyoruz." buyurdu. İranlı ahond cevap olarak; "Meşnevî (dinlemeye değmez)." dedi. Bu söze din gayreti kabaran ve son derece hiddetlenen Abdürrahîm Arvâsî hazretleri Mesnevî-yi şerîfi rastgele açıp İranlı ahonda; "Şu beyti oku!" buyurdu. İranlı ahond; "Mesnevî ra meşnevî mehan Ey sek-i gürgîn bed kerdeî" yâni Mesnevî'yi meşnevî okuma, ey uyuz köpek kötü bir iş yaptın, meâlinde beyti istemeyerek okuyuverdi. Bu manâlı beyân karşısında ahond ve meclistekiler dehşete kapıldılar. Ahond söyleyecek söz bulamadı. Arslan yuvasına düşmüş, zavallı tilki gibi titremeye başladı. Sonra mecliste bulunanlar Mesnevî'den bu beyti aradıklarında bulamadılar. Bu hâlin Abdürrahmân Arvâsî hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu anladılar. Ona karşı daha edepli ve ölçülü davranmaya başladılar. Buna benzer pekçok kerâmetleri görülmüş olan Abdürrahîm Arvâsî hazretlerinin bu kerâmetleri yıllar boyu dilden dile anlatılagelmiştir. Ömrü boyunca İslâm dîninin emirlerini öğrenmeye ve öğretmeye çalışan Abdürrahîm Arvâsî hazretleri Doğubâyezîd'de vefât etti. OradaAhmed Hânî türbesine defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. İhtiyaç ve istek sâhiplerinin ziyâretgâhı hâlindedir. Sırt ağrısından şikâyetçi olanlar sırtlarını kabrinin taşına sürttükleri için taş yıpranmış, üzerindeki Arvâsî kelimesi ile vefât târihi olan 1200 (m.1786) ve Fâtihâ kelimesinden başka yazı kalmamıştır. Seyyid Abdürrahîm Arvâsî hazretlerinin iki oğlu vardı. Birincisi: Seyyid Muhammed Efendidir. Bunun evlâdı kalmamıştır. Kabri babasının kabrinin sağındadır. İkincisi; Seyyid Hacı İbrâhim'dir. Din ve dünyâ ilimlerinde babasının vârisiydi. Tasavvuf yolunda babasının yerini tutmuş olup âlim, fazîlet sâhibi ve veliyy-i kâmil bir zat idi. Günümüzün tâbiri ile bir diplomat olup Osmanlı-İran münâsebetlerinde, Osmanlı Devletini temsil etmiş, unutulamayacak hizmetleri olmuştur. Seyyid Hacı İbrâhim Efendinin Abdürrahîm ve Abdülazîz adlı iki oğlu ile Seyyide Emine Hanım isminde bir kızı vardı. Kızı Seyyide Emine Hâtunu Seyyid Abdurrahmân hazretlerinin oğlu Molla Abdülhamîd'e nikâh edip bu evlilikten, Arvas'ın ışığı, ilim ve irşâd kaynağı Seyyid Fehim Arvâsî hazretleri dünyâya gelmiştir. Seyyid Hacı İbrâhim'in büyük oğlu Abdürrahîm Efendi 1818 (H.1234) senesinde vefât etmiştir. Seyyid Hacı İbrâhim Efendi de 1832 (H.1248) senesinde Yukarı Doğubâyezîd'de vefât etti. Kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir. Büyük oğlu Abdürrahîm Efendinin de kabir taşı hâlen yazıları ile mevcuddur. Seyyid Hacı İbrâhim Efendinin diğer oğlu ise Seyyid Abdülazîz Efendi olup babalarının dergâhı ona kalmıştır. İlimde ve tasavvufta babalarının yerini tutmuştur. Kerâmetleri açık bir velî idi. Hayvanlarla konuşur, hayvanlar da ona söylerdi. Hayvanları, hatta yılanları yedirir içirirdi. Hayvanlar onun emrine uyarlardı. Seyyid Abdülazîz hazretleri 1880 (H.1297)'de vefât etmiştir. Kabri Yukarı Doğubâyezîd'de babasının yanındadır.

Evliya

Dede Maksut Türbesi

Ağrı – Merkez – Dede Maksut köyünde İl merkezine 21 km. mesafede bulunan Dedemaksut köyünde türbesi vardır. Dede Maksut’un kim olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Türbe köyün girişinde ağaçların arasında mimari özelliği olmayan bir türbedir. Türbe çevresi bir piknik yeri gibi kullanılmaktadır. Buraya civar köylerden ziyaretçiler gelir. Değişik dilekler için ziyaret edilmekte, Yasin okunmakta ve kurban adağında bulunulmaktadır. Türbe duvarına farklı dilekler için yazılar yazılmakta, resimler çizilmektedir. Kaynaklar ; Ağrı Evliyaları , Abdulhalim Durma